P. 1
Sabahattin_Ali_Kürk_Mantolu_Madonna

Sabahattin_Ali_Kürk_Mantolu_Madonna

|Views: 621|Likes:
Yayınlayan: kewsernc

More info:

Published by: kewsernc on May 22, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/15/2013

pdf

text

original

SABAHATTİN ALİ

B Ü T Ü N Y A P I T L A R I R O M A N

KURK MANTOLU MADONNA Sabahattin Ali 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu, 2 Nisan 1948'de Kırklareli'nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu'nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat'ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nca Almanya'ya gönderildi. 1930'da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde memurluk ve Devlet Konservatuvarı'nda dramaturgluk yaptı. 1945'te Bakanlık emrine alındı, İstanbul'da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948'de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir'de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930'lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr'da toplamıştı (1934). Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Ma-donna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı. Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi'nde, sonra Cem Yayınevi'nde yeniden basıldı. Bu arada Hikmet Altınkay-nak'ın Sabahattin Ali-Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1987) derlemesi de adı geçen dizide çıktı. Yazar üzerine incelemeler arasında Kemal Sülker'in Sabahattin Ali Dosyası (1968), Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali/Hayatı, Hikâyeleri, Romanları (1974), Kemal Bayram'm Sabahattin Ali Olayı (1978), Filiz Ali Laslo ile Atilla Özkırımlı'nın Sabahattin Ali (1979), Reşit M. Ertüzün'ün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği (1985), Filiz Ali'nin "Filiz Hiç Üzülmesin" (1996), Ramazan

Korkmaz'ın Sabahattin Ali (1997) adlı kitapları ve Almanya'da yayımlanan Elisabeth Siedel'in Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist adlı çalışması sayılabilir.

Sabahattin Ali'nin YKYdeki öteki. kitapları: Bütün Öyküleri I (1997) Bütün Öyküleri II (1997) içimizdeki Şeytan (199 8) Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998) Kuyuçaklı Yusuf (1999) Bütün Şiirleri (1999) Çakıcı'nın İlk Kurşunu (2002) .

SABAHATTİN ALI Kürk Mantolu Madonna ROMAN ODO İSTANB UL .

967 Edebiyat . Baskı: İstanbul. Şti. Şubat 1998 15. Baskı: istanbul. 1997 Bu kitabın telif haklan Onk Ajans Ltd. Eylül 2004 ISBN 975-363-802-7 © Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A. aracılığıyla alınmıştır..Ş.Ş. 285 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: (0 212) 2 52 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 29 3 07 23 .250 Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali Genel Tasarım: Faruk Ulay — Kapak Tasarımı: Nahide Dikel Baskı: Şefik Matbaası Marmara Sanayi Sitesi M Blok No: 291 İkitelli/İstanbul 1. Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Caddesi No. 1943 YKY'de 1.Yapı Kredi Yayınlan . Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A. Baskı: Remzi Kitabevi.

Şimdiye dek çoğunlukla. sanatçı ruhunun tutkulu derinlikleri ile ülke gerçeklikleri karşısındaki toplumsal bilinci arasında kimi zaman kurabildiği uyumlu denge. pek tabii ki her ikisi de gerçek ve güçlü edebiyatçı kimlikleriyle. yalnızca Sabahattin Ali ile Sait Faik değil. 5 . onu modern edebiyatımızın kolayca etiketlendirile-meyecek öncü yazarlarından biri olarak. çeşitli yönleriyle bugün yeniden. edebiyatı edebiyat dışı alanların hizmetinde. Türk öykü edebiyatının iki karşıt eğiliminin temsilcileri olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. gizemli yönleri hala tam aydmlatılamamış trajik ölümü. Sabahattin Ali'yi "toplumcu" etiketleriyle özetlemekte. birini Sabahattin Ali'nin. bu sığ değerlendirmeyi çok aşmakta. karamsar ve melankolik bir ruhun patlamaları şeklinde kendini gösteren iç derinliği. Çağdaş öykü edebiyatımızın 50'li yıllardan bu yana ürün veren ustalarını da. ikincil bir "misyon" olarak kabul eden böylesi önyargılı bir yaklaşımla. diğerini Sait Fa-ik'in temsil ettiği iki farklı -neredeyse karşıt. kimi zaman da bireyin iç dünyasına eğilen şikayetçi. Bu yaklaşım Sait Faik'i "bireyci". hatta yapıtlarından çıkarılabilecek pek çok örnekle neredeyse geçersiz ve anlamsız kılmaktadırlar. yeni bir edebiyat merceği altında incelenmeye değer kılmaktadır. aynı sığ yaklaşımın bir sonucu olarak görülebilir.Önsöz Sabahattin Ali'nin talihsizliklerle örülü yaşamı. oldukça kaba ve şematik bir yaklaşımla. Kuşkusuz.çizgi üzerinde görme ve öyle değerlendirme eğilimi de. hep Sait Faik ile birlikte. hiçbir gerçek yazar gereği gibi değerlendirilemez.

roman ya da uzun hikaye. ondokuzuncu yüzyıl Rus anlatı edebiyatının -özellikle de Dostoyevski ve Gogol'ün. Roman. ailesi tarafından 1980'li yılların başında kurulmuş olan ödül kurumu ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. Ama yazar olarak. Ama kurgu ve yapı olarak hikayelerinden farklı olan bu eser. elbette toplumcudur. sınırları kalın çizgilerle belirlenmiş bir akımı içerisine hapsedilmesi ve orada tutulması. atmosferi ve yarattığı etki ile. Kürk Mantolu Madonna (1943). edebi kişiliğine karşı haksızlık olacaktır. Evet. yeni bir işe giren bir küçük memurun. yaşamının çileli macerasını belirleyen yazgısı ile olsun. Seçici kurul üyelerinden biri olarak katılımcıların ürünlerini değerlendirme fırsatı bulduğum bu ödül. Kuyucaklı Yusuf (1937) ve İçimizdeki Şeytan (1940) ile birlikte. Türk edebiyat ortamından bu olanağı da esirgedi. o dünyaya ve hayata bakışı ile olsun. Yazarın Berlin'de geçirdiği iki yıllık (1928-30) öğrencilik döneminin esinlemiş olabileceği bu uzun öykünün ilk çeyreğinde. öykü dalının yanısıra inceleme ve eleştiri dalında da özendirici olabilseydi. bu edebiyatımız için gerçek bir kazanç olacaktır. memuriyet yaşamının küçük ve dar dünyasını ve karşılaştığı hiç de ilginç biri gibi görünmeyen bir başka küçük memuru -Raif efen6 . Sabahattin Ali'nin roman türündeki eserlerindendir. Kültür ve sanat alanlarında 80'li yıllarda başlayan ve giderek tırmanan vurdumduymazlık. yeni bir okur kuşağı için Sabahattin Ali'nin yeniden keşfedilmesi olanağını yaratabilirse. İkinci Dünya Savaşı'nı önceleyen yıllarda yaşanmış tutkulu ve marazi bir aşkı eksen almakta. Eserlerinde bu bilincin yansımalarına elbette rastlanmaktadır. Eserlerinin yeniden yayımlanması.çağrışımlarını taşımaktadır. yaşadığı ve edebi eğilimler üzerinde etkisini sürdürdüğü dönemin. belki bugün bu değerli yazarımızı bize yeni bir ışık altında gösterecek ilginç çalışmalar derlenebilecekti. Sabahattin Ali'nin yüzeysel olarak "toplumcu yazar" etiketiyle özetlenmesinin te-melsizliğini gösteren güçlü bir örnektir. Belki.Romanlarından çok öyküleriyle tanınmış olan Sabahattin Ali adına. -kendisinin de yaptığı gibi— Kürk Mantolu Madonna'ya uzun hikaye (novella) demek daha doğru olur. kendini.

tanıttığı neredeyse bütünden bağımsız gibi görünen bölüm yer almakta. müthiş iptilasının 7 . Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız. Hatta pek alelade. 20 Haziran 1933 tarihini atarak başladığı bu defterde Raif efendi. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. anlatıcının kendisinin de. on yıl öncesine dönerek. biraz i dünyadan uzak. böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla. Ne zaman kendimle baş başa kalsam. hiçbir hususiyeti olmayan. bu anlatıcının. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Raif efendinin saf yüzü. Yazarı da etkilemiş olduğunu düşünebileceğimiz esin kaynağına ilişkin bir ipucunu Raif efendinin defterindeki şu satırlarda bulabiliriz sanıyorum: "Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık. fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım.d iyi. oldukça saf bir talebeye âşık oluyor. hiç de sık rastlanmayan özellikleriyle Türk romanının çok özgün bir karakteri olan Raif efendiyi okura: ""Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Turgenyef'in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. tamı tamına böyle biri olduğu izlenimini ediniyoruz. bir Rus öyküsünden fırlamışa benzeyen ve o öykülerdeki anlaşılmaz hummalı hastalıklardan biriyle ölüm döşeğine sürüklenen Raif efendinin siyah kaplı bir deftere döktüğü tutkulu aşk hikayesi. İlk 60 sayfalık bölümde. Daha ilk satırlarda. hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?'" cümleleriyle tanıtıyor. Romanın esas gövdesini oluşturan ikinci bölüm ise. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Berlin'de bir resim galerisinde rastladığı bir kürk mantolu kadın portresinin ruhunda ateşlediği tutkuyu ve o portrenin ressamı ve modeli olan gizemli kadınla yaşadıklarını hikaye ediyor. buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor.

gerçek edebiyat zevkini ancak. yazara ve okura saygısından ötürü kutlamak isterim. edebiyata. ama yine de anlatının özünü yansıtmaya çok elverişli görünen şiirli bir dille. Türk anlatı edebiyatının küçük ve zarif bir mücevheri gibidir. en derin." Süslerden uzak. Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın dil zenginliği ve lezzeti taşıyan bu yapıtlarını "aslından" okumakla tadabileceklerinin bilincinde olmaları. içinden geçenleri söyleyememek. Halit Ziya'lardan Sabahattin Ali'lere. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. onlardan günümüze uzanan. en kuvvetli. en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum. Füsun Akatlı Şubat 2002 8 . dilinde ve anlatımında bir sadeleştirmeye gitmek gibi bir edebiyat barbarlığından kaçınan yayınevini.kurbanı olup gidiyordu. Genç okurların da. altmış yıl sonrasının okuruna sunarken. dünden bugüne düşen ışığın kaynaklarına ilgi göstermeleri kendi kazançları olacaktır. İlk basımı 1943 yılında yapılmış olan bu kitabı. sürükleyici bir 'tahkiye' ile kaleme alınmış olan bu defter. yalın.

KURK MANTOLU MADONNA .

11 . beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Ne zaman kendimle baş başa kalsam. bu meçhul âlemi merak etsek. Raif efendinin saf yüzü. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde. isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu. bunun içinde. hiçbir hususiyeti olmayan. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık. biraz dünyadan uzak. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. onların da birer kafaları.Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak. hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız. muhakkak ki. en basit bir beşer tecessüsü ile. Hatta pek alelade. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir. her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz. dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Beş on kuruş param. Birkaç tanıdık tarafından ara sıra davet edildiğim içki sofralarında dahi vaziyetimin ümitsizliğini unutamıyordum. ne olduğu belli olmayan duman. ** iyimser. acemi bir gülümseme ile: "Fena değil. bana sadece tasarruf için dediler. evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim.. "Vaziyetin nasıl?" diye sordukları zaman. İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu. tezgâhtarlık için müracaat ettiğim mağazalardan ret cevabı alınca yeis içinde gece yarılarına kadar dolaşıyordum. Tek tük muvakkat* işler buluyorum!" diye cevap veriyor ve hemen kaçıyordum.Ankara'da uzun müddet iş aradım.Bir bankadaki küçük memuriyetimden çıkarıldıktan sonra -neden çıkarıldığımı hâlâ bilemiyorum.. fakat yaklaşan kış. istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır yürüyor. yaz aylarını sürünmeden geçirmemi temin etti. Halkevinin camlarından aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş. sedir üzerinde yatmanın sonu gelmesini icap ettiriyordu. akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur. Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek kadar bile param kalmamıştı. toz mudur. 12 . herhangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kam* Geçici. sıkıntımın arttığı ve ihtiyaçlarımın beni bugünden yarma çıkarması bile imkânsız hale geldiği nispette. arkadaşlardan habersiz olarak. benim de çekingenliğim. Ankara'nın harikulade sonbaharını doya doya içime çekerek ruhumda nikbin** bir hava yaratmak istiyordum. arkadaş odalarında. İşin garibi. Sonu çıkmayacağını bile bile girdiğim birçok kabul imtihanlarının hakikaten sonu çıkmayınca nedense gene üzülüyor. Bir gün. akşamüstü. mahcupluğum artıyordu. fakat haftasına yerime adam aldılar. Evvelce bana iş bulmaları için müracaat ettiğim ve hiç de fena muamele görmediğim bazı tanıdıklara sokakta rastladığım zaman başımı önüme eğip hızla geçiyordum.

Nitekim araba beş on adım gittikten sonra durdu. her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. çalıştığı şirketin bazı fabrikalarını dolaşmaktan geliyordu: "Geleceğimi eve telgrafla bildirmiştim. Her şey. üstünde yer yer otomobil lastiği izleri uzanan asfalt. bize gidelim!" Cevabımı beklemeden bana yanında yer açtı. beni çağırıyordu. mektep arkadaşlarımdan Hamdi. Sık sık görüştüğüm Hamdi'yi. "Hayır. para yardımı yapmasını istemeye geldim zanneder diye çekinmiştim.. Güldüm. evine davet ettiğine pişman olmamış olmalı ki. aynı zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olduğunu ve oldukça iyi bir para aldığını biliyordum. geziniyorum!" "Gel. kapısı açıldı. bankadan ayrıldığımdan beri görmemiştim. İşsiz zamanımda kendisine müracaat etmeyişim de hemen hemen bunun içindi: İş bulmasını rica etmeye değil de.. Sokuldum. Yoksa seni davet etmeye cesaret edemezdim!" dedi. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. kılık kıyafetime baktı. "Hiç. Bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. Tam bu sırada yanımdan hızla bir otomobil geçti. Başımı çevirip baktığım zaman camın arkasındaki çehreyi tanıdığımı zannettim. elini dostça bir tebessümle omzuma vurarak: 13 . başını uzatmış. Yolda anlattığına göre.bur yürüyen ameleler. Hayret etti: "Nereye girdin?" İstemeye istemeye cevap verdim: "Açıktayım!" Beni baştan aşağı bir süzdü. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu. herhalde hazırlık yapmışlardır. ayrıldım!" dedim. Makine vesaire komisyonculuğu yapan. "Hep bankada mısın?" diye sordu.

yamalı siyah ço-raplarıyla. Fakat bu sırada beyaz önlüklü.. Bir müddet düşündü. Ne yapacağımı bilmediğim için onlardan birini aldım. etrafıma baktım. fakat şirin bir evde oturuyordu. Galiba zihninden "Buyurun. oturun!" demek geçti. yirmi beş kuruşluk birkaç romanla moda mecmuaları vardı. misafir odasının ortasında dikilip kaldım. Her zaman ihmalkâr olmayan. Üzeri sırma çiçekli lacivert koltuklardan birine oturdum. misafirler tarafından bir hayli hırpalanmışa benziyordu. hanıma ait olduğu anlaşılan bir kitap rafında. Hamdi'ye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi. Duvarlarda aile ve artist fotoğrafları. Sonra. Küçük. ne yapacağımı bilmeden. Bir eliyle ıs14 . Karısı da kapının yanında duruyor ve belli etmeden beni süzüyordu. Demek artık tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. hiç ses çıkarmadan kahve getirdi."Bu akşam konuşup bir çare buluruz.. hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak. daha açmadan Hamdi kapıda göründü. o zamana kadar "siz" diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahbapça "sen" diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek. kenarda. Beni karısına tanıtmadığı için. kimseye haber vermeden gitmeyi ve bu sıkıntılı vaziyetten kurtulmayı düşündüm. aldırma!" dedi. Bir sigara iskemlesinin altına dizilmiş bulunan birkaç albüm. Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu. Gıpta ettim.arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. kalkıp. karşısındakinin sözünü yarıda kesip rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak. Sadece. fakat cana yakın bir karısı vardı. Fakat sonra buna lüzum görmeyerek yavaşça dışarı süzüldü. Biraz çirkin. başörtülü. yaşlı bir köylü kadın. Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki. Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler. Hamdi beni yalnız bırakarak yıkanmaya gitti. hatta bu gibi kaidelere fazlaca dikkat eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu olan Hamdi' nin beni böyle ortada bırakı-vermesinin sebebini düşündüm.

" Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. anlat!" diye sordu.lak saçlarını tarıyor.. Nedense.... beni gör!" Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. "Ara sıra. eriştiği mertebeleri gösterebildiğine. "E. Sen zeki çocuksundur. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi: "Yazı filan yazıyor musun?" dedi. ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. benim halimi düşünerek. Erkenden gel. pek ahmakça olduğunu adamakıllı hissettiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle kendisine daha çok cesaret veriyordum. herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara. bunu burada yüzüne vuramayacağımdan emin olduğu için pervazsızca konuşuyordu. pek çalışkan değildin ama. benim gibi olmadığına seviniyordu. "Hiç!.. nasılsın bakalım. "Bakalım. Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı. alaka ve merhamet göstermek isteriz.. bir şeyler düşünürüz. İhtimal. sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için. Söyledim ya!. hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini. hemen doğruldum ve elimi uzatarak: 15 . Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir.. Şiir. bunun ehemmiyeti yok. Kendisine cevap verilebileceğini.. bilirim. münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden. edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti. "Yarın sabah bana uğra" diyordu. küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığını tavırlarıyla göstermekten de hiç çekinmiyordu. Yahut da. Yüzümde. hikâye!" "Bir faydası oluyor mu bari?" Gene güldüm. O "Bırak böyle şeyleri canım!" diyerek pratik hayatın muvaffakiyetlerinden. Unutma. yahut da.

Ama sen bilirsin!" Beni yemeğe çağırdığını unutmuştum. Adeta nefsime: "Dün akşam ses çıkarmadan dinledin ve onun sana karşı velinimet tavrı takınmasına razı oldun ya. Buna rağmen gittim. Hamdi önünde serili duran bir sürü kâğıt ve içeri girip çıkan bir sürü memurla meşguldü. nedense. Halbuki dün akşam evinden çıktığım sırada buna hiç niyetim yoktu. sen yarın bana uğra! Üzülme canım!" diyerek sırtımı okşadı. haydi bakalım. Bu anda hatırladım. "Olur. Dışarı çıktığım zaman ortalık adamakıllı kararmış. Ertesi gün. bunu sonuna kadar götürmeli. Zaten sarih* bir vâitte de bulunmamıştı. "Bakalım. bir şey düşünürüz. Hademe beni evvela küçük bir odaya alıp bekletti. bir şey yaparız!" gibi her müracaat ettiğim hayır sahibinden dinlemeye alıştığım beylik sözlerle beni uğurlamış-tı. Derin bir nefes aldım. "Neden canım. Hava. sen buna layıksın!" demek istiyordum. belirgin. öğleye doğru Hamdi'nin şirketine gittim. Ağır ağır yürüdüm. Elini sıkmaya cesaret edemeden iskemleye iliştim. İçimde bir ümitten ziyade."Bana müsaade!" dedim.. Kapıya kadar geldim. Ham-di'nin yanına girdiğim zaman yüzümde gene o dünkü ahmakça tebessümün bulunduğunu hissettim ve kendime daha çok kızdım. biraz tozla karışık da olsa. Bana başıyla bir iskemle gösterdi ve işine bakmakta devam etti. Şimdi onun karşısında hakikaten amirim. sokak lambaları yanmıştı.. ** Hakarete uğramış. 16 . kendimi tezlil edilmiş** görmek arzusu vardı. bana fevkalade temiz ve ferahlatıcı geldi. olur. hatta velinimetimmiş gibi bir şaşkınlık duyuyor ve bu kadar alçalan benliğime bu muameleyi cidden layık görüyordum. daha erken. * Açık. Şapkamı alırken: "Hanımefendiye hürmetler!" dedim. Fakat o tamamen unutmuş görünüyordu. Dün akşam beni yolda otomobiline alan mektep arkadaşımla.

Ben müdürle konuştum. bazı küçük ve teferruata ait şeyler bizi ayrı istikametlere alıp götürmüşlerdi... Sonra. ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi. Yüzünde. İşin asıl garip tarafı. Adam eliyle gayri muayyen bir kapıyı gösterdi ve geçti. ne kadar dıştan.. Hadi bakalım!. Muvaffakiyetler!" Koltuğundan kalkmadan elini uzattı. yüzüme o cesur ve manalı gözlerini dikerek ilave etti: "Yani bir iş icat ettim.. Tekrar durdum. Niçin bırakıp gidemiyordum? Kırk lira aylığı mı feda edemiyordum? Yoksa Hamdi'ye karşı ayıp bir harekette bulunmuş olmaktan mı çekmiyordum? Hayır! Aylardan beri süren işsizlik. benim ona dair öğrendiğimiz bazı şeyler. neysek gene oyduk.. buradan çıkınca nereye gideceğimi.. birkaç adım yürüyerek ilk rast geldiğim hademeye mütercim Raif efendinin odasını sordum. Fakat dışarı çıkınca koridorda bir müddet durakladım ve bana tarif ettiği odaya gitmekle burayı bırakıp çıkmak arasında bir hayli tereddüt ettim. Sokuldum ve teşekkür ettim. tayinini yapacağız.. Adeta şirketle bankalar arasında irtibat memuru gibi bir şey. İleride tabii artar. Benim kızgınlığım Hamdi'ye değil. Odanın tenhalaştığı bir anda arkadaşım başını kaldırarak: "Sana bir iş buldum!" dedi.. Dün akşamdan beri ne Hamdi.... nerede iş arayacağı17 . bana iyilik ettiği için. İstediğin kadar şiir yaz. kendime de değil. aramızda ne kadar büyük bir mesele hâsıl olmuştu! insanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar gülünç. ne de ben hakikatte değişmiş değildik. sadece burada bulunuşumaydı.on iki saatten biraz fazla bir zaman içinde.. Fakat sana şimdilik pek fazla veremeyeceğiz: Kırk elli lira. Boş zamanlarında içeride oturur. buna rağmen onun bana dair.. yalnız mevkiinin icaplarını yaptığını ve bunun da belki hakikaten lüzumlu olabileceğini düşündüm. samimi bir memnuniyet vardı. Onun aslında hiç de fena bir insan olmadığını. Yorucu bir şey değil. ikimiz de bu değişikliği olduğu gibi kabul ediyor ve tabii buluyorduk. Bazı bankalarda ve bilhassa kendi bankamızda işlerimizi takip edeceksin. başım önümde. Sonra ağır ağır. kendi işlerine bakarsın....

mı bilmemek... Ve artık tamamıyla pençesine düşmüş olduğum bir cesaretsizlik... İşte beni o loş koridorda tutan ve oradan geçecek olan diğer hademeyi beklemeye sevk eden bunlardı. Nihayet rastgele bir kapıyı araladım ve içeride Raif efendiyi gördüm. Onu evvelden tanımıyordum. Buna rağmen, masasının başına eğilmiş gördüğüm bu adamın başkası olamayacağını derhal hissettim. Sonradan bu kanaatin nereden geldiğini düşündüm. Hamdi bana: "Bizim Almanca mütercimi Raif efen-; dinin odasına senin için bir masa koydurdum, kendisi sessiz sedasız, allahlık bir adamdır, kimseye zararı dokunmaz" demişti. Sonra herkese bay, bayan denildiği bu sıralarda ondan hâlâ efendi diye bahsediyordu. İhtimal bu tariflerin kafamda yarattığı hayal orada gördüğüm kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış adama pek benzediği için hiç çekinmeden içeri girmiş, başını kaldırıp dalgın gözlerle bana bakan zata: "Raif efendi sizsiniz, değil mi?" diye sormuştum. Karşımdaki bir müddet beni süzdü. Sonra hafif ve adeta korkak bir sesle: "Evet, benim! Siz de galiba bize gelen memursunuz. Biraz evvel masanızı hazırladılar. Buyurunuz, hoş geldiniz!" dedi. İskemleye geçip oturdum. Masanın üzerindeki soluk mürekkep lekelerini, çizgileri seyretmeye başladım. Bir yabancı ile karşı karşıya oturulduğu zaman âdet olduğu üzere oda arkadaşımı gizliden gizliye tetkik etmek, kaçamak bakışlarla hakkında ilk -ve tabii yanlışkanaatler edinmek istiyordum. Fakat onun bu arzuyu hiç hissetmediğini ve başını tekrar önündeki işe eğerek ben odada yokmuşum gibi meşgul olduğunu gördüm. Öğleye kadar bu hal devam etti. Ben artık gözlerimi pervasızca karşımdakine dikmiştim. Kısa kesilmiş saçlarının tepesi açılmaya başlamıştı. Küçük kulaklarının altından gerdanına doğru birçok kırışıklar uzanıyordu. Uzun ve ince parmaklı ellerini önündeki kâğıtlar arasında gezdiriyor ve sıkıntı çekmeden tercüme yapıyordu. Ara sıra, bulamadığı bir kelimeyi düşünür gibi gözlerini kaldırıyor ve bakışlarımız karşılaşınca yüzünde gülümsemeye benzer bir hareket oluyordu. Yandan ve tepeden bakınca hayli yaşlı göründüğü halde çehresinin, hele böyle gü18

lüşme anlarında, insana hayret verecek kadar saf ve çocukça bir ifadesi vardı. Sarı ve altları kırpılmış bıyıkları bu ifadeyi daha çok kuvvetlendiriyordu. Öğle üzeri yemeğe giderken, onun yerinden kımıldanmadığını, masasının gözlerinden birini açarak önüne kâğıda sarılmış bir ekmek ve bir küçük sefertası gözü çıkardığını gördüm. "Afiyet olsun!" diyerek odayı terk ettim. Günlerce aynı odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiçbir şey konuşmadık. Başka servislerdeki memurlardan birçoğuyla tanışmış, hatta akşamüzeri beraber çıkarak bir kahvede tavla oynamaya bile başlamıştık. Bunlardan öğrendiğime göre, Raif efendi müessesenin en eski memurla-rındandı. Daha bu şirket kurulmadan evvel, şimdi bizim bağlı olduğumuz bankanın mütercimiymiş, oraya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu arada kıdemli olduğu halde, şuna buna bol bol para savuran şirketin, onun ücretini neden artırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: "Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!" diyorlardı. Halbuki Almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim. Yugoslavya'nın Susak limanı üzerinden gelecek dişbudak ve köknar kerestelerinin evsafına veya travers delme makinelerinin işleme tarzına ve yedek parçalarına dair bir mektubu kolayca tercüme ediyor, Türkçeden Almanca-ya çevirdiği şartname ve mukavelenameleri şirket müdürü hiç tereddüt etmeden yerlerine yolluyordu. Boş kaldığı zamanlarda masanın gözünü açıp, oradan dışarıya çıkarmadan, dalgın dalgın kitap okuduğunu görmüş ve bir gün: "Nedir o, Raif bey?" diye sormuştum. Sanki bir kabahat yaparken yakalamışım gibi kızarmış, kekeleyerek: "Hiç... Almanca bir roman!" demiş ve hemen çekmeyi kapatmıştı. Buna rağmen şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı, çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu. Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktı-C,ı, herhangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; 19

elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemişti. Hulasa, bütün varlıklarıyla: "Biz Frenkçe biliriz!" diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu. Bilgisine dayanarak maaşının artırılmasını istemeyişi, başka ve bol ücretli işler aramayı-şı da, hakkındaki bu kanaati kuvvetlendiriyordu. Sabahları tam vaktinde geliyor, öğle yemeğini odasında yiyor, akşamları, ufak tefek alışverişlerini yaptıktan sonra hemen evine gidiyordu. Birkaç kere teklif ettiğim halde kahveye gelmeye razı olmadı. "Evde beklerler!" dedi. Mesut bir aile babası, diye düşündüm, bir an evvel çoluğuna, çocuğuna kavuşmaya can atıyor. Sonradan hiç de böyle olmadığını gördüm, fakat bunlardan daha ileride bahsedeceğim. Onun bu devamlılığı ve çalışkanlığı, dairede horlanmasına mâni olmuyordu. Bizim Hamdi, Raif efendinin tercümelerinde küçük bir daktilo hatası bulsa, hemen zavallı adamı çağırıyor, bazan da bizim odaya kadar gelerek haşlıyordu. Diğer memurlara karşı daima daha ihtiyatlı olan ve her biri bir türlü iltimasa dayanan bu gençlerden fena bir mukabele görmekten çekinen arkadaşımın, kendisine asla mukabeleye cesaret edemeyeceğini bildiği Raif efendiyi bu kadar hırpalaması, birkaç saat geciken bir tercüme için kıpkırmızı kesilerek bütün binaya duyuracak şekilde bağırması gayet kolay anlaşılabilirdi: İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? Hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse. Raif efendi, ara sıra hastalanır ve daireye gelemezdi. Bunlar çok kere ehemmiyetsiz soğuk algınlıklarıydı. Fakat senelerce evvel geçirdiğini söylediği bir zatülcenp onu fazla ihtiyatlı yapmıştı. Ufak bir nezlede hemen evine kapanıyor, dışarı çıktığı zaman kat kat yün fanilalar giyiyor, dairede bulunduğu zamanlar asla pencere açtırmıyor ve akşamüzerleri boynuna, kulaklarına atkılar dolayıp, kaim fakat biraz yıpranmış paltosunun yakasını iyice kaldırmadan gitmiyordu. Hasta zamanlarında da işini ihmal etmezdi. Tercüme edilecek yazılar bir odacı ile evine gönderilir ve birkaç saat sonra aldırılırdı. Buna rağmen müdürün ve bizim Hamdi'nin Raif efendiye karşı muamelele20

Kendisinin herhangi bir şekilde heyecanlandığını şimdiye kadar gören yoktu. Bir gün gene. yaptığı tercümeleri daktiloya verir ve alırken hep aynı manasız tebessümle rica ve teşekkürde bulunuyordu. ara sıra bu evrakı tanzim edip müdüre veya müdür muavinine izahat vermek için masamın başına geçiyordum. Şirkette pek fazla oturduğum yoktu. Bunu ikide birde yüzüne vurmaktan da çekinmezler. anlayamadığım bir itiyatla birtakım kitaplar okuyor ve akşamları alışverişini yapıp evine dönüyordu. İhtimal. artık ben de Raif efendiden sıkılmaya başlamıştım. tercüme yapan veya çekmesinin gözündeki "Almanca romanını" okuyan bu adamın sahiden manasız ve sıkıcı bir mahluk olduğuna kanaat getirmiştim. bu kadar sessiz ve alakasız bir insanın içinde. işlerini görüyor.rinde: "Bak. o oldum olası böyle yaşamaktaydı. Hâlâ Macar şirketinden gelen mektubun tercümesini getirmediniz!" diye bağırmıştı. Ruhunda herhangi bir şeyler olan bir kimsenin bunları ifade etmek arzusuna mukavemet edemeyeceğini düşünüyor. hastalık zamanları yegâne değişiklikti. hastalıklı haline rağmen atmıyoruz!" demek isteyen bir şey vardı. dedim. birbirine tıpkı tıpkısına benzeyen bu bir sürü günlerin ve hatta senelerin içinde. en haksız ithamlarına hep aynı sakin ve ifadesiz bakışla mukabele ediyor. iskemlesinden süratle doğrularak: 21 . Elimde bir evrak çantasıyla bankaları ve siparişlerini kabul ettiğimiz devlet dairelerini dolaşıyor. gideceğim. bizim odaya kadar gelmiş. oldukça sert bir sesle: "Daha ne kadar bekleyeceğiz? Size acele işim var. birkaç gün yokluktan sonra her gelişinde adamcağızı: "Nasıl? İnşallah artık bitti ya?" diye iğneli geçmiş olsunlarla karşılarlardı. sırf daktiloların Raif efendiye ehemmiyet vermemeleri yüzünden geç kalmış olan bir tercüme için Hamel i. nebatlarınkinden pek de farklı olmayan bir hayat bulunduğunu tahmin ediyordum: Bir makine gibi buraya geliyor. Buna rağmen karşımdaki masada canlı olduğundan şüphe ettirecek kadar hareketsiz oturan. Amirlerinin en yersiz. seni şu mızmız. Öteki. Bununla beraber. Arkadaşların anlattığına göre.

Eline bir kurşunkalem alarak kâğıdı karalamaya başladı. tekrar daktiloların odasına gitti. Hatta dudaklarının kenarında. fakat onun biraz evvel odanın ortasında nasıl avaz avaz bağırdığını gören bir insan için yanılmaya imkân 22 . sarı bıyıklarının hemen alt tarafında. yerine geçerek başını önüne eğdi. Ben. Meraktan yerimde duramıyordum. kendinden emin bir tebessümün belirdiğini görür gibiydim. hatta teker teker araştırılınca belki hiçbir tarafı benzemiyordu. Kalkacağım sırada o doğruldu. yüzünü saran o belli belirsiz gülümsemeden anlıyordum. ben de onlara söyledim!" Hamdi daha çok bağırdı: "Bana cevap vereceğinize size havale edilen işi yapın!" Ve kapıyı vurarak çıktı. karaladığı kâğıdı uzun uzun seyretti. Raif efendi de onun arkasından çıkarak daktilolara tekrar yalvarmaya gitti. bütün bu manasız sahne esnasında bana küçük bir nazar atmaya bile lüzum görmeyen Hamdi'yi düşündüm. hatta hiddete sevk eden o sarsılmaz sükûn vardı. Nihayet kalemi yanına bıraktı. üzerine bir şeyler çizdiği kâğıdı aldım. Yazı yazmıyor. Gördüğü şeyden memnun olduğunu. Bu sefer yüzünde yepyeni bir ifadenin peyda olduğunu görünce şaşırdım: Adeta birisine acır gibi bir hali vardı. önüne bakıyordu. Yüzünde insanı hayret. bir adımda karşı masaya vardım ve Raif efendinin."Ben bitirdim efendim! Hanımlar bir türlü yazamadılar. farkında olmadan. Bu sırada tekrar içeri giren Almanca mütercimi. Beş on basit fakat fevkalade ustaca çizginin içerisinde bütün hüviyetiyle o vardı. sinirli bir adamın. ikide birde durup gözlerini küçülterek. Fakat bu hareketi. Buna bir göz atınca hayretimden donakaldım. Avuç içi kadar kâğıdın üzerinde Hamdi'yi görüyordum. herhangi bir şeyle meşgul olması değildi. Eli kâğıdın üzerinde ağır ağır hareket ediyor ve o. Başkalarının aynı benzeyişi bulacaklarını pek zannetmem. birtakım çizgiler çiziyordu. "Ben size bu işin hepsinden acele olduğunu söylemedim mi?" "Evet efendim. Ben gözlerimi hiç ayırmadan ona bakıyordum. Kendilerine başka işler verilmiş!" dedi. Hemen fırladım.

sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza giriyordum. beklenmedik taraflarınadır. Fakat hayretimin asıl sebebi bu değildi: Ben şirkete girdiğimden. Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü hükümler verip duruyordum. Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti birbirine karıştırıyor. Zalimlik ve zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh*** olarak gösterilmemiştir. 23 . benim uzun zamandan beri görmek istediğim halde bir türlü göremediğim insandı. Etrafını bu kadar iyi tanıyan. Evet. *** Açık. birçok tezatların bulunduğunu seziyordum. ** Küçümsüyordum. biraz evvel beliren ışığa rağmen. karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık. yani aylardan beri.. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini.. birkaç dakika evvel şurada duran Hamdi'nin. Asıl şahsiyetiyle. benim için tekrar merak verici bir mahiyet almıştı. baktığı yeri delmek istediği halde aciz içinde boğulmuşa benzeyen bu çizgi halindeki gözler. Kafamda onun hakkında. Elimde tuttu* Dikdörtgen. kanatları mübalağalı bir şekilde yanaklara kadar genişleyen ve böylece çehreye daha vahşi bir ifade veren bu burun. önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz. Yüzünün bütün iptidai ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardı. hiddetlerimiz. Hayvanca bir hiddet ve tarifi imkânsız bir bayağılıkla. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür? Raif efendi. bu. **** Düş kırıklıklarımız. mustatil* şeklinde açılmış duran bu ağız. Sanki on senelik arkadaşımı ilk defa bugün sahiden tanıyordum.yoktu. Onu bazan mazur görmeye çalışıyor. belirgin. İşte Raif efendinin birkaç çizgi ile ortaya koyduğu Hamdi. inkisarlarımız****. karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkân var mıydı? Böyle bir adam. insanlar ile mü-nasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. daha doğrusu onun ruhunun resmiydi. çok kere de istihfaf ediyordum**.

. O benim bu fazla sokulganlığımı fark etmez göründü. Hiç de böyle olmadı. Onunla konuşmak. " Tekrar dışarı çıktı. Dostluğumuz dıştan ne kadar ilerlerse ilerlesin. hakkı da var!" diye söyleniyordum. Götürüp vereyim bari.. " Resmi avucunun içinde buruşturarak kâğıt sepetine attı.. mutat hastalıklarından birinde gittim. Burada sadece baktığını sahiden gören bir göz değil. Her zamanki yabancı ve dalgın gülüşüyle kâğıdı elimden alarak: "Senelerce evvel. sahiden manasız ve ehemmiyetsiz olan hareketleri bile. nazik. Onun şaşıracağını. Evine ilk defa olarak. Kendisine yaklaşmak için attığım her adım beni birçok yeni muammalarla karşılaştırıyordu. "Daktilo hanımlar pek acele yazdılar!" diye mırıldandı.... bir müddet resimle meşgul olmuştum!..ğum resmin çizgilerindeki isabet. Hakkı da var. bana merak vermeye başladı. manasız şeyler.... Bana karşı. " dedi. hakiki hüviyetine dair bir şeyler öğrenmek için her fırsattan istifadeye kalktım. "Ara sıra. "Hakkı da var. Can sıkıntısı işte. Görüyorsunuz ya. Bundan sonra Raif efendinin her hali. Bunu yapan kimsenin uzun seneler resimle uğraşmış olması lazımdı.. bunun bir heveskâr elinden çıkmadığını gösteriyordu. sırrını ele vereceğimden korkacağını sanmıştım.... "Herhalde yanlışlar vardır. Kapı açıldı. Macar şirketinden gelen mektubun tercü-meleriyle bana doğru yaklaşan Raif efendiye özür diler gibi: "Çok güzel bir resim. el alışkanlığıyla bir şeyler karalıyorum.. gördüğünü bütün incelikleriyle tespit etmesini bilen bir hüner de vardı. fakat geç kalmıştım. Gözlerimle kendisini takip ettim. Elimdekini çabucak masaya bırakmak istedim. " dedim. Hamdi yarına kadar tercüme edilecek bir yazıyı hademe ile göndermek istiyordu: 24 . fakat okumaya kalksam Hamdi beyi daha çok kızdıracağım. içi bana daima kapalı kaldı. bu aile arasındaki vaziyetini yakından görünce hakkındaki merakım büsbütün arttı. Hatta ailesini. fakat daima arada bir boşluk bırakan tavrını muhafaza etti.

benimle alay etmek isteyen şımarık ifade vardı. yatağından çıkamıyor. krem rengi dantel ve gemi şeklinde yazılmış bir "Amentü" levhası asılıydı. Mevsim kış ortalarıydı. beyaz örtülerin altında. Yerde güzel bir Sivas halısı duruyor. Bir haftadan beri şirkete uğramıyordu. Evin içi hiç de zannettiğim gibi değildi. Raif efendi bu yataklardan birinde. "Pekâlâ."Bana ver. yapmacık bir tavırla yüzünü buruşturup dudaklarını bükerek: "Buyurun!" dedi.. Zili çaldım. kenarda içi kristal takımlarla dolu bir büfe vardı. siz içeri buyurun!" dedi. adeta bir leyli mektep yatakhanesi. veya bir hastane koğuşu gibi yan yana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir odaydı. Erkenden karanlık çöken sokaklarda yürümeye başladım. hatta pahalı şeylerdi. adeta şehrin bittiği yerlerde. Buradaki eşya da güzel. Ankara'nın asfalt döşeli yollarına hiç benzemeyen bozuk kaldırımlı dar mahalleleri geçtim. sarı boyalı bir bina. Burası evin diğer taraflarına hiç benzemiyen. Kırmızı kadife koltuklar. Uzun bir yolun sonunda. Küçük kız birkaç dakika sonra kahve getirdi. Yemek odası olarak kullanıldığı anlaşılan holde büyük ve açılıp kapanır bir masa. Bunu söylerken de benim bu kibar muameleye hiç layık olmadığımı kaş ve gözleriyle anlatmak ister gibiydi. masaların üstünde ve ka-napelerin arkalığında ince işlenmiş. Bu sefer fazla uzadı!" Hakikaten bu sefer hastalığı biraz uzun sürmüştü. alçak ceviz sigara masaları ve bir kenarda kocaman bir radyo odayı dolduruyordu. Kız beni evvela misafir odasına aldı. Her tarafta. yarı otu25 . Birbiri arkasına yokuşlar ve inişler vardı. Babasını sorunca. yan taraftaki mutfaktan dışarı yemek kokuları vuruyordu. Raif efendinin yattığı odaya girince büsbütün şaşırdım. sola saptım ve köşedeki kahveye girerek evi öğrendim: Taş ve kum yığılı arsaların arasında tek başına duran iki katlı. hem ziyaret etmiş olurum" dedim. Hademelerden biri Ismetpaşa mahallesindeki evi tarif etti. Kapıyı on iki yaşlarında bir kız çocuğu açtı. Fincanı elimden alırken: "Babam rahatsız efendim. Ra-if efendinin alt katta oturduğunu biliyordum. Yüzünde nedense hep o beni küçük görmek. Bak bakalım nesi var..

" dedi.. Öteki ona cevap vermeden beni işaret ederek: "Daire arkadaşlarından. teneke bir tepsi içinde. liseye gidiyor. şişeler veya tüpler içinde bir sürü ilaç duruyordu. gürültüden ve bağıra bağıra konuşmalardan eve aile efradından birinin geldiği anlaşılıyordu... Baldızımın da çocukları var... tayyörler ve bunların altında düğümlü bohçalar vardı. iki kayınbiraderim. Raif efendinin başucundaki komodinin üzerinde. öğleden kaldığı anlaşılan kirli bir çorba tabağı. ağzı açık küçük bir sürahi ve bunların yanında.... Odayı gözden geçirdiğimi hisseden ev sahibi: "Ben burada çocuklarla beraber yatarım." diye takdim etti. Şöyle iliştim... karyolanın ayakucunda üst üste asılmış duruyordu. Odayı darmadağın ediyorlar. sığamıyoruz da. alacalı bulacalı...rur bir vaziyette yatıyor ve gözlüklerinin arkasından beni selamlamaya çalışıyordu. yünden örme bir kadın hırkası vardı.. " Bu sırada dışarıda ikide birde zil çalıyor. Hep beraber oturuyoruz." 27 . Bir de sizin gördüğünüz. Ayrı çıkmaya imkân yok. kadın çorapları. Bir aralık odanın kapısı açıldı. İçeri kırk yaşlarında. kapısı yarı açık duran. Raif efendinin kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Zaten küçük ev. vişneçürüğü boyalı adi elbise dolabının içinde rastgele asılmış elbiseler.. epeyce! Bir yetişkin kızım var.. Karşımdakinin sırtında. Hasta adam: "Şuraya oturuverin canım!" diyerek yatağın ayakucunu gösterdi. kesik saçları kulaklarına ve yüzüne dökülmüş. Odada bulunan iki iskemlenin üzeri de yün hırkalar.. Başını karyolanın beyaz demirlerine dayamıştı. Bir kenarda. Odada insanı şaşırtacak bir kargaşalık hüküm sürüyordu. "Kalabalık mısınız?" "Eh. sırttan çıkarılıp atılıvermiş birkaç ipekli elbise ile doluydu. Ankara'da ev derdi malum. şişmanca bir kadın girdi. "Refikam... Elbiseleri benim bulunduğum tarafta. İki tane. Oturmak için bir iskemle aradım. Sonra baldızım ve kocası. dirsekleri delinmiş.

. Sen de bir türlü kalkamadın!" "Nurten'i yollayıver.." "Teşekkür ederim. Sabahleyin hademeyi gönderecekler!" Kâğıtları aldı. İçimi çekerek kalktım. kim gidip alacak. fakat ilk defa olarak herhangi bir şekilde bir heyecan ifade ettiğini gördüğüm gözleri çabucak eski ifade-sizliklerine ve o her zamanki bomboş tebessüme döndüler. Hatta çehresinin ifadesi sualimi hiç duymamış intibaını bırakıyordu.. sanki nihayet bir çare bulmuş gibi başını sallayarak: "Gider. 27 . Kadın bu sefer kulağına filan eğilmeden söylendi: "Ayol.Sonra karısına dönerek: "Ceketimin cebinden al!" dedi. Hem git desem bile beni dinler mi?" Raif efendi düşündü. Cesaret edip kalkamıyorum!" Bakışlarında garip bir tecessüs vardı. düşündü. Alakamın sahi olup olmadığını araştırır gibiydi. Fakat birkaç dakika sonra: "Hayır. ufak değiller!" dedi. Yarma lazımmış. Bacanak İktisat Vekâleti'ndedir.. * Diploması... "Ben de hastalığınızı merak ettim. Birdenbire doğrulup elimi tuttu: "Ziyaretinize teşekkür ederim oğlum!" dedi. Uzunca sürdü. birdenbire sözünü keserek sordu: "Tercüme için bir şey mi getirdiniz?" "Evet. sonra kız. yanına bıraktı. Bir hastalandık mı gönderecek adam bulamazlar!" dedi. para için gelmedim. Onlar da bizim gibi memur. sonra. Kadın çıktıktan sonra bana dönerek: "Bizim evde de ekmek almak bir mesele. birer işe yerleştirdi. Okumadılar. Uç adımlık yer!" "Gece vakti bacak kadar çocuğu bakkala nasıl yollarım? Bu soğukta. Yüzüme baktı. Onu inandırmak için birçok şeyler yapmaya hazırdım... "İkisi de işe gidiyorlar.. Pek üstüme vazifeymiş gibi: "Kayınbiraderleriniz küçük mü?" diye sordum.. ellerinde bir orta mektep şahadetnamesi* bile yok!" Sonra. gider!" dedi ve önüne baktı. cevap vermedi.

Hastanın yanından çıkıp holden geçerken ortadaki büyük masanın etrafına dizilmiş gördüğüm iki delikanlı ile on beş on altı yaşlarında bir genç kız. Yalnız boş. Gülünecek bir tarafım olmadığını biliyordum. Gerçi bazı akşamlar daireden beraber çıkarak evine kadar yürür. bana içini açtığını iddia etmek aklımdan bile geçmez. Evine. bu eve gidip geldikçe. bu çocukların hepsiyle ahbap oldum. birbirlerine sokularak. Raif efendinin vaziyetinin de pek hoş olmadığını ve bu kalabalığın içinde onun fazla ve lüzumsuz bir şey gibi durduğunu fark ediyordum. kırmızı mobilyalı misafir odasında birer kahve içerdik. O hep aynı kapalı. üzerimde pek iyi bir tesir bırakmamıştı. Ara sıra: "Bizim kız riyaziyeden* gene kırık numara almış!" der sonra hemen lafı değiştirirdi. hatta bazan içeri de birlikte girerek. ilk defa gördükleri bir insanı pek tuhaf bir şey telakki etmek merakı. fakat birtakım genç insanlarda gördüğüm bu garip itiyat: Tanımadıkları. Ben de bu hususta bir şey sormaktan çekiniyordum.Sesinde bir sıcaklık vardı. bom* Aritmetikten. İsmetpaşa mahallesindeki kaldırımların bozukluğundan bahsederdik. Kendisini ilk ziyaret ettiğim akşam karşılaştığım aile efradı. Küçük Nurten bile ablasına ve dayılarına uymak için çırpınıyordu. ilk rastladığının suratına gülmeyi bir nevi üstünlük alameti sayanlardandı. Hele benimle samimi olduğunu. hayretimi uyandırıyordu. Ben de henüz gençtim. o yaşlardaki her kof insan gibi. yirmi beş yaşımı doldurmamıştım. 28 . Fakat bunlar da. çoluk çocuğuna dair bir şey söylediği nadirdi. Ankara'nın pahalılığından. sessiz insan olarak kaldı. Onun bana karşı olan muamelesinin değiştiğini pek söyleyemeyeceğim. Hakikaten Raif efendiyle aramızda bugünden sonra bir yakınlık hâsıl oldu. Sonradan bu eve her gidişimde aynı şeyi gördüm. Hiç de fena insanlar değillerdi. Fakat bu esnada ya hiç konuşmaz yahut da havadan sudan. benim arkamı dönmemi beklemeden fısıldaşıp gülmeye başlamışlardı. İçimden geçenleri sezmişe benziyordu. Sonradan.

Kah. onlara gülmek suretiyle kendilerini tatmin edebiliyorlar. Boncuk mavisi gözleri. bir görseydin. kıh!" "Kız bizim Orhan'ı nasıl tersledi. gözlerinin ve ağzının kenarını sayısız buruşukluklar kaplamıştı. "Nasılsınız?" dedikten sonra bile büyük bir hikmet savurmuş gibi dudaklarını birbirine yapıştırarak hafifçe başını sallayan bir adamdı. kah!" Raif efendinin baldızı Ferhunde Hanım.. İçlerinin esneyen boşluğu karşısında ancak başka başka insanları istihfaf ve tahkir etmek. yüzleri ve elleri daima kirli ve benizleri daima soluk olan çocuklarına. henüz otuz yaşlarında olduğu halde. İktisat Vekâleti'nin en küçük iki memuru olan Vedat'la Cihat'm daire arkadaşlarını. Üstleri başları daima bakımsız. kumral ve dalgalı saçlarını ihtimamla . boyalı ve ondüleli saçlarını tüllü şapkasının altına yerleştirmeye uğraşırken gördüm. Yaptıkları münasebetsizlikler hep buradan geliyordu. Daha oldukça genç. sırtına bir ipekli elbise geçirip alelacele boyanarak gezmeye gitmekten başka bir şey düşünecek halde değildi. Konuşmalarına dikkat ederdim.. şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı. Kendisini ancak birkaç kere. süslenip sokağa çıkacağı sırada kirli elleriyle üstüne dokunmamaları için onları yanından nasıl uzaklaştıracağını bilemiyordu. büfenin üstündeki aynada. ()tuz otuz iki yaşlarında. eşya üzerinde bir saniyeden daha fazla duramıyor ve doğduğu andan beri mahkûm olduğu sebepsiz bir iç sıkıntısını aksettiriyordu.ırkaya tarayıp berber çırakları gibi kabartan. anlayamadığı melun bir düşmanın musallat ettiği iki ceza gibi kızıyor. Konu29 .boş mahluklardı. kah. kendilerinde de aynen mevcut olan birtakım giyiniş ve hareket garabetlerini yalnız başkalarında görüp alaya alarak fıkır fıkır gülmekten başka işleri yoktu: "Muallâ'nm düğünde giydiği o tuvalet neydi ayol? Kıh. Ferhunde hanımın kocası. kıh. üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğu ile uğraşmaktan ve bunları ablasına bırakmak fırsatını bulur bulmaz. Raif efendinin büyük kızı Necla'nın da mektep arkadaşlarını çekiştirmekten. İktisat Vekâleti şube müdürlerinden Nurettin bey ise bizim Hamdi'nin bir başka türlüsüydü.

aldığı maaş kendisinin ve karısının giyimine ancak yetmekte. yeni bir tatsızlık çıkarıyordu. bir de mühim adam tavırları almayı öğrenmişti. hayatta muvaffak olmak için mühim meziyetleri vardı: Bir kere kendisini. gevşemiş etleri. büyük bir itimatla. Bir sanayi mektebini bitirdikten sonra dericilik tahsil etmek üzere nedense italya'ya gönderilmiş.. Boyunlarına yedi liralık eşarp takan kayınbiraderler ise : "Ben bu yemeği sevmedim.) Sonra üstüne başına çok dikkat ediyor. iki kayınbiraderin eline geçen otuz beşer liradan da bir hayır olmadığı için. sizin söyledikleriniz de laf mı? Siz ne bilirsiniz sanki?" diyen bir tebessüm dolaşırdı. evde zavallı ihtiyardan başka herkesin borusu ötüyordu. boş zamanlarında yığın yığın çocuk çorabı yamamak ve kız kardeşinin birbirinden haşarı "yumurcaklarına" bakmakla geçirdiği halde. Bununla beraber. (Ev halkmdaki bu istihfaf illetinin onlara. Nurettin bey: "Bu ne biçim şey canım?" derken adeta: "Benim verdiğim yüzlerce lira nereye gidiyor Allah aşkına?"demek ister gibiydi. fakat orada ancak biraz lisan. pek yüksek makamlara layık görüyor ve bilip bilmediği her vadide olur olmaz fikirler yürütmek. bana sucuk kızartıver!" diye Mihriye ablalarını sofradan 30 . yemekleri beğenmemek. her gün tıraş oluyor. Hatta. Raif efendinin. göbeğine kadar sarkan memeleriyle acayip bir şişmanlığı birleştiren karısı Mihriye hanım. evin bütün masrafı bizim Raif efendinin cılız ücretine yüklenmekteydi. sonraları öğrendiğime göre. Buna rağmen. Hiç kimse evin nasıl döndüğünü sormuyor. daha kırk yaşına gelmeden ihtiyarlayan. pek hayran oldukları bu enişteden geçtiğini zannediyorum. yıpranmış pantalonlarını kendi nezareti altında sıkı sıkı ütületiyor. ayakkabının en şıkını.surken insanın yüzüne sabit gözlerle bakar ve bu esnada gözlerinin içinde: "Yahu. istisnasız herkesi istihfaf etmek suretiyle etrafında-kileri kıymetine inandırıyordu. bana yumurta pişir. sadece. bir şeye dudak büküp burun kıvırmak suretiyle. bütün gününü mutfakta yemek pişirmek. bir türlü ev halkına yaranamıyordu. " yahut: "Ben doymadım. çorabın en fantazisini bulmak için bir cumartesi gününü dükkân dükkân gezmeye hasredebiliyordu. kendisini çok daha yüksek bir hayata layık gördüğü için..

misafirlerin gözüne görünmeyen kısımlarındaki perişanlığına mukabil. evde onun yokluğu ile varlığı müsavi gibiydi. çok kere bunları da Mihriye hanım vasıtasıyla halletmeyi tercih ediyorlardı. herhangi bir akşam ekmek almak için on bir kuruş lazım olunca. Evin. Oldukça aklı başında bir insana benzeyen Necla ile. bütün mahalleyi gürültüye boğabiliyordu. Beş sene evvel. hatta kendileri de iştirak etmek suretiyle. Ferhunde hanımla evlenmek istediği sıralarda. niçin daha lüks bir hayat lemin etmediğine kızıyorlar. temasta bulundukları ahbaplarına karşı evlerinin suratına bu şekilde bir maske geçirmeyi muvafık bulmuşlardı. şimdi bu kadar manasız bir insanla aynı evde oturmaktan sıkılır gibiydi. odasında hasta yatan Raif efendiyi daldığı uykudan uyandırıyorlar. sık sık getirip beraber rakı içtiği arkadaşlarına karşı Nurettin beyi asla küçük düşürmüyordu. bunu ceplerinden vermeye kıyamayarak. nişandan sonra eve her gelişinde müstakbel bacanağına da gönül alacak bir şey getirmeyi unutmayan Nurettin bey bile. Kendisiyle gündelik ihtiyaçlardan ve para meselelerinden başka bir şey konuşmazlardı.kaldırıp mutfağa yollamaktan hiç çekinmiyorlar. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes onu fark etmez görünüyordu. Raif beyin peşini bırakmayan. 31 . Bu yüzden. Camekânlı büfede dizili duran altın yaldızlı kristal içki takımı ise. bir hayli sıkıntıya katlanmışlardı. fakat aynı zamanda onun bir hiç. bu da yetmiyormuş gibi onun niçin hâlâ iyi olmadığına ve bakkala kendisinin gitmediğine kızıyorlardı. akşamüzeri kolları dolu bir halde dönüyordu. sonra da. ona hoş görünmek için türlü türlü roller yapan. ('hemmiyetsiz ve kıymetsiz bir sıfır olduğundan emin bulunuyorlardı. Fakat ötekiler de. Bütün bu yükleri çeken Raif efendi olduğu halde. Fakat şimdi kırmızı kadife takımlar misafirleri takdirle başlarını sallamaya sevk ediyor ve on iki lambalı radyo. Sanki cansız bir makine sabahleyin birtakım siparişlerle dışarı bırakılıyor. Onun niçin daha fazla para kazanmadığına. holdeki ve misafir odasındaki intizam bir dereceye kadar Necla'nın eseriydi. mobilya mağazalarına senelerce taksit ödemişler.

** Bağlı. Fakat bu anlar çabucak geçer. neden adeta diğerlerine karşı bir saygısızlıkta bulunmuşlar gibi rahatsız bakışlarla karşılaştıklarını artık kendisi de düşünmüyor. Yalnız karısı. onun kendi evlatları tarafından küçük görülmemesi. sıcak. Ona gösterdikleri sevgide. Akşam yemeğinde bir misafir bulunduğu zaman kardeşlerinin veya Nurettin beyin: "Eniştem gidip alıversin!" diye yüksek sesle emretmelerine meydan vermemek için kocasını yatak odasına çekerek tatlı olmaya çalışan bir sesle: "Haydi. belki bunu fark bile etmiyordu. onun hastalığıyla alakalarında. bir angarya savarmış gibi bir acelecilik. bugün çok yoruldun mu?" diye sorar. Böyle * Merhameti. babalarına karşı umumi havaya uymuşlardı. ihtimal eniştelerinin. çocuğunun manasız bir kırıtışı. Raif efendinin de karısına karşı garip bir rikkati* vardı. ondan bir şeyler.henüz ilk mektebe devam eden Nurten bile. horlanmaması için gayret ediyordu. yaklaşan bayramın masrafları hakkında konuşurdu. fakat kocasının ve kendisinin bu sofralara neden oturmadıklarını. Aylardan beri sırtına bir kere bile mutfak elbisesinden başka bir şey giymeye vakit bulamayan bu kadına hakikaten acır gibiydi. şu bakkaldan sekiz yumurta ile bir şişe rakı alıver. Raif efendinin bu halleri üzerinde çok düşündüm. kırk yılda bir bunu yapacak olurlarsa. senelerden beri bir saniye bile hafiflemeyen işler ve geçim dertleriyle biraz aptallaşmışa benzeyen Mihriye hanım. ba-zan onu karşısına alarak çocukların sınıf geçme vaziyeti. kocasıyla elinden geldiği kadar meşgul oluyor. Ara sıra: "Nasılsın. Bazan büyük kızına gözlerini diker. yersiz bir gülüşü ile sanki aradaki boşluk birdenbire kendini gösteriverirdi. teyzelerinin ve dayılarının tesirleriyle. 32 . tatlı bir şeyler bekler gibi dururdu. Fakat diğer aile efradına karşı en küçük bir manevi bağla merbut** olduğunu gösterecek alametler yoktu. hanım. Şimdi onları sofradan kaldırmayalım!" diyor. bir fıkaraya gösterilen yalancı merhamet gibi bir özentilik vardı.

bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannettirecek alametler mevcuttu. Fakat bu haller. 33 . bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkân yoktu. böyle bir adamın kendisine en yakın insanlardan isteyerek kaçmasına imkân yoktu. fakat onun göründüğü gibi olmadığına emindim. bunu ben de bilmiyordum. belki de gençliğimin verdiği tahammülsüzlükle. içinde saklanıp kalmış olan insanlığın ara sıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği sahte şahsiyet. Fakat. Raif efendinin bu adeta korkunç sessizliğine kızıyordum.evet. ağzını. Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan. ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevi kuvvetini de eniştesinin ukalalığından alan bu kızın. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense. asıl hüviyetinin başkaldırmasına meydan vermeyecek kadar kuvvetliydi. Şirkette olsun. körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. Raif efendi büyük kızından. Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmeye çalışan kardeşi Nurten'i azarlayışmda bazan hakiki bir infial* seziliyor. " Kırgınlık. Yüzünün hareketlerinde. evde olsun. sofrada veya odada Raif efendiden pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktığı oluyordu. fakat hiçbir zaman etrafın hu hareketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum. Yalnız. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye.bir adamın -nasıl bir adamın. söylediğim gibi. Necla'dan bir şeyler bekler gibiydi. etrafmdakilerin onu tanımamasındaydı ve o da kendini tanıtmak için herhangi bir teşebbüste bulunacak adam değildi. Bütün mesele. kendisine ruhen tamamen yabancı insanların onu adamdan saymamalarını hoş görmekle kalmıyor. bunda adeta bir nevi isabet de buluyordu. haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum.

Bir gün bana getirilecek kahve için kızlarının dışarıda birbirleriyle yavaş sesle: "Sen pişir!" diye münakaşa ettiklerini duymuş. gözleri bütün ifadesini kaybediyor. Yalnız önüne bakar gibi duran gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu. içmiyor!" demişti. ona daha çok bağlanmama sebep oldu. bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını. hiç sesini çıkarmamış.Yalnız bazı günler birdenbire vahşileşiyor. insanların birbirlerini aramaları. Hatta bunun aksine olarak çok alıngan. onun hisleri kütleşmiş bir adam olmadığını fark etmiştim. fakat her türlü yakınlaşmayı meneden bir sesle cevap veriyordu. karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşeb34 . insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda. Her insana ve ilk tanıştığımız sıralarda bana karşı gösterdiği o ürkek ve çekingen hali kalmamıştı. Hâlâ daha bir şey konuşmamıştık. fakat on gün sonra ikinci bir defa evlerine gidişimde hemen dışarı seslenerek: "Kahve pişirmeyin. tahammül edişi. Yanımda ağzını açmadan yürüyen. bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şeyler öğrendiğime emindim. Kendisine ağır gelen bu hadisenin tekrarını görmemek için yaptığı bu harekette beni kendisine mahrem etmiş olması. tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. Onun sessiz sedasız yaşayışı. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor. gayet ince görünüşlü ve dikkatliydi.Birçok vesilelerle. çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kâğıtları seyrediyordu. neden bazı şairlerin boyuna. ne öğrendiğimi iyice bilmediğim halde. küçülüyor ve kendisine hitap edildiği zaman yavaş. Onun da benden memnun olduğunu hissediyordum.

Akşamüzeri evine uğradığım zaman kapıyı karısı Mihriye hanım açtı.. atkılar içinde kendini nasıl muhafaza edeceğini bilmeyen bu adamın herhangi bir ihtiyatsızlıkta bulunacağına ihtimal verilebilir miydi? Mihriye hanım tekrar gelerek: "Kapı çalınca uyanmış. Ne oluyor bilmem. camların altında. Ben hayret içinde kaldım. daha derine kaçmışa benziyordu. Çocuk değil ki. siz misiniz?" dedi. Her zamanki çocukça tebessümü bana daha ziyade yüzün adalelerini yoran bir sırıtma gibi geldi.. Kadın çabucak oraya koştu. yün fanilalar. kendine de hiç dikkat etmiyor. Öksürdüğü zaman göğsü adamakıllı sarsılıyor ve hırıldıyordu... Oturup insanla iki laf etmez ki. şikâyet eden bir sesle ilave etti: "Ah oğlum.. Fakat her şeyi sırasıyla anlatacağım..." Uzun müddet yatağının beyaz örtüsüne bakarak durdu. Yalnız içimi bir endişe kaplıyordu: Çünkü Raif efendinin hastalıklarının..büsünde bulunmuyordum. Raif efendinin halini bu sefer biraz düşkün buldum. Gözleri de... Şubat ortalarında bir gün Raif efendi gene şirkete gelmedi. Bunun sebebini pek çabuk. Sonra da işte böyle yatağa seriliveriyor. "Teşekkür ederim!" Sesinde hafif bir kısıklık vardı. ekseriya böyle günleri takip ettiğini fark etmiştim.. Sıhhatine bu kadar dikkat eden. Kadın beni misafir odasına aldı: "Ateşi var.. Buyurun!" dedi. nefesi pek süratliydi. Merakımı çabucak gidermek için sordum: "Kendinizi nasıl üşüttünüz? Herhalde soğuk algınlığı olacak!.. fakat pek hazin bir şekilde öğrendim. Ortada hiçbir şey yokken birden nevri dönüyor.. garip bir tesadüfle. "Biraz evvel uykuya daldı.. Bu sefer sancıdan da bahsediyor!" Sonra.. Nasıl?" dedim. Başını alıp gidiyor. "Buyurun. İsterseniz uyandırayım!" "Hayır! Rahatsız etmeyin... 35 .. "Ne oldunuz gene Raif bey. Benzi pek sarı. geçmiş olsun!" dedim.." Bu sırada yandaki odadan Raif efendinin sesi işitildi.

Kaç defadır böyle oldu... " "Bir yere mi gittiniz?" "Hayır............. Kahvede ne var bilmem!" Paltosunu sıyırıp bir iskemlenin üzerine attıktan sonra. "Dün akşam yemekten sonra biraz dışarı çıkmıştım... hızlı konuşmalar başlamıştı. yolda mı üşütüyor nedir. hemen dışarı çıktı. Ara sıra aklına esip.. Ne bileyim.." Sonra.. Buna rağmen karşımdaki üşür görünüyordu. göğsünü bağrını açarak saatlerce dolaşmak Raif efendiden beklenir şey değildi.. "Bir şeye mi canınız sıkıldı?" dedim. Telaşla cevap verdi: "Yok canım.. Kim bilir. Şöyle azıcık dolaşmak istedim. ben biraz kahveye gideceğim. Yorganım boğazına kadar çekerek: "Evet. Raif efendinin bu hallerine alışmışa benziyor ve fazla ehemmiyet vermiyordu. babasının yanaklarını öptü: "Nasıl oldun babacığım?" Sonra bana dönerek elimi sıktı: "Efendim.. diyor sonra da kendini orada mı üşütüyor.Çocuklarıyla karısının beyaz karyolaları arasına sıkışmış duran küçük bir demir soba. Ara sıra olur. 36 .. " Gece vakti. odayı fazla sıcak yapmıştı. hastalanıveriyor.. tenha yollarda.. fazla söylemiş olmaktan korkar gibi acele acele: "İnsan ihtiyarladıkça böyle oluyor galiba!" dedi. Gece vakti yalnız başıma dolaşmak isterim. hep böyle oluyor. Herhalde üşüdüm. Biraz da kar sepeliyordu.. Hava da rüzgârlıydı.... "Çoluk çocuğun ne kabahati var!" Dışarıda gene gürültü.. Önümü açtım.... Sıcak bastı... Ziraat Enstitüleri tarafına gitmiştim." Onun herhangi bir şeye içi sıkıldığını söylemesi beni şaşırttı. Keçiören yokuşunun alt başına kadar gelmişim. evin gürültüsü mü canımı sıkıyor nedir!. Hızlı mı yürüdüm nedir.. "Biraz fazla yürümüşüm... İçim sıkıldı galiba. soğuk aldım galiba!" dedi. Mektepten dönen büyük kız içeri girdi. kar ve rüzgârda..

hayatının bu gayesizliği değil miydi?. bu kuvvetle mücadele ederek ilerlemek bana zevk veriyordu. Acaba Raif efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi? Hayatta hiçbir gayesi.. bir alaka duymadığı muhakkaktı. müthiş bir yürümek ve koşmak arzusu vardı. Sonra sağ tarafta. Şu halde ne istiyordu?. Yakamı kaldırdım. yapraklarını dökmüş ağaçlarıyla bahçeler başladı. O da gözlerini bana çevirmişti ve bunlarda hiçbir izah. kendisine en yakın olanlara karşı bile. biraz çukurda.. oturduğum otelin önüne geldiğimi gördüm. iki karyolanın zor sığdığı bir odada bir arkadaşla beraber oturuyorduk. Onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu... fakat derhal vazgeçtim: Otelin altındaki kahvede gramofon tam bu saatlerde sesini son haddine kadar yükseltiyor ve yanı başımızdaki odada yatan Suriyeli bar artisti. büyük bir hızla koşup gidiyordu... hiçbir ihtirası olmadığı. Rüzgâr çoğaldığı için adeta göğsümden biri iter gibi oluyor.. Dışarı çıkıp evin yolunu tuttuğum sırada düşünmeye daldım.Hastanın yüzüne baktım. bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu. Bu sırada. bir hayli ilerlemiştim. Karar vermeden yürüyüp gelmiştim. tepeye doğru tırmanan evler. basık salaş kahveleri vardı. Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil. Yolun iki tarafında evvela otomobil tamir atölyeleri. Canım yemek istemediği için odama çıkmayı ve biraz kitap okumayı düşündüm. Geriye dönerek kenarları çamurlu asfalt üzerinde Keçiören istikametinde yürüdüm. solda. Hızlı ve rutubetli bir rüzgâr esiyordu. insanlara. Saatlerce. içimde.. Yolun iki tarafındaki ağaçlar rüzgârdan inliyor ve gökyüzünde bulutlar. işine gitmek için tuvalet yaparken Arapça şarkılarının en cırlaklarını bu sıralarda söylüyordu. Saat sekizi geçiyordu. Birdenbire niçin buralara geldiğimi düşündüm. Burada. günlerce gidebileceğimi zannediyordum. Sebep filan yoktu. İlerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar 37 . Hiç. ancak sarhoş olduğum zamanlar hissettiğim. hiçbir hayret yoktu... Etrafıma bakmayı unutmuş.

. Fakat işte ben. Onun yaşadığı yerde yaşamak. Bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı. Dünyanın en basit. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz? Uzun zaman uyuyamadım. yüzünün nasıl bir şekil aldığını tasavvur etmek istiyordum. Gözlerimi yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. Hızlı hızlı otele döndüm. bu yaşlı vücudu neden buralara sürüklemişti? Raif efendinin o karanlık ve soğuk gecenin içinde nasıl yürüdüğünü. Rüzgâr dün akşamkine pek benziyordu. şapkamı uçurmak isteyen rüzgârdan. onun gibi yaşamak demek değildi.. bu hasta.. şapkası elinde ve göğsü bağrı açık. kızlarının genç vücutlarıyla karısının yorgun uzuvlarm38 ... çapkınlıktan mı geliyorsun?" dedi. Arkadaşım yatağına uzanmış kitap okuyordu. Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek. onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum... Raif efendi beyaz örtülü yatağında. uğuldayan ağaçlardan ve koşup giderken birçok şekillere giren bulutlardan başka bir şey görmüyordum. kim bilir nasıl tutuşan başına.. Bu başın içinde neler vardı? Bu baş. Bana yandan bir göz attı: "Ne o. en zavallı. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı..sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. Rüzgâr kısa ve seyrek saçlarının arasına giriyor.. Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım: Onu ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi zannediyordum. hatta en ahmak adamı bile. koşar gibi yürüyordu. Kafamdan söküp attığım sual tekrar belirdi: Niçin buralara geldim?. insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!. Dün akşam buralarda başka bir adam. dıştan bir serinlik veriyordu. belki biraz sonra kar da sepelemeye başlayacaktı. Kahvenin gramofonu ve Suriyeli kadının şarkısı kesilmişti. gözlükleri buğulanarak.

arkasına hardal lapası korken elinden havluları veya tabağı düşürüyor...dan odaya yayılan havayı koklayarak. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını bekliyordu. Akşa-müzerleri hastayı yoklamaya geldiğim zaman kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu fark ediyordum. "Ölsek ne olacak sanki.. Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık. büyük bir üzüntü içindeydi... hatta bir kere: "Yahu. Gözleri kapalıydı ve ruhu kim bilir nerelerde.. Gerçi biraz fazla telaş ediyorlar. Belki de ev halkını telaşlandırmaktan çekiniyordu. Karınız ve kızınız!" 39 . Necla annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber. Bu sefer Raif efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü.. "Bunlar ne biçim laflar..." Sonra. içeride veya dışarıda daima bir şey unutuyor ve hiç durmadan aranıyordu. Senelerden beri iş yapmaktan düşünmeyi bile unutmuşa benzeyen kadın. Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş. hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilacı yazdı. Mihriye hanımla Necla'nın halleri hakikaten insana endişe verecek gibiydi. ateşler içinde yatıyordu. Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar.. nerelerde dolaşıyordu?. Her zamanki gibi basit bir soğukalgmlığma benzemiyordu. büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına girip çıkıyor. Fakat kendisi fazla telaş etmiyor ve hastalığına ehemmiyet vermez görünüyordu.. Nurettin beyin getirdiği ihtiyar doktor.. Ben iki üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş buluyordum. Hiçbir şey değildim. Fakat bütün bunlar Raif efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi.." "Aman Raif bey" dedim. ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?" diye söylenmişti. daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti: "Ben onlar için hiçbir şey değilim. ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil. Onlara ne? Ben onlar için neyim?.. Çıplak ayaklarında eğril-miş topuksuz terlikler ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor ve her rast geldikleri insana imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum... Bu adam kimdir diye merak etmediler...

. Maşallah bünyesi mukavim. Mihriye hanım hastane lafını duyunca büsbütün kendini bıraktı. "Ne oluyorsunuz Raif bey?" dedim. Sesindeki bıkkınlık onun ne kastettiğini gösteriyordu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle: "Beni orada da rahat bırakmazlar ki!" diye mırıldandı. hiç konuşmadan. Bir gün.. kalbi de sağlam... o da sesini çıkarmaz oldu. Sualinin hakiki manasını anlamış ve dehşete düşmüştüm. karım ve kızım. Yalnız kalmak istediği her halinden belliydi.." O zaman. o kadar mühim değil. Odada başka kimse yoktu.. ilaç şişelerinin arasında duran büyük bir cep saati odayı madeni bir sesle dolduruyordu. Üşütmeyin.. adeta müteessir bir edayla: "Peki ama. Raif efendi evvela hastaneye gitmeyi istiyor. bir cuma günü akşamı Raif efendinin başucundaki iskemleye oturmuş. atlatır.. onun göğsü hırıldayarak nefes alışını seyrediyordum."Evet. hâlâ aklımdadır. haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak: "Ne münasebet?" dedi.. Ama işte o kadar. bu daha ne kadar devam edecek?... ev halkını teskin etmek için bir dahiliye mütehassısı getirdi. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka bir şey sormaktan çekinmiştim. fakat etrafındakilerin bunu ne kadar şiddetle reddettiklerini görünce. Hep böyle devam edecek değil ya. Yalnız dikkat etmek lazım." diye sordu. Hatta hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!" dedi. Nurettin bey de. çukura kaçan gözlerini açarak: "Bugün biraz iyiyim!" dedi." Başını öte tarafa çevirdi. Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamaya başladı. Yanı başındaki komodinin üzerinde. Hasta. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürree olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını görünce: "Yok canım. "Evinde herhalde hastaneden iyi bakılır!" Doktor omuzlarını silkerek gitti. 40 ... "Elbette. Nurettin bey. "Orada hiç olmazsa kafamı dinlerim!" diyordu.

Yalnız bir kenarda oldukça kirli bir havlu. Birdenbire başını bana çevirdi: "Orada. Evvela alttakileri açtım. onu al da. ısrarla sordu: "Peki ama. ne lüzum var? Yetmez mi artık?.. Kadın dolapta bir şeyler arayıp aldıktan sonra tekrar çıktı.. yemek ve çamaşır işleriyle doluydu... Ertesi günü akşamüzeri şirketten ayrılmadan evvel Raif efendinin masasına gittim. " dedi. Şimdi kafası eskisi gibi ev dertleri.. sağ cebimde bir anahtar olacak. "Artık bunu da atlattı inşallah!" Sonra kocasına döndü: "Pazara çamaşır yıkanacak." Bu sırada Mihriye hanım içeri girdi. Karyolanın ayakucunda asılı duran ceketini başıyla göstererek: "Şurada. "Yarın akşam getiririm!" Gözlerini tavana dikerek uzun müddet sustu. benim masanın üst gözünü aç. bir sefertası gözü. Sağ tarafta üst üste üç göz vardı... Raif efendinin gözlerinde. Bütün basit insanlarda olduğu gibi. Bizim yolculuk artık başka yere... hüzün dolu ve derin bir gülümseme vardı. heyecandan sükûnete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu. Hanımın söylediği havluyu getiriver. Bunları çabucak bir 41 ." Tekrar başı yastığa gömüldü. gazele kâğıdına sarılmış bir sabun parçası. Bana sokularak: "Bugün iyice!" dedi. "Ne varsa. Acele ile gözü çektim.. Zahmet olacak ama. gözün içinde ne varsa hepsini getir!" dedi... bir çatal ve Singer marka burgulu bir çakı vardı.Gözlerini gözlerime dikerek. kederden sevince. Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemeyeceğimi sezdi.. Üst göze anahtarı sokarken ürperdim: Raif efendinin senelerden beri oturduğu iskemlede oturduğumu ve onun her gün birkaç defa yaptığı hareketi tekrar ettiğimi şimdi fark etmiştim. biri bomboştu. Burası da boş gibiydi. ötekinde birtakım kâğıtlar ve tercüme müsveddeleri vardı. Şu senin havluyu beyefendi getiriverse!" Raif efendi peki makamında başını salladı. Hastanın halindeki ufak bir iyilik karısının bütün telaş ve heyecanlarını alıp götürmüştü.

Raif efendinin bir daha bu iskemleye oturmaması ve bu çekmeceyi bir daha açmaması ihtimali zihnimden çıkmıyordu. Odanın içinde kaldıkça. Kapıyı Necla açtı ve beni görünce: "Sormayın. sigara içiyorlardı. akrabaları dururken. Sonra. Büfenin aynasında kendimi gördüğüm zaman oldukça şaşırdım. Sapsarı kesilmiştim. fakat arka taraflarda herhangi bir şeyin kalmış olabileceği aklıma gelerek gözü yeniden çektim ve elimle içini araştırdım. benim onlardan fazla alaka ve teessür göstermeye hakkım olmadığını düşündüm. Kim olursa olsun. ağlıyor. Kalbim hızla atmaya başladı. Çok korktuk. Ayağa kalkıp ortadaki büyük masanın etrafında dolaştım. bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi. onların gürültü etmelerine mâni olmak için bir şeyler söylüyor.. Holdeki iskemlelerden birine oturarak kâğıda sarılı paketi önüme koydum. Nurten bir koltuğa oturmuş. Raif efendinin baldızı Ferhunde. Onu da alarak diğer eşyanın arasına koydum ve dışarı fırladım. Gözü yerine iterek ayağa kalktım. Bu sırada gözüm misafir odasının aralık kapısından içeri ilişti. onun en yakınları: Karısı. kızları. Mihriye hanım birkaç kere dışarı çıktığı halde bu zavallı eşyayı ona vermeye utanıyordum. 42 . yahut uyuyordu. Genç kız: "Babam gene fenalaştı!" dedi. şimdi yanında. Müthiş bir iç sıkıntısıyla kıvrandıkları ve evi bırakıp çıkamadıkları için kendi kendilerine içerledikleri belliydi. İçeri girmedim. Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. başını koluna dayamıştı. Biraz ötede. çocuk avutmanın ne kadar acemisi olduğu anlaşılıyordu.kâğıda sardım.. Bir kanepeye yan yana oturmuşlar. İğne yapıyor. sormayın!" diye başını salladı. iki çocuğunu kucağına oturtmuş. Hakikaten ta dipte defter gibi bir şey vardı. " Ve hemen hastanın odasına daldı. "Bugün iki defa fenalık geldi. Eniştem doktor getirdi. Adeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telakki etmiyordu. Biraz yaklaşıp bakınca Raif efendinin kayınbiraderleri Ci-hat'la Vedat'ı gördüm.. fakat her halinden.. İçeride bir insan canıyla uğraşırken onun yakınlarından birine kirli bir havlu ve eski bir çatal uzatmak pek münasebetsiz bir şey olurdu.

Gördüğümden müsterih olmuş gibi bir tavırla hafifçe başımı salladım. evi terk etti. Mihriye hanımla Necla. Bütün lakaytlığına rağmen canı sıkılmış bir hali vardı.. Fakat bunu gören hasta. elini yataktan dışarı çıkararak bileğimden yakaladı ve: " Nöbet. Sonra. Hasta gözlerini araladı. Yavaşça hastanın kapısına sokuldum. 43 . sol tarafımda adeta baş başa vermiş duran kadınlara dönerek. tanıyamamış gibi bana bir müddet baktı. anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı.Hastanın kapısı açıldı ve doktor. "Yanından ayrılmayın ve akse* gelirse o iğnelerden yapın" diyordu. Sonra büyük bir gayret sarf ederek başını karısına ve kızına çevirdi. arkasında Nurettin beyle beraber. hastanın halinin bende uyandıracağı tesiri görmek istiyorlardı. yüzünü buruşturarak birtakım işaretler yaptı. Atlatacak inşallah!" dedim. Şimdi annesiyle beraber. siz biraz çıkın!" Sesi pek hafif ve kesikti. çıktı. hele hastanın karısı tarafından taciz edilmemek için paltosunu ve şapkasını çabucak giydi ve Nurettin beyin daha evvel avcunda hazırlamış olduğu üç gümüş lirayı yüzünü buruşturup alarak. önlerinde gözleri kapalı yatan adama bakıyorlardı.. Genç kız beni görünce başıyla işaret ederek çağırdı. böyle vaziyetlerde her meslektaşının verdiği cevapla mukabele etti: "Belli olmaz!" Ve başka suallere maruz kalmamak. Bunu fark ettiğim için bütün kuvvetimle kendime hâkim olmaya çalıştım. Nurettin bey kaşlarını çatarak sordu: "Tehlikeli mi?" Doktor. büyük bir merakla. Necla sokuldu: "Bir şey mi istedin babacığım?" "Haydi. zoraki bir gülümseme ile: "Korkulacak bir şey yok herhalde. İçeri baktım. Mihriye hanım bize işaret etti.

" 44 ."Sen gitme!" dedi. Necla: "Babacığım. Raif efendinin bu neviden bir defteri olacağı aklıma bile gelmezdi. gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. Bu kadar merasim bunu sormak için miydi? Hasta hâlâ yüzüme bakıyor ve gözleri. Kadınlar biraz şaşırmışlardı. iri ve intizamsız harfler. Onu bir kere bile açıp bakmamış. tekrar işaret etti.. elimdeki paketi gösterdi: "Hepsini getirdin mi?" Evvela anlayamayarak yüzüne baktım. Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. serlevha filan yoktu. Sağ tarafta 20 Haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar vardı: "Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. " diye söylendi... biliyorum!" demek isteyen bir hareketle çabuk çabuk başını salladı ve onlara. büyük bir merak içindeymiş gibi parlıyordu. çıkmaları için. Raif efendi tekrar kolunu çıkarmış ve elimi tutmuştu. kolunu çıkarmasana!. Raif efendi: "Biliyorum. "Okuma!" dedi ve başıyla odanın karşı tarafını işaret ederek mırıldandı: "Onu şuraya at!. Paketi süratle açıp içindeki havlu vesaireyi kapının arkasındaki bir iskemlenin üzerine koydum. Sonra defteri elime alarak Raif efendiye gösterdim: "Bunu mu istiyordunuz?" Başıyla "evet" diye işaret etti. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. İki kadın da yüzüme sorgucu gözlerle bakarak odayı terk ettiler. İlk sahifeye bir göz attım. İlk defa bu anda mahut siyah kaplı defteri hatırladım. Tek çizgili sahifelerde. tamamen unutmuş olduğum.. içinde ne olduğunu merak etmemiştim. O zaman Raif efendi. " Alt tarafını okuyamadım.

Göğsümün içi titreyerek.. insanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemeyen ve yalnızlığını. Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmaya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız... Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu deftere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu. hiç olmazsa bir gün geri bırakamaz mısınız?" Gözleriyle: "Neden?" diye sorarak yüzüme baktı Başladığım şeye devam etmek ve son bir çareyi denemek için ona daha çok sokuldum ve kendisine karşı duyduğum bütün alaka ve sevgiyi gözlerimde toplamaya çalıştım. "Sobaya mı?" "Evet!" Bu anda merakım büsbütün arttı. Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyleyerek mi beni bırakıp gitmek istiyorsunuz?" Gözlerim yaşarmıştı. "Bu defteri bir gece. gayet iyi anlıyorum. bana kendinize dair hiçbir şey söylemediniz. Mika levhaların arkasında parlayan kızıl gözleriyle demir sobayı gördüm. Aylardan beri beni kendisine yaklaştırmaktan kaçan bu adama karşı ruhumda biriken sitemleri de sanki bu anda or-laya döküyordum: 45 . Bu defteri yakmak istemeniz de doğru. ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadderatına karşı nihayetsiz bir alaka uyandı. "Sizi anlıyorum Raif bey!" dedim.Gösterdiği tarafa baktım. Fakat bunu bir müddet. "Evet. yalnız bu gece bende bırakmaz mısınız? Bu kadar zaman arkadaşlık ettik.... "Yazık değil mi? Size uzun zaman arkadaş olmuş bir defteri manasız yere yakmak doğru mu?" "Lüzumu yok!" dedi ve başıyla tekrar sobayı gösterdi. "Artık lüzumu yok!" Onu bu fikirden vazgeçirmenin mümkün olmayacağını anladım. Raif bey!" dedim. benim için imkânsızdı: "Ne münasebet. Raif efendinin defterini ellerimle yok etmek. Her şeyinizi insanlardan kıskanmakta haklısınız. sözüme devam ettim.

. ağlamaya başlamıştım. Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı. gözünüzün önünde yakarım!" dedim.. Hasta. Ayrılmak için elini öptüm. göreceksin!" dedi. Daha hızlı nefes alıyordu. sonra yanaklarımdan öptü." dedim. "İnsanlar bana hiçbir şey yapmadılar. ağır bir hastaya söylenecek şeyler olmadığını hatırlayarak sustum. Hatta benim bile!." Sözüne devam edemedi. bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum... Fakat bunun istisnaları yok mu? Olamaz mı? Unutmayın ki siz de bu insanlardan birisiniz.. Yaptığınız nihayet manasız bir hodbinlik olabilir.." Birdenbire sustu ve çenesi göğsüne düştü. hayır!" diyordu. Nihayet son bir gayretle: "Raif bey. kendine doğru çekti. evvela alnımdan. İnsanları öğrenmek... Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gördüm. siz de beni anlayınız! Sizin sonunda bulunduğunuz yolun ben daha başlarmdayım.. "Yarın sabah getirir. hıçkırıksız ağlayışlardan biriydi. Hasta tekrar gözlerini açtı:. eğildim. Ben de kendimi tutamamış. Bunu bekliyormuş gibi hemen siyah kaplı defteri cebime koydum. Hiçbir şey.. Defteri sobaya atıp dışarı kaçmayı düşünüyordum. Ben de büyük bir ruhi yorgunluk duymaya başlamıştım. Hasta başını şiddetle sallayarak sözümü kesti.. gözlerini kırpmadan bana bakıyordu.. nefesini yüzümde hissediyordum: "Hayır. Nihayet gözleriyle defteri işaret ederek: "Oku." Bu sözlerin.. Bu sahnenin onu yorduğu muhakkaktı. Bir şeyler mırıldanıyordu. sessiz. "Hiç kimsenin kabahati yok. bu ancak fevkalade büyük ve sahici kederlerde görülen. biraz evvelki titizliğine hiç benzemeyen bir tavırla: "Ne yaparsan yap!" makamında omuzlarını silkti."insanlardan itimadınızı çekip almakla belki haklısınız.. Hep ben. Öksürüyordu. Raif efendi bunları saklamak veya silmek için hiçbir harekette bulunmuyor.. O da susuyordu. Ondan ayrıl46 . Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhakkak olan bu defterle bile artık alakasını kesmiş bulunduğunu anladım. Hep ben.

Otele geldiğim zaman arkadaşımı uyumuş buldum... bir şeyler. boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştır47 . yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. Raif efendi.. Kime?. ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Duyulur duyulmaz bir sesle: "Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım. Söylemek. Yazık!.. senelerden beri dalmış olduğum derin uykudan.. Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: I ler şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Ama nasıl yaşayacağım!. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hatıraların.. Kapının önünde bekleyenlere yüzümü göstermemek için adeta koşarcasına holden geçtim ve sokağa fırladım. Fakat bunun bu kadar korkunç.. tekrar dudaklarını kımıldattı. Şimdiye kadar olduğu gibi.... Ben de yaşayacağım...manın bana güç geleceğini biliyordum. " diye söyleniyordum. Deli olacağım. bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim. Ama ben dayanacağım.. Artık birbirimize veda etmiş bulunuyorduk... Boşuna yere herkesten kaçmış. Şu kosko-ı...ıman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime. Yazık!" dedi ve gözlerini kapadı. Yatağa girerek başucumdaki küçük lambayı yaktım ve derhal Raif efendinin siyah kaplı mektep defterini okumaya başladım: 20 Haziran 1933 Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. Yolda soğuk bir rüzgâr yanaklarımı kuruttu. artık yavaş yavaş alıştığım hissiz uyuşukluktan ayırdı. Hiç durmadan "Yazık!.. bundan sonra beni hiç bırakmayacaklarını biliyorum. Hangi hain tesadüf dün onları yolumun üstüne çıkardı ve beni. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak!. birçok şeyler anlatmak istiyorum..

mışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok... Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem... Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem... Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok... Bende arayacak hal kalmadı... Kalsa da aramam... Zaten bu defteri neden aldım? Küçük bir ümidim olsa, dünyada en sevmediğim bu yazmak işine kalkışır mıydım? İnsanın muhakkak kendini boşaltması lazım... Dünkü hadise olmasaydı... Ah, dün her şeyi öğrenmiş olmasaydım... Şimdi eski ve belki de rahat hayatım devam edecekti... Dün sokakta giderken iki kişiye rast geldim. Birini ilk defa görüyordum, öteki de dünyada bana belki en uzak insanlardan biriydi. Bunların hayatım üzerinde bu kadar müthiş tesirleri olabileceği aklıma gelir miydi? Fakat mademki bir kere yazmaya karar verdim, her şeyi sükûnetle ve baştan anlatmalıyım... Bu takdirde birkaç sene, hatta on on iki sene geriye gitmek lazım... Belki de on beş... Fakat sıkılmadan yazacağım... Belki manasız tafsilat arasında asıl korkunç tarafları boğmak, onların tesirinden kurtulmak mümkün olur. Belki yazacaklarım yaşadığım kadar acı olmaz ve ben biraz ferahlarım. Birçok şeylerin zannettiğimden daha ehemmiyetsiz, basit olduğunu görüp kendi heyecanımdan utanırım... Belki... Babam Havranlıydı. Ben orada doğdum ve büyüdüm. Orada ilk tahsilimi yaptım, sonra bir müddet, bize bir saat kadar uzaktaki Edremit idadisine gidip geldim. Umumi Harbin son senelerinde, on dokuz yaşlarında askere alındım; fakat daha talimgahta mütareke ilan edildi. Kasabaya döndüm. Tekrar idadiye devam edip bitirmedim. Zaten okumaya pek hevesim yoktu. Araya giren bir senelik zaman ve o sıralarda bu havalide hüküm süren karmakarışık vaziyet beni tahsilden soğutmuştu. Mütarekeden sonra bütün bağlar gevşemiş, ne doğru dürüst bir hükümet, ne de muayyen bir fikir ve hedef kalmıştı. Bazı mmtakalar ecnebi kuvvetleri tarafından işgal ediliyor, birdenbire türeyen bir sürü çeteler, türlü türlü namlar altında, ba4B

• m düşmana karşı cephe kurarak, bazan köyleri soyarak faaliydi gösteriyor; dün bir kahraman olarak ismi ağızdan ağıza do-l.ışan bir sergerdenin bir hafta sonra tenkil edildiği ve ölüsünün Edremit'te Konakönü meydanında asılı durduğu ilan ediliyordu. Böyle bir devirde, dört duvar arasına kapanarak Osmanlı tarihi veya musahabat-ı ahlâkiye* okumak pek cazip bir şey değildi. Yalnız, memleketin oldukça hali vakti yerindelerin-den sayılan babam, nedense beni okutmak sevdasına düşmüş-lü. Akranlarımdan birçoğunun çapraz fişeklikler takıp mavzeri sırtlayarak çeteliğe çıktığını, bunlardan bir kısmının düşman, bir kısmının eşkıya tarafından öldürüldüğünü görünce, benim de akıbetimden korkmaya başlamıştı. Hakikaten ben de boş durmak istemiyor, gizli gizli hazırlanıyordum. Fakat bu sırada işgal kuvvetleri kasabaya geldiler ve her türlü kahramanlık heveslerim, içimde boğulup kalmaya mahkûm oldu. Birkaç ay serseri gibi dolaştım. Arkadaşlarımın çoğu ortadan kaybolmuştu. Babam beni İstanbul'a göndermeye karar verdi. Nereye gideceğimi o da bilmiyor, "Bir mektep bul, oku!" diyordu. Daima biraz beceriksiz ve mahcup bir çocuk olduğum halde babamın bana böyle söylemesi, oğlunu ne kadar az tanıdığını göstermeye kâfiydi. Ne olsa, içimde bazı cihetlere doğru gizli birtakım arzular duyuyordum. Mektepteyken hocalarımın takdirini kazandığım bir ders vardı: Oldukça iyi resim yapıyordum. İstanbul'daki Sanayii Nefise Mektebi'ne** girmek ara sıra aklımdan geçer ve bana tatlı hayaller kurdururdu. Zaten küçükten beri hakikatten ziyade hayal dünyasında yaşayan sessiz bir çocuktum. Tabiatımda manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik vardı ki, çok kere etrafım tarafından yanlış anlaşılmama, aptal yerine konmama sebep olur ve beni üzerdi. Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı. Sınıfta arkadaşlarımın yaptığı bir kabahat daima benim üzerime atıldığı halde ben kendimi bir kelime ile olsun müdafaaya cesaret edemez, eve döndüğüm zaman bir kenara saklanıp ağlardım. Annemin ve bilhassa babamın bana sık * Ahlak sohbetleri. ** Güzel Sanatlar Akademisi. 49

sık: "Yahu, sen kız olacakmışsm ama yanlış doğmuşsun!" dediklerini hatırlıyorum. En büyük zevkim evin bahçesinde veya derenin kenarında yalnız başıma oturup hülyalara dalmaktı. Bu hülyalar, hareketlerimle büyük bir tezat teşkil edecek kadar cesurca ve genişti: Okuduğum sayısız tercüme romanlarındaki kahramanlar gibi, her sözüme tereddütsüz itaat eden maiyetimle beraber ortalığı kasıp kavurduğum, bir mahalle ötede oturan ve içimde şeklini pek tayin edemediğim tatlı arzular uyandıran Fahriye ismindeki bir kızı, yüzümde bir maske ve belimde çifte tabancalarla, dağlardaki muhteşem mağarama kaçırdığım olurdu. Onun evvela nasıl korkup çırpınacağmı, sonra, önümde tir tir titreyen insanları, mağaradaki emsalsiz zenginliği görünce nasıl büyük bir hayrete düşeceğini ve nihayet yüzümü açınca, saklayamadığı bir sevinçle nasıl haykırarak boynuma atılacağını tasavvur ederdim. Bazan büyük kâşifler gibi Afrika'da gezer, yamyamlar arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazan meşhur bir ressam olur ve Avrupa'yı dolaşırdım. Bütün okuduğum kitaplar, Misel Zevako'lar, Jül Vern'ler, Aleksandr Duma'lar, Ahmet Mithat Efendi'ler, Vechi Bey'ler kafamda silinmez şekilde yer tutmuşlardı. Babam bu kadar okumama kızar, bazan romanları alıp atar, bazan geceleri odama ışık verdirmezdi. Fakat benim her şeye bir çare bulduğumu, küçük kaytan fitilli idare lambasının ışığı altında kendimden geçerek "Paris Esrarı"nı veya "Sefiller"i okuduğumu görünce tazyikinden vazgeçmişti. Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok'un maceraları, ister Murat Bey'in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum. Eski bir Roma tarihinde, Mucius Scaevola isminde bir murahhasın* düşmanla sulh müzakeresi yaparken, kendisine teklif edilen şartları kabul etmezse öldürüleceği yolundaki tehdide cevap olarak, kolunu yanı başındaki ateşe sokup dirseğine kadar yaktığını ve bu sırada sükûnetle müzakereye devam ederek, böyle tehditlerle korkutulamayacağmı gösterdiğini okuduğum zaman, elimi aynı şekilde bir ateşe sokmak ve aynı meta* Elçinin. 50

şehir benim tahammül edemeyeceğim kadar hayâsız ve karmakarışık olmuştu. yol parasıyla diğer masraflar için bir miktar para yolladığını bildiriyordu. Almanya'da. bana dair herhangi bir şey ifade eden. Babam benim işe yarar bir adam olmam için son bir tedbire başvuruyordu. fakat bundan çabuk vazgeçmiştim: İçimdekileri herhangi şekilde olursa olsun dışarıya vurmak korkusu. Dışarıyı alıp bir kâğıda aksettirmekten. Mütareke seneleriydi. Bir zamanlar kendim de yazı yazmaya. Bu iş bana. Nitekim işin böyle olmadığını anlayınca bundan da vazgeçtim. paranın kıymetini kaybetmesi yüzünden. ecnebilerin gayet ucuz.. Hep o korku yüzünden. çıplak ve mahrem bir halde yakalanmış bir kadın gibi şaşırıyor. Evde veya atölyede karaladığım şeyler arasından ancak en manasızlarını gösterebiliyor. Ne yapacağımı bilmeden uzun zaman İstanbul'da dolaştım. bilhassa mis sabunculuğu" öğrenmemi söylüyor. bir mutavassıtlık-tan* ibaret görünüyordu. Yalnız resim yapmaya devam ediyordum. hiç kimsenin yardımı olmadan. Zaten hocalar da bende fazla bir şey bulmuyorlardı.. En büyük bir acıya yüzündeki tebessümü muhafaza ederek tahammül eden bu adamın hayali beni hiçbir zaman terk etmemiştir..neti nefsimde denemek arzusuna kapılmış ve parmaklarımı oldukça ağır bir şekilde yakmıştım. Bu sanatlara karşı bir heves duy* Aracılıktan. kıpkırmızı oluyor ve kaçıyordum. Fevkalade sevindim. hatta ufak şiirler karalamaya kalkmış. On gün kadar sonra uzun bir mektup aldım. bu manasız ve lüzumsuz ürkeklik yazı yazmama mâniydi. Resim yapmanın da bir nevi ifade. hatta İstanbul'dakinden daha az bir para ile geçindiklerini bir yerden duymuş. kendi kendime öğrendim ve mektebe devam etmez oldum. benim oraya giderek "sabunculuk. Havran'a dönmek için babamdan para istedim. içinde benden herhangi bir şey bulunan resimleri büyük bir titizlikle saklıyor ve ortaya çıkarmaktan utanıyordum. 51 . bir iç ifadesi olduğunu İstanbul'da ve Sanayii Nefise mektebinde. Bunlar tesadüfen birinin eline geçse.. içimden bir şey vermek gibi gelmiyordu.

ıslah eder ve senin idarene veririm.. Lisan öğrenmeden bir işe başlanamayacağını düşünerek. bu dilde kitaplar okuyacağımı. Burası da en nihayet bir şehirdi. kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretinden düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Dört günlük yolculuk esnasında bir mükâleme* kitabından ezberlediğim beş on kelime sayesinde. Sokakları biraz daha geniş. vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi? Bir hafta içinde hazırlandım ve Bulgaristan üzerinden trenle Berlin'e hareket ettim. Bir ecnebi dil öğreneceğimi. sen de ticaret hayatına atılarak altın bileziğin sayesinde mesut ve müreffeh olursun!" diyordu. İlk haftalar. bizim burdaki sabunhaneyi büyütür.. Babam mektubunda: "Bir iki senede bu işi öğrenip gelirsen. çocukluğumdan beri gözlerimin önünde bin bir şekilde canlanan.duğumdan filan değil. Pansiyon sahibi madam da boş zamanlarını benimle gevezeliğe hasrediyor ve yardımda bulunuyordu. Pansiyonun diğer müşterileri de bir * Konuşma.. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. ve asıl. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Zaten muhitimden uzak duruşumun. birçok hayallerime mevzu olan Avrupa'yı görmek fırsatının böyle hiç beklemediğim bir zamanda çı-kıvermesinden sevindim. Hiç lisan bilmiyordum. çok daha temiz.. adresini daha İstanbul'dayken defterime yazdığım bir pansiyona gittim. Umumi Harp'te Türkiye'de bulunmuş ve biraz Türkçe öğrenmiş bir eski zabitten ders almaya başladım. Fakat ben işin bu tarafını düşünmüyordum bile. 53 . şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu "Avrupa"da bulacağımı tahmin ediyordum.

Hele bu münakaşalar..ıssa Hollandalı bir dul kadın olan Frau van Tiedemann. zabitler grev yapan ameleyi ve harbe devam etmek istemeyen askerleri kabahatli buluyor. Fakat zamanla bu değişmelere. günün hiçbir zamanında eksik olmayan çeşitli lahana kokularına. Herkesin Almanya'yı kurtarmak için kendine göre bir fikri vardı. Bunların arasında bil-lı. gününü. yeni tanıştığı terhis edilmiş işsiz Alman zabitlerini de yanında getirir ve onlarla. Çok kere. 53 . zabitlere kızıyor. harp açan imparatora küfür ediyordu.. Fakat bütün bu fikirler hakikaten Almanya'ya değil. sofra arkadaşlarımın siyası münakaşalarına alışmış. oldukça renkliydi. her birinin kendi şahsi menfaatlerine bağlıydı. boş zamanlarında derhal gazetesini okumaya koyulurdu. hatta bunlardan sıkılmaya başlamıştım. Akşam yemeklerinde sofra başında luplanan kalabalık. Por-lekizli bir tüccar olan ve Berlin'e Kanarya adalarından portakal getiren Herr Camera ve ihtiyar Herr Döppke benimle ahbaptılar. Bu sonuncusu Almanya'nın Kamerun müstemlekesinde ticaret yaparken mütarekeden sonra her şeyini bırakarak vatanına sığınmış bir adamdı. Onun da kendine göre ateşli kanaatleri vardı ve bunlardan bahsederken yüzü büsbütün kızarır. Para düşkünlüğü yüzünden servetini kaybeden ihtiyar bir kadın. Benim yarım yamalak anladığıma göre Almanya'nın kurtuluşunu Bismark gibi demir iradeli bir adamın işbaşına geçmesinde ve hiç vakit geçirmeden silahlanmaya başlayarak ikinci bir harple haksızlıkları düzeltmekte buluyorlardı. yumruğunu sıkarak havada sallardı. Bazan pansiyon müşterilerinden biri gider. o sıralarda Ber-I i n'de pek bol olan siyasi toplantılara gidip akşamları intibalarıni anlatmak suretiyle geçiriyordu. saatlerce münakaşa ederdi. yemek yediğimiz karanlık salonun daima yanık duran kırmızı abajurlu elektriğine. Kurtarabildiği bir miktar parasıyla oldukça mütevazı bir hayat sürüyor. müstemleke tüccarı durup dururken. Sabahları odamı düzelten hizmetçi kız bile benimle siyasetten konuşmaya kalkar.I ıııkle ahbaplık etmeyi fırsat sayıyorlar ve saçma sapan suallerle başımı şişiriyorlardı. açılan odaya hemen bir başka misafir gelirdi.

Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. Sabunculuk meselesini babamdan mektup aldıkça hatırlıyor. Haftada üç defa akşamüzerleri eski zabitten Almanca ders alıyor. Bütün şehri. beni gayet iyi karşıladılar. henüz lisan öğrenmekle meşgul olduğumu. Bir İsveç grubuna ait olan müessesenin Alman memurları. gündüzleri müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tabloları seyrediyor ve pansiyona daha yüz adım uzaktayken burnumda lahana kokuları hissediyordum. babam mektuplarının arasını uzattı ve ben. Babama büsbütün yalan söylemiş olmamak için. ne yapacağımı. Berlin şehrinde. her üz unutulmamış olan silah arkadaşlığının verdiği bir alakayla. onlar neredeydin demediler. kalabalığın içinde dolaşır. müzeleri dolaşmıştım. birkaç Türk arkadaşın yardımıyla. boşuna yere vakit ziyan etmemek için böyle yaptılar. fakat bu mesleğin. Günlerim birbirine tıpkı üpkısına benzeyerek geçiyordu. hayvanat bahçesini. hem kendimi avutuyordum. Havran'da-ki sabunhanemizde göre göre öğrendiğimden daha derin taraflarını. Yavaş yavaş ben fabrikaya uğramaz oldum.Almanya'ya niçin geldiğimi unutmuş gibiydim. bana göstermekten çekinBelki de bende bu işe fazla bir heves görmediklerinden. yüzlerinde çok mühim işler yapmış insanlara mahsus bir ciddilikle evlerine dönen veya bir erkeğin koluna asılarak baygın gözleriyle etrafa tebessüm saçan kadınları ve yürüyüşlerinde hâlâ asker adımlarını muhafaza eden erkekleri seyrederdim. yakında bu neviden bir müesseseye müracaat edeceğimi yazarak hem onu. buraya niçin geldiğimi hiç aklıma getirmeden. galiba firmanın sırındır diye. Bu milyonluk şehrin birkaç ay içinde tükenivermesi bana adeta yeis veriyordu. Kendi kendime: "İşte Avrupa! Ne var burada sanki?" diyor ve esas itibariyle dünyanın pek sıkıcı olduğuna hükmediyordum. Ekseriya öğleden sonraları büyük caddelerde. Fakat ilk aylar geçince eskisi kadar canım sıkılmamaya başladı. bir lüks sabun firmasına müracaat ettim. Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Yata54 . yaşamaya devam ettim.

Ben bu yenilerden pek bir şey anlamıyordum. oldukça saf bir talebeye âşık oluyor. *** Düşkünlüğünün.ğın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar. Belki eserlerindeki fazla iddia. böyle bir aptalı sevmenin hica-bıyla. Hemen hemen hepsinde kendimden. cümlelere karine*yle mana vererek geçerdim. fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden. Turgenyef in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Gözümün önünde yepyeni bir dünya açılır gibiydi. çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan. etrafımdan. herhangi bir şekilde göze çarpmak. görmediğim şeyleri birdenbire hatırlıyor. gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum. Çok kere lügat aramaya bile tahammül edemez. gazeteleri karıştırırken. en derin. Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız. 55 . **** Ekim. onlara şimdi hakiki manalarını verdiğimi zannediyordum. en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum. Almanya'ya geleli bir sene olmak üzereydi. Evvelce içinde yaşadığım halde anlamadığım. ** Utancıyla. benim mizacıma aykırı olduğu için onlardan hoşlan* İpucu. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. yağmurlu ve karanlık bir teşrinievvel**** gününde. yanı başıma eski ve kaim lügat kitabını kor. saatlerce kalırdım. Müzelerdeki eski resim üstatları da artık bana sıkılmadan yaşamak imkânını veriyorlardı. gayet iyi hatırlıyorum. Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. kendini göstermek temayülü. Bu sefer okuduklarım.** müthiş iptilasının*** kurbanı olup gidiyordu. en kuvvetli. fevkalade insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. National Galeri'deki bir tabloyu saatlerce seyrettiğim ve sonra günlerce aynı çehreyi ve manzarayı kafamda yaşattığım oluyordu. içinden geçenleri söy-leyememek. Günün birinde. yeni ressamların açtığı bir sergi hakkındaki tenkit makalesi gözüme ilişti.

Fakat onların hiç kimse tarafından anlaşılmamak ve gülünç olmak gibi bir cezayı da adeta marazi bir zevkle ve isteyerek kabul ettiklerini düşününce acımaktan başka yapılacak iş yoktu. Resimleri seyredip geçenler. Resimlerin çoğu insana gülümsemek arzusu veriyordu: Köşeli dizler ve omuzlar. nispetsiz başlar ve memeler.. bana asla yabancı olamazdı. Ama ne olsa insan eğleniyordu.. yalnız... Kırık bir tuğla parçası kadar şekilsiz kristal vazolar. O andaki hislerimi. Bu soluk yüz. Tesadüfe itaat ederek içeri girmeyi tercih ettim ve duvarlardaki küçüklü büyüklü birçok tabloları alakasız gözlerle seyrederek uzun müddet dolaştım. beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. gazetede bahsedilen serginin açılmış olduğu binanın önünde bulunduğumu fark ettim. onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. senelerce kitap arasında kalmış kadar cansız çiçekler ve nihayet. o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip. bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra. elişi kâğıdından yapılmış gibi keskin renklerle gösterilmeye çalışılan tabiat manzaraları. biraz vahşi. Bu portrede ne vardı?. kürk mantolu bir kadın portresinin önünde. masumluk ile iradeyi.. vücutla-rıyla beni sağa sola itiyorlar. biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum. sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade. Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. bu koyu kumral saçlar ve asıl. fakat ben olduğum yerden ayrıla-mıyordum. gene rastgele sokaklarda dolaşarak günlük gezintilerimden birini yaparken. On56 . Nitekim gazetedeki yazıyı bile okumadım. Yalnız orada. bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler. Yapacak mühim işlerim yoktu. Bu kadar az emekle bu kadar büyük işler başarmaya kalkan insanlara belki içerlemek icap ederdi. Fakat birkaç saat sonra. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde.mıyordum. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan. hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen. mücrimler albümünden alınmışa benzeyen korkunç portreler. anlatmama imkân yok. mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum.

Çenesi hafifçe öne doğru kıvrık ve sivriceydi.da Halit Ziya'nm Nihal'inden. ** Sakınma. Bu tablo hakkında orada tafsilat bulacağımı umuyordum. gölgede kalmasına rağmen donuk beyaz rengi belli olan küçük bir boyun parçası. Siyah gözleri anlaşılmaz. Buna rağmen bakışındaki hüzün biraz da istiğna** ile karışıktı.* Yabankedisi derisinden bir kürkün içinde. görmeyen gözlerle diğer tablolara bakıyor ve sonra çabucak aynı yere dönerek uzun müddet seyrediyordum. gitgide kendini belli eden bir hayat görür gibiydim. Her defasında yüzünde yeni ifadeler. fakat biraz kısaydı. kendi portresi bulunduğu anlaşılıyordu. Bu harikulade resmi yapan kadının başka tablolarının. koyu kumral saçları. bir imtizacıydı. Muhammed'in annesi Âmine Hatun'dan birer parça vardı. Sanki: "Evet. Bu istiğna ifadesi. hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim. Şövalye Büridan'm sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan. tablonun numarasının hizasında şu üç kelimeyi okudum: Maria Puder. Sonlara doğru. Ara sıra dolaşıyor.. 57 . adeta bulamayacağından emin olduğu oir şeyi son bir ümitle aramak istiyordu. ne pek ince. hafifçe sola dönmüş. Vecihi Bey'in Mehcure'sinden.. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi. beyzi bir insan yüzü vardı. Ressamın sergide yalnız tek bir eseri. aradığımı bulamayacağım. Aşağıya doğru bakan gözlerin gizlice beni süzdüğünü. Bundan biraz da memnun oldum. Gözkapakları hafifçe şişti. Başka hiçbir şey yoktu. Fakat ne olur?" der gibiydi. sahifenin alt tarafında. üzerimde bu kadar büyük bir tesir yapamayacağını. derin düşüncelere dalmış gibi yere bakıyor. Selbstportrât. hatta belki de ilk hayranlığımı azaltacağını düşünerek korkuyordum. Geç vakte kadar içeride kaldım. biraz dolgun ve alttakisi daha irice olan dudaklarında tamamen açık bir hal alıyordu. köşeli ve oldukça geniş alnını çevreleyerek aşağı doğru uzanıyorlar ve yabankedisinin tüylerine karışıyorlardı. bunun üzerinde. Adeta ellerim titreyerek katalogu karıştırdım. dudakların hafifçe kıpırdadığını zannediyordum. İnce uzun ve kanatları biraz etli bir burnu vardı. Kaşları ne pek kalın. * Karışımı.

tuhaf bir tesadüf eseri olarak. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Salondakiler. Sofrada hiç konuşmadım. Daha ziyade klasiklerin yolunda yürümek istediği anlaşılan ressam kadının. sonra modern ressamların bir sergisini gezdim!" diye cevap verdim.. Süratle kendimi toplayarak dışarı çıktım. Kapının yanında duran uzun boylu bir adam. birçok teknik mütaalalardan sonra nihayet tablodaki kadının. Benim gibi yavaş ve heyacansız bir adamın bu kadar telaşına kendim de hayret ediyordum. katalogda gördüğüm kelimelerin üzerinde mıhlanıp kaldı: Maria Puder. hayret verecek kadar büyük bir ifade kabiliyetine malik olduğu. "Hiç.. Ertesi gün ilk işim. kendi portrelerini yapan sanatkârların çoğunda görülen "güzelleştirme" veya "inadına çirkinleştirme" temayüllerinin onda bulunmadığı söyleniyor. Kaldırıp masanın üzerine korken birdenbire yüreğim atmaya başladı. meşhur kopyalarını satan bir mağazaya 58 .. derhal modern resim üzerinde konuşmaya başladılar. Bir sergide ilk defa resim teşhir eden bu genç sanatkârdan oldukça uzun bahsediyordu. duruşu ve yüzünün ifadesi bakımından. Her akşamkinin aksine olarak hiç yollarda oyalanmadan pansiyona döndüm. Bu yazıda o tablo ile ressamı hakkında neler bulunduğunu öğrenmek için sahifeleri yırtarcasına açtım. odama çekilerek yalnız başıma o çehreyi gözlerimin önüne getirmek arzusuyla yanıyordum. sabahleyin aldığım ve bir kahvede oturup okurken sergi hakkındaki makaleyi gördüğüm gazeteydi. Ortalara doğru gözlerim. Pansiyonun sahibi Frau Heppner: "Bugün nereleri gezdiniz?" dedi. Hemen yemeğimi yemek. Bu. galiba beni bekliyordu. Soyunurken ceketimin cebinden yere bir gazete düştü. Yazıyı baştan itibaren şöyle bir süzdüm. Andreas del Sarto'nun Madonna d elle Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine insanı şaşırtacak kadar çok benzediği iddia ediliyor ve yarı şaka bir ifade ile bu "Kürk Mantolu Madonna"ya muvaffakiyetler temenni edilerek başka bir ressamdan bahse geçiyordu. ben yavaşça odama gittim.. Dolaştım.Salonda kimseler kalmamıştı.

lüzumundan biraz fazla tebarüz ettirilen*. Büyük bir Sarto albümünün içinde onu buldum. düşünmeyi öğrenmiş. Orada tasvir edilen insanın hakikatte de mevcut olduğu ancak bu anda aklıma geldi. kucağındaki Mesih'e değil. Dikkatle baktığım zaman bu resimde sanat bakımından büyük bir hususiyet bulunduğuna hükmettim.giderek Arpie Madonnası'nı aramak oldu. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil. ressam kendi resmini yapmış olduğuna göre. veya ismini söyleyemeyecekleri bir adamdan peydahladıkları evlatlarına gözlerini dikip şaşkın şaşkın gülümseyen hizmetçi kızlara benzerlerdi. başını tutuşu. hatta manasızlığa kadar götürülen bir masumluk ifadesi vardı. toprağa bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu. bu harikulade kadın aramızda dolaşmakta. hatta gökyüzüne de değil. alt dudağı biraz büyükçe olan ağzını açarak konuşmakta. Resmi masanın üzerine bıraktım. siyah ve derin gözlerini toprağa veya karşısındakine çevirmekte. Bu ihtimali düşününce ilk duyduğum his. bakışlarında ve dudaklarında apaçık görünen melal ve kırgınlık ifadesi aynen dün gördüğüm tabloya benziyordu. kucaklarındaki bebeğe bakarken: "Gördünüz mü? Allah bana neler ihsan etti!" demek isteyen küçük çocuklara. hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı istihfaf etmeye başlamış bir kadındı.. Gözlerimi kapayarak sergideki tabloyu düşündüm. Halbuki Sarto'nun bu tablosundaki Meryem. Öyle ya. hulasa yaşamaktaydı. Onu herhangi bir yerde görmek mümkün olabilirdi. makale sahibinin hakkı vardı: Kucağında mukaddes çocuğu ile yüksekçe bir yerde oturan. sağındaki sakallı erkekle solundaki genci hiç fark etmiyor-muş gibi gözlerini yere diken bu Madonna'nm yüzü. Albümün bu yaprağını ayrıca sattıkları için hemen alarak odama döndüm.. Bir hayli fena basılmış olan kopya fazla bir şey göstermemekle beraber. Benim gibi hayatında hiç macerası olmayan bir erkeğin ilk defa böyle bir kadınla karşılaşması hakikaten korkunç olurdu. Hayatımda ilk defa böyle bir Madonna görüyordum: Şimdiye kadar tesadüf ettiğim Meryemana tasvirlerinde. * Belirgin kılman. 59 . büyük bir korku oldu.

Yirmi dört yaşında olduğum halde başımdan hiçbir kadın macerası geçmemişti. Havran'dayken, bizden yaşça büyük bazı mahalle arkadaşlarının delaletiyle yaptığımız birkaç hovardalık, manasını anlamama imkân olmayan sarhoşluk maceralarından başka bir şey değildi ve tabiatımdaki sıkılganlık, bunları tekrara heves etmeme mâni olmuştu. Kadın, benim için, muhayyilemi kamçılayan, sıcak yaz günlerinde zeytin ağaçlarının altına uzandığım zaman yaşadığım bin bir türlü maceraya iştirak eden, maddilikten uzak, yaklaşılmaz bir mahluktu. Uzun seneler kimseye haber vermeden âşık olduğum komşumuz Fahriye ile, hayalen, çok kere hayâsızlığa kadar varan münasebetlerim olduğu halde, kendisiyle sokakta karşılaştığım zaman yerlere yıkılacak kadar şiddetli çarpıntılara uğrar, yüzüm ateş gibi kesilerek kaçacak yer arardım. Ramazan geceleri onun, annesiyle beraber, elinde bir fenerle, teraviye gidişini seyretmek için evden kaçıp kapılarının karşısına gizlenir, fakat bu kapı açılıp, dışarı vuran sarımtırak ışıkta siyah feraceli vücutlar görünür görünmez başımı duvara çevirerek, benim burada olduğumu fark edecekler diye titremeye başlardım. Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu. Karşı karşıya geldiğim zaman her hareketimin, her bakışımın sırrımı meydana vuracağından korkar, tarif edilmesi imkânsız, adeta boğucu bir utanma ile dünyanın en zavallı bir insanı haline gelirdim. Hayatımda hiçbir kadının, hatta annemin bile gözlerine dikkatle baktığımı hatırlamıyorum. Son zamanlarda, bilhassa İstanbul'da bulunduğum müddet zarfında, bu manasız hicapla mücadeleye niyet etmiş, arkadaşlar vasıtasıyla tanıştığım bazı genç kızlara karşı serbest olmaya çalışmıştım. Fakat onlardan ufak bir alaka gördüğüm anda bütün niyet ve kararlarım uçup gidiyordu. Hiçbir zaman masum bir insan değildim: Yalnız kaldığım zamanlar, kafamda canlanan bu kadınlarla, en usta âşıkların bile aklına gelmeyecek sahneler yaşar, sıcak ve zonklayan dudakların sarhoş eden tazyikini ağzımda, hakikatte olabileceğinden birkaç kat daha kuvvetli olarak duyardım. Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim, ona haya60

len dokunmama imkân vermeyecek derecede beni sarmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil, karşı karşıya, iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elimden gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyretmek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatlerce dalmak arzusu gitgide artmaktaydı. Paltomu sırtıma geçirerek tekrar serginin yolunu tuttum; ve bu hal, günlerce devam etti. Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlarda-ki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanm-caya kadar orada bekliyordum. Sergi bekçilerinin ve birçoğu her gün orada bulunan ressamların artık beni bellemiş bulunduklarını fark etmiştim. İçeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun müddet takip ediyordu. Son günlerde diğer tabloların önünde oynamaya çalıştığım rolü de bırakmıştım. Doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, oradaki sıralardan birine oturarak gözlerimi bir karşıma, bir de, bakmaktan yoruldukları zaman, önüme çeviriyordum. Bu halimin sergide bulunanların merakını uyandıracağı muhakkaktı. Nitekim bir gün korktuğum başıma geldi. Salonda birkaç kere rast geldiğim ve uzun saçlı, siyah elbiseli, kocaman boyunbağlı ressamlarla konuşuşundan kendisinin de ressam olduğunu anladığım genç bir kadın yanıma sokularak: "Bu resmi pek mi merak ettiniz?" dedi. "Her gün onu seyrediyorsunuz!" Gözlerimi süratle kaldırdım ve hemen indirdim. Karşımda-kinin fazla laubali ve biraz alaycı gülüşü bana fena tesir etmişti. Bir adım önümde duran uzun burunlu iskarpinleri cevap bekler gibi yüzüme bakıyorlardı. Kısa eteğinin altından fırlayan, hakikaten biçimli olduğunu inkâr edemeyeceğim bacakları arada bir hafifçe geriliyorlar ve çorabın altında, yuvarlak dizkapaklarına kadar yayılan, tatlı bir dalga vücuda getiriyorlardı. Onun benden bir cevap almadan gitmek niyetinde olmadığını görünce: 6L

"Evet!" dedim, "Güzel bir resim..." Sonra, neden bilmem, bir yalan söylemek, bir nevi izahat vermek lüzumunu hissederek mırıldandım: "Anneme pek benziyor da..." "Ha, demek onun için böyle gelip saatlerce bakıyorsunuz!" "Evet!" "Anneniz öldü mü?" "Hayır!" Sözüme devam etmemi istiyormuş gibi bekledi. Ben, başım hep önümde, ilave ettim: "Çok uzakta bulunuyor!" "Ya!.. Nerede?" "Türkiye'de!" "Türk müsünüz?" "Evet!" "Ecnebi olduğunuzu anlamıştım!" Hafif bir kahkaha attı. Gayet serbest bir tavırla yanıma oturdu. Bacaklarını birbirinin üstüne atınca eteği dizkapaklan-nm gerisine kadar açıldı ve ben yüzüme her zamanki gibi ateş bastığını fark ettim. Bu halim yanımdakini daha çok eğlendir-mişe benziyordu. Tekrar sordu: "Sizde annenizin resmi yok mu?" Kadının bu lüzumsuz merakı canımı sıkıyordu. Sırf alay için bunu yaptığını fark ediyordum. Diğer ressamlar uzaktan bize bakıyorlar ve muhakkak ki sırıtıyorlardı. "Var ama... Bu başka!" dedim. "Ya!.. Demek bu başka." Ve derhal küçük bir kahkaha attı. Kalkıp kaçmak için bir hareket yaptım. Kadın bunu fark ederek: "Rahatsız olmayın, ben gidiyorum... Sizi annenizle baş başa bırakıyorum!" dedi. Kalktı, birkaç adım yürüdü. Sonra birdenbire durarak tekrar yanıma sokuldu; şimdiye kadar konuştuklarına hiç benzemeyen, ciddi, hatta biraz da hazin bir eda ile: "Sahiden böyle bir anneniz olmasını ister miydiniz?" dedi.

fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı. bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. Babama mektup yazarak artık dönmek istediğimi bildirmeyi düşünüyordum. hatta ona pek yakın bulunduğuma. Son söylediğim cümle ile yalanımı nasıl ele vermiş olduğumu düşününce büyük bir şaşkınlığa uğradım. yemekte Almanya'nın kurtuluşu planlarını veya inflation yüzünden servetini kaybetmiş orta halli insanların şikâyetlerini dinleyeceğimi. mevcudiyetine ihtimal vermeye bile cesaret edemediğim bir imkân." Arkasını dönerek süratli ve genç adımlarla uzaklaştı. geldiği kadar ani ve sebepsiz. bu son iki hafta içinde hayatımın nasıl bir mana almaya başladığını ve bunu kaybetmenin ne olduğunu fark ettim. bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı. Hemen yerimden kalktım ve gözlerimi etrafıma çevirmeye cesaret edemeyerek sokağa fırladım. boş ve manasız akıp giden ömrümün yanma kadar sokulmuş ve sonra. insanlar. bu sefer düştüğüm inkisar o nispette büyük oldu. Kesik saçları ensesinin üzerinde hopluyor ve ellerini ceketinin ceplerine soktuğu için dar tayyörü vücudunu sımsıkı sarıyordu. bu müd63 . Onun için. daha çok içime saklandım. Fakat "Avrupa'da ne öğrendin?" derse ne cevap verecektim? Birkaç ay daha kalmaya. beni buradan da kaçınyorlardı. bir yolculukta tanışıp alıştığım. birbirlerinden hiçbir şey anlamayan insanlar. Bunu ancak şimdi anlıyordum.. bütün günlerimi. haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden. Başımı kaldırıp baktım.. odamda Turgenyefin veya Theodor Storm'un hikâyelerine kapanacağımı düşündükçe. Bir imkân. Kendimi bildim bileli. Artık bu sergiye ayak basamayacağımı biliyordum. içimde. Pansiyona döner dönmez eski manasız günlerin başlayacağını. Hem nasıl isterdim!" "Ya!. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna. Etrafımdan daha çok kaçtım.. bir müddet olsun beni inandırmış. içimde."Evet. birdenbire. çekilip gitmişti.

dedim. Gece yatısı bir mektepte bulunan on yaşındaki oğlu için aldığı çocuk romanlarını bana verip okutuyor. akşamüzeri eve dönerken ısrar ederek beni bir birahaneye sokmuştu. "seni gidi çapkın seni!" manasına gelen çok bilmiş bir gülümseme ile şaha-detparmağını sallar ve gözlerini süzerdi.det zarfında onu memnun edecek kadar "mis sabunculuğu" öğrenmeye niyet ettim. Alman kızlarıyla ne gibi maceralarım olduğunu öğrenmeye kalkar. Birbirimizin kolunda. kollarının arasında daha çok sıkıyordu. galiba boyu benden daha uzun olduğu için. düşmemek için bana tutunmak isterken. ben hakikati söyleyince. Aynı İsveç firmasına tekrar başvurdum ve biraz daha soğuk karşılanmama rağmen muntazaman fabrikaya devama başladım. Pansiyondaki Hollandalı dul Frau Tiedemann da benimle ahbaplığı ilerletmişti. boynuma sarılıverdi. Bilmem sarhoşluğun tesiriyle midir nedir. Hemen eve dönelim. Nefesi biraz sı64 . Birdenbire bu otuz beşlik kadının acıkmış dudaklarını yüzümde hissettim. uzun müddet oturup gevezelik ediyordu. Bir müddet sonra kendime gelince iyi kalpli dul kadının garsonlara ıslattırdığı bir mendille yüzümü sildiğini gördüm. Vakit gece yarısına yaklaştığı için sokaklar fazla kalabalık değildi. Dışarı çıktığımız zaman onun benden daha az sallanmadığını fark ettim. Bazı akşamlar yemekten sonra manasız bir bahane ile odama geliyor. Fakat bu sefer. Bir aralık bütün salonun başımın üzerinde dönmeye başladığını ve kendimi kaybederek Frau Tiedemann'ın kucağına serildiğimi hatırlıyorum. Kadın hesabı kendisi vermekte ısrar etti. Bir gün öğleden sonra beraber dolaşmayı teklif etmiş. Farkında olmadan geç vakte kadar içmişiz. beni bırakmıyor. Öğrendiğim formülleri ve usulleri itina ile bir deftere not ediyor. sokağın öbür tarafına geçerken garip bir hadise oldu: Karşı kaldırıma geçtiğimiz sırada Frau Tiedemann'ın ayağı kenara takıldı. bu mesleğe dair yazılmış kitaplar tedarik ederek okumaya çalışıyordum. ona sımsıkı sarılmıştım. ben de utangaçlığı filân unutmuş. gelip geçenlere çarparak ilerliyorduk. fikrimi soruyordu. biraz tombulca olan kadın. muvazenesi yerine geldiği halde. Bir yerde. Ekseriya. Buraya geldiğimden beri ara sıra bira içtiğim halde hiç o akşamki gibi olmamıştım.

Elimden gelen ancak kaçmaktı. Onun gözlerinden gülümsemeye benzer bir şeyin geçtiğini gördüm. "Kürk Mantolu Madonna"ydı. Yüzünde o kendine mahsus hazin ve bıkkın ifade ile. onu da şimdi yapamazdım. yüzüme doğru eğiliyordu. deminki tesadüf beni serseme çevirmişti. Bizi görünce bir saniye hayret etti ve bu anda bakışlarımız karşılaştı. Buna rağmen mukavemet etmiyordum.ıdım kadar ilerideki elektrik direğinin altından bize doğru gelen bir kadına ilişti. Aynı zamanda.. ne oldu sana?" diye soruyordu. rabıtalı bir şekilde düşünmeye çalışıyor ve birkaç dakika önce yüzüme dikilip gülümseyen gözleri hatırlamak istiyordum. onu görme65 . Bu sırada gözlerim. bu taşkın muhabbet tezahürü içime ağır fakat güzel bir koku gibi yayıldı. ne söyleyeceğimi bilmeden köşe başına kadar gittim. Bu. Nihayet yaşlı kadının kollarından kurtuldum. on . kimseler yoktu. Hayır. Fakat bütün bunlar şimdi bana bir hayal gibi geliyordu. ya-bankedisi kürkünün içinde. Bu oydu. Etrafımızdan geçen birkaç kişi gülerek saadet temennisinde bulundu. Hâlâ bana sarılmış duran kadın bunu fark edince daha çok ateşlenerek saçlarımı buselere boğuyordu. Koluma girerek beni eve doğru sürükledi. Bütün vücudumun tarifi imkânsız bir heyecanla titremeye başladığını hissettim. Enseme bir kamçı yemiş gibi silkindim. sergide gördüğüm resmin ta kendisi. Etrafıma dakikalarca bakındım. Sarhoşluğum azaldığı için. Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Derhal koşarak "Kürk Mantolu Madon-na"ya yetişmek istedim.cak olmakla beraber. etrafının farkında değilmiş gibi yürüyordu. Ortadan kaybolmuştu. soluk yüzü. sisli kafamda bir şimşek gibi çakmıştı. Kadın üç adım gitmeden beni yakalardı. siyah gözleri ve uzunca burnu ile. Fakat ben artık kendimi kurtarmaya çalışıyor ve bize yaklaşan kadına bakmak istiyordum. Frau Tiedemann tekrar yanıma gelmiş: "Ne oldu sana? Söyle bakayım. tahammül edilmez derecede ağır gelmeye başlamıştı. Bir an kadar gördüğüm yüzü. Sıcak nefesi bu sefer bana. Onunla ilk defa böyle bir halde karşılaşmanın fecaatini ve böyle bir tebessümle hakkımda ilk hükmünü vermesinin ne demek olduğunu sarhoşluğuma rağmen gayet iyi anlıyordum.. Yolda kolumu vücuduna bastırıyor. Ne yapacağımı.

. beni öpmesinin ve nefesini yüzümde dolaştırmasının doğurduğu kâbuslardı.mistim. Böyle bir vaziyette onunla karşılaşmış olamazdım. yanımdaki kadının bana sarılmasının. fakat muvaffak olamıyordum. koridorda birbirlerine rastlayınca bir müddet durakladılar. Ağır ağır yürüyordu. Merdivenlerde tekrar boynuma atıldı. Daha ortalık ağarmadan uyan66 . Yatağa yatar yatmaz uyumuşum. çevik bir hareketle kurtuldum ve yukarı fırladım. Onun tarafından. Dışarıda fısıltı halinde bir konuşma başladı ve uzun müddet devam etti. Bir an evvel eve gidip yatağıma serilmek.. Eve yaklaştıkça hareketleri daha coşkun bir şekil alıyor. Fakat kadın hiç de beni bırakmak niyetinde değildi. İki ahbap. bir şeyler anlatmak. oldukça hali vakti yerinde ve kadınlığının tam ateşli çağlarında bulunan bu dul kadına karşı birtakım tatlı emeller beslediğini bütün pansiyon halkı biliyordu. Anahtarı odamın kapısına sokmaya çalışırken koridorun öteki başından. Ona bir şeyler söylemek. Bunların hepsi. teskin edilmemiş ihtirasların kuvvetlendirdiği kolu beni daha çok sıkıştırıyordu. derhal uyumak ve manasız vehimlerden kurtulmak istiyordum. elliyi geçtiği halde dinçliğini muhafaza etmiş olan bu koca bekârı yumuşak bağlarla bendetmek hususunda muayyen birtakım planları bulunduğu söyleniyordu. derin bir ümitsizliğe düşüyordum. Biraz sonra ayak sesleri ve fısıltılar koridorun öteki başına doğru uzaklaştı ve kayboldu. Hatta kadının da bu samimi hislere pek yabancı kalmadığı. O. değişmez bir hükümle mahkûm edildiğimi gördükçe daha çok kıvranıyor. Ben hemen odama girip kapıyı içeriden kilitledim. izahat vermek istiyor. kürk mantolu kadın türlü şekillerde karşıma çıkıyor. İhtiyatla sorulan suallere incitmeden cevaplar verildiği ve bu izahatın. Sabaha karşı sıkıntılı rüyalar gördüm. o müthiş ve ezici tebessümüyle beni kıvrandırıyordu. inanmaya azmetmiş kulaklarda yumuşatıcı bir tesir yaptığı anlaşılıyordu. iri vücuduyla merdivenleri sarsarak ve tıkanırcasına nefes alarak arkamdan koşuyordu. sabık müstemleke tüccarı Herr Döppke göründü. Onun bu vakte kadar yatmayarak bizi beklemiş olduğunu anladım ve derin bir nefes aldım. Siyah gözlerinin keskin ifadesi çenelerimi kilitliyordu.

Fabrikaya her zamankinden daha erken gittim ve kapıcıyı pek candan selamladım. Köşe başlarında birkaç polis. Lambayı yakarak bir şeyler okumaya çalıştım. Başım ağrıyordu. Satırlar gözlerimin önünden siliniyor ve beyaz sahifele-11ıı ortasında. Soğuk. Kendimi şimdiden. Kendimi ne kadar manasız şeylerle üzdüğümü anlıyor. rutubetli bir Berlin sabahıydı. Kalkıp giyinerek sokağa çıktım. küçük el arabalarıyla evlere süt. sisler içinde. üzerinde "Mehmet Raif -Havran" damgası bulunan pembe renkli. bütün kabahati hayalperestliğimde. yumuşak ve kokulu kâğıtlar içinde. kendi içime kapanıp kuruntu yapmamda buluyordum. Öğleye doğru sıkıntımın azaldığını ve hayatı biraz pembe görmeye başladığımı fark ettim. süzülüyorlardı. tereyağı ve küçük ekmekler bırakan çocuklardan başka kimse yoktu. Dün akşam ı'. Herhalde Frau Tiedemann da birahanede ve yollarda bir hayli firkete düşürmüş olacaktı ve şimdi ihtimal ki. İçerisine gül esansı atılan sabun kazanlarının yanında defterime uzun uzun notlar aldım. Dört elle işe sarılmaya ve işsizliğin doğurduğu sıkıntılı vehimlerden bu şekilde kurtulmaya azmet-iniştim.özlerime sadece bir hayal göründüğünü bildiğim halde sakin-Irşemiyordum. Meslek kitapları dışındaki okumayı da 68 . sabahleyin hizmetçiler uyanmadan kalkarak kendi odasına geçmesi icap ettiğini düşünmüyordu.ı lı m. Bu sıralardan birinde. bütün Türkiye'ye nasıl yayılacağını tasavvur ediyordum. duvarlara gece yapıştırılan ihtilalci beyannameleri söküp yırtmaya uğraşıyorlardı. Sokaklarda. Ormanda çayırlar ve banklar sırılsıklamdı. Fakat artık değişecektim. Durgun suyun üzerinde iki kuğu kuşu. yumurta şeklinde sabunların. benin zavallılığıma sessiz ve içten kahkahalarla gülen iki siyah göz peyda oluyordu. üzerine oturulmaktan buruşmuş bir gazete ve birkaç firkete vardı. Havran'da kuracağım büyük ve modern sabunhanenin müdürü olarak görüyor. birer oyuncak kadar hareketsiz. Sabunlara damga vuran preslerin hangi fabrikalar mamulatı olduğunu kaydettim. oda komşusu yaşlı Herr Döppke'nin yanında müsterih bir uyku uyuyor. Kanalın kenarını takip ederek Tiergarten'e kadar yürüdüm. Bunları görünce dün akşamki halimi hatırladım.

Sonra sağa saparak Wittenberg meydanına doğru yürüdüm. mutat sessizliğimden ayrılarak. Herr Döpp-ke ile yanındaki işsiz zabitlere. Düşman vatandan kovulmuş. tavsiyelerde bulunuyordum. Manasız ve birbiriyle alakası olmayan birtakım şeyler düşünerek ağır ağır yürüyordum. Anadolu harekâtı hakkında bildiklerime dayanarak. yağmura rağmen hiç istiflerini bozmayan insanlar geziniyorlardı. Almanya'nın nasıl kurtulacağına dair.. Hayır. Her tabelayı okuyor.bir resim. Buna rağmen akşam olup da ortalık kararınca içime sebepsiz bir hüzün çöktü. Şu halde ortada sıkılacak bir şey yoktu. memleketimin itibarlı bir tüccarı olarak yaşardım... tiyatrolarla kaplıydı. Benim gibi bir eşraf çocuğunun mesut olmaması için ne sebep vardı? Babamın zeytinlikleri. Havran'daki iki fabrika ve bir sabunhane beni bekliyordu. Kurfürstendamm dedikleri geniş ve uzun caddeye geldim. Sanki kafama gelmekte ısrar eden bir fikri uzaklaştırmak istiyordum. Kaldırımlarda. Babam. Ara sıra. hayatımda ne diye rol oynuyordu. Kalbimin etrafında mütemadiyen sıkışıp ezilen bir şey var gibiydi. sinemalar.. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu ve gökyüzü kapalıydı.. mektuplarında coşuyor ve birbiri arkasına vatanperverane cümleler sıralıyordu. yüzlerce metre yukarıdan dökülen yağmur taneleri bile turuncu bir renge boyanıyordu. Şehrin bol ışıklarının kızıl aksini tepemizdeki alçak bulutlarda seyretmek mümkündü. Sofrada Frau Tiedemann'la karşılaşmamak için yemeği dışarıda yemeye karar verdim ve iki duble bira içtim. sefarethanede büyük bir toplantı yaparak zaferin heyecanını tatmıştık. Kilometrelerce uzayan bu caddede böylece birkaç kere gidip geldim. Fakat bütün gayretime rağmen gündüzki nikbinliğim geri gelmiyordu.. Açık havada dolaşırsam bu fena ruh halinden kurtulacağımı ümit ederek acele hesap gördüm. Manasız -hatta manalı da olsa ne çıkardı.azaltacaktım. muhayyel vakalara dayanan bir roman. Caddenin iki tarafı gazinolar. milli ordu Hav-ran'ı kurtarmıştı. Burada sema bütün aydınlık bir hal alıyor. her ışık reklamını tetkik ediyordum. Biz bile burada. artık tamamen değişecektim. İkisi de zengin birer kocada olan ablalarımın hisselerini de alır. 68 .

onlara yakın bulunan Nollendorf meydanının yolunu tuttum. onu tekrar gözden kaybetmek korkusuyla. tenha sokağın iki tarafındaki evlere çarpıp aksediyordu. Sokağa sırtımı vererek. Onunla karşılaşmaktan bu kadar korktuğum halde şimdi beş altı adım arkasından yürüyordum. Sabahtan beri kurduğum binanın yerinde yeller esiyordu. Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım. Kadın bunu fark etmez 69 . Yüzünü görmemiştim. kapı ile oynuyordum. sarhoş kafamın bir vehmi olduğunu kendime bu kadar telkin ettiğim halde işte şimdi burada onu. Adımlarım birdenbire süratlendi. Meydan boştu. ayaklarına kırmızı çizmeler giyip kadınlar gibi yüzlerini boyayarak dolaşan birtakım delikanlılar. Güya açıp içeri girecekmiş gibi bir tavır almış ve eğilmiştim. gelip geçenlere davet eden gözlerle bakıyorlardı. Tam bu sırada meydanın ortasından geçip bulunduğum sokağa doğru gelen bir insan gördüm. pek yakından takibe başladım. düşmemek ve küçük bir feryat koparmamak için büyük bir gayret sarf ettim ve yanı basımdaki duvarı tuttum. On biri geçiyordu. ben olduğum yerden çıkarak. Ayak sesleri tam arkama gelince. Dün akşam gördüğümün bir hayal. Başımı uzatıp baktığım zaman. Sarhoş değildim. Cenup tarafındaki büyük tiyatro binasının önünde bir polis dolaşıyordu. Bu sefer yanılmama imkân yoktu. Saatimi çıkardım. kısa ve sert adımlarla bu tarafa yaklaşan kürk mantolu kadını tanıdım. Demek vakit bu kadar ilerlemişti.Burada Ka De We dedikleri büyük bir mağazanın önündeki kaldırımlarda. o kadını. İskarpinlerinin çıkardığı kuru sesler. Oradaki evlerden birinin kapı aralığına gizlenerek beklemeye başladım. Karşıya gelen sokağa girdim ve bir gece evvel Frau van Tiedemann ile sarmaş dolaş durduğumuz yere geldim. Ayak sesleri adamakıllı yaklaşmıştı. Sanki aradığım insan birdenbire peyda oluverecekmiş gibi gözlerimi ilerideki elektrik direğinin altına diktim. Dün akşam "Kürk Mantolu Madonna"ya orada ve tam bu sıralarda rastlamıştım. Kalbim ufalanı-yormuş gibi ağrımaya ve müthiş bir süratle çarpmaya başladı. Bu sefer nereye gittiğimi gayet iyi biliyordum. Kadın yoluna devam etti. belki de o hayali bekliyordum.

Birdenbire bu sesler kesildi. bu kadının buranın daimi müşterilerinden biri olması ihtimali geçti. geriye bakıp beni görmesi ihtimalini düşündükçe daha çok heyecanlanıyordum. çukurda. Yüzünde pek manalı bir tebessüm vardı. asfalt kaldırımdan başka hiçbir şey görmeden. Her akşam aynı saatte gelişi bunu gösteriyordu. Başımı daha çok eğerek bir mahkûm gibi bekledim. Zihnimden birdenbire. içerisi kalabalıktı. deniz dalgalarına benzeyen şekiller vardı.görünüyordu. oldukça meşhur bir kabare vardı. bulunduğum yerin caddenin diğer kısımlarından daha aydınlık olduğunu fark ettim. Beni görmesi ihtimali karşısında saklanacak yer aradığıma göre ne diye buraya gelmiş ve yolunu beklemiştim? Şimdi ne diye arkasından gidiyordum? Acaba o muydu? Gecenin herhangi bir saatinde bir sokaktan geçen bir kadının ertesi akşam gene aynı yerden geçmesi icap ettiğine nereden hükmediyordum? Bütün bu suallere cevap verecek halde değildim. kenarlarda yüksek ve kuytu localar vardı. içerdeki çift70 .. Kadının buraya girdiğini anladım ve tereddüt etmeden adama sokuldum: "Biraz evvel önümde yürüyen kürk mantolu kadın buraya mı girdi?" Kapıcı bir kere daha eğilerek: "Evet!" dedi. Birkaç adım ileride. Yavaşça gözlerimi kaldırdım: Ortada kadın filan yoktu. Ortada. ayak seslerini takip ederek yürüyordum. karşıda bir orkestra. Bunların yarısından çoğunun perdeleri kapalıydı. Sokağa doğru fırlamış kocaman bir levhanın üzerinde mavi ampullerle yazılmış "Atlantik" kelimesi bir yanıp bir sönüyordu ve yazının alt tarafında gene ampullerden yapılmış.. Hiç eksilmeyen bir çarpıntı ile arkasından gidiyor ve birdenbire. kırmızı kasketli. Kimse bana yaklaşmadı. kapısı elektriklerle aydınlatılmış. kimse: "Niçin arkamdan geliyorsunuz?" demedi. iki metre kadar boylu bir adam eğilerek beni içeri davet etti. Olduğum yerde kaldım. yuvarlak bir dans yeri. Başım önümde. Ancak birkaç saniye sonra. Derin ve rahat bir nefes alarak paltomu çıkardım ve salona girdim. Kapıda duran sırmalı elbiseli.

haftalardan beri uykumu kaçıran insanı. alaycı bir tebessümle bana gözlerini diken bir kadını yürüyüşünden tanımama imkân var mıydı? Bakalım dün akşam onu sahiden görmüş müydüm? Yoksa her şey. Bana ne oluyordu? Bir tablo71 . ne geniş ümitler doğurmuştu. Tekrar üzüntülü bir tereddüde düştüm. perdeler açılıp kapandıkça. Henüz kimse tarafından ıutulmamış olduğu anlaşılan bir tanesine gidip oturdum. Perdeleri kapalı duran locaları sıra ile göz hapsine alarak içindekileri tanımaya karar verdim. Acaba bu akşam da yanlış mı görmüştüm? Öyle bir kürkü Berlin'de yalnız bir kadın giymiyordu ya? Zaten yüzünü de görmemiştim. yanında yaşlı veya genç bir hovarda ile bu masalardan birinde bulacağımı ve bu kadar büyük bir ehemmiyet. Hiç acele etmeyen gözlerle etrafıma baktım. Kürk mantolu kadının bunlardan birinde olmadığı muhakkaktı. kürk mantolu kadını. herhalde buralardaki hizmetlerinin bedeliydi. Onu. Hiçbirinde tek veya çift olarak oturan ve dansa çıkmayan kimse yoktu. hatta belki de hiç güzel olmayan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış. Yirmi dört yaşma geldiğim halde hâlâ çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Dans mahallinin etrafındaki masalarda yoktu. İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum. sonra tekrar localarına girerek perdelerini çekiyordu. Basit. yarım saat sonra bu mahrem köşelerin ateşli çiftlerini tamamen bellemiştim. Halbuki o. dikkatle içeri bakıyordum. Çarpıntım geçmişti. O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş. Herkesin merakını uyandırmayı da göze alarak. Bir akşam evvel sarhoş halimde. bu sabahtan beri tefsir ettiğim gibi bir hayalden mi ibaretti? Kendimden korkmaya başladım. böyle eğlence yerlerinde adi zevkler peşinde koşuyordu. bu kadar derin bir mana verdiğim kadının nefsini nasıl pazara çıkardığını görünce boş hülyalarımdan kurtulacağımı ümit ediyordum. Bir bira söyledim. hakikatte asla mevcut olmayan vasıflar bulmuştum. Herhalde localardan birine girmişti. Acı acı güldüğümü hissettim. onda. birçok genç kadınlar gibi.I<ı ara sıra dans etmek için meydana çıkıyor. Benim o kadar hürmetle seyrettiğim yabankedisi kürkü de.

72 . hatta kucaktan kucağa dolaşırken tasavvur etmek mümkündü. bu kadar istemeden şuh cilveler yapmaya mecbur kalarak çalışması bana pek hazin geldi. fakat erkek sesine yakın bir alto ile o zamanın modası olan şarkılardan birini söylemeye başladı. Sarhoş bir oğlan çocuğunun ağzından dökülür gibi. sanatkârı aydınlatıyordu. sarhoş olup içer. "Onu demin zannettiğim gibi erkeklerle beraber. Sonra oradaki kadının gece vakti karşıma çıktığını zannetmek. keman çalmakta devam ederek. Kendini unutarak. dans eder ve öpüşürken görsem daha iyiydi!" diye düşündüm. Biraz sonra ağır bir müzik başladı. Artık bütün tereddütlerim.. Beyaz ve çok dekolte bir tuvalet giymiş olan genç bir kadın. Salon birdenbire karardı. Fakat onu böyle göreceğimi aklıma getirmezdim. bin bir türlü manasız tahminlerim uçup gitmişti. aşağıya indi. Bu halinde. Yüzünde yama gibi duran gülümseme. Fakat şimdi yapmakta olduğu bu işi asla istemediği meydandaydı. kapıp koyuvererek yapacaktı. daha doğrusu tesirliydi. etrafına bu kadar yalandan tebessümler saçmaya. zihnimde yaşattığım mağrur. müstağni* kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilmeyecek kadar sarih bir zavallılık vardı. Resimde gördüğüm kadını her vaziyette. Yalnız orkestranın bulunduğu yerde hafif bir ışık vardı. Dans edilen yer boşalmıştı. Gayet alçak.nun bu kadar tesiri altında kalmak. şikâyetle titreyen şarkılar söylüyordu. Hemen çıkıp gitmekten ve kendimi sıkı bir kontrol altına almaktan başka çare yoktu. İçimi tekrar bir burkulma sardı. Bir projektör. yerde yumurta şeklinde bir daire çizerek. Derhal tanıdım.. Çünkü bunları ne de olsa isteyerek yapacaktı. Ses yavaş yavaş yaklaşıyordu. Onun burada. Sazların arkasından doğru ince bir keman sesi duyuldu. sonra ayak seslerine ve kürküne göre hüküm vererek rastgele bir kadının peşine düşmek... nitekim masalardan birine eğilip müşterilere doğru baygın birkaç nağme fırlattıktan sonra * Gözü tok. ortadan kaybolmak için küçük bir fırsat bekliyor gibiydi. Keman çalışında hiçbir fevkaladelik yoktu ve sesi ancak kendiliğinden güzel.

ve yanmdaki-nin bu hareketine sinirlenmiş görünen. fakat bu pek kısa. Yaklaştığı masalardan birinde oturan genç ve sarhoş bir erkek yavaşça iskemlesinden kalkarak onu çıplak sırtından öptü. Kadının yüzünden. Onun. Dünyada bana hiçbir şey.diğer masaya giderken çehresi bir an için ciddileşiyor. dekolte iskarpinini gördüm. projektörün donuk beyaz ışığına rağmen pembeliği belli olan. veya içinde neler olup bittiği görülmeyen locaların kapalı perdeleri önünde. Benim masama yaklaştığını görünce büyük bir telaşa düştüm. ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra doğrulup gülümseyerek erkeğe baktığını ve gözleriyle adeta: "Oh. Sonra bu halime güldüm. Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor ve kadın başıyla orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. beyaz eteklerinin altından kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinde sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve birbirinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin başucunda. pek usta olmayan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu. aynen resminde gördüğüm ifadeyi alıyordu. Ço-rapsızdı. başını kemana yaslayarak. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü bir adamı tanımasına imkân var mıydı? Ben onun için herhangi bir delikanlıdan. Gözlerim buraya ilişince bütün vücudunu çıplak görmüş gibi bir ürperme ve 73 . yılan sokmuş gibi bir buruşma ve vücudundan buz gibi bir ürperme geçti. parmaklarının başladığı yerde. Sonra aynı kaim ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkıya başlıyor. erkeğin masa arkadaşı kadına gözlerini çevirerek: "Hoş görün efendim. Ayağının üst tarafında. belki bir saniyenin dörtte birinden daha az bir zaman sürdü. erkekler bize karşı böyle şeyleri yapmakta serbesttirler!" demek isteyen bir ifade ile başını salladığını gördüm. tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir. ne iyi yaptınız!" demeye çalıştığını. buraya eğlenmeye ve eğlence arkadaşı bulmaya gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı önüme eğmiştim. bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteğini ve bunun altından burnu bir parça dışarı çıkan beyaz. Ona nasıl bakacağımı.

Eski bir dosta güler gibi güldü. dedim... Dünyanın en zengin adamıydım.. önüme. Ne olursa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünyanın en bahtiyar insanı haline getirmeye yetiyordu.. dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü. O aynen benim tasavvur ettiğim gibiydi. Başka türlü olsa bana öyle tanıdık gözlerle bakar. Bunu sadece gözlerini bir kere açıp kapamakla. Yerimden fırlayarak boynuna sarılmak ve onu ağlaya ağlaya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selamladı. bu sefer gözleri ve başıyla selamladıktan sonra başka masalara gitti. yalnız keman çalıyordu. Şarkı söylemiyor. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve rahat gülüşüyle masamda oturuyor. Bir insanın diğer bir insanı. Yüzünde o eğreti gülümseme yoktu. Gözlerimle onu takip ederek mırıldanıyordum: "Sana teşekkür ederim. Sonra güldü. Tam bir emniyetle gözlerimin içine bakmış. bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş. Koyu renkli. Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu. yalansız bir gülüşle güldü.. eski bir dost gibi beni selamladı. selam verir miydi? Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba beni birine mi benzetti. hemen hemen hiçbir şey yapmadan. hiç mübalağaya kaçmadan. Bütün yüzüne yayılan.. içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. sonra gülmüştü. etrafıma ve şimdi salonun öteki başına gitmiş olan genç kadına bakıyordum. hafızasını araştırdığına delalet edecek bir dalgınlık yoktu. Yoksa dün akşam sokakta kepaze bir halde gördüğü bu çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlayamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selamladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt. Dikkatle bana bakıyordu. Ve ben bu anda başka hiçbir şey istemiyordum. Evet... Çıplak kolları ha74 .. Teşekkür ederim!. temiz.hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım." Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum... hiç sırıtmadan. Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha. açık. fakat yanılmama imkân vermeyecek kadar sarih bir şekilde yaptı.

"Ne münasebet!" Sesi hiç yabancı değildi. ışıklar tekrar yandı. Yanaklarına dökülen saçlarını geri atmak için başını silkti.. Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım.. Önümde durdu ve elini uzatarak: "Nasılsınız?" dedi. "Teşekkür ederim. İyiyim!. fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim. hemen çıkıp gitmek ve yarın akşam gene gelmek olduğuna hükmettim. Bir gece için bu kadarı çoktu bile. sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu.. Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu beklemeli miydim?. Ne maksatla?..reket ettikçe beli hafifçe sağa sola bükülüyor. benim masama geliyordu. Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmayı akıl ettim. Onunla bir kelime bile konuşmadığım halde. "Hayır" dedim. Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu.. Hızlı hızlı yürüyordu. Yavaş yavaş ahbaplığı ilerletirdim.. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti. Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar. Yüzünün her hattını ezbere bili7 5 ... "Şimdi ne yapmalı?" diye kendi kendime sordum. Büsbütün şaşırdım.. Ne demek istediğini anlayamadığım için.. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım. Ben saadetimin neşesi içinde. Bana. Elinde kemanı yoktu.. sonra gözlerini bana dikerek: "Bana dargınsınız galiba?" dedi. Sonra. bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim..." Karşımdaki iskemleye oturdu. yolunu bekleyip: "Size evinize kadar refakat edebilir miyim?" dersem hakkımda ne hüküm verirdi? Bana bir parça alaka göstermesine böyle en beylik bir zampara cümlesiyle mi mukabele edecektim? En kibar hareketin. Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu. hiçbir şey düşünmeden bir müddet durdum. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu.

Bunları düşünmekten kurtulmak için bir hareket yaptım.. Sergide o resmin karşısında dalgın dalgın otururken yanıma gelip bu resimde ne bulduğumu soran.şim. Madonna tablosuyla adamakıllı ikmal etmiştim. sonra bu tasviri. "Sizde annenizin resmi yok mu?" diyerek kahkahayla gülen kadın buydu. Mademki o karşımdaydı ve benimle konuşuyordu. Resmini günlerce seyrederek kafama nakşetmiş.. Beni hakikaten başka birine benzetmişti. Kadın tekrar sordu: "Demek dargın değilsiniz. hakikatte mevcut olandan çok daha fazla manalar buluşum tabiiydi.. Ya bu sualim üzerine yanıldığını anlar... 76 . Fakat sesi. Kadın berrak bir kahkaha attı: "Çok acayip bir çocuksunuz!" dedi. hakikat pahasına da olsa uyanmaya hakkım yoktu... Kadın benim cevap vermediğimi görünce başka bir suale geçti: "Annenizden mektup alıyor musunuz?" Bir saniyeden daha az süren müthiş bir şaşkınlıktan sonra iskemleden fırladım. artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve manasızdı. Pek de dürüst olmayan bir düşünce ile bundan vazgeçtim. Bu kahkahayı da hatırladım. Peki ama niçin bir daha hiç gelmediniz?" Eyvah!.. Her şeyi anlamıştım. hatta onda. çocukluğumda.. "Anneme benziyor!" dediğim zaman. Belki de sadece hayalimde. Onun ellerini yakalayarak: "Ah yarabbi. Bu sesi nereden tanıdığımı hatırlıyordum. yarım bırakmaya. "Beni nereden tanıyorsunuz?" diye sormak için dudaklarımı kımıldattım. Onu kesmeye... Belki çok uzak zamanlarda. kısa bir itizar* ile kalkıp giderse? Bu harikulade güzel rüya ne kadar çok devam ederse o kadar iyiydi. Bunu herhalde bir yerde duymuş olacaktım. Onu o zaman nasıl olup da tanıyamadığımı bir türlü anlamı* Özür dileme. o sizdiniz ha?" diye bağırdım.

birkaç kere baktınız.... O da. Siz?" "Yirmi dört!" "Gördünüz mü? Ablanız olabilirim!" "Evet. Sağ dirseğini masaya dayamıştı. yirmi altı!." Tekrar güldü. senelerce söylense bitmeyecek şeyler.. "Yoksa size çok gülerlerdi!" "Teşekkür ederim!" Biraz düşündü.. Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum. aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmıştı? Fakat siz. Eli beyaz örtünün üzerine şöylece bırakılıver-mişti. Hem nasıl!" "O zaman da aynen böyle söylemiştiniz!" "Belki. bir şey demeden önüne bakıyordu.... Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu. birdenbire cid-dileşerek: "E.. için!. Ama nasıl?... hayır. zannetmem. gözlerinden bir bulut geçti. Tablo.. Küçük uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu. hayır!" "Belki ablanız!" "Kaç yaşındasınız?" "Böyle şey sorulur mu? Ama neyse.." Bir müddet sustuk. Sanki görmemek .. Tabii... "Nereden biliyorsunuz?" dedi.. "Fakat ben sizin anneniz olabilir miyim?" "O. İlk anda hatırlamayarak durdum.. "Yüzüme bakmadınız ki!" "Hayır. üşümüş 77 . Sonra süratle cevap verdim: "Tabii.yordum. hâlâ öyle bir anneniz olmasını istiyor musunuz?" dedi. hâlâ avuçlarımın içinde duran ellerini çekerek: "Arkadaşlarımın yanına döndüğüm zaman. o zaman hiç o resme benzemiyordunuz!" diye mırıldandım. Nasıl olur?" "Evet. beni tanımadığınızı söylemedim" dedi." Sonra..

Sizi tamamen kaybettik. Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum. İlk defa konuştuğu bir adama ellerini terk etmekte hiçbir fevkaladelik bulmuyor gibiydi.... Demek çok dalgınmışım!" "Evet. Tereddütsüz cevap verdi: "Isıtın!" Ve her ikisini birden uzattı.. Kolayca anlayabileceğiniz bir meraka düştüm... düşünceli.. Biraz evvel avcumda tuttuğum ellerinin hakikaten soğuk olduğunu hatırladım. Söylediğim gibi merak da ediyordum.. çok.. Hep aynı münasebetsiz ihtimaller aklıma geliyordu.... Bir şeyler söyleyerek bunları kafamdan uzaklaştırmak için: "Sizi sergide tanıyamamakta bir parça da mazurdum!" dedim. Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz.. her haliniz tablodakinin aksineydi. Aklımca bundan istifade etmek isteyerek: "Elleriniz ne kadar soğuktu!" dedim. gelip geçenlerin bile tuhafına gitti.. Fakat keşke yapmasaydım. Bu sözümden alınabilirdi.. Öyle garip bir dikkatle bakmaya başladınız ki. Adeta koşar gibi.. Saçlarınız kısa... Sonra.. Sizi. münekkitlerin "Madonna" dedikleri o ağırbaşlı. hatta biraz da kederli tabloya benzetmek herhalde güç bir şeydi. Nihayet yanınıza sokulup konuşmaya karar verdim. hakkınız var!" diye cevap verdi. Acaba?..... Gözleri hâkim ve iradeliydi.gibi.... Sonra her gün gelmeye başladınız.. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz. Birkaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber. gözlerinizi ara sıra. hoplar gibi yürüyordunuz. nasıl söyleyeyim.. eteğiniz de kısa ve elbiseniz daracıktı.. Fakat derhal pişman oldum. Ama hayret ediyorum. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı. Halbuki o: "Evet. rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdiğiniz halde tanımıyordunuz. 78 . Yüzüne baktım.. hatta alaycıydınız ki. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza benzettiğinizi zannetmiştim.. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı. kırmızıydı. Onlar da ısrar ettiler.. adeta baş başa seyrettim.. "O kadar neşeli. Bir daha sergiye gelmediniz!" "Benimle eğleneceklerini zannetmiştim!" dedim.

" dedi. Bir erkek gibi. bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek: "Berlin'de yalnızsınız değil mi?" dedi. Sizde genç kızlara mahsus bir hal var. "Ne gibi?" "Yani. fazla ileri gitmiş olmaktan..Sonra.... Garip garip yüzüne baktım.. " Parmaklarımı adamakıllı sıkarak biraz yukarı kaldırdı ve sonra masanın üstüne vurdu: "Sizinle arkadaş olabiliriz!" dedi.. Nasıl söyleyeyim...." "Anlıyorum. Evet....... Zaten birçok taraflarım erkeklere benzer. " Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü.." dedi.. O bunu fark etmişti. Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmettim. Ben hep böyle apaçık konuşurum. "hasta bir köpek kadar yalnız... Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "Boğulacak kadar yalnızım.. " Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lafı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü.. Bütün dünyada yalnızım.... Namusunu müdafaa etmek is79 . "Sözlerime başka manalar vermeye kalkmayın...... fakat ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim.. Herkese benzemeyen bir haliniz var. "Siz beni yeni tanıyorsunuz... Belki de bunun için yalnızım.... "Bütün gece aklıma geldikçe güldüm.. Ne demek istiyordu? Bir kadın... Yalnız işte. Ama Berlin'de değil... Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.. bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Küçükten beri. "Şimdi farkına varıyorum.. Yüzünde... anlıyorum. Kimsesiz..... " diye devam etti. " "Ben de yalnızım. " dedi.. Birdenbire: "Sizde de biraz kadınlık var.. O sözüne devam ederek: "Dün akşamki halinizi unutamayacağım!" dedi. Tamamen yalnızım... Öyle bir haliniz var ki.... sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz. Ruhen yalnız. yanlış anlaşılmaktan korkan bir insanın endişesiyle: "Sakın siz de başka erkekler gibi düşünmeyin....

Biraz şaşırdı: "Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?" "Evet." "Bu akşam?" Bütün cesaretimi toplayarak: "Sizin arkanızdan geldim!" dedim.." I Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım. Yalnız bu akşam. Bizim pansiyonda dayızadenizle yakından alakadar olan bir Herr Döppke var. Annem görüşmek istemiyor. "Nasıl tanımam.. Umumi Harp'te öldü.." "Evlenseler bari. Şimdi. Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz mi? Nereden tanışıyorsunuz?" "Aynı pansiyonda oturuyoruz... Ama şimdi dargınız. onunla karşılaştık. Dün akşam bir tesadüf sayesinde yakamı kurtardım. ikimiz de belli etmeden birbirimizi tetkik etmek istiyor ve bu sırada gözlerimiz karşıl aşı verince.... Demek farkına vardınız!" "Tabii. O bunu fark ederek sözü değiştirdi: "Sizi burada ilk defa görüyorum!" "Evet. "gördüklerimden memnunum" demek isteyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk.. bu halleri yüzünden." Hayretle gözlerimi açarak: "Tanıyor musunuz?" dedim. Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?" "Fakat arkanıza bakmadınız!" 80 . Böyle yerlere hiç gelmemiştim.. Ama bize ne?. annemin tabiriyle. Kocası avukattı.. "uygunsuz" bir hayat sürüyor..teyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz.. Bir müddet sustuk... Sükûtu ilk bozan ben oldum: "Demek bir anneniz var?" "Sizin gibi!" Manasız bir şey sormuş gibi sıkıldım. Halbuki Frau van Tiedemann'dan kurtulmak pek kolay değildir. akrabamdır! Dayımın kızı... Ben değil...

. sonra çapkınca bir i'.. "Daha gidip elbisemi değiştireceğim.ülüşle: "Bu da benim bir nevi eğlencemdir!" dedi. farkında olmadan aynı saatte kendimi orada buldum. Sonra siz geçerken." Bir müddet sustu.. zengin bir prens. belki dedim. Hatta belki de demedim.. "Sokakta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessüsümü yenerek. o harikulade gözlerini kırk yıllık bir dost gibi kırparak beni selamlamıştı. Yolda konuşuruz.. Sağ eliyle eteğini toplayarak hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu.. Giderken gene yüzüme bakmış. Garsonu çağırıp hesap gördüm...." "Bu akşam da aynı yerden geçeceğimi nasıl tahmin ettiniz? Burada çalıştığımı biliyor muydunuz?" "Hayır. fakir bir talebe.." "Haydi gidelim.. "Evet. beni görürsünüz diye korkumdan bir kapı aralığına saklandım. başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir. Uzun yapraklı bir defterin üzerine birkaç rakam yazan adamın yüzüne. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu tayin etmeye çalışırım ve bu şekilde... Demek bu akşam sizdiniz ha?. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim. Siz beş dakika sonra kapının önünde beni bekleyin!" Çabucak kalktı.."Hiçbir zaman dönüp bakmam. nasıl geldiğimi anlamadan yol bitiverir. Bir şeyler düşündü. ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir.. Bu hareketim onu güldürdü: "Acele etmeyin. Birdenbire açılmış. dostum" dedi. " Benim şaşkınlığımı görünce sordu: "Beni evime kadar götürmek istemez misiniz?" Derhal yerimden fırladım. cesaretlenmiştim." Birdenbire gözlerimin içine bakarak: "Yolumu mu beklediniz!" dedi. hatta sarhoş bir serseri de olabilir. "Saadetimi fark etmiyor musun a sersem!" der gibi dik dik bakıyor. henüz salonu terketmemiş olan müşte81 . fakat ne bileyim.

gayet serbest bir tavırla kolumu yakaladı. uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı. Gökyüzü açıktı ve garpta.rileri. ona teşekkür etmek. Arkamda yavaş bir ses: "Çok beklediniz mi?" dedi. o gelir gelmez uçup gitmişti. Nihayet dudaklarını hafifçe kıpırdatarak: "Siz sahiden iyi bir insana benziyorsunuz!" dedi.. rahat. Gözleri yarı kapalıydı ve bana bakmaktan çekiniyordu.. Kadın. gülerek selamlamak için kuvvetli bir arzu duyuyordum. Aklımdan derhal bir sual geçti: "Neden böyle yapıyor? Kendisinin böyle bir kadın olmadığı muhakkak. karşımda duruyor. Yüzüm tutuşarak önüme baktım. Gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. ancak duyulur duyulmaz bir sesle: "Bilmem!" diyebildim. Fakat neden böyle yapıyor?" 82 . "Hayır.. Geniş. Kapının önünde derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. Neyse ki o da ileri gitmedi. içimden. sonra kolumu tutan eli yavaşça yanına düştü. Karşımdakinin yüzünde de müthiş bir şaşkınlık. küçük bir çocuğu okşarmış gibi yumuşak bir sesle: "Oo. O. Böyle hovardalıklar hiç âdetim olmadığı halde. kendinden emin adımlarla yürüdüm ve birkaç ayak merdiveni bir defada atlayarak gardroba gittim. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayılıyordu. siz sahiden bir genç kız gibi mahcupsunuz!" dedi. Evvela çenemi bıraktı. Tepemdeki Atlantik yazısı sönmüş. Yerimden kalktım.. paltomu veren kadına bir mark bıraktım. içimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak. Bütün cesaretim. hatta bir utanma vardı. ellerine sarılarak öpmek arzusu geçtiği halde. Bir kadının bana bu kadar pervasız muamele edişinden adamakıllı sıkılıyordum. deniz dalgaları görünmez olmuştu. hatta orkestrayı. öteki eliyle çenemi tuttu. bir karar vermeden düşünen insanlar gibi gözlerini kırpıştırıyordu.. serbestliğim. Şimdi çıktım!" diye cevap verdim ve döndüm. ufka yaklaşmış bulunan ince bir hilal vardı.

.. adeta kaba bir sesle ilave etti: "Ama keyfiniz isterse..... lütfunu istemek niyetinde değilim. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek.... Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. küstahça gururlarını anlamak için kâfidir.. Kimseye ihtiyacım yok.. kaldırıp salladı: "Şuna dikkat edin ki. ellerini kaldırışları. Hulasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç* ve anlaşılmaz bir mahlukum. Kendilerini daima bir avcı. " Sonra meçhul bir düşmanıyla kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: "Dünyada sizden. Yalnız bazan iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum. yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için. İsterseniz. Erkeklerin öyle bir bakışları.. Fakat bana öyle geliyor ki. Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım.." Yolun ortasında durdu.. sağ elinin şahadetparmağmı..." Sonra kendini bu kadar fenaladığma kızmış gibi keskin.. bir çocuğa uslu durmasını tembih eder gibi. Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız.. birbirine uymaz saatlerim vardır. bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil.. "Ben garip bir kadınım.Düşüncelerimi tahmin etmiş gibi: "Ben böyleyim işte!" dedi. hiçbir şey istemeyeceksiniz. hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... kimsenin dostluğunu..... Yavaşça koluma girdi ve gayet basit şeylerden bahseder-miş gibi renksiz bir sesle konuşmaya başladı: "Demek beni anlamaya çalışacaksın? Fena fikir değil. bizi zavallı birer av * Rahatsız edici 83 .. öyle bir gülüşleri." Ben hep aynı yavaş ve korkak sesimle: "Sizi anlamaya çalışacağım.. benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz. Zaman gösterecek. " dedim. Çok manasız kaprislerim. Beni yanlış anlamayın.. Aldırmazsınız... boşuna emek!... Birkaç adım yürüdük.. Kimseye minnettar olmak.

.. Bakalım hoşunuza gider mi. Bir hayli yürüdük.. " Sözlerinin ortasına doğru tekrar yürümeye başlamıştık. Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. deminden beri birkaç defa ifade değiştiren çehresi tekrar o tatlı... Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm. Ne aklımda tutabilirim.. Gözlerini kâh yere.... Bu kadarcık mı?" "Hatip zade Raif!" "A.... "Ben burada oturuyorum. istenilen şeyleri vermek. Size o halimle görünmekten memnun olmayacağımı zannediyorum. Ben de korka korka yanında gidiyor ve susuyordum.. ne de söyleyebilirim! Sadece Raif desem olmaz mı?" "Daha memnun olurum!" "Siz de bana sadece Maria diyebilirsiniz. Bir dakika: Hâlâ isminizi bilmiyorum!. Biz isteyemeyiz. sözünü bitirmiş hissini verecek kadar uzun fasılalar bırakıyor ve bu sırada gözlerini tekrar yarı kapayarak yoluna devam ediyordu. Benim Berlin'de kendime mahsus gezinti yerlerim vardır.. Bana nedense özür diliyormuş hissini veren yumuşak bir sesle ikinci defa iyi geceler temenni etti.... kendiliğimizden bir şey vermeyiz. itaat etmek.... Bizim vazifemiz sadece tabi olmak... üç katlı taş bir binanın önünde durdu.. "Sözümüze yarın devam ederiz. Bunu lehinize bir nokta olarak kaydedebilirsiniz. çantasm84 . Gene uzun bir sükûta dalmıştı... minnet altında kalmak istemem!" Tekrar güldü.olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Yarın gündüzün buluşalım. imkânı yok..... Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok. Söyledim ya. " "Raif!" "Raif mi?. Fakat bilmem." dedi. Haydi şimdilik iyi geceler.. Annemle beraber. Anlıyor musunuz? Sizinle.... Acele ve sert adımlar atıyordu. kâh gökyüzüne dikerek elleriyle işaretler yaparak konuşuyordu. Beraber dolaşırız.. Kolunu uzatarak elimi avucunun içinde sıktı. Fakat oraya gelmeyin. Tiergarten civarındaki sokaklardan birinde. bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. dost halini aldı. Cümlelerin arasında.

(ian anahtarını çıkararak arkasını döndü. Şimdi sokak fenerinin vurduğu yüzü gayet iyi görünüyordu. Beni memnun edip etmediğini o anda tayin edemediğim bir ihtimal ve aklıma getirmekten korktuğum bir ümitle: "Gitmeyeyim mi?" dedim. I5eş on adım gitmemiştim ki. Yüreğim hoplayarak bir adım ileri attım. hatta bir bulantı duydum. Söyleyin bakayım. şimdi benden ayrılıp gidiyordunuz değil mi?" "Evet!" "Bir daha beni Atlantik'te aramayacaktınız. Siyah gözlerini kurnaz bir tecessüsle yüzümde gezdirerek sordu: "Sizi niçin geri çağırdığımı hâlâ anlamadınız mı?" Anladım. Hayır.. Fakat içimde.. arkamdan onun sesini duydum. Nitekim hep o gülmeyi andıran sesle. "Gelin! Gelin!" dedi. "Raif!" Olduğum yerde geri dönerek bekledim. bir anneye muhtaçsınız. Ağır ağır uzaklaştım. bir şaşkınlık. Kapının önündeki merdivenin üst basamaklarına çıkmış olduğu için başımı kaldırarak yüzüne baktım. bu histen çok daha kuvvetli bir yıkılma... diye kollarına atılacaktım. Sözüne devam etmesini bekliyordum. İşte geliyorum. Kıpkırmızı kesilerek önüme baktım.. Öyle konuşmuştuk!" "Evet! Yarın gündüzün buluşacağız!" "Nerede?" Aptal aptal yüzüne baktım.. fakat pek ciddi olmaya çalışarak : "Demek gidiyorsunuz?" dedi.. Siz hakikaten bir ablaya değil. Yalvarır gibi sordum: 85 . Gayet nazik bir tavır takınarak: "Size sadece isminizle hitap etmek fırsatını bu kadar çabuk elde ettiğim için bahtiyarım!" diyordu. hayır! Ben bunu istemiyordum!. Alacakaranlıkta kaldığı için bir şey göremedim. Sesinde kahkahalarını zor zapt ediyormuş gibi bir eda vardı. Bu hiç aklıma gelmemişti.. anladım. Kadının eli yanaklarımda dolaştı: "Ne oluyorsunuz? Neredeyse ağlayacaksınız!. O da iki basamak aşağı indi.

Yukarı çıkmanıza hacet yok!" Kapının üzerinde duran anahtarı çevirerek içeri girdi. Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını.. cesaretsizliğimle alay edeceğini düşünmek. Galiba gözlerim yaşarmıştı.. Aradığınız insan daima bu geceki gibi. Onların ilk işi evvela bu cihetleri sağlama bağlamaktır. Kürk Mantolu Madonna'yı bu halde görmektense. o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle.. Yüzümün birkaç santim ilerisine kadar yaklaşan bu saadet karşısında kalbim duracak gibi oldu.. beni adeta kucakladığını gördüm. Fakat bu ihtimal de üzücüydü. Birkaç dakika evvelki edepsizce şüphelerimden dolayı büyük bir utanma ve karşımdaki kadına karşı da. Hele benim hakkımda hüküm verirken çok ihtiyatlı olun!" Ellerine sarıldım ve öptüm. acemi yerine konmayı tercih ederdim. "Siz nerede oturuyorsunuz?" "Lützow caddesinde!" "Uzak değilmiş!. Fakat şimdi gönlüm rahattı. Bunu yapamazdım. herkesten ümidimi keserek tamamen kendi içime kapanmamı icap ettirecek kadar ağır neticeler verebilirdi. bütün insanlara büsbütün arkamı dönmemi.. 86 .. istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki.."Beni bunun için mi çağırdınız?" "Tabii. Umulmaz bir cesaretle kendimi toplayarak: "Siz harikulade bir kadınsınız!" dedim. saflığımla. gözlerinin. "Acele etmeyin.. büyük bir minnettarlık duyuyordum. onun tarafından aptal. Ayrıldıktan sonra arkamdan güleceğini. Onunla alelade bir çapkınlık macerası yaşamaktan korkuyordum. Siz başınızı alıp gidiyorsunuz. Fakat o birdenbire ve oldukça sert bir hareketle ellerini çekti ve doğruldu. " Ruhumdan ezici bir şüphenin kalktığını hissettim... beni bu şüphelerden kurtardığı için.. Şu halde yarın öğleden sonra gelin beni buradan alın!" "Hangi dairede oturuyorsunuz!" "Ben sizi pencerede beklerim. Siz sahiden başka erkeklere benzemiyorsunuz.

Acaba erken mi. zapt etmeme imkân olmayan kesik ve sessiz kahkahalar atıyordum. Ara sıra. bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran. bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. her rast geldiğini bu bakımdan tetkik ede ede adeta marazi bir meleke ve hassasiyet kesbeden* nişlerimin yanılmasına imkân var mıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hata etmemişlerdi. hayatımın se-bepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden. Pansiyona geldiğim zaman ufuk aydınlanmaya başlamıştı. Yatağında nasıl uzandığını. Saat iki buçuğa doğru Tier-garten'den geçerek Maria Puder'in oturduğu eve yaklaştım. Vücudum bana her zamankinden daha hafif geliyordu. Hayatım müddetince hep onu aramış. O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka. Bir şeyler mırıldanıyor. Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi. Bir insan hakkında ilk hükmü onlar verir. Gözlerimin önünde hep onun hayali vardı. Bununla beraber. saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamayacağını düşünüyordum. Ertesi gün fabrikaya gitmedim. "Bugün de geçti işte. asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı.. * Kazanan. Bütün dikkatini.Bu sefer süratli adımlarla evin yolunu tuttum. nasıl ağır ağır nefes aldığını. Sabaha kadar uykusuz kaldığını. sonra ne olacak sanki!" demeden uykuya daldım. geceki işinin yoruculuğunu düşünerek onu rahatsız etmekten çekiniyordum. Dikkat edince onun ismini tekrarladığımı ve bir sürü okşayıcı kelimelerle hep ona hitap ettiğimi anladım. onu beklemiştim. İçimde ona karşı tarifi imkânsız bir şefkat vardı. fakat bunların ne olduğunu bilmiyordum. Ve bütün günlerim hep böyle geçecek. hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı. 87 . Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak.. diye kendi kendime soruyordum.

insanlardan kaçışım. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı. her saatim. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde. şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak. kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. Her günüm. gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım. ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum.ilk hükmümün doğruluğunu. bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti olmasından korkardım. o zamana kadarki hayatımın boşluğunu. lakin bir müddet sonra. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil. Halbuki şimdi her şey değişmişti. O zaman kendi kendime: "Demek ilk intibam beni aldatmış!" derdim. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu. içimde. Zaman zaman beni saran hüzünlerin. yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Ben de. Hakkında müspet hüküm verdiğim bir insanın zamanla bana fena göründüğü veya bunun aksi olduğu olurdu. daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. bunun üzerinde mantığın. ekseriya yanlış olarak. harici tesirlerin veya aldatıcı vakaların yaptığı değişmelerin yalancı ve geçici olduğunu kabule mecbur kalırdım.sonra aklım.. haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip. ruhumun da yaşamaya başladığını. Artık Maria Puder. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?. tecrübelerim bunu. Maria Pu-der bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun. tadil ederdi. içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve manasız görünürdü. -bu müddet kısa veya pek uzun olabilirdi. ama birçoğu bunun farkında değildi 88 . Fakat her defasında haklı çıkan gene bu ilk his oluyordu.

onu bekleyerek yaşamak... . 90 . Bir ruh. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek.ıncak bir benzerini bulduğu zaman ve bize. ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için. Eskiden her insan hakkında.. kuvvetli ve zayıf taraflarımla. en küçük bir noktayı bile saklamadan. bu sefer bu kadın için. söyleyip de ne olacak sanki?" demiştim.başlıyorduk. rıhtımdaki arabalara meyve ve sebze boşaltıyordu. hiçbir esasa dayanmadan. Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Bu karanlık ve sıkıntılı manzara ne kadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava ne kadar tazeydi! Yaşamak. Ağır ağır yürürken Tiergarten'in cenup kenarından geçen bir kanala kadar gelmiştim. hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden.. -ruhumuzla yaşamaya. meydana çıkıyordu.. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. her şeyi çiğneyerek..ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya. Evin camları parladığı için pencerelerin arkasında kimse bulunup bulunmadığı görünmüyordu. Çünkü bütün ömrümce susmuş. hicaplar bir tarafa bırakılıyor. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı.. O zaman bütün tereddütler. Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek. fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: "İşte bu beni anlar!" diyordum. Bunların. bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. birbirine koşuyordu. Saat henüz üçtü.. gene hiçbir esasa dayanmadan. Buradaki köprünün üzerinden Maria Puder'in evi görünüyordu. çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Kenarlardaki ağaçlardan tek tük düşen yapraklar havada kıvrıntılar yaparak aşağıya süzülüyorlardı. sırf mukavemet edilmez bir hissin. Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu. bizim aklımıza. bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz!" demişsem. bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. bütün iyi ve fena.. daha kuvvetli yaşadığını. hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak. tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek. zihnimden geçen her şey için: "Adam sen de.. Ta ilerilerde büyük ve motorlu bir mavna. herkesten daha çok.

Hayatımın birdenbire böyle yeni ve ilerisi karanlık bir yola girmesi benim için belki hayırlı olmayacaktı. Acaba uyandı mı. ona yakın olacaktım. Kafam derhal birtakım teselliler bulmaya bile başlamıştı. Saat üç buçuğa geliyordu. Bir kelime ile. kendi kurduğum binaya bir tekme vurmak olduğunu hissediyordum. Sırtında ince bir pardösü. onun bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. "Bir saatten beri!" Sesim heyecandan titriyordu. insanın hayatında bir defaya münhasır kalan fevkalade hallerden biriydi. Bu kadar büyük bir saadetin böyle kolayca gelivermesi tabii değildi. yarı şaka bir sitem ile: 90 .. kalbim daha hızlı çarpıyordu.. bir haksızlık. uyuşuk günlerin zincirine yapışıp kalmak daha rahat değil miydi?. Ona birçok şeyler. Evin önüne doğru gitmek ve orada dolaşmak doğru olur muydu? Pencereden bakacağını söylemişti. Yanıma gelince elini uzatarak: "Beni burada mı beklediniz? Ne zamandan beri?" dedi. dedim. Dün akşam başımdan geçenler. O bunu şikâyet zannederek.Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? Şimdi onunla beraber bu ıslak yollarda yürüyecek. Böyle olması lazımdı. Bunların çoğu kafamda bir anda doğuyor ve beni hayrete düşüren bir süratle yerlerini yenilerine bırakıyordu. Bunun tekerrürünü beklemek doğru olmazdı. Başımı çevirdiğim zaman. Fakat bir kere aklıma gelen bu nevi ihtimaller büyük bir hızla birbirlerini kovalıyorlardı. Böyle düşünmenin ona karşı bir itimatsızlık. Hastalanmış olabilirdi. Eski sükûnetime dönmek. Acele bir işi çıkmış ve bir yere gitmiş olabilirdi. şimdiye kadar hiç kimseye. Bu şüpheyi derhal kafamdan kovdum. Yüzü gülüyordu. tenha ve loş bir yerde oturarak göz göze gelecektik. hatta kendime bile söylemediğim şeyler anlatacaktım. uçları biraz kırmızı olan üşümüş parmaklarını ovuşturarak ısıracaktım. Burada bekleyeceğimi tahmin edebilir miydi? Acaba hakikaten gelecek miydi?. Her geçen dakika ile telaşım daha çok artıyor. Onun ellerini tekrar avuçlarımın içine alacaktım. ayaklarında alçak ökçeli iskarpinler vardı. başında lacivert bir bere.

fakat süratli adımlar atıyordu. dudaklarının kenarında tebessümü andıran o belli belirsiz kıvrıntı ile. Bu sual. Siyah ve gür kirpikleri hafifçe titremekteydi ve bunların üzerinde minimini birkaç yağmur damlası parlıyordu. mutlaka bir şeyler söylemek icap ettiğini düşünerek. yüzünde taş gibi sağlam ve hareketsiz bir sükûn. aynı zamanda benim kafamda da canlandı: Nasıl oluyordu da. Tekrar yüzüne baktığım zaman kalın ve biraz dağınık kaşlarını."Kendi kabahatiniz. diye sormaktan korkuyordum. Nereye gideceğiz. Okşanmış bir küçük kedi gibi gözlerinin içine baktım : "Teşekkür ederim!" "Neye teşekkür ediyorsunuz?" Cevabımı beklemeden koluma girdi: "Haydi gidelim!" Ona tabi olarak yürümeye başladım. bir şey düşünüyor gibi. Biraz kalkık duran şahadetparmağı ilerideki bir noktayı işaret ediyormuş gibi manalıydı. Yan gözle baktığım zaman bendeki bu telaş ve heyecandan onda eser bulunmadığını gördüm. Ben bu sükûttan fevkalade memnun olduğum halde. Saçları da yer yer ıslanmıştı. kendimi yiyordum. bir kadına belki ilk defa olarak 91 . kaldırmış olduğunu gördüm. Evin önüne gelmeyerek bu şairane manzarayı tercih ettiğinizi biraz evvel. Sol elini kolumun üzerine şöylece bırakıvermişti. Kendimi zorladıkça kafamın büsbütün boşalıp daha zavallı bir hale geldiğini ve beynimin zonk zonk vuran bir et parçasından başka bir şey olmadığını hissediyordum. Demek ben onun için ehemmiyeti olan bir insandım. Biraz evvel zihnimden birbiri arkasına geçen ve her biri mühim ve alaka verici olmakta diğerine taş çıkartan o güzel fikirlerden bir tanesi bile meydanda yoktu. beyim" dedi. Başını birdenbire bana çevirerek: "Neden bana bu kadar dikkatli bakıyorsunuz?" dedi. Siyah gözleri yere çevrilmiş. "Ben sizi bir buçuk saatten beri bekliyorum. Göz-kapaklarmın ince mavi damarları belli oluyordu. ikimiz de konuşmuyorduk. Kısa. tesadüfen fark ettim!" Demek beni beklemişti. hiç çekinmeden. yoluna devam ediyordu.

. O sözüne devam etmedi. "Evet! Neden sordunuz?" "Saçlarınız sarı ve gözleriniz mavi değil!" "Olabilir!" Yüzünde. her zamanki tebessümünü andıran. "Bilmem!" "Hiç merak etmiyor musunuz?" "Ben size tabiyim... ondan değil. Herhalde bu havada bir kır gezintisi yapacak değildik. Bizde böyle şeyler yoktur. "Hayır... Fakat tahmin etmemiştim!" "Evet. Yağmur. devam ediyordu. Yoksa siz de mi Yahudi düşmanısınız?" "Ne münasebet. "Annem Almandır. onu uzun uzadıya seyrediyordum? Ve nasıl oluyordu da hâlâ. sordum işte. Nereye isterseniz!" 92 . Ben de başka bir şey sormadım. o bu suali sorduktan ve gözlerini bana çevirdikten sonra bile. Yavaş yavaş şehrin kenar taraflarına geliyorduk.. fakat biraz da mütereddit görünen bir hareket oldu. cesaretimi kaybetmeden ona bakmakta devam ediyordum? Beni de hayrete düşüren bir cesaretle: "İstemiyor musunuz?" dedim. Yani benim hiçbir dinle alakam yok!" Bir hayli yürümüştük. Nereye gittiğimizi merak etmeye başladım. Fakat o da sarışın değil!" Merakla sordum : "Demek siz Yahudisiniz?" "Evet. Yahudiyim. Babam Praglıydı. Maria bir aralık: "Nereye gidiyoruz?" diye sordu.bu kadar dikkatle baktığımı aklıma getirmeden.. Daha ben doğmadan Katolik olmuş!" "Şu halde din itibariyle Hıristiyansınız!" "Hayır. "Babam Yahudiydi. dayanamadım : "Siz aslen Alman mısınız?" dedim. Belki istiyorum da onun için sordum!" Gözleri o kadar siyah ve o kadar manalıydı ki." dedi.. hep aynı şekilde...

Büyük ve kayalık havuzların etrafında çeşit çeşit ve renk renk otlar.Çiy taneleriyle örtülmüş beyaz bir çiçek gibi nemli ve soluk yüzünü bana çevirerek : "Pek yumuşak başlısınız.. Adımlarını yavaşlatarak: "Buraya girelim mi?" dedi.. Ben her zaman buraya gelirim. Yüksek limonlukların içinde sıcak memleket nebatları. iki yüz altmış beş gününde kapalıdır.. Bir müddet bekledikten sonra devam ettim : "Yoksa dün akşam ciddi değil miydiniz? Yahut bugün fk-rinizi değiştirdiniz mi?" Şiddetle reddetti: "Hayır! Hayır!..." İçerde kimseler yoktu.." dedi. Demir parmaklıklı büyük bir bahçenin önüne gelmiştik. Maria: "Burası Berlin'in en güzel yeridir... Suların yüzünü iri yapraklar örtüyordu." Tekrar düşüncelere daldı. Hep aynı fikirdeyim. Kumlu yollarda uzun müddet dolaştık.. "Neresi burası?" "Nebatat bahçesi!" "Siz bilirsiniz!" "Öyleyse girelim.. kaim gövdeli ve küçük yapraklı ağaçları vardı. bir arzunuz yok mu? Derhal dün akşamki sözlerini öne sürdüm: "Sizden herhangi bir şey istemekten beni menetmiştiniz!" Cevap vermedi. Biliyor musunuz. Sizin hiçbir fikriniz. Onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler. "Bu mevsimde. Hele böyle yağmurlu havalarda. ziyaretçisi yok denecek kadar tenhadır.... Sonra bu garip ağaçlar bana daima hasretini çektiğim uzak memleketleri hatırlatır. çiçekler ve yosunlar vardı. Limonlukların projektörleri ve suni gü93 . Berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli. İki tarafımız ilerlemiş olan mevsime rağmen yapraklarını dökmeyen bir sürü ağaçlarla çevriliydi. ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım.

. Canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak.. Eliyle yüzündeki yağmur tanelerini silerek: "Ben buradaki nebatları seyrederken biraz da kendimi düşünüyorum!" dedi.. Yalnız bana birçok şeyler düşünmek.. Hatta ba-zan beni eğlendirdiği de oluyor.. halbuki ben onun böyle olup olmadığının farkında bile değilim... Doğrusu beni de pek alakadar etmiyor.neşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar. Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir. Siz benim Atlantik'teki işimi belki pek hazin buldunuz. Ona bakmaya mecburum ve bir sene zarfında yaptığım birkaç resimle geçinmek imkânı yok... Ama buna yaşamak denir mi?. Zaten bu işi annemin yüzünden yapıyorum... birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil midir?" "Ama siz de bu meraklılardan birisiniz... kurumuyorlar... Sizin resme ne kadar istidadınız olduğu. Ben de yanına iliştim. Cesaretim olmadığını anladım. Kendiniz için söylüyorum.. Göreceksiniz ya. sergide tabloları seyrederken yüzünüzün aldığı ifadeden belliydi. benim cesaretim var.... Bir erkek için bu kadar korkak olmak pek hoş değil. Resim yapmak ve insanlar hakkındaki hükümlerimi bunlara aksettirmek istiyorum ve bel94 . deyiniz.. kafamın içinde birçok şeyler yaşamak imkânını veriyor.. bu garip çiçeklerle aynı yerlerde yaşamış olan ecdadımı hatırlıyorum... Bana gelince.. "Belki asırlarca evvel bu ağaçlarla... ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Siz resimle uğraştınız mı?" "Bir parça!" "Neden devam etmediniz?" "İstidadım olmadığını anladım!" "İmkânı yok.. Biz de bunlar gibi yerimizden sökülüp dağıtılmış değil miyiz? Ama bunlar sizi alakadar etmez... fakat buraya her gelişimde içim derin bir hüzünle doluyor!" "Ne diye geliyorsunuz öyleyse?" "Bilmem!" Islak sıralardan birine oturdu. " "Evet.

." Elini külhanbeyce dizime vurdu. bizim yaptığımız da başka bir şey değil zaten... bütün birleşmeler yalancıdır. hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz.. yüzü her zamankinden daha soluk. Ne olur? An-laşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız.....ki biraz da muvaffak oluyorum.. Asla...." Büsbütün şaşırdığımı asıl benim acınacak halde olduğumu görünce kolunu omzuma attı: "Sözlerime gücenmeyin!" dedi. yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Siz de öpmek ister misiniz? Paranız var mı?" Dilim tutulmuş gibi kaldım. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil. Bu gibi meselelerde korkaklık zararlıdır. Asla.. benden istenileni yapmaya mecbur olacağım. Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim.. ve günün birinde hatalarını anlayınca. "İlerde arkadaşlığımızı bulandırması ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz. aziz dostum.. Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar. Hakkıdır. En tahammül edemediğim şey merhamettir. Bana acıdığınızı hissettiğim anda allahaısmarladık!... "İşte. Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegâne iş budur... Ve benim sırtımın da cazip olduğunu söylüyorlar.... yani asıl kastettiklerine hitap etmekten âciz. Fakat bu da boş. Maria bunu fark edince kaşlarını çattı.... zaten istihfafa layık olmayanlar. Çünkü onun bence ehemmiyeti yok.... Gözlerimi çabuk çabuk kırpıştırıyor. Kendilerini istihfaf ettiğim insanların bunu anlamasına imkân yok. Herkes tabii olanı ka95 .. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler... kireç gibi bir hal alarak: "Yok. Yüzümü bile göremezsiniz.. Raif bunu istemem. Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız. Katiyen.. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler.. dudaklarımı ısırıyordum. Dün akşam sarhoşun biri sırtımı öperken oradaydınız değil mi? Öpecek tabii.. anlayabilecek olanlar ise... Para sarf ediyor. üst tarafını uydururlar.

Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül ede-miyeceğimi anlıyordum. ne kendimizi bu kadar büyük. Çünkü müphem bir his bana. Paltolarımıza biriken yağmur damlalarını silktik. ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur. İstemediği. ortada ne hayal sukutu. aynı yollardan geçerek dönüyorduk. fakat onun bir noktada benden ayrıldığını. Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle. fakat henüz lambalar yanmamıştı.. Onun birçok hislerinin. Küçük bir çocuk gibi ona sokuluyor. ne inkisar kalır. Ruhlarımız için en lüzumlu. ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki. hoşlanmadığı insanlar arasında yaşamaya. muhitin bozucu tesirlerine tabi olarak böyle düşündüğü muhakkaktı.bul eder. Islak kumlar ayaklarımızın altında gıcırdıyordu.. ama kendi kendimize acımalıyız. hakikatleri kendi kendisinden saklamayı. kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra. herkesten şüphe ediyordu. Başkasına merhamet etmek. daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek. Geldiğimiz gibi hızlı adımlarla. düşüncelerinin benimkilere ne kadar benzediğini gördükçe. bana yakın olduğunu an96 . ne pahasına olursa olsun. Sokaklar kararmaya başlamış. Ben ise bütün ömrüm boyunca insanlardan uzak kaldığım ve onlar tarafından pek rahatsız edilmediğim için kimseye kızdığım yoktu. Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız. Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Artık gidelim mi?" İkimiz de doğrulduk. en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek. Bu sefer ben onun koluna girmiştim. İçimde sevinçle hüzün arasında garip bir hal vardı. ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu. başımı o tarafa büküyordum.. aramızdaki yakınlığı daha kuvvetle hissederek seviniyor. daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı? Her hususta doğru ve salim hükümler veren bu kadının.. onlara zorla gülmeye mecbur olduğu için böyle derin bir infiale kapılıyor. hayattaki acı tecrübelerine. kendisini aldatmayı asla istemediğini anladığım için korkuyordum.

Fakat söylediklerine kendinin de inanmadığı görülüyordu. "Eve gitmek istemiyorum!" dedi. Önündeki şaraptan birkaç yudum içti ve birdenbire bana dönüp gözlerimin içine bakarak: "Ne yapayım? Ne yapayım? Başka türlü olamıyorum işte!" dedi. Bir köşede milli elbiseleriyle Bavyeralı bir kadın orkestrası gürültülü havalar çalıyordu. Şehrin ortalarına gelmiştik." Bunları söylerken başka şeyler düşündüğü belliydi. içerisi pek kalabalık değildi. Ara sıra yüzüme ilişen gözlerinde dalgın bir hal ve gülümseyişinde beni ürküten bir yabancılık vardı. Nitekim çabucak eski halini aldı. Maria Puder düşünceli ve galiba biraz da mahzundu.. Fakat bu halimin onu daha çok yabancılaştırdığını görerek çabucak kendimi topladım ve önüme baktım. Karşımdakinin durgunluğu bana da geçmişti. içimde sebepsiz bir sıkıntı ve ezilme vardı. gülümsemeye çalıştı. Kadın bunu fark edince. Herhalde memnunum. Şehrin garp taraflarında büyücek bir lokantaya girdik. "Haydi. Korka korka : "Bir şeye mi canınız sıkıldı?" dedim. Bir aralık sokağın ortasında durdu. Kenardaki bir masaya oturarak yemek ve şarap ısmarladık. yemeği bir yerde beraber yiyelim. "Hayır!" diye cevap verdi. Benim iş vaktime kadar konuşuruz!" Hiç beklemediğim bu teklifi lüzumsuz bir heyecanla karşıladım.. Herhangi bir şey yapmış olmak için gözlerini etraftaki masalarda gezdirdi. Ne demek istiyordu? Bunu ancak karanlık bir şekilde sezi97 .I adığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım. Hatta bugünkü gezintimizden memnunum. "Canımı sıkacak bir şey olmadı. düşüncelerinden kurtulmaya ve biraz açılmaya. Elini masanın üzerinde duran elime vurdu: "Ne somurtuyorsunuz? Genç bir kadınla ilk defa yemek yiyen delikanlılar daha neşeli ve konuşkan olur!" diye şaka yaptı. Sokaklar aydınlık ve kalabalıktı.

Sizinle konuşmak. Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vaat etmediğim.. Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz. Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki......... gene erkeksiniz.. Ne yapayım? Sizi belki hoş. Siz nasıl isterseniz öyle olur!" dedim. sevemediğimi anlayınca... Dediğim gibi. Gözleri her baktığı yerde takılıp kalmak istiyor ve o bunları sanki güçlükle oradan ayırabiliyordu.. ama bu kadar. Adeta size musallat oldum... Tekrar söze başladı. Beni evime götürmenizi istedim....yordum. sonra sizinle oynadığımı iddia etmeyesiniz: Ne kadar başka olursanız olun. Dün yanınıza geldim.... Ama bana darılmayın. başka şeyler bekleyerek ileride bana darılmaymız diye. Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum. birçok şeylerden bahsetmek." diyordu." Şaşırmıştım. fakat bunun mahiyetini vazıh olarak tayin edemiyordum... tekrar barışmak. Sesinde birdenbire peyda olan bir titreme zor zapt edilen bir heyecan vardı: "Bana sakın darılmayın. Onun yapamadığını söylediği şeyle beni deminden beri üzen şeyin aynı olduğunu hissediyor... bunlar beni muhakkak ki memnun edecek. kavga etmek. Ve bütün tanıştığım erkekler bunu. Fakat sükûnetimi bozmamaya çalışarak : "Bunlara ne lüzum var? Arkadaşlığımızın şekli bana değil. Güle güle. size tabidir.... Bir sedef kadar donuk beyaz yüzünden ara sıra belli belirsiz ürpermeler geçiyordu... Deminden beri hep bunu düşündüm. yani kendilerini sevmediğimi... hatta hiddetle beni terk ettiler. belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum. Fakat sizi sevmiyorum. sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda aynı şekilde düşünmenizi istemem. Şimdi ne diye durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz.... Bugün beraber gezmeyi teklif ettim.. sizi de sevmiyorum. Hayır.. hatta cazip buluyorum. 98 .. münakaşa. büyük bir teessür. Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim. "Boş ümitlere kapıl-mamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak... Darılmak...

Babam. Düşününüz ki. ben daha küçükken öldü. Evde annemle ikimiz kaldık. Çünkü hayatım. hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki. bu mevzu üzerinde kendime karşı olsun. destek oldum. beni kendi gözlerimde küçültüyor. Ben bunu istemiyorum.. Hayır. bunu asla kabul edemedim. İnsan. bana tam manasıyla şeyleri yapmak. Bakın.. emelleri beni daima tiksindirdi. Ona ben metanet tavsiye ettim..Şiddetle itiraz etti: "Hayır. Bilhassa tahammül edemediğim bir şey. bilakis. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızar-madım ve onlardan bir iltifat beklemedim. belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. yani tabii olarak büyüdüm. kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. daima açık ve riyasız hükümler vermeye çalıştığım halde bir neticeye varamadım. bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık ve arzularımız. daha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. Bu hal beni müthiş 100 . başkalarına karşı olsun. diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmeye alıştıran tesirlerden uzak geçti.. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği. niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Annem. Neden? Niçin dâima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?. Niçin böyleyim. her şeyi kabul eder görünerek her seyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. hiç de öyle olmaz.. dedim. kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmeye başladım. bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim. itaat etmeye alışmış olan kadınlığın adeta bir timsaliydi. sırf bir tesadüf eseri olarak. akıl öğrettim. hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş. hayır. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı laflarla meseleler halledilmiş olmaz. tabi olmaya. Acaba bende anormal bir taraf mı var. Böylece erkek tahakkümü görmeden. gördünüz mü? Siz (le bütün diğer erkekler gibi. Hiçbir şeyi. Beni yüzde yüz doyurmayan.

Sonra ben tabiatı çok severim. Konuştukça açılıyor ve sıkıntısından kurtuluyor gibiydi. 100 .. ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gülünç olamaz. biliyorsunuz. küçük vesilelerle... Aman yarabbi. Hiçbir kadın. Estetik değil.. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile. bir kadına âşık olmayı tercih ederim.. Nasıl söyleyeyim. zannettiğiniz gibi değil. Halbuki acınacak halde olan. Yalnız ben ressamım. fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm.. Bir kere bunları fark ettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkânsızdı.. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır.. "Korkmayın. Bir kadınla sevişmeyi güzel bulmuyorum... Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hiçbir kuvvete dayanmadan » Kibirli. Tabii olmayan şeylere karşı her zaman çekingen davranırım. onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra. himaye etmeye çalışan... kendini beğenmiş ve nahvetli*. fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. özür dilemeye. insan deli olur. zavallılıkları meydana çıkan onlardı.." Biraz durup yüzümü tetkik etti. Biraz şarap içti.bir yalnızlığa mahkûm etti.. Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lazım geldiğine inanıyorum.. Ama keşke öyle olabilsem. Erkeklerle de arkadaş olmadım. "Ne diye şaşırdınız?" diye devam etti. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım. Kendime göre güzellik telakkilerim var. Hoş tutulan bir oyuncak olmak.. Ama sahiden bir erkek. bu kurt dişlerini gösterdiklerini...... Muhakkak ki insan ruhunu daha az alçaltan bir şey yapmış olurum.. dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin. Kendimde hiçbir gayri tabii temayül bulunmadığını bildiğim halde...

. Fakat fazla bir şey olamam.. Benim bu sözlerimi kesmeden...beni sürükleyebilecek bir erkek. Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lazım.. tam bir erkek... Onun hakkında son bir hüküm vermekten korkuyor ve bunda isabetli olamayacağımı seziyordum. Fakat pek çocuk..... Beni anladığınız gözlerinizden belli... Buna rağmen içimde garip bir durgunluk vardı. Dediğim gibi.. Ana noktalarda asla değişmem.. benim bazan bir halim bir halime uymaz.. beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek... Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz.. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi.. Benden bir şey istemeden... Şimdi anlıyor musunuz. İhtiyatlı bulunmak 101 .. ona yakın bulunmak.. Öte tarafının bana lüzumu yoktu. Yani hakikaten kuvvetli... Eğer isterseniz.. Devam ettim: "Belki bana bunları söylemenize lüzum yoktu. Nasıl? Benimle arkadaş olacak mısınız?.... sizi neden sevmiyorum.. Kafamdan yalnız bir arzu geçiyordu: Ne pahasına olursa olsun. " Tasdik makamında başını hızlı hızlı salladı. Gözlerimi onun benden cevap bekleyen siyah ve dalgın gözlerine dikerek ağır ağır: "Maria" dedim." Bütün bu sözler beni serseme döndürmüştü.. yani yola getirmeye kalkmadan dinleyen ilk erkek sizsiniz.. beni fikrimden çevirmeye. ikna etmeye. Hayattaki tecrübelerinizin sizi böyle uzun bir izahat vermeye sevk ettiğini de görüyor ve bunu. Bu. ben olabilirim... bana hâkim olmadan. Ben sizinle nasıl açıkça konuştumsa siz de bana içinizi dökebilirsiniz.. Fakat bu sizi yanlış düşüncelere sevk etmemeli. ondan ayrılmamak. Demek ki bu dostluğun sizce bir kıymeti var.. Bu kadarı da az mı? Fazla şeyler isteyerek bunu da kaybetmek daha mı iyi? Ben bunu asla istemem. fakat siz de benim aradığım değilsiniz. Fakat nereden bileceksiniz? Birbirimizi yeni tanıyoruz. Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok.. daha doğrusu pek kadın gibisiniz. gayet iyi dost olabiliriz.. ileride dostluğumuzu sarsabilecek şeylere mâni olmak için yaptığınızı düşünerek memnun oluyorum. Hiçbir insandan... "sizi gayet iyi anlıyorum.. bana verdiğinden fazla bir şey istemeye alışmamıştım. Dün akşam da söylemiştim..

Biz ona suni istikametler vermeye. hiçbir zaman korktuğunuz cinsten bir insan olmadığıma emin olabilirsiniz. masanın üzerinde duran elime vurdu: "Siz zannettiğim kadar çocuk değilsiniz!" dedi. Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. kararsız ve ürkek.. "Bana hayatınıza. Pek az insanla tanıştım ve daima kendimle yaşadım.. işlemeli sütunlara rastlardım. Biraz büyükçe olan alt dudağını daha çok dışarı çıkarmış. Asıl ehemmiyeti olan budur. insan ayağı basmamış zannedilen yerlerde mermer köprülere.. Benim memleketim dünyanın en güzel yerlerinden biridir. On on beş asırlık zeytin ağaçlarının altında yatarken bir zamanlar bunların mahsulünü toplayan insanları düşünürdüm. başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de aynı neticeye varmışız: ikimiz de birer insan arıyoruz. asıl kendini tezlil etmesi demektir. düşünceli ve araştırıcıydı. zeytin ağaçlarına dair birçok şeyler anlatabilirsiniz!" diye söze başladı. fakat kendim kadar hürmet etmediğim ve kendim kadar kuvvetli bulmadığım bir insanı sevebileceğimi aklıma bile getirmedim. hatta diyebilirim ki insanlardan ne kadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum. peşin kararlarla onu bağlamaya çalışmayalım!" Maria şahadetparmağıyla. memleketinize. kendi insanımızı.. Kısa bir zaman içinde yüzünün ne kadar çok ifade değiştirdiğine hayret ediyordum. Bunlar benim çocukluğumun arkadaşları. Eğer birbirimizde bunu bulursak harikulade bir şey olur... hayallerimin mev-zuuydu. erkek münasebetlerine gelince. Çam ağaçlarıyla kaplı dağlarında. O zamandan beri tabiatı ve onun mantığını her şeyin üstünde tutarım. arkadaşlığımız da tabii yolunda yürüsün. Ben de sizin gibi tabiatı çok severim. "Ben size ço102 . üzerimde dolaşıyordu. ağlamak üzere bulunan küçük bir kız halini almıştı. Kadın. Gözleri bunun aksine olarak. öteki meseleler ikinci derecede kalır. böylece. Görüyorum ki. Gerçi başımdan geçmiş maceralarım yok. Bir erkeğin buna müsaade edebilmesi bence kendi şahsiyetini inkâr etmesi. Bırakalım. Gözleri. Demin tezlil edilmekten bahsettiniz..daha iyi.. Tarihlerde okuduğumuz birçok medeniyetler oralarda kurulmuş ve yıkılmıştır.

. 103 .. Herhalde konuşacak söz bulmakta sıkıntı çekmeyiz.. Zavallılar çalgılarının gürültüsü ile hiç olmasa patronu neşelendirmek istiyorlar. Çünkü insafsızlığa ve ba-zan terbiyesizliğe kadar varan kalabalığı. Fakat kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba "meslek ahlakı" diyor. Vaziyetimiz fena değildi.. İhtimal ki iyi bir aile babası veya dürüst bir vatandaş olan bu adamın nasıl bizden sadece sesimizi. Yalnız müşterilerine karşı değil. Bana dokunan. Ah. Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. "Kazanç ahlakı" dese daha doğru olacak. Küçük iradımız enflasyon yüzünden gitti. Galiba salon boş da onun için. ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi. aldatılmak korkusundan ileri geliyor.... müessesenin ciddiyetini korumak arzusundan ziyade.. Sonra akademiye devam ettim. gülüşümüzü. Neden sordunuz? Bu hallere nasıl düştüğümü mü merak ettiniz!" Sustum. Mesela bizim Atlantik'in sahibi gayet nazik bir adamdır. Para kazanmaya mecbur oldum. Muhakkak ki. Fakat burada ne kadar çok gürültü oluyor. vücudumuzu değil. Harp esnasında hastabakıcı-lık yaptım.ı-ukluğumu ve babama ait hatırlayabildiğim bazı şeyleri söylerim. Ba* Çağrışımla.. insanlığımızı da satmamızı istediğini görseniz irkilirsiniz. kendisiyle alışverişi olmayan her kadına karşı. "Almanya'yı henüz pek tanımadığınız anlaşılıyor. Bundan şikâyetçi değilim. "Söylememiş miydim? Avukattı. Babamın bıraktığı para ile okudum. Benim bu halimde bir fevkaladelik yok..." Uzak bir tedai* ile sözünü kestim: "Babanız neciydi?" dedim.. bana bir baron kadar ince kur yapar ve beni kibarlığına hayran ederdi. siz böyle yerlerin patronlarının ne demek olduğunu bir bilseniz!" "Çok mu kabadırlar?" "Hem nasıl! İşte erkekleri yakından tanımak için bu da bir vesiledir. Çalışmak hiç de fena bir şey değil. onun kabaresinde çalış-masam.

kurnazlığının. "Ben de size!" dedi ve ellerini çekti. Buna sadece hayvanlık diyemeyeceğim. gürültüsünü büsbütün artırmıştı. sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim!" dedi. hayvanlıktan da aşağı bir şey. Sonra dikkatle yüzüme bakarak: "Yoksa sizi sıkıyor muyum?. Sokağa çıkınca: "Gelin.. Yüzüne de bakmadım.. her yaştan birçok jigoloların bu zamanlarda oraya gidip kendilerini beğendirmeye çalıştıklarını duymuştum. ancak o zaman: "Size minnettarım!" dedim." "Romanisches Kaffe'ye mi?" "Evet... canınız sıkıldıysa sizi serbest bırakayım!" Ellerini tuttum.. Acayip insanlar göreceksiniz. Boyuna konuşuyor ve sizi sabahtan beri oradan oraya sürüklüyorum. İğrenç.. Grup grup oturmuşlar. Bu. Vakit daha erken!" dedi. gırtlağından acayip sesler çıkararak etrafına dönüyordu. Ciddi söylüyorum.zan öyle bir bakışları var ki. Bavyera elbisesi giymiş şişmanca ve mısır püskülü gibi saçlı bir kadın avaz avaz. Maria: "Haydi bakalım... yüksek sesle münakaşa 104 .. neşeli dağ havaları söylüyor. Uzun müddet cevap veremedim... genç meraklısı ve paralı kadınlarla dolduğunu ve her milletten. Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir. zavallılığının karıştığı bir hayvanlık.. Her zaman sanatkârlar tarafından ziyaret edilen bu kahvenin geceleri on birden sonra yaşlı.. duydum!" Güldü: "Ay sonlarında parasız kalan arkadaşlarınızdan mı?" Ben de gülümsedim ve önüme baktım. Kadınların bu kadar sokulgan olması iyi bir şey değil. zevk düşkünü. içimden geçenleri anladığına emin olduktan sonra. İnsan riyakârlığının. Orkestra. biliyor musunuz? Gittiniz mi?" "Hayır. sessiz bir yerde oturalım.... Henüz vakit erken olduğu için kahvede sadece genç sanatkârlar vardı." Etrafına bakındı.. Buna rağmen. "Çok hoş bir yerdir.

Sütunlar arasındaki bir merdivenden yukarı kata çıktık. ağzının hizasına kadar favorili bir genç uzaktan işaretler ederek bizim masamıza geldi. farkında mısınız?" "Evet. Güçlükle boş bir masa bulduk. uzun saçları ile Fransız mukallidi genç ressamlar." "Sahi mi?" "Ve niçin kıskanmadığımı merak ediyorum!" Uzun uzun bakıştık. İtimatla.. Uzun boylu. çocukluğumdan.ediyorlardı. sarışın. Ona birçok şeyler söylemeyi gündüzden tasarlamıştım. Hâlâ önüme bakıyordum.. sonra yanaklarından öptü.. Kadın : "Ne düşünüyorsun?" diye sordu. Ne düşünüyordum biliyor musunuz? O adam sizi öptü ve ben hiç kıskanmadım. Peki makamında başımı salladım. Gözlerimi yere diktim ve bekledim. Nihayet karar verdim ve rastgele konuşmaya başladım.. "Bana biraz da kendinizden bahsetsenize!" dedi. genç efendi!" diye. Şundan bundan konuştular. evvela alnından. herhalde sanatkâr usulü bir selam verdikten sonra uzaklaştı. okuduğum kitaplardan. askerliğimden. Aynı sergide resim teşhir ettikleri anlaşılıyordu. kurduğum hayallerden. Muayyen bir şey anlatmıyor. birbirimizi araya araya bakıştık. Fakat bunların hiçbiri aklıma gelmiyor. Şimdiye kadar kendime bile 105 . uzun tırnaklı parmaklarıyla habire sahife dolduran muharrirler oturuyorlardı. Nihayet delikanlı Maria'nın elini şiddetle sıkıp salladıktan ve bana: "Allahaısmarladık. ağızlarında pipoları. Etrafımızda geniş kenarlı siyah şapkaları. kafamdan yepyeni şeyler geçiyordu. İstemiyor musunuz?" "Ne demek? Teşekkür ederim!" "Of! O kadar çok teşekkür ediyorsunuz ki!" "Biz şarklılar çok kibar insanlarızdır. komşumuz Fahriye'den ve tanıdığım eşkıyalardan bahsediyordum. "Bana "sen" dediniz. "Kürk Mantolu Madonna'yı selamlarım!" diyerek Ma-ria'nın başını ellerinin arasına aldı.

Doğru. kendimi tahrif etmemek. Etrafımızdaki masalarda kimseler kalmamıştı.. Yerimden fırlayarak : "Fakat işinize geç kalacaksınız!" diye bağırdım. Kendini toplamaya çalıştı. gözlerini nasıl. Yarın buluşuruz!" 106 . Onun nasıl bir dikkatle beni dinlediğini. hiçbir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarf ediyor. bazan hayret eder gibi ağzını hafifçe açıyordu. acele etmeden doğrularak: "Hakkınız var!" dedi. hiç bana haber vermeden. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla. Fakat kabahat bende. saklandıkları yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı.. sözlerim şikâyet eden bir eda alınca şefkatle gülümsüyordu. Beresini başına yerleştirirken ilave etti: "Ne güzel konuşuyorduk!" Onu Atlantik barının önüne kadar getirdim.söylemekten çekindiğim taraflarım. Ellerimi daha çok sıktı.. On bire geliyordu. hiç bir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum. İkimiz de.. Yolun sonlarına doğru vücudumun ürperdiğini hissettim.. meçhul bir kuvvet tarafından dürtülmüş gibi sözümü kestim ve saatime baktım.. "Benim yüzümden eve gidip kürkünüzü giyemediniz. Heyecanlandığım zamanlar yavaş yavaş elimi okşuyor.. Hatıralar ve uzun zaman zapt edilmiş hisler. Çabuk yürüyelim!" "Sizi tekrar eve götürmek için bekleyeyim mi?" "Hayır. Bazan tasdik eder gibi ağır ağır başını sallıyor. hatta bu gayrette bazan ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki. Sizin yüzünüzden. Asla. hızlanarak dışarı akıyordu. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. "Sizin yüzünüzden mi?. söz haline getiremediğim taraflarımı da anlamak ister gibi yüzümde gezdirdiğini gördükçe büsbütün açılıyordum. üşüyeceksiniz!" dedim. Ona yalan söylememek. Ehemmiyeti yok.... gitgide büyüyerek kabararak... Bir aralık.. bu suretle gene hakikatten ayrılmış oluyordum. hayır. bu akşamın intibalarıni içimize yerleştirmek ister gibi dalgın ve doluyduk. daima susturulmuş heyecanlar bir sel gibi.

Pansiyona adeta koşarak döndüm. Elektriklerin aydınlattığı kapının önüne yaklaşınca durdu. bana daha çok sokuldu. Her zaman karşılaştığımız insanlar. Birbirimize söyleyecek şeyleri ilk akşam bitirmiş değildik. Çaresizlikten gözlerimin yaşardığım fark ettim. koridorları dolduran bütün kokular hoş geldi. bu sefer biraz da korkuyla. Beni çekerek duvarın kenarına sürükledi."Siz bilirsiniz!" Belki üşümemek için. Bu anda neler duyduğumu ona söyleyecek bir kelime bulamadığım için göğsümün daralır gibi olduğunu. her noktada aynı şekilde düşünmenin neticesiydi. Fevkalade ciddi bir şey düşünüyor gibiydi. kolumdan çıkarak elini uzattı. bugün yaşadığım birkaç saatin harikulade vakalarına ve bu vakaların emsalsiz ahengine zarar vereceğinden çekiniyordum. hatta ağzımdan çıkacak her ses. Bu gecenin hadiseleri. Hiçbir şey düşünmemek. ağır ağır yürüdü ve içeri girdi. bir tarafın fikrini kabul edip kendisine mal etmeye I 108 . saadetimi bozacak. Bundan sonra. hiçbir şey hatırlamamak istiyordum. gözlerini kaldırıma dikti ve fısıltı gibi bir sesle fakat çabuk çabuk: "Demek beni kıskanmıyorsunuz ha?" dedi. Nihayet. manzaralar. bize düşüncelerimizi söylemek ve bunların birbirine ne kadar yakın olduğunu tespit etmek imkânını veriyordu. gerçi bunda. bu sefer de hayalimle yapacağım her kurcalamanın. boğazımın kuruduğunu hissettim. onlara hatıralarımla bile dokunmaktan ürkecek kadar kıymetliydiler. Nasıl biraz evvel ağzımdan çıkacak küçük bir sesin o tasavvur edilmez saadet anının havasını bozacağından kork-tuysam. "Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?" Birdenbire gözlerini kaldırdı ve merakla yüzüme bakmaya başladı. O zaman onun çehresinde rahat bir gevşeme oldu. Karanlık merdivenli pansiyon bana pek şirin. her gün Maria Puder'le buluşup beraber gezmeye başladık. Dinlenir gibi bir saniye gözlerini kapadı. O hâlâ. Bu fikir yakınlığı. yüzüme doğru eğildi. Her söz. hiçbir şey söylemeden. bulandıracak diye korkuyordum. Sonra başımı tutarak bir defa ağzımdan öptü ve arkasını dönerek. yüzüme bakıyordu.

hiçbir vesile ile hatırlatılmamıştı. Bana yeni ve eski üstatların tabloları hakkında izahat veriyor. Oradan çıktıktan sonra Atlantik'te şarkı söylemek bana dünyanın en gülünç. müzelere ve resim galerilerine gidiyorduk. beni aradığı muhakkaktı. el ele tutuşarak yürüyorduk. on buçukta buradan çıkıp işine gitmek ona güç geldiği için opera ziyaretlerinden vazgeçtik. Fabrikaya yalnız öğleden evvelleri gidiyordum. fakat ben. Fakat gece saat onda. başka bir sebep dolayısıyla da operaya gitmek istemiyorum. belki Türkiye'den kalmış bir itiyatla. diye merak ediyor ve gayet çok konuşuyorduk. İlk akşamdan beri dostluğumuz. Onun da benden hoşlandığı. Fakat arkadaşlığımızı başka sahalara 108 . Onu çok seviyordum. Buluştuğumuz zaman. Pansiyon halkıyla hemen hemen görüşemez olmuştum. Acaba daha neler var. İçimde bütün bir dünyayı sevecek kadar çok muhabbet bulunduğunu hissediyor ve bunu nihayet bir yere sarf edebildiğim için kendimi mesut sayıyordum. Halbuki ortada kimseden saklanacak bir şey yoktu. ayrı kalmış arkadaş çocuklar gibi seviniyor. en bayağı bir işi gibi geliyor" demişti. Bilhassa Frau van Tiedemann'ın bir şey duymamasını istiyordum. Frau Heppner ara sıra: "Sizi birisine kaptırdık galiba!" diye takıldığı halde sadece gülmüş ve lafı uzatmamıştım. bir iki akşam da operaya gitmiştik. Birkaç kere tekrar nebatat bahçesine. Sonradan bir gün bana: "Yalnız zaman bakımından değil.diğer tarafın evvelden hazır bulunmasının da tesiri vardı. Sonraları bu tecessüsün yerini bir alışkanlık aldı. her ikimiz tarafından da. Bazı sebeplerle iki üç gün görüşemesek birbirimizi adamakıllı göreceğimiz geliyordu. Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi? En çok. İlk zamanlarda bizi birbirimize yaklaştıran daha ziyade bir tecessüstü. onların kıymetleri hakkında münakaşalar yapıyordu. böyle icap ettiği kanaatindeydim. Maria bunda belki mahzur görmezdi. aramızda kararlaştırdığımız hudutlar içinde kalmış ve Atlantik önündeki sahne.

O zaman Maria şahadetparmağını sallayarak gülüyor: "Hayır dostum. hayır!" diyordu. Evet. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi. sempatiler bir nevi aşktı. Fakat o andaki ciddiliği. Onun bu mevzuu ne kadar lakayt. dostluğumuzu tahlile kalkardım. onun bütün şartlarını kabul etmiştim. bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki. bana dayanarak yürüyordu. "Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazan derin olabilen sevgi değildir. günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz.) Şimdi ben bütün bu insanlara âşık mıyım?" Ben fikrimde ısrar ederek: "Evet" demiştim. mücerret bir mefhum yoktu. Benim fikrimce aşk diye ayrı. mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. Omzumdan aşağı sarkan eli hafif hafif sallanıyor ve başparmağı havada daireler çizer gibi kımıldıyordu. (Muhterem Beyefendinin bunların en başında geldiğini söyleyebilirim. bir daha bu şekildeki hislerime kapılmaktan beni menedecek kadar açık ve kuvvetliydi. "En çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça âşıksınız!" 109 . dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler. Sonra düşünün. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler. Bunun üzerinde hiçbir şey konuşmadık ve gezintimize devam ettik. bazan sözü maharetle kendimize nakleder. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. Bir gün Berlin civarında bir orman olan Grünewald'da dolaşırken kolunu boynuma atmıştı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. her şeye razı olmuş. Fakat buna rağmen. Bazan aramızda aşk meselelerinden bahsettiğimiz olurdu. Derhal yumuşak fakat kati bir hareketle kolunu çekti. Nasıl doğduğunu anlamadığım bir arzu ile bu eli yakaladım ve avucunun içini öptüm. nereden geldiğini bilmediğimiz gibi. O büsbütün başka. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz.götürmek için asla vesile vermiyordu. ne kadar kendinden uzak bir şeymiş gibi incelediğini gördükçe içimde garip bir ezilme duyardım. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır.

ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf diğer tarafa * Yoğunlaşır. Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. fakat başka zamanlar gene ele almıştık. asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Ne kadar çok insanı seversek. Mukavemet edilmez bir istemek!" O zaman onu yakalamış gibi kendimden emin bir edayla: "Bu söylediğiniz bir an meselesidir" dedim. istemek.. Birleştiğimiz noktalar ne kadar çok olursa olsun.Maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti: "Şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordunuz?" Söyleyecek bir şey bulamayarak bir müddet düşündüm. sonra izah etmeye çalıştım: "İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Aşk bence bu istemektir. bize tabi olmayan birtakım gizli. Sevmek ve hoşlanmak başka. Her ikimizi de. "İçinizde mevcut olan sevgi. ne de onun fikirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum. birdenbire birikir. tekasüf eder*." "Ben Şarklıları başka türlü düşünür zannederdim!" "Ben öyle düşünmüyorum!" Maria gözlerini sabit bir noktaya dikip uzun uzun daldıktan sonra: "Benim beklediğim aşk başka!" dedi. Ne kendi sözlerim. bütün mantıkların dışında. . nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa. kuvvetini fevkalade artıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. zamanı tayin edilemeyecek olan bir anda. birbirimize karşı ne kadar açık olmak istersek isteyelim. müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. her şeyiyle istemek başka. O. alaka. sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle." Bu münakaşayı burada bırakmış. tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. 110 . "O. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. bütün vücuduyla. bütün ruhuyla. içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir..

insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını. bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen. hatta belki de biraz müfrit şekilde ruhumu meydana veriyordum. Kendi içime kapanmıyor. Maria hakkındaki hükümlerim de aynı zaman mesafesinin tasfiye ve tetkikinden geçmiş bulunuyor. Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerinde münakaşa etmekten çekinmiyorduk. bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı. araya on iki seneden fazla bir zaman girdikten sonra. buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı. bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor. hiç noksansız.kolayca uyuyorsa. korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu. fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum. ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan. fakat bir his bana. çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk. Bugün. ama hep bu ana noktaya dokunmamak şartıyla. o günkü halimi gözümün önüne getiriyor ve bu neticeleri çıkarıyorum. Eski mahcupluğum ve sıkılganlığım kalmamıştı. 112 . asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu. Asıl noktanın mütemadiyen etrafında dolaştığımı bildiğim halde bu noktaya gidecek yollan bilmiyor. araya-mıyordum. Bütün bunları o zamanlar bu kadar vazıh ve derin düşünüp düşünmediğimi bilmiyorum. Bu hareketsizliğin. seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum. Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için. Fakat başka türlü yapabilmem için başka türlü bir insan olmam lazımdı. bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğrunda yapıyordu.

Onun da benim gibi. Bazan aşırı derecede durgun. ışığa çıkmaktan korkar gibi. 112 . hakikatte hep eskisi gibi birbirini arayan. birbirinin huzurundan her zaman daha memnun ve zengin olarak dönen iki candan arkadaştık. Maria bundan memnundu: "Dünyada en sinirime dokunan şeylerden biri de o mumlar ve yaldızlarla donatılan çam fidanıdır" diyordu. "Bunu Yahudiliğime hamletmeyin. bir çıkmaza girdiğini fark ettiği muhakkaktı. Kânunuevvel* ayının sonralarına doğruydu. ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmaktaydı. asıl aradığını bulamamakla beraber. Yalnız o. dini kanaatlerinden ziyade. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor. bazan da birdenbire coşuyor." "Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?" diye sordum. çünkü insanların kendilerini bir an için mesut zannetmek sevdasıyla başvurdukları bu nevi manasız merasimi saçma bulduğuma göre böyle garip ve lüzumsuz vecibelerle dolu olan Yahudi dinini hoş bulamayacağım gayet tabiidir. bana. aramızda tekrar eski arkadaşlık havası peyda oluyordu. Fakat birdenbire her şey değişiverdi ve hiç beklenmedik bir istikamet aldı. ve biz. dostluğumuzun. sırf ihtiyar olduğu için ve iş olsun diye bu âdetlere bağlı. isteyen. Bütün bu karışık hisler. bendeki diğer birçok tarafların kendisi için feda edilemeyecek kadar kıymetli olduğunu görüyor. kendisinden uzaklaşmama sebep olacağını zannettiği şeyleri yapmaktan çekiniyordu. bunun için. Fikirlerimi zındıkça buluyorsa bunda. Zaten halis Alman kanında bir Protestan olan annem de. son günlerinin ruh sükûnetinin bozulması korkusu amil oluyor. nefsime menet-tiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alaka gösteriyor. Annesi Noel'i geçirmek için Prag civarındaki uzak akrabalarından birine gitmişti.O sıralarda Maria'nm da birtakım tezatlı hisler içinde bulunduğunu anlıyordum. "Hayır" dedi. adeta beni açıkça tahrik ediyordu. olduğu yerde kalmak suretiyle. hatta soğuk oluyor . "senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden * Aralık.

Herkes evine gidip yatsa daha iyi.. çünkü o gece diğer birçok fevkalade numaralar da var. Atlantik'e vardığımız zaman o.... Benim Atlantik'teki işim gece yarısından evvel biter. herkes gibi biz de sarhoş oluruz. yarıda bırakır otururum!" dedim." "Bu iş için hoşuna gideceğimi tahmin etmem!" "Ben de tahmin etmem. Ama olsun.. renkli fenerler. İçimde sebepsiz bir can sıkıntısı vardı: "Ne olacak sanki?" diyordum... İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir. Hatta bir parça da vals yapabiliyordum. Beraber çıkar.. ilk geldiğim akşam oturduğum masaya yerleştim. yaldızlı tellerle donanmıştı. ben salonda. Fakat belki bir buçuk seneden beri hiç göstermediğim bir marifeti bu akşam becerebilecek miydim? "Adam sen de. Dans edenlerin aşağı yukarı hepsi öpüşüyor ve yılışıyordu. çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması..bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil.. soyunmak için arka taraflarda bir yere gitti. yılbaşı gecesi beraber bir yere gidelim. etmedik!" "Ben zaten dans etmekten fazla zevk almam. 113 . Acaba ben dans edebilecek miyim?" İstanbul'da Sanayii Nefise mektebine devam ettiğim aylarda bazı arkadaşlar. Halk şimdiden sarhoş olmuşa benziyordu. Ne dersin? Hem biz seninle hiç dans etmedik değil mi?" "Hayır. arkadaşlıkta fedakârlık lazımdır!" Yılbaşı gecesi akşam yemeğini beraber yedik ve onun iş vaktine kadar lokantada oturup konuştuk. Bir farkla: Biz öpüşmeyeceğiz.... bazan dans ettiğim kimse hoşuma gider ve bu yüzden o sıkıntıya katlanırım. İçerisi kâğıt şeritler. Ara sıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey. o sıralarda şehri dolduran Beyaz Ruslardan öğrendikleri birtakım dansları bana da göstermişlerdi... "Hakikaten bu gecenin fevkaladeliği nerede? Kendimiz uydurup kendimiz inanıyoruz. canın isterse. Ama biz felsefeyi bırakalım da. Biz ne yapacağız? Bunlar gibi birbirimize sarılıp döneceğiz..

Başını önüne dayayıp daha şimdiden uyuyanlar. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum. biz değiliz.. Maria elime tekrar bir kadeh tutuşturarak fısıldadı: "Raif. Maria bu akşam garip denilecek kadar çok neşeliydi. kemikleri çıkmış yüzleri ve bir asabi hastalığa uğramış gibi parlayan gözleriyle. Bırak. hoplaya hoplaya eski usul vals yapan çiftlerin ayak patırdısı birbirine karışıyordu. ölçüsüz bir neşe içinde kendilerini kaybeden delikanlıların. bu akşam olsun kendimizden ayrılalım. Hiç iyi yapmıyorsun. Göz alabildiğine büyük salonlarda yüzlerce çift habire dans ediyordu. ve cemiyetin haksız ve mantıksız bağlarına. Harp sonu senelerinin dizginsiz coşkunluğu burada bütün çıplaklığıyla görülüyordu. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. Karşımdaki iskemleden kalkarak yanıma oturmuş ve kolunu omzuma atmış114 . Bu akşam herkes kendi kendinin numarası olmayı tercih ediyordu. Cılız vücutları. Burası küçük ve mahrem Atlantik'ten büsbütün başkaydı.Maria'nın keman çalması ve şarkı söylemesi zannettiğimden de kısa sürdü ve gürültüye geldi. " Biraz sarhoş olmaya başladığını anlamıştım. Koluma vuruyor: "Böyle somurtup oturacağını bilseydim bu akşam için kendime başka bir delikanlı seçerdim!" diyordu. Raif. Anhalter istasyonu karşısında. Bağırışlar. İç ve gül!. dört muhtelif yerde yırtmırcasına çalan müziğin gürültüsü. Maria üstünü değiştirince hemen çıktık. Gazinonun asıl neşesi gece yarısından sonra başladı. batıl hükümlerine isyanın en iyi şeklini cinsi arzularını başıboş bırakmakta bulunduklarını zanneden genç kızların hali sahiden hazindi. Masaların üzeri renk renk şişelerle dolmuştu.. Müthiş bir can sıkıntısına ve melankoliye düşmemek için ne kadar gayret ettiğimi görüyorsun. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. kahkahalar. birbirinin kucağında oturanlar görülüyordu.. Üst üste getirttiği buruk lezzetli Ren şaraplarını hayret ettiğim bir süratle içiyor ve içmem için beni de zorluyordu. "Avrupa" dedikleri büyük bir yere gittik. Farz et ki biz.

Oturan ve 115 . Fakat ikimiz de bundan şikâyetçi değildik. Maria gözlerini bana dikmişti. Bir vals çalmaya başladı. Bakışları dumanlı ve manasızdı: "Haydi oturalım!" dedi.. Bir aralık yerinden kalkarak : "Şimdi geliyorum!" dedi ve sallana sallana uzaklaştı. Sarhoş olmaktan ziyade sersemdim. dans etmek falan değildi. Aradan on beş dakikaya yakın bir zaman geçtiği halde geri gelmedi. Yavaşça kulağına eğildim: "Haydi.h. elbiselerinin kopan yerlerini iğne ile tutturmaya çalışan veya ayna karşısında tuvalet tazeleyen kadınlar vardı. "Fakat ben pek iyi bilmem. ona yakın olmak. Kalbim. Maria'ya hiçbirinde rastlamadım. Şimdi. Onu bulamadım. Bu. ökseye tutulmuş bir kuş yüreği gibi hızla çarpıyordu.. Bir yerde düşüp kalmış olmasın diye gidip bütün tuvaletleri gezdim. yerinden fırlayarak : "Haydi!" dedi. Bu siyah ve dalgın gözlerde ara sıra anlayamadığım bir şey parlıyor ve beni şaşırtıyordu. Halbuki değildim. Fakat bana bir müddet daha dikkatle baktıktan sonra dudağını ısırdı. Merak etmeye başladım. Başım ağrıyordu. bir anda son derece şiddetlenen bir endişe başladı. Salonların kenarındaki kanepelerde kıvrılıp sızan kadınlara teker teker baktım.. "Ne kalabalık! Galiba sıkılmaya başlayacağım!" Tekrar ve üst üste şarap içti. Kalabalığın içinde dönmeye başladık. Buralarda. gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum. İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lazım!" Gözlerinden tekrar o parıltı geçti. dört tarafımızdan sıkıştıran vücutların keyfine tabi olarak oradan oraya sürüklenmekten ibaretti." Sözümün ikinci kısmını duymamış gibi yaptı. "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?. Göğsünden hafif fakat harikulade güzel bir ten kokusu yayılıyordu.. Uzun müddet bekledim. İçimde. onun için bir şey olduğumu bilmek vardı: "Maria" diye fısıldadım. Bütün bunların üstünde. Bütün ısrarlarına rağmen fazla içmekten kaçmıştım. O beni mahzun zannediyordu." dedim..

Merdivenlerin birkaçını birden atlayarak alt kata indim ve aradım. Orada beyaz bir şey duruyor gibiydi. Mana Puder. Sırtında ince bir yün elbiseden başka bir şey yoktu. Yazlık elbiseleri ile sokağa çıkmış hissini verecek kadar ince giyinmiş kadınlar. kapının hemen önündeki ağaçlardan birine dayanmış ve yüzünü oraya yapıştırmıştı. bu neşeli ve sarhoş insanların arasından daha hızlı geçip gitmek için beni çekiyordu. bu havada ve böyle gece yarısından iki üç saat sonra ilkbahar safasına çıkmış gibi keyifli kahkahalar atıyorlar. Sık ve şiddetli nefes alıyordu. Ayaklarımız sokağın karlarına gömülerek yürümeye başladık. Sesimi duyunca başını çevirdi. Yoktu. Haydi gidelim!" Onu hemen hemen zorla içeri soktum. Yolda kendisine laf atanlara." dedi. Yukarı çıkıp hesabı gördüm ve vestiyerden paltomu ve onun kürk mantosunu getirdim. bir iskemle bulup oturttum. gazinonun dönen kapısının buğulu camları arasından dışarıya ilişti. Saçlarına ve ensesine ağır ağır kar taneleri düşüyordu. Biraz daha tenha sokaklara geldiğimiz zaman yavaşladı. Bu sırada gözüm. ellerinden maharetle sıyrılıyor ve beni sürük-lüyordu. Onun ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunu zannetmekle ne kadar hata etmiş olduğumu anlıyordum. boynuna sarılmak isteyenlere üstünkörü bir gülümseme ile mukabele ediyor. Büyük caddeler kalabalık insan grupları ile doluydu. Kapıya atıldım ve dışarı çıkınca bir feryat kopardım. Kolumdan sımsıkı tutuyor ve hızlı gitmeye çalışıyordu. "Siz nerede kaldınız? Ne yapıyorsunuz? Deli mi oldunuz!" diye bağırdım.ayakta duran insanlara çarparak bir salondan öbürüne koştum. iki kolunu başının hizasında yan yana getirerek. "Hava almak ve serinlemek istiyorum. Sokaklarda birçok sarhoş çiftler vardı. Derin bir "oh!" çekti. sonra bana döndü: 116 .. Maria. Parmağını dudaklarına götürerek: "Sus!. şarkılar söylüyorlardı. gülümsedi: "Nerede kaldın!" dedi.

" diyordu... Bir günüm bir günüme uymaz diye.. " Kahkaha ile gülmeye başladı. Birdenbire bir öksürüğe tutuldu. Onu belinden yakalayarak götürüyor. Yolun sonralarına doğru adımları dolaşmaya başladı. " Yarım saat sonra kapısının önüne geldik. "Düşeceksin!" dedim. fakat kolumu bırakmıyordu. Halbuki soğuk hava beni tamamıyla açmıştı."Nasıl? Bu geceden memnun musun? Eğlendin mi? Ah. Sevgili Raif. Fakat kederlenmeye lüzum yok. göğsü sarsılıyor. Soluya soluya cevap verdi: "Hayır... ara sıra ayaklarına basıyordum. Bütün yüzüyle gülerek : "Ah. Dememiş miydim?.. onu yukarı götürmek için döndüğüm zaman sıyrıldı. o kadar eğlendim ki!. Muhakkak ki sen iyi bir çocuksun!... karanlıktan bana seslendi: . "Anahtarlar nerede?" diye sordum.. Kapıyı açtım. sonra bana hitap ettiğini anlayarak kulak verdim: "Evet. ben çok eğlendim. Bir kaldırımdan karşı tarafa geçerken az daha karların üzerine yuvarlanacaktık. "Raif. Neredeyse ağlayacak diye korkuyor.. Kuvveti ve iradesi onu bırakmışa benziyordu. Sen çok iyi bir çocuksun. İşte... kederlenmeye lüzum yok. Kendim çıkarım!" Anahtarlar bende olduğu için arkasından gittim.. sonra tekrar söyleniyordu : "Hayır. o kadar eğlendim ki. Ben böyleyim işte. onu bir an evvel evine götürüp bırakmayı bu sefer ben istiyordum. Şimdi duyulur duyulmaz bir sesle karmakarışık sözler mırıldanıyordu. cebimde olacak!" Elini kürkünün iç taraflarına sokarak üç anahtardan ibaret bir deste uzattı.... Bana darılma!........ Biraz sükûnet bulunca: "Ne oldun? Gördün mü. kendini üşüttün!" dedim. " dedi. Boğulacak gibi kıvranıyor. Yukarı katlardan birinde. hayır. Evvela kendi kendine şarkı söylemeye çalıştığını zannettim. o kadar... koşarak merdivenleri çıkmaya başladı.. Ben böyleyim işte." Birdenbire hıçkırmaya başlıyor.. Raif. "Darılma.. Sırtını merdivenin duvarına vererek bekledi.

117 .

Yatakta diz çökerek yanıma oturdu. "Düşündüklerin doğru değil. fakat oldukça iyi muhafaza edilmiş mobilyalar ve güzel bir meşe karyola ilk bakışta göze çarpıyordu. Kolumu hızla çekerek beni yatağının kenarına oturttu. yüzüne bir sarhoş gülüşü yayıldı."Buradayım.. bir bilsen. Beraber içeri girdik. Eski. Fakat ne yapayım? Bilsen. "demek sen böyle de olabiliyorsun?. Kafasının içinde şuraya buraya kaçan ve bir türlü yakalanmayan bir şeyi tutmaya çalışır gibi bir ceht* * Çaba.. iki elimi birden tuttu. Asıl kendime ispat edececeğim... Hayır. Ama eğlendik değil mi? Muhakkak. Gözlerimi indirdim. Seni hiç böyle görmemiştim... Sonra yaklaştı. yüzünü avuçlarımın içine yerleştirerek: "Ah. Sol dirseğini yastığa dayamıştı. Ah... Oturduğum yerden kalktım. Tekrar baktığım zaman yatakta bir parça doğrulduğunu ve gözlerini. Neden böyle duruyorsun?. Raif" dedi.. Hakkın var. bir uykudan uyanmaya çalışır gibi kırptığını gördüm. Odasında elektriği yaktı. ellerini iki yanağıma koydu: "Bana bak!" dedi. büyük bir endişe içindeymiş gibi açtığını ve ara sıra.. Büyük bir süratle iskarpinlerini. Odanın ortasında kımüdamadan duruyordum. Bunu sana ispat edeceğim. hiçbir şey söylemeden ona elimi uzattım... Beyaz örtülerin altından fırlayan sağ omzu ve kolu yüzü kadar soluk ve beyazdı.. biliyorum! Ellerini çekme.... entarisini başından sıyırıp bir iskemleye attı ve yorganın içine girdi. Hâlâ inanmıyor musun? Hâlâ şüphe mi ediyorsun?" Gözlerini kapadı.. "Üşüyeceksin!" dedim. Kürk mantosunu çıkarıp bir kenera bırakırken bana bir iskemle göstererek: "Otursana!" dedi. İlk defa gördüğü bir insanı tetkik ediyormuş gibi beni süzdü. Sonra kendisi yatağın kenarına ilişti. 118 .. Bu kapıyı aç!" El yordamıyla açtım. çoraplarını çıkardı... hayır. Ne güzel ciddi olabiliyorsun! Ama sebep ne?" Başımı kaldırdım.

sarf ediyor. gözlerimi tavana dikerek beklemeye başladım. Kolunu başının altına koymuş. Herhalde seviyorum. Çıplak omuzlarının titrediğini görünce yorganı çektim.. Başımı yastığa bıraktım.. "Tabii sizi seviyorum.. sırtına sardım ve kaymasın diye elimle tuttum. Nefes aldıkça burnunun kanatları kımıldıyor. Uyandığı zaman bana nasıl bakacağını. uyuyordu. gözlerimi açar açmaz bulmayı ümit ettiğim sükûn ve emniyet yoktu. sonra sözüne devam edemeyerek odanın bir köşesine bakmaya başladı. Yandan vuran elektrik ışığı kirpiklerinin gölgesini burnunun üst tarafına düşürüyordu. Kesik kesik nefes alarak : "Tabii. Yüzü bu anda tablodakinden de. Ben de sizi şüphesiz o kadar çok seviyorum. Tabii!" dedi. İçimde bir sabırsızlık vardı. Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordum.. bana neler söyleyeceğini merak ediyor. fakat." dedi. hakkında verilecek hükmü bekleyen bir maznun gibi.. içim titriyordu? Ondan daha ne isteyebilirdim? Daha ne bekliyordum? Bütün arzularım son haddine kadar yerine gelmiş değil miydi? . Şaşkın şaşkın gülümseyerek: "İşte böyle. Muhakkak seviyorum. Saçları beyaz yastığa dalga dalga serilmişti.. Gözlerini açtı. Niçin hâlâ.. alnı ve kaşlarının arası buruşuyordu... Yorganı tutan kolumla onu kendime doğru çektim. " Başımı kendisine doğru çekti ve bütün yüzümü ateş gibi buselere boğdu. ağzının üzerine dökülen birkaç tel saç havalanıyor ve tekrar düşüyordu.. İçimde.. bana arkasını dönmüş.. Sabahleyin uyandığım zaman onun derin ve muntazam nefeslerini duydum. Sen de gülüyorsun değil mi?. uyanmasından korkuyordum.. Ağzı bir parça aralıktı ve dudaklarının kenarında gayet ince tüyler vardı. Arpie Madonnası'ndan da güzeldi. sebebini bilmeden. Alt dudağı hafif hafif ürperiyordu. Başka türlü olmasına imkân var mı?. Vücudunun titrediğini hissettim. Hem çok seviyorum.. Fakat neden şaşırıyorsunuz? Başka türlü olacağını mı zannediyordunuz? Beni ne kadar çok sevdiğinizi anlıyorum. Saçları alnına dökülmüştü.

119 .

bakıyordu. Bütün bu manasız hislerin. Fakat bu gecenin sabahında bana böyle mi demeliydi? Belki hâlâ uykusu açılmamıştı. yakın tebessümü değildi. yersiz korkuların şu anda hiç lüzumu olmadığını. Epey zamandan beri uyanık olduğunu anladım ve içimdeki endişelerin birdenbire büyüdüğünü. göğsümü adeta görünmez bir çemberin sarıp sıktığını hissettim. Bir şey noksandı. yüzüne dökülen saçlarını bile çekmemişti. onun her zamanki içten. Gerçi son günlerde birbirimize rastgele bazan sen. hayatımın en aydınlık gününü vehimler ve fena sezişlerle karartmanın sebepsizliğini düşündükçe büsbütün canım sıkılıyordu. Gülümsüyordu. aklı geride.İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bana "Uyandınız mı?" demişti. Gözlerini kırpmıyordu. fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan. Gözlerini belli olmayan bir noktaya dikmiş. 120 . Hiç kımıldamamış. birdenbire çıkıp gelen güvenilecek bir dost gibi. Yavaşça başımı kaldırıp baktım. nihayet. Yatakta bana doğru döndü. ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm. Uzun zamandan beri kulaklarımın en tatlı aşinası olan ve bende yalnız iyi hatıralar uyandıran bu ses. bazan siz diye hitap ediyorduk. içime ferahlık getirmişti. fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran. Fakat bu tesir ancak bir gün sürdü. Benim kendisini seyrettiğimi bildiği halde başını çevirmeden o meçhul yere bakmakta devam etti. Daha ziyade Atlantik'teki müşterilere karşı sarf ettiklerine benziyordu.. ümidini kesince. Fakat bu. Bir müddetten beri Maria'nın muntazam nefes alışının kesildiğini fark ettim. Siz uyanalı çok oldu mu?" "Biraz evvel!" Sesi bana tekrar cesaret verdi. Başını çevirmeden sordu: "Uyandınız mı?" "Evet!. "Kalkmıyor musun?" dedi.

Ama ben istiyorum. En kıymetli hazinesini. Birçok şeyler istiyorum ve hiçbirini elde edemiyorum. hayatının sebebini kaybetmek üzere olan bir insan gibi. Her çareye başvurdum. "Maria! Benim Kürk Mantolu Madonnam! Birdenbire ne oldu? Sana ne yaptım? Hiçbir şey istemeyeceğimi vaat etmiştim. Sen artık memnun olabilirsin! Ama ben ne yapayım?" Başı önüne düştü."Kalkacağım!.. sesim heyecandan titreyerek: "Maria" dedim. fayda yok.. Çıplak ayaklarının uçları halıya dokunuyordu. Göğsü ağır ağır kalkıp inerek devam etti: "Daha ne istiyorsun? Başka bir şey isteyebilir misin?. Odanın içinde sıkıntılı bir hava vardı. ayaklarını aşağıya salladı ve sırtına ince bir hırka aldı.... Biraz kırgınlığım var. Soluk yüzünü birdenbire... Hâlâ yüzüme bakmakta devam ediyordu. Sırtım da ağrıyor. daha ziyade kuvvetlenmeden kırmak istiyordum.... Bir iskemle çekerek karşısına oturdum. O da doğruldu. Belki de içkiden... o zamana kadar hiç görmediğim bir pembelik kapladı. Kolları cansız gibi aşağıya sarktı.. Sonra yatağa doğru sokuldum: Onu okşamak. Kalktım. Sen?" "Bilmem. Nihayet gayet sakin bir sesle: "Neden sıkılıyorsun?" dedi.. aramızdaki buzları. Kendimi pek o kadar iyi hissetmiyorum. "Çırılçıplak sokaklara uğrayacak ne vardı?" Omuzlarını silkti ve tekrar arkasını döndü. Aklımca nükte yapmak istedim: "İkimize de bir sessizlik çöktü. yüzümü yıkadım ve çarçabuk giyindim. Başparmağını yukarı doğru kaldırıyor.. Halinde daha ziyade yaklaşmama mâni olan bir şey vardı. Ne oluyoruz? Sahiden evlenmiş insanlar gibi birbirimizden sıkılmaya mı başladık?" Ne demek istediğimi anlamayan gözlerle yüzüme baktı.. Daha çok sıkıldım ve sustum.. yattığı yerden göz ucuyla takip ettiğini sezmiştim. "Belki de dün akşam üşüdün!" dedim. Ellerini yakaladım. Onun beni. diğer parmaklarını aşağıya kıvırıyordu.. Sözümü tutmadım mı? Birbirimize her zamandan ziyade yakın olmamız lazım gelen bu anda neler söylüyorsun?" 121 .

Fakat hakikat ne kadar başka... Bu sondu. Başka türlü olmayı senin kadar. Belki bu noksandı.. küçük kız çocukları gibi masum.. Sana âşık değilim.. odam soğuk. Benim iyi kalpli dostum. diye düşündüm. Halbuki dünyada sana âşık olmam icap ettiğini. arka üstü uzandı... Gözlerini kapadı. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu.... Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan. başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım.. Başka türlü olmayı ne kadar isterdim.. Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı. Bundan 122 ." Tekrar yatağına girerek. daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor.. hatta senden çok istediğime emin ol. Beni asıl. bir an neler ümit etmiştim.. Ne kadar isterdim.. İçimde hep o boşluk var. hayır!" dedi.. benden başka bir insan... Demek ki. bütün yakınlığına rağmen benden ayrı. Yaramda.. Fakat elimde değil.. bu ümidin boşa çıkması üzüyor. her şeye rağmen bana yabancı. Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim." Bir müddet sustu... Çocukluğuna ait bir masal söylermiş kadar tatlı bir sesle: "Dün akşam..... ben böyleyim... Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok.. bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi biliyorum.Başım sallayarak: "Hayır dostum.. Ne yapalım? Kabahat sende değil. sırtımda gittikçe artan ağrılardan başka hiçbir şey hissetmiyorum.. Eliyle gözlerini kapadı ve devam etti: "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra... bir sonu olmamasını ne kadar isterdim.. "Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık bir ümidim yok. hele buraya geldikten sonra. Yüzüne tatlı bir yumuşaklık geldi. sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi.. Ama değil.. bu sabah uykudan. Daha da büyümüş olarak.. Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi.. Hava her zamanki gibi kapalı.. ruhumda. fakat aynı zamanda bütün hayatımı kavrayacak kadar kuvvetli heyecanlar duyacağımı. Raif..

Her şey bitti mi? Zannetmem. Haydi artık Raif. belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Demiryolu köprülerinin altından.. "Hayır. Yürüdüm. Bana darılarak gidiyorsunuz.. hayır böyle olmaz... Bunları ne diye..sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok.. Sakin olmak için müthiş bir gayret sarf ederek : "Dargın değilim. Soğuktan gözlerimi kırpıyor ve koşar gibi hızlı adımlarla ilerliyordum.. omnibüsler geçiyordu. Böyle gitme. Gene yürüdüm. parke kaldırımlar başladı. O kadar yalnız kalmak istiyorum ki. müteessirim!" dedim.. " Elini gözlerinden çekmişti. Sokakta rastgele yürümeye başladım. Yanımdan... Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım... Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar." Başımı göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı.. kolunu uzattı. buğulu camlarıyla tramvaylar. Ara sıra dallardan yere pat diye kar parçaları düşüyordu... dükkânların çoğu kapalıydı..... Bu an gelince ben seni ararım. Gel!... "Ben müteessir değil miyim? Beni görmüyor musun?. Haydi artık git. Parmaklarının ucundan tuttum ve: "Allahaısmarladık" dedim.. Yüzüme adeta yalvararak bakıyordu. Ortalık tenha. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Şehrin sonuna gelmiştim... Saatlerce yürüdüm. Hep yürüdüm. Yanağını yüzüme sürdü: "Bana bir kere gül ve ondan sonra git!" dedi.. Kararmış yüzlü evler.. Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. neyin uğrunda feda ettik? Hiç!. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik. Yanımdan bisikletli insanlar ve uzaktan yerleri sarsarak bir tren 123 . Hiçbir şey düşünmüyordum. Cenup istikametinde gidiyordum. Güldüm ve elimi yüzüme kapatarak dışarı fırladım... Yoluma devam ettim.. Birbirimizden.. Ben size ne yaptım?" diye bağırdı.. İki tarafımda muntazam dikilmiş çam ormanları vardı.. Terlediğim için paltomun önünü açtım.. buz tutmuş kanalların üstünden yürüdüm. verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz.

buranın neresi olduğunu bir türlü bulamıyordum. Beni hayatımda hiç. Zaten kadınlar pek acayip mahluklardı. niçin geri dönmediğimin farkında değildim.geçiyordu. en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış. üstlerine yüklenen karla. birbirine karışan kayak izleri vardı. Yalnız içimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Sadece müteessirdim. Ayaklarının birini havaya kaldırıyorlar. "Bunun böyle olmaması lazımdı" diyordum. Ağaçların arasına saparak o tarafa gittim. Kızların renkli boyun atkıları ve erkeklerin sarı saçları rüzgârdan uçuyor. asla kızmıyordum. Ormanın her tarafında uzun. Ona hakikaten dargın değildim. Yürüdüm. birkaç ihtiyar ağaç vardı. Bütün bunlara dikkat ediyordum. ahşap bir kır gazinosu vardı. Gölün üzerindeki kalabalığı tekrar seyre başladım. Kır gazinosunun arkasından dolaşarak karşı taraftaki ağaçların altına doğru gittim. Gazinodan birkaç yüz metre ötede. Başımın yanması azalmış. bütün manasını kaybetmişti. Gölün üzerinde kısa etekli kızlar ve paçaları bağlı delikanlılar hiç durmadan kayıyorlardı. Sağ tarafta büyükçe bir göl ve üzerinde paten kayan bir kalabalık gördüm. beyaz pelerinli çocuk gibi titreşiyorlardı. yüksekçe bir yerde. Orada durdum. oldukları yerde dönüyorlar. kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. vücutları muntazam hareketlerle sağa sola kıvrılıyor. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor. Ayak bileklerime kadar karlara batarak yürüyor ve her şeye dikkat ediyordum. her adımlarında boyları bir uzanıyor. En tatlı emellerinin tahakkukunu gördüğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu.. Hayatımın en dolu. Buraları evvelce de bir kere gördüğümü hatırlıyor fakat ne zaman geldiğimi. Etrafı tel örgü ile çevrilmiş korularda minimini çam fidanları.. Hakkı vardı. Ne diye yoldan ayrılıp buraya saptığımın. el ele tutuşup ilerdeki bir burnun arkasına doğru uzaklaşıyorlardı. ancak tatmin edilmeyen arzulara 124 . Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman. Uzakta iki katlı. burnumun kökünde hissettiğim karıncalanma geçmişti. Belki dört saatten beri yürüyordum. hiç kimse sevmemişti. bir kısalıyor gibi görünüyordu. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu.

Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek. Maria. dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde.. Beni. daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi? Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek. Fakat böyle düşünmekle Maria'ya karşı haksızlık ettiğimi çabuk anladım. Fakat bu neydi? Bende.. Onun bana böyle yapmaya ne hakkı vardı? Senelerden beri. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim. çekilip gidiyordu. Fakat aramamak elimde olmayacaktı. bu haldeydim. daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit. Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Kürk Mantolu Madonna'yı arayacaktım. Bunu yapmamalıydı. Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum.üzülüyor. mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkûm ediyordu. Maria'nm da dediği gibi. bu çeşit bir mahluk addedemezdim. kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. Şimdi. şöyle böyle bir ömür sürmüş. her şeye rağmen. bütün ömrümce bir meçhulü. O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Bunun böyle olmaması lazımdı. sürüklenip gitmiştim.. Maria Puder'i. Fakat. geldiği kadar sebepsiz ve ani. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. Sonra onun da ne kadar ıstırap çektiğini görmüştüm. boşluğunu apaçık görmeden. bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış.. bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey. yapılacak bir şey yoktu. insanlardan kaçsam bile. Onu. ışığa ve sahiden yaşamaya götürmüştü. Önümdeki seneler bana tahammül edilemeyecek kadar ha125 . hele benim tarafımdan. bunu tabiatımın acayipliğine vermiş. Sırf bana acıdığı için bu kadar üzülmesine imkân yoktu. herkeste onu. kırılan benliğini tamir etmek istiyor. fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu.

gerisingeriye koşmaya başladım. Bu göl. Hatta bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum. birdenbire ayaklarımın altını yakmaya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşunuyla. Dünyada en güvendiğim mahluktan ayrıldıktan ve onun. o. Yaşıyorlardı. Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Kaymaktan yorulanlar sırtı tırmanarak gazinoya doğru gidiyorlar. Beni buraya getiren neydi? Rastgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hatta neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim. Bu yüke katlanmak için bir sebep bulamıyordum. Aşağıdan. Hâlâ beraberdiler. VVansee'ydi. kafamın içine ve yal126 . birkaç adım ileride yatıyorlardı.. dünyada yarı yolda kalmayan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. gölün üzerinden. bitip tükenmez bir yolculuğa çıkmışlar gibi. Geldiğim yoldan. ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermiş oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak. Gazinonun ikide birde açılan kapısından dışarı müzik sesi ve ayak patırtısı vuruyordu. kahkahalar geliyordu. Bir gün Maria Puder'le Potsdam'a. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. şimdi bulunduğum ağaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti. Ve işte şurada. hiç durmadan dolaşıyorlardı.. Ve ben.. Birbirini bellerinden tutan çiftler. ikinci Frederik'in "Gamsız" sarayının parkını gezmeye giderken.. Eğleniyorlardı. Fakat bulunduğum yer. yan yana uzandık-karını görür gibi oluyordum.zin görünüyordu. trenin penceresinden burasını göstermiş. iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. herhalde grog içerek kızışmak ve biraz dans etmek istiyorlardı.

Ben ise. aradan bu kadar uzun seneler geçtiği halde her şeyi. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. Her hareketlerinin bir manası vardı. vazifelerini yapıyorlar.. şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. bir fazlalık değil. Şimdiye kadar zannettiğim gibi. hayatımın istikametine hâkim olan değişme başladı. Koşa koşa asfalt yola geldim ve Berlin'e doğru yürümeye başladım. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde bu kanaat yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati. Bundan sonraki gün127 . Ben neydim? Ruhum. beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Bu sefer ağır ağır ve düşüncelere dalarak gidiyordum. ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni etrafımdan tamamen uzaklaştıran o anın bütün teferruatını. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar. ve bugün de. altında bulunduğumu anlıyordum. hatırlıyorum. kitleden ayrılmanın bir hususiyet. bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı. bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. her zaman için yerleşip kaldı. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum. faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Lüzumsuzluğuma.nız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil. Bacaklarımda yorgunluk değil. o zaman kendi hakkımda verdiğim hükümlerde hata etmiş olmadığımı görüyorum. Dün akşamdan beri bir şey yememiştim. şu ahşap bina. onların dallarını ve eteklerini örten karlar. fakat midemde açlıktan ziyade bir nevi bulantı hissediyordum. yaşadığımı zannettiğim oldu. şu gramofon. hayata bir şey ilave ediyorlardı.. Şehre yaklaştıkça ümitsizliğim artıyordu. gövdeme doğru yayılan bir gerilme vardı. yepyeni bir vaziyet. İşte bu andan itibaren bende. dingilden fırlayarak.

esrarı çözülemeyen bu facia hakkındaki tafsilatı okurken kalbi nedamet ve yeis içinde çırpınacak. Küçük bir parka girip oturdum. tam onun Atlantik'te numara yaptığı sıralarda. imkânsız buluyordum. kısaca veda ederek. Benim nereden telefon ettiğimi bilmediği için çaresizlik içinde çırpınacak.lerimin ondan ayrı olarak geçeceğini bir türlü kabul edemiyor. fikrini değiştirmemesinin imkanı yoktu. rahatsız ettiğim için af diledikten sonra. ne güzel olurdu! Bu müthiş sesi duyunca. mikrofon başında kafama bir kurşun sıkmak. Hep ona hitap ediyordum. Şehrin ortalarına gelmek için daha saatlerce yürümem lazımdı. hem de bir faydası olmazdı.. tesadüfen bunu haber alınca ne yapardı? Yüzü nasıl bir şekil alırdı? Bütün yaptıklarına nasıl pişman olurdu? Düşüncelerim hep onun etrafında dönüp dolaşıyordu. cazip. polise haber veremeyecek ve ertesi gün elleri titreyerek gazeteleri karıştırıp. gülünç. Bu sözlerin ona tesir etmemesinin. bu ihtimali ciddilikten uzak.. fakat onlara nazaran daha delice. Çocukluğumda kurduğum hayallere benzeyen. Gene aynı köprülerin altından ve üstünden geçtim. sonra deli gibi "Ra-if! Raif!" diye bağırıp benden bir cevap almaya çalışacaktı. Kalktım ve tekrar yola düzüldüm. Başımı arkaya atarak gökyüzüne baktım. Maria günlerden sonra. kendisini telefona çağırmak.. Gözlerim yaşararak ve sesim titreyerek ona aramızdaki yakınlığı. daha saçma ve daha kanlı şeyler tasavvur ediyordum: Gece. Yerde son nefesimi verirken ihtimal ki. Akşam olmaya başlamıştı. Böyle bir şey hem elimden gelmez. Tanıştığımız ilk günlerde olduğu gibi bin türlü güzel. bu sesleri de duyar ve gülümseyerek ölürdüm. Burada donup kalmak ve ertesi gün sessiz sedasız bir yere gömülüvermek. Yolda kendi kendime söylenmeye başladım. Hiçbir zaman başımı eğip yalvarmaya gidemezdim. ömrünün sonuna kadar beni unutamayacağını. kandırıcı fikirler kafama hücum ediyordu... Nereye gittiğimi bilmiyordum. kendimi kanla hatırasına bağladığımı anlayacaktı. Gözlerim yanıyordu.. Buna rağmen saatlerce oturdum. iki insanın birbirini 128 . evvela ne olduğunu anlamayarak bir müddet duracak. Şehre yaklaşmıştım. Karlar ayaklarımı donduruyordu. Vücuduma garip bir uyuşukluk yayıldı.

Kendisini her gece. geç vakit evden fırlıyor. Onu derhal. bu akşam gelmedi!" dedi.. dikkat etmeye azmederek baştan başlıyor. ona evvela garip görünüyor. hummalı bir hasta gibi bana olmayacak şeyler düşündürüyordu. Nihayet kapıda duran sırmalı adama sordum: "Bilmem. Sabahleyin o kadar kolay kabul ettiğim korkunç kararı değiştirmeliydi.. Beşinci gün. eskisinden daha yakın olarak. Koşa koşa evinin önüne kadar gittim. onun geçeceği yollarda ve evinin etrafında dolaşıyordum. Fakat gelmedi. Herhalde uyuyordu. onun gene işine gitmediğini anlayınca. bir gazinodan Atlantik'e telefon ettim ve Maria Pudefi sordum. Nihayet. Rahatsız etmenin doğru olmayacağını düşünerek pansiyona döndüm. darıl-mıştı. onun kararlarının kati olduğunu. Penceresinde ışık yoktu. Böylece beş gün geçti. sonra kapısının önüne gittim. Has129 . bazan. Benim gibi her zaman sakin. evinden çıkıp gidişime hayret etmiş.. onu beklemeye başladım. hemen bu akşam görmeliydim. her şeyi kabule amade bir insanın birdenbire coşması. Saat on bire kadar dolaştım ve gece Atlantik'in önünde.. Bir tek harfini bile fark etmeden sayfaları çeviriyor. Hatta belki de benim. sonra yavaş yavaş ellerimi tutarak gülümsüyor ve: "Hakkın var!" diyordu. Artık sırmalı kapıcıya sormaya utandığım için. Gündüzleri hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor. Fakat geceyle beraber muhayyilem faaliyete başlıyor. uzaktan bakmakla iktifa ediyordum. karanlık pencerelerine baktım ve hiçbir şey yapmaya cesaret edemeyerek döndüm. fakat birkaç satır sonra gene zihnimin başka yerlerde dolaştığını görüyordum. bir yukarı gezinerek. kitap okumaya çalışıyordum. rüyamda gördüm.bulması bu kadar güç olan bu dünyada bizim böyle manasız sebeplerle ayrılmamızın imkânsızlığını anlatıyordum. bütün gündüzki kararlarımın aksine olarak. Değiştirecekti. bir aşağı.. hemen hemen hiç itiraz etmeden. Onu görmek ve bütün bunları anlatmak lazımdı. Her gün odamda oturuyor. aradan biraz zaman geçmesini beklemekten başka bir şey yapamayacağımı anlıyordum. Evet.. Üç gün arka arkaya aynı şekilde onu yolda bekledim. O zaman hastalığının artmış olduğunu tahmin ettim.

Uykuda bile olsa uyandırmak kararıyla.ta olduğu için birkaç günden beri gelmediğini söylediler. Bir sarhoşluk gecesinin saba-hındaki sahneye bu kadar kıymet vermek doğru olamazdı. kısaca çaldım ve bekledim. annesi hâlâ Prag'dan gelmedi. "Burada oturanı!" Yüzüme dikkatle baktıktan sonra. başını sallayarak cevap verdi: "Hayır. Demek sahiden bu kadar hastaydı. Münasebetimizin hududu. evinin yolunu tuttum. Yalnız karşı taraftaki evin kapısı aralandı. galiba Charite'ye götürdüler!" dedi.. bakacak kimsesi olmadığı için hasta kasasının doktoru hastaneye kaldırttı!" Bunları söyleyen kıza doğru koştum: "Hastalığı nedir? Ağır mı? Hangi hastaneye kaldırdılar? Ne zaman?. İlk rastgeldiğim 130 . içeride hiçbir hareket olmadı. İki gün evvel kaldırdılar. "Hastalığı?" "Bilmiyorum!" Arkamdan hayretle bakan hizmetçi kıza teşekkür bile etmeden merdivenleri dörder dörder atladım. her şeye rağmen bunu yapmak hakkını bana verecek kadar genişti. bir adım geri çekildi ve: "Bağırmayın... ev halkını uyandıracaksınız. ters bir tavırla: "Orada kimse yok!" dedi. uyku sersemi bir hizmetçi: "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. uzun uzun çaldım. Merdivenleri nefes nefese çıktım ve tereddüt edip vazgeçmemek için derhal elimi zile götürdüm. Yüreğim hopladı: "Başka yere mi taşındılar!" Telaş ve heyecanım karşımdakini biraz yumuşatmışa benziyordu. Bundan şüphe mi ediyordum? Niçin onun hastalığına inanmak için böyle bir tasdik beklemiştim? Benden kaçmak için işine gitme saatlerini değiştirecek veya kapıcılara talimat vererek beni savdıracak değildi ya!. Beklediğim ayak sesi duyulmadı. Kendisi de hastalandı.. birkaç kere daha. Ondan sonra." Suallerimin hücumu karşısında şaşıran hizmetçi.

ziyaret günü olmadığı halde. öğrenirsiniz!" demekle mukabele ediyordu. Bir polis. ikinci defa yanımdan geçerken. ne de nereye yatırıldığından haberi vardı. Fakat ben hiç tereddüt etmeden büyük kapıya doğru gittim ve kapıcıyı odasından çıkardım. fakat bundan sonraki tesadüflerinde halime acıyan bir sükûtla yanımdan geçip gitti. onun bunlardan hangisinde olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Her sualime. Biraz sonra. nöbetçi doktordan hastayı görmek müsa131 . İçerde hastam olduğunu söyleyince. Saat tam dokuzda. yanında bulunmak. Bu akşam anladım ki. canı sıkıldığı halde gülümsemeye çalışarak: "Yarın dokuzda gelin. sokaklar yavaş yavaş canlandı. Maria Puder'i ne kadar sevdiğimi ve ona nasıl delice bağlı olduğumu. Yüzlerce metre uzunluğundaki büyük taş bina içime ürperme verdi. Ortalık aydınlanmaya başlayınca. bana dik dik baktı ve üçüncü seferinde buralarda neden dolaştığımı sordu.polisten Charite dedikleri bu hastanenin nerede olduğunu öğrendim. bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim. onu kaybettikten sonra. Ne maksatla olduğunu bilmeden oraya gittim. Birçoklarından dışarı sönük ve sarı bir ışık vuran pencerelere bakıyor. Sokaklarda hiç kimse yoktu. sabaha kadar yüksek taş duvarların etrafında dolaştığım ve hep onu düşündüğüm bu gecede tam manasıyla anladım. gidip istirahat etmemi ve yarın gelmemi tavsiye etti. Ara sıra beyaz bir otomobil hastanenin kapısından içeri giriyor. ellerimle alnının terlerini silmek için mukavemet edilmez bir arzu duyuyordum. hastanenin müteaddit kapılarından girip çıkan beyaz otomobiller çoğaldı. ona hizmet etmek. Ne böyle bir kadının geldiğinden. ne hastalığından. Rüzgâr karları bir duvardan öbürüne savuruyor ve gözlerime dolduruyordu. Gene bu akşam anladım ki. Gece yarısından sonra gelen ve bu müthiş soğukta kendisini rahatsız eden ziyaretçiye karşı belki de hak ettiğinden biraz fazla nezaket gösteren kapıcının bana verebilecek hiçbir bilgisi yoktu. biraz sonra tekrar çıkıyordu.

sonra vazgeçti. fakat o. Gayet ciddiydi. çünkü yaşasam şimdi aklımda bu günlere ait hiç olmazsa küçücük bir hatıra bulunurdu. başucunda durarak. Yanımda gelen hemşire. Yalnız benzinin solukluğu sarımtırak bir hal almıştı. Hemşire odadan çıkıp bizi yalnız bırakır bırakmaz: "Ne oldun Raif?" diye sordu. Yatağın kenarından dışarı fırlayan parmakları. örtünün nihayetini kabartan ayakları. Maria Puder. Hastalık zatülcenpti. Ama sen pek bitkin duruyorsun!" "Hasta olduğunu bu gece Atlantik'ten öğrendim. daha 132 .. Fakat yüzü birdenbire değişti ve telaşlı bir hal aldı. hakkımda bu istisnanın yapılmasına sebep olmuştu.. ben de sabahı bekledim!" "Nerede?" "Burada. doktorlara burada sıkıldığını. hemen gülümsedi. "Bir şey değil. Belki daha fazla tutacaklardı. karlı bir günde. içerde çok kalmamamı. Hastaya veda ettim. Hemşire kapıyı araladı. Uzun boylu tavsiyelerle ve deste deste reçetelerle. Bir şey söyle-yecekmiş gibi bir hareket yaptı. Galiba onu gidip gördüğüm. hastaneden çıkıp evine geldi. Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku. Herhalde yüzümün perişan ifadesi.. Hatta yaşamadım bile.. Ben bu yirmi beş gün zarfında ne yaptığımı şimdi pek hatırlamıyorum. fakat gülümsemedi. Ama doktor pek tehlikeli bulmuyordu. evde de kendisine iyi bakacağını söyledi. Eve gittim. Herhalde geçecek. Gece içeri bırakmadılar.. ara sıra kenara kayan gözlerini ve büyük bir güçlükle nefes alan göğsünü seyrettiğim zamanların haricinde hiçbir şey yapmadım. Sesi hiç değişmemişti. hastanın yorulmasının doğru olmadığını söyledi. onu kaybetmek korkusu sarardı. hastanede yirmi beş gün kaldı. Maria başını çevirip beni görünce. tek yataklı bir odadaydı. Hastanenin etrafında!" Gözlerini üstümde gezdirdi. Başını salladı.. Yanma sokularak: "Sen ne oldun? Bak gördün mü?" dedim. Maria Puder. terleyen yüzünü. karşı dairenin hizmetçisi buraya getirdiklerini söyledi.adesini aldım.

şoför de bir kolundan tutarak yardım etti.şimdiden ölü bir hal almışlardı. Bu andan itibaren ona hakikaten yalnız ben baktım. Bir taksiyle evine getirdim.... gizlice mezarın başına gelecek ve onunla yalnız kalacaktım.. bir müddet sonra. O zaman ne yapacaktım? Buraya kadar her şeyi bütün teferruatıyla düşünüyor. çukura bırakacaktım. beni artık çıkarsınlar" dedi. bir gün bana: "Doktorlarla konuş. Evet. Mütehassıs daha birkaç gün kalmasını istiyordu. onu toprağın altına koyduktan ve mezarının başındakiler dağılıp onunla baş başa kaldıktan sonra ne yapabilirdim?. sükûnetimi muhafaza ederek. mırıldandı: "Bana sen daha iyi bakarsın!" Cevap vermeden dışarı fırladım. buna rağmen. mezarının yerini seçecek. dudakları ve gülüşü de. O zaman ben ne yapacaküm? Evet. büyük bir çini sobayı yakıyor. Onu asıl bu andan itibaren kaybetmiş olacaktım. kendisini soyup yatağına yatırdığım zaman bitkin bir haldeydi. Bütün ruhum korkunç bir boşluk halindeydi. sen keyfine bak ve kışı orada geçir" diye mektuplar yazıyordu. Bu anda ona ait bütün işler bitmiş olacağına göre. son işleriyle uğraşacak. küçük bir fırsat.. İhtiyarca bir kadın öğleye kadar gelip evi temizliyor. birkaç kişiyle beraber. Eli fitreye fitreye: "İyiyim. Ve işte her şey bu anda başlayacakta. Boşuna yere üzülür. bu korkunç değişmeye tabi olmak için. fakat bundan sonrasını asla tasavvur edemiyordum. beni de üzer!" diyordu. koluna girerek merdivenlerden indirdim. "O gelirse bana yardımı olmaz. sebepsiz bir şey olamazdı. Herkesle beraber oradan ayrılacak. yirmi beşinci günü. Sonra. Nihayet. Hatta yüzü. İyileşmeye başladıktan sonra. çünkü kendisi yardıma muhtaç.. bir kap hasta yemeği pişiriyordu. bir an bekliyor gibiydiler. alelade bir şey söylüyormuş gibi. benim yeryüzünde bulunuşum kadar gülünç. yukarı çıkarırken. Razı olduk. onu kürküne sardım. bıktın mı?" 133 . bu sırada Prag'dan dönmüş bulunacak olan annesini teselli edecek ve nihayet onu. Bütün ısrarlarıma rağmen Maria annesinin çağrılmasına razı olmadı.. Sonra gene o ehemmiyet vermeyen edasıyla mırıldanıyordu: "İşte sen bana bakıyorsun ya! Yoksa yoruldun.

Bende bir şeyler arıyor gibiydi. hiç yorulmadan üzerimde durduğunu hissediyordum. kendisine yüksek sesle kitap okurken. Bir gün. kendisine. Ama ben şaşırmamıştım. herhangi bir mesele üzerinde konuşurken. lakayt bir sesle: "Yılbaşından sonra birbirimizi görmediğimiz günlerde ne yaptığını anlatmadın!" dedi. o küçük konuşma. bir aşk. akşamüzeri lambasının ışığı altında. sabahleyin erkenden gelirdim. Her şey. Bu meseleler hakkında en küçük bir imandan her ikimiz de kaçıyorduk. İlk defa olarak bu mevzua temas ediyordu. Zavallı adamın ruh yalnızlığı. Jacob VVas-sermann'ın "Hiç Öpülmemiş Ağız" diye uzun bir hikâyesini okuyordum. Sonra bana döndü. "Sahi mi?" "Bilmem. bir insan sevgisi bekleyerek ihtiyarlamış bir muallimden bahsediliyordu. şaka yapmıyordu. teşekkür ederken. Geceleri geç vakte kadar başucunda bekler. ondan sonra inatçı bir ciddiliği muhafaza etmişti. benim hastaneye ziyaretlerim. hep ciddi ve düşünceliydi. yalnız kendi içinde doğan ve hiç kimse tarafından sezilmeden gene çabucak ölen ümitleri usta bir kalemle tasvir edilmişti. Yalnız kendisini hastanede gördüğüm ilk günü beni tebessümle karşılamış. Maria uzun müddet gözlerini kapayarak sustu. Burada. Hikâye bittikten sonra. Bir şeyi rica ederken. daha doğrusu. Sonraları öteki odalardan büyükçe bir divan ve annesinin yatak örtülerini getirerek aynı odada yatmaya başladım. "Hiçbir şey yapmadım!" diye cevap verdim. buna hadise demek caiz değildi. hayatında hiç kimse tarafından sevilmemiş ve kendisine bile itiraf etmediği halde." Tekrar bir sükût oldu... Hatta bu suali uzun zaman134 .Fakat bunu söylerken gülümsemiyor. Zaten hastalığından beri hemen hemen hiç gülmemişti. buradaki hayatımız. gözlerinin mütemadiyen beni takip ettiğini. bir kelimeyle olsun anılmamıştı. onu alıp evine getirişim. Odada birtakım işlerle uğraşıp gezinirken. Fakat onun bir şeyler düşündüğü muhakkaktı. üzerinde konuşmaya lüzum olmayacak kadar tabii telakki ediliyordu. Yılbaşı gününün sabahı aramızda geçen hadise.

Adeta başkasına ait hadiseleri hikâye ediyormuş kadar heyecansızdım. Bunun için hem kendi hakkımdaki. bunlar üzerinde münakaşa ediyor. İçinde yaşadığım hadiseler bana. içimden geçenleri. geceleri nasıl. Fakat cevap vereceğim yerde ona yemeğini yedirdim. VVansee'de gördüklerimi ve düşündüklerimi. hastanede olduğunu haber alınca. her türlü gizli düşünceden ve hesaptan uzak. buna lüzum görmüyordum. Teferruat üzerinde duruyor. Buna rağmen ben devam ediyordum. hem onun hakkındaki hükümlerimde. Sonra güzelce üstünü örttüm. son akşam. Mahiyetini henüz kendimin de anlayamadığım bazı hislerimi olduğu gibi söylüyor. Bütün bunları daha ziyade kendime tekrar ediyormuş gibiydim. tekrar kapadı. Bu nükteme gülmedi. Onlarla aramda bir mesafe teşekkül etmişti. nasıl oraya koştuğumu ve sabaha kadar dışarıda beklediğimi anlattım. Gözlerini kapamıştı. Çehresinin hiçbir hattı oynamıyordu. adeta insafsızdım. gözlerini açtı. Sesim gayet sakindi. Evden nasıl çıktığımı. "Sen bilirsin!" Yemekten sonra. bir neticeye varmadan başka şeylere geçiyordum. Onu yollarda beklediğim gecelerde kafama hücum eden yığın yığın kandırıcı cümlelerden hiçbiri aklıma gelmiyordu ve ben bunları 135 . nerelere gittiğimi. Çünkü hiçbir maksadım yoktu. mümkün olduğu kadar can sıkıcı şeyler okuyarak onu uyutmayı âdet etmiştim. ortaya döküyordum. tekrar başucuna oturdum ve: "Bir şey okuyayım mı?" dedim. Uyuduğunu zannettirecek kadar hareketsizdi. nihayet. hafızamı toplamak için ara sıra duraklayarak.dan beri beklemekte olduğumu fark ettim. daha çabuk uyursun!" dedim. telefonda ona veda etmek istediğimi anlatırken. geçeceği yolda ve sonra evinin etrafında dolaştığımı. Hiçbir şeyi saklamıyor. aradan uzun seneler geçmiş hatıralar gibi yabancı geliyordu. O da hiç kımıldamıyordu. yalnız "Söyle" der gibi başını salladı. Yalnız bir defa. cevap da vermedi. başladım. Bir an tereddüt ettim: "İstersen yılbaşından sonra geçen beş günde neler yaptığımı anlatayım. teker teker hatırlayıp tahlil etmeye çalışarak. Ağır ağır. yüzüme dikkatle baktı.

Vakaları bana olan nispetleri bakımından değil. yatacağım yeri düzelttim. Tekrar odaya girdiğim zaman hasta kadın hep aynı va136 . Sabahleyin erkenden gözlerimi açtım. Onun da uyanık olduğunu.. Ve o. Bunu gayet iyi hissediyordum.aramıyordum. Yavaş yavaş gözlerime ağırlık çöktüğü halde.. soyundum ve elektriği söndürdüm. Hastanede başucunda onu seyrederken neler düşündüğümü. en küçük bir hareket bile yapmadığı halde. Her ikimiz de. Beklediğim sesi: Onun nefes alışını gene bulamadım. Belki on dakika böyle kaldık. fakat geç vakte kadar uyuyamadım. Yerimden kalktım. her akşam duymaya alıştığım bu muntazam ve yumuşak nefes hışırtısının başlamasını bekledim. Bütün hareketsizliğimize rağmen odanın içini birbirimizin etrafında dolaşan düşüncelerimizin neşrettiği bir hava dolduruyordu... diyordum. Oda henüz karanlıktı. Maria'nm arkasını bir yastığa dayayarak bana bakmakta olduğunu fark etti. ruhlarımızın bütün gerginliğiyle bekliyor gibiydik. Perdelerin arasından pek az bir ışık sızıyordu. "Günaydın!" dedim ve dışarı çıkarak yüzümü yıkadım. basit bir "hikâye etmek ihtiyacı"ndan başka hiçbir alaka yoktu. Buna rağmen ilk dalan gene ben oldum. uzun zamandan beri ilk defa olarak. Bunu adeta maddi bir şekilde hissediyordum. O kadar. belli belirsiz gülümsedi (yahut ben böyle zannettim) ve gayet sakin bir sesle: "Artık uyumayalım mı?" dedi. karanlığa alışan gözlerim. nefesinin duyulmayışmdan anlıyordum. Nihayet başını bana çevirdi. Odada insanı ürküten bir sükût vardı. gözlerini açtı. kendi ehemmiyetleri bakımından kıymetlendiriyordum. beni bütün dikkatiyle dinliyordu. Aynı zamanda müthiş bir meraka düşmüştüm: Acaba ne zaman uyandı? Yoksa hiç uyumadı mı.. Her ikimizin içine de birçok şeyler birikiyordu. Yavaşça başımı kaldırdım. İçimde.. birkaç kere gözlerini kırptı. O da sustu. Kendimden geçmemek için gayret ediyor ve mütemadiyen kımıldıyordum. kendisini nasıl ölmüş olarak tasavvur ettiğimi anlatırken. Sözlerimi bitirdikten sonra sustum.

Hayret ettim: "Bilmiyor musun?" dedim. değil miydi? Bilmiyordum.. İçimde hiçbir arzu yoktu. Bütün gün hep yanımda kalmanı istiyorum!" Bunu bir hastalık kaprisi saydım. Gazeteleri bir kenara bırakarak. Mümkün olduğu kadar lakayt görünmeye çalışan bir sesle: "Demek çok iyisin!" dedim. Sanki bütün iradesi cildinde toplanmıştı. üstümü giyindikten sonra. adeta bir rahatsızlık vardı. yanına gidip oturdum ve elimi alnına koydum: "Bugün nasılsın?" "İyiyim. Yattığım sediri düzelttim. ne geleceği düşünmüyor. elimi yüzünden çekmemi istemediğini anladım. Her gün aynı şekilde kalkıyor. akşamı buluyordum. gitmek için Ma-ria'dan izin istedim: "Nereye gideceksin?" dedi. Çok iyiyim.. fakat neden?" "Bilmem.ziyetteydi. Ne geçmişi. fakat cevap vermedim. ona gazete veya kitap okuyarak. Hizmetçiye kapıyı açtım ve Maria'nm sütünü içmesine yardım ettim. Maria'nın halinde tuhaf bir telaş.. Parmaklarımın onun yanaklarına. öğleye kadar sabun fabrikasına gidiyor ve öğleden sonra. Ruhum rüzgârsız ve kırışıksız bir deniz gibi sakindi. Her şey kendiliğinden bu yolu almıştı ve ben sadece tabi oluyordum. aynı işlerle meşgul oluyor. "Fabrikaya!" "Bugün gitmesen olmaz mı?" "Olur.. Bütün bunları hemen hemen hiç konuşmadan yapıyordum. Perdeleri açtım.. "Peki. Hizmetçinin yatağın kenarına bıraktığı sabah gazetelerini karıştırmaya başladım. ancak yaşamakta olduğum anları biliyordum. dışarıda gördüklerimden ve duyduklarımdan bahsederek. bu akşam neden hiç uyumadın?" 137 . alnına yapıştığını hissediyordum.. Tıraş olup." Hiçbir hareket yapmadığı halde. Bunun böyle olması lazım mıydı. Gece lambasını kaldırdım.

. uzun zamandan beri ilk defa olarak. Parmaklarını kıvırıyor. Yalnız bugün için değil. tekrar açıyor ve elini yumruk yaparak avucumun içinde sıkıyordum. bir yaprağın damarları gibi ince çizgiler vardı. başı arkaya dayandı. sen gider gitmez. daha rahat gülüyordu. Benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını. Bu sırada avucumun içinde sıcak bir yaşlık hissettim. "Bugün yanımdan ayrılmanı istemiyorum. bütün tafsilatıyla. bu akşam hemen hemen hiç uyumadım.. Hep seni düşündüm.. Bu sualime cevap vermemek için çırpındığı anlaşılıyordu. büyük bir dermansızlık hissediyormuş gibi... Şimdi daha çok. kafama hücum edeceklerini.. Hayretle yüzüne baktım.. hatta senin anlatmadığın kısımlarla birlikte gördüm. Bunları yavaşça sildim. Artık sana güvenemeyeceğim! Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum.. Çabuk çabuk nefes alarak: "Hiç!" dedi. beni bir dakika bile rahat bırakmayacaklarını zannediyorum. En ufak bir ses çıkarmıyor. hastanenin etrafında nasıl dolaştığını.Bir an şaşırdı.. Neden biliyor musun? Dün akşam anlattığın şeylerin. duyulur duyulmaz bir sesle: "Ah RaifL" dedi. Artık seni hiç yanımdan ayırmayacağım!. göğsü herhangi bir hıçkırıkla sarsılmıyordu. Başını sallayarak cevap verdi: "Hayır. " "Bilsem anlatmazdım!" dedim. tertemiz gülümsüyordu.. 138 . Evet. Elinin iç tarafında.. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayıldı. Dünyada bu kadar rahat. fakat gözlerinin kenarından yanaklarına doğru yaşlar sızmaktaydı. öyle demek istemiyorum.. bu kadar sükûn içinde ağlanabileceğim tasavvur edemezdim.. Gülümsüyordu.. Birdenbire gözlerini kapadı.. Beyaz yatak örtüsünün üzerinde birer küçük beyaz kuş gibi duran ellerini tuttum ve onlarla oynamaya başladım. fakat gözyaşları aynı nispette çoğalmıştı.. "Ne var?" Biraz kendini topladı. Bunun için artık seni yalnız bırakamam! Korkuyorum. apaçık. " Alnında küçük küçük ter taneleri belirmişti. Kendim için söylemiyorum.. Başını iki elimle birden yakaladım ve kolumun üzerine yatırdım.

Sen beni inandırdın... merdivenlerden ağır ağır indiriyordum!. zaman bana korkunç derecede uzun görünüyordu.. yüzümü gözlerinin kenarına sürerek yaşlarını kuruladım. ilk anda işin azametini anlamak benim için müm139 . Ve bir gün her şey bitti.. hiç yanından ayrılmadım.. hiçbir şey konuşmaz.. hayır!" diyerek koluma sarıldı.. Ne zaman iyi olacağım acaba?." Cevap vermedim.. gayet aklı başında olarak seviyorum. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadı-ğım için. sana âşık olmadığımı zannediyormuşum.... Bir iyi olsam!. Bundan sonra. bana ait. Seni istiyorum.. onu itina ile hazırlıyor. Gözleri parladı: "Hayır.. İçimde müthiş bir arzu var. Onu kolundan tutup. Dışarı çıkmadan evvel..... yahut pansiyona uğrayıp çamaşır değiştirmek için onu bir iki saat yalnız bırakmaya mecbur olunca. Yiyecek ve meyve almak. Deli gibi değil.. yosunlu suları ve kuğuları seyrederdik. "Bu eksik sana değil. eğildiği zaman öksürük tuttuğu için çoraplarını bile giydiriyordum. bir kanepeye oturturken veya sırtına ince bir hırka bırakırken. hayatımı bir başka insana vakfetmiş olmanın nihayetsiz saadetini duyuyordum.. o kadar kati bir şekilde bitti ki.. onu hastalığı ve beni saadetim çocuklaştırmıştı. Seni seviyorum. Sonra kürk mantosunu sırtına geçiriyor. Demek ki... Güzel havalarda beraber sokağa çıkıp yarım saat kadar dolaşmaya başladık. Bunu şimdi anlıyorum. o iyi olup ayağa kalkıncaya kadar. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup.. saatlerce dışarıyı seyreder. Ve evden yüz elli metre kadar ötedeki bir kanepede biraz dinleniyorduk. Ama şimdi inanıyorum.. yalnız ara sıra birbirimize bakıp gülerdik. Birkaç hafta sonra biraz daha kuvvetlendi..Başını yavaşça yastığa bıraktım: "Yorulacaksın!" dedim. O kadar basit. insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Oradan Tiergarten'deki gölcüklerden birinin kenarına gider. Sonra kendi kendine söyleniyormuş gibi: "Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi.

Yol parasını telledim. süratle telgrafı açtım. fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük. Eniştemdendi. Her kelimeyi teker teker ve birkaç defa okudum. dışarı çıktım. birçoğunu Türkiye'den getirdiğim eşyalarım. üç günden beri bekliyor!" dedi ve katlanmış bir kâğıt uzattı.. ev sahiplerinin bana karşı biraz soğuk davranmalarına sebep oluyordu. Sonra kalktım. Dört beş basit. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Hayır.kün olmadı. Bir gün Frau Heppner: "Başka bir yere taşındıysanız. İçinde bir seneden fazla bir zamandır yaşadığım bu oda. Yalnız biraz şaşırdım. bir hayli üzüldüm. Buna rağmen artık yarım saat ev140 . Yerimden fırladım. Evvela hiçbir şey anlamadım. Sonra bizi mesul ederler!" dedi. Ben işi şakayla geçiştirmek istedim: "Sizi bırakmama imkân var mı?" diyerek odama girdim. Bu sırada hizmetçi kız içeri girerek: "Sizin bir telgrafınız var. Onun içindekini öğrenmemek suretiyle. etrafımda dolaşan bir felaketi uzaklaştırabileceğimi ümit ediyordum. bir gazeteye sardım. Odamın parasını peşin olarak vermiş olmama rağmen oraya hiç uğra-mayışım. bana tamamen yabancı görünüyorlardı.. ne olacaksa bir an evvel olsun diye. Buna rağmen uzun müddet elimdeki kâğıda baktım. haber verin de polise bildirelim. Bavullarımı açarak kendime lazım olan bazı şeyleri aldım. manası gayet açık kelime. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. şurada burada atılmış duran kitaplar. Derhal gel!" diyordu... Son günlerde pansiyona gitmekten çekiniyordu m. bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim. "Baban öldü. Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Hizmetçi beni hayretle süzdü.. bu kâğıdın benimle bir alakası olamazdı. Hepsi bu kadardı. Ne bende. telgrafı masanın üzerine bırakarak gitti. bir hareket yapmadığımı görünce. Hizmetçinin elindeki telgrafı bir türlü alamıyordum. bu sefer.. biraz evvel hazırladığım paketi kolumun altına sıkıştırdım.

birbirimizi bulmuş olmak hakikatine uyması lazımdı. Hayatımızın. bu nadir saadete ermekti. devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi.velki "ben" değildim. avuç içi kadar kâğıt. benim buraya değil. Öte tarafı hep teferruattı. çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. trenin penceresinden dışarı bakabilir. fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki. Fakat birdenbire. Mesela. bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde. o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. bunun devamına ümit bağlamak suretiyle ne kadar yanıldığımı gayet iyi anlıyordum. beni Havran'a 141 . ne ben. Bir kadın. Fakat böyle olmayacağını da gayet iyi biliyordum. asıl büyük noktaya. Burada birkaç aydan beri beni saran hayatı sahici zannetmek. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bunun böyle olmaması lazımdı. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Binlerce kilometre uzakta. iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada. bir insan yaşamaz oluvermişti. bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar. beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor. telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu. Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi. bu doğruydu. Bir taraftan da bu hakikati hâlâ kabul etmemek için çırpmıyordum. birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu. Asıl mühim olan. kiremit mi mühim. güya tabiattan örnek alınarak yapıldığı halde. hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk. her şeyi altüst ediyor. ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. hafif bir rüzgârla yerinden oynayarak. Bunların kendiliğinden düzelmesi. kafa mı. Yahut bir kiremit. yapılmaması pek mümkündü. Acaba hakikaten böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk. Göz mü mühim kömür parçası mı. diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak.

.. "Boş yere vakit ziyan etmeye ne lüzum var?" dedi." "Belki ben daha evvel giderim. bütün yaşayan taraflarımla merbuttum*.. "Ne zaman gideceksin?" dedi. Prag'da... ama muhakkak ki benim hayatıma istikamet verecek kadar mühimdiler. sefarethaneler. Nasıl olsa daha uzun zaman çalışamayacağım. "Bilmem? Yol parasını alınca hareket etmeli. "Bir an * Bağlıydım. eniştelerim bana para göndermezler ve ben burada hiçbir şey yapmaya muktedir olmadan çırpmırdım. Yalnız birkaç kere: "Ne yapayım? Ne yapayım?" dedim. annemin yanında kalırım. Ruhumdan bütün geçenleri ortaya dökersem gülünç olacağımı sanıyor. birçok şeyleri düşünür kararlaştırırız. " Ufak tefek işlerimi yoluna koymak." Beni bir tarafa bırakarak kendine ait projelerden bahsetmesi biraz tuhafıma gitti.bağlayan şeyler neydi? Uç beş zeytinlik. 142 . Raif!" dedi. müthiş bir gayretle itidalimi muhafazaya çalışıyordum. Orada kır hayatı sıhhatim için herhalde iyidir. Hem daha vaktimiz var. Ara sıra kaçamak bakışlarla beni süzüyordu. pansiyonla alakamı kesmek için tekrar dışarı çıktım. Bahan orada geçiririm.. ikamet tezkereleri.. Şu halde neden burada kalamıyordum? Gayet basit: Havran'da işler yüzüstü kalır. birkaç sabunhane.." "Ya?!. Bunların insan hayatları için ne derece lüzumlu olduğunu anlamaya imkân yoktu.. ." Hayret edişim onu güldürdü : "Hep çocuksun. Ayrıca birçok şeyler daha vardı: Pasaportlar.... "Ne mi yapacaksınız? Tabii gideceksiniz.. "Önüne geçmek mümkün olmayan işlerde telaş ve heyecan göstermek çocukluktur. Maria Puder'e meseleyi anlattığım zaman bir müddet sustu. Halbuki buraya bütün hayatımla. Yüzünde garip bir tebessüm vardı: "Ben dememiş miydim?" der gibi önüne bakıyordu. Akşamüzeri Maria'yı hemen seyahate hazır bir şekilde görünce adamakıllı şaşırdım. Bir müddet için ben de giderim. kendilerini tanımayı asla merak etmediğim birkaç akraba.

akşam treniyle gitti. ne kadar saçma olursa olsun. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor: "Ne manasız şey?... şubat sonlarına geldiğimiz halde hâlâ ortalıktan kar kalkmadığından bahsettik.. asla bitmemesini temenni ediyordum. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup dışarıyı seyrettik. 143 . Mektuplarının beni bulabilmesi için her mektubumda. Sonra. Bir saat kadar havadan sudan. insanı şaşırtacak kadar lüzumsuzdu. Buna rağmen. Ara sıra birbirimize bakıp şaşkın şaşkın gü-lümsüyorduk. Zihnimden bin bir türlü şey geçiyordu. Defterlerimize birbirimizin adreslerini kaydettik.." "Nasıl istersen!. Senden evvel Berlin'den ayrılmaya karar verdim işte. korkunç derecede çabuk geçti.. Düşünüp kararlaştırmaya niyet ettiğimiz şeylere küçük bir kelimeyle bile dokunmadık. Sebebini kendim de bilmiyorum. konuştuğumuz şeyler.evvel giderim ve seni. Eşyalarını yerleştirince kompartımanda kalmayarak benimle beraber perona inmekte ısrar etti. İstasyona gitmek saati gelince adeta derin birer nefes aldık. Ertesi gün. Bir an evvel vaktin geçmesini istediği besbelliydi. Halbuki ben. Bundan sonra zaman. Ne bileyim. beni herhalde pek üzecekti. Bunu tespit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek.. Niçin bu kadar dümdüz ayrılıyorduk? Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükûnetini kaybetmişe benziyordu. Çünkü ne onun Arap harflerini yazmasına. Halbuki dünden beri pek çok şeyler söylemek mümkündü. Ne diye gidiyorsun sanki?" diye söyleniyordu. üzerinde kendi adresim yazılı bir zarf gönderecektim. yan yana bulunduğumuz zamanın durup kalmasını.. bu sene kışın uzun sürdüğünden. yol hazırlıklarını tamamlamakta serbest bırakırım. Aynı manasız gülümsemelerle dolu olan yirmi dakika bana bir saniye kadar kısa göründü. Fakat bunları bu kadar dar bir vakte sıkıştırmaktansa. ne de bizim Havran'daki posta memurlarının Latin harflerini okumasına imkân vardı." Başka bir şey konuşmadık. Öğleden sonra hiç dışarı çıkmadık.... hiç söylememeyi tercih ediyordum.

.. fakat tane tane: "Şimdi ben gidiyorum. Şimdi ben gidiyorum!" dedi. Biliyorum!" Trenin hareket saati gelmişti. "Evet.. Kolumdan tuttu. tren sessiz sedasız hareket etmişti... Maria içeri girmiş. Muhakkak. Ben bile.. Halbuki ortada artık üzülecek bir şey de yoktu. sonra yavaşladım. sonra bana eğilerek. yavaş bir sesle. yol hazırlıkları... öpmek için atıldım. fakat asıl kendimize ait olan şeylere hatta yaklaşmamıştık? Ama belki bu daha iyiydi. Ona niçin söyleyemediğime yanarak kafamda sakladığım bir sürü güzel laflar bunun yanında pek âciz ve renksizdi. Ellerine sarılmak. Bu sözümü fark etmemiş göründü. bilet. ben daha buradayım!" dedim.. Ben gittikten sonra Berlin ona ilk günlerde herhalde pek sıkıcı gelecekti. Kısa. onunla beraber dolaştığımız sokaklardan geçerken tuhaf oluyordum. Muhakkak çağıracağım!" diye bağırdım.. Türkiye'ye dönüp işlerimi biraz yoluna koyar koymaz onu ça144 . Evvela ne demek istediğini anlamadım.. vize işleri peşinde koşmaktan göz açamadığım halde. Uzun uzun konuşacak ne vardı? Hepsi aynı neticeye varacak değil miydi? Maria en iyi şekli bulmuştu. Niçin dünden beri bu noktaya temas etmemiştik? Niçin bavul yerleştirmekten. bu senenin kışından bahsetmiş. "Raif. Maria Puder merdiven basamağına atladı. yolculuğun zevklerinden. Gülerek başını salladı. " dedi. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Şimdi onun niçin benden evvel seyahate çıktığını da anlar gibi oluyordum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim. elimi sallayarak: "Çağıracağım. O da bir an durdu ve ilave etti: "Nereye çağırırsan gelirim!" Bu sefer anlamıştım.. Bir müddet onun bulunduğu pencerenin yanında koştum.."Asıl sen gidiyorsun. içimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı. Yüzü ve bakışları bana inandığını gösteriyordu. Bir teklif ve bir kabul. münakaşa-sız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı.. pasaport.

saçsız başlı.. onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu... değirmi ve kır sakallı adamla. İşte bu kadar. Bu yolculuğun. fakat yokluğunu hissedecektim. 145 . hatta bunu takip eden birçok senelerin yazılacak bir hususiyetleri yok.. Bütün bunlara rağmen kafamda. ancak Köstence'de vapura bindikten sonra düşünmeye başladım. Hatta nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun nazarında daha küçülüyor gibiydim.. Bu ikincisinin babam olmasını ne kadar isterdim. kahve ocağına var. Beni Türkiye'ye çeviren hadise üzerinde. bir şerbet iç de mahalleye dön. Babam benim için "insan" olarak hemen hemen hiç mevcut değildi. onunla aramızda daima bir yabancılık mevcut kalmıştı ve birisi bana: "Senin baban iyi bir adam mıydı?" diye sorsa. münakaşa etmeye tenezzül etmeyecek kadar bana ehemmiyet vermediğinin bir alametiydi. Gerçi babamı gerçek bir muhabbetle sevmem için de ortada bir sebep yoktu. yalnız "Baba" dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşüydü. Demek babam ölmüştü. Polonya ve Romanya üzerinden Türkiye'ye döndüm.ğıracaktım. Çünkü iyiliği ve fenalığı hakkında bir fikir sahibi olacak kadar onu tanımıyordum. verecek cevap bulamazdım. Bu sefer benim ikide birde ileri sürdüğüm şahsi fikirlerime ve mütalaalarıma biraz da istihfafla bakıyordu. Akşamları kaşlarını çatarak sessiz sedasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba layık görmeyen. " diye bağırırdı: "Haydi. Bunu hakikatte bu kadar geç idrak ettiğimden dolayı büyük bir utanma duydum. Havran'a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu.. Havran civarında yaptıracağım güzel köşkün yerini ve onu alıp gezdireceğim tepeleri ve ormanları gözlerimin önünde görüyordum.. Halbuki o halinde bile beni görünce derhal yüzü ciddileşir: "Ne dolaşıyorsun buralarda?.. Havuzlu kahvede göğsünü bağrını açıp gülüşerek ayran içtiğini ve küfür savururak tavla oynadığını gördüğüm kimse bence birbirinden tamamıyla ayrıydı. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi. Hayal kurmaktaki büyük maharetim bu sefer de hemen kendini göstermişti. askere gidip geldiğim zaman bile bana karşı muamelesi değişmemişti.. Onun boşluğunu değil. Dört gün sonra. orada oyna!" Büyüdüğüm.

onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu. Hakikaten annem bundan sonra Havran civarında ziyaret etmedik bakıcı bırakmadı. Havran'da hiç de hoş karşılanmadım. Onların tavsiyeleriyle zeytinliklerde kazılmadık ağaç dibi. 146 . hayatımın en manasız devresi olan bu günlere tahsis edilmesi lazım.. Hatta bugünleri takip eden on seneden hiç bahsetmemeyi tercih ederdim. ölümünden evvel mirası bölüştürdüğünü haber aldım. Bunları uzun uzun anlatmaya lüzum yok. hiç olmazsa birkaç sahifenin.. hem de eniştelerimden birine satmış olduğu anlaşıldı. Sorduğum zaman: "Ne bileyim evladım! Rahmetli herhalde gömdüğü yeri haber vermeden gitti. Eniştelerin son günlerde hiç başından ayrılmadılar. Onlara her şey malum!" diyordu.. Babamın işlerini elime almak istediğim zaman. bir türlü sonu gelmeyen gömü araştırmalarına için için güldüklerinin farkın-daydım. Ne yapmalı şimdi? Bir bakıcıya gitsek bari. Evimiz kapatılmış. bunların bir müddet evvel babam tarafından.. Öleceği aklına gelir miydi?. Bunların bir kısmının gelecek senelerdeki mahsu* Genellikle. Gömünün yerini diyi-vermedi besbelli.Evimizi ve bütün kasabayı. evde eşilmedik duvar kenarı kalmadı. Bana düşen malların ne olduğunu eniştelerimden bir türlü doğru dürüst öğrenemedim. ablalarım tamamen yabancı.. İki sabunhanenin hiç lafı geçmiyordu. Ablalarım da bakıcılara beraber gidiyorlar. fakat masrafa pek yanaşmıyorlardı. Bunların bedeli.. bilhassa eniştelerimin. anam büyük eniştemin yanına göçmüştü. Elinde avucunda kalan beş on parça altını bu uğurda harcadı. Mahsul zamanı geçtiği için zeytinliklerden bir şey almama imkân yoktu. Bana öyle bir teklifte bulunmadığı için eski emektarlardan bir kadınla beraber kocaman evde yalnız başıma yaşamaya başladım. fakat bazı hususların anlaşılması için. anam eskisinden daha zavallıydı.. Annem hiçbir şeyin farkında değildi. hatta alelumum* babamda pek bol olduğu rivayet edilen nakit paralar ve altınlar ortada yoktu. Eniştelerim benimle alay eder gibi.

geldiğim zaman öğrenirsin!" diyordu. babamın zamanında kimsenin zahmet edip bu dağ başlarından mahsul kaldırmaya gelmediğini anladım. Türkiye'ye geldikten sonra onunla sık sık mektuplaştık. önümüzdeki sonbaharda. Mektuplarımı Pots-dam meydanı postanesine yolluyordum. Ben geldikten bir ay kadar sonra annesiyle beraber Berlin'e dönmüştü.. Fakat ben yorulmadan çalışmak suretiyle her şeyi düzelteceğimi ümit ediyor... oradan kendisi gidip alıyordu. Gezip dolaştığım yerlerdeki ağaçların çoğunun.. 147 . Daha dün akşam öğrendim. birçok mektuplarımda tekrar tekrar sorduğum halde. Evet. nedense en çorak. bekledim. Babamın hastalığından. Ve bu "güzel" haberi tam on sene sonra öğrendim. fakat bunu ancak geldiği zaman ve bizzat söyleyeceğini bildiriyordu.. Hep "Bekle. Bütün yaz. ovada. ayağımda çizmeler. Bir sürü saçma işlerle uğraştığım bu çamurlu ilkbahar ve boğucu yaz günlerinde bana bir parça ferahlık veren onun mektupları ve ona mektup yazdığım saatlerdi. hem yalnız sonbahara kadar değil. zeytin mevsimi başlar başlamaz. en güdük yerleri bana bırakmış olduğunu hayretle görüyordum. annemin zavallılığından ve ablalarımın korkaklığından istifade edilerek yokluğumda bir hayli dolaplar dönmüşe benziyordu. bu iyi haberin ne olduğunu yazmadı. Bana verilecek çok güzel bir haberi olduğunu. Maksadım bu yazı şöyle böyle atlatmak. Yaz ortasında bir kere garip bir şeyler yazmıştı. altımda bir at. (Sonbaharda kendisini çağıracağımı ümit ettiğimi yazmıştım!) Bundan sonra. en yolsuz. bütün gayretimi sarf ederek vaziyetimi düzeltmek ve derhal Maria Puder'i getirtmekti. Maria'dan gelen her mektuptan yeni cesaret ve şevk alıyordum. dağda bayırda zeytinlikleri dolaştım.. sulak ve kasabaya yakın yerlerde bulunan ve her bir ağacı yarım çuvaldan fazla mahsul veren zeytinlikler ablalarıma. senelerden beri buda-nıp temizlenmedikleri için. yabanileşmeye başladıklarını. yani eniştelerime bırakılmıştı. Fakat şimdi bunu bırakalım ve her şeyi sırasıyla anlatalım. tam on sene bekledim.lünü satarak birkaç kuruş temin ettim. Buna mukabil. Babamın.

Bütün mektuplarını önüme dökerek teker teker okudum.. bir an evvel çağırmamı mı istiyor. hüc-remsi yer. İstanbul'a sipariş ettiğim birçok ev eşyası meyanmda bir de banyo getirtmiş ve eski gusul-haneye** fayans döşeterek oraya koydurmuştum... bütün Havranlıların. yoksa çağırmamdan korkuyor ve sözünden dönmek mecburiyetinde kalacağı için üzülüyor mu. Evi tamir ettirmiş. gizli kapaklı ifadeler vardı. Artık her satırdan. Eski evlerde genellikle su dökünmek için yapılmış küçük. diye tereddüde düştüğüm de olmuştu.. 148 .. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.. Onların beni anlamalarına imkân yoktu. Ben bu ithamlara için için gülüyordum. saklanmak isteyen bir şeyler ve her zamanki açık Maria'ya pek yakışmayan kaçamaklı. Şüphelenmeye. bin bir türlü ihtimallerle beni kıvrandırmaya başladı. Bir daha Maria Puder'den haber alamadım ve ismini duyamadım. tam zeytin işlerinin kızışmaya başladığı ve benim onu çağırmayı düşündüğüm sıralarda birdenbire mektupların arkası kesildi. Fakat daha buraya gelmedik. Hatta. ** Yıkanılacak yer. Bunun sebebini henüz hiç kimseye ifşa etmediğim için herkes bu hareketimi züppeliğe..Teşrinevvel* başlarında. Fakat on beş yirmi gün geçtiği halde Maria'nın bana cevap yazmaması beni fena halde telaşa düşürdü. Zaten son mektuplarının arası gitgide açılmıştı ve sahifeler gitgide daha az ve daha güçlükle doluyor gibiydi. tabii en başta akrabalarımın hakarete kadar varan istihfafları ve hayretleri arasında. Üst üste yazdığım mektuplara da cevap alamayınca büsbütün yeise düştüm. Yalnız dün. vesveselenmeye hazır olan zihnim. Hele benim gibi daha işlerini şöyle bir nizama sokmamış bir adamın borç almak veya mahsul satmak suretiyle eline geçirdiği birkaç kuruşu aynalı dolapla banyoya verişi doğrudan doğruya delilikti. Son aylarda yazılanlarda biraz şaşkınlık. ukalalığa hamlediyordu. üstünkörü frenk mukallitliğine. her şakadan birtakım manalar çıkarıyor ve deliye dönüyordum. Bütün yazdıklarım boşa gitti ve bütün korktuklarım doğru çıktı. Bir ay * Ekim. her yarım kalmış ifadeden..

Evde kapanıyor. hiç insan yüzü görmeyeceğim taraflarda dolaşmayı tercih ediyor. toplamak. İşlerime. o zamana kadar gözümden kaçan noktalar üzerinde duruyor ve acı acı gülüyordum. yeniden başlamıştı. maksatsız günler. yok denecek bir hale gelmişti. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum. dünyanın zannedildiği kadar manasız olmaya* Yetenekli. posa haline geldiğimi fark ettim. hatta alelumum kendime karşı alakam birdenbire azalmış. benim de içimde. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi. Birkaç gün içinde ne kadar değiştiğimi düşününce bugün bile şaşıyorum. son göndermiş olduğum mektuplar. hulasa yaşamak kabiliyetini veren bir şey içimden çekilip alınmış gibi.sonra. yılbaşı gecesini takip eden günler gibi de değildim. Bazan çizmelerimi çekip kırlara çıksam bile. gayesiz. "postaneden alınmadığı için gönderene iade" kaydıyla geri geldi. "neden hâlâ yaşıyorum?" diye acı bir hisle uyanıyordum. onu ikna etmek düşüncesi beni hiçbir zaman terk etmemişti. 149 . kısa bir müddet. Bir müddet. odadan odaya dolaşıyor. hissetmek. Ona yakın olmak şuuru. dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. miskin halimden kurtarmış. gece yarısı eve gelip mindere uzanıyor ve birkaç saat uykudan sonra ertesi sabah. yaşamaya müstait* taraflar bulunduğunu. O zaman asla bu kadar ümitsiz olmamıştım. O zaman her şeyden ümidimi kestim. gidip kendisiyle konuşmak. Etrafımın artık hiç farkında değildim. Aradaki bu muazzam mesafe elimi kolumu bağlıyordu. Bana hareket etmek. fabrikaya götürüp yağ çıkartmak işlerini şunun bunun elinde bıraktım. bana erkek. Bu sefer. görmek. onun mektuplarını ve benim geri gelen mektuplarımı tekrar tekrar okuyor. eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde. Maria Puder'le tanışmadan evvelki boş. duymak. daha doğrusu insan olduğumu. düşünmek. Fakat şimdi tamamen âcizdim. o kadın beni her zamanki âciz. Zeytinlerini silkmek.

. yaşadım. tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. Bir daha Maria'dan haber alamadım. ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya. aldatıcı bir rüya. Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Başka kimden sorabilirdim? Annesiyle beraber Prag'dan döndükleri zaman yeni bir eve çıktıklarını yazmıştı. Belki bu da kâfiydi.. onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez. resim galerisi.. Berlin'den başka bir yere gitmemiştim. Ama. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum.. öyle bir acılık peyda olmuştu ki. Gezmediğim müze. Berlin'deki pansiyon sahibesi verdiği cevapta Frau van Tiedemann'm artık onların yanında oturmadığını. Bir ayrılık anın150 . işte netice meydanda. onun tesirinden kurtulur kurtulmaz.. nebatat ve hayvanat bahçesi." diyordum. orman ve göl bırakmamıştım. bu sebepten dolayı istediğim malumatı veremeyeceğini bildiriyordu. Fakat ben. şehri aşağı yukarı çıkmaz sokaklarına kadar biliyordum. Ne yapmıştı. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum.. "O bile böyle yaptıktan sonra!. Buna rağmen bu şehirde yaşayan milyonlarca insandan ancak birkaç tanesiyle konuşmuş. Eğer buna yaşamak demek caizse. tekrar eski halime dönmüştüm. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi.. Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Kim olursa olsun. temasa geldiğim herkesi düşman. Almanya'da kaldığım iki seneye yakın zaman zarfında ne kadar az insanla tanışmış olduğumu düşününce hayret ettim. İnsanlara karşı duyduğum şüphe..bileceğini öğretmişti... bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. içimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık. bu malum değildi. Fakat adresini bilmiyordum. Buna rağmen yaşadım. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım.. yalnız bir tanesini tanımıştım. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal. kin derecesine çıktı.

Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi... Kim bilir hangi yeni macera. onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi. çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm. Cevap verilmez. İşlerim bana hiçbir zaman alaka vermedi. Bile bile aldatıldım ve bundan bir nevi de zevk duydum. endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir müddet için unuttuğum... sonu!" diyordum. İnanmamak. Zeytinlikler para etmiyordu. Senede yedi sekiz liralık mahsul verebilecek olan bir ağaç kökü yarım liraya 151 . Evlendim. "Unutma.. o bana daha çok yaklaşmıştı.. Parası olanlar. o sana daha yakındı. bana fenalık etmeye geliyormuş gibi. her an hissediyordum. basit bir heyecanın şevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare.. Buna rağmen böyle yaptı. her yaklaşan insanı. emvali metrukeden yok pahasına mal almaya alışmışlardı.. Onları sevdim. inanamamak.. Bunu bırakıp.. hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile. münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti. Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün.. bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu.. Fakat kafama. unutma ki. Çocuklarım oldu.. Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı. unutma... götürdü. nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak. Eniştelerim tarafından aptal yerine kondum ve aldırış etmedim. karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anladım. Fakat işte. hayır.da. hemen kendimi topluyor: "Hayır... borçlarımın faizi ve evlenme masrafları elimde avcumda kalan birkaç parça malı aldı. ne yaptığımı bilmeden çalıştım. Borçlarım. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler boşa çıktı. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem. saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata. Postaneden mektuplar alınmaz... derhal kendini gösteriyor. Bir makine gibi..." diye beni hakikate davet ediyordu.. Fakat niçin bunları bu kadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hadiselere uyduramıyordum? Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor. Daha o gün.

etrafımdakiler için varlığımla yokluğum müsaviydi. Nerede bu-lunduysam.. kimlerle dolaşıyordu. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık.müşteri bulamıyordu. Karımın babası henüz sağdı ve Balıkesir'de memurdu. onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Aldığım kırk lira ile hepsini geçindirmeme imkân yoktu. tekrar yaşamaya başlamak için bana kısa ümitler veriyordu. Her yerde birçok fırsatlar çıkıyor. aradan seneler geçtiği halde. O kadar çok inanmıştım ki. batmakta olan güneşin camlardan vuran ışığı altında. Eniştelerim. Fakat bir türlü kendimi o şüpheden kurtaramıyordum. Ma-ria'nm bu anda nerede bulunduğunu tasavvur ederdim. Ona kızgın değildim. şimdi çalıştığım bankaya aldırdı. Sonra. birçok insanlar. onun delaletiyle vilayet merkezinde bir şirkete memur oldum. Kaynatam öldü ve baldızımla kayınlarım başıma kaldı. Karımın uzak bir akrabası beni Ankara'ya. On dört odalı harap evden ve birkaç parça eşyamızdan başka bir şeyim kalmamıştı. artması icap eden gayretim büsbütün yok oluyordu. darılmama. Aile yükü arttıkça benim hayatla alakam azalıyor. sırf beni müşkül vaziyetimden kurtarmak ve ailenin servetinin dağılmasına meydan vermemek için borçlarımı ödediler ve zeytinliklerimi aldılar. bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. tabak şıkırtılarını ve baldızımla kayınlarımın ağız kavgalarını dinlerken gözlerimi kapar. Ak-şamüzerleri evde çocukların gürültüsünü. Bir akşam eve dönerken mahallenin bakkalına 152 . O beni çoktan unutmuş olacaktı. Dünyada bir tek insana inanmıştım. usta fırçaların ölmez eserlerini seyrediyordu. mutfakta bulaşık yıkayan karımın terlik seslerini. Belki gene kafa dengi bir insanla beraber nebatat bahçesinin kızıl yapraklı ağaçlarını veya loş bir sergide. ruhumda fazlasıyla bulunduğunu bildiğim sevgiyi sarf etmek. Ona kızmama. bunda aldanmış olmak. nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe. Ama bir kere kırılmıştım. ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. Senelerce kaldım. Lisan bildiğim için. pısırıklığıma rağmen çabuk terakki edeceğimi umuyordu. Hiç de beklediği gibi olmadı.. Kim bilir şimdi kimlerle yaşıyor. adeta bütün insanlara dağılmıştı.

Bu olmadıktan sonra. henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. alelumum ev halkından fazla bir alaka gördüğüm yoktu. hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Tam kapıdan çıkacağım sırada. öteberi almıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim? Böylece herhalde seneler geçecek. fakat bunu beklemeye hakkım olmadığını da biliyordum. yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır. o garip yılbaşı gününde ilk defa olarak duyduğum lüzumsuzluk hissi bende tamamen yerleşmişti. her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Günlerin. Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. yaşayıp gidiyordum. Bunun bir an evvel sona ermesini ve onların bana hiçbir suretle muhtaç olmayacakları anı özlüyordum. ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Karımdan. en iyisi. iradesiz. şuursuz. diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu. Bunun sebebi herhalde. çünkü en inandığım. Az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. "birtakım yabancılar beslemek" ti. karşı evin bir odasında kira ile oturan bekârın radyosu. çünkü insanların en kıymetlisi. İnsanlara kızmama imkân yoktu. Berlin'de. yolda. Kaybedilen en kıymetli eşyanın. sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. şikayetsiz. aile sahibi olmanın hakiki ismi. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti. servetin. çocuklarımdan. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim.uğramış. Bir nebat gibi. Maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun Weber7 e hususi bir muhabbeti olduğunu biliyordum. Benim bu insanlara ne lüzumum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana tahammül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil. en güvendiğim insanda aldanmıştım. Weber'in Oberon operası uvertürünü çalmaya başladı. "Bu öyle olmayabilirdi!" düşüncesi. beklediğim gün gelecek 153 . Yavaş yavaş bütün hayatım. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor. hiçbir şeye sevinmiyordum.

Günün birinde. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. ne başkalarına kabahat bulmuyor. demek. Başka bir şikâyetim yoktu. Frau van Tiedemann değil. Prag'a gittik. Sesi de hiç değişmemişti: "Ah.ve her şey sona erecekti. Frau van Tiedemann. Ben de alışverişi bitirdikten sonra paketleri koltuğuma sıkıştırarak heykele doğru yürüdüm. sadece sıkılıyordum.. Eve her zamanki eğri büğrü sokaklardan değil.. "Hayır.. Sıkılıyordum.. cumartesi günü.. Deminden beri aklıma getir154 . Ortalık oldukça sıcaktı. Başımı yavaşça kaldırdım... Neredeyse korkumdan silkinip kaçacaktım. siz sahiden Herr Raif siniz! Aman. Siz döndükten pek az zaman sonra biz de pansiyondan ayrıldık. Tabii beraberce. Bu Almanca hitaptan fena halde şaşırdım. fakat pek zararlı değilim!" "Tebrik ederim. Yani dün. sizi Ankara'da görmek kimin aklına gelirdi?" dedim... Sadece Frau DöppkeL Bir koca uğruna bir van feda ettim. Dükkânlardan birinin önünde sallanan kocaman saat altıyı gösteriyordu. tahmin ettiğiniz gibi. Bir kadın sesi kulağımın dibinde adeta bağırırcasına: "Herr Raif!" diyordu. kim olduğunu anlamıştım.. " Prag der demez içim cız etti. Kadın beni sımsıkı yakalamış: "Hayır. muazzam vücudundan.... ne kendime.. hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Birdenbire kolumdan yakalandığımı hissettim. Canım istemeye istemeye giyindim. Karım öteberi lazım olduğunu söyledi: "Yarın dükkânlar kapalıdır.. biraz dolaşarak da olsa. Pekâlâ. çarşıya kadar bir daha yorulu-ver!" dedi. " "Evet evet. yanılmıyorum. öğleüzeri eve gelmiş ve soyunmuştum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Başka hiçbir şey istemiyordum. asfalt yoldan dönmek istiyordum.. Daha yüzünü görmeden. işte. insan bu kadar değişir!" diye bağırıyor ve sokaktan geçenler bize bakıyordu. Hale kadar yürüdüm. Sokaklarda maksatsız dolaşanlar ve tozlu havada bir parça akşam serinliği arayanlar çoktu.

birbirimize soracak şeyler vardır.... Bu akşam da gidiyoruz. Hâlâ sokak ortasında durduğumuzu fark ettim ve: "Gelin bir yerde oturalım. fakat bizim tren vakti geliyor. sekiz dokuz yaşlarında sarı benizli. "Evet.mek istemediğim şeyi bu sefer zapt etmeme imkân kalmamıştı. hakkınız var. sonra gülerek: "Evet. " "Evet. Biz Ankara'ya gelmedik." Bir limonatacıda beş dakika oturmaya razı oldu ve hikâyesine orada devam etti: 155 ... bir saatten az kalmış. hatta biraz da fazla... Dün gece geldik. "Ankara'ya niçin geldiğinizi hâlâ söylemediniz!" "Ha. " Kadının yanında.. Maria Puder hakkında soracağım şeylere nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyor.. hep lüzumsuz. Fakat ne diye soracaktım? Benim Maria ile olan münasebetimden onun haberi yoktu. Aman yarabbi... Ankara'dan geçiyoruz.. bakın asıl bunu anlatayım. Kaçırmayalım.. seneler ne çabuk geçiyor!. Geçerken uğradık. evet.. Aşağıya doğru yürüyorduk.geçtikten sonra öğrenmenin ne faydası vardı?.. bir yerde otursak ne iyi olurdu. Fakat siz hiç değişmemişsiniz!" "Siz de!" Biraz evvel daha samimi olduğunu hatırladım ve sesimi çıkarmadım. Bunları hiç öğrenmemek daha iyi olmaz mıydı? Aradan bu kadar seneler -tam on sene. Ankara'da olduğunuzu bilseydim muhakkak arardım... sualime ne mana verecekti? Nereden tanıdığımı sormayacak mıydı? Sonra söyleyeceği şeyler... "akrabam!. Sizi Ankara'da gördüğüme hâlâ hayret ediyorum!" dedim. fakat artık benim tavsiyelerimi dinlemiyor. O zaman daha pek küçüktü. Oğlum hukuk tahsilini bitiriyor!" "Gene kendisine kitap tavsiye ediyor musunuz?" Bir müddet hatırlayamadı.. Güldüm: "Kızınız mı?" dedim! "Hayır" dedi. beni alakadar etmeyen mevzularda dolaşıyordum... On iki yaşında filan.. sessiz bir kız çocuğu bulunduğunu ancak şimdi görüyordum.

Belki de hâlâ bekârdı ve erkekten erkeğe koşarak. fakat bunu ancak şimdi fark etmeme ne demeliydi? Onun çehresini gözlerimin önüne getirmek lüzumunu hissetmemiş miydim? İlk aylarda yüzünün bütün hatlarını hafızamda sakladığı156 . o müstemleke tüccarıdır!" "Ama Bağdat Alman müstemlekesi değil galiba!" "Biliyorum canım. Neden korkuyordum? Maria da kendisine göre bir başka Herr Döppke bulmuş olabilirdi. Hem memleketi ziyaret. Hayret içinde kaldım. Bağdat'ta hurma üzerine iş yapıyor!" "Kamerun'da da hurma ticareti mi yapıyordu?" Kadın. "Pek münasebetsizsin" der gibi yüzüme baktı: "Bilmiyorum. pek çabuk buluşacağımızı tahmin etmiş ve hafızalarımızın kuvvetine güvenmiştik... "inanacak adam" arıyordu. bu tereddüt. Fakat kocamın sıcak memleket mahsulleri üzerinde ihtisası var. Herhalde benim çehremin hatlarını bile unutmuş olacaktı. Biliyorsunuz ya. kendisine mektup yazın ve sorun! Kadınları ticaret işlerine karıştırmıyor!" "Şimdi nereye gidiyorsunuz!" "Berlin'e."Kocam şimdi Bağdat'ta. Biraz zayıf diye kışı bizim yanımızda geçirdi.. nasıl soracağımı bilmemekten değil. Artık kendim de farkına varmıştım ki. Fakat benim için her şey müsavi değil miydi? İçimde hiçbir canlı his yoktu. diyelim ki.. ne de onun bende resmimiz bulunmadığını fark ettim. hem de.... Hâlâ soramıyordum.. Şimdi tekrar alıp götürüyorum. Düşündüğüm zaman ben de onun çehresini hatırlayama-dım ve on seneden beri ilk defa olarak.." yanında oturan soluk benizli çocuğu gösterdi: "Hem de bu çocuk için. Nasıl olmuş da ayrılırken bunu düşünmemiştik? Haydi.. ne benim onda. öğreneceklerimden korkmaktan geliyordu..." "Demek sık sık Berlin'e gidip geliyorsunuz!" "Senede iki defa!" "Herr Döppke'nin işleri iyi gidiyor galiba!" Güldü ve kırıttı.

Kadın. Galiba ressamdı. pek çok değil. Bir resim sergisinde tesadüf etmiştim.. hiç güçlük çekmeden hayalimde yaşattığımı hatırlıyordum.... Beraber istasyona doğru yürüdük.. Kürk Mantolu Madonna'nın yüzü... bir kere daha yâd etmek isteyince. Ben asıl Praglıyım.. Sonra. son bir kararla... fakat mümkün olduğu kadar lakayt görünmeye çalışarak.mı ve her an. Halk her yabancıya adeta zorla evine girmiş biri gibi bakar. " "Nerede?" "Berlin'de.. Çek Alınanlarından.. sizin akrabanız olduğunu söyleyen bir kadın görmüştüm de. söze başladım: "Berlin'de akrabanız çok mudur?" "Hayır.. şimdi... "İsviçre bile. bu çehreyi görmekten ve tasavvur etmekten büyük bir dikkatle kaçmıştım. " Kadın birdenbire alakalandı: "Peki. Ve bende bir resmi bile yoktu. onun çehresini aramış. Halbuki Türkiye'de herkes. İstasyona bir hayli yaklaştıktan sonra. bütün eski günleri ve hatıraları... Ne lüzumu var? Frau Döppke saatine baktı ve kalktı. Onun. Ben tereddüt ederek: 157 .... refahını ecnebi seyyahlara borçlu olduğu halde.. hiçbir heyecan duymayacağımdan emin olarak. Her şeyin bittiğini anlayınca. sonra Ankara pek hoşuma gidiyor!" Yaşlı kadın boyuna konuşuyordu.. Küçük kız beş on adım ileriden gidiyor. İlk Kocam da Hollandalıydı. fakat bulamamıştım. Ancak. Buna dayanamayacağımı biliyordum. eliyle yolun kenarındaki ağaçlara dokunuyordu. Sonra?" dedi.. Ankara'dan ve Türkiye'den pek memnundu: "Ecnebilere bu kadar hürmet edilen bir memleket görmedim!" diyordu.. böyle değildir. bir ecnebiye bir kolaylık yapmak için sanki fırsat bekliyor. bana bütün sükûnumu kaybettirecek kadar kuvvetli ve tesirliydi.. Neden sordunuz?" "Ben oradayken. muhayyilemde bile olsa.

"Sonra... Bilmem... Bir kere mi ne konuşmuştuk... Güzel bir tablosu vardı... O vesileyle... " "İsmini hatırlıyor musunuz?" "Galiba Puder olacaktı... Öyle ya, Maria Puder! Tablonun altında imzası vardı... Katalogda da yazıyordu... " Kadın cevap vermiyordu. Tekrar kendimi topladım: "Tanıyor musunuz?" dedim. "Evet, akrabam olduğunu size ne diye söyledi?" "Bilmem... Galiba ben oturduğum pansiyondan bahsetmiştim de, o da benim orada bir akrabam vardır, demişti... Yahut da başka türlü... Şimdi hatırlayamıyorum tabii... On sene bu!" "Evet... Az zaman değil... Annesi bana, kızının bir zamanlar bir Türkle ahbap olduğunu ve bütün gün ondan bahsettiğini söylemişti de, acaba siz miydiniz diye merak ettim. Fakat garip değil mi, kadın kızının hayran olduğu bu Türk'ü bir kere bile görmemiş... O sene Prag'a gitmişti, Türk talebenin Berlin'den ayrılmış olduğunu, orada kızından öğrenmiş!.. " İstasyona gelmiştik. Kadın trene doğru yürüdü. Ben, sözü değiştirirsek bir daha aynı mevzua dönemeyeceğimden ve asıl istediklerimi öğrenemeyeceğimden korkuyordum. Onun için, sözüne devam etmesini büyük bir alakayla bekleyerek gözlerinin içine baktım. Kadın, eşyasını vagona yerleştirmiş olan otel garsonunu savdıktan sonra, bana döndü: "Neden soruyorsunuz?" dedi. "Maria'yı pek az tanıdığınızı söylüyordunuz!" "Evet... Fakat üzerimde çok kuvvetli bir tesir bırakmış olacak... Tablosu çok hoşuma gitmişti..." "İyi bir ressamdı!" İçimde birdenbire beliren, fakat mahiyetini anlayamadığım bir endişe ile sordum : "Ressamdı mı dediniz? Şimdi değil mi?" Kadın, etrafına bakınarak, küçük kızı aradı, onun vagona girip oturmuş olduğunu görünce, başını bana doğru eğerek: "Tabii değil..." dedi. "Çünkü artık yaşamıyor!" "Nasıl?" 158

Bu kelimenin ağzımdan bir ıslık gibi çıktığını duydum. Et-rafımızdakiler dönüp baktılar ve kompartımandaki çocuk başını pencereden uzatarak hayretle beni süzdü. Kadının gözleri dikkatle üzerimde dolaşıyordu: "Niçin bu kadar şaşırdınız?" dedi, "Neden sarardınız? Pek az tanıdığınızı söylemiştiniz?" "Ne de olsa" dedim, "hiç tahmin edilmeyen bir ölüm!" "Evet... Ama yeni bir şey değil... Belki on sene oluyor..." "On sene mi? İmkânı yok..." Kadın beni tekrar süzdükten sonra, biraz kenara çekti: "Görüyorum ki, Maria Puder'in ölümü sizi alakadar ediyor. Kısaca anlatayım bari" dedi. "Siz Türkiye'ye dönmek için pansiyondan ayrıldıktan iki hafta kadar sonra, biz de Herr Döppke ile beraber kalktık, Prag civarında bir çiftlik sahibi olan akrabalarımıza gittik. Orada bu Maria PudeıTe annesine tesadüf ettik. Annesiyle aram pek iyi değildi, fakat orada bunun üzerinde durmadık. Maria pek zayıf ve halsizdi, Berlin'de ağır bir hastalık geçirdiğini söylüyordu. Bir müddet sonra, tekrar Berlin'e döndüler. Kız oldukça kendini toplamışta. Biz de kalktık, kocamın asıl memleketi olan Doğu Prusya'ya gittik... Kışın Berlin'e geldiğimiz zaman Maria Puder'in teşrinievvel başlarında öldüğünü duyduk. Tabii dargınlığı filan unuttum ve hemen annesini aradım. Pek perişandı, adeta altmış yaşında gibi olmuştu. Halbuki o sırada ancak kırk beş kırk altı yaşlarmdaydı. Bize anlattığına göre, Prag'dan ayrıldıktan sonra Maria kendisinde bazı değişiklikler hissetmiş, doktora gitmiş, gebe olduğu anlaşılmış. Evvela bundan pek memnun olmuş, fakat annesinin bütün ısrarlarına rağmen çocuğun kimden olduğunu söylememiş. Hep: "Sonra öğreneceksin!" dermiş ve yakında yapacağı bir seyahatten bah-sedermiş. Gebeliğin sonlarına doğru sıhhati bozulmaya başlamış, doktorlar doğumu tehlikeli bulmuşlar, bir hayli ilerlemiş olan vaziyete rağmen müdahale etmek istemişler, Maria çocuğa dokunulmasına asla razı olmamış, sonra birdenbire fenalaşıver-miş ve hastaneye yatmış. Galiba albümin çokmuş... Evvelce geçirdiği hastalık da vücudunu sarsmış... Doğumdan evvel birkaç kere tamamıyla kendini kaybetmiş. Doktorlar müdahale ederek 159

çocuğu almışlar ve yaşatmışlar; buna rağmen Maria'ya nöbetler gelmekte devam etmiş ve bir hafta sonra, koma halinde ölmüş. Hiçbir şey söyleyememiş. Öleceğini asla tahmin etmiyormuş. Kendini bildiği en son dakikalarda bile annesine: "Öğrendiğin zaman hayret edeceksin; fakat sonra sen de memnun olacaksın!" gibi anlaşılmaz şeyler söyler, bir türlü adamın ismini vermezmiş. Annesi, Prag'a gitmeden evvel kızının kendisine sık sık bir Türk'ten bahsettiğini hatırlıyor. Fakat ne yüzünü görmüş, ne ismini biliyor... Çocuk dört yaşına kadar hastanelerde ve bakımevlerinde kaldı, sonra büyükannesi yanma aldı. Biraz zayıf ve durgun bir kız; fakat pek sevimlidir... Siz öyle bulmuyor musunuz?" Olduğum yere düşüverecekmişim gibi bir dermansızlık hissettim. Başım dönüyordu, buna rağmen dimdik ayakta duruyor ve gülüyordum: "Bu kız mı?" dedim ve başımla vagonun penceresini gösterdim. "Evet... Şirin değil mi? O kadar iyi huylu ve sessizdir ki!.. Kim bilir büyükannesinin ne kadar göreceği gelmiştir!" Kadın bunları söylerken, hep yüzüme bakıyordu. Gözlerinde adeta düşmanca diyebileceğim bir parıltı vardı. Tren kalkmak üzereydi. Vagona atladı. Biraz sonra her ikisi yan yana pencerede güründüler. Çocuk lakayt bir tebessümle istasyonu ve ara sıra beni seyrediyordu. İhtiyar ve şişman kadın beni bir türlü gözlerinin çemberinden bırakmıyordu. Tren hareket etti. Onlara elimi salladım. Frau Döppke'nin haince güldüğünü fark ettim. Çocuk içeri çekilmişti... Bütün bunlar, dün akşam oldu. Bu satırları yazdığım sırada aradan yirmi dört saatten biraz fazla bir zaman geçmiş bulunuyor. Dün gece bir saniye bile uyuyamadım. Yatakta arka üstü yatarak hep trendeki çocuğu düşündüm. Vagonun sarsıntılarıyla kımıldayan başını görür gibi oluyordum. Bol saçlı bir çocuk başı... Ne gözlerinin, ne saçlarının rengini hatta ne de ismini bi160

haksızlık edebileceğimi hiç düşünmeden şüphelenmiştim.. bir ölüyü suçlu tutmuştum. hayattayken gördüğümden çok daha canlı. tam on sene. sebebi olan kimseden on sene.. Bir ölüye karşı duyulan hazin ve faydasız nedametle kıvranıyordum. Mütemadiyen onları düşünüyordum. Ayrılırken elini bile sıkmamıştım. Ömrümün sonuna kadar. Ve kızı alıp gitti. Yüzünde hiç dargınlık. Hiçbir şey. Tekerlekler bir raydan bir raya atlarken kızımın uyuyan başı hafifçe sarsılıyor. Halbuki bende onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu. sessiz sedasız gözlerimin önüne dikildi: Maria Puder.. Niçin bana o kadar hain bakmıştı? Herhalde bir şeyler tahmin etmişti. gayesi. en mukavemet edilmezi. ölüm varmış. asla affedilmeyeceğini seziyordum. fakat daha ziyade. Aynen tablodaki gibi biraz mahzun. Onun hakkında en akla gelmeyecek şeyleri tasavvur etmiş ve bir an olsun durup da.liyordum.... diz çökerek. Onun hatırasına bundan daha büyük bir hakaret yapılabilir miydi? Hayatımın temeli. alaka ve şefkatle bana bakıyordu. kendi kızıma dair hiçbir şey bilmiyordum. Yüzü daha solgun. Halbuki sebeplerin en büyüğü. dememiştim. Utancımdan deli olacaktım. teferruatlı olarak görüyordum. gözleri da161 . zavallı ruhumun bütün kırgmlığıyla. Yanı başımda. biraz istiğnahydı. Belki biraz hayret.. sitem yoktu. benim Kürk Mantolu Madonnam. insanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını. Kadın muhakkak ki birçok şeyler sezmişti. belki de böyle yapmasının ve beni terk etmesinin bir sebebi vardır. hiç tereddüt etmeden. bir ölüye kızmış. onun hatırasına karşı işlediğim cinayetin kefaretini vermeye çalışsam. Fakat nihayet daha fazla dayanamadım ve kafamdan uzak tutmak istediğim hayal. Şimdi yolda-lar.. bende bir fotoğrafı bulunmadığı için.. yüzünü hatırlayamadığımı zannetmiştim. On sene. aman yarabbi. Daha birkaç saat evvel. seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin. bir adım ötemde durduğu halde bir kere merakla yüzüne bakmamıştım.. Halbuki bu anda onu. yavaşça. dudaklarının kenarındaki ince kıvrıntı ve siyah gözlerinin derin bakışlarıyla karşımda duruyordu. bunda gene muvaffak olamayacağımı. Ona hiç dikkat etmemiştim...

bu kafayı taşımak. ancak üç dört ay kadar yaşamış. onu sevmekte devam etmiştim. nebatat bahçesi gezintilerini. On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin. Dün akşam. belki de daha evvel. Raif!" demeye hazırlanıyordu. bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. odasında karşı karşıya oturuşlarımızı. hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. sonra. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor. Hiç kimseye bir şey söylemeden. Onunla beraber geçen hayatımız. Atlantik'te şarkısını dinleyişimi. otuz beş seneye yaklaşan ömrümde. evimi ona kabule hazırlarken ölmüştü. Her zamankinden daha çok yaşıyordu. benimle alâkası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım. Ev halkı bugün erkenden. ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. benimle münasebeti olmayan bu vücudu. bütün sırrını beraber alarak ölmüştü. hiç azalmayan bir aşkla. hep beraber gezmeye gittiler. düşüncelerimin. Alt dudağı bana doğru uzanıyor. o dört beş aylık zaman. bundan sonra bana daha güç gelecektir. yatakta Maria ile karşı karşıyayken anladım ki. Gene dün akşam anladım ki. hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bunları bir yabancıyı besler gibi doyuracağım. Bunlar bana. Her noktayı. ölmüşüm. ağzı: "Ah. bütün hareketlerimin.. Demek on sene evvel ölmüştü! Ben onu beklerken. beni sıkıntıya sokmamak için. ben onunla beraber. böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıktan için hakikattekinden daha canlı. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. hayatımdan o kadın çıktıktan sonra. etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum: On sene. daha tesirliydiler. Sabahtan beri 162 . Asıl "ben". Ben keyifsizliğimi bahane ederek evde kaldım. yanıma sokulmasını. aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum.ha siyahtı. Sergide resmini görmekten başlayarak.. beni imkânsızlıklar içinde kıvrandırmamak. oradan oraya sürükleyeceğim ve daima merhamet ve istihfafla seyredeceğim. on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu. her şey hakikiliğini kaybetmiş.

fakat her şeyden habersiz. hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu. İkinci defa oynayamam. Bunu sonuna kadar götüre-mediysen. ben onu kaybettim. fakat nefesimi ebedi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum. benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim.. Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır. Yollarımız bir kere karşılaştı. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra. Sen bana. ne ifade ederler? Senelerden beri hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Halbuki konuşmaya ne kadar muhtacım. Fakat birazdan gülüşüp bağrışarak sökün ederler. Ortalık kararmaya başladı. uzak yerlerde dolaşıp duracak. kabahat senin değil. gene aynı şekilde. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı. ruhlar beraber olmadıktan sonra.. Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar. Ne ismini. Böyle birkaç ay. bizim kızımız. Fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. belki senin gibi birini bulabilirdim.. Bana hakikaten yaşamak imkânını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum. Hâlâ gelmediler. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin? On seneden beri belki boşuna yere herkesten kaçmışım. Gene makine gibi akşamüzerleri alışveriş edeceğim. belki zamanla alışır. Aramış olsaydım.. Hayatımın başka türlü olmasına imkân var mıydı? Zannetmem. Ama bundan sonra her şey bitti. yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz... Buna rağ163 . Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım. Bugün hakikati anlıyorum. Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak. yaşayıp gidecektim..bunları yazıyorum. niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında. seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. onlardan kaçtım. birkaç ömür kıymetinde değil midir?. insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. ne bulunduğu yeri. diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria.

bu defterin yapraklarına aksettirmiş. Kapı açıldığı zaman karşılaştığım telaş.1 164 .0. O bu dünyadan ayrılırken. yavaşça sokağa çıktım. Fakat buna tahammül edemeyeceğimi. Bir an kararsızca durup bekledim. Herhalde bizimkiler döndüler. Kafamda ona bir hayat seyri icap edip yanında yürüyeceğim. benim hayatıma. asıl şimdi bulmuş gibi bir his vardı. başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. her şeyi. Raif efendinin ölümü bana o kadar tesir etmemişti. hastanın evine gittim. Verdiğim sözü yerine getirmek için defteri cebime koyarak. bana her şeyi anlattı. hayatının en canlı taraflarını seyrettiğim. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. büyük bir korkuyla sakladığı ruhunu bir kereye mahsus olmak üzere dışarıya. Onun nasıl büyüdüğünü.Şubat 194. bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı. Dışarıda gürültüler oluyor. nasıl mektebe gittiğini. Diğer sahifelerde hiçbir not. içeriden gelen ağlamalar. ondan sonra gene içine kapanıp senelerce susmuştu.. Her şeyi.men hayalimde onu daima takip edeceğim. Şirkette Raif efendinin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım. hiçbir kayıt yoktu. Dün akşam bana: "Seninle şöyle bir oturup konuşamadık!" demişti. hatta birlikte yaşadığım bu insanın birdenbire manasız bir yığın haline geldiğini göremeyeceğimi hissettim. İçimde onu kaybetmiş gibi değil. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım. Mnciteşrin 194. Sabah oluyordu. Raif efendinin defteri burada bitiyordu.. Hep yazmak istiyorum. nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Raif efendiyi son bir defa görmeden gitmek istemiyordum. Ben artık böyle düşünmüyordum. Sanki. bütün bir gece. Dün akşam onunla uzun uzun konuşmuştum.

ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali. . yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair.rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor. Düzenin sildiği kişiliklere." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca.koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır.Her gün daima öğleden sonra oraya gidiyor. yanıtlanması zor sorular soruyor. Kollarıyla bizi sarar.fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor.bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->