P. 1
Ibn Teymiyye - Tefsir Usulu (Tevhid Yayinlari

Ibn Teymiyye - Tefsir Usulu (Tevhid Yayinlari

|Views: 109|Likes:
Yayınlayan: utkemail

More info:

Published by: utkemail on May 12, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/12/2012

pdf

text

original

Tefsir Usulü

Çeviren: Cemal Güzel TEVHİD YAYINLARI TEFSİR USULÜ.. 3 İBN TEYMİYYE'NIN METODUNA TOPLU BİR BAKIŞ. 3 Tefsirdeki Yeri 3 Tefsire Dair Eserleri 5 Bu Risale. 6 Risale'nin Bölümleri Üzerine Kısa Bir Göz Atış. 6 1. Bölüm... 6 II. Bölüm: 7 III. Bölüm: 7 IV. Bölüm: 7 V. Bölüm: 8 VI. Bölüm: 8 Bu Risalenin İslam Lıteratüründekı Etkileri 8 (MUKADDİME Fİ USULİ'T-TEFSİR) TEFSİR USULÜNE GİRİŞ. 9 Önsöz. 9 I. BOLÜM... 9 RASULULLAH'IN (S.A.V.) KUR'AN'IN MANALARINIASHABINA AÇIKLAMASI VE TABİİLERDİN ASHAB-I KİRAM'DAN TEFSİR ÖĞRENMELERİ. 9 II. BOLUM... 10 SELEFİN TEFSİRDEKİ İHTİLAFLARININ MAHİYET VE SEBEPLERİ. 10 1- İsimlerden Doğan İhtilaflar 11 2- Örnekleme Tefsir Tarzından Doğan İhtilaflar 12 3- Nüzul Sebepleri ve Önemi 12 4- Ayette Geçen Lafzın Birden Çok Manaya Gelmesinden Doğan İhtilaflar 14 5- Ayetlerin Yakın Anlamlı Kelimelerle Tefsir Edilmesinden Doğan İhtilaflar 15 III. BOLUM... 16 TEFSİRDE BİRİ NAKL'E DİĞERİ RE'YE DAYANAN İKİ ÇEŞİT İHTİLAFIN OLDUĞU.. 16 Nakilden Doğan İhtilaflar 17 Megazi Yazarları: 17 Tefsirde Ekoller 18 Rivayetlerin Doğruluğunu Tesbitte Önemli Bazı Ölçüler ve Mürsel Haberlerin Değeri 19 Sahabenin Hadis Rivayetindeki Ciddiyet ve Adaleti 19 Hadis Rivayetinde Tabiiler'in Doğruluk ve Adaleti 19 Hadislerde Yanlışlık İhtimali 20 Buharı ve Müslim Hadisleri ve Haber-i Vahidler 20 Hadis İlminin İnce Meseleleri ve İlelu'l-Hadis. 21 Çeşitli Gurupların Hadisler Karşısında Takındıkları Tavırlar 23

Tefsirde Mevzu (Uydurma) Hadisler 23 Bazı Tefsirler Üzerine. 24 IV. BOLUM... 25 TEFSİRDE RE'Y VE İSTİDLALDEN DOĞAN İHTİLAFLAR.. 25 İstidlal Yönünden Düşülen İki Çeşit Hata. 25 Birinciler İki Guruptur: 26 Tefsirde Ehl-i Sünnet Dışı Fırka ve Ekoller 26 Tefsirde Zemahşeri ve Mu'tezile. 27 Rafizilerin Tefsirlerinde Bazı Örnekler 27 Bazı Yanlış Tefsir Örnekleri 28 İbn Atıyye'nin Tefsiri 29 Tefsirde Delil Cihetinden Düşülen Hatalar 29 V. BOLUM... 30 TEFSİRDE EN DOĞRU YOL.. 30 Sahabenin Sözleriyle Kur'an-ı Tefsir Etmek. 30 Tefsirde İsrailiyat 31 İhtilafları Naklederken İzlenmesi Gereken Yol: 32 VI. BOLUM... 33 TABİUN SÖZLERİYLE KÜR'AN'I TEFSİR ETMEK.. 33 Re'y Tefsiri: 33

TEFSİR USULÜ İBN TEYMİYYE'NIN METODUNA TOPLU BİR BAKIŞ Bu risalenin tahkikine başlarken şunu ifade etmek isterim: Adet olduğu üzere burada, Şeyhülislam İbn Teymiy-ye'nin muhteşem hayatından, kitap ve risalelerinden ve bunların İslam literatürüne kazandırdığı kültür hazinelerinden sözetmeye gerek görmüyorum. Çünkü Şeyhülisam'ın hayatı ve bıraktığı eserlerle ilgili eski ve yeni pek çok şey yazılmış, O'nun görüşleri, fikri ve sosyal ıslahatındaki metodu hakkında birçok araştırmalar yapılmış, hatta bu çalışmalara sadece müslüman yazarlar değil, birçok müsteşrik ve Avrupalı yazarlar da katılmış, neticede İbn Teymiyye'nin hayatı, görüşleri, olaylar karşısında takındığı tutum ve davranışları tüm aydınlarca bilinir hale gelmiştir. Bu kısa ve seri takdimde, İbn Teymiyye'nin düşünce metoduna hakim olan temel özelliğe ve O'nun, tüm davranışlarında, kitap ve risalelerinde ve verdiği pekçok fetvalarında insanı hayrete düşüren fikri bir dikkat, sağlamlık ve derin görüşlülükle ortaya koyduğu metoduna genel bir işarette bulunmayı yeterli görüyorum. O'nun bu metodu; bilimsel ve akademik bir yol olarak it-tiba yahut delil ve burhanlarla desteklenmiş, alametleri ve esasları açık bir da'vet olarak selefiyye diye özetlenebilecek olan metoddur. Ebu Bekir'in (r.a.): "Ben ancak ittiba eden biriyim; yoksa ibtida' eden (bid'at çıkaran) değilim" şeklindeki o eşsiz ve ünlü sözüyle ortaya koyduğu andan itibaren bu metodu, İslam tarihinde izleyen büyük insanlar çıkmıştır; fakat bunlar içerisinde İbn Teymiyye'nin zekasına, neselelere bütüncül bakışına, ilginç bilgi takdimine, şahsiye gücüne, hak uğrundaki cesaretine, sözkonusu metodu dört başı ma'mur bir şekilde ortaya koyma ve onu delillerle destekleme konumundaki üstün kudretine sahip olanlar gerçekten azdır. Üstelik îbn Teymiyye'nin bütün bu çabaları, Kur'an'm, ilke ve çerçevesini belirlediği yolun, Yunan düşünce metodu ve bazı alimlerce şaşmaz bilgi yolu olarak görülen Aristo Mantığı içerisinde kaybolup gittiği ve mü slümanl ardan gizlendiği bir dönemde cereyan etmiştir. Gerçekten İslam dünyasında, neticede Yunan araştırma metodlannın uygulamasına sebep olan düşünce karmaşası ve bilhassa bu metodların hayranlıkla beğenildiği hicri 5. asr'm sona ermesinden sonra bu anarşizme bağlı olarak ortaya çıkan tehlikeli birtakım sapmalar, evet bütün bunlar, birçok bilgin ve fukahamızın gözünden kaçmamış, onlar, Kur'an ve Sünnet'in gölgesinde yetişmiş olan vicdan ve hisleriyle, bu Yunanı metodların İslam düşüncesi üzerindeki yabancılığını idrak etmişlerdir. Ancak onların, bu metoda karşı savaşırlarken, mantığı haram kılan ve mantıkla meşgul olmayı yasaklayan fetvalar vermekten başka, ellerinde birşeyleri yoktu! îş gittikçe ciddileşiyor ve anarşi büyüyordu. Nihayet selef düşünürü İbn Teymiyye geldi ve mantığın metodik kritiğinin ilkelerini koydu. Ancak Aristo mantığını tam anlamıyla kavradıktan ve bu mantığın İslam'ın ruhundan uzak fikri karakterine vakıf olduktan sonra bu işi başardı. O buna kendisi hakkında yapılan birçok araştırmadan da anlaşılacağı üzere, İslami araştırma metodunu mükemmel bir şekilde kavraması ve selef alimlerinin bıraktıkları muhteşem ilim ve kültür mirasına fevkalade vukufiyeti sayesinde muvaffak olmuştur. Hattf İbn Teymiyye, mantığın sahih İslami nakillere tersdüştüğünü söylemekle kalmamış, onu sarih akla da aykırı görmüş ve bu Yunani metodun kendi içinde de geliştiğini ve onun, şaşmaz delili zannedilen akü prensipleri ile de tenakuz teşkil ettiğini açıklamıştır. Dolayısıyla İbn Teymiyye'ye göre ittiba metodu, içerisinde za'fiyet, korku veya donukluk nüveleri taşıyan reak-siyoner bir metod değil, aksine, kendi meselesini ortaya koyan müsbet bir metoddur. İbn Teymiyye, kendisiyle İslam düşüncesi diye takdim edilen ve bu düşüncenin doğruluğuna delil gösterilen Yunani kalıb'ı bir araç olarak reddederken, sanki şu düşünceyi ortaya koyuyordu; hem de açık bir şekilde: "Bir fikrin ifade tarzı, onun bizzat parçasıdır ve konunun tabiatı ile kalıbın tabiatı arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu sebeple, İslam düşüncesinin, Yunani ya da İslami olmayan başka bir kalıba dökülmesi imkansızdır." İbn Teymiyye'nin metodu, bu metodun ıslahatçı yönreri ve dayandığı esasları üzerinde durmak, uzun bir konudur. Kaldı ki, Allah rahmet eylesin, Şeyhülislam'ın hayatı, metodu ve eserlerinde izlediği usulü hakkında yapılacak araştırmalarda, araştırıcıların dikkatlerini çeken veya dikkatle üzerinde durulmasını uygun gördükleri bariz noktalar, geniş bir şekilde ele alınma imkanına

sahip bulunmaktadır.[1] Tefsirdeki Yeri İbn Teymiyye'nin Kur'an tefsirindeki yeri, hadis, fıkıh, Arap dili, kelam ve İslami ilimlerin diğer dallarındaki yerinden geri değildir. Bütün bu branşlarda üstünlüğünü isbat etmiş ve çağının alimlerini geçmiştir. Nitekim bu husus, alimlerin O'nun hakkındaki sözlerinden, biyografi yazarlarının ifadelerinden ve kendisinin bize bıraktığı muazzam kültür mirasından anlaşılmaktadır. Hatta Öyle gözüküyor ki, İbn Teymiyye, çağların sınırlarını aşıp ve zicirlerini kırıp selefin ilim ve kültür mirasını toplamanın yanında, İbn Kesir, İbn Hacer gibi ünlü alimlerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. İmam Zehebi (748 h.) (Allah rahmet etsin) İbn Teymiyye hakkında şöyle der: "Zekası ve süratli kavrayışıyla, bir harikaydı. Kitap, Sünnet ve ihtilafları bilmede en öndeydi. Nakli ilimlerde ummandı. İlimde, zühd ve takvada, şecaat ve cömertlikte, iyiliği emr ve kötülüğü nehy etmede ve yazdığı eserlerin çokluğu bakımından devrinin yegane şahsiyetiydi. Okudu, tahsilini tamamladı; hadis ve fıkıhta emsalini geçti. Daha on-yedi yaşıdayken, ders okutma ve fetva verme ehliyetini kazandı. Tefsirde, usulde, usulü ve füruuyla, büyük küçük İslami ilimlerin bütün dallarında öne geçti." Yine Zehebi O'nun hakkında şöyle der: "Rical, onların cerh, ta'dil ve tabaka'ları, hadis ilimleri, ali ve nazil isnad, sahih ve zayıf haberler hakkında tam bir ihtisas sahibi idi. Hadisler, kendilerine has (isnad) ve metinleriyle ezberindeydi. Döneminde hiç kimse, ne O'nun rütbesine ulaşabilmiş, ne de yaklaşabilmiştir. Bilgiyi hatırlayıp sunmada ve delil getirmede bir harikaydı. Tefsir veya fıkıh veya usul veya felsefecilere reddiye konusunda her gün her gece, dört-beş risale yazmak adetiydi. Şu ana kadar (Şeyhin vefatından uzun bir süre önce) O'nun yazdıklarının beşyiiz cilde ulaştığını zannediyorum." El-Vafi bi'1-Vefeyat'ta, Şeyh Şemsüddin'in şu sözü nakledilmektedir: "Anlatmakta olduğu meseleye delalet eden ayetleri O'nun kadar sür'atle hatırlayıp sunan ve hadis metinlerini O'nun kadar kaynaklarıyla birlikte anında takdim eden hiç kimse görmedim. Sanki onlar gözünün Önünde ve dilinin ucunda hazır duruyor da, O, güzel bir ifade ve muhalifini susturan bir eda ile onları söylüyordu." İbn Teymiyye'nin, sadece tefsir ilmindeki yerini anlatmak bile uzun bir iştir. Bu konuda Alemüddin Berzali (738h.) şöyle der: "Tefsir konusunda herkes O'nun zihnindeki bilginin çokluğuna, bunları ifade edişindeki güzelliğe ve muhtelif görüşler arasındaki tercih ve tenkid yeteneğine şaşardı. Bütün bunların yanında, O kendisini zühd ve ibadete vermiş, Allah'a teslim olmuş, dünyevi gayelerden uzak yaşamış ve insanları Allah yolunda çağırmıştır. Her cum,a sabahı oturup, insanlara Kur'an-ı Kerim'i tefsir ederdi. Onun meclislerinden, duasının bereketinden, temiz nefesinden, halis niyetinden, iç ve dış temizliğinden, söylediklerinin yaptıklarına uygunluğundan, pek çok kimse istifade etmiştir." Diğer bazı alimlerle birlikte ibn Teymiyye'yi de Hibru'l-Kur'an (Kur'an dahisi) diye adlandıran Hafız Ebu Abdillah ez-Zehebi, O'nun hakkında şöyle demektedir ki: "Tefsire gelince, bu konudaki otoritesi müsellemdir. Açıkladığı meseleye Kur'an ayetlerini delil getirmede ilginç bir güce sahipti. Tefsirdeki otorite ve vukufiyet derecesi sayesindedir ki, müfessirlerin görüşlerinde birçok hata ve zayıf yönleri ortaya koymuştur." Elimizdeki bu risalede İbn Teymiyye, tefsirde, istidlal yönünden ortaya çıkan ihtilafları incelerken, antrparantez, selefin onbeş kadar tefsirine işaret etmiş ve bu tefsirlerin, sözkonusu cihetten meydana gelen hatalardan uzak olduğunu belirtmiştir. Ben orada, İbn Teymiyye'nin, selefin eserlerine olan geniş vukufiyetini belirten dipnotlar düştüm; sonra İbn Ay bek es-Safedi (764 h.)'nin el-Vafi bi' Vefe-yat'ında, bir alimin, İbn Teymiyye hakkındaki şu sözünü gördüm; "Tefsirde ve tefsire olan geniş vukufiyeti konusunda, Allah'ın ayetlerinden bir ayetti. Tek bir ayetin tefsirine bir-iki oturum devam ederdi." Yine orada, İbn Teymiyye'nin, kendisinden duyanların naklettikleri şu sözünü gördüm:

"Yüz yirmi adet tefsir okudum. Hepsi içerisinden sahih olan görüşü sunuyorum." Böylece, İbn Teymiyye'nin bu tefsirlere ne derece vuku fiyetinin olduğunu ve Kur'an tefsirinde ne büyük bir yere sahip bulunduğunu anladım. Tefsir ilmine olan bu vukufiyeti yanında O, görüşler arasında tercihler yapma ve istidlal etme hususuna da özen gösterir ve tedkik ederdi. Büyük üstadımız Muhammed Ebu Zehra'nın dediği gibi: "Yığın yığın nakil ve rivayetlerin içerisinde, O'nun düşünen ve muhakeme eden aklının parıldadığını görürsün." Bizzat kendisi şunları söyler: "Bazan bir ayet için yüz kadar tefsire baktığım olurdu. Fakat neticede, Allah'ın bana anlayış ihsan etmesini niyaz eder ve şöyle yakarırdmı: "Ey Adem ve İbrahim'e öğreten! Bana da öğret!" İbn Abdilhadi'inin, İbn Teymiyye'nin en has talebesi ve O'nun sözlerini en çok yazıp toplayan Öğrencisi olarak anlattığı Ebu Afydillah İbn Reşik demektedir ki: "Allah rehmet eylesin Şeyh, delillerini zikretmeden (istidlalde bulunmaksızın) tüm Kur'an'la ilgili seleften gelen nakilleri evvela yazmış, sonra da, baştan büyük bir kısmım istidlalli olarak kaleme almıştır." Demek oluyor ki İbn Teymiyye, tefsirine bir başlangıç olmak üzere, selefin Kur'an tefsiriyle ilgili sözlerini toplamış, sonra tefsirine başlayarak, bu nakilleri kendi görüşlerine delil yapmış ve selefin görüşlerinden dışarı çıkmamıştır. Ancak bununla birlikte, ne kendisine ne de başkalarına, ayet-i celilelerin delalet ettikleri prensiplere ve kanunlara veya ayetlerden çıkan psikolojik ve sosyal bilimlere vukufiyeti yasak kılmamiştır. Nitekim kendisinin yazdığı bazı surelerin tefsirlerinde (Nur, Beyyine, Kafinin vb.) ve el-ubudiyye adlı eserinde ve daha başka yerlerde, bu durum kendisini gösterir. Bütün bu ilmi kuşatıcılığı ve dikkati yanında, öyle gözüküyor ki O, alimlerce anlaşılmasında müşkilat çekilen veya kendisi yordamıyla benzeri birçok ayetin anlaşılmasına sebep teşkil eden ayetlerin tefsirlerini kaleme almaya özen göstermiş ve müfessirlerin Kur'an-ı Kerim'in diğer kısımları hakkındaki söylediklerini sır tekrardan ibaret olan bir çalışmadan kaçınmıştır. İbn Reşik der ki: "Hayatının sonlarında hapishanede iken kendisine, sırasıyla tüm Kur'an surelerinin tefsirini yazmasını mektupla rica etmiştim. Bana yazdığı cevabı mektupta diyordu ki: "Kur'an'da bir kısım yerler var ki, anlamlan kendiliğinden anlaşılır. Bazı yerler de vardır ki, bunları müfessir-ler, birçok kitaplar yazarak açıklamışlardır. Ama bazı ayetler var ki, bunların tefsirleri, birçok alim için problem olmuştur. Bazan öyle oluyor ki, insan bu tür ayetlerin tefsiri için müteaddit kitaplara baktığı halde, manalarını anlamıyor! Ayrıca ben, bir ayetin tefsiriyle ilgili bir eser kaleme almı-şımdır; ama bu eserimle, o ayetin benzeri başka ayetler açıklığa kavuşmaktadır. Bu tür ayetleri tefsir etmekteki kastım, birçok Kur'an ayetinin anlaşılmasına delil olması içindir. Binaenaleyh, bu tür ayetleri tefsir etmem, diğer birçoklarınkinden daha önemlidir. Zira, tek bir ayetin manası açıklanınca, benzeri diğer ayetlerin de manaları açıklanmış olur." Öyle anlaşılıyor ki, O hapishanede bazı mevzularda, konulu tefsir diyebileceğimiz bir eser yazmağa başlamış ve artık ömrünün sonunda kendisine ağır gelmeye başlayan ve nihayet vefatıyla sonuçlanan hapishane atmosferinde[2] Allah'ın kendisine lütfettiği Kur'ani yeni anlayışlara ulaşmıştır. O bu konuda şöyle der: "Bu kez Allah bana, Kur'an'ın manaları ve ilmin usulü hakkında çok şeyler lütfetti. Ki birçok alim, böyle şeyleri temenni edegelmiştir. Vakitlerinin çoğunu, Kur'an'ın manaları dışında zayi ettiğime pişman oldum." Allah Şeyh'e rahmet eylesin ve O'ndan razı olsun, halvet diye tanımladığı hapishanede, gerçekten vaktinin çoğunu, her alimin muttali olmayı temenni ettiği Kur'ani manaları bulmak için Allah'ın Kitabını araştırmağa, okumağa ve anlamağa ayırmıştı. Fakat İbn Teymiyye'nin çektiklerini çekmeyen birinin, O'nun anladığı Kur'an'i manaları ve ilmi metodolojiyi anlaması

nasıl mümkün olur? İbn Reşikderki: "Şeyhülislam, hapiste yazdıklarından az bir şeyi bize gönderdi; yönetim konusunda yazdığı birçok şey, kitaplarını yanından çıkardıkları zaman, yöneticiler'in ellerinde kalmıştır. Vefat ettiğinde, yöneticilerin ellerinden bulunan ve ondört torba kadar tutan bu eserler, hala yöneticilerin ellerindedir." [3] Tefsire Dair Eserleri İbn Teymiyye ile talebesi îbn Reşik arasında geçen yukarıda naklettiğimiz yazışma, Şeyh'in, tüm Kur'an'ı içine alan bir tefsir yazmadığına delalet etmektedir. Her ne kadar îbn Batuta bu konuda da zanna kapılarak İbn Teymiyye'nin el-Bahru'1-Muhit adında yirmi cildlik bir Kur'an tefsiri yazdığını iddia etmişse de, durum hiç de öyle değildir. Bugün elimizde bulunan güvenilir vesikalardan da, buna benzer bir zan hasıl olabilir. Mesela İbn Abdilhadi el-Makdisi Şeyhin eserlerinden sözederken demektedir ki: "Kur'an-ı Kerim tefsirine ve eserlerini isnadlı olarak yazan selef müfessirlerinin görüşlerine dair bir kitabı daha vardı ki, otuz ciltten fazladır." Ancak bu ifadeye, îbn Reşik'in yukarıda geçen sözlerini eklediğimiz zaman, burada geçen otuz cildten maksadın, Şeyhülislam'ın tefsiri değil de, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi selefin tefsirle ilgili kaynak olarak benimsenen görüşleri olduğu anlaşılır... İbn Batuta'nın: "İbn Teymiyye, el-Bahru'1-Muhit adını verdiği tefsirini, birkaç yıl kaldığı hapishane hayatında yazmış, sonra Melik Nasır tarafından salıverilmiştir" sözüne gelince, O'nun bu söyledikleriyle, İbn Reşik'in, Şeyhülislam'dan, vefat ettiği hapishane hayatında baştan sona bir Kur'an tefsiri yazmasını istemesi nasıl te'lif edilebilir? Ayrıca, İbn teymiyye, ibn Reşik'e verdiği sözkonusu cevabı nasıl vermiş olabilir? Halbuki, Şeyhülislam'ın elimizde bulunan tefsirleri, talebesi İbn Reşik'in, müfessirlerce manaları kavranamayan ve müşkilat arzeden ayetler üzerinde durduğuna dair Şeyh'inden naklettiği haberi te'yid etmektedir. Nitekim O, mesela Nemi Suresi Tefsiri'nde ele aldığı bazı ayetlere başlarken: "Bunlar, hiçbir tefsir kitabında hatasız tefsiri bulunmayan ayetlerin tefsiridir" demektedir. Bu konuda daha birçok deliller vardır; fakat burası yeri değildir. Ayet ve sure olarak İbn Teymiyye'nin tefsire dair eserleri çoktur. Bugün elimizde, bunlar dört cilde ulaşmış bulunuyor.[4] Kısa bazı surelerin tefsirleri yanında İbn Teymiyye, bu eserlerini, bir kısım ayetlerin tefsirlerini ihtiva eden risaleler halinde yahutta bir veya birkaç ayet hakkında sorulan sorulara cevap olarak kaleme almıştır. [5] Altı surenin (Ala, Şems, Leyi, Alak, Tin, Kafirun) tefsirini ihtiva eden "Mecmuatü Tefsiri Şeyhi'1İslam" adındaki eserin naşiri Abdüssamed Şerefüddin'e göre bunlar, Onun vefatıyla sonuçlanan hapishane hayatında yazdığı tefsirlerindendir. Öte yandan Şeyhülislam'm, bazı tefsirleri tanıtan ve onları değerlendirme ve tenkide tabi tutan eserleri yanında, Kıraat ve Kur'an ilimlerine dair (örneğin Emsalü'I-Kur'an, Ak-samü'l-Kur'an vb.) başka risaleleri de vardır. [6] Bu Risale Elimizdeki bu risale (Mukaddimetün fi Usuli't-Tefsir) îbn Teymiyye'nin tefsir ve tefsir usulü'ndeki metodunu göstermesi bakamından yazdığı en mühim eserlerinden sayılır. Hatta bu risale, mutlak olarak bu alanda yazılanların en önemlisidir. Merhum bu risalesinde, Kur'an'm anlaşılmasına giden yolu açan, çeşitli görüş ve rivayetler arasında tecih ve değerlendirme yapma usulünü tefsirciye gösteren ve bu konuda onu hatalardan koruyan temel esasları ele almıştır. Öyle gözüküyor ki İbn Teymiyye bu risaleyi, yukarıda işaret ettiğimiz tarzda cuma günleri camide verdiği tefsir derslerinden belli bir yol katettikten sonra yazmıştır. O bu eseri, talebelerinden birinin, Şeyhülislam'dan, kendisim tefsirin metoduna muttali kılmasını ve çeşitli batıl görüşlerle hak arasını ayırdedebileceği bir usul ortaya koymasını rica etmesi üzerine

yazmıştır. Galiba bu öğrenci, Şeyh'in, belli başlı bir takım kural ve metodlara riayet ettiğini, tefsir derslerinde bu prensiplerden hareket ettiğini ve bunları hiçbir zaman çiğnemediğini, böylelikle, çeşitli durumlar ve farklı zamanlarda serdettiği görüşlerinde ve dayandığı te'vİl tarzlarında çelişkiye düşmediğini anlamış ve üstadından bu risaleyi yazmasını istemiş olmalıdır. Merhum şöyle der: "Kardeşlerden biri benden, Kur'an'in anlaşılması, tefsir ve manalarını kavranmasına yardım eden, tefsir sahasındaki akli ve nakli ürünlerin hak olamyla olmayanı birbirinden ayıran, görüşler arasını kesin olarak belirleyici delili ta'yin eden bir mukaddime (giriş) yazmamı istedi..." Şeyhülislam bu risaleyi meydana getirirken, Tefsir ve Kur'an ilimleri konusunda kendisinden önce yazılmış bulunan herhangi bir esere müracaat etmemiştir. Bu konuda kendisi şöyle der: "Bu mukaddime'yi, Allah Teala'nin lütfettiği kolaylık öl-çüsünce muhtasar (özet) olarak zihnimden yazdım. Doğru yola hidayet eden Allah'tır." Bu ifadeler tbn Teymiyye'nin metoduyla ilgili olarak yukarıda arzettiğimiz hususları bize çok seri bir şekilde yansıtıyor. Gerçekten O'nun bu risalede belirttiği usul ve kaideler, kendi kapsamlı bir şekilde uyguladığı bu metoddan atılım yapmaktadır. Bu keyfiyeti, ana hatlarıyla aşağıda sunacağımız bu risalenin seri bir etüdü ortaya koyacaktır. [7] Risale'nin Bölümleri Üzerine Kısa Bir Göz Atış îbn Teymiyye bu risalesini beş bölüme ayırmıştır: [8] 1. Bölüm Bu bölümde şunları anlatmaktadır: Rasulullah (s.a.v.). "Biz sana zikr'i indirdik ki, insanlara ne indirildiğini açıklayasın." (Nahl: 16/44) ayetine uyarak ashabı'na Kur'an'ın manalarını, Kur'an'ın lafızlarım beyan ettiği gibi beyan etmiştir. O bu görüşüne, bazı ayet ve haberleri delil göstermiş ve: "Sahabenin Kur'an tef şirindeki ihtilafları çok azdır" sözünü de buna bina etmiştir. Burada şu hususa işaret etmek yerinde olacaktır: îbn Teymiyye'nin: "Rasulullah (s.a.v.) ashabma Kur'an'ın manalarını açıklamıştır" sözü, kendisinden önce Taberi'nin: "Rasulullah (s.a.v.) Kur'an'dan, birkaç ayet hariç hiç tefsir yapmamıştır" mealinde Rasulullah'tan (s.a.v.) rivayet edilen haberle ilgili olarak yaptığı dakik yorumuyla uyuşmakta ve beraberlik arzetmektedir. Çünkü Taberi sözkonusu bu haberle ilgili olarak demektedir ki: "Bu rivayet, bizim: 'Rasulullah'm (s.a.v.) açıklaması olmaksızın, Kur'an'ın bazı ayetlerinin manalarının bilinemeyeceği' görüşümüzü doğrulamaktadır. Rasulullah'ın (s.a.v.) tefsiri, Kur'an ayetlerinde mücmel (kapalı) olarak geçen emir ve nehiylerin, helal ve haramların, hudud ve fera-izin ve Allah'ın diğer emirlerinin ayrıntılı olarak açıklamasıdır. Bunlar, Kur'an'ın zahiri siyakı içerisinde mücmel olarak bulundukları için, insanların, bunların açıklamalarına ihtiyaçları vardır. İnsanlardan hiç kimse, Rasulullah'ın (s.a.v.) açıklaması olmadan bunları bilemez. Rasulullah ta (s.a.v.), Allah Teala'nın kendisine vahye-derek öğretmesi olmaksızın bunları bilemez. Bu ayetleri Rasulullah (s.a.v.), Cebrail'in kendisine öğretmesiyle ashabına tefsir ederdi. Şüphesiz ki bu ayetler, önemli bir yekun teşkil ediyordu. İşte, Allah'ın insanlara açıklanmasını Ra-sulullah'a (s.a.v.) emrettiği mana budur. Allah Teala bu anlamda buyurmuştur ki: "Biz sana zikri indirdik ki, insanlara ne indirildiğini-açıklayasın. (Nahl: 16/44) açıktır ki, İbn Teymiyye'nin kısaca işaret ettiği mana da budur. Taberi aynı konuyla ilgili olarak der ki: "Rasulullah (s.a.v.) birkaç ayet hariç, Kur'an'dan hiç tefsir yapmamıştır" şeklinde Rasulullah'tan (s.a.v,) gelen haberi, şayet bazı kalın kafalıların dedikleri gibi çok az sayıda bir kısım ayet ve lafızlar dışında Rasulullah (s.a.v.) Kur'an'ı tefsir etmemiştir' diye anlarsak bu şu demek olur: "Kur'an Rasulullah'a (s.a.v.), insanlara ne indirildiğini açıklamak için değil de, bu açıklamaları insanların kendilerinin yapmaları için indirilmiştir!" [9] II. Bölüm: Bu bölümde îbn Teymiyye, (sadece sahabenin değil) selefin de tefsirde ihtilaflarının olduğunu anlatmış, fakat bu ihtilafların çok olmadığını ifade etmiş, onların bu konudaki ihtilaflarının sahih

olanlarının çoğunun, çelişki ihtilafı değil, çeşni ihtilafı olduğunu izah etmiş ve bunu, sahip bulunduğu dil, usul ve mantık kültürüyle, dikkatli ve açık bir şekilde delilientjirmiştir. Bu bölümde nüzul sebebi ve tefsir-ci açısından bunu bilmenin önemi üzerinde de durmuştur. [10] III. Bölüm: Üçüncü bölümde, çeşitli ekol ve metod'lara sahip bir ilim haline gelmesinden sonra tefsirdeki ihtilafın asıl sebebi ve bunun nereden kaynaklandığı üzerinde durmuştur. Birçok tefsir kitaplarının bulunmasına ve bunların çoğunun, fırkaların etkisinde kalmış olmasına rağmen îbn Teymiyye bu ihtilafları şöylece iki nevi'de toplamıştır: a- Nakilden doğan ve rivayete dayanan ihtilaflar, b- İstidlal (rey) metodlanndan kaynaklanan ihtilaflar. O bu bölümde, sadece birinci kısım üzerinde durarak, istidlal metodlanndan doğan ihtilafları, başlı başına dördüncü bölümde ele almıştır. İbn Teymiyye, nakil, haberler ve bunların müfessirlerin ihtilaf etmelerine etkileri münasebetiyle, hadis ilmi ve ıstılahlarının en nazik konularından birini sunduğu bu üçüncü bölümde, bazı müfessirlerin, hiçbir faydası olmayan, doğrulukları konusunda da hiçbir delil bulunmayan birtakım basit şeylerin nasıl peşine düştüklerini anlatmış, aynı şekilde, israiliyyat konusuna seri bir şekilde değinmiş, sonra da rivayet tefsiri'nin Mekke, Medine ve Küfe ekollerii ve bu ekollerin ileri gelen müfessirlerin i zikretmiştir. Bir hadisin sahih olduğunu gösteren belirtiler ve doğruluğuna delalet eden işaretlerden (birçok ünlü alimleri de ele alarak) uzunca bahsettikten sonra, bir hadisin uydurma olduğunu belirten delillerden söz etmiş ve tefsire giren uydurma rivayetlerden bir kısmına değinmiştir. İbn Teymiyye'nin şimşek hızıyla serdettiği bu kısa rivayetler, bizi, bazıları hakkında geniş dipnotlar koymağa mecbur bırakmıştır. Yine O, böylesi uydurma rivayetleri terviç eden bir kısım müfessir-leri de eleştirmiştir. [11] IV. Bölüm: Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu holümü İbn Teymiy-ye, tefsirdeki ihtilafın sebeplerinden ikincisini teşkil eden istidlal ve rey'e dayanan ihtilaflara ayırmıştır. O, bu konudaki hata ve sapmaların, ancak sahabe, tabiun ve tebeu tabiin tefsirinden sonra meydana geldiğini söylemiştir. O'na göre, bu tür ihtilafın İçine iki zümre düşmüştür. Birinciler, birtakım anlam ve düşüncelere peşinen inanıp, bunları Kur'an lafızlarına yüklemek istemişler, ikinciler de, Kur'an'ı indiren Allah Teala'ya, kendisine Kur'an inen zat'a (Rasulullah'a) ve Kur'an'a muhatap olan insanlara bakmaksızın, Allah'ın Kitabı'nı, sırf arapça konuşan insanların (Arapların), konuşmalarında kasdetmeleri caiz ve mümkün olan manalara dayanarak tefsir etmişlerdir. Şeyhülislam, bu her iki zümrenin metodları ve bu metod-larm ayrıntılarını verirken, öylesine üstün bir izah tarzı ortaya koymuştur ki, hangi çeşidi olursa olsun tefsir'le ve genel olarak İslam kültürü'yle ilgilenen hiç kimse, O'nun bu açıklamalarından müstağni kalamaz. O bu bölümde, Mu'tezile'nin tefsirlerinden ve onların, tefsirlerini üzerine bina ettikleri itikad esaslarından bahseder. Onların kitapları, bilhassa Zemahşeri'nin Keşşafı hakkındaki görüşünü söyler. Sonra Kur'an-ı Kerim'i, hakikati dışında te'vil eden Rafıziler'in, feylesofların ve Karmatiler'in sapıklıklarına ilişerek, bütün bu fırkaların sapmalarına yol açması konusunda Mutezile'nin büyük sorumluluğuna işaret eder. Yine bu bölümde, her ne kadar o en küçük gevşeklik ve eğriliğe müsamaha etmeyen metodunun eleştirisinden kurtulamamış! arsa da, sünnet'e ve cemaat'e uygun gördüğü bazı tefsirlere işaret eder. Şeyhülislam, sufiler'in, vaizlerin ve benzeri ekollerin tefsirlerine temas ederek bu bölüme son verir. İbn Teymiyye'nin metodunu ve O'nun muHtelif düşüncelere sahip bilginlerle fırka mensupları hakkında hem günümüzde hem de asırlar boyu geçerli olagelen esaslı hükmünü çok açık şekilde belirten en kıymetli bölüm, risalesinin bu bölümüîsolsa gerektir. Belli fikirlere peşinen saplanıp ta, sonra bunları Kur'an ayetlerine yüklemeğe kalkışan kimselere insan şaşıyor! Kendi düşüncelerini Kur'an uydu-racakları, tefsirin temel vasıtası ile (yani Kur'an'in İndiği dil ile) ve tefsir konusunda selefin Ölçüleri ile Allah'ın Kitabına eğilecekleri yerde, nasıl da Kur'an'i kendi düşüncele .1-ne ve önyargılarına uydurmağa çalışıyorlar! Onların bu düşüncelerinin, bir kısım kimselerce din olarak benimsenmesi ve ayetlerin bu fikirlere uydurulmak için çürük te'villjr ve kördüğüm mecazlarla çekilip söndürülmesi ise, daha da hayreti muciptir! Doğrusu İbn

Teymiyye, bu kısa ve az sözlerle, îslam tarihinde fırka ve heva ehli içerisindeki ihtilafın temel sebeplerinden en önde gelenine parmak basmıştır. [12] V. Bölüm: Kur'an tefsirinde düşülen hata, ihtilaf ve sapmaların sebeplerini ortaya koyduktan sonra nihayet İbn Teymiyye, tefsirde en doğru ve en güzel yolu açıklamağa geçer ve böylelikle yapıcı müsbet metodu'nun safhalarını sunmaya koyulur. Gerçi, önceki bölümde serdettiği tenkidçi mütalaaları, okuyucuya, burada sunmaya başladığı metoduna giden yolun yansını katettirmiştir! İbn Teymiyye bir gerçek olarak tefsirde en sıhhatli yolun, Kur'an'm yine Kur'an'la tefsiri olduğunu söyler. Çünkü, bir yerde mücmel ve kısa olarak geçen bazı hususlar, bir başka yerde açıklanmakta ve tafsilatıyla anlatılmaktadır. Şu bir hakikattir ki, bir ayeti, bulunduğu yerde kendi başına ve müstakil olarak ele alıp, ilgili bulunduğu konuyu, Kur'an'da geçtiği diğer yerlerden araştırmamak, hatta bazan ayeti siyak'mdan ve nazmından kopararak ele almak, birçok müfessir ve yorumcuyu önemli hatalara düşürmüştür. İbn Teymiyye, Kur'an'in Kur'an'Ia tefsirinden sonra en sahih yolun, Kur'an'm Siinnet'Ie tefsir edilmesi olduğunu, çünkü sünnetin Kur'an'ı şerhettiğini, sünnetten sonra ashabın kavillerinin geldiğini zira ashabın, Kur'an-ı Kerim'in inişine şahit olmaları, aynca mükemmel bir anlayış ve sıhhatli bir bilgiye sahip bulunmaları sebebiyle Kur'an'ı daha iyi bildiklerini anlatır. İbn Teymiyye bu bölümün kalan kısmını, ashab-ı ki-ram'in özellikle İbn Mes'ud ve İbn Abbas'm Kur'an tefsi-rindeki yerlerinden bahse ayırır. Daha sonra, onlardan nakledilen israili rivayetlere geçer ve bu münasebetle, israili haberlerin kısımlarını ve bunlar karşısında red veya kabul cihetinden alınması gereken tavrı anlatır. [13] VI. Bölüm: Bir ayetin tefsirine Kur'an, Sünnet ve Sahabe sözlerinde rastlanmadığında başvurulan tabiun kavillerine gelince, îbn Teymiyye, risalesinin son bölümünü bu hususa ayırmış ve birçok imamın, böyle durumlarda tabiilerin mesela Mücahid b. Cebr -ki, O'nun tefsirdeki yerine genişçe temas etmiştir-, Katade, Said b. Cübeyr, Hasan el-Basri, Said b. el-Müseyyib, İkrime, Ata b. Ebi Rebah vb. in görüşlerine müracaat ettiklerini anlatmıştır. O'na göre, ihtilaflarının çoğu çeşni (tenevvu') ihtilafı olan tabiilerin tefsirdeki sözlerine başvurmak, onların icma ettikleri bir konuda kaçınılmazdır. İbn Teymiyye bu bölümünün, dolayısıyla risalesinin sonunda salt rey ile Kur'an'ı tefsir etme konusunu ele alarak, bunun haram olduğunu söyler ve bu hususta seleften, Kur'an'ı rey ile tefsir etmeye şiddetle karşı çıkan birçok sözler nakleder; sonra bu nakillerle Kur'an'ı re'yi ile tefsir eden selefin tutumu arasında herhangi bir çelişkinin olmadığını izah eder. Müfessirlerin sultanı Taberi'den nakledilen rivayet münasebetiyle doğabilecek yanlış anlamaları gidermek amacıyla, o kısma açıklayıcı dipnotlar düştüm. [14] Bu Risalenin İslam Lıteratüründekı Etkileri İbn Teymiyye'nin, yukarıda anlattığım gibi, öncelik ve orijinalliği olan bu risalesi, tefsir ve Kur'an ilimleriyle meşgul olanlara büyük çapta tesir etmiştir. Şeyhülislam'in talebesi Hafız İbn Kesir, değerli rivayet tefsirinin girişine bu risalenin, "Tefsirde En Güzel Metodun Ne Olduğunu" açıklayan son iki bölümünü, harfi harfine almıştır. İmam Zerkeşi ile Suyuti de, kitaplarında, bu risaleden-yararlanmışiardır. Zerkeşi yer yer, İbn Kesir'in yaptığı gibi veya Onunkine yakın tarzda alıntılar yapmış hatta Suyuti, "el-İtkan fi Ulumi'l-Kur'an" adlı eserinin 78. maddesi'ni teşkil eden: "Ma'rifetü Şuruti'l-Mufessir ve Adabuhu: Tef-sircide Bulunması Gereken Şartlar ve Onun Uyması Gereken Kurallar" bahsinde, İbn Teymiyye'nin risalesinin en önemli bülümünü özetlemiştir. Suyuti (r.a.) sözkonusu bölüm altında işlenen bilgileri içine alan diğer bazı kitaplara bakma arzusu olmasaydı, herhalde onu tamamen alıntılamak istiyordu. O, özetleyerek yaptığı bu nakli, "İbn Teymiyye'nin sözleri burada bitti; gerçekten nefistir" diyerek bitirir.[15] Şeyh Muhammed Ragıb et-Tabbah (r.a.) in "es-Sekafe-tü'1-İslamiyye: İslam Kültürü" adlı kitabında (s. 100-108), bu risalenin başka bir nüshasını görüyoruz. Tabbah bu özeti verirken, "Tefsirdeki ihtilafların sebepleri ve tefsirde en güzel usul konusunda yazılanların en güzelidir" der. Merhum, şunları söyler: "Biz, ihtilafların ser epleri ve tefsirde en güzel metodun ne olduğu konusunda toplu bir bilgi verecek kadarıyla ondan alıntıda balunuyot az. Bu hususta daha geniş bilgi isteyenler, "Mukaddime"ye başvursunlar; yeterli bilgi orada vardır." Tabbah müfessirlerin tabakaları konusunda bilgi verirken de İbn Teymiyye'nin risalesine dayanmıştır.

Büyük Üstad Muhammed Behce el-Beytar'ın bu risale hakkuıdaki düşüncelerinden bir nebze olsun bahsetmeden geçemeyeceğim. Allah (c.c.) üstadımızı korusun, diyor ki: "İbn Teymiyye'nin bu risalesi, O'nun ilim okyanusundan coşan bir seldir. Kendisinin de dediği gibi, bu risaleyi zihnînden, kalbinin en kıymetli incileri olarak yazmıştır. O'nun bu risalesi selefimizin Kur'an'ı araştırma ve anlama hususunda bize bıraktıkları külliyattan altın bir safha, tefsir ve tefsir terminolojisinin bazı problemlerini çözüme kavuşturan bir kaynak ve sana, müfessirlerin ve onların eserlerinin en doğru olanını gösteren ve peşin birtakım inanç ve usullere saplanarak Allah'ın kelamını ve Rasulü'nün sünnetini bunlar ışığında yorumlayan tarafgirlere karşı seni uyaran bir eserdir.[16] (MUKADDİME Fİ USULİ'T-TEFSİR) TEFSİR USULÜNE GİRİŞ Önsöz BismiIIahirrahmanirrahim. Rabbi yessir velatüassir ve en birahmetik Hamd Allah'adır. Yardımı O'ndan ister, mağfireti O'ndan dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse sap-tıramaz ve Allah'ın saptırdığını da kimse hidayete getiremez. Yalnız ve ortaksız olan Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in (s.a.v.), Allah'ın Kulu ve Elçisi olduğuna tanıklık ederim. İmdi, kardeşlerden biri benden, Kur'an'm anlaşılmasına, tefsir ve manasının kavranmasına yardım eden, bu konudaki akli ve nakli ürünlerin hak olanı ile olmayanını birbirinden ayıran, görüşler arasını kesin olarak belirleyici delil'i ta'yin eden bir mukaddime (giriş) yazmamı istedi. Çünkü, tefsir konusunda yazılmış olan kitaplar, doğru-yanhş bilgilerle doludur, ilim, ya ma'sum bir zat'tan gelen "doğrulanmış nakil"dir; yahutta bilmen bir delille sabit olan sözdür. Bunun dışındakiler, ya kalp ve sahte oldukları bilinen sözlerdir; ya da doğru mu yanlış mı oldukları bilinmeyen şeylerdir. Ümmetin Kur'an'i anlamağa olan ihtiyacı ise çok büyüktür. O Kur'an ki: "Allah'ın kopmayan ipi, hikmet dolu öğütü ve dosdoğru yoludur. Öyle bir Kur'an ki, düşünce ve arzular O'nun sayesinde eğrilmez. Diller O'nun sayesinde dolaşmaz. Ne kadar tekrar edilse eskimez. Harika güzellikleri bitmez tükenmez. Alimler O'na doymaz. Onunla söylenen doğruyu söyler. O'nunla amel eden mükafat alır. O'nunla hükmeden adil olur. O'na çağıran Sırat-ı Müstakim'e ulaştırılır. Hangi zorba O'nu terkederse, Allah onun belini kırar. Hidayeti O'ndan başkasında arayanı Allah delalete düşürür.[17] Allah Teala buyurmuştur ki: "Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, o ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur. Benim zikr'imden yüz çevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. Onu kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O vakit diyecek ki: 'Rabbim, ben görürdüm, niçin beni kör hasrettin?' O zaman Rabbi ona diyecek ki: 'İşte böyle; sana ayetlerimiz gelmişti de, onları unutmuştun. Bugün de sen böyle unutulacaksın." (Taha: 20/123-126) "Andolsun size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah, rızasına uyanları onunla selamet yollarına eriştirir. Onları karanlıklardan nura kendi izniyle çıkarır ve doğru yola iletir." (Maide: 5/15-16) "Bir kitap ki, rablerinin izniyle insanları karanlıklardan nura, Aziz ve Hamid'in yoluna çıkarasm diye indirdik.» (İbrahim: 14/1) "İşte böyle sana biz, emrimizden bir ruh vahyettik ki, sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ama onu biz, kendisiyle, kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaştıracağımız bir nur kıldık. Ve sen gerçekten doğru yola çağırıyorsun. (Şura: 42/52-53) Bu mukaddimeyi, Allah Teala'nın lütfettiği kolaylık nisbetinde özet olarak zihnimden yazdım. Doğru yola hidayet eden ancak Allah'tır. [18] I. BOLÜM RASULULLAH'IN (S.A.V.) KUR'AN'IN MANALARINIASHABINA AÇIKLAMASI VE TABİİLERDİN ASHAB-I KİRAM'DAN TEFSİR ÖĞRENMELERİ Şu bilinmeJedir ki, Rasulullah (s.a. v.) ashabına Kur'an 'm manalarım, onun lafızlarım nasıl açılcladıysa öyle açıklamıştır. Çünkü Allah Teala'nın: "Biz sana zikr'i indirdik ki, insanlara ne indirildiğini açıklayanın. (NahI: 16/44)

ayeti, hem lafzın, hem de mananın açıklanmasını içine alır. Ebu Abdirrahman es-Sülemi demiştir ki: "Osman b. Affan ve Abdullah b. Mes'ud gibi, bize Kur'an okutanlar bildirmişlerdir ki, onlar Rasulullah'tan (s.a.v.), on ayet'i ilim ve amelce öğrenmeden geçmezlermiş. Onlar bize dediler ki: "Bizler Kur'an'ı ilim ve amel birlikte öğrendik.[19] Bundan dolayıdır ki, onlar, bir sureyi bellemek için uzun bir sure o sure üzerinde dururlardı. Enes (r.a.) şöyle demiştir: "Bizim zamanımızda birisi Bakara ve Al-iîmran surelerini okduğu zaman gözümüzde büyürdü. [20] Abdullah b. Ömer, Bakara suresini öğrenmek hıfzetmek için birkaç yılını- bir rivayete göre sekiz yılını vermiştir. Bunu İmam Malik rivayet etmektedir.[21] Allah kendilerinden razı olsun, onlar Kur'an üzerinde bu derece önemle duruyorlardı. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Bu mübarek bir kitaptır ki, ayetleri üzerinde iyice düşünsünler diye onu sana indirdik. (Sad: 37/29) "Kur'an üzerinde iyice düşünmüyorlar mı? (Nisa: 4/28) Bu ayetlerde sözkonusu edilen iyi düşünme (tedebbür)ün herhangi bir söz üzerinde olabilmesi, o sözün manalarını anlamadan olmaz. Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ki, akıl erdiresiniz. (Yusuf: 12/2) Bir söze akıl erdirmek için, onu anlamak icabeder. Malumdur ki, söylenilen her söz, manası anlaşılsın diye söylenir. Hele hele Kur'an bunun için inmiştir. Bir kavmin, tıp, hesap gibi ilmin herhangi bir dalına ait bir kitabı okuyup da onu anlamak istememeleri düşünülemez! Öyleyse, insanları hatalardan korumak, onları dünya ve aherette mutluluğa ulaştırmak gayesiyle indirilen Allah'ın sözü, nasıl olur da anlaşılmak için okunmaz?! Rasulullah'ın (s.a.v.) sahabeye Kur'an'ı açıklaması sebebiyledir ki, onların Kur'an tefsirindeki ihtilafları çok azdır. Tabiiler arasındaki tefsir ihtilafları ise, sahabeninkinden çok olmakla beraber, kendilerinden sonra gelenlerinkin-den daha azdır. Herhangi bir çağ, ne kadar şerefli ve faziletli olmuşsa, orada birlik-beraberlik, ilim ve beyan, diğer asırlardan o kadar çok olmuştur! Tabiiler içerisinde, tefsirin tamamını sahabe'den öğrenenler olmuştur. Nitekim Mücahid demiştir ki: "Bütün mushafı, her ayet üzerinde soru sorarak ve durdurarak îbn Abbas'tan okudum.[22] Bu sebepledir ki Sevri şöyle demiştir: "Tefsir Mücahid'ten geldi mi sana kafidir! [23] Bu nedenle Şafii ve Buhari gibi ilim ehli, imam Ahmed gibi tefsir yazarları, Mücahid'e itimad etmiş ve ondan rivayette bulunmuşlardır, Mücahid'ten gelen bir rivayetin, çeşitli tarikleri vardır. Halbuki, tabiilerin diğerlerine ait rivayetlerde bu kadar çok tekerrür eden îsnadlar yoktur. Demek oluyor ki, tabiiler, sahabeden, sünnet ilmini aldıkları gibi, tefsir ilmini de almışlardır. Gerçi onların Kur'an tefsirinde, istinbat ve istidlal (rey ve dirayet) yoluyla fikir beyan ettikleri de olmuştur. Nitekim, bir kısım sünnetler hakkında da, istinbat ve istidlalce söz söylemişlerdir. [24] II. BOLUM SELEFİN TEFSİRDEKİ İHTİLAFLARININ MAHİYET VE SEBEPLERİ Selefin tefsirdeki ihtilafları azdır. Onların ahkamdaki ihtilafları, tefsirdeki ihtilaflarından daha çoktur. Ayrıca onlardan sahih olarak gelen ihtilafların çoğu, neticede çelişki (tezad) ihtilafı değil, çeşni (tenevvü) ihtilafıdır.[25] Selefin bu tür ihtilafları, iki sınıfta toplanabilir. [26] 1- İsimlerden Doğan İhtilaflar Onlardan herbiri maksadını, arkadaşının kullandığı ifadeden başka bir ifadeyle anlatmıştır.

Müsemma (zat, konu) aynı olmakla beraber, birisi onda bulunan bir manayı, diğeri de başka bir manayı ifade etmiştir. Tıpkı müteradiflerle mütebayinler arasında yer alan mütekafi' isimlerde olduğu gibi. Nitekim seyf (kılıç) için hem sarim, hem de mühenned ismi kullanılmıştır. Bu tıpkı, Allah Teala'nın esmay-ı hüsna'sıyla, Rasuhıllah'm (s.a.v.) ve Kur'an-ı Kerim'in isimlerindeki durum gibidir. Şöyle ki, Allah'ın bütün isimleri tek bir müsemma (zat) ya delalet eder. Dolayısıyla O'na esma-i hüsnasmdan birisiyle dua etmek, diğer bir ismiyle O'na dua etmeğe zıt düşmez. Aksine: "De ki, ister Allah deyin, ister Rahman! Hangisiyle O'na dua ederseniz, en güzel isimler O'nundur." (İsra: 17/110) ayetinde belirtildiği üzere, Allah Teala'ya güzel isimlerinden herhangi biriyle dua edilebilir ve O'nun isimlerinden herbiri, hem O'nun zatına, hem de o ismin içerdiği sıfata delalet eder. Mesela alim ismi gibi ki, bu hem Allah Teala'mn zatına, hem de O'nun bilme sıfatına delalet eder. Kadir: Hem Allah'ın zatına hem kudret sıfatına, Rahim: Hem Allah'ın zatına hem de O'nun rahmet sıfatına delalet eder. Allah'ın isimlerinin sıfatlarına delaletini inkar eden bir kısım zahir iddiacıların sözleri, "Allah'a ne diridir denilebilir; ne de diri değildir denilebilir" diyen sıpık Batıni Karma-tiler'in sözleri kabilindendir ki bunlar (bilindiği gibi) naki-zeyn'i Allah'tan nefyederler, Bu Batıni Karmatiler, mesela zamirjer gibi salt alem (özel isim) haline gelmiş olan isimleri inkar etmezler, fakat O'nun esma-i hüsnası içerisinde bulunan isbat sıfatlarını inkar ederler. Binanaleyh, onlarla aynı amaçta birleşen aşırı zahircîler, bu noktada sapık Batıni'lerle birleşmiş oluyorlar. Maamafih bu konunun yeri burası değildir.[27] Demek oluyor ki, Allah'ın isimlerinden herbiri, O'nun hem zatına, hem o isimde bulunan sıfatına, hem de lüzum tankıyla diğer bir ismindeki sıfatına delalet eder. Muhamnıed, Ahmed, Mahi, Haşir, Akıb gibi Rasulullah'm (s.a.v.) isimlerinde de durum böyledir. [28] Kur'an-ı Kerim'e ait Kıır'an, Furkan, Hûda, Şifa, Beyan, Kitab vb. isimler de böyledir. Bu durumda: a- Eğer soru soran kimse müsemma'nm tayinini istiyorsa ona1, hangisi olursa olsun müsemma, bildiği isimlerinden birisiyle iade edilir. Maamafih isim bazan alem (özel isim), bazan da sıfat olabilir. Mesela biri sorsa: "Kim benim zikr'imden yüzçevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır..." (Taha: 20/124) ayetinde geçen Allah'ın Zikr'inden maksat nedir? O kimseye cevap olarak (mesela) "Kur'an'dır" veya "İndirdiği kitaplardır" denilir. Çünkü zikr sözü mastardır. Mastar bazan failine, bazan da mefulüne muzaf olur. Şayet burada Allah'ın zikri ikinci manada (zikr'in mefulüne muzaf olması takdirinde) alınırsa, kul'un: "sübhanallah, elhamdülillah, lalilahe illallah, Allahuekber" demesi gibi, zikredilen şey olur. Birinci manada (zikr'in failine muzaf olması takdirinde) alınırsa, o takdirde mana: "Allah'ın kendi zikrettiği (söylediği şey) yani Allah'ın sözü" demek olur ki, bu ayette kastedilen anlam budur. Çünkü, bundan önce: "Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur." (Taha: 20/123) buyruluyor ki, orada geçen hidayet, Allah'ın indirdiği zikr'dir. Devamında da Duyuruluyor ki: "Benim zikrimden yüzçevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. On kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O vakit diyecek ki: 'Rabbim, ben görürdüm; neden beni kör hasrettin?' O zaman: 'İşte' diyecek Rabbi, "sana ayetlerimiz gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de sen öyle unutulacaksın. (Taha: 20/124-126) Şu demek oluyor ki, zikr'in, Allah'ın indirdiği sözü veya kulun O'nu anması olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, Allah'ın zikrinden maksat: "Allah'ın Kitabıdır" veya "sözüdür" veya "hidayetidir" veya buna benzer şeyler denilse farket-mez; çünkü müsemma (konu, şey, zat) aynıdır. b- Şayet soran kimse, isimde mevcut olan ona ait sıfatı öğrenmek istiyorsa, o takdirde,

müsemmanın belirtilmesine ilave olarak, yeteri kadar açıklama yapmak dahi gerekir. Mesela: "O Kuddüstür, Selam'dır, Mü'min'dir" ayetinde kastedilenin Allah Teala olduğu malumdur. Ancak kişi, Allah'ın Kuddüs, Selam ve Mü'min olmasının ne demek olduğunu soruyorsa, bu isimlerin ifade ettiği sıfatları ona açıklamak lazım gelir. Bu husus böylece bilinince, demek oluyor ki, selef çoğu kez, herhangi bir müsemmayı, onun aynına delalet eden bir tabirle (her ne kadar bu tabirde müsemmanın diğer isminde bulunmayan sıfat ve manalar bulunsa da) ifade etmişlerdir. Mesela seleften birinin: "Ahmed: Haşir, Mahi ve Akıb'tir" veya "Kuddus: Gafur ve Rahim'dir" demesi gibi, ki buralarda müsemma tektir; yoksa, bu sıfat öteki sıfatın aynı demek değildir! Bilinmelidir ki, bu tür farklı izahlar, bazılarının sandığı gibi çelişki (tezad) ihtilafı değildir. Buna, selefin Sırat'ı Müstakim'i tefsir edişlerini örnek gösterebiliriz. Şöyle ki: Onlardan kimi: "Sırat-ı Müstakim Kur'an'dır, yani ona tabi olmaktır" demişlerdir; çünkü Tirmizi ve çeşitli tariklerle Ebu Nuaym, Alî'den (r.a.) şu hadisi rivayet etmişlerdir: "O, Allah'ın kopmayan ipidir. Hikmet dolu öğüt ve sırat-ı müstakimdir.[29] Kimileri de: "Sırat-ı Müstakim İslam'dır" demişlerdir. Çünkü, Tirmizi ve diğerleri, Nevvas b. Sem'a'ndan, şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Allah Teala şöyle bir misal vermiştir: İki tarafında iki duvar uzanan bir doğru yol (sırat-ı müstakim.) Her iki duvarda da, açık duran birtakım kapılar. Kapılarda perdeler çekilir. Bir da'vetçi, yolun yukarısından, diğeri de yolun başından çağırmakta. Burada doğru yol (sırat-ı müstakim.) İslam, yolun iki kenarındaki duvarlar Allah'ın sınırları (hu-dudullah), açık kapılar Allah'ın yasakları, yolun başındaki davetçi Allah'ın Kitabı, yolun yukansındaki da'vetçi de, her mü'minin kalbindeki Allah'ın öğütçüsüdür.[30] Bu her iki görüş de birbirine uymaktadır. Çünkü, İslam Dini demek Kur'an'a uymak demektir. Şu kadar var ki, bu iki tefsirden herbiri, diğerinde bulunmayan başka bir özelliğe dikkat çekmiştir. Yine sırat sözü, bir üçüncü Özelliğe de işaret etmektedir[31] "Sırat-ı Müstakim: Sünnet ve cemaattir" veya "Kulluk yoludur" veya "Allah ve rasulü'ne itaattir" vb. tefsirler de böyledir. Hakikatte, hepsi tek bir zata işaret etmişlerdir. Şu kadar var ki, herbiri on ayrı bir sıfatıyla anlatmışlardır. [32] 2- Örnekleme Tefsir Tarzından Doğan İhtilaflar Selefin ihtilaflarının ikinci kısmına gelince, bu da şöyledir: Onlardan herbiri amm (genel) bir ismin bazı nevilerine, anlatılmak istenen şeyin umumi ve hususi bütün özelliklerini içine alacak tam bir tarif şeklinde değil de, dinleyiciye tür hakkında fikir verecek bir misal şeklinde işaret etmişlerdir. Bu, hubz (ekmek) sözünün ne anlama geldiğini (hangi müsemmaya delalet ettiğini) soran Arapça bilmeyen birine bir ragif (çörek) göstererek: "İşte budur" diye cevap vermeğe benzer ki, burada sadece çöreğe değil, ekmeğin bir türüne de işaret edilmiş olur. "Sonra biz, kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab'a varis kıldık. Derken onlardan kimi kendine zulmeden (zalim), kimi orta giden (muktesid), kimi de hayırlarda önde giden (sabık) oldu. (Fatır: 35/32) ayetinin tefsiri hakkında gelen rivayetler, bu konuya misaldir. Malumdur ki, "kendine zulmedenzalim" sözü, "farzları yapmayan ve haramları işleyen" anlamını ifade eder. "Orta giden muktesid" sözü, "farzları işleyen, haramları terkeden" anlamını içine alır. "Önde giden -sabık" sözünün kapsamına ise, "hayırda herkesi geçerek, farzlarla beraber haseneleri işlemek suretiyle Allah'a yaklaşanlar" girer. Dolayısıyla, muktesidler. Ashabü'l-Yemin ve sabikun da Mukarrebün- Allah'a en yakın kullar'dır. Sonra selef, bunu taat türleri için de söylemişlerdir. Mesela onlardan biri şöyle demiştir: Sabık: Namazı ilk vaktinde kılan, Muktesid: Namazı vakti içinde kılan, Zalim: İkindi namazını, güneşin kızarma zamanına kadar geciktiren." Bir diğeri de şöyle demiştir: "Sabık, Muktesid ve Zalim'i Allah Teala Bakara suresinin sonunda söz konusu etmiştir. Şöyle ki O, sadaka vermekle muhsin, faiz yemekle zalim ve alışverişteki hakkaniyetiyle adil olan

kimseleri anlatmıştır.[33] İnsanlar mal konusunda ya muhsin yaadil ya da zalim olurlar. Böyle olunca sabık: Hem farz olan zekatını, hem de müstahab olan diğer sadakaları yerli yerince veren, zalim: Faiz yiyen veya zekatını vermeyen, muktesid: Üzerine farz olan zekatı vermekle yetinen ve faizden kaçınan kimsedir." vb... İmdi, konunun herhangi bir türüne değinen her görüş, ayetin kapsamı içerisindedir ve bunlar, dinleyenlere, söz konusu meselelerin, ayetin şümulüne girdiğini belirtmek ve benzeri diğer konulara da dikkatleri çekmek için söylenmiştir. Çünkü misal ile anlatım, tanım ile anlatımdan daha kolay anlaşılabilir.[34] Ve akl-ı selim, çörek gösterilerek: "îşte ekmek budur" denildiğinde nasıl anlıyorsa, misal ile anlatıldığında türü böyle kavrar. [35] 3- Nüzul Sebepleri ve Önemi Selefin: "Bu ayet şu hususta inmiştir" şeklindeki sözleri de birçok kez bu kabilden Örnekleme tefsir tazında olabilmektedir. Bilhassa, tefsirlerde kişi adlan verilerek geçen nüzul sebepleriyle ilgili sözler böyledir. Mesela: "Zıhar ayeti, Sabit b. Kays b. Şemmas'in hanımı hakkında nazil olmuştur. [36] Lian âyeti, Uveymir el-Aclani veya Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur.[37] Kelale ayeti Ca-bir b. Abdillah hakkında[38]nazil olmuştur. "Onların arasında Allah'ın İndirdiği ile hükmet." (Maide: 5/49) [39] ayeti, Beni Kureyza ve Beni Nadir Yahudileri hakkında nazil olmuştur. "Kim o gün arkasını dönüp savaşırsa..." (Enfal: 8/16) [40] ayeti, Bedr savaşı ile ilgilidir. "Ey iman edenler, birinize ölüm gelince, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Ya da, yeryüzünde yolculuk ederken başınıza ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi şahidlik etsin..." (Maide: 5/106-108)[41] Temim ed-Dari ile Adiy b. Bedda hakkında nazil olmuştur. Yine: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın," ayeti, Ebu Eyyüb'un anlattığı üzere, Ensar hakkında nazil olmuştur. [42] Selefin buna benzer, "şu ayet Mekke'de müşriklerden falanca kavim hakkında veya Ehl-i Kitaptan falancalar hakkında nazil olmuştur" şeklinde birçok sözleri vardır. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, bunları söyleyenler hiçbir zaman, bu ayetlerin sadece ilgili şahıslara has olduğunu ve başkalarını İlgilendirmediğini söylemek istememişlerdir. Çünkü, ne bir müslüman, ne de akıl sahibi herhangi bir kimse bunu söylemez. Her ne kadar alimler: "Hususi bir sebeple gelen umumi bir lafzın sözkonusu sebebe has olup olmadığında" ihtilaf etmişlerse de, hiçbir İslam alimi, Kitap ve Sünnetin umumi lafızlarının muayyen bir şahsa has olduğunu söylememişlerdir. Bu konuda selefin söylediklerinden maksad şudur: "Bu ayet veya hadis, bu şahıs gibilere has olup, bu şahsın durumunda olanlara da şamildir; (fakat) bunlarda lafız itibariyle bir umumluk yoktur." Dolayısıyla, belli bir sebeple gelen bir ayet, eğer bir emir veya nehiy ise, hem ilgili o şahsı, hem de aynı durumdaki diğer şahısları içine alır. Eğer bir övme veya yerme ifade eden bir haber ise, yine hem ilgili.kişiyi, hem de aynı durumdaki kimseleri içine alır.[43] Nüzul sebebini bilmek, ayeti anlamağa yardım eder. Çünkü sebebi bilmek, müsebbebi (sebebe bağlı olan şeyi) bilmeyi sağte'Bunuff içindir lâr "Kişinin4i«igi niyetle yemin ettiği bilinmediği zaman, yemininin sebebine ve o yemini meydana getiren hadiseye bakılır" şeklindeki görüş, bu konuda fukahaya ait iki görüşten en doğru olanıdır. Selefin: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklindeki sözlerinden, bazan nüzul sebebi kastedilir; bazen de nüzul sebebi olmamakla beraber bu husus ayetin şümulüne girer ki bu, senin "Bu ayetle kastölunan şudur" demen kabilindendir,» Alimler: "Bu ayet şu hususta nazil olmuştur" şeklinde sa-habi sözünün, nüzul sebebi bildiren sahabi sözü gibi müsned mi, yoksa sahibinin kendisine ait müsned olmayan (mevkuf) bir tefsir mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.[44]

Buhari bunu müsned'lere dahil ederken, başkaları dahil etmemişlerdir. [45] Müsned hadis mecmualarının çoğu mesela îmanı Ahmed ve diğerlerinin kitapları, bu ıstılaha göredir.[46] Halbuki, ardından bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifade eden sahabi sözü böyle olmayıp, bütün alimlerce bunlar müsned kabul edilmiştir. Hal böyle olunca, onlardan birinin: "Bu ayet şu hususta nazil oldu" şeklindeki sözü, bir diğerinin "bu hususta nazil oldu" demesine aykırı değildir; tabii ki sözkonusu ayetin lafzı her ikisini de içine alıyorsa. Nitekim yukarıda, örnekleme tefsir tarzı konusunda bunu söylemiştik. Onlardan biri, ayetin bir sebeple, diğeri ise başka bir sebeple indiğini söylese, ikisinin de doğru olması mümkündür. Çünkü ayet, bütün bu sebeplerin hepsinin ardından inmiş de olabilir: Bir kez bu sebeple, bir kez de şu sebeple olmak üzere iki kez nazil olmuş da olabilir. [47] îşte, tefsir türü olarak anlattığımız bu iki kısım, yani isim vesıfatlardan doğan çeşitlilikle, müsemmanın bazı nevilerini misal olarak vermekten doğan çeşitlilik, selefin tefsirinde büyük bir kısmı oluşturmakta ve aslında ihtilaf olmadığı halde ihtilaf zannedilmektedir. [48] 4- Ayette Geçen Lafzın Birden Çok Manaya Gelmesinden Doğan İhtilaflar Seleften gelen bir başka ihtilaf çeşidi daha vardır ki[49] bu lafzın iki manaya ihtimalinden doğmaktadır. Bu da iki şekilde olabilir. a- Ya kelimenin dilde müşterek bir lafız olmasındandır. Mesela kasvera kelimesi gibi ki, hem atıcı-avcı, hem de arslan, manasına gelir.[50]Yine, hem gecenin gelmekte olduğunu, hem de gitmekte olduğunu ifade eden as'ase lafzı da böyledir. [51] b-Ya da lafız aslında mütevatı' (muvatı) [52] olmakla beraber, onunla, iki tür veya şahıstan birinin kastedilmesindendir. Mesela; "Sonra yaklaştı ve sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Necm: 53/9)[53] ayetindeki zamirler ve "el-Fecr", "ve'ş-Şef'i ve'1-Vetr", "ve Leyalin aşr"[54] lafızları ve bunlara benzer daha başka kelimeler böyledir. Bu gibi durumlarda selefin verdiği manaların hepsinin birden kastedilmiş olması bazan caiz olabilir; bazan da caiz olmayabilir. Her iki mananın da caiz ve mümkün olmasl şu hallerdedir: 1- Ayet iki kere nazil olmuş, dolayısıyla birincide bir mana, ikincide de diğer mana murad edilmiş olabilir. 2- Lafız müşterek olur ve her iki mana da caiz ve murad edilmiş olabilir. Çünkü, müşterek lafızlarda bu durum Maliki, Şafii ve Hanbeli fukahasmin çoğu ve kelamcılann ekserisi caiz görmüşlerdir. [55] 3- Lafız mütevatı' olur; dolayısıla anım'dır ve tahsisini gerektiren bir karine de bulunmadığı için amm olarak kalır. Bu tür bir lafızda, lafzın muhtemel bulunduğu iki görüş de sahih olursa, o takdirde lafız, ikinci şıktan olur. [56] 5- Ayetlerin Yakın Anlamlı Kelimelerle Tefsir Edilmesinden Doğan İhtilaflar Seleften gelen ve bazılarınca ihtilaf zannedilen bir tür daha vardır ki[57] o da, selefin müteradif (eş anlamlı) değil de, mütekarib (yakın anlamlı) lafızlarla, ayet-i kerimelerin manalarını ifade etmeleridir. Şu bir gerçektir ki, müteradif lafızlar dilde azdır; Kur'an-ı Kerim'de ise ya nadiren vardır ya da hiç yoktur. Bir lafzın yerine, onun bütün manalarını karşılayacak müteradif başka bir lafzm kullanıldığı azdır. Gerçekte bu iki lafız, manaca birbirinin aynı (müteradifi) değil, fakat mütekaribi (yakın anlamlı sı) dır. işte bu durum, Kur'an'daki i'cazın sebeplerindendir. Mesela: "Yevmete-muru's-semau mevran: "Gök o gün bîr çalkalanış çalkalanır ki!" ayetinde mevr: "Hareket etmek demektir" denildiğinde, bu mana yaklaşık (takribi) bir manadır. Çünkü mevr, çok hızlı ve hafif hareket demektir.[58] Yine vahy bildirmek (i'lam) demektir, veya "Övhayna ileyke: Sana vah-yettik" demek, "Enzelna ileyke: Sana indirdik" demektir veya "Ve kadayna ile beni İsraile[59] demek, "İsrail oğullarına bildirdik (a'lemna)" demektir; gibi tefsirler de böyledir. Yani, bunlar hep yaklaşık (takribi) manalardır; yoksa hakiki (tam) manalar değildir. Çünkü vahy: Ani ve gizli bildirmedir. "Ve kadayna ile beni İsraile" derken, kada'nm i'lam (bildirme)dan daha özel ve değişik bir manası vardır. Çünkü bunda, "onlara inzal ve vahyetme" anlamları mevcuttur. Araplar bir fiile başka bir fiilin anlamım yüklerler ve onu o fiil tarzında geçişli (müteaddi) yaparlar. Bu durumu, bir har(i cerr)in yerini başka bir harfin tuttuğu şeklinde değirlendirenler, bundan dolayıdır ki yanılmışlardır. Mesela: "Le kad zalemeke bi suali na'cetike ila niacihi: "Davud dedi ki: Andolsun, o senin koyununu kendi koyununa katmayı istemekle sana

haksızlık etmiştir." (Sad: /24) ve: Men ensari llallah: "Allah'a giden yolda kim benim yardımcılarım?" (Al-iîmran:3/52) ayet-i celilelerindeki "ila'(e, a, ye, ya) harf-i cerri yerine "mea" edatını geçirerek, "Mea niacihi" ve "Meallahi" gibi anlam verenler (tefsir edenler) yanılmışlardır. Gerçekte ise buralarda, Basralı dilcilerin dedikleri gibi tazmin[60] vardı. Yani "Koyun isteme: Süalü'n-Na'ce; Onu alıp kendi koyunları içinde katma (cem 'uha ve dammuha iJa niacihi)" anlamım tazammun etmektedir. Yine: "Ve in Kadu le yeftinüneke anillezi evhayna iley-ke: "Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize isnad etmen için yanıltıyorlardı." (İsra: 17/73) ayetinde yeftinüneke; seni yanıltıyorlardı" lafzına" "Yez-ğuneke ve yesudduneke: Seni yamultup uzaklaştınyorlardı" anlamı tazmin edilmiş (yüklenmiş)tir. "Ve nasarnahu mine'l-kavmillezine kezzebu bi ayetina: "O'na, ayetlerimizi yalanlayanlara karşı yardım ettik ve onu onların ellerinden kurtardık." (Enbiya: 21/77) ayetinde nasarnahu: yüklenmiştir. Yeşrabu bihaibadullahi: "Allah'ın kulları onu içer ve kanarlar." (İnsan: 76/6) ayetinde de, "Yeşrabu biha: Onu içerler" fiiline, "Yervi biha: Onunla kanarlar", manası tazmin edilmiştir. Bunun benzerleri çoktur. Mesela: 1- Kim ki: "La raybe: La şekke (şüphe yoktur) anlamındadır" demişse, bu, lafzın tam karşılığı değil, takribi manasıdır. Çünkü rayb'de, ızdırab (titreme) ve hareket manası vardır. Nitekim: "Da'ma yuribuke ila ma la yuribuke: Seni şüpheye düşüren (içini tırmalayan ve rahatsız eden) şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak (yönel)[61] buyrulmuştur. Hadis-i Şerifte: ennehu merra bi zaybin hakıfin, fekale: 'La yuribuhu ehadun': Rasulullah (s.a.v.) (ve beraberindekiler) bir geyiğe rastladılar; hayvan başını ayaklarının arasına koymuş uyuyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Kimse onu devindirmesin (kaldırmasın ve rahatsız etmesin.) [62] Hasılı yakin: Sükûnet ve gönül rahatlığı anlamını ifade eder; rayb de bunun zıddıdır. Her ne kadar şekk lafzı da iltizam (gereklilik) yoluyla bu anlamı ifade eder" denilmiş-se de, şekk kelimesi lafız itibariyle buna delalet etmez. 2- "Zalike'l-Kitabu: Haze'l-Kur'anu" demektir, denildiğinde de anlam yine yaklaşık olup tam değildir. Çünkü burada kendisine işaret edilen Kur'an kelimesi her ne kadar tek (müfred) ise de haza (bu) kelimesiyle işaret, mevcuda ve hazıradır. Halbuki zalike, uzak ve gaip olana işaret içindir. Sonra el-Kitab lafzı, "okunan, açıklanan, zahir olan" anlamındaki el-Kur'an lafzını ihtiva etmediği" yazılıp biraraya getirilmiş ve toplanmış" anlamını ihtiva etmektedir. Bu tür şeyler Kur' an-ı Kerim' de mevcuttur. 3- Onlardan biri: ve zekkir bini en tubsele nesün bima kesebet: "Sen Kur'an'Ia (onlara) şunu hatırlat ki, bir kimsenin yakası, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün, artık onun, Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi kalmaz." (En 'am: 6/70) ayetindeki "tübsele'yi "tühbese: hapsedilmek", bir diğeri "turnene: rehin bırakılmak, teslim edilmek" diye tefsir ettiğinde, aradaki farklılık çelişki (tezad) ihtilafı sayılmaz. Her ne kadar, her mahpus her zaman rehin olmasa da. Bu gibi tefsir ve izahlar, yukarılarda ifade ettiğimiz gibi, takribi (yaklaşık) yorumlardır. Selefin bu tür açıklamalarını bir araya getirmek, gerçekten mühim ve yararlı bir iştir. Çünkü onların ibarelerinin tümü, kastedilen anlamı onların bir veya ikisinin ibaresinden daha açık ifade Ona yardım ettik" fiiline, "Neccey-nahu ve hallasnahu" anlamı

eder. Bununla beraber onların, ahkamda olduğu gibi tefsir de de az da olsa gerçekten birtakım ihtilaflarının olduğu muhakkaktır. Nitekim, umumiyetle insanların (alimlerin) ihtilaf etmek zorunda kaldıkları birtakım umumi meselelerin olduğunu biliyoruz. Hatta bu kabil ihtilaflar, hem halk hem de alimlerce tevatür derecesinde bilinen şeylerdir. Mesela namazların [63]sayıları, rekatların miktarı, namaz vakitleri, zekatın hisse ve taisabı, Ramazan ayının tayini, tavaf, vakfe, şeytan taşlama, mikatlar ve diğer konulardaki ihtilaflar, bu konuda birer örnektir. Sonra, sahabenin, Ölen kimsenin dedesiyle beraber bulunan kardeşleri hakkında, müştereke meselesinde ve benzeri diğer hususlarda ihtilaf etmiş olmalan, bırakınız insanların muhtaç oldukları (temel) feraiz konularını, feraiz meselelerinin genelinde (ayrıntılarında) bile şüphe meydana getirmez. (Bilindiği gibi) feraiz ilminin temel konuları: Ölenin baba ve oğullarından ibaret nesep amudu (usûl ve ftirü), kelale'nin erkek ve kız kardeşleri, bir de ölenin kadın varisleri, mesela zevceleri'dir. Çünkü Ce-nab-ı Hak feraiz konusunda tafsilatlıüç ayet indirmiştir, birincisinde usûl ve fürü'un, ikincisinde -karı, koca ve anabir kardeşler gibi- ashab-ı feraiz olarak varis olanların, üçüncüsünde de asabe olarak varis olan ana-baba bir ve baba bir kardeşlerin hisselerini açıklamıştır.[64]Dede ile kardeşler'in mirasçı olarak birarada bulunmaları, nadir bir olay olduğu için, İslam'da ancak Rasulullah'ın (s.a.v.) vefatından sonra vuku bulmuştur. Maamafih Selef, delilin gizliliği nedeniyle gözden kaçması, onu işitmemiş olmaları, nassı anlamada yanlışlık yapmaları ve daha kuvvetli muhalif bir delilin varlığı kanaatine sahip bulunmaları gibi sebeplerden dolayı da gerçek anlamda ihtilaf etmişlerdir. Fakat bizim burada amacımız, ayrıntıya girmeden meseleye kısaca değinmektir. [65] III. BOLUM TEFSİRDE BİRİ NAKL'E DİĞERİ RE'YE DAYANAN İKİ ÇEŞİT İHTİLAFIN OLDUĞU Tefsirde iki çeşit ihtilaf vardır. Biri nakil'den doğan, diğeri de naklin dışında meydana gelen ihtilafın1. Çünkü, ilim, ya doğruluğu meydana çıkmış sahih bir nakil, veya hakiki bir akıl yürütme (istidlal)dir. Nakil de, ya ma'sum'dan ya da ma'sum olmayandan gelir. [66] Nakilden Doğan İhtilaflar Şunu ifade edelim ki, nakil ister ma'sum'dan gelsin, isterse ma'sum olmayandan gelsin-ki burada bizi ilgilendiren birincisidir- bunlar içerisinde sahih ve zayıf olanlarını tanımak imkanına sahip olduklarımız vardır; tanımamıza imkan bulunmayanlar vardır. Kesin olarak hangisinin doğru olduğunu bilme imkanına sahip bulunmadığımız ikinci tür ihtilafların çoğu, herhangi bir faydası olmayan şeylerdir; dolayısıyla bunlar üzerinde durmak faydasızdır. Allah Teala, müslümanların tanımak mecburiyetinde oldukları rivayetlerin doğru olanlarını gösteren deliller ortaya koymuştur. Herhangi bir faydası olmayan ve içlerinden hangilerinin doğru olduğuna dair bir delil de bulunmayan ihtilaf türüne şunları misal verebiliriz: Ashab-ı Ktehf in köpeğinin rengi, Musa (a.s.) zamanında kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyen maktule, kesilen sığırın hangi uzvunun vurulduğu, Nuh'un (a.s.) gemisinin büyüklüğünün ne kadar olduğu ve hangi ağaçtan yapıldığı, Hızır'ın öldürdüğü oğlan çocuğunun adının ne olduğu vb.[67] Bu gibi hususları, naklin dışında bir yolla bilmek mümkün değildir. Bunlar içerisinde, Rasulullah'tan (s.a.v.) sahih olarak nakledilenler de vardır. Mesela, Musa'nın (a.s.) beraber olduğu kimsenin adının Hızır olduğu. Dolayısıyla bu kabilden olanlar bilinir. Bir de, böyle olmayan, üstelik Kitap Ehli'nden nakledilen rivayetler vardır. Mesela Ka'bu'l-ahbar, Vehb b. Müneb-bih, Muhammed b. İshak gibi[68] Ehl-i Kitap'tan nakil yapan kimselerden gelen rivayetler böyledir ki, herhangi bir başka hüccet olmaksızın bu tür haberleri tasdik veya tekzip mümkün değildi. Nitekim Rasulullah'tan (s.a.v.) sahih olarak rivayet edilen hadiste buyrulmuştur ki: "Size Ehl-i Kitap birşey söylediğinde, ne doğrulayın, ne yalanlayın. Zira, olabilir ki, size hakkı söylerler de onu yalanlarsınız yahut batılı söylerler de onu doğrularsınız![69] Kendileri her ne kadar Kitap Ehlinden aldıklarını söylememiş iseler de, bazı tabijler'den yapılan rivayetler de böyledir. Tabiilerin bir meselede ihtilafları varsa, onların görüşlerinden biri diğerine karşı hüccet olamaz. Gönül bu konuda, Sahabeden gelen sahih bir nakle, Tabiun'dan gelen na-

kilden daha fazla yatar. Çünkü sahabi'nin onu Rasulul-lah'tan (s.a.v.) işiten birinden duymuş olması ihtimali çok kuvvetlidir ve çünkü sahabe'nin Kitap Ehli'nden nakil yapması, Tabiiler'inkinden daha azdır. Üstelik, ehl-i Kitabı tesdik etmekten nehyedilmişlerken, bir. sahabinin kesin olarak söylediği bir söz hakkında nasıl olur da; "O bunu Ehl-i Kitap'tan almıştır" denilebilir? Hasılı, içlerinden hangisinin sahih olduğu bilinmeyen ve o konuda birtakım görüşler nakletmenin bir fayda vermediği ihtilaflı bir mesele, doğruluğuna dair delil bulunmayan hadis ve rivayetleri tanımak kabilindendir. Sahih olanlarını bilme imkanı bulunan birinci kısım rivayetlere gelince, (dinde) ihtiyaç duyulan hususlarda bunlar Allah'a şükür ki mevcuttur. Tefsir, hadis ve megazi konusunda, Rasulullah (s.a.v.) ve diğer peygamberlerden Allah'ın salat ve selamı onlara olsun- nakledilen birçok rivayetler vardır. Ki sahih nakiller bunları te'yid etmektedir. Hatta bu, nakle dayalı olan ve naklin dışında diğer yollarla bilinen konularda da mevcuttur. Şunu demek istiyoruz ki, Allah Teala, dinde kendilerine ihtiyaç duyulan nakillerin sahih olanlarını ve olmayanlarını gösteren deliller ortaya koymuştur. [70] Megazi Yazarları: Malumdur ki, tefsirle ilgili olarak naklediler. rivayetlerin çoğu, megazi[71] ve melahim[72] konusundaki rivayetler gibidir. Nitekim İmam Ahmed şöyle demiştir: "Üç şey vardır ki, bunların isnadlan mevcut değildir: Tefsir, melehim ve megazi." Bu üçünün aslı yoktur" diye de rivayet vardır ki, "İsnadı yoktur" anlamındadır. [73] Çünkü bu üç konuda rivayet edilenlerin çoğu mürsel haberlerdir. Mesela Urve b. Zübeyr,[74] Şa'bi[75] Zühri[76] Musa b. Ukbe[77] ve İbn İshak'ın[78] ve bunlardan sonra gelen Yahya b. Said el-Emevi[79] Velid b. Müslim[80] Vakıdi[81] ve diğer megazi yazarlarının rivayetleri böyledir. Meğazi'yi en İyi bilenler Medinelüer, sonra Şamlılar, daha sonra da Iraklılardır. Medinelilerin megaziyi en iyi bilmelerinin sebebi, bütün bu olayların onların yanında cereyan etmiş olmasındandır. Şamlılar İse, cihad ve savaş insanları olmaları sebebiyle, cihad ve siyer konusunda, başkalarının bilmediklerini bilirler. Bundan dolayıdır ki, Ebu İshak el-Fizari'nin[82] bu konuda yazmış olduğu kitabınm herkesçe büyük bir değeri vardır ve el-Evzai[83] bu konuda diğer memleketler bilginlerinden daha alim telakki edilmiştir. [84] Tefsirde Ekoller Tefsire gelince, bunu en iyi bilenler Mekkelilerdir. Zira onlar îbn Abbas'ın talebeleridir. Mesela Mücahid, Ata b. Ebi Rebah, İbn Abbas'ın azadlısı İkrime, Tavus, Ebu'ş-Şa'sa, Sa-id b. Cübeyr ve diğerleri... [85] Abdullah b. Mes'ud'un talebeleri olan Kufeliler de böyledir.[86]Onların tefsirde, re'y ve ic-tihad bakımından, başkalarına üstünlükleri vardır. Yine Medineli alimler de tefsiri iyi bilirler. Mesela Zeyd b. Eşlem bunlardandır ki, kendisinden, oğlu Abdurrahman b. Zeyd, irham Malik ve Abdullah b. Vehb, [87] tefsir öğrenmişlerdir. [88] Rivayetlerin Doğruluğunu Tesbitte Önemli Bazı Ölçüler ve Mürsel Haberlerin Değeri Tarikleri birden çok olduğu ve bu tarikler kasdi bir anlaşma veya tesadüfi bir ittifaktan hali bulunduğu zaman mürsel'ler[89] kesinlikle şahindir. Çünkü bir nakil, ya habere uygun bir doğru'dur, ya sahibi tarafından uydurulmuş bir yalandır, yahut ta sahibinin hata ettiği bir yanılgı'dır. Dolayısıyla nakil, kasdi bir yalandan ve bir de hatadan salim olunca, şüphesiz ki sahihtir. Hadis, iki veya daha fazla cihetten geldiği zaman bakılır; şayet haberi verenlerin bunu uydurmada ittifak etmedikleri (anlaşmadıkları) ve böyle bir ittifakın tesadüfü olarak da meydana gelmediği bilinirse, bu hadis sahihtir. Mesela bir kimse gelerek, bir olay hakkında ayrıntılı birtakım söz ve işlerden bahseder, sonra da, bu kimseyle anlaşmadığı bilinen bir başkası da gelerek o kimsenin anlattığı söz ve işlere benzer ayrıntılardan bahsederse, kesin olarak bilinir ki, bu olay ana çizgileriyle doğrudur. Bu iki şahıstan herbiri, bile bile yahut yanlışlıkla uydurmuş olamaz. Çünkü, birbirleriyle anlaşmaksızın nakletmelerine adeten (normalde) imkan olmayan bir tafsilat, iki ayrı kimse tarafından ortaya konulamaz. Gerçekte bir kimsenin, bir beyitlik şiir yazması (nazmetmesi), bir başkasının da tesadüfen aynı beyti inşa etmesi veya bir kimsenin bir yalan uydurup, başkasının da tesadüfen aynı yalanı düzmesi ba-zan mümkündür. Fakat bir kimsenin yazdığı, çeşitli konular ve sanatlarla dolu ve belli bir kafiye ile yazdığı uzun bir kasidenin, bütün uzunluğuyla ve

aynı lafız ve manalarla bir başkası tarafından da yazılması, adeten mümkün değildir; olsa olsa, bu şahıs kasideyi diğerinden almıştır. Bunun gibi, bir kimse, içerisinde çeşitli konular bulunan uzunca bir söz (hadis) nakletse, aynı hadisi bir başkası da nakletse, bu durumda, ya ikisi bu hadisi anlaşıp uydurmuşlardır, yahut biri diğerinden almıştır veya bu hadis sahihtir. Mürselliği veya ravisinin zayıflığı sebebiyle tek başına yeterli olmasa da bir naklin, genel çizgileriyle doğru olduğu, çeşitli tariklerden gelmesiyle işte bu usullı -.linir. Ancak, rivayetlerdeki lafız ve'incelik'ler ı tesbiti, bu metodla olmaz. Böylesi bir konuda, lafız ve incelikleri tes-bit eden (başka) bir usule ihtiyaç vardır. Nitekim, Bedir gazvesinin vukuu ve uhud savaşından Önce olduğu, tevatür'le sabittir. Hatta Hamza, Ali ve Ubeyde b. Haris'in Utbe, Şeybe ve Velid'e karşı teke tek çıkıp Ali'nin Velid'i, Hamza'nır da rakibini öldürdüğü kat'iyetle sabittir. Fakat Hamza'nır: öldürdüğü kimsenin Utbe mi, yoksa Şeybe mi olduğunda şüphe vardır.[90] Sözkonusu ettiğimiz bu ilke/metod'un bilinmesi gerekir. Çünkü bu, hadis, tefsir ve megazi konusunda gelen nakillerin ve insanlardan nakledilen söz ve fiillerin ve benzeri diğer rivayetlerin birçoğunun kesinliğe kavuşmasında yararlı bir prensiptir. [91] Sahabenin Hadis Rivayetindeki Ciddiyet ve Adaleti Bunun içindir ki, birbirlerinden almadıkları sabit olan iki kimse vasıtasıyla Rasulullah'tan (s.a.v.) rivayet edilen bir hadis, kesin olarak doğrudur. Hele hele nakledenler, bile bile yalan söylemeyen kimselerden iseler... Böyle bir durumda ancak, içlerinden birinin unutma veya yanılma ihtimalinden endişe edilebilir. Çünkü sahabeden İbn Mes'ud, Übey b. Ka'b, İbn Ömer, Cabir, Ebu Said, Ebu Hureyre ve diğerlerini tanıyan bir kimse yakinen bilir ki, -bırakınız daha üst derecede olanlarını- bunlardan hiçbiri, kasden Rasulullah'a (s.a.v.) yalan isnadında bulunmaz. Bu husus, bir kimsenin uzun süre tecrübe ederek ve içini-dışını öğrenerek, bir kişinin hırsız, yol kesici, yalancı şahid Vs. olmadığını tesbit etmesine benzer. [92] Hadis Rivayetinde Tabiiler'in Doğruluk ve Adaleti Medine, Mekke ve Basra'da yaşayan tabiiler için de durum aynıdır. Ebu Salih es-Semman, elA'rec, Süleyman b. Yesar, Zeyd b. Eşlem[93] ve benzerlerini tanıyan bir insan, bırakınız Muhammed b. Şirin, Kasim b. Muhammed, Said b. el-Müseyyib, Ebu Ubeyde es-Selmani, Alkame, el-Esved[94] gibi üst derecede bulunanların bu kimselerin bile bile yalan hadis uydurmayan kişiler olduklarını kesin olarak bilir. Bunlardan herhangi birinin, ancak yanılma ve unutmasından endişe edilebilir. Çünkü yanılma ve unutma, insanoğluna çokça arız olabilir. Ancak insanların, bu gibi arızalardan fevkalade uzak bildikleri hadis hafızları da vardır. Mesela Şa'bi, Zuhri, Urve, Katade, Sevri[95]ve emsallerinin, hele hele çağlarında Zühri'nin [96]yanıldığı görülmemiştir. [97] Hadislerde Yanlışlık İhtimali Hasılı, herhangi bir ittifak ve anlaşma sözkonusu olmaksızın değişik iki kaynaktan rivayet edilen uzun bir hadisin yalan olması nasıl ki mümkün değilse, yanlış (galat) olması da mükün değildir. Çünkü, içerisinde çeşitli bilgiler bulunan uzun bir anlatımda galat olmaz; ancak bir kısmında olabilir. Çünkü, uzun ve çeşitli hususları içeren bir kıssayı bir kimse rivayet ettiğinde, onun aynını birbaşkasi da rivayet etmişse ve ortada herhangi bir anlaşma da yoksa, bu rivayetin tümün bir galat (yanlışlık)ın olması mümkün değildir; tıpkı herhangi bir anlaşma sözkonusu olmadan rivayet edilen hadisin tamamının yalan olmayacağı gibi. Bundan dolayıdır ki, böylesi hadislerde ancak, kıssada geçen olayın bir kısmında galat olabilir. Mesela Rasulullah'ın (s.a.v.), Cabir'den deve satın alması olayını anlatan hadis böyledir. Bir kimse bu hadisin tarikleri üzerinde iyi düşünürse şunu kesin olarak anlar ki, hadis sahihtir; her ne kadar devenin fiatınm ne kadar olduğunda raviler ihtilaf etmişseler de... Gerçi Buhari, Sahih'inde (fiat konusunu da) açıklamıştır. [98] Buharı ve Müslim Hadisleri ve Haber-i Vahidler Buhari ve Müslim'deki hadislerin geneli, Rasulullah'a (s.a.v.) ait oldukları kesin olan sözlerdir; çünkü bu rivayetlerin çoğunluğu bu kabil (kesin) hadislerdir. Ve çünkü, bunları ilim ehli kabul ve tasdik ederek benimsemiş ve almıştır. Ümmetin ise hata üzerinde birleşmesi mümkün değildir.[99] Bundan dolayıdır ki, her kesimden ilim ehlinin cumhuruna göre, ümmetin tasdik ve amel ederek kabul ettiği ha-beri vahid, ameli gerektirir. (Vacip kılar). Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed'in ashabından olan fıkıh usulü yazarlarının söyledikleri budur. Sadece müteahhirun'dan

küçük bir zümre, bun inkar eden bir grup kelamcıya uymuştur. Fakat kelamcılann çoğu bu konuda fukaha, hadisçiler ve selefe uymuşlardır.[100] Ebu İshak ve İbn Fureki gibi Eş'arılerin çoğunun görüşü de budur. Fakat ibnü'I-Bakıllani bunu reddetmiş ve Ebu'l-Meali, Ebu Hamid, İbn Akil, İbnu'l-Cevzi, İbnü'l-Hatib, Amidi ve benzerleri de O'na tabi olmuşlardır. İlk görüşü zikredenler, Şafiilerden Şeyh Ebu Hamid, ebu't-Tayyib ve Ebu îshak gibi imamlar, Malikilerden Kadı Abdülvehhab gibi alimler, Hanefilerden Şemsüddin esSerahsi ve benzerleri ve Hanbelileden de Ebu Ya'la, Ebu'l, Hattab, Ebu'l-Hasen b. ez-Zağuni ve benzeri bilginlerdir. Bir haberin tasdikinde icma etmek onun kesinliğini gerektirir derken, hadis bilginlerinin icmaını kastediyoruz; çünkü bu konuda onların icmaı muteberdir. Nitekim, ahkam (fıkıh) konusunda da, emirleri, yasaklan ve mubahları bilginlerin (fukahanın) icmaı muteberdir. [101] Hadis İlminin İnce Meseleleri ve İlelu'l-Hadis Şunu anlatmak istiyoruz ki, adeten (normalde) herhangi bir danışma ve anlaşma olmadan bir hadisin birden fazla tarikten gelmesi, rivayetteki içeriğe ilmilik kazandırır. Şu kadar var ki, bu tür rivayetlerden, daha çok ravilerin durumları hakkında ihtisası olanlar faydalanabilirler. Meçhul ve hafızası kötü ravilerin rivayetlerinden, mürsel vb. hadislerden, bu gibi durumlarda istifade edilir. Bundan dolayıdır ki, ilim ehli, böylesi hadisleri yazarlar ve "başka şeye elverişli olmayan, şevahid ve i'tibar'a elverişli olur" derler.[102] İmam Ahmed: "Ben bazan, bir ravinin rivayetini itibar için yazarım" demiş ve buna, Mısır kadısı Abdullah b. Lehia'yı[103] örnek göstermiştir. Şöyle ki, tbn Lehia insanların en hayırlısı ve en çok hadise sahip olanı iken, kitaplarının yanması yüzünden son rivayet ettiği hadislerinde yanlışlıklar yapmış, bu sebepten de, bu hadisleri i'tibar ve istişhad'ta kullanılır olmuştur. Çoğu kez O ve Leys b. Sa'd birbirlerine yakındırlar. Leys de hadiste sağlam bir hüccet ve imamdır. [104] Yine onlar, hafızası iyi olmayanın hadisiyle istişhad ve itibar ederler. Aynı şekilde onlar, güvenilir (sika), doğru (saduk) ve zaptı iyi olan ravilerin hadisleri içerisinden, kendilerince yanlışlıkları sabit olan bazılarını, bir kısım nokta-i nazarları delil göstererek zayıf kabul ederler ve buna ilmü İlel'i-1 Hadis adını verirler ki, bu ilim, onların en değer verdikleri bir ilim dalıdır.[105] Mesela güvenilir ve zaptı iyi bir ravi, rivayet ettiği hadiste yanlışlık yapar; onun bu yanlışlığı, bazan açık nedenlerle belli olur. Nitekim İbn Abbas'm: "Rasulullah (s.a.y.) Meymune ile ihramli iken izdivaç etti" ve "Rasulullah (s.a.v.) Ka'be'ye girdi, dua etti ama namaz kılmadı" şeklindeki rivayetlerinde yaptığı yanlışlığı tesbit etmişlerdir. Çünkü onlar, Rasulullah'ın (s.a.v.) Meymune ile izdivaç ettiğinde ihramlı olmadığını ve Beyt-i Haram'da iki rekat namaz kıldığını biliyorlardı. [106] Aynı şekilde hadisçiler, Rasulullah'ın (s.a.v.) dört umre yaptığını bildikleri için, İbn Ömer'in: "Rasulullah (s.a.v.) Receb ayında umre yapmıştır" şeklindeki rivayetinde yanıldığını tesbit etmişlerdir.[107] Yine Rasulullah'ın (s.a.v.) veda haccında güvenlik içerisinde temettü yaptığım[108]büdiklerinden, Osman'ın (r.a.) Ali'ye söylediği: "O gün korku içindeydik" sözünde yanıldığını tesbit eîmişlerdir. Buhari'deki tariklerden birinde yer alan şu hadiste de galat vardır: "Cehennem dolmak bilmez; nihayet Allah Teala onun için yeni yaratıklar hal-keder, (böylece) Cehennem dolar.[109] Bu tür örnekler çoktur. [110] Çeşitli Gurupların Hadisler Karşısında Takındıkları Tavırlar îlim adamları, hadisler karşısında iki gruptur. Bir grup, kelamcilarla onlar gibi düşünenlerdir ki, bunlar hadis ilminden ve rical bilgisindenuzak kimselerdir. Hadislerin sahih olanlarıyla zayıf olanlarını birbirinden ayırmazlar. İlim eh-lince sıhhat ve katiyetlerinde şüphe olmayan, sahih ve doğrulukları kesin olan hadislerden şüphe ederler. Bir de, hadislere uyan ve onlarla amel edenler diye bilinen bir grup daha vardır ki, onlar, ne zaman güvenilir bir ravi tarafından rivayet edilmiş olan bir söz bulurlar ve görünüşte sahih isnadı olan bir hadis görürlerse, onu ilim ehlinin kesin olarak sahih kabul ettikleri türden sayarlar. Hatta, meşhur ve sahih bir habere ters düştüğünü gördüklerinde, çürük te'villere girişirler veya onu kendileri için ilmi meseleler için delil kabul ederler. Halbuki, hadis ilminin mütehasıslan bilmektedirler ki, böylesi haberler galat (yanlış) tır. [111] Tefsirde Mevzu (Uydurma) Hadisler Nasıl ki bir hadisin üzerinde bazan onun kesin olarak sahih olduğunu gösteren birtakım deliller

bulunursa, aynı şekilde bir hadis üzerinde onun kesin olarak mevzu olduğunu gösteren deliller de bulunur. Mesela, bid'at ve ifrat düşkünü olan hadis uydurucı ların, fezail konusunda[112] rivayet ettikleri hadislerin uydurma olduğunun kesin bilinmesi böyledir. Aşura günü hakkında ve daha başka konulardaki hadisler birer örnektir. Mesela bu hadislerden birinde: "Kim iki rekat namaz kılarsa, şu kadar peygamber ecri alır.[113]denilmektedir. Tefsirde bu kabil mevzu hadisler büyük bir yekun tutar. Mesela Sa'lebi, Vahidi ve Zemahşeri'nin, Kur'an'ın herbir suresinin faziletiyle ilgili rivayet ettikleri hadis de böyledir ki, sözkonusu bu hadis, ilim ehlinin ittifakıyla mevzudur.[114] Bazı Tefsirler Üzerine Sa'Iebi, şahsiyet olarak dindar ve salih bir insan olmakla beraber, sanki geceleyin odun toplayan biridir; tefsirlerde doğru-yanhş ne bulduysa kitabına almıştır. Talebesi Vahidi'ye gelince, Arap dilini Sa'lebi'den daha iyi bilmekle beraber, sağlamlık ve selefe ittibaca, daha geri ve uzaktadır. El-Bağavi, tefsirini Sa'îebi'den görüşlerden korumuştur. [115] Özetlemiştir; ancak eserini mevzu hadisler ve bid'atçı (cehren)

Tefsir kitaplarında uydurma haberler çoktur. Namazda besmele'nin okunacağını sarahaten ifade eden birçok hadisin durumu böyledir.[116]

açıktan

Namaz esnasında yüzüğünü çıkarıp tasadduk ettiğini ifade eden hayli uzun Ali (r.a.) hadisi de böyledir. Bu haber de, ilim ehlinin ittifakıyla mevzudur.[117] Yine: "Her kavmin bir hidayet edicisi vardır." (Rad: /7) ayetindeki "hidayet edicinin Ali (r.a.) olduğunu ifade eden [118]ve "O Öğütü, anlayışlı kulaklar anlar." (Hakka: 69/12) ayetindeki sözkonusu edilen kulağın Ali'nin (r.a.) kulağı olduğunu bildiren (uydurma) hadisler de böyledir.[119] IV. BOLUM TEFSİRDE RE'Y VE İSTİDLALDEN DOĞAN İHTİLAFLAR Tefsirde meydana gelen ikinci tür ihtilaflar, istidlal'in sebep olduğu ihtilaflardır. Ashab, Tabiun ve Tebeu Tabiin'in tefsirlerinden sonra, bu konuda iki sebepten meydana gelen hataların çoğu, bu kabil istidlal hatalarıdır. Çünkü, sadece ashab, tabiun ve tebeu tabiin'in sözlerini içine alan tefsirlerde, bu iki yönden düşülen hatalardan hiçbir eser yok gibidir. Mesela Abdürrazzak, Veki, Abd b. Humeyd ve Abdurrah-man b. Duhaym'ın tefsirleri böyledir.[120] Yine İmam Ahmed, İshak b. Rayuhe, Bakıy b. Mahled, Ebubekr ibnu'l-Munzir, Süfyan b. Uyeyne, Süneyd, ibn Cerir, İbn Ebi Hatim, Ebu Said el-Eşec, Ebu Abdillah b. Ma-ce ve İbn Merduye'nin tefsirleri de böyledir. [121] İstidlal Yönünden Düşülen İki Çeşit Hata 1-Bir grup, peşinen birtakım inanç ve kanaatlere sahip olmuş, sonra da Kur'an lafızlarım bu inanç ve kanaatlerine göre tefsire kalkışmıştır. 2-Bir grup da, Kur'an'ı söyleyene (Allah'a), kendisine vahiy inene (Rasulullah'a) ve Kur'an-ı Kerim'e muhatap olanlara bakmaksızın, sırf Arap dilini konuşanların, kendi sözlerinde kasdetmeleri caiz (ve mümkün) olan manaları esas alarak Allah'ın Kitabı'm tefsir etmişlerdir. Birinciler, Kur'an lafızlarının hakkı olan delalet ve manalara bakmadan, kendi öngördükleri manaları esas aldılar. İkinciler de Allah'ın muradına[122] ve sözü siyakına (işlenen konuya) uygun olup olmadığına bakmaksızın, yalnızca lafız ve Arabm ondan kasdetmesi caiz (ve mümkün) olan manayı gözönünde bulundurdular. Sonra bunlar lafzın dil bakımından bu manaya ihtimali konusunda birçok yanlışlara düşerken, birinciler de aynı konuda bu hatalara düştüler. Yine birinciler, Kur'an ayetlerine yükledikleri mananın doğruluğu konusunda çok hatalara düşerlerken, diğerleri de aynı hataları yaptılar. Gerçi birinciler öncelikle kendi kafalarındaki manaya bakıyorlar, ikinciler de önce lafız nazar-ı itibara alıyorlardı.[123] Birinciler İki Guruptur: a- Bİr kısmı, Kur'an lafızlarından, bu lafızların delalet ettikleri manaları ve bu lafızlardan murad olunan mefhumları soyup almış ve reddetmişlerdir.

b- Bir kısmı da, lafza delalet etmediği ve ondan murad edilmeyen manaları ona yüklemişlerdir. Her iki durumda da, red veya kabul ettikleri mana ya batıl (yanlış) olmuştur; bu durumda hataları hem delil hem de medlül'de olmuştur. Yahut ta, Kur'an lafızlarına yükledikleri mana doğru olmuştur; bu durumda da (lafızdan kastedilen mana o olmadığı için) hataları medlül'de değil delil'de olmuştur. Bu tür hatalar Kur'an tefsirinde olduğu gibi, hadislerin yorumlarında da vuku bulmuştur. Bid'at ehli fırkalarının yaptıkları gibi hem delil hem de medlül'de hata edenler, delalet üzere birleşmeyen vasat ümmet'in mesela selefin ve imamların üzerinde bulundukları hak görüşe muhalif tarzlarda Kur'an'ı ele almışlar ve Allah'ın Kitabını bazan kendi görüşlerine göre te'vil ederek, ayetleri hiç delaletleri yokken kendi mezheplerine dayanak yapmışlar, bazan da kendi görüşlerine uymayan ayetleri, fahiş tahriflerle te'vile tabi tutmuşlardır.[124] Tefsirde Ehl-i Sünnet Dışı Fırka ve Ekoller Hariciler, Rafıziler, Cehmiyye, Mutezile, Kaderiyye ve Mürcie ve benzeri fırkalar bunlardandır. Kelam ve cedel (münazara) ilminde, insanlar içerisinde en ileri noktada bulunan Mu'tezile, kendi mezhep ilkelerine göre birtakım tefsirler yazmışlardır. Mesela İmam Şafii ile münazara yapan meşhur İbrahim b. İsmail b. Uleyye'nin hocası Abdurrahman b. Keysan el-Esamm'in tefsiri, Ebu Ali el-Cübbai'nin Kitabı, Kadi Abdülcebbar b. Ahmed el-Hemedani nin "et-Tef-siru'lKebir"i,. îsa er-Rummani'nin "el-Cami'Ii İlmi'i-Kur'an"i ve Ebu Kaasim ez-Zemahşeri'nin elKeşşaf ı bunların başltcalandır.[125] Bu ve benzeri yazarlar, Mu'tezilenin görüşlerine inanmış kimselerdir. Mu'tezile'nin temel görüşleri beş'tir. Onlar, bu temel görüşlerini şu isimlerle sıralarlar: 1- Tevhid, 2. Adi, 3. EI-Menziletü Beyne'I-Menzile-teyn, 4. înfazü'I-Vaid, 5. Emr birMa'ruf Nehy an'il-Mün-ker. Onların tevhid anlayışları, Allah'ın sıfatlarını kabul etmeğe dayanan Cehmiyye'nin tevhid anlayışıdır. Derler ki: "Allah, ahirette görülmez. Kur'an mahluk (yaratılmış)ür. Allah Teala alemin üzerinde değildir. Allah'ın ilim, kudret, hayat, sem' (işitmek), basar (görmek), kelam (konuşmak), meşiet (dilemek) gibi, zatıyla kaim herhangi bir sıfatı yoktur.[126] Adi anlayışları ise şöyledir: "Allah, her var olanı dilememiş, onların hepsini yaratmamış ve var olan herşeye kadir olmamıştır. Hayır olsun şer olsun kulların fiillerini O yaratmamıştır. Ancak şeriata uygun olarak emrettiklerini dilemiştir. Bunun dışındakiler ise, O'mın dilemesi olmadan meydana gelmektedir. [127] Şeyh Müfid ve Ebu Ca'fer et-Tusi gibi müteahhirun (sonraki) Şii alimleri de," bu konuda Mu'tezile'ye uymuşlardır. Ebu Cafer et-Tusi'nin, bu metod üzere yazdığı bir de tefsiri vardır. Ancak O buna İmamiyye mezhebinin görüşlerini de ilave etmiştir. Çünkü Mu'tezile içerisinde, ne O'nun bu Örüşünde olan, ne de Ebubekr, Ömer, Osman ve Ali'nin (r.a.) hilafetlerini inkar eden herhangi bir kimse yoktur![128] Günahkarların cezalarının ahirette (mutlaka) infaz edileceği, Allah'ın büyük günah işleyenler hakkında şefaat kabul etmeyeceği ve onlardan hiçkimseyi cehennemden çıkarmayacağı gibi görüşlerde, Mu'tezile ve Havaric müttefiktirler. Şüphesiz ki, bunlara Mürcie, Kerramiye, Küllabiye[129] ve onlara uyanlar tarafından cevaplar verilmiştir. Bunlar, Mu'tezileye karşı bazan doğru ve güzel, bazan da yersiz ve yanlış cevaplar vermişler ve birbirlerine karşı zıt kutuplar haline gelmişlerdir. Nitekim bu konuyu biz, başka yerlere geniş olarak açıkladık. Kısacası, bütün bu kimseler ve fırkalar, peşinen bir fikre saplanmışlar, sonra bu fikirleri doğrultusunda Kur'an lafızlarını çekip sürdürmüşlerdir. Ne sahabe ve onlara hakkıyla tabi olan tabiilerden, ne de müslümanların imamlarından, onlar gibi düşünen ve yoruma giden hiçbir selef bilgini yoktur. Böylelerinin yaptığı bir tefsirle karşılaşıldığında, bu tefsirin batıl olduğu birçok yönden belli olur. Bu da iki şekilde mümkündür: 1- Ya görüşlerinin bozuk olduğu bilinmekle, 2-Ya da, Kur'an'ı tefsir ettikleri fikrin bozuk olduğu bilinmekle. Bu da, ya kendi görüşlerine delil getirirlerken, ya da muarızları tarafından kendilerine cevap verilirken ortaya çıkar.[130] Tefsirde Zemahşeri ve Mu'tezile Bunlar içerisinde, çok güzel ve fasih ifadesi olup, bozuk fikirlerini, sözlerinin arasına gizleyenleri vardır ki, çok kimse bunu bilmez. Keşşaf sahibi Zemahşeri ve benzerleri buna Örnektir. Hatta,

tefsirde bunlar gibi batıl düşünceleri olmayan nice kimse nezdinde, böylelerinin batıl tefsir ve açıklamalarından Allah bilir ne kadarı revaç bulmuştur.[131] Hatta tefsircilerden ve diğer alimlerden bazılarını fördüm ki, bunların metodlarmı bildikleri, bozukluklarına inandıkları kendileri öyle düşünmedikleri halde, bu gibi şeyleri kitaplarında ve konuşmalarında nakletmektedirler. Bunların tefsirde açtıkları batıl te'vil kapısını, bilahare (Şia'dan) Rafızi İmamiler, felsefeciler, Karamita ve daha başkaları, çok kötü bir şekilde kullanmışlardır. Felsefeciler, Karamita ve Rafiziler, işi daha da ileri götürerek, Kur'an'ı öylesine batıl yorumlara tabi tutmuşlardır ki, bir alimin bundan dehşete kapılmaması mümkün değildir! [132] Rafizilerin Tefsirlerinde Bazı Örnekler 1- "Ebu Leheb'in iki eli kurusun" (Leheb: İH/1) İki el'den maksat, Ebubekir ile Ömer'dir. 2- "Eğer şirk koşarsan amelin boşa gider." (Zümer: 39/65) Yani, Ali'nin hilafetine Ebubekir'le Ömer'i ortak edesen amelin boşa gider. 3- "(Ey İsrailoğulları) Allah size bir sığır kurban etmenizi emrediyor." (Bakara: 2/67) O sığır Aişe'dir. 4- "Küfrün öncüleriyle savaşın!" (Tevbe: 9/12) Yani, Tatha ve Zübeyr'le. 5- "(Suyu acı ve tatlı) iki denizi, (Allah) birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Rahman: 55/19) Yani, Ali ile Fatıma'yı. 6- "O iki denizden inci ve mercan çıkar." (Rahman: 55/2) Yani, Hasan ile Hüseyin. 7- "Herşeyi, apaçık bir kitapta yazıp saymışızdır." (Yasin: 36/12) Yani, Ebu Talib oğlu Ali'de. 8- "Onlar birbirlerine neyi soruşturuyorlar? Hakkında ihtilaf etmekte oldukları o büyük haberi mi?" (Nebe: il-'l) Yani Ali'yi. 9- "Sizin veliniz ancak Allah'tır, O'nun Peygambe-ri'dir. Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekatı veren o mü'minlerdir." (Maide: 5/133) Burada kastedilen Ali'dir derler ve Ali'nin (r.a.) namaz kılarken rükuda yüzüğünü sadaka verdiğine dair, ilim ehlinin icmaıyla uydurma olduğu sabit olan hadisi zikrederler,[133] Bazı Yanlış Tefsir Örnekleri Bazı ayetler hakkında birçok müfessir tarafından anlatılan şeyler de, bazı yönlerden yukarıdakilere yakınlık arze-derler. Mesela: 1- "Sabredenler, (imanlarında) sadık olanlar, (Allah'a) itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah'tan bağışlanma isteyenler..." (Al-i İmran: 3/17) Burada sabredenlerden maksat Rasulullah (s.a.v.), sadıklardan maksat Ebubekr, Allah'a boyun eğenlerden maksat Ömer, infak edenlerden maksat Osman ve seherlerde bağışlanma isteyenlerden maksat da Ali'dir. 2-"Muhammed Allah'ın Rasulü'dür. Onun beraberindekiler de, kafirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rüku ve secde ediciler olarak görürsün." (Fetih: 48/29) Beraberindekilerden: Ebubekr, kafirlere karşı çetin olanlardan: Ömer, kendi aralarında merhametlilerden: Osman, rüku ve secde edenlerden de Ali kastedilmektedir. 3- "Hatta daha tuhaf tefsir örneklerine rastlanır. Mesela: "Andolsun incire, zeytine. Sina dağına ve şu emin belde'ye." (Tin: 95/1-3)

Emin belde ile de Ali kastolunmuştur" şeklindeki teafsir, bunun bir örneğidir. Görüldüğü gibi bu nevi asılsız şeylerle, kah ayetteki lafızlar hiçbir şekilde delalet etmedikleri manalarla tesir edilmekte, kah mutlak ve umumi bir lafız, belli bir kişiye ait kılınmaktadır. Halbuki: "O'nun beraberindekiler, kafirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku ve secde ediciler olarak görürsün." (Fetih: 48/29) ayetinde anlatılan özelliklerin hepsi, Rasulullah'in (s.a.v.) beraberindeki kimselerin özellikleridir. Bunlar, nahivcilerin "Haberden sonra haber (haberin teaddüdü)" dedikleri şeydir. Yani, bunların hepsi, tek şahsın özellikleridir; o şahıslar da Rasulullah'ın (s.a.v.) beraberindeki kimselerdir. Dolayısıyla, bunlardan her biriyle, belli tek bir şahsın kastedilmiş olması mümkün (ve caiz) değildir. Aynı şekilde: 1- "Sıdkı getiren ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar takvaya erenlerin ta kendileridir." (Zümer: 39/33) 2- "Sizden, fetih'ten önce in fak edip savaşanlar, (böyle olmayan diğerleriyle) bir değildir." (Hadid: 57/10) ayetlerinde geçen kimse ile kastedilen, yalnızca Ebube-kir'dir' tarzındaki tefsir de, batıl bir tefsirdir.[134] İbn Atıyye'nin Tefsiri tbn Atıyye'nin[135] tefsiri ve (O'nunkine benzer diğer tefsir kitapları, Sünnet'e ve Cemaat'e daha çok uymuşlar ve Ze-mahşeri'nin tefsirindeki bid'atlerinden daha uzak durmuşlardır. Şayet İbn Atıyye, selefin tefsir kitaplarında mevcut bulunan görüşlerini olduğu gibi zikretseydi, daha güzel olurdu. Gerçi, O, rivayet tefsirlerinin en değerli ve muhteşemi olan Taberi tefsirinden birçok nakiller yapmıştır; fakat İbn Cerir'in seleften naklettikleri şeyleri bırakır, bunları hiçbir şekilde nakletmeyip, kendi zannınca muhakkikler dediği kimselerin görüşlerine de yer verir. O bununla, bir grup kelamcıyı kasteder ki, bunlar, bir nevi, Mu'tezile'nin kendi mezhep esaslarını ortaya koydukları kurallarla metod-larını ortaya koymuş olan kimselerdir. Gerçi bunlar, Sünnet'e, Mu'tezile'den daha yakındırlar; herkesin hakkını herkese vermek gerekir. Ancak bilinmelidir ki, bu tür tefsirler, mezhep esasına göre yapılmış olan tefsirler cümlesinden-dir. Çünkü şayet sahabe, tabiun ve imamların bir ayet hakkında bir tefsirleri varsa ve onlardan sonra gelen bir topluluk, kendi görüş ve mezheplerine uyduğu için bir başka fikre kail olmuşlarsa ve bu fikir de sahabe ve onlara güzelce tabi olanların görüşlerine uymuyorsa, bu sonrakiler, yaptıkları bu tefsirleriyle Mu'tezile ve benzeri bid'at ehli kimselerin o konudaki görüşlerine iştirak etmiş olurlar. Özetleyecek olursak, kim sahabe ve Tabiun'un tefsirlerini bırakır, onlara muhalif görüşleri benimserse, bu konuda hataya, hatta bid'ate düşmüş olur. Tabii ki eğer mücte-hid ise hatası bağışlanır. Kasdımız, ilmin yollarım, delillerini ve doğrunun hangi yol'olduğunu açıklamaktır. Biz biliyoruz ki, Kur'an'ı Sahabe, tabiun ve onlan izleyenler okudular; O'nun teafsir ve anlamını daha iyi biliyorlardı. Allah'ın, Rasulullah'la (s.a.v.) gönderdiği hakk'ı en iyi bilenler onlardı. Binaenaleyh, kim onların tefsir ve anlayışlarına ters bir şekilde Kur'an'ı yo-rumlarsa, hem delil hem de medlul bakımından hataya düşer. Malumdur ki, kim onların görüşlerine muhalefet ederse, onun ya akli bir şüphesi vardır ya da nakli, ki böylelikle onu dile getirmektedir. Nitekim bu hususu, ilgili yerinde genişçe açıklamışızdır. Burada amacımız, tefsirdeki ihtilafların sebeplerine dikkat çekmek ve bu sebeplerin içerisinde en büyüğünün, batıl bid'atler olduğuna işaret etmektir. Ki bu bid'atlerin mün-tesipleri, insanları Kur'an'm alamını tahrife çağırmışlar, Allah ve Rasulü'nün sözlerini, murad edilmeyen tarzlarda tefsir ve te'vile tabi tutmuşlardır. İnsan bunun farkına, şu temel öğeleri bilmekle varır: 1- Selefin, muhalefet edilen doğru görüşünü bilmek. 2- Selefin görüşünün olarınkine muhalif olduğunu bilmek. 3- Onların tefsir ve yorumlarının, sonradan çıkma birer bid'at olduğunu bilmek, 4- Nihayet insan, Allah Teala'mn, hakikati açıklamak üzere gösterdiği deliller yordamıyla, onların tefsirlerinin bozukluğunu ayrıntılarıyla tanır hale gelir. Tefsirde düşülen bu tür hatalara, hadislere şerh yazan mü-teahhirun (sonraki dönem) alimleri de düşmüşlerdir. [136]

Tefsirde Delil Cihetinden Düşülen Hatalar MedlüTde değil de delil'de hataya düşenlere gelince, birçok mutasavvıf, vaiz, fakîh ve benzeri kimselerin tefsirlerini buna örnek gösterebiliriz. Bunlar, Kur'an ayetlerini, aslında doğru olan birtakım manalarla tefsir ederler. Fakat, sözkonusu ayetlerin bu anlamlara delaletleri yoktur. Mesela, Ebu Abdirrahman es-Sülemi'nin[137] Hakaiku't-Tefsir'inde zikrettiği yorumların birçoğu böyledir! Bu kimselerin zikrettikleri teafsirler eğer aslında batıl manalarsa, o takdirde bunlar birinci kısma yani hem delil hem medlul'de hataya girer. Çünkü yöneldikleri mana bozuk ve yanlıştır. [138] V. BOLUM TEFSİRDE EN DOĞRU YOL Eğer, "tefsirde en doğru metod nedir?" denilirse, bunun cevabı şudur: Önce Kur'an'ı yine Kur'an'la tefsir etmektir. Çünkü, Kur'an'da mücmel (kapalı) olarak anlatılan bir husus, başka bir yerde müfesser (açıklamalı) olarak, bir yerde kısa olarak geçen bir husus, bir başka yerde geniş olarak geçer. Eğer bu mümkün olmazsa, Sünnet'le müracaat et. Çünkü Sünnet, Kur'an'ın şerh ve izahıdır. Hatta İmam Şafii demiştir ki: "Allah'ın Rasulü'nün verdiği her hüküm O'nun Kur'an'dan anladığıdır." Ve Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Biz sana Kitab'ı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğiyle hükmedesin diye, hak ile indirdik. Hainlerin savunucusu olma." (Nisa: 4/105) "Biz sana Zikr'i, insanlara ne indirildiğini açıklaya-sın diye indirdik, ta ki düşünsünler. (Nahl: 16/44) "Biz sana Kitabı, ancak üzerinde ihtilafa düştükleri hususlarda onlara açıklayasın diye, iman eden bir kavme hidayet ve rahmet olarak indirdik. (Nahl: 16/64) Bundan dolayıdır ki, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin! Bana Kur'an ve beraberinde bir o kadarı verildi.[139] Ki bu, sünnet'tir. Doğrusu, Sünnet de Kur'an'ın indiği gibi vahiy olarak inerdi. Şu kadar var ki, Kur'an gibi tilavet edilmezdi." İmam Şafii ve diğer imamlar bu konuda birçok deliller getirmişlerdir, burası yeri değildir.[140] Yani, Kur'an'ın tefsirini yine Kur'an'da ararsın; onda bu-lumazsan Sünnet'te ararsın. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderirken, aralarında şu konuşma geçmişti: "Ne ile hükmedeceksin?" "Allah'ın Kitabıyla." "Onda bulamazsan?" "Allah'ın Rasulü'nün sünnetiyle." "Onda da bulamazsan?" "İctihad ederim." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Muaz'in sırtını sıvazlayarak şöyle demiştir: "Allah'ın Rasulü'nün elçisini, Onun hoşnut olacağı şeye muvaffak kılan Allah'a hamd ederim." Bu hadis, iyi bir İsnadla Müsned ve Sünenlerde rivayet edilmiştir. [141] Sahabenin Sözleriyle Kur'an-ı Tefsir Etmek Şayet, bir ayetin tefsirini ne Kur'an'da, ne de Sünnet'te bu-lamazsan, o takdirde Ashabın sözlerine müracaat edersin. Çünkü onlar, bunu en iyi bilenlerdir. Zira Kur'an'ın inişine şa-hid olmuşlar, Kur'an'la ilgili olayların içinde yaşamışlardır. Üstelik.onlar -Bilhassa dört Halife ve Abdullah b. Mes'ud gibi alim ve ileri gelenlerikuvvetli bir anlayış ve sağlam bir bilgiye sahip idiler. İmam Ebu Cafer b. Cerir et-Taberi: Ebu Kureyb, Cabir b. Nuh, el-A'meş, Ebu'd-Duha ve Mesruk ta-rikıyla Abdullah Mes'ud'un, şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kitabından inen her ayetin, kim hakkında ve nerede indiğini muhakkak bilirim. Şayet Allah'ın Kitabını benden daha iyi bilen birinin olduğunu bilsem ve o kimseye binitlerle ulaşılacak olsa, vallahi kalkar giderim.

[142] A'meş. de Ebu Vaü'den, İbn Mes'ud'un şu sözünü nakleder: "Bizden birisi on ayet Öğrendiğinde, bunların manalarını öğrenip gereğiyle amel etmedikçe, başka ayetlere geçmezdi." Büyük bilgin, Rasulullah'ın (s,a.v.) amcasının oğlu, Rasulullah'ın (s.a.v.): "Allah'ım! O'nu dinde fakih kıl ve O'na te'vili öğret." şeklindeki duasının bereketiyle Kur'an'ın tercümanı olan Abdullah b. Abbas da, tefsirde ün yapmış sahabilerdendir.»[143] İbn Cerir, Muhammed b. Beşşar, Veki' Süfyan, A'meş ve Müslim tarikiyle, îbn Mesud'un şu sözünü nakleder: "İbn Abbas ne güzel Kur'an tercümanıdır. [144] İbn Cerir daha sonra bu rivayeti yine İbn Mes'ud'tan, Yahya b. Davud, İshak el-Ezrak, Süfyan, el-A'meş, Müslim b. Sahih Ebi'd-Duha ve Mesruk tarikıyla zikreder. Sonra Bündar, Ca'fer b. Avn ve el-A'meş tankıyla aynı rivayeti nakleder. [145] İbn Mes'ud'un, İbn Abbas hakkındaki bu sözü, kendisinden, sahih senedle nakledilmiştir.[146] İbn Mes'ud, sahih olan görüşe göre H. 33'te vefat etmiştir. İbn Abbas ise, O'nun vefatından sonra 36 sene yaşamıştır. Dolayısı ile, O'nun İbn Mes'ud'tan sonra kazanmış olduğu ilim az bir şey midir! El-A'meş, Ebu'l-Vairden şunu nakleder: "Ali (r.a.), Abdullah b. Abbas'ı hac mevsimi için emir olarak görevlendirmişti. İbn Abbas, hutbesinde, Bakara suresini -bir rivayete göre Nur suresini okumuş ve Öyle bir tefsir etmişti ki, şayet Bizanslılar, Türkler (Moğollar) ve Deylemliler dinleselerdi, mutlaka İslam'a girerlerdi!" [147] Tefsirde İsrailiyat Bu nedenledir ki, İsmail b. Abdirrahman es-Suddi el-Ke-bir, tefsirinde daha çok bu iki sahabiden rivayette bulunmuştur. Ancak O, yer yer, Kitap Ehli'nin Rasulullah (s.a.v.) tarafından izin verilen sözlerinden anlattıklarını onlardan (sa-habilerden) nakleder. Ki Ehl-i Kitabın bu kabil sözlerinin nakledilmesini Rasulullah (s.a.v.) şu sözleriyle mubah kılmıştır: "Benden, bir ayet olsun başkalarına ulaştırın. İsrailo-ğullarmdan da nakil yapmanızda bir sakınca yoktur, ama kim bana bile bile yalan isnad ederse, ateşteki yerini hazırlasın." Bu hadisi Buhari, Abdullah b. Amr'dan rivayet etmiştir.Iıs Bu sebeptendir ki, Abdullah b. Amr, Yermuk savaşında, Kitap ehli ile ilgili iki deve yükü kitap ele geçirmişti. O, söz-konusu hadisten, buna izin verildiği anlamına çıkararak, ele geçirdiği kitaplardan rivayetlerde bulunmuştur.[148] Fakat bu İsraili haberler, ancak istişhad için zikredilirler; yoksa itikatta delil olmazlar. Bu tür haberler üç kısımdır: 1- Elimizde doğru olduklarına dair İslami belgeler bulunan haberler. Bunlar, sahih haberler türündedir. 2- Yalan olduklarını, elimizdeki karşıt delillerle bildiklerimiz. 3- Hangi türden olduklarına dair bilgimiz bulunmayan İs-raili haberler. Bunlara ne inanırız, ne de yalanlarız! Yukarıda geçtiği üzere, böylesi rivayetleri nakletmek caizdir. Bu tür İsraili rivayetlerin çoğu, dini bir meseleyle ilgili bir faydası olmayan şeylerdir. Bu nedenlerdir ki, bu gibi haberler hakkında Kitap Ehli alimleri (de) ihtilaf etmişler, bu yüzden de müfessirler bu tür haberleri farklı şekillerde nakletmişlerdir. Nitekim Ashab-ı Kehf in isimleri, köpeklerinin rengi, sayılan, Musa'nın (a.s.) asasının hangi ağaçtan olduğu, Allah Teala'nın İbrahim (a.s.) için dirilttiği kuşların hangi kuşlar olduğu, İsra-iloğulları içerisinde öldürülen kimseye, dirilmesi için kesilen sığırın hangi uzvunun vurulduğu, Allah'ın sesinin Musa'ya (a.s.) hangi ağaçtan geldiği gibi, Cenab-ı Hakk'm Kur'an-ı Kerim'de açıklayıp kapalı bıraktığı ve açıklanmasında mükellefler için ne dini ne dünyevi hiçbir fayda bulunmayan hususlar, bu konuda birer örnektir. Ancak, bu konudaki ihtilafları onlardan aktarmak caizdir, tıpkı, Allah Teala'mn şu ayetinde olduğu gibi:

"(Ashab-ı Kehf hakkında) diyeceklerdir ki: Onlar üç kişi idiler; dördüncüleri köpekleriydi. (Yahut) beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi diyecekler. Gaybi taşlamak kabilinden böyle diyeceklerdir. (Yahut) diyeceklerdir ki: Onlar yedi kişiydiler; sekizincileri köpekleriydi. De ki: 'En iyi Rabbim bilir.' Çok az kimse hariç, onları kimse bilmez. Öyleyse onlarla açık ve gerçek bir tartışmadan başka bir şekilde tartışma. Onlarla ilgili hiçbirine fetva da sorma." (Kehf: 18/22) Bu ayet-i kerime, bu konudaki metodu ve böylesi durumlarda izlenmesi gereken yolu bildirmektedir. Çünkü Hak Teala, Ehl-i Kitaptan üç görüş nakletmekte ve bunların ilk ikisini çürütüp üçüncüsü hakkında bir şey söylememektedir. Böylece, üçüncü görüşün doğruluğuna delalet etmektedir. Çünkü, şayet bu üçüncü görüş de yanlış olsaydı, öncekileri reddettiği gibi, bunu da reddederdi. Sonra Allah Teala, As-hab-ı Kehf'in kaç kişi olduklarını bilmenin herhangi bir yararının olmadığına işaret ediyor. Bu nevi konularda: "Onların sayısını en iyi Allah bilir" denilmesini öğütlüyor. Çünkü Allah'ın bilgi sahibi kıldığı çok az kimse hariç bunu kimse bilmez. Bundan dolayı da buyurmuştur ki: "Onlarla bu konuda, açık ve gerçek olanın dışında tartışma yapma." Yani: "Faydası olmayan konularda kendini yorma ve bunu onlara da sorma. Çünkü onlar, bu konuda gaybı taşlamanın ötesinde bir bilgiye sahip değillerdir" buyurmuştur.[149] İhtilafları Naklederken İzlenmesi Gereken Yol: Böyle bir durumda en iyisi, bütün görüşleri aktarıp, doğru ve yanlış olanlarına dikkat çekmek ve bu ihtilaftan fayda ve semerenin ne olduğunu belirtmek, dolayısıyla, hiçbir faydası olmayan ihtilafların uzayıp gitmesini ve bunlarla oyalanılarak önemli meselelerin bir kenara itilmesini Önlemektir. Fakat, bir meseledeki ihtilafaların tamamını değil de, bir kısmını nakletmek yanlıştır. Çünkü doğru olan görüş, nekledilmeyenler için de olabilir. Uluorta bütün ihtilafları nakledip bırakıvermek ve doğruyu belirtmemek de hatalıdır. Eğer .sahih olmayanı bile bile doğruymuş gibi göstermişse, bilerek yalana yeltenmiştir. Bilmeyerek böyle yapmışsa, hata etmiştir. Hiç faydası olmayan bir konuda ihtilafları ortaya koyması veya sonuç itibariyle tek yada iki anlama gelebilecek bir meselede birçok farklı lafızları nakletmesi de yanlış bir şeydir. Çünkü bu, zaman öldürmek ve aslı-astarı olmayan bir şeyle varlık gösterip böbürlenmektir. Bir kimse, "kendisinin olmayan elbiseleri giyip gösteriş yapan sahtekar" gibidir.[150] Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır.[151] VI. BOLUM TABİUN SÖZLERİYLE KÜR'AN'I TEFSİR ETMEK Tefsir edilmek istenen ayetin açıklaması Kur'an'da, Sünnette ve Sahabenin sözlerinde bulunmadığında, imamlardan birçoğu, tabiilerin sözlerine başvurmuştur. Mesela Mücahid b. Cebr, tefsirde görüşüne başvurulan tabiilerdendir. O, tefsirde harikadır. Nitekim Muhammed b. îshak, Eban b. Salih tankıyla, şöyle dediğini rivayet etmiştir; "Her ayet üzerinde durdurarak ve soru sorarak, baştan sona bütün mushafı'ı üç kez îbn Abbas'a arzettim.[152] Tirmizi de Hüseyn b. Mehdi el-Basri, Abdürrezzak ve Ma'mer tarikiyla, Katade'nin şu sözünü nakleder: "Kur'an'dan herhangi bir ayet yoktur ki, onunla ilgili bir bilgim olmasın! [153] Yine Tirmizi, Îbn Ebi Ömer, Süfyan b. Uyeyne ve A'meş tankıyla, Mücahid'in şöyle dediğini rivayet eder: "Şayet İbn Mes'ud'un kıraatini (daha Önce) okumuş olsaydım, İbn Abbas'a Kur'an'la ilgili birçok şeyi sorma ihtiyacı duymazdım. [154] İbn Cerir et-Taberi: Ebu Küreyb, Talk b. Gınam ve Osman el-Mekki tankıyla İbn Ebi Müleyke'den şunu rivayet eder: "Mücahid'i, elinde levha (fiş)larla birlikte, İbn Abbas'a Kur'an tefsiri sorarken gördüm. İbn Abbas O'na 'yaz' diyordu. Nihayet böyle böyle tüm tefsiri O'na sordu.[155] Bundan dolayıdır ki, Süfyan es-Sevri şöyle derdi: "Tefsir sana Mücahid'ten geldi mi tamamdır! [156]

Yine Said b. Cübeyr, İbn Abbas'ın azadhsı İkrime, Ata b. Ebi Rebah, Hasan el-Basri, Mesruk b. el-Ecda', Said b. el-Müseyyib, Ebu'l-Aliye, Rebi bv Enes, Katade b. Müzahim ve benzeri Tabiun, Tebeu Tabiin ve onları takip edenler de böyledir. [157] Onların bir ayet hakkındaki sözlerine bakıldığında, ifadelerinde farklılıklar görülür. Bilmeyen kimse bunları muhtelif görüşler zannederek nakleder. Halbuki durum öyle değildir. Çünkü, onlardan kimi, bir meseleyi lazım'ı veya na-zir'i ile, kimi aynıyla ifade etmiştir. Aslında bunların hepsi birçok yerde aynı manayadır. Bu sebepten, akıllı kişi bu hususa dikkat etmelidir. Doğruya yalnız Allah ulaştım. Şu'be b. el-Haccac ve başkaları[158] "Tabiilerin görüşleri fünı' (fıkhı meseleler) da hüccet değilken, nasıl olur da tef-sir'de hüccet olur?" derken, "kendilerinden ayrı görüşte olan emsallerine karşı hüccet değildir" anlamını kasdet-mişlerdir. Ki doğrudur. Fakat bir meselede hepsinin dediği aynı noktada birleşiyorsa, o zaman bunun hüccet olduğunda şüphe yoktur. Şayet ihtilaf etmişlerse, içlerinden herhangi birinin görüşü, ne kendisini gibi tabiundan bir diğerine ne de onlardan sonra gelen herhangi bir kimseye karşı hüccet olmaz. Böyle bir durumda, Kur'an veya Sünnet'in lügatine (dil, üslup ve kullanılışına) veya Arap dilininin umumi yapısna veyahut Sahabilerin görüşlerine bakılır.[159] Re'y Tefsiri: Kur'an'ı salt re'y ile .tefsir etmek haramdır. Müemmil, Süfyan , Abdü'1-A'la, Said b. Cübeyr ve İb-ni Abbas tarikiyla, Peygamber'den rivayet edilmiştir: "Kim bilgisi olmadan Kur'an hakkında konuşursa, ateşteki yerini hazırlasın." Veki', Abdü'1-A'la es-Salebi, Said b. Cübeyr ve İbni Abbas tarikıyla, aynı hadis Peygamber'den rivayet edilmiştir. [160] Tirmizi: Abd b. Humeyd Habban b. Hilal, Süheyl Ebu Hazm el-Kutai, Ebu İmran el-Cüveni, Cündüb tankıyla, Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim Kur'an hakkında re'yi ile konuşursa, isabet etse de hata etmiştir." Tirmizi, hadis hakkında şunu söylemiştir: "Bu hadis garip'tir. Bazıhadisçiler, senedteki Süheyl b. Hazm'ı eleştirmişlerdir.[161] Aynı şekilde, Peygamber'in (s.a.v.) ashabından ve sonrakilerden bazı ilim, sahibi kimselerin, ilimsiz olarak Kur'an'ın tefsir edilmesine şiddetle karşı çıktıkları rivayet edilmiştir. Mücahid, Katade ve diğer bilginlerin Kur'an'ı tefsir etmiş olmalarına gelince, zannedilmesin ki onlar, bilgileri olmaksızın yanud kendi kafalannca Kur'an hakkında söz söylediler ve O'nu tefsir ettiler!" Onlar, kendi kafalarına göre ve bilgileri olmaksızın Kur'an hakkında herhangi bir şey söylememişlerdir.[162] şeklindeki rivayetler, bizim bu görüşümüze delalet etmektedir. Dolayısıyla, Kur'an hakkında keyfince konuşan kimse, bilgisi olmadığı bir hususta kendisini yükümlü kilmtş ve em-rolunmadiğı bir yola koyulmuştur. Bizatihi doğru olan manayı tuttursa bile hata etmiştir; çünkü konuya usul ve kuralına uyarak yaklaşmamıştır. Tıpkı, insanlar arasında, bilmediği halde hüküm (ve fetva) veren kimsenin cehennemlik olduğu gibi. Bu kimsenin verdiği hüküm isabetli olsa da böyledir. Allahu a'lem. Şahid getirmeden iffetli kimselere (zina) isnadında bulunanları (kazif yapanları), Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de "yalancılar" olarak isimlendirmiştir: "Şahitleri getirmediklerinde, (bilin ki) onlar Allah yanında yalancıların ta kendisidir. (Nur: 24/13) Kazif te (birine zina isnadında) bulunan kimse, yalancıdır, bunu, bizatihi zina etmiş olan bir kimse hakkında yapsa da böyledir; çünkü, ihbar etmesi kendisine helal olmayan bir şeyi ihbar etmiş ve bizzat bilgisi bulunmadığı bir meseleyle kendisini mükellef kılmıştır. Allah'u a'lem. Bundan dolayıdır ki, seleften bir cemaat, bilmedikleri ayetleri tefsir etmekten kaçınmışlardır. Nitekim Şu'be, Süleyman, Abdullah b. Mürre ve Ebu Ma'mer tarikıyla, Ebu-Bekr'in şöyle dediği rivayete dilmiştir: "Allah'ın Kitabı hakkında, bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yer beni üzerinde taşır ve hangi gök beni altında gölgelendirir.[163]

Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam: Muhammed b. Yezid, el-Av-vam b. Hüşeb, İbrahim et-Teymi tarikıyla şunu rivayet eder: 'TEbubekr'e: "ve fakiheten ve ebben" (Abese: 80/31) ayeti sorulmuştu. Dedi ki: "Allah'In Kitabı hakkında bilmediği bir şey söyleyecek olursam, hangi gök beni barındırır ve hangi yer beni ta-ışr!" Bu haber munkatı'dır. [164] Yine Ebu Ubeyd: Yezid, Humeyd, Enes tarikıyla şunu rivr: Hattab oğlu Ömer, minberde "Ve fakiheten ve ebben" ayetini okuyorak: "Şu fakihe'yi bildik (meyvedir), Peki "ebben" ne demektir?" demiş, sonra da kenisine dönerek: "Bu, mükellef olmadğımız bir şeye kendimizi zorlamak ve yükümlü tutmaktır Ey Ömer!" demiştir. [165] Abd b. Hümeyd de: Süleyman b. Harb, Hammad b. Zeyd, Sabit ve Enes tarikıyla şunu rivayet etmiştir: "Sırtında dört tane yaması olan gömleğiyle Hattab Oğlu Ömer'in yanında bulunuyorduk. "Ve fakiheten ve ebben' ayetini okudu ve: "Ebb ne demektir? diye söylendi, sonra da: "Bu gereksiz bir külfet yüklenmedir. Bilmemişsin ne çıkar?!" dedi.[166] Bütün bu rivayetlerde anlatılmak istenen, Allah kendilerinden razı olsun Ebubekr'le Ömer'in, ebb'in mahiyet ve künhününü Öğrenmek istemeleridir. Yoksa ebb'in yeryüzün-debiten bir ot olduğu, bilinen bir şeydir. Çünkü bu husus, şu ayetin zahirinden anlaşılmaktadır: "Orada biz taneler bitirdik. Üzümler, yoncalar, zeytinlik ve hurmalıklar, sık ve gür ağaçlı bahçeler, meyveler ve mera (ebb)lar bitirdik. [167] İbn Cerir: Ya'kub b. İbrahim, İbn Uleyye ve Eyyub tarikiyla İbn Ebi Müleyke'den şöyle rivayet etmiştir: "îbn Abbas'a bir ayet hakkında soru sordular. Bu Öyle bir soruydu ki, eğer sizden birine sorulsaydı cevap verirdiniz. Ama İbni Abbas, o ayet hakkında kouşmaktan kaçındı. [168] Bu haberin isnadı sahihtir. Ebu Ubeyd: İsmail b. İbrahim ve Eyyub tankıyla, İbn Ebi Müleyke'den şöyle rivayet etmiştir: "Bir adam, İbni Abbas'a Kur'an'da geçen ellibin dünya yılı miktaruıdaki ahiret günün sormuştu. (Fakat İbn Abbas aldırmadı.) Adam dedi ki: "Bana anlatsın diye sana sordum." Bunun üzerine İbni Abbas: "Bunlar, Allah'ın kitabında zikrettiği iki gündür.[169]Ne olduğunu ancak O bilir."dedi ve Allah'ın kitabı hakkında, bilmediği bir şeyi söylemeyi uygun görmedi. [170] İbn Cerir: Ya'kub b. İbrahim[171] İbn Uleyye, Mehdi b. Meymun, el-Velid b. Müslim tankıyla şunu rivayet eder: "Talk b. Habib, Cündüb b. Abdullah'a gelerek, Kur'an'dan bir ayet hakkında soru sordu. Cündüp O'na dedi ki: "Eğer müslümansan, bir daha böyle şeyleri bana sorma; seni menediyorum.[172] imam Malik, Yahya b. Said'ten, Said b. el-Müseyyib'e, Kur'an'da bir ayetin tefsiri sorulduğunda O'nun: "Biz Kur'an hakkında hiçbir şey demeyiz" dediğini rivayet eder. Leys, Yahya b. Said'ten, Said b. el-Müsey-yib'in, Kur'an'dan, ancak ma'lum olan şeyler hakkında konuştuğunu rivayet eder. [173] Şu'be'de, Amr b. Mürre'den şunu rivayete der: Bir adam, Said b. el-Müseyyib'e, Kur'an'dan bir ayet hakkında soru sormuştu. Said b. el-Müseyyib, adama şu cevabı verdi: "Bana Kur'an hakkında sorma! Git, Kur'an'la ilgili, bilmediği hiçbir şey olmadığını söyleyen kimseye sor." Bununla İkrime'yi kastediyordu. [174] İbni Şevzeb, Yezid b. Ebi Yezid'ten şunu rivayet etmişr tir; "Said b. el-Müseyyib'ten, helal ve haram konularını sorardık. O (bunları) insanların en iyi bileniydi. Kur'an'm bir ayetinin tefsirini sorduğumuzda ise, duymazdan gelir, susardı. [175] îbni Cerir: Ahmet b. Abde ed-Dabi, Hammad b. Zeyd tarikıyla, Ubeydullah b. Ömer'den şunu nakleder:

"Doğrusu ben, Medine Fukaha'sına yetişmiş biriyim. Onlar, Kur'an tefsiri hakkında konuşmayı, büyük (bir iş) telakki ederlerdi. Mesela Salim b. Abdillah, el-Kasim b. Muhammed, Said b. el-Müseyyib ve Nafi' bunlardandı.[176] Ebu Ubeyd: Abdullah b. Salih ve Leys tankıyla, Hişam b. Urve'nin şöyle dediğini rivayet eder." Babamın, Allah'ın kitabından herhangi bir ayeti te'vil (tefsir) ettiğini hiç duymadım. [177] Eyyub, İbn Avn ve Hişam ed-Düstüvai, Muhammed b. Sirin'in şöyle dediğni rivayet etmişlerdir." Abide es-Selmani'ye Kur'an'dan bir ayetin tefsirini sormuştum. Bana Şöyle dedi: "Kur'an ayetlerinin hangi hususlarda indiğini bilenler gittiler. Öyleyse Allah'tan kork ve doğrudan ayrılma! [178] Ebu Ubeyd: Muaz, İbn Avn, Ubeydullah b. Müslim b. Yesar tankıyla şunu rivayet eder: Ubeydullah b. Müslim'e babası demiş ki: "Allah Teala'dan nakil yapacağın (Kur'an'ı tefsir edeceğin) zaman dur ve önünü-sonunu düşün." Yine Ebu Ubeyd, Hüşeym ve Muğire tarikıyla, İbrahim'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bizim ashabımız (alimlerimiz), tefsir yapmaktan sakınır ve korkarlardı. [179] Şu'be: Abdullah b. Ebi's-Sefer'den, Şabi'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah'a yemin ederim ki, sormadığım hiçbir ayet kalmamıştır. Fakat bunlar, Allah Teala'dan rivayettir.[180] Ebu Ubeyd: Hüşeym, Ömer b. Ebi Zaide ve Şa'bi tankıyla, Mesruk'un şöyle dediğini nakleder: "Tefsir yapmaktan sakının. Çünkü tefsir, Allah'tan rivayet etmektir." İmdi, bütün bu sahih haberler ve seleften nakledilen bu tür rivayetlerin anlamı şudur: Onlar, bilmedikleri şeylerle Kur'an'ı tefsir etmekten kaçınmışlardır. Yoksa, dil yönünden olsun, şer'i açıdan olsun, bilerek (ve işin ehli olarak) tefsir yapan kimse için herhangi bir yasak sözkonusu değildir. [181] Nitekim onlardan ve başkalarından, tefsirle ilgili birtakım görüşler rivayet edilmiştir. Binaenaleyh, ortada herhangi bir çelişkili durum yoktur. Çünkü onlar, bildiklerini söylemişler, bilmediklerinde ise susmuşlardır. Bu, herkes için gerekli bir husustur. Çünkü, insanın, bilmediği şeylerde susması nasıl vacip ise, bildikleri sorulduğunda söylemesi de vaciptir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu derhal insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı." (Al-i İmran: 3/X87) Birtakım tariklerden rivayet edilen bir hadiste de Peygamber buyurmuştur ki: "Kim kendisine bir ilim sorulur da onu gizlerse, o kimseye kıyamet günü ateşten bir gem vurulur.[182] İbn Cerir et-Taberi: Muhammed b. Beşşar, Müemmel, Süfyan ve Ebu'z-Zinad tankıyla îbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Tefsir dört çeşittir: 1- Arabin kendi dili sayesinde anladığı tefsir, 2- Hiç kimsenin bilmemekte mazur olmadığı tefsir, 3- Alimlerin bildikleri tefsir, 4- Allah Tealadan başka kimsenin bilmediği tefsir. [183] Allah en iyisini bilendir.[184]

[1] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 3-5. [2] İbn Teymiyye, Şam hapishanesine 6 Şa'ban 726'da girmiş ve 20 Zîlka'de 728 yılında pazartesi gecesi hapishanede vefat etmiştir. [3] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 6-10. [4] Mecmuu Fetava Şeyhü'l-İslam, Riyad 1382- 14-17. cildler (Ab-durrahman b, Muhammed b. Kasim el-Asımı en-Necdi el-Hanbeli neşri).

[5] İbn Kayyim'in, "Esmaü Müellefati İbn Teymiyye" adlı risalesine bakınız. [6] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 11-12. [7] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 13-14. [8] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 15. [9] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 15-16. [10] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 16. [11] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 17. [12] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 18-19. [13] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 19-20. [14] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 20-21. [15] Bkz. el-îtkan II, 298-303; el-Burhan II, 175. [16] Muhammed Behce el-Biytar, Hayatü Şeyhi'1-İslam, s. 178. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 22-23. [17] Tirmizi ve Darimi'nin (Hiiscyn el-Ca'fi, Hamze ez-Zeyyat, ebu'l-Muhtar et-Tai, Ebu'l-Haris el-A'ver, Haris) tankıyla Ali'den rivayet ettikleri merfu hadisten, Kur'an'ın tanımı hakkında farklı tertipte yapılan bir alıntıdır. Tirmizi der ki: "Bu hadisi ancak bu vecihten biliyoruz; isnadı meçhuldür. Haris, eleştirilmiş bir ravidir. "Senedinden sarf-ı nazar edersek bu söz, güzel ve anlamı doğrudur. Bkz. Darimi II, 435; Tirmizi (Hırns bsk.) VIII, 112-113. [18] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 24-25. [19] Taberi Tefsiri'ne (1,80) ve Şeyh Ahmed Şakir'in bu hadisle ilgili oradaki açıklamasına bakınız ve Kurtubi (1-39) ile karşılaştırınız. İbn Teymiyye'nin bu hadisi delil getirişi, daha başka bir açıdandır. Bkz. "Mecmuatii'r-Rtjsaili'l-Kübrall, 31" Haberde adı geçen Ebu Abdirrahman es-Siilemi (Ebu Abdillah b. Habib el-Kufi el-Mukri') tabiilerin büyüklerinden güvenilir ve sağlam bir ravidir. Babası sahabidir. Bkz. îbn Hacer, Takribü'I-Tehzib, I, 408. [20] İmam Ahmed (Yezid b. Harun, Abdullah b. Ebibekr es-Sehmi, Hu-meyd) tankıyla Enes'ten rivayet etmiştir. Bu rivayetlerde: "Cedde fina: aramızda büyük bir değer ve itibara sahip olurdu" ve "Udde fina: Aramızda saygın bir yer işgal ederdi" sözleri yer almaktadır. İşte bu hadis, hakkında eleştiri ve uzun açıklamalar yapılmış olan bir kıssada geçen bir cümledir. Bkz. Sülasİyyatü Müsnedi'l-îmam Ahmed II, 276. [21] Bkz. El~Muvatta (M.R Abdülbaki'nin tahkıkli neşri) I, 205; Kurtubi I, 39-40. [22] TaberiHiunu, Mücahid'e varan senediyle, Ebu Küreyb'ten şöyle rivayet etmiştir. "Mushafı baştan sona üç kez îbn Abbas'tan okudum,.." Taberi I, 90. [23] Taberi, Süfyan es-Sevri'ye varan senediyle, aynı rivayeti Abdullah b. Yusuf eİ-Cebiri'den rivayet etmiştir. 1, 91 [24] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 26-28. [25] îbn Teymiyye'ye göre daha başka ihtilaf çeşitleri hakkında geniş bilgi için, O'nun "Îktizaü's-Sırati'l-Müstakim s. 34 vd." adlı eserine bakınız. [26] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29. [27] İbn Teymiyye'nin, Batıni Karmatilerle münakaşası ve Allah'ın isimleri hakkında: "Bu isimler Ö'nun zatı konusunda müterradif (birbirinin aynı), sıfatlan konusunda mütebayin (birbirinden farkli)dir" şeklindeki ince değirlendirmesi için Bkz. er-Risaletü't-Tedmuriyye s. 9 vd., 63, Bu kıymetli risalenin büyük bir kısmı Allah'ın isim ve sıfatlan hakkındadır. [28] Rasulullah'ın (s.a.v.) bu isimleri Buharı, Müslim ve İmam Ma-lik'in, Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im'den rivayet ettikleri şu hadiste geçmektedir: Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed'im, ben Ah-med'im, ben MaTıi'y'm: Allah küfrü benimle mahv ve imha edecek. Ben Haşİr'im: Benden sonra kıyamet kopacak ve insanlar benim izim ve ri-saletim üzere haşrolacaklar ve ben Akıb'im: Benden sonra peygamber gönderilmeyecek "Bkz. Muvatta, 1004; İbn Hacer, Fethu'1-Bari VI, 433; Nevevi, Müslim Şerhi XV, 104; Kastallani, el-Mavahibü'1-Ledünniyye, I, 181. [29] Daha önce geçti. Yine Bkz. Taberi 1,171-173'de Ahmet Şakir'in tahriri. [30] Benzeri Tirmizi, başka lafız ve farklı bir tertipte rivayet etmiştir. (Hims bsk. VIII, 71). İmam Ahmed Müsned'inde (IV, 182-183) Nevvas'tan iki tarikle rivayet etmiştir. Yine bkz. Taberi I, 176-177. [31] Ebu'I-AIiye ve başkalarından, sırat'ın tefsiri hakkında "O Ra-sulullah ve Ondan sonra Ebu Bekir ile Ömer'dir" diye rivayet edilmiştir. Bkz. Taberi I, 175. [32] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29-33. [33] Bkz, Bakara 270 vd. [34] İbn Teymiyye'nin tamm'la ilgili görüşleri için "er-Reddü Ale'l-Mantıkıyyin" adlı kıymetli kitabının baş tarafına (s. 7 vd.) ve bilhassa 19-21 ve 32-37 sayfalarına, yine "Nakzu'l-Mantik" adlı kitabının 183-200. sayfalarına bakınız. [35] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 33-35. [36] Tefsir kitaplarından anlaşılan odur ki, zıhar ayeti (Mücadele: 58/2), Evs b. Samit'in hanımı Havle (yahut Huveyle) b.

Sa'Iebe hakkında nazil olmuştur. Meşhur olan budur. Bkz. Taberi XXVIII, 2; Kurtubi XVII, 270; İbn Kesir IV, 320; Şevkani V, 177. Tefsir kitaplarında Sabk b. Kays, Hucurat suresinin 2-3. ayetleri hakkında sözkonusu edilmektedir. Buhari, Müslim ve diğerlerinin Enes'ten rivayetlerine göre: "Ey iman edenler, sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin..." ayeti inince, yüksek sesli bj" kimse olan Sabit b. Kays b. Şemmas: Peygamberin sesine karşı sesimi yükselten, ameli boşa giden ve cehennemlik olan benim!" diyerek, ı 'ahzur bir şekilde evine kapanmıştı. Rasulullah (s.a.v.) onu soruşturmuş ve bazı kimseler Sabit b. Kays'a giderek: "Allah'ın Rasulü seni soruyor, nen var" deyince, şu cevabı vermişti: "Peygamberin sesini bastırarak ve bağırarak konuşan benim. Amelim boşa gitmiştir. Ben cehennemliğim!" Durumu Rasulullah'a (s.a.v.) anlattıklarında: "Hayır, O cennettliktir." cevabını vermiştir. Nitekim Sabit b, Kays Yemame savaşında şehit düşmüştür. İbn Merdüye, İbn Mes'ud'tan şöyle rivayet etmiştir: "Sesinizi Peygamberin sesi Üzerine yükseltmeyin..." (Hucu-rat 2-3) Ayeti, Sabit b. Kays b. Şernmas hakkında nazil olmuştur. Yine İbn Merdüye Ebu Hureyre'den şöyle rivayet etmiştir: "Allah'ın Rasulü'nün huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onların kalplerini Allah, takva İmtihanından geçirmiştir. Mağfiret ve büyük ecir onlarındır." (Hucurat: 49/4) ayetinde sözü geçenler hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Sabit b. Kays b. Şemrnas onlardandır." Bkz. Şevkani Fethu'l-kadir V, 59. [37] Bkz. Nur 6-9; Taberi XVIII, 821; İbn Kesir Ul, 265. Her iki rivayet de Buhari'de vardır. Ayetlerin nüzul sebebi hakkındaki bu iki rivayetin tahlil ve tenkidine dair alimlerin görüşlerini İbn Hacer nakletmiştir. Öyle an-hşılıyor ki, ayet Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur ve Umeyr el-Ac-lani, Hilal'in durumundan habersiz olarak geldiğinde, Rasulullah (s.a.v.) kendisine hükmü bildirmiştir. Bkz. Fethu'1-Bari VIII, 362-364. [38] Kelale ayeti, Nisa suresinin 176. ayetidir. Taberi'nin tahric ettiği bazı rivayetlerde geçtiği üzere, Cabir b. Abdillah hakkında nazil olmuştur. Bkz. Taberi (Üstad Mahmud Şakir'in tahkikli neşri) IX, 431-433. Bulıari der ki "Kelale, kendi' ine babası veya oğlu tarafından mirasçı olunmayan kimsedir." Bkz. Feihu'I-Bari VIII, 215; Taberi VIII, 53-61. [39] Maide kî; Bkz. Taberi X, 392; İbn Kesir II, 67; Şevkani II, 46. [40] Enfal J 6; Ayetin tamamını bir önceki ayetle birlikte gözden geçirini;. Bedr savaşınoak; durumla ilgili nazil olmuştur. Bu iki ayetin işaret ettiği hükmün. Bedr ehline has olduğuna dair, bazı rivayetler vardır. Bkz. İbn Kesirli, 294; Şevkani II, 281. [41] Maide: 5/106-108, Müslümanlardan birinin, yolculuğu sırasında yaptığı vasiyetten bir kısmını inkar eden Temim ve Adi hakkında nazil olmuştur. Bu İkisi o vakit Ehl-i Kitap idiler. Bazı muh:ıddislerce, rivayette garabet vardır, tbn Kesir'e göre, hadislerin aslı sahih olup, selefçe meşhurdur. İbn Kesir II, 112. [42] Muhacirlerden bir zat, Kostantiniyye (İstanbul) surları önündeki savaşta, düşmana karşı saldırarak düşman saflarını yarmıştı. Orduda Ebu Eyyüp de bulunuyordu. Bunu gören Müslümanlar: "Adam kendini elleriyle tehlikeye attı" dediler. Ebu Eyyüb onlara şöylededi: "Bu ayeti biz (Ensar) daha iyi biliriz; çünkü bizim hakkımızda inmiştir. Şöyle ki, bizler Rasulullah'm (s.a.v.) yanından hiç ayrılmazdık. O'nunla savaşlara katıldık ve O'na yardım ettik. Derken, İslam yayıldı, üstün geldi. Bunun üzerine bizler, ensar olarak bir araya gelip şöyle bir hasbihalde bulunduk: "Allah Teala, O'nun Peygamberiyle birlikte olmamıza karşılık, bize ikramda bulundu ve Peygamberine yardım etti. Nihayet İslam yayıldı ve müslümanların sayılan çoğaldı. Biz Rasulullah'ı (s.a.v.) kendi ehlimize, çoluk, çocuğumuza ve mallarımıza tercih ettik. Artık ehl-ü iya-limizin ve mallarımızın başına dönsek de onlarla meşgul olsak." Bunun üzerine, bizim hakkımızda: "Allah yolunda infak edin ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara: 2/195) ayeti indi. Yani, tehlike: ehl-ü iyal ve mal İçinde eğleşip cihadı terketmektir." Ebu Davud, Tirmİzi, Nesai, İbn Ebi Hatim ve daha birçoklanrica rivayet edilmiştir. Bkz. Fethu'1-Bari VIII, 149 (İbn Cerir'den); îbn Kesir I, 328; Şevkani, Fethu'l-Kadir I, 170. [43] Muayyen bir sebep üzerine gelen umumi lafız hakkında cumhurun görüşü şudur: "İtibar, sebebin hususiliğine değil, lafzın umumi!iği-nedir." Burada İbn Teymiye'nin anlatmak istediği şudur: "Sebebin hususiliğine İtibar edilir" diyenler bunu, 'ayetin hükmü kimin hakkında indiy-se ona hastır, başkalarını ilgilendirmez' anlamında söylememişlerdir. Görüldüğü kadarıyla O bu sözüyle şuna işaret etmektedir: Ayetin hükmü hem onlara, hem cumhura göre, nüzule sebep teşkil etmeyen ferdlere de Şamildir. Şu ka^ar var ki, Cumhur: 'Ayetin bizat kendisi onlan da içine alır' derken, berikiler: Nüzule sebep teşkil etmeyen ferdler ayetin hükmüne kıyas veya başka bir nas ile girer' demektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Zerkani, Menahilü'l-Irfan S. 118 vd,; Suyuti, el-İtkan I, 50; Usulü'l-Fikh 168.) [44] Yani Zerkeşi'nin de dediği gibi bu, hükme, ayetten delil göstermek kabilinden olup, vuku bulan olayı nakletmek cinsinden değildir. Bkz. el-Burhanl, 32. [45] Burada müsned sözüyle kastolunan, sahabiye dayanan mevkuf haberin karşıtı olarak kullanılan merfu hadislerdir. Bundan dolayı bazıları buna, müsned-merfu demişlerdir. Yani, sahabenin bu tür sözlerinin bazıları Rasulullah'a (s.a.v.) varan merfu hadisler kabilinden, bazıları da salt sahabi sözü ve yorumu olarak kabul edilmiştir. Hakim en-Neysabu-ri demiştir ki: "Vahye ve Kur'an'm nüzulüne ş^hid olan sahabinin 'bu ayet şu hususta inmiştir' şeklindeki haberi, müsned hadistir." İbnus Salah ve bazıları da bu görüştedir. Öyle gözüküyor ki bu konuda hakikat, Hafız İbn Hacer'in işaret ettiği gibidir ki O'na göre: "Sahabinin, içtihada imkan olmayan ve arap dilinden nakledilmeyen konularda söyledikleri merfu, diğerleri mevkuftur." İbn Teymiyye'nin: "Halbuki, ardından bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifade eden sahabi sözü böyle olmayıp, bunlar bütün alimferce müsned olarak kabul edilmiştir" sözü de buna işaret etse gerektir. Çünkü,bu, hakkında görüş belirtme imkanı bulunmayan salt nakil cinsindendir. Bkz. el-İtkan I, 52; Lübabü'n-Nukul 3-4; el-Hakim, Ma'rifetü Ulümi'l-Hadis 20; Suyuti, Tedribu'r-Ravi 116; San'ani,Tavzihu'l-EfkarI, 280. [46] İbn Teymiyye, "müsned hadis mecmualarının çoğu bu ıstılah üzeredir" derken şu kastediyor: "Hadis mecmuaların çoğu, böyle bir rivayeti, İmam ahmed'in Müsned'inde ve Müslim'in Sahih'inde yaptıkları gibi merfu'ya dahil etmemişlerdir." Ancak îbn Teymiyye, sanki, ıstılahı manasıyla müsned hadis mecmuaları tarzında yazılmış olan eserlerde bu farkın açıkça görüldüğüne işaret ediyor gibidir. Mesela, bu tür haberleri, sa-habiden nakledilen müsned hadisler içine dahil etmeyen İmanı Ahmed'in Müsned'igibi. [47] Bu iki ihfcmalin vukuu hakkında -delilleriyle birlikte- geniş bilgi için bkz. Suyuti, el-İtkan 153-155 Lübabii'n-Nükul girişi, s.5.

[48] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 35-40. [49] Bu, selefin, tefsirdeki ihtilaflarının üçüncüsünü teşkil etmekle beraber, bazı itibarlarla İbn Teymiyye bunu ikinci gruba dahil etmiştir. [50] İbn Kuteybe'nin de dediği gibi kasvera sözü, kahr manasına gelen kasr'dan gelse gerektir ki, arslan, yırtıcı ve vahşi hayvanları kahr ve ram eder. Bazılarına göre bu, nebi (ok, asalet ve şeref sahibi kişi) anlamına da gelir. Bkz. Taberi XXIX, 168; İbn Kuteybe, Garibu'l-Kur'an (Üs-tad Ahmed Sakr'm tahkikli neşri), s. 498. [51] Bkz. Taberi XXX, 78; İbn Kuteybe, Garibu'l-Kur'an (Ahmed Sakr'm dipnotu), 517. [52] Muvataa: Aynı şey üzerinde birleşmek, ittifak etmek demektir. Yani lafzın aslında tek şeye delalet etmesi, müşterek veya başka bir durumda olmamasıdır. Bkz. İbn Manzur, Lisanu'1-Arap I, 200. [53] Necm: 53/9 Bazı müfessirler. "Sümme dena fe tedella" ayeti hakkında: "Sonra Cebrail Muhammed'e yaklaştı" demişlerdir. Taberi der ki: "Ayette takdim-te'hir vardır; dolayısıyla, 'tedella'nın 'sarktı' anlamı önce vuku bulmuş olup, 'sümme tedella fe dena: sonra sarktı ve yaklaştı' demektir. Dünuv (yaklaşma) tedelli (sarkma) ye, tedelli de dünuvv'e delalet ettiği için böyle bir takdim-tehir güzel düşmüştür. Tıpkı: "Zara-ni fulanun fe ahsene: falanca beni ziyaret etti ve (bana) ihsanda bulundu' cümlesinin, 'ahsene ileyye fe zarani: Bana ihsanda bulundu ve beni ziyaret etti' şeklinde kullanılması gibi. Diğer müfessirler ise ayete: "Sonra Rab Teala Muhammed'e yaklaştı" anlamını vermişlerdir. Taberi, birinci manayı tercih etmiştir. Bkz. XXVII, 44. [54] Fecr suresinin ilk ayetlerine bakınız. Bazıları: "fecr gündüz demektir, bazıları da: "Bununla sabah namazı kastedilmiştir" demişlerdir. Sonraki iki ayeiin lefsiri için bkz. Taberi, XXX, 168 vd. [55] İmam Şafii, Ebubekr el-BakıIlani, Mutezile'den bazıları ve Safi-ilerin cumhuruna göre, müşterek: Bütün manaların cem'i mümkünse ve bel? li bir mananın murad edildiğine dair de bir karine yoksa, bütün manalarına birden hamledilir. Hanefiler, Kaderiyye ve bazı Şafiiler ise derler ki; Müşterek, tek kullanılışta bütün manalarına hamledilmez." Bkz. İmam Zen-cani, Tahricu'1-Füru' ale'l-Usul (Muhammed Edİb Salihin tahkikli neşri) S. 165 vd. Şeyh Ali Hasbullah, usulü't-Teşriilİslami, s. 218-220. [56] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 40-42. [57] Selefin ihtilaflarının dördüncü kısmı. [58] Tur: 52/ 9. İbn Teymiyye'nin verdiği bu mana, bazılarına göredir. Kamus şöyle der: "Mevr, çalkalanmak ve titremektir." II, 136, Bkz. Taberi XXXII, 20. [59] İsra: 16/4'ün tefsiri ve Taberi'nin tercihi için bkz. XV, 21. [60] ibn Hişam der ki: "Arap, bir lafza başka bir anlam ve hükmü verir ve buna tazmin der. Bunun faydası, iki lafzın ifade edeceği manayı, tek bir lafızla ifaHe etmektir. Bu, Basralı dilcilerin görüşüdür. Kufelile-re göre ise, kelimeler birbirlerinin yerini (utarlar. İbn Hişam, tazmine birçok misaller ve Kur'an'dan şahitler getirmiştir. Bkz. el-Mugnî 0,685; îbn KuteybeTe'vİlu MüşkiJİ'I-Kur'an s. 426 vd. [61] Tirmizi, Nesai, Ahmed, ibn Hibban ve Hakim'in, Hasan b. Ali'den rivayet ettikleri hadistir. Buharı der ki: "Tabiim döneminin abid-lerinden Hassan b. Ebu Sinan el-Basri şöyle demiştir. Vera (takva) dan daha kolay birşey yoktur. Seni şüpheye düşüren- içini tırmalayan şeyi bırak, şüphe vermeyene yönel. "Buhari bunu reP (Rasulullah'a (s.a.v.) is-nad) etmemiştir. İbn Hacer rayb kelimesini "şek ve tereddüd" olarak açıklamıştır. Bkz. Fethu'1-Bari IV, 234. [62] İmam Malik ve Nesai bu hadisi, "Babu ma yeczü li'l-muhrimi ekluhu mineVSayd' babında, Zeyd b. Ka'b es-Selemi elBehzi'den rivayet etmiştir. Hakıf: Başını iki ayağı üzerine koymuş duran" anlamındadır. Ebu Ubeyd der ki: "Yani, kıvrılıp yatmış uyuyan" demektir... Ona ilişmek ve ürkütmek yasaklanmaktadır. Zira ihramlımn av hayvanlarım kovalaması ve ürkütmesi caiz değildir." Bkz. Nesai.V, 183; Muvat-ta I, 351; Muvatta Zürkani Şerhi, II, 78. [63] Ebubekr ve O'nun fikrini kabul eden İbn Abbas, İbn Zübeyr, ibn Ömer, Huzeyfe b. Yeman, Ebu Said el-Hudri, Aişe gibi sahabeye göre, Ölenin kardeşleri, ölenin dedesiyle beraber bulundukları zaman varis olamazlar. Tıpkı, babasıyla beraber bulunduklarında varis olamadıkları gibi. Çünkü onları Ölü'ye ulaştıran vasıta dede'dir. Ebu Hanife de bu görüştedir. Sahabeden Ali (r.a.), îbn Mes'ud, Zeyd b. Sabit ve diğerlerine göre ise, bu durumda kardeşler varis olurlar; İmam Malik ve Şafii de bu görüştedir. Müşerreke yahut müştereke meselesine gelince, feraiz ilminin meşhur meselelerindendir (ki, Ölenin ana baba bir kardeşlerinin, ana-bir kardeşleriyle beraber bulundukları zamanki durumudur.) Ömer (r.a.), bir defasında onları mirastan mahrum etmiş, bir defasında da, ana-bir kardeşlerle beraber üçtebire ortak etmiştir. (Bu iki konu için bkz. Şerhu's-Siraciye 144; Prof. Dr. Mustafa Sibai, el-Ahvalü'ş-Şahsiy-ye, Üniversite bsk. 1959, II, 67, 71, 203.) [64] Bkz. Nisa 11, 12,176 [65] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 42-47. [66] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 48. [67] ibnTeymiyye'nin "herhangi bir faydası olmayan ve sahih olduğuna dair delil de bulunmayan" dediği bu lür çeşitli rivayetler, tefsir kitaplarının birçok sayfasını karalamıştır. Ubey b. Ka'b'm rivayet ettiği bu hadis Buhari'de vardır. Bkz. Fethu'1-Bari 1,137. [68] Bu üç sima, İsrailiyat'ın temel direkleridir. Ka'bu'l-Ahbar diye bilinen Ebu İshak Ka'b b. Mati' el-Himyeri, Yemen asıllı bir Yahudi iken, Ömer (r.a.) döneminde İslam'a girerek Şam'a yerleşmiş ve H. 32 senesinde Humuş'ta ölmüştür. Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai O'ndan rivayet etmişlerdir. Vehb b. Münebbİh, tabiun alimlerinden Ebu Abdil-lah elYemani'dir. O'nun, kardeşi Hemmam'dan rivayet ettiği hadisleri, Buhari ve Müslim tahric etmişlerdir. Güvenilir, dürüst ve (fakat) İs-raili kaynaklardan çokça rivayet eden biridir. Muhammed b. İshak b. Ye-sar ise, Medineli azadlılardan Ebubekr el-Mahremi'dİr. Bazılarına göre güvenilir, bazılarına göre ise değildir. İbn Teymiyye bu ünlülerden söz ederken, onların güvenilirlikleri veya rivayetlerinin reddedileceği hususuna temas etmemiş, ancak onların naklettikleri İsraili haberlerde

-hadiste emredildiği gibi- tevakkuf etmemiz zaruretine işaret etmekle yetinmiştir. Alimlerimizin belirttikleri ve ileriki sayfalarda bizzat Şeyhülislam'in da açıklayacağı gibi bu tavakuf; bizim şeriatımızca herhangi bir açıklama yapılmayan ve batıl olduğuna dair de bir delil bulunmayan İsraili rivayetlerdedir. Sözkonusu tevkkufta, onlann rivayetlerinin doğruluğunu eleştirmek değil, fakat, bazı şartlan taşımamaları halinde bunların muhtevalarını tenkid vardır. Halbuki bazı araştırmacılar, öyle gözüküyor ki, îbn Teymiyye'nin bu sözü üzerine, vmıiı$ bazı hükümler kurmuşlardır. Bkz. Tehzibü't-Tehzib VIII, 438; Mı.:mü'l-İ'tidal IV, 352; III, 468, Tefsiru'l-MenarI,9,Zehebi, et-Tefsı: vç'i-Müfessirunl, 191. [69] İmam Ahmed ve Ebu Davud, Ebu Nemle el-Ensari'den Rasulul-lah'ın (s.a.v.) şu hadisini rivayet ederler: "Kitap Ehli'nin size anlattık' lanın tasdik etmeyin, tekzip de etmeyin! Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik deyin o kadar. Böylece, onların size anlattıkları hak ise yalanlamamış, batıl ise doğrulamamış olursunuz." Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadiste ise Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ('EhI-i Kitabı ne tasdik eden, ne tekzip. Biz Allah'a ve bize indirilene inandık deyin." Abdullah b. Mes'ud demiştir ki: "Kitap Ehline birşey sormayın. Çünkü onlar, kendilerini saptırdılar; sizi hiçbir zaman dağruya ulaştırmazlar. Yoksa size ya doğruyu söylerler, onlan yalanlarsınız; ya da batılı söylerler, onları doğrularsınız." Bunu Hafız el-Heysemi tahric etmiş ve şöyle demiştir: "Bunu Taberani el-Mu'ce-mi'1Kebiri'nde rivayet etmiş olup ravileri güvenilir kimselerdir." Bkz. MüsnedlV, 136; es-Sünen III-433; Fethu'1-Bari V, 323, VIII, 138,442; VI, 388; Mecmeu'z-Zevaid I, 192. [70] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 48-51. [71] Rasulullah'ın (s.a.v.) savaşları. [72] Destanlar, Kahramanlık olayları, fitne ve kargaşalar. [73] Birçoklannca nakledilen bu rivayetteki asi kelimesi, bazılarınca, Şeyhü'l-İslam'ın ilk naklettiği rivayette geçen isnad anlamında anh-şılırken, bazılarınca, îmanı Ahmed'in bu sözü bizzat tefsir, melahim ve megazi kitaplarına yönelik telakki edilmiştir. Hatib el-Bağdadi şöyle der: "İmam Ahmed'in sözü, bizzat bu üç konuda yazılmış kitapları hedef almaktadır ki, nakledinlerinin adelet sahibi olmamaları ve kıssacılar tarafından birçok ilavelerin yapılmış bulunması sebebi ile, bu kitaplara iti-mad edilemez. Nitekim İmam Ahmed, Kelbi'nin tefsiri hakkında: 'başından sonuna kadar yalandır, bakmak haramdır' demiştir. Suyuti'nin dediğine göre, İmam Ahmed'in ashabından muhakkik alimler demişlerdir ki: "O, bunların çoğunun muttasıl sahih senedlerinin olmadığını kasdet-miştir." Çağımızda bazı araştırmacılar, İmam Ahmed'in bu sözünü yanlış anlamaktadır. Bkz. el-İtkan II, 304; Fütteni, Tezkiratü'l-Mevzuat 82; İbnü'd-Deyyiba', Temyİzü't-Tayyib mine'lHabis 198; Ahmed Emin, Du-iia'I-İslam II, 141. [74] Ebu Abdillah Urve b. Zübeyr b. Avvm el-esedi. Annesi Es-ma'dır. Rasulullah'm (s.a.v.) hayatı hakkında ilk eser yazanlardandır. Muhtemelen, ilk siyer yazan O'dur. Hilyetii'l-Evliya II, 176, Vefeyatii'l-A'yanl, 316. [75] Ebu Amir b. Şurahbil eş-Şa'bi el-Himyeri (Ö. 103). Kuvvetli ha-fızasıyla ün yapmış bir ravidir. Tabiun'dandır. Bkz. İbn Hacer, Tehzibü't-TehzibV,56. [76] Ebubekr Muhammed b. Müslim b. Abdillah b. Şihab ez-Zühri (Ö. 124). Tabiilerin büyüklerinden olup, ilk hadis tedvin edenlerdendir. Ve-feyatü'l-A'yan I, 451, Tehzibü't-Tehzib IX, 455. [77] Musa b. Ukbe, Zübeyr ailesinin azadlılanndandır. el-Megazi adlı bir kitabı vardır. İmam Ahmed: "İbn Ukbe'nin meğazi'sine iyi sahip olun. Çünkü O govenilir'dir" demiştir. Bkz. Tehzibü't-Tehzib X, 360. [78] Ebubekr eİ-Mahremi Muhammed b. İshak b. Yesar (Ö. 150). Me-dinelilerin azadlılarmdan olup, en eski tarihçi ve siyer yazarlarındandır. Şii ve kaderi fikirlere sahip olmakla itham edilmiştir. Sahih olan görüşe göre güvenilir bir ravidir. Bkz. Takribü't-Tehzib II, 144; Mizanü'1-İ'ti-dal II, 468. [79] Hicri 194'te vefat etmiştir. îyi bir hadis rivayet edicisidir. A'meş ve Hişam b. Urve'den rivayet etmiştir. Kendisinden, oğlu Said ve İmam Ahmed rivayet etmişlerdir. Yahya b. Main ve daha başkalarınca güvenilir kabul edilmiştir. Bkz. Mizanü'l-İ'tidal, IV, 380; Takribü't-Tehzib II, 348. [80] Ebü'l-Abbas ed-Dimeşki (Ö. 195). Ümeyye oğullarının azadh-lanndandır. es-Sünen ve el-Meğazi'si, tarih ve hadise dair yazmış olduğu birçok eserleri arasındadır, imam Ahmed: "Şamlılar içerisinde O 'nun kadar akılh.birişi görmedim" demiştir. Bunun gibi, birçok alim kendisini övmüştür. Bkz. Tehzibü't-Tehzib XI, 151; Mizanü'l-İ'tidal, IV, 347. [81] Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. Vakid el-Eslami (Ö. 207). Geniş ilmine rağmen rivayetine itibar edilmeyen biri olduğu söylenmiştir. Megazi, siyer ve fetihler konusunu, hadis ve fıkıhta alimlerin çeşitli görüşlerini bilen bir alimdi. Bkz. el-Fihrist 144; Takribü't-Tehzib II, 194. [82] Ebu tshak İbrahim b. Muhammed el-Haris el-Fizari (Ö. 188). Ev-zai'nin ashabından ve çağdaşlarındandır. Hudud boylarındaki mücahid-leri eğiten ve onlara Sünneti Öğreten bir alimdir. Kitabü's-Siyer fi'l-Ah-bar ve'I-Ahdas, O'hun eserlerindendir. Bkz. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist 135; Tehzibü't-Tehzibl, 153. [83] Ebu Amr Abdurrahman b. Amr b. Yahmud el-Evzai (Ö. 157). Şamlıların imamıdır. Zühri ve Ata'dan dinlemiş, Sevri kendisinden rivayet etmiş, Abdullah b. Mübarek ve birçokları kendisinden ilim almışlardır. Hayatı ve menkıbeleri için bkz. Mehasinu'l-Mesai fi M5nakıbİ'î-Ev-zai, Emir Şekib Arslan neşri 25 vd. Rahmetli Emir Şekib Arslan'ın ya-zannı tesbit edemediği bu eserin yazan, Ahmed b. Muhammed b. Ahmed Zeyd el-Hanbeli ed-Dımeşki (Ö. 87O)tir. [84] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 51-53. [85] İbn Abbas (68), Mücahid b. Cebr el-Mekki (104), Ata b. Ebi Ra-bah el-Mekki el-Kureş; (114), Mekkelilerin azadhlanndandır; Ebu Ab-dillah İkrime el-Berbei cl-Medeni (104), Ebu Abdirrahman Tavus b. Key-san el-Yemani el-Him; eri (Î06), Ebu'ş-Şa'sa Cabir b. Zeyd el-Ezdi el-Cufi (93), Ebu Muhamited Said b. Cüteyr (49 yaşında Haccac tarafından 95 h. de ölüme mahkum edilmiştir.) [86] Ebu Abdirrahman Abdullah b. Mes'ud el-Hüzeli, ilk müslü-manlardandır. Rasulullah'tan (s.a.v.) hiç ayrılmamıştır. Kendisiyle birlikte olan en meşhur tabiiler şunlardır Alkame b. Kays (61), Mesruk b. Abdirrahman (63)-el-Esved b. Yezid en-Nehai (64), Hicri 32 senesinde vefat etmiştir. [87] Tefsirde Medine ekolünün direği, Übey b. Ka'b el-Ensari el-Haz-reci 'dir. Ömer'in (r.a.) hilafeti zamanında vefat

etmiştir. Medine tefsir ekolünün en ünlü tabiileri, Ömer'in (r.a.) azadlısı Ebu Abdillah Zeyd b. Eşlem el-Adevi (136) ile Ebu'l-Aliye Muhammed b. Ka'b el-Kurazi'dir. Zeyd b. Eşlem, Übey b. Ka'b'm Ebu'l-Aliye'den daha meşhur talebesi olsa gerektir. Zeyd b. Eslem'in, bazılarınca zayıf kabul edilen oğlu Abdurrahman'in vefatı H. 182'dir. Güvenilir bir ravi olan Abdullah b. Vehbel-Kureşi, Kureyş'in azadhsı olup 197'de vefat etmiştir. Hicret yurdunun imamı olan İmam Malik b. jnes ise, 179'da vefat etmiştir. [88] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 53-54. [89] Mürsel hadisin meşhur tarifi şudur: Tabiunun, başkasından işittiği halde, RasuluHah'a (s.a.v.) izafe ederek naklettiği hadistir. Başka bir deyişle, senedinden sahem nin düştüğü hadistir. Mesela, Nafi'in: "Rasu-lullah (s a.v.) buyurdu ki..." şeklinde rivayet ettiği hadisler böyledir. Mürsel hadisin hüccet kabul edilip edilmeyeceği konusunda, alimlerin çeşitli görüşleri vardır, ökz. San'ani, Tavzihu'l-Efkar I, 283; Kasimi, Ka-vaidü't-Tahriıs, 133-136. [90] İbn İshak'a göre, Utbe b. Rabia b. Abdişems'i öldüren, Ubeyde b. Haris el-Muttalib'dir. ibn Hişam ise, Utbe'yi. Ubeyde, Hamza ve Ali'nin birlikte öldürdüklerini söyler. İbn İshak, Şeybe b. Rabia'yı Ham-zab. Abdil Muttalib'in, Velid b. Utbe b. Rabia'yı Ali b. Ebi Talib'in öldürdüğünü yazar. Bkz. İbn Hişam, es-Sira II, 357 (M. Abdülharaİd'in tah-kikli neşri). [91] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 54-56. [92] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 56. [93] Ebu Salih es-Semman ez-Zeyyat el-Medeni Zekvan b. Abdillah (203/207), sağlam ve güvenilir bir ravi olup, Iraklılar kendisinden rivayet etmişlerdir. Ebu Hazim Abdurrahman b. HümÜz el-A'rec (117), geniş ilmi olan güvenilir bir alimdir. Süleyman b. Yesar el-Hilali el-Mede-ni (107), bol hadis bilgisine sahip, fakih, fazıl ve sika'dır. [94] Muhammed b. Şirin el-Ensari el-Basri Ebu Bekr b. Ebi Umre (110), sağlam, güvenilir, abid, kıymeti büyük, mana ile hadis rivayetini kabul etmeyen bir tabiidir. Kasim b. Muhammed b. Ebibekr es-Sıddık et-Teymi (106), hakkında Eyyub'un: "Ondan daha üstününü görmedim" dediği, Medine fukarasından güvenilir bir alimdir. Ebu Muhammed Said b. el-Müseyyib el-Mahzumi el-Kureşi (94), ta-biiler'in ulusu, büyük fukahadan, hüccet kabul edilen alimlerdendir. Rivayet ettiği mürseller'in, en sahih mürseller olduğunda alimler ittifak etmişlerdir. Ubeyde b. Amr esSelmani (72), Allah Rasulü'nün vefatından iki sene önce Yemen'de müslüman olmuş. Fakat O'nu görememiştir. Fakih, muhaddis ve kaza (yargı) da çok mahirdi. Alkame b. Kaysb. Abdillah en-Nehai el-Kufi (62), sika ve hüccet bir fakih ve abid'tir. Yezid b. Kays el-Esved en-Nehai (75), çağında Kufe'nin alimi olup, hüccet ve hafızdır. [95] Urve, Şa'bi ve Zühri için 84, 85,86, dipnotlara bakınız. Ebu'1-Hat-tab Katade b. Diame es-Sedusi el-Basri (118), müfessir, muhaddis ve dilcidir. Anadan doğma görmez'di. İmam Ahmed demiştir ki: "Basra'nın en büyük hadis hafızı Katade'dir." Ebu Abdillah Süfyan b. Said b. Mesruk es-Sev-ri (163), hadiste mü'minlerin imamı, ilim ve takvada zamanının ulusu idî. [96] İmam Zühri, hadisteki yeri, kuvvetli hafızası ve geniş bilgisi hakkında derin ve geniş bir araştırma için bkz. Pro. Dr. Mustafa Sibai, es-Sün-nelü ve Mekanetüha fi'î-Teşrii' İslami, 386 vd. [97] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 56-58. [98] Buhari, Cabir b. Abdillah'tan şunu rivayet eder. "Yolculuk yapmakta olduğum deve çok yorgun ve ağırcanlı idi. Derken yanıma Allah'ın Rasulii gelerek devem için dua etti ve çok iyi yürümeğe başladı. Rasulul-lah (s.a.v.): "Bunu bana bir ukiyye altına sat" buyurdu. Ben: 'Olmaz' dedim. O tekrar etti; ben de,üzerindeki yükü Medine'ye evime kadar götürme şartıyla sattım. Parasını ödedi ve ben ayrıldım. Giderken arkamdan deveyi yollayarak: 'Deveni de al; o da senin olsun' buyurdu. Bu hadis, Buhari ve diğer kaynaklarda çeşitli birçok tariklerle rivayet edilmiştir. Ayrıntılara dair bazı farklılıkları ve yukarıda Şeyhülislam'in da işaret ettiği fiat farklılığını Buhari, sözkonusu rivayetin sonunda açıklamıştır. (Bkz. Kitabü'ş-Şürut). İbn Hacer hadisle ilgili birçok değerli görüş ve nakiller serdetmiştir. İbn Hacer, fiatm miktarı konusunda Buhari'nin de tercih ettiği, ekseriyetin rivayeti olan bir ukıyye'yi tercih etmiştir. el-İs-maili der ki: "Ravİlerin, semen'in miktarındaki ihtilaflarının, hadise bir zararı yoktur. Çünkü hadisin ele aldığı ana mesele, Rasulullah'ın (s.a.v.) cömertliği, tevazuu, ashabınaşefkati, duasının bereketi vb. konulardır. Ra-vüerden bazılarının, semenin miktarı konusundaki vehim (yamlma)lerin-den, hadisin aslının zayıf sayılması lazım gelemez!" Sözkonusu rivayetlerle ilgili olarak Kadi Iyad'ın tahkiki de şudur ki: "Fidda (gümüş) ifadesi, akdin vukuunda esas alınan para birimini bildirir; yahutta aksidir." Bkz. Fethu'1-Bari I, 346; İbn Hişam, es-Sira III, 217. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 58. [99] İmam Gazzali şöyle der: "Ümmetin hata üzerinde birleşmeyece-ğini ifade eden, birbirini destekler tarzdaki bu rivayetler, çeşitli lafızlarla Rasulullah'tan (s.a.v.) gelmiştir. Ömer (r.a.), İbn Mes'ud, Ebu Said el-Hud-ri, Enes, İbn Ömer, Ebu Hureyre, Huzeyfe b. Yeman ve daha nice güvenilir ve muteber sahabilerin dilinden, Rasulullah'ın (s.a.v.) şu sözlerine benzer hadisler meşhur olmuştur. "Ümmetim delalet üzere birleşmez." "Allah ümmetimi delalet üzerinde birleştirmez" "Allah Teala'dan ümmetimi delalet üzere birleştirmemesini istedim; bana bunu lütfetti*' gibi... El Mustasfa I, III. Muhakkik Ahmed Şakir Merhum der ki: "Muhakkik hadis alimleri ve onlara basiretle tabi olan alimlere göre, şüphe götürmez bir hakikattir ki, Buhari ve Müslim'deki bütün hadisler sahihtir. Bu hadislerden hiçbirinde zayıflık ve çürüklük yoktur. Darakutni ve diğer bazı hadis hafızlarının eliştirdikleri bir kısım hadislere gelince, onlar bu hadislerin Buhari ve Müslim'in kitaplarında benimsedikleri en yüksek sıhhat derecesine ulaşmadığını ifade etmek istemişlerdir." (İbn Kesir'in ihtisara ulumi'l-Hadis adlı kitabına düştüğü dipnottan; s. 22.) [100] Tevatür derecesine ulaşmayan bir habere- mesela beş veya altı-kişi tarafından rivayet edilse dahi- haber-i vahid (tek kişinin haberi) denilir. Buna göre Rasulullah'tan (s.a.v.) rivayet edilen hadislerin çoğu haber-i vahid'tir. HaberİVahid'in ameli vacip kıldığında ve Allah Te-ala'nın bizi, haber-i vahidin kesin ilim ifade edip etmediğinde ihtilaf etmişlerdir. Hanefi ve Şafii mezhebiyle Malikilerin cumhuru, Mutezile ve Haricilerin tamamı, haber-i vahidin kesin ilim ifade etmeyeceği görüşündedirler. Selef, hadis ehli, Hanbelilerin cumhuru, Zahiriler ve İmam Malik'e göre ise, haber-i vahid

kesinlik ifade eder ve kafi bilgi ortaya kor. İmam ibn Hazım der ki: "Adil bir kişinin yine kendisi gibi adil kişiler vasıtasıyla Rasulullah'tan (s.a.v.) rivayet ettiği haber, hem ilim hem haber gerektirir." konuyla ilgili birçok delilleri olan Zahiriler demektedirler ki: "Allah Teala, bilmediğimiz bir şeyi kendi zatına nisbet etmemizi bize yasaklamış ve tek kişinin haberiyle (Rasulullah'ın tebliğiyle) bizi mükellef kılmıştır. Bu durum, tek kişinin haberinin zan değil ilim ifade ettiğine delildir?" Hafız îbn Kesir, Buharı ve Müslim'deki hadislerin doğruluk ve kesinliği konusunda bir kısım alimlerin görüşlerine de temas ederek bilgi verirken, bizzat kendisinin de ifade ettiği gibi-Üstadı İbn Tey-miyye'nin burada söylediklerini içerik olarak nakletmiştir. Böylece ibn Kesir, öyle gözüküyor ki, "Haber-i Vahidin ilim ifade etmesi, kendisiyle amel ediliyor olması yanında, ümmet tarafından tasdik edilerek benimsenmiş olmasına da bağlıdır" görüşündedir. O'na göre, Buharı ve Müslim'deki bütün hadisler, hem ilim, hem amel ifade eder. Fakat İbn Tey-miyye'nin ibaresi, göründüğü kadarıyla, İmam îbn Hazm'ın görüşüne işaret etmektedir. Şeyh Ahmed Şakir şöyle der: "Sahih delillerin tercih ettiği gerçek, ibmHazm ve O'nun gibi düşünenlerin şu görüşüdür: Sahih hadis, ister Buhari ve Müslim'de olsun, ister başka bir kitapta olsun, kesin ilim ifade eder. Bu yakini (kesin) ilim, burhani-nazari (burhan teşkil eden akli ve istidlali) bilgidir. Bkz. ebu'l-Huseyn elBasri, el-Mu'temed 566-570; Gazzali, el-Mustasfa I, 93-95; ibn Hazm, el-İhkam an Usuli'î-Ahkam I 107 vd; îbn Kesir, İhtişam ulumi'l-Hadis, Ahmed Şakir'in Tahkikli neşri 23-25; Şeyh Ali Hasbullah, usuIü't-Teşrii'I-İsIami, 40-45. [101] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 59-61. [102] İtibar, bir ravinin hadisinin, başka bir ravi tarafından aynı şeyh'ten rivayet edilip edilmediğini araştırmaktır. Araştırmada, hadisin başka bir ravi tarafından rivayet edildiği tesbit edilmezse, o zaman mütabaat'ın olup olmadığına bakılır. Yani, isnad zincirinin sonuna kadar gidilmek suretiyle bu hadisin, ravinin şeyhinin şeyhinin... şeyhinden rivayet edilip edilmediği araştırılır. Buna mütabaat denilir. Şayet hadisin bu şekilde başka bir ravi tarafından rivayet edildiği de tesbit edilmezse, bu defa o manada başka bir hadisin var olup olmadığına bakılır. Buna Şahid denir. Bu da bulunmazsa, o zaman hadis ferd hadistir. Bkz. Suyu-ti, Tedrîbu'r-Ravi 153-154. Hafız ibn Kesir demiştir ki, Şevahid ve Mütabaai konusunda, orta zayıflıktaki ravüerden geien rivayete müsamaha edilir. Ancak usulde bu mesamahaya gidilmez. Nitekim, Sahihayn ve diğer hadis kitaplarında böyle olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Darakut-ni, bazı zayıf raviler hakkında: "İtibara elverişlidir" ve "İtibara elverişli değildir" gibi sözler söyler. İbn Kesir, İhtisara Ulumi'l-Hadis, 52. [103] İbn Lehia'mn hem tenkidihem de takdiri konusunda birçok sözler mevcuttur. Zehebi O'nu: "Mısır'ın kadısı ve alimi" olarak anlatmıştır. Öyle gözüküyor ki, îbn Lehia hakkında fbn Teymiyye'nin yukarıda işaret ettiği ve İmam Ahmed'in sahip olduğu kanaati kabul etmek gerekecektir. İmam Ahmed O'nun hakkında şöyle demiştir: "İbn Lehia'mn hadisi hüccet olmaz. Ben, O'nun hadislerinden birçoğunu itibar için yazarım; onlar birbirini takviye ederler." Şeyh Ahmed Şakir Merhum: "Meşhur sika ve hafızlarca rivayet edildiği zaman biz İbn Lehia'nm hadislerini kabul ederiz" derken, öyle gözüküyor ki, İbn Mehdi ve İbn Hib-ban'ın görüşündedir. İbn Mehdi şöyle demiştir: "Onun hadislerini Abdullah b. Mübarek ve benzerleri rivayet etmişse muteber sayarım." İbn Hibban'da: "Alimlerimiz şöyle derlerdi: "Kitapları yanmazdan önce O'ndan Abdullah b. Vehb, Abdullah b. Mübarek, Abdillah b. Yezid el-Mukri ve Abdullah b. Mesleme el-Ka'nebi gibilerin duydukları hadisler sahihtir." İbn Lehia'mn kitapları H. I70'te yanmış, kendisi de 174'te vefat etmiştir. Doğıpn 66'dır. Bkz. Zehebi, MizanÜ'l-İ'tidal II, 475-483; İbn Kesir, İhtisaru Ulumİ'l-Hadis; İmam Ahmed'in Müsnedi (Şeyh Şakir'in tahkikli neşri), I 87. [104] Ebu'l-Haris el-Leys b. Sa'd el-Fehmi, zamanında Mısırlıların imamı idi. Zehebi O'nun hakkında: "Meşhur hadis imamlarından olup sika ve hüccet olduğunda hiç tartışma yoktur" demiştir. H. 175'te vefat etmiştir. Bkz. Mizanü'l-İ'tidal III, 423; Tehzibü't-Tehzib, VIII, 459. [105] El-Hakim der ki: "Bir hadis, cerhe konu olmayan ve cerhin girmediği birtakım açılardan ta'lile tabi tutulur; çünkü cerhedilen ravinin hadisi sakıt ve vahi (çürük) olduğu halde hadisin illeti, sika olan ravilerin hadislerinde çokça bulunur; sağlam (sika) raviler bazen illeti olan bir hadis rivayet ederler; fakat illetin farkına varamazlar. Böylece hadis, ma'lul olmuş olur. İlelü'l-hadis konusunda hıfz, fehm (anlama) ve ma'rifet hüccet olur; başka şeyler d eğil." Bu ilim dalının böylesine nazik oluşundan dolayıdır ki, birçok hadis alimi için hadislerdeki illet gizli kalmış, ona ancak fevkalade mütahassıs olan tenkidçîler yol bulabilmişlerdir. O kadar ki, bu ilmin mütahassısı bazı hafızlar demişlerdir ki: "Bizlerin hadislerdeki illetlerin farkına varmamız, cahillere göre kehanettir." Hakim, hadislerdeki illet çeşitlerini on madde halinde saymıştır. Bkz. Ma'rifetü ulu-mi'1-Hadis, 112-119; El-Baisü'1-Hasis (Ahmed Şakir'in tahkikli neş-ri)58-70. [106] Rasulullah'ın (s.a.v.) izdivacıyla ilgili olarak İbn Teymiyye'nin işaret ettiği bu olayda bilinen husus, O'nun Meymune ile evlendiğinden ihramlı olmadığı ve ibn Abbas'm: "Rasulullah (s.a.v.), Meymune ile evlendiğinden ihramlı idi" rivayetinde vehmettiği (yanıldığı) yine: "Rasulullah (s.a.v.) Beyt-i Haram'a girdi, dua etti fakat namaz kılmadı" tarzındaki rivayetinde de galat (yanlışlık) yaptığıdır. İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahiplerinin İbn Abbas'tan rivayet ettikleri şudur: "Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile İhramlı iken izdivaç etti" Buhari'nin rivayeti şöyledir: "Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihram-lı ilfen evlendi; ihramdan çıktıktan sonra zifafa girdi. Meymune, Şerif denilen yerde vefat etti" Yezid b. El-Eslem, Meymune ile ilgili şunu rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihramsızken evlendi ve ihram-sızken zifafa girdi ve Meymune Şerifte vefat etti; zifafa girdikleri çatı altında O'nu defnettik." Bunu îmam Ahmed ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Müslim ve İbn Mace'nin lafızları: "Onunla ihramsızken evlendi" şeklindedir. Ravi Yezid b. el-Eslem demiştir ki: "Meymune, benim ve İbn abbas'ın teyzesidir." Bu Ebu Davud'un rivayetidir. Ebu Davud'un lafzı şöyledir: "Meymune demiştir ki: "Rasulullah (s.a.v.) benimle Şerifte izdivaç etti; O ve ben İhramsızdık." Ebu Rafİ'den: "Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihramsızken izdivaç etti ve ihramsızken zifafa girdi." Yine ondan: "Ben aralarında elçi idim" İmam Ahmed ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Hadiseye tanık ve olayda elçi olan şahıstan gelen bu son iki rivayet en doğrusudur. Çükü bu konuyu en iyi bilen odur. El Esrem der ki: "İmam Ahmed'e sordum: ebu Sevr, 'sahih olmasına rağmen İbn Abbas'ın hadisi neden reddediliyor?' diyor. İmam Ahmed dedi ki: "Yardım Allah'tan; İb-nü'1-Müseyyib şöyle diyor: "Bizzat Meymune, Rasulullah (s.a.v.) beni ihramsızken aldı" deyip dururken, İbn Abbas'ın ki vehimdir." îbn Abdil-ber de şöyle demiştir: "Bu hususta rivayetler muhteliftir, fakat Rasulul-Iah'm (s.a.v.), Meymune'yle ihramsızken evlendiği, çeşitli tariklerle rivayet edilmiştir, ibn Abbas hadisi sahih olmakla beraber, O'nun tek kişi olarak yanılması, bir cemaatın yanılmasından daha olasıdır..." İbn Abbas'ın rivayetinin te'vili ile ilgili çok şeyler söylenmiştir. Bkz. Fethu'l-BariIX, 135; Zürkani, Muvatta Şerhi II, 272, Şevkani, Neylü'l-Evtar V, 15. Buhari İbn Ömer'den şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Üsame b. Zeyd, Bilal ve Osman b. Talha ile birlikte

Ka'be'ye girdi, kapıyı kapattı. Bir müddet içeride kaldı. Çıkınca Bilal'e sordum: Rasulullah (s.a.v.) ne jiaptı?' Bilal dedi ki: "Soluna bir direk, sağma diğer bir direk ve arkasına da Üç direk gelecek şekilde durdu. (O tarihte Beyt'in altı direği vardı) sonra namaz kıldı." Müslim: Hacıların ve hacı olmayanların Ka'be'ye girmelerinin müstahab olduğu bab'mda, Bilal'den sened-leriyle şunu rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Ka'beye girdive orada namaz kıldı" Yine Müslim, Üsame ve İbn Abbas'tan, senediyle şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Ka'benin muhtelif köşelerinde dua etti; fakat namaz kılmadı." Nevevi: "Hadis ehli, Bilal'in rivayetini kabulde icma etmişlerdir; zira o rivayet bir husus isbat edicidir ve daha fazla bilgi ihtiva etmektedir. Dolayısıyla tercihi gerekir" demiş ve: "Rasulullah'tan (s.a.v.) uzak ve meşgul bulunması ve Rasulullah'ın (s.a.v.) kıldığı namazı, kısa olması sebebiyle farketmemiş olması" gibi gerekçelerle, Üsame'nin rivayetini kabul etmeyerek, "Üsame'nin, kendi kanaatiyle amel etmiş olması mümkündür" demiştir, ibn Abbas ise zaten Rasulullah (s.a.v.) ile beraber Ka'benin içindedeğildi. Bkz. Fethu'1-Bari 1,458; Nevevi, Müslim Şerhi IX, 82; Zürkani, Muvatta Şerhi II, 352. [107] Buhari ve Müslim, Enes'den (r.a.) şöyle rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.v.) umrelerini, veda haccmdaki hariç hep Zilkade aylarında yapmıştır. Bunlar: Hudeybiye yılı, müteakip sene, Huneyn ganimetlerini taksim ettiği Ci'rane'de bulunduğu sene ve Veda Haccryla beraber yaptığı umrelerdir." ibn Mace, sahih bir isnadla Aişe'den (r.a.) şunu rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) ancak Zilkade'de umre yaptı." İki hadisin birbirine uygunluğu ortadadır. Çünkü bu son hadiste Aişe (r.a.) Rasulullah'ın (s.a.v.) veda haccı yılı Zilhicce ayında yaptığı umresini saymamıştır. Buhari de mezkurdur ki, Aişe (r.a.) îbn Ömer'in: "Rasulullah {s.a.v.) biri Recep ayında olmak üzere dört umre yaptı" dediğini duyunca: "Allah O'nun iyiliğini versin; bütün umrelerinde Allah'ın Rasulü'yle beraber bulunduğu halde nasıl böyle söyler! Rasulullah'ın (s.a.v.) Recep ayında hiç umresi yoktur. Şayet Recep'te de umre yapmışsa, o takdirde bu sayı beşe çıkar. Umrelerinin bazısının Recep'te, bazısının Zilkade'de olduğu ihtimali üzerinde durulacak olsa, bu da vaki değildir. Vaki olan, Enes, İbn Abbas ve Aişe'nin (r.a.) dedikleri gibi, Rasulullah'ın (s.a.v.), umrelerini Zilkade'de yaptığıdır. Bkz. Fethu'1-Bari II, 473; Nevevi, Müslim Şerhi VIII, 234; ibn Mace, S. 999, Şevkani, Neylü'l-Evtar IV, 314. [108] Temettü': Hac aylarında, umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmak ve bilahare aynı yıl hac için ihrama girmektir. Selef ıstılahında İse temettü, hac ve umre için birlikte ihrama girmek demek olan kıran için kullanılır. Rasulullah'ın (s.a.v.) haccinın, temettü mu, kıran mı, yoksa ifrad mı olduğunda ihtilaf edilmiştir. Bu konuda muhtelif hadisler vardır. Bunları Îbnü'l-Münzir, İbn Hazm ve Şeyhülislam, hassas bir şekilde te'lif etmişlerdir. Buharı, Mervan b. Hakem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hacda Osman ve Ali'ye şahid oldum. Osman, temettu'dan ve hac ile umrenin birleştirilmesinden nehy ederdi. Ali'yi: 'Lebbeyk bi haccin ve umretin' diyerek hac ve umre için ihrama girdiğini görünce: "Rasulullah'ın (s.a.v.) sünnetini, bir kimsenin sözüyle bırakacak değilim" demiştir. Müslim 'de ise, Abdullah b. Şakik'in şu sözü rivayet edilmiştir: "Osman mlit'a (hacc-ı temettu)dan nehyeder, Ali ise emrederdi. Osman Ali'ye bir söz söylemiş, Ali de şöyle demişti: "Ben Rasıılullah (s.a.v.) ile beraber temettü yaptığımızı biliyorum" Osman ise: "Evet ama, o vakit emniyette değildik" demiştir." Nevevi şöyle der: "Galiba Osman (r.a.) emniyet içinde değildik" sözüyle, Mekke fethinden önce hicri yedinci yıldaki um-retü'l-kaza'yı kasdetmiş olsa gerekir. Halbuki o yıl, hakikatte temettü olmayıp, yalnızca umre yapılmıştır..." Hafız Ibn Hacer demiştir ki: Bu, şaz bir rivayettir. Hadisi Mervan b. Hakem ve Said b. MÜseyyib rivayet etmişlerdir; bu ikisi Abdullah b. Şakik'tcn daha alimdirler. Onlar böyle bir Şey dememişlerdir. Temettü ancak veda haccında olmuştur. İbn Mes'ud, Sahihayn'da sabit olduğu üzere şöyle demiştir: "İnsanların erişebilecekleri güvene sahiptik". Osman'ın Ali'ye söylediği sözün izahıyla ilgiii daha bir takım görüşler vardır. Bkz. Fethu'lBariIII, 331, Nevevi, Müslim Şerhi VIII, 202, Şevkani, Neylü'l-Evtar IV, 325. [109] îbn Teymiyye'nin işaretle bulunduğu Ebu Hureyre'den rivayet edilen: Çenetle Cehennemin tartışmasıyla ilgili rivayetin tariki şudur: Ubeydullah b. Sa d, Ya'kub, Babası, Salih b. Keysan, A'rec, Ebu Hurey-re. Bu tarikin rivayetinde şöyle denilmektedir: "Allah Teala Cennet'e: "Sen benim rahmet imsin" Cehenneme de: 'Sen benim azabımsın; dilediğime seninle azab ederim. Her ikinize de dolacaklar var' der. Cen-net'e gelince, Allah Teala yarattıklarında hiçkimseye haksızlık etmez. Allah dilediklerini de Cehennemlik olarak halkeder; onlar da oraya girer ler. Cehennem ogün der ki: 'Daha var mı?' Bunu üç kez tekrarlar. Nihayet Allah oraya ayağım koyunca Cehennem dolar ve büzülür, 'artık yeter, yeter!' der." Buhari de, yine Ebu Hureyre'den başka bir tarikle şunu rivayet eder: "Cehennem doymak bilmez. Nihayet Rahman ayağını koyunca, 'yeter, yeter" der. O vakit dolar ve büzülür. Allah, yaratıklarından hiç kimseye zulmetmez. Allah Teala Cennet için yeniden yaratıklar hal-keder." Ve bu anlamda daha başka tarikler vardır ki yukarıdaki rivayetin anlamından farklıdır. Ebu'lHasen el-Kabisi der ki: "Bu hususta bilinen şey, Allah'ın Cennet için yeniden kullar halkedeceği ve Cehenneme de ayağını koyacağıdır. Yukardaki rivayet hariç, bu konuda, Allah'ın cehennem için yemden yaratıklar halkedeceğine dair hiçbir hadis bilmiyorum." Hafız İbn Hacer şunu kaydeder: Hadis imamlarından bir cemaat şöyle söylemişlerdir: "Hadisin bu kısmı maklub'tur" tbn Kayyım, bu rivayetin kesinlikle galat olduğunu söyler. O, hocası tbn Teymiyye'nin buradaki açıklamasını görmüş veya bunu Ondan bizzat duymuş olsa gerektir. C, Allah Teala'nm, Cehennemin îblis ve ona tabi olanlarca doldurulacağını haber vermesini delil gösterir. îbn Haccr: "aynı şekilde Şeyhimiz B tilkini de bu rivayeti reddetmiş ve "Rabbİn kimseye zulmetmez* ayetini delil göstermiştir" der. Rivayetlerde geçen ayak(kadem) sözüne gelince, selefin bu ve benzeri konulardaki metodları malumdur, tbn Hacer'in de dediği gibi: "Olduğu gibi kabul edilir, te'vüegidilmez. Bunun, Allah Teala hakkında bir eksiklik teşkil etmeyeceğine inanırız." Buna: "Tefviz meat'tenzih: Hem Allah'ı şanına layık olmayan sıfatlardan tenzih, hem de bu kabil şeyleri olduğu gibi kabul edip mahiyetlerini Allah'a havale etme prensibi denir. Şöyle te'vil edenler olmuştur: "Maksat, Cehennemin aşağılanmasıdır, çünkü o ileri gidip daha fazla günahkar isteyince, Allah Onu aşağılamış ve ayağının altına almıştır. Yani kasdedilen, gerçekten ayak değildir. Arap, uzuv isimlerini darb-ı mesel olarak kullanır ama bunlarla bizzat o uzuvları kasdetmez. Mesela: "Rağıme enfuhu: Burnu sürtülsün (zelil ve perişan olsun) ve "Sukıta fi yedihi: Pişman oldu" gibi. İbn Hibban Sahih'inde şöyle demiştir: "Bu temsil-i mücaveret şeklinde söylenmiş haberlerdendir ki, kıyamet günü Cehenneme, asiüm-metler ve içinde niha; et Rab Teala, oraya sözkonusu yerleri atınca dolacak. Arap, Kadem (ayık) kelimesini mevdı' (yer) anlamında kullanır. Mesela: "İnne lehimi ,'ademe sıdkin" ayetinde olduğu gibi ki, "İnne lehum mevdia sıdkın: Onlar için (Rableri katında) sidk makamı vardır." (Yunus: 10/2) anlamındadır. "Bkz. Cethu'l-Bari VIII, 442; XIII, 372; XI, 350. [110] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 61-67.

[111] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 68. [112] Hadis alimleri, mevzu hadisleri anlatırlarken, zındıklar, heva ehli vb. hadis uydırucularınır, kısımlarını beyan etmişler, tergib (sevaba teşvik) ve Udıib (azaltan ku;kutma)e dair hadis uydurmanın caiz olduğu görüşünde olan Kerramiye gibi bazılarınca yapılan bir tür özel uydurma çeşidinden bahsetmişler ve bunlar içinde en zararlıları olarak: "Kendi zan-lannca /.İlah rızası için hadis uyduran zahid zümreyi' saymışlardır. Fezail konusunda müfrid zümreler-mesela Rafıziler- sayılamayacak kadar çok hadis uydurmuşlardır. O kadar ki, ravinin Rafızi (Müfrit Şii) ve hadisin de Ehl-i Beyt'in faziletlerine dair olması, muhaddislercî uydurma hadis alametlerinden sayılmıştır. İbn Hacer, "zayıf ve mevzu hadisler vadisi" diye adlandırdığı fezail konusunda şunları söyler: "Rafızilerin Ehl-i Beytin faziletleriyle ilgili uydurduktan hadislerin haddi hesabı yoktur. Bunlara karşı Ehl-i Sünnet'in cahilleri de, Muaviye ve Şeyheyn (Ebu Bekr ve Ömer'in) faziletlerine dair hadis uydurmuşlardır. Halbuki Ebubekr ve Ömer'i Allah, böylesi rivayetlerden müstağni ve mertebelerini bu kabul uydurma faziletlerden üstün kılmıştır." Bkz. Tedribü'r-Ravi, 78-187; İbn Kesir, İhtisaru Ulumi'l-Hadis, 88 vd; İbn Hacer, Lisanü'l-Mizan, 1-13. Bid'at ehlinin rivayetleri konusunda alimlerin görüşleri için bkz.Tedribu'r-Ravi, 216. [113] Aşura günü ve namazıyla ilgili birçok uydurma hadis vardır. Hepsi de ürpertici ölçüsüzlüklerle doludur. Bkz. İbnü'lKayyim, el-Menar, 17; el-Kinani, Tenzihu'ş-Şeria II, 89; Suyuti, el-Lealiu'i-Masnua 11,54. Yine Aşura günü veya günlerindeki iki veya daha çok rekat namaz kılınması hakkında da mevzu çok hadis vardır. Bkz. elLealiu'1-Masnua II, 53 vd. Tenzihu'ş-Şeria II, 95 vd. İbnü'l-Kayyim şöyle der: "Mevzu hadisler üzerinde bir bulanıklık, tutukluk ve ürpertici ölçüsüzlükler hakimdir ki, uydurma olduklarını ve Ra-sulullah'a (s.a.v.) isnad edildiklerini ilan ederler. Mesela, "Kim şu kadar kuşluk namazı kılarsa, o kimseye yetmiş peygamber sevabı verilir" sözünde görüldüğü gibi! Bunu uyduran pis yalancı, sanki, peygamber olmayan birinin, Nuh'un (a.s.) ömrü kadar namaz kılsa dahi tek bir nebi se vabına ulaşamayacağını bilmiyor!" El-Menar, 19. [114] Bu hadis, Übey b. Ka'b'tan merfu olarak rivayet edilmiştir! Ne-vevi der ki: "Übey b. Ka'b'tan, sure sure Kur'an'ın faziletleri hakkında rivayet edilen hadis de mevzudur. Kitaplarına bu hadisi alan müfessirler hata etmişlerdir. İbnü'IMübarek, bu hadis hakkında: "Sanırım bunu zındıklar uydurmuşlardır." Bkz. Tedribu'r-Ravi, 188; el-Lealİü'1-Masnua I, 227; el-İtkan II, 263. Bununla birlikte, genel olarak Kur'an'ın faziletleri ve belli bazı sure ve ayetlerin faziletleri hakkındaki hadisler, sahih hadis mecmualarında vardır. Uydurma oian birinci kısımla ilgili olarak, birçok alim müstakil eserler yazmış, yine müfessirlerin çoğu kitaplarında ikinci türden birçok (sahih) hadis nakletmişlerdir. İbn Teymiyye'nin söylediği, şüphesiz bizzai (uydurma olan) sözkonusu hadisle alakalıdır. Bkz. İtkan II, 256-263; îbnü'I-Kayyim, el-Menar, 42. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 68-69. [115] Ebu İshak Ahmed b. Muhammed en-Neysaburi es-Sa'lebi, 427'de vefat etmiştir. Ali b. Ahmed en-Neysaburi el-Vahidi, tefsirde Sa'lebi'nin talebesidir. Esbabü'n-Nüzul adlı eserin ve el-Basit, el-Veciz ve elVasit adında üç tefsirin yazarıdır. Edebiyat alanında da birtakım eserler yazmıştır. Vefatı H. 468'dir. El-Hüseyn b. Mes'ud b. Muhammed el-Ferra el-Bağavi, fakih, mu-haddis ve müfessirdir. Vefatı 510'dur. Mealimü't-Tenzil adındaki tefsiri meşhurdur vebasılmıştır. Vahidi'nin tefsirlerinden sadece el-Veciz'i basılmıştır. Sa'lebi'nin el-Keşfu ve'1-Bayan adındaki tefsirinin ise, Kahire'de Daru'l-Kutubi'l-Mısriyye ve el-Mektebetü'1-Ezheriyye'de yazma birçok nüshaları vardır. Bkz. Daru'l-Kütubi'l-Mısriyye, Tefsir Kısmı, numara: 797. Ezher Yazmaları, Tefsir Kısmı; no: 2056. İbn Teymiyye, bu üç tefsir hakkında burada söylediklerine benzer sözleri, "Minhacü's-Sünne" adlı kitabının çeşitli yerlerinde dile getirmiştir. Bunlara, Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde, İmam Leknevi'nin "el-Ecvibetü'l-Fadıla"sma düştüğü dipnotlarında (et-Ta'likatü'l Halife) İşaret etmiştir. El-Vahidi, Şeyhi Sa'lebi'nin tefsiri hakkında: "Çeşitli görüşlere sahip tüm alimler ittifakla, bu tefsir gibisinin yazılmadığını söyleyerek, üstadın üstünlüğünü kabul etmişlerdir." demiştir. Bu söze ne denirse densin, şu bir gerçektir ki, Sa'lebi'nin gece odun toplayan biri olduğu tartışma götürür bir husustur. Çünkü O, rivayetleri naklederken, senedlerini vermeyi ihmal etmiyor. Biz bu hususu, kitabım mütalaamız sırasında gördük. Bu keyfiyet-Iraki'nin de dediği gibi- "O'nun lehine ciddi bir mazerettir. Çünkü, senedleri değerlendirme işini okuyucuya bırakmıştır..." Bkz. İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, IV, 4; Leknevi, el-Ecvibetü'1-Fadila, 101-103; Tedribü'r-Ravi, 189, Eserin Daru'l-Kütubi'l-Mısriyye'de mevcut yazma nüshası (Tefsir Kısmı, no: 53, varak, 5.) [116] İbn Teymiyye bu görüşü benimsemiş, savunmuş ve besmele'nin gizli okunacağı hakkındaki hadisleri serdederken ve diğer hadisleri tartışırken, bu görüşünün doğruluğuna dair deliller getirmiştir. Demiştir ki: "Hadis bilginleri, besmele'nin açıktan okunacağını sarih (açık) olarak bildiren bir hadisin bulunmadığında ittifak etmişlerdir; meşhur Sünen sahipleri böyle bir şey rivayet etmemişlerdir. Besmele'nin cehren okunacağını sarih olarak bildiren ancak mevzu olan hadisler vardır. Bunları Sa'le-bi, Maverdi ve benzeri müfessirler, tefsirlerinde veya haberlerin uydurma olanlarını sağlam olanlarından ayırmayan bazı fukaha fıkıh kitaplarında rivayet etmişlerdir. Besmele'nin açıktan okunacağına dair hadislerin tümünü Darakutni'ye: "Bunlar içinde sahih bir hadis var mıdır?" diye sorduklarında: "Rasulullah'tan (s.a.v.) soruyorsanız yoktur; fakat sahabeden gelenler içerisinde sahih olanları da vardır, zayıf olanları da" diye cevap vermiştir. Ebubekr elHatibe sorduklarında ise, O iki hadis söylemiştir ki, ibn Teymiyye bunların hüccet olamayacağım açıklamıştır, îbn Teymiyye der ki: "Besmelenin cehri konusunda fazla hadis uydurulmasının sebebi şia'nın bu görüşte olmasındandır. Çünkü onlar, insanların en yalancılarıdır; bu konuda da birçok hadis uydurarak, ahalinin dinini karma karışık etmişlerdir. Burada göz Önünde bulundurulması gereken husus şudur: İbn Teymiy-ye "Cehren okunacağını sarahaten ifade eden hadisler'den söz etmektedir; yoksa O'nun bu sözünden, cehren okunacağına ta'rizen veya işare-ten delalet eden bazı hadîslerin bulunmadığına hükolunmamalıdır. O'na göre bu hadisler, besmelenin gizli okunacağına delalet eden diğer hadislerin derecesinde değildir; yoksa O bu sözleriyle: "Bunların hepsi uydurmadır" demiyor. Bu konuda çok şeyler

söylenmiştir. Bkz. Fetava İbn Tey-miyye 1,74-84; El-Münteka min Ahbari'l-Mustafa I, 372; Neylü'I-Evtar H, 205; Nevevi, Müslim Şerhi IV, 110; Razi Tefsiri I, 203; İbn Kesir Tefsiri 1,16; Şevkani, Fethu'l-Kadir 1,7; Tirmizi, Ahmed Şakır Merhum'un dipnotull, 12. [117] Bu hadis, birkaç tarikten rivayet edilmiştir ki, bunları Taberi ve başkaları: "Sizin veliniz ancak Allah, O'nun Peygamberi ve Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekatı veren mü'mirilerdir." Maide- ayetinin tefsirinde zikretmişlerdir. İçeriği şöyledir: "Ali Efendimiz rukuda iken bir fakir gelip Ondan birşeyler ister. O da yüzüğünü çıkarıp fakire verir. Bunun üzerine ayet iner." İbn Kesir, bu rivayetler hakkında der ki: "Bunların içerisinde tümüyle sahih olan hiçbir rivayet yoktur. Çünkü senedlerinde zayıflık ve ravilerinde mechuli-yet vardır." Taberi'nin tahric ettiği bu haberlerle ilgili olarak Ahmed Şa-kir merhum şu notu düşmüştür. "Bu haberlerin hiçbirinde dinen hüccet olabilecek bir taraf yoktur." Taberi X, 425; tbn Kesir II, 71. [118] İbn Cerir et-Taberi, ibn Merduye, Ebu Nuaym ve diğerleri, İbn Abbas'tan şunu rivayet ederler: "Sen ancak bir uyarıcsın ve her kavmin bir hidayet edicisi vardır. Rad: 13/ 7" ayeti inince, Rasulullah (s.a.v.) elini göğsüne koyarak: "Uyarıcı benim" dedi ve eliyle Ali 'nin omzunu tutarak" sen dfe hidayet edicisin ya Ali, Benden sonra hidayete erenler seninle ereceklerdir" dedi. Hafız İbn Kesir "Bu çok münker bir hadistir" demiştir. Herşey bir tarafa, ayetten kastedilen mananın bu olması, çok uzak bir ihtimaldir. Ayetin siyakı, hidayet edicinin Rasulullah (s.a.v.) olduğuna işaret etmektedir. Anlatılmak istenen: "Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinde kendilerini uyaran biri bulunmamış olsun." (Fa-tir: 35/24) ayetinin anlamıdır. Mücahid, Katade, Abdurrahman b. Zeyd ve diğerleri de böyle demişlerdir. Nitekim, bu ayetin tefsirleriyle ilgili îbn Abbas'tan nakledilen de, sözkonusu rivayetin aksini bildirmektedir. Bu tefsiri uyduran kişi, Rasulullah'm (s.a.v.) vefatından sonra insanların hidayetini Ali'ye (r.a.) bağlarken, her ne kadar bazı hususları hesap etmişse de, ayetin ifade ettiği diğer manaları hesap edememiştir! Bkz. II, 501; Şevkani, Fethu'l-Kadir III, 66. [119] "Biz şüphesiz ki, su azıp kabarınca sizi gemide taşıdık ki o gemiyi sizin için bir öğüt yapalım. O öğütü, anlayan kulak anlar." (Hakka: 69/11-12) Rivayete göre bu ayet nazil olunca, Rasulullah (s.a.v.): "Rabbimden o kulağın Ali'nin (r.a.) kulağı olmasını İstedim" demiştir. Başka bir rivayette: "Rasulullah (s.a.v.) Ali'yi (r.a.) kendisine yakın etmek ve Ali'nin anlamasını temin etmek ile emrolunmuş ve ayet nazil olmuştur." tbn Kesİr'İn de ifade ettiği gibi, her iki hadis de sahih değildir. Bkz. Ibn Kesir IV, 413; Şevkani, Fethu'l-Kadir V, 274. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 70-73. [120] Hicri 211 'de vefat eden Abdürrazzak b. Hemmam es-San'ani hakkında et-Takrib sahibi şöyle der: "Güvenilir (sika) hafız ve musanniftir." 197'de vefat eden Ebu Süfyan Veki' b. el-Cerrah, çağında Irak'ın mu-haddisi idi. O'nun hakkında imam Ahmed: "Veki'den daha belleyişli ve hafız birini görmedim" demiştir. Abd b. Humeyd 249'da vefat etmiştir. Sika ve hafızdır. Tefsirinden başka iki de Müsned'i vardır, ibn Hibban O'nun isminin, Abdü'l-Humeyd olduğunu kesin bir ifade ile söylemektedir. Duhaym lakabıyla anılan Abdurrahman b. İbrahim ed-Dimeşki (245) ise sika, hafız ve mutkın, (kolay kolay hata yapmaz) bir hadisçidir. Asrında Şam'ın muhaddisi idi. [121] Umarım, .bu ve ileride gelecek olan diğer tefsir kitaplanndan, bu risale'nin açıklamalı yeni baskısında yeniden söz eder ve haklarında İbn Teymİyye ve diğer alimlerin görüşlerine yer veririm. Şimdilik şu kadarına işaret etmekle yetinelim ki, asıl itibariyle rivayet ve me'surat'a dayanan bu tefsirlerin bazılarını İmam Taberi, o büyük eserinde nakletmiş-tir. Öte yandan, yazma nüshasına defalarca müracaat ettiğimiz, sonra Daru'1-Kütubi'l-Mısriyye'de büyük bir kısmım istinsah ettiğimiz Abdürrez-zak'ın Tefsiri üzerindeki incelemelerimizden anlaşılmıştır ki, bu rivayetlerin bir bölümünün, bunları rivayet eden Abdürrezzak'a değil de sahi-bi'ne nisbet edilmesi daha uygun olacaktır. Şöyle ki, Abdürrezzak'a onu, Ma'mer tankıyla Katade'den rivayet etmiştir. Ma'lum olduğu üzere Taberi'nin kitabında, Katade'nin tefsirinin başka tarikleri de vardır. Ab-dürrezzak'ın adım duyuran en ünlü eseri "el-Musannef' adındaki değerli kitabıdır. Beyrut'ta el-Mektebü'I-tslami, Allame Muhaddis Şeyh Ha-biburrahman el-A'zami'nin dipnotlanyla bu eseri yayınlamağa başlamıştır. İmam Ebu Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel'in vefatı 241 'dir. Çağdaşı Ebu Muhammed İshak b. ibrahim b. Rahuye el-Mervezi (238), döneminde Horasan'ın bilginiydi. Hadis ve fıkhı, takva ve zühdü kendisinde toplamış biriydi. Ebu Abdirrahman Bakıy b. Mahled el-Endelüsi el-Kurtubi ise, 276'da vefat etmiştir. İbn Beşkuval'e göre, îslamda O'nun tefsiri gibisi yazılmamıştır. Ebubekr Muhammed b. İbrahim Îbnu'l-Munzir en-Neysaburi (198), hafız ve müctehid'tir. Ebu Ali Süneyd el-Hüseyn b. Davud el-Masisi (226), hafız ve muh-tesibtir, Müfessir ve Tarihçilerin Piri (şeyhi) Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi(310) müçtehid bir imamdır. Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Hatim et-Temimi er-Razi (327), "Îlelü't-Hadis" adlı kitabın müelHfidir. Ebu Said el-Eşec Abdullah b. Said b. Husayn el-Kindi el-Kufi (257), sika ve fazıldır. Kufe'nin ımıhaddisidir. Ünlü es-Sünen kitabının musannifi Ebu Abdillah Muhammed b, Yezid b. Mace el-Kazvini(273), Hadiste imamdır ve hadis ilimlerinde ariftir. Ebubekir Ahmet b. Musa b.i Merduye (Merveyeh) el-Esbahani (410)ye gelince, hafız, tarihçi ve müfessirdir. Yukarıda işaret ettiklerimize şunu da ilave edelim: Görüyoruz ki, Şeyhülislam, teracim (biyografi) kitaplarında anlatılan ve birkısmı bize kadar ulaşmış, birkısmı kaybolmuş olan onbeş kadar tefsirden Örnekler sunmaktadır. Görülüyor ki, İbni Teymiyye'nin selefi metoduna atılım noktası edindiği hadislere, sünnet ve eserlere ve öncekilerin söylediklerine olan vukufiyet derecesi, çağlar boyu tüm nesillerce takdir görecek bir noktadır. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 74.

[122] Şu kastedilmektedir ki, Allah'ın sözünü tefsir ederken, Cenab-i Hak için caiz olan ve olmayan hususların bilinmesi zorunludur. Mesela, Allah Sübhanehu ve Teala'nın fışkı emretmesi mümkün olmadığına göre, "Bir beldeyi helak etmek istediğimizde, orada bulunan nimet azgını kimselere emrederiz ve orada fısk işlerler. Artık oraya azabımız hak olmuş vej)iz orayı yıkıp yummuşuzdur!" (İsra: 17/16) ayetinin tefsirinde emf kelimesinin yalnızca Arap dilindeki manalarına bakılmakla yetinilmez; bilakis buna ek olarak, Allah Teala için mümkün ve doğru olan ve olmayan hususlar gözönünde bulundurulur. Bazan, sözün siyakı (ilgili bulunduğu konu) manayı belirler ve tehdit eder. İşte İbn Tey-miyye (r.a.) bu noktaya dikkat çekmektedir. [123] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 76. [124] Bkz. Nisa: 46; Maide: 13. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 77. [125] Bu kitaplardan Zemahşeri'nin el-Keşşaf ı meşhurdur. Eser defalarca basılmış, İbnü'l-MUneyyİr el-Maliki ve daha başkaları tarafından, kitaptaki hatalar veya delil ve medlul bakımından düşülen yanlışlıklar eleştirilmiştir. Eser, Zemahşeri'nin ifrat ve zorlama te'villeri ile doludur. Se-dec tefsir (te'vil) açısından değil, aynı zamanda dil ve belagat açısından da mevcut olan bu aşırılıkların bir kısmını ve bunların kişisel (psikolojik) sebeplerini "el-Hakim ci-Cüşemi" hakkındaki akademik araştırmamızda ortaya koyduk. Bu konuya, başka bir çalışmamızda, ayrıntılı bir şekilde tekrar dönmeyi ümit ediyorum. Ebu'l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer ez-Zemahşeri, 538'de vefat etmiştir. Ebubekr cI-Esam, mu'tezile alimlerinin altıncı tabakasında yer alır. Söylenildiğine göre tefsiri fevkalade güzeldir. Ebu Ali Muhammed b. Abdüvehhab el-Cübbai ise, 2O3'te ölmüştür. Tefsiri, oîara ençok tesir eden eserlerdendir. Kadi Abdülcebbar'in 1969'da yayınladığımız "Müteşabihü'l-Kur'an" isimli eserinin bu sunuş yazısında bundan bahsettik. Yine orada, Abdülcebbar (415)'ın tefsirinden de bahsetmiştik. IbnÜ'l-Arabi'nin; "Abdülcebbar, tefsirini, Eş'ari'nin 'el-Hazin' adındaki tefsirinden almıştır" şeklindeki sözünün tartışmasını yapmıştık. Ebu'l Hasep er-Rummani (384) nin tefsiri ise, İbn Kadi Şehbe'nin deyişiyle "Çok faydalı bilgileri içeren büyük bir eserdir.1' Mu'tezile'nin Kur'an Tefsirindeki metodu hakkında, baskıya verdiğimiz araştırmamızda, bu ve benzeri daha birçok tefsirler ve bunlardan bize ulaşanlar, bunların üstün yanlan ve bu metodun çarpık tarafları hakkında değerlendirme ve incelemeler vardır. [126] Cehmiyye, mezhepler tarihi kitaplarında zikredildiğine göre, salt cehr'e inanan ve Allah'ın sıfatlarını kabul etmeyen Cenin b. Safvan es-Semerkandi (128) ye nisbet edilen fırkadır. Mu'tezile, Allah'ın sıfatları hakkındaki görüşlerini Cehmiye' den almıştır; ancak, başkaları tarafından onlara nisbet edildiği gibi bu, sıfatların mutlak red ve inkarı değildir. Çünkü onlara göre: "Allah'ın zatının bu sıfatlara sahip olması, bunların zıddı olan sıfatlara sahip olmaması demektir; yoksa bu sıfatlar, Zat-ı Bari'ye ek bir anlam vermez, kazandırmaz." Bu sözden gerçekten anlaşılan mana, İbn Teymiyye'nİn de söylediği gibi, onlara umumiyetle nisbet edilegelen flahi sıfatları reddettikleri ise-akü açıdan bunun bir gerekçesi şayet varsa- bu Basra Mu'tezililerinin değil, yalnızca Bağdat ekolünün görüşüdür. Şunu da gözardı etmemeliyiz ki, Mu'tezİleyi bu görüşe iten etken, onların Allah Teala'yı tenzihteki aşırılıklarıdır. Bkz. Eİ-Eş'ari, el-Lüma' 26-31; Abdülcebbar, Şerhu usuli'l-Hamse, 182 vd; el-Cüşemi, et-Tehzİb fi't-Tefsir (yazma), Şuara Suresi tefsiri, varak 21, [127] Mu'tezile adi ile şunu kasteder: "Allah Teala'mn bütün fiilleri güzeldir. O, insanın anladığı manada çirkin'i ve zatına vacip olanı ihlal edecek şeyi yapmaz." Bundan dolayıdır ki bütün Mu'tezile, kulların fiillerinin kullar tarafından meydana getirildiği, Allah Teala'mn, kendilerine sevap vereceği için kullarının fayda ve menfaatine emirler koyduğu, güçlerinin yetmeyeceği şeyleri onlara emretmediği, itaat edene sevap, isyan edene ceza vereceği konularında icma etmişlerdir. Bkz. Kadi Abdülcebbar, Şerhu Usuli'l-Hamse 131; Murtaza, el-Emali I, 344. [128] Şeyh Ebu Abdillah Muhammed b. Muhammed el-Ukberi el-Müfid îbnü'l-Muallim diye tanınır. Zamanında Şia'nın ilim riyaseti kendisine dayanır. 413'te vefat etmiştir. Ebu Ca'fer Muhammed b. el-Hasen et-Tusi, Şia fakih ve yazandır. O'na "Şia taifesinin şeyhi" derler. Çok eserleri vardır. Necef ve Beyrut-ta basılmış olan tefsirinin adı, "et-Tibyan el-Cami'li Ulumi'l-Kur'an"dır. Yemen'li bazı tarihçiler, Zeydiler'in, bu tefsire özel Önem verdiklerini kaydederler. [129] Yukarıda îbn Teymiyye'nin, Kur'an'ı nevalarına göre te'vil eden fırkaları sınıflandırdığı sayfada Mürcie'ye işaret etmiştik. Burada, iki çeşit irca'm olduğunu belirtmekte fayda vardır, a- Çok çirkin ve bid'at olan irca: Bu manadaki mürcie'ye göre, nasıl ki küfürle birlikte taat fayda vermezse, günah da, iman olduktan sonra zarar vermez, b- Sünnet'in öngördüğü irca' ki, Mu'tezile ve Hariciler, büyük günah işleyenin mü'min olmaktan çıkıp cehennemde ebedi kalacağını söylemek suretiyle bu ircaa muhalefet ederler. Böyle kimselerin durumunu: "Dilerse onlara azap eder, dilerse affeder" diyerek Allah'a havale etmeye bu manada irca' denir. Bu anlamdaki Mürie, Mu'tezile'ye karşı çıkarak, İbn Teymiye'nin de işaret ettiği gibi, güzel ve başarılı cevaplar vermiş olsalar gerektir. Bkz. İsferayini, et-Tebsir fi'd-Din, 90. Bu hassas konuyla ilgili bkz. Lekne-vi, er-Raf u ve't-Tekmil fil-Cerhi ve'î-Ta'dil 149 vd. Kerramiye'ye gelince, bunlar H. 255'te vefat etmiş olan Haşevi' ve teşbihe kail olan Muhammed b. Kerram es-Sicistani'ye bağlı olan fırkadır. Taraftarları, "Horasan Mücessimesi" diye tanınır. Bazı alimler, bunların küfrüne hükmetmişlerdir. Bkz. el-Bağdadi, el-Fark Beyne'l-Firak 215; el-îsferayini, dediği gibi Mu'tezile'ye karşı cephe almış bîr diğer sapık fırkadır. Küllabiye ise, 240'lardan sonra vefat eden Ehl-i Sünnet kelamcıla-rından Ebu Muhammed Abdullah b. Said b. Muhammed'in müntesiple-ridir. Sonraları İmam Ebu'l-Hasen el-Eş'ari O'nun fikirlerini dile getirmiştir. Bkz. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist 255; Sübki, Tabakatü'ş-Şafiiyye II, 299. Kelam (söz)m: "zat ile kaim kelam-ı Nefsi" ve "okunup yazılan kelam" diye iki şekilde ele alınışı, doğru olan görüşe göre, O'nun ayırımıdır. Bkz. İbn Hacer, Fethu'1-Bari XIII, 388. [130] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 77-81. [131] Zemahşeri'nin tefsirindeki bid'atlannı, Ahmed b. Muhammed İbnü'l-Müneyyir es-Sikenderi (683)nin ele alıp eleştirdiğini ^yukarıda belirtmiştik. Yani İbnü'l-Müneyyir, Zemahşeri'den bir buçuk asır kadar sonra bu işi gerçekleştirmiş oluyordu. Keşşafın en yaygın baskılan, İb-nü'1-Müneyyir'jn "el-İnsa min'el-Keşşaf" adlı haşiyesiyle yapılanlarıdır.

[132] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 81-82. [133] Yukarıda geçen 119 numaralı dipnota bakınız. Hadisi uyduran kişinin Arapçaya vakıf olmadığı anlaşılıyor. Çünkü: "Ve hum rakiun" cümlesinin "Ve yu'tune'z-zekate" cümlesinden hal olduğunu zannederek ayete: "Ruküda iken zekat verirler" anlamım vermiştir, ibn Kesir der ki: "Şayet Öyle olsaydı, rüku halindeyken zekat vermek, başka şekillerde zekat vermekten daha efdal olurdu. Öyle ya, bu övüldüğüne göre böyle olması gerekirdi! Halbuki, alimlerden hiçbirine göre böyle birşey sözkonusu değildir." Ve hum rakiun sözünden, Onlar Rablerine boyun eğenlerdir; Ona itaat ederek ve O'nun emirlerini yerine getirerek huzu-ı jrıda eğilirler" anlamı kasdolunduğu' (rüku anlamına gelmediği) açıktır. Yani burada, rüku sözünün lügat anlamı kasdolunmaktadır. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 82-83. [134] Bu gibi yorumlarda hataya düşülen nokta, Şeyhüiisiam'ın da dediği gibi, ayetin anlamının tek bir şahsa inhisar ettirilmesidir. Yoksa, Efendimiz Ebubekr Fetih'ten önce infak ve sadakat (îslama bağlılık) örneği gösteren şahsiyetlerin başında gelir. Ancak, yukarıdaki her İki ayet de, hem Ebubekr, hem başkaları hakkında umumi'dir. îbn Cerir'in tercihine göre, birinci ayette kasdedilenler: "Allah'ı tevhid, Rasuiünü tasdik ve Allah'ın Elçisinin getirdiklerini tatbike çağıran herkestir." Dolayısıyla, sıdk'tan kasıt Kur'an-ı Kerim ve Allah'tan başka ilah olmadığına tanıklık etmektir. Bunu tasdik edenlerden kasıt ta, Kur'an'a inanan mü'min-lerdir. Bunu tasdik edenden muradın Ebubekr olduğuna dair rivayet, Kelbi ve Ebu'l-Aliye'den rivayet edilmiştir. Öyle gözüküyor ki, Kelbi ve Ebu'l-Aliye'yi bu kanaate sevkeden amil, Ebubekr efendimizin Sıddık adıyla tanınmış olmasıdır. Sıdk'ı getirenden amaç ise, bu iki alime ve birçoklarına göre, Rasulullah'dır (s.a.v.). Bkz. Taberi XXIV, 4; tbn Kesir IV, 53, Hazin VI, 76; Kenarındaki Bağavi tefsirine de bakınız. İkinci ayetteki fetih'ten murad, Ebu Ca'fer'in tercih ettiği gibi, Hu-deybiye fethidir. Yahut da Meke fethidir, ayetin manası: "Bunlarla, bunlar gibi yapmayanlar müsavi değillerdir." Malumdur ki, Ebubekr (r.a.) Allah yolunda malını harcamış ve müşriklerle savaşmıştı. Ömer (r.a.) ve diğer sahabiler de O'nunla birlikte canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda savaşmışlardı. Ayette kasdolunan'm, yalnızca Ebubekr olduğuna veya ayetin sadece O'nun hakkr.da indiğine dair görüş, yine Kelbi'den nakledilmiştir! Bkz. Taberi XX 'II, 221; Îbn Kesir IV, 306; Hazin Bağavi VII, 32. Yukarıda sözkonus; ettiğimiz: "lafzın umumuna itibar edilir" şeklindeki usul kaidesini gö.ıönünde bulundurmakla birlikte, müfessirler, "Malını, arınmak için veren çok sakınan (muttaki) kişi, ateşten uzak tutulacaktır." (Leyi: 92/17) ayetinde geçen çok sakınan sözüyle, yalnızca Ebubekr'in kastedildiği ve bu ayette umumilik bulunmadığı hususunda müttefikler. Konuyu tahkik için bkz. Süyuti el-Havi li'I-Fetva I, 504-515, el-İtkan I, 51. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 84-85. [135] Ebu Muhammed Abdülhak b. Galib b. Abdirrahman b. Atıyye el-Muharibi, Gırnatahdır. Endülüs kadılarından ve en göze çarpan alimlerindendir. Evi ilim, fazilet, cömertlik ve asalet ocağıydı. Ebu'l-Ha-sen en-Niibahi der ki: "Allah rahmet eylesin fakihii; bilge bir insandı. Fıkıh, hadis ve tefsirde mütahassıstı. İyi bir edebiyatçı ve şair, güçlü bir dilciydi. Murabıtlar ordusunda sık sık savaşlara katılırdı." "El'Muharraru'l-Veciz fi Tefsiri Kitabillahi'1-aziz" adlı tefsiri, O'nun, Arap dili ve diğer alanlardaki imamlığına en doğru delildir. Henüz yazma halindeki bu eserle ilgili bı?. inceleme ve araştırmalar yapılmıştır. Kanaatimizce bu eser, Kurtubi Tefsirinde esasını teşkil eder; yaptığımız uzun karşılaştırmalarc a bunu müşahade ettik. Bu husuta İİ*ı Haldun, Kurtubi tefsirinin Doğu'da ün yapnr-.^i-ia karşılık, İbn Atıyye Tefsiri'nin Batı {Mağ-rib)'da ün kazandığını söylemekle yetinir. Bkz. Tarihu Kudati'l-Endelüs, - 109, Nefhu't-Tiyb I, 679; Bugyetü'1-Vuat II, 73. [136] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 86-88. [137] Ebu Abdirrahman Muhammed b. el-Huseyn b. Musa el-Ezdi es-Sulemi en-Neysaburi, 412'de vefat etmiştir. Sika (güvenilir) olup olmadığında ihtilaf vardır. "Hakaiku't-Tefsir" adlı kitabına "Ebatilu't-Tefsir" demek gerekir. Zehebi haklı olarak şöyle demiştir: "Bir tahrif ve Karma-tilik'tir!" Öyle ki, Sübki, kitaptaki tahrifleri bildiği halde Zehebi'nin bu sözünü garipser ve Sülemi'yi göklere çıkarır. Biz de, Sübki'nin şu sözlerini garipsiyoruz: "O, sufilerin şeyhi ve onların Horasandaki bilginlerindendir. Tasavvufta yed-i tula ve büyük ilim sahibidir. Selefin yolunda yürümüştür." Kitabındaki bunca karmati te'villerden sonra hangi büyük ilim ve hangi selefin yolu, garip doğrusu! O'nun tasavvufunun, Sünnetle ve İslam Şeriatıyla bir ilgisi yoktur! Aksine Onun tasavvufunun, İslam alemini helak eden batini hareketlerin etkisinde gelişmiş ve hicri dört ve beşinci yüzyıllarda hakim olmuş felsefe ile ilgisi vardır. İmam Ebu'l-Hasen el-Vahidi şöyle der: "Sülemi eğer Hakaiku't-Tefsir'indeki görüşleri tefsir diye yazdıy-sa, küfre düşmüştür!" Biz pek çok yazma nüshası bulunan bu tefsirin, Kahire Daru'l-Kutubi'l-Mısriyye'deki iki nüshasına baktık. Bkz. Sübki, Ta-bakatü'ş-Şafiiyye IV, 143; Süyuti, el-İtkan II. 313. [138] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 88. [139] Ebu Davud'un Mikdam b. Ma'd Yekrub el-Kindi'den Merfu olarak rivayet ettiği hadisten alıntıdır. Hadisi Tirmizi ve İbn Mace'de rivayet etmişler, Tirmizi: "Hadis bu vecihten hasen ğarip'tir" demiştir. Bkz. Hattabi Muhtasaru Ebi Davud ve Mealimü's-Sünne VII, 7 (Sünen IV, 279) İbn Mace I, 6. [140] Bu delillerle ilgili olarak bkz. Şafii, er-Risale 73 vd. Ebu Zehra, eş-Şafii 211 vd. İmam Şafii bu konuda şöyle demiştir: "Sünnet, Ra-sulullah'ın kalbine vahyedilenlerdendir. Allah'ın kitabında geçen hikmet iŞte budur. Diğeri de Kur'an'dır. Her ikisi de, O'na Allah'ın murad ettiği tarzda gelen nimetlerindendir." Bkz. er-Risale 103. Daha Önceki sayfalarda Şafii, Kitap ve Hikmet'in birlikte geçtiği birçok ayet getirmiş ve şunları söylemiştir: "Allah Kitab'ı zikretmiştir ki, bu Kur'an'dır. Hikme-ti'de zikretmiştir ki, ben Kur'an'i bilen ilim adamlarından, beğendiğim kimselerden, hikmet'in, Rasulullah'ın {s.a.v.) Sünnet'i olduğunu işittim." Er-Risale, 76-78. [141] Hadisi Tirmizi, Ebu Davud ve Darimi, şu tarikle rivayet etmişlerdir: Mugire b. Şube'nin yeğeni Haris b. Amr'dan, O Muaz'ın ashabında olan Hımslı kimselerden, Onlar da Muaz'dan. Tirmizi der ki: "Bu hadisi ancak bu vecihten biliyoruz. Bendeki senedi muttasıl değildir." Bu-hari "el-Evsat" ve "el-Kebir" adlı tarih kitaplarında: "Haris, ancak bu hadisle biliniyor, sahih değildir" der. imam Ebu Muhammed b. Hazm da şunları söyler: "Senedindeki düşüklükten dolayı, Muaz hadisinin delil gös termek helal değildir. Çünkü Haris b. Amr tankından başka hiçbir şekilde rivayet edilmemiştir. Bu zat, hiç kimse tarafından tanınmayan meçhul bir ravidir. Sonra O, kim oldukları bilinmeyen Hıms'h kimselerden rivayet ediliyor.

Sahabe devrinde bu olay bilinmeyen ve sahabeden kimse böyle bir olay zikretmiyor. Sonra, tabiim döneminde de hiç kimse hiçbir şekilde bunu bilmiyor. Nihayet, sadece Ebu Avn- hadisi Haris b. Amr'dan rivayet eden Muhammed b. Ubeydullah es-Sekefi-, kim olduğu bilinmeyen bu haberi alıyor!" Haris'in ismi, Darimi'de Amr b. el-Haris şeklinde maklub olarak geçmektedir. Bkz. Hattabi, Muhtasara Süneni Ebi Davud ve Mealimü's-Sünen V, 212; Darimi I, 60 İbn Hazm, elîhkam fi Usuli el-Ahkam 773. İbn Teymiye'nin üzerinde durduğu mesele, Kur'an'da bulunmadığı zaman sünnete müracaat meselesidir ki, bu hadis sahih olsun olmasın, meselede hiçbir ihtilaf yoktur. Hem ne kadar îbn Teymiyye'nin, hadisinin isnadıyla ilgili "iyidir" şeklinde aşın ifadesi, meselenin daha da araştırılmasını intaç etse de... İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 89-90. [142] Taberi Tefsiri, I 80. Buhari bu sözü: "Develerle gidilecek olsa kalkar giderim" şeklinde rivayet eder. Fethu'1-Bari IX, 40. Buhari de ve yine Taberi de el-A'meş'ten sonraki ravi, Müslim olarak geçer, ki, bu zat, Kufe'li Ebu'd-Duha'dır. Bkz. Buhari, Babu menakıbi Abdillah b. Mes'ud (Fethu'1-Bari VII, 81.) [143] İbn Abbas hicretten Üç sene önce doğmuş, hicri 68 yılında Taif te vefat etmiştir. Sahabenin alimlerindendi. O kadar ki, Ömer yaşlı ve ileri gelen sahabilerle birlikte, çok genç yaştaki îbni Abbas'i (şura üyesi olarak) huzuruna alırdı. îbni Hacer; "Allah'ım onu dinde fakih kıl ve te'vili O'na öğret" hadisi öylesine dillerde meşhur oldu ki, bazıları bunu Buhari ve Müslim hadislerinden gösterdiler; fakat doğru değildir. Hadisi bu lafızlarla, İbn Heysem ve Said b. Cübeyir tarikiyle İbni Abbas'tan, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Taberani'de, farklı iki şekilde geçer, Buhari'de ise sadece: "Allah'ım onu dinde fakih kıl" kısmı rivayet edilmiştir. Bezzar ve Taberani: "Allah'ım ona Kur'an'ın tevilini öğret" şeklinde rivayet edilmiştir. Bkz, Fethu'1-Bari VII, 80; Mecmau'z-zevaid IX, 276 [144] Taberi I>90 [145] Taberi 190. Bu üç rivayeti Taberi, tefsirinde bu strayla zikretmiştir. Üçüncü rivayetinin senedi şudur: Muhammed b. Beşşar, Ca'fer b. Avn, el-A'meş, Ebu'd-Duha, Mesruk, Abdullah. Muhammed b. Beşşar, hafız ve sika olan Basralı Bündar'dir. Bütün sahih hadis kitaplarının sahipleri, O'nu hüccet kabul etmişlerdir. Hicri 252 de vefat etmiştir. [146] İbn Hacer der ki: "Yakub b. Süfyan, Tarih'inde, sahih isnadla, ibn Mes'ud'un, 'îbn Abbas ne güzel Kur'an tercümanıdır!' dediğini nakleder. İbn Mes'ud'un bu sözünü, başka bir tarzda, İbn Sa'd da rivayet etmiştir." Fethu'1-Bari VII, 80. Yine bkz, Hafız el-Heysemi, Mec-mau'z-Zevaid IX, 276-285. [147] Her iki rivayet için bkz. Taberi I, 85-86. İki rivayetin de isnadı sahihtir. Bkz. Fethu'1-Bari VII, 80. İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 91-93. [148] Fethu'1-Bari VI, 388. Hadisi Abdullah b. Amr b. As'tan, Müs-nedinde (IV, 250) İmam Ahmed, Tirmizi (VII, 314, Hıms bas.) ve Dari-mi (1,132) rivayet etmişler. Tirmizi hadi için "hasen-sahih" demiştir. Bkz. Suyuti, el-FasIu'l-Evvel min Tahziri'l-Havas 4-21. "Kim bana bilerek yalan isnad ederse..." hadisi tevatür derecesine ulaşmıştır. Bkz. Fethu'1-Ba-ri 1,161-165; Tirmizi VII, 307. Mecmau'z-Zevaid 1,142; Süyuti, el-ez-haru'l-Mütenasira fi'1-Ehadisi'l-Mütevatira 3; Tahziru'l-Havas 4-21. (116) Yani, Abdullah b. Amr, Rasulullah'tan rivayet ettiği yukarıdaki hadisten, yalan olduğu bilinmeyen hususları İsrailoğullanndan rivayet etmenin caiz olduğu hükmünü anlamıştır. Nitekim bu hususu ibn Teymiy-ye, aşağıda gelecek olan İsrailiyat konusunda anlatacaktır. İbn Teymiy-ye'nin burada kurmuş olduğu sağlam ilgi, yerinde ve nettir. Nitekim İmam Şafii şöyle demiştir: Malumdur ki, Rasulullah (s.a.v.) yalan nakline izin vermemiştir. Dolayısıyla hadisin anlamı şudur: "İsrail oğullarından, yalan olduğunu bilmediğiniz şeyleri nakledebilirsiniz. Caiz gördüklerinizi onlardan aktarmanızda bîr sakınca yoktur." Ancak araştırıcı, Abdullah b. Amr'ın Süryanca ibareler okuduğu ve Ka'bu'l-Ahbar'dan birtakım şeyler sorup öğrendiğine ilişkin teracim (biyografi) kitapları ve raviler tarafından nakledilen haberleri görünce, sözkonusu iki deve yükü kitap haberinin İsraİli rivayetleri baştacı etmek ve bu tür haberlere karşı güven sağlamak için gelmiş bir rivayet olmasından, dolayısıyla bu haberin de bu konuda söylenen diğer asılsız rivayetler gibi bir şey olmasından endişe etmektir! Mesela O'ndan rivayet edilen şu haber bu cümledendir: "Rüyamda bir elim yağda, bir elim balda idi ve ben ikisinden yalıyordum. Bunu Rasulullah'a (s.a.v.) anlattığımda buyurdular ki: "Sen iki kitap: Tevrat ve Kur'an okuyorsun." Ravi şöyle diyor: Abdullah b. Amr, Tevrat ve Kur'an okurdu." Halbuki Ömer'in (r.a.), Kitap Ehli birinden aldığı bir kitabı veya bir rivayete göre Tevrattan bazı parçaları Rasulullah'a (s.a.v.) okuması üzerine Rasulullah'ın (s.a.v.): "Bunlara mı kapılıyor sunuz! Varlığımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa hayatta olsaydı, ancak bana tabi olurdu" dediği bilinmektedir! Bu hadiseyi, Cabir'den Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Sonra Abdullah b. Amr'ın Rasulullah'tan (s.a.v.) duyduklarını yazmak için izin İstediği ve Rasulullah'ın (s.a.v.) da izin verdiği sabittir. O yazmış olduğu bu hadis evrakına, "Es-Sahifetu's-Sadıka: Doğru Sahife" adını vermiştir. Mücahid demiştir ki: "Sahife'yi Abdullah b. Amr'ın elinde gördüm ve bu nedir? diye sordum. Dedi ki: "Sadıkadır; İçerisinde Rasulullah (s.a.v.) ile başbaşa olduğumuz zamanlarda kendisinden duyduğum hadisler vardır." Buhari, Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Rasulullah'ın (s.a.v.) hadislerine, ashab içinde Abdullah b. Amr hariç benden daha çok sahip olan yoktur. Çünkü O yazardı; ben ise yazmazdım." İmdi, bütün bunlardan sonra Sahife-i Sadıka sahibinin, Kitap Ehlinden aldığı iki deve yükü kitaptan nakilde bulunması düşünülebilir mi? Vakıa biz bunu, Şeyhülislam'in işaret ettiği tefsire karşı ileri sürüyor değiliz, ancak o gün Ehl-i Kitab'ın kültürü neydi ki Yermuk harbinde Abdullah b. Amr, iki deve yükü halinde bunu ele geçirmişti. Bu nokta üzerinde durmak sözü uzatır. Sonra bazı kimseler, bu iki deve yükü kitabın, başkasının eline değil de, Sahife-i Sadıka sahibinin eline geçmesine şaşmaktadırlar. Bu söylediklerimize, Abdullah b. Amr'ın kendisini, hanımından ve yakınlarından alıkoyacak, hatta onlara haksızlık edecek kadar ibadet ve zühde verdiğini ve yukarıda da dediğimiz gibi Rasulullah'tan (s.a.v.) çok hadis rivayet ettiğini ilave edersek, iş bu iki deve yükü kitap haberi ve Onun, ahaliye bundan nakiller yaptığı rivayeti üzerinde yeniden

düşünmemiz gerektiği ortaya çıkar. Bir de şu vardır ki, okuyucunun önünde bulunan bu israili haberlerden hangileri bizatihi sahih, hangilerinin Abdullah b. Amr'la ilgili gerçektir! Bkz. İbn Hanbel IX, 233, X, 20; İbn Sa'd, Taba-kat II, 373, IV, 261-268; İbn Hacer, Fethu'1-Bari I, 167, VI, 388; Muhtasara ve Şerhu ve Tehzibu Süneni Ebi Davud V, 636, Mecmau'z-Zeva-id 1,173; tbn Hacer, el-İsabe II, 343; İbn Abdi'1-Ber, el-İstiab (İsabe kenarında) II, 338. [149] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 93-97. [150] Hadiste geçtiği üzere bir kadın RasuluHah'a (s.a.v.) gelerek: "Benim bir kumam var. Kocamın bana ait olmayarak getirdikleriyle giyinip kuşansam ve çok malım varmış giib davransam, acaba günah İşlemiş olur muyum?' diye sordu. RasuluîJah (s.a.v.) şu cevabı verdi: "Kendisinin olmayan şeylerle çokluk gösterisinde bulunan kimse, sahte elbise giyen kimse gibidir." Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Hadiste geçen müteşebbi' lafzının: "Yanında bulunan şeyleri kendisininmiş gibi gösterek, insanlara karşı mal çokluğuyla övünen ve batılla süslenen kimse" anlamına geldiğini alimler söylemişlerdir. Böyle kimse, iki sebepten ötürü zemmedilmiştir: Bir: Sahip olmadığı bir şeyi-kendisininmiş gilji göstererek nefsini kandırmış, bir de: Başkası tarafından kendisine verilmemiş bir nesneyi, verilmiş gibi göstererek başkalarını kandırmıştır. Cevamiu'l-Kelim'den sayılan bu hadis daha sonraları, Ibn Teymİy-ye'nin de kullandığı gibi, bu duruma düşen kimseleri anlatmak üzere darb-ı meşe! haline gelmiştir. Bkz, Ibn Hacer, Fethu'1-Bari IX, 260; Nevevi, Müslim Şerhi XIV, 110, [151] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 97-98. [152] Taberi I, 90. [153] Tirmizi VIII 42 (Hıms bas). Katade'den nakledilen bu söz, Mücahid'in sözüne karşıl\ (alternatif) olarak varid olmuştur! [154] Tirmizi VIII, '48.Bkz. Tehzibü't-TehzibX, 43. Görüldüğü kadarıyla bu sözler: "ibn Mes'ud mushafmı nisbet edilen şaz kıraatler, aslında tefsiri kıraatlerdir. Bunlar İbn Mes'ud'un yaptığı tefsirler olup, Kur'an kıraatleri değildir" diyen görüşü desteklemektedir. [155] Taberi I, 9. [156] Taberi bu haberi senediyle tahric etmiştir. I, 90. Zehebi, Müca-hid b. Cebr el-Mekki el-Mahzumi'yi anlatırken: "Kıraat imamı, müfes-sir ve güvenilir ünlü raviierdendir" der. Ve Yahya el-Kattan'ın şu sözünü nakleder: "Ümmet, Mücahid'in imamlığı ve hüccetliği üzerinde icma etmiştir." Mücahid hicri 104'te vefat etmiştir. Bkz. Zehebi, Mizanü'1-İ'tidal III, 439. [157] Hicri 110'da vefat eden Ebu Said el-Hasen b. Yesar el-Basri, takvasıyla tanınmış tabiun büyüklerinden ve Medine tefsir ekolünün ün-lülerindendir. Mesruk b. el-Ecda' (b. Abdİrrahman), güvenilir bir ravi, fa-kih ve abid idi. Hicri 63'te vefat etti. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı. Ebu'l-Aliye Refi' b. Mihran er-Rİyahi de, tabiilerin İleri gelenlerin-dendir. Hicri 90'da vefat etmiştir. Hicri 139'da vefat eden F.abi' b. Enes, her ne kadar bunların tabakasından sayılsa da, bu Ünlü tabiileri takip eder. Dahhak b. Müzahim el-Bel-hi ise, Said b. Cübeyr den tefsir almıştır. Vefatı 105'tir. Diğer ünlü simaların ha', tercemelerine, yukanki sayfalarda işaret etmiştik. D; tha fazla bilgi için bkz. Suyuti, el-İtkan 11321 -324. Derli toplu özet bit bilgi için, Merhum Muhammed Ragıb et-Tabbah'ın değerli kitabı: "es-Sdcafetu'l-îslamiyye" (s. 113)ye bk. [158] Şu'be b. el-Haccac b. el-Verd el-Atekİ, sika hafız, mutkın'dir. azadlılardandır. Süfyan es-Sevri şöyle derdi: "Şu'be hadiste mü'minle-rin emindir. Irak'ta ilk kez rical araştırması yapan ve Sünnet'i müdafaa edendir. Abid bir kimse idi. 162'de vefat etti. Er-Risaletü'1-Müstatrafe'm'n 170 olarak yaptığı tesbit yanlıştır. Bkz. Takrİbu't-Tehzib I, 351; er-Risaletü'l-Müstatrafe, 113. [159] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 99-101. [160] Bu iki hadisi ve diğerlerini Taberi, yaklaşık olarak aynı lafızlarla tahric etmiştir. Hepsinin senedinde de, Abdü'1-A'la b. Amir es-Sa'lebi vardır. Hadisçiler tarafından eleştirilmiştir. Nitekim, bu hususu Ahmed Şakır nakletmiş ve bu hadislerle ilgili tahkikler yapmıştır. Konuyla ilgili başka hadisler de vardır. Tirmizi İbn Abbas hadîsiyle ilgili ten-kidte bulunmuştur ve O'nu bir başka tarikten tahric ederek: "Bu, hasen sahihtir" demiştir. Bkz. Taberi I, 77-78; Tirmizi VIII, 146 (Hims bas); ,mh. Şerh. E. Davud V, 249. [161] Tirmizi VIII, 146; Taberi I, 79. Süheyl b. Ebi Hazm, kardeşi Hazm el-Kutai ile tanınırdı. Çünkü kardeşi kendisinden daha sika ve meşhurdu, imam Ahmed, Buhari, Nesai ve daha başkaları Süheyl'i tenkid etmişlerdir. Bu hadisi, Nesai ile Ebu Davud da rivayet etmişlerdir. Bkz. Muhtasam ve Şerhu Ebi Davud V, 249. İmam Beyhaki bu hadis hakkında şunları söylemiştir: "Şayet sahih ise Allah'u a'lem murad edilen, hakkında herhangi bir delil olmayarak galebe çalan re'ydir. Yoksa, burhan'ın desteklediği re'y ile Kur'an'ı tefsir etmek caizdir" başka bir yerde de şöyle der: "Bu hadise dikkat edilmeli. Şayet sahihse, 'hata etmiştir' sözüyle Allah'u a'lem şu kastedilmiştir: 'Metodu ve yolu yanlıştır." Çünkü, Kur'an lafızlarını tefsir etmede nasıl ki dilciler'e müracaat ediliyorsa nasih-mensuh, nüzul sebebi gibi hususların bilinmesinde de Kur'an'm inişine şahid olan ve Allah'ın Kitabını açıklamak üzere varid olan sünnetler'i bize ulaştıran Sa-habe'nîn haberlerine başvurulur. Nitekim Allah Teala: "Biz sana zikri indirdik ki, insanlara ne indirildiğini açıklayasm. Ola ki düşünürler" (NahI: 16/44) buyurmuştur. İmdi, şeriatı (hükmü) koyanın açıklamasının bulunduğu bir konuda, o açıklamaya rağmen fikir ileri sürülemez. Hakkında şar'i' tarafından açıklanmamış olan hususları açıklamak üzere ilim ehlinin düşünme ve istidlalde bulunmaları gerekir. Hadisle şu kastedilmiş de olabilir: "Kim ilmin usul (prensip) ve füruunu (meselelerini) bilmediği halde, Kur'an'ı kendi görfişüne göre tefsir ederse ve kazara isabet etse, konuyu bilmediği için bu iyi bir şey değildir." Bu manaya İbn Teymiyye az ileride işaret edecektir. Bkz. Suyuti, el-İtkan II, 305; Hadisin bu manasına daha önceden İmam Ebu Ca'fer et-Taberi değinmiş ve İbnu'1-Enba-ri'nin, Kur'an'ın

müşkil ayetlerine has olarak kabul ettiği İbn Abbas'tan mervi birinci hadisin anlamını, o hassas ve ince beyan üslubuyla bu anlama hamletmiştir. Bkz. Taberi 1,78-79; Süyuti, el-İtkan II, 306. Veya hadisle kastedilmek istenen şudur: "Kim gerçeğin başka türlü olduğunu bilerek Kur'an'la ilgili bir tefsirde bulunursa..." Buna göre, Şey-hü'1-islam'ın: "Kur'an'ı salt re'yle tefsir etmek haramdır" sözü, mutlak manada değildir. Nitekim bu husus, diğer eserlerinde söylediklerinden ve buradaki mücerred (salt) lafzından da anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, "ne sünneti, ne de dilin şehadet etmediği salt bir rey İle tefsir haramdır" anlamındadır, ibn Kuteybe demiştir ki: "Kur'an'ı rey ile tefsir etme yasağından: a- Ya nakil ve rivayetin dışına çıkmayıp, tamamen istinbatı te-ketmek anlamı çıkar; b- Ya da başka bir mana çıkar. Rivayetlerin dışına çıkmamak ve istinbatı terketmek anlamının murad edilmiş olması batıldır. Çünkü sahabe Kur'an'ı tefsir etmişler ve aralarında ihtilaflar olmuştur. Onların tefsirde söyledikleri herşey, Rasulullah'tan (s.a.v.) işittikleri şeyler değildir." İbn Kuteybe'ye göre bu yasağı şu iki şekilde anlamak lazımdır: a- Kişinin, bir konuda belli bir görüşü vardır. Tabiat ve hevası ona meyillidir. Bu görüşünü doğrulatmak için, Kur'an'ı, kendi keyif ve düşüncesine uygun olarak te'vil eder. Aslında, kendisinin o şekilde peşin bir görüşü olmasaydı, sözkonusu o manayı Kur'an'dan anlamayacaktı. Bu durumda, Kur'an'ı re'yi ile tefsir etmesinin anlamı, görüşünün kendisini böyle bir tefsire itmesidir. İbn Kuteybe'nin konuyla İlgili olarak söylediği diğer sözlerinden açıkça anlaşıldığı üzere, tefsirdeki bu tür hata alanına, hem delil hem de medlul'de hata edenler veya sadece delil'de hata edenler dahildirler. Nitekim bunları İbn Teymİyye anlatmıştı. b- Tefsirde düşülen diğer bir hata da, Kur'an'daki garib kelimeler, kapalı bırakılmış ve ibdal olunmuş lafızlar, kısaltmalar, zamirler, takdim te'hirler'e ilgili rivayet ve nakilleri gözönünde bulundurmadan, sırf arap dilinin zahirinden hareketle tefsire kalkışmaktır. Tefsirin zahir'ini ölçü ve hakem olarak almadan, salt arap dili'riin ifade ettiği mefhumlarla anlamlar çıkarmağa kalkışan kimse, çok yanılır ve Kur'an'ı re'yiyle tefsire yeltenenler zümresine girer. îbn Kuteybe devamla şunları söyler: "Herşeyden önce, hatadan korunmak için, tefsirin zahirinde nakil-ve rivayet kaçınılmazdır. Bundan sonradır ki, Kur'an lafızlarını anlama ve hüküm istinbat etme işi genişler. Kur'an'da, ancak rivayet yoluyla anlaşılabilecek garib lafızlar çoktur; zahiri tefsiri hakem olarak ortaya koymadan, bunların hakikatlerini anlama imkanı yoktur. Bkz. Kurtubi Tefsiri I, 33; Camiu'1-Usul II, 4. [162] Bu söz Tirmizi'ye aittir. Bkz. Tirmizi VIII, 17. [163] Taberi'de (1,78) bu ifade: "Kur'an hakkında kendi reyimle konuşacak olursam" şeklindedir. [164] Bu rivayeti aynı isnadla Hafız îbn Kesir (tefsirinde) zikretmiş ve demiştir ki: "Haberde İbrahim et-Teymi ile Sıddik arasında inkıta vardır." Bkz. İbn Kesir Tefsiri IV, 473. [165] Bu haberi, Ebu Ubeyde'nin isnadı gibi sahih bir isnadla Ömer'den (r.a.) birçok kimse rivayet etmiştir. Taberi'nin isnadı şöyledir. İbn Beşşar, İbn Ebi Adi, Humeyd, Enes, Bkz. ibn Kesir IV, 374; Tabe-ri, XXX59. Öyle görülüyor ki, İbn Teymiyye, bu ve diğer rivayetleri, Ebu Ubey-din "Fedailü'l-Kur'an' adlı kitabından nakletmiştir. Değerli Üstad Muhakkik Seyyid Ahmed Sakr'ın, tahkıkli olarak yayınladığı bu Kitabın Kahire yazmasını inceleme fırsatı bulmuştuk. [166] Ömer (r.a.), minberde bu ayetle ilgili olarak söylediği bu meşhur sözünü, ibn Sa'd-Said b. Mansur, Abd b. Humeyd ki ibn Teymiyye burada O'ndan rivayet etmiştir. İbn Cerir ibnu'l Munzir, el-Hakim (rivayetin sahih olduğunu da söylemiştir), eş-Şuab'ında Beyhaki ve el-Hatib rivayet etmiştir. Hepsinin rivayeti de Enes'tendir. Bu kaynaklarda, bu sözü söyledikten sonra Ömer'in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Bu kitaptan sizlere açık gelen hususlara uyun ve onlarla amel edin. Bilmediklerinizi ise Rabbinize havale edin." Şevkani, Fethu'l Kadir V, 376, Taberi XXX, 61. Ömer (r.a.) bu tavrındaki anlam için, mütefekkir Üstad Malik Bingebi'riin kıymetli risalesi "İntacu'l-Müsteşrikin ve Eseruhu fi'1-Fıkri'lislami el-Hadis'ine bakınız. [167] Abese 27-32. İbn Kesir şöyle der: "Bununla Ömer (r.a.) cinsi ve şekliyle bu bitkiyi bizzat tanımak istemiştir. Yoksa O da^ bu ayeti okuyan herkes de bilir ki, ebb, yerde biten bir tür ottur." Bkz. IV, 473. [168] Bkz. Taberi I, 86. [169] İşaret edilen sözkonusu İki gün, şu ayetlerde zikredilen günlerdir. 1. "O, gökten yere kadar her işi idare eder. Sonra (o iş), sizin sayabildiğiniz bin sene miktarındaki bir günde O'na yükselir." (Secde: 32/5) 2. "Melekler de, Ruh (Cibril) de, oraya, miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar." (Mearic: 70/4) Bkz. Taberi XXIX, 71. Bu iki gün hakkında îbn Abbas'ın tercihe şayan görüşünün ne olduğu ve O'nun bu konuda tefsir yapmayı uygun görmemesinin sözkonusu olmadığı hakkında bkz. İbn Hacer, Fethu/1-Bari VIII, 451-453. [170] Taberi bunu, her ikisi de Eyyub ve İbn Ebi Muleyke'den olmak üzere bir başka iki tarikten rivayet etmiştir, öyle gözüküyor ki, bizim buradaki rivayette, müstensih hatasından doğan bir eksiklik vardır. Şöyle ki, Taberi'nİn rivayetine göre o zat tbn Abbas'a ellibin yıl olan gün ne ola ki?" demiş, bunun üzerine o zat: "Bana anlatasın diye bunu ben sana sordum!" deyince, îbn Abbas şu cevabı vermiştir: "Bunlar, Allah Teala'nın, kitabında zikrettiği iki gündür; ne olduklarım yine ancak kendisi bilir." Dolayısıyla Allah'ın Kitabı hakkında, bilmediği birşey söylemeyi doğru bulmamıştır. Bkz. Taberi XXIX, 72. Yine Taberi, miktarı ellibin yıl olan günle ilgili olarak, İbn Abbas'tan senediyle, şöyle bir yorum nakletmiş-tir. "O kıyamet günüdür ki, Allah onu kafirler için bu miktarda kılmıştır." Taberi devamla: "İbn Abbas'tan bu konuda, burada zikrettiğimiz bu görüşünden başka görüş de rivayet edilmiştir" diyerek, yukanda geçen rivayeti nakletmiştir. [171] Bu zat, Ebu Yusuf Ya'kub b. İbrahim el-Kadi ed-Duraki olup, çağının Irak muhaddislerindendir. 252'de vefat etmiştir. [172] Taberi I, 86. [173] Taberi I, 86. Üstad Ahmed Şakir, Ebu Ubeyd'in "Fedailü'I-Kur'an'ınm yazmasında bu ifadenin: Tefsirden, ancak ma'lum şeyler hakkında konuşurdu" şeklinde olduğuna işaret etmiştir ki, birbirine yakın ifadelerdir. [174] Taberi I, 87. Öyle görülüyor ki, tefsir hakkında görüş belirtmekten kaçınan İbnü'l-Müseyyib, bu rivayette, İkrime'nİn kendisiyle olan metod farklılığına işaret etmiş oluyor! [175] Haberi, aynı tarikla Taberi de rivayet etmiştir. (I, 87).

[176] Taberi I, 85. Ebu Abdillah Nafi, îbn Ömer'in azadlısıdır. ibn Hacer O'nun hakkında: "Sağlam bir ravidir. Fakihtİr. 117 senesinde veya daha sonra vefat etmiştir. Takribü't-Tehzib II, 296. Salim b. Abdillah, İbn Ömer'in oğludur. Vefatı 106'dır. Fakih, sika, abid ve fazıl bir zat İdi. El-Kasim b. Muhammed de, Ebubekr'in oğlu Muhammed'in oğlu olup, O da 106'da vefat etmiştir. Bütün bunlara yetişen Ubeydullah b. Ömer ise, Ömer'in ahfadından olup, hic. 140'lardan sonra vefat etmiştir. [177] Hişam b. Urve'nin vefatı h. 146, babası Ebu Abdillah Urve b. Zübeyr b. Avvam'ın vefatı ise 93'tür. [178] Bkz. Taberi I, 86. Ubeyde es-Selmani, Muhadramun ve Tabi-un'dan ulu bir zattır. Sikadır, sağlamdır. [179] Bu ve bundan önceki rivayet, Kasim b. Sellam'dandır. Ebu Abdillah Müslim b. Yesar el-Basri, Meşhur bir abid ve fakihtir. Mekke'de mücavir olarak bulunmuştur. H. 100'de vefat etmiştir. Ebu îmran İbrahim b. Yezid en-Nehai: Irak fakihi, müctehid ve İmamdır. H. 96'da vefat etmiştir. [180] TaüeıiI,86 [181] İmam Taberi, sözkonusu bu rivayetleri, şu manidar başlık altında serdetmiştir. "Kur'an'ı Te'vil Etmenin Caiz Olmadığını İleri Sürenlerin Yanlış, değerlendirdikleri Haberler" İbn Teymiyye yukarıda: "Bu yüzdendir ki, Seleften bîr cemaat, bilmedikleri konularda tefsir yapmaktan kaçınmışlardır" dedikten sonra bu rivayetlere geçmiştir. Burada da bir bakıma, sözkonusu rivayetlerin bir bölümünü naklettikten sonra bu tev-cuh ve değerlendirmesini derinleştirip genişletmiştir. Ancak, Taberi'ye yukarıda işaret ettiğimiz bölüme muttali olan bir kimse, bu rivayetlerin hangi manada alınacakları konusunda, yerinde ve güzel bir başka değerlendirmeyi ilave eder. Taberi der ki: "Tabiilerden bazılarının, Kur'an'ı tefsir ve te'vil etmekten kaçınmalarına gelince, onların bu durumu, ortaya çıkan olaylar karşısında fetva vermekten kaçınan (fakih)lerin durumuna benzer ki, aslında onlar, Allah Teala'nın, ancak dini, tamamladıktan sonra Rasulullah'ı (s.a.v.) vefat ettirdiği ve Cenab-ı Hakkın, vuku bulan her olayla ilgili açık ya da delalet yollu bir hükmünün bulunduğu inancında idiler. Onların görüş belirtmekten kaçınmaları, Allah Teala'nın, bu "konular hakkında kullar arasında hükmünün bulunduğunu kabul etmemekten ileri gelmiyordu. Fakat kendilerini, Allah Teala'nın ictihad'la mükellef kıldığı bilginler seviyesinde görmeme endişelerinden ileri geliyordu. Selef ulemasının Kur'an'ı tefsir ve te'vilden kaçınmalarının sebebi de işte budur. Onların bu çekimserlikleri ancak, kendilerini tefsirde isabetli görüş belirtebilecek seviyede görmemelerindendir. Yoksa, bu ayetlerin tefsir ve te'villerinin ümmetin alimleri tarafından yapılamayacağı ve böyle insanların ümmet içerisinde bulunmadığı anlamında değildir." [182] Hadisi bu lafızla Taberani "el-Kebir" ve "el-Evsat'mda Abdullah b. Amr'dan rivayet etmiştir. Ravileri sika'dır. Tİrmizi ve Ebu Davud, Hasen bir isnadla Ebu Hureyre'den, şu lafızla rivayet etmişlerdir: "Kıyamet günü Allah ona ateşten bir gem vurur." Bunu İbn Mace de rivayet etmiştir. Hadis başka bir tanktan, yakın lafızlarla bu şekilde Ebu Hureyre'den de rivayet edilmiştir. Ayrıca, Abdullah b. Mes'ud, îbn Ab-bas, İbn Ömer ve Ebu Said el-Hudri'den eleştiriye uğramış birtakım tariklerle de rivayet edilmiştir. Bkz. Muhtasaru ve Şerhu Süneni Ebi Davud V, 251,253; Mecmeu'z.Zevaid I, 163. [183] Taberi I, 75.1. Arabın anladığı birinci tür tefsir, onların diline başvurularak bilinen tefsirdir ki, bu Zerkeşi'nin de dediği gibi, dil ve İ'rab'la yapılan tefsir türüdür. 2. Bu ikinci kısımla kastolunan, bilinmesi zaruri olan helal ve haramlardır. (Nitekim, bu hususta ibn Ab-bas'tan merfu bir rivayet mervidir; ancak, senedinin sıhhati tartışılmıştır) yoksa bunu tefsir'in kısımlarından biri olduğu mürad edilmemiştir. Ebu Ca'fer demiştir ki: "İbn Abbas'ın, 'hiç kimsenin bilmemekte ma'zur olmadığı tefsir diye adlandırdığı bu dördüncüsü, Kur'an tefsir ve te'vilinin kısımlarından birini ifade etmez; fakat Kur'an te'vilinden, hiç kimsenin bilmemesi caiz olmayan bir hususu bildirir." Görüldüğü üzere Taberi, tefsirin bu türü hakkında, "dördüncüsü" ta'birini kullanmıştır. Çünkü O, Kur'an te'vilinin tamamının üç kısımda mütalaa edilebileceğini söyledikten sonra îbn Abbas'ın sözünü nakletmiş ve İbn Abbas'a göre ikinci sırayı teşkil eden sözkonusu çeşidin tefsir çeşitlerinden birini oluşturmadığını ifade etmiştir. Taberi'nin tefsir çeşitlerini tasnifi ise şöyledir: Birincisi: Buna hiç kimsenin erişmesi mümkün değildir. Allah Teala bunun ilmini kendisine tahsis etmiş ve onu bilmeyi, tüm yaratıklarından gizlemiştir. Bu Allah'ın kitabında, vuku bulacağını bildirdiği hadiselerin eceî ve zamanlarıyla ilgili hususlardır. Mesela, kıyametin kopma, Meryem oğlu İsa'nın inme, güneşin batıdan doğma, surun üfürülme zamanlan ve bunlara benzer olayların vuku vakitleri gibi. İkincisi: Allah Teala'nın, te'vilini, insanlar içerisinden yalnızca RasululIIah'a (s.a.v.) bildirdiği şeyler. Kullar bunları bilme ihtiyacındadır-lar. Ancak, onların bu şeyleri bilmeleri, Rasulullah'in (s.a.v.) bu hususların te'vilini onlara açıklamasıyla mümkündür. Üçüncüsü: Kur'an'ın indiği dil'in sahiplerinin bildikleri te'vil, bu Kur'an'm Arapça ve i'rab cihetinden te'vilini bilmektir ki, bu bilgiye ancak onlar tarafından ulaşılabilir." îbn Cerir Merhum te'vilin bu nevilerini açiklaken, okuyucularının da aşina oldukları üstün bir açıklama ortaya koymuştur. Buraya O'nun, tefsirinin üçüncü kısmıyia ilgili açıklamasını nakletmeden geçemeyeceğim, Allah kendisinden razı olsun diyor ki: "...Kur'an'ın iikliği dili bilen herkesin bildiği hususlar da, Kur'an te'vilinin kısımlanndandır. Bu te'vil türü, Kur'an'ın i'rabını yerli yerince yapmak, müsemmaları müşterek olanlarından ayırdedecek onlara has isimleriyle ve mevsuflan diğerlerinden temyiz ederek onlara özgü sıfatlarıyla tanıma şeklinde olur ki, bunları bu dilin sahibi olan hiç kimsein bilmemesi sözkonusu değildir. Mesela bu kimselerden biri: "Onlara, 'yeryüzünde fesad çıkarmayın' denildiğinde, şöyle derler. 'Biz ancak ıslah edicileriz. 'Dikkat edin, onlar müfsidlerin ta kendileridir, fakat farkında değiller!" (Bakara: 2/11-12) ayetlerini işitse, hemen anlar ki ifsad: Zararlı olduğu için terkedilmesi gereken, ıslah da: Faydalı olduğu için yapılması gereken şeydir. Her ne kadar bu kimse, Allah'ın, hangi şey-

leri ifsad ve hangi şeyleri ıslah'tan saydığını bilmese de, Kur'an'ın indiği dile sahip olan kimselerin, Kur'an'm te'vilinden bilebildikleri, İfade ettiğim gibi, müsemmalar'ı müştereklerinden ayırdederek, kendilerine has isimleriyle ve mevsufian da yine kendilerine ait sıfatlarıyla bilmektir; yoksa Allah'ın bilinmesini sadece Rasulullah'a (s.a.v.) tahsis etiği, bunlarla ilgili vacip hüküm, Özellik ve durumları bilmek değil. Çünkü, bu kabil şeyler, Rasulullah'ın (s.a.v.) açıklaması olmaksızın kimse tarafından bilinmez. Tabii ki, Allah Teala'mn, yaratıklarından gizleyerek kendi ilmine ayırdığı hususlar bunun dışındadır." Taberi 1,73-76-92-93; Zerkeşi, el-Burhan II, 164; Süyuti, el-İtkan II, 309. [184] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 101-111.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->