P. 1
Orhan Pamuk - Beyaz Kale

Orhan Pamuk - Beyaz Kale

|Views: 19|Likes:
Yayınlayan: wejgomi

More info:

Published by: wejgomi on May 13, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/13/2012

pdf

text

original

Bu elyazmasım, 1982 yılında, içinde her yaz bir hafta eşelenmeyi alışkanlık edindiğim Gebze Kaymakamlığı'na bağlı o döküntü

"arşiv"de, fermanlar, tapu kayıtları, mahkeme sicilleri ve resmi defterlerle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde buldum. Rüyaları hatırlatan mavi ebrulu zarif bir ciltle ciltlendiği, okunaklı bir yazıyla yazıldığı ve soluk devlet belgelerinin arasında pırıl pırıl parladığı için hemen dikkatimi çekti. Sanırım, yabana bir el, kitabın birinci sayfasına, sanki beni daha da meraklandırmak için, bir başlık yazmıştı: "Yorgancının Üvey Evlâdı". Başka bir başlık yoktu. Kenarlarına ve sayfa boşluklarına bir çocuk elinin bol düğmeli elbiseler giyen küçük kafalı insanlar çizdiği kitabı hemen, büyük bir keyifle okudum. Çok hoşlandığım, ama bir deftere de kopya etmeye üşendiğim için, elyazmasım, genç kaymakamın bile "arşiv" diyemediği o mezbeleden, beni gözaltında tutmayacak kadar saygılı hademenin güvenini kötüye kullanarak, kaşla göz arasında çantama tıkıp çaldım. İlk zamanlarda kitabı yeniden, yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. Tarihe olan kuşkum hâlâ sürdüğü için, elyazmasmın bilimsel, kültürel, antropolojik, ya da "tarihsel" değerinden çok, anlattığı hikâyenin kendisiyle ilgilenmek istedim. Bu da beni, hikâye yazarının kendisine götürüyordu. Arkadaşlarımla birlikte üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımız için, dede mesleği olan ansiklopediciliğe dönmüştüm: Tarih kısmından sorumlu olduğum bir "meşhurlar" ansiklopedisine kitabın yazarı üzerine bir madde koyma düşüncesi bu sırada aklıma geldi. Böylece, ansiklopediden ve içkiden artan vakitlerimi bu işe verdim. Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm: Sözgelimi, Köprülü'nün beş yıllık başvezirliği sırasında İstanbul'da büyük bir yangın çıkmıştı, ama kayda değer bir hastalık, hele kitaptaki gibi, geniş bir veba salgınının hiçbir kanıtı yoktu. Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı, bazıları birbirleriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşılarm adları ise saray kayıtlarında gösterilenleri tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel "bilgilerimiz" genellikle doğruluyordu. Küçük ayrıntılarda bile, bazan bu "doğruluğu" gördüm: Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin katlini, IV. Mehmet'in Mirahor Köşkü'ndeki tavşan avını, Naima'nm benzeri biçimde anlatması gibi. Okumaktan ve düşlemekten hoşlandığı anlaşılan yazann hikâyesi için bu tür kaynakları, başka bir yığın kitabı elden geçirmiş, onlardan birşeyler almış olabileceği de aklıma geldi. Tanıdığını söylediği Evliya Çelebi'nin belki yalnızca kitaplarını okumuştu. Başka örneklerde de görülebileceği gibi bunun tersi de doğru olabilir diye düşünüyor, hikâyemin yazarının izini bulmaktan umudu kesmemeye çalışıyordum, ama İstanbul kütüphanelerinde yaptığım araştırmalar umutlarımın çoğunu suya düşürdü. 1652 ile 1680 arasında IV Mehmet'e sunulan bütün o risalelerin, kitapların hiçbirini ne Topkapı Sarayı Kü-tüphanesi'nde, ne de oradan dağılmış olabileceğini düşündüğüm başka bazı kütüphanelerde bulabildim. Bir tek ipucuna rastladım: Hikâyede sözü geçen "solak hattat"m bu kütüphanelerde başka eserleri vardı. Bir süre onların peşinden gittim, ama bıkmıştım artık, mektup yağmuruna tuttuğum İtalyan üniversitelerinden umut kinci cevaplar geliyordu: Gebze, Cennethisar ve Üsküdar mezarlıklarında yazarın kitabın kendisinden çıkan, ama üzerinde yazmayan adına dayanarak yaptığım araştırmalar da başarısız çıkmıştı: İz sürmeyi bıraktım, ansiklopedi maddesini hikâyesinin kendisine dayanarak yazdım. Korktuğum gibi, basmadılar bu maddeyi, ama bilimsel kanıt yokluğundan değil, anlattığı kişi yeterince ünlü bulunmadığı için. Hikâyeye olan tutkum belki de bu yüzden, daha da arttı. Bir ara istifa etmeyi bile düşündüm, ama işimi ve arkadaşlarımı seviyordum. Böylece, bir dönem, önüme gelen herkese, hikâyemi, sanki onu bulmuş değil de, yazmışım gibi, coşkuyla anlattım. Onu ilgi çekici kılmak için simgesel değerinden, aslında, bugünkü gerçeklerimize değindiğinden, günümüzü bu hikâye ile anladı:¦{¦:¦ ğımdan, vb.'den sözettim. Bu sözlerim üzerine, daha çok politika, şiddet, DoğuBatı, demokrasi gibi konulara meraklı gençler ilgilendiler, ama onlar da, içki arkadaşlarım gibi, kısa sürede hikâyemi unuttular. Bir profesör arkadaşım, ısranm üzerine karıştırdığı elyazmasmı bana geri verirken, İstanbul'un arka

sokaklanndaki ahşap evlerde, içinde bu tür hikâyelerin kaynaştığı elyazmalarmdan onbinlerce olduğunu söyledi. Eğer ev sakinleri, onları Kuran sanıp yüksekçe bir dolabın üstüne kaldırmıyorlar sa, sobalarını yakmak için sayfa sayfa yırtı-yorlarmış. Böylece, yeniden, yeniden dönüp okuduğum hikâyeyi, elinden sigara düşmeyen gözlüklü bir kızın da yürek-lendirmesiyle yayımlamaya karar verdim. Kitabı günümüz Türkçesine çevirirken hiçbir üslûp kaygısı gütmediğimi okuyanlar göreceklerdir: Bir masanın üzerine koyduğum elyazmasından bir iki cümle okuduktan sonra, kâğıtlarımın durduğu başka bir odadaki öteki bir masaya geçiyor, aklımda kalan anlamı günümüz kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordum. Kitabın adını, ben değil, yayımlamaya razı olan yayınevi koydu. Baştaki ithafı görenler, belki, bunun özel bir anlamı olup olmadığını soracaklardır. Her şeyi birbiriyle ilgili görmek, sanırım günümüzün hastalığıdır. Bu hastalığa ben de kapıldığım için bu hikâyeyi yayımlıyorum. Faruk Darvınoğlu 1 ıo Venedik'ten Napoli'ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti. Biz topu topu üç gemiydik, onların ise sisin içinden çıkan kadırgalarının arkası gelmiyordu bir türlü. Gemimizde bir anda korku ve telâş başladı; çoğunluğu Türk ve Mağripli olan kürekçilerimiz sevinç çığlıkları atıyordu; sinirlerimiz bozuldu. Gemimiz burnunu öteki iki gemi gibi, karaya, batıya çevirdi, ama öteki gemiler gibi hızlanamadık biz. Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu. Sonraları, bütün hayatımın kaptanın bu korkaklığı yüzünden değiştiğini çok düşündüm. Şimdiyse, kaptanımız kısa süren o korkaklığa kapıl-masaydı hayatım asıl o zaman değişirdi, diye düşünüyorum. Önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikâyelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklaıı rmda, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler. Benim de öyle bir dönemim oldu: Şimdi, sisin içinde hayalet gibi beliren Türk gemilerinin renklerini düşleyip, eski bir masanın üzerinde kitabımı yazmaya çalışırken, öyle bir dönemin, bir hikâyeye başlayıp onu bitirmek için en uygun zaman olduğunu düşünüyorum. Öteki iki geminin Türk gemilerinin arasından sıyrılıp sisin içinde kaybolduğunu görünce kaptanımız umutlandı, bizim de zorumuzla esirleri sıkıştırmaya cesaret edebildi, ama geç kalmıştık artık; üstelik özgürlük tutkusuyla heyecanlanan kölelere kırbaçlar da söz geçire-miyordu. Sisin sinir bozucu duvarını rengârenk aralayan ondan fazla Türk kadırgası bir anda üzerimize geldi. Kaptanımız, bu sefer, düşmanı değil, sanırım kendi korkaklığını ve utancını yenmek için savaşmaya karar verdi; esirleri acımasızca kırbaçlatırken topların hazırlanmasını emretti, ama geç alevlenen savaş tutkusu da kısa sürede söndü gitti. Şiddetli bir borda ateşine tutulmuştuk, hemen teslim olmazsak gemimiz batacaktı, teslim bayrağı çekmeye karar verdik. Durgun denizin ortasında Türk gemilerini beklerken kamarama indim, bütün hayatımı değiştirecek düşmanlarımı değil de, konukluğa gelen bazı dostları bekler gibi eşyalarıma çekidüzen verdim, küçük sandığımı açıp dalgın dalgın kitaplarımı karıştırdım. Floransa'dan büyük paralar vererek aldığım bir cildin sayfalarını çevirirken gözlerim nemlendi; dışarıdan gelen bağırışları, telâşlı ayak seslerini, gürültüleri duyuyordum, az sonra elimdeki kitaptan uzaklaştırılacağım aklımdaydı, ama bunu değil, 12 kitabın sayfalarında yazılanları düşünmek istiyordum. Sanki kitaptaki düşünceler, cümleler, denklemler arasında kaybetmek istemediğim bütün geçmişim vardı; gözüme rastgele takılıveren satırları dua eder gibi mırıldanarak okurken bütün kitabı aklıma kazımak istiyordum ki, onlar gelince, onları ve bana

çektirdiklerini değil, severek ezberlenmiş bir kitabın sevgili kelimelerini hatırlar gibi geçmişimin renklerini hatırlayayım. ^ O zamanlar annesinin, nişanlısının ve dostlarının başka = * bir adla çağırdıkları başka bir insandım. Bir zamanlar ben olan, ya da şimdi öyle sandığım o kişiyi arada bir hâlâ rüyalarımda görüyorum ve terle uykudan uyanıyorum. Soluk renkleri, sonraları yıllarca uydurduğumuz o olmayan ülkelerin, hiç yaşamamış hayvanların, inanılmaz silahların düşsel renklerini hatırlatan bu insan yirmiüç yaşındaydı, Floransa'da, Venedik'te "bilim ve sanat" okumuştu, astronomiden, matematikten, fizikten ve resimden anladığına inanıyordu; tabii kendini beğenmişin tekiydi, kendinden önce yapılan şeylerin çoğunu yutmuştu, hepsine de dudak büküyordu; daha iyilerini yapacağından kuşkusu yoktu; benzersizdi; herkesten akıllı ve yaratıcı olduğunu biliyordu: Kısaca, sıradan bir gençti. Sevgilisiyle tutkuları, tasarıları, dünyayı ve bilimi konuşan, nişanlısının kendisine hayran olmasını doğal karşılayan bu gencin sık sık yaptığım gibi, kendime bir geçmiş uydurmam'gerektiği zamanlarda, ben olduğuna inanmak gücüme gidiyor. Ama, bir gün bu yazdıklarımı sabırla sonuna kadar okuyan birkaç kişi, o gencin ben olmadığımı anlayacaklardır, diye kendimi teselli ediyorum. Belki de o sabırlı okuyucular, benim 13 şimdi düşündüğüm gibi, hayatına sevgili kitaplarını okurken ara veren gencin hikâyesine kaldığı yerden bir gün devam ettiğini de düşüneceklerdir. Rampacılar gemimize ayak basarlarken kitaplarımı sandığıma koyup dışarı çıktım. Gemi ana-baba günüydü. Dışarda herkesi toplamışlar çırılçıplak soyuyorlardı. Bir ara aklımdan o karışıklıkta denize atlamak geçti, ama arkamdan oklarlar, yakalayıp hemen öldürürler diye düşündüm, zaten karaya ne kadar yakın olduğumuzu da bilmiyordum. Önce bana ilişmediler. Zincirlerinden çözülen Müslüman köleler sevinç çığlıkları atıyordu, bazıları da şimdiden kırbaççılardan intikam almanın peşine düşmüştü. Az sonra beni kamaramda buldular, içeri girdiler, eşyalarımı yağmaladılar. Altın arayarak sandıklarımı karıştırdılar, kitaplarımın bazılarını, bütün eşyamı aldıktan sonra bir başkası, elde kalan bir iki kitabı dalgın dalgın karıştırırken beni tutup kaptanlardan birine götürdü. Sonradan Ceneviz dönmesi olduğunu öğrendiğim Reis iyi davrandı bana; neden anladığımı sordu. Küreğe verilmemek için hemen astronomi bilgimden, geceleri yön bulabileceğimden sözettim, ama ilgilenmediler. Bunun üzerine, bende bıraktıkları anatomi cildine güvenerek hekim olduğumu ileri sürdüm. Az sonra gösterdikleri kolu kopmuş birini görünce cerrah olmadığımı söyledim. Öfkelendiler, beni küreğe vereceklerdi ki, kitaplarımı gören Reis sordu: İdrardan ve nabızdan anlıyor muydum hiç? Anladığımı söyleyince hem küreğe verilmekten kurtuldum, hem de bir iki kitabımı kurtarmış oldum. Ama bu ayrıcalığım da bana pahalıya patladı. Küreğe verilen öteki Hıristiyanlar hemen benden nefret ettiler. Ellerinden gelse geceleri birlikte kapatıldığımız ambarda . öldürürlerdi beni, ama Türklerle hemen ilişki kurduğum için korkuyorlardı da. Kazığa oturtulan korkak kaptanımız yeni ölmüştü, kırbaççıları, burnunu kulağını kesip ibret olsun diye bir sala koyup denize bırakmışlardı. Anatomi bilgimi değil de, aklımı kullanarak tedavi ettiğim birkaç Türk'ün yarası kendiliğinden kapanınca herkes ^ hekim olduğuma inandı. Türklere hekim olmadığımı '* söyleyen bazı kıskanç düşmanlarım bile geceleri ambarda bana yaralarını gösterdiler. İstanbul'a gösterişli bir törenle girdik. Çocuk padişah bizi seyrediyormuş. Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, altlarına da bizim bayrakları, Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Derken toplar yeri göğü inletmeye başladı. Sonraları, birçoğunu karadan hüzün, bıkkınlık ve neşeyle seyrettiğim tören çok uzun sürdü, güneşten bayılanlar oldu. Akşama doğru Kasımpaşa'da demirledik. Bizleri Padişah'a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler. Yollara dizilmiş halk neşe ve merakla bizi seyrediyordu. Padişah, biz onu göremeden, hakkına düşen esirleri seçip ayırttı. Bizi de Galata'ya geçirip Sadık Pa-şa'nm zindanına tıktılar.

astronomiyle. beni de işittiği için bir denemek istemiş. güneş doğmadan zincirlere vuruluyor. Şaşırdım. hemen aynı sisin içinde bir gemiye koyup beni ülkeme yollayacaklardı. Hekimlik ücreti olarak aldığım paranın büyük bir kısmını beni gizlice dışarı çıkaran köle kâhyalarına ve gardiyanlara vermek zorundaydım. ama insanın burada köle değil. hekim olduğumu işiten başkalarına da bakıyordum artık. Yalnız zindanda çürüyen kölelere değil. iyi bir adamcağızdı. Onlardan kaçırabildiğim parayla Türkçe dersleri alıyordum. Sonraki gün poyraz çıktı. öyle kolay kolay kurtulamayacağımı anladım. birisini. . Paşa zehirlenmekten korktuğu için göstererek şuruptan bir yudum içip haplardan bir tane yuttum. Önce bir sofaya aldılar beni. ya da onları. bir yolunu bulup aracılık etmek için yollamışlardır. sonra mutfağına inip orada bulduklarımla naneli yeşil haplar yaptım. orada beklerken bir odaya soktular. Soruyordu. derdi. İyice sorup soruşturdum. öksürüğünü dinledim.Zindan berbat bir yerdi. belki babam. bir sabah beni onlarla birlikte kaldırdılar. tıptan. Türkçe'yi hızla öğrendiğimi gördükçe sevinir. küçük izbe hücrelerinde yüzlerce esir pislik içinde çürüyordu. gene bir geceyarısı çağırdıklarında. ağır işlerde beni boşuboşuna yorduklarını anlattım. diye düşünüyordum. Ondan ne istiyormuşum? Beni hemen azat edip yollamayacağını biliyordum. insan istemese de bu havada iyileşir. püfür püfür bir hava. Paşa'nm ufak tefek işlerine bakan yaşlı. Ötekilerin halini görüp kendi durumuma şükretmeye çalışıyordum ki. heyecanlandım. Sırtı. Avucuna bıraktığım renkli hapları çocuk gibi seviyordu. adam lazımmış: Sabahları. Ne kadarını dinledi ne kadarını dinlemedi bilmiyorum. kargacık burgacık dar sokaklarda yürürken birden evimize gelivereceğimizi. efendi olması gerektiğini düşünürdüm. bunun. bazılarını da iyileştirdim. Bazan da. diye düşünüyordum. beni yanma çağırdı. birçoklarını iyileştirdiğimi söyledim. düşmanları iftiralarıyla Allah'ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek Paşa'nm yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmek zorunda kaldım. daha da anlatacaktım ki. Yeni mesleğimi 15 uygulamak için bol bol insan buldum orada. benim iy bir hekim olduğumu söyledi. hareketliydi. Beni görünce memnun oldu. öteki hekimlerin hiçbiri çare bulamamış. Konuştuk: Biraz sordu: Aslında. hücremden. Sisli bir akşam hücreme kâhya geldi. benim kısa zamanda Müslüman olacağımı da söylerdi. bacakları ağrıyan gardiyanlar için reçeteler yazdım. bir rüyadan uyanır gibi karşımda buluvereceğimi sanıyordum. sevimli bir adam. matematik ve biraz da mühendislik okuduğumu. Bütün gün taş topladıktan sonra akşamları gene zincirlerle birbirimize bağlı zindanımıza dönerken İstanbul'un güzel şehir olduğunu. Kimseciklere görünmeden konaktan dikkatlice 17 çıkıp zindana dönmemi söyledi. Sisin içinde. Kâhya sonra açıkladı: Paşa öteki hekimler kıskansın istemiyormuş. Rahat rahat soluyarak birilerini azarladığını işitince sevindim. şehir dışma çıkarılıyorduk. üzerine bir battaniye çekmiş uzanıyordu. ama Paşa'nm konağına girince. astronomi. Gene de sıradan bir köle değildim. ama tıptan da anladığımı. İnsanlar parmaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. Küçük bir sedirde küçük. tıpla. bilimle uğraşıp onlara yardım edebileceğimi söyledim. çalışmaya gideceğimi söylediler. hemen hazırlandım. Bir ay sonra. güneş ışığı alan iyi bir hücre verdiler. Böylece beni gene ötekilerden ayırdılar. Ertesi gün de gittim. Oysa. Türkçe'yi bu kadar çabuk öğrendiğime göre akıllı biri olmam gerektiğini söyleyerek ekledi: Bir derdi varmış. Yurdumdaki becerikli akrabalarımdan biri. bilimden anladığımı söyleyince güldüler bana: Paşa'nm bahçesinin duvarları yükseltiliyormuş. hastalığını iyileştirdiğimi. diye düşünüyordum. Yanında iriyarı bir başkası vardı. Kese içinde verdiği paraların büyük bir çoğunu da gardiyanlar elimden aldılar. kendime iyi bakmaya kararlıydım çünkü. ama kimse beni aramadı. Paşa derdini anlatmaya öyle bir başladı ki. öksürüğünü dinleyip aynı ilâçları verdim. zincirlerimden şikâyet ettim. Hekim olduğumu. bir de öksürük şurubu hazırladım. Uzanan Paşa'ymış. Hocam. Hücreme dönünce iyileşmesi için dua ediyordum. Ders ücretini her seferinde sıkıla sıkıla alıyordu. Paşa ayakta. Bana yiyecek getirmesi için de ona para veriyordum. Paşa beni görmek istiyormuş. belki gelecekteki kayınpederim kurtarmalık göndermişler. bildiğimiz nefes darlığıydı.

rengi atanlardan. kuleler yapmak için. O günlerde sürekli hayâl görüyordum çünkü: Eve dönüyormuşum. Onun yaptığı gibi Müslüman olursam azat ettirirmişim kendimi. Beklerken bunun ustaca düzenlenmiş bir şaka değil. Sağ kalanları yeni işlere götürmeye başladılar. Az sonra odanın öteki kapısı açıldı. ben. Yalnızca bir tanesi ilgimi çekti: Kolu kopmuştu bunun. Niyetim değil. Çok geçmeden zindanda bulaşıcı bir hastalık başladı. Bunları. korktum birden! 20 Odaya giren inanılmayacak kadar bana benziyordu. besbelli. Bir yolunu bulup esirlerle konuşayım. Romatizmaları tutan ihtiyar korsanlara. kölelerin yarısından fazlasını öldürüp uzaklaştı. oğluna. başağrısı tutanlardan kan alıyordum. o kadar. umutsuzluğuma ve öfkeme tanık olan bir iki kişi hâlimden şikâyetçi olmamam gerektiğini. Başvezir'in kızını alıyormuş. sakalı vardı onun. Sonra dayaktan geçirilen bu talihsizlerin yaralarına. yüzüne bakınca şaşırdım. benim sıkıntılı aklımın kurgusu olduğunu düşündüm. neye benzediğini unutmuştum sanki. kaleler. Nefes darlığının yeniden başladığını düşünerek gittim. gardiyanları rüşvete boğarak kendimi sakındığım bu uğursuz salgın. terzilerin. cahil. Zindana da pek az esir getirebildiler. geceleri hücrelerinde merhemi ben sürerdim. hem kendi yüzümün de. içeri benden beş-altı yaş büyük biri girdi. aynı serüvenlerin atalarından birinin de başından geçtiğini. belki ülkemden haber alırım. kendisinin de aynı şeyi yapmak için kurtulacağına inandığını söylüyordu. ürkek şeyler. Bir sabah Paşa'nm konağından çağırdılar. Ama o şaşırmışa benzemiyordu pek. Sonradan öğrendik: Paşa. Ben oradaymışım! İlk anda böyle düşünmüştüm. Gene işe çıkarılıyordum. O karşımda otururken aklıma bir yıldır aynaya bakmadığım geldi. Sonbahara doğru. Geceleri gene konaklardan çağırıyorlardı. geçen yıl yaptığı gibi şehri neşelendirmeye çalıştı ama. sonra kurtulup kopmayan 19 koluyla bir şövalye romanı yazdığım. oturdum. Üç gün sonra kâhya bana giyecek yeni eşyalar getirince Paşa'nm beni kolladığını anladım. yaşamak için hikâyeler uydurduğum yıllarda. herkes beni karşılıyormuş. Paşa donanmayla seferden döndü. belki de ağzımı aramak için söylediğini düşündüğümden kaçmaya hiç niyetim olmadığını söyledim. bekleyeyim diye beni bir odaya aldılar. benim girdiğim kapının tam karşısındaki kapıdan içeri beni bir daha sokuyor ve şöyle diyordu: Bak. mideleri yanan genç askerlere ilâçlar veriyor. Sonradan öğrendik: Venedikliler altı tane gemiyi yakmışlar. aslında böyle olmalıydın sen. Çok seneler önce Müslümanlığa geçip evlenen k bir eski köle de bana kaçmamı öğütledi. ülkesine dönmesine hiçbir zaman izin vermezlermiş. beni aylardır sordurmayan Paşa'nm donanmayla Akdeniz'e açıldığım öğrendim. Sanki bana oyun etmek isteyen biri. Kış böyle geçti. bana yaptıkları gibi oyalarlar. boyacıların emrine verilip el işlerinde çalıştırılıyorlarmış: mukavvadan gemiler. Kaçanların hepsini pek uzağa gitmeden yakalıyorlardı. odada oturan öteki sene böyle bakmalıydın! Gözgöze gelince selamlaştık. İşlerine yarayan köleyi. diyordum. aslında hâlâ gemide kamaramda . İs-panyolmuş çoğu: Sessiz. bu sefer mevsimi hiç de iyi geçirmemişlerdi. gösterişli bir düğün yapacakmış. kaçmayacağıma yemin ettirdikten sonra zincirlerimi çözdü. Bir keresinde bir uşağın kekeme oğlu içirdiğim şuruplardan I bir hafta sonra açılıp konuşmaya başlayınca bana bir şiir okudu. hekimlikten iyi para kazandığımı söylediler. hikâyeler uydurmak için yaşamayı düşleyen bu adamı hatırladım. Az sonra benim girdiğim kapı açıldı ve onu içeri çağırdılar.Bir hafta sonra bir gece gelen kâhya. O zaman bana öyle çok benzemediğine karar verdim. ama esirbaşları artık kayırıyorlardı beni. beni hemen bırakıyorlarmış. Akşamları söylüyorlardı: Taa Halic'in ucuna gidiyorlarmış. elini kolunu böyle oynatmalı. orada marangoz ustalarının. Bahar başında. Sıcak yaz günleri boyunca. kapıdan içeri böyle girmeliydin. cesaretim yoktu. ama umutluydu. kaşıntısı olanlardan. Ben gitmiyordum. top atışlarıyla Padişah'ı selamladı. Sonraları. yardımdan ve yiyecek dilenmekte*n başka bir şey konuşacak halleri yoktu. Paşa meşgulmüş.

diyordum. Birbirimizi tamamlayacakmışız! İyi bir gösteri yaparsak Paşa bizi sevindirecekmiş. Eteğini öptürdü. Bir iki kere de benzerliği sezdiğini. Sanırım. Çıktık. Sırasıdır diye. Üstelik bilgilerimiz birbirini tutuyordu da: Bütün sorun iyi bir kâfuri karışımı elde etmekti. cevabımı öğrenince. merak ve heyecanla sonucu beklerdik. deneylerimizi tartışırken. hatırımı sorunca hücrede çektiğim sıkıntılardan. O oturuyordu. Bunun için yapılacak şey terazi ve ölçeklerle tartıp dikkatle hazırladığımız karışımları geceleri Sur-dibi'nde ateşlemek ve gördüklerimizden sonuç çıkarmaktı. astronomiden. istediğimin ülkeme geri dönmek olduğunu söylemeye kalktım. "Hoca" dediği benzerime döndü sonra: Sorumluluk ondaymış. günışığmda o inanılmaz silah için çalışırken yaptığımız gibi. Sanki bana bir oyun oynuyordu. sonradan ölen bir Maltalı'nm ateşbazlarla hazırladığı gösteride. kimi zaman ayışığmda. peki ya gökyüzüne fırlatılan o fişeklerden. Gardiyanların kullandığı kelimelerle konuşuyordu. o işi yapmayacaksam özgürlüğün neye yarayacağını söyledi. ¦ ' • 23 Bakışlarını üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği farketmemesi beni tedirgin ederdi. karanlık ağaçların altında dikilir. ya da her şeyin bir anda değişip eski düzenine döneceğinin bir belirtisi olduğunu düşünmek üzereydim ki. ama Paşa benim de ona yardım edebileceğimi düşünmüş. evin içini boğucu yapan bu kopukluktu işte! Gerçi çekingenliği beni cesaretlendiriyordu. bir başka seferinde. bir kahkaha attı. Bana sıkıntı veren. Belki bu duyguyu bana. Bundan önce. sıkıntılı ve sevimsizdi. benzerimin az ötesinde. bana niye hâlâ Müslüman olmadığımı sorarken.21 .# H uyuyormuşum. ayaktaydı. Gece ayrılmadan önce Hoca'nın Halic'e bakan evine dönüyor ve sonuçlar üzerine uzun uzun konuşuyorduk. Paşa hatırhyormuş. beni çağırdılar. Nereden aktığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim pis bir suyun çamurlaştırdığı kargacık burgacık bir sokaktan giriliyordu. Ama bu tuhaf bilgiyi derinleştirmek için bir adım daha atmaya sanki çekiniyordu. benden bir şey öğrenmek ister gibiydi. ama bundan öncekilere hiç benzememeliymiş yapılacak şey. ama gerçekleştiğini. ilk günlerde hep öyle bakardı: Bir şey öğreniyormuş. benim anlayamadığım bazı bilgiler ediniyordu: Çünkü. Paşa geldiğimden beri hiç kadınlarla yatıp yatmadığımı sordu bana. Ama onun da bilgisi benden fazla değilmiş. deneylerimiz üzerine konuşurken. böylece soluk bir lambanın ışığında da olsa beni doya doya seyrederdi. Hoca hoşlanırdı bundan.içim daralır tuhaf bir sıkıntıya kapılırdım. İçerde neredeyse hiç eşya yoktu. ona bilimden. bir tarüşmaya çekmek istediğini . Evi küçük. Duvar diplerine serdiği sedirlere oturmaya alışamadığım için. Sonra. mühendislikten anladığımı söylemişim. Bunun da o masallardan biri olduğunu. 22 Sabah benzerimin evine giderken ona öğretilebilecek hiçbir şeyimin olmadığını düşünüyordum. ben ayakta durur. ama eve her girişimde. Hazırladığımız fişekleri. Paşa'nm yalnızca "Hoca" dediği benzerim de çalışmış. dedesinden kalan adını sevmediği için. biz. ama bir an ötekiyle gözgöze gelince bana bir tuzak hazırladıklarından kuşkulandım. Paşa. ama rahatlatmıyordu. kimi zaman da sinirli sinirli odada bir aşağı bir yukarı yürürdüm. bu işi biliyormuş biraz. çok sonraları. küçük bir deftere ben gördüklerimizi yazmaya çalışırdım. öğrendikçe meraklamyormuş gibi. Paşa yapacağı düğünün eşsiz olacağım söylüyordu. Bir keresinde. ama bunun farkında değilmiş gibi davrandığını düşündüm. beni dinlemedi bile. Sultan'm doğumunda. aptal aptal bakmış olmalıyım. kendisine "Hoca" dememi isteyen bu adam veriyordu: Beni gözetliyordu. bir de fişek gösterisi hazırlatacakmış. baruttan anlıyor muymuşum hiç? Hemen anladığımı söyledim. belli belirsiz. bizi seyreden çocukların hayran oldukları adamlarımıza ateşletirken. bütün bunlar bir rüyaymış türünden teselli masalları. ülkeme dönmek istediğimden sözedeyim. kimi zaman kör karanlıkta. beni. ama o sırada sanki o şeyin ne olduğunu bilmiyordu. kapı açıldı. beni küçük bir deneyden geçiriyor.

. Önce.*. ama Dünya'ya en yakın yıldız da o değil miymiş? Ona hak verince. konuklan selamlamak ve gösteriye hazırlamak için dimdik tırmanan renksiz fişekleri ateşledik. Sonra. sırrını elde edemediğimiz bir rastlantı olarak kaldı. belki ülkeme dönmeme izin verirler. bir kenara bırakıverdiğim kitabın beni heyecanlandırmadığını görünce öfkelendi. Yetersiz Türkçeme rağmen sökebildim: Almageist'in. o sırada ısınacak gibi değildim. ilkel bir şemaya rastladım. döndü ve birden etrafı gün gibi aydınlatarak durdu. başlayın. o yıldızdan. 26 korkunç da bir gürültü. 25 Yazmayı sonuna kadar karıştırdıktan sonra. parlaklığa renk versin diye toza akla gelebilecek her maddeyi karıştırdık. Bu çekingenliğimi hissetti. sarı ve yeşil oldu. basit çizgilerle çizilmiş kürelere yerleştirilmişti: Gerçi kürelerin yerleri doğruydu. Batlamyus hakkında kendisinin de bilgisi olduğunu. Ay'la yeryüzü arasında. Hoca. ama başka bir şey de söylemedi. sözümü kesti. mürekkebinin tazeliğinden anlaşılıyordu. dükkâncının da adını bilmediği bir toz bulmuştu. başarımızın sırrını da biliyorduk: Hoca tek tek gezdiği İstanbul aktarlarının birinde. onlara da. ta Ay'a kadar gidecek bir fişek bile hazırlayabilirmiş. şimdiye kadar İstanbul'da yapılanların en iyisiymiş. Hoca'ya geri verdim. bir geceyarısı yeniden sordu: Ay'ın en yakın yıldız olduğundan nasıl bu kadar emin olabili-yormuşum? Belki de bir göz yanılsamasına kaptırıyorrnuşuz kendimizi. şaka yapar hali yoktu hiç. soluk bir yeşilden başka bir şey elde edemedik. beni yalnızca gezegenlerin Arapçaları ilgilendirdi. Bir süre sonra. ben susunca. Ama ışığın ve alevin şiddeti ve parlaklığı konusunda çok iyi sonuçlar alıyor. O günlerde üzerinde anlaştığımız tek konu belki de buydu: İkimiz de birbirimizi küçümsüyorduk. Bir gece olağanüstü bir yüksekliğe tırmanan bir fişeğin verdiği zafer heyecanıyla Hoca söyledi: Bir gün. Bir şey söylemedim. Sonraları. ona. bu da öfkelendirdi beni. sabırla yeniden açtığım kitabin sayfalanın çevirirken. Hoca'mn dediğine göre. Bana. biraz dikkat edince. benim kadar onun da sinirlerini bozan bir sessizlik oldu. kendimi tutuyordum. sözü astronomiye getirebilecek kadar yukarı tır-mandıramadığımız için. hemen arkasından Hoca'yla "değirmen" dediğimiz çemberli düzeni harekete geçirdik. O zaman. ama birbirine yakın bir kahverengiyle. Sabaha doğru. yıllarca ülkeme dönemeyeceğim diye ödüm kopuyordu. elime kötü bir elyazısıyla yazılmış bir kitap tutuşturdu. diye düşünüyor. Şu fişek gösterisini kazasız belâsız başarıyla düzenlersek. Kendi küçük başarımız. arkamızdan dolaplar çevirerek işimizi elimizden almak isteyen düşmanlarımız bile. Ay'ın çok uzakta olduğunu söylüyordum. sayfalarını çevirip bir gözatmam doğru olurmuş. kendimi beğenmişliği bırakıp. beklediğimizden de güzeldi. kendisinden değil. gök bir anda kırmızı. bunun elyazmasma sonradan eklendiği. Bir an kendimi Venedik'te sandım. o da biliyormuş Ay'ın çok uzakta olduğunu. Başka hiçbir fişeği. Yedi altın vermiş bu cilde. Uslu bir öğrenci gibi.anlayınca kendimi tuttum. Dünya'ya göre gezegenler. ama bunun Ay'dan daha yakınlarda bir yıldız olabileceği konusundaki kuşkusunu değiştirmeyeceğini söyledi. mükemmel bir parlaklık veren bu sarımsı tozun kükürtle göztaşı karışımı olduğuna karar verdik. beni küçümsediğini anladım. Ptoleme kozmoğrafyasınm temel kurallarını kısaca anlattım. » Düğünün ikinci gecesi yaptığımız gösteri de öyleymiş. Halic'in karşı kıyısından. fişekler fırladıkça çember hızlanarak döndü. böyle bir gösteriyi ilk defa . ama merakını açığa vuracak bir şey söylemekten çekiniyordu. varlığının kanıtlarını şimdiden elde etmiş gibi sözediyordu. sorun yalnızca gerekli barut karışımını bulmak ve bu barutu taşıyabilecek hazneyi dökebilmekmiş. o küçük yıldızı bulacağım söyledi. Ertesi gün. Merakla dinlediğini görüyordum. ama aralarındaki düzen konusunda ressamın hiçbir düşüncesi yoktu. küçük bir gezegen çarptı gözüme. sandığım gibi rahatlamadı. başka bir özetinden çıkarılmış ikinci bir özetiydi. sekiz yaşındaydım. herkes öyle söyledi bunu. bir şey ters gidecek. Padişah'm bizi seyretmeye geldiğini söyledikleri zaman çok heyecanlandım. bu kadarı bile. 24 iki gün sonra. dedikleri zaman dua ettim. gördüğüm astronomi eğitiminden ilk defa sözettim. sanırım. bu konu bir daha açılmadı. daha da huzursuz oldu.

yeni oyunlar tasarlıyor ve zindandan getirttiğimiz tutsaklara fişek doldurtuyorduk. Hoca'yla tam masallardaki gibi. çok eğlenmişler. kulaklarından alevler fışkırıyordu. Şaşırdım. vakit geçirmek için hastalara bakıyordum. babası oğlanı-unutmuş. havada tarrakalarla patlayan alev topları saçtı. Önce. Allah!" diye bağırdılar. sanki hangi şehirde olduğumun o sırada hiçbir önemi yoktu: Şeytan'm. Hücremde oturuyor. korkunç göğe bakıyordu. ben çok yetenekliymişim. Bir an bütün İstanbul'u terör ve kerkuya boğduğumuzu düşünerek heyecanlandım. orada. Sonra. Sonra. sanki hayatta yapmak istediğim şeylere sonunda cesaretle başlamıştım. Paşa. Paşa. Suya batarken hâlâ üzerinden alevler saçıyordu. sonra. neredeyse mutlulukla koşarak gittim. iki kıyıdaki herkesi coşkuyla bağırtarak. birdenbire söyleyiverdi: Müslüman olursam beni hemen azat edecekmiş. Önce acele acele övdü beni. ülkeme dönmek istediğimi söyledim. Aklıma nedense tembel ve haylaz çocukluk arkadaşlarım. Gösteriye 2H on gece daha devam ettik. Gündüzleri yanık maketleri onarttırıyor. bütün gövdesinden. Ülkeme dönünce. Halic'e indi. sanki ben de korkmuştum. • 27 çarkları harekete geçirdiler ve ejderhalar ağır ağır göğe doğru yükselmeye başladılar. ejderhalar gürültüyle yeniden birbirlerine girince sallardaki bütün fişekler ateşlendi. filan. tasarladığımız gibi. altında kimsenin göremediği küçük kara salıyla birlikte girdi. beni hiç işitmemiş gibi yeniden aynı şeyi söyledi. ben. karşı kıyıdakiler alev olduklarını daha iyi görüyor olmalıydılar. tam zamanında yakılmış olmalı ki. adamlarımızla birlikte bütün sal havaya uçacak diye korkuyorduk. ama aklım onunla geçirdiğimiz hareketli günlere de takılmıyor k . kimseye ilişmeden. dövüşen ejderhalar alevlerini tüketerek kaybolurlarken Şeytan bir anda ateşlenen fişekleriyle birlikte gökyüzüne fırladı. o aptallıkla kekeleyerek annemden. önce yenişemediler. işte. Derken. Biraz sağa sola salındıktan sonra. Paşa'nm beni çağırdığını duyunca heyecanla. fişekler de o gece giyemediğim ve bir daha giymemeye * yemin ettiğim bol düğmeli elbisemin kırmızısıyla patlıyorlardı. o kadar fişek bağlamıştık ki ona. Birbirleriyle dövüşe tutuşturduk onları. Bütün gün beni gözetleyen bu meraklı adamın kıskanç gözlerinden kurtulduğum için rahatlamıştım. Düğün şenlikleri bitince Hoca'yı göremez oldum. "Allah. böylece. Mukavva gemiler yanıp batarlarken iki kıyıdan da. hepsinin üstünde alevlerim saçarak bütün gece asılı kalmasını istiyordum. sonra. bana bu kadar benzemesine rağmen bu benzerlikten hiç sözetmeyen bu adamı herkese anlatacaktım. On torba barutla birlikte suratını da yakan bir köle kör oldu. bunlar geçmiş yıllardaki zaferleri temsil ediyorlarmış! Benim esir düştüğüm yılın gemilerini geçirirken. Başardığımızı yakınımızdaki bir çocuğun bağıra bağıra ağladığını işitince anladım. kıyıdan attığımız fişeklerle havayı daha da kızıştırdık. çünkü yeni kırmızı elbisemi bana değil. değildi. düğmeler de ağabeyime dar gelen elbiseyle aynı renkti. fişek gösterisi herkesi memnun etmiş. burun deliklerinden. Ertesi sabah. bir kese altın yollamış. burçlanndan fişekler salarak geçerken yanıp tutuştular. . sonra gök biraz kararınca. mukavva kuleler ve hisarlar. nişanlımdan sözetmek gibi bir küçüklük bile yaptım. cehennemin içine. ağızlarından. öteki gemiler yelkenlimizi fişek yağmuruna tuttu. Artık ülkeme dönerim. ağır ağır ejderhalarımızı geçirdik. aptallaştım. ortalık istediğimiz gibi. ama işler yolunda gitti. babalarına el kaldıran ve nefret edilen çocuklar . Gösteriden çok memnun kaldığını^ ama Şeytan'm zaferini yadırgadığını söylemiş. hayretle. ağzı açık. korkuyla bağırışıyorlardı. yaratıkların gövdesine yerleştirdiğimiz fitiller de. önceki gün üstübaşı kavgada yırtılan ağabeyime giydirmişlerdi. benim "Şeytan" dediğim yaratık. Sonra çeşme dediğimiz düzeni harekete geçirdik. esir düştüğüm günü bir daha yaşadım. beş adam boyu yüksekliğindeki bir çatının ağzından alevler dökülmeye başladı. Biraz sustum. çeşmenin ağzından fişekler fışkırmaya başlayınca bizim kadar heyecanlanmış olmalılar. tam bir cehennem yerine döndü.seyrediyordum ve şimdiki gibi mutsuzdum. diye düşünüyordum. ama heyecanlarının yatışmasını istemiyorduk: Haliç üzerindeki sallar kıpırdadılar. salların içindeki adamlarımız .

burada beni güzel bir kızla kendi eliyle evlendirirmiş! Bir cesarete kapılarak. ama hemen değil. Biri baltayı aldı. diye düşünüyordum. Susunca hücreme geri yolladı beni. burada ölmenin çok aptalca olacağını düşündüm. sakallarım uzamış. başım kütüğe yaslanmıştı. artık alıştığım sevgili hücreme dönersem. ölmeden gömülme korkusu uyandı. Hücreme döndüm.¦¦•: görüyordum. beni i| doğrulttular. Paşa şaşırdı biraz. dinimi değiştirmeyeceğimi söyleyince. aptal 29 olduğumu söyledi. Söylene söylene daha da öfkelendi. üzerine pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar konmuştu. daha arkada kenarına bir 30 serçenin konduğu kuyuyla zeytin ve kiraz ağaçlarını . gözümün önünde. Bari. rüyalarımda sık sık gördüklerim kadar ince bir adamdı bu. ¦ Düşünürken. Yukarı. dinimi değiştirmeyeceğimi söyledim. bekledim. yanımıza rüyalara girmeyecek kadar gerçek bir başkası geldi. ensem ve sırtım üşüyordu. ama vakit yoktu " buna. Üçüncü gidişimde Paşa'nm huzuruna çıkartmadılar. orada. bir yandan da soru sordukça dinimden dönmemi zorlaştıran o ikisi gibi kendime acıyordum. ayaklarım toprağa değmeden sessizce yürüyormuşum. Müslüman olmaya niyedendim. Ağaçlar arasından geçip giden kendi görüntüme sesleneyim dedim. sonra. Sonra. küçük bir çukur kazıp yanıma geldiler. O sırada da Paşa beni Hoca'ya . Üç gün sonra Paşa bir daha çağırdı. kütüğün hemen yanında toprağı kazmaya başladılar. Onların arasındaki ceviz ağacının yüksekçe bir dalma uzun iplerle bağlanmış bir salıncak. evimizin arka bahçesine bakan bir pencereden gördüklerim canlandı: Bir masanın üstündeki sedef kakmalı tepsinin içinde şeftaliler ve kirazlar duruyordu. Zindana. O zaman. Böylece dinim gözümde uğruna kolayca can verilecek bir şey oluverdi. diz çökertip başımı dayadılar. sesim çıkmadı. beni cezalandırmaya kararlıymış. Önce gözlerimi kapadım. Paşa düşüncemi sordu. Bana acıyarak bakıyorlardı. Sonra . -¦ Hemen tutup götürdüler. bir yatalağa yardım eder gibi şefkatle. konağa çıkardılar. ama az sonra atıp tutmaya başladı: Boş yere inat edi-yormuşum. Din değiştirmemin kaçmama yarayıp yaramayacağını çıkartamadığım için bir karara varamamıştım. Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. bir daha sormasınlar diyordum. pek de büyük olmayan bir balta vardı ellerinde: Müslüman olmazsam. Onlar mezarı kazana kadar kararımı veririm diyordum ki. beni bahçenin bir köşesine götürürken. Sonra birisine söz verdiğini anlatmaya başladı. beni kaldırdılar ve söylendiler: Paşa çok kızacakmış! Orada.¦¦. Din değiştirmeyeceğimi söyleyince. belli belirsiz bir rüzgârda. Uzun boylu. çöktürdüler. Öbürü. ama sonra açtım. İkisi. koluma girdi. biraz sonra sordular. ellerimi çözerlerken azarladılar beni: Allah. ama üşüyerek düşünüyordum. Kalakaldım. Paşa eteğini öptürdükten sonra gönlümü aldı. biraz İslâmiyet hakkında konuştu. ama bana bunu bir kâhya sordu diye değil! Şu sırada din değiştirmeye hazırlıklı olmadığımı söyledim. bir de. Başka bir şey düşünmek için kendimi zorlayınca. iriyarıydı bu. içimde ölümden başka. belki de pişman olduğumu söyledi. Belki kararımı değiştirirdim. kendimi önemsiyor. Bir şey »söylemedim. dinimden hayatım pahasına dönmediğim için beni sevdiğini söyledi. Bir kâhya kararımı sordu. O zaman. bu sözün başıma gelecek bazı kötülüklerden beni kurtardığını anlıyordum. yaklaşan şeyin uykudan farksız olacağını düşünerek : kendimi koyverdim. Bu sefer keyifliydi. Bu kadar çabuk değil. sonunda söz verdiği ve anlattıklarından tuhaf biri olduğunu anladığım adamın Hoca olduğunu çıkardım. düşünmek istemiyor. hafif hafif kıpırdanıyordu. Beni hemen oraya gömeceklerini düşündüm.geliyordu. Kâhya kolumdan tutup aşağı indirdi beni. sabaha kadar din değiştirmeye karar verebilirdim. hem İslâmiyet daha yüce bir dinmiş filan. Orada bir kütük varmış. bir duvar dibinde durup ellerimi bağladılar. Paşa bana öfkelendi. Muhammet düşmanıymışım. Başımı kütüğe dayamadan önce ağaçların arasından uçar gibi geçen birini görerek şaşırdım: Ben. Dinimi değiştirdim diye yüzüne bakamayacağım kimse yokmuş ki çevremde. bir başkasına teslim etti. masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir vardı. Bir daha sordukları zaman. bütün gece oturup düşünür. Biraz daha düşünmeliymişim.

Lokmalarımı çiğnerken. aramızdaki sinir bozucu benzerliği yeniden. onun öyle yapması için bazı ayrıntıları ona hatırlatıyor. ya da onların peşinden sürüklenmekle geçiriyorduk. ya da yokluğunun kamtlanm aramak için içine gömüldüğümüz astronomiyle uğraşarak geçirdik. Geceyarısma doğru yıldızlan ve gezegenleri en çok merak ettiğini ekledi. Okullarda. medreselerde öğren-dıklerimmiş "her şey". mühendislik. O sıralarda. akşam yediğimiz uydurma bir yemekten. tıp. bütün hatırladıklarımı da bana tekrarlattığı zaman hiçbir üstünlüğüm kalmamıştı benim. Geri kalan zamanı. zelzelelerin ve gökgürültüsünün nedenleri de. Böylece. Ay ile Dünya arasındaki o yıldızın varlığı. Evin bir odasını benim için hazırlamış bile. beni ancak ondan sonra azat edebilirmiş. Olağanüstü çalışkanlığı. rasat aletleri ve cetvelleriyle çalışırken düşsel yıldız sorununu unuttu Hoca. ya da bildiklerini yeniden gözden geçirmesine yardım ediyordum. Ben. Büyük paralar dökerek Flemenk'ten mercekler getirtip yaptırdığı teleskoplarla. orada. ya da yokluğu konusunda hiç olmazsa kesin bir kanıt bulmamız gerektiğini söyledi. benim adımımı hiç atmadığım. birlikte ilerleyen bir çift değildik. bilim! Sonra hücremde duran ve ertesi gün getirttiği kitaplarda yazılanlar da. Bahçede. birlikte yürüyecektik. altı ay içinde bütün kitaplarımı okuyup. yalnızca. benim ülkemde öğretilen bütün astronomi. birlikte bulacaktık. ona her şeyi öğreteceğimi söyledi. Pek bir şey anlamadan bakıyordum önce. İşe başladıktan altı ay sonra. beni aşağıda bekliyormuş. ben ise yalnızca. tembel kardeşi kendisine yetişsin diye eski bildiklerini gözden geçirmeye razı olan iyiniyetli ağabey gibi hissediyordum kendimi. sonraları daha da ilerleteceği İtalyanca'yı söküp. Böylece ilk yılı düşsel yıldızının varlığının. ona bir kâğıt da vermiş. bir şey yiyecek halim yoktu. Hoca ise. Hoca da keyifle beni seyrediyordu. Paşa odadan çıkıp gitti. Paşa'dan beni bunun için istemiş. Benim dinimden dönmeyeceğimi baştan beri bildiğini söyledi. bundan sonra ne yaparsa yaparmış bana. Oysa kendisinde. öğrenilmiş şeylerden daha doğal ve daha derinden gelen bir bilgi varmış gibi davranıyordu. kapı aralığından kendilerini dinleyen büyükleri evde olmadığı zamanlarda da derslerini inançla çalışan iki iyi öğrenci. daha derin bir soruna girdiğini. dönüşümü. Açık pencereden içeri ayışığı giriyordu. Bu "her şey"in ne olduğunu öğrenebilmem için aylar geçmesi gerekti. Paşa'ya sunacağı saatin ve kozmoğrafya kuramının ayrıntılarına gömülüp beni unuttuğu zamana kadar bu bakışını sık sık hatırladım. Aramızdaki bilgi farkı. Pazardan yeni aldığı güzel atını beslerken ona ileride yaptıracağı işleri düşünerek keyiflenen köylü gibi bakıyordu bana. Sabahları iki mahalle ötedeki camiin sübyan okuluna hocalığa gidiyor. Çoğunu unuttuğum bu "düşünceler"i daha çok geceleri buluyordu. bütün duyduklarım ve gördüklerim de. "öğretmek" kelimesini kullanmıyordu: Birlikte araştıracaktık. ya bu gece " düşüncelerine hazırlanmakla. hiç de istemeden gözlerken. öna göre. O düşünüyor.hediye ettiğini söyleyiverdi. İlk başlarda. Batlamyus'un dizgesini tartışma konusu yapacağını söyledi. beni azat edip etmemek Hoca'nm elindeymiş. Hoca'nm. Gene de önüme koyduğu ekmekle yoğurttan birkaç lokma yiyebildim. hücremden getirip bir göze dizdiği ve benim hatırladığım ciltlerin sayısı kadardı. Aç olup olmadığımı sordu. haftada iki gün de. o söylüyor ben . artık birlikte öğrenen. ağabeyinin bildiklerinin pek fazla bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışan zeki kardeş gibi davranıyordu. bana. çoğunun değersizliğini kendisinin de kabul ettiği kitaplarını aşan. uzak bir mahalle camiinin muvakkithanesine uğruyordu. Hâlâ ölüm korkusu vardı üzerimde. ağaçlar arasında gördüğümün o olduğunu o zaman anladım. artık.. ben daha çok. Yürüyerek evine gittik. ölümle haşır neşir olduğum bir günün korkulu gözleriyle. mahallede bütün lambalar söndükten ve etraf sessizliğe büründükten çok sonra. Paşa açıkladı: Artık Hoca'nm kölesiy-mişim. iki iyi kardeş gibi çalışmaya başladık. yakın bir zamanda ülkeme döneceğime umutla inanıyordum. ama tartışmıyorduk. Hoca. Hoca da konaktaymış. olsa olsa geciktireceğini düşündüğüm için ona hiç karşı çıkmazdım. ve 33 i zekâsıyla. Hoca'yla ayrıntılarını pek de merakla dinlemediğim "düşünceler"ini tartışmanın. Sonra. göller ve buludar A ve denizler hakkındaki düşüncelerim de.. nehirler.

saatin her hafta değil de. Hoca beni hor görürdü. Ertesi sabah Paşa'yı kutlamaya gitti. heyecanını yatıştırmak için bir de tersinden okudu. Sonraları. masamız bir eşeğin sırtında. belki. Sonra. Paşa'nm ricası üzerine. Hoca önce hoşlanmadı. sonra. burada bir dirilişin tohumlarını. iliklerimize işleyen bir rüzgâr içinde. böyle daha iyi düşündüğünü ve yazdığını da söyledi. güneşin dönüş çemberine koşut eliptik dişliler döktürmek için İstanbul'a dönerken. yeni saatle etkileyecek. o da benim bu sezdiğimi düşündüğü için öfkeleniyordu belki: Uzun uzun bilimden sözettiği kadar zekâdan da sözederdi. İstanbul'a döndüğü zaman tasarılarıyla. gündüzle gece arasında büyük zaman farklılıkları olan soğuk ülkelerde. belki de merkez Zühre'ydi. masaya da alıştı. dünyanın yuvarlaklığı yüzünden. diye düşünüyordu. buluşları merak etmiş. Aylardır evi dolduran saatin ve modelin tek atlı arabanın yüklüğünde küçücük kalmasına şaşarak baktım. ama benim "üstünkiğümü ve farklılığımı" sezdiğini düşünüyordum o sıralar. Paşa. bu yeni eşyayı musalla taşma benzetiyordu. ne yana dönerse dönsün insanın kıbleye bakabileceği bir başka nokta olup olmadığıydı. namaz ve oruç vakitlerinin nasıl belirleneceğini anlamaya çalışıyordu. yıldızlan ve hareketlerini buradakilere tanıtmak olduğunu. Hoca'ya başka bir düşünce verdi: 34 35 Namaz vakitlerini gösteren kusursuz bir saat yapacaktı. bir çekim gücü. kendi içindeki merakı herkese bulaştırarak atacaktı: İkimiz de bekliyorduk. Hoca. belki de Ay. belki de Güneş gibi. ellerimizdeki kaplarla Boğaz'a dökülen derelerin ısısını ve akıntısını ölçmeye çalışarak gezindik. görülmeyen bir güç. sözgelimi. elimizdeki fırçalarla yıldızlara boya sürdük. ama sonraları sandalyelere de. denizin akışını seyrederek ve vadilerde. çok daha geniş bir kozmoğrafya için yeni bir yığın yıldızı inceledi. muvakkithanedeki dostlarından Paşa'nm Erzurum'dan döndüğünü öğrendi. en azından her ay kurulup ayarlanmasını sağlayacak daha büyük bir dişli mekanizması nasıl geliştirilebilir. Dünya'nm da başka bir şeyin çevresinde döndüğünü ileri sürdü. daha da geliştireceği ve bir modelle anlaşılır kılacağı yeni kozmoğrafya kuramıyla. çağırttığı bir arabaya araçlarımızı yükletip ' Paşa'nm konağına gitti. •1 O günlerde. Masa denilen şeyi ona o sırada öğrettim. dinleyicilerini etkilemek için gösterişli ve şiirsel bir dille kaleme alıp ezberlediği metinden bana parçalar okudu. bir işini görmek için gidip üç ay kaldığımız Gebze'de camiler arasındaki namaz va-kitlerindeki tutarsızlık. belki de onları orada tutan başka bir şey vardı.dinliyordum: Yıldızların asılı durdukları saydam kürelerin saçmalığım anlatıyordu. Paşa'yı. Hoca'yla ilgilenmiş. şimdiki sorununun. Sabaha doğru yıldızların dönüş mantığına ilişkin 37 bu metni. böyle bir dişli takımını geliştirdikten sonra. Sadık Paşa'nm Erzurum'a sürüldüğünü öğrendik. Dünya da Güneş'in çevresinde dönüyordu. Akşam çok geç döndü. İçten içe küçümsediğini bu sorunlarla ilgilenmediğimi gördükçe. . ama bunlardan da çabuk bıktı. belki bütün f yıldızlar. bu yeni düşünceleri ortaya atmak değil. Başka bir sorusu da. Dünya'nm. Daha sonra Batlamyus'tan çok daha kapsamlı düşüneceğini ileri sürerek. yılda bir kere ayarlanan bir namaz saati yapmak vardı aklında. evren modelinin şurasına burasına birşeyler ekledik. beni bile sormuş. yeni bir dizge için ortaya kuramlar attı. bütün sorunun bu büyük saatin kurma aralıkları uzadıkça artan ve ağırlaşan dişlilerini harekete geçirebilecek kuvveti bulmakta olduğunu düşünüyordu ki. Namaz saatleri için. uğursuz olduğunu söylüyordu. Misafir kalabalığı içinde. arkamızdan geliyordu. Başarısız bir kumpasa katıldığı söyleniyormuş. Hoca. Masaya karşılıklı oturup çalıştığımız o ilk aylarda. Mekke'den başka. bu işe de Paşa'dan başlayacağını söylüyordu ki. bizim varlığımızdan haberdar olmadığımız başka bir merkezin çevresinde dönüyorlardı. ölçülerini vererek bir marangoza yaptırdığım eşyayı eve getirince. Paşa'nm sürgünden dönüşünü beklediğimiz yıllarda Boğaz'daki akıntının nedenleri üzerine yazacağı bir risale için aylarca Boğaz sırtlarında. O gece saati söküp söküp yeniden kurduk.

Hoca'dan kalmasını istemiş. ama biraz sonra karşılık verdi: Bütün iş. benim yüzümü hatırlamaya çalıştığını. Hoca yeniden anlatmaya başladığında. korka korka parmağını tıkırdayan aletin içine sokmuş ve çekmiş. Böylece bir sessizlik olmuş. Hoca'nm . Paşa'ya benim. yatağında uyuyamayan birini düşledim ben: Tekerleklerin gürültüsü arasından iri saatin tıkırtısını duyuyor ve meraklanıyordu. Böylece yıldızlardan sözedeceklerine benden sözet-mişler. yıllar sonra Padişah'ın da söyleyeceği şu sözü söylemiş: "O mu öğretti sana bunları?" İlk tepkisi yalnızca buymuş. Paşa'nın durakladığı o anın sırrını çözmek-teymiş. Rahatlarsın. en azından. diye kuşkulanıyordum gerçi. Arabanın karanlık ve sessiz dönüş yolundaki bir evde. Paşa da beni hatırlamış. bu konuda abartılmış örnekler hatırlanmış. Paşa. daha sofıra saatle ilgilenmiş. aklı Paşa konağındaki olup bitenlerdeydi hâlâ. Farkına varılacak şeyin ne olduğunu sormadım. Hoca'nm da bunu bilmediğini öğrenmekten. Sonra araçlarım arabaya yüklettirmiş. belki o da biliyordu inanmadığımı. cevabını ben de onun gibi bilmiyordum: Belki ilerideki gidilecek o yer konusunda Hoca'nın bir düşüncesi vardır.. istersen azat et. okumuş bir aptal olduğumu söylemiş. Pencereden dışarıya. herkesin aynı kusursuz anda kılacağı namazın gücünden sözediyormuş ki. Hoca ezberlediği metinleri ona okumuş.»yaktırmadı. Belki de. Halic'in karanlığına bakan Hoca söylendi. ama büyülenmiş gibi birbirlerinden bir daha aynlamayan benzerlerden. Olup biteni. Akşam yemeğinde Hoca yıldızlardan ve buluşlarından sözetmek için bir girişimde daha bulununca. Paşa. hatta pek de anlaşılır gözükmeyen birtakım karışık bilgilerle keyfi yeniden kaçırıldığı için * memnun da değilmiş.Araçları bahçesine indirdikten ve Paşa. annelerinin birbirine karıştırdığı ikiz kardeşlerden. ama o da bir şey söylemedi. Sonra karanlık ve ürpertici bir yılan deliğini karıştırır gibi. birden Paşa pat-layıvermiş. artık pek de istenilmediğini bile bile geç saatlere kadar konakta otunnuş. "anladım. "Neden durakladı. hepsinin kendi buluşu olduğunu söylemiş. ama sonra. ya da niyetlerini anladığını söylemiş. neden daha ileri gitmedi?" bir soruysa bu. Sofrada başkalan da varmış. Paşa'nm da dikkati çevresindeki diğer konuklara kaymış. Yemek bitip konuk kalabalığı dağılırken Paşa. "İstersen zehirle. mekanizmanın. suçsuzların yerine geçen haydutlardan sözetmişler. Uzun bir sessizlik olmuştur diye düşündüm. bu tuhaf şeyleri şakadan pek de hoşlanmayan tatsız bir ihtiyarın so-ğukluğuyla inceledikten hemen sonra. Sönen mumun yenisini yakacaktım. İlk fırsatta bu sırrı çözmek için Paşa'ya gitti. Karanlıktayken söylemiştim bunu. Bu sırada Hoca saat kulelerini . Hoca ise Paşa'yı daha da şaşırtan bir tepki göstermiş: "Kim?" Sonra. O zaman Hoca. niye olmasınlar sanki. Hoca'nın bu konuda konuşmaktan pek de hoşlanmadığını anlıyordum. Paşa önce pek eğlenmiyormuş." O zaman Hoca susmuş. başka şeylerden sözet-mişler. insanların çift yaratıldığı konusunda bir gevezeliktir başlamış.38 39 anlatıyormuş. ama Paşa ona inanmamış. yıldızların herkesin sandığı gibi öyle değil. Bir şey söylememi istediğini bildiğim için: "Paşa anlayacaktır. içini açtırıp dişlilerin. Sonra. birşeyler anlar gibi olmuş. Paşa somurtup önündeki araçlara küçümseyerek bakıyormuş. "Pdd. bir önseziyle korkuyordum." Bir an korku ve umutla Hoca'ya bakmış olmalıyım." demiş Paşa sonunda." dedim. belli belirsiz bir merak duyup Hoca'nın anlattıklarını dikkatle dinlemeye başlamış. Sonra ısrarla. ama hemen anlamış sözkonusu olanın ben olduğumu. Hoca gün aydmlanana kadar ayakta kaldı. ama aklına Hoca'nın yüzü geldiğini söylemiş. Hoca'nın ezberden okuduğu metni üçüncü defa dinledikten ve modeli-mizdeki dünyanın ve yıldızların birkaç kere fıldır fıldır gözünün önünde döndüğünü gördükten sonra. Bu sefer Paşa neşeyle karşılamış onu. böyle döndüğünü heyecanla tekrarlamış. Bunu bana anlatırken benimle ilgilenmiyordu. birbirlerini görünce korkan. Herkesin kendisine benzememesinden huzursuzluk duyuyordu sanki. Onlar işin farkına varıncaya kadar beni azat etmeyeceğini söyledi. Paşa'nm yeniden ilgileneceğini umutla bekleyen Hoca. ağırlığın neye yaradığını sormuş. "Kurtul ondan!" demiş. bir suçlu arar gibi hâli varmış ve o suçlunun da çok sevdiği Hpca olmasına sanki gönlü bir türlü razı olmuyormuş. öyle de olabilirler.

Ama aklı Padişah'ta değil nedense Paşa'daydı. tersine çevrilince kar yağdıran o camdan küreler eksikti bir tek. Padişah'm çevresindeki kalabalık da. döndükçe çalan zilleri var mıydı? Hayır. Araçları. iftardan sonra Sultan'a çıkaracakmış. Evde açıp saydık. üstelik farkına varılacak şeyin ne olduğunu ben farketmişim gibi ya- . ama ona haksızlık etmemek gerektiğini hemen hissettim. Bu yıldızlar havada öyle nasıl duruyorlardı? Saydam kürelere asılıydılar! O küreler neden yapılmıştı? Kendilerini saydam yapan saydam bir maddeden! Birbirlerine çarpmıyor muydular? Hayır. Tabii. yoksa çok sonra. Bunun sırrını bir gün keşfedecekmiş. Sonunda başlayabildi. Ne ben. Paşa'nm neden durakladığında. Eve döndükten sonra bu ayrıntıdan küçümseyerek sözetti. işte Zühre şuradaydı ve böyle dönüyordu ve şurada duran kocaman şey de Ay'dı ve o da. evet. kestane ve erguvan ağaçları arasından hayâl gibi geçtiğimi düşlerdim. başkalarının da yardımıyla. ama sabırlı iğ olmak gerektiğini. Yalnızca Hoca'ya içi akçe dolu bir kese vermiş. niye o kadar küre yoktu? Çünkü onlar çok uzaklardaydılar! Ne kadar çok? Çok. boyu yaşma göre kısa. Paşa'yı okuduğu metni dokuz yaşındaki bir çocuğun anlayacağı şekilde değiştirerek ezberledi. onlar arasından. Arada bir başını kaldırarak göğe hayranlıkla bakan çocuğun etkilendiğini gördükçe coşuyordu. ikinci avluya kurduk. İstanbul sokaklarını seviyordum artık. Hoca. ama bir hafta sonra bir haber getirdiler. vb. demek ki. Paşa'nm yapılmasını istediği silah nasıl bir şey olabilirdi? Benim söyleyecek pek bir şeyim kalmamıştı. Pastaya benzeyen kırmızı damlı evlerle. o masalları resimleyen ressamlara uygun bir mutluluk tablosu olduğunu düşünüyorum. ama bu silahın nasıl bir şey olacağını söylememiş. gene göğe bakmıştı. onbeş yıl sonra yeniden karşılaştığımız zaman mı düşündüğümü çıkaramıyorum şimdi. ne de kolayca umutlanan Hoca hevese kapıldık bu sözden. Padişah'm hasta aslanı için ne diyordu? İyileşeceğini. çok! Öteki yıldızların da. istediğim zaman istediğim yere gidebilirmişim! Akşamüstü araçlarımızı bir arabaya yükleyip saraya gittik. bahçelerdeki iri çınar. yerini başka türlü değiştiriyordu.gönlünü aldıktan sonra bir silah için çalışmasını öğüdemiş ona: "Düşmanlarımıza dünyayı zindan edecek bir silah!" Böyle demiş. işte o zaman Paşa desteklermiş Hoca'yı. aptal bir çocuk gibi. zili yıldızların bir tam dönüş yaptıkları anlaşılsın diye biz koymuştuk! Gökgürültüsünün bununla ilgisi var mıydı? Yoktu! Neyle ilgisi vardı? Yağmurla! Yarın yağacak mıydı? Göğe bakılırsa yağmayacaktı! Gök. kendi kendine çalışıyordu. O sırada Hoca bir tutukluk geçiriyor. küçük Padişah korkarak bir adım geriliyor. anılarımı toparlayıp kendime bir geçmiş uydurmaya çalışırken. Hoca da cevap yetiştirmeye başladı. birşeylerin farkına varma-sıymış. Araçları. hoş sesiyle çalıyor. ben artık ülkeme ne zaman döneceğimi bile düşünmeden. Hoca'yı dinlemeye kandıracağını bu keseyi verdikten sonra söylemiş. vb. geometri ve aritmetik bilen ve bildiklerine göre uyumla dönen. Çocuğun "böyle şeylere" meraklı olduğunu anlatmış. gösterdikleri yere. kendi oyuncaklarıymış gibi elliyordu. merakla onu bekliyordu. görünmeyen adam olduğumu. Hazırlık olarak Hoca. Hoca yıldızları döndürdükçe modele takılı zil. i beni de. Paşa bizi. Bilime merakını bu yöne akıtırsa. beklediğimiz dirlikten hiç sözetmemiş. Önemli olan çocuğun bilim ile safsatayı birbirinden ayırması değil. üzerinde asılı durarak yıldızların döndüğü saydam küreleri burada göstermişti. Hoca geceyanlanna kadar odasına kapanırken. tuhaf rakkam! Padişah'ı. hikâyesine yepyeni şeyler eklemiş: Yıldızlardan akılları olan canlı yaratıklar gibi sözetti. penceremin önünde boş boş oturur hayâl kurardım: Masanın başında çalışan Hoca değil benmişim. maketteki gibi kat kattılar! 42 O kadar yıldız vardı. Onunla akran ve arkadaş olmak istediğimi o zaman 41 mı. Padişah. İşte. çekici esrarlı yaratıklara benzetti onları. kırmızı yanaklı sevimli bir çocuktu. Sonra çocuk sormaya. * Hasta aslan hakkında düşüncesini belirtirken. sonra cesaretini toplayıp çınlayan aracı sihirli bir kutuya sokulur gibi yaklaşarak anlamaya çalışıyordu. Şimdi. yıldızlar hakkında konuşurken yaptığı gibi. onyedi taneydi. bunun tam çocukluğumda dinlediğim masallara. Gene aynı kelimeyi kullanıyordu.

aklımız gelişsin. saat için de çalışıyordu bu arada. tatlı bir masal dinler gibi dinlemiş Padişah. çünkü çağrıldığında Paşa'ya öyle demiş. çocuk konuşmuş onunla. düşünmesini şimdiden biliyordu. "Aslanım iyileşti. çok sonra." dediği bir şey yapmış. Sultan onu azarlamış. sanki aralarında konuşup bu düzeni kusursuzlaştırmaya çalışıyorlarmış. biz onun için rüya görmeye böyle başladık işte. ikinci avluda geçirdiğimiz dakikaları bana tek tek hatırlatıyor. leoparlar. Padişah'm yıldızlarda olup bitenlerin arkasında bir mantık olduğunu sezdiğini söyledi. ama müneccim olmadığını Padişah'a söylemiş. Eski bir kilisenin sütunlarına. Ah Padişah. hayır. sorunca." dedi. içinde yalnız yıldızlan değil. ağlamaya başlamış. pıyordu bunu. Hoca anlattıktan sonra. Padişah'm Hoca'ya teker teker gösterdiği aslanlar. Ama Paşa'dan umudunu kestiğim seziyordum. çevredekilerden işiten olur da Hüseyin Efendi'ye yetiştirirler. "Bilmediğini bilmek istemiyor artık!" Bir hafta sonra Padişah gene çağırdı." Balıkların hareketlerinde bir düzen sezmiş o an.. nehirleri ve denizleri. Hoca. tanıdım onu! Aynı Ay'ın. aslanı Hoca'ya tanıtmış. çocuk olmak istiyordum! Hoca . bütün âlemi. ama yanıldım.'. "başka söyleyecek bir şey de aklıma gelmiyordu. "Ötekiler gibi oldu. Hoca. Ondan sonraki haftayı Padişah'm anlayışına olan inancını pekiştirmekle geçirdi. ama susacak kadar değil: "Çocukların da Sultan 4. evet! Sonraları. Hoca balıkları akıllı bulduğunu söylemiş. Hoca'dan. bu öğrendiklerinden çok yararlı sonuçlar çıkardığım söylemiş. gözlemleyen bilginler yanyana gelsinler ve gözledikleri şeyleri konuşa konuşa ilerletsinler ki. "dediğin çıktı. benim de ilk defa duyduğum bu tasarıyı. diye korkuyormuş. Hoca'nm iyileşeceğini bildiği aslanın önünde durmuşlar. bu söze gülünce. "Ama Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'den daha iyi biliyorsun!" demiş çocuk. "hata ettim.¦ çıkarken verdikleri keseden tam beş altın çıkmıştı. aslanhaneye." Sonra^ çevresindeki kalabalıkla birlikte avluya çıkmışlar." dedi Hoca. Ahmet'in dedesi III. bulutları ve dağları. onları nasıl bulduğunu sormuş. hayvanları da. Sultan. Havuzdaki balıkları göstermiş Padişah.. bir çocuk gökyüzünün öte tarafında cehennem olduğunu söylemiş." dedi onun için. ondan daha da gelişmiş bir şey: Bir bilimlerevi ki. evet. Arabalarla saraya dönerlerken bir daha sormuş: "Aslan nasıl . kendini tutamayıp aynı konuya döndü: Aslan sorunu önemli değilmiş. Ben ise artık Müslüman olsam da bir. çocuk hayvanları seviyormuş.'¦'. o kadar." demiş. Akşam döndüğünde canı sıkkındı. kanıtlarını onaylatıyordu: Çocuk zekiydi evet. Arabalara binerlerken de ceza olsun diye kırmızı saçlı cüceyi yanma almamış. gözleri parlayarak sormuş: "Bu aslan kaç tane doğurur kaçı erkek kaçı dişi olur?" Siniri bozulan Hoca sonradan bana. Sonra bir köşede yatan başka bir aslanın yanma gitmişler. çok daha sonraları söylemeyi tasarladığı şeyleri hemen anlatmak zorunda kalmış: Yıldızlardan çok şeyler öğrendiğini. Canı sıkılan Padişah üstelemiş: Yoksa Hoca hiçbir şey bilmiyor muymuş. Murat'ın taa doksan yıl önce buyurup rahmetli Takiyüddin Efendi'ye yaptırttığı ve sonradan ilgisizlikten yıkılan o rasathane gibi bir şey.3 gibi anlayacaklarını düşündüm. Hoca cevap vermemiş. Bunu bana anlatırken. yıldızlara boş yere mi bakıyormuş yoksa? Bunun üzerine Hoca. çevresinin baskısından şimdiden kurtulabilecek kadar kişilik sahibiydi. Müslüman olmasam da diye düşünüyordum. ötekiler gibi pis kokmayan bu hayvan gebeymiş. Padişah'a durmadan annesinin öğütlerini hatırlatan haremağalarmm birinin yanındaki bir cüce. Saraydan . Yalnızca korkmuşlar. çiçekleri ve tabii. tıpkı rahmetli dedesi I. astronomiden anladığını. kaplanlar zincirlerle bağ-lıymış. silah için de birşeyler düşündüğünü sanıyordum. sonra. bizim evin penceresinden gözükmesi şaşırttı beni. Ertesi gün odasına kapanıp çalışmaya başladı: Birkaç gün sonra saati ve yıldızlan gene arabaya yükletti. pencere kafeslerinin arkasındaki o meraklı bakışlar altında sübyan okuluna gittiler bu sefer.¦. Hoca'yı neşeyle karşılamış. Sultan bizim için rüyalar görmeye başlamadan önce. Gözlerini açarak dinleyen Padişah'm suskunluğunu iyiye yorarak yıldızları gözleyecek bir rasathane yapılması gerektiğini söylemiş.. Padişah. Arabalarla At Meydanı'na gitmişler. gitti. "Kırmızıydılar.

O sıralarda. sanki bir kelime arıyordu." "Onların. benden daha çok Paşa'nm tedirgin olması gururumu okşardı. veren bir sırdı: Kimi zamanlar. bana. hem de utandığını sezmek. İlerletseydi çünkü. Hoca'yı. Paşa. bunun kadınlarla ilgili bir şey olduğunu düşünerek sustum. "düşünüyorum. Hoca'dan çok bana ilgi duyduğunu seziyordum. aptal oldukları için ayrıntılara değil özetlere meraklıydılar. O sıralarda benimle değil aptallanyla ilgiliydi zaten. hiç yapmadığımız bir şeydi kadınlardan sözetmek. dahası nedense alınmıştım da. Aksaray'daki o eve gitmiş. "O bilgiyi kafalarının içinde tutabilecekleri bir yer yok mu?" dedi. çevresine bakındı. yakında Yeniçeriler bir şey yapacaklarmış. "Beraber onları düşünelim. galiba. Paşa'nm elediği gibi. Bir ara. Paşa İstanbul'dan sürüldükten sonra bana söyledi. kadınları sordu. inatla tekrarlayarak söylerdi: Paşa'nm da ayağını kaydıracaklarmış. düğünde kimse onun ben olmadığını farketmiyordu. ama kafalarında bir şey eksik. bu benzerlik. Hoca'nm. O sıralarda iki kere Paşa'nm konağına gitti. Bir akşam. masanın başında saatlerce utanç ve öfkeyle bomboş oturduğunu. O sıralarda. alışmadığım bir arsızlığa iterdi beni: Durup durup Paşa'yı. Belki de bu yüzden Paşa'nm da o aptallardan biri olduğunu söylediğinde Hoca'ya karşı çıkardım. bense bir Türk kıyafetiyle bir köşeden seyrettiğim eğlencenin ortasında annem ve mutlu nişanlımla karşılaşıyor. iç sıkıntısıyla ev işleriyle uğraşıyordum. beni uykudan uyandıran gözyaş-larıma rağmen ikisi de kim olduğumu anlamadan bana 46 sırtını dönüp uzaklaşıyorlardı. artık sayfalarını bile çevirmeye üşendiğim kitapların arasında kaldım ve onu düşündüm: ilerletemediğine inandığım herhangi bir tasarıyı. kapandığı odada hâlâ bütünüyle alışamadığı masaya oturup önündeki boş kâğıtlara baktığını. hakkımda araştırma yaptırdığını çok sonra. aptal oldukları için birbirlerine benzi-yorlardı vb. aptal oldukları için öğrenecekleri şeyin önce neye yarayacağını soruyorlardı. bunu gelip geçici bir • vezir için değil. "Yardım et. Hiç çekinmeden. Hoca'yla aramızdaki benzerlikten. sarayın içinde de birşeyler tezgâhlandığını seziyormuş. "Kafalarının içinde bir . Birkaç yıl önce. benim cevabımı biliyormuş gibi ekledi. Hoca'nm hiçbir zaman öğrenmek istemeyeceği ve varlığı bana tuhaf bir cesaret . iki-üç haftada bir yaptığımız gibi. nedeni galiba kendisine de açık olmayan bir öfkeye boğardım. -o zaman sinirlenirdi. ne düşündüğümü öğrenmek için 47 kurduklarını bana anlatacağından emindim. beni küçümsemeye çalışarak da olsa. Gördüğüm bir rüyayı o günlerdeki boşboğazlığımla ona anlatmıştım: Benim yerime geçip ülkeme gidiyor." dedi sonra birden. Boş boş baktığımı görünce. "O aptal çocuğu avucumun içine alacağım. Paşa'nm. "Niye o kadar aptallar?" Sonra. O zaman. Hoca. ilerleyemiyorum. kendi denetimi dışında Padişah'la yakınlık kurmasından hoşlanmıyordu. küçük bir soruna takıldığı için yardım isteyen öğrencinin alçakgönüllü utangaçhğıyla beni içeri çağırdı. Ben de. tek başıma. Gene de. Hoca'ya bir şey söylemezdim. ya da düşüncesini. Sonra. yoksa günlerimi zehirlenme korkusuyla geçirecektim. "Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'den daha becerikliyim!" Padişah'tan sözederken bu kelimeyi kullanması beni şaşırtmıştı. Benden hem vazgeçemediğini. bu tür açıklamaları yapmaktan ben de çok hoşlanmama rağmen. aptal değiller. eve dönüyorduk. "aptallar üzerine düşünüyorum. sırf bu benzerlik yüzünden Hoca yaşarken tehlikeden uzak olduğumu düşünürdüm..." dedi bana. Padişah'a sunmak için yapmalıymış. müzik dinledikten sonra kadınlarla yatmış. sanki. yalnızca bu belirsiz silah tasarısıyla uğraştığını düşündüm. masasının başına. sorguya çekmiş onu: Beni sorduğunu." Bir an." kim olduğunu sormadım." dedi ciddiyetle. o kelimeyi bütün kilitlere uyan sihirli bir anahtar gibi kullanmaya başladı: Aptal oldukları için başlarının üstünde gezinen yıldızlara bakıp düşünmüyorlardı. Geceyarısmdan çok sonra odasından çıktı. diyordum. silah için çalışacaksa. daha önce düşündüğü için söylemiş bu sefer: "Doğan yavruları birbirlerine denk olacak!" Bana evde bu sözün hiçbir tehlikesi olmadığım söyledi. uğraşıyor ama ilerletemiyor. Paşa'nm ikimiz için dediklerini sorar. sabaha kadar çalışacağını söyledi. nişanlımla evleniyor. ülkemde.doğuracak dersin?" Hoca. Benim aptallığım başka türlüymüş." diyordu. sonra. "Peki. bana açılacağından. ama neyi düşündüğünü söylemeden eve gelir gelmez odasına kapandı. Bu yüzden.

Bu amaç için. karışık şeyleri içine yerleştirebilecekleri bir köşe olması gerekir. ama sanki yok öyle bir şey. "gövdelerimizi. Sadık Paşa yakında ölecek. Uzun bir süre karşılıklı sustuk. hem sonunda ne olacak diye merak ettiği için.kutu. "İnsanın j niye öyle. nilüferli havuzumuzdaki bıyıklı frenk kurbağalarını. başına gelenlerin nedenlerini soran çaresiz bir âşıkın hüzünlü ve öfkeli inlemelerine tanık olduğumu sanırdım. Beni korkutmak istemediği için takındığını sandığım sağlıklı bir tavırla açıkladı: Teslim olacak değilmiş. Hoca'nm bu sözünü tutmadığını söyleyebilir? 4 m 50 Yaz sonuna doğru bir gün. ama Saray'ın birinci avlusunun * aşırı temizliği yüzünden yeterince bilgi sahibi olamadığı bir konu olan. Hoca. çayırlarında gördüğüm güzel atları. defterlerini ele geirmek için harekete geçti. diye sağa sola kâğıtlar yolladığından yerini belli etmiş. ya da hayâl edip anlatabildiğim her şeyi sabırla izleyen hangi okuyucu. karıncaların düzenli. o da saklandığı yerde rahat durmayıp. üzerinde uzun uzun dikkatle çalıştığımız bir bölüm oldu. Anlıyor musun?" Birşeyler anladığıma 48 kendimi inandırmak istiyordum." dedi sonra. Sonraları. keşke gerçek bir hekim olsaydın da bana öğretseydin. kutular. hem de yapılacak başka bir şey olmadığı için." Sanki biraz utandı. Sicilya lehçesiyle konuşan mavi papağanları ve çiftleşmeden önce karşılıklı oturup birbirlerinin tüylerini temizleyen sincapları hatırlayarak anlattım. karıncaların hayatı. kitaplarını. 5) Hoca'nm. kertenkeleleri anlattım. Sultan'm çok ilgilendiği. sonuna kadar gideceğini her söyleyişinde. O sıralarda çok da sık söylüyordu bu sözü. Bu da ona. Şimdi düşünüyorum: Bu yazdıklarımı sonuna kadar okuyan kim. alelade eşekleri. bunun için. Anadolu'ya geçmek isterken cellâtlar sandalına yetişip boğmuşlar. gövdelerimiz ve kafalarımızın içini. birikmiş ne kadar parası varsa rüşvete harcadı. mantıklı hayatını kaleme alırken çocuk Padişah'ı eğiteceğimizi de düşlüyordu. ne anlama geldiğini ikimiz de biliyormuşuz gibi. Dediğini yaparken ben de ona yardım ettim. Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin cesedinin İstinye kıyısında bulunduğunu duyduk. sonuna kadar gidecekmiş. bildiğimiz kara karıncaları yetersiz bulunca. Amerika denilen yılanlı ülkede yaşayan ve yaşadıkları hayatı hiç değiştirmeyen hımbıl . sübyan okulundaki öğrencilerin yıldızlardan çok melekleri merak ettiğini bana anlattıktan sonra söylüyordu. Malına mülküne elko-nulduğunu öğrenince Hoca Müneccimbaşı'nm kâğıtlarını. olup biteni. Padişah'a . "Ah. öfkeyle bundan çok daha iyisini yapabileceğini söyledi. ben. Paşa katli için fetvayı en sonunda almış. çok paralar vererek aldığı bir elyazmasım daha yarısına gelmeden öfkeyle bir kenara attıktan sonra ve artık sırf alışkanlık yüzünden muvakkithanede buluşup söyleştikleri dostlarından ayrıldıktan sonra söylüyordu ve iyi ısıtılmamış hamamda üşüttükten sonra ve çevresine ve çiçekli yorganının üstüne serdiği sevgili kitaplarıyla yatağına uzandıktan sonra ve cami avlusunda abdest alanların budalaca konuşmalarını dinledikten sonra söylüyordu ve donanmanın Venedikliler'e yenildiğini öğrendikten ve yaşının geçmekte olduğunu söyleyerek onu evlendirmek için ziyarete gelen mahallelileri sabırla dinledikten sonra. bu sözünü sık sık tekrarladı. An-lamıyordum. Yeniçeriler'in bir isyan hazırlığı içinde olduğunu öğrendiği zaman söylüyordu. Ama takındığı bu kararlılıkta daha çok soru soran hülyah bir öğrencinin edası vardı. gene tekrarlıyordu: Sonuna kadar gidecekmiş. ya da böyle olduğunu kim bilebilir ki zaten?" dedi sonunda. belirtisi var. şu dolabın gözleri gibi. ama bütün bunları benden öğrendiğini düşünmek hoşuma gidiyordu. tavşanları. sunmaya karar verdiği Hayat-ül-Hayvan ve Acaib-ül-Mahlûkat adlı iki risale için ona Empoli'deki evimizin geniş bahçelerinde. ama pek başaramı-vordum bunu. hayalgücümün ne kadar sınırlı olduğunu söylemesi üzerine. Amerika'daki kırmızı karıncaların düzenini anlattı. Bir akşam eve koca bir sandık içinde getirdiği binlerce sayfayı bir hafta içinde yuttuktan sonra.

? Sultan'ı ve annesini öldürtüp yerine Şehzade Süleyman'ı' 54' geçirmek için bir düzen kurmuş. en sıradan karınca bile gölgesini. günün birinde sırra kadem basıp yok olmalarından anlaşıldığım. yıldız ilminin safsata 52 olduğunu. Sultan. Hoca. ama biz uzaktakiler de duyuyorduk. hem de hisseli bir kitap yazma düşüncesini verdi: Bana ayrıntılarını anlatırken. ama sökmemiş. ama tehlikeyi kazasız belâsız atlatacağını söylemiş. Bostancıbaşı her şeyi hazırlamış: Tavşanları ve tilkileri koyuverip arkasından tazıları saldılar. Akşam Hoca anlattı: Padişah bu olay neye yorulmalı diye sormuş. Hoca tuhaf | bir zafer sarhoşluğu ve korku içindeydi. Saray'da birşeyler olduğunun haberini bundan çok sonra aldık: Kösem Sultan. arkasında ikizini taşır gibi sabırla katlanarak taşıyor. risaleleri Padişah'a. yeniçeri ağalarıyla anlaşmış. Sonra doğanların başına üşüştükleri karakuşun. hayâl gücümüzün renkli hayvanlarına çocuğun nasıl bir tepki göstereceğini merak ederken. ama bu bilimi yapabilmek için gerekli her şeyi de yapacağını söyledi. hem acıklı. bilim denen şeye inandığını. Paşa'ııın aracılığıyla sunmaya karar vermişti. aralarında Hoca'yı ve kırmızı saçlı cüceyi de '! gördüğüm kalabalık. zaten yeni Müneccimbaşı'nm bu işi gereğince yapabilecek kadar aptal ve saf olan Sıtkı Efendi olacağım. dağ başına götürülüp tavşanın salıverilmesini buyurmuş. Hoca. hayvanlar kitaplarını çok sevdiğini söylemiş. Herkesten sonra. ama bunun yıldızlarla değil silahlarla ilgisi olduğunu. o Padişah'm yanma. Kanatlı mandaları. bu işle ilgilenmemesini istediğini söylemiş. Hoca da ona. siyasi dolaplar çevirdiğini.yerlilerin başlanna gelenler üzerine. Hoca'nm da. hâlâ saraydan neden çağırılmadığım düşünüyordu. bostancılar hemen üşüşüp köpeğin ağzından tavşanı aldılar. birbirine denk iki | yavru doğurduğunu. Hoca'nm eski Müneccimbaşı'nm kitaplarını elde ettiğim duyduğunu. sanırım bitirmeye cesaret edemedi hiç. Çocuk hemen hayvanı inceletti. ilk iş olarak da Paşa'ya lanet okudu. Padişah'm çevresinde toplandı. aralarında yeni Müneccimbaşı Sıtkı Efendi de olan kalabalığı Sultan susturmuş. Akşam. "Gerçek eskiden böyleydi. Kösem Sultan'ı ağzından burnundan kan gelene kadar boğup öldürmüşler. bilimden başka bir şeyle ilgilenmediğini söyleyerek. ama sonra çok pişman oldu bundan." Sultan hiç sordurtmadığı için." dedi Hoca. Sonraki ay. evde bilimden başka bir şeyle ilgilenmeyeceğini. Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin boyundan büyük işlere karıştığını. Hoca. Hoca'nm sözlerinin kulağına küpe» olacağını söylemiş. "Şimdiyse her şey üç boyutlu. tavşan gene kendini suya attı. ayırdıkları bir tilkinin acıklı sonunu seyrederlerken. Paşa. Sonra. üzerinde ciddî bir yara olmadığını görünce sevindi. bu görevi almasını hiç istemediğini. Sultan'm hiç beklenmedik yerden düşmanları çıkacağını. Müneccimbaşılığm uğursuz bir iş olduğunu. aslanının biri dişi biri erkek." diye izin vermedi. Padişah'a ulaştırmasını istediği risaleleri vermiş. Ama yabancı bir köpek öte yakadaymış. altı bacaklı öküzleri. seyrettik: Tavşanın teki arkadaşlarından ayrılıp kendini suya atınca herkes onu izledi. olup biteni. kalabalıktı. muvakkithaneye gelen . Ava çağırdılar sonunda. gerçek gölgeli. baksana. iki başlı yılanları daha anlaşılır kılmak için çağırdığımız minyatür ustasının çizdikleri ikimizi de memnun etmedi. Düşmanlan. sonunda nasıl İspanyol gavurları tarafından kazığa oturtulduğunu da yazacağım söylediği bu kitabı. hattâ Padişahla tavşanı bir tutan bu yorumu kötülemeye kalkışmışlarsa da. Padişah'm huzuruna getirdiler. Nü çevresindeki çayırlarda rastlanan mavi i kanatlı boğaları ve pembe kedileri sormuş. çok sevdiği ve bilimine güvendiği Hoca'nm da bu yüzden. daha da kötüsü. ben. Padişah "tavşan azat olsun. ama köpek yetişip yakaladı onu. ölüm tehlikesinden sözeden. can havliyle kendini savunmasını ve arsız tazıların küçük parçalara . sıra kendisine geldiğinde. ya da. uzaktan seyretmeye. şimdi onun boş kalan yerinde gözü olmasından kuşkulandığım.. bunun o göreve gelenlerin hepsinin sonunda öldürülmelerinden. hayvanlara ve ava düşkün bir çocuk kralın bilimle ilgilenmediği için. Kâğıthane deresi kıyısındaki Mirahor Köşkü'ne gittik. yüze yüze karşı kıyıya geçince bostancılar oraya da köpek salmak istediler.

Bu yakınlığı. saraya girip çıkan uzak tanıdıkların hiçbirinin ağız kokusunu çekmeye hazır olmadığını söylediği için masanın üzerinde duruyordu. Padişah'm sözünü verdiği dirlik. ebced hesabı ve başka yöntemler kullanarak dünyanın geleceği konusunda alçakgönüllü gözlemlerde bulun-fc muştu: En sonunda. Hoca. yıldızlar da aptallara metelik vermiyordu. Bir daha da ölümünden başka haberini almadık. Hoca'yı ancak bahar başında çağırdılar. Amerika'daki kırmızı karıncalardan sözederek yeni bir karmcanamenin düşlerini kuruyorduk. yeni bir tahrir yapıldığını söylemişler. sarayda. Padişah» övgü sözlerinden sonra. boş geçirdiğim günlerin sıkıntısıyla. her sözünden kendisini uzun zamandır düşündüğü. İki ayını. ama Sultan'm bu tehlikeden sağsalim kurtulacağını da öngörmüşmüş Hoca. komşusu Bahattin Efendi ölecekmiş. Hoca. ya da küçümser gibi yapmaya üşeniyordu. İş kehanete kalmadan. bir ara kozmoğrafya kuramını yeniden ele almayı düşündü. Hoca'ya. Bazan da. tuhaf ve korkutucu bir kararlılıkla sözediyordu artık: Kapağını açıp içine bakabileceğimiz sandıklardan. "Ya devlet başa. Kafalarımızın içinden. çizdiğim mor çekirgelere. rasatların doğruluğunu denetlemeye harcadı. Beni küçümsemiyordu artık. hangisinin Takiyüddin'den. ama Valide Sultan razı olmamış. dirlik beratı için yaz sonunu beklemesini söylemişler. malını mülkünü alıp Erzincan'a sürmüşler. hiçbir şey olmadı. Ertesi bahar ise. hangisinin de el-vazısı kötü kâtibin dikkatsizliğinden kaynaklandığını çıkaramadığı için. Kış geldi. Onu da boğduracaklarmış. sayfalarım açar. Hoca dirliğin gelirine güvenerek bahçeye küçük çapta bir rasathane kurmayı tasarladı. Hoca'nın bu tehlikeyi öngördüğünü söylemiş. bunu söylerken benden bir şey öğrenip öğrenmediğine ne kadar karar vermişti. hemen sözü babaannesinin kumpasına getirmiş." diyecek gibiydi. odanın içindeki dolaplardan sözeder gibi konuşuyordu. sonra umutsuzluğa kapıldı. Ondan öncekiler ve ondan sonraki birçokları gibi o kışı evde geçirdik. bir erkek çocuğu olacak. ' larından. bir de. ama sonunda. hangi yanlışın kendi ucuz araç56 .memesi gibi. dört kızdan sonra. diye 55 4 m® i «s* meraklanirdim: Neydi düşündüğü? Hayvanlar üzerine uzun bir risale daha bitirmiştik. günahsızı günahkârdan ayıran bir veba çıkacak. ama Paşa sürgün edildiği. Hoca çıkmak zorunda kalmış. kitaplar arasında kuzu kuzu oturuyor. poyrazın kapısından bacasından girdiği evin alt katında sabaha kadar oturur konuşurduk. . yerleştireceği araçların maliyetini hesapladı. Sinirini daha da bozan şey. ne de saraya yakın bir çevreden kimsenin onu aramamasına bağlıyordum. Hoca'ya uygun bir yerde bir dirlik verilmesini buyurmuş. aramızdaki benzerliği benim kadar gördüğünü düşünürdüm. Sonbaharda. artık kimseden korkmadığını söyledi. bana bakarken kendini görüyor artık. her hareketinden. üstelik aptalların yıldızlara metelik ver. Hoca. bu kehânetleri okurken önce eğlendiyse de. ne saraydan. kapalı günler başladı. ama umutsuzluğa kapıldı: Rasathane gerekiyordu. okula gidiyor. Hoca'nın dediğine göre. Beklerken. işi öfkeyle bıraktı. ama çevresindeki aptalların baskısıyla aramadığı anlaşılıyormuş. kimseye de on paralık minnet borcu yokmuş. altmışlık usulle hesabedilmiş trigonometrik çizgi cetvellerinin arasına. Padişah. kitabın önceki sahiplerinden birinin sıkıştırdığı vezinli kafiyeli mısralardı. uçan balıklara bakar. Soğuk gecelerde. kötü bir elyazısıyla çıkarılmış bir nüshasını bulmuştu. bilmiyorum.aptal dostlarının dedikodularından öğreniyor. kazılacak kuyunun boyutlarını. ama bu sefer çabuk bıktı: O sırada bir sahafta Takiyüddin'in yaptığı rasatların sonuçlarım toplayan kitabın. canına kastedenlerin çığlıklarını işitirken hiç korkmamış çocuk. aklına tavşana dişleri işlemeyen hain köpek gelmiş çünkü. Kitap sahibi. . ne yaz sonunda bağlanabildi. bir gün Paşa'nm azle-dildiğini öğrendik. ama evimizde. Padişah'm bu satırları okuyunca ne düşüneceğim merak ederdim. ya kuzgun leşe. Arada bir. Çocuktan da. O gece. anasından da çekinmiyormuş artık. başka hiçbir yere çıkmıyordu. ne de kışa doğru. Çocuk onu görünce çok sevinmiş.

Sanki evle birlikte anıları da eskimiş. Bitirip bitirmediğini bilemediğim bu kitabı. daha sonra Padişah'a anlattığı o gök kuramını hiçbir şekilde kabalaştırmadan heyecanla tekrarladı. içindeki astronomi tutkusunu yeniden alevlendirmişti çünkü. benim nasıl bulduğumu öğrenmeden yazabilecek cesareti olmadığım biliyordum. saraydan beklediği ikbalin işaretlerini alamadığı için. bilime aldırmadığı için kazığa oturtulan zavallı bir çocuk 57 kralın hikâyesi önceden de vardı. kasabaya bir saatlik yoldaki iki köyün gelirini birleştirmişler. günbegün keyifle seyrettim. çocukları. Bu arada. kafalarının içinin neden öyle olduğunu bilip ona göre düşünmekten! Aynı şeyleri umutsuzluktan tekrarlıyor diye düşünürdüm. "onların. düşündüklerini. Böylece. zillerini tamir edip. sonra da o sırada yazmaya çalıştığı şeye olan güvenini yavaş yavaş yitirdiğini. nereden aldığını anlayamadığım bir umut ve güçle. o bilgi gözlerini yerleştiren ötekilerin düşüncelerini öğrenmek istiyordu asıl. Benden Az-tek'lerin sonunu. hatta düşünüyordu da. ya da akıl yürütmek değilmiş: Köyde ve Gebze'de tanıdığı en akıllı gençleri. Zaman boşuboşuna akıyor. Padişah'ı avucunun içine alacakmış. Hissediyordum. tek bir soru bile sormadan evlerine dönen kalabalıktan ve astronomiden umudunu son defa kesebilmesi için. Kendi çalışma odası haline getirdiği. Cortez'in anılarını dinlemişti. bundan önceki yılların gelirini öğrendi. Padişah'm sorduğu sorulan cevaplıyordu. pek de bir işe yaramıyordu. sonunda Hoca dirliğe kavuştu. Bu amaçla yepyeni bir kitaba başladı. Eve döndüğünde. önce kendine. Geceyarısı. yıllar önce Paşa'ya. çirkinleşmişti. bu soruyu bana cesaretle sormasını ne kadar çok bekledim! Ama sormadı." bana bütün o bilgileri öğreten. ama Hoca burada geçirdiğimiz ayları. ona duyduğum kini arttırmıştı. dahası biliyordum yazamadığını. seziyor. kafamın içine o kutuları. dirliğin hesaplarını çok daha basit ve anlaşılabilir bir biçimde gösteren bir defter tutma usulü bulduğunu ilân etti. Ama özgünlüğüne ve yararlılığına kendisinin de inanamadığı bu buluşuyla yetinemedi: Eski evin arka bahçesinde göğe bakıp oturarak bomboş geçirdiği geceler. insanın en kolay etkileneceği çağmış bu. bir rastlantı sonucu. çatlayan bir aynanın. az da olsa saraya çağrılıyor. aklında. Ama Köprülü Mehmet Paşa'mn başvezir olmasından önceki yaz. ama o günlerde birden beni olağanüstü bir mutsuzluğa iten yurt özlemim. yağlayıp. araçlarıyla ve masalları ve silahlarıyla onları yenip kendi düzenlerine boyuneğdiren namussuzlardan sözediyordu o sıralar. beni yollayıp İstanbul'dan getirttiği modeli. hem de kendi istediği yeri seçerek: Gebze yakınlarındaki iki değirmenle. Düşüncelerini bir adım daha ileri götüreceğini sanarak. Onlar bu durumda ne düşünür acaba? Bana sormak için can attığı. İyi insanlar uyuklarken toplarıyla. arka bahçeye onlar için kurdu ve bir akşam. ama yazamıyordu. durup dururken tuzla buz olan vişne suyuyla dolu kan rengindeki bir sürahinin neye yorulması gerektiği ve en son yazdığımız risaledeki hayvanlar üzerine. merakımı bastırdım. en 59 yüksek ilmi öğreteceğini duyurarak eve çağırdı. ucuza bulduğu için okuduğu ciltlere yırtık kötü kitaplardan ve benim anlattıklarımdan yola çıkarak yaratıcı zekâsının vardığı sonuçlan merak etmez görünmeyi başardım. ama soramadığı buydu işte! Gururunu ayaklar altına alıp. bir ara ben de cesaretlendirdim onu. Köylere birkaç kere gidip denetledi. marangozdan getirdiğim masaya nefretle baktığı günleri unutmuştu. Yassıada açıklarına düşen yeşil bir yıldırımın. yaptırdığım masamıza oturuyordu. üzerinde geçmişte kalan hiçbir şeyle ilgilenmeyecek bir sabırsızlık vardı zaten. gözlem yapmak. çocuğun buluğ çağma girdiğini söylerlerdi. yukarıdaki küçük odaya çıkıyordu. Onu kendine inanmaktan alıkoyan. Hasat zamanı Gebze'ye gittik. boş olan eski evi tuttuk. . küçümser gözüktüğü benim basit düşüncelerimin eksikliği de tam değildi: Benim gibilerin. dedikodusunu muvakkithanedeki dostlarından duyduğu Tarhuncu Ahmet Paşa'mn etkisiyle de. ama niyeti. önce benim ilgilenmemi bekliyordu. yeniden o "aptallar" nakaratına döndü. bir süre sonra bırakıp. Padişah'm buluğ çağı. onların neden öyle aptal olduklarını anlamaktan geçiyormuş. ama kapanıp yazdığı şeyleri uzun bir süre sakladı benden.beklemeliymiş. Yapılması gereken asıl bilim.

evin içinde bir odadan ötekine girip çıkarak. Ama. Boşlukta.ertesi sabah kapımızın önünde. tıpkı kendi kendilerine oyalanamayan bencil ve aptal çocuklar gibi. saraydan aldığı iyiye yorulabilecek bir haberi. yılgınlığıma rağmen onu duyduğum öfke ve nefret gücünden hiçbir şey kaybetmediği için beklediği sözü söylemezdim. belki de yokluğumuzda bizi aramıştı da o. her mevsim yaşadığımız başka bir mevsimin bıktırıcı. sinir bozucu bir tekrarıydı: Aynı şeyleri acı ve umutsuzlukla yeniden görüyor ve adlandıramadığımız bir yenilgiyi boş yere bekliyorduk sanki. . gene arada bir kendisini evlendirmeye gelenlere. bayağı kitapları orasından burasından öfkeyle karıştırdıktan sonra. arada bir saraydan çağırıyorlar. benden oyalanacak bir eğlence. beni de farkeder diye düşünüyordum. her perşembe öğleden sonra muvakkit. Ahşap evi tıkır tıkır tıkırdatan bu sonu gelmeyen sinir bozucu gezintilerin arasında bana uğradığı zaman. gene sabahları öğrencileri görüyor ı 60 ve dövüyor. ya da söylediği şeyin en bayağı yanını hemen ortaya çıkararak heyecanım söndürürdüm. bilim diye tutturduğu şeyin de uzun boylu üzerinde duracak sabrı ve umudu kalmadığı için oyalanamıyordu da: Yeni bir düşüncenin heyecanına bir haftadan fazla dayanamıyor. Gene. Ama. ya da isyancı Abaza Hasan Paşa'nın ezildiğini bana söylerken. bunların en son ve geçici başarılar olduğunu ekliyordu. gene. Mutsuzluğunu daha da arttıran şey. hasattan sonra elimize geçecek üç beş kuruş için boş yere fırsatı kaçmyorduk biz. kendini oyalayacak yeni düşünceyi de bu boşluğun içinde buldu. Ama bu yenilgisini de fazla büyütmedi: Elbette. muvakkithaneye devam eden dostlarından ayrıntılarım öğrendiği Köprülü Mehmet Paşa'nın zaferleriydi. şimdilik onların anlamaları da gerekmiyordu. cesaretlendirmek istiyordum çünkü. serdiği yatağına uzanıp çevresindeki elyazmalarını. Donanmanın Venedikliler'i yendiğini. içinden hâlâ ılık bir kan sızan okunmuş bir koyun yüreği bulmamız yetti. belki de hiçbir şeyin üzerinde ayrıntılarıyla duramayan aklı kendi sabırsızlığının dışına taşamadığı için. o zamanlar kendini onlardan ayırmayı da yeni. Her gün.\ yorlardı. saatlerce tavana bakarak bekliyordu. o günlerde vaktini. ya da direnip arkasından giderse dişe dokunur bir sonuca ulaştırabileceği yeni bir düşüncesini işittiğimde. gene odasına kapanıyor. bir kattan öbürüne çıkıp inerek. kısa bir süre içinde aptallarını hatırlayarak her şeyi unutuyordu. bu ilmin ayrıntılarına inecek gücü ve isteği toplayamıyordu. umutsuzluk içinde kıvranışını seyretmek hoşuma gidiyordu.j hanede bilim dostlarıyla buluşup konuşuyor. alttan alarak birkaç cümle söylediği zamanlar da söylemezdim istediği sözü. Benden bir cevap alabilmek için gururunu kırıp. yakında ahmaklığın ve beceriksizliğin çamuruna gömülecek olan sakatın son kıpırdanışlarıydı bunlar: Birbirini tekrarlayarak bizi daha da çok yoran günleri değiştirecek bir kötülük bekliyordu sanki. Ama kendisinin onlardan başka olduğuna da inanmaya başlamıştı. bu sefer azıcık kararsızlık geçirirse de direniyor. kafasını hiçbir konuya uzun uzadıya veremediği için. Bozcaada ve Limni'nin geri alındığını. aklına gelen şey benim de ilgimi çekmişti. geçirdiğimiz aym. pencerelerden boş boş bakarak geçiriyordu. her ay. O zaman. artık sevmediğini söylediği o müziği dinlemek zorunda kalıyor. sonraları. bu arada. İstanbul'a döndük. burada. bir öncekinin. Artık. kendi kendine kalabildiği için belki. İşlerimizi yoluna koyup. gene aptallarına duyduğu nefretten bazan boğulacak gibi oluyor. bir düşünce ve umut sözi beklediğini bilirdim. yeni öğrendiği için. düpedüz içsıkmtısmdan doğdu. belki. gene kadınlarla yatmak için. Üstelik. dünyanın ve yıldızların nasıl döndüğünü anlayacak olan onlar değildi. ya duymazlıktan gelirdim. . Zaten şimdiye kadar düşündükleri yetmez miydi onlar için? Üzerlerinde bu kadar kafa yormaya değer miydi? Bu kadar öfkelenmeye? Belki de. eskisi kadar i düzenli olmasa da. 61 iW* Aydınlatıcı olan ilk heyecan. o akıllı gençlerin en akıllı gözükenini de kâhya tuttuktan hemen sonra. anlaması gereken artık buluğ çağını bitirmek üzereydi. Ondan sonraki üç yıl en kötü yıllarımız oldu.j suya sabuna dokunmayan yorumlar yapmasını bekli. ona cevap da verdim.

onların bunu sorduğunu bilmeden kendi kendine sormuş o. ikimizin de hayatında. Beni zehirleyip öldürmekle tehdit ettiği için değil. bu sefer. devam etmemi istiyordu. işin üzerinde durması bile. ama sonra gülümsedi: "Demek. çok sorulduğunu. çünkü. ben susunca sabredemedi. ben benim. bu boşlukta delireceği geldi. uyuşuk bir tavırla aynaya bakmasını söyledim. her gün daha çok sorulduğunu ekleyiverdim. O zaman. onu cesaretlendirmek isteyerek cevap verdim. inanmadan hemen söyledim: Ne olduğunu insan ancak kendisi düşünebilirdi. orada. bensiz hiçbir şey düşünemeyeceğini yüzüne söylemek geldi içimden. ama. söyleyiverdi: "Ben benim. Hoca." dedi. tabii. sıradan insanların evleri de. Bunu söylerken aklımda bu sözümü dayandıracağım hiçbir örnek. çünkü devam etsin istiyordum bu sefer.Bir akşamüstü evi tıkırdatarak gezinen ayak sesleri odama girip. ama bir tek bundan değil. ama onun türküleri başkaymış "Benimki hep aynı nakaratı söylüyor. Öfkelendi. gerçek bir şey olurdu: "Ne yapayım yani?" dedi sonunda çaresizlikle. ama cesaretim yoktu. Niye kendisi olduğunu bilmediğimi söyledikten sonra. Belki. 64 hem de. belki de. Hayır. Söylediklerime kelimesi kelimesine inandığını düşündüm. Bu nakaratın nedenini değil. hiçbir şey yoktu. halim yokmuş. kardeşlerimden de biliyordum. gerçekten hayran da olurdum ona. merak ettiği o sesin bu sözü neden söyleyip durduğuymuş! Cansıkmtısmdan." dedi sonra tuhaf bir edayla. Ama bu keyif bana pahalıya patladı. bu sorunun. aynaya mı bakayım?" dedi alaycılıkla. onlar arasında. ah!" Az daha bir kahkaha atacaktım. sabahtan akşama kadar aynalara bakıyorlar!" Ülkemde bıraktıklarımla ilk defa alay ediyordu. Düşünmesi için sustum. Tekrarladı: "Aynaya mı bakayım?" Birden öfkelendim. cesaretim değil. konuyu yeniden açtığımda. kapıyı vurup çıkarken bağırdı: Ben aptalmışım. Bana düşen. yalnız kendimden değil. sözü gene "onlara" getirmek istediğini görünce oyunu sürdürmek istedim. Hoca'nm kendi kendine hiçbir yere varamayacağını düşündüm. prenseslerin. Üç gün sonra. basit bir içgüdüyle. aklıma. anlamını düşünmesi gerektiğini söyledim. belki. Öfkeyle canını yakacak bir söz aradım. nasıl olursa olsun. ben ona bu konuda yardım edemeyeceğim için iş ona kalıyordu da ondan. onun da gülmesi gerekirdi. onun . Bu 63 â V sözümde bir alaycılık bulmuş olacak ki. oyundan hoşlanacağını sezdiğim için. gülmüyordu. ya da saçma sonuçlan olduğunu . ben de umutsuzluk ve korkaklığın cansıkmtısmdan onu izleyerek kurtulurdum. düşünmeden. Bunu farketmesini istedim. yalnızca. duvarlara dikkatle asılmış aynalarla doluydu. ama Hoca'da bu işi yapacak cesaret yoktu. soruyu istediği gibi cevaplamak istemiştim. soyluların sarayları değil. Onların aynaya baktıklarını. hem bu gülünçlüğün. öfkelendi: O da biliyormuş bunu. ölümünden önce onun da öyle bir şarkıcısı varmış. günlük ve olağan bir şeyden 62 sözeder gibi bana. hiçbir düşünce yoktu. Hoş bir şakaysa bu. ama öğüt verir gibi demedim bunu. sürekli bana şarkı söylüyor. Şaşırdı. Bana merakla bakıyordu. demedim tabii. "Niye benim ben?" dediği zaman. "Sanki kulaklarımın içinde bir ses. onların ne yaptığı da kendisine vız gelirmiş. bu sefer. Nakaratın ciddiye alınması gerektiğini söyledim. kendimi tuttum. bunu yaparsa. buradakilerin yaptıklarından çok daha fazla aynaya baktıklarını söyledim. açıkçası. Suratının istediğim gibi acıyla çarpıldığını görünce keyiflendim. o sırada umut vericiydi. öyle düşünüyordum: Bencil çocuklarda görülen cansıkmtı-sının böyle verimli. Yalnız kralların. Ama rahatlamış gözükmüyordu. biraz utanır gibi oldu. tekrarlamamı istedi: Demek onlar bu soruyu soruyorlardı? Gülümseyerek kendisini onayladığımı görünce hemen öfkelendi: Onlar soruyor diye sormuyormuş bunu. özenle çerçevelenip. ama gülünçlüğün eşiğinde olduğunun da farkındaydı. "Yani ne yapayım. "Hangi işte?" diye sordu beni şaşırtan bir merak ve saflıkla. hem de nakaratın anlattığı şeyin farkında olduğumu göstermekti. durup durup kendilerini düşündükleri için de bu işte ilerlemişlerdi. Niye ben olduğumu düşünmesini söyledim. Kulağın dibindeki bu şarkıcı ona rahmetli babasını hatırlatmış. kulağının dibinde o türküyü söyleyen kendisinden başka biri değildi.

üstelik. yazmak istediklerini peşinen onaylamamı bekliyordu. Bunun üzerine. ama umut verici bir gelişme yoktu hiç. odaya kilitlenmekten korktuğum için hayâllerimi yazmaya devam ettim. o gülünç nakaratı yeniden ve daha yoğun olarak işittiğini söylü67 yordu.gösteremediğini söylediğim cesareti. Onu hazırlamak için. insanın ne olduğunun kendisinin düşünebilmesi de bir şakaydı. Rüyadan istediğim gibi etkilendiğini görünce. esir düşene kadar yaşamış olmam gereken iyi kötü ne varsa düşledim ve yaşadım: Sonunda da bu işten zevk aldığımı farkettim. O yazmaya başlayınca. benimle aynı masaya oturmak isteyeceği aklımda yoktu hiç. bundan fazlasını Hoca benden beklememeliydi. herkesin düşünüp yazabileceği şeylermiş bunlar. öfkeyle söylediğim o gereksiz sözlerden sonra. Hem bu bitip tükenmeyen bekleyişten kurtulur. Empoli'deki çiftliğimizde geçirdiğimiz o güzel günleri anlatan birkaç sayfa yazdım. önce beğenmedi Hoca o yazdıklarımı. o günlerde. onun ölümünü ve benim öldü sanılıp onunla birlikte diri diri gömülme korkumu anlattım: Bunlardan hoşlanacağını biliyordum! Kısa bir süre sonra. iki ay içinde. HocaJbeni öyle bir zorlamıştı ki. işi şakaya vurmak istedim. aynaya bakılarak düşünürken yapılanların bu olduğunu sanı-yormuş. istediğinin bunlar olmadığını her söyleyişinde. göstermemi benden istediği için. Uzun bir süre sonra. bir şaka bile yaptı: Birlikte yazdığımız gibi birlikte aynaya da bakacak mıydık? Birlikte yazmak. kardeşlerim. ne olduğumu bir kâğıda yazmalıymışım. Birkaç cümle çiziş-tirdikten sonra çocuksu bir alçakgönüllülüğü hatırlatan bir gurur eksikliği ve merakla . sonra. Önce. daha önceden yazmayı kararlaştırdığım bir başka anıya. Hoca'nm da yazdıklarımı okumaktan keyif aldığını görünce onu bu işe çekmek için uygun bir zamanı kollamaya başladım. küçük. derken. ama ben üsteleyince merakla ve utana sıkıla deneyeceğini söyledi. orada herkesin yaptığının da bundan ileri olmadığım söyledim. Ama. birkaç gün sonra. Artık yazmak için. ama hatırlanması hoş bir yığın anıyı keyif ve acıyla yeniden kurdum ve gözden geçirdim. odaya kilitlemekle tehdit etti beni: Düşünüp. okuyucuyu inandıracağım bir şeyleri hayâl edip yazmak | zorundaydım. Ama bahaneydi bunlar. ilk sözüm öfkeyle söylenmiş bir abartmaydı. karanlıkta. Hoca da. Gülünç bulunmaktan korktuğu için. dahası. benim Hoca'da eksikliğini gördüğüm cesaret de bu olamazmış çünkü. bu işin nasıl yapıldığını ne kadar cesur olduğumu göre-cekmiş. çocukluğumdaki bazı deneyimlerimden sözettim: Hiç sonu gelmeyen uykusuz bir gecenin korkusunu. aynı anda aynı şeyleri düşünme alışkanlığını geliştirdiğimiz bir gençlik arkadaşıma duyduğum yakınlığı. yanılmışım. annem ve anneannemle birlikte. o sözleri onu kızdırmak için öfkeyle söylemiştim. Böylece. biraz nazlandı. bu türden. Hoca'nm beni zorlaması da gerekmiyordu. 65 Önce. çalışma ve düzen duygusunu birbirimize ancak böyle verebilirmişiz. biliyordum: Yalnız kalmaktan. Ama beni dinlemiyordu.anlatmaya cesaret ettim: Gövdem benden ayrılarak. bu tür yazının onun da denemesi gereken bir iş olduğunu ısrarla söyledim. tıpkı şimdi yaptığım gibi. Saraydan çağırıyorlardı arada bir. düşünürken tek başına olduğunu hissetmekten korkuyordu. bir rüyamı. bir başka hikâyeye geçiyordum. aynalara bakmak gibi. Boş kâğıtla yüzyüze gelince bana duyuracak şekilde mırıldanmaya başlamasından da anladım bunu. hem de aptallarıyla kendisini ayıran gerçek sınır çizgisini bulurdu. ama bu dediklerime inanmaz gözüküyordu: Cesaretimi kanıtlamazsam yiyeceğimi azaltmakla. Babam ve kardeşlerimle çıktığımız bir av sırasında karşıma çıkan bir Alp ayısıyla gözgöze gelip nasıl uzun uzun bakıştığımızı ve kendi atları tarafından gözümüz önünde çiğnendikten sonra yatağında ölen sevgili arabacımız için hissettiklerimi 66 okuyunca da aynı karşılığı verdi: Herkes yazabilirmiş bunları. belki de yitirdiğim o güzel günlere duymam gereken özlemdendi. ayrıntıları sevdirmeye çalışarak. Önce. yüzü gözükmeyen bir benzerimle anlaşıyor ve ikisi bana karşı işbirliğine gidiyorlardı. bunları anlatmayı neden seçtiğimi açıkça bilmiyordum. Masanın iki ucuna oturup karşılıklı yazmamız gerektiğini söyledi: Bu tehlikeli konular karşısında tembelleşmek isteyen akıllarımız ancak öyle yola girermiş. tembel kölenin aylak özgürlüğüne yeniden döneceğimi sanıyordum ben. Benim niye ben olduğumu anlamak için.

1 kasma geçti: Elinde kalan son parayı kitaplara verdikten f sonra uzun bir süre nasıl okumaktan başka bir şey yapmadığını. "Yakından Tanıdığım Aptallar" diye bir başlıkla sınıflandırdıkları üzerine birşeyler yazdı. onlardan kurtulmasının. 69 1 if» Birkaç gün sonra Doğu'dan getirtilen o pahalı ve temiz 1 kâğıtların üstüne. bir de üstüne o tür -kaba denilen cinsel kelimelerden birini kullandı burada. bir gece. sağda solda küçük kâtiplik işleri bulduğunu. Yor-ganaymış bu adam. Beni cezalandıracakmış. Annesi çalışkan bir kadındı. Kızkardeşleri dışındaki kardeşlerini nefretle anıyordu. uzun uzun kızkardeşi J Semra'yı anlattı. Böylece. bir ara bir tekkeye dadandığını. annesinin ölümünden sonra ona 1 haksızlık edildiğini. ama bütün bunların yazmaya değip değmeyeceğinden emin değildi pek. I 1 onu yıllardır göremediği için duyduğu üzüntüden sözetti. İlk başta. İlk kocasından biri kız biri erkek iki çocuğu vardı. Bana hakaretler etti. sübyan okulunda hocalığı da o bulmuş ona. iki günü uykusuz geçirdim. O sırada tanımış onu. ama. . Dışarda pis bir yağmur vardı o gece. sonra. Bunu ona söylediğimde öfkelendi. bir kere evlenmek üzere olduğunu yazdı. en becerikli. erkek kardeşlerin hepsinin aptal olduğunu düşünüyordu. Tabii. Bir ay süren bu yazı işinin sonunda. suratını ya hatırlıyor. aslında aptalın J tekiymiş. Dilinde ve tutumunda sevdiğim ve öğrenmek istediğim bir şey vardı. kısa bir süre önce Erzincan'dan ölüm haberini aldığımız Sadık Paşa'yı hatırladı. Babası çok erken 68 ölmüştü. hepsini yeniden yazmaya kalkıştı. ama bu başlığın altına ötekilerin neden o kadar aşağılık ve ahmak olduğundan başka bir şey yazamıyordu. onun iyiliğini ve kocasının kötülüğünü. Sonraları birçoğunu yaşadığım o korkunç gecelerden ilkiydi. zaten şimdiye kadar öğrendiklerim fazlaymış. hatırlamak istemediklerini boş yere t yeniden düşündürtmüştüm. kendisiymiş. şimdi. Ben onu aldatmış. yeni bir şey öğrenmemişti. ama oradakilerin J hepsinin alçak ve sahtekâr olduğunu gördükten sonra ayrıldığını öğrendim. pişmanlığa kapılıp bütün yazdıklarını yırttı. Bu tekke macerasını biraz daha | anlattırmak istedim. bu üslûbu ve hayat hikâyesini kendimin kılacağımı o zamandan sezdiğim için onu cesaretlendirdim. Sonra. seviyorum da. bir daha evlenmişti. ama öfkelendi: Bütün bu yazılar hiçbir yere ulaştırmamıştı onu. iki ay içinde. sonraları.yazdıklarını bana göstermeye başladı: Yazmaya değer miydi acaba bunlar? Tabii ki onu onaylıyordum. benim de karşısında oturup yazmamı istediği için. Bu soruna bir daha dönmedi. bir baş. masanın öbür ucunda oturuyor düşgücümü bile zorlamadan aynı şeyleri yeniden yazıp gözümün ucuyla onu izliyordum. hayâl gücüme dayanarak yeniden kurarken sevdiğim ayrıntılara kapılmaktan korkmuyorum hiç. kadınlardan da hiç sözetmedi. tabii ki. sonra. bilim merakıyla hemen gözüne girmiş. ya hatırlamıyordu. yazdıklarının yalan olduğunu söyledikten sonra. çirkin ayrıntıları bir gün ona karşı kullanmak için merak ettiğimi söyledi. "niye benim ben" diye î yazmaya başladı. Kardeşleri arasında en akıllı. hayatı hakkında onbir yılda öğrenemediğim kadar şey öğrendim. Sonradan Padişahla birlikte gittiğimiz Edirne'de yaşıyorlardı. eline geçen parayla İstanbul'a gel. bitirecekken bir iftiraya uğramış. en çalışkan ve en güçlü olanın da kendisi olduğunu öğrendim. niye ben olduğunu şimdi de bilmiyordu.ayrıntıları öğrenmek istemem 1 onu şüphelendiriyormuş. Gene de. İnsan. i ama ben bu konuyu merak edince şüphelendi. en dürüstleri de oymuş. Selimiye Medresesi'ne kabul edilmişti. Belki de. Sonra. Hoca'nm gerçek bir başarısı olduğunu düşünmüştüm: Kendini ayırabilmişti. Öteki kocasından ise dört tane erkek çocuğu olmuştu. her sabah. ama o kendini okumaya vermişti.I diğini. seçtiği hayatı sonradan benimseyecek kadar sevmeli. ama insanların ne kadar namussuz olduklarını anlatıyordu ki. Bu yüzden i 70 0 yazdıklarım ve kendi geçmişimi. yalnızca para istemek için arıyorlardı onu. Okumaya en meraklı kardeş. Son bir heyecanla. Benim yazdıklarıma artık bir göz bile atmıyordu. öfkeyle yazdıklarının hepsini yırttı.

71 ama her insan gibi elbette onda da olumsuz birşeyler vardı. Belki de. Hoca hatırlamaktan iyice bıkınca. ama bunun ne olduğunu kendisi de bilmiyordu artık. bunu sezdiğimi söyleyince öfkelendiğini gördüm. o da benim gibi olmak istiyordu.geçirdiğimiz ilk günleri hatırlatan bu ceza sözü. çünkü. Böylece. bana istediği şeyi yazmamı emrediyordu. ben de. O gün. bunda bir oyun payı olduğunu çok iyi biliyordu. İnsanın kendisiyle hiç mi hiç eşit görmediği birine duyduğu tiksintiyle karışık kötü bir duyguydu bu. benim yazdıklarımı okuduğu için. Sonra. iyice canımı yaktıktan sonra. Bu sefer. aklıma. Bir keresinde. ama sırrını ondan saklıyormuşum. korkak değildi. onunla adam yerine konmadığını bilen bir saray soytarısı gibi konuştum. Karşı koydum. Düpedüz vurmaya başlamıştı. "Artık bir şey yazmayalım. öyle olduğunu artık bana nefret etmeden bakabilmesinden de anlıyordum. herkes değil elbet. söz dinleyen uslu bir korkak olduğum için onu cesaretlendirdiğimi düşünürdüm. kötülüklerimi okudukça ve küçük çocuksu cezalarını arttırdıkça tuhaf bir güvene kapılıyordum ben: İlk defa onu avucumun içine aldığımı düşünmeye başlamıştım. o sırada aklıma kişilik özelliğim diye o geldiği için. Saraydan daha da az arandığı. Hoca onları. Ben biliyormuşum bunu yapmayı. Hemen masanın iki ucuna oturduk. Aklında o benzetmeden başka bir şey yoktu: Tıpkı aynada dışını seyrettiği gibi. Elbette. ölçülü olmaya çalışarak söyledi: Başkalarıydı kötü olan. Bana olan saygısını bütünüyle kaybetmek üzere olduğunu görerek korktum ve ilgisini ayakta tutmak için kendimi en ağır şekilde aşağılayan bir hikâye daha uydurdum. Benzetmenin işaret ettiği parlak şey beni de heyecanlandırdı. artık ölçüsünü kaçırdığı eziyeti arttırıyordu. Bunun üzerine. kendini tutamayıp tokat attığı da oldu. bir süre evin içinde aşağı yukarı gezindi. ötekilerin çoğu eksik ve olumsuz olduğu için böyle yanlıştı her şey. yarı alaycılıkla da olsa sayfanın başına "niye benim ben" diye yazdım. gittikçe artan merakını dür- . Astronomi çalışmalarına yeniden dönecekti. kötü. bunu kendisinin de bilmesi gerektiğini söyleyerek ona karşı çıktım. kendimi kardeşlerimden daha çok sevdirmek için kurnazca çevirdiğim dolapları. haftalardır ben kötülüklerimi yazarken. ama kendini tuttu." dedi. Hoca karşıma oturup bu sırrı yazmamı «beklerken. kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi. O sırada. o yalnızca seyrediyordu. kıskançlık yalanlarını. Bazan. Yazdığımı tutku ve keyifle okuduktan sonra Hoca öfkelenmedi bile. bana korkak olmadığını söyledi. Bir günahımı okuduktan sonra "seni namussuz. yeniden bana geldi ve asıl düşünceyi yazmamız gerektiğini söyledi: Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan. o an önemli olduğuna inandığım bir düşünce geldi ve söyledim: Hoca da kendi kötülüklerini yazmalıydı. Ben öyle yapmıştım. "Yazmanı istemiyorum. yalnızca. Gene de. Belki de sahipleneceğini sezdiği bu geçmişin kötülüğüne katla-namadığı için isyan ediyordu. o günlerde aklına neden takıldı bilmiyorum. karıncaların hayatı üzerine daha ciddi bir risale yazmayı düşünüyordu. bana acıdığını gördüm. düpedüz cansıkmtısmdan yapıyordu belki de bunları. Gittikçe daha derin bir kasvete gömülen evden çıkıp bir geziye. insan düşünerek beyninin içini de gözlemleyebilmeliymiş. ben önümdeki kâğıtları kendi kötülüğümün abartılmış hikayeleriyle dolduruyordum: Çocukluğumun küçük hırsızlıklarını. sonuna kadar kendi olarak kalmaya razıydı. onların üzerine giderse asıl kendini bulacaktı. başkalarının kötülüğünden yakman Hoca'nm yazdıklarını okuyunca. çekingenliğimi anlatan bir çocukluk anısını yazmaya başladım. cezadan ilk söze-dişinde direnmeye karar verdim. Hemen. belki de Gebze'ye gitmemiz gerektiğini söyledi. bu kadar kötü bir insan olmaya nasıl katlanabildiğimi merak ettiğini seziyordum. Küstahça ekledim: Hoca benden de kötüydü. çok kötü yanları olduğunu. Ama." 72 derken şakayla karışan bir öfkeyle sırtıma yumruk indiriyordu. ama." diye düzeltti sonra. Gene. karşıma geçiyor. o gülünç ve korkunç kötülük günleri başladı! Beni sandalyeye bağlayıp masama oturttuktan sonra. merakla ve beni şaşırtan tuhaf bir haz ve korkuyla okuduktan sonra bana daha da öfkeleniyor. gençliğimin cinsel suçlarını abarta abarta ve keyifle yazıyordum.Onunla. evet. o sırada. benden ve kendisinden başka ilgilenecek bir şey bulamayacağına artık kendisini inandırdığı için.

karanlık çöktüğü zaman okumak için canattığım o yazıların tek kelimesini görememiştim. Artık beni sandalyeye de bağlamıyordu. kendine güvenemeyen | bütün zayıf insanlar gibi . yalancıktan da olsa kendini suçlar gibi yapmak Hoca'yı şaşılacak kadar. yazdıklarını ¦ 74 bana göstermeden yırtıyor. onun gibi. bir gün işine yarayabilirdi bu bilgi! Sonunda. bunu benim aptal oyunlarıma kandığı için değil. Hem. artık köle ben değil de o. heyecanla gemiazıya almıştı. bir şey öğrenmek için yapıyorduk. benden-de utanıyordu sanırım. Kısa bir süre içinde. hemen! Ama merak da içine girmişti bir kere. Ertesi öğleden sonra onu işe devam etmeye kışkırtmak için. o gülünç "ben niye benim" sözünü sayfanın üzerine yazmaya bile üşendi. korkutuyordu. ya da onlara kimsenin inanmasına gerek de yoktu. o eve. Ama. aklma ilk gelen j şeyi yapıp masadan hemen kalksaydı. Birbirimizi sonuna kadar tanımak yeterince çekici bir iş değil miydi? İnsanın. sonra. üzerine sinen kokudan anladım. ama yıllardır biriken öfkem. bana gösterecekti o kötülük itiraflarını. Yazdığı şeyi. saldırıya geçmek istiyordum. benden dikkatle sakladığı o itiraflarından birazını okuyup onu dikkatle aşağılasam. kendine önceki günden de az güveniyordu. bana yönelik bir gösterişle takındığı o yapmacıklı suçluluk duygusu da çok sürmedi. günışığmın verdiği güvenle yeniden masaya oturdu. ama bütün günü yavaş yavaş başka bir insan oluşunu keyifle gözlemek için. belki de huzurunu} bozmadan kurtulurdu. ona küstahça cevap bile verdim: O kadar üzülmemesini. i Kendini suçlayan birşeyler yazıyor. Hoca'nın da gücü tükenmişti. bir gün önce kaybet75 tiklerini kazanma umuduyla masaya oturuyor ve akşam. onunla geçen ilk günlerimde bir yanılsamayla varsaydığım eşitlik duygusunu sonunda bulduğumu düşünüyordum. o bayağı kadınlarla yatmaya gitmiş. Ertesi gün. karşısında oturarak geçirdim. eğlenceli bir yalan arayan küçük şakacı çocuğun güvenini takındı. gece çok geç döndü. bu işi vakit geçirmek için değil. kendisi öyle istediği için yaptığını eklemeyi unutmadı. her seferinde kendine olan güven ve saygısını daha da kaybetmiş olarak. Benden tedirgin olduğu için masanın ucuna oturmam gerekmediğini de söylemişti. bana hakaretle bağırıp söylerken. en küçük ayrıntısına kadar tanıdığı birisinin büyüsüne. Bir saray cücesinin soytarılıkları kadar ciddiye aldığı bu sözlerim yüzünden değil. Akşam masadan kalktığında. Bunun belirtileri de vardı zaten: Arada bir kendisiyle alay edip etmediğimden i emin olmak istediğini seziyordum. böyle küçük oyunlarla yaralanmayacak kadar güçlü olduğunu söyledim. korkulu bir rüyayı sever gibi kapılacağım ileri sürdüm. hâlâ kendi sağlam dünyasında olduğunu gözümün ucuyla görüyordum. Oysa. evin kötü insanı ben değil de o olacaktı. Gece gene kadınlara gittiğini görünce acıdım ona. merakına ve benim gevezeliğime direnemeyip. | bana öyle geliyordu ki. elinde kalanların birazını daha masaya bırakarak kalkıyordu. çok memnundum. kötü olmaya alışacağını söyledim. tahmin ettiğim gibi. takınılmış alaycılık endişeye.73 tüklemeye çalıştım: Benim nasıl öyle biri olabildiğimi anlamak için Gebze'ye gitmeden. ben de kantarın | topunu kaçırmıştım: Hoca'yı kendinden biraz daha | şüpheye düşürebilsem. kendini o gün yazacağı kötülüklerin üzerine çıkarabileceğini sanarak. bana göstermeden karaladı. Tabii. bu boş güverf çok sürmedi. son bir kere. Belki de* benim bakışlarıma katlanamadığı için evden çıktı gitti. bu da iyi bir işaretti. işin ucunda. Sözümona. kendi de kendi kötülüklerine ilişkin birşeyler yazarsa ne kaybederdi ki! Üstelik yazdıklarının doğru olmasına. Böylece. Bunun çirkin bir gâvur oyunu olduğunu. Yaptığı şeye önce o kadar inanıyordu ki. Bunu yaparsa benim benzerlerimin nasıl birileri olduğunu anlayacaktı. Sonra. hepsi yırtılıp atılmış. İntikamımı almak. her sabah. oyun gerçeğe donuverdi. devam etti. Sonraki saatlerde ağır ağır çözülüşünü seyrettim. aptal dediklerinin neden öyle olduğunu anlamak vardı. ama kaybettiklerini bulma umuduyla yeniden başlıyordu. köleliğimin en keyifli günü oldu. ertesi gün deneyeceğini söyledi. kendine olan güveni o kadar zayıftı ki. Hoca'ya. Kendini hor gördüğü için beni hor göremiyordu artık.

Kendisini bu kadar hor görmesine yolaçan o itirafların neler olduğunu çok merak ediyordum. burada mutlu olmak istiyorsa Müslüman olmalıymış insan. başka. Mahallede tabutunu yüklenmiş bir topluluk görünce sinirlerim iyice bozuldu. ne de dokundu bana. tu-tuklaşmıştım. Namaz vaktiydi. hâlâ. dışarıda her şey o kadar olağan. gerekiyordu sanki. Heyecanla bizim mahalleyi sordum: Duymamış mıyım. "Seni seni. kimi zaman yaralar da patlıyormuş. pencerenin önünden geçen insanlar o kadar sakindi ki. geçmişimi inanılır kılmak için. Şehirde veba çıkmış! Bunu istanbul'dan değil de. Nasıl oluyor da. O günlerde. yakalanırsam hiç şüphelenmeden anlarmışım yakalandığımı. sudan kötülüklerden 76 oluştuğunu düşünürdüm. tersaneye gitmiş. kendi üstünlüğümü hiç olmazsa. kimi zaman ciğerlerden kan geliyormuş. küçük gündelik konularda benim düşüncemi daha çok soruyordu artık: Kıyafeti yerinde miydi. haberi nasıl duyduğunu sordum. hikâyemin ve düşlediğim hayatımın dengesini bozmayacak kadar Hoca'ya yakışacak kötülüğü bulamıyorum bir türlü. durup dururken ölüve77 renler çoğalıyor. Biri. ama kendi evinin nemli karanlığına kapanmadan önce. Yıllarca birikmiş kinimin heyecanıyla coşmuş olmalıyım. bir ateş bastırıyormuş. koltuk altlarında. Hoca okuluna gidince. insan yaşlılığında. Kiminin kulaklarının altında. öteki Osman Efendi kapısını yumruklar gibi çalmama rağmen önce içeri almadı beni. karnında şişikler oluyor." diyen o bakışla bakıyordu. bunu anlamak için hastalığın ateşiyle geçirdiği üç günü oluyormuş insanın. ayrıntıları öğrenmek istedim. hıyarcıklar çıkıyormuş. ama yumruk vuramıyordu artık. uşağına evde olmadığını söylettirdi ama dayanamayıp arkamdan seslendi. benim durumumdaki birinin kendine yeniden güven duyacağını tahmin edebiliyorum: Hoca'ya farkına vardırmadan bir keşif yaptırdığımı. kendisinin ve benzerlerinin pek kesin ve açık olmasa da zayıf noktalarını ortaya çıkardığımı söylemiş olmalıyım! Yalnız onun değil. simetriyi. rahat-1 lasın. ülkeme dönünce serüvenlerim ve Türkler üzerine yazacağım kitapların ayrıntılarını düşünüyordum. . vebanın varlığına inanmam için telâşımı benimle paylaşacak birini bulmam. sonra da azat kâğıdımı küstahça isteyecektim. hastalık belirtilerini sordum. Ama. sonra. kötü olduklarını kanıtlayarak onları yıkacaktım: Sanırım. cami avlularmdaki kalabalıkları görünce korkuya kapılarak hızlı hızlı eve döndüm. uzak bir şehirden sözeder gibi söylediği için inanamadım önce. Felâket anlarında insanın üzerine sinen o aptallık ve şaşkınlık vardı üzerimde. çocukları bahçesindeki elmalan yiyor. ötekilerin de canına okuyacağım günlerin uzak olmadığını düşünmüştüm herhalde. elyazısını güzel buluyor muydum. bir hafta önce ateşler içinde bağıra bağıra ölmüş. hastalık gerçek mi diye soruyormuşum. özgürlüğümü kabul ettirecek. belleğim rengini kaybetmişti. Ertesi sabah.benden onay beklemeye başlamıştı. yeni adıyla Mustafa Reis. bir hastalık olduğunu anlamışlar! Belki de veba değildir diye düşündüm. Şimdi. Gene de inanmak istemiyordum. Her mahalleden üçer beşer gittiğini ekledi. Bakmışlar ki. birisine. dediğimde. onu aşağılamayı alışkanlık edindiğim için itirafların birtakım basit. Oııbir yıl boyunca burada tanıyabildiğim İtalyan dönmelerini aradım. verdiği cevap iyi miydi. ne elimi sıktı. kendisinin de bir yumruğu hakettiğini düşündüğünden emindim. kendini iyice aşağılattıktan sonra. tavukları da duvarından içeri giriyor diye bütün mahalleliyle kavgalı olan duvar ustası. veremli gibi öksürerek ölenler de varmış. Ölçüyü ne kadar kolay kaçırabiliyormuşum! Bir sabah bana getirdiği bir haber her şeyi değiştiriverdi. sokaklara fırladım. kendi kendime de olsa. hikâyemi okuyanlar Hoca'mn benden öğrendiği kadar benim de ondan öğrenmiş olmam gerektiğini anlıyorlardır artık! Belki de. Hoca bana güldü: Merak etmemeliymişim. Mırın kırın edemeden beni serbest bırakacağını düşlüyor. tek bir satırım okuyamadığım bu itiraflardan bir-ikisini ayrıntılarıyla kurayım. 1 ne düşünüyordum? Umutsuzluğa kapılıp oyunu bı-I rakmasm diye kendimi bazan aşağılıyordum ki. Herkes onun vebadan öldüğünü yeni anlamış. Hoca'ya. korktuğumu söyledi bana. hâlâ Hıristiyanlıkta direndiğim için 78 korkuyormuşum! Beni azarladı. Geçmişimi de unutmuştum sanki. taşman o tabutları hiç görmüyor muymuşum? Sonra. hikâyelerde bile daha çok aradığı için böyle düşünüyorum şimdi. suratımdan anlamış.

gözlerini bozma pahasına saatlerce gökyüzünü izleyişinden.. Uykudan uyanır da akrebin üzerinizde gezindiğini görüp taş kesilirsiniz ya. Gerçi ilk günlerdeki kadar da sakınmıyordum kendimi. Hipokrat'dan. Ama sonunda. kozmoğrafya kuramı için harcadığı yıllardan. ölülerin kireçli kuyulara gömülmesi. . Yatalak bir kadın gibi bir odaya tıkılıp günlerce pencereden dışarıya bakmak sabrımı taşırmıştı. öfkesini daha 81 da arttıracağını bilirdim. ama bir rüyadaki gibi bağıramıyordum: Hoca'ysa. çünkü hastalık Allah'ın takdiriymiş. Ölümünden sakmabile-ceğimizi anlattım. Dönüp dönüp sözü karşılıklı yazdığımız kötülüklere getiriyor ve beni öfkeden çileden çıkaran bir kendini beğenmişlikle hep aynı aklı yürütüyordu: Ölümden bunca korktuğuma göre. Bu söylediklerine inanıp inanmadığını birbirimizi kaybedene kadar anlayamadım. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. ölümün yakınlığını bilmemesinden ileri geldiğini saf saf söyledim. o sıralarda karar Verdim. Bütün gün boyunca insanlara değdirdiğini söylediği ellerini. Birazcık alışacaktım da belki. Bunun üzerine. Hoca'nm korkusuzluk dediği şeyi öğrenemiyordum bir türlü. Pervasızlığından bir an korkmuştum. Benim sana inandığımdan çok. Hoca'nm da o kalabalık okula gitmemesi gerektiğini söyledim. "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Suçlu olduğun için korkuyorsun. ama sonra. bağırmak geliyordu içimden. yakınlarını gömdükten sonra kahvelerde toplananlara bakıp vebaya alışmaya çalışıyordum. dokunmak istemediğimi görünce keyifle yaklaşıp sarıldı bana. çok sonraları keşfettiğim bir alaycılıkla bana korkusuzluğu öğreteceğini söylüyordu.Hoca okuldan dönmüş. ya da İstanbul'dan kaçmaya çalışmak fayda-sızınış. sinirleniyordum. insanın öleceği varsa ölürmüş. kendini aptallarıyla aynı kefeye koyduğunu ve benden önce kendisinin öleceğini söyledim. Hiç kıpırdamadan beklerdim. gözleri umutla parlıyordu. çarşı pazar alışveriş eden kadınlara." Masanın iki ucuna oturup birşeyler yazmamız gerektiğini de o söyledi. cesaretle yazar göründüğüm kötülüklerimin üstüne çıkmış değildim hiç. Nedense. ona on yıllık çalışmasını hatırlattım. insanların birbirleriyle ilişkiyi en azma indirmesi. Niye ben olduğumuzu. masa başında konuştuklarımız. Korkiısuzluğun boş gururundan kurtulsun istedim: Heyecanımı denetlemeye çalışarak bütün tıbbî ve edebi bilgimi ortaya döktüm. Suçlarımı ortaya dökerken gösterdiğim cesaret basit bir arsızlıktan ileri geliyordu! Oysa. dükkânlarında iş gören esnafa. öyle işte! Parmakları benimkilere benzemezdi. En etkili silahımın bu söz olduğuna. eve kapanıp dışarıyla ilişkiyi kesmek. Arada bir evden fırlayıp sarhoş gibi sokaklara çıkıyor. Yazılmışsa orada da gelir ölüm bizi bulurmuş. Boccacio'dan aklımda kalan veba sahnelerini anlattım. Bu son dediğim. suçsuz olduğuna onu gönül rahatlığıyla inandırmıştı. ben. hastalığın bulaşıcı olduğuna inanıldığını söyledim.ama sözlerim beni daha da hor görmesinden başka bir şeye yaramadı: Vebadan korkmuyormuş. Beni korkak bulduğu için kendine olan güveninin arttığını görüyor. Aptalca inandığım bu açıklamadan tiksinerek onunla mücadele etmeye karar verdim. Yazdıklarını bana ilk defa gururla gösteriyordu. burnunu . "Korkuyorsun. vebaya yakalananlara dokunulmaması. aklına vebadan da korkunç şeyler getirmiş! Ertesi öğleüstü çocukların hepsine tek tek dokunduğunu söyleyerek ellerini bana doğru uzattı. Şimdi rahatlamıştı artık. asıl şimdi yazma-hymışız. Thukidides'den. bu yüzden de benim korkakça saçmaladığım gibi. Korkusuzluğunun. ama Hoca üzerime üzerime geliyordu. veba karşısında duyduğu derin korkusuzluk. geceleri bana doğru uzatıyordu. Neden korkuyorsun?" Bazan elini itip dövüşmek gelirdi içimden. gönül rahatlığından değil. ama bunun. Hoca'mn bu günlerde geçirdiği o kararsızlık en küçük kötülüğün üzerinde kılı kırk yararak dikkatle durmasmdandı. o korkulu oyunlar aklıma gelince kuşkulanmıştım da. okuduklanmdan utanmamı beklediğini düşününce tiksintimi saklayamadım ve Hoca'ya. onları soğuk soğuk üzerimde gezdirirken Hoca sorardı: "Korkuyor musun?" Kıpırdamazdım. korktuğumu. Niye korkuyormuşum? Günlerdir kâğıtlara yazdığım o kötülüklerim yüzünden mi? Bunu söylerken gülümsedi.so Veba hızla yayılıyordu ama. gene ötekilerin neden öyle olduğundan başka bir şey yazmadı. sen bana inandığın için korkuyorsun. halimi görünce sevindiğini sezdim.

yemeğini çömelip bağdaş kurarak değil.. merceklerle oynayıp tuhaf saatler yapmasını kimse iyiye yormuyormuş. rüyalarımızdan ikimizin geleceği için sonuçlar çıkardım: Hastalık bir kere bulaştı mı. ama konuğumuzun aklına Hoca gelmiş. o gün okuduğu benim mutluluk rüyalarını hatırlatıyordum. Ama bu söylediklerim değil. Sözlerim. Anlamla hareketin bir olduğu o düşleri. yalnız geceleri değil. okuldaki öğrencilerinden birinin babası. ormanın karan82 lığına girmeye cesaret ettiğiniz zaman onlarla dost oluyordunuz. bu rüyaların kendisini ölümsüz bilginin karanlığına çekecek şeytanî tuzaklar olduğunu sezmiyor değildi. hiç olmazsa. çerçevelerinden çıkıp aramıza da karışıyorlardı. bana soruyordu: Ne anlama geliyordu bu saçma rüyalar. babam ve ben. öğle uykularımda da sık sık gördüğüm mutluluk rüyalarıyla sayfalar doldurmuştum. Hoca'ya kendisinin de pek bir matah olmadığım sezdirmek istedi: O inanmıyormuş. ama gene de Hoca'nm rüyalarını merak ediyordu insan! Açıkça alay ederek dinliyordu beni. gâvurlar gibi masaya oturarak yediğini. bardağı başka bir şey taşırdı. ama istese bile dul kadın almayacağını söyledi. şiirli bir dille özene bezene kaleme alırdım: Evimizin bitişiğindeki ormanın ağaçları arasında yıllardır öğrenmek istediğimiz sırları bilen insanlar vardı. onun Hazreti Hatice'nin tırnağı bile olamayacağını söyledi. gölgelerimiz güneş batınca yok olmuyor. O sırada yazdıklarımı okuyunca. öğrenilmesi ve yaşanılması gereken binlerce küçük şeyi bir bir elden geçiriyor ye hiç de yorulmadan. kendi ölüm korkum azalmıyordu ama. Sonra misafirimiz baklayı ağzından çıkardı: Halasının kızı. arka bahçemizde işleri bizim yerimize gören çelik araçlar kuruyorduk. korkunun yalnızlığından kurtulduğumu sanıyordum.kitaplardan çıkarmadığı günlerden sözettim. vebadan sakınıp yaşamak varken. ama soruyu soracak kadar gururunu kırdığı için de pek üzerime varamıyordu. hastalığın Hoca'ya bulaştığını da söylemek zor değildi. Ben. Hoca'nm vebayla birlikte takındığı huzurun sarsıldığını gördükçe. şundan bundan uzun uzun konuştular.. benden önce kendisinin öleceğini. ama mahalleli. insanın bilimden de kaçamayacağı açık bir şeydi. Hoca. Bir gün. hem de ilk karı olarak aldığım hatırlattı» Hoca. misafirimiz Mu-hammed'in. Bahtsızlığımı unutmak için. o dul kadını işittiğini. evin uyuşuk kedisi gibi bir kenara çekilip dinliyordum. benim onun . teker teker bunların farkına varıyorduk. Bunun üzerine. kitaplara keselerle para verdikten sonra onları yere atıp içinde peygamberin adı olan sayfalann «4 üstüne bastığını. ama gene de. her şeyi unutmak için. Hatice'yi dulluğuna bakmadan. bana olan yitirilmiş saygısını yeniden istemeye istemeye bulur gibi olduğunu sezdim. yıldızlara bakmasını. o günlerde. anlatırken görüyordum. tıpkı vebada olduğu gibi. bu sefer. Tabii. ben onları gerçekten görüyor muydum? Böylece. gökyüzünü saatlerce seyretmekle içindeki şeytanı yatıştıramadığı için. Hoca. hem. temiz ve serin yataklarımızda huzurla uyurken. yalnızca oğlanlardan hoşlandığını. yıllar sonra birlikte Padişah'a yapacağımız şeyi. uyandıktan sonra. ben onun üzerine gittim. annem. yanda bıraktığı yazılarını. çünkü mahalleliden biliyormuş kendisini evlendirmek isteyenleri kabul ettiğini. kadınlardan değil. beklemediğim kadar kaba bir tepki gösterdi: Evlenmek istemediğini. biz. Bunun üzerine. Kendi halinde bir adamcağıza benziyordu. ama boşuna mücadele etmediğimi anlamıştım 83 bir kere: Ellerini bana yaklaştırdıkça. korkmayanların bilgisizliğini. her soruşunda kendisine olan güveninin birazını yitirdiğini bile bile. günışığmda yatağına yatıp evinin kirli tavanını seyrettiğini. bunu gece eziyetleriyle ödü-yordum. Hoca'nm düpedüz keçileri kaçırdığını söylüyormuş. Konuğumuz. Birçok isteyeni varmış şimdi. rüyalarda yaptığım resimlerdeki insanlar. eve geldi. tuhaf burunlu komşumuz. boşuboşuna ölüvermenin ne I kadar saçma olacağını söyledim. ilk önce ben ona yaptım. kocası geçen yaz sonunda aktardığı damdan düşünce dul kalmış. Hoca'ya. şüpheleriyle | birlikte cezalarımı da arttmyordu. söylediklerim onu meraklandırıyordu. üç boyutlu güzel insanlar olmakla kalmıyor. bizim mahallede oturuyormuş. alacağı malı kötüleyen tüccarın hırsıyla ekledi: Hoca'nm.

" dedi Hoca. çeşme başlarında | kuyruk olan geveze kadınlar. Misafiri savdıktan sonra. "Efkâr bastı. Sessizce yediğimiz yemekten kalktıktan ve rüzgârsız ve sakin bir karanlık çöktükten çok sonra Hoca: "Canım sıkılıyor. ama hâlâ çocuksu bir merakla bana bakıyordu. ya da öyle görünmekten duyduğu huzurun sonuna geldiğine karar verdim. Masaya oturalım. Ötekilerle aynı duyguları paylaşmaktan. hiç öyle pire ısırığı görmediğimi söylemedim. biraz sonra başka bir şey aklıma 86 geldi. ama Beyazıt Camii avlusundan arka arkaya çıkan tabutları görünce sinirlerim bozuldu. ama niye gösteriyordu bana? Yüzümü daha fazla yaklaştırmaktan korktum." Yaklaşıp dikkatle baktım. ramazanda oruç yediğini ve vebanın da onun yüzünden yollandığını söylüyormuş mahalleli. Tıpkı. ama hayâletimsi hayvanın adı dilimin ucuna bile gelmiyordu. gö-\ beğinin altındaki küçük bir şişliği. onları nasıl düşünüp özlediğimi okudum. Salgının gücünü yitirdiğine kendimi inandırmaya çalışıyordum. Artık evde durmamam gerektiğini seziyordum. Ama okulu ve arkadaşlarımı da çok seviyordum. Ertesi gece vebadan ölmekten korktuğunu' söyledi. geceleri gezen. "Öyle değil mi?" Parmağının ucuyla şişliğe dokundu. Tedirgin oldu. "Ne yazıyorsun?" Mühendislik okulunun ilk yılı bitip de tatil başında tek atlı bir arabayla evime dönerken nasıl sabırsızlandığımı yazmıştım. 8. Akşam yemeğine oturduğumuzda Hoca neşeli gözükmeye çalıştı. bir şey söylemedim. mahallelinin. ağaçlara çıkmışlar. Belki de bahçede hızla yeşeren otlar arasında gezindiğim için. ama görülmediği her şeyinden anlaşılan uydurma bir rüyaydı bu: Biz kardeşmişiz! Kendine. bizim ikiz kardeşler olduğumuz yolundaki dedikodusu için ne düşündüğümü sordu. rüya diye Hoca'nm yazdıklarını okuyunca onu kendimden de gülünç buldum. son zamanlarda unuttuğu "aptallar" nakaratını tekrarlayıp duruyordu." dedi. ama kendisinin de vebadan korkmadığını belirtti. bitip tükenmeyen kış gecelerini geçirmek için fal bakan iki bekâr erkek gibi. önümüzdeki boş kâğıtlara birşeyler çiziktiri-yorduk. kahvaltı ederken. ama. Hoca. çarşı pazar alışveriş edenlerle doluydu. bunu içtenlikle söylediğine karar verdim. Kısa bir sessizlikten sonra. o boş boş oturuyor gözünün ucuyla bana bakıyordu." Ancak böyle oyalanabiliyormuş. küçük. "Her yeri böcek sardı. ama nedense I aldırmadım. birşeyler yazalım. Hoca seslendi: "Gelip bir baksana şuna. yazdığı o rüyayı. Ama yazamadı. Karanlık çöktükten sonra. Ona son bir darbe vurmak için. Ben de . iri bir sıcak ülke böceği olmalıydı. masanın iki ucuna karşılıklı oturmuş. "Yoksa pire mi?" Sustum. ama aklımda gidilecek bir yer yoktu. Benim rüyalarıma özenerek bir rüya da o yazmıştı. vebadan korkmayanların bu herif gibi aptal olduklarını söyledim. büyükçe bir böcek ısırığı gibi. kızarıklığın iki gün içinde şişerek bir çiçek gibi açıp patlayacağını. Hoca bir öfke buhranı geçirdi. birden bir sır verir gibi fısıldayarak sordu: "Hep öyle mutlu mu yaşıyorlar orada?" Sorar sormaz pişman olacağını sandım. şakalar yaptı. bana ağabeylik etmeyi yakıştırmıştı. acele acele eve döndüm. ben geçerken artık susmuyorlardı. renkli | ayakkabılarını da aşağıda bırakmışlardı. Çok sinirliydi. "Böcek ısırığı. Nedense.5 İM İM r Hoşuma gitti bu soru." Mintanının düğmelerini çözmüş. Ben gönül rahatlığıyla yazarken. elini kolunu koyacak yer bulamıyor. ben de uslu uslu onun bilimsel sözlerini dinliyormuşüm. Eve kapanmaktan sıkıldığım için. gerçekten de böcek ısırığına benziyordu o leke. Odama girerken. Birşeyler yazmalıymışız. Gülünç buluyordum kendimizi! Sabah. bana takıldı. akşamüstü sokaklara 1 çıkmıştım: Bir bahçede çocuklar. lambayı yakıp ortasına yerleştirdiği masaya oturmamızı istedi. kırmızı bir lekeyi işaret ediyordu. hafif bir şişik. bu sefer gerçekten gördüğünü söyleyerek gece-J yarısı beni uyandırdı.ikiz kardeşi olduğumu. ama pek fazla da gururumu ok-| şamadı. Ertesi sabah. kırmızı bir lekeydi. Belki de doğruydu. Hem. tatilde yanıma aldığım kitapları bir su başında tek başıma okurken. itişip dövüşenlerle onları ayıranları keyifle seyredenler vardı. Hoca'nm acılar içinde öleceğini düşünüyordum. Bir bahane bulup güneş batana kadar bahçede kaldım. ama çok sürmedi bu. veba hıyarcığı kadar büyük ve geniş değildi. İki gün sonra. okudum.

"Korkuyorsun. Dedesi onlara hikâyeler anlatırmış. bilmiyorum. değil mi?" dedi sonunda Hoca. "Dokunsana!" dedi Hoca. bağırdı: "Gelsene diyorum!" Cezalandıracağı bir öğrencisi gibi korkuyla yaklaştım. annesinin babası midesinden hasta olduğu için. annesi bazan ağ-larmış. fenerinden ışık alan büyük bir kubbenin altında. Hoca uzun bir süre bu tedirginliğe dayandı. çok sevdiği için yanlarından kaçıp etrafı seyredermiş. annesi. Ama dedesi ölünce oraya bir daha gidememişler. bana dokunsana!" Dokunmadığımı görünce neşelendi. Hoca gene sustuğunda birbirimize yakın değildik artık. ama bir yerden serin bir esinti geldi. Oysa. bir hekim tavrıyla gözlerimi o şişkinliğe. Sonra. gözümün ucuyla odanın içinde gezinen gölgesini görüyordum. üzerine lambanın ışığı vuran göğsünü ve karnını dikkatle inceliyordu. dermiş. uzun bir süre çekilmemiş. emin misin. pencere kapalıydı. dönüp bakmak istiyordum da bakamıyor. Oda sıcaktı. ama hastaneyi daha. bazan kızıyla birlikte dedenin hikâyesini dinlermiş. çıkarsana üstünü!" Üsteleyince. çıkarılan bir elbisenin hışırtısını duyarak korkuyla döndüm. sonra." deyiverdi. yıkanmaktan nefret eden çocuk gibi gömleğimi çıkardım. birlikte yola çıkarlarmış. Bir keresinde akıl hastaları için çalman müziği dinlemiş. Şişkinliğin üzem rinde gezdirdiği parmaklarını yüzüme yaklaştırdı. Sabah. bir böceğin ısırdığını söyleyecektim. Görüntümden utandığım için bir adım attım. dedenin verdiği boş kabı alıp dönerlermiş. Abdullah Efendi'nin odasını buluncaya kadar bütün hastaneyi oda oda gezdirmişler ona. birşeyler mırıldanıyordum. sonra. güzel hastane yıllarca temizlene-nıeyen pis kokulu lanet bir çamurun içinde kalmış. ama bir yıl. "ne çıbanı bu?" Sustum. O da anladı. ama eve gelmeden önce. basit bir böcek ısırığından korktuğum için alay etti benimle. belki de beni ürperten aynanın soğukluğuydu.fısıldadım: "Ben mutluydum!" Yüzünde hafif bir kıskançlık belirdi. hastanenin odalarını dolduran kirli ve bulanık su. ne gölgeyi görebiliyordum ne Hoca'yı. hastalar yataklarından çıkarılmış. ama korkutucu değildi. masanın ortasında duran lambayı aldı. kimse görmeden yiyelim. bir ara. Hoca'yla kızkardeşini ve erkenden hazırladığı muhallebi kabını alır. kızarıklığa dikmiş. Masadan kalkmıştı. anlamasın diye. "Dokunmadan nasıl anlarsın. başımı yaklaştırmış. Tiksintiyle irkildiğimi görünce bir kahkaha attı. kimse görmeden yerlermiş. Sanki başka şeylerden sözediyordu. Hoca da hep." Yerimden kıpırdayamıyordum." O kelimeyi duymazlıktan geldim. daha yürüyemeyen öteki kardeşi komşulara 87 bırakır. bizi tuhaf bir kardeşlik duygusuyla huzursuz ederek birbirimize yaklaştıran bir sessizlik oldu. üçü ayaklarını suya doğru uzatarak oturur. ama çok sürmedi bu neşe. kaplar. annesi ve kızkardeşiyle Beyazıt Camii Dârüşşifa'sma giderlermiş. aynanın karşısına geçmiş. Korkmadığımı kanıtlamak için başımı daha da yaklaştırmıştım. arkama geçti. Sonra. Su kıyısındaki kavakların arasında bir yerleri varmış. "Sende yok mu bu çıbandan." dedi. Az sonra. yakındaki bir evin kaba kapısı düşüncesizce ve gürültüyle kapandıktan sonra söyledi: Bilime ilgiyi ilk defa o zaman duymuş. ama adı aklıma hâlâ gelmiyordu yaratığın. su sesi de olurmuş. kavak ağaçlarının gölgelediği kısa. bir keresinde yolunu kaybetmiş. akarsuyun sesi. bir kötülük bekleyerek endişeleniyordum sanki. 88 çekildikten sonra da. içinde tuhaf ve renkli şişelerle kapların pırıl pırıl parladığı başka odaları da gezermiş. üzerinde utançtan çok öfke vardı. Hoca severmiş o hikâyeleri. Belden yukarısı çıplaktı. ona bu yüzden yaklaşamadığıma inanmak istedim. haksızlığa uğramış birinin öfkesi. Çekine çekine anlattı: Edirne'deyken. Hoca susunca. ama eğlenceli bir yoldan giderlermiş. Önce. "Ölümden korkuyorum. oniki yaşındayken. daha önceden beni de bir kere bir yerde ısıran tuhaf bir böcek olmalıydı. Çıplak gövdesine bu kadar yaklaşmamıştım hiç. annesi onlara helva alırmış. ağlamaya başlamış. "Gelip baksana şuna. ama çıbandan korktuğumu biliyordum. hastalar ve onlara şifa veren o renkli şişeler. hoşlanmıyordum bu yakınlıktan. Tunca taşıvermiş. büyüyüp tek başına gideceğini düşlüyormuş. "Veba hıyarcığı diye korkuyorsun. "Allahım. . teraziler yüzünden.

şimdiyse. benden önce davranıp vebanın ve aynanın içindeki korkuyla oynayabildiği için onu. korkuyu yaşama] biçimi. etmek istediğini düşünüyordum: Kötülüğü bir anda. beni çekti. Sadık Paşa'nm kapısında beklerken onu ilk gördüğümde de bu duyguya kapılmıştım. Onunla geçirdiğim gecelerin en korkuncuydu. ama yanıldığını düşünüyordum ben: Kelimeler de aynıydı. o an ne düşündüğümü sordu bana. Bakışını aynanın dışına] taşırarak lambanın aydınlattığı yarı karanlık masaya. "Gel birlikte aynaya bakalım. o da yapıyordu aynı şeyi." Elini omuzuma koyarak yanıma geçti. elini yüzlerimizin üzerinde gezdirirken. üstelik ustalıkla. her şeyi beni denemek için yapıyormuş. olmam gereken birini görmüştüm. Ensemi] sıkan parmakları gevşemişti. Dünyayı benim gibi görebildiğini ileri sürdü. O zaman. Sonra. aklımda ondan başka bir şey yoktu.çerçevenin dışına çıktım. parmaklarını karnımda hissettim. Dertleştiği bir çocukluk arkadaşıydım sanki. az önce hareketlerimi taklit ederken yaptığı gibi. Sanki. boynumu. Anladım dediğini. "Senin gibi oldum ben. "onlar" nasıl düşünüyor. ama lambanın ışığında arsızlaşan o sakallı kafanın kanımı emmek üzere olduğunu düşündüm bir an! Demek ki. bu oyunu da bir yana . Kurtulmak için bir hareket yaptım. Bu sefer. ve benden çok kendisi heyecanlanıp coşarken. nesneler de. 91 Yalnızlığını hissettikçe kötülük yapmak istediğini seziyordum. tıpkı. "onlar" diyordu gene. yalnızca korkutmak için konuşuyordu çünkü. kaçmak istiyordum. Elim kolum bağlanmış. Arkama geçip. "Burada da yok. tutulup kalmıştım sanki." dedi. artık ne düşünüyorsam o biliyormuş.i 92 yamayacağım bu biçimin de.» bu oyun duygusundan da kurtulamadım bir türlü. ama aynanın karşısından j çekilmiyordum. çocukluğumda dinlediğim o korkulu hikâyeleri severmişim. Ama. j "Nasıl korktuğunu biliyorum artık. aynanın içindeki simetriyi hiç bozmadan. Yeni. ne biliyorsam o düşünüyormuş! Sonra. kendime ilişkin daha önce j düşünmediğim şeyleri sezdiğimi düşünmeme rağmen. "Yok sende. sanki benim. başkalan bizi birbirimize benzetirken de: Ruhumu ele geçirdiğini söyledi sonra. koltuk altlarımı. kendi korkusuyla oynamak için. yeni bir oyun olduğunu düşünüyordum. Ben sen oldum!". kulaklarımın arkasını da incelemişti. daha önce göremediği için söyleyemediği şeyleri. vebadan baştan beri korktuğunu ileri sürdü. öğrenmek için değil. Sadık Paşa'nın cellâtları beni öldürmek için götürdüklerinde de öyleymiş. herkesin söylediği o kocaman kafa gövdeme doğru eğilmişti. aynada görmeye katlanamadığını. bu bana çok açık bir gerçekmiş gibi geliyordu. bir daha gördüm ne kadar çok benzeştiğimizi.» şimdi söyleyebildiğini ileri sürdü. Parmaklarıyla ensemi iki yanından sıkıştırdı. Ruhumu zehirlemek için. olan tek şey korkusuydu. kendi isteği dışında. kafamın duruşunu. hiçbir şey düşünmediğimi söyledim. Ama korktum da. ama bugün yarısının doğruluğundan 1 kuşkum olmayan bu kehâneti saçma ve çocuksu bulmaya çalıştım. Böyle düşünürken. diyordum. onun da benim gibi biri olması gerektiğini düşünüyordum. aynanın karşısında takındığı bir şey. ben ona öğretiyorum diye. kötülük. böcek seni ısırmamış. o korkudan ben de payımı alayım diye. Ama o kadar korkmama. sandalyelere. nesnelere bakıp konuştu biraz. söylediklerini ve yaptıklarını ben de söylemek! ve yapmak istiyordum." dedi sonra Hoca. ama beni dinlemiyordu.] bardaklara. benimkine benzediğini. yıllardır gururlanıyordum ben. oysa tam tersini yapıyorum. Bakışımı da taklit ediyordu. ama korkunun merakıyla gözümü alamadığım dehşetimi de tekrarlıyordu: Arkadaşının sözlerini ve hareketlerini taklit ederek onu sinirlendiren bir çocuk gibi neşelendi sonra. hatırladım. Bağırdı! Birlikte ölecekmişiz! Ne saçma. yapmaya gönlü bir türlü razı olmadığı için de.. İkimiz birmişiz! Şimdi. diye düşündüm birden. kafasına bir şey vurmak istiyordum. ama nasıl bir şey olduğunu şimdi de açıkça ya. kıskanıyordum. ben olduğumu anlamak için: Aceleyle elimi saçlarımın içinde gezdirdim. ensemi| sıkıştırarak aynanın karşısında beni tutuyor. o tuhaf | benzerliğin büyüsüyle beni dehşete düşürmek isterken . o da değil.! ama büsbütün saçma ve çaresiz bulmuyordum onu:] Haklıydı. Sonra. diye düşündüm. aynada benim gövdeme başımı yaklaştıran Hoca'nm yüzünü yandan görüyordum." Baktım ve lambanın çiğ ışığı altında. Aklıma gelmesi bile gülünçtü. duyuyor! en sonunda anlıyormuş şimdi.

diye düşündüm. yere serili dağınık yatağına uzanmış. ölecekmişim. o ayrıntılardan. elimden bir iş gelmiyordu sanki. ölümden önce nasıl acılar! içinde kıvranacağımı anlattı. Ihlamur ağaçlarının içinde öterek hızla yer değiştiren serçelerden başka dışarıda hiçbir hareket yoktu. 95 . ben onu azat edecekmişim: Benim yerime geçen onun. aynadaki benzerliğimizi daha da korkunç yaptı. bu sefer. çekeceğim acıları I ve ağrıları anlatıyordu. çünkü kendi de söylüyordu bu "oyun" sözcüğünü. Bütün gece böyle sürdü. ben de onun. sıcak bir odada boğucu sözlerinin korkusuyla bunalan biri gibi değil. korkuyla yanma gittim ve pişman oldui hemen. Çocukluğum ve gençliğim konusunda ona anlattıklarımın hepsini. bir zamanlar. sinirlerim iyice gerildi. Eli karnının üzerindeydi. Hoca'nınki vebaydı. Padişah'ın aptallığından. O zaman. değilse. O benim yerime geçecekmiş. dinledim: O zaman. ama öte yandan da ağır ağır terliyordu. Bir yandan da düşsel ayrın-tılardaki tutarlılığa da şaşıyordum: Bunlar da olabilirmiş demek geliyordu içimden. nerede gizleneceğim aklımda hiç yoktu. ama bunun ne olduğunu söyleyebilecek gibi değildim. beni ona büsbütün inanmaktan alıkoyuyordu. Nedensel artık onun yalnızca bir böcek ısırığı olduğunu düşünül yordum. başıma gelenleri rüya görür gibi uzaktan seyretmekten başka.benim ne yapacağımı söylememi istedi. diye düşünüyordum. veba rnı olduğunu soruyordu. şimdiye kadar farkına var-i madiğim için hazırlıksız olduğum korku. belki bir gün. yıllardır özlemle düşündüğüm eski dünyamda yaptıklarımı 93 şaşkınlıkla dinleyerek. Kendi dışına çıkıp kendisini seyretmenin zevkini alıyor da ondan. o kadar. ülkeme dönünce anılarımı yazmayı kurduğumu hatırladım. Onun beni tanıdığı kadar. Şaşırtıcı bir durgunluk! İstanbul'daki öteki odalan ve vebalıları düşündüm. Tam ol sırada. Bir ara. tiksintiyle küçümsedi beni. Birkaç parça elbisemi bir torbaya sıkıştırırken. Benzeşmediğimize ve çıbanın böcek ısırığı olduğuna inanmaya çalışarak o tuhaf durumda dikilmek sinirlerimi o kadar bozmuştu ki. Hastalığı ve korkusunu bai bulaştırmaya çalışırken benim o. Bu düşünce. Hoca. o kırmızı şişik kaybolana kadar. Bu evde daha fazla kalamayacağımı seziyordum artık. gene de korkuyordum. benim de. bu yerin. sanki anlattığı o ağrının da üzerinde. ben I onu tammıyormuşum ki hiç! Beni itip aynanın karşısına i tek başına geçti: Yerime geçince benim başıma gelecekleri! o söyleyecekmiş! Önce çıbanın veba hıyarcığı olduğum söyledi. Güneş doğarken yıldızlardan ve ölümden sözediyordu. bir başkası olmak istediğinden! Artık dinlemiyordum. gövdesinde sakatlık olan hasta biri gibi. ben olarak ülkeme yapacağı yolculuğun ve orada yaşayacağı hayatın gülünç bir tuhaflığı ve saflığı vardı ki. Eve girerken nereye kaçabileceğim. Üsteleyince. Yalnızca. hiçbir şey gelmedi aklıma. onun elinde başka yerlere sürükleniyor. onun da ben olduğunu tekrarlayıp durdu. Hâlâ yarı çıplaktık ve aynanın karşısından çekilmemiştik. az sonra. Ama bu çok sürmedi. her şeye benim kaldığım yerden devam etmek istediğini söyledi. başından geçenleri iyi bir hikâye yapıp yazarım dediğimde. en küçük ayrıntısına kadar aklında tuttuğunu. Hoca'nm hayatına ilişkin daha derin bir şeyi ilk defa sezdiğimi anladım. Ho-ca'dan. Sonra. yakalanmadan kaçabileceğim kadar yakın olması gerektiğini biliyordum. uydurma kehânetlerinden. diye düşündüm. Nedense aklıma. seslendi. Hayatım kendi denetimimden çıkmış da. söyledim: O zaman. ülkeme dönünce yapacaklarını keyifle anlattı. böyle de yaşayabilirmişim demek. kendi sevgili aptallarından. geçince . "bizlerden" ve "onlardan". vebadan uzak bir yer düşlüyordum. kendine göre. dahası nankörlüğünden. bahçeye çıktım. ama. ölene kadar böyle sürecekti. vebanın korkusunu unuttum. Ama. onun yerine. rüyadan uyanmak isteyen biri gibi kendi kendime tekrarlıyordum: Oyun oynuyor.bırakarak dönüp dönüp o kırmızı çıbana aklı takılıyordu ve böcek mi. tuhaf ve gerçekdışı bir düşsel ülke kurduğunu görerek şaştım. ölümden de ] betermiş. ölümsüzlük üzerine eski bir kitapta okuduğum düşünceler takılmıştı. baktığımda. elini gene bana sürmeye kalkışmıştı. Hastalığın açılarıyla nasıl boğuşacağımı söylerken 1 Hoca aynanın karşısından çekilmişti. kıyafetlerimizi değiştirmemiz ve o sakalını keserken benim koyvermem yeterliymiş bunun için.

ama onlara görünmek istemezdim. Kimi zaman. cesedi kaldırmaya gelenleri. anıların çekiciliğine kapılıyordum çünkü: Bana o kadar benzeyen bir insanı ölüme terkettim diye neredeyse kendimi suçlayacaktım. Hiçbir zaman bütünüyle inanamadığım o sihirli benzerlikle beni | bütün gece korkutan aynanın küçüklüğüne şaştım. memnundum. konuştuğum ikinci kayıkçıyla anlaştım. Bir ara zıpkınla ıstakoz ve pavurya avma merak sardım. Aklımda yer [j etmiş olmalı ki. Konuştuğum sandalcılar ve balıkçılar beni adaya götürmek için korkunç paralar istediler. onlarla dosttu. kimsesiz bir Rum balıkçının evinde kalıyordum. bu rüyalara yeniden dönmek ister. Heybeliada'yı ilk. adanın kapısı bacası açık evlerinden para çalmam yeterliydi. beni ayıplıyorlardı. Sabah sessizliğinde sokaklarda. Adada mutlu günler geçirdiğimi sonraları düşündüm. Şimdiki gibi onu tutkuyla özlüyordum. rüyamda adaya gelirken sandala eşlik eden yunuslarla birlikte Hoca'yı görmüştüm. beni 97 soruyordu. bir adam değildi. Vebadan kaçmak için adaya sığınmanın para etmeyeceğini de ekledi. hayâl kuruyordum. neden geç kaldığımı soruyorlardı. Hoca'dan ufak tefek çalarak biraz para bi. Yüzüme vuran güneşin teriyle uyandıktan sonra.Zamanında. bu gündüz düşlerine kıskaçlarını ağır ağır oynatarak eşlik ederlerdi. mahalleden çıkarken biliyordum oraya | 96 gideceğimi. artık hiç okumadığı kitapların durduğu sandıktaki çorabımdan aldım. İstanbul'a bakarak saatlerce hayâl görürdüm. taa Ayasofya gözükürdü oradan. kimi zaman da peşime takacağı adamları. manastırın bağına girip asmaların altında tatlı tadı uyuduğum olurdu. neşeyle uydurduğu o eğlenceli şeyleri nefret ve öfkeyle uydurduklarını da. küreklere asılacağına konuşuyor. Padişah'ı da. canım sıkıldı. Bir gün Hoca'yı karşımda görüverdim çünkü! Balıkçının arka bahçesinde uzanmış. Sabahlan balıkçıyla birlikte denize açılıyor. diye düşünüyordum. vebadan korktukları için küçümsedikleri Hıristiyanlara verdikleri bir gözdağı olduğuna karar verdim. İçimden İstanbul'a yetişip cesedine son bir kere daha bakmak bile geldi. Güçlü kuvvetli j. Yol altı saat sürdü. Evden çıkmadan önce onları sakladığım yerden. oradan buradan kazandıklarım da vardı. mahallenin boş sokaklarında yürürken hafif bir rüzgâr esti. ter içinde uyuyakalmıştı. Durup durup başıma gelenlerin büyüsüne. başka seferindeyse annemle birlikteydiler. sonra. Hava balığa çıkılmayacak kadar kötüyse adanın çevresinde yürürdüm. huzursuzdum. Fazla dikkati çekmemek için. dönemeyince kendimi zorlayarak düşünürdüm: Hoca'nm öldüğünü düşünürdüm bazan. Hoca'nm öldüğünü düşünürdüm. havanın açık olduğu günlerde. Yavaş yavaş ülkeme kaçabileceğime kendimi inandırmaya çalışıyordum. Bir seferinde. oyunu kazanmış biri gibi değil. Özgürleşebilmek için aramızdaki benzerliğin yanlış hatırlanan bir anı. Hiçbir şeye dokunmadan acele acele evden çıktım. oradan İstanbul'a inmiş genç biri rahipten duymuştum. bu onbir yılda bir kere olsun yüzüne doya doya bakmadığıma karar veriyordum. gölgesini hissettim. Padişah'm hayvanlarını da. nereye gideceğimi biliyordum. denize doğru yokuşlardan inmek. içimden ellerimi yıkamak geliyordu. Benim gibi vebadan kaçan çok Hıristiyan vardı adalarda. akşamüstü dönüyordum. buna alışmam gerektiğine karar verdim. Hoca'nm peşimden yollayacağı adamlara da yerimi söyleyeceklerdir! Sonradan bunun. ve-* banın hangi suçların cezası olduğunu anlatıyordu. Halic'i seyretmek hoşuma gitti. zıpkınımı sırtlarından sokup karınlarından çıkardığım İstakozlarla pavuryalar.° riktirmiştim. ortalıkta görünmemeye çalışırdım. peşime düşmüştü demek. kimsesiz cenazenin sessizliğini: Sonra kehânetlerini düşünürdüm. İyi ki alışamamışım. kapalı gözlerimi güneşe çevirmiş. akma oturur. unutulması gereken tatsız bir yanılsama olduğuna kendimi inandırmam. Meraka kapıldığım için Hoca'nm odasına gittim sonra. Az bir paraya. bana gerçekten anılanmdaki kadar benziyor muydu. Konuşurken onun da benim kadar korktuğunu anladım. oysa çok yapmıştım bu işi. Bir de incir ağacına yaslanmış çardak vardı. gülümsüyordu. terkettiğim boş evin içindeki ölüyü. Belki de gizliden gizliye bunu . Bunun için. yoksa kendimi aldatıyor muydum. beni korkutacak kadar. çeşmelerdi ellerimi yıkamak. Galata'da karşılaştığımızda bana | coşkuyla adaların güzelliğini anlatmıştı. lamba yanıyordu. kaçak olduğumu anladılar. ama daha önce Hoca'yı unutmam şarttı. yürümek. sanki beni sevdiği için! Olağanüstü bir güven vardı üzerimde. karşımdaydı.

bu yüzden. ben kaçtıktan sonra bir soğuk algınlığı geçirmiş. Hoca beni karşısına alıp söyledi: Suçum çok ağırmış. Hoca'nm gözünü en çok korkutan şeyse. Sultan şiirsel bir ölüm tasviriyle korkutulabilecek kadar yalnız kalmıyordu. tersane çevresindeki işçi kahvelerinde gezindim. çift kürekle gelmişler. her an. en sonunda. ama aptallıkları etkilemekte güzel güzel kullanılabilir" görüşüne getirmişti hemen. ben de şehrin ve vebanın içine. Anlattı: Padişah. Ertesi sabah. Matematiğe o kadar çok inanmam. Suriye'den Medine'ye çağırmamış mıydı? | Hoca. dükkânlara . ordusunu vebadan korumak için. mahallede gezinerek gördüklerimle ölü sayısı arasında bir ilişki kurmaya çalışıyordum: Bütün evleri. Anlattıklarımı dinlerken Hoca. çabuk döndük. Padişahla kurduğu bu son ilişkinin hayatının en önemli fırsatı olduğunu söyleyince ona hak verdim. yıldızlarla çalışması gerektiğini söyleyerek vakit istemiş. Günlük ölüm rakamları üzerinde çalışmamız gerektiğini seziyordum. Ertesi gün gene çağırılacağını bildiğimiz için vakit kazanmaya karar verdik.bekliyormuşum: Çünkü hemen tembel kölenin. Çıkınımı hazırlarken Ho-ca'dan nefret edeceğime kendimi hor görüyordum. Üzerinde hemen anlaştığımız ilke. paçaları sıvayıp felâkete karşı birşeyler yapabilirdik ve bu. bu vebanın ne zaman biteceğini. Bu yüzden benim edebî bilgime dayanarak bir hikâye uydurduk. Padişah'm merakını nasıl yönlendirmesi gerektiğini kestiremiyormuş. Padişah'ı korumak için. çevresinde korkusunu açıp yenebileceği bir aptal kalabalığı vardı. Ertesi sabah o saraya gitti. Rüzgârlı serin bir yaz günüydü. kalabalığı. adalardan başka bir yere kaçamayacağımı bildiği için arkamdan gelmemiş. Hazreti Ömer de. Eskisi gibi gene korkuyordum vebadan. ama tehlikeliydi bu. çekine çekine tütün içtim. Öğleye doğru. sonra. Ayna da duvardan indirilmişti. bir ev içinde kendi yakınlıklarını ve kardeşliklerini yaşayan insanların mutluluklarına. Galata'ya geçtim. Hoca'nm gevezeliklerinden etkilense bile. ama şimdi vakti değilmiş. Allah'ın felâketle olan ilişkisini inkâr etmiyordu. ölenlerin ve ölülerin arasında gezinirken yıllardır hayatı bu kadar sevemediğimi düşündüm. Çok heyecanlanan Hoca. Hoca. Etekleri zil çalarak eve dönmüş. Hoca'yı dinsizlikle 100 suçlayabilirlerdi. ama dolaylıydı bu ilişki. Bu önlemleri almaya zorlamak için Padişah'ın yüreğine ölüm korkusu salmak aklımızdan geçmedi değil. Hemen çalışmaya başladık. vebanın ancak sağlık önlemleriyle geriletilebilecek bir felâket olduğunu doğrular gözüküyordu. Hoca'yı çağırmış. Ebu Übeyde'yi. bunu Hoca'ya söylediğimde çok etkilenmedi. boyuneğen uşağın suçluluk duygusuna bürünüverdim. Böylece beni getirmeye karar vermiş. Hoca'da ne istediğini bilen insanların kararlılığı vardı. kalabalığın ve ölülerin sarhoşluğuyla karşı kıyıya. Yanma iki adam almış. kayıtsızlıklarına. "kehânet bir so} larılıktır. sırf anlama tutkusuyla bir aşevinde yemek yedim. ama elimiz kolumuz da bağlıydı. bu yüzsüz aptallar. bir böcek ısırığını veba hıyarcığı sanıp onu ölüm yatağında bıraktığım için de beni cezalandırmaya canatıyormuş. insanları. Üstelik tuhaf bir açlıkla gözüm yalnızca ayrıntılara takılıyordu. onda daha önce pek görmediğim bu kesinlik duygusu hoşuma gidiyordu. bir kâğıda tabut sayısını yazıyor. Cami avlularına giriyor. ama bu da başka bir hikâyeyle maskelenecekti. biz ölümlüler de. çok fazla bilgi vermemek. çaresizliklerine. O da benim gibi. Balıkçıya olan borcumu da o ödedi. başkalarının hayatlarına. kendi hayatının tehlikede olup olmadığını sormuş. başkalarıyla ilişkisini en aza indirmesini isteyecekti. kesenin ağzım biraz açınca geveze kayıkçı beni Heybeli'ye götürdüğünü 99 söylemiş. daha kaç can alacağını. ama verdiğimizi hemen doğrulatmaktı Sevdiğim o akıl keskinliği Hoca'yı. Adada olduğumu çoktan beri biliyormuş. bu konuda sayılar elde edebilmek için Padişah'tan yardım isteyecekti. dünyayı biraz olsun ele geçirmek isteği başımı döndürmüştü. ev kokusunu özlemişim. bir hafta önce. Benim bilgime ihtiyacı olduğunu da açıkça söyledi. üç gün sonra peşime düşmüş. pazarlara. ama hareketin ve hayatın şiddeti. yalnız kaçtığım için değil. vebanın ne zaman biteceğini kestirmekti. sonra. Hava kararmadan evdeydik. neşeyi ve kederi ve sevinci anlamlandırmak kolay değildi. balıkçıların orada izime rastlamış. Allah'ın gururunu hiç incitmezdi. hazırlıksız olduğu için yuvarlak cevaplar vermiş.

Masamızın üzerine. doğanlarına. vebanın 102 nerelerde gezindiğini haritanın üzerine korku ve keyifle işaretler. gördüklerini ve ölü sayısını bize bildiriyorlardı. Gitti. Azrail değil. sonra. Padişah yasağı da uygulandı ve üç günden de fazla sürdü. Masanın üzerindeki haritayı işaretler ve rakamlaıla doldurmuştuk ama. sonra. Uydurduğumuz hikâye Padişah'm içine işlemiş. anacaddeleri. . gücünden şüpheye düşenleri cezalandırafi cağını söyleyerek korkutmuş herkesi. bir aptal da halkı bu kadar sıkacak adamı nereden bulacağını sorduğunda. Bir gün Aksaray'dan kırk can alıyor. maymunlarına veba şeytanı ilişir miymiş? Hoca hemen. Cihangir'de gezindiği anlaşılıyor. çarşı pazarın. Zeyrek'e gitmiş. Ölü sayılarından da bir şey çıkaramıyorduk. her yabancının saraya sokulmamasma karar vermiş. kıyametin geldiğine inanıp gemi azıya alanlar çıkarmış. Çarşı girişlerini. benim başka kitaplardan düzelterek çizdiğim kaba bir İstanbul haritası yaymıştık. işitenlerin ödünü patlatırmış. bir sonuç çıkarabileyim." dedi Hoca. Hemen telâşla düzeltmiş Hoca. ama çevresine danışmayı da unutmamış. Padişah da.girdim. yorgun argın eve döndüm. çok vakit geçmişti. şehir içindeki gidiş gelişin sopa zoruyla kısıtlanmasını söylemiş: Sultan'm çevresindeki o ukalâlar hemen karşı çıkmışlar tabii: Şehir nasıl beslenecekmiş. vebanın insan kılığında gezindiği. Vebanın ne zaman ve nasıl biteceği sorulduğunda Hoca öyle bir dil dökmüş ki. ilk nerede yakalayıp içine girdiğine bakmamız gerektiğini anladığımızda. vebanın hangi akla uyarak şehirde gezindiğini çıkaramıyorduk bir türlü. Sultan'a söylememiz gerekenleri tasarlardık. vebayla uğraşmanın Allah'a karşı gelmek olduğunu söyleyenler çıkmışsa da. Hoca. aslanlarına. saraydan gelen Hoca'yi dinledim. dedik. Akşam karan101 I lığından sonra. amaçsız bir serseri gibi geziniyordu. sandal iskelelerini kesen Yeniçeriler gelip geçeni sıkıştırıp: "Kimsin! Nereye gidiyorsun? Neden gidiyorsun?" diye sorguya başlamışlar Ürkek. akşam geldi. giriş çıkışlar sıkı bir denetim altına alınmış. Hoca'ya diş bilediği için. bir gün beşyüz kişi gidiyordu. boş boş gezinenleri gerisin geriye ] evlerine yollamışlar ki. insanların birbirlerini kazıkladığı pazarlarda. Vebanın kurbanını nerede öldürdüğüne değil. Bu öfkeyle de. mahalle mahalle dolaşıyor. Tophane'de. Şeytanla savaşmak gerektiğini de belirtmiş. vebanın kalabalık çarşı yerlerinde. aldırmamış Padişah. . Hoca. kimse içinde veba şeytanının gezindiği bir mahellede sıkışıp hapis kalmak da istemezmiş. Çevresindekilerden. Veba şehirde kurnaz bir şeytan gibi değil. Vebanın ne zaman şehri rahat bırakacağını anlamak için nerelerde gezindiğini görmek gerekiyormuş. Başta iyimser değildik pek. Bu arada. bir de hayvanlarını sormuş. tasarladığımız gibi. Geceleri.| korkuyla söylemiş. Emrimize verilen oniki kişiyi hemen İstanbul'un dört| bir yanma dağıttık. karşı kıyıda. Padişah öfkelenmiş. Halic'e bakan bizim mahallemizin içine girip yirmi kişiyi öldü-rüvermiş. şaşkın yolcuları. Sultan'm ona hak vermesinden korkan Hoca. gene Hoca'yı çağırıyordu. Müneccimbaşı Sıtkı Efendi. Söylemiş. şahinlerine. ticaret durursa hayat da dururmuş. Padişah. gözüne kestirdiğini elinden tutup|| çekiyormuş. tıpkı şeytan gibi. Düşündük taşındık. isyan çıkarmış. Her şeyi teker teker kafama kazımak istiyordum ki. insan kılığına bürünüp onu kandırmak isteyeceğine Padişah'm aklı yatmış. sonra orayı rahat bırakıp öteki gün Fatih'e uğruyor. Vebanın. Hoca'ya da istediği kadar adam verilmesini buyurmuş. Hem de sarhoş değil. Padişah şehrin içinde sarhoş gibi gezinen Azrail'i gözlerinin önünde canlandırabildigini. çok kurnazmış. Sultan vebanın uğramadığı uzak bir şehirden beşyüz kedi getirilmesini. Şeytan'ın insanlara insan kılığında. vebanın İstanbul'u ne zaman terkedeceğini hâlâ söyleyemediğini hatırlatmış. hayvanlara da İare kılığında geldiğini söylemiş. Hoca. Bu sırada. oralara da pek az uğramış. "Ne yapalım?" demiş. Hoca'nm dediklerinin yapılmasını buyurmuş. gelecek gelişinde takvimi getireceğini söylemiş. ertesi gün yüz. derken.kucak kucağa oturup dedikodu yaptıkları kahvelerde gezindiğini söylesin. Padişah'a. "Haklıydılar. İşler yolunda gitmiş. insanı ölüme ayartan Şeytan'mış o. ertesi gün de bir bakıyorduk.

maksatları vebayı önlemek değil. Köprülü'yle anlaşıp bir isyan hazırlığına giriştiği söyleniyormuş. Akşam döndüğünde heyecan içindeydi. bu sonucu neye dayandırdığımı sormadı. kedilere sevgi göstermiş. odaları da kıpır kıpır dolduran renk renk. onlar da. ber$ ilk dela ölüm rakamlarında bir mantık sezmeye basis mıştım. kehânetinin " doğruluğunu Padişah'a bütünüyle kabul ettirebildiği o üç hafta boyunca sürdü bu heyecan: Başlangıçta. kelleyi kurtarmak için birşeyle* uydurup Padişah'ı oyalamalıydık. benden de mısralarmın bazılarını resimlememi istedi. O kadar iyimser değildim. işini bitirmekte olan hattatın eline tutuşturdu. yalnızca kurtuluş gününün fazla uzak olduğunu söyleyip. vebanın yava 104 yavaş kenar mahallelerden. ortas'ı korkulu rüya gibi korkutucu. Hoca'yla birlikte diğerleri. güzel sesli genç bir oğlana okutturulan hikâyelerini dinlerken. Bundan çok para kazandığım ve haraca bağlanmak istemeyen küçük es-| nafın da isyan hazırlığına giriştiğini öğrendiğimizde. Trabzon'dan gemilerle getirilen ve yalnızca| iç avluları değil. vebanın en son kurbanlarını çarşı yerlerinden alıp. kendini Padişah'a hoş. ilk gün hiç umutlu değildi.j pahçarşı'da. ama takvimi hazırlama işini bana bıraktı. Hoca. İzin kâğıdı usulü de bu sırada çıktı." diyordu. şaşırdı Hoca. Sonra. Ben. takvimi iki haftaya göre yeniden düzenlememi ve süreyi de başka rakamlarla gizlememi istedi. ama dediğini yaptım. hikâyesine 105 tıkış tıkış doldurduğu o pelikan kuşlarına. Unkapam'nda hayatın yavaşladığını öğ-j rendiğimizde son bir aydır toparladığımız ölüm ra-j kamlarını kâğıtlara yazmış. Bunun üzerine. onları susturup azarlamış. düşmanlarından kurtulmakmış. sarftym ikiye ayrıldığını söyledi: Aralarında Başmüneccim Sıtkı Efendi'nin de bulunduğu* bir takım. İkinci gün geldiğinde. yoksul semtlerinden çekil-• fiğine onu inandırmaya çalıştım. . Hoca da. yalnızca. Hoca'yı küçümsemek. vebanın bir mantığa göre hareket etmesini boşuna bekliyorduk. şehirdeki bütün önlemlerin kaldırılmasını? isterken. sonu da ayrılıkla biten bir aşk hikâyesi gibi acıklı olmalıydı. Öğleye doğru. ama Padişah. sıkıntılıydı. içinde gezinen veba şeytanı da alamasm. kırmızı karıncalara ve konuşan maymunlara güvendiğini söyledi. telâşla çalışıyorduk. mavi bir kapakla alelacele ciltlettirdiği risaleyi yanma alıp giderken neşesizdi. heyecanla Başvezir hakkında sövlenenlerin arkasının gelmediğini anlattı. günlerdir kurmaya çalıştığını denklemlerden. Saraya gitmesinden önceki gece oturmuş. diye düşündük. Sabaha doğru ben. Anlattıklarıma pek aklı yatmadı. Başvezir Köprülü'nün esnafla birlik olup kuraca| düzenleri anlatan Hoca'ya söyledim bunu. neşeyle gevezelik ediyor. hemen oracıkta takvimin bazı tarihlerine mısralar düzüp. je benim hesaplarıma göre ortaya çıkmıştı. kanatlı boğalara. Hoca hâlâ heyecan içindeydi. Birinci haftanın sonunda ölüm sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. Başka bir zaman sordu: Vereceği okuma ya da dinleme zevkinden başka hiçbir sonucu ve anlamı olmayan bir hikâye uy-durabilir miydi insan? "Müzik gibi mi?" deyiverdim.veba onları kandırmasın. "Şehre nefes aldırmayalım ki. düşünüyorduk^ Hoca'ya göre. Sonra. Ka. Hoca. her şeyin kimsenin anlamadığı hikâyenin? içinde olduğunu söylemiş. günbegün ölüm rakamlarının düşmesine bakarak umutlanıyordum ama. Sultan'm gözünden düşürmek için kendilerini zorlayarak yapmışlar bunu. "Her şey olabilir. göstermek için." diyorlarmış. ebrulu. vebanııij iki hatta sonra biteceğini hangi belirtilere dayandırdığını* sormuş. duvara asmış. Bana. ilk takımın. Pa-dişah'm çevresinde toplanan kalabalıktan gülenler bile • çıkmış. korkuyordu. besbelli. ama o umutlanmıştı artık. takvimden çok. Hazırladığım takvimi değiştirdiği için Hoca'ya söyleniyordum. Yeniçeri Ağasiî ticaret durmasın ve şehir beslensin diye gerekli görı düklerine izin kâğıtları dağıtıyormuş. elimdeki kısıtlı rakamlarla. ama hastalığın bir hafta sonra bitmeyece. Padişah'ı oyalamak için hiçbir anlamı olmayan ve okuduktan sonra kimsenin hiçbir sonuç çıkaramayacağı bir hikâye yazdığını söyledi. yirmi gün sonra şehri terkedeceği sonucunu çıkarmıştım. iyi bir hikâyenin başı masal gibi çocuksu olmalı. Yan odada Hoca'nm hâlâ sonunu getiremediği hikâyesinin baş kısımlarını temize çeken dostumuz solak hattat vardı.

Afrika'dan getirttiği-maymunlarını göstermek için. O korkunç gürültü içerisinde birden budalaca bir coşkuya kapıldım. yere bir fincan düştü mü. ama bir şey olsun da. şimdiye kadar hiç| söylemediği övgü sözlerini söylemiş. alman önlemlerden boğuluyordu. Hoca'ya. Sultan'ı ikna etmek için vebanın gerilediğini anlatıyorlarmış. düşmanlıklarıyla Hoca'ya zor günler yaşatan o takım da çil yavrusu gibi dağılmış.' kaldırılmasından sözedemiyormuş kimse. isyancıların saraydaki yandaşlarından* da sözetmiş. hattâ ondan başka bir şeydi de: Sultan veba bitti diye 108 bütün şehrin katıldığı Ayasofya'daki cuma namazına giderken. huzuru kedilerinde arıyormuş. götürmüş onu. yağma heveslisi bazı serserile: işsiz güçsüzleri yanlarına çekmişler. mahalleden dışarı çıkmadığım için. İsyanı bastıranlar da. kalabalık dalgalandı. benim varlığımdan haberdar olsun istiyordum. kehânetlerinin doğru çıktığını anlatmaya çalışmış. bir başkasıydım. şehir vebadan çok. demek ki. vebanın Allah'ın i olduğunu. içimde bambaşka bir duygu vardı: Ben orada olmalıydım. | Hoca hayatından çok memnundu. Hoca onun biraz arkasmdaydı. birden fısır fısır konuşan ve Sultan bugün bakalım ne karar verecek. diyen çaresizler gibi de. Hoca'nm o an beni görmediğine inandım. ona karışılmaması gerektiğini söylüyorlarmış ama olaylar büyümeden hemen bastırılmış. onlardan yana olduğu söylenen Köprü-lü'nün. dört beş adım ötemde memnun mesut yürüyen Hoca'yla gözgöze geldik. birisi gürültüyle öksürdü mü. bir ara. diyerek bekleyen o ukalâ kalabalığının ödü patlıyormuş. Sultan'a vebanın yavaş yavaş gerilediğini. bir cuma günü Hoca. Pislikleri ve edepsizlikleri Hoca'yı tik-. ya da yaptıklarımın karşılığını almak için istemiyordum. her geçen gün daha az insan ölüyordu. Başmüneccim'di. Padişah. Yeniçeriler geri ittiler bizi. İki gün sonra. ne olursa olsun. dışarıdan gördüğüm kendimden ayrı düşmüştüm. sonra kendilerinden geçtiler. sanki beni tanımamıştı. kendimi dışarıdan gözle-yebikliğim için. çevresindekilere dönerek. sonunda. zaferi ve gücü ellerinde tutanların o mutlu yürüyüşüne katılacaktım! Ama bunu. sindiren maymunları seyrederlerken. yirmi kişi hemen öldürülmüş. yaptırttığı kafesin yanına. Sultan'ı bu yolda kendisinin de etkilediğini Hoca keyifle söyledi. İstanbul terkedilmiş korkunç bir şehir gibiydi. Üstelik. yolları tutan Yeniçerilerle 107 [¦¦ çatışmaya girişmiş. Sarayda da hissediliyormuş bu beklenti. sık sık gördüğüm korkulu rüyalarda olduğu gibi. Padişah. İkinci hafta biterken. başka bir kısım Yeniçeri'yi. kimliğine büründüğüm bu başkasının kim olduğunu . Gözlerini benden kaçırdı. doğru çıktığını söylemiş. hazırladığı takvimin. bütün gücümle bağırarak ona seslendim. alman önlemlerden huzursuz ola. Hoca da kapılıyordu bu heyecana. onların^ papağanlar gibi konuşma öğrenip öğrenemeyeceklerini! sormuş. Padişah atıyla önümüzden geçerken çevremdekiler bütün gücüyle bağırıyordu. isyancılara karşı sert önlemler alacağı söyleniyormuş. ben de. Bir ay sonra. Sultan öfkelenmiş.Köprülü'nün kendileriyle birlik olduğunu yaymışlar. camilerde yapılan bir sayımdan hastalığın iyice gerilediği sonucunu çıkarmıştı. Şeyhü-lislâm'dan fetva alınınca. bir ağaçla üstüme yığılanların arasında sıkıştım. hemen heyecanlanıveriyorlarmış. zaferden bir pay koparmak. artık Hoca'yıj daha çok yanında görmek istediğini. bana Hoca anlatıyordu: Bütün o kapalı pencerelerin ve avlu kapılarının arkasında vebayla boğuşan insanların çaresizliğini ve vebadan ve ölümden başka bir şey beklediğini insan hissediyormuş. Sonra. Bütün bu dolaplardan iyice yılan Padişah ise. bir itiş kakış oldu. Ertesi akşam zaferini ilân etti. kalabalığı dirsekleyerek kendimi öne attığımda. önlemlerin. ama çok fazla etkileyememiş onu. belki de olayları olduğundan! daha büyük göstermek için. beni farkederse kalabalığın içinden sanki çekip kurtaracaktı da. çünkü ben Hoca'nm kendisiydim! Tıpkı. ama bunu bizim gibi işlerin farkında olanlar biliyordu yalnızca. ama o cuma günü Hoca'nın sevinci bundan değildi: Umutsuzluğa kapılan küçük esnaftan bir takım. Artık sarayda. önlemler kaldırılmıştı. mahalle camilerinde vaaf veren bir-iki aptal imamı. Allah'a ve Padişah'a şükreden o cıvıl cıvıl kalabalık arasında ben de vardım. Bir zamanlar. gene hayvanlardan sözetmek zorunda kalmış. Açlık söylentileri çıkmıştı. doğruydu da bu söz. Yeniçeriağası| davet edildiğinde.

Hoca sabahları Sultanin sarayına koşarken. Ona hak veriyordum. Böylece. Bunu anlasın diye vebadan önceki günlerde bir masanın iki ucuna.öğrenmek bile istemiyor. yalnızca benim oraya nasıl gittiğimi hatırlamasıydı. Hoca yalnızca Mü-i neccimbaşılığa getirilmekle kalmadı. gerçekleştirme vaktinin çok yakın olduğunu söylediği hayâllerin şiddetine tanıklık etmemi isterdi. Padişah'm ona her sabah rüyalarını anlatması. heyecanla masanın başına geçer. güdük minareli mahalle camilerinden. esnal da. uzun namlulu toplar. Padişah'ı nasıl etkilediğinden. hastalığın şehri ve bizi J bırakıp gitmemesini isterdim. ben merakla 111 şehirde gezinir. Geri kalan vakitte avlularda. ona bir başkasının rüyasın* 110 yorumlamayı önermiş. Ama. kendi kendini harekete geçiren ateşleme mekanizmaları. yalnızlık gecelerinin sıkıntısını unutmak isteyen j iki . önce Padişah'm gece gördüğüj rüyayı ona yorumluyordu. onları Hoca'yla paylaşmak da istiyordum. Veba şeytanından kurtulduk diye Ayasofya'da hep birlikte" şükrederek namaz kılmışlardı. Padişah'm konakladığı saraylardan birindi gidiyor. ama onun farketmediği kardeşçe bir duyguydu bu. beni telâş içersinde adadan nasıl apar topar getirdiğini değil. merakla bu düşünceyi benimseyince. Sultan'ı boş laflarıyla kötü yola çeken ukalâ kalabalığını felâketlerin sorumlusu olarak görüyorlarmı çünkü. bir an önce katılmak istiyordum ona. belki de duyduğum şeye kıskançlık denebilirdi. hayvan gibi bir asker bütün gücüyle beni geriye. Sultanla. Hoca bana. Artık her gün. Sultan'm sevgili hayvanlarından. Eve döndüğünde heyecan ve zafer duygusuyla bana anlatırdı: Her sabah. Oysa ben. ama onlardan niye yalnızca kendi zaferiymiş gibi | sözediyordu? Vebaya karşı önlemleri benim önerdiğimi. onbeş yıldır beklediğimiz şeylerdi bunlar. bütün o ahmak kalabalığı çevresinde değilken Padişah'a kendini dinletebilmesi. böylece. zaferdi. o silah tasarısı için pahalı ve iri kâğıtlara. 109 8 Vebadan sonraki haftalar içinde. kimi zaman Boğaz'da sandallarla gezerlerken. ama öyleymiş gibi karşılanan f takvimi benim hazırladığımı unutmuş gözüküyordu. beni de masanın başına çağırıp. Sultan da. Devraldığı işler arasında belki de en çok bunu seviyordu: Padişah'm rüya görmediğim hüzünle itiraf ettiği bir sabah. aklım hâlâ bize o korkulu kardeşlik günlerimizi yaşatan vebaydı. | önlemler kaldırıldığı için de yeniden alevlenebileceğini' anlatıyordum. Beni öfkeyle susturup zaferini kıskandığımı | söylerdi.! Yeniçeriler de. kendisine düzenle vakit ayıran Padişahla ko:| nuşuyordu. < daha da gücüme giden şey. Sultanin ilgiyle dinlediğini söyledikten sonra. zaferinden sözederken ben ona. kiremitleri yosun tutmuş yoksul mescitlerinden hâlâ kaldırılan cenazelerin sayısını tutar. Müneccimbaşı olması. tabii ki. yıllardır 1 umutla beklediğimizden de sıkı bir yakınlık kurdu:] Başvezir. Belki de haklıydı. nedenini pek de anlayamadığım bir dürtüyle. iri çınar ve erguvan ağaçlarının gölgelediği bahçelerde yürürlerken. i pek de doğru çıkmayan. kalabalığın içine itti. kumpasda parmağı olduğu söylenen eskil Müneccimbaşı Sıtkı Efendi'nin takımı. Belki de bu yüzden. sürgün ve görevle| saraydan kovulunca onların işi de Hoca'ya kaldı. bizim hayâli hayvanlarımızdan da sözederlerdi. Bostancılar hemen iyi rüya gören birini arayıp bulup huzura getirmişler. görünüşü şeytani hayvanları andıran silah biçimleri karalar. ama hastalık daha şehri büsbütün bırakmamıştı. o küçük ve başarısız isyan hareketinden sonraj Padişah'm çevresine topladığı o maskaralardan artık5 kurtulması gerektiğini annesine sezdirmiş. hastalığın daha şehri bırakmadığını. Ama bana coşkuyla anlattığı başka konuları da Padişah'a açıyordu: Boğaz'daki akıntıların nedeni neydi? Karıncaların düzenli hayatlarında öğrenip anlamaya değer ne vardı? Mıknatıs gücünü Allah'tan başka neden alıyordu? Yıldızların şöyle ya da böyle dönmesinin önemi neydi? Gâvurların hayatında gâvurluklarından başka bilinmeye değer bir şey bulunabilir miydi? Onları önümüze katıp kovalayacak bir silah yapmak mümkün müydü? Bunları. her sabah bir rüyanın yorumlanması vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu. önümden beni tanımadan geçen kendime korkuyla bakarken.

Böyle düşündüğümü kendime itiraf bile edemezdim. rüyalarıma da gittikçe seyrekleşerek giriyorlardı üstelik kendimi. nişanlımın da evlenip çoluk çocuğa karıştığıi aklım çoktan yatmıştı. Ondan kaçıp Heybeliada'da geçir) eliğim günlerde hedefimin bulanıklaştığmı sezmiştin Venedik'e dönsem ne olacaktı? Bu onbeş yılda annemij öldüğüne. Venedik'te onların arasında değil. onları. ama bu korkulardan ne çok şey öğrendi. bir iki kere. Her gün. Padişah'a anlattığı hikâyelerinden! ayrıntılarını düşlediği ve Sultan'ı mutlaka etkileyeceği™ söylediği o inanılmaz silâhın hayallerinden ve zaferinde! öyle sarhoştu ki. Bazan Padişah'm rüyalarından. vebanın korkusuna. nereye sıkıştıracağım bilmiyordum sanki." dediği sık sık aklıma geliyordu. kendi zaferinden çok. İnsan bazan bir çocuğun. Gerçi zekâm eskisi gibi parlaktı. ama. Venedik'e dönersem. Belki de. kâğıtları doldurmayı da denedim. . veba. küçüki günlük olaylara hiddetlendiğimi gördüğümde gerekti1 ğinde öfke duymaya hazır olduğumu da anlardım. kimi zaman da benim nasıl korkulara kapıldığımızı. ya da kendini öyle gösteriyordu. Zafer sarhoşluğuna yormaya çalıştığım bu sözlerinel cevap vermedim. Onu tekrar o eski mutlu hayatımıza çekmek için bazan. bazan da bunları bile sezdiğinden kuş-1 kulanırdım. Kendi kendisiyle dopdolu ola! f/4 Hoca'nm bu mutluluğunu gıptayla izlerken yakalardım kendimi. sanki Hoca'nm zafer dediği şeye gölge düşürmek istemediği için. küçümseyerek dinler. benim neler düşündüğümün belki farkına bile varmıyordu. | kimi zaman onun. o hi yatın da ayrıntıları beni heyecanlandırmıyordu artık. Bir zamanlar Türkler ve kölelik yıllar üzerine yazmayı tasarladığım bir-iki kitap dışında. rüyalarımda. benim çaresizliğimden aldığı bir güçle küstahça söyledi: Bütün o yazıların saçmalıktan başka bir şey olmadığının o günlerde de farkmdaymış. beni denemek için: Vebaya yakalandığını sanıp kaçtığım gün. gene bunlardan sözedelim isterdim: Duvardan indirdiği korkutucu aynanın karşısına. Mahalle mahalle gezdikçe görüyordum artık: Önlemlerin kaldırılmasına rağmen. "ben sen oldum. ama o günleri ona hatırlattığımda Hoca beni susturur. günlük davranışlarını izlerken. ya Sultan'a o gün inanılmaz silahı inanılır kılmak için neler söylediğini anlatır. Bu işte ona örnek olmak için. kimi zaman kendimi izliyormuş gibi bir duyguya kapılırdım. korkunun yeşerttiği o kötülük yapma isteğine. yambaşımda ölüm korkusu bile olsa onunla birlikte geçmeye çoktan hazırdım! Ama Hoca uzun zamandır küçümsüyordu artık beni. onları düşünmek içimden gelrrrl yordu. beni ensemden tutup. o ilk yıllarda olduğu gibi. Olsa olsa. kimi zaman bunu bile yapmaya üşendiğini sanıyordum. İstanbul'da^ bizim aramızda görüyordum. yarıda kalmış kötülüklerime ilişkin abartılmış sayfalarımı ona okumaya kalktığımda beni dinlemedi bile. bütün bu söylediklerimi. onu nereye süreceğimi. ama hareketlerini. zayıflığımı anladığı için. Bazan ölümün karanlık korkusu aramızdan çekilip gidiyor diye niye yalnızlık duyduğumu merak ederdim. hatta adada tek basımayken o geceleri ölesiye özlediğimi hatırlattığımda. Bazan Hoca'nm bendeki bu yurtsuzluk ve amaçsızlık sezdiği. başka bir hayata yenidej başlayabilecektim. yarıe bıraktığım bir hayata kaldığım yerden devam edemey< ceğimi biliyordum. bitip tükenmeyen tasarılarını. onun gibi haklılar benimi gibi suçlular. abarttığı zaferinden aldığı o yapmacıklı coşkuyu. zamanında o oyunları sonu nereye varacak diye içsıkmtısmdan oynamış.i ğimizi. biraz da. Hoca'nm karşı saldırıyı çağıran o sözlerine duyacağım I tepkiyle. benim nasıl biri olduğumu anlamış zaten. Suçluymuşum! f/j İnsanlar ikiye ayrılıyorlarmış. o kardeşlik günlerine geri döneceğimize ilişkin hiçbir umut ve söz vermezdi bana. yavaş yavaş şehirden çekiliyordu. ya da Hoca'nm ona anlattığı tasarılardan değil de. beni küçümsediğir düşünürdüm. kendisinin hiç katılmadığı bir oyunda benim su yüzüne 112 çıkan sahtekârlığıma ibretle tanık olur gibi.bekâr erkek gibi nasıl oturduğumuzu hatırlattığımda. daha da kötüsü. gene. artık yeniden birlikte masanın başına geçmemiz gerektiğini söylerdim. Padişah'ı avucunun içine alacağını söylerken avucunun içine bakışını seviyordum. Seviyordum onu. bir > gencin davranışlarında kendi çocukluğu ve gençliğini görür de sevgi ve merakla onu izler: Korkum ve merakım öyleydi. ya da o sabah .

Artık beni şaşırtan şey. Hoca'nın avdan dönüşünü evde beklerken öğüdünü tutmaya çalışır. yavaş yavaş onu etkiliyorduk. Her zaman bir bahane buluyordu: İstanbul'u kasıp kavuran o büyük yangından hemen sonra. Vebadan bir yıl sonra. zafer dediği şeyden eskisi kadar sözedemiyor. benim sabır ve keyifle bir deftere yazarak sınıflandırdığını bu rüyaları da. Ben. Bazan hayallerimin sınırsızlığına kapılıp kendimi mutlulukla onun yerine koyup inandığım da olurdu. Ondan sonraki üç yılı. sahipsiz oldukları için mutsuz. Sultan'm büyük tasarılara para dökmesi kardeşini tahta geçirmek isteyen düşmanlarına fırsat verirdi. ya da Üsküdar'dan denize giren bir kaplumbağa ordusunun sırtlarmdaki mumların rüzgârdan bir türlü sönmeyen alevleriyle saraya doğru yürüdüğünü. benim katılmadığım o bitip tükenmez av seferleri vardı sonra. Hoca umutlanmak için bir bahane daha buldu: Köprülü'nün gücü ve kişiliğinden korktuğu için Sultan. Haliç kıyısındaki o Yeni Valide Camii'nin 117 inşası vardı daha. bunun için kâbuslarından bile yararlandık. hoş bir masal dinleyen alık gibi ağzım açık. bizi daha çok sever. tahtında hep genç kalacağını. sonra bitirilmesi için büyük paralar harcanan ve Turhan Sultan ve Padişahla birlikte Hoca'nm da sık sık gittiği. O zaman. Hoca'nm hâlâ umutlarını ona bağlayabilmesiydi. Sultan bizim bilimimize ilgi duysun istiyorduk. Böylece. Dedesi Sultan Murat'ın kol gücünü kanıtlamak için. kendi tahtında kendi çocukluğunu oturur gördüğünde. gelecekteki o güzel günlerden ikimizin hedefiymiş gibi sözettiğini sanırdım. anlattıklarına dalıp giderken. ama hiç uyumayan düşmanlarımızın tuzaklarından ancak onlar kadar üstün silahlar yaparak kurtulacağını anlatırdı. avlananın kendisi olduğunu düşlediğinde. ama Sultan'ı büyük bir tasarı dediği şeye kandırabileceği günün hayâlini de hâlâ canlı tutabiliyordu. yeni bir silah yapmak için ondan söz alıp. tahtı kaybetme korkusuyla. onun devlet işlerini bıraktığını. Hoca ona. At Meydam'ndaki çınar ağaçlarının yerine biten incir ağaçlarından incir yerine kanlı cesetler sarktığını. Sultan'ın rüyalarını yorumlarken ona böyle katıldım! Hoca yirmibir yaşındaki Padişah'ı. biz. coşkuyla hayâl kurduğu gecelerin arkasından. umutlarını kaybedip bana benzeyeceği günü bekliyordum ben! Artık. ': -' Ballandırarak anlattığı bu başarıların parlaklığına ben de inanabileyim isterdim. bu konuları Sultanla bir kere olsun ciddiyetle konuşamadığı aylar geçiyordu. ertesi yıl da Almanlar'a karşı bir saldırıya geçtikleri için bekliyorduk. rüyasında. Bir rasathane ya da bilimevi kurmak için. Padişah düşlediğinde. düşleriyle avları arasında şaşkmlaşan Sultan'm hareketsizliği değil. hain dişleriyle düşmanlarının gırtlaklarına saldıran kurtların da. Padişah'ın rüyalarında sık sık gördüğü dörtnala koşan yalnız atların. gururlu şahinlerin yalnızlığın erdemlerine işaret ettiğini ona anlattı. Hoca'ya göre. İktidarı sahiplendikten sonra. kafasmdakileri uygulamaktan çekiniyordu. bir kılıç vuruşuyla ikiye böldüğü eşeğin iki yarısının koşturarak birbirlerinden uzaklaştıklarını. Padişah'tan cesur kararlar beklemenin sır asıydı. avdan ve hayvanlarından başka kafasında bir şey olmadığım söyleyenlerin ne kadar haksız olduğunu düşünür. vebadan sonraki aylarda duyduğu o coşkuyu duyamıyordu gerçi. bilimin ve yapılması gereken inanılmaz bir silahın yararlarına yormaya çalışırdık. ordu Macaristan'a sefere çıkmıştı. kendi işlerini kendileri gördükleri için mutlu oldukları. bu cesur kararları beklemekle geçirdik. kutsal örümceklerle. "büyük . Bütün bu yıllar boyunca. Padişah. yüzü kendi yüzüne benzeyen kötü adamların onu ellerindeki çuvallara sokup boğmak için kovaladığını. iktidarı daha çok sahiplenmeye kışkırtmaya karar vermişti. ağlayan 115 yaşlı kadınlarla güzel kör kızların ve karanlık yağmurda yapraklarını hızla döken ağaçların onu yardıma çağırdıklarını. yerine de babası kadar güçlü olmayan oğlu geçtiğine göre. onu ve kendimi. Padişah şimdi bir şey yapamıyordu. babaannesi olacak Kösem Sultan elenen cadalozun kendisi ve annesini boğmak için dirilip çırılçıplak üzerine geldiğini. ama ben başaracağımıza inanmıyordum artık.rüyasını yorumlarken Padişah'ın akimi nasıl çeldiğini ayrıntılarıyla hikâye ederdi. çünkü. Av meraklılarının çoğu gibi. uzun ve yorucu av seferlerinin gecelerinde. Köprülü ölünce. şimdi Başvezir öldüğüne.

yavaş yavaş. bir köşede pinekleyen ben. bana üzerinde kafa yormam için bıraktığı. modeller bir kenarda unutulup çoktan paslanmıştı. ya da tazılarına yakalattığı tavşana gözyaşı dökmesinin saçmalığından sözeder. Padişah'm bir şaşkın domuzun peşinden saatlerce at sürmesinin. Odanın içinde aşağı yukarı gezinirken. ya da: "Veba havanın içindeki taneciklerle bulaşıyor. sanki orada umut bağlayabileceği yeni bir belirtinin izlerini arar gibi. ya da Haliç kıyısındaki bir-iki evin hâlâ yanan soluk ve titrek lambalarına. ya da aklıma gelişigüzel takılıveren düşüncelere onun gözüyle bakmaya. ben de onun gibi olmak istiyordum. ama yaklaşan kaçınılmaz bir yenilginin dehşetine de kapılmıştı: Kimsesiz bir çocuğa benzetiyordum onu. Gebze'deki toprakları büyümüş. her şeyi de. tembel tembel pinekleyerek sayfalar çevirirdim. ya da: "Büyük bir silah yapıp uzun namlusu ve tekerlekleriyle herkesi önümüze katıp kovalamamız mümkündür"." dediğimde üzerindeki tozlu av elbiselerini değiştiren Hoca beni sevgiyle gülümseten aynı cevabı verirdi hep: "Ve bizim ahmaklar bu gerçeğin farkında bile değiller!" Sonra. buna dayanarak değiştirebilirmişiz gibi yapardım: "Denizin yükselip çekilmesinin nedeni ona dökülen ırmakların ısısıyla ilgilidir. yeniden başlaması gerektiğini seziyordu. Beni hiç kandırmayan bu renksiz hayâle inanabilmek ve Hoca'yla beraber olabilmek için. herhangi bir konuda. onlar kadar. istediğimiz 119 yöne çevirebileceğimizi söylüyordu. coğrafya. birbirimizden nefret ederek. ya da doğa bilimleri konusunda düşündüğümüz şeylerin elle tutulur bir yanı olmadığını Hoca da benim kadar biliyordu.tasarı. yeni bir gerçeği ortaya çıkarmış. kayıtları karıştırarak Kâhya'nm bizi ne kadar . Bir masanın başına oturup. onlardan önce davranıp kendimizi bu işlere verirsek. Bir defa. bana köleliğimin ilk yıllarını hatırlatan öfkesini ve hüznünü seviyordum. "bilim" dediği şeye. saatler. Uygulansa da vereceği sonuca pek aldırmadığım bu tasarıların hayâlleri bile beni eğlendirmiyordu artık. ama ilk deneylerden sonra anladık. hava değişince çekip gidiyor". artık işler eskisi gibi değildi. Bir zamanlar. bu sefer onların kafalarının içini anlamak için. bu "bilim"e girişmeye ben de hevesliydim. onun "bilim. neden sürüp sıkıştıracağımı bilemediğim için üstüne üstüne gidemiyordum bir türlü. Bitip tükenmeden kendini tekrarlayan bu heyecandan da bıkmıştım artık. Padişahla gevezelik edip vakit geçirmesinin dışında. umutsuzluk zamanlarında yaptığı gibi "tasarılarımızdan" sözederek beni de sevindiriyordu. karanlık bir yağmur altındaki çamurlu pis sokağa. sanki kaybettiğim heyecanı yeniden bulmak için ona özeniyordum. Gebze'ye gidip kırık dökük değirmenleri ve herkesten önce bizi toraman çoban köpeklerinin karşıladığı köyleri gezerek gelirlerini denetliyor. kendisinin de yenilgiye mahkûm olduğunu sezdirdikten sonra onu gözledim: Gerçi bana hiddetle karşı çıkıyor. av boyunca sözlerinin Sultan'ın bir kulağından girip ötekinden çıktığını istemeye istemeye itiraf eder ve nefretle tekrarlardı: Bu ahmaklar gerçeklerin farkına ne zaman varacaklardı? Bu kadar aptalın birbirini bulması bir rastlantı mıydı zorunluluk mu? Niye bu kadar aptaldılar? Böylece. sözgelimi. bakarken. hissediyordum. gene. Güneş de Ay'ın çevresinde. birbirimize benzediğimiz o güzel günleri aklıma getirdiğim için. gelirimiz daha da artmıştı. Arada bir. Bir seferinde." ya da "bilim" dediği o şey için parlak düşünceler arar. onu nereye. kendimi onun yerine koymaya çalışırdım. Tanışıklığımızın ilk yıllarında astronomi. gerçi tasarılarından değil. Avdan dönüşlerinde. ben olan kişi. Her şeyi. buradakilerin aptallığını abartılmış örneklerle ona hatırlattıktan. şiddetiyle beni de peşinden sürükleyen bir öfke buhranına kapılır. Daha önemlisi. başka bir işle uğraşmasına da gerek yoktu. yenilginin bir zorunluluk olmadığını. elimizde bizleri yıkımdan kurtaracak büyük bir tasarıdan çok bu tasarının hayâli vardı. acıları ve yenilgileri sanki benim acılarım ve yenilgilerim di. bazan çevirdiğim sayfalara. beni bırakıp gitmişti de. Müneccimbaşı olduktan sonra." dediği bu belirsiz işi uygulamaya koyacağımız güne ertelemiştik." dediğimde. inanmadığım halde. bir ara odanın içinde kıvranarak gezinenin Hoca değil de kendi gençliğim olduğunu düşünürdüm. ya da: "Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor. araçlar. şu silah tasarısını gerçekleştirebilirsek üzerimize üzerimize akarak bizi gerisin geriye iten bu ırmağın akışını.

benim yıllardır tuttuğum defterleri. şehirlerde başıboş gezinen işsizleri. Gururlu ve sessiz diyebileceğim bu şiirin ince dokunmuş sisi. belki onu telâşlandırır. ısrarı üzerine. soma. 120 Sinirlerini daha da bozan şey. bana Venedik'teki hayatımdan bir parça anlattırır. topraksız köylüleri. ama Padişah'ın K. Kitabın başka bir kısmına benim soluk anılarımı koyduk: Annem. Bir seferinde Sultan'm aklının içinde ne olduğunu anlamak için. Yoksa. Bu konuda aylarca çene yorduk. Almanya seferiydi. Hayvanların ruhu olabilir mi. "Bizim" tasarılarımızdan. Bir dolabın çekmecelerinden çıkan ıvır zıvırın dökümünü yapar gibi. Belki de yıkım. başka bir şey de yapmıyorduk. çamurlu yolları. Hoca aralarına hiç girmemeye kararlıydı. Ben ısrar etmeseydim. elbiselerini nasıl giyeceklerini bilemiyorlar. dertli analarla zavallı babaları başka ülkelerde yapılan ve yazılanları bize aktarmaya ömürleri yetmeyen mutsuzları. üstünlüğünü onlara kabul ettirmek için. Girit Kalesi'ydi. bütün o boynu bükük fukaraları. yarım kalmış yapıları. diye. bir deri bir kemik sokak köpeklerini. gibi şeylerin konuşulduğu bu toplantılardan gelecekten umudunu keserek çıkar. karanlık ve tuhaf sokakları. hangisi cennete hangisi cehenneme gider. orduların ve paşaların İstanbul'u başıboş bırakmasından ve annesinin de ona söz geçirememe-sinden cesaretlenen Padişah'm. Nefretle tiksindiği bu sahtekârlardan kendini ayırmak. hangisinin vardır. aylarca hüzün ve umutsuz bir neşeyle kurguladığımız o yenilgi ve yıkıntı düşlerinden fışkıran. her sabah çıkan güneş yeni bir güneş midir. ötekilerin üstünlüğünü görerek onlara benzemeye çalışmak demekti: O zaman.aldattığını anlamaya çalışıyor. saraydan kovulan bütün o çenebaz ukalâları. midye dişi midir erkek mi. "bizim" geleceğimizden sözettiği için sevinçle ona katılıyordum. bizim de onlardan önce davranıp öyle yapmamız gerekiyordu! Solak hattatımızın temize çektiği sonuç kısmında ise. sonuç umut verici değildi hiç: Hoca hâlâ bizi kurtaracak olan o inanılmaz silahlardan. diyorduk. önce hangi ülkenin. insanların ve inançların farkına varmadan değişmesi anlamına mı geliyordu? Bütün İstanbullular'ın bir sabah sıcak yataklarından başka birer insan olarak kalktıklarını düşlerdik. ayaklarında pantolonlarla benim anılarımı yeniden yaşadıklarını düşlerdik. maskaraları. yoksa akşam batan eski güneş bir arka yoldan dolanıp sabah öte taraftan gene başını mı çıkarıyor. Böylece. Yıkımdan imparatorluğun elindeki ülkeleri bir bir 121 kaybetmesini mi anlıyorduk? Haritalarımızı masanın üzerine yayar. ya da aklımızın içinin bir an önce çözülmesi gereken sırlarından sözedebiliyordu gerçi. çalışmayan makineleri. sessiz ve karanlık geceler boyunca. o eski güzel günlere ağıtlar yakan gözü yaşlıları. rüyaları. çoğu zaman da sıkıntıyla iç çekerek Padişah için eğlenceli risaleler yazıyor. Kurarken vaktin nasıl geçtiğini anlayamadığımız bu düşleri son bir kurtuluş çaresi olarak Padişah'a sunmaya karar verdik. minarelerin neye yaradığını hatırlamıyorlardı. güzel kokulu kadınlarla yattığımız o âlemleri de düzenletmeyecekti belki. her şey eskisi gibi olsun diye anlamadıkları duaları okuyanları. Hoca'nm pek bayıldığı o yüklü dolap benzetmesiyle beyinlerimizin kara bilmecesinin karışık sırlarına bir giriş sayılabilecek ölçülü bir şiir vardı. ama yaklaşmakta olan korkunç bir yıkımın da farkında değilmiş gibi davranamıyordu artık. kimi zaman gülüşerek. . yıkım. birşeyler yapmazsak yakında Padişah'm elden gideceğini söylerdi. Düşlerin renkleriyle canlandırılan bütün bu yıkım sahneleri. Padişah'm aklının çetelesini tutmaya çalıştık. anılarımızı ortaya döktük. taklitçileri çevresine toplamasıydı. sonra hangi dağlarla hangi nehirlerin elden çıkacağını hüzünle saptardık. buradaki tanıdıklardan bazılarının başlarında şapkalar. hoşça vakit geçirip sonunda. okuyup yazamayan pantolonlu Müs-lümanlar'ı ve sonu yenilgiyle biten bütün bu savaşlar' 122 bir kitaba doldurduk. Hoca'yla birlikte yazdığımız kitap ve risalelerin en iyisini hüzünle bitiriyordu. babam ve kardeşlerimle Venedik'teyken ve okul yılları sırasında başımdan geçen mutlu ve öğretici olaylardan renkli bir-iki sahne: Bizi yenecek olan ötekiler böyle yaşıyorlardı işte. bir iki kere konuşup tartıştıkları şeyleri dinlemek zorunda kaldı.

açık havaya çıkmaya karar verdik. Önce. uzun namluların. Barutla ça-li hştıgımız için değil. Hoca'nm bir başka mucize daha yaratabileceğini düşünüyordu. biz de aynı şeyleri korkuyla beklediğimiz için tehlikedeydik. bizim reçetelerimizi hazırladığımız karışımları uzakta ateşlerlerdi. ama şimdi kim olduğunu çıkaramadığı biriymişim gibi baktı. Dahası da vardı: Padişah. iyi sıkıştırılmış barut karışımları için hazırlattığımız. beyinlerimizin içindeki o karanlıkta da neler döndüğünü merak etmeye başlamıştı. belki de Sultan. ama Hoca'nm istediği gibi değil Hoca hâlâ nefretle sözediyordu ondan." derken. en tehikeli yıllarımız oldu. korktuğu gibi. Tıpkı birlikte fişek gösterisi hazırladığımız haftalardaki gibi. onlara inanınca kuşkulanıyorduk. Hoca kadar. ya da yenilgimizi beklediği için. ikimize döndü ve Allah'ın insan soyunun gururunu kırmak. zeytinliklerden gelecek korkunç paraları şaşkın şaşkın hesaplarken düşünürdük. ondan . Yaz sonunda bir gün de ansızın Sultan'm kendisi geldi. kitabı Sultan'a teslim ettikten bir ay sonra. hedeflerimizin ve çadırlarımızın yerleştiği çayırın çevresi meraklı kalabalığından bir bayram yerine döndü. yerine kardeşini geçirmek isteyenlerin onu tahttan indireceklerini düşünerek telâşlanmıştı. 'saçmalığım duyurmak için yarattığı o eşsiz harikalardan birini. İstanbul'un dörtbir yanından meraklılar geliyordu.Hoca. "Tuhaf şey!" Sonra. ko125 vanları. emirleri onun kadar benim de verdiğimi. ondan şu inanılmaz silahın yapımına girişmesi için emir aldı. ama gösteri başlayınca. ama silahın düşüncesinden ve düşmanlarımızı önüne nasıl katıp kovalayacağım hayâl ederken aklımıza takılan o belirsiz ve şekilsiz ayrıntılardan başka hiçbir şey yoktu elimizde. 123 "Düşmanlarımızı perişan edecek b inanılmaz silahı yap da görelim. Hoca beni Padi-şah'tan uzak tutmak istemişti. tam o sırada. Heyecanlıydık. Yirmi senedir burada olduğumu. Aklı başka bir şeye takılmıştı: "Demek yirmi yıl?" dedi. kendi kendine harekete geçen ateşleme mekanizmalannm taslaklannı tek tek gösterdik. belki de yıkıntıdan çok. belki de. birden durdu. vebadan sonra. adamlarımız. ikinci defa huzuruna çıkınca. Silahı geliştirmeye çalıştığımız. herkes sabırsızlanarak zaferimizi. masa başında çalışarak vakti boş yere harcadığımız bir kış geçirdik. çevresinde topladığı o tıkalâlarm bir işe yaradıklarını göstermek istiyordu. sonraki altı yıl. onu küçümseyemeyeceğimi . yeni topları ve daha dökülmemiş namlulann kalıp planlannı. bana da sorduklarını görünce merak etmiş. yazdığımız risaleler ve ldtaplar doğru değil miydi 124 ki. Bütün bunları Padişah'm silahı geliştirelim diye gelirlerini bize bıraktığı köylerden. işin sonunu onun kadar merak da etmediğim için. hevesliydik. benimle ilgilendi. Onbeş yıl sonra. bana o soruyu soruverdi: "Sen mi öğretiyorsun bunları ona?" Ama benim cevabımı öğrenmek için sonnamıştı bunu. Onlardan çok. Sonra. Hoca heyecanla bana soruyordu: Yıllardır beklediğimiz zafer değil miydi bu? Öyleydi. belki Hoca'dan sakladığı bir rüyası vardı. başarımızın ne kadarını bu kitaba borçlu olduğumuza bir türlü karar veremedik. gözü kapalı tattığı meyvamn hangisi olduğunu çıkarmaya çalışan biri gibi. hanlardan. Padişah bana önceden tanıdığı. Hoca'yı sınıyordu. barutla çalışmaya. yanyana dikilen bize. birkaç askeri başarısızlıktan sonra. yeri göğü inlettik. gölgeliğe çekilirken. biz yüksek ağaçların altındaki serin . Daha sonra. döktürdüğümüz topların. adamlarımızın. barut ve güherçile kokan hırpani çadırımızdan çıkmış güzel beyaz atma doğru yürüyordu. belki üzerine varan annesine ve paşalara. Sonunda Hoca şaşmamız gereken şeyin şaşkınlığımız olduğunu söyledi: Yıllardır Sultan'a anlattığı bütün o hikâyeler. çıkan renk renk dumanları izlemeye. Şaşkınlık içindeydik. ya da tıpatıp benzeşen ikiz kardeşleri görmüş gibi gülümseyiverdi. Onun için bir gösteri yaptık. ama hâlâ Müslüman olmadığımı öğrenince öfkelenmedi. üstelik bu sefer onu paylaşarak işe başlamıştık. kıskanç düşmanlarımızın hasetini üzerimize çektiğimiz için. ben de mutluydum. kusursuz bir cüceyi. bense ona nefret duyamayacağımı. Kopan türlü çeşitli gürültüyle. gülleleri. belki de kitabımıza doldurduğumuz o yıkıntı düşlerinden gerçekten etkilenmişti. Önce. Eteğini öptüm. Gece onu düşündüm.

daha çok Padişahla biz konuşurduk. sabah kendisiyle birlikte beni de beklediğini istemeye istemeye söyleyince. bize silahı geliştirmek için toplardan başka araçlar bulmamızı buyuranca. Sultanla rüyalarından. Hoca'ya göre her şeyi yenibaştan kurup düşleyeceğimiz bir yeni döneme daha girmiştik. Sultan havuzu kıpır kıpır dolduran kurbağalardan sözedelim istedi. gövdeden dikkatle ayrıhrsa uzun bir süre atan ¦ yürekleri. aklına gelen her şeyi söyleyiveren o şımartılmış çocuk hali hoşuma gitmişti. Artık her seferinde. adamın. Padişah'm. Hoca'nm öfke buhranından sonra. Hoca ona yüzvermedi. bizden daha iyi tanıdığına inanasım geliyordu. Döktürdüğümüz yeni topların. Yakut kakılmış gümüş bir divit içinde getirilen kamış takımıyla resimleri çizerken Padişah çok ilgilendi. Padişah da bizleri tanımaktan hoşnuttu. bu da senin. kendisine sunulan kitaplardan yola çıkarak. Kimi zaman çocukça. Bir gün Hoca. bizi birbirimizden ayırıyordu. heyecanlarından. Aklımda kalan kurbağalı masalları eğlenerek dinledi. sözlerimiz ve davranışlarımızı gözleyerek." diyerek birbirinden ayıran dikkatli bir baba gibi. ama uzlaşmaya hazır gözüken Topçubaşı'yla anlaşmak için de bir ara yol aramadı. "bu senin." deyiverirdi. İlk zamanlarda Hoca suskundu. kimi zaman da zekice bulduğum bu gözlemler beni meraklandırırdı: Kendi kişiliğimin benden ayrılıp Hoca'nmkiyle. erguvan ve çınar ağaçlarının altındaki nilüferli bir havuzun çevresinde geçirdik. Bazan da hareketlerimizi birbirinden ayırırdı: "Şimdi. ama öfkesine ve hayâllerine artık alıştığım için. aklı başında adamın. Padişahla ilişkim işte böyle başladı. Ben de onun gibi olmak isterdim. bu düşsel yaratığı yerli yerine yerleştirerek bizleri. onun gibi bakıyorsun. ya da o sıralarda yalnızca hayalleriyle uğraştığımız yeni silahtan sözederken. Bir yumurtanın havuzdaki yetişkin kurbağalara benzemek için geçirdiği evrimi daha iyi göstermek için kâğıt kalem istedim. sevimliliği. ya da yenilik yapacağım diye topçuluğu ayağa düşüren biz delilerin İstanbul'dan kovulmasını istediğini öğrenince Hoca telâşlandı. Daha çok benimle ilgiliydi. benim de ne kadar ben. Ustaca sorduğu sorulardan. Padişah. yalnızca Padişah'ı tanımaktı. Beni çok şaşırtan bu şımarıklığa Sultan aldırmadı bile. Hoca'yla birlikte ben de saraya gidiyordum. kendin gibi bak!" Ben şaşkınlıkla . daha çok güne bilim ve sanatla başlamak isteyen aklı başında bir yetişkin gibiydi. namluların. yıllardır Hoca'nm bana anlattığı Padişah'a ne ölçüde benzediğini düşünürdüm ben. Hoca çok üzülmedi. küçük kurnazlıklarından da. ama Hoca'nın sözünü ettiği aptal delikanlıya benzemiyordu hiç. ben de onunla gittim. karşımdaki bu şakacı. Deniz ve yosun kokan o güzel sonbahar günlerinden biriydi. Ama neydi her şey? İlgim karşılıksız değilmiş.anlamıştım: Rahatlığı. hayâlden ve renkten yoksun basmakalıp bir iki laf etti. Hoca'nın kişiliğinin de benimkiyle biz farkına varmadan birleştiğine. ne kadar Hoca olduğumuzu merak ettiğini anlardım. bu senin değil. sıra kurbağa öpen prensese gelince öğürerek yüzünü ekşitti. Hoca'nın somurtarak geçirdiği o güzelim saatlerin sonunda Padişah elindeki kurbağa resimlerine bakarak bana şöyle dedi: "Hikâyeleri senin uydurduğundan zaten şüpheleniyordum. kurbağaların sıçrama mekaniği. dökülen kırmızı yapraklarla kaplı büyük bir koruda. yedikleri sinek ve böcekler üzerine uzun uzun konuştum. Padişah'ın da. onun düşüncesi. ne kadar ben. budalaca bulduğu bu meraklarla ilgilenmeyecek kadar topları ve döktürmeye çalıştığı uzun namlularıyla meşguldü o sırada. Böylece. korkularından ve geçmişle geleceğinden sözederken. Bir ay sonra. yarn tağımda uyumaya çalışırken düşündüm: Sanki aldatılmayı hakeden biri değildi Padişah. Padişah birden durup ikimizden birine dönerek. Hoca'nm ne kadar Hoca. bana yeni gelen 128 şey. ona her şeyi söylemek istiyordum. kan dolaşımları. Bütün sabahı. "Hayır. Demek resimleri de sen çiziyor127 muşsun!" Sonra bana «bıyıklı kurbağaları sordu. Toplarla çalışmaya başlamamızdan altı ay sonra. ya da dost olmak isterdim onunla. Hocaysa. Bilyelerini karıştırarak kavgaya tutuşan iki kardeşi. Padişah'ın. Rüyalarını yorumlarken. ya kendisinin görevden alınmasını. Böylece. bu işlere burnumuzu sokmamızın Topçubaşı'nı öfkelendirdiğini. o da. yıllardır kullanılan eskilerinden üstün olmadığını ikimiz de biliyorduk artık.

Onun gibi. ama konuşmaya başlayınca korktum: Sanki o değil de Hoca 129 konuşuyordu. şişler batıran cambazları. ertesi gün Macarlar'dan geri alman bir kale için eğleniliyor. tıpkı Padişah gibi. ama Hoca'nm vurgularıyla konuşurken yıldızlara. biz yanındayken huzuruna çağırttığı o taklitçi oldu. çoğunu o gün tanıdığım yeni dostlarımla birlikte gider. yanık sesleriyle içli ve neşeli şarkılar söyleyen şarkıcılarla kadeh tokuşturarak eğlenirdim. bir sır verirmiş gibi Padişah'm kulağına eğiliyor. tıpkı onun gibi. eğlencelere beni de çağırıyorlardı. bu da Hoca" demek geliyordu. hayvan kitaplarını. küfürlerine bayıldığım Karagöz'le Hacivat'ı seyretmekle geçiyordu. derken. Siz hiç birlikte aynaya baktınız mı?" Aynaya bakarken. kaşla göz arasında yok eden hokkabazları. Istanbul-Halep arasındaki menzilleri tek tek sayarak devam etti. takvimleri getirtti. Günlerimin çoğu. beni de büyü-leyerek şaşkına çeviren şey. Hayatın bir bekleyiş değil de. herkesin dağıldığı o saraylardan. Bir keresinde de. Padişah'm meraklarını bildiğim. orasına burasına bıçaklar. ellerimizdeki fincanları. dişleriyle at nalını kıran. kıyafeti de bambaşkaydı.gülümserken de eklerdi: "İşte böyle. Geceleri lişek gösterisi yoksa. Padişah. Çoğu günlerce süren bu şenliklerde yağlı et ve pilav tıkınmaktan. Ne yüzü ne de gövdesi bize benziyordu bu adamın. denizkızlanndan atıştırmaktan kısa zamanda şişmanladım. yalnızca. maymunlar çıkaran."'dedi. o da eskiden benim yaptığım gibi evde hayalleriyle kaldı. en sonunda. yarısı Hoca. saray mutlağından öğrendiği yemeklerin ve onları pişirmek için gerekli ıvır zıvırm ve baharatın adlarını sayıyordu. inanılmaz silahlara ilişkin tasarılar anlatmıyor. mukallitten beni taklit etmesini istedi. Padişah gülümserken. onun gibi dikkatli düşünceli bir tavırla ayrıntılara girerken sesini ağırlaştırıyor. saatlerce rakı ya da şarap içerek müzik dinledikten sonra. neresini kimin kendisini ötekinin yerine koyarak düşlediğini söyledi. o maskaralıkları yapacak kadar kafam işlediği için saraya onun yerine ben gidecekmişim. "Silah için çalışsın bakalım. benim de içimden "bu benim. Hoca gibi. derken ramazan ve bayram şenlikleri başlıyordu. sonra Şehzade okula başladı diye törenler düzenleniyor. bana değer verdiğini görenler. Padişah iltifat edip adamı savdıktan sonra. taklitçi. Ne anlama geliyordu bu söz? Akşam Hoca'ya Padişahın bana yıllardır anlattığı insandan çok daha zeki olduğunu söylüyordum. bize bu yolda düşünüp taşınmamızı buyurdu. su üstünde yürüyerek oynayan yakışıklı köçeklerle. Yıllardır beklediği fırsat. Hoca bundan sonra. devekuşlarmdan. hangimizin kendisi olmaya ne kadar dayanabildiğim sorardı. Hoca'nm yüzünü allak bullak eden işine. Ama Hoca'yı asıl öfkelendiren. ama mukallit parmağıyla bizleri işaret ederek kendi yapıyordu bu işi. onu çekmek istediği yöne Sultan artık kendi isteğiyle geliyor diyordum. söylediklerinin heyecanına kapılıp elini kolunu karşısındakini inandınnak için ateşli ateşli sallarken soluk soluğa kalıyordu. konaklardan 131 birine. caminin minareleri arasına gerdikleri ipe çıkıp sırtına aldığı sopayla danseden. Adamın hareketlerini izlerken. sonra oğulları sünnet ediliyor. aferin. bayılana kadar güreşen yağlı güreşçileri. Böylece Hoca'nm silahı tasarlayıp harekete geçirebildiği o dört yılda ben saraya gittim. Hoca gene bir öfke buhranına kapıldı. uykulu geyikleri taklit eden güzel dansözlerle. neredeyse her gün yapılan o törenlere. cüppelerinin içinden yılanlar. ceplerimizdeki paralan. Sonra Padişah. büyülendim. eline geçmişken kendini o aptallar arasına sokup hırpalatmaya hiç niyeti yokmuş 130 artık. Bu sefer ona hak da verdim. güvercinler. zorda kalmadıkça saraya ayak atmayacağını söyledi. şekerden ve fıstıktan yapılmış o aslanlardan. Padişah'm. Bir gün vezirin kızı evleniyor. sayfa sayfa çevirip okurken neresini kimin yazdığını. taklitçinin hüneri dayanılacak gibi değildi. yarısı ben olan birisini taklit etmesini istediğinde. Hoca'nm hastalandığını söyleyince Sultan bana inanmadı. bir başka gün Padişah'm bir çocuğu daha doğuyor. . Şaşkın şaşkın ağzı açık bana bakan o adam bendim: Aptallaş-mıştım. kısa boylu ve şişmandı. tat alınabilecek bir şey olabileceğini bu dört yılda öğrendim. yıllardır ona yazıp verdiğimiz bütün o risaleleri.

. Veba günleri sırasında. gördüklerimi anlatmamı ister. tanımak istedikleri bu ilginç diyar hakkında. o korkunç görüntüye. yirmi yıllık masamızın başında çalışırken bulurdum. Gördüğüm güzel vücutların hayalleriyle. Ayrıntıları kâğıtlarının arasına dağılan. yıllarca * biriken bütün o paraları ve insan emeğini yutarak gerçekleştirebildiği o dört yıl boyunca. sinirli "fl ı. bu heyecanlı sözlerden pek de bir şey anlayamadan etkilenen bana. bütün umutlarını. ya da benimle kırıştıran elçi karıları değil bütün o kellifelli elçiler. Kimi zaman günlük hayatta. ya da Venedik'ten getirilmiş bir müzik topluluğunun en son züppeliklerini dinledikten sonra. Benden gün boyunca yaptıklarımı. başımdan geçen o korkunç maceraları sorarlardı bana. Sultan'a kimsenin bilemeyeceği tuhaf alışkanlıklar yakıştırırdım. Yalnız. ama aklımdan geçenlere açıklık kazandıracak bir adımı daha atamaz. Resmin "şeytani". bir an. kendime esrarlı bir hava vermekten hoşlanırdım. bir şey hatırlatırdı. ne başka bir kimsenin. nasıl direndiğimi. ya da karmaşıklığından heyecanla sözediyordu. sezdiği büyük bir gerçekten sözediyordu. bir iki kere de birbirimize anılarımızı anlattığımız eski yıllarda gördüğümüz ya da sözünü ettiğimiz bir şeye benzettiğim de oluyordu onu. hâlâ nasıl katlanabildiğimi merak ederlerdi.Beni çok merak ettikleri o elçi konaklarına da sık sık gidiyor. Onda şimdiye kadar hiç görmediğim bir çalışma hızına kaptırmıştı t kendini. ne de kimi zamanlar düşündüğüm gibi. Hoca'ya göre de gerçek bir silaha dönüştüğü zaman bile. Bunu. saraylardan akşam eve dönünce Hoca'yı. masanın üstü anlamını çözemediğim tuhaf şekillerle. kendisinin bile anlayabileceğini sanmıyordum. Dört yıl sonra. sanki bana. Daha çok bilgi almak istedikleri zaman. sevimli kızlarla oğlanların koşuşturduğu bir baleyi seyrettikten. tıpkı Sultan'a yaptığım gibi. gördüğüm şeyi neye benzettiğimi hemen söyeyivereceğim sanırdım. birisinin kafalarımızın içini açarak bütün bu düşündüklerini doğrulayacağını söylüyordu bana. Ama bilim i 32 gerektiren büyük ve esrarlı bir tasarıyla. bütün tasarısını buna dayandırmıştı. harem ve aşk entrikalarını bana hayran olarak dinlerlerdi. alışkanlıkla uyduruverdiğim inanılmaz hikâyeler anlatırdım. Hoca'nm bizleri benzetmeye çalıştığı bu budalaları daha da meraklandıran bir sessizliğe bürünürdüm. en sonunda. Bütün hayatımı dört duvar arasında pineklemek ve saçmasapan kitaplar yazmakla geçirdiğimi saklar. kâtipler uydurduğum kanlı din ve vahşet hikâyelerini. ama bir tutukluk geçirerek. biraz sonra arsızca ve ahmakça bulduğu bütün bu eğlencelerden tiksinerek sözümü keser ve "bizler"den ve "onlar"dan sözederek bana tasarısını anlatmaya başlardı. parmaklarının ucuyla kâğıtların üzerindeki tuhaf vç belirsiz bir biçimi gösterirdi.v. kimi zaman rüyalarımızda. Bir gün.»evlenmeden önce babalarını görmeye gelen genç kızlar. o küçük leke. Çok üstüme varırlarsa. diyebileceğim o karanlık lekesine bakarken. içtiğim içkilerin dumanlarıyla kafam bulutlu. hep böyle gördüm. işte silah bu gerçekten yola çıkıyordu! Sonra. ben Hoca'mn silahın gelecekteki zaferi üzerine geçmişte anlattığı ayrıntılar arasında kayboluyordum. aynaya birlikte bakarken. ya da aklımın bana bir oyun oynadığını düşünerek susardım. hemen oracıkta uydurduğum bir-iki devlet sırrını kulaklarına fısıldar. umutlarımızı bağladığı o silahı nasıl biçimlendircbileceğini anlayamıyordum. her şeyi söyleyemeyecekmişim gibi yapar. asabi elyazısıyla doldurduğu kâğıtlarla tıkış tıkıştı. resimlerle. silahın kendi sırrını bana kendisinin açmasmı. yavaş yavaş artan ünümün tadını çıkarıyordum. herkes onu bir şeye benzetirken. şimdi hepsi aklında açıklığa kavuşmuştu. Her gösterişinde biraz daha geliştiğini gördüğüm bu biçim. beyin dediğimiz. gene her şeyin. Elçiliklerde toplanan Avrupalılar. düşüncelerimin belirsizliğine boyuneğerek. ne kadar acı çektiğimi. ama buradan yola çıkarak. kafalarımızın içiyle ilgili olduğunu söylüyordu. her seferinde biraz daha gelişerek kesinlik kazanan bu biçimi. ıvır zıvırla dolu dolabın simetrisinden.boşuboşuna beklerdim. bütün İstanbul'un sözünü ettiği koca bir cami boyundaki o tuhaf yaratığa. bu konaklardan. korkunç paralar gerektiren belirsiz bir silahın düşüncesiyle ilgili olduğumu da aralarında fısıldaştıklarını biliyordum. Bir kere daha.

Aklı başında bulduğum bu adamın. çarklardan. bu parlak ve korkutucu ayrıntıları. Aklımı iyice karıştıran bu zekâ oyunlarını kanıksamıştım artık. diye düşünürdüm. bu silah için bir şey düşünüyor muydular? Ve en önemlisi: Sultan niye devleti o ülkelerde sürekli temsil edecek elçiler yollamayı düşünmüyordu hiç? Kendisinin bu görevi istediğini. Acaba onların en iyileri kimlerdi. aktardığım kötü söylentileri dinlemezdi bile. geniz yakan pas ve demir kokusu içinde çarkları çevirecek cesur adamlar aradığı günlerde. onlar arasında yaşamak. ben. yıllardır ortalıkta gözükmüyordu. öteki sorunu hatırlatıyordu. ı:>4 barut ve kaldıraçlardan sözederdim. Sultan'a bu kadar yakınım diye değil. bu ahmaklardan kurtulmak istediğini sezerdim. her şeyden memnundu. Düşmanlarımızın dedikodularına Padişah da kulaklarını tıkamıştı. O da Hoca gibi ka-I falarının içinden sözediyordu. Şimdiki uyuşuk ben değilmiş. Yalnızca. endişelerimi Hoca'ya da Sultan'a da açardım. Hoca'mn silahı denemek için o korkunç çelik iMi yığınının içine girip. gâvura diş biliyorlardı. Hoca. nerede yaşarlar. Sultan'a tekrarlamaya çalışır. ama tasarısını gerçekleştirmekte zorluk çektiği. diye düşünürdüm ben. şenliklerden. Hoca tasarısına sonuna kadar ¦-''' ¦ 135 gömülmüştü! Bir gencin tutkusuna imrenen ihtiyarlar gibi öfkesine imreniyordum. bunları elçilerden öğrenebilir miydim? Kendimi eğlenceye bıraktığım ve gerçekleşmekte olan silahla pek ilgilenmediğim o son günlerde. kubbeden. Sultan beni dinlemedi bile. hiçbir şey anlamamak daha iyi. herkesin bu silah tasarısının arkasında benim olduğumu bildiğini söyledi Padişah. ama gene de Padişah'ın etkilendiğim görürdüm. hiçbir güllenin işleyemeyeceği kadar kalın çelikler döktürdüğü o son aylarda. yalnızca bunların konuşulduğu elçi konaklarıyla ilgilenirdi: Bu elçiler nasıl insanlardılar. bu isteğinden açıkça sözetmedi. zeytinliğin. bana Hoca'mn anlattıklarını tekrarlattı. İftiralarına kulaklarımı tık'ayamadığım 'zamanlarda. sonra. konaklarda. şehrin içinde. tıpkı Hoca'mn bana . bu belirsiz söz yığınından. ¦ Ama pek oralı olmazlardı. ya da paranın yetişmeyeceğini sandığı umutsuzluk günlerinde bile. Flemenkli. Benim Hoca olduğumu söylediğinde. Evde kalan Hoca'nm. hayvanlardan. benim yalnızca ka-balaştırarak aktarabildiğim Hoca'nm ö coşkulu zafer ve kurtuluş şiirinden umutlanması beni de etkilerdi. çünkü az sonra bütün bunları Hoca'ya benim öğrettiğimi ileri sürerdi. bu silahla başkalarının işlerine burnumuzu sokuyoruz diye de. ben söylentilerden yakınınca. kafaları nasıl çalışıyordu. kafalarımızın içine ilişkin bulduğu gerçekleri onlar anlardı belki. bir iki kere. ben olduğunu söylerdi Padişah. "onların" yetiştirdikleri bilim adamlarıyla ilişki kurmakistediğini ağzından kaçırdı. Beni en çok korkutan da buydu işte. Kelimeler benim kelimelerim değildi. onu neredeyse unutmuşlardı. bunu yapan. Venedikli. Hoca'nın bana kimbilir kaç kere tekrarlattığı o tekerleklerden. hanın geliri bağlandı diye değil.Saraya gittiğim zamanlarda. ya da o sırada hangi ülke geliyorsa aklına. onlarla nasıl yazışılır. tıpkı belleğin sabah inatla unutmak istediği bir rüyayı. kalıplara da inanılmaz paralar dökerek. beni kıskanıyorlardı artık! Yalnızca. saraylarda. düşmanlanmızı keyiflendirecek bir karamsarlığın izlerini taşıyan bu ricayı unutuverdim. Padişah'ın yambaşmda sık sık gördükleri hep bendim. Tabii. ama. ona belbağladığı için pişman değildi hiç: Bütün bunlar için bana teşekkür ediyordu. eskiden değiştirmişim Hoca'yi! O günkü eğlencelerden. bu ilgisine koşut olarak. Sonra. Her zaman yaptığı gibi. söylediklerimde Hoca'nın ateşli sözlerinin sıcaklığı da yoktu. döktürdüğü çeliklerin çatladığı. ya da hazırlıkları yapılan esnaf alayından sözetsek ya. işte o uzak ülkelerin bilim adamlarıyla mektuplaşmak istiyordu. insanın hatırlamaya çalışması gibi. gene aynı nedenden: Hoca'ya her şeyi ben öğrettiğim için. Kâğıtların üstündeki o belirsiz ve karanlık lekeyi ayrıntılarla besleyip geliştirerek. Ona inanıyordu. beni korkutan bir ucubenin kalıp planlarına dönüştürdüğü. dedikodusu her gün daha da artan bu belirsiz silah tasarısına onca köyün.

Sonra. şehire tellâllar çıkarttık. içimden "ben benim. Korkunç görünüşlü. o ülkede. ben onda heyecan uyandırmadığım için böyleydi. artık bambaşka biri "olduğumu söyleyiverdi. rüyalarımdan mı çıkardığımı kestiremediğim hikâyeler de söylerdim. vaktimizin çoğunu beklemekle geçirirdik. Ona bir yığın hayâl anlatırdım. ama tutkusunu kaybettiği için değil. Bir keresinde bana. uydura uydura geliştirdiğim bazı masallarım vardı. Geceleri. Padişah bu ayrıntıyı merak ettiği için. ama çabuk sıkıldı bundan. Bulabildiklerimizin çoğu korkuyu yenip. maceracılar arasında adam aradık. Hoca. korkmuştum bu sözden. Hoca ikidebir Ku-ledibi'nde. Hoca'nm silahı bitirdiği. o sırada aklıma gelen bir iki eğlenceli yalanı atıveriyordum. Sultan'm aslında savaş için değil. Sultan'm yüzünde onda. sobaya odun atmak için ateşin küllenmesini bekliyorduk. Düşmanlarımızı önüne katıp kovalayacak silahı niye sefere götürmemişti. yüzüne korkuyla bakarken. Kış beklemekle geçti. Aracı harekete geçirecek adamları bulmak için çok uğraştık. yıllardır bu iş için biriken paranın hepsi bitmişti. Çok az konuşup. o tuhaf böceğin içinde tıkış tıkış sıkışıp sıcakta pişerek çark çevirmeye dayanamayıp kaçıyorlardı. Bu baharda olmuştu. Hoca. hayâli bir kaleye saldırıp sarsıla sarsıla toplarıyla ateş etti ve durdu. Padişah orduyla birlikte Lehistan'a sefere çıkınca şaşırdık. rahatını tehlikeye atabilecek her türlü belirsizliğin sözünden bile ürkenler gibi korkuyla sustum. işsiz güçsüzdük de. Sultan da. aracı harekete geçirebildiğimiz zaman. Tekrarlaya tekrarlaya bugün çoğuna inandığım bu hayâllerin. geç vakit bozacının son defa geçmesini. sık sık hayâllere daldığımız o kış gecelerinden birinde. Üzerine bir durgunluk çökmüştü. işsiz kahvelerinde. demir yığınının içine girseler bile. bana silahtan ve onunla yapacaklanndan da sözetmedi. Köylerden. ne olduğu belirsiz aletin içine girmeye yanaşmıyordu kimse. orada. sırtımı ter bastı. orasına. başında bir bekçi bıraktığı silahını görmeye gidiyordu. Sanki bu saçma sözü söylemeye cesaret edebil-seydim. bize güvenmiyor muydu? İstanbul'da kalanlar gibi. burasına birşeyler ekleyip geliştirmeye kalkmadı da değil. Birlikte geçirdiğimiz son kışın gecelerinde." demek geldi. aslında bütün hayatların birbirine benzediğini söylemişti. tersane çevresine. Nedense. Hoca'nm ve Padişah'm oyunlarını boşa çıkaracak ve kendi varlığım içinde huzurla yaşamaya devam edecektim. av için sefere çıktığına inanıyorduk. daha önce hiç görmediğim şeytanî bir anlatım vardı. eskisi gibi olduğumu. çok sevdiği Edirne'de kalmıştı. 137 ona bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedim. bir yıl daha kazandığı için memnundu. haksız olduğunu. Midem acıyla yandı. Oysa. Tophane'ye adamlar saldık. ¦'{¦« . Sabahlan sarayına gidip hikâyelerimizle eğlendireceğimiz ve geceleri konaklarında eğleneceğim kimse olmadığı için. ama çalıştıracak adamları toplayamadığı için daha deneye -mediği günlerde. birden bana. beni başka biri yapmak için dolaplar çeviren bütün o dedikoducuların. ama Hoca masraflı olacağı gerekçesiyle zorlukla topladığımız takımı da dağıttı. Yaz sonunda. Meraklıların şaşkın ve korkulu bakışları ve zafer çıglıklan arasında silah hantal hantal kıpırdandı. hepsinin elbiselerinde çok sayıda düğme olduğunu hep tekrarlardım. serseriler. gençliğimde gerçekten yaşadığım şeyler mi olduğunu. Hoca. Aracı. birlikte silah için çalıştık. zeytinliklerden para akmaya devam ediyordu. biz de. ayrın ularını anılarımdan mı. karşı koymak istedim ona. Padişah seferden döndükten sonra. rüzgârın ya da karın dinmesini bekliyorduk. Halic'in karşı kıyısındaki son titrek lambanın sönmesini ve bir türlü gelmeyen uykumuzun gelmesini ve sabah ezanını bekliyorduk. bizi arayıp soran yoktu. beni niye yanma almamıştı. çok değiştiğimi. Ben Venedik'ten gelen bir ressama portremi yaptırarak. yalnızdık. Kısa bir süre sonra. babam ve kardeşlerimle ıhlamur ağaçlan altında kahvaltı ederken aile sofrasında konuştuklarımız! En az bunlarla ilgilenirdi Padişah. Ama yirmibeş yılda hâlâ unutamadığım bir iki gerçek de vardı: Annem. yoksa kitabımı yazmak için her masaya oturuşumda kalemimin ucuna geliveren düşsel hikâyeler mi olduğunu çıkaramıyorum şimdi: Kimi zaman. ut dersleri alarak günlerimi geçirmeye çalışıyordum.bir zamanlar sorduğu gibi. çok para vereceğini söylüyordu. benim başka yapacak işim ve eğlencem de yoktu*. benim eski ülkemde nasıl yaşadıklarını sorardı bana.

kendi maskemi indiriyordum. yeni bir eve taşını-yormuşuz gibi. Hoca olan adam. gıdım sarkmış. beni artık tanısınlar diye. sapından tuttukları maskeleriyle. Her şeyi hazır tuttuğunu. tekerlekli kazan. hayatlarından. Yol boyunca. Sonraları. canavar. domuz huylu. kara demir. bir duvara dayadığım portreme takılmıştı. gözüm. gök bakışlı garabet. Yirmibeş yıldır yazdığımız kitapların. Padişah'm çevresinin ve ordunun.138 139 benzeştiğimizi. çok şeyimiz olduğunu ona söylemek istedim. öfkelenip elindekileri bir köşeye attı. çekinerek sordu: Bunları yanımıza almalı mıydık. düzenlediğimiz o ilk fişek gösterisi için yaptığımız deneylerin gözlemleriyle doldurduğum küçük defterin yırtılıp solmuş sayfalarını karıştırırken gördüm onu. Silah. yerli yersiz uyku çekmekten. konuşacak daha çok. şeytan. toramanının düşmanlarımıza yapacağı şeyleri anlatırdı. arkamdaki birini gösteriyorlardı. görenleri dehşete düşürerek. Üç gün sonra sefere hazırdık. bakışıma bayağı bir huzur sinmişti. ben de. bir işe yarar mıydı acaba? Boş "boş baktığımı görünce. bu sefer de ona umutla yaklaşınca. bana hiçbir şey söylemeden maskesini indiriyor ve altından. Gerçi eski heyecanı yoktu. ırmağın akışını istediğimiz yöne çevirebileceğimizden ve daha önemlisi. K Viı 141 geçmiş yıllardaki kadar olmasa bile. Paslanmış namaz saatinin zilini çalıştırdı. Geceleri. sızıp kalmaktan gözlerim mahmurlaşmış. Padişah eski bir dostu . Hoca'nm istediği gibi. Ama gene de. oklu kaplumbağa. tepegöz. ilerliyordu. i 40 10 Yaz başında. Gün doğarken. dağıttığı silah takımıyla ilişkisini kış boyunca sürdürdüğünü o zaman anladım. heyecanını her zaman canlı tutan "onlardan ve bizlerden" gönül rahatlığıyla ve inanarak sözedebiliyordu hâlâ. ciltleri yırtık eski kitapları. dönüp baktığımda. o da benim gibi endişeyle merak ediyordu ama. Her şeyden önce. hareketlerim ağırlaşmıştı. çevre köylerden gelen meraklıların kenar tepelere dizilip korkudan sokulamadıkları aracı heyecanla seyrettiklerini görünce Hoca keyiflenirdi. tahmin ettiğinden daha süratle. il. tuhaf gürültülerle ağır ağır yol alan ve ucube. o âlemlerde içip öpüşmekten dudaklarımın kenarına bir arsızlık bulaşmış. Hoca bana. beni suçluluk duygusuyla korkutarak rüyamdan uyandıran gençliğim çıkıyordu. eşyalarını. böcek. "son talihimiz" den. daha da kötüsü yüzüm de bambaşkaydı. Edirne'ye. korkunç gıcırtılar. diye anılan silahımız. ama onlar benim ben olduğumu anlamıyorlardı bir türlü.: I i I i'. Hoca umutluydu. sararmış müsveddeleri. karalamaları arasında sabaha kadar eşelendi. on gün süren bu Edirne yolculuğunda. birbirimize yakındık. astronomi araçlarının tozunu aldı. yürüyen hisar. gün boyunca kan ter içinde kalan adamlarımız çadırlarında derin bir uykuya dalınca cırcır böceklerinin böldüğü bir sessizlikte. ordunun saldırı düzeninde araca nasıl bir yer verileceğini. Venedik'te bir maskeli balodaymışız: Yüzle-rindeki "bayağı kadın" maskelerini indirince kalabalıkta gördüğüm annemle nişanhmı tanıyarak umutlanıyor. sık sık aynı rüyayı gördüm: Karışıklığı İstanbul'daki eğlenceleri hatırlatan bir eğlencede. Padişah'm bizi ve silahı Edirne'de beklediğini öğrenir öğrenmez Hoca harekete geçti. ressamdan o sabah alıp eve getirerek. değişmiştim: Ziyafetlerde tıkınmaktan şişmanlamış. Padişah'm bizi silahla birlikte Edirne'ye sefere çağırdığını öğrenene kadar. dev. etlerim gevşemiş. silaha nasıl bir tepki göstereceğini. yarı kalmış risaleleri. Hoca son günün gecesini. karaoğlan. Beni tanıması için. ama haklıydı. Padişah'tan ve çevresindeki birkaç katıksız dalkavuktan başka kimsenin sevgiyle karşılamadığı bir gösteriyle girdi. benim ben olduğumu anlayacak bu adamın Hoca olduğunu görüyordum. toraman. ama biliyordum. benimle eskiden ilgilendiği gibi gene ilgilenmesi gerektiğini. yeni halimden memnundum: Sustum. ıvır zıvırı karıştırarak geçirdi. hazırladığımız araçların taslakları. dünyadan ve kendilerinden memnun o aptallar gibi.

bir . Hoca birdenbire bir evin kapısını çaldı. arkamdan çocuğun bağırdığını ve bir kadının ona cevap verdiğini duydum: "Aslanlar gelmiş anne!" "Hayır. Belki yakınlıklarım kıskanıyordum. uğursuz da buluyorlarmış onu! Hoca. ama ne su sesi vardı. arıyoruz. dahası. Savaş söylentilerinin yoğunlaştığı yaz ortasında. "Padişah'm sarayından aslanlar kaçmış. kimse bu dev kazandan bir marifet de beklemiyordu.". ona bir şey sormak için sakalına 143 uzanan iki neşeli çocuk kapının açıldığını görünce korktular. ahşap ve sabun kokuyordu içerisi." Hoca gene de açtı kapıyı.karşılar gibi karşılamıştı Hoca'yı. Ama acıyla farkedi-yordum: Konuştukları şeylere katabileceğim. "vergiyi gelin de kılıçlarınızla alın. gıcırdayan merdivenden aceleyle. . amcanla kardeşi!" Belki olup biteni bir türlü unutamadığım için. atlarına binip çevredeki karanlık ormanlara kuş cıvıltısı dinlemeye." dedi Hoca ona. en kestirme yolu seçeceklerini düşünerek yanıldığım için köprüye ulaşan ve kavak ağaçlarının gölgelediği kısa yolu bulamadım bir türlü. Hastanedeyse düşlediklerimizin hiçbiri yoktu. uyukluyordu. bir sabah erkenden gene aynı yere gittim. "On yıl önce İstanbul'a gitti. dedi adam. Hoca'yı görünce kalktı. Ondan sonraki günlerde Hoca öfkeden boğulacak gibiydi. tertemizdi belki. delirmiş. daha . Hoca. sokak kapısını açan çocuk Hoca'dan önce tuttu: "Burda aslan yok. "Aslanlar. Birinci odada. "Niye geldin. çoğu birbirine benzeyen yoksul Müslüman evleri arasından geçtik. sordum. Işık beni aldattığından olacak sokağı ve evi bulmakta zorlandım önce. beni yanma aldı. içeride bir yığm yorgan ve yorganlık kumaş vardı. sırtları bize dönük iki kadın soluk bir ışığın içinde namaz kılıyorlardı. bir sofaya çıktık. Solumda gördüğüm sarmaşıklı evlerin sağıma geçtiğini farkedince aynı sokaklarda dolandığımızı anladım. hiç de beklemediğimiz bir gün alındı: Geçen yılki yenilgiye ve ondan çok vergiye dayanamayan Lehliler. deli herif?" dedi. "Vebadan ölmüş. belki yeni hayatıma ve hâlâ sabırla okuduğunuz bu kitaba hazırlık olsun diye iki hafta ^onra. bir savaş ihtimalinden söze-diliyordu. Çingene ve Yahudi mahallelerinden. bir başkasını açtı. Onlara ben de katılıyordum. insanın kenarına oturup seyrederek helva yiyeceği bir nehir yoktu. Ama bıktığımı biliyordum artık: Hoca hâlâ aynı şiiri okuyordu: Zaferden. çoğu deliler gibi kendisini bir başkası sanı-yormuş. daha anlatacaktı. ama pek fazla hazırlık ve telâş yoktu. sekiz yaşlarında bir çocuk. Toz. önceden de cansıkmtısıyla gezindiğim külrengi bazı sokaklardan. bulunca da daha önceden yönünü kestirdiğim Beyazıt Camii Darüşşifası'na gidecek en kestirme yolu çıkarmaya çalıştım. Peşinden giderken. Hoca "önüne gelen kapıları açmaya başladı. Sen niye geberemedin?" Hoca. Tunca ve Meriç'te sandal gezintisi yapıp 142 kurbağaları gözlemeye. Fildamı Mahalle-si'ndeymişiz. ilgiyle dinleyecekleri ve onlara içtenlikle söyleyebileceğim hiçbir sözüm yoktu. günlerini birlikte geçirmeye başladılar. kimse savaşırken bu kara demir yığınını yanında görmek istemiyordu. hiçbir şey söylemeden merdivenden inip evden çıktı. Edirne'nin içinde hızlı hızlı yürüdük." Çocuğu iterek evin içine girince ben de arkasından gittim. ötekilerin üstünlüklerinden. dinlemeden döndüm. "Bizden ne istiyorsun?" "Semra nerede?" dedi Hoca. Artık çıkmayacağını sandığımız sefer kararı yaz sonunda. Yeşil gözlü. ne de renkli şişeler. Hoca kapıyı kapadı. gelecekten ve kafalarımızın içinden sözeden aynı uydurulmuş hikâyeye Padişah'm kanmasına şaşıyordum artık. silahın. kartallarla savaşırken yaralanıp Selimiye avlusuna inen leylekleri sevmeye ve marifetlerini bir daha görmek için silahı incelemeye gittiklerinde yanlarında hep ben de olurdum. açtı kapıyı. seferden bir gün önce savaşın geleceği için ahkâm keserken düşmanlarımız sözü buraya getirmişler. yarıkaranlıkta. bulduğum kavaklı yolun kıyısında ise. silkinip artık. Dördüncü odada yorgan diken bir adam vardı." diye haber yollamışlar. harekete geçmemiz gerektiğinden. güçlü kuvvetli birine ihtiyacı olduğunu söyleyerek. annemle yengem var. yukarıya. gün. sakalsız olduğu için daha çok bana benziyordu. Üçüncü odanın kapısını. ordu yürüyüş düzenine hazırlanırken kimse silah için bir yer düşünmüyordu. Belki de. çamurlu değildi. bitkin bir ihtiyar dişsiz ağzı açık. Zincirlere vurulmuş bir hasta 144 görünce dayanamayıp bir hekime sordum: Âşık olmuş.

köylüleri harekete geçirdikten sonra. zaferle bitirdiğimiz bir savaştan döner gibi tantanayla döner. Sultanın çadırından çağırılmca şaşırdık. tıpkı askerleri gibi Hoca'ya gün boyunca olup bitenleri nelere yorduğunu sordu: Batan güneşin önündeki kızıl bir bulut. silahımızın zeminini inlettiği köprülerden geçerek kuzeye gittiğimiz ilk günün gecesi. Herkes sefere çıkmak için geç bir mevsim olduğunu düşünüyordu. alçaktan uçan şahinler. bir Hıristiyan köyüne gelince durduk.l HI I 145 laşmıştı Padişah. Padişah'ın da artık kanıksadığım düşündüğü için. Bu lanetin arkasında. ormana yayılmıştı.. uğursuzluktan korktuğunu. Padişah Hoca'ya ve silaha güvendiğini belirtmiş. üzerinde yeni bir oyuna başlayan çocuğun merakı ve heyecanı vardı. sıcak bir gün Edirne'den ayrıldık. üzerimize çöken sıkıntıyı hafifletmek için. bölgede keşif yaptıktan. ordunun geçtiği köylerin ve kasabaların halinden. Padişah. yürüyüşümüzün haftasında başladı. "onların ve bizlerin. Sonra. benim olduğumu da düşündüklerini. dehşetini Hoca her gece biraz daha arttırıyordu." sonra. bir an önce farkına varmalı. biz ve avcıları. kanlı yenilgiler. Sırt bu iş için orduyla gelen bir takım önden gidiyor. Padişah'ın korkutucu ojmaya çalışan bu hikâyelere. ama öğlene kadar hiçbir hayvana rastlayamamıştık. ordu Padişah'ı selamlarken bizler de onu hemen arkasından izlerdik. Eylül başında. Ama işimiz bitmemişti. Askerleri gibi çocuk' 1 l. o en sevdiğim kitabımızdaki coşkulu şiirden yola çıkarak karanlık bir resim çizdi.Hoca'dan çok. kimi zaman düşmandan da çok. artık beni de üzüyordu. başarısızlıklar. kendi kuvvetlerine bağlı olacağını söylemiş. çirkinliğini. yürüyüş kolundan ayrılarak. Hoca'nm yıllardır bana anlattığı ve artık unutmak istediğim bütün öteki şeylerin. ahalisi ellerindeki tenekelere vurarak çıkarttıkları yaygarayla domuzları ve geyikleri. meraklı hikâyeler dinlemeye pek düşkün olduğunu ikimiz de yeni öğreniyorduk. Saatler süren. bir köy evinin kırık bacası. Padişah. Hoca'nm ahmakça ve budalaca bulduğu bu gevezeliğin öfkesiyle şiddetini her gece biraz daha arttıran hikâyeler ve kehânetleri başlardı. ihanetler ve sefaletle kaynaşan kıpır kıpır çirkin bir resim. ama zaferin alevi Padişah'ın korkulu bakışlarının görebileceği bir köşede parlıyordu da: Onu körüklemek için aklımızı kullanmalıydık. Bakımlı. ama pek konuşulmuyordu bu konu: Sefer sırasında askerin düşman kadar. ya da tilkilerle tavşanların kaynaştığı bir ormana gidiyorduk. silkinmeliydik! Belki de. zengin köylerden. Biraz da öğle sıcağının etkisiyle. ceylanlarıyla ünlü bir koruya. uğursuzluk korkusuyla savaştığını yeni öğreniyordum. Hoca'dan geceleri kendisini ürperten o hikâyeleri anlatmasını istemişti. elverişli araziyi seçtikten. Hoca'yla Padişah'ın boş köy evlerinden birini işaret ettiklerini. yabandomuzlarmm koşturduğu bir dağın ya146 maçlarına. ona yakın köy boşaltılmış. Hoca yıllar önce Sultan'a verdiğimiz. tartışma çıkmasın diye de. Ama daha da kötüsüne tanık olacakmışım! Gene avlanıyorduk. ne anlama geliyordu bunlar? Tabii ki Hoca hepsini iyiye yordu. ölüler. kafalarımızın içiyle ilgili bu masallara inanması çevresindekiler gibi. Hoca'nm öfke ve nefretle karşıladığı bu törenleri ben seviyordum. güneye inen leylekler. Padişahla birlikte avdan sözet-mekten hoşlanırdım. bizlerin atlarımız ve silahlarımızla beklediğimiz köşeye sürsün diye. belli belirsiz duyulan teneke uğultusunu dinleyerek ağır ağır ilerliyorduk ki. silahın savaş sırasında doğrudan kendine. ya da düşmandan gelen son haberlerden çok. kafalarımızın içlerinin. kapı aralığından başı uzanan cılız bir ihtiyarın koltuklanarak onlara .zafer kadar lanet de getirebileceğini açıkça söylemişler. Gene de kafalarımızın içinden söze-dilirken Padişah'ın keyifle ürperdiğini hissederdim. Çok uzaklardan gelen. Hoca bana anlatırken korkuya kapıldım. bana bıkkınlık veren bu tatsız hikâyenin karanlığım. akşamlan yürüyüşten. . Padişah'ın sefer gecelerinde korkulu. bu küçük ve eğlenceli av seferlerinden sonra yürüyüş koluna. Av seferleri.

ama sonra sonra. gittikçe daha artan. belki de sorgulamadan sandığımdan daha çok hoşlandığı için. aklıma gelen şeyden korkarak onlara yaklaştım. günahlarını ya da sahte günahlarını kekeleyerek anlatmadan önce. Hoca öfkelendi. ona kötülüklerini yazdırmayı başardığım o şiddetini bana hatırlatan bu sorulardan ve onları soran. Sultan'm da Hoca kadar meraklı olduğunu gördükten sonra suçunu kabul etti: Evet. gerçeği sakladıklarını söyledi. dayanıklılığımızı." sonra da i149 "bizlerin" nasıl olduğunu gösterebilmek için gerekirse şiddet de kullanacaktı. belki Hoca'nın ısrarına dayanamadığı için. Tuna'yı geçmiştik bu sefer. zamanında. dinlemekle bir şey kaybetmez insan." kafalarının içlerinden 14'/ sözetmişlerdi. gene bir Hıristiyan köyündeydik. kendimi kardeşlerimden daha çok sevdirmek için attığım yalanlar. Ama bu çirkin meraka benim de kapılmam çok da sürmedi. Veba gecelerinin. hiç düşünmeden. o da bütün köyle birlikte evinden çıkmalı. İhtiyan götürdüler. Hoca. ama hataydı. köylüye. tuhaf bir hiddetle üsteliyor. bütün bir gün boyunca ormanda koşturabilecek kadar sağlıklı değildi. Hoca'nm sorularının ve nedeni anlaşılmayan öfkesinin dehşetiyle şaşkmlaşmış köylüleri görüyordum. Kulağıma daha zarif ve hoş gelen bir dille anlatılan günahların ve suçların çoğu birbirine benziyordu: Basit yalanlar. bağırdı: Onu değil. ihtiyardan kendinden sözetmesini istiyordu. umutsuz gözlerle çev-. Hoca'nın sorduğu sorulardaysa pek fazla bir değişiklik yoktu. onu sessizce destekleyen Sultan'dan korkan köylülerin cevaplarını önce dinlemek bile istemedim. gittikçe daha saçmalaşan bu çirkin şiddetle geçti. "onların. diye düşündüm. bir iki vefasızlık. ya da çirkin oyunun çekiciliğine karşı koyamayan Padişah'a içerliyordum. hemen cevap vermesini isteyerek ihtiyara soruyordu: Hayatındaki en büyük günah. bütün istemimizi. onu yüzleyebiliyorlardı. af diliyordu ki. oyunlarının orta yerine. vb. işte "onlar" kötülükleri karşısında beyleydiler. ona kanan. Tuhaf bir tiksintiye kapılmıştım. derede yıkanan kadınları gizlice seyrettiğini fısıldayarak itiraf edince Hoca yatıştı I4X biraz. belki de anlatacaklardı. günahsız zavallı bir ihtiyarmış. çok daha gerçek günahları olmalıydı. adsız bir günahkârın kötülüklerini anlatır gibi anlatırken. köy alanında toplattırılmış dişsiz ve yorgun ihtiyarları görüyordum. Az önce. vb. ama Lâtin kökenli bir dille konuşuyorlardı. Padişah'ı kandıracak. eliyle yüreğini gösteriyor. suçluydu. bizlerden yardım . tutulup kalmıştı. ama köylü. En son getirilen bir topal köylü. aynı hikâyenin gene başlamasına * gözyumdu. Padişah'm pek de fazla etkilenmediğine inanmak istiyordum. Ama meraklanmıştı. işlediği en büyük kötülük neydi? Çevirmenin bize ağır ağır aktardığı bozuk bir Slav diliyle mırıldanıyordu köylü: Suçsuz. Ondan sonraki günler. o günlerde. bu kitabı yazarken özlemle andığım o veba günlerimizi tiksinti ve utançla hatırlıyordum. özürü vardı. ben. köylülerin her şeyi anlatmadıklarını. küçük aldatmacalar. sorgulama saatleri uzun ve eğlenceli av seferlerimizin ortasında düzenlenmiş küçük birer ortaoyunu gibiydiler. o da hayvanları kovalayan hemşerileriyle birlikte ava katılmalıydı. gene. çevirmenimizin tekrarlayıp durduğu soruyu anlayacak gibi değildi. "onlardan. birkaç küçük hırsızlık! Akşam Hoca. sinir gücümüzü tüketen ve nedense bir türlü vazgeçemediğimiz törenlere dönüştü. Hoca. bir iki kalleşlik. ama Hoca. üniversitede okurken işlediğim cinsel günahları. Hoca'dan çok. bizlerden ayıran çok daha derin. onlara yaklaştım. suratlarmdaki merakı ve Hoca'nın ihtiyara çevirmen aracılığıyla birşeyler sorduğunu görünce. elini yüreğinin üzerine acıyla bastırıp. İlk başlarda her şey daha basitti. ama kafalann içinde olup biteni artık bilmesi gereken bizler. geyiklerin peşinden koştuğumuz başka bir av sırasında. iki gün sonra. en fazlası da. kendilerinden istenilenin ne olduğunu tam bilseler. Evet. kim olduğu belirsiz yargıçla. İhtiyar ancak.yaklaştırıldığını o sırada gördüm. gerçek günahlarım soruyordu asıl. ben çok daha ileri gitmiştim: Onları. hoş görülebilecek bir iki kaba şaka sıkıştırıveren çocuklar gibiydik. Getirdikleri bir başkası da aynı şeyleri söyleyince Hoca kıpkırmızı kesildi. relerinden. Bu ikincisine kolaylıkla olacak kötülük ve günah örnekleri diye benim çocukluğumun suçlarını. bu gerçekleri elde etmek.

Ama. Padişah da seziyorduk. bir çocukluk yalanından başka bir şey hatırlamayan yakışıklı bir delikanlıyı kendi elleriyle dövdüğünü gördük. Bir daha bunu hiç yapmayacağını söyledi. akşam. Yağmurun bir türlü dinmediği o berbat günlerden biriydi. akşam olup biteni yorumlarken. Padişah'ı hüzünlendiren. sonra. o zaman adamlarımız suçluyu hırpalarlardı. beş yukarı aynı itirafları etmişler. küçük şirin bir köyde. hazırlıklarına çok daha önceden başlanılan bu soruşturmalar vardı. Bir türlü dinmeyen yağmurlar başladığında olup bitene artık ben de alışmış gibiydim. bir çatı altına çekilerek konulduğumuz bir sağanağın altmda. ipleri bütünüyle eline almasına seyirci kaldık. bizim kuşkumuzu sezerek öfkeye kapılırdı. ama. Arada bir. hangi sonuca ulaşmak istediğini daha iyi biliyordu. pek de kesin olmasa bile. Hıristiyan komşuları gibi. erkeklerinin başına gelenlere uzaktan ağladıklarını görmüş gibiyim. sırf merakla peşinden sürüklendiği şiddeti son bir umutla daha çok kullanmasından başka bir işe yaramadı. ama birbirlerini aldatan karı-kocaların. onlan ikişer ikişer huzura çağırmayı denedi. şiddetten. ama görüyordum. Hoca bana iç döküyordu. . artık Sultan'm da tanık olmaktan pek hoşlanmadığı. tıpkı av gibi. ama bırakmaya niyeti olmadığını. En azından. hiddetinden yorgun gözüken Hoca'dan önce ilk sorulan çevirmenimizin kendisi sorardı. sanırım. güzel gözlü bir ceylanı. üç aşağı. onun da unutulmaya değer sıradan bir delikanlı olduğunu söyleyerek konuyu kapadı. Geceleri. pek bir şey söyleyemeyen. ama hepimizin aklında artık avın ayrıntıları değil. bu gerçeğin Sultan'm gözünden kaçmadığını farketrhişti. yüce bir adaletin korkusu ve şaşkınlığıyla yıllardır. "seni seni. ama başarılı olamadı bunda: Pek de sıkıştırmadan soruşturmasına rağmen.dilenirlerdi. yeniden. Hoca onların gerçek Müslümanlar olmadığı yolunda birşeyler mırıldandı. pek bir şey söylemeye de niyeti olmayan köylülerin saatlerce boş yere dövülerek sırılsıklam bekletildiklerini hatırlıyorum. gün boyunca yaptıklarından suçluluk duyar gibi. Av seferleri de gittikçe sönükleşerek kısalıyordu. belki de benim 151 gibi. ya da sırrını çözemedikleri. ama kendisi de. adamlarımızın kararlılıkla uyguladığı şiddete rağmen. kendi de huzursuzdu. sırılsıklam ıslanarak saatlerce sorguya çektiğini görünce umutlandık. Hikâyesinin köyden köye efsaneleşerek dolaştığını duyduğumuz şiddetimizin. hepimize yarayacak bir bilgi: Sukan'a da göstermek istiyordu. bazan bizden önce gözlerine kestirdikleri itirafçıyı onlar seçip getirirler. Bir keresinde. Başka yöntemler de denedi: İkidebir itirafçının sözünü kesip yalan söylediğini ileri sürerdi. Belki de bu yüzden. ama bir bilgiyi kanıtlamak istiyordu. Bu da öfkesini daha da arttırmaktan. annesine kötü davranan üvey babasından ve üvey kardeşlerinden 152 nefret eden bir delikanlıyı. itilip kakılan gençleri görüyordum: Masa başında yazdıklarını okuduktan sonra. köylülerin birbirlerinden utandıklarını görünce öfkelenirdi. bizler gibi. Çamurlu bir köy alanında. biz de. ya da iri bir yabandomuzunu vuruyorduk gerçi. bir Müslüman köyünde de aynı deneyi yaşamamız gerektiğini söyledi. zengin komşusunu kıskanan fakir köylülerin hikâyeleri ilgilendirmiyordu artık Hoca'yi. itirafları ve kötülükleri yeterli bulunmayarak hırpalanan. o köylüler gerçeği niye saklıyorlardı sanki? Sonra. Bir başka seferinde sarımsı bir yağmurun içinde köylü kadınların. ama sonra. akşam benim gereğinden de fazla bulduğum tuhaf bir suçlululk duygusuna kapıldı. itiraflarım uzun uzun anlatan ilginç kurbanlarla da hiç karşılaşmadık değil. Bazan da itirafçının sözünü başka bir arkadaşının onu yakaladığını belirterek keserdi. buna ulaşacağımızdan zaman zaman şüpheye düşüyordu." diyerek sırtıma bir yumruk indirdiğini. aynı hikâyeleri anlatmışlardı. O zaman 150 gerçeklerin pek de derine inmediğini. köylülerin bir Slav diliyle konuştuğu ormanlık bir yöreye gelmiştik. artık neyi aradığını. Bir ara.Daha derin bir gerçek olduğunu sürekli tekrarlıyordu. Kuzeye ilerleye ilerleye. onlar da. bu sorgu gününü içten içe»bekliyormuş gibi. nasıl öyle biri olduğumu anlayamadığı için öfkeyle söylenerek kendi kendini yediğini hatırladım. Olup bitenden. İşlerinde ustalaşan adamlarımız da bıkmışlardı olup bitenden.

belki ordunun ve paşaların silah ve ormanda olup bitenler konusundaki homurdanmalarından usandığı için. onlara çamurlu 153 yollarda Sultan'ın askerlerine yetişmek için tuhaf gıcırtılarla zorlanan aracımızı gösterdi. cevaplarını kâtiplere yazdırttı. onun için yirmi Yeniçeri getirtti. Hoca'yla Padişah'ı kandırarak bu uğur-t suzlukları tezgâhlayan bendim. lanet getireceğine ilişkin söylentiler bu sırada daha da arttı. silahımız yağmurdan balçıklaşmış bir çamura saplanarak yürüyüş kolunun orta yerinde kahverince. vaktin geldiğine karar vererek. Paşaların zaten sevmediği aracımızın uğursuzluğuna. yeniden başlayan. askerî güçlükler de getirdiğini söyleyerek . sanki. Kimse adam vermiyordu bize. belirsizliği severdim. belki yalnızca hastalıktan. köylüleri yürüyüş koluna götürdü. biz gerçekten anlamadığımız için. Yağmurlarda üşüten Hoca hastaydı. Çam ve kayın ağaçlarıyla kaplı ormanlardan gelen o serin ve karanlık havayı. Gittikçe artan berbat yağmurun çamurlaştırdığı yollarda ilerleyeni ey en silahımız. bizim sahtekârlığımıza ve silahın uğursuzluğuna daha çok inanırlardı. dediği gibi. o yıllarda ayakta tutabildiğimize inandığım neşe ve umut kalmamıştı artık. cevaplarım ezberlediği soruları eski heyecanıyla soramıyordu. aradığı cevheri bulamayan. ama hırpalayıp dövdüklerini ve umutsuzluğunu unutmak için. belki boş şiddetinden kendi de yıldığı için. belki geceleri kapıldığı suçluluk duygusundan. çocukluğumda babamın elinde gördüğüm kötü bir ressamın yaptığı Avrupa haritasında. Geceleri çadırımıza çe-* laleliğimiz zaman. topların zincirlerini söktürttü. silkinip harekete geçmemiz gerektiğinden sözettiği zaman. bir uçurumun kenarında geyik vurmak için değil. Biz. artık dinlemek istemediğimiz için uzaktaydık. Hoca'nm yaptığı deneylere katılan Yeni-çeriler'in dedikoduları da tuz biber ekiyordu buna. görüyordum. Hoca'ya yoldan çıkmış.Kuzeye. En son. şüphe uyandıran sisli sessizlikleri. sanki hedefine daha geç varmak için kıvrılan yoldan. artık süratle hareket etmesi gereken yürüyüş kolunun hızını kesiyordu. İki gün sonra. daha çok ben gâvuru suç154 İtiyorlardı. geyikler ve gotik şato resimleriyle süslenmiş Karpatlar'm eteklerindeydik. bir deney yapmak istedi. silahın gerekliliğinden. sabrı ve merakı beni şaşırtan Padişah. onu. ben bütün umutlarımı kaybetmiştim. yürüyüş kolu yüksek dağların arasında kıvrılarak derin ve karanlık ormanlar içindeki çamurlu yollarda çok yavaş ilerliyordu. Padişah'm çadırında onu dinleyen paşalar. at bile vermiyorlardı. Hoca'yı değil. Akşam da. ama belki de. sanki gittikçe kısılan kendi sesi de inanmıyordu. atları öfkeyle kırbaçlayarak dev böceğimizi kıpırdattı. tiksinti ve öfkeyle sözederdi. söylediklerine. silkinip kurtulmamız gerektiğinden sözederken. artık Padişah'ı bile bıktıran o şiirsel gevezeliğe başlayıp. her sabah ayrılıp. asıl suçlu. hasta haliyle savaştı. Bir daha "av" seferlerine çıkmadık. Hoca. Bir keresinde. bilmiyorum. gücü tükenmişti artık: Öksürüklü sesi eskisi gibi gür çıkmıyordu. geceleri zaferden. aynı soruları bir onlara. yağmurun silikleştirdiği hayâletsi bir ışığın içinde. Sultan'a çıkıp kırka yakın at buldu. bir de evlerinin önünde şaşkın bekleyen sarışın köylülere sordu. Av seferleri unutulmuş. soluk bir kükürt dumanı rengindeki yağmurun içinde. gibiydi artık. silahın yalnız uğursuzluk değil. ama büsbütün de umut kesilmeyecek bir hasta gözüyle bakıyorlardı. Hoca hastalıklı sesiyle onlardan. ama. eski yıllarda aptallarından sözettiği gibi. ırmağı geçip Leh topraklarına girmiştik. Hoca'nın elden ele dolaştırdığı yaldız çerçeveli koskoca bir aynanın ıslak yüzüne boşuboşuna bakıyorlardı. bir su kıyısında. akşama doğru. çamura batıp kalması için dua edenlerin bakışları altında. ne düşündüklerini sordu. her seferinde. hemen. adam topladı. yapacağımızı yaptıktan sonra da. düşmanın gücünden. Hoca. ama gene de. köylerden birine girer. bizler için hazırlanan köylüleri bekletmek içirr oyalanıyorduk! Sonra. başka bir köye koşmamızı isteyen Hoca'nm peşinden sürüklenirdik. onlar. ipin ucunu öyle pek kolay bırakacak gibi değildi. bütün gün uğraştıktan sonra. daha kuzeye çıkmıştık. şaşkın birkaç Slav köylüsünü inançsızca sorguya çekerken gördüğümüzü hatırlıyorum. Her zamanki gibi. Gene de. asıl tehlikeli olan. Bir başka seferinde. ormanların içine giriyorduk. gelecekten. Kimse bu adı kullanmıyordu ama sanırım.

kendisine mi sorduğunu anlayamadığım sorulardan biriydi. Hoca. Benim kellemi 155 istediklerini söyledi. Ertesi gün. bir duvarın dibinde can çekişen yaralıları görünce atından inip yanlarına koştu. yolun sağında. top ateşiyle delik deşik edilmiş ahşap duvarların arasında. ona bir şey söyleyeceklerdi sanki. bazı tuhaf ve çirkin düşüncelere kapıldığını hissettim. gülle delikleriyle parçalanmış (56 yaralılar. Padişah'a yaptığım gibi bir iki küçük uydurulmuş hikâye anlatınca. orayı. küçük hisarları görmeye gittiğimizde de aynı heyecan içindeydi: Yerle bir edilmiş yapıların. ülkemi anlatmamı istedi. Gövdeleri mermilerle. Gece. kendi cevap verdi: Çünkü zaferden pay almasından korkuyorlarmış. kardeşlerimi sordu.bizlerden kurtulmak isteyen Paşalarla savaştı. bizlerden ve onlardan sözetti gene. öfkelendi. sanki. ışıl ışıl aydınlatılmış sıcak odalar. solunda temizlenmiş palankaları. ama artık zafere inanmadığını da hissediyordum. Sultan'a silahını savaşa sürmek istediğini. akraba kalabalığıyla kaynaşan bir yemek masası . Sultan. ölümün maskesini yüzlerine geçirmeden önce. onlara yaklaştıkça tutulup kalıyordu. ırmağın akışını istediğimiz yöne çevirince yaşayacağımız güzel günlerden sözediyordu. peşinden gidiyordum. Utumu yeniden elime alacaktım ki. ama ikimiz de biliyorduk geçmişten sözettiğini: Gözümün önünde sakin bir arka bahçenin huzurlu ağaçları. huzursuzluktan usandığımı düşünüyordum. Onu benim kandırdığımı düşüneceklerini bile bile. Padişah'm inanır gözüktüğü zafer ve mutluluk hikâyeleri anlatmayı başarmış. Padişah'm çadırına ben gitmiyordum artık. Padişahla birlikte. ama bir şey demedim. O gün akşamüstü bir türlü ele geçirilemeyen Doppio Kalesi'nin Padişah'ı öfkelendirdiğini öğrenince gene aynı coşkuya kapılarak Sultan'a çıktı. Hoca söylesinler diye onlara sormaya hazırlanıyordu. onu ayakta tutmak için gösterdiği çabayı izleyerek^ onu dinledim. Gerçeği istiyormuş. kafası hâlâ kopartılmamış bir yaralı gördüğü zaman yanma koşuyordu. ama ölümle haşır neşir olmuş o yüzlerdeki umutsuzluğu hemen kendi umutsuzluğuyla özdeşleştiriverdiğini görürdüm. uzaktan onu seyrediyordum. sordu. Önce onlara yardım etmek istediğim sandım. son bir umutla. Sabah. gerçek ayrıntıları: Annemi. öncü kuvvetlerin ele geçirdiği yakıp yıkılmış düşman palankalarını görünce. nedenini sezer gibiydim bu coşkunun. her şeyi bir anda değiştirecek o derin gerçeği onlardan öğrenecekti. Döndüğünde kuşkuluydu. beni tuttu.' O eski hikâyeden. biliyor muymuşum bunu? Biliyordum. Uğursuz ve casus olduğum söylentileri çok yayıldığı için. nişanlımı. kısa ve kesik cümleler mırıldandı. Çadırımıza döndüğünde. ama kuşkulanacak şeyin ne olduğunu bilmiyor gibiydi de. aracı yıllardır bugün için hazırladığını söylemiş. benim sandığınım tersine. çirkin bir şey yapmasın diye. Ben "gerçek" ayrıntıları anlatırken araya girdi. gelecekteki zaferden. Utumu elime alınca da ses çıkarmadı. onlara dertlerini soracaktı. nedense ona artık yakınlık duymadığımı. Gece çadırımızdaydık. Ertesi günlerde. Bu cevaba. sonra. ortaklaşa yaşadığımız için ikimizin de pek iyi bildiği bir çocukluk anımızdan sözediyordu sanki. İyimserliğini 157 değil. Bunu da seziyordum. ama daha önce aynı iş için görevlendirdiği Sarı Hüseyin Paşa'yı beklemesi gerektiğini buyurmuş. onu acemice tıngırdatınca da: Gelecekte. elimde sefere giderken yanıma alıverdiğim ut vardı. günün olaylarını yorumlamaya gittiğinde. San Hüseyin Paşa'nm kaleyi hâlâ alamadığını öğrendiğimiz ertesi öğleye kadar kendini inandırmak için bütün gücünü harcadı. onlara başka birşeyler soracaktı. Niye söylemiş bunu? . ateşe verilmiş bir köyün içinden ağır ağır geçiyorduk. en sonunda şeytanın bacağını kıracağına inanan birinin iyimserliğini takınmıştı. benden öğrendiği İtalyancası'yla.Yıllardır bana mı. bunun vaktinin geldiğini. ama sesinde bu hikâyelere eşlik ettiğine hiç tanık olmadığım bir hüzün vardı. Benim yerime onun kellesini isteselermiş mutlu olurmuş. bir coşkuya kapıldığını anladım. belki de düpedüz bayağı bir meraktan. elimden alıp bir kenara attı. onunla birşeyler çıkarmaya çalışıyordum. yanında çevirmen olsaydı. anlamını pek de çıkaramadığım boğuk kelimeler.

Uğursuzluk korkusuyla kaçıp çekilen ço158 ğunluğunu ise toparlayıp yeni bir saldırıya hazırlaya-madık. aptallarını hatırlayarak öfkelenince de hak verdim ona. Yüksekçe bir tepenin üzerindeydi. sizin de katılmak istediğiniz bir eğlence. bir saatte alıverince. Hoca o derin bilgiyi. benim de pek iyi anladığımı sandığım bir umutla kanıtlamak istedi. Sanki her şey. askerlerimizin. ya da çocukluğumu ve çiftliğimizdeki hayvanları düşlerken onun da kafasından aynı şeyleri geçirdiğini biliyordum. insanın böyle güzel ve erişilmez bir şeyi ancak rüyasında görebileceğini düşündüm. topçu ateşinin desteğine rağmen. cesur papazın mırıldandığı duanın yeni bir hayatı çağrıştırdığını. Avusturyalıların. kalenin beyaz kulelerine hiçbir zaman erişemeyeceklerini. Nedense. bu sefer. yamacı bir türlü geçemediklerini öğrendiğimde. ama biliyordum ne düşündüğünü: Bundan önceki müneccimbaşılarm sonunu. Doppio'ya. kalenin kendisini gördük. bembeyaz ve güzel. bazıları birkaç isabetsiz atıştan sonra çamura budalaca saplanan aracın koruması dışında kalınca vuruldular. Şişman Hasan Paşa'nm adamları. Padişah'm bizi desteklesinler diye verdiği yüze yakın adam. Öğle vakti yürüyüş koluna döndüğümüzde. bizi buraya getiren yolu düşünüyordum ben. bütün bir günde alamayan beceriksiz bir komutanın başını vurdurtmuş. sanki orada. Bu insanlar üzerine biraz düşündükten sonra. silahın ilk saldırısında dağılıp gitti. artık. yamacın etekleri arasındaki düzlükte. ama palankanın bütün nüfusu kılıçtan geçirilmişti. ilk defa bana huzur veriyordu. Az sonra. Ertesi sabah. bir türlü ele geçirilmeyen kalenin öfkesiyle yakıp yıkılmış bir köyün alevler içindeki küçük bir kilisenin ve yanan çan kulesinin. ne düşündüğünü hemen anladım. Lehliler'den başka. Macar ve Kazakların da yardım yetiştirdiğini öğrendikten sonra. dahası. belki çok yakındaki yeni hayatı ikiirftz de sezdiğimiz için. ama her an bitivereceğini sandığınız yol bir türlü bitmez. beyaz yapıya yetişmek için telâşla koşarsınız. O rüyada. meraka yenilerek yeniden baktığımda. zaferden alınacak paydan sözetmiyordu. yakıp yıkılan duvarlar arasında can çekişen bile yoktu. bayraklı kulelerine batan güneşin belli belirsiz kızıllığı vurmuştu. İkimiz de aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. silahımızı denemek için yolumuzun yakınındaki küçük düşman palankalardan birinin üzerine yolladığımızda. Yıllardır. akşama kadar kale düşmezse. karanlık bir ormanın içinde kıvrılan bir yolda. ikimiz de aracın pek bir şey beceremeyeceğini tuhaf bir önseziyle biliyorduk.vardı. Dop-pio'nun hâlâ alınamadığını söylediler. kafaların yanından uzaklaşıyordu. sık sık taşan ırmağın yaptığı pis bir bataklık olduğunu. yeniden. Yürüyüş koluna yetişen aracımızın palanka önündeki başarısızlığı. kaçırmak istemediğiniz bir mutluluk vardır. kaleden gelecek zafer haberinin son talihimiz olacağını düşün159 düğünü. ya da uğursuzluk dedikodularıyla da ilgilenmemiş bile. ama beyazdı. Sonra. . palankayı pek de kayıp vermeden. şimdi zorunluluk olduğunu. onu istemediğini. ama bu kadarına tanık olmak istemiyordum artık: Ona sırtımı döndüm. gittikçe kararan kayalık yamacın ve durgun ve karanlık ormanın görüntüsü gibi kusursuzdu: Yıllardır (60 rastlantı olarak yaşadığım birçok şeyin. Sanki iyimserliği takınılmış bir şey değildi. söylemiyordu. O arada küçük bir palankayı. ne kadar ileri gittiğini öğrenemedim hiç. onun da. tepedekî aydınlık. bilmiyorum. üzerinde kuşların uçuştuğu beyaz kalenin. buradakileri sevdiğini. ayrılığın zor geleceğini söylediğinde ona hak verdim. Bazılarını silahın kendisi ezerek parçaladı. Sultan öfke içindeymiş. Hoca. sonra. belki onun yerinde olsam aynı şeyleri yapacağımı düşündüğüm için. Padişah'a götürülmek için bir kenarda toplanan kafaları görünce de. ama bu talihe aslında inanmadığını. kuzeye çıkarken solumuzdaki ormanlık tepelerin arkasından batan güneşin benim kadar onda da sessizce ve dikkatle tamamlanmakta olan bir şeyin kusursuzluk duygusunu uyandırdığını biliyordum. onu aşabilen piyadelerin. sabahki saldırıya aracımızın da katılacağını söylemiş Padişah. Güneş battıktan ve yalnız Sarı Hüseyin Paşa'mn başarısızlığını değil. Karanlık ormanla. Sarı Hüseyin Paşa'yı cezalandırmaktan sözediyormuş: Bütün ordu oraya gidiyormuşuz! Hoca'ya. merakına hak da verdim.

Belki de akıllı okuyucularım aslında hikâyemin çoktan bittiğine karar vererek onu ellerinden atmışlardır bile. Hoca'nm da aynı şeyi düşündüğünü. değiştirdik. doğru. O sıralarda aklımı. Padişah için değil. Bir zamanlar ben de aynı şeyi düşünüyordum. süreceklerine inandığım için kandığımı düşündüm. Pek de fazla bir heyecan duyamadan.Hoca'nm da benim gibi düşündüğünü biliyordum. gerçeği değil. aracımızın. hemen oracıkta öldürüldüğünü ve cellatların. ona. onlarla dikkatle ve uzun uzun konuştuktan sonra öğrenebildim. uzaktaki zeytinlikler içindeki bir değirmeni. Dışarıda yoğun bir sis olduğunu söyledi. Gece geç vakit gittiği Sultan'm çadırından bir türlü dönmedi. anladım. Çadırdaki paşalara. ağır ağır ilerleyen o kırık dökük kağnılar geçer. evimi nasıl bulabileceğini. kardeşlerimi. Kitabımı bitirmek için başına geçtiğim eski masa163 mizdan. kurt olup onlar arasına karışan bir tacirle. bahçenin aşağılarında. Ona yüzüğümü ve yıllarca ondan saklamayı başardığım madalyonumu verdim. Yıllar önce. bir kere. Elbiselerimizi. düşlediğim gibi bitireceğim. az sonra da bana geleceğini aklımdan geçirdim. telâşa kapılmadan ve konuşmadan. pek de kolay olmayacağını bildiğim bu işi başaracaktım da belki. ya da evimizin arka bahçesine bakan pencereden gördüklerim de. yıllar sonra. Sabaha doğru. doğuya. Bana bir şey anlatmadı. Sessiz sisin içinde ağır ağır kayboluşunu seyrettim. özel ayrıntılardan sözettim. yalnızca hayallerimi yansıttığını sandığım bu hikâyelere. babamı. bazan da uzaktan kıyafetini seçemediğim . Ama Padişah'a anlatırken. bu hikâyelere. Anadolu'ya. tahmin ettiğim şeyleri söylediğini. karanlıkta beyaz duvarları parıldayan kaleye gittiğini. Şam'a giden kervanları görürüm. yolculuğa çıkmadan önce telâşlanan biri gibi acele ediyordu. geldi. bataklığı ve oraıam aşarak oraya çoktan ulaştığını düşledim. en sevdiğim kitabımın bu olduğunu biliyorum artık. hiç görmediğim ülkelerde ıssız çöller ve buzlu ormanlarda geçen aşk hikâyelerine vermek niye tindeydim. bataklığa yatıvereceğini. onu kendisini anlatmaya kışkırtmak için. nöbetçileri. ta küçük kardeşimin sırtındaki iri bene kadar. uğursuzluk söylentisini. sonra. Cennethisar'dan kalkıp İstanbul'a giden küçük bir yelkenliyi. kendi hikâyesine sevinçle inandığını biliyordum. anlattıkça hatırlıyordum. Sonra. İstanbul'dan Gebze'ye giren tozlu yolu görüyordum. baharlarda ve yazları. geç de olsa. o sırada inanıyordum da: Kızkardeşimin hafif kekeme olduğu da doğruydu. onu gerektiği gibi. Duyduğum onca söylentiden. yeni hayatımı düşünerek sabahı bekliyordum ki. çadırdan çıkıp. Gün ışıyana kadar. İçinde anneannemin annesinin resmi ve nişanlımın kendi kendine beyazlaşan saçları vardı. Onun da aynı şeyleri düşündüğünden hiç kuşkum yoktu. onun yatağına girip huzurla uyudum. günü ve geleceği yorumlamasını isteyen Padişah'a ne söyleyeceğini çok iyi tahmin ettiğim için. bana haber vermeden. sanırım sevdi onu. kimi zaman. belki de kaldıkları yerden. yaşadığım onca şeyden sonra. Sabah saldırıya geçtiğimizde. ta Bağdat'a. kendim için keyifle uydurduğum öteki hikâyelere. incir ağaçları arasından itişerek oynayan çocukları. çok sonra. Ça-dırdakilere. bu hikâyeyi unutmak istiyordum. boynuna taktı. Sonra çadırdan çıkıp gitti. Empoli'de Floransa'da nasıl ta161 nındığımızı. İnsanları birbirinden ayıran bazı küçük. ya da şimdi bu kitabı yazarken. aynı anda aynı şeyleri düşünme alışkanlığını geliştirdiğimiz bir çocukluk arkadaşımdan sözettiğimi hatırladım. ülkemde bıraktıklarımı. Hoca'nın da benim kadar gördüğünü çok iyi biliyordum. bir ara. çok uykum wdı. Bütün bunları. yıllar önce yazdığım bu sayfalan bir daha okumamak üzere bir köşeye tıkmıştım. annemi. Ortalık aydınlanıyordu. istediğim gibi. Bugün. bu kitabı. en çok. elbiselerimizin çok düğmeli olduğunu. 362 n Kitabımın sonuna geldim artık. korkuyu ve askeri yatıştırmak için onların önüne benim kellemi atmak isteyeceklerini de. Yoldan karda kışta pek geçen olmaz. ama iki hafta önce beni görmeye gelen bir konuğumun sözlerine kanınca kitabımı yeniden ortaya çıkardım. huylarını anlattım. ona daha önce de anlatmış olduğumu. içindeki ve yanındaki adamları ölüme ter-kederek.

bir atlıyı görerek heyecanlanırım, ama yaklaşınca yolcunun bana gelmediğini anlarım: Son zamanlarda kimse gelmiyor, gelmeyeceklerini de biliyorum artık. Ama şikâyetçi değilim; yalnızlık diye bir derdim yok: Müneccimbaşılık yaptığım yıllarda çok para biriktirdim, evlendim, dört çocuğum var; belki de, mesleğimin bana kazandırdığı bu sezgiyle yaklaşmakta olan felâketleri öngörerek işimi zamanında bıraktım: Sultan'm orduları Viyana'ya gitmeden, yenilgilerin öfkesiyle çevresindeki soytarıların, benden sonrakiJvlüneccimbaşı'nm boynu vurulmadan, hayvanlara düşkün Padişahımız tahttan indirilmeden çok önce, buraya Gebze'ye kaçtım; bu konağı yaptırıp, sevdiğim kitaplarım, çocuklarım ve bir iki adamımla yerleştim. Müneccimbaşı'yken evlendiğim karım benden çok küçük, ev işlerinden çok iyi anlıyor, bütün evi, başka ufak tefek işlerimi o çekip çeviriyor, yetmişine merdiven dayayan beni de kitaplarımı yazayım, hayâl kurayım diye bütün gün bu odada yalnız bırakıyor. Böylece hikâyeme ve hayatıma uygun bir son bulmak için doya doya O'nu düşünüyorum. Oysa ilk yıllarda bunu hiç yapmamaya çalışırdım. Bir 164 iki kere Padişah, O'ndan sözetmek istediğinde, benim bu konudan hiç hoşlanmayacağımı görmüştü. Sanırım o da memnundu bundan; yalnızca merak ediyordu; ama neyi, ne kadar merak ettiğini hiçbir zaman çıkaramadım. Bana O'ndan etkilendiğim, O'ndan öğrendiğim için utanmamam gerektiğini ilk başlarda söylemişti. Ona yıllarca sunduğum bütün o kitapları, takvimleri, kehânetleri O'nun yazdığını baştan beri biliyormuş; ben evde bataklığa saplanarak kalan silahımızın tasarılarıyla uğraşırken de, O'na söylemiş bunu; O'nun da bana, tıpkı benim O'na her şeyi söylediğim gibi, bunu anlattığını da biliyormuş. Belki, o sırada, ikimiz de ipin ucunu daha tam kaçırmamıştık, ama Sultan'm ayaklarının yere daha iyi bastığını seziyordum. Padişah'ın benden daha zeki olduğunu, bilinmesi gereken her şeyi bildiğini, beni avucunun içine iyice almak için oyun oynadığını o sıralarda düşünürdüm. Belki de, bataklıkta biten o bozgundan ve uğursuzluk söylentisiyle kuduran askerlerinin öfkesinden beni kurtardığı için ona duyduğum minnetin etkisi de vardı bunda. Gâvurun kaçtığını öğrendiklerinde askerlerinden bazıları benim kellemi istemişlerdi çünkü. İlk yıllarda açıkça sorsaydı, sanırım Sultan'a her şeyi anlatırdım. O zamanlar daha benim ben olmadığım yolundaki söylentiler de çıkmamıştı, olup biteni birileriyle konuşmak istiyordum, O'nu özlüyordum. Yıllarca birlikte oturckığumuz evde tek başıma yaşamak sinirlerimi daha da bozdu. Ceplerim para doluydu, esir pazarına ayağım o sırada alıştı; aradığımı bulana kadar aylarca oraya gittim geldim. Sonunda, bana da, O'na da, aslında pek de fazla benzemeyen bir zavallıyı satın alıp J65 eve getirdim. Gece, ona, her şeyi bana öğretmesini, ülkesini, geçmişini anlatmasını, dahası kötülüklerini ortaya dökmesini söylediğimde, aynanın karşısına geçirdiğimde korktu benden. Berbat bir geceydi, acıdım zavallıya, sabah azat edecektim, pintiliğim tuttu, götürüp köle pazarına geri sattım. Sonra, evlenmeye karar vererek mahalleye haber saldım. En sonunda beni de kendilerine benzeteceklerini, sokağa huzur geleceğini düşündükleri için sevinçle geldiler. Ben de onlara benzemekten memnundum, iyimserdim, söylentilerin bittiğim, yıllarca Padişahım'a hikâyeler uydurup huzurla yaşayacağımı düşünüyordum. Kapımı dikkatle seçtim; geceleri bana ut da çalardı. Söylentiler yeniden başladığında, önce, bunun Padi-şah'ın bir oyunu olduğunu sandım, çünkü endişemi gözlemekten, beni şaşırtan sorular sormaktan hoşlandığım sanıyordum. İlk başlarda, bana durup durup, "kendimizi tanıyor muyuz, insan kim olduğunu iyi bilmeli," gibi sözler ettiğimle çok da fazla telâşlanma-mıştım; bu sinir bozucu soruları, çevresine yeniden toplamaya başladığı o soytarılar arasındaki Yunan felsefesine meraklı ukalâdan öğrenip inandığını düşünürdüm. Bu konuda birşeyler yazmamı istediğinde, ona, kendileri üzerinde hiç durmadıkları ve kim olduklarını hiç bilmedikleri için mutlu olan ceylanlardan ve serçelerden sözeden en son kitabımı sundum. Kitabı ciddiye alarak keyifle okuduğunu öğrenince rahatladım biraz, ama söylentiler benim kulaklarıma da geliyordu: Sultanı aptal yerine koyuyormuşum, çünkü yerine geçtiğim kimseye benzemiyormuşum bile, O daha zayıf ve inİ66

ceymiş, bense şişmanlamışım; O'nun bildiği her şeyi bilemeyeceğimi söylediğim zaman yalan söylediğimi anlamışlar; bir gün, bir savaş sırasında ben de uğursuzluk saçtıktan sonra kaçacak, O'nun yaptığı gibi, savaş sırlarını da düşmana vererek yenilgiyi kolaylaştıracakmışım, vb. vb! Sultan'm çıkardığını sandığım bu söylentilerden korunmak için elimi ayağımı eğlenceden çektim, ortalıkta pek görünmez oldum, zayıfladım ve o son gece Padişah'm çadırında konuşulanları dikkatle soruşturarak öğrendim. Karım birbiri ardından çocuklar doğuruyordu, gelirim iyiydi, söylentileri, O'nu, geçmişi unutup huzurla işime devam etmek istiyordum. Yedi yıla yakın da dayandım; belki sinirlerim daha sağlam olsaydı, dahası, Sultan'm çevresinde yeni bir temizlik yapılacağını sezmeseydim, sonuna kadar da giderdim; çünkü Padişah'm bana açtığı kapılardan geçe geçe unutmak istediğim eski kimliğime, onu unutarak bürünüvermiştim. İlk zamanlarda beni tedirgin eden kimlik sorularına da pişkinlikle cevap veriyordum artık: "İnsanın kim olduğunun ne önemi var," derdim, "önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır." Padişah aklımın dolabına sanının bu kapıdan girdi! Benden, O'nun kaçtığı ülkeyi, İtalya'yı anlatmamı istediğinde, pek fazla bilgim olmadığını söyleyince öfkelendi: O, bana her şeyi anlattığını Sultan'a da söylemiş, hem niye korkuyormuşum, O'nun anlattıklarını hatırlamam yeterliymiş bunun için. Böylece O'nun çocukluğunu ve bir kısmını bu kitabıma aklığım güzel anılarını, Sultan'a bir bir yeniden anlattım. İlk başlarda sinirlerim o kadar bozulmamıştı, Sultan beni gerektiği gibi, başkasından dinlediğini anlatan birini 107 dinler gibi dinliyordu, ama sonraki yıllarda daha ileri gitti; anlattıklarımı O'nu dinler gibi dinliyordu artık: Ancak O'nun bilebileceği ayrıntıları sorduktan sonra benden korkmamamı, aklıma hemen geliveren cevabı söylememi isterdi: Kızkardeşinin kekemeliği hangi olaydan sonra başlamıştı, Padua Üniversitesi'ne niye alınmamıştı, Venedik'te seyrettiği ilk fişek gösterisinde ağabeyi hangi renk elbise giyiyordu? Bu ayrıntıları, kendi başımdan geçmiş gibi Padişah'a anlatırken, ya bir sandal gezintisinde, ya kurbağalarla kaynaşan nilüferli bir havuzun başında, ya edepsiz maymunların gümüş kafesinin önünde, ya da bir zamanlar birlikte gezdikleri için ortak anılarıyla kaynaşan o bahçelerden birinde olurduk. O zaman, hikâyelerden ve belleklerimizin bahçesinde açan çiçeklerin oyunundan hoşlanan Padişah, bana daha da yakınlaşır, bize ihanet eden eski bir arkadaşı arar gibi O'ndan sözederdi: O'nun kaçmasının iyi olduğunu, yoksa kendisini o kadar eğlendirmesine rağmen küstahlığına dayanamayıp onu öldürtmsyi çok düşündüğünü bu sıralarda söyledi. Sonra, hangimizden sözettiğmi pek kestiremediğim için, beni korkutan bazı açıklamalar yaptı, ama hiddetle değil sevgiyle konuşuyordu: Kendini bilmezliğine dayanamayıp öfkeyle onu öldürteceğini diye korktuğu günler olmuş, son gece de az daha cellâtları çağırıyormuş! Sonra, benim küstah olmadığımı söyledi; kendimi dünyanın en akıllı, en becerikli insanı da san-mıyormuşum; vebanın dehşetini kendi çıkarım için yorumlamaya kalkmazmışım; kazığa oturtulan çocuk kralların hikayeleriyle geceleri kimsenin uykusunu kaçırmazmışım; Sultan'm rüyalarını dinledikten sonra eve koşup alay ederek onları anlatacağım kimsem de yokmuş, onu kandırmak için birlikte saçma ve eğlenceli hikâyeler yazacağım kimsem de! Bunları dinlerken, bir rüyadaki gibi kendimi ve ikimizi dışardan gördüğümü sanır, ipin ucunu kaçırdığımızı korkuyla sezerdim, ama son aylarda Sultan sanki beni delirtmek için daha da anlatırdı: Ben O'nun gibi değilmişim, O'nun gibi, aklımı, onlarla bizleri ayıran safsatalara da kaptırmamışım! Ta yıllar önce, birlikte düzenlediğimiz ve Padişah'm sekiz yaşında, bizleri tanımadan önce, karşı kıyıdan seyrettiği fişek gösterisinde, O'na karanlık gökteki şeytanı zafere ulaştıran benim şeytanım, şimdi O'nunla birlikteymiş, O'nunla birlikte huzur bulacağını sandığı ülkeye gitmiş! Sonra, birbirini tekrar eden o bahçe gezilerimizin ortasında Sultan dikkatle sorardı: İnsanların, dört iklim yedi bucakta, hep birbirlerine benzediğini anlamak için acaba Padişah mı olmak gerekiyormuş? Korkuyla susardım; sanki son direncimi de kırmak için bir daha sorardı; insanların her yerde birbirinin aynı olduğumm en iyi kanıtı onların birbirlerinin yerine geçebilmesi değil miymiş? İşin çivisi çıkmıştı artık. Bir gün, Sultan'm, benimle birlikte O'nu unutmayı başaracağını umduğum, daha çok para biriktirmeyi düşündüğüm için belki bunlara da sabırla katlanacaktım;

belirsizliğin korkusuna alışmıştım çünkü; ama Sultan bir tavşanın peşinden at sürerken yolumuzu kaybettiğimiz bir ormanda, gelişigüzel gezinir-gibi, aklımın kapılarını acımasızca açıp kapıyordu; üstelik, herkesin önünde yapıyordu artık bunu; çevresine gene o soytarıları doldurmuştu, yeni bir temizlik yapılacağını, hepimizin 169 malına mülküne elkönulacağmı düşündüğüm, yaklaşan felâketleri sezdiğim için korktum. Bana Venedik'teki köprüleri, O'nun çocukluğunda kahvaltı ettiği masanın örtüsündeki dantelleri, Müslüman olsun diye, az daha kafasının vurulacağı sırada hatırladığı, evinin arka bahçesine bakan pencereden gördüklerini anlattırdığı gün, bütün bunları, sanki kendi başımdan geçmiş kendi hikâyelerim gibi, bir kitapta yazmamı buyurduğunda, en kısa zamanda İstanbul'dan kaçmaya karar verdim. O'nu unutmak için Gebze'de başka bir eve yerleştik. İlk zamanlarda saraydan adamların gelip beni götürmelerinden korkardım, ama arayan soran olmadı, gelirlerime de ilişmediler; beni ya unutmuşlardı, ya da Padişah'm gizli gözetimi altındaydım. Aldırmadım, işlerimi yoluna koydum, bu evi yaptırdım, arka bahçeyi içimden gelen dürtülere uyarak, istediğim gibi düzenledim; vaktimi kitaplarımı okumakla, kendi keyfim için eğlenceli hikâyeler yazmak ve eski bir Müneccimbaşı olduğumu öğrenip danışmaya gelen konuklarımı, daha çok parası için değil, eğlencesi için, dinlemekle geçiriyordum. Çocukluğumdan beri içinde yaşadığım ülkemi, belki de en çok bu sırada tanıdım: Sakatlara, oğlunu, kardeşini kaybeden şaşkınlara, çaresiz hastalara, evde kalmış kızların babalarına, boyu bir türlü uzamayanlara, kıskanç kocalara, körlere, gemicilere, gözü dönmüş kara sevdalılara geleceklerini söylemeden önce, uzun uzun hayatlarını anlattırır, geceleri, tıpkı bu kitapta yaptığım gibi, sonraları hikâyelerime sokmak için dinlediklerimi defterlere yazardım. Odama, kendisiyle birlikte derin bir hüzün getiren o 170 ihtiyarı da o yülırda tanıdım. Benden on, onbeş yaş büyük olmalıydı. Evliya'ymış adı, yüzündeki kederi görür görmez derdinin yalnızlık olduğuna karar verdim, ama öyle demedi: Bütün ömrünü gezilere ve bitirmek üzere olduğu on ciltlik bir seyahatnameye vermiş, ölmeden önce, Allah'a en yakın yer olan Mekke'ye ve Medine'ye gidecek, oraları da yazacakmış, ama kitabında onu huzursuz eden bir eksiklik varmış, çeşmelerinin ve köp-^ rülerinin güzelliğini çok duyduğu İtalya'yı da okuyucularına anlatmak istiyormuş, acaba İstanbul'da ününü duyduğu için görmeye geldiği ben, ona anlatabilir miymişim? İtalya'yı hiç görmediğimi söylediğimde, bunu herkes gibi kendisinin de bildiğini belirtti, ama bir zamanlar oradan gelmiş bir kölem varmış, o bana her şeyi anlatmış; ben de ona anlatırsam, Evliya da karşılığında bana eğlenceli şeyler anlatırmış: Hayatın en hoş yanı hoş hikâyeler uydurup hoş hikâyeler dinlemek değil miymiş? Çantasından çekine çekine bir harita çıkarmıştı, gördüğüm en berbat İtalya haritasıydı, anlatmaya karar verdim. Bir çocuğunkini andıran tombul eliyle haritasındaki bir şehri işaret ediyor, adını heceleyerek okuduktan sonra, anlattığım düşlerimi dikkatle kâğıda geçiriyordu. Her şehir için, bir de, tuhaf hikâye istiyordu. Böylece, kuzeyden güneye onüç gece, onüç şehirde hayatımda ilk defa gördüğüm bütün bu ülkeyi geçtik. Bütün bir sabahı alan bu işten sonra, Sicilya'dan gemiyle İstanbul'a döndü. Anlattıklarımdan çok memnun olduğu için o da beni sevindirmeye karar vererek, Akka göklerinde kaybolan cambazları, Konya'daki fil doğuran kadınla oğlunu, Nil 171 kıyısındaki mavi kanatlı boğaları, pembe kedileri, Vi-yana'daki saat kulesini, orada yaptırıp bana gülümseyerek gösterdiği ön dişlerini, Azak kıyısındaki konuşan mağarayı, Amerika'daki kırmızı karıncaları anlattı. Nedense, bende tuhaf bir hüzün uyandırıyordu bu hikâyeler, içimden ağlamak da geliyordu: Bütün güneşin kızıllığı odama vurmuştu; Evliya, bende de böyle şaşırtıcı hikâyeler olup olmadığını sorduğunda, onu gerçekten şaşırtmak isteyerek, adamlarıyla gece yatısına kalmasını söyledim: Birbirinin yerine geçen iki insan üzerine sevebileceği bir hikâyem vardı. Gece, herkes odasına çekildikten, eve ikimizin de beklediği o sessizlik çöktükten sonra, yeniden odaya döndük. Bitirmekte olduğunuz bu hikâyeyi ilk o

sanki uydurulmuş değil de. açması gövdemden çıkan nemin benzersiz kokusunu. Benim hikâyemde insanların başına gelen de buymuş işte: Bu yüzden kahramanlar kendileri olmaya bir türlü katlanamıyor. sanki bütün bu kelimeleri bana başka birisi usulca fısıldıyormuş gibi. Seziyordum. evet. Sabaha doğru. Sonra. ikimizin de bir zamanlar olmak istediğimiz ve olduğumuz şeylerin hüzünlü anılarıyla dopdoluydu. yola çıkınca. sanki. kendi oğlumun arsızlığına öfkelenir gibi. gün doğarken adamlarını toplayıp. bizler de başka biri olurmuşuz. bu görüntünün utancı. ben. Ama elimden çok da gelmediğini. Belki de. Sonra. "Birbirlerinin yerine geçen o insanların yeni hayatlarında mutlu olabileceklerine. kitabıma kendimi ve kendimden ayıramadığım O'nu elimden geldiği kadar çok koydum. O'nu rüyamda gördüğüm kendi çaresiz.zaman düşledim! Anlattığım. Hikâyemdeki gibi tuhaf ve şaşırtıcı olanı aramalıymışız. O'nu bir daha unutamayacağımı. açması görüntümü sevdiğim gibi. kalemimi tutan pembe elimi tanıdığım gibi: Bunun için aldatamadılar beni. inanıyor muymuşum? Sustum. dünyada aramalıymışız. tüy gibi." * Geceyarısmdan çok sonra." dedi. Kitabımı yazıp O'nu unutmak için bir kenara attıktan 174 sonra. bunu. en çok böyle: Elimin kolumun bir böcek gibi boşuboşuna kıpırdanışma alıştığım. Belki de. ben de. İnsanların hep kendilerinden. bitip tükenmeyen yollarda hikâyeler arayarak geçirmiş. Kendi hayatını düşündüğünden hiç kuşkum yok! Ben de kendi hayatımı. konuğum da. ikimizi de meraklandırarak tedirgin eden çekici bir hayaletin gölgesi vurmuştu. cümleler birbiri ardından ağır ağır diziliyordu: "Venedik'ten Napoli'ye gidiyorduk. Mekke'ye gitmek için.. hep aynı şeylerin tekrarlandığı o çocukluk ve okul yıllarından beri bildiği için. kendi üzerimizde o kadar uzun boylu düşünmek mutsuz edermiş bizleri. konuğum hikâyemi çok sevdiğini söyleyerek beni mutlu ettikten sonra. o tür hikâyeleri yaza yaza. bu yüzden hep bir başkası olmak istiyorlarmış. bir günde sevi verdiğim bu ufak tefek ihtiyar. yaşadığım ve düşlediğim her şeyden gurur da duyuyordum: İçinde oturduğumuz oda. dünyanın bu bıkkınlık verici sıkıcıhğma karşı yapabileceğimiz belki de tek şey buymuş. Bunun için. sordu bana: "Bu hikâyede olup bitenin gerçek olduğunu düşünelim. hemen oturup kitabımı yazdım. kendimi aptalca bir tiksinti ve aptalca bir sevinçle tanır gibi seviyordum. tuhaf ve şaşırtıcı olanı. suçu ve hüznüyle boğulur gibi kederle ölen yabani bir hayvan karşısında utanca kapılır gibi. ünümüzü duyup.sözetmesinden hoşlanmayan okuyucularımdan özüür dileyerek bu sayfayı kitabıma ekliyorum: Seviyordum O'nu. kendi içimizde değil! Kendi içimizdekini aramaktı. hikâyem bittiğinde uzun bir sessizlik oldu. bu yüzden bütün ömrünü gezilerde. kitapların ve hikâyelerin de hep bunu anlattığı o korkunç dünyayı düşünmek bile istemiyormuş. hayatta dört duvar arasına kapanmayı aklına bile getirmemiş. belki de. Ama. bundan yararlanmak isteyenlerin oyunlarına kanmadım hiç! Kahire'de bir paşanın koruyucu kanatları altında yeni bir silahın tasarılarını yapıyormuş! Viyana bozgununda şehrin içindeymiş. tuhaflığı kendi içimizde araya 173 araya. kendi kışkırttığı bir esnaf kavgasında bir . nedense bana hikâyemdeki bir ayrıntıyı hatırlattı: Kolu kopuk bir İspanyol kölesinin umutlarına kendimizi kaptırmamalıymışız! O zaman. Ben istiyordum! Bu yüzden. O'nu düşünüyorduk. çirkin ağzımı. aklımın duvarlarında her gün yankılanarak sönen düşüncelerimi bildiğim. onaltı yıl önce bir kenara atıverdiğim bu kitabı. ama benimkinden bambaşka bir O vardı Evliya'nm kafasında. okuyucularımız da. bazı şeylere karşı çıkacağını da ekledi. bir an önce yeni hayatıma dönmek için ilgiyle dinledim onu. hiçbir zaman tek başıma yaşayamayacağımı biliyordum artık: Hikâyemle birlikte. bitkin saçlarımı. ikimizin sinir bozucu anısından kurtulmak. geceyansı odanın içine.. öfkesi. geleceğin o korkunç dünyasının insanlannı daha iyi düşleyebilmek için. insanın kendisinden -hele duygu taşkınlıklarına kapılarak. bir an önce yenilmemiz için düşmana akıl veriyormuş! Edirne'de dilenci kılığı içinde görmüşler O'nu. bugünlerde yeniden okurken düşündüm. Allah korusun. çıkan bütün o söylentilere. hikâyemi sevdiğimi düşünüyordtım. bunu da beni hayatımın sonuna kadar mutsuz edeceğini de o 172 zaman açık seçik anladım. Türk gemileri yolumuzu kesti. O'nu. kendi tuhaflıklarından sözettiği.

bir muvakkithane kurmuş. Dahası. beni şaşırtmak için. ya da saraydan bir türlü gelmeyen bir çağrıyı beklerken. aslında. Aristokratlar ve özellikle kibar hanımefendiler arasında yeni yeni yaygınlaşan o büyülü Doğu merakı yüzünden. O'nun Türkler'in özellikleri üzerine zekice yazdığı kişisel yorumlarıyla desteklenerek meraklı İtalyan okuyucusuna sunulmak üzereymiş. bunu anlatan yeminler ediyordu. belki de yüzyıllar sonra bir meraklının bizden çok kendi hayatını düşleyerek okuyacağını sandığım. ama hiçbirine inanmadım. Sonra anlattı: Adımı.yorgancıyı bıçaklayıp kayıplara karışmış! Uzak bir Anadolu kasabasında mahalle camimde imamlık yapıyormuş. kimse okumasa da pek fazla aldırmayacağım ve bunun için de O'nun adını çok da derine olmasa da gizleyerek gömdüğüm gölgemin kitabına bunun için döndüm: Veba gecelerini. evi. ayrılış gününe kadar. benim. sorularım cevaplamış. Edirne'deki çocukluğumu. yazdıkları ilgiyle karşılanmış. yazdıklarının heyecanına kapılan eski nişanlısı. eli şemsiyeli yolcuyu görür görmez bana geldiğini anladım. Son zamanlarda O'ndan haber getirmek için kimse gelmiyordu bana. kızkardeşimi çok se- . Padişah'm bahçelerinde geçirdiğim güzel saatleri. akıllıymışım. Haliç sırtlamadaki o dört duvan birbirimize zindan ederken. Benden de uzun uzun. Sonra. biraz olsun İtalyanca bildiğimi sandığını söyledi. onu bitirmeye karar verdiğim günü anlatarak bitireceğim: İki hafta önce. Türkler ve veba üzerine. O'nun kadar olmasa bile. Türkler arasında geçirdiği inanılmaz serüvenleri üzerine. yaptığımdan utanarak üzüntüyle ağlamışım. O'nu o sakalsız haliyle Paşa'mn kapısında ilk gördüğüm zaman sırtımda duyduğumu sandığım ürpertiyi yeniden düşlemek için. hayatın simetrisini ortaya çıkarı-veren bir dil sürçmesi! Şimdi en çok bunları özlüyorum işte! Ölümünden yıllar. işte o sırada sözetmiş: "Yakından Tanıdığım Bir Türk" başlığıyla. bazı sayfalarını okuduğu kitaptan ayrıntılar hatırladı: Çocukluğumda. benim bütün hayatım. bazan birbirimizden keyifle nefret-ederken. bir konaktan. en sonunda ulaşabildiği gerçek itirafları dinleye dinleye. kitaplarında yazdığı serüvenleri bir daha anlatmış. Ülkesine döndükten 176 sonra O. o korkunç dünyalarıyla oyalanabilmek. Edirne'deki çocukluğumdan. eski hâline sokmuşlar. kehânetleri ve şiirleriyle büyülediği bir güruhu peşinden sürüklüyor. iki ağaç araşma asılmış çamaşır dizisinin renk ve biçimlerindeki gizli geometri. O'nun yanlışlarıyla Türkçe konuşuyordu. çünkü kitaplarına hayran olduğu için O'nu evinde ziyaret etmiş. bir an. yanma beni de çağırıyormuş! O'nu unutmak. O'nun bana öğrettiği bütün astronomiyi altı ayda kavramışım. bir küçük ayrıntıya takı175 lıverirdik: Sabah birlikte gördüğümüz ıslak bir köpek. ama odama girer girmez İtalyanca'ya çevirdi. Odama girmeden önce duymuştum. mahalle arkadaşlarımdan birini acımasızca dövdükten sonra. gelecekteki o korkunç insanların. saray ve savaş kurallarımız üzerine bir yığın kitap yazmış. Yüzümü ekşittiğimi. ama o tuhaf pelerinli. belki de onlara ketum davrandığım için.yazıyormuş! Anadolu'da geziyormuş. kim olduğumu O'ndan öğrenmiş. bazan. evlenmişler. bundan sonra geleceklerini de pek sanmıyordum. zengin olmuş. bozuk Türkçesi'yle. benim üzerime bir kitap yazıyormuş. gene masamızda oturup. Çok nazikmiş O. budala padişahları alaşağı edeceğini söyleyerek. başkalarına da oluyor mu: Bazan. akademilerde dersler vermiş. Bütün bunları biliyormuş konuğum. günlük hayat içinde. konuğuma bütün bir gününü vererek. Bilmiyorum. hayâllerimin tadını çıkarmak için hikâyeler yazdığım o onaltı yılda bu söylentilerin daha başkalarını da duydum. ikimiz de. dağılıp satılan eski aile evini yeniden alıp yerleşmişler. bir de saat kulesi için para toplamaya başlamış! Vebanın peşinden gittiği İspanya'da kitaplar yazarak zengin olmuş! Zavallı Padişahımız'ı tahttan indiren siyasî dolapları O'nun çevirdiğini bile söylediler! Slav köylerinde. bahçeyi. kitapları çok okunmuş. yaşma bakmadan kocasından ayrılmış. hiç cevap vermediğimi görünce. Kaybettiğimiz hayatı ve düşleri yeniden ele geçirmek için. "Kendinizi ne kadar da çok anlatmışsınız O'na!" dedi konuğum. saralı efsane bir papaz gibi el üstünde tutularak bunalımlı kitaplar . başka bir hikâye düşlemeye çalışırken İstanbul tarafından gelen bir atlıyı gördüm. Türklerin hayvanları seven en son Padişah'ı ve rüyaları üzerine. onları yeniden düşlemek gerektiğini herkes bilir: Ben hikâyeme inandım! Kitabımı. bazan da karşılıklı gülüşerek Padişahımız için bir risale daha yazarken.

evimin arka bahçesine bakan o pencereden görebileceklerine baktı. Türkçe okuyabildiğini. aslında. sonra Gebze'yi ve O'nunla yıllar önce kaldığımız evi ~i gösterirken de aynı şeyi söyledi. sandığım kadar aptal değilmiş. akıllı okuyucularım anlamışlardır. tabii ki. Şaşkınlıkla sordu: Boş vakitlerimi yorgan dikerek geçirmiyor muymuşum? Onaltı yıldır elime almadığım kitabı ona göstermeye o sırada karar verdim. Beklediğim gibi. vb. ama sonra sonra. anlayamıyormuş. birdirbir ve pek de sevemediği uzun eşeğin kurallarını bir deftere yazdı. "Tuhaf olan. olmayan bir odağa bakıyordu. okuduklarını. bana sordu: Yorganlan da görebilir miymiş? "Hangi yorganlan?" dedim boş boş. Bitirirken anlamıştı. oda oda evimizi gösterdim. beklediğim gibi. unuttu beni. bunun için bir de silah yapmış. bundan sonra. arıyordu. gene o pek sevdiği kötülük konusuna döndü. Ne gördüğünü. dinlenmek için dönüp pencereden dışarı dalgın dalgın baktı. kendi sağlam ve güvenli dünyasından ayrılmadan şaşırtılmak isteğiyle. Onu yalnız bıraktım. O'nun için söylenen ve aklında kalmayan bir-iki çirkin parasal dedikoduyu anlattı. sonunda aradığım bulup okudu. hasır sedire oturdum. saplandığı iğrenç bir bataklıkta kahvermiş. açık pencereden onu görebileceğim bir yere. Sonra. hemen söyledi: Evet. bizleri kurtarmayı çok. Sonra." dedi sonra. boyuneğ-diklerimizi taklit etmekten başka bir şey yapamayacağımızı söylüyormuş. arada bir gözümün ucuyla onu süzerek. üç saat bahçenin içinde oturup kitabı bitirmesini bekledim. "sizin O'ndan hiç etkilenmemeniz!" Beni tanımış. ben de keyifle bulmasını bekliyordum. bir yandan da deha üzerine birşeyler mırıldanıyordu: Bizlere esir düşmeyip de ömrünü ülkesinde geçirseymiş onyedinci yüzyılın Leonardo'su bile olurmuş O. zeytinyağı ve sirke güğümleri arasında dikkatle yürürken. Bana gösterdiği bunca ilgiden sonra. bahçeye çıktım. kitabıma gömüldü. vişne reçeline bayılırmışım. Sonra bahçede arkadaşlarıyla oynayan küçük oğullarımın oyunlarıyla ilgilendi. boşlukta sonsuz bir noktaya. ama çok istemiş. gördü de: Pencerenin çerçevesi içinden gördüklerine bakıyordu bu sefer. silahımızı yutan bataklığın arkasındaki beyaz kalenin adını söyledi bağırarak. Korktuğum gibi. Başka yapacak bir şey olmadığı için. O'nun gerçek bir Türk dostu olmadığını. onaltı yıl sonra. yüzyıllarca." deyiverdim. üvey babamın mesleği olan 177 yorgancılığa özel merakım vb. Daha fazla uzatmasın diye. O'nunla ilgili bir kitabı. Sonra ekledi: Evet. aldığı yere bıraktıktan sonra. hayretini belirtti: Onca yıl birlikte yaşayan iki kişi nasıl olur da birbirine bu kadar benzemezmiş. bir iki kere. resmimi istemedi. Çok heyecanlandı. Pek merak ettiği kilerimizde reçel ve turşu kavanozları. tıpkı fırtınada kayalara oturan korkunç bir korsan gemisinin leşi gibi. ağır da olsa okuyabiliyordu. "Ama O bizleri kurtarmak istiyordu. hep namaz kılarmışım. araç sisli bir sabah. Hayır. Bir Türk dostu olduğunu o sırada söyledi. biraz daha ileri giderek. kafalarımızın içinden eski püsküyle dolu pis bir dolaptan sözeder gibi şözediyormuş. pencereden bana seslendi: "İtalya'ya adımınızı atmadığınız nasıl da belli oluyor!" Sonra ama. çok merak ettiğini belirtti. kurtulmamız için bir an önce onlara boyuneğmekten başka çaremiz yokmuş. önüne açıp koydum. onlara anlattırdığı körebe. böyle durumlarda insanların hep yaptıkları gibi. iflah olmazmışız. kitabımı onu dün bırakmışım gibi tıktığım yerde buldum. yüzü allak 178 179 bullaktı. tabii ki çok iyi biliyordum: . ama anlamamışız biz O'nu. Bu O'nda şeytani bir kötülük olmadığı anlamına gelmezmiş. ilk başta. hırsla kitabımın sayfalarını çevirmeye başladı. orada. şaşkınlığını hazmetmek. benimle boş yere İtalyanca konuşmaya bile kalktı. Yukarıya. öğleden sonra ona bahçemizi. arka bahçeye bakan çalışma odama çıktık. yalnızca çelik çomağın değil. Keyifle görüyordum. Venedikli bir ressama yaptırdığım yağlıboya portremi görünce. Türkçe'yi. sevmiş. Önce neşeliydi. Bütün gezginlerde gördüğüm ve beni öfkelendiren.vermişim. dinime düşkünmüşüm. bu budalaya soğuk davranamayacağını ve böylelerinin meraklı olduklarını bildiğim için ona. Sonra yeniden. Masamıza oturdu. Türkler için çirkin şeyler yazdığım sır verir gibi söyledi: Bizim artık yokuşu inmeye başladığımızı yazıyormuş. Bütün dâhiler böyleymiş işte! Portremi eline almış yakından dikkatle bakıyor.

yazar elinden kaçıp gitmekte olan bu yeni ucubeye onu nasıl ortaya çıkarttığını hatırlatmak ister. O sıralarda. Gerisim bilmiyordum. masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir y^ardı. 1984-85 Beyaz Kale Üzerine Orhan Pamuk SON 180 Şu diyeceklerimi.5 doluşan yeni düşünceler. kitaplarını. okuyucuların. daha arkada kenarına bir serçenin konduğu kuyuyla zeytin ve kiraz ağaçlarım görüyordu.Bir masanın üstündeki sedef kakmalı tepsinin içinde şeftaliler ve kirazlar duruyordu. Öfkeli çamaşır makinesiyle birlikte herkesin bir kaynar su ve arapsabunu öfkesine kapıldığı çamaşır günlerinde bir deliğe sıkışır. mavi sokaklardan çağrılı olduğu saraya yürüyen bir kâhin." "Raza-rov'un işleri sonunda düzeldi. sekiz yaşındayken. yakın dostların tepkileri.. imgeler. pek bir heyecanla karşılanmayan bu bilgisini saraya kabul ettirebilmek için hiç de sevmediği. 23 yaşımdayken. yazarın aklına /cS. yerli yerinde bir 'son'la biterlerse bitsinler. Kurulmuş bir dünyayı yeniden kurmanın tuzaklanna düşmek istemeyen başkalarıysa. vb. belli belirsiz bir rüzgârda. fuhşa âlet oldukları düşünüldüğü için Azapkapı'daki maymuncu dükkânlarından alınarak ağaçlara asılan biçare maymunların hikâyesini okurdum. bunlar yazarlarının hayalindeki yeni yaşamlarını kahramanlarının yeni serüvenleri aracılığıyla değil. ve 3. Onların arkasındaki ceviz ağacının yüksekçe bir dalma uzun iplerle bağlanmış bir salıncak. ben. Cevdet Bey için de 'tarihî' diyorlardı. düşünceyle onu harekete geçirebilecek kadar ilgilenmedim: Niye tarihî romanlar yazıyorsunuz? Daha önce. yazarlarını ne kadar mutlu eden. yüzyıl yazarlarından bazıları bu hayâlleri 2. sanırım Cevdet Bey ve Oğulları bittiği zaman aklımda vardı: Bir geceyarısı.. her şeyin birbirini tekrar ettiği ve radyonun hep aynı zırıltıları çaldığı bizim kattan. onları sevip okşayarak yazacak kadar akıllı yazarlar bilirler: Kimi romanlar vardır. kitapçı dükkânlarında satılan ve yazarın niyet ettiği kitaptan bambaşka bir şey olmaya başlayınca. Beyaz Kale'nin hayâletimsi ilk hayâli. kendimin de. Böylece her gün saatlerce tozu alman karanlık apartman katında tozlar gölgeler gibi gene birikirken. yayımlanan kitap dışında serüvenlerine yazarın hayâllerinde devam ederler. bu sorunun cevabı sanki benim edebi zevklerimle değil de ruhsal eğilimlerimle ilgili olmalıydı: Küçükken. yetmişine merdiven dayamış ben orada oturuyordum. 'bilimle işe başlayan Kâhin'im. hafif hafif kıpırdanıyordu. Kitabın adı da buydu o zamanlar. kaçırılmış bazı fırsatlar. Koridordaki sarkaçlı saatler yeni bir saat başını sabırla beklerken. Sonunda yazarın kafasındaki kitap imgesi. artık iyi bir geliri var. ben sabırsız bir korkuyla. düpedüz kitapların kendi hikâyeleri yüzünden sürdürürler. Amerika'dan hiç dönmeyen doktor amcamın tozlu tıp kitaplan ve sararmış eski gazeteler arasında Reşat Ekrem Koçu'nun hazırladığı büyük ve resimli bir kitap geçti elime. vebaya yakalanarak cezalanan Melek Girmez Sokağı'nm fahişelerinin karakalem resimlerine bakardım. kahramanları. ciltlerde anlatmayı denemişlerdir. sonra da kehânetlerinin getirdiği güç ve iktidarla başı dönünce dolaplar çevirmeye başlıyordu. başkalarının da sık sık sorduğu şu sorudan tedirgin olduğum için. Kitap. üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar konmuştu. üç tarihî hikâye yazmıştım. karanlık mobilyaların kararttığı 184 babaannemin katma çıktığım bir gün. Yazdığım ilk tarihî . sanki kitabın sürüp gidebilecek bu yeni ve tehlikeli yaşamını bitirmek için. ama astronomi merakı yüzünden kolayca öğrendiği müneccimlik sanatını önce istemeyerek uyguluyor. sorular. okuruz: "Yıllar sonra Dorethea iki kızıyla Alkingstone'daki çiftliğe geri döndü. İyi niyetle. 19." Bir de başka tür kitaplar vardır. diye sanki açıklamam gerekiyordu. kolları bacakları kmlarak bir topun ağzına yerleştirilip bir gülle gibi göğe fırlatılarak idam edilen suçlunun hikâyesine dalardım. romanlarının sonuna kahramanlarının olası geleceklerini acele acele tüketen bir bölüm eklerler. anılar ve başka bazı tasanlar yüzünden yazarın kafasında değişir durur. aklıma gelip dut an bu 'tarihî' konulardan çekindiğim.

Kâtip Çelebi'nin çaresiz kitap kurtluğu (çevrelerinde acılarını ve nazlarım paylaşacak kimse olmadığı zamanlar daha da hüzünlü bir güzelliğe bürünen bu hastalan sevgiyle selâmlıyorum).). ikizler. diyordum.hikâyelerden birini okuyan bir eleştinrıen. değiştirildiğini okuruz. eğlendirecek bir nuvel. daha sonraları Naima tarihinde okudum. gene gözümün önünde tarihî hayâller cirit atmaya başlayınca. yazarken beni dinlendirecek. bilimi 'Batı'dan gelen birisinden öğrenmesine karar verdim. insanların kendilerini. Doğrusu bu düşünce. son bölümde. benzerler. Sessiz Ev'i bitirdikten sonra. edebiyatı severek tanıyan okuyucularım hemen karar vereceklerdir. yavaş yavaş karşı çıktıkları kötülükler tarafından yu-tulduğunu." Bütün siyasetçiler gibi Başmüneccim Hüseyin Efendi'nin de bu kehânet ilkesini can havliyle uygulamaya çalıştığını. kendi iç mantığının zorlamalarının ya da benim hayâl gücümün tembelliği yüzünden beni de heyecanlandıran bambaşka bir biçim alıverdi. Hegel'i hatırlatan o efendi-köle ilişkisi işte böyle çıktı ortaya.A. Leonardo da Vinci'nin çocuksuluğu ve inanılmaz bir silah yapma tutkusu (ötekilere yetişmek ve onlara derslerini vermek için yanıp tutuşanların vazgeçilmez hayâli). Bu noktadan sonra edebiyat tarihi denilen hazinenin o ünlü. Belki de. Biriktirdiğim renklerle allayıp pulladığım bu hayâl ve hikâye parçacıklarının kahramanlarına. Uzun romanlar arasında kısa bir şey yazayım. ama 'iyiliğin'. böylece. Edgar Allen Poe'nun sinir bozucu hikâyelerinin de. işittikleri sözler ve başkalarına duydukları hayranlıklarla değiştirdiği bir ülkede yaşadığımız için. okudukları kitaplarla değil. belki ben de buna benzer birşeyler yazacaktım. kahramanı harekete geçiren bütün o bilgi ve buluş heyecanının kaynağını bulamıyordum bir türlü. Hocamla. Hikâyemin renklerini bir yanda biriktirmekten başka pek de kesin bir amacı olmayan bu okumalardan yorulduğumda elimde. Belki de hayâl gücümün bir anlık tutukluğundan. Ünlü Osmanlı astronomu Takiyüddin'i bana tanıtan Prof. Süheyl Ünver'in İstanbul Rasathanesi adlı kitabında varlığını öğrendiğim Takiyüddin'in kuyruklu yıldız hakkında Padişah'a takdim ettiği. Hoffmann'ın çift teması üzerine kurulu kitapların farkmdaydım tabii. Slav köylerindeki saralı papaz efsanesiyle selâmladığım . Böylece Kâhin'im için bilim ve astronomi kitaplarına keyifle gömüldüm. müzisyen olmak istediği için öykündüğü Mozart'ın adını kendi adına ekleyiveren E. Adnan Adıvar'm o eğlenceli ve eşsiz Osmanlı Türklerinde İlim'i bana aradığım atmosferin renklerini verdi (Evliya Çelebi'nin de bayıldığı tuhaf hayvan hikâyelerini anlatan Acaib-ül Mahlûkat türünden 785 kitaplar.T. 187 Böylece hikâyem. onları karanlık şehrin içinde. Kâhin'imin. Bir başka kitapta ise astroloji konusunda şöyle yazıyordu: "Bir düzenin yıkılacağı tahminini yürütmek o düzeni devirmek için fena bir yol sayılmaz. benim günün önemli sorunlarından kaçmak için tarihe sığındığımı söylemiş. kölesinin birbirlerine her şeyi anlatacaklarını. hikâyenin ön planda olduğu. kahramanlarıma ister istemez bulaştı. bana doğru gözüktü. Bu ikili arasındaki ruhsal ilişki ve gerilim bir anda hikâyemin temel noktası oluverdi. dünya edebiyatında. birbirlerini eğiteceklerini düşünüyordum. kitabımdaki dünyanın sayfalan arasında onları gezindirecek birer gövde de bulmaya karar verdiğim zaman Hoca ile İtalyan kölesini görsel olarak öyle pek fazla birbirlerinden ayıramadığımı farkettim. O uzak ülkelerden gemiler dolusu gelen köleler bu iş için biçilmiş kaftandı. uzun uzun konuşmaları gerekiyordu. bugün kayıp olan muhtıra-i ilmiyeyi kahramanıma buldurup yorumlatmayı tasarlarken astronomiyle astroloji arasındaki sınırın belirsizliğini biliyordum. Kendinden hoşnut olmadığı. Kimbilir. özellikle bizim edebiyat ve hayatımızda çok görülen bir tema vardı: İyilik yapmak. yarısına da hayranlıkla gözyaşı dökerek («6 okudukları o romanlarda iyilik dolu bu iyi kahramanı kötüler haince engeller. başka kitaplardan değiştirilerek uyarlanmış coğrafya risalelerinin olmayan ülkeleri vb. Daha iyi romanlardaysa iyilerin. Arthur Koestler'in Uykudagezerler'deki Kepler yorumu (Niye benim ben?). birbirlerinin yerine geçen çiftler temasına atlayabilmek için benim öyle Çok fazla hayâl kurmam gerekmediğini. başkalarına yararlı olmak için yanıp tutuşan bir kahraman! Okuyucuların kahramanların yarısına diş bileyerek. bir odada başbaşa kuruyordum. bir özdeşlik düşüncesi doğdu.

sonraysa aslını görüp sevmedim. Wratislaw'in zindan günleri kölemin hücre hayatına örneklik etti. yalnızca tarihsel olarak uygun düştüğü ya da renkli ve civcivli bir dönem olduğu için değil. İtalyan kölenin mi.tehlikelerinden kurtuluyordum. Dr. bu ikiz-benzer temasıyla kimlerin neler yaptığını biraz okuduktan sonra boğulur gibi oldum. aynı zamanda kahramanlarım Naima. zorunlu bazı tarihsel bilgileri aktarmak vb. Bu arada tıpkı Faruk gibi benim de arşivlerde çalıştığımı. kitabın sonunda bir de benim konuşmaya kalkışmamdan çıkan karışıklığa benzediğini haklı olarak bazı okuyucularım söyleyeceklerdir.seyahatnameler aracılığıyla kitabıma sızdı. okurlarıma benim ikizler burcundan olduğumu hatırlatmaya da kalkışırdı. (yazardan çok kahramanına inanmak bizim roman geleneğimizin önemli halkalarmdandır) bir Türk'ün bir İtalyan'ın ağzından kitap yazmasının sakıncalarından sözettiler. yüzyılın ortalarına oturtmaya karar verdim. Hyde'da Hoffmann'dan çok Robert Louis Stevenson'un kendi ruhsal durumunun yansımaları vardır: Gündüz vatandaş. Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi'nin yazdıklarından yararlanabilsinler diye 17.. Jekyll ve Mr. ilk tarihî hikâyelerimi yazarken severek okuduğum Stendhal'in İtalya Hikâyeleri'nden öğrendiğim o eski. Önce Şarlo'nun Büyük Diktatör filminin taklitlerini görüp sevdim. kütüphanelerin tozlu raflarında elyazmalan arasında 189 eşelendiğimi düşünen okurlarıma. Böylece hem belki. gece yazar! Belki yerime geçen benzerim.hizmetimde çalıştırmaya alıştırıyordum. Beyaz Kale'nin elyazmasmı. açıklamaya çalışayım. ama daha önceki ve sonraki yüzyıllarda yaşanmış birçok küçük hayat parçacığı da. Böyle durumlarda ferahlamak için insanın kendinden çıkardıklarını hatırlaması belki en iyisidir. ama böyle 188 şeylere inanmadığını bir yerde okuduğumu söyleyerek onu susturdum ben. Hikâyemi. Osmanlı Hoca'nm mı yazdığını ben de bilmiyorum. Cervantes'le aynı yıllarda Osmanlı gemilerinde kürek köleliği yapan Baron W. Benim yaptığım. Faruk'un yaptığı işleri üzerime almak istemediğimi belirtmek isterim. Beyaz Kale'yi yazarken karşıma çıkan bazı teknik zorluklardan (okuyucu için gerekli bazı açıklamalar. Kitabımın ilk ve son bölümlerinde selâmladığım Cervantes de zamanında aynı endişelere kapılmış olmalı ki. Amacımız açıklık olduğuna göre. İstanbul'a onlardan kırk yıl önce gelen bir Fransız'ın. Beyaz Kale yayımlandıktan sonra bu listeyi daha ne kadar uzatabilirim diye eşelendiğim bir Amerikan üniversitesinin kütüphanesinde. Küçükken. İyiniyetli. Sessiz Ev'i bilenlerin hatırlayacağı Gebze arşivinde bulduğu elyazmasını Faruk da tıpkı Cervantes gibi vatandaşlarının diline aktarırken başka kitaplardan da metne birşeyler eklemiş olmalı. ama sözlü sınavlarda biri ötekinin yerine geçerdi onların. bir resimli romanın sürekli kılık değiştiren Binbirsurat adlı kahramanına hayrandım: Benim yerime geçseydi ne yapardı acaba? Amatör bir psikologun yerine geçerek belki de söylerdi: Aslında bütün yazarlar bir başkası olmak isterler. Onları. yalnızca Faruk'un bulduğu bazı ayrıntılardan yararlanmak oldu. iyimser İtalyan'ımı Hoca'mn kölesi yapabilmek için (gemiyle esir düşme ve sahte hekimlik günleri) bir yüzyıl önce tıpkı Cervantes gibi Türkler'e esir düşen adsız bir İspanyol'un İkinci Filip'e sunduğu bir kitaptan yararlandım. bulunmuş elyazması yöntemiyle Faruk'a yazdırdığım giriş bölümüne serpiştirdim. Busbecq'in mektuplarından veba günlerini (alelade bir çıban bile veba korkusu verirdi!) ve İstanbul 190 . edebiyatta.Dostoyevski'nin Öteki adıyla çevrilen isyan ettirici romanının da. Ortaokuldayken biyoloji hocamız sınıfımızın çirkin ikizlerini birbirinden ayırdetmekle övünürdü. hem de okuyucuyu damdan düşer gibi bir kostümlü baloya sokmanın -tarihî romanın en zor yeri.) sakınmak için kullanmaya karar verdim. Onun aracılığıyla çözdüğüm bir üslûp ve teknik sorunu: Kahramanlardan birinin öğüdünü tutarak kitabı sonuna kadar okumayan bazı okuyucular. Sessiz Ev'in kahramanlarından tarihçi Faruk'a duyduğum yakınlığı. Arap tarihçi Cide Hameta Benengeli (Seyyit Hamit bin Engeli)'nin bir elyazmasından yararlanarak yazdığı Don Kişot'u kendisine maletmek için boş yere kelime oyunlarına başvurur. bir başka zaman yazacağım öteki tarihî hikâyelerim için Faruk'u tıpkı dedesi Selâhattin Bey'e yaptırdığım gibi. Bu karışıklığın kitabımı bulup ona önsöz yazan Faruk'tan sonra.

benim için bir saçmalık ya da bir bilgelik kırıntısı değil. yalnızca. ama görmedim." New York Times Book Review "Avrupa'nın ve Amerika'nın edebiyat çevreleri ve eleştirmenleri üçüncü dünya ülkesinden gelen bir yazarı böylesine pek az övmüştür. bir barbarla bir Fransız romancısının yer değiştirmesine ilişkin bir romandan da sözediliyor) ilişkin bazı ayrıntıları da-hikâyemin geçtiği dönemin değil. Avcı Mehmet'in gördüğü ve kahramanlarımın yorumladığı rüyalardan bazılarını aslında ben düşledim (eli çuvallı karanlık adamlar). yalnız kitap kahramanlarının değil. bir Türk yazarı. kitap okuyucularının da Doğu-Batı ayrımıyla ilgilenir görünmeleri şaşırtıcıdır. Soğuk kış sabahlarında benle kardeşimi götürdüğü bir gezintinin dönüşünde annem bize bir yiyecek alırsa (helva değil. Belki yazarına sevdiği bir geçmişi ve kitabı hatırlatmaya yarayabilir." Kitaptaki kırmızı saçlı cücenin. tabii ki Beyaz Kale'nin konusu değildir. Temmuz 1986 193 ORHAN PAMUK VE ROMANLARINA DÜNYADAN ÖVGÜ "Doğu'da yeni bir yıldız yükseldi. acıbadem kurabiyesi) Hoca'nın annesi gibi söylerdi: "Kimse görmeden şunları yiyiverelim. ama renklerin nasıl bulunduğu ve biraraya getirildiği anlatmakla bitmez. Tabii şunu da eklemek gerek: Bu ayrımın heyecanıyla yüzyıllardır yapılmış onca kuruntu olmasaydı bu hikâye de kendini ayakta tutacak renklerin birçoğunu bulamazdı.. Rio de Jenerio "İçe dönük düşüncesinin arabeskleriyle. Doğu-Batı ayrımı için bir turnusol kâğıdı gibi kullanılması da eski bir düşüncedir. anılarının 192 bir yerinde şöyle der: "Veba bir Türk'ü öldürür. yanılmışım. ama kitaptaki gibi kırmızı değil. Padişahı heyecanlandıran leyleği de.. çocuk padişahın kimi rüyalarına (Babaannemin evindeki kütüphanede okuduğum Reşat Ekrem Koçu'nun aynı malzemeyle yazdığı başka bir kitap: (Tarihimizde Garip Vakalar)." Jornal de Brazil. Lady Montagu. Tıpkı İtalyan köleme çocukluğunda yapıldığı gibi benim de 191 yeni elbisemi. bulutlu ve kimsesiz bir bahar sabahı karımla ben ürpererek ve hüzünle gördük. Belki sırası gelmiştir: İnsanoğlunu. başka bazı devirlerin tanıklarından derledim. kültürleri birbirlerinden ayırmak için yapılmış ve yapılabilecek olası sınıflamalardan biri olan Doğu-Batı ayrımının gerçekliğe ne kadar uygun düştüğü. vebaya karşı alınabilecek önlemlere (Helmut von Moltke'nin Türkiye Mektupları). Kötü bir üslûp ve sıradan gözlem ve heyecanlarla kaleme aldığı o giriş yazısıyla Faruk'un hiçbir okuyucuyu kandıramayacağı düşünüldüğünde. kitaba adını veren Beyaz Kale'ye (Tadeutz Trevanian'm Transilvanya'da Yolculuklar adlı gravürlü kitabında kalenin tarihçesinden başka kütüphanesindeki. Baron de Tott) Padişah'm sevgili aslanlarına ve aslanhanesine (Ahmet Refik). mavi beyazdı. bir frenge ıstırap çektirir!" Böyle bir gözlem. Orhan Pamuk bize Proust'u hatırlatıyor. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş nice uykulu ülkeyi yaşanılır kılan kitap kurtlarının da keşfedemeyeceği ve kitabı bir ikizimizin yazabileceği bir kitap olmaktan çıkaran noktalardan bir ikisi: Edirne'deki Beyazıt Camii külliyesindeki tımarhanenin ve hastalar için çalınan sihirli müziğin tanığı tabii ki Evliya Çelebi'dir. çocukluğumuzun klâsiği Kırmızı Saçlı Çocuk'la ya da yazdığım ve yazacağım kitapların cüceleriyle ilgisi yoktur: 1972 yılında Beşiktaş Çarşısı'nda gördüm. uzun bir süre kurulup ayarlanmadan namaz saatlerini gösterecek bir saat yapma düşüncesinin benim ergenlik hayâllerimden biri olduğunu sanırdım. Baron de Tott. birisi de Ja-ponlar'm böyle bir kol saati yaptıklarını söyledi. Çok zekice. Vebanın. Fişek gösterisine. sırlarının birazını vermeye çalıştığım bir kurgu serüveni sırasında yararlanılabilecek bir renktir. İstanbul'un başıboş köpeklerine. Hâlâ gerçekleştirilmemesine şaştığım bu tasarıyla çok ilgilenen çıktı. Hoca'nın tasarladığı. ordunun Lehistan seferine (Ahmet Ağa'mn Viyana Kuşatması Günlüğü)." . kimi İstanbul manzaraları ve gece eğlencelerine (Antoine Gallant. üstünü başını paraladığı için ağabeyime giydirdiler. Orhan Pamuk. ama bu güzelim yapıyı basan çamuru.adalarına sığman Hıristiyanlar'ı yazarken yararlandım.

yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma. en çok tartışılan. Avustralya "Olağanüstü yetenekli. Doğu ile Balı arasındaki uçurumu bir . Galip'i hem kayıp karısına.. çocukluk aşkı. Yayımlandığında heyecanla karşılanmış. sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar." Sidney Morning Herald. arkadaşı. Galip. Türkiye'nin son yüzyıllık macerasını anlatıyor. biri devrimci. çetin ve esrarlı bir işaretler girdabı." Selim İleri "Büyük bir başarı. Norveç 196 CEVDET BEY VE OĞULLARI Orhan Pamuk bu ilk romanında İstanbullu bir ailenin çevresinde. bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan Celâl'in köşe yazılarıyla karşılaşır Eski cellâtların hikâyelerinden Boğaz'm sularının çekileceği felâket günlerine. Yüzyıl basında. New York "Yerellik endişeleriyle evrenselliği böylesine güçle az yazar birleştirmiştir. babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken. her sokağı.. hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekecektir. bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir.." Corriere delta Sera. Londra "Romancı Orhan Pamukrun evreni büyüleyici." Fethi Naci "Ne yazsa ilgiyle okunur. karlı gecenin aşk hikâyelerinden yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırlarına." The Times Literary Supplement. her insanı başka bir esrarlı âlemin işaretine dönüşen İstanbul'da Galip'in araştırmalarım ve karşılaştığı kişileri izlerken." Aftenposten. bu şaşırtıcı kitap İngilizce'den İtalyanca'ya. İstanbul'un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine. en çarpıcı romanlardan biri." ORHAN KEMAL ROMAN ARMAĞANI MİLLİYET YAYINLARI ROMAN ÖDÜLÜ Cemal Süreya 197 SESSİZ EV Sessiz Ev. Bitmeyen bir enerji. "Örneğine kolay rastlanmayacak bir çağ romanı. belki de birincisi oldu. İsveççe'den Almanca'ya bellibaşlı bütün Batı dillerinde yayımlanmak üzere.. Ab-clülhamit'in son günlerinde İstanbul'da. Çocukluğundan beri yazılarım hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celâl'in köşe yazıları.. Vefa'daki bir evde açılan roman. "Günümüz dünya edebiyatının çıkarabileceği en ilginç. Hiç duraksamadan en beğendiğim yirmi Türk romanı arasına alırdım. dedenin. Paris 195 KARA KİTAP 1990 yılında yayınlanmasından bugüne Kara Kitap modern Türk edebiyatının en çok okunan." Lire. Biri tarihçi.John Updike... amcasının kızı." Tfte New Republic. kılık değiştiren paşalardan kültür tarihimizden kalmış esrarlı cinayetlere. biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki babaannelerini ziyaret eder. ağır ağır ilerleyerek modernleşme tarihimizi yaşanan anlar dizisi olarak ustalıkla canlandırıyor ve Nişantaşı'nda bir apartman çevresinde sonuçlanıyor. yurt içinde ve yurt dışında ödüller almıştı. Bu sürede. Okuyucu. Şimdi. Çok nadir bir şey. Orhan Pamuk'un ikinci romanı. pek çok yabancı dile çevrilmiş. The New Yorker "Bütünüyle edebi ve edebiyatın bir zaferi. bir yandan her bacası. Şimdiden Türk romanına köşebaşı açıyor. dedelerinin yetmiş yıl önce siyaset yüzünden süıgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. en çok övülen ve en çok yerilen kitaplarından biri.. İtalya "Orhan Pamuk birinci sınıf bir hikayeci.

" Orhan Pamuk'un benzersiz bir ilgiyle karşılanan coşkulu. Hikâyeleri ve serüvenleri. Halic'e bakan karanlık ve boş bir evde. inanılmaz bir silahın yapımına. Şaşırtıcı bir başarı. Bana Çehov'un Vişne Bahçesin hatırlatıyor." Nicole Zand. bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. kölesinden." Suddeutsche Zeitung." Abidin Dino.. Hikâyelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle. hem modern.kitapsevenler. gölgeler yavaş yavaş yer değiştirirler. Londra "Orhan Pamuk.. birbirlerini tanımak." The Independent. Yeni Hayal. aynı ilgileri paylaşan bir Türk taralından satın alınır.çırpıda kapatacağım sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. lirik ve sihirli romanı Yeni Hayat bu sözlerle başlıyor.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. bir belirip bir kaybolan bir meleğe ve Dante'nin." The Times Literary Supplement. bayi örgütlerine. elendi ile köle. ispanya "Ustaca kurulmuş paradokslarla örülü. Yazı'mn.. Astronomiden. Le Monde Diplomatique. 7 99 Bellibaşlı bütün Batı dillerine çevrilen Beyaz Kale Avrupa ve Amerika'da olağanüstü ilgi ve heyecanla karşılandı. veba salgınının kol gezdiği istanbul sokaklarına. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından . Bir yandan Hayat'ın.. konuşurlar. anlamak ve anlatmak için. İstanbul'a getirilir." 17. "Bu güzel ve hüzünlü kitap. topografya. Eşsiz Anlar'm. Orhan Pamuk'un. trafik kazalarına. hayranlık uyandıran zarif bi= postmodern hikâye. paranoyakça kuramlara. Çocuk Sultan'ın düşsel/bahçelerine ve hayvanlarına.. imgeler.. yüzyılda Türk korsanlannca tutsak edilen bir Venedikli... Zürih "Başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar tuhaf ve değişik. Bu iki kişi. fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle. Orhan Pamuk _ Beyaz Kale www. aynı masanın iki ucunasotlırur." ' abc Cuitura. video seyredilen otobüslere. siyasî kumpas ve cinayetlere. "Kitapçı dükkânlarında gelmiş geçmiş satıian en mükemmel haya! ürünlerinden.hem klasik. çağdaş dünya romanının en özgün yaratıcılarından biri olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. Köle sahi-vbi. Le Monde. Kaza'nın sırlarına." Publishers Weekly. Garip bir benzerlik vardır bu iki insan arasında. üç mutsuz kardeşin. Okuduğu bir kitaptan sarsılarak etkilenen. sayfalardan neredeyse fışkıran ışığa bütün hayatını veren ve kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşan bir kahramanın bu olağanüstü hikâyesi Türkiye'de hiçbir romanın ulaşmadığı bir hızla okundu ve yaygınlaştı. kaybolan eski eşyaların şiirine ve taşranın öfkesine uzanıyor. Rüya kadar güze! bîr doğu masalı... Ölüm'ün. felsefi ve tarihî bîr düşünme. bir yandan da çocukluğun lesimli romanlarına. 'ben neden beıita' sorusuna götürecektir. İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte. saat kadar dakik muhbirlere. zengin ayrıntılar. Rilke'nin şiirlerine açılan bu sarsıcı roman.. Londra "Keyifle okunan enteüektüel bir oyun. onları. gerçek bir romanın belirtisi olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler.. Paris "Önemli sorular soran değişik bir kitap . New York "Doğu ve Batı üzerine ustaca inceliklerle işlenmiş şık ve zarif.. doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor. Paris 198 YENt HAYAT "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Büyüleyici. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar. siyah beyaz televizyonlu kahvelere.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->