P. 1
Firaset-ül Mü'minin son şekli dini kitap

Firaset-ül Mü'minin son şekli dini kitap

|Views: 162|Likes:
Yayınlayan: lkmsdlkmc

More info:

Published by: lkmsdlkmc on Jul 12, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

06/26/2014

pdf

text

original

“FİRASET’ÜL MÜ’MİNİN” (MÜ’MİNLERİN İNCE VE DERİN ANLAYIŞI

)

M. Nazif Gözükara

2

Firaset-ül Mü’minin

OCAK - 2009

“Firaset’ül Mü’minin” (Mü’minlerin İnce Ve Derin Anlayışı ) M. Nazif Gözükara 1. Baskı Dizgi Mustafa Akgül Tashih Ömer Gözükara Baskı Elif Matbaası 0414 314 14 68 İrtibat 0537 372 84 42 0543 898 26 17

Firaset-ül Mü’minin

3

İÇİNDEKİLER

“FİRASET’ÜL MÜ’MİNİN” (MÜ’MİNLERİN İNCE VE DERİN ANLAYIŞI )....................................1 İÇİNDEKİLER..............................................................................................3 BU ESER NİÇİN YAZILDI:........................................................................8 TEFEKKÜR EDİLMESİ GEREKENLER -1-.........................................11 KALP KIRICI DAVRANIŞLAR:...............................................................20 HUZURLU VE MUTLU BİR AİLE OLMANIN ÇARELERİ................89
Evlenmeden Önce Dikkat Edilmesi Gerekenler: .......................................90

GÜZEL GENÇLİĞİN YETİŞMESİNDE ZENGİNLERE ÇOK GÖREVLER DÜŞÜYOR..........................................................................140 EVLENDİKTEN SONRA HUZURLU BİR YUVAYA KAVUŞMAK İÇİN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER:........................................162 EVLÂT, ANNE VE BABA ARASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER.........................................................................................191 EVLENMENİN ÖNEMİ VE EVLENMEYİ GECİKTİRMENİN FAYDA VE ZARARLARI........................................................................203
Evliliği Geciktirmenin Sakıncalarından Bazıları Şunlardır: ..................207

TEVBE.......................................................................................................213
Tevbemizde Devam Edebilmemiz İçin Şu Tavsiyelerde Bulunabiliriz. .217

MÜ’MİNLER İNTİHAR EDEMEZLER!..............................................287 ALEVÎLİK ve ŞİÎLİK................................................................................293
1) Hz. ALi (R.A): ........................................................................................319 2) Hz. HASAN (R.A):..................................................................................319 3) Hz. HÜSEYİN (R.A):.............................................................................319

4

Firaset-ül Mü’minin

4) ZEYNEL ABİDİN (R.A):.......................................................................320 5) MUHAMMED BAKIR (R.A):...............................................................320 6) CA’FER-İ SADIK (R.A):.......................................................................321 7) MÛSÂ KÂZIM (R.A):............................................................................321 8) ALİ RIZA (R.A):....................................................................................321 9) MUHAMMED CEVÂD (TAKİYY) (R.A):...........................................322 10) ALİ HÂDİ (NAKİYY) (R.A):..............................................................322 11) HASAN-İ ASKERİ (R.A):...................................................................322 12) MUHAMMED MEHDÎ (R.A): ...........................................................323

KAYINVALİDE VE GELİN ARASINDAKİ HUZURSUZLUKLAR VE ÇARELERİ:...............................................................................................332 TALEBE VE HOCA ARASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN EDEB KURALLARI:................................................................................352 KOMŞU VE AKRABA ARASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR:..............................................................................................374 İSLÂM KARDEŞLİĞİ: 1..........................................................................385 TASAVVUFTA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER:......................398
Şahsî Menfaatlerini Dinin Menfaatinden Önce Düşünenlere Kısa Bir Sesleniş: ......................................................................................................426

İSLÂM KARDEŞLİĞİ: 2..........................................................................430
Bu Konuda Tekfirin (Kâfir demenin) Zararları:1...................................435

TEFEKKÜR:2............................................................................................443 İSLÂM KARDEŞLİĞİ: 3..........................................................................447 KADININ ÇALIŞMAK İSTEĞİNİN ARDINDA YATAN GERÇEKLER NELERDİR?..............................................................................................464 TEFEKKÜR: 3..........................................................................................479 İSLÂM KARDEŞLİĞİ:4...........................................................................490
Tekfirin Zararları: 2.........................................499

İSLÂMİYET IRKÇILIĞI YASAKLAMIŞTIR:......................................510

Firaset-ül Mü’minin

5

GÖNÜL İNCİTİP KALP KIRANLAR HAKKIN RIZASINA KAVUŞAMAZ:..........................................................................................520 GÜZEL AHLÂKIN ÖNEMİ:...................................................................524 İSLÂM KARDEŞLİĞİ: 5..........................................................................528 ÖNEMİNE BİNAEN AİLE HUZURU İÇİN BİR KAÇ ÖNEMLİ HATIRLATMA DAHA:............................................................................554 NİÇİN MUHAMMED? (A.S) NİÇİN İSLÂM?....................................587

6

Firaset-ül Mü’minin

ِ ِّ ِ ّْ ‫بسم ا ل ِ الرحمَـن الرحيم‬ ِْ ِ
‫الحمد ل رب العالمين والصلة والسلم على سيدنا محمد وعلى اله‬ ّ ّ ّ ّ ّ ‫وصحبه اجمعين‬
Rahman ve Rahîm olan Rabbimin ismiyle başlıyorum. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salât-ü selâm efendimiz Muhammed’e ve onun âline ve ashabının üzerine olsun. Kovulmuş olan şeytanın şerrinden ve doymak bilmeyen nefsin arzularından bizleri yoktan var eden Rabbime sığınıyorum. Çöldeki kumların, gökteki yıldızların sayısınca salât ve selam efendimiz, şefaatçimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ve onun âlinin ve ashabının üzerine olsun.

‫اللهم صل على محمد تسليما كثيرا كثيرا‬

Firaset-ül Mü’minin

7

Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
Bediüzzaman Said Nursî (rh.a)

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası İhya’yı din ile olur şu milletin ihyası!”
Bediüzzaman Said Nursî (rh.a)

8

Firaset-ül Mü’minin

BU ESER NİÇİN YAZILDI:
Kıymetli okurlarım, sizin de malûmunuz olduğu üzere, günümüzde, pek çok kıymetli eserler vardır. Bizim yazdığımız kitaplardan çok daha güzel eserler olduğu kesindir. Ama yine de biz de bu kervanda olalım diye Müslümanların en çok bilmesi ve amel etmesi gereken konuları seçip hazırlamaya çalıştım. Tabi bizim için önemli kabul edilen konular, bir başkası tarafından önemli olarak görülmeyebilir. Ama biz önemli olup olmadığını kendimize göre değil de; dine göre ayarlamaya çalıştık. Evet, şimdi bu eserin hazırlanmasına bizi sevk eden sebep: İslâm kardeşliğinin çok yara alması, Müslümanların birbirlerinden uzaklaşması, aile yuvalarındaki huzursuzlukların çoğalması, insanların yanlış inançlar edinmesi, kişilerin ahireti fazla önemsememeleri, tevbelerinde sebat edememeleri, toplumda günbegün ahlâk çöküntüsünün olması, dostlukların dünya menfaati üzerine kurulması gibi sebeplerdir. Bu konuları ele alırken, konuların önemini anlatan haberlerden ziyade, huzur ve saadetin sarsılmasına sebep olan nedenler nelerdir? Bu sebeplerin ortadan kalkması nasıl mümkün olur? Bunları anlatarak ve bildiğimiz kadar çareler ve örnekler sunup haklıyı, haksızı belirlemeye çalıştık. Şimdi ki insanların çoğu, yanlışlarını açıkça söylemediğin ve ona örnekler sunmadığın zaman hatasını anlamıyor. Bu eserde Mü’minler başta kalp kırmamaya, güzel ahlâka, tevbe edip tevbede sebat etmeye, ahireti önemsemeye, huzura ve kurtuluşa çağırılıyor. Bize göre bunlar dinimizde hep ısrarla bahsedilen konulardır. Ben bu kitapta, İslâm kardeşliğinin öneminden, kalp kırıcı davranışlardan ve onların çarelerinden, karı koca arasında olan huzursuzluklardan ve onların çarelerinden, gelin ile kayın valide arasında olan huzursuzluklar ve onların çarelerinden, evlât ile baba arasındaki huzursuzluklar ve onların çarelerinden, ırkçılığın zararlarından, tevbede sebat edebilmenin çarelerinden, İslâm kardeşliğini engelleyen sebeplerden, aşırı ve yanlış olan düşüncelerden ve daha pek çok konulardan bahsedeceğim. Ama kimseleri kesinlikle hedef almıyorum, sadece doğru bildiklerimi Mü’min kardeşlerimle paylaşmak istiyorum. Bir de en güzele kavuşabilme ümidiyle, bu kitapta günlük hayatta yaptığımız hata ve yanlışlarımızdan örnekler sunarak konuları izah etmeye çalıştık. Bu anlatılanlar, bir fetva olarak algılanmasın; sadece benim tecrübelerim, izlenimlerim ve dinden anladıklarım olduğundan hatam yoktur demiyorum. İsabetli düşünemediğimiz konular olabilir, o yüzden dini delillere uymayan yanlış düşünceleri kabul etme mecburiyetinde değilsiniz. O zaman siz delillere bakarak en güzeli, en doğruyu, kıymetli hocalarımızla istişare

Firaset-ül Mü’minin

9

ederek bulunuz. “Hak ve doğru daima en üstlerde dalgalansın.” Çünkü onun hakkıdır. Hatasız Cenab-ı Hak’tır. Deyim:

َ َُّ ْ َ ّ َ َ ّ َ َْ ‫الحق احق ان يتبع‬
“Hak kabul edilmeye en lâyık olandır.” *** “Kuvvet Haktadır; Hak kuvvette değildir” Sözler-541

Yalnız bunlar anlatılırken bazen konular uzayıp gittiği için konularda farklı anlatımlar oldu. Belki benzer ifadelerle de karşılaşabilirsiniz. Söylenenlerin faydalı olduğuna inandığımız için öyle oldu, hoş karşılana. Başta Yüce Rabbimiz, O’nun Resûlü Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), onun ashab-ı güzini ve onların izinden giden tüm İslam âlimleri İslam kardeşliğinin öneminden bahsetmişlerdir. Ben de bu işe lâyık olmadığım halde, benden daha liyakatli hocalarımızın olduğunu bildiğim halde bu eseri yazmaya başladım. İslâm kardeşliğinin nasıl olması gerektiğini az çok biliyorum; ama onu nasıl uygulamaya dökeceğimi bilmiyorum, bilsem dahi beceremiyorum. Bu konudaki eksikliğimi kabul ediyor ve Müslüman kardeşlerime bir şeyler söylemekten hayâ ediyorum. Çünkü bu konuyu yazan, işleyen kişinin sözleri hayatına uymalı, Müslüman kardeşlerini üzmeyen ve onları kırmayan biri olmalı, kısacası ahlâkıyla örnek olmalıdır. Ama maalesef ben ne ahlâkımın çok güzel olduğunu, ne de Müslüman kardeşlerime karşı olan görevimi hakkıyla yerine getirdiğimi sanmıyorum, acizliğimi kabul ediyorum. Bu kitabı okuyan kardeşlerimin, bu adam bunları yazdığına göre kendisi çok dikkatli, çok güzel ahlâklı demesinler. (Çünkü söylemekle kolaydır; ama söylenenleri ve bilinenleri hayata geçirmek o kadar kolay değildir. Biz tam olarak beceremezsek de; bunu başara bilecekler her zaman çıkacaktır.) Bende aciz bir kulum, günahkârım, hatalarımı peşinen kabul ediyorum. Bilerek veya bilmeyerek herhangi bir Mü’min kardeşimin kalbini kırmış isem benim de bir kul olduğuma, hatadan masum olmadığıma yorumlasınlar ve onlardan çok çok özür diliyorum. Şimdiden bana haklarını helâl etmelerini istiyorum. Çoğu zaman kendilerini üzüşüm istemeyerek olmuştur. Kasten onların kalplerini kırmaktan Rabbime sığınır ve Rabbimin kalplerini kırdığım kardeşlerimin yerlerini cennet etmesini rahmetinden temenni ediyorum. Ben şöyle diyorum. Mü’minlerle kaynaşmak istiyorsanız. Gururu, kibri, hasetliği bırakıp mütevazı, alçak gönüllü, çabuk kızmayan olunuz. Kısacası kalp kırmayın, Müslümanları sevin, güzel ahlâkı elden bırakmayın. O zaman o İslâm diyarı güllük gülistanlık oluverir. Yeter ki hatalarımızı kabul edip, özür dilemesini bilelim.

10

Firaset-ül Mü’minin

Ve ben bu güzel ahlâkı içeren davranışlara çok değindiğim için biraz da insanlardan hayâ ediyorum. Rabbim bizleri affetsin bizlere İslâm ahlâkını nasip etsin.
Beyit: Kendisi himmete muhtaç bir dede, Nerde kaldı ki, gayrıya himmet ede. *** Tabip kendi hasta, gariptir ki hasta muayene ediyor. Hatip de takva yok. Acayiptir ki, takvadan söz ediyor. Allah’ım, sen beni affeyle!

Bu kitaba başlamadan önce bazı hususları hatırlatmak istiyorum. Bu kitapta yazılanları hayatına uygulamak isteyenler: Sorumluluk duygusunu taşıyan, dünyaya niçin gediğinin farkında olup tevbesinde sebat etmeye çalışanlardır. O yüzden bu kitapla amel etmek isteyen kardeşlerimiz her şeyden önce sorumluluk duygusu taşımalıdır. Şayet Allah-u Teala’nın emirlerini yerine getirmeye gayret sarf etmiyorsa, emir ve kaide dinlemiyorsa, onun bu kitaptan istifadesi de o nispette zorlaşır. Bir de tefekküre sevk edici anlatımları karamsarlığa kapılmadan okuyalım. Önemli olan bazı gerçekleri ciddîye almaktır, gerçeklerle yüzleşmektir. Bu gibi anlatımlar bizi daha fazla Kulluğa, daha fazla hizmet ehli olmaya sevk etsin. Bizi tembelliğe, ümitsizliğe sevk ederse yanlış anlamış oluruz. Biz, bu konulara ilgisi olan, ben de Kur'an ahlâkına kavuşup eksikliklerimi az da olsa tamamlamak istiyorum diyen kardeşlerime bu eseri tavsiye ediyoruz. Rabbim tesirini halk eylesin. Âmin Hiç şüphesiz, Yüce Rabbimiz bizlere pek çok görevler vermiş onları yerine getirmekle bizleri mükellef kılmıştır. O görevlerin neler olduklarını öğrenmek isteyen kardeşlerimiz, “Uyarı” adlı eserimizden okuyabilirler. M. Nazif Gözükara

Firaset-ül Mü’minin

11

TEFEKKÜR EDİLMESİ GEREKENLER -1-

َ ُ َ ْ ُ َ َ ْ َ ِ ْ ُ ّ ََ ً َ َ ْ ُ َ ْ َ َ َ ّ َ ْ ُ ْ ِ َ َ َ ‫أفحسبتم أنما خلقناكم عبثا وأنكم إلينا ل ترجعون‬
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”1

Ey Mü’min kardeş! Eğer ömrünü gaflette, günahlarda geçirip Allah-u Teala’nın sana bildirdiği emirleri yerine getirmiyor isen, şu aciz kardeşini bir dinle, belki senin de kalbine hidayet ışıkları doğar, üstündeki ağırlığından silkelenir, önündeki tehlikeleri görüp uçurumun kenarından geri döner kurtulursun. Eğer söylenenlere kulak tıkayıp bahtsızlar gibi umursamaz isen, nefsinden başka kimseyi suçlama! Acaba şu dünya hayatına niçin geldiğini, sana verilen vazifelerin olduğunu hiç düşündün mü? Eğer düşünmemiş isen şu gerçekleri tekrardan bir düşünelim: Cenab-ı Hak biz insanoğlunu şu dünyaya kendisine kulluk ve ibadet edelim diye göndermiştir. Emirlerini tutan kullar cennete; tutmayanlar da cehenneme girecek. Yalnız şu cehennem dedikleri şeyi hiç düşündük mü? Ateşte yanmak nasıl bir şey hiç hesabını yaptık mı? Önümüzde ölüm diye bir olay var. Onu kimseler engelleyemiyor ve durduramıyor. Bizler de her nefis gibi ölümü tadacağız. Ama ölüm acısı çok şiddetli bir şey! Günahkâr kullar için ise daha zor! Bizler ölümü, birileri öldüğünde veya kabirlere yolumuz düştüğünde hatırlıyoruz. Acaba onun zorluğunu veya bir gün ben de şu kabirde yatanlar gibi, sesiz sedasız bu toprak altında amellerimle baş başa kalacağım diye niçin düşünmüyoruz? Hep başkaları mı ölüp kabre girecek. Bir gün o endişeli gün bize de gelecek. Hem de son sürat geliyor da! Ölüm anı geldiğinde, acılar ve ızdıraplar içerisinde Azrail’i bekleyeceksin, ölünce seni hiç bilmediğin, görmediğin, tanımadığın diyarlara götürecekler. Orada yiyecek olmadığı gibi para, torpil de yok. Orada sadece salih ameller işe yarıyor. Şayet salih ameller hazırlamamış, ömrünü günahlarda geçirmiş isen halin nicedir! Ahirete hazırlıksız gitmek akıl kârı mıdır? Dünyada iken ölüm anlatıldığında gülüyordun, ölümü kendinden çok uzakta görüyordun. Uzak gördüğün ne de yakınmış! Hep başkaları ölür zannediyordun. Ecelin, arkanda son sürat seni takip edişinden, kabrin ağzını bir ejderha gibi açmış seni beklediğinden habersizdin.
Şair şöyle diyor: Tam otuz yıl saatim işlenmiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.

1

Mü’minûn sûresi, ayet:115

12

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi halin ne olacak? Yaptığın zevk ve sefalardan, haramlardan bir şey var mı yanında? Evet, bir şey var; oda yüzünün karası, sırtında ağır günah yükü. Bir de ölüm anında öyle aciz oluyorsun ki, bir çocuktan bile medet bekliyorsun. Korkudan bacakların birbirine geçmiş sana tanınan süre sona ermekte, artık dünyanın tüm orduları senin etrafında korumacılık yapsalar, yine de Azrail’i engelleyemezler, gidişini durduramazlar. Gitmesine gidiyorsun; ama nereye gidiyorsun? Eğer yerin cehennem çukuruysa; beni niçin yerime çabuk götürüyorsunuz diye bağırışına kim kulak verecek, kim sana acıyacak, sen bugünün hesabını dünyada yapmadın, nefse ve şeytana uydun. Sen kendine acımadıysan, yabancı sana acır mı hiç? Senin cehenneme gidişin kimin umurunda? Seni cehennem çukurlarından bir çukur sayılan kabre atıp gelecekler. Yemelerine, eğlenmelerine devam edecekler, üzülen de bir gün, iki gün üzülecek sonra onlar da seni unutacaklar. Ama sen amellerinle kabrin çukurunda tek başına kalacaksın. Eğer dünyada kulluk yapanlardan değil idinse halin ne olacak? Ey kardeşim! Dünyada iken ölümü kolay mı, kabri kolay mı sanmıştın? Ölenleri bilinmeyen diyarlara götürüyorlar. Sevdiklerinden çoluk çocuğundan, hanımından anne ve babasından, kardeşlerinden ve güzel evlerinden ayırıyorlar. Bu ayrılış kolay mıdır? Bu ayrılık acısı yetmezmiş gibi, bir de ahretteki yerimiz iyi değilse, dünya halimize ağlasa azdır. Dünyada askere giden insanları düşünün veya tayini başka memlekete çıkan insanları düşünün, günler öncesinden kendilerini bir merak alıverir. Acaba yerim iyi olmazsa? ben ne yaparım diye düşünür. Daha güzel bir yere gitmek için gayret sarf eder. Hâlbuki gideceği yerde yemeği, yatağı, doktoru da var. Dünyalık azıcık bir ızdırabla karşılaşma korkusunu günlerce aklında, kalbinde hisseden insan, acaba ölümden sonrası için neden telaş etmez, orada ki zorluklardan kurtulmak için çareler aramaz? Ben imanlıyım diyen bir insan, nasıl olurda pervasızca günahlara, haramlara dalarda, kabrin, mahşerin, cehennemin hesabını yapmaz! Hâlbuki oranın zorlukları dünyadaki ile kıyas bile edilmez. Oranın azabı acı verici cehennem ateşidir. Cehennemden kurtulmak için insan hazırlık yapmaz mı? Bu dünyada uykusu kaçmaz mı? Ölüm, kabir, cehennem uykularımızı kaçırmıyorsa, imanımız ne kadar zayıflamış bir gözden geçirelim. Şimdi insanlar ahireti unutmuşlar. Hatırlayan da ciddi manada değil. Çoğunun aklı fikri: Gezip tozmada, yiyip içmede, zevk ve sefada, dünya sevgisi peşinde koşmada, sanki hiç ölmeyecekler, sanki ebedi yaşacaklar gibiler. Dünyanın kendilerini nasıl aldattığının, nasıl oyalayıp ahiret hazırlığından engellediğinin farkında değiller. Ne tuhaftır ki: İnsanlar cehennem ateşine doğru gidiyorlar; ama gülerek gidiyorlar. Çünkü önlerindeki tehlikeyi göremiyorlar. İsa (a.s)'ın dediği gibi:

Firaset-ül Mü’minin

13

“Nice insanlar var. Gece evinde gülüyor, eğleniyor; fakat bu gece ölüp de, yarın gözünü cehennem çukurlarının birinde açacaklar listesine alınmış da haberi yok! Keşke insanlar ahiretin zorluğunu az da olsa anlayabilselerdi. Böyle gaflete, günahlara rahatlıkla dalamazlardı. Allah dostları günahlardan korunmak için hep ölümü hatırlarlardı. Daha da ibret almak için kabir ziyaretinde bulunurlardı. Ve şöyle düşünürlerdi: “Nasihat istersen ölüm yeter.” ▪Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddi olarak çalışır. Bir ölüyü kabre koyduklarında günlerce yeme ve içmekten kesilirlerdi. Ama maalesef günümüzde çoğu insan ölümü aklına bile getirmek istemiyor. Düşünmemek çare mi? Ölümden kurtulan var mı? Şairin dediği gibi:
“Gönül sen ölmez misin, Öleni görmez misin, Şu daracık kabre, Gün gelir girmez misin?”

Bir tek çaremiz var: O’da ölüme ve kabre hazırlık yapmak; aksi takdirde cehennemi boylayacağız. Kabre hazırlıksız girenler denize gemisiz binenlere benzetilmiştir. Lâkin şimdiki insanların olaylardan ibret almalarını bırakın, âdeta bunların kalbi taşlaşmış, taştan daha katı olmuş. Çünkü bunlar kabirlere gelip yatanlardan ibret almıyorlar. Yakın bir zaman sonra ben de bu çürümüş bedenlere karışacağım, o yüzden buraya hazırlanmam lâzım demiyorlar. Hatta çoğunun başı, kolu, bacağı açık veya yanlarında getirdikleri kızları tesettürden uzak bir şekilde kabirdeki yakınlarını ziyaret ediyorlar. Bunlar dine saygıyı unutmuşlar, Allah-u Teala’dan da korkmuyorlar. Şimdi öyle insanlar var ki; günah işlemek için kabirleri seçiyorlar. Sevgilisini alan, içkisini alan, adam öldürmek isteyen kabirleri seçiyor. İşte bakar kör olanlar, işiten sağırlar, kalbi taşlaşmışlar, yani maneviyatı ölüp de olaylardan ibret almayan, cehenneme aday gafiller bunlardır. Rabbim bizlere olaylardan ibret alıp gaflet uykusundan uyanmayı nasip etsin. Sözünü kimseden sakınmayan bir derviş, şairin birine sormuş: — İnsanlardan bazılarını hicivleriyle (alaycı eleştirileriyle) yerin dibine batıran, bazılarını da övgüleriyle göklere çıkaran sen misin? Şair: ‘Evet’ cevabını verince, derviş: — Bu işten vazgeç demiş. Çünkü ayaklarının uçundan gırtlağına kadar pisliğe batmışsın. Şair, alaycı bir tavırla sormuş: — Gözlerimi niçin meydanda bıraktınız?

14

Firaset-ül Mü’minin

Derviş, lâfını şöyle tamamlamış: “İçine gömüldüğün pisliği belki görürsün diye”. Ey kardeşim, şurayı iyi düşün: Şu dünyaya geliş hakkımız bir defa, ikinci bir hakkımız daha yok. Ahiret imtihanını, kulluk imtihanını kaybedersen cehennem ateşinde yanacaksın. Kibritin ateşine, sıcak suyun buharına dayanamayan biz kullar, acaba cehenneme nasıl dayanacağız? Bizler ki, ne kadar aciziz, açlığa, susuzluğa, hastalığa, yalnızlığa, kısacası hiç bir acıya dayanamıyoruz. Bu canımızı nasıl oluyor da, kabre ve cehenneme reva görüyoruz, geleceğimizi düşünmüyoruz? Ömrünün sonundaki 5-10 yıllık geleceğini kurtarabilmek için, kendi kendini taştan taşa vuranlar, bilsinler ki; asıl gelecek ahiret yurdudur. Biz ki, bir hapis cezasına dahi dayanamıyoruz. Acaba yalnızlık yurdu olan kabirde halimiz, oradaki üzüntümüz nasıl olacak hiç düşündük mü? Biz ki, dünyada bir âmirin, hâkimin önüne çıktığımızda telaşlanıp korkuyoruz. Vakitsiz çalınan bir kapı sesinden bile ürküyoruz. Acaba bu günahlarla Âlemlerin Rabbinin huzuruna nasıl çıkacağız ve yaptıklarımızdan nasıl hesap vereceğiz. O bizi rahmetiyle çağırırsa yine korkuyoruz; bir de bize gazap ederek çağırırsa, biz acizlerin hali nasıl olur? Davud (a.s) şöyle der:

َ ِ َ ّ َ ََ ِ ْ َ َ ْ َ َ َ ِ ْ َ ّ َ ََ ِ َ ْ َ َ ِ َِ ‫إلهى لصبر لى على حر شمسك فكيف صبرى على حر نارك‬ ‫َل َ ْ َ ِ َ َ َ ْ ِ َ ْ ِ َ َ َ ْ َ َ ْ ِ َ َ َ ْت َ َ ِك‬ َ ‫و َ صبر لى على صوت رحمتك فكيف صبرى على صو ِ عذاب‬
“İlâhî! Güneşinin hararetine takatim yok. Ateşinin hararetine nasıl güç yettireceğim. *** Rahmetinin sesi üzerine sabrım yok iken, Azabının sesi üzerinde nasıl sabredeceğim?” ***

Şu dünyada evini güzel yapıp süsleyenlere, kabri, mahşeri, cehennemi unutup günahlara dalanlara sesleniyorum: Ey canının kıymetini bilip de, elini sıcaktan soğuğa vurmayan kardeşim! Sen ki, evinde bir böcek olsa o evi bırakıp çıkıyorsun, bir haşarattan korkup kaçıyorsun. Ama kulluk görevini yapmayanların o kabir de ki yılan ve akreplere yem olacağını hiç aklına bile getirmiyorsun. O güzelim evini, yatağını, dostlarını bırakıp o kara toprağa, kirli yere bağrını basacaksın. O güzelim canını, tenini cehenneme atacaksın. Acaba niçin canını kabrin sıkıntısından, cehennemin ateşinden korumaya çalışmasın? Sen her ne kadar ölümü uzak görsen de o sana çok yakın. Sen kaçsan da o sana son sûr’at yaklaşıyor. Bu anlatılanları basit görsen de; basit değil. Hikâye dinler gibi dinlesen de, hikâye değil. Sende öleceksin, kabre gireceksin, yaptıklarından hesaba çekileceksin,

Firaset-ül Mü’minin

15

ya cehenneme veya cennete gireceksin. Bunlar önemsenmeyecek şeyler mi? Hangi akıl şu dert ve musibet dünyasını ahirete tercih ede bilir ki? Şu dünyada cenneti arayanlara şaşıyorum. Dünyada acılar, ızdıraplar, musibetler üzerimize sel gibi akıyor. Bizim meramımızı şu deyim ifade ediyor:

ٌ ََ َ َ ‫اذا قطعنا علما ً بدا علم‬ ََ َ ْ َ َ َ ِ
Dağın birini aştığımızda bir diğeri önümüze çıkar. Halen şu dünyada zevklenmeye çalışıyoruz. Cenneti kaçırıyoruz. Doymak bilmeyen nefsi doyurmaya çalışıyoruz. Ey kardeşim! Nefse ne versen daha yok mu der. Doymak bilmeyen bir şeyi doyurmakla uğraşma. Nefsin seni oyalıyor, seni cehenneme atacak, nefsinin pençesinden çıkmaya çalış. Bataklıktan kurtulmaya bak. Son kozlarını iyi kullan. Eğer batarsan bir daha çıkışın olmayacak, feryatlarına kimseler aldırış etmeyecek. Kendine acı, kendine acı! Şu dünya adama bir zevk yaptırır, binlerce acılar tattırır.
Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nispetinde elemi de vardır. Mesnevi,125

Şu dünya zevkinin garantisi yok. Nice insanları duyuyoruz. Evinde oturmuş sohbet ederken veya eğlenirken bir bakıyorsun kendisine şöyle bir haber gelir: “Çocuğunu kaçırmışlar.” Bu kötü haberden sonra, artık o anne ve babanın günleri ağlamakla, çocuklarını aramakla geçiyor. Şayet çocuklarına sapa sağlam kavuşamazlarsa, kabre dahi o acıyla beraber giriyorlar. Bir başkasına, “oğlunu askerde vurmuşlar,” bir başkasına, “baban kaza etmiş,” bir başkasına “evin, çocuklarında içinde olduğu halde yanmış” derler. Bunun yanında; deprem, sel, yangın ve düşman gibi daha binlerce tehlikelerle bu dünyada karşı karşıyayız. Şu dert diyarı olan şu dünya için; ahireti ihmal etmek, cenneti kaçırıp cehennemlik olmak ne kadar doğrudur? Sizlere soruyorum. Şu dünya bu kadar çileli olduğu halde, bu kadar bağlılığımız nedendir? Demek ki; dünya hayatı gerçek manada dertsiz ve huzurlu bir yer olsaydı, insanlar o zaman ahireti hiç hatırlamazlardı. Şunu anlatmak istiyoruz: Şu değersiz dünyada cennet misali bir hayat aramayalım. Burası için ahireti harap etmeyelim. Neyi neyle değiştirdiğimizi bilelim. Şu dünyanın aldatıcı, geçici ve rüya misali olan zevk ve sefaları için cehennemlik olan kulları Cenab-ı Hak ahirette çağıracak ve onlara şöyle seslenecek: Geliniz Mü’min kullarım için hazırlamış olduğum cenneti bir görün. Cehennem ehli cennetin güzelliğini gördükleri zaman şöyle diyecekler: “Ya Rabbi keşke bize cenneti göstermeden bizi cehenneme atsaydın. ” Şimdi bu günahkâr kullar; içinde ölüm, hastalık, yaşlılık, korku, keder olmayan, bilakis güzel eşlerin ve her arzuların gerçekleştiği yer olan cenneti kaçırdıkları gibi, bir de cehennemlik oldular. Belki cehennemlik olmalarından daha çok cennet gibi

16

Firaset-ül Mü’minin

bir yeri kaçırdıklarına üzülecekler. Onların pişmanlığını kimseler dile getiremez, tasavvur bile edilemez. Şu dünyada azıcık bir menfaati kaçıran insanın günlerce uykusu kaçıyor. Keşke şöyle, keşke böyle yapsaydım diye dizini, başını dövüp ızdıraplar çekiyor. Acaba cennet gibi güzel bir diyârı kaçıran kişi ne kadar pişman olur, varın siz kıyas etmeye çalışın. Şimdi, dünyada haram zevkler, şan ve şöhret peşinde koşanlar; neye karşılık bu cenneti kaçırdılar. Acaba yapmış oldukları zevkler, taşkınlıklar, cenneti kaçırıp cehennemlik olmaya değdi mi? Şimdi yapmış oldukları zevklerden ellerinde ne var? Bir rüya gibi gelip geçti. Geride sadece günahlar sırtımızda bir yük olarak kaldı. Şu kısacık dünya hayatında yapılan zevkler ne kadarlık bir zaman dilimine mukabil geliyor? Zaten, şimdiki ümmetin ömrü çok kısa, bir de zamanın bereketi kalmamış. Ölenlerin çoğu genç yaşta ölüyor. Gidin mezar taşlarını bir okuyun, çoğunun evlâdınız yaşında kişiler olduğunu görürsünüz. Onlar da sizin gibi yaşlanmanın hayallerini kuruyorlardı. Ama ecel yeli onları genç yaşta alıp götürdü. Bizimde ne zaman öleceğimiz belli değil. O halde bir saniye sonrasına garantimiz olmayan şu dünyaya dalışımız nedendir? Şu 50-60 yıl yaşayan insanoğlu, ömürlerinin yarıdan fazlasını uyuyarak geçiriyorlar. Büyük bir kısmını da çalışarak, yorularak, bir kısmını da hastalıkla, dertle, kederle ve bir kısmını da tuvalette geçiriyorlar. Acaba dünyaya dalıp ahireti unutmuş olanlar; ömürlerinin ne kadarını zevkle geçiriyorlar? Zevk yaptığın zaman günahların çoğu saniyelik, dakikalık zevkler, bunları toplasan bir ömür içersinde kaç aya veya yıla mukabil gelir. Şu zevki az; derdi ve kederi çok olan şu dünyayı ahirete değişenler, bu dünya için cenneti kaçırıp cehenneme razı olanlar, acaba ne kadar doğru bir şey yapmışlar? “Dünya üstüne balı; altına zehiri koymuş bizi aldatıyor. Uyan kardeşim uyan, gaflet uykusundan uyan!” Bir gün gelecek öleceksin, kabre gireceksin, yılan, akrep ve karıncalar cesedinde yuva yapacaklar! Cehennem ehli, cehenneme doğru götürülüp içine atılınca; onlara şöyle sorulur: Sizler dünyada yapmış oldunuz zevkleri, sefaları hatırlıyor musunuz? Onlar hiçbir şey hatırlamıyoruz diyecekler. Cennet ehli, cennete girdirilince; onlara: Sizler dünyada çektiğiniz acıları, zorlukları hatırlıyor musunuz? diye sorulur. Onlarda hiçbirini hatırlamıyoruz diyecekler. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kıyamet günü cehennemliklerin dünyada en müreffeh olanı getirilerek ateşe bir kere batırılacak, sonra: “Ey âdemoğlu! Sen hiç nimet, refah gördün mü? Sana hiç hayır uğradı mı? ” denilecek “Hayır, Ey Rabbim! Vallahi hayır!” diyecek. Sonra cennetliklerden dünyada en fakir olan getirilecek. O da cennete girdirilip kendisine: “Ey âdemoğlu! Sen hiç fakirlik gördün mü?” denilecek. O da: “Hayır! Vallahi Ya Rabbi! Başımdan hiç fakirlik geçmedi, hiçbir sıkıntı çekmedim.” diyecek.2
Müslim, Münafikun 55, (2807)

2

Firaset-ül Mü’minin

17

İşte dünyada kulluğu bırakıp günahlara, haramlara koşanların elinde yaptıkları zevklerden hiçbir şey olmayacak. Dünyada bile bir gün aç kalsan nefsin: “Ben ömrümde hiçbir şey yememişim.” der. Bir gün hasta olsan, sanki hiç sıhhatli bir gün yaşamamış gibi kendini hissedersin. Yani her şey çabuk unutuluyor. Demek ki; insanın sonu önemli. Bu dünyada rahat etmişsin; ama o rahatlığın arkasında cehennem ateşi olmuş ise, ne yapalım o zevki, sefayı! Bir de şu haram zevkler ve dünya için cenneti kaçırıp cehenneme razı olanlar, bir hiç uğruna helâk oldular. Hâlbuki Yüce Allah, dünyada iken kendilerinden çok mu şey istemişti? Şunları istemişti: Başta Allah’ın varlığına ve birliğine, Peygamberlerine, kitaplarına, öldükten sonra dirilmeye iman edeceksiniz, günde beş vakit namaz kılacaksınız, senede bir ay oruç tutacaksınız, adam öldürme, içki, zina, faiz, kul hakkı ve yalan gibi günahlardan uzak duracaksınız. Böylelikle ebedi bir hayatı kazanacaksınız. Bu görevi yapanlar cennete; yapmayanlarda cehenneme gidiyor. Bu kadarlık bir görev için cehenneme razı olduk. Hâlbuki dünyada iken huzurlu ve sıhhatli bir hayat karşılığında bile, emredilen görevleri yapsaydık yine de değerdi. Ama insanlar öldükten sonra: “Ya Rabbi, bizleri dünyaya geri döndür, bizler de kulluk edip namaz kılalım diyecekler; ama artık o istekleri boşunadır. Bu zavallı insanlar hem cenneti kaçırdılar, hem de cehennemlik oldular. Hâlbuki dünyada günahlara karşı sabredip, verilen görevleri yapsaydılar; bugün ateşte yanmayacak; cenneti kaçırmayacaklardı. Ne büyük zarar Allah’ım! Bazı insanlar: Benim her şeyim iyi; ama sadece namaz kılmıyorum diyor. Zaten namaz kılmamak büyük bir suç. Namaz kılmamak insanı cehennemlik etmeye yeter. Ahirette ilk sual de namazdan olacak. Namazı tam olanın diğer hesapları kolay olacak. Namazı olmayanın diğer hesapları da ağır olacak. Madem iyi insansın, o halde bir namaz için kendini cehenneme atma. Bari onu da kıl da, tam bir Müslüman oluver. Zaten insanlar önlerindeki tehlikeleri görmüyorlar. Azıcık görebilseydiler, cehennem ateşine girmemek için 50 vakit namaz kılmaya razı olurlardı. Cenneti kaçırmamak için ibadete sarılırlardı. Ama iman zayıf olunca, insanlar önemli şeyleri önemsiz gibi görmeye başlıyorlar. Bir insana: Her gün sana -30 YTL- vereceğim; ama akşama değin camiden çıkmayacaksın ve namazlarını da kılacaksın deseniz, belki milyonlarca insan bunu kabul eder. Hâlbuki Cenabı Hak bizlere cenneti vereceğini, bizleri cehennemden kurtaracağını va'd ediyor. Ama kimse bu çağrıya kulak vermiyor. Allah-u Teala’nın sizlere vermiş olduğu sıhhat, gençlik, hava, su, meyve gibi binlerce nimetlerin değeri yanınızda hiç yok mudur? Demek ki: Sizler Rabbinizin nimetlerine, emrine -30 YTL- kadar dahi kıymet vermiyorsunuz. Rabbim size ne diye kıymet versin ki!

18

Firaset-ül Mü’minin

Ey kardeşim! Bu işin şakası yok. Bak ömrün elinden son sûr’at gidiyor. Ne zaman kabre gireceğin belli değil. Önünde ölüm, kabre girme, mahşerin kavurucu sıcağında bekleme, sırattan geçme, cennetten mahrum olman veya cehenneme girmen gibi tehlikeler var. Bunları ciddiyetle düşün ve acizliğini anla. Sen ki, karanlık bir yerde tek başına kalmaya korkuyorsun, kabrin yalnızlığını düşün! Sen ki, en küçük acılara dayanamıyorsun. Cehennem ateşini düşün ve ona göre kalan ömrünü değerlendir. Eğer cennete aday olmak istiyorsan, hemen tevbe edip namaza başla, gözyaşı döküp cehennemden Rabbine sığın. Günahlardan kurtulamıyorsan, Rabbinden canıgönülden yardım iste, sana kurtuluş yolunu gösterecektir. Allah Resûlü (s.a.v) ne güzel demiş:

ً ِ َ ْ ُ ْ َ َ ََ ً َِ ْ ُ ْ ِ َ َ ُ َْ َ َ َ ُ َْ َ ْ َ ‫لو تعلمون ما اعلم لضحكتم قليل ولبكيتم كثيرا‬
“Eğer siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız.” 3

Ey kardeşim, belki nefsin sana çok bahaneler bulmuş; ama bulduğu bahaneler. Seni Allah'ın azabından kurtarmaya çare olmayacaktır. Tekrardan nefsini hesaba çek. Şu dünyada niçin bulunuyorsun, seni bu dünyaya gönderen kim, yine seni buradan kısa süre sonra alacak olan kuvvet kim, nereye gidiyorsun, götürüldüğün yeni diyarlarda sana ne yapılacak, orası nasıl bir yer? Bunlara cevap bul ve sorumluluğunu anlamaya çalış. İlahi kitaplar ve Allah’ın elçisi olan Peygamberler sana bu soruların cevaplarını vermişler. Seni dünyaya gönderen Allah (c.c), senden ibadet istiyor. Sen şu dünyada bir misafirsin, yakında göç edip gideceksin. Kabre girip mahşer meydanında toplanacak ömrünü, gençliğini, sıhhatini, malını nerede tükettiğinden hesaba çekileceksin. İyi ve kötü amellerin tartılacak, cehennem üzerine kurulu sırattan geçirileceksin, ya cehenneme veya cennete gireceksin. Ey insanoğlu, yükün ve sorumluluğun çok ağır. Hiç bir mahlûk senin gibi mes’uliyet ve sorumluluk altında değil. Ve bu anlatılanların hiçbiri hikâye değil. Önümüzde bu kadar engeller ve tehlikeler var iken, oturup ta kurtuluş çareleri aramayan kişinin aklına şaşmamak mümkün değil. Çoğu insan bu tür anlatımları önemsemez. Hâlbuki kendisi de yakın zamanda bunlarla karşılaşacak. Böyle ölümün, ecelin hiç beklenilmeyen bir anda gelip, yalnızlık yurdu olan kabre attığı kişileri çok gördük. Rabbim bizlere bir an evvel uyanmayı, şuurlanmayı nasip etsin. Bizleri cehennem ateşinden korusun. Hz. Ali (r. a) şöyle buyurdular: “Dünün geçti, yarınında belli değil, öyleyse bu gününü iyi işlerle geçirmeye bak.” Şunu da düşünelim: O mahşer günü herkesin nefsi nefsi dediğinde, eğer Allah-u Teala’nın yanında iyi kullardan değil isek halimiz nice olur? Rabbim bizleri o günde insanların ayakları altında ezdirmesin, bizleri arşın gölgesinde gölgelendirsin.
3

Buhari, Tefsiru Sure’i-Maide 12; Müslim, Fedâil,134

Firaset-ül Mü’minin

19

Aynı zamanda nankör kullardan olmayalım. Bazıları ben nefsime şeytana gücüm yetmiyor. Benim için bu zor diyor. Hâlbuki nefse muhalefet mi; yoksa cehennem ateşine, kabre, mahşere sabır mı daha zor? Hangisi kolay. Zaten dünyada kolay ne var ki! Çoğu şey, çoğu nimet meşakkatlerle, sabırla elde ediliyor. Cennet dahi ibadetlere devam ve günahlardan kaçmaya sabırla elde ediliyor. Nefsin seni aldatmasın, nefsin emrinden kurtulup, Rabbinin emirlerine tabi ol. Ve Kur’an-ı Kerim’de ki şu ilahi seslenişe kulak ver: “Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girdirilirse, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı zevkten başka bir şey değildir.”4
Üç şeyi az yapın, bir şeyi çok: Az yiyin, az konuşun, az uyuyun, Çok düşünün. (Mevlâna)

4

Âl-i İmran sûresi, ayet:185

20

Firaset-ül Mü’minin

KALP KIRICI DAVRANIŞLAR:
Seyyah oldum şu âlemi gezerim Bir dost bulamadım gün akşam oldu. Kendi efkârımca okuryazarım Bir dost bulamadım gün akşam oldu. *** İki elim gitmez oldu yüzümden Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden Kusurumu gördüm kendi özümden Bir dost bulamadım gün akşam oldu. *** Bozuk şu dünyanın temeli bozuk Tükendi, daneler, kalmadı azık Yazıklar, şu geçen ömre yazık Bir dost bulamadım gün akşam oldu. *** Düşünür dilerim, umman’a dalam Gidenler gelmiyor bir haber alam Gerçek söyler, Resûl aleyhisselam Bir dost bulamadım gün akşam oldu. ***

Bu konunun anlatılmasındaki gaye, Mü’min kardeşler birbirleriyle kaynaşsınlar, muhabbet olsun, birbirlerini incitmesinler, birbirlerinin yardımına koşsunlar diye. Ben bu konuda daha çok tecrübelerimden, gördüklerimden, yaşadıklarımdan bahsedeceğim. Aynı zamanda bizler hep İslâm kardeşliğinden bahsederiz; ama İslâm kardeşliğinin ihyasından, onu gerçekleşmesini engelleyen sebeplerden fazla bahsetmeyiz. Müslüman kardeşlerimizin durumlarının iyi oluşları bizleri fazla sevindirmez, onların sıkıntıya düşmeleri bizleri nedense fazla üzmez. Bu bir eksikliktir, bir kusurdur. Acaba, neden bu kusurlarımızı görüpte tedavi yoluna gitmeyiz. Cenab-ı Hak ve O’nun Resûlü: “Mü’minler kardeştir.” buyurmuştur. Acaba! Biz bu kardeşliği ne kadar ihya edebiliyoruz? İslâm kardeşliğini engelleyen pek çok nedenler vardır. Başta bu sebepleri bulmamız ve onları düzeltme yoluna gitmemiz gerekir. Yanlışlar bulunmayınca doğrulara varmak zordur. Bizleri birbirimize yaklaştırmayıp uzaklaştıran şeytan, nefis, kötü düşünceli insanlar, bunun yanında hasetlik

Firaset-ül Mü’minin

21

duygusu, kibir ve kendini beğenme gibi çirkin huylar Mü’min kardeşlerin arasını açan en büyük sebeplerdir. En çok dikkat etmemiz gereken şeylerden biri, Mü’min kardeşlerimizin kalplerini kırmaktan son derece kaçınmalı, onların kalplerini kırmayı Kâbe’yi yıkmak gibi kabul etmeli, geceleri uykumuz kaçmalı ve ben bu kardeşimi niçin üzdüm deyip pişman olunmalıdır. Din-i Mübin İslâm bir Mü’minin kalbini kırmayı şiddetle yasakladığı halde, maalesef günümüz Müslüman’ı Mü’min kardeşinin kalbini kırmayı hiç umursamıyor, en basit bir şeyden dolayı hemen kalp kırıyor. Bir Mü’min kardeşi üzmenin ne kadar günah olduğunu bilmiyor veya önemsemiyor. Hâlbuki bir insan, Allah katındaki derecesini öğrenmesi için kendisinin insanların yanındaki kadrine, kıymetine baksın. Şayet Müslümanlar bir insanın güzel ahlâkından, dindarlığından dolayı ondan memnunlarsa, büyük ihtimal Cenab-ı Hak’ta razıdır. İnsan bir sözle cennetlik de; cehennemlik de olabilir. Bir sözle hayır ve hasenatı boşuna gidebilir. Kaidemiz şu beyitteki ifadeler olmalı:
“Ne güzel çeşmemiz var su içecek tası yok, Kırmayın kimsenin kalbini yapacak ustası yok.” *** Bir insanı kalben yaralamak Onu fiziken yaralamaktan daha ağırdır. (Hacı Bektaş-ı Velî)

Madem kalp kırmamak çok önemlidir. Öyleyse bu konu detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Kalplerimiz kırılmazsa aralarımızda muhabbet olur, sevgi olur. Kalpler kırıldığı müddetçe aramızda düşmanlık tohumları ekilir. Ama insanlar güzel ahlâklı olurlarsa geçinmek çok daha kolay olur. Öyleyse, İslâm kardeşliğinin gerçekleşmesi için her Müslüman’ın güzel ahlâklı olması gerekmektedir. Çünkü insanlarda bulanan kibir, gösteriş, öfke ve hased gibi çirkin huylar, İslâm kardeşliğini yaralayan en büyük faktörlerdir. Şayet aramızdan nefsanî davranışlar ve şeytanî düşünceler yok olursa, o zaman insanlar birbirlerini sayar ve severler. İçersinden çirkin huylarını atıp, nefsanî arzularına göre hareket etmeyen kişi elbette başkalarının kalbini de yersiz yere kırmaz. İnsanlarla olan davranışlarımızda edeplerimiz nasıl olmalı? Arkadaşlarımızla, karı kocayla, bir de anne evlât, hoca talebe, arasındaki ilişkilerimiz, edeplerimiz nasıl olmalı? Bunları çok iyi bilmemiz gerekir. Eğer bunlar bilinmez ise kalpler kırılır, kimileri üzülür, araya soğukluk girer. Zaten şeytanın isteği de budur. Ama Allah ve Resûlü: “Kardeş olun!” diye emretmişlerdir. Birbirlerimizi sevmemiz emredilmiştir.
“Nerde bir gönlü kırılmış kişi görsen, ona merhem ol. Mazlum kişi yolda kalsa ona yoldaş ol.” (Ahmed Yasevi)

22

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi Cenab-ı Hakk’ın izniyle Mü’minlerin kardeş olmalarını, aralarında muhabbet duygularının esmesini engelleyen kalp kırıcı davranışları izah edelim, ondan sonra herkes kendini kontrol etsin, kendisinde yanlış davranışlar varsa onları gidermeye çalışsın: 1) Mü’min kardeşlerimizle karşılaştığımız zaman onlara selâm vermeli, yerine göre onlarla musafaha (tokalaşma) yapmalı, gerekirse hal ve hatırlarını sormalı ve sevginin de kuvvetlenmesi için ara sıra hediyeleşmelidirler. Çünkü bunlar; hadis-i şeriflerde de belirtildiği üzere Müslümanlar arasında sevgiyi ve muhabbeti geliştirip, kalpteki kini gidermektedir. Bir hadisi şerif şöyledir:

‫تهادوا تحابوا‬ ََّ َْ ََ
Hediyeleşin ki, birbirinize olan sevginiz artsın.1 Selâm konusunda yapmış olduğumuz yanlışlar nelerdir? Bu hususta Müslümanların kalpleri nasıl kırılıyor derseniz? Yapılan ilk yanlışlık: Mü’min kardeşler birbirleriyle karşılaşıyorlar. Ama ya selâmlaşmıyorlar veya selâmı dille değil de elle veriyorlar. Hâlbuki elle ve başla selâm vermek, Yahudi ve Hıristiyanların âdetlerindendir. Bir de selâm verirken canıgönülden değil de, çok gönülsüz, sanki Mü’min kardeşine; sende nerden karşıma çıktın dercesine çok soğuk hareketlerle selâm veriliyor. Karşısındaki kişi hemen onun ilgisizliğini hissediyor ve onun davranışından hiç de memnun kalmıyor. Hâlbuki Mü’min kardeşine tebessüm ederek, canıgönülden sesli bir şekilde selâm verse, karşıdaki kardeşi de onun cana yakınlığından çok memnun olacak ve dualar edecek. Bazıları var ki, karşılaştığı bir Mü’min kardeşine tebessüm etmeyi çok görüyor. Hâlbuki bir güler yüz dahi çok önemli olup, önemsenmeyecek bir şey değildir. Resulullah (s.a.v): Mü’min kardeşine tebessüm etmenin iyilik, sadaka olduğunu belirtmiştir. Bu yüzden Mü’min kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmamız gerekmektedir. Selam alırken, ortaya çıkan kalp kırıcı davranışa gelince: Selam verildiği zaman karşıdaki şahsın, Mü’min kardeşinin selamını sesli olarak alması lâzımdır. Ama çoğu insanı görüyoruz; verilen selamı almıyor, alan kişilerden pek çoğu da selamı ya eliyle alıyor veya içinden alıyor. Hâlbuki selamın sesli olarak alınması gerekir. Verilen selam sesli olarak alınmadığı zaman, bize selam veren kardeşimiz, kendisine gereken ilgi gösterilmediği düşüncesine kapılacak, dolayısıyla kalbi kırılacaktır. Kalp kırmamak için yanımıza gelip selam verenin selamını sesli ve güzel bir şekilde alalım, arkasından da “merhaba” demeyi de unutmayalım. Böyle demekle geleni ağırlamış ve ona iltifat etmiş oluyoruz. Bu yüzden İslam âlimleri, Peygamberimizin uygulamalarına bakıp, gelenin selamını aldıktan sonra ona “merhaba” demenin müstehap olduğunu belirtmişlerdir.2

1 2

İ. Malik, Muvatta, Hüsnu’l-Huluk, 16 İbn Hacer, Ayni, Umedetül-Kâri,1/355

Firaset-ül Mü’minin

23

Bu hususta yapılan bir diğer yanlış ise: Bizlere zengin veya makam ehli biri gelip selam verdiğinde onun selamını sesli ve canı gönülden alıyoruz. Çoğu zaman o zengini yolda karşılayıp güler yüz gösteriyoruz. Bunun yanında bir gariban, fakir birisi selam verdiğinde selamını ya alıyoruz veya almıyoruz. Bunlar insanlar arasındaki sevgi bağlarını koparan davranışlardır, kibir alametleridir. Allah (c.c) kendini beğenip fakirleri hor göreni sevmez. Kur'an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

‫ول تصعر خدك للناس ول تمش في الرض مرحا‬ ً َ َ ِ ْ َ ْ ِ ِ ْ َ َ َ ِ ّ ِ َ َّ ْ َّ ُ َ َ ٍ ُ َ ٍ َْ ُ ّ ُ ّ ِ ُ َ ّ ّ ِ ‫إن ال ل يحب كل مختال فخور‬ َ
Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. 3

Bazen bir Mü’min kardeşimize selam verdiğimizde tebessüm ederek, sesli bir şekilde selamımızı alıyor. Onun güzel yüzlü oluşu dahi içimizi okşuyor, ona karşı muhabbetimiz artıyor. Bazı kardeşlerimize de selam verdiğimizde asık bir çehreyle beraber, gönülsüz bir şekilde selamı alıyor. O zaman beşer olarak kalbimizde istemeyerek de olsa bir burukluk hissediyoruz. Evet, selam verirken güzel bir şekilde verilmeli ve en güzel bir şekilde de alınmalıdır. Burada dikkat edeceğimiz, husus şudur: Birine selam verdiğimizde selamımızı almadı veya gönülsüz aldı diye Mü’min kardeşimizden darılmamalıyız, şöyle düşünmeliyiz: Bu kardeşim belki benim sesimi duymamıştır. Veya belki bugün sıkıntıları vardır diye benimle ilgilenememiştir, deyip iyiye yorumlamalıyız. Bu kâmil Mü’minlerin ahlâkıdır. Bizler bu davranışları edebe, kalp kırılmamasına dikkat edelim diye zikrediyoruz; yoksa her şeyi çok ince düşünüp Mü’minlerden uzak durmak için değildir. Maksadımız iyi anlaşıla. Bazen biz de söylediğimiz hatalara düşebiliyoruz. Bakıyorsun bir Mü’min kardeşimiz bize selam veriyor; ama bizden epeyce uzaklaştıktan sonra farkına varıyoruz. Ve kardeşimizi istemeyerek de olsa incitmiş oluyoruz. İşte böylesi hataları en asgariye indirmeye çalışalım. 2) Mü’min kardeşler arasında kalp kırıcı davranışlardan ikincisi: Arkadaşlar beraber oturup, birbirleriyle sohbet ederlerken bazılarıyla fazla ilgilenip, diğerlerini hesaba almamaktır. Bakıyorsunuz; sohbet eden şahıs hep bir insana bakıyor, hep onunla konuşuyor, yanında bulunan diğer arkadaşına hiç bakıp konuşmuyor. Onunla gerektiği şekilde ilgilenmiyor. İşte birileriyle fazla ilgilenip; diğerini devre dışı bırakmak yanlış bir davranıştır. Doğru olan orada bulunan diğer kardeşlerimizle de ilgilenip onlarında halini hatırını sormamızdır. Konuşmalarımızda onların da yüzüne bakarak konuşmalıyız. Öyle olmalı ki, bizim etrafımızdaki insanlar hangisini daha fazla sevdiğimizi anlamamalı bile.
Lokman sûresi, ayet:18

3

24

Firaset-ül Mü’minin

Şayet Mü’min kardeşlerle oturduğumuz da sevgi ve hürmette çok ayrımcılık yaparsak, bu davranışımız birilerini memnun etse de; bir başkalarını da üzer. Kendisine hürmet edilen açısından bir sorun yok; ama kıymet verilmemekle hakarete uğrayan kişi açısından çok sıkıntı vardır. Kendisine değer verilmeyen kişiler zamanla o arkadaşlarından uzaklaşabilirler. İnsanın kendi anne ve babası bile, evlâtları arasında sevgi ve saygıda ayırımcılık yapsalar, evlâtlar onlardan soğuyorlar. Artık diğer arkadaşlar arasında bu gibi yanlış davranışlar ne kadar huzursuzluklara sebep olur, varın siz düşünün. O halde herkesin kariyerini göz önünde bulundurarak, o anki durum neyi gerektiriyor, nasıl davranılırsa kalpler kırılmaz, tüm bunlar değerlendirilerek hareket edilmelidir. Tabi bir âlime veya kariyeri olan bir kişiye de sıradan bir insan muamelesi yapmak onları üzebilir. Peygamber Efendimiz de ashabına hitaben: “Bir kavmin büyüğü size geldiğinde ona layık olduğu şekilde ikramda bulunun” buyurdu.4 O yüzden insanların bulundukları konum da göz önünde bulundurarak muamele edilir; fakat bunu yaparken onların zenginliği, makamı veya kendisinin şahsi menfaati için değil de; sırf kalpler kırılmasın diye yapılmalıdır. Ama bunun ayarlanması çok iyi yapılmalıdır. Başkalarının duyguları rencide edilmemelidir. Ama biz aciz kullar zengine, makam ehline çok daha iltifatlarda bulunuyoruz. Fakirleri, garibanları ikinci sınıf yerine koyuyoruz. İnsanların dindarlığına, takvasına bakmıyoruz. Böyle durumlarda öncelikle takva göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı yerlere gidip orada selam veriyorsun; ama senin selamını ya alıyorlar, ya da almıyorlar. Ya merhaba diyorlar veya demiyorlar. Ayakta dursan buyurun oturun bile demiyorlar. Belki kendileri koltukta oturmuş, belki ayak ayaküstüne atmışlar, gelenleri de ya ayakta bekletiyorlar veya kendilerinden aşağılarda oturtuyorlar. Böylesi davranışlar İslam edebine uymamaktadır. Aynı zamanda Allah ve Resûlü’nün sevmediği davranışlardır. Kibirli davranışlar biz Müslüman’a yakışmaz. Yüce Allah (c.c) bizleri kibirden şöyle sakındırıyor: “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara ulaşamazsın! 5 3) Kalp kırıcı davranışlardan üçüncüsü şudur: Bir toplumda konuşulurken bazıları var ki, hep ben konuşayım, başkaları konuşmasın, beni dinlesinler der. Hiçbir Mü’min kardeşinin konuşmasına fırsat vermez. Bir Mü’min kardeşi konuştuğunda veya konuşmak istediğinde sözünü yarıda keser. Bunlar da çok çirkin davranışlardır. Konuşmasını bildiğimiz gibi; dinlemesini de bilmemiz gerekir. Üzülerek belirtelim ki, çoğu toplumlarda böylesi davranışlara rastlıyoruz. Daha karşısındaki insan sözünü bitirmeden, diğeri konuşmaya müdahale ediyor, o bitirmeden bir başkası da onun sözünü
4 5

Hayatü’s-Sahabe, 2:282 İsra sûresi,ayet:37

Firaset-ül Mü’minin

25

kesiyor, böylece kimse kimseden istifade etmeden o ortam bir curcunaya dönüşüyor. Böyle bir ortamda çareyi hiç konuşmayıp susmakta buluyorsun. Hâlbuki insanların konuşmalarına, fikirlerine ve görüşlerine saygılı olmalıyız. Hükemadan birisi şöyle der: “Kimse cehaletini itiraf etmez. Yalnız, başkası sözünü bitirmeden kendisi söze başlayan müstesna!” Bazı insanlar da vardır ki, hiç istişare ihtiyacı duymaz. Hep benim dediğim doğrudur der. Kimsenin istişaresine önem vermez. Hâlbuki istişare de rahmet vardır. Bazı insanlar da istişare yaparlar; ama istişarenin usulünü bilmezler. Herhangi bir konu hakkında istişare yaparken arkadaşlarından biri fikrini belirttiğinde, diğerleri hemen ortaya atılıp, böyle olmaz deyip elleriyle, davranışlarıyla öfkelerini belirtirler. Bu insanlar, istişarenin âdâbını bilmeyen insanlardır. Bir Mü’min kardeşimiz görüşünü belirttiği zaman ona hücum edip kınamamız mı gerek? Onun fikrini beğenmezsek; diğer kardeşimizin fikrini alırız. Yani: İstişare yapılırken ilk önce oradaki Mü’min kardeşlerimizin görüşlerini alırız. Ondan sonra en uygunu, en güzeli hangisi ise onda karar kılarız. Diğer fikir sahiplerinin de kalbini kırmadan, onları incitmeden bunu yaparız. Tabağımızın sağlam oluşunu göstermek için insanların kafasına vurmaya gerek yok. Haklılığınızı incelik ve nezaketle kabul ettirin. “Oh elime fırsat geçti” deyip hatasını yüzüne vurmayın. 4) İslam kardeşliğini engelleyip, en çok kalp kırmalara sebep olan huyların en kötülerinden biri de hiç şüphesiz hasetlik yapmaktır. Başkalarının güzelliğini, zenginliğini, rahatlığını, kısacası kavuşmuş oldukları nimetleri içlerine sindiremeyen insanlar, bu defa karşı tarafı devamlı kötülemekle, dedikodusunu yapmakla, ona bir zarar ulaştırmakla uğraşır. Çoğu zaman hasetliğini karşı tarafa sözleriyle, davranışlarıyla belirtir. Bu gibi şeyler insanların kalplerini kırar. Hased edilen Müslüman kardeşi de şöyle düşünür: Bu insanlar beni sevmiyorlar, benim iyiliğimi, gelişmemi istemiyorlar. Öyleyse ben de bunlardan uzaklaşayım. İnsanlar arasında kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi için her iki tarafın da birbirlerini sevmeleri, birbirlerine karşı iyi niyetli olmaları, karşılıklı fedakârlık yapmaları gerekir. Sevgi tek taraflı olmaz hep başkaları beni sevsin, bana yardım etsin, benim ziyaretime gelsin; ama benden bir şey beklenilmesin. Böyle düşünen insanlar Mü’min kardeşleri arasında sevgi ve muhabbeti gerçekleştiremez. Sen de Mü’min kardeşinin dar gününde yardımına koşacaksın, sevinçli günlerinde ona ortak olacaksın ki, aranızdaki o sevgi bağları güçlensin. Sen Mü’min kardeşini canı gönülden sevdiğin zaman, o’da bunu görecek, hissedecektir. Böylece o da sana karşı sevgi ve saygı besleyecektir. İşte bu anlatılanların gerçekleşmesi, hasetlik duygularının yok edilmesine bağlıdır.

26

Firaset-ül Mü’minin

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetlerin hastalığı olan hased ve düşmanlık size de ulaştı. O, kazıyıcıdır. Ben, saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi, sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırınız.”6

Öyle insanlar var ki, Mü’min kardeşi iyi iş yapıp para kazansa, oğlu okuyup iyi bir adam olsa veya kızı evlenip iyi bir yere gelin gitse hased ediyor. Onların bu durumlara kavuşması onu yiyip bitiriyor. Aynı zamanda bu hasetlik onun hayırlarını da yok ediyor. Allah Resûlü (s.a.v) bu gerçeği şöyle haber verdiler:

َ ‫اياكم والحسد فان الحسد ياكل الحسنات كما تأكل النار الحط‬ ‫ِ ّ ُ ْ َ ْ َ َ َ َِ ّ ْ َ َ َ َ ْ ُ ُ ْ َ َ َ ِ َ َ َ ْ ُ ُ ّ ُ ْ َ َب‬
“Hasedden sakının. Hiç şüphesiz hased, ateşin odunu yediği gibi, hayırları (sevapları) da yer bitirir.” 7

Ey aziz kardeşim! Bir an evvel böylesi kötü huydan kurtulmazsan hep dünyada üzülecek, kederlenecek, kendi kendini helak edeceksin. Aynı zamanda o kötü huyların kabirde, mahşerde sana çok zarar verip cehennem ateşine girmene de sebep olacaktır. Başta böylesi kalp hastalıklarını tedavi etmeye çalış. Kendi kendine şöyle düşün: Benim komşularımın, akrabalarımın, Mü’min kardeşlerimin işi tersine gidip iflas etseler, bana ne faydası var, fakir düşüp çoluk çocukları perişan olsalar bana ne kazandırır? Durum böyle olmakla beraber acaba, onların yerlerde sürünüp, zelil olmalarını istemem nedendir? Hâlbuki onlar fakirleşse zararı gelip bana da dokunacak; ama işleri iyi olup, zengin olsalar belki faydaları bana da dokunur. Aynı zamanda komşularımın, akrabalarımın oğulları okumayıp perişan olsalar, bana ne faydası var? Hâlbuki Mü’minlerin evlâtları okuyup, faydalı birer insan olsalar, onlardan hem biz, hem de tüm Müslümanlar fayda görecek. İslâm gencinin geri kalmasının faturasını hepimiz çok acı bir şekilde öderiz. Yine düşüncene şöyle devam et: “Şayet benim komşularımın veya akrabalarımın kızları kötü bir yere gelin gitseler, bu bana ne kazandırıyor ki, ben onların iyi yerlere gelin gitmelerini istemiyorum. Ey kötü nefsim! Gelin giden kız yavruların evlerinde huzursuz olmaları veya kocalarından dayak yemeleri acaba seni niçin sevindiriyor?” demeli ve Mü’minler için hep hayır düşünülmelidir. Bizler hep hayır düşünmeliyiz ki, bizler de hayırlarla, güzelliklerle karşılaşalım. Daha bu misallere benzer binlerce örnekler var, diğerleri de bunlara kıyas edilmelidir. Ama üzülerek belirtelim ki, bu hasetlik duygusu, başkalarını çekememe İslâm kardeşliğinde büyük yaralar açmış, halen de açmaya devam etmektedir.

6 7

Tirmizi,Sıfatu'l Kıyâme 57,(2512). Müsned, c.1,s. 167 Ebû Dâvud, Edeb: 44 (c.4 s. 276); İbn Mace, Zühd: 22

Firaset-ül Mü’minin

27

Hasetlik duygusuna hâkim olamayan kişi şöyle düşünmeli: “Başkalarının kavuşmuş oldukları dünyalığı içime sindiremiyorum; ama acaba onlara verilen bu nimetler onların hakkına hayırlı mıdır, değil midir? Çoğu zaman bizlere hayır gibi görünün şeyler şer olabiliyor. Bu nimetler o insanlara bir imtihan için verilmiş. O nimetlerin hakkını veremezlerse pek çok zorluklarla karşılaşacaklardır.” Öyleyse hasetlik duygularımız çok kabarmaması için bizden aşağıdaki insanlara bakalım, bizden yukarıdakilere bakmayalım, şeytanın vesveselerine yol açmayalım. Cenab-ı Hak’tan her zaman her şeyin hayırlısını isteyelim. Bir de Cenab-ı Hak kullarını kıskançlıktan şöyle men ediyor: “Yoksa onlar, Allah’ın lütfünden verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk bahşettik.” 8 Maalesef çoğu insanları görüyoruz. Hasetlik duygusu onu perişan etmiş. İşini kârını bırakmış başkalarının kusurlarıyla, yanlışlarıyla uğraşır olmuş. Nice insanlar vardır ki, içinde hasetlik olmadığını iddia eder. Hâlbuki insanın içinde hasetlik olup olmadığı her zaman fark edilemez. Bir âlimi düşünün ki: İnsanlar tarafından seviliyor, sayılıyor. O da insanların kurtuluşu için çalışmaktadır. Bu zat, içinde hasetlik var mıdır; yok mudur? farkına varması zordur. Ne zaman ki, o şehre başka bir âlim daha gelip irşad hizmetinde bulunduğu takdirde, daha önceki âlim: “Ya Rabbi çok şükür bana dinde bir yardımcı gönderdin. ” demeyip bilakis içinden: “O âlim benden daha mı iyi ki, ona benden çok hürmet edip, sevgi besliyorsunuz” diye düşünüp hasetlik ederse, demek ki; davasında tam olarak samimiyeti, ihlâsı yakalayamamış, riya ve hasetlikten tam olarak kurtulamamıştır. 5)Mü’minler arasındaki, kaynaşmayı, muhabbeti engelleyen ve Mü’minlerin kalplerinin kırılmasına sebep olan davranışlardan biri de: Mü’min kardeşlerimize karşı gururlanmamızdır. Bizler aramızdaki sevgi bağlarını kuvvetlendirmekle mükellefiz. Öyleyse insanları birbirinden koparan davranışlardan uzak durmalıyız. Bir insanı düşünün ki, insanlara hep tepeden bakıyor ve kendini beğenmiş. Böylesi bir kişiye insanların yaklaşmasını bırakın, hep ondan yüz döner ve kaçarlar. Zaten biz insanların fıtratında: Tevazu sahibi, alçak gönüllü insanları sevmemiz ve onlara yaklaşmamız vardır. Bu haslet öyle bir haslet ki; Mü’minleri birbirine bağlıyor. Sevgi ve muhabbetin oluşmasını sağlıyor. Nice insanlar var ki, Mü’min kardeşine karşı kibirleniyor. Sözleriyle veya davranışlarıyla onu hor görüyor. Güzelliğiyle, gençliğiyle, sıhhatiyle, malıyla ona karşı üstünlük taslıyor. Hâlbuki düşünmüyor ki bu nimetler geçicidir. Gün gelecek güzelliğin yerini çirkinlik, sıhhatin yerini hastalık, gençliğin yerini yaşlılık alacak. Madem bunlar geçici nimetlerdir, öyleyse bunlar üstünlük alameti olamazlar. Allah (c.c) kibirli insanları sevmez ve onları zelil eder.

8

Nisa sûresi, ayet: 54

28

Firaset-ül Mü’minin

Allah Resûlü (s.a.v) bizleri şöyle uyarmıştır: “Bir kimseye, şer olarak, Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir.” 9

Bazı zamanlar istemeyerek farkında olmayarak söz ve davranışlarımızla Mü’min kardeşimizi küçümsüyor, onu hor ve hakir görüyoruz. Önemsiz saydığımız bazı hareketler bir başkasının kalbini kırabiliyor. Öyleyse çok dikkatli olmalıyız. 6) Mü’minler arasında kaynaşmayı engelleyip sevgi ve muhabbeti ortadan kaldırıp, kalp kırılmasına sebep olan durumlardan birisi de: “Herkese hak ettiği değerin verilmeyişi ve bazı insanların başa taç edilip; bazılarının da paspas edilmesi olayıdır.” Her insan ister ki; toplumda sevilsin sayılsın, arkadaşları tarafından hor görülmesin. Ama maalesef toplantılarda, buluşmalarda bu denge sağlanamıyor. Bu denge sağlanamayınca da, o toplantılara bir daha ki sefer, kalpleri kırılanlar gelmiyor. Arkadaşlarınızla bir yerde toplanıp sohbet ettiğinizi düşünün. Şayet, o toplumda bazı insanlara çok kıymetler verildiği halde, sen orada hiç hesaba alınmayıp, sözünü bile dinleme tenezzülünde bulunmuyorlarsa veya bir başkaları geldiği zaman tamamen ona yönelip seni ihmal ediyorlarsa bir daha o toplantıya gitmek ister misin? Ebette istemezsin. Birkaç defa nefsini yenmeyi denersin; ama onların yanlış hareketleri devam ettiği takdirde sen de gitmekten vazgeçersin. Biz Müslümanlar olarak, Mü’minlerin kaynaşmalarını, birbirlerini sevmelerini istiyoruz. Ama gerçek kardeşlik ortamını oluşturamıyoruz ki, istenilen gerçekleşsin. Onun çaresi; toplumdaki herkes sevilmeli, sayılmalı, herkesin söz hakkı olmalı, güler yüzlü, tatlı dilli ve alçak gönüllü olunmalıdır. Bunlar yapılırken de yapmacık değil de; canı gönülden olmalı, oradaki Mü’min kardeşleri kendi nefsinden üstün bilmeli, bir de toplumdaki insanların en günahkârı kendi nefsimizi kabul etmeliyiz. Aynı zamanda, bu toplumda hor görülecek biri varsa, o da benim nefsimdir, denilmelidir. Yani şunu anlatmak istiyoruz: Mü’min kardeşler, bir araya geldikleri zaman birbirlerine karşı sevgi ve saygılarını belirtmeli, herkese eşit şekilde hürmet ve sevgi beslenmelidir. Bazıları boyundan, çirkinliğinden, fakirliğinden dolayı küçümsenmemelidir. Bazen öyle ortamlar oluyor ki, o toplumda bazılarına çok büyük hürmetler ediliyor, bazılarına da, hiç orada yokmuş gibi yüzüne bile bakılmıyor. Bari hürmet edilen kişi, hürmet edilmeye layık olsa gam yemezsin. Adam da namaz yok, ilim yok, tüm kötü hasletler onda. İşte böyle davranışlar, bazılarının üzülmesine ve kalbinin kırılmasına sebep oluyor. O toplumun içersinde bazıları şöyle düşünebilir: Bu kardeşlerim benim yüzüme bile bakmaya tenezzül etmiyorlar. Ama şu beynamaza, içkiciye, faizciye, zengine, ne de kıymetler veriyorlar. Bu düşüncede o kişiyi o topluluktan uzaklaştırabilir.
9

Müslim, Kitab’ul Birr,18

Firaset-ül Mü’minin

29

Tabi ki, toplumlarda her zaman şöyle yapılacak diye sabit kaideler koymak istemiyoruz. O an ki durum, belki öyle gerektirebilir. İstisnaî durumlar olabilir. Bizim vurgulamak istediğimiz. O toplumda olan kardeşlerimizi sevelim, onlara gereken saygıda kusur etmeyelim, onun kalbini kırıcı davranışlardan uzak duralım. Ben sadece yapılan hataları zikrediyorum, istisnayı durumlar veya o anki durum neyi gerektiriyor onu siz değerlendirin. Bir de toplumda bazen daha âlim, daha takva ehli âlimler, meşayıhlar olabilir. Elbette hepimiz onları daha fazla sevmeli, onlara daha fazla saygı göstermeliyiz. Çünkü onlar bizlerin baş tacıdır. Zaten Mü’minlerin toplantılarında böylesi zatlara gösterilen saygıdan dolayı Mü’min gençler gücenmez; bilakis sevinirler. Bizler bir toplumda olduğumuzda, oradaki insanların kalpleri kırılmasın diye son derece dikkatli olmalıyız. Onların hepsiyle ilgilenmeliyiz. Ama hatalar, yanlışlıklar kendi nefsimize yapıldığında af yolunu tutmalıyız. Ve şöyle düşünmeliyiz: Umulur ki kalbimi kıran kardeşim istemeyerek, farkına varmadan kalbimi kırmıştır. O benim nefsimden daha üstündür demeliyiz. Şeytana kapı aralamamalıyız. Çünkü insanların güzel huylu olanları: “Geç kızıp çabuk barışan” dır. Ey Mü’min kardeşim! Eğer desen ki: “Ben Mü’min kardeşlerin toplantılarına gidiyorum, onların konuşmalarına katılıyorum; ama bana hiç ilgi ve alâka göstermiyorlar, hep başkalarına daha çok kıymet veriyorlar, bu da beni üzüyor. Acaba insanlar bu ayrımcı davranışlardan vazgeçseler daha iyi olmaz mı? Ben onlardan gelen sıkıntılara nasıl dayanacağım, Rabbim beni sevecen ve saygı değer yaratmamışsa ben ne yapabilirim. İnsanların birbirlerini eşit şekilde sevip saymaları acaba mümkün değil midir?” Elcevap: Ey Mü’min kardeşim! Elbette ki Mü’minlerin hepsini sevmemiz ve saymamız gerekir. Şunu da kabul edelim ki, kalpte tüm insanları aynı derece sevmek veya saygı duymak mümkün değildir. Muhakkak farklılıklar olur. Kalp elde olmayan bir durumdur. İnsanların evlâtlarının arasında dahi sevgi farkı olabiliyor. Bu kalbin durumlarıdır. Onun önüne fazla geçilemez. Ama burada bize düşen, biz Mü’min kardeşlerimizle buluşmalarımızda, kardeşler arasında kalplerimizde sevgi farkı olsa da, bunu dışarıya fazla belirtmemeye çalışmalıyız. En azından sanki herkesi eşit seviyormuşuz gibi görünmeye çalışmalıyız. Belirttiğimiz gibi sevgide farklılıklar olabilir. Bu gibi durumlar herkeste olabilir. Bazen öyle insanlarla karşılaşıyorsun ki, kalbin hemen onu seviyor. Hemen ona ısınıyorsun. Sanki yıllarca onunla tanışıyor muşsun gibi. Bazen de bazı insanları görüyorsun kalbin ona ısınmıyor, ne kadar çabalasan da gerçek manada sevemiyorsun. Hâlbuki o adam sana hiçte zarar vermemiş. Demek ki: Herkes beni sevmeli ve saymalı gibi bir iddiada bulunmamalıyız. Bunlar kalp işidir. Kimi insanlar bizi sever; kimileride sevmeyebilir. Şunu kabul edelim ki: Cenab-ı Hak bazı insanları öyle bir yaratmış ki, onu gören hürmet ediyor, onu seviyor. Çünkü Rabbimiz, onun yüzünü güzel

30

Firaset-ül Mü’minin

eylemiş, boyunu güzel kılmış, konuşmasını tatlı yapmış, görenlerin kalbine sevgisini koymuş. Nasıl ki: Bir kuzunun, bir yunus balığının sevgisini tüm insanların kalbine koyduğu gibi. İşte böylesi insanlarla karşılaştığın zaman sen de ister istemez onu seviyorsun ve saygı gösteriyorsun. O yüzden Rabbimiz dış görünüm bakımından bizleri ne kadar sevecen ve saygıdeğer yaratmışsa halimize şükredelim. Herkes en çok beni sevip ve saymalı deyip de insanların kalbine hükmetmeye, onları esir almaya çalışmayalım. Bu yüzden dolayı Mü’min kardeşlerden kızmayalım. Çünkü bunlar kalp işidir. Kalbin durumları çoğu zaman senin elinde olmadığı gibi, Mü’min kardeşlerinin de elinde değildir. Önemli olan başkalarına olan sevgimizi, diğer Mü’min kardeşlerin yanında belirtmeyelim. Sevgilerimizi içimizde gizli tutalım. Onları açığa vurarak başkalarını üzmeyelim. Ve onları küçültücü davranışlarda bulunmayalım. Beşer icabı bazı hataları olursa onları da hoş karşılayalım. Çünkü ne biz, ne de diğer insanlar hatadan uzak değildir. Hatasız sadece Allah-u Teala’dır. Aynı zamanda yukarıda zikrettiğimiz dış görünümle ilgili özellikler gerçek mânâda insanın sevilmesi, sayılması ve toplumda üstün tutulması için gerçek sebep değildir. Asıl üstünlük Allah (c.c) katında olan takvadır. Bir defasında Allah Resûlü (s.a.v) üç defa göğsüne işaret ederek:
“İşte takva buradadır.”diye buyurmuşlardır.

Durum böyle olmakla beraber, dış görünümle ilgili güzellikler insanoğlunun fıtratını etkilediği gibi, bazı insanların dış görünüm bakımından hürmetlik olmaması da insanların fıtratını etkileniyor. Ona gerçek mânâda sevgi gösterilemiyor. İşte, belki bu etkilenme çoğunun elinde olmayabilir; ama etkilenmemiz başkalarını küçük görmeye, başkalarının kalbini kırmaya sevk etmemelidir. Başkalarının yanında sevgimiz gizli olmalıdır. Ama sevgimizi belirtmemizden dolayı kalbi kırılacak başka kimseler yanımızda yoksa sevdiğimiz insana, sevdiğimizi söylememiz daha iyidir. Peygamber Efendimizde bize belirtmemizi tavsiye etmiştir. Bir insanın üzerinde kusurların olması, onun toplumda küçük görülmesine sebep olmamalıdır. Öyleyse duygularımızı nefsimizin isteği doğrultuda değil de; Rabbimizin istediği şekilde olmasına çalışalım. Şunu anlatmaya çalışıyoruz: Şayet ben yaratılışımdaki, şeklimden dolayı insanlardan gereken sevgiyi, hürmeti ve ilgiyi göremiyorsam üzülmemeliyim. Karşıdaki, Mü’min kardeşimize de niçin beni sevmiyorsun, niçin bana saygı göstermiyorsun diyerekten de hemen ona darılmayalım. Şöyle düşünelim: Herkes beni sevmek mecburiyetinde veya saygı duymak zorunda değildir. Ben de çoğu zaman herkese gereği gibi sevgi ve ilgi gösteremiyorum deyip, insanların nefsimize karşı yapılan hatalarını hoş görelim. Yani bazı durumlarda kaderimize rıza gösterelim. Ve her şeyin hayırlısını isteyelim. Çoğu insanların üzerindeki, zahirî güzellikler ve özellikler onların haklarında iyi olmamış, bilâkis onların günahlara girmelerine sebep olmuş,

Firaset-ül Mü’minin

31

aynı zamanda kibre ve gurura kapılıp ahiretlerini yıkmışlardır. Yaratılışındaki şeklinden dolayı bu dünyada saygı duyulmayan nice insanlar ise; tevazuu, alçak gönüllülüğü elde etmişler, pek çok günahlardan kurtulmuşlardır. Bu dünyada yaratılışından dolayı insanlardan gereken sevgi ve ilgiyi göremeyenlerin, her ne zaman ki kalpleri burkulduğunda, Allah (c.c) onlara sevaplar yazacak, ahirette de inşallah layık oldukları mertebeleri verilecektir. Bu dünyada layık olmadığı halde başlara taç edilen insanlar ise, Allah (c.c) yanında düşük insanlardır. Önemli olan dünya şerefi değil; ahiret şerefidir.
“Dünyevi dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.” Mektubat, 71

Biz Mü’minlere düşen görev, Mü’min kardeşlerimizle üzerinde olan kusurlardan dolayı ilgilenmemezlik yapmamamızdır. Bizler değer ve hürmet gösterdiğimiz kişilerin sadece dış görünümüne bakmamalı; bilakis onun ilmine, takvasına, ahlâkına, edebine bakmalıyız. Ama maalesef bu kaideyi hayatımıza düstur edinememişiz. Bizler insanların dindarlığından, ilminden, takvasından ziyade dış görünümüne, makam ve mevkiine, zenginliğine bakıyoruz. Makam sahibi, mal sahibiyse onun yardakçıları çok; ama fakir ve gariban biri ise, âlim de olsa değer verilmiyor. Böylesi kötü hasletlerden vazgeçelim. Âlimine değer vermeyen toplumlar; dünya ve ahirette perişan olmaya mahkûmdurlar. Bu yanlış hareketlerle yaşanmış olaylardan bazı misaller verelim: Din dersi yapılacak bir toplumda herkes oturmuş ve o sırada âlimin veya hocanın biri içeri giriyor. Hiç kimse yerinden kımıldamıyor. Tabi âlim olan zat kapının hemen girişinde boş bir yere zor belâ yerleşiyor ve kalbine herhangi bir kötü düşünce de gelmiyor. Burada boş yer buldum oraya oturdum deyip kimsenin kendisine üst köşelerde yer vermemesine darılmıyor. Biraz sonra da o cemaate fasıklığıyla tanınmış; ama biraz dünyalık hatırı ve parası olan birisi giriyor. Oradaki günümüz Müslümanları hemen yerlerinden fırlayarak o gelen şahsa üst köşelerde yer veriyorlar. Böylece o ilimden habersiz olan şahıs toplumun başköşesine oturdu. Ama din âlimi olan zavallı da ayakaltında zor belâ bir yere yerleşti. Bu davranış da o âlimin kalbini yaraladı. Şimdi bu âlimin üzüntüsü kendi nefsi için midir? Hayır! O davranışın Müslümanların din âlimine, dine verdiği değeri gözler önüne serdiği içindir. El insaf! Bir hadis rivayeti şöyledir: Sultan ve ilmi bulunan kişiler meclisin şeref yerine daha layıktır.10 Bir misal daha arz edelim: Adamın birisi arabayla geliyor, onu karşılayan bir diğer Müslüman onunla konuşmaya başlıyor. Tabi o sırada arabanın içinde bir din âlimi var. Dışarıda konuşmasına devam eden Müslüman arabadaki zengin adamla konuşurken ağzından ağabeyler, iltifatlar eksilmiyor ve en

10

Kütübü Sitte’den 1001 Hadis sh. 378

32

Firaset-ül Mü’minin

sonunda cümleyi şöyle bağlıyor: “Ağabey sen o eşyaları hocaya ver bana getirsin.” İşte bu adam dünyalık menfaati için bir zengine saygıda kusur etmiyor. Ama dininin hatırı için bir din âlimine hoca, yerine hocam demeyi, yani; hoca kelimesinin sonuna bir “m” harfini koymayı çok görüyor. El insaf. Nice insanları görüyoruz, dünyalık işleri hakkında birileriyle konuştuğunda velev ki, karşısındaki şahıs kendisinden küçük olsun, konuşmasının yarısı ağabey veya âbi diyerek, nice iltifatlar yaparak geçiyor. Ve bir din âlimine de hoca diye hitap ediyor. Bakıyorsunuz hocanın talebesi, kendisine ilim öğreten zata hoca diye hitap ediyor. Hâlbuki bir âlimi ismiyle çağırmak nasıl abes ise, bir din adamına hocam değil de; hoca diye hitap etmek aynen öyle abestir, çirkindir. Diyeceksiniz herkes böyle mi ki, üzülerek belirtelim ki, günümüzde bu şekildeki yardakçı insanlar sayılmayacak kadar çoktur. Biz de onları uyarıyoruz, insafa, edebe davet ediyoruz. Kâfirlerin bile, kendi batıl dinlerinin temsilciliğini yapan din adamlarına gösterdikleri saygıyı görüyorsunuz. Alimlere kıymet vermememenin zararını şu deyim ne kadar güzel ifade ediyor:

َُ َ ْ ّ َ ُِ َ ْ ّ َ َِ ‫اذا ذل العالم ذل العالم‬
“Âlim düşer, değer kaybedese, âlem düşmüş değer kaybetmiş olur.”

Ahmed yesevi (rh.a)de şu gerçeği dile getiriyor: “İnsanın en büyük zaafı bencil olup iyilere değer vermeyişidir.” Toplumda müşahede ettiğimiz, en çok karşılaştığımız davranışlardan şu neticeye varıyoruz. İnsanlar dünyalık menfaatleri uğruna öyle yardakçılık, yağcılık yapıyorlar ki, kaz gelecek yerden tavuğu esirgemiyorlar. Eğer birisi zengin, dünyalık makam sahibi ise, ona yapılan hürmetlere bir bakın. O şahsa karşı güler yüzler, tatlı diller, el bağlamalar, yemeğini yapan, ayakkabısını boyayan, kısacası ağzından çıkan sözü havada karşılıyorlar. Bunlara yapılan hürmetlerin zerresi bir din âlimine, bir Mü’min kardeşe yapılmıyor. Elbette insanın kendi büyüğüne, öğretmenine, hocasına, kendisine iyilikleri dokunmuş insanlara karşı saygılı, hürmetli olmalıdır. Bizim burada eleştirdiğimiz davranış, insanlara yapılan saygı ve sevgiler dünya menfaatleri üzerine, kendi çıkarlarımız üzerine kurulmasıdır. Dostluklarımız Allah rızası için olsun. Değerli, takvalı insanlara karşı sevgimiz daha çok olsun. Madem çıkarlarımız için birbirlerimize sonsuz saygılar sunuyoruz. Bari Mü’min kardeşlerimize karşı da Allah rızası için öyle olalım. İnan ki, makam ve mal sahibi birine yapmış olduğumuz saygı ve hürmetleri Mü’min kardeşlerimize karşı da yapabilsek, onlara karşı da öyle sevecen olabilsek, o zaman hiçbir Mü’min diğerine kızmaz, arada muhabbet bağları son derece kuvvetlenir. Yani: Bulunduğumuz toplumda birilerini başa taç; birilerini de ayaklar altına paspas edinmeyelim. Herkese hak ettiği, lâyık olduğu değeri vermeye çalışalım. Çünkü bu denge sağlanmadığı zaman birileri sevinir, birileri üzülür. Böylesi konularda fıtratımızla değil; aklımızla hareket edelim.

Firaset-ül Mü’minin

33

Toplumda bu hürmet ve sevgi dengesi güzelce ayarlanmadığı için çoğu Mü’minler birbirlerinden ayrılmak mecburiyetinde kalıyorlar. Bazı insanlar var ki, herkesin kendi yanlarına gelmesini, kendi toplantılarına katılmalarını isterler, gelmeyene de kızarlar, onu kibirli ve gururlu vasıflarla vasıflandırırlar. Hâlbuki onların gelmeyiş sebeplerinden biriside toplumlarda sevgi ve saygı dengesinin güzelce ayarlanmayışındandır. Şimdi bir insanı düşünün ki: Dış görünüm açısından çok güzel bir simaya sahip, boyu yerinde, yüzü güzel, konuşması güzel, zengin ve makam sahibi adeta görenleri hürmete zorluyor. Tabi bunlar zahiri sebepler. Onu görenler ona saygıda, sevgide kusur etmiyor. Hatta çoğu insan elini öpmeye yelteniyor. Şimdi insanlar tarafından bu sevgi ve saygıyı gören bir insan kime kızsın, kime buğzetsin ki, elbette kimseye buğzetmez, kimseye kızmaz da! Çünkü kimse onun nefsini küçük düşürecek davranışta bulunmuyor ki! Böyle bir şahıs kendi içersinde hasetlik, gurur, nefis var mıdır; yok mudur? kolay kolay anlayamaz. Ne zaman ki dış görünüşü itibariyle saygıya, sevgiye layık görülmeyen insanlar gibi toplumda hor ve hakir görülse, hak ettiği halde, hak ettiği değer kendisine verilmezse, toplumda hep ikinci sınıf insan muamelesi görse, acaba o herkesi seviyorum diyen insan, aynı sevgiyi o topluma karşı kalbinde muhafaza edebilecek mi? dir. Muhafaza etmesi çok zordur. Çünkü sevgilerin artması, Mü’min kardeşler arasında kaynaşmaların olması karşılıklı sevgi ve saygıyla mümkündür. Şunu unutmayalım ki, dostluklar tek taraflı olmaz. Hep bir tarafın iyiliği ve fedakârlığı sebebiyle ayakta duran dostlukların ömrü kısadır. Bazı insanlar var ki: Hep karşı taraftan hürmet, sevgi, saygı, yardım beklemektedir. Ne zaman ki, o insanlar yardımı, ilgilenmeyi kesse, kendisi de hemen ilgiyi kesmektedir. Bu gibi insanlar karşısından sevgi ve saygı görse seviniyor. Ama hiç demiyor ki, biraz da ben bu kardeşime yardımcı olayım, biraz da ben yanına gidip halini hatırını sorayım. Şimdi bu konuda yapılan yanlışlık şudur: Kendisinin Mü’min kardeşine karşı yapmış olduğu fedakârlık, saygı, sevgi ve kardeşlik hukukuna riayet oranı %20 olmakla beraber, karşısında ki Mü’min kardeşinden %80’lik bir fedakârlık bekliyor. Şimdi iki seviye arasında bu kadar çok fark olursa, o dostluğun devam etmesi zordur. Devam ettiren de çok azdır. Buna bir misal arz edelim. Diyelim ki: Birileri senin ziyaretine geliyor, sen de kalkıp ona elinden geldiği kadar hürmet ve saygıda kusur etmemeye çalışıyorsun. Ona gereken ikramları yapıyorsun. Çayını içiriyorsun, yemeğini yediriyorsun, halini hatırını soruyorsun, saatlerce işini bırakıp onunla ilgileniyorsun, onun konuşmalarını dinliyorsun, gücün nispetinde hata yapmamaya, kalp kırıcı davranışlarda bulunmamaya çalışıyorsun. Senin bu kadar gayretine rağmen duyuyorsun ki, o seni ziyaret eden arkadaşın sana darılmış. Sebebi sorulunca şöyle diyor: Ya ben gittiğimde beni kendi makamında, yerinde oturtmadı.

34

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi diyelim ki, bu insanların aralarındaki kardeşlik, arkadaşlık ileri bir düzeyde olduğu için, o ikramı ümit etmiş. Ama bir başka zaman öbür arkadaşı kendisinin ziyaretine gidiyor. O çok şeyler bekleyen insan kendi yerini, makamını vermeyi bir yana bırakın, gelen arkadaşına bir merhaba bile demekten aciz, onun halini hatırını bile sormuyor, görmüş olduğu saygının, ilginin çeyreğini bile göstermiyor, gelen dostuyla ilgilenmiyor. Şimdi bu durumda ziyarete gelen arkadaşın kalbi kırılmaz mı? Sen ondan %100’lük bir ilgi bekliyorsun, o sana %80’lik bir ilgi gösteriyor ona darılıyorsun. O ise senden %50’lik bir ilgi bekliyor, sen ona %20’lik bir ilgi bile göstermiyorsun. Elbette ki her insana verilecek sevgi, saygı ve ilgi farklıdır. Ama, biz şunu vurgulamak istiyoruz. Mü’min kardeşler ve arkadaşların birbirlerine karşı sevgi, saygı ve ilgilenmeleri arasında çok farklılıklar olursa aralarına soğukluğun girmesine sebep olur. En azından dostların sevgi ve saygıları birbirlerine yakın bir seviye de olmalıdır. Onun bize gösterdiği fedakârlık kadar, biz de fedakâr olmaya çalışmalıyız. Her şeyi karşımızdakinden beklememeliyiz. Eğer bu denge güzel ayarlanmazsa karşıdaki kardeşimiz de gün gelir şöyle düşünür: “Ya ben şu Mü’min kardeşime karşı çok fedakârlıklarda bulunuyorum, onun derdine ortak oluyorum, her zaman ona karşı kusur, hata yapmamaya çalışıyorum; ama o beni sormuyor, sıkıntılarımdan hiç haberi bile yok, ben niçin bununla dostluğumu devam ettireyim, bundan böyle ben de artık eskisi gibi ilgilenmeyeceğim.” diyebilir. Böylece o güzelim dostluk yara almış olur. Ama bu arkadaşlar birbirlerini ziyaret etseler, birbirlerini sevip saysalar sevinçli ve dertli günlerinde birbirlerine dost olsalar. Yani İslâm kardeşliğinin gereklerini yerine getirseler acaba o dostluğun arasına şeytan girebilir mi? İşte Allah için dostluklarını yapan insanlar ahirette arşın gölgesinde gölgelenecek kişilerdir. Ama maalesef çoğu insanı görüyoruz ki, hep iyiliği başkalarından bekliyor. Hasta olduğunda, cenazesi olduğunda, düğünü olduğunda gelmeyenler oldu mu hemen darılıyor. Ey Mü’min kardeşim! Sen nefsin için hep güzel düşünüyorsun, anlattıkların kişiler de belki sana hak veriyor. Ama sen de Mü’min kardeşlerinin hastalarını sormuyorsun, onların derdine ortak olmuyorsun, bir gün olsun ziyaretlerine gitmiyorsun. Hâlbuki dostluklarımızın devam etmesini istiyorsak, nefislerimize istediğimiz şeyleri akrabalarımıza, Mü’min kardeşlerimize karşı da istemeliyiz. Kendimize karşı nasıl davranılmasını istiyorsak, başkalarına karşı biz de öyle davranmalıyız. Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:

ِ ِ ْ َِ ّ ِ ُ َ ِ ِ ّ ِ ُ َّ ْ ُ ُ َ َ ُ ِ ْ َُ ‫ليؤمن احدكم حتى يحب ﻷخيه مايحب لنفسه‬
"Sizden biriniz kendisi için sevdiği bir şeyi din kardeşi için de sevmedikçe ( hakkıyla ) iman etmiş olamaz. 11
11

Buhari, Kitab'ul - İman, Müslim, Kitab'ul - İman 45

Firaset-ül Mü’minin

35

Şu anlattıklarımızdan da yanlış manalar çıkarmayalım. İşte bize gelmeyene biz de gitmeyelim, bize iyi davranmayana bizde iyi davranmayalım gibi düşüncelere yer vermeyelim. Bizler yapılan yanlışlıkları bilelim ve onlara dikkat edelim diye konuyu açmaya çalışıyoruz. Yoksa elbette gelmeyene gitmek, sormayanı sormak, insanları affedici olmak, insanlarla ilgilenip onlara değer vermek, kötülük edene iyilik etmek, en güzelidir. Ve yapılması gereken de öyle olmaktır. Şu söz çok yerindedir: “İyilik edene iyilik etmek her kişinin kârı, kötülük edene iyilik etmek ise er kişinin kârıdır.” Mevlânâ (rh. a) şöyle demiştir: “İyi insanlar ölür; ama iyilikleri ölümsüzdür.” Önemli olan insanların kusurlarını görmeyip, kendi kusurlarımız ve hatalarımızı düzeltmekle uğraşmamızdır. Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kul, dünyada diğer bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde de Allah onun ayıbını örter.”12 “O, insanın hali ne güzeldir ki, kendi kusur ve ayıplarının düzeltilmesiyle uğraştığı için başkalarının ayıp ve kusurlarını görmez.” Zaten dinimizde affedici olmak, kusurları görmemek esastır. Çabuk alınmak, çabuk kalbin kırılması da iyi bir şey değildir. En küçük bir meselede habbeyi kubbe etmek çok yanlıştır. Böyle kalbi çabuk kırılan insanlarla dostluk yapmak veya dostluğu sürdürmek çok zordur. Her an patlamaya hazır bomba gibi. İnsan bu ahlâktaki, insanlarla dostluk yaparken çok sıkılıyor. Her an kalbi kırılabilir korkusu taşıdığın için bir an evvel yanından gitmesini istiyorsun. Kendisine kıymet versen de gönülden olmamaktadır. O yüzden bu ahlâkta olan kişiler hemen kendilerini düzeltmeye çalışsınlar. İnsanlar sizin yanınızda kendilerini rahat hissetmeliler. Kızmamız Allah için olmalı; nefis namına olmamalıdır. Bir de: “Hatasız dost arayan dostsuz kalır.” atasözü de unutulmamalıdır. Öyleyse, dostlarımızı hatalarıyla beraber kabul etmeliyiz. İnsanlar hata da ederler, kusur da ederler. Hatasız olan Cenab-ı Hak’tır. Bir Mü’minin bir hatası yüzünden ondan ayrılmak, yıllarca ona karşı küs durmak. Bunlar kabullenecek şeyler değildirler. Bir Mü’min kardeşimize karşı ne kadar kırılırsak kırılalım, yine de ondan küsmeye hakkımız yoktur. Çünkü dinimizde: Mü’minin Mü’mine karşı küs durması haramdır. Rabbim bizleri böylesi yanlışlara düşmekten korusun. Şeytan bizlerin Mü’min kardeşlerimizle aramızın açılmasını, aralarımıza kin ve nefretin girmesini ister. Bu ayrılıklar, en çok şeytan ve avenelerini sevindiren şeylerdir. Öyleyse şeytanı sevindirmeyelim. Nefis namına hareket etmeyelim. Daima affetmeyi tercih edelim. İnsanlara karşı bağışlayıcı olan ve
12

Müslim, Kitab'ul - Birr,2590,72

36

Firaset-ül Mü’minin

onlara merhametli davrananlara da yüce Allah (c.c) olacaktır.

şefkat ve merhametli

Bir Mü’min kardeşimizin bize yapılan bir yanlışını gördüğümüz zaman şöyle düşünelim: “Her ne kadar bu arkadaşım, bana karşı şu yanlışı yaptıysa da, bunun yanında onun pek çok güzel huyları ve ahlâkları da vardır. Öyleyse güzel huyları hatırına, çirkin huylarını da ben görmeyeyim.” Bir de insanların iyi veya kötü oluşlarını bize karşı olan davranışlarına göre kıyas etmeyelim. Her insan bana karşı saygılı olmalı veya beni sevmeli demeyelim. Çünkü insanların hepsi bizi sevip saymakla mükellef değillerdir. Her insanın sevdikleri, kaynaştıkları ayrı olabilir deyip nefislerimizi iknaya zorlayalım. 7) Bazı mü’min kardeşlerin kalbi de şu şekilde kırılıyor: Bir gün görünmediği zaman kendisini arayıp sormazsan bir bakıyorsunuz kızmış. Hemen gelip yüzüne karşı kalbinin kırıldığını söylüyor. Elbette mü’minlerin birbirlerini sormaları gerekir. Ama böyle yanlışlarda hemen kızmamamız gerekir. Hemen büyük küçük hata demeden gelip kalbimizin kırıldığını mü’min kardeşe söylememeliyiz. Daha doğrusu mümkün oldukça belirtmemeliyiz. Şayet bizim her şeyden çabuk kalbimizin kırıldığını mü’min kardeş anlarsa bizden uzaklaşır. Çünkü kalbi hassas olan insanları memnun etmek çok zordur. Bazen yapılan yanlışları söylemek faydalı ve iyi olabilir. Bazen de akside olabilir. İşin garip tarafı böyle davranan çoğu kişi, kendi nefsine gösterdiği hassasiyeti bir başkasına göstermiyor. O yüzden çabuk kalbi kırılan olmayalım. Kırıldığı zaman da hemen gidip dostların yüzüne söyleyerek veya davranışlarımızla belirterek onları da üzmeyelim. Bunlar dostluklara çok zarar verir. Bu gibi durumlar, arkadaşlıktaki dostluk derecelerine ve aramızdaki samimiyete ve fedakârlıklara göre değişebilir. Kırk yıllık dostundan beklediğini; iki günlük dostundan da beklersen çok doğru olmaz. Ne hikmetse bazı durumlar oluyor hepimiz kendimizi haklı sayıyoruz, hiç bizlerin de hatalı olabileceğini aklımıza bile getirmiyoruz. Bu da bizim hatalarımızı görmemizi engelliyor. Hatalı olduğuna inanmayan nasıl kendini düzeltecek? Rabbim bizlere güzel ahlâk versin, yanlışlarımızı bizlere göstersin. Yanlış ve kötü huylarımızdan dolayı mü’minlere sıkıntı vermekten bizleri korusun. 8) Mü’minleri sevmek, onlarla kaynaşmak, onların kalbini kırmamak için önemli kaidelerden biri de: Mü’min kardeşlerimizi insan olmaları açısından onları sevmemiz, onlara saygı göstermemizdir. Çünkü insan olmak çok büyük bir şereftir. Bunun yanında hiç kimseden nefsimizi üstün görmemeliyiz. En günahkâr olarak kendi nefsimizi görmeliyiz. Bir Mü’min kardeşimize baktığımız zaman, içimizdeki kötü duygular o kardeşimiz hakkında bizleri kötü düşüncelere götürdüğü zaman şöyle düşünmemiz icap eder: Acaba içimde iyi zan beslemediğim şu kardeşimin, Allah-u Teala’nın katında ne kadar kıymetli biri olduğunu biliyor muyum? Beğenmediğim, sevmediğim şu insan belki Allah (c.c) katında çok sevilen bir kuldur. Bunun yanında acaba senin Allah (c.c)’nun katında ne kadar kıymetin, değerin var?

Firaset-ül Mü’minin

37

Bir insan ki, nefsini günahkâr görüp acizliğini anlarsa, kimseye kızmaz, kimseyi sevmezlik yapmaz, insanlara karşı şefkatli, merhametli ve onlar için devamlı iyi şeyler düşünür. Karşıdaki Mü’min kardeşi de onun tevazuunu, kendisine olan sevgisini hissedince, hiç şüphesiz o da onu sevecek, ona karşı alçak gönüllü olacaktır. Gurur, kibir ve nefis aradan çıkınca, benliğin yerini tevazu alınca aralarında sevgi, muhabbet ve kaynaşma olacaktır. Sen birini seversen o da seni sever, sen birine buğz edersen o da sana buğzeder. Çünkü sevgiler karşılıklıdır. Yeter ki sevgilerimiz yapmacık olmasın. Demek ki; sevilmek için, sevmek lâzım. Onun için “sev ki, sevilesin” demişlerdir. 9) Kalp kıran bir diğer davranış da: İnsanların hatalarını, yanlışlarını söylerken onları uygun olmayan bir şekilde ikaz etmektir. Hâlbuki bir Mü’min kardeşimizin bir yanlışını gördüğümüz zaman onu insanların arasında sert bir dille ikaz etmemeliyiz. Çoğu zaman, iyiliği emredip kötülükten sakındırdığını iddia edenler, karşı tarafa daha da zarar verdiklerinin farkında değildirler. Mü’min kardeşimizin yanlışını söyleyeceğimiz zaman, onu insanların yanında mahcup etmeden, tatlı bir dille yeri ve zamanı çok güzel bir şekilde ayarlayarak yapılmalıdır. Öfkeli bir anında yapacağımız bir ikaz kötü sonuçlar doğurabilir. Günahtan kurtaralım derken; adamı dininden, imanından etmeyelim. Tartışmayı ve başkalarının üzerine gitmeyi seven nice insanlar var ki, karşısındakini çoğu zaman günaha girdirmiştir. Çünkü o cedelleşmeyi (tartışmayı) seven insanların çoğunun düşüncesi Allah rızası için şu kardeşimi bir yanlıştan, günahtan kurtarayım değildir. Onlar nefis namına hareket ediyorlar. Karşısındaki insanı mağlup etmeyi düşünmektedirler. Bazı insanlarda da tartışmayı çok seviyor. Hâlbuki bu huyda olanlar bundan vazgeçmelidirler. Takva ehli Mü’minler gereksiz tartışmaları sevmezler, çok zarurî durumlarda ihtiyaç kadar yetinirler. Onlar tartışmayı değil; istişareyi (fikir alışverişini) tercih ederler. Nice Müslüman kardeşimizi görüyoruz. En küçük mesele yüzünden saatlerce tartışıyor. Adeta habbeyi kubbe ediyor. Hele karşısındaki kişi de anlayışsız, cahil biriyse tatsızlıklar büyüdükçe büyüyor. Tartışmaların çoğu küçük bir mesele yüzünden başlıyor. Daha sonra şeytanın kışkırtmasıyla biri mezara; diğeri hapse giriyor. Daha kötüsü; sonrada kan davaları başlıyor. Bu defa belki yüzlerce, binlerce insan suçsuz yere ölüyor. Araştırsanız yapılan bu kadar rezaletin bir hiç uğruna yapıldığını görürsünüz. Sonra her iki taraf da pişman oluyor; ama “Basra harab olduktan sonra!” Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

ٌ ِ ُ َ ُ َ َ َ ِ َ َ َ َّ ِ َ ِ ْ َ َ ِ َ ُ ْ َ ْ ُ ِ ْ َْ ََ ‫ليستكمل العبد حقيقة اليمان حتى يدع المراء وهو محق‬
Kul, haklı olduğu halde bile mirâyı (yersiz mücadeleyi) terk etmedikçe, imanın hakikatini tamamlamış olmaz.13 Ey Mü’min kardeşler! Böyle durumlarda lütfen aklımızın sesini dinleyelim; nefsimizin sesini değil! Şunu kendimize prensip edinelim: “Ben haklıda olsam insanlarla mümkün mertebe tartışmayacağım.” Seninle tartışana, “canım kardeşim seni istemeyerek üzdüm ise özür dilerim” deyip
13

Camiu’l-Ehadis, cüz 17 s. 39

38

Firaset-ül Mü’minin

yoluna devam edeceksin. Kendini ve sözünü bilmeyenlerle muhatap olmayacaksın. Sen haklı da olsan tartışmaya devam ettiğin takdirde, karşındaki kişi kendi kendini haklı sanacak. Ama sen ona tatlı dille karşılık verdiğin zaman, onun hatasını anlamasına belki sebep olursun. Çünkü her insanın muhakkak bir yumuşak tarafı vardır. Yani şunu anlatmaya çalışıyoruz: İki taraftan biri anlayışlı ve idareci olmalıdır. Şayet her iki taraf da anlayışsız, ahlâksız olursa kavgalar başlar. Sen ahlâklı olmayı seç! Bizler hiçbir zaman kalp kıran, zarar veren olmayalım. Sonunda pişman olacağımız şeyleri yapmayalım! Böyle davranmakla toplumumuzda hem huzuru sağlamış, hem de gençlerimize güzel bir örnek olmuş oluruz. Bazıları, tartışma esnasında karşı tarafa boyun eğmeyi, ses çıkarmamayı kendine ar (düşüklük) sayıyor. Hâlbuki yumuşak başlı, alçak gönüllü, öfkesini yenen olmak, Peygamberlerin vasıfları olduğu için dinde çok övülmüştür. Allah Resûlü (s.a.v.) bu gerçeği şöyle dile getiriyor:

ِ ‫ليس الشديد بالصرعة، إنما الشديد الذي يملك نفسه عند الغض‬ ‫َ ْ َ َ ِ ُ ِ ّ َ َ ِ ِ ّ َ ّ ِ ُ ّ ِ َ ِ ُ َ ْ َ ُ ِ ْ َ َ َب‬
“Kuvvetli kimse pehlivan (güreşte hasmını yenen) değildir. Hakikî kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsine malik ve iradesine hâkim olan kimsedir.”14

Bunun yanında kibir, öfke, kaba ve geçimsiz olmak ise cahil, bilgisiz hatta hayvanların vasıfları olduğu için dinde çok kötülenmiştir. Sen Peygamberlerin mi; yoksa cahillerin safında mı yer almak istersin! Zaten bu dünyada insanı öfkeye sevk eden aksilikler o kadar çok ki şaşıp kalıyorsun. Bu durumlarda sabra ve hilme tutunmayanlar maddî manevî zarar ederler. Öfkelenmeyi gerektiren durumlarla karşılaştığımız zaman sabırlı olup aklımızla hareket edelim. Bu gibi aksiliklerle karşılaştığımızda; sınandığımızı, imtihandan gettiğimizi unutmayalım. Çünkü bu dünyada her şeyle imtihan oluyoruz. Tabi ki, iyiliği emredip kötülükten men etmenin farklı tebliğ şekilleri vardır. İstisna olarak faydalı olacaksa farklı metotlar uygulanabilir. Ama bu görevi yaparken tatlı dil, güler yüz, insanların müsait durumları ve mizaçları göz önünde bulundurularak yapılması esastır. Kendilerine nasihat edilen kardeşlerimiz de hemen işi nefse dökmemelidirler. Çabucak darılmamalıdırlar. Hatamızı söyleyen insanlara teşekkür etmemiz icap eder. Zaten, “gerçek dost acı söyler” demişlerdir. Maalesef bazı kardeşlerimiz var ki, hatalarını söylendiğimiz zaman alınıyor. Kendisini veya bulunduğu cemaati hatasız ve günahsız gibi görüyor. Hâlbuki öyle bir inancın İslâm’da yeri yoktur. Her insan ve cemaatte hatalar olabilir. Önemli olan yanlışlarımızı görüp onu düzeltmemizdir. Hep kendilerinin haklı olduğunu düşünen insanların kendi yanlışlarını düzeltmeleri zordur. Çünkü kendisinde hata olduğuna inanmıyor ki, düzeltmeyle uğraşsın. Rabbim bizlere hatalarımızı göstersin, bizleri yanlışlardan, sapmalardan korusun.
14

Buhari, Edeb 76

Firaset-ül Mü’minin

39

10) Mü’minlerin kaynaşmaları için birbirlerini sevmeleri de şarttır. Ama bu sevgi nasıl gerçekleşmelidir. Ne yapmamız lâzımdır ki herkesi sevelim. Şimdi şöyle bir gerçek vardır. Bir insanın herkesi aynı ölçüde sevmesi mümkün değildir. Sevgiler arasında farklılıklar vardır. Her insanın sevdikleri insanlar ayrı ayrıdır. Kendi dostlarımıza, hepiniz en fazla beni sevmelisiniz, bana değer vermelisiniz diyemeyiz. Çünkü insanların kalbine hükmedemeyiz. Bizim başkalarının kalbine hükmetmeyi bir yana bırakın, insanlar kendi kalbine bile hükmedemiyor. Çoğu zaman bazı insanlarla karşılaşıyoruz, belki onun ayağının tozu bile olamayız. Yine de bakıyoruz ki ona karşı kalbimizde hiç sevgi yok; belki nefret var. O zaman nefsimize: “Ey nefsim! Sen acaba bu Mü’min kardeşine niçin buğz ediyorsun? Belki o Allah (c.c)’nun katında senden daha faziletlidir. Aynı zamanda onun herhangi bir yanlışını da görmedin.” deyip onu düzelmeye zorluyoruz. Bazı insanları da görüyoruz onu hemen seviyoruz. Belki Allah (c.c) katında iyi bir insan da değil; ama biz orasını bilemeyiz. Tabi bu sevgi veya nefretin oluşmasında dış görünümün de çok etkisi var. Biz insanlar sevgi ve saygıda karşıdaki insanın zahirî görünümünden çok etkileniyoruz. Şunu anlatmaya çalışıyoruz: İnsanların birbirlerini sevmede farklılıkların olacağı muhakkaktır. Nasıl ki, biz aciz kullar herkesi aynı seviyede sevemiyoruz. O halde başkaları hakkında da en çok beni sevsinler, saysınlar fikrinden vazgeçelim. Bu gibi sebeplerle aramıza ayrılık tohumları ekmeyelim. Bu anlattığımız hususlar kalp hastalıklarıdır. Kalplerimiz temizlenmediği, huylarımız Cenab-ı Hakk’ın sevdiği huylar olmadığı ve nefsimizin arzularına göre hareket etmekten vazgeçmediğimiz müddetçe kalp hastalıklarından kurtulmamız düşünülemez. Gerçek Mü’minler, sevgide farklılıklar olsa da Müslüman kardeşlerinin hepsini sever ve sayar. Sevgi ve hürmetini şekil ve şemadan ziyade o insanın takvasına ve Allah (c.c) ya olan bağlılığına göre ayarlar. Allah-u Teala, bizleri dostlarımız ve insanlar arasında ne kadar sevdirmiş ve saydırmış ise ona razı olalım. Bizleri fazla sevdirmemişse ona da razı olalım. Bu dünyada herkesin her istediği olacak diye bir kaide olamaz. Bir insan şöyle düşünemez: İşte ben çirkinim, boyum kısa kimseler beni sevmiyor veya sevemiyor. Ben de filanlar gibi güzel yüzlü, uzun boylu, beyaz tenli olsaydım, şimdi ben de toplumda daha fazla sevilecek ve sayılacaktım. Böyle düşünceler şeytanın hilelerine yol açar. İnsanın günaha girmesine sebep olur. Bizim yapacağımız şey şudur: Cenab-ı Hak bizlere hangi nimetleri vermiş ise ona razı olmalı ve halimize şükretmeli, bizden yukarıdakilere değil de; aşağıdakilere bakmamızdır. Cenab-ı Hak dünyalık esirgediği nimetlerin karşılığını ahirette verecektir. Belki benim hakkıma böyle daha hayırlıdır diye düşünmeli, gayretini dünya şerefinden daha çok ahiret şerefi için sarf etmelidir. Nice insanlar var ki güzelliği, zenginliği kendisi için vebal olmuştur.

40

Firaset-ül Mü’minin

Bu dünyada bazı nimetlerden mahrum olduğu için bazı sıkıntılar çeken insanlar, bunun ahirette mükâfatını alacaklardır. Orada daha şerefli ve saygın bir makamda olacaklardır. Yeter ki hallerine rıza göstersinler ve sabretsinler. Haline şükretmeyen, halini isyanvari sözlerle şikâyet edenler ahiret hayatında daha perişan ve zelil olacaklardır. Öyleyse bize verilen nimetlere şükredelim; verilmeyenlerin de mükâfatının ahirette bizlere verilmesi için Rabbimizden niyaz edelim ve her şeyin hayırlı olanını Rabbimizden isteyelim. Çünkü bizlerin hayır zannettiğimiz şeyler şer olabilmektedir. Bir insanın toplumda sevgi ve saygı görmesi o insanın Allah indinde de kesin olarak sevilen bir kişi olduğu anlamına gelmez. Nice insanlar var ki; salih bir zat veya saygıya değer bir adam olmadığı halde, kendi yandaşları tarafından seviliyor ve sayılıyor. Nice salih ve takvalı insanlar da var ki, toplumda sevilmiyor ve sayılmıyor. Hâlbuki Allah katında da değerli bir insan. Zaten önemli olan da insanların yanında değil; Allah (c.c)'nun indinde sevilen bir kişi olabilmektir. Bu konuda insanları bir kaç grupta düşünebiliriz. 1) Bazı insanlar var ki, insanlar tarafından sevilip sayılıyor. Fakat Allah (c.c) ve Resûlü tarafından sevilmiyor. 2) Bazı insanlar da var ki, insanlar tarafından sevilip, sayılmadığı halde Allah (c.c) ve Resûlü tarafından sevilmektedir. 3) Bazıları da insanlar tarafından sevilip sayılmadığı gibi Allah ve Resûlü tarafından da sevilmemektedir. 4) Bazıları da var ki, insanlar tarafından sevilip sayıldığı gibi Allah ve Resûlü tarafından da sevilmektedir. Demek ki toplumsal hayatta her insan farklı durumlarda değerlendiriliyor. Bu dört durumdaki insanlar da, dünya hayatında imtihan içerisindedirler. Dünyada kendisine sevgi ve saygı bahşedilen insanlar gurura, kibre ve benliğe kapılmamakla, insanları hor görmemekle mükellef kılınmışlar. Kendisine toplumda gereken sevgi ve saygı gösterilmeyip hor görülenlerde hasetlikten uzak olup hallerine sabır ve şükür etmekle mükellef kılınmışlardır. Bu anlattığımız durumlar genelde sırf zahirî görünümden dolayı yükseltilenlerle, zahirî görünümünden dolayı hor ve hakir görünenler içindir. Ama her zaman bu böyle olmayıp farklı durumlarda gerçekleşebilir. Tabi ki bu saydığımız sebepler haricinde toplumda da, Allah ve Resûlü tarafından da sevilip sayılmanın daha pek çok sebepleri ve şartları vardır. Bir insanı düşünün ki; davranışlarıyla, ahlâkıyla, ilmiyle, takvasıyla insanlara örnek ise, o kişi büyük ihtimal toplumda da sevilir ve sayılır. Allah ve Resûlü tarafından da sevilir. Velev ki insanlar açısından zahirî görünümü buna çok uygun olmasın. Nice insanlar var ki zahirî görünümü açısından, çok saygıdeğer değilse bile, o kişinin bilgisi, ahlâkı onu toplumda en üst köşeye oturmasına neden olmuştur.

Firaset-ül Mü’minin

41

Demek ki; toplumda yerimizi koruyabilmemiz için; bizlerin zahirî görünümünden daha çok edebimiz, ilmimiz, takvamız söz konusu olmaktadır. Öyleyse bizler kıymet ve değer verdiğimiz insanların zahirî görünümünden daha çok onun bâtınına, onun takvasına bakalım. Bizim ölçümüz dinin önem verdiği şeyler olsun, bir insanı zahirî görünümünden dolayı hor gören bir kişiye söylenecek söz şudur: “Sen nakışa mı; yoksa nakkaşa mı kızıyorsun? ” Hiç şüphesiz insanları yaratan yüce Allah’tır. O nakışı, şekli ona uygun gören Allah (c.c) dur. Her insan isterdi ki: “En güzel yüz, en güzel endam, boy, post kendisinin olsun.” Madem şekil ve şemada insanların bir müdahalesi yoktur, bunu ona uygun gören Allah-u Teala’dır. O halde insanlar her ne görünüşte olurlarsa olsunlar, onları Allah için sevelim, kendimizi onlardan üstün görmeyelim. Böylesi insanlara daha fazla kıymet verip sevelim ki, kalpleri kırılmasın, topluma küsmesinler. Nice yaratılış bakımından kusurlu olanlar toplumdan gereken ilgiyi görmediklerinden dolayı topluma, hayata küsmüşlerdir. O halde bizler tüm Mü’min kardeşlerimizi sevelim ve sayalım. Onları nefsimizden üstün görelim. Her zaman kendimizi ön plâna atmayalım. Biraz da başkalarının izzet ve şerefini düşünelim. İnsanların gururuyla oynamaya hiçbirimizin hakkı yoktur. Herkesin kendine göre bir izzet ve şerefi vardır. Zaten biz Mü’minlerin çabası insanların sevgisini kazanıp, sayılmak için değildir. Bizim için önemli olan Cenab-ı Hakkın bizleri sevmesidir. Bir şeyler anlatmaya çalışıyorum; ama duygularımı güzel dile getiremiyorum. İnşallah yanlış anlaşılmalar olmaz. Bu anlattıklarımız bazı davranışlarımıza dikkat edelim diyedir. 11) Mü’minlerin kalplerinin kırılmasına sebep olan davranışlardan birisi de: “Mü’min kardeşler, birbirleriyle karşılaştıkları zaman, birbirlerine gereken ilgiyi göstermedikleri takdirde araya hemen bir soğukluğun girmesidir.” Birisi kalbinde şöyle düşünüyor: “O benim halimi hatırımı sorsun;” diğeri de: “O benimkini sorsun” diyor. Bu durumda iken birbakıyorsun, hiçbiri diğerine yaklaşımda bulunmuyor. Böylece her ikisi de: “ Bu kardeş, hiç halimi, hatırımı sormadı diye düşünüyor” ve içlerinde bir burukluk oluşuyor. İşte Mü’minler, karşılaştıkları zaman en azından birbirlerine selam verip merhabalar etmelidirler. Musafaha (tokalaşma) yapmaları, birbirlerinin hal ve hatırlarını sormaları gibi davranışlar aradan nefis ve şeytanın çıkmasına, muhabbet ortamının oluşmasına sebep olur. Çoğu zaman, bu gibi karşılaşmalarda nasıl davranacağımızı ayarlayamıyoruz. Ya selam veriyoruz; ama ortam müsait olduğu halde hal ve hatır sormuyoruz veya bazı kardeşlerin hal ve hatırını soruyor, bazılarınınkini ise sormuyoruz veya bazılarına merhabalar diyoruz; bazılarına demiyoruz. Aslında bulunduğumuz toplumda, o anki durumu çok iyi ayarlamak gerekir. O anda Mü’min kardeşlerim benden ne gibi bir ilgi bekliyorlar onu çok iyi tespit etmeliyiz. Bir Mü’min düşünün ki: “Din kardeşini her ne zaman görse

42

Firaset-ül Mü’minin

ona koşup hal ve hatırını soruyor; fakat karşı taraftaki kardeşi ise hiç onunla ilgilenmiyor. Hep başkalarıyla ilgilenip konuşuyor; kendisine bakmıyor bile ve ayrılırken de bir başkalarına eyvallah edip gidiyor; kendisine etmiyor.” İşte bu gibi davranışlar arka arkaya vuku bulduğu zaman, karşıdaki Mü’minin kalbinde yara açıyor ve şöyle düşünmesine sebep olunuyor: “Ya ben bu kardeşimi her gördüğümde ona koşuyorum, onun halini hatırını soruyorum, ona saygıda kusur etmemeye çalışıyorum. Acaba bu kardeş bana karşı niçin bu kadar ilgisiz? O halde bundan böyle ben de buna çok yaklaşmayayım. Çünkü o beni istemiyor.” Bu gibi düşüncelere fırsat vermeyelim. ilgilenelim. Onun hataları varsa hoş görelim. Mü’min kardeşlerimizle

Bazıları da: Din kardeşine gereken ilgiyi göstermiyor, karşıdaki Mü’min kardeşi de onun kibirli olduğunu düşünüyor. Hâlbuki bu ilgisizlik, hayâdan da olabiliyor. Hele karşıdaki Mü’min kardeşi kendisinden yaşça veya ilimce daha ileri ise onunla konuşurken hayâsından dolayı çok hal hatır dahi soramıyor. Öyleyse, Mü’min kardeşlerimizin bizden uzak duruşu, bize yaklaşmaması kibirden mi; yoksa hayâsından mı bunu ayırt etmek gerekir. Eğer utandığından ise, onun ilgisizliğini yanlış anlamayalım. Biz ona yaklaşmaya çalışalım. Kibrinden ilgisiz kalanlara da düzelmeleri için yardımcı olalım. Bazı Mü’min kardeşlerimiz de var ki, yanına gitmediğin zaman bir bakıyorsun, senden darılmış, sana karşı kalbi kırılmış. Hep yanlışları başkasında görür hiç kendisinde görmez. Hâlbuki kendisi, yanına gelen Mü’minlere karşı son derece ilgisiz ve kibirli tavırlar takınıyor. İnsanların kalpleri de böyle şeylerden çok etkileniyor ve ilgi görmediği yerlere gitmekte çok zorlanıyor. Elbette her hâlükârda gitmek iyidir; lakin ilgisizliğimizle Mü’minlerin kalbini kırmayalım ki, onlarda ziyaretlerde bulunsunlar. Eğer hata bizde ise ziyaretimize gelmeyenlere buğz etmeyelim. Kendi yanlış hareketlerimizi düzeltmeye çalışalım. Mademki, insanlar kalp taşıyorlar o halde çok dikkatli olalım. Onlara gereken ilgiyi gösterelim. Bu hususta nefsimize karşı yapılan yanlışlıkları affedelim. Önemsemediğimiz güler yüz ve tatlı dil nice düşmanlıkları, kinleri yok etmeye kâfi geliyor. Parayla olmadığı halde maalesef Mü’min kardeşlerimize bir güler yüzü ve bir tatlı dili bile çok görüyoruz. Acaba bunlar parayla olsaydı ne olurdu? Yunus Emre de şöyle demiştir:
Ben gelmedim dava için Benim işim sevgi için, Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim.

Firaset-ül Mü’minin Derviş gönülsüz gerektir, Sövene dilsiz gerektir, Dövene elsiz gerektir Halka beraber gerekmez.

43

*** 12) Kalp kırıcı davranışlardan bazıları da: “Mü’min kardeşimiz ziyaretimize geldiği zaman; bizlerin sandalye gibi yüksek bir yerde oturup, misafiri de alçak yerde oturtmamız, onunla güzel bir şekilde ilgilenmediğimiz gibi, onu orada bırakıp başka işlerimizle uğraşmamızdır.” ● Bir de dışarıda birileriyle konuşup onu saatlerce içeride yalnız bırakmamız, onun aç olup olmadığını sormamız, ona bir şeyler ikram etmememizdir. ● Aynı zamanda bir dostumuz bizi sorup çağırdığı zaman, eğer işimiz uzun sürecekse, ona buyrun içeride bekleyin demeyip, onu uzun süre kapıda bekletmemiz de kalp kırıcı davranışlar arasındadır. Çünkü bunlar insanları inciten güzel olmayan davranışlardır. Çok zarurî durumlar hariç, bizleri ziyarete gelen kardeşlerimizi bırakıp gitmeler, onu kapıda bekletmeler, ona az da olsa ikramda bulunmamalar, başkalarıyla konuşup onu ihmal etmeler, arkadaş haklarıyla bağdaşmayan davranışlardır. Böylesi davranışlar Mü’min kardeşler arasına soğukluğun girmesine, kalp kırılmalarına sebep olur. Öyleyse bizleri ziyarete gelen Mü’minlerle ilgilenelim, onların kalplerini kırıcı davranışlardan uzak duralım. Şunu da unutmayalım: “Gökten düşen cismin parçaları bulunur; ama gönülden düşenin parçaları bulunmaz.” 13) Mü’minlere yakışmayan kalp kırıcı davranışlardan bir diğeri de: “Mü’min kardeşine söz verdiği zaman sözünde durmamaktır.” Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Münafıklığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, va'd edince yerine getirmez, kendisine bir şey emanet olunduğu zaman hıyanet eder.”15 Böylesi; sözde durmamak gibi çirkin bir ahlâk, Mü’minin ahlâkı olamaz. Bu davranış münafıklık alametidir. Maalesef üzülerek belirtelim ki, söz verip de sözünde duran insanlar son derece azalmış. Bakıyorsunuz adamın biri Mü’min kardeşine: “Yarın seninle filan yerde, filan saatte buluşalım diyor.” Oraya giden Mü’minin onu beklemekten ayakları şişiyor, etrafa bakmaktan boynu yoruluyor. Yinede söz veren şahsı göremiyor. Çünkü verdiği sözde durmamıştır. Resulullah (s.a.v) kendini unuttuğu için bekleten gence: “Ey genç bana zahmet verdin: Zira ben üç günden beri seni burada beklemekteyim.” dedi.16
15 16

Buhari, c.1 s.89 H.(33); Müslim,c.1 s.78 H.(106) Ebu Davud

44

Firaset-ül Mü’minin

Acaba Mü’minlere niçin böyle eziyet ediyoruz? Hâlbuki birine söz verdiğimiz zaman, onu mutlaka yerine getirmeliyiz. Zaten çok önemli engeller çıktığında, o beklettiğin Mü’min kardeşine mazeretlerini söylediğin zaman, o senin gelmeyişini veya gecikmeni hoş karşılar. Allah (c.c) dahi senin mazeretini kabul eder. Ama çoğu insan söz verip sözünde durmuyor. Ondan sonra hiç geçerli olmayacak bahaneler öne sürüyor. Öyleyse, ya söz vermeyelim, şayet söz verirsek de onu mutlaka yerine getirelim. Hangi saatte buluşacağımızı kararlaştırmışsak, o saatte orada olmalıyız ki, kimseyi incitmeyelim, kimseye zarar vermeyelim. Ve münafıklık damgası yemeyelim. Bu gibi kötü huylar da Mü’minleri üzer, aralarındaki, muhabbetin yok olmasına sebep olur ve kalpler kırılır. 14) Bir diğer yanlışımız da: “Emanete, riayet etmeyişimizdir.” Bu kötü ahlâk da Mü’minlerin değil münafıkların huyudur. Mü’minler emanete karşı son derece dikkatlidirler. Ama maalesef bu hastalık da toplumumuzda yayılmış. Emanet alan emanete hıyanet ediyor. Hâlbuki kimden her ne almış isek onu korumamız, sahibine sapasağlam teslim etmemiz gerekir. Çoğu zaman bir dost veya komşudan bir alet veya bir kitap alıyoruz. Bir daha da onu götürüp vermiyoruz. Hâlbuki istediğimiz şeyi vermezlerse kızıyoruz. Veriyorlar; ama eşyalar bir daha geri gelmiyor. Kendilerine tam gerekli olduğu bir zaman da alet bulunamıyor. Bu defa da götürene veya verene kızmalar başlıyor. Bizim yanlış hareketimiz yüzünden o evin huzuru bile kaçıyor. Hatta alınan eşyalar işi bitince geri verilmediği için unutuluyor. Sonradan kimden alındığı da hatırlanmıyor. Böylece kul hakkına da girilmiş olunuyor. Kul hakkı ahirette affolunmayan günahlardandır. Buna çok dikkat edilmeli. Böyle kul hakkı içeren günahlara girmemelidir. Münafıklar sınıfına girmememiz için de emanete riayet edelim. İşimiz bittiği gibi onu sahibine teslim edelim ki zamanla unutulmasın. Bir de kimden alındığı unutulmaması için bir yerlere şu eşya filanındır, şu kitabı filan kardeşten aldım diye notlar alınmalıdır. 15) Biz kullar, ne hikmetse bizlere karşı tatlı dilli, yumuşak, sevecen davranan insanları önemsemeyip, hafife alıyoruz. Bize karşı sert ve katı olana karşı çok daha saygılı davranıyoruz. Bu konudaki denge de çok iyi sağlanmalıdır. Aksi takdirde bazılarının kalbi kırılır rencide olur. Toplumumuzda görülen o ki, alçak gönüllü, mütevazı olan insanlar hak ettikleri değeri görmüyorlar. Bazı kardeşlerimiz insanlara karşı sevecen, alçak gönüllü, güler yüzlü olmak istiyor ki, Mü’minler arasında sevgi, muhabbet ve kaynaşma oluşsun, kibir ve gurura kapılmasın diye. Fakat insanlar onun iyi niyetini suiistimal edip ona karşı çok düşüncesiz davranışlarda bulunuyorlar. Onun iyi niyetinden istifade edip onu günah davranışlara dahi sevk etmeye çalışıyorlar. Bunun yanında kendilerine karşı sert ve katı olan, nefsi namına kendilerine kızan birine karşı da son derece saygılı davranıyorlar. O şahıstan hiçbir istekte bulunamıyorlar. Burada çok çelişkiler meydana geliyor. Hem insanların bize karşı yumuşak tatlı dilli, güler yüzlü, mütevazı, vefakâr olmasını istiyoruz. Bunun yanında böyle davranana hak ettiği kıymeti vermiyoruz. Bilakis şahsî ve nefsi işlerimizde kullanmaya çalışıyoruz.

Firaset-ül Mü’minin

45

Öte yandan bizlere karşı mağrur ve kibirli davranana da nice ikramlarda bulunuyoruz. Belki böyle davranışlar fıtrattan kaynaklanıyor; ama yine de Allah ve Resûlünün alçak gönüllü, mütevazı insanları sevdiğini unutmayalım. Allah ve Resûlü kimleri seviyor, kimlere çok değer veriyorsa bizler de onları sevelim ve onlara değer verelim. Yanlış hareketlerimizle o insanları üzmeyelim. İyiliğin karşılığının iyilik olması gerektiğini bilelim. Bazen bir yerin disiplininden sorumlu olan bir kişi; alçak gönüllü, insanlara karşı şefkatli ve kibirden uzak olmak istiyor. Fakat öyle davrandığı zaman bulunduğu ortamda onun o iyiliğini kötüye kullananlar oluyor. Oranın düzenini bozmaya çalışıyorlar. İşte burada mütevazılıkla, güzel huyluluk ile disiplinli olmayı birbirine karıştırmamamız gerekir. Ciddi ve vakarlı olmak her zaman kibir ve gurur anlamına gelmez. Öyleyse alçak gönüllü, mütevazı, yerine göre de disiplinli ve vakarlı olmasını da bilmeliyiz. Nerede nasıl davranmamız gerektiğini çok iyi ayarlamalıyız. Ama bunu ayarlamak çok zordur. En azından doğruyu yakalamaya gayret sarf etmeliyiz. Bulunduğumuz ortamda eğer üzerimize sorumluluklar yüklenmişse, bir yerlerin disiplini, düzeni bizden soruluyorsa oradaki davranışımız öyle olmalı ki, o ortam bizim alçak gönüllülüğümüzden, yumuşaklığımızdan istifade edipte gıybetlere, kalp kırmalara, huzursuzluk çıkartıp ortamın düzenini bozmaya kimse yeltenmemeli, orada günahlara, haksızlıklara müsaade edilmemeli. Yumuşak oluşumuz Allah (c.c)’nun emrinin çiğnenmesine sebep olmamalı, belki o durumlarda bir aslan kesilivermeli, haksızlıkların önü alınmalıdır. Eğer bulunduğumuz ortamda bizlere bir görev verilmeyip oranın disiplini bir başkasından soruluyorsa, o zaman bizler daha mütevazı ve alçak gönüllü olmaya gayret sarf edelim. Elimizden gelirse oradaki sorumlu olan kardeşimize yardımcı olalım. Şayet bir Mü’min kardeşimiz bir yerin sorumlusuysa ona yardımcı olunmalı ki, orada ki ortam Allah (c.c)’nun emri doğrultusunda hareket etsin. Oraya Allah (c.c)'nun rahmeti yağsın. Ama çoğu zaman bir yerlerin disiplininden sorumlu olan kişiye yardımcı olmayı bırakın, ona köstek olanlar, onun yanlışını arayanlar ortaya çıkmaktadır. Eğer yanlışlar Allah rızası için, din için, Mü’minlerin, toplumun faydası için söyleniyorsa; her insaf sahibi kişi, bu uyarılara kulak vermelidir. İşi nefse dökmemelidir. Yok eğer yapılan uyarılar sırf nefis için, dünyalık menfaatler için yapılıyorsa, onun ayıp ve kusurları sırf çekememezlikten dolayı araştırılıyorsa, o zaman o ortamdaki insanların, Mü’minlerin kaynaşması zordur. Bazen öyle durumlar oluyor ki: Bir kardeşimiz bir cemaatin başında onların dünya ve ahiret faydalarına yarayacak çalışmalarda bulunuyor. O cemaate gelen bir başkası ise o insanı orada yıpratmaya çalışıyor. Oranın kontrolünü kendi eline almaya çalışıyor. O ortamı kendi düşüncesi doğrultusunda yönetmek istiyor. Şimdi böylesi durumlarda herkes haddini, edebini, terbiyesini bilmelidir.

46

Firaset-ül Mü’minin

Dinî toplantılar ve dersler yapan bir hoca efendinin cemaatine gidip orada bulanan hoca efendiyi diskalifiye(devre dışı) edip orayı kendi isteğimiz doğrultusunda yönlendirmeye çalışmamız çok yanlıştır. Oranın bir âlimi, bir sorumlusu vardır. Bize düşen görev: Dinî konuları içeren cemaatlere gittiğimiz zaman onları dinleyip bizim faydamıza olan bilgileri almamızdır. Eğer söyleyeceğimiz bir şeyler varsa güzel bir üslûpla söyleriz. Yoksa oraya gidip şu şöyle olmalı, şunu şöyle yapın deyip oranın huzurunu kaçırmaya kimsenin hakkı yoktur. Şunu anlatmaya çalışıyoruz: Din-i mübin İslam’ın kesinlikle yanlış dediği bir durumla karşılaştığımız zaman uygun bir lisanla onu söyleriz. Ama kendi aklımız veya nefsimiz öyle istiyor diye yersiz ikazlarda bulunamayız. Nefis namına o ortamın yetkisini kendi elimize almaya çalışamayız. Bazen bir başkaları gelip ehil olmadıkları halde orayı kendi düşüncesi doğrultusunda yönetmeye çalışıyor. Diğer gençleri de kendi safına almaya çalışıyor. Bir yerde bir başkan veya sorumlu varsa, bir başkasının oranın sorumlusuna karşı saygısız davranışlarda bulunmaya hakkı var mıdır? Hatta öyle oluyorlar ki, o cemaatteki insanlarda o ehliyetsiz insana kapılıyorlar. Daha önceki başkanlarını, hocalarını devre dışı bırakıyorlar. Bu vefakârlık mıdır? Bu insanlar vefakârlığın ne demek olduğunu bilmeyen insanlardır. Oradaki hoca efendi de şöyle düşünüyor: Ben bunların doğruyu bulmaları için bu kadar gayretler sarf ettim, bunları bilgilendirmeye çalıştım. Şimdi de benim iznimi almadan bir başkasının sözleriyle amel ediyorlar. Şayet sonradan gelen kişi onlara hakkı anlatsa, doğruyu anlatsa veya daha önceki hoca efendiden daha bilgili olsa hoca efendi hiç üzülmez ve kederlenmez. Ama onlar hoca efendiyi, eski başkanlarını bırakıyorlar. Kendilerini kontrol etmeye çalışan bir demircinin, bir sucunun bir, manifaturacının, bir berberin arkasında gitmeye, dinlerini onlardan öğrenmeye çalışıyorlar. İşte bu gibi insanlar da var. Hâlbuki bir başkan, bir sorumlu seçildiği zaman onun doğru olan emirlerine uymak gerekir. İstişareyle emir seçilmişse ancak istişareyle emirlikten alınabilir. Aynı zamanda rastgele birilerine emirlik yetkisi verilmemelidir. Kendilerine emiriniz, başkanınız kim? diye sorsanız. Emirimiz, hocamız derler; ama hocanın sözünü dinledikleri yok. Berberi, marangozu dinliyorlar; ama hocayı hesaba almıyorlar. Böyle âlimine, hocasına, değer vermeyen insanlar kutsal değerlerin kadrini bilmeyen insanlardır. Zaten bu gibi yanlış olayları toplumumuzda dahi görüyoruz. Bir bakıyorsunuz: Bir topluma din âlimlerinden biri geliyor; fakat insanlar bir zengine, bir esnafa, bir bakkala ondan daha fazla hürmet edip saygı gösteriyorlar. Tabi bunlar hangi akla hizmet ediyorlar bilemiyoruz. Ama bir gerçek var ki, böylesi insanlar dini, imanı zayıf olan kişilerdir. Çünkü dinine önem veren, âlimine de önem verir. Tabi bu gibi yersiz hareketleri gören din bilginleri de elbette üzülür, kalbi kırılır. Bu âlimin elbette ki, onların hürmetine, saygısına ihtiyacı yoktur. Fakat toplumumuzun dine ve din âlimine karşı sorumsuz davranmaları büyük bir kusurdur.

Firaset-ül Mü’minin

47

Diyeceksiniz ki, Allah indinde âlim mi; yoksa diğer insanlar mı üstündür bilinmiyor. O halde böylesi durumla karşılaşan âlim niçin üzülüp kalbi kırılsın. Evet, âlimler Allah indinde kimin daha faziletli olduğunu Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini bilirler. O yüzden nefisleri namına kızmazlar. Ama Müslümanların bir din âlimine göstermeleri gereken değeri vermeyip, onların dine karşı olan gevşekliklerini gördükleri için üzülür ve kalpleri kırılır. Netice onlar da insan kalbi taşıyorlar. Bu yüzden yanlış davranışlardan elbette hoşlanmazlar ve sevmezler. Evet, konumuza geri dönelim. Demek ki; hiç kimse gidip de başka ders halkalarında âmirlik, hocalık taslamamalıdır. Ancak istişarelere katılıp fikrini belirtebilir. İslâmî cemaatlerde bulunan gençlere, büyüklere pek çok görevler düşüyor. Onlar orada disiplinin, düzenin, hayırlı bir ortamın sağlanması için kendilerine başkanlık veya hocalık yapması istenilen zata destek verip, ona yardımcı olmalıdırlar. Ehliyetsiz bazı insanların gelip oranın yetkisini ellerine geçirmelerine müsaade etmemelidirler. Kendi başkanlarıyla istişare edip faydalı kararlar almalıdırlar. Yalnız burada çok dikkat edilmesi gereken şey; hakkın tutulup kaldırılmasıdır. Taassupçuluğun yapılmamasıdır. Bizim vurgulamak istediğimiz düşünce; haklı olan kişilerin arkası tutulmalı, nefsî arzularıyla hareket edenler kendi yanlış düşüncelerine yardımcı bulamamalıdır. Burada her ferde düşen görevler var. Her şeyden önce başımızdaki emir, kendi nefsî arzularına göre hareket etmemeli, Allah (c.c)'nun emri doğrultusunda hareket etmeye çalışmalıdır. Kendine yapılan haklı ikazlara kalbinde kin değil; sevgi beslemelidir. İkaz yapan kişi de bu ikazlarını nefis namına yapıp bilgiçlik taslamamalıdır. Sırf Mü’minlerin faydası düşünülmelidir. Mü’minler devamlı hakka sahip çıkmalıdırlar. Allah(c.c)’a isyan olacak durumlarda, mahlûka itaat edilmeyeceğini bilmeli, ona göre hareket etmelidirler. Zaten bizler işlerimizi Allah (c.c)’nun rızası için yaparsak, iyi niyetli olursak, nefislerimizin arzularını bir kenara atarsak her şey kendiliğinden hallolur. Zatın biri hep şöyle nasihat ederdi: “İslâm’ın izzetini, nefislerimizin izzetinden üstün tutmalıyız. Ancak bunu başarabilirsek Allah-u Teala’nın inayetine (yardımına) mazhar olabiliriz.” Bazı grupları görüyoruz; kavgaları hiç bitmiyor. Çünkü hep birbirlerinin ayıplarını arıyorlar. Bu ayıp aramayı yaparken, insanların yanlışlarını söyleyeyim de zarardan kurtulsunlar düşüncesinde değiller. Bir cemaat düşünün ki; şayet orada bir şeyler öğretenler, bu hizmetlerini: “Bunlar ne kadar bilgili ve gayretliler.” desinler diye yapıyorlarsa, gördükleri hataları ikaz edenler de, bu ikazlarını “karşı tarafı insanların gözünden düşürmek için yapıyorlarsa” aynı zamanda oraya gidip gelenler tam samimî ve ihlâslı değillerse, o ortama fayda yerine zarar verirler. Çoğu insanlar yaptıkları hizmetleri riyadan, gururdan, gösterişten, nefsin hisselerinden uzak olduğunu sanırlar. Heyhat! Her yapılan amelin altında gizli

48

Firaset-ül Mü’minin

riyalar, küçük şirkler, nefsin arzuları yatmakta, onu keşfetmek gerçekten zordur. Allah için her ne amel yaparsanız onu iyicene tetkik ettiğiniz zaman, içinde az veya çok nefsin arzularının yattığını, riyanın izlerini görürsünüz. Tüm amellerini riyadan, gösterişten uzak sırf Allah rızası için yapabilen kullara ne mutlu! Bunlar çok nadide (az bulunan) insanlardır. Biz bu insanların takvasına, ihlâsına ulaşamazsak dahi en azından onların yolunda olmaya gayret sarf edelim. İhlâslı ve samimî olalım. Gizli olan hatalarımız içinde Allah-u Teala’dan af dileyelim.
Rabbimiz, şirkin her türlüsünden korumandır duamız, Senin yolunda ihlâs ve samimiyeti yakalamaktır arzumuz, İhlâsı yakalayamadığımız amellerde af etmendir isteğimiz, Müflis olup perişan olmaktan kurtulmaktır arzumuz. Her ne amel yapmış isek senin için, Sonunda bakıyoruz olmuş nefis için, Şayet ihlâs ile yapabilmiş isem bir ameli, Onunla sana yöneliyorum, ümit ederek affını, Zannediyorum, Rabbim için yapmışım şu ameli, Daha sonra görüyorum nefsin bana yaptığı hileyi Nice zorluklarla yapmış olduğum salih ameli, Bir çırpıda benden kapıyor nefsin hilesi. Her nereye saklasam o kurtarıcı ameli, Gelip götürüyorlar şeytan ile nefsin kendisi, Niceleri salih amelde zengin sayar kendini, Bilmiyor ki, o ameller olmuş nefsin hissesi, Biz kullar kurtaramıyor salih amellerini riyadan, O yüzden yardımını bekliyoruz her an. Şayet karışmışsa amellere gösteriş ve riya, O nefsin arzusudur, benim ki ise senin rızan. Nefis, şeytan ihlâsımı bertaraf edip Salih amelleri kapmıştır benden, Ya Rab, ne yapmış isek senin için, Lütfünle kabul eyle sevdiğin ameller için.

Firaset-ül Mü’minin

49

Öyleyse muvaffak olmak isteyen cemaatler ve gruplar; aralarında ki kardeşlik bağlarının, muhabbet duygularının kuvvetlenmesini istiyorlarsa çare belli: O’ da şudur: Her Mü’min nefsini, gururunu, şerefini, maddî menfaatlerini bir kenara bırakmalıdır. Her ne yaparlarsa Allah’ın rızasını gözeterek yapmalıdır. Dinin menfaati, Müslümanların faydası bizim nefsî arzularımızdan önde tutulmalıdır. Anlatan Allah için anlatmalı, ikaz eden hakkın ortaya çıkması için uyarmalı, desinler düşüncesi bir kenara atılmalıdır. Yeri geldiği zaman bizden daha bilgili, bizden daha kabiliyetli insanlar olduğu zaman, şayet onun başkanlığında dinin ve Mü’minlerin selameti, faydası söz konusu ise, tüm dünya makamlarımızı ona seve seve verebilmeli, gerekirse onun emri altında din hizmetine çalışabilmeliyizdir. Böyle fedakârlıklar yapamayan insanlar nefsin pençesinden kurtulamamıştır. Onun samimiyetinde, İhlâsın da manevî hastalık var demektir. Bazen şöyle durumlar oluyor: Bir cemaatte veya toplumda birileri başkan seçilmek isteniyor. Böylelikle oranın sorumlusunun olmasına çalışılıyor. Bazı ehil ve bilgili kardeşlerimiz gurur ve kibir olur korkusuyla yetkiyi, idareyi, takvasından dolayı ehil olmayan birilerine bırakıyorlar. Halbuki bilgili ve ehil olmayan kişiler faydadan çok zarar verirler. Böyle kişileri başa getirmek yanlış olduğu gibi, öylelerine idareyi bırakmak da yanlıştır. Böyle yapıldığı zaman o ehil olmayan insan da başkanlık havasına kapılıp kendisi dalâlete gittiği gibi başkalarını da yanlışlarına âlet ediyor. Öyleyse başkanlığı ehil olmayan insanlara bırakmamalıyız. O ortamda huzur, muhabbet ve kardeşliğin canlanması için toplumun menfaatini kendi arzularımızdan önde tutmalıyız. Hasetlikten, kibirden son derece uzak durmalıyız. Zaten Mü’minler hasetlik ve kibirden kurtulsalar canciğer yaşayacaklardır. Mü’minlerin birleşmesini engelleyen en kötü huylar hasetlik ve kibirdir. Hasud olan, hasetlik hasleti yüzünden hep ona buna kızar, kimsenin kendisinden üstün nimetlere kavuşmasını istemez. Bu yüzden de hep kötülük düşünür, hiç iyilik düşünmez. Kibirli insanlar da başkalarının üstünlüğünü, başarısını içine sindiremez, hep yakıp yıkmak ister. Bu kötü huylardan kurtulamayan insanların birleşmeleri ve kaynaşmaları hayaldir. Hâlbuki gerçek Mü’min, Mü’min kardeşinin gelişmesini kendi nefsinden daha çok ister ve sevinir. Bir insan ki, insanların dünya ve ahiret kurtuluşu için çalışmalar yapıp, kitaplar yazıyorsa, din-i mübin İslâm’ın kuvvetlenmesi için çaba sarf ediyorsa, onun yükselişini, başarısını kabullenemiyorsak imanımızdan korkmalıyız. Kendi nefsine ağır geldiği için bu gibi hizmetleri içine sindiremeyen kişi, bari dinin kuvvetlenmesi, dinin selâmeti içen seve seve bu başarılara razı olması gerekmez mi? Nefsinin üstünlüğünü dert edinen insanların çoğunu konuştursan hep samimiyetten, ihlâstan bahsederler, içlerindeki aksaklıklardan haberleri bile yok. Bunlar nerede insanlığa ışık tutacak. İnsanlığın imanının kurtulması için kederlenecek. Kendi nefsimizin pençesinden kurtulmayana kadar

50

Firaset-ül Mü’minin

istediklerimizin olması hayaldir. Bazılarının düşüncesi sanki şöyle: İnsanların kurtulmasına bir kişi sebep olacaksa ben olayım. İslâm devleti güçlenecekse benim elimle veya benim cemaatimle güçlensin. Onların yapmak istediklerini başkaları yapmaya başlayınca onları beğenmeyip, onların ilerleyişine engel olmaya çalışıyorlar. Bu nasıl bir düşüncedir? Hani davamız insanların kurtuluşu idi, hani dinin, İslâm’ın güçlenmesiydi? Demek ki bizim kalplerimizde hastalıklar var, başta onların tedavisiyle uğraşmamız gerekir. Konu gittikçe dağılıyor, o halde şöyle özetleyelim: Allah için yaptığımız işlerde son derece ihlâslı ve samimi olunmalı. Nefsin çirkin arzuları doğrultusunda hareket edilmemeli, din adına başarılı olan insanlara yardımcı olunmalı, onların başarılarına dünya menfaatleri uğruna veya nefsî hevesler adına engel olunmamalıdır. Allah’ın dini için, insanlığın kurtuluşu için çalışan insanları başımıza taç edip onlara yardımcı olmalıyız. Bu kutsal hizmette nefsi, ezilip hor görülmesi gereken biri varsa o da biz olmalıyız. Nefsimizi Mü’minlerden üstün görmemeli, bilakis en günahkârı, rahmete en muhtaç olanı olarak görmeliyiz. Hasetlik ve gururdan uzak olmalıyız. Âlim ve mütevazı olan insanlara hak ettikleri değeri toplumda sağlamalıyız. Hürmette, sevgi ve saygıda dünya ehlini, âlimlerin ve takva ehlinin önüne geçirmemeliyiz. Ağır başlı olup vakar ve disiplinli davranmakla; gurur ve kibrin ayarlanmasını çok iyi yapmalıyız. Bazı insanlar var mütevazı, alçak gönüllü olmayı yanlış anlıyor. Nefsini düşürmek için çok düşük davranışlara giriyor. Dinin izzetine, âlimliğin vakarına yakışmayan davranışlarla mütevazı olunmaz. Mütevazı olmaklığımız, dinin istediği bir şekilde, dinin izzet ve şerefine uygun bir şekilde olmalıdır. Örneklerini zikretmeyi uygun bulmadığım için onu varın siz dini kıstaslara göre kıyas edin. Bazıları da var ki: Vakarlı olayım, disiplinli davranayım da huzur ve emniyeti sağlayayım diyerekten öyle bir havalara giriyor ki, gurur ve kibrinden yanına yaklaşılmıyor. Hep benim diyor. Kimsenin sözüne, fikrine saygısı yok. Bu insana da sorsanız bu kibriniz, gururunuz nedir? Bu davranışlar caiz olmayan şeylerdir deseniz. Belki şöyle der: Bende kibir, gurur yok, ben disiplini, huzuru sağlamak için vakarlı olmak zorundayım der. Evet, yerine göre disiplinli ve vakarlı olunur; ama bunu çok iyi dengelemek lâzım. Gerçekten bizim böyle davranışımız Allah için midir? Yani şunu demek istiyoruz: Mütevazı olalım diye zelil duruma düşecek davranışlara girilmemeli; vakarlı, izzetli ve disiplinli olayım diye de gurur ve kibre girmemeliyiz. Nerede nasıl davranılması gerektiği çok iyi ayarlanmalıdır. Çünkü bir terazi gibi; bir tarafa az bir meyille iş maksadından çıkabilir. Zaten mütevazı ve vakarlı davranmak, bunlar yer ve zamana göre, karşındaki insanların hareketlerine göre değişen durumlardır. Bunlar o anki duruma göre ayarlanır. Yeter ki niyetimizde samimî olalım. Yeter ki davranışlarımızda Allah-u Teala’nın rızasını gözetelim. Yani nerede ağlayacağımızı, nerede güleceğimizi çok iyi ayarlayalım. Herkese hak ettiği

Firaset-ül Mü’minin

51

değeri vermeye çalışalım. Bazılarını elimizde olmadan kalben fazla sevip ve saymak isteyebiliriz. Ama bu istediğimiz, saygıyı hak etmeyen bir insana yönelip onun yanında saygıdeğer bir insanı alçaltmamalıdır. Bir toplumda bulunduğun zaman, o toplumda âlimler ve takva ehli insanlar varken, sen kalben birilerini daha çok seviyorsun diye onların yanında diğer sıradan insanlara saygı ve hürmetler edip o zatları ihmal etmeniz, onlarla ilgilenmeyip dünya ehliyle ilgilenmeniz yanlıştır. Bunlar kalpleri inciten davranışlardır, sakınalım. Konu anlaşılsın diye şuna bir misal arz edelim. Mesela: Benim yanıma yaşlı, başlı ilim ehli bir zat geliversin, ben de o zatı bırakıp yanımdaki bir gençle konuşayım, onunla ilgileneyim. Böylesi bir durumda yanımdaki âlim, elbette benim bu davranışımdan hoşlanmaz, kalbinde bana karşı bir burukluk hisseder, belki gider bir daha gelmez. Hâlbuki ben o zatla daha fazla ilgilenseydim. Yanımdaki gencin kalbi dahi kırılmazdı ve şöyle düşünürdü. Demek ki âlimlere, yaşlılara saygı göstermek lâzımmış. Öyleyse ben de ona karşı saygılı olayım. Yani âlimlerin, yaşlıların saygı görmesi gençlerin gücüne gitmez; ama gençlerle ilgilenip âlimlerin, yaşlıların ihmal edilmesi o kişilerin ağrına gider. Tabi ki gençlerle de ilgilenmeli; ama her şeyin dozajını iyi ayarlamalıdır. Bu gibi durumlarda örfü de göz önünde bulundurmalı, ne yaparsam kimin kalbi kırılır; kimin ki kırılmaz onu çok iyi düşünmeli ve ona göre davranılmalıdır. 16) Mü’min kardeşlerin arasını açan, aralarına soğukluğun girmesine sebep olan hususlardan birisi de: İster fert olsun, ister cemaat olsun. Herkesin kendisinin haklı olduğunu düşünmesi, sadece ben veya bizim cemaat doğru düşünüyor; diğerleri hep yanlış düşünüyorlar, onlar cehenneme gidecekler, onlar imanlarını kurtaramaz, kurtulmaları için bizim üstada tabi olmalıdırlar veya bizim cemaatimize girmelidirler diye düşünen pek çok insan var. Şimdi bizler bağırıp çağırmakla nutuklar savurmakla haklı olmayız. Böyle sözler sarf edenler kendi düşüncelerinin doğruluğunu ispat etmek için birkaç tane ayet ve hadis okur veya birkaç veli kuldan misaller verirler. Evet, düşüncelerimize ayet, hadis veya âlimlerden deliller bulabiliriz, bulmaya kalırsa batıl mezhep, ehli bid’at dediğimiz gruplar da düşüncelerine ayet, hadis ve tarihten misaller getiriyorlar. Önemli olan delil getirmekten ziyade bizler düşüncemize delil getirdiğimiz ayet ve hadisleri doğru olarak anlayabilmiş miyiz? Görüşlerimize delil olarak sunduğumuz âlim zatların sözlerini, maksatlarını doğru olarak anlayabilmiş miyiz? Çoğu gençleri görüyoruz bir şeyler iddia ediyorlar: Görüşlerine de birer ayet ve hadis okuyup kendi kendilerine meallerden, hadislerden manalar çıkarıyorlar. Amellerini, inançlarını kendi anladıkları şekilde düzenliyorlar. Bakıyorsunuz kendi inançlarına bir zatın davranışını, sözünü delil getiriyorlar. Hâlbuki oradaki maksadı iyi anlayamamışlar.

52

Firaset-ül Mü’minin

Şunu belirtmek istiyoruz: Okuduğumuz ayetleri ve hadisleri, İslam âlimleri ve müctehidleri nasıl anlamışlar, bu konuda icma var mı? Cumhur-u ulema ne demiş, bunları bilmemiz gerektiği gibi, Kur'an’a ve hadislere de onların bakış açısıyla bakmalıyız. Kur'an’ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden anlaşılması açık olup, o anlamdan başka bir anlamın verilmesi söz konusu olmayan durumlarda onları okur istifade ederiz. Ama; ayet ve hadislerden fıkhî hükümleri ve itikadî meseleleri çıkaracağımız zaman, anlayışlarımızı İslam âlimlerinin, müctehidlerinin anladıklarıyla karşılaştırmamız gerekir. Bu kaideye uymayan gençleri görüyoruz. Kur'an’dan, hadisten yanlış manalar çıkarıp öyle de amel ediyorlar. Hâlbuki İslam müctehidleri ise işin ehlidirler. Allah (c.c) onlara dini anlama ve anlatma kabiliyetini vermiştir. Hatta öylesi var ki; ayet-i kerimelerin Arapçasını ve nüzul sebebini bilmiyor, dini bir birikimi yok, hadis-i şeriflerin de hangi olay üzerine, kimin için söylenildiğini bilmedikleri gibi, hadis-i şeriflerin tevatürünü, ahadini, meşhurunu, sahihini, zayıfını da ayırt edemediği halde kendi kendine dinde müctehid kesiliyor. Bazıları da: “Bu konuda filan âlim şöyle diyor.” der. Hâlbuki o zata isnat ettikleri şey şer'an yanlış kabul edilmektedir. Öyleyse, o zat doğru olarak anlaşılmamış veya o söz onun değildir. Şimdi bir söz veya davranışı bir zata, bir âlime, bir meşayıha nispet ettiğimiz zaman, o nispet edilen şey, eğer İslam dininde hoş karşılanmıyorsa, o söz veya davranış birilerine nispet edilse dahi kabul edilemez. Her şeyden önce kendisine nispet edilen söz veya davranışın o zata ait olup olmadığını çok iyi bilmek gerekir. Eğer nispet ettiğimiz şey dinimizce hoş karşılanmıyorsa, öyleyse, o görüş ya kabul edilmez veya onun tevili (dine uyun şekli) yapılır. O sözde anlatılmak istenen mana ve maksat nedir? O bulunur ve dine uygunluğu tespit edilir. Allah Resûlü (s.a.v)’in mübarek hadis-i şerifleri dahi zahiren yanlış anlaşılıyorsa, âlimler o hadislerden ne anlatılmak istenildiğini bizlere açıklamışlardır. Ayet-i kerimelerde dahi açıklanması gereken ayetleri bizlere izah etmişlerdir. Durum böyle olmakla beraber bu kişiler; bazılarının sözünü alıyorlar, ondan ne anlıyorlarsa, eğer doğru; eğer yanlış onu etrafa yaymaya çalışıyorlar. Hâlbuki böyle izah edilmeyi gerektiren söz ve hareketlerin dine uygun olan açıklamasını âlimlerden sorup öğrenmek gerek. Kabul edilecek tarafı varsa kabul edilir; yoksa reddedilir. Bazı kardeşlerimiz, kendileri ve cemaatleri masummuş gibi bir durum sergiliyorlar. Sanki hiç hata edilemez gibi bir davranışa giriyorlar. Sanki cennet sadece kendileri için yaratılmış. Kendi cemaatlerindekileri günahlarıyla beraber cennete girdiriyorlar. Hiç vicdanları da sızlamadan diğer cemaatlere de cehennemlik gözüyle bakıyorlar. İslam inancına göre kimin imanının garantisi var ki. Cennetlik olduğunu kim iddia edebilir ki. Ehlisünnet inancı o dur ki: “Herkes ümit ve korku arasında” olmalıdır, hatta bazıları var, “gelin bizim cemaate girin, ne olursanız olun imanınız garantidir.” diyorlar. Âdeta böylesi lafları ağızlarında sakız çiğner gibi çok kullanıyorlar. Her grup veya cemaat:

Firaset-ül Mü’minin

53

“Sadece ben haktayım, sadece bizim yaptığımız doğrudur, başka doğru yoktur ve olamaz, bize gelen kurtulur.” derse acaba Mü’minlerin birleşmeleri mümkün müdür? İslam’da en önemli şey, insanın kendi hatalarını kabul etmesi, yanlışını görebilmesidir. Başkalarının yanlışlarından ibret alıp, kendisi o hataya düşmemeye gayret sarf etmesidir. Kendilerinde hata, kusur ve yanlışlık olabileceğini aklına getirmeyen insanlar nasıl yanlışlarını düzeltecekler ki, kendilerinde hata kabul etmiyorlar ki, hatalarını düzeltme yoluna girsinler. Böylece aynı yanlışlara devam edip gidiyorlar. Hâlbuki bizler Müslüman kardeşlerimizi, hangi şekilde İslam’a hizmet ediyorlarsa da onları tebrik edelim. Allah onlardan razı olsun diyelim. Bizlerde de, onlarda da bazı hatalar olabilir, onları hatalarıyla beraber kabul edelim. Bir cemaat bir yanlış yaptı diye onun tüm hizmetlerini hiçe sayıp onları bir düşman gibi görmenin hiçbir anlamı yoktur. Bu hususta cemaatlere düşen görev: Kendilerinin hatalarını söyleyene kızmak bir yana; teşekkür etmelidirler. Kendileri de bir başka cemaatin hatasını güzel bir üslûpla ikaz etmelidirler. Dost acı söyler. Yeter ki ikazlarımız nefis namına olmasın. Karşı taraftan intikam alma gibi, yenme gibi bir gayret içersine girilmesin. Onları ikaz edeceğimiz zaman:” Bizler bu hizmetin şu şekilde yapılmasının daha faydalı olacağını düşünüyoruz.” deyip tatlı bir dille uyarmamız gerekir. Bazı kardeşlerimiz de hep kendi cemaatinin haklı olduğuna, kendilerinin benimsedikleri yolla hizmet sunulacağına inanırlar. Diğer cemaatlerin hizmetlerine faydasız, bir hiç gözünde bakarlar. Onun için yardımlarını hep kendi cemaatlerine, kendi inandıkları hizmet şekline yaparlar. Biz, kişinin kendi cemaatine veya kendi inandığı hizmete yardım etmesine bir şey demiyoruz. Bu davranış takdire şayandır. Biz şunu diyoruz: Bu gibi davranışlar taassupçuluğa dönüşmesin. Biraz da ihtiyaca göre davranalım. Örneğin bazı yerlerde Kur'an'a, ilim kitaplarına veya ilim yuvalarına ihtiyaç duyuluyor. Bu gibi durumlarda “yok efendim siz bizim cemaatten değilsiniz, zaten sizin hizmet şekliniz faydalı da değildir” deyip yardım etmemek ne kadar doğrudur? Bu nedenle yardım yapmayı sadece fikrimize ve cemaatimize göre ayarlamayalım. İhtiyaca göre ayarlayalım. Mesela bir kardeşimiz Afrika gibi bir yerde bir medrese açıp orada hizmet sunmaya çalışıyorsa, orada Kur’an-ı Kerim, hadis ve fıkıh dersleri veriyorsa ve hizmetini devam ettirebilmesi için maddi yardıma ihtiyaç duyuyorsa ona yardım etmeyecek miyiz? Bizim cemaatin kitaplarını, fikirlerini okutursan yardım ederiz mi diyeceğiz? Demek ki: “Bizim yaptığımız hizmet şekillerden başkası faydalı değildir, herkes bizim gibi hizmet sunmalıdır.” demek doğru değildir. Allah (c.c) kendisi için yapılan tüm ibadetleri karşılıksız bırakmaz. Yeter ki hizmetimizde samimî, ihlâslı ve Müslümanlara faydalı olalım. Yeter ki hizmet şeklimiz dine ve müslümanlara zarar vermesin. İşte aşırı giden kardeşlerimize güzellikle vasat (orta) yolda yürümelerini tavsiye ederiz.

54

Firaset-ül Mü’minin

Zaten dinimizde nefis namına tartışma yoktur. Ancak doğruyu bulmak ve hakkın ortaya çıkması için ilmi münazaralar, istişareler vardır. Başkalarının görüşüne saygı vardır. “Siz o şekil de; bizde bu şekilde hizmetin daha faydalı olacağına inanıyoruz.” deyip istişarelerde bulunmak, görüşlere kapalı olmamak çok önemlidir. Bir de bazen yersiz tartışmalar yapılıyor, üzerinde tartışılan konu çok önemli olmamakla beraber yine de tartışmalar yapılıyor. Böyle önemli olmayan meselelerde diretmeyip farklı düşüncelere saygı duyulmalıdır. Diyelim ki, bazı kardeşlerimiz bir hizmet yapmayı düşünerek bir şeyler yapıyor. Ama bir başkası tarafından çok tepkiler alıyor. Hâlbuki kardeşimizin girişmiş olduğu faaliyet şekli haram bir şekil değil; bilakis helâldir. Şimdi böylesi hizmet tarzlarının farklı olması durumunda, sanki o kişinin yaptığı harammış gibi davranışlara girmeye gerek yoktur. Kaidemiz şöyle olmalı: “Yapılan hizmet şekli dince haram değilse” artık kimseyi kınamaya hakkımız yoktur. Bizler böylesi durumlarda yapılan harekete bakıyoruz, dinde helâl ise artık kimseye bir şey demiyoruz. “O âlim, o tür bir hizmetin daha faydalı olacağına inanmış ve öyle yapmıştır diyoruz.” İşte böyle dinde haram olmayan hizmet şekillerinde başkaları günahla, haramla suçlanamaz. Bu gibi durumlarda, yapılan hizmetin faydaları ne kadar; zararları ne kadardır, onun tespiti yapıldıktan sonra en güzel hizmet şekli tavsiye edilir. Artık eleştiri yollarına gidilmemeli, ayrılık tohumları ekilmemelidir. Çünkü bu gibi durumlarda âlimler, ilk önce işlemin fayda ve zararlarını tespit edip ortaya koymuşlar, ondan sonra da okuyucunun tercihine bırakmışlardır. Faydası azdır diyerekten eleştiri yoluna gitmemişlerdir. Çünkü yapılan hizmet şekli faydası az da olsa haram değildir. Bir de çoğu zaman bize göre çok faydalı görünen şekil; bir başkasına göre faydası az olarak görülebilir. Öyleyse, hizmet şekillerine saygı gösterelim. Şunu anlatmak istiyoruz: Hizmet şekilleri farklı olabilir. Ama herkes ancak bizim benimsediğimiz şekilde hizmet etmeli, bizim okuduğumuz kitaplardan başkasını okumamalı gibi bir düşünceye girmemeliyiz. O zaman dini zorlaştırmış oluruz. Bir Mü’min kardeşimiz İslam âlimlerinden sevdiği bir zatın görüşleri doğrultusunda dinini yaşayabilir. O doğrultuda dine hizmetler sunabilir. Her insan daha çok sevdiği bir âlimi dinleyebilir. Daha çok sevdiği kitapları daha çok okuyabilir. İnsanları bir çatı altında toplamak için herkesin bizim grubumuza, bizim düşüncemize gelmesini beklememiz doğru olmaz. Yeter ki kendisine tabi olduğumuz âlimler İslam inancına zıt fikirler taşımasınlar. Madem tabi olduğumuz âlimler de insanı bid’ata dalalete götürecek fikirler yok. Madem okuduğumuz kitaplar Kur'an’a, sünnete, icmaya, kıyasa uygundur. O halde sırat-ı müstakimdeyiz demektir. Yanlış olan nedir? Birbirlerimizin hatalarını nefis namına aramak, dinde zaruri olmayan meseleler hakkında gereksiz tartışmalara girmektir. Kimilerini görüyoruz, “filanlar şuna inanmıyorlar diye feryat ediyorlar.” Şimdi o konu hakkında ayet, hadis yoksa, onun üzerinde icma olmamış, kıyas

Firaset-ül Mü’minin

55

da yoksa, tevatür ve sahih hadisle sabit bir hüküm değilse herkese o şekilde inanmaya çağırmanın bir anlamı var mı? Çünkü dinimiz bize nelere inanmamız gerektiğinin şartlarını belirlemiştir. Onun için her Müslüman gerekli olan “Usul ilimlerini” okumalıdır. Ama ne zaman ki, ileri sürülen görüşler ve yapılan davranışlar. Dinimizin kesin ve açık emirlerine zıt olursa, İslam’a muhalifse o zaman herkes uyarı ve tembihlerde bulunur. Yeter ki yıkıcı değil de; yapıcı bir üslupla olsun. Bazıları var, bir yerleri övmek için yalanlar atıyor. Haklı olduğunu ispatlamak içinde rüyalarını delil getiriyor. İşte bazı kişiler yalan söyleyerek bir yerleri methedeyim derken, çoğu zaman cemaate zarar veriyor, farkında bile değil. Kendi anlattıklarının faydalı olduğunu zannediyor. Ama yaptığı tahribatlardan habersiz. Dinimizde inanılması, kabul edilmesi, gereken hükümler bellidir. Bunlar da kitap, sünnet, icma ve kıyasla sabit olan hükümlerdir. Bunun haricindeki rüya gibi yollarla elde edilen bilgilerin bir bağlayıcılığı yoktur. Netice olarak şöyle diyebiliriz: Mü’min kardeşlerimizin hatalarından daha çok kendi hatalarımızla uğraşalım. Onları hatalarıyla beraber kabul edip sevelim ki, onlar da bizleri hatalarımızla beraber kabul edip sevsinler. Onların takip etmiş oldukları âlim, okumuş oldukları kitaplar Kur'an’a, Sünnete, kısacası: İslam inancına uygunsa, artık onları eleştirmeye hakkımız olmadığını bilelim. Şayet bazı cemaatlerde, dinen kesin kabul edilen yanlışlıklar görülürse, onlar güzel bir şekilde uyarılırlar. Ama çok önemli olmayan meselelerse olayları büyütüp fitne tohumları ekmek, bizlere hiçbir fayda sağlamaz. Bilakis zarar verir. Sadece kendimizi kurtulanlar zümresinden sayıp, diğerlerini yanlış yoldalar düşüncesine girmeyelim. Kur'an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde kurtulan zümrelerin vasıfları açıkça belirtilmiştir. O zümrenin içersinde Elhamdulillah pek çok İslamî cemaatler mevcuttur. Rabbim bilmeyerek, istemeyerek düşmüş olduğumuz hatalarımızı affeylesin. Konumuzla alakalı olduğu için bazı hususlara değinelim: Bazı kardeşlerimiz var ki, herkesin kendileri gibi düşünmelerini, kendilerinin hizmet ediş şekli gibi hizmet etmelerini isterler. Kendi hatalarını kabul etmezler, adeta kimseye fikir ve düşünce hürriyeti vermezler. Evet, insanlar kendi bağlı oldukları cemaatin çalışmasını güzel görebilirler. O yolla daha faydalı olunacağına inanabilirler; ama herkesin kendileri gibi düşünmesini isteyemezler. Farklı düşünenleri yanlışlıkla, günahkârlıkla itham edemezler. Şöyle yanlışlıklar da yapılıyor: Bazı kardeşlerimiz bir şeyler okuyorlar, sonra da işte filan zatın kitabında şu hadis var veya şu sözler var. O zatta, zaten hiç hata etmez; öyleyse herkes böyle inansın diyorlar. Şimdi böyle düşünen insanların çoğu ilim azlığından bu gibi yanlışlara düşmektedir. Çünkü: “İlim alçaklarda kalanı yükseltir; cehalet ise, yükseklerde

56

Firaset-ül Mü’minin

olanları alçaltır.”17 Yeter ki: İlimlerimizi Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için yapalım. Onun için Resulullah (s.a.v) ilim ehlini şöyle uyarmıştır: “Kim, Allah rızası arzulanan bir ilmi, dünyalık elde etmek için öğrenirse, kıyamet günü cennet kokusunu bulamaz.”18 Diğer bir ikaz da şöyledir: “Allah’tan başka bir amaç için veya Allah’tan başkasını arzulayarak ilim öğrenen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın!”19 Evet, din bizlere inanç hususunda nerelere inanmak mecburiyetindeyiz, nelere değiliz bunları açıkça belirlemiş. Delil alırken; ölçümüzün Kur'an, sünnet, icma ve kıyas olduğu belirlenmiştir. Şimdi bizler doğruluğunu iddia ettiğimiz görüşlerimiz için, delil olarak getirdiğimiz hadisi şerifleri veya âlimlerin sözlerini nasıl anlıyoruz? Acaba doğru anlıyor muyuz? O iddia ettiğimiz görüşlere delil olarak getirdiğimiz hadisin kuvvet derecesini biliyor muyuz? Tevatür müdür, ahad mıdır, meşhur mudur, zayıf mıdır, mevzu (uydurma) mudur? Her şeyden önce hadisin senedini, kuvvet derecesini bilelim ki, sonra üzerinde konuşalım. İddia ettiğimiz hadisler inanç konularında kullanılır mı onu tespit edelim. Bunun tespiti içinde hadis âlimlerinin bilgilerine, yazmış oldukları kitaplara müracaat edilmelidir. Böyle yapmadan, “yok efendim filan âlim yazmışsa hepsi kuvvetli hadislerdir” demek işi halletmemektedir. O âlim o hadisi kitabına yazmış; ama o hadisi kullanılması caiz olan bir konu hakkında kullanmış, sen ise kalkıyorsun iman konusunda kullanıp kendi düşüncelerine alet ediyorsun. Şöyle diyenler oluyor: “Filan zat şu sözü söylemiş o zaman kıyamete kadar bu böyledir, herkes bu söze göre amel etmelidir.” Bir defa çoğu zaman o zatlara nispet edilen sözlerin, onların sözleri olduğu dahi kesin değildir. O zatın söylediği kesin olmayan bir söz üzerine nasıl hükümler konabilir. Velev ki söylenmiş olsa bile, artık hiç kimsenin farklı düşünmeye hakkı yoktur nasıl diyebiliriz? Bir de âlimler bir şey söyleyip veya yaptıklarında o anki yer ve zaman ve şartlar öyle gerektirmiş diye öyle yapmış ve söylemiş olabilirler. Daha sonra durum ve şartlar tamamen değişse de farklı bir şey uygulayamazsınız dememişlerdir. Dinimizin kesin olan emirleri kıyamete kadar değişmez, bazı hükümler de farklı şekillerde uygulanabilir. Öyleyse Allah dostlarının söz ve davranışları da bazen farklılıklar arz edebilir. Bunları iyi ayarlamak ve ayırmak lâzımdır. Âlimler pek çok meselede farklı delillerle, farklı düşüncelerde bulunabilmişlerdir. Şunu anlatmak istiyoruz: Mü’minler farklı düşünebilirler, farklı kitapları okuyup ondan istifade edebilirler. Farklı âlimlerin görüşüyle amel edebilirler. Önemli olan okuduğumuz eserler, fikirleriyle amel ettiğimiz zatlar, Kur'an, sünnet ve icmaya aykırı görüşler sergilemesinler. Yani istikamet üzere olan zatlar olsunlar. Yoksa herkes rastgele kitaplarla, âlimlerle amel edebilirler, nasıl
Hz. Ali. (r. a) Ebu Davud -İbn Mace 19 Tirmizi- İbn Mace
17 18

ِ ّ َ ِ ُ َ َ ْ َ ْ ّ َ َ َ ْ َ ِ َ ْ َ ِ ِ َ َ َ ْ َ ِ َ ْ َ ِ ً ْ ِ َ َّ َ َ ‫منْ تعلم علما لغيرال او اراد به غير ال فليتبوا مقعده من النار‬

Firaset-ül Mü’minin

57

düşünürlerse düşünsünler bir mahsuru yoktur demek istemiyoruz. Çünkü dalalete düşen âlimler kendilerine tabi olanları da dalalete götürürler. Elbette ki faydalı dini eserlerden, ehil âlimlerden istifade edeceğiz. Hakkı bulmaya, doğruya kavuşmaya çalışacağız. Dinin asıl meselelerinde, icmaya, cumhura, müctehidlerin anlayışına uyarız. Onun haricinde kalan meselelerde de, yani farklı düşünülmesinde bir sakınca olmayan konularda da, insanlar farklı düşünüp, farklı izahlarda bulunabilirler. Zaten dinde istişarenin önemi oradan kaynaklanmaktadır. İnsanlar görüşlerini belirtsinler de en güzeli seçilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve onun ashabı dahi hep istişarelerde bulunmuşlardır. Tüm insanlar aynı görüşte olmalı, herkes bir tek âlimin görüşlerinde birleşmeli gibi düşünceye girenler dini zorlaştıran kişilerdir. Yani: Dinin istemediğini, şart koşmadığını isteyip şart koşanlardır. Çoğu insan belki biz böyle düşünmüyoruz deseler bile, maalesef bu gibi düşünceler çoğu cemaatlerde mevcuttur. Şunu anlatmaya çalışıyoruz:
Dinimizin bizden istediği şeyler nelerdir? Neye inanmalıyım? Neleri kabullenmeyebilirim? Neleri kabullenmekle mükellefim? Hangi tür hadis-i şerifleri kabullenmesem günahkâr olurum? Hangi hadisleri kabullenmemek insanı imandan çıkarır? Hangileri hadisler inanç hususunda kullanılır? Hangileri amel konusunda kullanılır? Her âlimin dediği söze her Müslüman inanmakla mükellef midir? Kabul edilmesi gereken görüşlerde aranan şartlar nelerdir? Kabul edilmeyecek olan görüşler nelerdir? Bir insan farklı âlimlerin sözleriyle amel etse ne olur?

Dinde herkesin aynı şekilde inanıp, amel etmesi gereken konular ile dinde herkesin aynı şekilde düşünmekle mükellef olmadığı inanç ve amel konuları hangileridir? Bunlar çok iyi bilinmeli ki ona göre amel edilsin. Bunlar bilinmeden başkalarını kınamaya, eleştirmeye hakkımız yoktur. Şayet gördüğümüz yanlışlıklar haram olanlardan ise o zaman insanlar uyarılır; yok eğer helâl olanlardan ise o zaman o insanlar serbest bırakılırlar. Yalnız onlara şöyle denilebilir: “Yaptığınız hizmet şeklinin fayda ve zararları şunlardır bilginiz olsun.” Yine de çoğu meseleler zaruret-i diniyeden olmadığı halde, herkesi kendisi gibi düşünmeye zorlayan, herkesin kendileri gibi hizmet etmesini isteyenler var. Hâlbuki Allah (c.c)’a varan hak yollar çoktur. Bazı yöntemler, yollar, insanı Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmada daha etkili, daha kestirme olabilir. Bir başka cemaatin çalışması belki onun kadar faydalı olmayabilir. Ama Allah

58

Firaset-ül Mü’minin

(c.c)’nun rızasını kazanmak sadece tabi olduğumuz bir zatın veya cemaatin bizlere sunduğu bilgilere bağlı değildir. Maksada kavuşmada senin gayretin ve çalışman da çok önemlidir. Bir insan düşünün ki, çok güzel bir şekilde çalışan bir cemaate ve âlime devam ediyor. Ama kendisi çalışmıyorsa, o yolun güzelliğinden tam manasıyla istifade edebilir mi? Yani insanların Allah (c.c)'a varmak için takip ettikleri yollar farklı olabilir. Takip edilen metot her ne kadar çok güzel olsa da insanların çalışması, gayret sarf etmesi de bir o kadar önemlidir. Biz Mü’min kardeşlerin, insanların kurtuluşu için yapmış oldukları çabaları takdirle karşılıyoruz. Bir de şu düşüncede olsaydılar keşke: “Acaba bizler daha güzel hizmet nasıl sunabiliriz? Acaba hatalarımızı daha aza nasıl indirebiliriz? Hizmet sunan filan cemaat ne kadar güzel ve düzenli çalışıyor. Acaba onların bu başarılarının sırrı nedir? Bizler de onlardan faydalanıp fikir alsak daha da iyi hizmet sunabiliriz.” İşte bizler hatasızmışız gibi kimseyi örnek almamamız doğru bir şey değildir. Hangi cemaatte güzel bir şey görürsek biz de o şekilden istifade edelim. Kimin güzel hasletleri varsa onu almaya çalışalım. Onlarda bir hata görüyor isek bizler aynı hataya düşmemeye gayret sarf edelim. Kendi kendini en mükemmel görenler, kusurlarını düzeltmekten aciz kalanlardır.
“En büyük hata, insanın kendisini hatasız zannetmesidir. Tarihçe-i Hayat, 9

17) İslam kardeşliğini engelleyen en büyük etkenlerden biri de: “Taassuba düşüp ifrat ve tefritin ortasını ayarlayamayışımızdır.” Her cemaat taassubun, ifrat ve tefritin iyi olmadığına inanıyor. Yalnız sorun olan şudur: “Çoğu cemaat zannediyor ki, kendisi taassup yapmıyor, ifrat ve tefritte bulunmuyor.” Hâlbuki bu konuda pek çok yanlışlara düşüyor. O halde hakkı bulmada, orta yolda yürümede ölçümüz ne olmalı? Neye göre uç noktada mıyız; yoksa ortalarda mıyız, onun ayarlamasını nasıl yapacağız? Her şeyden önce, her konuda bizler haklıyız demek çok yanlıştır. Bazen kendi yanlışlarımızı da göre bilmeli, toplantılarımızda, istişare meclislerimizde yanlışlarımızı da gündeme getirip konuşa bilmeliyiz. Başkalarının yanlışlarını gördüğümüz gibi güzel yanlarını da görebilmeliyiz. Bizler tamamen hakkı bulmaya çalışmalı, onu bulamazsak dahi hakkın, doğrunun etrafında dolaşmaya gayret sarf etmeliyiz. Hiç bir cemaat, “her konuda bizler haklıyız” diyemez. Aynı şekilde bizler de, “diğer cemaatler her konuda yanlıştır” diyemeyiz. Her cemaatin doğruları da, yanlışları da vardır. Bizlere düşen; başka cemaatlerin doğrularını ve güzel yanlarını alıp, yanlışlarını da atmaya çalışmamızdır. Başkalarının güzel davranışlarını örnek alıp kendimizi daha da düzeltmeliyiz. Filan cemaatin şu çalışması çok güzel ve faydalı, öyleyse bizler de öyle yapalım. Şu hareketleri de güzel değil, ondan da sakınalım şeklinde düşünelim. Şöyle demişler:

Firaset-ül Mü’minin

59

“Akıllı insan aklını kullanan insandır. Çok daha akıllı olursa, başkalarının da aklını kullana bilir.” Bir başka deyimde şöyledir:

َ ِ ْ َ َ َ َ َ َ َ ُ َ ْ َ ِ َِ َ ْ ُ ْ َ ‫ارض الواطئة تشرب ماءها وماء غيرها‬
Engin arazi kendisinin suyunu içtiği gibi başka yerlerin suyunu da içer. Mütevazı kişi kendi bildiklerinden ve başkalarından öğrendiklerinden yaralanır. Hidayet eden, doğruyu gösteren Allah (c.c)'dur. Bizler vahiy almadığımıza göre bizlerinde hataları olabilir. O yüzden eleştirilere açık olalım. Bizlere söylenenler doğru ise hakkı tutup kaldıralım, körü körüne taassupçuluk yapmayalım. Dinin kesin emri olmayan, yani dinin asıl meselelerinden olmayan konularda, diğer Mü’min kardeşlerle tartışmaya girmeyelim. Herkes düşüncesinde hürdür. Çoğu zaman dinde inanılması zarurî olmayan konular tartışma konusu yapılmış, fındıkkabuğunu doldurmayacak meseleler yüzünden kalpler kırılmıştır. Her cemaat, tabi olup kendine önder edindiği gerçek Ehlisünnet âlimlerinin sözleriyle amel edebilir. Herkes tabi olduğu şeyhinin, hocasının sözünü atsın, bizim üstadın görüşlerine gelinsin denilmemeli. Din bizlere ''Hepiniz filan âlim ne demişse onu yapacaksınız.” diye emretmemiştir. Hepsi başa taç edilmeye lâyık âlimlerdir. Bir de gerçek âlimlerin sözlerinde insanları dalâlete götürecek büyük hatalar yok ki, insanlardan onları bırakmalarını isteyelim. Çok çok bazen birinin görüşü, diğerinkinden daha isabetli olabilir. Dinimiz bize kolaylıklar sunmuş, öyleyse bizler dinimizi zorlaştırmayalım. Her konuya da iman konusuymuş gibi bakmayalım. Hangi konulara inanmakla mükellefiz; hangilerine değiliz. Bunları çok iyi bilmeliyiz. Bunları bilirsek farklı düşünen insanları sapıklıkla, din düşmanlığıyla suçlamayız. Dinin asıl konuları olmayan meselelerde bizden farklı düşünen âlimleri yerden yere vurmayız. Ben şöyle diyorum: Dinde bazı konular var ki: İster kabul et, ister etme serbest bırakılmışız. Öylesi konularda herkesi bizim gibi düşünmeye zorlayamayız. Yani: İşte herkes bizim hizmet şeklimiz gibi hizmet etmeli, herkes benim şeyhime mürid, benim hocama tabi olmalı denilmemelidir. Aynı zamanda dinde inanmakla mükellef olmadığımız şüpheli konuları gündeme getirip başkalarını sapıklıkla suçlamanın ne anlamı var? Veya bazılarının yaptığı gibi tasavvuf kaidelerine bilip bilmeden hücum etmenin ne faydası var? Bakıyorsunuz, adamın tasavvufa alerjisi var, haklı da olunsa reddediyor. Bu gibi yanlışlara tasavvufa aşırı muhabbeti olanlar da düşebiliyor. Öyleyse taassubu bırakalım, aşırı düşünce ve davranışlardan uzak olalım. Fikirlere ve görüşlere saygılı olalım. Kesin deliller olmadıkça kimseleri sapıklıkla suçlamayalım. Sadece kendimizi cennetlik; başka grupları cehennemlik görmeyelim. Bizlerin de hata edebileceğimizi, beşer olduğumuzu unutmayalım. Hakkın arkasını tutalım. Yapılan davranış, hizmet şekilleri haram değilse kimseyi eleştirmeyelim. Daha faydalısı böyledir diyelim; ama tartışmayalım.

60

Firaset-ül Mü’minin

Başkalarının hizmetlerini de engellemeyelim. “Bir şeyin haram oluşu ayrı bir şey, daha faydalı oluşu ayrı bir şeydir.” Senin düşüncen daha faydalı olabilir; ama karşı tarafın yaptığı davranışın da haram olmadığını bilelim. Yani şunu demek istiyorum: Diğer cemaatlerin veya fertlerin yaptığı davranış ve hizmet seninki kadar faydalı olmasa da, madem onun yaptığı şey de dince yasaklanmamış, o zaman kimseyle tartışma. Onu yerden yere vurma, sadece “böyle yapsanız bence daha iyi olur” demelisin. Görüşünü sunarsın; ama baskı yapmamalısın. Çünkü onların yaptığı belki seninkinden daha faydalıdır. Her şeyde senin düşüncen haklıdır diye bir kaide yoktur. Bir de haram olmayan konularda, şöyle yaparsanız daha iyi olur dediğimiz zamanlarda bile delillerimizi sunmalıyız. Çükü her davranışın faydalı ve zararlı yanları da vardır. Daha doğruyu bilmek için yapılan hizmetin faydalı ve zararlı yanları maddeler halinde sıralanır. Hangisinin faydası daha çoksa o davranış tercih edilir. Bazı kişiler: “Şöyle hizmet ediniz deyip başkalarının hizmet şeklini eleştiriyorlar.” İki hizmet arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, kendi düşüncesinde bir fayda; karşı tarafın hizmet şeklinde onlarca fayda görüyoruz. Yine de kendi istedikleri gibi olmadığı için kızıp ateş püskürenler oluyor. O yüzden hakkı bulmaya çalışalım. Şüpheli şeylerden uzak olalım. Kesin bildiklerimizi yapalım. Bilmediğimiz şeyleri de yapmayalım. Bir de kimsenin sözünün masumiyeti yoktur. Filan şöyle deyiyor diye herkes ona inanmaya zorlanmamalı. Her âlim farklı düşünebilir. Yeter ki bu farklı düşünce dinde kesin yanlış kabul edilen şeyler olmasın. Onun için bazı kişilerin, “hepiniz filan zatın sözünü tutacaksınız” diye ısrar etmeleri doğru değildir. Sahabelerde de farklı düşünenler olmuştur. Bakıyorsunuz, müctehidler de bir sahabenin sözüyle amel edip; bir diğerinkiyle amel etmemişlerdir. Bizler de çoğu zaman kendi mezhep imamımızın görüşünü alıp; diğer müctehidlerin görüşüyle amel etmiyoruz. Şimdi diğer müctehid imamların görüşüyle amel etmediğimiz için günahkâr mı olduk? Gerek sahabeler, gerek tabiin, gerekse müctehidler pek çok konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan her biri Kur’an ve hadislerden, ilimleri ölçüsünde, güçlerinin yettiği kadar anladıklarını bizlere sunmuşlardır. Onların farklı ictihadları bile biz ümmet için bir rahmet olmuştur. Konu buraya kadar gelmişken şu mezheplerin ortaya çıkış sebepleri için kısa bir açıklama yapmadan geçemeyeceğim: Bir kitabı ayrı ayrı kişiler okudukları zaman, nasıl ki her okuyucunun anlaması farklıdır. Aynı şekilde, ayet ve hadisleri okuyan müctehid imamlarının da anlamaları farklı olmuştur. Bu farklı anlamalar asli konularda değil; teferruatta olmuştur. Bir meselede farklı görüşlerin olması, ilme ve fikre duyulan saygının ifadesidir. Gerek ayetlerdeki kelimelerin farklı anlamlara gelmesi veya kelimelerin mecaz anlamlarının olması ve bazı hadislerin farklı anlamaya müsait olması gibi benzer nedenlerden, bir de Kur’an ve sünnette olmayan ve üzerinde fikir birliği yapılmayan meselelerde bazen farklı hükümler

Firaset-ül Mü’minin

61

vermişlerdir. Müctehid imamların görüşlerini ve verdikleri hükümlerin delillerini okuyanlar, onların güzel ve derin anlayışlarına hayran kalır ve hepsinin de hakkı bulmada ne kadar gayret gösterdiklerini görürler. Bir iki örnekle konuyu açıklamaya çalışalım: Mesela: Hanefi mezhebinde; Ramazan ayında orucunu kasten bozan kişinin, iki ay peş peşe ara vermeden kefaret orucu tutması gerekir. Şafii mezhebinde ise; kefareti, sadece oruçlu iken cinsel ilişkide bulunanlar tutar; diğer sebeplerden dolayı bozanlar tutmazlar. Şimdi bu farklı hükmün sebebine gelince: Adamın birisi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelip: Ey Allahın Resulü, helâk oldum dedi. Peygamber (s.a. v) de: —Seni helâk eden şey nedir? diye sorunca, —Ramazanda eşimle cinsi ilişkide bulundum, dedi. Bunun üzerine Resûlullah: —Bir köle azad edebilecek durumda mısın? deyince, — Hayır, diye cevap verdi. Resûlullah: — İki ay oruç tutabilir misin? — Hayır — Altmış fakiri doyura bilir misin? — Hayır, dedi. Sonra oturdu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), içinde hurma bulunan bir sepet getirip dedi ki: Bunu tasadduk et. Bunun üzerine o şahıs: Bizden daha muhtaç bir kimse var mı ki? Ona vereyim. Allah’a yemin ederim ki, iki dağ arasında (Medine’de) bizden daha muhtaç bir ev yoktur. Nebi Sallalahu aleyhi ve sellem, azı dişleri görününceye kadar tebessüm etti ve git bunu aile efradına yedir dedi.20 Şimdi bu hadis-i şerife bakan İmam-ı A’zam hazretleri: “Ramazanda kasten oruç bozmanın cezası; iki ay peş peşe oruç tutmaktır. Çünkü adam orucunu bozduğu için Resulullah (s.a.v) kefaret tutmasını söylemiştir.” der. İmam-ı Şafii hazretleri de: “Adam cinsi ilişkide bulunduğu için Resulullah (s.a.v) kefaret tut demiştir; yoksa başka nedenlerden dolayı oruç bozmalara kefaret gerekmez. ” der. Bir diğer misal ise: Hanefi mezhebinde gaib (hazır olmayan) ölü için cenaze namazı kılmak caiz değil; ama Şafii mezhebinde caizdir. Şimdi bu ihtilafın sebebi de şudur: İslamiyet’le müşerreflenen Habeş Kralı vefat ettiğinde, Peygamber (s.a.v) vefatını öldüğü gün haber vermiş ve Müslümanları namazgâha çıkartıp,

20

Buhari, Savm 29, Müslim, Sıyâm 81(1111), Muvatta, Ebu Davud, Tirmizi.

62

Firaset-ül Mü’minin

onları saf haline getirip dört tekbir alarak onun cenaze namazını kıldırmıştır.21 Bu hadisi göz önünde bulunduran İmam-ı Şafii: “ Resulullah (s.a.v) yanında hazır olmayan ölüye cenaze namazı kıldırmıştır. Öyleyse bizlerin de kılması caizdir.”demiştir.

Bu olaya bakan İmam-ı Ebu Hanife: “Evet, Allah Resûlü kılmıştır; ama O bir peygamberdir. Bu sadece ona mahsustur. Cenab-ı Hak cenazenin kıble tarafında olup; olmadığını ona gösterebilir veya cenazeyi onun karşısına getirmiş olabilir. Biz kıldığımız zaman cenaze önümüzde mi, arkamızda mı? bilemeyiz. O yüzden bizlerin hazır olmayan ölülere namaz kıldırmamız caiz olmaz.”demiştir. Her ne kadar misalleri çoğaltmak mümkünse de bu kadar kâfidir. Şimdi, olaylara farklı boyutlardan bakıp, farklı hükümler çıkaranların hangisine haksızsın diyebiliriz. Bu görüşler, ayet ve hadisleri anlama gayretinden doğmuş olan çok tabiî ve zorunlu durumlardır. Bunlar hiçbir zaman bölücülük değildir. Bir başka ifadeyle mezhep, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir. İmam-ı A’zam (rh.a) de şöyle demiştir: “Bizim düşüncemiz bir görüşten ibarettir ve elde ettiğimiz en güzel görüştür. Birisi bizim görüşümüzden daha güzel bir görüş ortaya koyarsa, bizden daha çok ona uyulmalıdır.”22 İmam-ı Şafii (rh. a) de ihtilaflı durumlarda şu sözlerle bizlere ışık tutmuştur: “Bizim görüşümüz doğrudur; yanlış da olabilir. Başkasının görüşü yanlıştır; doğru da olabilir. Kim bizimkinden daha tutarlı bir görüş ortaya koyarsa onu alırız.” Mezheb imamları, diğer müctehid imamların fikirlerinin ortadan kaldırılmasına razı olmadıkları gibi, bazı zamanlar başka müctehidin ictihadı kendi ictihadına ters de olsa onun görüşüyle amel etmişlerdir. Şunu unutmayalım: Devamlı en doğruyu söylediklerine, en isabetli görüşte olduklarına inananlar, kendi hatalarına karşı hep kör kalırlar. Dolayısıyla iyi niyetle yapılan uyarıları dikkate almak lâzımdır. Sadece Kur'an masumdur ve Allah Resûlü Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kesin olarak ait olan görüşler bağlayıcıdır. Önemli olan: Sahabelerin yoluna, âlimlerin çoğunluğuna uymaktır. Hele üzerinde icma olan konuları kesin kabul etmek gerekir. Dinin asıl olan konularında, icmaya (tüm İslam âlimlerinin benimsediği görüşe) veya cumhura (İslam âlimlerinin çoğunluğunun benimsedikleri görüşe) uymak, onların açıkladıkları şekilde amel edip inanmak esastır. Yoksa en zayıf görüşleri alıp, işte ben filan zatın görüşüyle amel ediyorum demek yanlış olur. Bizim farklı düşünülebilinir dediğimiz konulardan kastımız, dinde asıl olmayan konular hakkındaki farklı düşünmelerdir. Bir de dine hizmet sunan cemaatlerdeki kardeşlerimiz, içlerinde aşırı düşünen, ifrat ve terfidin ayarlamasını iyi yapamayan, vasat (orta) yolda gitmeyenleri güzel bir dille ikaz edip şöyle deseler: “Kardeşim, böyle aşırı
21 22

Buhari, Cenaiz: 55, 57. Müslim. Prof. Dr. M. Ebu Zehra, İslam da siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi,354

Firaset-ül Mü’minin

63

düşüncelere girmen bizlerin hizmetine zarar verebilir. Başka kardeşlerimizin tepkisini çekebiliriz. Aynı zamanda insanlar, vasat düşünen cemaatlere çocuklarını rahatlıkla teslim edebiliyorlar. Ama uç noktalarda dolaşıp ne zaman yanlışlara düşeceği belli olmayan kişilere evlâtlarını göndermek istemezler, onun için lütfen böyle yapma.” Böyle aşırıcılıklar inançta, düşüncede veya amelde olabiliyor, öyleyse dikkat edilmelidir. Yani birilerini veya bir yerleri yüceltmek için çok aşırıcılığa gitmek, yanlış inançlara sapmak, o cemaate fayda vermek yerine zarar getirir. Bazı insanları görüyoruz: Bir yerleri yüceltmek için öyle anlatımlara giriyor ki, karşısında bilir bir kişi varsa ona güler. Hatta öylesi var ki, yalana dahi yelteniyor. Filanı övmek için yalan söylense bir mahzuru yok diyecek hale geliyor. Birilerini veya bir yerleri methetmek (övmek) için ayetleri, hadisleri tevil ediyorlar. Şimdi bu kadar zahmete veya mesuliyetin altına girmeye değer mi? Senin methettiğin zatları şayet Allah (c.c) methetmişse ve onu dünya ve ahirette aziz etmişse daha senin yalanlarla, tevillerle uçurmana ne gerek var ki? Öyleyse düşüncelerimiz kesin delillere dayanmalı, ortaya attığımız konular hadislere, âlimlerin din anlayışına zıt olmamalıdır. Tartışmaya sebep olup kafa karıştıracak düşüncelere girilmemelidir. Doğru yolda yürüyen cemaatlerin liderleri hidayete vesile oldukları için birer mehdidirler. Yani hidayete vesile olucudurlar. Ama her cemaatin kendi tabi olduğu zat hakkında, âhir zamanda gelecek olan mehdidir gibi bir düşünceye kapılıp, bunun iddialarına girmeleri cemaatlere bence hiçbir fayda sağlamaz. Bizler böyle şeylerle mükellef değiliz. Veya bazılarının yaptığı gibi çok aşırıcılığa gidip kendi tabi olduğu zata öyle makamlar veriyor ki, Peygamberlere verilmemiş belki. Bazen de Cenab-ı Hakk’a ait olan sıfatları o kullarda düşünüyorlar. Bazıları da şöyle aşırı düşüncelere giriyorlar: “Kitap okumaya gerek yok, senin efendiye bağlılığın iyi olsun, bilgin olmasa da olur. Önemli olan kalptir.” Böyle düşünen cahil insanlar da olmaktadır. İlimsiz, bilgisiz din mi yaşanır? Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

َ ُ َْ َ َ َ ِ ّ َ َ ُ َْ َ َ ِ ّ ِ َ ْ َ ْ َ ْ ُ ‫قل هل يستوي الذين يعلمون والذين ل يعلمون‬
De ki: “Hiç binlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”23 Her Mü’min ve Mü’mineye dinin emirlerini öğrenmesi, kendini yanlış inançtan ve haramlardan koruyacak bilgileri öğrenmesi farzdır. Allah Resûlü (s.a.v) bu gerçeği şöyle haber verdiler: “İlim öğrenmek, her Müslüman üzerine farzdır.”24 “Tefsir, hadis, fıkıh okumaya ne gerek vardır, sohbet yeter” demek nasıl bir düşüncedir?

Şöyle düşünenler de var: “Sizler bizim cemaatimize girdiniz, artık başka cemaatteki insanlarla irtibatınızı kesiniz. Sadece bizim cemaattekilerle düşüp
23 24

Zümer sûresi; ayet: 9 Muhtarul'Ehadis. H. No:736

64

Firaset-ül Mü’minin

kalkınız.” Bu düşünce de Mü’minlerin arasını açan anlayışlardır. İnsan kendi fikrini paylaşan kardeşini fazla sevebilir. Onunla daha çok hasbihal edebilir. Ama artık diğer insanlarla buluşmayın demenin maksadı nedir? Öyle insanlar var ki, her cemaatin anlayışına saygı duyuyor, seviyor. Böyle insanlarla ilgiyi kesmenin bir açıklaması var mıdır? Bazı kardeşlerimizin de: ”Bizlerin okuduğu kitaplar bize yeter artık, başka eserler okumaya gerek yoktur demeleri ne kadar doğrudur?” Şimdi kendi ders yerlerinde, cemaatlerinde beraberce belirli kitapları okuyabilirler. İlmine güvenilen bir zatın görüşleri doğrultusunda hareket edebilirler. Ama “evlerinizde de başka eserler okumayın” demek elbette ki batıl bir sözdür. Senin okuduğun eserler içersinde; fıkıh, hadis, tefsir, ilmihal bilgileri, kısacası helâl ve haramı ayırıcı bilgiler ile faiz ve ticaret konuları yoksa onları başka eserlerden elbette okumak gerekir. Din bir bütündür. Bizleri yanlış inançlardan koruyacak, helâl ve haramı öğretecek kitapları okuyup o bilgileri elde etmek her Müslümana farzdır. Dinin bir dalını ihya edip, diğer lâzım olan bilgileri ihmal etmek yanlıştır. Nice büyük âlim, gece gündüz demeden göz nuru döküp pek çok eserler yazmışlar. Acaba boşuna mı yazıp yorulmuşlar? Daha önceki nesillerde de insanlar: “Filan kitaplar bizlere yeter” deyip yeni eserler yazmamış olsalardı, şimdi bu günkü eserlerden ve bilgilerden mahrum kalmış olacaktık. Hâlbuki bir milletin kültür ve ilme verdiği önem, eserlerinin çokluğuyla alakalıdır. Öyle insanlar var ki, yıllarca bir kitabı okuyup duruyorlar, başka bilgileri elde etme gibi bir düşünce ve gayretleri yoktur. Bu gibi yanlıştan da kurtulmamız gerekir. 18) Mü’min kardeşleri birbirinden koparan hususlardan bir başkası da; onu bunu şirkle, küfürle itham etmektir. Bu da Müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmektedir. Ehlisünnetin prensibi o ki: İnsanları mümkün mertebe iman çizgisinde tutmaktır. İnsanları küfürle, şirkle itham etmek Müslümana fayda sağlamaz. Bazı insanlar da; sanki ağız alışkanlığı yapmış gibi, en ufak bir kızmada başkalarına kâfir diyerek ona öfkesini belirtiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde: Bir kimse Müslüman kardeşine: “Ey kâfir derse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner" buyurmuşlardır.”25 Madem mesele bu kadar ciddidir, o halde Mü’minleri, cemaatleri şirkle, küfürle itham etmeyelim. Ama dinin kesin ve açık olan emirlerini inkâr edenlerin küfrü bellidir. Bizim dediğimiz dinde küfür olup; olmadığı kesin olmayan konular için geçerlidir. Bazı sözler vardır ki, te’vil edilebiliyor, başka manalara da gelebiliyor. O sözleri kullanan kişilerin ne maksatla kullandıklarını bilmiyoruz. Öyleyse Mü’min kardeşleri tekfirle suçlamaktan uzak duralım. Elfaz-ı küfür kitaplarını okuyup da onu bunu küfürle damgalamayalım.
25

Buhâri, el - edep, B. 73; Müslim, el -iman, B. 26; Ahmed bin Hanbel c. 2. s.142

Firaset-ül Mü’minin

65

Çünkü: Elfaz-ı küfür kitaplarındaki pek çok hükümler niyetlerle alâkalıdır. Biz o sözleri bileceğiz ki, kendimizi o gibi yanlış hareket ve sözlerden koruyup tedbirli, ihtiyatlı olalım diye; yoksa onu bunu küfürle itham edelim diye değil. Hadis-i şeriflerde bile geçen “küfür, kâfir” kelimeleri, her zaman gerçek kâfir anlamında kullanılmamıştır. Pek çok yerlerde de nankörlük anlamlarında kullanılmıştır. Bu konuda İbn Nüceym der ki: Küfür sözlerinin çoğu ihtilâflıdır. Böyle ihtilaflı sözlerle insanlar tekfir edilemez. Ben böyle bir fetva vermemeye kesin kararlıyım.26 Aslında insanların küfrüne karar verecek kişiler sıradan kişiler değil; bilakis dinde ehil olan âlimler topluluğudur. Veya daha da güzeli ve ihtiyatlı olanı; bütün İslâm toplumlarını temsil eden ve hiçbir beşeri gücün kendisi üzerinde egemenlik kuramadığı bir tek fıkıh konseyi “Yüksek Ümmet Şûrâsı” dır. Bu işleri onlara havale edelim. Dinin açıkça kâfir diye belirlediği durumlar bellidir. Mesela: Allah’a, peygambere, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmayanlar, namazın, orucun farziyetini inkâr edenle, içki (şarap) ve faiz gibi günahlara helâl diyenler bunların küfründe şüphe yoktur. Yani dinde kesin olarak belirtilen hükümler bellidir. O hükümleri inkâr edip hor görenlerin imanı gider. İmanı gidenin nikâhı da gider. Kadınlar dahi küfre düşerlerse kocalarıyla aralarındaki nikâh bağı kopar gider. Yeniden nikâh kıymaları gerekir. *Yapılan hatalardan biri de: Bir yerlerin veya şahısların heybeti gözden düşmesin diye, anlatılan yanlış bilgilere göz yummaktır. Şöyle düşünüyorlar: “Bunlara doğruyu söylersek, cemaate veya efendimize karşı inançları sarsılır. O yüzden varsın bildiği gibi düşünsün.” Şimdi insanlar yanlış inançlara kapılıp, aşırıcılığa düşüyorlarsa, birilerini üstün ve büyük gösterme uğruna yanlışlara göz yumulabilir mi? Aşırıcılık kimseye fayda getirmez bilakis zarar getirir. İnsan, birilerini İslam’ın müsaade ettiği ölçüde olmak şartıyla istediği gibi sevebilir. Ama o sevgi ve yüceltme birilerini yanlış inançlara, aşırıcılığa götürüyorsa orada dur demek lâzımdır. Ey saygıdeğer kardeşlerim! İnanıyorum ki hepiniz benden çok daha samimî, gayretli ve ihlâslısınızdır. Yapılan hatalar belki iyi niyet ve samimiyetten kaynaklanıyor. Yine de bile bile insanların yanlışlara düşmelerine göz yummamalıyız. Rabbim hatalarımızla beraber, kendisinin rızası ve kullarının kurtuluşu için yaptığımız çalışmamızı kabul eylesin. Bizler hatasız ve masum değiliz. Yine de en doğruyu bulmaya çalışalım. Rabbimize, bize doğruyu, hakkı göstermesi için dualar edelim. Doğruyu bulmak için sebeplere yapışalım. İfrat ve tefritten, taassuptan uzak olalım. Hakkı nerede bulursak onu tutup kaldıralım. Yanlış ve hata hangimizde varsa onu tutup atalım. Hakka, doğruya ulaşmak için gerekli olan bilgileri elde edelim. Bilgi, ilim olmadan, meselelerde hikmetli, basiretli düşünülmeden, orta yolda yürümeye çalışılmadan, şüpheli şeylerden uzak durulmadan hakkı bulmamız zordur.
İbn Âbidin, 3/285 (Amira)

26

66

Firaset-ül Mü’minin

İnsanları, gençleri etrafına toplayıp, onlara Allah’ın yolunu anlatan kardeşlerimden ricam: Gençlerin anlayabilecekleri seviyede konuşalım, onların anlamayacağı ağır konulara girmeyelim, onların seviyelerine inmeye çalışalım. Onlar imanlarını size teslim etmişler, size güvenmişler, bu hocalarımız bize yanlış şeyler öğretmez demişler. Onların sizlere olan güvenlerini boşa çıkarmayın, en güzeli ve en doğru bilgileri öğrenip onlara anlatınız. Sizler kayarsanız arkanızda binlerce insan beraberinizde cehenneme yuvarlanır. Mes’uliyet duygusu ne kadar zordur. Bir de içlerinizde her seviyeden insanlar bulunuyor. Onlara anlatacaklarınızı açık bir şekilde anlatmadığınız zaman, onlar da sizleri yanlış anlıyorlar ve insanlara da yanlış anlatıyorlar. Onları dinleyenler de şu cemaat, insanlara yanlış şeyler öğretiyorlar diye suizanda bulunuyorlar. Yani cemaatlere leke oluyor. Bu gibi yanlış olduğunu düşündüğümüz davranış ve düşüncelerden birkaç misal zikretmemizin sebebi: Böyle aşırı düşünce ve davranışların da, Mü’min kardeşlerin arasını açıp aralarındaki muhabbeti eksiltmesinden dolayıdır. Eğer düşüncelerimizde aşırıcılık olmazsa, o zaman birbirlerimize daha yaklaşır ve kaynaşırız inşallah. 19) Mü’min kardeşler arasını açan davranışlardan birisi de: “Arkadaşların dostların birbirlerini hiç sormamalarıdır.” Hâlbuki Mü’min kardeşlerimizi arayıp sormamız onları ziyaret etmemiz gerekir. Bu görüşmeler aradaki dostluk bağının kuvvetli veya zayıf olmasına göre değişebilir. Eğer dostluklarımız kuvvetliyse, birbirlerimizi Allah için seviyorsak, öyleyse birbirlerimizi ona göre ziyaret edip muhabbetimizi devam ettirmeliyiz. Dostlarımızı arayıp sormamız gerekli olduğu gibi, onların sevinçli günlerinde sevinçlerine, sıkıntılı günlerinde de sıkıntılarına iştirak edip onlara yardımcı olmaya çalışmamız gerekir. Yardımcı olamazsak dahi en azından sormamız, onun üzüntüsüne ortak olmamız dostluk haklarındandır. Dostlar birbirlerini ne kadar severlerse sevsinler, eğer ara sıra görüşmeleri olmazsa aradaki sevgi bağları zamanla zedelenir ve gün gelir kopar gider. “Göz görmedi mi gönülde uzak oluyor.” Ziyaret etmek, hal hatır sormak hep karşı taraftan beklenilmemelidir. Bizlerinde onların ziyaretlerinde bulunup hal ve hatırlarını sormamız, gereken durumlarda yardımlarına koşmamız lâzımdır. Dostlarımızı sormazsak, onları kendi haline bırakırsak, o kardeşlerimiz şöyle düşünür: “Ya şu dostum dediğim arkadaşım benim ziyaretime gelmiyor. Hâlbuki pek çok sıkıntılara duçar oldum. O hiç gelip yardımcı olmadı; yardımcı olmayı bırakın bir sorma zahmetinde dahi bulunmadı. Hâlbuki benim sıkıntılarımdan da haberi var. Böyle dost olur mu?” deyip dostluğunu bırakacak veya eskisi gibi ilgilenmeyecek. Eğer bir dostumuz bizlerin kendi yanına gelmemizi istiyor; gelmediğimiz takdirde bize darılıyorsa, demek ki bizleri çok seviyor. O halde onu ziyaret etmemiz, dertlerinin, sıkıntılarının giderilmesine çalışmalıyız. Dostluk hak ve hukuku çok önemlidir. Önemli olan şeylerin de üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Bu davranışlar küçümsenmemelidir. Gönül sevdiğini arzu eder, sevdiğinden bir şeyler bekler.

Firaset-ül Mü’minin

67

Öyleyse dostlar sorulmalı, ziyaretlerinde bulunulmalı, sıkıntılı ve sevinçli günlerinde yanlarında olunmalıdır ki dostluklar yara almasın. Mü’min kardeşlerimiz de kötü düşüncelere girmesinler. Onlar da bu dostluğun devamına gayret göstersinler. Zaten şeytan ve avenelerinin (yardımcılarının) çabası Mü’minlerin arası açılsın, birbirlerinin kalplerini kırsınlar diyedir. Bir de bu konuda bizler de umursamamalık yaparsak, yanlış davranışlarda bulunup birilerinin kalbini kırarsak şeytan ve avenelerine yardımcı olmuş oluruz. Onları sevindirmiş oluruz. Yanlış hareketlerimizle, bu konudaki sorumluluklarımızı ihmal ederek, Mü’minlerin kalplerini kırarak şeytanı sevindirmeyelim. Kaidemiz: “Mü’min kardeşlerimizi memnun edip şeytanı kızdırmak olsun.” Mü’min kardeşlerimize cana yakın, samimi ve sevecen davranışlarla, fedakârlık örnekleri göstererek yaklaşırsak aradaki buzlar erir, yerini İslam kardeşliğine, muhabbete bırakır. İslam tarihinde Mü’min kardeşler arasında pek çok fedakârlık örnekleri sergilenmiştir. Bu fedakârlıklardan birisini General Şükrü Naili Paşa şöyle anlatıyor: Çanakkale’de… İleri hatta Keçi deresi’nin karşısına, düşman makineli tüfeklerini kurmuş, durmaksızın bu dereyi ateş altına alıyor ve her gün bizden on-on beş kişiyi şehit ediyordu. Bir gün teftişe gittiğim sırada, o dereden geçmek icab etti. Dere başına gelince Alay Kumandanı bana: “Bu dereden geçmek sırat köprüsü gibi zordur. İlk önce ben geçeyim, sonrada siz” dedi. Ve bu kırk adımlık mesafeyi, hızla koşarak geçti. Ben de öyle koşarak geçtim. Düşman ateş ediyor, makineli tüfekleri işleyip duruyordu. Bir de arkama dönüp baktım ki; bir Mehmetcik elindeki tencereyle ateşe hiç aldırmadan, ağır ağır geliyor. ”Koş, vurulacaksın, koş” diye bağırdım. Sesimi işitmemiş gibi istifini hiç bozmadı. Nihayet yanıma yaklaşınca niçin koşmadığını sordum. Bakınız ne dedi: “Koşsam, tenceredeki bakla çorbası dökülür, arkadaşlarım aç kalırlar. Düşmandan korkulmaz kumandanım.” İşte bizler de Mü’min kardeşlerimize karşı böyle şefkatli ve fedakâr olmalı, bu ruhu içimizde taşımalıyız. Hele Mü’minlere karşı mütevazı ve hoşgörülü olursak, onları kalpten, canı gönülden seversek, sevgimiz yapmacık olmazsa, hep onların iyiliğini, başarısını istersek, onun nimetlere kavuşmasına sevinirsek arada niçin dargınlık olsun ki. Alçak gönüllü mütevazı insanları herkes sever ve onlara yaklaşırlar; kibirli ve kendini beğenmişlik gibi davranışlara girenleri de kimseler sevmez. Velev ki kalbinde kibir olmasa dahi, mütevazılıkla; kibirlilik birbirine zıt şeylerdir. Mü’minler arasında kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi için mütevazı, insanlara kıymet veren olunmalı, kibir ve gururdan da uzak olunmalıdır. Kibirli insanı Allah (c.c) sevmediği gibi O’nun Resûlü de sevmez, insanlar da sevmez. Cabir (r.a)'dan Resûlullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

68

Firaset-ül Mü’minin

ً َ ْ َ ْ ُ ُ ‫ِ ّ ِ ْ َ َ ّ ُ ْ ِ َ ّ ََ ْ َ ِ ُ ْ ِ ّ َ ْ ِ ً َ ْ َ ْ ِ َ َ ِ َ َ س‬ ‫ان من احبكم الي واقربكم مني مجلسا يوم القيامة احا ِنكم اخلقا‬
“Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü meclisime en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”27 Başka bir hadis-i şerifte: Ateşe kimin haram olduğunu veya kime ateşin haram olduğunu söyleyeyim mi? Cana yakın geçimli, halim, iş bitiren kimselere.”28

Öyleyse kimseden nefsimizi üstün görmeyelim. Her Müslüman’ı nefsimizden üstün kabul edelim ki kızacağımız kimse olmasın. İnsanları kendinden üstün görüp nefsini günahkâr, rahmete muhtaç gören bir insan kolay kolay kimseye kibirlilik yapamaz, insanlara kızamaz. Düşmanlık besleyecek birileri varsa o da nefsi ve şeytanı olduğunu bilir. Zaten her Mü’min İslam kardeşlerini sevmeli, hor görüp kızacaksa onları değil de nefsini horlamalı, şeytana ve din düşmanlarına kızmalıdır. Varsın başkaları hep yükselsin, varsın başkaları bizden fazla sevilsin, sayılsın. Başkalarının geri kalışı, zelil oluşu bizlere hiçbir şey kazandırmaz. Mü’min Mü’mini hased edemez, ona karşı kibirli davranamaz, onun perişanlığı onu sevindiremez. Öyleyse hep hayrı başkalarına isteyelim ki, Rabbimiz de bizleri hayırlara girdirsin. Zaten Mü’min kardeşlerimizin nimetlere kavuşması, ilerleyişi bizleri sevindirmiyorsa kalplerimizde yara ve hastalık var demektir. Tedaviye ihtiyacı var demektir. Onların sevinci bizim sevincimiz, onların üzüntüsü bizim üzüntümüz olmalıdır. Böyle olmadıkça kâmil imana erip, arşın gölgesinde gölgelenen yedi sınıftan biri olmamız zordur. Rabbim bizlere sevdiği, razı olduğu huyları nasip etsin. 20) Mü’min kardeşlerimizle aramızdaki sevgi bağlarının kuvvetlenmesi, kalplerimizde muhabbet duygularının esmesi için bazı davranışlarımıza dikkat etmemiz gerekmektedir. Çoğu önemsiz gibi görünen davranışlar hâlbuki çok önemlidir. Mesela Mü’min kardeşler birbirlerine karşı güler yüzlü olmalıdırlar. Mü’minlere karşı güler yüzlü olmanın dahi sadaka olduğunu bilmelidirler. Karşılamalarda Mü’minlere karşı tebessüm edilmesi, onun gönlünü hoş eder. Kalbindeki yanlış düşünceleri yok eder. O tebessüm onu sevdiğinizin alametidir. Tirmizi (rh.a), Abdulah b. Mübârek(r.a)'den “güzel ahlâk” tefsiri hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor: “Güzel ahlâk, güler yüz, hayırlı işlerde el açıklığı, bir de kimseye eziyet etmemektir.” Kendisine karşı güler yüz gösterilen kişi de: Bu kardeşimiz bizi seviyor, bize karşı devamlı güler yüzlü, öyleyse, benim de onu sevmem gerekir diye düşünür. İnsanların fıtratında şu vardır: “Sert huylu, asık suratlı insanlardan hoşlanmazlar, hep uzak dururlar. Güler yüzlü, yumuşak huylu insanlara da herkes yaklaşır.” Öylesi kişilerin yanında insanlar kendilerini emniyette hissederler. Madem güler yüz, yumuşak huy insanları birbirine yaklaştırıyor. Öyleyse her Mü’min arkadaşlarına, dostlarına karşı güler yüzlü olmalı, asık
27 28

Tirmizi, Birr 71 Tirmizi, Kıyame, 45

Firaset-ül Mü’minin

69

yüzlü olmamalıdır. Zaten İslamiyet’in istediği şey de Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve kaynaşmalarıdır. Nasıl ki selamlaşma Mü’minler arasında huzuru ve sevgiyi sağlıyor. Güler yüz de bu muhabbetin devamını sağlıyor. Bize düşen görev insanları incitici hareketlerde bulunmamamızdır. Örneğin: Yanımıza veya evimize gelen Mü’min kardeşlerimize karşı güler yüzlü olmamız gerektiği gibi, misafirlerimizin yanında ona, buna veya çocuklarımıza dahi kızmamalıyız. Bizim aile fertlerine kızmalarımızdan dahi misafirimiz etkilenebilir. Acaba benim gelişimden memnun olmadı mı? gibi düşüncelere girebilir. O kızmaları kendine hakaret kabul edenler olabilir. Bunlara da dikkat edilmelidir. Bir de: Dostlarımızı hep kendi şahsi işlerimizde kullanmamaya gayret sarf etmeliyiz. Dostlarımızı kendi şahsi çıkarlarımızda koşturup, bizlerin de onların şahsi işlerine bir o kadar koşmamamız, bazı düşüncelere yol açabilir. En azından adam: “Bu dostum hep iyi gün dostudur, Allah için benimle dostluk yapmıyor. Kendi menfaati için beni kullanıyor diye düşünülebilir.” Böylesi düşünceler de dostlukları bozar. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus: Bizlerin ziyaretine gelen kardeşlerimizi dışarıda, kapı önünde uzun süre bekletmemeliyiz. Bazı kişiler var, kendi ziyaretine gelen kişiyi dakikalarca kapı önünde ayakta bekletiyor. Hele bir de dışarının soğuk olduğunu düşünün. İşte bu eziyete maruz kalan kişi, ikinci bir defa onun ziyaretine gelmeyi istemez. Öyleyse ziyaretimize gelen kişileri çok zaruri durumlar hariç, sebepsiz yere uzun süre kapıda bekletmemeli. Eğer karşılamamız uzun sürecekse onu bir odaya almalı, onun orada beklemesini sağlamalıyız. Bizler içeriye alamıyor isek çocuğumuza; “gelen misafiri içeri alıp filan yerde oturtun ve birazdan geleceğimi söyleyin” denilmelidir. Kadınların ise kendilerine nikâhı düşenleri, kocaları yokken içeri almaları haramdır, buna dikkat edile! Zaten çok önemli zaruretlerden dolayı bize gelenlerle hakkıyla ilgilenemiyorsak her insan böylesi istisnaları hoş karşılar. Ama bazı kardeşlerimiz bu gibi davranışları huy edinmiş, kendisine gelenleri uzun süre dışarıda, soğukta ve ayakta bekletir. Belki onlarında önemli ve acele işi olabilir diye düşünmez. Bu davranışlar hoş olmayan davranışlardır. Bunda Mü’minlere eziyet vardır, o yüzden uzak durulmalıdır. Bazıları da, kendisini ziyarete gelen Mü’min kardeşiyle tam olarak ilgilenmez. Bir şeye ihtiyacı var mıdır; yok mudur? Aç mıdır; tok mudur? diye sormaz. Ziyaretine gelen kişi yanında uzun süre kaldığı halde getirip kendisine bir şeyler ikram etmez. Ve o kişi oradan aç olarak ayrılır gider. Hâlbuki bunlar da yanlıştır. Yanımıza gelen kardeşlerimiz aç iseler karınlarını doyurmaya çalışalım. Karnı toksa bir çay da olsa veya başka bir şey de olsa ikram edelim. Bunlar muhabbeti artıran güzel şeylerdir. Zaten insanların istediği bir tatlı dil ve biraz ilgi ve alakadır. İşte Mü’min kardeşlerimize bir şeyler ikram etmemiz, onlara karşı sevgimizin, ilgimizin alametidir. İkramsız ziyaretler kabir ziyaretine benzetilmiştir.

70

Firaset-ül Mü’minin

Dikkat etmemiz gereken hususlardan birisi de: Arkadaşlarla beraber yolda yürürken nerede yer almamız gerektiğini çok iyi bilmemiz gerekmektedir. Çoğu insanları görüyoruz; ortada yürümeyi bir üstünlük olarak gördüğü için arkadaşlarıyla beraber yürürken hep ortalarda yürümeye çalışır, hatta ortada olan kardeşini kenara iter ki kendisi ortada yürüsün. Bunlarda hiç hoş olmayan davranışlardır. Ortada yürümekten maksat; etrafımdakiler benim sözümü dinlesin ve kenarda kalmayayım gibi düşüncelerse bunlardan vazgeçelim. Hep kendimizi öne atıp diğer Mü’minleri ikinci plana atmaya çalışmayalım. Bunlar kibrin alametleridir. Herkesin hakkına saygı duyalım. Mü’minleri devamlı olarak nefsimizden önde tutalım ve her nerede olursak olalım edebimizi koruyalım Velev ki yolda yürümek dahi olsa. O halde yolda yürürken ortada kim yürüyorsa onu oradan kenara itip bizler ortaya geçmeyelim. Hele ortada yürüyen yaşça bizden büyükse veya âlim bir insan ise kesinlikle böyle şeyler yapmayalım. Bizler ortada yürüsek bile kenara çekilip yaşlı ve âlim olanı ortamıza alalım. Bizler de onların yanlarında yürüyüp onları dinleyelim. Onları kenara itmeyelim ve arkamızda bırakmayalım. Birileriyle konuşup da onları ihmal etmeyelim. Devamlı olarak âlim ve yaşlı insanların mümkün mertebe önlerinde yürümeyelim. Mü’minlerin, takva sahibi ve yaşlıların yanında ellerimizi arkaya koyarak veya ceketlerimizi omuzlarımıza atarak yürümeyelim. Maalesef bu yanlışlar da çok yapılmaktadır. Öyle insanlar var ki dünya ehlinin yanına gittiği zaman saygıda, hürmette hiç kusur etmez. Yardakçılıkta bir numara; ama bir âlimin huzuruna geldiğinde eli arkada veya ceketi omzunda saygısızca davranışta bulunurlar, böylesi gençler de kendi kendilerine çekidüzen vermelidirler. Çünkü İslam gençliği edebiyle örnek olmalıdırlar. Yapılan yanlış davranışlardan bir diğeri de: “Yersiz şakalarda bulunmaktır.” Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

ُ َ ِْ ُ َ ً َ ِ ْ َ ُ ْ ِ َ َ َ ُ ْ ِ َ ُ َ َ َ َ َ ِ َ ُ َ ‫لتمار أخاك ولتمازحه ولتعده موعدة فتخلفه‬
(Mü’min) kardeşinle münakaşa etme, (onun hoşuna gitmeyecek) şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin söz verme.29 Her Müslüman nerede şaka yapacağını, nerede ciddi olacağını çok iyi ayarlamalıdır. Yersiz şakalar Mü’min kardeşlerin kalplerini kırar. Öyle insanlar var ki, olur olmaz yerde ve zamanda şaka yapıyor. Böylelikle çoğu kişi bunların davranışlarından rahatsız oluyor. Şaka yapacağımız zaman arkadaşımızın morali yerinde mi? Herhangi bir sıkıntısı var mıdır? diye onları göz önünde bulundurarak davranmalıyız. Öfkeli olan veya hasta olup sıkıntı içinde bulunan bir insana şaka yaptığınız zaman onu üzersiniz. Hatta hiç beklemediğiniz bir tepkiyle karşılaşabilirsiniz. Zamansız yapılan şakalar her iki tarafı da günaha sokabilir. Her iki tarafın da kalplerinin kırılmasına sebep olabilir. Müslüman kişi ciddi ve vakarlı olmalıdır. Yapacağı şakanın yer ve zamanını bulup öyle yapmalıdır.
29

Tirmizî, Birr:58

Firaset-ül Mü’minin

71

Allah Resûlü (s.a.v) de şaka yapmıştır. Ama yerinde yapmıştır, örneklerini hadis kitaplarında bulmamız mümkündür. Yapılan şaka da bir başkasını incitme, küçültme olmamalı, insanı günaha girdirici olmamalıdır. Çoğu insanlar var şaka yapmayı kendine huy edinmiş, artık öyle olmuş ki, ciddi olduğu anı göremezsiniz. İnsanlar her zaman o kişinin şakalarını dinlemeye mecbur mudur? Hatta bazıları yaptığı şakaların ne anlama geldiğini düşünmüyor. Çoğu zaman şakası dini meselelere kadar uzanıyor. Hâlbuki dini kaidelerle alay etmek insanların imanlarını, dolayısıyla nikâhlarının da gitmesine sebep olur. Aşırı şakalar Müslüman’ın ciddiyetini, vakarını giderir. Onu basit bir insan durumuna düşürür. Çok şaka insanların kalplerinin de ölmesine sebep olur. İnsanları şakalar yaparak güldürenler, onları kahkahalara boğanlar, bu işi meslek edinip para kazananlar insanları güldürerek kalplerinin ölmesine, kararmasına sebep oluyorlar. Hatta şaka yaparak para kazananlar seyirciyi güldürmek için her yola başvuruyorlar. Çoğu zaman dini esaslarla, hocalarla, kabirle alay ediyorlar. Bu insanlar, imanlarını atıyorlar. Para için böyle şeyler yapılır mı? Onlar dini esaslarla alay ettikleri halde, onlara gülen insanların da imanları elden gitmekle karşı karşıyadır. Bu gibi kalitesiz insanların filmlerini, programlarını seyretmeyin, çoluk çocuğunuza da seyrettirmeyin. Onları seyreden çocukların dahi ahlâklarında derin tahribatlar oluyor ve yetişen nesil de ciddiyetten uzak, faydasız oluyorlar. Şayet televizyonlarda, ha bire şaka ve güldürü programları, ve filmleri düzenlenirse, insanları güldürmek uğruna her türlü uygunsuz hareketler, soytarılıklar yapılırsa, dini değerlere dil uzatılıp alay edilirse, bu yapılan rezaletliklerin adına da sanat derlerse, bunları seyreden gençlerimizde ciddiyet kalır mı? Aynı zamanda televizyonda oynanan film ve dizilerde hayâsız şeyler gösterilirse, gençlerimizde hayâ kalır mı? Hâlbuki:

ِ َ ِ ْ َ ِ َ َ َْ ‫الحياء من اليمان‬
“Hayâ, imandandır.”30 denilerek, hayânın dinimizdeki önemi belirtilmiştir. Televizyondaki pek çok diziler aile yapısını yıpratıyor, gençleri âşık olmaya sevk ediyor. Âşık olan insanlar da artık sıhhatli düşünemiyor. Bu da yetmezmiş gibi mafya filmleri gösterilip, gençlerimizin de o tür insanları örnek alıp şiddet olaylarına karışmalarına sebep olunmaktadır. Devlet yetkililerinin görevi toplumun huzurunu sağlamak değil mi? O halde böylesi programlara niçin müsaade ediliyor? Dine hizmeti düşünmüyorsanız bile; bari vatan ve milletin, toplumun faydası için çirkinlikleri engellesenize. Niçin elinde şarabı, hep şiddet gösteren, ciddiyetten uzak gençler yetiştiriyorsunuz? Ey Müslüman gençler! Sizler kendinize iyi insanları örnek alınız, bu insanların çirkin emellerinin kurbanı olmayınız. Dünya ve ahiretinizin kurtuluşu için Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in çağırışına kulak veriniz. Kendinizi cehennem ateşinden korumaya bakınız. Rabbim sizleri bu kötü kalpli insanların zararlarından korusun.
30

Buhârî, İman: 16; Müslim, İman:59; Tirmizî, İman:7

72

Firaset-ül Mü’minin

Evet, yerine göre yapılan şakalar elbette kınanmaz; ama maalesef şaka yapmayı alışkanlık haline getirenler şaka yaparken dikkat edilmesi gereken şartlara dikkat etmiyorlar. Rabbim bu insanlara da akıl versin. Hele şaka yaparken karşımızdaki arkadaşımız değil de bir din âlimiyse, anne ve babımız ise veya yaşlı olan büyüklerimiz ise daha da hareketlerimize dikkat etmeliyiz. Onları üzecek şakalardan uzak durmalıyız. Ama yapacağımız şaka onları memnun edecekse helâl şekilde şakalar yapmamızda bir engelleme yoktur. Dikkat edilecek bir diğer husus: Mü’min kardeşlerimizle oturup konuşurken hepsiyle ilgilemeye, hepsinin sözlerini dinlemeye, arada konuşanların sözlerini kesmemeye, sözleri bitmeden konuşmaların aralarına girmemeye gayret sarf etmeliyiz. Bir mecliste hep bizlerin konuşup başkalarına söz hakkı vermemek, konuşanların sözleri bitmeden konuşmalarının arasına girmek, edebe uygun olmayan kalp kırıcı davranışlardır. Toplumda yapılan en çok yanlışlardan biri de şudur: Birileri konuştuğu zaman onu dinlememe, dinlese de dikkatli dinlememe, etraflara bakmalarla gönülsüz dinlediklerini hemen belirtmeleridir. Bu defa da konuşan kişinin morali bozuluyor. Ya isteksiz konuşuyor, ya da konuşmasını kesiyor. Bu defa da ortalığı sessizlik kaplıyor. Yani ne kendileri konuşuyor ki cemaat dinlesin, ne de konuşanları doğru düzgün dinliyorlar. Resulullah (s.a.v) muhatap olduğu kişi sözünü bitirip yüzünü çevirmediği müddetçe yüzünü çevirmezdi. Yani sizin bir toplumda sözünüzün dinlenilmemesi, hiç hesaba alınmıyormuş gibi davranışlarla karşılaşmanız hoşunuza gider mi? Elbette gitmez. O halde siz de başkalarını yanlış davranışlarınızla üzmeyiniz. Konuşan adama saygılı olup onu dinleyiniz. Konuşmacı; ne kadar güzel ve dikkatli dinlenirse o kadar daha çok güzel konuşur, daha çok faydalı olur. Bir insan ne kadar bilgili olsa da, alıcısı isteksizse faydalı olunamaz. Ama faydasız ve boş şeyler konuşanın meclisinde oturup onu dinlemek mecburiyetinde değilsiniz. Fakat faydalı konuşan insanlara karşı yanlış davranışlarda bulunmamalıyız. Bazı kardeşlerimizi görüyoruz, birilerine dini konularda faydalı olacağım diye saatlerce konuşuyor. Kimselere söz hakkı vermiyor. Bunlar yanlış davranışlardır. Bizler öyle uzun konuşmalar yaptığımız zaman bu insanlar dinlemekten usanıyor, dini konuda olsa kendilerine ağır gelmeye başlıyor. Şimdi biz kendimizi çok güzel konuşan zannedebiliriz; ama başkalarına hiçte öyle gelmeyebilir. Konuşan adam, kendisini dinleyicilerin de yerinde düşünmelidir. Acaba kendisi hiçbir kimseyi öyle saatlerce dinlemiş midir? Konuşanın hoşuna gidiyor diye dinleyicilerin durumu hiç hesaba katılmıyor. Hâlbuki insanların belli bir dinleme gücü vardır. O aşıldı mı fayda vermez artık, zararlı olmaya, karşı tarafa bıkkınlık vermeye başlar. Allah Resûlü (s.a.v)’in de konuşmaları az ve öz idi. Bir de çok konuşmak insanların çok faydalanacağı anlamına gelmez. Belki az ve öz konuşmalar daha tesirli daha, da faydalı olabilir. Onu bulunduğumuz ortamın durumuna göre, bilgi seviyesine

Firaset-ül Mü’minin

73

göre ayarlamalıyız. Nasıl bir ortamdayım veya karşımdaki insan kimdir diye düşünüp öyle konuşmalıyız. Acaba nasıl yapayım ki? “Bu insanları bıktırmadan; dini onlara sevdirip, faydalı olabileyim” diye düşünülmelidir. Bu sıkıntıyı herkes içinde hissetmelidir. Uzun nutukların zararlı olması da mümkündür. Bir ara yaşlı bir amca, iyi niyetiyle insanlara hep bir şeyler anlatmaya, onların yanlışlarını düzeltmeye çalışırdı. Kendisi iyi niyetli birisi olmakla beraber bazen farkına varmadan çok uzun konuşmalara girerdi. Günün birinde bu yaşlı amca, gençlerden birinin elinde gayri ahlâki bir gazete görür ve o gence o gazetenin müslümanlara verdiği zararları anlatmaya başlar. O genç de tamam hacı amca, bir daha almam diyordu. Bu yaşlı amcamız artık kendinin ne kadar konuştuğunu unutmuş, ha bire o gence o gazetenin zararlarını anlatmış, öyle konulara girmiş ki artık konuşma uzadıkça uzamış, artık ayakta dinlemekten yorulup usanan genç: “Yeter be amca başımızı şişirdin.” demiş ve oradan ayrılıp gitmiş. Hâlbuki o gence az ve öz bir şeyler anlatılsaydı, hatasını kabul etmiş, belki de o yanlışından vazgeçmiş olacaktı. Ama söz uzayınca faydanın yerini zararlar alıyor, bıkkınlık veriyor, bunlar da dikkat edilmesi gereken şeylerdir. Ama bazen dinleyiciler çok istekli olurlar, konuşmanın biraz daha uzatılmasını isterler. O durumlarda farklı davranılabilir. Kısacası: Konuşmalarımızı karşımızdaki kişilerin dinlemeye olan isteklerine göre ayarlamalıyız. İbn Mes’ûd (r.a) şöyle demiştir:

َ َ ِ َ َ ِ ّ َ ْ ِ ِ َ ِ ْ َ ْ ِ َ ُّ َ َ َ ْ َّ َ ِ ْ َ َ ُ ‫كان النبي صلى ال عليه وسلم يتخولنا بالموعظة فى اليام كراهية‬ َّ ُ ِ ّ َ َ ‫السآمة علينا‬ َ ْ ََ ِ َ ّ
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bizi usandırmaktan korktuğundan vaaz vermek için (istekli olduğumuz) günleri kollardı.31 Evet, Mü’min kardeşlerle bulunduğumuz topluluklarda saydığımız edeplere dikkat etmemiz gerektiği gibi, oradaki tüm kardeşlerimizle ilgilenmeli, hep ilgi ve dikkatimizi bazılarına yöneltip, diğer kardeşlerimizi de ihmal etmemeliyiz. Hele birileriyle gizli konuşmalara, fısıldamalara hiç girmemeliyiz. Çünkü gizli konuşmalarda diğer Mü’min kardeşlerimizi üzebilir. Mecliste konuştuğumuz zaman da sesimizin yüksekliğini ortama göre ayarlamalı, yersiz bağırmalara girmemeliyiz. Birileri konuştuğu zaman onları canıgönülden dinlemeliyiz. Konuşmayı bilip sevdiğimiz gibi, dinlemeyi de bilmeli ve sevmeliyiz. Konuşan insanları memnuniyetle dinleyelim ki, onlar da canı gönülden konuşsunlar. Şimdi bir yerde dini konuşmalar yapan bir âlimi düşünün: Oradaki insanlar o âlim konuşurken, onlar da konuşurlarsa ve canı gönülden dinlemeyip başka şeylerle uğraşırlarsa, bazıları da dışarıya veya duvarlara bakarlarsa, acaba o din âlimi onlara dini nasihatlerde bulunabilir mi? İrşad
31

Buhari, c.1 s.77 H. 62

74

Firaset-ül Mü’minin

hizmetini severek sürdürebilir mi? Kim olursa olsun bizlerin faydasına bir şeyler anlatılıyorsa onları pür dikkat dinleyelim. Onlardan istifade etmeye çalışalım. Hatta bazılarını görüyoruz; konuşan kişiye soru soruyor. O da soruyu cevaplarken kendisi başka yerlere bakıyor. Demek ki, iş olsun diye sormuş, faydalanmak için sormamış. İnsanlar konuşurken onların yüzüne bakmak lâzım. Yoksa karşınızdakine: “Sen yüzüne bakılmaya dahi değmezsin” mesajı vermiş olursun. Gerçekten bunlar hiç güzel olmayan davranışlardır. Rabbim yanlışlarımızı görmemizi bizlere nasip eylesin.
Mecliste arif ol, kelamı dinle, El iki söylerse sen bir söyle, Elinden geldikçe iyilik eyle, Hatıra dokunup yıkıcı olma. (Pir sultan Abdal)

21) Dikkat etmemiz gereken hususlardan birisi de Mü’min kardeşlerimize elimizden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışmamızdır. Bizlerin onların hizmetine koşmamız elbette ki onları sevindirir ve aramızda sevgi bağları kuvvetlenir. Mü’minlerin bir sıkıntısı olup da bizlerden gelip yardım istedikleri zaman veya borç para istedikleri zaman mümkün mertebe yardımcı olalım. Allah Resûlü (s.a.v) de kendisinden isteyeni boş çevirmeyip mümkün mertebe yardımcı olmaya çalışmıştır. Cabir (r.a) şöyle demiştir:

َ َ َ َ ‫ُ َ َ ْ ِ َ َّ َ َ ْ ً َ ّ ف‬ ‫ما سئل رسول ال صلي ال عليه وسلم شيئا قط َقال ل‬ َّ ِ ُ ُ َ َ ِ ُ َ
“Resûllulah (s.a.v)’den bir şey istenip de yok dediği asla görülmemiştir.”32

Her kim bu dünyada bir Mü’minin sıkıntısını giderirse Allah (c.c)’da onu dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtarır. Ona yardımcı olur. Bir hadis-i şerifte: “Kim bir Müslüman kardeşinden bir sıkıntıyı giderirse Allah da onun kıyamet günündeki kederlerinden birini giderir.”33 Önemli olan Mü’min kardeşlerimiz bizlere sıkıntılarını anlatmadan önce, bizlerden istemeden önce onların sıkıntılarını araştıralım, onlar istemeden önce verelim. Çünkü gerçek dostluk bunu gerektirir. Bir de yapmış olduğumuz yardımları, iyilikleri başa kakmayalım. Onun bir hatasını gördüğümüzde, bak ben buna ne iyilikler yaptım da o şimdi bana bunları yapıyor demeyelim. Yaptığımız iyilikleri oracıkta unutalım, oturduğumuz meclislerde veya gittiğimiz yerlerde yaptıklarımızı anlatmayalım. Ona işaret edecek konuşmalardan dahi uzak olalım. Çoğu insan böylesi davranışlardan kalbi kırılır mahcup olur. Madem bizler Allah için yapmışız, madem gösteriş için, riya için yapmamışız o halde yapılan iyilikleri başa kakmayalım. Zaten iyilik yapanlar filan kişi ne kadar cömerttir. Ne kadar iyilikseverdir desinler diye yapıyorlarsa onların ahirette isteyecekleri hiçbir mükâfatları yoktur. Aksine gösteriş için yaptıkları iyilikler onların cehenneme girmesine sebep olur. Zaten çoğu
32 33

Buhari, Edep 39, Müslim, Fezail 56 Buhari Mezalim 3, Müslim Birr 58

Firaset-ül Mü’minin

75

insanlar yaptıkları iyilikleri Allah için yaptıklarını, gösteriş için yapmadıklarını zannederler. Hâlbuki riya çok gizlidir. “Karanlık gecede kara taşın üzerinde yürüyen kara karıncanın ayağının izinden daha gizlidir.” Yani Allah için yaptığımızı zannettiğimiz amelleri biraz araladığımız zaman bakıyoruz ki; içinden nefis çıkıyor. (yani nefsin arzuları görünüyor) Ya cömert desinler, ya iyi adam desinler, ya çok ibadet eden desinler gibi. Onun için çoğu Allah dostları yaptıkları ibadetlerine nefsin arzuları karışmasın diye, yaptıkları ibadetlerini sırf Allah rızası için yapabilmek uğruna hayırlarını kimseye duyurmamışlardır. Alan adam dahi o yardımın kimin yaptığını bilmezmiş. Çünkü alan adam şayet bilse, her ne zaman vereni gördüğünde mahcupluk hissedebilir. Riyadan korunmak için; cami yaptıran nice insanlar, kimin yaptırdığını hiç kimseye söylememelerini tenbih ederler. Çünkü Allah muhafaza, yapılan ibadete riya, gösteriş, desinler karışırsa her an yapılan hayırlar boşa gidebilir. Öyleyse çok dikkatli olalım. Hayırlı amellerde samimî ve ihlâslı olmaya gayret sarf edelim. Amellerimizi Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için yapalım. Allah-u Teala’nın rızasını her şeyin üstünde tutalım. İnsanların övgüsünü kazanmak için yapanlar boşuna çaba harcamışlardır. Çünkü insanlar bu gün seni havalara uçurur, överek göklere çıkarır; yarın yere vururlar. İnsanların seni övmelerine bakma, binlerce iyilik yaparsın, bir gün işlerini görmezsen başlarlar seni karalamaya ve tüm iyiliklerini bir anda inkâr ediverirler. Ama Allah (c.c) için yapılan ameller zerre kadar dahi olsa boşa gitmez. Muhakkak karşılığı verilir. Şimdi bazıları: “Ben, çok şükür amellerimi Allah için yapıyorum.” diyebilir. Biz onlara bir şey demiyoruz. Cenab-ı Hak tüm Mü’minlerin salih amellerini kabul eylesin, boşa gidermesin. Biz şunu vurgulamak istiyoruz: İnsanların içinde gizli arzular, istekler var. O yüzden kişinin çok dikkatli davranması gerekmektedir. Samimi ve ihlâslı olmazsa riya ve gösteriş tehlikesi olan davranışlardan kaçınılmazsa bir bakarsınız ki yapılan amele riya karışmış, insanların aferinini kazanma duygusu girmiş. O zaman da amellerimiz tehlikeye girer. Bunlar çok hassas noktalardır. O yüzden çok dikkat ister, yaptığımız amellerin ne kadarı Allah’ın rızasını kazanmak için, ne kadarı nefis için? Veya tamamen, hiçbir menfaat gözetmeden yapabiliyor muyuz? Bunu keşfetmek çok zordur. Hatta Allah dostları dahi bunu anlamakta zorlanmışlar. Gizli riyadan korkmuşlardır. Çoğu insanı görüyoruz hacca gidiyor. İşte ben şu kadar hacca gittim, şu kadar tavaf ettim veya filan camiyi ben yaptırdım deyip yaptığı amelleri açığa vuruyor. Böylesi ameller ne kadar gizli olsa o kadar riya tehlikesinden korununmuş olur. Bazı ameller vardır ki, yardım ve sadaka gibi durumlar da insanları teşvik açısından açıktan yapılabilir. O hallerde dahi kalbimize bir şeyler gelmemesine çok dikkat edelim. Öyle teşvik söz konusu durumlar olmayınca ne kadar gizli olursa, ne kadar riya tehlikesi olan davranışlardan sakınırsak o kadar iyidir.

76

Firaset-ül Mü’minin

Hele bir de insan âlim ve takvalı biri değilse şeytanın böylesi insanların amellerini boşa gidermesi daha kolaydır. Hatta bazıları kendilerini övmek için yaptığı amelleri doğrudan doğruya söylemiyor, çünkü doğrudan söylese hoş olmuyor, bu defa da dolaylı yollardan dile getirmeye çalışıyor. Bir hocamız vardı, vaazlarında bu tür konulara çok değinirdi ve şöyle bir misal verirdi. Adamın birisi yedi defa hacca gider ve hacdan döndükten sonra onu dostları ziyarete gelirler. Tabi gelenler o hacının kaç defa hacca gittiğini bilmiyorlar. Hacı efendide içinden o insanlara kaç defa hacca gittiğini söylemek ister. Fakat durup dururken işte ben şu kadar hacca gittim derse hoş olmaz. Ama nefis onu gösterişe, riyaya zorlar ve o kişi âlim olmadığı için ve amelinde tam ihlâslı, samimi olmadığı için şeytanın ve nefsin kendisine oynadığı oyundan haberi olmaz ve şöyle der: “Kızım, misafirlerimize hacca yedinci defasında gidip de getirdiğim ibrikten zemzem suyu getir de içsinler der.” İşte burada o kişi yapmış olduğu haccına riya, gösteriş, karıştırıyor. Gerçekten şu nefis denilen şeyi anlamak çok zor. İnsanların bu gibi davranışlara girmesini de aklın kabul edemeyeceği bir olaydır. Çoğu zaman bu gibi vesveseler hepimizin kalbine geliyor. Hatta yaptığımız davranışın yanlış olduğunu, bizlere bir şeyler kazandırmadığını bildiğimiz halde nefis ve şeytan bizleri riyaya, gösterişe zorluyor ki hayırlı amellerimizi iptal etsin. Şimdi bir insanı düşünün ki, milyarları harcayıp cami yaptırıyor, ondan sonra da o hayrını insanların duymasını istiyor. Böyle düşününler yapılan hayırları tehlikeye atıyorlar. Şimdi aklen şöyle bir düşündüğümüzde: “Acaba bu insanlar bilseler ki; bu camiyi ben yaptırmışım. Bu bilmenin bana dünya ve ahiretlik ne faydası var; bilakis zararı var. Sadece şöhret için, nam için veya insanların övgüsünü kazanmak için değer mi hayırlarımızı heder etmeye, yok etmeye! Öyle insanlar var ki, hacca çok gittiği için övünüyor veya orada yaptığı tavafların sayısını söyleyerek kendisini iyi göstermeye çalışıyor. Yani insanlar bin defa hac yaptığımızı bilseler bize ne faydası var. Öyle insan var ki, isminin yanına hacı kelimesini koyup söylemezsen darılıyor. Böyle zihniyet nasıl bir zihniyettir. Hâlbuki gerçek Allah dostları kendi amellerini hiç açığa vurmamaya gayret sarf ederler. Yaptıkları salih amelleri insanların duyması onları hiç sevindirmez. Bilakis üzer. Adlarının duyulmasından son derece sakınırlar. Şöhretten uzak dururlar.”Şöhrette afet vardır.” derler. Bazı insanlar da kendini âlim, âbid veya bir şeyh gibi göstermeye çalışır. İnsanların kendilerine saygı göstermesinden, ziyaretine gelmelerinden hoşlanır. Önemli olan Allah-u Teala’nın rızasını kazanmaktır. İnsanların övgüsü, saygısı geçici olan şeylerdir. İnsanların ipiyle kuyuya inilmez. Bugün seni metheder, yarın seni karalamaya başlar. Ey kardeşim! Aklımızı başımıza alalım, nefsin ve şeytanın hilelerine aldanmayalım. Yaptığımız amellerin Allah için olmasına dikkat edelim. Bu gibi konularda inceden inceye düşünelim. Nerede nefis devreye giriyor onu keşfetmeye çalışalım. Amellerimizin boşa gitmesine fırsat vermeyelim. Zaten

Firaset-ül Mü’minin

77

hayırlı amellere kavuşmakta zorlanıyoruz. Onu da şeytana ve nefse kurban edip yele vermeyelim. Zaten ahirette en acınacak kişilerden biride amelleri boşa gidip müflis duruma düşenlerdir. Allah için salih bir amel yapıyoruz sonra biraz inceliyoruz ki, o amelimize dahi menfaat karışmış. Çok Allah dostları dahi yapmış oldukları salih amellere riya, gösteriş ve menfaatin karışıp karışmadığını hemen anlayamamışlar. Bazı olaylardan sonra farkına varabilmişlerdir. Bizlere düşen elimizden geldiği kadar niyetlerimizi temiz tutacağız. İhlâs ve samimiyeti elden bırakmayacağız ve amellerimizde sırf Cenab-ı Hakk’ın rızasını talep edeceğiz. Mü’minlerin yaptıkları salih amellerde niyetleri; ihlâs ve samimiyetle beraber olup, riya ve gösterişten uzak olursa, az amel yapsalar bile çok sevaplar kazanırlar. İnsanı Allah’a yaklaştıran en önemli olan şey kulun Allah’ın rızasını kazanmak isteyişindeki niyeti ve düşüncesidir. Nice kullar var ki, çok hayırlı ameller yapıyor; ama Allah’ın rızasını kazanmaya duyduğu aşk ve istek az olduğundan mükâfatı da az oluyor. Kimilerinin çok hayır yapacak gücü yok; ama Allah-u Teala’nın rızasını kazanabilme aşkıyla yanıp, tutuşuyor. Az amelle çok sevaplar kazanmak istiyorsak amellerimizi aşkla, ihlâsla ve sırf Allah rızası için yapalım. Beşer olarak bazı hatalarımızdan dolayı da Allah-u Teala’dan af dileyelim. O zaman Rabbim kendisi için yapmış olduğumuz amelleri kabul edecektir inşallah. Konu anlaşılsın diye birkaç misal daha vereyim. Şimdi bazı kardeşlerimiz var, Mü’min kardeşine borç para veriyor, o parayı verirken şöyle düşünüyor: “Ben buna borca vereyim, bu adam da zengindir, o da ileride bana yardım eder.” Hâlbuki para isteyen kişi fakirse vermiyor. İşte bu insan, ben borç veriyorum ki Mü’min kardeşimin işi görülsün, sıkıntısı giderilsin diyebilir mi? Elbette diyemez. Çünkü bu kişinin niyeti halis değil. Borç veriyor; ama menfaat düşünüyor. Öyleyse Mü’min kardeşlerimize Allah rızası için yardımcı olalım. Onların sıkıntılarını gidermeye çalışalım. Kur’an-ı Kerim’de:

ٌ َِ ٌ ُ َ ‫ّ َ ْ ً َ َ ً ُ َ ِ ْ ُ َ ُ ْ َ َ ْ ِ ْ َ ُ ْ َ ل‬ ‫إن تقرضوا ال قرضا حسنا يضاعفه لكم ويغفر لكم وا ّ شكور حليم‬ ُ َ ُ ِ ُْ ِ
Eğer Allah rızası için bir ödünç (borç) verirseniz. Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, halimdir.34 diye buyruluyor. Borç para verdiğimizde de onları çok sıkıştırmayalım, kolaylıklar sağlayalım. Huzeyfe (r.a), Hz. Peygamber’den şunu rivayet etmiştir: Sizden önceki kavimlerden bir kişinin ruhunu melekler aldı. Melekler adama sordu: Sen hayır adına herhangi bir şey yaptın mı? Adam: Ben yanımda çalıştırdığım kişilere, ödeme gücüne sahip olsalar da borçlulara süre tanımalarını ve kolaylık göstermelerini emrederdim, dedi.

34

Teğabun sûresi, âyet: 17

78

Firaset-ül Mü’minin

Bunun üzerine melekler de birbirine “ona kolaylık gösterin” dediler.35 Başka bir rivayette Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: “Kim zor ve dar durumda olan birine kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir.”36 Pek çok Allah dostları bu gibi müjdelere kavuşmak için her konuda insanlara kolaylıklar göstermişlerdir. Günün birinde İmam-ı A’zam hazretleri yolda giderlerken karşıdan gelen bir adamın öteki tarafa geçtiğini görünce sordu: –“Neden beni görünce öbür tarafa geçtin?” Adam utanarak: –“Size olan borcumu hala ödeyemedim. Sizinle karşı karşıya gelmekten utanıyorum.”dedi. Ebu Hanife üzüldü ve şu karşılığı verdi: –“Şu andan itibaren borcunu vermiş kabul ettim. Beni her gördüğünde seni rahatsız ettiğim için hakkını helâl et.” dedi. Böyle kolaylık gösterenler hakkında hadisi şeriflerde çok müjdeli haberler gelmiştir. Adamın biri halka borca para verir ve verdiği paraları toplayan görevlilerine şöyle derdi: Sıkıntı içinde olanın yanına gittiğin zaman ondan vazgeç, umulur ki Allah’da (günahlarımızdan) vazgeçip bizi bağışlar. Vefat edince Allah’ da onu bağışladı.37 Ebu Hureyre (r.a)’dan, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kim güç durumda olan bir adamın borcunu tehir (ileriye bırakır) eder veya af ederse, Allah onu kıyamet gününde gölgesinden başka, hiçbir gölgenin olmadığı günde arşının gölgesi altında gölgelendirir.”38 Bazı borç veren insanları görüyoruz borç verdiği insanı öyle bir sıkıntıya sokuyor ki, nerdeyse canını alacak. Şimdi dinde borca bir şeyler alındığında veya söz verildiğinde borçlu borcunu vadesinde getirmeli, söz veren va’dinde durmalıdır. Bunlara uymamak günahtır. Raslullah (a.s) şöyle buyurdular: “Şüphesiz sizin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde verenlerinizdir. Veya borcunu en güzel şekilde verenleriniz, sizin en hayırlı olanlarınızdandır.”39 Başka bir hadis-i şerifte: “Her kim halkın mallarını ödemek niyetiyle alırsa, Allah o kimsenin dünyada ödeme işini kolaylaştırır ve her kim halkın mallarını telef(yok) etmek niyetiyle borçlanırsa Allah onu telef ettirir.”40 Borcunu ödemek niyetiyle alanlara Rabbimizin ne kadar yardımcı olduğunu Peygamber Efendimiz şu örnekle dile getiriyor: İsrailoğullarından bir adam, birisinden kendisine bin dinar borç vermesini istedi. Adamda ona bin dinar verdi. Borcu alan bir deniz yolculuğuna çıktı. Dönmek için binecek deniz aracı bulamadı. Hemen bir odun alıp içini oydu, bir dinarı içine
35 36 37 38 39 40

Sahih-i Buhârî Muhtasarı, s. 531 H. 1012
Müslim, zikir 38 Buharî,6/594 (3480); Müslim, Müsakat 31 Tirmizî, Büyu 67; Tac. c. 2. s. 198 İbni Mace, c. 2 s. 809 Buhârî, Zekât 18, istikrâz, 2

Firaset-ül Mü’minin

79

koyup denize attı. Borç veren kişi (borç alanı karşılamak için) çıktığı zaman bir odun parçası buldu. Bu odunu ailesi için aldı. Onu kırdığı zaman vermiş olduğu parayı orada buldu.41 Bu ikramlar ve yardımlar, vermek niyetle borç olanlaradır.

“Zenginin, borcunu ertelemesi bir zülümdür.”42 Ama borçlu olan vermeye çaba harcadığı halde veremiyorsa; Bu gibi insanları ayrı düşünmemiz gerekir. Eğer bir insan ki, vermeye çaba harcadığı halde veremiyorsa veya daha başkalarının yardımıyla ayakta durabiliyorsa böylesi insanları çok sıkıştırmamalıyız. Olmadı mı canını alacak halimiz yok ya! Kimi esnaf kardeşlerimize bazılarının az bir borcu var; ama onu vermeye de gerçekten gücü yoktur. Esnaf kardeşimiz de onu ha bire gözetleyip vurmaya çalışıyor, hatta öldürmeye yelteniyor. Şimdi az bir para için büyük belâlara girmeye değmez. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Bu gibi durumlarda nefisle değil; akılla hareket etmeli. Az bir para yüzünden çok büyük günahlara ve musibetlere girilmemelidir. Yani kendisinde alacağımız olan kişiler gerçekten mağdur durumda iseler, vermeye güç yettiremiyorlarsa onlara zaman tanıyalım. Gerekirse alacağımızdan vazgeçmemiz, Allah-u Teala’nın da bizleri affetmesine sebep olabilir. Ama borca bir şeyler alan kişi, var olduğu halde vermiyorsa, çok büyük paraları yemişse o zaman kanuni yollarla daha büyük belalara girmemek kaydıyla haklar aranmalı, temin edilmeye çalışılmalıdır. Gereken gayreti gösterdiğimiz halde yine de almadıysak artık sabra yapışalım. Mükâfatını Rabbimizden bekleyelim. Bir hadisi şerif rivayeti şöyledir: Şüphesiz her şeyin bir hakikati vardır. Hiçbir kul, kendisine verilen şeyin başkasına verilmeyeceğine ve verilmeyenin de hiçbir sebeple kendisine verilmeyeceğine inanmayınca, imanın hakikatine erişemez.43 Bazen de benim kısmetim değilmiş; şayet nasibim varsa geri gelir, belki benim için böylesi daha hayırlıdır deyip kendimizi teselli edelim. Başkalarının hakkını üzerinde bulunduranlar da, şunu bilmedirler: Hak sahibinin hakkı verilmelidir. Mü’minlere eziyet edilmemeli, yani yaptıkları iyiliklere karşı kötülük yapılmamalıdır. Ama maalesef bu konularda da suistimaller yapılmaktadır. Borca eşya veya para alanlar zamanında getirmemektedirler. Bu defa da karşı tarafı zarara sokmaktadırlar. Ödemeler gününde yapılmadığı zaman, verilen va’dlerde durulmadığı zaman, karşı tarafın da ödemeleri olduğu için onlar da sözlerinde duramıyorlar, onların da itibarı sarsılıyor. Pek çok belâlara bile giriyorlar. Böylelikle ticaret hayatında zorluklar meydana geliyor. Verilen sözde durmamak münafıklık alametlerinden olduğu için buna çok dikkat edilmelidir.
41 42

Sahih-i Buhârî Muhtasarı s.428 H. 784
Buhârî, havâle, 1, 2 istikrâz 12; Müslim, müsâkât, 33

43

İmam-ı Ahmed, Müsned 3/134 (26944)

80

Firaset-ül Mü’minin

Bazılarına borca bir şeyler veriyorsun va'd edilen zamanda getirmediği gibi aradan aylar, yıllar geçer, istediğin zaman da kötü oluyorsun. Kardeşim malını yedik mi, kaçtık mı? gibi yersiz laflar ediyorlar. İnsan ne olursa olsun insaflı olmalı, hakkı elden bırakmamalıdır. Mü’min kardeşi kendisine yardımcı olup borç para veriyor, istediği zaman da kötü oluyor. Yani bize bin iyilik yapıp; bir günde bir işimizi görmezse tüm iyiliği silip atmayalım, nankör olmayalım, bize yapılan iyilikleri unutmayalım. Birazda kendimizi onun yerine koyalım. Şöyle bir olay anlatırlar: Adamın birisinden birileri gelip borca para istemiş o da masanın çekmecesini açmış: “Ya vereyim mi kötü olayım; yoksa vermeyeyim mi kötü olayım.” deyip parayı çekmeceye tekrar koymuş ve: “En iyisi vermeyeyim kötü olayım.” demiş. Şimdi bu olayda vermemek iyi bir şeymiş gibi anlatılmak istenilmiyor. Elbette ki vermek, Mü’minlere yardımcı olmak daha iyidir, yerine göre şarttır. Lakin bazı insanlar kimilerinden bir şeyler alıyor. Uzun yıllar geçtiği halde getirip vermiyor. O şahsı tekrardan istemek mecburiyetinde bırakıyorlar. İstediği zaman da o adama hiçte uygun olmayan laflar söylüyorlar. Adamı verdiğine pişman ediyorlar. Adam parasını alana kadar alnı çatlıyor. Aslında birisinden bir borç para aldığımız zaman, “ya filan nasıl olsa istemiyor” deyip de onu uzun yıllar geciktirmeyelim. Eğer fırsat bulursak onun parasını götürüp verelim. Söz vermiş isek va’dimizde duralım. Allah razı olsun, sen bana yardımcı oldun, Allah’da sana yardımcı olsun. Sen benim sıkıntımın gitmesine vesile oldun, Allah-u Teala’da senin dünya ve ahiret sıkıntılarını gidersin diye dualar edelim. Bize yardımcı olan insanları zor duruma sokarsak günah olur. Toplumda güven kalmaz, Mü’minler arasında yardımlaşma kalkar. Çoğu kardeşlerimizi görüyoruz durumu iyi olmayan insanlara yardımcı olmak istiyorlar. Ama onlara güvenmiyorlar. Acaba paramı sonra verir mi? endişesini taşıdıkları için veremiyorlar. İşte bu duruma getirmemek lâzımdır. Güven ortamının oluşması şarttır. Güveni sarsan insanlar yine de en çok kendileri zarar ederler. Birine yardımcı olunduğunda veya borç para verildiğinde, o kişi sözünde dursa, güvenilir olduğunu ispat etse insanlar devamlı kendisine yardımcı olur. Ama yardımcı olan Mü’min kardeşini zora, sıkıntıya sokarsa o kişi bir daha ona yardım elini uzatabilir mi? Çoğu insanı konuşturuyorsun. “Ya işte insanlar bana yardımcı olmuyor” diyerekten dert yakınıyor, bunda haklılık payı çoktur. Çünkü günümüzde insanların yardımcı olma duyguları sönmüş. Sanki kendilerine artık hayır lâzım değilmiş gibi hareket ediyorlar. Ama bir o kadar da suçu kendimizde aramamız gerekir. Yardım alıp da karşı tarafı sıkıntıya sokan, böylelikle toplumda güven duygusunu kaldıran yüz binlerce insan var. İşte bu konudaki aksaklıklar giderilmeli, herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Din-i mübin İslam hangi tavsiyelerde bulunmuşsa onlara uyulmalı, aksi halde her iki taraf ta zarar edenlerden olur. Önemli tavsiyelerinden biride mümkün oldukça borçlanmamaktır: Resûlullah (s.a.v.) namazda iken şöyle dua ederdi:

Firaset-ül Mü’minin

81

“Allah’ım kabir azabından sana sığınırım, Allah’ım Mesih-Deccâlın fitnesinden sana sığınırım, hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım, Allah’ım günahlardan ve borçlu olmaktan sana sığınırım. Sahabelerden birisi, Ey Allahın Resulü borçlu olmaktan ne kadar çok Alllah’a sığınıyorsunuz? deyince, Allah Resulü şöyle buyurdu: Bir kimse borçlandığı zaman konuşur; fakat yalan söyler, söz verir; fakat sözünde durmaz”44 Evet, Mü’min kardeşlerimize her halükârda yardımcı olmaya çalışmalı, birbirlerimizin kalbini kırıcı davranışlardan uzak durmalıyız. Başkalarına zarar vermekten kaçınmalıyız. Amellerimizi boşa giderecek riya gibi, gösteriş gibi huylardan da vazgeçmeliyiz. Yapacağımız yardımlar, yapacağımız dostluklar Allah için olup riya ve gösterişten, uzak olursa aramızdaki muhabbet duyguları daha da güçlenir. Müslümanların menfaatini kendi menfaatimizden önde tutalım. Kendi çıkarlarımız için başkalarının dünya ve ahiretlerini yıkmayalım. Kendi saltanatı ve koltuğu için başkalarının dünyasına ve dinine zarar veren insanlardan uzak duralım. Gerçek Mü’min, din kardeşlerinin faydasını ön planda tutar. Ama maalesef pek çok kişi kendi şerefi, koltuğu, çıkarı için diğer Mü’minleri ateşe veriyor. Bir âlim ki, dünya menfaatleri için hakkı söylemezse, insanlara dini yanlış öğretirse, bir amir ki, kendi koltuğu elden gitmesin diye, Müslüman’a eziyet edip ibadetlerini engellerse, bir şeyh ki, kendi izzet ve şerefi için ehil olmadığı halde o koltuğa oturursa, kendisi dahi dinini bilmediği, bilse de amel etmediği halde nasıl Müslümanların kurtulmasına vesile olacak. Kendi evlâdından birisi şeyhlik koltuğuna otursun diye, evlâdı o makama layık olmadığı halde ona şeyhlik verirse bu dinin hali nice olacak? Hoca olan kişi sırf para hatırı için dine uymayan konuşmalar yapıp hakkı söylemezse, bir de kendine göre geçerli bahaneler bulmaya çalışırsa, gençlerimizin günahı kimin boynuna olacak? Hâlbuki bir şeye aklımızın veya duygularımızın “bir şey olmaz” diye karar vermesi, o işi helâl kılmaz. Din-i mübin İslam’ın emirleri apaçık ortadadır. Nerelerde, hangi durumlarda ruhsatlarla amel edileceğini de bizlere bildirmiştir. Bir çıkar hatırı için hakkı gizlemeyi, insanlara yanlış bilgiler verip zehirlemeyi, İslamiyet kabul etmez. Dünya menfaati için bunlar yapılırsa veya dünyalık zarar bana gelmesin, param elden gitmesin deyip de, velev ki; şirki ve küfrü gerektiren sözler de olsa onu söylemekten çekinmeyenler. Allah (c.c)’yu hakkıyla tanıyamamışlar. Rızkı verenin Allah-u Teala olduğuna iman edememişler demektir. Bu gibi insanlar kendilerine acımıyorlarsa, bari insanlığa acısınlar. Dünyaları için, dinlerini satmasınlar. Gerçek Mü’minler; dinlerini dünya saltanatına, şerefine satmaz. Ümmeti Muhammed’in kurtuluşu için, dinin selameti için şan ve şerefi, dünya sultanlığını, makam ve mevkiyi elinin tersiyle bir çırpıda itip atabilendir.
Buhârî, İstikraz 10

44

82

Firaset-ül Mü’minin

Aynı zamanda din kuvvetlensin, Mü’minler dünya ve ahiret refahına kavuşsun da kimin eliyle olursa olsun diye düşünülmelidir. Bu uğurda hizmet sunana gerekirse hizmetçi de olmaya hazır olmalıyız. Şunu unutmayalım ki; ancak Allah (c.c)’un aziz kıldığı kişiler aziz olabilir. Allah’ın aziz ettiğini kimse zelil edemez, önünü alamaz. Allah (c.c) kimilerine dünyada şeref verir; ahirette vermez. Kimilerine ahirette verir; dünyada vermez, kimilerine de dünyada da ahirette de saygınlık ve şeref vermiştir. Bunlar Allah (c.c)’nun takdiridir. Allah (c.c)'nun takdirine de rıza gerekir. Halimize her halükârda şükretmeliyiz. Hakkımızda hayırlı olanları istemeliyiz. Dünyada şerefli olup ahirette zelil olacak isem ben o şanı şerefi ne yapayım, önemli olan ahiret şerefidir diye düşünmeliyiz. Kimi kullara Allah (c.c) dünyada da, ahirette de şeref vermiş ve onu sevmiş. İşte böyle kulların üstünlüğünü kabul edip boyun bükmeliyiz. Her zaman dünya ve ahirette izzet ve ikrama kavuşmak herkese nasip olmayabilir. En azından şöyle düşünmeliyiz: Ahiretin izzet ve şerefini kazanmaya çalışalım, umulur ki Allah (c.c) dünyada da, ahirette de bizlere iyilik ihsan eder ve bizleri cehennem ateşinden korur. 22) Mü’min kardeşlerimizi gerçek manada sevemezsek, onların sıkıntısı bizleri rahatsız edip uykularımızı kaçırmadığı zaman, demek ki kâmil manada Mü’min olamamışız. İşte bizlerde böyle eksiklik varsa, o kötü huyumuzu değiştirmemiz gerekir. İçimizdeki tüm kötü huylarımız hakka teslim olmalıdır. Hasetlik duygumuz başkalarına zarar vermemelidir. Şehvetimiz bizleri harama götürmemelidir. Cimrilik duygumuz zekâtı, öşrü vermemize engel olmamalı ve öfkemiz bize haksızlık yaptırmalıdır. Tüm huylarımızı hakta kullanmalıyız, kötülüğe âlet etmemeliyiz. İnsanlar içlerindeki kötü hasletleri tespit edip onun yerine Muhammedi ahlâkı hâkim kılmalıdır. İşte gerçek manada Müslüman’ın sıkıntısına ortak olmayan, yeryüzünde kâfirin zulmü altında ezilen Mü’minlerin yardımına koşmayan, onların halini umursamayanların Cenab-ı Hakk’a verecekleri hesapları vardır. Bu durumdaki şahıslar henüz imanın tadını alamamışlardır. Bir insan ne kadar dindar olursa olsun, dini bir bütün olarak yaşamazsa, o kişi dini tam olarak anlamamış demektir. Ben namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum, diğerleri beni ilgilendirmez düşüncesinde olanlar, dini tam olarak yaşamıyorlar demektir. Mehmed Âkif şöyle diyor:
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Zalimin hasmıyım; amma severim mazlumu.

Her Müslüman Allah için Mü’minleri sevmeli, din düşmanlarına da Allah için buğz etmelidir. Mü’min kardeşlerimiz zulme uğrayıp zindanlarda

Firaset-ül Mü’minin

83

işkencelere maruz kaldıkları, Müslüman bacılarımıza hakaretler edildiği halde, bunların ızdırabını kalbimizde duymayıp, yumuşak yataklarda mışıl mışıl uyumamız, en leziz yemekleri yememiz ve ha bire dünyalık peşinde koşmamız bizleri çok korkutuyor ve şöyle bir soruyu aklımıza getiriyor: “Acaba nasıl Müslüman’ım?” İşte Allah için sevmek, din düşmanlarına da Allah için buğz etmek iman bağının en kuvvetlerindendir. Şayet bu gayret içimizde yoksa kendimizi tekrardan bir kontrol edelim. Ve Mü’minleri hakkıyla sevelim. Onların sıkıntılarında bizlerin de rahatsız olmamız gerektiğinin bilincinde olalım. Onları sevmek ve onların acılarına ortak olmak için kalbimizi ve duygularımızı zorlayalım. Bu hasleti elde edebilmek için bazı çareler düşünelim. Aynı zamanda Mü’minlerin içinde bulundukları sıkıntılardan haberdar olmaya çalışalım. Onların haberlerini takip etmediğimiz zaman, kalplerimiz zamanla Mü’minleri unutuyor. Ama dine hizmet eden gazeteleri veya dergileri alarak, onlardan haberdar olursak hizmet duygularımız gelişir. En azından bir şeyler yapabilmenin gayreti içersine girmiş oluruz. Hizmet şuuru, hem kendimizde, hem de çocuklarımızda olmalıdır. Öyleyse gerçek manada dine hizmet sunan gazete ve dergilere abone olalım. Dine hizmet sunmaya çalışan bazı dergi ve gazeteleri görüyoruz, dinin asıl kaidelerinden tavizler vererek hizmet sunmaya çalışıyorlar. Bunların faydaları kadar zararları da oluyor. O yüzden hizmetlerine günah ve yanlış inanç karıştırmadan çalışanlar tercih edilmelidir. Faydalı yayınlar eve girerse çocuklarımızın da hem kültürü, hem de bilgisi artar. Onlar da ister istemez o yayınlara bir göz atmış olurlar. Bu şekilde onlarda okuma alışkanlığı başlamış olur. Bu sebeple dini yayınların güçlenmesi için yardımcı olalım. Onların ücreti az bir paradır; ama alıcısı çok olunca büyük işlerin başarılmasına sebep olunur. Bu dini yayınlarla Müslümanlar, seslerini duyurup kendi haklarını savunuyorlar, aynı zamanda Müslümanları din düşmanlarının hilelerine karşı uyarıyorlar. Biz herhangi bir dergi veya gazeteye işaret de etmiyoruz. Onu şuurlu Müslümanlar takdir edecekler. Din için, Allah için az da olsa malını harcamayanlar dinlerini, imanlarını ne ile koruyacaklar. Dinin güçlenmesi Müslümanların maddî ve manevî yardımlarıyladır. Allah yolunda, İslâm gençliğinin yetişmesi uğrunda malını harcamayanlar, canlarını nasıl feda edeceklerdir? Bazen küçük bir eserin meydana gelmesi bir âlimin bir yılını alıyor. Ama çoğu Müslüman, bir lira dahi verip o eseri almak gözüne geliyor. Emeğin karşılığı bu mudur? Daha önceleri şuurlu Müslümanlar, kendileri okumasaydılar dahi, ona büyük emekler verilmiştir, benimde bir katkım bu hizmete olsun deyip kitabı alıyor ve onu okuyacak birini hediye ediyorlardı. İşte bu şuuru devamlı canlı tutalım ki, din için hizmetler devem etsin gençlerin imanı kurtulsun, din aziz olsun.

84

Firaset-ül Mü’minin

Demek ki, Müslümanları canı gönülden sevmemiz, onların sıkıntılarına koşmamız dinimizin emridir. Hiçbir şey yapamazsak dahi, bari onların haline mahzun olup onlara eziyet edenlere kalben buğz etmemiz gerektiğini bilelim. Şimdi din düşmanları Müslümanları sevmezler, her fırsatta onları çökertmek, yok etmek isterler. Önemli olan bizlerin birbirlerimizi sevmemiz, birbirimize kenetlenmemiz, kuvvetlenmemizdir. Bu sevgi ve bağlılığımızda sırf Allah için olup; dünya menfaati için olmamalıdır. İşte Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri için birbirlerini hased etmemeleri, birbirlerine karşı üstünlük taslamamaları gerektiği gibi, sevgileri de Allah için olmalıdır. Sevgi ve saygıda şekil ve şemadan, zenginlik ve makamdan önce kişinin şahsiyeti, takvası göz önünde bulundurulmalıdır. Mü’minlerle ilgilenmeye, onlara hak ettikleri değeri vermeye çalışılmalı, sevgi ve saygıda kusur edilmemeli, nefsimiz için istediğimiz şeyleri nefsimizden önce Mü’minler için istemeliyiz. Mü’minlerin başarısı, ilerlemesi, nimetlere kavuşması bizleri sevindirmelidir. Dine hizmet bizlerin elinden veya bir başkalarının elinden olmuş bizler için fark olmamalıdır. Din ve Müslümanlığın faydası için tüm çıkarlar, tüm makamlar velev ki saraylar ve tahtlar olsun bir yana bırakılabilmeli, yeri geldiğinde bu uğurda baş iken, er olmaya, sıradan bir nefer olmaya hazır olunmalıdır. Makam için, çıkar için Müslümanların menfaatini hiçe sayanlar Allah-u Teala’ya nasıl hesap verecekler? Dindar olduğunu iddia edipte bir oğlunu işe koyabilmek için, din ile alakası olmayan zâlimleri destekleyenler, binlerce Müslüman’ın hakkını çiğneyenler acaba hangi akla hizmet ediyorlar? Bir yerlere varmak için daha ne zamana kadar Müslümanları ezip geçeceğiz. İmtihana giren, rüşvetle, torpille Mü’min kardeşlerinin önüne geçmeye çalışıyor. Hastaneye giden sıra beklememek için Müslüman kardeşlerinin önüne geçiyor. Sıra oluşturup beklemek icap eden her yerde, herkes işini bir an önce bitirmeye çalışıyor. Diğer Müslüman kardeşinin hakkını yediğini hiç düşünmüyor. Hep bizler rahat edelim, başkaları ezilse de ezilsin demek ne kadar yanlıştır. Mutluluğumuzu, rahatımızı başkalarını ezerek sağlamayalım. İnsanlara eziyet verici değil; yardım edici olalım. Bizler yorulalım başkaları rahat etsin düşüncesine sahip olalım. Mü’min Mü’mine sıkıntı vermez bilakis onları sıkıntılardan kurtarmaya çalışır. İşte Mü’minler arasında sevgi ve kardeşliğin ihyası için en küçük hareketimize dahi dikkat etmeli, onları kırıcı ve üzücü davranışlardan uzak durmalıyız. Birbirlerimize ziyaretleşmelerde bulunmalıyız. Bizleri ziyaret eden kardeşlerimizle ilgilenmeyi kendimize bir görev bilmeliyiz. Bazılarını görüyoruz, Mü’min kardeşi yanına ziyaretine geliyor. O gidip başka işlerle uğraşıyor, arkadaşıyla doğru dürüst ilgilenmiyor. O senin için gelmiş, senin onu bırakıp başka işlerle uğraşman uygun mudur? veya sana bu şekilde yapılsa hoş karşılar mısın? acaba bir daha onun yanına gider misin? Nefsimize yapılmamasını istediğimiz davranışları başkalarına da biz yapmayalım. Çoğu insanlar var ki; bir fakir yanına gelirse ilgilenmez. Ama bir zengin veya makam ehli gelse son derece şen şatır(mutlu ve neşeli) olur. Bazen şöyle

Firaset-ül Mü’minin

85

düşünüyoruz: İşte şu kardeşimiz her şeyi ince düşünemiyor o yüzden hata yapıyor, hoş karşılayalım. Biraz sonra o ince düşünemiyor dediğimiz şahıs bir zenginle veya bir makam ehliyle karşılaştığında öyle güzel davranışlarda bulunuyor, öyle tatlı dilli, güler yüzlü oluyor ki, bu o adam mı? demek mecburiyetinde kalıyorsun. Yani dünyalık menfaatlerimiz söz konusu olduğunda bizden akıllısı, bizden naziği ve ince düşüncelisi yok. İşimizin hallolması için yapmadığımız yağcılık, yapmadığımız hürmetler kalmıyor. Adeta ağzımızdan bal damlıyor. “Dünya menfaatleri uğruna dünya ehline yaptığımız hürmet ve saygıların zerresini Allah rızası için Mü’min kardeşlerimize yapsak aramızdaki buzlar eriyecek yerini sevgiler alacaktır!” Bazı iş yerlerindeki görevliler, insanlara hizmet etmekle görevli olup maaş aldıkları halde, bir soruyu iki defa soramıyorsun, hemen kalplerini daraltıyorlar, yüzlerini ekşitiyorlar. Çünkü nasıl olsa maaşlarını alıyorlar. Bu insanlar insanlara yardımcı olmanın mükâfatından habersizdirler. Ahlâklarını da daha düzeltememişlerdir. Ama maalesef, biraz önce değindiğimiz gibi para kazanma uğruna esnaflar veya tüccarlar öyle hareketlere sabrediyorlar ki akıl durur. Çoğu esnaf var ki Allah için hiç öfkesini yutmaz, bir Müslüman kardeşi kendisine bir hata etse, belki yan baksa dövmeye, öldürmeye çalışır. Ama aynı insan esnaflık yapıyor, müşterileri kendisine her ne tür hakaretlerde bulunsa, belki kendisine küfretse yine sesini çıkarmıyor. Niçin, çünkü oradan para geliyor, müşterisini kaçırmak istemiyor. El insaf! Elbette müşterilere değer verilir, onların taşkınlıklarına sabretmek gerekir. Her kendini bilmezle aynı seviyeye inmemeye çalışılmalıdır. Ama biz şunu anlatmaya çalışıyoruz. Dünya çıkarları uğruna bu kadar öfkemizi yeniyoruz, güler yüzlü tatlı dilli oluyoruz. Her şeyi inceden inceye düşünüp İnsanlara yardımcı oluyoruz. Oradan para geldiği için adeta hatalara karşı sabır taşı oluyoruz. Bizlere bir soruyu yüzlerce sorsalar cevap veriyoruz da, acaba bu güzel ahlâkı Allah için neden kullanmıyoruz! Mü’minlere yardımcı olmuyoruz? Onlardan gelen en küçük yanlışlara tepki gösteriyoruz. Onları adeta yüz ifademizle, davranışlarımızla kovuyoruz. Allah için olan şeylerde para, menfaat yoksa ahlâksız olmamız mı lâzımdır? Müslümanları üzmemiz mi lâzımdır? Ey Mü’min kardeş! Başta Allah için güzel ahlâklı olalım. Her kime ne hizmet sunuyorsak başta menfaat için değil; sırf Allah rızası için olsun. Kime karşı sabrediyorsak da o da Allah için olsun. Müslümanları da menfaat için değil, Allah için sev, Allah için işlerinin hal olunmasına yardımcı ol. Bu fedakârlıkların karşılığını Allah (c.c) ahirette daha fazlasıyla vereceğini unutma. Öyleyse Allah için çalış, Allah için görüş, Allah için sev. 23) Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri kaynaşmaları için, en önemli huylardan birisi de: “Herkes hakkında iyi düşünmek, insanların yanlışsız olamayacağını, onları doğrularıyla, yanlışlarıyla beraber kabul edip sevmemiz gerektiğinin bilinmesidir.” Nasıl ki, yaramaz olan evlâdımızı hatalarına rağmen

86

Firaset-ül Mü’minin

seviyoruz, mü’min kardeşlere de öyle davranmalıyız. Mü’minleri gördüğümüzde bu kardeş benim nefsimden çok üstündür, benim ona kızmaya hiç hakkım yoktur diye düşünmeli, ona acımalı ve onu sevmeliyiz. Bir günahkâr, bir eleştirilecek, ayıplanacak biri varsa o da benim nefsimdir diye düşünülmelidir. Böyle nefsini üstün görmeyen, kendini günahkâr görüp Mü’min kardeşini kendinden üstün düşünen kimse kolay kolay kızamaz. Çünkü kızılacak biri varsa o da kendi nefsi olduğunu bilir. Velev ki karşısındaki Mü’min kardeşi kendisini sevmesin, yine de o karşısındakini sevmeli ve şöyle düşünmeli: Bu karşımdaki Mü’min kardeşim, Allah’a, Peygambere, Kitaba iman etmiş, o halde ben bunu sevmeliyim, velev ki o beni sevmesin. Çünkü o Mü’mindir deyip hüsnü zan beslenmelidir. Bir de bir insanın iyi bir insan oluşu: “Beni sevmesine bağlı değildir.” Belki benim nefsime karşı bazı hatalar yapmış olabilir. Ama bunun yanında kardeşlerimin güzel, hizmetleri, güzel çalışmaları ve güzel huyları var. O halde buna kızmamalıyım diye düşünülmelidir. Bazıları da başkaları hakkında: “Filan adam çok kötüdür diye düşünür ve gelen gidene anlatır.” Niçin kötü? diye sorsan “Kendisine yardımcı olmamış veya onu fazla sevmemiş.” gibi açıklamalarda bulunur. Bizler böyle düşünceleri iyi şeyler düşünerek bertaraf edelim, şeytana fırsat vermeyelim. İnsanların iyi veya kötü oluşunu, şahsımıza göre veya bizi sevip saygı göstermesine göre ayarlamayalım. Çünkü herkes bizi sevecek diye bir zorlama getiremeyiz. Öyleyse darılmalarımız nefsimiz için olmasın; oluyorsa Allah için olsun. Allah dostlarının tuttukları yol böyledir. Onlar bir Mü’minden nefislerine karşı yapılan bir hata gördüklerinde 70 tane bahane düşünürlerdi ki, o Mü’mine karşı kalplerinde kin oluşmasın diye. Ne düşünürlerdi: İşte bu kardeşimin belki bugün sorunları vardır. Belki beni görmedi diyerek onun yanlışlarını iyiye yorumlarlardı. Allah dostları böyle bahanelerden sonra da kalplerinde yine bir şey hissetselermiş, bu defa suçu kendi nefislerinde ararlarmış. Çünkü mazeretleri kabul etmemek o da bir kusurdur. Yıkıcı değil; yapıcı olmak lâzımdır. Kalp kırıcı davranışlardan da son derece sakınılmalıdır. Aynı hatalara tekrardan düşülmemelidir. Kalp kırıcı davranışlar ara sıra olsa hoş görülür; ama sık sık olursa o zaman dostluklar zarar görür. Mümin kardeşler bizden bir istekte bulundukları zaman mümkün mertebe yerine getirelim. Eğer onun sözünü umursamazsanız kendisine değer vermediğinizi düşünür, o da size karşı mesafeli davranır. Sizin iyi bir dost olmadığınıza karar verir ve şöyle düşünür: “Ben şu kardeşimden ayda yılda bir ricada bulundum hemen beni reddetti, demek ki bu iyi bir dost değilmiş.” O halde dostluk bağlarının kuvvet derecesi göz önünde bulundurulmalıdır. Birileri size değer veriyorsa, siz de o saygıya layık olmaya çalışın.
Kısacası, mü’min kardeşlerle gerçek manada dost olmamız gerekir, hatta arkadaşlıktan daha öte bir şey olmalı, samimi, sevecen cana yakın, alçak gönüllü olunmalıdır.

Firaset-ül Mü’minin “Gerçek dostlar yıldızlara benzer. Karanlık çöktüğünde yalnız onlar vardır.”

87

Deyim:

َ َ َ ْ َِ ُ َ ْ َ ّ ُ َ ْ َ َ َ َ َ َ ْ َ ْ َ ِ َ ْ َ ْ َ َ ّ ِ ‫ان أخا الهيجاء من يسعى معك ومن يضر نفسه لينفعك‬
Senin gerçek dostun kara günde seninle olan, senin yararın için kendisine zarar verendir.

Bir gazetede arkadaşla, gerçek dost arasındaki fark şöyle ifade edilmeye çalışılıyordu: KİM DOST KİM ARKADAŞ?
Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır. Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır. Arkadaş senin ağladığını görmez. Dostunun omzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır. Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir. Dost sana yardım etmek için erken gelir; toparlanman için geç gider. Arkadaş onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur. Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için. Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür. Dost ise tekrar arar. Arkadaş senin daima onun arakasında olmanı ister. Dost ise her zaman senin arkandadır. Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir. Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder. Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar. Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır. Arkadaş sizi ikinci görmek ister. Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar. Arkadaş sıkıntınız olmadığında yanınızdadır.

88

Firaset-ül Mü’minin Dost sıkıntınız olduğunda size koşar. Arkadaşınıza siz huzur vermeye çalışırsınız. Dostlarınız size huzur vermeye çalışır. Söyler misiniz şimdi: Kaç arkadaşınız? Kaç dostunuz var?

Not: Gerçek dost olabilmek, dostluğun hakkını verebilmek çok güzel bir şey; fakat zordur. Bizler başkalarına karşı dostluk neyi gerektiriyorsa öyle olmaya çalışalım; ama herkesten o kadarını beklememeliyiz. Çünkü dostluğun gereklerini herkes yerine getiremez. O yüzden gerçek dost gibi davranamayan arkadaşlarımıza hemen yüz dönmeyelim. Arkadaşlık hatalarıyla beraber kabul etmeyi gerektirir. Dostluk ise vefalı olmayı ister.

Firaset-ül Mü’minin

89

HUZURLU VE MUTLU BİR AİLE OLMANIN ÇARELERİ
Hiç şüphesiz insanlarla geçinmek çok önemlidir. Aile ortamı içinde güzel geçinme, o güzelim yuvayı bir cehennem haline getirmek değil de; bir cennet bahçesi haline getirmek de çok önemlidir. Hatta ailede huzurun olması başka yerlerden daha da önemlidir. Çünkü dışarıda hareketlerini sevmediğin insanlar olursa onunla oturmak mecburiyetinde değilsin, o kişinin yanından uzaklaşırsın olur biter. Ama aile ortamı öyle değildir. İstesen de; istemesen de o yuvada vaktinin büyük çoğunluğunu geçirmek zorundasın. İnsan memnun olmadığı bir aile ortamında bulunması ne kadar zordur onu varın siz düşünün! Fakat o zorluğu kolaylığa, o sıkıntı ortamını huzura kavuşturmanın çareleri var elbette. Aile yuvamızın huzurlu, mutlu olması da bizlerle alakalıdır. Bu hususta kadın ve koca üzerlerine düşen görevleri yaparlarsa huzursuzluğun yerini sevinç alır, karanlığın yerini nur alır. Yalnız her iki tarafın da fedakârlık göstermeleri şarttır. Aile yuvası fedakârlık ister, aile huzurunu sağlamak için çilelere, sıkıntılara katlanmak ister. Ondan sonra o sıkıntıların yerini sevinçler alacaktır inşallah. Zaten Allah-u Teala kadınları yarattı ki, kendileriyle huzur bulalım diye; yoksa hep kavga edip yuvayı cehenneme döndürelim diye değil. Ama maalesef bizler İslam’ın hoşgörüsünden, güzel ahlâkından uzaklaştığımız için huzuru yakalamakta da zorlanıyoruz. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.”1

‫ومنا ٰياته أن خلق لكم من أنفسكم أزواجا لتسكنوا إليها وجعل بينكم‬ ُ َ ْ َ َ َ َ َ َ ْ َِ ُ ُ ْ َ ِ ً َ ْ َ ْ ُ ِ ُ َ ْ ِ ْ ُ َ َ ََ ْ َ ِ ِ َ ْ ِ َ َ ُ ّ َ َ َ ٍ ْ َ ِ ٍ َ ٰ ‫ّ َ ّ ً َ َ ْ َ ً ِ ّ ِ َ ِك‬ ‫مودة ورحمة إن في ذل ََليات لقوم يتفكرون‬ َ

Her şeyden önce evlenirken evde hiç hata ve kusur istemem düşüncesinde olmayalım. Ve buranın dünya olduğunu da unutmayalım. Bu dünyada hiç kimsenin her dediği olmamıştır. O yüzden bazı aksaklıklar olduğu zaman sabretmesini de bilelim. Gerçek mutluluğun cennette olacağını unutmayalım. Dünyada huzurlu bir aileye sahip olmamız, bizlerin ahlâkıyla çok alakalıdır. Güzel ahlâkı elde eden ailelerde huzursuzluklar çok az olur. Aile hayatında güzel günler olduğu gibi, bazen de bazı tatsızlıklar olabilir. Her ne de olsa; aile ortamı; mutlu günlerle ve kavgalı günlerle beraber de olsa, güzel bir şeydir. Yeter ki huzursuzlukları aşırıya götürmeyelim. Tatlı kavgaların dahi bir gün bizler için güzel bir hatıra olacağını unutmayalım.
1

Rum sûresi, ayet: 21

90

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi güzel bir aile yuvası kurabilmek için başta almamız gereken tedbirleri zikredelim, ondan sonra evlenip de huzuru yakalayamamış olan kardeşlerimize yapmaları gerekenleri belirtelim: Evlenme çağına gelen tüm gençler isterler ki; kendilerine eş olacak kişinin istedikleri gibi biri olsun. Bu uğurda da çok çaba harcarlar; ama bir de bakarlar ki, tamamen istediklerinin tersine biriyle evlenivermişler. Şimdi başta her şeyin bizim elimizde olmadığını bilelim. Nice insanlar var ki, her yönüyle kusursuz bir eş arar, çok çabalar sarf eder; ama öyle bir eş kendisine düşer ki, her yönüyle kusurlu, âdeta ateş parçası. Bazıları da fazla bir eş arayışı içersine girmez bir bakarsınız huri misali bir hanım kendisine düşmüş. Şimdi bu gibi durumlarda kendimiz açısından iyi değildir diye düşündüğümüz hanım, bizlerin hakkına daha hayırlı olabilir. İyi zan ettiklerimiz de bizlerin hakkına hayırlı da olmayabilir. Tabi böyle söyledik diye evlenirken artık iyi bir hanım aramamıza gerek yok diye düşünmek bizleri yanlış anlamak olur. Bazen öyle durumlar da oluyor demek istiyoruz. Elimizden geleni yaptıktan sonra istediğimizin dışında bazı durumlar olunca, ona da sabretmemiz gerektiğini de bilelim. Böylesi durumlarda kaderin payını da unutmayalım. İlk önce evlenmeye aday olan gençlerimiz başta riayet etmesi gereken şeylere dikkat etsin ki daha sonra da eyvahlar etmesin. Çünkü çoğu zaman yapılan hatalar artık telafi edilemez bir hal alıyor. Bizlere düşen görev tedbirlere sarılıp, elimizden geleni yaptıktan sonra Cenab-ı Hakk’a tevekkül edeceğiz. Bize saliha bir eş nasip etmesi için dua edeceğiz. Bir de şu anlatacağımız hususlara dikkat etmeden, evleneyim de sonra hanımımı düzeltirim demek de doğru olmaz. Çünkü insanların düzelmeleri, yanlışlarından kurtulmaları kolay bir şey değildir. Herkes şartları ne ise evlenmeden önce konuşmalı ve uygulamaya koymalıdır. Başta uygulamaya yanaşmayanlar daha sonra da sorunlar çıkarırlar.

Evlenmeden Önce Dikkat Edilmesi Gerekenler:
1) Evlenecek olan gençler eş seçerken başta dinini bilip yaşayan, dinin emrettikleriyle amel etmeye gayret sarf eden bir eş olmasına dikkat etmelidirler. Gerçek manada Allah’tan korkan bir eş kocasına karşı kusur etmemeye, onu üzmemeye çalışır. Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için kocanın kendisinden memnun olmasının çok önemli olduğunu bilir ve bu hanımefendi yetiştireceği çocuklara güzel bir eğitim verir, onları dine, imana, vatana ve millete faydalı bir evlât olarak yetiştirmeye çalışır. Salih evlâda sahip olmak dünyanın en değerli hazinesine sahip olmak demektir. Dinden haberi olmayan, hayâ nedir bilmeyen, günahtan kaçmayan bir kadın tercih etmek çok yanlıştır. Öylesi kadın kocasını hep dünya sevgisine veya günahlara çağırır. Onun aklı fikri rahatlıkta, gezmekte olur. Yetiştirecekleri evlâtlar da kendisi gibi dine karşı sorumsuz biri oluverir. Ana ve baba hukukunu da bilmezler, kendisini yetiştiremeyen birisi nasıl olur da evlâdını yetiştirebilir. Öyleyse din ve

Firaset-ül Mü’minin

91

iman kendisi için önem arz edenler, hanım seçiminde dindar olmalarını göz önünde bulundurmalıdırlar. Zaten bu hususta Resulullah (s.a.v) de eş seçiminde birinci tercihiniz dindar olan kadınlar olmasını belirtmişlerdir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Kadın dört şeyi için nikâh edilir: Malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.”2 Yani dindarlardan bizlere zarar gelmeyeceğini bilelim. Tabi dindar kimdir, nasıl bir dindar, dindar deyince ne anlıyoruz? Bunlar da açıklanması gereken şeylerdir. Herkes dindarım der; ama dindarlık sadece bazı emirleri yapıp; bazı yasaklardan da kaçınmak mıdır? Dindarlığa en azından şöyle bir tarif çizelim: Allah-u Teala’nın emirlerini elinden geldiği kadar uygulamaya çalışıp, haramlardan da gücü nispetinde uzak durmaya çalışan kişidir. Yani: Namaz kılmasından, tesettüre girmesinden, güzel ahlâka varıncaya kadar tüm emirleri içersine alır. Bir dindar düşünün ki, dini emirleri yerine getirmeye çalışıyor; ama tesettürü tam olarak İslami kaidelere uymuyor veya ahlâkı güzel değil, davranışlarıyla komşularını incitiyor, gıybetten sakınmıyor, ahlâkıyla kocasını memnun edemiyor. Böyle birinin dindarlığında sorun var demektir. Gerçek manada dindar kişi: “Allah-u Teala’nın emirlerini yerine getiren, kötü fiil ve davranışlardan arınmaya çalışan, sabrıyla, güzel ahlâkıyla etrafına örnek olabilen kişidir.” Bazıları var: Hanım seçerken sadece dini ilimler okuyup okumadığına bakıyor. Zannediyor ki, okumuş alırsam, güzel geçinebilirim. Hâlbuki güzel geçinme sadece okumayla alakalı değil. Bir insan okuduğu halde güzel ahlâklı ve geçimli olmayabiliyor. O yüzden alacağımız hanımın ilmine bakmamız gerektiği gibi, onun güzel ahlâklı olup olmadığına da bakmamız gerekir. İlim güzel ahlâkla, mütevazılıkle süslenmezse ilmin faydasını almamış oluruz. Bir kadın düşünün ki: Okumuş; ama çirkin ahlâklı, aynı zamanda öfkeden, gururdan yanına yaklaşılmıyor, onunla geçinmek mümkün olur mu? Gerçek dindar, ilmiyle amel edendir, ilmini güzel ahlâkla, hilimle, tatlı dili ve güler yüzüyle süsleyebilendir. Evet, erkekler dinine bağlı eşler ararken bu şartlara dikkat etmeleri gerektiği gibi, bu şartlara dikkat etmek kızlar için de geçerlidir. Genç kızlarımızı da evlendirirken damat olacak adayın Allah’tan korkan, dindar ve güzel ahlâklı gençler olmasına dikkat edilmelidir. Zatın birisi arkadaşına şöyle demiş: “Kızını Allah’tan korkana ver. Eğer kızını severse onun kıymetini bilir. Yok, memnun olmazsa hiç olmazsa zulüm yapmaz.”

ْ َ ْ َ َ ِ ِ َِ َ ِ َ َ َِ َ ِ َ َ َِ َ ِ َ ِ ٍ َ ْ َ ُ َ ْ ُ َ ْ ُ ‫تنكح المرأة َِﻷربع : لمالها، ولحسبها، ولجمالها، ولدينها. فأظفر‬ َ َ َ ْ َِ َ ِ ّ ْ ِ َ ِ ‫بذات الدين، تربت يداك‬

2

Buhari, nikâh,15, Ebu Davud, nikâh,2 - Nesai, nikâh,13 - İbn Mace, nikâh,6

92

Firaset-ül Mü’minin

Bazı anne ve babalar; güveyi olacak şahsın efendi, dindar ve güzel ahlâklı oluşuna bakmayıp; başta zengin olup olmadığına bakıyorlar. Kızı gelin ederken, maddî durumun iyi olup olmadığı sonradan bakılması gereken şeylerdir. Bunlar da göz önünde bulundurulur; ama ilk önce soracağımız şey onun dine, imana bağlılığı nasıldır, terbiyesi, ahlâkı nasıldır, içki, kumar, kahve gibi alışkanlıkları var mıdır? Gezdiği arkadaşları nasıldır? Bunlara bakmadan hemen zengin olup olmadığını sorup, zenginse hemen kızını verenler, kızının imanını, ahiretini düşünmeyen kişilerdir. Bazı anne ve babalar da kızlarını evlendirirken gayrı meşru çalgıların, kadın ve erkek karışmalarının olduğu düğün salonlarına giriyorlar. Bunlar da çok günahtır. Onlar ise kızımızın hasreti çıksın, gözü bir şeyde kalmasın deyip türlü türlü günahlara rıza gösteriyorlar. Haramlara girerek mutluluk ve saadet arayanlar, iffetten taviz verenler çok gaflet içersindedirler. Nice dindar geçinen anne ve babalar, düğün salonlarında pek çok günaha göz yumuyorlar. Kızlarının başı ve kolu açık olduğu halde yabancı erkeklerin karşılarına çıkarıyorlar. Öyleyse, sazlı cazlı davetlere gitmemek gerekir. İster düğün, ister sünnet olsun haram işlenen yere gidilmemeli, prensibimiz belli olmalıdır. İnsanlar seni dindarlığınla beraber kabul edip inancına saygı göstersinler. Sen inancından taviz vererek insanları memnun etmeye çalışma. Zaten insanları memnun etmek çok zordur. Bazı kişiler insanları memnun etmek için pek çok günahlara razı oluyorlar. Düşünmüyorlar ki, insanların sözünden kurtulmak zordur, onlar kolay kolay razı olmazlar. Şu insanların halini çok güzel açıklayan şu temsili hikâyeyi bir dinle: Bir gün Hoca, oğlunu eşeğe bindirmiş, kendiside arkadan yavaş yavaş yürüyerek köye doğru gidiyormuş. Bu durumu görenler: Yahu, demişler, şu hâle bakın. İhtiyar adam yaya gidiyor, delikanlı eşeğe binmiş! Dünya tersine dönmüş galiba! Hoca bu sözleri işitince oğlunu eşekten indirip kendisi binmiş. Başlamışlar gene köye doğru yol almaya. Bir süre gittikten sonra yine birkaç köylüyle karşılaşmışlar. Köylüler: Ne ayıp, demişler. Koca adam eşeğe binmiş, ufacık çocuk yaya yürüyor. Bu adam da hiç insaf, merhamet yok mu acaba? Hoca bu sözleri işitince bu defa oğlunu da eşeğe bindirmiş. Aradan çok geçmeden bir köylü topluluğuna daha rastlamışlar. Köylülerden biri: Şunlara bakın hele. Eşeğin belkemiği nerdeyse çat diye kırılacak. Bu sıcakta iki kişi o cılız hayvana nasıl olurda biner? Hiç insaf yok mu bunlarda! Hoca bir “Lâhavle” çektikten sonra eşekten inmiş, oğlunu da indirmiş. Eşek önde, onlar arkada yürümeye başlamışlar. Tam köye yaklaştıkları sırada birkaç kişi daha karşılarına çıkmış. İçlerinden biri:

Firaset-ül Mü’minin

93

Şu aptallara bakın, demiş. Eşek bomboş gidiyor, kendileri de yaya! Böyle akılsızlık olur mu? Bu sözden sonra Hoca oğluna dönerek: — Evlât, demiş. Gördün mü? Her ağızdan bir laf çıkıyor. İnsanları taş çatlasa memnun edemezsin. Elin ağzı torba değil ki büzesin. En iyisi biz bildiğimizden şaşmayalım! Tabi bu misali yanlış anlamamalıdır. İnsanları hiç önemsemeyin, haklı da olsalar siz bildiğinizi yapın denilmek istenilmiyor. Bizim vurgulamak istediğimiz; insanları memnun etmek için, günahlara girmenin, insanların gözünde büyümek için salih amellere riya ve gösteriş karıştırmanın yanlışlığına değiniyoruz. Ameller sırf Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için yapılmalıdır, onu anlatmak istiyoruz. En iyisi mi sen de Rabbini razı etmeye bak! Senin yolun, çizgin Allah yolu olsun. Günahlardan kaçtığın için senden kalbi kırılanlar haklı değillerdir. Onlar haram sınırlarını çiğniyorlar; bari çiğnemek istemeyenlere kızmasınlar. Ortada kızılacak birileri varsa haramlardan kaçan değil; haramlara düşenlerdir! Bir de şöyle bir yanlış yapılıyor: Çoğu Müslüman kendi kızının nikâhını kıydırmadan önce kendi nişanlısıyla gezip tozmasına müsaade ediyor. Sonra da çok tatsız şeyler oluyor; ama son pişmanlık fayda vermiyor. Çoğu nişanlılar başta gezip dolaşmışlar, sonunda da evlenmek kendilerine nasip olmamıştır. Bu gibi insanların dindarlıkları ve Allah’tan korkmaları yalan ve göz boyamadır. Bazıları da, başkalarının kızı evlenince haramdır deyip düğün salonlarına gitmiyor. Tabi çok doğru yapıyor. Ama kendi kızı evlendiğinde herkesten önce düğün salonunda yerini alıp işlenen günahlara ortak oluyor. Acaba bu gibi yanlışlıklar başkasına haram da; sizlere helâl mi? Lütfen kendinize gelin, Müslüman olmanın sorumluluklarını anlayın artık! Yeri gelirse ölümden korktuğunuzu iddia edersiniz. Ölümden koktuğunuz halde bu kadar günahlara karışıyorsunuz. Acaba korkmasaydınız neler yapardınız? Keşke şu hayatımızı dilediğimiz gibi kullanma yetkisinin bizim elimizde olmadığını anlaya bilseydik. Dünyaya oyun ve eğlence için gelmediğimizi anlaya bilseydik. Keşke Allah Resûlü’nün (s.a.v): “Eğer benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız.” İkazına biraz kulak verebilseydik. Kız verirken tercihini zenginlikten yana yapan kişilerin, kızlarının da huzuru yakalaması çok zordur. Belki zenginliğinden dolayı rahat bir hayat yaşasa da huzuru bulamaz. Rahatlık ayrı bir şey; huzur ve mutluluk ayrı bir şey. Çoğu aileler var maddî yönden hiçbir eksikleri olmadığı halde hep huzursuzlar, hep üzüntüdedirler. Ve nice aileler de var ki, maddî imkânları çok kısıtlı olmakla beraber huzurları yerinde. Zenginlik her zaman mutluluk demek değildir. Zenginlik yüzünden nice yuvalar dağılmış, çoluk çocukları perişan olmuş veya evlâtları mal kavgasına düşüp birbirlerini öldürmeye kadar gitmişlerdir. Çoğu zaman haberlerde okursunuz koca fakirken evleri bir cennet

94

Firaset-ül Mü’minin

bahçesi gibi; zengin olunca ailesini bırakıp gayri meşru yollara saptıkları hep görülmektedir. Kızlarını evlendirirken zenginliği esas alan, onu ön plânda tutan ailelerin çoğu zaman kızları perişan olmuş. Aile huzurunu, mutluluğunu yakalayamamıştır. Şimdi yerine göre damat olacak kişinin işi, mesleği, maddî durumu sorulur. Bu konuda denklik var mı; yok mu? diye düşünülür. İnsanlar kızlarını çalışmayan tembel tembel oturan, onun bunun eline bakıp yardım bekleyen birine verecek değil ya!
“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, Dostunun yüz karası düşmanının maskarası.” (M.Akif Ersoy)

Bizim vurgulamak istediğimiz; ilk önce dine bağlılığını, namaz kılıp kılmadığını, ahlâkını edebini, geceleri kumar oynanan kahvahanelere gidip gitmediğini sorun o konuda büyük eksiklikler varsa, diğer şartları artık göz önünde bulundurmaya gerek yok, hemen “hayır” söylenebilmelidir. Şimdi halkımız arasında şöyle yanlış bir düşünce var: Salih bir zat kendi kızını dindar, okumuş ve zengin sayılabilecek birine verse, hemen dedikodu yapıp şöyle düşünüyorlar: Bu zat nasıl dindardır ki? Kızını makam ehline, zengin birine veriyor. Şimdi bu zat haram bir şey mi yapmış ki, onu kınıyoruz. Bu zat dindarlığı ön planda bulundurmakla beraber, kızına hem dindar, hem okumuş, hem de maddi durumu iyi olan biri talip olmuşsa vermiyorum mu? desin. Yok, bana gidin dindar ve fakir bir damat bulun getirin mi? desin. Öyle dese ve yapsa da, acaba zengin bir ailede yetişen, rahatlığa alışan bir kız, çok fakir olan bir kocanın yanında huzura kavuşabilir mi? Hanefî mezhebine göre zengin bir kadın, mehir ve nafakasını sağlayamayan fakir bir kocaya denk olamaz derken huzurun sağlanması açısından düşünülmemiş midir? Böyle fakir bir kocayı, kız ben istemiyorum derse, Hanefî mezhebine göre babanın o kızı zorlamaya hakkı var mıdır? Bir baba kızı için en uygun kararı almak istemez mi? Kızının rahatını, menfaatini düşünmez mi? Veya bu zatları eleştirenler, kendi kızlarını dindar, okumuş, zengin biri isterse vermiyorlar mı? Kızlarının rahatını, huzurunu düşünmüyorlar mı? Gidin bana fakir damat mı getirin diyorlar? Madem bizler öyle yapmıyoruz, madem bizler kızlarımız için en iyiyi istiyoruz. O halde o zatları da eleştirmeye hakkımız yoktur. Zaten sadece zengin olsun; isterse dindar olmasın diyen zatlar olmaz. Bunu anlatmakla kastımız insanları eleştirmemek içindir. Yoksa evlilikleri zorlaştırmak için değildir. Böyle evlilik gibi hayırlı işlerde kolaylık gösterip yardımcı olmak gerekir. Evinin idaresini kimseye muhtaç olmadan yapabilen kimseleri hemen evlendirmek çok faydalıdır. Günümüzde maddî şartlar çok öne çıkarıldığı için, çoğu gençlerimiz evlenememektedir. Çoğu zaman kız tarafı aşırı bir rızk endişesi içersine girmektedir. Hâlbuki hiçbir şeyin aşırısı iyi değildir. Kızını verirken şartlarını çok ağırlaştıranların pek çoğunun kızı evde kalmış veya vakti çok geçmiştir.

Firaset-ül Mü’minin

95

Gelecekte ne olacağını en iyi bilen Allah-u Teala’dır. Zengin evlenip, daha sonra fakir düşen nice zenginler; Fakir evlenip daha sonra zengin olan nice insanlar vardır. Tedbir almak iyidir; ama hiçbir zaman aşırıya gidilmemeli, evlilik işleri para için çok zorlaştırılmamalıdır. Kapına gelen genç eğer dindar, güzel ahlâklı ve rızkı için gayret gösteren biriyse onu da elden kaçırmamak gerekir. Çünkü her zaman o vasıfta gençleri bulmak kolay olmaz. Diyelim ki: Kızını bir zengine verdin; ama o şahıs ahlâken düşükse, kızın onun yanında huzuru, mutluluğu bulabilir mi? Önemli olan para mı; yoksa huzur ve mutluluk mu? Maddiyattan ziyade gençlerin birbirileri ile geçinip; geçinemeyecekleri, birbirlerini isteyip; istemedikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Dünyalık eksiklikler yavaş yavaş tamamlanır. Allah, evlenenlerin yardımcısıdır. Allah Resûlü (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurdular: “Üç kimseye yardımda bulunmak Allah üzerine bir haktır: Allah yolunda cihada çıkan kimse, anlaşma gereği hürriyetine kavuşmak için efendisine belli bir meblağ ödemek isteyen köle, iffetli yaşamayı arzu ederek evlenmek isteyen kimse.”3 Baba ve anneler de kendi çocuklarının geleceğini iyiden iyiye düşünmekle mükelleftir. Kendi kızları ve oğulları genç oldukları için her şeyi kendileri gibi olgun düşünemezler. Öyleyse bu konuda anne ve babalara çok görevler düşmektedir. Kızlarını hemen önüne gelene vermemelidir. Din ve diyanetini bilmeyen, haramlarla uğraşanlara ve içki içenlere kızlarını verenler, o evlâtlarını elleriyle ateşe atan anne ve babalardır onlar. Kendilerine verilen sorumluluğu, yetkiyi kötüye kullanmışlar demektir. 2) Kendisiyle evlenilecek kız çok çirkin olmayıp güzel veya güzele yakın olması da önemlidir. Güzellik tek başına tercih sebebi olmasa da dindarlıkla birlikte istenilen ve sevilen bir durumdur. Çünkü kadının sevilen olması, erkeğini ailesine bağlar, harama bakmasına engel olur. Onun için Resulullah (s.a.v) alınacak kızın görülmesini tavsiye etmiştir. Alınacak kızı görmek çok faydalıdır. Çünkü her insanın zevki farklıdır. Senin güzel dediğine bir başkası çirkin diyebiliyor veya başkasının güzel dediğine sen çirkin olarak bakabiliyorsun. Bu yüzden insan evleneceği hanımı görmelidir. Hadiste şöyle buyrulur: Hz. Peygamber’e: “Hangi kadın daha hayırlıdır.” diye sordular. Şöyle buyurdu: “Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder. Kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz.”4 Koca olacak kişi, evleneceği kızın sevecen bir simaya sahip midir, değil midir? Onu göz önünde bulundurmalıdır. Karı koca birbirlerini sevmezlerse mutluluğa ve huzura kavuşmak zorlaşır. Hele bazı insanlar var güzelliğe çok önem veriyor. Güzel veya en azından normal olmazsa ben onu sevemem ve geçinemem diyorsa, o kişi kendisinin bu ahlâkını da önemsemelidir. Yani hanımı çirkin olduğunda harama düşme tehlikesi veya harama bakma tehlikesi olacaksa veya sevgiyi engelleyecekse, evlenmeden önce bunları göz önünde bulundurmalıdır. Ama böyle şeyleri, yani dış görünümü fazla umursamayan,
3 4

Tirmizi,Fezail’ü Cihad: 20- İbni Mace - Nesei Ahmed b. Hanbel, 2, 251, 432, 438 - Ebu Davud, Zekât,32 - İbn Mace, nikâh,5

96

Firaset-ül Mü’minin

benim için dindarlık, ahlâk önemlidir diyen insanlar da ona göre hareket etmelidirler. İnsan başta evleneceği hanımın dindar ve ahlâklı oluşuna dikkat etmeli, ondan sonra da diğer şartların da olmasını temin etmeye çalışmalıdır. Bir kişi evlenirken sadece güzelliğe önem verirse o zaman mutlu olması zor olur. Aynı zamanda aile yuvası kurmadaki maksat yok olmaktadır. 3) Evlenen Müslüman hanımları koca adayını seçerken sırf onunla zenginliğinden dolayı, sırf dünya saltanatı için evlenmemelidir. Kocanın dindar, kaliteli biri olmasına, dikkat etmelidir. Sırf parası için evlenen, sırf parasından dolayı kocasını seven kadın gerçek mutluluğu yakalayamaz. Dünya hali belli olmaz dün zengin olan insanlar bir gün fakir duruma düşebilir. Parası için kocasını seven kadın böylesi günde ondan yüz dönmeye başlar. Hâlbuki evlenen çiftler iyi ve kötü günde beraber olma düşüncesiyle evlenmelidirler. Maddiyat için birbirleriyle evlenen çiftler çok sıkıntılarla karşılaşmışlar. Yuvalarının dağılmasına kadar varmıştır. 4) Evlenecek olan kızların dul değil de; bakire olması daha da tercih edilmelidir. Bu durum karı ve kocanın birbirleriyle daha çok kaynaşmalarını sağlar. Bir de gençlerimiz bakireliğini haram bir yolla (zina yoluyla) bozmuş olan kadınlardan uzak durmalıdırlar. Öylesi kadınlar iffetini koruyamamış aciz kişilerdir. Bunların aynı hatalara tekrar düşüp düşmeyeceği belli olmaz. Kitaplarda bakireyi tercih ediniz denilirken, iffetli dullara nazaran onları tercih etmek daha faydalıdır denilmek isteniyor. Yoksa kızlığını zina yoluyla bozanları kastetmiyor. Bu gibilerden daha da uzak durulmalıdır. Ama günümüzde namus duyguları çok yara almış, bazı yörelerde kız bakire olmuş, olmamış hiç önemsenmiyor. Zina da yapmış olsa bile normal görüyorlar. Şimdi erkekler kızın bakire olup olmadığını umursamazlarsa, o zaman da kızlar nasıl olsa artık kızlık önemli görülmüyor diyerek günaha daha çabuk düşecekler. Onun için güzel bir yuva kurmak isteyenler böyle çirkin günahlara maruz kalmamış, iffetli, namuslu hanımları tercih etsinler. Bu zamanda bakirelik niçin şart olsun. Kızlarında eğlenmek hakkı değil mi diyen zihniyetlerden uzak durunuz. Biz Müslümanların öyle insanlarla işimiz yoktur. Biz hayâlıyız, hayâ ve iffetli olmayı da devamlı severiz ve isteriz. Namuslu olmak, namusa önem vermek de Müslümanların vazgeçilmez hasletlerindendir. O yüzden Müslüman hanımlar iffetli olmalı, zinadan uzak durmalıdırlar. Nice kadınlar kocalarını aldatıyorlar. Böyle kadınlara sesleniyorum: Sizler acaba niçin şeytana ve nefisinizin çirkin arzularına uyuyorsunuz? Sizlerde hiç vicdan, utanma, merhamet yok mu? Nasıl böyle düşük işlere girebiliyorsun? Allah’tan hiç korkmuyor musun? Zinanın, ne kadar büyük bir günah olduğunu bilmiyor musun? Zinakârların cehennemde çekecekleri azaptan haberin var mı? Yaptığın ahlâksızlığının yanına kâr kalacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Bütün yaptığımız ameller sağ ve sol omuzlarımızdaki Kirâmen Kâtibin melekleri tarafından yazılmaktadır. Öyleyse başkalarının gönlünü eğlemekten vazgeç. Rabbini razı etmeye bak ve şu ibretli misali dinle:

Firaset-ül Mü’minin

97

Mansur Ammar (r.a) bir gece sokaktan geçerken bir erkeğin, bir kadına “İki gümüşe tamam mı?” dediğini ve kadının kabul edip onun peşinden gittiğini gördü. Şeyh kendi kendine, bu işe müsaade edersem, Allah-u Teala’nın mülkünde fesad olur. Âlem bozulur, deyip diğer taraftan geldi ve paltosu ile yüzünü örttü ve “Ey kadın, dört gümüşe ne dersin?” dedi. Kadın birinci adamı bırakıp şeyh ile beraber gitti. Şeyh onu kendi evine götürdü önüne dört gümüş koydu ve kendisi namaz kılmaya başladı. Namazı fazla kıldığı için kadın dayanamayarak ona: — “Beni niçin bekletiyorsun, nerdeyse sabah olacak.” dedi. Şeyh ağlayarak şöyle cevap verdi: “ — Ey kadın eğer sana meylim olmadığını söylersem yalan olur. Ama biz senin dediğin günahı yaparsak ve bizi dört şahit görürse ve kadıya söyleseler, kadı bize ne yapar? — Zina haddini bize icra eder. — Eğer kadı kendisi görse nasıl olur. — Delil daha kuvvetli olur. Ama bu gece burada hangi şahid ve kadı var ki görsünler. Şeyh şöyle der: — Önce senin amelini yazan iki melek, iki de benim amelimi yazan melekler, bunlar dört şahittir. Allah-u Teala da kullarının hallerini bilir ve görür, hiç düşündün mü, kıyamette bize ne yaparlar? Kadın bu sözleri duyunca ağlayarak feryad etti: — Ey şeyh, ömrümün bu zamanına kadar olan kısmını ziyan ettim. Bu dediklerini hiç aklıma getirmedim. Tevbe etsem kabul olur mu? Şeyh: — Allah-u Teala kullarının tevbelerini kabul ve günahlarını af edicidir dedi ve kadın tevbe etti ve iyi kullardan oldu. İş işten geçmeden acaba tevbe kaç kula nasip olacak. Aynı zaman da bizler de Yusuf (a.s) gibi Allah’tan korkmalıyız. Mısır azizinin hanımı Yusuf (a.s)ın güzelliğine dayanamayıp günaha çağırdığı zaman Yusuf (a.s):

‫معاذ ال‬ ََ َ
— “Allah’a sığınırım.” dedi. Azizin hanımı: — “Öyleyse hapse (zindana) git” dedi. O da: — “Hapis benim için daha sevimlidir.” dedi.

Bu konuda gelen pek çok haberlerden sona halen günahtan vazgeçmiyor isen. Belki inancın yok, belki ahireti önemsemiyorsun. Senin cennet ve cehenneme inanmaman veya önemsememen, hiçbir şeyi değiştirmez. Sen bunlarla karşılaşacaksın. İnanmıyorsan yaşlılığını, ölümünü durdursana, güzelliğini kalıcı kılsana! Kabre her gün biraz daha yaklaşıyorsun. Yaptığın amellerden dolayı hesaba çekileceksin. Yakında yaşlanacaksın, çirkinleşeceksin, artık kimseler senin yüzüne bile bakmayacak. Ama sen geride

98

Firaset-ül Mü’minin

iffetsizlik, hayâsızlık bırakmış olacaksın. Akıllıca gençliğini geçirseydin, iffetli bir hanım olup ahirete salih amellerle gitseydin daha iyi olmaz mıydı? Nefsine uymanın perişanlığı dünyada da, ahirette de devam edecek. Nefsine uyan insanlar, ölüp de insanların sırtında kabre doğru götürüldükleri zaman, kendisine cehennemdeki yeri gösterilecek ve “beni yerime niçin çabuk götürüyorsunuz, yavaş götürün” diye feryat edecektir. Ama nefsine uymayan salih amelli insanlar da, kendilerine cennetteki yerleri gösterildiği zaman: “Beni yerime çabuk götürün” diye bağıracaktır. Bu konu da Resûlü Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

ْ َ َ ْ ِ َ ْ ِ ِ َ ْ َ َ ُ َ ّ ِ َ ُ ّ َ َ َ َ ْ َ ُ َ َ َ ْ ِ َ ِ ُ َ َِ ‫واذا وضعت الجنازة واحتملها الناس اوالرجال على اعناقهم فإن كانت‬ َ َْ َ َ ‫صال َة قالت : قدمونى قدمونى وإن كانت غير صالحة قالتْ : يا ويلها‬ َ َ ٍ َ ِ َ َ ْ َ ْ َ َ ْ ِ َ ِ ُ ّ َ ِ ُ ّ َ ْ َ َ ً ‫َ ِح‬ َ ِ َ ُ َ ِ َ ْ ََ ُ َ ْ ِ ْ ّ ِ ٍ ْ َ ّ ُ َ َ ْ َ ُ َ ْ َ َ ِ َ ُ َ ْ َ َ ْ َ ‫اين تذهبون بها ؟ يسمع صوتها كل شىء ال النسان ولو سمعه صعق‬
“Cenaze tabuta konup ta erkekler onu omuzları üzerine yüklediği zaman, iyi bir kişi ise: ‘Beni (gideceğim yere ) ulaştırın, ulaştırın’ der. Cenaze fena bir kimse ise: ‘Eyvah! Bu cenazeyi nereye götürüyorsunuz?’ der. Onun sesini insanlardan başka her şey duyar. Eğer insanlar bu sesi duysaydı, bayılıp düşerlerdi.”5 Acaba sen bu iki sınıftan hangisinden olmak istiyorsun. Cennetlik olmak istiyor isen, öyleyse şu dünya hayatındaki rezaletin nedir?

Ey biçare, ey gafil daha neyi bekliyorsun, cehenneme yüzüstü atılmayı mı bekliyorsun? Niçin hatanı görmüyorsun, niçin başını iki elinin arasına alıp eyvahlar etmiyorsun? Zina büyük günah, evli olanın ki daha büyük günah! Hem kocana da, acımıyor musun? Ey merhametsiz kadın! O senin için gidip binlerce insanın kahrını çekiyor. Senin rahatlığın için zor işlerde çalışıyor. Belki hamallık edip yük taşıyor. O senin için yük altında ter döküp ezilirken, sen kanı beş kuruş etmeyecek yabancı erkeklerle günaha girip nefsine bakıyorsun. El insaf. El insaf! Bu insanlık mı? Bunların bu davranışı yeri, göğü sallıyor. Bütün âlem bunlara lanet okusa belki yeridir. Sen şu dünyada nefsine uyup birkaç dakikalık zevk için şereflerini kaybedenleri, toplumda rencide duruma düşenleri görmüyor musun? Onlardan hiç ibret almıyor musun? Böyle kaçamak yapanların büyük çoğunluğu yakalanıyorlar, kimileri hapse, kimileri mezara gidiyor. Bunun neticesi olarak anneler, babalar, kardeşler sokaklara çıkamıyorlar. Kocan mahcup, evlâtların mahcup, senin gibi bir anneye düştüklerinden dolayı hep üzülüyorlar. Kendi şerefini düşünmüyorsan, bari bunların şerefini düşün. Evlâtların niçin toplumda boyunları bükük dolaşsın. Bu bir anlık zevk uğruna bu kadar rezilliklere değer mi? Denilmiş ki: “Şehvet; melikleri köle, sabır ise; köleleri melik eder. Yusuf ile Züleyha’nın kıssasını görmüyor musun?” Demek ki: “Nefse uymayan olur yüce; uyan ise olur cüce!” Bu gibi günahlardan dolayı çoğu kadınlar kocalarından, çocuklarından ayrılıyorlar. Güzelim aile yuvaları dağılıyor. Bu kadınlardan bir bölümü
5

Buhari, Cenaiz 50

Firaset-ül Mü’minin

99

kendilerine yüz verilmediği için kötü yola düşüp hayat kadını oluveriyorlar. Çocukları perişan oluyor. Kimileri daha büyük günah olan intihara kadar bile gidiyor. Bu günahtan dolayı çoğu kadınlar pişman oluyor; ama iş işten geçmiş oluyor. Eğer böyle zina günahına giren kadınlar varsa, bir an evvel bu günahlarına ağlayıp tevbe etsinler. Cenab-ı Hak’tan ayıplarını dünya, ahirette örtmesini istesinler. Kendilerine musallat olan kişiyi büyük bir şekilde azarlayıp kovsunlar. Bir daha nefislerine yenik düşmesinler. Bazıları var; kocam beni aldatıyor diyerek kendisi de kocasına karşı bu günaha giriyor. Aman böyle bir yanlışa girip de kendinizi, şeytana, nefse kaptırmayın, onların oyunlarına gelmeyin. Bunlar şeytanın hileleridir. Koca, o günahı, o rezilliği yapıyorsa, kocan kendini cehenneme atıyorsa, sizinde kendinizi cehenneme atmanızın ne anlamı var? Sizler iffetinizi, hayânızı, namusunuzu koruyunuz. Sizin iffetinizi korumanız kocanızdan ziyade Allah için olsun. Kocasından kızıp kendi kendine başka erkek arkadaş bulanlar, onların yaldızlı sözlerine kananlar da büyük günaha girenlerdir. Bunlar huzuru kocasında, ailesinde bulamayınca huzuru başkalarında arıyorlar. Huzuru ailemizde arayalım, huzursuzluğun sebeplerini tespit edip onun çarelerini düşünelim. Huzuru kalbinde, Allaha kullukta ara, sabrı kendine arkadaş edin, günah yollarla huzura kavuşmanın imkânsız olduğunu bil. Böyle yapıp pişman olanlardan ibret al! Her ailesinde sorun olan böyle yanlışlara düşerse dünyanın hali ne olur? Hele bazıları daha kocasından boşanmadan veya boşandıktan sonra iddet süresinin bitimini beklemeden başkasına varanlarda büyük günaha girmiş demektir. İddet süresi bitmeden evlenen başkasının nikâhı altında olanla evlenmiş gibi olur. Bazı kadınları duyuyoruz; kocası yakışıklı, kendisini seviyor, maddi durumları yerinde, çocukları etrafında cıvıl cıvıl dolaşıyor. Ne dese kocası yapıyor. Bir bakıyorsunuz, bu kadın birilerinin aldatmasına kanmış. Hatası ortaya çıkınca da yuvası dağılıyor, perişan oluyor. Onun için günahınız açığa çıkmadan tevbe ediniz. Sizleri böyle günahlara yönlendiren kişilerden ve yayınlardan uzak durunuz. Nikâhı düşen erkekleri, akraba da olsalar dahi yalnızken evlere almayınız. Bunlar çok günahtır. Kocası evde olup da; hanımı evde olmayan evlere de kesinlikle girmeyiniz. Fakir de olsak, evin hanımı evde yoksa o evlere girip çocuklarının bakıcılığını, hizmetini ve evlerinin temizliğini yapmayalım. O evin kocasıyla yalnız kalmanız çok büyük günah ve tehlikelidir. Erkek ve kadınların baş başa kalmaları yüzünden çoğu kadın iffetini kaybetmiş, o iffetsizlik alnında bir kara leke olmuştur. Ama bazı hayvandan daha aşağı düşmüş kadınlar, zina günahını umursamıyorlar. Onu normal görüyorlar, belki kocaları da karışmıyor. Böyle insanlara ne desen boştur. Ama bizim anlattıklarımız, kalbinde zerre kadar ahirete imanı olanlar için düşündürücüdür, üzücüdür. Günaha üzülmek ayrı bir şey; umursamamak çok daha ayrı bir şey. Günahına üzülene tevbe nasip olur; üzülmeyene tevbe de nasip olmaz. Baş aşağı cehenneme yuvarlanır.

100

Firaset-ül Mü’minin

Bir de nefis doymaz ki, bu güne kadar işlediğimiz günahlardan, elimizde yüz karalığından başka ne var ki? Nefsimizin istediklerini nefsimize verdiğimiz zaman, nefsimiz doyuyor mu? Yoksa daha başka yok mu diyor? Nefsin istekleri verilmekle ondan kurtulamayız. Akarsuyun önünü açtıkça su çoğalır. Onun önünü köreltmek, kapatmak lâzım. Nefse her istediğini veren, su arığının önünü daha da açan adama benzer. Madem nefisler doymuyor, o halde doymayan bir canavarı doyurmaya çalışmakla zaman kaybetmeyelim. Batı ülkelerinde insanlar manevi gıdadan mahrum oldukları için, kendi nefislerini tatmin etmek için zevk ve sefaya koşuyorlar, bakıyorlar ki, eğlencelerle nefisleri doymuyor, içlerindeki manevi boşluğu dolduracak dinleri yok, bu defa toplu intiharlara kalkışıyorlar. Kurtuluşu ölümde arıyorlar. Bunlar cehenneme odun olan insanlardır. İşte Muhammed (a.s) gibi önderleri olmayan insanlar nefsin ve şeytanın oyuncağı oluyorlar. Öyleyse gün gelip günahlar bizi terk etmeden önce, biz günahları terk edelim ki, Allah (c.c) indinde bir kadrimiz olsun ve herkesten daha çok Allah-u Teala’dan korkalım, ondan hayâ edelim ve zina gibi çirkin günahlardan uzak duralım. Herkesten daha çok hayâ edilmeye layık olan Cenab-ı Hak olduğunu ispat eden şu ibretli menkıbeyi okuyalım. Daha önceleri kervanlarla yolculuklar yapılırdı. Yine günün birinde, bu kervanlardan birisi uzun bir yolculuğa çıkar. Bu kervanda da güzel bir kadın bulunur. Bu kervanda bulunanlardan biri bu kadına âşık oluverir. Bu defa da nasıl edeyim de bu kadına aşkımı, sevgimi haber vereyim der. Hep bunun fırsatını kollar, netice kervan uzun bir süre yol gittikten sonra gecenin geç saatlerinde kervan bir yerde konaklar. Herkes yorgun ve bitkin bir halde dinlenmeye geçer. Fakat o kadına gönlünü kaptıran adam gizlice o kadının yanına gelir. Onu sevdiğini söyleyip onunla beraber olmayı ister. Akıllı kadın o adama: — Git bir kervanı kontrol et bak herkes uyumuş mudur? der. Adam, kadın isteklerime olumlu cevap verecek diyerekten sevinçle gidip kervandakileri kontrol eder ve kadının yanına gelip herkesin uyuduğunu söyler. Kadın o adama şöyle der: — “Cenabı Hak da uyumuş mudur?” O adam: “Hâşâ Yüce Allah uyumaz. O daima kullarını görür.” der. Kadıncığaz: — İşte madem Allah-u Teala uyumuyor o halde herkesten daha çok Allah-u Teala’dan hayâ etmemiz lâzımdır? der. Ve o anda adam hatasını anlar ve günahına pişman olup tevbe eder. İşte her kadın veya erkek başta Allah-u Teala’dan korkmalıdır. Ondan hayâ etmelidir. Rabbim tüm kadınlara bu şuuru versin. (Zina konusunun dindeki cezasını, günahın büyüklüğünü öğrenmek isteyen “Uyarı” adlı kitabımızın zina konusundan öğrenebilirler.) İşte insanlar günahların içersinde çok kaldıkları zaman veya günahlara devam ettikleri için her şey kendilerine normal gelmeye başlıyor. İnsanlar

Firaset-ül Mü’minin

101

inandıkları gibi yaşamadıkları için; yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar. Daha önceleri hayâya, iffete, kapalılığa önem veren İslam gençliği; şimdi açılıp saçılmayı medeniyet olarak, ilericilik olarak görüyor. Günbegün kızlar hayâdan uzaklaşıp açık saçıklıkta adeta yarış yapıyorlar. Bunların yaptıkları yanlışlıkları ne din kabul eder, ne de akıl kabul eder. Açılıp saçılmayı üstünlük, ilericilik olarak gören neslin aklına şaşarım doğrusu. Biz Mü’minler böylesi durumlarda kimseye bakmayız. Her şeyi en iyi bilen Allah-u Teala’dır. Madem Allah-u Teala açılıp saçılmayı yasaklamış, iffet ve namusu emretmiş, biz de ona uyarız. Diğer insanların aklına bakmayız. Aklı onlara veren Allah (c.c)dur. Bu insanlar âdeta kendilerine aklı verene de akıl öğretmeye kalkıyorlar. Açılmaya, soyunmaya medeniyet gözüyle bakıyorlar. Allah Resûlü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Kadınların en şerlisi açılıp saçılan, böbürlenendir. Onlar münafık vasfı taşımaktadırlar. Onlardan cennete çok az sayıda gireceklerdir.”6 İşte insanda iman olmayınca aklı da düzgün çalışmıyor. Önemli olan Müslüman genç kızların bunların yalanlarına, oyunlarına kanmamalarıdır. Nefislerinin arzularına göre hareket etmeyip; akıllarıyla hareket etmelidirler. Akıl da Allah (c.c)’nun emirlerinden yana. Allah (c.c)’un emirlerini yerine getirirken utanan zavallı Müslüman! Namaz kılmaya utanıyorsun, kapanmaya utanıyorsun! Ey kardeşim, sen niçin utanıyorsun ki, Allah-u Teala’nın emrini yerine getirdiğin zaman alnın açık olsun. Allah’a itaatten ar(utanan) eden insanlar, Rablerinin yüceliğini az da olsa anlayabilselerdi, bu gaflete düşmezlerdi. Gerçek Mü’minler O’na itaat konusunda kınayanların kınamasına aldırış etmezler. Eğer ortada utanacak, ar edecek birileri varsa o da kendilerine binlerce nimetler veren Rabb'lerine asi olan, açık saçık gezenlerdir. Müslüman kızları din düşmanlarının oyunlarına gelmeyi ne zaman bırakacaklardır? Kendilerini cehenneme çağıran bu insanların şerlerinden ne zaman kendilerini kurtaracaklardır? Medeniyet diyerek, ilericilik diyerek, moda diyerek Müslüman kızlarının başını açtılar. Ondan sonra da modalarla Müslüman kızlarını günbegün tesettürden uzaklaştırdılar. Şimdi sokaklarda mini etek giyenler, giydikleri gömleklerde tenini, boyunlarını, kollarını gösterenler, acaba bu ilerlemeleri, medeniyetleri ne zaman sona erecek? Bencesine sokaklarda sütyen ve kilotla gezene kadar sürecek. Madem çok açılan çok ilerici, çok medenî, öyleyse bir defadan giysilerinizi atın da hemencecik medenîleşip ilerleyin, daha yavaş yavaş açılmanın, ilerlemenin ne anlamı var! Bu kadınlar hayâdan uzaklaştırılmış ne yaptıklarını bilmeyenlerdir. Hadisi şerifte şöyle buyrulmuş:

َ ْ ِ َ ْ َْ َ ِ ْ َْ َ ْ َ َ ‫إن مما ادرك الناس من كلم النبوة الولى: إذا لم تستحى فاصنع ما شئت‬ َ ُ ِ ّ ُّ ِ َ َ ْ ِ ُ ّ َ َ ْ َ ّ ِ ّ
"İnsanlığın ilk nübüvvet kelamından aldığı öğüt şudur: "Eğer hayân yoksa git dilediğini yap."7 Başka bir hadisi şerifte ise:
6 7

Camiü’s-Sağir, 3: 392 Buhari, Enbiya 54 Edeb 78

102

Firaset-ül Mü’minin

ُ َ َ ِ َ ْ ِ ْ ُ ُُ َ ً ُُ ٍ ِ ّ ُ ِ ّ ‫إن لكل دين خلقا، وخلق السلم الحياء‬
"Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayadır."8 Gerçek Mü’min hanımları böyle kişileri ve batının çirkinliğini örnek alamazlar, onlara benzeyemezler. Ama maalesef Müslümanlar kendi dinlerinin güzelliklerini bırakıp, batının ahlâk dışı kültürüne tabi oluyorlar. Bunun böyle olacağını kâinatın efendisi bizlere şöyle haber vermişler: “ Şüphesiz sizler, sizden önceki milletlerin kötü âdetlerine adım adım, karış karış gireceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler, siz de arkalarından gireceksiniz.” Ashab: “Yahudi ve Hıristiyanları mı demek istiyorsunuz?” diye sordular. Allah Resulü (s.a.v): “Ya kimi olacak?” diye buyurdular.”9 Şu rivayeti de önemseyelim: “Kalıplar benzeşince, kalplerde benzeşir.”10 Papa II. John Poul şöyle diyor: “Bizim derdimiz, Müslümanları Hıristiyanlaştırmak değil; bizim gibi düşünmelerini sağlamaktır.” Allah-u Teala’nın emirleri ortadadır, dileyen Rabbine kul olur, cennetlik olur. Dileyen iki günlük dünyada nefsinin arzularına uyar cehennemlik olur. Yalnız Müslüman hanımları sokaklarda cariyeler gibi açık gezemezler. Onların giyimi İslam’a uymalıdır. Ben tesettüre girmek istiyorum, Rabbimin emri neyse ben ona uymak istiyorum diyen bacımıza tavsiyemiz şudur: Tesettürünü güzel görünmek için yapma, bazıları var eşarp kendisine yakıştığı için örtüyor. Başını örtmüş, kolları açık, etekleri kısa, giydikleri elbiseler dar. Demek ki, bu gibi kadınlar eşarplarını Allah için örtmemişler, süs olsun diye örtmüşler. Böylelerinin saçı avret de, kolları dizleri avret değil mi? Hatta kollar, boyunlar ziynet ve çekicilik yönünden saçtan çok daha etkileyicidir. Öyleyse Müslüman hanımlar, bunlar gibi yapmamalı, giydiği kıyafetleriyle herkesin dikkatini üzerine çekmemelidir. Bazı kapanmışları görüyoruz; öyle bir süs yapmış, giyinmiş ki, herkes onun güzelliğine, süsüne bakıyor. Hatta bazılarının da başı örtülü olduğu halde, bazı şarkı, türkü programlarında binlerce erkeğin yanında oynadıklarına şahit oluyoruz.- Böyle yapmak helâl midir? Şimdi sözü fazla uzatmayalım. Kapanan Müslüman hanımları doğru düzgün kapansınlar. İşi maksadından kaydırmasınlar. Öyleyse Müslüman hanımlarının giydikleri elbiseler, vücut hatlarını belli ettirmemeli, ince olmamalı, dar olmamalı, şıklığıyla yabancı erkeklerin dikkatini üzerlerine çekmemelidirler. Sade giyimler olmalıdır, bu şartlara uymayan, açıklardan çok daha dikkat çeken, manken gibi giyinenler, şıklıklarıyla dikkat çekenler. Onlar da Allah (c.c) indinde mesuldürler. İşte her şeyi normal gören insanların zihniyetini bırakalım. Şimdi kızların açılmasına normal diyorlar. Bu insanların beyinleri yıkanmış, onun için Allah-u
Muvatta: Hüsnü’l Hulk 9, (2,905) İbn Mâce, Zühd 17 (4181) Buhari, Enbiya 50; Müslim, ilim 6. 10 El- Hafâci, Nesimu’r-Riyâz,1/590
8 9

Firaset-ül Mü’minin

103

Teala’nın hudutlarını çiğniyorlar. Bakıyorsunuz evin erkeği hanımına: “Kızımız dışarılarda böyle açık gezmesin” diyor. Karısı hemen söze atılıyor: “Herkes açık geziyor, sadece bizim kızımız mı? O da gençtir, onu çok sıkma ve öyle sözler bir daha söyleme ayıptır.” diyor. Acaba kapanmak ne zamandan beri ayıp oldu? Bazıları da yaptıkları yanlışlarını dine mal etmeye çalışıyorlar. Hâlbuki dini emirler insanların heveslerine göre düzenlenemez. Şimdi insanlara bazı şeyleri kabul ettirmek için, dinin emirlerinin orasından, burasından kırpıyorlar, neymiş, insanların kabul edebilecekleri şekle koyacaklar. Ben bu düşünceye çok karşıyım. Şimdi dini emirler neyse doğru olan odur. Çünkü o emirleri koyan Allah (c.c) dur. Allah-u Teala hata etmekten münezzehtir. Bir de dinimizin emirlerinden utanıyor muyuz ki, onu değiştirip insanlara sunalım. Din neyse insanlara o söylenir, insanların heva ve heveslerine göre dini emirler yumuşatılamaz. O zaman bizde bir sorun var demektir. Her toplumun düşüncesi, kültürü farklı farklıdır. Biz dini emirleri onların kültürüne göre mi söylemeliyiz. Eskiden açıklık ayıptı, şimdi neredeyse kapanmak ayıp sayılacak, sen bu insanların arzularına göre mi dini ayarlayacaksın? Kadın erkek dolaşması günümüzde normal karşılanıyor diye; İslam’ın emrine uymayan gezmeyi, tokalaşmayı iyi mi göstermeliyiz? Önemli olan dinimizin bize sunmak istediği mesajı doğru alalım. Ondan sonra hiç çekinmeden söyleyelim. İsteyen kabul eder; isteyen reddeder. Sonucuna da kendisi katlanır. Şunu anlatmak istiyoruz: Dini emirler neyse onu söyleyin. İnsanlara bir şeyleri kabul ettirmek için dinin hükümlerinde değişikliğe gitmeyin. İnsanlar kendilerini dine göre ayarlamaya mecburdur. Din insanlara göre ayarlanamaz. İnsanlar farklı karaktere ve düşüncelere sahipler, sen bunlara göre dini ayarlar isen o din, din olmaz, başka bir şey olur. Zaten Cenab-ı Hakkın emirleri akıllara vicdanlara uygundur. Lakin bazı akıllarda sorun oluyor veya imanlarda derin yaralar oluyor. Mademki, Allah-u Teala’nın emirleri içersinde tesettür de vardır. O emri yerine getirmeye çalışalım. Örtünmede istenilen şartlara uyalım. Başkalarının düşüncelerine aldırış etmeyelim, hak bildiğimiz davada sebat edelim. Siz şu sokaklardaki açıklığa saçıklığa ne diyorsunuz? İlk önceleri kızlarımızın parmağı, saçının bir kılı dahi görünmüyordu. Şimdi sizlere ne oldu da böyle kızlarınız açılıp saçıldı. Yeni yetişen kızların kot pantolon, kısa kollu kazaklar giymeleri caiz midir? Erkek evlâdının giymekten hayâ ettiği giysileri, kızlar yüzleri kızarmadan, rahatlıkla giyebiliyorlar. Anlaşılan toplumumuz çok fazla medeni olmuş(!) Şairin dediği gibi:
Medeniyet dediğin açmaksa bedeni, O halde hayvanlar bizden daha medeni!

Bu zavallıların aklına deliler bile güler. Kızlar, kadınlar balkonlara başları açık, kısa kollu, dar pijamayla, geceliklerle çıkıyorlar. Bunlar birer rezalettir. Bir Müslüman hanımı nasıl böyle olabilir? Şöyle söyleyelim: Sizin vicdan ve

104

Firaset-ül Mü’minin

merhametiniz, can ve ciğer evlâtlarınızı cehenneme atacak. Siz çocuklarınızı çok seviyorsunuz, onların üzülmesini istemiyorsunuz. Onların istekleri haram da olsa, açılmak ta olsa onları kıramıyorsunuz. Acımak güzeldir; ama siz evlâtlarınızın cehennemde yanmalarına sebep olacaksınız. Cahiliye döneminde cahil anne ve babalar kız çocuklarının canına kast edip dünya hayatlarını sona erdiriyorlardı. Bir defasında bir şahıs Resûlullah (s.a.v)’e başından geçen şu olayı anlattı: “Benim bir kızım vardı. Ben onu çok severdim. Ben onu çağırınca koşa koşa gelirdi. Bir gün onu yanıma çağırdım ve alıp dışarıya çıktım. Yolda bir kuyu vardı. O kuyuya yavrumu attım. Son defa duyduğum haykırışlar! Hala kulağımdadır. Zavallı yavrum: “Baba beni buradan kurtar! Babacığım beni buradan kurtar! diye bağırıyordu.” Bu vakayı duyunca Resûlullah (s.a.v)’in gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Toplantıda bulunanlardan biri dedi ki: “Arkadaş sen Resûlullah (s.a.v)’i üzdün.” Peygamber (s.a.v) de buyurdu ki: “Bırakın kabahatini anlatsın, böylece kendisi de biraz rahatlayacak.” Bunun üzerine o adam olayı tekrar anlattı. Bunu duyunca peygamber (s.a.v) o kadar ağladı ki, sakalı gözyaşlarıyla ıslandı. Resûlullah (s.a.v) daha sonra o adama dedi ki: “Cahiliye devrinde ne olmuşsa olmuş, Allah günahlarını affetsin. Sen artık hayata yeniden başlamalısın.”11 Şimdikiler de evlâtlarının imanlarının kurtuluşunu umursamayarak ebedi olan ahiret hayatlarını yıkıyorlar. Bazı şeyler sizlere ağırda gelse yapmak zorundasınız. Çocuğunuz hasta olduğunda iyileşmesi için başı yarılma, kalbi değiştirilme, böbreği alınma, onlarca defa ameliyata yatma pahasına da olsa, yine de kabul etmiyor musunuz? Acısanız da, yüreğiniz kan da ağlasa, istemeyerekte olsa kabul ediyorsunuz? İşte kızlarımıza acıdığımızdan dolayı, dini emirlere göre yetiştirmezsek, onları çetin bir azaba atmış olacağız. Demek ki, kızlarımız her şeyi iyi düşünemiyor. Ölümü çok uzak görüyorlar. Öyleyse onlara siz yardımcı olunuz ve şöyle deyiniz: “Kızım açılıp saçılman günahtır. Bu bizlere yakışmaz.” deyip, onu dinini öğrenmesi için hocaya gönderiniz. Sizler haramlarda çok kaldığınız için, açılıp saçılmayı çok normal karşılasanız da; yerin ve göğün Rabbi ve kullarını nimetleriyle kuşatan Allah, yapılan bu hareketlere normal demiyor. İslam şeriatının temsilcisi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) normaldir demiyor. Zaten her kim açılıp saçılmaya helâldir, normaldir, günümüzde örtünme de neymiş, açılmak daha iyidir, açılmak medeniyettir, bizler 21. asırda yaşıyoruz kapanmak ta neymiş gibi sözler söylerse, o kişi kâfir olur. Cehennem azabına aday demektir. Ey Müslümanlar! Kendimize gelelim, aklımızı başımıza alalım! Nereye gidiyorsunuz? Bu gidişiniz cehenneme yarış etmektir. Allah için siz şu dışarılardaki halleri beğeniyor musunuz? Beğenmiyorsanız, sizlerde bu fitnede yer almayınız. Sizler kendinizi ve canciğer evlâtlarınızı bu asrın fitne ve günahlarından koruyunuz. Cehennem ateşini önemseyiniz. Evlâtlarınıza
11

Tarih Boyunca Tevhid Müc. ve Hz. Pey. Hayatı, Mevdûdî, c.2 s.34

Firaset-ül Mü’minin

105

gelebilecek en küçük sıkıntılar sizlerin günlerce uykularını kaçırdığı halde, acaba evlâtlarınızın günahlarla kabre girmesine nasıl razı olursunuz? Ahireti dert edinmezsiniz? Hâlbuki sizler de ahirete, cennet ve cehenneme inandığınızı, Müslüman olduğunuzu söylüyorsunuz. Hakiki manada ahirete inanan insanlar, ahiret hususunda nasıl olurda bu kadar sorumsuzca hareket edebilirler? Zaten siz iman ehli olduğunuz için biz de önünüzdeki ciddî olayları haber veriyoruz. Yoksa imandan nasibi olmayana bunları anlatmıyoruz. İnanan insanın düşünmesi ve yapması gereken çok şeyler var. Şayet düşünüyoruz diyorsanız, şu sokaklardaki açıklıklar, hayâdan uzak davranışlar nelerdir? Bunlar kimlerin kızlarıdır? Artık kadınların açılıp saçılarak dışarılarda günah saçmaları yüzünden dışarılara çıkamıyoruz. Her an günahlara düşme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Her kim ne yaparsa kendi nefsinedir. Allah-u Teala insanların ibadetine muhtaç değildir. Ama kullar onun Rahmetine muhtaçtır. Rahmete kavuşmanın şartı: insanlar acizliklerini anlayıp kulluk bilincinde olmalıdırlar. Dünyaya geliş gayelerini unutmamalıdırlar. Bazıları da dine hizmet adı altında çok tavizler veriyorlar. Hâlbuki ruhsatlardan öteye geçme hakkımız yoktur. Çünkü tavizler bir başka tavizi doğurduğu için faydadan ziyade zarar veriyor. Bir de dine hizmet ettiğini zanneden bazı dergi ve gazetelerde, kadın resimleri oluyor. Kapalı olan kadını, giyim şekliyle öyle güzel bir hale koymuşlar ki, genç kızlara da öyle giyinmeyi tavsiye ediyorlar. Şayet İslâm kadını, o tür güzellikte sokağa çıksa, belki erkeklerin hiçbiri açık kadınlara bakmayıp, gözler kapalı kadında kalacak. Zaten günümüzde kapandığını zanneden pek çok bayan ziynetiyle, gösterişiyle açıklardan daha çok dikkat çeker hale gelmiştir. Eğer bir kapalı bayan giyimiyle açıklardan daha çok dikkat çekiyorsa kapanmadaki maksadı ihlal etmiş demektir. Bir de dini dergilerde ne gerek var ki; öyle güzelleri koyup bakanların nefsine hitap etsinler. Dini tesettürde esas olan çok güzel giyinip dikkatleri üzerinde toplamak değil; insanların dikkatini çekmeyip sade giyinmektir. Veya saçı, kolu, bacağı açık olan kadınları koyuyorlar, bu defa dini yayınlar olduğu zannedilen dergileri ve gazeteleri okuyanlar, bu gibi açık giyinmelerin haram olmadığını sanıyorlar. Hâlbuki haramı helâl saymak ta imanın gitmesine sebeptir. Demek ki; kadınlar kapansa da çok dikkat çekmemeli, öyle bir örtünme şekli bulacak ki güzelliğini gizlemelidir. Yani öyle bir giyim şekli tercih edilmeli ki, kendisine çok yakışıp, erkeklerin dikkatini çeken olmamalıdır. Ama maalesef günümüzde tesettür, “gözden ırak olmanın değil; göze yakın olmanın” adı olmuş. Evlenen gençlerimiz de alacakları hanımın tesettürlü olmasına gayret göstermelidirler. Tesettürüne riayet etmeyen bayanın, dini emirlere karşı gevşekliği var demektir. Böyle bir bayan, kızını da kendisi gibi açık yetiştirecektir. Bunlar da İslam toplumunda yaralar açar. Hanımı açık gezen kocalar da Allah indinde mesul olacaklarını bilmelidirler. Koca olan kişi hanımlarının gayri ahlâki davranışlarından sorumludur.

106

Firaset-ül Mü’minin

Bir de Müslüman’ım diyen insanlar şuna dikkat etmelidirler: Allah-u Teala’nın emirlerini uygulayamamak ayrı bir şey, kabul etmemek ayrı bir şey. Şimdi bazı insanlar var. Allah-u Teala’nın emirlerini aklına vuruyor, aklına yatmadıysa inkâr ediyor. Bu defa da o hüküm dinde kesin delillerle ispat edilmiş bir hükümse imanından oluyor. İmansız insanların da hiç kurtuluşu söz konusu değildir. Onlar cennet yüzü göremezler. Cehennem azabına duçar olurlar. Şimdi bir kişi dese ki: “İçki haramdır, faiz haramdır, zina haramdır. Ben bunların haramlığını kabul ediyorum; ama ben günahkârım, nefsime uyuyorum.” Bu kişi dinen günahkârdır, öldüğü zaman Cenab-ı Hak bu kişiyi isterse affeder, isterse günahı kadar azap eder. Fakat bu kişi bunların haramlığını kabul etmezse dinden çıkmış olur. Yani kesin naslarla, delillerle haramlıkları belirlenmiş hükümleri inkâr ederse, ben bunların haramlığını kabul etmiyorum derse, haramı helâl kabul ettiği için kâfir olur. Artık kurtuluşu söz konusu değildir. Kullar helâl ve haramları belirleyemezler sadece Cenab-ı Allah belirler. Yani kullar helâle haram; harama da helâl diyemezler. Bu anlattıklarımız da dikkat edilmesi gereken hususlardandır. 5) Kendilerine eş seçecek olan insanlar: Alacakları kızın güzel ahlâklı biri olmasına dikkat etmelidirler. Güzel ahlâklı olan kızın; yüzü güleryüzlü, dili tatlıdır, insanları incitmez, aynı zamanda sevecen olup, insanlarla geçinmesini güzel yapar. İnsanlarla güzel geçinenler, insanların sevgi ve saygısını kazananlar, kocalarını da büyük ölçüde razı ederler. Güler yüzlü, tatlı dilli olan biriyle konuşulduğu zaman insanların öfkeleri diniyor. Onlarla geçinmek kolay oluyor. Sinirli, öfkeli, yüzü asık bir kadınla insanın hayat sürmesi gerçekten çok zordur. Yüce Rabbimiz öfkesini yutanları şöyle övüyor:

َ ِ َ ْ َ َ َْ ْ َ ِ ِ َ ْ َ ّ ّ َ ّ ّ ‫الذين ينفقون في السراء والضراء والكاظمين الغيظ والعافين‬ ِ َ ُِ ُ َ ِّ َ ِِ ْ ُ ْ ّ ِ ُ ّ َ ِ ّ ِ َ ‫عن الناس وال يحب المحسنين‬
“Onlar (takva sahipleri) bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”12

İşte evlenecek olan genç, anlatılan güzel vasıfların, istediği kızda var mıdır, yok mudur? Onu anlaması için annesini, kız kardeşini devreye sokmalı, istenilecek olan kızın ahlâkı, konuşması ve edebi hakkında onlar aracılığıyla bilgi sahibi olmalıdır. Evet, evlenecek olan kişinin, evleneceği kadının huyları nasıldır? Kendisinin ahlâkıyla uyumlu olup; olmadığını öğrenmesi de çok önemlidir. Huyları, ahlâkları, fıtratları birbirine tamamen zıt olan insanların uyuşmaları zor olur. Dindar olan bir genç, dine hiç meyli, arzusu olmayan bir kızla nasıl hayat sürecektir. Fikir yapıları çok farklı olan insanlar nasıl uyuşacaklar. Diyelim ki: Birisi dininin emirleri doğrultusunda hayat sürmek istiyor; diğerinin aklı modernleşme uğruna helâl haram sınırlarını çiğnemekle meşgul ise, bunlar birbirleriyle uyuşamazlar.

12

Âl-i imran sûresi, ayet: 134

Firaset-ül Mü’minin

107

Öyleyse, evlenecek olanlar birbirlerini tanımak için, birbirlerini soruşturmalıdırlar. Ve kendi fikirlerinin ve şartlarının neler olduğunu, nasıl bir kişiliğe sahip birisiyle evlenmek istediklerini açıkça belirtmelidirler. Evlenecek olan kişi kendi şartları neyse, onları karşı tarafa haber verir ve aldığı cevaplara göre kendisine uyup uymadığını değerlendirmeye çalışır. Bilakis bu durumlarda açık ve net konuşmalıdır. “Ben buyum, benim düşüncelerim şöyledir ve ben şu vasıflarda bir hanım arıyorum” demelidir. Karşı taraf ta hangi vasıflar kendisinde varsa, onları doğru olarak söyler. Aynı fikir ve duyguları kendisinin de paylaşıp paylaşmadığını açıklar. Bu hususlarda insanın kendisini gizlemesi çok bir şey ifade etmez, belki zararlar doğurabilir. Çünkü bu gençler bir ömür boyu beraber yaşayacaklar. Birbirleriyle uyuşmaları mümkünse olsun. Yoksa iki zıt fıtratlı insanların bir araya gelmesinin bir anlamı yoktur. Bazı insanlar, kızın ahlâkı kendisine uyuyor mu, uymuyor mu? Onu anlamak için evleneceği kızla gizliden veya açıktan buluşmalar yapıyorlar. Aylarca veya yıllarca beraber geziyorlar. Bunun sebebini de, “kızın ahlâkı nasıldır, onu öğrenecekte, güya ileride mutlu olacakmış” diye açıklar. Hâlbuki bunlar mutlu olmak için çare değil. Bu yapılan hareket dince haramdır. Helâl sınırlarını aşarak, haramlarla mutluluğu arayan insanlar yanılmış olan insanlardır. Mutluluğu ve huzuru veren Cenab-ı Allah’tır. Haramlarla, Cenab-ı Hakkın koymuş olduğu yasakları çiğnemekle nasıl mutluluk söz konusu olabilir ki, daha önceki Müslüman aileler, günümüzdeki gibi gezip, tozdular da öyle mi evlendiler? Onlar mutluluğu yakalayamadılar mı? Yapılan araştırmalarda evlendikten sonra huzursuz olan ailelerin çoğu, başta iken birbirleriyle gezip tozan kişilerdir. Bir İslam genci, ister kız olsun, ister erkek olsun böyle şeylere teşebbüs etmemelidir. Böyle haram olan hareketleri normal görenler, niçin haram olsun canım, diyenler, harama helâl demelerinden dolayı imanları da gider. Onun için ağzımızdan çıkan sözlere dikkat edelim. Helâl ve haram hükümlerini koyan bizler değil Cenab-ı Allah’tır. İlk etapta şeytan beraber gezen kız ve erkeğe: Sizler iyi niyetlisiniz, sizler mutlu bir yuva kurmak için geziyorsunuz, o yüzden günah olmaz, gezebilirsiniz diyor. Onlar da şeytanın masumane açıklamasına, hilesine aldanıyorlar. Ondan sonra da yavaş yavaş haram sınırlar aşılmaya başlanıyor. Öyle bir hale geliyorlar ki, zinaya kadar gidiyorlar. Zaten bir erkekle bir kadın yalnız kaldılar mı, onların üçüncüsü şeytandır. Allah Resûlü (s.a.v): “Bir kimse yabancı bir kadınla yalnız kalınca üçüncüleri şeytan olur.” diyerek bu gerçeği dile getirmişlerdir.”13 Kızla gezip dolaşanların çoğu, sizlerle evleneceğiz diyerekten kızları aldatıyorlar, gönül eğliyorlar. Ondan sonra da işi bitince kızı almıyor veya ondan artık bıktığı için başka birini almak istiyor. Daha önceleri kendisine güzel görünen kız, daha sonraları artık çirkin görünmeye başlıyor. Burada artık kızın mağduriyeti başlıyor. Hayâsını yitiriyor, iffetini yitiriyor, kimileri kötü yollara düşüyor. Kimsenin yüzüne bakamıyor. Rezilliğin bini bir para. Tabi bu
13

Buhari, Nikâh,3 - Müslim, Hacc, 424 -Tirmizi, Râda',16

108

Firaset-ül Mü’minin

dünyadaki perişanlıklar, bir de Allah-u Teala’ya karşı işlediğimiz günahlar, onların cezası da ahirette karşımıza çıkacak. Kimileri ahirette çekeceği azabı hiç hesaba katmıyor. Hâlbuki her şeyden önemli olan ahiret hayatıdır. Oranın azabını kalemler yazamaz, diller ifade edemez. Rabbim bizleri günahlardan korusun. İnsanlar günahın içersinde çok kalınca artık haramlığını unutuyor. İnandığı gibi yaşamadığı için; yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Eskiden yabancı bir erkekle yabancı bir kadının beraber gezmesi ne kadar garip karşılanırdı, şimdi ise normal karşılanıyor. Anormallik eskilerde değil, maalesef günümüzdekilerdedir. Bunun yanında bazı nişanlı gençler, bizler nişanlıyız beraber gezebiliriz diyorlar. Bu düşünce de çok yanlıştır. Gençler nikâhları kıyılmayıncaya kadar nişanlı da olsalar yabancıdırlar. Nikâh kıyıldıktan sonra artık her şey helâl olabilir. Aksi takdirde olmaz. Öyleyse, mutluluğun ancak dinimizin emirlerine uymakla mümkün olacağını unutmayalım. İffet ve hayâmızı, namusumuzu koruyalım ve İslam gencine yaraşır davranışlarda bulunalım. Bazılarının da, kızla rahat bir şekilde gezip haramlara düşmemek için çok önceden anne ve babalarından gizli olarak nikâh kıymaları da doğru değildir. Ne yaparsak ailelerimizin eşliğinde, kontrolünde olsun. Aksi takdirde çok mağduriyetler oluşur. Bazı geçler güya günaha girmemek için ailelerinden gizli olarak nikâh kıydırıyorlar ve birbirleriyle her türlü istifadelerde bulunuyorlar. Sonra da bazı tatsızlıklar sebebiyle evlenmek nasip olmuyor. Tabi ailelerin onların yaptıklarından haberleri yok. O zaman da büyük sıkıntılar oluşuyor. Özellikle de kızlar mağdur oluyor. Öyleyse ailelerimizden habersiz gizli nikâhlar kıymamalıyız. Bazıları da var ki; harama girmemek düşüncesiyle geçici olan Mut’a(Belli bir ücret karşılığında, belli bir süre için kadınla evlenmektir.) nikâhını kıydırıyorlar. Bu da dört mezhebe göre haram olan bir nikâh şeklidir. Gençlerimiz bundan da uzak durmalıdır. 6) Kendisiyle evlenilecek kadın yumuşak başlı biri olması, kocanın meşru emirlerine itaat etmesi, huysuz ve sabırsız biri olmaması çok önemlidir.
Âişe (r.anha)’dan, Resulü Ekrem salla’llahu aleyhi ve selem: “Yumuşak muamele kimde bulunursa onu güzelleştirir. Yumuşaklık kimden sökülüp alınırsa onu da çirkinleştirir.”14

.‫إن الرفق ل يكون في شيء إل زانه، ول ينزع من شيء إ ّ شانه‬ ُ َ َ ‫َ ْ ٍ ّ َ َ ُ َ َ ُْ َ ُ ِ ْ َ ْ ٍ ل‬ ُ َُ َ َ ّْ ّ ِ

Bu vasıfta olan kadınları bulmaya gayret sarf edilmeli, ahlâkı, edebi ve sinirli biri olup; olmadığı, soruşturulmalıdır. Yumuşak huylu, kocasına karşı güler yüzlü, tatlı dilli kadınlar herkese nasip olmaz. Bunlar elmas gibi kıymetlidirler. Bu kadınlar kocaları kızdığı zaman onu sakinleştirirler. Kocanın kızması anında onlar da kızmazlar. Zaten koca bir şeylerden morali bozulup
14

Ebu Dâvud, Edeb: 10, Müslim, Birr: 78

Firaset-ül Mü’minin

109

kızdığı zaman kendisi de kızarsa evde bir tatsızlık olacağı kesindir. Koca dışarılarda onun bunun kahrını çekip ailesinin rızkını temine çalışıyor. Belki binlerce kişiye eyvallah ediyor. Bazen yorgunluk, stres veya birilerinden kendisine hakaret edilmesi onu üzmüş, kızdırmış olabilir. Bu yüzden eve moralsiz olarak, öfkeli bir şekilde dönebilir. İşte güzel huylu kadınlar kocasının bu halini, sıkıntısını anlar onu sakinleştirmeye çalışır. Koca kızdığı zaman o da onun üzerine öfkeyle gitmez. Kocanın kızmasına, kızmakla karşılık vermek, benzinin üzerine ateşle gitmeye benzer. Güzel huylu ve halim olan kadınlar, kocaları haksız da olsa yine onlara karşılık vermezler, sen bana nasıl böyle söylersin demezler. Kocanın sinirinin bir şeyden kaynaklandığını düşünür, onu hoş karşılar, sinirinin biraz sonra geçeceğini bilirler. Bazı kadınlar çok sinirlidir. Güler yüz, tatlı dil ne gezer, yüzünden düşen bin parça olur. Sözleri acıdır. Böyle bir kadın kendini düzeltmekten acizdir. Nerde kaldı ki, kocasını teselli edip ona yardımcı ola? Bir de öfkeli kadınlar kocalarına çok çirkin ve sevimsiz görünürler. Zaten insanları çirkinleştirip, çabuk yaşlandırıp, sıhhatten düşüren sebeplerden birisi de kızıp öfkelenmektir. Çirkinleşmek istemeyen, çabuk yaşlanıp sıhhatini kaybetmek istemeyenler öfke ve sinirden uzak dursunlar! Eğer, bu kötü huylarda olan bacılarımız varsa, kendilerine bir an evvel çeki düzen versinler, hep suçu kocalarına atıp kendi kendilerini temize çıkarmasınlar. Kötü huylu olup kocası kendisinden razı olmayan kadınların cennete girmeleri çok zordur. Bazen kadınların da haklı oldukları zamanlar çok oluyor. Kocasından yersiz yere, haksız olarak hakaretlere, zulümlere uğruyorlar. Rabbim bunların kocalarına dini anlamayı nasip etsin. Şimdi biz sabırsız ve kötü ahlâklı olup en küçük bir durumda öfkelenip kocasının karşısına dikilenlerin halini anlatıyoruz. Bazı kadınlar, kendi kendilerine bazı bahaneler bulup kendi kendini haklı çıkarmaya çalışıyor. Ama din ona ne görevler yüklemiş? Dini açıdan acaba haklı mıdır? Orayı hiç düşünmüyor. Burada yapılan yanlışlık şu, bu yanlışlık hepimizde var, dindarında da, dindar olmayanında da var. “Şimdi aile yuvalarının huzuru ve selameti için fedakârlık lâzım. Bu fedakârlık bazen kocadan, bazen de kadından olmalı ki, bu yuvanın huzuruna zarar gelmesin.” Biz burada şunu demek istiyoruz: Bir Müslüman nasıl olsun ki, en güzel ahlâka, Kur’an ahlâkına kavuşmuş olsun. En güzel ahlâkı ve fedakârlığı ifade eden bir olayı hep beraber hoca efendinin birinden dinleyelim: Okuyucularımla özellikle kitap fuarlarında görüşüyor, sorularına cevap verirken dertlerini de dinlemiş oluyorum. Neler mi dinliyorum, neler mi duyuyorum? Onu ne siz sorun ne de ben anlatayım. İbret, hayret, hikmet… Her şey var dinlediklerimin içinde. İsterseniz en son Üsküdar kitap fuarında dinlediğim bir hanım okuyucumun gözyaşlarının sebebinin arz edeyim de siz de ibretle okuyun, hayretle tefekkür edin. Bakın nasıl (zalim beyler) ve (sadık hanımefendiler) yaşıyor bu dünyada görün.

110

Firaset-ül Mü’minin

— Hocam derdim derindir bana bir yol göster!. diyerek başladı üç çocuk anası hanımefendi. Ve şöyle devam etti: — Kocam içki bağımlısı, gece yarılarına kadar meyhanede içiyor. Sonra geliyor, kapıyı yumruklamaya başlıyor. Çocuklar duyup ta rahatsız olmasınlar diye hemen kalkıp kapıyı açıyorum. Buyur edip saygıyla karşılıyorum. Bir isteği olup olmadığını soruyorum. Bazen yemek istiyor, gecenin o saatinde akşamdan ayırdığım yemekle sofra kuruyorum. Bu defa beğenmiyor, bunlar beklemiş, bana yeniden yemek yap, diyor. Çocuklar okula gidecekler uyanıp ta huzursuz olmasınlar diye hemen mutfağa giriyor, yemek yapmaya başlıyorum. Arkamdan geliyor hazırladığım yemeğe bakıyor, ben bunları yemem, başka yemek yok mu? diye bağırıp çağırmaya başlıyor. Ben de kazanabildiğim parayla ancak böyle yemek yapabiliyorum, sen yardımcı olursan istediğini yaparım, deyince, kıyametler kopuyor, kazandığını başıma mı kakıyorsun, diyerek tencere tabak ne varsa havada uçuşuyor, yapmadığını bırakmıyor. Çocuklar duymasın diye yine sesimi çıkarmamaya gayret ediyor, geçiştirmeye çalışıyorum; ama nafile. Başıma fırlatılan tencere tava sesine çocuklar uyanıyor, ortalık ana baba günü oluyor, bağrışmalar, ağlaşmalar, bir kıyamettir gidiyor.
Şaşırmış vaziyette soruyorum: — Kocanızın işi ne? Nerede çalışıyor?

— Ne çalışması hocam, diyor. Geceyi meyhanelerde geçiren adam gündüz iş yapabilir mi? Akşama kadar horul horul uyuyor. Akşam tekrar çıkıyor arkadaşlarının yanına. — Evin ihtiyaçlarını kim karşılıyor öyle ise, diye soruyorum. — Ondan ümidim kesilince, (mecburen) ben komşuların ev temizliğine gidiyorum. Kocamın durumunu bilenler sağ olsunlar ev işlerini bana yaptırıyorlar, evin ve çocuklarımın ihtiyaçlarını ben karşılıyorum. Hatta onun masraflarını da ben temin ediyorum!
Bir daha şaşırarak soruyorum: — Yani masraflarını da mı sen veriyorsun?

— Ne yazık ki öyle, diyor. Çıkarken para istiyor, vermesem ev başıma yıkılacak hale geliyor. Namus belası harçlığını da ben vermek zorunda kalıyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum, sanki hıçkırıklar boğazıma düğümleniyor. Kendimi zor tutuyorum. Tam bu sırada beni şok eden bir açıklama daha dinliyorum. Diyor ki: — Bunların hiçbirisi mühim değil benim için. Çok da önemsemiyorum olanları. Ben kapıcı olarak da çalışmaya razıyım. Allah’a şükürler olsun elim ayağım tutuyor. Yine soruyorum:

Firaset-ül Mü’minin

111

— Yediğin dayaklar da mühim değil mi? — Evet diyor. Yediğim dayakları da mühimsemiyorum. Nihayet bir iki saat sonra acılarım diniyor. — Öyle ise diyorum. Bana neyi sormak istiyorsun. Bakın verdiği cevaba. Diyor ki: — Bu hali Cehenneme götürecek, işte buna razı olamıyorum, cehennemden kurtarma çaresi yok mu? diye sormak istiyorum. Acaba temizlik yaparak kazandığım üç beş kuruştan artırıp da kocamın adına sadaka versem cehennemden kurtulmasını sağlayabilir miyim? Ne de olsa bu benim çocuklarımın babası. Sözlerini şu tespitle bağlıyordu. — Düşene herkes tekme atar, bir de ben tekme atmayayım, diyorum. Artık daha fazla dayanamıyorum. Önümdeki masanın üzerinde yazdığın otuz kitabım dizili. İmzalatıp duamı almak, elimi öpmek için sırada bekleyen okuyucularım da karşımda. Ayağa kalkıp onlara sesleniyorum: — Otuz kitaba imza atan elimi öpüp, duamı almak için bekleyen kıymetli okuyucularım! Yanlış adrestesiniz. İşte size eli öpülecek insan ve duası alınacak yılın hanımefendisi! Doğru adres işte burasıdır. Gelin de görün sabır nedir, tahammül nedir, sadakat nedir, kötü gün dostu kimdir, vefalı eş nasıl olur? — Ne dersiniz hanımefendiler! Sizin sabrınız, tahammülünüz, sadakatiniz, vefanız da böyle mi? Siz de aynı sabır kahramanlığını gösteriyor, benzeri şefkatli eş örneğini veriyor musunuz? Yoksa size, halinize şükretmek mi düşüyor?”15 Şimdi ki insanların, ben en güzel ahlâka kavuşayım, fedakâr olayım, kötülüğe karşı iyilik edeyim, dövene elsiz, sövene dilsiz olayım. Böylece “ahlâkı hamideye” (övülen ahlâka) kavuşayım diye bir derdi yok. Şimdikiler şöyle düşünüyor: “Ben haklı mıyım; değil miyim?” Haklıysa tamam artık, onu zincirler zapt edemez. Şimdi her haklı olduğumuzda dava yaparsak, insanlarla aramızı açarsak, kocamızı toplumda küçük düşürürsek en güzel ahlâka nasıl kavuşabiliriz. Keşke bu kadar ortalığı curcunaya, gürültüye verenler haklı olsalar bari. Çoğu meseleye bakıyoruz, hem haksızlar, hem de hak iddia ediyorlar. Karşı tarafı da haksız çıkarmaya çalışıyorlar. Anlayacağınız hem suçlular, hem güçlüler. Oysa siz ne kadar haklı olursanız olun, karşı tarafı haksız gördüğünüz müddetçe çözüm üretemezsiniz! Ey Mü’min kardeşlerim! Yuvamızda, iş yerimizde toplumumuzda huzurlu, geçimli, güzel ahlâklı biri olmak istiyorsak; haklı da olsak insanların eziyetlerini olgunlukla karşılayalım. Cahillik yapana karşı biz de cahilce davranmayalım. Yüce Allah (c.c)'u habibine şöyle sesleniyor:
15

Yeni Aile İlmihali s. 11-12. Ahmed Şahin

112

Firaset-ül Mü’minin

َ ِ ِ َ ْ ِ َ ْ ِ ْ ََ ِ ْ ُ ْ ِ ْ ُ ْ َ َ ْ َ ْ ِ ُ ‫خذ العفو وأمر بالعرف وأعرض عن الجاهلين‬
“(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”16

Öyleyse hedefimiz haklılığımızı ispatlamak olmasın. Hedefimiz nefsimize yapılan haksızlıklara karşı nasıl göğüs gerebilirim. Kötülük edene nasıl iyilik edebilirim. Bana yapılan yanlışlıktan, haksızlıktan dolayı günahkâr olup cehenneme girecek olan bu kulu cehennem ateşinden nasıl kurtarabilirimin çarelerini arayalım. Zalim değil; mazlum olduğumuz için Cenab-ı Hakka şükredelim. İyiliğe karşı iyilik etmek herkesin kârı, kötülüğe karşı iyilik etmek er kişinin kârıdır. Bunu unutmayalım! İnan ki, bizlere karşı kötülük eden, haksızlık eden insana siz iyilikle yaklaşmaya devam edin, o kişi gün gelecek hatasını anlayacak, sana karşı çok yakın olmaya çalışacaktır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bu gerçeği şöyle haber veriyor: İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekilde önle. O zaman seninle aranda düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. “Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan)büyük nasibi olan kavuşturulur.”17 Bazı akrabalar arasında soğukluklar olduğu için birbirlerini sormuyorlar, böylece birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Şimdi bu akrabalara alçak gönüllü davranıp onlara biz gitsek. Onlar bizlere düşmanlık mı edecekler? Bizi evlerine almayacaklar mı? Bilakis onlar da bizlere karşı iyi olmaya başlayacaklar. Aynı şekilde anne babalarımız bizlere haksızlık ettiğinde veya evlâtlar arasında ayrım yaptıklarında onları atmamız mı lâzım? Evet, mal dağıtımında evlâtlar arasında ayrım yapılmamalıdır. Böyle yapıldığı takdirde yardıma muhtaç olunduğu bir zamanda, git yardım ettiğin evlâdın sana baksın diyorlar. Hâlbuki evlâtlar anne babanın iyiliğine göre iyi olmamalı, onlar adaletsiz davranıp iyi olmasalar bile bizler onlara karşı iyi olmak zorundayız. Bazıları, anne ve babaları kendilerine karşı çok ta iyi değillerse, kendilerinde onlara bakmama hakkı görüyorlar. Bu çok yanlıştır. Anne baba küçük iken evlâtlarına bakıyorlar, onlar yaşlanınca evlâtları ise kendilerine bakmıyorlar. Hanımlarının sözlerine bakıp onları atıyorlar. El insaf. Evlâtların olsun gelip de sana bakmasınlar. Bu nasıl evlât, bu nasıl gelin? Çoğu hanımlar kocalarına demiyorlar ki, “git annene, babana bak ve onlarla ilgilen.” Bilakis gitme diyorlar. Anne ve babası bakıma muhtaç olduğu halde hanımının çirkin emellerine bakıp anne babayı atanlar ve buna sebep olan gelinler çok günahkâr olmaktadırlar. Madem onlar bizlerin atasıdır, öyleyse onları yanlışlarıyla, hatalarıyla beraber sevelim, kabul edelim. Onlar da bizleri elbette çok seviyorlar; ama bazen bunu iyi ayarlayamıyorlar. O halde böyle durumlarda güzel ahlâklı davranmaya, fedakâr olmaya çalışalım. Onlar yanlış yaptı diye, biz de
16 17

A'raf sûresi, ayet:199 Fussilet sûresi, ayet: 34–35

Firaset-ül Mü’minin

113

yanlışlıklar yapmayalım, zaten yüce dinimiz bize bu yetkiyi vermemiş. Yani annen, baban sana yanlışlık yaptığında onları terk edebilirsin, onlara karşı gelebilirsin dememiştir. Bizler her halükârda günah olmayan hususlarda onlara yardımcı olmalıyız. Bir ayet-i kerime şöyledir: “Kim sabreder, (kendisine yapılan kötülüğü) affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.”18 Bazı insanlar da haklı olduğu halde kardeşleri tarafından, anne babası tarafından hakarete uğruyor. O da bunların hatalarına ses çıkarmayıp olgunlukla karşılıyor ve şöyle düşünüyor: “Bunlar ne yaptıklarını iyi düşünemiyorlar. O yüzden kendi kendilerini haklı sanıyorlar. Beni de üzecek davranışlarda bulunuyorlar. Şimdi ben de bunlar gibi cahillik yaparsam olay çok daha kötü boyutlara ulaşabilir. Kalpler kırılıp bağlar kopabilir. En iyisi ben şeytana, nefse uymayayım. Öfkemi içime atayım, dışarıda da kızgınlığımı hiç belli etmeyeyim. Mükâfatımı da Rabbimden bekleyeyim. Çünkü kişinin öfkesini yutmasını Allah Resûlü (s.a.v) şöyle izah etmiştir.”

َ َ ِْ ٌ ْ َ َ َ َ َ ٍ ْ َ ِ َ ْ ُ ْ ِ ِ َ ْ ِ ً ْ ُ َ ْ ٍ َ ْ ُ ْ ِ َ ‫ما من جرعة أعظم أجرا عند ال من جرعة غيظ كظمها عبد ابتغاء‬ ِ ِْ َ ‫وجه ال‬
“Allah indinde kişinin yuttuğu en sevaplı (en sevimli) yudum Allah rızasını düşünerek kendini tutup, yuttuğu öfke yudumudur.”19

Kimsenin huzuru benim yüzümden kaçmasın. Bir daha da böyle tartışmalı konulara girmemeye gayret sarf edeyim. Resûlülah (s.a.v)'de böylesi insanlar için şu müjdeyi veriyor: “Her kim haklı olduğu halde tartışmayı(kızıp bağırmayı) terk ederse, ona cennetin ortasında bir köşk yapılır.”20 Ama bu kişinin düşüncesinde olmayan bazı insanlar, böyle güzel düşünenleri kötülüğe teşvik ediyorlar ve şöyle diyorlar: Bak işte onlar sana hakaret ediyorlar. Sen onlara niçin bu kadar kıymet veriyorsun. Böyle düşünen insanlar güzel ahlâkın ne demek olduğunu bilmeyen insanlardır. En güzeli odur ki: “İnsanlar birbirlerinin haklarına riayet etsin, birbirlerinin kalplerini kırmamakta her iki taraf ta aynı gayreti, aynı titizliğini göstersin.” Ama maalesef insanlar birbirlerini incitmemek için gayret sarf etmiyorlar. Bakıyorsunuz: İki taraf ta böyle şeylere karşı duyarsız. En ufak bir şeyde birbirlerini paralıyorlar veya çoğu kişinin: “Karşımdaki insanın kalbini kırmayayım, onun bana olan hatasını hoş göreyim.” şeklinde bir düşüncesi yok. Haklı olduğunu zannetse, elinde gelse seni öldürür. Hâlbuki Mü’minler hoşgörülü olmalı, anlayışlı olmalıdırlar. Bazılarını görüyoruz, adeta “şer satıyorum, alıyor musun?” diyor. Burada karşılaştığımız bir olayı nakledelim: “Caddelerin çok yoğun olduğu bir saatte tablacının birisi el arabasını yolun kenarına bırakmış, arabalar oradan geçmekte çok zorlanıyor.
Şûrâ sûresi, ayet:43 İbn-i Mace 20 Tirmizi, No:2061
18 19

114

Firaset-ül Mü’minin

Bir ara öyle bir sıkışma oldu ki artık arabalar geçemez oldu. Arabadaki şoförün birisi tabla sahibine şöyle seslendi: — “Kardeşim, lütfen bu arabanı kenara çek de geçelim.” Tablacı da arabada ki adama hemen şöyle seslenir: — “Çekilmiyorum kardeşim gel beni öldür.” Bereket ki şoför anlayışlı bir adamdı. Onun yanlış hareketine aldırış etmedi. Şayet şoför de o tablacı gibi cahil biri olsaydı, bir belanın çıkması kesindi. Burada tablacı olan kişi hem suçlu, hem de güçlü. Onun için cahille cahil olunmamalıdır. Çünkü günümüzde insan haklarına riayet etmeyen bu tür kendini bilmez insanlar çoğalmıştır. Her kendini bilmezle tartışırsak, onların seviyesine inersek başımız beladan kurtulmaz. Allah, güzel ahlâklı, geçimli insanlardan razı olsun.
“Edeb, edepsizin edepsizliğine sabır ve katlanmadır!” (Mevlâna)

Biz diyoruz ki: Haklı da olsak nefsimize yapılan yanlışlıkları affedelim. Bunu becerebilirsek büyük sorunlar halledilmiş olur. Şunu unutmayalım: “İki horoz bir yerde olmaz.” Birisi boyun eğmelidir. İki taraf ta dik başlılık yaparsa, benim dediğim olsun derse o zaman tatsızlıklar çıkıp kalp kırılmalar olur. Şu kızdığımız insanlar kim ki, hepsi Mü’min kardeşlerimiz, ya arkadaşımız, ya kardeşimiz ya anne babamız veyahut kocamız. Bazen onlar kızacak biz idare edeceğiz, bazen de biz kızacağız onlar idare edecekler. Böylece barış ve huzur içersinde yaşayıp gideceğiz. Bizlerin de hiç hata ettiği olmuyor mu? Elbette oluyor, bir başkaları da bizim hatalarımızı affediyor. Günün birinde, yetmişinde olan yaşlı bir amca ile karşılaştım ve ona şöyle dedim. Hacı amca sen yaşına göre çok dinçsin ve senin ahlâkın çok güzel, o yüzden herkes seni seviyor. Acaba senin hanımın da senin kadar güzel ahlâklı mıdır? Hacı Amca şöyle cevap verir: — Oğlum, o benden daha güzel ahlâklıdır. Rabbim onu bana lütuf olarak vermiş dedi. Ve ona şöyle sordum: Hiç evinizde şimdiye kadar tatsız durumlar oldu mu? Hiç birbirinizin kalbini kırdınız mı? Onun cevabı şöyle oldu. — Oğul, elli yıldır evliyiz halen bir birimize ciddi manada kırıcı bir şey dememişiz. Huzurlu bir şekilde evliliğimiz sürüp gidiyor, çok şükür. Ve şöyle dedim: — Bu ailenizin böyle huzurlu bir aile oluşu ağırlıklı olarak acaba sizden mi; yoksa yenge hanımdan mı kaynaklanıyor? — Ağırlık ondan kaynaklanıyor. Ama bizim aramızda bir kaide var. O kızdığı zaman ben susarım tartışmam, ben kızdığım zaman da o susar benimle tartışmaz. Daha çok beni sakinleştirmeye çalışır. Bana ağır sözler değil; güzel sözlerle karşılık verir. Hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına, tebessümüne, ilgilenmesine devam eder.

Firaset-ül Mü’minin

115

Şayet karıkocalar bu prensibi uygulayabilseler çok pürüzlükler kendiliğinden halledilmiş olacak. Ama kaçı bunu yapıyor. Bilakis bu konularda ev hanımlarına çok görevler düşüyor. Onlardan ricam: “Kocaları kızdığı zaman velev ki, koca haksız da olsa Allah rızasını kazanmak için ses çıkarmasınlar.” Allah-u Teala’nın hiç mi hatırı yanlarında yok. Kocanın serkeşliğine sabretmenin neticesi cennettir, bunu bilmiyorlar mı? Ashab-ı kiramdan Enes bin Malik (r.a) şöyle anlatıyor: “Peygamber (a.s) bize, sizin erkeklerinizden kimlerin cennette olduğunu haber vereyim mi?” Biz de, evet Ya Resûlallah deyince, şöyle buyurdular: “Peygamber cennettedir. Sıddık cennettedir. Şehrin bir ucunda olan din kardeşini ancak Allah için ziyaret eden adam cennettedir.” Dikkat edin kadınlardan kimlerin cennetlik olduğunu haber vereyim mi? Biz de: Evet Ya Resûlallah deyince buyurdular ki: “Seven, sevilen, doğurgan olan, öfkelendiği veya kendisine fena bir muamele yapıldığı veya kocası öfkelendiği zaman: “İşte bu benim elim senin elindedir, sen razı olmadığın sürece gözümü yummam diyen kadın.”21 Acaba kocası kızdığı zaman böyle yapabilecek kaç bayan var. Böyle yapabilenlere müjdeler olsun! Bir de kadınlar: İster kocam benden razı olsun; ister olmasın nasıl olsa ben elimden geleni yapıyorum dememelidir. Kocan çok iyi biri olmasa da senin onun memnuniyetini kazanmaya çalışman; senin ne kadar güzel ahlâklı olduğunun alametidir. Nasıl ki, bir evlâdın, anne babası çok iyi olmasa da, annem ve babam ister benden razı olsun; ister olmasınlar demeye hakkı yoksa kadınlarında öyle demeleri uygun değildir. Ne yapayım da kocam benden razı olsun gayreti ve düşüncesi içersinde olmalıdır. Bazen anne ve babalarımız bizlere haksız olarak kızıyorlar. Öyle de olsa onlara karşı gelme, onları üzme yetkisi bizlere verilmemiş. Bir evlât, yine de onların rızasını kazanmalıdır. Çünkü o evlâdın cennete girmesi onların rızasıyla çok alâkalıdır. Mademki, Rabbimiz bizlere anne ve babalarımız haksız da olsalar onlara saygısızlığı bize helâl kılmamış; öyleyse hanımlarda şöyle düşünmelidir: “Her ne kadar kocam bu konuda haksızsa da ona sabredeyim. Çünkü ailemizin huzuru çok önemli, ben de onun gibi hatalar yaparsam iş daha da ileri gidip kötü sonuçlar doğacak. En iyisi hiçbir şey olmamış gibi ben küsmeyip konuşmama devam edeyim. Aynı zaman da benim cenneti kazanmam kocamın benden memnun oluşuyla alâkalı, öyleyse Allah için bu kocamın yanlışlarını hoş karşılayayım.” Bazı kadınları görüyoruz: Kocası haklı yere de kızsa hemen küsüveriyor. Başını öne eğip, kocasının yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyor. Koca da hanımın kızdığını görünce, kendisinin konuşmalarına cevap vermediğini fark edince, o da hemen küsüp oradan ayrılıyor. O kadın böylesi durumlarda küsmese, hiç bir şey olmamış gibi güzel güzel konuşmalarına devam etse, koca da hatasını anlayacak ve pişman olacaktır.

21

Taberânî, el-Kebir, 19/140-Heysemi-Mecmauz Zevaid, 4/312

116

Firaset-ül Mü’minin

Böyle küsmek çare midir, en ufak bir tartışmada hemen küsülüp kocadan yüz dönülürse o evde huzur olur mu? Farzı misal, kocamız haksız olsa hemen huzursuzluk yapıp evin huzurunu kaçırmamız mı lâzım? Ne zaman kötülüğe karşı iyilik edeceğiz? İki taraftan birileri muhakkak yumuşak huylu olmalıdır. Şayet karı da, koca da her ikisi de sert ve katı olurlarsa, o ev cehenneme döner. Yani evde kızmak, küsmek çare değil. Bazıları var çocuklar gibi hemen kızıp küsüverir, git ondan uğraş artık. Küsmek kadar kötü bir şey var mı acaba! Demek ki: Evde kızma da olsa hemen küsüp konuşmazlık yapmamalıyız; bilakis hiçbir şey olamamış gibi konuşmamıza devam etmeliyiz. Bu gibi davranışlarla ortalığa huzurun hâkim olmasını sağlayıp, huzursuzluğu artırıcı davranışlardan uzak olmalıyız. Bazı ailelere bakıyoruz: Ufak bir kızma durumunda hemen birbirlerine karşı asık suratla, konuşmamakla tepki gösteriyorlar. Konuşmamakta tepki göstermenin bir başka şeklidir. Hatta bazen karşıdakinin daha fazla kızmasına sebep olur. Demek ki sesiz kalmakta her zaman çere olmuyor. Öyle karı kocayı duyuyoruz ki, aynı evde aylarca, yıllarca birbirleriyle konuşmuyorlar. Bu ne biçim ahlâktır. Müslüman’a küsmek yakışır mı? Yabancıya karşı küsmeyi dinimiz yasaklarsa, ya bu küsme kocaya karşı olursa nasıl olur? Bunlar akıllarıyla değil; nefisleriyle hareket ediyorlar. Her ikisi de, o gelip özür dilesin ve konuşsun diye düşünüyorlar. Dinimiz gelmeyene gideni, kötülük edene iyilik edeni, ilk selâm verip konuşanı överken, küsmeyi de yasaklarken bu insanların yaptığı nefis değil de ya nedir? Koca erkeklik havasına kapıldığı zaman en azından evin hanımı barışçı davranıp şeytanı evden kovsa daha iyi olmaz mı? Şayet sana fenalık yapanı mahcup etmek istersen, onun sana davrandığı gibi davranma. Fenalığına karşı iyilikle karşılık vermeye çalış. Zamanla o da senin dediğin gibi olacaktır. Bazı hanımları görüyoruz evlâtları kendilerine kızıyor, kovuyor. Yine de hiç kızmıyor, kızsa da belli ettirmiyor, hemen gülerek cevap veriyor. Bu gibi kadınlara şu tavsiyeyi yapıyoruz: Ben kocamın kızmalarına dayanamıyorum diyorsunuz. Ama evlâdınız size sövse, kızsa, sonra da hiçbir şey olmamış gibi, onunla güzel güzel konuşuyorsunuz. Keşke bu güzel ahlâkınızı kocalarınıza karşı da uygulayabilseniz. Hâlbuki evlâdın sana kızdığında, sen de ona kızıp tepkini göstersen günah dahi olmaz. Yani annenin, evlâdının haksızlıklarına, haram davranışlara ve haksızlıklara girmemek kaydıyla kızıp tepki göstermesinde bir yasaklık yoktur. Yine de evlâdının taşkınlıklarına sabrediyorsun, kocan bir şey söylese aynı fedakârlığı yapamıyorsun. Hem o ailenin huzuru bozuluyor, hem de kocanla aranı açman, ona karşı tedbirli davranmaman, onu üzmen senin cehenneme girmene sebep olabiliyor. Ey bayan kardeşler! Ben kocaların arkalarını tutmak için bunları söylemiyorum. Elbette sizlerin de kocalarınızın üzerinde pek çok haklarınız vardır. Sizin en güzel ahlâkı elde etmeniz, fedakâr olmanız aile yuvalarınızın huzurlu olmasına sebep olur. Nice güzel ahlâklı, dindar kadınlar kocalarının düzelmesine, dindar olmasına, günahlardan uzak olmasına sebep olmuştur.

Firaset-ül Mü’minin

117

Kocaların düzelmesinde, evlâtların yetişmesinde, kadınların güzel ahlâklı, fedakâr olmaları çok önem arz etmektedir. Bir de gerçekten dinimizde koca hakkı önemli bir şeydir. Bir hanımın kocasının meşru emirlerine uyması, o kadının cenneti kazanmasına büyük bir sebeptir. Öyleyse, “bazen biz kızarız kocamız bizi hoş görür, bazen de o kızar biz onu hoş karşılarız.” Böylesi durumlarda haklı haksız fazla aranmadan birileri olgun davranmalıdır. Takvalı, güzel ahlâklı olana yaraşan hataları affetmektir. Demek ki, affetmek düşüklük değil yüceliktir. Her iki taraf ta benim dediğim olmalı derse geçim sağlanamaz. Buna bir misal arz edelim: Günün birinde arkadaş olan iki kişinin sefere gitmesi gerekiyor. Gidecekleri yer aynı olduğu için biri diğer arkadaşına şöyle bir teklifte bulunuyor: “İkimizin de gideceği yer aynı, oraya gidecek başka arkadaşlar da var; ama onlar bizden önce çekip gitmişler. Geride ikimiz kalmışız. Öyleyse ikimiz beraber gidelim der.” Tabi diğer arkadaşı şöyle düşünüverir: “Ben bu arkadaşımla sefere gidiyorum, lâkin farkına varmadan kalbini kırar isem üzülürüm.” Ama seninle gelmiyorum dese de olmuyor. Bu defa kendi kendine şöyle bir karar alır. “Ben yolculuğumuz devam ettiği sürece arkadaşım ne derse ona itiraz etmeyeceğim. Şurada yatalım derse orada yatacağım. Şurada yemek yiyelim derse orada yemek yiyeceğim.” Şimdi çoğu insanlar var, ne pahasına olursa olsun illâ kendi dediğini yapmaya çalışır. Görüşünde ısrar eder. Karşıdaki insan da aynı huyda ise o zaman tartışmalar başlayacak, kalp kırmalar olacak. Ama bir taraf olgunluk gösterip tamam kardeş senin dediğin gibi olsun, yeter ki sen kendini üzme derse hemen ortalığı bir sakinlik kaplayacaktır. Şeytan da oradan bir pay almadan def olup gidecektir. Ve bu arkadaşlar 20 gün beraber kalırlar. Arkadaşından günah istekler gelmeyinceye kadar, diğer arkadaşı onun isteklerine göre hareket eder. Böylece güzel bir şekilde yolculukları sona eriverir. Birbirlerinden çok memnun bir şekilde ayrılırlar.

ْ ُ َ َ ُ َ ّ َ َِ ‫اذا عز اخوك فهن‬
Kardeşin (dostun) yüksekten alıyorsa; sen alttan al, o öfkelendiği zaman sen sakin ol. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum: Birilerimiz idare etmeli, nasıl ki iki deli bir arada olmazsa, iki tane dik başlı insanın da bir arada geçinmesi zordur. En güzeli o ki, tüm Müslümanlar en güzel ahlâka sahip olsun. İnsanlara karşı yumuşak olup kırıcı olmasın. Ama insanların huyları farklı farklı, bazıları sert mizaçlı oluyor, karşısındakini çabuk kırabiliyor. Bazıları kavgaya varıncaya kadar tartışmasına, inadına devam ediyor. Madem insanlarla iç içe yaşıyoruz, öyleyse onlara olan ilişkilerimizde huylarını, karakterlerini de göz önünde bulundurarak hareket edelim. Üzülerek belirtelim ki, çoğu Müslüman kardeşimiz, çoğu şeylere dikkat etmiyor. Birilerine faydam olsun niyetiyle yola çıkıyor. Ama insanların karakterlerini göz önünde bulundurmadığı için daha büyük günahlara sebep olunabiliyor.

118

Firaset-ül Mü’minin

Az önce belirttiğimiz gibi bir yolculuk yaparken bile ne kadar tatsızlıklar oluyor. Mü’min kardeşler toplanıp bir yerlere, yolculuğa çıkacakları zaman seferle ilgili edeplere dikkat etmelidir. Sefere çıkıldığı zaman nelere dikkat edilmeli, onları okumalı veya âlimlerden sormalıdırlar. Çoğumuz kendi kendimize benim ahlâkım güzel diyoruz. Ahlâkım güzel demekle bizler güzel ahlâklı olamayız. Bir kişiyi düşünün ki: Müslümanlar ondan razılarsa, ondan memnunlarsa, bu onun güzel ahlâklı oluşuna alamettir. Çünkü çirkin ahlâklı kişileri insanlar kolay kolay sevmezler. Tabi bu insanların sevgisi dini kaidelere, şartlara uymakla beraber olan sevgidir. Yoksa bazı kişiler var helâl ve haram demeden insanların yardımına koşuyor. Onlar da ondan razı oluyorlar. Bu durum bizim iyi bir insan oluşumuza alamet olmaz. Bizim vurgulamak istediğimiz nokta, insanlar senin dindar oluşundan ve efendiliğinle, geçimli biri olmanla örnek oluşundan dolayı seni seviyorlarsa, bu güzel ahlâklı olduğuna alâmettir. İkinci olarak insanların güzel ahlâklı olup olmaması seferde, yolculukta belli oluyor. Zaten sefer insanın nasıl biri olduğunu ortaya çıkarır. Birileriyle yolculuğa çıktığın zaman, onlarla güzel bir şekilde, kalp kırılmalar olmadan dönülebilmişse o insanlar faziletli insanlardır. Bakıyorsunuz bir grup insan toplanmış bir yerlere gidecekler, yolculuk edeb ve adaplarını bilmedikleri için, her kafadan bir ses gelmeye başlıyor. Biri şöyle diyor: “Ya kardeşim nerde kaldın biz seni beklemeye mecbur muyuz?” Birisi de: “Ya bu arabayla gitmeyelim, filan arabayla gidelim.” Biraz yol alırlar, araba arızalanır, hemen birileri: “Ya ben size demedim mi bu arabayla gitmeyelim. Bak benim sözümü dinlemediniz perişan oldunuz. Ne haliniz varsa görün bakayım der.” Sanki arıza insanların elinde olan bir şey. Yemek yiyecekleri zaman birileri: “Şu yemeği yapalım, diğeri: Yok ben onu sevmiyorum, şunu yapalım der.” Yemek yapıldıktan sonra birileri de şöyle der: “Ben size demedim mi, bu yemeği ben yapayım, bakın yemek hiç de hoş olmamış.” Bir başkası: “Bakın benim dediğim yoldan gitmediniz yol uzadı. Perişan oldunuz, benim dediğimi yaptıysanız böyle perişan olmazdınız.” Buna benzer sözler çok duyarsınız. Faraza; bir Mü’min kardeşimizin sözünü dinledik ve onun görüşü çok ta isabetli olmadıysa, hemen herkesin ayıbını yüzüne söylememiz mi lâzım? Adamı ipe çekmemiz mi lâzım? Bizim de görüşlerimiz doğruya isabet etmeyebilir. Bizler de hata edebiliriz, bizim sözümüzün bir garantisi var mı? Ey yolculuğa çıkan kardeşim! İnsanların yaptığı hataları hemen yüzlerine söylemeyelim. Kalp kırmaktan vazgeçelim. Bakıyorsunuz hac yolculuğuna gidiyorlar, gidip gelene kadar bin kişinin kalbini kırıyorlar. Ona buna hakâret ediyorlar. Kimileri de o mübarek topraklarda ağzına geleni kulağı işitmiyor. Küfür dahi edenler çıkabiliyor. Bu davranışlara dikkat etmeyenler, onun bunun kalbini kırıp küfredenler, böylelikle günahlara girenler, hac ibadetinden gerçek manada istifade edebileceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar. Allah Resûlü (s.a.v):

Firaset-ül Mü’minin

119

ُ ّ ‫َ ْ َ ّ ََ ْ َ ْ ُ ْ ََ ْ َ ْ ُ ْ َ َ َ َ َ ْ ِ ََ َ ْ ُ ا‬ ‫من حج فلم يرفث ولم يفسق رجع كيوم ولدته ُمه‬
“Kim Allah için hac eder, kötü söz (ve fiillerden) ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa (kul hakkı dışında) annesi onu doğurduğu gün ki gibi (günahlardan arınmış olarak hacdan)döner.”22 diyerekten şart koşuyor.

Şimdi hac gibi ibadetler zor olan ibadetlerdir. Orası bir mahşer meydanını andırıyor. Orada Mü’min kardeşlerimiz yoruluyorlar, hastalanıyorlar, canları acıyor. Bu durumda olan birileri, bir hata yaptığı zaman onları hoş görmemiz ve orada çok sabırlı olmamız ve kalp kırmaktan son derece uzak durmamız gerekir. O mübarek topraklar günah işleme yeri değildir. Orası günahların af olunacağı mekânlardır. Orada sövene dilsiz, dövene elsiz olunmalıdır. Bazı insanlar kavgadan bile çekinmiyor. Orada birileri bize haksızlık edip, bizi dövmeye kalkarsa biz de hemen kavga mı edeceğiz? Bazıları var ki, birileri kendisiyle kavga etse, kendisi kavgaya dünden hazır. Ey zavallı Müslüman! Sen nerede olduğunu biliyor musun? Niçin oralara geldiğini biliyor musun? Orada seninle kavga etmek isteyene; kardeş kusura bakma istemeyerek oldu, kalbini kırdıysam özür dilerim desen küçük adam mı olursun. Böyle söylediğin zaman, karşındaki de insandır, hatasını anlayacak, belki o senden özür dileyecektir. Şiddet şiddeti getirir. Başka işe yaramaz. Allah-u Teala’nın en sevmediği kullar, kibirli kullardır. Hacca giden insanlar, çok halim, çok yumuşak olmalı, insanlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır. İnsanların yardımına koşmalıdır. Bizler haklı dahi olsak kimsenin kalbini kırmayalım. Haksızlıklara Allah rızası için sabredelim. Zaten insanların en büyük sorunu, önündeki en büyük engel, ahlâk sorunudur. Güzel ahlâk ve edep eğitimi almamız gerektiğini bilmemiz gerekir. Şayet içimizdeki kalp hastalıklarından olan gurur, kibir, haset, cimrilik gibi çirkin huyları atabilirsek tüm Müslümanlar kardeş olacak, birbirlerini seveceklerdir. İçimizdeki nefsimiz, gururumuz, hasetliğimiz bu kardeşliği hep yaralıyor. İçinde kibir olan bir kişi insanlara hep üstünlük taslar, insanlara hep yukarıdan bakar, hep benim dediğim olsun der. Böyle bir insanla İslam kardeşliği nasıl gerçekleşir? Hasud olan bir insanı düşünün: Mü’min bir kardeşi bir nimete mahzar olsa, sevineceğine onu kıskanıyor. Bu yüzden ona kızmaya başlıyor. Bu insanla da İslam kardeşliği nasıl gerçekleşir? Bazıları da çok kıskanç ve hasud olduğundan herkesi kıskanıyor. Kimsenin maddî manevî ilerlemesini istemiyor. Kimsenin faydalanmasını, cennete girmesini bile istemiyor. Bunlar manevî yönden hasta olduklarından kendi kendilerini düzeltmeleri lâzımdır. Kötü huyları insanın içinden atması zordur. Ama imkânsız da değildir. Şeytan böyle hasud insanları şöyle
22

Buhari, Hac,Muhsar 9, 10 - Müslim,Hac,4 Nesai,Hac,4 - İbn Mace, Menasik,3

120

Firaset-ül Mü’minin

kandırıyor. Bu insanlar zaten iyi insanlar değil. Bırak bunlar cehennemde yansınlar. Neden bunların kurtuluşuna çalışıyorsun. Bu insanlar şunu iyi bilmelidirler: Bu tür hatalıklar hemen insanın içinden çıkmaz. Bu huylar fıtratınızdan kaynaklanıyorsa çıkarmak daha da zordur. Ama kötü huyları tamamen atamazsak dahi, onları kötülükte değil; iyilikte kullanmalıyız. Eğer içimizde öfke varsa onu Allah için din düşmanlarına, haksızlık ve zulüm yapanlara kullanalım. Yani Allah için kızalım. Hased ediyorsak onu da; Allah yolunda ilerleyenlere bakıp onlara gıpta edip onlar gibi olmaya çalışmada kullanalım. Bu adamlar ibadeti bıraksınlar da geri kalsınlar diye düşünmeyelim. Onların daha da iyi bir kul onmaları için dua edelim. Bunun yanında biz de: Ya Rabbi bana da “o kullar gibi kulluk yapmayı nasip et” diyelim. Hasud olanlar şunu bilmelidirler: Hasutluk insanı yakar, bitirir. Allah-u Teala’nın aziz kıldığını, kullar haset etmekle zelil edemez. Bu konuda çok ısrar Cenab-ı Hakka karşı gelmek olur. O yüzden herkes haline razı olmalıdır. Bir de insanlara iyilik isteyelim ki, kendimiz de iyiliklere kavuşalım. Allah Resulü (s.a.v.) bir hadislerinde:

َ ِ َ ْ َ َ ُ َ َ ْ َ َ َ ِ َ ‫َ ُ ْ ِ ِ ّ َ َة‬ ‫لتظهر الشمات َِﻷخيك فيرحمه ويبتليك‬ َ
“Din kardeşine gelen belâya sevinme. (Yoksa) Allah ona merhamet eder ve sana da o belâyı verir.23 Bazılarında da nasıl bir vicdan var ki; hasetlikleri yüzünden başkalarının cehennemlik olmasını bile istiyorlar. Cehennemde yanmanın ne olduğunu hiç düşündük mü? O hased ettiğin insanlar dünyada perişan olsalar veya gözünün önünde ateşte cayır cayır yansalar, o manzaraya “oh” mu diyeceksin? Evet, diyorsan senin vicdanında, imanında büyük sorunlar var demektir. Biz Mü’minlerin görevi, kâfir de olsa insanların cehennem ateşinden kurtulmalarına çalışmaktır. Yoksa insanları hasutluktan dolayı cehenneme reva görmek değildir. Sen merhametli ol ki, sana da merhamet edilsin. Bu haset hastalığından kurtulmak için tefekkür etmeyi ihtimal etme. Kızdığın insanların yardımına bile koş. Kalbini temiz tutmaya ve kötü düşünmekten uzak durmaya çalış. Yani ahlâkımızı düzeltmedikçe, içimizdeki kötü huyları atmadıkça, aklımızla değil de; nefsimizle hareket ettiğimiz müddetçe, davranışlarımızla, sözlerimizle Müslümanların kalplerini kırıp onları incittiğimiz müddetçe, İslam kardeşliğinin ihyasını hayal bile etmeyin. Öyleyse Müslümanları üzmemek için dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir, bunları çok iyi düşünmemiz ve bilmemiz lâzımdır. Yetiştirip, ilim verdiğimiz gençlerimize güzel ahlâk ve edep dersi, saygılı olma dersleri de vermemiz lâzım. Özellikle yetişen genç kızlarımıza bu konularda eğitim vermek lâzım. Kocalarıyla nasıl geçinmelidirler, karı koca durumunda nelere dikkat etmelidirler? Bu eğitim de verilmelidir. İlim, güzel ahlâk ve amelle süslendiği zaman meyvesini verir. İlmi var; fakat ameli ve ona
23

Tirmizi, Zühd:19

Firaset-ül Mü’minin

121

layık güzel ahlâkı yoksa o zaman ilim tek başına yeterli olmuyor. Sıradan bir vatandaş bile, ilmi olup ta ahlâkında sorun olan birini gördüğü zaman onu beğenmiyor. “Okuduğun ilme kurban olasın diyor.” Bir vatandaş dahi bizim ahlâkımızı beğenmezse, Yüce Allah bizden nasıl razı olacak? İşte ister hacda, ister başka bir yerde olalım, Müslüman, ahlâkıyla örnek olan kişidir. Hac gibi mübarek yerlerde ahlâkımızı daha da güzelleştirmemiz, insanlara yardımcı olmamız, onları sevip şefkat göstermemiz, onlardan gelen eziyetlere sabredip, kalp kırmaktan da uzak durmamız, lâzımdır. Bizim en büyük hatamız; birilerinden bizlere bazı zararlar ulaştığı zaman veya şahsımıza bir hata yapıldığı zaman affetmiyoruz. Hele haklı isek, hiç affetmiyoruz. Haklı da olsak Müslüman olarak mümkün mertebe yapıcı olmalıyız, yıkıcı olmamalıyız. Kibri, öfkeyi bir kenara bırakmalıyız. Kibirle, öfkeyle yapılan davranışlar nefistendir. Nefisten olan şeylerde de hayır yoktur. Ahlâkın en güzeline kavuşmaya çalışalım. Bu hususta Peygamber Efendimizi, Ashab-ı Güzini ve Allah dostlarını örnek alalım. Nefsimiz namına kimseden intikam almayalım. Zaten şu anlatılan kaidelere riayet etmeyen insanların dünya ve ahirette huzura kavuşması zordur. Bu kaidelere riayet etmeyen hacıların çoğu Allah için hacca gelmemişlerdir. Belki gösteriş için, insanlar desinler diye gitmişlerdir. Onlar sevap ta kazanamazlar çünkü gerçekten Allah rızasını kazanmak için hacca gelenler işin bilincinde, şuurunda olan insanlardır. Onlar kolay kolay kimseyi incitmezler. Karıncaya bile basmazlar, insanlardan gelen eziyetlere sabrederler. Onların hatalarını hoş görürler. Bir eziyete maruz kaldıkları zaman inşallah bu sıkıntım, günahımın affına vesiledir diye düşünürler. Hacda çekilen sıkıntılar onları taşkınlığa sevk etmez. Onlar şöyle düşünürler: “Hacda çekilecek zorluklar haccın kabulüne alâmettir.” Onlar, Mü’min kardeşlerinin yardımına koşarlar. Başkalarının rahatlığını kendi rahatlıklarına tercih ederler. İnsanlarla yer davasında veya oda davasında bulunmazlar, benim odam iyi değil; başkalarının odaları bizimkinden daha iyi demezler. Basit konuları tartışma konusu yapmazlar. Hac gibi yerde lüks odalar aramazlar. Kabir hayatına göre cennette olduklarını tefekkür ederler. Evet, insanlar ister hac yolculuğu olsun, ister başka yolculuklar olsun. Orada çok dikkatli davranmalı, her şeye burnunu sokmamalı, işte benim dediğimi yapsaydınız, böyle olmazdı gibi yersiz sözler kullanılmamalıdır. Belki senin dediğini yapsalardı daha kötü sonuçlar olabilirdi. Kullandığınız cümleler birilerini yaralıyorsa, ondan vazgeçin. Bilakis bu gibi aksaklıklar dini bir eğitim ve terbiye almamış kişilerde daha çok oluyor. Kendini bilen dinine, edebine, riayet edenlerde böyle şeyler çok az olur. Güzel yolculuklar yapmak isteyenler en azından güzel ahlâklı arkadaşları tercih etmelidirler. Yolda giderken başlarına bir emir seçmelidirler. Yapılacak işlerde oturup beraberce istişare yaptıktan sonra uygulanmaya koymalıdırlar. İstişare sonucunda bazı kararlar alındıktan sonra, o karar

122

Firaset-ül Mü’minin

neticesinde çok başarılı sonuçlar alınmasa bile, bir başkaları: “Ya benim dediğimi yapsaydınız bunlar olmazdı.” diyerek diğer Mü’minleri kırıcı sözlerden uzak durulmalıdır. Olan olmuştur, artık kimseleri kınamaya hakkımız yoktur. Verilen kararlardan iyi sonuç alınmadı diye birilerine suçu atmanın anlamı yok. İnsanlar hata yapabilirler. Herhangi bir konuda istişare yapılırken herkesin fikrine saygı duyulmalıdır, zaten istişareden maksat, farklı farklı görüşleri dinlemektir. Hemen herkesin sözü kabul edilsin anlamında değildir. Bakıyorsunuz birileri görüşünü söylüyor, bazıları hemen kızıyor, böyle olmaz diyerek tepkisini gösteriyor. Görüşünü belirten arkadaşın da kalbi kırılıyor. Artık istişarelere katılmıyor. Böyle davranmak istişarenin adabı mıdır? Her şey güzellikle olmalıdır. Kimseler incinmemelidir. Yolculuk esnasında emir olan zat kime ne görev vermişse, o işi, o yapmalıdır. Diğer insanlar ona karışıp böyle yap dememelidir. Meselâ birine dese ki: “Bugünkü yemeğimizi sen hazırla.” Artık diğerleri yemek yapımında ona karışmamalıdır. Bazen görüyoruz, birisi geliyor “ya bu yemeği böyle yapma; şöyle yap, ben bu türlü sevmiyorum veya orada değil, gelin burada yiyelim.” Bir bakıyorsunuz en basit bir yemek işidir, kırk kişi karışıyor. Böyle olmamalı, kime hangi görev verilmişse ister iyi olsun; ister olmasın ona bırakmalı, bizler de kendi işlerimizle uğraşmalıyız. 7) Evlenilecek kızda aranan şeylerden birisi de: Kadının dindar, asaletli bir aileden alınması da çok önemlidir. Bu özellikteki aileler kızlarına güzel nasihatlerde bulunurlar. Buna misal olarak ta şu örneği verirler: Esma bint-i Harice isimli bir kadın evlendireceği kızına son olarak şu nasihatte bulunmuştur: “Kızım, alıştığın hayattan bilmediğin bir hayata gidiyorsun. Tanımadığın bir kimse ile arkadaş oluyorsun. Sen ona yer ol ki, o da sana gök olsun. Sen onun dileğini yap ki, o da senin istediğini versin. Sen ona döşek ol ki, o da sana yastık olsun. Sen ona cariye ol ki, o da sana köle olsun. Herhangi bir şeyde ısrar etme ki, sana kızmasın. Ondan çok uzaklaşma ki, seni unutmasın, sana yaklaştıkça sen de ona yaklaş. Kızdığı zaman kendini koru (sukut et). Dindarlığın ne olduğunu bilmeyen helâl ve harama riayet etmeyen, ahlâken düşük bir aileden alınan kızla mutlu olmak zordur. İstisnalar muhakkak olur. Nice aileler var ki, dini eğitime önem vermedikleri halde bir bakıyorsun ki, evlâtları temiz, asil, edepli, dindar olmaktadır. Hidayet eden Allah (c.c) hidayet edince olmayacak bir şey yok. Ama bunlar azınlıktır. Genelde ise, kız çocukları güzel bir dini terbiye almamışsa, o kızın ahlâkında büyük sorunlar oluyor. Kız çocuklarıyla güzel ilgilenen anne ve babalar, onun eğitimini güzel yapanlar, onu Kur'an kurslarında, ilim eğitimi vererek yetiştiren aileler o hususta güzel sonuçlar almaktadır. Hele bu ilmin yanında bir de güzel ahlâklı olma, insanlarla, özellikle kocayla iyi geçinebilme gibi edep ve terbiye aşılanabilse nûrun alâ nûr olur. Çünkü edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.

Firaset-ül Mü’minin

123

ِ َِ َ ْ ِ ٌ ْ ُ ِ ْ َ ْ ُ َ َ ‫ادب المرء خير من ذهبه‬
“İnsanın edebi, altınından hayırlıdır.” denilmiştir. Hatasız kimse olmaz, hatalarıyla beraber o ortamlar da takdire şayan hasletler elde ediyorlar. En azından şuurlu, neyi niçin yaptığını bilen, iffetli, namuslu, dinini bilen, namazını kılan, orucunu tutan, koca haklarının ne olduğunu bilen genç kızlar yetişiyor. Bu özellikler de az değildir. Çok önemli huylardır. Diğer hataları da fazla önemsememek lâzımdır. Çünkü onlarda beşerdir. Zaten dünya hanımları kusursuz olmaz. Onları hatalarıyla beraber kabul etmeliyiz. Hatasız bir hanım almak için ancak huri almamız lâzım. O da maalesef dünyada yok, ahirette var. Ama dünya hanımları salih amelleri, güzel ahlâklarıyla cenneti kazanırlarsa hurilerden daha güzel özelliklere sahip olacaklardır. Evlenecek olan bazı gençlerin nikâhlarını kıydıktan sonra onlara şöyle diyordum: Ey genç! Evlenmek kolay bir şey; ama evliliği huzurlu bir şekilde devam ettirmek çok ta kolay değil; önemli olan huzurlu bir şekilde aile ortamını devam ettirebilmektir. Ve ona şöyle soruyordum: Sen şu evliliği yaptın, aile hayatında mutlu olmak istiyor musun? “Evet, mutlu olmak istiyorum diyor.” O halde aklında tasarladığın hanım türünü bırak. Bazı yörelerde evlenen gençler şöyle düşünüyor: “Aldığım hanım çok güzel, çok edepli ve terbiyeli olacak. Ben ne dersem onu hemen yapacak, bana hiç karşılık vermeyecek, beni kızdıracak davranışlarda bulunmayacak, yemekleri kusursuz, güzel yapacak, ben çağırdığımda koşarak gelecek vb.” daha pek çok hayaller kuruyorlar. Kafalarında canlandırdıkları hanımı karışlarında bulamayınca anîden hayal kırıklığına uğruyorlar, bu defa huzursuzluklar başlıyor. Öyleyse, aldığımız dünya hanımlarının hatasız, kusursuz olmadıklarını bilelim. Çünkü onlar da insandır, hataları olabilir. Hasta olabilirler, üzgün olabilirler, her zaman istediğimiz şeyleri, istediğimiz gibi yapamayabilirler. O halde hanımlarımızın hatalarını büyültüp evin huzurunu kaçırmayalım. Evlenmeden önce hanım seçeceğimiz zaman çok dikkatli olalım, âdeta gözümüzü dört açalım; ama evlendikten sonrada bir gözümüzü kör, bir kulağımızı sağır edelim. Yani her hatayı görmeyelim. Görsek bile görmemezlikten gelelim. Ne kadar idare eden ve hataları affeden olursak evimizin huzuru o kadar var demektir. Ailenin huzurlu ve mutlu olmasında, kadınların ahlâklı ve sabırlı olmalarının çok büyük etkisi vardır. Bu inkâr edilemez. Bunun önemine zaman zaman değiniyoruz. Aile ocaklarının cehennem haline gelmemesinde kocalara da pek çok görevler düşmektedir.
1) Koca olan şahıs hanımının çok önemli olmayan hatalarını bağışlamalı, karşısındakinin de şeytanla, nefisle imtihan olan biri olduğunu unutmamalıdır. 2) Koca, hanımının nafakasını temin etmeli, tembellik edip onu başkalarına muhtaç etmemelidir. Muhtaç olduğu halde kocanın çalışmaması çok günahtır. Bazı

124

Firaset-ül Mü’minin

erkekler evde oturup hanımlarını çalıştırıyorlar, bunlar çok gayretsiz kocalardır. Bunlar kendi kendilerine çekidüzen vermelidirler. 3) Koca içki, kahvehane, kumar, at yarışları gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmalı, çoluk çocuğun rızklarını kumara, içkiye vermemelidir. Böyle kötü alışkanlıklar yuvayı yıkar, huzur bırakmaz. 4) Koca olan, eften püften sebeplerle veya dışarılarda başkalarına kızıp ta gelip hayıfını hanımından çıkarmamalı, sebepsiz yere dövmelerden sakınmalı ve kadının bir emanet olduğunu unutmamalıdır. 5) Hanımından gücünün üstünde şeyler istememelidir. 6) Koca geceleyin çok geç saatlere kadar dışarılarda takılıp ailesini ihmal etmemelidir. 7) Çocukları da olsa kimsenin yanında hanımını azarlamamalıdır. Hanımı yersiz yere azarlayıp onu küçük düşürmek aile huzurunun kaçması demektir. 8) Hanımını ona buna şikâyet etmemelidir. 9) Yersiz ve aşırı kıskançlıklara girmemeli, gayretli olmak güzeldir. Ama çok aşırı olursa hanımına suizan eder veya iftira eder. 10) Hanımını çalışmaya zorlamamalıdır. 11) Evin alışveriş işini hanımı değil de, kendisi yapmalıdır. 12) Evine helâl kazanç getirmelidir. 13) Ona sevdiğini söylemelidir.

Koca kocalığının sorumluluğunu bilmeli, ben erkeğim deyip hanımını hor görmemelidir. Kısacası hamının beşer olarak hata edebileceğini düşünmelidir. Hele kadının yanlışlarına sabretmenin sevap olduğunu bilen kişi ailesiyle iyi geçinir. Ama her şeyi çok ince düşünen, her şeyin en mükemmelini, kusursuzunu isteyen, hanımının insan değil de; sanki melek olmasını isteyen, hemen en ufak şeyde kızıp, öfkelenen, kadına indirmeyi ar gören bir kişinin evinin huzurlu olması imkânsızdır. Allah böylelerinin hanımlarına sabır versin ki, ona sabretmekle cenneti kazansın. Demek ki; evin huzuru için kadına büyük görevler düştüğü gibi, kocaya da pek çok görev düşmektedir. Koca çabuk kızan biri olmamalıdır, koca her şeyden çabuk kızar, darılırsa o ev zindana döner. Allah Resûlü (s.a.v) de, onun ashabı da hanımlarının hatalarını affetmişlerdir. Tabi kastettiğimiz hatalar nefsimize yapılan yanlışlardır. Yoksa bir kadın dilediği gibi açık gezsin, evde Allah-u Teala’ya asi olunacak davranışlarda bulunsun, çoluk çocukların ahlâkında derin yaralar açsın, iffet ve namusa önem vermesin, böyle durumlarda koca tepkisini göstermelidir. Yoksa koca günahkâr olur. Bizler aile içinde önemli olmayan yanlışları affedelim. Çünkü affedici olmak, merhametli olmak en güzelidir. Evde huzur ve mutluluğun olması kadın ve kocanın ahlâklarına bağlıdır. Güzel ahlâklı olurlarsa geçinirler. Kötü ahlâklı olurlarsa, en küçük, önemsiz şeylerde dahi birbirlerine kızarlarsa, yani her önemsiz olayı büyütürlerse, o yuva cehenneme döner. Hemen her şeye çabuk kızmak, küsmek çare değil, bir defa küsmeyi aklınızdan silin. Bilakis de kadınlar çabuk kızmasınlar ve

Firaset-ül Mü’minin

125

küsmesinler. Kocaları kızdıkları zaman kendileri de kızmasınlar, kendileri sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmalarına devam etsinler. İnsan öfkelenince aklı gidiyor. Sıhhatli düşünemiyor, adeta insan deli oluyor. Ebu Müslim Havlani (rh.a) kadınla geçinmenin yolunu şöyle anlatıyor: İşte biz hanımla geçinme hususunda şöyle anlaşıp dedik ki: İnsana öfke gelince akıl gidiyor, insan delinin teki haline geliyor, öyle ise kim öfkelenirse o delidir. Deliye karşı ise bir veli lâzımdır. Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap vermeyecek, veli rolü oynayacaksın. Şayet öfkelenir de sen deli durumuna girersen bu defa ben veli durumuna girerek sabredeceğim. Çoğu ailelerde görüyoruz; karı ve koca en ufak durumlarda birbirlerine kızıyorlar. Birbirleriyle konuşmuyorlar. Hâlbuki böyle durumlarda iki taraf ta fedakâr olmalı, biri kızdıysa, en azından diğeri kızmamalı. İki taraftan birisi olayı yatıştırmalıdır. En güzeli her ikisinin de bu gibi durumlarda duyarlı olmalarıdır. Her ikisi de dikkatli davranmıyorsa, en azından biri gayret sarf etmelidir. Her ikisi de anlayışsız, kavgacı ve huysuz ise, vay o ailenin haline! Böyle anne ve babalar kendilerine acımıyorlarsa, bari kendilerinden olana acısınlar, evlâtlarına acısınlar. Çocukların ruh yapısını bozmasınlar. Çocuklar anne ve babalarının sevinçli olduklarını gördüklerinde, en büyük mutluluk onların oluyor. Onları kavgalı, öfkeli gördükleri zaman da çocuklar çok üzülüyorlar. Onun için iki günlük dünyada o aile yuvasını ateş çemberine döndürmeyelim. Güzelce geçinmeye çalışalım. Evde yersiz kızmalar, yersiz dövmeler insanların birbirleriyle yüz göz olmalarına sebep olur. Artık aralarından utanma perdesi kalkar. Bu defa daha kötü durumlar ortaya çıkabilir. Ama karı ve kocanın her ikisi de normal huylu olurlarsa, niçin geçinmesinler ki, şu iki günlük dünyada birbirimizle kavga etmenin ne anlamı var. Çoğu karı koca hayatta iken dünyayı birbirilerine zindan ediyorlar. Öldükten sonra da birbirlerine acıyorlar, geçimsiz bir hayat sürdürdükleri için pişman oluyorlar; ama artık çok geç! Bir de artık eskisi gibi boşanıp yeniden evlenmeler kolay değil, o yüzden iyi geçinebilmenin çarelerini arayın. Edepsiz, ahlâksız, öfkeli, her işe karışan huysuz insanlara bakıp ibret alın. Ahlâksız olmanın, geçimsiz olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu görün. Yaşınız ilerledikçe çok daha güzel ahlâklı, geçimli, başkalarının işine karışmayan, kendi halinde, dilini tutan, ibadetiyle meşgul olan bir kişi olunuz. Her şeye karışarak geçimsiz biri olup, evde istenilmeyen, keşke biran evvel ölseydi de kurtulsaydık denilecek kişi haline siz sizi getirmeyin. Bir de şimdiki insanların üzerlerine çok gitmeyin, yoksa o evde barınamazsınız. Bazıları yaşı ilerlemiş olduğu halde, halen eski günlerinde olduğu gibi her işe karışıp, her hususta sözünün olmasını istiyor. Elbette saygı iyidir; ama her istediğin konuda gelini zorlayamazsınız ve bu işi aşırıya götürürseniz evde huzursuzluk başlar. Sizler yüzünden başkalarının huzuru

126

Firaset-ül Mü’minin

kaçmasın. Bunun ızdırabını kalbinizde duyun. Zaten aile yuvalarında karı koca zorbelâ geçiniyorlar. Huzuru yakalamak için ha bire şeytanla mücadele ediyorlar. Durum böyle olmakla beraber bizlerin şeytana yardımcı olup, huzursuzluklara sebep olacak davranışlarda bulunmamız doğru olur mu? Bir de evde sevilen bir dede, bir nine olmak için kendinizi sevdirmesini bilin. Çocuklarınızı, torunlarınızı canı gönülden sevin, çok cimri olmayın, ara sıra kızınıza, gelininize, torunlarınıza hediyeler alın. Bazısına verip bazısına vermezlik gibi ayrımcılığa girmeyin. Özellikle hangi evde kalıyorsanız onları üzecek davranışlardan uzak durunuz. Bir de evlâtlar arasında ayrımcılık, evlâdı anne ve babasından çok soğutuyor. Bazıları da kendilerine kötü olan evlâda bir şey demeyip, iyi olanın da üstüne fazla gidiyorlar. Bazıları da zengin olan evlâdı tutup fakir olan evlâda kıymet vermiyorlar. Bazıları da gelinler ve torunlar arasında ayrımcılık yapıyor. Böyle adaletsiz davranıp gelininin huzurunu kaçıranlar, ileride yardıma muhtaç oldukları zaman hangi yüzle gelinlerinin yüzüne, bakacaklar. Çoğu anne ve babalar da evlâtlar arasında sevgi, ilgi, yardım ve mal paylaşımında çok ayırımcılık yapıyor. Hatta bazıları kendilerinin yardımına koşan evlâda kıymet bile vermiyor, onlar ha bire diğer evlâtlarını övüyorlar. İnsan iyilikleri de inkâr etmemelidir. İyiliklerin inkâr edilmesi insanların çok ağrına gider. Öyleyse buna benzer yanlışlardan uzak duralım. Bir evlâdımızı veya torunumuzu başka bir evlâdımızın veya torunumuzun yanında övmeyelim. Böyle yanlışlıklar anne babayla, evlât arasını açtığı gibi, meydana gelen kalp kırılmalar ve adaletsizlikten dolayı kardeşlerin arasıda açılıyor. Böyle davranışlar günahtır ve anne ve babalara hiç yakışmaz. Onun için ayrımcılık yapmamak lâzımdır. Ama maalesef bazıları ayrımcılık yaptığı gibi, bir de sevgi ve saygıdaki farklı davranışını hemen belirtiyor. Bakıyorsunuz birine çok sevgi gösterip kıymet veriyor, yanında olan diğer oğluna ve kızına hiç yüz vermiyor. Bu hareketler çok çok yanlıştır. Her şeyi yerinde ve adalet üzere yapabilenlere ne mutlu! Her kim ne ederse kendine eder demişler. Yapılan yanlışlıkları anlatmaya kalksak konu uzar gider. O yüzden olaylara ibret gözüyle bakıp hatalarımızı düzeltmeye çalışalım. Bizim anlattıklarımız birer numunedir. Rabbim uyanmamıza vesile kılsın. Bazı yaşlılar var; bir oğlunun veya kızının yanında kalıyor; ama başkalarına daha çok kıymet veriyor. Evinde kaldığı kişi de bu davranışa çok kızıyor ve şöyle düşünüyor: Hem yanımda kalıyor, hem de başkalarına benden daha fazla kıymet veriyor. İşte bu gibi sebeplerden dolayı hareketlerimize çok dikkat edelim. Az sevgi ve saygıya razı olup, her şeyi çok incelemeyip, geçimli olalım. İşte karı kocalar da birbirleriyle iyi geçinmenin yollarını arasınlar. Evinde huzursuzluk olan karı koca oturup konuşsunlar dertleşsinler. Şöyle desinler: Bizler akıllı olan insanlarız, aramızda huzursuzluk neden oluyor, ona bir çare bulalım. Bu durumda herkes kendi kendini haklı çıkarmaya uğraşmamalı, ne

Firaset-ül Mü’minin

127

yaparsak geçinebiliriz deyip onun çaresini aramalıdırlar. Ama kendi yanlışlarını göremeyen veya görmek istemeyen, kendi yanlışlarını fark edebilme gayreti içersinde olmayanların düzelmeleri imkânsızdır. Eğer ikisi de normal huylu insanlar iseler; çaresi kolay, yok ikisi de çirkin huylu iseler çaresi zordur. Huzursuzluklar neden kaynaklanır: “Ya hanım çok huysuzdur diye geçim olmaz.” Şayet bu kadın kendi kendini düzeltmezse, bunlar huzuru çok zor bulurlar. Şayet hanım az huysuzsa, kocası da onun bazı hatalarını affetmeli ki, huzuru yakalayabilsin. Hatasız hiç bir insan olmayacağını düşünsün. Şayet “koca çok huysuzsa” ya bu koca düzelmeli veya bu kadın çok sabırlı ve çok güzel ahlâklı olmalı ki, huzuru zor da olsa yakalaya bilsinler. Ama koca az huysuzsa, artık evin hanımı da kocayı idare etmeli, hatasız insan olmayacağını bilmeli, kocasına karşı saygıda kusur etmemelidir. Çünkü koca da ailesinin geçimi için, iş yerinde binlerce kişinin sıkıntısını, derdini çekiyor, evin hanımı da kocasının sıkıntılarını, yanlışlarını, ailenin huzuru için, güzel ahlâklı hanımların safına girip Rabbini razı edenlerden olabilmek için hoş karşılamalıdır. “Şayet ikisi de çok huysuz iseler” geçinmeleri imkânsızdır. Onların evleri zindan gibidir. Çaresi; ya düzelecekler veya en az biri düzelmeli ki, belki huzur zor da olsa sağlanır. Veya bunlar ayrılmalıdırlar. Çünkü ikisi de huysuz ve birbirleri ile geçinemiyorlar. Tecrübe ile anladılar ki, düzelmeleri imkânsız olduğu gibi, huysuzluklarını devam ettirmeye kararlı iseler, iyi bir şey olmamakla beraber ayrılmaktan başka çare yoktur. Veya o hayatı öyle huzursuz bir şekilde devam ettirmeye razı olacaklar. Aile demek, huzur demektir. Bir ömür boyu cehennem gibi bir yuva sürdürmesinin de bir anlamı yoktur. Peygamber efendimizin bir hadislerinde: “Allah’a en sevimsiz olan helâl, boşanmadır.”24 diye buyrulmuştur. Şayet her ikisi güzel ahlâklı ise, zaten o yuva cennet misali, fakat her ikisi de hataları olmakla beraber normal huylu insanlar iseler, oturup dertleşsinler, hatalarını anlamak maksadı ile istişare etsinler. Bir birlerinin sevip, sevmedikleri huyları tespit etsinler, birbirlerinden ne istiyorlar onu belirlesinler. Birbirlerinden istediklerine dikkat ederlerse, bazı hatalar da hoş karşılanırsa geçinmemek için hiçbir neden yoktur. O güzelim aile yuvasını zindan etmesinler. Güzel ahlâklı, geçimli birer insan olmaya çalışsınlar, çirkin ahlâklı insanlara bakıp ibret alsınlar. Şayet güzel ahlâkı yakalayabilirlerse her şey kendiliğinden hallolur. Ve bu konuda hanım kardeşlerimizden daha çok gayret ve fedakârlık bekliyoruz. Kendileri kocalarının huzursuzluklarına sabredip, güzel ahlâklı, geçimli olurlarsa Peygamber (s.a.v) Efendimizin övdüğü saliha kadınlar arasına girerler ve cennetin hangi kapısından girmek isterlerse oradan girdirilirler, inşallah Bir de evin huzurunun oluşması için çeşitli şekiller ve metotlar hazırlanabilir. Meselâ karı koca güzel ahlâklı olma yarışmasına girebilirler.
24

Ebu Davud, Talak, 3

128

Firaset-ül Mü’minin

Gerekirse ortaya bir hediye koyulur. İşte hangimiz çok daha güzel ahlâklıyız veya hangimiz daha güzel ahlâklı olabiliriz? Kim daha çok öfkeleniyor; kim öfkelenmiyor? Kim üzerine düşen görevi yapıyor; kim yapmıyor? Kadının dikkat etmesi ve erkeğin dikkat etmesi gerekenler nelerdir? Diye bazı kaideler hazırlanır. O kaidelere uymayan, huzursuzluk, sabırsızlık yapan, yersiz yere öfkelenen ve çabuk kızıp, kızmayanlar belirlenir. O zaman kimin ne olduğu ortaya çıkabilir. Yani kadın mı daha geçimli; yoksa erkek mi? Tabi gerekirse ev halkından hakemler, şahitler de tayın edilir. Ama şahitler olmasa da tarafsız davranılmalıdır. Kim çabuk kızarsa eksi (-), kim sert konuşursa eksi (-), kim kalp kırarsa eksi (-), kim dikkat etmesi gerekenlere dikkat etmese bu şekilde artı ve eksiler ile değerlendirilir. Ve daha sonra da hatalı olan kimseye güzellikle şöyle denir: Bak hanım veya kocacığım! Sen evde daha çok huzursuzluk yapıyorsun, kendine lütfen dikkat et denilir. Bazı kadınlar kocalarını üzecek davranışlarda bulunuyorlar. Meselâ: Koca hanımı tarafından sevilen ve sayılan olmak istiyor. Fakat koca evde sayılıp sayılmadı mı, bu defa koca şöyle düşünüyor: “Nasıl olsa bu kadın beni sevmiyor, bana kıymet vermiyor, o halde ben ona ne diye kıymet vereyim ki.” Hâlbuki o kadın kocanın dediklerini yapsa; ev daha huzurlu olacak, koca da ona daha fazla kıymet verecektir. Örneğin: Koca hanımıyla konuştuğunda hanımı onu doğru düzgün dinlemiyorsa, gözü kulağı başka şeylerle meşgul ise veya koca bazen bir soruyu üç, dört defa sorduğu halde kadın kocasına cevap vermiyorsa veya kocasıyla konuştuğunda yüksek sesle, kızarak konuşuyorsa bu davranışlar kocayı çok üzer ve çok ağırına gider. Bazen de koca hanımından hemen yapması için bir şeyler istiyor. Evin hanımı da kocanın isteğini hemen yapmıyor, kendi gönlünün istediği bir zamanda yapıyor. Kocanın sözünü evde önemsememek, kocanın istediğini zamanında yapmamak ta, yuvada huzursuzluğa sebep olur. Koca evde sözü dinlenilmediği zaman kalbi kırılır ve o hanıma kendisi de kıymet vermez. Şimdi hürmet ve saygı tek taraflı olmaz. Sen kocanın sözünü yere düşürme, onu sev ve say ki; o da sana kıymet versin. Bir de kocan senden böyle şeyler bekliyorsa daha da dikkat etmen gerekir. Öyleyse güzel huylu, dini eğitimini almış, bilgili kızlar yetiştirelim. Güzel ahlâk olursa evde geçimin olmaması için hiçbir sebep yoktur. İslâm kardeşliğinin ihyası, aile yuvalarının mutluluğu güzel ahlâka bağlıdır. Ahlâkımız Kur'an ahlâkı olursa, bu hususta Peygamberimizi örnek alırsak işler kendiliğinden düzelecektir. Ailenin gerçek mutluluğu yakalayamayışı, Müslümanların birbirleriyle hakikî manada kaynaşamaması bizlerin ahlâkında derin yaralar olduğu içindir. O kötü huylarımız tedavi edilirse her yerde sevgi, saygı ve kaynaşma olur. Öyleyse yetişen gençlerimize, kızlarımıza bilgi verdiğimiz gibi edep, terbiye, ahlâk dersi de vermemiz lâzımdır. Büyüklere karşı saygılı olmaları, küçüklerini sevmeleri, hocaya karşı edep ve terbiyeli olmaları, kadınların kocalarına, arkadaşların birbirlerine, evlâdın da anne ve babaya karşı saygılı

Firaset-ül Mü’minin

129

olmasının gerektiğini ve bu hususlarda dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir? Bunları da öğretmek lâzımdır. “İlim, güzel ahlâkla süslenirse güzel olur.” Kızlarımızın dindar, bilgili ve edepli yetişmeleri için, onlara o eğitimi veren kuruluşlara yardımcı olmalım. İleriki zamanlarda evlendirdiğimiz bu kızlarımız da ahlâklarıyla güzel örnek olsunlar. Çünkü ahlâk olunca çok kusurlar da artık görünmez olduğu gibi, o aile yuvası da huzurlu oluveriyor. Buna yaşanmış bir olayı örnek verelim: Normal yaşta olan bir amca, kendi mesleği üzere bir ağanın işini yapması için çağrılır. Bu Müslim ismindeki amca da, ağayla anlaşır ve başlar onun ev işlerini yapmaya, günlerce o işe devam eder. Tabi bu ustanın her gün yemeği gelir. Yemeği getiren hatun da güya biraz çirkinmiş. Aradan günler geçer yine bir gün ağayla usta sohbet ederlerken, o hatun yine yemeklerini getirir. Yemeklerini yiyip, çayı da yudumladıkları bir sırada, usta ağaya şöyle bir soru yöneltir. — Ağabey, kusura bakma her gün bize bu yemekleri getiren kadın senin hizmetçin midir?” O sırada ağanın rengi sararır, bu sual onun hiç hoşuna gitmez. Ve şöyle der: — “Müslim usta benim kalbimi çok kırdın. O hizmetçi dediğin benim hanımımdır.” Usta hatasını anlar ve: — “Ağam, kusura bakma ben bilmedim hanımındır. Senin gibi bir ağanın daha güzel simalı bir hanımı olacağını düşündüğümden hiç hanımın olacağını akıl edemedim. Hakkını helâl et.” der. Ağa tekrar: — “Müslim usta, sen benim hanımımın dış görünüşüne bakma. Onun çok güzel ahlâkı, terbiyesi olduğu için benim yanımda onun çok değeri vardır. Allah ondan razı olsun. Senin ona hizmetçi diye hitap etmen beni gerçekten çok üzdü.” der. Usta da tekrardan özür diler. Madem güzel ahlâk bu kadar önemlidir onu elde etmeye her Müslüman gayret sarf etmelidir. Ve evlenecek olanlar özellikle dindar ve güzel ahlâklı hanımları tercih etmelidirler. 14) Evlenecek olan eşler birbirlerine denk olmalıdırlar. Başta ahlâkta, malda, soyda, güzellikte, dindarlıkta, âdet ve örfte birbirlerine yakın olup uymalıdırlar. Birbirlerine uymayanlar. Meselâ: Kız çok zengin, koca çok fakir olup evini geçindirmekten acizse, Kız çok temiz ve asaletli bir soydan olup, koca da çok düşük bir aileye mensupsa, Kızın babasının mesleği şerefli bir iş olup, oğlanın mesleği ise çok adi olursa,

130

Firaset-ül Mü’minin

Veya kadın çok dindar, ahlâklı olup koca ise ahlâksız, dinden uzak yaşıyorsa, o zaman aralarında tam denge sağlanamamış demektir. Bu saydığımız maddelerin bazıları fıkıhta kefâet (denklik) bölümünde zikredilmiştir. Fıkıhta denklik olarak istenilen şartlar her ne kadar nikâhın sıhhat şartlarından değilse de bunlara dikkat etmek daha sağlıklı ve huzurlu bir aile yuvasının kurulmasına neden olur. Bazı özellikler denklikte esas alınmamış; ama yine de dikkat edilmesinde fayda vardır. Meselâ: Kadın ve erkeğin güzellikte birbirlerine yakın olmaları da sevgilerinin devamına fayda sağlar. Bazıları var evlenirken çok önemsemiyor; ama daha sonraları nefis ve şeytan aklına giriyor. Bu defa da güzel olan güzelliğiyle övünüyor. Kocasını veya hanımını beğenmiyor. Bu gibi aksaklıklar olmaması için güzellikte de birbirlerine yakın olurlarsa daha iyi olur. Bazen, ya kadın çok güzel olup, kocada ise çok kusurlar oluyor. Bazen de koca çok güzel olup, kadında çok kusurlar oluyor. Bu kusurlar da ilerde sorun olabiliyor. Bu yüzden evlenen kişiler birbirlerini beğenmelidirler. Zaten evlenen insanların alacağı kızı gidip görmesi hadis-i şerifte teşvik edilmiştir. Muğire bin Şu’be (r.a.) bir kadınla evlenmek istiyordu. Resulullah (s.a.v): “Git onu gör. Çünkü görmek, birbirinize ısınmanız için daha iyidir.” buyurdu.25 Çünkü insanlar evleneceği zaman birbirlerini görürlerse daha sonra şeytan ve nefis onlara çok vesvese veremez. Evlenecek olan erkek, kızı gördüğünde ben bunu sevebilir miyim, sevemez miyim diye düşünür. Ona göre kararını verir. Alınacak olan kızın çok güzel olması şart değil; ama normal bir simaya sahip olması veya kocasının kendisini sevebileceği bir yapıya sahip olması aile yuvasında huzurun oluşmasına fayda sağlar. Eğer karı koca birbirlerini sevemiyorsa sorunlar meydana gelir. Ve beğenmemenin çaresi de zordur. Çünkü insan bazı huylarını gayret sarf edip engelleyebilir; ama yüzünü değiştiremez ya! Bunu önlemek için de önceden birbirlerini görüp ona göre kararlarını versinler. Bu kaideye aileler riayet etmelidirler. Gençler birbirini görmeden evlendirilmemelidirler. Çünkü insanların kalbi herkese ısınamaz. Bazı aileler, kızı veya oğlu kusurluysa veya biri diğerinin dengi değilse hemen göstermeden evlendirmeye çalışıyorlar. Diyelim ki, pek çok hilelerle evlendirdiniz, ileride huzursuzluklar başlarsa zarar sana ve senin çocuğuna da olmaz mı? Bir yuva ki onda huzur yoksa o evlenmenin ne kıymeti var! O yüzden gençlerimize yazık etmeyelim. Ey gençler, birbirinizi görün. Eğer birbirinizi sevebilecekseniz evlenin, çünkü bir ömür boyu beraber hayat süreceksiniz! Hem zahiri görünüm olarak birbirine yakın olup birbirlerini beğenebildiler mi, bunun yanında ahlâkları ve dindarlıkları da birbirine yakın olursa inşallah o aile yuvası huzurlu olur. Yani, huyların, mizaçların birbirine yakın olması çok önemli, İnsanlar fıtraten kendi mizacına uyanlarla rahat geçiniyor; ama farklı
25

Müslim, nikâh,74,75-Tirmizi,nikâh,5-İbn Mace,nikâh,9 -A. b. Hanbel,4,245,246

Firaset-ül Mü’minin

131

dünyaların, insanı; “huyları, ruh yapıları bir birine uymayanlar” kaynaşma ve geçinme konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şimdi bazı insanları görüyoruz, oğluna dindar kız arıyor. Ama oğlu fasıkın, içkicinin birisi, böyle çok farklı yapıda olan karı kocaların birbirlerini razı etmeleri zordur. Veya kız hiç dindar değil, dindarları da istemiyor, bunun anne ve babası da kızını dindar diye tutup veriyor. Bu konuda riayet edilecek durum şudur. Dindar hanım arayan birine kızım çok dindardır deyip verilmemeli. -Burası yanlış anlaşılmasın, kızınız dindar değilse, sizde kızınızı dinden haberi olmayan birine verin demek istemiyoruz. Sadece çok dini kaidelere hassas olup takva üzere yaşayan birisine, bunun kadar takvalı olmayanın ona ayak uydurması zor olur anlamında söylüyoruz- Yani, iki taraf ta ahlâklarını, dindarlık derecelerini birbirlerine açıkça söylemelidirler. O zaman herkes kendi kararını verir. Bir de bazılarımız güzel bir yuva kurmak için eşinin dindar olmasını istiyor. Bu düşünce elbette çok güzeldir. Ama önemli olan bizler dindar deyince ne anlıyoruz. Dindarlık sadece bilmek midir veya sadece güzel ahlâklı olmak mıdır? Bazıları şöyle düşünüyor: Aldığım kadın dini eğitim almış, bilgili olsun der. Bilgili bir kız aldığında her şeyin hallolacağına inanır. Evlenir ondan sonra o bilginin yanında salih ameli bulamayınca veya güzel ahlâkı göremeyince hayal kırıklığına uğruyor. Şimdi şunu kabul etmek gerekir: Dini eğitim almak, bilgili olmak, insanın ahlâkının da güzelleşmesine büyük ölçüde destek sağlar. Ama mutlak anlamda her okumuş olan güzel ahlâklıdır anlamına gelmez. Ahlâk ayrı bir şey; bilgili olmak ta apayrı bir şeydir. Çok bilgili olup ta, güzel ahlâklı olmayan insan da çoktur. Ahlâk biraz da insanların yaratılışıyla, fıtratıyla ve yetiştiği ortamla alâkalı bir durumdur. İlim sadece insanların iyiyi, kötüyü ayırmasını, daha sıhhatli ve akıllıca düşünmesini, dolayısıyla güzel ahlâklı olunmasını sağlar. İnsan öğrendiği bilgilerle amel etmezse, öğrendiklerini ahlâkında, yaşayışında uygulamazsa, ilimden nasibini almamış demektir. Demek ki; dindarlık demek sadece bilmek veya sadece güzel ahlâklı olmak demek de değildir. Dindar kişi: “Dinden kendisine gerekli olan bilgileri öğrenip hayatına tatbik eden, ilmin güzelliğini üzerinde gösteren, güzel ahlâklı, örnek insandır.” Güzel ahlâklı; ama ilmi yoksa her zaman yanlışlar yapabilir. İlimli; ama güzel ahlâklı değilse bunlar da her an yanlışlara düşebilir. Ama hem bilgisi var, hem ahlâkı güzel olanlar dünyanın en hayırlı nimetidirler. Böylesi kadınlar, kocalarını hep iyiliğe götüren kadınlardır. Öyleyse yetiştirdiğimiz kızlarımızı; “hem dini ilimler öğrenip bununla kendilerini günahlardan koruyan, hem de güzel ahlâk edinip, bununla da evinin huzurunu sağlayan kızlar olarak yetiştirelim.” Dini eğitim verdiğimiz kızlarımıza, edep ve terbiye dersi de vermeliyiz. Yani: İnsanlarla nasıl geçinilir, güzel ahlâkın dindeki önemi nedir? Bunun yanında haksızlıklara karşı sabretmenin mükâfatını ve kendisini gurur ve gösterişten uzaklaştırıp, güzel ahlâklı kılacak dersleri de öğretmemiz” gerekmektedir.

132

Firaset-ül Mü’minin

İlimle beraber amel olursa, ilmin faydasını görebiliriz. Aksi takdirde yanlış örnek oluruz, dine ve ilme söz getirmiş oluruz. Hâlbuki başta bizler örnek olmalıyız. Bir de üzülerek belirtelim ki: Şimdiki, dindar geçinen gençlerimizin bir kısmı, dindar ve ahlâklı genç kızları istemiyorlar. Bu gençlerin çoğunu konuştursan okumuş olsun, çalışan olsun deyip dindar ve ahlâklı oluşuna fazla bakmıyorlar. Şimdi bu konuyu biraz açalım, bakalım bu niyetlerin altında neler yatıyor: Gençlerimiz okumuş olsun derken neyi kastediyorlar. Mutlu bir aile yuvası kurmak için tek başına okumuş olmak yeterli midir? Öyle kızlar var ki, belki okumuş; ama kendisinde ahlâk ve edep denen hiçbir şey yok. Bununla beraber okumuş olduğu şeyler faydalı mı, zararlı mıdır? Nasıl bir eğitim almıştır? Orası çok önemlidir. Okuduğumuz şeyler Allah ve Resûlünün istediği bilgilerse veya insanlığın faydasına olan bilgilerse o zaman okuma insana fayda verir. Şayet okunan şeyler insanların dünya ve ahiretine yaramayacak bilgilerse orada durup düşünmek gerekir. Şimdiki gençler aile yuvasında mutluluğu sağlayacak şartlara bakmıyorlar. Çoğu kimseler, başkalarına gösteriş yapmak için, işte benim hanımım okumuş, kültürlüdür demek için veya maaşından istifade etmek için, kayınvalide de insanlara hava atmak için okumuş gelin almak istiyor. Diyelim okumuş; ama okudukları faydalı bilgiler olmadığı için hep zehirlenmişse veya ahlâk ve edep denilen bir şey öğrenmemişse veya okurken ahlâkında pek çok tahribatlar oluşmuşsa, senin o kadınla mutlu olman mümkün müdür? Şunu anlatmak istiyoruz. Okumak tek başına yeterli değil. Nice kızlar var ki, belki yüksek tahsili yok; ama bilgide, ilimde, ahlâkta kendini tam olarak yetiştirmiştir. Ama şimdiki gençlerin bazıları bilgiye, kültüre, ahlâka bakmıyor, mevkiine veya maaşına bakıyor. Daha doğrusu bu zihniyette olan insanlar alacakları hanımın kendilerine gerçek manada itaat etmeyeceklerini biliyorlar; ama onların bazılarının zihniyeti şöyle: “Ben o kadının arzularına uyarım. Parasından da faydalanırım.” Evlenirken hanımının sırtından geçinmeyi düşünenin, parası için onu tercih edenin, hanım sevgisinden bahsetmeleri ne kadar inandırıcıdır. Gerçek mü’min ben çalışıp yorulayım hanımım, ailem rahat etsin diye düşünendir! Böyle dünya menfaati üzerine kurulan yuvada huzurlu olmak kolay olmamaktadır. Anlatmak istediğimiz yanlış anlaşılmasın, elbette ki; evlenilecek olan kızın ahlâkının güzelliği yanında, bilgili, kültürlü, olması da önemlidir. Ben demiyorum gidip tamamen bilgisiz birini alın; ama bazılarının niyetinin ve maksadının yanlışlığını söylemek istiyorum. Pek çok kişi kızın ilminin, ahlâkının olup olmadığına bakmıyor. Onun maaşına, parasına bakıyor. Bazı kızlar da: “Gençler evlenmek için yüksek diplomamızın olup olmadığına bakıyorlar.” diyerekten, dinime, imanıma zararı var mı, yok mu? demeden onu almaya koşuyorlar. Maksatlarında insanlara faydalı olayım gibi bir düşünce bile yok. O yüzden onların da niyeti yanlış. Velev ki; okuduğu dal veya yer, İslâm’a uymasa da, orada haramlar işleniyor olsa da, seçtiği bölüm

Firaset-ül Mü’minin

133

insanların faydasına olan bir dal olmayıp; bilakis günaha yönelikse, yani; ne pahasına olursa olsun, yine de yüksek dereceli belge istiyorlar. Böyle yapmak ne kadar doğrudur? Şimdi bilgi edinmenin yolları sadece yüksek diplomalı olmak mıdır? Dininden taviz vererek, başını açarak, erkeklerle aynı sırada oturarak, aynı zamanda mini etek giyme, tenini gösteren ince gömlek giyme pahasına da olsa, yurt dışında ahlâk ve kültürümüzü kaybetme, seçilen meslekler haramlara girdirici ve İslâmî tesettürü kabul etmeyen yerlerde olsa, yüksek tahsil diplomasının ve çalışmanın lâzım olduğunu söylemek çok düşündürücüdür? Yani, baş örtüsünü verip diplomayı almak alimlerin izah etmesi gereken bir konudur! Romanyalı bayanlardan biri, Müslüman olunca hemen Allah-u Teala’nın tesettür emrini yerine getiriyor. Akşam olduğunda annesi başındaki başörtüsünü alıp parçaladığı için yanında yedeğini bulundurur, sabahleyin de annesi başörtüsünü yırtmasın diye erkenden işe gidermiş. İşte bu bayan Müslüman oluşunu anlatırken şöyle diyor: “Bu yıl Marmara Üniversitesi’ni okumak için baş vurdum beni kabul ettiler; ancak baş örtülü öğrenci kabul etmediklerini öğrenince gidemedim.” Ve bu bayan şunu da diyor: “Ben ilk maaşımı alır almaz Merter’e koştum. O gün iki tunik ve başörtüsü almıştım, hâlâ da duruyor. İnşallah onları torunlarımın torunlarına bırakacağım! O günden sonra bir daha da başımı aşmadım. Müslüman olduğum için en sevdiğim insanlar bile bana yüz döndüler. Ama onlara: “Eğer sizinle Allah arasında seçim yapmamamı istiyorsanız, şüpheniz olmasın ki ben Allah’ı seçtim dedim.” Eğitim yaparken dahi dinimizin emirlerini göz önünde bulundurmamız gerekir. Dinin önerdiği şartlar çiğnenirse yasaklar da ona göre öne çıkar. Ona göre herkes bulunduğu şartları, ortamı göz önünde bulundurarak kararını vermelidir. Şimdi ben şunu demek istiyorum: İlk önce niyetler ve maksatlar yanlış, sırf erkekler maaşlı ve diplomalı kız istiyorlar diye okumak yanlış, gösteriş yapayım diye veya para sevdasıyla okumak yanlış. Okumak her şeyden önce günahlara girmemek şartıyla, vatana, millete, dine faydalı birer şahıs olmak için okunmalıdır. Maalesef eğitim için okuyoruz deseler de, faydalı olmak için deseler de, pek çoğunun para için, ekonomik özgürlüğe kavuşmak için okudukları herkesçe bilinen ve görünen bir gerçektir. Bütün manevî değerlerimizi kaybedip, günahlara girme pahasına da olsa kızlar okumalıdır, tartışması yapılacağına; kızların İslâm’a uygun bir şekilde eğitim alabilmelerinin çarelerini arasınlar ve bu hususta mücadele etsinler, haklarını arasınlar, acaba ne yapabiliriz deyip alternatif sunsunlar. Hâlbuki pek çok kızı okumaya teşvik eden düşüncelerden biri de şudur: “Ben okuyayım maaş sahibi olayım ve evlendiğim zaman kocama minnet etmeyeyim, kocamın eline bakmayayım, kocama karşı başım dik olsun.” Bu düşünceyle okumak da ailede istenen samimiyete aykırıdır. Burada niyetler kötüdür. Bir kadın ekonomi yönden her ne kadar kocaya bağımlı halde olmasa

134

Firaset-ül Mü’minin

bile kocanın helâl emirlerine itaat etmelidir. Kocamda olsa kimse bana karışamaz demeye hakkı yoktur. Aslında hiçbir koca, hanımına bakıyor diye başa kakmamalıdır. Bazı istisnalar olur; ama onun başa kakması bile çok önemli değildir. Çünkü her koca kendi hanımına, kendi çoluk çocuğuna bakmakla mükelleftir. Allah-u Teala kocaya çocuklarının nafakasının teminini emretmiştir. Zaten kadınlar için en minnetsiz ekmeklerden birisi de hiç şüphesiz kocanın kazancıdır. Kadın kocasının kazancını minnetsiz olarak kullanır, kimseden çekinmez. Bu yüzden kadın evlendikten sonra babasının ekmeğini yemesi bile, çoğu zaman onun ağrına gider. Evlâdının evinde rahatlıkla bir şeyler alıp kullanamaz. Ama kocasınınkini çok rahat bir şekilde kullanabilir. O malda kendisinin de hakkı vardır. Çünkü koca ona bakmakla yükümlüdür. Aynı zamanda kadınlar evlerde o kadar çalışıp hizmette bulunuyorlar ki, o hizmeti kime yapsalar karşılığını fazlasıyla alırlar. O yüzden hiçbir kocanın, rızkınızı getiriyorum deyip hanımının başına kakmaya hakkı yoktur. Yani: Hanımında, kocanında birbirlerine yaptıkları hizmetleri, iyilikleri başa kalmaları yanlıştır, edeb kurallarınada, dini kaidelere uymamaktadır. Şimdi bu aile yuvaları öyle bir şey ki, kadın minnet etmez, kocasına hiç boyun eğmezse, koca da onun hareketlerini hoş karşılamazsa, o evde huzurun olması zor olur. İki taraftan biri anlayışlı olmalıdır. Her ikisi de benim sana ihtiyacım yoktur, benim maaşım vardır derse huzurun olması mümkün olur mu? Aslında insanların fıtratında iyiliğe karşı iyilik yapma vardır. Veya insanlar birilerine muhtaç oldukları zaman daha da geçimli oluyorlar. Nasıl ki, birilerine işimiz düştüğü zaman ona karşı çok daha iyi olup ona hürmet ediyoruz. Çünkü ona ihtiyacımız var. Şimdi kadınlar da kocalarına ihtiyaçları olduğu zaman veya kocalarından iyilikler gördükleri zaman, kocalarının kendilerinin rızkı ve geçimleri için ne kadar meşakkat çektiklerini hissettikleri zaman, kocalarına karşı daha merhametli oluyorlar. Daha geçimli ve güzel huylu oluyorlar. Yani kadının parasının olması her zaman evin huzuru için çok da faydalı olmuyor. Bilakis zararları da olabiliyor. Şimdi biz olayların faydalı ve zararlı yönlerinin tartışmasını yapmıyoruz. Bize faydalı gibi görünen olayların başka boyutlarının da olduğunu belirtiyoruz ki, insanlar neyi niçin yaptıklarını bilsinler. *Bazı kadınlar da kocalarının iyiliklerini hiç görmezler. Çünkü bazı kadınların yapısında iyilikleri inkâr etme ve nankörlük var. Kocası her gün kendisine istediklerini alsa, bir gün almasa, her zaman bir yerlere gitmek için izin verse, bir gün vermezse, hemen kızıp küser. Bu gibi huylar çok çirkin huyladır. İbn-i Abbas (r.a) şöyle anlatıyor: Bir kadın Peygamber Efendimize gelerek dedi ki: Ya Resûlallah! Ben kadınların elçisi ve sözcüsü olarak sana gelmiş bulunuyorum. Şu cihadı Allah-u Teala erkelere farz kıldı. Savaşıp hizmet verirlerse ecir kazanırlar. Biz kadınlara gelince, onlara hizmet ediyoruz, bu hususta bizlere neler var?

Firaset-ül Mü’minin

135

Resûlullah (s.a.v) ona şöyle buyurdu: Kadınlardan rastladığına şunu tebliğ et ki: “Kocaya itaat ve onun hakkını itiraf, Allah yolunda cihada denktir. Ama sizden pek azı onun hakkını itiraf eder.”26

Bazı kadınlar var ki, bir güvencesi olduğu zaman veya maaşı, parası, olduğu zaman kocasına karşı davranışlarında çok farklılıklar oluyor. Kocasını dinlemiyor bile çünkü maaşına güveniyor. Yani kadının parası olursa hep kocasına karşı dik başlı mı olmalı? Evinin huzuru için bir çaba harcaması lâzım gelmez mi? Paranın varlığı evin huzurunu kaçırmamalı, maaşı da olsa kocasına karşı iyi huylu olmak zorundadır. Ama bazı kadınlar kocasına karşı kuvvet elde edince ahlâkında, sevgi ve saygısında çok değişikler oluyor. Mesela bir kadın evlenmeden önce kendisini alacak olan gence karşı çok iyi davranıyor. Evlenince eski güzel huyunu devam ettirmiyor. İlk zamanlar kocam beni boşar korkusuyla yine iyi geçinmeye çalışıyor, daha sonra karnına bir çocuk düşünce kocam beni boşamaz deyip ahlâkında biraz daha düşmeler oluyor. Çocuk doğunca biraz daha cesaretleniyor. Çocukları büyüyünce veya biraz malı olunca biraz daha ahlâkında değişmeler oluyor. Yani belleri kuvvetlenince kocalarına karşı daha dik başlı oluyorlar. Yumuşak huylarının yerini katılık alıyor, bu da kocayı çok üzen durumlardır. Hepsi böyledir demiyorum; ama böyleleri de var diyorum. Hanımlar kocalarına böyle şeyler yapmasınlar, ölene kadar fedakâr olsunlar. Kocalarının memnuniyetini kazanan kadınlar cennete daha çabuk gireceklerini ve her şeyin para ve mal olmadığını bilsinler. Kocalarını sevip saygı duyan pek çok kadın var. Bunlar paraları yok diye mi itaat ediyorlar? İşin içersinde Allah-u Teala’nın rızası var diye. Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için kocasına itaatte kusur etmemeye çalışan hanımlar için hadis-i şerifte şu müjde verilmiştir: “Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, ırzını korur ve kocasına itaat ederse, kendisine: “Hangi kapıdan istersen cennete gir denilir.”27 O halde kocalarımıza karşı vefalı olalım. İster kocamıza ihtiyacımız olsun; ister olmasın. Ona Allah için yardımcı olalım. Allah için evin huzurunu sağlayalım. Yuvamız menfaat üzerine bina edilmesin. Fedakârlık üzerine bina edilsin. (Bir şeyler anlatmak istiyoruz; ama tam olarak dile getiremiyoruz yine de devam edelim.) Demek ki: Kocalarımıza minnet etmeyelim. Bizler onların emrine girmeyelim, maaşımız olsun ki, ne zaman bizlere bir şeyler söylerlerse ayrılırız gibi düşüncelerle okul okuyanlar veya bu düşünceyle bir iş yerinde çalışanlar çürük temeller üzerine yuva kuran kişilerdir. Bu düşüncede olanlar daha evlenmeden boşanmanın, ayrılığın hesabını yapıyorlar. Böyle kadınlarla nasıl gerçek huzura kavuşulabilinir ki? Daha önceki annelerimiz evlenirken ayrılmayı
26 27

Et-Tergib ve’t- Terhib, 3,53, Bezzar Et-Terğib Vet –Terhib, 3:52 - Ahmed ve Taberânî’den- İbn Hibban

136

Firaset-ül Mü’minin

hiç akıllarına bile getirmezlerdi. Yuvanın huzuruna çalışırlardı. Ayrılmanın çare olmadığını bilirlerdi. O eğitimi almışlardı. Bazı dindar geçinenlerden de böyle düşünenler oluyor. Onlara soruyorum, böyle her işimize gelmediğinde, kızdığımızda kocamıza ayrılma, boşama teklifi yapma hakkını nereden alıyorsunuz. Hâlbuki kadının çok önemli sebepler olmayınca en ufak bir şeyde sebepsiz olarak kocaya kendisini boşamasını söylemesi günahtır. Bir hadis-i şerifte:

ِ ّ َ ْ ُ َ ِ َ َ ْ َ ٌ َ َ َ ٍ ْ َ ِ ْ َ ْ ِ ً َ َ َ َ ْ َ ْ ََ َ ٍ َ َ ْ َ ّ َ ‫ايما امرءة سئلت زوجها طلقا من غير باس فحرام عليها راءحة الجنة‬
“Meşru mazeret olmaksızın, kocasından, kendisini boşamasını isteyen kadına cennet kokusu haramdır.”diye buyurmuştur.28

Aynı zamanda dinimizde kadına boşama hakkı verilmemiştir. Boşama yetkisi kocanındır. Tabi bunun ayrı hikmetleri var biz onlara fazla değinmeyeceğiz. En azından kadına da boşama yetkisi verilseydi, onlar duygusal oldukları için en ufak bir tartışmada kocalarını boşarlardı. Böylece yuvalar dağılır giderdi. Bu ve buna benzer nedenlerden kadınlara boşama yetkisi verilmemiştir. Ama bir kadın bende de boşama yetkisi olmasını istiyorum diyorsa: Kadının bunu nikâh akdinde şart koşması gerekir. Örneğin: “Boşama hakkı elimde olmak üzere seninle evlendim, erkek de o şekilde seni karılığa kabul ettim.” derse, bu boşama yetkisi gerçekleşmiş olur.

Çalışan Kadın Almak
Yukarıdaki düşünce şekillerinin sakıncalı yanlarının da olduğunu belirttikten sonra, bir de evleneceğim kadın çalışan olmalıdır, diye düşünenlerin düşüncesinde ne kadar yanlışlıklar var onu belirtelim. Biz bu gibi düşüncelerin sakıncalarını zikredelim. Karşılaştırmayı kendileri yapsınlar çalışmanın faydaları derken de İslâmî ölçülere uygun çalışmayı kastediyorum, iyi anlaşıla! Öncelikle evlenirken çalışan kadın olmasını tercih eden kişilerin çoğunun maksatları kötü. Aslında yuva kurarken huzur ve mutluluğu nasıl yakalayabilirim? Ben bu kadınla mutlu olabilir miyim? deyip çareler aranmalıdır. Kim bana para getirir, evin geçinmesinde kim bana destek sağlayabilir düşünceleri en son düşünülmesi gereken şeylerdir. Şimdi bu konuyu helâl ve haram yönden yani dini açıdan ele almadan sadece fayda ve zarar bakımından düşündüğümüz zaman ne gibi durumlar karşımıza çıkacak ona bir bakalım: Bazılarını görüyoruz çalışan kadın alıyor. Akşamleyin eve döndüklerinde hem koca yorgun hem kadın yorgun, bu bitkin olan karı koca birbirlerine durup bakıyorlar. İkisi de yorgun, bunlara hizmet edecek üçüncü bir şahıs lâzım. Böyle olunca hem beslenmeleri düzenli olmadığı gibi, ya kalkıp evin işini beraber yapıyorlar veya koca beceremediğinden evin işi de zavallı kadının üzerine yıkılıyor. Gündüz iş yerinde, gece de evde çalışmak zorunda kalan kadın ister istemez yıpranıyor. Sinir sistemleri bozuluyor. Zaten bir evin işini
28

Tirmizi, Talâk,11

Firaset-ül Mü’minin

137

yapmak hiç çalışmayan kadınlar için bile ne kadar zordur. Bunu herkes bilir. Daha önceki tarihlerde evlerde hizmetçiler bulunurdu. Onlar evin hanımına yardımcı olurlardı. Şimdi o gibi durumlar yok. Olsa dahi her ailenin gücü zaten öyle şeylere yetmez. Çok şükür günümüzde çamaşır makinesi, bulaşık makinesi çıkmış evin işinin çoğunu makinelerle yaptığımız halde kadınların ev işleri bitmiyor. Bir de bu makineler olmasaydı, zavallı kadınların halleri ne kadar perişan olacaktı. Bir de bu kadının çocuklarının da olduğunu düşünün hem ev işi, hem çocukların bakımı, hem de gündüzleri çalışmak bu kadını köleleştirmek değil de ya nedir? Bunun yanında küçük çocuklarına bakacak biri olmadığı için çoğu aileler güzelim yavrularını kreşlere veya başka kadınlara bakmaya veriyorlar. O çocuklar büyüyene kadar o kocayla kadın âdeta perişan oluyorlar. Onların perişanlığını gözlerimizle görüyoruz. Şimdi anne kendi evlâdına düzenli anne sütü vermeli, işe gittiğinde bu beslenmede aksaklıklar oluyor. Çocuğu ya erken sütten kesiyorlar. Bu da çocuk için hiç de iyi bir şey değil. Ve bu çocuğu tanımadıkları yabancı kadınların eğitimine bırakıyorlar. Bir annenin evlâdına bakması, ona güzel eğitim vermesi ile yabancı bir kadının bakması ve eğitimi hiç bir olur mu? Aslında bir kadın hiç çalışmasa, hiç ev işine de bakmasa, sırf görevi çocuklara bakmak olsa bile işinin ne kadar zor olduğunu biliyorsunuz. Bir kadını düşünün ki; hem çocuklara bakıyor, hem evinin işini yapıyor, hem de gündüz iş yerinde çalışıyor. Allah-u Teala bunları uyandırsın, ben anlamıyorum. Bu kadar sıkıntılar, bu kadar çocukların yetiştirilmesindeki aksaklıklar acaba neyin uğruna yapılıyor. Sırf azıcık bir maaş için değer mi? Maaş için yuvamızın düzenini bozmaya, her akşam eve yorgun gelmeye, çocuklarımızı ihmal etmeye değer mi acaba? Zorla zenginlik oluyor mu? Nice sıkıntılarla biriktirdiğiniz paralar bir hastalık durumunda hepsi elinizden bir anda uçup gidebilir. Yani binlerce zorluklarla kazandığınız paranızın bir garantisi dahi yok, bir musibetle yok olup gidebilir. Bunun örnekleri çok olmaktadır. Öyle ise kanaatkâr olup kocamızın maaşıyla geçinmeye çalışıp, aç gözlülük yapmazsak daha rahat etmez miyiz? Hem de çocuklarımızla güzel bir şekilde ilgilenmiş olmaz mıyız? Çalıştığı için çocuğunu ihmal eden bir bayan başından geçenleri şöyle anlatıyor: “Ben kızımı okula gönderdim. Ama kızım okulda bir türlü başarılı olamıyordu. Bir gün kızımı karşıma alıp ona: Kızım bak derslerin zayıf, çalışmamakla kendini arkadaşlarının arasında küçük düşürüyorsun, böyle yapma dedim. O ha bire, ben okumak istemiyorum diyordu. Onun ısrarı beni öyle kızdırmıştı ki, farkında olmayarak onun gül yanağına hızlıca bir tokat vurmuşum; ama o, gözyaşlarını akıtarak yüzüme şöyle haykırıyordu: “Ben okumayacağım, senin gibi çalışıp çocuğunu bırakan değil; ben anne olacağım.” Demek ki kızımı çok ihmal etmiş, onu çok sıkıntılara sokmuşum. Ben göreve gittiğim zaman, evin pek çok yerine, içecek ve yiyecek bırakıyordum ki kalktığında sıkıntı çekmesin. Yine de evlâdım pek çok sıkıntılara maruz kalmış. Hatta bir gün işten eve gelip kapıyı çaldığımda, içeriden kızımın ağlama sesini

138

Firaset-ül Mü’minin

duydum. Kapıyı açmasını söyledim; ama açmadı, bir şeylerden korkmuş olmalıydı ki, kapıyı aç kızım, ben annenim dediğim de, o ha bire “anne” deyip ağlıyor ve kapıyı açmam, kurt gelip beni yiyecek diyordu. Ne dedimse kızımı ikna edemedim. Dışarıdan bin bir güçlükle içeriye girdim. Kapının arkasına çökmüş olup ağlayan kızımı kucağıma aldım ve onu sakinleştirmeye başladım. Sakinleştikten sonra ona okuma ve yazma öğrenmesi gerektiğini anlattım. O da bunu kabul etti, eve geldiğimde kitapları okuduğunu gördüm. Demek ki, kızım çoktan okumayı çözmüş; ama sırf güzel bir anne olmak için, benim yaptığım yanlışlara düşmemek için okumama kararı almış!” Bu da bize gösteriyor ki, annelik görevi çalışmadan da önemliymiş. Çalışanlardan birisi de şöyle anlatıyor: Bir gün dinlenme odasında oturduğum bir zamanda hanım görevlilerden birisi yorgun bir şekilde gelip sandalyeye oturdu ve bana şöyle dedi: “Ah Osman kardeş, emeklime iki yılım kaldı. Onu da bir tamamlasaydım da biraz rahat edebilseydim. Bu kadar çalıştım; ama elime hiçbir şey geçmedi. Çok perişan oldum. Her gün sabah kalkıp komşulara çocuğa bakmaları için rica ediyorum. Kazandığım maaşım giysime, yoluma ve kreşe ye gidiyor. Bu kadar çalıştım; ama geri dönüp baktığımda elimde hiçbir şey yok. Ama ne kocama hanımlık, nede evlâtlarıma doğru düzgün annelik yapabildim. Ömrümüzün son birkaç gününde rahat edelim diye güzelim, gençliğimizi, yuvamızı harap ediyoruz. Zaten para için yuva kuranların yuvası da sorunludur. Çoğu insanlar para için çalışan hanım alıyor. Hanımın kazancının bir kısmı kadının annesine, babasına veya kardeşlerine gidiyor. Bir kısmı da çocukların bakıcısına gidiyor. Küçümsenmeyecek bir kısmı da onun süsüne, giyimine gidiyor. Yine elde bir şey yok. Gerçekten maaşa tamah edip evlenenler, hem ellerine para geçmiyor, hem de hanımı çalıştığı için ne kendisiyle, ne eviyle, ne de çocuğuyla ilgilenebiliyor. Daha doğrusu kendisi o kadına, eve, çocuklara hizmet ediyor. Enteresan olan o ki: Parası için bir kadını al. Ne parası eline geçsin, ne evine bakılsın, ne doğru dürüst çocuklara bakılsın, o da yetmez, evde de çalışan da sen ol. Böyle insanların düşüncesi ne kadar doğrudur? Ben kadınların paralarını anne ve babalarına vermelerine, onlara yardımcı olmalarına karışmıyorum. Bu kendi aralarında konuşulacak şeylerdir. Muhtaçlara yardımcı olmak sevaptır. Lâkin çoğu kişiler var, yardım edelim de sevap kazanalım, Allah’ın rızasını kazanayım diye düşünmüyor. Böyle, Allah rızası gözetilmeyen yardımlarda sevap, mükâfat olmaz. Bazılarının da kendi anne babası ekmeğe muhtaç, o ha bire başkalarına yaranmaya çalışıyor. Hâlbuki insan ilk önce kendi anne babasına bakmakla mükelleftir. Sırayı gözetmek gerekir. Şunu anlatmaya çalışıyorum. Şayet hanımın kendi parasını muhtaç olan anne ve babasına vermiş, sen de bunu Allah rızasını kazanmak için kabul etmişsin bir şey demem. Bu güzel bir davranıştır. (Kadının çalıştığı yerler İslâmî ölçülere uyup uymadığı ayrı bir konu, biz henüz onu hesaba katmadan konuşuyoruz.) Ama yuvanda mutlu olmak istiyorsan, çocuklarının bakım ve

Firaset-ül Mü’minin

139

eğitiminin güzel olmasını istiyorsan, eve geldiğinde evin tertemiz, güler yüzlü, yorgun olmayan, dinç bir hanım karşında görmek istiyorsan. Kuracağın yuvayı para ve maaş üzerine dünyalık menfaat üzerine kurma. Senin huzurunun her şeyden daha önemli olduğunu bil. Zaten iki maaş alanlar tek maaşlı insanlardan daha çok ağlıyorlar. Paralarının yetmediğinden şikâyet ediyorlar. Çok maaş alanın da masrafı çok oluyor. Yani değişen bir şey yok, çok para geldikçe, çok da masraf çıkıyor. Bir de daha önceleri bir kişi çalışırdı tüm ev halkına bakardı. Şimdi ise beş kişi çalışıyor yine bir eve bakıyorlar. Çünkü şimdi günümüzde kadın ve kızları çok cüzi bir para karşılığında çalıştırıyorlar. Bu insanların kanaatkâr olmadıklarını gösteriyor. Hâlbuki en büyük zenginlik kanaatkâr olmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

ِ ْ ّ َ ِ َ ِ ْ ّ ِ ََ ِ َ َ ْ ِ َ ْ َ ْ َ َ ِ ْ َ ْ َ ‫ليس الغنى عن كثرة العرض، ولكن الغنى غنى النفس‬
“Zenginlik çok malla değil. Bilakis zenginlik göz tokluğuyladır.”29

Daha doğrusu insanlar hep menfaatçi olmuş hep kendilerini düşünen olmuşlar. İki kişi çalıştığı halde dert yananlar, acaba tek maaş alanlar veya hiç maaş almayanlar ne yapıyorlar, onları düşünmüyorlar mı? Öylesi var ki, onların birisinin aldığı maaşın yarısını bile almıyor. Ama onlar da eve bakıp evin ihtiyaçlarını görüyorlar. İnsanlar biraz da şöyle düşünseler: Biz iki kişi çalışıyoruz, tek kişi çalışsaydık da birimizin yerine boşta olan bir Mü’min kardeşimiz çalışsaydı. O’ da bir ev besleseydi daha iyi olmaz mıydı deseler ne olur? Veya beş altı işi birden yapan kişi, bir işi de başkalarına bırakıp onları çalıştırsa, kendisi bir işi eksik yapsa ne olur? Daha önceki Müslümanlar birine bir eşya sattıkları zaman ben bugün alışverişimi epeyce yaptım. Karşıdaki komşum bugün hiç siftah etmedi, diğerlerini de ondan alın derlermiş. Bu gün bizler: “Hep bana, hep bana” diyoruz. Hep daha fazla çoğaltmanın çarelerini arıyoruz. Bu fani olacak dünyayı imar etme yarışı ne zaman sona erecek, ne zaman ahirete çalışacağız? Dünyalığımızı ne zaman ahireti kazanmak için basamak edineceğiz. Dünya isteklerinin sonunun geleceğini zannedersin. Bir koşturmacadır gidersin. Para ve mal hırsı kendisini kaplayan insanları görüyoruz, yerinde duramıyor. Başını kaşıyacak zamanı bulamıyor. Ancak Azrail (a.s) karşısına çıktığında ölümü hatırlayabiliyor. O zaman da iş işten geçmiş oluyor. Ahirette de helâl malın hesabı, haramın azabı kendisinden sorulacak. Bu kadar koşturmakla veya mal yığmakla gözümüzün doyacağını zannediyorsak, yanılıyoruz. Çünkü âdemoğlunun gözü doymaz. Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

َ َ ِ ْ َ ْ َ َ ْ َ َ َ ً ِ َ َ ُ َ ٰ َ ‫لب‬ ‫لو كان لبنا ٰدم واديان من ذه ٍ بتغى لهما ثالثا وليملجوف ابنا ٰدم‬ ُ َْ َ َ ْ ِ ِ َ َِ َ َ ِ ِْ َ َ ْ َ َ َ ْ َ َ َ ُ ُ ََُ ُ َ ّ ّ ِ ‫ال التراب ويتوب ال على من تاب‬

29

Buhari, Rikak 15; Müslim, Zekât 120; Tirmizi, Zühd 40 (2374)

140

Firaset-ül Mü’minin

Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsaydı, muhakkak üçüncü bir vadiyi daha talep edecektir. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doyurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.”30 O halde doymayacaksa neyin peşinde koşuyoruz. O uğurda ibadetlerimizi, görevlerimizi aksatıyoruz. Rabbimize kulluğu dünya malı uğruna terk ediyoruz. Çoğu insanları görüyoruz, namazı bile kılmıyor. Hâlbuki bizler şu dünyaya gelmişiz ahireti kazanmak için; yoksa dünyalık uğruna ahireti satmak için değil. Dünyalığımızı nefsi arzularımıza harcadığımız gibi din için, kaliteli neslin yetişmesi için harcayalım ki Rabbimizin rızasını kazanabilelim.

GÜZEL GENÇLİĞİN YETİŞMESİNDE ZENGİNLERE ÇOK GÖREVLER DÜŞÜYOR.
Ne hikmetse “zenginlikle cömertliğin bir arada olması her kula nasip olmuyor.” Ya adam cömerttir parası yoktur veya parası var; ama o da cimridir. Onun için bu insanlardan faydalanılamıyor. Hizmetlerin güzel yürümesi için hem parası olan, hem de cömert Müslümanlara ihtiyaç vardır. Cimriler de paranın ne kadar mes’uliyetinin olduğunu bilselerdi, o paraları dağıtmadan rahat edemezlerdi. Hâlbuki bizler geçici zevklerimiz, sıhhatimiz ve dünyalığımız için nice harcamalar yaptığımız halde, imanımızın, dinimizin ve ahiretimizin selâmeti için aynı harcamaları yapamıyoruz. Bu konuda da uyanık olmak lâzımdır. Bir de gençlerin dini eğitim aldıkları ortamlar sıkıcı olmamalı, yemek yeme yerleri ayrı ve saatleri de belli olmalıdır. Düzenli ve kaliteli eğitim ortamları hazırlanmalıdır. Müslümanların, evlâtlarını rahatlıkla teslim edebilecekleri güvenli yerler olmalıdır. Çalışkan talebelere ayrı sınıfta özel eğitim vermeli, onları tam olarak yetiştirmeli, çok kabiliyetli öğrencilere mümkünse dünyalıkları için de yardımcı olup gelecekleri de garanti altına alınmalıdır. Onlara da, güzel eğitim verecekleri ortamlar hazırlanmalı, siz dine hizmet sunup ileri seviyede âlimler yetiştirin, tüm ihtiyaçlarınızı biz karşılarız denilmelidir. Gerekirse onlara fazlasıyla maaş bağlanmalıdır. Hiç şüphesiz ki ehil âlimlerin yetişmesi çok önemlidir. Medrese ortamında okuyan öğrencileri hava almaları için ara sıra, açık ve temiz alanlara götürmeler de çok faydalıdır. Yemeklerini yapanlar aşçı,
30

Buhari, Rikak: 10, No: 6072, 5/2364

Firaset-ül Mü’minin

141

elbiselerini de çamaşırcı yıkarsa, onlar da ilim için daha geniş zaman bulurlar. Çünkü bu gibi şeyler ilim talebesinin çok zamanını alıyor. Aynı zamanda öğrencilerin dinlenecekleri bahçe gibi bir yer olmalıdır. Bir de medrese ortamı, ne çok sıkıcı, ne de çok rahat olup öğrencileri tembelliğe itmemeli, ne aşırı disiplin, ne de gevşeklik olmamalıdır. Vasat bir şekil de olması uygundur. Özellikle düzenli ve temiz olunmaya büyük önem verilmeli, eşyalar, yataklar rasgele yerlere konulmamalı, bulunulan ortamın fakir oluşu ayrı bir şey; dağınık olmak apayrı bir şey. Eşyalarımız, yataklarımız modern olmayıp eskide olsa temiz, düzenli, her şeyin yerli yerinde olması çok önemlidir. Aynı zamanda bu öğrencilere kısa sürede Arapça öğretme metotları belirlenmeli, bu konuda uzmanların fikirlerinden istifade edilmelidir. Az yazıp çok bilgi veren özet halinde ki kitaplardan da istifade edilmeli ki, zaman kaybı yaşanmasın. Yani zamanı güzel kullanalım, az zamanda çok şey öğrenelim. Bunun içinde ilimde önem sırasını gözetelim. Durumu iyi olan kardeşlerimiz de ihtiyaca göre hizmet sunmalıdırlar. Meselâ: İlim yuvalarına, camilere, Kur'an kurslarına, Allah yolunda yapılan tüm çalışmalara ihtiyaca göre el atsınlar. Gençlere evler kiralasınlar veya alsınlar ve o evleri okul okuyan gençlere versinler. O evlere de dini eğitim vermeleri için bilinçli gençler yerleştirsinler. O evlerde kalan gençlerin hem dünyalarının, hem de ahiretlerinin kurtulması için onlara yardımcı olsunlar. Bunu yaparken de öğrencileri farz ibadetlerin haricinde ağır ibadet yükü altına koyup ders çalışmaları engellenmemeli, farzın haricindeki ibadetlerde vasat bir yol tutulmalı, insanların yapıları ve gönüllü olup; olmadıkları göz önünde bulundurulmalı ki uygun olmayan ortamlara kaymasınlar. Okul okuyan gençlerimizin ahlâklarında, dini yaşamalarında büyük aksaklıklar oluyor. Onlar kendi hallerine bırakılırsa o gençlerimiz, sigaraya, içkiye ve uyuşturucuya müptelâ olabilirler. Ama gençlerimiz bulundukları evlerde, her akşam manevî bir hava teneffüs edebilirlerse, onların güzel insanlarla arkadaşlık etmelerini sağlayabilirsek, o zaman kolay kolay bozulmazlar. Arkadaşı kötü olanlar çok çabuk bozulurlar; ama arkadaşları iyi olanlar da Allah’ın izniyle kolay kolay bozulmazlar. Bu yüzden kötü huylu, kötü alışkanlıkları olan arkadaşları terk edip onlardan uzak duralım. Ama onu doğru yola, hidayet yoluna çağırmayı da ihmal etmeyelim. Onlar bizim çağırdığımız doğru yola gelmezlerse, bizler onların heveslerine sakın uymayalım. Öyle bir tehlike söz konusu olursa onların arkadaşlıklarını bırakmakta bir sakınca yoktur. Ancak düzelmeleri için dua ederiz, faydalı olacağına inanıyorsak ara sıra yine tebliğ görevini yaparız. Evet, gençlerin her akşam manevî bir havayı teneffüs etmeleri için manevî ortamlar hazırlayalım. Başıboş gezen gençleri o yerlere götürelim. Herkes birkaç tane arkadaşını gittiği cemaatlere götürürse, yeni gelenler de kendi arkadaşlarından bir kaç tane getirirse, her gün gençlerimizin sayısında artmalar olur, düzelmeler olur. Yeter ki oraya gelen gençlerle ilgilenilsin. Eğer geldiği toplumda kendisiyle ilgilenilmese, insanlar oraya bir daha da gelmezler. Onun için de bazı gençleri görevlendirmeli ki, gelen gençlerle ilgilensinler,

142

Firaset-ül Mü’minin

onlara hoş geldiniz deyip hal ve hatırlarını sorsunlar. O güler yüzü gören, o samimî sıcak havayı teneffüs edenler yarın bir daha gelirler. Yeter ki gençlerimize faydalı şeyler öğretelim. Aşırıcılıktan uzak duralım. Tartışmalardan uzak duralım. Bulunduğumuz ortamlara anneler, babalar kalp huzuruyla çocuklarını gönderebilsinler. Bir cemaat düşünün ki: Oraya gelen gençlere Kur’an-ı Kerim öğretilmiyor, dini eğitim doğru düzgün verilmiyor, edep ve terbiyesindeki eksiklikler giderilmiyorsa, orada sigaraya, dedikoduya alışıp, okul derslerini aksatıyorsa, aktif, çalışkan, olacağı yerde; tembel, pısırık oluveriyorsa, o ortamın faydalı olduğunu ne derece söyleyebiliriz? Bizler evlâtlarımızın oralara gitmesini ister miyiz? Bazı insanları görüyoruz, arkadaşlarıyla toplanıyor. Yani devamlı sıra geziyorlar. Toplantılarında da beş on dakika ders yapıp, ondan sonra da başlıyorlar; birbirlerine laf atmaya, şakalaşmaya, dedikoduya. Ardından ha bire yemeler, içmeler. Ümmet-i Muhammed bu tür insanlardan ne kadar faydalanabilir? Yanımıza gelen insanlara dini eğitimlerini vermiyorsak, onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmiyorsak, orayı dedikodu yuvası yapıyorsak, acaba oranın kahvehaneden farkı nedir? Yapılan dedikodu ve gıybet günahının ne kadar çok olduğunu biliyor muyuz? Güya dünya ve ahiretimizi kurtarmak için orada toplanmışız. Zatın biri şöyle anlatıyor. Her gece babamla kalkar ibadet ederdim. Bir gece Kur’an-ı Kerimi kucağımda tutuyordum, ev halkı da uykuya dalmışlardı. Babama dedim ki: “Ne olurdu bunlardan biri kalkıp da, Allah yolunda iki rekât namaz kılsaydı. Ölü gibi uyuyorlar.” Babam şu cevabı verdi: “Canım oğlum! Keşke sende uyusaydın da, onların gıybetini yapmasaydın.” Öyleyse toplantı odalarımızı dedikodu, gıybet yuvası haline getirmeyelim. Orada Kur’an ve dini dersler verip dünya ve ahiretimize yarayacak faydalı hizmetler sunalım. Kaliteli gençlik yetiştirmek çok önemlidir. Onlar iyi olursa, gelecek te iyi demektir. O yüzden bulunduğumuz toplum, Allah (c.c)’nun emirlerinin uygulandığı, zikrinin yapıldığı yerler olsun. Çünkü öyle yerler cennet bahçesi gibidir. İmanın tadını, ibadetin, zikrin, hizmetin, cihadın tadını alanlar, oranın cennet bahçesi olduğunu anlamışlardır. Onun için Allah dostları ağır ibadet yükü altına girmişlerdirler, hep ibadetle, ilimle, hizmetle meşgul olmuşlardır. Çünkü ondan büyük bir manevî haz(lezzet) almışlar ve o zevki muhafaza etmeye çalışmışlardır. Bizlerin toplantıları da faydalı birer hizmet şeklinde gerçekleşmelidir. Oralara gelen gençlik örnek olmalıdır. Çoğu gençleri görüyoruz, haylaz biri olmasına rağmen bir cemaate devam edince bakıyorsunuz ki, onun ahlâkında yüzde yüz bir değişiklik olmuş. Anne ve babasına karşı, topluma karşı çok daha saygılı, terbiyeli bir genç olmuş. Daha doğrusu artık kendi kendinde bir sorumluluk hissediyor. Ben Müslüman genciyim, ahlâkımla örnek olmalıyım diye düşünüyor.

Firaset-ül Mü’minin

143

Bazı gençler de bazı cemaatlere gidiyorlar; ama orada tam bir dini terbiye almadığı gibi, son derecede huysuzlaşıyorlar. Anne ve babasına karşı gelmeye başlıyorlar. Şimdi İslâm gençleri bu hususta çok dikkatli olmalı, anne ve babalarının rızasını almadan cennete girmelerinin imkânsız denilecek kadar zor bir şey olduğunu bilmelidirler. Anne ve babasını üzenler, ağızlarıyla kuş tutsalar dahi Allah-u Teala’nın rızasını kazanmaları çok zordur. Şimdi bir yerlere din dersi, eğitimi almaya gidiyorsun; ama annen ve baban senden razı değiller. Bir bakıyorsun, Allah-u Teala’nın emirlerini bilmeyen, senin kadar ibadete koşmayan bir genç senden daha fazla anne ve babasına saygılı, bu olacak bir şey midir? Böylesi gençler, her zaman kendi kendilerini hep haklı sanırlar, anne ve babalarını; anne ve babalıktan atacak yetkiyi kendilerinde görürler. Şimdi anne ve babamız bize yanlış yapıyorsa, onlara karşı gelmemiz, onlarla sert konuşmamız, onların kalplerini kırıp hakkınızı helâl etmiyorsanız etmeyin deyip, onlara bağırmamız helâl midir? Ey genç kardeşim! Belki kendi konumunda haklı olabilirsin. Haklı da olsak anne ve babalarımıza karşı gelme, onlara bağırma yetkisini dinimiz bize vermemiştir. Bu gibi durumlarda onların yetiştiği ortamı, onların bilgi seviyelerini göz önünde bulundur. “Onlar bilmeyerek, benim iyiliğimi düşünerek böyle söylüyorlar” diye düşünmelisin. Madem onlar seni anlayacak bilgiden, kültürden yoksunlar, o halde sen onların seviyesine in, sen onların anlayabildikleri seviyede konuş. Onlara akıllarına göre hitap et. Çünkü onlar da akıllarınca seni düşünüyorlar. Yalnız şu yazdığım ifadeler yanlış anlaşılmasın. İşte anne ve babamızın razı olmaları için günahı da emretseler yapalım demek istemiyoruz. Çünkü sizler de biliyorsunuz ki: Hakka isyan konusunda mahlûka itaat olunmaz. Haram ve günah olan hususlarda sadece Allah-u Teala’nın emri dinlenir, kimsenin sözüne bakılmaz. Bizim vurgulamak istediğimiz şey: Anne ve babalar haramları emretmedikçe onları üzmeyelim. Söyledikleri şey Allah-u Teala’nın emirlerine ters değilse, mümkün mertebe yerine getirelim. Şimdi diyeceksiniz benim derse gitmemi engelliyorlar. Bana dini yaşama da engel oluyorlar. Elbette ki, kişi dinini öğrenmelidir; ama burada bu konular hakkında kesin bir şeyler söylemek çok zor. Çünkü herkesin yaşadığı durum çok farklı, her gencin anne ve babasının niyetleri farklıdır. Her ne durumda olursak olalım, anne ve babanın dinde çok büyük bir önemi var. Kur'an-ı Kerim’e ve Hadis-i şeriflere bakanlar bunu kolaylıkla anlayabilirler. Anne ve babalarımız haksız da olsalar, “işte ben haklıyım, onları dinlemeyebilirim, onlara ben de kızabilirim. İster benden razı olsunlar, ister olmasınlar, benim ibadetlerimi yapmam bana yeterlidir” gibi düşüncelere girilmemelidir. Zaten çoğu insanın ayağı burada kayıyor. Ben haklıyım diyerekten anne ve babasına küsüyor, yıllarca gidip onları ziyaret etmiyor. Haklı da olsak, biz onların etrafında dolaşmak mecburiyetindeyiz. Kapıdan kovsalar, pencereden girmek mecburiyetindeyiz. Anne ve babayı

144

Firaset-ül Mü’minin

diğer insanlar gibi düşünemeyiz. Yıkıcı, kırıcı olamayız. Onları tatlı dille, güler yüzle, ricayla, yumuşatmalıyız. Şayet babamızla aramızda sorun varsa, gerekirse annemizi devreye sokarak işi güzellikle halletmeye çalışmalıyız. Ebû Berke Nüfey’ b. Hâris (r.a)’den Resûlü Ekrem (s.a.v): — Büyük günahlardan size haber vereyim mi? buyurdular. Ve bu cümleyi üç defa tekrar ettiler. — Evet, Ya Resûlallah dedik. Allah Resûlü:

ِ ِ ُ َ ْ ِْ َ ‫الشراك بال‬

ِ َِْ َ ْ ُ ُُ َ ‫وعقوق الوالدين‬

— “Allah’a şirk koşmak, anne ve babaya asi olmak buyurdu.”1

Geç saatlere kadar eve gelmemezlik yapmamalıyız. Derslerimizi kısa sürede alıp evimize dönmeliyiz. Bu hususta anne ve babamızın tepkisine yol açmamalıyız. Bazı gençler şöyle diyor: “Ben derse gidiyorum, beni engelleyemezsiniz” deyip çekip gidiyor. Böyle geç saatlerde eve gelmeye ailemizin rızası yoksa mümkünse derslerimizi gündüz alalım veya akşamları geç saatlere kalmayalım. Çoğu genç geç saatlere kadar kalıyor, hem de kaldığı yerde dersten daha ziyade faydasız şeylerle zaman öldürüyor, belki gıybete bile giriyor. Şayet derse gelen gencin gecikmesine anne ve babasının rızası yoksa, o genci, ders aldıktan sonra orada geç saatlere kadar tutmanın bir anlamı yoktur. O cemaatten sorumlu olan kardeşimiz, bunları göz önünde bulundurmalıdır. Yanlarına gelen gençlere: “Siz buraya gelin anne ve babanız ne derse desinler, önemli değildir.” demesinler. Ailelerin huzurunu kaçırmasınlar. Cemaate devam eden gençler huysuz biri değil de; daha güzel ahlâklı olduklarını anne ve babalarına ispatlasınlar. Derse gelen gençlere: “Anne ve babanız sizlere ne deseler de onlara sert karşılık vermeyiniz, onlara güzel ahlâkınızla örnek olup, sabrediniz. Onlarda bir gün sizi anlayacaklardır.” desinler. Anne ve baba hakkının çok önemli olduğunu öğretsinler. Ben burada her hâlükârda anne ve babalar haklıdır demiyorum. Yalnız sertlikle değil; güzellikle onları yola getirmeye çalışın. Güzel ahlâkınızı görsünler de düşüncelerinin yanlışlığını anlasınlar. Siz onlara tepki gösterirseniz, onlar hep kendilerini haklı sanacaklardır. Evin annesi, şayet oğlu din eğitimi için derslere, cemaatlere gidiyorsa, kocasına: “Elhamdülillâh bizim oğlanın kötü alışkanlıkları yok, derse gittiği için kahvehaneye, kumarhaneye gitmiyor, içki içmiyor, öyleyse bizler de halimize şükredelim” deyip diğer çocukların çok daha kötü durumlarda olduklarını ona hatırlatmalı ve söze şöyle devam etmelidir: “O halde oğlumuzu çok sıkmayalım, daha gençtir bizi ileride daha iyi anlayacaktır diyelim.” Yani evlâdımızın dini cemaatlere katılmaları için bu izni babadan alalım, yoksa kahvehaneye, zararlı yerlere gidebilirler.

1

Buhari, şehadet,10 - Müslim, iman,143

Firaset-ül Mü’minin

145

İşte çocuklarımızı çok sıkmayalım, dini eğitim veren bir cemaati sevmiş, orada kendi kendine arkadaşlar edinmişse ona engel olmayalım. Ona yardımcı olalım. Kötü yerlere değil de, dini eğitim veren cemaatlere gittiği için aferin diyelim. Bu konudaki yanlışlarınız çocukların bozulmasına sebep olabilir. Çoğu anne ve baba, çocuğu dini derslere katıldığı için hep üzerine gidiyor. O genç te şöyle diyor: “Ben eskiden kötü biriydim, benden çok sıkıntılar çekiyordunuz. Şimdi içkiyi, kahveyi bıraktım, Allah’ın yoluna girdim yine halinize şükretmeyip bana karşı geliyorsunuz, beni engellemeye çalışıyorsunuz.” Ve o genç bakıyorsunuz şeytanın kandırmasına aldanıp: “Ha işte ben eski pisliklerime dönüyorum, tekrar içki içip gelip eskisi gibi sizleri perişan edeceğim. İyi olmam sizlere yaramadı deyip” önceki günahlarına dönüyor. Bazısı da hanımından kızdığı zaman eski günah ve yanlışlarına dönüyor. İşte böyle yapan genç şeytanın tuzağına düşmüş demektir. Şeytan böyle hilelerle nice insanları eski günahlarına çekmiştir. Onun için evlâtları derslere devam eden anne ve babalar hallerine şükretsinler ki, evlâtları dindardır. Allah’ın rızasına koşuyor, diğer gençler gibi gidip kahvehanelerde gece yarılarına kadar gezip, içki içip, daha sonra da başkalarıyla kavga ederek başını belâya koymuyor. Anne babalar da Allah’ın kendilerine verdiği saygınlığın kıymetini bilip onu kötüye kullanmasınlar. Sadece onlar şunu yapabilirler: Evlâtlarının gittiği cemaatleri fazla uygun bulmazlar, orada öğretilenleri çok faydalı görmezlerse, o zaman çocuğunu güzellikle uyarıp başka faydalı cemaatlere katılmasını söylerler. Evlât ta onların iyi niyetini suiistimal etmemeli, derse gidiyorum diyerekten okul derslerini, işini aksatmamalı, kendi kendini tembelliğe bırakmamalı, bilakis daha çalışkan, topluma daha faydalı bir genç olmalıdır. Geç saatlere kadar kalıp, anne ve babasını meraka sokmamalıdır. Her iki taraf ta üzerine düşen görevi güzellikle yerine getirmelidir. Allah yoluna girmiş olan gençlerimizde, anne ve babalarının baskılarından dolayı eski günahlarına, yanılışlarına dönmemeli, Allah-u Teala’dan yardım istemelidir. Akıllıca hareket etmeli, şeytana kanmamalı, imtihandan geçmekte olduğunu bilmelidir. İşte gençlerimizin güzel bir şekilde yetişmesi için herkes üzerine düşen görevleri yerine getirmeli, onlara faydalı şeyler öğretilmelidir. Bu yüzden olayları değerlendirirken sadece kendi aklımız ve duygularımızla değerlendirmeyelim. Din neyi emrediyor, onu doğru olarak anlamamız çok önemlidir. Dini doğru olarak anlayabilmemiz için de faydalı eserlerden bol bol okumalı, ehil âlimlerle de istişare etmeyi ihmal etmemeliyiz. İstişarenin doğruyu bulmada çok faydası vardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi, genç yavrularımızın bozulmamaları için ilim adamlarına ve cömert zenginlere ihtiyacımız vardır. İlim ehli ilmini esirgemeyip gençlere faydalı olacak, zenginlerde maddî yardımlarını esirgemeyip yardımcı olmalıdırlar.

146

Firaset-ül Mü’minin

Bu yüce dine kimileri kalemiyle, kimileri malıyla, kimileri kılıcıyla, kimileri de canını vermekle yardım eder. Din düşmanları çalışırken bizlerin oturup olayları seyretmemiz doğru olmaz. Acaba şu insanların cehennemden kurtulup cennete girebilmeleri için ne yapabilirim diye bir derdimiz olmalıdır. Bu hizmet için oturup arkadaşlarımızla istişare etmeliyiz. Hepimiz din hizmetinde seferber olmalıyız. Din, iman bizim için her şeyden önemli olmalı ve kalbimizde hep hizmet aşkı bulunmalıdır. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in davasına devamlı sahip çıkıp, onun dinine hizmet etmeliyiz. Bu konuda ümitsiz olmamalıyız. Meyveli ağaç gibi herkes bizden faydalanmalıdır. Temsili olarak anlatılan şu menkıbe bizlere ümit vermelidir. Günün birinde topal karıncanın biri Peygamber ve Kâbe’nin aşkından dolayı yollara düşer. Onu görenler şöyle der: — Sen şu topal ayağınla böyle nereye gidiyorsun? Karınca: — Hacca gidiyorum der. İnsanlar ona: — Sen bu halinle nasıl olurda şu yüksek dağları, uzun yolları aşıp ta hacca gideceksin? Sen en iyisi şu sevdandan vazgeç derler. Topal karınca onlara şu cevabı verir: — Ben de biliyorum, bu halimle yüksek tepeleri aşıp ta hacca gidemem; ama bu yolda ve bu uğurda da ölemem mi?” Öyleyse Allah yoluna hizmette ümitvar olalım. İnsanlara dünyaya geliş gayelerini, görevlerini anlatalım. Şu insanlara Allah-u Teala’yı, Hz. Peygamberi anlattığınız zaman, o insanlar eskisi gibi günahları rahatlıkla işleyemezler. Sizin anlattıklarınız, onların kalplerinde, akıllarında yer yapar. Günah işlediği zaman vicdan azabı hissetmeye başlar. Bunlar ileride yapılacak olan tevbenin habercisidir. Günahlara üzülmek te çok önemlidir. Allah-u Teala’nın en sevmediği insanlardan biriside günahına övünüp sevinenlerdir. İşte insanlara işledikleri günahların acısını kalplerinde hissettirici çalışmalarda bulunalım. İnsanların ahiretlerinin kurtuluşu için çalışanlara ne mutlu! Sevgili Peygamber Efendimizin: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” Hadis-i şerifini kendimize şiar edinelim. Bu dünyada insanların imanlarının kurtuluşuna koşmayıp, bunu kendine dert edinmeyen insanlar yanlış yapıyorlar. Ben insanların cehennemde yanmasını istemiyorum, onlarında cennete girmesini istiyorum, yani, İslâm dinine hizmet eden bir fert olmak istiyorum, diyen kardeşlerime şöyle bir hizmet şekli sunabilir: Her şeyden önce bizler, İslâm’ın ne kadar yüce bir din olduğunu, Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ne kadar yüce bir insan, Kur’an’ın ne kadar eşsiz bir eser olduğunu anlamamız lâzım. Bu hususta kalbimizde imanın tadını hissedebilmeliyiz. İnsan kendisinin ne kadar büyük bir nimetin, hazinenin içersinde olduğunu anlamazsa, elindeki nimetlerin kadrini bilemez. O yüzden ahirete görür gibi inanmalı, hakikî iman elde edilmelidir. Bu özelliğe ulaşabilmek için İslâm’ın, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in özelliklerini, üstünlüğünü anlatan eserler okunmalı, İlimle beraber salih amellere aşkla, ihlâsla sarılmalı, günahlardan son derece uzaklaşılmalı ki,

Firaset-ül Mü’minin

147

imanın tadı alınabilsin. Bir de din, iman, ahiret ve insanların kurtuluşu dert edinilmeli ve ilk önce insanlara imanın önemi anlatılmalıdır. ”Ey İslâm davasına gönül vermiş olan kardeşlerim! Güzel hizmet sunabilmemiz için cemaatleşmek şarttır. Çünkü birlikten kuvvet doğar. Tek başına yapılan hizmetler, cemaat hizmeti kadar faydalı olmaz. O yüzden güzel hizmetlerde bulanan cemaatlere katılıp onlarla beraber hizmet sunulmalıdır. Şayet bir cemaat oluşturursak başımızda bilirkişiler olmalı, herkes kafasına göre işler yapmamalı, o cemaatte istişare esas olmalıdır. İslâm’a hizmet etmek için cemaatlere katılan kardeşlerimiz aşağıdaki kaidelere kesin uymalıdırlar: 1) Her şeyden önce kendi nefsini terbiye etmekle uğraşıp içinden gururu, kibiri, hasetliği atmaya çalışmalıdır. Bunları atamayan veya kontrol altına alamayan insanlar Müslüman kardeşlerine her an zarar verebilirler.
Nefsini islah etmeyen, başkasını islah edemez. Sözler, 269

2) O cemaatte kimselerin hatalarını aramamalı, hep kendi hatalarını arayıp onları düzetmekle uğraşmalıdır. Kendi kusurlarını düzeltmekle uğraştığından, başkalarının kusurlarını araştırmaya zaman bulamamalıdır. 3) İslâm’ın, Kur’an’ın güzel ahlâkını elde etmeye çalışmalıdır. Çünkü güzel ahlâklı olmayan insanların cemaatlerinde huzuru bulmak, hizmet ehli olmak imkânsızdır. 4) Hizmetinde samimî ve ihlâslı olmalı, oraya dünyevî menfaatler için değil de Allah’ın rızasını kazanabilmek için gitmelidir. İhlâs ve samimiyeti elde edemeyen cemaatler muvaffak olamazlar. İhlâs olmadığı zaman yapılan hizmetlere riya, gösteriş ve desinler karışır, o tür çalışmaların da Allah-u Teala’nın yanında bir kıymeti yoktur. 5) Cemaate gelen kişiler baş olmak için değil; gerekirse er olmak için, hizmet sunmak için gelmelidir. O cemaati kendi nefsi arzuları doğrultusunda yönetmeye çalışmamalıdır. Oranın hizmetiyle sorumlu kardeşini küçük düşürücü davranışlara girmemeli, onu devre dışı bırakıp oradaki gençleri kendine çekmeye çalışmamalıdır. Bilakis böyle davranışlarda bulunanları ikaz etmelidirler. 6) Mü’min kardeşlerine karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdırlar. Yani: Başkalarını seven, cana yakın insanlar olmalı ve aralarında selâmı yaymalıdırlar. 7) Cemaatte mü’min kardeşlerinin derdiyle ilgilenmelidirler. Hep kendi dertlerini dile getirip mü’min kardeşlerini sıkıntıya sokmamalıdırlar. 8) Kalp kırıcı davranışlardan son derece uzak durulmalı, başkalarını üzücü, küçük düşürücü hareketlerden sakınılmalıdır. Aynı zamanda hürmet ve saygı, insanların para ve makamına göre değil de; insanların ilmine, takvasına göre ayarlanmalıdır.

148

Firaset-ül Mü’minin

9) Şahsî menfaatlerden önce dinin menfaati önde tutulmalıdır. Dünyalık çıkarlar uğruna din satılmamalıdır. 10) Yeri gelince mü’min kardeşleri nefsimize tercih edebilmeliyiz. Küçücük dünyalık menfaatler için dostlukları harcamamalıyız. 11) Sırf Allah için birbirimizi sevmeliyiz. 12) Çabuk kızıp kalbi kırılan değil de; geç kızan olmalıyız. Küçük yanlışlıkları büyültmemeli, geçimli bir Müslüman olmalıyız. 13) Bizlerde şiddet değil de şefkat, merhamet esas olmalı, insanların dünya ve ahiretlerinin kurtuluşu için gözyaşı döken Mü’minlerden olunmalıdır. 14) Dine hizmet için kurulmuş olan cemaatlerde hizmet, düzen ve disiplin içerisinde sürdürülmelidir. Herkes kafasına göre iş yapmamalıdır. Böyle davranışlar cemaate zarar verir. Bir başkan tayin edilir ve orada işler, istişareler yapılarak işleme konur. O mecliste dedikoduya, gıybete müsaade edilmemeli, aşırı şakalar yapılarak oranın ciddiyeti bozulmamalıdır. Hep ona buna laf atarak şaka yapanlar sonra bu davranışları huy ediniyorlar. Aşırı şakalarla zaman geçirmeye çalışmak çok yanlıştır. Hiçbir şeyin aşırısı iyi değildir. Aşırı şakalar kalbi öldürür, kalplerin kırılmasına neden olur, aynı zamanda cemaatin ciddiyetini bozar. O yüzden yapılan şakalar dine uygun olup, haram şakalar olmamalı, ihtiyaç kadar, yerinde ve zamanında yapılmalıdır. Alışkanlık haline de getirilmemelidir. 15) Bir de cemaatler kendi kendilerine şöyle bir prensip edinmelidirler: “Bizler hiçbir zaman diğer cemaatlerin aleyhinde konuşmayacağız, başka cemaatlerde yanlışlar ve kusurlar aramayıp kendi kusurlarımızla uğraşacağız.” Zaten hatasız insan ve cemaat olmaz ki, muhakkak bizlerin yanlışları olduğu gibi onlarında hataları vardır. Bizler birbirlerimizi hatalarımızla beraber kabul etmeye alışmalıyız. Onların güzel hizmet şekillerinden bizler de istifade edelim. Söylenmesi gereken çok önemli yanlışları, ortalıkta çok yaygara yapmadan, uygun bir yer ve zamanda güzellikle söylemeliyiz. Birbirimize köstek değil de; destek olmalıyız. Mü’minler kardeştir kaidesini unutmamalıyız. Dine hizmet sunan cemaatleri eleştirmek değil de; takdir etmeli ve onlar evlâtlarımızın kurtuluşu için çalıştıkları için onlara dualar etmeliyiz. Yapılan hizmetleri kıskanmamalı; bilakis sevinmeliyiz. Dine hizmet edilsin de velev ki bir başkalarının elinde gerçekleşsin. Önemli olan bizlerin değil dinin güçlenmesi, gençlerimizin kurtuluşudur. 16) Cemaatlere gelen insanlara kesinkes Kur’an-ı Kerim öğretmeli, bunun yanında farz-ı ayın ilimler de öğretilmelidir. İlme, âlime ve hizmet yapmaya çok önem verilmelidir. Yalnız şunu bilelim ki: Cimrilikle beraber hizmet sunulamaz. Bu uğurda canını, malını veremeyen insanlar muvaffak olamazlar. Öyleyse o cemaate gelen herkes, gücüne göre gönül rızalığıyla her ay belli bir miktar yardımda bulunmalıdır. İstenilmediği zaman kendisi getirip vermelidir. Ama günümüzde çoğu Müslüman’ın “canını al parasını alma.” Bir iki ay aidat verip sonra kesiyorlar. Hâlbuki düzenli bir şekilde her ay yardımlar

Firaset-ül Mü’minin

149

yapılmalı, o cemaatten sorumlu olan insanlarda yapılan yardımları sorumsuzca harcamamalı, onu değerlendirmeli, gerekirse aidat verenlerle istişareler yapılıp helâl şekillerde ticarette kullanmalıdırlar. Satılan ürünlerden cemaat mensupları da alıp, o hizmetleri daha da ileriye götürmelidirler. Zekât paralarını, vakıf olarak verilen şeyleri fıkhî kaidelere uygun olarak kullanmalıdırlar. Yapılan yardımlar ne niyetle verilmişse, o maksatlara harcanmalıdır. Bu işler çok mesuliyet gerektirdiği için, bu hizmetin başına bilgili, takvalı, Allahtan korkan, âdil, aldığı görevin ağırlığını içinde hisseden, belki geceleri uykuları kaçan âlimler getirilmelidir. Yoksa kurdun ağzına kuyruğu asarlarsa her şey bozulur. Aynı zamanda yapılan yardımlar dünyevî yardımlardan daha çok dini hizmetlerde, insan yetiştirmekte kullanılmalı, gençlerimize sahip çıkılmalı ve onlara iman hakikatleri anlatılmalıdır. Özellikle kızlarımıza dini eğitim, güzel ahlâk ve edeb dersi vermeye çalışalım. Kadınlarımız güzel ahlâklı, dindar ve şuurlu olurlarsa çok şey hal edilmiş demektir. Mesela: Kızların dini eğitim almaları için Kur'an kurslarının olmadığı mahalleleri tespit edip hemen orada bir ev kiralayalım ve bir hoca hanımın maaşını da verelim, gelsin orada o mahallenin genç kızlarına dinlerini öğretsin. Ve orada güzel ders programları hazırlanıp, o kızlara: “Alçak gönüllü, yumuşak huylu, geçimli olmaları, kısacası: İslâm’ın güzel ahlâkı ve edebi uygulamalı olarak öğretilmeli, bunun yanında kibir, gurur, gösterişten uzak olmaları, dışarılarda dikkat çekmeyecek tesettür şekilleri nasıl olmalıdır.” Tüm bunlar öğretilmelidir. İşte eğittiğimiz kızlarımıza gerekli olan ilimleri verdiğimiz gibi, ilimlerine lâyık olacak ahlâk ve edeb derslerini de verelim. İlmi var; ama ahlâkı yoksa, sokaklara da erkeklerin dikkatini çekecek şekilde ve güzellikte çıkıyorsa bu onlar için bir kusurdur. İşte güzel eğitim şekilleriyle bu aksaklıkların önünü almaya çalışalım. Bir de televizyonun zararlı programları hakkında o kızlarımızı uyarıp şuurlandıralım. Çünkü günümüzde televizyon programlarının çoğu ahlâk dışı olduğu gibi, aile mefhumunu da yok etmeye yönelik çalışmalardır. Eğer hizmet konusunda hepimiz üzerimize düşen görevleri yaparsak yavaş yavaş toplumumuzda İslâmî hava esmeye başlar inşallah. Eğer bizler görevlerimizi yapmasak misyonerler kendi yanlış fikirlerini çocuklarımıza empoze ederler. Hatta kreş’iler açıp Müslüman evlâtlarının kafalarını küçük yaşta yanlış fikirlerle dolduruyorlar. Öyleyse Müslümanlar küçük çocuklarının eğitimi için dini kaidelere önem veren kreşleri, eğitim yuvalarını seçsinler. O küçük yavruları, fikri ne olduğu belli olmayan, dini eğitime önem vermeyen yerlere teslim etmesinler. Daha bu konular hakkında söylenecek çok şeyler var, bu konuların her biri hakkında bir kitap bile yazılır. Biz kitabı çok uzatmak istemediğimiz için birkaç başlık zikrettik, bu maddeleri daha da artırmak mümkündür. Dünya durdukça din hizmeti devam edecektir. Yeter ki bizler de bu şerefli hizmette görev alalım, yeter ki ihlâslı, samimî, olalım; gurur, kibir ve hasetlik gibi

150

Firaset-ül Mü’minin

huylardan uzak olalım. Niyetimiz Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak olsun. Bizler hizmete devam etmeliyiz. Zengin olan kardeşlerimiz; ilim yuvalarına, hizmet sunan cemaatlere, bu hususta gayret sarf eden âlimlere yardımcı olmalıdırlar. Yapılacak hizmet şekline bir misal daha zikredelim. Meselâ: Müslüman zengin gidecek, çocuklara dinini öğretmeye gayret sarf eden yatılı Kur'an kursları veya ilim yuvaları varsa, oranın sorumlusunu görecek, kardeşim, “bu ilim yuvasında şu çocuklarımızın geçimleri için yaptığınız harcamaları ben karşılayacağım.” Bir başka zengin, “ilim okunan evin kirasını ben vereceğim veya burada okuyanlara gerekli olan ilmi eserleri ben alacağım” desin. Bu yardım yapılırken, faydalı olan kim olursa olsun, cemaat ayrımı yapılmadan ihtiyaca göre ayarlanmalıdır. Gerekirse dünyanın öbür uçundaki Müslümanların yardımına koşulmalı, onların hizmetine seferber olunmalı, onların sıkıntılarının giderilmesine çalışılmalıdır. Dünyadaki tüm Müslümanlar kardeştir. Sadece benim cemaatimdeki veya benim memleketimdeki veya benim ülkemdeki kardeştir, diğerleri beni ilgilendirmez demek dini anlamamaktır. Nefsi arzularımıza göre hareket etmektir. Müslümanların sıkıntıları bizi rahatsız etmelidir, yoksa kâmil imana kavuşamayız. Bir de hizmet şekilleri çoktur. Neye ihtiyaç varsa oturulup konuşulmalı, ona göre kararlar alınıp, ona göre hizmetler sunulmalıdır. Özellikle de gençlerin oturup dinlenebilecekleri, dini bilgilerini temin edebilecekleri ortamların oluşturulması çok önemlidir. Okul okuyan gençlere kalacak yerler temin edip, orada gençlere gereken dini eğitim verilmesi gibi ortamları kendilerine sağlamazsanız, başkaları sağlar ve kendi yanlış fikirlerini aşılar. O zaman gençlerimiz elden çıkar. Birde faydalı eserlerden oluşan kütüphaneler temin edilmeli ki, bilgilerini artırsınlar. Kahvehanelere gideceklerine; kütüphanelere gitsinler. Fıtrat olarak insanların dinlenmeye, okumaya gezmeye ihtiyaçları vardır. Her günah yerine karşı, bir alternatif olarak helâl yerlerin olması gerekir. Örneğin camiler yaptırılırken camilerin büyük olması çok önemlidir. Zamanında hep küçücük camiler yaptırılmış. Daha sonra insanlar çoğalabilir diyerekten ilerisi düşünülmemiş veya o anki imkânlar öyleymiş. Bu defa da camiler Müslümanlara kâfi gelmiyor. Cuma günleri, ramazan günleri, bayramlarda Müslümanlar yağmurun altında dışarılarda kalmak zorunda kalıyor. Camiler yaptırılırken çocukların dini eğitim alabilmeleri için, camilerin yanında kızlar için ayrı, erkekler için ayrı yerler yapılmalı, aynı zamanda o kursların bahçeleri, oyun yerleri olmalıdır. Okullarda olduğu gibi! Ayrı odalar, müstakil bahçeler ve dinlenme yerleri olmayınca çocuklar sıkılıyor. Çoğu hoca efendi çocukları caminin içinde okutmak zorunda kalıyor. Cami bu iş için çok uygun olmuyor. Hem camilerde çok gürültü oluyor, bir de çocuklar caminin temizliğine riayet edemiyorlar, hatta bazı çocuklar altını dahi ıslatıyor. Böyle necis olan

Firaset-ül Mü’minin

151

halı üzerinde namaz bile caiz olmaz. En güzeli camilerimizin yanında külliye gibi, eğitime uygun yerler yapılmalı ve çocuklarımız rahatlıkla teneffüse çıkabilmelidirler. Öyle olmayınca caminin avlusuna teneffüs için çıktıklarında yakın bina sakinleri gürültüden rahatsız olabiliyor veya hastası olabiliyor. Camiye bitişik müstakil ortamların olması zarurîdir ve cami hizmetinin en güzel şekilde sürdürülmesi için cami yanında hoca efendilerin evlerinin yapılması da çok önemlidir. İki hoca varsa birine yapıp; diğerine yapmazlık olmamalıdır. Çoğu camilerde hoca efendilerin lojmanı yok. Olsa da çoğu uygunsuz bir yerde veya şekilde yapılmış, bu yüzden doğru düzgün güneş görmüyor veya hava almıyor. Ey Müslüman kardeşlerim, âlimlerinizin kıymetini biliniz. Sizler en güzel evlerde oturduğunuz halde nasıl vicdanınız, din gayretiniz âlimlerinizin sıkıntılı yerlerde yaşamasına müsaade ediyor? Bu mahalle sakinleri için bir ardır. Din âlimlerine ne hizmet yapsanız da azdır. Çünkü onlar buna lâyıktırlar. Bir de âlimlerin lojmanları camiye yakın olursa daha güzel hizmetler sunulur, onlardan daha çok istifade edilir ve sabah namazlarında uykuda kalınma durumunda hoca efendi hemen uyandırılır. Ve hiçbir din görevlisi “ya başka cami yok mu, ben kalkamadığım zaman beni rahatsız etmeyin başka camilere gidin” deyip de cemaate kızamaz. Şayet kendisi gelemeyecekse bile anahtarı verip camiyi açtırmalıdır. Kızıp ta camiyi açtırmayan din görevlisi günaha girer. Zaten görev şuurunda olan hiçbir sorumlu kişi böyle davranmaz. Bu konulara değinmişken şu konuyu da belirtmekte fayda vardır: (Müftülükler güzel cami projeleri çizdirmeli, ona göre hareket etmelidirler. Meselâ: Abdest alınacak yerler nasıl olursa daha güzel olur ve Müslümanlar daha rahat bir şekilde abdest alırlar. Bunun projesini bir mühendise çizdirtip ve onda her şey güzelce düşünülmelidir. Abdest alınacak yerlere gidiyoruz: Ya musluklar çok yukarı konulmuş su aktığı zaman her tarafa sıçrıyor. Ya musluğun başı duvara çok yaklaştırılmış ayağını yıkamak için önüne koyamıyorsun. Veya suyun aktığı zemin çok dar, kolları yıkarken dirseklerinden yere akan sular tekrar üzerine geliyor. Veya ortaya ayak konulması için bir demir konulmuş, o demir tamamen akan musluğun suyuna denk geliyor, bu yüzden demire değen sular tekrar üzerine sıçrıyor. Hâlbuki o demire kimileri de ayakkabıyla basıyor. Demek ki; öyle bir abdest yeri yapmalıyız ki: “Oturuşu rahat olmalı, kullandığımız sular bir yerlere çarpıp tekrar üzerimize gelmemeli, musluklar ona göre ayarlanmalı, abdest için kazılan çukurlar normal derinlikte ve genişlikte olmalıdır.” Aynı zamanda cami tuvaletlerinde de pek çok sorunlar var. Onlar da incelenmelidir. En azından; “ağzı tamamen açık olan çok kısa boylu kaplar kullanılmamalıdır.” Çünkü tuvalet âdâbına riayet etmeyen nice insanlar kapları necis hale getiriyorlar.)

152

Firaset-ül Mü’minin

Dini konularda da hassas olalım ve dine, imana Müslüman’a hizmet etmeyi, o uğurda malımızı harcamayı bir görev bilelim. Mallarımızın zekâtını, öşrünü, vermeyi ihmal etmeyelim. Sadakalar vererek, muhtaçlara, yetimlere, borçlulara, Allah yolunda yapılan hizmetlere yardım ederek kurtulmaya çalışalım. İnsan malının hakkını veremezse, cömert davranamazsa, o mal kendisi için ateş olup onlarla dağlanır. Allah-u Teala’nın en sevdiği insanlardan birisi cömertler, en sevmediği insanlardan birisi de cimrilerdir. İnsanlar dahi cömertleri sever, cimrileri sevmezler. Anlayacağımız cimrinin ne dünyada yeri var; ne ahirette yeri var. Yani ne dünya şerefi var; ne ahiret şerefi var. İmam-ı Gazâlî Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Cimrilik dünyaya bağlanmanın meyvesi; cömertlik ise zühdün yani; dünyaya kıymet vermemenin meyvesidir.” Cömert kişi hep insanların duasını alır. Öldükten sonra da ona dualar edilir. Cimriye dua eden, dahi olmaz. Cömert olan malını dünyada ilim meclislerine, camilere, yetimlere ve Allah yoluna hizmete harcar öldükten sonra o hayırlı işin mükâfatı kendisine gelmeye devam eder. Cimrinin öldüğü gibi ne hayrı devam eder, nede dua edeni olur. Mirasçıları “Har vurup harman savururlar.” Kendisi yemesini bilmedi. Şimdi kendisi kabir ateşinde yanıyor, varisleri de sefa sürüyor. Bu akla şaşarım doğrusu. Cimrilik öyle kötü, öyle kötü bir huy ki, âdeta bir hastalık gibi, Allah (c.c) da bazı insanları da cimrilikle imtihan ediyor. Rabbim bizleri böyle imtihanlara tabi tutmasın. Çünkü cimrilerin çoğu imtihanı başaramayan kişilerdir. Cimri olan kişi bilse ki, ölecek yine harcamıyor, biliyor ki o çirkin huyu sebebiyle ateşe gidiyor yine harcayamıyor. Ey mü’min kardeşim! Kendimize yazık etmeyelim. Nefsimiz istemese de biz Rabbimizin emrine bakalım, nefisle değil, akılla hareket edelim. Malımızı hayırlı şeylerde kullanalım. Gerçek manada cömert olamasak da, olmaya çalışalım. Dine hizmet için çalışanlara maddî yardım elini uzatıp, onların davasına yardımcı olmayı da ihmal etmeyelim. Az da olsa yardımlarına koşalım ki, onlar da hizmetlerini sürdürebilsinler. Hayırda yarışmak lâzımdır. Bizlerden dine hizmet veya hayırlı bir durum için yardım istedikleri zaman, o hayırlı işten nasiplenmeye çalışalım. Yapacağımız o yardımı, Allah-u Teala’nın rızasını kazanıp, dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulmak için bir fırsat bilelim. Yaptığımız yardımların faydası kendi nefsimize olduğunu bilelim. Ve her zaman başkaları yardım etsin demeyelim. Bizlerin de hayırlara ihtiyacımızın olduğunu ve Allah yolunda verilenlerin gerçek malımız oluğunu unutmayalım. Allah yoluna verilenler, sanki boşa gidiyormuş gibi duygulara sevk eden şeytanî vesveselere kulak vermeyelim. Allah-u Teala kimsenin iyiliğini zayi etmez. Bilakis fazlasıyla verir. Bu hususta da Allah Resûlü (s.a.v)’i ve Ashab-ı güzini kendimize örnek alalım.

َ ُ َ َ ْ ُ ‫َ َ ْ َ َ ْ ُ ْ َ ْ َ ُ ََ ِ ُ ََ ِ ُ َ ْ َ َ ْ ُس‬ ‫فاتقوا ال ما استطعتم واسمعوا وأطيعوا وأنفقوا خيرا ِلنف ِكم ومن يوق‬ ً ُّ َ َ ُ ِ ْ ُ ْ ُ ُ َ ِ َ ْ َُ ِ ِ ْ َ ّ ُ ‫شح نفسه فأولئك هم المفلحون‬

Firaset-ül Mü’minin

153

Yüce Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’de: “O halde gücünüz yettiğince Allah’tan korkun, buyruklarını dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”2 diye buyurmuştur. Allah dostları da bizlere şöyle bir yol göstermişlerdir: “Cimrilik huyu olan insanlar, bol bol sadaka versinler ki, elleri vermeye alışıp cimrilikten kurtulsunlar.” Yani cimrilikten kurtulmanın yolu vermektir. Nasıl ki insanlarda kibir, gurur, öfke hasetlik gibi çirkin huylar atılmalıysa, cimrilik de atılmalıdır. Bazı kullar var: Zekâtını, öşrünü vermekten kaçınıyor, hatta kendisinin zekât alması caiz olmadığı halde, zekât malından alıp fakirin, yetimin hakkını boynuna geçiriyor. Haram malı almaya alışınca da, artık devamlı olarak alıyor. Ey Mü’min kardeşim! Böyle cimrilik yapmakla zengin olunmaz. Cimrilik daha beter fakirleştirir. Cimri olan insanların çoğunun o malları; ya bir hastalığa gidiyor veya başka bir sebeple yok olup gidiyor. Azıcık daha fazla dünyalık biriktirmek için, yıllarca sıkıntılı bir hayat yaşıyorlar. Çoğu, o malından kendisi bile bir fayda görmüyor. Bunlar ahiretlik olarak bir hayır da bulunmadıkları gibi, hiç kimseler de kendilerinden bir hayır da görmez. Böyle mallar dünya ve ahiret sıkıntıdır. Cömertlik ise insanı zenginleştirir. Çünkü sadaka pek çok belâ ve musibetleri giderdiği gibi, malı da artırır. Ve o maldan kendisi faydalandığı gibi, pek çok Müslüman da faydalanır. Daha önemlisi ahirette malın hesabından kolay kurtulup cennete girer. Malı, mülkü kullarına veren Cenab-ı Hakk, zamanı gelince yine alan O. Nice zenginlere mal vererek deneyip, sonra da fakir eden yine O. Durum böyle olmakla beraber, terazinin az bir gramına dahi tenezzül eden tüccarlar var. Eksik tartmakla, hile yapmakla, cimrilik yapmakla zengin olunmaz. Böyle yapmakla zengin olanların malında hayır yoktur. O sadece mesuliyettir. Zengin olmak isteyen: Dürüst olmalı, yemin billahla, yalanla mal satmamalı, namazını kılıp, her gün işine erken gitmeli, çalıştığı yerde iş olmayınca kısmetini başka yerde aramalı, sadakalarla fakirleri, yetimleri, hayır kurumlarını desteklemeli ve haline şükretmelidir. Tüm bu tedbirleri aldıktan sonra dünyalık size verilmezse üzülmeyin, demek ki, hakkınızda öyle hayırlıdır. Paranın değiştirmediği kimse var mı? Cömertlikle beraber, para kaç kişide bir araya gelebilmiştir? Öyleyse cimrilikten kurtulmaya, malımızı Allah yolunda, din hizmetinde kullanmaya çalışalım. Kâfirlerin maddî imkânları yerinde olduğu için yayın vasıtalarıyla batıl olan dinlerini hak gibi göstermeye çalışıyorlar. Basın yoluyla, televizyonlarla, yayın organlarıyla karayı ak gibi gösteriyorlar, bunda da çirkin emellerine büyük ölçüde kavuşuyorlar. Bizler de onlara fırsat vermeyelim. Hak olan dinimizi malımızla, canımızla destekleyelim. Dine hizmet etmek derdimiz, davamız olsun. Bu uğurda maddî yatırımlar olmadığı zaman, din hizmetleri aksıyor, gençlerimiz
2

Teğabun sûresi, ayet:16

154

Firaset-ül Mü’minin

bozuluyor. Bunlara sahip çıkmalıyız. Burada zenginlere çok büyük görevler düşüyor. Nefsimize, eğlencemize milyarları harcayıp din yoluna gelince en küçük miktarda elimiz titrese vay bizim halimize, maalesef çoğumuzda bu hastalık var. Bunun da çaresine bakmalıyız. Çaresi de Allah Resûlü (s.a.v) e benzemek, onun gibi cömert olmaktır.
“O hayır yolunda önü açık rüzgârdan daha cömertti.”3

O bize daha önceki kavimlerin helâk olmalarının sebeplerinden birisinin de cimrilik olduğunu haber vermiştir. Zengin olan kardeşlerimize tavsiyemiz. Zekâtlarını, öşürlerini eksiksiz kesinkes versinler. Çünkü zekât vermemek çok büyük günahtır. Ahiretteki azabı da çok elim olduğu hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Onun için sadakalar verip, fakir fukaralara, yetimlere, borçlulara yardımcı olmaya çalışsınlar. Özellikle din hizmeti yapan yerlere destek çıksınlar. Gençlerin oturup ders çalışabilecekleri, dini eğitim alabilecekleri, yerler ve evler bulsunlar. Gerekirse kiraya tutsunlar. Bunun yanında o gençlere din eğitimi verecek hocalar ve kitaplar temin etsinler. Bu hususta açılan Kur'an kurslarına, ilim okutulan yerlere yardımlar yapsınlar ve camiler yaptırsınlar. Yani hizmet şekilleri çoktur. Bizler onların ihtiyaçlarını karşılayalım. Bir başkaları da hizmet sunsunlar. Her mahallede bir ilim meclisi olsun ve o mahallenin gençlerinin her gece gidip Kur’an-ı Kerim ve dinini öğreneceği bir yerler olmalıdır. Bazı kardeşlerimiz haftada bir toplanıp ders okuyorlar. Bu her gece toplanıp düzenli ve devamlı ders yapanlar kadar faydalı olmaz. Bu her gece olursa çok daha faydalı olur. Hem o mahalle gençleri başka bir yerlere gitmemiş olurlar. İkincisi insanlar her gece bir araya gelip ders okumazlarsa şeytan onu dersten soğutabilir. Çünkü az da olsa devamlı olan şeyler daha faydalı ve düzenli oluyor. Yeter ki meclisimizi faydalı şeylerle değerlendirelim. Şayet dedikodularla, gıybetlerle, gırgırla, şakayla geçirirsek o zaman kahvede oturan adamlardan bir farkımız kalmaz. Kadınlar olsun, erkekler olsun dini toplantılarda gıybetten, dedikodudan, boş şeylerden son derece uzak durmalıdırlar. Birisi bir hata ederse, diğeri onu tatlı bir dille uyarmalı: kardeşim buraya sevap kazanmak için, faydalı bir şeyler öğrenmek için geldik. “Günahlara girmek için değil” demelidir. Bizler günahlarla şeytana karşı yardımcı olmayalım. Şeytan o mecliste kendisine bir pay çıkaramasın. Toplantıdan kalkarken de günahlarımız ve hatalarımızın affı için dua ve istiğfar etmeyi de unutmamalıyız. Zaten bu zaman da sevap işlemek zor; günah işlemek ise kolay olmuş. Bari zor şartlarda kazandığımız sevapları şeytana kaptırmayalım. Toplantılarımızda faydalı şeyler konuşursak, zikirle ilimle uğraşıp dini yöndeki eksiklerimizi tamamlamaya çalışırsak veya bir Mü’min kardeşimizin sıkıntısını halletmeyle uğraşırsak, o ortamımız rahmet ortamı olur. Oraya melekler dahi iştirak eder. Bu hususta da hadis-i şerifler çoktur.

3

Sıfatü's safve c.1 s.69 (Buhari ve Müslim)’den

Firaset-ül Mü’minin

155

Bazı kardeşlerimizi görüyoruz, yanlarına yıllarca birileri gidip geliyor, ona bir Kur'an-ı Kerim dahi öğretmiyorlar. Hangi cemaat olursa olsun, yıllarca kendi yanlarına gidip gelen Müslüman kardeşlere Kur’an-ı Kerim öğretme ortamı hazırlanmıyorsa o eğitimde bir eksiklik var demektir. Her Müslüman Kur’an’ı bilmeli. Namazlarında okuduğu süreleri yanlışsız olarak bilmelidir. Bu görev de daha çok o meclisten sorumlu kardeşimize düşmektedir. Kurtuluşumuz cemaatleşmeye, güzel arkadaşlar edinmeye, din derslerine devam etmeye bağlıdır. Gençler kendi mahallelerinde her gece gidip ders okuyacakları bir yer bulamazlarsa, kahvehanelere gidip bozulurlar. Ama bir cemaate devam edip orada Kur’an-ı Kerim öğrenip, dini dersler görüp güzel arkadaşlar edinirlerse, onların bozulmaları zor olur. Şeytan o insanlara yaklaşamaz. Ama gençlerimiz başıboş bırakılırsa, cemaatlere geldiği zaman ilgi görmezse, o zaman başka zararlı yerlere gider. Öyleyse gelen gençlerle ilgilenelim, onlara karşı güler yüzlü, tatlı dilli olalım. Onlara yardım elimizi uzatıp sıkıntılarını giderelim. Onları vatana, millete, topluma faydalı birer genç yetiştirelim. Gençlerimizi İslâm’a hizmet eden cemaatlerle tanıştıralım, onlara maddî manevî yardımlarda bulunalım. Dine ve insanlara en güzel hizmet cemaatleşmeyle, birlik ve beraberlikle olur. Demek ki; bizlerin ve evlâtlarımızın dünya ve ahiret kurtuluşu, vatan ve milletin korunması, Dinimizin güçlenmesi, çocuklarımızın ve gençlerimizin güzel eğitim almalarına bağlıdır. Her Müslüman başta kendini yetiştirecek, sonra da faydalı bilgilerle gençleri donatacaktır. Bu tür hizmetleri basite almayın. Eğer bir kişi küçükken az bir dini eğitim almışsa, o kişi ileride ne kadar bozulsa da, kolay kolay vicdanını ve imanını atmaz, eski duyguları kendisini hep hidayete çağırır. En azından herkes kendi ailesinin dini ve dünyevî eğitimini güzel yaparsa pek çok sorunlar kendiliğinden halledilir. Dünya bizimle mi düzelir demeyin. İnsanların günahlardan korunmaları için ne yapabilirsek o kârdır. İşlenen günahlara üzülmeleri bile çok önemlidir. İnsanlara dini konularda nasihatler yapıldığı zaman, artık günahları rahatlıkla işleyemezler. O hatasının ızdırabını kalbinde duymaya başlar. O duygular ileride onun tevbe etmesine sebep olabilir. Güzel sonuçlar elde edebilmemiz için her Müslüman hizmet ehli ve şuurlu olmalıdır. İster işçi, memur, esnaf, tüccar, öğretmen, âlim v.b her ne olursa olsun her Müslüman’ın dine, millete, vatana, topluma, insanlara faydalı bir kişi olayım diye bir derdi, davası olmalıdır. Dünyada faydalı bir kişi olmadan gelip gidenlerden olunmamalıdır. Ölümden sonrada faydalanılabilecek hizmetler bırakılmalıdır.
“İnsana aradığı şeye bakarak değer biçilir.” (Mevlâna)

Onun için ümitvar olunmalı, ümitsiz olup da hizmet bırakılmamalıdır. Nice insanlar ümitsizlik yüzünden dine, Müslümanlara hizmeti, eğitimi bırakmıştır. Dini eğitim verenler, bu uğurda irşad görevi yapanlar, başarılı olabilmeleri için, her şeyden önce:

156

Firaset-ül Mü’minin

Ümitvar olmalıdırlar. İnsanların cehennem ateşinden kurtulmalarını kendilerine dert edinmeli, bu uğurda gayret sarf etmeli, hatta bu konu uykularını kaçırabilmelidir. Anlattıklarına kendileri kalben inanmalıdırlar. Anlattıklarını tesirli hale getirebilmeleri için, kendilerini anlattıklarına kaptırabilmeli, etkilenmeli, yani; konuya, olaya konsantre olabilmelidirler. Özellikle ilmiyle amel eden olmalıdırlar. Anlatırken riya, gösteriş ve insanlar beğensinler gibi düşüncelerden de uzak olunmalıdır. Hizmetlerimizde ihlâsı, samimiyeti yakalayamazsak sevaptan, Allah-u Teala’nın rızasından mahrum oluruz. Bir şeyler anlatacakları zaman, Müslümanların yaptıkları yanlışlar nelerdir, hangi konularda bilgi eksikleri var, bunu tesbit etmeli, aynı zamanda imana zarar veren davranışlar hakkında onları bilinçlendirmeli, namazın dindeki önemini belirtmelidir. Yani; hastalık neyse bir tabip gibi onu bulmalı, ona göre çareler söylemelidir. Din hangi konular üzerinde ciddiyetle durmuşsa, bizler de o konular üzerinde ciddiyetle duralım. Dinleyiciyi tefekküre sevk etmeye, dikkatini konuya çekmeye çalışalım. Birde anlatılan konuyu dağıtmadan güzel bir şekilde ele alıp işleyelim. Anlatan kişi aşkla anlatmalı, yerine göre coşmalıdır. Hep aynı tonajda, kısık bir sesle ve gönülsüz anlatmamalıdır. Güzel bir üslûpla anlatılmalıdır. Anlatacağı konularda elinde dokümanı bol olmalıdır. Neleri anlatacağını daha önce kafasında tasarlamalı, gerekirse hangi hususlara değineceğini başlıklar halinde not almalıdır. Anlatırken şayet unutmalar olursa, o zaman başlıklara bakıp hatırlamalıdır. Mümkün mertebe ezbere anlatmalıdır. Çünkü kâğıda bakmadan yapılan anlatımlar, dinleyiciyi daha da etkiliyor. Bu tür hizmetlerle bulunduğumuz ortamları ve toplumları dini konularda bilinçlendirelim. Dine hizmeti kendimizden sonra devam ettirecek gönüllü erler yetiştirelim. Bazı toplanmalar var ki, hep şakalaşma ve yemekle geçiyor. Oraya gelen gençler ne dünyaya ne de ahirete çalışıyor. Miskin ve tembel bir şekilde günlerini geçiriyorlar. Hâlbuki Müslüman gençler aktif, çalışkan, okulunda başarılı ve topluma faydalı olmalı, kısacası hizmet ehli olmalıdırlar. Onlara bu konularda yardımcı olunmalı, eğitimleri en güzel şekilde verilmelidir. İmanlı, inançlı gençler en güzel makamlara lâyıktırlar. İşte bu gençlere yardım ederken veya din hizmeti sunan bir cemaate yardım edeceğimiz zaman, işte bunlar benim cemaatimden değiller, bunlara yardım etmeyeyim diye düşünülmemelidir. Kendi cemaatimizin de, başka cemaatlerin de ders yerlerinin yardımına koşalım. Bir semtte kendi düşüncemizde kimseler yoksa orada başka birileri faydalı hizmetler sunuyorsa oraya yardım etmeyecek miyiz? Hizmette kendi düşüncemde olana yardım ederim, diğerlerine etmem demek sıhhatli bir düşünce değildir. Böylesi durumlarda hizmet ihtiyacı

Firaset-ül Mü’minin

157

nerelerde varsa, o göz önünde bulundurulmalıdır. İhtiyaca göre yardıma koşmalıyız. Zaten bizlerin her zaman her yere, her hizmete ulaşmamız kolay olmayabilir. O zaman da oralarda hizmet sunan başka kardeşlerimize yardımcı olmaya çalışalım. Kim bu din için hizmet sunuyorsa Allah (c.c) onlardan razı olsun. Yeter ki faydalı hizmetler olsun. Diğer önemli olan husus: Bir mü’min olarak din hizmetinde eli açık; dünyalık hususunda da kanaatkâr olup, aç gözlü olmamaktır. Çünkü insanların gözleri doymaz. Buna bir misal arz edelim: Bir gün iki arkadaş yolda gidiyorlarmış. İkisi de çok fakir olduğundan arkadaşlardan birisi diğerine şöyle der: — “Ey arkadaş, sen çok fakirsin, ben de fakirim o yüzden sana yardımcı olamıyorum. Sana bir teklifim var; gel beraber pazara gidelim. Orada beni köle diye sat, kazandığın parayla borçlarını verir, kalanla da ihtiyaçlarını karşılarsın. Adam arkadaşına: — Hiç öyle bir şey olur mu, ben seni nasıl satarım? der. Arkadaşı ona: — Başka çaremiz yok. Beni satmasan bu yabancı yerde kim sana yardım edecek. Çaresiz kalan arkadaşı üzülerek ona şöyle der: — Ey kardeş, sen beni sat diyorsun; ama seni pazarda ne diyerek satacağım. Senin özelliklerin nelerdir. O da şöyle der: — Beni satarken şöyle söyle: — “Attan anlar, insandan anlar, taştan anlar.” İki arkadaş böylelikle pazarın yolunu tutarlar. Ve pazarda arkadaşı şöyle bağırmaya başlar: Bu adamı alan yok mu? Attan anlar, insandan anlar, taştan anlar, alan yok mu? Oradan askerleriyle geçen padişah bunları işitir de, vezirine bu şahsı alıp saraya götürün, belki gün gelir işimize yarar. Alırlar adamı saraya götürürler. Gün gelir padişahın atına bir şeyler olur. Serkeşleşir, artık zapt edilemez olur. Padişah adamlarına şöyle der. Yahu şu pazardan birini almıştık. O attan, taştan, insandan anlardı, hele bir onu çağırın da bu ata bir baksın. Adamı tutar getirirler. Ata bakmasını söylerler, adam ata bakar onu gezdirir, tımarını yapar velhâsıl at sakinleşir. Padişah ta onu ödüllendirir. Yıllar geçer bir gün padişahın askerleri bir yerde elmas gibi parlayan bir taş bulurlar. Hemen çok kıymetlidir diyerekten padişaha getirirler. Padişah ta o taşın değerini öğrenmek için tartılmasını emreder. Terazinin bir kefesine o taşı korlar; onun karşısına da neyi koysalar. O taş daha ağır basar. Sarayın bütün hazinelerini getirip terazinin diğer kefesine koyarlar yine taş ağır basar. Bu durumdan çok hayretlerde kalan padişah şöyle der. Yahu bizim şu pazardan aldığımız bir adamımız vardı, o taştan anladığını söylüyordu, hele onu bir çağırın da bu taşa bir baksın, bu ne iştir anlayalım. Askerler gidip adamı alıp saraya getirirler. Ona meseleyi anlatırlar. O da taşı eline alır bir sağa, bir sola çevirip inceler ve şöyle der: Padişahım, sizin bu taş dediğiniz şeyin karşısına dünyanın hazinelerini de koysanız, yine de bu taş

158

Firaset-ül Mü’minin

daha ağır gelir. Çünkü bu taş değil, bu gözdür, göz padişahım. Gözü hazineler doyuramaz; gözü ancak bir avuç toprak doyurur. Bana biraz toprak getirin der ve kendisine biraz toprak getirirler. O da aldığı toprağı o gözün üzerine serpiştirir ve ondan sonra sarayın hazineleri ağır basar. İşte bu olay bir temsildir. Ama bu olay bir şey anlatmakta, önemli bir gerçeği ifade etmektedir. Gerçekten insanoğlunun gözü doymuyor. İstekleri bitmiyor. Ne versen daha yok mu? diyor. İşte nefislerimiz hep bizleri dünyaya, hırsa, tamaha çağırıyor. Dikkatli olmadığımız zaman da bizleri aldatıyor. Zaten nefsimizin arzuları bitmiyor. Bir de buna dünya sevgisi eklenirse, Allah’ın rızasına kavuşmak çok zor olur.
“Cenab-ı Hak bir abdini severse, Dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir.” Mektubat-278 “Dünya bütün şa’şaasıyle Ahirete nisbeten bir zindan hükmündedir.” Sözler- 204 O halde ecel arkamızdan son sürat gelirken bizim ebedi kalacakmışçasına çalışmamız neyin nesi, hep dünya malı peşinde koşup ahiretimizi ihmal etmemiz neyin nesi? Çoğu insanı konuştursan şöyle der: Peygamber Efendimiz buyurmuştur: “Ebedi yaşayacakmışsın gibi dünyaya, yarın ölecekmişsin gibi de ahiret için çalış.”4 Onun için dünyaya da, ahirete de çalışmamız gerekir derler. Ama böyle diyenlerin çoğunu son sürat dünyaya dalmış görürsün.

Ey zavallı kardeşim, sen hadis dediğin sözün “hiç ölmeyecekmişçesine dünyaya çalışın” kısmını alıyorsun, “yarın ölecekmişsin gibi ahirete çalış” kısmını bırakıyorsun. Herkes işine geleni alıyor. Bizler gerçekten yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışıyor muyuz? Bu sözün ne demek istediğini bizler iyi anlamış mıyız? Sahabelerde buna benzer hadisleri dinliyorlardı. Ama onlar bizim gibi mi, dünyaya meylediyorlardı. Bizler yanlışlarımıza hep fetva arıyoruz, delil arıyoruz. Dünyaya çalışıp ahireti ihmal etmek, hep cepleri doldurup din hizmetine harcamamak, zekâtını, öşrünü dahi verirken elinin titremesi bu hadisi ne kadar yanlış anladığımızı, ne kadar nefsî arzularımıza alet ettiğimizi bize göstermektedir. Bir kişi ki, “hep bana zihniyetini” bırakmaz, dünyalığını, dinini kurtarmak için seferber etmez, dünyalığı onu ahiretlik işlerden alıkor, ibadetlerini de aksatırsa aldanmış demektir! Bu gibi kişiler hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar; ancak hiç yaşamamış gibi de ölürler. Öyleyse, ahiretimizi dünyalığımıza yama etmeyelim. Ama dünyamızı ahiretimize yama yapalım. Dünya ile ahiretin iki kuma gibi olduğunu unutmayalım. Birini razı etsen, diğerini kızdırırsın. Ama çoğumuz bu dünya ve ahiret dengesini sağlayamıyoruz. Ha bire dünyalığa daha da önem
4

İbn-i Asakir

Firaset-ül Mü’minin

159

veriyoruz. Ahireti ihmal ediyoruz. Dünyada ebedi davranıyoruz. Öleceğimizi aklımıza bile getirmiyoruz.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için ahireti unutmasın; Ahiretini dünyaya feda etmesin… Mektubat, 71

kalacakmışız

gibi

Zatın biri Müslümanların ahireti unutup hep dünyaya olan çalışmalarına bakmış ve dünya hırsı had safhada olduğunu görmüş. Onlara şöyle demiş kardeşlerim farz-ı misal bizlere şöyle denilse: Artık bundan sonra siz dünyada ebedi kalacaksınız. Acaba bizim hayatımızdan bir şey değişir mi? Yani bundan sonra madem ebediyiz. Biraz daha fazla bir şey biriktirelim ve dünyaya çalışalım, gayretine girer miyiz? Kimseden ses çıkmayınca, o zat şöyle devam eder: Bizim hayatımızdan hiçbir şey değişmez. Çünkü zaten bizler ebedi kalıcılar gibi mal biriktiriyoruz, zaten ebedi kalıcılar gibi dünyaya dört elle sarılmışız. Ekleyecek bir şeyimiz kalmamış ki! İşte bu bizim dünyaya olan meylimizi, ahirete önem vermeyişimizi gösteriyor. Bizler her zaman şu dünya için; “ölümlü dünya” diyoruz; ama bildiklerimizden de hiç mi, hiç geri kalmıyoruz. Sadece dünyanın ölümlü olduğunu bilmek yetmiyor. Madem dünya fanidir. Bizler de kısa bir süre sonra öleceğiz, o halde ahiretimizin kurtulmasına en az dünyamız kadar önem vermeliyiz. Fakat bizler maalesef “ölümlü dünya” diyoruz; ama yine de gayret ve çabamız dünyalık artırmak için. Bizim halimizi zatın biri çok güzel bir misalle izah etmiş: Adamın birine ne iş yapıyorsun diye sormuşlar. Adam da kardeşim, sabah evden çıkıyorum öğleye kadar ticaretle uğraşıyorum. Öğleden sonra da bir iş yerinde akşama kadar hizmet sunuyorum. Bu yüzden ibadetlerimde aksama da oluyor. Ne yapalım ölümlü dünya. Akşamleyin de ek gelir olsun diye geç saatlere kadar bir şeyler satıyorum ne yapalım ölümlü dünya. Yani rızkım için 24 saatin 19 saatini çalışıyorum 5 saatini ancak uyuyabiliyorum. Onda dahi yarın yapacağım başka işler var mıdır, diye plânlar yapıyorum, ne yapalım işte ölümlü dünya. Bunları dinleyen zat ona şöyle demiş: Kardeşim! “Ölümlü dünyadır bu kadar çalışıyorsun, şayet, ebedi olsaydı ne yapardın.”Şakik-i Belhi (rh.a) şöyle der: İnsanlar şu üç sözü söylerler; ama davranışları sözlerine ters düşer. Birincisi: “Biz Allah’ın kuluyuz.” derler; fakat başıboşlar gibi davranırlar. İkincisi: “Allah bizim rızkımıza kefildir.” derler; fakat kalpleri yalnız dünya ile dünya malı biriktirmekle tatmin olur. Üçüncüsü: “Ölümden kurtuluş yoktur.” derler: fakat hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler. Bu durumlar hiç şüphesiz sözlerine ters düşer. Evet, dünyanın bizleri aldatmasına fırsat vermeyelim. Dünyayı ahiretimiz için köprü yapalım. Dünya hırsı, sevgisi, insanı âdeta sarhoş ediyor. Kişi ancak Azrail’i gördüğünde ayılabiliyor.
Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

160

Firaset-ül Mü’minin Mesnevi, 130

Bilakis bu dünyaya meyletmeme konusunda kadınlara büyük görevler düşüyor. Çünkü kadınlarda da aşırı bir dünyalık biriktirme sevgisi, gösteriş hastalığı mevcut, öylesi var ki ha bire evin eşyalarını değiştiriyor. Biraz kullanıyor daha sonra yenisini alıyor. İsraf ediyor, lüzumsuz şeylerle evi dolduruyor. İsteklerinin olması için kocalarını borca, harama sevk ediyorlar. Bu sevda neyin nesidir? Koca olan şahıs, ha bire hanımının isteklerini tamamlamak için çok para kazanma peşinde, bu defa da helâl ve haram demeden zengin olmaya çalışıyor. Daha önceki hanımlar kocalarını işe uğurlarken şöyle derlermiş: Bize az getir; ama helâlinden getir. Çoluk çocuğumuzun boğazına haram lokma koymayalım. Şimdiki kadınlardan böylesi kaç tane var acaba, şimdikiler getir de nereden, nasıl getirirsen getir diyorlar. Ama dünyada müreffeh (rahat) bir hayat yaşamamızın ahiretimize zarar vereceğini unutmayalım. Çünkü rahatlığa alışan artık ibadetlerini güzel ve düzenli bir şekilde yapamıyor. Ve dünya nimetlerinden de hesaba çekileceğimizi bilelim. Bu kadar nimetin içinde haline şükretmeyenler, hayatının hep perişan şekilde geçtiğini söyleyenler de var. Bu kişiler Kâinatın Efendisinin, onun ashabının, ne kadar sade bir şekilde hayat sürdüklerinden habersizler mi? İbret alacağımız çok şeyler ve olaylar var; ama ders alan acaba kaç kişi, ölmeden önce ayılan kaç kişi? Evet, bu konu da uyanık olan Mü’min kardeşlerimiz de var; ama gaflette ömrünü geçiren de çok. Demek ki, nefislerimiz doymak bilmiyor, hep bizleri dünya sevgisine çağırıyor. Hâlbuki bizler, şunu da alsak artık nefsimiz bizden başka bir şey istemez zannediyoruz. Hâlbuki yanılıyoruz. Adamın biri şöyle anlatır: Bir gün nefsimi karşıma aldım konuştum. — Ey nefsim! Acaba benden bir daha bir şey istememen için sana ne kadar para lâzım. Nefsim bana dedi ki: — 500 milyar olsa idare eder dedi. Ben de ona bu kadar çok parayı ne yapacağım dedim. Bana şöyle dedi: — Dört odalı bir ev alırsın, hem senin dostların gelip gidiyor, senin de bir odan olmuş olur. Ben de tamam dedim. Sonra ne istiyorsun: — Güzel bir araba alırsın ki, yollarda çabuk arıza vermesin. Daha sonra ne almam lâzım? — Sonra da yaz günü gidip ibadetini yapmak için bir bağ alırsın. Sıcak günlerde orada hem serinlenir, hem de ibadetini yaparsın. Ve nefis onun alınış nedenini de ibadet olarak gösterdi. Sonra: — Bir de çoluk çocuğun var, onlara da birer ev, birer iş yeri açarsın vs. nefsinden bunları dinleyen adam, kendi kendine de şöyle düşünür: Ben zannediyordum ki, bir dört odalı ev alırsam nefsim benden artık başka bir şey istemez. Hâlbuki yanılmışım, aldanmışım. Nefsin istekleri bitmez, tükenmez,

Firaset-ül Mü’minin

161

onun istediklerini yerine getirmek için ömür boyu çalışsam, hiçbir şey yiyip içmeden mal biriktirsem, yine de benim maaşım ona denk gelmiyor ve ömrümde nefsin istediklerini tamamlamaya kâfi gelmez. Öyleyse, nefsin arzuları uğruna ahiretimi yıkmayayım, nefsin ve şeytanın hilelerine karşı uyanık olmalıyım der. Tabi insan ticaret yapar, başka sebeplere yapışır böylelikle kısa zamanda çok zengin olabilir de, olmaya bilir de. O nasip meselesi. Burada anlatılmak istenilen o kadar malın temin edilmesinin mümkün olup, olmaması değil, bilakis nefsin isteklerinin arkasının kesilmemesidir. Madem nefis doymayan bir şeydir. O halde onu doyurmakla uğraşıp ahiretimizi, ibadetlerimizi, görevlerimizi ihmal etmeyelim. Düzenli ve programlı bir hayatımız olsun. Düzensiz yaşamayalım. İbadet, zikir ve Kur’an okuma saatimiz, çalışma saatimiz, kitap okuma ve eve dönüş saatimiz hepsi bir düzen içersinde olsun. Az da olsa düzenli, programlı yaşayıp vaktimizi güzel kullanmamız pek çok başarılara ve güzel hizmetlere sebep olabilir. Vaktimizi düzenli kullanmazsak, gençlik ve sıhhat nimetinden güzel istifade edemezsek dünya ve ahiret pişmanlığı kaçınılmaz olur. Yalnız yukarıda anlatılanlar yanlış anlaşılmasın. İşte İslâmiyet çalışmayın, ticaret yapmayın hep ibadet yapın diyor demek istemiyoruz. Zaten insanlar yanlış anlamaya çok yatkın, Hâlbuki kitap okurken, müellif neyi vurgulamak istiyor onu anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü yazılarla, kelimelerle insanların meramlarını tam olarak anlatması çok zordur. Bizim anlatmaya çalıştığımız husus: Dünya ya olan çabamız bize kulluğumuzu, ahiretimizi, unutturmasın. Kazandığımız malların hakkını verip ahirette onun mesuliyetinden kurtulmamızdır. Elbette Müslüman çalışmalı, elbette kendi ürününü kendisi yapmalı, yabancılara bu hususta fırsat verilmemelidir. Bizler, marketlerimizde, iş yerlerimizde gayrimüslimlerin değil Müslümanların ürettiği malları görmemiz, onları almamız bizleri çok sevindirir. Sanayide, teknolojide, silâhta, zamanın tüm tekniğinde din düşmanlarından önde olmamız gerekir. Yeter ki, dünyadaki tüm çabamız Allah’ın emirleri doğrultusunda olsun. Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmamıza vesile olsun. Hep nefsimiz için değil de, insanlığın faydasına olacak hizmetler sunmayı bizlere aşılasın. Zaten Allah için yaptığımız hizmetler bizlere kalacaktır. Nefis namına yapılan dünyalık işler dünyada kalacaktır. Hizmet adına dünyada eserler bırakanlara ne mutlu. Başkaları için nefsini unutanlar, devamlı başkaları tarafından hatırlanacaklardır. Dünya gelip geçicidir. Ahiret ise ebedidir. O halde ebedi hayata önem verelim. Dünyalığımız bizi ahirete çalışmaktan alıkoymasın. Cenab-ı Hak’tan başta iman, daha sonra, sıhhat ve afiyet isteyelim. Ciddi bir hastalıkla karşılaştığımızda veya başka bir musibetle karşılaştığımızda dünyanın ne kadar değersiz olduğu ortaya çıkıverir.
Şu kısa, fâni ömrünü… Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın. Mesnevi, 182

162

Firaset-ül Mü’minin Acaba, sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, Bütün vaktini ona sarf ediyorsun! Sözler, 271

***

EVLENDİKTEN SONRA HUZURLU BİR YUVAYA KAVUŞMAK İÇİN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER:
1) Başta kadınlar kocalarını sevmelidirler. Kocasını sevmeyen bir kadın evde huzursuzluğa sebep olur. Zaten kadınlar kocalarını sevmek zorundadırlar. Bir kadın kocasını niçin sevmez ki, eğer kendisine karşı hataları oluyorsa. Onun da kocasına karşı bazı hataları vardır. Öyleyse kocamızı hatalarıyla beraber kabul etmeliyiz. Zaten hatasız bir koca, hatasız bir insan bulmak mümkün değildir. Sevmeyi başaranlar, sevilmeye de çare bulurlar. Kadınlar kocalarının güzel yanlarını, huylarını düşünmeli, diğer yanlışlarının da düzeltmesi için Cenab-ı Hakka dua etmelidir, kocasına da kötü huylarını bırakması için de yardımcı olmalıdır. Nice güzel huylu kadınlar, güzel ahlâklarıyla, takdire şayan gayretleriyle kocalarını kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmışlar, aynı zamanda onların namaz kılan, evine bağlı birer koca haline gelmelerine sebep olmuşlardır. Kocaların düzelmesinde gerçekten saliha kadınların çok büyük rolü vardır. Bu inkâr edilmeyen gerçektir. Ama bazı kadınlar da vardır ki, kocalarının düzelmelerine yardımcı olmadıkları gibi, onların daha da kötü alışkanlıklara girmelerine sebep oluyorlar. Kocası nereye gitse hiç aldırmıyorlar. Hâlbuki kadınlar da kocalarını kendi başlarına bırakmamalı, kötü arkadaşlarla arkadaşlık etmelerini engellemelidirler. Kahveye gidiyorlarsa, içki ve kumar gibi alışkanlıkları varsa onları terk ettirmeye çalışmalı, onlara Allah-u Teala’nın yolunu anlatmalıdırlar. Onları evde tutmaya çalışmalıdırlar. Kadınlar kocalarını eve, yuvaya bağlayabilmelidirler. Güler yüzüyle, tatlı diliyle, güzel ahlâkıyla onları etkilemelidirler. Bazı kadınlar var, ne kavgası, ne de istekleri biter. Devamlı kocasını üzer, o evi ona zindan eder. Hatta bazıları kocalarının evde kalmasını bile istemez. Koca olan şahıs evinde bile rahatlıkla oturamaz. Hele bir de koca evini hanımın adına tapulamışsa daha hiç kıymeti yok demektir. Evde ilgi görmeyen koca nereye gidecek, bu defa çareyi kahveye gitmekte bulacak. Orada kumara, gıybete duçar olacak. İşte kocanın bu gibi kötü alışkanlıklara düşmesinde kadının da sorumluluğu vardır. Demek ki kadınlar kocalarını hataları da olsa sevmelidirler. O yanlış alışkanlıklarının terki için çaba sarf etmeli, kocasını eve bağlamanın yollarını

Firaset-ül Mü’minin

163

aramalıdırlar. Şayet kocasında sabredilmeyecek kadar kötü alışkanlıklar olursa, o zaman başka çarelere başvurulur. Kocanın çok önemli olmayan huyları olursa, onu da huzursuzluk çıkmasına sebep yapmamalıyız. Koca da aynı metodu uygulamalıdır. O da hanımının çok önemli olmayan hatalarını görmemelidir. İki taraf birbirlerinin huylarını bilir ona göre müsamahakâr davranırlarsa, o zaman aile ortamında güzel sonuçlar elde edilir. Tabi çoğu kadınlar hep kocalarına kötü bir koca gözüyle bakar, sanki her gün vuruyor, sanki her gün hakaretler ediyormuş gibi algılar. Şimdi böyle düşünen kadınlar bilmelidir ki: Bu adam kendisinin kocasıdır, başkası değil. Öyleyse kaderlerine razı olmalıdırlar. Kocasından daha iyi kocalara değil de; kendi kocasından daha kötü olan kocalara bakmalı, hallerine şükretmesini bilmelidirler. Kadınların güzel olmayan huylarından birisi de: Hep başkalarının kocalarını övmeleridir. “İşte bak filanın kocası ne iyi, hanımı ne dese yapıyor veya filanların her şeyi var. Sen bana ne alıyorsun. Benim gençliğim yoklukla geçti” deyip kocalarına sitem ederler. İşte bu huyları taşıyan kadınlar kocalarını üzmekle günaha girmektedirler. Bir defa insan kendisinden yükseğe değil; aşağıda olana bakmalıdır. Fakir olan bir kadın nasıl olur da zenginlerle boy ölçüşür. Senin kocan fakirse, elinin emeğine bakıyorsa, ondan nasıl olurda zenginlerin aldığı şeyleri istersin? Ne varı; ne yoku biliyorsun? Yani bu kocanın üzerine böyle yüklendiğin zaman, adam ne yapacak belki para kazanmak için haram yollara başvuracak. O zaman da kadınlarda günaha girecektir. Bir de kadınlar kocalarının yanında başka kişilerin kocalarını methetmemelidirler. Filan ne kadar iyi bir kocadır veya filanın kocası ne kadar yakışıklıdır. Böyle sözler kocaları çok üzer ve evlerde huzurun kaçmasına sebep olur. Edep ve terbiyelerini aşmamalıdırlar. Ey hanımefendi kardeşim! Sen başkalarının kocasını yakinen tanımadığın halde niçin o yabancıyı, kocanın yanında övüyorsun. O övdüğün kişinin hanımı belki de ondan şikâyetçidir. Öyleyse eleştiri huyundan vazgeçiniz. Kocasını dünyalara değiştirmeyen sadakatli birer hanımefendi olunuz. Bazı kadınlar var, kıymıyorsun kocasına bakmaya, halen o kocasını beğenmeyip başkalarını övüyor. Hatta öyleleri var ki, kocasına sen çirkinsin diyor. Onunla evlendiği için pişmanlık davranışları gösteriyor. Böylesi kadınlar evlenirken gözleri kör değildi ya! Görüp beğendi de evlendi. Artık bundan sonra böyle lâflar kullanmanın ne anlamı var? Müslüman hanımları böyle çirkin davranış ve sözlerden uzaktırlar. Onlar iffetlidirler, terbiyelidirler, kocalarına karşı nasıl davranmaları gerektiğini bilen kişilerdir. Demek ki kadınlar kocalarını sevmeli, onların iyiliklerini unutmamalıdırlar. Devamlı evine karşı iyi olan koca, bir gün bir yanlış yaparsa veya kocası isteklerinden bazılarını yapmazsa kızmamalıdırlar. Öyle kadınlar var ki, kocalarından ne isterlerse kocaları istediklerini kendilerine alıyor. Ne zaman bir yerlere gitmek için izin isterlerse gitmelerine izin veriyor. Ama bir

164

Firaset-ül Mü’minin

gün almasa, bir gün izin vermese hemen yüzünü ekşitiyor, kocasıyla doğru dürüst konuşmuyor ve eve hemen huzursuzluk koyuyor. Ey Müslüman hanımefendi, kocan senin her istediklerine evet demek mecburiyetinde midir? Bir isteğin olmadığı zaman kızma yetkisini, konuşmama yetkisini nerden alıyorsun? Ben Allah Resûlünü tanımayan, dini emirleri önemsemeyenlere bir şey demiyorum. Ama ben güzel bir İslâm hanımı olmak istiyorum diyen bir kadının böyle durumlarda hemen tepkisini göstermesi uygun mudur? Dindar olmaya çalışan, ilmiyle amel edip güzel ahlâklı olmaya çalışan bacılarıma benim tavsiyem şudur: Diğer kadınlardan giyiminizle, tesettürünüzle, inancınızla ayrıldığınız gibi ahlâk yönünde de onlardan ayrılın. Lütfen bizim onlardan bir farkımız olsun, olmalıdır da. O yüzden amel ve güzel ahlâkta diğer sıradan kadınlarla kendimizi bir kıyaslayalım. İlimsiz ve amelsiz olanlar bizden daha güzel ahlâklı ve geçimliyse kendimizi tekrardan bir hesaba çekelim. Aile ocaklarında veya başkalarıyla olan ilişkilerinizde devamlı insanlara karşı şefkatli merhametli, güzel ahlâklı olunuz ki, size karşı haksızlık edenler sizin iyiliğinizin yanında mahcup olsunlar. Sizlere haksızlık edenler günahlarından dolayı cehennemde yanacaklar. O halde onlara acıyıp Allah’tan onların da güzel ahlâklı olmaları için dua ediniz. Eğer insanlara günahlarından dolayı acırsanız kızacağınız kimse kalmaz. Bu Allah dostlarının huylarındandır. Onlar kendi nefislerine zulüm ve haksızlık edenleri bağışlamışlar. Onların cehenneme gitmemeleri için Cenab-ı Hak’tan bağışlanmalarını istemişlerdir. Allah dostu olmak için fedakâr olunmalı, sövene dilsiz, dövene elsiz olunmalıdır. Sana karşı haksızlık yapıldığı zaman, hakâretlere maruz kaldığın zaman dahi o cahil insanların seviyesine inme. Ben haklıyım diyerek davayı, tartışmayı büyütme, kocanla olan durumlar olsun, akrabalarla olan durumlar olsun, yapılan yanlışları olgunlukla karşıla, tartışmaya girme, o bilinçsiz kişiler gibi sen de davranırsan o tartışmalar daha da büyür, önü alınamaz. Tartışmalara karşılık verildikçe, haksız olanlar da kendilerini haklı sanacaklar. Zaten güzel vasıftaki insanlar olmasa sayısız kavgalar olur. Onların güzel davranışlarıyla nice olaylar sakinleşmiştir. Zaten dindar ve güzel ahlâklı insanlar, akrabalar arasındaki yanlışlıkları olgunlukla karşılamazlarsa, akrabalık bağları da kopar gider. Yani şunu anlatmak istiyoruz: Genç kızlarımız ilimleriyle beraber hilimleri (yumuşak, nazik) ve güzel huyları olursa Cenab-ı Hakkın rızasını kazanabilirler. Siz bir Müslüman kızını düşünün ki: Tertemiz, şeref kisvesi olan örtüsüne bürünmüş âdeta melek misali. Aynı zamanda ilim tahsil etmiş; ama ilmiyle amil değil veya o güzelim örtünün altında çok çirkin huylu bir kız olduğunu düşünün. Yani: kendisinde gurur, gösteriş, hasetlik, öfke var. Bir de güzelliğiyle övünen bir kişiyse, o zaman siz bu hasletleri o tesettüre, o ilme lâyık görür müsünüz? Hâlbuki herkes o güzelim örtünün altında melek huylu bir kadın hayal ediyor. Onlarla evlenen kocalar da o hayallerle evlendi. Öyleyse onları hayal kırıklığına uğratmayalım. İlmimize, tesettürümüze söz getirmeyelim. Onlara lâyık olmaya çalışalım. Demesinler ki, şunun ilmine,

Firaset-ül Mü’minin

165

örtüsüne bakın, bir de ona uymayan çirkin ahlâkına bakın. Öyleyse bizler kocamıza karşı da diğer insanlara karşı da güzel ahlâklı olmaya çalışmalıyız. Haksızlığa uğrasak da sabretmesini bilelim. Olayları yatıştıran olalım ve bu amellerimizin mükâfatını Rabbimizden bekleyelim. Konumuza geri dönelim. Demek ki, kadın kocasını kötü huylarından dolayı sevemiyorsa kocasını düzeltmeye çalışmalı, o benim kocamdır deyip hatalarıyla beraber onu kabullenmeli, onun güzel yanlarını göz önünde bulundurmaya çalışmalıdır. ▪Şayet kocasını sevememesi onun simasından (dış görünümünden) kaynaklanıyorsa, kimseyi suçlamamalıdır. Çünkü evlenirken birbirlerini gördüler de aldılar, görmeden almışsa. Suç yine kendisinindir. Çünkü görme hakkını kullanmalıydı. Yani daha önce yaptığı yanlışlığın faturasını kocasının huzurunu kaçırmakla ödememelidir. Böyle bir kadın kaderine sabretmeli, öyle düşünceleri hiç aklına bile getirmemelidir. Koca dahi öyle düşüncelere girmemelidir. Bir de insanın kocası dünyanın en güzel insanı olacak diye bir kaide yok ki! Önemli olan kocası onun kıymetini biliyor mu, bilmiyor mu? Güzellikler kadınlarda dahi öncelikle tercih edilen şartlardan değildir. Kadınlarda bile en önemli olan onun dindar ve ahlâklı olmasıdır. Öyleyse güzellik şartı erkekte çok aranmaz. Beğendiğiniz olsaydı daha iyiydi. Ama artık olup biten şeylerin arkasına düşmeyin. Huzurunuzu bozan şeyleri aklınıza çok takmayın. Demek ki, kadınların kocalarına karşı güzellikleriyle, övünmeleri çok sakıncalı ve çirkin davranışlardır. Zaten bu gibi durumlarda tek kocaya karşı değil, diğer insanlara, kadınlara karşı da övünmek yasaklanmıştır. Çünkü o davranışlar gurura girmektedir. Bazıları var ki, boyuyla, aklıyla, zenginliğiyle, güzelliğiyle başkalarına karşı övünüyor. Hâlbuki bunları veren Cenab-ı Allah’tır. Acaba bunların ne kadarı bizimdir ki? Övünüyoruz. Zaten bunlar geçici nimetlerdir. O halde kadınlar kocalarının simasını sorun yapmamalıdırlar. Ve şu misaldeki kadını örnek almalıdırlar: Adamın birisi, bir gün gezerken yolu bir köye düşer, orada günlerce kalır. Yalnız orada dikkatini çeken bir olayla karşılaşır. O kabilenin reisi nedense dünyanın en çirkin adamı, onun karısı da dünyanın en güzel hanımı, bu aradaki büyük farkı gören adam dayanamayıp o kadına sorar: — Senin gibi dünyanın en güzeli olan bir kadın, dünyanın en çirkin adamının yanında. Acaba bu duruma nasıl razı olursun? O hanım şöyle der: — Böyle düşünmekle çok yanlış etmişsin. Ben senin gibi düşünmüyorum. Ben şöyle diyorum: Belki benim günahlarım çoktur. Günahlarımın affı için Rabbim beni bu adama vermiştir. Benim manevî derecemi yükseltmek istiyor. Belki de benim kocam Allah indinde çok makbul bir adamdır. Rabbim beni ona mükâfat olarak vermiştir. O kadından bu cevabı alan adam düşüncesinden dolayı pişman olur ve o kadını takdir edip ayrılır.

166

Firaset-ül Mü’minin

İşte her Müslüman hanımı kocası hakkında iyi düşünmelidir. Kocasının kötülüklerini bir tarafa bırakıp onun kendisine olan iyiliklerine bakmalıdır. Nankör olmamalıdırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) kadınların cehenneme girmelerinin sebepleri arasında; çokça lânet etmeleri ve kocalarına karşı nankörlük yapmalarını zikretmiştir.1 İbn Abbas’tan (r.a) rivayet edildiğine göre peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana ateş gösterildi. Çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm. Zira onlar inkâr edenlerdir.” Peygamber’e (s.a.v.) soruldu: “Allah’ı mı inkâr ederler?” Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kocalarını(n hakkını) inkâr ederler, iyiliğini inkâr ederler. Onlardan birine uzun zaman iyilikte bulunsan, sonra senden (hoşlanmadığı) bir şey görse hemen, ‘zaten senden hiçbir iyilik görmedim’ der.”2 Abdullah b. Amr b. Âs (r.a)’da şu hikmetli sözü söyler: “Bir kadının varlıklı zamanında kocasının yüzüne gülmesi; fakirliği zamanındada yüz çevirmesi cehennemlik olduğunun alâmetidir.” Ama maalesef kocalarının iyiliklerini inkâr eden kadınlar da çoktur. Hep başkalarını övüp kocasını kötülemektedirler. Bu türlü kadınlara her ne iyilik yapsan yine de onlar başkalarını iyi olarak görürler. Hatta bu gibiler için şöyle bir hikâye anlatırlar:

Adamın birisinin haline şükretmeyen bir hanımı varmış. Bu hanım hep kocasının yanında şöyle dermiş: — Ya filanın kocası hanımına ne kadar iyidir, hanımının hiçbir şeyde gözünü koymuyor. Onların kocaları ne iyi adamlar, belki velidirler deyip yakınır. Artık kocası hanımının bu sözlerinden bıkar ve kendi kendine benim de temiz bir adam olduğumu bu kadına göstermem gerekir. Yalnız buna inandırmam için bir keramet göstermem lâzımdır der. Ve hanımının damının üzerinden uçmaya karar verir. Damın üzerin de kuş gibi uçmaya başlayan adam. Birkaç tur attıktan sonra yere iner. Akşam olunca evine döner. Hanımı hemen ona: — Bey, sen kendi kendine hep iyi insanım diyorsun. Dünyada ne iyi adamlar varmış. Ben bugün baktım adamın biri havada uçuyordu der. Adam hemen: — Hanım bu gün havada uçtuğunu gördüğün zat bendim. Bu defa hep kocasını küçük gören kadın ne cevap verse iyi: — “Ben baktım uçuşun yamuk, yamuktu.” Yani uçuyordun; ama uçuşun da iyi değildi der. Bu misali zikreden zat, nankör kadınlara ne yapsan da hallerine hiç şükretmediklerini ve kocalarına hep kötü bir koca olarak bakanların yanlışlığını ifade etmek istiyor. Şimdi kocasına iyi demeyen kadınlar zannediyorlar ki; böyle yapmakla kocaları kendilerine daha iyi olacak? Hâlbuki kocalar daha da kötüleşiyorlar. Çünkü koca olan zat bakıyor ki, ne yapsa hanımı kendisinden
1 2

Buhari, Hayız:6; Müslim, İman: 132 Sahih-i Buhâri Muhtasarı, H. No: 585

Firaset-ül Mü’minin

167

razı olmuyor. Bir kez olsun Allah razı olsun demiyor. Bu defa koca da, “madem ne yapsam iyiliğe geçmiyor. O zaman ben de bundan böyle bir daha iyilik yapmayacağım diye düşünüyor.” Kadınlar da çok gayret gösterdikleri halde, kocaları memnun olmayınca onların da çalışmaları, gayretleri gevşiyor. Çünkü şöyle düşünüyorlar: “Nasıl olsa; ne yapsam da kocam benden razı olmuyor. O halde çok gayret göstermeyeyim.” Bu gibi sıkıntılara düşmemek için aşırı tenkitlerden sakınalım. Sürekli tenkit edilen, hiçbir yaptığı beğenilmeyen eş giderek kendine güvenini kaybeder. Eşine karşı olan sevgi ve saygısını yitirir. Ya bitkin ve bezgin hale gelir; ya da söylenenlere aldırmayıp bildiği gibi davranır. Her iki durum da aileyi büyük ölçüde yıpratır. Hiç kimse kendisini sürekli eleştiren ve kusur arayan bir insanla birlikte yaşamaktan huzur duymaz; bilakis rahatsız olur. Öyleyse çoğu zaman bize karşı iyi olan bir koca veya hanım ara sıra yanlışlıklar yaptığında, velev ki haksız da olsa hemen huysuzlaşmayalım. “Bu eşim bana karşı çoğu zaman iyidir, onun iyi hasletleri; kötü olanlara göre daha çoktur. Bazı aksaklıları varsa da evimin, çocuklarımın huzuru için, Rabbimin rızasını kazanmam için ben de sabredeyim, güzel ahlâk neyi gerektiriyorsa onu yapayım” diye düşünelim. Çünkü eşler kendisine kötü bir hanım veya kötü bir koca gözünde bakılmaktan son derece rahatsız olup kalpleri kırılır. Demek ki; ister kadın ister, koca olsun birbirlerinin iyiliğini inkâr etmesinler. Aşırı tenkitlerde bulunmasınlar. Ve sen bana ne yaptın, ben yanına geldiğim günden beri çiledeyim gibi sözler söylemeleri çok yanlıştır. Birbirlerinin fedakârlıklarını, güzelliklerini dile getirmelidirler, birbirlerine teşekkür etmelidirler. Bu sözler her iki tarafa moral verir. Yapılan iyiliklerin, fedakârlıkların boşa gitmediğini görürler ve iyi olmak için daha da gayret gösterirler. Eşlerden biri diğerini üzer ve mutsuz ederse, kendisi de mutlu olamaz. Rabbim Mü’min erkek ve kadınları güzel ahlâkla donatsın. 2) Kadın evin huzurunun sağlanmasında en büyük etkendir. Evin hanımının, aile mutluluğu için dikkat etmesi gereken pek çok hususlar vardır. Özellikle evin hanımı kocasını kızdırmamaya çok önem vermelidir. Çünkü erkekler öfkelenince çok yanlış şeyler yapıyorlar, imanlarına, nikâhlarına zarar verecek davranışlara ve sözlere kadar gidiyorlar. Nice kocalar var ki, bu öfke yüzünden hanımlarını bain talâkla boşadıkları halde nikâh dahi kıydırmadan hayatlarını o şekilde devam ettirmektedirler. Evin hanımı, hele kocası kızdığı zaman boşamayı, talâkı ağzına alan biriyse, o kocayı kızdırmamaya çok dikkat etsin. Çünkü kızma anında onu üç defa boşarsa ayrılmaları icap eder. Ayrılmazlarsa büyük günaha girmiş olurlar ve bu konularda kocalarını uyarsınlar. Bir de gençlerin nikâhlarını kıyan hoca kardeşlerimiz, o gençlere kızma anında nikâhı ağızlarına alıp hanımlarını boşamamalarını tembih etsinler. Şayet kızma durumlarında hanımlarını üç defa boşarlarsa hanımlarına dönmeleri mümkün olmaz. Bir defa boşadığı zaman tekrar nikâh kıysa dahi

168

Firaset-ül Mü’minin

hakkından biri gitmiş olur. Onun için kızma anlarında kesinlikle boşamayı ağızlarına almasınlar. Boşama niyetiyle sen bana lâzım değilsin, kalk babanlara git gibi lâflar kullanmasınlar. Bu konularda nikâh kıyan hocalarımız o gençleri bilinçlendirsinler. Çünkü çoğu kişinin bilmeyerek nikâhları gidiyor, sonra dönüşü de mümkün olmuyor. Nice kocalar var ki, öfke anında hanımlarını üç defa boşamışlar. Sonra da hanımına tekrar dönmenin çarelerini aramışlar. Hâlbuki üç defa boşayan bir kişinin hanımına dönmesi mümkün olmuyor. Onun için gençlerimiz öfke anlarında boşamayı ağızlarına almamalı, akıllarına bile getirmemelidirler. Öfke aklı örtüyor. İnsan ne yaptığını sıhhatli bir şekilde düşünemiyor. Öfkeli insanlar ancak şeytanı sevindirirler. Onun tuzaklarına düşmemek gerekir. Müslüman Hanım, şayet kocası bir şeylere kızarsa onu sakinleştirmeye çalışmalıdır. Ona güler yüzle, tatlı dille yaklaşıp öfkesini dindirmelidir. Bazı kadınları görüyoruz kocası kızınca, kendisi de hemen kocasından önce kızıveriyor veya konuşmayıp kızgınlığını belirterek oturuyor. Bu hareket kocanın daha da ağrına gidiyor. Bu defa evde huzursuzluk başlıyor. Anne ve babasının darılmalarını gören çocuklar da çok huzursuz oluyorlar. Onun için hanımlardan ricamız kocanız bir hata yaptığı zaman, boş yere kızdığı zaman dahi siz kızmayın, sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmalarınıza devam edin. Biraz sonra koca hatasını anlar öfkesinden vazgeçer. Onun haksız yere yapmış olduğu taşkınlığa siz güzellikle karşılık verdiğiniz zaman o da hatasını anlayacak, sizin terbiye ve güzel ahlâkınızdan dolayı hayâ edip düzelmeye çalışacaktır. Veya evin huzuru için gösterdiğiniz fedakârlığınızı görecek kendisi de düzelmeye çalışacaktır. İyilikten alanlar için bu formül çok faydalı ve tesirlidir. Prensibiniz “darılma değil; dayanma” olsun. Şayet siz ona sözle veya hareketinizle karşılık verinseniz, o hep kendini haklı görecek ve taşkınlıklarına devam edecektir. O kızdığı zaman siz de kızarsanız, koca olan şahıs daha da huzursuzluklar çıkarabilir. Çünkü kocalar hanımlarından çok sevgi ve saygı bekliyor. Hanımı kendisine bir saygısızlık ettiği zaman çok ağırına gidiyor. Nasıl ki bir evlât anne ve babasına karşı geldiğinde, anne ve babanın çok ağırına gidiyor. Aynen kocalar da öyledir. Onun için evin hanımı güzel ahlâkıyla eve örnek olmalıdır. Kocası nelerden kızıyor, neleri seviyor bunları çok iyi tespit etmeli. Senin ne kadar güzel huyların varsa da, kocanın kızdığı şeyleri tespit edip dikkat etmezsen, o güzelliklerin görünmez olur. Demek ki mutluluğun temel sebebi, kocanın kızdığı şeyleri bilip onun kızmasına, huysuzlaşmasına fırsat vermemektir. Daha da huzurlu olmak istiyorsak onun sevdiği şeylere de dikkat etmeliyiz. Bu söylediklerimiz kocasını seven, evinin huzurlu olmasını, kocasının memnun olmasını isteyenler ve kocanın duasını alıp Cenab-ı Hakkın rızasına kovuşmak isteyenler içindir. Yoksa öyle bir derdi olmayanlar ve benim ne mecburiyetim var ki bu kadar onu memnun etmeye çalışayım diyenlere için değildir. Her kocanın sevip, sevmediği şeyler ayrı ayrıdır. Bazı kocalar var ki, hanımının temiz olmasını ister, pejmürde olmasını istemez. Bazıları

Firaset-ül Mü’minin

169

yemeklerinin vaktinde hazır olmasını ister. Bazıları hanımının yüksek sesle, öfkeli bir şekilde konuşan değil de, tatlı dilli, güler yüzlü olmasını ister. O halde konuşmalarımızla insanları okşuyor muyuz; yoksa dövüyor muyuz ona dikkat edelim. Konuşurken candan, samimî ve sıcak bir ses tonu kullanalım. Çünkü sesiniz aynı zamanda duygularınızı iletir. Kur’an-ı Kerimde güzel sözün önemine şöyle vurgu yapılmaktadır. Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.3 Şu kadınlar, “kocaları eve geldiğinde onları güzel yüzle karşılayıp, tatlı bir dille hoş geldin deyip oturmaları için onlara yer gösterseler, yani karşılamayı güzel yapıp, onunla biraz ilgilendikten sonra, yapacağı işlerini yapsa veya mümkünse koca eve gelmeden önce işlerini bitirse, kocaların çoğu yumuşar ve geçimli bir koca oluverirler.” Ey hanımlar! Lütfen bir güler yüzü, bir tatlı dili kocanıza çok görmeyin. Bu onların hakkıdır. Ama maalesef günümüz hanımlarının çoğu böyle şeylere dikkat etmiyorlar, sanki paraları gidiyormuş gibi bu hususta cimrilik yapıyorlar. Sonra da huzursuzluklar başlıyor. Bu dediklerimize riayet edildiği halde yumuşamayan bir kocada ciddî mahiyette ahlâk sorunu var demektir. İşte her Müslüman hanımının; acaba benim kocam en çok nelerden kızıyor veya en çok neleri seviyor onları tespit etmesi çok önemlidir. Tabi ailenin huzur ve mutluluğu için koca da bu davranışlara dikkat etmelidir. Her zaman fedakârlık tek taraftan beklenilmemelidir. ▪Bir de evde en çok huzursuzluklara sebep olan şeylerden biriside: Kocanın isteklerinin yerine getirilmemesidir. Koca, hanımından bazı istek ve arzularına dikkat edilmesini ister. Meselâ: “Hanım benden habersiz dışarı çıkma, ben eve geldiğimde tüm işlerin bitmiş olsun, çok fuzulî israflarda bulunma, beni dağınık, pejmürde olarak karşılama, yemekleri çok geç saatlerde hazırlama, elbiselerim ütülü olsun” gibi buna benzer istekler çoğu kocalarda olur. Evin hanımı, kocasının kendisinden istediklerine dikkat ederse evde huzursuzluk fazla olmayacak. Şayet hanım, kocasının kızdığı ve sevdiği şeylere dikkat etmezse veya dikkat etmeye gayret sarf ettiğini kocasına belli ettirmese, koca şöyle düşünür: “Ben ne desem bu hanımım yapmıyor, yapmaya gayret de göstermiyor. Hâlbuki ben, hanımımın benim isteklerimi önemsemesini, beni sevip saymasını ne kadar da istiyorum.” İşte evin hanımı kocasının isteklerini yerine getirse veya getirmeye çalışırsa bazı aksaklıklar olsa da koca kızmaz. Çünkü neticede evin hanımı da insandır. Kurulmuş saat veya robot değildir. Bazı aksaklıkları da koca idare etmelidir. Ama hanım kocasının isteklerini önemsemez, aynı hataları sık sık yaparsa, o zaman da koca: “Bu hanım beni hiç hesaba almıyor diye” evde huzursuzluk çıkaracak. Benim kocalara tavsiyem şudur:
İbrâhim sûresi, âyet: 24

3

170

Firaset-ül Mü’minin

Hanımlarınızın sizin her dediğinizi yapmamasını şahsınıza yapılmış saygısızlık olarak düşünmeyin. Hep söylüyorum; ama söylediklerim hiç yapılmıyor demeyin. Çünkü çoğu kadınlar, kocalarının istedikleri gibi bir hanım olmak istiyorlar, onun için gayret de ediyorlar; ama istemeyerek de olsa bazı aksaklıklar oluyor. Yani çoğu kadının maksadı saygısızlık etmek değil, gücü kadar başarabiliyor. Bu durumda koca şöyle düşünmeli: “Şu hanımım bana karşı yaptığı yanlışlıkları istemeyerek yapıyor. Bir kastı yok. Madem hanımımın gücü, kabiliyeti bu kadar öyleyse onu çok zora sokmayayım.” Bazı kocalar şöyle düşünüyor: “Ben bunca insanın derdini çekiyorum, ailem için insanlara yaltakçılık edip onlara iyi oluyorum, bari hanımım da bana karşı iyi ve saygılı olsun.” Şimdi koca düşüncesinde haklıdır; ama kadınlarınız istediğiniz gibi olamıyorlarsa veya yapmak istiyorlar; ama beceremiyorlarsa hoş karşılayınız. Madem o kadar insana karşı iyisiniz ve onlarla iyi geçiniyorsunuz, bunların içerisine hanımlarınızı da ekleyin, onunla da iyi geçinin. Bu senin olgunluğunu gösterir. Yani onu da siz idare edin, bu sizin için ar değildir. Çünkü kadınlarından duygularıyla hareket edenler de çoktur. Zaten zorla hanımını düzene sokmaya çalışanlar genelde hanımıyla arası açılıyor. Âdeta yüz göz oluyorlar. Aralarındaki sevginin yerini buğz alıyor. Bazı kocalar var; yaşlanıncaya kadar veya ölene kadar hanımına söylenip durur. “Şunu niçin böyle yapmadın, niçin hiç düzelmiyorsun” deyip kendisine göre hep hanımının yanlışlarını düzeltmeyle uğraşıyor. Belki de kendisi haksızdır. Ey kardeşim, sen hanımını 5–10 yıldır ikaz ediyorsun, istediğin gibi bir hanım olmasına çalışıyorsun. Şimdi 5–10 yıldır ikaz ettiğin halde yanlışlarını düzeltmeyip, aynı yanlışlara devam ediyorsa, demek ki bu hanımın düzelmesi zordur. Düzelseydi bu kadar zaman içerisinde senin kızıp sevmediğin şeyleri anlardı, ona göre dikkat ederdi. Yani şunu demek istiyorum: Hanımlarımızı dediğimiz gibi bir hanım yapmak için 50–60 yıl söylenmenin anlamı yok. Daha beter kendini kötü adam edersin. Herkes senin ikazlarından bıkar artık. Sana da geçimsiz bir insan gözünde ve tartışmak için bahane arayan biri olarak bakarlar. Öyleyse benim hanımım budur, bundan fazla düzelemiyor. Onun için hanımımı hatalarıyla beraber kabul edeyim deyip evde huzuru sağlamaya çalış. Çok söylenmek, çok ikaz etmek, çok düzeltmek demek değildir. Hatta yapılan araştırmalara göre boşanmaya sebep olan davranışların başında çok söylenmek geliyor. Önemli olan insanın kendi hatasını görebilmesidir. Ama hatasını görüp de düzeltmek isteyen çok azdır. Şayet insanlar hatalarını görebilseydiler, bu kadar sorunlarda olmayacaktı. Çoğu insan haklı olmadığı halde kendini haklı sanır. Bu insanların fıtratında var, böyle fıtratları aşmalı, bazen de kendimizi karşımızdakinin yerine koyup öyle düşünmeliyiz. Birde insanların kendi huylarını değiştirmesi çok zordur. Bu yüzden “can çıkar huy çıkmaz” demişler. Öyleyse eşimizi istediğimiz gibi biri yapmaktan vazgeçelim. Onu kusurlarıyla beraber kabul edelim ki, şu ölümlü dünyada pişman olmayalım, keşke hatalarına sabredeydim de onu üzmeyeydim deyip vicdan azabı çekmeyelim. Bu anlatılanlar, bayanlar içinde

Firaset-ül Mü’minin

171

geçerlidir. Onlarda kocalarını hatalarıyla beraber kabul edip evde dargınlığa, üzüntüye müsaade etmemelidirler. Her hatada küsüp konuşmayan, kalbi çabuk kırılan olmamalıdırlar. Evin huzurunu kaçıran en kötü davranışlardan biride, bir hata karşısında hanımın veya kocanın hemen darılmaları ve bunu da yüzlerinde belirtmeleridir. Hanımlarımıza hatalarını söyleyeceğimiz zaman da onu başkalarının yanında ikaz edip, onu mahcup duruma düşürmemeliyiz. Böyle davranışlar evin huzurunun daha da kaçmasına sebep olur. Peygamber (s.a.v.):

َ َ َ َ ْ ِ َ ِ َ ً ُُ َ ْ ِ َ ِ َ ْ ِ ً َ ِ ْ ُ ٌ ِ ْ ُ ْ َ ْ َ َ ‫ليفرك مؤمن مؤمنة إن كره منها خلقا رضى منها اخر‬
“Bir kimse kadınına buğz etmesin; zira hoşlanmadığı huyları varsa ona mukabil memnun olacağı huyları da vardır.”4 diye buyurmuşlardır.

Öyleyse sevdiğiniz huylarının hatırına, sevmediklerinizi de siz hoşgörün. Bir de hanımlarımız namaz kılıyor, namus ve iffetine önem veriyorsa, şahsımıza yaptıkları bazı yanlışları da bizler hoş görelim. “Belki bu hanımım benim hakkıma daha hayırlıdır. Ahiretim için daha iyidir diye düşünelim.” Zaten dünya hanımı olup ta kusursuz olduklarını düşünmek çok yanlıştır. Bir huriden beklediğimizi onlardan beklemeyelim. Neticede onlar da beşerdir. Beşer de şaşar. ▪Bazı kayınvalideler de; kızının evine çok karışıyor. Bazı kızlar da anneleri haksız bile olsa annelerinin sözüne bakıp yuvasını bile dağıtıyor. Onun için kayınvalideler de kızının evinin işine çok karışmamalı, her zaman bize geleceksin, gelip bizim evin yanında ev tutun veya çabuk gel gezmeye gidelim gibi tekliflerde bulunmamalıdır. Bazı zarurî durumlar olabilir, o zaman da güzellikle bazı tekliflerde bulunulur; ama zorlamamalıdır. Çünkü buna hakkı yoktur. Evin hanımı kocasına itaat etmeli, annesinin keyfi ve nefsi isteklerine bakıp da yuvasını dağıtmamalıdır. Burada koca hakkı deyip geçmeyelim. Anne, baba hakkı dinimizde o kadar önemli olduğu halde, pek çok yerde de kocaya itaat istenmektedir. Öyleyse hanımlar görevlerinin ciddiyetini bilsinler. Hz. Aişe (r.a) diyor ki: Resûlullah (a.s) efendimizden sordum: İnsanlardan daha çok kimin kadın üzerinde hakkı vardır? Buyurdu ki: Kocasının. Dedim ki: İnsanlardan kimin erkek üzerinde daha çok hakkı vardır? Buyurdu ki: Annesinin!” 5 Ama kadının ailede çok önemli bir yeri olduğu ve yuvanın mutluluğu için güzel ahlâklı kadının çok önemli olması münasebetiyle kadınlar üzerinde ağırlıkla duruyoruz. Aynı zamanda dinimizde Allahu Teala’nın rızasını kazanma da, kocanın hanımından razı olmasının çok önemli olması sebebiyle, kadınların dikkat etmesi gereken durumları anlatıyoruz. Şayet kadınlar erkeklerin hiçbir sözünün altında kalmayıp, devamlı onlara karşı dururlarsa, o yuvada mutluluk söz konusu olamaz.
Müslim, Radâ’, 61 Heysemi, Mecmeu’z - Zevâid, 4: 308; Câmiü’s – Sagir, 2:5, Hadis No: 1186; Bezzar, Hâkim,
4 5

172

Firaset-ül Mü’minin

Müslüman kadınlarının dikkat edeceği hususlardan bazıları şunlardır: 1) Kocasının sevip sevmediği şeylere dikkat etmeli. 2) Kocasının yanında yabancıların kocalarını övmemeli, başkalarının malları var diye kocasına çıkışmamalı, haline şükretmeli. 3) Yabancı erkelerle lâubalî olmamalı, son derece ciddî ve iffetli olmalı. 4) Her istediği olmuyor diye kocasına kızmamalı. 5) Kocasından izinsiz dışarılara çıkmamalı, gitmesini istemediği yerlere gitmemelidir. Yine bazı hanımlar var, her gün gezmelere gider, kocası bir gün gitme dese kızar. Arkadaşımızın birisi bize şöyle anlattı: “Ben bizim hanımı çoğu zaman istediği yerlere götürüyorum veya bir başka tanıdıkla beraber gitmesine izin veriyorum. Bir gün bazı sebeplerden dolayı gitme desem yüzünü asıyor, o kızgınlığı iki gün kadar hareketlerinden belli oluyor.” Ey Müslüman hanımları, kendinize geliniz! Böyle hareketlerden uzak durunuz. Güzel ahlâklı hanımların içersinde yer almaya çalışınız. Sizler böyle davranışları doğru buluyor musunuz? Veya sizler, her istediğimizde kocalar bizleri bırakmalıdırlar diye mi inanıyorsunuz? Eğer sizler böyle küçük meseleleri evde büyültür, ailenin huzurunu kaçırırsanız, o evde huzurun olması mümkün müdür? Haksız olduğu halde ailenin huzurunu kaçıranlar günaha girmektedirler. Bir kadının çirkin huylu olarak tanınması kadar utanç verici ne vardır? Şayet koca senin her istediğinde seni dışarıya bırakmaya mecbursa daha senin ondan izin almana ne gerek var? Hâlbuki Müslüman hanımları dışarılara çıkarken kocalarından izin almalıdırlar. Bazısı izinsiz çantasını alıp gidiyor; ama nereye gidiyor, kendisine sorsan canım sıkılıyor der. Çoğu dindar geçinen hanımlarda böyle yapıyor. Evinde televizyonu, bilgisayarı her türlü vakit geçirecek âletleri var, halen çok sıkılmaktan bahsediyor. Eski hanımlar nasıldı? Onlar bu kadar rahat yaşamıyorlardı, yine de canları bu kadar sıkılmıyordu. Can sıkıntısı için gezmek çare mi? Can sıkılmasın diye süsünü, püsünü yapıp çareyi sokaklarda gezmede bulmaya çalışanlar yanılıyorlar. Zaten bu zamanda kadınların sayısı çok fazla, bir de evde oturan yok. Bu defa sokaklarda kadınlardan geçilmiyor. Bunun yanında giyimleri ve süsleriyle erkeklerin dikkatlerini üzerlerine topluyorlar, o da ayrı bir sorun. Onlar erkeklerin haram nazarlarına sebep oluyorlar. Hâlbuki kadınlar için en hayırlı yer evleridir. Sebepsiz olarak, yersiz yere sokaklarda gezmeleri doğru değildir. İhtiyaç için, sıla-i rahîm için çıkmalarında bir engel yoktur. Aynı zamanda kadınlar çıktıkları zaman erkeklerin çok olduğu yerleri değil de; az olduğu yerleri tercih etmeleri kendileri için daha iyidir. Hâlbuki Müslüman hanımları can sıkıntılarını sokaklarda geçireceklerine kendi kendilerine bir program yaparlarsa daha iyi olur. Zaten her kadının ev işleri oluyor. Onları yaptıktan sonra, kalan zamanlarında kitap okusalar, komşular arasında dini dersler, sohbetler yaparsalar, çoluk çocuklarının eğitimiyle,

Firaset-ül Mü’minin

173

terbiyesiyle uğraşsalar böylelikle vakitlerini faydalı şeylerde geçirmiş olurlar. Herkesin bir programı olmalı. Bir yerlere gideceği zaman kocasını haberdar etmeli. Bazı kadınlara kocası, “hanım nereye gittiğinden haberim olsun” dediği zaman kızıyorlar. “Canım kim izin alıyor ki, ben de izin alayım” diyorlar. Böylelikle kendi kendilerini haklı, kocayı haksız çıkarmaya çalışıyorlar. Başkaları bizleri ilgilendirmez, bizler Müslüman hanımlarına ne uygunsa onları yapmaya çalışalım. 6) Kadınlar kocasını sevdiğini, ona karşı fedakâr olduğunu ispat etmelidir. Kocasının güvenini kazanmalıdır, kocanın hastalığında, dar gününde onun yardımına koşmalıdır. Onun sıkıntılı zamanlarında fedakârlık yaparsa, hizmetine canı gönülden koşarsa, koca da onun ne kadar iyi bir hanım olduğunu anlar ve bundan böyle ona karşı tavrı değişir. Ona çok daha kıymetler verir. Kadın öyle davranmazsa kocası ona karşı kötü bir hanım gözünde bakar. Ona karşı soğuk davranır. Demek ki: “Bu hanım fedakâr bir hanım değilmiş, beni dar günümde kendi halime bırakıyor, öyleyse ben ona niçin çok iyi olayım ki” diye düşünür. Gerçekten bazı hanımlar var kocaları hasta olduğunda geceleri uykusu kaçıyor, kocasının yardımına koşuyor, bu hizmeti sunarken kalbini dar etmiyor, of bile demiyor. İşte her Müslüman Hanım böyle olmalıdır. Bir kadınla Resûlullah (s.a.v) arasında şöyle bir konuşma geçer: — Evli misin? — Evet. — Kocana karşı hizmetin nasıl? — Gücüm yettiği kadar hizmetinde kusur etmiyorum. — Ona karşı hizmetine dikkat et. Çünkü cennete girmen de cehenneme girmen de ona yapacağın hizmete bağlıdır.6 Bazıları da var ki, yüzünden düşen bin parça oluyor. Kocasına bakıyor; ama minnetle, başına kakarak bakıyor. Bu da kocaları çok üzmektedir. Aynı zamanda yıllarca kendisine ümit bağlayıp güvendiği hanımının böyle yapması onun için bir ölümdür. Hâlbuki evin hanımı kocasına istemeyerek, başa kakarak bakıp, bunu da davranışları ve sözleriyle belli ettirip kocasını üzdüğü zaman, bu hizmetinden dolayı sevap alamadığı gibi günahkâr da olur. Cenneti kaçırıp cehennemlik te olur. Nice kocalar hasta düştükleri zaman hanımlarının böyle çirkin davranışlarını gördükleri zaman, haklarını bile helâl etmeden ölüp gidiyorlar. Geniş günde kocanla övünüyordun, şimdi ise kocanı istemiyorsun. Hâlbuki nikâhınız kıyılırken sevinçli ve üzüntülü günde beraber olacağız diye söz vermiştiniz. Lütfen hep kendini düşünen geniş gün dostu olmayınız. Sen kocana böyle kötü davranırsan, ileriki günlerde kocan iyileşip ayağa kalkarda, bu defa sen hasta düşersen, o koca sana nasıl baksın, baksa da gönül hoşluğuyla bakabilir mi? Hâlbuki bu kadınlar isteseler de, istemeseler de kocalarına bakacaklar, bari gönüllerini daraltmadan, canıgönülden baksalar, bu hususta fedakârlık örneği gösterip diğer kadınlara da
6

Müsned, 4: 341- Hakim

174

Firaset-ül Mü’minin

örnek olsalar, hem kocalarının binlerce defa duasını alıp cenneti ve Cenab-ı Hakkın rızasını kazansalar, çektikleri çilelerin sevabını şeytana kaptırıp yele vermezlerse daha iyi, daha akıllıca olmaz mı? Anlattıklarımıza ancak Allah-u Teala’nın rızasını kazanmaya, cennete girmeye aday olanlar dikkat ederler. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir kadına şöyle demiştir: “Kocana hizmetin sadakadır.”7

Bazıları da kocalarını hasta bir şekilde evde yalnız bırakıp gidiyor. Niçin böyle yaptığını sorsan, kocasının huysuz olduğunu söyler. Koca huysuz olunca onu hasta ve perişan bir halde bırakmak mı lâzım? Böylesi kadınların cenneti kazanması çok zordur. Bazen insanın çok zor durumda kaldığı olur, son çare olarak kocasından ayrılmak zorunda kalır. Bu istisnaî durumlardır. Ama maalesef çoğu kadınlar, hiç de öyle önemli olmayan sebeplerden dolayı kocasından yüz dönüyor. Hiç sıkıntıya gelmiyor. Hani fedakâr olacaktınız, hani dar ve geniş günde beraber olacaktınız? İyi günde beraber oluyorsunuz, koca biraz fakirleşince veya hastalanıp biraz huysuzlaşınca onu terk ediyorsunuz. Bunlar çok yanlıştır ve İslâm hanımına yakışmayan davranışlardır. Hâlbuki senin kocanın sıkıntılarına katlanman gerekir. Güzel ahlâklı, fedakâr, cennete aday bir hanım olduğunu ispat etmen lâzımdır. Çünkü kocanın sıkıntılarına sabretmekle, günahlarının dökülüp cennete hazırlandığını bil. Ahirette Allah-u Teala’nın rahmeti sizin gibi sabreden, merhamet eden kişileri fazlasıyla kuşatacaktır. Hiçbirinizin iyiliği boşa gitmeyecektir. Ne mutlu Allah için sıkıntılara sabredip cenneti kazananlara! Öyleyse dünyanın geçici sıkıntılarına sabret, ebedi hayatın kurtulsun! Sen kocanın sıkıntısına koşmazsan, yarın öbür gün sen de aynı sıkıntılara düşebilirsin. O zaman da kocan sana yüz döner. Öyleyse hanımlar böyle durumlarda geniş olup, sabırlı olmalıdırlar. Sıkıntılarını kocalarına belli ettirmemelidirler. Hasta olan kocalarının duasını alan kadınlar, cennete aday hanımlardır. Müslüman hanımlara tavsiyem: Lütfen kocalarınız size karşı çok iyi olmasa da, siz onlara karşı iyi olmaya çalışın. Kocanız size yanlışlar yapıp, kocalık görevini tam olarak yapamadı diye, ona yüz dönmeyin. Kocanızı hatasıyla beraber kabul edin. Bazı aileleri görüyoruz: Kocaları görevlerini tam olarak yapmadıkları için, hanımı ondan yüz dönüyor. Evet, bu kardeşlerimiz her ne kadar haksızlıklara uğramışlarsa bile, yine de Allah-u Teala’nın hatırı için kocanın eziyetlerine ölene kadar sabretsinler. Bu sabrın karşılığının cennet olduğunu bilsinler. Nasıl ki; bir evlât anne ve babası kendisine iyi olmasa dahi onları atamıyor. Annelik hakkı üzerinde vardır. Kadın da kocası her ne kadar haksız da olsa onu atmamalı, Allah-u Teala’nın rızası için onun yanlışlarına sabretmelidir. Çok aşırı durumlar oluyorsa, onları da ayrı bir durumda değerlendirmek, ne yapılması gerektiğini âlimlerden sormak gerekir.

7

Camiü’s-Sağir, 3:431.

Firaset-ül Mü’minin

175

7) Kadın kocasının hatalarını, yanlışlarını fırsat buldukça ha bire yüzüne vurmamalıdır. Söylenmesi, uyarılması gereken önemli şeyler güzellikle söylenir. Ama ona kızarak, azarlayarak söylenmemelidir. Bazı kadınlar kocaları kendilerine bir yanlış yapmışsa, o kocanın hatasını her fırsat buldukça söyler, hatta yıllar geçer yine söyler. Meselâ şöyle der: “Ben yeni gelin geldiğimde sen bana sevgini belirtmedin, senden filan şeyi istedim almadın, sen bana şu sıkıntıları çektirdin. Sen bana hiç altın almadın, hasretimi gözümde koydun.” Buna benzer lâfları tekrarlar durur. Koca ona: “Hanım eski günleri unut artık, şimdiki halimize bak. Elhamdülillâh durumumuz iyidir. Şimdi rahat ediyoruz.” Hanım yine kocasının eski durumlarını söyler. Kocası kendisine şimdi sana altın alayım dese. Bana ilk zamanlar almadın şimdi ne yapacağım der. Daha önce kocanın alacak gücü var mıydı, yok muydu? düşünmez. Halbuki eşler arasındaki durum: “Geçmişe dönük suçlamalar, kırgınlıklar değil; geleceğe yönelik planlar ve ümitler olmalıdır.” Yani: Müslüman hanımı kindar olmamalı, yapılan bir yanlışlığı yıllar geçtikten sonra hatırlayıp kızmamalıdır. Zaten gerçek Mü’minler kendilerine yapılan iyiliği hiç unutmazlar, yapılan kötülüğü ise hemen unutuverirler. Hele evin hanımları kocalarına karşı daha da bu kaideye uymalıdırlar. Kocanın yanlışlarını sık sık kendisine söylememelidir veya koca bir yanlış yaptığında fırsat kollayıp ikaz anını yakaladığında kocaya lâflar atmamalıdır. Bu gibi davranışlar kocayı çok üzer. Koca kendisinin yanlışlarını affediyor. O ise hiçbirini affetmiyor. Yeri geldiğinde hemen söyleyiveriyor. Böyle davranışlar o kocayı kadından soğutur. Koca olan şahsın, her hareketinde gözetilmesi, eleştirilmesi elbette ki zoruna gider. O evde sıkıntı oluşur. Bu anlattıklarımız şahsımıza yapılan yanlışlıklar içindir. Yoksa bir hanım kocasını Allah-u Teala’nın yoluna gelmesi için dini konulardaki eksikliklerini haber vermesi, büyük gayretler göstererek onu günahlardan uzaklaştırmaya çalışması güzeldir. Takdire şayan bir davranıştır. Her Müslüman hanımı kocasının doğru yola gelmesi içi ona yardımcı olmalıdır. Evde olan ağırlığını ortaya koymalıdır. Müslüman hanımı fırsat oldukça, yer ve zamanı uygun buldukça kocasına güzel telkinlerde bulunmalı, onu dine, imana çağırmalıdır. Yoksa her fırsatta nefsine yapılan yanlışları hatırlatmak bir şeye çare olmaz. 8) Evin hanımı mümkün mertebe yabancı erkeklere görünmemelidir. Görünmek ve konuşmak mecburiyetinde kalırsa ciddî ve edepli bir şekilde ihtiyacını dile getirecek kadar olmalı, yabancı erkeklerle şakalaşmamalı, mesafeli davranmalıdır. Sıcak samimî konuşmalara girmemelidir. Bazı kadınlar bu yanlış hareketlerini kocalarının yanında dahi yapıyor. Kocasının yanında başka erkeklerle konuşup sohbet ediyor. Bunlar caiz olmayan davranışlardır. Bazı aileler var kadın erkek beraber oturuyorlar, hem de İslâmî tesettüre ve oturma adabına uymadıkları için günahlara giriyorlar. Bir bakıyorsun evin hanımı, kocası yanında olduğu halde o gelen erkek misafirle çene çalıyor, samimî havalara giriyorlar. Bunlar İslâm hanımına yakışmayan davranışlardır. Bu gibi hareketler gayretli kocaları üzer, onun

176

Firaset-ül Mü’minin

aklına yanlış şeyler gelmeye başlar. Acaba benim hanımım beni sevmiyor mu ki, başka erkeklerle konuşup samimî havalara giriyor der. Onun için kadınlar böyle davranışlardan kocası yanında olsun olmasın kaçınmalıdır. Bir de kocasının yanında bu yanlışlarına daha da dikkat etmelidir. Aksi takdirde koca, hanımı hakkında değişik düşüncelere girebilir. Özellikle kadın yabancı erkeklerle göz göze gelmemelidir. Kendisi iyi niyetli olsa da, erkek iyi niyetle bakmayabilir. Genelde de öyledir, çünkü nefislerin insanları ne zaman günahlara girdireceği belli olmaz. Öyleyse güzel bir Müslüman hanımı olmaya gayret sarf edelim. 9) Evin hanımı, kocasının yakınlarına da kocasının hatırı için kıymet vermelidir. Kocasının annesi, babası, kardeşleri geldiğinde onlara yüz vermemezlik yapmamalıdır. Çünkü kocasının yakınları kendisinden ilgi görmedikleri zaman, bu defa hanımı kocasına karalamaya, o hanımı kocanın gözünden düşürmeye çalışıyorlar. Kocayı da eleştiriyorlar, sen nasıl erkeksin, hanımın seni hiç saymıyor ve sevmiyor. Eğer seni sayıp sevseydi bize bu hakâretleri yapamazdı diyorlar. Bu sözlerin tesirinde kalan koca bu defa hanımına karşı ilgisiz davranıyor. Böylelikle hem o yuvanın huzuru kaçıyor, hem de akrabalar birbirlerine karşı soğuk davranıyorlar. Akrabalık bağları kopuyor. Bu da dinimizde şiddetle reddedilmektedir. Tabi ki kadın kocanın yakınlarına karşı iyi huylu olması gerektiği gibi, kocanın da hanımının yakınlarına karşı iyi olmalıdır. O zaman ailedeki denge sağlanmış olur. En iyisi böyle dedikodulara fırsat vermemektir. İşte evlerine gittik de bizimle hiç ilgilenmediler demesinler. Onlara karşı misafirperverliğimizi iyi yapalım, mümkün mertebe onların memnun ayrılmalarını sağlayalım. Gelen akrabaların huylarını tespit edelim. Ona göre onlara davranalım. Bizlerden ne gibi bir ilgi bekliyorlar. Onu göstermeye çalışalım. İnsanlarla geçinebilme, cana yakın, sevecen olabilme bunlar çok güzel hasletlerdir. Bu gibi durumlarda hakkımda söylenen sözler gerçekten doğru mu; değil mi? gerçekten bana gelen misafirlere karşı çok ilgisiz mi davranıyorum? Acaba bu konularda benim hatam var mıdır; yok mudur? Diye düşünmeliyiz. Hatasını yanlışını aramayan, nerede hata ettiğini bulamaz. Bizler güzel ahlâka kavuşabilmemiz için aleyhimizde söylenen sözlere kulak verelim. Gerçekten hakkımda söylenen bu yanlışlıklar bende var mıdır? diye nefislerimizi sorguya çekelim. Gelen misafirler kocanın yakınları değil de yabancı dahi olsalar, onlarla ilgilenmek, aç iseler karınlarını doyurmamız, elimizden geldiği kadar onları memnun etmeye çalışmamız gerekir. Hele gelen misafirler kocanın veya hanımın akrabaları iseler onlara daha da özen gösterilmelidir. Yani: Kim olursa olsun kalp kırmak, insanları üzmek hiç hoş olmayan bir durumdur. Haksız olarak birilerinin kalbini kırdığımız zaman, haksızlığımızı kabul edip, özür dilemesini de bilmeliyiz. Bazı hanımlar var, kendi akrabaları geldiği zaman bilmiyor ki nasıl ikramlar yapa. Ama kocasının anne ve babası veya akrabaları geldiğinde hiç morali yok, doğru dürüst konuştuğu yok, gelenleri âdeta kovar gibi hareketler sergiliyor, neye geldiniz der gibi oluyor.

Firaset-ül Mü’minin

177

Şimdi insan yüz görmediği eve hiç gitmek ister mi? Bazıları var yılda bir defa gelininin evine gidiyor. O da yüz görmüyor. El insaf! Müslüman hanımı bu kadar mı sabırsız olur, geçimsiz olur. Aslında gerçeği konuşursak, bir gelinin kocasının anne ve babasını eve koymamazlık veya yüz vermemezlik hakkına hiç sahip değildir. Hiçbir kadın, kişiyi oğlunun evine gelmekten engelleyemez. Kişinin anne ve babası rahatlıkla oğlunun evine gelebilmelidir. Benim annem babam benim evime gelemiyorsa veya gelecekleri zaman hanımdan izin almak gerekiyorsa, bu hanım nasıl bir hanımdır ki kocasını bu kadar zor durumda bırakıyor. Öyle kadınları görüyoruz ki, en ufak mesele yüzünden kocanın anne babasına karşı cephe alıyor. Kadın hakları ayrıdır, anne ve baba hakları ayrıdır. Ama bir evlâdın cenneti kazanması anne ve babasının rızasına bağlanmış. Dinimizde anne ve babanın pozisyonu bu kadar önemli iken nasıl kocalarınıza anne ve babanızı haline bırakın diye bilirisiniz veya nasıl olur da ben evimde görmek istemem diyebilirisiniz veya geldikleri zaman onları sürer gibi yapabilirsiniz. Bu huyda olan kadınlar kusura bakmasınlar, onların yanında ne Allah’ın hatırı, ne de kocalarının hatırı vardır. Onlar hep kendi rahatını düşünen sorumsuz kişilerdir. Anne ve babayı memnun etmek onların rızasını kazanmak Allah-u Teala’nın emridir. Hanıma da kocasının rızasını kazanmak emredilmiştir. Yani bir evlâttan anne ve babasını atması istenilemez. Ya ben, ya annen baban denilemez. Anne ve babasını atan bir genç cehennemi satın almış demektir. Durum bu kadar önemli olduğu halde, nasıl olur da kocaya bu konuda yardımcı olunmaz. Bazı kadınlar, kocasının anne ve babasına kıymet verişini kaldıramıyor, kıskanıyor. Zannediyor ki, kendisini atıyor, kıymet vermiyor. Hâlbuki bir kişinin anne ve babasına hürmet etmesinin, hanımı atmakla ne alâkası var. Öyleyse, Müslüman hanımlar öyle düşünmemeli, şöyle düşünmelidir. Bunlar benim kocamın anne ve babasıdır. Rabbimiz Teala anne ve babaya hürmeti emretmiş, kocam bunları üzerse Allah-u Teala’nın rızasını kaybedecek, kocam Rabbine asi olmamak için, onun emirlerine uyan bir kul olabilmek için anne ve babasına ikramlar ediyor, onları üzmemeye çalışıyor. Ben de bu konuda ona yardımcı olayım, sabırlı olayım, umulur ki Rabbim beni de cennete kor, beni de cehennem ateşinden korur. Bazı kadınlar diyor ki: Anne ve babana beni ezdiriyorsun, şimdi birilerini memnun edelim diye bir başkalarına zulüm etmek, haksızlık etmek helâl olmaz. Onun ayarlaması çok iyi yapılmalı, birilerini sevindirelim diye, bir başkalarını üzmeyelim, haksızlık yapmayalım. Yalnız bu konular çok hassas konulardır. Nerede nasıl davranılmalıdır, onu tespit etmek çok ince bir iştir. Öyleyse mümkün mertebe fedakâr davranalım, haksız isem kendimi düzeltmeliyim, hanımım haksız ise o da kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Haklı da olsak bazı şeyleri hoş görelim. Onun için küçük meseleleri büyültmeyelim.

178

Firaset-ül Mü’minin

Öyle kadın var ki, kocasının anne ve babasını eve koymuyor. Bir de kendi kendini haklı çıkarmaya çalışır. Yani daha doğrusu herkes haddini bilmeli, kendi hakkından, yetkisinden fazla şeyler istememelidir. Şimdi haklı olana yardımcı olunur. Ama insanı haksızlıklara, günahlara çağıran bir hanımın sözü de dinlenilmez ki. Bazıları kocayı kendi isteklerinde tamamen kullanmadıkça ona kötü koca gözüyle bakıyor. Âdeta kocayı köleleştirmeye çalışıyor. Zaten günümüzde kadın hakları diye diye artık koca hakları, anne baba hakları çiğnenmeye başlandı. Sanki kadını razı edersen velev ki, annen baban senden razı olmasa da cennete girebilirsin gibi bir duruma getirdiler. Ey Müslüman hanımlar! Kadınlarında hak ve hukukları, yetkileri ve görevleri din-i mübin İslâm’da belirtilmiştir. Öyleyse sizler de hakkınızı, yetkinizi bilin. Ama yetkinizin, hürriyetinizin sınırsız olmadığını da bilin. Kendi nefsi arzularında kocayı koşturup, hiç haline şükretmeyen. Her şeyi evde sorun eden kadınlardan olmayın. Bazı kadınlar, kocası kendi anne ve babasını ziyarete gittiğinde ona dahi kızıyor. Bir Müslüman hanımı böyle zalim ve düşüncesiz olamaz. Bazıları da, kocaları ziyarete gitmezse, kendileri şöyle diyor: “Git anne ve babanı ziyaret et, gerekirse beraber gidelim, onları ihmal etmemiz günah olur.” İşte Müslüman hanımlar böyle olmadır. Çünkü cenneti kazananlar bunlardır. Bir koca anne babasını ziyarete gideceği zaman hanımından izin mi almalıdır? Çoğu koca var ki, hanımından gizli olarak anne ve babasının ziyaretine gidiyor. Böylesi kadınlar ahlâklarından utanmaları lâzımdır. Onun için her Müslüman hanımı kendi edebini, terbiyesini bilmeli, kendisini ilgilendirmeyen işlere girip kendi değerini düşürmemeli, günahkâr etmemelidir. Benim şu konularda kocama karışma hakkım yoktur diyebilmelidir. Kocalar da annelerinin haksız yere yapmış oldukları şikâyetlerinden dolayı gelip evin huzurunu kaçırmamalı, sorunları karşılıklı konuşma ve anlaşma içersinde tatlılıkla halletmeye çalışmalıdırlar. Ey Mü’min kardeşim, hanımının nefsi arzularına bakıp anne ve babanı terk ediyorsan yazık sana. Öyle insanları görüyoruz ki, aylarca, yıllarca aynı şehirde oldukları halde gidip anne babasını görmüyor. Hasta oldukları halde onların yardımına koşmuyor. Hatta öyleleri var ki küsülüdür, konuşmuyor. Hiç anne ve babadan küsülür mü? Allah’tan korkan bunu yapar mı? Anne ve babası bazı durumlarda haksız dahi olsa, Allah rızası için onları görüp gözetler. Anne ve babasına iyi olmayan insanların bir kısmı, hanımlarının sözüne bakıyor. Hâlbuki bunların hanımları iyi hanım olsalardı, kocalarını ziyaret için zorlarlardı. Bu tür insanlardan öyleleri var ki, senelerce anne babasını görmez. Ama belki her gün kayınvalide ve kayınbabasının ziyaretine gider. Onların yardımına koşar. Bir gün yolda yaşlı bir amcayı gördüm. Bana “hocam bak kayınvalidem filan yerdedir ona yemek götürüyorum” dedi ben de espri olsun diye “inşallah annene de böyle götürüyordun” dedim. Bana “evet evet ona da götürüyordum” dedi. Ben şunu anlatmaya çalışıyorum: Çoğu insan hanımının hatırı için pek çok sıkıntılara katlanıyor. Kayınvalidesine, kayınbabasına, kayınbiraderlerine,

Firaset-ül Mü’minin

179

baldızlarının yardımlarına, onların hatırları için bacanaklarının yardımlarına koşuyorlar. Ben bu yapılan şeylere bir şey demiyorum. Bunlar çok güzel, takdire yaraşan davranışladır. Ama ben diyorum ki: "Ne yaparsanız Allah-u Teala’nın hatırı için yapın. Allah’ın emirlerinin hatırı da, en azından hanımınızın hatırı kadar olsun. (Hatta daha fazla olmalı) Hanımın için pek çok sıkıntılara giriyorsun; ama Allah-u Teala’nın emirleri için anne ve babanın yardımına koşmuyorsun, onlara yardımcı olmuyorsun.” Şu anlattıklarımız yanlış anlaşılmasın. Hanımınızın da yakınlarının yardımına koşun, ama önce yardımcı olmanız gerekenleri ihmal ettiğiniz zaman, sizin göstermiş olduğunuz çabalarınızın Allah için olmadığını düşünüyorum. Vicdanı olan herkes bilir ki, anne ve baba hukuku herkesinkinden daha öndedir. Bazı hanımları duyuyoruz ki, kocası sofrada oturan annesinin önüne yemek verse, ekmek indirse ona dahi kızıyor. Şimdi bu hanım acaba niçin kızıyor, ben anlayamıyorum. Bir evlât, annesinin önünde ekmek veya yemek yoksa veya eli bir yerlere uzanmıyorsa, onu annesinin yanına yaklaştırmasında ne zarar olabilir ki. Böyle yaptığı için, “işte kocam benden daha fazla annesini seviyor, ona kıymet veriyor diye düşünmenin” ne anlamı var? Bir şahıs annesini çok sevse veya çok hürmet etse ne olacak ki? Hanımın, kocam beni sevmiyor diye düşünmesinin bununla alâkası yoktur. Anne sevgisi ayrıdır, hanım sevgisi ayrıdır, evlât sevgisi ayrıdır. Bir de anneler her ne kadar evlâtlarının evinde olsalar dahi her şeyi rahatça yapamıyorlar, orada dahi utanıp çekinebiliyorlar veya sofrada elini oraya buraya uzatmak hoşuna gitmeyebiliyor. O yüzden bir evlâdın annesinin önüne bir şeyler koymasında hiçbir sakınca yoktur. Bunu sorun eden hanımlar kendi kendilerine çeki düzen vermelidirler. Değil annemiz; başka bir mü’min kardeşimiz dahi bize misafir olsa onun önüne bakıp; “acaba önünde eksik bir şeyler var mı; yok mu? Yemeği bitmiş mi; bitmemiş mi?” diye konrol etmemiz lâzımdır. Evin hanımının, bu kadar küçük meseleleri büyütmesi doğru değildir. Böyle kişiler evde huzuru yakalayamazlar. Aile hayatları kavgayla geçer. Çünkü en küçük meseleyi bile büyütüyorlar. Bir de evin hanımının, kocasının annesini kuma gözünde görmesi, onu kıskanması, çok yanlıştır. Şayet kuma olsalar deriz ki, haksızlık oluyor diye böyle yapılmamalıdır. Ama kocanın annesi kuma değildir. Allah annelere itaati emretmiştir. Anneler de gelinlerine kuma gözünde bakmamalıdırlar. Gelinlerini de kızları gibi görmelidirler. Evet her Müslüman, anne ve babasına sahip çıkmalı, onlara yardımcı olmalıdır. Müslüman hanımları da bu konuda kocalarına yardımcı olmalıdır. Bazı şeylerin şu dünyada mecburî olduğunu bilmelidirler. Şimdi tarafsız düşünelim: “Siz oğlunuzu evlendirdiğiniz zaman, onun evine gidemezseniz, gelininiz size yüz vermezse, oğullarınız sizi atıp; hanımlarını tutarlarsa, bunlara iyi yapıyorlar diyebilir misiniz?” Nefsimiz için istemediğimiz şeyleri; başkaları için de istemeyelim. “Nasıl ki, oğlunun seninle ilgilenmemesine, senin sıkıntılarında sana yardımcı olmamasına kızıyorsun. O halde kocan da kendi annesine karşı öyle sorumsuz davranırsa ona da razı olmamalısın.

180

Firaset-ül Mü’minin

Sende istersin ki: “Gelinin de sana karşı iyi olsun. Sana kıymet versin.” O halde başkaları da bu sevgi ve ilgiyi senden bekliyor demektir. Kocalarımıza âdeta şöyle diyoruz: “Anneni, babanı bırak, onlarla çok ilgilenme yoksa kızarım.” Oğluna da diyorsun ki: “Hanımına çok yüz verip bizi bırakıyorsun?” Şimdi mert olalım her zaman hakkı tutup kaldıralım. Her zaman menfaatimize nasıl geliyorsa öyle yapmayalım. Keşke nefislerimize istediğimiz şeyleri başkalarına da isteyebilseydik. Keşke hakkı tutup kaldırsaydık, keşke iki günlük dünya rahatlığı için ahiretimizi heder etmeseydik, gönül kırmasaydık. Şimdi diyelim ki: Kocanızın annesi, babası hastalandı onu eve almayacak mısınız? Onun sokaklarda kalmasına sizin vicdanınız razı olur mu? Eğer oluyorsa sizin merhametinizde sorun var demektir. Ahirette merhamet edene merhamet edilir. Merhametten yoksun olana merhamet edilmez. Bir de evlâtlar, anne ve babalarını hanımlarının sözüne bakıp ta huzurevlerine atmamalıdırlar. Onlara hizmet etmeyi, onların gönlünü hoş edip rızalarını almayı cenneti kazanmak için bir fırsat bilmelidirler. Bazıları anne ve babalarını huzurevine atıyorlar, gidip ziyaret bile etmiyorlar. Bu merhametsiz insanlar büyük günah işlemektedirler. Bunlar dünya ve ahirette pişman ve perişan olacaklardır. İleride kendi evlâtları da kendilerini huzurevlerine terk edip ilgilenmedikleri zaman, yapmış oldukları hatanın büyüklüğünü anlayacaklar; ama iş işten geçmiş olacak. O yüzden karşılaştığımız olaylardan ibret alalım, başkalarının yaptıkları yanlışlara bizler düşmeyelim. Yalnız söz gelip çatmışken bir hususa değinmeden geçemeyeceğim. (Şu huzurevlerinde olan bazı kişileri görüyoruz. Sıkıntılarını unutmak için saz çalıp şarkı türkü söylüyorlar. Hatta çoğu kadının saçı başı açık olduğu halde beraber eğleniyorlar. Belki bunların çoğu namaz bile kılmıyor. Kabir çukurunun başına gelmiş olan bu insanların ahiret hazırlığı böyle mi olmalı? Bunlar ahiretin zorluklarını, ölümü hiç akıllarına bile getirmek istemiyorlar. Ama görünen o ki, bunların ahiretleri de hiç iç açıcı değil. Bu dünyadaki son günlerini yaşayan bu insanların Allah-u Teala’nın emirlerine uymaları, kadınların başlarını örtmeleri, namaz kılmayanların namaz kılmaları, Kur’an-ı Kerim okuyup, dini dersler, sohbetler yapıp bulundukları yerde manevî havayı teneffüs etmeleri gerekmez mi? Böyle yaptıkları takdirde bulundukları ev huzurlu olur. Aksi takdirde dünya ve ahiret sıkıntılarına maruz kalırlar. Ya Rabbi iman ne güzel, seni tanımak ne güzel, seni tanımayan saraylarda da olsa yalnızdır. Seni tanıyan zindanlarda da olsa mutlu ve bahtiyardır. Bir hocamız vaazlarında şunu söylerdi: “Asıl yetim ve öksüz anne ve babası ölen değil; asıl öksüz Allah-u Teala’yı tanımayandır.” Rabbim ona merhamet etsin ne kadar doğru söylemiş. Ya Rabbi, seni tanımayan, senin emirlerini yerine getirmeyenler ne kadar zavallı, ne kadar yalnız insanlardır!) Evet, bu konuda söyleyeceğimiz çok şeyler var; ama biz konumuza dönmek zorundayız. Bir gün bir yerde kadın haklarını anlatırken içimden şöyle düşündüm: Şimdi buradaki insanlar derler ki, “kadınları hep savundun da bizlerin hiç hakkı

Firaset-ül Mü’minin

181

yok mu?” Tabi kadın haklarını anlatırken anne ve babalarımızı da atmamamız gerektiğini söyledik. Bunun yanında “anne ve babalar sahipsiz kalsa bile, onlara yardımcı olup sahiplenmek, evlerimize almak için hanımlarından izin çıkmasını beklemenin” yanlışlığına değindik. Konuşmadan sonra birisi benimle görüşmek istedi. Hastanede baştabipmiş. Aramızda şu manaya yakın bir konuşma geçti. Bana dedi ki: — “Sen diyorsun ki: Anne ve babalar bakıma muhtaç olunca bakılmalıdır. Hâlbuki hanımlar anne ve babaya bakmakla görevli değil, niçin bunu söylemedin?” Ona şöyle dedim: — “Doktor bey, ben sana demedim ki, anne ve banana hanımın bakmaya mecbur. Ben dedim ki, onların evlâdı onlara yardımcı olmaya, bakmaya mecburdur. Ama hanımı da bu konuda kocasına yardımcı olursa kendi üstün karakterini ortaya koymuş olur. Çünkü gerçek dost dar günde yanında olandır.” Bana dedi ki: — “Sen dedin ki, anne ve baba bakıma muhtaç olunca gerekirse eve alıp ilgilenmek icap eder. Hâlbuki öyle yapacağına evlât, anne babasını evine koymasın, ona bir ev, bir de bir bakıcı tutsun tamam olur.” Ben de ona: — “Doktor bey, insanın annesi ve babası zor durumda kaldığı zaman belki senin gibiler ev de tutabilir, bakıcı da tutabilir. Bunu yapabiliyorsa ve kendisi de anne ve babasıyla ciddî bir şekilde ilgileniyorsa problemin büyük çoğunluğu halledilmiş olabilir. Ama herkesin acaba buna gücü var mıdır, herkesin maddî imkânları buna yeterli midir? Yani: bu gibi imkânların olmadığı zamanları da göz önünde bulunduralım. Şayet ihtiyaç hâsıl olmuyorsa yani: Anne ve babalar kendi kendilerine ihtiyaçlarını görebiliyorlarsa, hanımların kendilerine has meskenlerinin olması onların da hakkıdır,” dedim. Doktor: — “Evet, doğru diyorsun” dedi. Tabi daha sonra pek çok konular üzerinde konuştuk gitti. Bazı durumlarda mahkemece verilecek kararla, diyâneten gerekli sorumluluk farklı olabiliyor. Bazı durumlarda belki kadı, hâkim seni zorlayamaz; ama sen dince yine bir başka yönden günahkâr olabiliyorsun. Bu gibi durumların ayırımı iyi yapılmalıdır. Her zaman ben hukuken, kazaen mecbur değilim demek, manevî sorumluluktan kurtulmamız anlamına gelmiyor. Şimdi hanım kardeşlerim beni kınamasınlar, ben bildiğim ve anladığım kadar söylemeye çalışıyorum. Yani bu dünyada her türlü olaylar başa gelebiliyor. İnsanın anne ve babası bakıma muhtaç olabiliyor ve evlâtlar, ayrı ev ve bakıcı tutamaya güçleri yetmeyebiliyor. Aynı zamanda evlâtları onlarla ilgilenmeye mecbur kalıyor. Böyle durumlarda yakınlık derecesine göre herkes üzerine düşen görevi yapmakla mükelleftir. Biz insanlara karşı iyi ve yardımcı olalım ki, bizlerin evlâtları ve gelinleri de bizlere karşı iyi olsunlar. Kötülük yapmak insana fayda sağlamaz. Daha beter günaha girmeye sebep olur.

182

Firaset-ül Mü’minin

Demek ki, insan çoluk çocuğuna, hanımına rahmet kanatlarını gerdiği gibi anne ve babasına da rahmet kanadını germelidir. Evlendikleri zaman anne ve babalarını unutmamalıdırlar. Çoğu kişi evlendikten sonra hiç onları hatırlamıyor bile. Bir kocanın kendi anne ve babasıyla ilgilenmesi, hangi Müslüman hanımı üzer? Bir kocanın anne ve babasına olan ilgisinden dolayı, şayet hanımı kızıyorsa o çok ayıp etmektedir. Peygamber (a.s) Efendimizin övdüğü kadınların arasına girmekten mahrumdur. Şimdi hangimiz isteriz ki oğullarımız bizleri terk etsin. Bu davranışa kızan hanım kardeşimizin kendi oğlu da kendisiyle ilgilenmese, hanımından başkasını bilmese, bu onun gücüne gitmez mi veya kalbi kırılmaz mı? Nice zahmet ve fedakârlıklarla çoğu geceler uykularını bozup, rahatını bir kenara bırakıp, evlâdının yardımına koşan anneyi, evlâdı evlenince unutması, onunla ilgilenmemesi elbette üzer. Onun için yanlış yanlıştır, kim yaparsa yapsın. Kendi nefsimize istemediğimiz şeyleri lütfen bir başkalarına reva görmeyelim. ▪10) Evde huzurun sağlaması için, kadınların çok ısrarcı olmamaları gerekir. Hadisi şerifte: Bir şeyi istediğinde ısrarla isteyen, kendisine bir şey verilince ona teşekkür etmeyen kadınların cehennem ehlinden olduğu beyan edilmektedir.8 Bazıları bir şeyin alınmasını veya olmasını istediği zaman, kocasının parası var mı, yok mu? O istediğini kocası istiyor mu, istemiyor mu? Ona hiç bakmıyor. Şu eşya eve alınmalıdır diye tutturuyor veya filanların “şu, şu eşyaları var bizim ki niye yok” diyor. İşte bu gibi ısrarlar da kocayla hanımın arasının açılmasına sebep oluyor. Evin hanımı, kendi evine, çoluk çocuğuna, kocasının durumuna bakmalıdır. Bizler başkalarını örnek almamalıyız. Başkaları zengin olabilir, durumu daha iyi olabilir, herkesin rızkını farklı farklı şekillerde veren Allah (c.c)dur. Kocadan, zenginlerin aldıkları şeyleri istersek, zenginler ile boy ölçüşürsek, kocayı sıkıntıya sokmuş oluruz. Aşırı isteklerimizden dolayı kocalarımızın haramlara, günahlara girmelerine sebep oluruz. Allah’tan korkan hanımlar böyle yanlışlar yapmazlar. Maldan mülkten çok daha önemli şeylerin olduğunu unutmayalım. İmanımız olsun, çoluk çocuklarımızla sıhhat ve afiyet içersinde olalım diğerleri kolaydır. Şimdi bizler veya çoluk çocuklarımız hasta olsalar, her gün hastane köşelerinde dolaşsak bunlar kolay şeyler mi? Sen hasta olduktan sonra şehrin hepsi senin olsa veya evin altından olsa ne kıymeti var. Malın var; ama yiyemedikten ve sıhhatli bir şekilde istifade edemedikten sonra ne kıymeti var. Çok büyük zenginleri görüyoruz, ya kendisi veya çocuğu hasta ve şöyle diyor: “Keşke hiç malım olmasaydı; ama evlâdım sıhhatli olsaydı. Arabalarım var; ama oğlum binemiyor, mallarım var; ama oğlum istifade edemiyor.” Nice Mü’min kardeşlerimiz var hastadır, evin içinde dolaşa bilmenin hasretini çekiyor. Demek ki maldan, mülkten daha önemli şeyler vardır. Mal her
8

Müsned, 3/353

Firaset-ül Mü’minin

183

şeyi getirmiyor, her şeye deva olmuyor, çoğu zaman sana sıhhat ve huzur getirmiyor. Çoğu zenginler var, evlerinde hiç huzur yok, çünkü çocukları her zaman mal kavgasındalar. Ama evin sorumlusu olan koca elbette çalışmalı, çoluk çocuğunu, hanımını kimseye muhtaç etmemelidir. Bu onun görevidir. Çalışmaz da ailesini perişan ederse günaha girer. Bazı kocaları görüyoruz ailesi perişan olmuş, o halen çalışmayıp kahvehanede oturuyor. Bir insanın hanımını, çoluk çocuğunu başkalarına muhtaç duruma düşürmesi bir zillettir. Bazı hanımlar kocası çalışmıyor diye, kayınvalidesinin, kayınbabasının yanında kalıyor. O hanım onların yemeklerini dahi rahatlıkla yiyemiyor, çoluk çocuğuna da rahatlıkla yediremiyor. Ne kadar olsa da çekiniyor. Ama kocası çalışıp kazansaydı, kocasının malını rahatlıkla yerdi ve kullanırdı. Çünkü o zaman kimse kendisine bir şey diyemezdi. Çünkü o mallar kocasının kazancıdır. İnsanın minnetsiz olarak kullandığı mal kocanın malıdır. Öyleyse kocalar şu işi yapmam, şu işi yapmaktan utanıyorum gibi düşüncelerden vazgeçsinler. Çalışmak ayıp değildir, ayıp olan bir şey varsa; o da kendi çoluk çocuğunu ona buna muhtaç duruma düşürmektir. Bazıları da devlet dairesi olursa çalışırım diyor. Şimdi devlet dairesi veya böyle temiz bir iş olmazsa çalışmamak mı lâzımdır? Bu düşünce çok yanlıştır. Olur ki, hiç de ümit ettiğimiz işlere giremedik, hep boş mu gezeceğiz? Böyle yaparsak perişanlıklar birbirini kovalar. İnsanlara muhtaç olup onlara el açmak kadar zor bir şey var mı dır? Bu perişanlıklara düşmeden önce gücümüze göre bir işler yapalım. Kimsenin bizleri kınamasına aldırış etmeyelim. Yeter ki kazancımız helâlinden olsun. 11) Bir de Müslüman hanımlarının dikkat etmesi gereken durumlardan birisi de: “Kocalarının meşru emirlerine itaat etmeyi, onun rızasını kazanmayı bir ibadet gibi görmeleridir.” Biraz da meseleye dini açıdan yaklaşmalıdırlar. En azından Müslüman hanımı şöyle düşünmelidir: Ben kocamın meşru emirlerine uymaya çalışayım. Bunun yanında kocamın sevdiği şeylere dikkat edeyim, sevmediği şeylerden uzak durayım. Kocam benden razı olursa, kocalık hakkından korunmuş olurum. Aynı zamanda kocanın hanımından memnun oluşunun arkasında cennet müjdesi, Cenab-ı Hakkın razı olma müjdesi vardır. Madem dinimizde koca hakkı önemli kabul edilmiş, o halde bu konuda çok dikkatli davranayım umulur ki, hadîs-i şerifte methedilip övülen saliha kadınlar zümresine bende dâhil olurum. Bazı kadınlar şöyle düşünüyor: “Ben dini emirleri ve ibadetlerimi yaptıktan sonra kocam benden ister razı olsun ister olmasın, işte bu düşünce çok yanlıştır.” Müslüman kadınları her ne kadar diğer ibadetlerini yapsalar da, kocalarının kendilerinden memnun olması da cennete girmeleri için büyük bir sebeptir. Anne ve babası hakkını helâl etmeyen evlâtların cennete girmeleri nasıl ki zorsa, kocası da hakkını helâl etmeyen hanımlarında cennete girmeleri zordur.

184

Firaset-ül Mü’minin

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuş:

َ ّ َ ْ ِ َ َ َ ٍ َ َ ْ َ َ ُ ْ َ َ ْ َ َ ٍ ََ ْ َ ّ َ ‫ايما امرأة ماتت وزوجها عنها راض دخلت الجنة‬
“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.”9

Bu hadîs-i şerif işin önemini dile getirmektedir. Tabi bizim anlattığımız konular kocalarınız size günahı emretmedikleri sürece onları memnun etmeye çalışmanızdır. Kocanın günah emirlerine kesinlikle uyulmaz. Koca, Allah-u Teala’nın emirlerinden vazgeçtiğimiz de bizden razı olacaksa o konularda kocalara uyulmaz. O zaman da kızarsa kızsın. Çünkü bazı kocalar, hanımından namaz kılmamasını, sokakta tesettürsüz açık olarak gezmesini istiyor, böyle emirlere kesinlikle itaat edilmez. Bizim değinmek istediğimiz kocaların razı ve memnun olmalarının önemli oluşudur. Dini bir yönü vardır. Yani bir kadın kocam ister benden razı olsun; ister olmasın deyip atamayacak kadar önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, her halde kadının kocasına secde etmesini emrederdim.”10 Öyleyse mümkün mertebe kocalarımızı memnun etmeye çalışalım. Onun bazı hatalarını büyültmeyelim, hatalarını yüzlerine vurmayalım. Her zaman kendi söz ve düşüncemizi, onunkinden öne çıkarmayalım. Bir iki lâfımız ve isteğimiz onunkinden eksik olsun. Küçük meseleleri büyütmeyelim. Eğer bir yanlışı varsa güzellikle söyleyelim, kavga ederek söylemek fayda yerine zarar getirir. Onu dine doğru, Allah ve Resûlünün emirlerine doğru çekmeye çalışalım. Kendi hanımının bu güzel gayretlerini gören koca da duyarsız kalmamalı, onun kıymetini daha çok bilmelidir. Çünkü bu huydaki kadınlar herkese nasip olmaz. ▪Bir de kadın evin huzuru için şuna dikkat etmelidir: Koca konuştuğu zaman kocayı dinlemelidir. Kocayı dinlemeyip çoluk çocuğuyla ilgilenmemelidir. Kocayı dinlememek onu saymamak sayıldığından bu, kocaları üzer ve huzursuzluklar başlar. Kadın kocayla ilgilendiğini, onu sevip saydığını belirtmelidir. Bazı kadınlar var kocası kendisiyle konuşuyor, o ha bire başka işle veya çocuklarıyla meşgul. Sanki koca başkasına konuşuyor. Veya bazı kadınlardan kocası bir şeyler soruyor, o sorusunu birkaç defa tekrarladığı halde hanımından zor cevap alıyor. Veya hanımından bir şeyler istiyor, üç beş defa istedikten sonra veya gönlü istediği zaman yapıyor. Bunlar hep kocaları üzen şeylerdir. Bir insan böylesi kadından ne anlayabilir? Yeterli ilgiyi görmeyen koca da konuşmaktan vazgeçip kızıyor. Hâlbuki hanım kocasıyla güzel bir şekilde ilgilenmelidir. Sen kocana kıymet verirsen o da sana kıymet verir. Sen vermezsen o da vermez. Diğer insanların kalbini kırıcı davranışlardan sakınmamız gerektiğini dinimiz emrederken, artık kocanın kalbini kırmak ne kadar sakıncalıdır ona siz karar verin.
9

10

Tirmizi, Radâ,10 -İbn Mâce,1854 Tirmizi, Radâ, 10 - Ebu Davud, Hakim

Firaset-ül Mü’minin

185

Çoğu kişi yaptığı davranışların yanlışlığını düşünmez. Yanlışları kendisine normal gelir. Hâlbuki Müslüman kişi kalp kırma hususunda en küçük ihtimalleri bile düşünmelidir. Hele karşındaki anne, baba veya kocası olursa daha da dikkatli olunmak icab eder. Bazen nefsinizi karşınızdaki insanın yerine koyun. Siz bir dostunuzla konuştuğunuz zaman, sizi doğru düzgün dinlemeyip başkalarıyla veya başka işlerle meşgul olursa veya kendisinden bir şeyler öğrenmek için bir soruyu üç beş defa sorarsanız, bir şey istediğinizde saatler sonra o da sizin ısrar etmenizden dolayı yaparsa, ağrınıza gider mi; gitmez mi? Hele size böyle kıymet vermeyen kişi sizin samimî dostunuzsa, siz bir daha onun yanına gider misiniz? Böyle insanların yanına bir defa gitmek istemediğiniz halde, acaba hanımından bu ilgisizliği gören koca, bu hanımının yanına her gün nasıl isteyerek gelsin? Sonra da kocamız bizimle ilgilenmiyor diyorsunuz. İnsan olan, insana değer verir. Bu anlatılanlara dikkat etmek kendini bilenler için zor değildir. 12) Güzel bir aile yuvasının temini için Müslüman hanımlara düşen görevlerden birisi de: “Kocalarının evlerine sahip çıkmalarıdır. Onların istemediği kimseleri eve almamalıdırlar.” Şimdi bazı yörelerde dini emirler çiğnenmektedir. Bakıyorsunuz ki: Eve gelen akrabalar, ister erkek olsun, ister kadın olsun hiçbir ayrım gözetilmeden eve alınmaktadır. Bunlar çok kötü, çok çirkin ve tehlikeli hareketlerdir. Şimdi dinimizde nikâhı birbirine düşen, yani evlenmeleri birbirine helâl olanların akraba da olsa bir evde yalnız kalmaları haramdır. Allah Resûlü (s.a.v) ifadeleriyle ölümdür. “Kadınların yanına girmekten sakınınız! (Orada bulunanlar şöyle) dediler: Ey Allah’ın elçisi! Kayın birader hakkında ne buyurursunuz? Şöyle buyurdular: Kayın birader ölümdür. Yani bu bir helâk nedenidir.”11 Bazıları var kendi ailelerinden utandıkları için erkek kardeşlerini yanlarına alıyorlar ve yıllarca beraber kalıyorlar. Bu durum kadını çok sıkıntıya sokuyor. Çünkü kadın evde rahat hareket edemiyor, banyo yapamıyor, rahat uzanamıyor, kocasıyla ilgilenemiyor. Çoğu zaman da o erkek kardeşiyle yengesi yalnız evde kalıyor, bunlar çok sakıncalı şeylerdir. Bu gibi durumlarda onların yalnız kalmamalarının çarelerini arayalım. Eve beraber gidelim ve beraber evden ayrılalım. Gerekirse o kardeşlerimizin eğitimlerini uygun yurtlarda veya cemaatlerde sağlayalım. Dinimizin emirleri neyse güzellikle ailelerimize anlatalım. Her şeyin bir çaresi vardır, ümitsiz olmayalım. Şimdi ister koca izin versin, ister vermesin bir kadın evde yalnızken kendisine nikâhı düşen bir erkeği içeri alamaz. Bu içeri alınan kişi ister kocasının kardeşi, ister amcaoğlu, ister teyze oğlu olsun fark etmez. Ama kocası veya babası gibi, misafirle ilgilenecek birileri varsa o zaman olur. Hatta kadının yanında başkaları varken bile mümkün mertebe yabancı erkeklerin karşısına çıkmamalıdır. Karma oturmalardan kaçınmalıdırlar. Çoğu evlerde erkek ve kadınlar hep beraber oturuyorlar. Çoğu zaman İslâmî kurallara da
11

Buhârî, Nikâh, 3; Müslim, Selam, 20; Tirmizî, Radâ’16

186

Firaset-ül Mü’minin

uymuyorlar. Kapanması gereken yerlerini de güzelce kapatmıyorlar. Bu defa da günahlara giriliyor. Evet, dediğimiz gibi Müslüman hanımları yabancıları evlerine alamazlar, bu benzinle ateşi yan yana koymaya benzer, buna dikkat etmedikleri için nice kişiler büyük günahlara girmişler, yuvaları dağılmış, kimileri ölmüş, kimileri de hapishanelere gitmiştir. Hatta bazen akrabalardan kimileri gelip kendi evlerinde kalıyor. Koca sabah işe gidiyor, bu defa o erkek misafirle genç hanımını evde yalnız bırakıyor. Sonra da olanlar oluyor. Güya, misafire sen de benimle gel demeye utanıyor. Böyle durumlarda utanma olur mu, sen nasıl olur da, genç hanımını nikâhı düşen erkekle veya kardeşinle evde yalnız bırakırsın? İnsanlarda şeytan ve nefis denilen iki düşman var. Bunların ne zaman insanları saptıracağı belli olmuyor. Onun için koca da, kadın da böyle şeylere karşı çok titiz ve duyarlı davranmalıdır. İnsanların düşünceleri ve kınamaları böyle durumlarda önem arz etmez, hiçbir kıymeti yoktur. Önemli olan ailemizin emniyeti, mutluluğu ve Rabbimizin emirlerine uymamızdır. Uymadığımız zaman çok çirkin olaylarla karşı karşıya kalabiliriz, yuvalarımız dağılabilir. İnsanlar namuslarını kimseye güvenip te teslim edemezler. Namus ve ırz biz Müslümanların yanında en önemli değerlerden birisidir. Böyle önemli bir değer hakkında sorumsuz davranmak, tedbirsiz davranmak ne kadar yanlıştır. Ama maalesef dış mihraplar İslâm gençliğinin iffet ve namusa verdikleri değeri gördükleri için, bu kutsal duyguları yok etmeye çalışıyorlar. Yayın organlarından da yararlanarak gençleri iffetsizliğe, hayâsızlığa doğru sürüklüyorlar. İlk önce açıklığı çok normal bir şeymiş gibi göstermeye çalıştılar. Bu çalışmalarında başarılı oldular. Şimdi de zinayı, fuhşu bir ihtiyaç gibidir düşüncesinden hareketle, o çirkin fiili de normalmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bunda da epeyce bir mesafe aldılar. İşte bu insanların tuzaklarına İslâm gençliği düşmemelidir. Bu çirkin fiillerin dünya ve ahiret zararları saymakla bitmez. Onun için gençlerimiz dini emirlere karşı duyarlı olmalıdırlar. Hayâ ve iffeti elden bırakmamalıdırlar. Çünkü hayâ imanla alâkalıdır. İmanla alâkalı olan bir şeyin de ne kadar önemli olduğunu siz düşünün. Bazı zamanlar da, hanımın kız kardeşi gelip eniştesinin evinde kalıyor. Bu gibi durumlarda çok dikkatli davranılmalıdır. En azından evde hanımın kız kardeşiyle, eniştesi yalnız kalmamalı, yalnız kalmaları çok tehlikeli ve haramdır. Bu nedenle evin hanımı, kız kardeşini evinde kocasıyla yalnız bırakmamalı veya kızın kendisi, ablası evde olmadan eniştesinin yanına gelmemelidir. Buna dikkat edilmesi gerektiği gibi, kadınlar da kocalarının yetişkin erkek kardeşiyle yalnız kalmamaya çok dikkat etmelidirler. Onlarında yalnız kalmaları haramdır. Bunlar yalnız kaldıkları zaman üçüncüleri şeytandır. Bu konuda dini emirlere riayet etmeyen nice insanlar çok büyük günahlara girmişler, yuvaları dağılmış, çocukları perişan olmuştur. O yüzden namuslarımızı kıskanalım, gayretsiz olmayalım. Bu gibi şeylerde hatıra değil, emre dikkat edelim.

Firaset-ül Mü’minin

187

13) Müslüman hanımların dikkat etmeleri gereken durumlardan birisi de: “Kocasının malını muhafaza etmesi, onu boş yerlerde harcamamasıdır. Şayet kocasının malında harcamalarda bulunacaksa ona danışmalıdır.” Bazı hanımlar evde çok büyük israflarda bulunuyorlar. Kocasının malını ondan habersiz kendi yakınlarına veriyor. Her gün ihtiyaçtan fazla yemekler yapıp, kalan yemekleri de çöplere döküyor. Kocasından habersiz eşyalar alıp borç altına giriyor. Borcunu ödeyemeyince çeşitli yollarla kocasından para almaya çalışıyor. Böyle sorumsuz davranışlar, israfta bulunmalar kişiyi günaha girdirir. Bu durumlar kocayı perişan eder. Ne de kazansa hanımına yetiştiremez. Onun için hanımlar kocalarına acımalı, onun malını ondan habersiz heder etmemelidir. Tutumlu olmalı, yemek israfından da sakınmalıdır. Aç olan insanları düşünmelidir. Çoğu insan açlıktan ölürken bizler nasıl olur da yemekleri, ekmekleri çöplere atarız, Fazla olan yemeklerimizi fakirlere verelim. Fakirleri, yetimleri evlerimize misafir edip ikramlar edelim. Kocanın malını israftan sakınalım. Böyle davranan kadın, kocasının güvenini kazanır. O ailenin daha düzenli ve huzurlu olmasını sağlar. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde kocanın malını muhafaza hususunda en dikkatli olan kadınları, kadınların en hayırlısı olarak vasıflandırmıştır.12 İsrafın ve malı hakkın rızası dışında harcamanın çirkinliğini yüce Rabbimiz şöyle ifade ediyor: Şüphesiz, saçıp savuranlar, şeytanlarla kardeş olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.13 Diğer bir âyeti kerimede:

َ ِ ِ ْ ُ ْ ّ ِ ُ َ ُ ّ ِ ُ ِ ْ ُ َ َ ُ َ ْ َ ُُ ‫وكلوا واشربوا ول تسرفوا إنه ل يحب المسرفين‬
Yeyin, için israf etmeyin, zira Allah israf edenleri sevmez.14

Hz. Ali (r.a)’da şu önemli kaideye dikkatimizi çekiyor: İktisat az malı çoğaltır; israf ise çok malı azaltır. Buraya kadar anlattıklarımıza elbette kocalar da çok dikkat etmelidirler. Hep fedakârlığı tek taraftan beklemek doğru değildir. Hep ben bildiğimi yapayım. Karşı taraf iyi olsun demek çok yanlıştır. Tek tarafın fedakârlığıyla veya iyi olmasıyla bir yere kadar devam eder; ama eninde sonunda ileride bir patlaklık verir. Aile yuvasının huzurlu olabilmesi için karı koca birbirleriyle yardımlaşırlarsa, bazen karı, bazen de koca fedakârlık yaparlarsa o zaman o yuva şeytanın aldatmasından kurtulur. Hiç şüphesiz kocanın hanımı üzerinde hakları olduğu gibi hanımında kocası üzerinde pek çok hakları vardır. Allah Resûlü (s.a.v) bu gerçeği veda hutbesinde şöyle dile getirmiştir: “Ey nas! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Siz kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzeriniz de hakları vardır.”15
Buharî, Nikâh: 11 – Müslim, fezailü’s- Sahabe: 201 İsrâ sûresi, âyet: 27 14 A’raf sûresi, âyet: 31 15 Tirmizi, 3/ 467 – Ebu Davut/442
12 13

188

Firaset-ül Mü’minin

Biz ağırlıklı olarak Müslüman hanımlarının dikkat edeceği şeyleri belirtmeye çalıştık. Belki de biraz ağır söyledik. Ama ben şöyle düşündüm. “Dost acı söyler” diyerekten, acı da olsa anladığımız kadar gerçekleri söylemeye çalıştım. Tabi her konuda, her düşüncemde ben haklıyım diye iddiada da bulunmuyorum. Ama inşallah insaf ehli hanımlar da hakkı haklıya verme fedakârlığında bulunurlar. Bir de hanımların nerede nasıl davranacaklarını bilip, güzel bir ahlâka sahip olmaları, kocalarının ve çocuklarının düzelmeleri demek olduğundan kadınlara ağırlık verdik. Bir diğer sebep dinimizde Müslüman hanımlarının kocalarının rızasını kazanmaları ayrı bir önem arz ettiğinden, anlattıklarımızı ağırlıklı olarak hanım kardeşlerime yönelttim. Tabi her anlattığım durumda kadınlar muhakkak onu yapmakla mükellef olmayabilir. Ama saliha kadınlardan olabilmemiz, en güzel ahlâka sahip olabilmemiz için haksızlığa uğrasak dahi bazı yerlerde sabra sarılmamız gerekir. Biz en güzel ahlâka kavuşma, Peygamber Efendimizin övdüğü hanımlardan olma yollarını belirtiyoruz. Ey Müslüman hanımı! Eğer ben güzel ahlâklı Peygamber Efendimizin methedip övdüğü saliha kadınların arasına girmek istiyorum diyorsan, sana pek çok görevler düşmektedir. Başta yanlış ahlâklarını güzelleştireceksin, hased eden olmayacaksın, güzelliğinle başkalarına karşı, ne de kocana karşı övünmeyeceksin, gıybet, dedikodulara girmeyeceksin, sinirli ve öfkeli değil de, yumuşak huylu, tatlı dilli, güler yüzlü olacaksın, kibirli değil de, alçak gönüllü, mütevazı olacaksın. Kocan sana kızsa sen kızmayacaksın, vurana elsiz, sövene dilsiz olacaksın, haline şükredeceksin ve insanlar senden incinmeyecek. Güzel ahlâkın herkese örnek olacaktır. Bu anlatılanlara her zaman uymaya mecbur olmayabilirsin; ama ahlâk-ı hamideye (övülen ahlâka) kavuşmak için bunlara da dikkat etmek lâzımdır. Hanımı güzel ahlâklı olmayan insanlar dünyada iken diri diri kabre giren kişiye benzerler. O yuva âdeta cehennemdir. Benim kanaatim o ki: Koca kızdığı zaman evin hanımı onu yumuşaklıkla karşılamayıp o da öfkeyle kocanın sözlerine daha fazlasıyla karşılık veriyorsa, ben o kadına güzel ahlâklı kadın diyemem. Onlar zannediyorlar ki; kocanın yanlışlarına bizler tepki gösterirsek kocamız iyi olacak. Hâlbuki tam tersine koca daha da öfkelenir. Koca iyilik yapar yapar, beşer olarak bir hata yaptığında veya haksız yere kızdığında evin hanımı tüm iyiliklerini inkâr edip ona sert sözlerle karşılık verirse, bu kadın mütevaziliğin ne olduğunu bilmiyor demektir. Eğer koca kızdığında Müslüman hanımı öfkesine sahip olup kocanın yanlışlığını yumuşaklıkla karşılayabilirse, koca o kadının edep ve terbiyesinden hayâ edecek bir daha da ona bu yanlışlığı yapmamaya çalışacaktır. En azından güzel ahlâka önem veren kocalar var. Eğer sen ona güzel ahlâklı olsan, o sana daha iyi olacak; ama sen onun yanlışlarını hep acı dille eleştirirsen o hiç iyi olmaz. En azından bu huyda olan kocalara karşı daha dikkatli olunmalı ki huzursuzluklar çıkmasın. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine sabır nedir? diye sorduklarında şu cevabı vermiş: “Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır.”

Firaset-ül Mü’minin

189

“Bir de şimdiki hanımların çoğunun iyi olması kocasından gördüğü iyilik nispetindedir. Koca her dediğini yapıyorsa, ona karşı hep iyiyse o da iyi oluyor. Bu tür kocayla kötü ahlâklı kadınlarda geçinebilir. Ben bu ahlâkta olan kadınların tamamen güzel ahlâklı olduklarını söyleyemem. Çünkü kocası onu kızdıracak hiçbir davranışta bulunmuyor ki kızsın, yani böyleleri kendisi çok güzel ahlâklıdır diye ev huzurlu değil, kocası kendisine karşı çok iyi diye o da iyi. Yani bunlar kocasının iyiliği sebebiyle iyi olanlardır. Hâlbuki bu tür kadınlar kocalarından bir yanlış görseler hemen öfkeleniyorlar. Kocalarıyla tartışmaya giriyorlar. Zaten bir insanın güzel ahlâklı olup olmadığı bazı denemelerden geçtikten sonra belli oluyor. Denenmeyene kadar insanlar onu güzel ahlâklı zannediyor. Hâlbuki asıl güzel ahlâklı, Peygamber (a.s) methettiği kadınlar, kocası ona karşı çokta iyi olmadığı halde, kendi güzel ahlâkıyla, geçimliliğiyle o evi, o kocayı idare edendir. Kocası taşkınlık yaptığı zaman güler yüzüyle, tatlı diliyle ortalığı sakinleştirendir. Kocası kızdı diye kendisi de edep ve terbiyesini bozmuyor. Böylesi hanımlar başa taç edilmeye lâyık hanımlardır. Diğerleri çok çok iyiliğe karşı iyilik yapıyorlar. Bu hanımlar ise kötülüğe karşı iyilikle karşılık veriyorlar. Allah bunlardan razı olsun. Yerlerini cennet eylesin. (âmin).” Evlerimizin daha huzurlu bir yuva olası için yukarıda anlatılanları da göz önünde bulundurarak şu sorular üzerinde bayanlar biraz düşünsünler: 1) Kocan eve gelmezden bütün işlerini bitirmiş misin? 2) Kocan eve geldiğinde güler yüzle kapıyı sen kendin açıyor musun? 3) Kocanı pejmürdemi; yoksa güzel bir kıyafetle mi karşılıyorsun? 4) Kocanın yemeğini vaktinde hazır edebiliyor musun? 5) Yemeklerde hangi yemekle neyi sevip yiyor veya sofrada her zaman bulunmasını istediği şeylere dikkat edebiliyor musun? 6) Onu kızdığı şeyleri bilip onlara dikkat ediyor musun? 7) Kocan konuştuğu zaman onu canı gönülden dinleye biliyor musun; yoksa dikkatin sık sık başka yönlere mi kayıyor? 8) Kocanın karşısında tatlı dilli, güler yüzlü müsün? 9) Kocan kızdığı zaman sende hemen kızıyor musun; yoksa hiçbir şey olmamış gibi devam mı ediyorsun? 10) Kocanla sohbet ederken yanında çabuk uyukluyor musun? 11) Kocan eve geldiğinde ev temiz ve düzenli mi, ortalıktan lüzumsuz şeyler kaldırılmış mı? 12) Kocanın yanında çoğu zaman hasta gibi misin, yani ona sık sık hastalıklarından şikâyet ediyor musun? 13) Kocana karşı seven, cana yakın mısın; yoksa duygusuz, canından bezmiş biri misin?

190

Firaset-ül Mü’minin

14) Kocanın anne ve babası evinize sık sık geliyorlar mı, geldikleri zaman onları güzel bir şekilde ağırlaya biliyor musun, yani senden memnunlar mı? 15) Kocan bir şey istediğinde, isteklerini önemsiyor musun? 16) Senden bir şeyler sorduğunda cevapsız bıraktığın oluyor mu? 17) Kızdığın zaman kocanın iyiliklerini silip atıyor musun? 18) Daha doğrusu sen kendini sevdire biliyor musun? ▪Bir de mutlu ve huzurlu bir yuva için kadın da, koca da, kayınvalide, gelinin annesi de üzerlerine düşen görevleri yerine getirsinler. Nefis namına, duygularıyla hareket etmesinler, hep hakkın, haklının arkasını tutsunlar, yerine göre fedakâr olsunlar. Gelinin annesi; kızı haksız ise, kızına kızım sen haksızsın diyebilmeli, haksız yere kızına arka verip ailenin huzurunu kaçırmaya sebep olmamalı, olayları körüklemek değil, sakinleştirmelidir. Aynı şekilde gelinin kayınvalidesi de adaletin arkasını tutmalı, yuvanın mutluluğuna yardımcı olmalıdır. Tüm bu anlatılanlara dikkat ettikten sonra evlerimizi günah yuvası haline getirmemeliyiz. Evlerimizde Rabbimizin bize emrettiği namaz ibadetini yapalım. Evlerimiz de bol bol Kur’an okuyup zikirler yapalım ki, o yuvamıza rahmet ve bereket yağsın. Kur’an bizlere şikâyetçi değil; şefaatçi olsun. Melekler evimizi kuşatsın, şeytanlar o evde barınamasın. Namaz ibadetimizi yaparken de ihlâsla, huşu içersinde yapmaya çalışalım. Gafletle namazını eda edenlerden olmayalım. Namazda gafletten kurtulabilmemiz için, namazın çok önemli bir ibadet olduğunu ve çok yüce bir yaratıcıya karşı ibadet görevimizi yerine getirdiğimizi düşünmemiz gerekir. Namazda aklımıza gelen hiçbir önemli şeyin, namaz kadar önemli olmadığını düşünüp kendimizi düşüncelerden uzaklaştırmamız, namazı zevk alarak kılmaya çalışmamız gerekmektedir. İstenilen bir şekilde kılınan namaz, insanı pek çok günahlardan ve kötülüklerden korur. Namazını gaflet içersinde kılanlar için şöyle bir olay anlatılır: Adamın biri heybesini kaybetmiş, kime verdiğini bir türlü hatırlayamamış, bu düşünce içinde namaza durmuş ve namazda iken heybeyi kime verdiğini hatırlamış. Selâm verince kölesini yanına çağırmış, “falan oğlu filana git, heybemizi geri al” demiş. Köle: “Onda olduğu ne zaman aklına geldi?” diye sormuş. Adam: “Namaz da iken” diye cevap vermiş. Bunun üzerine köle ona şöyle demiş: “Efendim demek ki sen Allah’ın rızası peşinde değil, heybenin peşinde imişsin” Adam da sağlam itikadına hürmet ederek köleyi derhâl azat etmiş. Bir başka menkıbe ise şöyledir: Harun Reşit bir Ramazan günü Behlül’e şöyle tembih etti: Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.

Firaset-ül Mü’minin

191

Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir gurupla çıka geldi. Harun Reşit şaşırdı: — Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin. — Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağırın dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelen demek ki bunlarmış.

EVLÂT, ANNE VE BABA ARASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
Evet, daha önceki konumuzda tavsiyelerimiz daha çok kadınlara yönelikti. Çünkü kocanın kadından razı ve memnun olması kadının ahireti için güzel puandır. İşte evlâdın da anne ve baba üzerinde hakkı vardır. Ama anne ve babanın haklarına dikkat etmek daha çok önem arz ettiği için burada da tavsiyelerimizin çoğu evlât üzerinde yoğunlaşacaktır. Madem anne ve babının bir evlâttan razı olması o evlâdın ahireti kazanmasına büyük sebeptir. O halde her evlâdın anne ve babasını memnun edip onların rızalarını kazanmaları zarurîdir. Bu nedenle evlâtların dikkat etmeleri gereken durumları zikredelim: Evlâtlar Allah-u Teala’nın rızasını, anne ve babanın rızasında aramalıdırlar. Onları memnun etmeden Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmaları çok zordur. O yüzden anne ve babalara itaat edilmeli, onları üzecek davranışlardan, sakınılmalıdır. Bazı evlâtları görüyoruz: Anne ve babalarına karşı çok saygısız davranışlarda bulunuyorlar, onlarla konuşurken kızıp bağırıyorlar, hep onlara kötü anne, kötü baba gözüyle bakıyorlar, kendi ailelerinin maddî yönden durumlarının iyi olmadıklarını bildikleri halde, zengin çocuklarının istedikleri şeyleri istiyorlar. Böylece ailelerini sıkıntıya sokup, maddî durumlarını hiç göz önünde bulundurmadan, ölçüsüz harcamalara girip israf ediyorlar. İstedikleri şeyler aileleri tarafından yerine getirilmeyince öfkeler savurup, anne ve babalarından küsüyorlar. Bu kadar taşkınlığa rağmen konuştursan kendi kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Ey Müslüman evlâdı! Kendine gel, aklını başına al, anne ve babanı üzme, kendi kendini de haklı çıkarmaya çalışma, kendi kendini dindar gösterip de anne ve babasıyla küsülü olanlardan olma. Onlar ister haklı; ister haksız olsunlar onlara saygısızlık etme hakkımız yoktur. Bu konuda dinimizin

192

Firaset-ül Mü’minin

emirlerini doğru olarak anlayalım. Hadîs-i şerifte anne ve babaya asi olmak en büyük günahlardan biri olarak zikredilmiştir.1 Bir hadîs-i şerif te şöyledir:

“Allah’ın rızası, babanın rızasında; Allah’ın gazabı da babanın öfkesindedir.”2 Anne ve baba bizlere günahı emrederlerse, o zaman onlara itaat söz konusu olmaz. Çünkü günahta kimseye itaat olunmaz. Bazı anne ve babalar evlâtlarını Allah-u Teala’nın yolundan alıkoymak isterler, kızına açılıp saçılmayı emredip, oğluna da kötülüğü aşılamak isterler. O zaman onlara uyulmaz. Şayet öyle durumlar söz konusu değilse, onların haklarına riayet edelim. Bizim nasıl bir kişi olmamızı istiyorlarsa, istedikleri gibi olmaya çalışalım. Onların sevdikleri şeyleri yapalım, sevmedikleri davranışlardan da uzak duralım. Onlara karşı edep ve terbiyemizi muhafaza edelim. Onları üzmeyelim bir sıkıntıya düştükleri zaman tüm gücümüzle onların yardımına koşalım. Onları sık sık ziyaret edelim ve hayırlı dualarını alalım. Ama maalesef çoğu genci görüyoruz anne ve babasına kan kusturuyor, hep onlara belâ getiriyor. İşine kârına doğru dürüst bakmıyor. Ya kumar oynuyor, ya içki, sigara gibi kötü alışkanlıklar ediniyor, ya da ondan bundan borç para alıp, önlerine gelenle kavga ediyorlar. Bu defa pek çok sıkıntı anne ve babanın üzerine de geliyor. Bu sıkıntılar anne ve babaları üzmekten başka bir işe yaramıyor. Bu yanlışlarını bırakması için kendilerine nasihat etsen, seni haksız çıkarmaya çalışırlar. Nice anne ve babalar, evlâtlarının yanlış hareketleri yüzünden başları belâya girmiş, evsiz barksız kalmışlardır. Müslüman evlâdının anne ve babasını bu kadar üzmeye, incitmeye hakkı yoktur. Çoğu evlât parası bittiği zaman anne ve babasını hatırlıyor. Aradan aylar geçiyor, gidip anne ve babasını görmüyor. Bunlar çok yanlış davranışlardır. Müslüman gençler anne ve babalarını başlarına taç etmelidirler. Muhammed bin Münkedir (r.a) gecelerini ibadetle geçirirdi. Ama annesi kendisinden ayaklarını ovmasını istediğinde namazını bırakıp annesinin isteğini yerine getirirdi ve bu hareketi nafile namazından daha üstün sayardı.3 Bazıları anne ve babasından bir haksızlık görse hemen onlardan küsüyor. Onların yanına bile gitmiyor. Bu insanlar anne ve baba haklarının ne kadar önemli olduğunu bilmeyen kişilerdir. Din bize bu yetkiyi vermemiştir: Annen ve baban sana iyi olmazlarsa, onları bırakabilirsin denilmemiştir. Onlar isterse bizi sevmesinler veya diğer evlâtlarını, torunlarını daha fazla sevip ayrımcılık da yapsalar, sen Allah rızası
Buharî, Edeb,6 – Müslim, İman,38-Tirmizi, Birr,4. Buharî, Edebü’l Müfred,2-Tirmizî, Birr,3 -Tirmizi 3 Ebû Nuaym, Hilye,3/150
1 2

ِ ِ َْ ْ َ َ ِ ّ ّ َ َ ‫رضا الرب في رضا الوالد‬ َ َ َ ّ َّ ُ َ َ ‫وسخط الرب في س خط ال وا ِلد‬ ِ ِ

Firaset-ül Mü’minin

193

için: “Onlar benim atamdır, beşer oldukları için hata edebilirler deyip” onları hatalarıyla beraber kabul etmen ve onlar için dua etmen gerekir. Onlar yanlışlık yapsalar da bunlar, dini iyi bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı deyip olgunluk göstermelisin. Şayet annelerimiz kızlarını daha fazla tutarlarsa, onların o hareketini hoş karşılayalım. Çünkü annenin kızına karşı, kızında anneye karşı kalplerine büyük bir şefkat ve sevgi konulmuş. Bazen dindar geçinen gençleri görüyoruz annesi ve babası kendisinden hiçte razı değil. O da buna önem vermiyor. Hâlbuki bir İslâm genci anne ve babası kendisinden razı değilse tir tir titremelidir. Anne ve baba hakkı deyip geçmemek lâzımdır. İslâm dini bu hakka çok önem vermiştir. Şimdi gençlerin çoğu şöyle düşünüyor: Ben dinimi yaşıyorum annem babam bana engel oluyor. O yüzden ben onlara saygısızlık edebilirim. Kimileri de saygısızlıkta çok ileri gidiyor. Ben dindar kardeşlerime şunu tavsiye ediyorum: Sen her hâlükârda haklı da olsan anne ve babana karşı bağırarak konuşma, onları üzecek söz ve davranışlardan sakın, bazı durumlarda annen ve baban haklı da olabilir. Onun için bilirkişilerle aranızdaki olayları istişare edip olumlu kararlar almaya çalışmalısınız. Yıkıcı değil, yapıcı olmalıyız. Karşımızda konuştuğumuz sıradan bir insan değil, anne ve babamız olduğunu bilmemiz gerekir. Bazı anne ve babalar var âdeta düpedüz din düşmanlığı yapıyor. Oğlunun namaz kılmasını istemiyor. Kur’an okumasına karşı, hep oğlunu, kızını kötülüğe teşvik ediyor. Böyle anne ve babaların bu istekleri elbette dinlenilmez. Ama bazı babalar var ki, Müslüman’dır. Müslümanlığı sevdiğini, kabul ettiğini itiraf ediyor. Ama oğlunun dini emirleri kendi inandığı gibi yaşamasını istiyor veya oğluna şöyle diyor: Oğlum akşamları eve geç gelme, her gece derslere gitme ara sıra git, çok derinlere dalma. Bu gibi anne ve babalar dine düşmanlık edenler gibi değillerdir. Bunlar kendi bildikleri kadar konuşuyorlar. Dine karşı bir cephe aldıkları yok. Öyleyse bu gibi anne ve babalara karşı gelerek, onları bir din düşmanıymış gibi göstererek onlara karşı gelmek yanlış. Onlara karşı gelen pek çok evlât, anne babalarının da günaha girmelerine sebep olmuşlardır. Onlara güzellikle anlatalım. Bizim için tedirgin olmamalarını, emin yerlere gittiğimizi onlara anlatmalıyız. Zaten bu tür anne ve babalar evlâtlarından endişe ettikleri için böyle yapıyorlar. Onlara gittiğimiz cemaatin, yaptığımız derslerin çok faydalı olduğunu güzellikle izah edelim. Onların şu kanaate sahip olmalarına çalışmalıyız. Gerçekten oğlum derslere gideli çok daha güzel ahlâklı olmuş. Eskiden hep bize karşı gelip kalbimizi kırardı. Şimdi kalbimizin kırılmaması için dahi çok gayretler gösteriyor. Demek ki oğlumuzun gittiği cemaat, topluma faydalı şeyler öğretiyor. Evet, bir genci düşünün ki, bir derse, bir cemaate gider de anne ve babasına karşı daha sert, daha kırıcı olursa, bana karışamazsınız ben dilediğimi yaparım derse, siz o cemaat hakkında ne düşünürsünüz. Elbette iyi şeyler düşünmezsiniz. Öyleyse anne ve babamıza akıl vermeye kalkışmayalım. Bu durum onların ağırına gider. Onların bilgilerine göre onlara yaklaşıp onlarla

194

Firaset-ül Mü’minin

konuşalım. Eve geç gelme diyorlarsa ona özellikle dikkat edelim. Siz merak etmeyin, kızmayın ben çabuk gelirim anneciğim diyelim. Şunu anlatmak istiyorum: Belki sizler düşüncenizde haklı olabilirsiniz. Haklıyız diye anne ve babamızla karşı karşıya gelmeyelim. Onlara karşı sert ve katı olmayalım. Güzellikle, yumuşaklıkla, onları incitmeden, rızaları doğrultusunda görevlerimizi yapmaya çalışalım. Güzel ahlâklı ve sabır ehli olduğumuzu böyle zor durumlarda ispat edelim. Bazı gençler var; babaları kendilerine kızdığı zaman kendileri de onlara kızıyorlar, onlara ters cevaplar veriyorlar. Bunlar yanlış davranışlardır. Öyleyse babalarımızı tanıyalım, onu huylarıyla beraber kabul edelim. Benim babam böyle bir yapıya sahiptir, ben bunu hatasıyla beraber kabul edip sevmeliyim diyelim. Çünkü onlar bizim büyüklerimiz, atalarımızlar. Nefislerimize yaptıkları yanlışlar sebebiyle onları terk etmeye hakkımız yoktur. Onlar bizlere kızarlar; ama biz onlara kızamayız. O an sesimizi çıkarmayız, bir daha olmaz baba deriz. İşi güzellikle halletmeye çalışırız. Bir evlâdın anne ve babaya kızması çok zordur, bu onları çok üzer. Bizler onlara ne kadar iyilik te yapsak, onların iyiliklerini ödeyemeyiz. Hele anne hakkını kimse ödeyemez. Ne kıymetler vererek büyüttüğü, ne ızdıraplar çekerek yetiştirdiği evlâdı büyüyünce ona karşı geliyor. Gerçekten çok zor bir durum. O karşı gelen insanlar kendileri de baba olunca yaptıkları yanlışlıkları anlarlar; ama o zamanda faydası olmaz. Nice insanlar sonrada şöyle diyor: “Keşke annem babam sağ olsaydı da her gün bana kızsaydılar.” Anne baba evlâdını büyütmek için canını ortaya koyuyor. Gece gündüz onun rahatlığı için durup dinlenmeden çalışıyor. O evlâtta evlenince ne annesini, ne de babasını hatırlıyor. Hanımı izin verirse onları ziyarete gidiyor, vermezse gitmiyor. Hanımı eve gelsinler dediğinde çağırıyor, gelmesinler dediğinde çağırmıyor. Anne ve babasına para vereceği zaman, hanımı ver dese veriyor, verme dese vermiyor. Böyle evlâtlar nasıl evlâttırlar, doğrusu ben anlayamıyorum. İnsanın hanımı haklı olduğu durumlarda sen haklısın denir. Ama kadınlar nefsi arzularına göre kocayı yönlendirirlerse, onlara anne ve babalarını bırakmalarını söylerlerse onlara uyulmaz ki! Öyle zamanlar oluyor ki, yabancılar anne ve babasının yardımına koşup onlara yardımcı oluyor; ama kendisi anne ve babasının yardımına koşmuyor. Evde oturmuş rahatına bakıyor. Böyle kişilerin büyük ihtimal kendi evlâtları da onlara buna benzer zulümler yaparlar, onun sorumsuz davranışı yanına kalmaz. Ahirette de Allahu Teala’nın elim azabına duçar olur. Bizler bazen çok büyük yanlışlıklar yapıyoruz. Meselâ: Çoğu kişileri görüyoruz kendi anne ve babası veya kocası hastalanınca onlara bakmıyorlar, baksalar da doğru düzgün bakmıyorlar. Kısacası gönülsüz bakıyorlar. Ama o kişilerin maaşı, parası varsa o zaman daha kıymet veriyorlar. Hatta parası olana yabancılar bile bakıyor. Parası olmayana evlâdı bile doğru düzgün bakmıyor. Hele bir de gelin de anlayışsız biriyse, o zaman o kişinin işi daha da

Firaset-ül Mü’minin

195

zorlaşıyor. Çoğunu huzurevlerine atıyorlar. Parası, maaşı olmayanı huzur evlerine bile yerleştirmek zor oluyor. Benim anlamadığım husus: Şu insanların çoğu para için anne ve babasına bakıyor; ama Allah için bakmıyor. Hâlbuki onlara bakmak dinen onun görevidir. Ne hikmetse insanların çoğunun sonu ucuz oluyor, yani kıymetsiz oluyor. Öyleyse ömrünün sonlarında perişan olmak, insanlara fazla yük olmak istemeyen baştayken bazı tedbirler alsın. O tedbirleri şöyle sıralayalım: 1) Elinizde olan mal varlığınızı boş yerlerde harcayıp tüketmeyin. En azından ömrünüzün sonunda kimseye muhtaç olmayacak kadar mal elinizde bulunsun. Az olan malınızı da hanımınıza, çocuklarınıza tapulamayınız; ama malın çok olmuş o zaman adaleti de gözetlemen şartıyla çocuklarına yardımcı olmuşsun ona bir şey diyemem. Bazı insanları görüyoruz; adında bir evi, birazcıkta parası var. Onu da götürüp oğluna veya hanımına veriyor. Bu defa kendisi parasız ortada kalıyor. Ondan sonra da kimseler kendisine kıymet vermiyor. Sonunda da ya huzurevine atılıyor veya evde ona fazla biriymiş gözünde bakılıyor. Şayet parası olsaydı bu durumlar bu kadar olmazdı. Evini oğluna veren kişi şöyle düşünüyor: Benim oğlumdur, beni hiç atar mı? Hâlbuki çocuklar da zamanla değişiyor veya hanımının baskılarıyla gereken hizmeti sunamıyor. Çoğu iyi niyetlerle, evlâdına güvenerek malını veriyor, sonunda da perişan oluyor. Hem sen malını, evini çocuklarına veriyorsun; ama oğlunun senden önce ölmeyeceğine garantin var mı? Şayet oğlun senden önce vefat ederse hanımın da, sen de gelininizin eli altında kalırsınız. O zaman da gelinin vicdanına kalmış, ya bakar; ya da bakmaz. Maaşınıza güvenip de böyle hatalar yapmayın. Çünkü çoğu zaman ev kirası, hastalık gibi sebeplerden maaşlarınız dahi yetersiz kalıyor. Benim bu anlattıklarım ayet değil, hadis değil kabul edip etmemekte serbestsisiniz. Ama hayattaki olaylar gösteriyor ki; paranız varsa kıymetiniz var; paranız yoksa kıymetiniz de yok! Onun için: “Bir baba kırk evlâda bakmış, kırk evlât bir babaya bakamamış” demişler. Onun için dikkatli olun, tedbiri elden bırakmayın. Yani malınız sizin adınızda kalsın. Zaten ölseniz yine malınız çocuğunuzun ve hanımınızındır. Bu anlatılanlara dikkat etmek sadece erkekler için değil, hanım kardeşlerimiz için de geçerlidir. Bir de insanlar, hanımları öldüğünde çok perişan oluyorlar. Âdeta o baba ocağı dağılıveriyor. Anne olmayınca evlâtlarda artık eskisi gibi gidip gelmiyorlar. Bu defa o kişi çok büyük bir yalnızlığa itilmiş oluyor. Birbirleriyle güzelce geçinemeyen, yaşarken birbirlerini hep üzüntülere sokan karı kocadan biri ölünce, birbirlerinin kıymetini anlıyorlar; ama o zaman da çok geç kalınmış olunuyor. Zaten çoğu böyle oluyor. Fakat dünyada iken bana gün göstermedikten sonra, arkamdan üzülüp ağlamışsın ben ne yapayım! Onun için hanımı ölmüş veya geçinemeyip hanımından ayrılmış olan kardeşlerime tavsiyem: Önemli sebepler yoksa yeniden evlensinler. Bu durumda olan bazı kardeşlerimizi görüyorum, hanımı olmadığı için büyük bir perişanlık çekiyor, belki günahlara da giriyor. Yine de evlenmeyi geciktiriyor.

196

Firaset-ül Mü’minin

Bu durumda olanların zaten genellikle yaşı, orta veya biraz daha ilerlemiş oluyor, o yaşta iken kendisine güzel vasıfta olan kızları verdikleri halde, yaşı biraz daha ilerleyince artık vermez oluyorlar veya çocukları biraz daha büyüyünce engel olmaya çalışıyorlar. O yüzden evlenmeyi geciktirmemelidirler. Bir kişi düşünün ki: Hanımı olmadığı için sıkıntı çekiyorsa, günahlara girme, haramlara bakma gibi tehlikelerle karşı karşıya kalıyorsa, bu kişinin evlenmesi çok doğru olur. Belki şimdilik hanımın olmadığı için sıkıntı çekmeyebilirsin; ama ileride hanımın olmayışından dolayı ne gibi sıkıntılarla baş başa kalabileceğini şimdiden düşünüp tedbirini alman gerekir. Bazı evlâtları görüyoruz: Babalarının hanımı ölmüş veya boşanıp ayrılmışlar, izin vermiyorlar ki babaları evlensin. Veya evlendiği takdirde çok huzursuzluklar çıkarıyorlar. Gelen hanıma hakaretler, zulümler ediyorlar. Böyle yapanlar çok günaha giriyorlar. Herkes bu engellemenin sebepleri için birer bahane bulmuş. Kimileri: “Bu yaşta evlenilir mi? Bu yaşta evliliği ne yapacaksın ayıptır, utanmıyor musun?” diyor. Kimileri de: “Babamız evlenirse bize kalacak mallardan gelecek hanımda alır endişesini taşıyorlar.” Şimdi ey Müslüman kardeşim, bir şeyler yapacağın zaman, sen her şeyi kendi aklına göre yorumlama, bu hususta dinimiz ne diyor, bu bahanelerin dinen geçerlimidir ona bir bak! Her şeyden önce babanın istediği şey haram mı? Şayet haram değilse kimsenin onu kınamaya hakkı yoktur. Allah-u Teala’nın helâl kıldığını bizlerin yasak etmeye hakkımız yoktur. Helâl bir davranıştan dolayı kınayanlar düşünsün. Şayet baban evlenmeye ihtiyaç duyuyorsa senin onu engellemeye ne hakkın var ki, bu hususlardan dolayı ona karşı gelmeye, onu azarlayıp kızmaya hakkın yok ki, şayet senin baban helâl yollara değil de; haram yollara başvursa, o zaman sizin için daha da utanç verici olmaz mı? Eğer önemli ve geçerli sebeplerin varsa babana saygısızlık yaparak değil de; hoşlukla: “Babacığım, yanlış anlama şu, şu sebeplerden dolayı evlenmemen daha doğru olur.” deyip tercihi ona bırakmalısın. Bazı evlâtlar babaları ölünce kendilerine düşen hisse azalmasın diye ısrarla babasının evlenmesini engellemeye çalışıyor. Hem babanız sağ iken onun malında ne hakkınız var ki, ona baskı yapıyorsunuz. Hatta bu yüzden dolayı babasını kandırarak ıssız bir yere götürüp arkadan başına taşla vurup tepeden aşağılara atana rastladık. El insaf, el insaf! Hayatta iken babalarının evlenmesine karşı çıkan, evlendiği için gelen hanıma hakaretler edip evde huzursuzluk çıkaran nice insanları görüyoruz. İleriki zamanlarda onların da hanımları elden gidince, hanım olmamanın zorluğunu görünce hemen evlenmeye kalkıyorlar. Hani bu hususta dünyayı babana zindan etmiştin. Baban yapınca yanlış; sen yapınca doğrumu oluyor? İlk zamanlar babasının evlenmesine karşı olanlar, ileriki zamanlarda hakkıyla babasıyla ilgine meyince veya aileleri huzursuzluk çıkarınca, keşke daha önce babamı evlendirseydim de ne babam nede biz bu ailevi sıkıntılarla karşılaşmasaydık diyenleri çok duyuyoruz.

Firaset-ül Mü’minin

197

Tabi bu sonradan evlenenlerde bazı şeylere dikkat edip evlâtlarını kendilerinden küstürmemelidirler. Çünkü böyleleriyle çoğu kadın parası için evleniyor, doğru düzgün ona hanımlık yapmıyor. Kimileri parasını alıp kaçıyor o yüzden çok dikkatli olunmalı, münasip hanımlar tercih edilmelidir. Bazı babalar da hanımı görünce evlâtlarını atıyor, malını mülkünü gelen hanıma verip çocuklarını mahrum ediyorlar. Bunlar da çok yanlış davranışlardır. O yüzden adaleti, merhameti elden bırakmayın, duygularınızla değil; dini emirlere göre hareket edin. İleride pişman olacağınız şeyleri yapmayın. Bazı yörelerde: Kızının genç yaşta kocası ölüyor, baba da kızına evlenmek isteyip; istemediğini hiç sormuyor. Kız da evlenme isteğini utanıyor demeye, böylece kız için bazı sıkıntılar başlıyor. Hâlbuki baba kızına evlenmek isteyip; istemediğini münasip bir dille sormalı, istiyorsa uygun birisiyle evlendirmelidir. Yani herkes muhakkak evlensin veya evlenmesin demiyoruz. Herkes kendi durumunu değerlendirsin, bu anlatılanları da göz önünde bulundursunlar diyoruz. Bazıları da evlenmek istiyor; ama bazı sebeplerden dolayı çok korkuyor. Çok ta korkmamak lâzım, bize düşen tedbirimizi güzelce alıp ondan sonra kaderimize sabretmemizdir. Allah yardımcınız olsun. 2) Yaşlılığınızda sevilen ve hürmet edilen biri olmak istiyorsanız: Anne ve babalık görevinizi iyi yapın. Çocuklarınızın dini eğitim almalarını sağlayınız. Dini eğitim alan, Allah korkusunu bilen çocuklar kolay kolay anne ve babalarını atmazlar. Bir de sizler evlâtlarınız arasında sevgide, mal dağıtımında adaletli davranın ki; sizden buğz etmesinler. Onlara karşı şefkatli ve merhametli olun ki, ileride de onlar da size karşı öyle olmaya çalışsınlar. Daha başka sebepler var; ama konulara detaylı bir şekilde değil de; özet olarak değinmeyi uygun bulduk. ▪Bazı babalar, dedeler ve büyükler hep kendi sözlerinin olmasını isterler. Yapılmazsa kızar ve küserler. Hâlbuki anne ve babalar genç olan evlâtlarının tam haylaz ve her şeyi iyi düşünemedikleri bir dönemde olduklarını göz önünde bulundurmalı, onları hoş görüp üzerlerine çok gitmemelidirler. Bazıları küçücük yaşta olan çocukları dahi hata edince dövüyorlar. Zaten bu çocuklar onu düşünebilse o hataları yapmaz ki. Küçük çocukları dövseniz de, o çocuk çok geçmeden yine aynı hataları yapıyor. Demek ki çocuk iyiyi kötüden ayıracak yaşta değil. Öyleyse onları hoş görelim, küçükken, gençken bizlerin de aynı yanlışlıkları yaptığımızı unutmayalım. O nedenle evlâtların yüzüne “ne kötü evlâtsın, senden iyi biri olmaz” deyip hayâ perdelerini kaldırmayalım. Üzerlerine çok gidildiği zaman daha da kötüleşebilirler. Veya haddin fazla yüz verip çocuğu şımartmamalıyız. Ailesinden aşırı ilgi gören çocuklarda da normal olmayan davranışlar sıklıkla görülebiliyor. Öyleyse çocuk eğitiminde dikkatli olalım, ne yapılmalıysa onu yapalım. Öyle bir eğitim vermeliyiz ki, çocuk anne ve babasını sevdiği gibi, ciddî bir suç işlediği zaman da onlardan korkmalıdır. Yani sevgiyle, korku arasında bir hâl olmalı ki, çocuk öğrenmesi gerekenleri öğrensin. Bir de her çocuğun

198

Firaset-ül Mü’minin

fıtratı ve huyları değişik olduğu için herkeste aynı eğitim şeklini kullanmak doğru olmaz. Meselâ: Çocuk görevlerini, derslerini güzellikle yapıyorsa, iyilikle söylenildiği zaman kötü alışkanlıklarını terk ediyorsa, onlara kızmak, onları korkutmaya çalışmak doğru olmamış olur. Ama bazı çocuklar ve gençler var ki, eğer anne ve babadan biraz çekinmezse ne bir şeyler öğreniyor, ne de kötü alışkanlıklarını terk ediyorlar. Öyleyse aşırıya gitmemek kaydıyla onlara karşı vasat disiplinli olmak faydalı olabilir düşüncesindeyim. Yine de herkes kendi çocuğu üzerindeki tecrübelerini göz önünde bulundurup, en doğru davranış neyse onu yapması daha iyi olur. Bu konunun uzmanlarından istifade etmek, onların görüşüne de başvurmak faydalı olur. Ve işi biraz da zamana bırakalım. Yani bizler gereken tedbirimizi aldıktan sonra salih bir insan olmaları için de Rabbimize dua edelim. Bakıyorsunuz bazıları, oğulları büyümüş kâmil insan olmuşlar, halen onlara karışıyorlar. Hele haksız yere karışıyorlarsa, bu gibi davranışları huzursuzluk meydana getirmeye başlıyor. Elbette ki büyüklerin kendi görüşlerini söylemeleri iyidir. Ama her zaman baskı yapmaları hiçte iyi sonuçlar doğurmuyor. Her zaman kendi kendilerini hatasız görüp baskı yaptıkları zaman evlâtları onları sevmez oluyor. Zaten insanların birbirlerinden ayrılma sebeplerinden birisi de herkesin kendini haklı görmesinden dolayıdır. Ve çoğu insan haklı veya haksız oluşunu dini kıstaslara göre ayarlamıyor. Kendi düşünce ve almış olduğu eğitime göre değerlendiriyor. Keşke insanlar: “Bende beşerim, yanlış düşünebilirim” deyip başkasına da ara sıra hak vermeye çalışsalardı. Ben bu adamın yerinde olsaydım, acaba ben ne yapardım diyebilseydiler. Bazen de kendimizi karşımızdaki insanın yerine koyup öyle düşünelim. Başkalarından beklediğimiz ilgiyi, yardımı acaba bizler başkalarına gösteriyor muyuz? Yoksa hep kendi menfaatimiz açısından mı düşünüyoruz? Hep başkalarını suçlayan nice insanlar var ki; kendi suçladığı insanların yaptığı yanlışları kendisi fazlasıyla yapıyor farkında bile değil veya işine gelmiyor. Meselâ: Bazıları akraba ve arkadaşları tarafından sorulmayı ve ziyaret edilmeyi isterler. Ama kendisi hiçbir zaman kimseyi sormaz ve ziyaret etmez. Aslında her olayı büyültmeyip insanları hoş görmek lâzım. Her zaman karşı taraf kötüdür, kötü düşüncelidir diye düşünmeyelim. Herkes nefsimden üstündür, bir günahkâr varsa o da benim diye düşünülmelidir. Evlâtlar da kendi kendilerine çekidüzen vermelidir. Öyleleri var ki anne ve babasından küsülü. Din-i mübin-i İslâm; diğer Müslümanlarla dahi üç günden fazla küs durmayı kabul etmezken, nasıl olur da anne ve babadan küsülür? İster annemiz, babamız haklı olsun, ister haksız olsun. Anne ve babayla hiçbir hâlükârda küsmek caiz değildir. Bazı Müslümanları görüyoruz hacca gidiyor. Anne ve babasından küsülü olarak gidiyor. Gelip de onlarla helâlleşmiyor bile. Bunlar anne ve babasının kendi ayaklarına gelmesini bekliyorlar. Kendisini Allah-u Teala’nın rahmetine muhtaç hisseden gelip anne ve babasının gönlünü hoş etmelidir. Allah-u Teala’nın kendisini affetmesini

Firaset-ül Mü’minin

199

umursamayan, cehennemden korkmayan kibirli insanlarda cahilce hareketlerine devam ederler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Onlar senin hem cennetin, hem de cehennemindir. (yani onlar sebebiyle cennete de cehenneme de girebilirsin)”4 buyururlar. Sıradan insanların kalbini kırmak o kadar kötü bir davranış iken, anne ve babanın kalbini kırmak ne kadar günahtır onu varın siz düşünün. Başka insanlara dünyalık menfaatler için yaptığımız hizmetlerin, yardakçılığın, saygının zerresini anne ve babamıza yapsak onları da memnun etmiş olacağız. Cenab-ı Hakkın da rızasını kazanmış olacağız. Zaten anne ve babalarımız bizden çok şeyler istemiyorlar ki, o istedikleri azıcık bir sevgi ve saygıyı da onlara çok görürsek acaba bizlerdeki kalp midir, taş mıdır? Bilemiyorum. Öyleyse cehennemden kurtulup cennete girmek için. Anne ve babalarımızın rızasını kazanmaya çalışalım. Onları üzmeyelim. Onları kızdırmayalım. Onlar bize kızdıkları zaman güzellikle karşılık verelim. Onları hatalarıyla beraber sevip kabul edelim. Güzel hasletlere kavuşmaları için dua edelim. Onların üzülmemeleri için kötü alışkanlıklardan uzak duralım. Onların bizlere yapacakları nasihatlere kulak verelim. Her zaman onlar bir şey bilmiyorlar, ben daha iyi biliyorum, ben haklıyım demeyelim. Çünkü onlar da tecrübeli insanlardır. Onun için bizlerin faydasına olan nasihatlerini iyice düşünelim. Umulur ki bu konuda annem babam daha haklı olabilir diye düşünelim. Evleneceğimiz zaman dahi onların da görüşlerini, rızalarını almadan evlenmeyelim. Şimdiki gençler evlenirken anne ve babasına hiç danışmıyor. Kendi bildikleri gibi evleniyorlar daha sonra da çoğu pişman oluyor. Hâlbuki evlenirken anne ve babasıyla istişare edip, onların da rızası alındığı zaman o evlilikler Allah’ın izniyle daha bereketli, daha huzurlu olur. Bazen anne ve babalar, “filan kızı alma diyorlar” o genç te almak istiyor. Böyle bir durumda ne yapılmalıdır? Benim tavsiyem odur ki: Böyle bir durumda anne ve babaların görüşlerine bakılır. Niçin almamamı söylüyor? Eğer gerekçelerinde haklıysalar onlar muhakkak dinlenmelidir. Ama gerekçeleri geçersizse onlara bakılmaz. Aynı zamanda onların gerekçeleri kayda değer mi; değmez mi? Onu da bilirkişiye, ilim ehline sormak lâzımdır. Diyelim ki: Sen dindar, kapalı, asil bir kadın almak istiyorsun, annen baban da açık saçık, dinden uzak birini almayı söylüyorsa onlar dinlenilmez. Ama onlar iffetli, güzel ahlâklı dindar birini sana söylüyorlar. Sen de kendi nefsine uyup bu ahlâkların zıddını taşıyan birini almak istiyorsan sen haksızsın demektir. Anneler çoğu zaman oğluna herkesi lâyık görmüyor, bu yüzden oğluna lâyık birini almak istiyor. Anne kendi kendini öldürüyor yine de evlât bildiğini yapıyor. Bazen annenin kendisine tavsiye ettiği kız; güzellikte, ahlâkta, dindarlıkta, asalette, kendisinin seçtiğinden çok daha önde olduğu halde, o
4

Mükâşefetü’l Kulûb – Fezail-i A’mal

200

Firaset-ül Mü’minin

yine de gidip daha çirkin, daha ahlâkı düşük birini alıyor. Sonra da pişman oluyor; ama o zaman da iş işten geçmiş oluyor. İnsanlar genelde bir defa evleniyor. O yüzden iyice düşünmeli, kararını iyi vermelidir. Çoğu kızlar evlenene kadar o gencin huyuna göre hareket ediyor: Yüzü güler, dili tatlı, ahlâkı mütevazı; ama evlendikten sonra, âdeta işi bitmiş gibi, ateş oluyor. Karşınızda öfke saçan birini görüyorsunuz ve hiç hatasını da kabul etmiyor. Sanki o kadın gitmiş başka biri gelmiş. Evlenmeden önce çok güzel ahlâk örnekleri sergileyen, âdeta güzel ahlâkıyla insanları kendisine hayran bırakan bu kadınlar, acaba niçin evlendikten sonra da bu güzel hasleti sürdürmüyorlar. Kocalarını hayretler içersinde bırakıyorlar. Aslında kadınlar şöyle düşünmeli: Şu kocam benim dindarlığıma, güzel ahlâkıma, dış görünüşüme güvendi beni aldı, ne hayallerle benimle evlendi. Bende öyle biri olayım ki, onu bu düşüncesinde hayal kırıklığına, uğratmayayım, mahcup etmeyeyim. Hatta daha önceki halimden daha güzel huylu, sabırlı bir kadın olayım ki, kocam benimle evlendiğine pişman olmasın. Birilerine bizleri övüp de veriyorlar; ama sonra da o övgülerin hepsi boşa çıkıyor. Bu, kendini bilen kişiler için çok mahcup olunacak, üzüntü duyulacak bir durumdur. Gerçek Allah dostlarını, şayet birileri kendilerinde olmayan hasletlerle övdükleri zaman, onlar da çok gayret gösterirlermiş ki, insanlar kendilerini nasıl zannediyorlarsa öyle olsunlar diye. Evlilik olayı çok önemli bir şeydir. Öyleyse evlenen gençler aldıkları kızların tesettürlü olup olmadığına, dinini bilip amel edip etmediğine, kendisinin sevebileceği bir simaya (güzelliğe) sahip olup olmadığına, ailesinin de ahlâkî durumuna bakmalıdır. Güzel bir aile ortamında yetişmeyen çocuklar da genellikle o ahlâk üzere yetişirler. Şayet orada hiç dini bir sohbet, dini bir ders, edep, terbiye yoksa anne ve babası hep sövüyorlarsa, onların kızları da genelde onlar gibi olur. O yüzden onlardan da uzak durun. Böylesi kötü ahlaklardan uzak olmak için anne, baba, dede ve diğer büyükler küçüklere örnek olmalıdırlar. Şimdi bir evi de düşünün ki: O evde baba kızdığı zaman devamlı çocuklarına ve başkalarına söver ise, onun oğlu da kendisini örnek alacak, büyüyünce o da söven ve küfreden biri olacak. Bu kişiden olacak olan evlâtlar da küfreden olacak. Böylece nesilden nesile bu kötü huy devam edip gidecek. Sövmeyi adet haline getiren evlere, iş yerlerine, mahallelere ve ailelere bakıyorsunuz oralarda yetişen çocuklar da çok küfürbaz. Böyle çirkin lâfları o kadar çok kullanıyorlar ki, artık alışkanlık olmuş, küfretmezlerse rahat edemiyorlar. İki üç lâf kullanıyorlar dördüncüsü muhakkak küfürdür. İşin daha kötüsü kendi kendini böyle sövmeye alıştıranlar çoğu zaman kutsal değerler olan: Allah’a, kitaba, dine de sövüyorlar. Zaten kutsal değerlere dil uzatanların imanı da nikâhı da gider. Bir insandan iman gitti mi şimdiye kadar yapmış olduğu ibadetlerinin sevapları boşa gittiği gibi, hanımıyla olan nikâh bağıda kopacağından büyük günaha girer. Sövmeyi böyle sık sık yapanlar artık sövmek kendilerine normal geliyor. Küfretmenin günah olduğunu bile unutuyorlar.

Firaset-ül Mü’minin

201

Bazı ailelerde evin hanımı, kızına sövüp sayıyor, ne ağzı, ne de gözü kalıyor, bu da yetmez bedduaları savuruyor. Böyle kadınlar ne kötü kadın, ne kötü örnek, ne kötü anne! Böyle kadınların yanında yetişen kızlar da kendileri gibi kötü ahlâklı olacak. Bu zarar, toplumu da kötü yönde etkiler. Aynı zamanda çok söven bir kadının kızını da, çok yakinen tanımadıkça almamak gerekir. Çünkü insanlar genelde bulundukları ortamlardan etkilenirler. Şu çocuklarına sık sık beddualar edenler; çocuklarına bir belâ geldiğinde başlıyorlar: “Ahu figana!” Hâlbuki bilmiyorlar ki, gelen belâ bedduaları yüzünden gelmiştir. Lütfen kötü huylarımızla evlâtlarımıza yanlış örnek olmayalım. Evlâtlarımız bozuldu mu, toplumumuz da bozulur, ahlâk denen bir şey kalmaz. İşte ahlâkında büyük sorunlar olan toplumlar ve aileler, mutluluğu ve huzuru bulamazlar, onlardan sonra gelen nesiller de, aileler de huzuru yakalayamazlar. Huysuz, geçimsiz bir ailede yetişen bir çocuğu düşünün: Çocuk gözünü açmış annesi babası hep kavga ediyor, küçük meseleler yüzünden huzursuzluk yapılıyor, kızdıkları zaman da hemen küfürleri savuruyorlarsa, bu huzursuzluklar, o çocuk büyüyünce onun evinde de olacağı gibi, nesilden nesile de bu huzursuzluklar devam edip gidecektir. Bizden sonrakiler de huzuru yakalayamayacaklardır. Çünkü onlar da büyüklerinden gördükleri huzursuzlukları aynen devam ettireceklerdir. Şayet onlardan kadına zulüm, haksızlık, evde geçimsizlik, küçük meselelerden dolayı kavga çıkarmak görmüşse, bu kişi ileride yapacağı yanlışlıklara, haksızlıklara doğru diye bakıp kendini hep haklı sanacaktır. Ama bu ailelerde İslâm ahlâkı olsaydı, geçimlilik ve kızmamak olsaydı, alçak gönüllülük, tatlı dillilik olsaydı, o aile yuvasında gurura, kibre, şiddet ve öfkeye yer verilmemiş olsaydı, onlardan sonra gelen aileler de huzurlu, mutlu, âdil dürüst, merhametli, yardımsever olurlardı, insanca, islamca yaşamış olurlardı. Demek ki, her iyiliğin ve kötülüğün kaynağı bizleriz. Şayet bizler güzel ahlâklı olabilirsek, ailelerde ve toplumda huzur oluşur, kaliteli nesiller devam eder. Her konuda bizden sonra gelen evlâtlarımıza güzel örnekler olursak, devlet de kendi toplumunu ahlâk bozucu, ciddiyetten uzak ve şiddete sevk edici yayınlardan korursa, o vatan İslâm’ın istediği güzel ahlâkı ihya etmesinden dolayı huzurlu olduğu gibi sıkıntıları da yok olacaktır. “Dert belli deva belli uygulayacak olanlar nerede? İlâca bakmakla hasta iyi olmaz ki?” Hâlbuki biz Müslümanlar güzel ahlâk ve edebimizle başkalarına örnek olmalıyız. Çünkü kendisine tabi olduğumuz Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Ona lâyık olmalıyız. Bazı yörelerin insanlarına bakıyoruz: Kendilerinde kibir, gurur, cehalet, hasetlik ve sövme son haddinde, hatta cezaevinde yatmış olmayı, erkeklik, üstünlük olarak görüyorlar. Hâlbuki gerçek İslâm toplumunda hilim, tevazu, alçak gönüllülük, hoşgörü, güzel ahlâk ve ilim esastır. Huylarımızı dinimize

202

Firaset-ül Mü’minin

göre ayarlayalım, nefsimize göre değil. Bu huyları anlatırsak konu çok uzar gider. (İsteyenler “Uyarı” adlı eserimizden okuyabilirler.) Bir de evleneceğiniz zaman, anne ve kız kardeşlerinizden edep ve terbiyeden anlayanlar, istediğiniz kızla gidip biraz oturup konuşsunlar. Onun edebine, terbiyesine, oturup kalkışına, konuşmasına, büyüklere karşı olan saygısına bir baksınlar. Güzel ahlâklı kızla, güzel ahlâklı olmayan az çok kendini belli ettirir. Bunun yanında onları tanıyanlardan, o ailenin ve kızın ahlâkî durumları sorulur. Şayet iyi haber alır isen o işe girişirsin. Sen tedbirini al gerisini Cenab-ı Hakka bırak. Ve sana hayırlı bir eş nasip etmesi için Allah-u Teala’ya dua et. Senin yapabileceğin bu gibi tedbirlerdir. Bu gibi konularda anne ve babalarımızın da görüşlerini alalım. Özellikle kızlar buna çok dikkat etmelidir. Anne ve babasından izin almadan evlenen bir kızdan, yapılan tavsiye şöyledir: “Ben okul okuyan genç bir kızdım. Okulumun bitmesine az kalmıştı ki bir gençle tanıştım. Onunla birbirimizi sevdik ve netice okul bitince evlenmeyi plânladık. Ben durumu anneme anlattım. Babam duyunca oğlanı araştırmış olacak ki izin vermek istemedi. Kızarak gitmesi hiç umurumda bile değildi. Çünkü sevdiğim gençle evlenecektim. Onun rızasını almadan sevdiğim gençle düğün hazırlıklarına başladık. Evlendiğim zaman anne ve babama geldik, babam hiç te memnun değildi. Rızası olmadığı için kızgınlığı belli oluyordu; ama benim hiç umurumda değildi. Daha sonra evlendik, ben de öğretmen oldum; ama bu sevip te evlendiğim genç kısa zaman sonra yavaş yavaş değişmeye başladı. Ben çalışıyorum, o gidip kahvehane de boş yere zaman geçiriyor. Bir şey desem beni azarlıyor. Artık dayanamaz oldum. Meseleyi kayınvalideme anlattım. O da evliliktir deyip aldırış etmedi. Daha sonra bir çocuğum oldu; ama hani o babalık yapacak baba. Çünkü kocam evi iyicene ihmal etmeye başladı. Artık dayanamadım ağlayarak olayı anneme anlattım. Anne ve baba şefkati; hemen iki saat sonra bir baktım yanımdalar. Gelip kayınvalidemle, kayınbabamla ne konuştular bilmiyorum hemen beni alıp götürmeye karar verdiler. Ve mahkemeye çıktık tek celsede ayrıldık. Babam benim halime çok üzüldüğü için bir yanı felç oldu. Şimdi benim yüzümden felç olan babama mı, babasız yetişecek evlâdıma mı yanayım. Onun için ey kızlar: Siz olun bir kaç tatlı söze kanıp da anne ve babanızdan, büyüklerinizden, ailenizden habersiz, onların iznini, rızasını almadan evlenmeyiniz. Çünkü onlar tecrübeli insanlar yoksa benim durumuma düşersiniz. O zaman da çok geç kalınmış olunur.” Öyleyse mümkün oldukça bizimle onların rızalarını birleştirmeye çalışalım. Onlar bizlere evlenmeyi teklif ettikleri zaman da boş yere yıllarca evliliği geciktirmeyelim.

Firaset-ül Mü’minin

203

EVLENMENİN ÖNEMİ VE EVLENMEYİ GECİKTİRMENİN FAYDA VE ZARARLARI
Bazı genç kardeşlerimiz var ki, evlenmeyi sebepsiz olarak geciktiriyorlar. Günümüzde de her şey insanı fuhşa, zinaya harama çağırıyor. Bu devirde evlenmeyi geciktirmek hiçte uygun değil. Zaten bu gecikmeden dolayı günaha girenler veya günaha düşme tehlikesi olanlar muhakkak bir an evvel evlenmelidirler. Şehveti kendisini zorlamayan, günahlara, haram nazarlara sevk etmeyen kişinin de bir an evlenmesi daha uygundur. Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurdular: “Dindarlığını ve ahlâkını beğendiğiniz kimse, ailenizden birisiyle evlenmek isterse, onları evlendirin. Şayet bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.”1 Bir başka hadîs-i şerifte: Üç şey vardır ki geciktirilmez: “Vakti geldiğinde namaz, hazır olduğunda cenaze, dengi bulunduğunda bekârı evlendirmek.”2 Aynı zamanda evlilik beşer için bir ihtiyaçtır, şehvetlerin teskini için lâzımdır. Şehvet insanda da, başka canlılarda da, yaşlısında da, gencinde de var. Evlenmeyip insanın kendi kendini sıkıntıya koymasına gerek yok. Evlenmek insanın can sıkıntısını giderir, neşeli ve huzurlu olmasını sağlar. Çünkü yalnız yaşamak inanın fıtratına uymamaktadır. Bir de evlenen kişiler stresini hanımıyla giderdiği gibi, yüzleri de güzelleşiyor. Evlenen kişi üzerinde sorumluluk hissettiği için olaylar karşısında, “zaten kimsem yok” deyip kendi kendini hemen boşluğa bırakmıyor. Kendini ayakta tutmak zorunda hissediyor. Yani çok düzenli bir hayatı oluyor. Ruhi bunalımlara kolay kolay düşmediği gibi, içki, kumar gibi kötü alışkanlıklardan da büyük ihtimal korunmuş oluyor. En azından evine, işine düzenli bir şekilde gidip geliyor. Bekârlar gibi “nerede akşam orada sabah” demiyor. Sorumsuzca yaşamıyor. Demek ki, evlenmek toplum açısından da çok faydalı. Çünkü evlilik, topluma sorumluluk duygusu taşıyan, düzenli şekilde işine bakıp, belâlardan sakınan insanların yetişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda bu kişiler, vatana, millete, dine daha faydalı evlâtlar yetiştiriyorlar. Salih evlâtlar yetiştiren insanların amel defterleri öldükten sonra bile kapanmayıp açık kalıyor. Kısacası: Evlilik, neslin devamını sağladığı, fuhuş kapısını kapadığı, dini ve namusu koruduğu, üzüntü ve sevinci paylaşacak bir arkadaş sağladığı, yaşlılıkta himaye edilmeyi, aile ortamının devamını sağladığı, kişiyi günahtan, hayâsızlıktan ve toplumu ahlâkî çöküntüden koruduğu, kadınları himaye ettiği ve baba şefkatinden,
1 2

Tirmizî, Nikâh: 3 Tirmizî, Salât: 13, No:171, 1/320

204

Firaset-ül Mü’minin

terbiyesinden mahrum gayrı meşru çocukların çoğalmasını engellediği için faydası inkâr edilemez. Eğitimini tam alamayan çocuklar toplum için bir tehlikedir. Daha nice faydalardan dolayı dinimiz evliliği teşvik etmiştir. O yüzden evlilikler zorlaştırılmamalı; kolaylaştırılmalıdır. Bir hadîs-i şerifte en kolay evliliğin en hayırlı evlilik olduğu bildirilmiştir.3 Evlenmek mi; yoksa evlenmemek mi daha iyidir? Ona kesin cevap vermek herkes için geçerli olmayabilir. Genelde çoğu insan için evlilik bekârlığa nazaran daha iyidir. Az insan için de evlenmemek daha iyi olabilir. İşte bizler o azınlıkta mıyız, yoksa çoğunlukta mıyız? Benim için evlenmek mi, evlenmemek mi daha iyi, ona ancak evlenecek kişi karar verebilir. Biz kimsenin hakkında karar veremeyiz. Yalnız bizler evlenmenin fayda ve zararlarını belirtelim ki, herkes ne kadar fayda ve ne kadar zararda olduğunun tercihini kendisi yapsın. Âlimler evlenmenin faydalarını da, zararlarını da belirtmişler. Bazı âlimler kendilerini ilme verdikleri için hiç evlenmemişler. Şimdi bizler evliliği tavsiye ederken, ilim öğrenmek veya ilmini tamamlamak için veya özel ve geçerli bir sebepten dolayı geç evlenmenin gerektiğine inananlara bir şey demiyoruz. Bir kişiyi düşünün ki: Kendini ilmini tamamlamaya, ilimde derinleşmeye ve nefsini ıslah etmeye adamış, aynı zamanda evlendiği zaman manevî yolda ve ilimde çok aksamalar olacağına kanaat getiriyorsa, bu kişi kendi bulunduğu durumu farklı değerlendirebilir. Bir şahıs da düşünün ki, ilim yapıyor; ama gözü çok ilerlemede yok, öğreneceği ilim çok ta zor değil, bunun yanında nefis tezkiyesiyle ciddî bir şekilde uğraşmıyor. Yani evlilik hariç dünyanın her türlü helâl zevklerinden istifade ediyor. Veya evlense dahi, elde etmek istediklerini kolayca ve kısa bir zamanda elde edebiliyorsa, bu kişinin çok önemli olmayan mazeretler ileri sürerek, bu zamanda evliliği geciktirmesi çok doğru olmasa gerek. Anlatmak istediğimi, sözü fazla uzatmak istemediğimden dolayı tam olarak yazıya dökemiyorum. İnşallah okuyucu ne demek istediğimizi anlar. Veya bazı âlimler; kendini tamamen ilme, dine hizmete verdiği için ve bulunduğu ortam ve durum da evlenmeye elverişli olmadığı için evlenmemiş, onları da ayrı düşünelim. Bazıları da; bulundukları şehirde çok pahalılık olduğunu, geçim ve kiranın çok sorun olduğunu dile getirip, bir alt yapının gerekliliğini söylüyorlar. Bunlar da güzel düşünüyorlar. Herkes kendi durumunu, evliliğe duyduğu ihtiyacı, günahlara düşüp düşmeme durumuna göre güzel bir şekilde ayarlamalıdır. Şuna da dikkat etmek lâzımdır. Burada durumu iyi olanlar için sorun yok, durumu zayıf olanlar da bir an evvel bir alt yapı hazırlamaya çalışmalıdırlar. Alt yapı hazırlıyorum diyerekten aşırı mal biriktirmeye girilmemelidir. Normal bir şekilde aslî ihtiyaçlarımızı görebilirsek, evlenmede engel yok demektir. Tabi evlenmememiz veya evlenmeyi geciktirmemiz, haram
3

Ebû Davud, Nikâh: 31

Firaset-ül Mü’minin

205

nazarlara, şehvetle ilgili günahlara girmemek şartıyladır. Şayet evlenmediğimiz takdirde günahlara girmeler oluyorsa bir an evvel evlenmenin çarelerine bakılmalıdır. Bizim hatırlatmalarımız; çok geçerli bir sebep olmadığı halde veya ben hizmet ediyorum diyerekten evlenmeyi bir hayli geciktirip sonra evlenenleredir. Âlimler şu gerçeğin altını çizmişler. “Evlenmekle insan çok büyük bir meşguliyete giriyor. Çoluk çocukla, aileyle, geçimle uğraşanlar, eskisi gibi boş vakit bulamıyorlar.” Ben de diyorum ki: Madem evlilik çok meşguliyeti beraberinde getiriyor, o halde bu meşguliyetimizi, genç yaşta evlenerek atlatalım. Yaşımız ilerlediği zaman bu meşguliyet, bizleri çok şeylerden alıkor. Bir insan gençliğinde hizmet edip yaşlılığına doğru ibadet ve hizmetten uzaklaşması mı; yoksa biran evvel gerekli olan ilimleri bitirip, genç yaşta evlenip, evliliğin getirmiş olduğu meşguliyetlerle ilgilenip, yaşlılığa doğru giderken de dini hizmete kendini vermesi mi daha iyi? Bence; çok zarurî hizmetleri, ilimleri ve çalışmaları bitirdikten sonra evlenip bu hususta gelecek engelleri de genç yaşta göğüsleyip, ölüme doğru yaklaştıkça da hizmete, ibadete ağırlık verilmesi daha faydalıdır. Bir de erken evlenen kişinin çocukları büyüyünce kendisi çok daha güzel hizmetler sunabilir. Ama geç evlendiğinden dolayı çocukları küçük olanların meşguliyeti çok olacağından hizmette bulunması zordur. Günbegün daha çok zorluklarla karşılaşıverir. Önemli olan evliliğimiz, sırf nefsimiz ve şehvetimiz için olmasın. Şehvete, kadına esir düşüp hizmetten, ilimden uzaklaşmayalım. Evlilik insanı haram kazançlara sevk ederse, hizmeti, ilmi bırakıp şehvetin esiri ederse veya kadına zulüm edilirse faydalı olmaz. Bizler evlilik nimetinden, dine daha fazla hizmet için faydalanalım. Kadınların bu konuda pek çok hizmetleri de olmaktadır. Bizler evlenmekle, dinimiz de ve hizmetimizde bizlere sağlayacağı faydaları elde etmeye çalışalım. Bizlere vereceği zararlardan da uzak duralım. Zaten sorun evlilikte değil; sorun bizlerin şahsında. Evliliğin zararları belli; faydaları da belli. Bir insan evlendiği için ilmi, hizmeti bırakıp şehvete, dünyalığa dalarsa elbette yanlış; ama evin hanımı, kendisine ev işlerinde yardımcı olup, kendiside ilimle, hizmetle ve dünyalık ihtiyaçlarıyla uğraşırsa elbette evlilik güzeldir. Bir de bizler evlilik hususunda başka zatlara bakmayalım. Onların durumu ayrıdır, seninki ayrıdır. Sen nefsinden sorumlusun. Bazı zatlar ilimle, hizmetle uğraştığı için, bulunduğu zaman ve ortam evliliğe uygun olmadığı için ve daha fazla hizmet için evlilikten uzaklaşmışlar. Şehvetleri de onları rahatsız etmemiş. Öyleyse onların durumlarıyla kendimizi kıyaslamayalım. Onların zamanında günümüzdeki gibi açık saçıklık, günaha sürükleyen sebepler bu kadar çok değildi. Onlar ilimle iştigal ediyorlardı. Bir de onlar manevî yönden çok kuvvetliydiler. Sizler aynı kuvvette değilseniz, evlenmelisiniz. Bazı kişiler var ilimle uğraşmıyor; uğraşsa da uğraştığı ilmi elde etmek çok zor olmadığı için evlilik, onun ilmine ve yapacağı hizmete hiç de engel değildir. Bunun yanında ortam ve zaman da müsait olup, aynı zamanda şehvet

206

Firaset-ül Mü’minin

de onu rahatsız ediyorsa bu insanlar evlenmelidirler. Evlenmek elbette bazı sıkıntıları beraberinde getirecektir. Ama bu aksaklıklar oluyor diye evlenmekten kaçınılmaz. Önemli olan görebileceğimiz manevî zararları asgarîye indirip, evliliğin faydalarından istifade etmeye çalışmamızdır. Şimdi bazı mazeretler veya bazı istisnaî durumlar olabilir. O zaman evlenmenin geciktirilmesi daha faydalı olabilir. Ama öyle çok önemli durumlar söz konusu değilse, evlenilsin. Tabi herkes kendine göre bazı sebepler bulmuş. Ama sebepler çoğu zaman pek de tatmin edici olmamaktadır. Onlardan bazısı şöyle düşünüyor: “Ben evimin tüm eksiklerini tamamlayayım, devlet dairesine gireyim veya zengin olayım sonra evlenirim.” Tabi bazı gençlerin çalıştığı işe bakıyorsun, oradan aldığı parayla, 10-15 yılda evinin eksiklerini kendi düşündüğü şekilde tamamlayamaz. Bu genç ihtiyacı olan zarurî eşyalarını alıp, diğerlerini de evlendikten sonra yavaş yavaş tamamlasa, bence daha yerinde bir iş yapmış olur. Devlet dairesine girmeyi, zengin olmayı bekleyen gençler, gelecekte ne olacaklarını nereden bilecekler? Belki daha fakir olabilir, belki hiç de devlet dairesine giremezler. O zaman bu gençler yıllarca bekâr olarak bekleyecek. Bu da yanlıştır. Bizim rızkımızı veren devlet değil, Allah-u Teala’dır. Nice, devlet dairesinde olmadığı halde durumu zengin olan insanlar var. Evlenmek için zengin olmanın şart olduğuna inananların anlayışına göre; o zaman zavallı fakirler hiç evlenmesin. Zaten günümüzde çoğuna bakıyorsun; adamın evinde pek çok eşyası var, işinde çalışıyor, belli bir geliri var. Halen kendi kendini fakir görüyor. Bu konuda çok korkak ta olmamak lâzımdır. Nice fakirleri görüyoruz, evlenince rızkları bollaşmış, durumları daha iyi olmuş. Yani evlenmek fakir düşmek demek değildir.

‫وأنكحوا اليامى منكم والصالحين من عبادكم وإمائكم إن يكونوا فقراء‬ َ َ ُ ُ ُ َ ِ ْ ُ ِ َ َِ ْ ُ ِ َ ِ ْ ِ َ ِ ِ ّ َ ْ ُ ِ َ َ َ ْ ُ ِ ََ ٌ َِ ٌ ِ َ ُ َ ِ ِْ َ ِ ُ ُ ِ ِ ْ ُ ‫يغنهم ال من فضله وال واسع عليم‬
Kur’an-ı Kerim’de yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lutfuyla onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütuf sahibi)’dir, (her şeyi) bilendir.”4 Tabi bazı sorumluluklar, bazı külfetler insanın üzerine yüklenecek. O kadar da olacak, gülü seven dikenine katlanır. Birde durumu iyi olup evlenenlerin, ileride fakir düşmeyeceklerinin garantisi de yoktur. Bazıları var ki, ben hizmet ediyorum diye evlenmiyor. Şimdi bazı hizmetlerde insan evlenmemek zorunda kalabilir. Günlerinin çoğu savaşlarda, hapishanelerde geçen bir insan gibi. Ama her türlü hizmet şekline evlilik zarar vermez ki! Çoğu zaman evlilik hizmetin daha da verimli olmasını sağlıyor. Çünkü evin hanımı kocasının her türlü işini görüyor. Elbisesini yıkıyor, yemeğini yapıyor, bunlar hep zaman alan şeyler. Evin hanımı bunları yapınca, kocası da
4

Nur sûresi, ayet:32

Firaset-ül Mü’minin

207

hizmetini, dersini daha güzel bir şekilde yürütür. Bunun yanında insanın kendi hanımı da hizmet etse, genç kızlara ve hanımlara dinlerini öğretse, o zaman da hem koca, hem de hanım gayret etmiş olup, hizmette çift kanattan yapılmış olur. Daha güzel sonuçlar elde edilir. Bu evlenmeyen insanların çoğu ileride zaten evleniyorlar. Ben de diyorum ki, madem ileride evleneceksiniz, o halde şimdi evlenin. Hizmet ediyorum, diyerekten evlenmeyi çok geciktiriyorsun. Daha sonra da dünya işlerine düşüyorsun. Erken evlen, sonrada hizmete daha ağırlık ver. Çünkü erken evlenenler pek çok sıkıntılardan kurtuldukları için, ileride hizmet imkânları da daha fazla oluyor.

Evliliği Geciktirmenin Sakıncalarından Bazıları Şunlardır:
1) Güzelliğin gidiyor gelmiyor. Hâlbuki insanın yaşı genç iken evlendiği zaman istediği vasıfta bir kızı alabilir. Ama yaşı biraz ilerleyince her istediği kızı vermiyorlar. Yaşı geçmiş, evde kalmış ve ilimden mahrum kızları almak zorunda kalıyor. Onlardan bazıları; kusurları olduğu için evde kalmışlar. Ya hastadır, ya çok çirkindir veya başka sorunları vardır. Tabi her evde kalan böyledir demiyoruz. Ama en azından bir kısmı böyledir. Çoğu gençleri görüyoruz evliliğini geciktiriyor. Tabi geciktirmenin sebepleri herkeste farklı farklı oluyor. Kimileri var, kimseyi beğenmiyor veya kendisi beğeniyor bu defa da onun annesi, kız kardeşleri beğenmiyor veya sunduğu şartlar çok ağır. Meselâ şöyle diyor: Alacağım kız dindar olsun, güzel olsun, ahlâklı olsun, asil soydan olsun, mavi gözlü, sarı saçlı, uzun boylu, beyaz tenli olsun. Âdeta huri arıyor. Bir kardeşimiz vardı. Bu şartlarda kız arayan arkadaşlarına şaka yaparak şöyle diyordu: “Kardeşim sen böyle misin ki, huri gibi kız arıyorsun.” Evet, bu sözünde hakikat yönü çok. Öyleyse bizler kendimize uygun olanı bulalım. Bazı anneleri görüyorsun kusursuz gelin arıyor. Oğluna bakıyorsun, oğlunun her yönü kusur. Yani; gerek şekilde olsun, gerek huylarda olsun birbirine yakın insanları seçin, aralarında büyük farklılıklar oldu mu, bu defa biri diğerini beğenmez olur. Veya biri diğerini hor görmeye başlar. Bir hoca hanım vardı; kendi Kur’an kursunda böyle kusursuz gelin arayanlara şöyle diyordu: “Ancak böyle bir gelin bulmanız için yaptırmaya vermeniz lâzımdır. Hazırda istediğiniz türden yoktur.” İşte Müslüman gençlere tavsiyemiz böyle şartlarınız çok ağır olduğunda, kimseyi beğenmediğinizde evlenmeniz de zor oluyor. Çoğu zaman böyle şartlarla kız arayanlar öyle birilerine düşüyorlar ki istediklerinin tamamen zıddı bir durumda. Böyle çok oluyor. Veya istediğini buluyor; ama bu defa huzuru bulamayıp kısa sürede ayrılıyorlar. Çünkü bunlar sadece güzelliğe önem veriyorlar. İstedikleri güzel de güzelliğiyle mağrurlanıp kendilerini beğenmiyor veya hiç boyun eğmiyor. İşte ahlâk, terbiye, dini eğitim olmadıktan sonra tek başına güzellik pek çok sorunları da beraberinde getiriyor. İlk önce dindar oluşuna, edepli, terbiyeli, güzel ahlâklı oluşuna dikkat edin. Sonra da güzelliği de normal ise, senin sevebileceğin bir yapıya sahipse,

208

Firaset-ül Mü’minin

yok deme. Yani çok aşırı güzel değil diye, o dindar olanı da elinden kaçırma. Güzellik geçici şeylerdir ve her zaman tek başına mutluluk, huzur getirmez. Bu sözümüz, alacağınız bayan istersen çirkin olsun, ister sevemeyeceğiniz olsun alın getirin demek değildir. Yani; bu gibi durumlarda her şeyin normali tercih edilse güzel olur. İşte şartlarını ağır tutan bu gençler evliliği geciktiriyorlar, bu defa da bir bakıyorsunuz ki, saçlarına aklar düşmüş. Zaten bu zaman ki gençlerin saçı, sakalı gençken ağarıyor, çabuk yıpranıyorlar. Bu defa da her kızı kendisine vermiyorlar. Bazıları da; alacağım kız muhakkak yabancı olmalıdır diyor. İlk başlarda akrabalar kendisine kızlarını veriyorlar; ama o istemiyor. Yabancılar da istediği kızı kendisine vermiyorlar. Bu defa oğlanın annesi; akrabadan almadın, bari yabancıdan alacağımız kız, güzellik yönünden akrabanın bize teklif ettiğinden daha güzel olsun ki, akrabalar: “Bizim kızımızı istemediniz, bari aldığınız gelin bizim size vereceğimizden güzel mi ki,” demesinler diye kusursuz gelin bulmaya çalışıyor. Bu defa da, çoğu zaman istedikleri kızı da yabancılar vermiyor. Çünkü istedikleri vasıftaki kızların da isteyeni çok oluyor. Yani anlayacağınız işi nefse döküveriyorlar. Bir işin içine de nefis girince hakkı bulmak, uygulamak zor olur. Günümüzde yabancı olma şartını koyuyorlar; ama bu şart çok ta lüzumlu bir şart değil. Bakıyorsunuz, akrabalar içersinde dindarlığı, ahlâkı, edebi ve güzelliğiyle tanınmış bir kız var. Onu akraba diye almıyor. Hiç ahlâkını, dindarlığını bilmediği yabancı birini alıyor. Bu defa ayrı sorunlar çıkıyor. Şimdi akrabada sana sunulan kız gerçekten senin alacağından çok daha güzel hasletlere sahipse, akraba da olsa onu tercih etmen; dindar olmayan veya huyunu hiç bilmediğin yabancıyı almandan daha iyidir. Yok şayet senin seçtiğinin edebi, ahlâkı dindarlığı, güzelliği akrabadaki kızdan daha üstünse onu seçmen daha yerinde olur. Yani kızın kendi şahsiyetine bakınız. Akraba olup olmaması fazla önemli değildir. Bazı akrabaların aile yapısında ahlâkî sorunlar oluyor. Meselâ akrabadır; ama ailece dindar değiller, kavgacı, dedikoducu oldukları gibi bir de fitneyi seviyorlar. Böyle ahlâken ve dinen düşük bir yapıya sahipseler, onlarla geçinmek zor ise, akraba da olsalar onlar tercih edilmemelidir. Ama aile münasip, kızları münasip ise ille de yabancı olması şart değildir. 2) Evliliği geciktiren insanlar, güçten kuvvetten düşüyorlar. Hâlbuki evlenen insanların güçlü olmaları gerekir. Zaten şimdiki insanlar güçten, kuvvetten ve cinsi iktidardan da çok çabuk düşüyorlar, çabuk yıpranıyorlar. Yani güzelim gençliğini, güzelliğini bekâr olarak geçiriyor. Solmuş, kuvvetten düşmeye yaklaşmış bir zamanda evleniyor. Bazıları da tamamen yaşlanıyor sonra evleniyor. Şimdi, madem evlenecektin o halde niye bu kadar geciktirdin? Bir de bakıyorsunuz ki, genç bir hanım almış, birkaç yıl sonra kendisi kuvvetten düşüyor tamamen yaşlanıyor. Bu defa aldığı hanım dahi kendisini beğenmiyor. Bir de böyle yaşı ilerlemiş olanlar, evlenmek isteyince eğer zenginlerse evlenebiliyorlar, O da normal yaşta ve vasıfta bir hanımı zor belâ alabiliyorlar.

Firaset-ül Mü’minin

209

Eğer parası yoksa zengin de değilse, bekâr bir kız bulması veya özürsüz bir kadın bulması imkânsız oluyor. Zaten kusuru olmayan güzel bir kızı da yaşı geçmiş birine vermezler. Verseler dahi almak bile uygun bir davranış değildir. Ailesi verse de kız kabul etmez. Hizmet edeceğim diye, kusursuz bir kız bulayım diye veya zengin olayım diye evlenmeyi geciktirenler, yaşları ilerledikten sonra pek çok sorunlarla karşılaşıyorlar. Şimdi insanlar genç yaşta evlenirlerse, karı koca arasındaki sevgi ve kaynaşma daha fazla olur. Genç bir kişi ailesiyle, çocuklarıyla daha iyi ilgilenir. Yaşı ilerlemiş bir insanın çocukları olduğu zaman onlarla hastane hastane dolaşması, onlarla ilgilenmesi bir genç gibi olamaz. O çabuk yorulur, çabuk bıkar. Hayatının sonuna doğru daha sakin bir kafayla hizmet sunabilme fırsatını kaybeder. Çünkü yeni evlenip çoluk çocukları küçük olan kişilerin pek çok işleri var demektir. Genç yaşta evlenen kişilerin ailesinin yardımına, onun anne ve babası koşar. Kendisi bulunmadığı zaman hanımıyla, çocuğuyla onlar ilgilenir. Ama geç yaşta evlenen insanların büyük ihtimal anne ve babaları belli bir süre sonra vefat ediyor veya bakıma muhtaç hale geliyorlar. Böylece onların yardımından da mahrum kalıyorlar. Bu defa genç hanımını evde yalnız bırakamıyor. Ama genç yaşta evlenseydi onun yardımına hem anne ve babası koşardı, hem de evle ilgilenecek yetişkin çocukları olurdu. O zaman hizmet edeceği zaman aklı evde kalmazdı. Nasıl olsa kızım oğlum büyümüş derdi. ▪Gençken evlenseydi Allah göstermesin ölüm erken gelip çattığında hiç olmazsa evine bakacak çocukları olacaktı. Geç yaşlarda evlenen insanlar biraz daha ölüme yakın kişilerdir. Onlar ölünce geride genç hanımı ve küçük çocukları kalıyor. O zaman da sıkıntılar doğuyor. Ama genç yaşta evlenen insanlar öldüğü zaman, evle ilgilenecek yetişkin çocukların olma şansı çok daha fazladır. Yani ben şunu vurgulamak istiyorum: “İlk önce hizmete düşüp sonra da birçok meşguliyete gireceğimize, ilk önce o meşguliyetin yoğun olduğu devreyi atlatıp daha sonra da hizmete daha fazla ağırlık verelim. Tabi burası yanlış anlaşılmasın; gençken ilmi bırakın, hizmet etmeyin demek istemiyorum. Tabi ki gençken ilim de, hizmet de edeceğiz, lâkin kendisine lâzım olan bilgileri aldığı halde, çok geçerli olmayan bahanelerle evliliği bir hayli geciktirmenin ciddî sakıncalarının olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Bir de evlilik, insanlara çok meşguliyet çıkarıyor. İşte bu meşguliyetin ilk dönemlere alınmasını uygun görüyoruz!” Hatta bazılarının evlâtları çok asi oluyor, asi bir evlâtla yaşlı bir babanın uğraşması ne kadar zordur; ama yaşı genç olsa, o evlâdın taşkınlıklarını azda olsa enleyebilir. En azından elinde oyuncak olmaz. ▪Evlenmek için zengin olmayı bekleyenlerde yanlış ediyorlar. Çoğu insan var zengin evleniyor, sonraları fakir düşüyor. Zenginliğin garantisi yok ki. O halde normal bir durumda olduğumuz zaman hemen evlenelim, eksiklerimizi daha sonraları tamamlarız. Evlenene Allah-u Teala yardım eder. Bizler evlenirken evimizin pek çok eksikleri vardı. Şimdi Elhamdülillâh durumumuz eskisinden çok daha iyidir. Çoğu tanıdığım kişiler var, yaşları bir hayli ilerlediği halde halen eksiklerini tamamlayıp zengin olmayı bekliyor. Rabbim vermezse

210

Firaset-ül Mü’minin

zorla zengin olunmaz ki. Tabi o yaşı ilerlemiş olan kişi kendisini hep genç görüyor. Hâlbuki gençlik son sürat elden gidiyor. Çabuk evlenmek insanın günaha girmesini engeller, iffet ve namusunu korumasına yardımcı olur. Evlenen insanlar hanımıyla huzur bulur. Daha düzenli bir hayatı olur. Nice taşkın gençler var ki, evlenince düzeliyor. Çünkü evlenen insanlar daha da sorumluluk duygusu hissediyorlar. Müslüman gençler geç evlenince, yani 3040 yaşlarında evlenince, bu yaşı da evlilik için normal görürlerse, bu defa kızlar da geç yaşlara kadar evlenemez. Hâlbuki kadınlar çok daha çabuk olgunlaşıyorlar. Çok daha çabuk çöküyorlar. Mesela 30-40 yaşına gelen bir kadın artık pek genç sayılmaz. Birkaç yıl sonra ondan yardım beklemeyi bırakın; belki siz ona hizmet etmek zorunda kalırsınız. Gençliğin hali başkadır. Zaten hiç evlenmemek doğru bir şey değildir. Şayet insanlar, evlenmeyi umumî olarak büyük kitlelere denk gelecek şekilde terk ederlerse günah işlemiş olurlar. O zaman evlerde kalan kızlar da mağdur olur. Günah kapıları açılır, İslâm nesli azalır. Batı ülkeleri kendi halkını çocuk yapmaları için teşvik ediyor. Onlara pek çok maddî yardımlarda bulunuyor. Bizlere de nüfus plânlamasını dayatıyor. Onlar kendi yaptıkları yanlışları gördüler ve ondan uzaklaşıyorlar. Genç nüfuslarını artırmaya çalışıyorlar. Halkının genç ve dinamik kişilerden oluşmasını istiyorlar. Nüfuslarının artışından dolayı kutlamalar yapıyorlar. Daha önceleri nüfus plânlamasına gittikleri için halklarının büyük çoğunluğu yaşlılardan oluşmaya başladı, çocuk yerine kadınlar kucaklarında köpek gezdirmeye başladılar. İşte şimdide Müslümanlar bu yanlışlara düşüyorlar. Şayet Müslümanlar böyle devam ederlerse, kısa bir zaman sonra Müslüman ülkelerinin çoğunun halkı yaşlılardan oluşacak, genç nüfus yok olacak bu da en büyük afettir. Bazı ülkeler nüfus çoğalırsa onlara iş sağlayamayız diye korkuyorlar. Hâlbuki insanların rızkını veren Cenab-ı Hak’tır. Yeter ki insanlar tembel olmasınlar, çalışkan ve üretken olsunlar, yani sebeplere yapışsınlar. Daha önceleri insanların sayısı çok azdı; ama çok açlık ve sıkıntılar çektiler, şimdi ise insanların sayısı çok fazla olmakla beraber yinede insanların pek çoğu refah bir hayat yaşıyor. Demek ki rızk, insanların çokluğundan ziyade çalışıp sebeplere yapışmakla, Allah-u Tealâ’ya güvenmekle alâkalıdır. Yüce Rabbimizin hazineleri tükenmez. Çok nüfuslu ülkeler var, onlar bizden 15- 20 kat daha fazla olmalarına rağmen ekonomileri bizimkinden daha iyi ve halkının pek çoğu da iş imkânlarına sahipler. Bu hususta da uyanık olup batının oyununa gelmeyelim. Şimdi bazı fertler, eğer günaha girmemeleri kaydıyla, önemli bazı sebeplerden dolayı evlenmezlerse onlara bizim bir şey deme hakkımız yoktur. Ama öyle geçerli olmayan sebeplerle evlenmemek veya evlenmeyi topluluklar halinde terk etmek yanlıştır. Veya evleniyorlar; ama geç evleniyorlar. Bunlar da yanlış ediyorlar. Onda da çok önemli sebepler yoksa evlenmeyi çok geciktirmek uygun değildir. Önemli sebeplerin neler olduğu şahıslara, zaman ve durumlara ve niyetlere göre değişmektedir. Zaten ileride evleneceksiniz, o

Firaset-ül Mü’minin

211

zaman gençken evlenin. Bu zamanda istisnalar hariç şehvet beni hiç rahatsız etmiyor diyen insanların sözleri çok inandırıcı gelmiyor. ▪Bazı insanlar da var evlenmekten korkuyor, cesaret edemiyor. Ya iyi bir hanıma düşmesem diyor. Şimdi korkunun ecele faydası yoktur. Sen evlenirken yukarıda anlattığımız tedbirleri alacaksın. Yani dindarlığına bakacaksın, seveceğin bir simaya sahip mi ona bakacaksın, ahlâkını edebini soruşturacaksın, annenler onunla gidip konuşacaklar edebine, terbiyesine, konuşmasına bakacaklar, aile yapılarına bakacaklar. Bu gibi tedbirleri aldıktan sonra Cenab-ı Hakka saliha bir eş nasip etmesi için dua edeceksin. Senin yapabileceğin başka bir şey yok. Sen çok çok sebeplere yapışacaksın. Korkmak işin çaresi değil. Allah-u Teala bizleri kötü ahlâklı kadınla, evlâtla imtihan etmesin. (Âmin) ▪Bir de bazı kardeşlerimiz, anne ve babası evlenmeleri için ısrar ediyor. Bunlar hiç aldırış etmeyip hizmette olduklarını söylüyorlar. Şimdi bu hizmette olduklarını söyleyen kardeşlerimizin çoğu nasıl olsa ilerde evlenecekler, öyleyse çok fazla geçirmeden evlenseler, anne ve babalarını da üzmezlerse daha yerinde olur. Çünkü her anne ve baba ister ki, dünya gözüyle oğullarının evliliğini, yuva kurduğunu görsünler, torunlarını görsünler, bu isteklerinden onları mahrum etmemiz, yaşımız epeyce ilerlediği halde evlenmememiz acaba ne kadar isabetli bir davranıştır? Bir de her evlenen hizmetten uzaklaşacak diye bir kaide mi var? Çoğu evli insanları görüyoruz çok güzel hizmetlerde bulunuyorlar. Hem kendileri, hem de hanımları Allah için çalışıyorlar. Bakıyorsun adamın bir çocuğu var, o da evlenmiyor. Bir kısmı da anne ve babası öldükten sonra evleniyor. Bir kaç yıl önce evlenip o mutluluğu anne ve babalarına da tattırsalardı kötü mü olurdu? ▪Bazı gençleri de görüyoruz, hizmet ediyorum diyerekten başka şehirlerde yıllarca kalıyor. Anne ve babasını ne hatırlıyor ne, de soruyor? Hizmet sunan kardeşlerimizi takdirle karşılıyoruz. Onlara minnettarız. Ama anne ve babalarını ziyaret etmeyi de ihmal etmemelidirler. Onlarla haberleşmelidirler, hasta veya sıkıntı içersinde iseler onların yanlarına gidip hizmetlerinde bulunsunlar. Gerekirse dini hizmetlerini de kendi memleketlerinde sürdürsünler. Anne ve baba ısrarla oğullarının hizmetini kendi memleketlerinde sürdürmelerini istiyorlarsa onların istekleri de önemle düşünülmelidir. Bir de bu asrımızda evlenen insanlar, dininin yarısını fitne ve fesattan korumuş olurlar. Çoğu insan için evlenmek daha faydalıdır. Hem hanımı saliha olanlar, dinin emirlerini yaşamada kendilerine bir yardımcı bulmuş olurlar.

ُ َ ِ ّ ُ َْ َ ْ َ َ ِ َ َ ُ ْ َ َ ٌ َ َ َ ْ ّ َ ‫الدنيا متاع وخير متاعها َالمرأة الصا لحة‬
Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Dünya bir meta’(elde olan varlık, fayda) dır. Dünya meta’ının en hayırlısı ise sâliha (iyi) kadındır.”5
5

Müslim, Kitab’ur Radâ 64 - Nesai ve Ahmed

212

Firaset-ül Mü’minin

Amerika’da 67 bin kişi içindeki yapılan bir araştırmada evli olanların ömrünün; evli olmayanlara nazaran daha uzun oluşudur. 3) Bir de tıp alanında yapılan araştırmalara göre 35 yaş üzerinde evlenenlerin çocuklarında sağlık ve zekâ sorunları daha çok olmaktadır. Bir gazete haberinde şu bilgiler veriliyordu: Türkiye de evlilik yaşı 40’ a dayandı. 25 yaşından aşağı evlenen çok azaldı. Türkiye de son yedi yılda 30-44 yaş arası evlilik yüzde 70 arttı. Psikologlara göre geç kurulan yuvalar, huzur ve mutluluk yerine sıkıntı getiriyor. İstatistiklerde bunu kanıtlıyor. 30 yaş üstü evliliklerde boşanma oranı daha yüksek. 28 yaştan sonra kadında doğurganlık oranının düştüğüne dikkat çeken uzmanlar, erkeklerinde üreme hücrelerinde sorun çıkabildiğini vurguluyorlar. Kendine göre belli bir yaşam tarzına alışan bireyler, yaşı 40’a yaklaştıktan sonra hayatını birileriyle paylaşmaya kapılarını kapatabiliyor. 4) Birde şimdi ki gençlerin pek çoğu çabuk yaşlandığı gibi kısa zamanda da çok şişmanlıyorlar veya sıhhatlerini kaybediyorlar. Yaşları ilerlediği için günbegün daha fazla kilo alıyor ve bu yüzden kendilerini isteyenler dahi olmuyor veya şişmanlık büyük engel teşkil ediyor. Yaş ilerledi zaman hastalıklar, şişmanlamalar, çirkinleşmeler ve yaşlanmalar da beraberinde geliyor. Bu gibi sıkıntılar bayanlar için daha büyük sorun oluyor. Otuz yaşında evlenen bir bayanda, birkaç yıl sonra yaşlılık, hastalık ve güzelliğini yitirme açıkça görülecektir. Bu da yeni evlenen insanlar için hiçte istenilen şeyler değildir. Yani geç evlenenler, gençliği fark etmeden yaşlılık dönemine gireceklerdir. Zaten gençlik dönemi birkaç yılık bir şey erkek olsun, kız olsun evlenmede çabuk davranmadığı zaman, yaş biraz ilerleyince erkekte kızda evlenme şansını kaybedebiliyor veya çok zorlaşıyor. Şartlarımızı çok ağır tutmadan önümüze çıkan ilk fırsatları güzel değerlendirmeye çalışalım. 5) Bir diğer husus yaşı ilerlediği halde evlenmeyenler, bir zaman sonra ailesine yük olmaya başlıyor. Annesi onun hizmetini devam ettiremiyor. Evlense de kurtulsam diyor. Çünkü o da yaşlanınca kendisi hizmete muhtaç oluyor. Aynı zamanda hanımı olmadığı için akrabalara gittiği zaman utanarak gidiyor. Kısacası: Evlilik fıtrî bir ihtiyaçtır, kadın ve erkek bir bütün gibidir. Bunu Peygamber Efendimiz en veciz bir ifadeyle şöyle ifade ediyor: “Kadınlar, bir bütünün yarım parçası olan erkeklerin diğer yarım parçasıdırlar.”6 Gençlerimizin bozulmamaları, tevbelerinde sebat edebilmeleri için evlenmelerinin faydaları pek çoktur. O da biline!

6

Ebû Dâvud, tahâret 94; Tirmizi, tahâret 82; Dârimi, vudû’ 76; Müsned 6- 256, 377

Firaset-ül Mü’minin

213

TEVBE
Hevâ ve hevesten kaçmak isterim, Beni bana koymaz divane nefsim, İyiyi kötüden seçmek isterim, Beni bana koymaz divane nefsim. *** Özümü düzene koymak isterim, Hayrımı şerrimi bilmek isterim. Aklımı başıma dermek isterim, Beni bana koymaz divane nefsim. *** Dünyaya her gelen, gitmekte dâim, Yolcuya düşeni, derim yapayım. Gelenden gidenden ibret alayım, Beni bana koymaz, divâne nefsim. Şair

Şimdiki insanlarımızın sorunlarından birisi de şudur: Kişi tevbe ediyor. Günahlarına pişman oluyor; ama sabah olunca yine aynı günahlara devam ediyor. Netice çoğuna hakikî tevbe nasip olmadan ahirete göç edip gidiyor. Bakıyorsunuz insanlar çok güzel sohbetler dinliyorlar, çok ibret verici olaylarla karşılaşıyorlar, bazıları da kendini ahirete sevk edecek bir filmi seyrediyor veya bir âlimin vaazını dinliyor. O an çok etkileniyor, ağlıyor gözlerinden yaşlar akıtıyor, günahlarına pişman oluyor, bir daha aynı hataları yapmayacağım deyip tevbe ediyor; ama sabah kalkıp işine gidince bir daha günahlara giriyor. Öyleleri var ki yaptığı tevbenin arkasından dakikalar geçmeden günahlara düşüyor. Râbiatü’l-Adeviyye annemizin dediği gibi bizim tevbemize de bir tevbe lâzım. Çünkü bizler tevbelerimizde sebat etmiyoruz. Çünkü ihlâslı, daha canıgönülden tevbede bulunamıyoruz da ondan. Bu tevbelerimiz de duramayışımız nasıl olacak, acaba ona çare düşünen yok mu? Daha önceleri tevbe eden insanlar tevbelerinde sebat edebilirlerdi. Bir defa kendisini etkileyecek bir olayla karşılaşınca, tevbe ediyor ve bir daha da eski günahlarına genelde dönmüyorlardı. Çünkü onlar tevbe ettikten sonra onları yoldan çıkaracak sebepler bu kadar çok değildi, onun için kalplerinin konsantresi kolay kolay bozulmuyordu. İmanın, tevbenin zevklerini uzun zaman kalplerinde hissedebiliyorlardı. Allah korkusu kalplerinde kalıyordu.

214

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi çok ibretli dinî bir filmi televizyonda seyrediyorsun etkileniyorsun, tüylerin diken diken oluyor. Ağlayıp sızlıyorsun, kalbine ahiret korkusu, Allah korkusu, cehennem endişesi giriyor ve tevbe etmeye niyetleniyorsun. O filmden sonra başka kanallarda öyle fahiş programlar oluyor ki, kimisi gülüyor, kimisi oynuyor, kimisi insanları güldürmek için ne rezillikler yapıyor. Açık saçık kadınlar hemen o insanın kalbinde ne varsa hepsini silip götürüyor. Daha önceleri, Allah dostlarına bakanlar ahireti hatırlarmış. Şimdiki insanların ebedîlermiş gibi yaşamalarını görüyorsun. Sana ahireti, Allah korkusunu unutturuyorlar. Yani insanı Allah’ın yolundan uzaklaştıran düşmanlar bir tane değil; bin tane olmuş. Nefsin, şeytanın ve dünya, sana düşman oldukları gibi, üstelik bir günde karşılaştığın binlerce açık gezen kadınlar, televizyonların, gazetelerin, dergilerin ve internetin kötüye kullanışı, gençleri zehirlemekte, ahiret imtihanını daha da zorlaştırmaktadır. Daha önceleri tevbe eden insanlar hep salih insanlarla karşılaşır, onlarla sohbet ederlerdi. Açık kadın hiç görmezlerdi. Kapalıyı dahi çok az görürlerdi. Ama şimdiki insanlar bir günde binlerce açık, saçık kadın görüyor. Hepside en güzel elbiselerle, makyajlarla, geziyor, insanların çoğu bunlara bakıyor. Göz zinasına düşüyor. Bu haram nazarlar adamın kalbinde kirli lekeler oluşturuyor, kalpte yaralar açıyor. İnsanlar şehvetin esiri olmaktan kurtulmadıkça Allah-u Teala’nın rızasını kazanması çok zordur. Yani: Nefsinin burnunu kırmaksızın Allah’ı sevdiğini ileri süren kişi aldanmıştır. Bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Dünyadan sakınınız. Kadınlardan da sakınınız. Çünkü şeytan hücum etmek için pusuda bekler. Şeytanın takva sahiplerini avlamak için kadınlardan daha sağlam ağı yoktur.”1 Başka bir hadislerinde de evliliğin gözü haramdan daha çok koruyacağını, namusu en iyi şekilde muhafaza edeceğini bildirmiştir.2 O halde ey gençler! Haram nazarlarla, açık ve saçıklıkla karşı karşıya kaldığınız zaman günaha girmemek için; karşınızdaki kadına kötü düşünceyle bakmayın, nefsiniz günaha karşı hasret çekmesin. Günaha düşenlerin acı sonunu düşünüp onlara acıyınız, onlara rahmet nazarıyla bakıp düzelmeleri için dua ediniz. Şayet bu kadar kadından birkaç tanesi senin kalbini rahatsız etse, yine o günlük günahtan nasibini almış olursun. Öyleyse günahların böyle çok olduğu yerlerde ihtiyaç kadar durmak lâzım, sebepsiz yere böyle günah ortamlarına girilmemelidir. Gözleri haramlardan korumak lâzımdır. Bazıları, en çok açık kadınların geçtiği yerlere gidip oturuyorlar. Onlara, “buralarda harama düşebilirsiniz” dediğin zaman, “ey oğlum, bu açıklık beni etkilemiyor, insanın kalbinin temiz olması önemlidir” diyorlar. Bu insanların böyle nefislerini temize çıkarmaları da pek inandırıcı değildir. Çünkü Yusuf (a.s) bir Peygamber olduğu halde şöyle buyurmuştur:

1 2

Camiü’s –Sağir, 1: 132 Müslim, Nikâh: 3

Firaset-ül Mü’minin

215

ٌ ُ َ ّ َ ّ ِ ّ َ َ ِ َ َ ّ ِ ِ ّ ِ ٌ َ ّ َ َ ‫َ َ ُ َ ّ ُ َ ْ ِ ِ ّ ّ ْس‬ ‫وما أبرئ نفسي إن النف َﻷمارة بالسوء إل ما رحم ربي إن ربي غفور‬ َ ٌِّ ‫رحيم‬
“Ben (böyle yapmakla) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder. Meğer Rabbimin esirgediği (bir) nefis ola. Rabbim çok bağışlayan çok merhamet edendir.”3

Bir de çoğu zaman insanlar nefsin gizli hilelerini anlayamıyorlar. Yaptıkları hareketlerde nefsin payı karışıyor mu, karışmıyor mu? Fark edemiyorlar. Meselâ: Çoğu insan televizyonda kadın spikerleri seyrettiklerinde veya dinlediklerinde kalbinde nefsin olup olmadığını anlamaz. Hâlbuki çoğu zaman nefis, gizliden az da olsa kendisine bazı hisseler çıkarır. Şimdi kadın spikere bakan veya ondan haber dinleyen bir insan, erkek spiker çıktığı zaman kalbini yoklasın. Eğer kalbinde kadın spiker daha güzel konuşuyordu, keşke kadın devamlı haber verseydi diyorsa, o zaman kadın sesinden bile nefsin bir pay çıkarıp zevk alıyor demektir. Bunlarda gizli nefis sayılıyor. Bunlara da dikkat edilmelidir.
“Senin hakkın medih değil; istiğfardır, nedâmettir.” Sözler, 230

Öyleyse her Müslüman gözünü harama bakmaktan korumalıdır. Haram bakışlar insanın kalbini kirletir. Günümüzde haram nazarlardan korunmak çok zor olmuş. Onun için kendimizi korumaya çalışmalı, günah ortamlarından mümkün mertebe uzak durmalıyız. Güzele bakmak sevap deyip haram bakışlardan sakınmayıp, dünya kadınlarına bakmak, böylesi laflarla imanı tehlikeye atmak, cennet hurilerini kaçırmak demektir. İnsanı zinaya sürükleyen sebeplerin artığı şu günümüz ortamında, günde binlerce defa Allah-u Teala’dan korktuğu için zinaya yok diyenler, arşın gölgesini ve cennet hurilerini kazanan kişilerdir. Onlara müjdeler olsun! Ey Mü’min kardeş! Şeytanın vesveselerine kulak verip de nefsimize uymayalım. Nefse uymanın arkasında pişmanlıklar vardır. Öyleyse pişman olacağımız şeyleri yapmayalım. Haram ve helâl sınırlarına dikkat edelim. Nefislerimize şunu diyelim: “Ey nefsim! İstemesen de Rabbimin bana emrettiği ibadetleri yapacaksın. Şayet haram zevklere girmeyi çok istesen de girmeyeceksin. Yapacağın zevkler helâl dairesinde olacaktır.” deyip sırat-ı müstakime devam edelim. Nefsimizle olan cihatta sahabeleri kendimize örnek alalım. Mute savaşında Ca’fer (r.a.) şehit düştükten sonra Abdullah bin Revaha (r.a.) bayrağı alıp atını sürdü ve biraz durakladıktan sonra “Ey nefis, yemin etmişimdir ineceksin, istesen de istemesen de ineceksin. Millet toplanıp hengâme başlamış ve cennet kapıya gelmişken ne diye cenneti geri tepiyorsun? Sen uzun zamandır ki şu beden kalıbında rahat rahat duruyorsun, sen çürümüş bir tulum içinde duran bir su damlasından başka bir şey değilsin. Ey nefis, sen öldürülmezsen de öleceksin, işte ölüm bel kemiklerini
3

Yusuf sûresi, ayet: 53

216

Firaset-ül Mü’minin

vurmaktadır. Ve Allah’tan istediğini Allah sana vermiştir. Eğer senden önceki iki arkadaşın gibi davranırsan hidayete ermiş olursun.” Başka bir rivayette şöyle dediği de nakledilir:

ْ ّ ِ َ ْ ُ َ ْ َ ً َ ِ َ ْ ّ ِِ ْ َ َ ِ ِ ُ ِْ َ ‫احلف بال لتنزلنه طائعة او لتكرهنه‬

ْ ّ َ ْ َ ِ َ ْ َ ِ َ َ َ َ ‫َ َ ْس‬ ‫يا نف ِ ال اراك تكرهين الجنه‬

“Ey nefsim! Seni cennet(e sokacak olan mukatele)den hoşlanmıyor görüyorum. Allah’a yemin ederim ki sen istesen de istemesen de savaşacaksın.” Bizler de hakikî tevbe etmek için hep bugün; yarın diyoruz. Acaba bu nefse hizmet ne zaman bitecek! Nefislerinize bu kadar istediklerini verdinizde ne oldu, bari doydu mu? Yoksa yine de daha yok mu diyor? Doymak bilmeyen nefisleri doyurmaya çalışanların nefisleri hep ızdırap çekiyor. Çünkü ne de verseler nefisleri kendilerinden başka şeyler istiyor. Bir de veremedikleri zaman nefisleri daha da azgınlaşıyor. Madem ne versek nefislerimiz doymuyor, o halde nefislerimizi terbiye etmeye çalışalım. Haram sınırları aşmaması için onu ibadetlerle dizginleyelim. Yoksa azgın at gibi kendini de bizi de helâk edecek. Şairin biri nefsinin elinden şöyle dert yanıyor:
Esirem nefs elinden, zevkim olmaz taate yarab Yüzüm bir hayra dönsem, dönderir masiyete yarab! Varılmaz bu hacâletle huzuru izzete yarab! Şefaatkânını gönder bu asi ümmete yarab! *** Ne bir halis amel ne Hakk’a lâyık hüsn-i halim var Ne ahlâk-ı hamidem, ne hakikî bir kemalim var Nihayetsiz günahım, cürm-ü isyanım, vebalim var Şefaatkânını gönder bu asi ümmete yarab! *** İbade zulmeder mi sümme hâşâ Hakim-i Mutlak! Bizim amelimizin mahsulüdür her bir belâ ancak Yine senden olur bir çare olsa, el’eman ey Hak! Şefaatkânını gönder bu asi ümmete yarab! *** Vücudum gitti elden hâb-i gâflet gitmedi hâlâ Cehalet çağı geçti, nefse hizmet bitmedi hâlâ Ah hitame erdi ömrüm, kizb-i gıybet yetmedi hâlâ Şefaatkânını gönder bu asi ümmete yarab! *** İlâhî, maksadımız ancak nur-u imandır Senin hıfzın müyesser olmasa haller perişandır Günahkâr olmasa affın kime mahsus-u şayandır

Firaset-ül Mü’minin Şefaatkânını gönder bu asi ümmete yarab!

217

Şimdi günümüz ortamında tevbemizde sebat edebilmenin çarelerini bulmaya çalışalım. Buna bir çare bulmazsak cehennem ateşinde azaba duçar olacağız. Dünyaya bir daha gelip ikinci bir imtihan hakkımız yok. Bir hakkımız var, bu hakkımızı iyi değerlendirirsek kurtulacağız, değerlendirmezsek ebedi hayatımız mahvı perişan olacak. Nasıl edelim? Allah’ım, bizlere yardım eyle. Günahlara karşı bize güç ver Allah’ım.

Tevbemizde Devam Edebilmemiz İçin Şu Tavsiyelerde Bulunabiliriz
1) Başta günahlardan korunabilmemiz için: Allah-u Teala’yı iyi tanımamız lâzım. Kime karşı geldiğimizi iyice düşünüp, onun yüceliğini kalbimizde hissetmemiz gerekir. Allah-u Teala’nın yücelini anlayan kullar böyle korkusuzca günah işleyemezler. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

ُ ِ ّ ُ َ ْ ّ َ ُ ِ َ َ ّ َ ِ ْ َ ْ ُ ِ َ َ ُ ّ ِ َ َِ َ ِ ّ ّ َ ُ ‫هو ال الذي ل إله إل هو عالم الغيب والشهادة هو الرحمن الرحيم‬ ُ ُ ِ َ ْ ُ ِ ْ َ ُ ْ ُ ِ ْ ُ ْ ُ َ ّ ُ ّ ُ ْ ُ َِ ْ َ ُ ّ ِ َ َِ َ ِ ّ ُ َ ُ ‫هو ا ّ الذي ل إله إل هو الملك القدوس السلم المؤمن المهيمن العزيز‬ ‫ل‬ َ ُ ِ ْ ُ ّ َ ّ َ َ ْ ُ ُ َّ َُ ْ ُ َّ ْ ‫الجبار المتكبر سبحان ال عما يشركون‬ ِ
“O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O Rahmândır, Rahîmdir. O, öyle Allah’tır ki kendinden başka hiçbir ilâh yoktur. O mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir. Selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, dilediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”4

ِّّ ‫يا أيها الذين آمنوا اتقوا ال ولتنظر نفس ما قدمت لغد واتقوا ال إن‬ َ ُ ّ َ ٍ َ ِ ْ َ ّ َ ّ ٌ ْ َ ْ ُ ََْ ّ َ ُ ّ َُ َ ِ ّ َ َّ َ َ َُ ْ َ َ ِ ٌ ِ َ ّ ‫ال خبير بما تعملون‬ َ
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar yoldan çıkan kimselerdir.”5

Şimdiki insanların inançları, imanları o kadar zayıflamış, o kadar darbe almış ki en büyük günahları korkusuzca işliyor. Çünkü adamda ölüm, kabir, mahşer, cehennem korkusu yok ki, ahireti kendine dert edinmemiş ki, o kişiler için dünya daha önemli. Geçici dünyanın aldatıcı cilvelerine hayran olan bu kullar, acaba cenneti kaçırdıkları zaman halleri nicedir? Keşke cenneti biraz olsun anlayabilselerdi. Gerçek Mü’minler, ahirette kurtulanlardan olabilmek için, Allah-u Teala’nın rızası için dünya kendilerinin olsa, hepsini gözlerini kırpmadan verilerdi. İmanı zayıf olanlar da dünya için ahiretlerini feda ediyorlar. Şimdi bu kullar ölümü, ahireti umursamamakla, önemli şeyler önemsiz oluyor mu? Olmuyor. Bu gaflet uykusunda olan bu insanların uyanıp önlerindeki tehlikeleri
4 5

Haşr sûresi, âyet: 22-23 Haşr sûresi, âyet: 18-19

218

Firaset-ül Mü’minin

görebilmeleri için, dünya sevdasından, sarhoşluğundan kurtulup imanlarını, inançlarını kuvvetlendirmeleri gerekir. Bunun için de nefsî arzuları, şeytanî vesveseleri bırakıp; akılla hareket etmeli, ilim, amel ve tefekküre devam etmeli, ahireti de önemsemeli ki gözünün önünü görebilsin. Ne yazık cehennemlik olana; ne mutlu cennetlik olana! 2) Bir de nefsi tam bir düşman olarak karşına alacaksın. Onu ibadetle yorman sana zevk vermeli ve şöyle demelisin: Ey nefsim, şimdiye kadar sana pek çok iyilikler yaptım. Yedirdim, içirdim, istirahat ettirdim, en güzel yerlere götürdüm. Sen hiç doymadın, hep beni günahlara sürükleyip Rabbime isyana sevk ettin. Bundan böyle sen ve şeytan benim düşmanımsınız. Sizleri ibadetlerle terbiye etmek bana zevk verecek. İstesen de, istemesen de seni ibadete götüreceğim. Bunca yıldır beni oyaladınız, ömrümü boş yerlerde tükettiniz. Bundan böyle sizleri değil; aklımın sesini, Rabbimin emirlerini dinleyeceğim. Rabbimi razı etmek için, sizleri kızdırmak bana zevk verecek. Sizlere muhalefet benim prensibim olacak. Akıllı durmazsan helâllerden dahi seni mahrum edeceğim. Zaten şöyle demişler: “Nefsini memnun eden, Rabbini kızdırır; Rabbini razı eden de nefsini kızdırır.” Rabbimizin rızasını nefse, şeytana muhalefette arayalım. Helâlleri dahi ölçülü verelim. Çünkü her helâl zevki ona tattırırsan, bu defa senden haram zevkleri ister. Onu terbiye açısından bazen helâllerden de kısalım ki, bizlere helâlleri yaptırmakla uğraşsın; haramları değil. Öyleyse nefsin kötü arzularından vazgeçmeden, Rabbimizin rızasına kavuşmamız mümkün olmayacaktır. O yüzden Allah dostları nefsin çirkin arzularını bırakmışlardır. Nefis hakkında şöyle temsili bir olay anlatılır: Günlerden bir gün Mecnun Leyla’sının köyüne gitmek için, dişi bir deveye biner. Bir süre yol alır. Mecnunun tek derdi, bir an önce Leyla’sına kavuşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrusunu düşünmekteydi. Mecnun bir an dalıp gitse, elinden yuları gevşetse, deve bunu hisseder ve geldikleri köye geri döner. Yani yavrusunun olduğu yere doğru giderdi. Mecnun Kendine gelip baktığında, bulundukları yerden çok daha geriye gittiklerini fark ediyordu. Bu yolculuk iki-üç gün böyle sürdü. Mecnun yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek deveden indi ve: “Ey deve!” dedi. İkimiz de aşığız. Fakat aşklarımız birbirine zıt, birbirine aykırı! Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya uygun değiliz. Senin sevgin de yuların da bana uymuyor. O halde en iyisi ayrılalım! diyerek deveyi bıraktı. Bu hikâyede geçen Mecnun insan ruhunu temsil ediyor. Ve ruh, ezeli bir sevgili’ye yani Rabbine muhtaç ve müştaktır. Deve ise nefistir. Maddî arzuların sembolüdür. O da, yavruları olan heveslerin ardından koşmaktadır. Şibli (rh.a) şöyle diyor: “Allah (c.c) ile ünsiyet (bağlılık) istersen, nefsinle yoldaşlığı kes.”

Firaset-ül Mü’minin

219

Diyeceksiniz ki, nefsin de hakkı yok mu? Biz diyoruz ki: Nefsin hakkı neyse onu verin yeter. Bazıları hep nefse hizmet ediyor, artık haram sınırına gelmiş, hatta onu da geçmiş halen nefis hakkı diyor. Cenab-ı Hakkın hakkını çiğniyor haberi yok. Çoğu insanı şeytan bu tür hilelerle aldatıyor. Alkame bin Kays nefsi ile çok mücadele ederdi. Kendisine: “Nefsine neden bu kadar azap ediyorsun?” diye sorulduğunda şu cevabı verirdi: “Onu çok sevdiğim ve cehennemden korumak için!” Yalnız nefsin üzerine giderken dikkatli olunmalı, herkes gücüne göre amel etmeli, nefsin üzerine bir defadan gidip onu ibadetten, ilimden bıktırmamalıdır. Bazı insanları görüyoruz: Nefsini çok yoruyor sonra da kısa zaman sonra ibadeti, ilmi bırakıyor. Bu durumda olan insanlar çok dikkatli olmalıdırlar. Avlanmaya giderken avlanmamalıdırlar. İbadetler az da olsa devamlı olması önemlidir. Şimdi nefse çok yüklenip daha sonra da ibadetler bırakıldığı zaman yanlış olur. Allah dostları nefislerine yüklendikleri zaman, onlarda gevşeme olmuyordu. O yüzden herkes kendi dayanma gücünü de göz önünde bulundurarak hareket etmelidirler. Şayet zayıf yapılı veya iradeliyse ara sıra nefsin yükünü hafifletmelidir. İmam-ı Ali (r.a): “Kalpleri zaman zaman dinlendiriniz. Çünkü usanç duydukları zaman körelirler.” Buradaki nefisleri dinlendirin demekten maksat farz olan ibadetleri de ara sıra bırakın anlamında kesinlikle değildir. Buradaki anlam nafile ibadetlerde dinlenme, azaltma yapabilirsiniz anlamındadır. İbnu Atâ (rh.a) da şöyle der: “Bıkkınlık alâmeti ortaya çıktığı zaman, taatleri çeşitlendir. Nefsin dünyaya meylettiğine dair alâmetler ortaya çıkınca, onu gemle. En çok önem vermen gereken husus: Namazı hakkıyla edâ etmendir.” Bir de yapılan ibadetler nefse ağır gelmemesi için ibadetleri zevkle yapmak çok önemlidir. O yüzden kendinizi ibadete verdiğinizde konsantrenizi güzel yapın, ibadetin zevkini almaya çalışın. Hiçbir zaman tefekkürü elden bırakmayın. Olaylardan ibret almaya çalışın. Ve Allah-u Teala’ya canıgönülden, yardım göreceğinize inanarak sığının, o zaman pek çok ilâhî yardımlar göreceksinizdir.
“Bir saat tefekkür, bir sene ibadeti nafile hükmündedir.” Kastamonu, 10

3) Günahlarımıza tevbe ettiğimiz zaman bir daha dönmemek üzere, ihlâsla, samimî bir şekilde tevbe edelim. Cenab-ı Hak’tan bize yardım etmesi için yalvaralım, gözyaşı dökelim. Nefislerimiz azgınlaştıkça ona ölümü, kabrin yalnızlığını, cehennemin şiddetini hatırlatalım. Yine de azgınlık ederse cennet gibi bir yeri kaçırmanın çok zarar olacağını hatırlatalım. Nefsimizi ve şeytanı

220

Firaset-ül Mü’minin

düşman bilip onlara muhalefet etmeyi kendimize prensip edinelim. Nefsimizin isteklerinin tersini yaptıklarımızda zevk duyalım. Çok azgınlaştığında onu cezalandıralım. Çünkü nefse ne zaman iyilik etsek kötülük görüyoruz. Biz onu cennete çağırıyoruz. O bizi cehenneme çağırıyor. O öyle bir mahlûk ki ona iyilik eden kötülük bulur. Kötülük eden de iyilik bulur. Öyleyse görünmeyen düşmandan kendimizi korumaya bakalım. Bazı insanlar, tembellik edip kulluğunu yapmaz. Namazını kılmaz. Uykuyu namaza tercih eder. Hâlbuki namaz uykudan hayırlıdır. İkincisi Allah-u Teala’ya namaz kılıp ibadette bulunmak bir şereftir, bir nimettir. Böyle bunun gibi nimetler ve şeref te her kula nasip olmuyor. Biz Mü’minler yüce yaratıcı için alnımızı yere koyduğumuzda şeref duyuyoruz. Kulluktan ar(utanan) edip imandan yüz dönen kullar ölünce tüm haklarını kaybediyorlar. İşte bu kullar dünyanın en bahtsız zavallı kullarıdır. Biz onların haline gerçekten acıyoruz. Rabbim onları da uyandırsın, imanın tadını, kulluğun lezzetini tattırsın. Belki onlar da iman edip, haram zevklerden kendimizi korumaya çalıştığımız için bizlere acıyor. Ey insan, siz Allah-u Teala’ya kulluk yapanlara niçin acıyorsunuz? Onların ne kaybı var ki, dünyanın en huzurlu insanları imanlı olup ibadetlerini yerine getirenlerdir. Ama sen kendini çok akıllı, kurnaz zannedip imansızlığı, dünyanın geçici zevklerine tercih ediyorsun. Seni bekleyen ölüm, Azrail ve kabir var, cehennem var. Bunları inkâr etsen de var. Sen haksız isen (ki, zaten haksızsın) o mahşer günü halin ne kadar perişan olacak bir bilebilseydin? Ama Rabbinin hidayetinden yüz dönersen nereden bileceksin ki! Bir de tembellikten dolayı ibadetlerini yapmayıp uykuyu namaza tercih edenler bilsinler ki! Öldüler mi çok yatacaklar. Bu dünya ya yatmak için, gaflete dalmak için gelmedik, kulluk için, ibadet için gelmişiz, anlayın artık! Nefsimize ahiret azabının dünyadakine benzemediğini de hatırlatalım. Şimdi dünya imtihanlarını kaybedenler, ikinci ve üçüncü defa belki de daha fazla deneme hakkına sahipler. Ama ahiret imtihanını kaçıranın ikinci bir şansı daha yok. Dünyada herhangi bir imtihanı kaybettiğin zaman öyle kaybedeceğin fazla bir şey yoktur. Nice kişiler var ki, üniversite sınavını kazanmadığı için ticarete atılıyor, daha çok para kazanıyor. Ama ahiret imtihanını kaybeden kişinin bu şansı yoktur, onun azabı ateştir. Dünyada bir suç işleyen kişi hapishaneye giriyor, orada arkadaşları, yemeği, televizyonu var. Hiç ummadığı bir zamanda affolma ümidi var. Yine de hapse düştüğüne üzülüyor, dayanamıyor bile. Ama dünyada kulluk imtihanını kazanamayanlar, üzerine almış olduğu emirleri yerine getirmeyenler, cehennem ateşinde yanacaklar. Bunların düşünülmesi gerekmez mi? Onun için tedbirler alınmaz mı? Kısacık dünya hayatında yapılan zevkler hatırlanmayacak bile. 50-60 yıllık bir ömür için, kimileri o yaşa da ulaşamıyor, değer mi cenneti kaçırmaya, cehennemlik olmaya?

Firaset-ül Mü’minin

221

Öyleyse bunları ölmeden önce bu dünyada iken düşünelim. Sonra da: “Ya Rabbi dünyaya geri dönüp sana kul olayım” demeyelim. Çünkü o gün kimseden o tür istekler kabul edilmez. Yani bu zamanda dinimize dört elle sarılmamız gerekir. Dinin emirlerini önemsizmiş gibi görerek dinimizi yaşamamız zor olur. Madem asrımızda kulluk zor olmuş, ona göre daha ciddî bir şekilde çalışmalıyız. Yoksa ayaklarımız kayar. Ayaklarımız kaymaması için her adımımızı yere bastığımızda yerin altı var diyelim. Ölümden gafil olmayalım.
Hep, bu dünya'ya çalıştın; ahiretin oldu ziyân. Düşdün bedenin peşine, kalbini eyledin viran. Akla, ilme hiç uymadın; nefs oldu, sana kumandan, Geçti gençlik, hep gafletle; dünya hırsındasın el’an. *** Nasihat hiç dinlemedin; yoldan çıktın sanki sekrân. Dünya zevklerine daldın; şimdi hâlin âhu fiğân. Hainler aldattı seni; sandın sonsuz, bu deverân. Didinmeler, boşa gitti; yâr olmadı, servet sâmân! *** İslâmiyet kötülenir, haram işlenir her yandan. Müslümanlık lafta kalır, ses için dinlenir Kur’an. Mü’min’e gerici denir, kayrılır mürted olan. Bunların hepsi muhakkak, olur kıyamet kopmadan. ***

4) Yapmış olduğumuz tevbemizde kalabilmemiz için kötü arkadaşlarımızı bırakıp yeni dindar arkadaşlar edinmemiz gerektiği belirtilmiştir. Bu konuyu biraz daha açalım. Evet, arkadaşları iyi olmayan insanlar düzelemezler, günbegün daha kötüye doğru giderler. Sen tevbe edersin onlar gelir seni yolundan çevirirler. Hele paran varsa senin yakanı hiç bırakmazlar. O yüzden seni cehenneme çağıran arkadaşlarından uzaklaşmalısın. Kendilerine açıkça şöyle dersin: Artık ben bundan böyle Rabbimin emirlerini yerine getireceğim. Bunca gün ona asi oldum, bundan sonra olmayacağım. Eğer siz de tevbe ederseniz dostluğumuz devam eder. Yok eğer siz yine eski yanlış yolunuza devam edecekseniz bundan böyle ben aranızda yokum. Yolunuza bensiz devam edersiniz. Böyle dedikten sonra güzel arkadaşlar edinirsin, onlarla dertleşirsin. Onlar senin Allah-u Teala’nın emirlerini yerine getirmende sana son derece yardımcı olurlar. Arkadaşlarını iyi seçen insanlar kolay kolay bozulmazlar. Şeytana, nefse uymazlar. O iyi arkadaşlardan hep fayda gelir, zarar gelmez. Çoğu insanların bozulması arkadaşlar yüzünden, çoğu insanların düzelmesi de arkadaşlar yüzünden olmuştur.

222

Firaset-ül Mü’minin

Onun için evlâtlarımızın kimlerle arkadaşlık ettiklerine bakalım. Kötü arkadaşlardan uzak durmalarını tembih edelim. Çünkü insanı sigaraya, içkiye, kumara alıştıran, haram yollara çağıran arkadaşlardır. Onun için böyle kötü huylu arkadaşlardan uzak duralım. Eğer ara sıra onlarla görüşüp onlara ilâhî emirleri anlatman faydalı olacaksa ve sana da zararları dokunmayacaksa, onları günahlarla baş başa bırakma. Onlara yardımcı olmaya çalış. İyi arkadaşın dini yaşamadaki önemi herkesçe bilinen bir gerçektir. Tabi bazı gençler de arkadaşları tarafından dolduruşa getiriliyor.“Efendim sen korkaksın, sen filan işi yapamazsın” diye onu aldatmaya çalışıyorlar. O da bunlara kanıyor. Bazıları da arkadaşlarının kendisini kınamalarından çekindiği için tevbe edişini açıklamak istemiyor. Ey genç kardeşim! Sen Allah-u Teala’nın emirlerini yaparken hiç kimseden çekinme, utanma, seni kınamalarına aldırma. Biz Mü’minler Yüce Rabbimize kulluk ederken şeref duyarız. Bu hususta kimsenin bizleri kınamasından korkmayız. Sen doğru yolunda sebat et. Allah-u Teala yardımlarını sana ulaştıracaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) iyilerle arkadaşlığın önemini şöyle haber veriyor:

ْ َُِ ْ َ ْ ُ ُ َ َ ْ ُ ْ َ ْ َ ِ ِ َِ ِ ِ َ َ ُ ُ ّ َ ‫الرجل على دين خليله فلينظر احدكم من يخالل‬
“İnsan dostunun dini üzerindedir. Binaenaleyh, sizden herhangi biriniz kiminle dostluk yaptığına dikkat etsin.” 5) Tevbemizde sebat edebilmemiz için dikkat edeceğimiz diğer bir şeyde; dini eğitim veren bir cemaate devam etmemizdir. Cemaatlere, onların yaptıkları sohbetlere katılan insanlar orada yeni yeni güzel arkadaşlar ediniyorlar. Oranın manevî havasını teneffüs ediyorlar. Bu defa kolay kolay bozulmalar olmuyor. Cemaatten ayrılan kuzuyu kurt yer. Onun için gençlerimiz, dini dersler yapılan cemaatlere gidip katılsınlar, oralara başka gençler ve arkadaşlarını götürsünler, onların da o ortamdan faydalanmalarını sağlasınlar. Burada dikkat edeceğimiz husus: “Yeter ki; gittiğimiz cemaatler dine aykırı anlatımlarda bulanmayıp, gerçek İslâm âlimlerinin yolunda olsunlar, ifrat ve tefritten uzak dursunlar.” Bazı cemaatlere gidiyorsun, “şeriata uymayan şey batıldır” diyorlar. Ama kendileri şeriatın emirlerini bilmiyorlar. Öncelikle bizler dinimizin emirlerini iyice bileceğiz ki yaptığımız davranışlar şeriata, dine uyuyor mu, uymuyor mu? ona göre karar verelim. Yanlışları bulmanın yolu da ilimden geçer. Din âlimlerimizin bizlere öğrettikleri kaideleri bilmekten geçer. Dindeki kaideler iyice bilinmeyince yanlışı, doğrudan ayırt etmek çok zordur. En azından faydalı ikazlara açık olalım. Birileri bizleri uyarır da yanlışımızı söylerse ona kızmayalım. Teşekkür etmesini bilelim. Zaten insanların kendilerini hatasız görmeleri başta yapılan ilk yanlışlıktır. Aşırıcılıktan uzak olalım, çünkü din vasattır. Zaten hiçbir cemaatin masum oluşuna dair bir şey yoktur. Her cemaat hata edebilir. Yeter ki, o hatalarımız büyük ve önemli yanlışlıklar olmasın.

Firaset-ül Mü’minin

223

Zaten bizler hangi cemaate gitsek de, onlardan bize gelen emirler dine uygunsa kabul ederiz, değilse kabul etmeyiz. Hâlıka asi olunacak durumlarda, mahlûka itaat olunmaz. Ama cemaatte bizlerin yanlış olarak gördüğümüz her şey yanlış demek değildir. Kimi zaman bize göre yanlıştır; ama aslında doğrudur. Bizler de yanılıyor olabiliriz. Onu anlamak için güzel bir dini bilgiye sahip olmalıyız. Bir de yapılan yanlışlığa İslâm âlimleri, müctehidler nasıl açıklık getirmişler, ona bakmamız gerekir. Bir emir ki, dinimizin kesin emirlerine muhalifse yani, Kur’an’a, hadislere, icmaya, cumhur-u ulemaya (âlimlerin çoğuna) muhalifse, öyle emirler kimden gelirse gelsin alınmaz. Ama o konu hakkında âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerse, o zaman kimselerle tartışmaya girmeyiz. Bir de bizler bir cemaate gittiğimiz zaman onların yanlışını, hatasını bulayım gibi düşüncelere girmemeliyiz. Onların faydalı yanlarından istifade etmeye çalışmalıyız. Herkese eleştiri gözüyle bakmak, hata aramak yanlıştır. Sadece dinin açık seçik ve kesin emirlerine muhalif bilgiler söylenirse o zaman dikkatli olunmalı, söyleyen kardeşimiz de tatlı dille uyarılmalıdır. Zaten hiçbirimiz hatasız değiliz, beşer hata edebilir. Evet, cemaate devam etmek çoğu insan için zarurîdir. Aksi takdirde çabuk bozulur. Özellikle gençler, iyi insanların cemaatlerine gidip derslerine katılmalıdırlar. Cemaate gitme imkânları olmazsa, kendi aralarında terbiyeli, imanlı, namazlı gençlerle bir araya gelip bir ev tutmalıdırlar ve evlerinde her gün biraz da din dersleri yapılmalı, böylece Allah’a kul olma hususunda birbirlerine yardımcı olmalıdırlar. Ama sizin gidip kaldığınız odalarda veya evlerde arkadaşlarınız helâl ve harama dikkat etmiyorlarsa, sizin orada dininizi yaşamanız imkânsızdır. Ve sizi hemen bozarlar, oralarda kalmayın. Siz kendinize dini değerlere önem veren arkadaşlar ve cemaatler bulunuz.
“Kalbi münevver olmak isteyenler az yemeli ve sefihlerin (düşük ahlaklı kimselerin) yanlarında bulunmamalıdır.” (İmam-ı Şafii)

Bir gün tıbbı kazanan bir genç kardeşimiz gelip bana dedi ki. Hocam, ben İzmir Tıp Fakültesini kazandım. Benim hangi cemaate gitmemi tavsiye edersiniz. Ben de öğrenci olanlar için uygun bir cemaati kafamda tasarladım. Ama ona şöyle dedim: Kardeşim İzmir’e gidersen orada güzel dindar cemaatler vardır. Gider onların derslerini dinlersin, onların ortamına bakarsın, hangisi senin hoşuna giderse orada kalırsın. Genç kardeşimiz gitmiş oradaki cemaatlerin derslerine katılmış kendisine uygun olan bir cemaatte kalmaya karar vermiş. Orada beraberce hem dünyalarına, hem de ahiretlerine çalışmışlar. Şimdi insanların fıtratları farklı farklı yaratılmış. Herkes ayrı ayrı ortamları seviyor. Onun için herkes benim cemaatime gelmeli, yoksa kurtulamazlar demek doğru değildir. Ehlisünnet düşüncesinde olup hayırlı işler ve hizmetler üzerinde çalışan cemaatler iyidir; ama cemaatçilik, taassupçuluk yapmak iyi değildir. Sen bütün insanları Nurcu, Nakşî, Rufaî, Kadiri veya Süleymancı

224

Firaset-ül Mü’minin

yapamazsın. Ancak insanlar İslâm ümmeti olarak bir çatı altında toplanabilir. Yani: Elhamdülillâh Kur’an çizgisindeki tüm cemaatler Müslüman kardeşlerdir. Yeter ki, İnanç ve amellerimiz Kur’an’a, sünnete, sahabelerin yoluna, ehlisünnete uygun olsun. Böyle olunca artık cemaatlere konulan isimleri sorun yapmayalım. İsimler yüzünden birbirimizi İslâm’dan ayrı olarak düşünmeyelim. Konulan isimler, künyeler birleşmemize, birbirimizi sevmemize engel olmasın. Bütün mü’minler mezhep ve tarikat taassubundan uzak olup birbirlerine İslâm kardeşliği prensibiyle yaklaşmalıdırlar. Teferruata ait farklılıklar kin, düşmanlık ve tefrika nedeni olmamalıdır. Bizler müslümanlar arasına tefrika ve fitnenin girmesine müsaade etmeyelim. Aynı zamanda birbirlerimizin yanlışlarını, hatalarını araştırmayalım. Birbirlerimizin ayağına bağ olmayalım. Hepsini sevelim ve sayalım.
“Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!...” Tarihçey-i Hayat-59

Tabi insan dostunun önemli gördüğü yanlışını hatasını söyler. Öyle zaman olur ki, söylemek farz olur. Şunu demek istiyoruz: Önemli olmayan şeyleri olduğundan daha fazla büyültüp ortalığı karıştırmayalım. Önemli olanları da güzellikle, kalp kırmadan söyleyelim. Buna da gerek kimse kızmaya artık. Kızan olursa da onda bir problem var demektir. Önemli görülen bir hatayı söylemek ayrı bir şey, karşı tarafı çürütmek için ayıp, kusur ve yanlış aramak ayrı bir şey, bunları bilelim ve dikkat edelim. Cemaatler olarak hizmet şeklimiz farklı olsa da umumun ve dinin menfaatine olan durumlarda ortak kararlar alalım. Önemli meseslerimizde ortak çözümler ararsak sesimizi daha iyi duyurmuş oluruz. Dağınıklığımız Müslümanların ezilmesine sebep oluyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi devam ettiğimiz cemaatler sağlam bir inanç üzerinde yürüyorlarsa, tüm hareketlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapmaya çalışıyorlarsa, onlar faydalı cemaattirler. Bizlerin de onlara yardımcı olmamız, çalışmalarını takdirle karşılamamız gerekir. Allah-u Teala bu dinin yücelmesi, bu gençlerin cehennemden kurtulmaları için çalışan tüm cemaatlerden razı olsun. İşte böyle gençleri alıp barındıran cemaatlere zenginler yardımcı olmalıdırlar. Bu hususta cimri olmamalıdırlar. Zaten cemaatlerde cömert zenginler olmazsa o cemaatlerin muvaffak olmaları zordur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuş: “Cimrilikten kaçınınız! Çünkü sizden önce gelen milletleri helâk eden cimrilik olmuştur.”6 Yardımlar ola ki hizmet de devam etsin. Allah-u Teala’nın en sevmediği insanlardan biri de cimrilerdir. Bir de yardım hususunda her zaman zenginler yardım etsin demeyelim. Herkes gücüne göre yardımcı olmalıdır. Bu toplanan paralar da hak ettiği yerde, ciddî eğitimlerde, faydalı yerlerde kullanılmalıdır. Gereksiz yerlerde harcanmamalıdır. Böyle davranmak mesuliyeti gerektirir veya toplanan paralar helâl bir şekilde işletilip devamlı bir gelir kaynağı haline getirilir. Onunla da din hizmetleri sürdürülür.
6

Ebu Davud, Nesai, Müslim Birr,56(2578)

Firaset-ül Mü’minin

225

Bazı cemaatler de çok tutucu ve çok taassupçu kardeşlerimiz oluyor. Onlar zannediyorlar ki böyle davranmakla o cemaate daha faydalı oluyorlar. Hâlbuki aşırıcılık, bir cemaate fayda getirmez; bilakis zarar getirir. Öyleyse her şeyde olduğu gibi ölçülü olmak lâzımdır. Kendi bulunduğu cemaati övmek için yalan söylemeyi caiz görenler, o cemaate zarar verenlerdir. Doğruluk üzerine kurulan görüşler ilelebet nur gibi parlayacaktır. Çünkü “doğruluk yüz aklığıdır.” Saydığımız şartlara dikkat eden pek çok İslâmî cemaatler mevcuttur. Bunların derslerine iştirak eden kardeşlerimize şeytan ve nefis kolay kolay yaklaşamaz, o genci kandıramazlar. Ama cemaatten ayrılan insanların çoğu bozulmuş, günah çukurlarına yuvarlanmışlardır. Öyleyse çoluk çocuklarımıza da faydalı cemaatlere götürelim. Oranın feyzinden istifade etsinler, gerekirse ailelerimize, çocuklarımıza evlerimizde her akşam kitap okuyalım, onları dini konularda aydınlatalım. Her gün belli bir saatimizi çocuklarımızın eğitimine, Kur’an’ı öğrenmelerine ayıralım. Nasıl ki dünyalık derslerine önem veriyoruz, ahiretlik eğitimlerini de ihmal etmememiz gerekir. Evlâtlarımız hem dünyada iyilik görsünler; hem ahirette iyilik görsünler inşallah. Bir de gençlerimiz manen öyle olgunlaşmalı ki, kendi gücüyle ayakta durabilmelidir. Çünkü her zaman cemaat bulamaya biliriz, kötü ortamlarda dinimizi yaşamak zorunda kalabiliriz. Onun için imanımız güçlü olsun. Her türlü fitne karşısında ayakta durabilmeliyiz. Her zaman iyi arkadaşlar arkamızda gezemezler ki! 6) Bu dünyanın fitne ve fesadına kanmamak, tevbelerimizde sebat edebilmemiz için bir diğer çare de ilimle iştigal etmektir. Bir âlimin ders halkalarına devam etmeli, ondan Kur’an öğrenmeli, onu öğrendikten sonra tecvid öğrenmeli, bunları bitirince benim işim bitti dememelidir. İlmini arttırmak için Arapça okumalıdır. Nice insanları ilmin lezzeti, günahlara ve dünya şehvet ve ziynetlerine dalmaktan, aldanmaktan alıkoymuştur. İlim okumanın gerçekten çok sevabı vardır: Melekler ilme talip olana kanatlarını gererler. Yerde ve gökte olan varlıklar, hatta sudaki balıklara varıncaya kadar hepsi alim için Allah’tan af ve mağfiret dilerler. Bu kadar dua alan insanın bozulması mümkün mü? : Öyleyse “Ya âlim ya talebe ya da dinleyici olalım. Hz. Ali (r.a) şöyle buyuruyor:
“İlim isteyen kişiyi cennet, günah isteyeni de cehennem ister.”

Cennetin yolu ilim öğrenmekle kolaylaşır. Müslüman kişi ya okutan veya okuyan olmalıdır. Zamanlarını boşa geçirmemelidir. Bir de okumayan insanlar yaşlanınca çabuk bunaklaşıyorlar, âdeta çocuk gibi oluyorlar, bazıları aklını da yitiriyor. Ama sürekli ilimle, okumayla uğraşanlarda böyle sorunlar fazla görülmüyor. Çok okumayın deli olursunuz diyenler ne kadar Müslümanlara zarar vermişler bir bilselerdi. Bazı Müslüman kadın ve erkekler var. Kur’an okumasını bilmediği gibi dini bilgilerden de habersiz, Namaz sûrelerinin çoğunu bilmiyorlar; bilseler de çoğu yanlış. Ve bu kişiler yanlışlarını da düzeltmekle uğraşmıyorlar. Hep yanlış olarak ibadet yapıyorlar. Kendilerine dini konulardaki bilgi eksikliklerinizi tamamlamanız lâzım dediğin zaman, “bu kadar bana yeter, Allah kabul eder”

226

Firaset-ül Mü’minin

diyorlar. Hâlbuki bunlar namaz nasıl kılınır, namazı bozan şeyler nelerdir, namaz sûrelerinin doğru okunuş şekli nasıldır? Onu dahi bilmiyorlar. Bunların namazla, oruçla, hacla, zekâtla ilgili dini bilgilerini, helâl ve haram hususlarını öğrenmeleri lâzım gelmez mi? Bunlar gün boyu ne yapıyorlar. Günde bir kelime öğrenseler, zamanla pek çok şeyler öğrenmiş olacaklar. Bu kişiler şeytanın aldattığı zavallılardır. Bunlar cehenneme doğru gidiyorlar. Bir an evvel ayılıp bir hocadan ders almalı, her eksiğini tamamlayıp doğru bir şekilde ibadetlerini yapmalıdırlar. Ben artık yapamam, öğrenemem demek mazeret değildir. Bunların içersinde öyleleri var ki, “Kelime-i Şehadeti” doğru olarak getirmesini bilmiyor. Çoğu yanlış getiriyor. Ey zavallı Müslüman! Sen şu ömrün içinde bir “kelime-i şehadeti” doğru düzgün öğrenememiş isen, sen bu ömür içersinde ne yapmışsın, sen nasıl Müslümansın? Kelime-i şehadeti getirmesini bilmeyen acaba ne kadar Müslüman’dır, hiç düşündün mü? Bu insanların çoğu fatihayı bile doğru olarak okumasını bilmiyor. Hep yanlış okuduklarından dolayı çok tehlikeli manalar oluşuyor. Bunlar ömürlerini faydalı şeylerle geçirmeyip boş şeylerle, onun bunun gıybetini yaparak geçirmişler. Lokman ne güzel demiştir: “Hiç yaşamamak, yıllarca yaşayıp da günah işlemekten daha iyidir.” Bir hoca da öğrencisine şöyle demiş: “Bir iş görmedik, vakit de geçti.” İşte faydasız şeylerle uğraşanlar ahirete önem vermeyen insanlardır. Uyan ey Müslüman uyan! Cehenneme doğru gidiyorsun. Rabbinin sana verdiği görevleri yapmamışsın, bilmen gerekenleri öğrenmemişsin, halin nice olacak? Senin ilk yapacağın şey Kur’an’ı öğrenmen, Namaz sûrelerini doğru bir şekilde öğrenip günbegün eksiklerini tamamlamandır, Başka çaren de yoktur. Özellikle kelime-i şehadeti, amentüyü manalarıyla beraber öğrenip dilin ile ikrar edip kalp ile tasdik edeceksin. Zararın neresinden dönsen kârdır. Dünya ve ahiretin kurtuluşu ilme bağlanmıştır. Boş durmak dinimizde kınanmıştır. Şöyle buyrulmuş:
“Sen nefsini meşgul etmesen; nefsin seni meşgul eder.”

İmam-ı Şafiî (rh.a) de şöyle der:
“Kendini hakla meşgul etmezsen, batıl seni kaplar.”

İşte faydalı bir meşguliyet olarak ilim okumaktan, daha güzel bir şey olamaz. İlim okuyup da bozulan insanlar çok azdır. İlmin feyiz ve bereketi onu günahlardan korumaktadır. Bazı ilim okuyup da yanlış yolda olanlar ilmini dünya menfaati için yapanlardır. Allah-u Teala’nın rızasını kazanmak için ilim yapanlar, Allah’tan en çok korkan salih insanlardır. Maalesef bazı insanları görüyoruz, dinlerini iyi bilmedikleri gibi öğrenmeye de çalışmıyorlar. Cami gibi

Firaset-ül Mü’minin

227

yerlerde yapılan beş on dakikalık gece derslerine bile katılmıyorlar. O gecenin uzununda gidip televizyon karşısına oturanlar, ders bir iki dakika uzadığında sağa sola deprenmeye başlayanlar, azıcık daha uzatsan dersin ortasında kalkıp gidenler. Bunlar ilmin, ilim meclisinde oturmanın mükâfatını bilmeyen nasipsiz insanlardır. Dinini bilmediği halde azıcık sabredip dinini öğrenmeyen bu insanlar Allah-u Teala’ya nasıl cevap verecekler? Hâlbuki insan anlatılanları bilse dahi ilim meclisinde oturanları rahmet melekleri kuşatıyor. O gibi yerlere cennet ehli bile gıpta ediyor. Allah Resûlü (s.a.v) o gibi yerleri cennet bahçesi diye tarif etmiştir. Hâlbuki yapılan dersler zevkle, dikkatlice dinlenildiği zaman ilim ehlî de daha çok cemaatine faydalı olmaya çalışır. Alıcı gönülsüz olursa dersten kaçmak için bir iki dakikanın hesabını yaparsa, kim hizmet sunmak ister. Ne yazık ki, bu gibi yanlışlıklar yapanların çoğu dinini iyi bilmeyip, ilme muhtaç olanlardır. Rabbim bunlara ilmin ve ilim meclislerinin kıymetini anlama şuuru versin. Zatın biri başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: Balebek camiinde vaaz yollu birkaç söz söylüyordum. Karşımda öyle bir topluluk vardı ki, donmuş kalmış, gönülleri ölmüş, zahiri âlemde kalmış, mana âlemine erişmemişti. Baktım ki, nefesim onlara te’sir etmiyor ve hararetli ateşim onların yaş odunlarını yakmıyor. Esef ettim. Kendi kendime şöyle dedim: “Sanki hayvanları terbiye ediyor ve körler mahallesinde ayna satıyorum.” Fakat ma’na kapısı açık ve sözün zinciri uzundu. İşte ilim okumak ve okutmanın, sevabı gerçekten dillerle ifade edilemez. Öyleyse bu sevaptan mahrum olmayalım. İster esnaf, ister öğrenci olalım, ister bir başka bir şey olalım. Yinede, az da olsa her gün ilimden nasibimizi alalım. Ya okutan veya okuyan olalım. Üçüncüsü olmayalım. Bunu da beceremeyenler en azından ilmi dinleyenlerden ve ilmi sevenlerden olsunlar. İlimle uğraşan kişiler, gıptaya değer insanlardır. İlim okuyan insanların az da olsa devam etmeleri ve ders günlerinde aksaklık yapmamaları çok önemlidir. Böyle gevşek davranan insanları şeytan hemen kandırıveriyor. Günümüz gençleri biraz devam edince ilmi bırakıyor, devam etmiyor. Veya az bir şey öğrenince bu kadar bana yeter diyor. Hâlbuki ölene kadar, “ya öğrenen veya öğreten” olmalıyız. İlme, ilmi öğrenmeye doymamalıyız. Tıpkı toprağın yağmura doymadığı gibi. Günün birinde talebelerden birisi hocasına şöyle der: Hocam, keşke biz sizin yarınız kadar olabilsek. Hocası da ona kızarak şunu demiş: “Ey oğlum! Sen benim yarım, senin taleben de senin yarın olursa, sonra da ortada bir şey kalmaz. Sen beni geçmelisin.” Hiç şüphesiz ilimden bir şeyler elde edenler, ilme devamla, sabırla elde etmişlerdir. Şairin biri şöyle der:
İnsanların mutluluğu, elbise giyinmektedir.

228

Firaset-ül Mü’minin İlmi toplamak uykuyu terk etmektedir.

Başka bir beyitte:
Ey ilim taleb eden kişi, gece kalk. Umulur ki sen, irşad olunursun. Daha ne zamana kadar uyuyacaksın. Hâlbuki ömür ise geçiyor. ***

Denildi ki: Her kim ki bir şey talep ederse ve önem verip çalışırsa, o şeyi bulur. Her kim ki talep ettiği kapıyı çalarsa ve ısrar edip oradan ayrılmazsa, içeri girer. Bir başka manidar sözde şöyledir:
“İlmin başı soğan gibi acıdır Sonu da bal gibi tatlıdır.”

*** Yahya İbni Muaz Er-Razi’den:

َ ِ َ َ ِ ُ ْ ّ َ ُ َ َ ٌ ِ َ ُ ْ َّ ‫الليل طويل فل تقصره بمنامك‬ َ ِ َ َِ ُ ْ ّ َ ُ َ َ ّ ِ ُ ُ ّ َ ‫والنهار مضي فل تكدره باثامك‬
Gece uzundur. O geceyi uykuyla kısaltma. Gündüz parlaklık sahibidir, Onu günahların ile bulandırma.

Evet kardeşim, dünya ve ahiret kurtuluşumuz ilme bağlıdır. O halde sen de ilimden nasibini almaya, ilmin zevkini almaya çalış. Bu uğurda gayret sarf et, öğrendiklerinle amel etmeyi de ihmal etme, ilmini dünyalık için, makam, şan ve şöhret için kullanma, yoksa helâk olursun. İlim öğrenmek için geç kalma, gençliğinden istifade et. Şöyle demişler: “Küçükken öğrenilen şeyler taşa yazılan gibi, sonradan öğrenilen şeyler suya yazılan gibidir.” “Beşikten mezara kadar ilme muhtacız.” En azından her Müslüman kendisine öncelikle lâzım olan bilgileri öğrenmek zorundadır. Zaten ömür kısa, eksiklerimiz ise çoktur. Öncelikle öğrenmemiz gereken bilgilerden birkaçını zikredelim: a) Her Müslüman, ilk önce kendisini yanlış inançlardan koruyacak kadar itikat bilgilerini öğrenmesi gerekir. Ehlisünnet inancını doğru öğrenmemiz gerektiği gibi, imanımızı tehlikeye girdirecek söz ve davranışları da bilmeliyiz. Tabi en doğru bilgiye ulaşmamız için; en başta kaynağımız Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin hadisleri ve Sahabe-i Güzin hazretlerinin yolu olmalıdır. Bu kaynaklardan güzel bir şekilde istifade edebilmemiz için de

Firaset-ül Mü’minin

229

müctehid olan imamların ve Ehlisünnet âlimlerinin dini nasıl anladıklarına da önem vermeliyiz. Dini sadece kendi arzumuza göre anlamamalıyız. b) Kur’an-ı Kerim’i ve tefsir ilmini güzel bir şekilde öğrenmemiz lâzım geldiği gibi, ibadetlerimizi düzgün ve doğru bir şekilde yapabilmemiz, günlük hayatımızda helâl ve haram hususlarını birbirinden güzelce ayırt edebilecek kadar fıkıh bilgilerini de öğrenmemiz gerekir. Bunun yanında “Usul ilim”lerinden de bilmemiz gerekenleri öğrenmeliyiz. c) Daha sonra kalple ilgili olan ahlâk ilmini de öğrenmemiz gerekir ki, nerede gurura, nerede kibir ve riyaya, gösterişe girdiğimizi bilelim. Böylece şeytanın hilelerine düşmeyelim. Çünkü “kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen sefayı bulur, rahmete gider.” Bu hususta sahabeleri, Allah dostlarını kendimize örnek alalım. Onların hayatını okuyup, onları kendimize rehber yaparak hasetlik, cimrilik, öfke, kibir ve riya gibi kötü huylardan kurtulup İslâm ahlâkını elde edelim. Bu hususlarda Peygamber Efendimizin güzelim hadîs-i şeriflerini kendimize ışık ve kılavuz yapalım. Tavus kuşu nasıl ki, tüylerinin güzelliğine değil de; ayağının karasına bakıp kendini kusurlu ve çirkin sayarsa, bizler de kusurlarımıza bakıp, onları düzeltmekle uğraşalım. ç) Ondan sonrada diğer faydalı ilimlerden de gücümüz nispetinde nasibimizi alalım, düşmanların, Müslümanlar üzerinde gerçekleştirmeye çalıştıkları oyunlardan da haberimiz olsun ki, Mü’minleri onların şerlerinden korumaya çalışalım. Bu hususta tarihi de bilelim ki, benzer hatalara bizlerde düşmeyelim. d) Müslüman kardeşlerin faydasına olacak, onları ileri seviyelere götürecek dünyevî ve uhrevî ilimler öğrenilmelidir. Müslümanlar arasından bu görevleri yüklenecek kabiliyetli kişiler çıkmalıdır. Her Müslüman, kendi gücüne ve kabiliyetine göre bu dinin ve Müslümanların izzeti için ihtiyaç hissedilen konulara el atmalı, maddî ve manevî yönden din düşmanlarından geri kalınmamalıdır. Her ne yapsak da bir görev, diğer görevimizi aksatmamalı, helâl sınırlar aşılmamalıdır. Bazıları da kendisine lazım olan diğer ilimleri ihmal edip tek bir ilimde ihtisas sahibi olmak maksadıyla bütün ömrünü tek bir ilimde geçiriyor bu da uygun olmuyor. Çünkü bize lazım olan diğer ilimlerden de nasiplenmemiz gerekiyor. Bazı kardeşlerimizi görüyoruz, kendilerine öncelikle gerekli olan bilgileri değil de, en sonda öğrenmesi gerekeni en başta öğrenmeye çalıyor. Böylelikle çok zaman kaybediyor. Buna da dikkat edile! Zaten öğrenilecek şey çok; ama ömür çok kısa, o yüzden en önemli ve faydalı olanlardan, yani bizleri yanlış inançlardan koruyacak, helâl ve haram hususlarını bize gösterecek ilimleri bir an önce öğrenelim ki, bilmeyerek günahlara girmeyelim. İlim öğrenmemiz sırf bir bilgi olsun diye olmamalı, onunla amelde etmemiz de çok önemlidir. Zaten insanlar her şeyi bilemezler, her şeyi bilen Cenab-ı Hak’tır. Yeter ki bilmediklerimize ben bilmiyorum diyebilelim. Yoksa vereceğimiz yanlış fetvalar yüzünden cehennemi hak

230

Firaset-ül Mü’minin

ederiz. Ama maalesef günümüzde çok ilmi olmadığı halde ben bilmiyorum diyenler çok azalmış. Demek ki, insanlarda Allah korkusu azalmış, dine saygı azalmış. Cehennem hafife alınıyor. Rabbim kalplerimizi böyle taşlaşmaktan korusun, işin ciddiyetini anlamayı nasip etsin. Bizlerden çok daha bilgili olan müctehid imamlarımız dahi bilmedikleri sorulara “ben bilmiyorum” diyebilmişlerdir. Günün birinde adamın birisi kadılık yapan Ebu Yusuf Hazretlerine gelip birkaç soru surmuş. Ebu Yusuf hazretleri bildiklerini cevaplamış, bilmediklerine de ben bilmiyorum demiş. Adam kızarak: — Sen bu devletten maaş alıyorsun, nasıl olur da sorduklarıma ben bilmiyorum dersin. Ebu Yusuf hazretleri ona şöyle cevap verir: — “Kardeşim ben bildiklerimin karşılığında maaş alıyorum. Şayet bilmediklerim karşılığın da maaş almış olsaydım sizin hazineleriniz yetmezdi.” Bu zatlar bize örnek olmalı, bu kadar ilimlerinin çokluğuyla beraber ben bilmiyorum dedikleri halde, bizim gibi acizler ne kadar dikkatli olmalı onu varın siz düşünün. Bilmediklerine “La edri” (Ben bilmiyorum) diye bilen kişi dinini korumuştur. Öyle ise dilimizi “La edri” demeye de alıştıralım.
“Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.” (İmam Malik)

7) Allah-u Teala’nın emirlerini yaşayabilmemiz, tevbelerimizde devam edebilmemiz için ümitsiz olmamalıyız. Kendimize güvenmeliyiz, şeytana ve nefse karşı kolay kolay teslim olmamalıyız. Günahları da düşünmemek lâzımdır. Çünkü günahları düşünmek günahlara istek uyandırabilir. Aynı zaman da günah işlemek rızktan mahrum olmanın sebeplerindendir. Şeytan insanları aldatmak için her türlü çareye başvurur. Bazı insanlar var günah işliyor, tevbe ediyor bir daha günaha düşünce ümitsiz oluyor ve kendi kendine, “senden iyi bir kul olmaz” deyip tamamen kendisini günahlara kaptırıyor. Bunlar da şeytanın oyunlarıdır. Ümitsizlik veren anlayışlardan biri de: “Ya hep ya hiç” anlayışıdır. Bazı kimseler “ya hep ya hiç” diyorlar. Hepsini yapamayınca, yapabileceklerini de terk ediyorlar. Böyle düşünmek çok yanlıştır. Dinde şöyle bir kaide vardır: “Tamamı yapılamayan bir hayrın, tamamının terk edilmesi gerekmez.” O yüzden Mü’minler ifrat ve tefritten uzak olup, geleceklerine ümitle bakmalıdırlar. Şöyle söylemişler: “Servetini kaybeden yine kazanır. Savaşı kaybeden yine zafer elde edebilir. Ama ümidini kaybeden her şeyini kaybeder. Çünkü bunları kazanmak ümitle olur. Ümidini yitirmiş insan başlama azmini ve iradesini kendinde bulamaz ki, kaybettiklerini tekrardan kazanmaya yönelsin. Ey kardeşim! Günümüzde hepimiz günahlarla yüz yüzeyiz. Tevbemizde duramadığımız zaman yine de tevbe edelim. Ta ki şeytan yenilinceye kadar. Bu dünya böyledir işte. Bazen şeytan bizi yener, bazen de biz onu yeneriz. Ama ümitsiz olmamalıyız. Velev ki işlediğimiz günahlar büyük günahlar olsun. Çünkü onun rahmet kapısına sığınmaktan başka çaremiz yok. Şeytanla olan

Firaset-ül Mü’minin

231

mücadelemiz ölene kadar devam edecektir. Beşer olarak günahlara düştüğümüz zaman kendimizi tamamen günahlara bırakmamız doğru mudur? Günahını ne kadar arttırırsan ahirette o kadar zor duruma düşersin. Günah işleyip de tevbe etmemek o da ayrı bir suçtur. Bin defa da tevbe edip tekrar günaha düşsek yine de ümitsiz olmamalı tekrardan tevbe etmeliyiz. Başka çaremiz yok. Günaha düşüyoruz diyerekten tevbeyi bırakacağımıza, tevbede sebat edebilmenin çarelerini arayalım. Yüce Rabbimizin şu âyetleri bizlere ümitsiz olmamızı yasaklıyor: (Benim tarafımdan onlara) de ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir .”7 Daha önce de belirttiğimiz gibi samimî ve halisane olarak tevbe ettiğimizde, kendimize güzel arkadaşlar edinip, günah ortamlarından uzaklaşırsak, ilim meclislerine devam edersek, ilimle iştigal edersek tevbemizde durmamamız için hiçbir sebep yoktur. Beşer olarak bazen kaymalarımız olduğu zaman da tevbeye sarılmamız gerekir. Yeter ki günahlarımızda ısrar etmeyelim, yeter ki günahlarımıza üzülelim. Günahlara üzülmek te insanı tevbeye sevk eder. Cenab-ı Hakkın o kulu bağışlamasına sebep olur. Mü’min günahını dağ gibi görür; kâfir ise çok küçük görür. Haris ibni Süveyd, Abdullah ibn Mes’ud(r.a)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Mü’min kişi günahını şöyle görür: “Güya o Mü’min bir dağın eteğinde oturuyor ve dağın üzerine çökmesinden korkuyor. Fâcir kişi de burnunun üzerine konan bir sinek gibi sanır.”8 Hatta salih kullar hangi belâya düşseler de, dinle ilgili belâlara düşmediklerine şükrederler: Ve zatın biri şöyle anlatır: Bir deniz kenarında kendini Allah yoluna vermiş birini gördüm. Kaplan yarası almış, hiçbir ilâç bu yarayı iyileştiremiyordu: ama kendisi durmadan haline şükrediyor ve şöyle diyordu: “ Hamd olsun ki, böyle bir yaraya tutuldum da, günah işlemek gibi bir felâkete düşmedim.” İnsanın günahına üzülüp ağlaması takdire şayan bir durum. Günahlarla övünmek de çok kınanacak bir durumdur. Hadis-i şerifte:

ٌ ‫اذا سرتك حسنتك وساءتك سيئتك فانت مؤم‬ ‫ِ َ َ ّ ْ َ َ َ َ ُ َ َ َ َ ْ َ َ ّ َ ُ َ َ َ ْ َ ُ ْ ِن‬
“İyiliğin seni sevindirir ve kötülüğün üzerse, (gerçek) bir Mü’minsin, diye buyrulmuştur.”9

Zümer sûresi, ayet: 53 Buharî, c.12. s.336 9 Tirmizî, Fiten:7; İ. Ahmed/ Müsned, 5/252; Taberânî Mu’cemü’l-Kebir, 8/117; Hakim Müstedrek, 1/14
7 8

232

Firaset-ül Mü’minin

İşte biz Mü’minler günahlarımıza üzülecek ve ondan af dileyeceğiz. Salih amel yaptığımız zaman da sevineceğiz; ama gurur ve kibre kapılıp amellerimizle övünüp nefislerimizi temize çıkarmamalıyız. Salih amellerimizi ona buna anlatmamalıyız. Anlattığımız zaman amellerimize riya, gösteriş karışıp hepsi heder olup gidebilir. Bazı insanlara şeytan “sen ne temiz adamsın, bak senin gibi kimse ibadet yapmıyor. Bak yağmur yağıyor muhakkak bu senin duaların hatırına yağmıştır” diyerek onu ibadette gösterişe, kibre, şirke girdirmeye çalışıyor. Çoğu insan da şeytanın bu telkinlerine kulak veriyor. Her ne kadar ben öyle değilim dese de yavaş yavaş şeytanın vesveselerine inanmaya başlıyor. İşte böyle vesveselere aldırmayıp azimle, ümitvar bir şekilde Rabbimize kul olmaya devam etmeli, tevbemizde sadık olmaya gayret sarf etmeliyiz ve Cenab-ı Hakka karşı yaptığımız amellerden dolayı bir karşılık beklememeliyiz. Bazı insanlar ibadet ediyor karşılığını da bu dünyada bekliyor veya keramet peşinde ve bir şeyler görmeye çalışıyor. Bazılarına şeytan şöyle diyor: “Sen yıllarca Allah’a kulluk ettin. Bak! Hiçbir manevî dereceye kavuşmadın, ne kendini o kadar yoruyorsun, yavaş çalış” deyip o kişiyi tembelleştirmek istiyor. Ama bizler ibadetlerimizi yaparken ister bu dünyada bazı ikramlara kavuşalım; istersen kavuşmayalım. Ama şuna şöyle inanalım. “Yapılan hiçbir güzel amel Rabbimizin yanında boşa gitmez. Rabbim iyilerin iyiliklerini zayi etmeyendir. Onların karşılığını muhakkak ahirette fazlasıyla verecektir.” Zaten bizler yaptığımızı ahirette karşımıza çıksın diye yapıyoruz. Yoksa mükâfatını dünyada alalım diye değil. Böyle düşünürsek şeytan bizi tembelliğe sevk edemez. Şeytan bazı insanlara: “Sen aciz bir kulsun, Allah sana hidayet etmezse, sana kuvvet vermezse sen ne yapabilirsin. Allah sana kuvvet versin ki, sen de daha iyi ibadet edesin. En iyisi sen Allah’ın yardımını bekle, yardım gelince çok iyi bir şekilde kulluğuna çalışırsın.” Çoğu insan da bu telkinlere kanıyor. Tembel tembel Allah-u Teala’nın yardımını bekliyor. Amenna, Allah-u Teala bizlere hidayet etmezse bizler hidayete eremeyiz. Bize kuvvet vermezse bizler bir şey yapamayız. Ama bu düşünceler bir kulu tembelliğe itmemelidir. Bir kul ilimle uğraşıp salih ameller yaparsa, bu uğurda çaba harcarsa Cenab-ı Hak yapmamı diyecek? Gece namazına kalkan bir insana kalkma, yat mı diyecek? Şuna şöyle inanmalıyız: “Bizler gayret sarf edersek, çalışırsak Yüce Allah bizlere yardım edecektir. Rabbimizin yardımı kulların gayreti ölçüsünde olacaktır.” Yani sabırla, ümitle Allah yolunda çabalarsak emekler zayi olmayacaktır. Zatın biri şöyle diyor: “Beni kedinin biri irşad etti.” deyip şöyle anlatır: “Bir gün baktım ki bir kedi fareyi kovalıyor. Fare kaçıp bir deliğe girince, o kedi o deliğin önünde üç gün, üç gece kılını bile kıpırdatmadan kulaklarını dikip sabırla bekler. Kedinin gittiğini hisseden fare delikten çıkınca, kedi hemen onu yakalayıverir.” Böylelikle muradına ermiş olur. Bu manzarayı gören zat. Kendi kendine şöyle düşünür: “Eğer ben de bu kedi gibi Rabbimin rahmet kapısı

Firaset-ül Mü’minin

233

önünde sabırla bekleyip yalvarırsam, Rabbim beni de affeder. Manevî derecelere yükselirim inşallah.” Böyle dedikten sonra o zat sabırla, ümitle salih amellerine devam eder. Ve pek çok manevî mertebelere mahzar olur. İşte bizler de çalışıp gayret sarf etmeden bir şeylere kavuşmayı düşünmeyelim. Allah yolunda çalışkan olalım. Ümitle, azimle beraber pek çok faydalara kavuşacağımızı unutmayalım. Zorlu yüksek dağlar sabırla aşılır. Çoğu insan da Rabbim affedicidir deyip tembel tembel oturuyor. Üzerine düşen görevi yerine getirmiyor. Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuş “Şeytan sizleri Allah affeder sözüyle kandırmasın.” Hiçbir kimse cehennemi kendi nefsine yakıştırmıyor. Hep Allah affeder diyorlar. En günahkâr insan da Allah affeder diyor. Amenna Rabbimiz affedicidir, affetmeyi sevendir. Ama bu inancın bizi günahlara karşı cesaretli kılması doğru mudur? Bizler elimizden gelen gayreti sarf etmeli, günahlardan uzaklaşıp, verilen emirleri yaptıktan sonra da Rabbimizin rahmetini beklemeliyiz. Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara ısrar etmek, bizleri şeytanın tuzağına düşürür. Ona da dikkat edelim. Bir hadisi şerifte şu tarif yapılır. “Aciz olan; nefsini, hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.”10 Bazıları da şöyle düşünüp kendi kedini temize çıkarmaya çalışıyor: “Ya ne yapmışız, adam mı öldürmüşüz, yol mu kesmişiz, kime ne zararımız dokunmuş? Bizler iyiyiz, bizden çok daha kötüleri var.” Böyle düşünen insanların çoğu da üzerlerine farz olan ibadetleri dahi yapmayan kişilerdir. Bunlar kendi kendilerini günahkârlara, kâfirlere göre kıyas ettikleri için kendi kendilerini çok iyi görüyorlar. Hâlbuki iyi insanlara göre kıyas etseler ne kadar kusurlu olduklarını anlarlardı. Zaten dünya musibetlerinde kendimizden beterlerine bakıp halimize şükretmemiz, ahiretlik hususunda da bizden yukarıdakilere bakıp da kusurlarımızı görmemiz esastır. Şimdi bir Mü’min kardeşimiz dese ki: “Bu zamanda ben gözümü haram nazarından koruyamıyorum. Günümüzde işlenen günahların çoğu harama nazardan oluyor. İster istemez kalbimiz kirleniyor. Çünkü dışarılara çıkıyorsun kadınlardan geçilmiyor. Kadınların sayıları çok fazla olduğu gibi, bir de en güzel elbiseleri giyen, süsünü yapan dışarılarda. Açıklık saçıklık zirve noktasında, dışarılarda bu kadar haram görmemiz yetmiyor; bu defa televizyon, internet ve diğer gayri ahlâkî yayın organları âdeta toplumu çökertiyor. Bir İslâm genci haramdan korunmak için ne yapmalı? Bu zamanda haram nazardan, zina günahından korunmak zor olmuş; ama bu acizin tavsiyeleri şöyledir: a) İslâm genci Allah-u Teala'nın ve Resûlü Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hatırını nefsi arzularından önde tutmalıdır. Nasıl ki: Âşık bir gencin gözü sevdiğinden başkasını görmüyor, onun yanından huriler geçse belki dönüp bakmaz. Sevdiği kız kendisini görmediği halde, onun hatırına gözü
10

Tirmizî, kıyamet 26, (2461)

234

Firaset-ül Mü’minin

hiç kimseyi görmüyor. Bizim de yanımızda gerçek manada Allah ve Resûlü’nün hatırı olsaydı, biz de o genç gibi haramlara bakmazdık. Öyleyse kalplerimize Allah ve Resûlünün sevgisini yerleştirmeye çalışalım. b) Günahlara karşı güçlü olabilmek için ilim ve ameli beraber yapmamız gerekir. Abdülkadir Geylani (rh.a)) şöyle diyor: “Kendi bilgin ve amelin sana şöyle seslenir: Benimle amel edersen senden yanayım; yapmasan da sana karşıyım.” Nice âlim var, ameli olmadığı için, yani ilmiyle amel etmediği için, öğrendikleri ilim kendilerini Hakkın rızasına yaklaştırmamış bilakis uzaklaştırmıştır. İlimden gaye doğruyu, yanlışı birbirinden ayırıp, güzel ahlâklı, alçak gönüllü bir kul olup Allah-u Teala’nın rızasını kazanabilmektir. Nice insanlar var ilim öğreniyor; ama o ilmiyle daha da manevî mesuliyet altına giriyor. İnsanlara yanlış fetvalar veriyor. O fetvalarında hep âlimlerin cumhuruna muhalefet edip farklı görüşler sunuyor. İsabet edemediği durumlarda insanların günahını üzerine almış oluyor. İnsanlar o zayıf fetvalarla gidip rahatına bakıyor, hesabını da ahirette hoca efendi verecek. Ve nice ilim okuyan var, daha mütevazı olacağına daha da kibirli, kendini beğenmiş oluyor. Bunlar ilimden iyi yönde nasiplenmeyen insanlardır. Öyleyse ilim bizleri kibre sevk etmemeli, takvadan uzaklaştırmamalı, sorumluluk duygusunu kalbimizden silip fetva vermeye karşı cüretkâr kılmamalı, Allahtan en çok korkan âlimler olmalıdır. Ehil olmadığımız halde fetvaya verip başkaları için sırtımızı cehenneme köprü yapmayalım. İlimsiz amel insanı kurtarmaya yetmediği gibi, amelsiz ilim de insanı kurtarmaya yetmemektedir. En azından her Müslüman kendisini yanlış inançlardan koruyacak ve kendisine helâl ve haram hususları gösterecek kadar ilimden istifade etmesi farzdır. Aksi takdirde yaptığımız hayırlı amellerimiz boşa gidebilir. İlmin yol gösterici ışığı olmadan önümüzü görmemiz, hidayete ulaşmamız mümkün değildir. Bunun yanında ihlâs ve takva üzere dini yaşamak ta çok önemlidir. Çünkü insan öğrendiğini hayatına uyguladığı zaman ilminin, imanının tadını almaya başlar. Gece namazlarına da kalkmamız lâzım. O zaman nefis zorluklarla yaptığı ibadetleri günahlarla heba (yok) etmek istemez. Geceleri az uyuyup ilimle, ibadetle geçirmenin önemini arzeden bir rivayet şöyledir: “Geceleri uyumak kişiyi ahirette fakir bırakır!”11 Allah Resulü (s.a.v.) Abdullah b. Ömer hakkında şöyle buyurdular: “Abdullah ne hoş, ne iyi adam! Ah bir de geceleri namaz kılsa!”12 Hz. Muaz (r.a)’a Allah Resulü (s.a.v.) şu tavsiyede bulunur: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi, hataları söndürür. Gece namazı da Salih kulların alâmetidir.”13
İbn Mace, İkame 174 Sahih-i Buharî Muhtasarı, Teheccüd, s. 348, H. 612; Müslim, Fezâilü’s-Sahabe:140 13 Müsned, 5:231; Tirmizî, Menakıb: 8
11 12

Firaset-ül Mü’minin

235

Alimler, gece namazına kalkabilmek için tevbe etmek gerektiğini, günahlar çoğaldıkça gece namazına kalmanın zorlaştığını, gece namazına kalmaya güç yettiremiyorum diyenlere; gündüz Rabbine asi olma ki, O’ da gece namazını sana nasip etsin. Çünkü o en büyük şereftir, asi kullarda bu şerefi hak edemezler diye açıklamada bulunmuşlar. Aynı zamanda gece namazının yüzü, kalbi ve kabri nurlandırdığı belirtmişlerdir. Nefislerimiz azdıkça ölümü, hesaba çekileceğimizi hatırlayalım. İbadetlerle nefsimizi cezalandıralım. Kime karşı geldiğimizi tefekkür edelim. Haram zevklerin arkasında azap olduğunu, daha da kötüsü cennet gibi bir diyarı kaçırmamız olduğunu düşünelim. c) Günah ortamlarından mümkün mertebe uzak duralım. Günahlara karşı, ibadetlere karşı sabra yapışalım. Nefse muhalefet etmeyi alışalım. Bu dünyada günahlara karşı sabretmek, itaate karşı sabretmek bize zor gelse de, acı verse de meyvesi tatlıdır. Sonu güzeldir. İki tercihten başka şansımız yok: Ya zevklere dalıp cehennem ateşin de yanmayı kabul edeceğiz. Yalnız kabul etmeden önce elinizi bir ateşe tutunuz ondan sonra kararınızı veriniz. Ya da bu dünyada haram zevkleri bırakıp helâl zevklerle nefsimi tatmin edip ebedi olan, mutluluklar diyarı cennete gireceğiz. Bu dünyanın zevk ve sefasından eli olmayan kişiler; nasıl olurda cennet hurilerinden eli olur, cenneti kaçırmaya razı olur? Keşke cennetin nasıl bir yer olduğunu az da olsa anlayabilseydik. Ne kadar yanlış ettiğimizi anlardık. Zaten bu dünyada insanı haram zevklere muhtaç ettirmeyecek kadar helâl zevkler vardır. Evet kardeşim, günahların çok bol olduğu bu asırda ciddiyetle dinine, imanına sarılman lâzım, iş ciddîdir. Ahiretin hususunda gevşek davranırsan bu fitnenin önünde duramazsın. Çünkü her taraftan kalbe zehirli oklar gelmektedir. Allah-u Teala cümlemizin yardımcısı olsun. Ama sen ümitsiz olma, manevî yara alsan da ayakta dimdik durmaya çalış. Bu anlatılan şartları yerine getir. Tevbende samimî ol. Seni günaha sürükleyen yer ve mekânları terk et. Oradan mümkün mertebe kendini uzak tut. Televizyonun, internetin müstehcen programlarından uzaklaş. İnternet ortamında nefsinle baş başa kalma, yalnız kaldığında nefsine yeniliyorsan, interneti faydalı şeylerde kullanamıyorsan onu evden çıkarman gerek. Kadınlar vasıtasıyla işlenen günahlardan da kendini koru. Harama nazar etme. Kötü arkadaşları bırak; salih arkadaşlar edin. İnşallah zafere kavuşursun. Bir de günahlardan uzak olmak için gençlerimiz oruç tutsun. Şehvet günahından korunabilmek için evlenemeyen gençlerimizin oruç tutmaları Peygamber Efendimizin bize olan tavsiyesidir! Ey Mü’min kardeş! Diğer insanlar imandan, Allah’ı, Peygamberi tanımaktan mahrumlar. Ya size ne olmuş ki, böyle inançsızlar gibi, hatta onlardan daha sorumsuz bir şekilde yaşıyorsunuz? Sizlerin mahşer günü Allah-u Teala’ya sunacağınız hiçbir mazeretiniz yoktur. Bu gafletin cezası olarak cehennemde yanacaksınız! Gafletten uyanmaya hiç niyetiniz yok. Halinizden memnunsunuz. Ama bu rüyanın çok kısa süreceğini biliniz! Bir an

236

Firaset-ül Mü’minin

evvel gafletten uyanmazsanız, bu ihmalkârlığın cezasını çok ağır ödeyeceksiniz. Başkalarının senin günahına ağlamasının sana hiçbir faydası yoktur. Önemli olan sen kendi günahına ağlamandır! Her nefis ister ki: “Gezip eğlensin, helâl haram demeden istediği zevklere kavuşsun. Şerefi, şöhreti olsun, güzel güzel yemekler yesin, güzel yerlere gidip gezsin.” Ama haram sınırlar içersinde olan zevk ve sefaların arkasında cehennem ateşinin oluşu Mü’minleri her istediğini yapmaktan alıkoymuştur. Kabrin oluşu, Münker ve Nekir’in, ölümün, mahşerin oluşu Mü’minleri sorumsuzca yaşamaktan engellemiştir.
Izdırâb dolu, rüyadır bu hayat, Doğmuşuz ölmek üzere, değil mi? Zevk ile geçerse de, birkaç saat, Dert kovalar, zevklerin her birini!

Bu önümüzdeki tehlikeler sadece dünyada Allah (c.c) ya kulluk yapmaya çalışanlara mıdır? Günahlara dalmış olan insanlar, ölmeyecekler mi? Azrail’i görmeyecekler mi? Kabre girmeyecekler mi? Orada Münker ve Nekir’in sualine duçar olmayacaklar mı? Bu geçitten iyiler de kötüler de geçecektir. Ben bunlara inanmıyorum demekle bu gerçeklerden kaçınılamaz! Var olan ve ileride olacak olan şeylere ben inanmıyorum demekle yok olmaz. Göz kapamakla gece olmaz. Bir insan binlerce defa desin: “Ben ölmeyeceğim” onun demesi hiç önemli değildir. O öyle dese de muhakkak ölecektir. Binlerce defa ben kabre girmeyeceğim desin, oraya muhakkak girecektir. Şu ahireti inkâr edenler hiç düşünmüyorlar mı? Şu inkâr ettikleri kabir, mahşer, cennet, cehennem, şayet varsa (ki zaten var) o zaman bu insanlar Allah-u Teala’nın azabından nasıl kurtulacaklar? O azap karşısında nasıl çırpınacaklar, nereye kaçacaklar? Bunu düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyor. Onlar inanmayı ar (ayıp) saydılar. İmansızlığı ilericilik kabul ettiler. Onların ahiretteki feryatlarını, çaresizliklerini, işe yaramayan yalvarış ve yakarışlarını bir düşün de ibret al!
“Zamanın geçti kabirden başka mekânın var mı?” Mesnevi, 96

Bazıları da var inanıyor, iman ediyor; ama işin ciddiyetinden habersiz, ölüm diyorsun çok uzak görüyor. Kabir, mahşer, cennet cehennem diyorsun fazla önemsemiyor. İman zayıf olunca ciddî meseleler bile önemsenmiyor. Ey dünya çıkarları, menfaatleri için uykusu kaçan adam! Ölüm önemsenmez mi, yalnızlık çukuru olan kabir önemsenmez mi, cehennemde yanmak, cennet gibi bir yeri kaçırmak önemsenmez mi? bunlardan daha önemle düşünülmesi gereken bir şey mi var ki? bunları önemsemiyorsun? Bunları ister önemseyelim ister, gülüp geçelim, hepimiz bu zorlu geçitlerden geçeceğiz. Orada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Helâl haram demeden Allah-u Teala’nın emirlerini çiğneyen kulların, yaptıkları zevklerin sonu azapla neticelendirilecektir.

Firaset-ül Mü’minin

237

Ey insanlar! Arkasında cehennem azabı olacak zevkleri ne yapacaksınız. Arkasında üzüntü, keder, gözyaşı olacak zevkleri bırakın. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır! Ama maalesef geçici, aldatıcı zevklere aldanan çok insan var. Burası öyle bir çarşı ki: “Elmasa rağbet yok, ama püskümüş şeylere rağbet çok.” Diyeceksiniz ki: Bu zamanda günahlardan korunmak çok zor olmuş. Ne yapsam da tevbemde duramıyorum. Bu yüzden yanlışlarıma devam ediyorum. Evet kardeşim, günahlardan kaçmak sadece senin için değil, hepimiz için zor olmuş, hatta bazı insanlar için daha da zor olmuş. Şu imtihan dünyasında her insan, her millet farklı şekillerde imtihan edilmektedir. Her insanın zayıf noktaları farklı farklıdır. Şeytan herkesin zayıf yanlarını bulmaya çalışır ki o kulu günaha girdirsin. Şimdi günahlardan kaçmak zor olmuşsa, günah işlemek serbest oluyor mu? Ahirette “Ya Rabbi, benim zamanım çok zordu. İşim çoktu diye mazeretler geçerli midir?” Elbette zor şartlarda ve zamanlarda imtihan olanların durumu biraz farklı değerlendirilebilir. Ama üzerimize düşen görevleri yapıp, elimizden geldiği kadar günahlardan uzak durmaya çalışıp, ondan sonra cenneti isteyelim. Kullar bazen günahlara düşebilir; ama günahlarda ısrar etmemek lâzımdır. Günahtan kurtulmanın çarelerini aramalı, gerekirse günah ortamlarından hicret etmelidir. Ey Mü’min kardeşim! Belki bir kitap okuyup etkilenebilirsin, belki ibretli bir film seyredip veya ibretli bir olayla karşılaşıp duygulanabilirsin. O anlık gerçeği görüp ayılabilirsin ve bunun üzerine tevbe edebilirsin. Şimdi sorunumuz tevbe etmekten ziyade, tevbede duramama, tevbeyi kabir kapısına kadar götürememe. Zaten günümüzde çoğu insanın sorunu bilgisizlikten ziyade, bildiklerini hayatına tatbik edememesidir. Bunun çarelerini bulmamız lâzımdır. Günümüzün günahından, fitne ve fesadından kurtulmak için nasıl bir iman ve nasıl bir Allah korkusu lâzımsa, onları elde etmemiz gerekir. Şimdi ben birkaç tavsiye daha sayacağım, tevbesinde durmak isteyen kardeşlerimiz biraz daha gayret sarf etsinler inşallah olur: 1) Her şeyden önce bu dünyaya geliş gayemizi, bizlere verilen bazı görevlerin olduğunu düşünelim. Bu görevleri yapmadığımız zaman uğrayacağımız cezaları düşünelim. Bunun yanında mutluluklar diyarı olan cenneti kaçırmanın çok büyük bir zarar ve kayıp olacağını düşünelim. Bu dünyada cüzî bir menfaati kaçırıp, günlerce uykuları kaçanları hatırlayalım ve eğer gerçekten cennete, cehenneme inanıyorsak başıboş ve sorumsuz yaşayamayacağımızı nefsimize kabul ettirelim. Mü’minler inançsızlar gibi sorumsuz bir şekilde yaşayamaz. Dünya hayatının çok kısa olduğunu, gün gelip biteceğini bilir. Yapılan haram zevklerin, görevleri aksatmanın arkasında cehennemde yanmanın olduğunu aklından çıkarmaz. Şimdi ölmüş olanların ikinci bir defa dünyaya dönme haklarının olmadığını düşünelim. Bu imtihan hakkımız bir defadır, onu

238

Firaset-ül Mü’minin

değerlendiremezsek çok pişman olacağız. Dünyada kendini zevk ve sefada sananların bir oyalanma ve bocalama içersinde olduklarını düşünelim. Dünyada yapılan haram zevklerin, dakikaları hesaplansa ömrümüzün acaba ne kadarına denk gelir. İnsanların ömür boyu hep zevk içinde yaşamaları mümkün değil ki! Ömrümüzün çoğu uyumakla, çalışmakla, yorgunlukla, hastalıkla, keder ve üzüntüyle geçmektedir. Böyle kederli, dünya için kedersiz ve huzur diyarı olan cenneti kaçıranlara ne demeli. Dünyayı ve günahları ahirete tercih edenlerin imanlarında zayıflık var demektir. Gerçek manada imanı elde eden adam, ne pahasına olursa olsun. Cehennemi göze alamaz, cenneti kaybetmeye razı olamaz! Bunun yanında gençliğimizin, sıhhatimizin, güzelliğimizin, kuvvetimizin son sürat elimizden gittiğini düşünelim. Allah Resûlü (s.a.v) hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurduklarını düşünelim: “Yedi şey gelip çatmadan evvel çalışmaya bakın. Yoksa siz insana kendini unutturan fakirliği mi yahut isyan ettiren zenginliği mi veya vücudu harap eden bir hastalık mı veya aklı gideren ihtiyarlığı mı veya alıp götüren ölümü mü veya fenalığı görülmeyen deccalı mı yahut da acıklı ve acı olan kıyamet gününü mü (neyi) bekliyorsunuz? (Neyi)”14 Başka bir hadîs-i şerifte ise:

َ ‫اكثروا من ذكر هاذم اللذات يعنى المو‬ ‫َ ْ ِ ُ ِ ْ ِ ْ ِ َ ِ ِ ّ ّ ِ َ ْ ِ ْ َ ْت‬
“Zevkleri ve ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayınız.”15

İşte ölümü hatırlayıp her adımımızı yere bastığımızda yerin altının var olduğunu hatırlayabilirsek, belki bu kadar günahlara koşamazdık. Ahirette şerefli insanların safına girip, yüzüne bakılmayan insanlardan olmak istemiyorsak günahlardan elimizi, ayağımızı çekelim. Nefsimizin düşmanımız olduğunu unutmayalım. Nefsin istekleri peşinde koşanlar. Boşuna yorulur. Çünkü nefse neyi versen başka yok mu der. Nefsi doyurmak mümkün değildir. Öyleyse doymayan bir şeyi doyurmaya, tatmin etmeye çalışmayalım. Ona ne versen, o başka bir şeyin ızdırabını çeker. Zaten nefse ve şeytana uyan insanlar dünya ve ahirette perişan olan kişilerdir. Bu zamanda bizleri ilâhî yoldan saptırıp günahlara çağıran düşman bir tane değil bin tanedir. Ona göre hazırlığımızı yapalım. Ona göre tedbirimizi alalım. Gençliğin keyfini ihtiyarlıkta aramayalım, akan su artık ırmağa geri dönmez. Heves devri çoktan geçti, yeniden heveslenmenin de manası yoktur. Şimdi gözün varken gözyaşını yağdır. Ağzında dilin varken kusurların için özür dile. Çünkü her vakit can bedende bulunmaz ve dil her zaman ağzında dönmez. Ey kemikten kafes! Bilir misin? Can, senin içinde bir kuştur. Adı da nefestir. Kuş bir defa kafesten uçup gitti mi, bir daha onu ele geçiremezsin. Fırsatı elden kaçırma.

14 15

Tirmizî, Zühd, 3 Tirmizî, Zühd, 4 – İbn-i Mâce, Zühd, 31

Firaset-ül Mü’minin

239

Âlem bir dem (nefes) den ibarettir. Âlimlerin yanında bir dem, bir âlemden daha kıymetlidir. İskender dünyaya hükmediyordu. Dünyayı bırakıp gitti. Bir an bile kalması mümkün olmadı. Mümkün olsaydı, bir nefes mühlet için dünyayı verirdi. Gittiler… Herkes ektiğini biçti. İyi kötü bir addan başka bir şey kalmadı. Ne diye bu kervansaraya gönül bağlayayım? Dostlar gittiler, biz de gidiş yolu üzerindeyiz! Varsa özrün bu gün af dile. Çünkü yarın mazeret dinlemezler! Mezarda gecelerinin gündüz olmasını istiyorsan, amel çıranı dünyada iken tutuştur. Ey ağlamayı unutmuş! Sen ayrılık kargasını (saçlara düşen ak’ı) gördün. Oturup esef gözyaşları dökmen lâzım. Fakat hani gözyaşların? Hâlbuki saçların ağarmış ve ölüm kuşu beyaz kılların bittiği yerlere yuva yapıp yumurtlamıştır. Artık senin için tabuta yükletilmekten, taş ve toprağın altına konulmaktan başka bir iş kalmamıştır. Dünya mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünya senin gibi birçoklarını besleyip, sonunda öldürmüştür. Değil mi ki, en sonunda ölüm vardır ve bu temiz can göç yolunu tutacaktır. 16 2) Evet, günahlara düşen kardeşlerimiz, o günahlarına üzülmeyi unutmasınlar. Bazı insanlar var, günah işliyor, bir de günahına sevinip gururlanıyor. Cenab-ı Hak en çok bu kullardan kızar. Günahlarına üzülen kullar bilsinler ki: Allah (c.c)’nun yardımı kendilerine ulaşacaktır. “Mü’min günahından dolayı korku ve vicdan azabı hisseder. Fâcir ve kâfir ise basite alır, önemsemez. Günahlar Mü’minleri üzer, iyilikler yapmak ta onları sevindirir. 3) Günaha düşen kul günahına tevbe etmeyi aklından çıkarmamalıdırlar. Bazı insanlar var şöyle diyor: “Ben gençliğimi günahlarla geçirip sonra da ihtiyarlığımda tevbe etsem olur mu? Onun için ihtiyarladığımda da tevbe etmeyeceğim.” Bu çok yanlış bir düşüncedir. Tevbe kapısı, bir kul can çekişmeye başlamadıkça, yani; hayattan ümit kesilmeyinceye kadar açıktır. Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmak Mü’minlere yasaklanmıştır. Allah (c.c) ben gençliğini günahta geçiren yaşlı kulumu af etmem demiyor ki? Allah (c.c) samimî olarak tevbe eden her kulun tevbesini kabul eder. 4) Bazıları da var daha gencim, daha işlerim çok deyip yaşlılığı emekliliği, işinin bitmesini bekliyor. Ecel arkasından son sürat onu kovalıyor, halen o neyin hazırlığında, sanki ecel onun işini bitimine göre ayarlanmış. İşte böyle gençliğini sefahatte geçirip ihtiyarlığı bekleyenler çok aldanmış insanlardır. Ömrümüzün garantisi yok ki, çoğu insan yaşlanacağını zannediyordu; ama ecel yeli onları alıp genç yaşta kabre koydu. Gidin mezar taşlarını bir okuyun. Çoğu sizin oğlunuz yaşında gencecik insanlar! Bizler hesaplar yapıyoruz; ama Rabbimizin hesabı bir başka. Şeytan tevbeyi geciktirelim, günahlara devam edelim diye öyle hileler yapıyor ki, çoğu insan bunlardan habersiz. Sonra, sonra yaparım diyenler helâk olan insanlardır.
16

Gülistan, (Şeyh Sâdi)

240

Firaset-ül Mü’minin

Ahiretteki bağrışların çoğu: “Ah keşke şöyle, şöyle yapsaydım.” olacaktır. Her gelecek yakındır; ama ölüm ondan daha yakındır.
Beyit: Bu günü düşünürüm, dün geçti. Yarın var mı? Gençliğe güvenmem, ölen hep ihtiyar mı?

5) Bir de daha önce belirttiğimiz gibi günaha düşen kardeşlerimiz ümitsiz olmamalıdırlar. Şeytan çoğu insanı ümitsizlik çukuruna atmaya çalışmaktadır. İnsanı manen mahveden şey, günah sebebiyle ümitsizliğe kapılması benden adam olmaz deyip kendini boşluğa bırakmasıdır. Bundan daha kötü ve zararlı bir çöküş olamaz. Bazı insanları görüyoruz bir günah işliyor morali bozulunca kendi kendini diğer günahlara bırakıyor. Bir vakit namazı kaçırıyor bu defa kızıp diğer vakitleri de bırakıyor. Veya iyi insanların içinde ise ben bunlara lâyık değilim deyip, onları bırakıyor. Daha kötü insanlarla arkadaşlık yapıyor. Bunların hepsi şeytanın hileleri ve vesveseleridir. Zaten şeytan da öyle yapmanı istiyordu. Şimdi biz kullardan, günahlar meydana gelebilir. Şayet günahlara düşersek hemen pişman olup tevbe edelim, arkasından iyilikler yapalım, Allahu Teala’nın rahmetine sığınmaktan başka ne yapabiliriz ki, bir günah ettik diye diğer günahlara da girmenin ne anlamı var ki? Adamın birisi sık sık günaha düşünce bir gün Hz. Ali (r.a) geliyor: “Ya imam, ben çok gayret sarf ediyorum, günah işlememek istiyorum; ama yine de o günaha maruz kalıyorum, ne yapayım? — Tevbe et! — Tekrar işliyorum! — Tekrar tevbe et! — Ne zamana kadar bu tevbe? Hz. İmam şu cevabı verir?

ْ ُ َ ْ َ ُ ُ َ ْ ّ َ ُ َ َّ ‫حتى يكون الشيطان هو المجور‬
17“

.Ta ki şeytan yenilinceye kadar ”

Zaten biz kulların ahirette sevaplarımız da günahlarımız da tartılacak. O zaman amel terazimizde hiç hayırların olmayıp hepsinin günah olmasını ister miyiz? Allah-u Teala’nın huzuruna bir, iki günahla mı; yoksa yüzlerce günahla mı çıkmak isteriz? Bir günah işledin mi bir günah yazılır. On tane işlersen on günah yazılır. Cenab-ı Hakkın huzuruna ne kadar az günahla çıkarsak, bizim için çok daha iyidir. Öyleyse bir günah işlediğimiz zaman, ümitsiz olup kendimizi günah bataklığına atmayalım. Biz bu dünyada imtihandayız. Şeytan ve nefisle olan bu savaş, bu mücadele ölene kadar devam edip gider. Savaşlar
17

Müzekkin Nufus s.469

Firaset-ül Mü’minin

241

da böyledir. İnsan kazansa bile yine de yara alır, kayıpları da olur; ama önemli olan yaralansak da, kayıplarımız da olsa, düşmana da kayıplar verdirip zaferle neticelenmesidir. En güzel o ki, keşke hiç günah işlemesek, Rabbimize hakikî kul olabilsek. Fakat onu gerçek manada başaramasak da, kulluğu tamamen bırakmanın da bir anlamı yoktur. Önemli olan Rabbimizin bizim bir gayret ve mücadele içersinde olduğumuzu, günahlarımıza üzüldüğümüzü görmesidir. Bazı günahlar var ki, ancak günahlara üzülmekle af olunuyor. Rabbim günahkârların inlemesini, tevbe edişini çok seviyor. Gözlerinden akan pişmanlık gözyaşlarıyla belki cehennemi söndürüyor. Rabbimizin merhameti gazabını geçmiştir. Ümitsiz olmanın anlamı yoktur. Allah şirkten hariç tüm günahları affedebilir. Kendimizi şirkten, imansızlıktan koruyalım. Günahlarda ısrar etmeyelim. Rabbimizin rahmetinin çok geniş olduğunu bilelim. Ama bazılarının yaptığı gibi Allah-u Teala merhametlidir deyip günahlara dalmayalım. Elimizden geldiği kadar günahlardan uzaklaşmamız gerektiğini bilelim. Ona göre hareket edelim. Lokman Hekime sormuşlar: “İnsanların en aşağılığı kimlerdir?” Cevap vermiş: duymayanlardır.” “İşlediği günahları hatırlayınca pişmanlık

6) Zaten bu zamanda günahlardan uzaklaşabilmemiz için iyi insanlarla oturup kalkmamız, dini eğitim veren cemaatlere gidip gelmemiz, dini toplantılara katılmamız gerekir. Kur’an-ı Kerim öğrenmekle, ilimle iştigal edip “Nefsimizi faydalı şeylerle meşgul etmeliyiz. Biz nefsimizi meşgul etmezsek, o bizi günahlarla meşgul eder.” Kalplerimize Allah korkusunu, sevgisini yerleştirelim. Allah’tan korkan bir kul artık günah işleyemez, onun tüm azaları hakka teslim olur. Ebu’l Leys Hazretleri Allah’tan hakkıyla korkmanın belirtilerini yedi maddede zikreder: a) Dilinde belli olur. Dilini yalandan, gıybetten, fuzulî sözlerden korumaya, ciddî gayret gösteren insanda Allah korkusunun hakkıyla varlığı anlaşılır. Böyle kimse dilini, dini mevzularla meşgul eder. Kur’an okur, zikir yapar, ilme iştiyak duyar. b) Midesiyle belli olur. Haram yemekten korkar. Haram kazanmaktan titrer. Hatta haramdan, yılandan kaçar gibi kaçar. c) Gözüyle belli olur. Harama bakmaktan rahatsız olur, helâl ona kâfi gelir. d) Ayağıyla gittiği yerlerde belli olur. Haram işlenen yere doğru adım bile atmaz, o yerlere yaklaşmaz bile. Bilmeyerek yaklaşması halinde bundan rahatsızlık duyar. e) Kalbiyle belli olur. Kalbinden korku ve endişe eksik olmaz. Bu korku ve endişe iledir ki, yaptığı işte daima kendini kontrol etme ihtiyacı duyar, haram mı helâl mi diyerek işlediğini incelemeye çalışır.

242

Firaset-ül Mü’minin

f) İbadet ve sevaplarında korku ve ümit arasında oluşuyla da belli olur. İbadetine, hayırlarına bakıp da kendine güvenme hissi duymaz. Mü’minler günah hususunda Allah’tan korkarlar. Bu da ağızda söylemekle belli olmaz; tam aksine, fiille, hareketle belli olur. Yani saydığımız yedi hususla anlaşılır. İsterseniz kendimizi bu yedi hususla kontrol edelim. Dilimizde, midemizde, gözümüzde, elimizde, ayağımızda, ibadetlerimizde ne hal ve durumdayız? İşte Allah (c.c)’dan hakkıyla korkan kullar. Tüm azalarını günahta değil, iyilikte, hayırda kullanırlar. Devamlı nefisle ve şeytanla mücadele içerisinde bulunurlar. Bu mücadele içersinde olanlardan biri de Şakik-i Belhi’nin talebesi, meşhur Hatem-i Asam Hazretleridir. Tasavvuf kitapları onun nefsiyle, şeytanıyla verdiği mücadeleyi anlatırken şu olayı naklederler: Bir gün oturmuş tefekkür halinde iken ansızın bağırdığı duyulur: “Ölüm yiyeceğim, kefen giyeceğim, mezarda yatacağım var mı bir diyeceğin?” Yanındakiler şaşırırlar. Neler söylüyor kendi kendine diye merak ederler. İçlerinden biri Hatem’e sormadan edemez. “Böyle kiminle konuşuyorsun ki, ölüm yiyeceğim, kefen giyeceğim, mezarda yatacağım! diye çıkışıyorsun? Şöyle anlatır Hatem: Ben tefekkürde iken şeytan yanıma yaklaştı. Beni dini hayattan uzaklaştırmak istiyor, “işine gücüne bak, oturup da tefekkür edeceksin de ne olacak sanki” diye ısrar ediyordu. Ben aldırış etmeyince bu defa da şöyle sıkıştırmaya başladı. “Burada oturup tefekküre dalıyorsun, sana geçim lâzım değil mi, ne yiyeceksin gelecekte?” Ben de kızdım ve gelecekte “ölüm yiyeceğim ölüm!” diye cevap verdim. Bu defa: “Ne giyeceksin?” diye sordu. Ben de: “Kefen giyeceğim kefen!” dedim. “Nerede yatacaksın” diye sorunca da “Mezarda yatacağım mezarda” dedim. Bundan sonra ümidini kesmiş olacak ki bir başka zayıf zamanımda beni yakalamak üzere def olup gitti. Duyduğunuz sözler böyle bir kavgada söylenen sözlerdir. Evet, onlar nefis ve şeytanla böyle mücadele etmişlerdi. Kendi dünyasında böylesine iç mücadele ve mücahedeler yapan Hatemi Asam’ın kıldığı namazlardaki mücadelesi de farklıydı. Namaza farklı niyetlerle başlar, farklı yorumlarla devam ederdi. Nitekim bir gün ona sordular: Namazı nasıl kılmalıyız, ne tavsiye edersin. Şöyle izah etti bunu: “Önce temiz bir kalple niyet ederek abdestini al. Dışını su ile temizlerken içini de tevbe, istiğfarla temizle. Sonra da seccadeye geç, Kâbe’yi iki kaşının arasına al. Bundan sonra cenneti sağında, cehennemi de solunda tasavvur et. Sırat köprüsünü ise ayağının altında bil. Azrail (a.s)’mı da arkada kabul et. Bunlardan sonra Allah-u Ekber de hürmetle Fatiha ve zammı sûreyi oku, sonra tevazu ile rükua eğil, tesbihleri tekrar et. Daha sonra tezellül ile secdeye in, yüzünü yerlere sür. Tefekkürle tahiyyat ve salâvatları oku, hamd ve şükür duygularıyla selâmını ver, ibadetini tamamla. Hatem-i Asam bundan sonra: İşte der, bu namazdır seni kötülüklerden koruyacak namaz.”18

18

Güncel Sorunlara Çözümler sayfa: 433,434

Firaset-ül Mü’minin

243

Evet kullar, mücadele edip, günahlarına tevbe ederlerse Cenab-ı Hak onlara yardım eder. Onlar niyetlerini iyi yaparlarsa onlara pek çok sevap kazanma yolları açılır. Bizim nefsimizle, şeytanla, diğer günahlarla mücadelemiz ölene kadar sürecektir. Kulluğumuz birkaç günlük değildir. Onun için ettiğimiz tevbeler kabir kapısına kadar devam etmelidir. Allah (c.c) tevbeye acele eden kullarını sever. Yaş ilerledikçe günahlarını arttıran kulları da şeytan sever, onların gözlerinden öper. 7) Bir de günahlardan uzak olmak isteyen kardeşlerimize şu tavsiyeyi uygun görüyoruz. Şayet evli değillerse, saliha bir eş bulup çok geciktirmeden evlensinler. Evlenmek günümüzde insanı bir kaleye sığınmak gibi korur. Çoğu saliha hanımlar kocalarını günahlardan engellemişler. Yani sebep olmuşlardır. Herhangi bir kişi genç yaşta iken evlenirse, şeytan şöyle çığlık atar: “Vay başıma gelene! Bu benden dinini korudu.19 Bu zamanda evlenmek çoğu insana farzdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: Kul evlenince, dinin yarısını tamamlamış olur; geri kalan yarısı hakkında da, Allah’tan korkup fenalıklardan sakının.20 Bu konuda Allah’tan korkup günahtan sakınan bir genci misal verelim: Kışın soğuğunun bile ateş gibi yaktığı bir geceydi. İşte böyle bir gecenin yarısından sonra iki katlı ahşap bir evde yangın başlamıştı. Kısa zamanda etrafı saran alevlerin içinden sokağa fırlayan genç kızcağız da canını zor kurtaranlardan biriydi. Ne yapıp nereye gideceğini şaşırınca, Şehzade Camiinin medreselerinden birinin camlarından görülen bir ışık ümit vermişti. Dişlerini şakırdatan bu soğuğa daha fazla dayanamayıp medresenin kapısına kadar geldi, can havliyle kapıyı itip içeri girdi. Diz çökmüş vaziyette rahle üzerinde Kur'an tefsiri mütalâa eden dalgın talebe başını kaldırınca, gördüğü manzaraya bir mana veremedi. Şaşırmış vaziyette sordu: — İn misin, cin misin? Gecenin bu saatinde ne işin var burada? — Ben in, cin değ ilim, din kardeşlerinden biriyim. Mahallemizde çıkan yangın bizi de alevlerin içine aldı, canımı zor kurtarıp, ışığını göründüğüm medresenize sığındım! — Olmaz! Ben şu anda tefsir okuyan bir talebeyim. Şaibeli hareketlerden uzak kalmam lâzım. Seni burada görürlerse dedikodunun önü alınmaz. Hem de burada tek başına bulunman mahremiyet ölçülerine aykırıdır. Burasını hemen terk et! — Gecenin bu saatinde nereye çıksam donarım!... Tefsir talebesi düşünmeye başlar. — Hayırdır inşallah! Her halde bir imtihana tabi tutuluyorum? der. Öyleyse, duvarın dibindeki kilime sarıl ve orada kendini korumaya bak! Gözlerini tekrar kitabına dikip, Beyzavî tefsirini mütalâaya devam eden talebe, dakikalar ilerledikçe şeytanı ile mücadeleye başlar. Bir ara:
19 20

Câmiü’s Sâğir,3:141 Beyhakî

244

Firaset-ül Mü’minin

Hayır, hayır! Diye haykırarak parmağını lâmbanın isli alevine tutar, derisi büzülünceye kadar ateşten çekmemekte ısrar eder. Mücadele sabaha kadar sürer. Birkaç defa ateşe tutulan parmak iyice yanar ve uçunda bir yara bile meydana gelir. Şafak sökmek üzeredir. Sabah ezanıyla birlikte odasını terk edip camiye gider. Dönüşte odasında kimsenin kalmadığını görünce rahat bir nefes alır. Ortalık aydınlanınca yangın yerine koşan kızcağız ise, babası ile anasının feryatlar içersinde kendisini aradıklarını görünce bağırır: — Babacığım, anneciğim, benim için asla üzülmeyin. İşte şuradaki medresenin odasında, bir talebenin yanındaydım. Ve kızcağız olanları aynen anlatır. Bu defa Osmanlı paşası baba, kızını yanına alarak Şehzade Camiinde tefsir dersi veren hoca efendinin huzuruna çıkar ve talebelerini toplamasını rica eder. Hoca üzgün, mollalar hayrette. Bir talebenin iffete aykırı davranışta bulunduğu endişesi içindeler. Toplanan mollaları bir bir gözden geçiren kızcağız birini işaret eder: — İşte babacığım, parmağının ucu sarılı olan genç! der. Tefsir hocası hayretler içinde sorar: — Abdurrahman! Senden hiç beklemezdim. Nasıl oldu da, böyle bir şikâyete sebebiyet verdin? Abdurrahman, başını önüne eğer ve utancından hocasına tek kelime bile söylemeye muktedir olamazken, kızın babası müdahale eder. — Muhterem hocam, değerli talebenizi hırpalamayın lütfen! Biz onu şikâyet için değil, takdir ve tebrik için aramaktayız. Siz, parmağının uçunu niçin sardığını bir sorun ona! Ve mahcup talebe ısrara dayanamaz anlatır: — Şeytan bana vesvese verdikçe ben de parmağımı lâmbanın ateşine tutuyor, “buna tahammül etmeyi göze alıyor musun?” diye soruyordum. İşte bu sırada parmağım yandı, sarmak zorunda kaldım! Bu açıklama karşısında bir Osmanlı paşası olan baba, hemen orada kararını açıklar: — Muhterem Hocam, der bu öğrencinin mezun oluncaya kadar bütün masraflarını üstlenmekle kalmıyor, ayrıca kabul ederse kızımı kendisine verip onu damat edinme şerefine de talip bulunuyorum! Artık Osmanlı Paşasının ilgisiyle okuyarak büyük bir fıkıh âlimi olan yaralı parmağın sahibi Abdurrahman (1700)’lerde Mülteka’ya iki ciltlik çok kıymetli bir şerh yazar. Ancak kitabın ismini değil de yazarın vasfını öne çıkaranlar, kitaba Damat adını koyarlar. Damat hoca diye de yâd etmeyi daha değerli bulurlar. Böylece bu olay, nesilden nesile bu sebeple intikal ederek

Firaset-ül Mü’minin

245

günümüze kadar tatlı ve ibretli bir hatıra olarak gelir. Bu çok değerli tarihi olay karşısında bugün dilimizden dökülen tek cümleden başkası değildir “Zaman olur ki hayali cihan değer!” Tabii, o günkü paşamızla, o günkü hocamızla, o günkü öğrenci oğlumuz ve kızımızla!21 Günahtan sakındırıcı bir başka misalde şudur: Belh’in gönül sultanı İbrahim (bin) Edhem’e gelen biri, halinden şikâyette bulunarak der ki: — Efendim nefsimden şikâyetçiyim. Günah işlememe konusunda karar alıyorum; ama yine de kararımda duramayıp günaha giriyorum. Sonra da içimden feryatlarım arşa yükseliyor, vicdan azabı çekiyorum. Bana birazcık nasihatte bulunsanız da şu vicdan azabı çektiğim günahlarımdan kurtulsam, bir daha girmesem bana azap veren bu günahlara. İbrahim Edhem günaha girmemesi için adamı düşündürmek ister. Ancak bu düşünceyi sağlamak için şöyle bir yöntemi tercih eder, der ki: — Fazla üzülmene gerek yoktur. Şartlarını yerine getirirsen günah da işleyebilirsin, bir sakıncası olmaz. Yeter ki şartlarını yerine getir, ondan sonra işle günahlarını. Adam şaşırır. O güne kadar kimseden duymadığı bir söz. Hayretle sorar: — Ne demek günah işlemenin şartlarını yerine getirmek? Böyle şart olur mu? Şartlarını yerine getireceksin, sonra günah işleyeceksin, olabilir mi böyle bir kolaylık? İbrahim Edhem tebessüm ederek garanti verir: — Sen, şartlarını yerine getir, gerisine karışma. İşleyeceğin günahın vebalini ben üzerime alıyorum. Yeter ki şartlarını yerine getir! Adam iyice heyecanlanır, sormadan edemez: — Neymiş günah işlemenin şartları? Şunu bir anlat da öğrenelim, ondan sonra rahatça işleyelim günahlarımızı öyleyse. İbrahim Edhem de anlatır günah işlemenin vazgeçilmez üç şartını. Der ki: — İçinde günah işleme duygusu başlayınca iyice düşün: Kendisine karşı günaha gireceğin zatın bana verdiği rızkı da yemeyeceğim de! Adam düşünmeye başlar: — Bu mümkün mü? Ben Allah’ın ihsan ettiği rızkı yemezsem neyle yaşayacağım?
21

Güncel Sorunlara Çözümler. A. Şahin

246

Firaset-ül Mü’minin

İbrahim Edhem: — Öyleyse, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de rızkını yediğin Zata karşı günah işleyeceksin, reva mı bu? Adam acı tebessümle söylenir: — Sen de öteki günah işleme şartını söyle der, bu şartı yerine getirmem mümkün değil. İbrahim Edhem de anlatır: — İçinden günah işleme duygusu geçirirken O’nun mülkünden dışarıya çıkıp da günahı orada işle. Sonra onun mülküne dön. Adam: — Bu mümkün mü? der. Her yer O’nun mülküdür. Dışarısı yoktur ki! İbrahim de hatırlatma yapar: — Öyle ise, hem verdiği rızkı yiyeceksin, hem mülkünde oturacaksın, hem de rızkını yiyip, mülkünde oturduğun Zata karşı gelerek, isyan edeceksin, mert adama yakışır mı bu? Adam başını sallayarak: — Sen, öteki şartı söyle de, bir de ona bakalım. O da şöyle der: — İçinden günah işleme arzusu geçirirken hemen düşün ve: “Onun görmediği bir yere gitmeli, bu günahı görmediği bir yerde işlemeliyim de.” Adam ümitsizce, dudaklarını büküp omuzlarını silker: — Bu da, ötekilerden farksız bir şart der. Onun görmediği bir yer var mı ki gidip de günahı orada işleyeyim de sonra dönüp O’nun mülküne geleyim. İbrahim de sorularını şöyle sıralar: — Peki, hem verdiği rızkı yemeden yaşayamayacaksın, hem mülkünden dışarıya çıkamayacaksın, hem de görmediği bir yer bulamayacaksın, bütün bunlara rağmen yine de ona karşı gelerek günah işleyip isyan etmekten vazgeçmeyeceksin, mert adama yakışır mı bu? Söyle bakalım?” Adam daha fazla bekleyemez iki elini birden yukarı kaldırarak bağırmaya başlar: — Teslim oldum ey İbrahim, teslim! der. Ben bu günah işleme şartlarının hiçbirini yerine getiremem. Öyle ise günaha hiç niyetlenmemeli, böyle bir nankörlüğe girmemeliyim. Vazgeçiyorum, işlediğim bunca günahlardan. Tevbe estağfirullah! diyerek başlar tevbe, istiğfara.

Firaset-ül Mü’minin

247

— Ne dersiniz, bu şartlar kadın-erkek tüm insanlar için de geçerli mi? Biz de sıkça tevbe, istiğfar etmeli miyiz? 22

8) Nefislerimizi yenebilmemiz için kendimizi rahatlığa çok alıştırmamamız gerekir. Dünya rahatlığına, nimetlerine kavuştukça dini yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Nefislerimizi ibadetle, zikirle, okumakla, ölümü, kabri ve cehennemi hatırlatmakla biraz terbiye etmeliyiz. Hep rahat ve bolluğa alışan nefislerle uğraşmak imkânsızdır. Onun için nefislerimizi çok rahatlığa alıştırmamalıyız. Dünya nimetlerinden kısıtlı verelim. Nefsini çok beslersen bu defa da güç yettiremezsin. Dünya rahatlığı, kadınların fitnesi ortalığı âdeta ateşe vermiş. Her taraftan fitne günahı yağıyor. Nefsini günahtan korumak isteyen dünya rahatlığına kendini çok kaptırmayacak, helâl zevkler de olsa ihtiyaç kadar istifade edecektir. Çarşı pazarlarda çok gezmeyecek, kadınlardan dolayı günaha çok girmemeye çalışacaktır. Haram nazarlardan kendini koruyan dininin büyük bir kısmını tehlikelerden korumuş demektir. Kul hakkından, faizden, içki, kumar, zina, rüşvet gibi büyük günahlardan uzak olunmalıdır. Yani şunu vurgulamak istiyorum: Bu dünyada Allah için biraz yorulmalı ve fedakârlıklar gösterilmelidir. Çünkü rahatlıkla dünya ve ahiret nimetlerine, Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşulmuyor! Denildi ki:
Çektiğin meşakkat miktarınca yüksek mertebeleri kazanırsın. *** Her kim ki, yüksek makam talep ederse, Geceleri uykuyu terk etsin. Sen üstün olmayı istiyorsun, Sonrada gecede uyuyorsun. *** İncileri talep eden kişi denize dalar. Şerefin yüksekliği, yüksek himmetlerledir. *** Her kim ki, meşakkat olmaksızın yüksek mertebeleri talep ederse, Ömrünü muhal (imkânsız) olanı talep etmede zâi eder. ***

Denildi ki:
Geceyi deve (gibi) edin, onunla emeline ulaşırsın. Nasıl ki deve zahiren seni gideceğin yere ulaştırıyorsa, geceyi deve gibi kullanıp, (o gecede çok çalışırsan)onunla maksuduna ulaşırsın. *** Yemeğini azalt, bu sebeple uykusuzluktan nasiplenesin. ***
22

Yeni Aile İlmihâli, A.Şahin

248

Firaset-ül Mü’minin

İmam-ı Şafiî (rh. a) şu şiiri okurdu:
Çalışmak uzak olan her işi yakın eder. Çalışmak her kapalı olan kapıyı açar. ***

Nefsi yenmenin, tevbeye devam edebilmenin çareleri belli, önemli olan uygulayabilmek, hastalık belli, ilâç da belli; ama ilâç kullanılmazsa şifa bulmak söz konusu mu? Bizler nefislerimizin Allah-u Teala’nın yoluna gönüllü girmesini istiyoruz. Nefis devamlı haramları ister, çalışılıp nefsi terbiye etmeden, nefsin kendi kendine gönüllü olarak doğru yola gireceğini beklemeyelim. Eğer nefis haramlara koştuğu gibi ilâhî emirlere de koşsaydı imtihan olmazdı. Nefis devamlı kötülüğü emreder. Bizler onu terbiye etmekle mükellefiz. Terbiye edip cennete girilmesi için de bu dünyada bazı zorluklara nefsimizi alıştırmamız lâzım. Nefsin arzuları sınırsızdır; ama İlâhî emirler ona sınırsız serbestlik tanımamıştır. Evet, nefis her şey ister; ama her dediğini yapacak mıyız? Dünyada bile pek çok yasaklar ve kanunlar var. Eğer herkes her istediğini yapmakta serbest olsaydı, dünya yaşanmaz olurdu. O zaman can, mal, namus emniyeti kalmazdı. Demek ki: Cenab-ı Hak ne yasaklar koymuşsa bizlerin faydasınadır. Öyleyse, nefislerimize şöyle diyelim:
“Ben arkasında cehennem ateşi olan haram zevkleri istemiyorum.”

Eski zatlar nefislerine muhalefet ederlerdi. Günah işleyecekleri zaman nefislerini cezalandırırlardı. Düşman istersen nefis yeter derlerdi. Onlar her helâli dahi nefislerine vermezlerdi, bilirlerdi ki, her helâli versek, bu defa haramı bizden ister, nefis doymak bilmez, hep daha yok mu der. Fakat nefis Allah adamlarına şöyle seslenir. “Sen haramları işlemiyorsun, bari helâlleri yap.” Zaten Allah dostları nefislerinin her dediğini yapmadıkları gibi, ibadetle zikirle onu terbiye etmeye çalışırlar. Artık öyle olur ki, nefis ve şeytan güçsüz kalıp günah işletemezler. Zatın birine şeytan şöyle seslenir: “Ben senin yanına geldiğimde besili deve gibiydim. Allah’ın zikrini yapa yapa, ibadete devam ede ede beni kuş kadar bıraktın.” Bizler de nefislerimizin her dediğini yapmakla öyle bir besledik ki, kuş kadar iken, besili deve oluverdi. Şimdi de gücümüz yetmiyor. Bizler kulluğu anlayamamışız. Her zaman nefsimizin istekli olarak ibadetlere koşmasını bekliyoruz. Günahlardan kaçmak bizlere zor gelmesin diyoruz. Hâlbuki öyle olsa, imtihanın anlamı kalmaz. Bizler nefse muhalefet etmeyi alışkanlık haline getirelim. Nefis hep kötülüğü emreder. Burada acılara sabredeceğiz, gerekirse uyuz ilâcını süreceğiz ki cennete girelim. Günlerden bir gün adamın birisi yolculuk yaparken gözüne çok güzel bir saray ilişir. O sarayın güzelliğine dayanamayarak gidip sarayın bekçisine müsaadeniz varsa bu saraya ben de girmek istiyorum der. Fakat ne kadar rica ederse de sarayın bekçisi onu içeri almaz. Ve ona şöyle der:

Firaset-ül Mü’minin

249

— Kardeş bu saraya öyle her isteyen giremez Bu saraya girmenin şartları var. Adam: — Bu saraya girmenin şartları nedir? bana söyle yapayım der. Bekçi: — Bu saraya girecek insanlarda uyuz gibi veya diğer hastalıklardan herhangi bir hastalığın olmaması gerekir. Hastalıklı olanlar bu saraya giremezler. Adam: — Ben de uyuz hastalığı var. Ben ne yapayım ki bu saraya girebileyim der. Bekçi: — O halde giremezsiniz der. Adam: — Ben muhakkak bu saraya girmeliyim. Buraya girmenin bir yolu olmalı, Bekçi: — Yolu var; ama sen ona güç yettiremezsin. Ama istersen sana uyuz hastalığının ilâcını vereyim, fakat korkarım ki dayanamazsın. Çünkü bu ilâç çok yakıcıdır, sana ızdırap verir. Uyuzlu olan fakir adam: Sen ver kardeşim, böylesi bir bahçeye girmek için varsın yaksın, ben bu acılara ızdıraplara katlanırım. Böyle güzel bir bahçeye girmek için birkaç günlük acı ve ızdırabın lafı mı olur? der. Ve uyuz ilâcını alır, kullanır, gerçekten de çok yakar ve ızdırap verir. Adam o sarayın, o bahçenin sevdasından ve orayı düşündüğünden çektiği zahmete hiç aldırmaz. Netice olarak, iyileşip tertemiz sıhhatli olup saray bekçisinin yanına gelir. Ve ben vermiş olduğunuz ilâçları güzelce kullandım, şimdi gördüğünüz gibi ben iyileşmişim, müsaade ederseniz şu sarayınıza girmek istiyorum. O sırada sarayın bekçisi onu kontrol eder, bakar ki gerçekten iyileşmiş. Böylece o adamın bahçeye girmeyi hak ettiğini söyler. İşte ey aziz kardeşim, bu misali veren zatın o bahçeden maksadı cennettir. Yakıcı olan ilâçtan maksat da günahların terkine ve ibadetlere karşı sabır göstermektir. Öylesi cennete girebilmek için; insanın bu dünya hayatında ibadete karşı devam etmesi, günahlardan uzak durması, Allah (c.c) ya hakikî bir kul olması lâzımdır.23 Buharî’nin rivayetindeki bir hadîs-i şerif ise şöyledir:

ِ ِ َ َ ْ ِ ُ َّ ْ ِ َِ ُ َ ِ َ َ ّ ِ ُ ّ ِ َِ ُ ‫حجبت النار بالشهوات وحجبت الجنة بالمكاره‬
“Cehennem nefsin arzu ettiği şeylerle, cennetse nefsin sevmediği şeylerle kuşatılmıştır.”24

Benim nefsime gücüm yetmiyor demek, dünya rahatlığı ve zevklerinin çoğalması, günah işlemenin kolaylaşması, günah işlememize mazeret sayılır mı? Ahirette bunları bahane etsek kurtulmamıza yeter mi? Bazılarına niçin namaz kılmıyorsun diyoruz? Bize, vakit bulamıyorum, işim çok, hastayım gibi pek çok bahaneler söylüyor. Ona şöyle diyorum:
23 24

Miftah-ul Kulub s. 308,309 El-Cem’us-Sahiheyn Buharî, Müslim, cüz.3 s.160 (2466)

250

Firaset-ül Mü’minin

— Bu mazeretler ahirette seni kurtarır mı? — Yok kurtarmaz diyorlar. Ben de şöyle diyorum: — O halde bana bir şey söylemeyin. Allah-u Teala’nın kabul edeceği mazeretleri bulun. Herkes eğlenmek, zevklenmek, rahat etmek ister. Ama Allah-u Teala’nın emirleri ve hatırı her şeyden daha önde tutulmalıdır. Kimilerine de, niçin namaza ve camiye gelmediğini soruyoruz. Bizlere: “Filan kişiden veya hocadan kızdım diye, namazı, camiyi ve Kur’an okumayı bıraktım.” diyorlar. Böyle yapanlar da kendi hatalarını başkalarına yüklemeye çalışanlardır. Bunlar akıllarıyla değil de; nefisleriyle hareket edenlerdir. Bir şahıstan kızıldığı zaman, sanki Cenab-ı Hakka da kızıyormuş gibi davranışlara girmenin izahı var mı? Sen birilerine kızdığın zaman, İlahi emirleri niçin bırakıyorsun ki? Başkalarının yanlışını kimlerde arıyorsun? Hem namazı, orucu Kur’an’ı bırakman, kime ne kazandıracak? Böyle yapmakla, seni kızdırana bir zarar vermiş olmuyorsun; bilakis kendi ahiretini elinle yıkıyorsun! Böyle geçersiz bahanelerle Allah-u Teala’nın huzuruna çıkmayın. Ahirette Ya Rabbi ben filan kuluna kızdım, onun için sana olan kulluğumu yapmadım mı diyeceksin? İleriye sürdüğün sebeplerin, boş bahaneler olduğunu sen de biliyorsun. Öyleyse öfkenle değil; aklınla hareket et. Yanlış davranışlarla şeytanı, nefsi ve düşmanı sevindirme! Bir de ey kardeşim! Nefsini günahlardan uzaklaştırmak için şöyle söyle: “Ey nefsim! Bak tıp ilerliyor; ama insanların ömrü kısalıyor. Şimdi pek çok organlar değiştirilip organ nakli yapılıyor; ama ne ölüme çare oluyor, ne de ecel engelleniyor. Bu neslin ömrü çok kısa. Yaşayanlar 60-70 yıl içersinde ölüp gidiyor. Onun için bu kısa ömürde günahlara girmeye değmez. Biraz sabret ölünce cennet nimetlerine kavuş. Buradaki günah zevklerden elin olmuyor. Onlardan uzak durmak nefsine ağır geliyor; ama cennet gibi güzel bir diyarı kaçırıp o güzelliklerden mahrum kalmak nefsine daha da ağır gelecek. Böyle kısa bir ömür için günahlara dalıp cenneti kaçırıp cehenneme girmeye değmez.” Ey Mü’min kardeşim, ben de sana hak veriyorum. Günahlar etrafımızı sarmış, günahtan korunmak gerçekten çok zor olmuş, hele bir de iradesi zayıf olup günaha karşı zafiyeti olanlar, bu imtihanda daha da zorlanacaklar. Ama bu zorluğun arkasında kolaylıklar, mutluluklar var. Kavuşulan tüm nimetler belli bir zorluktan sonra elde edilmiştir. Şimdi sorumsuzca yaşamanın arkasında da acılar ve ızdıraplar var. Madem bizler inançlı insanlarız öyleyse, aklın seçtiği tarafta gayretimizi harcayalım. Akıl haktan yana, kulluktan yana, nefis ise hep kötülükten yana, tercihimizi bu dünyada yapmak zorundayız.” “Ya iki günlük dünyada günahlardan kaçmanın vermiş olduğu sıkıntılara sabredip cennetlik olacağız veya şu yalancı dünyada sorumsuzca günahlara dalıp cehennemlik olacağız.”

Firaset-ül Mü’minin

251

Hem ben günah zevkleri de yapayım, hem de cennetlik olayım düşüncesi şeytanın hilesine kanmak demektir. Cehenneme adayız demektir. Öyleyse zevklerimizi günahlarla değil, helâl yollarla tatmine çalışalım. Haramda hayır olmadığını bilelim. Haramların sonu pişmanlıklar ve acılardır. Rabbim sizlerin de, bizlerin de yardımcısı olsun. Ahiret inancımızı kuvvetlendirsin, bizlere şu dünyaya niçin geldiğimizi anlama şuuru versin. Günahlardan uzaklaşmak hemencecik olacak bir şey değil. Atılacak bir şey de değil ki, içinden nefsi, şeytanı tutup atasın. Satın alınıp değiştirilecek, bir şey değil ki, iyiliğe çağıran bir nefis alıp kendi içine yerleştiresin. Günahlardan uzaklaşabilmek ölene kadar nefsin arzularına muhalefet etmekle, acılara sabretmekle mümkün olmaktadır. ▪Şimdi temsili olarak günahkâr insan ile cennette çalışan insanın bir benzetmesini yapmaya çalışalım. Bir kul düşünün ki: Dünyaya niçin geldiğini unutmuş, aldatıcı zevklere kanmış, nefsi onu günahtan bir başka günaha sürüklüyor. Bu cehennemlik insan her zaman genç, güzel ve sıhhatli kalacağını zannediyor. Ölümün habercisi olan hastalıktan ve etrafında ölenlerden hiç ders almıyor. Bu gaflet içerisindeyken pek çok ibretli olaylarla karşılaşıyor; ama kalbi taşlaşmış ibret alamıyor. İşte bu kul bakıyor ki, bitmez dedikleri ömür hızla tükenmeye başlıyor. Hızla güzelliğini, gençliğini, sıhhatini yitiriyor. Bunların elinden gitmesine çok üzülüyor, her zaman kahroluyor, durdurmak istiyor; ama durduramıyor. Yüzünü çektirip her gün makyajlar yapıyor. Yaşlılığını kapatmaya, hep kendini genç görmeye ve hissetmeye çalışıyor. Ama öyle bir zaman geliyor ki; artık yüzünü çektirmeler, özel makyajlar bile yaşlılığını, çirkinliğini gizleyemiyor. Eskisi gibi insanlardan ilgi de görmüyor. Hayranları yüzüne bile bakmıyor. Hayranlarım dediği insanlar artık onun sıkıntısını gideremiyor. Çünkü o yaşarken hep kulları memnun etmeye çalıştı. Mevlâsını memnun ve razı etmek aklına bile gelmedi. Aklı ve içinde ki rahmanî bir duygu ona şöyle sesleniyor: “Ey insan bak! Gençtin şimdi ise saçlarına aklar düşmüş, güçlüydün güçsüz düştün, güzeldin çirkin oldun, seni sevenler şimdi yüzüne bile bakmıyor. Bir zamanlar güzelliğinle insanları âdeta büyülüyordun, şimdi ise insanlar sana baktıklarında tiksinir gibi oluyorlar. Ömrünü günahlarda geçiriyorsun. Şu ölümün habercisi olan hastalık ve yaşlılıktan, etrafında senin yaşıtlarından ölenlerden ibret al. Ben daha geç ölürüm deme, ölüme daha çok var diyenler de öldü. Bak kabre yalnız gireceksin, orada salih amellerin yoksa halin nice olacak?” İşte bu düşünceleri günahkâr kişi aklına bile getirmek istemiyor. Gelse bile kovmaya çalışıyor. Önüne serilen tüm ibret alınacak olayları bir kenara itip şeytan ve nefsinin vesveselerine kanıyor. Her ciddî olayı, şeytan ve nefis birer basit cevaplarla geçiştiriyor.

252

Firaset-ül Mü’minin

Günahlarda ısrar edip nefsine güç yettiremeyen bu kişi, artık ömrünün sonuna doğru yaklaşıyor. Fakat farkında değil. Gafletlerine, günahlarına zevkle devam ediyor. Tabi arkasında ölüm meleğini unutmuş, nerde gece orda sabah ediyor. İşte bir gün yine eğlencesini yapmış geç saatlerde evine geliyor, ev sessiz ve sakin olduğu halde gelip yatağına uzanıyor. Biraz uyuyunca şiddetli bir kalp sancısıyla uyanıveriyor. Bir de bakıyor ki kalbi sıkışmış, nefes dahi zor alıyor. Hemen güçlükle çocuklarına haber veriyor. O sırada evin içinde gözüne siyah renkli, vücudu dikenli olan çok heybetli biri görünüveriyor. Aaa bu da ne, acaba gözüme görünen yoksa Azrail mi, ölüm meleği mi? Ama daha ben çok yaşlanmadım, hani ben tevbe edecektim, hani ben daha namaz kılıp salih amellerde bulunacaktım. Biraz önce gözüme görünen nereye gitti? Allah’ım, bana zaman tanı, müsaade et, iyi ameller yapayım diye içinden geçirir. Ama bu kaçıncı yalvarış, daha önceleri de böyle tehlikeler geçirdiğinde aynı isteklerde bulunmuştu da yine bildiğine devam etmişti bu kul. Ama bu defa hakkı kalmamıştı. Çünkü Azrail’i görmüştü. Çünkü ölecek kullar ölüm meleğini amellerine göre göreceklerdir. İşte bu kul da kötü surette görmüştü. Bu hiç iyi değildi. O, bu korku ve ızdıraplar içerisinde yere yıkılmışken çocukları içeri giriverir. Eyvah! Babacığım diye bağırmaya başlarlar. Onu boyunlarına alıp hasta haneye koştururlar. Orada durumu daha da ağırlaşmış, üçüncü kalp krizi geçirmiş, artık kurtuluşu zor demiş tabipler. Artık konuşan dili konuşamıyor, yürüyen ayakları yürüyemiyor, tutan elleri tutmuyor, Allah’ın fermanı karşısında boynu bükülmüş, acizliğini anlayarak etrafına bakıyor. Sıhhatliyken hiç yıkılacağını aklına getirmiyordu. Hep böyle dinç ve güzel kalacağını zannediyordu. Ama aldanmıştı, aldanmıştı. İşte bu haldeyken tekrar ölüm meleği gözüne görünüverir. Aman Allah’ım, bu korkunç suret yine karşıma çıktı. Bundan çok korkuyorum. Ama kendini daha önce çok cesaretli sanırdın. Fakat önünden bir kedi fırlasaydı ürkerdin. Ama şu Azrail’i görme anını aklına bile getirmezdin. O korkak yüreğin Azrail’i görmeye nasıl dayanacak? O sırada bir ölüm meleğine bakıyor, bir de başında çaresiz olarak bekleyen evlâtlarına bakıyor. Hal diliyle âdeta şöyle diyor: “Evlâtlarım beni kurtarın, doktorlar beni kurtarın, ben evlâtlarımdan, dünyadan ayrılmak istemiyorum. Bilmediğim diyarlara gitmeyi istemiyorum. Ben ahirete hazırlık yapmadım nasıl giderim, nasıl?” Ve o sırada ölüm meleği kendisine korkunç bir suretle yaklaşıveriyor. Onun heybetine yürek dayanmıyor. O kişi canımı alma, canımı alma dese de, o görevli melek görevini yerine getirmeye mecbur. Ve ona şöyle sesleniyor: Sen ki, benimle karşılaşacağını hiç aklına getirmedin, hep ebedi yaşayacağını sandın, artık zamanın dolmuş, benim elimden kurtuluşun yoktur. Yarın gözünü cehennem çukurlarından birinde açacaksın deyip, o kulun canını öyle şiddetli bir şekilde alır ki, acısını tadan bilir. Etrafında çoluk çocuklar ağlaşıp feryat ediyorlar; ama artık ona kim fayda verebilir ki, artık o emre teslim olmuş. Her nefis gibi o da ölüm acısını tadıvermişti.

Firaset-ül Mü’minin

253

Eceli tamam olan bir insana dünyanın ordularını, dünyanın tabiplerini başına toplasanız yine gidecektir, gitti de. Ama geride yüz kızartıcı ameller bırakarak gitti. O insan “ha yaşamış, ha yaşamamış” oldu. Evim, barkım, çoluk çocuğum, eğlencem, zevkim deyip gülen insan, şimdi yere yıkılmış kimsesiz, çaresiz yardıma ve duaya muhtaç. Kim bilecek ki, filan yerde bir günahkâr garip yatıyor. Kimin umurunda. O yaşarken kendini bile umursamıyordu. Canını cehenneme atacak ameller işliyordu. Tam bu sırada ölen kişiye iki melek yaklaşır. O iki melek hayatı boyunca sağ ve sol omuzunda gözetleyicilik yapan iki görevliydi. Ve ona şöyle sesleniverirler: “Ey kötü insan! Allah seni kahretsin dünyada hiç iyi amellerde ve iyi yerlerde bulunmadın. Bizleri hep sevmediğimiz yerlere götürdün. Allah’ın evleri olan camilere götürmedin. Sen bizi üzdün, sen bize eziyet ettin. Allah ta sana eziyet etsin deyip” yukarılara doğru çıkmaya başlarlar. Ölen kişi, ikinci olarak karşılaştığı mahlûklardan da iyi sözler işitmemiş ve gözleri onlara takılı kalıvermişti. Ölen kişinin etrafında cenazeyi defin hazırlığına başlarlar. Ölen kişi evinden ayrılmak istemiyor. Etrafına sanki şaşkın şaşkın bakınıyor, ölüm acısını yüreğinde en şiddetli bir şekilde hissediyor. Ama çoluk çocuğu bir çaba içerisine girmiş, onu bir an evvel kabir çukuruna atacaklar. Ama ölen hiç gitmek istemiyor, âdeta feryatlar ediyor. Ölen kişi bir bakıyor ki, bir kefen getiriverdiler. Kendisini dünyadayken hiç sevmediği, tiksindiği, cepsiz, yakasız, dikişsiz elbiseye sarıyorlar. İyice sıkıştırıverdiler. Ölen sanki: “Bunlar bana ne yapıyorlar, ben ölmemişim rüyadayım, bunlar bana niçin ölü muamelesi yapıyorlar.” diye düşünüyor. Bir de ne görsün dünyada hiç mi, hiç sevmediği, gördüğünde korkup kaçtığı tahtadan at olan tabutu getiriverdiler. İstemese de kendisini onun içersine koyuverdiler. Bir de son sürat insanların sırtında ilerlediğini hissediverdi. Tam tabuttan kaçıp kurtulmak istercesine çaba harcıyorken bakıyor ki, ne elini depretebiliyor, ne de konuşabiliyor. Kirpiklerini bile kımıldatamıyor. Tam bu telâş içerisindeyken aman Allah’ım, dedirten bir manzara görüverir. Aman Allah’ım bu da ne! Hayal mi görüyorum, bu insanlar şiddetle yanan bir ateş çukuruna beni süratle yaklaştırıyorlar, bunlar beni ateşe götürüyorlar. Ve o sırada ölen günahkâr sanki şöyle feryat ediyor: “Ey insanlar beni nereye böyle süratli götürüyorsunuz? Önümde ateş yanıyor, oraya beni nasıl atıvereceksiniz? Oğlum Ahmet, oğlum Mustafa! Beni nereye götürüyorsunuz? Beni kurtarın, beni kurtarın ben oraya gitmek istemiyorum. Orada beni yakacaklar, ben nasıl dayanırım, oğullarım bana acıyın.” Ama maalesef kimseler onun feryadını duymuyor, duysalar ellerinden ne gelir ki, dünyada işlemiş olduğu amelleri nereye gitse karşısına çıkacak. Zaten insanlar ölenin feryadını duyuverseler hepsi düşüp bayılırlardı. Ve onu çukura atacakları zaman beni oraya atmayın, atmayın, atmayın diye bağırsa da atıverdiler. Ve üzerini taşlarla, topraklarla örtüverdiler. Bir de ölen kişinin tüm

254

Firaset-ül Mü’minin

sevenleri kendisini bırakıp gözyaşlarını dökerek çekip gittiler. Âlem buna ağlasa ne çare! Herkes güzelim yuvasına döndü; ama kendisi kabir çukurunda kalıverdi. Ölen kişi bir de korkunç suretli kişileri karşısında görüverir ve onlara şöyle seslenir: “Ey ürkütücü mahlûklar sizlerde kimsiniz? Ben burada zaten can sıkıntısından patlıyorum sizleri görünce sıkıntım daha da artıverdi, deyince;” Onlarda şöyle cevap verirler: “Bizler senin dünyada yapmış olduğun kötü amelleriniz, kıyamete değin senden ayrılmayacağız, ancak sana eziyet edeceğiz.” Onların sıkıntısı yetmezmiş gibi, o sırada korkunç bir ses duymaya başlar. Aman Allah’ım, bunlarda ne korkunç şey! Acaba dünyada sual melâikeleri dedikleri Münker Nekir mi bunlar? Evet, onlar ölen kişiye yaklaşıp ona: “Rabbin kim, Peygamberin kim, Kitabın ne? gibi sorular yöneltirler. Dünyada ömrünü hep günahlarla geçiren şu kul, bu kolay soruları da cevaplayamaz. Korkudan dili tutuluverir ve onlar da ölen kişiye bilmeliydin deyip öyle bir demir topuzu vururlar ki yerin dibine giriverir. Ve o günahkâr kulun ruhu kötü kokulu bir beze sarılır ve kıyamete kadar azap içerisinde kalacağı bir yere bırakıverirler. Artık bu günahkâr kul mahşerde perişan olacağı gibi, son durağı da cehennem olacak. Cennetlik kullar da zevk ve sefa içerisinde yaşayacaklardır. Şu kul iki günlük dünyada günahlara girmeyip ibadetlere sabretseydi, daha iyi olmaz mıydı? Daha iyi olurdu diyen bunun durumuna düşmesin, şeytana ve nefsine kanmasın. Şair:
Geçti yıllar, günler günahlar üretmekte Geldi ölüm habercisi, fakat kalp gafil Dünyadan nasibin aldanmak ve pişmanlık Dünyada kalman ise imkânsız ve boş kuruntu!

*Ey kardeş! Sen de otur başını iki elinin arasına al. Hiç yoktun var oldun. Anne karnında dokuz ay bekledin, orada rızkın verildi ve dünyaya geldin. Burada birkaç gün kalıp, herkes gibi sen de yok olup gideceksin. Tabi tüm bunlar senin iraden ve isteğin dışında gerçekleşiyor. Dünyada olan olaylara bak ibret al. Dünyaya niçin gönderildiğini, görevlerinin neler olduğunu anlamaya çalış. Şu dünyanın 60-70 yıl içerisinde dolup boşaldığını düşün. Kısacık ömrünü aldatıcı zevklere adayıp, günahkâr kullara bakıp ta aldanma! Çünkü onların sonu pişmanlık ve hüsrandır. Kısacık, dert ve keder yeri olan dünyayı; ebedi zevk ve sefa yeri olan cennetle değişme! Dünyada bulunuşumuz; zevk ve sefası kısa olan bir rüya gibidir. Rüyaları bırak, dünyanın hilesini anla. Nefis ve şeytana uyma. Rabbine kul olamaya çalış. “Çünkü yükün çok ağır, yolun çok uzak.” Salih amellere yapışıp günahın ağırlığını üzerinden at. Yükün hafif, yolun kısa olsun. Çünkü yükü hafif olanlar, sıratı dahi şimşek gibi, nur saçarak geçecekler. Ne yaparsan yap, nefsin pençesinden, şeytanın dürtmesinden, dünyanın aldatmasından kurtulmaya bak. Kendine iyi arkadaşlar edin. Kadınların fitnesinden uzak dur.

Firaset-ül Mü’minin

255

Kişi kendini kadınlarla ilgili günahlardan, göz zinasından koruyabilirse, dininin büyük bir kısmını kurtarmış demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bizleri şöyle uyarıyor: “Kadınlardan korunun. Çünkü İsrailoğullarının ilk fitneye düşmeleri kadınlar yüzünden olmuştur.”25 Kötülüklerden korunmak için salih arkadaşlar şarttır. Dostları iyi olanlar da dininin büyük bir kısmını tehlikelerden koruyabilirler. Bunun yanında gözlerini kapayarak “ölüm rabıtasını” (ölümü düşünme) da bir yapıver. Belki sorumluluğunun ciddiyetini biraz olsun anlarsın. “Keşke şu dünyaya bir daha dönüşüm olsaydı da çok hayırlar yapardım” diye düşündüğün andan itibaren gözlerini aç ve Rabbine kul olmaya çalış! Ey kardeş! Bizler acizliğimizi anlayalım artık. Kime karşı geldiğimizi iyi düşünelim. Bizler ıssız yerlerde dahi yalnız kalmaya korktuğumuz gibi, insanların huzuruna çıkıp hesap vermeye de korkuyoruz. Acaba âlemlerin Rabbinin huzuruna hangi cesaretle çıkıp hesap vereceğiz. Günahsız bir kul olsak dahi korkuyoruz. Âdeta yüreğimiz ağzımıza geliyor. Ya bir de günahkâr bir kul isek, halimiz o gün nicedir? Hangi akıl kabre hazırlıksız girmeyi kabul eder. Hangi akıl ahirete, mahşere hazırlıksız gitmeyi tasdik eder? Şu günaha dalanlar, ne zaman şu gaflet uykusundan uyanacaklar. Şu aldatıcı ve rüya misali olan dünyadan kendilerini ne zaman kurtaracaklar? Acaba dünyaya bir daha dönüşleri mi var? Şu bir ve pir olan haklarını niçin iyi değerlendirmiyorlar? Bir daha şu imtihan dünyasına geliş hakkımız yok. Bu hakkını günahlardan uzak, Allah(c.c)’nun emri doğrultusunda kullananlara ne mutlu! Heder edenlere ise ne yazık! İnsan olmanın sorumluluğu ve mesuliyetimizin bu kadar ağır oluşu yanında, bizim de bu kadar gaflete dalışımız nedendir acaba? Bizler ölümü acaba ne zannediyoruz? Ölümün zorluğunu az da olsa hissedebiliyor muyuz? Bazen rüyalarımızda ölüm tehlikesiyle karşılaşıyoruz. Kalktığımızda bakıyoruz ki, korkudan kalplerimiz son sürat atıveriyor. Rüya olduğu için hemen Allah-u Teala’ya şükrediyoruz. Bir rüya bizleri böyle korkutursa, acaba gerçek ölüm geldiğinde halimiz nice olur? Cenab-ı Hak ölümün şiddetini ve korkudan ayakların birbirine geçtiğini şöyle haber veriyor:

َ ِ َ ّ َِ ّ ‫كل إذا التراقي‬ ٍ َ ْ َ َ َِ ‫وقيل من راق‬ ُ َ ‫َ َ ّ َ ّ ُ َ َ َ ِ ْف‬ ‫وظن أنه بلغت ال ِراق‬ ‫والتفت الساق بالساق‬ ّ ِ ُ ّ ِ ّ َْ َ ُ َ َ ْ ٍ ِ َ ْ َ َ ّ َ َِ ‫إلى ربك يومئذ المساق‬
25

Müslim. Rikak: 99

256

Firaset-ül Mü’minin

Hayır, can boğaza gelip köprücük kemiğine dayandığı zaman, (yanında bulunanlar tarafından) “Bunu tedavi edebilecek kim var?”denilir. Ve kendisi bunun ayrılık zamanı olduğunu anlar. Ve bacak bacağa dolaşır, işte o gün dönüş ancak Rabb’inedir.”26

Tek başımıza bilmediğimiz, görmediğimiz korkunç durumların olduğu haber verilen yerlere gitmek kolay mı? Bu dünyada azıcık zorluklarla karşılaşma tehlikesinde dahi bizleri telâş ve merak alıyor. Ya imtihanı başarıyla veremeyip cehennem ateşine aday olmak gibi bir tehlike varsa, nasıl olur da korkmayız? Âmirlerin huzuruna çıkmaktan korkuyoruz. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın huzuruna çıkmaktan niçin korkmayız? Yarın mahşer meydanında salih amellerin olmazsa, bu dünyada en çok korkup kaçtığın ölümü dahi arayacaksın; ama eline geçmeyecek. Dünya zevkine aldanıp, cehenneme razı olmak neyi neyle değiştirmektir? Şu keder dünyasında zevklenmek mümkün mü? Şimdi zevk ve sefa yapsan da biraz sonra ne acılarla karşılaşacağın belli değil. Bir bakıyorsun sevdiklerinden biri ölüvermiş veya hastalanmış veya çocuğun kaybolmuş. Böyle kötü haber alınması mümkün olan şu keder dünyasını cennetle değiştirmek akıl kârı mıdır? Nice insan var ki, akşamleyin evinde gülüp konuşuyor; Hâlbuki sabah gözünü cehennemde açacağından habersizdir. Bir de nedense biz kullar ibadete karşı çok gevşek davranıyoruz. İbadet yapamadığımızı, zayıflığımızı iddia ediyoruz. Hâlbuki bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü ibadetlerimizin zevkle yapamayışımızın altında iman zayıflığı ve nefsin arzularına tabi oluşumuz yatmaktadır. Gerçekten bizler Allah ve Resûlünü hakiki manada sevebilseydik, hiç şüphesiz ibadetler bize kolay gelirdi. Ne hikmetse günahlara karşı çok istekli ve güçlüyüz; ama ibadete karşı öyle değiliz. Nefis namına nice zorluklara katlanıyoruz. Allah adına en küçük yorgunluğa bile dayanamıyoruz. Niceleri var sabahlara kadar vaktini sinemalarda, diskoteklerde uykusu gelmeden geçiriyor. Ama maalesef bazıları da hayırlı bir iş yapacağı zaman, uykusunun geldiğini söylüyor. Öyle ise bizler de Allah yolunu aşkla yaşayalım. Kulluğumuzu ve ibadetlerimizi severek yapalım. İbadetler severek ve zevk alınarak yapılmaya çalışılırsa insanlara ağır ve zor gelmez. Ama isteksiz yapılırsa sıkıntı oluşur, o da bir kusurdur. Öyleyse ibadetlere karşı kuvvetli, günahlara karşı isteksiz olalım. Bu uğurda istenen seviyeye gelmemiz için pek çok zorluklara göğüs germeliyiz. Nasıl ki; dünyalık uğruna insanlar durup dinlenmeden çalışıyorlar, sonunda da pek çok dünyalık isteklerine kavuşuyorlar. Aynen öylede, bizler de Allah yolunda sabır ve gayret göstererek, Allah-u Teala’nın sevdiği kulların arasına girmeye çalışmalıyız. Ey Mü’min kardeşler! Bizler ölümü düşünmemekle, kabri, mahşeri, cehennemi aklımıza getirmemekle, olacak olan gerçekleri engelleyebiliyor muyuz? Önemle düşünülmesi gereken meseleleri önemsememek çare oluyor mu? Bizler ölümü kendi nefislerimizden ne kadar uzak görsek de, ölüm bize bir göz açıp kapama gibi yakın. Kabir kapısını kapatabiliyor muyuz? Ahirete olan
26

Kıyâmet sûresi, ayet:26...30

Firaset-ül Mü’minin

257

bu seferberliği durdurabiliyor muyuz? Öyle ise üzerimizde çok ciddî bir sorumluluk var. O da Cenab-ı Hakka kulluktur. Kulluğun gerçekleşmesi de günahlardan kaçınmak, ibadetlerle ilgili emirleri yapmakla mümkündür. Sadece benim kalbim temizdir, demekle kulluk söz konusu değildir. Zaten kalpler sözle değil; ancak günahlardan kaçıp, ibadetleri yapmakla temizlenir. Allah dostları kalbi bir havuza, ona bağlı azaları da bir kanala benzetmişlerdir. Şayet el, ayak, dil ve göz gibi azalarımızdan günahlar sâdır olursa, oraya kirli şeyler akıp o havuzu yani kalbi kirletir. Ama o azalarla, ibadetler ve güzel şeyler yapılırsa orası tertemiz olur. Öyle bir hale gelir ki, pek çok manevî sırlara ve nimetlere mazhar olur. Günahlara devam edenlerin kalpleri de günah lekeleriyle öyle bir hale gelir ki, âdeta taş gibi olur. İbretli olaylardan ders almaz, hakkı anlamaz olur. Ve günahların ızdırabını kalbinde hissetmediği için tevbe etmeyi de aklına getirmez, artık günahlar ona normal bir şeymiş gibi gelir. Bu da onun helâki demektir. Allah Resûlü (s.a.v)’in ifadesiyle: “Kalp iyi olursa tüm beden iyi olur.” Ama iyi ve temiz sayılan kalp: Allah’tan korkan, günahlarla karşılaştığında ürperen, Allah’ın ayetleri okunduğunda iman bakımından kuvvetlenen kalptir. Yoksa günahlara karşı duyarsız olan kalpler değildir. Nice günahlara dalmış, helâl ve haramlara dikkat etmeyip, yapması gereken ibadetleri de yapmadıkları halde benim kalbim temizdir diyen insanlar var. Bu insanları şeytan ve nefisleri aldatmış farkında değiller. Onlar kalp temizliği denince sadece insanlara karşı merhametli, iyi niyetli olmayı anlıyorlar. Hâlbuki bu haslet güzel olmakla beraber tek başına kalbi temizlemeye yetmiyor. Eğer sadece kalp temizliğinden maksat; iyi niyetli ve merhametli olunmaksa, bu şefkat ve merhamet çoğu kâfirde de var. Ormanda yaşayıp ta vahşî dediğimiz hayvanlarda da var, onlarda kendi yavrularına karşı merhametlidirler. Ama Allah-u Teala’nın bizlere verdiği emir ve görevleri yapmayıp, sadece ben iyi niyetli ve merhametliyim deyip de günahlara dalıp, sonra da kurtuluşu ve cenneti istemek kendi kendimizi aldatmadan başka bir şey midir? Nice Allah dostları hayatları boyunca iyi niyeti, merhameti elden bırakmadıkları gibi, ibadetlerde de son derece gayretli oldukları halde, yine de benim kalbim temiz oldu, artık ben kurtuldum deme cesaretini kendilerinde görememişlerdir. Onlar nefislerini temize çıkarmaktan hayâ etmişler, hep kendilerini günahkâr ve rahmete muhtaç hissetmişlerdir. Durum böyle olmakla beraber, hayatları hep günahlarla geçen insanlar kalplerinin temizliğini nasıl iddia edebilirler, nasıl ibadetleri bırakabilirler? Heyhat heyhat! Dünya işlerimizde önemli ve ciddî bir sorunla karşılaştığımızda, nasıl ki onu halletmek için var gücümüzle çalışıyoruz, aynen öylede ahiret sıkıntılarımızın giderilmesi için de daha fazla gayret gösterip canımızı cehennem ateşinden kurtarmalıyız. Dünyaya o kadar çok çalışıyoruz ki, onun azıcık menfaati için gençliğimizi, sıhhatimizi, kuvvetimizi, kısacası canımızı veriyoruz; ama o bize hiçbir şey vermiyor. Daha beter sıhhatimizi, kuvvetimizi, gençliğimizi ve sevdiklerimizi alıp bizi kederden, kedere girdiriyor. Dünya bu kadar vefasız ve kalleş olmasına rağmen yinede dünyaya önem verip

258

Firaset-ül Mü’minin

ahiretimizi ihmal ediyoruz. Şu dünyada çoğu insan karın tokluğuna çalışıyor. Dünyadan nasibi pek az. Öyleyse cüzî kârların değil büyük karların verildiği ahirete önem verelim. Allah-u Teala’nın sevip koruduğu kullar dünyanın sevisinden, hilesinden korunanlardır. Tüm dünya bizim olsa yine de gerçek huzura kavuşamayız. Dünya ve ahirette mutlu olmak isteyen ahirete önem vesin, dünya ve ahiret dengesini dinin istediği şekilde ayarlasın. Ali İbnu Ebi Talib (r.a) şöyle buyurdular: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor; ahiret ise yönelmiş geliyor. Bunların her ikisinin de kendisine has evlâtları var. Sizler ahiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın evlâtları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok!” En çok yapılan yanlış şudur: İnsanlar Allah (c.c)’nun emirlerini yerine getirmek için nefislerine danışıyorlar. Nefislerinin günahlardan aldığı zevki, ibadet ve taatten de almasını bekliyorlar. Şayet nefislerimiz günahlara, yasaklara koştuğu gibi, ibadete de koşsaydı, o zaman da imtihan oluşumuzun bir anlamı olmazdı. Şunu demek istiyoruz: Allah-u Teala’ya kulluk için nefsinin severek, zevkle ibadetlere koşacağı anı bekleyenler, boşuna bekliyorlar. Çünkü nefisler devamlı kötülüğü emrederler. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de de belirtilmiştir. Öyleyse bizler nefislerimize göre değil, akıllarımıza göre hareket etmeliyiz. Nefislerimiz istemese de Allah-u Teala’ya itaate zorlamalıyız. Eğer insan uzun yıllar günahlardan uzaklaşıp ibadete devam edip, bu uğurdaki sıkıntılara katlanıp sabrederse, gün gelip artık o azgın nefsi kendisine boyun eğer, ruhu ibadetten zevk almaya başlar. Demek ki; çaba harcanmadan nefislerimizin hemen camiye, ibadete koşacağını beklemeyelim. İstemese de onu Allah (c.c)’nun emrine girdirmeye çalışalım. Ve kendimize şöyle bir kaide koyalım: “Bu gün ben nefsime muhalefet edeceğim. Bu günüme günahla başlamayacak, bilakis hayırlarda bulunacağım ve ibadetlerimi aksatmayacağım. Akşam eve döndüğümde günahsız bir gün geçirmenin manevî zevkini kalbimde hissedeceğim.” Böyle bir karar aldıktan sonra her gün günahsız bir gün geçirebilme gayretiyle evden çıkalım. Ve kararımızda sebat edelim. Çoğu insanlar ahiretle ilgili meseleleri hikâye dinler gibi dinliyorlar. Ey Mü’min kardeşler! Bizler acaba neyi umursamıyoruz?
▪ Ölümü mü umursamıyoruz?

Gerçekten ölüm çok zor bir şey! Ölüm acısı üç yüz kılıç darbesine bedel veya gökle yer arasıda sıkışma gibi veya bir koyunun canlı canlı derisini yüzer gibidir” demişler. ▪ Ölüm meleği umursamıyoruz? olan Azrail (a.s) ile karşılaşmayı mı

Hâlbuki Azrail (a.s) insanların canlarını amellerine göre gelip alır. Günlerden bir gün: İbrahim (a.s) Azrail’e şöyle der:

Firaset-ül Mü’minin

259

— Ey Azrail! Günahkâr insanların canlarını ne surette gelip alıyorsun. Onlara göründüğün gibi bir de bana görünüver. Ölüm meleği: — Ey İbrahim, ben sana o şekilde görünürsem takat getiremezsin der. İbrahim (a.s)ın ısrar etmesi üzerine ona kapkara, vücudu dikenli olarak, çok korkunç bir sûrette görünüverir. İbrahim (a.s) bir peygamber iken ona dayanamayıp düşüp bayılır. Ayıldıktan sonra şöyle der: — Ey Azrail, bir insan hiç bir azap görmezse, seni böyle görmesi ona azap olarak yeter bile! Şair şöyle der:
O demdeki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail’e hoş geldin diyebilmekte hüner!

▪Acaba bizler yalnızlık yurdu olan kabir çukuruna girmeyi mi umursamıyoruz? Hiç şüphesiz orası amel sandığıdır. Kötü amelli insanlar için bir cehennem çukuru; iyi insanlar için de cennet bahçelerinden bir bahçe. Allah Resûlü (s.a.v) her namazdan sonra kabir azabından Allah’a sığınmıştır. Hz. Aişe (r. a) der ki: “Allah Resûlü’nün namaz kılıp da kabir azabından Allah’a sığınmadığını görmedim.”27 Hz. Osman bin Affan (r.a)’ın azatlı kölesi olan Hâni şöyle anlatıyor: Hz. Osman (r.a) bir kabrin üzerinde durup sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Kendisine: “Cenneti, cehennemi hatırlayınca ağlamıyorsun; fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun.” dediler. Bunun üzerine: “Çünkü Resûlullah (s.a.v)’in şöyle dediğini işittim: “Kabir ahiret menzilinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa, ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şiddetlidir.” Hz. Osman devamla Resûlullah (s.a.v)’in şu sözünü de nakletti: “(Ahiret âleminden gördüğüm) manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve ürkütücü değildi.” Rezin şu ziyadeyi de kaydetti. Hâni der ki: “Hz. Osman (r.a)’ın şu beyti söylediğini işittim: “Eğer ondan necat buldunsa büyük musibetten kurtuldun; aksi halde senin kurtulacağını hayal etmem.”28 Allah dostlarından bir zat her cenaze olduğunda, diğer Mü’min kardeşleriyle beraber gidip onu defnederlermiş. Ama her ne zaman ölüyü kabre indirdiklerinde düşüp bayılırmış. Ve kendisini arkadaşları sırtlar eve getirirlermiş. Günlerden bir gün arkadaşları ona:
27 28

Buhari, Cenaiz 89 - Müslim, Nesâi Tirmizî, Zühd 5 (2309) - Feyzül Kadir, c. 2 s. 379

260

Firaset-ül Mü’minin

— “Ey kardeş, her ne zaman cenazeyi kabre indirsek sen düşüp bayılıyorsun, acaba bunun hikmeti ne ola?” diye sormuşlar. O zat da onlara şöyle cevap verir: — “Ölüyü her kabre koyduklarında, sanki beni oraya koyuyorlarmış gibi düşünüyorum. O zaman da kendimden geçmiş oluyorum.” Hak yolun aşıklarından biri şöyle der:
Yunus kabre vardıkta Münker, Nekir geldikte Bana sual sordukta Dilim dönemi Yarab.

Başka bir beyitinde de şöyle der:
Yalancı dünyaya konup göçenler Ne söylerler, ne haber verirler. Üzerinde türlü otlar biterler Ne söylerler, ne bir haber verirler. *** Kimisinin üstünde biter otlar Kimisinin başında sıra serviler Kimi masum, kimi güzel yiğitler. Ne söylerler, ne haber verirler. *** Torağa gark olmuş nazik tenleri Söylemeden kalmış tatlı dilleri Gelin, duadan unutman bunları Ne söylerler, ne haber verirler. *** Yunus der ki gör takdirin işleri Dökülmüştür kirpikleri kaşları Başları ucunda hece taşları Ne söylerler, ne bir haber verirler. *** Evet, kabir yalnızlık yurdu olup orada ışık ve yatak yoktur. Peygamberimiz (s.a.v.):

ِ‫الكيس من دَان نفس ُ وعمل لمَا بعد المَوت‬ ْ ْ َ ْ َ ِ َ ِ َ َ ‫َ ْ َ ّ ُ َ ْ َ َ ْ َه‬
“Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden hazırlanandır.” diye buyurmuştur.29 ▪Yoksa bizler mahşer meydanını mı umursamıyoruz? sonrası için

29

Tirmizî, Kıyamet 26; İbn.Mâce, Zühd 31

Firaset-ül Mü’minin

261

O gün insanlar çırılçıplak haşrolunurlar. Kimse kimsenin bir yerlerine bakamazlar. İşte o mahşer günü herkes kendi nefsini düşünecek, peygamberler de nefsi diyeceklerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi bazı yerlerde kimseyi hatırlamayacaktır. Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: “Ateşi hatırlayıp ağladım. Resûlullah (s.a.v.): — Niye ağlıyorsun? Diye sordu. — Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız? dedim. — Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: ▪Mizanın yanında; tartısı ağır mı geldi, hafif mi? öğreninceye kadar. ▪Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar; Sağına mı, soluma mı, yoksa arkasına mı? ▪Sıratın yanında; (yani) cehennemin iki yakası ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar.”30 İşte tüm insanlar Cenab-ı Hakkın huzurunda o gün toplanacaktır. O gün her yer düzlüktür. Güneş onlara yaklaşmış, gam ve keder insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşmıştır. Öyle ki insanlar artık kendilerini bu sıkıntıdan kurtaracak şefaatçi aramaya başlarlar. İlk olarak Hz. Âdem (a.s.)’a geleceklerdir. Ondan olumlu bir cevap alamayınca Hz. Nuh (a.s.)’a, daha sonra İbrahim (a.s.)’a ve sonra Hz. Musa (a.s.)’a gideceklerdir. Bu insanlar (peygamberler): Rabbimiz bugün çok öfkeli, daha önce bu kadar öfkelenmedi diyerek kendilerini ehil görmeyecekler ve Hz. Musa: “Muhammed (a.s.)’a gidin” diyecek. İnsanlar: “Ya Muhammed! Sen Allah’ın son peygamberisin. Allah senin geçmiş gelecek günahlarını mağfiret buyurmuş. Bize şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz sıkıntıyı görüyorsun” diyecekler. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) arşın altına gidip secdeye kapanacak. Allah-u Azimüşşan: “Ey Muhammed başını kaldır ve iste, sana verilecek, şefaatin yerine gelecektir.” diyecek ve Allah Resûlü başını kaldırıp: “Ey Rabbim! Ümmetim. “Ey Rabbim! Ümmetim. Ey Rabbim! Ümmetim,” diyecektir.31 İşte bu günde Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmeti olarak haşrolunup onun Livâü’l hamd sancağı altında olmak isteyen, şanlı peygamberin şefaatine mazhar olup o kavurucu sıcağın olduğu günde arşın gölgesinde gölgelenmek isteyen, Hatem-ül Enbiya olan Hz. Muhammed (s.a.v.)in getirdiklerine kayıtsız şartsız iman etsin ve getirdikleri emirleri, ibadetleri yapmaya çalışsın. Aksi halde son pişmanlık fayda vermez. Böylesi bir günün hazırlığını yapmamak imanın ne kadar sönük olduğunu göstermektedir. Orada arşın gölgesi altına girmeyi hak edemeyen kullar günahlarına göre tere boğulacaklardır. Namaz kılmayan, caminin yolunu tanımayanlar, zinaya gidenler, nerede arşın gölgesine gireceklerdir? O mahşer gününü Kur’an-ı Kerim şöyle tasvir ediyor:
30 31

Ebu Davud, Sünen 28, (4755) Bu hadis: Buhari, Tevhid 36, Müslim, İman 3221 (193) özet olarak alınmıştır.

262

Firaset-ül Mü’minin

ْ ُ ْ ِ ٍ ِ ْ ّ ُ ِ ِ ِ َ َ ِ ِ َ ِ َ َ ِ ِ َ َ ِ ّ َُ ِ ِ َ ْ ِ ُ ْ َ ْ ّ ِ َ َ ْ َ ‫يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه لكل امرئ منهم‬ ٍ َِ ْ َ ٌ ُ ُ َ ٌ َ ِ ْ َْ ُ ٌ َ ِ َ ٌ َ ِ ْ ُ ٍ َِ ْ َ ٌ ُ ُ ِ ِْ ُ ٌ َْ ٍ َِ ْ َ ‫يومئذشأن يغنيه وجوه يومئذ مسفرة ضاحكة مستبشرة ووجوه يومئذ‬ ُ َ َ َ ْ ُ َ َ َ ْ ُ ُ َ ِ َ ُ ٌ َ َ َ َ ُ َ ْ َ ٌ َ َ َ َ ْ ََ ‫عليها غبرة ترهقها قترة أولئك هم الكفرة الفجرة‬
“Ama kıyamet geldiği vakit (ne olacak): O gün kişi; kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve çocuklarından kaçacak, o gün herkesin başından aşar işi (derdi) vardır. O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Yine o gün bir takım yüzleri de keder bürümüştür. Hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.”32 ▪Yoksa sırattan geçmeyi mi umursamıyoruz? Hadîs-i şerifte şöyle buyruldu: “Sırat cehennemin üzerine konur. Peygamberlerden ümmeti ile oradan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberlerden başka hiç kimse konuşamaz: O gün Peygamberlerin sözü, “Allahümme sellim, Allahümme sellim” “Allahım, bizi selâmete ulaştır. Allahım bizi selâmete ulaştır” olur. Cehennemde sa’dan dikeni gibi demirden çengeller vardır. Onun ne kadar büyük olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez. İnsanları amelleri sebebiyle yakalar.”33

Sırat, cehennem üzerine bilenmiş kılıç gibi keskin ve kaygandır. Üzerinden geçenlere takılan ateşten çengelleri vardır. Bunlara takılanlar yüz üstü cehenneme kapaklanır. Cehennem üzerine kurulacak olan sırat köprüsünden herkes geçecektir. Cennete girebilmek için ondan başka bir yol yoktur. Ey kendisine akıl nimeti verilmekle sorumluluk altına giren insan! Mahşerin zorluklarını zalim nefsine sık sık hatırlat ki, belki insafa gelir, günahlarından vazgeçer, tevbe edersin. O gün hasret günüdür, o gün pişmanlık günüdür, o gün muhasebe günüdür, o gün felâket ve şiddet günüdür, o gün hesap ve ağlama günüdür, o gün hüküm günüdür. O gün kaçış günüdür, o gün kısas günüdür, o gün korku günüdür. Ey günaha dalmış kardeş! Mahşer günü eğer yer ve gök ehli senin haline ağlasalar azdır, lâyıktır. Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Hesaba çekilmeden evvel nefislerinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan evvel amellerinizi tartınız.” Kim ki, şu dünya âleminde müstakim köprü üzerinde bulunursa, ahiret köprüsü üzerinde de hafif olup kurtulur. Dünyada istikametten ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan eden, köprüye ilk attığı adımda kayar ve helâk olur. Şu an köprüyü ve inceliğini gördüğünde kalbine gelecek korkuyu düşün. Köprüyü gördükten sonra, gözün köprünün altındaki simsiyah cehenneme ilişir. Sonra kulağına ateşin şiddetli sesi, öfkesi gelir. O sırada sen günahlarla, sırtının ağırlaşmasına rağmen, köprü üzerinde yürümeye zorlanmışsın. Acaba, bir ayağını köprünün üzerine koyduğunda keskinliğini hissettiğin, önünde
32 33

Abese sûresi, ayet: 34-42 Buhari, Rikak: 52, Müslim, Tirmizî

Firaset-ül Mü’minin

263

insanların kayıp düştükleri ve cehennem zebanîleri tarafından çengellerle çekildikleri halde ikinci ayağını da kaldırmaya mecbur olduğun ve onlara baktığın halde durumun ne olacaktır? Onların ateşe baş aşağı nasıl düştüklerini, ayaklarının havada nasıl kaldığını müşahede ettiğinde durumun ne olacaktır? Bu manzara korkunç bir manzaradır. Ne zahmetli bir yokuş, ne dar bir geçittir orası! Öyle ise köprü üzerinde, sırtında günahların ağırlığı olduğu halde yürüdüğün, köprüye çıktığın ve nereye bakarsan halkın cehenneme yuvarlandıklarını müşahede ettiğini düşün. Resûlullah (s.a.v.)’in: “Ya Rabbi! Selâmet kıl! Selâmet kıl!” dediğini, insanların cehennemin derinliğinden azap ve helâk istemeleri kulağına yükselip geldiğini, keza köprü üzerinden birçok insanların kayıp düşüşünü gördüğün haldeki durumu düşün. Acaba ayağın kayarsa, pişmanlığın sana menfaat vermezse azab ile helâki isteyip: “İşte benim korktuğum buydu! Keşke hayatım için tedbir alsaydım. Keşke peygamberlerle beraber yol edinseydim! Vay halimize! Keşke falanca adamı dost edinmeseydim. Keşke toprak olsaydım. Keşke unutulmuş olsaydım. Annem beni doğurmasaydı” dediğinde halin ne olur? Orası insanların yüreğinin ağzına geldiği korkunç bir manzaradır. O yüzden Allah dostları sırattan korkmuşlar ve oranın dehşetinden Allah’a sığınmışlardır. Allah dostlarının talebelerinden birisi ilginç bir rüya görür. Ve sabahleyin derse geldiğinde hocasına şöyle seslenir: — Hocam, dün akşam ilginç bir rüya gördüm. Müsaade ederseniz rüyamı sizlere anlatmak istiyorum. Hoca efendi anlat evlâdım der. Bunun üzerine talebe anlatmaya başlar: — Hocam, rüyamda gördüm ki kıyamet kopmuş ve tüm insanlar mahşer meydanında sıratın önünde toplanıvermiş. Ve insanlar çok büyük bir telâş içersinde çırpındığı bir anda, dünyada iyi bilinen insanlardan birisi sırattan geçmesi için çağrıldı. Ve sırattan geçmesi emredildi. Birinci adımını atmış, ikinci adımını atmama gibi bir seçeneği yok. Günahkâr kullar gözlerinin önünde cehennem çengellerine takılıp düşüveriyor. Böyle bir ortamda o kişi de sırattan geçmeye çalıştı; ama geçemeyip cehenneme düşüverdi. Daha sonra bir başkasını çağırdılar o da geçemeyip cehenneme düşüverdi. Böyle birkaç kişi çağrıldıktan sonra baktım ki hocam seni çağırdılar. Sana sırattan geçmen emredildi. Talebe bunları anlatmaya devam ettiği sırada hocası düşüp bayılıverdi. Ve o sırada talebesi şöyle haykırır: Hocam! Sen geçtin, hocam! Sen geçtin! Hocası ayıldıktan sonra şöyle der: —“Ey oğlum sandım ki, hocam sende düştün diyeceksin.”
▪Yoksa cehennemlik olmayı mı umursamıyoruz?

Cehennem ki; yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun birazı dünyaya bırakılsa dünyayı yakıp kül eder. Nebe sûresinde şöyle haber verilmiştir:

264

Firaset-ül Mü’minin

‫ل يذوقون فيها بردا ول شرابا ، إل حميما وغساقا‬ ً ّ َ َ ً ِ َ ّ ِ ً َ َ َ َ ًْ َ َ ِ َ ُ َُ َ
“Orada ne bir serinlik tadacaklar ne de içilecek bir şey, sadece kaynamış su ve irin içecekler.”34 Rabbinin azabı muhakkak vaki bulacaktır. Onu geri çevirecek bir şey yoktur. O gün gökyüzü bir çalkalanış çalkalanır! Dağlar da bir yürüyüş yürür! Vay o gün, o yalanlayanların haline! Ki onlar daldıkları bir bataklıkta oynayıp dururlar. O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklardır. (Kendilerine) İşte yalan saymakta olduğunuz ateş budur! denilecektir.35 “(Ey Resûlüm) sen biliyor musun, sakar (cehennem) nedir? O (insanların bedenlerinde) ne (et) kor ne (sinir) bırakır. O sakar (cehennem) derileri yakan kavuran(dır.)36 Tirmizi’nin rivayetindeki hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Cehennem bin sene yakıldı ve kıpkırmızı oldu. Sonra bin sene daha yakıldı ve bembeyaz oldu. Daha sonra bin sene daha yakıldı da simsiyah oldu. O şimdi simsiyahtır.37 “Ey kardeşim cehennemi ciddiyetle düşün, Ateşe can mı, ten mi, yürek mi dayanır, Demir bile ateşin içinde eriyor. Bizlerin nazik tenleri nasıl dayanır.” ▪Yoksa cenneti mi umursamıyoruz?

Hâlbuki cennet istek ve arzuların gerçekleştiği, bela ve musibetlerin, hastalıkların ve yaşlılığın, ölümün olmadığı güzellik yurdudur. Cenab-ı Hak cenneti övmüş, hurileri övmüş, yarışanlar cennet için yarışsınlar buyurmuş. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

ُ ُ ْ َ ْ ّ ََ َ ُ ُ ْ َ ْ ِ ِ َ ْ َ َ َ ِ َ ‫وفيها ما تشتهيه النفس وتلذ العين‬
“Orada canların çektiği gözlerin zevk alacağı her şey vardır.”38

Ebu Hureyre (r.a) Resûlullah (a.s)’den şöyle rivayet ediyor.

َ َ ِ ّ َ ْ ِ ُ ُ َ َ َ ْ َ َ َ ُ ُ َ ِ َْ َ َ ْ َْ َ َ ْ َ ْ َ َ ّ َ ْ ِ ُ ْ َ ْ َ ‫من يدخل الجنة ينعم ليبأس ل تبلى ثيابه و ل يفنى شبابه فى الجنة مال‬ ‫عين رات ول اذن سمعت ول خطر على قلب بشر‬ َ َ ِ ْ َ َ َ َ َ َ َ َ ْ َ ِ َ ٌ ُ ُ َ َ ْ ََ ٌ ْ َ
“Kim ki cennete girerse nimetlenir, hastalanmaz, elbisesi çürümez, gençliği tükenmez. Cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler vardır”39

Allah-u Teala dünyaya sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermemiş. Bizler ise bu dünyaya ne kadar kıymet veriyoruz? Ahireti dünyaya değişiyoruz. Ahiretle ilgili konuları önemsemiyoruz.
Nebe sûresi, ayet: 24-25 Tur sûresi, ayet: 7-14 36 Müddesir sûresi, ayet: 27,28,29 37 Tirmizi Cehennem 8, (2594); Muvatta 38 Zuhruf sûresi, ayet: 71 39 el- Cem’u-Beyn’es-Sahiheyn Müslim ve Buhari, cüz.3 s.209 (2622)
34 35

Firaset-ül Mü’minin

265

Hâlbuki dünyada en küçük belâ ve musibeti, tehlikeyi bile önemsiyoruz, günler öncesinden uykularımız kaçıyor. Çareler arıyoruz, başımızı taştan taşa vurup çalmadık kapı bırakmıyoruz. Beni kurtaran yok mu, beni kurtaran yok mu? diyoruz. Bir de dünyada en küçük sıkıntıya girmemek için yıllarca önceden onun hazırlığını yapıyoruz. Mesela 5-10 yıllık yaşlılığımızda rahat bir hayat sürelim diye yıllarca önceden onun hazırlığını yapıyoruz. Hâlbuki ne kadar yaşayacağımız bile belli değil. Yaşlansak bile sıkıntı çekip çekmeyeceğimiz bilinmiyor. Sıkıntımız olsa dahi biriktirdiğimiz dünya malıyla, parasıyla halledilecek bir sıkıntı olup; olmayacağını bilemiyoruz. Bir musibet gelip çaresiz bir hastalığa tutulsak durup dinlenmeden biriktirdiğimiz dünyalığımız çare olamıyor. Dünyanın tüm tabipleri başına toplansalar yinede çare olamıyorlar. Çünkü sen gidicisin, yani yolcusun artık. Mevla’nın sana tanıdığı vakit doluyor. O zaman yapmış olduğun iyi ve kötü tüm amellerin gözünün önüne geliverir. Dünyada karşılaşacağımız henüz belli olmayan sıkıntılar için bile bu kadar tedbirler alan insanoğlu! Acaba niçin ahiretini önemsemez? Önünde bu kadar zorlu geçitler var iken, acaba niçin bu kadar mağrurlanır, kibirlenirde acizliğini anlamaz? Hâlbuki bir gün Allah Teala’nın nimetini yemese, suyunu içmese sürüngenler gibi yerde sürünüyor. Gözle görünmeyen bir mikrop bile kendisini yerden yere vurduğu halde, yine de mağrurlanıyor. Demek ki, acizliğimizi anlayıp ebedi hayatımız olan ahirete çalışmamız lâzımdır. Dünyada insanların haline bakıyoruz; en küçük bir olayla karşılaştıklarında korkudan perişan oluyorlar. Adeta yürekleri ağızlarına gelip, gözleri fal taşı gibi açılıyor. Yüksek bir ses duyduklarında kimileri yerlere yatıyor, kimileri dışarılara koşuyor, herkes kendi nefsini kurtarmak için birbirlerini eziyorlar. Şu en küçük bir gürültü ve hadise karşısında bu kadar ürküp, telaşlanan insanoğlu, acaba niçin ahiretin zorluklarının hesabını yapmaz, cehennemin gürültüsünün dehşetini düşünmez? Dünyadaki bütün korku ve ızdıraplar ölünce son buluyor. Ama ahirette ölüm olayının olmayışı, günahkârların korkudan belini çattırtacak kadar zor bir hadisedir. Ahirette nice insan keşke ölüp kurtulsaydım diyecektir. Şu önümüzde ölüm, kabir, mahşer, mizan, sırattan geçmek ve cehennem gibi durumlar varken, insan nasıl olur da tedirgin ve endişeli olmaz ki, hep hayatı ibadetlerle geçmiş insanlar ahiretin korkusunu kalbinden atamazken, ya şu ömrünü günahlarla geçirip kendisine emredilen ibadetleri yapmayan insanlar neden ahiretin korkusunu kalplerinde hissetmezler? Kendileri de Allah’ın kulu değiller mi? Kendileri de imanla, ibadet yapmakla mükellef değiller mi? Yoksa dünyaya kulluk için gönderildiklerini unutmuşlar mı? Bu anlatılanlar inceden inceye gözyaşlarıyla düşünülmesi gereken önemli hadislerdir. Ama kalpler hakka kapalı olunca, kişi cehennemin adayı olunca, ne de anlatsan kendisine hikâye gelir. Maalesef anlatınlar hikâye değil;

266

Firaset-ül Mü’minin

gerçeğin, başımıza geleceklerin ta kendisi. Eyvah, eyvah sorumluluğun ağırlığına! Madem ahiret olayı ciddi ve önemli bir hadisedir. Öyleyse bizlerin de ona ciddi bir şekilde çalışmamız lâzım. Olsa da; olmasa da olur gibi davranışlara girmeyelim. Ahireti ikinci plâna atmayalım. Cehennemden kurtulup, cennete girebilmemiz, dünyalık uykularımızı kaçıran olaylardan yüz binlerce kat daha önemlidir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: Ey insan! Seni engin kerem sahibi Rabbine karşı ne aldatıp isyâna sürükledi?40 Bir Allah dostu da bizlere şu tavsiyede bulunuyor: Ey evlât! “Sen dünyaya geldiğinde ağlayarak geliyorsun; ama etrafında annen baban ve akrabaların gülüyorlar, seviniyorlar. Öyleyse; şu misafir olduğumuz imtihan dünyasında, Allah-u Teala’nın emri doğrultusunda öyle bir çalış ki, şeytan ve nefisle öyle bir mücadele ver ki, sen sekâratül mevte (ölüm döşeğine) geldiğin zaman etrafında çoluk çocuğun, dostun, senin üzerinde ağlaşırken sen o sırada gülmüş olasın.” Öyleyse bir an önce aklımızı başımıza alalım. Uyanmak için kendi ölümümüzü beklemeyelim. Çünkü o zamanki uyanışın faydası yoktur insanoğluna! Dünyaya çıplak geldik, çıplak ta gideceğiz. Kimseler yanında bir şeyler götürmeye kadir olmayacaktır. Zaten orada salih amellerden başka bir şey işe yaramayacaktır. Durum böyle olmakla beraber, helâl haram demeden dünya malı peşinde koşanlar, dünyaları için ahiretlerini feda edenler ne kadar aldanıyorlar, siz karar verin! O yüzden biz Mü’minler, ehli dünya gibi sorumsuz yaşayamayız. Biz Mü’minlerin asıl gayesi; dünyayı güzel bir şekilde değerlendirip, sonsuz olan ebedi hayatta cehennemden kurtulup, cennet yurduna girebilmektir. Böyle bir gayesi olan insanlar bu dünyada ahireti hesaba katmadan yaşayamazlar. Diğer insanlar gibi günahlara dalamaz, her ne hata yaparlarsa onun acısını, pişmanlığını kalplerinin derinliklerinde hissederler. Onlar Rablerinin kendilerini her an gördüğüne inanırlar ve günah işlerken hayâ ederler. Çünkü bizlerin ahireti kazanma gibi bir derdimiz var. Bu yüzden günahların fırtına gibi üzerimize geldiği şu devirde ayakta durabilmek için gayret sarf etmeliyiz. Zaman zorda olsa ben Rabbime kul olmak istiyorum diyen yiğitler bizlere lâzım, insanlığın kurtuluşu için çalışan fedakârlar bizlere lâzım. Allah-u Teala’ya kul olmak en büyük şereftir. Allah-u Teala’nın emirlerini yerine getirmek insanı dünya ve ahirette yüceltir. Ondan yüz dönenler de dünya ve ahirette alçalırlar. Dünyanın en bahtlı insanları Rabbine boyun eğendir. Onun razı olduğu gençlere, mü’minlere müjdeler olsun. Hz. Ali (k.v):

ّ َ ِ َ ُ َ ْ ً ْ َ ِ ََ ً َْ َ َ َ ُ ْ ً ِ ِ ََ ‫كفانى عزا أن أكون لك عبدا كفانى فخرا أن تكون لى ربا‬ ّ ِ ُ َ َ َ ْ ََ ّ ِ ُ َ َ ِ ْ َ ْ َ ‫فجعلنى كما تحب وأنت كما أ حب‬
40

İnfitar sûresi, ayet: 6

Firaset-ül Mü’minin (Ey Rabbim!) Bana şeref olarak sana kul oluşum yeter. İftihar olarak senin bana Rab oluşun yeter. Beni sevdiğin gibi kıl. (Çünkü) Sen benim tam sevdiğim gibisin.

267

Bu dünyada iken düzelmeyen, düzelmek için gayret sarf etmeyenler, düzelmek zorunda olduklarını bilmelidirler. Burada düzelmezsek, kendimizi günahlardan korumazsak ahirette cehennem ateşinde düzelmek zorunda kalacağız. Şu camilere gidip vaizleri dinleyenler, ahiretin ciddiyetini anlamalı, anlatılanları hayatlarında uygulamak niyetiyle pür dikkat dinlemelidirler. Camilere sadece dinlemek olsun diye gidilmemeli, işin ciddiyetini kavramaya çalışmalı, bedeni camide; ama kalbi ve aklı başka yerlerde olanlardan olunmamalıdır. Maalesef insanlık büyük bir aldanma içersinde, görevinin ağırlığından habersiz bir şekilde yaşamaktadır! Zaten günümüz insanının en büyük sorunu; günahların çokluğundan dolayı imanının yara alıp zayıflamış olmasıdır. İman zayıflayınca, ahirete hazırlık ta o ölçüde azalıyor. Önemle tefekkür edilmesi gereken şeyler önemsiz görülmeye başlanıyor. Dünyaya niçin geldiğini, görevlerinin neler olduğunu unutuyor. Batıla, dalanlarla birlikte günaha, dünyaya dalıyor. İbret alınması gereken olaylardan ibret almıyor. Her Müslüman kendi kendine:
Ben bu dünyaya niçin geldim? Buraya beni gönderen zat benden ne istiyor? Şu insanların ha bire ölüp de, dönüşü olmayan bu yola gitmeleri nedir? Acaba neden geleceğim hakkında tefekkür edemiyorum? Acaba neden olaylardan, ölenlerden ibret almıyorum? Alsam da neden tevbe edemiyorum. Tevbe etsem de, neden tevbemde duramıyorum? Ölümden sonrası için, ahiretim için ne hazırladım, ne olacak benim halim?

Ben kabre hazırlıksız girmek istemiyorum, Rabbimin huzuruna yüzü kara çıkmak istemiyorum, diye düşünmelidir. Bir kul ki, dünyaya kulluk için gönderilsin; ama namaz kılmasın, Kur’an’ı öğrenmesin, dinini öğrenmesin, günahları terk etmesin, sonrada cenneti istesin! İşte bunlar hep aldanan kullardır. Yarın bunlar gözlerini cehennemde açacak olanlardır. Şayet Rabbin sana: “Kulum, niçin emrettiğim namazı kılmadın, Kur’an’ını öğrenmedin? Niçin dininin helâl ve haram hususlarını bilmedin? Ahiretle ilgili hususları âlimlerden hiç duymadın mı” derse, ne dersin? Bu sorulara cevabını hazırlamış mısın? Orada geçersiz bahaneler işe yaramıyor. Belki amentüyü bilmiyorsun, belki kelimeyi şahadeti doğru düzgün getirip manasını bilmiyorsun. Ey “Allah affeder” deyip şeytanın aldattığı insan! Cehenneme gidiyorsun, haberin var mı? Ama imanı zayıflara ne desen de fayda vermez. Namazsız, Kur’andan habersiz yaşayan Müslüman, acaba bu dünyaya gezmeye mi gelmiş? Sadece ibadetleri âlimler mi yapacak, kendileri de Allah’ın kulu değiller

268

Firaset-ül Mü’minin

mi? Günaha karşı çok kuvvetliyiz; ama ahiret işlerine karşı çok zayıfız. Hâlbuki gerçek hayat ahirettir. Başımızı elimizin arasına alalım ciddî olarak tefekkür edelim, ölenlerden, olaylardan ibret almaya çalışalım. Kurtuluş için ciddi kararlar alalım. Sorumluluğumuzun ciddiyetini anlamaya çalışalım. Bu dünyada bize verilen vazifeleri yapmaktan başka çarenin olmadığını düşünelim. Ahireti, imanı kurtarmayı kendine dert edinenlere ne mutlu! İleride pişman olmak istemiyorsak, dünyaya kulluk için gönderildiğimizi, yapmamız gereken emirler ve sakınmamız gereken görevlerimizin olduğunu bilelim. Bizler başıboş yaratılmadık ve görev sorumluluğumuz çok ağır. O yüzden bu sıkıntıları kolaylıkla atlatabileceğimiz salih ameller hazırlayalım. Nefsimize ben Rabbime asi olamam, ben cehenneme dayanamam. Ben cenneti kaçıramam diyelim. Ve nefse muhalefeti kendimize prensip edinelim. İlimle, salih amellerle imanımızı kuvvetlendirelim. Çünkü iman zayıf oldu mu bu fitnelerin önünde durmak zor olur. İnancımızı yaşayalım ki kurtuluşa erebilelim. Beyit:
Kıl tevbe seyyiatına (günahına) gözler kapanmadan Vaktiyle gör hesabini defter kapanmadan!

Yarabbi, biz aciz kulların senin yardımına, rahmetine muhtacız. Senden başka sığınağımız, yardım isteyeceğimiz yoktur. Şu ahiretin zorlu günlerinde bize acı, bize merhamet eyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım. Günahlarıma, yüzümün karasına bakma. O gün bizleri zelil ve perişan etme. Biz cenneti hak edemedik, sana layıkıyla kulluk edemedik, Resûlün hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hakiki ümmet olamadık. Ama ya Rabbi, af olunmayı senden ümit ediyoruz, ümitlerimizi boşa çıkarma Allah’ım. Seni hep af edici, affetmeyi sevici olarak tanıdık. Seni bildiğimiz gibi bizleri rahmetinle karşıla Allah’ım. Ömrü, dine hizmette geçmiş olan bir Hak aşığı Rabbine nasıl yalvarıyor bir bakın; ondan sonra da bizim gibi günahkârların nasıl yakarması gerektiğine siz karar verin. “Ey Rabbi Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Gelecek yakındır” sırayla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisanı kaliyle bağırarak derim: “El-eman, el-eman! Ya Hannan, ya Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar.” “İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerinde durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryat edip nida ediyorum:

Firaset-ül Mü’minin

269

El-eman, el eman! Ya Hannan, ya Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle. “İşte kabrime girdim. Kefenime sarıldım. Teşyiciler(uğurlayanlar) beni bırakıp gittiler. Senin affü rahmetini intizar ediyorum. (bekliyorum) Ve bilmüşahede gördüm ki, senden başka melce ve mence(sığınak ve kurtuluş yeri) yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nida edip diyorum: “El-eman, el-eman! Ya Rahman, ya Hannan, ya Mennan, ya Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. “İlahi! Senin rahmetin melceim (sığınağım) dir. Ve rahmeten lilalemin olan Habibin,(Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ(şikâyet) değil, belki nefsimi ve halimi sana şekvâ ediyorum” Bediüzzaman Said Nursî (rh.a) 9) Günahlardan korunmamız için çok yememeye dikkat etmeliyiz. Aşırı yemek dinimizde helâl değildir. Aşırı yemek hem sıhhate hem maneviyata zarar verir. Midesi tıka basa dolu olan insanlar ibadete karşı tembel olup vakitlerinin çoğunu yatmakla geçirirler. Ayını zamanda günaha karşı çok istekli olurlar. Çok yiyen insanın şehveti artar, şehveti artınca da günahlara sürüklenir. Onun için ihtiyaç kadar yenilmeli, fazla yiyip nefsi azdırmamalıdır. Ara sıra oruç tutarak onu zayıflatmaya çalışalım. Allah adamlarının vazgeçilmez kaideleri: “Az yemek, az konuşmak, az uyumaktır.” İbrahim Nehai (rh.a) şöyle buyurmuştur: “ Sizden öncekiler ancak üç şeyle helâk olmuşlardır: Boş ve yersiz konuşmakla- Fazla yemekle- Fazla uyumakla!” Ubu Süleymen Dâran (rh.a) de: “Dünyanın buyurmuştur. anahtarı tokluk, ahiretin anahtarı da açlıktır” diye

Az yiyen insanlar hem sıhhatli olur, hem ibadete karşı güçlü olur, uykusu da çok gelmez. Aynı zamanda yediği nimetlerin hesabını ahirette daha kolay verir. Onun için ihtiyaç kadar yemeğe çalışıp yemeklerden kalkarken de gönlümüz içinde kalsın. Midemizde hava ve su yeri bırakalım. “Çok yiyen insanlar ibadete karşı gevşek; günahlara karşı kuvvetlidirler. Muâz-ı Râzinin oğlu yahya’dan: “Çok yiyenin eti çok olur. Eti çok olanın şehveti çok olur. Şehveti çok olanın günahı çok olur. Günahı çok olanın kalbi katılaşır. Kalbi katılaşan ise dünyanın afet ve süslerine boğulur.”

270

Firaset-ül Mü’minin

Az yiyenler ibadete karşı gayretli; günaha karşı gevşek olurlar, ibadetin zevkini de alabilirler.” İbadetleri zevk alarak yapmak çok önemlidir. İnsan kendisine verilen görevleri gönülsüz yaparsa kendisine çok ağır gelir ve uzun zaman devam ettiremez. O yüzden İbadetlerden zevk alarak yapmaya çalışalım. İmanın lezzetini kalbimizde, ruhumuzda hissedelim. Bunu elde etmek zor olsa da imkânsız değildir. Bizler de Allah dostları gibi yemenin, şehvetin, çok uykunun esiri olmaktan kurtulup ilme ve amele önem verelim. Yani; dinimizi öğrenmeye, öğrendiklerimizle amel etmeye çalışalım. İnsan inancını güzelce yaşayıp, günahlardan sakınırsa, zamanla manevî yolda güç sahibi olur. Yeter ki ahireti kazanmayı kendimize dert edinelim, yeter ki, ümitsiz olmayalım. Bir de nefsimizi Allah’ın emrine zorlayalım. Nefsimize uymayıp Rabbimizin emirlerini tutalım. Düşmanımız olan nefis ve şeytanı yendiğimizde sevinelim. Yorulmadan, rahatlığımızdan, yememizden fedakârlık etmeden nimetlere kavuşamayacağımızı bilelim. “Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır” kaidesini unutmayalım. Farz ibadetler haricinde ibadetlerle, ilimle, zikirle, nafile namazlarla, Kur'an okumalarla, hayırlı işlerde bulunmakla, kısacası rahatlığımızdan fedakârlık ederek nefsimizi ıslah yoluna gidelim. Özellikle gece namazlarını kılmaya çalışalım. Gece namazına kalkmamak bizler için büyük bir kusurdur. Bunun yanında Mü’minlerin halleriyle hallenmemek, onların sıkıntılarına canımızla, malımızla yardımcı olmamamız, onlara üzülmememiz, Allah düşmanlarına buğz etmememiz, Allah dostlarını hakkıyla sevmememiz de büyük bir kusurdur. Mü’min kardeşler için canımızı vermiyoruz; bari malımızı verelim cimrilikten kurtulmaya çalışalım. Cimrilikten kurtulmak için devamlı vermek gerekir. Allah-u Teala’nın en sevmediği kullardan biri de cimrilerdir. Cimrilerin cennete girmesi çok zordur. Cimrileri insanlar da Allah-u Teala da, Onun Resûlü de ve cimrinin ailesi de, dostları da onu sevmezler. Cimrinin malından kendisi hayır görmediği gibi, kimseye de göstermez. O malından dolayı cehennemde yanacak. Cimrinin malı dert cömerdin malı şifadır. Dünyada Müslümanlar açlık sıkıntı çekerken malının derdine düşen cimri Allah-u Teala’ya nasıl hesap verecek? Onu bir düşünüversin. O malı kendisi için bir ateştir, bir huzursuzluk ve imtihandır. Bu cimri insanlar öyle kötü insanlar ki canını verir, parasını vermez. Ne kendisi yer ne yedirir. Müslümanlar yanlarında açlıktan da ölseler yardımcı olmazlar. Sonra da Yarabbi beni affet, cennetine koy derler. Sen Allah için, Allah yoluna en küçük paranı vermiyorsun. Rabbin ne diye ücretle alınamayacak cenneti sana versin ki? Daha önce belirttiğimiz gibi, bize verilen mallar her zaman bizlerin hakkına hayırlıdır anlamına gelmez. Mal bizler için bir fitnedir. Bizler onunla imtihan oluyoruz. Elinde bulunan dünyalığın hakkını vermeyenler azaba uğrayacaklardır. Malın hakkını vermek öyle kolay bir şey değildir. Bazı insanlar var: Nefsine yüz milyonları harcar gözüne gelmez, Allah yoluna gelince devede

Firaset-ül Mü’minin

271

kulağı vermeyi çok görür, eli titrer, onu verse sanki fakir düşecek. Ne hikmetse imanı zayıf olan insanlar; Allah yoluna harcadığı zaman sanki o parayı atıyormuş gibi ağırına gidiyor. Hâlbuki bizim gerçek malımız Allah yoluna harcadıklarımızıdır. Malını ahirete götüren var mı? Şimdiye kadar nefisimiz için harcadıklarımızdan elimizde bir şey kaldı mı? Acaba malımızın hakkını gerçekten verebiliyor muyuz, hiç düşündük mü? Allah yoluna diyince acaba en iyi mallarımızdan mı; yoksa en kötülerden mi veriyoruz? Acaba şimdiye kadar kaç fakire yardımcı olup sıkıntılarını gidermişiz, kaç borçluya el uzatmışız, Allah yolunda cihad eden mücahitlere ne gibi yardımlarda bulunmuşuz, Müslümanlar açlık susuzluk, ıstırap çekerken acaba kaç defa içtiğimiz su, yediğimiz yemekler boğazımıza tıkanıverdi, acaba kebapları yelleyip, su kenarlarında, televizyon karşılarında, yan gelip yatarken acaba kaç defa aç olan Mü’min kardeşlerimizin ıstıraplarını hatırladık? Kendi sevdiği takım kaybettiği zaman günlerce üzülen Müslümanlar! Bir gün olsun Müslüman kardeşlerinin ızdırabına ortak olmuşlar mı? Bu hususta da üzülebilmişler mi? Futbola verdiğiniz önem kadar Müslüman kardeşinize ve dini değerlerinize önem vermiyorsanız, bilin ki: Rabbiniz de size değer vermiyor ve vermeyecektir. Haramın azabının, helâl nimetlerin de hesabının olacağını unutmayalım. Şimdi günümüzde insanlar bolluk içersinde yaşadığı halde verilen görevleri yapmayan insanlar var. Hâlbuki verilen şu nimetlerin karşılığı olarak kulluğumuzu yapmaya çalışmamız lâzım gelmez mi? Peygamber Efendimiz (a.s) ve onun ashabı bizlere nazaran çok daha temiz insanlar oldukları halde, bizler kadar rahat yaşamadılar. Nice defa yüzlerce ashap bir kişiyi misafir edip doyuramamıştır. Şimdi günümüzde bir kişi binlerce kişiye yemek yapıp doyuracak güçte. Yine de ashap haline şükrediyordu; ama günümüz Müslüman’ı da hep yokluktan dert yanıyor. Çoğunda şükür yok. Dünya hırsı, nasıl daha fazla zengin olabilirim düşüncesi kendilerini adeta esir almış. Hâlbuki dünya kendilerini aldatıyor fakında değiller. Dünya sarhoşlukları ve gafleti ölümle fark ediliyor, o zaman da o uyanışın, o eyvahın ve keşkemin faydası olmuyor onlara! Bu dünya musibetlerinin her zaman başkalarına geleceğini zannetmeyelim. Bir gün bizler de küffarın zulmü altında inim inim inlersek halimiz nice olur? Bizim yardımımıza sesiz kalan Mü’minlere o zaman ne deriz? Hâlbuki bizler de onlar sıkıntı ve ızdırap içerisindeyken zevkimize bakıyorduk. Birlik beraberlik olmamak bizlere çok pahalıya mal olacak. Artık dünya küçülmüş, haberleşme kolaylaşmış, yani biz dünya Müslümanları bir aile gibi olmalıyız. Birbirimizin ızdırabına ortak olmalı, dünyanın en ücra köşesinde olan bir kardeşimizin üzüntüsü bizim üzüntümüz olmalıdır. Müslümanların maddî yardımına koşmayanlar; malın kendileri için bir imtihan olduğunu unutmasınlar. Şimdiki Müslümanlara “İşte Mü’min kardeşlere yardım edelim, filan ilim yuvasının yardıma ihtiyacı var diyemiyoruz.” Çünkü Allah yoluna dediğin zaman binlerce bahane ortaya atıyorlar. Çoğu yokluktan, tan dert yanar. Bu insanlar zannediyorlar ki dünyayı sanki kendileri imar

272

Firaset-ül Mü’minin

edecek. Hâlbuki dünyanın kendilerini aldattığından haberleri bile yok! Ne insanoğlunun gözü doyar, nede dünyanın ihtiyacı biter. Ey mal üstüne mal koymak için hep borçlu yaşayan kardeşim! Acaba dünyanın seni aldattığını ne zaman fark edeceksin? Şu kendini yorduğun, onun için ahireti ihmal ettiğin, kulluğunu aksatıp cehennemi göze aldığın şu dünyalığın garantisi bile yok. Nice zenginlerin malı bir anda yok olup gitmiş. Yıllarca helâl haram demeden çalışıp yığmış olduğumuz dünyalık iflâs edip batmaktan emin değil, bir sel baskınında, bir depremde, bir yangında, bir hırsıza kurban gitmekten emin değil. Şu cimrilik edip Allah yoluna harcamadığımız mallar bir hastalığa da kurban gidebilir. Tanıdık bir arkadaşımızın bir hastası vardı, onu ameliyat ettirmek için o zamanın parasıyla doktora 100 milyar veriyorlar. O doktor da herkese gitmiyor, araya aracılar koyuyorlar. Artı hastanın kurtulma şansı yüzde yirmi! İşte Allah-u Teala bizlere veya çoluk çocuğumuza hastalıklar verse, yıllarca yığdığımız malımız bir anda elimizden gidiverse ne yapabiliriz? Öyleyse böyle garantisi olmayan ve bizim olmayan dünyalık için ahiretimizi ihmal etmeyelim. Malımızı Allah yolunda harcamaktan çekinmeyelim, yersiz bahaneler bulmayalım. Şunu şöyle bilin: Malı az iken vermeyen; çokken de vermez. Fakirken vermeyen zenginken de veremez. Onun için hayır kurumlarına ve Müslümanlara yardımcı olmamız gerektiği bir zamanda borcumuzun bitmesini bahane etmeyelim. Borcumuz bitmiyor diye hiç bir yardımda bulunmayacak mıyız? Herkes haline göre Allah yolunda harcamalarda bulunsun. Hep zenginler yardım etsin deyip kendimizi uzak tutmayalım. Bizim de hayra ihtiyacımızın olduğunu bilelim. Zengin bin verir, sen de on verirsin. Yani herkes gücüne göre yardıma koşmalıdır. Bu anlatılanlara şu olay güzel bir örnektir: Hz. Ali ağabeyi Cafer bin Ebi Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti için üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam, ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önüne açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerene üçüncü parçayı da köpeğin önüne verdi. Kalkıp yeniden işinin başına dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu. — Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı? Köle sıkılarak cevap verdi: — İşte bu üç parça ekmek — O halde neden kendine hiç ayırmadın? — Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”

Firaset-ül Mü’minin

273

— Peki, sen ne yiyeceksin şimdi?” — Oruç tutacağım. Bunun üzerine Abdullah bin Cafer, köleden, sahibinin evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip bu hurmalığı köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye, bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi: — Ben seni azat ediyorum ve bu hurmalığı sana hediye ediyorum. Cömertliği ile meşhur Abdullah bin Cafer, kendinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığını sorulduğunda, bu olayı anlatır ve: — Ama o köpeğe topu topu üç ekmek vermiş: sen ise ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin dediklerinde, şu karşılığı verdi: — Ama o elindeki her şeyini verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını… Ben o kimselere şaşıyorum ki: Yaşlanmış, Azrail son sürat arkasında, ölmesine çok az bir zaman kalmış, o halen malını artırmak peşinde. Bu gibi insanlar yemeyeceği mallar biriktiriyor, oturamayacağı evler yapıyorlar. Bu insanların ahirete hazırlanmaları, mallarının belli bir miktarını Allah yoluna harcamaları gerekmez mi? Kendilerinin kurtuluşu için elleriyle önden hayır göndermeleri gerekmez mi? Elbette gerekir; ama iş ki ölmeden evvel gafletten uyanıla biline! Bir hadis rivayeti şöyledir:

ِ َ َ ِ ْ َ ْ َ ُ ِ ْ ُ ْ ّ ِ َ ْ َ َ ّ َِ ِ ُ ُ ْ ّ َ َ ِ ْ َ ْ َ ُ ِ ْ ُ َ َ َ َ ّ ّ ِ ‫ان الصدقة لتطفئ عن اهلها حر القبور وانما يستظل المؤمن يوم القيامة‬ ِ َِ َ َ ّ ِ ِ ‫في ظل صدقته‬
Muhakkak ki sadaka, tasadduk edenin kabir hararetini söndürür. Şüphesiz mü’min, kıyamet gününde ancak sadakasının gölgesinde gölgelenir.41 Hasan-ı Basrî (rh. a): Ben ölümden korkuyor ve onu sevmiyorum diyen birine şu cevabı verir: “Malını geride bıraktığın için ölümü sevmiyorsun. Eğer malını ileriye (ahirete)gönderseydin, peşinden gitmek isteyecektin.” İmam-ı Şa’bi, sadaka konusunda şöyle diyor: Bir insan, verdiği sadakanın sevabına, fakirin sadakaya duyduğu ihtiyaçtan daha fazla muhtaçtır. ” Ey Mü’min kardeşim, varılmaz bu hacaletle huzuru izzete! (bu günahlarla Cenab-ı Hakkın huzuruna)! Öyleyse bir an evvel kendimizi düzeltmemiz lâzım, yoksa ebedi hayatımız helak olacak. Şeytanın hileleri pek çoktur. 21. Asrın Müslüman’ının hali şu ki: “Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor, yarın ölecekmiş gibi hazırlık yapmayı unutuyor. Karnını tıka basa doldurup gaflet uykusuna dalıyor. Ömrünün çoğunu yatmakla geçiriyor. Düşünmüyor ki, ölünce çok yatacak. Aklı fikri; dünyalığımı nasıl arttırayım ki şanım, şerefim olsun. Şehvet onu esir
41

Taberanî, Mu’cemu’l-Kebir: 18/286 (788)

274

Firaset-ül Mü’minin

almış, konuştursan kendini cennetlik görür. Hiç bir Müslüman’ın derdiyle dertlenmez, yardım için eli cebine gitmez. Ama nefis için, desinler diye gözünü kırpmadan verir. Hasetlik, kibir, kendini beğenme öfke gibi çirkin hasletlerin esiri!” Herkes vay nefsim diyor, faizden, kul hakkından kaçınmıyor. Anlaşılan o ki: Günümüz Müslüman’ı yakasını günahlardan, kötü hasletlerden kurtaramıyor. Hayatının çoğu lokantayla tuvalet arasında geçiyor. Kuş tüyü yataklarda mevlayı arıyor, biraz zor bulur. Çünkü: “Tüm nimetler, yorulmakla zorluklara katlanmakla, gerekirse uykularımızdan, rahatımızdan, malımızdan fedakârlık etmekle elde edilir.” Ama çoğu Müslüman’ın hayatı, çabası: “Yemek, yatmak ve şehvet üzerine yoğunlaşmış.” Bu kadar nimetlerin hesabını nasıl vereceğini düşünmez! Kızını açık saçık gezdirmekten çekinmez. Müslüman kızlarının çarşı pazarlarda dolaşmalarına, hayâsızca açılıp saçılmalarına bir bakın! İslâm diyarı demeye bin şahit lâzım. Bu fitnenin, bu günahların hesabı bizlere sorulmayacak mı? Bizler helâl ve harama dikkat etmediğimiz halde hem bu dünyada rahatlık istiyor, hem de ahiretin rahatlığını istiyoruz. Emirlere uyulmadığı halde sadece istemek yetmiyor. Herkesin her istediği verilmeyecektir. Şair şöyle demiş:
“Kurtulmayı umar da, onun yolunda yürümez. Gerçekten gemi karada seyretmez.”

Ben şunu anlatmak istiyorum: Bu dünya rahatlığına, tembelliğine kendimizi çok kaptırmayalım. Hep aklımız, fikrimiz yemede, içmede, rahatlıkta, zenginlikte, şehvette olmasın. Biraz nefsimizi ibadete, zora alıştıralım. Rahatlıkla, eğlenceyle ve zevklerle maksadımıza ulaşamayız. Dünyada Mü’minlerin haliyle ilgilenelim, hep kendimizi düşünmeyelim. Başkalarının mutluluğuna çalışalım, onların rahatlığı için kendi rahatlığımızı terk edelim. Zaten rahatlığa fazla düşkün olmamız bizi dinin emirlerini yerine getirmekten engelliyor. Günümüz Müslüman’ı rahatlığı için başkalarına eziyet etmeyi bile göze alıyor. Hâlbuki gerçek rahatlık ve mutluluk diyarı burası değil; cennettir. Gerçek mutluluğa ve rahata kavuşmak isteyen cenneti kazanmaya baksın. Ahireti kazanmak için uykusundan, istirahatından, yemesinden fedakârlık etsin. Hep fetvayla değil; takvayla amel etsin. Günümüzde fetvayla bile amel edenler azalmış. Hâlbuki takvayla amel etmek en güzelidir. Çünkü Allah (c.c) takvalı kullarını seviyor. Yeri gelince insanların ruhsatlarla amel etmesi de güzeldir. Ama takvalı bir kul olmaya çalışmayı da unutmamalıdırlar. Elhamdulillah günümüzde bilirkişiler çoğalmış; ama maalesef amel edenler azalmış. Takvaya önem veren gönül ehli azalmış. Bir kuldan istenilen hem bilgili, hem de amelli olmasıdır. İlmiyle amel etmeyen insanlar da ahirette azaba uğrayacaklardır.
“İlim o dur ki, kalpte yerleşsin. Yalnız akılda olsa insana mal olmuyor.” Asar-ı Bediiye- 634

Firaset-ül Mü’minin

275

Öyleyse ilmimizi hayatımıza tatbik edelim, şüpheli şeylerden sakınıp takva ehli, gönül ehli kişilerden olamaya çalışalım. Gönül yıkmayalım; gönül yapalım. Çirkin ahlâklı, çirkin sözlü değil; tatlı dilli, güzel ahlâklı olalım. İfrat ve tefritten, taassuptan uzaklaşıp vasat yolu tutalım. Günümüzde İslâm kardeşliğini engelleyen sebeplerden birisi de orta yoldan gidemeyişimizdendir. Çoğu insan kendini ifrat, tefrit ve taassuptan uzak olup orta yolda yürüdüğünü zanneder; Ama orta yolda yürümek herkese nasip olmuyor. Öyleyse hep kendimizi haklı; başkalarını haksız görmeyelim. Başkalarının da fikirlerine saygı duyalım. Kendimiz de insanız hata edebiliriz ihtimalini de göz önünde bulunduralım. Ey kardeşler! Dünya menfaati için birbirilerimizi üzmeyelim, birbirilerimizi aldatmayalım. Dünyayı kazanmak için, zengin olmak için helâl ve haram sınırlarını aşmayalım. Faizden, rüşvetten, yalandan, sözde durmamaktan, emanete hıyanet etmekten, dedikodu ve gıybetten uzak duralım. Gerçek Mü’minler güvenilir insanlardır. En güzel hasletler onlardadır. Onlar örnek insanlardır. Dünyanın hatırı için ahireti harcamazlar. Onların yanında Allah’ın rızası her menfaatten daha öndedir. Dünyaları için ahiretlerinden koparıp yama yapmazlar. Maalesef günümüz Müslüman’ı helâl ve harama riayet etmiyor. Para gelsin de nereden gelirse gelsin diyorlar. Paranın her şeyi halledeceğine inanıyorlar. “Hâlbuki para her şeyi yapar diyen insanlar, bir müddet sonra para için her şeyi yapmaya başlarlar.”
“Dünya için Din feda olunmaz.” Hutbey-i Şamiye,86

Bir de faiz gibi büyük günahlardan kaçınmıyorlar, başı sıkışan faize koşuyor, ticaretinde helâl ve haram şekiller nasıldır bilmiyor, dinini de sormuyor. Çoğu zaman bilerek veya bilmeyerek faiz günahına düşüyorlar. İslâmî helâl ticaret şeklini bilmeyenler faize de düştüklerinde haberleri olmuyor. Çoğu zaman sözlerinde durmayıp emanete de riayet etmiyorlar. Konuşmalarına yalan karıştırıp ticaretlerinde yemin billah ediyorlar. Para için Mü’min kardeşleriyle aralarını açıyorlar, sövmekten sakınmıyorlar. Bunlar İslâm toplumunu çökerten çok çirkin davranışlardır. Bir an evvel dünya sarhoşluğundan ayılalım, kendimize çeki düzen verelim. Takva bizim yolumuz olsun çocuklarımıza gençlerimize güzel örnek olalım. Onların yanlarında yalandan, sövmekten, aldatmaktan, sözde durmamaktan, gıybetten, gereksiz yeminlerden, bağırıp çağırmaktan, ailede huzursuzluklar yapmaktan, sigara ve içki gibi alışkanlıklardan uzak duralım. Çünkü çocuklar ne görseler onu çekiyorlar, bunlar kötü olsaydı annem ve babam yapmazdı diyorlar, yani bizi örnek alıyorlar. Bu sayılanlara dikkat etmezsek onlar da bizi örnek alıp bozulurlar. Böylelikle toplum da büyük yaralar alır. Bu yaralara bir de Müslüman kızının tesettürden uzak açık saçık gezmesi eklenince, toplum daha da bozulmaya yüz tutar. Herkes kendi kabrine girecek. Öyleyse ya düzeliriz, ya da dünyadaki kötü davranışlarımız bize azap oluverir. İllâ düzelmeliyiz, illa düzelmeliyiz.

276

Firaset-ül Mü’minin

Bizler nasıl Müslüman’ız? Allah-u Teala’ya inanıyoruz; ama inandığımız Rabbimizi tanımakta zorlanıyoruz. Kur’an’a inanıyoruz; ama emirlerini tutmuyoruz. Peygambere inanıyoruz, onun yolundan gitmiyoruz. Ölüme inanıyoruz; bir tedbir almıyoruz. Cennet, cehenneme inanıyoruz cehennemden kurtulmak için günahları terk etmiyoruz. Cennete kavuşmak için salih amellere yapışmıyoruz. İslâm kardeşliği gerçekleşsin diyoruz; ama gurur, kibir, hasetlik, çirkin ahlâkları atıp, yerine hilmi, tevazuyu, sevgiyi, güzel ahlâkı koymuyoruz. Günümüzde yapılan nasihatler, vaizler, kitap, cd, hangi devirde bu kadar olmuş? Bir radyoda üç dört kanalda birden din dersleri yapılıyor. Şimdiki insanlar bilgili; ama bu asrımız kadar günahın çok olduğu hangi devir olmuş? Demek ki şimdiki Müslümanlar yaptığını bilerek yapıyor, günah işlediği zaman bilerek işliyor. Şunu anlatmak istiyorum: Bu gençliği, nesli, günahtan kurtarmak için sadece anlatmak yetmiyor. Dünya nimetleri önlerine serilmiş, günah işlemek çok kolay olmuş, bunların günahlardan uzaklaşıp, tevbelerinde devam etmeleri için çareler arayalım. Benim görüşüm o ki: İnsanları bilgilendirdiğimiz gibi, onları tefekküre sevk edici eserler de hazırlayalım. Cemaatlere devam etmelerini sağlayalım. İlme teşvik edelim, Okul okuyanlara güzel ortamlar hazırlayalım. Her semte kurslar açalım. Sohbet odaları olsun, gençlerle ilgilenelim, kahvehaneye gitmelerine fırsat vermeyelim. Bu hususta maddî yardımları esirgemeyelim. Özellikle üniversite gençlerine sahip çıkalım. Onlar için evler, yurtlar yaptırıp gerekirse parasız hizmetler sunup hem dünyalarına, hem ahiretlerine yardımcı olalım. Günah ortamlarından, programlardan uzak tutalım. Onlara şuur aşılayalım, onlara dinlerini de yaşayabilecekleri iş sahaları açalım. Aslında Rabbimize, ahirete, cennet ve cehenneme öyle bir inancımız olmalı ki, tüm dünya ziynetlerini elimizin tersiyle itebilmeliyiz. Bizi hidayet yolundan alıkoymak isteyen tüm engelleri aşabilmeliyiz. Bu hususta Peygamberler, Ashab-ı Güzin ve Allah dostları bizlere örnek olmalıdır. İbrahim Edhem Hazretleri Allah (c.c)’un rızasını kazanmak için dünyada tacı tahtı bıraktı, Allah-u Teala’ya kul olmaya çalıştı. Dünya lezzetlerinden uzaklaşınca nefsi sıkılmaya başladı. Şeytan da ona şöyle vesvese vermeye başladı: Sen sarayını, tacını tahtını bıraktın, orada leziz yemekler, güzel cariyeler, senin şerefin vardı. Nedir? Şimdiki halin tekrar sarayına dön. O zaman İbrahim Edhem Hazretleri içinden gelen o sese şöyle cevap verdi: “Eğer önüme dünyanın tüm lezzetlerini, güzelliklerini serseler, ellerinde ‘Ab-ı Hayat’ suyuyla gelip bunu iç ebedi yaşayacaksın deseler yine de ben bu yolumdan dönmem” demiştir. Kesin kararlılığını anlayan nefis artık yavaş yavaş düzelme yoluna girer. O sultanlık tacını, tahtına sırf Allah (c.c)’nun rızasını kazanmak için terk etti. Cenab-ı Hak ta onu kıyamete kadar gönüller sultanı kıldı. Hâlbuki tahtını bırakmamış olsaydı, yine de o taht şimdiye kadar çoktan yok olup gitmişti. Ama onun azim ve kararı kendisinin kıyamete kadar dillerde ve gönüllerde anılmasına sebep oldu. İşte bizlere böyle azim ve kararlılık lâzımdır. Önümüzdeki büyük engelleri aşmamız lâzımdır. Çünkü engeli aşamazsak

Firaset-ül Mü’minin

277

cehenneme yuvarlanacağız. Cehenneme yuvarlanmaktansa engelleri aşarız daha iyi. Kurtuluş için aşmak zorundayız. İstikbalinin kurtulması için gece gündüz çalışan üniversite talebeleri bizlere örnek olmalı, bizler de ahirete öyle çalışabilirsek güzel sonuçlar bizi bekliyor demektir. Gerçek istikbal ahirettir. Orayı da unutmayalım. Nice Allah dostları gerçek istikbal olan ahireti kazanmak için nefisleri kendilerini günaha zorladığı zaman nefislerini ibadetle cezalandırmışlar. Günahla karşı karşıya geldikleri zaman tir tir titremişler. Allah’ın azabından korkmuşlardır. Günaha düştükleri zaman ölümle de olsa cezamı bu dünya da verin, ahirete kalmasın demişlerdir. En çok, yüce yaratıcıdan hayâ etmişlerdir. Ya şu günümüzde günahları korkusuzca işleyenler, Yüce Yaratıcının mülkünde kendisine baş kaldıran şu aciz günahkâr kulların yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak. Para için gençleri eroine, esrara, fuhşa alıştıranlar, para için namusunu satanlar Yüce Allah (c.c) mahkemesi karşısında ne cevap verecekler? O yaptıkları günahların ızdırabını kalbinde hissetmeyen, adeta günahlarıyla övünenler bu yaptıklarından hesaba çekilip, cehenneme duçar olacaklardır. İster inansınlar, ister inanmasınlar bu zorluklarla karşılaşacaklardır. Onların inkârı olacakların önünü alamayacaktır. Hele inançsızlar, inanmadıkları için günahlara dalıyorlar. Ya ben Allah’a, Peygambere, öldükten sonra dirilmeye, günahkârların cehenneme, iyilerin cennete gireceklerine inanmıyorum diyenler, nasıl olurda bu kadar sorumsuzca, hiç bunların hesabını yapmadan, cesaretle günahlara dalabiliyorlar. Bazen insan günah işler; ama günaha ısrar etmek, tevbeyi geciktirmek yanlıştır. Ben inançlıyım deyip de günahları korkusuzca işleyenler, Kur'an-ı Kerim’deki, Hadis-i şeriflerdeki azab haberlerini hiç duymuyorlar mı? Önümüzde bu kadar engeller varken, cehenneme düşme tehlikesi varken, günbegün günah bataklığına batanlar imanlarını yeniden bir gözden geçirsinler. O zaman imanlarının günahlar sebebiyle ne kadar derin yaralar aldığını fark edeceklerdir. Bir de günümüzde işlenen günahların büyük çoğunluğu kadınlar yüzündendir. Kadınlar kendi kendilerini cehenneme attıkları yetmiyor. Bir de arkalarından binlerce insanı da cehenneme sürüklüyorlar. Adeta kadınlar günah makinesi! Müslüman gençliğinin imanında yaralar açıp, toplumun ahlâkını bozmak isteyenler, para kazanmak isteyenler kadınları kullanıyorlar. İş yerlerinin büyük bir kısmı, kadınları reklâmlarında kullanıp, onun vücudunu teşir etmekle tanınmak istiyor. Hangi iş yerine baksan kadınları kendi menfaatlerine alet etmişler. Dışarılarda en güzel ziynetlerini takınıp gezen kadınlar, binlerce erkeğin dikkatini üzerlerine çekiyorlar. Onların harama girmelerine, göz zinasına düşmelerine sebep oluyorlar. Süslü güzel kadınları sokaklarda gören erkekler, belki artık hanımlarını beğenmez oluyorlar. Aile huzuru sarsılıyor. Hâlbuki herkes güzelliğini kocasına yapsa, diğer erkeklerin

278

Firaset-ül Mü’minin

dikkatini üzerinde toplamasa ne kadar iyi olur. Zaten kadınlar sebebiyle göz zinası günümüzde çok işleniyor. İnsanlar her zaman gözlerine hâkim olamıyor. Demek ki; işlenen günahların çoğu kadınlar sebebiyle, kadın günahından kurtulan, diğer günahlardan kurtulması daha kolaydır. Kadınların açılıp saçılmaları, yayın organlarında müstehcen yayınların olması, gençleri en büyük günah olan zinaya sürüklüyor. Bunların şerrinden Rabbim bizleri ve gençlerimizi korusun, onlara yardım etsin. (Âmin) 10) Günah ortamlar tek edilmeli, iyilerin bulunduğu, günahların işlenmediği ortamlara gidilmeli, gayri meşru, müstehcen olan yayınlardan uzak durulmalıdır. Daha fazla para kazanmak uğruna günah bataklığına girmemelidirler. Günaha girdikleri yerlerde veya girme ihtimalinin yüksek olduğu yerlerde çalışılmamalıdır. Dünyamızı kurtaralım diye ahiretimizi de yıkmayalım. Kötü ortamlardan uzaklaştığımız zaman iyi ortamlara yönelmeliyiz. Bilakis Mü’minlerin günde beş defa buluşup kaynaştıkları camiler bizlerin meskeni olmalıdır. Camiyle içli dışlı olmalıyız. Mümkün mertebe beş vakit namazı camide kılmalıyız. Gönlü camiye bağlı gençler arşın altında gölgeleneceklerdir. Mü’minin camideki durumu sudaki balık gibi olmalıdır. Nasıl ki balık sudan çıkınca ölür, Mü’min de camiden uzaklaşınca kendini öyle hissetmelidir. Mü’min camiden kopamaz, çünkü yeryüzünün en hayırlı ve rahmetli yeri Allah’ın evleri olan camilerdir. Onun için camide kılınan namaza 27 derece sevap verilmektedir. Böyle bir yerde Mü’minler kaynaşmalı birbirlerinin sıkıntılarıyla ilgilenmeli adeta buluşma yerimiz olmalıdır. Çünkü camiler bizim hayatımızın bir parçasıdır. Mü’min onsuz olamaz. Önemli olan orada kardeşlik bağlarımızı kuvvetlendirmemizdir. Çünkü: “Camiye gelen sevişir, kahveye giden dövüşür. ” Yeter ki cami adabına riayet edelim. Yersiz ve faydasız konuşmalar yapmayalım. O güzelim yerlerde gıybet ve dedikodudan uzak duralım. Kimsenin kalbini kırmayalım; bilakis gönül yapalım, cemaatimizle muhabbeti, kaynaşmayı sağlayalım, onlara karşı çok mesafeli durmayalım, içlerine girip hal hatır soralım, özellikle selamlaşmaya büyük önem verelim, hasta olanı, camiye gelmeyeni soralım. Bizi ilgilendirmeyen işlere karışıp ta huzursuzluk çıkartmayalım. Edep ve terbiyemize riayet ederek gelip güzelce namazı kılıp, ibadetimizi yapalım. Bazı insanlar camiye geliyor: — “Ya bu caminin içerisi çok soğuk, hoca niçin klimayı, kapatmamış” deyip klimayı kapatıyor. Bir başkası geliyor: — “Ya içerisi çok sıcak, bu hoca klimayı niçin çalıştırmıyor.” Bir başkası: — “Ben hastayım şu bahaneler buluyor. pencereleri kapatın.” Bir başkası da başka

Şimdi böylesi davranışlar Mü’minlere yakışmayan davranışlardır. Herkes kendi menfaatini, nefsini düşünüyor. Gerçek Mü’minler: Mü’min kardeşini kendi nefsinden daha çok düşünür. Şimdi ben hastayım diye, sıcak bir memlekette

Firaset-ül Mü’minin

279

klimayı kapatıp, yaz günü yüzlerce Müslüman’ı sıcakta bırakmaya hakkım var mı? Bir kişi için binlerce kişiyi eziyete sokamayız ki. Hasta olup da klima kendisini rahatsız eden kişiler daha uygun yerlerde namazlarını kılsınlar. Şimdi caminin içerisi çok aşırı sıcak veya çok soğuk olup Müslümanların çoğu rahatsız olursa, o zaman isteğimizi oranın görevlisine söyleriz. Ama her şey normal olduğu halde kimisi sıcaktır, kimisi de soğuktur deyip cami işine karışılırsa, hep kendi nefsimizi düşünüp Mü’min kardeşlerimizi düşünmezsek çok yanlış etmiş oluruz ve güzelim camilerin huzurunu bozmuş oluruz. Camilerde huzurun kaçmasına sebep olan yanlışlardan biriside cep telefonlarını kapatmamamızdır. Bu konuda duyarlı olalım. Mü’min kardeşlerin namazdaki huzurlarını bozup günaha girmeyelim. Ara sıra unutmalar af edilse de devamlı bu gibi yanlışlara düşmek bizi dini açıdan sorumlu kılar. Kimileri var, hem telefonu kapatmıyor, hem koyduğu müzik çok rahatsız edici hatta kimileri kadın sesini içeren yabancı müzikler koymuş. Hâlbuki en azından konulan alârmlar münasip olsun, unutulsa dahi insanları rahatsız etmesin. Camiden çıkmadan da, gelen telefonlara yüksek sesle cevap vermeyelim. İbadet edenlere karşı saygılı olalım, hayâyı elden bırakmayalım. Aksi takdirde günahkâr oluruz. Demek ki, her Müslüman caminin edeb kuralarına uymalı, camiye dinde olmayan yeni yeni adetler, bidatler koymamalı, canım bunda ne var ki demeyelim. Her ne yaparsak doğru olup olmadığını bir âlime soralım, kafamıza göre ibadet şekilleri çıkarmayalım. Sesli olarak Kur’an bile okusan, bir başkasının namazını şaşırtıyorsa müsaade edilmemiş. Kimileri, imam camide Kur’an okurken, vaaz verirken elini açıp dua ediyor, kimisi koku dağıtıyor, kimileri şeker hurma dağıtıyor, bunlar hem Kur’an’a saygısızlık, hem de vaaz veren alimin dikkatini bozan şeyler. O yüzden caminin görevlisine veya bir alime sormadan kendi kafamıza buyruk işler yapmayalım. Biri ibadet adı altında dine uygun olmayan bir hareket yaptığı zaman, diğer Müslümanlarda ona bakıp aynı yanlışı devam ettiriyorlar. Caminin huzuruna halel getirmeyelim. Camide görevli olan âlimin sözünü dinleyelim. Onunla zıtlaşmayalım. O görevlinin kusurlarını, yanlışlarını araştırmayalım. Haklı olduğumuz durumlarda ona güzellikle söyleyelim. Caminin huzurunu haksız yere kaçıranlar varsa, cami cemaati, ona biz camide hocamıza tabiyiz. Din adamına karşı saygısızlık etmememiz gerekir deyip o insanı güzellikle uyarmalıyız. Şunu anlatmak istiyoruz: Yeryüzünün en güzel yerleri olan camilerimizin huzurunu kaçırmayalım, camilerde herkes başa buyruk işler yapmasınlar. Herkes her şeyin kendi keyfine göre olmasını isterse camilerin huzuru kaçar. O zaman da günaha girmiş oluruz. Yani, çok mecbur olmadıkça cami işlerine karışmayalım. Oranın görevlisine işi bırakalım. Bazılarının yaptığı gibi; evde sesi sedası çıkmaz, camiye geldi mi aslan kesilir, böyle olmayalım. Ama pek çok Müslüman cami kurallarını bilmiyor, bir din adamına karşı nasıl davranmalı, nasıl konuşmalı bilmiyor. Pek çok davranışıyla hocayı sıkıntıya sokuyor. Hoca her gün görevini yapsa bir gün bir aksilik olsa hemen

280

Firaset-ül Mü’minin

huzursuzluk çıkarıyor. Bazıları var namazın sünnetlerini çabucak kılıp etrafına bakmaya başlıyor, hoca efendi biraz gecikse hemen mırıldanıyor. Hâlbuki hoca efendi abdestini yetiştirememiş olabilir, cemaatin namazlarını bitirmesini beklemiş olabilir veya aniden bir yerlerinden kan gelmiş olabilir. O yüzden bu konuda hoş görülü olmalıyız. Bazıları var ezan bir dakika gecikse hemen kızarak tepki gösteriyor. Hoca hangi durumdadır umurunda bile değil, bazı camiler ezanı vakit girmeden okusa bile hemen filan camiler bitirdi deyip huzursuzluk çıkarıyor. Günde beş defa olan bir ibadette hocayı kurulu saat gibi, programlanmış bir robot gibi düşünmeyelim. Onunda bir insan olduğunu unutmayalım. Bu gibi konularda geniş olalım saniyelerin hesabını yapmayalım. Camilerdeki cemaat, hiç memnun olmayan bir topluluk olursa din adamları o topluma faydalı olamazlar. Bir de ey kardeşlerim, burası dünyadır. Cennet değildir. Bazen öyle şeyler istiyoruz ki, ancak cennette var. Cennet’i de size getirecek halleri yok ki! Öyleyse halimize şükredelim. Camiye gelirken kibirli ve asık yüzle değil de; güler yüzlü ve mütevazi bir şekilde gelelim. Tatlı dilli olalım. Cüz dinlemeye geldiğimiz zamanda; kızarak “bu benim yerim, rahlem” deyip mümin kardeşleri incitmeyelim. Aksi takdirde sevap kazanacağımıza günaha girmiş oluruz. “Gayret sizden, yardım Rabbimden” Allah (c.c) yar ve yardımcımız olsun. Bir de camilerde rahat bir ibadet ortamı bulabilmemiz için camiye yardımdan çekinmememiz gerekir. Ama maalesef iş yardıma, paraya gelince herkes kendini bir kenara çekiyor. Ama her şeyin güzelini istiyoruz. 11) Bir de günahlardan korunmak için dinimizi öğreneceğiz, haramlardan uzaklaşacağız. Her şeyden önce imanımızı muhafaza edeceğiz. İmanımızı muhafaza edebilmemiz için, ilim ve amel lâzım, samimiyet ve İhlas lâzım. Nerelerde imanımız tehlikeye giriyor. Onu bilmemiz lâzımdır. Şimdi konu buraya gelmişken günümüzde yapılan bazı yanlışları zikredelim. Umulur ki daha dikkatli oluruz. Hiç şüphesiz şeytan ve aveneleri en çok insanların imanlarını çalmakla uğraşıyorlar. İman her şeyden daha önemlidir. İman olmadan hiçbir salih amel kabul değildir. İmansızlık kadar da hiçbir günah yoktur. İmanını kaybedenin ahirette kurtuluşu söz konusu değildir. Bir insan her ne kadar günahkâr da olsa, şayet imansız değilse, Allah (c.c) onu af da edebilir. Günahı kadar azap da edebilir. Yani en küçük bir ışık, bir ümitte olsa günahkâr için vardır. Ama imanı olmayanlar için en küçük bir ümit ve ışık maalesef yoktur. İman madem bu kadar önemlidir, öyleyse onu ciddiyetle koruyalım, kutsal değerlere dil uzatmayalım. Ama üzülerek belirtelim ki, günümüz Müslüman’ı imanının kıymetini bilmiyor. Nerede imanın gittiğini bile anlamıyor. Çoğu zaman şeytanın hilelerine kanıyor. Şimdi bir insanın imanlı olabilmesi için Allah-u Teala’dan gelen tüm emirlere ve hükümlere kalbinde hiçbir tereddüt hissetmeden inanması lâzımdır. İman şüpheyi, acabayı kabul etmez. İnanılması gereken bir şeyde şüphe etmek de küfürdür. İmansızlık sadece

Firaset-ül Mü’minin

281

Allah’a şirk koşmak değildir. İnsanın imanının gitmesine pek çok sebepler vardır. İnsan bir sözle imanlı da, imansız da olabilir. Bir kişi Kur’an-ı Kerim’in tüm hükümlerine inandığı halde, inanılması gereken hükümlerden birini inkâr etse, sanki Kur’an-ı Kerim’in tümünü inkâr etmiş gibi imansız sayılır. Bir kişi dese ki: Ben Kur’an’ın tüm emirlerine inanıyorum; ama faiz helâldir, içki(şarap) helâldir. Zekât ta neymiş, hırsızın elini kesmek, zina eden evli şahsı cezalandırmak ta neymiş, mirasta kadın da, erkek gibi aynı hisseyi almalıdır. Örtünme emri Kur’an’da yoktur derse kâfir olur.42 Allah-u Teala’nın koyduğu hükümlerde şahısların çıkarları değil de; toplumun huzuru esas alınmıştır. Onun için bir şeyin doğruluğuna karar vereceğimiz zaman sadece kendi aklımızı ölçü olarak almayalım. Akıllar farklı farklıdır. Birine doğru gelen bir şey; bir başkasına yanlış gelebilir. Öyleyse bir şeyin doğruluğuna hüküm vereceğimiz zaman, benim aklıma uyarsa doğrudur; uymazsa yanlıştır demeyelim. Ben aklıma uyarsa kabul ederim. Aklıma uymazsa Kur’an’da da, Peygamber’in hadisinde de söylense kabul etmem demek imanı atmak demektir. Herkes böyle derse dünyada imanlı adam bulmak mümkün olmaz. Zaten din-i mübin İslâm’da akılla, nakil örtüşmüştür. Akıl güzel kullanıldığı zaman bizlerin hakkı bulmamıza yardımcı olmaktadır. Yeter ki nefislerimiz akıllarımızı örtmesin. Nice insanlar, akıllarına ve bilgilerine güvenip mağrurlandılar, kendilerine aklı ve ilmi veren Rablerini bile inkâra yeltendiler, inançsızlığı dahi ilericilik olarak görmeye başladılar. Allah-u Teala da kendilerine imanı nasip etmedi. (Şu akıllarına güvenip inançsızlığı seçen insanlar kendi acizliklerini görmeyip Allah-u Teala’nın ilmiyle boy ölçüşmeleri ne kadar büyük bir gaflettir. Hâlbuki bu insanların çoğu bir şeyler anlatacakları zaman kâğıda bakıyorlar, bilgilerini tekrar etmezlerse hemen unutuyorlar. Daha neye gururlanıyorlar? Bunlar çok biliyorlarsa hastalıklarını engellesinler, yaşlılıklarını durdursunlar. Bu insanların yoktan var ettikleri bir şey yok; sadece var olanlar üzerinde çalışma yapabiliyorlar.) İnsanlar nakli bir tarafa bırakıp sadece aklıyla hareket ederlerse doğruyu bulmaları mümkün müdür? Kur’an’ın emirlerini bırakıp sadece aklımıza bakmamız yanlıştır. Çünkü aklı da yaratan Cenab-ı Hak’tır Yani: Bir Müslüman ben: “İslam’dan şu şu emirleri kabul ediyorum; ama şu emirler de aklıma yatmıyor diye kabul etmiyorum.” diyemez. Bu tür kişiler âdeta aklını ilâh edinmiş kişilerdir. Hâlbuki akıllar Allah (c.c)’un ilmi karşısında ne ki? Maalesef günümüzde namaz kılıp, oruç tutup da dinin pek çok emrini bilerek veya bilmeyerek inkâr eden insanlar var. Ben bu insanların aklına şaşıyorum! Hem ibadet ediyor, hem günahlardan kaçıyor, hem de dinde ahkâm kesilip ben şunu kabul ediyorum, şunu kabul etmiyorum diyorlar.

(Bu hükümlerin aklî izahını ve hikmetlerini “Uyarı” adlı eserimizde açıkladık, yeniden açıklarsak konu çok uzayıp gider.)
42

282

Firaset-ül Mü’minin

Şimdi bazıları var işin ehemmiyetinden habersiz olduğu için böyle konuşuyor: Ama bilmiyorlarsa dillerini tutmaları lâzımdır. Her Müslüman, Allahu Teala’dan gelen emirlere inanmalı, aklının alamayacağı hususları hemen inkâr etmemelidir. O hükmün hikmetini, akla uygunluğunu araştırmalıdır. Bir de inkâr edilen şey, dinde inanılması zarurî olan konulardan mı, yoksa inanmak mecburiyetinde olmadığımız konulardan mı, farklı düşünülürse bir sakıncası var mı? Bunları çok iyi bilmemiz lâzımdır. Bunu da anlamak için İslâm müctehidlerinin görüşlerine bakmamız, dinimizi iyice öğrenmemiz gerekmektedir. En azından dini konuda bir fikir ortaya atıldığında hemen inkâr etmemeliyiz. Şayet o hüküm ayetle sabit olmuşsa veya tevatür hadislerle sabit olmuşsa ona inanmamız lâzımdır. Çünkü tevatürle sabit olan hadisler: “Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayacak kadar çok sayıdaki topluluğun rivayet ettikleri hadislerdir.” Tevatür olan hadisleri inkâr etmek te küfürdür. Çünkü onu inkâr etmek Peygamberimizin sözünü inkâr demektir. Hâlbuki bizler Peygamber Efendimizin sözlerine inanmakla mükellefiz. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”43 Başka bir ayet-i celile de: “Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”44 Bir diğer ayet-i celile de: “Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.” 45 Âl-i İmran sûresinde:

َ ُ َ ْ ُ ْ ُ َّ َ َ ُ ّ َ َ ‫وأطيعوا ال والرسول لعلكم ترحمون‬ ُ ِ ََ
“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.”46 Haşr sûresinde: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”47

İşte daha pek çok ayet-i celilede Peygamber Efendimize itaat etmemiz emredilmektedir. Bize düşen emre uymaktır. Aynı zamanda dini bir konuda, tüm İslâm müctehidleri aynı hükmü vermişlerse o meselede icma var demektir. İcmayı da kabul etmek lâzımdır. İslâm dini her şeye inanacaksın diye bir mükellefiyetlik getirmemiştir. Ama her aklımıza yatmayan şeyleri inkâr etme yetkisini de bize vermemiştir. Farkına varmadan bir şeyi aklınıza yatmıyor diye inkâr edersiniz. O inkâr edilen şey de dinde ayet ve sahih hadislerle sabit olmuş ve inanılması zarurî
Ahzab sûresi, ayet:36 Nisa sûresi, ayet:65 45 Nisa sûresi, 80 46 Âl-i İmran sûresi, ayet:132 47 Haşr sûresi, ayet:7
43 44

Firaset-ül Mü’minin

283

olan konulardan ise, farkında olmadan imanımız da gider. Öyleyse yaptığımız, konuştuğumuz şeyleri bilinçli yapalım, cehaletin kurbanı olmayalım. Bir hadis-i şerif işitildiğinde, hemen, “böyle olmaz, hangi hadis kitabında yazarsa yazsın kabul etmem” demek çok yanlış. Hâlbuki böyle söylemeden önce; “böyle bir hadis gerçekten var mı, yok mu? Varsa sahih mi, zayıf mı veyahut uydurma mı? onu anlamak lâzım.” Onu öğrendikten sonra bir de âlimler, bu hadisleri nasıl açıklamışlar? Bu hadisten maksat nedir? Onu bilmek, ona göre davranmak gerekir. Buna ehil değil isen, bu işi ehline sorman lâzımdır. Kısacası imanımızı koruyalım. Dinimizi aklımıza göre yorumlamayalım. İslâm müctehidleri bizlerin nelere ve nasıl inanmamız gerektiğini açıklamışlar. Onları her Müslüman bilmek zorundadır. İnancında yanlışlık olan insanlar, ya bir ayete veyahut Peygamber Efendimizin getirdiği emirlerden birine muhalif inanıyor demektir. İnancımızı düzeltmeden yol kat edemeyiz. Büyük günahlara girebiliriz. Eski zatlar ilk önce inançlarını düzeltirler, sonra ibadete ağırlık verirlermiş. Yanlış inançla ilerlemeyi bırakın, imanlı ölmek bile güçtür. Bir de şunu belirtelim ki, bir insanın imanı giderse yapmış olduğu ibadetler, hayırlar da hepsi boşa gider. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.”48 Muhammed sûresinde ise: “İnkâr edenlere (gelince): Yıkım onlara! (Allah) onların işlerini boşa çıkarmıştır. Böyledir, çünkü onlar, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.49 Artık her Mü’min ağzından çıkana dikkat edip öyle konuşmalı, dinini iyi bilip ona göre hareket etmelidir. İman etmek, nasıl ki geçmiş günahları siliyor. İmansızlık da yapılan iyilikleri boşa götürüyor. 12) Tevbemizde sebat edebilmemiz için dikkat etmemiz gereken durumlardan birisi de, bekâr olanlar evlenme çağına geldiklerinde çok geciktirmeden evlenmelidirler. Evlenmek insanın pek çok günahlardan korunmasına sebep olur. Günümüzde yayın organları vasıtasıyla, başka yollarla gençlerimizi zina günahına girdirmeye çalışıyorlar. Zina gibi büyük bir günahı normal görüyorlar. İşte bu çirkin günahlardan korunmanın yollarından en önemlisi evlenmektir. Evlenme insanın iffetinin, izzetinin korunmasına destek sağlar. Ve günahlardan koruna bilmen için nefsine şöyle dersin: Şu göz açıp kapama gibi çabuk geçen dünya hayatına aldanma, bir bakarsın ki bitivermiş. Kısacık bir ömür için cehenneme girmene, ebedi bir hayatı harcamana değmez. Zaten kaç yıl yaşayacağın da belli değil, bir saniye sonrasına garantin yok. Zatın biride ömrün kısalığını şu beyitle ifade etmiştir:
“Ana rahminden geldim pazara
48 49

Bakara sûresi, ayet:217 Muhammed sûresi, ayet:8,9

284

Firaset-ül Mü’minin Bir kefen alıp girdim mezara!” Yunus Emre

Nice yaşlanırım diyen kişiler, genç yaşta dünyaya elveda edip gitmişlerdir. Allah-u Tealaya ibadet üzere ölenler şimdi rahatlık içersindeler. Ama günah üzere ölenlerle, imandan mahrum olarak ölenler ise; şimdi azab içersindeler. Bu günahkâr insanlar neyi neye sattılar? Alışverişleri ne de zarardır! Şu dünya ömrünün hepsi zevk-i sefa olsun ne çıkar. Ahireti satmaya değer mi? Zaten kendini bu dünyada günaha verip 50–60 yıl yaşayan bir kulu düşünün: Bunlar her an mı zevk ve sefa içersindeler? Bunların ömrünün yarıdan fazlası yatmakla geçiyor. Bu ömrün bir kısmı hastalıkla, dertle kederle geçiyor. Büyük bir kısmı rızk peşinde koşmakla, onun bunun emrinde işçilik yapmakla geçiyor. Bir kısmı da tuvalette geçiyor. Zaten dünyada işlenen günahlar, yapılan zevkler ve sefalar saniyelik, dakikalık günahlar. Bir insan günah işlediği zaman saatlerce, günlerce günah işlemiyor ki! Bir insan zina etse, içki içse veya bir günah işlese bunlar hep dakikalık günahlardır. Bu, zevk yaptıklarını zanneden insanlar, o günah işledikleri dakikaları zamana vursalar, bir ömür boyu yapılan zevkler ancak birkaç aya veya en fazla birkaç yıla ya mukabil gelir, ya gelmez. Böyle zevki az, keder ve ızdırabı çok olan şu dünya hayatı için ahireti bırakmaya değer mi? Böyle zevk, sefa eğlence deyip durduğumuz şu dünyada insanların nasibi bu kadar. Bunun için ahireti ihmal edenlerin aklına şaşarım! Zaten dünyanın hamuru dert ve kederle yoğrulmuş. Dünyanın en güzel yerlerine gitsen, en güzel zevklerini tatsan nefsini doyuramazsın ve canının sıkıntısını gideremezsin. En güzel saraylarda olsan dahi gerçek mutluluğu yakalayamasın. Şu ibret verici menkıbeye de kulak verelim: Padişahın biri çok emekler vererek, çok masraflar yaparak muhteşem bir saray yaptırır. Onun bu sarayını görenler hayran olur. Onda bir kusur bulamazlar. Padişahın böyle kusursuz bir saray yaptırması, insanların onda bir eksiklik bulamaması onu daha çok memnun etmişti. Günlerden bir gün padişah tahtına kurulup, kusursuz sandığı sarayına bakıp neşelenirken garibanın birisinin sarayına girdiğini görür. O adamı çağırtıp ona da sarayı nasıl bulduğunu sormak ister. Ve o adama sarayı iyice gezdirirler. Sonunda da padişahın yanına getirirler. Padişah o garibana sorar: “Ey adam sen şu sarayımı nasıl gördün? Acaba bir kusur bula bildin mi? Adam: Biraz düşünür ve şöyle der: — Padişahım sarayınız gerçekten çok güzel olmuş. Yalnız onun iki tane çok büyük kusuru var. Padişah hayretler içersinde kalıp, biraz da öfkeli bir şekilde: “Nasıl benim sarayımda kusur alabilir. Ben onu kusursuz, eksiksiz yaptırmak için ne emekler, ne paralar harcadım.” Adam şöyle der:

Firaset-ül Mü’minin

285

— “Padişahım sarayınız çok güzel olmuş; ama o da bir gün gelecek hem eskiyip harap olacak, hem de yıkılıverecektir. Diğer kusuru da: Onun sahibi de onun içinde devamlı kalamayıp yakın bir zaman sonra yok olup gidecektir.” Padişah bu ibretli sözleri duyunca başını önüne eğip düşünüverir ve garibana o güzel nasihatinden dolayı pek çok ikramlarda bulunur. Demek ki: İnsanların sevdiği şeyler aslında gerçek manada kendisinin değil, onlar geçici olarak verilmiş olan nimetlerdir. Onun için şöyle demişler: “İnsanoğlu üç şeyi çok sever, aslında üçü de kendisinin değildir. Malı, canı ve dünyayı çok sever; ama onun üçünü de zamanı gelince bırakıp gidecektir.”
Aldanma nefsin tadına, Agudur sunma balına. Düşüp onun hayalîne, Dalma gözüm şimdengerü!

Dünyada hiçbir derdin olmasa bile yine gerçek mutluluğu yakalayamazsın. Çünkü biz kullarda can sıkıntısı diye bir şey var. Hâlbuki insan cennette kara taşın üzerinde otursa orada can sıkıntısı diye bir şey olmayacak. Cenab-ı Hak cennette kullardan sıkılma duygusunu alıp atacak. “Dünyada en çok sevindiğin ânı hatırla, sevinçten için içine sığmadığı o anlardan binlerce kat daha fazla sevinci sen cennete her an yaşayacaksın.” Dünyanınki gibi bir anlık, geçici sevinçler değildir. Bunun yanında dünyada herkese sefa sürmekte nasip olmuyor. Kimilerinin hayatı hep çalışmakla, yoksullukla, hastalıkla geçiyor. Dünyada bu kadar sıkıntı çektiği halde ahireti hiç aklına getirmeyenler var. Hâlbuki bu gibi insanların şöyle düşünmeleri gerekmez mi? “Zaten benim dünyam gitmiş. Ben dünyada rahat yüzü dahi göremiyorum. Bari ahiretle ilgili görevlerimi ihmal etmeyeyim. Bu dünyam çileyle geçti, bari ahiretim kurtulsun.” Nefsiyle mücadele etmeye çalışanlardan birisi de şöyle diyor:
Ey beni günahlara çağıran nefsim! Senin şu cehennem ateşinden haberin var mı? Cenneti kaçırmaya razı mısın? Son pişmanlığın fayda vermeyeceğini bilmez misin? Aceb, niçin uslanmazsın? Beni Rabbime karşı isyana zorlarsın. Hâlbuki benimle beraber sen de helâk olacaksın. Ey Rabbime karşı yüzümü kara eden nefsim! Hakikî Ümmet olmaya lâyık kılmayan nefsim! İnsanlar içersinde beni mahcup eden nefsim! Vazgeç şu günah sevdasından. Evet, günaha çağırmak senin görevin; ama Ben senin, beni saptırmandan âlemlerin Rabbine sığınıyorum.

286

Firaset-ül Mü’minin Kâinatın Efendisi gibi nefsimle baş başa kalmaktan Rabbime sığınıyorum.

Ey Rabbim doymayan nefisten beni koru. Şu günahların sel gibi üzerimize aktığı bu devirde, günahkâra aferin denildiği şu zamanda, şu aciz kulunu yardımsız bırakma. Her gün binlerce günahın içersinde bir günah ta bana isabet ederse beni rahmetinden kovma Allah’ım. “Karşımda alevler içinde evlâdım yanıyor, onu kurtarmaya koşarken” diyen zat gibi, nereye koşacağımı bilemiyorum. Ben kendi günahıma mı ağlayayım, aileme, anne ve babama mı ağlayayım. Ben nefsimi cehennemden kurtaramazken, şu cehenneme koşan insanların yardımına nasıl koşayım. İlâhi, sen kullarını İslam’la, Hz. Muhammed (sallalahu aleyhi ve sellem)’le tanıştır. Onları cehennem ateşinden koru. Sen ki, kullarının tevbe edişlerini seversin. Biz de tevbe ediyoruz, tevbelerimizi kabul eyle ve onda sebat etmeyi nasip eyle. (Âmin) “Nefsim beni harâb etti, ümidimi türâb etti, hislerimi serab etti, nefis elinden kurtar Rabbim! İçimde doymaz ejder, beni her ân yutmak ister. Hayatımı etti heder, nefis elinden kurtar Rabbim! Gerçek bana oldu hayal, korkutuyor beni bu hâl. Kararmakta her gün ikbâl, nefis elinden kurtar Rabbim.”

Firaset-ül Mü’minin

287

MÜ’MİNLER İNTİHAR EDEMEZLER!
Çoğu zaman, dünyada rahatlık yüzü görmeyen insanlara bakıyoruz, hiç de ahirete önem vermiyorlar. Hatta bazıları dünyada istediklerini bulamayınca, üzüntü ve kederlerinden dolayı intihara bile kalkışıyorlar. Yeri gelmişken bu davranışın yanlışlığını anlatalım: Ey Mü’min kardeşim! Şu dünya hayatında her ne kadar sıkıntılara, üzüntülere maruz kalsan da hiç bir zaman intihar etmeyi aklına bile getirme. Çünkü intihar etmek sıkıntılardan kurtulmak için çare değil. Sen intihar etmekle Cenab-ı Hakkın sana verdiği canı almaya sebep olduğun için, ahirette çok daha büyük azaplara duçar olacaksın. Senin dünyada keder, sıkıntı dediğin ızdıraplar, ahiretin ızdırabı karşısında bir hiçtir. İntihar edenin ahiretteki azabı şöyle haber veriliyor: Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor, Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedi olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedi olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedi olarak o demiri karnına saplar.”1 Şu intihar suçu bu kadar ciddî iken Mü’minler intihara nasıl kalkışır! Buranın acısına dayanamıyorsak; ahirettekine nasıl dayanacağız? Hele intihardan dolayı imanımızı da kaybedersek hiç kurtuluş şansımız olmaz. İntihara kalkışan kişi demek ki; hakikî manada iman edememiştir. Şimdi intihar edenler yerin altındaki sıkıntıları gördükleri için dünyadaki sıkıntılara razı olmuşlardır; ama artık dönüşleri yok. İntihar öyle bir ölüm şekli ki; artık tevbe etme fırsatın da yok. Çünkü hemen ölüveriyorsun. Bu yüzden dinimiz intiharı şiddetle yasaklamış, azabının, günahının büyük olduğunu haber vermiştir. Hatta acılar içinde kıvranan bir hastanın dahi, kendisini öldürmesine müsaade etmemiştir. Şu intihar edenler, şu dünyada neyi arıyorlar? Şu dünyanın dert ve keder yeri olduğunu bilmiyorlar mı? Dünyaya gelip de sıkıntıdan kederden tamamen kurtulan kim var ki? Padişah ta olsan, tüm dünya seninde olsa, yine de sıkıntı ve kederlerden kurtulamazsın. Çünkü dünyanın hamuru kederle yoğrulmuş. Herkes az veya çok nasibini alacaktır. Herkes zannediyor ki, dünyada kendisinden daha kederli bir insan yok. Hâlbuki başkalarını konuştursan kendi derdini unutursun. Adamın biri şöyle demiş: Acaba şu dünyada benden daha kederli biri var mı? Kendisine evet, senden daha kederli olan kişiler var. Onlar da filan köyde yaşamaktadırlar derler. O adam da onları çok merak eder ve gidip onları
1

Buhari,Tıbb 56 - Müslim,İman 175 -Tirmizi,Tıbb 7 - Nesai - Ebu Davud.

288

Firaset-ül Mü’minin

görmeye karar verir. Günlerce sora sora o köyü buluverir. Orada karşılaştığı kişilere sizin şu köyünüzde çok dertli birileri varmış diye sorar. Onlar da falan eve git, orada dertli insanları görürsün derler. Adam merakla gider o evi bulur ve kapıyı çalar. O sırada kendisine, sırtı birbirine yapışık olan iki kardeş kapıyı açıverir. Onlara selâm verdikten sonra, bu evde çok dertli kişiler varmış, onların derdini öğrenmek için geldim der. İki kardeş ona şöyle cevap verirler: Gördüğün gibi biz ikimiz bitişik yaratılmışız ve çok zor şartlarda yaşıyoruz. Bu kadar sıkıntıyla beraber halimize şükür ve sabrediyoruz. Rabbimize de şöyle dua ediyoruz: “Ya Rabbi, birimizin canını aldığında, ikimizinkini beraber al. Şayet birimiz yaşar, birimiz ölürsek, sağ kalanımız ölen kardeşini yıllarca sırtında taşımak zorunda kalacak. ” Bu da bizim için çok zor olacaktır. Adam onlara şöyle der: “Kardeşim gerçekten sizin derdiniz benim derdimden çok çok daha büyük. Hâlbuki ben zannediyordum ki, dünyanın en dertli insanı benim. Sizler ise benden daha dertli, hem de benden daha çok haline şükür ve sabredensiniz” der ve oradan ayrılır. Demek ki: Herkesin kendine göre sıkıntıları vardır. Peygamberler dahi nice sıkıntılarla karşılaşmışlar. Peygamber Efendimiz dahi Allah yolunda nice sıkıntılara ve eziyetlere maruz kalmıştır. Dünyanın en güzîde insanı, kâinatın efendisi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar sıkıntılara, kederlere maruz kalırsa, sen ve ben kim oluyoruz ki, dertsiz ve kedersiz bir dünya istiyoruz! Öyle bir yeri istiyorsan cenneti kazanmaya bak. Ama cennet intihar edenlere verilmiyor. İntihar o kadar büyük günah ki namazı kılınmaz diyen müctehidler bile var. Hem sen bilmiyor musun ki; bela ve musibetler kullar için bir imtihandır, bir denemedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

ِ ُ َ ِ َ َ َ ْ َ ِ ٍ ْ َ َ ِ ُ ْ َ ْ َ ْ َ ِ ٍ ْ َ ِ ْ ُ ّ َ ُْ َ ََ ‫ولنبلونكم بشيء من الخوف والجوع ونقص من اﻷموال واﻷنفس‬ َ ِ ِ ّ ِ ّ ََ ِ َ َ ّ َ ‫والثمرات وبشر الصابرين‬
“Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.”2

Önemli olan sıkıntılara göğüs germek, imtihanı başarıyla verebilmektir. İşte gerçek yiğitler onlardır. Hem sen bilmiyor musun? Dünyadaki sıkıntılar kulların günahlarını giderip onu cennete hazırlar. Eğer sen o sıkıntılardan dolayı ne kadar mükâfat kazandığını bilseydin, belki hiç gitmesini istemezdin. Yeter ki Allah-u Teala’ya asi olmayalım, niye verdin demeyelim. Çünkü böyle laflar isyana girer. İsyan da imanın gitmesine sebep olur. O yüzden bela ve musibetlere karşı Cenab-ı Hak’tan sabır, afiyet ve kuvvet isteyelim. Hem şu sıkıntılara maruz kalmanın sebepleri belki de senin nefsinden dolayıdır. Madem bir yanlış yapmışsın, o yanlışına, hatana intiharla değil; tevbe ve istiğfarla çare ara. Hem sen neyi isteyip de, elde edemediğinden dolayı sıkıntı çekiyorsun? Acaba istediğin arzular senin hakkında hayırlımıdır? Belki de ileride, iyi ki istediklerim olmamış demeyeceğin ne malûm! Bizle çoğu zaman hakkımızda neyin daha hayırlı olacağını bilemiyoruz. Şer zannettiğimiz
2

Bakara sûresi, ayet: 155

Firaset-ül Mü’minin

289

şeyler bazen bizim uyanmamıza, tevbe etmemize bile sebep olabiliyor. Şöyle bir olay anlatılır: “Adamın birisisi denizde yolculuk yaparken anîden büyük bir fırtına kopar. Kocaman dalgalara dayanmayan gemi ikiye ayrılıp batmaya başlar. Gemideki herkes boğularak ölür, ama kendisini dalgalar ıssız bir adaya sürükler. Orada tek başına kalınca, vahşî hayvanlardan korunmak ve hayatta kalabilmek için çareler arar. Kendisini kurtarması içinde Allah-u Teala’ya hep dua eder. Oradan kurtulmanın zor olduğunu anlayan adam, topladığı ağaçlardan kendine küçük bir kulübe yapar. Gemiden karaya atılan konserve kutularını da yanına alır. Bir yandan yaşam mücadelesi verirken, bir yandan da kurtulmak için hep dualar eder. Günler, aylar geçer; ama ne gelen nede giden var. Bu sıkıntı içersinde adayı gezerken birde bakıyor ki, kulübesinden dumanlar yükseliyor. Koşarak geldiğinde kulübesinden eser kalmadığını görür. Çok üzülür, kalbinden de şöyle geçmesine engel olamaz: Bu kadar dualar ettim, ne gelen oldu ne de giden, üsteli kulübemde yanıp kül oldu deyip kara kara düşünmeye başlar. Bu halde uykuya dalı verir. Sabah olunca birde bakar ki kendisini kurtarmak için bir geminin yaklaştığını görür. Adam şaşkın bakışlarla şöyle sorar siz benim burada olduğumu nerden fark ettiniz? Kaptan: — Senin dün gece yaktığın ateşin dumanından fark ettik.” Demek ki, şer zannettiğimiz pek çok şeylerde başka hikmetlerde olabiliyormuş. Nice insanlara bakıyorsunuz: Bir kız uğruna veya bir erkek uğruna intihar ediyor. Acaba istediğiniz erkek veya kız hakkınıza hayırlı mıdır? Yok mu ondan daha iyisi ve güzeli? Sen onu sevmişsin; ama nice sevenler pişman olmuş, keşke olmasaydı demişler. Bir şeyi zorla yapmaya kalkışmayın, her şeyin hayırlısını isteyin, her olayı çok büyültmeyin. Sevecekseniz sevilmeye en layık olan Allah ve Resûlünü sevin. “Leyla’dan vazgeçip Mevla’yı bulun.” Dindar, temiz ve güzel ahlâklı olanlarla evlenin. Onun size çoğu dertlerinizi unutturacağına emin olun. Siz kendinizi aciz ve acınacak duruma düşürmeyin. Dünyada Allah’a kul olup namaza, dine sarılın. Çünkü kurtuluş dinde ve imandadır. Bu dünyada sevdiklerine kavuşamasan da, ahirette cenneti kazanınca isteklerinin fazlasıyla olacağını bil. Sevdanı ahirete kaldır. Zaten dünya hayatı geçicidir. Bazen gençler, öyle kızlar için intihara kalkışıyorlar ki, o kız için hiç de değmez. Bir haberde rastladım: Adam kendini İstanbul Boğaz köprüsünden aşağı attı; fakat adam ölmedi. Kendisi için intihar etmeye kalkıştığı kız geldi, “keşke ölseydin” diye bağırıp gitti. Şimdi ey akılsız genç! Seni istemeyen, intihara kalkıştığın halde kalbinde yumuşama olmayan, dışı insan, içi canavar olan biri için ne diye kendini atıp da dünya ve ahiretini zindan ediyorsun, arkanda anne ve babanı, kardeşlerini acılar içersinde, gözleri yaşlı olarak bırakıyorsun.

290

Firaset-ül Mü’minin

Bir ara ülkemiz de ekonomi yönden kriz olunca dolarlar, marklar, altınlar çok yükseliverdi. Borcu olan insanlardan kimileri intihar ettiler. Böyle yapmakla hem cehennemi hak ettiler, hem de arkada ailelerini üzüntülere boğdular. Daha sonraları o dolar ve marklar eski değerinden daha aşağılara düştü. Ama bu intihar eden insanlar şeytanın vesveselerine kanıp sabrı terk ettiler. Ne büyük zarar, ne büyük gaflet! Böyle borcundan dolayı intihara kalkışan insanlar çok oluyor. O yüzden onlara şöyle diyorum: Ey Mü’min kardeşim! “Sakın ha, sakın,” aklına böyle çirkin davranışlar getirme, yoksa hem ahiretini, hem de dünyanı elinle yıkmış olursun. “Ne olursa olsun deme.” Ahiretin sıkıntısı ateşte yanmaktır. Dünyanın hangi sıkıntısı ateşte yanmadan daha zordur. “Hiç te yanarsam yanayım” diyen ahmaklar gibi sen de söyleme. Ateşe girdiğin an, eyvah dünyanın tüm dertleri bana gelseydi de şu cehennem ateşine girmeyeydim dersin; ama o zaman da çok geç kalmış olursun. Yine de ben intihar ederim diyorsan, öyleyse mutfağa git, dünya ateşinden en küçük ateş olan çakmağın veya tüpün ateşini yandır ve nefsine söyle ki: “Ey nefsim! Sen şu dünya sıkıntılarıyla mı yaşamayı; yoksa şu ateşte elini çekmeden beş dakika yanmayı mı kabul ediyorsun,” deyip elini ateşe koy. Veya nefsine şöyle söyle: “Elini şu ateşte beş dakika çekmeden yakabilirsen tüm sıkıntıların gidecek.” Tüm dünya sıkıntılarının gitmesi pahasına, bak nefsin ateşte beş dakika yanmaya dayana bilecek mi? Ondan sonra ne yapacağına kararını ver. Bir de ey kardeşim! Dünya sıkıntıları gelip geçicidir. Bu gün iflâs edip fakir düşersin, başka bir zaman tekrar zengin olabilirsin veya çoğu insan zenginken fakir düşebiliyor, bunların örnekleri sayılmayacak kadar çoktur. Borçta, fakirlikte, zenginlikte, hastalıkta hepsi birer imtihandır. Benim borcum bitecek gibi değil deme. Borcun bitmiyorsa elinden gelen ne var ki. Bunun için intihar edipte kendini, çoluk çocuğunu niçin perişan ediyorsun ki? “Allahın dediği olur” söyle geç gitsin. Şimdi sen borcunu ödemeye çalış, şayet gayret gösterip çalıştığın halde veremiyor isen elinde bir şey yok demektir. Şayet paran olduğu halde vermezsen günaha girersin. Ama tüm çabana rağmen veremiyor isen. Artık sana sabretmek düşer. Eğer veremezsem beni öldürecekler diyorsan. Bu defa da alacaklı günaha girer. Sen ölüm korkusundan intihara kalkışma, Velev ki seni öldürecek olsalar bile, sen kendini öldürüp intihar günahına girme. Seni öldürenler günaha girerler. Bu gibi durumlarda alacaklı olan kardeşlerimiz de borçluyu çok sıkıştırmasınlar, Allah için kolaylık göstersinler, gerekirse hakkınızdan vazgeçmeniz çok sevaptır. Şimdi sizler de büyük bir imtihandan geçiyorsunuz. Malınızdan vazgeçemediğiniz için haklısınız; ama karşıdaki adam batmışsa, iflâs etmişse nasıl verecek. Gerçekten veremiyorsa siz de kaderinize sabredin. Şayet o adamı öldürürseniz, hem günaha girersiniz, hem de Allah’ın verdiği cana kıydığınız için katil olursunuz.

Firaset-ül Mü’minin

291

Şimdi İslâm hukukunda borçluya uygulanacak hükümler bellidir. Ama cezaları ölüm değildir. Hele veremiyorsa ona ölümü reva görenlerde hiç vicdan yok mu? Onun da çoluk çocuğu var. Bir yuvayı niçin dağıtıp, çocuklarını öksüz, hanımını dul bırakıyorsunuz ki? Bunlar Müslüman’a hiç yakışmayan davranışlardır. Farz edelim ki öldürdün, hem günahkâr oldun, hem hapishaneye düştün, çocukların, hanımın perişan oldu. Hem malından oldun, hem de dünyan karardı. O da yetmezmiş gibi bir de katil oldun ve kan davası başlattın, çocuklarının da hayatını tehlikeye attın. Böyle durumlarda nefsinize göre hareket etmeyin, şeytanı sevindirmeyin. Dinimizin emri neyse ona göre hareket edin. Âlimlere danışmadan kesinlikle kafanıza göre iş yapmayın. Evet, borçlu olan kişi var olduğu halde vermiyorsa çok büyük günaha giriyor. Şayet vermek için çırpındığı halde veremiyorsa, alacaklı da ona müsaade etmeli, hatta yapabiliyorsa Allah için af etmelidir. Her kim bir Mü’minin sıkıntısını giderirse, Allah-u Teala da onun dünya ve ahiret sıkıntılarını giderip onu cehennemden azad edileceğine dair müjdeler, haberlerde çokça gelmiştir. Bu mükâfatlar da az değildir. Allah’ın rızası her şeyden daha önemlidir. Allah verirken, alırken kolaylık gösterenleri sever. Sözü daha da uzatmayalım. Sonunda pişman olacağınız şeyleri yapmayın. Yapacağınız hareketlerin kârını, zararını, sonunu iyice düşünün. Akıllıca hareket edin. Bazıların yaptığı gibi çok cüz’i paraların arkasına çok düşmeyin. Borcunuz ister şahıslara, ister daima üzerine faiz vuran bankalara olsun, üzülüp de intihar gibi yanlışlara girmeyin Elinizden geleni yaptıktan sonra nerde incelirse orada kopsun söyleyin. Siz kendinizi Allah-u Teala’ya havale edin. Allah-u Teala’nın bin bir kapısı vardır, inşallah bir çıkar yol açar. Hiç şüphesiz Allah’ın dediği olur. Her zorluğun arkasında bir kolaylığın olacağını unutmayın, dünyada dertsiz insanın olmadığını düşünün, sizden daha kötü durumda olana bakıp ibret alın. Nefsinizle barışık olun, dünyaya hep karamsar bir tablo çizerek bakmayın, biraz da iyi düşüncelerle bakın. İnsanları sevmeye ve faydalı biri olmaya çalışın. Sabır acıdır; ama meyvesi tatlıdır. Sabredenler hiçbir zaman pişman olmamışlardır. Ey intiharı aklına getiren kardeşim, kendine gel, kendine gel. Kadere rıza göster, kadere karşı gelen başını örse vurup kırar. Şu dünyada insanların her istediği olacak diye bir kaide yoktur. Olan olur, olmayana da sabredilir. Mükâfatını Rabbinden bekle. Hiç bir zaman Rabbine asi olma. İbadetlerle uğraş, dindar cemaatlere git. İyi arkadaşlar edin. “Dön geri! Dön geri! ” Dünyaya geliş gayeni bil. Canını cehennem ateşinden koru. Allah yar ve yardımcın olsun. Demek ki, intihara yeltenen insanların imanında büyük yaralar var. Bazılarının imanları dahi yok. Ben imanlıyım diyen mü’min, hiçbir sebepten dolayı intihara yönelemez, bu konuda hiçbir mazeret geçerli değildir. İster dünyalık sıkıntılar, ister karı koca arasındaki ailevî geçimsizlikler olsun, bizlerin intihara yönelmemize gerekçe olamaz. İntihara yeltenen pek çok insan,

292

Firaset-ül Mü’minin

ölümün heybetiyle karşılaşınca beni kurtarın çığlıkları atmışlar; ama kurtarılamamışlardır. Yani intihara yönelip de pişman olmamış bir kişi görülmemiştir. “Senin sıkıntıların çok fazla, Allah senin özrünü kabul eder, Allah, ne için intihar ettiğini biliyor” gibi vesveselerin şeytandan olduğunu unutmayın. Şeytanı sevindiren, Rabbinin emrini bırakıp; şeytanın sözünü dinleyeninde pişman ve perişan olacağı kesindir. Rabbim cümlemize sıkıntılara sabredebilecek iman kuvveti nasip etsin. (Âmin)
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. (Mektubat)

Firaset-ül Mü’minin

293

ALEVÎLİK ve ŞİÎLİK
Günümüzde çoğu kişi Alevîliği farklı şekilde anlıyor ve tarif ediyor. O yüzden gerçek Alevîlik nasıldır, içersinde İslâm’a uymayan görüşler var mıdır, varsa nelerdir? Bunlar çok iyi belirlenip, bu konular hakkında açıklayıcı eserler yazılmalıdır. Pek çok yöremizde Alevîlik farklı şekilde tarif ediliyor. Bu da yanlış anlaşılmalara sebep oluyor. Bu ihtilâfların ortadan kalkması için, Alevi vatandaşların ileri gelenlerine ve bu konuda bilgi sahibi olanlarına pek çok görevler düşmektedir. Yani amentümüzü belirlemeliyiz. Bir insanın ne olduğu onun inancıyla belli olur. İman esaslarımızın ne olduğu belirlenip inancımız açıklanırsa herkes kendi konumunu belirlemiş olur. İslamın amentüsü, inanılması gereken esasları apaçık bellidir. Bu esasları kabul etmeyenleri zorla müslüman sayma gayreti içersine girmenin anlamı yoktur. Farklı düşünmek her zaman düşmanlık demek değildir. Sorun, ne olduğumuzu belirleyemeyişimizdir. Şayet bizler kendi inanç esaslarımızı açık olarak belirleyemezsek, o zaman bir başkaları bizim adımıza açıklamada bulunur. Ona fırsat verilmemelidir. Aleviyim diyen kişi İslamın amentüsüne inanıyorsa Müslümandır; yok inanmıyorsa o zaman Müslümanım demekle Müslüman olunmuyor. Çünkü Hıristiyan olmanın, Yahudi veya Budist olmanın şartları olduğu gibi Müslüman olmanın da kendine has şartları vardır. Bir insanın kendi fikriyle övünmesi doğruya isabet ettiği takdirde bir anlam kazana bilir; yok eğer hakka isabet edememişse batılla övünmenin bir anlamı yoktur. Öyleyse soyumuzla, kimliğimizle övünmeyelim. Hakla, doğrularla sevinelim. Irkımız için kendimizi cehenneme atmayalım. Her şeyden önce ne olduğumuzu belirleyelim. Müslümanım diyorsak İslamın inanç şartları bellidir onlara inanmak gerekir. Yok inanmıyorsak kendimize Müslüman demeyelim. Art niyetli insanların gençlerimizi kendi yanlış ideolojilerinde kullanmalarına da fırsat vermeyelim. Sağlam temeller üzerinde inançlarını belirlemeyenler bir başkalarının düşüncesine hizmet etmek zorunda kalırlar. Alevlik hakkında pek çok izahlar yapılıp kitaplar yazılıyor. Bizler, Alevi olduğunu söyleyen gençlere, İslam inancını ve şartlarını benimseyen Alevilik düşüncesini öğretelim. İslam inancını reddedip benimsemeyen kişilerin fikirlerine karşı uyaralım, bilgilendirelim. Hacı Bektaşî Veli Hazretleri şu hikmetli sözü söylemiştir: “İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.” Şimdi hangimiz yanlış inanç taşımak isteriz, hangimiz yanlış inanışlar yüzünden evlâtlarımızın cehennemde yanmasını isteriz? Her şeyden önce hangi gurup ve meşrep olursa olsun, “bizde hiç hata yok” diyen yanlış demiş olur. Hepimizde hata ve yanlışlıklar olabilir. Zaten, “bizlerde hiç yanlış yok” diye düşünen insanlar, hiçbir zaman kendi kendilerini düzeltemezler. Kendileri

294

Firaset-ül Mü’minin

yanlış inançlarıyla beraber öldükleri gibi, onların evlâtları da aynı yanlışlıkları sürdürüyorlar. Önemli olan yanlışlarımızı görebilmemiz, her gün biraz daha doğruya ve hakka yaklaşabilmemizdir. Doğruyu bulmak isteyen kendi meşrebini, cemaatini savunmaktan ziyade hakkın, doğrunun âşığı olmalı, doğru nerede ise onun yanında yer almalıdır. Tabi doğruyu bulmayı sadece kendi aklımıza göre ayarlamamalıyız. Her zaman benim düşüncem doğrudur, herkes benim gibi düşünülmelidir denilmemelidir. Çünkü bizlerde insanız hata yapabiliriz. Her şeyin en doğrusunu bilen Yüce Allah’tır. Madem bizleri ve aklımızı yaratan Allah-u Teala’dır, öyleyse doğruları da onun emirlerinde arayalım. O yüzden Alevi büyükleri ve ileri gelen bilirkişiler toplanıp bazı faydalı kararlar almalıdırlar. En azından Alevîliği güzel bir şekilde anlatan eserler yazılmalıdır. Gizlilikler ortadan kalkmalı, herkes neye nasıl inandığını açıkça söylemeli ki hakka varıla bilsin. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” demişlerdir. Her şey açıkça yazılıp anlatılınca, gençler farklı düşüncelerde değil de; belirli bir inanç içinde olmuş olurlar. Madem inançlarımızın doğru olduğuna inanıyoruz, o halde hiç çekinmeden, alnımız ak olarak inançlarımızı söyleyebilmeliyiz. Yapılması gereken bir diğer şey de: Alevi olduğunu iddia ettiği halde, İslâm inancına uymayan inançlar taşıyanların, yanlış fikirleri tespit edilip, doğru inanç şekilleri belirtilmeli ve onlara kitapçıklar dağıtılmalıdır. İslâm’ı doğru bir şekilde sağlam eserlerden öğrenmeli, gerçek olarak Kur’an’ın bizlerden istediği inanç şekilleri nasıldır, onlar bilinmelidir. Çoğu mezhepler Müslüman olduğunu söylüyorlar; ama pek çok konuda yanlış inançlara saplanmışlardır. İslâm inancına göre; “kesin delillerle sabit olmuş hükümlerden birini inkâr eden, Kur’an’ın tümünü inkâr etmiş olur.” Zaten bir insan “Yarabbi ben senin şu emirlerine inanıyorum; ama şu emrine de inanmıyorum” diyemez. O yüzden inanmamız gereken emirler neyse hepsini bilip iman etmemiz gerekir. İslâm inancına göre: Bir insan ne kadar günahkârda olsa, ahirette ya af edilir veya günahı kadar azap görüp sonra cehennemden çıkar. Ama inançsızsa veya Allah-u Teala’nın emirlerinden inanılması gerekenlerden birini inkâr ediyorsa, o kişi ebedi cehennemliktir. Demek ki: İslâm’da inancın doğru olması çok önemli, herkes inancını kendi arzusuna göre ayarlayamaz. Allah-u Teala’nın istediği şekilde ayarlamak zorundadır. Şimdi adımız, ister Sünnî, ister Vehhâbî, ister Şia, ister Alevî... Her ne olursa osun, insan sadece isim ve künye ile Müslüman olmuyor. Nice insan var kimliğinde Müslüman yazıyor, adı Müslüman adı; ama kendisi ya İslâm’a inanmıyor veya inancında küfrü gerektirecek yanlışlıklar olduğu için kâfir sayılmaktadır. Allah-u Teala’nın Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve selem) vasıtasıyla bizlere gönderdiği Kur’an-ı Kerim’de İslâm diniyle ilgili hükümler belirtilmiştir. İslâm müçtehidleri de, Kur’an ve hadislerden dini hükümlerin neler olduklarını ve inanmamız gereken hususları belirlemişlerdir. Bizler de İslâm âlimlerinin dini anladıkları şekilde anlamamız lâzımdır. Bir konu, dinde Kur’an ayetleriyle, tevatür hadislerle sabit olmuşsa onlara inanmamız gerekir; aksi takdirde ayetleri ve hadisleri inkâr durumuna düşmüş

Firaset-ül Mü’minin

295

oluruz. Bir de bizler devamlı âlimlerin icma’ına, söz birliğine bakalım. Eğer bir meselede tüm İslâm âlimleri delillere bakıp aynı manayı anlamışlarsa artık farklı düşünen azınlığın sözüne bakılmaz. Aynı zamanda İslâm dininde ki emirler, helâl ve haramlar açık olarak belirlenmiştir. Bunları kabul etmeyen kişilerin adı ne olursa olsun Müslüman sayılmazlar. Farziyeti kesin delillerle sabit olan hükümleri inkâr küfürdür. Öyleyse günahkâr da olsak imanımızı atmayalım. Önemli olan, ben Müslüman’ım demenin yanında, acaba benim inancım nasıl? Acaba İslâm’ı doğru olarak anlayabilmiş miyim? Diye düşünebilmektir. Bunu anlamak içinde İslâm’ı temel kaynak eserlerden araştırıp öğrenmeliyiz. Kulaktan dolma haberlerle bu işin çözülemeyeceğini bilelim. Benim bu söylediklerim,“ben de Müslüman’ım diyen kardeşlerimiz içindir” yoksa İslâm’a inanmayan, İslâm’ın emirlerinden birini inkâr eden kişilerin adı ne olursa olsun, Müslüman değildirler. Onlar başta İslâm’ı, Kur’an’ı araştırıp iman etmelidirler. Öyleyse evlâtlarımıza sağlam ve doğru bilgiler ve inançlar öğretelim. İslâm’ın emirlerini doğru anlayıp onlara da anlatalım ki, kendi elimizle evlâtlarımızı cehenneme atmayalım. Onlara sunduğumuz bilgiler sağlam temellere dayanmalı, atalarımızdan gördüğümüz şekilde olmamalı, devamlı daha güzele doğru gitmeye çalışmalıyız. Yanlışı kim söylerse söylesin kabul etmemeli, devamlı doğrunun yanında yer almalıyız. Şu iyi bilinsin ki: İslâm diyarında yaşayıp da Hakkı bulamamanın günahı çok daha büyüktür. İnanç esaslarından birinde farklı düşünülürse mesela: “Ben Hz. Muhammed’e, Kur’an’a inanıyorum; ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekât vermeye gerek yoktur.” deniliyorsa, böyle inananlar tüm İslam âlimlerinin söz birliğiyle kâfir olur. İslâm dininde kaide şudur: İnanılması şart olduğu kesin delillerle sabit olmuş dini hükümlerden birini inkâr edip kabul etmemek, dinin tümünü inkâr etmek demektir. Namazın, orucun, zekâtın haccın farziyetinden birini inkâr etmek veya içkiyi (şarabı), faizi, zinayı helâl saymak gibi. Daha önce de belirttiğimiz gibi; İslâm dininde, bir günahın günah olduğunu kabul edip işlemek ayrı bir şey; günah olduğunu inkâr edip işlemek apayrı bir şey! Mesela: İçkinin (şarabın), faizin, kumar ve zinanın haram olduğuna inandığı halde o günahları işleyenler günahkârdır. Ama niçin haram olsun ki deyip kabul etmeyerek işleyenler de kâfir olmuştur. Zaten bu şekilde düşünenlerin ahiretteki durumları da çok farklı olacaktır. Günahkârlar için af olma ümidi varsa da; inançsızlar, inancı bozuk ve yanlış olanlar ve İslâm’dan başka inanç taşıyanlar için kurtuluş ümidi yoktur. Keşke şu imana önem vermeyen insanlar ahiretin zorluğunu, cehennemin şiddetini azıcık anlayabilselerdi. Şunu unutmayalım: Gerçek hayat ahirettir, dünya ise kısacık bir oyalanma ve aldanmadır. Bir insanın inanç ve itikadında imanı giderecek yanlışlık varsa, bin defa da kendi kendine ben Müslüman’ım dese de, o kişi Müslüman değildir. Yani, inancı İslâm inancına göre doğruysa onun adı: Şia da, Vehhâbî de, Alevi de olsa o tam bir

296

Firaset-ül Mü’minin

Müslüman’dır. Eğer inancında küfrü gerektiren yanlışlıklar varsa, kendisine Müslüman da denilse, Sünnî de denilse o kişi kâfirdir. Müslümanlık isimle değil; kalpte taşınan inançla, imanla alâkalıdır. O yüzden her Müslüman itikatla, inançla, imanla ilgili bilgileri, akaid kitaplarından veya dini eserlerden öğrenmelidir. Kimde İslâm inancına uymayan yanlışlıklar varsa onları düzeltmeli, Müslümanlıklarını sağlam temellere oturtmalıdır. Şimdi bir kişi Hz. Ali’yi sevdiği için ben aleviyim dese bir sakıncası yoktur. Tüm Müslümanlar Ali’yi sever ve sayar. O nasıl yaşamışsa öyle yaşamaya çalışırlar. Ben Ali’yi seviyorum; ama onun inancı ve yaşayışı gibi yaşamayı doğru bulmuyorum veya yaşamıyorum demenin izahı var mı? Hz Ali (r.a) ve Ehl-i beyt imamlarının hepsi İslâmî kurallara göre dinlerini yaşamışlardır. Onların hayatları kitaplarda apaçık bir şekilde belirtilmiştir. Ehl-i beyt sevgisinin gereği, onlar gibi inanıp yaşamaktır. Seven sevdiğine tabi olur. Ali’yi seven Ali gibi yaşar. Onun gibi namaz kılıp oruç tutar, onun gibi haramlardan kaçıp, onun gibi düşünür ve İslâmiyet’i onun gibi anlar. İslâm’ın temel kaidelerini kabul etmeyen kişiler, Alevi de veya başka bir görüşe mensup ta olsalar, bazı yönden kitap ehli olan gayrimüslimlerden daha kötü durumdadırlar. Çünkü Ehl-i kitap olan bir kızı almak helâl olduğu halde, ehli kitap olmayan inançsızlarla evlenmek caiz bile değildir. Ben Hz. Ali’nin bağlı olduğu dine bağlıyım diyenler, Ali’nin dinini kendi anladıkları gibi değil; onun anladığı şekilde yaşamalıdırlar. Yoksa düşüncelerinde zıtlıklara, çelişkilere düşmüş olurlar. Hz. Ali (r.a)’ı sevdiğini iddia eden bazı kişiler de: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a buğzedip sevmiyorlar. Bizler inanç ve hareketlerimizde vasat olmayı elden bırakmayalım. Şu imâmet konusunda da çok dikkatli olalım. Bu konunun yanlış anlaşılması ve bu konuda aşırı düşünceler yüzünden nice düşmanlıklar ve tartışmalar olmuş, halende olmaktadır. Yeri gelmişken şu Hulefa-yı râşidin ve hilâfet hakkında bazı açıklamalarda bulunalım: (Nasıl ki: Hz. Ali’nin (r.a) daha faziletli olduğuna inananlara kâfirdir demeye hakkımız yoksa; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in(r. anhuma) daha faziletli olduğuna inananlara da kâfir demeye kimsenin hakkı yoktur. Hiç şüphesiz Hz. Ali (r.a) hakkında da, Hz. Ebu Bekir ve Ömer ve Osman (r.anhum) hakkında da pek çok güzel haberler hadislerde bildirilmiştir. Halifelik hususunda ortaya çıkan anlaşmazlık, şahsî menfaatler sebebiyle ayet ve hadisleri hiçe saymak gibi durumlar yüzünden değil; gelen haberleri farklı yorumlamak sebebiyledir. Yoksa bir konu hakkında kesin ve açık emirler olsun da yüz binlerce sahabe korkularından veya başka sebeplerden dolayı onlarla amel etmesinler veya haksızlığa ses çıkarmasınlar, bunlar hiç inandırıcı şeyler değildir. Hz. Peygamber’den, kendisinden sonra Hz. Ali’nin halife olacağı konusunda kesin ve açık bir nas gelseydi, Muhacir ve Ensâr mutlaka Hz. Peygamber’in sözüne göre hareket ederlerdi.

Firaset-ül Mü’minin

297

Bu halife seçimi, tam bir hürriyet havası içersinde tartışılmış, sonrada kendilerine göre en doğru olan kabul edilmiştir. Bu seçimin hürriyet vasatında gerçekleştiğini insaflı müsteşriklerde kabul ederler. Prof. Mac Donald bu seçimi “Çağdaş yöntemlerle tartışmanın sürdüğü bir siyasî kongre” diye tanımlamıştır.1 Gelen haberleri senin inandığın şekilde yorumlamadıkları için, yüz binlerce sahabeyi, tabiîni veya günümüzdeki milyonlarca âlimi sapıklıkla suçlamak, ondan sonra sahabelerin önde gelenlerini gaspçılıkla ve hainlikle suçlayıp, onlara beddualar ettirmek, onlara buğz etmeyi imanla alâkalandırmak bunlar da kabul edilecek gibi değildir. Normal insanların görüşlerine saygı duyduğumuz halde, acaba niçin sahabelerin almış oldukları kararlara saygı duymayız? Her görüş sahibinin, kendine göre delilleri hiç şüphesiz vardır. Şimdi sahabeler ellerine geçen delillere binaen, o zamandaki şartlara ve duruma göre Hz. Ali’yi değil de; Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğine karar vermişlerse, onları tekfire kadar gidip, onlara buğz etmek, onlara sövüp, lânetler okumak ne kadar doğrudur, ne kadar İslâm edebine uygundur? Şayet halifelik konusunda hata edilmiş diyerekten sahabelere buğz edilip lânetler okunuyorsa, bu da görev kabul ediliyorsa, burada bir aşırılık görülmüyor mu? Faraza Resûlullahın ashabının halife seçiminde yanıldığı farz edilse dahi, onlar her gün kıldıkları beş vakit namazda hatalarından pişman olup tevbe etmediler mi? Bir hatadan dolayı ölene kadar hiçbir iyilikleri makbul değil, tevbeleri kabul edilmemiştir nasıl denilebilir. Tevbenin kabulü için hakkın iade edilmesi gerekir diyorsanız, velev ki öyle düşünseniz bile bir yanlıştan dolayı hiç af olunmazlar nasıl denilebilir. Kim diyor: “Allah filan kulunu af etmez.” Allah sadece şirki af etmez. Hata edenin tevbesinin kabul olunmayacağını düşünmek acaba Allah’ın rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliyorsunuz? Onlar kendi ictihatları sebebiyle halifelik seçimledir demişlerdir. Bundan dolayı tekfire yönelmek, bu konuda Ehlisünnete düşman olmak doğru mudur? Kur’an, büyük günahkâra bile mü’min diye sesleniyor. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetlerinde Allah-u Teala, tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini haber vermiştir. Hem bu konuda yapılan hatanın hükmü kâfir olmaktır veya kıyamete kadar buğz edilmektir şeklindeki hükmü neye göre veriyorlar? Nass’ı bilerek uygulamadılar denilse bile bu konuda sahabeleri tekfir’e yeltenmeye kimsenin hakkı bile yoktur. Çünkü Hilafetle ilgili nass’ın olduğu düşünülse bile, nas’ı kabul edip uygulamayanları, “Amel imandan bir cüz değildir” diye düşünen zatların daha isabet ettiklerini düşündüğümüzde tekfire kadar gitmek yanlış olan bir düşüncedir. Bu konudaki haberler hiçbir tevile müsaade edilmeyecek kadar açıksa, nasıl olur da o kadar sahabe bir tek şahsın halife olması uğruna ayetleri ve peygamberin sözlerini iptale yönelip yılarca gayret sarf ettikleri imanlarını bir kişi hatırını tehlikeye atıverirler.
1

Mac Donald Development of Müslim Theoloğy ... s. 13

298

Firaset-ül Mü’minin

Demek ki: Bazı haberler; ya sahabelerin bazılarına ulaşmamış veya sahabeler o haberlerin emir mahiyetinde olmadığına veya öyle bir emrin bulunmadığına hükmetmişler veya başka manalara yorumlamışlardır. Bu gibi tevillerle ve yorumlarla farklı hükümlere varmak, bir insanı imandan çıkarmaz, kıyamete kadar lânet edilmeyi gerektirmez. Beşer olarak bazı duyguların onlara ağır bastığı düşünülse bile, onların aldıkları kararlarda, ayetleri ve peygamberi inkâr ettikleri ve onları kabul etmedikleri için böyle yaptıkları nasıl düşünülebilir? Bu konuda onların delilerinin, tevillerinin ve niyetlerinin olduğunu da her insaf ehli kabul eder. Bir de; bu kadar önemli ve ciddî bir meselede hep kötü düşünüp fitneler çıkarılacağına, biraz da iyi düşünülüp fitneler engellense daha iyi olmaz mı? Bir de şöyle düşünmeleri gerekmez mi: “Bu konuda bu kadar aşırılıklara giderek sahabelere pek çok hakaretler savuruyoruz. Şayet düşüncelerimizde isabet edemediğimiz takdirde Allah’a ne hesap vereceğiz?” O kadar sahabeyi tekfir edip, lânetler okuyarak Allah-u Teala’nın huzuruna gidileceğine, sahabelerin almış oldukları kararlara saygı duyarak, hüsnü zanda bulunarak Allah-u Teala’nın huzuruna gitmeyi tercih etmek en sağlam ve akıllıca bir tercihtir. Her ne kadar bazılarına garip gelse de! Demek ki, konu farklı anlamlar çıkarmaya müsait. Her meselede hiçbir yoruma, niyete ve delile bakmadan hemen küfür hükmünü basanlara göre; imansız olmak ne kadar kolay, imana kavuşmak ise ne kadar zor! Bu insanlara göre: İslâm’ı tanımayan bir insan, canını cehennemden kurtarıp cennete girebilmek için, fikirlerin çarpıştığı bu asırda, Arapçayı öğrenip İslâm’ı araştıracak, ondan sonra dinin tüm hükümlerini en ince noktasına kadar öğrenecek, Milyonlarca âlimin imâmet hususunda düştüğü gibi bir hataya düşmeyecek. Yani bizim mezhebimizi, cemaatimizi, bizim inancımızı bulamazsa cennete giremeyip cehennemlik olacak, bu insanlara gücünün üstünde görev yüklemek değil midir? Kaynaklarda şöyle bir haber geçer, konumuza örnek olsun diye zikredelim: Nadir şah, Şiî alimlere sorar: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusiler, (diğer kitapsız kâfirler) cennete mi, cehenneme mi girecekler? Hepsi cehenneme girecek dediler. Ya Ehli-Sünnet nereye girecek? diye sordu. Bunlarda cehenneme gidecek dediler. Şah bunlara kızarak, Cenab-ı Hak sekiz cenneti, yalnız İran’ın bir kısım halkı için mi yarattı? dedi. Ben şunu vurgulamak istiyorum: Milyonlarca âlim dini doğru olarak anlayamıyorsa, gelen haberlere bakıp edindikleri hükümlerde isabet edemediklerinden dolayı kâfir, fâsık veya dalâlet ehli oluyorlarsa, avâm kesimi nasıl doğruyu bulacak? Nasıl olur da bu kadar âlim, farklı yorumlanması mümkün olan haberlerden dolayı delâletle itham edilebilir? Hele aldıkları kararları, ayet ve hadislere dayandırıyorlarsa, onları kâfirlikle, zalimlikle, dalâletle suçlamak ağır bir suçlama değil midir? Bu âlimlerin hepsi mi taraf tutuyor, bunlarda hiç mi, Hak âşığı yok? Şayet, haberler ve deliller çok açık olduğu halde, ilk halifeler ve onlara destek veren sahabeler ve onları takip

Firaset-ül Mü’minin

299

eden Ehlisünnet âlimleri o haberleri kabul etmediler diyorsanız, şayet bu konu söz götürmeyecek kadar açık diyorsanız, o halde bu kadar ihtilâf, bu kadar farklı anlamalar nedendir? Şia gurubu, her ne kadar halifelik meselesi açık nasla belli olmuş, Allah Resûlü bu konuyu açıklamış deseler de, bu konu da öyle bir netlik yoktur. Şayet çok net ve açık olsaydı, ümmet bu kadar ihtilâfa düşmezdi. Hatta bazıları daha da ileri gidip “bu konular hakkındaki ayetler, Kur’an’a konulmamış, gerçek Kur’an bundan çok daha fazlaydı” diyorlar. Bu iddialar müsteşrikleri, misyonerleri sevindiriyor. Böyle üzücü iddialar Hz Ali (r.a)’a hakaret değil mi? Şayet eksik ayetler varsa niçin Hz. Ali (r.a) halife iken Kur’an’a koydurtmadı ve bu gibi girişimlerde bulunmadı. Böyle iddialar: “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olanda elbette biziz.”2 Ayetine ters değil mi? Birde dinimizde kâfire ve şeytana sövüp, lânet okuma mecburiyeti yokken, ya bu haklarında pek çok övgüler bulunan sahabelere dil uzatmayı hangi vicdan ehli tasvip eder? İnsanların, vahiy alıyorlarmış gibi hep kendi fikirlerinin doğruluğunda diretip, başkalarına hiç fikir hakkı vermemeleri pek çok sorunları da beraberinde getiriyor. Şu imâmetliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ileri sürüp, ona inanmayanları tekfire kadar gidip dalâlet ehli demek, halifelik yapan Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a da uygun olmayan lâfları söylemek insafı elden atmak demektir. O devirde o zatlar bu kadar birbirlerine düşmanlık ettiler mi ki, bizler çok daha ileriye gidip Müslümanlar arasına fitne tohumları atıyoruz. Hz Ali (r.a.) ve diğer Ehlibeyt imamları dahi, ümmet içersinde fitne çıkmasın diye biat etmeye razı oluyorlardı. Şayet bu konuda nass olsaydı ehli beyt buna müsaade etmezdi, Hz Hasan (r.a) emrinde savaşmaya hazır on iki bin askeri olduğu halde Hz. Muaviye’ye hilafeti bıraktı. Ümmetin menfaati, fitneye düşmemesi bu kadar önemli iken, her zaman bu hilâfet meselesini dile getirip ümmetin arasına fitne tohumları ekmek doğrumudur? Ama nedense, Şia grubunda, aynı gayreti göstermeyip sahabelere dil uzatmakla fitneyi körükleyenler oluyor. Bu konudaki her düşünce iman konusu olsaydı veya bu halifelik konusunda açık nass olsaydı; Hz. Ali (r.a) hiç Hz. Ebu Bekir ve Ömer’e (r. anhuma) biat edip, onların arkasında namaz kılar mıydı? Pek çok konuda onlara yardımcı olur muydu? Birinci halife seçiminde, kendi hakkında nass olduğunu belirtip ağırlığını bazı sebeplerden dolayı koyamadı diyelim, ya ikinci halife seçiminde, ya üçüncü halife seçiminde neden onlara fırsat verip de onlara biat etti? Üçüncü halifeden sonra halifeliğin kendi hakkı olduğuna inanınca binlerce müslüman’ın ölmesi pahasına yine de Muaviye ile savaşıp hilafeti Muaviyeye bırakmadı. Demek ki nass olsaydı bu davranışı İlk halifelerde de sergileyecekti. Hatta Muaviye’nin karşısındaki gibi dik durabilseydi, o makama düşkün olmayan ilk halifelerden hilafeti daha kolay
Hicr sûresi, ayet:9

2

300

Firaset-ül Mü’minin

alabilirdi. Hem nass’ın olduğu kesin ve açık olsaydı halkta fazlasıyla kendisine destek verirdi. Demek ki bu konuda çok açık ve kesin nass yok. Şayet olsaydı ilk üç halife seçimlerinde hem ashabı kiram, hem diğer halk bu konunun üzeride ciddi bir şekilde durur gündeme getirirdi; ama hem sahabeler arasındaki istişarelerde, hem de halkın fikirleri alındığında diğer halifelerin seçilmesi daha tercih edilmiştir. Kendisinin imametliği ayet ve hadisle sabit olduğu halde onlara biat etmesi Allah-u Teala’nın emrine karşı gelmek olduğu gibi aynı zamanda büyük günah işlemiş olur! Hz Ali (r.a) niçin onlara biat etti? Korktuğu için mi biat etti? Öyle bir kahramana korktuğu için demek inandırıcı olur mu? Ortada gözle görünür bir aksaklık var. Onu görmek isteyen görür. En güzel düşünce; içinde aşırıcılık olmayıp vasat olandır. Hâlbuki Hz. Ali (r.a) bu zatlara böyle düşmanlık etmemiş, bilakis onlara yardımcı olup, biat etmiştir. Hz. Ebu Bekr’e (r.a) “Allah Resulü’nün halifesi” diye hitap etmiştir. Hz. Osman’ın (r.a) evi asiler tarafından kuşatılınca, Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (r.anhum) Hz. Osman’ın (r.a) kapısı önünde nöbet tutturarak canları bahasına onu korumaları görevini vermiştir.3 Hatta oğullarına Ebu Bekir, Ömer ve Osman isimlerini koymuştur. Oğlu Hz. Hasan’ın bir çocuğunun ismi Ebu Bekir’dir. 4. İmam Zeynelâbidin’in bir oğlunun adı da Ömer’dir. İnsan sevmediği kişilerin isimlerini kendi çocuklarına veya torunlarına koyar mı? Bu gibi davranışlar nefrete değil; sevgiye, dostluğa teşviktir. Bu da yetmez, Hz. Ali kızı Ümmü Gülsüm’ü Hz Ömer’e nikâhlamıştır. Hatta Hz. Ömer (r.a) vefat edince onu Hz. Ali (r.a) yıkayıp kefenledi. Sonra da: “Ey insanlar, bu Ömer bin Hattab’tır, Allah ondan razı olsun. O Rabbine kavuştu. O, hakkı batıldan ayırt edendi. Allah yolundaki işlerinde kınayanın kınamasından çekinmezdi... O, mü’minlere karşı şefkatli, kâfirlere karşı ise şiddetliydi.”4 Hz. Ali’nin, Hz. Ömer’in üzerine ağladığını görenler, niçin ağlıyorsunuz? diye sorarlar. Hz Ali şu cevabı verir: “Ömer’in ölümüne ağlıyorum. Ömer’in ölümü İslâm için öyle bir gediktir ki, kıyamete kadar kapatılamaz.”5 O zatlar böyle davranırken, acaba bazıları neden düşmanlık tohumları ekip, Müslümanları sapıklıkla suçlarlar. Dört halife hakkında da hadislerde övgüler vardır. Böyle Peygamber Efendimiz tarafından övülen insanlara buğz etmek doğru olur mu? Hayatta iken Peygamber Efendimizin imamlık yaptırıp kendi makamına geçirdiği ve namazda ona tabi olduğu bir insana düşmanlık etmek çok yanlıştır. Sahabe-i kirama hakareti ibadet sayanların; “maalesef Kur’an’ın, peygamberin, Hz. Ali’nin en büyük düşmanı olan Ebu Cehil ve emsali kâfirlere sahabeler kadar dil uzattıkları görülmemiştir.” Burası gerçekten düşündürücüdür! Düşündüren diğer bir husus:
Mes’udî, Murûcu’z Zeheb, 2:343 El- Fütuh, 1-2: 330 5 El- Fütuhatü’l,İslâmiye,2:429’ dan Ebu’l- Hasan en- Nedvi, Hz. Ali el-Murtezâ s. 143
3 4

Firaset-ül Mü’minin

301

İslâm Dinine hizmet hususunda, dünyanın en samimî insanları olan ashabın büyük çoğunluğunu, Allah Resulünün vefatından sonra bir Hilâfet meselesinden dolayı büyük günahlarla, dalâletle suçlanmalarıdır! Kendi dinine hizmet eden bu kadar samimî insanları hilâfet konusundaki yanlıştan Cenabı Hak niçin korumadı? Bu kadar samimî ashab, madem seçim sebebiyle delâlete gidecektiyse, Hz. Ali’nin (r.a) birinci halife seçilmesi bu kadar önemliydiyse, Acaba, Allah Resulu niçin daha önceden halifeyi şüpheye mahal bırakmayacak şekilde belirlemedi. Hâlbuki bundan daha az önemde olan meseleler hakkında haberler sunmuştur. Belirledi deseniz bile, halife seçiminde o kadar tartışmalar oldu ve kimileri, seçilecek halifenin kendi kavminden olmasını istedi. Ama kimseler, “Peygamber Efendimiz Ali’yi nas’la seçmiştir ona biat edelim” tartışmasını dile getirmedi ve ciddî bir şekilde tartışma konusu yapılmadı? Hatta Hz. Ebû Bekir (r.a), insanların biatlerini kabul ederken, “Önce Allah’a ve Alah’ın kitabına, sonra da halifeye biat ediyor musunuz?” diye sorduktan sonra “evet” dedikleri takdirde onlardan biat alıyordu.6 Durum böyleyken nasıl olurda o kadar insan hilâfet konusunda ki Allahın hükmünü çiğnerler. Hiç birisi çıkıp ta, “Sen Allahın adına biat alıyorsun; ama Allahın imametle ilgili emrini çiğniyorsun” demiyor. Bu halifeler kendi yanlışları ikaz edildiği zaman kızmayıp bilakis memnun olan insanlar. Çoğu zaman hilâfetin ağır yükünden dert yanmışlardır. Yanlış yaparsak bizi ikaz edin ve günah hususlarda da bize uymayın. Biz Allah ve Resulüne itaat ettikçe sizde bize itaat ediniz. Allah ve Resulüne isyan ettiğimizde bize itaat etmeniz gerekmez demişler.7 Bir yanlışları ikaz edildiğinde: “Ya Rabbi çok şükür sapacak olursam, şu milletin içersinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var” deyip şükreden insanlar. Yani: “Kendilerine itaat edilmesini, Allah’a itaat etmeleri şartına” bağlamışlardır. Dört halifede de bu tür davranışları görmek mümkündür. Hayatlarında, koltuk meraklısı olmadıklarını, onlar için Allah’ın rızasının her şeyden daha önemli olduğunu yaşayışlarıyla ispat etmişlerdir. Ve devleti en güzel bir şekilde yönetmişlerdir. Bu yüzden bu ümmet bu halifelerin zamanında daha rahat etmiş ve daha istifade etmişlerdir. Onlardan sonra sıkıntılar ümmetin başından eksik olmamıştır. Kıyamete kadar ümmetin yaptığı iyiliklerde onlarında hissesi vardır. Eğer bu konuda açık ve kesin bir nass olsaydı, başta Hz. Ali, Allahın bu konudaki emrinin çiğnenmesine razı olmazdı. Hatta Hz Ali (r.a) yaralandığı vakit ona: “Bizim için bir halife seçmeyecek misin?” diye sorduklarında, şu cevabı vermiştir: “Resulullah halife seçmedi ki ben de seçeyim”8
Kenzü’l Ummal, 5: 653; İbn Hişam, es-Sire, c.4, s.340; Tâberî Târih, c.3 s.203 8 Müsned, 1:141: el- Bidâye, 5-6: 263: Murûcu’z Zehep, 2:408
6 7

302

Firaset-ül Mü’minin

“Resulullahın halifelikle ilgili bir ahdi var mıydı? Şeklinde ki sualinize cevabım ‘Hayır, yoktur’ şeklindedir. Vallahi ben Resulullahı ilk tasdik ve iman eden kimseyim, onun adına ilk yalan söyleyen kişi ben olamam. Eğer Resululahın halifeliği bana bıraktığına dair nass olsaydı, Ebû Bekrin de, Ömerin’de onun minberine çıkmasına izin vermezdim. Onlara karşı koyacak hiçbir gücüm olmasa, ellerimle mücadele ederdim.9 Bu konuda açık ve kesin nass’ın olmadığına şu vakalarda delalet etmektedir: Birinin Hz. Ömer’e niçin kendinden sonra halife tayin etmiyorsun? Şeklindeki sorusuna o, şu cevabı vermiştir: “Ben kendimden sonra halife tayin etsem ki bunu benden hayırlısı (Hz. Ebu Bekr) yapmıştır. Yok, eğer tayın etmezsem de bunu benden hayırlısı Resulüllah (s.a.v.) yapmıştır.10 Hz. Aişe’nin yanında Hz. Ali’nin (halifeliğe) vasiyet edildiği zikredilince o: “Hz. Peygamber onu ne zaman vasiyet etti. Ben onu (vefat anında) göğsüme dayamıştım, benden leğen istedikten sonra kucağıma düştü de vefatını hissetmedim. O halde nasıl onu halife seçti? dedi”11 Şayet bu konuda kesin emir ve nass olsaydı ashabı kiramın içinden de ciddî mahiyette karşı çıkanlar olurdu. Çünkü bir konuda nass varsa ashab son derece saygı duyardı. Sakife günü Ensar ve muhacirler arasında halife seçimi konusunda baş gösteren ihtilafta Hz. Ebu Bekr (r.a)’ın “halifelerin Kureşten olacağına” dair haberi vahidi nakletmesi üzerine hemen ihtilaf kesilmiş Ensar “bir halife bizden, bir halife sizden olsun” demelerine rağmen itiraz etmeden halifeliğin Kureşten olmasını kabullenmişlerdir.12 Bir haberi vahide karşı Eshab’ın hali böyle olursa, Şia’nın Hz. Ali’nin hilafetini vurguladığına inandığı Velâyet hadisi gibi tevatürle nakledildiği iddia edilen bir haberi kabul etmemeleri mümkün mü? Onlar, Allah Resulüne vefatından sonrada muhalefet etmekten son derece sakınırlardı. Hz. Ebubekir (r.a) zamanında vuku bulan Yemâme savaşında yedi yüz sahâbinin şehit düşmesi sebebiyle, Kur’an’ı Kerimin akıbetinden endişe duymaya başlayan Hz. Ömer (r.a.) Kur’an ayetlerinin toplatılmasını teklif edince, Hz. Ebubekir (r.a): “Allah’ın Resulünün yapmadığını biz nasıl yaparız” dedi. Daha sonra Hz. Ömer (r.a), halifeyi buna ikna edince, Hz. Ebubekir (r.a) bu iş için Zeyd ibn Sâbiti çağırıp ve ona Kur’an’ı araştır ve bir araya topla deyince, Hz. Zeyd (r.a):

İmamı Suyûti, Tarihü’l Hülefa, s. 155; İnsanü’l-Uyûn, 3: 339 (Benzer ifadeler Nehcü’l Belaga’da); Halebî, c.3 s.274; Filebelî, c.1 s.275 10 Buharî, Âhkam 50, 8.126; Müslim, İmâre N: 11(1823) II. 1454; Ahmed b. Hanbel, Müsned I. 43 11 Müslim, Vasiyet N: 19 (1636), 3. 1257 12 Şehristanî, s. 490; Zeydan Corci, İslâm Medeniyeti Tarihi, I. 78
9

Firaset-ül Mü’minin

303

—Vallahi bana, herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere nakletmeyi önerselerdi, Kur’an’ı toplamayı emretmeleri kadar ağır gelmezdi13 deyip şöyle karşılık verir: —Allah Elçisinin yapmadığı şeyi siz nasıl yaparsınız?” Hz Ebubekir (r.a) — Vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi. Nihayet o da işin ciddiyetini anladıktan sonra toplama işini başladı. Bu olaydan şunu anlıyoruz: Allah Resulünün yapmadığı bir şey, velev ki, yapılması zarurî ve çok önemli de olsa, Ashabı kiram o işi yapmaktan korkuyor. Durum böyle olmakla beraber, nasıl olurda Allah Resulünün halife konusunda emrettiği bir şeyi uygulamazlar ve farklı davranışta bulunanlara ses getirecek ciddî bir muhalefette bulunmazlar. Hele bu konuda emir varsa daha da tepkilerinin çok olması gerekmez mi? Allah Resulünün yapmadığını, yapmaktan çekinen bir ümmet, Allahın (c.c.) bir konudaki emrini, ayetini nasıl olurda uygulamazlar! İddia edildiği gibi şayet bu konuda kesin ve açık bir şekilde nass varsa, Hz. Ali (r.a) niçin gerçek bir mücadele göstermeden onlara biat edip onların hizmetinde bulundu? Eğer, “fitne çıkmasın, ümmet zarar görmesin diye - bu konuda nass’ın olmasına rağmen - başkalarının hilâfetini kabul etti” deyip Hz Aliye hak veriyorlarsa; aynı gerekçeden dolayı, yani “halifeliği kabul etmeseydim, ümmetin ihtilâfa düşüp helâk olmasından korktum”14 diyen Hz Ebû Bekire de Hak vermek lâzım gelmez mi? Her iki zatın düşünce ve davranışında peygamber sözünü dışlama gibi bir maksat yoktur. “Hilâfete ehli beyt’in daha hak sahibi ve lâyık olduklarını” söylemekle, Şianın: “Hz. Ali ve çocuklarını hilâfete Allah ve Resulü tayın etmiştir” demeleri arasında çok büyük fark vardır. Şayet Allah Resûlü (s.a.v) son anlarında kimin halife olacağını yazdıracaktı; ama kalem kağıt getirilmesini istemeyenler oldu. O yüzden yazılmadı demeleri de şu açılardan doğru değil: *Ashaptan bazılarının kalem kâğıt getirilmesindeki tereddütleri, halife tayınından dolayı değil; Peygamber efendimizden hastalığın etkisinin geçmesini istemeleri, gerekirse tekrardan Allah Resûlüne meramını sorup isteğinden farklı bir şey yapmayalım endişesi sebebiyledir. Bu durumdayken ecel tamam olurda, yazılan yarım kalırsa fitnelere sebep olabilir gibi düşünceler yüzünden olmuştur. * Kırtas hâdisesi, Şiîler tarafından yanlış yorumlanmaktadır. Madem Şiîlere göre bu konuda ayet indi. Peygamber (a.s) Gadirihum’da Hz. Ali’yi Allah’ın emri ile halife tayın etti ise, tekrardan niçin halife tayını için kalem kağıt istesin ki? Böylesi önemli konuda, yazım işini son zorlu anlara bıraksın ki?

13 14

Buharî, Fezailü’l-Kur’an: 2 Taberi,3: 198; Tabakât, 2:269; Müsned, 1:56

304

Firaset-ül Mü’minin

* Kalem kâğıt getirilseydi, Hz. Ali’nin halife olacağı yazılacaktı demek, ğayıptan haber vermek demektir. Hem bu olaydan sonra Allah Resulü dört gün daha yaşadı. Bu günlerde hastalığının şiddeti eskisi gibi kalmamıştı. Hem bu dört gün içersinde Resûlullah’ı Mescidi Nebevî’ye götürme ve sahabelere konuşma fırsatı da olmuştu. Şayet yazılması zorunlu bir şey olsaydı, onu yazdırır veya sözlü olarak belirtirdi. Zaten daha sonraki konuşmalarında başka tavsiyelerde bulunduğu hadisi şeriflerde belirtilmektedir. * Şiîlere göre dinin aslından sayılan imameti halletmeden vefat eden Peygamber, görevini tamamlamadan gitmiş sayılıyor. Hâlbuki Allahu Teala Kur’an’ı Kerimde: “Bu gün, dininizi tamamladım”15 buyuruyor. kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetlerimi

Allah’ın Resûlu, vefat anına kadar ashabından razı olarak, onlara övgüler yağdırarak, onlara dualar ederek bu dünyadan ayrıldı. Kur’an’da ve Hadisi Şeriflerde seçkin ümmet diye belirlenenler, ne oldu da bir defadan tamamen tersine bir dönüş yaptılar. O zaman siz bu zatları, İman etmeyip Allah Resulunün ölmesini bekleyen Mürtedlere benzetiyorsunuz. (Hâşâ) Hâlbuki o zatlar, Allah Resulunün vefatından önce de; sonrada dine en büyük hizmetleri yaptılar. Bu zatlar, bizden çok daha iyi biliyorlar ki, “Allah Resulunün vahiyle halife seçilmesini belirlediği insanı kabul etmemek, (Allah muhafaza) imanın gitmesi, yapılan hizmetlerin fayda vermemesi demektir.” Hâlbuki onlar, son nefese kadar ahiret endişesi taşımışlardır. Hatta Hz. Ebu Bekir (r.a) Allah Resulunün tayın ettigi bir orduyu dahi sırf o belirlemiş diye sefere göndermiştir. Peygamber Efendimiz, vefat etmeden önce Şam tarafına gönderilmek üzere bir ordu hazırlamıştı. Komutan olarak ta Zeyd bin Hârisenin oğlu Üsâme’yi (r.a) tayın etmişti. Sancağı kendi eliyle bağlayıp “Haydi, Allah’ın emriyle yürü” buyurmuştu. Allah Resulü anîden hastalanınca ordu hareket edememiş Cürf mevkiinde konaklamıştı.16 Peygamberimizin vefatından sonra, Hz Ebû Bekir (r.a) Usâme’nin ordusunu gönderme hazırlığına girişti. Sancağı Usâme’ye göndererek, “Resulullahın gitmeni istediği tarafa hareket et” dedi. Ancak, o sırada yalancı peygamberlerin çıkması, bazı Arap kabilelerinin tekrar şirke dönmesi Medine’yi ve Müslümanları tehdit ediyordu. Bunun için sahabelerin pek çoğu bu ordunun gönderilmesini istemiyordu. Ordunun komutanı Usâme (r.a) da aynı fikirdeydi. Usâme (r.a), Hz. Ömer (r.a)’ı şu tavsiyelerle Halifeye gönderdi: “ Halifeye git ve ordunun Medine de kalması için ondan izin iste. Çünkü ashabın ileri gelenleri orduda bulunuyorlar. Ben, Onlar yokken Peygamberimizin hanımlarına, kadınlara ve Halifeye müşriklerin zarar vermesinden endişe ediyorum.” Ensar da Hz Ömer’den şu ricada bulundu:

15 16

Mâide sûresi, âyet: 3 İbni Esir, el- Kâmil, 2:16: el- Bidâye, 5-6:695: Zehebi, Tarihü’l İslâm,2:19

Firaset-ül Mü’minin

305

“Şayet Halife teklifi kabul etmeyip ordunun mutlaka gönderilmesini isterse, Usame’nin yerine yaşlı bir komandan bize tayın etmesini” iste dediler. Hz. Ömer biraz sonra Hz. Ebû Bekr’in huzuruna çıkıp Usâme’nin ricasını bildirir. Hz. Ebû Bekrin aniden çehresi değişir. Çünkü onun en bariz vasfı Resulullah’ın emrine sımsıkı sarılmaktı. Bu bağlılığı şöyle ifade eder:” Allah’a yemin ederim ki, eğer kaplanlar ve kurtların Medine’ye gelip beni parçalayacağını bilsem, Medine’nin etrafında yırtıcı mahlûklar dolaşsa, köpekler mü’minlerin annelerini ayaklarında sürüklese bile Resûlullah’ın vermiş olduğu bir kararı yerine getirmekten vazgeçmem17 “Bir kartalın beni kapıp götürmesi, Resûlulah’ın emrettiği bir işi yapmamamdan benim için daha hayırlıdır.”18 Hz. Ebu Bekr’in bu kesin kararından sonra, Hz. Ömer, Ensar’ın “ordunun başına daha yaşlı birinin kumandan tayın edilmesini istediğini” söyledi. Ebu Bekir (r.a.) yerinden kalkıp Hz. Ömer’in sakalını tutarak yine aynı hiddetle “Ey annesi acı haberini alasıca! Ey Hattab’ın oğlu! Usâme’yi Resûlullah komutan tayın etti. Şimdi sen kalkmış onu görevden almamı istersin ha?” diye çıkıştı.19 Hz. Ebû Bekir (r.a), Allah Resulunün hayatta iken yapılmasını istediği şeylerden hiç taviz vermemiştir. Allah Resulüne verdikleri ahdi bozanlarla savaşmıştır. Böyle düşünen bir kişi nasıl olurda, Allah Resulunün ve Cenabı Hakk’ın tayın ettiği bir zatı halife seçmez! Açık olan nas’ı inkâr etmek küfürdür. Bu insanlar nas’ı inkar ediyorlarsa daha niçin o kadar ibadet edip ahiret endişesi çekiyorlar. Demek ki, bu zatlar inkâr etmemişler. Faraza bu konuda nass olduğu düşünülse bile, nas’ı inkâr ayrı bir şey, uygulamamak veya değişik tevillerle farklı anlamak daha ayrı bir şey! Öyleyse bu durumdaki zatları tekfire kadar giden zihniyet delâlet üzeredir. Zaten bu durum iman konusu olsaydı, Hz Ali (r.a) bunların arkasında namaz kılmazdı. Onlara yardımcı da olmazdı. Madem Hz. Ali arkasında namaz kılmış demek ki mü’mindir. Bir mü’mine de kıyamete kadar buğzedilemez! Hz. Ali (r.a)’ın imâmetini de iman konusu yapmak doğru değildir. Şiî âlimlerinden Nasîreddîn-i Tûsî, “Tecrid” kitabında, Ali’nin imametini inkâr eden kâfir olmaz. Çünkü Hz. Ali’nin torunları da birbirlerini inkâr ettiler. İmamları inkâr peygamberliği inkâr etmek gibi küfür olsaydı, bu imamlara da kâfir demek lazım olurdu. Hz. Ali’nin torunları, birbirlerinin imamlığını inkâr edince, kâfir olmuyor. Başkaları inkâr edince, kâfir olur denilemez. “Seninle harb, benimle harbdir.” Hadisini ileri sürüp Hz. Ali’nin karşısında savaşan ashabı tekfirle itham etmek de çok yanlıştır. Çünkü Emir ile harb, tamamen Resulüllah ile harb gibidir denilemez. Bu hadisi şerif, Hz. Ali ile harb etmenin çirkin ve kötü olduğunu gösterir. Kâfir olmayı göstermiyor. Birbirine benzetilen iki şeyin, her bakımdan benzemeleri lazım gelmez. Mesela: Kur’anTaberî, Tarih, 3:212; Beyhakî, 6/305; el- Kâmil, 2:17; el, Bidâye, 5-6:695 Suyutî, Tarihü’l-Hülefa, s. 69 19 Taberi, 3:212: el-Kâmil, 2:170
17 18

306

Firaset-ül Mü’minin

kerimde, yol kesiciler için (Allah ve Resul’ü ile harb edenlerin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası…)20 meâlinde âyeti kerime vardır. Hâlbuki yol kesicilerin kâfir olmadığı sözbirliğiyle bildirilmiştir. Faiz yiyenler için de, böyle âyeti kerime vardır. Hâlbuki faiz yiyenlerinde, kâfir olmadıklarında söz birliği vardır. Görüldüğü gibi, “Seninle harb, benimle harbdir” hadisini ileri sürerek, Hz. Ali (r.a)’la harb yapmış olan ashabı-kirama kâfir demek İslâmla bağdaşmaz. Şiî âlimlerinden Kâdî Nurullah-ı Şüşterî, bu incelikleri anladığı için “Mecalisü’l Mü’min’în” adlı kitabında: “Şiîler üç halifeye lanet etmez. Şiîlerin cahilleri lanet ediyorlarsa, bunların kıymeti yoktur.” diyor. Şiî âlimlerden, molla Abdullah Meşhedî ve benzerleri şöyle diyorlar: “Hz. Ali ile harb edenler, kâfir olmazlar, çünkü onlar hadisi inkâr etmiyorlar; hadisi tevil ediyorlar.” Yani: Hz. Ali ile yapılan savaşta bir hakkın ortaya çıkarılması, fitnecilerin Müslümanları birbirlerine düşürmesi veya farklı ictihadların olması gibi sebeplerle, dine düşmanlık kasd edilmeden, ciddiye alınması geren teviller ve niyetler sebebiyle yapılmıştır. O yüzden aralarındaki muharebe keyfi olmadığı için, yapılan davranışları peygambere düşmanlık şeklinde anlamamak gerekir. Ashab arasındaki bazı olaylar hakkında ölçümüz İmam-ı Şafiî Hazretlerinin şu sözü olsun: “Ashab-ı Kirâm arasındaki kanlara, ellerimizin bulaşmasından, Allah’ü Teala bizleri koruduğu gibi, bizde dillerimizi karıştırmaktan koruyalım.” Demek ki, meseleyi iman açısından düşünmemek lâzım. Gasp yönünden düşünmekte yanlış, çünkü bu konu pek çok farklı haberlerle dolu, hem de bu zatlar hilâfet meraklısı olmadıklarını hayatlarında göstermişler. Hz. Ebû Bekr’in (r.a) hilâfet makamına meraklı olmadığını Şia âlimlerde itiraf ediyor. Makama düşkün olan bir kişi hilâfeti niçin ister, onun parasından, şanından istifade etmek için ister. Hâlbuki ilk halifeler hilâfet yükünün ağırlığı altında ezilen insanlar, halifeyken ihtiyaçları kadar Beyt’ül Maldan istifade etmişlerdir. Onu da kabul etmeleri hilâfet görevi aksamasın diyedir. Yaşadıkları sade hayat, kendilerinin dünyaya ve makama önem vermediklerini ispat etmeye kâfidir. Sırf fitne çıkmasın diye halifeliği kabul edip, ümmetin menfaatini düşünmüşlerdir. Bu konuda o kadar tarafsız düşünmüşler ki, istendiği halde, ne Hz. Ebû Bekir (r.a), ne Hz. Ömer (r.a), ne de Hz. Ali (r.a) kendilerinden sonra oğullarını halife olarak bırakmamışlardır. Böyle davranmalarının sebeplerinden biriside: Halifelik sorumluluğunu ölümden sonrada çekmek istememeleridir. Oğlunu hilafete aday göster diyenlere Hz. Ömer (r.a) şu cevabı vermiştir: “Bir evden bir kurban yeter.” Hz. Ömer, oğluna halifeyi seçecek olan şuraya katılmasını; ancak aday olmamasını tavsiye etmiştir.21 Bu da o zatların halifelik meraklısı olmadığını bizlere göstermektedir. Hatta çoğu
20 21

Maide sûresi, âyet:33 İbnü’l Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, 111, 65

Firaset-ül Mü’minin

307

zaman halifeliği bırakmak istemişlerdir. Eğer, Ehlibeyt hakkında nass olsaydı en azından Hz. Ali (r.a) eline imkân geçmişken oğlunu halife bırakırdı. Şayet, Resûlullahtan (s.a.v.) hemen sonra Hz. Ali halife olsaydı, büyük bir ihtimalle hilâfet müessesi, Emevîler’de olduğu gibi, babadan oğla geçen bir yönetim şekli olurdu. Yok, onları gasıpçı, günahkâr görüp bu yüzden, dalâletle itham edip lanetler savuranlar, yılarca beddualar, buğuzlar edip ümmetin saygı duyduğu bu zatlara dil uzatanlar şunu da düşünmezler mi: “Başka din mensuplarına saygı duyup, onların batıl inançlarına dil uzatmayı, onların mensuplarına küfürleri, hakaretleri doğru bulmayan İslâm olmasına rağmen, nasıl olurda ehlisünnetin halifelik konundaki fikrine Şia mezhebi saygı duymaz ve bu konuda sukut edip onların kutsallarına dil uzatmaktan vazgeçmez. En azından bu konuda edebini bozmayıp sükût eden ve bu konudaki tartışmaları “Mahkemeyi Kübra”ya bırakıp ümmetin birlik ve berberliği için çalışan olmak en akıllıca iş olsa gerek.” Bu konuyu âlimlere bırakıp onlar uzlaşsınlar. Sıradan bakkalın, fırıncının çözemeyeceği bir konu olduğu halde, ne hikmetse avam tabakası bu konuları gündemde tutuyor. Böylesi konuları halkın tartışması doğru değildir. Bu meselede âlimlere büyük görevler düşüyor. Allah Resulü (s.a.v.) ümmeti hakkında kalbine iyi olmayan düşünceler gelmesin, onlar hakkında hep güzel düşünsün diye kötü haberleri, dedikoduları hiç duymak istemiyordu. Madem bu hilâfet tartışmalarıyla konuyu içinden çıkılmaz hale getirdiler. Öyleyse “dilini tutan kurtuldu. Kendi yanlışlarıyla uğraşan kurtuldu.” Bu konuda, üzerine düşen görevi hakkıyla yapmayan âlimler ve insanları yanlış yönlendirenler mesuldür. En azından bu konunun neresi iman konusuna giriyor; neresi girmiyor kesin delillerle çizgileri belirlensin. Birilerini hep delâletle suçlamanın ümmete bir fayda getirmeyeceğini, bu konu farklı anlamalara müsait olduğundan karşı tarafı tekfire, hakaretlere hakkımızın olmadığını bilelim! Allah Resulü (s.a.v.) ashabını vefat edene kadarda seviyordu. Özellikle imamet meselesinden dolayı bazılarının kalplerini dar ettikleri “Hulefa-yı Râşidin’i” (İlk dört İslâm halifesini) çok seviyordu. Onları dünyada iken cennetle müjdelemiştir. Allah Resulünün, vefatına kadar sevip yanından ayırmadığı en yakın arkadaşlarını sırf imâmet meselesi yüzünden ağır ithamlarda bulunmanın sebepleri üzerinde çok ciddi düşünmek gerek! Peygamber efendimiz’in (s.a.v.) vefat anları yaklaşınca, Hz. Ebû Bekir (r.a) ağlıyordu. Peygamber Efendimiz ona ağlama ey Ebû Bekir dedikten sonra şu iltifatta bulunur: “Ebû Bekir arkadaşlığı ve malıyla en çok güvenip minnettar olduğum birisidir. Eğer Allahtan başka dost edinecek olsaydım. Ebû Bekri dost

308

Firaset-ül Mü’minin

edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve sevgisi şahsî dostlukların üzerindedir. Ebû Bekir’inkinden başka, mescide açılan bütün kapılar kapatılsın.” buyurdular.22 Hz Ali (r.a.) 24 yıl kendisinden önceki halifelere yardımcı oldu. Onlarla istişarelerde bulundu. Fikirleri her zaman kabul gördü. İlk üç halifeyi seven Hz. Ali, “onlara lânet edilmesine karşı çıkmış, “onlar gelip geçtiler. Allah’a yemin ederim ki, çok uzaklara gittiler. Onlardan sonra gelenler bizi çok yordular. Onlara lânet etmek ümmet için üzüntü, imamları yaralamaktır” demiştir.23 Ali Şeriatî, Hz. Ali’nin kendisinden önceki halifeleri nasıl methettiğini eserinde şöyle belirtiyor: “Aferin Ömer’e eğriyi doğrultu, derde derman buldu. Resûlün sünnetini ayakta tuttu, fitneye yüz çevirdi. Temiz olarak az ayıpla gitti. Hilâfetin hayrını elde edip, şerrinden kaçındı. Allah’a itaati yerine getirdi, hakkınca takvaya sarıldı. Vefat etti ve insanları parça parça yollarda bıraktı. Öyle ki onda kaybolan yolunu bulamaz. İnsan yolda dirençli değildir.24 Şia ile Ehlisünnet arasında uzun yılardan beri, şu halifelik konusunda tartışmalar sürüp gitmektedir. Bu konuda her iki taraf da deliller sunup birbirlerini ikna etmeye çalışmışlardır. Her şeyden önce, iki taraf arasında kaynak sorunu var. Birinin kaynak kabul ettiğini diğeri kabul etmiyor; diğerinin kabul ettiğini de öbürü kabul etmiyor. Bunlar arasındaki sorun, bilgi azlığından değildir. Bunlar bu konuları bizden daha iyi araştırmış olan insanlar. Sorun bilgi azlığından ziyade dini doğru olarak anlayamamaktadır. Her iki gurupta Kur’an’ı temel kaynak kabul hususunda birleşirler. Ancak Kur’andan sonra gelen temel kaynak olan hadiste ayrışırlar. Hadis anlayışları farklılaşınca Kur’an’ı anlamada farklılaşıyor. Demek ki, ya elimizdeki hadislerin sıhhatinde veya bizim onları anlamamızda bir sorun var. Şayet bizim elimizdeki hadisler hepsi muteber hadislerdir diyorsak o zaman onları doğru bir şekilde anlamaya çalışalım. Elbette birileri aşırı gidiyor. Bu halifelik konusu yılarca iki gurubu birbirinden oldukça uzaklaştırmıştır. Doğruyu bulmak için sadece bilgi çokluğu yetmiyor. Çok bilgiyle beraber çok yanlış yapanlar da vardır. Bu âlimler bu kadar bilgili oldukları halde, acaba bu kadar anlaşmazlıklar nedendir? Burası herkesi ara sıra düşündürür durur. Demek ki her zaman çok bilgili olan, her zaman haklıdır anlamına gelmiyor. Doğruyu bulmada ilim bir sebep, bu sebeplerin yanında, tarafsız olmak, ihlâslı, samimî ve Allahtan korkan olmak, bulunulan çevrenin ve okunulan kitapların tesiri altında kalınmaması gerektiği gibi,25 hakkı, doğruyu bulmaya
Buhâri, Fezâilü’l Ashab:3: Müslim, Fezâilü’s Sahabe:2-3 Türmizi, Menâkıb:15 Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehrâ, İmamı Câfer-i Sâdık, s.57 24 Ali Şeraitî, Ali Şiası Safevî Şiası, s.89 25 Kitapların tesirinde kalınmamasından maksat, okuduğum kitaplardaki tüm bilgiler masumdur, diğer bilgiler doğru değildir dememektir. Yoksa ehliyetli İslam alimlerinin fikrinden elbette istifade edilecektir.
22 23

Firaset-ül Mü’minin

309

karşı da son derece istekli olunmalıdır. Aynı zamanda bu görüş benim hoşuma gidiyor veya aklıma daha iyi yatıyor şeklinde olmamalıdır. Yani sadece aklımıza güvenmemeliyiz, diğer İslâm âlimleri nasıl düşünüyor, belki onlar daha haklıdır, bu yüzden onların da delillerini tarafsız araştırayım şeklinde düşünülmelidir. Her zaman kendimizi tarafsız davranan zannederiz; ama hiçte öyle olmuyor. Beşer olarak hepimiz bulunduğumuz konumdan ve fıtratımızın etkisinden az veya çok etkileniyoruz. Yeri geldiği zaman ön yargılardan kurtulup, vasat yolu yakalamak, düşüncelerde ifrat ve tefritten uzak olabilmek çok önemlidir. Anlatılan konu hakkında birkaç hatırlatma daha yapacak olursak: a) Ehlisünnet ile Şia’nın birleşebilecekleri, kendilerini ahiret mesuliyetinden kurtaracak ortak bir nokta yok mudur? Bu tartışmayı kıyamete kadar devam ettirmeye kararlı mıyız? b) Bu konuda âlimler üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yapıyorlar mı? c) Her iki tarafın kutsal saydıkları şeylere dil uzatılmasa ne olur? d) Hakkında açık nas olduğu ifade edilen bir konu hakkında bu kadar tartışma ve ihtilâf olur mu? Şia olanlar: “Hz. Ali (r.a) birinci halife olmalıydı, çünkü o hepsinden daha faziletli, hem de onun halifeliği nasla sabit olmuştur” derler; ama böyle bir düşünce pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir. Hz. Ali (r.a)’ın halifeliği açık nasla sabit olmuşsa! O halde onu kabul etmeyenler, dini hükümleri kabul etmedikleri için doğruluktan ve haktan ayrılmışlar demek gerekir. Ehlisünnet bu iddiayı kabul etmiyor. Hayatları boyunca canlarıyla, mallarıyla korumaya çalıştıkları bir dini, nasıl olurda bir çırpıda hükümsüz kılarlar. Kur’an’da ve hadislerde övülen ashabın çoğunluğu nasıl olur da bir anda değişip dine cephe alırlar. Ebu Bekir’i seçmekte onların ne menfaati vardı. Birde niçin Allah Resûlü (s.a.v) daha açık ve net ifadelerle Hz. Ali’nin halifeliğini ilân etmedi de yirmiye yakın manası olan “Mevlâ” kelimesiyle onun faziletini ifade etti? Mevlâ kelimesinin farklı anlamlarından dolayı Ehl-i sünnet âlimleri: “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisindeki Mevlâ kelimesinin otorite sahibi, halife, lider, anlamında kullanılmadığını; bilakis dost, arkadaş, sevgili anlamlarında kullanıldığını ve hadisi şerifin söyleniş gayesinin de Hz. Ali’ye yapılan saygısızlığı, hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmak için söylenildiğini ifade etmişlerdir. Güvenilir kaynakların; Hz Ebu Bekr’in halife seçildiği ilk zamanlarda ‘Velâyet’ hadisine bağlı olarak hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunun savunulduğunu göstermemeleri, hadisin veliyyü’l-emr anlamına gelmediğini göstermektedir. Madem bu konu iman meselesi edilecek kadar önemliydi, öyleyse niçin Allah Resûlü (s.a.v) hayatta ve sıhhatli iken bu konuyu tartışmaya mahal

310

Firaset-ül Mü’minin

bırakmayacak şekilde halletmedi de; şüpheye mahal bırakacak davranışlarda bulundu. En önemli olan namaz imamlığına Hz. Ali’yi değil de; Hz. Ebu Bekir’in geçmesini ısrar etti? Bir de bu halifelik konusu bu kadar açıksa, acaba niçin binlerce sahabe ve gelip geçmiş olan milyonlarca âlim, bu konuları araştırdıkları halde “gerçektende bu konuda açık nass varmış” demediler. Yoksa bunların hepsi delilleri gördüler de kasten mi gizlediler? Bu insanlar ne diye dinlerinin emirlerini bu mesele için değiştirsinler. Yoksa bir şey bilmiyorlar mıydı? Yoksa hepsi taassupçu muydu? Veya bu âlimler delillere bakıp, ellerinden geldiği kadar delilleri araştırıp ondan sonra halife seçimini normal görmüşlerse, yani halifeliğin nass’la tayin edildiğine kesin kanaatleri gelmemişse bunlar da mı sapıtmışlar? Doğru olan görüşü, Müslüman nüfusun % 90’ ını aşkın kitlesini temsil eden Ehlisünnet âlimleri bulamazsa, diğer insanlar nasıl doğruyu bulacaklar? Doğruyu, imanı bulmak bu kadar mı zor? Küfrü, şirki ve imanı birbirinden ayırmak bu kadar zorsa, Allah-u Teala insanların gücünün üstünde emirler mi yüklüyor acaba! Hâlbuki Allah Resûlü (s.a.v): “Benim ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Bir ihtilâf gördüğünüz zaman siz çoğunluğu iltizam edin” buyurmuştur. İslam âlimleri “ümmetim dalâlette toplanmaz”26 hadisini pek çok meselenin hallinde genel bir prensip yapmıştır. İhtilâflı bir meselede, ulemanın çoğunluğunun ittifak ettiği görüş, sevaba kavuşmuş kabul edilir. Zayıf bir rivayet, âlimlerin kabul edip fiilen amel etmeleriyle daha çok itibar kazanır. Kaidemiz, ittifak edilen fikirlerin veya âlimlerin çoğu ne demişlerse, onların yanında yer almak olsa, azınlıkta yer almaktan daha iyi değil mi? Ahirette Ya Rabbi sen dininizi âlimlerden sorun dedin, biz de onlara sorduk, onların çoğu bizleri böyle yönlendirdiler deseler, bu insanlar ahirette mesul mü olacaklar? Şayet azınlığa göre amel edilirse, her gün yeni yeni fikirler çıkıyor, o zaman da fikirlerde sebat etmek çok zor olur. Bir âyeti celilede : Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme atarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir!27 Âyeti kerimede geçen mü’minlerin yolundan maksat; sahabelerin, ictihad ehliyetine sahip âlimlerin ittifakla benimsedikleri yoldur. Demek ki, bu konuda birileri aşırılığa gidiyor ve olay olduğundan daha fazla büyütülüyor. En azından bu meselenin her yönüne iman açısından bakılmasa, herkesi amelleriyle baş başa bırakıp, İslam’ın yücelmesi ve İslâm kardeşliğinin ihyası için çalışırsak, dönüp dolaşıp bu konuyu gündeme getirip konuyu sulandırmazsak, dinimizde kusur aramamanın ve hüsnü zan etmenin önemine bakıp sahabelere ağır ithamlardan sakınırsak, vasat davranışa biraz
26 27

İbni Mâce, Fiten:8 Nisâ sûresi, âyet:115

Firaset-ül Mü’minin

311

daha yaklaşmış oluruz. Ne hikmetse sahabeleri karalayacak olan, onları öven kuvvetli haberlere bakmıyor; ama karalamak için en zayıf haberleri değerlendiriyor. Bizler olaya tarafsız bir şekilde baktığımızda, aşırıcılığı Ehlisünnetten ziyade; Şia grubunda görüyoruz. Çünkü Ehlisünnet sahabe hata yapmaz demiyor, sadece onları hatalarıyla beraber kabul ediyor. Sahabeler hakkında ki gelen övücü haberlere bakıyorlar. Bu zatlar ayette övülmüşler, hadiste övülmüşler. Aynı zamanda dine, imana o kadar fedakârlıklarda bulunmuşlar ki, bu kadar fedakârlığı ehlisünnet hemen silip atmıyor. Böyle davranmaları da Allah Resûlüne olan saygılarından dolayıdır. “Her ne de olsa bunlar Resûlullahın ashabıdır, yanlışlıkla bir saygısızlık yapmayalım diye düşünmüşler. Birde Allah-u Teala ahirette insanlara, niçin sahabelere buğz etmedin, lânet okumadın mı diyecek. Allah-u Teala şeytana lânet okumayana bile niye okumadın demeyecek. Ama bazıları sahabelere buğzu, lâneti kendine bir görev biliyor. Şayet ilk halifeler, halifelikle ilgili nasları gizlediler, halifeliği gasp ettiler dersek, bunun yanında sahabelerin büyük çoğunluğunu haksızlıkla, hainlikle suçlarsak dine ne kadar zarar verdiğimizi düşüne biliyor muyuz? Şayet onlar güvenilir kişiler değillerse, acaba onların bize getirdikleri dine nasıl inanacağız. Çünkü dini bize getiren onlar, Kur’an’ı cem edip çoğaltan onlar! Ne hikmetse pek çok kesim, kendi kendini Fırka-i Nâciye sayıyor, kendisi gibi düşünmeyeni ebedi cehenneme reva görüyor. Bu konuda devletler gayret etseler, âlimlerde halka vasat düşünceleri aşılasalar halk düzelir. Ama her konuya iman, küfür penceresinden bakılırsa, karşı tarafı kâfir bilip cehennemlik kılmaktan başka yol kalmıyor. Ehlisünnet, hiçbir kötü kastı olmadan kendi dini kaynaklarını araştırmış bu konuda açık nass’ın olmadığına karar verip halifelik konusundaki sahabelerin kararına da saygılı olunması gerektiğini belirtmiştir. Bu konuyu tartışma konusu yapıp Müslümanları bölmeyi uygun bulmamış ve diğerlerine de çoğu konuda saygı duymuştur. Ehlisünnet, sahabelerin dine ve Resûlullah’ a olan hizmetlerine bakıp onlar hakkında küfürlere, lânetlere ve buğza girilmesini yanlış kabul ediyor. Şia ekolu ise, bir tartışmalı konudan dolayı onların tüm iyi yanlarını yok sayıp, insanları da onlara buğza nefrete, lânete çağırıyor. Hâlbuki başta Hz. Ali (r.a) ve Ehl-i Beyt’e mensup olanlar ashaba dil uzatmamışlar. Vasat düşünce hangisidir? Okuyucunun insafına bırakıyorum! Bazı kitaplarda şu rivayet geçer:

ِ ّ ُ ْ ِ ُ َ ْ ِْ َ ‫النصاف نصف الدين‬
“İnsaf, dinin yarısıdır.” Hz Ali (r.a)’ı faziletli kabul etmeleri ayrı düşünülse de, ya bu sövmeler, lânetler, buğz etmeler, küfürler neyin nesi, bu davranışlar normal insanlar için bile çirkin kabul edilirken, bunu kendilerine görev bilenler, hangi düşünceye hizmet ediyorlar onu anlamak çok zor. Yani mü’min veya kâmil mü’min olmak için sahabelere buğz etmek mi lâzım? Bunlar vasat görüşler değillerdir. Çünkü

312

Firaset-ül Mü’minin

bir Müslüman hakkında kötü söz söylemek (sövmek) ümmetin icmâı ile haramdır ve Müslüman ahlâkına yakışmamaktadır. Biz böyle aşırılıkları doğru bulmuyoruz. Bir mesele için sahabeleri küfürle, dalâletle, gaspçılıkla itham etmeyi de doğru bulmayız. Çünkü hakkın yanında yer almak ve hüsnü zan bizim için esastır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Sahabelerime ‘sövmeyin!’ Nefsimi elinde tutan Zata yemin ederim ki: Eğer sizden birisi, (sadaka olarak) Uhud dağı kadar altın dağıtsa (dağıtılan) bu (altın) onlardan birinin bir müdd(lük sadakasının sevabı)’na ya da yarısına ulaşamaz.28 “Müslüman bir kimseye sövmek, hakkında kötü konuşmak fasıklıktır...”29 “Ashabım söz konusu olduğunda dilinizi tutunuz ..”30 “Ashabıma dil uzatmayınız! Ashabıma dil uzatana Allah lânet etsin.”31 “Ashabım hakkında Allahtan korkun! Benden sonra onları hedef haline getirmeyin. Kim onları sevmişse bana olan sevgisi sebebiyle sevmiştir. Kim de onlara buğz etmişse bana olan buğzu sebebiyle etmiştir. Kim onlara eziyet etmişse bana eziyet etmiştir. Bana eziyet edende Allaha eziyet etmiş demektir. Kim ki Allah’a eziyet etmişse Allahın onu alıvermesi yakındır.”32 “Ümmetimin en hayırlısı benim asrımdakilerdir...”33

“Ashabım ümmetim için bir emniyettir.”34
Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde sahabelerden övgüyle bahsedilmektedir. Bu ayetlerden bir kaçı şunlardır: Muhammed Allahın Resulüdür. Onunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı pek çetin, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû ve secde halinde Allah’tan lütuf ve rıza dilerken görürsün. İşaretleri yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki özellikleridir. İncil’deki özellikleri ise şöyledir: (Onlar) filizini çıkarıp da onu güçlendiren, kalınlaşıp gövdesi üzerine dikilen, çiftçilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. (Onların buna benzetilmesi) onlarla kâfirleri kızdırması içindir. Allah onlardan iman edip iyi işler yapanlara bir bağış ve büyük bir mükâfat va’detmiştir.35

Buhâri Fezâilu Ashabi’n Nebi 5; Müslim, Fezâilu’s-Sahabe 222 (2541); Ebu Dâvud, Sünnet 10 (4658); Tirmizi Menâkıb, 58 (3861);Nesaî (el-Kübra), Menâkıb, 5/84 (8308); İbn Mâce, Mukaddime 11(161); Ahmed b. Hanbel, 3/11, 54, 63-64 29 Buhari, İman, 35; Müslim, İman, 28 30 Taberani, el- Mu’cemü’l Kebir, No: 4771 31 Taberani, el- Mu’cemü’l Kebir, No: 10448 32 Tirmizi, Menakıb,59; Müsned/Ahmed, c.4 s.87 N0:20578; İbni Hibban, No:7256 33 Buharî, c.2 s.938; Müslim, Fedâil, 211; Tirmizî, Menâkib, 57; İbnu Hacaer ve Bağdadi (Bu hadis 13 tarikten rivayet edilmiştir.) 34 Müslim, Fedâilu’s- Sahâbe 207, (2531) 35 Fetih sûresi, âyet: 29
28

Firaset-ül Mü’minin

313

Andolsun ki, sana ağacın altında biat eden mü’minlerden Allah razı olmuştur. Allah onların gönüllerindekini bilmiş, onun için üzerlerine huzur ve güven indirmiş ve onları yakın bir zaferle mükâfatlandırmıştır.36 Muhâcir ve Ensâr’dan (İslâma girmekle) ilk öne geçenler ile bunlara güzelce tabi olanlar... Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. Allah onlara, atlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.37 İman edip de, Allah yolunda hicret ve cihad edenler, muhacirleri barındırıp onlara yardımda bulunanlar, işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.38 “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz...39” Bu haberlere binaen ashabı kiram hakkında dikkatli olalım ki ahiretimize zarar vermeyelim. Bazı Şia grubundaki en büyük aşırıcılık: Hz. Ali (r.a) en bilgili ve en faziletli olandır, hilâfet ehli beytin hakkıdır demelerinden daha ziyade; sahabelere zalim, gaspçı, deyip onlara küfürler, hakaretler, lânetler savurup düşman bilip tekfire kadar yönelmeler ve kendileri gibi düşünmeyeni mü’min saymamaktır. Bunlar gözle görülen aşırılıklardır. Bu gibi davranışlar İslâm ümmetini parçalayan davranışlardır. Sakınılması bir vecibedir. Allah Resulu (s.a.v), ashabı ve Hz. Ali (r.anhum)’ hepsi tekfirden sakınmışlardır. İslâm toplumu içinde belki üç yüze yakın münafık bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber kesin olarak biliyordu. Ashabın büyükleri de güçlü ihtimalle bu gerçekten haberdar idiler. Buna rağmen hiç kimse münafıkları tekfir etmemiştir. Hz Ali (r.a) kendisine karşı gelip ayaklananları bile tekfir etmeyip “bâğî (âsi) kardeşlerimiz” diye hitap etmiştir. Cemel ve Sıffîn savaşı sonrasında sadece kendi askerlerinden ölenlerin değil, her iki tarafın ölüleri üzerine bizzat kendisi namaz kıldırmıştır.40 Esir düşenlere ölüm cezası vermediği gibi, tutsak edilmelerine bile karşı çıkmıştır. Konuyu toparlamaya çalışırsak: imamet meselesi yüzünde sahabelere ilişmemeli, çünkü bu konu hakkında ehlisünnetinde elinde ciddî deliller mevcut. Bu halifelik konusunda Şia Mezhebinin görüşleri vasat olmadığı için kendi aralarında bile bu konuda farklı guruplara ayrılmışlar. Kimisi İmamet meselesini imanın aslından, kimisi kemalinden sayıyor. Şianın Zeydiyye kolundan olanlar ise, ilk üç halifenin hilâfetini kabul ettikleri gibi, sahabelere dil uzatmayı da haram sayıyorlar.

Fetih sûresi, âyet: 18 Tevbe sûresi, âyet: 100 38 Enfâl sûresi, âyet: 74 39 Âl-i İmran, âyet: 110 40 Kal’aci, Ali, 132
36 37

314

Firaset-ül Mü’minin

Bir diğer husus: Ashab arasında vuku bulan olaylar (savaşlar) sebebiyle de ashaba dil uzatılmamalıdır. Çünkü bu konularla ilgili haberlerin yazıya geçirilmesi geç bir döneme denk gelir. Bu olayları tedvin edenlerin geneli bidat ehli ve tarihçilerdir. Bu haberler içersinde pek çok uydurma olanlar vardır. Bazı yazarlar ne duymuşlarsa herhangi bir tetkike tabi tutmadan aktarmışlar ve bunu kendileri de kitaplarında belirtmişlerdir. Tarihi haberler, bir hadisin sened zincirinde olduğu gibi sağlam bilgiler değildir. Pek çoğu birinci derece kaynakları görmemezlikten gelip, tarih, siyer ve tabakat gibi ikincil derecede olan kaynaklarla konuyu ele alıp neticeye varmak istemişlerdir. Hâlbuki tarih ve tabakat kitapları bu konuda birincil derece kaynaklar değillerdir. Dinin esasları, tarihçilerin sözü üzerine kurulamaz. Ve sened olarak kabul edilemez. Birde ashabı kiram, iyi niyetle sorunları halletmeye çalıştılar, ama fitneciler devreye girerek olayların akışını kendi kötü arzularına göre cereyan etmesini başarmışlardır. Hatta Müslüman guruplara saldırıp karşı tarafın kendilerine saldırdığı izlenimlerini verebilmişlerdir. Ve ashabın pek çoğu bu olaylara karışmamışlardır. İbn Teymiye (rh.a) şu tespiti yapmıştır: Sahabeler hususunda nakledilen kötülük ve onları ayıplayan haberlerin çoğu yalandır. Ya o nakledilenlerin tamamı yalandır veya tahriftir. Onlara fazlalık ve eksiklik katılmıştır. Bu şekilde yalan ve tahkir ifade eder hale gelmişlerdir.41 Biz şöyle diyoruz: Madem Kuranı Kerimde, Tevratta, İncilde, Hadisi Şeriflerde ashabı kiram övülmüş hatta onlar hakkında kırıcı sözlerden sakınılması peygamber diliyle istenmiş, İslâm âlimleri onlara saygısızlık yapmanın yasaklanmış olduğunu belirtmişler, öyleyse dikkatli olalım, bu konu hakkında ileri geri lâflar etmek ateşle oynamaya benzer. Eğer ashap hakkındaki övücü haberler doğru değil, tevile muhtaç diyorlarsa, ashap hakkında dili tutmayı gerektirecek kadar haberlerin bir ciddiyetinin olduğunu da unutmasınlar. Ashabı kötülemekle Râfizilerin durumuna düşmesinler. Şa’bin’in şöyle dediği rivayet olunmuştur: Yahudilere soruldu ki: “Sizin dininizin en hayırlısı kimlerdir?” Onlarda: “Musa’nın ashabı” dediler. Aynı soru Hıristiyanlara da soruldu. Onlarda: “İsa’nın ashabı” dediler. Râfizilere de, “sizin dininizin en kötüleri kimlerdir?” diye soruldu. “Muhammed’in ashabı” diye cevap verdiler. Râfizilere, Peygamber (a.s.)’in ashabı için bağışlanma talebinde bulunun diye emredildiği halde, onlar sahabeye sövdüler. Kıyamete kadar onlara kılıç çekilmiştir.42 Ashab-ı kiramı hayırla yâd etme, onlara dil uzatmama ve kin beslememe konusunda aşağıdaki ayet bizler için ölçü olsun.

41 42

Mihacu’s Süne, c.3 s.19 Beyzâvi Hâşiyesi, 3- 477

Firaset-ül Mü’minin

315

Onlardan (Muhacir ve Ensardan) sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”43 Bazı ıraklılar, Muhammed Bâkır hazretlerinin huzurunda üç halifeyi kötüleyince, Muhammed Bâkır (r.a), onlara önce Haşr sûresi 8. âyeti okuyarak şu soruyu sormuştu: “Siz yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan muhâcirlerden misiniz?” “Hayır” diye cevap verilince, bu sefer aynı sûrenin 9. âyetini okuyarak şunu sordu: “Peki daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olanlardan (ensârdan) mısınız?” Yine “hayır” dediler. Bunun üzerine imam, 10. ayetle yıkıcı darbeyi indirir: “ O halde bunların arkasından gelip de Rabbimiz, bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla diyenlerden de mi olamıyorsunuz? Kalkın yanımdan, Allah işlerinizi yoluna koymasın; Müslüman olduğunuzu söylüyorsunuz; ama İslam’a ehil insanlar değilsiniz.”44 “Sahabeye sövmenin, onlardan herhangi birinin kâfir ya da fâsık olduğunu söylemenin haramlığı, Ehl-i Beyt imamlarının icmâsıyla sabittir.45 Pek çok alimde ashaba sövüp dil uzatmanın büyük günah olduğunu, onlara sövmeyi helal sayarak sövmenin küfür olduğunu söylemişlerdir. Sahabeye sövmek fasıllıktır, bid’attır. Sahabeyi tekfir ederek onların mü’min olmadıklarını söylemek ise küfürdür.46 Bazı hanifî fıkıhçıları ise fetva kitaplarından el-Hulâsa’da zikredildiği gibi, Hz. Ebû Bekr ve Hz.Ömer’e söven, onlara lânet ve hakaret edenin kâfir olacağını söylemiştir.47 Netice: Ashaba sövüp hakaret etmek, onları tekfir etmek, fasıklık, sapıklık, bid’at, küfür ve zındıklık, kapsamında değerlendirilmiştir. Özellikle ilk halifelere dil uzatmak çok tehlikeli kabul edilmiştir. Bu fetvalar bize işin ciddiyetini göstermesi açısından çok önemlidir! Suyutî, İmam Cafer es-Sâdık’ın: “Ebû Bekir ve Ömer’i hayırla anmayan kimseden uzağım” dediğini nakleder. Allah’ın Resulu’nün (s.a.v) irtihalinden önce son kez minbere çıktığında Ensâr hakkında sarf ettiği sözler, ashaba karşı nasıl davranmamız ve düşünmemiz gerektiğini en güzel şekilde ifade ediyor: “Size, Ensâr’a iyi davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar benim kursağım ve heybemdir (yakın dostlarım ve güvendiğim sırdaşlarımdır). Onlar üzerine düşen vazifeyi ve ahidlerini yerine getirdiler. Şimdiyse geriye, bu
Haşr sûresi, âyet: 10 Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife: Hayâtuhû ve Asruhû, Ârâuhu ve Fıkhuhû, s.79, 1. Bölüm, 61. madde. 45 Şevkânî, İrşadü’l Ğabiyy ilâ Mezhebi Ehl-i Beyti fi Sahbi’n-Nebiyy, Amman 2006, s.51. 46 Alî el-Kari, şerhu’ş-Şifâ’ c.2 s.521; İbn Âbidîn Mecmû’atu’r-Resail, c. s.359 47 İbn Âbidîn, Raddu’l-Muhtâr c.3 s.293; Mecmû’atu’r-Resâil c.1 s.359
43 44

316

Firaset-ül Mü’minin

yaptıkları karşılığında alacak hakları kalmıştır. Şu halde siz onların iyilerinin iyiliklerini alın kabul edin; kötülerinin ise kusurlarını affedin.” 48 Hüccetü’l İslâm İmam Gazali, bütün araştırmacıların kendi eseri olduğunda ittifak ettikleri “İtikad’da İktisat” adlı kitabında (özetleyecek olursak) şöyle der: Sahabe ve Hulefa-i Raşidîn (r.anhum) hakkında ehl-i sünnet akidesinin beyanı: Sahabe ve Hulefa-i Raşidin hakkında israftan israfa girmişlerdir. Kimi aşırı derecede över…. Kimi de kötüleme cihetine giderek sahabe’nin aleyhinde dil döker. Sakın sen bu iki fırkadan olma ve itikatta iktisat yolunu tut! Bilmiş ol ki, Allah-u Teâl’nın kitabında Muhacir ve Ensar övgü ile anılmışlar ve Peygamber (s.a.v.) tarafından da tezkiye oluşlarına ( temize çıkarıldıklarına) dair muhtelif lafızlarda mütevatir haberler varit olmuştur. Nitekim peygamber (s.a.v.)…. “İnsanların en hayırlısı benim asrım (ın insanları) dır ve sonra onların ardından gelenlerdir” diye buyurmuştur.49 Sahabe’nin her biri hakkında özel övme varit olmuştur ki, bunun nakli uzar. İşte bu itikattan ayrılmamalısın. Sahabe hakkında anlatılan ve kötü zannı davet eden durumların tesiri altında kalarak, onlara su-i zan yapmaktan sakın! Bu tür rivayetlerin çoğu taassubun icadı olup, aslı yoktur. Aslı olanı da tevil etmek mümkündür. Aklın uygun görmediği bir rivayet ise, kendisinde hata ve sehvin (yanılmanın) mümkün olması sebebiyle kabul edilemez. Sahabenin fiilleri netice itibariyle hayra varmamış olsa da hayır işleme kastına hamledilir……. Bilmiş ol ki sen, bu makamda bir müslümana ya kötü zan yaparak onu yerecek ve yalancı olacaksın veya hüsn-ü zan yaparak onu yermekten çekinecek ve meselâ hataya düşmüş olacaksın. Ne var ki müslümana karşı hüsn-ü zanda yanılmak, sü-i zanda doğru olmaktan daha selâmettir. Şöyle ki, bir insan İblis’e veya Ebu Cehil’e veya Ebu Leheb’e veya kötü kişilerden dilediği kimseye lânet okumaktan hayatı boyunca dilini tutsa, onun bu sükûtu kendisine bir zarar vermez. Fakat bir müslümanı, Allah katında beri olduğu bir meseleden ötürü bir kerecik yerse, şüphesiz helâke maruz kalır. Hatta şeriat, gıybeti şiddetle men ettiği için insanlar hakkında bilinenlerin çoğunu dile almak bile doğru değildir… İşte bu incelikleri göz önünde tutan ve tabiatında boşboğaz olmayan kişi, devamlı olarak sükûtu, Müslümanların tümünü hüsn-ü zannı ve selef-i salihinin cümlesini övgü ile anmayı tercih eder. Bütün Sahabe’nin hükmü budur.50 Meşhur eseri İhyâ-i Ulûmid’dîn eserinde de bu konu hakkında şöyle der: Resülüllahtan sonra hak imam (Halife) Ebubekir Sıdıktır, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali (r.anhum) dur. Resülüllahın, muayyen bir şahsın halife olmasına dair kesin bir emir yoktur. Çünkü böyle bir emir olsaydı vali ve emirleri tayin ettiği gibi, büyük imamı da tayın etmesi ve bildirmesi daha evla olurdu ve bunu gizlemezdi. Herhangi bir vali ve emiri gizlemeden tayın eden
Buhârî, Sahih, Menâkıbü’l-Ensâr 11, IV, 226; Müslim, Sahih, II, 1949, hadis no: 2510. Buharî, c.2 s.938; Müslim, Fedâil, 211; Tirmizî, Menâkib, 57 50 İmam Gazali, İtikad’da iktisad s. 276
48 49

Firaset-ül Mü’minin

317

Resülüllah (s.a.v.) nasıl olur da, halifeyi gizli bırakır. Eğer böyle olsaydı neden bu açıklık ortadan kaldırılmış ve bize ulaşmamıştır. Binaenaleyh, Ebubekir-isSıddık, eshab-ı kiramın seçmesi ve kendisine biat edilmesiyle imam olmuştur. Şayet Resülüllah, Ebubek’in dışında, iddia edildiği gibi, başka bir sahabe için “Hilafet onun hakkıdır” demiş olsaydı ve sahabe-i kiramda Resulüllah’ın bu sözünü dinlemeyip Ebubekri halife seçseydi, o zaman bütün sahabenin Resülüllaha ihanet etmiş olması demektir ki, bu da bütün sahabeyi ihanete nisbet etmek ve sahabenin icmaını yıkmak manasına gelir. Böyle bir saygısızlığı iddia etmek cesaretine ancak Rafızîler yeltenebilir. Sünnet ve Cemaat Ehlinin inancına göre, hiçbir fert istisna olmaksızın, bütün sahabe-i kirâm temizdir. Allah ve Resülü onları övdüğü gibi, onları övmek, her müslümanın başta gelen vazifeleri cümlesindendir.51 Netice: Hilafet meselesinde ki bu tartışmalar, ister gelen haberleri farklı anlamalar ve yorumlamalar sebebiyle olsun, ister bu konudaki bilgilerden tam haberdar olamama, ister beşer duygularının karışması gibi her ne sebepten olursa olsun. Yanlış olan; bu konudan dolayı her iki tarafın tekfirle (kafirlikle) itham edilmesi, bu konu sebebiyle sahabelere dil uzatılıp saygıda kusur edilmesi, bu meseleyi gündemde tutup Müslümanların arasına fitne tohumlarının ekilmesi, farklı anlamalara olmasından daha fazla yersiz tepkiler gösterilmesidir. En iyisi dinimizin emirlerini yerine getirelim. Böylesi tartışmaları Mahkeme-i Kübra’ya bırakıp yersiz konuşma ve tartışmalardan dilimizi tutalım. Özellikle avam kesiminin böylesi konuları tartışmalarının fayda yerine zarar getireceğini bilelim! Bazen şöyle düşünüyorum: Bir kısım Müslüman, her meseleye hemen iman küfür yönünden bakıyor. Bu yüzden de birbirlerini tekfir ediyorlar. Sadece kendilerini cennet ehli, necât fırka olarak görüyorlar. Bu yüzden bazıları neye nasıl inanacağını şaşırıyor. Hangi tarafa adımını atsan birileri seni imandan çıkarıp ebedi cehenneme atıyor. Ya Rabbi, senin rahmetin kullarınkinden daha çok, bu kullara kalsa kimseler cennete giremeyecek. Sen Mü’minleri koru. Kanaatimiz o ki, en ihtiyatlı yol: “İslâm âlimlerinin çoğunluğunun düşündüğü gibi düşünmek, icmanın yanında yer almaktır.” Ya Rabbi hatalarımızı af eyle, bizlere yanlışlarımızı göster, hidayet eden ancak sensin. Âmin) Bu açıklamalardan sonra Alevîlikle ilgili konumuza geri dönelim. Bazıları da Hz. Ali (r.a.)’nın camide veya camiye giderken öldürülüşünü bahane ederek, camiye gitmiyorlar. Hâlbuki Hz. Ali (r.a.) vurulduğu zaman, o yaralı haliyle bile Ca’de bin Hübeyre’ye namaz kıldırmasını emretmiştir. Başta Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimiz olmak üzere tüm Mü’minler camide namaz kılmaya devam etmişlerdir. Demek ki; maksadımız hakkı doğruyu bulmaksa iş kolay; yok eğer öyle değilse bahane bulmak da çok kolay! Hz. Ali’yi ve Ehli Beyti sevmek üzerimizden kulluk görevini ve ibadet mükellefiyetini kaldırmıyor! Ben bir tek tavsiyede bulunuyorum:
İhyâ-i Ulûmid’dîn, (Hilâfet zinciri) c.1 s. 395

51

318

Firaset-ül Mü’minin

Beşer olarak herkes gibi bizlerde günah işleyebiliriz; ama günahta ısrar etmemeli ve imanınızı atmamalıyız. Namazın, orucun, haccın farziyetini inkâr etmek, içkiye helâl demek gibi, oruca gerek yok demek gibi bir yanlışlığa da düşülmemeli, aynı zamanda çalgı ve şarkılarla ibadet yapılamayacağı da bilinmelidir. Ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in getirdiği tüm emirlere canıgönülden inanıp, ahiretle ilgili haberler önemsenmelidir. Şayet umursamazsak elimizle ahiretimizi yıkmış oluruz. Hele Müslümanlar arasında yaşayıp hiç dini sorup araştırmamak, hep yanlışlarda gitmek, hiç düzelme gayreti göstermemek cehenneme gitmek demektir. Şayet İslâm inancına uymayan yanlışlıklar taşıyan Alevi meşrebine bağlı kimseler varsa, Alevîliği doğru olarak anlayan büyükler ve bilirkişiler onları uyarmalıdırlar. Ve “İsimlerimiz Alevi de, Sünnî de olsa inançlarımızın İslâm’a zıt olmaması gerektiğini” söylesinler. Evlâtlarımızı yanlış inançlardan koruyalım ki, dünya ve ahiretleri kurtulsun. İslâm’ı öğrenip araştıralım; ama ne yaparsak bilerek yapalım. Böyle kulaktan dolma sözlerin ve atalarımızdan görmüş olduğumuz yanlışlıkların arkasından gitmeyelim. Tarif ettiğimiz şekliyle İslâm’ı kabul edenler Müslüman’dır. Yok, namazsız, ezansız, oruçsuz, gusülsüz, camisiz, Kur’an’sız, Muhammedsiz; içkili, sazlı, cazlı bir Müslümanlık düşünenler varsa veya İslâm’daki ibadetlerin yapılış şeklini İslâm ümmetinin icmasından farklı anlayıp yorumlayanlar varsa onun adı Müslümanlık değil, bir başka şeydir. Dünyaya gelip imtihan olma hakkımız bir defa onu da günahta ve inkârda geçirmeyelim. Herkes kendi kafasına göre bir Alevîlik çıkaramaz. Alevi de, Sünnî de olsa kardeştirler, yeter ki İslam’ın esaslarına inanıp uyalım. İslam’ı kendimize uydurmayalım. Gerçek Alevi Allah’ı, Peygamberi ve Ehl-i Beyti sevendir. Öyleyse Aleviyim diyenler: Hz. Ali ve On İki İmam’ın inandığı ve yaşadığı gibi dini anlamalı ve yaşamalıdır. Hz. Ali de, On İki İmamda Hz. Muhammed (s.a.v)’in inandığı ve yaşadığı gibi kulluk görevlerini yapmışlardır. Aleviler, On iki İmama benzemeli, bütün yaşayışlarını, örf ve adetlerini, gelenek ve göreneklerini İslâm terazisiyle On İki İmamın yaşadığı halis ve saf İslamiyet’le tartmalı, o mihenge vurmalı, aykırı olanları ayıklamalıdır. Ortada şüphe götürmeyen gerçek şu ki: O Ehl-i Beytin öncüleri, Kâinatın Efendisi olan dedelerinin yolundan zere miktarı ayrılmamışlar, gerekirse bu uğurda canlarını feda etmişlerdir. Gayri Müslimler birlik olup bizleri Sünnî, Alevi, Kürt, Türk deyip mezhepçilikle, ırkçılıkla birbirimize düşürüp aramıza tefrika tohumları atarken uyanık olalım. Kutsal değerlerimize beraberce sahip çıkalım. Hiç şüphesiz ayrılığın acısını yine bizler ve evlâtlarımız çekecekler. Allah-u Teala cümlemizi, evlâtlarımızı, gençlerimizi yanlış inançtan, aşırıcılıktan, ifrat ve tefritten, taassuptan korusun. Bizleri hidayet ettiklerinin yoluna girdirsin. Âmin Bu konulara değinmişken Ehl-i Beytten olan 12 İmama nispet edilen hikmetli sözlerden birkaçını teberrüken zikredelim. Peygamber Efendimiz

Firaset-ül Mü’minin

319

(s.a.v.) bizden Ehl-i Beyti sevip saymamızı istemiş. Bir hadisi şeriflerinde de şöyle buyurmuşlar: “Haberiniz olsun! Ben size iki önemli şey bırakıyorum. Bunlardan biri Allah-u Teala’nın kitabıdır. O, Allah’ın ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terk ederse delâlete düşer. İkincisi de Ehl-i Beytimdir.52

1) Hz. ALi (R.A):
 Kadının cihadı kocasıyla iyi geçinmesidir.  Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendisini korkutmalıdır.         Müslüman’ın hayırlısı, Müslümanlara faydalı olandır. Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır. Hayra niyet ettiğinde acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın. İki şey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri olmayacak şeyi istemek Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz. Danışmadan (istişare etmeden) doğruya ulaşılmaz. Tefekkür ediniz. Tefekkür etmek, uyanık insanların gönlünü diriltir. Sizin öğüt almanızı engelleyen şey, kendinizi büyük görmenizdir.

2) Hz. HASAN (R.A):

 İnsanların helaki üç sebeptendir. Kibir, hırs ve hased. Kibir, dini yok eder. Çünkü iblis o yüzden dergâh-ı izzetten kovuldu.  Hırs, nefsin helakine yol açar, çünkü, Adem (a.s) o yüzden cennetten çıkartıldı.  Hased, kötülüğün tuzağıdır. Kabil’in Habil’i öldürmesi hasedi yüzündendir.

3) Hz. HÜSEYİN (R.A):
 Bil ki, Allah’ın (c.c.) emrine uyman, hamd etmeyi gerektiren en büyük nimettir.  Ey insanlar, cömert olan efendi olur. İnsanların en cömerdi, istemeden verendir.   
52

En çok affeden kişi, güçlü iken intikam almayandır. İnsanların en iyi kalplisi, insanlar ona yan çizdiğinde onları ziyaret edendir. Güzel ahlâk insanın süsüdür.
Müslim, Fezâilu’s Sahâbe 37, (2408)

320

Firaset-ül Mü’minin

  

Mürüvvetin en büyüğü vefakârlıktır. Acelecilik ahmaklıktır. Büyüklük taslamak ise büyük bir tehlikedir.

 Her kim, bir mü’minin bir sıkıntısını girdirse, Allah-u Teâla da onun dünya ve ahiret sıkıntılarını giderir.

4) ZEYNEL ABİDİN (R.A):
 Zararlı yemeklerden sakınan insanın, sonu ateş olan günahlardan sakınmamasına hayret ederim.  Mü’minin mü’min kardeşinin yüzüne sevgi ve muhabbetle bakması ibadettir.  Cimri ile arkadaş olma, kendisine en muhtaç olduğun zaman, sana yardım etmeyip yalnız bırakır.

5) MUHAMMED BAKIR (R.A):
 Bir göz Allah korkusundan gözyaşı dökerse, Allah onun yüzünü cehenneme haram eder. Gözyaşları yanaklarından dökülürse, kıyamet günü Allah o yüzü rezil, perişan etmez.  Ya Rabbi, bana emrettin, emrettiklerini yerine getiremedim. Nehyettiklerinden sakınamadım. Aciz kulun olarak huzuruna geldim, günahlarımı itiraf ediyorum.  Rızkın azalınca bil ki kusurlarındandır. Estağfirullah de.  Bir kimsenin kalbine kibir girerse, illa aklında az veya çok noksanlık var demektir.   Bir alimin ölmesi, şeytana 70 âbidin ölmesinden daha sevimlidir. Oğlu Cafer’i Sadık’a şöyle demiştir: ▪ Allahu Teala rızasını ibadette, taatte gizledi. Onun için hiçbir ibadeti, hayrı küçümseme! Belki onunla Allah senden razı olur. ▪ Gazabını günahlarda gizledi. Hiçbir günahı küçümseme. Olur ki, o küçümsediğin günah sebebiyle Allah (c.c) gazap edip seni cehenneme gönderir. ▪ Allah (c.c) evliyasını da insanlar içerisinde gizlemiştir. Hiçbir mü’mini küçümseme, hor görme! Belki küçümsediğin kişi, Hakk’ın veli kulu olabilir.  Dünya uykuda gördüğün rüyaya benzer. Uyandığın zaman hiçbir şey kalmamıştır.

Firaset-ül Mü’minin

321

 Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen, senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yani sen onu ne kadar seviyorsan, o da seni o kadar seviyor demektir.

6) CA’FER-İ SADIK (R.A):
 Vefatından az önce oğlu Musa Kâzım’ı yanına çağırarak ona şöyle nasihatte bulunur:  Ey oğulcuğum, Allahın verdiğine kanaat edeni Allah zengin eder. Başkasının eline göz diken fakir olarak ölür. Süfyan-ı Servi şöyle der:  Cafer-i Sadık’ın şöyle dediğini duydum:  Zamanımızda kurtuluşu bulmak çok zordur. Kurtuluş, olsa olsa, gururu ve benliği atmakta olur. Eğer kurtuluşu yine bulamazsan onu dünyadan uzaklaşarak bulabilirsin.      Eğer rızkında daralma olursa, O’na çokça istiğfarda bulun. Amelsiz dua eden, yaysız ok atan gibidir. Akıl kadar bereketli, zenginlik yoktur. Ahmaklık kadar değersiz yoksulluk yoktur. Fikir edinmek, konuşup görüşmek kadar güçlü yardım olamaz.

 İnsanlar helâk oldular. Çünkü sormadılar. Bu ilmin kilidi vardır. Onun anahtarı sormaktır.    Değerli olmak istiyorsan yumuşak ol; rüsvay olmak istiyorsan sert ol. İnsanın bencilliği onun aklının zayıflığına delildir. Cahiller arasında yaşayan âlimler garip sayılır.

7) MÛSÂ KÂZIM (R.A):
 Tenhada bir kişiye öğüt veren, onu kazanmış olur. Halk arasında öğüt veren onu kınamış olur.  Ahireti seven, dünyadan gelen belâları sabırla karşılar.  Aceleciliği terk etmek, yapacağı işlerde başkalarına danışmak ve azmettiğinde Allah’a tevekkül etmek, kişiye yakışan üstün hasletlerdir.  Ziraat yumuşak toprakta olur. Taşın üzerinde değil. Böylece ilim ve hikmet de alçak gönüllülerde olur. Kibirlilerin kalbinde değil.

8) ALİ RIZA (R.A):
  Herkesi dostu aklıdır; cehalet de düşmanıdır. İnsanlara sevgi beslemek aklın yarısıdır.

322

Firaset-ül Mü’minin

 Akıllı kişi, yeterinden daha azı ile yaşayan ve her an ölüme hazır olan kişidir. Kanaat insanı koruyan bir zırhtır. Çalışmak ise dünya ehline kul olmaktan insanı kurtarır. Kerim insan, alçaklara el açmayandır.  Bir yudum su ile bile olsa akrabalık bağını koparma. Akrabalık bağını korumanın en üstün derecesi onu üzmemektir.  Sabırlı olmak ve susmak dini anlamanın alâmetlerindendir.

9) MUHAMMED CEVÂD (TAKİYY) (R.A):
 Şükür anlatmanın süsü, gönlü alçak olmak, ilmin süsü, güzel ahlâk da aklın süsüdür. Güzel ahlâklı olan, tatlı dili ve aklının kemaliyle bilinir.  Tevbenin geciktirilmesi gaflettir. İşi sonraya bırakmak, yarın yaparım demek şaşkınlıktır.  İlimsiz amel edenin, bozdukları, yaptıklarından fazladır. İnsanı Allah (c.c) katında yükselten şey, onun takvasıdır.         Fırsatlar bir ganimettir. Müminlerin amel defterlerinin güzelliği, güzel ahlâkına bağlıdır. Allaha ihtiyacını arz edene, insanlar ihtiyaçlarını arzeder. Allahtan korkanı insanlar sever. Zulümle amel eden, zalime yardım eden, zulme razı olan, hepsi ortaktır. Üç şey kimde olursa pişman olmaz. Aceleyi terk eden, meşveret yapan, Allaha tevekkül eden. İnsanın günahlarla manen ölmesi, hakikî ölümden daha büyük bir ölümdür.

 İnsanın ömrünün Salih amellerle bereketlenmesi, ömrün uzun olmasından hayırlıdır.

10) ALİ HÂDİ (NAKİYY) (R.A):
 Nerede aile halkın? Nerede sırmalı elbiselerin, yaldızlı taçların? Nerede tüllerle örtülüp altın peçelerle korunan yüzün? Şimdi o yüzlerin üzerine üşüşmekte böcekler.  Evleri bomboş, içindekilerse mezarlarında yatıyorlar. Göçtüler, göçtüler.

11) HASAN-İ ASKERİ (R.A):
 Bütün dünya ve dünyada ne varsa hepsi bir lokma olsa, bende o bir lokmayı alıp, iman ve irfan sahibinden birine versem yinede onun hakkını ödeyememekten korkarım.  Sana öğüt verir gibi görünse de, cahillerin sohbetinden uzak dur.

Firaset-ül Mü’minin

323

12) MUHAMMED MEHDÎ (R.A):
 Muhammed Mehdî Hasan Askerinin oğludur. H. 255 yılında doğmuş. Annesi Nercis hatundur.53

***
Gençlerimiz Hakkında Üzerimize Düşen Görevler:

Biraz da dinimizin selâmeti, toplumumuzun huzura kavuşması için önemli olduğuna inandığımız hizmet şekillerinden bahsedelim: Özellikle gençlerimizin güzel bir dini eğitim almalarını sağlayalım. Yetişen gençliğin kalbine Allah korkusu yerleştirilmezse, vatan ve milleti korkunç günler bekliyor demektir. Gayrimüslim ülkeler dahi suç oranını düşürmek için kendi gençlerine din eğitimi vermeye çalışıyorlar. Onlar dahi biliyorlar ki Allah’tan korkandan zarar gelmez. Onların başına polis dikmeye gerek yoktur. Allah beni görüyor düşüncesi onu kötülüklerden alıkoymaya yetiyor. Allah’tan korkmayan insanlar âdeta suç makinesidirler. Gerçeğe bakılırsa dünyada biraz huzur ve sükûnet varsa o da Allah’tan korkup ahiret inancı taşıyan insanlar sebebiyledir. Bu sebeple gençlerimizi eğitirken sadece dünyalık bilgiler verilip din, iman, edeb, terbiye aşılanmazsa topluma, vatana faydalı değil zararlı bir fert olurlar. Okuyup ta terör estiren pek çok insan var. Kimyayı, fiziği öğreniyor faydalı hizmetlerde bulunacağına bomba yapıyor. Ama Manevi bilgilerle de donatılırsa o zaman bilgisini güzel gayelerde kullanma bilinci yerleşir. Çoğu zaman televizyon haberlerinde üniversite gençlerinin sövmelerini, birbirleriyle olan kavgalarını, birbirlerine olan nefretlerini görüyoruz. İslami terbiyeyi iyi bir şekilde almamış olan bu gençlerimiz acaba kendi öğrencilerini nasıl edeplendirecekler, nasıl toplumun birlik, beraberlik içersinde kardeşçe yaşamalarına faydalı olacaklar? diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Nedense bazıları yine de dindar insanların çoğalmasını istemiyorlar. Acaba şu: Allah’ı, Peygamberi tanımayan, elinde içkisi olup her yere dehşet saçan gençleri yetiştirmeye çalışanlar ne düşünüyorlar? Günümüzde her gün şiddet ve suç oranlarının artması, ahlâken büyük bir çöküntünün oluş sebebi: “Manevî boşluğun doldurulamayışı ve dinsizliği pompalayan zihniyettir.” Şu inkârcı olup dini istemeyenlerin aklına şaşılır doğrusu! Bunlara kalsa tüm gençleri Allah inancından uzaklaştırıp bir boşluğun içerisine atıverirler. Hâlbuki bunlar düşünmüyorlar ki, insanların kalbinden Allah inancı, Allah korkusu çıkarsa, dine, peygambere saygı olmazsa o ülke yaşanmaz hale gelir. Herkes birbirini kırıp geçer. Kendileri bile evlerinde rahat uyuyamazlar!

53

Alevilik ( Burhan Bozgeyik)

324

Firaset-ül Mü’minin

İnançlı insanlardan topluma hiç bir zaman zarar gelmez. İnançsız kişilerden de her türlü kötülük beklenir. Onun için şöyle demişler: “Kork Allah’tan korkmayandan; korkma Allah’tan korkandan.” Radyo haberlerinde şöyle bir olay anlatıldı: Adamın birisi Türkiye’nin pek çok şehirlerinde yıllarca hırsızlık yapmış olduğu halde iken, günün birinde ibret verici bir rüya görür. Ve o rüya, o şahsın yapmış olduğu yanlışları anlayıp, pişman olmasına ve sonunda da ciddi bir şekilde tevbe etmesine sebep olur. Artık gerçekleri anlayan bu kulun kalbine Allah sevgisi ve günahlarından dolayı da Allah korkusu girer. Ve bu genç geceleri rahat bir şekilde uyuyamaz olur. Mallarını aldığı kişileri sıkıntıya sokup, kulların hakkını boynuna geçirdiği için hep rahatsızlık duyar. Ve daha sonra çalışıp kazandığı paraları şehir, şehir, sokak, sokak gezip, kimlerinin malını almışsa onları geri ödemeye başlar. Karşılarında böyle bir şahsı gören mal sahipleri duygulanmış, kimileri de parayı almayıp haklarını helâl edivermişler. İşte bir insan Allah-u Teala’yı tanıyıp, onun Resûlüne tabi olduktan sonra kimseyi incitemez. O ancak insanlığın faydasına çalışabilir. ”Gençleri dini eğitim almayan ülkelerde adam öldürme, hırsızlık, içki, kumar, zina, faiz, zulüm gibi günahlar son safhada. Halen gençleri dinden, imandan uzaklaştırmak isteyen insanlar hangi akla hizmet ediyorlar? Allah-u Teala’nın mülkünde, ona karşı geliyorlar, onu inkâr ediyorlar. Cenab-ı Hakkın yarattığı kâinatta yaşıyorlar, onun suyunu içip havasını teneffüs ediyorlar. Onun nimetlerini yiyorlar, sonra da kendilerini yaratanı inkâr ediyorlar. Bu kullar acizliklerini görmüyorlar. Acaba Cenab-ı Hak havasını kesse, suyunu yerin derinliklerine çekse, yağmuru yağdırmayıp yeryüzünü çöle çevirse bunlar ne yapabilirler? Acaba yerde felç olsalar, yürümekten aciz kalsalar ne yapabilirler? Keşke acizliklerini anlayabilseydiler! Kâinattaki her canlı Allah-u Teala’ya muhtaçtır. Evet, gençlerimizin dini bir eğitim almalarına yardımcı olalım. Hem dünyayı, hem ahireti ihya eden gençler olsunlar. Vatana, millete faydalı birer fert olsunlar. Genç Osmanlar gibi gençler yetişsinler. Davullar vuruyor, tellallar, sadrazam (başbakan) Hüsrev paşa’nın emrini herkese duyuruyordu: Ey ümmeti Muhammed! duyduk duymadık demeyin. Bağdat’a sefer var. Sadrazam efendimiz gün görmüş, devran sürmüş olanların orduya katılmalarını emir buyuruyorlar. Bıyığında tarak durmayanlar orduya giremeyecekler. Girerlerse sonrası kötü olacak. Duyduk duymadık demeyin. Genç Osman da duymuştu bunu, duymuştu; ama muharebeye katılmak istiyordu. Gizlice orduya girdi. Derken, bir gün sadrazam onu gördü. At üstünde bir şahin gibi duruyor. Düşmana göz açtırmıyordu. Şu yiğit kimdir? diye sordu. Genç Osman’dır, dediler. Büyük kahramanlıklar gösterir. Hüsrev Paşa kaşlarını çattı:

Firaset-ül Mü’minin

325

Ne söz dinlemez şeydir bre! Biz bıyığında tarak durmayan orduya girmesin diye ferman etmedik mi, tellallar bağırtmadık mı? Cenk (savaş) durunca tez bana getirin. Savaş akşama doğru durdu. Genç Osman’a haber salındı: gelsin sadrazam paşa kendisi ile görüşecek. Genç Osman geldi. Paşa ile etrafındaki kumandanları selamladı sonra dimdik ayakta durdu. Hüsrev Paşa: — Adın nedir? Diye sordu. — Genç Osman derler efendimiz. — Peki, bıyığın da tarak durmayanlar, orduya katılmasın diye ferman ettiğimizi duymadın mı? — Duydum efendim. Paşa hiddetle ayağa fırladı: — Hay bre! Duydun da ne diye katıldın? — Paşa hazretleri, benim bıyığımda tarak durur. Paşa hayretler içerisinde baka kaldı. Delikanlının bıyığı yoktu, gencecikti daha. Gülümseyerek sert kemikten yapılmış tarağını genç Osman’a uzattı. — Al sana tarak, görelim bıyığında duracak mı? Genç Osman hiç duraksamadan tarağı aldı ve sert bir hareketle üst dudağına sapladı. Kan ağzının iki yanından akarken paşaya gülümsedi: — Gördüğünüz gibi bıyığımda tarak duruyor paşam. Emrinize karşı gelmiş değilim. Bütün dileğim vatanıma, milletime hizmet etmektir. Hüsrev Paşa ile bütün beylerin, paşaların gözleri bu manzara karşısın da yaşarmıştı. Hüsrev Paşa delikanlıyı kucakladı ve alnından öptü. — Bu orduda senin gibi yiğitler olduktan sonra elbette Bağdat bizim olacaktır, dedi. Ruhsat verdim gidebilirsin. Ertesi gün savaş bütün şiddetiyle tekrar başladı. Genç Osman en önlerdeydi. ”Allah Allah!”sesleri ile atılıyor, düşmanı kırıp geçiyordu. Birden sancaktarın vurulduğunu gördü. Sancağı kaptığı gibi, ”Allah Allah!”diye naralar atarak kaleye tırmandı. Sancağı burca dikti. O da can yerine saplanan hain bir kurşunla şehit oldu. Ama namı yüzyıllar boyu dillere destan oldu. İşte bu düşüncede olan gençler yetiştirelim. Ve onları daha başka faydasız ve yanlış inanç ve düşüncelerden korumaya çalışalım. Gençlerimizi fala, burçlara bakarak gaybi (gelecekle ilgili) bilgiler elde edebileceklerine, aynı zamanda gaybtan haber verdiğini iddia eden falcılara, cindarlara inandırmaya çalışıyorlar. Böylelikle inançlarını bozmak istiyorlar. Her Müslüman bilmeli ki, gaybı (gelecekte ne olacağını) sadece Cenab-ı Hak bilir. Onun için gençlerimiz; böyle gayptan haber verdiğini iddia edip milletin sırtından para kazanmaya çalışan cindar, kâhin, falcı gibi kişilerden uzak dursunlar. Bunlara

326

Firaset-ül Mü’minin

inanmanın dinimizde yasaklandığını bilsinler, kendi kendilerini faydalı eserler okuyarak yanlış inançlardan korusunlar. Aynı zamanda gençlerimiz dinimizde ruh çağırmakla ilgili bir inancın olmadığını bilsinler. Böyle yalanlara inanmasınlar. Ruhlarla görüştüklerini söyleyenler, şeytanın ve cinlerin hilesine kanıyorlar. İslam’da kabul edilmeyen bir diğer inanç şekilde, eski ilkel kavimlerde ortaya çıkmış olan tenâsühtür. Tenâsüh, (öldükten sonra ruhun tekrar bir başka bedende dünyaya dönmesine inanma) gibi batıl ve saçma bir inançtır. Hâlbuki, tenâsüh’e, inanan ahireti, kabir azabının ve sualinin hak oluşunu, oradaki nimetlenmeyi inkâr etmiş olur. Bu inanç doğru olsaydı, insan nüfusunun hiç artmaması icap ederdi. Hâlbuki dünya nüfusu durmadan artmaktadır. Böyle ölen ruhların tekrardan geri dönmesi mümkün olsaydı, o zaman herkes kendi sevdiklerini aramakla uğraşırdı. Geri dönmek olsaydı, insanlar nasıl olsa geri geleceğim deyip günahlara devem ederdi. Birde bu dünyasında imtihan olduğumuz için gizlilik esastır, öldükten sonra dünyaya gelen için artık gizliliğin, gabya inanmanın bir anlamı kalmaz. Bu inanç, Ayet54 ve Hadisi şeriflerde açıkça belirtildiği üzere İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir inanç şeklidir. Diğer semavî dinlerde de bu inanç şekli yoktur. Müslümanlar böyle batıl inançlardan kendi kendilerini korumalıdırlar. Bir de geçlerimizi loto, toto, at yarışları ve milli piyango gibi kumar oyunlarıyla yıpratmak istiyorlar. Bunlar hem haram ve hayırsız paralardır. Dünyada bela, ahirette azaptır. Müslüman’ım diyen gençler böyle haram ve kirli paralara tenezzül etmemelidirler. Kumarlarla elde edilen paralar haksız kazançlardır. Çünkü kumarlarda, bu tür çekilişlerde birileri kazanır; birileri de kaybeder. Tembellikle para kazanıp zengin olmayı aklınızdan silin. İnsanlara faydalı olarak kazanın; zarar vererek değil, paranın her zaman huzur ve mutluluk getirmeyeceğini bilin. Bu yollarla para kazanan insanların pek çoğunun başı belâlardan kurtulmamıştır. Hatta bazıları da niçin haram olsun ki, diyor. Böyle diyen kişi harama helâl dediklerinden, Allah korusun imanlarından da olurlar. Onun için dinimizi iyi öğrenelim, nerede günaha girdiğimizi, nerede imana zarar geldiğini bilelim, ağzımızdan çıkan lâfları düşünerek kullanalım. Bazıları da şeytanın hilelerine kanıp şöyle diyor: Şayet bana milli piyangodan, totodan, lotodan para çıkarsa: Hacca giderim, cami yaptırırım, fakirlere yardım ederim. Hâlbuki böyle düşünen ve konuşan kişi günaha girer. Çünkü haram malla sevap kazanacağını uman kişilerin imanlarının gittiği fetva kitaplarında açıkça belirtilmiştir. Öyleyse gençlerimizi günah çukuruna yuvarlanmalarını engelleyelim. Bu hususta yayın vasıtalarından da istifade edelim. Din düşmanlarının çalışmalarına karşı bir alternatif oluşturalım. Onların silâhıyla kendilerine
Secde sûresi, âyet: 12,13; En’âm sûresi, âyet: 27-30

54

Firaset-ül Mü’minin

327

karşılık verelim. Gençlerin zihinlerini batıl inançlardan uzak tutalım. Çünkü “zihinlerin işgali toprak işgalinden daha tehlikelidir.” Bizler insanların günahtan korunmalarına çalışırken bir de imandan mahrum olanlara ne gibi bir hizmet sunabiliriz onun da çarelerini arayalım. Bu konuda dini eğitim almış gençlere çok görevler düşmektedir. Bu gençler dinlerinin emirlerini ciddî bir şekilde yaşayıp arkadaşlarına güzel örnek olmalı, onları da Hakkın yoluna çağırmalıdırlar. Bizler dinini güzel yaşayan Müslümanlar olursak, hareketlerimizle gayrimüslimlere örnek olursak belki onlara da iman nasip olur. Bilakis yurt dışında yaşayan insanlar gayrimüslimlere güzel örnek olmalıdırlar ki, onlar da bu güzel dini araştırsınlar da hidayete ersinler.
“Eğer biz ahlak-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin Kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek, Sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.” Risale-i Nurdan Vecizeler

Hâlihazırda Müslümanlara büyük bir vazife ve sorumluluk düşmektedir. İslamiyeti güzel temsil edemeyenler, İslam’ın güzelliğine perde olmaktadırlar. Hâlbuki Müslüman’ın vazifesi, İslam’a perde olmak değil; ayna olmaktır. Zira en güzel tanıtım sözle değil; yaşamakladır. Nice gayrimüslimler İslam’a girdikten sonra canla başla İslam’a hizmete ve insanlığın kurtuluşuna çalışıyorlar. Bizler de İslam’ın kıymetini anlayıp onu insanlığın istifadesine sunmaya çalışalım. Hizmet ehli olmak, en güzel fedakârlık örneğidir. Hizmet konularında da çalışmalar yapmalıdır. Bilakis Diyanet İşleri Başkanlığına büyük görevler düşmektedir. En azından yayınlanmamış olan dilerde Kur’an-ı Kerim mealleri yazılıp internette yayınlanmalı, bunun yanında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’i ve İslam’ı tanıtan eserler mümkün olduğu kadar tüm dillerde yazılıp internet kanallarıyla tüm insanların istifadesine sunulmalıdır. Sadece çoğunluğu İngilizce olan eserler kâfi gelmemektedir. Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığından daha pek çok hizmetler bekliyoruz: Meselâ: a) Üniversite gençlerine sahip çıksınlar. Onların hem dinlerini yaşayıp hem de eğitimlerini devam ettirebilmeleri için uygun barınma yerleri temin etsinler. Böylelikle haramdan sakınan, insanları doğru yola çağıran gençler olsunlar. Yani bunu yapmakla gençlerin şuurlu, faydalı ve hizmet ehli bir insan olmalarını sağlamış olurlar. b) Ülkemizdeki Alevi vatandaşlara ve göçebe şeklinde yaşayan insanlara dini eğitimlerini doğru olarak alabilmeleri için yardımcı olsunlar. c) Televizyondaki ahlâk bozucu yayınlara karşı; kendileri de güzel ve ilmi yayınlar yapsınlar. Bir alternatif oluştursunlar.

328

Firaset-ül Mü’minin

ç) Kız Kur’an kurslarına çok önem verip, yetişen kızlara dine hizmet etme şuuru aşılasınlar. Çok şık ve dar mantolar giyinip erkeklerin dikkatlerini üzerlerine çekmelerinin caiz olmadığını, eşarplarının altında saçlarını topuz edip belirtmelerinin yanlış olduğunu söylesinler. Özellikle Hoca hanımlar, onlara giyimleriyle, bilgileriyle, güzel ahlâklarıyla örnek olmalıdırlar. Bu tesettür konusunda büyük yanlışlıklar yapılıyor. İslâm’ın bizden istediği giyim şekline çokta dikkat edilmiyor. Bazı bayanlar mantoda giyse çok şık giyiniyor, giydikleri eşarplar çok dikkat çekiyor. İslâm’da belli bir giyim şartı getirilmemiş; ama bu konuda dikkat edilmesi gereken kaideler konulmuş. Tesettürde vücut hatları belli olmamalı denilmiş; ama vücut hatlarımız belli oluyor, çok şık olup erkeklerin dikkatlerini üzerlerine çekmemeli denilmiş; ama renkli eşarplar, şık mantolar dikkat çekiyor. Bazıları; “güzel giyinelim ki tesettüre özensinler” diye düşünseler bile bu düşünce çokta sıhhatli değil. Öyle bir durum oluşmuş ki; kapalı bayanlar açıklardan çok daha dikkat çeker hale gelmişler. Bayan hocalarımızdan bile bunlara dikkat etmeyenler oluyor. Bu hususa başta bayan hocalarımız dikkat etsinler, kızlarımıza güzel örnek olsunlar. Bu gibi konularda hep tavizlerle, ruhsatlarla amel etmeyelim. Taviz verdikçe diğer tavizlerin arkası geliyor. Her konuda helâl değil mi deyip azameti veya en güzeli terk etmeyelim. Takva neyi gerektiriyorsa ona göre yaşayalım. Sade giyimleri tercih edelim. Yani en güzel neyse onu yapmaya gayret sarf edelim.
“Küçük günahları küçümseme, çünkü onlardan büyük günahlar dallanır, budaklanır.” (Süfyan-ı Sevri)

Bir de yetişen kızlarımızın Peygamber (a.s)’ın övdüğü hanımlardan olabilmeleri için; ilimle beraber, güzel ahlâkın, geçimli ve mütevazı olmanın, bunun yanında kocanın, anne ve baba hakkının önemini de öğretmeyi ihmal etmeyelim. Bir başka husus: Artık hocaların toplantıları da çoğu zaman bayan ve erkek şeklinde karma oluyor. Bu da çok uygun değil, ona da dikkat edilmesini ve bu konu üzerinde de düşünülmesini rica ediyoruz. En azından Kur’an Kursu hocalarımızın sade, geniş ve mat renkler tercih etmelerini istiyoruz. Rengârenk eşarplardan ziyade hepsinin aynı renk ve aynı sadelikte dikkat çekmeyen başörtüleri kullanmalarını, başörtülerinin de omuzlarının üzerine dökülmesini ve bu sadeliğin önemini diğer bayanlara da öğretmelerini istiyoruz. Bir din muallimesi, bir Müslüman hanımı oldukları hareketlerinde belirdiği gibi, giyimlerinde de belirsin. d) Temel dini eserleri bastırıp uygun fiyatlarla halkımızın istifadesine sunsunlar. Özellikle halkımızın çokça sordukları sorulara verilen cevapları sorulu cevaplı bir kitap haline getirip görevlilerin istifadesine sunsunlar. Bu konuda küçük kitapçıklar hariç ciddi bir şekilde hazırlanmış bir eser göremedim. Bir de diyanete halkımız soru sordukları zaman, sorulara cevap