P. 1
0165-Halk Edebiyati

0165-Halk Edebiyati

|Views: 575|Likes:
Yayınlayan: asaf15

More info:

Categories:Topics, Art & Design
Published by: asaf15 on Apr 18, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/25/2013

pdf

text

original

SÖZ BAŞI Türk edebiyatının islamiyet'ten önce ve îslamî dönem genel tasnifi içinde; Türk Halk Edebiyatı

kendine has yerini almaktadır. Bu edebiyat; işlediği konuları itibariyle, halkın dilini, duygu ve düşüncelerini, zevkini, millî ve dinî inançlarını esas alarak halk-cumhur sentezinde/her zümreye hitap ederek bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Bu edebiyat; milli birlik ve beraberlik ülküsünde vermek istediği mesajları, halkın kolayca anlayabileceği ve kabullenebileceği bir anlatım tarzı içinde Türkçe olarak onlara ulaştırmaya çalışmaktadır. Elinizdeki bu "Türk Halk Edebiyatı El Kitabı" da bu hedefin bir parçasıdır. Zira bu çahşma; buyandan toplumun ihtiyaç duyduğu konuları, onların anlayabileceği bir şekilde verebilmekte, diğer yandan da üniversitelerimizde okuyan gençlerimizi bu konularda bilimsel veriler itibariyle bilgilendirebilmektedir.

Ayrıca bu çahşma; hem ilk-orta öğretim programlarındaki bu disiplin ile ilgili konuları, hem de üniversitelerin "Türk Dili ve Edebiyatı" ile "Türkçe Öğretmenliği" ve diğer ilgili bölümlerdeki ders programlarının muhtevalarına uygun olarak hazırlanmıştır. Ayrıca, orta öğretim programlarında yer alan Halk Edebiyatına ait konuları da tespit ederek bunların günümüzde yetersizliğini ve öğretmenler tarafindan daha reel olarak verilmesi gerçeği üzerinde de durulmuştur. Türk Halk Edebiyatı El Kitabi'nda; "Türk Dili ve Edebiyatı" ile "Türkçe Öğretmenliği" bölümlerinde okutulan programlardaki bazı kaymaları da yerine oturtmaya çalıştık. Bu cümleden olarak, bilim dalı itibariyle Halk Edebiyatına ait olan konuların Eğitim Fakültelerindeki Eski Türk Edebiyatı I'e kaydırılmasının düzeltilmesi gerektiğini de bilimsel veriler içinde vermeeye çalıştık.

Türk Halk Edebiyatı El Kitabında Halk edebiyatı türleri ile Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatını, ait türleri ayn ayn verdik. Çünkü birincisi daha çok anonim veya aşık edebiyatı konularını ihtiva etmekte, ikincisi ise bütünüyle, dini-tasavvufi Türk edebiyatıdır ki, bunun bir başka özelliği de, kendi-sine ait törlerin Türkçenin öğretiminde kullanılmasıdır. Bilindiği gibi dini-tasavvufi Türk edebiyatı terminolojisini günümüzde başka isimler adı altında vermek isteyenler de vardır, kanaatimizce bu yanlış olur. Çünkü bu konu, sadece Türklere ait dini-tasavvufi temleri işlemektedir ve bu terminoloji artık oturmuştur. Zira bu disiplinin temel ideolojisi ve 20 fikir kaynağı; Türk millî kültürü, islam dinî ve islam tasavvufudur. Bu cümleden olarak bu edebiyat; dış unsurları itibariyle, yani vezin ve nazım şekli bakımından çoğu zaman millî ruhu aksettirirken; iç unsurları itibariyle de, yani mefhumlar, mecazlar, dil ve üslup bakımından Türk millî kültürü bünyesinde dinî-tasavvufî inanç ve vecdi ortaya koymaktadır. Bunun sebebi, Türk milletinin islam imanı gibi. İslam tasavvufunu da yine Türk'ün inanma üslubuyla birleştirmiş olmasıdır. Çünkü bu edebiyatın kadrosunda, divan ve saz. şairleri bulunmakta ve bu edebiyatlara ait nazım şekillerini de müştereken kullanmaktadırlar. Fakat bu edebiyat, her iki edebiyatı da, hem birbirlerine yaklaştırır, hem de onların hitap ettiği ayrı ayrı zümreleri, kendi bünyesinde halk-cumhur potasında birleştirip bütünleştirerek bir edebiyat köprüsü kurmaya çalışır. Bizim bu çahşmamız; Giriş, altı bölüm ve bibliyografyadan oluşmaktadır. Girişte genel anlamda Türk edebiyatının; kavramlar, edebiyatta ifade tarzları, tarih içinde Türk edebiyatının tarihi gelişimi ve Türk edebiyatının günümüze göre tasnifi üzerinde durduk. Biz burada özellikle yeni bir tasnif denemesi çerçevesinde Türk edebiyatını islam öncesi ve Islamî dönem başında; Türk Dili, Türk Halk edebiyatı, Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı. Divan edebiyatı. Aşık edebiyatı. Dünya edebiyatlarının tesirinde kalan Türk edebiyatı, Cumhuriyet

dönemi Türk edebiyatı, Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları edebiyatları başlığı altında yeni bir tasnif denemesi ile bir bütünün oluşmasını temine çalıştık Birinci bölümde; Türk Edebiyatı ile ilgili kavramları; edebiyatın tanımı, konusu, muhtevası, metodu; edebî eser vb. hususları ele aldık. Buna bağlı olarak edebiyat tarihinin önemi üzerinde durarak edebiyat-dil-kültür ilişkisini inceledik, edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilgisini kurmaya çalıştık. ikinci bölümde; islam öncesi Türk edebiyatının tarihi seyrini, genel özelliklerini, ilk dönemlerde oluşan sözlü-yazılı eserler ile eski Türk şiîrinde görülen Kirleri kısa anekdotlarla vermeye çalıştık. Üçüncü bölümde; Orta Asya sahası Türk edebiyatında; Türk Kültürü ve İslamiyet arasındaki ilişkiler, Türklerin islam öncesi inanç sistemleri, Türkler ve islamiyet, Türklerin islam'a geçmeden önce Araplarla olan temasları, Hz. Muhammed döneminde Türklerin durumu ve Hz. Muhammed'in Türkler hakkındaki hadisleri, ilk fetihler sırasında Türk Arap münasebetleri, Türklerin Müslüman oluşları.. vb'lerini; ayrıca 11-20. yüzyıl arası Orta Asya Türk edebiyatının genel özellikleri ile bu yüzyıllarda yaşayan belli başlı mutasavvıflarından; Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Ahmed Edib Yükneki, Ahmed Yesvî, Süleyman Hakim Ata, Şah İsmail Safavî, Mahdum Kulu'mın bu edebiyata katkıları ve temsilleri üzerinde durduk. 21 Dördüncü bölümde; esas çalışmamızın adını oluşturan Türk Halk edebiyatı hakkında; kavramlar. Halk edebiyatının genel ilkeleri. Halk edebiyatında metodoloji, ilk ve orta öğretim programlarında Halk edebiyatına ait konuların kısa bir değerlendirilmesi, öğretim etkinlikleri, bu derslerde kullanılan araç-gereçler ve öğretim metodlarının uygulanması hakkında müşahhas bilgiler vermeye çalıştık. Beşinci bölümde; Türk Halk Edebiyatını, Ortaöğretim programlarına göre amaç, plan, işlenen konular, ders araç ve gereçleri vb. açıdan bir değerlendirmeye tabi tuttuk.

Altıncı bölümde; Türk Halk edebiyatında törleri işlerken, bu törlerin hece ve aruzu göre yazılanları ve şekil özellikleri üzerinde durduk. Ayrıca burada Türk halk edebiyatı türlerinin Türkçe öğretimindeki önemli fonksiyonlarını ve bu hususla ilgili olarak; ninni, mani, türkü ve destan... verilerini etkilerini ortaya koymaya çalıştık. Yedinci bölümde; Aşık tarzı Türk edebiyatının genel özellikleri ve 16-20. yüzyıla kadar olan zaman dilimini birleştiren örnek şahsiyetlerden birkaçını vermeye çalıştık. Sekizinci bölümde; Dini-Tasavvufi Türk edebiyatının genel özellikleri, tasavvufun tarihi gelişimi, divan ve halk edebiyatı ile müşterek kullandıkları nazım şekilleri, yüzyıllara göre mutasavvıf şairlerden örnekler vermeye çalışırken, yine bu edebiyata ait olan; Allah, Peygamberler, din ve tasavvuf yolunun büyükleri, dini ve tasavvufi düşüncelerle ilgili 45 nazım tür'ünü örneklerle değerlendirmeye çalıştık. Bibliyografyada da; bu çalışmamızda kullandığımız eserler, makale vb'lerini yazarların soyadlarına göre alfabetik olarak vermeye çalıştık. Çalışmamızda görülebilecek bazı noksanlıkların, meslekdaşlarımız ve okurlarımız tarafından yine iyi niyetler çerçevesinde değerlendirilmesini, düzeltilmesini ve yapılması öngörülen bazı ilaveler için de bize destek olunmasını en samimi duygularımızla bekliyoruz. Ankara 02.08. 2003 Prof. Dr. Abdurrahman Güzel Prof. Dr. Ali Torun ÎKÎNCi BASKIYA SÖZ BAŞI Öğrencilerimizin, öğretim elemanlarımızın, okurlarımızın ve 'halk-cumhur'ua, büyük ilgisine mazhar olan 'Türk Halk Edebiyatı El Kitabı' adlı bu çalışmamız, bir yıl içinde bitmiştir. Bundan dolayı hem mutluyuz, hem müteşekkiriz, hem de çalışmamızın daha iyi olması için her türlü gayreti göstermek zorunda olduğumuzun idraki içindeyiz. Bu cümleden olarak kitabımızın bu yeni baskısını iki boyutlu olarak ele aldık. Bunlar da:

* Birinci baskıda meydana gelen; tashih, dizgi hataları, bazı tekrarların, tiir'lerin, dip notlarının ve konuların..vb.'lerinin konulmaması sebebiyle yeniden gözden geçirilerek düzeltilmeler yapılmıştır. * Eserde yaptığımız yeni düzenlemelerle; hem bu noksanlıkların tamamlanması, yani giriş, yeni bölümler, yeni konular, yeni tür ve metinlerin eklenmesi, bazı metinlerin çıkarılması veya sadeleştirilmesi; hem de konular arasındaki dağınıklığın ortadan kaldırılarak benzer konuların da birleştirilmesi suretiyle bir bütünün oluşmasıni temine çalıştık. Çalışmamız; söz başı, giriş, sekiz bölüm ve bibliyografyadan oluşmaktadır. Giriş bölümünde; genel anlamda Türk Edebiyatı'nın tarihî gelişimi içinde, Türk Dili ve Edebiyatının devirlere ve günümüze göre yeni bir 'tasnif denemesi' ni yapmaya ve devirler hakkında da özet bilgiler vermeye çalıştık. Özellikle bu yeni tasnif denemesi çerçevesinde, îslam öncesi ve îslamî dönem başında Türk Edebiyatını; Türk Dili, Türk Halk Edebiyatı, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, Divan Edebiyatı, Aşık Edebiyatı, Dünya Edebiyatlarının tesirinde kalan Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları edebiyatları başlığı altında değerlendirmeye çalıştık. Birinci bölümde, bu edebiyatı oluşturan kavramlar üzerinde durduk. Mümkün olduğunca bunlar hakkında bilgiler vermeye çalıştık. İkinci bölümde; 'İslam Öncesi Türk Edebiyatı üzerinde duruldu. Burada sözlü-yazılı edebiyat ve Tür'ler ele alındı. Üçüncü bölümde; Orta Asya sahası Türk edebiyatı'nda Türkler'in Müslüman oluşları ve 1120. yüzyıllar arasında yaşayan mutasavvıflardan örnekler verildi. Dördüncü bölümde; 'Türk Halk Edebiyatı öğretiminde kullanılan genel yöntemler' hakkında 'alan eğitimine' yönelik bilgiler verildi. 23

Beşinci bölümde; 'Türk Halk Edebiyatı'nın ilk ve orta öğretim proGramlarına göre kısa bir değerlendirilmesi üzerinde durduk. Altıncı bölümde; Anadolu Sahası Türk Halk Edebiyatında Türler ele alınarak örneklerle işlenmeye çalışıldı. Buraya birinci baskıda yer almayan 'Mit, efsane, tekerleme..vb'lerini de ekledik. Ayrıca bu edebiyatın Anadolu sahasında başlangıcı ve 13-20. yüzyıllar arasında yetişen belli başlı mutasavvıflardan her yuzyıla göre, 3-5 arası mutasavvıf ve eserlerinden örnekler vermeye çalıştık Yedinci bölümde; 'Aşık Tarzı Türk edebiyatında aşık tipinin dünü bugünü üzerinde kısa bir değerlendirme yaptık. Ayrıca yüzyıllara göre 18a-şık'ın eserlerinden örnekler de verdik. Sekizinci bölüm'de; 'Dini-tasavvufi Türk edebiyatı' hakkında genel bir bilgi verildikten sonra, bu edebiyatın eserlerinde tespit etmeye çalıştığımız türleri örneklerle de değerlendirmeye aldık. Özellikle bu türleri; Allah, peygamberler, din ve tasavvufyolunun büyükleri, dinî ve tasavvufî düşüncelerle ilgili olarak yazılan 45 tür örneğini verdik. Ayrıca bu edebiyatın manzum eserlerini şekil bakımından incelemeye çalıştık Burada; vezin, kafiye, redif, Divan Edebiyatı ile ortak olan nazım şekillerini vermeye çalıştık. Bibliyografya bölümünde; bu çalışmamızda kullandığımız eser, makale... vb'lerini yazarların soyadlarına göre alfabetik olarak verdik Çalışmamızın asıl hedef kitlesi olan ; 'siz üniversite öğretim üyeleri, öğrencileri ve halkcumhur'un burada görecekleri her türlü noksanlıkların, yine iyi niyetler çerçevesinde değerlendirilmesini, düzeltilmesini ve yapılması öngörülen bazı ilaveler için de bizlere destek olunmasını en samimî duygularımızla bekliyoruz. Bilindiği gibi bu çalışmada; zamanla alan bilgisi, ve alan eğitiminin verilmesi de ihmal edilmemiştir. Bu cümleden olarak eserin birinci baskısının kısa zaman içinde tükenmiş olması sebebiyle, biz de siz okurlarımızın destekleri ve uyarılarıyla elinizdeki bu ikinci baskıyı sizlere sunmayı bir görev saydık.

Bu çalışma; bir yandan lise ve dengi okullardaki 'Türkçe ve Edebiyat dersleri'nde 'yardımcı ders ve öğretmen el kitabı' görevini yerine getirirken, diğer yandan da üniversitelerimizin Edebiyat ve Eğitim Fakülteleri lisans, Yükseklisans ve Doktora proğramlarında yer alan 'Türk Dili ve Edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçeleri, Halk Bilimi, Türkçe'nin Eğitimi-Öğretimi ve diğer ilgili Bölümlerinde okutulan 'Türk Halk Edebiyatı ' derslerinin 'El Kitabı' olarak yerini almaktadır. Dolayısıyla bu çalışmanın ilk baskısının kısa zamanda bitmesi neticesinde, bu ikinci baskısında sizlerden gelen uyarılar ve hoşgörüler bağlanımda, hem düzeltmeler, hem de ihtiyaca ve isteğe uygun olarak eklemeler yapılmıştır. Çünkü bu eserin asıl sahibi olan sizlerin bu yakın ilgileri bu başarılı sonuca ulaşmayı sağladı. 24 Bu bağlamda 'Türk Halk Edebiyatı El Kitabı' hakkında meslektaşlarımızdan aldığımız iyi niyete dayalı düzeltmelerin bize bizzat gönderilmesi bizi çok mutlu etti. Bu cümleden olarak kıymetli meslekdaşımız, sevgili dos-tumuz sayın Sabri Koz beyefendi'de bizzat bendenizi arayarak bazı düzeltmeler yapılması gerektiğini ve bunlarla ilgili notları göndermişlerdir. Biz de bu 'iyi niyet tavsiyelerini' dikkatle ele alıp bu düzeltmeleri memnuniyetle yaptık. Bundan dolayı kendilerine şükranlarımı sunuyoruz. Bize karşı gösterilen bu yakın ilgi ve hoşgörülerden dolayı hepinize en derin şükranlarımızı sunmayı bir borç biliriz. Ankara 05 Ekim 2004 Prof. Dr. Abdurrahman Güzel Prof. Dr. Ali Torun

GÎRÎŞ TÜRK EDEBÎYATININ DEVÎRLERE AYRILMASINDA KULLANILAN ÖLÇÜTLER VE TÜRK EDEBÎYATININ GÜNÜMÜZE GÖRE TASNİFİ :

A. Türk Edebiyatının Devirlere Ayrılmasında Kullanılan Ölçütler: 1. Dil Anlayışı: Asya ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde başlayıp gelişen Türk Edebiyatlarını birbirinden ayıran, yalnızca şekil, muhteva ve gaye farklılığı değildir. Önemli bir faktör daha vardır ki, bu da edebî eserin asıl malzemesi olan dilde ortaya çıkmaktadır. Bunlara lehçe veya şive ayrılığı adını veriyoruz. Bu ayırıma kısmen de olsa ağız farklılıklarını da alabiliriz. Günümüzde bu kavramlar sık sık birbirine karıştırılmaktadır. Bu sebeple konuya girmeden önce bu kavramların açık bir ifadeyle tanımlanmaları gerekmektedir. Lehçe (dialecte, dialect, dialekt); bir dilin değişik ülkelerde ve bölgelerde, yine aynı "dil birliği'nden olan kimselerce konuşulan değişik biçimidir.1 Şive: is (si: ve). Ar. Şive. Söyleyiş özelliği. Bu kelimenin aynı zamanda "ağız" anlamı da vardır.2 Ağız: Bir dilin sınırları içinde, bölgelere ve sınıflara göre değişen söyleyiş özelliği. Bunun yanında, üslub ve ifade özelliği anlamlarına da gelmektedir.3 Yukarıdaki üç kavramın tanımlarına baktığımızda, şive ve ağız kavramlarının söyleyiş özelliği noktasında birleştiklerini, dolayisiyle aynı kavramlar olduklarını görürüz. Bu aynı zamanda "konuşma" ile de doğrudan ilgilidir. Bir dilin sınıflandırılmasında bu kavramların mutlak surette göz önüne alınması gerekmektedir. Bu kavramları açığa kavuşturduktan sonra şimdi Türkçe'nin tasnifi ile ilgili açıklamalara geçebiliriz. Bilindiği gibi Türk dillerinin tasnifi meselesi ile ilk uğraşan kimse ola-rak Kaşgarlı Mahmud zikredilebilir. O, 1072-1074'te tamamlanmış olan Divanü Lugati't-Türk adlı meşhur eserinde, Türk kabilelerinin o zamanki 26 durumuna göre kaba bir tasnifini yaparak bunları şarkî ve garbî (doğulu ve batılı) olmak üzere iki büyük gruba ayırmıştır.4

Bu tasnif, dil ve edebiyat tarihimizde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Edebî metinlerin asıl malzemesinin dil olduğunu düşünürsek, bu tasnif Türk Edebiyatının devirlere ayrılmasında da o günün şartlarına göre önemli kıstaslar ortaya koymuştur. Divanü Lügati't - Türk isimli eseri 11. yüzyıla ait bir deneme olduğu için Kaşgarlı Mahmud'un çahşmasını ancak tarihi bir vakıa olarak kabul etmekle beraber, yaşadığı devre ait bütün Türk aile ve boyları arasında dolaşarak hemen hemen bütün Türk lehçe ve şivelerini incelemiş olması ve şiveleri mukayese ederken ses hususiyetlerini de dikkate alması dil anlayışına dair tasnife ne kadar ciddiyete yaklaştığını ortaya koymaktadır.5 Türkçenin en eski dönemlerinden günümüze kadar, şive ve lehçelerinde bu farklılıklara rastlamak mümkündür. Konuyu Türkçe açısından değerlen-dirdiğinüzde, bu farklılıklar, uzaktan yakına doğru azalarak mevcut kalmıştır. Uzaktan yakına diyoruz, çünkü bugün Çuvaşça ve Yakutça, günümüz Türkiye Türkçesinden oldukça farklıdır. Bunun nedeni, bu iki dilin, Türkçenin en eski dönemlerinde ayrılmalarından kaynaklanmaktadır. Çuvaşça ve Yakutça gibi, bir dilin bilinmeyen dönemlerinde ayrılan kollarına lehçe adı verilmektedir. Her iki dil de Ural-Altay Dil Ailesinin Ural grubundaki Türkçenin tarihî dönemde ayrılmış olan lehçeleridir. Çok eski dönemlerde ayrıldıkları için de, bugün Türkçeden farklı birer dilmiş gibi algılanmaktadırlar. 2. Dil Coğrafyası Türk dilleri geniş bir coğrafî dağılımları, farklı dil tipleriyle ilişkileri, zaman içerisindeki görece dayanıklılıkları, morfoloji ve sentaks açısından kurallı oluşlarıyla genel olarak ilgi çekici görünürler. Yirminci yüzyılın sonundaki gelişmeler sebebiyle pek çok Türk dili, son zamanlarda gittikçe artan bir politik önem kazanmıştır.6 Günümüzde bu kadar geniş bir coğrafyada konuşulmakta olan Türkçe, başlangıçtan 13. yüzyıla kadar tek bir koldan ilerleyen yazı dili durumundayken, 12. yüzyıldan itibaren çeşitli dallara ayrılmaya başlamıştır.

Orta Asya Türk Dünyası, 12. yüzyıldan itibaren bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve yenileşmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır.7 27 Bu dallanmalar sonucunda Türkçe, Güneybatıda Türkiye ve komşularından, güneydoğuda Doğu Türkistan'a ve hatta Çin'in içlerine kadar uzanır. Buradan kuzeydoğuya, güney ve kuzey Sibirya üzerinden Kuzey Buz Denizi'ne ve son olarak Batı Sibirya ve Doğu Avrupa üzerinden kuzeybatıya uzanır.8 Orta Asya'da da en çok konuşulan ve daha geniş alanlara yayılan Türkçe, farklı coğrafyalarda ve değişik kollar halinde gelişir. Bugün Türkçe'nin; Azeri Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi şiveleri vardır. Günümüzde ise dünyanın en çok konuşulan dilleri arasındadır. 2000 yılı rakamlarıyla, alü Türk Cumhuriyetinde 124. 682. 000, Rusya Federasyonu'nda 20 milyona yakın, Avrupa, ABD, Avustralya ve Balkan ülkelerinde 5, 4 milyon, iran'da 40 milyona yakın, İrak'ta 4. milyon, Afganistan'da 2. 5 milyon, Moğolistan'da 188 bin, Çin'de 14. 5 milyon, Suriye'de 500 bin olmak üzere toplam 280 milyon civarında insan tarafından kullanılmaktadır. Bu rakam 2025'te 350 milyona yaklaşacaktır.9 Türkçe'nin dil coğrafyasının zaman içerisinde ne kadar geniş bir alana yayıldığını yukarıdaki kısa açıklamalardan bile anlayabiliriz. 3. Dinî Hayat Tarihleri boyunca Türklerin dinî anlayışlarını üç ana döneme ayırmak mümkündür. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz. 7. Şamanizm. 2. Maniheizm - Budizm. 3. islam Dini.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bu din değişiklikleri Türklerin edebî kültürlerini doğrudan etkilemiştir. Göktürkler'in dini konusunda bazı kaynaklar, birbiriyle çelişkilidir. Bir kısım araştırmacılar, Göktürkler'in Şamanizm dinini benimsediklerini, ileri sürmektedirler. Bu tür çelişkilerin tek yolu, Orhun Kitabeleri'nin muhtevasına baş vurmaktır. "Türkler, yüce ve mücerret tek Tanrı telakkisine erişmiş olmakla birlikte, başlangıçta yine de O'nu Gök 'te düşünüyorlardı. Nitekim Orhun Kitabeleri'nde "üze gök tengri" terkibinde Tanrı aynı zamanda gök manasını da ifade etmekteydi. Bu sebeple de tekamülcü bir yaklaşımla Türkler de "Tanrı" düşüncesinin, maddi Gökyüzünden, manada Ulu Varlığa doğru bir gelişme gösterdiği öne sürülmüştür. Göktanrı, kendisine tapınılan mavi gökyüzünü değil, Yüce Tanrı'yı ifade etmektedir. 28 Türklerin ilk benimsediği din olan Şamanizm, aslen büyüye, sihre ve halk hekimliğine dayanmaktaydı. Saman dininin temsilcisine Kam, Kaman veya Saman adı verilmekteydi. Bazı Türk topluluklarında devletin başındaki hükümdar, aynı zamanda Şamanizmin de temsilcisi idi. Bunlara Türk tarihinde Tudun adı verilmektedir. Uygurlar, Göktürklerin varlığına son verdikten sonra, Türk tarihinde kültürel ve dinî bakımdan yepyeni bir dönem başladı. Uygurlar iki dine mensup olmuşlardır. Bunlar Maniheizm ve Budizm dinleri idi. Maniheizm, evrende birbirine zıt iki ilke (hayır ve şer) bulunduğuna, başlangıçta birbirinden tamamıyla ayn olan bu iki ilkenin dünyada, şerr'in marifetiyle birbirine karışmış olduğuna inanan bir dindir. Mani'ye göre kurtuluş, hayrın serbest kalmasıyla ve tekrar eski yerini almasıyla gerçekleşecektir.11

Uygurların benimsedikleri dinlerden biri de Budizm'dir. Budizmin temel prensibi, somut olarak, "Bir kişinin kendi canı pahasına da olsa başkalarına yardım etmesi" düşüncesine dayanmaktadır. Bu dönemde kaleme alınan edebî nitelikteki eserlerde, her iki dinin de ilkeleri, temel anlayışları ağır basmaktadır. Nitekim, Göktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarında Gök Tanrıdan bahsedilirken, Uygur edebiyatında Mani ve Budha 'nin temel prensiplerinden söz edilmektedir. Burada eski Türklerin dini anlayışları ile ilgili özet bilgiler verilmiştir. Din konusu ayrıntılı bir şekilde ele alındığında, yukarıda ismi geçen üç temel dinin izlerine eski Türk toplumlarında yer yer rastlandığı görülmektedir. Örneğin, Budizm'in izlerine ffun'larda ve Göktürkler''de de rastlandığına kaynaklarda tesadüf edilmektedir. Özetlemek gerekirse Türkler, yukarıda isimlerini verdiğimiz dinleri belli bir sıra takip ederek benimsememişlerdir. Dini hayattaki bu karışıklık Türklerin; İslam Dinini kabullerine kadar devam etmiştir. Türkler, bu döneme kadar, küçük topluluklar halinde farklı dinlerin etkilerine maruz kalmışlardır. Ancak İslam Dini kabullerinden sonra başka bir din arama yoluna gitmemişlerdir. Edebiyatımızda asıl köklü değişiklik daha Önce de belirtildiği gibi, 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet'in kabul edilmesiyle başlamıştır. Başta Karahanh Devleti olmak üzere Gazneliler. Harzemşahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatın başladığını görüyoruz. Bu değişiklik sadece edebiyatta sınırlı kalmamış, sanatın çeşitli dallarında da kendisini göstermiştir. Hatta, hat sanatı gibi, yeni bir sanatın da başlangıcı olmuştur. 11. ve 12. yüzyıllarda Müslüman Araplar ve İranlılarla iyi ilişkiler kuran Müslüman Türkler, artık İslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardır. 29

Edebî, kültürel ve siyasi alanlarda karşılıklı etkileşime ve îslamî inanca bağlı olarak yeni dünya görüşünün ifadesi olan bir edebiyat başlamıştır. Bu edebiyat gelişerek Tanzimat Dönemine kadar devam etmiştir. 4. Kültürel Farklılaşma Kültür, "Bir milletin dil, din, duygu, düşünce ve yaşayış tarzındaki bütünlüktür." Bu saydığımız unsurlarda başlayan değişme, kültürel farklılaşmayı ortaya çıkarmaktadır. Kültür kavramı, Türk Edebiyatının devirlere ayrılmasında önemli bir Ölçüt olarak göz önüne alınmaktadır. Mehmet Kaplan, edebiyat ve kültür terimleri arasındaki ilişkiyi şu şekilde dile getirmektedir. "Ben şahsen, edebiyatı kültüre denk buluyorum. Denklik ayniyet demek değildir. Aynadaki hayal, kendisine akseden esyaya benzer. Edebiyat, bu manada kültürün aynadaki aksine benzetilebilir. Bu demektir ki, kültür sahasında ne varsa, onların hepsinin akişlerinı edebiyatta bulmak mümkündür." Türkler, tarih sahnesine ilk çıktıkları zamandan itibaren, gerek maddî gerekse manevî kültür birikimlerini yeni nesillere aktarmak için büyük çaba harcamışlardır. Özellikle yerleşik hayata geçmeleri île birlikte, bu birikimlerin daha da arttığını görüyoruz. Uygurlardan itibaren Türk kültürü, her alanda bir değişim geçirmeye başlamıştır. Bozkır kültürü yerini yavaş yavaş şehir kültürüne bırakmıştır. 10. yüzyılda İslamiyeti kabul eden Türkler, bu dini inancın kabullerine ters düşmeyen bazı geleneklerini de sürdürmüşlerdir. Bunun en önemli nedenlerinden biri de, Türklerin bu yeni dini birden değil, yavaş yavaş benim-semesinden kaynaklanmaktadır. 640'lı yıllarda başlayan geçişler, tam manasıyla 940'lı yıllarda tamamlanmıştır. Bu kadar uzun bir geçiş dönemi, İslam dininin Türk toplulukları arasında ne kadar iyi özümsendiğini, kültürel anlamda ne kadar iyi sindirildiğini ortaya koymaktadır.

Türklerin islam medeniyeti dairesine girmeleri, tarihî süreç içerisinde, yazılı kültürlerine doğrudan sirayet etmiştir. Bu etkiyi edebî nitelikteki eserlerde açık bir şekilde görmek mümkündür, özellikle İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrasında yazılan eserlerde bu fark açıkça göze çarpmaktadır. Edebî türler, Özellikle şiirler, biçim bakımından az çok benzerlik gösterse de eserlerde ele alınan konular, birbirlerinden oldukça farklıdır. İslamiyet'in kabul edilmesinden 10-17. yüzyıla kadar müspet ilimlerle manevî ilimler atbaşı yürümüş, fakat 1683* ten Tanzimat'a kadar olan dönemlerde dini eserler ağırlık kazanmıştır. Bunun da sebebi devletin güçlü olması ile orantılıdır. Tanzimat döneminde ise, edebî eserlerin şeklinde ve muhtevasında büyük değişmeler olmuştur. Gerek Tanzimat Fermanında (1839), gerekse onun tamamlayıcısı niteliğindeki Islahat Fermanında (1856) ifade edilen siyasî, askerî, ekonomik ve diğer alanlardaki değişiklikler doğrudan Batı medeniyeti esas alınarak düzenlenmiştir. Bu durum, devletin Batı medeniyeti dairesine girmeyi resmî bir politika haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Yapılan çalışmalar kısa zamanda meyvesini vermiş; devlet halkıyla ve yönetimiyle hızlı bir değişim sürecine girmiştir- özellikle sosyal hayatın değişmesi doğrudan o dönemde yazılan edebî eserlere yansımıştır. özetlemek gerekirse, 10. yüzyıldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarının etkisiyle ve Islami düşünceye dayalı olarak başlayıp daha sonra millî bir hüviyet kazanan yazılı Türk Edebiyatı, Tanzimat'tan itibaren hızlı bir batılılaşma sürecine girmiştir. Bunun etkileri ise 2000'li yıllara geldiğimiz şu günlerde de devam etmektedir. B. Türk Edebiyatının Günümüze Göre Tasnifi: Türk Edebiyatı araştırmalarında sağlıklı bir neticeye ulaşabilmemiz Türk Edebiyatının bütünlüğünü zedelememek kaydıyla, sağlıklı bir sınıflama yapmamamıza bağlıdır. Bilindiği gibi edebiyat tarihçileri, Türk edebiyatını kronolojik ölarak Islamiyetten Önce. Islamiyetten Sonra ve Batı Tesirinde Kalan Türk Edebiyatı olmak üzere üç ana döneme

ayırmışlardı. Bunlardan özellikle islamiyet Sonrası Türk Edebiyatını, Divan (Klasik) ve Halk Edebiyatı biçiminde İncelemek konusunda müşterek bir anlayışa varmışlardı. Ana hatlarıyla doğru olan ve araştırmalar açısından da kolaylık sağlayan bu sınıflamada Dinî-Tasavufî Türk Edebiyatının yeri muğlak kalmış, diğer Türk topluluklarına ait edebiyatlar ise ihmal edilmiştir. Bu sebeple Türk Edebiyatının yeniden tasnif edilmesi gereğine inanıyoruz. Aşağıdaki biçimde yapılacak bir tasnifin bu itirazları ortadan kaldıracağı kanaatindeyiz.13 A. islamiyet Öncesi Türk Edebiyatı. 1. Sözlü Eserler. 2. Yazılı Eserler. B. Islamî Dönem Türk Edebiyatı. 1. Halk Edebiyatı. 2. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı. 3. Divan (Klasik Türk) Edebiyatı. 4. Aşık Edebiyatı. 5. Dünya Edebiyatları Tesirinde Kalan Türk Edebiyatı. 6. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. 7. Türk Dünyası ve Türk Toplulukları Edebiyatları. 31 a. Türk Cumhuriyetleri Edebiyatı aa. Azerbaycan Türk Edebiyatı ab. Kazakistan Türk Edebiyatı aç. Kuzey Kıbrıs Türk Edebiyatı ad. Kırgızistan Türk Edebiyatı ae. Özbekistan Türk Edebiyatı af. Türkmenistan Türk Edebiyatı

b. Türk Toplulukları Türk Edebiyatı ba. îdil-Ural Çevresi Türk Edebiyatı, Tatar, Başkurt ve Çuvaş Edebiyatları bb. Karadeniz, Kafkas ve Hazar Ötesi Türk Edebiyatı Gagauz, Kırım, Karaçay-Balkar, Kumuk, Nogay, Kara-kalpak be. Sibirya Türkleri Edebiyatı Saha, Hakas, Tuva, Altay Edebiyatları bd. Balkanlar ve Irak Türkleri Edebiyatı Balkanlar: (Romanya, Yugoslavya, Makedonya, Bulgaristan, Batı Trakya)Irak Türkleri Edebiyatı be. Doğu Türkistan Türk Edebiyatı Uygur Türkleri Edebiyatı

BİRİNCÎ BÖLÜM TÜRK EDEBİYATI ÎLE İLGİLİ KAVRAMLAR A. Edebiyat ve Edebî Eserler ile İlgili Kavramlar a. Edebiyat: Genel anlamda edebiyat kavramı, geniş bir yelpazede incelenmesi gereken önemli konu başlıklarını ihtiva etmektedir. Bunların başında öncelikle edebî eserin; konusu, muhtevası, metodu, tarihî bakımdan önemi, kaleme alınış şekli, kültürel durumu vb.leri gelmektedir. Bir milletin edebiyatının incelenmesinde bu kavramların ayrıntılı bir şekilde ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Şimdi, bu kavramları ayrı ayrı başlıklar halinde inceleyelimm. Bu incelemeye geçmeden önce, edebiyat kavramı üzerinde kısaca durmaya çalışalım. 1. Tanımı Edebiyat, Arapça kökenli bir kelimedir. Edep (Edb) kökünden türetilmiştir. Arapçada olduğu gibi Türkçede de bu kelimenin birçok manası vardır. Bu tanımlardan birkaçını sıralayacak olursak,

- Edebiyat, derinleştirme, işleme, geliştirme, düzen verme, iyice belirtme, vb'leri hakkında yazılmış ve söylenmiş olan herşeydir. - Edebiyat, derin hisler uyandıran duygu, düşünce ve hayallerin, dil aracılığıyla güzel, etkili ve belli bir şekil içerisinde anlatımıdır.14 - Edebiyat, gönülden kopan duyguları aynı güzellikle başkalarına duyurabilmektir. - Edebiyat, tabiatı, maddi alemi uzak ve yakından teşrih ederek insanlarca makbul olabilecek bir suretle anlatmaktır. - Edebiyat, şekil ve yapılışı itibariyle her zaman semaların derinliklerine uçabilen bir balondan farksızdır, îlim ve fenden kuvvet aldıkça sükütuna imkan görülmez. 36 Dikkat edersek, tanımların genelinde edebiyat kavramının estetik yönü daha ağırlıklı olarak ele alınmıştır. Halbuki edebiyat kavramı, tarih içerisinde sadece estetik yönüyle algılanmamalı, aynı zamanda, içerisinden çıktığı toplumun kültürünü, hem aynı donemdeki diğer toplumlara, hem de ait olduğu milletin doğacak nesillerine aktarmada önemli bir araç olarak görülmelidir. Bu noktadan yola çıkarak edebiyat, basılı olan herşey olarak tanımlanabilir mi? Böyle bir tanım bizi, 14. yüzyılda tıp mesleği, ortaçağ başlarında gezegenlerin hareketleri, eski ve yeni ingiltere'de büyücülük konusundaki kitaptan da inceleyecek bir konuma sokar. Edwin Greenlaw'va iddiasına göre, medeniyet tarihiyle ilgili hiçbir şey bizim alanımızın (edebiyatın) dışında değildir.15 Edebiyat kavramının bu sahip olduğu işlevler, ilişkide olduğu sosyal bilimlerin zaman, mekan, şahıs, muhteva ve konu bağlanımda ne kadar işlendiği ile ilgilidir. Sonuç olarak, edebiyatla ilgili tanımları incelediğimizde, bu kavramın tanımıyla ilgili iki temel bakış açışı olan, estetik ve öğreticilik yönleri itibariyle ortaya çıktığını görüyoruz. Bu bakış açıları, aynı zamanda edebî eserin, diğer eserlerden nasıl ayırt edilebileceği konusunü da gündeme getirmektedir. Bu konuyu "edebi eser nedir?" başlığı altında daha ayrıntılı şekilde ele

alacağız. Şimdilik, burada sadece edebiyat kavramının hem estetik hem de öğreticilik yönünün olduğunu vurgulamakla yetiniyoruz. 2. Konusu: Bilindiği gibi Konu, 'konuşmada, yazıda, eserde ele alınan düşünce, duygu, olay veya durum, mevzu-konu olarak tanımlanmaktadır'^6 Konuşmada, ya da yazıda ele alınan durum, olay ya da mevzunun temel konusu insandır. O halde, "Edebiyatın asıl konusu insandır." şeklinde bir hüküm vermek yanlış olmaz. Edebî eseri meydana getiren de bir insan olduğuna göre, bu hükmümüz daha da geçerlilik kazanmaktadır. Konu kavramı, edebiyat çerçevesinde düşünüldüğünde, iki önemli noktayı daha gündeme getirmektedir. Bunlar ana fikir ve temadır. Birinci ana fikir, edebi eseri meydana getiren konunun asıl fikridir. Her edebî eser, bir konu ve buna bağlı bir ana fikirden meydana gelmektedir. Edebî eserde verilmek istenen ana fikir, çoğu kez, yazar tarafından doğrudan verilmeyebilir. Burada ana fikri çıkarmak, okuyucuya bırakılmaktadır. Okuyucu bu gibi durumlarda, yardımcı fikirlerden yararlanarak ana fikre ulaşmaya çalışır. Hiçbir zaman, edebî eserin konusu ile ana fikri birbiriyle karıştırılmamalıdır. Ana fikir, yeri geldiğinde bir tek cümleyle de ifade edilebilmelidir. 37 İkinci anafikir "tema"dır. Yani, sözde ve yazıda işlenip geliştirilen bir düşünce veya görüştür, özellikle manzume ve şiirlerde hakim olan ve karşıdakine verilmek için işlenen, geliştirilen duygudur. Temanın yapısını meydana çıkaran buluş, görüş, düşünüş ve duygu bir eserin en belli başlı motifidir.17 Yukarıda yapılan açıklamaları kısaca özetleyecek olursak, edebiyatın konusunu, insanı ilgilendiren herşey olarak tanımlayabiliriz. Ayrıca, konu kavramı, beraberinde ana fikir ve tema kavramlarını da getirmektedir. Bir edebî eserin konusunun anlaşılmasında bu kavramları gözönünde bulundurmak gerekmektedir.

3. Muhteva Muhteva(içerik), bir şeyin içinde bulundurduğu öğelerin bütünü18 olarak tanımlanmaktadır. Bir başka deyişle, edebî eseri meydana getiren unsurların tamamı, edebî eserin muhtevasını oluşturmaktadır. Bu düşünceden yola çıkarak, edebiyatın muhtevası başlığı altında, edebî eseri meydana getiren öğelerden bahsetmek gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi edebiyat, "Derin hisler uyandıran duygu, düşünce ve hayallerin dil aracılığıyla, güzel, etkili ve belli bir şekil içerisinde anlatımıdır." Muhtevanın oluşmasında ise, "anlatım tarzının, nazım şekillerinin, edebi türlerin, amaçların, ilkeler ve hedeflerin önemli bir yeri" vardır. Bütün bunlar, sanatkarların şahsi üslubuyla zenginleşerek esere yansımaktadır. Üslup, muhtevanın etkili bir biçimde ortaya konmasında son derece önemlidir. Sanatkarın kendine has üslubunun yardımıyla okuyucu, bir eserin içerisinde, sanatkarın ideallerini, hayal dünyasını, değer yargılarıni, diline getirdiği zenginlikleri ve duygularını ahenkli bir bütün halinde görür. Edebi eserin içeriği, aynı zamanda insanların duygu ve düşünce dünyasını harekete geçirip zenginleştirmede önemli bir rol oynamaktadır. 4. Metot: Edebiyat, güzel sanatların bir koludur. Ancak birçok yönüyle de artık bilim olarak kabul edilen bir alandır. Edebiyat metot olarak, "tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe ve ekonomi" vb gibi bilim dallarının verilerinden yararlanmaktadır. Edebî eserin ise; iki önemli yönünü teşkil eden hayal ve gerçekliğin ortaya konmasında belirli metotlar gözönünde bulundurulmaktadır. Sanatçı, edebî bir eser ortaya koyarken, vermek istediği mesajı, ferdin iç dünyası, toplumun kabulleri, tarihi ve sosyolojik motifler, kültürel seviye gibi hususları göz önünde bulundurarak düzenler. Burada edebiyatın metodu, "Güzel olanı, hoşgörüyü, sevmeyi, sevilmeyi dil aracılığıyla ifade etmesidir."

b.. Edebi Eser: 1. Tamım: Edebi eser; "insanı etkileyen, duygu, düşünce ve hayalleri harekete geçiren her türlü sözlü ve yazılı eserlerdir." Edebî eserin "ana malzemesi dildir. Edebî eser, dilin en güzel ve en etkili bir biçimde kullanılmasıyla meydana gelmektedir. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, edebî eserin meydana gelmesinde dil önemli bir araçtır. Edebî nitelikteki eserler, toplumların maddi ve manevî dünya görüşlerini yansıtmaktadır. Ortak duygu ve düşüncelerin dile getirilmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Bütün bunların yanısıra yetişmekte olan nesillere ana dili bilincini ve sevgisini aşılamaktadır. Bu yönüyle edebî eseri kısaca, belli kurallarla iletişimi sağlayan dilin, estetik bir biçimde belli unsurlar eşliğinde işlenmiş hali olarak da tanımlayabiliriz. 2. Özellikleri: Öncelikle "edebî bir eserde" olması gereken önemli özelliklerden biri, insanlar üzerinde derin duygu ve düşünceler uyandırmasıdır. Bir edebiyat eserisin etkileyiciliği, ele alınan konunun ortaya konuş biçiminde saklıdır. Kuşkusuz, ele alınan duygu ve düşünceler, dil vasıtasıyla okuyucuya ulaştırılır. Edebî eser bir anlamda, dil birliğini ve kültür birliğini de sağlamaktadır. Bu bakımdan, yazarın dili kullanma becerisi de önem taşımaktadır. Edebî eserde bulunması gereken bir diğer önemli nitelik, biçimdir. Yazar, aktarmak istediği duygu ve düşünceleri belirli bir formada okuyucuya sunmalıdır. Bir başka deyişle, eserini hangi türde verecekse, o türün özelliklerini iyi özümsemiş olması gerekir. Bütün bunların yanısıra, eserde yer alan olaylar ve durumlar, edebî bir söyleyiş tarzıyla kaleme alınmalıdır. Bu söyleyiş tarzı, çoğu zaman yazarın üslubu içerisinde şekillenmektedir. c. Edebiyat Tarihinin Önemi: Bir milletin meydana getirmiş olduğu eserleri ve bu eserlerin yazarlarını kronolojik olarak (eser-sanatçı-dönem ilişkisi içinde) inceleyen eserlere "edebiyat tarihi" adı verilmektedir.

Edebiyat tarihi, hem edebî eser ve şahsiyetlerin bir bütün olarak incelenmesi, hem de milletin uygarlık tarihine yapacağı katkı bakımından büyük önem taşımaktadır. Tarih, bir milletin hafızasıdır. Edebiyat tarihi de tarih biliminin geniş kapsamlı bir koludur. Bir milletin, tarihî seyrini iyi takip edebilmesi için edebî ürünlerin iyi incelenmesi gerekmektedir. 39 Bir milletin geçmişinde, belirli bir dönem hakkında bilgi toplarken tek başına resmi kayıtların incelenmesi yetmez, aynı zamanda, o dönemde yazılan edebî ürünlerin de ele alınması gerekmektedir. Bilindiği gibi yazarlar, yaşadıkları dönemin sosyal ve kültürel olaylarından yoğun bir şekilde etkilenmektedirler. Edebiyatımızda bunun birçok örneğine rastlayabiliriz. Örneğin, Milli Mücadele Tarihi'ma ayrıntılarını o dönemde yaşamış yazar ve şairlerin ortaya koydukları ürünlerden daha canlı ve ayrıntılı olarak öğrenebiliriz. Halide Edip Adivar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun bazı romanları o dönemi camı sahnelerle ve bireye indirgeyerek vermektedir. Bir milletin kaderini derinden etkileyen olayların bu tip eserlerden öğrenilmesi, yetişmekte olan nesiller Uzerinde daha etkili ve öğretici bir şekilde tezahür edebilir. Bu nedenle edebiyat tarihi kavramı büyük önem taşımaktadır. Sonuç olarak, edebiyat ve tarih kavramları özellikle araştırmacılar için birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak algılanmalıdır. d. Edebiyat-Dil-Kültür Birliktelikleri: Bilindiği gibi, edebiyatın ana malzemesi dildir. Yazarlar ve şairler, herkesin gördüğü veya bildiği bir olayı, ustalıkla kullandıkları dil aracılığıyla daha canlı ve etkileyici bir biçimde ortaya koyarlar.

Dil, aynı zamanda kişiliği ve kültürü yansıtan bir aynadır. Aynı toplumda yaşayan kişiler, dil aracılığıyla ortak birtakım değerlere sahip olurlar. Ortak değerlerin bütünü, aynı zamanda o toplumda yaşayan insanların kültürünü oluşturmaktadır. Toplumsal değerlerin bir kısmı evrensel değerlerle örtüştüğü gibi önemli bir kısmı da başka milletlere göre farklılık arzeder. Biz buna "milli kültür" adını veriyoruz. Millî kültürün gelişmesinde ve nesillere aktarılmasında dil önemli bir araçtır. Dil, sadece bu unsurları aktarmakla görevlidir. Kültürel değerlerin yeni nesiller tarafından özümsenmesinde asıl unsur edebiyattır. Edebi eserler, kültürel değerlerin sonraki nesillere özümsetilmesinde uzun vadeli ve kalıcı bir etki yaratmaktadır. Yazar, eserini ne kadar nitelikle bir şekilde ortaya koyarsa, bu etki o kadar güçlü ve kalıcı olur. Yukarıdaki açıklamalarımızı kısaca toparlayacak olursak. Dil, edebiyat ve kültür arasında doğal bir ilişki olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir milletin geleceğini emanet edeceği nesiller bu üç kavram arasındaki doğal ilişkiden ne kadar olumlu yönde etkilenirse, o millet sonsuza kadar bağımsız yaşayacaktır. Bilindiği gibi, bir milletin dili, "sanat adamları, yazar ve şairler tarafından geliştirilir ve zenginleştirilir. Bu bakımdan edebî eserler, bir milletin dilinin en güzel ve en doğru bir biçimde temsil edildiği ürünler olmalıdır. 40 e. Edebiyat Araştırmaları ve Diğer Bilim Dalları: Edebiyat araştırmalarında, özellikle "tarih, dini bilimler, sosyoloji, felsefe, psikoloji" vb. bazı bilim dallarının metotlarından faydalanılmaktadır. Zira edebiyat araştırmacısı, eserin yazıldığı dönemin, sosyal ve siyasi şartlarını, kültürel değişimlerini, toplumun bazı değer yargılarını tarih, dinî bilimler ve sosyoloji yardımıyla ortaya çıkarmaktadır. Bu bilgiler İşığında eserin, edebî akımların, şahsiyetlerin ele alınan konunun, olay örgüsünün incelenmesinde farklı yaklaşımlar oluşturulabilir, örneğin, edebiyatımızda Mehmet Kaplan, edebî metin incelemelerinde psikanaliz, metodunu getirmiştir. Teyfik Fikret'in şiirlerini incelerken, yazarın ruhi özelliklerinden ve bu özellikleri oluşturan siyasi ve sosyal olaylardan yola çıkmıştır.

Edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkilendirilmesi konusunda bu çok çarpıcı bir örnektir. Kaplan, Tevfik Fikret'in eserlerini yorumlarken, kendisini sadece edebi ürünün içerisine hapsetmemiş, dönemin siyasi ve sosyal olaylarının yazar üzerindeki psikolojik etkilerini tespit edip, adeta yazarın bir ruh analizini yaparak verdiği ürünü yorumlamaya çalışmıştır. Demek oluyor ki, Türk Edebiyatının, kendini besleyebilmek ve geliştirebilmek için, diğer bilim dallarının kaynaklarından, kadrolarından ve kullandığı metotlardan faydalanması gerekmektedir.19 B. EDEBİYATTA İFADE TARZLARI a. Sözlü İfade 1. Tanımı: Duygu ve düşüncelerimizi konuşma yoluyla anlatmaya sözlü ifade ya da sözlü anlatım denir. Dil kavramı dört temel beceriyi içine almaktadır: Okuma, dinleme, konuşma ve yazma. Sözlü ifade de bu dil becerilerin-den konuşma ile ilgilidir. Dil becerilerinin hepsi bir diğeri kadar önemlidir. Bu sebeple eğitimde bu dil becerilerinin aynı oranda geliştirilmesi ve en ileri düzeye ulaştırılması hedeflenmelidir. Sözlü ifade ya da sözlü anlatım da eğitim sürecinde üzerinde titizlikle durulması gereken bir husustur. 2. önceliği ve Önemi: insanlık tarihine bakıldığında belli dönüm noktaları görülür ki, bu noktalar insanlığın gelişme yolundaki büyük sıçramalarına tanıklık etmiştir. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz "yazının" bulunmasıdır. Yazının bulunmasından önce insanlar arasındaki anlaşma söze dayalı olarak gerçekleşmekteydi. Bu yönüyle düşünüldüğünde sözlü anlatım insanlığın varoluşundan bu yana kullandığı bir anlaşma biçimi olarak değerlendirilebilir. însan olmanın belirleyici özelliği olarak değerlendirilen konuşma, insanlığın geleceğinde de önemini koruyacaktır. 41 Konuşma, insanın kendisini, sağladığı birimlerden de yararlanarak kusursuz bir söz diliyle dinleyicilere yansıtmasıdır. (Ağca 1999: 71) Bu yansıtmadaki basan kişinin yaşamındaki başarıyı da doğrudan etkilemektedir. Konuşma, kişiliğin, bilginin, zarafetin ve kültür düzeyinin

bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Bu yönüyle konuşma, bir ihtiyaçtan ziyade zevk hali-ne gelmiştir. Konuşmadaki başarı, konuşmanın ağız özelliklerinden arınmış olmasına ve kültür dili seviyesinde gerçekleşmesine bağlıdır. Konuşma eğitimindeki hedef de bu olmalıdır. Günümüzde söz, teknolojinin imkanları ile çok geniş dinleyici kitlelerine ulaşabilmekte, iyi söz söyleyen kişiler toplumları peşinden sürükleyebilmektedir. Yaşamın her alanında konuşmanın / sözün gücü kendini göstermektedir. Günümüzde dil, bir sanat olarak kabul edilmekte, konuşma da dil sanatlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenledir ki, bir güzellik düzeyine ulaşmış kişisel konuşmaları bir edebiyat ürünü olarak değerlendirmek gerekmektedir. Nutuk (söylev) bu edebi türlerin başında gelmektedir. b.Yazılı İfade: Yazının bulunması insanlık tarihinin en büyük sıçraması olarak kabul edilebilir. Yazıdan önceki dönemlerde kuşaklar arası söze dayalı bilgi aktarımı mevcutken; bu, insanlığın en büyük buluşuyla birlikte, mevcut bilgilerin yeni kuşaklara aktarımı çok daha sağlıklı şekilde gerçekleşmiş böylelikle insanlık yazıdan sonra her alanda çok büyük gelişmeler göstermiştir. Yazının koruyucu özelliği aynı bilgi, beceri ve tecrübelerin tekrar tekrar üretilmesinin önüne geçerek, eski bilgi, beceri ve tecrübelerin üzerine yenilerinin eklenmesine imkan sağlamıştır. Yazının kullanılmaya başlanmasının ardından söze dayalı anlatmanın yanında yazıyla anlatım da doğal olarak ortaya çıkmıştır. Bugün, hayatın her alanında çok önemli bir yere sahip olan yazılı anlatım, eğitim sürecinde de üzerinde titizlikle durulması gereken bir konudur. Yazılı anlatım; "bir duygunun, düşüncenin, konunun daha genel bir ifadesiyle pek çok hususlar hakkındaki bilgilerin yazı ile muhatabına/ okuyucuya aktarılmasına" denir. Türkçe eğitimi açısından bakıldığında yazma / yazılı anlatım ise; dört temel dil becerisinden biri olarak

karşımıza çıkar. Bu anlamda yazılı anlatım, ya da yazma, bir konu hakkında salt bir bilgi aktarılmasından farklı olarak düşünülmelidir. Yazılı anlatım, uygulanışı bakımından nesir ve nazım olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. 1. Nesir ve Nesir Eserleri: Nesir kelimesi, "yaymak, saçmak, dağıtmak, sermek" anlamlarına gelmektedir. Ölçü ve kafiye endişesi taşımadan yazı dilinin kurallarına uygun cümlelerle oluşturulan eserlere nesir veya düz yazı denir. Manzum eserlerin oluşturulmasında vezin ve kafiye gibi sınırlayıcılar 42 bulunurken, nesir için böylesi bir sınırlama söz konusu değildir. Bu bakımdan nesir yazan daha özgürdür. Nesirde cümle uzunluğu, cümlenin yargı kapsamına göre değişir. Bu nedenle cümle uzunluğunda bir sınırlama yoktur. Yazarın başarısı, düşüncesini inandırıcı hale getirmesi neticede vereceği mesajı tam verebilmesi ve kendi üslubunu kurmasıyla ölçülür. Nesir, yazı dilinin kurallarına uyularak yazılır. Yazı dili, bir ülkede herkesin uymak zorunda olduğu kurallara uygun bir anlatım yoludur. İlmi eserler kaleme alınırken de bu kurallara uyma mecburiyeti vardır. Ancak, bir nesrin yanlışsız kaleme alınmış olması, onun edebî bir nesir olmasını sağlamaya yetmez. Nesir / düz yazı günlük ihtiyaçları gidermek için oluşturulduğu gibi edebî eser olarak da ortaya konabilir. Bir edebî eser sadece bir isimden ibaret değildir, çünkü onun karakterini belirleyen onun uyduğu estetik kuraldır. (Wellek-Warren 1983: 311) Okuyucuda, "estetik zevk uyandıran ve aynı zamanda estetik değeri bulunan nesirlere edebi nesir" denir. Bu estetik zevk, okuyucuda oluşan dil zevki olarak somutlaştırılabilir. Edebi değeri olan bir nesir, çağlar üstü bir özellik göstermelidir. Yani hem yazıldığı dönemde hem de sonraki dönemlerde okuyanda aynı estetik duyguları harekete geçirebilmelidir. Düz yazı ile yazılmış farklı türdeki eserler nesir türlerini oluşturur. Roman, hikaye, deneme vb. birçok farklı türdeki eser nesir formunda kaleme alınır ve nesir eserlerini oluşturur.

2. Manzum ve Manzum Eserler: Nazım, manzum ve manzume aynı kökten türeyen kelimelerdir. Bu sebeple öncelikle nazım üzerinde durmak gerekir. Nazım, sıra, düzen, dizmek anlamlarına gelmektedir. Edebiyattaki anlamı vezinli ve kafiyeli anlatım şeklidir. Mısralardan meydana gelen, vezinli ve kafiyeli anlatım şekline nazım denir. Nazım, edebiyatın en temel ve en eski formu ve bütün milletlerin sözlü edebiyat dönemlerinde kullandıkları ifade şeklidir.Yazının kullanılmadığı dönemlerde nazım, hatırda daha kolay kalması ve böylelikle kuşaklar arasında iletişimi sağlaması dolayısıyla özel bir yere sahip olmuştur. Nazım, çağlar içinde birçok yeni özellikler kazanarak gelişmiş olmasına rağmen mısralardan oluşması özelliğini kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Nazım tarzının özelliklerini taşıyan genellikle uzun sayılabilecek eserlere manzum eser denir. Klasik edebiyatımızda önemli yer tutan, mesneviler, terkib-i bent ve tercî-i bent gibi uzun nazım şekilleri birer manzum eserdir. Günümüzde ölçüsü ve kafiyesi olmayan manzum eserler de yazılmaktadır. Böylece ölçünün ve kafiyenin nazma vereceği ahenk, kelimelerin yan yana getiriliş şekli ve mısraların birbirine bağlanmasındaki akıcılıkla sağlanmaktadır. Yine vezin ve kafiye gibi kurallara uyularak yazılmış kısa eserlere manzume denir. Rubailer manzume olarak adlandırılabilen türlerdendir. 43 2.1. Manzum Eserlerin Şekil Özellikleri: Manzum eserler mısralardan oluşur. Bir nazmın her satırına mısra adı verilir. Mısraların bir araya gelerek oluşturdukları yapıya nazım birimi adı verilir. Nazım birimi, en az iki mısra olmak üzere, üç, dört, beş ya da daha fazla mısranın bir araya gelerek oluşturduğu yapılardır. Beyit, aynı ölçüyle söylenmiş ve anlamı birbirini tamamlayan iki mısranın oluşturduğu yapıdır. Klasik edebiyatımızda yaygın olarak kullanılan nazım birimidir.

Bir manzumenin her bir bölümüne kıt'a veya bent denir. Beyit ve dörtlükte mısra sayısı belli olmasına rağmen, bentte mısra sayısı değişebilir. 2.2. Ahenk Özellikleri: Ahenk, bir sözün kulağa hoş gelmesi, dinleyici üzerinde musikî etkisi yapmasıdır. Şiiri şiir yapan en önemli özellik bu ahenge sahip olmasıdır. Şiirde ahengi sağlayan unsurlar; ölçü, kafiye, vurgu ve tonlamadır. Kelimelerin seçiminde de bu ahenge dikkat edilir. Ölçü, bütün mısraların aynı ses değerine sahip olması ve aynı uzunlukta olması için uyulan kurala denir. Edebiyatımızda hece ölçüsü (her mısradaki hece sayısının denk olması) ve aruz ölçüsü (seslerin uzunluğuna ve kısahsına dayanan ölçü) kullanılmıştır. Kafiye, mısra sonlarındaki birbirinden farklı kelimelerdeki ses benzerlikleri olarak ifade edilmektedir. Mısra sonlarında aynı anlam ve görevde kullanılan ses benzerliklerine redif adı verilmektedir. Vurgu, bir metni okurken veya konuşma sırasında bazı heceleri diğerlerine göre daha baskılı okumaya denir. Vurgu, hem kelimenin anlamını güçlendiren hem de şiiri ahenkli kılan bir unsurdur. Vurgu ve tonlama okunan şiirin ahengini ve etki gücünü arttırır. Tonlama, anlatılmak istenen duygu ve düşüncenin daha etkili ifade edilebilmesi için ses tonunu değiştirerek okumadır. Tonlama dilin tabiî özelliği değildir. Okuyucu ses tonunu metnin muhtevasına uygun olarak yükseltir, ya da azaltır. Böylece, acıma, üzüntü, özlem, hayranlık, sevgi, korku gibi duygular belirginlik kazanır. c. Sözlü ve Yazılı îfade Tarzları Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar: Sözlü ifade; dinleyiciyi, yazılı ifade ise okuyucuyu hedef alır. Bu sebeple sözlü ifadede, sözün etki gücünü tonlama, vurgulama, jest ve mimiklerle arttırma imkanı vardır. Yazılı ifade kalıcıdır. Sözlü ifade zamanla unutulur.

Sözlü ifadede hedef alınan kitle sınırladır. Bu kitle yalnızca dinleyenlerdir. Yazılı ifadenin yayılma alanı sınırsızdır. 44 Yazılı ifadede düzeltme ve geliştirme imkanı vardır. Sözlü ifadede ise bu imkan yoktur. Her iki ifade biçiminin de malzemesi dildir. Yazılı ifadede gerektiğinde uzun soluklu anlatım türlerine başvurulabilir. Sözlü ifadede ise konuşmanın kısa ve etkili olması gerekir. Dinleyici roman kadar uzun bir konuşmayı dinleme sabrını gösteremez.20 Sözlü ifadede, eser sahibine konuşmacı, ya da hatip; yazılı ifadede ise eser sahibine yazar ya da şair denir. C. Edebiyat Eğitimi-Öğretimi ile ilgili Kavramlar 1. Eğitim: Dünyaya gelen bebek; zamanla yürümesini, konuşmasını, yemek yemesini öğrenir. Başlangıçta annesi, babası ya da ailesinin diğer bireyleri bebeğin bir şeyler öğrenmesine yardımcı olur. Bu öğretilenlerin tümüne "eğitim" denir. Zamanla büyüyen çocuk çevresindeki kişilerce eğitilecektir. Ancak çocuğun çevresindeki doğal eğitimcilerin çocuğa sağladığı eğitim çoğunlukla plansız ve programsızdır. Çocuğun bu tür eğitim ortamında tam olarak eğitilmesi yanında eksik ya da yanlış eğitilmesi de söz konusudur. Oysa profesyonel eğitimciler, öğretmenler böyle bir davranışın doğuracağı sonuçları bilirler ve çevrenin böyle bir etkisi varsa bunu da gidermeye çalışırlar. Gerçek eğitim ortamında çocuk planlı ve programlı bir biçimde her şeyin doğrusunu öğrenir. Gerçek eğitim ortamı okulda sağlanır. Böyle bir ortamda çocuk eğitiminin en genel amacı olan "bireyi topluma yararlı hale getirme" ilkesine göre yetiştirilir.21 2. Öğretim: Öğrenmenin gerçekleşmesi ve bireyde istenen davranışların gelişmesi için uygulanan örgün süreçlerin tümüdür.22 Bir başka deyişle planlı programlı eğitime "öğretim" denir.23

3. Öğrenme: Yaşantısı sonucunda insanın davranışında oluşan değişmedir. İnsan, ya yeni ya eski davranışını biçimlendirerek yeni bir davranış yaptığında eskisine göre davranışını değiştirmiş olmaktadır.24 4. Eğitim-oğretimde Metot: "Metot" kelimesi Latince'deki "meyhodos methodus"tan alınmış; "bir amaca ulaşmak için izlenen, tutulan yol, usul, sistem.." vb' endir. Ancak konumuz itibariyle "Türk Halk Edebiyatı" açısından bir tarif yapacak olursak metot; "Türk Halk Edebiyatının öğretiminde bir plana göre izlenen yol olup, giriş, belli bir hedefe yönelik sistem" anlamına gelmektedir. (Heuer 1979, 115) Bu kavramda, öğretmenin ders tatbikindeki davranışını yönlendirmeye uygun olan görüşler, usuller ve tekrar edilebilen davranış örnekleri, toparlanır ki, bu, öğrencinin sözlü genel davranışındaki öğretim araçlarının değişik türlerinin, seçilerek oluşturulan ve kur biçimindeki kullanımına dayanabilir ve kalıcı bir şekilde öğretmeyi amaçlar. (Werlichl986,ll) Bu yöntem öğretişi sadece ders tatbikinin yönlendirihnmesini tarifini ele almaz, aynı zamanda ders planının hazırlanmasına ve öğretim malzemesinin gelişmesine dair talimatı da içerir. D. Türk Halk Edebiyatı île ilgili Kavramlar a. Halk-Cumhur-Millet Kavramları 1. Halk; Türkçe'de bazen "kavim" bazen "devletin tebası" bazen de "ümmet" anlamlarında kullanılmış olan halk kelimesi ve mefhumu, dinî siyasî hadiselerde iş bölümünün meydana getirdiği birtakım zümrelerin doğması ile ortaya çıkmıştır. Halk adı verilen topluluk aile. köy, aşiret, meslek grupları, siyasî partiler dinî ve lisanî cemaatler gibi birtakım ocaklardan müteşekkildir.26 Halk daha ziyade kültür muhtevasını bünyesinde koruyan kültürlerie, unsurları muhafaza eden bir zümredir. Halk, kendi seviyesinde kültürünü unsurlarını muhafaza eden bir zümredir. Halk seviyesinde kültür unsurları bir harç vazifesi görür ve kardeş soyları bir arada yaşatır. Halk zümresi, kültürün muhafaza edildiği ve kültür muhtevasının canlı olarak korunduğu bir

seviyedir. Kültürü kuşaktan kuşağa nakleden ailelerdir. Fakat kültürü soylar ve aileler arasında bir kalıp halinde muhafaza eden ve yaşatan da halk dediğimiz sosyal zümredir. 2. Cumhur; topluluk, halk, kalabalık. Cumhurı Nas (Halk kalabalığı 3. Millet; "Ortak bir geçmişi olan ve birlikte yaşama arzusu olan insan topluluğudur." Millet, manevî bir ilkeye, bir ruha dayanır. Ortak geçmişten anlaşılan aynı tarihe sahip olmaktır. Bir milleti millet yapan öğe, kişilerde ortak bir bilincin varlığı ve belli bir ülkeye bağlılık ve ortak yaşama arzusunun bulunmasıdır. Millet kavramı, devamlılık ve ebedilik fikri ifade eder. Bu bakımdan da millet, manevî bir varlığın karşılığıdır ve hükmî bir şahsiyettir. Millet halinde yaşayan bir topluluğun amacı diğer millletlere karşı ortak menfaatlerini korumak olmakla beraber, ortak inanışları, hayat tarzını, adet, fikir, bilinç ve iradeyi de devam ettirmektir. Halk ise, belli zaman ve yerde birlikte yaşayan insan topluluğudur. 46 Halk kavramında devamlılık yoktur. Halk, kişilerden oluşan kolektif ve fiziksel bir topluluktur. Halbuki millet, politik bir örgütlenme sonucunda iradesini gösterebilecek duruma gelmekle devlet şekline girer. Ziya Gökalp'in millet tanımı ise şöyledir; "Millet, lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. "28 4. Ümmet; "İnsanları belirli zamanlarda bir araya toplayan, onlara belirli yerlerde ibadetler yaptırtan ve o insanları belirli ulvî ve manevî değerler içinde barındıran, yalnız milliyet ülküsünde birleşmeyen, sadece dinî ülküde birleşen çok geniş bir camiadır, yahut zümredir. Yani aynı dinden olan insanların mecmuuna ümmet" denir. Ümmet zümresi, siyasi faktörün dışında tamamıyla dinî muhtevaya sahip ve dinî prensiplerin insanlarına, yani aynı dinden olanlara tatbik edildiği dini bir zümredir. Bu zümre çok geniş ve büyük manevî güçleri bünyesinde muhafaza eden bir topluluktur.

5. Ümmet- Devlet- Millet; Bu zümrelerin aralarındaki farklar dinî, siyasî ve kültürel niteliklere sahip olmalarından ileri gelmektedir. Bu farklılıkları dikkate alan Ziya Gökalp ümmet, devlet ve millet kavramlarını şu şekilde tanımlamıştır: "Dinî bir efkar-ı amme rabıtasıyla birleştirerek dinî bir velayete tabi olan heyete ümmet"denilir. Siyasî bir efkar-ı amme rabıtasıyla birleştirerek siyasî velayete tabi olan heyete devlet denilir. Harsi efkar-ı ammelerin rabıtasıyla birleştirerek harsı velayete tabi olan heyete millet namı verilir.29 b. Halk Edebiyatı ve Halk Bilimi ile ilgili Kavramlar 1. Halk Edebiyatı Folklor disiplini Avrupa'da doğmuştur. Disiplinin doğuşunu hazırlayan sebeplerin kökleri coğrafî keşiflere kadar uzanır. Coğrafî keşifler Avrupa toplumunda bir dizi dönüşüme sebep olur. "Rönesans" ve "Reform" hareketleri Avrupa toplumunda köklü yapı ve zihniyet değişikliklerine yol açar. Romantizm hareketi "Halk" hayatına karşı ilgi uyandırır. "Halk" kavramına bağlı bir halk edebiyatı anlayışı doğar. Alman filozofu J. G. Von Herder'in "Milliyet", "Millî ruh" "Halk edebiyatı" ve "Millî kimlik" konularında başvurulacak yegane kaynak olarak "halk"ı göstermesi çağın sosyal ve beşeri ilimlerinde heyecan yaratır. Fransız inkılabı ile birlikte "halk" hayatinin araştırılması ve "millîyet" tespiti önem kazanır.30 Halk edebiyatı, Türk edebiyatının "bütün"ü içinde geniş halk kütlesi ile tarikat zümrelerinin edebî zevk, düşünce, inanç ve hayat görüşlerini genellikle sade bir dille aksettiren"31 veya "Divan Edebiyatı dışında kalan saz ve tekke şiiri nevinden ferdî mahsullerle malzemesi dile dayanan atalar sözü, destanlar, masallar, hikayeler, fıkralar, bilmeceler, maniler, türküler, ağıtlar, ninniler v b. gibi ilk söyleyicileri genellikle de tespit edemediğimiz anonim veya ferdi eserler"dir. 32 Ancak bu tarifteki, "Saz ve Tekke şiiri nev'inden"ı ayrı birer bilim dalı kabul ederek, halk edebiyatını "anonimler" için kabullenmenin daha doğru olacağını söyleyebiliriz. 1908'den sonra Türkiye Türklerinde halka dönüş hareketi, Türkçülük ve Milliyetçilik davalarına paralel olarak nazarîde folklor cereyanı şeklinde kendini gösterdi. Halk kültürü ile

aydınların bilgi veya kültürleri arasındaki hududu tayin etmek, Türk halkının maddî ve manevî hayatını aramak, bulmak düşüncesi ve "Divan Edebiyatı" yanında bir de "Halk Edebiyatı" tasavvuru bu devrin romantizmini teşkil eder.33 Milletlerin en eski hayatlarında meydana getirilen eserler, ferdin malı olmaktan çok cemiyetin ürünleridir ve bu ürünler onların zevk ve düşüncelerine tercüman olmuşlardır. Bugün asıl edebiyat sayılan ürünler zaman içinde bu eserlerin tekamülü ile meydana gelmişlerdir. Sonraki devrelerde ortaya konulan ferdi manzum eserlerin vezin, kafiye, şekil gibi unsurlarda ilk ürünlerin teknik ve geleneğine bağlı kaldığı unutulmamalıdır. Bunun için anonim ve kolektif karakter taşıyan ürünleri, "Halk Edebiyatı" içinde göstermek gerekir. 2. Halkbilimi Halkbilimi, bir ülke ya da bir bölge halkına ilişkin maddî ve manevî a-landaki kültürel ürünleri konu edinen bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır.34 Bir ülkenin bir yöre halkının bir etnik grubun hayatinin bütününü kapsayan ve temelinde o halkı oluşturan insanların ortak davranış kalıplarına, yaşama biçimine, belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavrına, çevresini ve dünyayı algılayışını açıklamada; geleneksel ve törensel hayatı düzenleyen, zenginleştiren, renklendiren bir dizi beceriyi, beğeniyi, yaratıyı, töreyi; zamanımıza uzanan gelenekler, görenekler, adetler zincirini saptamada; bu kültürün atardamarlarını yakalayarak bunlardan özgün ve çağdaş yaratmalar çıkarmada halkbiliminin rolü ve önemi birinci derecededir.35 Demek oluyor ki Halk Bilimi, toplumun genel anlamda madî ve manevî hayatının ahenkli bir bütünüdür.

İKİNCİ BÖLÜM İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI A. Devrin Genel Özelliklerine Kısa Bir Bakış

Türklerin islamiyet'i kabul etmelerinden önceki dönem, tamamen bir sözlü edebiyat karakteri taşımaktadır. Çünkü yaşanan hayat, yazılı edebiyat geleneğinin başlayıp gelişmesine müsait değildir. Yazılı edebiyat; düşündüklerini ve hissettiklerini yazma, yazarak düşünme, okuma, bilgilenme, bilgilerini yazıya aktarma, bilgiyi kitaplarda arama, bunları alıp yeni bilgiler üretme vs. demektir. Bu faaliyetler için kişinin belli bir mekanı ve bu mekanda yazma imkanı; en önemlisi de okuyucusu olması gerekir. Halbuki bu dönem Türk dünyasında yazan ve okuyan olmak üzere iki ayrı sınıf yoktur. Söylenen ve dinleyen vardır. Söyleyen ve dinleyen de iki ayrı sınıf değil, bizatihi halkın kendisidir. Ancak Türk boylarında ozan, baksı, kam, saman gibi isimlerle anılan bir sanatçı tipi var ki, bunlar, sadece edebî şahsiyetler değildirler. Bunlar; müzisyenlik, bilim adamlığı, din adamlığı, tabiplik, kahinlik vb. gibi pek çok özelliklere sahiptiler. Sığır, şölen, yoğ gibi törenlerin baş aktörleri bu sair ruha-m'lerdi. Bunlar törenleri idare ederler, törenlerin mahiyetine göre sagu, koşuk ve destanlar söylerlerdi. Bu döneme ait bir tür olan destanları da yalnızca bunlar ezbere biliyorlardı, işte ozan adıyla bilinen bu sanatçılar, söz edebiyat ürünlerini özel zamanlarda kopuz eşliğinde okuyorlardı. Bu ürünler zamanla merasim ortamlarından ayrılarak müstakil bir tür halini almaya başladı. Böylece halk edebiyatının ilk örnekleri oluştu. Bilindiği gibi Türkler; eski zamanlarda ayrı ayrı boylar halinde yaşarlardı. Sonraları birleşerek kavimlere dayalı toplulukları, bunları da bir araya getirerek devletleri oluşturdular. boyların ayrı ayrı beyleri olmasına karşılık bunların hepsinin bağlı olduğu hakan ve hatun, devleti temsil ederlerdi. Bundan dolayı Türk devlet yapısında zayıf bir merkeziyetçilik hakimdi. Her an dağılmaya müsait olan bu yapı sebebiyle iktidar sık sık el değiştirirdi. Güçlenen boylar, derhal diğerlerini hakimiyetleri altına alarak yeni bir devlet kurarlardı. Türkler, İslamiyet'in kabul yıllarına kadar ekseriyetle yan göçebe olarak bir çadır hayatı sürmekteydiler. Savaşlara ve yeni vatanlara ordu-millet halinde göçüp evleriyle, yani çadırlarıyla birlikte gitmekteydiler.

50 Bir kısım halkın bazı küçük şehirler kurup buralarda yaşadıkları bilinmekteyse de kalabalık Türk boyları besledikleri hayvanlara bağlı olarak yazın başka, kışın başka yerlerde konar göçer bir hayat sürmekteydiler. Göçebe halinde yaşayanlar, avcılık ederler, hayvan sürüleri beslerler, kıldan yapılma çadırlarda otururlardı. Binicilik ve silah kullanmakta oldukları kadar, madenden sanat eseri yapmakta da usta idiler. Boynuzdan yayları, keskin kılıçları, ıslık sesli okları vardi. Vücutlarına göğüslük koyarlar, kemerlerini kabartmalarla süslerlerdi. Türkler, göçebe bir hayat sürmekle birlikte çiftçilikle de uğraşırlardı. Sürü ve av ürünlerini Çinlilerle tahıl karşılığında değişir; Hint, îran ve Bizansla ticaret yaparlardı. B. İlk Dönemlerde Oluşan Sözlü-Yazılı Eserler ve Eski Türk Şiirinde Türler a. Sözlü Eserler Türklerin henüz yazıyı kullanmadıktan veya edebî ürünlerini yazıya geçirmediği dönemlerdeki bu edebî ürünler sözlü edebiyat içinde değerlendirilir. Bu ürünler destan, sagu, koşuk ve yarlardan ibarettir. Bunlar daha çok kopuz eşliginde söylenen millî vezin ve nazım şekilleriyle ifade edilmiştir. Sözlü edebiyat ürünlerinin en eskileri Uygurlar döneminde yazıya geçirilen dinî ilahî ve dualardır. Bunlardan başka daha sonraki yüzyıllarda yazıya geçirilen bazı kaynaklarda ve Divanü Lugati't-Türkte eski Türk şiiri ile ilgili kayıtlar mevcuttur. Şimdi bu sözlü edebiyat ürünlerinden birkaç örnek vermeye çalışalım: 1. Sagular Sagular, islamiyet'in kabul edilişinden önceki dönemlere özgü şiirlerdir. Çünkü bu dönemlerde ölen kişiyi toprağa vermeden önce yuğ/yoğ36 adı verilen, gösterişli bir tören düzenleniyordu. Komşu ülke kaynaklarına göre yuğ/yoğ merasimlerinde; cenaze çadıra yatırılır, ölenin yakınları atlarına binerler, çadırın etrafinda yedi defa dönerler, sonra atlarından inerek

yüksek sesle ağlaşıp, yakalarını, yüzlerini yırtarlar, bu esnada ozanlar da törene katılanların hüznünü artırıcı sagular söylerlerdi. Sagular, ağıt töreni anlamına gelen bu yuğ törenlerinde kopuz eşliginde okunuyordu. Cenaze ile ilgili bu törenlerin Anadolu'nun pek çok yöresinde bugün de uygulandığı, ağıtlar yakıldığı hatta bazı yörelerde bu işin profesyonel ağıtçılar tarafından yürütüldüğü bilinmektedir. 51 Sagunun, bugünkü karşılığı ağıttır. Türk dünyasında Sagunun karşılığı olarak; "ağı (Azerbaycan), sızlamag (Irak Türkmenleri), joktov, koşuk in, köri (Kazaklar), cır, coktov, koşok (Kırgızlar), Bozlaw (Nogaylar), ağı, tavş, tavşa, tovum, ses etmek (Türkmenler)" gibi değişik kavramlar kullanılmakla beraber esas itibariyle bunların hepsi birbirine benzemektedir. Geçmişte bu şiirlerde, ölen bir devlet adamının, bir kahramanın veya sevilen herhangi bir kimsenin ölümünden duyulan üzüntü dile getirilirken, günümüzde ise her insan için söylenebilmektedir. Klasik edebiyatta da muhteva yönünden sagular ve ağıtlara benzeyen örnekler vardır. Ancak bu şiirlere şekil olarak kaside, tür olarak da mersiye denmektedir. Bu şiirler sagu/ağıtlardan şekil olarak olduğu kadar, muhteva itibariyle de ayrılır. En önemli farkları ise; sagu/ağıtların sanat kaygısından uzak, fakat ifadelerinde samimî oluşları, buna karşılık mersiyelerin bir sanat kaygısı taşımaları ve ifadelerinin resmî oluşlarıdır. Bugün elimizde bulunan en eski sagu örneği; Alp Er Tonga isimli Türk hükümdarı için söylenmiş olup, 11. yüzyılda Kaşgarh Mahmud'un Divanü Lügati't-Türk adlı eserinde bulunmaktadır. Eserin tamamı 12 dörtlüktür. Ancak bu dörtlüklerin hepsi bir arada verilmemiştir. Eserde muhtelif maddelerde değişik kelimelerin izahında ayrı ayrı zikredilmiştir. Belki de tamamı daha uzun olan bu sagunun ancak 12 dörtlüğü Divanü Lügati't- Türk'te yer almıştır.

Bu parça da Alp Er Tonga'nın ölümü üzerine düzenlenen "yug" törenin-de söylenmiştir. Belki de bu şiir ilk kez bu törende okunmuş ama, daha sonra Alp Er Tonga'yı sevenler tarafından geliştirilmiştir. Bu şiirlerde ölen kişinin kahramanlıktan, idealleri, yaptığı çalışmalar ve ölümünden duyulan üzüntü dile getirilmiştir. Sagu, islamiyet öncesi Türk şiirine ait bir nazım türüdür. Sagular da bu döneme ait diğer şiirler gibi hece vezniyle söylenmiştir. Nitekim Alp Er Tonga sagusunun 7'li hece vezniyle ve 4+3=7 duraklı olarak söylendiğini görüyoruz: Alp Er Tonga / öldi mü 4+3=7 isiz ajun/kaldı mu4+3=7 Ödlek öçin /aldı mu4+3=7 Emdi yürek /yırtılur4+3=7 Saguların nazım birimi dörtlüktür. Şekil olarak koşmaya benzer. Kafiye sıralanışı şöyledir: aaab / cccb / dddb /... 52 ALP ER TONGA SAGUSU Alp Er Tonga öldi mü isiz ajun kaldı mu Ödlek öçin aldı mu Emdi yürek yırtilur Ödlek yarag közetti Ogn tuzak uzattı Begler begin azıttı Kaçsa kail kurtulur Ulşıp eren börleyü Yırtıp yaka urlayu Stknp üni yuriayu Sigtap közi örtülür Beyler atın argurup Kadgu anı turgurup Mengzi yüzi sargarup Körküm angar türtülür Ödlek küni tavratur Yalnguk kuçin kevretür Erdin ajun sevritür Kaçsa takı ertilür Ögreyüki mundag ok Munda adın tıldag ok Atsa ajun ograp o Tagiar başı kertilür Günümüz Türkçesiyle Alp Er Tonga öldü mü Kötü dünya kaldı nü Zaman öcünü aldı mı? Artık yürek yırtılır Felek firsat gözetti Gizli tuzak uzattı Beyler beyin şaşırttı Kaçsa nasıl kurtulur

Uludu erler kurtça Bağırıp yırttılar yaka Çığırdılar ıslıkla Yaştan gözler örtülür Beyler atların yordular Kaygudan zayıf düştüler; Sarardı betler benizler, Sanki zaferan dürtülür. Felek günü davrandırır, insanın gücünü söndürür, Dünyayı erden boşaltır; Ne kadar kaçsa er ölür. Onun adeti böyle, Gaynsı hep bahane, Acun gelip ok atsa, Dağlar başı kertilir. Divanü Lugati't-Türk

2. Savlar Sav "atalar sözüdür. Bu cümleden olarak atalar sözü; bilgi, tecrübe ve tavsiyelerin veciz (özlü) bir şekilde dile getiriliş şeklidir. Atalar sözüne islamiyet öncesi dönemde sav (sab) deniyordu. Bu kavram, tarihî kaynaklarda da görülmektedir. Şöyle ki; Kül Tigin Kitabesi'nde sav kelimesi "sab" biçiminde; "Tokuz Oğuz begleri, bu sabi'mın katigdı tıngla: Dokuz Oğuz beyleri, bu sabi'mı adamakıllı dinle!"olarak geçmektedir. Bu cümlede sab (sav) kelimesinin; önemli söz, nasihat anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Aynı kelime daha sonraki dönemlere ait Uygur metinlerinde aynı anlamlara gelecek şekilde kullanılmıştır. 53 Kaşgarlı Mahmut, sav (sab) kelimesinin, mektup, atçılar sözü, kısa hikaye, kıssa anlamlarında kullanıldığını belirtmektedir. Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adh eserinde sav kelimesinin yerine mesel kelimesini kullanmıştır. 11. yüzyılda yazılmış olan bu eserde Arapça ve Farsçadan alınmış çok sayıda kelime kullanıldığını biliyoruz. Mesel kelimesi de islamiyet'in kabulünden sonra hızlanan kültür alışverişiyle alınmış bu kelimelerden biridir. Burada dikkat çeken durum mesel, misal

kelimeleri-nin yaygın olarak özlü söz, anlamlı söz veya olay, atalar sözü anlamında kullanılmasıdır. Sav kelimesi ise 12. ve 13. yüzyıllarda soy. söz şeklinde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Bütün bunlardan şu anlaşılmaktadır: Sav kelimesi, 12. yüzyıla kadar atalar sözü anlamında da kullanılmış; ancak 12. yüzyıldan sonra bu anlam mesel, misal, temsil kelimeleriyle ifade edilir olmuştur. Bazen de bu kelimenin Osmanlı Turkçesinde darb-ı mesel şeklinde söylendiğini görüyoruz. Bu alanda ilk ilmî çalışmayı Tanzimat dönemi şair ve yazarlarından ibrahim Şinasi Efendi yapmıştır. Yaptığı çalışmaya da Durüb-ı Emsal-i Osmaniye (Osmanlı Ata Sözleri) adını vermiştir. 1871 yılında da Ahmet vefik Paşa'yi Müntehabat-ı Durüb-ı Emsal-i Türkiyye adlı çalışmasıyla görürüzAta sözleri, atalarımızla bizim pek çok ortak yönümüzü gösteren kültür mirasıdır. Binlerce yıl öncesinde komşuluk, iyilik, tarım, ticaret, evlilik, aile gibi pek çok konuda söylenmiş ata sözleri bugün de kullanılmaktadır. Bu durum bizim atalardan farklı düşünmediğimizi, onların devamı olduğumuzu göstermektedir. Başlangıçta mutlaka bir kişi tarafından söylenmiş olan ata sözleri, söyleyenin unutulmasından sonra millete mal olmuştur. Bu sebeple ata sözlerini Türk Halk edebiyatının anonim ürünleri içinde değerlendiriyoruz. Ata sözlerimizin çoğu edebî sanatların gücünden faydalanarak söylenmiş cümlelerdir. Bu sebeple hem etkili hem de ezberlenmeye müsait ve akılda kalıcıdır. - Ağaç yas iken eğilir, (istiare) - Kurt komşusun yemez. (Mecaz) - Sana su vermeyene sen süt ver. (Mecaz) - Misafir gelse mutluluk da gelir. (Hüsn-i ta'lîl) - Can boğazdan gelir. (Kinaye)

- Güvenme varlığa; düşersin darlığa. (Tezat) Ata sözlerimizin çoğu manzum özellikler göstermektedir. Kafiye, redif, aliterasyon gibi nazma ait hususiyetlerden faydalanılarak söyleyiş güzelliğine ulaşılmıştır: - Yigaç uçuğa yil tegir, körklük kişige söz tegir. (Yüksek ağaca yel, güzel kişiye söz gelir.) Bu ata sözünde "g" sesiyle aliterasyon yapılmıştır. 54 - Sub bermeske süt bir. (Su vermeyene süt ver.) - Tay atatsa at tmur, (Tay büyüyünce at dinlenir.) Oğul erdese ata tmur. (Oğul erleşince baba dinlenir.) Bu ata sözlerinde ise "sub-süt" kelimeleri ve "at-ata" kelimeleriyle kafiye yapılmıştır. Ancak bu kafiye türü kelimelerin sonundaki değil başındaki seslerle elde edilmiştir, islamiyet öncesi dönemde bu tür kafîyeye de sık sık başvurulduğunu görüyoruz.

SAVLAR 1. Yıgaç ucuya yil tegir, korktuk kişiye söz tegir. (Yüksek ağaca yel, güzel kişiye söz gelir.) 2. Böri konşusin yimes. (Kurt bile komşusuna zarar vermez.) 3. Yir basruki tag, budun basrugı beg. (Yerin düzeni dağ ile, milletin düzeni bey ile. 4. Kanı kan bile yumas. (Kanı, kanla yıkamazlar.) 5- Sub benneske süt bir. (Sana su vermeyene sen süt ver.) 6. Uma kelse kut bolir. (Misafir gelince mutluluk getirir.) 7. ît ısırmas, at tepmes dime. (ît ısırmaz, at tepmez deme.) Divanü Lügati't-Türk 3. Koşuklar atalarımız, yerleşik hayata islamiyet'in kabulünden sonra geçmeye başlamışlardır. Bundan önce Orta Asya steplerinde yan göçebe bir hayat sürüyorlardı. Çadırlarda oturuyorlar ve hayvancılığa büyük önem veriyorlardı. Bu nedenle bütün planlarını tabiat şartlarını dikkate

alarak yapıyorlardı. Böyle bir kültür içinde tabiatın önemli bir yer tutması kaçınılmazdır. Bu sebeple tabiat, güzellik ve kahramanlık (yiğitlik) konulu şiirler, İslamiyet öncesi Türk edebiyatında önemli bir yer tutmaktadır. Aşık tarzı Türk şiirindeki koşmaya çok benzeyen bu şiirlere "koşuk" diyoruz. Koşuklar en kısa tarifiyle bir güzellik ve övgü şiirleridir. Koşuklar günümüzde Türk halk edebiyatındaki türkülere benzemektedir. Söyleniş biçimi, söylenme zamanı ve şekil özellikleri bakımından ise Aşık Tarzı Türk şiirindeki koşma ile büyük benzerlikler göstermektedir. Koşuklar, pratik, hareketli ve coşku dolu bu hayat içerisinde önemli bir yere sahiptir. Bugün koçaklama, güzelleme, taşlama diye ifade ettiğimiz değişik türlerin hepsine birden İslam öncesindeki dönemde koşuk deniyordu. Dolayısıyla koşuklar; "yiğitlik, kahramanlık, güzellik, aşk, hayranlık" gibi temaların işlendiği, bazen de pastoral bir şiir olarak karşımıza çıkmaktadır. 55 Koşuklar, genellikle 7'li hece vezniyle söylenmiştir. Oysa Aşık Tarzı Türk şiirinde koşma vezninin 7l'li kalıbıyla söylenir. Ama koşuklar da koşma gibi dörtlüklerle kurulur ve kafiye sıralanışı bakımından da fark yoktur. Nitekim aşağıda okuyacağınız koşukta kafiye düzeni şöyledir: aaab/ ece b/ dddb ... KIŞ ÎLE YAZIN ATIŞMASI Kış yay bile tokuştı Kıngır közün bakıştı Tutuşkalı yakıştı Utgalı mat ograşur Yay kış bile karıştı Erdem yayın kunştı Çerig tutup küreşti Oktagalı utruşur KIŞ: Kış yaygaru savlayur Er at menin tavrayur iğler yeme savrayur Et y in takı bekrişür YAZ: Tumlıg kelip kapsadı Kutlug yayıg tepsedi Karlap ajıın yapsadı Et yin üşüp emrişür KIŞ:

Sende kopar çadanlar Kudgu singek yılanlar Düğ ming koyu tümenler Kudruk tikip yügrüşür YAZ: Senden kaçar sundılaç Mende tınar kargılaç Tatlıg öter sanduvaç Erkek tişi uçruşur Günümüz Türkçesiyle Kış ile yaz döğüştü, Düşman gözle bakıştı, Tutuşmak için yaklaştı; Yenmek için uğraşır. Yaz ile kış çekişti, Hüner yayını kuruştu, Asker tutup güreşti; Karşılıklı oklaşır. KIŞ: Kış yaza karşı söyler Er, at benimle sertleşir, Hastalıklar iyileşir, Et ve beden pekleşir. YAZ: Soğuk gelip kapladı, Kutlu yazı kıskandı, Kar dünyayı kapattı; Vücut üşüyüp titreşir. KIŞ: Sende çıkar çiyanlar, Sivri sinek, yılanlar, Binlerce on binlerce Kuyruk dikip koşuşur. YAZ: Çayır kuşu senden kaçar, Kırlangıçlar bende durur. Bülbül tatlı tatlı öter, Erkek dişi çiftlesin 56 KOŞUK Öpkem kelip ogradını Arslanlayu kükredüm Alplar başın togradını Emti meni kim tutar Tokiş içre unştım Ulug birle karıştım Tögüz atın yarıştım Aydım emdi al Utar -'..r ı'•f ini iitiirdüm A.-'.T.-"; ..'•..r. z kadırdım A-a»»ı c*"^ yüdürdüm Şua kaim om öter Tapdu manga Hindi Emgek körü ulındı Kılmışınga ilendi Tutgun bolup ol katar Keldi beni arturu Birdi ilin ertürü Munda kalıp olturu Bükri bolup ün büter

Başı aning alıktı Kanı yüzüp turuktı Baliğ bolup tagiktı Emdi anı kim tutar Kanı akıp yoşuldu Kapı kamug teşildi Ölüg birle koşuldu Tugmuş küni üş batar ? Günümüz Türkçesiyle Öfkem geldi fırladını Arslan gibi kükredim Yiğitler başım doğradını Şimdi beni kim tutabilir? Savaşta (ben de) vuruştum (Düşmanın) büyüğü ile çarpıştım Alnı akıtmalı at ile koşuşturdum Dedim: Şimdi al (bakalım ey) Utar (Düşmanın) Koç yiğitlerim seçip ayırdım Onların boyunlarım eğdirdim Altın gümüşlerim yükletirim Askerleri çok idi. Kim (yanp) geçer (diye düşündüm) Tapdu bana esir oldu Istırap çekti, canından bıktı Yaptıkları için ilendi Tutsak oldu, derdi arttı Kalabalık bir ordu ile geldi Ülkesini vermek zorunda kaldı Çaresiz kalıp burada oturuyor Beli bükülmüş, sesi çıkmıyor Onun yarası azdı (Yarasından) kan aktı, ağıriaştı Yaralandı ve dağa çıktı Şimdi ona kim yetişebilir Kanı akıp boşandı Derişi (kabı) baştan başa deşildi Ölülerle bir sayıldı Doğan güneşi işte batıyor

4. Destanlar Bir milletin tarihinde gerçekleşmiş, unutulması mümkün olmayan bir olay üzerine söylenmeye başlayıp gelişmesini asırlarca devam ettiren millî eserlere destan diyoruz. 57

Destanlar, bütün dünya edebiyatlarının en eski ürünleridir. Bu sebeple her millet, destanlarına her yönüyle millî eser gözüyle bakar. Destanların önemi, anlatılan olayların ve şahsiyetlerin gerçeğe uyup uymadığından değil, söylendiği dile ve o dili konuşan millete ait pek çok eski özelliği bünyesinde bulundurmasından kaynaklanır. Destanlar, tarihî olayların ve şahsiyetlerin tarihçi gözüyle değil, halkın gözüyle yorumlanmasıdır. Bu sebeple destanlarda her şey abartılır Destan, edebî eserler içerisinde en uzun, en millî ve oluşması en zor olanıdır. Bu nedenle her milletin millî destanı yoktur. Millî destanın oluşabilmesi için şu şartların sağlanmış elması gerekir. Onlar da: 1. Destan çekirdeği elediğimiz çok büyük bir olayın gerçekleşmeli ve bu olaydan sonra da destanın gelişebilmesi için uzunca bir sükunet dönemi yaşanması gerekir. 2. Destan çekirdeği dediğimiz bu olayın (büyük bir savaş, salgın, deprem, sel baskını, kuraklık, toplu göç, büyük zafer...) gerçekleştiği zamanda söz konusu toplumun sosyolojik aşamasını tamamlayıp millet olma seviyesine ulaşması ve bu toplum içinden çıkan sanatçıların bu olayı şiirle ifade etmesi gerekir. 3. Bu şiirlerin varyantlaşma sürecinin başlaması gerekir. Bir başka ifadeyle şiirlere yapılan ekleme ve çıkarmalarla, ferdin malı olmaktan çıkıp anonim bir karakter kazanması gerekir. 4. Bir edebî eser olarak ortaya çıkmış olan bu millî destanın unutulmaması için usta bir şair tarafindan bir kompozisyon dahilinde derlenip yazıya geçirilmesi gerekir. Türk tarihi, destan konusu olabilecek olaylar ve kahramanlıklarla doludur. Nitekim islamiyet öncesi Türk edebiyatı bir destan zenginliğine sahiptir. Ancak bu destanların orijinal tam metinleri elimizde yoktur. Çin, îran ve Arap kaynaklarında bazı parçalar bulunmakta; fakat bu parçalar sadece böyle bir Türk destanının yaşamış olduğunu göstermekte, fazla bilgi vermemektedir.

Demek ki, bir destanın günümüze kadar gelebilmesi onun unutulmadan yazıya geçirilmesiyle mümkündür. Bizim destanlarımız üzerinde böyle bir çalışma yapılmadığı için pek çoğu unutulmuştur. Destanları, çeşitli Türk boylarında ozan, kam, saman, baksı gibi isimler verilen sanatçılar, ezbere biliyorlar ve çeşitli vesilelerle kopuz eşliğinde seslendiriyorlardı. Bu sanatçıların ayrıca dinî hüviyeti de vardı. Türk boyları arasında islamiyet'in yayılmasından sonra bu sanatçı tipi itibar görmediği için yavaş yavaş silinmiştir. Böylece destanların tamamını ezbere bilen ve her fırsatta bir şeyler katan sanatçılar da artık yetişmez olmuştur. Bu sebeple yazıya da geçirilmemiş olan destanlar unutulmaktan kurtulamamıştır. 58 Bugüne kadar gelen destanlarımız ise şu veya bu şekilde değişik kaynaklarda bir bölümüyle yer almış veya özetlenmiş biçimdedir. Bugün için haberdar olduğumuz belli başlı Türk destanları kronolojik sıraya göre şunlardır: /. Saka Türklerine Ait destanlar 1. Alp Er Tonga Destanı 2. Şu Destanı //. Hun-Oğuz Türklerine Ait Destanlar 1. Oğuz Kağan Destanı Göktürk Destanları 1. Bozkun Destanı (Efsanesi) 2. Ergenekon Destanı 4. Uygur Türklerine Ait Destanlar 1. Türeyiş Destanı (Efsanesi) 2. Göç Destanı 5. Karahanlılara Ait Destanlar 1. Sanık Buğra Han Destanı

6. Kırgız Türklerine Ait Destanlar 1. Manas Destanı 7. islami Devirde Gelişen Bazı Destanlar 1. Cengiz Han Destanı (Cengizname) 2. Danişmend Gazi Destanı 3. Battal Gazi Destanı 4. Köroğlu Destanı Şimdi tarihi Türk destanlarımıza metin olarak birer örnek vermeye çalışalım: 1. a. Saka Türkleri Destanlarından ŞU DESTANI Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lügati't-Türk'te kaydettiği bu destan ilk bakışta Makedonyalı İskender (Zülkameyn)'in îran üzerinden Türkistan'a yaptığı sefer esnasında Şu'nun davranışlarını anlatıyor gibi gözüküyorsa da gerçekte destan çok daha eski tarihlere, yani milattan önce 12.-10. yüzyıllara çıkmaktadır. Muhtemeldir ki. İranlılarla sakaların Türkistan'da yaptıkları savaşlardan kaynağını alan bu destan, sonraki olaylardan, iskender'in Türkistan üzerine yaptığı seferlerden bazı hatıralar da alarak, islamiyetten sonraki Türk düşüncesinde de yoğrularak bu halini almıştır. Kaşgarlı, Türkmen kelimesinin izahında bu destanın bir bölümünü zabt etmiştir: 59 Zülkameyn (İskender), Semerkand'ı geçip de Türk ülkesine yöneldiği sıralarda Türklerin çok kuvvetli ve büyük ordusu bulunan Şu adında genç bir hakanları vardı. Balasagun yakınında Şu kalesini bu açmış ve bu yaptırmıştı. Her gün Balasagun'daki sarayının önüne beyler için üç yüz altmış nöbet davulu vurulurdu. Hakan Şu'ya Zülkameyn'in yaklaştığı haber verilmiş "Emriniz nedir, savaş mı edelim, ne buyurursunuz?" demişler; halbuki Hakan, Hoçant ırmağı'nın kenarına karakol kurmak, Zülkameyn 'in geçtiğini haber vermek için kırk tarhanı gözcü göndermişti. Bu kol, kimse görmeden gittiği için askerin haberi yoktu. Hakan yüreği pek

duruyordu. Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. Sefere çıkıldığında birlikte taşınır ve içine su doldurulur; sonra kazlar, ördekler yüzdürülür idi. Kendisine "Ne buyurulur, harp edelim mi?" denildiği zaman cevap olarak "Şu kazlara, ördeklere bakiniz, nasıl suya dalıyorlar." demiş. Bunun üzerine orada bulunanlar hükümdarın savaş için hazırlanmadığı ve buradan çekilip gitmek niyetinde olmadığı zannına düşmüşler. Zülkameyn, Hoçant suyundan geçerek karakola gelir. Zülkameyn 'in geçtiğini bu gözcü karakol Hakana haber verir. Hakan hemen davullar çaldırarak doğuya doğru yürür. Halk, gitmek için hazırlık görmeyen hakanlarının savuşup gitmesi yüzünden ümitsizliğe düşer. Bir ürküntü, bir karışıklık olur. Binek bulabilenler hayvanın sırtına atlıyarak hakanın arkasından koşarlar. Karışıklıkla birbirlerinin hayvanlarını alırlar. Sabah olunca ordugah düz bir ova nalını alır. O sıralarda Taraz, îsbicab, Balasagun ve bunun gibi yerler yapılmamış idi. Onlar hepsi sonradan yapılmıştır. Oralar halkı göçebe idi. Hakan ordusuyla savuşup gittikten sonra orada çoluk çocuklarıyla yirmi iki kişi kalmıştı. Bunlar geceleyin hayvanlarını bulamamışlar ve savuşamamışlar idi. Bakalım yaren-lik var. işte bunlar o kimselerden ki kitabın baş tarafında adlarını söyledim. Hayvanlarının bölgelerini beyan ettim: Kınık, Salgur ve başkaları gibi. Bu yirmi iki kişi yayan çekilip gitmek, yahut orada kalmak üzere konuşurlarken iki kişi çıkagelir; bunlar ağırlıklarını sırtlarına yüklenmişler, yanlarına çoluk çocuklarını almışlardı. Ordunun izine düşerek gidiyorlardı, yorulmuşlar, terlemişlerdi. Bu yirmi iki kişi yeni gelen iki kişi île tanışırlar ve konuşurlar. Bu ikiler derler ki "Zülkameyn denilen adam bir yolcudur. Bir yerde durmaz, buradan da geçer gider, biz de kendi yerimizde kalırız." Yirmi ikiler onlara Türkçe kal aç derler, aç kal demektir. Sonradan bunlara Kalaç denilmiştir; asılları budur. Bunlar iki kabiledir. Zülkameyn gelip uzun saçlı ve üzerlerin-de Türk belgeleri bulunduğunu görünce sormadan onlarda Türk manend demiş, Türk'e benzer demektir, işte bu ad onlara bugüne kadar kalmıştır.

Türkmenler aslında yirmi dört kabiledir. Lakin iki kabileden ibaret olan Kalaçlılar bazı kerre bunlardan ayrıldıkları için kendileri Oğuz sayılmaz; asıl olan budur. 60 Hakan Şu, Çin'e doğru geçip gitmiştir. Zülkameyn arkasına düşmüş idi. Uygurlara yakın. Hakan, Zülkameyn'e bir bölük asker gönderir. Zülkameyn de ona gönderir. Bu çarpışma Altım kan denilen bir dağda olmuştur. Bu gün Altım Han denir. Bunun üzerine Zülkameyn hakanla barıştı ve Uygur şehirlerini yaptı; bir müddet oralarda oturdu. Zülkameyn çekilip gittikten sonra Hakan Şu geldi, Balasagun'a kadar ilerledi. Kendi adını vererek Şu adındaki şehri yaptırdı. Oraya bir tılsım koydurdu. Bu gün leylekler o şehrin karşısına kadar gelirler, fakat şehri geçemezler. Tılsım bugüne kadar bozulmamıştır.38 6. a. Hun-Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Kağan Destanı; bir millî kahraman ve onun çevresinde gelişen olayları anlatılır. Destanın baş kahramanı olan Oğuz Kağanın büyük Hun Hükümdarı Mete olduğu sanılmaktadır. Bu destan İslamiyet'in kabulünden sonra da gelişmesini sürdürmüştür. Destanın 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş metni. İslamiyet öncesi döneme aittir. Destanın 13. yüzyılda bir kere daha yazıya geçirildiğini görüyoruz. Bu varyantı ile ilki arasında önemli farklılıklar vardır. 13. yüzyıl yarısında destan, tamamen İslamî bir hüviyet kazanmıştır. Oğuz Kağan Destanında tarihî olaylar ve mitolojik unsurları bir arada görüyoruz. Oğuz Kağanın Urum Kağan, Masar Kağan ve diğer komşularıyla yaptığı savaşlar destana tarihî bir değer kazandırmaktadır. Oğuz'un müşaviri olan Uluğ Türük'ün rüyasında gördüğü "altın yay", "gümüş ok", "Oğuz'a. yol gösteren gök tüylü, gök yeleli kurt" Türk destanlarında gördüğümüz mitolojik unsurlardan birkaçıdır. Oğuz Kağan, gerek kişilik yönüyle, gerekse fizikî görünümüyle ideal bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem bir devlet adamı olarak, hem bir baba olarak, hem de bir eğitimci olarak

destanlaştınîmıştır. Bunda Oğuz Kağanın gerçekte yaptığı hizmetlerin önemli bir yeri vardır. İlkel bir devirde Türk birliğini sağlamış olması, millet şuuruna eren bir toplum ortaya çıkarması devlet, zenginlik, güç kavramlarını halkına tanıtan ve bu zevki tattıran biri olması destan çekirdeğinin atılmasında çok önemli olmuştur. Şimdi destanın bir parçasını vermeye çalışalım. "Günlerden bir gün Ay Kağanın gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök; ağzı ateş (gibi) kızıl; gözleri ela; saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi. Bu çocuk, anasının göğsünden ilk sütü emdi ve bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve şarap istedi. Dile gelmeğe başladı; kırk gün sonra büyüdü, yürüdü 61 ve oynadı. Ayaktan öküz ayağı gibi; beli kurt beli gibi; omuzları samur omuzu gibi; göğsü ayı göğsü gibi idi. At sürüleri güder, ata biner ve av avlardı. Günlerden ve gecelerden sonra yiğit oldu. (Oğuz Kağan, halka eziyet eden, onların atlarını yiyen büyük bir gergedanı avlamak için yola çıkar. Bu arada bir geyik ele geçirir ve onu bir ağaca bağlayıp gider. Sabahleyin gelip baktığında gergedanın, geyiği almış olduğunu görür. Sonra bir ayı bulup onu da aynı yere bağlar. Sabahleyin gelip baktığında, onun da gergedan tarafından alındığını görür. Sonra ağacın dibinde kendisi durup bekler. Gergedan gelince onu kargışı ile öldürür ve başını keser. Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan tanrı'ya yalvarırken gökten bir ışık iner. O ışığın içinde çok güzel bir kız görür. Onu eş olarak kabul eder. Sonra "Gün", "Ay", "Yıldız" adlarında üç erkek oğlu olur. Yine bir gün ava gittiğinde bir ağacın kovuğunda başka bir kız görür. Oğuz Kağan onu da sever ve eş olarak alır. Bu esinden de "Gök", "Dağ", "Deniz" adında üç erkek oğlu olur.)

Sonra Oğuz Kağan büyük bir toy (ziyafet) verdi. Oğuz Kağan, halkı ça-ğınnca, ahali birbirine danıştı ve geldi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, tatlılar ve kımızlar vb. yediler içtiler. Toydan sonra Oğuz Kağan beylere ve halka buyruk verdi ve: Ben sizlerle oldum kağan, Alalım yay ile kalkan, Nişan olsun bize buyan (uğur) Bozkurt olsun (bize) uran (savaş narası) Demir kargı olsun orman, Ay yerinde yürüsün kutan, Daha. deniz, daha müren (nehir) Güneş bayrak, gök kurukan (çadır). dedi. Ondan sonra Oğuz Kağan dört yana emirler yolladı; tebliğler yazdı ve elçilere verip gönderdi. Bu tebliğlerde şöyle yazılmıştı: Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerim kabul ederse, onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim; düşman sayarak, ona karşı asker çıkarır ve derhal baskın yapıp onu astırır ve yok ettiririm, dedi. (Yine o zamanlarda. Oğuz Kağanın sağ yanındaki Altun Kağan ona itaat ederken sol yanındaki Urum Kağan itaat etmezdi. Oğuz Kağan bu duruma kızarak Urum Kağanın üzerine gider. Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine gelir. Çadırını kurup burada uyur. Tan ağarınca çadıra bir ışık girer. Bu ışığın içinden bir kurt çıkar. Bu kurt Oğuz Kağana: 62 "Ey Oğuz, sen Urum üstüne yürümek istiyorsun; ey Oğuz., ben senin önünde yürümek istiyorum." der. Bu kurt. Oğuz Kağan ve askerlerine yol gösterir. Oğuz Kağan îtil Mürenin kenarındaki bir kara dağın önünde Urum Kağanla. savaşır ve onu yenilgiye uğratır.)

Sonra Oğuz Kağan, askerleriyle "îtil" adındaki ırmağa geldi, îtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve "îtil'in suyunu nasıl geçeriz? " dedi. Asker arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Uluğ Ordu Bey idi. O akıllı r:r erdi. Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç... O ağaçları kesti ve ^'.ı ağaçlara yattı, geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve: Sen. burada bey ol; senin adın Kıpçak Bey olsun, dedi. }:':<- derlediler. Ondan sonra Oğuz Kağan yine gök tüylü ve gök yeleli emek kun gördü O kurt, Oğuz Kağana: "Şimdi. Oğuz, sen asker ile buradan yürüyerek halkı ve beyleri götür; ben önden sana yol gösteririm." dedi. (Oğuz Kağan ilerlemesine devam eder. Bu arada Oğuz'un ala atı. Buz Dağ'ın içine kaçar. Oğuz Kağan buna çok üzülür. Askerler arasındaki kahraman bir bey, atı bulmak için bu dağa gider. Dokuz gün sonra bulup getirir.) Oğuz Kağan sevinçle güldü ve sen buradaki beylere; "baş ol ve senin adın Kartuk olsun "dedi. Ona çok mücevher bağışladı ve ilerledi. Yine bir gün gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Oğuz Kağan da durdu ve Çadırını kurdurdu. Bu, tarlasız ve çorak bir yerdi. Buraya Çürçet diyorlardı. Büyük bir yurt idi; atları çok, öküzleri ve buzağıları çok, altın ve gümüşleri çok, cevahirleri çöktü. Burada Çürçet Kağan ve onun halkı Oğuz Kağana karşı geldiler. Vuruşma ve çarpışma başladı. Oklarla, kılıçlarla vuruştular. Oğuz Kağan yendi, Çürçet Kağanı mağlup etti, öldürdü ve Çürçet halkını kendisine tabi kıldı. Ondan sonra yine bu gök tüylü ve gök yeleli erkek kurtla Hint, Tangut ve Suriye taraflarına yürüdü. Pek çok vuruşmadan ve pek çok çarpışmadan sonra onları da aldı ve kendi yurduna kattı; onları yendi ve kendisine tabi kıldı.

Yine söylemeden kalmasın ve belli olsun ki. Oğuz Kağanın yanında ak sakallı, kır saçlı, uzun tecrübeli bir ihtiyar vardı. O, anlayışlı ve asil bir a-damdı. Oğuz Kağanın nazırı idi. Adı Uluğ Türük39 idi. Günlerden bir gün 63 bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay, gün doğusundan ta gün batı-sına kadar ulaşmıştı ve üç gümüş ok, ta kuzeye doğru gidiyordu. Uykudan uyanınca düşte gördüğünü Oğuz Kağana anlattı ve dedi ki; Ey kağanım senin ömrün hoş olsun; ey kağanım, senin hayatın hoş olsun. Gök Tanrı düşümde verdiğim hakikate çıkarsın. Tanrı, bütün dünyayı senin uğruna bağışlasın. Oğuz Kağan, Uluğ Türük'ün sözünü beğendi; onun öğüdünü dinledi ve öğüdüne göre yaptı. Ondan sonra sabah olunca büyük ve küçük oğullarını çağırttı ve: "Benim gönlüm avlanmak istiyor, ihtiyar olduğum için benim artık cesaretim yoktur; Gün, Ay ve Yıldız; sizler doğu tarafina gidin; Gök, Dağ ve Deniz; sizler de batı tarafina gidin." dedi. Ondan sonra oğullarının üçü doğu tarafina, üçü de batı tarafina gittiler. Gün, Ay ve Yıldız, çok av ve kuş avladıktan sonra yolda bir altın yay buldular; onu aldılar ve babalarına verdiler. Oğuz Kağan sevindi, güldü, o yayı üçe böldü ve "Ey büyük oğullarım, yay sizlerin olsun, yay gibi okları göğe kadar çıtın. " dedi. Gök, Dağ ve Deniz çok av ve çok kuş avladıktan sonra, yolda üç gümüş ok buldular; aldılar ve babalarına verdiler. Oğuz Kağan sevindi, güldü, okları üçe üleştirdi ve: "Ey küçük (oğullarım), oklar sizlerin olsun. Yay oku attı; sizler de ok gibi olun" dedi. Ondan sonra Oğuz Kağan büyük kurultayı topladı. Maiyetim ve halkını çağırttı. Onlar geldiler ve müşavere ettiler. Oğuz Kağan, sağ yanına kırk kulaç direk diktirdi; üstüne bir altın tavuk koydu; altına bir ak koyun bağladı. Sol yanına kırk kulaç direk diktirdi. Üstüne bir gümüş tavuk koydu; dibine bir kara koyun bağladı. Sağ yanda Bozoklar oturdu; sol yanda Üç Oklar oturdu. Kırk gün, kırk gece yediler, içtiler ve sevindiler.

Sonra Oğuz Kağan oğullarına yurdunu üleştirip verdi ve Ay oğullar kop men aşdum Uruşgular kop men kördüm Çıda bile kop ok atdum Aygır birle kop yürüdüm Düşmanlarımı ıglagurdum Dostlarumm men kültürdüm Kök Tengriye men ötetim Senlerge bire men yurtum tep tedi.40 64 III. Göktürk destanlarından ERGENEKON DESTANI Ergenekon destanının en önemli kaynağı hiçşüphesiz ki Reşidüddin'in meşhur Camiü'tTevarih adlı eseridir. Reşidüddin bu efsaneyi tam manasıyla Moğollaştırmıştır. Bu eser Ebu'lgazi Bahadır Han tarafından Şecere-i Türk adıyla dilimize çevrilmiştir. Şimdi bu destandan da bir bölüm vermeye çalışalım: "ilhan, Moğol (Türk) yurduna hakan olduğu zaman Tatar yurdunda da Sevinç Han hüküm sürmekte idi. ikisi de bir çağda (aynı yaşta) idiler. Aralarında vuruş (cenk) zuhur etmiş idi. Daima İlhan galip getirdi. Sevinç Han, Kırgız Hanına birçok hediyeler, adamlar gönderip türlü türlü vaadlerde bulunarak onu kendi tarafına aldı. O vakitler oralarda ahali çöktü. Ve bunların içinde de en kalabalık olan kabile Moğol (Türk) kabilesi idi. Ne vakit bir vuruş olsa düşmana Moğol (Türk) galip getirdi. Bütün illerde Moğol (Türk) oku etmeyen, kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bundan dolayı bütün kabileler Moğol (Türk)u kötülerler idi. Diğer kabilelere de elçiler gönderip onları da davet ettiler. Ve Moğollar (Türkler)dan öç alalım dedi. Hepsi birleştiler Moğol (Türk) üzerine yürüdüler. Moğollar (Türkler) çadır ve sürülerini bir yere yığip etrafına hendek kazdılar ve beklediler. Sevinç Han geldi. Savaş başladı. On gün cenk oldu. On günde

Moğollar (Türkler) galip geldi. Sevinç Han, bunun üzerine bütün han ve beğleri toplayıp gizlice müzakere etti. Ve: "Biz bunlara hile yapmazsak halimiz haraptır." dedi. Ertesi günü şafakla çadırlarını kaldırıp kötü mallarını (sığır, koyun, at gibi hayvanlar) ve birtakım ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Moğolllar(Türkler) bunları kudretsiz kaldılar da kaçıyorlar zannederek arkalarından yürüdüler. Tatarlar dönüp savaştılar, bu sefer Moğollar(Türkler) mağlup oldu. Ordugahlarına gelinceye kadar onları kestiler. Mallarıyla beraber ordugahı da bütün zabt ettiler. Moğol(Türk)lerin çadırlarının hepsi orada olduğundan Moğollar(Türkler)dan bir tane bile aile kurtulamadı. Büyüklerini kılıçtan geçirdiler, küçüklerinin her birini bir kişi esir olarak aldı. Kalanlar efendilerinin kabilesinin adını aldılar. Bu suretle dünyada Moğol(Türk)dan eser kalmadı. Sevinç Han Moğol(Türk)u yağma ettikten sonra memleketine dönmüştü. İlhan'ın oğulları bu muharebede ölmüşlerdi. Ancak en küçüğü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan o sene evlenmişti. İlhan'ın kardeş oğullarından Nüküz de o sene evlenmişti. Bunların ikisi de savaştan on gün sonra bir gece atlanıp eşleriyle beraber kaçtılar. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen dört türlü mal deve, at, öküz ve koyun buldular. konusup dediler ki "Burada kalsak, bir gün olur düşmanlarımız bizi bulurlar. Bir kabileye gitsek etrafımız hep düşman kabilelerdir, îyisi mi dağlar arasında kimsenin daha yolu düşmemiş olan bir yere gidip oturalım." Sürülerini şurup dağlara doğru yürüdüler. Yabani koyunların yürüdükleri bir 65 yolu tutup tırmanarak yüksek bir dağın boğazına vardılar. Oradan tepeye çıkıp diğer yanına indiler. Oraları iyice kontrol ettiler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka yol yoktur. Ve o yol da öyle bir yol ki bir deve ve bir keçi bin güçlükle yürüyebilirdi. Eğer biraz ayağı sürçse, düşer parça parça olurdu. Vardıkları yer geniş ve nihayetsiz bir ülke idi. içinde akarsular, kaynaklar, türlü türlü otlar, çayırlar, meyveli ağaçlar, türlü türlü avlar vardı. Bunu görünce Tanrı 'ya şükürler kıldılar.

Kışın mallarının etini yer, derilerini giyerler; yazın sütunu içerlerdi. Oraya Ergene Kon adını verdiler. Ergene'nin manası bir dağın kemeri, kon 'un manası demekktir. Orası dağın en yüksek yeri idi. Burada Kıyan ve ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Kıyan'm oğulları öteki-ninkinden daha çok oldu. Kıyan'in oğullarına Kıyat, Nüküz'ün oğullarına Nüküzler dediler. Kıyan diye dağdan şiddetle ve süratle inen sele derler. ilhan'ın oğlu güçlü ve tez bir adam olduğundan ona bu ismi vermişlerdi. Kıyat Kıyan'in çoğul halidir. Bu iki kişinin nesilleri uzun bir süre Ergene Kon'da kaldılar. Çoğaldıkça çoğaldılar. Kabileler meydana geldi. Her aile urug namıyla bir oymak teşkil etti. Dört yüz sene sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara sığmadılar. Bunun üzerine aralarında konuştular: "Babalarımızdan işitirdik ki Ergene Kon 'un dışında geniş ve güzel bir memleket varmış, atalarımız orada otururlarmış. Tatar baş olup başka kabileler kavmimizi kınp, yurdumuzu almışlar. Arilk Tanrı 'ya şükür, düşmandan korkarak dağda kapanıp kalacak halde değiliz. Bir yol bulup bu dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşür, düşman olanla savaşırız." dediler. Herkes bu fikri beğenip yollar aradılar. Mümkün olup bir yol buldullar. Bir demirci: "Ben bir yer gördüm, orada demir madeni var, ymnedenin ki bir kattır. Eğer onu eritirsek yol buluruz" dedi. O yeri gidip gördüler, demircinin sözünü uygun buldular. Millete odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Bir sıra odun, bir sıra kömür olmak üzere dağın böğründeki çatlağa yığdılar. Dağın tepe ve diğer yanlarına da odun ve kömür yığdıktan sonra deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yere kurdular. Ateşleyip hepsi birden körüklediler. Tanrı 'nin kudretiyle demir eriyip yüklü bir deve geçecek kadar bir yol açıldı. O ayı, o günü, o saati ezberleyip dışarı çıktılar. İşte o gün Moğol(Türk)larca bayram sayıldı. O vakitten beri bu gün Moğol(Türk)ler bayram yaparlar. O gün bir demir parçasını ateşte kızdırırlar. Demir

kıpkırmızı olunca evvela han bir kıskaç ile demiri örsün üstüne kor ve çekiçle vurur. Ondan sonra bütün beğler de aynen yaparlar. Bu güne çok itibar edip: "Zindandan çıkıp ata yurduna geldiğiniz gün " derler. 66 Ergene Kon'dan çıktıkları zaman Moğol(Türk)lerin padişahı Kıyan neslinden Kurlas boyundan Korte Çine idi. Bütün kabilelere elçiler göndererek Ergene Kon'dan çıkıp geldiğini bildirdi. Kabilelerin bazısı memnun oldu, bazısı memnun olmadı. Özellikle Tatarlar bunların üzerlerine yürüdüler. Saf bağlandı, savaş oldu. Moğol(Türk)lar galip gelip Tatarların büyüklerini kılıçtan geçirdiler, küçüklerini esir ettiler. Böylece dört yüz yıldan sonra kanlarını aldılar, mallarını zabt ettiler ve ana yurdunda oturdular.41 4. Kırgız Türklerine Ait MANAS DESTANI Kırgız ve Kazaklar, Çin hükümdarı Esen Hanın esaretinde iken Yakup Han ile Çıyırdı Hatunun bir çocuğu olur, adını Manas koyarlar. Manas daha beşikte iken konuşur, on yaşında usta bir binici ve silahşor, on dört yaşında da yenilmez bir bahadır olur. Manas'ın en büyük ideali "milletini esaretten kurtarmak ve islamiyeti yaymaktır." Bu uğurda birçok savaşlar yapar. Manas. Kanıkey ile evlenir. Bu evlilikten Semetey doğar. Bir müddet sonra Manas hile ile zehirlenerek öldürülür, fakat Allah onu islamı yayması için tekrar diriltir. Manas mücadelesine kaldığı yerden devam eder. Bir savaşta şehit düşer. Oğlu Semetey babasının mücadelesini devralır ve Kırgızları zaferden zafere koşturur. Kırgız Türkleri sonunda rahat bir hayat sürerler.42 Kalmuk Hanın oğlu Almanbet tahta çıkar. Töre gereği halk Almanbet'in önünde insan kurban etmeye kalkar. Bu töreden nefret eden Almanbet Kıpçak hanına sığınarak îslamiyeti kabul eder. Manas, Almanbet'in kendisine doğru geldiğini rüyasında görür ve bu rüyasını tefsir ettirmek üzere atına binerek babasının yanına gider.

Sırtı yüksek boynu alçak Bu büyük yürü kulaya Bol yeleli ince ata Bu nam salmış Ak kulaya Hiçbir attan geri kalmayan Altına yuvarlak nal koydurmayan işte Manas bu kulaya bindi Çinli ustaların vaktiyle Zahmetler ile yaptığı Rus ustaların ise Düşüne düşüne yaptığı Kalmuk ustalarının da Türkü söyleyerek yaptığı 67 îçine süngü batınayan Tüfek saçması geçmeyen Ak zırhının üst kısmı İşte bu zırhı giyindi Kömür yetişmediğinden Sık orman kullandıkları Katınağa su yetmediğinden Pasat çayı kullanıldı Törpüler iyi olmadığından Otuz törpü kullanıldı Kış vaktine kalınca Kav île bumbarı Anınla gelip böldüğü Yaz vaktin kalınca Kök çimene yaydığı Çok kuvvetli dursun diye insanın kanından Su katılmış olanlar Sivrisinek hortumu ile Manas gördüğü rüyayı Acı Beye şöyle anlatır.

Ak kulaya binmiştim ben Uykuda rüya görürken ben Köpeği yediriyordum ben Bir elimde bir şahin Bir sefere çıkmıştım! Elimde bir şahin vardı. Ben şahini uçurunca Birçok kanatlı hayvanlar Ayağıma kapandı öldü. Bu ne demek olsa gerek. Ak köpek arkamda idi, Köpeği salıverince Dört ayaklı canavarlar Ayağıma kapandı, öldü Bu ne demek olsa gerek Acı Bey rüyayı şöyle tabir eder Aladağı aşmam Töröm 68 ili suyunu geçmem Töröm Hikmet diyip söz söyleyeyim Doğru sözler söyleyeyim Ak köpeğim yedisin Ak doğanım tutuşun Bu sefere çıkışın Elindeki ak doğan Ak doğanı uçurman Birçok kanatlı hayvanın Ayağına kapanı? ölüşü Atası ile atan denk Duası ile duan denk birisi Er Hanın aziz oğlu Gelip sende kalacak Arkandaki ak tazıyı Salıverdiğin zaman sen Dört ayaklı canavarların Ayağına kapanıp ölüşü! Baban il babası denk Duan ile duası denk birisi Ey hanın aziz oğlu Gelip sende kalacak! Rüyanı doğru yordumsa Hacı Beyi yanına al Rüyanı yanlış yordumsa Hacı Beyin başını al Hacı Bey keskin sözü ile Rüyanı iyi bildi mi? Manas, Alman Bet'in alacağı duruma göre, dost olmak veya savaşmak üzere, hazırlıklı gider. Bu münasebetle sürüsünden en iyi atları seçtirir: Gölde pek çok at duruyor, Bu at sürüsü içinde Babasının duası 1yi niyetle yaratıldı Tayı ile tohumu Kambar boz aygır sürüsünden îkisini alıp geliniz. Babam Yakup Beyin On iki kulaç ipile 69

Atları bağlatıp getirin Ay biçimi nalı varsa Götürüp birini salıverin Öbürünü alıp getiriniz. Altmış kula öldürerek Yem verdiğimiz Tay-burulu Bu Tay-burulu beraber götür Kaburgası iğri büğrü kara dağ var Gidin, han oraya çadırın dikmiş mi, bitiniz îçerisi iğri büğrü kaynaktır Oraya halkı konmuşsa tütünüz, Yağız atımı alalım Tavşan yanaklı, törpü dişli, Gök alacayı alalım. Koşarken topraklar saçan, Kadife saçları olan Koyonbosu da alalım, Kalkamanın yağız atını Halkın elinden alalım Tokomonun doru atını Halkın elinden alalım Ön ayak bozulmasın diye Al bezden yular takın Sırtı yara olmasın diye Kaplan postu yaptırdık.

Bu san alacayı alalım îyi sözler söylenirse Cenge hacet kalmaz hiç, Fena sözler söylenirse Hemen savaşa başlarız Alman Bet, Manas ile dost olur. Bu sefer ikisi Kökçö'ye hücum ederler. îki müthiş kahramanın kendisini öldüreceğinden korkan Kökçö, Manas'la anlaşmak için, at sürülerini paylaşmayı teklif eder: Aldığın at altı sürüdür Dür, onları paylaşalım İkimiz yan alalım Yedi at aldın sen Dür onları paylaşalım İkimiz yan alalım 70 Doksan doru yürük var Onların hepsini sen al Altmış yürük daha vardır Ak sakallı baban alsın Yetmiş ala yürük daha var Bunlar da senin olsunlar Onu da hep senin olsun Fakat Manas, tıpkı Oğuz Kağan gibi, dünyaya tek başına hakim olmak ihtirasındadır. Kökçü'ye şöyle cevap verir: îkimizden biri yaşayıp Öbürü şimdi ölmeli Ben senin fikrinde değilim, Barışmağı düşünemem Malı paylaşmak istemem. Bunun üzerine Kökçö kızarak şöyle der: Sana bir şey vermem Kuvvetliysen hepsini al Alamazsan köpek gibi geber kal. Mal için ölen köpek Manas, Mal için ikimiz de geberelim On iki kurşun dayanır Ateşler saçan tüfengimi Al eline ben vereyim İki avuç kurşun al koy Bir ölçü de saçma koy Ak göğsümü bir el kadar Açıp

sana hazırlayım Tüfengin ile çek de vur Vurup öldürebilirsen Sürülerimi al götür Fakat beni öldüremezsen Bu hakarete katlanmam Manas karşı koymaya mukabele eder: Senden artık korkum yoktur. Vuruşalım, vuruşalım. Tüfek atışalım, atışalım. Güreşelim, güreşelim. 71 Ölene kadar boğuşalım. Titfeng ile vuracağım. Kılınç ile vuracağım. Ve iki kahraman kapışırlar: Bir yerde Manas şöyle der: Ak kulanın ağzını yararım Baca deliğinin kapağını Mızrağımla delerim Kapının üst tarafını Kılıcımla keserim ben. Taştan yapılmış burcu ben Topraklara sererim hep. Kumdan yapılmış buru ben Uçuruma çeviririm Başı sorguçlu kızları Ganimet alırım ben Bileklerinden tutarım Atımın ardına alırım. b.Yazılı Eserler 1. Yenisey Kitabeleri Yenisey Bengü taşları, Kırgızların hakim olduğu bölgelerde bulunduğu için genellikle Kırgızlara ait olarak kabul edilmektedir. Fakat üçüncü Tuba bengü taşında "Ben Türgiş ili içinde beğim." Birinci Bank bengü taşında "Altı Oğuz boyundan on üç yaşımda ayrıldım." îbarelerinin geçmesi. sayısı elliyi aşkın olan bu taşların Yenisey bölgesinde yaşayan değişik Türk boylarına ait olduklarını düşündürmektedir. Hiçbirinin dikiliş tarihi belli değildir. Taşlardaki yazının Orhun Abidelerine göre daha gayrı muntazam oluşu; bazı araştırıcıları, bunların daha ilkel, dolayısıyla daha eski oldukları fikrine götürmüştür. Buna göre Yenisey bengü taşlarının 7., 6. Hatta 5. yüzyıllara ait olabileceği düşünülmüştür. Son zamanlarda bazı araştırıcılar, filolojik sebeplere dayanarak bengü taşların 8., 9. yüzyıllara ait olduklarını benimsemişlerdir.

Genellikle mezar taşı olarak dikilmiş bulunan Yenisey bengü taşları bulundukları yerlere göre iki grupta toplanmaktadır: Abakan ve Tuva. a. Abakan bölgesindeki bengü taşlar şunlardır: Kara Üs, Ak Üs, Taş 0-ba, Yenisey-Tes, Tuba (2 tane), Minusinsk, Uybak (5 tane), Açura, Yenisey-Oya, Altın Kol (2 tane), Abakan ve Ozaçennaya. 72 b. Tuva bölgesindeki bengü taşlar da şunlardır: Uyuk-Tarlag, Uyuk-Turan, Uyuk-Arhan, Begire, Kemçik, Çırgakı, Kemçik-Kayabası, Ça Kol (11 tane), Ulug Kem-Köl Kem, Bank (4 tane), Kezilig-kobu, Tele, Ulug Kem-Ottuk Taş, Kızıl Çıra (2 tane), Ulug Kem-Kara Su, Eleğe, Tuva (3 tane). Bu taşların bazıları birkaç kelimelik, çoğu 5-10 satırlıktır, îçlerinde 10 satırı geçenleri de vardır. Yenisey bengü taşları yalın, abartısız bir dille yazılmıştır. Çoğunlukla yazı sahibinin kendi ağzından kısa hal tercümesini ve aile efradına, akrabalarına, arkadaşlarına, hükümdarına, ülkesine ve milletine doyamadan bu dünyadan ayrıldığını anlattığı kitabelerde oldukça samimi bir ifade vardır. Moğolistan'da son zamanlarda bulunan, muhtemelen göktürk ve Uygur dönemlerine ait olan, fakat tarihleri belirlenemeyen daha başka taş ve kayalar vardır. Bunların başlıcaları Aru-Han, Akbaş Dağı (3 tane), Hentey (2 tane-.. beger, kutuk-ula, Yamanı-Us ve Ulankum yazıtlarıdır. Bunlar çoğunMaLa 1-5 satırlık metinlerdir. Çeşitli eşyalarda da göktürk harfli metinlere rastlanmaktadır. Birinin üzerinde "kadınk agırçak" (bükülen iğ) yazılı iki iğ tekerleği Baykal Gölö'ndeki Olhon adasında bulunmuştur. Paralar, mühürler, aynalar, gümüş maşrapalar, kemer tokaları ve çeşitli eşyalar üzerinde de göktürk yazısıyla bir iki kelimelik metinler vardır.

Gerek Moğolistan, gerek Yenisey bölgesinde ve hatta Kazakistan'da sürekli olarak yeni yazıtlar bulunmaktadır. göktürk harfli irili ufaklı metinlerin sayısı bugün 250'yi aşmıştır. Bunların bir kısmı yayımlanmış, bir kısmı ise henüz yayımlanmamıştır.43 Bunlar ve ileride bulunacak belgeler yayınlanınca, geçmiş için daha reel bilgiler elde edileceği bir gerçektir. 2. Göktürk Kitabeleri Türk adinin, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe... ilk Türk tarihi... Taşlar üzerine yazılmış tarih... Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması... Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri... Türk nizaminin, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası, Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları... Türk gururunun ilahî yüksekliği... Türk feragat ve faziletinin büyük örneği... Türk sosyal hayatinin ulvî tablosu... Türk edebiyatının ilk şaheseri... 44 ifadeleri Göktürk Kitabelerini vasıflandıracak yüzlerce sözden birkaç tanesidir. Orhun Abideleri, Göktürk Yazıtları gibi adlarla da anılan bu kitabeler, Göktürkler devrinden kalmıştır. Göktürkler Milattan sonra 6-8. yüzyıllar 73 arasında hüküm sürmüşlerdir. Bunun Kağan 552 tarihinde Avarların hakimiyetine son vererek Göktürk devletini kurdu. Doğu kısmını kendi idaresinde tutarken batı kısmını da kardeşi İstemi Kağana bıraktı, istemi Kağan 576 yılına kadar Bumin Kağana. bağlı olarak hüküm sürdü. Bumin Kağan, Göktürk hakimiyetini kurduğu yıllarda öldü. Sırasıyla üç oğlu hakanlık yaptı. Daha sonra Çin entrikaları sonucunda ülkenin doğu kısımları Çin hakimiyetine geçti. Bu esaret hayatı fazla sürmedi, Kutlug Kağan veya daha sonraki adıyla îlteriş Kağan Çin hakimiyetine son vererek 680-682 yılları arasında devleti yeniden toparladı. 691 yılında ölünce devlet idaresini kardeşi Kapgan Kağan aldı. îlteriş Kağanın Bilge ve Kül Tigin adında iki oğlu vardı. Babalarının ölümünde bunlar 7, 8 yaşlarında bulunuyorlardı. Amcalarının 716 yılında ölümüyle devlet idaresini tekrar ele geçirdiler. Vezir Tonyukuk'un da yardımıyla devleti güçlendirdiler.

731'de Kül Tigin, 734'te Bilge Kağan öldü. 745 yılında da Uygurlar Göktürk hakimiyetine son verdiler. Göktürk Kitabeleri işte bu hanedan dönemine aittir. Kültigin Abidesi 732'de Bilge Kağan tarafından. Bilge Kağan Abidesi 735'te oğlu tarafından, Tonyukuk Abidesi (iki taş halinde) de 720-725 yıllarında bizzat kendi tarafından diktirilmiştir. Türklerin millî alfabesi ile kazınmış bu kitabelerden bilim alemi uzun zaman habersiz yaşamıştır. Danimarkalı Thomsen'in 1893 yılında taşlardaki yazıyı çözmesiyle bilim dünyası heyecanlanmış, bu yazı üzerinde pek çok çalışma başlatılmıştır. Türk kültürü, Türk Dili ve Türk tarihi açısından büyük bir gelişmenin de başlangıcı olmuştur. Çünkü Göktürk Kitabeleri, bir noktada şahlanış ve birkaç boy'un kayboluşunun üzüntüsü ve Türk milliyetciliğinin ilk şahlanış belgesidir. Kül Tigin Abidesi Güney Cephesi Tengri teg tenride bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke olurtum. Sabımın tüketi eşidgil. Ulayu ini yigünüm oğlanım biriki oguşum budunum biriye şadpıt begler yinya tarkat buyruk begler otuz Tatar... Tokuz Oğuz begleri buduni bu sabımın edgüti eşid katigdı tınla: îlgerü kün togsıkka birigerü kün ortusingaru kungaru kün batsıkınga yingaru tün ortusingaru anda içreki budun kop manga korur. Bunca budun kop manga korur. Bunca budun kop itdim. Ol amti anyigyok. Türk Kağan Ötüken yıs olursar ilte bung yok. Rgerü Şantung yazıka tegi süledim, taluyka kiçig tegmedim. Birigerü Tokuz, Ersinke tegi süledim, Tüpütge kiçig tegmedim. Kungaru Yinçü ögüz keçe Temir Kapigka tegi süledim. Yingaru Yir 74 Bayırku tegi süledim. Bunca yirke tegi yontdun. Ötüken yışda yig idi yok ermiş, il tutsık yir Ötüken yış ermiş.

Bu yirde olurup Tabgaç budun birle tüzültüm. Altn kümüş işgiti kutay bungsuz anca birür. Tabgaç budun sabi süçig ağışı yımşak ermiş. Süçig sabın yımşak ağın anıp ırak budunig anca yagutir ermiş. Yaguru kondukda kisre anyig bilig anda öyür ermiş. Edgü bilge kişig edgü alp kişig yontmaz ermiş. Bir kişi yangılsar oguşi buduni bişükinge tegi hdmaz ermiş. Süçig sabınga yımşak agısınga arturup öküş Türk budun öltüg. Türk budun ölsiking Biriye Çogay yış Tögültün yazı hanayın tiser Türk budun ölsikig. Günümüz Türkçesiyle Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı bu zamanda oturdum. Sözümü tamamıyla işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri. Otuz Tatar... Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle!

Doğuda gün doğusuna. Güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşma-ma az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin'e kadar ordu sevk ettim, Tibet'e ulaşmama az kaldı. Batıda înci nehrini geçerek Demir Kapı'ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından daha iyisi hiç yokmuş, îl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız, öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştımı? konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş, îyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yüriltmezmiş. Bir insan yanılsa, kabi-lesi milleti, akrabasına kadar banndırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok Türk

milleti öldürmüş Türk milleti öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen Türk milleti öleceksin!45

75 3. Uygur Metinleri Günümüze kadar gelen en eski Türk şiiri örnekleri Doğu Türkistan'da yazıya geçirilmiş Maniheist ve Budist Uygur kültür çevrelerinde oluşan eserlerde bulunmaktadır. Bunların en eskileri de Maniheist kültür çevrelerinde oluşanlardır. Çünkü Uygurlar Maniheizmi Doğu Türkistan'a gelip yerleşmeden önce daha Moğolistan'da kabul etmişlerdi. Moğolistan'daki Uygur devletinin (744-840) üçüncü hükümdarı Bögü Kağan (759-779) 762 yılında Mani dinini kabul etmiş ve Maniheizm Uygurlar arasında kısa sürede yayılmıştı. Bu yeni dinle birlikte dinî mahiyette bir edebiyatın oluşmasında tabiî idi. Uygurlar muhtemelen Moğolistan'da oluşan bu edebî eserlerini Doğu Türkistan'a göçleri esnasında da taşımışlardı. Maniheist çevrelere ait Türkistan'da bulunan el yazmalarının bir kısmı muhtemelen bu yolla Türkistan'a gelmişti. Türkistan'da bulunan bu eserler Uygur harfleriyle olup önemli bir kısmı Soğdca 'dan ve öbür İran dillerinden çevrilmiş dinî metinler, tövbe duaları ve hikayelerden oluşmaktadır. Bunlar arasında önemli sayıda manzum dua ve ilahilerle din dışı sayılabilecek bir aşk şiiri de bulunmaktadır. Maniheist Uygurlardan kalan sekiz adet şiirin üçü ilahi, ikisi övgü, biri ölüm, biri cehennem tasviri, biri de aşk şiiridir.46 Bu döneme ait adı bilinen şairler: Apnnçor Tigin, Kül Tarkan, Sıngku Seli Tutung'dw Almanya'da Göttingen Üniversitesi Öğretim üyesi Prof.Dr. Klaus Röhrbom, 'DeutscheUjgurische Wörterbuch' adlı önemli bir çalışma başlatmıştır. Bugüne kadar 9 ciltlik Sözlük çıkmıştır. Gönül ister ki, bu çalışma en kısa zamanda bitmelidir. Şimdi bu metinlerden birkaç örnek vermeye çalışalım.

İlahî Tang tengri kelti Tang tengri kelti

Günümüz Türkçesiyle Tan tannsı geldi Tang tengri özi kelti Tan tannsı geldi Tang tengri özi kelti Tan tannsı kendi geldi Tan tannsı kendi geldi

Turunglar kamag begler kodoşlar Kalkınız bütün beyler, kardeşler Teng tengrig ögelim Tan tannsını övelîm Gören güneş tannsı Siz bizi koruyun Görünen ay tannsı Siz bizi kurtarın Körügme kün tengri Siz bizni küzedin Körünügme ay tengri Siz bizni kurtarıng 46 Tekin, Talat, "İslam Öncesi Türk Şiiri', Türk Şiiri Özel sayısı I, Türk Dili, Sayı 404, Ocak 1986. s. 7-8. 76 Tang tengri Yıdlıg yıpariig Yaruklug yaşuklug Tang tengri Tang Tenri47 Tang tengri Yıdlıg yıparlıg Yaruklug yaşuklug Tang tengri Tang tengri Tantannsı Güzel kokulu, mis kokulu Parlak ve nurlu Tan tannsı (5 kez) Tan tannsı (5 kez) Tan tannsı Güzel kokulu, mis kokulu Parlak ve nurlu Tantannsı Tan tannsı Günümüz Türkçesiyle Aşk Şiiri AJ;':c;? amrak A":^---' :':-kiefn

Kasınç ı g'.'r.: n oyu kadgurur men Kadgurdukça kajı körtlem Kavışigsayur men Öz amrakımın öyür men Oyu evirür men ödü... çün Öz amrakımın öpügseyür men Barayın tiser baç amrakım Baru yime umaz men Bagirsakım Kireyin tiser kiçigkiem Kirü yime umaz men Kin yıpar yıdlıgım Yaruk tenriler yarlıkazın Yavaşım birle Yakışıpan adrılmalım Emsalsiz sevgili Sevgili canım Yavuklumu düşünü? hasret çekiyorum Hasret çektikçe kaşı güzelim Kavuşmak istiyorum Öz sevgilimi düşünüyorum Düşünüp düşünüp durdukça Sevgilimi öpmek istiyorum Gideyim desem güzel sevgilim Gidemiyorum da; Merhametlim Gireyim desem küçücüğüm Giremiyorum da; Anber, misk kokulum Nurlu tanniar buyursun Yumuşak huylum ile Birleşerek bir daha aynimayahm Güçlü melekler güç versin Küçlüg priştiler küç birzün Közi karam birle Külüşüpen oturalım.48 Gözü karam ile Güle güle oturalım (Apnnçor Tigin) Budist Uygur şiiri 9-13. yüzyıllan kapsar. Budist Uygurlardan kalan manzum eserlerin sayısı Maniheist Uygurlara ait şiirlere oranla daha fazladır. Budist Uygur şiirlerinin tamamı dinî eserlerdir. Bunların büyük bir kısmı Budizmi öğretmek gayesinde olduğu için şiiriyetten uzak didaktik mahiyettedır. Pek azında şiir zevki yakalanabilmiştir. Bu eserlerde adları geçen belli başlı şairler şunlardır Kiki (Kiki Şişi), Pratya Şiri, Çinaşiri, Çisuin Tutung, Asıg Tutung, AnTsung, Kalım Keyşi, Şingsun Şila'du.49

Budist Uygur muhitinde oluşan ve şiiriyet özelliği taşıyan tek manzumeden bahsetmiştik. Bu manzumeyi aşağıya alıyoruz: Adkaşu turur kat kat tagta Amil aglak aranyadanta Artuç söğüt altımnta Akar suvlukta Amrançigın uçdaçı kuşkıalar Tirinlik kuvragilkta Adkagsızın mengi tegingülük ol Anı teg orunlarla iç tering kat bük tagta îrteki söki aranyadanta idiz tikim kayalık basguklug erip îdi tikisizte İmirt çogurt söğüt arasınta inçgekie suv kıdigında îlinmeksizin ayan olurgulug ol Anı teg orunlarla Sengir bulung tering tagta Seviglig aranyadanta Sermeli? akar suvlug erip Sep sem oğlakta Sekiz türlüg yiiller öze tepremetin Serilip anta Sere yalnguzın nom mengisin tegingülüg ol

Anı teg orunlarla Kökerip turur körlüg tagta Köngül yaraşı aglak orunla Kop yigi telim sögütlüg erip Köpirip turur kölmen suvlukta Köz başlap kaçigların yıgınıp Közünmiş bililmisçe orunlarla Küsençigsizin mengi tegingülüg ol Anı teg orunlarla50 78 Günümüz Türkçesiyle Birbirlerine bağh duran kat kat dağlarda Sakin ve tenha Aranyadan'da Ardıç ağaçları altında Akar sular boyunda Sevinç içinde uçuşan kuşçuklaron Toplandıkları, bir araya geldikleri yerde Hiçbir şeye bağlanmadan, huzura kavuşmalı îşte öyle yer yerde îç içe, derin, kat kat, kıvrım kıvrım dağlarda Eski kadim Aranyadan'da Yüksek, yekpare kayalıkların baskısı altında Tam bir sessizlik içinde imin, çoğurt ağaçları arasında İncecik suların kıyısında Hiçbir şeye ilinmeden, dhyana'ya dalmalı îşte öyle yeryerde Derin dağların köşesinde, eteğinde Sevimli Aranyadan'da Süzülüp akan sular arasında

ip ıssız bir tenhalıkta Sekiz türlü yel ile kımıldanmadan Orada sükun içinde Sabırla, yalnızca töre huzurunu tatınalı îşte öyle yeryerde Göğerip duran güzel dağlarda Gönlün hoşlandığı tenha yerlerde Kesif, sık söğütlükler içinde Kaynayıp köpüren göller arasında Başta göz olmak üzere, bütün hasselerden sıyrılıp Her şeyin göründüğü, bilindiği gibi olduğu yerde Hiçbir arzu beslemeden, huzur tatınalı îşte öyle yer yerde c. Eski Türk Şiirinde Türler 1. Koşug Koşug; "nazım, manzum parça, şiir, beyt, kaside.. vb'leri" şiir kavramlarını karşılayan bu kelimenin kökü: "kös- "fiilidir. Kaşgarlı'da bu fiil, "koymak, katmak ve bilhassa Türkü düzmek" şeklindedir. Böylece Koşuk, 79 bazı Türk lügatlarında; " şiir. nazmı, beyit;"51 "iki mısralı nazım, beyit;"52 "şiir kaside";53 "bir nevi raks;"5* "Şarkı, oynarhen söylenen koşma;"55 "kaç mısradan meydana gelirse gelsin, kendi başına bir bütünü meydana getiren nazımlı parça;"56 "Islamdan önceki Türk şiirinin yiğitlik, aşk ve tabiat temaları üzerine söylenmiş şiirlerin genel adı"57 olarak tanımlayabiliriz. Demek ki Koşuk kelimesi açık bir şekilde "şiir, kaside...vb" anlamlarıyla kullanılmıştır. Hece vezni ve dörtlüklerle söylenmektedir.58 Kafiye düzeni; aaab/cccb/dddb şeklindedir.

Terken Kotun kutinga tegür mindin koşug Aygıt sizin tapugçı ötnür yonga tapug Günümüz Türkçesiyle: Sultan hanım saadetlerim benden koşma'sun ve de ki, hizmetkarınız sizden yeni hizmetler bekler.59 2. Kojan Altay Türkçesinde kojon biçiminde söylenen bu kavram şarkı, türkü demektir. Bu kavramla ilgili olarak Altay Türkçesinde kojan söyleyenler kojoncı, şarkı söylemek için de kojon aytmak, kojondamak denilmektedir.60 Bu kavramın kös- fiili ile ilgisi açıktır. Yalnızca bir söyleyiş farkıyla Altay Türkçesinde kojan biçimini almıştır. 3. Takşut Yalnızca Uygur dönemi eserlerde rastlanılan bu kavramın kökü konusunda tam bir kanaat oluşmamıştır. Reşit Rahmeti Arat bu kavramın Türkçe kaynaklı olduğu kanaatindedir.61 O bu kavramı Divanü Lugati't-Türk'teki takmak, takılmak, takturmak kavramlarıyla ilgili görmektedir. Reşit Rahmeti Arat'a göre takşut da tıpkı koşug gibi ayrı bir türden ziyade genel olarak şiir, nazım, beyit, manzume anlamlarına gelmektedir. Nasıl kös- fiili "bir nesneyi başka bir nesneye ilave etmek, eşlemek" vb. yan anlamlara sahipse, tak- fiili de aynı anlamları karşılamaktadır. Dolayısıyla tak- kökünden türetilen bu kavram da güfteye beste ilave etmek (katınak, eklemek, takmak) anlamlarında kullanılmıştır diyebiliriz. 62 80 4. Taknuk Bu kavram da takşut'la aynı kökten gelmektedir. Diğer Türk lehçelerin-de bulmaca, ata sözü, türkü, şaka, nükte, türkü yarısı, masal vb. anlamlarında kullanılmaktadır.63 5. ir /Yır Her iki kavram da Divanü Lugati't-Türk'te geçmekte olup64 yalmzca söyleyişleri farklıdır. Kaşgarlı bu kavramlara koşma, türkü, manzume, şiir, gazel vb. karşılıklar vermektedir. Şarkı

söylemek karşılığında ırlamak, yır yırlamak (şarkı söylemek); manzume yapılmak, şiir düzülmek karşılığında ise yır koşulmak kavramını kullanmaktadır.65 ir / Yır kavramları 14. yüzyıldan beri bu anlamını muhafaza etmiş nağme, hava karşılığı olarak kullanılmıştır. Fuat Köprülü bu kavramı koşuk kavramı ile birlikte anarak bir nazım şekli olarak ifade etmektedir.66 6.Küğ Bu kavram ilk olarak Uygur dönemi eserlerde geçmektedir. Beşim Atalay bu kavramı köğ. Reşit Rahmeti Arat da küg biçiminde okurlar. Ancak günümüzde küğ biçiminde okunuşu yaygınlaşmıştır. Uygur dönemi şairlerin-den Apnn Çor Tigin'in bir manzumesinde takşut'la bir arada geçmektedir: "Boşlantı Apnn Çor tigin küg'ı takşut'lan: Başladı Apnn Çor Tigin manzumeleri." 67 Reşit Rahmeti Arat bu kavramın değişik kaynaklardaki örneklerine bakarak nazım, şiir, türkü, ir vb. anlamlara geldiğini ve bir ahenk cephesinin olduğunu düşünmektedir. Günümüzde Türk lehçelerinde bu kavram "ses, musiki, makam, ahenk" anlamlarında kullanılmaktadır. 7. Şlok Kelime Sanskritçe olup aslı şloka biçimindedir.68 Bu tür, daha çok Uygur metinlerinde görülmektedir. Türkçe'de, Sanskritçede olduğundan daha geniş bir anlam kazanmıştır. Sınırları iyice bilinmemekle beraber Şlok; "methiye manzumesi, manzume, sevindirici şiir" vb. yerine kullanılmıştır. & Padak Bu kavram da Sanskritçeden dilimize geçmiş olup aslı padaka'du. Şiir, bir şiirin (dörtlüğün) dörtte biri demektir.69 Türk şiirinde de bu anlamıyla mısra yerine kullanılmıştır. 81 9. Kavi

Bu kelimenin Sanskritçesi kayva biçimindedir. Nesir île nazım arasındaki artistik nesir diyebileceğimiz anlatımlar için kullanılır. Kavi türündeki eserler nesirden ayrı bir üslup özelliği bulunmakla birlikte bir şiir özelliği de kazanmamıştır.70 10. Baş/Basık Mani dinini benimsemiş Türklerde görülen bu kavram ilahi karşılığı olarak kullanılmaktadır. Soğdca Mani metinlerinde başa, başik, paşik biçimlerinde söylenişleri de vardır.71 Türkçe söylenişi henüz tam olarak tespit edilmemektedir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ORTA ASYA SAHASI TÜRK EDEBİYATI A. Türklerin İslam Dinini Kabulleri a. Türklerin İslam Öncesi İnanç Sistemlerine Kısa Bir Bakış islam Dini, yedinci asrın başlarında Arap yarımadasında Hz. Muhanımed tarafından tebliğ edildiği dönemlerde, bu yeni dinle karşılaşan Türkler de ferden islamiyeti kabullenmeye başlamışlardı. Ancak Türklerin kitleler halinde İslamiyet'i kabulleri onuncu asırda gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi Türkler arasında, Islamdan önce pek yaygın ve sürekli olmamakla beraber, çeşitli inanç ve dinler görülmekteydi. Bu cümleden olarak Divanü Lügati't-Türk'te bazı Türk kavimleri arasında; Nam, Tayın, Yalvaç, Totem, Yada, Sata, Budizm, Manheizm, Kam, Şamanizm.. vb gibi inanç sistemlerinin belirtilerinden bahsedilmekteydi.72 Ayrıca; Bartold, Eberhard, Radloff, Babinger, Dııda, Jansky, Röhrbom, R. R. Araf, M. F. Köprülü, î. Kafesoglu. A. inan, B. Ögel, H. Tanyu vb. bilim adamlarında gördüğümüz gibi bazı Türk kavimleri arasında; Mani, Budizm, Musevilik, Hristiyanlığın da çok kısa bir zaman dilimi içinde görüldüğünü, fakat islamiyetin gelmesiyle bunların %90'nın üstünde büyük bir kısminin da Müslüman olduklarını görmekteyiz. Bunun yanında Altaylar ve Yakutların ise hala eski Türk dinlerinden kalma bazı itikadi inançlarını da yaşatmaya devam etmektedirler.

Gök-Türk Abidelerinin girişindeki; "Üstte mavi gök, yerde yağız yer yaratıldıkta, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış, insanoğlunun üzerine atalarm Bumin Kağan ve istemi Kağan, kağan olarak oturmuşlar." şeklindeki, gerçekten muhteşem ifade, yağız yeri, mavi gökleri ve insanoğlunu yaratan tek Tanrı’nın varlığı inancını, çok net olarak bildirmektedir. Tengri kelimesi ise bu zamanlarda, artık sadece Tanrı'y a tahsis edilmiş bulunmaktadır. Bu inancın bu özelliği, Tanrı’nın Türk Tanrısı olarak düşünülmüş olmasıdır. O'na; ibadet edilir, dua edilir ve kurban kesilir. Bu, bir millî dindir ve adı Gök Tanrı Dinidir.73 84 Türklerin bundan sonraki geçici dönemlerde kabul ettiği dinlerin isimleri ise şöyledir: Budizm: Hindistan'da hakim olan Kusanlar hanedanı ve Ak-Hunlar Budist idi. Gök-Türk bakanı Tapu Han da Budist dinine girmiş, ancak halk bu inanca fazla itibar etmemiştir. 860 yılında Kansu'yu, yerleşerek burada bir devlet kuran San Uygurlar da Buda dinini kabul ederler. Maniheizm: iran'da başlayıp, Sasanilerin baskısı altında, daha hoşgörülü oldukları bilinen Türk ülkelerine göçen bir kısım Mani dini mensupları, buraları etkilemiştir. Uygur Hanı Bögü Han, Çin seferkide yanında getirdiği rahiplerin etkisi ile Mani dini resmen kabul eder. Bu din, Uygurlar ve kültürü üzerinde derin etki yapmıştır. Uygarlarda; Hristiyanlık, İslamlık, Gök Tanrı dini ve Mani dini bir arada yaşamıştır. Musevilik: Aynı asırlarda batıda Hazar Hakanı da Musevi dinini resmen kabul eder; ancak halkın geneli Müslümanlık ve Hristiyanlığa yönelir; Ayrıca Gök-Tanrı dini de etkisini sürdürür.. Hristiyanlık: Sekizinci asırda Maveraü'n-nehir civarında Zerdüştlüğ'ün yayıldığı görülür. Doğu Türkistan'da Uygurlar arasında ise Hristiyanlığın Nasturilik mezhebi görülür. Dokuzuncu asırda baüda Bulgar Hanları Hristiyanlığı seçer. Bir kısım Bulgarlar ise Müslüman olarak tdil Bulgar Devletini kurarlar. Balkanlara geçen Kıpçak ve Oğuzların da Hristiyanlaştığı görülür. Peçenek'ler de ise Hristiyanlık ile Gök-Tanrı dini birlikte yaşamaya

devam ederler. 1061 yılında Hazar Hanı Hristiyan olur. Hazarlar arasında yine çeşitli dinler bir arada yaşar.74 Bilindiği gibi Anadolu, Türklerin ilk ana yurtları 'dır. Milattan önceki dönemlerde Orta Asya'ya göçmüşlerdir. Ancak Milattan sonra beşinci-altıncı yüzyıllardan sonra da tekrar Orta Asya'dan kalkıp, asıl 'Anavatan olan Ana-dolu'ya doğru göç'e başlamışlardır. Fakat bu dönemde Anadolu'da Hristiyan Türkler75 de vardı. Yani Anadolu'da Hristiyan Türklerde bulunmaktaydı. Bu Türklerden bir grubu Diojen'in saflarında yer alıyordu. Diojen'in Alparslan'la Malazgirt'te 1071'deki karşılaşmaları esnasında bu Türk boyları Alparslan tarafina geçmişlerdir. Ve zaferi Türkler kazanmışlardır. b. Türkler ve İslamiyet 1. Türklerin islam Öncesi Araplarla Karşılaşmaları HZ. Muhammed'den Önce Türk-Arap Münasebetleri Bilindiği gibi Türkler, islamiyetin zuhurundan önce de Araplarla bazı bakımlardan temas ve çatışma halindeydiler. Bunların bu bereberliktelikleri, 85 Türklerin İslam dinini ilk dönemlerden itibaren tanımalarına ve Müslüman olmalarına da vesile olmuştur. Şimdi bu birliktelikleri kronolojik olarak kısa anekdotlarla vermeye çalışalım: Türkler ile Arapların doğrudan doğruya olmasa bile ilk temasları İslamiyetin ortaya çıkmasından önce Sasani împaratorluğu ile 5. asrın sonlarına doğru başlamıştır. Sasani Hükümdarı Kavad (488-541)'ın, Eftaliderin yardımı ile tahta çıktığı ve Saltanatı boyunca onların nüfuzu altında kaldığı bilinmektedir.76 Yine Sasani hükümdarı Nuşirevan (541-579) doğuda kendisi için bir tehlike gördüğü GökTürkler ile iyi geçinmeyi prensip kabul ederek, Gök-Türk Hakanının kızı ile evlendi. Bu evlilikden dünyaya gelen oğlu ve halefi 4. Hürmüz (579-596), sima ve seciye itibariyle Iran'hlara benzemediği için "Türk oğlu " diye lakablandırılmıştir.77

Nuşirevan devrinde 6. asrın ikinci yarısında (570) Yemen'e yapılan sefer sırasında îran ordu safları arasında Türklerin bulunduğu rivayet edilmektedir.78 4. Hürmüz'ün başkumandanı Behram Çübîn'in ordusunda 588 yılında Gök-Türk Hakanı Bağa Hakan ile yaptığı muharebede Arap birliklerinin de bulunduğu kaynaklarda geçmektedir.79 Daha sonraki yıllarda ise Behram Çübîn'in birlikleri arasında çok sayıda Türklerin bulunduğu görülmektedir. Hüsrev Perviz(590-628) ilk yıllarda İran'ın kargaşa içinde bulunan iç durumlarından da faydalanan Gök-Türk birlikleri îran içlerine girmişler. Rey ve îsfahan'a kadar ilerlemişlerdir. Hüsrev Perviz bundan sonra Türklerle dostane bir politika izleyerek Bizans İmparatorluğu üzerine yürür ve 619'da îran orduları Kadıköy'e kadar gelir ve Bizans'a ağır bir darbe vurur, fakat şehri ele geçiremez.80 Bizans imparatoru Heraklios, Gök-Türklerle ittifak yaparak îran'a karşı taarruza geçti, Medain'e kadar ilerledi. Aynı zamanda Gök-Türk Hakanı Tung-Yabgu (619-630)da harekete geçti Rey ve îsfahan'ı ele geçirdi.81 Demek oluyor ki İslam öncesinde Türklerin Araplarla münasebetleri Sasani imparatorluğu aracılığı ile başlamıştır ki bunları Cahiliye devri Arap şiirinde de bulmak mümkündür. Bu durum özellikle; Hassan b. Hanzala, Nabiga el-Zubyani, Avs b. Hacar ve Şamman b. Zirar vb. şairlerin şiirlerinde 80 Burada Ankebut Suresi a.'2'deki "Rumlar mağlup oldu, fakat yakın bir senede galip gelecekler' mealindeki bu ayet Müslümanların ehl-i kitap Bizans'ı, Mecusi İran'a tercih edildiğine dair bir telmih niteliğindedir. 86 Türklerden, daha ziyade askeri yönlerini, kahramanlıklarını belirtir şekilde bahsettikleri, ilk temasın askeri yönden olduğunu göstermektedir.82 2. Hz. Muhammed Dönemi ve Türkler

Burada Hz. Muhammed’ın Türkler hakkında söylediği hadislerden birkaç örnek vermek istiyoruz. Bilindiği gibi bu konuda elimizde bulunan ilk Türk kaynağı ise, Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lugati't-Türk'üdür. Bunun dışında bu sahada Ramazan Şeşen ve Zekeriyya Kitapçi'nın da araştırmaları bulunmaktadır, îşte bu araştırmalar neticesinde ortaya çıkan bu hadisleri üç noktada gruplandırmaya çalışalımm: 2. 1. Türklerle iyi geçinmeyi ve onlarla mücadele etmemeyi tavsiye eden hadisler - Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız. - Türkler size dokunmadıkça siz de onlarla dost geçininiz. - Habeşiler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız. - Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilismeyiniz. 2. 2. Türkler ile Araplar arasında birçok mücadelenin olabileceği, Türklerin Irak, Suriye ve İstanbul'u fethedeceği ve hakimiyeti Araplardan alacağını belirten hadisler: -" Ümmetimi, geniş yüzlü, küçük gözlü, yüzleri deriden kalkanlar gibi olan bir kavim önünde sürecek. Onlar üç defa Arap yarımadasına kadar varacaklar. Birincisinde kaçan kurtulur, ikincisinde bazısı kurtulur, bazısı mahvolur; üçüncüsünde ise kökleri kazınır. Bunlar Türklerdir. Allah'a yemin olsun ki, atlarını Müslümanların camiinin direklerine bağlayacaklar." -" Türkler Amid'e inerler. Dicle ve Fırat'dan su içerler ve Elcezire'de dolaşırlar. Şam halkı şaşkınlıktan onlara bir şey yapamaz— " -"Milletimin mülkünü en evvel Kantüra (bununla Türkler kasdedilmektedir) nesli zaptedecektir." -" Türkler Size dokunmadıkça siz de onlara ilismeyiniz, çünkü milleti-min mülkünü en evvel Kantüra oğulları alacaktır." -" Allah'ın irslaanlarını milletimin elinden en evvel Türkler alacaklardır."83 2.3. Türk Kavmi ve Türk Dili hakkındaki hadisler

-" Benim bir ördüm vardır. Ona Türk adı verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir kavme gazaplanırsam Türkleri o kavmin üzerine yollarım." 87 -" Her kim ki Türklerin diline sığınırsa onu kendilerinden sayıp her türlü tehlikeden kurtarıyorlar. Bunun içindir ki, Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta ve bu vesile ile zarar ve ziyandan kurtulmaktadırlar." "Ben Buhara'nın, sözüne güvenilir bir imamından, ayrıca Nişaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senedlerle bildiriyorlar ki Peygamberiniz, kıyamet alametleriyle, ahir zaman fitnelerini ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını bildirirken, "Türk Dilini öğreniniz! çünkü onların uzun sürecek bir saltanatları olacaktır." buyurmuş. Kaşgarlı Mahmut bu hadisi senetlerle naklettikten sonra şu muhakemeyi yürütüyor: " Bu hadis doğru ise Türk Dilini öğrenmek vacib demektir. Eğer uydurma ise (o zaman da) akıl ve iz'an bunu icab ettirir.84 Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bilindiği gibi Türklerin Araplarla doğrudan doğruya temasları Hz. Peygamberden sonra Horasan'ın fet-hiyle başlamış ve Maveraü'n-nehr'in fethi esnasında çetin savaşlar şeklinde gelişmiştir. Yukarıda vermeye çalıştığımız Arap şiiri ve Hz. Muhammed’ın hadislerindeki Türklerle ilgili rivayetler, Arapların peygamber devrinde Türkleri tanıdığı ihtimalinı kuvvetlendirmektedir. Taberi, Müslümanların Hendek muharebesi'ne hazırlandıkları sırada. Peygamberin bir Türk çadırında (Kubbetü'l-Türkiye) oturduğunu bildirmektedir.85 Meşhur hadisçilerimizden Müslim ise. Peygamber'in bir Türk çadırında itikafa çekildiğini rivayet etmektedir.86 3. ilk Fetihler Sırasında Türk-Arap Münasebetleri Hz. Muhammed’ın vafatından sonra Hz. Ebu Bekir ile başlayan İslam fütuhatı başlıca üç yönde gelişti. Onlar da: Doğu da iran, batı da Kuzey Afrika, kuzeyde ise Suriye ve Anadolu idi.

İslam orduları, karşılanna çıkan iki büyük imparatorluk ordularını dinlemeden ilerlemelerine, fütuhata devam etti. Hatta Bizans'a karşı kazanılan zaferler neticesinde bütün Suriye ve Elcezire İslam Devletinin sınırları içine girdi. Halife Hz. Ömer (634-644) zamanlarında varılan hudud bölgesi, sonradan büyük değişikliklere uğramadan asırlar boyunca İslam-Bizans mücadele bölgesi haline geldi. Diğer taraftan bugünkü Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden kuzeye doğru ilerleyerek Kafkaslar'a vardılar. Bu fetihler esnasında İslam orduları Horasan, Maveraün nehir ve Toharistan bölgelerinde Türkler ile karşılaşmışlar ve uzün müddet onlarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Nihavend Savaşını (642) takip eden aylarda, doğu îran fethini müteakip Müslüman kuvvetlerine Horasan ve Toharistan'in yolu açılmıştı. Abdullah Amir'in öncü kuvvetlerinin kumandanı olan Ahnef b. Kays Horasan'a girerek Herat, Nişabur ve Serahs'ı zapt ettikten sonra Merv üzerine yürüdü. Son Sasani hükümdarı ///. Yezducerd buradan Merv el-Rud, oradan da Belh ve nihayet Ceyhun'un ötesine kaçtı. Müslüman kuvvetleri Beltı'e ve Nişabur'dan Toharistan'a kadar bütün Horasan'ı ele geçirdiler. Ahnef, Merv el-Rüd'da karargah kurdu. Yezducerd, Araplara karşı tek başına mukavemet edemiyeceğini anlayınca Türk hakanından, Fergana ve Sogd ahalisinden yardım istedi. Bu müttefik kuvvetler Bern'i Müslümanlardan geri alarak Merv el-ROd'a kadar ilerlediler. Ahnef zor durumda kalmasına rağmen, bir harp hilesi ile bu kuvvetleri geri çekmeye mecbur etti. Böylece Arap orduları islamiyetin zuhurundan sonra ilk defa Türklerle karşı karşıya gelmiş oluyorlardı. Hz. Ömer'in şehid edilmesinden sonra, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de bazı fetihler yapılmış, fakat dahili karışıklıklar sebebiyle istenilen fetihler yapılamayıp, özde mevcut sınırların korunması sağlanmıştır.87

Yedinci asrın başlarından itibaren Müslüman Araplarla Türk boyları arasında bazı temas ve çatışmaların başladığı görülür. Bu başlayış, aynı zamanda Türklerin de ferden Müslüman olmaya başladıkları bir dönemdir. Sekizinci asırda da özellikle 751'de Müslümanları Orta Asya'dan kovmak üzere gelen büyük Çin ordusu ile İslam ordusu Talas'ta o çağın en büyük savaşına tutuşurlar. Türkler ise Müslümanlar tarafini tutunca Çinliler kaybeder, zafer Müslümanların olur. Bu tarihî silah arkadaşlığı, Türklerle Müslümanlar arasında ciddi bir yakınlaşma vesilesi ve Islamın Türkler vasıtasıyla da yayılmasına yeni bir başlangıç olur.88 Dokuzuncu asırdan itibaren ise, Abbasi sarayı ve ordusunda Türk soylu asker ve komutanlar görülmeye başlar. Dönemin Abbasi halifesi Mu'tasım Türk askerlerinin ahlak ve seciyelerinin bozulmaması için onları Türkistan'dan özel olarak getirttiği Türk kızlarıyla evlendirir ve onların mensup oldukları boylara göre de başlarına kendi soylarından kumandanlar tayin eder. Böylece yüksek kumandanlık ve idarecilik mevkine gelen Türk soylularının, yer yer halifeye bağlı müstakil devletler kurduğu görülür. Bu cümleden olarak Mısır ve Suriye'deki Tolunoğullar. îhşidoğullan ve Azerbaycan yöresindeki Sacaoğulları bu tür devletlerdir" 89 c. Türklerin Müslüman Oluşları Bilindiği gibi Türkler, Gök Tanrı dininden itibaren dini hayatlarında; tek Tanrı, öte dünya, Uçmag (cennet). Tamu (cehennem), kıyamet günü (ulug gün), hesap verme, adalet... vb dini kavramları zaten kullanıyorlardı. Bu kavramlar, daha sonra Türklerin islam olmalarından sonra da aynı muhteva içinde kullanılmaya devam edildiği görülüyordu. Bu sebeple islamiyetin getirdiği bütün değerler, dini kavramlar tereddütsüz kabul edilip kullanılıyordu. Orta Asya'da Türkler arasında islamiyetin münferiden yayılmaya başladığı ilk dönemlerde Mengü Kağanın İslam Elçisine verdiği cevap ise, Türklerin islamiyet ile ilk

karşılaştıkları dönemlerdeki dini inançlarını tereddütsüz bir şekilde ortaya koyuyordu. Mengü Kağan şöyle cevap veriyordu: "-Biz tek bir Tanrı 'ya inanır ve taparız. Onun emri ile yaşar ve ölürüz. Dünya ahirette mücazat ve mükafat da Ona aittir. Tanrı, görünen ve görünmeyen her şeyin halikidir. Allah sizlere kitaplar gönderdi; ama siz onların yazdıklarını tutmazsınız. Bize de gaib 'i bildiren Kain'lar verdi; onların dediklerini yapar ve huzur içinde yaşarız. "90 sözleri, Türklerin islam öncesinde de tek Tanrı inancını ortaya koyuyordu. İşte bu inanç sistemi içinde Türklerin İslamiyeti kabulleri de kolay oluyordu. Bu cümleden olarak Türkler arasında Hz. Muhammed döneminden itibaren bir İslamlaşma hareketinin başlayıp, onuncu asırda da kitleler halindeki îslamlaşmanın tamamlanmış olduğu görülüyordu. Bu husus destanlarımız ve tarihi verilerimizde açık bir şekilde anlatılıyordu. 4. 1. Destanlar ve Menakibnamelerimizde Türklerin İslamlaşma Hareketi Bilindiği gibi Türkler, göçebe hayatlarının icabı olarak Müslüman olmadan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikat sistemlerini de benimsemişlerdir. Türkler, bu dönemlerinde de tek Tanrı inancına, sahip bulunuyorlardı. Ayrıca olağanüstü halleri ve manevî üstünlüğe sahip mutasavvıf-velî kişilerin kerametlerine de inandıkları ve onlara karşı da büyük bir saygı duydukları bilinmekteydi. İşte bu inanç çerçevesinde Türklerin islam oncesi ve islamî dönemi destanları ve kaynak eserlerinde dinîtasavvufî düşüncenin oluşmaya başladığı da görülmekteydi. Şöyle ki; 4.1.1. Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Kağan Destanı 'nin islamî şekli diye isimlendirilen bu yeni versiyonda konumuz itibariyle mühim olan nokta şudur: islamî şekilde Türk milletinin en eski atasının adı, doğrudan doğruya Türk'tür. Nuh Peygamberin birinci torunu olan Türk, babası Yafes'm ölü-münden sonra Işık ööl civarında yerleşmiş; ilk çadırı o yapmış; Türklerin tarihi onunla başlamıştır. 90

4. 1. 2. Satuk Buğra Han Destanı: Türler arasında, Miladî 9-10. asırlarda söylendiği anlaşılan Satuk Buğra Han Destanında; Karahanlıların ilk Müslüman Büyük Türk Hakanlığı olma şerefi şöyle anlatılmaktadır: Hz. Muhammed, kanatlı Burak sıronda göklere yükseldiği Miraç gecesinde gök katlarında eski ve ünlü peygamberleri görmüştü. Bunlar arasında tanıyamadığı bir zati Cebrail'e göstermiş, onun hangi peygamber olduğunu sormuştu. Cebrail: "- Bu peygamber değildir. Bu, sizin ahirete intikalinizden 333 yıl sonra dünyaya inecek bir ruhtur; Türkistan'da sizin dininizi yayacak bu ruh, Abdülkerim Satuk Buğra Hanın ruhudur." cevabını vermişti. Hz. Muhammed buna çok sevindi. Yere döndükten sonra her gün, dinini Türk ülkelerine yayacak bu insan için dualar etti. Dünyaya peygamber zamanında gelip onunla görüşmek saadetine ermiş arkadaşları(sahabesi) islam nürunu Türkistan'da yankılandıracak bu mutlu ruhu gözleriyle görmek istediler. Hz. Muhammed, onların niyazlarını kabul etti, dua etti. Hemen, başlarında Türk baslıkları bulunan, silahlı, kırk atlı selam vererek yaklaştı. Bunlar Satuk Buğra Hanın ve arkadaşlarının ruhları idi. (Bu olaydan üç asır sonra) Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultaninin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu gün yer deprenmiş; dağ yamaçlarındaki kaynaklar kaybolmuş; mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar, bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söylemişlerdi. Bu sebepten onu öldürmek istediler. Fakat annesi; "- Onu Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.^ diyerek çocuğunu bu ölümden kurtardı...." Sonra Satuk Buğra Han bir gece rüyasında gökten bir adamın indiğini ve kendisine Türkçe olarak; "- Müslüman ol, dünya ahiretini kurtar.." dediğini görür; uyanır ve Müslüman olur.92

4.1.3. Ahmed Yesevi Menkabesi: Bir gaza gününde Hz. Muhammed'm ashabı aç kalmış, peygamberden yiyecek istemişlerdi. Allah'ın Resulü dua etmiş ve Cebrail, onlara cennetten hurma getirmişti. Hurmaları yerlerken bir tanesi yere düşmüş, Cebrail de; "- Bu hurma, sizin Türkistanlı ümmetinizden Ahmed Yesevi'nin kısmetidir. " haberini vermişti. Hz. Muhammed, hemen Arslan Babayı çağırmış, hurmayı ona vermiş ve: "- Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak. O, ümmetimin seçkin-lerindendir; git onu bul ve bu hurmayı ona ver,." buyurmuştur. Yine peygamberin duasıyla Arslan Baba asırlarca yaşamış, bütün dünyayı aramış, sonunda Türkistan'a gelerek yetim Ahmed'i bulmuştu. Bu sırada Ahmed, Yesi'de mektebe gidiyordu. Arslan Baba çocuğa selam verdi çocuk selamı alırken; "- Ey Baba! emanetiniz hani?" diye sordu. Arslan Baba bu beklemediği sorudan şaşırdı: "- Ey velî! Sen bunu nereden biliyorsun?" diye hayretle sordu. Çocuk; "- Allah bana bildirdi!" cevabını verdi. Sonra adını sordu, Ahmed olduğunu anladı ve emaneti sahibine teslim etti.'Arslan Baba, hem onun mürşidi oldu, hem de onun eğitim ve öğretimi ile meşgul oldu.93 Burada görülen şudur ki Türkler, islamî dönem destanlarımızda ve menkubelerimizde İslamiyeti birinci el, Hz. Muhammed'den almışlardır. 4.2. Tarihi Verilerde Türklerin Müslüman Oluşları Türk toplumu başlangıçta çeşitli itikadı sistemlerin içine kısmen girmişti. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Türkler arasında; Budizm, Maniheizm, Şamanizm vb. değişik inanç mensuplarına rastlanıyordu.94 Hatta Bizans ordularında, az sayıda Hristiyan Türklerin bulunduğunu. Oğuz Türkleri arasında bir ara Hristiyanlığın çok kısa ve sınırlı bir zaman dilimi içinde yayılımına istidadı gösterdiğini, fakat yayılamadığını; Teshir ve Gürhan Nehri havzasındaki Türklerden Zerdüşt mezhebini

kabul edenlerin bulunduğunu;95 Hazarların Musevî olduğunu, Hazarlar ile coğrafi münasebetleri bulunan Kıpçaklar ve Oğuzlarda Turanî tesirlerin görüldüğünü biliyoruz.96 Yedinci asırda islamiyetin Arap yarımadasında Hz. Muhammed tarafından yayılmaya başlaması Türkler tarafından büyük bir özlemle takip ediliyordu. Ancak Türklerin islamiyetle vicahen karşılaşmaları ikinci Halife Hz. Ömer (634-644) zamanında yapılan fetihlerle olmuştur. Bilindiği gibi Türkler, başlangıçtan beri tek Tanrı inancına sahip bulunuyorlardı. Bu bakımdan onların Müslüman olmaları da kolay oldu. Türklerin yedinci asırdan onuncu asra kadar münferiden, onuncu asırda da kitleler halinde Müslüman oldukları görülüyordu.97 İşte Türklerde görülen bu münferit ve kitle halindeki Islamlaşma hareketini kısa anekdotlarla vermeye çalışalım: 4. 2. 1. Türklerin Münferit Olarak Müslüman Oluşları Yedinci asır, Türklerle Müslüman Araplar arasında temas ve çatışmaların başladığı bir dönemdir. Aynı dönemlerde Türkler arasında münferit îs-lamlaşma hareketlerinin başladığı görülür. Ancak Müslüman Arapların fetihler sebebiyle ilerleyişleri ve bulundukları bölgelerde yeni Müslümanlara gereği gibi sevgi, hoşgörü ve adil davranamamaları görülür. Ayrıca Emevi yönetiminin de aşın Arapçıhk taassubu içinde bulunmaları sebebiyle yeni Müslümanlar fazlasıyla rahatsız olur ve izzeti nefisleri de rencide olur. İşte bu durumlar sebebiyle de bu bölgelerde yeni Müslümanlarla Emevi yöneticiler arasında karşılıklı bir karşı akımın gelişmesi görülmeye başlar. Türklerin münferit islamlaşma hareketinin başlaması, hilafetin Abbasilere geçtiği dönemden itibaren hızlı bir şekilde görülür. Zira bu dönemde Arap olmayan Müslümanlara karşı da bir yakın ilgi artar, Müslümanlar arasında daha adil ve uyumlu bir devre başlar. Ayrıca hilafetin Abbasilere geç-mesi esnasında ve sonrası dönemlerde Müslüman Türklerin fiilen Abbasilerin yanında yer aldıkları da görülür.

Ayrıca 751'de Talaş Savaşı'nda. Türklerin Çinlilere karşı; Müslümanlar tarafını tutmaları ve bu sebeple Çinlilerin mağlup olmalarında da Türklerin yardımlarının büyük olduğu görülür. Bu yardımlaşma dolayısıyla Türklerle Müslümanlar arasında bir yakınlaşma ve islamın Türkler arasında münferiden de olsa yayılmasına bir vesile olur ki böylece Türkler arasında bir islamlaşma hareketi de başlamış olur. Halife'nin İslama davet mektuplarına; Maveraü'n nehir, Merv, Kaşgar, Aksu, însicab, Semerkant, Taşkent, Fergana, Buhara vb. sınır bölgeleri ve mahalli idareleri tarafından da olumlu cevaplar alınır98 ve münferit islamlaşma hareketi onuncu yüzyıla kadar da devam eder. Türkler, bir yandan da Bizanslılara karşı Anadolu'daki uç boyları olan Erzurum ve Malatya "dan Tarsus 'a kadar çekilen hat üzerine yerleştirilirler. Bu da gösteriyor ki Anadolu'nun da kapıları ilk günlerden itibaren Türklere açılmaya başlar ki, Alparslan da 1071 de Anadolu'nun Türkler adına tapusunu alır. 4. 2. 2. Türklerin Kitleler Halinde Müslüman Oluşları Türkler arasında kitle halinde ilk Müslüman olanlar, Volga Kazan havalisindeki îtil Bulgarları 'dır. Tuna Bulgarlarının Hristiyanlığı, Hazar Haninin Museviliği, Uygur Haninin Mani dinini kabul ettiği sıralarda Büyük Bulgarların Hanı da Müslümanlığı kabul eder ve topyekün Müslümanlığa girerler. ikinci ve büyük hadise; Karahanlı Hanı Satuk Buğra Hanın 920'de Müslüman olması ve bütün teb'asının islamiyeti seçmesidir. Türkler arasında, Satuk Buğra Hanın rüyası ile menkabeleşen bu olayla Karahanlılar ilk Müslüman Türk Hakanlığı olma şerefini kazanırlar. Büyük Türk kitleleri bu arada Karluk boyu Müslümanlığa girer. 93 960'larda ise üçüncü büyük hadise gerçekleşir ve Oğuzlar Müslüman olurlar. Tarihler, iki yüz bin çadır balkının toptan Müslümanlığa geçtiğini kaydeder.

Onuncu asrın sonlarına yaklaşıldığında, Türk boylarının yurtlarının hemen tamamına yakını Müslüman olmuş bulunuyorlardı.99 Netice: Türklerin Müslümanlığa geçişleri; yedinci asrın başlarından itibaren münferiden başlar ve kitle halinde de onuncu asırda gerçekleşir. Demek oluyor ki Türkler, onuncu asırda Orta Asya'da hiçbir zorlama olmaksızın kendi seçimleriyle kitleler halinde islam'a geçmişlerdir. Türklerin İslama geçişi Türk tarihi açısından olduğu kadar, dünya tarihi açısından da oldukça önemlidir. Bir Ermeni tarihçi; "- Dünya, Türkleri taşımaya kafi gelmiyordu." derken, başka meşhur bir tarihçi olan Karabacek de bu konuda Türkleri kastederek; "- Dünya tarihinde Türklüğün İslama intisabı kadar başta önemsiz görünen, fakat sonunda büyük tesiri olan başka bir hadise gösterilemez. Bu öyle bir tarihi olayın başlangıcı idi ki, Arap Cihan devletini kökünden sarstı ve sonunda Doğu Halifeliğinin muhteşem binası yıkıldı "100 demektedir. Türklerin İslama geçişlerindeki önemli faktörlerden biri de uluhiyyet anlayışındaki yakınlıktır. Bilindiği gibi her dinin esası, bu konudaki inancıdır. Türklerin ilk dönemlerden beri tek Tanrı inancı'na sahip oldukları bilinmektedir. Bu konuyu pekçok tariçi kaydettiği gibi bir Süryani tarihçi de; "- Türkler daima tek bir Tanrı 'ya inanıyor ve Arapların da aynı Allah'a inanmaları onların dini'ni kabule sebep oluyordu." demektedir. Türklerin, Islamın tevhid inancına koşmaları, bir akide değiştirmeden çok, inançların temizlenme, yükselme, derinleşme, aydınlanma, birlik ve beraberliğe ulaşma, sevgi ve hoşgörü sahibi olma niteliğini taşımaktadır. Bilindiği gibi Türkler, mizaçları itibariyle kendilerine uygun olmayan hiçbir unsuru kabul etmezler. Bu cümleden olarak Türklerin, daha önce, bazı doğu dinlerinin de kendi tabiatlarına uymadığı, kendilerini uyuşukluğa sevkettiği gerekçesiyle reddettikleri bilinmektedirler. Hatta

Gök-Türk Hakanı Tapu Han, Buda dinine girmesine rağmen, ona kendi halkı bile itibar etmeyince Buda dini de Türkler arasında fazla yayılamamıştır. Çünkü Türk boyları bütün yaşayışlarında hareketli, hayatı tanzimde sade ve aksiyona yönelik tabiatlıdır. Tarihi birikimleri, islamiyetin kabulü ile çok derin ve zengin ufukları kazanmış; yeni bir enerji patlaması gibi tesir etmiştir. Türklerin islamiyete geçişleri ile beraber Türk tarihinde daha geniş bir aksiyon, şevk ve hareket başlamıştır. 94 Türklerin İslama geçişlerinden sonra devlet yönetimi bakımından temel ölçülerden biri de adalet olmuştur. Yani hakimiyetin kaynağı ve meşruiyeti, adalet fikrine dayandırılmıştır. Adalet fikrinin kaynağı ilahi, ölçüleri ise islamî'dir. "Adalet mülkün temelidir." sözü bu anlayışın ifadesidir ve mülk, devleti, hakimiyet hakkını ifade eder. Adaletin karşıtı ise zulum'dar. Millî kültürümüzde; " -Bir memleket küfr île yaşar, fakat zulüm île durmaz." sözü bir darb-ı mesel olmuştur ki, bu anlayışın, üstün bir hukuk şuurunu getireceği tabiîdir. Nitekim Hz. Ömer'in; "- Ben Allah'ın ve Resulü'nün yolundan saparsam ne yaparsınız? " sorusuna cemeatin, "- Seni kılıçlarımızla doğrulturuz." cevabı, bu yüksek hassasiyeti dile getirmektedir. Bu şuur, özellikle Osmanlılar döneminde, şeyhülislamlık şeklinde kurumlaşacak ve harp kararlarında bile fetva almak gibi henüz asrımızın bile ulaşamadığı bir seviye kazanacaktır. islamiyet ile Türk kültüründeki dinî telakki ve kavramların kolay intibakını, daha birçok noktada görmek mümkündür. Bu cümleden olarak islam öncesi Türklerin inancındaki; Kam'ların yerini İslam velîleri, dervişler alır; halk ozanlarının yerini atalar, babalar alır; güç ve kahramanlığı temsil eden Alpler, Alperenler olur ve bu muhteva kazanmada; ruh, ölüm, ahiret, cennet, cehennem inançları da aynen devam eder. Bu kavramlar daha da zenginleşir. berraklaşır; Tanrı, uçmag, tamu, yükünç(namaz.), yazukÇgünalı), yek(şeytSin) vb. dinî kavramlar peşpeşe kullanılmaya devam eder. Böylece

Müslümanlık Türk boyları arasında millî şuur ve birliğin gelişmesinde en büyük etken ve giderek de milliyet şuurunun gelişmesinin de adeta tek ölçüsü olma haline dönüşür.101 Bu inanç ve duygularla Türkler, Islamiyeti kabul eder, yaşar, yaşatırlar. Hiçbir zaman taassuba kaçmazlar, İslam'ın kelime manasındaki teslimiyet île herkes; "-Allah'a, peygambere, vatanına, milletine, bayrağına, kanunlarına, ailesine vb. 'lerine teslimiyet'i" anlar. Türklerin anladığı islamiyet, Kur'an-ı Kerim'in dinî ve bilimsel yönüyle ifade ettiği İslamiyet'tir. Bunda; hurafe, taassub, gericilik, tembellik, miskinlik, kavgalı olma, karşı gelme, bilimsizlik, gayri ahlakîlik. İslam dümanlığı, zulüm, iftira, yalancılık, vefasızlık, saygısızlık, çeşitli iftira ve yalanlarla bazı masum kişileri yoketme senaryoları hazırlamalar vb. asla bulunmaz. Burada ancak; adalet, saygı, sevgi, hoşgörü, yarınını bugünden daha ileriye götürecek kendi toplumunu çağın üstüne taşıyacak ve bütün insanlığın yararına olan bilimsel araştırmalar yaparak bu uğurda yükselme bilinci vermek, devletin 95 ve milletin bölünmeme, bütünlüğünü sağlayıcı çalışmalar yapmak, devletin teb'ası île, teb'anın da devleti ile uyum içinde olmalarını temin etmek, birlik ve beraberlik içinde mutlu bir dünya yaratmak vb. mutlak, güzel ve başarılı hasletler vardır. B. Orta Asya Türk Edebiyatına Kısa Bir Bakış a. Genel Özellikler 8. yüzyıldan itibaren artarak Türkler arasında yayılan Müslümanlık Satuk Buğra Han zamanında devlet dini haline geldi, kısa sürede bütün Türkler bu yeni dini seçti. 10. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Tarım havzasındaki Türklerle îrüş'in ötesindeki Türkler dışında bütün Türkler islamiyeti seçtiler.

Yeni din ile birlikte haliyle yeni bir medeniyet seçilmiş oldu. Uygur yazısı daha uzun bir süre Türklerin yazısı olarak devam etmekle birlikte Arap harfleri de onun yanında yerini aldı. islam dinine ait kavramlar Türk diline ve dille birlikte düşünce ve edebiyat hayatına girmeye başladı. Karahanlıların, Samanîlerin merkezi Buhara'yı almalarından sonra Horasan ve Maveraünnehir'deki Semerkant, Buhara, Nişabur gibi Müslüman kültür merkezleriyle doğrudan temasa geçtiler. Bu yüzyıllarda artık bir Müslüman Türk edebiyatı da doğmuş oldu. Muhtemelen de Divanü Lügati't-Türk’teki tarihi bilinmeyen şiirlerden bazıları da bu dönem edebiyatının ilk örneklerini oluşturdu. Karahanlılar dönemi Türk edebiyatının ilk büyük eseri 1069'da yazılan Kutadgu Bilig'dir. 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilen Atabetü 'l-Hakayık, bu edebiyatın diğer bir önemli ürünüdür. 1166'da vefat eden Ahmed Yesevî'nin hikmetleri de Karahanlı Türk Edebiyatı ürünlerinden sayılması gerekir. Karahanlı dönemine ait Kur'an tercümesi ile birkaç tarla satış senedi, edebî eser olarak değil, dil metni olarak önem taşır. 10. yüzyıldan başlayarak Türk varlığının etkisini gittikçe artırdığı bir bölge olan Harezm sahası 13. yüzyılda siyasi olduğu kadar bir kültür ve ekonomi merkezi halini aldı. Oğuz, Kaşgar, Kıpçak ve Kanglı gibi Türk şivelerinin birbirlerini etkilemeleri sonucunda Harezm Türkçesi oluştu. Bu şivenin en ünlü ürünü Kutub'un Tini Bek Han ve Karışı Melike Hatun adına, Nizamî'nin aynı adı taşıyan kitabından 1341 yılında Türkçeye çevirdiği Hüsrev ü Şîrîn adlı eseridir. Bu eserin dil özellikleri, fiil çekim biçimi ile Çağatay Türkçesine yaklaşmakla ses özellikleri ve kelime hazinesi bakımından da Kıpçak şivesi nitelikleri göstermektedir. Harezm-Alünordu Türkçesinde yazılan eserlerden bir diğer önemli olanı da Mahmud bin Ali e's-Sarayî tarafından yazıldığı kabul edilen Nehcü'l-Feradis (Uştmahlaming Açuk Yoli Uçmakların 'Cennetlerin' Açık Yolu) adlı eserdir. 14. yüzyıl Harezm Türkçesiyle yazılan bu eserde birer edebî 96

dil özelliği kazanan Kaşgar, Kıpçak, Oğuz şivelerinin çeşitli dil unsurları ve kelime serveti görülmektedir. Harezm-Altmordu Türkçesinin karma dili ile yazılan ve içinde Kaşgar şivesi etkilerini diğer eserlere göre daha az bulunduran eser Muhabbet-name'du. Yazannın adı bilinmemekle birlikte yazıldığı yer Sir (Seyhun), yazılış tarihi 754 (M. 1352)'tür. Eserde devrinin diğer kitaplarında olduğu gibi Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz gibi Türk şivelerinden geçen unsurlar göze çarpmaktadır. 14. yüzyıl Harezm Türkçesinde yazılmış eserlerden Muînü'l-Münd de Nehcü'l-Feradis gibi dil incelemesi bakımından önem taşıyan bir eserdir. Eser İslam veya Şeyh Şerif adlı biri tarafindan kaleme alınmıştır. Uygur, Kaşgar gibi değişik Türk şiveleri içinde değerlendirilen Rabguzî'nin Kısasü'l-Enbiyası bu yüzyılın diğer önemli bir eseridir. Eser kendi çağının edebî ölçüleri içinde oldukça sanatlı bir nesirle yazılmış, yeri geldikçe Türkçe-Arapça karışık olmak üzere çeşitli şiirlere yer verilmiştir. Eser Müslümanlığı yeni kabul etmiş kitlelerin birtakım dinî ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Türkçe olarak yazılmıştır. Harezm sahasında müşterek Orta Asya edebî Türkçesinin bir başka ürünü Mirac-name'du. Uygur harfleriyle Nehcü'l-Feradis adlı eserden tercüme edilen bu eserin mütercimim bilmiyoruz. Malik Bahşî adlı biri tarafindan Herat'ta 1436 yılında istinsah edilen bir nüshası bulunmaktadır. Eser, bildiğimiz Nehcü'l-Feradis'{.e, Miraç bahsi olmadığına göre herhalde aynı adı taşıyan bir başka eserden tercüme edilmiş olmalıdır. 13. yüzyılın ilk yarısında Suriye ve Mısır'da hüküm süren Eyyübîler siyasî varlıklarını sürdürebilmek için Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Kıpçakların bir kısmını göçmen olarak ülkelerine yerleştirmiş, bu göçmen nüfus kısa sürede Suriye ve Mısır'da hakim duruma geçmiştir. Bir kültür hayatı başlamıştır. Ancak Memlük Kıpçakçası metinleri dil bakımından bir bütünlük göstermez.

Türk-Kölemen (Memlük) döneminde gerek tercüme ve gerekse telif olarak yazılmış dil, din, edebiyat, askerlik-spor (atçılık, binicilik) gibi alanlarda pek çok eser vardır: Tercüman Türkçe ve Arabi (Yazarı belirsiz), Kitabü'l-îdrak li-Lisani'-İdrak (Ebü Hayyan Muhammed bin Gamati), Kitabu Bulgati'l-Müştakfî'l-Lügati't-Türk ve'l-Kıpçak (CemSle'd-dîn Ebü Muhammed Abdullah et-Türkî), Kitabu't-Tuhfetiz-Zekiyyefî'l-Lügati'-Türkiyy'e (Yazarı belirsiz), Eş-Süzürü'zZehebiyye ve'l-Kıt'a el-Ahmediyye fi'l-Lugati't-Türkiyye (Molla Salih), Kitdbü'l-Fıkh (Tercüme), Kitabu Mukaddimati Ebî Leyse 's-Semerkandî (Tercüme) ve benzerleri arasında en dikkati çeken Seyf-i Sarayî'nin Kitab Gülistan bi't-Türkî adlı eseridir. Gülistan tercümelerinin en 97 eskisi olan bu eserin yazıhş tarihi 793 (M. 1391)tür. Kıpçak Türkçesi özelliklerini en iyi koruyabilmiş ender eserlerden biridir. Kıpçak dili ve edebiyatının ele geçebilen eserleri arasında en önemlisi Codex Cumanicus adını taşımaktadır. 11. yüzyılda Doğu Avrupa bozkırlarını yurt tutan ve Hristiyanlaşan Kıpçak Türklerine aittir. Eser, Kıpçakça-Almanca, Kıpçakça-Latince olarak düzenlenmiş ve Kıpçakçayı karakterize etmesi bakımından önemlidir. Başlangıçta Çağatay ismi, Çağatay Hanın sülalesine ve bu sülale tara-fından kurulan devlete verildiği halde, daha sonra bu isim Maveraünnelur'deki Türk ve Türkleşmiş göçebe unsurlara, nihayet Tünurlu-lar zamanında inkişaf eden edebî Türk lehçesi ile bu lehçede meydana getiren Orta Asya Türk edebiyatına verilmiştir. 15. yüzyılın ikinci yarısında Ali Şîr Nevaî ile bu edebî lehçe klasik bir edebiyat halini almış, Babur ve Babur'dan sonra Hindistan'da varlığını uzun bir süre devam ettirmiştir. Çağatay kültürüne varis olan Özbekler bu edebî geleneği sürdürürler, ancak Özbek karakteri de vermeği ihmal etmezler. Böylece yavaş yavaş Çağatayca tabiri yerine Özbekçe tabiri geçer.

Çağatay tabirini Çağatay sahasının dışındakiler kullanmışlardır. Çağatay şairleri de eski geleneğe bağlı kalarak Çağatay tili yerine Türkî dili, Türkî tabirlerini kullanmışlardır. Nevaî bazı eserlerinde Türkî dili tabirini kullanmıştır. Sekkakî, Haydar Tilbe, Mevlana Lutfı, Yusuf Emîrî, Seydî Amed Mirza, Geda'î, Ata'î, Ahmedî, Yakînî bu sahada bu yüzyılın önemli isimlerini oluşturmakla birlikte en önemli şahsiyeti Ali Şir Nevaî'dir. Ali Şir Nevaî'den sonra Hüseyn-i Baykara ve Hanıidî gelmektedir. Ali Şîr Nevaî öncesi Çağatay edebiyatı bir emekleme dönemi yaşamıştır. Bu dönem şiirleri klasik divan şiirinin ilk örneklerini oluşturur. Meydana getirilen divanlar, tertip bakımından klasik devirdeki kadar gelişmiş değildir. Divanda yer alan şiirler genellikle münacat, na't, kaside, gazel, muhanımes, tuyuğ ve müfredlerdir. Bazı divanlarda ise çoğu zaman gazel tarzındaki şiirler yer alır. Kullanılan vezinler aruzun remel, hezec ve rezec bahirlerinin yaygın olan ölçüleridir. 16. yüzyıla gelindiğinde klasik Çağatay edebiyatı Şeybanîler tarafın-dan Orta Asya'da, Babur ile de Hindistan'da olmak üzere iki sahada devam etmiştir. Babur'un kardeşlerinden Şeyban'a mensup prensler 16. yüzyılın başlarında Harezm ve Maveraünnehr'i daha sonra da Horasan'ı ele geçirip Timurlular hakimiyetine son verdiler. Buralar tekrar eski önenüni kazanarak devrin ilim ve sanat adamlarının merkezi halini aldı. Çağatay dili ve edebiyatı devam ettirildi. 98 Hindistan'da Babur'la devam ettirilen Çağatay dili ve edebiyatı Babur'dan sonra Kamran Mirza, Bayram Han gibi önemli şairlerle 17. yüzyıla kadar devam ettirildi. Klasik Çağatay şiirini devam ettiren başlıca şairler şunlardır: Şeybanî Han, Ubeydu'llah Han, Muhammed Salih, Babur, Kamran Mîrza ve Bayram Han.

17. yüzyılda Orta Asya'da daha önce başlayan parçalanmalar giderek artar ve yaygınlaşır. Siyasî parçalanmaların yanısıra iktisadî ve ticarî açıdan da bir yıkım başlar. Böylece Rusların kolayca yayılmalarının zemini hazırlanmış olur. Bu sırada Nakşibendîlik bütün Orta Asya zümrelerine hakimdir. Burhaneddin Kıhçoğullan, Zengî Ata ve Seyyid Ata mensupları da Nakşibendîlik içinde toplanırlar. Şeyhlerin artan güçleri hanların parçalanıp küçük şehir beğliklerinin doğmasında kullanılır.

Bu yüzyılda edebiyatın her dalında bir gelişme görülür. İran'da doğup Hindistan-Türk imparatorluğu sarayında gelişen Sebk-i Hindi (Hind yolu, Hind tarzı, Hind üslubu) üslubu bütünüyle Türk edebiyatını etkisi altına almaya başladı. Bu üslubu kullanıp geliştiren iranlı şairlerin hemen hemen hepsi Türk asıllıdır: Tebrizli Saib, Buharalı Şevket gibi. Yine bu yüzyılda tasavvuf sosyal hayatta olduğu kadar edebiyatta da umumî bir hal halini almıştır. 18. yüzyıl Türk dünyasının küçük emirliklere dönüştüğü ve büyük ölçüde Rus-Çin hakimiyetine girmeye başladığı bir zamandır. Siyasî yapıdaki bu çöküntüden edebiyat pek etkilenmemiştir. 18. yüzyıl edebiyatı genel olarak 17. yüzyılın devamı olarak gelişmesini sürdürür. 19. yüzyıla Orta Asya Türk dünyası iyice parçalanmış, siyasî kimliği silinmiş olarak girmiştir. Hanlıklar beğliklere, onlar da yer yer kasaba hakim-liklerine dönüşmüştür. Bazı göçebe Türkler de siyasî hakimiyet tanımadan bozkırlara yayılmışlardır. Bu dağınıklık öteden beri Türk dünyasını işgal amacı taşıyan Rusların işini kolaylaştırmıştır. Siyasî anlamda bir Rus işgalinin yanında kültürel açıdan da-bir Rus yayılmacılığı başladı. Bu yayılmacılık Türk dünyasında bir şuur uyanışına da sebep olur. Medrese ve tarikatler en büyük direniş ve millî şuur merkezleri durumuna gelir. Medrese ve tarikatler büyük ölçüde amaçlarına da ulaştılar. Millî şuuru uyanık tutmada etkili diğer bir zümre de şairlerdir. Tarihî olaylar ve kahramanlar

hakkında şiirler yazan bu coşkun insanlar her türlü toplantılar ve çayhanelerde destan okuyup dombaralarını çalarak halkın iradesini uyanık tutmaya çalışıyorlardı. Bu yüzyılın sonlarına doğru Türk dünyasını Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da başlayan Ceditcilik hareketi sarmaya başlar. Orta Asya Türk aydını Ceditçiler ve Koruyucular olmak üzere ikiye bölünürler. 99 20. yüzyıl başlarında Osmanh İmparatorluğu dışındaki, Türklüğün merkezlerinden biri de Baku* dür. Rusya'nın 1904'teki Rus-Japon savaşındaki yenilgisi, 1905 Rus inkılabı, iran ve Türkiye' deki değişiklikler, Azerbaycan'ın sosyal ve kültürel hayatını etkilemişti. Çarlık Rusyasının zulümleri, halkın cehaleti dönemin diğer sorunları arasındaydı. Böyle bir zeminde ortaya çıkan Rus inkılabı. Orta Asya Türklerine yeni haklar sağladı. Edebî hayat, kalem sahiplerinin millete hizmet etme idealinin de yardımıyla yeni bir boyut kazandı. 1920 den sonra fazıl emperyalizm baskısı altına giren Orta Asya edebiyatı idealini kaybetti ve sanatçıların bir devlet memuruna dönüştürüldüğü bunalım devrine girdi. Çarlık Rusya' sinin Orta Asya Türklerini Ruslaştırma siyasetine karşı millî ve dinî duyguları başarılı bir şekilde yürüten yayın organları ve çevresindeki yazarlar, iki dünyanın, iki çağın ve iki neslin temsil ettiği ahlakî değerleri, kutupları, edebi hayatı sürdürüyordu. Dönemin şartları, coğrafi mekan, devlet rejimi bu edebi hayatın dinî ve tasavvuf? konulara değinmesini güçleştirmiştir. Tamamıyla dinî ve tasavvuf? anlayışı savunan şair ve yazarlar olmamakla birlikte, eserlerinde -değişik yaklaşımlarla- dinî-tasavvufî konulara değinen yazarlar ve şairler mevcuttur. 20. yüzyıl Orta Asya Türkleri edebiyatında büyük ölçüde ideolojinin hakim olduğu bir dönem olmuştur. b. Belli Başlı Şahsiyetlerden Örnekler 1. KAŞGARLI MAHMUT

Kaşgarlı Mahmut eserinde babasının adinin Hüseyin, büyük babasının da Mehmet olduğunu belirtir. Babası Işık gölü kıyısında bulunan Barsgan'dan olan Mahmut, Kaşgar doğumludur. Eserini İrak'ta yazdığına bakanlar onun Irak'a yerleştiği tahmininde bulunurlar. Türkçeyi ve Türkçenin diğer şubelerini iyi bilen Mahmut, Arapçayı da çok iyi derecede bilmektedir. Bu bakımdan iyi bir eğitim almış, Türkçe şuuruna sahip alim; iyi silah kullandığını belirttiğine göre de askerî bir kişiliğe sahiptir. Kaşgarlı Mahmut, Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını birer birer dolaşmış, Türk dili ve kültürüne ait ne bulmuşsa toplayıp bunları titiz bir elemeden geçirerek yazıya geçirmiştir. Kaşgarlı Mahmut, Türk dili, Türk tarihi, Türk coğrafyası, Türk kültürü kısacası Türklükle ilgili her konuda bir hazine değerindeki eseri Dîvanü Lugati't-Türk'ü H. 464/M. 1072 yılında yazmaya başlamış iki sene üzerinde çalıştıktan sonra H. 466/M. 1074'te tamamlamıştır. Eser Bağdat'ta yazılmış olup Halife Ebu'l-Kasım Abdullah bin Muhammedü'l-Muktedî bi-Emrillah'a 100 takdim edilmiştir.103 Eser Türk dilinin Arap diliyle atbaşı yürüdüğünü isbat ve Araplara Türkçe öğretmek gayesiyle yazılmıştır. Kaşgarlı bu eserden başka Kitabu Cevahirü'n-Nahvi Lügati't-Türkî adıyla bir gramer kitabı daha yazmışsa da ne yazık ki bu eser bugüne kadar elimize geçmemiştir. Bu eser sayesinde 11. yüzyıl ve öncesine ait pek çok ürün günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. Dîvanü Lugati't-Türk'ten Alp: Yiğit. "Alp yağıda alçak çoğlda: Yiğit düşman karşısında, yumuşak huylu adam savaşta belli olur. " Şu parçada dahi gelmiştir: Alp Er Tonga öldi mü yırtilur104 Isız ajun kaldı mu Ödlek öçin aldı mu Emdi yürek

Türk: Tanrı yarlığayası Nuh'un oğlunun adıdır. Bu, Tanrı’nın Nuh oğlu Türk'ün oğullanna verdiği bir addır. Nitekim Tanrı’nın "Hel ata ale'l-insani hîn mine'd-dehr" sözündeki insan kelimesi Adem anlamına gelmiştir; burada yalnız, bir tek kişiyi bildirir. "Lekad halakne'lins&ne fî ahseni takvim sümme radednahü esfele safilîn. île'llezîne amenü ve Ğmilu's-salihati" ayetinde bulunan insan kelimesi çokluğu, yığını bildiren bir insandır. Çünkü müfredden bir şey çıkarmak doğru olmaz, burada da öyledir Türk sözü, Nuh'un oğlunun adı olduğunda bir tek kişiyi bildirir, oğullarının adı olduğunda "beşer" kelimesi gibi çokluk ve yığını bildirir. Bu kelime müfred ve cemi yerinde kullanılır, nitekim Rum kelimesi Tanrı yarlığayası îshak'ın oğlu lysu, lysu'nun oğlu Rum'un adıdır, oğulları da bu adla anılmıştır, Türk kelimesi de böyledir. Biz "Ad olarak Türk adını ulu Tanrı vermiştir." dedik. Çünkü bize Kaşgarlı Halef oğlu imam. Şeyh Hüseyn, ona da îbnü'l-Garkî denilen kimse, İbni Ebîe'd-Dünya demekle tanınan E'ş-Şeyh Ebu Bekr el-Müfîd el-Cerceraiyyü 'nün ahir zaman üzerine yazmış olduğu kita-bında Ulu Yalavac (Peygamber)a tanıkla varan bir hadisi yazmış; hadis şöyledir: "Yüce Tanrı 'Benim bir ördüm vardır, ona Türk adı verdim, onları doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri, o ulus üzerine musallat kılarım.' diyor." "işte bu, Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır: onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerleştirmiş ve onlara "kendi ördüm" demiştir. Bununla beraber Türklerde güzellik, sevimlilik, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine smrmek. sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye deşer. sayısı: iyilikler görülmektedir. Nitekim şu parçada gelmiştir: 101 Kaçan korse anı Türk Budun anga amng aydaçı Munger tegir ulugiug Mundananı keslinür "Onu Türk baylari görse, bu adam için büyüklük ve ululuk yaraşır ve ululuk bunda kesilir." der.105 2. YUSUF HASHACİB

Hayatı hakkında bilgimiz hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kendi adını yalnızca bir yerde anar: Ay Yusuf kerek sözni sözle koni Kereksiz sözüg sizle kılga kora106 (Ey Yusuf, gerekli ve doğru sözü söyle; gereksiz sözü gizle, onun zararı dokunur.) Onun hayatı hakkında bildiklerimiz Kutadgu Bilig müstensihleri-nin bu eser mukaddimelerinde verdikleri bilgilerden ibarettir. Bu kayıtlardan anlaşıldığına göre Yusuf Has Hacib, Balasagun'da doğmuş, asil bir aileye mensuptur, ilmiyle, fazillederiyle, zühd ve takvasıyla toplumda oldukça önemli bir yere sahipti. Eserine Balasagun'da başlamış daha sonra Kaşgar'a giderek tamamlamış, Tavgaç Buğra Hanın huzurunda okumuştur. Hükümdar, şairin kalem kudretini görüp takdir ederek ona has hacib unvanını vermiştir. Bu sebeple Yusuf Has Hacib adını almıştır. Yusuf Has Hacib, eserini 18 ayda, H. 462 (M. 1069/1070) tarihinde tamamlamıştır. Eserini 50 yaşlarında yazmaya başladığına göre M. 1019 yılla-nnda doğduğu tahmin edilir. Ölümü hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kutadgu Bilig'deki kut (saadet, devlet, ikbal)'u temsil eden Ay Toldı ile ukuş (akıl)'u temsil eden Ögdülmiş'in şahsında aslında şairin kendinİ tasvir ettiği düşünülmektedir. Buna göre Yusuf Has Hacib, inanmış bir Müslümandır. Devrinin en geniş manada şair, alim ve mütüfekkiridir.107 Kutadgu Bilig, isminden de anlaşılacağı gibi (kut-ad-gu bil-ig) insana iki dünyada da mutlu olabileceği doğru yolu göstermek amacıyla yazılmıştır. îçe içe kavramlar olan insan, toplum, devlet üçlüsünün birbirleriyle ilişkilerinde gerekli olan zihniyet, bilgi ve ne olduğu ve bunların ne şekilde elde edileceği, nasıl kullanılacağı vb. hususlar üzerinde durmaktadır. Bütün bunlar dört sembolik şahısla anlatılmaktadır. Eserde Kün Togdı adlı hükümdar kanun ve adeleti. Ay Togdı adlı vezir saadeti. Ay Toldi'nın oğlu Ögdilmiş aklı ve ilmi, Odgurmış adlı zahid ise hayatın sonunu simgelemektedir.

102 Eser mesnevinazım biçimiyle ve aruzun fa'ülün/fa'ülün/fa'ül kalıbıyla yazılmış olup 6645 beyitten ibarettir. Kutadgu Bilig'in bu gün için bilinen üç nüshası vardır: Biri Viyana, biri Kahire biri de Taridstam'ın Fersana şehir kitaplığında bulunmaktadır. Viyana nüshası Uygur harfli, diğerleri ise Arap harfleriyle yazılmıştır. Günümüz Tarifçesiyle bu eserden birkaç örnek vermeye çalışalım: HÜKÜMDARIN AY TOLDrYA SORUŞU Hükümdar tekrar dedi: "Sözün ne kadar taydaşı ve ne kadar zaran vardır; bana izah et." AY TOLDPNIN HÜKÜMDARA CEVABI Ay Toldı dedi: "Sözün faydası büyüktür; söz yerinde kullanılırsa kulu yükseltir. Söz sayesinde kara yerdeki mavi göğe yükselir ve baş köşeye geçenlerden olur. Eğer dil söz söylemesin! bilmezse, mavi gökte olanı yere indirir." HÜKÜMDARIN AY TOLDPYA SORUŞU Hükümdar yine dedi: "Söz ne zaman çok ve ne zaman az addedilir? Bunu da bana izah et." AY TOLDPNIN HÜKÜMDARA CEVABI Ay Toldı dedi: "Fazla söz, sormadan söylenip, insanı usandıran sözdür. Az söz ise, sorulduğu zaman söylenen ve bir ihtiyacı karşılayan sözdür. Dilini güzel sözle süsleyen ve onun yüzünü açan şair bu vadide şöyle bir söz söylemiştir: Sözü güzel ve iyice düşünerek söyle; ancak sorulduğu zaman söyle ve kısa kes. Çok dinle, fakat az konuş; sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle." HÜKÜMDARIN AY TOLDPYA SORUŞU Hükümdar dedi: "Bu sözü de anladım; bir sorum daha var, onu da saklama söyle. Sözün doğrusunu kimden dinlemeli ve sözü kime söylemeli; bunu bana anlat." AY TOLDPNIN HÜKÜMDARA CEVABI

Ay Toldı dedi: "Sözü bilenden dinlemeli ve sonra bilmeyene söylemelidir. Gerekli sözü büyüklerden dinlemeli ve ona göre hareket etmeleri için küçüklere söylemelidir. 103 Çok dinlemeli, fakat sözü birer birer söylemeli; bilgili, hakîm bana böyle dedi. Çok söylemekle insan alim olmaz; çok dinlemekle alim baş köşeyi bulur. İnsan, dilsiz de olsa, bilgili olabilir; fakat sağır olursa, bilgiyi elde edemez." 3. EDiB AHMED YÜKNEKÎ Hayatı, kişiliği ve çalışmaları hakkında geniş bilgiye sahip değiliz. Bildiklerimiz Eserinde kendi anlattıklarıyla ve bu esere sonradan başkalarının yaptığı ilavelerle sınırlıdır. Bu ilavelerde verilen bilgiler genellikle efsanevi bir özellik göstermektedir. Bu da Edip Ahmet'in halk tarafindan çok yüceltildiğini ölümünden sonra da efsaneleştiğini göstermektedir. Hakkında eksik ama en doğru bilgiyi yine kendisi vermekte ve eserinin bir yerinde şöyle demektedir "Adım Edip Ahmet, sözüm edep ve doğruluktur. Bu kitabı ben gidince sözüm kalsın diye yazdım. Bunu okursan bana dua etmeyi unutma!" Edip Ahmet'in elimize geçmiş olan tek eseri Atabetü'l Hakayık'tır. Atabetü'l Hakayık, hakikatlerin eşiği anlamına gelmektedir. 12. yüzyılda Türkistan'da yazılmıştır. Bu eser de Kutadgu Bilig gibi eğitici bir eserdir. Eserde dindarlığın faziletleri, ilmin önemi, nefs terbiyesi, cömertlik, tevazu, kibir... gibi kavramlar üzerinde durulmuş okuyucu iyi ve güzel olana teşvik edilmiştir. Görülüyor ki, îslamiyetin Türkler tarafindan kabul edilmesinden sonra çok sayıda dini ve ahlakî eser yazılmıştır. Kutadgu Bilig ve Atabetü'l Hakayık bu eserlerden yanlızca iki tanesidir. Karahanh Türkçesi (Doğu Türkçesi) île yazılmış olan Atabetü'l Hakayık 14 bölüm halinde düzenlenmiştir; Eserin tamamı 484 mısra tutarındadır. Eserin nazım birimi dörtlüktür. Sadece giriş bölümü beyitlerle yazılmıştır.

Atabetü'l Hakayık da Kutadgu Bilig gibi aruz vezninin faulün/ faulün/ faulün/ faul kalıbıyla yazılmıştır. Ancak nazım birimi beyit değil dörtlüktür. Eğitici- öğretici bir eser olan Atabetü'l Hakayık'ta da Türk gelenekleri ve dini inançlar üzerinde durulmuştur. Nitekim aşağıda okuyacağınız dörtlüklerde, doğruluğun önemi ve konuşma adabı anlatılmaktadır. İnsanın hemen benimsemesi gereken bu güzel özellikler ve davranışlar Türk geleneklerinde de vardır. Atasözlerimizde de bu kavramlar vurgulanmıştır. "Az söz erin yüküdür, çok söz hayvan yüküdür." "iki dinle bir söyle." "Boşun sesi çok çıkar." "Olgun başak başım eğer." "El yarası geçer, dil yarası geçmez." Daha pek çok atasözümüzde konuşma adabı ve doğruluk dile getirilmiştir. 104 "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar." "Ok gibi doğru ol. " "Doğruluk hazinedir." "Kimseye doğrudan yar. yalandan yarar gelmez-" Gibi atasözlerimizde de doğruluğun bir başka boyutu anlatılmaktadır. Edip Ahmet de bu hasletlerin toplumumuzca kişide öteden beri aranan bir hal olduğunu vurgulamakta, atasözlerimize konu olduğunu belirtmektedir. "Bu söz eskiden söylenmiş bir meseledir." Ahmed Edib'in Atabetü'l-Hakayık adlı eserinden günümüz Türkçesiyle birkaç örnek vermeye çalışalım: Dinle, bilgili ne diyor: Edeplerin başı dili gözetmektir;

Dilini muhafaza altında tut, dişin kırılmasın; Eğer muhafaza altından çıkarsa, dişini kırar. Boşboğaz adam, akıllı olur mu? Bu boşboğazlık ve ağız gevşekliği çok basları yedi. insanı dili ile kızdırma; bil ki, ok yarası kapanır, Fakat dilin açtığı yara kapanmaz. Sefih adamın dili, kendi başının düşmanıdır; Birçok adamların kanı dilleri yüzünden döküldü. Çok konuşanlar arasında pişman olan çoktur, Dilini muhafaza altında bulunduranlardan pişman olan kim var? Yalan söyleyen adamdan uzak dür, kaç; Sen ömrünü doğruluk ile geçir. Ağzın ve dilin ziyneti doğru sözdür; Sözü doğru söyle dilini süsle. Doğru söz, bal ve yalan söz, soğan gibidir; Soğan yeyip, ağzı adlandırma; bal ye. Yalan söz, hastalık ve doğru söz, şifa gibidir; Bu söz eskiden söylenmiş bir meseldir. Doğru ol, doğruluk yap ve adın doğruya çıksın; insanlar seni doğru olarak bilsinler; Eğriliği bırakıp, doğruluk libasını giy, Elbiselerin en iyisi, doğruluk libasıdır.108 105 4.AHMETYESEVÎ Tasavvufi düşüncenin Türk dünyasına yayılmasında Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Dini Tasavvufi Türk Edebiyatının başlamasında en çok hizmeti geçen ve Türk düşünce tarihinde önemli bir yeri olan büyük bir Türk mutasavvıfıdır. Ahmet Yesevî 11. yüzyılın sonlarında Batı Türkistan'ın Sayram kasabasında doğmuş ve 1166'da Yesi şehrinde ölmüştür.

Türk dünyasında ilk hoca olarak da tanınan Hoca Ahmet Yesevî hayatının sonuna kadar islam tasavvufünun hizmetinde oldu. Yesevîye tarikatını kurarak pek çok talebe yetiştirdi. Bu müridlerin bir kısmı çeşitli sebeplerle Anadolu'ya geldiler ve Anadolu'nun her tarafına dağıldılar. Horasan üzerinden geldikleri için bunlar Horasan Erenleri olarak tanındılar. Yesevîye tarikatı Anadolu'ya da uzanmış oldu ve çeşitli kollara ayrıldı. Bu tarikatlar Anadolu halkının manevîyatında çok etkili oldu. Adeta Anadolu yeniden ve kesin olarak fethedildi. Ahmet Yesevî'nin şiirleri(hikmetleri) Dîvan-ı Hikmet adıyla bir araya getirilmiştir. Hikmetlerde îslamiyetin ve tasavvufi düşüncenin esasları, güzel ahlak, kıyamet halleri gibi konular üzerinde durulmuş, peygamberlerin mucizeleri ve evliyaların menkıbeleri anlatılmıştır. Ahmet Yesevî'nin hikmetlerden başka bir de Fakr-nam adlı başka bir eseri daha vardır. Bu eser de tamamiyle didaktik mahiyettedir, özellikle bu eser, tasavvufun temelini teşkil eden dört kapı kırk makamı en güzel bir şekilde anlatmaktadır. Ayrıca onun en önemli eseri de yetiştirdiği talebeleridir. Ahmet Yesevî 13. yüzyıldan itibaren Anadolu sahasında gelişmeye başlayan Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının Türkistan'da ilk örneğini vermiştir. Ahmet Yesevî Türkistan'da yaşadı ve orada öldü. Ama talebeleri onun düşüncelerini Anadolu'ya taşıdılar. Horasan üzerinden Anadolu'ya gelen bu talebelere Horasan Erenleri de diyoruz. Türk düşünce tarihinde ve Türk edebiyatında ayrı bir yeri olan İslam tasavvufünu Anadolu halkına anlatan ve sevdiren Ahmet Yesevî'nin talebeleri olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî'nin Divan-ı Hikmet'inden Günümüz Türkçesiyle birkaç örnek vermeye çalışalım: 1. Aşkın kıldı şeyda beni,

Cümle alem bildi beni, Kaygım sensin dün ü günü, Bana sen gereksin sen.

106 2. Gözüm uçtan seni gördüm, Hep gönülü sema verdim, Akraba terkini kıldım, Bana sen gereksin sen. 3. Söylesem ben dilimdesin, Gözlesem ben gözümdesin, Gönlümde hem canandasın, Bana sen gereksin sen. 4. Feda olsun sana canım, Döker olsan benim kanan, Ben kulunum sen sultanım, Bana sen gereksin sen. 5. Gillere dünya gerek, Akitlere ukba gerek, Vaizlere minber gerek, Bana sen gereksin sen. 6. Cennete girem cevlan kılam, Ne hürlara nazar kılam, Onu bunu ben kılam, Bana sen gereksin sen. 7. Hace Ahmed'dır benim adım, Dün ü günü yanar odum, İla cihanda ümidim, Bana sen gereksin sen.

5. SÜLEYMAN HAKİM ATA Ahmet Yesevî'nin Türkler arasında en tanınmış üçüncü halifesi Süleyman Hakim Ata'dır.1" O, ibret veren hikmetli sözleriyle tanınan bir Türk sufisidir. Halifeleri ve menkabeleri hakkında da etraflı bilgiye sahibiz. Halam Ata Harezm bölgesinde halkı irşadla görevliydi. Bu görevinde epeyce bir süre kaldı. Diğer halifelerden önce öldü ise de tarikate mensup müridlerin büyük bir çoğunluğu onun etrafında toplandı. Eşi geleneğe göre Hükümdar Buğra Hanın kızı Anber Ana idi. Rivayete göre H. 852 (M. 1186-87)de vefat etti, Akkurgan'da defnedildi. 107 Süleyman Halam Ata, Hatun Ata Menkabesi adını taşıyan bir menkabeler kitabı sayesinde Kuzey Türkleri arasında asırlardan beri yaşaya gelmiştir. Menkabeye göre Süleyman Hakim Ata çocukluğunda okula giderken başka çocuklar gibi Kur'an'ı boynuna asmaz, eliyle alttan tutup hürmetle başının üstünde götürürdü. Okuldan çıkıncca da yüzünü okula, arkasını eve verip dönerdi. Bir gün Hoca Ahmed Yesevî mescid eşiğinde otururken bu hali gördü, hoşuna gitti. Hoca'nın ve anasının rızasıyla Süleyman'ı Kur'an okutmak için yanına aldı. On beş yaşına geldikten sonra, Hoca'ya mürid oldu. Bir gün Hızır Aleyhisselam, Hoca'ya misafir gelmişti. Hoca yemek pişirmeğe bir miktar odun getirmek için çocukları yolladı. Odunlar gelirken müthiş bir yağmur başladı. Gelen odunlar hep ıslaktı. Yalnız Süleyman, elbisesini çıkarıp odunları sardığı için onun getirdikleri kuru idi. O sayede diğer odunlar da yandı. Hızır Aleyhisselam odunlarının neden kuru kaldığını Süleyman'a sordu. O da sebebini anlattı. Hızır bunu pek beğendi ve çocuğa: "Bundan sonra adın Halam olsun." dedi. Sonra mübarek tükürüğünden ağzına bıraktı. Süleyman'ın içi nur doldu. Hızır, "Haydi durma, feyz izhar et!" dedi. Hakîm Ata, o andan itibaren birtakım hikmetler, manzumeler söylemeğe başladı.

Kurban bayramında birgün Hoca Ahmed Yesevî'nin tekkesinde 99. 000 şeyh hep hazırdı. Hoca imam oldu, namaza başladılar. Sağında Hakîm Ata, solunda Süfî Muhammed Danişmend vardı. Namaz esnasında Hoca'dan bir ses çıktı. Cemaat "imamın abdesti bozuldu." diye imama icabetten vaz geçtiler; lakin Hoca aldırmadı. Namaza devam etti. Hakîm Ata tereddüt etmeksizin ona uydu. Süfî Muhammed de Hakîm Ata'ya bakarak devam etti. Nihayet selam verildikten sonra Hoca dedi ki: "Ben bunu sizin suluktaki mertebenizi anlamak için mahsus yaptım. Yoksa o ses benden değil; belime soktuğum ağaç parçasından çıktı; anlaşıldı ki benim bir tek müridim, bir de yarım müridim kemale gelmiş; diğerleri hep nadanmış." Bunun uzerine Hakîm Ata'ya emretti: "Yarın seher vakti sana bir deve gelecek, ona bin, nerede durursa ineceğin yer orasıdır." dedi. Ertesi sabah seher vakti Hakîm Ata, gelen deveye binip salıverdi. Deve, Türkistan'dan doğuya doğru yürüdü. Horasan şehrinin batısında Bî-neva Arkası denen yere geldi, durdu. O kadar zorladılar, kalkmadı, bağırdı; bundan dolayı o yere Bakırgan dediler. Deve durunca Hakîm Ata indi. Orası Buğra Hanın at sürüsünün otladığı bir yerdi. Yılkıcılar (at sürücüleri) onu buradan kovmak istediler. "Ben dervişim, bir yere gitmem!" dedi. Sonra ellerindeki, at sürdükleri deyneklerle hücum ettiler. Hakîm Ata oradaki ağaçlara: 108 "Bunları tütün!" diye emretti. Ağaçlar üçünü sımsıkı yakaladılar, diğer ikisi kaçarak olup biteni Buğra Hana anlattılar. Han, bu habere pek memnun oldu: "Üç gündür burnuma erenler kokusu geliyordu. Demek memleketimizde bir er peyda oldu!" dedi. İşi araştırmak için Abdullah Sadr diye birini gönderdi. Abdullah Sadr, gelen dervişe kim olduğunu ve ne istediğini sordu. Yesevî müridlerinden Hakîm Süleyman olduğunu anladı. Yılkıcıların niye ağaçta kaldıklarının hakikatinı sezince, ağaçlardan

"Böyle yapan böyle olur!" sadası geldi. Bu dervişin yüksekliğine inanan Abdullah Sadr, dönüp Hana haber verdi. Buğra Han bu dervişin rızasını celb için Anber adü çok güzel bir kızını ona verdi; ayrıca da birçok deve, koyun, at gönderdi. Hakîm Ata bunları kabul etti. Bakırgan adlı o yeri kendisine menzil yaptı. Buğra Han ve bütün vezirleri ona mürid ve mu'tekid idiler hakîm Atanın şöhreti dört tarafa yayıldı. Hakîm Atanın Anber Anadan üç çocuğu oldu: Muhammed Hoca, Asgar Hoca, Hubbî Hoca. Bunlardan ilk ikisini Carullah Allame Şeyh adlı pek meşhur bir alimden ders okumak üzere Harezm'e gönderdi. Onlar orada birçok kerametler göstererek, etraflarına yüzlerce mürid topladılar. En küçüğü olan Hubbî Hocaya gelince bu her gün atına binip dağlarda, kırlarda dolaşır, geyik avlar ve onları babasına getirirdi; bununla beraber Hakîm Ata, bu küçük oğlunun manen ne kadar yüksek bir mertebeye eriştiğini hiç bilmiyordu. Birgün garip bir vesile ile bu yönünü anladı: Ata'nın Cunuk vilayetinin Taradigan kasabasından Şeyh Sa'at adlı bir müridi vardı. Ata onu çağırdı, o dakikada koşup geldi. Biraz sonra Hubbî hocayı da çağırdı. Biraz geç geldi ve babasına adeti üzere bir geyik getirdi. Oğlunun hemen gelmeyişi canını sıkmıştı. Bunu anlayan Hubbî Hoca, gecikmesinin sebebini anlattı: "Muhit-denizi'ndeki iki gemi batıyordu, benden yardım istediler, onlarla meşgul olduğum için geç kaldım." dedi. Babası buna inanmadı. "Eğer inanmazsanız, tamam beş ay sonra buraya on bin altun şükrane getirecekler, o zaman görürsünüz!" cevabını verdi. Hakikaten de öyle oldu; parayı getiren adamların hepsi, Hubbî Hocaya mürid oldular. Süleyman Hakîm Ata oğlunun vefatına çok üzüldü, onun derdiyle bir çok hikmetler söyledi. Kendisi de vefat ettikten sonra Amuderya nehri taştı, Bakırgan şehrini su bastı, Hakîm Atanın türbesi üstünden kırk yıl su aktı. Sonra sular çekildi; fakat türbenin nerede olduğunu kimse

bilmedi. Nihayet Hakîm Atanın manevî işaretiyle Celaleddin Hoca adlı biri onun merkadini buldu, üstüne alî imaret yaptı. Her taraftan ziyarete koştular. 109 Süleyman Hakim Ata'nın Bakırgan Kitabi'ndan birkaç örnek vermeye çalışalım. Hakk'dan nida söylendi "Arş'a kadem bas" dedi (M. /34) Hakk yadını koymadı dilinden müdam dedi ya (H. /105) Korkar mısın Tanrı'dan yaman günah işlerden Görün Huda'nın işini, mihman eder Resul'un Görmek için dîdarını, Hazretine seslendi ya Asilerin işi düşvar, anda göremez dîdar Azab kılacak Cebbar yeri Cehennem dedi ya Ferman gönderdi Settar: "nalını çıkarma zinhar Nalın ile ayak bas, tozun kalsın" dedi ya Resul dedi: ya Settar, Rahm kılıcı Gaffar Ol Ugan'yn heybet ile hüküm kılacak Ebedi baki ol ügan 'im kendi kalacak Mü'min kullar inliyor Hakk yadım koyar mı Gece gündüz Rabbm senasın söyleyip hergiz duyar mı Korkuyorlar Tamu ateşi heybetinden Ümidim var La- teknate rahmetinden Rahmetullah adlandırılan Türbesi'nden Bulur muyum ya Rab seni dilesem ben Ya Rab! sen affet ben asinin günahını Buyurup ver bana ahiretin penahını 110 Türk kültür dünyasının en önemli, en değerli ve başta gelen şaheseri hiç şüphesiz Dede Korkut Kitabıdır. Fuat Köprülü'nün ifadesiyle söyleyecek olursak: "Türk edebiyatını terazinin bir kefesine, Dede Korkut Kitabını öbür kefesine koyarsak, sonuncusu ağır basar." Eserin orijinal adı Kitab-Dede KorkudAla lis&n-ı Ta'ife-i Oğuzan adını taşımaktadır.

Kitaba adını veren Dede Korkut'un hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip değiliz. Dede Korkut Kitabi'nın giriş kısmından ve hikayelerden elde edebildiğimiz bilgilere göre Oğuzların Bayat boyundan olup 600 yıl kadar ömür sürmüş bir Türk bilge tipidir. Bugün Türk dünyasının değişik coğrafyalarında mezarları (makam, türbe vs.) bulunan Dede Korkut'un adı bütün hikayelerde 73 defa yer almaktadır. Hikayelerin kimisinde yalnızca ad olarak geçerken, kiminde de hikayenin sonunda gelip boy boylar, soy soylar, üçüncü hikayede ise bizzat kahraman olarak yer alır. Dede Korkut Hikayelerinin bugün için bilinen iki nüshası bulunmaktadır. Bir söylenti halinde olmak üzere sayın Mertol Tulum'un bulup üzerinde çalıştığı ifade edilen üçüncü bir nüshadan bahsedilirse de bugüne kadar herhangi bir yayın yapılmadığı için bu nüsha için bir şey söyleyemiyoruz. Dede Korkut Hikayelerinin birinci nüshası Almanya'nın Dresden şehri Kral Kütüphanesinde bulunmaktadır. Eser ilk defa Javop Reyşke (1716-1774)'nin dikkatini çekmiş, ancak konunun uzmanı olmadığından Şehzade Korkud ile ilgili bir yazma olarak kayıtlara geçirmiştir. 19. yüzyılın başlarında aynı kütüphanedeki yazmaları düzenleyen H. O. Fleischer eseri bilim alemine tanıtmıştır. Eser bilim alemine gerçek anlamıyla 1815 yılında Heinrich Friedrich von Diez tarafından tanıtılmış. Tepegöz hikayesini de Almancaya çevirmiştir. Bu nüsnada 12 hikaye bulunmaktadır. Dede Korkut Hikayelerinin ikinci nüshası Vatikan Cumhuriyetinde Vatikan Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Ettore Rossi 1950 yılında bu nüshayı ilim alemine tanıttı. 15. yüzyılda istinsah edildiği anlaşılan bu nüshada 6 hikaye yer almaktadır. Dresden nüshası gibi bunun da aynı nüshadan istinsah edildiği tahmin edilmektedir. Eser üzerinde yabancı bilim adamlarının yanışını Muharrem Ergin, Orhan Saik Gökyay, Saim Sakaoğlu vd. bilim adamlarımız da çalışmışlardır. Dede Korkut Kitabı'nin mukaddime kısmından bir bölüm:

Bismillahirrahmanirrahim Resul aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata derler bir er ortaya çıktı. Ne derse oturdu. Gaipten türlü haberler söylerdi. Hak Taala onun gönlüne ilham ederdi. 111 Korkut Ata söyledi: Ahir yananda hanlık tekrar Kayı'ya geçecek. Kimse ellerinden almayacak, ahir yanan olup kıyamet kopuncaya kadar. Bu dediği Osman neslidir, iste şurup gidiyor. Ve daha nice buna benzer söz söyledi. Korkut Ata Oğuz, kavminin müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ataya danışmayınca yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi. Dede Korkut söylemiş: Allah Allah demeyince işler düzelmez, kadir Tanrı vermeyince er zenginleşmez. Ezelden yazılmasa kul başına kaza gelmez, ecel vakti ermeyince kimse ölmez. Ölen adam dirilmez, çıkan can geri gelmez. Bir yiğidin kara dağ yumrusunca malı olsa yığar, toplar, talep eyler, nasibindenfazlasını yiyemez. Gürüldeyip sular taşsa deniz dalmaz. Kibirlilik eyleyeni Tanrı sevmez, gönlünü yüce tutan erde devlet olmaz. El oğlunu beslemekle oğul olmaz, büyüyünce bırakır gider, gördüm demez. Kül tepecik olmaz, güveyi oğul olmaz. Kara eşek başına gem vursan katır olmaz, hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz. Lapa lapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağılı yeşil çimen güze kalmaz. Eski pamuk bez olmaz, eski düşman dost olmaz. Kara koç ata kıymayınca yol alınmaz, er meydanına kıymayınca adı çıkmaz- Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın yerine yetişenidir, iki gözünün biridir. Devletli oğul olsa ocağının korudur. Oğul da neylesin baba ölüp mal kalmasa. Baba malından -ne fayda başta devlet olmasa. Devletsiz şerrinden Allah saklasın hanım sizi! Dede Korkut bir daha söylemiş: sert yürürken cins bir ata namert yiğit binemez, binince binmese daha iyi. Calip keser öz. kılıcı namertler çalınca çalmasa daha iyi. Çalabilen yiğide ok ile kılıçtan bir çomak daha iyi. Misafiri gelmeyen kara evler yıkılsa daha iyi. Atın yemediği acı

otlar bilince bilmese daha iyi. İnsanın içmediği acı sular sızınca sızmasa daha iyi. Baba adını yürütmeyen hayrat oğul baba belinden inince inmese daha iyi, ana rahmine düşünce dogmasa daha iyi. Baba adını yürütünce devletli oğul daha iyi. Yalan söz bu dünyada olunca olmasa daha iyi. Gerçeklerin üç otuz on yaşım doldursa daha iyi. Üç otuz on yaşınız dolsun. Hak size kötülük getirmesin, devletiniz devamlı olsun hanım hey! Dede Korkut bir daha söylemiş, görelim hanım ne söylemiş: gittikte yerin otlaklarını geyik bilir. Yeşermiş yerlerin çimenlerini yaban eşeği bilir. Ayrı ayrı yolların izini deve bilir. Yedi dere kokularını tilki bilir. Geceleyin kervan göçtüğünü çayır kuşu bilir... Erin ağırını hafifini at bilir. Ağır yüklerin zahmetini katır bilir. Nerede sızılar var ise çeken bilir. Gafil başın ağrısını beyni bilir. Kolca kopuz yükselti, elden ele, beyden beye ozan gezer. Erin cömerdini, erin cimrisini ozan bilir. Karsınızda calip söyleyen ozan olsun. Azıp gelen kazayı Tanrı savsın hanım hey!". GENCEL! NİZAMÎ îran sahasında, dünya çapında ün kazanmış mümtaz bir şahsiyettir. Mesnevî biçiminin mucitlerinden sayılan Nizamî, gerek çağdaşları ve gerekse kendinden sonra gelenler tarafından övülmüştür. Bu şeref belki de hiç kimseye nasip olmamıştır. Nizamî hakkında pek çok eser yazılmakla birlikte onun gerçek kimliği tam olarak ortaya konulabilmiş değildir. Nizamî, Genceli'dir. Orada doğup büyümüş, orada kemale ermiş ve orada vefat etmiştir. Hatta Gence'den dışarı çıkmamıştır da denilebilir. Ancak bazı tezkireciler onun Kum'da doğup büyüdüğünü, sonradan Gence'ye gittiğini kaydederlerse de bu düşüncenin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Ne tarihçiler, ne de tezkireciler Nizamî'nin doğum tarihini kesin olarak gösterebiliyorlar. Yalnız Hamsesinm birinci bölümü olan Mahzen-i Esrarın bazı beyitlerinden ve diğer eserlerindeki kayıtlardan onun 533 (M. 1138/1139) ile 540 (M. 1145/1146) arasında bir zamanda doğduğu tahmin edilmektedir.

Şairin esas adı îlyas. Nizamî ise mahlasıdır. Babasının adı Yusuf’tur. Nizamî'nin ölüm tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. 599 (M. 1202/1203) ile 602 (M. 1205/1206) arasında vefat ettiği sanılmaktadır. Kabri Gence'dedir. Kabri, Gence'nin Ruslar tarafından işgaline kadar bir ziyaret mahalli idi. İşgalden sonra kabir harap bir hal aldı. Bu duruma üzülen Azerbaycan'ın bazı kadirşinas şahsiyetleri Kabri Gence şehir merkezine taşıyıp ona layık bir merkad yaptılar. Nizamî, henüz çocuk denecek yaşta anne ve babasını kaybetmesine rağmen mükemmel denilebilecek seviyede bir eğitim almıştır. Zamanın bilimlerini öğrenmekten başka genç denilebilecek yaşta Arapça öğrenmiş, edebi kültürünü de geliştirmiştir. Bu arada seyr ü sulukunu tamamlayarak kendini büsbütün hikmet ve ilahiyata vermiştir, îrfan ve riyazattaki aldığı mertebeden dolayı ona Şeyh Nizamî de denilmiştir. Takva sahibi sünnî bir müslüman olmakla birlikte İran geleneklerine de sıkı sıkıya bağlıdır. Nizamî'nin şairlik kudreti oldukça yüksektir. Avfi Kazvinî, Devletşah, Aleşgede müellifi gibi tezkire sahipleri ve Hafız, Canü gibi büyük üstadlar onu gelmiş geçmiş bütün iran şairlerine tercih ederler. Onun karşısına Sadî ve Firdevsî'yi çıkarabiliyorlar. 113 Nizamî, sanatın her alanında üstaddır. Bilhassa didaktik ve lirik türlerde en nadide, en mükemmel örnekleri vermiştir. Teşbih ve istiareleri parlak, manzum ve nükteleri orijinaldir. Mübalağanın çeşitli misallerini o da vermişse de bunlar soğuk değildir. Zevkle okunan şeylerdir. Eserlerinden şekil, mana ve güzellik birbiriyle yarış eder. iran edebiyatının en büyük temsilcilerinden sayılan Molla Camî gibi bir şahıs dahi Nizamî'nin eserleri karşısında aciziyetini açıkça ifade etmekten kaçınmamıştır. Camî, hamse'ye yazdığı şerhin sonunda şu itirafta bulunur; "Nizamî'nin 350 beytini hatmedemedim. Kıyamette onu bulacağım ve o beyitlerin hailim rica edeceğim." Hamsesim pek çok taklit eden olmuştur. Nizamî'nin etkisi Mevlana'dan başlayarak Ahmet Paşa, Ziya Paşa hatta Yahya Kemal'e kadar devam eder.

Nizamî'nin en ünlü eseri Hamse'dii. Bu eser beş kitaptan oluşmaktadır. Bunlar yazılış tarihleri itibariyle şunlardır: Mahzenü'l-Esrar, Husrev ü Şîrîn, Leyla vü Mecnun, îskendemame, Heft Peyker. Nizamî'nin Hamse''den başka îkbalname adlı bir eseri daha vardır. Bir de tezkireler Dîvan'dan bahsediyorlarsa da bu eser şimdiye kadar bulunamamıştır.115 Genceli Nizami'nin meşhur eseri Husrev ü Şîrîn'inden bir örnek vermeye çalışalım: Şîrîn'in Güzelliğini Tavsif işte bu çocuk, peri gibi bir kızdır, peri ne demek sanki bir ay parçası! Peçe altında bir tacidar... Gençliği bir mehtap gibi, parlak, gözleri abıhayat gibi siyah!... Endamı gümüşten bir hurma ağacı: îki kisu da, o ağacın üstünde hurma toplayan iki zenci.. Onun tatlı sözlerini hatırladığı andan itibaren hurmanın ağzı tatlanmıştır. Nur gibi inci dişleriyle sedefi sönük bırakmış ve sedef ödünç olarak ondan berraklık almıştır. Şeker dudakları hakik kadar renkli.. O kisular bir kement gibi büklüm büklüm. Bunların büklümü île gönülleri takatsiz bırakmış.ve onları güzel yüzü üzerine dökmüş.. Onun mis kokulu saçlarına temas eden rüzgar, nergis'in gözünü hasta düşürmüştür. Kendi gözlerini kendine afsuncu yapmış ve bu afsunla kem gözün ağzını bağlamış. Bir bakışla gönüllerdeki ateşi alevlendirir, bir sözle akılları çileden çıkarır. Mütebessim dudakları tuzludur, tuz tatlı değildir amma onun ki tatlıdır. Dersin ki burun, gümüşten bir kılıçtır ve o kılıç bir elmayı ortadan ikiye bölmüştür. Onun ay yüzünden ne kadar yürekler harap olmuştur. Ayda leke vardır, fakat onun yüzünde asla... 114 Güzelliğinin panitısına gelmiş etrafinda nice pervaneler görürsün, fakat onun rıcayndan kimsede yanına sokulmaya cesaret göremezsin. Sabah rüzgarı, onun saçından ve yüzünden bir kaftan'a bürünmüştür ki bazen siyah kokum, bazen beyaz kunduz satar. Her gamzesine bir işveyi eş etmiştir. Çenesi bir elma, çene altı ise bir turunçtur. Yüzünün güzelliği, bütün letafet ve panitısıyle yıldızları, sönük bırakmış, aya ve güneşe hali île "Hele şu miskinlere bok!"

demiştir... Lal dudakları bu-seye cevap vermez, zira onları açarsa inci dökerler. Ahu, o güzel gerdanını onun gerdanı karşısında değersiz görmüş ve onun eteğini gözyaşı île ıslatmıştır. O dilber, sihirli bakışları ile, aslanları yere vuran nice kahramanları titretmiş ve baygın düşürmüştür. Yüzlerce asılanı hüsran ateşinde yakmış, onlardan biri olsun, onun bir iltifatına nail olmamıştır. Bir gecede, yüzden fazla insan onu rüyada görür de kimse o güneşi gece göremez. Eğer kendi gözünü ahunun gözüne kıyas ederse ahuda sayısız kusur bulur. Onun nergis gözlerine hasetlerinden rem pazarında çiçek satanlar, telaşa düşmüşlerdir. Onun hilal kaşlarını görüp de can vermeyen bir kimse yoktur. Mecnun, onu hayaline getirince hayrette kalmış, Leyla, onun güzelliği karşısında parmak ısırmıştır. Halkı öldürmek için ferman yazmak istese, on parmağı dinde on kalemdir. Ay. onun güzeliği karşısında kendisini siyah bir "ben" farzetmiş, gece, onun beninden siyahlığın ne demek olduğunu öğrenmiştir. Kulaklarından ve gerdanından inciler taşıyor.. Can feda öyle inci satıcıya.. Bir söz ve gönül çeken bin cilve.. Bir dudak ve yüz, bin şeker gibi buse.. Zülfönün ucu naz ve işve ile dolu.. Dudaklar yakut, dişler inci.. O yakutlarda, o şeker gülüşü incilerde ne kadar aşıkların devasını gizlemiştir. Akıl, onun ay yüzü için çileden çıkmış, gönül ve can onun siyah zülfune kurban olmuştur. Hüner, onun nezih varlığına meftun olmuş, amber onun toprağını "kölesini" diye yazmıştır. Yüzü nesrin, kokusu da nesrini Dudağı şîrîn, adı da Şîrîn! Şeker sözlü dilberler, ona "Bal dudaklı" derler ve onu Mehin Bönü'nün velîahtı tanırlar. O diyarın birer Şemîra'sı sayılan bütün güzeller, onun hizmetine girmiş, yine ay yüzlü yetmiş asilzade onun etrafinda birer pervane olmuştur. öyle ki, her biri güzellikte canı can katar, dilberlikte cihana meydan okur. Hepsi de kadeh ile, saz ile donatılmıştır, bir ay gibi menzilden menzile salınırlar. Bazen siyah saçlarını, ay yüzlerine döküp temaşaya çıkarlar, bazen gül bahçelerinde serpilip şarap içerler. Yüzlerinde peçeleri yoktur, zira kem göz onlara yol bulamaz,

Güzellikten yana cihanda bir eşleri gösterilemez. Dünyada zevk ve sefadan başka bir şey bilmezler. Fakat cenk zamanı olunca, o kahramanlar, aslanın pençesini kırarlar; filin dişini sökerler. Hücumları ile 115 kainatı yakarlar, bakışlarındaki oklar ve yıldızları delerler. Her ne kadar Cennetin hurisi meşhur ise de, o havali de bir Cennet ve güzelleri birer huridir. O Ülkenin sahibi olan Mehinbanü'nun işte böyle bir debdebe ve daratı vardır.1'6 8. ALÎ ŞÎR NEVAÎ (1441-1501) Orta Asya Türk edebiyatını en yüksek noktaya ulaştıran şair Ali Şîr Neva'î'dir. Ali Şîr Neva'î, 1441 yılında Herat şehrinde doğdu. Babası Kiçkine Bahadır veya Kiçkine Bahsi diye anılan Gıyaseddin Kiçkine'dir. Bu zat Timur Oğullarının hizmetinde bulunmuş, ancak memleketinde çıkan kargaşadan dolayı yurdundan uzaklaşarak Irak'a gitmiştir. Bu yüzden Ali Şîr Neva'î'nin ilk gençlik hayatı yurdundan uzakta geçmiştir. Ali Şîr Neva'î babasının ölümünden sonra Ebu'l-Kasım Babür'ün himayesini görmüş iyi bir eğitim almıştır. Meşhed, Semerkand gibi devrin büyük medreselerinde ilim tahsil etmiştir. Asıl büyük hayatı, çocukluk ve okul arkadaşı Horasan Hükümdarı Hüseyn Baykara'nın yanında veya hizmetinde geçmiştir. Nihayet 1501'de de Herat'ta vefat etmiştir. Ali Şîr Neva'î, Hüseyn Baykara ile tam bir işbirliği yaparak Türk ilim ve edebiyatına çok parlak, geniş ve uzun tesirli bir edebî dönem yaşatmıştır. İran, Horasan, Maveraünnehir gibi pek çok merkezden ilim ve sanat adamları bunların etrafında Herat'ta toplanmıştır. Herat bunlar sayesinde bir kültür merkezi durumuna geldi. Ali Şîr Neva'î, süre olduğu kadar resim ve musikiye de ilgi duyuyordu. Devrinde Ali Şîr Neva'î gibi şiir söylemek bir gelenek halini aldı. Neva'î aynı zamanda samimî bir milliyetçi ve Türkçeci olarak milletinin diline ve kültürüne köklü hizmette bulundu. Arap ve Fars dillerini

ana dili gibi biliyor ancak Türkçe söyleyişin bütün esaslarına sadık kalıyordu. Neva'î dili denilebilecek kuvvetli ve millî bir şiir dili meydana getirdi. Türk edebiyatına otuzdan fazla eser kazandıran Neva'î'nin eserlerinden bazıları şunlardır: Divanlar (Dördü Türkçe, biri Farsça), Muhakemetü'l-Lugateyn, Hamse (Beş mesnevi geleneğine altıncıyı da eklemiştir: Hayretü'l-Ebrar, Ferhad ü Şirin. Leylî vü Mecnun, Seb'a-i Seyyare, Sedd-i Iskenderi, Usanü't-Tayr), Mecalisü'n-Neföis. Mîzönü'l-Evz/an, Nesa'imü'lMahabbe... GAZEL Yardın ayru könül mülki-durur sultanı yok Mülk kim sultanı yok cismi-durur kim canı yok Cisindin cansızrıni hasıl iy müselmanlar kim ol Bir kara toprak dikdür kim gül ü reyhanı yok 116 Bir kara toprak kim yokdur gül ü reyhanı ana Ol karangu kiçe dikdür kim mehi tabanı yok Ol karangu kiçe kim yokdur meh-i taban ana Zulmetîdür kim anın ser-çeşme-i hayvanı yok Zulmeti kim çeşme-i hayvanı anın bolmagay Duzahîdür kim yomda Ravza-i Rıdvanı yok Duzahî kim Ravza-i Rıdvandın olgay na-ümîd Bir humartdür kim anda mestlik imkanı yok Ey Neva 't bar ana mundak ukubetler ki bar Hecrdin derdi vü lîkin vasidın dermOtiı yok1" Gazel Gamzeng ol sayyad kim gülsen ara aramı bar Hal birle zülfdin hem danesi hem damı bar Hattının nev-reste cennet sebzesi dik haleti Kaddınıng nev-res nihali ömr dik endamı bar Serv üze gül bitmedi hergiz kanı ol şuh kim Serv-i ra 'na dik kod üzre anz-ı gül-famı bar Pare pare bağrım üzre tınmasa tang yok köngül Şu 'lening ahker üzre bir dem kaçan aramı bar Vasi subhın ta ebed köz tutmasun uşşak ara Kim ki hicranım tüni dik bir karangu samı bar Kati kılsa yok aceb dîn ehlim kafir közüng Munça İslam alıban ildin kaçan îsîamı bar Şükrier kılding manga bakıp birev kim yandın Künde bir katla nazar solgunca çağlık kamı bar İtlering sıngan sifalıdın Nevaî içse dürd Ol durur Cemsjîd ü ilginçle cihan-bîn camı bar"

Yardan ayrı gönül, sultansız bir ülke gibidir. Bir ülke ki sultanı yoktur, bu ülke cansız bir cisme benzer. Cansız cisimden ne çıkar? Ey müslümanlar böyle bir cisim gülü ve fesleğeni olmayan bir kara topraktan başka nedir? Gülü ve fesleğeni olmayan bir kara toprak ise, parlak aydan mahrum karanlık bir gece gibidir. Bir karanlık gece ki onda o parlak ay yoktur, bu bir karanlıklar ülkesidir ki onda hayat kaynağı yoktur. Bir karanlıklar ülkesi ki onda hayat kaynağı yoktur, o bir cehennemdir ki yanında cenneti yoktur. Bir cehennem ki onda cennet ümidi yoktur, bu öyle bir içkinin verdiği baş ağrısıdır ki onda sarhoşluk imkanı yoktur. Ey Nevaî ayrılıktan derdi olan fakat vuslat gibi bir dermanı olmayan bir insana bunun gibi (daha çok) azaplar vardır. 117 9. ŞAH ÎSMAİL HATAYÎ Şah İsmail, 1487'de Erdebil'de doğdu. Çocuk denecek bir yaşta îran Tahtına oturduktan sonra Şii Mezhebi'ne devletin manevî propagandası için sarıldı. Horasan'da başarılar kazandıktan sonra büyük bir imparatorluk kurmak için Anadolu'da propaganda yapmaya başladı. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim'le Çaldıran'da karşılaştılar (Çaldıran Meydan Muharebesi, 1514). Bu savaşın sonunda Şah ismail mağlup olarak îran'a çekilmiş ve yaklaşık on yıl sonra vefat etmiştir. Şah İsmail, Farsça'yı çok iyi biliyordu. Türkçe olarak da hem Divan şiiri tarzında, hem Halk şiiri, hem de Dîni-Tasavvufî Türk Edebiyatı sahasında şiirler, ilahiler, nefesler söyleyerek şairlik yönünü tam olarak sağladı. Bilinen üç eseri; Divan, Dehname ve Nasihatname'dir. Mefülü/ FüilĞtü/Mefa 'ilü/ Failün Bağdaş kurup otursa nigarum figan kopar Dursa otursa fitne-i ahir zaman kopar

Şirvan halayıkı hamu Tebriz daşına Melik-i Acem sorar ki kıyamet haçan kopar Yetdükçe tükenür Araban küy-ı meskeni Bağdad içinde her nicelim Türkman kopar Çıksa saraydan bu "cihan varısın dutar Bir mürşid-i tarikat-ipîr ü cavan kopar Görmişdi ta Hatayî ezelden yakîn mum Nuh'un alameti gelür andan tufan kopar'2" Gamzen öyle bir avcıdır ki gül bahçesinde dinlenmektedir; ben ile gaftan hem tanesi, hem de tuzağı var. Hattının yeni yetişmiş (bitmiş) cennet yeşilliği gibi haleti (tavrı) boyunun yeni yetişmiş fidanının (yeai yetişmiş fidan gibi olan boyunun) ömür gibi endamı var. Servi ağacı üzerinde asla gül yeşermedi; düzgün selvi ağacına benzeyen boy üzerinde gül renkli yanağı olan güzel nerede var? Parça parça olan bağrım üzerinde gönül dinmeğe, bunda şaşacak şey yok; alevin kor ateş üzerinde sakin durmağı nasıl mümkün olur? (Kor ateş üzerindeki alev daimi hareket halinde bulunur. Şair bağrını kor ateşe, gönlünü de ateş üzerinde hareket halindeki aleve benzetmiştir.) Aşıklar arasında. benim ayrılığımın gecesi gibi karanlık bir gecesi bulunan kimse, kavuşma sabahını ebediyete kadar gözlemesin. Kafir gözün din ehlini (dindarları) katletse, bunda şaşacak şey yok; bu kadar îslamı almış olanın islam'ı (Hak dine bağlılığı) nasıl olur? Günde bir defa bir göz atışı kadar sevgilisini görme isteği olan bana bakıp şükürler kılsın. İtlerinin (aşıklarının) kırık çanağından Nevaî şarap tortusu içse, elinde cihanı gördüğü kadehi olan Cemşîd olur. (Cemşîd, şarabın mucidi kabul edilen iran hükümdarı. Efsaneye göre şarap içtiği kadehe bakıp, cihanda meydana gelen bütün olayları görürmüş.) 118 10. MAHDUM KULU" Devlet Mehmed Azadi'nin oğlu olan Mahdumkulu, 18. yüzyılda Türkmenistan'da yaşayan gerçek anlamda bir Yunus Emre takipçisidir. Tahminen 1733'de Hazar Denizi kıyılarındaki

Etrek Çayı civarında doğmuştur. Şair ve alim bir zat olan babasından ilk öğrenimini alan Mahdumkulu; Buhara ve Hive'de de iyi bir medrese öğrenimi görmüştür. Burada Arapça, Farsça ve edebi Doğu Türkçesini öğrenmiş; Nizamî, Sadi, Fuzuli, Nevaî gibi Türkçe ve Farsça'nın klasiklerini tanımıştır. Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan ve İran'ı dolaşan Mahdumkulu, tahminen 1780'li yıllarda vefat etmiştir, bu gördüğü topraktan "Evliyalar Ummam" olarak vasıflandırmaktadır: Yukarıda Hindistan'ı Arkada Türkistan'ı Evliyalar Ummam Ol Rumistan'ı görsem Mahdumkulu'nün Divanına bir bütün olarak bakıldığı zaman Yunus Emre Divanı ile büyük benzerlikler içinde olduğu görülür. O, 18. yüzyılda Türkmenistan'da, bir Yunus ekolunun temsilcisi ve Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının en seçkin kişisidir. Gönlüm aydar, dostlar, eyleyin beyan, Bilmenem, yakın mı ahir zamane, Dünya için şeriatı taşlaban, Bilmenem, yakın mı ahir zamane. Mollalar ilmine itmedi amel, Şeriat isine eylemey cedel, Fi'timiz bozulup, köpeldi kesel, Bilmenem, yakın mı ahir zamane. Müftüler mal alıp, rivayet berir, Nahak pul(u)nu alır, hakkı koydurur, Fileri bozulup, fesat köpelir, Bilmenem, yakın mı ahir zamane. Hocalar sual eder aslı zatım Kıyam îsameddin koyup adım, Filan keş hoca der hem evladım, Bilmenem, yakın mı ahir zamane. 119 Günahlar kop bolup. eksildi sevap, Korkarım, bu cihan bolmagay harap. Kesp edip satarlar arak u şarap,

Bilmenem, yakın mı ahir zamane. Mahdumkulu bunca kılmak hikayet, Akitlere. şayet bolgay kifayet, Dünyanın işine yoktur nihayet, Bilmenem, yakın mı ahir zamane. GklidBolma Gel, ey, gönlüm, sana nasihat kılay, Vatanı terk edip gidici bolma, Özünden eksik bir gayrı namerdin, Hizmetinde kulluk edici bolma! Bir nasihat berey, pendimi alsan, imtiyaz, eylegil, otursan, (tursan, îndegsiz habersiz, biryere barsan, Kişi aşının tuzun tadıcı bolma! Çağırlan yere bar, oturgıl, durma, Çağırılmayanyere görünme, barma, Uyalmaz kişi dek sürünüp yomu; Buyrulmayan işi edici bolma! Ey gönül, gelgil sen, Hakk'ı tapalı, Nefsimiz merkebin binip çapalı Aydarlar: Hak ermiş mihr ü vefalı Sol sözünden hergiz kaydıcı bolma Mahtumkulu, gönülde köptür armoni Tapmadı akibet derde dermanı Yetişir bir günü Tann fermanı Rüz u şeb gaflette yatıcı bolma.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TÜRK HALK EDEBİYATI ÖĞRETİMİNDE KULLANILAN GENEL YÖNTEMLER A. Türk Halk Edebiyatınin Öğretim Yöntemleri a. Halk Edebiyatının Amacı ve Hedef Kitlesi Bilindiği gibi her toplum, kendine daha köklü ve daha kadim bir tarihî mazi ve kendine özgü bir kültür zemini inşa etme yoluna girer, işte bu yeni akım için en önemli kaynak "Halk Edebiyatı" diye tarif edilen eserler olarak öne çıkar. Böylece aydınlar, bilim adamları, filozoflar ve siyasetçiler için, millet inşaasında bu eserler dikkate alınıp incelenmeye ve değerlendirilmeye başlar. Siyasetçiler, kendi toplumlarına ait bu eserlerin incelenmesi ile ortaya

çıkan sonuçtan, toplum kimliği yaratmada ve farklı bir millet inşa etmede kullanır. Sömürgelere sahip devletler, yönetmekte oldukları toplumları daha iyi yönetme konusunda yine onlara ait malzemeyi toplatıp değerlendirtmek suretiyle sonuçlarından yararlanmaya çalışır. Halk edebiyatı, halk bilgisi bize halkı "Halk" denen kıymetler külçesini öğretecektir. Halkı yükseltme yollarını onun manevî hayatinin muhteviyatını öğrenmek ile açabileceğiz. Folklorcular yaptıkları işin millî hayata parlak bir gelecek vadeden bir faaliyet olduğunu yani topladıkları, derledikleri bir türkü veya destanın, yeni bir edebi esere; ele geçirdikleri bir halk bestesinin bir yeni musikî mahsulüne; bir örf ve adetin bir yeni hukuk ortaya koymasına belki zemin hazırlayacağını düşünerek onun asil, yüksek heyecanım kalplerinde daima artan bir sevgi ile yaşatmalıdır. Hangi devirde olursa olsun bağımsızlığa ulaşılması, her zaman ülkenin kültürel ve manevî hayatında yenilenmeye bireylerde millî şuur kavrayışının keskinleşmesine, tarihî olarak büyüyüp gelişmeye olan ilginin artışına, millî örf ve adetlerin canlamp yenilenmesine öncülük eder. Bu sebeple şimdilerde bütün ülkeler büyüğüne küçüğüne bakmaksızın millî kültürün özünü oluşturan halk edebiyatına onun içindeki sözlü halk edebiyatı ürünlerine dönerek onun bitmez tükenmez ve eskimeyen zenginliklerine dayanarak onlardan bugünün şartlanna uygun bir şekilde faydalanmanın yollarını aramaktır. 122 Halkın kullandığı kelimelere kurduğu cümlelere dikkat etmek. Söylediği darb-ı meselleri, an'anevi hikmetleri işitmek. Düşünüşündeki tarzı, duyuşun-daki üslubu zaptetmek. Şiirini, musikisini dinleyerek, raksını oyunlarını seyretmek. Dinî hayatına, ahlakî duygularına nüfuz etmek. Giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının sadeliğinde güzelliklerini tadabilmek. Bunlardan başka halkın masallarını, fıkralarını, menkıbelerini, tandırname adı verilen eski töreden kalma akidlerini öğrenmek. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata'dan başlayarak Aşık kitaplarını. Yunus Emre'den başlayarak Tekke ilahilerini, Nasreddin Hoca'dan başlayarak halk

nekreciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagöz'le Orta Oyununu aramak bulmak lazımdır. Halkın cengnameler okunan eski kahvelerini, Ramazan gecelerini, cuma arifanelerini, çocukların her sene sabırsızlıkla bekledikleri bayramlarını yemden diriltmek, canlandırmak gerekmektedir. Halkın bu millî kültür müzeleri ve mektepleri içinde yaşadıkları ve ruhları Türk kültürüyle meşbu olduktan sonradır ki millîleşmek söz konusu olabilir. Sonuç olarak halk edebiyatının en önemli amacının bireylere millî şuurun kazandırılması olduğunu söylemek mümkündür. Türk Halk Edebiyatı gerçek anlamda bütün bir toplumun millî ve manevî ortak kültürünü, ortak dilim, ortak inancım, ortak duygu ve düşüncelerini aksettiren milletin öz varlığıdır. Bu sebeple onun başlangıcını ve sonunu belli bir zaman dilimi ile sınırlamak mümkün değildir. Zira bu edebiyat Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı andan günümüze kadar hayatını sürdüren gelecek kuşaklara da aktaracak olan, halkın millî dilini, millî zevkini kuvvetle yaşatan, her kesim arasında birlik ve beraberliği sağlayan millî, manevî, hoşgörü köprü edebiyatıdır. Bu sebeple onun hedef kitlesi de haik'tır, toplumun bütünü'dür. Halkın huzurlu, millî ve manevî değerlere sahip olmasının teminatıdır. b. Halk Edebiyatının Faydalandığı Bilim Dalları Folklor birçok ayrı bilim dalıyla sıkı ilişkiler içerisindedir. Folklor diğer disiplinlerde ayrı bir bilim dalı olarak düşünmek imkansızdır. Ziraat, tıp ve baytarlığa kadar bütün bilim dallarıyla Halk Edebiyatı ve folklorun sıkı iliş-kisi vardır. Birçok halk kültür ürünlerinin anlaşılması için bunlara ait bilgilere ihtiyaç vardır, folklorcu bunlardan uzak kalamaz; fakat bu türlü ilim ve tekniklerle folklorun ilişkisi, şüphesiz ki bu sahalarda uzmanlaşmayı değil, o sahaların uzmanlarının bilgisinden istifadeyi gerektirecek mahiyettedir. Modem folklorun bu söylenen şekilde münasebette bulunduğu ilimlerin her biriyle alaka derecesi aşağıda birer birer gözden geçirilmiştir: 123

1. Tarih ve Halk Edebiyatı Folklor mahsullerinin incelenmesi, tarihin birçok karanlık noktalarım aydınlatır Mesela biz yaklaşık olsa da, yazılı olarak bize kadar gelmiş birtakım masalların tarihim tespit ettik nü, o yamanın halk hayatına ait en mükemmel vesikalar kaynağım elde etmiş oluruz. Biliyoruz ki, bilhassa eski tarih telakkisi, halkın hayatına çok defa lakayd idi. Tarihçiler genellikle, halktan çok hükümet otoritelerinin gözlü-ğünden görürler. Bu sebeple o devrin halk edebiyatı mahsulleri olayların halk üzerindeki intibalanm daha iyi yansıtacaktır. Buna karşılık tarih de folklora malzeme verir. Birçok tarihî kaynaklarda, bugün yaşayan mahsulleri zaman içinde açıklamamız için ipuçları buluruz. Veyahut da birtakım mahsullerin zamanım yaklaşık olarak tespit ettiğimiz zaman, onlar üzerinde izahlanmızı tam yapabilmemiz için tarihî bilgilere başvururuz. 2. Etnografya ve Halk Edebiyatı Etnografya genellikle, dünya üstünde muhtelif ilkel kavimlerin ve medenî milletler içinde geri kamus, fakat büyük topluluklar halinde ve az çok tecrit edilmiş olarak yaşayan zümrelerin hayatlannın, kurumlanmn, eşyalan-mn, meskenlerinin bir kelimeyle hayat belirtilerinin ve kiiltürlerinin tasvirim yapan ilim diye tarif edilir. Etnografyacı folklorcunun mesaisinin sonuçlarım toplayarak, bir kavmin tasvirinde eksik kalan yerleri doldurabilir; folklorcu da, kendisine araştırdığı konulan etnograftan incelemelerine rehber olacak bilgiyi alır. 3. Etnoloji ve Halk Edebiyatı Etnoloji, hem etnografyanın hem de folklorun incelemelerinin neticelerim birleştirmek durumunda olan bir ilimdir. Etnografyanın yalnız tasvirle yetindiği konulan, etnoloji tasnif eder ve muhtelif kavimler ve memleketler arasında karşılaştırma yapmak suretiyle geneller ve terkip eder. 4. Sosyoloji ve Halk Edebiyatı

Sosyoloji ile folklorun ilişkisi, yine tarihle folklorun ilişkisi gibi açıklanabilir. Folklor sosyolojiye, gerek ham maddelerim gerekse terkiplerim malzeme olarak verir. Diyebiliriz ki Folklorcu terkiplerim bir dereceye kadar götürüp sosyolojiye teslim eder ve devamım ona biralar; folklorcunun terkipleri nihayet ayrı ayrı olguların doğuş ve oluş süreçlerinin izahı mahiyetindedir. Sosyolojiye folklorcunun müracaatı ise, cemiyet kanunlarım tanımak suretiyle ferdî ve şahsî olgu ile toplumsal olguyu birbirinden ayırmak, böylece, meraklı şeylerin koleksiyonunu yapmak gibi, dar ve bir ilim için tehlikeli bir sahada kalmayarak zaman ve mekan içinde müesseselerin ve kültür mahsullerinin izahlarım gaye edinmeyi öğrenmek içindir. 124 5. Psikoloji ve Halk Edebiyatı Folklor, bilhassa sosyal psikoloji için de zengin malzeme verir, yani, cemiyetin kaide ve nizamlanna tabi olan ferdin psikolojik faaliyetlerinin izahı için folklorun topladığı verilerden psikologlar istifade edebilirler. B. Halk Edebiyatı Öğretim Yöntemlerim Hazırlayan Unsurlar îlke amaca ulaştıran doğruluğu kanıtlanmış, her türlü şüpheden arındırılmış öncül düşünceler, klavuz fikirlerdir. Belli başlı öğretim ilkelerim127 'Türk Halk Edebiyatı" için de kabul edebiliriz. Bu ilkeleri kısaca şöyle sıralayabiliriz. 1. Öğrenciye görelik ilkesi: Eğitim-öğretim faaliyetlerinin öğrenciye yönelik olması gerekir. Öğretimin şeklini ve yöntemim öğrencinin gelişim özellikleri, ilgi ve ihtiyaçları, olayları algılama şekli belirler. Öğretimin öğrenciye uygun olarak yürütülmesi şu hususları kapsamaktadır: Öğrencinin öğrenmesini engelleyen durumların gözlenmesi ve gideril-meye çalışılması; öğrencinin öğrenme gücünün, hızının tanınması ve öğretimin bu özelliklere göre ayarianması; öğrencinin özel yeteneklerinin ortaya çıkaniması ve geliştirilmeye çalışılması, öğrencilerin

basan düzeylerinin belirlenerek seviye grupları oluşturulması ve bu grupların faaliyetlerde dikkate alınması; derslerin öğrencilerin aktif katılımım sağlayacak biçimde dü-zenlenmesi. 2. Yakından uzağa ilkesi: Öğrenci biyolojik ve toplumsal bir varlık o-larak doğal ve toplumsal bir çevrede yaşar, ihtiyaçtan bu çevreden karşılanır bu çevreye bağlıdır, çevresinin etkisinde kalır. Bu sebeplerden dolayı öğrenci çevresini öğrenme isteği içindedir. Bu istekten öğretimde yararlanılmalıdır. Bu ilkeye göre işlenmekte olan konularla ilgili örneklerin, problemlerin, olaylann, yakın doğal ve toplumsal çevreden seçilmesi; evrensel ve genel konulann başlangıcının en yakın çevreden alınması, yavaş yavaş daha uzak örneklere, problemlere ve olaylara geçilmesi; öğrencinin içinde yaşadığı yakın zamandan hareket edilmes», konulann güncelleştirilmesi yerinde olur. Mesela, Aşık Tarzı Türk şiiri işlenirken yerel aşıklardan başlanabilir. Masal işlenirken o yörede anlatılan masallardan örnekler verilebilir vb. 3. Bilinenden bUinmeyene ilkesi'. öğretim faaliyetlerinde amaca ulaşmak için çoğu kez bilinen gerçekleri başlangıç olarak ele almak, bilinmeyene doğru ilerlemek ve bilinmeyeni bulmaya çalışmak gerekir. Yeni konuya başlamadan önce kazanılmış eski bilgiler hatırlanmalı ve onlardan yararlanılmalıdır. Bu hatırlama yeni öğrenileceklerin çağnşımlarla daha kolay, daha çabuk ve daha doğru sonuçlara ulaştınîmasıdır. 125 Bu kolay ve çabuk öğrenme öğrencinin özgüvenim artmasuu, cesaretle çalışmaya başlamasını ve başanya ulaşmasını sağlayacağı için değeri yüksek bir ilkedir. Bu ilkeye göre öğretmen yeni konuya başlamadan önce bir önceki derste öğretilenleri tekrar etmeli; geçmiş dersi tekrar ederek kalıcılığı sağlamalı; konuyu anlamayan, yanlış anlayan ya da eksik anlayan öğrencilere konuyu doğru ve tam anlama imkanı verilmelidir. Halk edebiyatı dersinde efsane anlatılmadan önce masal konuşu anlatılır ve tekrar edilirse öğrenci efsaneyi daha iyi anlayabilecek, hem de masal ko-nusunu da pekiştirmiş olacaktır.

4. Açıklık ilkesi: Dersin işlenmesi sırasında ne kadar çok duyu organı-nin katılımı sağlanırsa öğrenmede o ölçüde kolaylaşacak, unutma da o ölçüde zorlaşacaktır. Öğrencinin madde ve eşya üe karşı karşıya getirilmesi, ya da bulundukları yere götürülmesi doğal şartlarda incelenmesidir. Bu tür çalışmalarda öğrencinin duyu ortamlarıyla birlikte duyguları da işe katılacağından, öğrendikleri tam, sağlam ve doğru olur. Bu bilgiler kalıcı ve uzun ömürlü olacağı gibi uygulaması da kolay bilgilerdir. Karagöz işlenirken eğer imkan varsa öğrenciler bir oyuna götürülebilir. Mesela deyimler öğrenilirken hikayeleri de anlatılırsa öğrencide bilgi kalıcı olacaktır. 5. Somuttan soyutu ilkesi: Öğrenciler duyu organları aracılığıyla öğrenirler. Beş duyu organım öğrenmeye katmak, öğretimin temel şartlanndandır. Konunun gözle görülmesi, elle tutulması, parçalara aynlabilmesi öğrenilme-sini kolaylaştırır, unutulmasını azaltır. Somut konular bazen eşya ve maddenin incelenmesine dayandığı gibi çoğunlukla örneklerle işlenir. Öğretimde ne kadar çok eşya ve maddeden yararlanılırsa ve çeşitli örnekler verilirse soyut konuların ve kavramların öğrenilmesi o kadar kolaylaşır. Konunun ve öğrencinin özelliklerine göre görsel-işitsel araçlardan yararlanılmalıdır. Koşma'mn şekil özellikleri anlatılırken tahtaya bir koşma örneği yazılıp özellikleri şiir üzerinde gösterilmelidir. 6. Ekonomiklik ilkesi: Öğretimde yapılacak her şeyin en kısa yoldan, en az zaman, emek, para ve enerji ile yapılması gerekmektedir. Bunun için öğretim etkinlikleri planlanmalıdır. Öğrencinin kişisel zaman ve enerjilerinin yerinde ve ekonomik kullanılmasında rehberlik yapılmalıdır. Öğrencinin üretken olması için elverişli ortam hazırlanmalıdır. Bu ilkeler bütün halinde uygulanırsa Türk halk edebiyatının öğretinunde başarının sağlanması kolaylaşacaktır. Zaman iyi değerlendirilmelidir. 126 C. Halk Edebiyatı öğretiminde Kullanılan Genel Metodolojiler

1. Lengüistik ve Tarihî Metot: Tarihî araştırma yolu, diğer tarihî bilimlerde olduğu gibi her şeyden önce geçmişten kalan edebî deUUere, belgelere dayanır, bunları yorumlar. Tarihî görüş açışım, kültür varlığuun zamana bağlılığı olarak ifade edebilir. Tarihî metotta, günlük bir olay ele alınır. Burada hadiseler diğerleriyle mukayese edilir. Olayı nakleden kimselerin şahsiyetlerinin, yazdı kaynakların tenkidi vb. gibi çeşitli ikincil metodlar bulunmaktadır. Almanya'da Grimm kardeşler bu metodun mimarı sayılır. Onlar Alınan Halk Bilimi'nin ferdî ve kollektif taraflarım bizzat nakilleri, melodik olarak tespit etmişler ve bugüne bir miras olarak bırakmışlardır. Grimm Kardeslere göre "dil" milletler için yıkılmayan bir abidedir. Zira insanoğlu dünü bugüne dil ile bağalyabilmektedir. Masallar, ata sinleri, fıkralar, bilmeceler^, ninniler, ağıtlar, destanlar vb. nin hepsi sözlü gelenek neticesinde tarihî seyr içinde "dil" ile abideleşnüştir. öyleyse bu abideyi belli sarsılmaz bir kaideye oturtmak gerekir. Bu da metodla, yöntemle olur. Bu metot şuuru başlangıçta masallar, türküler, destanlar, ata sözleri sa-hasında Almanya'da John Meiler'in çalışmasıyla başladı. O, "Deutsche Volkskunde" adlı eserinde bu işi tarihî şuur içinde değerlendirmeyi hedef aldı. Daha sonra Ludvig Uhland ve Rochus ve Uliencson, Meier'in bu görüşlerim şüpheli ve romantik buldular, onun görüşünü çürüttüler. Bunlar meselenin daha detaylı bir şekilde ele ahnmasım istediler. Anonim halk türküleri-nin ilk söyleyicilerini ve ilk söylendiği zamanı tesbite çalıştılar. Bilhassa 1906 yıllannda çeşitli halk grupları arasında" ağız. derlemeleri" yapıldı. Bunlardan/<?rdf mahsuller, nakiller ile anomim mahsullerden bol bol örnekler getirildi. Böylece yeni bir hedef ve yeni bir yolun önünde yepyeni bir araştırma alanı ve metodu ortaya çıktı.

Bu anonim halk türkülerinin tarihî kökeni, yayılması ve gelişmesi safha-sı dikatle incelendi. Tarihî seyri, zaman ve mekan içinde dilbilimi ile de tespit edildi, ilim adamları bu anlayıştan hareket ederek, arştırmalanni daha çok edebî eserler üzerine yoğunlaştudilar. Bu edebî eserlerde hem zaman, hem de lengüistik (dilbilim) normları bulabilmektedirler. Bu buluş da ancak lengüistik metodla olmaktadır. Bunlar özellikle anonim halk şarkılannın şekil ve muhtevaları üzerinde araştırma yaptılar. Ayrıca tarihî seyr içinde kalıplaraşarak nesilden nesile gelen halk şarkılannın yalnız bir varyanta bağlı kalmayıp diğer sözlü nakilleri de dikkate alarak değerlendirmişlerdir. Halk şiirinin gelişmesin! aynı zamanda tarihî norm içinde o cemaatin kültür hakimiyetim ve sosyal yapışım aksettirmesi bakımından ele alırsak daha başka neticeler de elde edebiliriz. 127 Tarih! ve Lengüistik metot. Halk edebiyatı mahsullerinde önemli bir faktördür. Hatta halk şiirleri üzerinde yapılan ilmî araştırmalar o dönemin ve halkın kültür yapışım daha iyi anlayabilme bakımından bir giriş derecesindedir. Yani dilbilim üzerinde yapılan analizler, değişen yönleriyle araştırılan tarihî görüşler pek çok taranlA durumları aydınlatmaktadır. 1900'lü yıllardan kısa bir süre sonra bu metodun ilmî temeli genişletilmiş, uzman dilbilimi ile birleştirilmiştir. Burada Grinun Kardeşler'in halk bilimi üzerindeki araştmnalanndan hareketle mücerretten müşahhasa yani kelimelerden eşyaya ulaşılmıştır.

Tarihî-Lenguistik Halk Edebiyatı metodu ile halk edebiyatı mahsullerim tarihî ve dilbilim açısından inceleriz. Yani bugün kullandığımız bir atasözü önce tarihî varyantlanna göre asıriar öncesine kadar gideriz. Daha sonra onu lengüistik açıdan hangi asra ait olduğunu tespit etmeye çalışırız.

Tarihî-Lenguistik araştırma bize tarihî bir simgeyi verir. Günümüzde kullanılan "Adelet mülkün temelidir" sözünü bugün Viyana kapısında Latince olarak buluyoruz. Demek ki bu söz daha önceden de söylenmiştir. Günümüzde söylenen ve bilinen atasözleri, deyimler, fıkralar ve bilmeceleri tarihf-lenguistik açıdan ele aldığımız zaman tarihî bakımdan en eski deviriere götürürüz. Lengüistik açıdan ele aldığımız zaman ise ilk çıktığı dil özelliklerim, fonetik, morfolojik ve sentaks bakınından taşıdığı özelliklede tarihî dönemim tespit ederiz. Mesela: Divanü Lügati't-Türk'te "Kalın kaz kılavuzsuz bolmaz;" Yunus Emre'de "Hiç kılavuzsuzun kuşlar mı uçar? "; Kaygusuz Abdal'da "Kılavuzsuz kuş uçmaz";128 Kemal Ommî'de "Çün kılavuzsuz uçarsın yoldan azsan tan mıdır?": Güvatö'de "Kuşlar kılavuzın geçdi." Ve Dadaloğlu'nda "Kuşlar kılavuzın geçdi."129 sözleri geçmektedir. Bu da gösteriyor ki bu atasözümüz günümüzde de tarihî ve lengüistik özellikleri en belirgin şekilde taşımaktadır. Bu ve bunun gibi örneklerin bol olduğu halk edebiyatında tarihî-lenguistik metot çahşmalanmızın verimli hale gelmesinde kullanılacak ilk ilmî metoddur. 2. Coğrafi Metot Coğrafî metot, halk biliminde kültür varlığının mekana bağlılığıdır. Yani çağdaş halk varlığının mekana sıkı sıkıya bağlı oluşu yaşayan haliyle, aynısıyla tespiti ve bu sahadaki bütün kaynakları kullanarak halk kültürü araştınnasının ortaya çıkışıdır. Mekan kaydı olmadan halk bilgisine ait tespit 128 edilen malzemenin değeri yoktur. Tarihî bilgilerin bulunamayışı geçici zaman için mazur görülebilir, fakat mekan kaydının tespit edilemeyişi düşünülemez, zira her araştırmanın temel kaynağı mekan ile başlar. Coğrafî metot, tarihî-lenguistik metoda mekan hazırlamaktadır. Coğrafi mekan yoluyla millî kültürün çevreyle olan bağları tespit edilir ve bunlardaki önemli özellikler su yüzüne çıkarılır.

(Weis) Millî kültürün tespitinde mekanın öenmi büyüktür. Farklı mekanlarda yaşayan insanlar arasında iklim, tabiat şartları vb. sebeplerden farklılıklar görülür. Mesela Karadeniz Bölgesi ile Akdeniz Bölgesinde yaşayanlar arasında organik farklar olduğu gibi adet, an'ane ve dil vakımından da farklılıklar vardır. Halk bilgisinde mekana bağlı bu farklılıkların görüş açısının tespiti haritacılık ile mümkündür. Ana mekana kadar gitmek ve haritaları yapmak zordur. Ancak bu çalışma tarzı sayesinde halk bilimiyle ilgili özellikler görünür ve rahatça kavranır bir hale gelir. Bu tespitlerle bölgede folklorik unsurlar, mahallî orijinalliği ile kavranır, tespit edilir, ortaya konur. Coğrafî mekanda yapılacak araştırmalarda tabiat şartlarım, ekonomi ve ulaşım durumlarım, dil bölgelerim, ağız derlemeye uygun yerleri ve kişileri, dinî yaşayışların inanç, itikat, ibadet, mezhep ve tarikat bölgelerim de gösteren bağlantılarım bulup çıkarma imkanım buluruz. Coğrafik-tarihî yöndeki "Fin Metodu"nan takip edebildiği ölçüde bugünkü masal incelemeleri de yer düşüncesine sıkı sıkıya bağlıdır. Derlenen milletlerarası masal materyalleri yığını sabit kısaltma sistemi aracılığıyla masal tipilerine göre coğrafi düzenleme gereklidir. Kendine has değişken ve motif haritalannın bağlandığı bir genel genişleme haritasının izerinde coğra-fik yayılma tespit edilebilir. Çalışma tekniği masal olguları, onların motifleri ve geleneksel masal özellikleri hakkında cetvel halinde bir bakış gerektirmektedir. Bu inceleme şekli onun en eski şeklinin, en sık geleneksel masal zenginliğinin çıktığı ilk örneğinin aktanimasına yarar. Bunlardan mantıkî, armonik anlam birliği olarak ilk masal metni tekrarlanır. "Fin" metodunun eleştirilecek yanı, yayılma sınırları ve gidiş yollarındaki coğrafî çizgilerden masalın ilk yurdunu tespit etmek, gerekir. Burada tarihî kriterlerden de yararlanılır, özellikle tarihi verilebilecek edebî eserlerden. Walter Anderson, coğrafî-tarihî masal incelemelerim kültür bölgesi araş-tırmalannın yanma koyuyor, eğer halk hikayelerinin yayılma yollannın bir çok durumda kültürün genel yollarıyla birleştiğim kural olarak koyabiliyorsa. Masal incelemeleri masalın yerlerine değil, aksine

masalın gelişim sürecinin kendisine birçok zor mesele arz eden aktarma yollannın düzenliliğine bağlıdır. A. Wesselski'nin "Fin" metodum duyduğu bu tereddüte rağmen, bu metodun çalışma biçimlerinin halk hikayeleri alanında bir milletler arası ortak çalışmayı mümkün kıldığı ve bir çok ülkelerin halk aktanmianna (masal, efsane, eğlenceli fıkralar, bulmaca, deyimler) bir giriş yarattığı inkar edilemez. 129 A. Aame tarafından çıkarılan tipler katoloğuna S. Thompson'un alü ciltlik "Halk edebiyatınm motif indeksi" eklenmiştir. Fin olculunun sayısız monografileri metodun büyük alanlı, milletler ötesi konular için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.130 3. Psikolojik Metot Halk varlığının psikolojik yorumlanmasuun daha büyük, hazırlayıcı çalışmalar yapan diğer bilim dallannın yardımı olmadan yapılamayacağı açıktır. Etnoloji, filoloji, tarih veya sosyoloji yardımcı bilim dalları olarak ortya çıkarlar ve psikolojiye yalnızca çok az yer bırakırlar. Psikolojik çalışma tar-zının basında, R. Andree'mn "etnografik paraleller ve karşılaştırmalar" (1878) da da gösterdiği gibi etnolojiyle bağım sürdürür. Bunlar her şeyden önce yerküre üzerinde psikolojik paralelliği görünen halk inancının olaylarıdır; nazar vb... Finlandiya okulu içindeki masal araştırması tarihî-coğrafik çalışma tarzım psikolojik çalışma tarzıyla bağlıyor. Hikaye varlığının sözlü aktanmında ruhsal faktörlerin önemi ortaya çıkıyor, ister halk bilgisi geleneğinin saklan-masında olsun isterse değiştirilmesinde. Psikolojik açıklama bölgelerinde Fr. Ranke yeni efsane araştırmalarım mitolojik yorumlamaların güvensizliğinden kurtarmak için daha da ileriye görürüyor. Anahtar sözcük "efsane ve yaşantı"dır. Halk efsaneleri artık "Tanrı mitleri"m değil, aksine insan zihin alanlarım tanıtmalıdır. Fr. Stroh halk dilinin sözlüksel yapışım inceliyor. Ulusların ve halk gruplannın karakterize edilmesi, psikolojik esaslara dayalı halk bilgisi için verimli bir konu olduğu görülmüştür. Bugünkü halk bilgisi sosyal psikolojiye ihtiyaç duyar.

4. Sosyolojik Metot Sosyolojik halk bilgisi; her şeyden önce somut sosyal yapı için çaba gösterir. Sosyolojik halk bilgisinin bilimsel kavram alanım öncelikle bir sosyal büyüklük gösteren "toplum" kavramı oluşturur. Cemiyet amaçlı olmaktan ziyade daha çok doğal olarak büyüyen organik, sosyal bir teşekküldür. Mevcut doğal hayatın içine böyle bir cemiyet kültürel bağlardan, dil, gelenekgörenek ve dünya görüşü birliğinden oluşur. Sosyolojik halk bilgisi yalnızca halkla ilgili cemiyet teşekküllerim göstermekle kalmaz. Manevî bir bilim olarak her şeyden önce kendini o cemiyetlerde kültür taşıyıcısı, aktanmcı, sözü edilen halk varlığının taşıyıcısı sayar. Sosyolojik metot alan araştırmasıyla başlar. Bu metot tek tek gözlemlerin bir statik birlikte taşınmasından daha çok olmayı ister. O, birlikte yaşamadır. 130 Sosyolojik açıdan bakıldığmda bağın en kuvvetli gücü toplumun ortak dünya görüşüdür. Psikolojik halk bilgisi, daha çok millî dünya görüşünün manevî-ruhsal yanlanm görür. Tek tek sosyal gruplar hakkındaki çalışmalar sosyolojk-tarihsel metodu izler. Sonuç olarak diyebiliriz ki bugünkü halk bilgisüun bilimsel çalışmala-nnda birçok değişik karışık ilişkiler olsa da bütün metotlar birlikte etki gösterirler. D. Halk Edebiyataida Anlama ve Anlatan Yöntemleri 1. Düz Anlatan Yöntemleri: Direkt anlatımdır. Tarif ve izah etme usulüdür. Ders konulanmn, öğretmen tarafından anlatılması esasına dayanan bir metottur. Buna takrir de denir. Anlatma en eski öğretim metotlanndan biridir.131 Bir konunun aktanimasında veya bir dersin işlenişinde öğretmen öğren-cilerine doğrudan hitap eder ve konuyu kendisi işler. Ayrıntıları bir bakışta görülmeyen, sebep sonuç ilişkileri kolayca fark edilmeyen durumlarda bu metoda baş vurmak yerinde olur. Öğretmen, bu metodu

kullanırken ortaya bir takım fikirler koymalı, sentezler yapmalı, deliller göstermeli, gerekli açıklamalarda bulunmalıdır.132 Bu metot, gerekli temel bilgilerin verilmesi, bilginin kalabalık gruplara ulaştınîması, zamanın iyi kullanılması, kolay ve ekonomik olması bakımından eğitim ve öğretim için faydalıdır, öğrencilerin kavramakta güçlük çektikleri veya anlayamadıkları konularda öğretmen, anlatma yöntemine başvurur.133 Mesela Türk halk edebiyatmm öğretiminde halk hikayesi işlenirken öğretmen hîkayenin tanımım, sınıflandınîmasını, özelliklerim, kahramanlarım öğrencilere anlatarak verebilir. 2. Soru-Cevap Yoluyla Anlatan Yöntemleri: Öğretmenin bir konu hakkında öğrencilerine, soru yoluyla amaçlanan bilgileri sezdirme ve kavratma metodudur. Bu metotta öğretmen, konu ile ilgili sorulan isabetli olarak önceden seçmelidir. Hazırlanan sorular, öğrencileri mutlaka düşünmeye, şahsi yetenek ve teşebbüslerini ortaya çıkarmaya yaramalı, onların muhakeme kabiliyetlerim geliştirmelidir. Bu düşünceden hareketle soru-cevap metodu her konu için esas alınmalı; öğrencilerin zeka ve düşünce melekesin! bu metotla geliştirmeli, işlenen konularla ilgili bilgi ve görüşlerim öğrencilere kendi kendine buldurabilmelidir.134 Solulara verilen cevaplar yanlış da olsa dersin amacı bakımından faydalıdır, çünkü medenî cesaret ve konuşma alışkanlığı kazandırılmış olunur. 131 Öğrencinin derse ilgisinin artmasında ve motive olmasına, düşünme yetene-ğinin gelişmesine önemli ölçüde yardımcı olur.135 Derste halk hikayesinin özellikleri verildikten sonra bir halk hikayesi okutulup ardmdan metinle ilgili daha önce hazırlanmış sorular sorularak öğ-rencilere hikayenin kahramanlan buldurulur; mekan ve zamanla ilgili tespitler yaptırılır. Böylece halk hikayesinin kavranmasına yardımcı olunur. 3. Drama Yoluyla Anlatan Yöntemleri:

Bİr olay, fikir veya durumun grup önünde dramatize edilmesi esasına dayanır.136 Bazı konularda geçen düşünce veya olaylar öğrencilere gösteri niteliğin-de yansıtılır. Öğretmen bu metotla amacım kolayca sezdirip kavratmalı; bunun için de konu ile ilgili bir takım araç-gereçlerden yararlanmalı, hatta yetenekli öğrencilerin jest ve mimiklerinden istifade edebilmelidir. Böylece sınıfta sanatçı, konu, öğrenci bütünleşmesi sağlanmış olacaktır.137 Özellikle tahkiyeli metinlerin işlenmesi esnasında yapılacak oyunlaştırma fayda sağlar. Öğrenciler metindeki kahramanların kişiliğine bürünür, onların nasıl düşündüğünü, ne hissettiğim, nasıl davrandığım yasayarak anlar. Bu metodun uygulanmasıyla öğrenciler başkaları gibi hisseder, başkaları gibi düşünür ve başkaları gibi davranırlar,'38 paylaşmayı ve paylaştırmayı öğrenirler. Bir şiirin okunması, bir fıkranın anlatılması veya bir masalın canlandı-niması bu metoda örnek verilebilir. 4. Bireysel Öğrenci Çalışmaları ile Anlatım Yöntemleri: Öğrencilerin bireysel olarak bir konu hakkında araştırma yapmalarıdır. Öğrenci yaptığı arşatırmayı öğretmenin de yardımı ile sınıfta sunar. Bu metot şu şekilde de uygulanabilir: öğretmen her öğrenciden konuyla ilgili araştırma yapmasını isteyebilir. Mesela, öğrenciler büyüklerinden mani'yi öğrenirler. Derste mani konuşu işlenirken her öğrenci bir mani söyleyebilir. 5. Yavaş ve Hızlı Öğrenenlere Anlatım Yöntemleri: Bir sınıftaki öğrencilerin hepsinin öğrenme düzeyi aynı değildir. Bazı öğrenciler normale göre daha yavaş, bazı öğrenciler de daha hızlı öğrenebilir. Öğretmen öğrencileri hakkında mümkünse rehber öğretmenlerinden bilgi almalı veya öğrencileri gözlemleyerek her öğrenciye seviyesine uygun bir metot izleyebilmelidir. Yavaş Öğrenenlere özel ilgi gösterilmeli, gerekirse konu onun anlayabileceği şekilde tekrar anlatılmalıdır. Bir sınıfta çabuk öğ132

renenlerin derse ilgisini sürekli sağlamak da oldukça zordur. Öğretmen bunu göz önünde bulundurarak çabuk öğrenenleri dersle ilgili başka faaliyetlere yönlendirebilmelidir. 6. Ezber Yoluyla Öğretim Yöntemleri: Ezber; "bir metni veya bir sözü eksiksiz, tekrarlayabilecek biçimde akılda tutmadır." Halk edebiyatının öğretiminde ezber yoluyla öğretimden de yararlanılmalıdır. Öğrenciye; "koşma, türkü, mani, bilmece, atasözü, deyim, fıkra, tekerleme" ezberlettirilebilir. Böylece çocuk, konu işlenirken hafızasındaki örnekleri hatırlayacaktır. Ayrıca atasözü, deyim vb. ezberletilmesi çocuğa cümle yapışım verir, kelime hazinesin! zenginleştirir ve kendisine güveni arttırır. 7. Grup Çalışmaları Yoluyla Anlatım Yöntemleri: Bir sınıfta öğrencileri belli gruplara ayınp aralannda iş bölümü yapıp belirli bir ders konuşu üzerinde çalışmalarım sağlamaya yönelik bir metottur. Gruba mensup öğrenciler birbirlerinden istifade ederler, etkilendikleri oranda faydalanırlar.139 Amaç, grubun tüm üyelerinin etkinliğe katılmasıdır. Grup çalışması pek çok şekilde olabilir. Mesela öğrenciler gruplara aynlarak halk edebiyatıyla ilgili konular (masal, fıkra, hikaye, destan, bilmece, atasözü, deyim, türkü, mani vb) gruplar arasında paylaştırılır ve öğrencilerden bu konulan araştırmaları istenebilir. Gruplardan, masal, fıkra gibi türlerin canlan-diniması istenebilir. E. Türkçenin Öğretiminde Halk Edebiyatı Türlerinden Faydalanma Yöntemleri Türk Halk Edebiyaü'na ait 'Ninni, Mani, türkü, destan, atasözü, masal, tekerleme, deyim, hikaye vb. tör'lerle 'Türkçenin, çocuklara öğretilmesi daha kolaydır. Böylece hem çocuğun hayal dünyası zenginleşir, hem de doğruluk, güzellik, yardımseverlik, hayvan sevgisi, adalet gibi kavramları öğrenmesi kolaylaşır. Ayrıca bu türlerin çocuğun kelime hazinesin! zenginleştireceği, cümle yapışım geliştireceği de düşünülmelidir. Bu yöntemler kullanılarak çocuğa öyle bir eğitim verilmelidir ki çocuk kopya kabul etmemeli kendi kendine öğrenmiş olmalıdır. Bunun da başlama yaşı'ilköğretimin ilk sınıfları 'dır.

Bu cümleden olarak, ilk-orta öğretimlerimizde kültür aktanmında en önemli rolü üstlenmiş olan Türkçe dersinin genel amaçları. Milli Eğitim Bakanlığı, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu''nda140 açıkça belirtilmiştir. ilkele-rine uygun olarak; 1. Öğrencilere; görüp izlediklerim, okuduklarım tam ve doğru olarak anlama gücü kazandırmak; ; 2. Onlara: görüp izlediklerim, dinlediklerim, okuduklarım, incelediklerin!, tasarladıklarım söz ya da yazı 133 Bu cümleden olarak programda belirtildiği gibi, Türkçe öğretimi aynı zamanda hedef kitlenin "Ben kimim?" sorusuna cevap vermesidir. Çocuklara millî kimlik kazandırma yolunda Türkçe öğretmenlerim büyük görevler düşmektedir. Öğretmenin, araç olarak kullanacağı metinler kültür aktarımı ve millî kimlik kazandırmak için çocuklara yol gösterici olmalıdır. Çocuklanmıza "Türkçe'nin öğretiminde", Halk edebiyatı ürünlerinden; ninni, mani, varsağı. Semaî, destan, türkü, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt, nasihat, hikaye.. vb'lerinden yararlanılmalıdır. Zira bu tör'ler, ezberleti-lirse, çocuk, hem zihnen gelişir, hem kelime hazinesi zenginleşir, hem cümle yapışı kalıplaşır, hem kendine güveni gelir, hem de Türkçeyi sever ki böylece Türkçe öğretimindeki hedefe de ulaşılmış olur. İşte şimdi bu kültür varlıkla-nmızdan; ninni, mani, türkü ve destan'ın Türkçe öğretimindeki fonksiyonlarım satır baştan ile vermeye çalışalım: 1. Ninniden Faydalanma Yöntemleri Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ürünlerdir. Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur.

Ninniler, bizi anadilimizle tanıştıran musiki zevkini tattıran en hoş ve çocuk benliğine en tesir eden ilk ürünlerdir. Ninnilerin şairi bestekarı annelerinüzdir (Demiray, 2003). Ninni; "Annelerimizin çocuklarım uyutmak için söyledikleri türkülerdir ki, sabit şekli ve bir edebi kıymeti yoktur" (Onay, 1996). "Annelerin süt emen çocuklarım uyutmak için ezgi ile söyledikleri mamur ve mensur sözlerdir" (Elçin, 2000). "En az iki- üç aylıktan üç-dört yasma kadar annenin çocuğuna, onu ku-cağında, ayağında veya beşikte sollayarak daha çabuk ve daha kolay uyutmak yahut ağlamasını susturmak için hususi bir beste ile söylediği ve o an-daki halet-i ruhiyesini yansıtır mahiyette, umumiyetle mani türünde bir dörtlükten meydana gelen türkülerdir' (Çelebioğlu, 1995). Ninnilerin Ana Dili Eğitimindeki Önemi: Çocukların beyinlerindeki dil'le ilgili merkezlerin gelişmesi, diğer bütün bilişsel fonksiyolann gelişmesi gibi uyarıcılar vasıtası ile olmaktadır. Ninniler de bebeklerin dil merkezleri ile doğru ve amaca uygun olarak anlatma beceri ve alışkanlığım kazandırmak; 3. Öğrencilere Türk dilini sevdirmek, kurallarım sezdirmek; onları, Türkçeyi gelişim süreci içinde bilinçle, özenle ve güvenle kullanmaya yöneltmek; 4. On/ara; dinleme, okuma alışkanlık ve zevkim kazandırmak, estetik duygulannm geliş'meşinde yardımcı olmak: S. Türlü etkinliklerle öğrencilerin kelime dağarcığım zenginleştirmek; 6. Onların, ulusal duygusunu ve ulusal coşkusunu güçlendirmede kendi payına düşeni yapmak; 7. Sözlü ve yazılı Türk ve dünya kültür ürünleri yoluyla, Türk kültürünü tanıma ve kazan-malannda: Türk yurdunu ve ulusunu, doğayı, Hayatı, insanlığı sevmelerinde yardımcı olmak; 8.. On-lara bilimsel, eleştirici, doğru, yapıcı ve yaratıcı düşünme yollarım kazandırmada Türkçe dersinin pa-yina düşeni gerçekleştirmektir. 134 nin harekete geçmesinde ve Türkçenin fonotik yapışırım oluşmasında büyük öneme sahiptir. En çok söylenegelen ninnilerden birisini ele alarak, çocuk üzerindeki etkisini görelim.

Dandini dandini dastana Danalar girdi bostana Kov bostancı danayı Yemesin lahanayı Da ve na hecelerinin tekrarı ile yaratılan ritim, çocukta sakinleşmeyi yaratırken, ilerde ağzından dökülecek hecelerin de bunlar olacağı muhakkaktır. Hade benim yavrum ninni Uyuşun da büyüsün ninni Tıpış tıpış yürüsün ninni Ninni benim yavrum ninni Çünkü ninni 'lerie kendi dilinin ilk kelimelerim, nağmelerim alır, onun gelecekte kullanacağı dilin ilk izleri ile birlikte Türkçenin hususiyetleri bu ninniler aracılığı ile zihninde yer almaya başlar. Ninnilerin çocuktaki dil bilincinin yerleşmesinde, gelişmesinde önemli katkıları olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Çocuklarınım büyütürken bu ge-leneğimizden onları mahrum bırakmamaya özen göstermeliyiz. Ninnilerimiz-le büyüyen çocuklanmız, hem daha erken konuşmaya başlar, hem de ileride konuşması kusursuz olur. 2. Maniden Faydalanma Yöntemleri "her türlü hayat hadisesin!, aşk, gurbet, hasretlik, kıskançlık, tabiat vb. temleri işleyen manilerin ilk iki mısrası duyu, düşünce ve hayalin giriş kısmı-nı teşkil eder (Kudret, 1980)" 3. ve 4. mısralarda ise asıl konuyu vermeye çalışır" (Dizdaroğlu, 1969: 50). Maninin Türkçe Eğitiminde Kullanılması: Örneklerle vermeye çalışa-lım: Karadan Gel geç gönül karadan Yarim gider gemiyle En giderim karadan Ciğerim göz göz oldu Görünmüyor yaradan Ayırmasın Hak beni Kaşı gözü karadan Kesik mani örnekleri, Türkçe dersinde bir dil bilgisi konuşu olan eş sesli (sesteş, cinaslı) kelimelerin öğretiminde canlı ve güzel bir örnek olarak kullanılabilir. Yukandaki manide görüldüğü gibi cinaslı kelime yazılıştan aynı, 135

anlamları farklı olan kelimelerdir. Karadan kelimesinin birinci anlamı esmer kişi, ikinci anlamıysa toprak parçası anlamıyla kullanılmıştır. Kelimelerin değişik anlamlarım bilmenin önemi belirtilebilir. Değirmen üstü çınar Çınarın altı pınar Dışanm buz. bağlamış içerim durma!, yanar Manilerde halkın zengin düşünüşünü görüyoruz. Yukandaki maninin ilk iki mısraını incelediğimiz zaman bir gözlem var ve bu direkt bir anlam ilişki-si olmayarak diğer mısralara bağlanmıştır. Maniler kuruluşu kolay, güzel ve duyguları en kısa biçimde söylemeyi sağlayıcı bir türdür. Bu yönleriyle Türkçe öğretiminde kullanabiliriz, öğren-cilere herhangi bir konu seçerek bu konu etrafında mani yazma ya da söyleme (atışma) çalışmaları yaptırılabilir. Atışmalar sırasında öğrencilerin diksi-yonunu düzeltme imkanı da vardır. Şiir yazma çalışmalarının başlangıç aşamasında da bu törle yazmak öğrencinin kendisine güvenini sağlayarak, şiiri sevmesine yardımcı olacaktır. Bu türün güzel örneklerim şiir defterlerine yazmaları şiir zevki kazanmalannda yardımcı olacaktır. Çocuk ritmik olan sesleri, kafiyeleri sever. Okuduğu şiirlerde de bunları ister. Maniler de bu yönüyle çocukların ilgisini çekebilecek bir türdür. Kafiyelerin bol miktarda bulunması nedeniyle dil bilgisinden kafiye konusunda malzeme olarak kullanabiliriz. 3. Türküden Faydalanma Yöntemleri: "Düzenleyicisi bilinmeyen, halkın sözlü geleneğinde oluşup gelişen, çağdan çağa ve yerden yere içeriğinde olsun, biçiminde olsun değişikliklere uğrayabilen ve her zaman bir ezgiye koşulmuş olarak söylenen şiirlere türkü diyoruz. "w

Türküler, halkın duygu ve düşüncelerim yansıtan, yaşamım içine alan halk edebiyatı ürünleridir. Halkın açılan, sevinçleri, tutkusu türkttier içinde yaşatılır. "Halkın ruh halim, derdim, neşesin!, zevkim, dünya görüsünü, inancım, karşılattığı hadiseleri yansıtan; hece ölçüsüyle bir veya dört mısralı bentlere çoğu defa bağlantıların getirilmesiyle söylenen; manzum ve ezgili anonim ürünlere türkü denir. "l4 Türkülerinüz çocuğun dil zevkinin gelişimine büyük bir katkıda bulunacaktır. Müziğin ve ezginin insan beyninde yarattığı etki, dilin vurgu, tonlama 136 ve ezgisi ile birleştiği zaman dilin estetik bir biçimde konuşulmasına büyük bir katkı sağlayacaktır. Bu yüzden türküleri, öncelikle çocuğun ilk çağlannda dinleme becerisin! geliştirirken kullamnamız mümkündür. Çocukların seviyelerine uygun olarak seçilen metinlerin kaset veya CD'lere kaydedilip sımfa götürülmesi, seçilmiş türkülerin öğrencilere ezber-letilmesi, dinleme eğitimi için çok faydalı olacaktır. Dinleme eğitimi, ölçülmesi en zor etkinliklerden biridir. Bu yüzden öğrencilerin dinleme becerileri-nin seviyesini tespit edemeyiz, öğrencilerin seviyesine uygun seçilmiş türkülerin ezgileriyle beraber öğrencilere dinletilmesi eğitilmeleri için daha etkilidir. Hemen hemen her türkümüzün bir hikayesi vardır. Derste türküyü işlerken aynı zamanda türküdeki olayın hikayesin! de işleyebiliriz. Türküler, dinleme becerilerinin yanında, anlama ve okuma becerilerinin ölçülmesi için de kullanılabilir. Çocuklara metni okuttuktan sonra onun öyküsünü de anlatması istenmelidir. Bu teknik, çocuğun sesli okuma becerisi yanında anlatma becerisin! de geliştirecektir. Öğrenci türkünün öyküsünü anlatırken olayın iyilikleri ve kötülükleri anlatacak. Bu anlatım esnasında ister istemez taraf olacaktır. Bu tarafgirlik elbette iyi kahramandan ve iyiliklerden yana olacaktır. Bu da çocuğun ahlakî gelişimi üzerinde olumlu etkiler bırakacaktır.

Türkünün Türkçe Eğitiminde Kullanılması: a. "Çanakkale Savaşlannın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Türk balkının o duyguları daha dün gibi yaşamalannın nedenlerinin neler olabileceği" öğrencilere sorulacak, düşünceleri alınacak. b. Öğrencilere Çanakkale konulu roman, hikaye, şiir gibi yazı türleri okuyup okumadıkları sorulacak. c. öğrencilerden okuduktan eserler ile ilgili bilgi aldıktan sonra öğrencilere teyp ve kaset aracılığıyla "Çanakkale Türküsü" dinletilecek. Çanakkale Türküsü143 Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni Of gençliğim eyvah Çanakkale köprüsü dardır geçilmez Al kan olmuş suları bir tas içilmez Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde aynalı çarşı Anne ben gidiyorum düşmana karşı Of gençliğim eyvah 137 Çanakkale içinde bir dolu testi Anneler babalar ümidi kesti Of gençliğim eyvah Çanakkale'den çıktım yan basa basa Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde sıra söğütler Altında yatıyor aslan yiğitler Of gençliğim eyvah Çanakkale'den çıktım başım selamet Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet Of gençliğim eyvah

Türkü, kelimelerin yüklendiği manaların öğrenciler tarafından bulun-masına çalışılarak açıklanacak. Dil öğretimi kültür aktarımı olduğu için kültürel değerierimizden olan Türkülerin önemi Türkçe öğretimi açısından büyüktür. 4. Destandan Faydalanma Yöntemleri: Millî kimliğin oluşması, kendi milletimize ait olan kültür varlıklarınım tanımakla, okumakla gerçekleşir. Bu kültür varlıklanmızın taşıyıcılanndan birisi de "destan "lardır. Destanlar;144 bir milletin bütün varlığım, üzüntüleri-ni, sevinç ve coşkularım kısaca, heyecanlarım hareketlendiren bütün duygu ve düşünce yapışım oluşturan zenginlik hazineleridir. Milletlerin millet olma yolundaki çabalanndan izler taşır ve bu çabaların hatıraları ile geçmişle gelecek arasındaki zamanı canlı ve taze tutar. Bu cümleden olarak destanlar'in Türkçe eğitiminde kullanılmasuu bir örnekle venneye çalışalım: Hayvan Destanı Örümcek tel çeker görünmez hayal bî-mecal Örümcek tel çeker görünmez hayal Akrep kimi soksa olur Çekirge

Akrep kimi sokarsa olur dermansız Çekirge de yağar ol baran misal

de yağar sanki yağmur gibi Hikmetine akıl erişmez amma (Aşık Ömer)

Yüceliğine akıl ermez amma

Çeşitli konulardaki destanları incelendiğinde hayvan destanları muhteva itibariyle çocukların ilgisini çekebilecek türdendir. Bu destanlar orijinal şekilleriyle alındığı zaman çocuklar tarafından anlaşılamayabiHr. Ancak metnin yanma sadeleştirilmiş şekli verilerek hem anlaşılması sağlanacak hem de çocukların eserin ilk haliyle tanışmaları sağlanmış olacaktır.

BEŞÎNCÎ BÖLÜM ÎLK VE ORTAÖĞRETİM PROGRAMLARİNA GÖRE HALK EDEBİYATI KONULARININ KISA BİR DEĞERLENDİRİLMESİ A. Öğretim Etkinliklerini Planlama / Amaç (Hedef)

Öğrenciden yana bir planlamayı bildirmektir. Buna göre, öğrencinin bir öğrenim süresi içindeki uygulamalarım basan ile tamamlamış olduğunu bildiren bir deyim olmaktadır. Esas olarak, tam anlamıyla bildirilmiş amaç, yazarın okuyana zihninde tasarladığı şekle (başarılı bir öğrencinin durumu-nun gösteren resme) benzer bir resmi başkalannda da tecessüm ettirdiği derecede anlamlıdır. Bu itibarla: *Bir öğretim amacı, muhtevanın tarifi veya özetinden çok, kastedilen sonucu tanıtır. *Faydalı bir şekilde ifade edilmiş amacın özelliklerinden biri, öğrencinin, amaca ulaştığım gösterirken ne yapacağım tarif eden davranış veya hareket terimleriyle ifade edilmesidir. *Eğitim programının bütününe ait amaçlar, çeşitli özel ifadelerden mey-dana gelir. *En faydalı şekilde ifade edilen amaç, bunu seçen kimsenin öğretim maksadının iletenidir."145 Hedef, varılmak istenen nokta olarak tanımlanabilir. Her toplum, ya da birey belli bir duruma gelmek isteyebilir. Örneğin, "çağdaş uygarlık düzeyi-nin üstüne çıkabilme, demokratik, laik, sosyal adaletçi hukuk devleti olabil-me""gibi.146 Hedef, bir öğrencinin, planlanmış ve tertiplenmiş yaşantılar sayesinde kazanması kararlaştırılan ve davranış değişikliği veya davranış olarak ifade edilmeye elverişli bir özelliktir."147 140 2. Plan: Plan, belli bir çalışmanın gayesini, metotlarım, zamanım (süresini) materyallerin niçin ve nasıl kullanılacağım, başanya nasıl ulaşılacağım, elde edilen başarının nasıl değerlendirilebileceğim önceden hazırlayıp kağıt üze-rinde belirtmek ve karşı kitleye sunmaktır.

Plan, eğitimde başarının artmasında önemli bir rol oynar. Öğretmenin yıllık ve günlük plan yapması, derse hazırlıklı girmesi pedagojik olarak zorunludur. 2a. Yıllık Plan: Yıllık plan, öğretim yılı boyunca, hangi amaçlar ve bu amaçlara bağlı hedef davranışları gerçekleştirmek üzere nelerin yapılacağım, hangi ayda, hangi haftada, hangi konuların ne kadar zamanda işleneceğim belirtmektir. Gezi, gözlemin ne zaman yapılacağım, günlük ödevler dışında hangi konularda ödevler verileceğim gösteren plana yıllık plan denir. Yıllık plandan önce çalışma (akademik) takvimi hazırlanır. 148 Hedef yazarken şunlara dikkat edilmelidir: 1. Hedef cümlelerinin sonunda "bügisi, becerisi, gücü, yeteneği, oluş, ilgililik, farkındalık hoşgörürlük" gibi sözcüklerden biri bulunmalıdır. 2. Öğretmenin yapacaklan ya da okulun görevi hedef olamaz. 3. Konu başlıktan hedef olamaz. 3. Hedefler kapsamh ve aynı zamanda sınırlı olmalıdır. Yani bir hedef, bir öğrenme ürününü kapsamalıdır. 4. Hedeflerin hangi konu içeriğiyle ilgili olarak gerçekleştireceği belirtilmelidir. Yani hedeflerde ders, kurs ya da içerik belirtilmelidir. 5. Hedefle, hangi alanla ilgili olarak yazılıyorsa o alanın niteliklerine ve basamaklarım» uygun olmalıdır. 6. Hedefler, birbirlerini destekler nitelikte ve nicelikte olmalıdır. Bir ders için belirlenen hedefler, kendi içinde mantıksal açıdan tutarlı olmalıdır. Hesaplanması. Bu işlem yapılırken: Haftalık ders saatlerini bildiren çizelge temin edilir. Her ayda kaç hafta olduğu tespit edilir. Tatil gü-nüne rastlayan ve yazılı sınavlara harcanan ders saatleri belirlenir. Toplam ders saati bulunur. Yazılı yoklama ve tatil günlerine rastlayan ders saatleri, toplam ders sayısından çıkarılır. Böylece bir eğitim ve öğretim yılında işlenecek ders saatlerinin sayışım bulunur. Tespit edilen ders saatlerim dikkate alarak, işleyebileceğimiz konu sayışı belirlenir. Haftalık ders saatlerim bildiren çizelge

Haftahk Ders Programı

L

Pazartesi

Sah

Çarşamba

Perşembe

Cuma

L

8A Türkçe

2

8A Türkçe

3

8A Türkçe

4

8A Türkçe

6

SATürk.

6

8A Türk.

önek:

Eylül ayma göre kaç hafta olduğunu ve kaç saat ders işlenebileceğinin hesaplanmasım gösteren çizelge l. Hafta 2. Hafta 3. Hafta 4. Hafta 6. Hafta Not: Eyla' göre ül

l ay ;ayı

P. Teri 5 12 19 26 mda be; uda 18 u

ha >at

Sah 6 13 20 27 fta buli dersva

Çarş. 7 14 21 28 malaktadır. rdır.

Perş. l 8 15 22 29 .Okulla.

Cuma 2 9 16 23 30

C. Teri 3 10 17 24

Pazar 4 11 18 26-

6ıaı 6saı 6aaı ballar.

it it it Bu duruma

r eylülün uçunca haftaamda

141 Yıllık Plan Yaparken Şunlara Dikkat Edilmelidir: ilköğretim okulları Türkçe programı okunmalıdır. Konulan basitten zora doğru sıralanıp, her haftaya yerleştirilmelidir. Anlama ile ilgili konularda önce dinleme ve izleme tekniği verilmelidir. Öğrenciye dinleme becerisi kazandırılmadan okuma veya anlatma alış-kanhğı verilemez. Konular (davranışlar) ve amaçlar arasında yakınlık ve uyum olmalıdır. (Aşağıda verilen bir haftalık yıllık plan örneğinde olduğu gibi.)

Yöntem ve teknikler bölümünde, konunun özelliğine uygun, en az üç ve her konuya ait yöntemler belirtilmelidir. (Konunun özelliğine göre soru-cevap, takrir, tartışma, analiz, sentez, gözlem metotları uygulanacaktır ifadesi kullanılmaz.) Konulannın işlenebilmesini sağlayabilen metinler bulunmalı, kaynak ve araçlar bölümünde gösterilmelidir. (Kaynak kitaplannın adı, yazannın adı soyadı, nereden alındığı, hatta sayfa numarası belirtilmelidir.) Kaynak ve araçlar bölümünde işlenecek parçanın adı, yazan, hangi kitaptan alındığı hatta sayfası belirtilir. (Aşağıda verilen bir haftalık yıllık plan örneğinde olduğu gibi.) Zümre öğretmenleriyle işbirliği bölümünde gerek duyulursa bir şeyler yazılmalıdır. Akademik takvim hesap edilirken haftada bir gün görünse hile bir hafta olarak düşünülür. Bu duruma göre Eylül ayında 5 hafta vardır. Haftalık ders programına göre ders saatlerinin tatile gelmediğim dikkate alırsak. Eylül ayında 16 saat ders vardır. Her ay,'bu siateme göre hesaplanır. Böylece bir yılda toplam girilecek ders sayışı bulunur. Örnek Her ayı yukandaki sisteme göre hesaplanırsa: Eylül ayında .................................................... 18 saat Ekim ayıda..—..—.—......................................... 22 saat Kasım ayında................................................... 24 saat Aralık ayında................................................... 20 saat Ocak ayında..................................................... 20 saat Şubat ayında.................................................... 10 saat Mart ayında..................................................... 20 saat Nisan ayında ................................................... 24 saat Mayıs ayında................................................... 22 saat Haziran ayında.................................................. 8 saat

Toplam............................................................. 90 saat Akademik (î;) takvimi hesaplandıktan sonra yıllık planın yapılmağı için aşağıdaki işlemler yerine getirilir. 1. Bir öğretim yılında Türkçe dersinin toplam ders sayışı bulunur. (Yukandaki hesap sistemine göre), 2. Toplam ders saatinde isleyebileceğiniz konu sayışı tespit edilir. Türkçe programında " öğrencilerin faiMm-gHan davranışlar^ konu olarak alınır. 3. Toplam ders sayısından yazılı yoklama saatleri çıka-rılır. Her dönem için 3'er saat. toplam 6 saat. Muhtemelen oluşabilecek, öğretmenin iradesi dışında "kar, soğuk, yağmur, grip, hava kirliliği gibi) okulun tatil edilebileceği var sayılarak bir hafta veya 10 günlük ders sayışı toplam ders saatinden düşürülür. 4. (Toplam ders saati 188) - (yazılı sınav saatleri 6 saat + Muhtemel tatil için 10 saat = 182) = 174 İşlenecek konular 174 saatte bitirilecek şekilde plan yapılır. Not1 Her yıl okul müdürlerine bir öğretim yılında en az işlenebilecek ders sayışı bildirilir. Sizin toplam dere saatinizle okul müdüründen veya tebliğler dergisinden öğreneceğim toplam ders saatinin birbiriyle örtüşmesi gerekir. 142 Ödevler bölümünde ödevin konuşu, verildiği tarih ve toplanacağı tarih yazılır. Yazılı yoklama bölümünde hangi ay ve hangi hafta, hatta gün ve saat belirtilmelidir. Yazılı yoklama bir saat içinde yapılacağı belirtilmelidir.149 2b. Günlük Plan: Günlük planlar temelde, öğretmenin dersine hazırlıklı girme ve öğrenci-sini daha iyi yetiştirme, anlayışına dayanmaktadır. Öğretmen olarak görevi-miz, çocuklanmıza dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı, düşünmeyi, doğru karar vermeyi, okumayı, okuduğunu çeşitli yönleriyle kavrayabilmeyi ve doğru ve etkili yazabilmeyi öğretmektir, öğrencinin üretken olabilmesi için

gerekli olan bilgi ve becerileri kazandırmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için de her işte olduğu gibi eğitim ve öğretimde de, daima planlı çalışmanın önemim bilmeliyiz. Öğrenciler için faydalı ve yerindi bir ders ancak, öğretmenin sınıfta işlenecek konuya çok dikkatli bir şekilde hazırlanması ile mümkündür. Kitabın 2. baskısı esnasında aldığımız yeni bir bilgi ile, 2098 sayılı Tebliğler Dersi'nde "Günlük Han Form ve Esastan", 2551 sayılı Tebliğler Dergismüe yeni şekliyle yayınlanmıştır. Bu sebeple ünitelendirilmiş yıllık plan ve günlük planların okurlanmız tarafından ona göre değerlendirilnıesigerekir.l50 "ı Eylül Ayma Ait Bir Haftalık Yıllık Plan Örneği Eylül Ayı ders planı:

Konu

Amaçlar (Hedef)

Hedef Davranış

3 Hafta

Anonim Halk Edebiyatmda Manzum Eserler (Mani)

l. Maninin özelliklerim tanıvabilme. 2. Maniyi diğer nazım şekillerinden ayırabilme.

l. Maninin Özelliklerim tanıma. 2. Maniyi diğer nazım şekillerin" den ayırma.

Kaynak-Araç ve gereçler

Zümre Öğretmenler

Ödev

Yöntemler

Yazılı Sınavlar

Orhan Okay

G. U. Eğitim Fak.

Konu:

soru'cevap,

Öğretim üyelerinden

•Türk Dili ve

Prof. Dr. A. Güzel

Veriliş Tarihi:

takrir, tartış

Edebiyatı-l" 8.49

H. Ed. Manzum

02. 11.2002

ma,

Osmanlıca Sözlük TDK

Eserlerin Kafiye

analiz, sentez,

İmla Kılavuzu TDK

anlayışı hakkında

Topl. Tarihi:

sınıfta Konferans

03. 05. 2003

verecek.

Not: Yıllık plan ile günlük plan uyum olmasına dikkat etmeliyiz. "o Günlük Plan Dergin Adı......: Halk Edebiyatı Konunu Adı....: Anonim Halk Edebiyatında Nazım Türleri Sınıf..............: Lise 3/A Dere Süreri....: Üç ders Saati (45+46+45) öğretim Tekniği (Yöntemler): soru-cevap, takrir, tartışma Amaç (hedefim Konunun Amacı ve Davranışlar: Maninin özelliklerim tanıvabilme. Davranış: Maninin özelliklerim tanıma Amaç (hedef): Maniyi diğer nazım şekillerinden ayırabilme. Davranış: Maniyi diğer nazım şekillerinden ayırma. Kaynak Araç ve Gereçler: Orhan Okay " Türk Dili ve Edebiyatı -l" e. 49 Osmanlıca Sözlük TDK, İmlaKılavuzu TDK

143 3. Öğrenci ve Öğretmenlerin Merkezileşme Sürecinde Müşterek Çalışmaları Orta dereceli okullarda öğrenci merkezli ders anlatılmalıdır, öğretmen koordinasyonu ve çeşitli yöntemleri kullanarak öğrencinin derse katılımım sağlamaya çalışmalıdır, öğretmen, tanımları öğrenciye yaptırır. Doğru cevapları öğrenciye söyletmeye çalışır. Eğer öğretmen merkezli ders anlatılırsa öğrenci dinler ama dersi anlamaz. Öğrenci merkezli ders işlenirse öğretmenin sımfa hakim olması kolaylaşır, öğrencinin derse kaülması söz konuşu oldu-ğundan dinleme ve anlama gerçekleşecektir.151 DerBm İslenir Öğrenci derse motive edilir. Yani öğrencilerin derse ısınmağı sağlanır. Okuma metni öğretmen tara-findan okunur. Öğrencilerin dikkatle dinlemesi sağlanır. Öğrenciye okutturulur. Öğrendye anlattın-lir. Metnin anlaşılması için gerekli çalışmalar (Şiir ise; kavram çalışmaları yapılır, beyitler açıklanır, metnin anlaşılması için sorular sorulur, sanatlar bulunur ve açıklanır. Yazı türü hakkında çahşmalar) yapılır. Yazar hakkında bilgi verilir Değerlendirme sorulan cevaplandırılır. (Konu işlendikten sonra, öğrencilerin konuyu anlayıp anlamadıldanni tespit etmek amacıyla sorulur.) Değerlendirme bölümünde konunun zamanında bitirilip bitirilmediği ve konunun anlaşılmayan kısımları tespit edilir ve anlaşılmayan bölümler en yakın zamanda zamanda tekrar edilir. "ı örnek: Çalıyma 1. Eğitilmiş kimselerden olgun bir davranış beklenir. " ifadesi bir cümle midir? Cümledir. 2. O halde bu cümle bir yargı ifade eder mi? - Eder. 3. Eğitim için ne söylenebilir? İnsanı insan yapan adeta sihirli bir güç olduğu. 4. Birinci sorudaki cümlenin yüklemi nedir? Beklenir 6. Oznesi nedir?

Olgun bir davranış. 6. Bir tek yargı içeren cümleleri yapı bakımından basit cümleler denir. Peki bu cümle basit nedir? Evet basittir. 7. Kelimenin gerçek anlamından farklı bir anlamda kullamhnasına mecaz denir. Metindeki mecaz kelimeler hangileridir? Sihirli, sağhk, olgun, ipuçları, sivrilikler. 8. "Sağlıklı" kelimesi dendiğinde akhmıza ilk hangi alan gelir? Sağhk durumu iyi olan, sağlam. 9. Peki ilk anlam kelimenin hangi tür anlamıdır? •Gerçek anlamıdır. 10. Metinde atasözü kullanılmış mı? -Evet. 11. Nedir? Olgun başak dik durmaz. 12. Bu atasözü mecaz anlamda mı kullanılmıştır? Evet 13. Bu atasözünün yüklemi nedir? Durmaz. 14. Oznesi nedir? Olgun başak. 15. Peki ya dolaylı tümleci nedir? Cümlede dolaylı tümleç yoktur. 16. O halde zarf tümleci hangisidir? • Dik. 17. Bu cümlenin yapı bakımından türü nedir? Basit cümledir. 18. Neden basit cümledir? Bir tek yargı içerdiği için. 144 4. Kavram ve Fikirlerin Değerlendirilmesi

işlenen fikir, kavram ve konuların öğrenciler tarafından anlaşılıp anlaşılmadığım tespit etmek, genel bir tekrar mahiyetinde değerlendirme çalışmaları yapılır. Ancak değerlendirme sorulannda -çalışmalannda belirtilen soruların özelliklerine dikkat edilmesi gerekmektedir.152 19. Bu cümle oluinlu nıu olumsuz mudur? Olumsuzdur. 20. Bileşik cümlenin özelliği nedir? İçinde bir tek temel yargı ile yeteri kadar yardımcı yargı bulunan cümlelerdir. 21. Metinden bir örnek veriniz, Bu sözde, kendini ve başkalarım tanımnir genel toplum kurallanna göre hareket etmek gibi, aşı* rılıklardan yahut sivriliklerden uzak, normal davramşa övgü vardır. 22. Bu cümlede mecaz kelime var mıdır? - Vardır. 23. Hangisi. Sivriliklerden. 24. Bu kelimenin gerçek anlamı nedir? Ucu keskin ve batıcı olan. 152 Küçükbasmacı, Gülten. Seminer Çalışmaları. Değerlendirme Çalışmaları: • Alıştırma, test, araştarma-inceleme, muhakeme etme, deney ve gözlem yapma husualarma yer verilip verilmediği, » Ilgih bölüm ve ünite ile ilgili sorulann, öğrencilere kazandınîması amaçlanan bilgi, beceri, tutum, tavır, davranış ve iş ahşkanlıklanmn tamamım kapsayacak şekilde işlenip işlenmediği, • Soruların, öğrencinin kendi kendini değerlendirmesine imkan sağlayıp sağlamadığı, > Soruların, öğrencileri henüz kazanamadıkları bilgi, beceri, tutum ve davranışları kazandırmaya teşvik edip etmediği, • Değerlendirme çalışmalannda; araştırma ve inceleme konuları, öğrencilerin farklı ilgi düzeyleri ve çevreleri ne derecede dikkate ahnarak işlenmiştir.

• Araştırma, inceleme, deney ve gözlem konularının öğrencilerin farklı ilgi düzeyleri ve çevreleri dikkate ahnarak belirlenip belirlenmediği." • Talim Terbiyenin onayından geçmiş Ders Kitaplannda metinlerin basında "hazırlık çalışmaları" ve metnin sonunda değerlendirme çalışmalan yer ahr. Değerlendirme çahşmalannda belirtilen sorulann; • Değerlendirme çalışmalarının özelliklerim taşıyıp taşımadığı tespit edilir. (Yani konu veya metin incelendikten sonra, konunun anlaşılıp anlaşılmadığım ortaya koyan bir özelliği olmalıdır. ) • Eğer böyle bir özellik yoksa, bu eoru değerlendirme çalışmalanna ait bir soru değildir. • Soru ve değerlendirme çalışmalannda aşağıda belirtilen değerlendirme çalışmaları "36. 37. 38. 39." maddelerinde belirtilen özellikleri arayacağız. 36. Ahştırma, test, araştırma'inceleme, muhakeme etme, deney ve gözlem yapma hususlanna yer veri' lip verilmediği, 37. ilgili bölüm ve ünite ile ilgih sorulann, öğrencilere kazandıruması amaçlanan bilgi, beceri, tutum, tavır, davranış ve iş ahşkanhkiannın tamamım kapsayacak şekilde işlenip işlenmediği, 38. Sorulann, öğrencinin kendi kendini değerlendirmesine imkan sağlayıp sağlamadığı, 39. Soruların, öğrencileri henüz kazanamadıklan bilgi, beceri, tutum ve davramşian kazandırmaya teşvik edip etmediği, Değerlendirme çalışmalannda; araştırma ve inceleme konulan, öğrencilerin farklı ilgi düzeyleri ve çevreleri ne derecede dikkate ahnarak işlenmiştir. Araştırma, inceleme, deney ve gözlem konulannın öğrencilerin farklı ilgi düzeyleri ve çevreleri dikkate ahnarak belirlenip belirlenmediği." Örnek Çahşma Konu işlendikten sonra sorulan sorulara bakalun; 1. Mani nedir?

2. Verilen mani örneğinde maninin şekh hakkında bildiklerim anlatınız. 3. Maninin diğer nazım türlerinden ayıran özellikleri nelerdir? 145 B. Türkçe- Edebiyat Ders Programlannda İşlenen Halk Edebiyatı Konulan Doğuş hususiyetleri ne olursa olsun, anonim ve kollektif karakter taşıyan mahsullerle; efsane menkabe, destan, masal, hikaye, atalar sözü, fıkra, bilmece, mani, ninni, ağıt ve köy orta oyunu dediğimiz mahsulleri; meddah, karagöz ve ortaoyunu hatta kukla, halk edebiyatı ürünleri adı altında toplanabilir (Elçin, 1993: 4). Belirtilen bu halk edebiyaü ürünleri, gerek ilköğretim Okulu Türkçe dersi programlannda, gerekse Orta Öğretim Türk Dili ve Edebiyatı dersi programlannda öğrencilere bilgi ve beceri ve davranış kazandıracak bir araç olarak yer almaktadır. Bunun yanında halk edebiyatı, Türk edebiyatı tarihinde de bir alan olarak incelenmektedir. Bu sebeple üniversitelerin Türkçe Eğitimi, Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi, Türk Dili ve Edebiyatı ve hatta Sini/Öğretmenliği ve Okul Öncesi Eğitimi Bölümlerinde okuyan öğretmen adaylannın halk edebiyatı ürünlerinden kaynak ve araç olarak yararlanmayı bilmeleri gerekir. Okullanmızın müfredat programlannda yer alan Halk edebiyatına ait konularaı aşağıdaki şekilde gösterebiliriz. Onlar da: 7. İlköğretim Türkçe Programlannda İşlenen Halk Edebiyatı Konulan 153 Programda halk edebiyatıyla ilgili, doğrudan belirtilen amaç ve kazandı-niacak davranışlann yanında, halk edebiyatı ürünlerinin araç olarak kullanılmasıyla daha kolay kazandınlabilecek bilgi ve becerilerle ilgili maddeler de bulunmaktadır. Burada daha çok halk edebiyatıyla doğrudan ilgili madde-lere yer verilmiştir. Bu maddelere geçmeden önce, Programdaki Genel A-maçlar ve Açıklamalar bölümleri incelendiğinde de halk edebiyatı ürünlerinden yararlanmayı gerektiren hususlara yer verildiği görülecektir. Programın Genel Amaçlar bölümünde;

Sözlü ve yazılı Türk ve dünya kültür ürünleri yolluyla, Türk kültürünü tanıma ve ka7.anmala.nnda; Türk yurdunu, ulusunu, doğayı, hayatı, insanlığı sevmelerinde yardımcı olmak, maddesinde belirtilen amaca ulaşmada;- banşı, sevgiyi, doğa sevgisini, vatan sevgisini, vatan için fedakarlık göstermeyi ve çalışmayı anlatan masal, hikaye vb. halk edebiyatı ürünlerinden, Yukarıda verilen sorular işlenen konu ile alakalı ve konunun anlaşılıp anlaşılmadığım tespit ettiği için değerlendirme sorulandır. Teknik olarak yukarıda ifade edilen 36. 37. 38. 39. maddelere uyum sağlayacak şekilde somlara dikkat edilmelidir. Birinci, ikinci ve üçüncü soru 38. maddeye uygundur. Çünkü öğrenci kenedi kendini değerlendirme imkanının bulmaktadır. Birinci, ikinci ve üçüncü soru 36. 27. 39. maddelere uygun sorulmuştur. Yukarıda verilen soruların 36. Maddeye kısmen uygun değildir. Çünkü, test tekniğim becerisin; kazandıracak herhangi yönlendirme yoktur. ı" T. T. K. B'nın 22. 09. 1981 tarih ve 172 sayılı karan ile kabul edilmiş; 06. 07. 1981 tarih ve 2098 sayılı Tebliğler Dergisinde yayımlanmıştır. 146 Türlü etkinliklerle öğrencilerin kelime dağarcığını geliştirmek, madde-sinde belirtilen amaca ulaşmada da; masal, hikaye anlatma-anlattırma; bilmece sorma-sordurma; hikaye ve masalları dramatize ederek oynattırma; halk oyunları ve mahallî çocuk oyunları oynattırma; karagöz, ortaoyunu gösterileri yaptırma gibi etkinüklerinden yararlanılabilir Ayraca bu etkinliklerle öğrenciler arasında iletişim gelişir, öğrenciler sosyalleşir ve eğlenirler. Belirtilen bu çalışmalar aynı zamanda öğrencilerin anlama ve anlatma becerilerim geliştirmeye yardımcı olacaktır. Programın Açıklamalar bölümünde öğrencilere okuma alışkanlığı ka-zandınîması gerekliliği vurgulanmaktadır. Öğrencilerin okuma eğilimlerinin saptanarak hoşlandıkları türleri okumaları

yönünde teşvik etmek gerekir. Özellikle ilköğretimin ilk yıllannda eğlendirici, dikkat çekici olmaları ve öğrencilerin zihinsel yapılanna uygunluk yönüyle halk edebiyatı ürünleri öğrencilere okuyup dinlemeleri yönünde tavsiye ve teşvik edilebilir. Yine bu bölümde, Türkçe dersleri öğrencinin; Ulusal kültürümüzün değerli eserleri île karşılaşmasını sağlayarak ulusal bilincim ve ulusal coşkusunu; güzel metinlerin zevkim tadarak duygusunu ve Türk dilme olan sevgisini geliştirecektir, denilmektedir. Bu bilgi beceri ve duyguların kazanıhp geliştirilmesinde halk edebiyatı ürünleri büyük katkı sağlayacaktır. Halk edebiyatı mahsullerine ait metinler, metin inceleme çalışmalannda da bir araç olarak kullanılabilir. Böylelikle öğrenci hem halk edebiyatım tanımış, genelde edebiyatı bilgi seviyesinde öğrenmiş hem de bu metinlerdeki kültürel unsurları kazanmış olacaktır. Halk edebiyatı metinlerinin dil inceleme-dil bilgisi çalışmalannda kulla-nılması yoluyla da öğrencinin yeni ifade kalıpları öğrenmesi ve bunları kullanabilme alışkanlığı kazanması sağlanmış olacaktır. Halk Edebiyatı Ürünleri Yönünden ilköğretim Okulu Türkçe Progra-mında Öğrencilerin Kazanacakları Davranışlar (Bilgi Beceri ve Alışkanlıklar): 147 ANLAMA (Dinleme ve izleme. Okuma, Anlama Teknikleri Bakımından)__________________ 1. Sımf 2. Sınıf 3-5 dakikalık bir masalı dinleyebilmek (anlatanı, kitaptan okuyanı, teyp, pikap vb. araçlardan), Dinlediği, görüp izlediği ya da okuduğu düzeye uygun (3-5 dakikalık) bir masaldaki, öykü vb. ndeki kahramanların kimler oldu-ğunu belirtebilmek,________________________

6-8 dakikalık bir masalı ve öyküyü dinleyebilmek (anlatanı, kitaptan okuyanı, teyp, pikap vb. araçlardan), Açık yazılmış basit bir öyküyü kişilerin konuşmalarım canlandı-rarak okuyabilmek, Düzeyine uygun tekerleme ve şiirler okuyabilmek, Dinlediği, görüp izlediği (3-5 dakikalık) ya da okuduğu düzeye uygun bir masaldaki, öykü vb. ndeki kahramanların kimler oldu-ğunu, olayların geçtiği yer ve zamanı anlayıp belirtebilmek, 3. Sınıf 4. Sınıf 8-10 dakikalık bir masalı ve öyküyü dinleyebilmek (anlatanı, kitaptan okuyanı, teyp, pikap, radyo vb. araçlardan), Açık yazılmış basit bir öyküyü küçük hareketlerle ve kişilerin konuşmalarım canlandırarak okuyabilmek, Düzeyine uygun tekerleme ve şiirleri okuyabilmek, 15-20 dakikalık bir masal, öykü, bandım dinleyebilmek, bir röportajı, bir belgesel filmi ve bir çocuk filmim izleyebilmek, Dinlediği, izlediği bir filmin, oyunun okuduğu bir öykünün (hikayenin) olayım belirtebilmek, belli başlı kişilerin fiziksel ve karakter özelliklerim, olayın geçtiği yeri ve zamanı belirtebilmek, Dinlediği, izlediği bir konuşmanın, filmin ve benzerlerinin okuduğu bir öykü yazısının (masal, öykü, fıkra vb.) 100-150 kelimelik bir mektubun ana fikrini ve bir iki yardımcı fikrini anlayıp belirtebilmek,____________________ ______ 5. Sınıf 20-25 dakikalık bir masal, öykü, bandım dinleyebilmek, bir röportajı, bir belgesel filmi ve bir çocuk filmini izleyebilmek, izlediği bir filmin, bir oyunun, okuduğu bir öykünün (hikayenin) olaylarım belirtebilmek, belli başlı kişilerin fiziksel ve karakter özelliklerim, olayın geçtiği yeri ve zamanı belirtebilmek,_____

6. Sınıf Bir yazıdaki kelimelerin gerçek ve mecaz anlamlarım kavrayabilmek, kelime gruplarım, benzetmeleri, atasözlerini çözümleyebilmek,__________________________ 7. Sınıf 8. Sınıf Bir yazıdaki kelimelerin, kelime gruplannın benzetmelerin, ata-sözlerinin anlamlarım çözümleyebilmek, Bir yazıdaki kelimelerin, kelime gruplannın benzetmelerin, ata-sözü ve özdeyişlerin anlamlarım çözümleyebilmek,________ ANLATMA (Sözlü ve Yazılı Olarak) l. Sınıf Kısa bir masalı, bir öyküyü anlatabilmek, 2. Sınıf Düzeye uygun bir masalı, bir öyküyü vb. 3-5 cümle ile anlatabilmek, Bazı tekerlemeleri söyleyebilmek, düzeye uygun ve sanat değeri 148 olan şiirleri ezbere okuyabilmek. Düzeye uygun kısa bir masalı, bir öyküyü resimlere bakarak 8-10 cümle ile sınıfça yazabilmek, 3. Sınıf Okunan ya da dinlenen düzeye uygun bir masalı, bir öyküyü izlenen düzeye uygun bir çizgi filmi, olaylar dizisini bozmadan, ana çizgileriyle anlatabilmek, Okunan ya da dinlenen düzeye uygun bir masalı, bir öyküyü izlenen düzeye uygun bir çizgi filmi, olaylar dizisini bozmadan, ana çizgileriyle en az 5-6 cümle ile yazabilmek, 4. Sınıf

İzlenen düzeye uygun bir filmi, okunan ya da dinlenen 150-200 kelimelik bir olay yazışım (masal, öykü, anı, gezi vb.) anlatabil-mek, ana fikrini kısaca belirtebilmek, 5. Sınıf izlenen düzeye uygun bir filmi, okunan ya da dinlenen 200-300 kelimelik bir olay yazışım (masal, öykü, anı, gezi vb.)kısaca sırasıyla anlatabilmek, ana fikrini belirtebilmek, Basit atasözü ve özdeyişlerin anlamlarım açıklayabilmek, izlenen düzeye uygun bir filmi, okunan ya da dinlenen 200-300 kelimelik bir olay yazışım (masal, öykü, anı, gezi vb.) özetleye-bilmek, ana fikrini belirtebilmek, 6. Sınıf Düzeyine uygun kelime grupları, atasözü, özdeyiş ve deyimleri açıklayabilmek, 7. Sınıf Kelime, kelime grupları, atasözü, özdeyiş, deyim ve benzetmeleri açıklayabilmek, 8. Sınıf Atasözü, özdeyiş, deyim, kelime, kelime grupları ve benzetmeleri açıklayabilmek, 2. Lise Edebiyat Programlannda işlenen Halk Edebiyatı Konulan154 Adında da geçtiği gibi bu program, daha çok bir öğretim programıdır. Yani program alışkanlık, beceri ve davranış kazandırmaya değil, konulara dayandırılmıştır. Öğretilecek bilgiler konulara bölünerek verilmiştir. Halbuki ilköğretim Türkçe programı, davranış temeline oturtulmuştu. Program, Edebiyat, Türk Dili ve Kompozisyon ana başlıkları altında üç yıla göre düzenlenmiştir. Konumuz olan halk edebiyatı, Türk edebiyatı içinde verilmiştir. Halk edebiyatının sınıflara göre ders programlannda ele alınış şekilleri şu şekildedir: ""' T. T. K. B'nın 18. 09. 1992 tarih ve 293 sayılı kararı ile kabul edilmiş; 1992-1993eğitim ve öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlamıştır. 149

9. Sınıf A. Türk Halk Edebiyatında Manzum Eserler: 1. Türk halk edebiyatında belli başlı nazım şekilleri ve nazım türleri (mani. türkü, koşma, semai, ilahi, nutuk, ninni vb.) 2. Hece ölçüşü ve özellikleri 3. Anonim halk edebiyatı Türk şiiri 4. Dini- tasavvufî Türk şiiri 5. Aşık tarzı Türk şiiri Eserlerinden faydalanılacak şahsiyetler: Yunus Emre, Aşık Veysel Şatıroğlu, Karacaoğlan, Ercişli Emrah, Kaygusuz Abdal, Aziz Mahmud Hüdaî, Erzurumlu Emrah. B. Türk Halk Tiyatrosu (Karagöz, meddah, ortaoyunu ve köy seyirlik oyunları) 10. Sınıf 10. Sınıf A. islamiyet Öncesi Türk Edebiyatı 1. Devrin genel özellikleri 2. Eserler a. Sözlü eserler 1. Sagular 2. Koşuklar 3. Savlar 4. Destanlar (Oğuz Destanı, Ergenekon Destanı vb.) b. Yazılı örnekler Göktürk Kitabeleri (Metinleri)

3. Dünya Edebiyatı Karşılaştırmalı (Destan örnekleri) B. İslamî Devir Türk Edebiyatı Yüzyıllara göre genel özellikleri vb. Eserler. Manas Destanı Eserlerinden faydalanılacak şahsiyetler: Nasrettin Hoca (Fıkra örnekleri). Dede Korkut Hikayeleri (Anonim) Aşık edebiyatının genel hatları ile tanıtımı Eserlerinden faydalanılacak şahsiyetler: Köroglu, Aşık Garib Hikayesi, Karacaoğlan, Aşık Ömer, Kerem île Aslı Hikayesi, Erzurumlu İbrahim Hakkı. C. XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı Genel özellikler Eserlerinden faydalanılacak şahsiyetler: Dadaloglu, Seyrani, Bayburtlu Zihni, Erzurumlu Emrah. 11. Sınıf A. Günümüz Halk Edebiyatı 1. Genel Özellikler 2. Eserler Eserlerinden faydalanılacak şahsiyetler: Aşık Veysel, Erzurumlu Yaşar Reyhanî, Karslı Murat Çobanoğlu, ŞerefTaşlıova 150 3. İlköğretim ve Use Programlarındaki Halk Edebiyatı Konulanmn Değerlendirümesi Bilindiği gibi ilköğretimde metinler dil becerüerinin geliştirilmesine yönelik bir araç olarak kullanıhrken, orta öğretimde birden bire bu metinlerin edebiyat yönü ele alınmaya başlanır. Dil becerileri. Kompozisyon başlıklı bölümde incelenir. Dolayısıyla ilköğretim ile orta öğretündeki dil eğitimi çalışmaları bir kopukluk gösterir. Lise Türk Dili ve Edebiyatı Programına yönelik eleştirilerin basında klasik Türk edebiyaüna (divan edebiyatı) çok ağırlık verildiği gelmektedir (TED, Orta Öğretim Kurumlannda Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimi ve Sorunları, 10-11 Nisan 1986). Yine bunun yanında programla ders

kitapları arasındaki uyumsuzluk öne çıkartılmaktadır. Programın Açıklamalar bölümü dikkate alınmadan sadece konular kısınma göre ders kitapları hazırlanmaktadır. Bu da programın esnek yönünün kullanılmaması anlamına gelmektedir. Programda halk edebiyatı, bir edebiyat tarihi bakış açısıyla ele alınmaktadır. Bilinen en eski sözlü ve yazılı eserlerden itibaren kronolojik bir sıralama içinde konular belirtilmiştir. Sonradan yapılan eklemelerle günümüzden ancak iki aşığa yer verilmiştir (Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu). Bu durum da halk edebiyatım yine günümüzden, halk yaşamından uzak bir edebiyat gibi göstermektedir. Halbuki, annesinden dinlediği ninnilerle, masallarla uyuyan; arkadaşlarıyla birbirlerine sordukları bilmecelerle, söyledikleri tekerlemelerle eğlenen; deyimlerle, atasözleriyle dilini güzel ve etkin bir şekilde kullanan insanlar için o edebiyat, sadece geçmişe ait olamaz. Halk edebiyatı öncelikle günümüzden hareketle ele alınmalıdır. Dil eğitimi halk edebi-yatının yüzyıllardır devam eden sadeliğinden yararlanılarak geliştirilmelidir. ilköğretim ve orta öğretimde programlar belirtilen bu hususlara göre dü-zenlenirse hem dil gelişiminde hem de halk edebiyatı öğretiminde istenilen amaçlara ve başanya daha kolay ulaşılacaktır. 4. Programlarda Kullanılan Halk Edebiyatı Terminolojisi Ayrıca bu değerlendirmeyi Halk Edebiyatı Öğretiminde Terminoloji da-lında ele alacak olursak bunu da değeriendirmemiz şöyle olabilir. Bilindiği gibi bilimde, üzerinde anlaşılmış terimlerin bulunması çok önemlidir. Günü-müz, eğitim öğretim faaliyetlerinde de bu terim ve kavramlar oldukça etkilidir. Bu sadece sözlük anlamında değil, kapsadıktan öğretim sürecinin düzen-lenmesinde de önemlidir. Öncelikle öğretilecek alanla ilgili kavramlar tespit edilip konular ve programlar buna göre oluşturuluyor. Ülkemiz halk bilim/halk edebiyatı çalışmalannda ve ders kitaplannda kimi terimlerin kullanmunda bir terim birliği olmadığı bilinen bir gerçektir. Terim birliği sağlanmadıkça yapılan çalışmaların anlaşılması, yorumlanması

151 ve halk edebiyatı öğretiminin yapılması istenilen verimlilikte olmayacaktır (Sever, 2002: 653). Öncelikle halk bilim/halk edebiyatı çalışmalannda, sonra da bunların öğretiminde üzerinde anlaşılmış bir terminolojiye ihtiyaç vardır. Halk edebiyatı eğitimi ve öğretiminde kullanılacak terim ve kavramlar, alanla ilgili kaynaklardan ve ders kitaplanndan taranarak bir tespit yapılmalı ve bu tespitleri haftalık ve yıllık ders programlannda genişletilmesi ve sayının arttırılması suretiyle faydalanılmalıdır.155 C. Türkçe-Edebiyat Ders Programlannda Halk Edebiyatı Konula-nnın tşlenişinde Kullanılan Ders Araç-Gereçleri15* Ders araçlannın eğitimde kullamiması eğitim tarihi kadar eskidir. Ancak geniş çapta kullanılmaları eğitim teknolojilerindeki ilerlemelerle olmuştur. Bu cümleden olarak ders aracı; "Ögrenme-öğretme etkinlikleri sırasında öğrencinin ögrenmesi, öğretmenin etkin bir öğretim faaliyeti yürütebilmesi için bilgilerin kavratılmasında, olayların açıklanmasında, varlıkların tanı-tılmasında üzerinde gözlem ve araştırma yapmada kullanılan her türlü öğ-renme-ögretme yardımcılanna" denir. (Teker 1987) Eğitim-öğretim araç ve gereçlerinin faydaları konusunda pekçok önemli araştırma yapılmıştır. Yapılan araştırmaların sonuçlarma göre hatırlama ve etkili öğrenmede araç ve gereçlerin önemli rol oynadığı görülmektedir. Eğer öğretmen araç ve gereç kullanırsa öğrenciler elbette daha iyi öğrenirler. Öğretim etkinliklerinde uygun araçlardan yararlanıldığı takdirde; öğrencilerin konulan daha kolay öğrendikleri, sağlam algılar kazandıkları, öğretimin daha aktif hale geldiği, ilgi ve dikkatierinin daha uzun süre tutulabildiği, ezbercilikten kurtuldukları, bilimsel araştırmalara yöneldiği ve bunlara benzer bir çok katkıda bulunduğu bilinen bir olgudur.

Öğretim araçları çok basit yapıdan aşın derecede karmaşık yapılara kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu alan yazı tahtasından bilgi-sayara kadar uzanmaktadır. Kısaca bunlan tanıtmaya çalışalım: a. Ders Araç-Gereçlerinin Çeşitleri l. Kitaplar ve Diğer Yayınlar Bilindiği gibi kitaplar; sosyal bilimlerden biri olan edebiyat dersleri için, öğretimde vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ancak Halk edebiyatı eğitimi için hazırlanan kitaplann ne ölçüde eğitim bilimlerim temel ahnarak hazırlandığı 152 tartışma konusudur. Zaten belli bir ders kitabından bahsetmek de hatalıdır. Çünkü öğretim elemanının takip edeceği, öğrencilere tavsiye edeceği birçok kaynak eser olacağı unutulmamalıdır, önemli olan bu eserlerden eğitim öğretim sürecinde nasıl faydalanılacağıdır. Halk Edebiyaü öğretiminde derste kullanılacak kitap ve diğer yayınlar seçilirken amaca ne ölçüde hizmet edeceği incelenmelidir. Bu tür metinlerin seçiminde iki önemli ölçüt vardır. Bunlar: 1- Okunan metinler öğrencinin ilgisini çekmeli, 2- Okunan metinler edebî yönden değerli olmalı. Mensup olduğu edebî türün iyi bir temsilcisi olmalıdır. Kitaplannda yer alan metinler araçtır. Kimileri metinlerin araç olma ö-zelliğini göz ardı ederek, onları bir amaç gibi algılamaktadır. Bu yüzden de Halk edebiyatı eğitimi için hazırlanan bazı kitaplar yetersiz kalmaktadır. Derslerde kullanılan kitapların yazımında seçilen metinler, mümkün olduğunca gençlerin okul dışındaki dünyasıyla ilgili olmalıdır. Çünkü, insan kendi gözlemleriyle, okudukları ve dinledikleri arasında ilgi kurmak ister. ilgi kuramadığı konulanı kayıtsız kalır, onları kavramakta zorluk çeker. Kitapların seçilmesi ve kullanılmasında yukarıda belirttiğimiz noktalara mümkün olduğunca dikkat edilmesi gerekmektedir.

Genel anlamda kitapları üç grupta inceleyebiliriz (Ünalan 2001: 105): Başucu Eserleri: Bu tür kitaplar bir kez değil, dönüp dönüp okunması gereken kitaplardır. Bunlar gıda gibidir alınmazsa olmaz. Müracaat Eserleri: Sözlükler, kavram kitapları, ansiklopediler, antolojiler vb. Bu gruba girmektedir. Gerektikçe alınmalıdır. Genel Kültür Eserleri: Uzun vadede nasıl bir insan olacağınım şekillendiren eserlerdir ki seçiminde çok titiz olunmalıdır. 2. Yazı Tahtası Öğretmenlerin temel yardımcılanndan birisi şüphesiz ki yazı tahtasıdır. Kara tahta olarak da bilinen yazı tahtasının günümüzde değişik bir çok şekli yapılmaktadır. Büyük yazı alanının olması, kolayca silinebilmesi, yazılan yazıların kalabalık öğrenci gurupları tarafından okunması yazı tahtasının en yararlı yönleridir. Değişik renkte kalem/tebeşir kullanılarak öğrencinin dikkati bazı noktalara çekilebilir. (Küçükahmet 1999: 145-146). Tahtanın kullanılmasında bazı pedagojik usullere uyulmalıdır. Yazı tahtasına yazılacak yazılar, tahtanın sol uçundan sağ ucuna kadar boydan boya, uzun satırlar halinde yazılmamalı, öğrencilerin de tahtayı bu tarzda kullanmalanna müsade edilmemeli. Her şeyden önce tahta iktisadî ve düzenli kullanılmalıdır 153 Tahtaya yazılan bilgilerin öğrencilerin bellekterine daha etkin kaydet-melerine yardımcı olmak için öğretmen için bazı ilkeler geliştirilmiştir (Senemoğlu 2001:379): * Yazacağınız fikri tahtaya yazmadan önce söyleyiniz. Bu ilkenin üç temel yaran bulunmaktadır. a. Söyleme, yazmadan hızlıdır. Böylece öğrenci beynin sol yan küresini kullanarak bilgiyi işlemeye başlar. b. Yazının başı göriilerek yanlış tahmin yapılması önlenir. c. Tahtaya mesajın yazılması sırasında meydana gelen üç-sekiz saniyelik

sessizlik bilginin kısa süreli bellekte saklanması için zihinsel tekrar yapma fırsatı verir. * Anahtar sözcükler kullanırın, basit şekiller, şemalar çiziniz. Öğrencinin anahtar sözcükler ve temel fikirler üstünde odaklaşmağı için, temel kavramlar ve fikirler arasındaki ilişkiyi çok basit bir biçimde tahtada sesli düşünerek şematize ediniz. * Kavramlar ve fikirler arasındaki ilişkileri gösterecek şekilde yazınız. Bir konunun ana hatlarının tahtaya yazılması, Örneğin; A Türk Halk Edebiyatı 1. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı 2. Türk Destan Edebiyatı 3. Türk Ananim Halk Edebiyatı 4. Aşık Edebiyatı * Yeni bir şey yazmadan önce, eski ilişkisiz bilgileri tamamen şiliniz. Açık bir zihin, nasıl temiz bir düşünmeyi sağüyorsa, aynı şekilde de temiz bir tahta etkili öğrenmeyi sağlar. Sadece yazacak yer kadar silmek diğer taranan silmeden bırakmak, tah-tadaki fikirlerin, kavramlann kanşmasına neden olur. Bu durum ise, dikkati dağıttığından dolayı, sağ yan kürenin bilgiyi düzgün bir şekilde işlemesine engel olur. Sonuç olarak, gerek her dershanede bulunabilecek yazı tahtası kullanıl-sın, gerekse öğrencileri daha çok güdüleyen video, televizyon, slayt, bilgisayar, film şeridi vb. görsel araçlar doğru ve etkili kullanılsın öğrencilerin, her tür derste beyinlerinin iki yan küresini bir arada kullanmalanm sağlamak ve dolayısıyla öğrenmeyi etkili bir şekilde gerçekleştirmek gerekmektedir. 154

3. Fotoğraflar ve Resimler Fotoğraf ve resimlerden Türk Halk Edebiyatı derslerinde önemli ölçüde faydalanılabilir. Halk yaşamı ve estetiği hakkında resim, fotoğraf minyatür gibi materyaller öğrencilerin incelenilen metnin ya da şahsın yaşadığı devir-deki yaşam biçimini göstennesi açısından önemlidir. Bu tür malzeme sözle anlatılmayacak pek çok mesajın kolayca verilmesini sağlamaktadır. Gerçeği-nin gösterilmesinin çok zor ya da imkansız olduğunu durumlarda resim ve fotoğraflardan faydalanılabilir. Örneğin, halk ozanlannın kullandığı müzik aletlerinin resmi gösterilerek öğrencilerin daha iyi kavraması sağlanabilir. 4. Üç Boyutlu Materyaller Üç boyutlu materyaller, halk kültürünün manevî unsurlarım oluşturan malzemeleri kapsamaktadır. Devirlere göre ya da coğrafi şartlara göre kullanılagelen folklorik malzemeler Halk edebiyatı eğitiminde önemli etkiye sahiptir. Günümüzde kentleşen toplumumuz ve bunun sonucunda çevresinde folklorik ve etnografik malzeme görmeden gelen gençlere halk ürünlerim kavratmakta bu tür araçlar son derece önemlidir. Mümkün olduğu ölçüde sınıf ortamına getirilen, gezi-gözlem ile eğitim sürecine dahil edilen halk kültürü ürünleri hem öğrencilerin ilgisini bu derse çekmekte hem de algılan-ması ve kavranılmasını kolaylaştıracağı göz önünde bulundurulmalıdır. Halk kültürü ürünlerinin bulunduğu şahıslardan, etnografya ve halk bilimi müzele-rinden faydalanmak halk edebiyatı dersinin etkinliğim artıracaktır. Bu amaca hizmet edecek bir halk bilimi müzesi Gazi Üniversitesi bünyesinde açılmıştır. Örnek olması açısından Zeybek kıyafetim Zeybek oyununu ele alabiliriz: 1. Öğrenci Zeybek kültürünü hem kıyafet hem de folklorik özellikleri açısından somut olarak görebilir. Bu kıyafeti kullanan kişilerin Anadolu'nun neresinde yaşadığı ve giyim özellikleri konusunda bilgi edinebilir. Kıyafetin şeklinden -pantolonun şort biçiminde oluşundan- bunun soğuk bölgelerde kullanılmayacağım anlar. Zeybek oyununun hareketli oluşundan bunun çok sıcak bölgelerde de kullanılamayacağım tahmin edebilir.

2. Bu kıyafetin kullanıldığı yöredeki insanın giyim anlayışı ve yaşayışı hakkında bilgi edinebilir. 3. Zamanındaki halk dokumacılığı hakkında bilgi edinilebilir. 4. O yörenin halk müziği hakkında bilgi edinebiliriz. 5. Kullanılan dil aracılığıyla o yörenin insanlannın kullandıkları dil ö-zelliklerini ve duygu düşünce ve his dünyalanndan haberdar olabiliriz. 6. Üzerindeki işlemelerden ait olduğu donemdeki sanat anlayışı hakkına bir fikir edinebiliriz. 155 5. Elektronik Araçlar Edebiyat gibi sosyal bilimler alanlannın eğitiminde elektronik araçların kullanımı günden güne artmaktadır. Bu tür araçlar hem göze hem kulağa hitap ettiği için eğitim ve öğretimde büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Bu araçlar tepegöz, televizyon, video, radyo, kasetçalar, slayt, bilgisayar, bilgisayarlı tepegöz (data show), lazer gösterici vb. Bu tür araçların yardımı ile halk edebiyatı ile ilgili birçok detay etkili bir şekilde sunulma imkamna sahiptir. Halk edebiyatı ile ilgili sesli ve görüntülü mesajlar öğrencilere daha kalıcı bir şekilde verilebilir. Burada önemli olan amaçların iyi tespit edilmesi ve iyi organize edilmesidir. Burada öğretim elemamna sorumluluk düşmektedir. Kullanılan araçların bir araç olduğu unutulmamalıdır. Bazen bu tür araçlar dersin amacının önüne geçmemesi sağlıklı ve doğru olarak etkin kullanımlanna bağlıdır. Yeri geldiğinde hoca fil-mi/bantı/gösteriyi kesmeli gerekli açıklamalarda bulunmalıdır, ya da öğrencilerin yorumunu istemelidir. Bilgisayar günümüzde eğitim alanında kullanımı istenilen düzeyde değilse de yaygın olarak kullanıldığım söyleyebiliriz. Özellikle de üniversitele-rimizin bu tür imkanları artık daha çoktur. Bilgisayar yardımı ile hazırlanmış hareketli, görüntülü ve sesli CD Roomlar yansıtıcı ile duvara gösterilerek bütün sınifa izletebilir. Dersin içeriğine uygun olarak hazırlanmış sunular yine aynı yöntemle sınıfta rahatlıkla kullanılabilir. Bunlar görüntü, resim, film, ses ve yazıyı bir

arada kullanmayı sağladığı için hem göze hem de kulağa hitap etmektedir. Bu da öğretimin etkinliğim artırmaktadır. Bu tür araçların kullanımı, hocanın özel ilgi ve bilgisini gerekli kılmaktadır. b. Ders Araç-Gereçlerinin Nitelikleri Eğitim ve öğretim sürecinde araç ve gereçlerin niçin gerekli olduğuna başlıklar altında bakacak olursak: 1. Çoklu Öğrenme Ortamının Haarlanması. Aynı zamanda değişik duyulanmıza hitap eden öğretim hatırlama oranı-nı da yükseltmektedir. Okuduklanmızın % l O'unu, işittiklerimizin %20'sini, gördüklerimizin %30'unu. Hem görüp hem işittiklerimizin %50'sini, söylediklerimizin %70'ini, yapıp söylediklerimizin %90'ını hatırlarız. Araç gereçlerin kullanımı, öğrenme işlemine katılan duyu sayışım artırarak daha fazla ve kalıcı öğrenmenin gerçekleşmesine yardımcı olur. 2. Öğrencilerin Bireysel İhtiyaçlannın Karşılanması Son yıllarda kişilerin öğrenme kabiliyetleri gibi bilişsel becerileri üze-rinde yapılan araştırmalar insanların öğrenme stillerinin birbirlerinden farklı 156 olduğunu ortaya koymuştur. Çok sayıda öğrenme stili kuramı bulunmaktadır. Çoklu zeka kuramı en çok kabul gören kuramdır. Doğal öğrenme tercihleri bakımmdan bireysel farklılıkları 4 grupta toplayabiliriz: Görsel/Sözel: Gözlerim kullanır, okuyarak öğrenmeyi tercih ederler Görsel/Sözel olmayan: Grafik, resim, video, slayt gibi araçlarla öğrenmeyi tercih ederler. İşitsel/Sözel: Genelde dinleyerek öğrenmeyi tercih ederler Devinsel-Duyumsal: Yaparakyaşayarak öğrenmeyi tercih ederler. öğretmen sınırındaki öğrencilerin değişik öğrenme stillerine değişik a-raç ve gereçler kullanarak hitap etmelidir. Çünkü insanlar farklı biçimlerde öğrenirler. Öğretimde kullanılan

araç-gereç sayışı arttıkça, her öğrencinin bireysel öğrenme ihtiyaçlanna uygun bir öğretim kanalının bulunması ihtimali de artacaktır. 3. Dikkatli Davranmanın Sağlanması Geleneksel ders ortamlannda genellikle öğretmenler anlatma yöntemim kullanırlar. Belki de çoğu sınıfta sadece bu yöntem kullanılmaktadır. Durum böyle olunca ders araç/gereçleri ile sağlanan yenilik öğrencilerin dikkatim derse odaklamasında büyük öneme sahiptir. Öğrencilerin dikkatim çekmek, bilgilerin belleğe kaydedilmesinin ilk basamağım oluşturmaktadır. 4. Hatırlamanın Kolaylaştırılması Bilgiler belleğe hem sözel hem de görsel olarak kaydedilmektedir. Dolayısıyla hem sözel hem de görsel olarak sunulan bilgilerin hatırlanma ihtimali daha yüksektir. 5. Soyut Kavramların Somutlaştırılması Araç-gereçlerin eğitim ve öğretimde en önemli rollerinden biri soyut, karmaşık kavramları, anlaması güç olgu ve olayları basitleştirmesidir. Araçlar sözlü ya da yazılı bilgilerin aktanimasında beraber kullanılması duru-munda bazı öğrencilerin anlamakta zorlandıkları karışık konu içeriği daha somut şekilde anlamasın! sağlar. 6. Zaman Kazanılması Bir resim bin kelimeye bedeldir ifadesi uyarınca araç gereçlerin öğretim ve öğrenme sürecinde tasarruf sağlaması beklenir. Örneğin, slayt ya da bilgi-sayar-prejeksiyon aracılığı ile işlenen bir şiirin tahtaya yansıtılması, onun incelenmesinde zaman tasarrufunu da beraberinde getirir. 7. Güvenli Gözlem Yapılması Örneğin, video, VCD ya da kaset aracılığı ile bir halk müziği örneğinin suufa getirilerek incelenmesi, bu ortamı yaratmanın zoriuğunu ortadan kaldırır. 157 8. Farkh Zamanlarda Birbiriyle Tutarh içeriğin Sunulması

öğretmen bazen konuyu tekrar etme ihtiyacı hissedebilir, başka bir sınıfta aynı konuyu anlatması gerekir, ya da vurgulanması gereken bir noktayı unutabilir. Görsel araç-gereç kullanımı bu tür olumsuzlukları ortadan kaldırır. Bir tepegöz sunusunda öğretmen unuttuğu noktaları hatırlayabilir. Hazırlanan bir sunu aynı konunun işlendiği diğer sınıflarda da kullanılır bu da öğretmenin aynı içeriği hiçbir şey atlamadan anlatmasma olanak sağlar. c. Kitap Okuma Çeşitleri insan önce okumak için öğrenir sonra da öğrenmek için okur. Yazılı basılı kaynaklannın etkin kullanımı ancak amaca göre yapılacak okuma teknikleri ile mümkündür. Amaca göre okunmalıdır. Yapılan araştırmalar metnin türüne göre, okuyanın amacına göre değişik okuma şekillerinin olduğunu ortaya koymuştur (Gürses 1996: 98-103): 1. Göz, Atarak/Göz Gezdirerek Okuma Bir kitap, konu, kelime vb. materyallerle ilgili belli hususların tespiti ile ilgili okuma. Bu tür okuma kendi içinde beşe ayrılır. * Oryantasyonlu okuma: Herhangi bir yazıda esasa ilişkin bilgileri öncelikle okumaya denir. Örnek: Gazetede manşetin okunması gibi. '" Selektif/ Seçmeli okuma: Belirgin noktaların sistematik olarak okun-masına denir. Bu da kendi içinde kaynağım alma, yerini bulma ve yan seçmeli okuma olmak üzere üçe ayrılır. Örnek, bir kitabın adinin, içindekilerin, ön sözünün okunması gibi. * Paragraf okuma: Ana fikrin, paragrafın basında, ortasında, sonunda veya paragrafın bütünunde verildiğinden hareketle yapılan okuma türüdür. Okumada Paragrafın olumlu veya olumsuz şekilde bitip bitmemesi de önemlidir. Bu tür okumada, paragraftaki ana fikir ve yardımcı fikirler bulunur. * Sütun okuma: 5 cm. uzunluktaki satırı bir 7, 8 cm. uzunluktaki satırı iki ve 10, 11 cm. uzunluktaki satırı üç dik çizgi varmış gibi okumaya sütun okuma denir.

* Çapraz, okuma'. Satır uzunluğu 6, 7 cm. ise sütunlar iki eşit parçaya yerleşecek şekilde yapılan okuma türüdür. 2. Düzgülü/Normal Okuma: Yargılama ve değerlendirme yaparak okuma türüdür. Bu tür okumada özet çıkarma, not alma vb. çalışmalar yapılabilir. 3. Ağır/Yavaş Okuma: Her bir kelimenin üzerinde tek tek durarak yapılan okumadır. Bir felsefî metnin okunması bu tür okumaya örnek gösterilebilir. 158 Okumak, okumak ama her şeyi gelişi güzel okumak değil, disipline e-dilmiş, eleştirel bir yaklaşımla okumak. Okumak, okumanın bir amaç değil bir araç olduğunu bilerek okumak, ilgi alanlarmuz, mesleklerimiz doğrultu-sunda ilmî eserleri, ilmî eserler yanında, edebî ve felsefî eserleri de okumak. Kısa zamanda çok şey ifade edecek şekilde özümseyerek okumak. 4. Çabuk/Hızlı Okuma: Dakikada daha fazla kelime okuma ve okuduğu kelimeyi anlama faaliyetidir. D. Türk Halk Edebiyatı Öğretîminde Öğrenci Merkezli Ölçme ve Değerlendirme Ölçme ve değerlendirme, öğretim sürecinin önemli bir boyutudur. Öğretmen, öğretim konusundaki kararlanni ölçme ve değerlendirme ile elde edilen bilgüere dayalı olarak verir. Eğitim süreci içersinde ölçme ve değerlendirme ile, hedef davranışların ne kadarım gerçekleştirdiğimizi, gerçekleş-tiremediğimiz amaçlanmızın neler olduğunu, hangi konuların yeterince öğrenildiğim, hangilerinde eksiklerin bulunduğunu ve bu eksiklerin neler olduğunu, yanlış öğrenmeleri, yeterince öğrenilemeyen konuların neler olduğunu görürüz. Ölçme ve değerlendirme faaliyeti sayesinde, amaçlanmızı ve hedef davranışlarınım yeniden gözden geçiririz. Bu noktada ölçme ve değerlendirme kavramlannın açıklanmasında yarar vardır.

Ölçme, bir niteliğin gözlenip gözlem sonucunun sayılarla veya başka sembollerle gösterilmesidir. Değerlendirme ise, ölçme sonuçlarım bir ölçüte vurarak bir değer yargısına ulaşma işidir (Demirel 1998: 107). Değerlendirme bir karar verme işlemidir, bu yönüyle ölçmeden aynlır. Ölçme işleminde var olanın, olanaklar ölçüsünde aslına uygun olarak betim-lenmesine çalışılır. Değerlendirmede ise ölçme sonuçları alınır; ölçütle karşılaştırılır ve ölçme sonucunun, ölçütle belirlenen koşulu karşılayıp karşılama-dığına bakılır. Değerlendirme, ölçülen özelliğe ilişkin bir kararla sonuçlanır. Bu karar, ölçülen özelliğin belli bir amaçla ise yarayıp yaramadığım gösterir. Değerlendirme işlemi yalın bir biçimde şöyle ömeklendirilebilir: Sözgelimi, genişliği l, 20 metre olan bir yere konabilecek bir dolap aranmaktadır. Bulunabilen dolapların genişliği ölçülür, "en çok l, 20 metre" ölçütü ile karşılaştırılır. Böyle bir durumda genişliği "en çok l, 20 metre" koşulunu sağlayan dolaplar ise yarar; sağlamayan dolaplar ise ise yaramaz. Çünkü genişliği, l, 20 metre veya daha az olan dolaplar böyle bir yere konabilir; l, 20 metreden daha fazla olan dolaplar konamaz. Yukarıda görüldüğü gibi değerlendirme, ölçme sonucunu bir ölçüt ile karşılaştırma ve bu yolla, ölçme sonucuyla belirlenmiş olan özellik hakkında bir karara varma işlemidir. Bu tanım eğitimdeki değerlendirmeler için de 159 geçerlidir. Sözgelimi; bir dersten "geçer not" almak demek, bir yönüyle daha sonraki dersi öğrenebilmek demektir. Bu anlamdaki geçme ölçütü "en az 100 üzerinden 60 puan" olarak belirlenmiş olsun. Bir öğrenci 100 üzerinden 60 veya daha fazla puan almışsa geçme koşulunu karşılamıştır; 59 veya daha az puan almışsa bu koşulu karşılayamamıştır. Başka bir deyişle 100 üzerinden 60 puan veya daha fazla puan almış olan öğrenciler böyle bir amaçla yeterli düzeyde öğrenmiş, 59 veya daha az puan almış öğrenciler yeterli düzeyde öğrenmemişler demektir. 1. Öğrenci Merkezli Ölçmenin Amaçları

Okulda verilen eğiüme bağlı olarak bilginin ölçülmesinde dört faktör etkilidir. Bunlar şunlardır (özçelik 1982: 5): '"Öğrencinin derse hazır oluş düzeyim belirlemek, *Derste Öğretümesi planlanmış davranışların daha önceden öğrenilmiş olup olmadığım tespit etmek, *Her öğrenme ünitesi sonunda, bu öğrenme ünitesinde öğretilmesi planlanmış davranışlardan hangilerinin tam olarak öğrenilmiş, hangilerinin tam olarak neden öğrenilmemiş olduğunu meydana çıkarmak, *Dersin belli dönemlerinin sonunda bu dönemlerdeki etkileşimlerin ü-rünü olarak meydana gelen hedeflerle tutarlı öğrenme düzeyini belirlemek. 2. Öğrenci Merkezli Değerlendirmenin Amaçları Değerlendirmenin amaçlarım da şu şekilde belirtebiliriz: * Öğrenciye davranışı nasıl değiştireceği hakkında bilgi vermek, * Yeterince başarılı olan öğrenciyi motive etmek, * Öğrenci hakkında verilecek kararlara, kanaatlara temel oluşturmak, * Öğretmenin etkinliğim kendi kendine kontrol etmesini sağlamak, * Öğretimin niteliği ve niceliği hakkında yöneticilere ve diğer ilgililere bilgi vermek. 3. Halk Edebiyatı Ögretiminde Ölçme ve Değerlendirmenin Kullanım Şekilleri Öğretmen meslek hayati boyunca değerlendirme esas olmak üzere çeşitli ölçmedeğerlendirme araçları kullanmak durumundadır. Ölçme araçları dedi-ğimiz soru türleri ve teknikleri öğrencinin performansım ve beklediğimiz hedef davranışları ölçmeye yöneliktir. Bu araçların kullanılmasında dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hangi ölçme aracının öğrencinin hangi performansım veya özelliğim, durumunu ölçmeye uygun olduğunu tespit edebilmek ve uygulamaktır.

Sorular öğrencinin; bilgi, anlama (kavrama), analiz, sentez ve değerlendirme durumlarım ölçmek amacıyla sorulabilir. Eğitimciler, Sokrat'ın öğrencilerim düşündürmek ve onların fikirlerim analiz etmeleri için sorular sorduğu 2200 yıl öncesinden günümüze kadar, doğru soru sorma stratejilerinin 160 öneminin farkındadırlar. Doğru soru, düşünmeyi başlatır, öğrencilerin yaratıcılıklarım ve kendi görüşlerim geliştirmelerinde ihtiyaç duyacakları pratik yapma fırsatım verir. Çeşidi amaçlara hizmet edecek şekilde sorular sorulabi-leceği gibi öğrencilerin düşünmesini sağlamak için de sorular sormak gerekir. Diğer alanlarda olduğu gibi Halk edebiyatı öğretiminde de sıkça kullanılan ölçme araçlarım şu şekilde tasnif edebiliriz. > Test sorulan: doğru/yanlış, çoktan seçmeli, eşleştirme > Yazılı yoklama: kısa cevaplı, uzun cevaplı (kompozisyon türü) rapor/ödev hazırlama > Södü yoklama Bu ölçme araçlannın hepsi halk edebiyatının bütün alanlarım ölçmede pek kullanışlı değildir. Halk edebiyatı öğretiminde test türü soruların kulla-nılması sınırlılıkları da beraberinde getirmektedir. Çünkü edebiyatın bir kolu olan halk edebiyatının öğretilmesini bilgi, kavrama, analiz ve sentez düze-yinde bu tür araçlarla sağlıklı olarak ölçülmesi sınırlıdır. Halk edebiyatı eği-timinde ders esnasında hocanın sorulan, uzun cevaplı kompozisyon türü sınavlar ve öğrencilere verilecek ödevlerle daha sağlıklı şekilde sağlanabilir. Ölçme değerlendirmenin sağlıklı bir şekilde uygulanması öğretilmesi amaçlanan hedeflerin iyi tespit edilmesi ve bu amaçları ölçmede kullanılacak ölçme aracının buna göre kararlaştınîması önemlidir.157 E. Türk Halk Edebiyatı Eğitiminde Yemlikler Edebiyat öğretimi ikili bir görev yapmak zorundadır: bir yandan öğrencinin dibilimi bilgisini artırmaktadır. Öbür yandan öğrencinin görgüsünü zenginleştirmekte ve onu değişik yönleriyle

insanlığın durumlarıyla ilişkiye sokarak kişiliğim geliştirmektedir (Marshall 1994: 48). Bu bağlamda düşünecek olursak Türk Halk Edebiyatı Öğretimi'nin görevleri şunlardır: * Öğrencinin Türkçe dil becerilerim -okuma, konuşma, yazma, dinleme-, dilbilgisini geliştirmek, * Millî birlik ve beraberlik çerçevesinde bilgi ve görgüsünü zenginleştirmek suretiyle kişiliğim geliştirmek. Türk Halk Edebiyatı öğretimi yapılırken öğrencilerin içinden geldikleri sosyal, kültürel çevre göz önüne alınmalıdır, öğretim eğer öğrenci merkezli 161 olursa öğretim hedeflerine ulaşmada daha etkili olunur. Öğrencilerin aile büyüklerinden, çevrelerinden getirecekleri -halk edebiyatı açısından- maddi ve manevî halk edebiyatı malzeme ve bilgileri sınıf ortamına taşımalanna fırsat verilmeli ve bu yönde öğrenciler teşvik edilmelidir. Bu imkan sağlan-dığında hedef kitle bu ürünlerde kendilerim, ailelerim ve kültürlerim bulacakları için derse olan ilgileri üst düzeyde gerçekleşmesi mümkün olacaktır. Aynı zamanda bu, değişik coğrafyalarda yaşayan Türk insaninin aynı durum ve olaylara gösterdikleri benzer/farklı yaklaşımlaruun da ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Ağıtlar, atasözleri, halk hikayeleri vb. halk edebiyatı ürünleri-nin incelenmesinde bu uygulama etkili olacaktır. Tarih millî şahsiyetlerim kazanamadıkları veya koruyamadıkları için başka kültürler içinde eriyip giden insan topluluklamun hazin maceralarıyla doludur. Şayet bir toplum aynı akıbete uğramak istemiyorsa tefekkürüne, millî kültür ve şahsiyetine hayat verebilecek değerdeki kavramlarla tanışma-ya ve onları yaşayıp yaşatmaya mecburdur (Köstüklü 2001: 190). Bu kaygılardan olsa gerek, "büyük edebiyat geleneği olan Fransa, Almanya, ingiltere, İspanya, italya gibi ülkelerde edebiyat öğretimi millî edebiyat öğretimine yönelmiştir" (MarshaU 1994). Bu açıdan baktığımızda Türk Halk Edebiyatı öğretimi, millî şuurun oluşması ve yaşatılmasında son derece önemlidir. Gençlerin içinden çıktığı toplumun edebî, ahlakî, fikrî, bediî ve içtimaî

dünyalarım öğrenmesi, kavraması ve yeni nesillere aktarması büyük ölçüde etkili bir halk edebiyatı ve halk bilimi eğitimi-öğretimi ile gerçekleştirilebilir. Kültür bütünlüğü oluşturması açısından diğer Türk Cumhuriyet ve top-luluklannın Halk Edebiyatı ürünlerine yer verilmelidir. Öğrencilerin halk edebiyatı ürünlerim mukayese etmeleri sağlanmalıdır, iskandinav ülkeleri arasındaki sıkı bağ büyük ölçüde birbirlerinin edebî ürünlerim orijinal metin-lerinden okutulmasının sonucudur (MarshaU 1994). Nesiller arasında Millî birlik ve beraberliği dünden bugüne temin edebilmek için, eğitimöğretimin bütün kademelerinde bütün gençlere, müşterekliği herkesçe kabul edilen ana kaynak eserlerimizin mutlak surette oku-tulması gerekir. Yani Oğuz Kağan Destanı, Kutadgu Bilig, Dede Korkut vb. millî kültür varlığumzin şaheser eserlerim gençliğimizde okumuş isek millî kültür duygusunun müşterekliğinde her zaman birleşebiliriz (Güzel 1987). Aynı dili, aynı duyguyu aynı vatanı paylaşan Türk balkının birikimleri-nin yeni nesillere aktaniması Türk Halk Edebiyatı eğitimine gereken özenin verilmesi ile mümkün olacaktır. Türk Halk Edebiyatı derslerinin başarılı olabilmesi için gerekli metodun UBaşan= Veraset X Muhteva X Öğretim elemanı X Zaman X öğretim teknolojisF formülü ile olacağı kanaatindeyiz.58

ALTINCI BÖLÜM ANADOLU SAHASI TÜRK HALK EDEBÎYATINDA TÜRLER A.Türk Halk Edebiy atinin Tarihi Gelişimine Kısa Bir Bakış Halk kelimesi ve terimi, batı dillerinde eski "Pupulus", "Vulgus" ve "Volk" kelimeleriyle karşılanmaktadır. Türkçede "halk kelimesi", Orhun Kitabelerinde (VIII, Jhdt.) "Kara Budun" olarak geçmektedir. Esas itibariyle halk, lügatde "yaratılan, insan-beşer"dir. Faili "yaratan"dır. Terminus Technicus'ta "Kavim, devletin teb'ası, millet ve ümmet' manalannda kullanılmıştır. Avrupada "halk" hayatinin maddi ve manevî cephelerinin tetkiki "/oAUtor"denilen bilmin daimin doğmasına sebep oldu. Bu terim ilk defa 1846 da Willliam Thoms tarafından kullanıldı.

Türkiye'de ise ilk olarak Ziya Gökalp (1913) folklor yerine halkiyat kavramım kullanır. Ondan yaklaşık 6 ay sonra Fuad Köprülü (1914) Yeni Bir îlim: Halkiyat: Fok-lore makalesinde folklor kavramım kullanır. Onu Rıza Tevfik Bölükbaşı takip eder. Halbuki daha önceki yüzyıllarda aynı manaya gelen ve bugün de kullanılan "Volskunde" bilim dalı mevcuttu. îşte bu bilim dalı; "Malz.emesi dile dayananan; destan, masal, atalar sözü, bitmece, türkü, ninni cinsinden anonim ve kollektif karekter taşıyan eserleri" la litterature populaire isimleri altında topladılar. Avrupalı Türkologlar da aynı görüşü paylaştılar. Fakat Türk Halk Edebiyatı, daha çok Alman Halk Edebiyatına parelel olarak gelişmeye başladı. Bu noktadan hareketle Türkiye'de "halk" mefhumunun kullanılması veya aranması; XIX. yy'dan itibaren Şinasi'nin Durub-ı Emsal-i Osmaniye'^, Ziya Paşa'nın Şiir ve İnsa'sı, N. Kemal'in tiyatroları ve Vatan gibi makaleleri, mutlak rejimden meşrutiyete doğru giden yolda, aslında var olan halkı ve milleti Avrupaî bir görüşle arayan eserlerdir. Bilhassa 1908'den sonra Türkiye Türklerinde halka dönüş hareketi, Türkçülük ve milliyetçilik davalanna parelel olarak nazari bir folklor cereyanı şeklinde kendini gösterdi. Halk kültürü ile aydınlann bilgi ve kültürleri arasındaki hududu tayin etmek, Türk balkının maddi ve manevî hayatım aramak, bulmak düşüncesi ve Divan Edebiyatı yanında bir de Halk Edebiyatı tasavvuru bu devrin romantizmim teşkil eder. Buna göre Halk Edebiyatı: 164 "Divan Edebiyatı dışında kalan Saz ve Tekke mahsulleri nevinden ferdi mahsullerle, malzemesi dite dayanan; atalar sözü, destanlar, masallar, hikayeler, fıkralar, bilmeceler, maniler, türküler, ağıtlar, ninniler vb. gibi ilk söyleyicilerini umumiyetle tesbit edemediğimiz eserlerin meydana getirdiği edebi ekoldür. "159 Türk Halk Edebiyatı sahasında, son zamanlara kadar gerekli bir araştırma yapılmamıştır. Bazı ferdi araştırmalar varsa da, birçoğu birbirinin nakli veya tekranndan ibarettir. Orta Avrupa ve

Anglo-Sakson devletlerinde yapılan araştırmalar seviyesinde bir araştırma yoktur. Bugüne kadar Türk Halk Edebiyatı üzerinde çalışanlar: /. Kunos, O. Spies, A. M. Schimmel, H. Uplegger, M. F. Köprülü, F. K. Timurtaş, P. N. Boratav, S. N: Ergun, T. Alangu, Ş. Elçin, I. Basgöz. M. Bali, S. Sakaoğlu, D. Yıldırım, U. Günay, A. Güzel, F. Türkmen, N. Gözaydn, B. Seyidoğlu, Ş. Kurgan.. vb. dirler. Türk Halk Edebiyatı Klasik tasnife göre; * Anonim eserler, *Aşık edebiyatı, *Tekke (Dint-Tasavvufî Türk) edebiyatı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Aslında Türk Halk Edebiyatı üzerinde daha sistemli araştırmalar yapabilmek için, Tekke ve Aşık edebiyatlarım müstakil olarak düşünmek zorundayız. O zaman hem halk edebiyatı hem de tekke ve Aşık edebiyatı müstakil olarak araştınlınca daha müsbet neticelere varılır. Türk Halk Edebiyatı sahası, bugün için yegane el atılmamış sahadır. Hemen hemen hiçbir yönü ele alınmamıştır. Halbuki Türk Halk Edebiyatım meydana getiren mahsullerin pek çok özellikleri vardır. Biz bu araştırmamız-da ana hatlarıyla Türk Halk Edebiyatının özelliklerim ele almak istiyoruz. Bilindiği gibi Türk Halk Edebiyatının ana vasıftan ve özellikleri; sözlü almaşı, ağızdan ağıza nakledilmesi bu arada varyantlasması, geleneksel oluşu, kalıplaşması ve musiki ile söylenmesidir. * Türklerin îslamiyetten önce sözlü geleneği bugünkü Türk Halk Edebiyatıda yaşamıştır. Halk şairleri şiirlerini sazla söylemiştir. Bu sebeple halk şairlerine "Saz Şairleri" de denmiştir. Halbuki eski şiir geleneğinin şairlerine Oğuz Türklerinde "Ozan" adı verilmiştir. Bu kelime XVI. yy.'a kadar devam etmiş, XVII. yy.'dan itibaren "Asık ve Saz şairF'ne bırakmıştır.

* Halk şairleri şiirlerini yazmamış, söylemişlerdir. Bu söyleyiş bir iki kişiye değil, topluluğa hitap şeklinde geçmektedir. Saz şairleri çok defa kendi eserlerinin de bestekarı olmuşlardır. Aynı zamanda başka şairlerin şiirlerini de saz eşliğinde okumuşlardır. 165 '" Halk. Edebiyatının üçüncü özelliği ve niteliği, eserlerin anonim olmasıdır. Türküler, maniler, masallar vb. umumiyetle halkın ortak mah olan edebi mahsullerdir. Bu anonim eserlerin nasıl oldukları ve ilk söyleyicileri belli değildir. Bunları ilk söyleyenler unutulmuş, ağızdan ağıza yayıldıkça zamanla yine adı bilinmeyen sanatkarlar bunlar üzerinde şekil ve konu bakımından ilaveler ve değişiklikler meydana getirmişlerdir. Halk edebiyatının diğer bir özelliği de zengin ve devamlı oluşudur. Divan şiirinde olduğu gibi kalıplaşmış benzetmelere, imajlara ve konulanı sahip bulunmasıdır. Bu husus, ifade ve üslupda da kendini gösterdiği için, halk şiirimizde tekrariamalara çok tesadüf olunur. Halk edebiyatının bir başka belki de en temel özelliklerinden biri de belli bir ezgi ile söylenmesidir. Ezgisiz halk edebiyatı düşünülemez. Şimdi ana hatlarıyla Türk Halk Edebiyatının Nazım şekil ve türlerim ta-myalım. o. Halk Edebiyatının Nazım Şekilleri Türk Halk şiirinin nazım birimi dörtlüktür. Kafiyelendirme itibariyle umumiyetle birbirine benzeyen bu şekiller vezin ve bilhassa beste bakımından farklılık göstermektedir. Halk şiirinde vezin olarak hece kullanılmıştır. THŞ'nin ölçüşü "hece ölçüsu"dar. Çağlar boyunca bu hiç değişmemiştir. Divanü Lugaü't-Türk'te vezin, ölçü karşılığı (küg) terimi geçer. Hece ölçüşü Türk Dili'nin yapısından doğmuştur. Hece ölçüsünde esas, mısralardaki hece sayısının birbirine eşitliğidir, îlk dörtlüğün mısraları kaç heceli ise, ondan sonraki dörtlüklerin hece sayılan da uymak zorundadır. Hece vezni, îsîamiyettten önceki birçok eserde aynen kullanılmaktadır.160 Hece vezninde esas olan, mısralardaki hece sayısının belirli bir sayıda olmasının yamsıra, bu mısralann durak

(Klasik Edebiyatta karşılığı takti)larla bölünmesidir. Duraklar mısrayı eşit aralıklarla bölerler. Tek sayılı hece ölçü-lerinde artık heceler birinci grupta yer alır. Durak kelimeyi bölemediği gibi, söz kalıplarım da bölemez. Bu yönüyle taktiden farklıdır. Türk Halk Şiirinde nazım şeklim belirleyen bir başka unsur ise kafiyedir. Halk şiirinde iki çeşit kafiye söz konusudur. Bunlardan birincisi mısra sonla-nnda görülen ses benzerliğine verilen şürimizdeki genel addır, îkincisi ise yalnız Halk şiirinde görülen ilk dörtlüğün birinci ve dördüncü mısraları ile her dörtlüğün son mısraında görülen ses benzerlikleridir ki buna kafiyeden ziyade ayırdedici bir özellik olarak ayak diyoruz.161 Ayak, tekarlanmasına veya değişmesine göre Tek Ayak veya Döner Ayak adım alır. Kafiye konu-sunda yerine göre yarım bir ses benzerliği ile yetinilirken, ayak konusunda titiz davranıhr. Şiirin bütün yükü bu ayak üzerindedir. Şiirin konu ve kompo-zisyonunu ayak yönlendirir. 166 Halk Şürinin ana karakterinden olan irticalen söylenmesi, sözlü oluşu, anonim oluşu, varyanüaşma özelliği gibi sebeplerle vezin ve kafiye konu-sunda oldukça problemli söyleyiş ve kalıplarla karşılaşmaktayız. Bu yüzden Halk Şiirinde belirli kurallara bağlı nazım şekillerinden bahsetmek oldukça güçtür. Yazılı kaynaklardan cönklere geçen koşma, semaî, destan, türkü vb adlarla kaydedilen şiirler. Klasik edebiyatta olduğu gibi aynı yapı, aynı biçim özelliği göstermez. Aynı biçim özelliğim gösteren iki şiir farklı adlarla kaydedildiği gibi, farklı biçim özelliği gösteren farklı şiirler de aynı adla kaydedilebilmektedir. Buradan da anlaşılabileceği gibi Halk şiirin-de biçim bir ayırdedici özellik olmaktan uzak kalmaktadır. Bu bakımdan Halk Şiirinde nazım şekli yoktur diyebiliriz. Zaten Halk Şiirinde ayırt edici ana unsur ezgidir. Ancak Halk Şiirinde nazım şekli özelliği gösteren mani ve koşma olmak üzere iki tipten bahsedebiliriz. Aslında bunlara nazım şeklinden ziyade tip demek daha uygundur. b. Halk Edebiyatmm Nazım Türleri

b. a. Hece Ölçüşme Dayalı Türler l. Ninni Ninni, Halk Şiirinde anonim eserlerdendir. Çocukları uyutmak için anneleri veya dadılan tarafından söylenir. Umumiyetle tek dörtlük halinde olur. Ninni, bir yönü itibariyle de öğretici niteliktedir. Özellikle çocuklar, ninnilerle anadillerin! daha kolay öğrenirler. Çünkü çocuk, bu ninniyi dinledikten ve anladıktan sonra uyur. Bu sebeple edebiyatımızda ninni geleneği uzun zamanlardan buyana devam etmektedir. Türkçenin öğretiminde de ninninin yeri son derece önemlidir. Şimdi bu ninnilerden birkaç örnek vermeye çalışalım: Ninni Besmeleyle uyanır O nurlara boyanır Buna can mı dayanır Ninni yavrum ninni Ninni dedim uyutamadım Sofa ile büyütemedim Tıpış tıpış yürütemedim Ninni yavrum ninni Yağmur yağar taşta kurur (ninni) Altın saat beşte vurur (ninni) Benim yavrum geç de uyur (ninni) 167 Benim yavrum bin develidir (ninni) Kapışı altın sürmelidir (ninni) Benim yavrum çift kalelidir (ninni) Dandini dandini danadan (ninni) Bağıylasın seni yaradan (ninni) Kayıp etmesin aradan (ninni Ağzı seker hokkası Çenesi bülbül yuvası Yanakları misket elması Burnu Medine hurması Gözleri Eğir bademi Kaşları kudret kalemi Saçtan altın şansı Annesinin birisi ninni163 2. Mani Mani, Anonim Halk Edebiyatının en yaygın şeklidir. Yedi heceli ve dört mısralı tek kıtadan meydana gelir. Dört mısralı manilerde, 3 mısra'l serbest, diğer mısraları kendi aralannda kafiyeli dörtlükler halinde söylenen nazmı şeklidir. Kafiye düzeni (aaxa) şemasına uygundur, tik iki mısra, çok defa asıl mana ve musikiyi hazırlayan giriş niteliğindedir. Dörtlüğün anlam yükünü 3. ve 4. mısralar taşır. Bununla birlikte en güzel maniler, ilk mısralanyia son iki mısrası arasında gizli bir bağ kurabilen ve böylece dış alem ile iç duygulan kaynaştırmayı başaranlardır.

Tek dörtlükten meydana gelen Manilerden başka, beş, altı, yedi, sekiz, on, on dört, mısralı olanları da vardır. Bunlar mısraları artırılmış manilerdir. Bazen ilk mısra kafiyeyi göstermek üzere tek kelimeden ibaret de olabilir. Böyle manilere "ayaklı mani" adı verilir. Maniler de "cinaslı kafiye" çok kullanılır.164 Maniler; Düz Mani ve Kesik Mani olmak üzere ikiye ayrılır. a. Düz Mani: yedişer heceli dört mısradan meydana gelmiş, kafiyeleri çoğu kez cinassız olan manilerdir. 168 Düz Mani Örnekleri Bahçede hanımeli Derdinden oldum deli Alemde hüner odur Sevmeli sevilmeli165 Gök güvercin olayım Gergefine kanayım Avcı gelip vurursa Dizlerinde öteyim Çekmecemin kilidi Üstünü gül bürüdü Sen orada ben burda Olan ömrüm çürüdü Derdim var seller gibi Diyemem eller gibi Kumdum kadîd oldum Meyvesiz dallar gibi Dağlar dağladı beni Gören ağladı beni Kana zencir kar etmez Zülfün bağladı beni Aşkına düştüm yeni Baştan çıkardın beni Bir kılma bin altın Verseler vermem seni Atım vardır rahtım yok Sana göre tahtım yok Gerdana sinek konmuş Sinek kadar bahtım yok Sabahtır ezana bok Kabrimi kazana bok Azra 'il 'in suçu ne Defteri yazana bok ., a. g. e., s. 59. 169 b. Kesik Mani: İlk mısraı 7 heceden az, anlamh ya da anlamsız bir kavram olarak cinash kelimeye işaret eden söz veya göz grubundan oluşan, kafiyeleri cinaslı manilerdir. Kesik Mani Örnekleri Sarardı Bağda güller sarardı Sen benim namert kolum Ne güzeller sarardı Güzel çünkü derdin yok Niçin benzin sarardıl66 Neyemi

Gel geç gönül niye mi Bok şu garip bülbülün Ne suyu var ne yemi Civanım görüşmenüz Seneden seneye mi Bende lazım Su coşar bende lazım Kaş kara gözler siyah Gerdanda ben de lazım Atma kulun yabana Gün olur bende lazım Derde kerem Dertliyim der de Kerem Koşmuşum gam çiftini Sürdükçe derd ekerem Dolaştım Şam 'ı şarkı Bulamadım derde kerem Doğruldum kapma geldim Umarım derde kerem 170 Kararsın Bulut gökte kararsın Ne büyüksün ne küçük Tamam bana kararsın Gündüz gelme gece gel Bekle sular kararsın Sanlalım yatalım Düşman bağn kararsın Atma kulun yabana Bir gün olur ararsın167 Manileri ekseriyetle kadınlar söyler. Saz şairleri de maniler söylemişlerdir. Halk arasında mani söylemek için "mani yakmak, mani düzmek, mani atmak" deyimleri kullanılır Maninin günümüzde en canlı olarak yaşadığı yerler Kerkük Bölgesi ile, Yukan Doğu Anadolu illeri, özellikle Kars, Edirne ve îç Anadolu çevreleridir. Mani'ye çeşidi Türk kavimlerinde değişik adlar verilmiştir. Hoyrat: Kerkük Türkleri'nin manilerine "Hoyrat" adı verilir. Hususi besteyle söylenir. Hoyratlar daha çok cinaslı olur. Son zamanlarda söylenen ve sahibi bilinen hoyratlar da vardır. Bayatı: Azerbaycan Türkleri'nin manilerine de "Bayatı" denir. Bunlar da hususî beste ile söylenir. Aytıspa, gayım öleng, ölen türü: Kazak Türklerinin mani için kullandıkları kavramlardır. Martifal: Yugoslavya Türklerinin maniye verdikleri ad.168 3. Koşma:

Koşma, "koşmak" masdanndan gelir. "Zam ve ilave etmek, güfteye beste UavesC' anlamındadır.169 Ahmed Vefik Paşa,170 Ş. Sami,171 H. K. Kadri,172 F. Köprülü,'73 R. R. Arat,174 P. N. Boratav,175 vb. hepsi de aynı mana etrafında birleşirler. Köprülü; "Anadolu Türklerindeki Koşma türü. Doğu Türklerindeki koşuklarla, Altay Türklerindeki kojanlardan başka bir şey değildir." derken, 171 R. R. Arat ve P. N. Boratav bu görüşe katılmamaktadırlar. Onlara göre; "Koşuklarla ilgili fazla bir örnek elimizde bulunmadığı için; biçim, konu, ölçü yönünden Anadolu koşmalarıyla karıştırılmalarının mümkün olmadığını, bundan ötürü de aralarındaki benzerliklerin ve yakınlık konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini bildirmektedirler.178 Koşma, umumiyetle aşk duygularını ve tabiat güzelliklerini anlatan lirik şiirlerdir. Ayrıca sosyal konuları işleyen koşmalar da vardır. THŞ'nin en yaygın nazım şeklidir. 11'li (6-5 veya 44-3) hece vezniyle söylenen dörtlüklerden meydana gelir, tik dörtlüğün 1. ve 3. mısraları serbest veya kendi aralarında kafiyeli, 2. ve 3. mısraları birbirleriyle kafiyeli olur. Daha sonraki dörtlüklerin ilk dörtlüklerin ilk üç mısraı kendi aralarında 4. mısralar ilk dörtlüğün 2. v e 4. mısraları ile kafiyelidir. (xaxa-bbba-ccca... gibi) Koşmalar ezgilerine ve yapılarına göre ikiye ayrılırlar. 1. Ezgilerine Göre Koşma Çeşitleri: Hece sayısı ne olursa olsun, özel bir ezgiyle okunan parçalar Halk arasında "Koşma" diye adlandırılır. Özel ezgiyle okunan koşmalar "Acem Koşması, Kerem, Topal Koşma, Elpük Koşma, Yelpük Koşma, Sivrihisar Koşması..."179 dır. 2. Yapılarına Göre Koşma Çeşitleri: Koşmaları yapıları bakımından adlandırıyoruz. Bunlar da: a. Düz Koşma: On bir heceli ve kafiye düzeni (xaxa, bbba, ccca ya da abab-cccb-dddb) şemalarına uyan koşma tipidir. Aşık Edebiyatında en çok rastlanan tiptir.180

b. Yedekli Koşma: Doğu Anadolu ve Azeri alanına giren bölgelerdeki saz şairlerinin kullandıkları bir koşma çeşididir.181 c. Musammat Koşma: Musammat, iç kafiye demektir. Mısra sonundaki kafiyelere mısra içinde de rastlanır. Dolayısıyla her mısranın birinci ve ikinci kısımları birbiriyle kafiyelidir. 182 d. Ayaklı Koşma Koşma'nin ilk dörtlüğünün birinci ve ikinci beyitleriyle öteki dörtlüklerin sonlarına beş heceli ziyade eklenmesiyle meydana gelen Koşma çeşididir.183 Ziyade, Divan edebiyatındaki, müstezöt'aSü kısa mısra'ya denir. Genel anlamda aruzun özel bir kalıbıyla söylenen Ziyade, beş heceli bir söz halinde Koşma'ya. eklenirse. Ayaklı Koşma türü ortaya çıkar.184 172 Sevdim sen dilberi / hublar serveri Gördüm şeklin peri/oldum müşteri Çeksen de hançeri/kessen bu seri Gayri simden geri/Sen Şah ben Geda Kul Oldum sana185 e. Zincirbend Ayaklı Koşma Zincirbend Ayaklı Koşma, Ziyade 'ler Zincirleme üpi'ndeki Koşma'lara ulanırsa, Zincirbent Ayaklı Koşma denir. Gani Mevlam düştüm aşk od'una Aşk od'una düştüm ciğerim kebab Söyündünnez ab Ab akıyor benim iki özümden Çözümden akan yaş hep olur şarab Kerem et Yarab Kerem et Yarabbi halim yamandr Yaman oldu halim sana 'lyandır 'iyon oldu beyan ahir zamandır Ahir zaman oldu oku dört kitabı Bulasın sevab f. Zincirleme Koşma Koşma ve Destanlarda her dörtlüğün son nusramdaki ilk mısramın basında tekrarlanmasıdır. Bu çeşit Koşma ve Destan'lara Zincirleme Koşma adı verilir. O ki yaratıldık turab-ı Tür'dan Perverdiger Hak Sübham biliriz. Türab 'in aslım yarattın Nur'dan Nur'dan evvel bir mekan'ı biliriz.

Mekan 'da var iken nice bin şehir Anı ziynet kıldı ne murg-ı meher Günde yetmiş kere eyledi teher Eki ettiği rızk u nan'ı biliriz187 a. Koşma-Şarkı Dördüncü mısraları her dörtlüğün sonunda Nakarat olarak tekraralanan koşmalardır. Bu tip koşmalar, kuruluşça şarkıya benzerler. Türklerde dördüncü mısralar nakarat halinde olduğundan, koşma-şarkı 'ya türkü de denir. 173 îki dilber gördüm güller içinde /kişi de nazlı, cana uygundur. îsmini giderim diller içinde Biri nazlı Kuğu, biri toy gündür Kaçan bin naz île eylese ref-tar Kemend-i züljunü eyleyip et-var Şehr-i melanette ol şirin-güftar Biri nazlı Kuğu biri toygundur188 Halk şiirindeki Koşma, Divan şiirindeki "Gazer'in karşılığı sayılabilir. Divan şiirinin ağırlık noktası gazel olduğu gibi. Aşık Edebiyaümn temeli de Koşmalardır.189 Şimdi Koşmalardan birkaç örnek vermeye çaüşalım: Koşma Eğer benim île gitmek dilersen Eğlen güzel yaz olsun da gidelim Bizim iller kıratlıdır aşılmaz Yollar çamur kurusun da gidelim Aşamazsın Karaman 'in Hini Köprüsü yok geçemezsin selini Gerdan yaylasının perçem belim Lale sümbül bürüsün de gidelim Sökülsün dağların buzu sökülsün Öne insin çöl ovaya dökülsün Erzurum dağının kan çekilsin Ak koyunlar yürüsün de gidelim Karac'oğlan der ki buna ne fayda Hiç rağbet kalmadı yoksula bay 'da Bu ayda olmazsa gelecek ayda On bir ayın birisinde gidelim Karacaoğlan Koşma

Keklik gibi taştan tasa sekerek Gerdan açıp gelişini sevdiğim Sağa sola taksim etmiş örgüsün Onar onar bölüşünü sevdiğim 174 On altıya karar verdim yaşım Yenice sevdaya salmış başım El yarımda yıkar gider kaşım Tenhalarda gülüşünü sevdiğim Sarardı gül benzim soldu diyerek Hasret kıydmete kaldı diyerek Hani Ruhsatt de noldu diyerek Arayıp da buluşunu sevdiğim190 Ruhsatî 4. Varsağı Varsağı, koşma (türünün) özel bir ezgiyle söylenen biçimidir. Kafiye düzeni koşmamnki gibidir. Dörtlük sayışı 3, 4, 5 kimi zaman daha fazla olabilir. Şekil ve vezin itibariyle "Semaî"ye benzer. Semaî de. Varsağı da hece ölçüsünün 8'li kalıbıyla söylenir. Aralarındaki fark, makam, ezgi farkıdır. Varmalılarda yiğitçe bir hava vardır. Köprülü, "Varsagiann biraz, kaba, erkekçe bir lisanla ve daği bir eda île yazılması şarttır." der.191 Varsak adım Güney Anadolu Bölgesi'nde yaşayan Varsak Türklerinden almıştır. Bu yüzden Varsağı "Varsaklara mahsus bir beste ile terennüm edilen bir nevi halk türküsüdür." biçiminde ifade edilir.192 Varsaklara mertçe hava katmak için "behey, bre, hey gidf gibi ünlemler kullanılır. Ezgisi bilinmeyen şiirlerin Varsağı olup olmadığı, bir ölçüde, ancak bunlarla anlaşılır. Fakat ezgisi bilinmeden bir şiire Varsağı diyebilmek için bunlar da yeterli değildir. Çünkü Varsagiarda her zaman ünlemlere rastlanmadığı gibi, konulan da zaman zaman bir üzüntüyü, bir acıyı belirtecek yolda olabilir. Kaldı ki içinde, "hey, behey" ünlemleri bulunan her şiir de Varsağı türüne giremez.

Varsağılarda vezin itibariyle muayyen bir kaide yoktur. Aşıklar 11 heceli varsagiar tertip etmekle beraber, en fazla 8'lileri kullanmışlardır.193 En çok varsağı söyleyen ve bu türün en güzel örneğini veren Saz, şairi Karacaoglan 'dır. Onun varsagian. türün bütün özelliklerim yansıtacak durumdadır. 175 Varsağı Bre ağalar bre bejler ölmeden bir dem suretim Gözümüze kara toprak Dolmadan bir dem suretim Aman hey Allahım canan Ne canan bilir ne zaman Üstümüzde çayır çemen Bitmeden bir dem suretim Buna felek derler felek Ne canan bilir ne dilek Ahir ömrümüzü helak Etmeden bir dem suretim Karacaoğlan der canan Güzelim sözüme inan Bu ayrılık bize heman Ermeden bir dem suretim Karacaoğlan *** Yürü bre Bulgar dağı Hemen dağlar sende m 'olur Yaylalı sümbüllü yurtlar Büyük evler sende m 'olur Yükseğinde döner kuşlar Engininde kervan işler Kürk giydirir at bağışlar Yiğit beğter sende m 'olur Yaylası ufak tepeler Yağar yağmur kar sepeler Kulakta altın küpeler Hemen dil-ber sende m'olur Karac'oğlan düz ovalar Şahinin keklik kovalar inil inil taş yuvalar Büyük seller sende m'olur194 Karacaoğlan 176 5. Semaî

Semaî sözcüğü Arapçadır. "bir kurala bağlı kalmadan işitilerek öğrenilen" anlamındadır. Semaîler, ya hece ölçüşü ile, ya da aruzun özel kalıbı ile yazılır. Saz şairlerinin eserleri arasında her iki türüne de rastlanır. Ancak Saz Şairlerinin asıl basan gösterdikleri Semaîler, hece ölçüsüyle olanlardır. Hece ölçüsüne bağlı Semaîler, koşma tipindedir. Şekil olarak koşmanın aynıdır. Sadece mısralarındaki hece sayışı itibariyle koşmadan aynlır. Semaîler, hecenin 8'li kalıbı ile söylenir. Yani, ya 4-4 duraklı, ya da duraksız olur. Koşma gibi Semaî de dörtlük sayışı 3-5 arasında değişir. Dörtlük sayışı 5'i geçen Semaîler daha azdır. Semaîlerde konu bakmundan aşk, tabiat, ayrılık duygusu temaları işlenir. Koşmaya göre daha hafif, daha uçan bir havası vardır.195 Semai İncecikten bir kar yağar Tozar Elif Elif diye Deli gönül abdal olmuş Gezer Elif Elif diye Elifin uğru nakışlı Yavru balaban bakışlı Yayla çiçeği kokuşlu Kokar Elif Elif diye Elif kaşlarım çatar Gamzesi sîneme batar Ak elleri kalem tutar Yazar Elif Elif diye Evlerinin önü çardak Elifin elinde bardak Sanki yeşil başlı ördek Yüzer Elif Elif diye Karac'oğlan eğmelerin Gönül sevmez değmelerin iliklemiş düğmelerin Çözer Elif Elif diye Karacaoğlan 177 Semaî Gönül gurbet ele varma Ya gelinir ya gelinmez. Her dil-bere meyil verme Ya sevilir ya sevilmez. Yürüktür bizim atımız Yardan atlattı zalimiz Gurbet elde kıymatımız Ya bilinir ya bilinmez Bahçenizde nar ağacı Kimi tatlı kimi acı Gönüldeki derd ilacı Ya bulunur ya bulunmaz Deryalarda olur bahri Doldur da ver içem zehri Sunam gurbet elin kahrı Ya çekilir ya çekilmez

Emrah der ki düştüm dile Bülbül figan eder güle Güzel sevmek bir sarp kale Ya alınır ya alınmaz196 Erzurumlu Emrah 6. Destan Destan sözcüğünün asıl biçimi "dastan" olup Farsçadır. Ahmed V. Paşa,'97 Ş. Sami,198 Ali Seydi,199 M. Naci,200 Mehmed Salahi,201 Hüseyin Remzi,2"2 Ali Nazîma ile Reşat,203 H. K. Kadri204 vb. destanı birbirinin aynı ya da birbirine benzer yolda; "Manzum hikaye, mensur hikaye, kıssa, masal" şeklinde tarif etmişlerdir205. Ancak son zamanlarda destan sözcüğünün tarih boyunca geçirdiği anlam değişikliklerim Şükrü Elçin206 ayrıntılarıyla ele almıştır. Bu bakımdan 178 destanlar, umumiyetle tarihî hadiseler, savaşlar, kahramanlıklar için söylenmiştir. Destanlar, topluluk hayatı ile ilgili konulan ele alırlar. Halk arasında adet ve gelenekleri aksettiren, züğürt, cimri, dalkavuk, gibi tipleri ve gülünç karakterleri ortaya koyarlar. Zelzele ve kolera gibi tabiat afetlerim ve hastalıkları hikaye ederler, eşkıyadan bahseder. Toplum içindeki çeşitli meslek ve zümrelerin, esnafların dikkat çekici taraflarım işleyen destanlar da bulunmaktadır. Destanlar, tarih ve sosyoloji incelemeleri için son derece önemli eserlerdir. Destan, şekil itibariyle koşmaya. benzer. Ancak makam ve ezgisi değişik olur. Destanlar uzun manzumelerdir. Kırk-elli dörtlükten meydana gelenleri, hatta yüz dörtlüğe varanları da görülmektedir. Destanları, Divan ve Halk edebiyatı içinde ayn ayrı ele almak mümkündür. Bu cümleden olarak Divan Edebiyatı bünyesinde 'mesnevi türünde yazılan destanlardan; 'Dinî Hikayeler (Şeyyad Hamz, Yusuf-Zeliha); Fikri- tasavvufi Eserler (Y. Emre, Risaletü'nNüshiyyesi; Gülşehrî, Manüku't-tayr); Aşkî Hikayeler (Fuzuli, Leyla vü Mecnun); Manzum

Tarih Kitapları, "Ahmedî'nin, Dastan-ı Tevarih-i rnulük-i al-i Osman'ı,"; Mensur Tarih ve Nasihat Kitapları...vb.; "M. Sadeddin, Tacü't-tevarih"i örnek verebiliriz. Halk Edebiyatı'nda ise; 'Manzum Masallar (Dastan-ı Ahmed Harami); Mensur Biyografik Romanlar (Dastan-ı îmam-ı Ali); Mensur-epik karakterli romanlar (Cengizname); Halk şürinde bir tür adı olarak bu kavram kullanılmaktadır. Tür olarak destan, koşma tipine girer. Varsağı, Semaî gibi destanın yapışı da aynıdır. Ancak aralarındaki ayırımı dört noktada toplayabiliriz. Onlar da: 1.Dörtlük Sayışı: Destanların uzunluğuna sınır yoktur. Dörtlükler, konunun özelliğine, şairin yaratma gücüne göre artar. ismail Habib'e207 göre: Koşma, Divan Edebiyatuun nasıl gazel karşılığı gibiyse, Destanlar da kaside karşılığı gibidir. Bunun için destanların dörtlük sayışı, koşma dörtlüklerinden daha çoktur.208 2. Konu Bakımından Koşma, Semaî, varsağı da duygusal temalar işlendiği halde, destanlarda temel öğe, belirli bir olay, bir vak'adır. Savaş, deprem, salgın, yiğitlik olayları, eşkiyalann serüvenleri, güldürücü konular, toplumsal yergi ya da eleştiri, çevrede yankı uyandıran olaylar. Yani destanların kapsamına girmeyen hiçbir 179 konu yoktur. Destanlar, ferdi ya da toplumsal konulan işler.209 Konulan itibariyle destanlan şöyle sınıflayabiliriz. a-Savaşdestanlan b. Deprem, yangın, salgın gibi olaylarla ilgili destanlar c.Eşkiyalann ya da çevredeki ün salmış kişilerin serüvenlerim anlatan destanlar

d-Güldürücü destanlar e. Toplumsal yergi, taşlama ya da eleştirme niteliğindeki destanlar f. Bekçi destanlan g.Öğüt-Atasözleri h. Yaş ve Hayvan Destanlan i. Değişik konulu destanlar210 3.Anlatım Bakımından Destanlarda hikaye etme esastır. Destanlar "Epik şiiri daha doğrusu vaka anlatan şiiri temsil ederler." Destanlar aynca didaktik şiir tipini de mey-dana getirirler.211 4. Ezgileri Bakımından: Diğer halk şiiri türleri gibi, destanlar da özel bir makamla söylenir. Bu makam, destanı öbür türlerden aymr. Destan, bütün bu özellikleriyle TÜRK HALK EDEBÎYATInın en önemli nazım türüdür. Bosna Destanı Bosnalı der behey devletin vezir Nemse kralının kasdi bizedir Duydu Bosna askerinin geldiğin Şüpheniz olmasın fırsat gözetir Urdu taburları geldi kaleye Kasd eyledi hasmın ol havaliye Geldi islam askeri kelle kelleye îmdad-ı Hak île nusrat bizimdir Ali Paşa der ki çıkalım düze Hak taala imdad eyleye bize Düşmanla gelelim biz de yüz yüze îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir 180 Çekti tuğlarım düşman üstüne Kuşandı kılıcın kafir kasdina Asker ta'yîn etti hasmın üstüne îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Asker-i îsîanüa kesildi yollar Kondu karakollar yürüdü diller Gelen gazilere verdi çengeller îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir

Pançov kalesinden bir saat beri Geldi düşmanlarda müjde haberi Tîgden geçirmişler yedi bin seri îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Feryatçısı geldi Banyo Loka'nın Elli bin askeri vardır Duka'nın Kaleyi hıfz edin vermeyin sakın îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Pek çok yiğitleri yeldirip geçti Nemse kafirine gör ne iş etti Kafirler içine gulgüle düştü îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Rebî'ü'l-evvelîn yedinci günü Küffara erişti îsîamın ünü Günden zahir oldu Muhammed dini îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Allah Allah deyip yürüdü asker Katanası yolu göstermek ister Gaziler at şurup meydanı ister îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Kafir gördü bizi geriye kaçtı Dest-i felek kudret ateşin saçtı İç ağası ceng kapısın açtı îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir On bir saat tamam eyledik cengi islam askerinin olmadı dengi Kafir suya döktü topu tüfengi îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir 181 Bindi gaziler at sürdü meydana EUerinde kılıç hep Rüstemane Uralım kılıcı gelsin bu yana îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Çark-ı feleklerin kurup geçtiler Şehitlik şerbetin anda içtiler Yürüdü gaziler serden geçtiler İmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Kaleli gördü kim geriye gitti Feth-i bab eyleyip ettiler hamdı Haydarlığı ispat ettiler şimdi îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir Ahmed bu nusratın şükrün edelim Duaya meşgul ol sözü nidelim İnşa-allah Belgrad'a gidelim îmdad-ı Hak ile nusrat bizimdir"2 Aşık Ahmet 7. Türkü

Türkü terimüün kaynağı Türk sözcüğüdür. Türk sözcüğünün soruma nisbet eki ulanarak Türkî elde edilmiş, bu sözcük zamanla Türkü biçimine girmiştir.213 Ş. Sami, F. Köprülü, A. T. Onay, A. K. Tecer, "Türklere mahsus bir beste ile söylenen halk şarkılarıdır. "214 tarifinde birleşirler. Türkü, Türk Halk Şürinin en eski türlerindendir. R. Nur,215 A. Ş. Nevaî'nin Mizanü'lEvzan'mda Türküden bahsedildiğim bildiriyor. Demek ki Türkü Horasan'da ortaya çıkmıştır. Türkü teriminin XV. asırda Doğu Türklerinde de kullanıldığım biliyoruz. Anadolu Türk Edebiyaünda en eski türkü örnekleri XVI. yy'dan geriye gidememektedir. Biçim bakımından türkü olan ilk metni ÖKSÜZ DEDE216 vermiştir. Türküler ferdi veya sosyal olaylarla ilgilidir. Konulan itibariyle de; "Deprem, ölüm. kıtlık, kahramanlık, sevgi, ayrılık" gibi sebepler türkünün çıkışım etkiler. Toplumun olaylar karşısındaki tepkisi, türkülerde yansır. Öteki halk şiiri türlerinin ferdi niteliğine karşılık, 182 türkülerde sosyal yan ağır basar. Halkın sevgisi, nefreti, açışı, tutkusu, her şeyi türkülerde yankısını bulur. Türkülerin üç bakımdan sınıflanması yapılabilir. Onlar da: ezgileri, konulan ve yapılanna göre ayn ayn değerlendirilmeleridir...217 a. Ezgilerine Göre Türküler: Uzun havalar (usulsüzler). Divan Bozlak, Koşma, Hoyrat.. vb'leri olarak değerlendirilirken; Kırık havalar, usullüler de, genellikle oyun havalarıdır. Urfa'da Kırık adı da verilmektedir.218 Esasen toplum ortanundan kopan her türlü halk edebiyatı orunu, türkü karakteri kazanabilmektedir. Yalnız her tür'e de Türkü diyemeyiz. Öyle ki, bazı mecmualarda Divan şiirinin murabbalan, hatta gazelleri bile Türkü başlığı ile kaydedilmiştir. Bu durumda Türkü'yü sınırlamanın ve onu yalnız bir tip'e indirgemenin güçlüğü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Söz gelimi bir cenaze ortanunda ortaya çıkan bir ağıt, bir beşik basında çocuk uyutmak amacıyla söylenen ninni bu ortamlardan uzaklaşıp anonim özellik kazandığında türkü olarak anılmaktadır. Hüzün ifade eden pek çok türkünün sözleri dikkatle incelenirse derhal bu ağıt ortamlarım hatırlatır. b. Konulanna Göre Türküler: Türküler konulanna göre ayn değerlendirilirler. Bu cümleden olarak konulanna göre Türkü'leri; hikaye şarkıları, kasideler, .. vb'leri olarak da tasnif edebiliriz. Ancak bazı bilim adamlan Anadolu Türkmenleri arasında yaptıklan incelemelerde Türkmen halk türkülerim; "mevsim, kahramanlık, aşk, ölüm, doğum, evlenme, tarihi olaylar, askerlik, gençlik şarkıları, çocuk ninnileri" şeklinde sıralamaktadırlar. Demek oluyor ki türkülerin, konulan, ekseriya aşk ve lirik hususlardır. Günlük hadiseleri dile getiren, savaşlardan, efelerden, meşhur eşkiyalardan bahseden türküler de bulunmaktadır. Türküler bu tür konularda yoğunlaşmakla birlikte her türlü hayat hadisesinin türkülere konu olabileceğin! de söyleyebiliriz. Türkü meydana getirmeğe "Türkü yakmak" denmiştir. c. Yapılanna Göre Türküler: Türküler hece ölçüsünün her kalıbı ile söylenir. Beşli'den başlayarak onaltı'lıya kadar, hecenin her ölçüsünün kalıbında türkülerinüz vardır. Bu durum, türkünün bağımsız bir kuruluş, ya da tür ol-madığının, sözden çok ezgi ile bağlantılı olduğunun kanıtıdır. Türkülerin yapışı çok değişiktir. Bu biçimlerin dışında da türkü vardır. Türküler ekseriyetle anonim eserlerdir. Türküler, mahalli ağız isimlerine (Urfa ağzı. Eğin ağzı, Rumeli gibi); beste ve makamlarına (Kaya başı, Türkmdni gibi) ve konulanna göre çeşit çeşittir. Türküler bu esaslara göre sınıflandırılırlar. Türkü şekil yönünden koşmaya benzer. Yalnız kıtalar çok defa beş veya altı mısradan meydana gelir. Kıtalarda son veya son iki mısra183

lar umumiyetle tekrarlanır. Şarkı ile türkü arasında şekil benzerliği vardır. Aralarındaki fark, birinin aruz, öbürünün hece vezniyle yazılmağıdır. Türküler 11 'li veya 8'li, 7'li hece vezniyle söylenmiştir. Burada en yaygın olanlanndan birkaçının isimleri ise şöyledir: " Mani kıtalanndan kurulu türküler; dörtlüklerle kurulu, dördüncü mısraları nakarat olan türküler; dörtlüklerle kurulu türküler, betleri dörtlük, nakaratı tek mısra olan türküler; Bentleri dörtlük, nakaratı iki mısralı olan türküler; bentleri dörtlük, nakaratı üçlük olan türküler; bentleri de, nakaratları da dörtlük olan türküler; bentleri dörtlük, nakaratları beşlik olan türküler; üçlükten kurulu Türküler; bentleri üçlük, nakaratı tek mısra olan türküler; bentleri üçlük, nakaratları iki mısra olan türküler; bentleri de nakaratları da üçlüklerle kurulu türküler; bentleri üçlük, nakaratları dörtlük olan türküler; iki mısralı türküler; bentleri iki, nakaratları bir mısralı olan türküler; bentleri de, nakaratları da iki mısralı olan türküler; bentleri iki, nakaratları altı mısralı türküler.. vb'leri" bulunmaktadır.219 Şimdi de bu türkülerden birkaç örnek vermeye çalışalım: Aşk Türküleri Söğüdün yaprağı narindir narin içerim yanıyor dışanm serin Zeynep 'i bu hafta ettiler gelin Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim Zeynep bu güzellik var mı soyunda Elvan elvan güller kokar koynunda Arife gününde bayram ayında Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim Zeynep 'e yaptırdım altından tarak Tarada zülfünü gerdana bırak Görüşmek isterim yollarım ırak Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim Zeynep 'in alı var alı neylesin Al yanak üstüne şalı neylesin Bu yosmalık dururken malı neylesin Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim 184

Zile 'nin yolları dardır geçilmez Soğuktur suları bir tas içilmez Anadan geçilir yardan geçilmez Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim220 Tören Türküleri Gelin gelin allı gelin has gelin Ak elinde ben olayım tas gelin Kalbindeki tasaları keş gelin Ölmeyince sakın yardan ayrılma Gelin güzel ama azıcık bönce Gelinin beli yüzükten ince Dayanamazlar gelin seni görünce Ölmeyince sakın yardan ayrılma Ay île güneş doğdu ucadan Şavkı vurdu pencereden bacadan Uykusuz kaldın geçen geceden Ölmeyince sakın yardan ayrılma 22] 8. Güzelleme Daha çok sevda üzerine yazılan şiirlerdir. Bir kimseyi, bir güzeli, bir yeri, tabiatı övmek maksadıyla da söylenen şiirlere Güzelleme denir. Halk şair-lerinin bir adı da aşık tır. O, bir güzele tutkundur. Yahut gelenek onu ille de bir güzele tutkun eder. Pek çok aşık, saz calip şiir söylemeye, bir güzelin sevdasına düştükten sonra veya rüyada aşk badesin! içtikten sonra başlar. Bu, çok defasında yaşayan bir güzel değildir. Bu, güzellik idealidir. Veya çevresindeki bir güzelin realitesinden uzaklaşıp yeni çizgiler, daha güzel renkler ve huylara benzetilmiş hayallerdir. Bu hayallerin bütün vasıftan mübalağalı ve mükemmeldir. Bu yüzden halk şiirinde güzelin anlatılması benzer kişiler ve kalıplar halindedir. Bunların en güzel örnekleri Karacaoglan 'da çoktur. Ayrıca Güzellemek, kuvvetli tabiat tasvirlerinin de konusudur. Sevinci ve açışı ile aşkın, sevdanın ifadesi ile beraber, güzellemelere giren konularda birir de ayrılıktır. Halk şiirleririin en güzelleri sevda ve ayrılık üzerine yazılan güzellemeler de söylenmiştir. Halk şiirindeki güzelleme, Divan şiirindeki medhiyenin karşılığıdır. 185 Güzelleme

Dinleyin ağalar medhin eyleyim Elma yanaklımın kara kaslınım O gül yüzlerine kurban olayım Dal gerdanlımın da sırma saçlımın O yarin açılmış gülü göncedir Boyu fidan beli gayet incedir Mutabık fakirce hemen bencedir ipek poşulumun güneş başlinun Bir yol öpemedim kara gözünden Geçilmez ki cilvesinden nalından Hokka dehanından şirin söyinden Kiraz, dudaklımın inci dişlimin Aşık oldum cemalinin gülüne Al kınalar yakmış sedef eline Bir gönül bağlıdır her bir teline Henüz çağı on üç on dört yaşlımın Bin deyiş söylerim her gidişme Evvel sevip sonra terk edişine Noksanı girdin mi sen de düşüne O turunç memeli beyaz döşlümün222 Noksanî Çukurova bayramlığın giyerken Çıplaklığın üzerinden soyarken Şubat ayı kış yelim koğarken Cennet demek sana yakışır dağlar Ağacınız yapraklarla donanır Taşlarınız bir birliğe inanır Her çiçekler bağnnızda gönenir Pınarınız çağlar akışır dağlar Rüzgar eser dallarınız, atışır Kuşlarınız birbiriyle ötüşür Ören yerler bu bayramdan pek üşür Sünbül niçin yaslı bakışır dağlar Karac'oğlan size bakar sevinir Sevinirken kalbi yanar göğünür Kımıldanır hep dertleri devinir Yas île sevincim yıkışır dağlar223 Karacaoğlan 186 9. Koçaklama

Yiğitliği, yiğitleri öven, savaşlardan bahseden kahramanlık şiirleridir. Divan şiirindeki Hamasi Destan durumundadır. Bunların çoğu, ya Dadaloğlu ve Genç Osman gibi siyasi çatışmalara katılan şairlerin eserleridir. Veya Yeniçeri şairlerüün malıdır. Fakat Koçaklama, deyince asıl akla gelen Köroğlu'dur. Köroğlu'nun menkabevi hayatım saran şiirlerin çoğu bunlardır. Köroglu ve etrafındakiler, bu şiirlerde mübalağalı bir ifade ile adam öldürür, kelle keser, yol kapatır, baş alır. Halk şürinde destan unsuriannın yaşaması Kucaklamalarla olmuştur. Koçaklama iki koçak bir araya gelende Gürelim ne işler meydan içinde Kesilir kelleler boşalır kanlar Yeğin olur leşker meydan içinde Oklar uçup gider sahanlar gibi Merd de aşıp gider aslanlar gibi Kılıçlar oynaşır ceylanlar gibi Kesilir ne başlar meydan içinde Yiğitler çağrışır yaman gün olur Allah Allah derler yüksek ün olur Çarka çarha döğüşicek hun olur Hasmın arar koçlar meydan içinde Köroğluyum medhim merde yeğine Koç yiğit değişmez, cengi düğme Sere serpe gider düşman önüne Ölümü karşılar meydan içinde224 Köroglu Şahlar şahı divan açar Divan gümbür gümbürlenir Merd dayanır namerd kaçar Meydan gümbür gümbürlenir Yiğit kendini öğende Oklar menzili değende Şeş-per kalkana değende Kalkan gümbür gümbürlenir Ok atılır kal 'asından Hak saklasın belasından Köroglu 'nün narasından Her yan gümbür gümbürlenir225

Köroglu 187 10. Taşlama Taşlama; "yeren, kötüleyen ve alay eden şiirlerdir." Beğenilmeyen kimseleri, adetleri, huyları kötülemek, onlarla alay etmek için söylenmiştir. Halk Edebiyatındaki taşlama türü. Divan Edebiyatındaki hiciv ve hezi manzumeleri karşılığdır. Hiciv ve mizah unsurlanna aynı zamanda yer verilir. Güldürerek iğneler. Taşlamaların konulan, ferdî ve sosyaldir. Aşık; önce bazı kişilerin kötü yönlerim ele alarak, onu hicveder. Fakat bu olay, sadece bir şahsa bağh kalmayıp, hemen sosyallesin Bu olay, ferdî olmaktan çıkıp, sosyal bir yapıya kavuşur. Taşlamaların bazılannda daha da geniş bir yapı görürüz. Bunlarda halk şairi belli kuvvetleri yermekten de ileri geçerek bütün bir devri, mevcut düzeni taşlamaya koyulur. Parça parça kötülükleri birleştirip kendince bir bütün kurar ve onu yerer. Halk geleneğinin kuvvetli olduğu dönemlerde taşlamalar düzeltici bir vazife de görmüştür. Çeşitli şer kuvvetleri halkın aşıkların dilme düşmekten çekinmişlerdir. Ama günümüzdeki taşlamalar tarihî misyonunu kaybetmiştir. Bugünkü Taşlamalar, daha çok hedef aldığı kişileri bütünüyle " yok etmek" için söylenmektedir. Birkaç Taşlama örneği vermeye çalışahm: Taşlama Bir vakte erdi ki bizim günümüz Yiğit belli değil mert belli değil Herkes yaraşma derman arıyor Deva belli değil dert belli değil Adalet kalmadı hep zulüm doldu Geçti şu baharın gülleri soldu Dünyanın gidişi acayip oldu Koyun belli değil kurt belli değil Başım ayık değil kederden yastan Ah attikçe duman çıkıyor/esten Haraba yüz. tuttu bezm-i gülistan Yayla belli değil yurt belli değil

Çark bozulmuş dünya ıslah olmuyor Ehl-i fukaranın yüzü gülmüyor Aşık Ruhsatî dediğim bilmiyor Kalem belli değil hat belli değil226 Ruhsatî 188 Ormanda büyüyen adam azgını Çarşıda pazarda insan beğenmez. Medrese kaçkını softa bozgunu Selam vermek için kesan beğenmez Elin kapısında karavaş olan Burunu sümüklü gözü yas olan Bayramdan bayrama bir tıraş olan Berbere gelir de dükkan beğenmez Aleme ta 'n eder yanma varsan •» Seni yanıltır bir mesele sorsan Bir cim çıkmaz

eğer kamım yorsan Camiye gelir de erkan beğenmez Dağlarda kırlarda gezen bir yörük Kimi tımar sipah kimisi bölük Bir elife dili dönmeyen hödük Şehr-istana gelir ezan beğenmez Bir çubuğu vardır gayet küçücek Zu'm-ıfasidince key f getirecek Kırık çanağı yok ayran içecek Kahvede fağfuri fincan beğenmez Yaz olunca yayla yayla göçenler Topuz kokusundan şehre kaçanlar Meşe yaprağım kıyıp içenler Rumeli Yenicesi duhan beğenmez îş gelmez elinden gitmez bir kare Aslında neslinde giymemiş hare Sandığı gömleksiz duran mekkare Bedestene gelir kaftan beğenmez22? Kazak Abdal 11. Ağıt Ağıt; "Halk şiirinde ölen bir kimsenin ardında söylenen, onun meziyetlerim belirten, ölümünden duyulan üzüntüleri dile getiren şiirlerdir." Divan Edebiyatındaki mersiyeler durumundadır. Bunların menşeini eski Türklerde-ki ölenin ardından ayin yapmak adetine, yani "yuğ törenleri"ne kadar götürebiliriz. Bugün de Doğu ve Orta ve Güney Anadolu' da ölü için ağıt yakmak geleneği vardır. Belli bir zaman içinde ölü evini ziyarete gelen herkes, bilhassa

halk şiiri geleneğine yabancı olmayanlar, duygularım şiir halinde anlatır ve yalan da olsa ağlarlar. Böyle yakılan ağıtlar tam anonimlik vasfına 189 sahiptir. Daha ilk söyleyenin ağzından çıkarken bile öteki ağıtlarda büyük ölçüde malzeme alır. Halk şairleri de ağıtlar söylemişlerdir. Bunların öteki anonim ağıtlardan farkı belli kişilerin eseri olmasıdır. Aşıklar, daha çok, ö-lümü çevresinde yankılar uyandıran kimseler için ağıt söylemişlerdir Delikanlı iken veya yeni evli iken ölenler, bir hileye, bir düzene kurban gidenler, ölümleri bir ailenin veya zümrenin yıkımma sebep olan kimseler gibi. Halk şairleri sel, zelzele, salgın hastalıktan gibi büyük felaketler için yazılan şiirle-re de ağıt adım vermektedir. Ağıt Mızıka çalındı, düğün mü sandın Al beyaz bayrağı gelin mi sandın Yemen'e gideni gelir mi sandın Döngel ağam döngel dayanamiram Uyku gaflet basmış, uyanamiram Ağam öldüğüne inanamiram Ağam yolladım Yemen iline Çifte tabancalar tahmis beline Ayrılmak olur mu taze geline Döngel ağam döngel dayanamiram Uyku gaflet basmış, uyanamiram Ağam öldüğüne inanamiram Akşam olur mumlar yanar karşımda Bu ayrılık cümle alem basında Gündüz hayalimde gece düşümde Döngel ağam döngel dayanamiram Uyku gaflet basmış, uyanamiram Ağam öldüğüne inanamiram Koyun gelir kuzusunun adı yok Sıralanmış küleklerin sudu yok Ağamsız da bu yerlerin tadı yok Döngel ağam döngel dayanamiram Uyku gaflet basmış, uyanamiram Ağam öldüğüne inanamiram228

Erzurum köylerinin birinde iki camış (manda) otlarken döğüşmeye başlar. Halk ayırmaya cesaret edemez. Sahibi olan ve o gün güvey girecek damadı çağırırlar. Mandalar her günkü elbisesi içinde göremedikleri sahiplerini tanıyamaz boynuzlayıp öldürürler. Düğün yarıda kalır: 190 Camışlan vurdum kira bayıra Döğüşe doğuşu (y)endi çayım Güveğiye deyin gelip ayıra San da camış yaraladı yarimi Eğdi boynuzunu döktü kanımı Bo günlerde cumadır Cuma Hamama gidersem saçımı yuma Ben seni sevmişem ellere deme San da camış yaraladı yarimi Eğdi boynuzunu döktü hanımı Bo günlerde pazardır Pazar Kelkit mollaları çeyizim! yazar Tektir gelir şimdi tebdili bozar San da camış yaraladı yarimi Eğdi boynuzunu döktü kanımı Bo günlerde salıdır salı Ak duvak üzerine damlayor kam Böğründen vurulmuş çıkmıyor canı San da camış yaraladı yarimi Eğdi boynuzunu döktü kanımı Camışlan bağlayın yanıma yakın Cenazemi kılın öğleye yakın San da camış yaraladı yarimi Eğdi boynuzunu döktü kanımı229 Ağıt Sefil baykuş ne gezersin bu yerde Yok mudur vatanın illerin hani Küsmüş müsün selamımı almadın Şeyda bülbül şirin dillerin hani Ecel tuzağım açamaz mısın Açıp ta içinden kaçamaz mısın Azad eyleseler uçamaz mısın Kırık mı kanadın kolların hani 191 Bir kuzu koyundan ayn ki durdu Yemez mi dağların kuşuyla kurdu Katardan ayrıldın şahin mi vurdu Tumanı teleklerin tellerin hani

Aç mısın yok mudur ekmeğin aşın Odan ne karanlık yok mu atasın Hanidir güveğin hani yoldaşın Hani kapın bacan yolların hani Kara yerde mor menekşe biter mi Yaz baharda ishak kuşu öter mi Bahçede alışan çölde yatar mı Uyan garip bülbül güllerin hani Bunda yorgan döşek yastık var mıdır Bu geniş dünyada yerin dar mıdır Dalın tahta duvar önün yar mıdır Yeşil başlı sunam göllerin hani Körpe maral idin dağlanmızda Dolanırdın solu sağlanmızda Taze fidan idin bağlanmızda Felek mi budadı dalların hani Gelinlik esvabın dar mı biçildi Düğününde acı şerbet içildi îlikle dügmele göğsün açıldı Noldu kemer beste bellerin hani Alışmış kaşların var mı kınası Ala idi o gözlerin binası Kocaldın mı on beş yılın sunası Yok mudur takatin hallerin hani Emmim kızı aç kapıyı gireyim Hasta mısın halin hatırın sarayım Susuz değil misin bir su vereyim Çaylarda çalkanan sellerin hani Yatarsın gaflette gamsız kaygusuz Ninni halam ninni kalma uykusuz Hem garip hem çıplak hem aç hem susuz Felek fukarası malların hani Her gelip geçtikçe selam vereyim Nişan-gah taşma yüzün süreyim Kaldır nikahım yüzün göreyim Ne çok sararmışsın hallerin hani 192 Civan da canına böyle kıyar mı Hasta başın taş yastığa koyar mı Ergen hza beyaz bezler uyar mı Al giy allı balam şalların hani Daha seyran-gdha çıkamaz mısın Çıkıp da bağlara bakamaz mısın Kaldırsam ayağa kakamaz mısın Ver bana tutayım ellerin hani Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın Uyandın da taş yastığa dayandın Aslı Hanım gibi kavruldun yandın Yeller mi savurdu küllerin hani230

Hıfzî 12. Muamma Saz şairlerinin çözümü muayyen bilgiler gerektiren manzum bilmece mahiyetindeki eserleridir. Eşya ve şahıs isimleri ile ilgili olurlar. Divan Şii-rindeki lügaz ve muammaya benzerler. Böyle şiirler, en çok aşıkların karşılıklı birbirini imtihan etmelerinde kullanılır. Bunları söylemekte ve çözmekte usta olan, karşısındakini mat eden aşık büyük şair olarak kabul edilmektedir. Bir imtihanda yenilen, öteki aşığın bulunduğu ortamlarda saz calip şiir söylemek hakkını kaybediyor, sazını getirip usta olana teslim ediyor. Bu manzum bilmeceler halk dilindeki bilmecelerden epey farklıdır Muammaların hemen hepsi, menkabevi İslam Tarihine, îslam nutolojisine telmihler taşıyan ve onlar bilinmedikçe çözülmesine imkan olmayan şiirlerdir. Bunları tertipleyen, şiir haline getiren bir kişi vardır. Şiirin altında bu sanatçının adı söylenmiştir. Daha çok günlük hayatın ve sosyal çevrenin akislerinı veren anonim halk bilmecelerinden bu bakımdan ayrılırlar. Muammaların hemen hemen hepsi imtihan sahnelerinde kurulduğu için irticalin bunda yeri çok büyüktür. Sözlü geleneğe daha fazla dayalıdır. Yazılı örnekleri azdır. Aşık Şem'î'nin Sulukahve'deki 1823 yılının ilkbaharında Karamanlı A-şık Kenzî ile karşılıklı muamma asmaları dillere destan olmuş bir sanat olayıdır. Bir sabah Aşık Şem'î'ye bir dostu gelerek Sulukahve'ye bir aşığın uğradığım ve kahveye bir muamma astığım söyleyerek bir kağıda yazılan muammayı Aşık Şem'î'ye uzatır. Muamma şudur: Ol nedir ki muallaktır kaşanesi Temeli yok üstad kendi kurar anı Zinciri var, kemendi var hem şanesi Sakit durur lakin yakar nice canı. a» Dilçin, Cem, a. g. e., s. 342-343 193

Aşık Şem'î, kendisini er meydanma çağıran bu muammaya karşı hemen orada bir muamma hazıriayıp dostuna vererek kahvedeki muammanın yanma asmasını söyler. Aşık Şem'î'nin muamması da şöyleydi: Üç harflidir ağyarı çok Dostu azdır, hem yari çok Aşık olan tanır anı, Nadir gezer, efkarı çok İsmi vardır döner dilde Eserleri doğru yolda Yeri meçhul, ayn belde Bir şahtır ki izman çok Sırrı açar sim vermez Hem saraya gelip girmez Sem 't söyler, aklı ermez Dili durmaz ikrarı çok Kısa sürede iki aşık arasında bu muamma düellosu bütün şehirde duyulur. îki aşığın karşılaşacağı günü şehir halkı merakla bekler. Gün gelir çatar. îki aşık, yüzlerce meraklının huzurunda karşılaşırlar. Şiirli sohbete başlarlar. Önce bir taksim, sonra semaîler, divanlar. Sıra muammalara gelir. Aşık Şem'î, Aşık Kenzî'nin muammasın! sazıyla cevaplar: Sinek gibi hırs yoluna uçup gidilmez Ankebut gibi temelsiz tuzak kurulmaz Günçu Vahdet bize mesken ezel-kan, Emretmeyince bu aşk bir cevap verilmez Ehl-i dil olanlar, muamma halloldu, örümcek diye seslenirler. Sıra Aşık Şem'î'nin astığı muammaya gelir. Aşık Kenzî eline alır sazım, başlar söylemeye: Dinledim süzdüm erenler sözün, Hatiften bir ses bir şah gibidir. Bu mahsulüdür sağlam bir özün, Yabancı değil dil agah gibidir Üç harfli bir çok metin aradım Daldım ummnana zemin aradım Buna mahrem birfatin aradım Bulunmadı işim eyvah gibidir Kenzî der ki geçmişiz alemden Bülbül anlar benim bu nalemden Belki beyanın geçmiş halemden Dilhanem harap tebah gibidir 194 Aşık Şem'î, sazım eline alır, muammasını açıklar: Üç harfli aşk sultanımız değil mi Ağyar-ı aşk düşmanımız değil mi O bir şahdır bulunmaz her gönülde Bitim boş bir cismanımız değil mi

İsmi döner aşıkların dilinde Gezer daim doğruların yolunda Yeri anın seher vakti gülünçle Bizim her an cananımız değil mi Sırrı verir nihan eyler ezelden Sünuhatı Hüda-yı Lem-yezelden Verir sofa daim hoşluk güzelden Her nefhası gülistanınız değil mi Sem 'î söyler aklım hayran karında Gönül müştak, gezer anın zannda Yarine yar, gözümüz yok ağyannda Bu hal dilde elhanımız değil mi Bundan sonra iki aşık hoşça kucaklaşır, toplanan para ve hediyeleri Şem'î, Aşık Kenzî'ye bırakır. O geceki sanat sohbeti son bulur.231 Çıldırlı Aşık Şenlik (1850-1914) Ardahan'da Aşık İzanî ile bir kahvehanede karşılaşırlar. Aşık îzanî daha önce yazıp bir mendil içinde kahvehaneye astığı muammasını çözmesi için Aşık Şenlik'e üç gün süre tanır. Aşık Şenlik, muammanın kaç harf, kaç nokta olduğunu sorar. Aşık îzanî bir harf fazla söyler. Aşık Şenlik, üç gün üç gece uğraşır, üç hoca sürekli kendine yardımcı olur, sonunda muammayı çözer. Karşılıklı soruşma ve atışmalarla muamma deryasına dalan iki aşık sazlarıyla şöyle konuşurlar: Aldı îzanî: A; Osman eline salmışam seda Ardahan şehrim yakacam od'a Bir inci düşürdüm derya ummanda Ara ki bulasın biçare Şenlik Aldı Şenlik: Eğer yaradanım bir fırsat verse Nuranî pirlerim imdada gelse Yedi kat yer altta bir nokta olsa Arayıp bulacam Aşık İzanî 195 Bir iki kıtadan sonra Aşık Şenlik bir müjde halinde muammanın harflerim sunar: Muamman bulunsa kalan alınır Askerlerin bölük bölük bölünür Evveli Kaf sonu Ya 'da bulunur İnşallah bulmuşam Aşık îzanî Aşık îzanî. Şenlik'in muammayı çözdüğünü anlayınca onu övmekten kendini alamaz:

Çıldır karaşında sen ehl-i irfan Aşıklar üstadı bilirsin erkan Ey aziz kardeşim ben sana mihman Yaradan yar olsun Baba Şenlik'i Yine de îzanî ortaya konan ödülden kendisine pay vermesin!, sazım al-mamasmı Aşık Şenlik'ten bekler ve muammayı kelime olarak da açıklaması-m ister: Çıldır sancağında aladan ala îzant'ye hasım gelipsen böyle Eğer bilirisen ismini söyle Yaradan yar olsun Baba Şenlik'i Alır Şenlik: Budur siz Gül Şenlik'in muradı Nurani pirlerim rüyada dedi Kahvehane ocağı okunur adı Arayıp bulmuşam yazık îzanî İzanî her şeyden ümidini keser. Şenlik ne sazdan ne paradan söz etmiyordu. Yine de Şenlik'e son defa seslenir: Gurbet elde büktün benim betimi Azrail pençenle aldın canımı Bir izin ver bana göster yolumu Yaradan yar olsun Baba Şenlik 'i Çünkü kara ettin benim yüzümü Daim metheder söylerem sözünü Bağışla Allah 'a gel ver sazımı Yaradan yar olsun Baba Şenlik'i Çıldır sancağından arz geldim Erzurum 'dan İstanbul 'a nam saldım Eyvallah demişem sen usta oldun Yaradan yar olsun Baba Şenlik'i Şenlik, bu sözler üzerine îzanî'ye acır, sazım ve ödülün yarışım ona verir.232 196 13. Nasihat Halk şiirinde öğretici şiirlerdir. Bir şeyi belletmek, bir fikrin propagandasını yapmak için söylenmiş şiirlerdir, öğretici olmak çok yaygın bir vasıf olduğu için halk şairlerinin çoğunda

ufak veya büyük ölçüde öğreticiliğe rastlanabilir. Sadece nasihat için yazılan atasözü destanlarından tütün da dinî-tasavvufî şiirlere varana kadar her çeşit şiir içinde didaktik unsura rastlanır. Nasihat Dinle sana bir nasihat edeyim Hatırdan gönülden geçici olma Yiğidin başına bir iş gelince Anı yad illere açıcı olma Mecliste arif ol, kelamı dinle il iki söylerse, sen birin söyle Elinden geldikçe sen eylik eyle Hatıra dokunup yıkıcı olma Dokunur hatıra kendisin bilmez Asilzadelerden hiç kemlik gelmez Sen eylik et de, o zayi olmaz Danlıp da başa kakıcı olma Ü ariftir, yoklar senin bendim Dağıtırlar tuzağım, fendim Alçaklarda otur, gözet kendini Katı yükseklerden uçucu olma Muradım, nasihat bunda söylemek Size layık olan, onu dinlemek Şev seni seveni, za'y etme emek Sevenin sözünden geçici olma Karac'Oğlan söyler: Sözün başarır Aşkın deryasını boydan aşınr Seni bir mecliste hadi düşürür Kötülerle konup göçücü olma233 Karacaoğlan Nasihat Yaz gelip de beş ayları doğumca Akar boz bulanık selinden sakın, Gurbet ilde kimse bilmez ahvalin Sen dür vatanında Hinden sakın 197 insanın kötüsü eylikten bilmez Kursaksıza öğüt versen de almaz İnsan çiğ süt emmiş itimat olmaz

Kapında hizmetkar kulundan sakın Kötü insan doğru gitmez yoluna Eyi insan hoş geçinir dilme Elini sunma ki yarin gülünç Dikeni var, batar, elinden sakın Karac'Oğlan der ki: Eğlen gönlünü Elinden bırakma nazlı yarını Kimse bilmez ahvalini, halim Yakınında olan komşundan sakın234 Karacaoğlan Nasihat Hey yar yavrularım sana emanet Gözlerinin yaşı akıp durmasın Yalvarırım öksüzlüğüm bildirme Arada boynunu büküp durmasın Onlar hediyemdir salda yanında N'olur mezanmı göster sonunda Giyindir, kusandır bayram gününde Ellerin eline bakıp durmasın îmamî ufacık körpe kuzular Değişmezmiş kaderdeki yazılar Aç koma ha! Kemiklerim sızılar Karatoprak beni yakıp durmasın235 Ahmet Aşık îmamî 14. Hikaye-Destan Destan, hem nazım şekli, hem de nazım türüdür. Destanlar, çeşitli hadiselerin anlatıldığı manzumelerdir. Hikaye hüviyeti taşırlar. Savaş ve kahramanlık mahiyetindekilere koçaklama denmiştir. Belli olaylar üzerinde yazılmış halk şiirleridir. Yalnız adları epope[en andırır. Temel karakteri vak'a anlatmaktadır. Fakat hiç birinde vak'anın reel \hikayesine rastlanmaz. Şair benzer kişiler içinde olayların en sivri noktalarına bir dokunur geçer. Destanlara konu veren vak'alar çeşitlidir. Günlük hayatın ufak tefek olaylarından büyük sosyal hareketlere kadar her cinsten hadiseyi içine almış olan destanlar vardır. Büyük bir kısmı güldürücüdür. Otlakçı Destanı, Tahta Kurursu

destanı vb. Halk şairi, günlük hayatın küçük sıkıntılarım alaya almaktan hoşlanır. Öteki destanlar da böyledir. Kıtlık, salgın, 198 harp, zelzele gibi büyük olaylar anlatsa da destan reel ifadelerden uzak hazır kalıplar halinde, belli bir sosyal çevre içine oturmamış, mahalli renklerden yoksun olarak karşımıza çıkıyor. Destan Dinleyin ahibba edeyim beyan Dillerde daima söylerisin heman Bin üçyüz on üçte bitin ki tamam Yunarüler ile olan kavgayı Daim kahbelikle çıkar meydane Eşkıyadır diye eder bahane Kadın, erkek demez kasdeder cane Hiç mi düşünmekler ganî Mevla 'yi iptida Girid'e bin parmak vurdu Miralay Vaso 'yu kumandan koydu Cezire usatı bunlara uydu Şübhesiz anlar da bulur belayı Devletlere hemen haber erişti Cümlesi hep birden telaşa düştü Harb sefineleri çabuk yetişti Abluka ettiler hemen adayı Vaso'ya nasihat hiç kar ekmedi Fenalıklanndan hiç vazgeçmedi Henüz oradadır çıkıp gitmedi Lakin kaptırmazlar hazır lokmayı Yunanîler kat'en karar verdiler Hayır yok Girit'ten bize dediler Hudut boylanna yüz çevirdiler Bak şimdi yediler tatlı helvayı Hududu boş sandı bu serseriler Açlık, susuzluktan canları inler Görsünler vahşîlik anları neyler Taciz eylediler bütün dünyayı Giriştiler hudut tecavüzüm Cesur görünmeğe halkın gözüne Nasıl çıkacaklar insan yüzüne Şiddetli gördüler müdafaayı 199 Pek çok tecavüze cür'et ettiler Hayli leş bırakıp geri gittiler Kaçarken birbirin şurup ittiler îsîamlar arkadan çekti yunayı

Huda-yı lemyezel haksız iş yapmaz Mazlumların ahın yerde bırakmaz Yakında gösterir pek çok uzatmaz Bir anda mahveder kavm-ı adayı Padişah tahtında çok sabır etti Elbet bu sabrın da vadesi yetti Umum kumandana irade etti Görsünler düşmanlar şimdi kavgayı Beş rumt Nisan 'da harb ilan oldu Düşmanların yüzü saranp soldu Yunan askerleri acep ne oldu Bırakıp kaçtılar koca ovayı Ol saat çalındı hücum borusu islam askerleri arslan yavrusu Eğer isterseniz sözün doğrusu Bunlara layıktır demek fedayi Her taraftan girişildi kavgaya Otuz altı saat sırtı sıraya Top, tüfenk sesleri çıktı semaya Zabitler kesmedi hiç kumandayı Edhem Paşa geldi meyddn-ı harbe Askere buyurdu korkmayın asla istirahat edin var asker burda Teneffüs ediniz biraz havayı Asker dedi Paşa 'm rica ederiz Biz ceng ü cidalde rahat ederiz Ölür isek dahi rahat ederiz Biz istemeyiz işbu tabiyeyi Gelürken anamız eyledi nida Ay&llerinizle edin elveda Yavrularınız! gözetsün Huda Allah açık itsün sizlere rahı Ömrümüz var ise yine geliriz înşaallah sizi hep sağ buluruz Ya şehid veyahut gazi oluruz Hemen biz bu yolda olduk fedayî 200 Babalanmızın öptük elini Kimimiz bıraktık taze gelini Bu devlet uğruna verip serini Canlar atıp geldik bizler burayı Böyle söylenerek hep vedalaştık Hududa gelince bunca dağ aştık Kimimiz kurşuna sînemiz açtık Biz hiç düşünmeyiz artık dünyayı Yaşasınlar şeci, arslan askerler Cesur kahramanlar er oğlu erler Şecaatlerinden titriyor yerler Edelim anlara hayır duayı

Hayri Paşa eydür: Haydi ileri Gün bugün evlatlar kalmayın geri Memnun eyleyelim Hak Peygamberi O emir kılmıştır bize gazayı Bir taraftan Neş'et Paşafirkası Bulundur mevki' hudut ortası Göründü karşıdan düşman noktası Yerelim düşmana şimdi cezayı Memduh Paşanın da çoktur gayreti Görenlerin mutlak artar hayreti Bir başka kuvvettir Hak din kuvveti Tarumar ettirir bütün adayı Hakkı Paşa daim gözetir hakkı Hatırdan çıkarmaz cenab-ı Hakk'ı Yedirir askerlere güzel erzakı Gayreti tuttu kubbe-i mînayı Haydar Paşa dahi vezîr-i sadık ismi müsmmaya hem de mutabık Askeri kendine düşmüş muvafık Hatırdan çıkarmaz ulu Mevla 'yi Gazi Osman Paşa, hem Osman Paşa Nüfuzları geçer dağlara tasa Korkmaz bu arslanlar salar ateşe Memnun eylediler bütün dünyayı Erkan-ı harbier de hep gider önden Fenn-i harbie çektik düşmana perde Sıkıştı düşmanlar hem üç dört yerde Aldık ellerinden biz Tesalya 'yi 201 Herde bütün süvarikolları Muayene etti bunlar yolları Dehşete getirdi gören bunları Toz duman ettiler bütür ovayı Az. uzak durdular Yeni Şehir'den Piyadeler dahi geldi nehirden Arş ileri etti cümlesi birden Kaçtı Yunanlılar bırakt(ı) orayı Istikbale çıktı ordaki Türkler Birlikte Rumlar'la hem Yahudiler Büyürün diyerek davet ettiler Çok ettiler Yunanlı 'dan şekvayı înayet-i rahmet yetişti bize Üçler'le Yediler hem Kırklar bile Birlikte girdiler Yeni Şehir'e Şükür fetheyledik diktik bayrağı Mehmed acizleri söyledim yani Usan-ı acz ile işbu destanı Kusurum bilirim çoktur noksanı Görünüz fakiri afve sezayı236

Aşık Mehmed b.b. Aruz Ölçüsüne Dayalı Türler Halk edebiyatı ürünlerinin manzum eserleri, önceleri millî vezin hece ile sözlü olarak söyleniyordu. Bilindiği gibi, îslamiyetten önceki Türk hayatında idare eden sınıfla idare edilen boy-il-ulus ve budun arasında duygu, düşünce, ülkü; hayat ve kainat anlayışı bakımından fazla bir fark yoktu. Türkler, îslamiyeti büyük çoğunluk halinde 10. asırdan itibaren kabul ettiler. îslamiyeti kabulleri, aslında yerleşik ve göçebe olan Türklerin hayatlarında eski an'aneler devam etti. Hatta, eski dinlerin bazı an'anelerini îslamlaştırdılar. Ancak şehir ve kasabalarda sonradan kurulan medreseler mahdut sayıdaki insanları yeni dinin emrinde îslamî ilimler ile bilgi bakımından üstün hale getirince manevî hava bozuldu. Havas ve avam adlarıyla bir ikilik doğdu. Tabiî ki bunların bir edebiyattan da beraberlerinde geldi. Havas'ın edebiyatı DivanYüksek Zümre Edebiyatı idi. Avam'ın edebiyatı da Halk Edebiyatı idi. Aslında Divan Şairleri XX. yüzyıla kadar halk şiiri türün-de eserler vermişlerdir. Halk şairleri de bu yüksek zümre edebiyatı tür ve şekillerinde pek çok eser vermişlerdir. Halk şairleri, bilhassa-saz şairleri, Divan şairlerinden etkilenme ve biraz da özenti sonucu aruzla şiirler yazmış202 lardır. Bunlar aruzu iyi bilmedikleri için, aruzlu şiirleri birçok teknik kusurlarla doludur. Onlar, belirli kalıpların çevresinde dolaşmışlar, kulak dolgun-luğunun sağladığı yatkınlıkla aruz kalıplanna uyan şiirler söylemişler ya da yazmışlardır. Bilhassa XVII. asırdan sonra bazı Divan edebiyatı şekilleri, saz şairleri tarafından kullanılmış ve bunlara hususi isimler verilmiştir. Halk şiirinin. Divan şiirinden aldığı belli başlı nazım şekli gazeldir. Gazel şeklinde şiir söylemek Yunus Emre, Kaygusuz Abdal ile başlamıştır. Yunus ve Kaygusuz, dört mısra halinde telakki edilmesi mümkün olan Musammat (mısra ortaları da kafiyeli) gazel şeklim kullanmıştır. Böylece bir gazel-koşma kaynaşması ortaya çıkmıştır.

17. asırda Gevheri ve Aşık Ömer aruz veznim, divan şiiri dilini ve nazım şekillerim büyük ölçüde kullanmışlardır. Bu bir gelenek halini almış ve XIX. asRIn sonuna kadar devam etmiştir. Halk şiirine mahsus aruz vezniyle söylenen şiirlerin başlıcalaRI: Divan, Selis, Semaî, Kalenderi, Satranç, Vezn-i Ahar'dır. Bunlar birbirlerinden ancak vezinleri, makamları ve ahenkleri ile ayrılmaktadır. Bunlar umumiyetle Murabba (dörtlük), bazen Gazel, Muhammes ve Müseddes şekilleriyle söylenmiştir. 1. Divan Saz şairlerinin aruzlu şiirlerinin çoğu bu türdedir. Aruzun 3 Füilatün, 1 Failün kalıbında olan şiirlere divan adıNI verirler. Bu adlandırılış, yalnız kalıpla değil, ezgiyle de ilgilidir. Çünkü divanlar, özel bir ezgiyle okunurlar.237 Dörtlüklerden oluşan divanın kafiye şeması: (aaaa, bbba, ccca, ddda)'dır. Divan Ser-nigün kıldık zamanın sagar-ı mînasını Çekmeyiz simden gerii sakinin istiğnasını Saganndan badesinden neş'esinden çektik el Basma çatsın felek ahval-i na-ber-casını Hırka-püş olduk kalender-mesreb olduk hasılı Hiçe saydık alemin a'lasını ednasını Düştüler çah-ı kazaya göz göre ikbal için Alemin gördük nice bînO. vü na-bînasını Biz libas-ıfahn Mekkî çak çok ettik yine Talibi her kimse giysin atlas u dîbasını238 Mekkî 203 Divan Şerh edip r&z-ı derünum ol cenana söylesem Payine yüzümü sürsem bî-bahane söylesem Katrei eşkim dökülse dane dane söylesem Çektiğim her türlü gamdan bir nişane söylesem Tutalım ben söylemişim ol peri ma 'zürdur Tıfl-ı nev-res hal-i dilden bilmemek meşhurdur Bilse de bî-merhamettir hüsnüne mağrurdur Bana rahm etmez o kafir müslümdna söylesem

Halimi takrir edersem yare bt-ma 'na yere Ede mi te 'sîr güya su gece mi mermere Ol kadar mazmunlu sözler söyledim ki dil-bere Bülbül-i güya oturdu bî-zebana söylesem Çok muhabbet nüshasını alnıma yazdı kalem Başıma cem' oldu hep pervaneler çekti alem Ne çırağlar yaktı gör kim sîneme sem'-i elem Derdimi bir anlar olsa yana yana söylesem Cam-ı çeşmimdir görünen eldeki peymane-var Saki-i gam dil sürahiden alır meyhane-var Gevheri bu keyfile çok söyledin dîvane-var Kail idim bir kelamı akılane söylesem 239 Gevheri 2. Selis Saz şairlerinin aruzun feilatün/(failatün) feilatün/feilatün/feilün kalıbı-na uyan şiirlere selis denir. Selis de divan gibi ya gazel örgüsündedir ya da murabba, muhammes, müseddes biçimindedir. Kafiye şeması divanın aynıdır. Selis Gide mi haşre kadar hüzn île firkat acaba Yoksa hasıl ola mı yar ile vuslat acaba O mürüvvetsiz o zülim o sitem-karenin ah Ere mi demlenme dest-i meserret acaba Baksa bir kerre benim hal-i diğer-günuma ol Çeşm-i insaf ile etmez mi mürüvvet acaba 204 Beni gördükte yüzün döndürür ol afet-i can Ne içindir bana bu rütbe eziyyet acaba Kime şekva edeyim kimlere feryad edeyim Uzanırsa nideyim leyle-i hasret acaba Mürg-ı dil-ddr-ı heves bir gün olup meyi ede mi Kona mı Nuri kulun basma devlet acaba. Tokadı Nurî Selis Yine aldı gam u efkar-ı dili dağ-ı tenin Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin Ne reva çevri ola goncaya serv-i semenin Acımaz, mı yüreğin merhametin yok mu senin Bunca cevr ettiğini kimseler ey gül edemez Ben gibi nale vü milisleri bülbül edemez Ah u efganıma kafir de tahammül edemez Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin

Bunca derde kim kodun aşık-ı bî-çareleri Tiğ-ı cevrin ile açtın sineme yöreleri Dağ dağ oldu a kafir ciğerim pareleri Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin Çünkü göğsünde yok insafın a zalim nideyim Yarayım başım alıp özge diyara gideyim Sen git ağyar ile gül oyna da ben zar ideyim Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin Derd-i aşkın komadı Nuri mecalim yetişir Bu kadar çekmeye de kalmadı halim yetişir Yetişir çekticeğim gayri a zalim yetişir Acımaz mı yüreğin merhametin yok mu senin 240 Tokatlı Nurî 3. Semaî Aruzun Mefaîlün/ Mefaîlün/ Mefaîlün/ Mefaîlün kalıbındaki şiirlere Semaî denir. Ayrı bir ezgi ile okunur. Kafiye düzeni, divan ve selise olduğu gibidir. Semaîler üç türlüdür. a. Gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde olanlar, b. Musammat Semaî: Aruzun aynı kalıbında olan, fakat her beyti kafiyeli dört parçadan meydana gelen Semaîlerdir. 205 c. Ayaklı (yedekli) Semaî Halk şairleri aruzun 4 Mefailün kalıbına Mafailün/ faulün ya da 2 Mafailün parçası ulayarak yazdıkları şüriere Ayaklı Semaî ya da Yedekli Semaî adı verilir.242 Semaî Fitil veş giy külahı şem'a-yı süzmeden çıkma Dalaş sem 'in civarın merkez-i pervaneden çıkma Eğer maksat seyahatsa gönül derya-yı vahdette Hubab-ı bade veş devret leb-i peymaneden çıkma Eğer yarin yanağın okşamak öpmek ise arzun Deragus eyle dendan-ı dehan-ı soneden çıkma Eğer Seyrani'ye süret-perest dersen bu deyrin sen Asıl divanna suret gibi büthaneden çıkma243 Seyranî Semaî

Efendim gel bana bildir bu istiğna ne adettir Bana bildir bu istiğna ne adettir adalettir Bu istiğna ne adettir adalettir halavettir Ne adettir adalettir halavettir nezakettir Nice ta'rifedem medhin bu alemde senin dilber Edem medhin senin bu alemde dilber rüyin enver Bu alemde senin dilber rüyin enver lebin sükker Senin dilber rüyin enver lebin sükker saadettir Yanaginda açılmıştır o gonca-ter gül-i ra'na Açılmıştır o gonca-ter gül-i ra 'na gözü şehla O gonca-ter gül-i ra 'na gözü şehla ne hüb sevda Gül-i ra'na gözü şehla ne hüb sevda ne takattir Cüda kılmaz seni Hengam bedenden can cüda olsa Seni Hengam bedenden cüda olsa feda olsa Bedenden can cüda olsa feda olsa geda olsa Cüda olsa f eda olsa geda olsa şefaattir144 Hengamî 4. Kalenderi Kalenderi, hakkında fazla bir inceleme görülmemektedir. Ancak Kalenderî'nin "Ahilik, Babaîlik, Abdallık, Haydarilik.. vb" gibi tarikatların isimi olması sebebiyle bu tarzdaki şiirlere de bu ismin verilmesi ihtimal dahilinde 206 ve şiirin Kalenderî'lere mahsus ayinlerde okunan Nefes/veya Nutuk'lann ahengi ile okunmaszndan ileri gelmektedir" şeklinde tarif edilmektedir. Kalenderîler, aruzun Mefülü/ Mefailü/ Feilün kalıbı ve hece'nin 7+7 vezinleri ile yazıldığı ve özel bir beste eşliğinde söylendiği görülmektedir. Bazı araştırmacılar. Kalenderi'lerde kullanılan veznin, aruz'dan alınıp Halk edebiyatına mal edildiğim söylerler. Hakikatte ise, bu böyle değildir. Yapılan araştırmalar, Kalenderîlerin aruz'la değil, hece ile yazıldığını gösteriyor. Kalenderîler de; divanlar, selisler, semailer gibi gazel, murabba, muhammes, müseddes biçimlerinde yazılırlar. Kalenderîler yapılarına göre üçe ayrılır. a. Aruzun özel bir kalıbı ile gazel, murabba, muhammes, müseddes, biçimlerinde olanlar.

b. Ayaklı(yedekli) Kalenderler. Bu, Divan şiirindeki müstezatın aynıdır. Yine aruzun mefülü /mefaülü /mefaîlü /feulün kalıbında, mefülü /feülü /feülün, veya mefülü /mefail parçaları(ziyade) ulanan şiirleri ayaklı(yedekli) Kalenderi derler. c. Hece ölçüsü ve dörtlükler biçiminde yazılan Kalenderîler. Hece ölçüsündeki dörtlüklerden oluşan Kalenderîler, bir dörtlüğün üçüncü mısrası, ondan sonraki dörtlüğün birinci mısrası olarak aynen tekrarlanır. Yalnız, son dörtlükte kafiye, anlam ve uyum bozulur. Kalenderi İçtin mi a canım yine mestane durursun Gamzen gibi aşıklara bigane durursun Kimden söz işittin ki cefa hakkına dair Böyle güzelim hatırı virane durursun Geç şahım otur basımın üstünde yerin var El bağlı efendim kime divane durursun Bir çift idiniz vuslat-ı devlette geçen gün Nettin esini ey peri bir done durursun Sen al ile basımdan alıp aklımı şimdi Ey rind-i felek-meşreb edîbane durursun Öldürmek ise Nuri kulun kasdina böyle Cem hançeri oldur o paşam ya ne durursun Tokatlı Nuri Kalenderi Gönlüm seni ey şüh-i sitem-ger sever oldu flicrin bana ah kim neler etti neler oldu 207 Sensiz geceler hem-demim ah-ı seher oldu Her saat-ı hicrin bana bin yıl kadar oldu Feryad u figanım bu gece arşa dayandı Derd ü gam ile didelerim kana boyandı Firkat günü ah böyle uzandıkça uzandı Her saat-ı hicrin bana bin yıl kadar oldu Rahm eyle bu firkat odunu sondur e fendim Bir katre zülal-ı lebim gönder efendim Mehcür olalı bir iki üç gündür efendim Her saat-ı hicrin bana bin yıl kadar oldu Ahımla cihan gamz eder bu ne aceb ah Hicran oduna can u ciğer y andı bu şeb ah Neyse bu Gedayî kulunu terke sebeb ah Her saat-ı hicrin bana bin yıl kadar oldu246 Gedayî

5. Satranç Satranç teriminin bir tür adı oluşunun sebebi bilinmemektedir. A. T. Onay, "Bu şekilde irticalen şiir söylemek güçlüğü mucib olduğu için sadrenc'den veyahut bentlerinin adedi onaltıyı, ekseriya, tecavüz etmediği için satranç tahtasının şeklinden alınmış olması muhtemeldir. "demektedir. Satranç, musammat beyitlerden olduğu için, her mısra iki eşit parçaya bölünür ve iç kafiye bulunur. Musammat mısralar alt alta yazılırsa bir dörtlük elde edilir. îç kafiyeye göre kafiye şeması: abab- aaab- dddb'dir. Satranç, hece ölçüsünün 8+8 kalıbına da uyar. Saz şairlerinin aruzla yazdıkları türlerden biri olan Satranç'ın örnekleri de azdır. Ve ancak XIX. yüzyılda görülür. Aruzun 4 müfteilün kalıbındadır. Gazel biçimindedir. Özel bir beste ile söylenir. Satranç Medhine meddah olalım hüsrev-i hüban güzele Vasfına sözler bulalım dinleye yaran güzele Benzeyemez hür u melek hidmetine çektik emek Dişleri zer sone gerek zülfü perişan güzele Dayanamam nazlanna tüti gibi sözlerine Çekme seza gözh'rine kuhl-i Sıfahan güzele 208 Söyleme efsane gibi bakması bigane gibi Sem 'ine pervane gibi yan güzele yan güzele Söylese diller dolaşır bakmaya gözler kamaşır Sırmalı kaftan yaraşır serv-i hıraman güzele Yüzüne zer hızma ile cebhe zeheb düzme ile Başta oya yazma ile yakışır elvan güzele Ruhları gül gonca femi kendi aşiret Hatem'i Gezseler Rum u Acem 'i olmaya akran güzele Serv-i sehî kametime k&met-i kıyametime Gelse eğer da 'vetime kesmeli kurban güzele Emrine ta 'at edelim cevrine gayret edelim Haneyi halvet edelim bir gece mihman güzele Cam ile mey süzdürelim bezme şeker ezdirelim Seyr ederek getirelim bağ ile bostan güzele

Dertli-i efkendeleriz vasfım güyendeleriz Can baş ile bendeleriz şimdi Alt-şan güzele249 Aşık Dertlî 6. Vezn-i Aher Saz şairlerinin 4 müstef Hatun kalıbında yazdıkları şiirlere Vezn-i aher denir. Vezn-i Aher'de her mısra, ilk üçü birbiriyle kafiyeli, dört eşit parçaya bölünmüştür. Her parça, ardından gelen nusraların başında tekrarlandığı gibi, öteki parçalar da aynı mısra da birbirini izler. Bir bent'teki mısraların her parçası, ayrı harflerle gösterilirse, bent'in şeması şöyle olur: abcç- bcçd- cçde- çdef. Şimdi buna bir örnek verelim: Vezn-i Aher Ey vasl-ı cennet/kıl cana minnet/vay serv-i kamet/can içre cansın Kıl cana minnet/vay serv-i kamet/can içre cansın / nevres fidansın Vay serv-i kamet/can içre cansın / nevres fidansın/şüh-ı cihansın Can içre cansın / nevres fidansın/şüh-ı cihansın/gözden nihansın Üftaden oldum / gül gibi soldum / sor bana n 'oldum / cevrinle canan Gül gibi soldum /sor bana n 'oldum/ cevrinle canan /oldum perişan Sor bana n 'oldum / cevrinle canan / oldum perişan / ey fitne-devran Cevrinle canan/oldum perişan / ey fitne-devran /ahir zamansın 209 Bir hüb edasın /pek dil-rübasın / lîk pür-cefasın / sırrın bilinmez Pek dil-rübasın / lîk pür-cefasın / sırrın bilinmez / nakşın alınmaz Lîk pür-ce fasın / sırrın bilinmez/nakşın alınmaz/mislin bulunmaz Sırrın bilinmez/nakşın alınmaz/mislin bulunmaz/bir nev-civansın Aşüfte halim/re f et melalim /gel beri zalim/lütfet ne dersem Re f et melalim /gel beri zalim /lütfet ne dersem/ol bana hem-dem Gel beri zalim / lütfet ne dersem / ol bana hem-dem / gönlüme her dem Lütfet ne dersem /ol bana hem-dem /gönlüme her dem /günden ayansın Ettimse ahi/fethetti mahı/aşk-ı ilahî /var sende gayet Fethetti mahı / aşk-ı İlahî/var sende gayet / Hak'tan hidayet Aşk-ı ilahî/var sende gayet / Hak'tan hidayet / Nün nihayet Var sende gayet / Hak 'tan hidayet / Nün nihayet / sahib-i divansın25'

Tokatlı Nuri Örnekte görüldüğü gibi, dört mısralı vezn-i aherde iç kafiyelerin durumu: a. Her bent'in birinci nusraındaki ikinci parça, ikinci mısraın basında, b. Her bent'i birinci misnndaki üçüncü parça, üçüncü mısraın üçüncü parçası olarak, c. Her bent'in birinci mısraındakison parça, dördüncü mısraın birinci parçası olarak tekraralamr. Her bendi üç mısralı vezn-i aher de vardır. Ancak örneğine az rastlanır: Vezn-i Aher Ey can-ı alem/bir ince belsin /her sırra mahrem /sen bî-bedelsin Ey can-ı alem /her sırra mahrem /vay gonca gül-f em /gayet güzelsin Gayet güzelsin/sen bî-bedelsin / bir ince belsin/tuli emelsin Ey çeşm-i fettan /anladım bildim /yok sende iman /beyhude yeldim Ey çeşm-i fettan /yok sende iman / katlime ferman /ben reva kıldım Ben reva kıldım/beyhude yeldim /anladım bildim /ahir ecelsin Çok derde düştüm/var söyle yare/ aşkınla pistim /yandım ne çare Çok derde düştüm/aşkınla pistim /yandım tutuştum/bir şîvekare Bir şîvekare /yandım ne çare / var söyle y are / durmasın gelsin Bir vasla ermek / hübların şahı /yüz yüze sürmek / diller penahı Bir vasla ermek /yüzyüze sürmek /yok mudur görmek / sen hüsn-i mahı Sen hüsn-i mahı / diller penahı / hübların şahı /burc-i hilalsin 210 Durdunsa bensin/aferin Nün/gülsüz dikensiz/etme gurur Durdunsa bensiz / gülsüz dikensiz / istemem sensiz / cennat ü huri Cennat ü huri/etme gurüri / aferin Nuri / sahib-gazelsin 252 Tokatlı Nurî

Vezn-i aher, aruz'un müstefilatün kalıbında yazıldığı gibi, divan'lar şeklinde de yazılır. Vezn-i aher'in bir de zincirleme biçimi vardır. Zincirleme vezn-i aherde nusralar, ya iki, ya da dört müstefilatün parçasından meydana gelirler. Vezn-i aher aruzun müstefilatün kalıbında yazıldığı gibi aşağıdaki biçimde olan divanlar da vezn-i aher sayılmaktadır. Bu birkaç bentten oluşan vezn-i aherin kafiyelerinin genel seması; divan, selis. Semaî ve Kalenderininn aynıdır. aaab-(aaaa-abab- aaba)- bbba- ccca... Olpen-rü çeşm-i ahu mehlikalar canıdır Çeşm-i ahu zülf-ü hoş-bü canımın cananıdır Mehlikalar canımın eğlencesi candan aziz Canıdır cananıdır candan aziz mihmanıdır Mübtela-yi derd-i aşkı ol perinin cism ü can Derd-i askı kim çekerse istemez mülk-ü cihan Ol perinin istemez üftadesi bag-ı cenan Cism ü can mülk-ü cihan bağ-ı cenan kurbanıdır Hal ü hattı nazenindir her eddsı dilrüba Nazenindir şuh ü mümtaz neş 'edar sahih- vefa Her edası neş 'edar ayine-veş ibret-nüma Dilrüba sahib-vefa ibret-nüma unvanıdır Hamd-i bî-had tazelendi sayesinde bezm-i Cem Tazelendi cam-ı gül-gün zümre-i ali-himem Sayesinde zümre-i uşşak bütün erbab-ı dem Bezm-i Cem ali-himem erbab-ı dem meydanıdır Ey Hüzün barekallah yazdı hamen nazm-ı ter Barekallah kadri vardır her sözün hikmette bir müciz-eser Yazdı hemen her sözün hikmette bir mucîz-eser Nazm-ı ter manend-i zer müciz-eser divanıdır154 Huzürî c. Halk Edebiyatında Nesre Dayalı Türler Halk edebiyatının belli başlı nesir türleri; mitler, efsaneler, hikayeler, masallar, fıkralar, temaşa eserleri (Karagöz, Orta Oyunu, Meddahlık) ve 211 bilmeceler: kukladir. Bunlardan ferdi olanları olmakla beraber, pek çoğu anonim olan ve bir kısmı folklor mahsulü durumunda bulunan nesir türlerine atasözlerini de eklemek gerekir. 1. Mitler

Mitoloji, Mit bilimi anlamına gelir. Mit (Yunuancası: Myth; Osmanlı Türkçesinde: Usture, esatir) ise bazı araşürmacılara göre "ilkel toplumlar için olay 'fable' 'fiction'" karşılığı olarak kullanılmıştır. Mitin asıl anlamı "Gerçek hikaye" bunun da ötesinde "Sahip olunan çok değerli şeyler, kutsal, değerli ve manalı olandır." Bugün bu kelime hayal, tasavvur, gerçeğin bozulması anlamlanna gelmektedir. Etnolog, sosyolog, tarihçi ve din adamlarına göre ise "Kutsal geleekler, ilkel inanışlar, örnek modeller" anlamını taşımaktadır. Mitin herkes tarfindan kabul edilebilir bir tarifim yapmak çok zordur. Mitler, kutsal bir hikayeyi ihtiva eder. İlkel zamanlarda meydana gelmiş olduğuna inanılan bir olay, veya şeylerin nasıl meydana geldiğini anlatır. Olaylarda yer alan karakterler taunlar ve tabiat üstü varlıklardır. Mitler her zaman yaratılışla ilgilidir. Bir şeyin nasıl hayata geçtiğini ya da bir davranışın oluşum biçimini izah eder. Mitler olağanüstü varlıkların hikayesini ve onların kutsal güçlerim açıklar. Bu bakımdan insanlara bir model sunar. tikel insanlar, mitik olayları yalnız hatırlamakla kalmaz, kendilerim bu olayları zaman zaman yeniden yaşamakla yükümlü tutarlar. Bu özelliklerinden dolayı mitlere saygı gösterilir, ulu orta anlatılmazlar. Genellikle yaşlı öğretmenler öğrencileri ile ormanda inzivaya çekildiklerinde ve giriş merasimlerinde anlatılır.255 Mitler, efsane ve masallara bazı bakımlardan benzemekle birlikte bazı yönlerden aynlır: Mit ve efsane her ikisi de gerçek kabul edilir. Mit uzak geçmişi ve farklı bir dünyayı, efsane yakın geçmişi ve günümüz dünyasını; mit insan dışı varlıkları efsane insanı konu edilir. Mit kutsal kabul edilirken efsane genellikle kutsal, fakat bazı hallerde kutsal da olmayabilir.

Mit ve masal ayrımında da masal kurmaca, herhangi bir zaman dilinimde, herhangi bir yerde, insan ve diğer varlıklar arasında geçmesi gibi özellikleriyle mitten aynlır. En önemlisi de masal kutsal kabul edilmez. Mitin benzerlik gösterdiği bir başka anlatı ise destandır. Almanlann Brockhaus adlı ansiklopedisinde bu iki türün şu çizgi ile aynidığını görmek-

212 teyiz: Tarihte adı geçmeyen, artık unutulmuş büyük kahramanlara ait efsaneler mitolojinin kadrosuna girer." Bu yaklaşıma göre tarihte yaşadığım bildiğimiz kahramanlara ait efsaneler destan, kahramanları tarihî kişiler olmayanlar da mit kapsamına girmektedir. Bu durumda Oğuz Kağan destanı bir destandan ziyade bir mit olarak kabul edilmektedir.256 Mitler ele aldıkları konular itibariyle çeşitli kollara ayrılır: İnsanın ve dünyanın geleceğini (tufan ve kıyamet) konu edinenler eskatoloji, evrenin nasıl oluştuğunu anlatanlar kozmogoni, tanrıların nereden geldiklerim anlatanlar teogoni, insanların nereden geldiklerim ya da nasıl oluştuklarım anlatanlar antropogoni olarak adlandırılır. Bütün büyük Akdeniz ve Asya dinlerine mensup milletlerin mitolojileri vardır. Grek mitlerinin büyük bir bölümü Hesiod ve Homer tarafmdan tasnif edilmiştir. Yakındoğu ve Hindistan'daki mitolojik gelenekler de din adamları tarafından tesbit edilmiştir. Mitolojiler zamanla edebî değer kazanmış şairler ve din adamları tarafmdan yeniden ele alınıp canlandininuş sonuçta yazılı metinler haline getirilmişlerdir. Altay Efsanelerine Göre Yerin Yaradılışı (yerding pütkeni) Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir "kişi" vardı. Bunlar kara kaz, şekline girip su U7.eri.nde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey düşünmüyordu. "Kişi", rüzgar çıkanp suyu dalgalandırdı ve Tanrı'nin yüzüne serpti. Bu "kişi" kendisinin Tanrı'dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde boğulacak oldu; "Tann, bana yardım et" diye

bağırmaya başladı. Tanrı "yukarı çık!" dedi, o da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu: "Sağlam bir taş olsun!" suyun dibinden bir taş çıktı. Tanrı ile "kişi" taşın üzerine oturdular. Tann "kişi" ye : "Suya dal, oradan toprak çıkar!" dedi. Kişi suyun dibinden toprak çıkanp Tann'ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak "yer olsun (yer butsun)!" dedi. Böyle yer yaratılmış oldu. Bundan Sonra Tanrı yine "kişi"ye: "Suya dal, toprak çıkar" dedi. Kişi suya daldı ve "ben kendim içinde toprak alayım" diye düşümdü, iki eline toprak aldı; bir elindeki toprağı, kendi basma iş görmek düşüncesiyle, ağzına soktu. Tanrı 'dan gizlice bir yer yaratmak istiyordu. Bir elindeki toprağı Tanrı 'ya verdi. Tanrı bu toprağı saçıverdi, katı yer meydana geldi. Deminki "kişi" nin ağzında gizlediği toprak da büyümeye başladı nefesi tıka-nıp boğulacak, ölecek oldu. Tanrı 'dan kaçmaya başladı. Fakat nereye baksa Tanrı 'yi yanında buldu. Boğulmak üzere iken "A Tanrı, gerçek Tanrı, bana yardım et" diye yalvardı. Tanrı ona "Ne yaptın? Ağzına toprak saklayım diye mi düşündün? Bu toprağı niçin gizledin?" diye sordu. O "kişi" cevap verdi: "Yer yaratayım diye bu toprağı ağzıma gizlemiştim". Tanrı ona "at ağzından o toprağı!" dedi. "Kişi" toprağı alıverdi. Bu topraktan küçük kü213 çük tepeler meydana geldi. Bundan sonra Tanrı şöyle dedi: "tmdi sen günahlı oldun; bana karşı fenalık düşündün. Sana itaat eden halkın (sanga bakkan albating) düşünceleri dahi fena olacaktır. Bana itaat eden halkın düşünceleri an, temiz olacaktır; onlar güneş görecekler, aydınlık görecekler. Ben gerçek Kurbustan adım almışımdır. Senin adın ise Erlik olsun; günahlarım benden gizleyenler benim halkım olsun!" dedi. Dalsız, budaksın, bir ağaç. Bitmişti. Bu ağacı Tanrı gördü ve "dalları olmayan bir ağaca bakmak, hoş bir şey değil; buna dokuz tane dal bitsin!" dedi. Ağaçta dokuz dal bitti Tann yine şöyle dedi: "Dokuz dalın kökünden dokuz kişi türesin ve bundan dokuz ulus olsun " Bu sırada Erlik bir kalabalığın gürültüsünü işitti ve "bu gürültü nedir?" diye sordu. Tanrı "sen de bir hakansın ben de bir hakanım. Bu gürültü yapan kalabalık benim ulusumdur" dedi. Erlik

bu kavmin kendisine verilmesin! istedi. Tanrı ona "hayır, sana vermeyeceğim. Sen kendine bok!" dedi. Erlik "dür, bakalım. Tanrı 'nin şu ulusunu bir göreyim" dedi ve kalabalığa doğru yürüdü. Bir ye re geldi. Burada insanlar, yabani hayvanlar, kullar ve başka bir çok canlı yaratıklar gördü ve "Tanrı bunları nasıl yaratmış? Bunlar ne ile besleniyorlar" diye düşündü. Burada bulunan insanlar bir ağacın meyve-siyle besleniyorlardı. Ağacın bir tarafındaki meyveleri yiyorlar, diğer tarafındaki meyvelerden ağızlanna almıyorlardı. Erlik bunun sebebim sordu. insanlar cevap verdiler. "Tanrı bize bu dört dalın meyvesini yemeyi yasak etti. Güneşin doğduğu yanda bulunan beş dalın meyvelerinden yemeyi buyurdu. Yılan ile köpeğe bu ağacı dört dalından yemek isteyenleri bırakma diye emretti. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın meyveleri bizim aşımız oldu ". Erlik Körmös bunları duyduktan sonra Törüngey denilen bir kişiyi buldu ve ona "Tanrı yalan söylemiş. Siz bu dört dalın meyvelerim de yiyiniz!" dedi. Bekçi yılan uyuyordu. Erlik onun ağzına girdi ve "bu ağaca çık" dedi. Yılan ağaca çıktı yasak meyveden yedi. Törüngey ile karışı Eje beraber geziyorlardı, Erlik onlara "bu meyvelerden yiyiniz!" dedi. Törüngey istemedi. Fakat kansı yedi, meyve çok tatlı geldi. Meyveyi alıp kocasının ağzına sürdü. O anda her ikisinin tüyleri dökülüverdi, utndılar. Ağaçların altına saklandılar. Derken Tanrı geldi. Bütün ulus Tanrı'dan gizlendi. Tanrı haykırdı: "Törüngey Törüngey' Eje Eje! Neredesiniz?" Onlar "ağaç altındayız, sana varamayız" dediler. Yılan, köpek, Törüngey, Eje kabahati hep birbirine attılar. Tanrı yılana dedi: " Şimdi vursun öldürsün". Bundan sonra Eje'y e "Yasak meyveyi yedin, körmös (şeytan) oldun. Kişiler sana düşman olsun. Körmös'ün sözüne uydun, bundan böyle sen gebe olacaksın, çocuk doğuracaksın, doğum sancıları çekeceksin, sonra öleceksin". Törüngey'e şöyle dedi: "Körmös'ün aşım yedin, beni dinlemedin, şeytanın sözüne kandın, onun sözüne kananlar onun ülkesinde yaşayacaklar, ışıktan mahrum olacaklar, 214

karanlık dünyada bulunacaklardır. Şeytan bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Beni dinlemiş olsaydın benim gibi olurdun. Şimdi senin dokuz oğul, dokuz, kızın olsun. Bundan sonra ben kişi yaratmayacağım. Kişileri sen doğuracaksın". Tanrı şeytana "adamlanmı ne için aldattın" dedi. Şeytan "ben istedim, sen vermedin. Ben de hırsızca almaya karar verdim. Ben alacağım: Atla kaçarsa düşürerek alacağım, rakı içip sarhoş olursa döğüştüreceğim, suya girse, ağaca çıksa yine alacağım" dedi. Tanrı şöyle dedi: "Üç kat yerin altında, ay ve güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Ben seni oraya atıyorum" dedi. "Bundan sonra size yemek vermeyeceğim. Kendinizi kendi gücünüzle kazanarak besleyiniz. Sizinle konuşmayacağım. Size Maytere'yi göndereceğim" dedi. Maytere geldi; insanlara birçok şeyler öğretti. Araba yaptı. Aş olarak ot köklerim, ısırgan vesaire otları tayin etti. Erlik, Maytere'ye yalvardı: "Ey Maytere, sen benim için Tann'ya baş-vur, müsaade etsin de ben Tann'nın yanma çıkayım". Maytere, Erlik'in kabul edilmesi için Tanrı 'ya altmış yıl yalvardı. Tanrı şeytana şöyle dedi: "Bana düşman olmazsan, insanlara fenalık etmezsen yanıma gel!" Şeytan göklere Tanrı 'nin yanma çıktı; Tanrı 'ya secde ederek, "beni takdis et, müsaade et de ben kendim için gökler yapayım " dedi. Tanrı müsaade etti. Erlik gökler yaptı. Erlik'in avanesi göklere yerleşip çok kalabalık oldu. Tann'nın öz kişisi Mangdaşire şöyle düşündü; "Bizim öz kişilerimiz yer yüzünde, Erlik'in kişileri göklerde. Bu çok fena bir şey". Mangdaşire, Tann'ya danlıp. Erlik'e karşı savaş açtı; Erlik karşı geldi, ateşle vurup Mangdaşire 'yi kaçırdı. Mangdaşire Tanrı huzuruna geldi. Tanrı "nereden geliyorsun?" diye sordu. Mangdaşire "Erlik avanesi yüksek göklerde, bizim kişilerimiz ise yerde bulunuyorlar bu çok fena bir şey. Ben Erlik avanesini yere indirmek için savaştım. Fakat gücüm yetmedi, indiremedim" dedi. Tanrı benden başka kimse ona dayanamaz; Erlik'in gücü senden fazladır.

Fakat bir zaman gelecek ki sana "var!" diyeceğim, işte o zaman senin gücün Erlik'in gücünden üstün olacaktır" dedi. Bunun üzerine Mnagdaşire rahat rahat yattı. Bir gün Mangdaşire şöyle düşündü: "Tanrı 'nin var diyeceği gün yaklaştı". Tanrı Mangdaşire'ye dedi; "Ey Mangdaşire, bugün var, Erlik'i göklerden süreceksin, maksadına erişeceksin, ondan güçlü olacaksın. Benim gücüm, kudretim, takdisim (alkışım) sana yetsin..." Mangdaşire sevindi bir kahkaha attı "tüfeğim yok, yayım, okum yok, kargım (çıdam) yok, yatağanım yok... Ancak yalın bileğim, kolum var. Nasıl ben Erlik'e karşı savaşayım?" dedi. Tanrı ona kargı verdi. Mangdaşire kargıyı alıp Erlik'in göklerine çıktı. Erlik'i yendi, kaçırdı. Göklerim kırıp parça parça etti. Erlik'in göklerinin parçaları yere döküldü. O zamana kadar yeryüzü dümdüz idi. Bu parçalardan 215 dağlar, kayalar hasıl oldu. Güzel Tanrı 'nin güzel yarattığı dümdüz yer böylece eğri-büğrü oldu. Erlik'in bütün avanesi yere döküldü, kimi suya düştü, boğuldu, kimi ağaca, kimi tasa çarptı, öldü, kimi hayvanlara çarptı öldü. îmdi Erlik, Tanrı 'dan yer istedi. "Benim göklerimi kırdın. Şimdi benim barınacak yerim yok" dedi. Tanrı yerin altına, karanlık dünyasına sürdü. Üzerin akat kat kilitler koydu. "Üzerinden sönmez ateş olsun, güneş ve ay ışığı gör-meyesin! Tekrar ediyorum: iyi olursan yanıma alırım, fena olursan daha derinlere sürerim!" dedi. Erlik, ben "ölmüş adamların canlarım alacağım" dedi. Tanrı "Ben onları sana vermeyeceğim, kendin yarat" dedi. Erlik eline çekiç, körüs, örs aldı. Bir vurdu -kurbağa çıktı; bir vurdu -yılan çıktı; Bir vurdu-ayı çıktı; bir vurdu -domuz çıktı; bir vurdu -albıs (fena ruh) çıktı; bir vurdu -şulmus (fena ruh) çıktf; bir vurdu -deve çıktı. Tanrı geldi. Erlik'in körük, çekiç ve örsünü alıp ateşe attı. Körük bir kadın. Çeliç de bir erkek oldu. Tanrı bu kadını yakalayıp yüzüne tükürdükadın bir kuş olup, uçtu: bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz, "kurday" denilen kuştur. Tanrı erkeği yakalayıp yüzüne tükürdü, o da bir kuş oldu; bu da "yalban" denilen kuştur.

Bütün bunlardan sonra Tanrı halka hitaben: "Ben size mal verdim, aş verdim, yerin üzerinde iyi, güzel ve arı sular verdim; size yardım ettim. Siz de iyilik yapınız. Ben göklerime döneceğim; çabuk gelmeyeceğim " dedi. Sonra yardımcı ruhlara hitaben: "Şal-yime, sen rakı içip aklımı kaybedenleri, körpe çocukları, kısrak yavrularım, inek buzağılarım koru, iyi sakla, iyilik yapmış olan ölülerin canlarım yanma al, kendi kendilerim öldürenleri alma! Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına düşmanlık edenleri de alma, benim için ve hakanı için savaşıp ölenleri al benim yanıma getir! İnsanlar, size yardım ettim, sizden fena ruhları uzaklaştırdım. Fena ruhlar (körmüsler) insanlara yaklaşırlarsa onlara yemek versinler. Körmüslerin aşlarım yemeyiniz, yerseniz onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz himayemde bulunacaksınız. Şimdi uzaklara gidiyorum. Tekrar geldiğim zaman iyilik ve fenalıklarınızın hesabım göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-yime kalıyorlar. Onlar size yardım edeceklerdir. Yapkara sen iyi bok! Erlik senin elinden ölmüşlerin canım çalmak ister-se Mangdaşire'ye söyle; o kuvvetlidir. Şal-yime, sen iyi baki Albıs, şulbus yerin altından çıkmasınlar; çıkarlarsa derhal Mangdaşire'ye haber veri O kuvvetlidir. Onları kovsun! Podo-sünku ayı ve güneşi beklesin. Mangdaşire 'ye söyle yeri ve gökleri muhafaza etsin! Maytere iyilerden kötüleri uzaklaştırsın. Mangdaşire sen fena ruhlarla savaş! San güç gelirse be216 nim adımı çağır! insanlar iyi şeyleri, iyi işleri öğret. Olta ile balık avlassmak, sincap (tiyin) vurmak, hayvan beslemek sanatlarım öğret!" Bunları söyledikten sonra Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire olta yaptı. Balık avladı, tüfek, barut, icat etti. Sincap vurdu. Tann'nın buyurduğu gibi insanlar bir çok şeyler öğretti.

Mangdeşire bir gün şöyle dedi: "Bugün beni rüzgar uçuracak ve götürecektir". Rüzgar geldi. Mangdaşire'yi alıp götürdü. Yapkara insanlara şöyle dedi: "Mangdaşire'yi Tann yanma, aldı. Onu bulamazsınız, ben Tann'nın elçisiyim, ben de gideceğim. Tanrı nerede durdursa orada kalacağım. Siz öğren-diklerinizi unutmayınız. Tann 'nin yargısı budur" dedi. İnsanları kendi hallerim bırakıp o da gitti.257 2. Efsaneler Efsane kelimesi dilimize Farsçadan geçme bir kelime olup Arapçası usturedu. Sözlüklerde efsane, "Masal, asılsız hikaye;" "Masal, boş söz, saçma lakırdı. Dillere düşmüş meşhur olmuş hadise;" "Bir olayı akıl dışı, olağanüstü yolda gelişmiş gösteren söylenti. Genel anlamda masal, olmayacak şey." biçünlerinde tarif edilmiştir. Bilim adamlannuz ise sülüklerden farklı düşünmektedirler. Bunlardan birkaçının düşünceleri şu çerçevededir. Şükrü Elçin'e göre: "İnsanoğlunun tarih sahnesinde görüldüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit ve kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, adet.anane ve merasimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır, bunlar efsanedir. "25S Pertev Naili Boratav bir tanımdan ziyade efsanenin mantialitesini ve çerçevesin! çizmeye çalışır: "Efsanenin başlıca niteliği inanış konuşu olmasıdır. Onun anlattığı şeyler doğru, gerçekten olmuş diye kabul edilir. Bu niteliği ile masaldan ayrılır, hikaye ve destana yaklaşır. Başka bir niteliği de düz konuşma diliyle ve her türlü üslup kaygısından yoksun, hazır kalıplara yer vermeyen kısa bir anlatı oluşudur. Kısacası efsane: kendine özgü bir üslubu, kalıplaşmış kurallı biçimleri olmayan, düz konuşma dili ile bildirilen bir anlatı türüdür."259 Saim Sakaoğlu efsanelerin temel vasıflarım dört ana başlık altında toplar. Bu aynı zamanda onun efsaneden ne anladığının da özetidir: 1. Şahıs, yer ve hadiseler hakkında anlatılırlar,

217 2. Anlatılanların inandırıcılık vasıfları vardır, 3. Genellikle şahıs ve hadiselerde tabiatüstü olma vasfı görülür, 4. Belirli bir biçimleri yoktur, kısa ve konuşma diline yer veren anlatı türleridir.260 Bütün bunlardan çıkan sonuç, efsanelerin en belirgin özelliğüun inanılır nitelikte bir anlatım türü olması, konuşma diliyle anlatılması ve kişi, yer, olaylarla ilgili olağanüstülükler taşımasıdır. Bu özellikleri onunla benzer nitelik taşıyan masal, destan gibi türlerden de onu ayırt eder. Efsaneler bilim dünyasında dört grupta değerlendirilmektedir. Buna göre: 1. Dünyanın Yaratılışı ve Sonu (Kıyamet) ile îlgili Efsaneler 2. Tarihî Efsaneler ve Medeniyet Tarihi ile ilgili Efsaneler A) Medeniyet ile îlgili Yer ve Eşyanın Menşei B) Bazı Yerler ile îlgili Efsaneler C) Dip Tarihi (prohistorya) ve îlk Zamanlar ile îlgili Efsaneler D) Harpler ve Felaketler E) Temsil Etmiş Kişiler F) Bir Düzenin Bozuluşu 3. Tabiatüstü Varlıklar ve Kuvvetler / Mitik Efsaneler a. Kader b. Ölüm ve ölüler c. Tekin Olmayan Yerler ve Hayaletler d. Hayaletlerin Resmî Geçitleri ve Savaşları e. Öbür Dünyada îkamet f. Cinler, Periler, Ruhlar g. Medeniyetle İlgili Yerlerdeki Hayaletler

h. Değişmiş Varlıklar i. Şeytan j. Hastalık Yapan Kötü Ruhlar (cinler) ve Hastalıkları k. Tabiatüstü (sırrı) Kuvvetlere Sahip Kimseler l. Efsanevi (mitik) Hayvanlar m. Hazineler 4. Dinî Efsaneler / Tanrı ve Kahramanlarla îlgili Efsaneler. 218 Taşbebek Efsanesi Birkaç yıllık bir kan-kocanın çocukları olmaz. Yıllır geçtikçe gelinde bir telaştır başlar. Zamanla bu telaş yerini üzüntüye bırakır. Gelin çocuksuz kalacağı için ağlamaya, Allah 'a yalvarmaya başlar. Diğer taraftan daha önce pek çok hemcinsinin basma gelen ikinci kadın olma (ku-malık sistemi) durumunda kalacağı endişesi onu daha da üzmektedir. Nitekim çok geçmeden kocası bunun üzerine yeniden evlenir. Kocasının başka bir evde, yeni hanımı ile çocuk sahibi olma ümidi ile yaşaması bu zavallı kodum fazlası ile tesir eder. Düşünür, taşınır; sonunda kararım verir. O kadar mahluka can veren Allah, elbet onun yontturduğu bir bebeğe de can verecektir. Hemen bir ustaya gider, ken-disine bir taşbebek yapmasını söyler. Mesleğinin ehli olan usta kısa zamanda hazırladığı taşbebeği kadına teslim eder.

Kadın o gece bebeği bir güzelce kundaklar, beşiğe yatırır. Onu sabahla-ra kadar sallar, hem de ninnilerin en içlisini söyler: Aktaş diye belediğim, Seni Hak'tan dilediğim Ak tülbende doladığım

Mevlam sana bir can versin, ninni. Talihsiz kadın sabahlara kadar Allah'a dua eder; üçler, yediler, kırklar aşkına; erenler, evliyalar, pirler hürmetine çocuğuna can veril-mesini niyaz eder. Allah indinde bu dualar kabul olur, kadının taşbebeği canlanır. Zavallı kadın sevinçten ne yapacağım şaşırır. Sabah olur olmaz hemen kocasının yeni evine koşar, ona da haber verir. Koca ikinci karışım boşamaz, onu da yanlanna alarak eski evlerine dönerler. Böylece sönmüş bir ocak yeniden canlanır.263 Al Bastı Efsanesi (Gümüşhane ilimizin Kelkit ilcesine bağlı Köse bucağının Öbektaş köyünde al bastı ile ilgili olarak şöyle bir efsane anlatılır:) Köy balkının cin adım verdiği bir mahluk 2-3 günlük genç bir lohusayı her gece rahatsız etmeye başlar, ilk günler kadın kendi gayretiyle bu mahluktan kurtulur. Nihayet dayanamayıp bir gece ko- Bu efsanenin bazı varyantlarında taşbebek, babasmm gerdeğe gireceği gece canlanır, yeni gelin babasının evine gönderilir. 219 karısına haber verir. Böylece, koca, karışını koruyacak, lohusayı rahatsız eden güç ortadan kaldırılacak veya gelmesi önlenecektir. O gece kadının kocası odaya gizlenir ve cin adım verdikleri mahluğun gelmesin! beklemeye başlar. Gece yarısından sonra cin içeriye girer ve kadının boğazına sarılır. Koca, saklandığı yerden çıkar ve cinin üzerine hemen bir iğne saplar. Böylece cin zararsız hale getirilir. Bu cin, üzerindeki iğne île birlikte o eve yıllarca hizmet eder. Bir yandan da ev sahibine yalvarır. Sonunda dayanamayıp yakasındaki iğneyi çıkarırlar, o da ayrılıp gider. Köylülerin dediklerine göre o eve bir daha al karışı gelmemiştir. Zira serbest bırakılan cin, o ev halkına zarar vermeyeceğine dair söz vermiştir.264 3. Masallar

Şahıs ve vak'aları insan üstü ve tabiat üstü hususiyetler ve nitelikler taşıyan hikayelerdir. Masallarda hayal unsuru ağır basar, inanılmayacak, fevkalade husustan ihtiva eden masallar, dinleyenleri reel dünyadan çekip hayali aleme almak için tekeriemeye benzer sözlerle başlar. Masallar, kadınlar tarafından daha çok çocuklara anlatılır. Keloğlan ve Peri Masalları bu türün en tanınmış örnekleridir. Kahramanları hayvan olan hikayeler de bir çeşit masal sayılabilir. Keloğlan Varmış yokmuş bir kadının bir kocası varmış. Kocasının da kafası kelmiş. Bu kocası çift sürmeğe gidiyor, sabanını öküzlerini yazıda bı-rakıp geliyor. Karışı diyor ki: -Yahu Keloğlan, sen bunu böyle yapıyorsun, ahırı bunun cezasını çekeceksin. -Benim işime karışma. Bir gün gene Keloğlan sabanını öküzlerini yazıda bırakıyor evine de gelmiyor, başka bir köye misafirliğe gidiyor. Bunun öküzleri eve gelmiyor. Kadın öküzleri aramaya gidiyor, bakıyor kurtlar öküzleri yemiş. Kadın: "Valla tamam. Keloğlan gelsin, ben onu bir elime dola-yayım." diyor. Keloğlan gelip soruyor: -Karı, öküzler geldi mi? -Keloğlan, öküzleri kurtlar yemiş. -Nasıl yer, ben öküzlerimi yiyen kurdu bulurum. 220 Bu gidip öküzlerin kemiklerini çatıp altına giriyor. Et koparmaya bir alaca karga geliyor. Keloğlan alaca kargayı yakalıyor. Eve gelip bağırıyor: -Karı, karı, gözün kör ola, hele çık. Öküzü yiyen kurdu buldum. Kadın bakıyor ne önünde bir şey var ne ardında bir şey var. -Keloğlan, hani ya? -Koynumda. -O nasıl şey?

Keloğlan kargayı gösteriyor: -Sen göreceksin, ben bundan neler kazanacağım. Karı ben gidiyorum. -Nereye gidiyorsun. Keloğlan? -Karga olmayan muhite gideceğim. Keloğlan üç aylık yol gidiyor. Etrafa bir göz gezdirip bir köye giriyor. Orada karga değil kuş namına bir şey yokmuş. Köye iniyor. Bir eve gidip yalvarıyor: -Bacı, açım, beni bu gece misafir eder misiniz? -Valla kardeş, biz misafir almayız. Meğer o kadının da dostu varmış. Bu kadınla epeyce münakaşa ediyorlar, bu kadın su getirmeğe gidiyor. Keloğlan içeriye giriyor, öküzün yemliğine saklanıyor. Biraz sonra kadın geliyor, kaz kızartıyor, şeker helvası yapıyor. Kapı doğuluyor, kadının dostu geliyor, bunlar oturup konuşuyorlar. Kazı, şeker helvasını yiyorlar. Bu kadın dostunu yolladıktan sonra kazı selenin altına, şeker helvasını da dolaba saklıyor. Biraz sonra da kadının kocası geliyor. Kadına diyor ki: -Karı, valla çok acıktım, bana bir parça bir şey getir de yiyeyim. -Zıkkımın kökünü ye. Orada ayran var, al ye. Sana kim yemek verecek? Bu zavallıcağız ayranı alıp yiyor. Orada düşüp yatıyor. Sabahleyin kapı açılınca Keloğlan içeri giriyor, kadın bunu kovmak istiyor. Keloğlan: -Valla beni öldürsen de gitmem, ben açım. Bana yemek getir yiyeyim. Kocası diyor ki: -Kadın, Tanrı misafiridir, bir şey getir de yesin. -Ne getireyim, orada ayranla ekmek var, yiyin. Ben bir de kalkıp si-ze yemek mi hazırlayacağım. Bunlar ayran ekmek yemeğe oturunca Keloğlan koltuğunun altın-daki kargayı sıkıyor, karga bağırıyor. Adam soruyor:

-O nedir hemşehrim? 221 -O hacı bilendir. -Ne söylüyor. -Neden ayran ekmek yiyorsunuz, şeker helvasıyla kaz var, onları yiyin, diyor. Kadın diyor ki: -Valla herif, yapmıştım, unuttum. Getireyim de yiyin. Ev sahibinin bu iş hoşuna gidiyor, diyor ki: -Bu hacı bileni bana satacaksın. -Bunu sana satayım ama ben ne yapayım. Bana ekmek yemek yediriyor, para kazandırıyor. Ben bunu sana nasıl satayım, ben bunu sattım mı öldüm. -Valla ben düşman sahibiyim, bu evde benim kanmı bekler. Keloğlan bakıyor yakayı kurtaramayacak, soruyor: -Peki ne verirsin? -Bir çift öküzüm, bir eşeğim, bir de ineğim var, hangisini istersen vereyim. -Öküzünü alırsam aç kalırsın, ineğini alırsam ayran da bulamazsın, eşeğini alıp gideyim. Keloğlan eşeğe binip gidiyor. Ev sahibi hacı bileni rafa koyuyor. Sabahleyin çiftini sürmeğe gidiyor. Kadının dostu geliyor, kapıyı doğuyor, kadın koşup kapıyı açıyor. Diyor ki: -Aman eve girme. -Neden? -Bizde bir hacı bilen var, şeker helvasının, kazın yerini gösterdi. Bereket yersin ki bizi söylemedi. -O nasıl hacı bilendir? -Bilmem rafta duruyor. Adam içeri girip bakıyor. Diyor ki:

-Yahu bunda ne var, bu bir kuştur. Bir ağaç parçası ver, onu öldü-reyim. Hacı bilenin kafasına atmak için bir ağaç parçası alıyor. Ağaç par-çasını kusa fırlatınca ağaç parçası kapıya çarpıyor oradan da bir yorga gelip bunun gözüne giriyor. Gözü kör oluyor. Adam kaçıp gidiyor. Bu kadın da kocasına koşup haber veriyor: -Hacı bilen düşmanın gözünü kör etti. -Valla karı, biz bunu ucuz aldık. Hele sandığa mandığa bak, para varsa bu adama götüreyim. Kadın sandığı arıyor, iki tane altın buluyor. Bu adam altınları ce-bine koyup yola çıkıyor. Keloğlan arkasına bakıyor ev sahibi geliyor. 222 Keloğlan; adam eşeğini almağa geliyor zannediyor: "Kaçmanın kurtuluşu yok. Gelsin alsın, buraya kadar geldiğim kar kalır." diyor. Ev sahibi gelip kavuşuyor, diyor ki: -Yahu Keloğlan, Allah senden razı olsun, o hacı bilen, düşmanımın gözünü kör etti. Bunu senden ucuza aldık, al sana iki altın. Keloğlan altınları cebine koyuyor: "Yahu demek bunda bir hikmet varmış, ben bunu niye sattım sanki." diyor. Ama gene yoluna devam ediyor. O kadın, hacı bilenin korkusundan tövbe istiğfar ediyor, kocasına gece gündüz hizmet ediyor. Keloğlan bir eşekle karının yanına gidilmez diye düşünerek eşek olmayan bir muhite gitmeye karar veriyor. Üç aylık bir yol alıyor. Bir düzlükte kırk tane devle beş kişinin harp ettiklerini görüyor. Oraya gidiyor: "Selamün aleyküm." diyor. Müslüman taraf: "Aleyküm selam." diyor. Devler eşeği görünce kaçıyorlar. O müslümanlar soruyorlar: -Yahu hemşehrim, bu nedir? -Bu ordu bozardır. Bunlar Keloğlanın etrafina toplanıyorlar: -Bunu bize satmaz mısın?

-Gidin yahu, ben altı aylık yoldan bu devlerin size eziyet ettiklerini duydum. Ben bunları temizlemeğe geldim. Siz bana bîr haftalık arpa verin. Bir hafta eşeğe arpa yediriyor, eşek zehir gibi oluyor. Devler de çıkıp geliyorlar, harp istiyorlar. Diyorlar ki: -Ya harp edeceğiz, ya da sizler bu köyden çıkıp gideceksiniz. Hem de filan adam kardeşim bize verecek. Bu Keloğlan, devler laflarını bitirmeden bir gürültü, bir alametle eşeği devlerin arasına salıveriyor. Devler f ellik fellik kaçıyorlar. Devin birisinin ayağı kırılıyor, oradaki çalıların arasına girip saklanıyor. Eşek gidip oraları kokluyor, ağzını havaya kaldırıyor. Epeyce dolandıktan sonra gidiyor. Bu dev çalıların arasından çıkıyor, topallaya to-pallaya öteki devlerin arasına gidiyor. Diyor ki: -Arkadaş ben oraya düştüm, bu öldü mü kaldı mı demediniz mi? Ordu bozan yanıma geldi, eğildi bu yer hakkı için, bir de doğruldu bu gök hakkı için sizin bir tanenizi koymayacağım diye dünya kadar yemin etti. Gelin biz gidip bunlara yalvaralım, bir de senet yerelim, bütün malımız onların olsun. Bize karışmasınlar. Bu baş dev geliyor, köylülere diyor ki: -Biz artık sizin maiyetiniz altına girdik, biz sizinle barışacağız. Size senet verelim, biz çalışalım, siz yiyin, tek bize karışmayın. 223 Keloğlan araya girip bunları barıştırıyor. Bu müslümanlar ordu bozanı bize sat diye tutturuyorlar. Keloğlan: -Ben ordu bozanı size satarsam ben ne yaparım. Ben daha çok memleketler kurtaracağım, çok kahramanlıklar yapacağım. -Bu devler sen gidince gene bize sataşırlar. Ordu bozanı bize verir-sen onun korkusundan bir şey yapamazlar.

-Bunun pahası olmaz, bunu satarsam bana ne vereceksiniz? -Götürebildiğin kadar altın götür. Bu Keloğlan, koynuma koysam az olur, cebime koysam az olur diye şalvarını çıkartip paçalarım bağlıyor, içerisine altın dolduruyor. Elini kulağına atıyor türkü söyleye söyleye koyunun yolunu tutuyor. Karısı türkü sesini duyup dışarı çıkıyor Keloğlanı karşılıyor. Keloğlan: -Gel, yüküm ağır, gel yardım et. Kadın bakıyor hep altın. Keloğlan: -Karı bak sen bana akılsız dedin. Ben bir karga yüzünden seni milyon sahibi ettim. Gel otur da çatla. Yiyip içip muratlanna geçiyorlar. 26S 4. Atasözleri "İlk söyleyenlerini belirleyemediğimiz atasözleri hayat prensibi olacak fikir ve düşünceleri, din, ahlak, hukuk, iktisad, terbiye, gelenek-görenek ile tabiat olaylanndan, teknikten vb. çıkacak kuralları somuttan soyuta giden bir yolla söz ve yazıyla nesilden nesile aktarılan hikmetli cümlelerdir." Eski Türkçede atasözünün karşılığı; "sav, mesel, darb-ı mesel, söz, haber, mesaj, nutuk, şöhret, şey anlamlarına gelen sab kavramıydı. Sab, Divanü Lugati't-Türk'te; "mektup, hikaye, tarihî hadise, atalardan kalma öğüt" vb. anlamlarıyla açıklanır. Aynı yüzyılda Kutadgu Bilig 'de atasözü için sab kelimesinin yanında mesel kelimesi de kullanılır. Kelime bu şekliyle durüb-i emsal, darb-ı mesel biçimleriyle 20. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Bugün atasözleri, atasözü, atalar sözü biçiminde yaygın olan kavram halk ağzında da deyişet gibi değişik biçimde de adlandırıldığı olur. Atalar sözü; batı Türkleri dışında kalan Türk dünyasında da değişik adlar aldığı görülür: Yakutlar xohono, Tobollar takmak, Tuvalar ülgercomak, Sagaylar takpak; Kaş, Kızıl, Koyballar'da söpsek, diğer Türk boylarında eskiler sözü, tabma, makal, nakil, çomak, samah vb. adlar alır.

Normal olarak atasözlerinin bir görünen anlamı, bir de bu görünen anlamım zihnimize aktarmak suretiyle elde ettiğimiz ikinci anlamı vardır. Nazım, nesir veya her iki şekil birden olabilir. Bir de atasözleri; teşbih, mecaz, 224 kinaye, tezat vb gibi edebî sanatların kudretinden de yararlanılır Atasözlerinin asıl hedefi de bu ikinci anlamdır. Mesela "Ağaç yaş iken eğilir." atasözünde ilk anlam açıktır. Taze bir fidanı eğmek kolaydır. İkinci anlam ise çocuğun küçük yaşlarda daha kolay terbiye edilebileceğinin ifadesidir. Atasözlerinin en büyük özelliği komprime sözler oluşudur. Ne bir kelimesi değiştirilebilir, ne de bir kelime eklenip çıkarılabilir niteliktedir. Atasözü örnekleri /. Acıkan doymam, susayan kanmam sanır. 2. Ağaca balta vurmuşlar, 'Sapı bedenimden' demiş. 3. Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter. 4. Ağustosta beyni kaynayanın zemheride kazanı kaynar. 5. Akar su çukurunu kendi kazar. 6. Aklına geleni işleme, her ağacı taşlama. 7. Baba koruk yer, oğlunun dişi kamaşır. 8. Baş yarılır börk içinde, kol kırılır kürk içinde. 9. Bıçak yarası onulur, dil yarası onulmaz. 10. Bir baş soğan kazanı kokutur. 11. Bir sürçen atın başı kesilmez. 12. Boş çuval ayakta durmaz. 13. Çanağa ne doğrarsan, kaşığında o çıkar.267 Atalar Sözü Destanı

Tut atalar sözün, kalbi selim ol Gönülden gönüle yol var demişler Gider yavuzluğun tab'ı halîm ol Sert sirke kabına zarar demişler Aldanma sakın cihanın varma Düşmeyegör anın ah ü zanna Bugünkü işini koyma yarma Yar yıkıldığı gün tozar demişler Çoktur bu alemde boşa yetenler Kande bilenler ile bilmeyenler Eskiden adettir, dağdan gelenler Bağda olanları kovar demişler 225 Dediler bu pendi sordumsa kime Tuz, ekmek bilmece müşkilin deme Kül kömür ye, namert lokmasın yeme Gün olur basma kakar demişler Abestir her vara yoğa koşanlar Gahi doğru gahi eğri aşanlar Ağlamak ne demek kendi düşenler îki gözden bile çıkar demişler An. eyle bu pendi kendi özüne Dost addetme her güleni yüzüne İncinme dostun doğru sözüne Doğru söz insana batar demişler Adet-i Hak budur ezel ü ebed Kul kula sebeptir ey dil-i naşad Boya268 geda hizmet etmekten murad Bal tutan parmağın yalar demişler Kanaat halkasın bırakma elden Elinden çıkmasın der isen dümen Deve, ahu gibi boynuz isterken iki kulaktan da çıkar demişler Güneş balçık île sıvanmaz ey dil Bt-zebdn da olsa bellidir kamil Kendüden gayriyi beğenmez cahil Kendü çalar kendü oynar demişler T&lib-i ma 'rifet çekerse emek Yüğrük at artırır yemin giderek Şaire ses ile saz ü söz gerek Yalınız taş olmaz duvar demişler Hiyleyi irtikap etme, kıl hazer Desinler sana: Bir er oğlu er Sen ilin kopuşun kakarsan eğer il de senin kapun kakar demişler Kuy-ı dil-araya eylersen akın Zinhar gafil olma etrafa bakın Karda yürü izin bildirme sakın îl oğlu ariftir duyar demişler

8 Bay: Zengin, varlıklı. 226 Levnî nasihati pirlerin böyle Durüb-ı emsalden nazm ile söyle Meydan-ı hünerde ağırlık eyle Ağır bassa yeğni ağar demişle^69 Levnî 5. Bilmeceler Bilmeceler, tabiat unsurlarıyla bu unsurlara bağlı hadiseleri; insan, hayvan ve bitki gibi canlıları; eşyayı, akıl, zeka veya güzellik nevinden mücerret kavramlarla dini konu ve motifleri vb. kapalı bir şekilde yakın-uzak münasebetler ve çağrışımlarla düşünce, muhakeme ve dikkatimize aksetürerek bulmayı hedef tutan kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözler, birtakım eğlence, lugaz, muamma ve bulmacalarda görülen ve dinleyiciye sorulunca ondan halli istenen "bil bakalım" veya "ol nedir ki" ifadelerinin bir bakıma geniş tarifidir. 270 Diğer anonim türlerinde olduğu gibi bilmece türünün de çok eskilere giden bir geçmişi vardır. Yazılı hale getirilmedikleri için zaman itibariyle eski bilmecelerle bugünkü bilmeceler arasında bir bağlantı kurmak zor olmaktadır. Dilimizde yaşayan bilmeceler ise hiç şüphe yok ki bu eski bilmecelerin mantığı ile türemiştir. Yazılı edebiyatımızda bilmece ile ilgili ilk kaydı Kaşgarlı Mahmut'un sözlüğüne aldığı; "Ol mene söz tabuzdı" - O bana bilmece söyledi. "Tabuzug tabızdı" - Bilmece sordu. Sözleridir. Kavram olarak tab- (bul-) fiil kökünden gelmektedir. Türk dilinin diğer şivelerinde de tab- fiil kökünden gelen ve bugünkü bilmecenin karşılığım veren kavramlar ifade edilmektedir. Azerbaycan ve Kırım Nogaylannda tapmacık Başkurtlarda Özbeklerde Altay yöresinde Abakan Tatarlannda yomatgar tapışmak tabıskak, tahkir, tavısak tabcan

Kırgızlar Türkmenler Kazak, Karakalpaklarda

tabcang-nımah matal cumbak, yumak"1

29 Köprülü, M. F., Türk Saz Şairleri, s. 426-429; Dilçin, Dehri; Edebiyatımızda Atasözleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul 1945. "r Elçin, Şükrü, Türk Bilmeceleri, İstanbul 1970; Başgöz, İlhan-TietzeAndreas , Türk Halkınım Bilmeceleri, Ankara 1999. 227 Bilmecelerin Tasnifi îlk çağlardan zamanımıza kadar bir çok milletin halk ve aydın çevreleri ile çocuk topluluklannda vakit geçirmek eğlenmek; devlet adamları arasında gizli haber ulaştırmak; bir bakıma bilgide, zekada, muhakemede, hafızada, dikkatte sürat-i intikalde üstünlük yanşması olarak söylenen ve yazılan bilmeceleri halk edebiyatı mahsulü veya ferdi eser olmak üzere iki kolda incelemek mümkündür. Bilmeceleri iki grupta toplayabiliriz. Onlar da: a. Anonim Mahsuller Diğer halk edebiyatı ürünlerinde olduğu gibi bilmecelerin arasında da söyleyeni belli olmayan bilmeceler bulunmaktadır. Anonim bilmecelerin iki çeşidi vardır. Bunlar da: aa. Manzum Bilmeceler Manzum bilmeceler, vezin kafiye ve nazım hususiyeti gösteren eserlerdir. Bunlarda kullanılan vezin, Türk dilinin bünyesinden çıkan hece veznidir. Bu vezin, bilmecelerde ve onların mısralarında tam olarak intizam göstermez; türlü sebeplerle vezin aksaklıkları görülür. Duraklı, duraksız; az veya çok heceli muntazam veya gayrı muntazam mısralarla örülen bilmecelerde kafiyeler, Türk halk nazmında görülen aliterasyon, redif, yarım, tam, cinaslı ve zengin kafiyelerdir. Bazen kafiyesiz bilmecelere de rastlanır.

Bilmecelerde şekil, Türk halk nazmından ölçüye teşkil eden bir nusralık bütünden hareketle genişleyerek 2, 3, 4, 5, 6 veya daha çok mısraları içine alan bir kalıptır. Örnekler: Bir kalbur boncuğum var kanlı softa Sabahtan toplarım (Yıldızlar. 7-6-6 heceli) Alaca mezar (Göz, 5 heceli) ab. Mensur Bilmeceler Mensur bilmeceler, düz cümle halinde konuştuğumuz şekilde olan ve çoğu zaman seci karakteri gösteren mahsullerdir. Bu mahsulleri bazı durumlarda manzum bilmecelerden ayırmak mümkün olmaz. Tekerlemeleri andıran ve az da olsa atalar sözü ile duygu ve fikir alışverişinde bulunan eserleri de 228 bu grupta toplayabiliriz. Mensur bilmecelerin vezin ve kafiye gibi unsurlardan mahrum bulunuşu hafızalarda yaşamasını zorlaştırdığından manzum bilmecelere oranla sayılan azdır. Dal üstünde san oğlan. (Ayva) istanbul'da bir tane, izmir'de iki tane Ankara'da (Teşbih) Alçacık boylu Dünyayı gezer (Patlıcan, 5 heceli) Kadife donlu Altı tahta üstü tahta Akşamdan atarım (Kaplumbağa, 8 heceli) içinde bir

hiç yok. (i harfi) Doksan dokuz cemaat iki müezzin bir imam. b. Ferdi Eserler

Ferdi eserler, edebiyat mahsulleridir. Belli şairler ve yazarlar tarafından söylenen ve yazıya geçirilen örneklerdir. Saz şairleri (aşıklar)nin hece vezni ile vücuda getirdikleri bilmeceler dışında, dîvan edebiyatımızda görülen mahsulleri muamma ile /«^azlardır. Bunlar aruz vezni ile kaleme alınmışlardır. Okumuş muhitlerde bilinmektedirler. Bu bilmecelerden bazıları, meddahların, aşıkların, manicilerin, masalcıların, seyyahların, okulların ve aile çevrelerinin etkisiyle anonim eser haline gelmişlerdir.

Aynı yollardan anonim bilmecelerin ferdî eser haline gelmesi, bir dil, sanat ve üslup kazanması mümkündür. Prof. Dr. Pertev Naili Boratav ise bilmeceleri söyleyiş özelliklerine göre dört gruba ayırır. 1. Başlangıçları kalıplaşmış olanlar: a) metel metel; mesel mesel; bilmece bildirmece, tap tapmaca gibi türün adı anılarak başlayanlar. b) "Benim bir oğlum var; benim bir kızım var." sözleriyle başlayanlar. c) "Bir acayip nesne gördüm." diye başlayanlar. d) "Ol nedir kimi " soruşu ile başlayanlar. 2. Sorulan ses taklidine sınırlanan bilmeceler: Vınnn... vit. - bunu bilmeyen it. (Sapan tası) 3. Kelime oyunlanna dayanan bilmeceler: a) Bir kelimeyi hecelere bölerek şaşırtıcı bir soru çıkarmakla elde e-dilenler: Tiren gelir IS diye, makinist vurur TAN diye, kömürcü anahtarı kaybetmiş, kondüktör bağırır BUL diye. (İstanbul) b) Kelime oyunu, bir kelimenin iki anlamlı olmasına dayanır; soruyu çözümleyecek olanı bu durum şaşırtır. Bu yıl yulaf kıtlığı olacak öküzler göğe çekilecek. Bu bilmecede "gök" kelimesinin ikinci anlamı olan çayır, otlak sorulmaktadır. 229 c) îki anlamlılık kelimelerden değil de tanımlamanın kendisinden gelir; çözüm tanımlamanın ilk akla getirdiği (çoğu kez ayıp) şeyden tamamıyla başka bir nesne ya da olaydır. ç) Soru kaşıdı vurgu, ya da duraklama yanlışlıkları yapılarak olmayacak şeyleri olmuş gibi söyleme biçiminde konulmuştur. Han kapısından sığmaz, findik kabuguna sığar.

Bu bilmecede sorulan han kapısından sığmadığı halde, fındık kabuguna sığan nesne değil; "han" ve "findik" kelimelerinin özne olarak kullandıkları cümlenin kendisidir. 4. Aynı bir nesneyi olumlu ve olumsuz -çelişkili- önermeler ile tanımla-narak çözümü güçleştirilen bilmeceler: Soluğu var canı yok, kaburgası var kanı yok. (Körük) 272 Prof. Dr. îlhan Başgöz ve A. Tietze 1974 yılında yayınlanan "A carpus of Turkish Riddies" adlı eserde273 dört ana vasfa göre değerlendirmektedir. 1. Bir kavramı bilmeyecek şekilde tasvir eden ve umulmayan, kesin bir cevabı olan bilmeceler. 2. Bir hukuk, aritmetik, vs. gibi bir problemi koyarak ve doğru cevabı vererek bilgi ve ustalığı sınayan bilmeceler. 3. Belirli bir şeyin kendisin! değil de, adım, hece ve harflerinden kurulu bir kelimeyi tasvir eden bilmeceler. 4. Bilmecenin, kendisi ile alay eden ve bu yüzden gerçek bir cevabı da olmayan bilmeceler.274 Aynca P. N. Boratav bilmeceleri muhtevaları bakımından dört maddede tasnif etmiştir. 1. Alfabenin belli harflerinin ya da işaretlerinin bulunmasını isteyen bilmecelerin çoğunluğu Arap harflerine denktir. Bende var, sende var; alemde yok ademde yok. (N harfi) 2. Bir bilmecede birkaç nesneye değin soru bulunan tiplere örnekler: Tarlası beyaz, tohumu siyah, elle dikilir dille biçilir. (kağıt, mürekkep, yazı) 3. însan vücudunun çeşitli yerleri, çözümünün bulunmasını güçlendirmek için karikatiirümsü bir anlatımla tanımlanır.

230 Yedi delikli tokmak Bunu bilmeyen ahmak (Baş) 4. Soyut bir kavramı soran bilmecelere örnek. Şıpıl şıpıl sudan geçtim. Şıpırtısını duymadım. Yeşil çimen üstünde kumaş biçtim. Kıpırtısını duymadım ba. Bilmecelerin Oluşumu Bilmecelerin ilk yaraücısımn kim olduğunu bilmek imkansızdır. Çünkü bir bilmece söylenip halk içinde yayılmaya başlar başlamaz sahipsizlik onun bir niteliği olmuştur. Bilmecenin oluşumu üç ayn olguya dayanır. 1. Aşık tümüyle yeni bir bilmece kurar. 2. Halk içinde yaşayan bir bilmeceyi kendi üslubuyla nazma çeker. 3. Aşık, bir halk bilmecesinin öğeleriyle halk edebiyatın»! başka türle-rinden (aşık şiirinden, atasözlerinden, türkülerden) alınan öğeleri bir araya getirerek yeni saydığı bir bilmeceye şekil verir. Bugün ben bir nesne gördüm bok etrafı kırmızı Nefesi var, canı yoktur akar kanı kırmızı Bu bilmeceyi Aşık; "Oldur beni elin hatır kanıma Ko desinler ağ elleri kırmızı" şiirinden yola çıkarak oluşturmuştur.276 bb. Bilmecelerin Sorulması Halk bilmecesinin bir usulü ve geleneği vardır, îlk önce bilmece soran karşısındakine az veya çok bir düşünme, çözme payı bırakır. Bilmeceyi soran isterse karşısındakine sorular sordurulabilir; "Canlı mı, cansız mı; yenir mi, yenmez miT' gibi. Bilmeceyi soran kişi nazla (Rüya)275

"evet veya hayır" der. Bunlara rağmen bilmece çözülmezse pazarlık başlar. Bilmece soran ondan bir şehir veya memleket ister. Genellikle istanbul, Ankara, îzmir gibi büyük şehirler verilir. Bunun üzerine bilmeceyi soran cevabı açıklar. Karşılıklı bilmece sormalar devam eder.277 Kerkük Türklerinde de buna benzer olarak bilmece sorulur: Tapmaca yaşça büyük kişiler tarafından sorulur. Kerkük bölgesinde 'Tab nedi, tapış 231 nedi?" (Bul nedir, buluş nedir?) biçiminde halk ağzında kalıplaşmış bir deyimle sorulur. Bunu duyanlar bilmece sorulacağım anlayarak pür-dikkat kesilirler. Yine olduğu gibi ipucular istenir. Yine bilmececi tarafmdan şehir istenir ama burada çocukların bildiği Kerkük ve Bağdat istenir. Cevap söylenir ve başka tapmacalara geçilir.278 bc. Bilmecelerin Çözümlenmesi Bilmeceleri, çözümleri kolay ve zor olmak üzere iki şekilde inceleyebiliriz. Zor bilmecelerin önceden öğrenilmesinde fayda vardır. Aksi taktirde karşımızdakinin, aklın kabul edemeyeceği manasız ve zevksiz cevaplanna katlanmak gerekir. Zor bilmeceye Avrupalı yazarlar Sphinx'in Oedipus'a sorduğu bilmeceyi örnek verirler. Sabahları dört, öğleleri iki ve akşamları üç bacak üstünde yürüyen şey nedir? (insan) Kolay ve zor bilmecelerin çözülmesi için mana, duygu, şekil, madde, renk, ses, harf, hece, kelime, kafiye, seci gibi unsurlardan doğan ipuçları bir bakıma ananevi tedbirler, anahtarlardır. Her şeyden önce hiyeroglif mahiyetindeki bu hususî tabirlerin manasım kavramak lazımdır. Bu işte, zeka, muhakeme ve süratli intikal ile umumi bilgi, zevk ve merakın payı da büyüktür. Halk bilmecelerinin basit şekilleri, cinas ve mana ikilikleri, akıl ve mantığa aykırı görüşleri alışılmış ve tabiî bir görünüşten hareket ederek çözümleri çoğu zaman imkansız hale getirir.279 6. Fıkralar

Çok küçük hikayelerdir. Bir tabiat ve topluluk gerçeği, cemiyetteki aksaklıklar, hatalı davranan kimseler çeşitli tipleri ve cemiyetin dikkat çekici her türlü görünüşü bir vak'a çerçevesinde nükteli bir şekilde anlatılır ve tenkit edilir. Güldürücü ve düşündürücü olan fıkralar, küçük mizah ve hiciv hikayeleridir. Nasreddin Hoca, Bektaşi ve İncili Çavuş fıkraları bunların en meşhur olanlarıdır. Allah Versin Hoca birgün kan-ter içinde evinin damım aktanyorken aşağıdan güm güm kapı çalınmış. Hoca bakmış, bir adam. Seslenmiş: -Ne istiyorsun? Adam: -Biraz, demiş, aşağıya iner misin? Hoca ahlaya puflaya sokak kapışma inmiş, kapıyı açmış, bir de bakmış ki karşısında bir dilenci: -Allah rızası için bir sadaka! demiş. Hoca: -Yukarıya gel de öyle, diye cevap vermiş, tkisi birlik kan-ter içinde dama çıkmışlar, Hoca dönmüş ve şöyle demiş: -Allah versin! 232 İçinde Ben Olsaydım Hoca nin, yıkanı? kuruması için bahçeye asılan mintanım rüzgar yere düşürmüş. Bunu gören Hoca hanımına: "Hanım, demiş bize kurban kesmek şart oldu!" "Neden?" diye sormuş kansı şaşkın şaşkın. Hoca, yerdeki mintanı göstererek: "Maşallah, demiş, ya şunun içinde ben olsaydım!"281 Susuz musun. Uykusuz mu? Misafir kaldığı bir evde Hoca ya sormuşlar: -Hocam, susuz, musun uykusuz, mu? Şu cevabı vermiş rahmetli: -Buraya gelirken bir pınar basında uyumuştum!282 Oğlak Hoca bir gece tıkırtılara, ayak seslerine uyanmış. Kulak kabartmış, birileri şöyle konuşuyormuş: -Hocanın evine girip öldürelim, karışım kaçıralım, oğlağım kesip yiyelim, malını-mülkünü çatalım! Birkaç kere öksürünce adamlar kaçıp gitmişler. Karışı: -Efendi, demiş,

sanırım korkudan öksürdün. -Sana göre bir şey yok, demiş, kendimle bizim oğlak için öksürdüm!283 Ortaklık Büyük bir tarlası olan baba erenler (Bektaşi) bostan dikerken iyi mahsul alabilmek için: -Ey gani Allahım, bu sene bu bostanlara ortağız, der. Karpuzlar o sene o kadar güzel gelişirler ki her biri on beş, yirmi kiloluk olur. Bektaşi'nin keyfi yerinde. O akşam yatağına sırt üstü yatar, türlü türlü hayaller kurar. Allah 'la ortaklığım bozar. O akşam bir dolu, her biri ceviz büyüklüğünde. Bütün karpuzları patlatır. Arkasından bir sel, tarlada hiçbir şey bırakmaz. O sırada bir yıldırım çakar. O zaman erenler dayanamaz: -Daha çakmağım çakıp neye bakıyorsun, işte ne bostan kaldı, ne de tarla! der. w Yarabbi Sen de mi Çocuklara Uydun Bektaşi'nin biri güpegündüz sokakta oruç yiyormuş. Bunu gören mahalle çocukları babayı taşlamağa başlamışlar. Bîçare kaça kaça memlekettens dışarı çıkıp çocukların elinden kurtulmuş. 233 O sırada hava kararıp ani olarak dehşetli, iri taneli bir dolu yağmağa başlamış. Zavallı baba hem doludan kaçar hem de havaya baka-rak şöyle dermiş: -Yarabbi, sen de mi çocuklara uydun? 28S Evliyada Gönül Kibir Olmaz Bektaşilerden birine sormuşlar: -Evliya nasıl olur? -Nasıl olacak? Senin benim gibi bir adam. -Sen evliya mısın? -Evliyayım ya. -Bir keramet göster.

-Ne istersiniz? -Şu karşıki ağacı yürüt, buraya getir. -Yürü ya ağaç, y uru ya mübarek! dediyse de ağaç yürümez. Baba olduğu yerden kalkarak ağaca doğru gider. -Evliyada gönül, kibir olmaz; o gelmezse biz gideriz! der. 286 7. Tekerlemeler Tekerlemeler şekil, konu, muhteva ve işlevleri bakımından sınırları tam ve kesin olarak çizilememiş halk edebiyatı ürünleridir. Bu durum, müstakil bir tür özelliğinden ziyade bilmece, aşık şiiri, masal, ninni, oyun halk hikaye-si, halk tiyatrosu gibi pek çok ürünün içinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Diğer türlerle karmaşık ilişkisine rağmen şekil, muhteva ve anlatım özellikleri gibi birtakım özellikleriyle de onlardan ayrılmaktadır. Tekerleme kavramına kaynaklarda "Masallara başlarken söylenilen yan anlamlı yan anlamsız sözler."; "Saçma sapan mukaddime. Masal tekerleme-si. "; "Çoğunlukla masalların basında bulunan kafiyeli giriş sözleri, saz şairleri arasında yapılan deyiş yansı, orta oyununda özellikle Kavuklu 'nün kullandığı sözler."; "Karşıdakini yanıltı? başka şey şöylemesine yol açacak biçimde düzenlenmiş söz."; "Süratle söylenirken yanılmaması güç olan tabir ki, bilmece gibi oyun şeklinde söylenir." gibi anlamlar yüklenmiştir.287 Tekerleme ile ilgili verilen bu anlamlarda dikkat çeken özellikler şunlardır: Anlamsız, yan anlamlı-yan anlamsız, veya saçma sapan sözlerden oluşması; ağırlıklı olarak masalların girişinde yer almaşı, bununla birlikte saz şiiri ve orta oyununda da görülmesidir. 234 Tekerlemelerin temel özelliklerim şu başlıklar halinde toplamak mümkündür: 1. Tekerlemeler belirli bir konudan yoksundur. Bağlı oldukları türle ilişkileri itibariyle anlamından ziyade fonksiyonu önem arz eder.

2. Tekerlemeler, mısra başı ve mısra sonu kafiye, aliterasyon ve secilerle sağlanan ses oyunlarıyla ve çağrışımlarla birbirine bağlanmış, belirli bir nazım düzenine kavuşturulmuş, birbirini tutmayan hayal ve düşüncelerin sıralanmasından meydana gelmiştir. 3. Tekerlemede duygu, düşünce ve hayaller tezat, mübalağa, şaşırtma, tuhaflık, veya güldünneye dayalı birtakım söz kalıpları içinde art arda sıralanır ve yuvarlanır. 4. Diğer halk edebiyatı ürünlerinden farklı olarak muhteva daha kaypak, kararsız ve tutarsızdır. Bir yerde şekil ve fonksiyon muhtevanın önüne geçmiştir. 5. Bazı tekerlemeler karşılıklı soru-cevap biçiminde zincirleme diyalog halinde gider.288 Bir terim olarak ise tekerlemeyi "Aşık şiiri, masal, ninni, oyun halk hi-kayesi, halk tiyatrosu gibi halk edebiyatı ürünleri içinde yer alan; vezin, kafiye, aliterasyonlardan yararlanılarak duyguların, düşüncelerin, hayallerin abartma, tahaflık, zıtlık, benzetme, güldürü, kısa tanım yahut çağrışımlar yoluyla ortaya konulduğu manzum nitelikli basma kalıp sözler." şeklinde tarif etmek mümkündür. Tekerlemeler muhtevalanna bağlı olarak şu ana başlıklarla tasnif edilebilir: A) Belirli Bir Oyun, Tören veya Metne bağlı Tekerlemeler a) Çocuk Oyunları Tekerlemeleri b) Tören ve inanç Tekerlemeleri c) Halk Edebiyatı Türlerine Bağlı Tekerlemeler ç) Seyirlik Oyunlar ve Halk Sporlanna Bağlı Tekerlemeler B) Yazılı veya Gelişmiş Edebiyat Tekerlemeleri C) Diğer Tekerlemeler 235 Tekerleme Örenkleri: Ağrı veya Sanlık Kesme Tekerlemesi:

Sızı seni bağladım Kanatlarım yağladım Dağdan dağa yolladım Yılan yılan çayında Akrep akrep ayında Şahin eti, kurt eti Çık da seni keseyim Kızl yel isen ohruç Kara yel isen ohruç Kafdağının arkasında yatan Perilerden isen ohruç Sitemden, hasetten, nazardan Her nereden geldin isen Bu sızıyı bırakıp gitmez isen Yetmiş iki buçuk milletin Günahı seni tutsun Ohruç, ohruç, ohruç!290 Çocuk Oyunu Tekerlemesi Bir eşim/indik Bir eşim fişlik Yattım yatarım Tuttum tutarım Dalda kargalar Dalı yırgalar Yerin alçacık (Ali) Sen çık29' Masal Tekerlemesi Varvaradan sürsüreden, Amasya'dan Tire'den, geldi geçti buradan. Destursuz bağa girenin ölümü sopadan. Halbır halbır içinde, halbır saman içinde. Deve tellal iken, pire pehlivan iken, eşek hamamcı iken, hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok. Çarşıda bir tazı geziyor, boynun halkası yok. Hanımlar hamama gidiyor, öğnüğünün ortası yok, goltuğunun bohçası yok. Dedim hanımefendi bir buse ver, dedi heç mümkünü yok. Çene basında dururken, bıyığımı bururken Ali oğlu geldi dedi ki müjde deden geliyor. Ali oğlu. Miskin oğlu, Gussunoğlu ava gittik. Ali oğlu attı vuramadı, Gussun 236 oğlu attı vuramadı. Miskin oğlu attı vuramadı. Dedem attı ıhtırdı, ben attım yuvarladım. Eferim yiğit dedi, goluna guvvet dedi, her dem böyle at dedi. Goltuhlanm gabardı. Avımı tüfeğimin başına dahdım, demircibaşına geldim. Selamün aleyküm demircibaşı dedim. Aleyküm selam avcıbaşı dedi. Bir gaz aldım doru deyin, ufacık defecik daşlan ağzına atıyor dan de-yin, Çotgözün köprüyü yitiyor geri deyin, uzun minareyi beline sokuyor boru deyin. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan, eşeğe binip de deveyi gucahladı bu da mı yalan.

Bir varmış bir yohmuş, Allah 'in gulu dağdan daşdan çohmuş. Çoh söy-lemesi günah, az söylemesi sevapmış. Zamanın birinde iki aşığın başına gelen olay...292 8. Halk Hikayeleri Türk halk hikayeciliği de, halk şiiri gibi çok zengin mahsullere sahip bulunmaktadır. Maalesef bunların bir kısmı hala yazıya geçirilememiştir. Halk hikayeleri eski destanlarla roman arasındaki merhaleyi teşkil etmektedir. Halk hikayeleri konu itibariyle aşk ve kahramanlık hikayeleri olmak üzere, iki büyük kola ayrılırlar. a. Kahramanlık Hikayeleri eski destanlardan izler taşırlar. Destanlardaki bir çok unsur yeni şartlara ve olaylara intibak ettirilmiştir. Halk edebiyatı kahramanlık hikayelerinin başında Dede Korkut Hikayeleri gelmektedir. Köroğlu Hikayesi ve çeşitli kolları da bu türün en mühim mahsulleridir. b. Aşk hikayeleri ise; Elifile Mahmud, Derdi Yok île Zülfö-Siyah gibi bir kısminin şahısları hayalidir. Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ercişli Emrah ile Selvihan gibileri ise aşık şairlerin efsaneleşmiş hayatlarını anlatan eserlerdir. Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin, Yusuf ile Züleyha gibi hikayelerin konuları. Divan Edebiyatında aynı adı taşıyan eserlerden biraz değiştirilerek alınmıştır, c. Tarihi-dinî halk hikayeleri: Kan Kalesi, Hayber Kalesi ve Hz. Ali'nin Cenklerini anlatan hikayeler olarak kabul edilir. Halk hikayelerindeki vak'alar, sade bir nesir diliyle anlatılırlar. Hikayelerin sahipleri ve ilk yazarları belli değildir. Hikayelerde manzum parçalar da yer alıyor. Bunlardan bir kısmı Aşık Garip ve Aşık Kerem hikayelerinde olduğu gibi, bizzat hikayenin kahramanlarına ait bulunmaktadır. 237

Halk hikayelerini de yine aşıklar arada saz çalarak, taklitler yaparak anlatmaktadırlar. Destanları sazla söyleyen ozanların geleneği devam etmiştir. Halk Hikayeleri içinde Binbir Gece Hikayelerinden alınanları bulunduğu gibi, son asırlarda meydana getirilmiş istanbul'un çevrelerine mensup kimselerin tehlikeli maceralarını anlatan Hançerli Hanım, Tayyer-Zade gibi realist sayılabilecek hikayeler de vardır. Asuman ile Zeycan (Hikayenin konusu kısaca şöyledir: Asuman ile Zeycan hikayesinin asıl kahramanları varlıklı ailenin çocuklarıdır. Zeycan (kız) bir bey kızı; Asuman (erkek) ise beyin kethüdası Derviş İsmail'in oğludur. Çocukları olmayan bey ve kethüdası çok üzgündürler. Bir ermiş bunlara Murad Suyu'ndan çıkan nan paylaştırarak çocuk sahibi olmalarım sağlar. Kız ve oğlan Kırklar elinden bade içerek aşıldığa başlarlar ve birbirlerine aşık olurlar, fakat bey kızım oğlandan ayırır. Buna rağmen kahramanlar, bütün zorlukları bir masal havası içinde ermişin yardımıyla aşarak yedi yılın sonunda mutlu sona ulaşırlar:) Zaman-ı evvelde bir padişah var idi. Padişahın bir kethüdası var idi. îkisinin dahi zürriyeti dünyaya gelmedi diyü düşünürken günlerden bir gün bir derviş geldi. Keşkülü önüne kodu. -Behey derviş! Derdime dert, merdime mert olmazsın, dedi. -Beyim ne derdin var? Bey eyitti: -Bak giden kanya, üç-dört tane çocuğu var. Bunların birini Tanrı bana vere idi ne olur? -Ya beyim, derdin o mu? dedi. - Ya ondan büyük dert olur mu ? -O kolay şeydir. -Sen benim derdime dert olduktan sonra dahi ben dünyada bir şey istemem. -Ya beyim! Murad Suyu'nün kenarına gidersin. Bir kurban kesersin. Andan bir nar zuhur eder. îkinizin inşallah zürriyeti dünyaya gelir.

Ol zaman kurbanı alıp Murad Suyu'na vardılar. Sabah namazım onda kıldılar. Ba'dehu kurbanı kesip suya bıraktılar. Andan iki dalga koptu. Arasından bir nar zuhur etti. Andan Derviş ismail ol narı alıp beyin yanma geldi. O narın yüz tanesi var idi. Ellişer tane aldılar. Bey eyitti: -Bundan ne hasıl olur? dedi. Konuk eyitti: -Dokuz ay on gün deyince ikinizin zürriyeti dünyaya gelir, dedi. Eğer oğlan olur ise adım Asuman koyasız, kız olur ise adım Zeycan koyasız, birbirinden ayınnayasız. 238 Andan Bey eyitti: -Ben senin oğluna kızımı vermem, dedi. Derviş ismail eyitti: -Konuğun sözü Mevl&'ya doğru gele! Deyince bey danlıp hançer çekip üzerine hami edip halledecek oldu. iç ağaları yetişip Derviş ismail'i beyin elinden alıp kaçırdılar. Ağlayıp evine geldi. Ehliyle vafir müşavere ettiler. Asuman bu sözleri bilmezdi ve şeriklerinin yanma gelmezdi. Saray meydanı civarında uşaklar beyin Derviş ismail'e ettiği işleri söyleşirlerdi. Asuman çocuklardan bu sözü duyup anasının yanına geldi. Anası eyitti: -Oğlum bugün pek melül olmuşsun, dedi. Oğlan dahi: -Bî-vefa yarden beni bunca zamandan beri aldarsınız, deyip yatsı namazım kılıp yattı, "ilahî, sen bilirsin halimi, aşıklık isterim." deyip kıbleye teveccüh etti. Ziyade gaflet uykusuna daldı. Gördü ki bir haristanda kırk tane pır, ellerinde yeşil kaplı mushafları var, okuyup dururlar. Asuman dahi el bağlayıp durdu. Onlar anın hölinden Sual ettiler. -Sultanım aşıldık isterim, dedi. Ol pirler hem bir kadeh aşk şarabı doldurup verdiler. Asuman dahi içti. Asuman gitti. Pirler cümlesi ol yerde kaldılar. Asuman erdi, uyandı ki olmuş, aşk ile dolmuş. Hemen kalktı, bozukçu dükkanına vardı. Bir ala bozuk293 yaptırdı. Eline alıp odasına geldi. Kızın fîrakından ah edip bozuğu eline aldı. Aşk deryasına dalıp çalmaya başladı. Baka ne diyecek: Asuman eyitti:

Nazar eylen ağalar benim hatime Kendi yaralarım deştim ne dersin Böyle imiş bize Hakk'in fermanı Kırklar ile devran sürdüm ne dersin Aşıktır pîrini sever gayetten içirirler dolu ab-ı hayattan Pirim bana söyler ikra ayetten Aşkın kitabım açtım ne dersin Açıldı kitabım okudum ağdan Aşkın sözleri ezelî candan Dinleyin ağalar sözümü sağdan Bahar seli gibi coştum ne dersin Biçare Asuman ider medhini Ciğerciğim yanar çıkmaz tütünü Hesap ettim göğün yedi katım Hakk'in hikmetinden şaştım ne dersin 239 Böyle deyicek aşka kendini bastırdı bir zaman yattı. Sonra kalktı, çarşıya gitti, rüyasını tabir ettirdi. Amma biz gelelim Zeycan 'a. Zeycan dahi kendini Asuman 'a vermeyeceklerim bildi. Gece gündüz ağlamaktan gözleri kanla doldu. Zeycan bugün yatsı namazım kı-lıp "Ya Rab! Bana aşıldık ver." deyip başım yastığa koyup yattı. Vakı-a(rüya)sında Kırklar'ı gördü. El bağlayıp durdu. Pîrler buna: -Muradın ne? dey ü sordular. Zeycan ey itti: -Sultanım, aşıklık isterim, dedi. Kırklar dahi yarım kadeh ab-ı hayat verdiler, içti. Şimdi kız uyandı. Aşk deryasına dalmış. Sabah oldu, kalktı. Gülbuy derler bir cariye var idi. Ana bir bozuk ısmarladı. Gülbuy dahi bozuğu alıp geldi. Zeycan Hanıma verdi. Hanım bozuğu eline aldı, bakalım ne diyecektir: Zeycan eyitti: Bu gece seyrimde pervan olumuşum Aradığım Kırklar yoludur yolu Elimi bağladım selam durmuşum içmişim bir kadeh doludur dolu Açtım sımmı ben kime diyeyim Asuman 'in yoluna canım vereyim Dökeyim libasım hırka giyeyim Ko desinler bana delidir deli Coşkun sular gibi akıp giderim Dalmışım deryaya derin giderim Yaradan Mevla 'ya niyaz ederim Boyladığım aşkın gölüdür gölü

Aşık olan gölde dönderir yüzer Yetmiş iki millet Hak deyip gezer Bugün pirim bana eylersin nazar Cümlesi Mevla 'nin kuludur kulu Aşık olan ağlar benim yarime Gençliğimde hizmet ettim pîrime Anın sevdası da kondu serime Zeycan aşıkların gülüdür gülü Böyle deyip aşka kendini bastırdı. Bir zaman yattı. Cariyeleri bu hali görüp hayran kaldılar. Ey yarenler neyleyelim çok sözü, köselyere vermeliyim kızı. Asuman aldı kızı. 240 Kırk gün kırk gece düğün ettiler. Güvey girdiği gece kızın yüzünü görmeden ah edip söylediği beyitler bunlardır, beyan olunur. Bakalım ne dedi? Anlar böyle deyip muradlanna erdiler. Hoş indi Mevla-yı Müte 'al Hazretleri, Fahr-ı Alem Hazretleri hürmetine bizi de muradlarımıza nail-i meram eyleye. Amin. 9. Halk Tiyatrosu Hayatı hareket halinde göstermeye çalışan dram sanatı, Türk hayatında da dikkate değer örnekler vermiştir. Kendine has teknikler içindeki bu sanatı beş kolda topluyoruz: 9. 1. Köy Orta Oyunları (Köy Tiyatrosu) Köy Orta Oyunları, köylülerin uzun kış aylannda ve hususiyle düğünlerde, bayramlarda eğlenmek ve vakit geçirmek için düzenleyip oynadıkları dram karakterli temsillerdir. Bu temsiller, tarihi kaynakların verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre çok eski bir sözlü geleneğe dayanmaktadır295. Bu gelenek 1071 tarihinden sonra da ozanların yanı sıra Anadolu'da devam etmiş ve yakın devirlerde tam karakterini kazanan şehir kültürü mahsulü orta oyunundan da ayrı ve eski olan bu oyunlar; a. Ritüel mahiyetteki Oyunlar 1. Yılın değişmesiyle ilgili oyunlar 2. Mücerret fikirlere bağlı oyunlar 3. Hayvan kültürüne bağlı oyunlar

4. Bitki kültürüne bağlı oyunlar 5. Mezhep-Tarikat Merasimleri b. Profon Mahiyetteki Oyunlar 1. Günlük hayattan alınanlar 2. Masallara bağlı oyunlar 3. Destanlar veya saz şairlerinin hayatlarına bağlı oyunlar 4. Tarihi olay ve oyunlara bağlı oyunlar 5. Samit veya lal oyunları 6. Bebek-Kukla oyunları bölümlerine ayırmak mümkündür. Oyunlar, kapalı veya açık yerlerde oynanır. Duruma göre dekor kullanılır. 241 Günlük Hayattan Alınan Oyunlar: -Tarla Sinin Oyunu: Oyuncular: Delil (oyunu hazırlayan), sınır taflan (iki adam), birinci tarla sahibi, ikinci tarla sahibi, muhtar, bekçi, azalar, karakol komutanı, iki jandarma, bir yolcu. Oyun: Delil, düğün evinde, önceden ellerini dinerinin altından bağlayıp yusyuvarlak ettiği iki adamı (sınır taşı) misafirlerin bulunduğu odaya kucağında getirir. Onları odanın ortasında yan yana oturtur. Bunlar iki kardeşin tarlasını ayıran sınır taşlarıdır. Delil, kenara çekilip oturduktan sonra oda kapısından büyük kardeş girer. Sınır taşına doğru yürür. Sinin beğenmez. 1te kaka kardeşinin tarafina sürükler. Bu götürme şekli halkın gülmesine sebep olur. Halinden memnun olan büyük kardeş halkın arasına karışıp bekler. O sırada ikinci kardeş gelir, o da sinin kendi lehine çevirmeğe çalıştığı sırada tarlaya gelen kardeşi ile münakaşaya başlarlar, işi

halledemezler. Küçük kardeş çare bulması için muhtara başvurur. Muhtar, azalar ve bekçi gelirler, iki tarafı uzlaştırırlar ve sonra birlikte köye dönerler. Büyük kardeş uzlaşmadan memnun olmaz. Tekrar gelir, sınırı kendi lehine çevirir. Kardeşi bunu duyar. Hiddetlenir. Tarlaya gelir, kardeşi ile kavga eder. Ağabeyisini yaralar, kaçar. Büyük kardeş yaralanma sebebiyle bayılır. Bir yolcu karakola durumu bildirir. Bir jandarma gelir, sun 'i teneffüs yaptırarak büyük kardeşi ölümden kurtarır. Küçük kardeşi diğer jandarma yakalayarak karakola getirir. Şaşkın ve perişan halde bulunan büyük kardeş: Ben ne oldum, bana ne oldu? diye ağlamaya başlar, karakol komutanına kardeşini affetmesini rica eder. Komutan, af kararı verir. Oyun biter. 296 Samit Veya Lal Oyunları: Berber Oyunu: Oyuncular ve Malzeme: Berber, (orta yaşlı bir adam); müşteri, (iri yan, sakin tabiatte bir adam); iki çırak, bir sandalye, peştamal yerine eski bin çuval, bir bakraç, bir sabun, ustura vazifesini görecek paslı bir ekmek bıçağı, fırça vazifasini görecek adi bir süpürge. Müşteri konuşmaksızın berberin önüne gelir, elle selam verir. Berber, boş bir sandalyeyi gösterir. Komik ve mübalağalı hareketlerle çı242 raklar bir sağa bir sola koşuştururlar. Bîri kenarda duran bakraca, diğeri çuvala saldırır. Çatışırlar, düşerler, sonra birisi bakraca su doldururken, diğeri müşterinin boynuna çuvalı asar. Karşıda, bir taşın üzerine konmuş olan sabunu usta alıp bakracın içine atar. Çuvalı getiren çırak sabunun bulunduğu yerden süpürgeyi alır, bakraca daldırıp köpürtmeğe başlar. Müşterinin yüzü, gözü değişir. Fakat ses çıkarmaz. Bir müddet sonra usta, sabunlu sudaki süpürgeyi müşterinin yüzüne gözüne; kafasının her tarafina sürer. Adamın kafasını bembeyaz eder. Adam sükunetini kaybeder, elini, kolunu intizamsız ve mübalağalı hareketlerle bir sağa, bir sola atar. Avuçlarının biri, sağda emre hazır bekleyen bir çırağın yanağına isabet eder. Tokat şaklar. Öbür

kolu diğer çırağa tesadüf edemez. Muvazenesini kaybederken, berber bıçağı-nı kendi şapkasının altına sıkıştırdıktan sonra yakalar ve tekrar iskemleye oturur. Az sonra traş biter. Usta jest ve mimiklerle müşteriden para ister. Çıraklar korkak hareketlerle etrafı güldürmeğe çalışırlarken müşteri sandalyeyi ustanın başına fırlatıp meydandan ayrılır. 9. 2. Meddah Eski ozanlarla onların devamı olan saz şairlerini hatırlatan bir çeşit halk hikayelerini anlatan kimselere da meddah, böyle hikayelere de "Meddah Hikayeleri" denmiştir. Meddah kelimesinin asıl manası "Övücü, metheden" demektir. Meddahlık hikaye ile taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, elbiseleri ve şahıstan bir tek sanatkarda toplanan unsurları basit ve sade temaşadır. Bu temaşanın sanatkarı olan meddah bir sandalyeye oturarak din-leyicilerine hikaye anlatır. Bu hikayelerin bir kısmı anonim eserlerdir. Bazılarının yazarları bellidir. Meddahın aksesuarını, bir mendil ile bir sopa-baston teşkil eder. O, umumiyetle güldürücü ve zaman zaman edebi ve ahlakî bir netice çıkaracağımız hikayesine belli kalıplarla başlar. Kıssahan, hikaye anlatan yerine kullanılabilen "meddah" kelimesi önceleri (15. asır) kahramanların maceralarını anlatan ve onları öven sanatkarlar için kullanılmıştır. Bunlar, destanları sazla söyleyen ozanlardan ayrı hikayecilerdir. 13. asırdan sonra da kullanıldığı anlaşılan "Meddah" deyimi, destanî konulardan çok realist, eğlenceli vak'aları taklitlerle anlatan hikayecileri göstermektedir. Meddahlık son zamanlara kadar devam etmiştir. Son devrin meddahları, kahvehanelerde yüksekçe bir yere oturup bastonuna dayanarak hikaye anlatan sanatkarlarda Bunlar halk arasında dolaşan veya yazılı edebiyattan alınma yahut kendilerinin zemin ve zamana uygun 243 olarak icat ettikleri hikayeleri, kahramanlarının, hikayenin geçtiği yerin şivelerini taklit ederek türlü jest ve mimiklerle anlatırlardı. Meddah bir tiyatro eserindeki bütün şahıstan tek şahısta (kendisinde) birleştirmiş bir aktör durumundaydı ve meddahlık tek şahıslık bir tiyatro mahiyeti

gösteriyordu. Yazılı olduğu zaman bir roman, bir büyük hikaye hüviyeti taşıyan meddah hikayeleri, meddahların anlatışıyla bir tiyatro eseri haline gelmiştir. Bu bakımdan meddahlık ve meddah hikayeleri Türk temaşası içerisinde yer almaktadır. BÖREKÇİ GÜZELİ (Meddah ismet Efendiden (1876-1904) Ressam Mehmet Muazzez Öteduygu tarafından derlenmiştir.) Aldı Meddah Hak dostum, hak! Semt semle, isim isme, cisim cisme benzer. Geçmiş zaman söylüyoruz... Fatih civarında, Kumrulu Mescid mahallesinde dört odalı bir ev... bir Arap cariyesi ile Şemsettin isminde henüz onunu bitirmemiş bir oğlu, bir de refikası... Dört kişiden ibaret aile efradı ile beş-altı anahtar sahibi Bedesten hecekilerinden elli yaşlarında Hüseyin Efendi denilmekle maruf bu zat, her gün sabah namazından sonra bir ufak kahvaltı yaptıktan ve icap eden evamiri verdikten sonra Bedesten 'in yolunu tutar ve alışverişi ile meşgul olur. ikindi namazını Beyazıt Camiinde kıldıktan sonra yavaş yavaş Fatih'in yolunu tutar. Fatih meydanına gelir. Oradan ertesi günün levazımatını tedarik eder. Akşam yemeğini yiyerek namazını kıldıktan sonra evin bazı hususatını görüşür. Oğlu Şemsettin ile de biraz okumaktan yazmaktan, nasihatten dem vurur, yatsı namazı için yakın bulunan mescide, namazdan sonra da mahalle kahvesine... Mahallesinin dedikodusu ile meşgul olduktan sonra saat sekiz buçuğa doğru eve dönerek bermutad gibi yatağına girer. işte Hüseyin Efendinin her günkü hali bundan ibarettir. Bu günlerde yine bir gün evde sofra başında oturulur. Valde Hanımın yemeğe pek ağır davranmakla, çehresinin de asık olmasına dikkat eden Hüseyin Efendi merak eder. Hüseyin Efendi: —Ne o hanım, suratın yine asık? Yine bir şey mi oldu? Hanım: —Canım bir şey olmadık gün olur mu? Ev hali bu... Hüseyin Efendi: —Peki, bu kadar surat asacak ne var?

244 Hamın: —Nasıl ne var! Sen de olsan belki de benden fazla kızarsın... Hüseyin Efendi: —Canım anladık ya, ne oldu onu söyle? Bacı: —Ah afandum ah bilseniz ne oldu, ne oldu? Hüseyin Efendi: —Maşallah... Sen de mi hanım kesildin? Musibet, evin büyükleri konuşurken sen ne had ile laf a karışıyorsun? Musibet fellah! Kalkarsam haddini bildiririm... Bacı: —Canım ban bir şey saylamadım ki, hani ya şey oldu da! Hüseyin Efendi: —Hala şey oldu da diyor... Sen süs dedim, kör fellah! Hanım: —Canım o zavallı size bir şey yapmadı ki!... Bana yardım etmek istedi... Hüseyin Efendi: —Anladım siz bana iki lokma yemeği zehir edeceksiniz.! Bırak şimdi olmuşu olacağı... Hele bir yemekten kalkalım da kederin, suratın ne ise o zaman söylersin! Bacı: —Öyle ama afandum, sen de olsan... Hüseyin Efendi: — (Bağırarak) Süs dedim kör fellah, sen ne haddine karışıyorsun lafa? Terbiyesiz seni, defol karşımdan! Bacı: —Peki afandum, ama yemekleri kim verecek? Hanım: —Süs kızım, bütün bütün kızdıracaksın ayol! Haydi sen git, yemekleri ben alırım! Efendinin dediği olsun... Bacı: —Peki hanımcığım, gıdarim! (Çekilir.) Hüseyin Efendi: —Efendim, işe yarıyor diye bu derece yüz, verilmez. Nihayet para ile satın alınmış bir cariyedir. Ne demek benim l&fıma karışmak. Hadi Allah 'ı seversen, ne verecek isen ver de şu sofra gürültüsü kalksm! Hanım: —Peki canım hiddet edilecek ortada bir şey yok ki! Sofradan kalkılır kalkılmaz Şemsettin ortadan kaybolur. Hüseyin Efendi yukarki minderin bir köşesine kurulur. "Leğen, ibrik!... " diye bağırır. Zerafet omzunda havlu ile leğen, süzgeç kapağı üzerinde kokulu sabun ve bir elinde de san, uzun

emzikli ibrik olduğu halde içeri girer. Hüseyin Efendinin önüne gelince, derhal leğeni yere bırakarak sabunu eline verdikten sonra Hüseyin Efendi minderin ke-nanna gelir. Ellerim, ağzım, bıyık ve sakalım yıkayarak ağzım da çalkaladıktan sonra bacının uzattığı havluya kurulanı? geri çekilir. Hüseyin Efendi: — Gel bakalım hanım! işte şimdi şuralının çehrenin ne olduğunu rahat rahat anlat bakalım? Hanım: —Nesini anlatayım... Bizim oğlan mektebe gitmem diyor! 245 Hüseyin Efendi: — Şemsettin mi? Hanım: — öyle ya!... Hüseyin Efendi: — Ne demek öyle? Tahsilim bitirmiş mi? Bir iki hatim olsun indirmiş mi? Bu ne demek böyle... Buna basbaya asilik denir. Hanım: —Artık orasını bilemem... Gitmem diyor! Hüseyin Efendi: — Sana mı söyledi? Hanım: — Öyle ya... Hüseyin Efendi: — Sen şunu çağırsana! Tevekkeli değil, yemeği hem dar yedi, hem de derhal savuştu... Hah... Hadi bana çağır sen o-nu! Hanım: — Peki!... (Gider) Şemsettin, oğlum! Baban çağırıyor! Şemsettin: — Peki anne geliyorum. (Gelir) Efendim beni çağırmışsınız! Hüseyin Efendi: — Evet... Otur bakalım karşıma şöyle! Mektebe gitmem demişsin... Hiç olmazsa'iki hatim olsun indirmeden, mektebi bırakmayı neden istiyorsun? Hadi sıkılma annene söylediğin gibi bana da söyle! Şemsettin: — Peki babacığım! Ben şimdiye kadar okuduklanmdan bir şey anlamadığım gibi zihnime de girmiyor. Bu halde mektepten fena halde söğüdüm, işte sebep bu... Hüseyin Efendi: — Peki ne olmak istiyorsun?

Şemsettin: — Efendim, bir şey olayım diye hevesim yok. Ancak ne yaptım ise mektebi ne sevebildim, ne de okuduğumdan bir şey anlayabildim. işte bunun için mektepten söğüdüm. Yoksa sokaklarda haylazlar gibi dolaşmak istemiyorum. Hüseyin Efendi: — Peki, anladım! Hadi. şimdi git yat! Sabahleyin namazdan sonra-beraber gideceğiz. Hadi bakalım... Çocuk gider. Hüseyin Efendi: — Öyle ya doğru söylüyor zorla hiçbir şey olmaz ve bahusus okumak... Hanım sen ne dersin? Oğlan haklı değil mi? Hanım: —Peki ne olacak şimdi? Hüseyin Efendi: — Ne olacağı yok... Şimdi ben onu bir para kazanacak san'ata veyahut ticarethaneye yerleştirip, o mesleğin sahibi yapacağım. İşte bu... Hadi, şimdi ben namaza gidiyorum. Oğlanı vaktile yatır! Yarın sabah benimle beraber gidecektir. Onun için erkence kalkması lazımdır. Hanım: —Peki siz bilirsiniz! 246 (Hikayenin devamı şöyledir: Hüseyin Efendi yanında çocuğu olmak üzere, bütün esnaf ve ticaret erbabım dolaşıp gelir gider durumlarım, çocuğa kaç para verebileceklerim araştırır. Nihayet çocuğu börek-çiye çırak olarak verir. Şemsettin tabla ile börek satışma başlar. Börekçinin işleri inanılmaz derecede artar, iş yerindeki usta sayışım artırır. Şemsettin mahalle arasmda börek satarken Hatice isimli bir kıza aşık olur. Bu kız öksüz biridir. Halasıyla birlikte yaşamaktadır. Hala, kızı görmesi karşılığında Şemsettin'den para sızdırmaya başlar. Şemsettin halanın istediği paraları babasından yalan söyleyerek temin eder. Neticede Hüseyin Efendi bir gün oğlunu takip eder. Durumu anlar. Kızı oğluna nikahlar, büyükçe de bir börekçi dükkanı açarak oğluna teslim eder.) 9. 3. Karagöz

Türk temaşa edebiyatının en önde gelen türüdür. Bir gölge ve hayal o-yunu olan Karagözde esas şahıslar. Karagöz ve Hacivat'tu". Şive taklitlerine, Arapça, Farsça kelimelerin telafruzlanna yakın kelimeler öne sürerek güldürücü durumlar meydana getirilmesine cinas ve tevriye sanatlanna fazla yer verilen Karagöz Oyunları Türk zekasının mizah ve hicivdeki kudretim de göstermektedir. Konuşma şeklinde bir tiyatro eseri gibi tertip edilen Karagöz Oyunları, belli konulara dayanıyordu, Konulardan bir kısmı Ferhad ile Şirinde olduğu gibi. Divan Edebiyatı hikayelerinden alınmıştır. Menşei itibariyle gölge oyunudur. Anadolu'da XIV. yy'dan itibaren gelişen bu gölge oyunu, başlıca kahramanlanndan biri olan Karagözce izafeten "Karagöz" adı ile yaygındır. Bu oyunun belli başlı iki kahramanı Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz; sanatı demircilik olan, klasik tahsil görmemiş, neşeli, şakacı, nüktedan, açık kalpli, bazen kaba bir insandır. Hacivat ise; medrese kültürü ile yetişmiş, sofu, Osmanlı kibar zümresi-nin görgüsüne sahip, afyon tiryakisi bir şahıstır. Oyunlarda Osmanlı devleti içinde yaşamış; asli unsur Türkler, Müslüman kavimler, (Arap, iranlı, Arnavut), Ermeni, Rum, ve Yahudi gibi azınlıklar; masal, hikaye-destan kahramanları da vazife görürlar. Günlük hayat hadiseleri ile masal, hikaye ve destanlardan konusunu alan Karagöz oyunu esas itibariyle; 1. Muhavere(karşılıklı konuşma) 2. Fasıl(oyun) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. 247

Oyunun sahnesini, l m. eninde, 60 cm. boyunda bir perde adı verilen beyaz bez teşkil eder. Bu bez, yağ lambası, bugün elektrik ile arkadan aydınlatılır. Karagözcü, deve veya manda derisinden yapılmış 30 cm boyundaki renklendirilmiş tasvirleri 50-60 cm uzunluğundaki değneklerle bu beze dayar, değneklerin yontulmuş uçlarım mum İşığında biraz ısıtır, sonra tasvirler-deki etrafı pekleştirilmiş deliklere sokar; böylece onları eğmeğe, doğrultmağa, sağa sola hareket ettirmeğe muvaffak olur. Perde aydınlanınca gösterme denilen tasvir, kamıştan yapılmış ve üflediği zaman an vızıltısı gibi ses çıkaran naraka çalınır. Sonra Karagözcünün yardımcısı Yardak oyuna mahsus bir usul ile tef çalmaya başlar. Daha sonra Hacivat Semaî söyleyerek perdeye gelir. Bu oyuna giriştir. Seçili konuşmalar yapar. Arkadaşı Karagözü'ü görmek istediğim söyler. Karagöz'ün kapısının önünde makam ile arkadaşın çağanr. Karagöz kızar, kavga eder. Hacivat kaçar. Karagöz sut üstü yatar. Gülünç secilerle kendi halinden ve Hacivat'ın insafsızlığında şikayet eder. Hacivat gelir muhavereye başlar. Muhavere, karşılıklı güldürücü konuşmadır. Bu medrese kültürüne karşılık halk külturünün ters cevaplanndan oluşan seçili konuşma şeklidir. Bu muhavere birince/OH/ yani dramatik kısım takip eder. Kalıplaşmış bir şekilde biten oyunun sonunda Karagöz Hacivat'a bir tokat atar. Hacivatda klişeleşmiş bir konuşma yaparak sahneden çekilir. Karagöz gelir, seyircilerden sürç-i lisandan ötürü özür diler. Tehdit yollu gelecek sefer, Hacivat'a neler edeceğim söyleyip perdeyi terk eder. Böylece ertesi akşam hangi oyunun oynanacağı hakkında haber vermiş olur. Bu oyun, XVI. yüzyıldan zamanımıza kadar gelmiştir. Karagöz'ün Ağalık Oyunu . (Birinci bölüm. Muhavere) -Nasihat muhaveresiHacivat semai okuyarak gelir. -SemaiHer güzel böyle vay nazlı mı olur, Cilvelî ela gözlü mü olur, Güzeli sevmesi vay gizli mi olur. (Nakarat)

Ömrümün van gel şarıl bari, Bir gece yari saraydım bari. (2. hane) Karidesin a güzel vay kande arayım, Halin hatırın kirne sarayım, Ayda bir, yılda bir, vay yüzün göreyim. 248 H. - Of hay Hak. Temaşa-yı hayal, erbabına özge temaşadır, Maarif ehline malum olur sırr-ı muammadır. Ne anlar cahil ü nadan olan sırr-ı muammadan, Bakar zahir gözüyle sanki mir'at-ı mücelladır. Verasinfehm ü idrak eyleyen yarana aşkolsun, Değildir ehl-i irfana hafi zahir hüveydadır. Misal etmiş bunu Şeyh Küsten gülzür-ı dünyaya, Anınçün Sadıka zıll-i hayal ile müsemmadır. Ülü'l-ebsar olan çeşm-i basiretle nigah eyler, Cihana ibret ile bakmayan zahirde amadır. Huzür-u haziran, cemiyet-i irfan vakt-i, safa-yı merdan. Dinsizdir, münafıktır şeytan, şeytanın dinsizliğine. Rahman 'in birliğine, kudretin, azametin padişahımız efendimiz hazretlerinin eyyam-ı saadetlerine (secde eder, ayağa kalkar) ve bizi temaşaya tenezzül buyuran huzzar-ı kiram 'in safayab olmala-nna. Demem o demek değil, ben bendenize, ben duacınıza, ben hak, ben hakisare, eli yüzü yunmuş, eifazı düzgün, hoş sohbet fasîhüllîsan, musahabeti tatlı. K. - (Pencereden) Hoş geldin keçi suratlı. H. - Bir yar-i kafadar olsa, geliverse şu dört guşe hayme üzre kadem bassa, o söylese ben dinlesem; ben söylesem o dinlese. K. - (Pencereden) Defol şuradan sersem oğlu sersem. H. - Her ikimiz de söyleşirken bizi temaşa eden ahibba neş'e-yab olsalar. Diyelim işimizi Mevlam rast getire. Yar bana bir eğlence meded!..

Aman bana bir eğlence meded!.. K. - (Aşağıya adar boğuşmaya başlar) Dür, Hacivat sakalımı yoldun!. H. - Aman birader bırak. Bumumu kırdın. K. - Kirilsin kerata. H. - Aman Karagöz bırak beni kuşaklarım düştü. K. - Boğazımı sıktın.. (Hacivat kaçar. Karagöz sırt üstü yatar, kalır.) Of.. Aman belim, hıkınım, kaburga kemiklerim. Kerata beni evirdi çevirdi teşbih böceği gibi fırlattı attı, lakin herifi kaçırdım ama ben de galiba poturlara kaçırdım. (Ayağa kalkar.) Amanın kamım, ciğerlerim.. K. -K. - (içeriden) Yahu!.. K. - Ne var. 249 K. K. - Bok ciğerci geçiyor, dertsizinden bir tane al, okşama yahnisini yapanı Canım çok istiyor. K. - Kan beni ciğerci sandı.. H. - Vay benim sevgili Karagözüm, maşallah, maşallah!.. K. - Selvinin tepesine bin de kuş avla. (Tokat) H. - Aman Karagözüm nedir bu sendeki hiddet-ü şiddet-i hal: K. - Kafanı kırsın bakkal Mihal.. (Tokat) H. - yazıklar olsun sana Karagöz yazık. K. - Hoş geldin kazık oğlu kazık. (Tokat) H. - Yazıklar olsun sana ki adam olmamışsın, kavak ağacı gibi boy atmışsın. K. - Sen de çam yarması gibi boylanmışsın. (Tokat) H. - İşte Karagöz adam olmadığın bundan belli. K. - Sen de su takati ye, (Tokat) git oyna iki telli.

H. - Bak Karagözüm, sen benim kırk yıllık arkadaşımsın, eğer dinlersen sana babamdan kalma birkaç nasihatim var. Bunları sana vereyim adam olursun ve bana dua edersin. K. - Ver bakalım. Ne biçim şey onlar? H. - Eğ öyleyse başını aşağı. K. - Ne olacak? H. - Ben senin ensene bir tokat atacağım, nasihatleri birer birer söyleyeceğim. K. - Takatsiz olmaz mı? H. - Bu kıymetli nasihatler sonra aklına yerleşmez. Eğ başını. K. - Olur, vur bakalım. (Başını eğer.) Ama yavaş vur. H. - (Ağlar gibi) Ah gidiyor! Ah gidiyor!.. K. - (Başını kaldırır.) Yakalayalım kim gidiyor? H. - Kimse gitmiyor, babamın nasihatleri gidiyor. Sen eğ başını. K. -Olur eğdik. (Eğer.) H. - Birinci nasihat. (Vurur.) K. - Yavaş kon, elinin cuntasından başlarım, neymiş o? Söyle bakalım? H. - Cahillik alimlikten iyidir, derlerse işit de inanma. K. - (Başını kaldırarak) Ulan bunu kim bilmez be!. H. - Sen eğ başını. K. - Olur. (Eğer.) H. - (Ağlar gibi) Hey gidi babamın güzel nasihatleri uçuyor, uçuyor.. K. - Ökse kuralım, tutarız. 250 H. - Sen eğ başını. K. - (Eğer.) Olur. H. - İkinci nasihat. (Vurur)

K. - Elin kirılsin kerata. H. - Züğürtlük zenginlikten iyidir derlerse işit de inanma. K. - Bu ne biçim nasihat be? Bunları kim bilmez? H. - Eğer sen bunları bilmiş olsaydın adam olurdun, bana karşı böyle terbiyesizce hareket etmezdin. Sen eğ başını. K. - Bu nasihatler kaç tane? H. - Efendim, üç tane, bir tane kaldı. K. - Onu da ver bakalım. (Başını eğer.) H. - (Ağlar gibi) Ah benim sevgili babamın kıymetli nasihatleri gidiyor. Haşa huzurdan köpek ağzına kemik atar gibi gidiyor. K. - (Kalkar, bir tokat atarak) Köpek senin babandır terbiyesiz herif!. H. - Zaten sen adam değilsin. Ben sana babamın kıymetli nasihatlerinı vereyim, sen bana teşekkür yerine tokat at. K. -Sen şimdi ukalalığı bırak, başka kaldı mı ? H. - Son olarak bir tane kaldı, eğ başını. K. - Onu da söyle bakalım. (Başını eğer) K. - Üçüncü nasihat. (Tokat) H. - Elin kirılsin kerata. H. - Bekarlık evlilikten iyidir derlerse işit de inanma. K. - (Başını kaldırarak) Bitti mi? Şimdi sen de benim babamın nasihatlerinı dinle, eğ kafanı aşağı. H. - Benim nasihate ihtiyacım yok. (Giderken) K. - (Yakalayarak) Buraya gel.. Şimdi sen benim babamın nasihatlerinı dinle. H. - Benim nasihate ihtiyacım yok. (Giderken) K. - (Yakalayarak) Buraya gel: Eğ bakalım kafayı.

H. - Ne olacak? K. - Nasihat vereceğim. Eğ bakalım şu kafanı aşağıya. H. - Eğdim.. (Eğilir.) K. - (Elini bir aşağı, bir yukarı sallayarak) Öhü.. öhü.. sıkı dür, nasihat geliyor. H. - Ama Karagözüm yavaş gelsin. K. - Artık o bahtına, (tokat atarak) birinci nasihat.. H. - Birader pek hızlı vurdun. K. - Nasihatler kofana iyice işlesin, benim nasihatler dehşetlidir. H. - Eeee. Ne imiş o nasihatin söyle. 251 K. - Acele yok. (Tokat atarak) Birinci nasihat.. H. -Nedir o? K. - (Tokat atarak) Birinci nasihat. H. - Ne imiş o? K. - Açlık tokluktan iyidir derlerse işit de inanma. H. - A Karagözüm bunu kim bilmez.? K. - Bu nasihatler bana babamdan kalmadır, sen kelleyi eğ!.. H. - Ama Karagözüm yavaş vur. K. - Olur, sen eg kafayı, (tokat atarak) ikinci nasihat.. H. -Ne imiş o? K. - Senin sırtına binmek, eşeğin sırtına binmekten iyidir derlerse işit de inanma.. H. - A birader böyle nasihat olur mu? K. - Nasihatin kötüsü olur mu, sen kafanı sıkı tut, (tokat atar) üçüncü nasihat.. H. - (Başım kaldırır.) Ne imiş o?

K. - (Tokat atarak) Tokat yemek, yemek yemekten iyidir derlerse işit de inanma. (Hacivat gider.) Seni gidi öğüt budalası kerata. Sen gidersen beni de buraya mıhlamazlar, pamuk ipliğiyle hiç bağlamazlar. Ben neyler çekilir, giderim îdgahta dolaba dilber, seyrine bakalım ayine-i devran ne suret gösterir? Sallan butlan koca oğlan sallan. (Yavaş yavaş çekilir, gider.)Muhavere Biter.299 9. 4. Orta Oyunu Meddah 'm çok sanatkarh bir şekli veya Karagöz'ün perdeden yere indirilmiş bir türü olarak tarif edebileceğimiz orta oyunu, Türkiye'de, eski kol oyunlanmn temsili bir karakter almaşı ile ortaya çıktı. Başlangıçta taklide, dansa ve söze dayanan oyunlar arasında bir unsur olan ve adinin menşei henüz aydınlanmamış bulunan orta oyunu, XV. yy. dan itibaren gelişmeye başlamış ve tam dramatik karakterim XIX. yy 'in birinci yansında kazanmıştır. Orta oyunu, kuvvetim taklit, mimik ve irticaiden alan, bir bakıma söz konuşu sanatları hususiyle cinas düellosuna dayanan ve Kol Oyunu, Meydan Oyunu, Zuhuri Kolu adları ile de yaygın orta oyunu, bir şehir halk tiyatrosu-dur. Bu tiyatronun belli başlı kahramanı Pişekar ile Kavukludur. Zenne ve Taklit ikinci planda oyunculardır. Orta oyununda da konular Karagözdeki gibidir. 252 Orta oyunun da bir bakıma rejisör sayılan Pişekar'ın ardından Kavuklu gelir. Cahil görünüp, ahmak geçinen, telaşlı, kurnaz, neşeli, bir halk adamı olan Kavuklu ile Pişekar arasında muhaverenin ardından Tekerleme başlar. Tekerleme den sonra aslında erkek olan, fakat kadın kılığındaki Zenne ortaya çıkar. Pişekar ile konuşmaya başlar. Bu oyun tam manası ile giriş demektir. Sonra taklit bütün kudreti ile oyuna hakim olur. Vaktiyle sarayda sünnet düğünlerinde, esnaf cemiyeti gezintilerinde, pestemal kusama merasimlerinde oynanan orta oyunu, bugün bazı toplantılarda oynanmaktadır.

(Acem Gaffar Ağa-Kavuklu Muhaveresi) Acem: Merhaba ey meclisin suhendanî Görürem bahtına küskün giden hayvani Görüp karşımda birden olup heyran, diyerem; Nice rastlamişam bu gizil şeytanî... (Kırmızı kıyafetinden ötürü Kavuklu'yu kasdeder.) Kavuklu: —Bu ne haloğlu, burası şairler kahvesi mi? Acem: —Bilürem ki burası gayfe deyildi... Kavuklu: —"Gayfe" değil utan kahve... Türkçe öğren de ondan sonra beyit okur gibi yalan yanlış söz söyleme. Buraya ney e geldin, kimi arıyorsun? Acem: —Özünün nesini gerekti şehzuvar? Kavuklu: —Nereyi sıvar, sıvacı mısın onu söyle? Acem: —Sıvacı ne menedi? Kavuklu: —Ne menedi, memendi yok, sen sıvacı mısın yoksa? Acem: —Yoh baba yoh, men ne sıvacı, ne divarcı... Özüm, yahşi tüccaram! Kavuklu: —Al sana bir daha, haydi anla da konuş! Acem: —Ne diyersen ağa, anlamiram? Kavuklu: —Güya ben senin söylediklerim anladım da sen kaldın öyle mi? Acem: —Dilediğin nedir ağam, gunne görüm? Kavuklu: —Ulan, sen "üzüm yakıcısı", tüccarı nedir onu anlat. Üzümden yakı mı yapıp satıyorsun orasını anlıyamadım? Olur ya, üzümden yakı yapar satarsın öyle mi? Acem: —Yoh, be canım, ne üzüm var, ne yahı... Özün yanlış anlamişsan. Men, özün diyerem, yaniya cenabın gastetmişem. Kavuklu: —Benim canıma mı? Acem: —Yoh canım, cenabın... 253 Kavuklu: —O da sensin... Galiba yavaş yavaş akideyi bozuyoruz gibi gelir banal Acem: —Özün şekercisan? Kavuklu: —Uzun Şekerci İhsan kim?

Acem: —Men Uzun Şekerci ihsan 'ı bilmirem, nice ihsan 'dır bu dediğin? Kavuklu: —Anlamadım, aramızda bir maraza çıkacak galiba! Acem: —Aramızda Murtaza vardı? Neme gerekti Murtaza, neme gerekti Şekerci ihsan? Kavuklu: —Demek bunları bilmiyorsun? Acem: —Bel!, bilmirem, bunlar nice kelamdı? Kavuklu: —Anladım... Demek sen İnce Hasan'ı arıyorsun? Ayol o buradan gideli çok oldu, herifin gelmesi yaklaştı. Acem: —Kim gelecehti? Kavuklu: —Kim olacak, ince Hasan... Öyle demedin mi be? Acem: —Beri bah. Özün yahşi kurumsah kişiye benzirsan! Kavuklu: —(Kendi kendine) Bu herif benimle eğleniyor galiba... (aşikar) Ağa, sen benimle eğleniyor musun? Acem: —Ne mene eylenmek, özün hoşuma getmişti onu söylirem! Kavuklu: —Üzüm hoşuna gider o başka, benim nerem kuru sarmısağa benziyor? Acem: —Özüne sanmsah dememişem, özün yanliş anlamişsan ağa... Dimek istemişem ki; hoş sohbet, cana yakın, adamcılsan... Kavuklu: —Haloğlu, ben senin sözlerim anlamıyorum... Aramızda bir uygunsuzluk çıkacak. Haydi kuzum, böyle bir şey çıkmadan birbirimizden aynlalım... Haydi kardeşim sen işine, ben de işime gideyim... Acem: —Özümün işi yohti! Kavuklu: —Buraya gezmeğe mi geldin? Acem: —Belî! Kavuklu: —Ne beli? Ben de ne bel var, ne tarak... Sen bahçevan mısın? Acem: —Özüme diyersen bagban? Kavuklu: —Ulan bunlar nasıl lakırdı be kuzum? Türkçe mi. Acemce mi ne söylüyorsun haloğlu?

Acem: —Belî, has Türkçe konişirem... Kavuklu: —Peki ama ben bu has Türkçeden anlamıyorum. Şimdi kafa şişirmeyi bırak da burada ne arıyorsun onu söyle? Acem: —Özün gılavuzsan? 254 Kavuklu: —Anlamadım? Acem: —Özün rehbersan? Kavuklu: —Gene anlamadım... Acem: —Ne galın gafalı kişisan agami Kavuklu: —Ben mi kalın kafalıyım? Acem: —Belî! Kavuklu: —Deli babandır! Acem: —Demirem deli... Deyirem belî! Evet dimekti. Özün Türkçe de bilmirsan ağam... Özün rehbersan? Kavuklu: —Hayır berber değilim... Acem: —Necissan? Kavuklu: —O da babandır! Acem: —Çok ala... O halde ne iş sahibisen? Kavuklu: —Ne iş görüyorum, onu mu soruyorsun? Acem: —Belî! Kavuklu: —Ulan belliyse ne sorup duruyorsun? Acem: —Anlamak gerekti ki hangi işin ehlisan? Kavuklu: —O da ne demek oluyor, kanlı dişin ehli miyim? Ulan şu sualin neye benziyor, o söylediğim beğeniyor musun sen onu söyle?

Acem: —Menim idare-i kelamım çoh yahşidi... Özün annamirsan. Arabi teamest, Farisi şekerest! Kavuklu: —Hımmmmm... Acem: —Ne mene hımmmm? Kavuklu: —Bitmem, ne mene hımmmm... Acem: —Özün mecnünsan? Kavuklu: —Uzun macun sensin haloğlu... Benimle eğleniyor musun u-lan? Acem: —indi bırah şakkayı, özünün tahsili yohtu? Kavuklu: —Evet benim uzun Tahsin'im yoktur... Kısa Hasan'ım var lazım mı? Acem: —Gene güftügüyu değiştirmişsan... Görürem ki reng-i rüyin bozuhtu!... 3W 255 9. 5. Kukla Kukla, Türkler de XI. yy' dan itibaren görülmektedir. XVI. yy'dan beri ise Türkiye'de şehirlerde kukla adı ile bilinen oyun, Anadolu'da köylüler arasında Bebek, Çömçe, Gelin. Karaçör gibi isimlerle de yaygındır. Karagöz ve orta oyununda olduğu gibi günlük hayat hadiseleri ile edebi eserlerde, hikayelerden konusunu alan kukla, bir hareket ve bir hacim oyunudur. istanbul'da Osmanlı Devleti döneminde XVI. yy. sonlanndan itibaren görülüp bugüne kadar devam ede gelen ve büyük şehirlerde, bilhassa İtalyan oyunculannın tesiri ile teknik bakımdan geliştirilen tiyatro: 1.ElKuklası 2. îpli Kukla 3. îskemle Kuklası 4. Resim Kuklası olmak üzere dört şekilde oynanır. italyan'ların Poliçinollo'sunu taklit eden, bir tarafı ile Kavukluyu andıran kukla'ya İstanbul'da Karagöz, iblis ve Bebe Ruhi adlan verilmiştir.

Musiki ile Türkü ve şarkıların da katıldığı; Rum, Ermeni, Yahudi, çingene veya Türk Sanatkarların oynadığı bu oyunun Anadolu da oynanan şeklinin eski Türk Şamanizm'inin geleneklerine dayandığı kabul edilmektedir.

YEDÎNCİ BÖLÜM AŞIK TARZI TÜRK EDEBİYATI A. Türk Halk Edebiyatı Geleneği içinde Aşık Tipi'nin Dünü-Bugünü* Türk Halk Edebiyatının ana karakteri sözlü oluşudur. Bu özelliğinden dolayı yazıya geçirilmediğinden bugün için Halk Edebiyatı ürünlerinin hemen hemen tamamından haberdar değiliz. Haberdar olduklanımz ise komşu ülke kaynaklanna şu veya bu şekilde geçmiş birkaç tercüme, tespit veya tariften öteye geçmez. Türk Halk Edebiyatı ile ilgili belgeler, Uygur dönemi dinî muhtevalı metinler bir kenara bırakılacak otursa ilk olarak Kaşgarlı 'nin Divanü Lügati't-Türk adlı eseriyle başlar. Kaşgarlı'nın muhtemelen yazılı veya sözlü kaynaklardan tespit ettiği bu metinler de tümüyle Halk Edebiyatı geleneğin! tarif edecek ölçüde değildir. Halbuki Türk tarihi kadar büyük bir tarihi derinliğe ve geniş bir coğrafî yaygınlığa sahip olan Türk Halk Edebiyatı ürünlerinin çok daha fazla olması gerekir. Bu açıdan bakıldığında Türk Halk Edebiyatı, büyük bir kaynak sıkıntısı ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bununla birlikte bu saha ile ilgili çalışmaların da oldukça yakın bir zamanda başlamış olması da bir başka probleminüzi teşkil etmektedir. Türk Halk Edebiyatı ile ilgili ilk çalışmalar Batılı Türkologlarca başlatılmıştır. Bizde Tanzimat Dönemindeki birkaç çalışma istisna tutulacak olur-sa ilk ciddi araştırmalar XX. yüzyılda başlamıştır. Bu edebiyatın varlığına; ilk olarak Ziya Gökalp işaret etmiş, onu Rıza Tevfik, Folk-lore adlı301 maka-lesiyle takip etmişktir. Rıza Tevfik, burada bir tasnife giderek Anonim Halk Edebiyatı, Tekke Edebiyatı, Aşık Edebiyatı gibi üç edebiyat şubesinden bahsetmiştir. Fakat bu konuda ilk ve esaslı çalışmayı Fuat Köprülü başlatmıştır. Köprülü'nün ikdam gazetesinde 9 sayı devam eden

"Mübahasat-ı Lisaniye ve Edebiye-Saz Şairleri1"2' adlı seri yazışı ve bunu takip eden diğer çalışmaları303 bugün için dahi başlıca müracaat eserleri olarak kabul görmektedir. Fuat * Bu bölüm İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nün 08-12 Kasım 1999 tarihlerinde düzenlediği VI. Milletlerarası Türkoloji Kongresi'ne tebliğ olarak sunulmuştur. (Torun, Ali.,) 3<" Rıza Tevfik, -Folk-lonr, Peyam Gazetesi Edebî ilavesi. Sayı 20, 20 Şubat 1329. 258 Köprülü'den sonra konuya ilgi çoğalmış bu konuda pek çok araştırmacı mesai sarf etmiştir. Bunlardan bazılarım ismen zikretmek gerekirse; "Sadettin Nüzhet Ergun, Ahmet Talat Onay, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, ihsan Ozanoğlu, Vehbi CemAşkun, Osman Cemal Kaygılı, Şükrü Elçin, Mehmet Halit Bayrı, Pertev Naili Boratav, ilhan Başgöz, Cahit Öztelli, Hikmet Dizdaroğlu, Umay Günay, Saim Sakaoglu, Fikret Türkmen, Ensar Aslan, Ali Berat Alptekin, Ali Duymaz, Doğan Kaya, Nerin Köse, M. Öcal Oğuz, Ali Yakıcı, Hamiye Duran, ismet Çetin, Ayşe Yücel Çetin, isa Özkan, Pakize ErçişliAytaç vd. olmak üzere pek çok ismi sayabiliriz. Bütün bu araştırmacılar, ister Halk Edebiyatı içinde isterse müstakil ola-rak değerlendirilsin bir Aşık Edebiyatı varlığında ve müstakil bir Aşık Edebiyatı bilim dalı disiplinin de müttefiklerdir. Ve hemen hemen "Halkın anlayabileceği lisanla yazan, daha çok hece veyiini kullanan, saz çalarak diyar diyar dolaşan ve çok defa aşık adı ile kalem şuerasından ve divan şairlerin-den ayrılan şairlerin mahsullerinin hepsi"304 tanımında birleşmektedirler. Bu edebiyatı diğer edebiyat şubelerinden ayıran en karakteristik özellik ise ferdî bir edebiyat olduğu kadar gelenek edebiyatı da oluşudur. Bünyesinde ferdî-likle gelenekselük iç içedir. Bu sebeple geleneksel değerlerin tabiî karakteri gereği değişen zaman ve zemine göre Aşık Edebiyatı da değişerek günümüze kadar gelmiştir. Ancak bu değişim ve gelişim esnasında da kendi hakim tipi-ni oluşturmuştur.

Türkler pek çok medeniyet dairesine girip çıkmıştır. Ancak bunlardan hiçbiri îsîam medeniyet dairesi ile batı medeniyet dairesi kadar etkili olmamıştır. Bu tip, Türk kültürünü her yönden etkileyen bu üç büyük medeniyet değişikliğine bağlı olarak iki büyük değişim geçirmiştir. Bunlardan; Birinci tip, muhtelif Türk boylannda ozan, baksı, kam, saman vb. adlarla anılan şair ruhaniler, îkinci tip; islamiyet dönenünde dinî-lasavvufî Türk edebiyatı tesiriyle ortaya çıkan aşık, Üçüncü tip ise; batı medeniyet dairesine giren sazcı, saz ustası, saz sanatkarı, bağlama üstadı gibi adlarla anılan modem aşık. Bu tiplerin sosyal statülerine, hakim vasıflanna kısaca bir göz atmak istiyoruz: 1. Ozan, Baksı, Kam, Saman: Muhtelif Türk boylannda değişik adlarla anılmakla birlikte Gök Tanrı inancı 'nin dım-mistiksihrî otoritesi olan bu tip, konumu itibariyle oldukça önemli bir sosyal statüye sahiptir. Çok katlı evren içinde Yaratıcı ile yaratıklar arasında irtibat sağlarlar, yağmur yagdınp fırtına çıkarırlar, ölülerin ruh259 lanm iyi ise gök yüzme, kötü ise yerin altına gönderirler, kötü ruhlarla savaşırlar, hastalıkları iyileştirirler; savaş için uğurlu gün tayin ederler; yoğ/yuğ, sığır, şölen gibi büyük merasimleri yönetirler velhasılı doğumdan ölüme kadar hayatın her safhasında aktif rol alıriardı. Eski Türk inancına göre, bunlar Tanrı ve ruhlar ile insanlar arasında irtibat sağlama gücüne sahip tek varlıklardır. İnanca göre insan; ufak tefek ruh-lara, aileyi koruyan atalar ve yer-sulara bizzat kendisi de kurban sunup saçı yapabilirse de kuvvetli, hele hele kötü ruhlara doğrudan başvuramazdı. Kötü ruhlar zaman zaman insan ve hayvanlara hastalık göndererek kurban

isterdi. Fani insanlar bunların ne istediğim bilmez, bunu ancak kudretim gökten ve atalanndan alan; ozan, baksı, kam, saman vb. adlar veriler din adamları bile-bilirlerdi.305 Kam(şaman)lık sanatı öğrenmekle elde edilemez, belli bir kanun neslin-den gelmesi gerekirdi. Ayrıca kimse de Kam olmak istemezdi. Fakat geçmiş kam-atalann ruhları kam olacak torununun ruhuna musallat olur, onu kam olmağa zorlardı. Altaylılar bu hale "töz basıp yat" (ruh basıyor) derierdi. Atasının ruhu kendine musallat olar adam, bundan kurtulmaya çalışır, bu görevi kabul etmezse deli olur. Samanlığa eğilim çoğu zaman garip davranışlarla kendini belli ederdi: Bu garip davranışlar; dalgınlık, hayal görme, inziva eğilimi, ormanda, ıssız yerlerde veya çöllerde tek basma dolaşma, uykuda şarkı söyleme.. vb gibi davranışlar bunun belirtilerinden sayılırdı.306 Samanlık eğilimi olarak sayılan bu hallere ilave olarak bayılma, sara nöbetlerine benzer bir şekilde ağızdan köpük gelmesi ile kendini gösteren psikolojik haller, ağaç kabuklanyia beslenme, kendini ateşe veya suya atma, bıçakla kendini yaralama gibi davranışlar da sergilerlerdi. Samanlıkla ilgili çeşitli eğilimler göstermek hemen saman olmak için yeterli değildi. Bunun için tecrübeli ve yaşlı bir kamın yanında belli bir süre için eğitimden geçmek gerekirdi. Bu hazırlık ve deneme safhasını basan ile geçenler bir giriş merasimi ile mesleğe kabul edilirlerdi. Mesela Yakutlarda saman adayının mesleğe girme merasimi şöyledir: Namzed, kumu (saman giysisi) giyer, eline at kılları bağlanmış asa verilir. Namzedin sağ tarafında dokuz tane delikanlı, sol tarafında dokuz kız, bunların ortasında da ihtiyar saman yer ahrdı. ihtiyar saman mesleğe sadakat yemini olarak dua okur, namzed de bunu tekrariardı.307 Saman adayı bir çeşit mesleğe giriş ve hazırlık hastalığı yaşardı. Samanlığa giriş sırasında öldüğü farz edilen aday, cehenneme gider, burada vücudu parçalara ayrılır, kötü ruhlardan arınır sonra tekrar parçalar birleşir, tekrar dünyaya dönerdi. Bu ölüp dirilme hali ileride üzerinde duracağmuz aşıldık geleneğindeki rüya ile aynilik derecesindeki

260 benzerlik arz etmektedir.308 Bundan sonra saman bir rehber ile dağa tırmanır, oradan göğe yükselir burada kendi emrine bir ruh verilir bu ruh, saman için gerekli olan cübbe, külah, davul ve maskesini tarif ederdi. Şamanlar, her türlü ayin ve merasimlerim manzum sözlerle ve musiki eşliğinde icra ederlerdi. Bu sebeple bunlara din adamından ziyade şair ruhaniler demek daha iyidir, îşte bu şair ruhaniler, saz şairi, aşık adım verdiğimiz tipin prototipim oluşturmaktadır. Türklerin îsîamiyeti kabulüyle birlikte ve toplumdaki iş bölümüne de bağlı olarak şair ruhanilar birtakım görevlerim bırakmak zorunda kaldılar. Bir kısmı hastalık tedavisine yöneldi.; bir kısmı Allah aşkını basit şekillerde halka anlatan dervişlere, bir kısmı da kopuzlany-la muhtelif şiirler terennüm eden şahsiyetler Ozan halim aldılar. Mesela bahsi kelimesi önceleri dinî-ruhanî şahsiyetleri karşılarken XIV. yüzyıldan başlayarak Uygur alfabesini bilen katip anlamım kazanması bu iş bölümünün bir neticesidir. Bununla birlikte aynı kavram Özbek, Türkmen ve Uygarlarda halk şairi, saz şairi anlamı kazanmıştır. Son devir Nogaylannda ise bu kavram çalgıcı, türkücü manasının yanı sıra Türkçe yazan katip anlamım devam ettirmiştir. Oğuz Türklerinde ise şair ruhanilere verilen ozan adı halk musikişinası manası kazandı. Ozanlar, bu kimlik daralmasına rağmen Oğuzlar arasında eski itibarla-nndan uzun süre pek fazla bir şey kaybetmediler. Ozanlar ellerinde kopuzları ile ilden ile, obadan obaya gezerler, düğünlerde, ziyafetlerde bulunurlar kopuzları ile eski Oğuz Destanlarım, Dede Korkut Hikayelerim söylerler, yeni olaylar hakkında yeni şiirler düzenlerlerdi. Pirleri Dede Korkut, kopuzları da mukaddes addedilirdi. 309 Bu statülerim XV. yüzyıla kadar sürdürdüler. Bu yüzyılda Klasik Edebiyat gelişimim tamamlamış olgun ürünlerim vermeye başlamıştı. Fikir, zevk seviyesi bakımından halktan tamamiyle ayrılmış olan Klasik edebiyat mensupları bediî ihtiyaçlarım Arap-îran tesiriyle ortaya çıkan edebî ürünlerle karşılarken diğer yandan avam olarak nitelenen geniş halk zümrele-rinin musiki ve şiirine ait her türlü şekiller (ezgi,

deyiş, türkü, türkmani, varsağı vd.), halk arasında rağbet gören konular (Geyik Destanı, Hamza, Battal hikayeleri vd.), halk şiirinin ölçüşü hakir görülmeye başladı. Bu hususta birkaç misal vermek gerekirse XVI. yüzyıl tarihçisi Ali, Künhü'l Ahbar (C. V, s. 11) adlı eserinde birtakım varsağı söyleyicilerinden bahsederse de bunları şairden saymaz. Yine aynı asrın teskirecisi Aşık Çelebi, Tezkire(Fatıh Ktp. Nüshası, v. 25a)sinde halk arasında okunmağa mahsus eser yazan Hamzevî'yi şair saymaz. 310 Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aydın kesiShamanistic initataion" (Türk Halk Hikayelerinde Rüya Motifi ve Samanlığa Giriş) Asien Folklore 261 min halk sürme karşı bu olumsuz yaklaşımı XIX. yüzyıl sonlanna kadar sürmüştür. Buna da bir misal vermek gerekü-se; Ahmet Vefik Paşa, halk edebiyatı ürünlerinden maniyi, "Usulsüz, darpsız elhan ile taganni olunan vezinsiz, manası?, güfte"3" şeklinde tarif etmektedir. Klasik Osmanlı aydımna göre beste, klasik formlarda besteler, vezin aruz vezni, mana da mazmun demektir. Bu anlayışla tarif edilen mani de haliyle vezinsiz manasız güfte olacaktır. Bu menfi bakış tarzma bağlı olarak XV. yüzyıldan itibaren ozan kelimesi de kavram aşınma-sına uğrayarak boş konuşan, herze yiyen vb. anlamlar kazanmaya başladı. Neticede Dinî-Tasavvufî Edebiyatmın da tesiriyle XVI. yüzyıldan itibaren ozanların aşık unvanı almaya başladıklarım görüyoruz. 2. Asık Aşık Tarzı Türk Şiirinin oluşumunda hiç şüphesiz Klasik Edebiyatçıların bu menfi yaklaşımı bir itici güç olmakla birlikte, Türkistan'da Ahmet Yesevî ile başlayan dinî-tasavvufî cereyanların cazibesi de etkili olmuştur. En eski Türk Edebiyatmın temsilcileri olan ozan-baksı şair tipi, kaybolan itibarlarım tekrar elde edebilmek için gerek Klasik Edebiyatçıların ve gerekse halkın nezdinde büyük bir itibara sahip olan dinî-tasavvufî cereyanlara ve tarikat edebiyatlanna

yöneldiler. Eski geleneklere bağlı kalarak îsîamî akide-lere uygun yeni bir terkip oluşturdular. Neticede bu terkip edebiyatı kendi hakim tipini ortaya koydu. Biz bu tipe Aşık Tipi diyoruz. Aşıldığın esasım kompleks bir yapıya sahip olan rüya oluşturmaktadır. Maddî veya manevî bir sıkıntı sonrasında, kutsal bir mekanda uyku ile uyanıklık arasında kutsal bir şahsiyet tarafından sunulan bade'yi içen şahsiyet artık aşık'tır ve o andan itibaren dili açılır. Gerek Aşıklık geleneği içinde ve gerekse halk arasında kabul görülen bu Rüya Motifi ile eski ozanlar tekrar kaybolan itibarlarım elde ettiler. Samanlığa giriş merasiminde görülen üç sahne: sıkıntı, önceki şahsiyetin sembolik ölümü, yeni bir hayata farklı bir kimse olarak başlama, kompleks Rüya Motifi'nin esasım oluşturur. Aşıkta rüya 7. Hazırlık Devresi, 2. Rüya, 3. Uyanış, 4. ilk deyiş olmak üzere dört safhada gerçekleşir.312 Eski Türk dinlerindeki ayin ve törenlerin îsîamlaşmış şekli olan bu Rüya Motifi belli bir plan dahilinde gerçekleşir: a) Rüya, maddi veya manevî bir sıkıntı sonrasında görülür. b) Büyük sıkıntılar sonrasında rüya görülmezse, kahramanın sıkıntıla-nndan kurtulmak üzere Tann'ya yalvarması sonucu ortaya çıkar. c) Kutsal mevkilerde (mezar, pınar vb.) görülür. 262 d) Kutsal kişi veya kişiler (Hızır-îlyas, üçler, kırklar, üç derviş, pir vd.) bazen bir genç kızın elinden kahramana aşk badesi sunar. 1. Kahramana bir veya üç bardak dolu (bade) sunarlar veya kız ile oğlanın birbirine sundururlar. 2. Kahramana çok güzel bir kız tanıttıktan sonra adım ve memleketim söylerler. 3. Şiirinde kullanacağı mahlas verirler. 4. Kahramana ihtiyaç olması halinde yardım edeceklerim belirtirler.

e) Kahraman badeyi içtikten sonra vücudunu bir ateş sarar, düşer ağ-zından kanlı köpük gelir. Bu halde 3, 6, 7 gün kalır. f) Herkes kahramanın deli olduğunu düşünürken yaşlı bir kadın veya erkek sazın teline dokunur. g) Saz sesiyle uyanan kahraman gözlerim açar. Sazı eline alır, kendine verilen mahlasla irticalen şiirler söylemeye başlar. Böylece hem Badeli hem de Hak Aşığı olur.313 Rüya motifine bağlı olarak ortaya çıkan aşık tipi ilk olarak XVI. yüzyıl yazılı kaynaklannda görülmektedir. Dolayısıyla Araştırmacılar Aşık Tarzı Türk Şiirinin başlangıcım da bu yüzyıl olarak kabul etmektedirler. îsîamiyetin kabulüyle terk edildiği kabul edilen Ozan-Baksı tipinin beş asır sonra aniden îsîamî bir kimlikle ortaya çıkması mümkün değildir. Bu tipin geçiş dönemine ait yeterli kaynağa sahip değiliz. XIV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen Dede Korkut Destanlannda ozan tipi ve şiir icra gelene-ğinin yaşaması; I. Selim'in Mısır ve tren seferleri hakkında küçük bir destan yazan Bahşî adlı şairden sonra bu ismin hiç kullanılmamasına bakacak olur-sak Aşık Edebiyatının başlangıcım XVI. yüzyıl olarak kabul etmemiz gerekir. Bu yüzyıl, klasik Osmanlı kültürünün en parlak devridir. İslam dini ve Türk dili gibi iki büyük temsil vasıtasına dayalı olarak büyük kültür merkez-lerinde ilk mektepler, medreseler, tekkeler, kütüphaneler, asker ocakları Müslüman-Türk Kültürünü tebaanın muhtelif tabakalanna yayma hususunda büyük bin faaliyet içindeydi. Gerek Klasik Edebiyat ve gerekse Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı zirve şahsiyetlerim yetiştirmiş büyük merkezlerde oldukça kalabalık bir aydın tabakası oluşmuştu. Memleketteki bu yüksek kültür havası da aşağıda bulunan halk tabakalanna geçerek memleketin u-mumi zevk ve fikir seviyesi yükselmişti.314 Osmanlı'nın kültürel açıdan azametine paralel olarak Aşık Edebiyatının da inkişaf ettiğini söyleyebiliriz. Anadolu ve Rumeli'nin büyük merkezlerin-de, serhad kalelerinde, Suriye ve Mısır'da. Kuzey Afrika'nın Osmanlı'ya

263 bağlı bölgelerindeki askerî koloniler içinde aşıkların çoğaldığım görüyoruz. Şehir ve kasabalarda, değişik sosyal tabakalara mahsus ayn ayn kahvehaneler, bozahaneler, meyhaneler gibi umumi toplantı yerleri vardı. Bazı büyük kahvehanelerde çalgı ve köçek takınılan da bulunurdu. Bu tür toplantı yerle-rinden olan bazı kahvehaneler bilhassa aşıkları bir araya getirmişti. Onlar belli mevsimlerde buralarda bir araya gelir, aşık fasılları düzenlerlerdi. Bundan başka aşıklar panayır gibi geçici toplantı yerierinde kurulan kahvehanelerde bulunurlar, memleketi dolaşıriardı. Bu seyahatleri esnasında zengin konaklannda ve bilhassa memleketin her tarafına yayılmış bulunan Bektaşi tekkelerinde yatıp kalkarlardı. Bazı ileri gelen devlet adamlarıyla zengin konaklannda çöğürcü denilen aşıklar himayeye alınırdı. Diğer esnaf teşkilatlannda olduğu gibi aşıklar da teşkilatlanmıştı. Bu teşkilatın esasına göre saz çalmaya istidadı olan kişilerin çıraklıktan aşık oluncaya kadar geçirmesi gereken birtakım dereceler vardı. Bilhassa büyük ve şöhretli aşıklann etrafında, meraklı ve kabiliyetli gençler toplanır, gerekli meslekî ve ahlakî terbiyeyi alıp, kendine mahlas verildikten sonra aşık fasıllanna girmeye hak kazanırlardı. Memleket içinde uzun seyahatlere çıktıktan sonra aşık unvanım alıp geçimlerim bu yolla sağlarlardır15 Köy ve aşiret çevrelerinde yetişen aşıklar nispeten uzak kalmakla beraber Şehir muhitle-rinde yetişen aşıklar. Klasik şairlerin cazibesine kapıldılar, geleneksel halk şiiri zevkinden uzaklaşmaya başladılar. Aşık Tarzı Türk Şiiri gelişimim XVII. yüzyılda kuvvetli bir şekilde devam ettirdi. Eser ve şahsiyet sayısında geçen asra göre bir artma görüldü. Gevheri, Aşık Ömer, Karacaoğlan gibi kuvvetli temsilcilerim yetiştirdi. Ancak şehir muhiüerinde yetişen aşıklarla köy ve aşiret çevrelerinde yetişen aşıklar arasındaki fark artmaya başladı. Adeta iki ayn aşık tipi ortaya çıkü. Birincisi şehir hayatinin kültür havasım kapılırken ikincisi büyük ölçüde geleneksel çizgisin! devam ettirdi. Tarikatler de tesirlerim aşıklar Uzerinde artırdılar. Herhangi bir tarikate bilhassa Bektaşîliğe girmek moda halini al-maya başladı.316

XVin. asırda Aşık tarzı tabiî gelişimim sürdürürken büsbütün Klasik Edebiyatın tesirine girdi. Aruz veznini kullanmağa çalışan aşıklar çoğaldı. XVII. yüzyılla mukayese edilebilecek bir şahsiyet yetişmemekle birlikte aşıklık adeta moda halini aldı. Mahallîleşme cereyanının de tesiriyle klasik şairlerden de halk edebiyatı ve Aşık Tarzına yönelenler oldu. Salim ve Safaî gibi tezkirecilerin eserlerine bir iki aşık almalan artık onlara bir kıymet verildiğim göstermesi bakımından önemlidir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Aşık Tarzı üzerindeki tesirim büsbütün artırdı.317 264 19. yüzyılda aşıkların sayısmda büsbütün artma görüldü. Ancak aşıkların hemen hemen tamamı klasik şiirin tesirinde kalarak bozuk bir aruz vez-niyle basmakalıp mazmunlarla şiirler söylemeye çalışıyorlardı. Hatta hece ile söyledikleri şiirlerde bile yabancı terkip ve kelime kullanma arzusu dikkat çekecek ölçülere ulaştı. Bu yüzyılda yetişen bir hayli aşık arasında Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, Dertli, Kayserili Seyranı, Tokatlı Nuri, Sümmani, Ruhsatı şöhrete ulaştı. Türkmen aşiretleri arasında yetişen Dadaloğlu, Deli Boran, Gündeşli Oğlu, Bey Oğlu ikinci aşık tipi olarak şöhret kazandılar. 20. yüzyıl memleket dahilinde köklü bir değişimin yaşandığı asırdır. Devletin her kademesinde başlayan çözülme ve çöküşün hızlandığı bu dönemde Türk devlet ve fikir adamları bir arayışa girdi. Çöküşten kurtulmanın çarelerim aramaya başladı. Bunun çözümünü da Batı Medeniyet Dairesine girmekte buldu. Bu değişim Türk sosyal hayatında olduğu gibi Aşık Tar-zı'nda da büyük bir değişimi getirdi. Haliyle aşık tipi de ikinci büyük değişimim yaşadı. Ancak 1970'li yıllardan sonra aşık Tarzı Türk şiirinin tekrar canlandığım görüyoruz. Bu cümleden olarak, her yıl Konya'da Aşıklar Bayramı yapılırken, bu aşıkların büyük bir bölümü de Kültür Bakanlığı nezdinde görevlendirildiler. 3. Modern Aşık:

Fuat Köprülü, 20. yüzyılda aşıklık geleneğinin tamamen tükendiği kanaatindedir. Ona göre: Osmanlı cemiyetinde Ortaçağ an 'anelerini saklayan aşıklar zümresinin de artık o şekilde yaşayamayacağı pek tabii idi. İkinci Meşrutiyet hareketinden ve bilhassa Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan sonraki maddi ve manevî inkılaplar, bu zümreyi yaratan ve yaşatan içtimaî şartları kökünden sarsmıştır. Tanzimat'tan beri merkezden muhite doğru yayılmaya çalışan yeni ideolojiler, mektep ve gazete hatta sinema, radyo gibi çok kuvvetli ve tesirli telkin ve terbiye vasıtaları eski hayat görüşünü tamamen değiştirmeye başlamıştır. Memleket içinde her türlü nakil vasıtalarının çoğalması, merkezde devlet kapitalizmine dayanan büyük sanayileşme faaliyetinin kuvvetle başlaması, medrese ve tekke gibi, ortaçağ an 'anelerini saklayan eski müesseselerin kaldırılması, halk terbiyesine gittikçe daha büyük ehemmiyet verilmesi, bütün memlekete maddî ve manevî yeni bir hayat görüşünün başladığım ve bir içtimaî nizamın kurulmak üzere olduğunu kati suretle anlatmaktadır. İçtimaî bünyenin bu derin değişmeleri karşısında Ortaçağ Osmanlı esnaf teşkilatı kadrosu içinde hususi bir sınıf teşkil eden ve kendine has ideolojik ve edebî an'aneleri bulunan aşık zümresi, artık yavaş yavaş ortadan kalkmağa başlamıştır. Esasen XX. asır başlarında büyük merkezlerde ehemmiyetim kaybetmiş olan aşıklar, ancak memleketin daha içerlerinde, henüz Ortaçağ hayat şartlarım saklayan küçük merkezlerde, ölmüş bir mazinin kalıntıları halinde yaşamakta idiler. 265 Umay Günay, Köprülü'nün bu düşüncesin! yazılı kaynaklara ve istanbul'da geleneği sürdüm? tüketen sözlü kaynaklara dayanarak verdiğim bu sebeple İstanbul için geçerli olabileceğim halbuki özellikle Doğu ve Güney Anadolu'da bir ölçüde de Orta Anadolu'da geleneğin yaşamakta ve temsilciler yetişmekte olduğunu öne sürmektedir. XXI. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde sayışı 300'ü bulan ve kendilerine aşık unvanı veren insan bulunuyorsa bu geleneğin sona erdiğim kabul edemeyiz. Ancak günümüzdeki aşık adı verilen tipin de yukarıda ele aldığımız "aşık rip"lerinin aynı tip olduğunu kabul etmekte biraz zorlanabiliriz.. Bu bakımdan

geleneksel aşık tipinin sona ermesi bakımından Fuat Köprülü, bu geleneksel aşık tipinin bazı unsurlannın günümüzde de görülmesi bakımından da Umay Günay'ın düşüncesinde doğruluk payı vardır. Geleneksel değerlerin zamana ve zemine uyarak kendine yaşama imkanı bulduğunu söylemiştik. Hakikaten Türk sosyal hayatında XIX. yüzyıün ikinci yansından itibaren başlayan siyasal, sosyal açıdan yaşanan değişmeler aşıldık geleneğim de etkilemiştir. Bu değişmelere bağlı olarak bugün, sazcı, saz ustası, saz sanatkarı, saz üstadı vb. adlarla anılan bir modem aşık tipi ortaya çıkmıştır. Geleneksel aşık tipinden büyük ölçüde uzaklaşan fakat onların da mensup olduğu halk zevkini sürdüren bu tipi, geleneği oluşturan umdeler açısından bir karşılaştırmaya tabi tutmak istiyoruz. Onlarda: 1. Meslek: Geçmişte aşıldık bir geçim vasıtası iken bugün ek iş, hatta bir hobi olarak sürdürülmektedir. Mevcut aşık biyografileri incelendiğinde bunların ya çiftçilik yaptığı ya da bir devlet dairesinde çalıştığı görülmektedir. 2. Usta-Çırak îlişkisi: Her sanat dalında olduğu gibi aşıldıkta da bir ustanın yanma girmek, onun terbiyesinden geçmek meslekî bir zaruret olduğu halde günümüz aşıkları, sanatlarım ya aileden öğrenmekte, veyahut da "Benim ustam yoktur", "Benim ustam yüce Rabbimdir"321 cevaplarıyla kendilerinin bir usta çırak ilişkisi içinde yetişmediklerim ifade etmektedirler. Bu da bize göstermektedir ki geleneğin nakli açısından oldukça önemli olan usta-çırak ilişkisi bugün ortadan kalkmak üzeredir. 3. Rüya Motifi: Geleneksel aşık tipinde mesleğe başlangıçta temel şartlardan biri sayılırken, günümüz aşıklanndan bir kısmı "Badeye inanırım, fakat bu asırda olmaz." "Bade içme geleneği eski maneviyatçı aşıklarda mevcuttu." "Bade içmeye inanmıyorum. Aşıklarda ilham vardır."322 diyecek kadar geleğin temel şartlanndan uzaklaşmıştır. 4. Gurbete Çıkma: Geleneksel aşık tipi ustasından icazet alıp mahlas kazandıktan sonra gurbete çıkar, bu sayede hem geçimim temin eder, hem de

266 memleket çapında karşılaşmalarda bulunarak şöhret arardı. Tabiri caizse iğne ile kuyu kazardı. Halbuki günümüz aşıklannda böyle bir endişenin kalmadığım görüyoruz. Zira geçimlerim başka kaynaklardan temin ediyor, medya sayesinde bir anda bütün dinleyicüere ulaşabiliyor hatta başka aşıklarla karşı-iaşmasına gerek kalmadan bir deyişi ile şöhreti yakalayabiliyoriar. 5. irticai: Herhangi bir konuda, önceden bir hazırlık yapmadan verilen ayak'a uygun şiir söylemek öteden beri aşıkların kendilerim klasik şairlerden üstün gördükleri başlıca övünç kaynağı idi. Bugün birkaç aşık dışında bu kabiliyete sahip aşığın bulunduğum! söyleyemeyiz. 6. Atışma: Aşık fasıllannın en ilgi çekici bölümlerinden birim oluşturan aşık karşılaşmaları, yerel yönetimlerin veya medyanın düzenlediği ortamlarda yapılan danışıklı dövüşe dönüşmüştür. 7. Eğitim: Geleneksel aşık tipinin büyük bir kısmı eğitimsiz, çok azı orta derecede bir eğitim alırken günümüz aşıklarının büyük bir ekseriyeti temel eğitimlerim tamamlamış hatta içlerinden akademisyenliğe kadar yükselenler olmuştur. 8. Teknoloji: Geleneksel aşık tipi sanatım canlı ortamlarda çıplak sesle icra ederken, modern aşık, teknolojiden yararlanmaktadır: Doldurduğu kaset ve plaklarda bir ezgisinin beste ve güftesini defalarca test etme imkanı bulmuş, hata miktarım en aza indirmiştir. 9. Ortam: Aşıklar Bayramı gibi organizasyonlar istisna tutulacak olursa Aşıkların yetiştiği başlıca kültür ortanuanndan panayır, bozahane ve aşık kahveleri ortadan kalkmıştır. Bir iki meraklının çalıştırdığı aşık kahvesi de neticeyi değiştirmemiştir. Aşıklar canlı ortamlardan seyirci ve dinleyicinin katılımcı olmadığı sanal dinleyicili stüdyo ortamlanna geçmiştir. Bu ortam değişmesi, haliyle sanat ürününün mahiyetim de etkilemiştir. 10. Sosyal Statü: Bugünün aşıklarının geçmişteki itibarlarım muhafaza ettiklerim pek de söyleyemeyeceğiz. Bediî ihtiyaçlarını başka kaynaklardan sağlayan geniş halk kitleleri aşıklara

gereken önemi vermemektedir. Yaşar Reyhanî'nin şu ifadeleri bu hususta bir kanaat oluşturacaktır: Havada yumurtlar huma Kim der vebali boynuma Sazcı derler tabutuma Giren olmaz Erzurum'da323 Netice: Türk Halk Edebiyatı içinde aşık tipinin tarihi açıdan l. Ozan, 2. Aşık, 3. Modem Aşık olmak üzere üç safha geçirdiğin! belirledik: Ozanın 267 Türk sosyal hayatında din adamhğı ön planda olmak üzere halkın bediî ihtiyaçlarım karşıladığı ve oldukça önemli bir statüye sahip olduğunu islamiyet'in kabulüyle birtakım görevlerim bıraktığım, XVI. yüzyılda ozan adım da bırakarak Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı tesiriyle aşık adım aldığım ve nihayet XX: yüzyılda aşık tipinin de iktisadi, siyasi, sosyal değişmelere bağlı olarak yeni bir tipe dönüştüğünü gördük. A. Belli Başlı Şahsiyetlerden Örnekler Şimdi sırasıyla bu aşıldık geleneğinin temsilcilerinden birkaç örnek vermeye çalışalım: 1. KARACAOĞLAN Bugünkü tespitlerimize göre, XVI-XVII. yüzyıllarda yaşayan üç Karacaog^an vardır. Bildiğimiz kadan ile bunlardan birisi Güneyli Karacaoğlan ki bu, "Elif'e vurgundur, ikinci Karacaoğlan ise, "Balkan dil-berlerine vurgun" ki o da Bulgar dağlanndan fazlası ile eserlerinde bahseder. Üçüncü Karacaoğlan ise, Saray'da yaşayan "Saraylı Karacaoğlan"dıı. Zamanla bunlann eserleri birbirine karışmıştır. Ancak biz bu şahsiyetleri; eserlerinde geçen yer adları, şahıslara, gurbet ve aşk tutkularına göre tespit etmemiz mümkündür. Bu uçunun de hayatları ve soyları hakkında detaylı bilgiler fazla değildir Hatta bunlann hangisinin hangi asırda yaşadığı bile kesinlik kazanmamıştır.

Ancak Güneyli Karacaoğlan hakkında Freiburg Üniversitesi'nde, Klaus-Detlev Wanning tarafindan "Der Dichter Karaca Oğlan" adlı bir Doktora tezi yapılmıştır. Bu çalışma, son dönemin en ciddi araştırmasıdır. XVII. yüzyıl saz şairlerinin şiirlerim içeren mecmualarda Karacoğlan'ınlann şiirierinin de yer almaşı en önemli bir delil sayılmakta ve bunun XVI. yüzyılın sonu ile XVII. yüzyılın başlannda yaşadığı sanılmaktadır. Anadolu'nun her tarafında tanınan ve türküleri söylenen Karacaoğlanın Anadolu'da birkaç yerde mezarı da vardır. Osmanlı topraklarım karış kanş gezen Karacaoğlan gördüğü her güzelliği şürleştirmiştir. Adeta güzeli ve güzelliği övmek için yaşamıştır. Hayata bu derece bağlı olan şair ölümü düşündüğünde adeta ürpermiştir. Bu nedenle Karacoğlanın ölümle ilgili söyleyişlerinde lirizmin bütün özelliklerim görmek mümkündür. "Esimle dostumla bulaşamadım Var git ölüm tez, zamanda yine gel" "Şu dünyada üç nesneden korkarım, Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm. 268 Mizacı gereği gençliğinde uçan bir hayat sürmüş ve yaşühğı kolay kabullenememiştir. Bu nedenle son zamanlarda yazdığı sanılan şiirlerinde burukluk vardır. Şiirlerinde; aşk ve güzellik başta olmak üzere, ayrılık, yoksulluk, yiğitlik, gurbet ve ölüm temalarım işlemiştir. Güzel ve güzellik kavramlanndan başka Kracaoğlan'da gurbet teması da büyük yer tutar. Aşıldık geleneğinde gurbete çıkmak, diyar diyar dolaşmak, bu yerlerde değişik aşıklarla tanışıp, değişik insanları tanıyı? bilgi ve görgüyü artırmak çok önem verilen bir husustur. Bu sebeple aşıklar Anadolu'da "gezginci aşıklar" adıyla da anılmışlardır. "Gurbet" kavramı Aşık edebiyatında (Aşık, Tarzı Türk Şiirinde) geniş bir yer tutmaktadır. Sıladan ayn kalmanın verdiği burulduk hemen bütün saz şairlerinin dile getirdiği bir durumdur. "Gurbet" geçim sıkıntısı, askerlik, sevgiliyi arama gibi sebeplerle terk-i diyar etmek şeklinde ele alındığı gibi, asıldan pişiren, görgü ve tecrübelerim artıran bir süreç olarak da düşünülmüştür.

Hatta gurbet yüzü görmemiş, ezilmemiş, hasretliğin ne olduğunu tatmamış aşıklara itibar edilmemiştir. Bu sebeple "gurbet" kavramı aşıldık geleneğinin bir parçası haline gelmiştir. Karacaoğlan da çok gurbet gezen, gezip gördüğü yerler içinde gurbet duygusunu işleyen aşık tarzım çok iyi bilen saz şairlerimizdendir. Şimdi Güneyli Karacaoğlan''a ait birkaç Koşma örneği vermeye çalışalımm: KOŞMA Arzularım kaldı bir Arap atta Koyma Kadir Mevla 'm gamda firkatta. Düğünde bayramda ağır ziynette Anar m 'ola emmi dayı il bizi. Getir oğlan ben giyeyim postumu Kimse bilmez garezimi kastımı Gurbet elde koydum geldim dostumu, Geri dönsem kınar m'ola el bizi. Dost elinden içtim içtim mat oldum. Kahbe felek güldü ben de şad oldum. Emmiden, dayıdan dosttan yad oldum. Ne yaman uzağa attı yol bizi! Karacoğlan devranım var demim var, Yar yitirdim, düşüncem var gamım var. Yedi derya içinde bir gemim var, Atar m 'ola bir kenara sel bizi. Karacoğlan 269 Koşma Ben bugün yarimden ayrı düşeli, Her günüm bir yıla döndü gidiyor. Yine zindan oldu dünya başıma Sinem ataşlara yandı, gidiyor. Hayal hayal oldu, şu bizim iller Dostun bahçasında açıldı güller. Her seher, her sabah öter bülbüller; Aşkı bu serime kondu, gidiyor. Aktı didem yaşı, oldu revane: Bir ataş koyuldu şimdi cihane;

Bir selam iletin bizim gülşene, Halim bir Mevlit 'ya kaldı, gidiyor. Karac'oğlan söyler: Durmam burada; Gül yudum fikrime düştü bu ilde Gayet fikre daldım, gönlüm ak yarda; Gözlerimden kan yaş aktı, gidiyor. Karacaoğlan Koşma Güzel derler bir dilbere uğradım. Siyah zülfü mah yüzüne gül gibi. Boyu kısa, amma kendi münasib; Uzar gider, bir şivgacık dal gibi. Geydireyim yeşil île, al île; Beslemeyim kaymak île, bal île; Anan bana versin şunca mal île; Kokulayım bir domurcuk gül gibi. Kalem aldım kaşın, gözün çatmaya; Hicab ettim adın sual etmeye. Seni satan az bahaya satmaya. Bakıp durur yüz altınlık mal gibi. Hezeîe de, Karacoğlan, hezele. Bir melhem yap yörelerim tazele. Bir saray yaptırdım şöyle güzele, On halayık hizmet etsin kul gibi. Karacaoğlan 270 2. KÖROĞLU Türk halk edebiyatuun en meşhur ve yaygın mahsullerinden olan Köroğlu destanından farklı olarak aynı adı taşıyan bir saz şairimiz vardır. özdemiroğlu Osman Paşa ile birlikte îran Seferi'ne katıldığı anlaşılan Köroğlu 'nün tarihî varlığım Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nüeki bir fıkra da doğrulamaktadır.

Yazma eserlerde Köroğlu mahlası taşıyan birtakım şiirlere daha rastlanır ki bu manzumeler Köroğlu Destam'ndaki birtakım rivayetler ve şahsiyetlere sıkı sıkıya bağlıdır Ayvaz. Bezirgan, Çamlı Bel, Kır At, Bolu Beyi... gibi. Bununla birlikte bu manzumelerde Osmanlı askeri tarihine ait kaplan postu giymiş gaziler, dörtlüler, beşliler gibi kavramlar da görülmektedir. Bütün bu manzumeler Köroğlu adlı bir şaire mi aittir? Bu konuda kesin bir şey söyleyememekle birlikte 16. yüzyıl sonu ile XVII. yüzyıl başlannda Köroğlu adlı bir saz şairinin yaşadığım ve büyük bir şöhret kazandığım söyleyebiliriz. Şiirlerim dolduran samimi eda, coşkun lirizm Celalî devrinin umumi tema-yüllerine uygun hususi bir kahramanlık ruhu onun eserlerim yaşatmış ve tarihî şahsiyeti unutularak destanî bir mahiyet almıştır.325 Yüce dağların basında Kar bir y ana kış bir yana Depreşir ağzın içinde Dil bir y ana diş bir yana Nidelim Beyler nidelim Ahd-ü peymanı güdelim Ayvaz'a imdad edelim Üç bir yana beş bir yana Bre Beyler bre Paşa Karlı karlı dağlar asa Birgün ola ayn düşe Kıç bir yana baş bir yana N'oldu ey sevdiğim n 'oldu Dereler kan ile doldu Gördüm hasmın yeğin oldu Kan bir yana leş bir yana Kocadım belim büküldü Zırhım silahım söküldü Bu gözüm doldu döküldü Kan bir yana yaş bir yana326 Köroğlu 271 Siyah köklülerin dökmüş Kızıl güllere güllere Ela gözlerim dikmiş ince yollara yollara Gel Ayvaz'im dolaşalım Çamlı Beller'e Beller'e Doldur elinden içeyim Mest olup serden geceyim Seninle bile göçeyim Çamlı Beller'e Beller'e Gel Ayvaz'im dolaşalım Çamlı Beller'e Beller'e Okursun aşkın kitabın Komodin aşıkın tabın Akıttın çeşmimin abın Döndü sellere sellere Gel Ayvaz 'im dolaşalım Çamlı Beller'e Beller'e

Aşıklara vardır meyli Riyazet çekmişem hayli Ben Mecnun olam sen Leylî Düşüp çöllere çöllere Gel Ayvaz 'im dolaşalım Çamlı Beller'e Beller'e Köroğlu der budur derdim Sarardı çehre-i zerdim Şu benim nihanî derdim Düştü dillere dillere Gel Ayvaz 'im dolaşalım Çamlı Beller'e Beller'e327 Türki- Beray-ı Sefer-i Bahri Beğler sunulsun piyaleler Dağlar donandı donandı Açılmış kırmızı güller Bağlar donandı donandı 272 Gelin isteyelim Hak'dan Muradımız vire yokdan Ferman geldi Ali Tak'dan Süfiin donandı donandı Nesne yok adem halinde Keramet vardır dilinde Hasta kaldı... halinde Sağlar donandı donandı Bindiler ve atlandılar Koçyiğide katlandılar (katıldılar) Gazaya niyyetlendiler Hamimat donandı donandı Köroğlu yazısın yazar Aşkın kitabım çizer Nice bir gurbette gezer Gönül Zahman'a özendi.328 3. ÖKSÜZ DEDE 3. Murat zamanında yapılan 1577-1590 yılları arasındaki îran seferie-rine değinmesinden, Ferhad Paşa'nın İran şehzadesi Haydar Mirza'yi rehine olarak îstanbul'a getirmesini anlatmasından. Öksüz Dede'nin XVI. yüzyılın ikinci yansında yaşadığı sonucuna vanlabilir. Halk şiirinde Öksüz Dede'nin dışında bir de Öksüz Aşık mahlasıyla şiirler söyleyen aşık vardır. Bu aşığın XVII. yüzyılda yaşadığı düşünülmektedir.329 Her iki aşığın şiirleri isimlerin-den dolayı birbirine kanştınlabilmektedir. Biçim bakımından ilk Türkü metnim XVI. yüzyılda Öksüz Dede vermiştir.330 Sabahtan uğradım Ben Bir Güzele

Sabahtan uğradım ben bir güzele Gördüm güzelliğin bildirip gider Yine kul oldum da durdum selama Kendin engelinden sakınıp gider. Ben yar ile sürçmedim demleri Sayamadım ak gerdanda benleri Düşürmüş dağlarda mor çiğdemleri Kolların kaldırmış sokunup gider. 273 Sana huri derler hurisin huri Yüzünde yanıyor Mevla 'mn nuru Mahın çevresinde aşk yıldızları Gerdanında benler şakınıp gider. Gözünde ışıldar sevdanın nuru Aslı melek nesli kendisi huri Öksüz derdmendim gelmedi deyu Dönmüş ensesini bakınıp gider. Ela Gözlerine Kurban Olduğum Ela gözlerine kurban olduğum Ecelim gelmeden öldürme beni Gizlice uğrunda severim seni Sımmı kimseye bildirme beni. Seni bana veren o yüce Ganî Alırlar elimden korkarım seni Kaddimi büküp de öldürsen beni Üstüme düşmanım güldürme beni. Ölüm dedikleri gelmez aynıma Sığa ak kolların dola boynuma Soyunup eynini girsem koynuna Sabah oldu diye kaldırma beni. Öksüz Aşık bunu böyle söyledi indi aşkın deryasını boyladı Senin aşkın beni mecnun eyledi Dağlara düşürüp gezdirme beni. Gül Budanmış Dal Dal Olmuş Gül budanmış dal dal olmuş Menekşesi yol yol olmuş Siyah zülfün tel tel olmuş Biz şu yerlerden gideli Gurbet illere düşeli Gül menekşeye karışmış Küskün olanlar barışmış Taze fidanlar erişmiş Biz su yerlerden gideli Gurbet illere düşeli 274

Öksüz Aşık der bu sözü Hakka çevirmiştir yüzü Öldü zannettiler bizi Biz şu yerlerden gideli Gurbet illere düşeli 4. AŞIK ÖMER Bir şiirinde geçen "Vatan-ı aslimiz Aydın ilidir." mısraından yola çıkarak Aydınlı olduğu, bir şiirini de 1651 yılında yazmış olması XVII. yüzyılın ilk yansında doğduğunu düşündürmektedir. 4. Mehmet (1648-1687) devrinde Cehrin Kalesi'nin 1678'de zaptı, II. Ahmet (1691-1695) zamanında devam eden Rus-Avusturya-Venedik harpleri ve II. Mustafa'nın (16951703) gazası münasebetiyle söylediği manzumeler Aşık Ömer'in yaşadığı devri açıkça tayin etmektedir. Keza Bursa, Sakız, Varna, Sinop, Bağdat ve istanbul için söylenmiş şiirleri Aşık Ömer'in bu yerleri dolaştığını anlatmaktadır. Saz şairleri arasında üstat bilinen Aşık Ömer, klasik şairler arasında da tanınmaktadır; fakat şöhreti memleketin her tarafına yayılan Aşık Ömer'in asıl şöhreti aruzla değil, halk zevkine uygun olarak hece île söylediği şiirle-rinden kaynaklanmaktadır.

Aşık Ömer, 1707' de ölmüştür. Koşma Gam yükleri île yükümüz tuttuk Hicran kalorinin kervanıyız biz Feleğin agusun aşında bulduk Mihnet leknesinin mihmanıyız biz Hakikat yolunu tutmuş gideriz Kemlik edenlere iyilik ederiz Hazret-i Huda 'nin emrin tutarız Rah-ı hakikatin rehvanıyız biz Ey Ömer aşk île irfan yoluyuz Serv-i tübalann servi dalıyız Bizi sevenlerin biz de kuluyuz Sevmiyenin şah u hakanıyız biz Semaî Gel dilberim kan eyleme Seni kandan sakınırım Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım.

275 Tabibim hışmınan bakma Ben kulun odlara yakma Yanağına güller sokma Seni gülden sakınırım. Haldan bilir haldaşım var Yola gider yoldaşım var Üç yaşında kardaşım var Seni ondan sakınırım Ömer'im der ben de geldim Tazelendi eski derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım. 5. ERCİŞLİ EMRAH Hem bir halk hikayesinin kahramanı hem de güçlü bir saz şairi olan Er-cişli Emrah'ın hayatı hakkında sözlü kaynakların dışında fazla bir bilgi yoktur. XVII. yüzyılın ilk yansında Van'ın Erciş ilçesinde doğmuştur. Van yöre-sinde ve Çukurova'da dolaşmıştır. Hayatı Uzerine "Emrah ile Selvihan" adlı bir halk hikayesi kurulmuştur. Hikaye özetle şöyledir: Osmanlı-îran savaşları sırasında Ercişli Emrah'ın sevgilisi Selvihan, î-ran ordusunca tutsak edilip götürülür. Ercişli Emrah da yıllarca Selvihan'in peşinde dolaşır, acılar çeker. Bu olay şiirlerle süslenerek, günümüzde de yaygınlığım sürdüren halk hikayesine dönüşür. Ercişli Emrah'ın şiirleri uzun süre Erzurumlu Emrah'ınkilerie karıştırılmıştır. Hakkında yapılan ilk çalışma, Muhan Bali'nin "Ercişli Emrah ile Selvi Han Hikayesi/Varyantlann Tespiti ve Halk Hikayeciligi Bakımından Önemi" (Ankara 1973) adlı doktora tezidir. Hakkındaki çalışmalar günümüzde de artarak devam etmektedir. Ercişli Emrah'ın fazla bir tahsili yoktur. O, daha çok "Aşıklık geleneğini" sürdürmektedir. Halbuki Erzurumi Emrah, medrese tahsili görmüştür ve o'nun şiirleri biraz olsun dinî-tasavvufî muhteva içinde devam etmektedir. Merhamet kıl hanlar öldürme bizi Feleğin devrinde amanımız var Pir elinnen bile badeler içtik O yarınan ahdi peymanımız var

O yar menim elde küllü vanmdır Namusumdur gayretimdir arımdır Alem bilir Selbi benim yarımdır Bizim Şah Abbas'tanfermammız var 276 Kayguya kanığız kargıştan beri Ölümden pervasız dönmenik geri Gönülde yattıkça gül yüzlü peri Bizim her zahmanda seyranınız var Bize Emrah derler Karakoyunnu Namertler içinde yiğit oyumu Kaz gibi pısmanık erkek boyunnu Biz Türkük Türklükten dermanımız var Bağ-ı cennet seyranından bir peri Kucağım gül doldurmuş da gelir Gine gün vurmuştur bağlar küncüne Şavkı bu cihanı almış da gelir Gençliğimde ben de gördüm ucalık Yazığ-oldu belim büktü kocalık Birparlı aydır ki on dört gecelik Maşrıktan mağnba doğmuş da gelir Gençlik elden gitti oldu bî yalan Kesildi dermanım kaldım bî güman Selbi meni gördü dedi vah cüvan Kızlar Emrah bu kocatmış da gelir Medet medet alemleri yaradan Hal oldu perişan bir yara sebep Gündüz fikir hayal gece düşümde Kan ağlar gözlerim bir yara sebep Ne olur göreydim yarın uzunu Eğilip öpeydim iki gözünü Elin artık eksik töhmet sözünü Basmışam bağnma bir yara sebep Emrah der ki yar elinden naçaram El uzatır tülbendim açarım Ağu verse yar elinden içerem Ko desinler öldü bir yara sebep 277 6. GEVHERÎ Asıl adı Mustafa olan Gevherî'nin ne zaman ve nerede doğduğu bilinmemektedir. Bir koşmasının sonunda hicrî 1127 tarihim söylemesinden onun XVII. asrın ilk yansında doğup Hicri 1127(Miladî 1715)'den sonra öldüğüne hükmedilebilir. Aşığın yaşadığı asrın

belirienmesinde Kırım ham I. Selim Giray'ın hicrî 1100'de istanbul'u ziyareti vesilesiyle söylediği şiir önemli bir vesikadır. Tamaşvarlı İbrahim Naimeddin, Hadikat-üş-Şüheda adlı eserinde onun Rumeli serhatlerinde bulunduğunu. Eğri Kalesi alaybeyi olan büyük babası Ahmet Ağanın ölümüne bir mersiye söylediğim yazar. Gevheri hakkındaki en detaylı çalışma, hocamız Şükrü Elçin'in "Gevheri Divanı" adlı çalışmasıdır. Gevheri, "aşk-gubet-fîrkat" üçlemesi ile de Türkçenin öğredminde önemli adımlar atmıştır. Ala gözlü nazlı dilber Seni kandan sakınırım Kandan değil hey efendim Seni candan sakınırım O yana bu yana bakma Beni ateşlere yakma Elini koynuna sokma Seni senden sakınırım Gevheri der ben bir merdim Yüreğimden çıkmaz derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım Hey ağalar zaman azdı Düşmüşe il üşer oldu Küllükte sürünen eşek Cins atla yansır oldu Palas aminde yatmayan Bıyıgınapala batmayan Porsuk ardından yetmeyen Ceylana ulaşır oldu 278 Evlerinin önü yay Yayılır tuması kav Yasına yetmedik kuzu Koç ile vuruşur oldu Gevheri der işlet hata Katırlar baskındır ata Olur olmaz maslahata Çocuklar karışır oldu Be Hey Dilber Sana Gönül Verdi Be hey dilber sana gönül vereli Bana hasm olmadık kullar mı kaldı Dasitan eyledin illere beni Halim söylemedik diller mi kaldı Ferhat gibi yol eyledik dağları Hangi yar güldürmüş ağlayanları Şimdi viran oldu dostun bağları Yad eller değmedik güller mi kaldı Böyle dilber gelmemiştir devrana Şimdiki hüblara yoktur bahane Bir rüzgar musallat oldu cihana Meyvesin dökmedik dallar mı kaldı

Gel gönül bu dertten olalım ari Görelim sonunda ne kalır Bari Gevheri der ben de ederim zari Başıma gelmedik haller mi kaldı Kurtulamam Üç Nesnenin Elinden Kurtulamam üç nesnenin elinden Biri firkat biri gurbet biri aşk Üçü bilmez birbirinin halinden Biri firkat biri gurbet biri aşk Aşktır beni sevda ile söyleten Firkattir cevr ile sînem dağlayan Gurbettir gözümden kanlar akıtan Biri firkat biri gurbet biri aşk Bahri gibi ummanlan yüzdüren Mecnun gibi sahraları gezdiren Ferhat gibi dağlar başı kazdıran Biri firkat biri gurbet biri aşk 279 Ben bilirim benim aklım şaşıran Beni sevdiğimden cüda düşüren Muhabbet deryasın baştan aşıran Biri firkat biri gurbet biri aşk Gevheri der dersim aldım hocadan Okuyup hatmettim kara heceden Koç yiğidi pir eyledin kocadan Birifîrkat biri gurbet biri aşk 7.AŞIKNÎGARÎ Seyyid Mir Hamza, Karabağ'ın Zengegur ilçesinin, Cicimli köyünde 1815 yılında doğmuştur. Doğum tarihi olarak 1805 tarihi zikredilmektedir; fakat eldeki belgelere göre bu tarihin 1815 olduğunu kesin olarak söylemek mümkündür. Nigarî, kendisinin seyyid yani Hz. Peygamber soyundan olduğunu şöyle ifade etmektedir; "Ali-e 'lanesebem, rindüyü şeyddhesebem Bendeyi-ali-eba, Mir hemze adımdır' Babası Dağıstanlı bilginlerden Seyyid Emir Paşa, annesi Hayrünnisa Hanımdır. Babasına paşalık unvanı dedesi Rükneddin Paşadan intikal etmiştir. Mir Hazma, Şirvan'ın Şamahı ve Seki Kasabalannda bir müddet eğitim gördükten sonra bir mürşit aramak üzere yola çıktı. Bu amaçla genç yaşlann-da Türkiye'ye geldi. Mevlana Halid'in şöhretim işiterek Harput'a kadar gitti. Burada şeyhin vefat ettiğim öğrenince Sivas'a geldi.

Sivas'ta bir müddet kaldıktan sonra Karabağ'a döndü. Sonra tekrar Türkiye'ye gelerek Amasya'da bulunan Mevlana Halid'in halifelerinden olan Şeyh îsmail Şirvani'ye intisab etti. Mürşidinden izin alarak önce Konya'da "Mevlana Türbesi'nde", sonra "Ravza-i Mutahhara" da erbain çıkarttı. 1859'da Hac farizasını yerine getirip Şam ve Kudüs'ü de ziyaret ederek Amasya'y a döndü. Nigarî'nin yaşadığı dönem içte ve dışta büyük sıkıntılarla uğraştığı dönemdir. Ruslarla yapılan savaşlarda Nigarî de üzerine düşen görevi yerine getirmiş; Kırım harbi sırasında birçok müridi ve mücahitle beraber Rus sınırım aşarak Kars'a gelmiş ve çarpışmıştır. Sadece Doğu Anadolu civarında değil Kafkasya ve Kuzey Azerbaycan'da katıldığı mücadelelerle halk arasında nüfuz kazanmıştır. Mir Hamza muhareben sonra Erzurum'da Bakırcı Mahallesi Camisi'nin dershanesinde 3 sene tarikat ve marifet görevini sürdürdü. Kendisine devlet tarafından 500 kuruş maaş bağlandı. Daha sonra istanbul'a kısa bir süre için gitti. 1865 yılında Amasya'ya yerleşti. Kendisine müracaat eden "erbab-ı 280 marifet" e tefsir, hadis, tarikat ve hakikat dersleri verdi. Böylece çevresinde bilgisiyle yetişen kuşak oluştunnaya başladı. Nigari dönenünin padişahı n. Abdülhamid'e jurnal edilmiş ve kendisine Amasya'yı terketmesi tebliğ edilmiştir. O da Mevlana Halid'in ocağı olduğu düşüncesiyle Harput'a gitmiştir. Ulema bir sülaleden gelen Nigari'nin küçük yaştan itibaren tahsil ve ter-biyesine ihtimam gösterilmiştir. Ailesi dini ilimler okumasını, Arapça ve Farsça öğrenmesini sağlamışlardır. Fakat bu eğitim onun için yeterli olmamış ve tahsilin! Türkiye'de tamamlamıştır, ilmiyle amel eden Nigari tarikate mensubiyetim mütakiben şiirler yazmaya başlamış, asıl adı Mir Hamza Karabaği olmasına karşılık, şiirlerinde Nigarî mahlasım kullanmıştır. Seyyid Nigarî'nin mürşidi Şeyh îsmail Şirvanî'nin "Mir Hamza, aşk-ı ilahi ile mahv-ı vucüd etmiştir. Onun mürşidi aşktır"

sözleri, şairin ilahi aşka sahip olduğu-nu gösteren önemli bir delildir. Seyyid Nigarî, "Karabağî" mahlası ile de şiirler yazmıştır. Nigarî, Şeyh İsmail Şirvani'nin halifelerindendir. Zahir ve batın ilimlerim büyük üstadından kazanmış ve onun rahle-i tedrisinden geçmiştir. Nigarî hakkında çıkan söylentiler sebebiyle geldiği Harput'ta Mevlana Halid'in diyannda hayata gözlerim yummuştur. Hamza Nigarî vasiyeti üzeri-ne, Amasya'da yatan oğlu Siracüddin Efendinin yanma defnedilmiştir. Nigarî'nin Türkçe ve Farsça olmak üzere 2 divanı, "Nigar-name", "Çay-name" ve "Sakîname" olmak üzere 3 de mesnevîsi vardır. Bu eserler hakkında etraflı bir çalışma yapılmış değildir Eserlerinde coşkun bir lirizm ve tasavvuf! düşünce dikkati çeker. Gazelleri, koşma ve kasideleri yalnız müridleri arasında değil, geniş halk yığınları arasında da beğenilmiş, ezberlenmiştir. Kimi zaman Arapça ve Farsçanın ağırlığı görülmekle beraber Türkiye Türkçesine yakın bir hayli yakın sade bir halk dili kullanılmıştır. Türkçe şiirlerinde ilahi aşk çok orijinal bir şekilde anlatılmıştır. Yaşadığı devirle alakadar olarak Nigarî'nin şiir dilinde, bazı arkaik ve galiz ifadelere tesadüf edilmektedir. Fakat bu umumi manaya bir halel getirmemekte, anlamayı zorlaştırmamaktadır. Şiirlerinde özellikle kendisi gibi bir tarikat şeyhi olan Necati'nin Fuzulî ve Hafız'in tesirleri açıkça görülse de taklitçi bir şair değildir. Bir çok şiirinin musiki göz önüne alınarak yapıldığı hissedilmektedir Azerbeycan'da bulunduğu sıralarda birçok şair yetişmiştir. Ağa Rehim, Ağa dilbazi. Şah Nigar Hanım Rencür, Hacı Mecid Efendi, Kadı Mahmud Efendi vs. oğlu Siracüddin Efendi ve bazı torunları da Amasya'da yetişmiş şairler arasındadır. 281 Nigar-name

Mefülü Mefa 'ilün Fe'ülün Bismillahirrahmanirrahim Ey sakî-i mihr zevkim artur Hamdane kelama şevkim artur Hcand ile ola müdam vanm Şükr ile ola müdam karım Kıl kam-ı cenanımı icdbet T& kalmıya gayr-ı kare hacet Bu 'arz-ı niyazımı işitdi Sakt-i Kerem keremler itdi Bir nice sürahi sundı ol dem Nuş eyledim anı şad u hurrem Ol lahza açıldı nutk-ı şadan Hamdane kelamı didim ol an Mürşîd-i tarîk-i ihtidaya Ba'is-i vüsül-i dil-rübaya Anın iledir vüsül-ı Mevla Na-meydir anın küll-i tevella Ey hame yine tekellüm eyle Bir hüb gazel gel imdi söyle ZirS bu makam makdm-ı güldür Şeydalan mest-i mey ü müldür Lazımdı ki bir gazel şirîn-ter Nazm eyle velî ki nazenin-ter Evsaf-ı güle virek revacı Bülbülden alak haraç ü bacı Ol hame-i 'aşık şinn-kar Nazm eyledi bir gazel-i şekvar Nazm itdigi imdi bu gazeldir Amma ne gazel güzel güzeldir^33 333 Not: Mir Hamza Nigari hakkındaki bu bilgiler, M. Mete Taşlıova'nın, Prof. Dr. Güzel, A., 'in tez danışmanlığı eşliğinde hazırlanan "Mir Hamza Nigari'nin Nigar'name Mesnevisi"ad\ı yüksek lisans Te-zinden alınmıştır. 282 8. AŞIK ŞEM'Î Aşık Şem'î 1783 tarihinde Konya'da doğmuştur. Gerçek adı Ahmet'tir fakat belli bir tahsil görmemesine karşın zekası ve birçok örnek davranışlarıyla kendisine "Şem'î' mahlası verilmiştir. Kısa zamanda şöhretli bir aşık olan Şem'î; uzun bir süre Konya'da baş havala (su dağıtım işlerinden sorumlu) olduktan sonra çarşı ağalığı görevine getirilmiştir. Şürierinde çoğunlukla

Aşık Ömer'in etkisinde kalmıştır. Divanı, o öldükten uzun bir süre sonra basılmıştır, bu yüzden divanında bazı değişiklikler ve hatalar görülmesi mümkündür. Ünü padişahlara kadar ulaşan Aşık Şem'î; H. 1255/ M. 1839 yılında hayata gözlerim yummuştur.334 Razıyım her ne iderse bana serv-i semenim Tig-ı cevrile sadpare kılursa bedenim Beni öldürmeye ar eyler imiş sîm-i tenim Yarayım yalvarayım boynuma takip kefenim Tek beni zülf-i dilavizine berdar eyle Cokeyim padişahım kendi elimle resenim Göremez girsem eğer mür-ı zaifin gözüne Ey Süleyman-ı zaman böyle hayal oldu tenim Çözümün yaşı gibi çıktı gözümden dünya Yardan gayrı görünmez gözüme kimse benim Hülle-i Cennet otursa çekeyim çak ideyim Dem-i vaslında bana hail olur pirehenim Şem'î'yem küşe-i meyhaneyi virmem Feleğe Gülşen-i Bağ-ı irem 'den bana yeğdir vatanım *** îydiniz olsun mübarek dilbera bayramlasın Aşık-ı sadıklarınız biz evvela bayramlasın Küs olanlar barışır bayram günüdür lacerem Beyninizden defolsundur macera bayramlasın Büsbütün gökte melekler birbirine müjdeler Kulların affetti Mevla merhaba bayramlasın Fitresi her dilberin aşıklara bir busedir Virmese savmı kalur beynessema bayramlasın Yine bu miskine vir gitmez yabanafitrayı Çok dua kılsun size Şem't'ya bayramlasın336 Aşık Şem'î 283 9. BAYBURTLU ZÎHNÎ Asıl adı Mehmed Emin olup 1797'de Bayburt'ta doğmuş, 1859'da Maçka civannda Olasa (Bahçeyaka) köyünde vefat etmiştir. Babasının adı Osman'dır. Şiirlerinin incelenmesinden, onun iyi bir tahsil gördüğü anlaşılmaktadır. 1816'da başlayan ve sık sık istifa ve sürgünlerle geçen memuriyet hayatı hemen hemen ölümüne kadar sürer. İnatçı mizacı, isyankar ruhu, mısralarında yer aldıkça huzuru kaçacaktır. O, bütün bunları Sergüzeştname adlı eserinde manzum olarak hikaye edecektir.

Divanım 1839'da saraya takdim eder. Bunun geliştirilmiş bir şekli olduğu düşünülen Divan-ı Zihnî, ölümünden sonra oğlu Ahmed Revayî tarafın-dan yayımlanır. Hece vezni ile yazdığı şiirleri ve asıl şöhretim sağlayan destanları Sergüzeştname' sinin sonunda yer almaktadır. Onun üçüncü eseri, Kitab-ı Hikaye-i Galibe adım taşıyan, manzum parçalarla da süslenen ve harmana geçişte bir basamak teşkil eden eseridir. Bazı şiirleri bestelenmiş olup musiki meclislerinde hala okunmaktadır. Hakkında, Bahçe-i Safa-Endüz, Osmanlı Müellifleri, Hatımetü'l-Eş'ar, Son Asır Türk Şairleri gibi eserlerde bilgi bulunmaktadır. Koşma Vardım ki yurdundan ayag göçürmüş Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş Sakiler meclisten kesmiş ayağı Hangi dağda bulsam ben o maralı Hangi yerde görsem çeşmi gazali Avcılardan kaçmış ceylan misali Gitmiş dağdan daga yoktur durağı Laleyi sümbülü gülü har almış Zevk u şevk ehlini ah ü zar almış Süleyman tahtım sanki mar almış Gama tebdil olmuş ülfetin çağı Zihnî dehr elinden her zaman ağlar Vardım ki bağ ağlar bağıban ağlar Sümbüller perişan güller kan ağlar Şeyda bülbülü terk edeli bu bağı Eşek Destanı Kırık Bayrakdar'ın eşekfıkrası Gayet firkatlidir dinleyin anı Kan 'da doğmuş Kitrevan 'da gebermiş Leng-i Timur vaktinden kalma külhani 284 Üzerinden üç bin kolan geçirmiş Üç bin kuskun üç bin palan geçirmiş Bin yük odun bin yük saman geçirmiş Seksen bin de Erzincan'ın soğanı Çok rakı taşımış meyhanelerden Çok süprüntü çekmiş kaşanelerden Çok kasnak yüklenmiş cinganelerden Yarım rub' arpa ile boylamış Van'ı

Çorak 'tan Bayrakdar arpa yüklemiş Kellesine çarpa çarpa yüklemiş Galiba külhanı sarpa yüklemiş Üzdüler gönünü çıkmazdan canı Gelbulas önünde eğmiş semeri Yükü semerinden bir karış geri Galiba çok imiş eşeğin zoru Gözünde olmasa arpadan yanı Düşmüş küreginden kolu yüzülmüş Yükü ağınmış beli yüzülmüş Kırık Bayrakdar'ın eli yüzülmüş Şehre düşmüş arar eşek lokmanı Şimdi kurd lingine bindi Bayrakdar Eşekten düşmüşe döndü Bayrakdar Ta bir baş şehre indi Bayrakdar Sorar dükkan dükkan eşek dermanı Neresi kırılmış deyü sordular Kimi nala kimi mika vurdular Sonra keçel sakız haber verdiler Yaptınp kop etti göz bu seyranı Harladı görünce Kırık Bayrakdar Yaklaştı yanma gördü canı var Dendi noldu ey merkeb-i kafadar Yer misin getirsem arpa samanı Dedi ki zahirde ben senden eşek Ve-lakin ma 'nada sen benden eşek Dişlerin sırtarmış ey benden eşek Kulak yok kuyruk yok sıpkaç palanı Neylesin ki üryan olmuş biçare Sefil baykuş teği sarılmış yare Dört ayak bir kuyruk kalmış ne çare Çekmişler nalların çıkmış çevanı 285 Nallarım çektiler gözüm bakardı Kuyruğum kestiler yaşım akardı Gelbulaslı Yaküb gönüm çıkardı Köylüler pay etti geri kalanı Ben de bilse idim durmaz getirdim Eşeğin halinden ben de bitirdim Derişim soyar yağım alırdım Nice bir cokeyim ben bu yavanı Bayrakdar eşeğin noldu dediler Kodalı'ya kadı oldu dediler Eşek mesnedim buldu dediler Sen ara bul derişim soyanı Sağ eşek boğazlanmaz ey kanlı zalim

Gayet perişan oldu bu benim halim Bu sene gün attı benim ikbalim Kırk yüz saman bana etti ziyanı Fetvaya danıştım buldu yerim Dedi ki alırsın üçün birini Şahidin birisi şeyhin torunu Birisi de Vancna'nın çobanı Semgütlü Gafur'a gider hırlarım Kapısında eşek gibi zırlarım Hakim efendiye varır zorlarım Yıkarım basma halk-ı cihanı Hırladı zirladı kaldı Bayrakdar Bırakdı Bayburd'a geldi Bayrakdar imamın yuduğun aldı Bayrakdar Zihnîde bitirdi bu desitanı33? Bayburtlu Zihni 10. DADALOĞLU Dadaloğlu, Toroslarda yaşayan Türkmenlerin Avşar boyundandır. Göçebe yaşantısından dolayı belli bir şehre, köye bağlanamadığından pek çok kasaba, köy hatta aşiret tarafından benimsenmiştir. Tarihî bir vesikadan, babasının da Dadaloğlu diye anılan Aşık Musa adlı bir şair olduğu ve zamanın olaylanna dair şiirler yazdığı öğrenilmektedir.338 Asıl büyük Türkmen halk şairi Dadaloğlu'nün adı Velî'dir. Kozan, Erzin, Payas civarında bir yerde doğmuştur. Şiirierinde anılan hadiselerden yola çıkarak 1785-1865 yıllan arasında yaşadığı tahmin ediliyor. Daha çok 286 Gavurdağlan'nda yaşamış fakat hem göçebe hem de aşık olduğu için bütün Çukurova'yı, Toroslan ve Orta Anadolu'yu dolaşmıştır. Dadaloğlu, Derviş Paşa kumandasındaki "Fırka-i islahiye"339 ordusunun zorla iskan politikasına karşı sazıyla savaş vermiştir. "Hakkımızda devlet etmiş fermanı- Ferman padişahın dağlar bizimdir." mısralarında olduğu gibi şiirlerinin çoğunda bu isyanın ifadesi bulunur. Bu

bağlamda Dadaloğlu'nun koşma, türkü, varsağı. Semaî ve destanları, kudretli bir sanat ifadesi taşırken aynı zamanda mensup olduğu zümrenin, dönemin tarihî ve sosyal hadiseleri-ne bakışım yansıtması açısından da önem taşımaktadır. XVII. yüzyıl saz şairlerinden Dadaloğlu güneydeki Avşar Türkmenle-rindendir. îklime, obasına, dağlara, yaşadığı yayla hayatına adeta aşık olan Dadaloğlu bölgenin güzelliklerim obasını övdüğü şiirleriyle tanınmıştır. Pek çok şiirinde yayla hayatım ve Avşar güzellerim canlı tablolar halin-de tasvir etmektedir. Dadaloğlu Karacoğlan veya Aşık Garip gibi dışa açık gezginci bir şair değildir. O, tipik bir aşiret aşığıdır. Nitekim birçok şiirinde aşiretine duyduğu hayranlığı dile getirmiştir. Yer yer yiğitçe söyleyişleri onun biraz da Köroğlu'na benzeyen bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Semaî Bizim yaylamış meşeli Dibinde güller döşeli Altı top top menevşeli Kızlar gelir yaylamıza Bizim yaylamız ati'olur Sütü kaymağı tati'olur Kız gelinden kuti 'olur Kızlar gelir yaylamıza Bizim yaylamız kayalı Pınarları süt mayalı Kilerinde kar dayalı Kızlar gelir yaylamıza Bizim yaylamız oluklu Akar suları balıklı Dadaloğlu 'm çift belikli Kızlar gelir yaylamıza Toroslardaki Türkmen boyları zaman zaman kendi aralarmda çatışmakta zaman zaman kümeleşerek dönemin yönetimine başkaldırmaktadırlar. Fırka-i islahiye, göçer yaşayan Türk boylarım yerleşik bir düzene sokmak, toprağa bağlamak böylece başkaldırı tehlikelerim ortadan kaldırmak için 1865 yılın-da Cevdet ve Derviş Paşaların yönetiminde kurulmuştur. 287 Koşma Kalktı göç eyledi avşar illeri Ağır ağır giden iller bizimdir Arap atlar yakın eyler ırağı Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız kinnani Taşı deler mızrağımın temreni Hakkkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir Dadaloğlu yarın kavga kurulur Öter tüfek davulbazlar vurulur Nice koç yiğitler yere serilir Ölen ölür kalan sağlar bizimdir Koşma Şu yalan dünyaya geldim geleli Severim kır atı bir de güzeli Deyip on beşime kendim bileli Severim kır atı bir de güzeli Atın beli kısa boynu uzunu Kuru suratlısı elma gözünü Kızın iplik iplik süt beyazım Severim kır atı bir de güzeli Atın höyük sağrı kalkan döşlüsü Kalem kulaklısı çekiç başlısı Güzelin dal boylu samur saçlısı Severim kır atı bir de güzeli At koşu tutmasın çıktığı zaman Yalı kaval gibi yıktığı zaman At dört kız on beşe yettiği zaman Severim kır atı bir de güzeli Dadaloğlum hile yoktur isimde Yiğit olan yiğit görür düşünde At dördünde güzel on beş yaşında Severim kır atı bir de güzeli 288 Koşma Bereket var toprağında taşında Kırık kınk eser yelin binboga Seyfilerin döner yanı basında Fariz avcı ister yerin Binboga Binboğayı dersen ünlüdür ünlü Güz ak saya giyer yaz emir donlu Sağ yanın Saracık sol yanın Reyhanlı İlin Afşar değil Cerit Binboga Dadaloğlum der ki sen seni tanı Adam arap ata vermezdi yanı Sana derim sana dağlar sultanı Yaman methin verdi Velî Binboga Sana eş olur mu Beril Binboga 11. DERTLİ

Asıl adı ibrahim'dir. 1772'de Bolu ile Gerede arasındaki Yeniçağa ilçe-sinin Satmalar köyünde doğmuştur. Çocukluğunu çobanlıkla geçiren ibrahim, babasımn ölümü üzerine topraklarım bir ağaya kaptırmış bunun üzerine memleketim terk ederek gurbete çıkmıştır. Üç yıl istanbul'da ve Konya'da, on yıl Mısır'da kaldıktan sonra tekrar memleketine dönerek burada evlenmiştir. Daha sonra tekrar memleketmden çıkmış. Orta Anadolu'da dolaşmış, îstanbul'a giderek kısa süreli birkaç memurluk yapmış, en son Ankara'ya gitmiş ve 1845'te burada ölmüştür. Dertli'nin ilk mahlası Lütfî'dir. Genellikle kullandığı Dertli mahlasının yaşamının güçlüklerinden geldiği söylenir. Bir başka rivayete göre, bir aşk yüzünden kendisini usturayla öldürmeye kalkıştığı için Dertli adım aldığı yolundadır.341 Dertli hem aruz hem hece ölçülerim kullanmıştır. Divanı olmakla birlikte asıl şöhreti heceyle yazdığı şiirlerle yakalamıştır. Eserleri 1928 yılında Ahmet Talat Onay tarafından derlenerek basılmıştır. Taşlama Telli sazdır bunun adı Ne ayet dinler ne kadı Bunu çalan anlar kendi Şeytan bunun neresinde 289 V'enedikten gelir teli Ardıç ağacından kolu Be Allah 'm sersem kulu Şeytan bunun neresinde Abdest alsan aldın demez Namaz kusan kıldın demez Kadı gibi haram yemez Şeytan bunun neresinde içinde mi dışında mı Vurgusunun basında mı Göğsünün nahşinda mı Şeytan bunun neresinde Dut ağacından teknesi Kirişten bağlı perdesi Be hey insanın teresi Şeytan bunun neresinde Dertli gibi sanksızdır Ayağı da çarıksızdır Boynuzu yok kuyruksuzdur Şeytan bunun neresinde Girdab-ı mihnette kapandım kaldım Vermedin bîr yandan ses kara bahtım Anladın gafilim uykuya daldım Deli poyraz gibi es kara bahtım

Alemde bir candan korkulmaz iken Pençemden kimseler kurtulmaz iken Arslana kaplana yırtılmaz iken Dedirdin tilkiye pes kara bahtım Dertliye çıkar mı bu işin ucu Şimdi fark eden altunu tuncu Evvel beğenmeyim mesi pabucu Verdirdin çarığa mes kara bahtım Bana Olan Cefa Senden Değildir Bana olan cefa senden değildir Benim kendi bahtım kara sevdiğim Sana meyil vermek benden değildir Gönül düştü nedir çare sevdiğim 290 Bir gonca almışım cemal bağından Bülbül-veş yad oldum gül budağından Müjgan oklanndan hasret dağından Ciğerciyim pare pare sevdiğim Sen gibi canana kurban otursam Terk-i vücut terk-i cihan otursam Bir gün de çeşmimden nihan dursam Garip Dertli diye ara sevdiğim 12. ERZURUMLU EMRAH Yaygın bir üne ve kendi adıyla anılan bir aşık kolunun kurucusu olması-na rağmen Emrah'ın sadece Erzurum'un Ihça ilcesine bağlı Tanbura köyünde doğduğunu ve Tokat'in Niksar ilçesinde öldüğünü bilebiliyoruz.. Araştırmacılar doğum ve ölüm tarihleri için çok farklı tarihler ileri sürmektedir: 1777-1784,1814-1819 arası; 1854,1864,1876. Şiirlerine bakarak onun medrese eğitimi gördüğünü söyleyebiliriz. Anadolu'nun pek çok ilini dolaşmış, birkaç defa evlenmiştir. Bu dolaşmaları ona Tokatlı Nuri ve Tokatlı Gedaî gibi ünlü iki çırağı kazandırmıştır. Her iki çırağı da pek çok çırak yetiştirmiş ve bölgeyi adeta bir "Emrah eko-lü "sevgisiyle kaplamışlardır. Aruz vezni ile olan şiirleri, hemşehrisi Mehmet Abdülaliz Erzurumî ta-rafından Dîvan-ı Emrah (1916) adıyla yayımlanmıştır. Şiirleri, çeşitli mecmua ve cönklerde yer almaktadır. Emrah'ın adaşı Ercişli Emrah ile kanştınîması, son yıllarda yapılan çalışmalarla büyük ölçüde giderilmiş ve daha genç olanı da gereksiz töhmetlerden kurtarılmıştır.

Aruz ile yazdığı şiirleri klasik şiirin kokusunu taşımakta, hece ile yazdıkları ise, bu kokudan pek de kurtulmuşa benzememektedir. Erzurumlu Emrah, medrese tahsili gördüğü için, hem dinî- tasavvufî temleri işler, hem de "Aşıklık geleneğin!^ çift yönlü olarak devam ettirir. Halbuki Erişli Emrah yalnızca "Aşıklık geleneğim" devam ettirir. Şaimamelerde verilen bilgiler onun herhangi bir özelliğini ortaya koyacak vasıfta değildir. Bana Senden Gayrı Dildar Gerekmez Bana senden gayrı dildar gerekmez Bir hane bir halvet bir de sen gerek Bezm-i muhabbette ağyar gerekmez Bir saki bir şerbet bir de sen gerek 291 Kaşların çatılmış sitemli didar, Melek-zade misin ey peri ruhsar, Bu kadar letafet çünkü sende var Beyaz gerdanında bir de ben gerek Emraht fedadır uğruna canlar. Bu yelda can verdi gedalar hanlar, Yar yarma kavuşacak zamanlar, Zamane bin hoşça gönül şen gerek Dedim Dilber Sen de Sevdakflr Mısın Dedim dilber sen de sevdakar mısın Dedi senden evvel nare ben yandım Dedim doğru söyle bana yar mısın Dedi sadık yarim gönülden andım Dedim gel ağyarı feramuş eyle Dedi terk eyledim gönlüm hoş eyle Dedim cam-ı aşkı sen de nüş eyle Dedi çoktan anı nüş edip kandım Dedim gerdanına benler dizilmiş Dedi görenlerin kalbi üzülmüş Dedim mahmur musun gözler süzülmüş Dedi hab-ı nazdan şimdi uyandım Dedim Emrah gibi var mı aşığın Dedi elbet benim senin layığın Dedim halinde bil bagn yanığın Dedi bilmez idim anca inandım342 Erzurumlu Emrah 13. EVEREKLt SEYRANÎ

Kayseri'nin Develi (Everek) ilçesinde 1807 yılında doğmuştur. Asıl adı Mehmet'tir. Medresede birkaç yıl okuduktan sonra, yedi yıl süreyle kaldığı îstanbul'a gitmiştir. Fakat taşlamaları yüzünden burada fazla duramamıştır. Hakkında kovuşturma açılınca, bir dostunun yardımıyla kaçıp Develi'ye dönmüştür. Bir müddet Orta Anadolu'da da gezdiği anlaşılan Seyranî her zaman a-şık toplantılannın aranan, kuvvetli simalanndan birisi olmuştur. Hayatinin sonuna doğru tutulduğu sinir hastalığı sebebiyle "Deli" diye anılmaya başlanmıştır. 1866 yılında Develi'de ölmüştür. 292 Seyranî, şiirlerinde yergici, taşlamacı yanım çekinmeden kullanmıştır. Yaşadığı dönemde ülkede görülen değişiklikleri ve yenilikleri yakından izlemiş ve bunları şiirlerine yansıtarak kendinden önceki aşıkların işlediği konu sınırlarım genişletmiştir. Eserleri Haşim Nezihi Okay tarafından derlenip yayınlanmıştır Ayrıca H. Avni Yüksel tarafından da yanmuzda (A.Güzel) " Deveuli Aşık Seyrani ve Şiirleri" adlı bir Yükseklisans tezi yapılmışür. Seyrani, dini-tasavvufi konularda da pek çok şiirler söylemiştir. Özellikle o bu şiirlerinde gerçek müslümam ve devlet adamım korurken, sahte ve rüşvetçi kişilere gereken mesajı da göndermekten geri kalmamıştır.343 Hak Yolunda Gidenlerin Hak yolunda gidenlerin Asa olsam ellerine Er pir vasfin edenlerin Kurban olsam dillerine Torunuyuz bir dedenin Tohumuyuz bir bedenin Münkir ile cenk edenin Silah olsam ellerine Bir üstada olsam çırak Bir oturdu yakın ırak Kemiğim! yapsam tarak Yar saçının tellerine Vücudumu kavursalar Yönüm yare çevirseler Harman edip savursalar Muhabbetin yellerine Vakit kalmadı durmağın Kaldır Seyranî parmağın Deryaya akan ırmağın Katre olsam sellerine Eyvah Fukaranın Beli Büküldü Eyvah fukaranın beli büküldü Medet ticaretin gücüne kaldı Eyiler alemden göçtü çekildi Bizler zamanenin piçine kaldık

293 Rüşvet île yazar hakim hücceti Hüccet ile alır kadı rüşveti Halk bilmiyor dini şer'i sünneti Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık Sene bin iki yüz altmış beş tamam Okunur ezanlar boş bekler imam Seyranı bu nutkun sonu vesselam înanm dünyanın ucuna kaldık Destan Asırda acaip işler çoğaldı Bitmem bu işleri kimler ediyor Dünyayı hep rezil köpekler aldı Gelen ümeraya karşı gidiyor Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan Yansılar aşağı düştü yamandan Aralık itleri olmuş kumandan Uyuz it kurtlara kumand ediyor Buğday unu beğenmiyor enikler İplikten aşağı düştü ipekler Hep sedire geçti itler köpekler Hanedan ayakta hizmet ediyor Koltuk kılı/ark olmuyor sakaldan Tüccarlar aşağı indi bakkaldan Arslanlara çoban düşmüş çakaldan Şimdi arslanlan çakal güdüyor Mekteple medrese ortadan kalktı Meyhana kerhana meydana çıktı Ar namus denen şey ortadan kalktı Şimdi kişi bildiğine gidiyor Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık Bu asır böylece hallere layık Müzevirin adı muhbir-i sadık Şimdi kişi bildiğine gidiyor Şahinler yurdunu tuttu yarasa Baklava yerine geçti pırasa Şimdi rağbet deyyus ile terese Zamane bunlara rağbet ediyor 294 Bey kürkünü beğenmiyor köçekler Babasına akl 'öğretir çocuklar Yumurtadan burnu çıkan cücükler Horoz oldum diye çık çık ediyor Küçükler büyüğe çorap geydirir Tatlıyı insana acı yedirir Şey ram zamane böyle dedirir Şimdi kişi bildiğine gidiyor

14. KONYALI AŞIK MEHMET YAKICI XX. yüzyıl aşıldık geleneğinin önemli temsilcilerinden bin de Konyalı Aşık Mehmet Yakıcı'dır. Kendisi, 1879 yılında Konya'nın Sarnıç mahalle-sinde doğmuştur. Mehmet'in babası, Konya merkez Göçü koyunun kuruculanndan Bekir Ağa, annesi Münevver Hanımdır. Bekir Ağayla Münevver Hanımdan üçü kız, ikisi erkek olmak üzere beş çocukları dünyaya gelmiş, ancak Mehmet dışındaki bütün çocuktan ölmüştür. Mehmet, ilk öğrenimine Sarnıç mahallesindeki Sadırlar Mesud Efendi mektebinde başlamış. Kur'an okumayı burada öğrenmiş, daha sonra medre-seye devam etmiş, fakat bu eğitimi fazla uzun sürmemiş, bir yıl sonra medreseden ayrılmıştır. Mehmet, 1895 yılında Postalcı Latif Ustanın kızı Şerif e Hanımla evlenir. Bu evlilikten on çocuğu olur. Dört çocuğu küçük yaşta ölür. Kızlannın adı; Münevver, Hasibe, Hatice ve Emine'dir. Oğulları ise Kasım ve Abdullatiftir. Babasının 1897 yılındaki ölümü Uzerine Mehmet, Göçü köyündeki işlerin basma geçer. Bundan sonraki hayatında yazları köyünde çiftçilik yapar, kışları ise şehirde yaşar. Çiftçilik ve hayvancılığın yanında Mehmet'in baba mesleği olan "taşımacılık" işini de bir müddet sürdürdüğü, 50 deve çekerli kervanla Konya'dan Dinar tstasyonu'na yük götürdüğü, bu durumun trenin Konya'ya gelişine kadar devam ettiği bilinmektedir. Mehmet'in "aşk badesî'm. içişi, kendi ifadesine göre, 25 yaşındadır. Bu olayı kendisi şöyle anlatmaktadır: "Bir gün manam'da yatır iken bir aksakallı pir gelerek çağırdı. Çözümü açtığım zaman pirin elinde iki kadehi bir tepsi üzerinde tuttuğunu gördüm. Yanında bir adam daha vardı ki o adamın boğazında da bir saz takılı duruyordu. Pir; "kadehin birim iç!" diyerek bana verdi. Ben de kadehi alıp içtim. Sonra yanımdaki adama: 295

"Boğazındakini ver de bir çalayım!" dedim. O adam sazı vermek için bana doğru dönünce sazı kapıp yere çaldım. Adam bana danidı ve; "Eğer bu sazı kırmasaydm sana bir kadeh daha verecektim, ama şimdi yarım kaldın !" dedi. Ben de onun gönlünü almak için şu beyti söyledim: "Şairin şi'rini bilmeyen aşık Ne bilsin aşkın kadir kıymetim" O da bana bir kelam söyledi. Lakin onun söylediği kelamı belleyeme-dim. Sonra ben ona karşı bir kelam daha söyledim: "Eğer beni sever isen sen de bir can ile imtihan olmak istersen bir iki divan ile." Bu kelamı söyleyince çıktı, gitti. Ben herifin gönlünü neden kırdım diyerek kendi kendime çok merak ettim. Sabahleyin uyandım kalkıp camiye gittim. Camiden çıkınca rüyamı hoca efendiye anlattım. O da bana; "Sen aşık-şair olacaksın/", dedi. Ben de ara sıra kendi kendime söylenmeye başladım. Lakin kimse bilmezdi. Bazen çift sürer iken tenhalarda söyler idim. Duyanlar taaccüp ederlermiş." Aşık Mehmet şairliğe başlarken bir usta yanında yetişmediğim sadece gönlüne doğan kelamı işlediğim de her zaman ifade etmiştir. 1914 yılında seferberlik ilan edilince askere aluur ve amele taburuna yazılır. Konya-Mersin yolunun yapım işi ile uğraşan birlikte çalışmaya başlar. Yolun Karaslan mevkiinde çalışırken söylediği şiirler neticesinde onun aşıldığı ortaya çıkar. Askerliği bittikten sonra köyüne döner ve 1916 yılında muhtar olur. Ancak bu görevi istemez. Ama bir süre muhtarlığa devam eder. 1927 yılında başlayıp, 1928'de şiddetlenen kuraklık üzerine Aşık Mehmet köyünden aynlarak Konya'ya döner. 1928'de dönemin Konya valisi îzzet Paşanın emriyle Konya Maarif Müdürlüğünde işe başlar. 1930'da dönemin Serbest Cumhuriyet Fırkası lideri Fethi Okyar'a hitaben yazdığı bir şikayetname sebebiyle Maarif Müdürlüğündeki görevine son verilir.

Aşık Mehmet344 1950 yılı, 25 Ocak Çarşamba gününü 26 Ocak Perşembe gününe bağlayan gece vefat etmiştir. Ölümü başta Konya olmak üzere bütün gazetelerde manşetten verilmiş, radyo haberlerinde yer almıştır. Aşık Mehmet için, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde, Aşık Mehmet'in oğlu Kasım'in torunu Yard. Doç. Dr. Ali Yakıcı tarafından w Açıt Mehmet hakkında daha fazla bilgi için hakiniz: Yakıcı, Ali, "Ö/ümunUn Ellinci Yılı Münasebetiyle Konyalı Aşıt Mehmet Yakıci'nın Hayatı.Edebi Kişiliği ve flirleriadea örnekler. Milli Folklor Derg., C,6, Sayı: 46, Ankara, 2000, s. 79; Sakaoglu, Saim, "Konyalı Aşık Mehmet Yakıcı .1., Milli Folklor Derg., Sayı:5, Ankara 1990, s.6-7. 296 "Konyalı Aşık Mehmet'in Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir inceleme, Ankara 1992" adlı bir "doktora tezi" tarafımızdan (A. Güzel) yaptırılmıştır. Şimdi onun şiirlerinden birkaç örnek vermeye çalışalım: KOŞMA Gonca gülsün has bahçede bitersin, Bülbül gibi gül dahnda ötersin, Garip bülbül beni mahzun edersin, Bulunmaz emsalin eşin helalim. Karanfilsin bahar gelir açarsın, Her tarafa güzel koku saçarsın, Bülbül gibi gül dalma uçarsın, Ağrımasın senin başın helalim. Koparamam böyle bahçe gülünü, Bin kıza değişmem saçın telini, Meth edeyim bülbül gibi dilini, Hilal gibi senin kaşın helalim. Aşık Mehmet ne yapar, bu senin methin Ne kadar meth etsem değer kıymetin, Çok beğendim senin sözün sohbetin, İnci gibi senin dişin helalim. SEMAÎ Enginlere inen gönül, Bir yükseğe çıkar mısın? Yar aşkına ölen gönül, Gözün açıp bakar mısın? Bu aşk derdi büyük bela, Kendi beyaz gözü ela, Hayali gitmiyor hala, Karşıma bir çıkar mısın?

Gönülde sevgili durur, Ciğerime hançer vurur, Beni görse yüzün durur, Böyle canım sıkar mısın? Aşk sedası bende çoktur, Aradım dermanı yoktur, Güzeller derdime doktur, Bu derde bir bakar mısın? 297 Sen bir Mevla'nın kulusun, Hangi bahçenin gülüsün, Hep güllerin bülbülüsün, Dallannda öter misin? Aşkın dolusunu içti, Aşk sevdası baştan aştı, Bir kötüye yolun düştü. Bir nasihat eder misin? Aman güzel canın güzel, Ben seni severim ezel, Yazarım ben sana gazel, Benim ile gider misin? Geçirdim bu yıl da yazı, Hakka ettim ben niyazı, Gel güzelim etme nazı, Bana cefa eder misin? İstanbul şivesi dilin, Yanakta açılmış gülün, Senin gibi bir bülbülün, Kafes olsam girer misin? Aşık Mehmet çek cefayı Dünyada bulmam vefayı Ahirette sur sefayı, Bir gün canın verir misin? 15. AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU Aşık Veysel 1894'te Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde doğmuş, 21 Mart 1971'de aynı köyde vefat etmiştir. Babasının adı Ahmet, annesinin adı Gülizardır. Yedi yaşında gözlerim çiçek hastalığı ve bir kaza neticesinde kaybeder. Babasının yanma gelen aşıklannın uyandırdığı ilgi ve sevgi neticesinde saz çalmaya başlar. 1919'da evlenir; iki yıl sonra anne ve babasını kaybetmesi hayatinin akışı için önemli bin nokta olur. 1933'te Ahmet Kudsi Tecer'le tanışması. Köy Enstitülerinde saz hocalığı yapması, onun karanlık dünyasmı aydınlatan güzel gelişmelerdir. Şiirlerim sade bir dille söylemiştir. Pek çok şiiri bestelenmiş, radyolarda okunmuş, plak ve kaset olarak geniş kitlelere ulaştırılmıştır. Bunların çoğunda, köyüne ve insamna karşı duyduğu sevgi ve özlem dile getirilmiştir.

Kültün Bakanlığı 1993 yılında ilk kez Aşık Veysel ve Ozanlar Haftası adıyla gelenekselleştirdiği anma toplantılarım kültürel bir ortama dönüştürmüş; 1993 yılından bugüne aralıksız bakanlık Aşık Veysel'i sahiplenmiştir. 298 2000 yihnda Kültür Bakanlığı, Aşık Veysel'in fotoğraflanndan oluşan bir albüm hazırlamıştır. Veysel'in gençlik yılları Osmanlı împaratorluğunun bitim, yeni bir devletin doğum sancılannın çekildiği yıllara denk gelmektedir. Bütün köylerden herkes askere giderken Veysel gözlerinin görmemesi nedeniyle askere gidememiştir. Veysel saza başlamasın! babasının Ortaköy'deki Mustafa Abdal tekke-sinden bir saz getirmesine bağlar. Mustafa Abdal tekkesi Osmanlı döneminde diğer Bektaşi tekkeleri gibi Türkçe eğitim veren, temeli Türk kültürüne dayanan bir eğitim kurumumuzdur. Veysel'in yakımnda bulunan veya etkilendiği yörenin önemli halk ozanları şunlardır: Aşık Talibi, Aşık Serdari, Aşık Agahi, Kemleri, Aşık Velî, Aşık Hüseyin, Aşık Ali îzzet Özkan, Aşık Devrani, Kul Sabri, îzzeti. Ali Özsoy, Hıdır Dede vb. 1965'te TBMM Aşık Veysel'e, "Anadilimize ve Millî Birliğimize" yaptığı hizmeüerinden dolayı özel bir kanunla vatanî hizmet tertibinden maaş bağlanmıştır. Senlik Benlik Nedir Bırak Allah birdir Peygamber hak Rabbül alemdir mutlak Senlik benlik nedir bırak Söyleyim geldi sırası Kürt'ü Türk'ü ne Çerkeş'i Hep Adem'in oğlu kızı Beraberce şehit gazi Yanlış var mı ve neresi Kur'an'a bak incil'e bak Dört kitabın dördü de Hak Hakir görüp ırk ayırmak Hakikatte yüz karası Bin bir ismin birinden tut Senlik benlik nedir sil at Tuttuğun yola doğru git Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne Kızılbaş Değil miyiz hep bir kardaş Bizi yakar bizim ataş Söndürmektir tek çaresi Kişi ne çeker dilinden Hem belinden hem elinden Hayır ve şer emelinden Hakikat bunun burası 299 Bu alemi yaratan bir O'dür külli Şey'e kadir Alevi Sünnîlik nedir? Menfaattir varvarası Cümle canlı hep topraktan Var olmuştur emir Hak 'tan Rahmet dite sen Allah 'tan Böldürür rahmet deryası Veysel sapma sağa sola Sen Allah'tan birlik dile İkilikten gelir bela Dava insanın davası Aşık Veysel... Saklarım Gözümde Güzelliğim Saklarım görümde güzelliğim Her neye bakarsam sen varsın orda Kalbimde giderim muhabbetim Koymam yabancıyı sen varsın orda Aşkımın temeli sen bir alemsin Sevgi muhabbetsin dilde kelemisin Merhabasın dosttan gelen selamsın Duyarak alırım sen varsın orda Çeşitli çiçekler yeşil yapraklar Renkler içinde nakşım saklar Karanlık geceler aydın şafaklar Uyanır cümi'alem sen varsın orda Mevcuttan olan kudreti kuvvet Senden hasıl oldu sen verdin hayat Yoktur senden başka ilanihayet înanıp kanmışım sen varsın orda Hu çeken iniler çalınan sazlar Kükremiş dalgalar coşan denizler Güneş doğar perdelenir yıldızlar Saçar kıvılcımlar sen varsın orda Veysel'i söyleten sen oldun mutlak Gezer daldan dola yorulur ahmak Sen ağaç misali bir dalga yaprak Meyva çekirdeksin sen varsın orda Aşık Veysel 300 16. ŞEREF TAŞLIOVA

1938 yılında Kars'ta doğdu, tik ustası Aşık Kasım'dır. Tasnif ettiği bir çok halk hikayesi ve binin üzerinde şiiri vardır. Türkiye'de katıldığı çeşitli festival ve yarışmalarda çok sayıda birinciliği vardır. Aşıklık geleneği içindeki en önemli özelliği, iki yüzün üzerinde aşık makamı bilmesidir. Selamın Hoş Gönder Hasret mektubunu yandığın zaman Sitem etme selamım hoş gönder Yanıyor yüreğim halim pek yaman ister dolu ister isen boş gönder Sana aşık olan sevgi duyandır Ya uğruna şirin canı koyandır Mektubunun iki uçunu yandır Üzerinde birkaç damla yaş gönder Gece gündüz hayal eder özlerim Kavuşmak çaresiz ağlar sızlarım İlkbaharda yollarım gözlerim Yaz gelmezsen, sıcak sevgi kış gönder Şeref bir gül gibi soldu deseler Sıladan uzakta kaldı deseler Gurbet ellerinde öldü deseler Mezanma iki tane taş gönder Kızdı Bana Nazlı yare el salladım Geri döndü kızdı bana Yaklaşınca adım adım Kaş gözünü süzdü bana Ayrılık zehirden acı Dedi bunun yok ilacı Sevgidir basımın tacı Dudağım büzdü bana Dedi söz var sırasında Şurasında burasında iki dudak arasında Sanki şeker ezdi bana Gül rengi sarardı soldu Ağladı, boşaldı doldu Göz yaşı mürekkep oldu Kirpiğiyle yazdı bana 301 Dedim senin özün güzel Konuştukça sözün güzel Hak yaratmış yüzün güzel Dedi hele azdı bana Şeref der yoktur kararım Yitirdim kendim ararım İçimde/a gizli sırrım Anlayarak çözdü bana 17. MURAT ÇOBANOĞLU 1940 yılında Kars'ta doğmuştur. Babası Kars'ın usta aşıklanndan Gülis-tan'dır. Aşığın kendi ifadesi ile, bu işe başlaması şöyle gerçekleşmiştir:

"Göç mevsimi, yaylaya giderken susadım. Yol kenannda bulunan çeş-meye su içmeğe gittim. Ben ayalanınca göçleriniz dağı astı. Akşamın alaca karanlığında uyuyakaldım. işte o zaman aşıldık kabiliyeti ve sanatı bana nasip oldu. Sabah yaylada beni bulamayan babam düşer yollara, beni ara-maya. Beni çeşmenin basında uyurken bulunca aşık olacağımı söyledi. Saz aldı, sazı tutmasını öğretti. O zamandan bu yana, saz çalmaya, şiir ve türküler söylemeye başladım. O zamandan beri aşıldık yapıyorum. "34S Güzel sesi, mızrabındaki yetenek ve aşıklık bilgisi ile günümüz aşıkları arasında önemli bir yere sahiptir. Ünlü aşıklarla başarılı atışmalar yapan Çobanoglu'nun üç bine yakın şiiri vardır. Sevdiğim yar bana göndermiş name Rüzgar dokunmamış dal ister benden Bir lezzet olmasın onun taamda Hiç an görmemiş bal ister benden Ne bir çiçeğim var ne de bir bağım Ne bir sedirim var ne de konağım Ne biryuvam vardır ne de otağım Al kuşam içinden şal ister benden Kaşları kemandır kipriği oktur Feleğe karşılık oyunum yoktur Bir kuzu bulamam koyunum yoktur Yine de bir sürü mal ister benden Ben bu gidişilen nereye varam Derman bulabilmem yaramı saram Ne bir çölüm vardır ne de bir sahram Yine yüce dağdan yol ister benden »• Halıcı, Feyri, Anıklık Geleneği ve Guaumuz Halk Şairleri, s. 140. 302 Bu fani dünyada çoktur zararım Ne bir kazancım var ne de bir karım Ne bir ağacım var ne de yaprağım Yasın kışın solmaz gül ister benden Çobanoğluyum ben iz bulabilmem Kışın çok ararım yaz bulabilmem insanlarda doğru söz bulabilmem Yalan söylemeyen dil ister benden Neyine güvenem yalan dünyanın Keremi yandınp kül etmedi mi On bir ay bülbülü ettirdi feryat Gül için bülbülü lal etmedi mi

Bülbül aşık idi gonca güllere Arzusun söylerdi esen yellere Mecnun Leyla için düştü çöllere Ferhada dağları yol etmedi mi Çobanoğlu yaram döndü çıbana Kurduğun bağlarım oldu virane Kardeşi Yusuf u attı zindana Kaderi Mısır'da kul etmedi mi 18. AŞIK ÎLHAMÎ Asıl adı Yusuf Ziya Başer olan îlhamî 1960 yılında Sivas'ın Kangal il-çesinde doğdu. 1936 yılında aşıldığa başlayan îlhamî, şiirlerinin bir kısmım değişik yayın organlannda yayımladı. Ancak bunları bir kitapta toplamadı. Çiftçilik, ticaretle uğraşan bu arada devlet memurluğu da yapan îlhamî, 1942-1950, 19641968 dönemlerinde Kangal Belediye Başkanlığı görevim yapmıştır. Sivas'a Methiye Dinleyin efendim arz edem bunu Şerefle mazisi dolu Sivas 'in Noksanım otursa affeylen beni Kokar mor menekşe gülü Sivas'ın Ne kanun kalmıştı ne anayasa Vatan baştan başa girmişti yasa Samsun 'dan bir güneş doğdu Sivas'a Bahri umman oldu gölü Sivas'ın 303 Atatürk bu ilde kongre yaptı Devletin temelin burada attı Yıktı saltanatı yurt dışı etti Dört Eylüle sahip eli Sivas'ın Bir tarafı kardeşlerin eteği Orda vardır erenlerin otağı Gaziler diyarı yiğit yatağı Çeliktir kolu bükülmez Sivas'ın Fabrikalar çifte çifte tütüyor Şemsi Aziz Baba hurda yatıyor Kızılırmak coşmuş nara atıyor Akar boz bulanık seli Sivas'ın Yukarı Tekkesi meşhur kalası Çifte Minare'si, Gökmedrese'si Eski eserlerin bir numunesi Tarihe eklenmiş dalı Sivas'ın

Kangal halkındanım Sivas ilimiz Ayda birkaç kere uğrar yolumuz Şiir söylemekten çektik elimiz Öter bülbül gibi dili Sivas 'in Üç yüz yirmi beşte geldim dünyaya Sürmedim elimi tanbura neye Mahlas tlhamî'dir ismimiz Ziya işte böyle beyler hali Sivas'ın346 Aşık îlhamî

SEKİZİNCİ BÖLÜM DİNİ-TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATI A. Genel Özellikleri Hiçbir gelişmiş milletin edebiyatı kaynağından çıktığı gibi saf kalmamıştır. Gelişmiş milletlerin edebiyatları ilişkide bulundukları kültürlerden etkilenerek ve etkileyerek sürekli bir gelişim halinde olmuştur. Edebiyatlar, bu etkileme ve etkilenme sürecinde millîlik vasıflanm da korumayı sürdürürler. Bu durum Türk Edebiyatı için de geçerlidir. Türk Edebiyatı binlerce yıllık tarihi ve büyük bir coğrafî yaygınlığı içinde değişik kültürlerle temaşa geçtikçe onlarla bu karşılıklı etkileşim içinde hepsi de millî çizgide olmak üzere farklı zevklere hitap eden farklı kollarda bir gelişim içinde olmuştur. Edebiyat tarihçileri bu gelişim çizgilerine göre edebiyatınım kronolojik olarak îsîamiyetten Önce, îsîamiyetten Sonra, Batı tesirînde kalan Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı olmak üzere dört ana döneme ayırmak, islamiyet Sonrası Türk Edebiyatım da Divan (Klasik) ve Halk Edebiyatı biçüninde incelemek konusunda müşterek bir anlayış benimsemişlerdir. Ana hatlarıyla doğru olan bu tasnifte Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatımn yeri belirsiz kalmıştır. Rıza Teyfik Bölükbaşı bu edebiyata Tekke Edebiyatı adım vererek Halk Edebiyatından ayınnaya çalışmış; Sadenin Nüzhet, Şükrü Elçin Halk Edebiyatı içinde değerlendirmişlerdir. Hal böyle iken aynı konuyu farklı üsluplarla ifade eden Yunus Emre, Mevlana, Kaygusuz gibi şahsiyetlerden ilki Halk Edebiyatı, diğerleri Klasik Edebiyat kapsamında değerlendirilmiştir.

Oysa bunlar aynı konuda birleşen üç şahsiyettir. Bu tür bir ayırım beraberinde çö-zümlenmesi imkansız bir karmaşa ortamı doğurmaktadır. Oysa her iki edebiyat şubesiyle ortak noktası bulunan, fakat her ikisinden de farklı bir çizgisi olan Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı tanımlanabilseydi bu karmaşa ortadan kalkardı. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, Halk Edebiyatı ile Klasik Edebiyat ara-sında bir geçiş, köprü edebiyattır. Hedef kitlesi ne Klasik Edebiyat gibi okumuş kesim ne de Halk Edebiyatı gibi geleneksel zevke sahip halktır. O her iki kesim insana hitap etmek iddiasındadır. 306 Bu bakımdan mutasavvıfların şiirlerindeki dış yapı (dil, vezin, nazım şekli vb.) bakımından kimi zaman millî bir çizgide, kimi zaman da yüksek zümrenin zevkine yaklaşır. Bu durum ayrı ayrı şahsiyetler için geçerli olduğu kadar, aynı şahsiyette de görülebilecek özel bir durumdur. Bir mutasavvıfın divanında görülen hem koşma, hem gazel; hem aruz, hem de hece vezni, hatta gazel tarzında heceyle yazılmış bir eser ancak bu özel durumla izah edilebilir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, şekilde Halk Edebiyatı ile Klasik Edebiyat arasında köprü olup her iki edebiyat şubesinin birbirinden uzaklaşması-na engel olan denge unsuru, muhtevada ise tamemen orijinal bir edebiyattır. a. Tasavvufun Tarihi Gelişimine Kısa Bir Bakış Tasavvufun ıstılahi manası;347 "insanın eğitimi'dir. Yani insanoğlunun dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmesidir. Tasavvuf! eğitim, Islamın ha-yata uyarlanmasıdır. Bu eğitim sayesinde insan; '''Allah'ın nzasını kazanır, ebedi saadete ermek için de nefsim eğiterek temizlemeye çalışır, ahlakî for-masyonunu iyiler ve güzeller sathında düzenler, kendi iç ve dış dünyasını aydınlatır, suret ve siretini tezkiye eder, çalışır, üretir, herkese yardımda bulunur, vatanı-milleti ve bayrağı bölünmez bütünlüğü için örnek insan olmayı hedef edinir. Bunu yaparken başlıca hareket noktası, Islamın ana kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'in hükümleri doğrultusunda hareket ederek, toplumda önder ve örnek kişi olmaya çalışır."

İslamda tasavvuf, üç ana dönem geçirmiştir: Bu dönemler ve dönem hususiyetlerim şöyle sıralayabiliriz: l -Hz. Muhammed veya Asr-ı Saadet Dönemi: Bu devir Hz. Muhammed'in hayatta olduğu ve tek mürşit olarak uyul-duğu dönemdir. Hz. Peygamber, bizzat bir Hadis-i Şeriflerin de ifade ettiği gibi Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderidim, buyurmuştur. Güzel ahlak onunla tamamlanmıştır. Bu sebeple Hz. Peygamber devrini yaşayanlar, güzel ahlakı bizzat kaynağından görüp, ona uymak ve tatbik etmek suretiyle yaşıyorlardı. Adı konmasa bile bu devir, tasavvufun tanfini yaptığı tam bir zühdî hayat devridir. Hz. Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Ebü Derda, Eba Zer, Abdullah b. Amr, Bilal-ı Habeşî, Selman-ı Farisî, Suheyb-i Rumî gibi zühd ve takva timsali kişiler sonradan kurumsallaşacak olan tasavvuf harekelinin prototipleri olarak kabul göreceklerdir. Bunlar süfi çevrelerde örnek alınan, saygı gören kişilerdir. Halkın eğitiminde en güçlü rolü oynayanlardır. 307 2. Tabiün Dönemi: Tabiün, yani sahabileri görenler devri, her alanda örnek kişi olan Hz. Peygamberin ahirete irtihal ettiği, îsîamî bir nizam olarak Kur'ön, sünnet, kıyas vb. kaynakları miras bıraktığı bir dönemdir. îsîamî hayatın tek örnek kişisi hayatta olmadığı için onun bıraktığı kaynaklar üzerinde yorumlar başlamıştır. Bu muhtelif yorumlardan birisi de dinî kaynakların mistik yorumudur. Mistik yorumculardan en ünlüsü Hasan-ı BasrTdu. Hasan-ı Basrî "sözü peygamber sözüne benziyor" denilecek kadar övülen bir alim ve kuvvetli bir hatiptir. Bu zat kısa zamanda, sohbetleriyle bir zümre oluşturuyordu. Hasan-ı Basrî, Süfyan-ı Sevri, Üveys Karanî, Said b. Cübeyr, Abdullah b. el-Mübarek.. vb'lerinin çevresinde tasavvufî hayatın, tasavvuf mektebi'ma temelleri de atılmış oluyordu.

3. ilk Sofiler Dönemi: Herkesin örnek aldığı ve sonraki yüzyıllarda teşekkül eden tarikat'lann tek ilham kaynağı ve örnek kişisi yine Hz. Muhammed idi. Ancak bu devrin tek kurumu da camî idi. Çünkü cami'ler, yalnız ibadet yapmaya mahsus bir yer olmayıp, aynı zamanda halkın eğitim-öğretim yeri olarak da kullanılıyordu. Bütün meseleler burada hallediliyordu. Sahabe, ruhî terbiyeyi burada alıyordu. Hz. Peygamberin vefatından sonra cami, bu özelliğim devam eniyordu. Ancak birkaç dînî konunun yorumundan dolayı sonradan, bazı proplemlerin çözümü ve yorumundan kaynaklanan birtakım zümreler ortaya çıkmaya başladı. Bu zümrelerden birisi süfiler'dir. îlk süfî adım kullanan zat Ebu Hasım el-Kufi (ölm. H. 150/M. 767)'dir. Bu zat Şam'da kendi adıyla anılan tekkesini açtı. Zünnun-ı Mısrt (ölm. H. 245/M. 858), Bdyazid-i Bistamî (ölm. H. 26 l/M. 874), Cüneyd-i Bağdadî (ölm. H. 279/M. 908), Hallac-ı Mansur (ölm. H. 309/ M. 921) gibi ünlü mutasavvıflar onu takip etti. Muhyiddin-i Arabi (ölm. H. 638/M. 1240)'in varlığın tekliği şeklinde ifade edebileceğinüz Vahdet-i Vücüd teorisiyle tasavvuf sistematik bir hal aldı. Tasavvuf düşüncesini esas alan zümreler, takip ettikleri yollarla birbirlerinden kerhen de olsa aynimaya başladılar. Bu ayrılmalardan sonra her iki sofi kendi çevresinde dini ve bilimsel konulan öğretebilmek açısından eğitim ve öğretime dayalı bir ekol oişturdular ki, esasen kelime manası da yol demek olan "tarikat" ler oluşmaya başladı. Türklerin bu ekolleşme hareketi, onların islamiyete girişleri, tasavvuf hareketinin İslamda kurumlaştığı, tarikatlerin oluştuğu üçüncü döneme tekabül etmektedir, îsîamiyetle birlikte tasavvufun da Türkler arasında yaygın-iaşması gayet tabii olduğundan Semerkand, Buhara, Fergana gibi Türk-îsîam çevrelerinde şeyhlere tesadüf edilmeğe başladı. Yusuf Has Hacib ve 308 Ahmet YesevTtün zuhunma kadar Türkler arasında Muhammed Ma'şük Tüsi, Emir Ali Abu Halis gibi mutasavvıflar yetişti. Ahmet Yesevî ile birlikte "tasavvuf hareketi-tasavvufmektebi" Türkler arasında genel bir "cumhur ekolü" oluşturuyordu.

Fakat asıl tasavvuf hareketi Ahmed Yesevi ile birlikte Türkler arasında genel bir ekolleşme ile; bir vanadan eğitim-öğretim şeklini alarak fikrî ve didaktik, diğer yandan da "zühdî ve lirik'' yönlerim birleştirerek genel bir görünüm arzeder. Ahmet Yesevî, Mansur Ata, Harezmli Sa'id Ata, Süleyman Hakim Ata, Lokman Perende gibi halifeleri ve binlerce müridi yetiştirip muhtelif bölgele-re gönderdi. YesevTmn kurduğu tarikat bunlar eliyle Türkistan'da, ve daha sonra da Anadolu ve Balkanlar'da hızla yaygınlaşır ve ekollesin b. Anadolu Sahasmda Tasavvufun Tarihi Gelisünine Kısa Bir Bakış Bilindiği gibi Türkler, göçebe hayatlannın icabı olarak Müslüman olmadan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikat sistemlerim de benimsemişlerdir. Türkler, bu dönemlerinde de Tek Tann inancına, yani Allah'ın varlığı ve birliği inancına sahip bulunuyorlardı. Ayrıca olağanüstü halleri ve manevî üstünlüğe sahip mutasavvıf-velî kişilerin kerametlerine de inandıkları ve onlara karşı da büyük bir saygı duydukları bilinmekteydi. işte bu inanç çerçevesinde Türklerin islam öncesi ve Islanü dönem destanları ve kaynak eserlerinde dinî-tasavvufî düşüncenin oluşmaya başladığı da görüunekteydi.348 M8 Bu da X. asırda ilk Türk-İglam Devkti'nin kurulmafindan sonraki yıllarda Türkler arasında tagavvuf düsüncesnün de hemen hemen sistemleşme m klasik devrim tam«ml«m« noktasına gelmekte olduğu-nü ifade etmektedir. Ancak ilk dönemlerde bu tasavvuf düaünce'nin a) Akide ve id«olo)i halinde Tuauf JUri; b) Tekke ve Tarikatler halindeki teşkilatlanmaları da amelî ve içtimai olmak üzere iki cephede görünüyordu: Yani bunlar îdimiyet'i: a) Vasıta'] marifette, Kaza ve Kaderle, irade megelesind* ilbam'a müstenid bu' nokta-ı nazar kabul eden "Israk Felsefesin Phih*ophie de I'illumination" raeluuplanmn ortaya koymaya çalıştıkları Fikri Tasavvuf,

b) Kur'an ve sünnetten aynhnayarak, bilhassa Allah'a iman'ı gaybe iman kabul edip onda zerrece tereddüt ve tefekküre müsaade etmeyen. Farz ve Nafile ibadetlerle meşgul olanların da ortaya koy mvy oldukları zühdî Tasavvuf doginuf oluyordu. Türk insaninin İslam'a girisinden sonraki bu devresi, esas itibariyle bir Tarikatler Devresi olmuştur. Çünkü Türklerin mistik düşünce açumdan gösterdikleri yegane varlık; Türk Devleti'nin, bilimsel ya-pisinin, fikri zeminin™ oluşmasındaki Kundua ve sistemleşme sürecindeki yaratıcı-hamle«'ni bu ilk dönem Tazikatler DevreM'nde verilen egitia v öğretimde görmek mümkündür. Zira bu dönemlerde kurulan Tekkelerin; eğitim, öğretim ve irsad konularında vernu; oldukları hizmetler gelecek için güçlü bir zemin tegkil etmekteydi. Bilindiği gibi Tarikatler; XI. asrın sonu ue XII. asrın baslarmda bizi ihtiyaçlar neticesinde sosyal ve manevi sebeolerle ortaya çıkmış ve bu konuda büyük bir gelişme de göstermiştir. Tasnrvuf Zemini üzerin» kurulan bu Tarikatlerin yaygınl«sm«»ıruı paralel oiarak Tasavvuf da zamanla geni* halk kitlegine yayılmı*, Kuseyri (ol. 1072), Gazzalî tel. 1111) gibi Türk alim]erinin eserle309 Ananeye göre teanel dayanaklarım Hz. Ebu Bddr veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Muhammed'e kadar götüren sufdiğin yayılması, tekkelerin devlet adamları tarafindan desteklenmesi suretiyle tasavvufî fikirler her yerde kuvvet kazanıyordu. Türkler, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri dönem-lerinde islam akidelerine sıkı sıkıya bağlı idiler. Ancak diğer islam ülkelerinde mevcut olan bazı itidali (ayrılık yaratan) durumlar, zamanla Türiderdeki bu birlik ve beraberliği bozmak gayesiyle Türkler arasına kasıtlı olacak so-kulmuştu. işte bu bozguncu hareketleri bertaraf etmek neticesi olarak Türk çevrelerinde millî-dinî birlik ve beraberliği temin etmek kaydıyla tasavvufî esasların, dinî ve şer'î esasların derin ve samimî bir şekilde uygunluğu sağlanıyordu.

Bunun ilk örneğini Ahmed Yesevî'nin Hikmetlenade görüyoruz. Onun dervişleri de, aynı metodu takiple Türk toplumunu birlik ve beraberlik muh-tevasında tasavvufî fikiriere alıştırnuştır. Aynca onlar Türkistan mutasavvıf -lannın menkıbe ve kerametlerim şehirlerden çıkararak bozkıriardaki göçebe Türkmenlere kadar ulaştırmışlardır. Bu ulaşma ve birleşmede dervişlerin rolü büyük olmuştur. Zira dervişler hem halk arasmda dolaşıyor, hem ilahiler okuyarak onlara "Allah sevgisi" vermeye çalışıyorlardı. Bu sevgide halkın dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşacağı mesajları bulunuyordu. Yani insanların islam dinindeki; itikat, ibadet ve ahlakı kurallara tam olarak uymaları neticesinde; hem "insan-ı kamu" olabilecekleri, hem Cennet'e ulaşmamn sırlarım öğrenecekleri, hem de daimî mutluluk yollanna ulaşabilecekleri gösteriliyordu. Bu özellikleri ile dervişler eski Türiderdeki "ozan^lara benzetilmektedir. Zira bu eski "ozan'lar müteakip dönemlerde yerierini "ata-bab-baba.." unvanlı dervişlere bırakıyorlardı. Bu sebeple Türkler, eski ozanlara gösterdikleri saygı, muhabbet ve inancı fazlası ile dervişlere de gösteriyorlardı. Bu itibarla dervişlerin Türk toplumu üzerindeki tesiri daima görülmektedir. Menkabeye göre, Hz. Peygamberin sahabesinden olarak gösterilen; Arslan Baba ile ozanlar Pîri Korkut Ata, Çoban Ata bunlardan kalmış bazı hatıraları yaşatıyordu. Ahmed Yesevî zamanında, göçebe Türkler arasmda rqpk Je İdam Düşünce Hayatı'ndald yerim almış oluyordu. (K. Şahin, Tanistlann Gördüğü Hizmet-la: KaUtnimam. Amkum) Bilindiği fibi Horaun. bu Taaavvuf Hareketi'nin başlıca merkezlermden biri idi. özellikle Maveraü'n-Nehir İslamlaştıktan aoara Tasavvuf Hareketi'nde Turicutan'da tesirim göetenneye başladı. Bu arada çeşitli aeb^derle Horasan'a gidip gelen Türkler araında da Mutaaavvıflar yetişiyordu. Bu cümleden olarak Muhammed Maşuk Tuş! ile Emir Ali Abu Halis birer Türk auıta«awıfı idiler. (Mev-lna» NamUm Abdurrahman ibm Ahmed-Molla Cami, Nefahatü'1-Üos mim Hadaraü'1-Kuds Tercüme-si. İst. 1971, s. 358-360.) Bu ve benzeri sebeplerle X. ve XI. yüzyıllarda Türkler araainda, Tasavvuf Hareketi, kuvvetleniyor, Buhara, Semerkant ve Fergana

gibi merkezlerden iç kmmiara doğru hızla yayılıyordu. Ayrıca Tasavvufla bütünleşmiş olan İslam Akideleri, Tasavvuf ehli dervişler tarafindan böylece merkezden muhite. yani göçebe Türklere de götürülüyordu. Siyasî Otorite'nin de; bu Mutasavvıf lara gösterdikleri yakın alaka ve hürmet. Tasavvuf Hareketi'nin halk araMada manevî bir nüfuz kazanmasına sebep oluyordu. Bu cümleden olarak Ahmed Ye«evî'nüı ortaya çıkışma kadar geçen zaman zarfında Türkistan'da, bu Tasavvuf Hareketinin zemin olacak hazır hale geldiği de görülüyordu. 310 Sır-ı Derya bozkırlanndsi anladıkları dilde, yani öz Türkçe ile halka hitap ederek İslam akidelerim ve an'anelerini onlar arasında yaymağa çalışan dervişleri biliyoruz.349 Ama Ahmed Yesevî, bunların çok üstünde bir derviş olarak birlik ve beraberlik ufkunda büyük hizmetler vermiştir ki, bunda tasavvuf cereyanının rolü büyük olmuştur. Yani tasavvuf, hem Türkler arasında İslam dininin kabulüne paralel olarak hızla yayılıyor, hem de bu dinin Türkistan'da yayılma ve benimsenmesinde etkili oluyordu. Bu etkiyi yürüten ve kendi adına izafetle, Yesevtye" adıyla bir tarikat kurarak hatırası; Ortaasya, Azerbaycan, Anadolu ve Volga Türkleri arasında yüzyıllarca yaşayan ilk Türk Söfîsi Hoca Ahmed Yesevî idi.350 Görülüyor ki Ahmed Yesevî ilk Türk sofîsidir. Bu zaün muhatabı tamamıyla "Halkcumhur"dw. dinî konulan anlaşılamaz olmaktan kurtarmakta, onu anlaşılır bir hale getirerek bütün dinî konulan sofiyane esaslarla öğretmek için "Hikmetler" söylüyordu. Bu itibarla Ahmed Yesevî "Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatımızın kurucusu ve Divan-ı Hikmeti de bu edebiyatımızın ilk tarihî belgesidir."351 Bu edebiyatın Anadolu sahasında kuruluşunun öncüleri, başlangıçta Ortaasyadan gelen dervişlerdir. Bunlar, Ahmed Yesevî'nin ve diğer Yesevî Türk şairlerinin Türkçe şiir ve ilahilerim de getiriyorlardı. Aynca Farsça eserler meydana getirmiş olmalanna rağmen

çevresindeki halk az veya çok Türkçe bildiği için, Mevlana (1200-1273) ve Sultan Veled (12261313) Farsça ve Türkçe sofiyane şiirler yazmışlardır. Hacı Bektaş Velî'ma Arapça olan Makalat'ı Türkçe'ye manzum ve mensur olarak tercüme edilmiştir.352 Aynca Ahmed Fakih353 (13-14), Şeyyad Hamza354 ve Yunus Emre355 (ol. 1320), Sultan Veled, Aşık Paşa, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Sdid Emre gibi söfî Türk şairleri bu edebiyatımızın temelini oluşturmuşlar ve Türkçe söylemek suretiyle de halk üzerinde daha fazla etkili olmuşlardır. İslamî emirleri, halkın anlayabileceği bir şekilde hece vezniyle ve dörtlüklerle söylemişlerdir. Daha sonraki yıllarda bunlann yolunda yürüyen bu şairlerin Türk dilini kullanışlan, Türkçeye hizmetleri büyüktür. XIII. yüzyılda Anadolu'da "sırr-ı hikmet" manzumesinden olmak üzere fikri, tercüme ve tasavvufî hareketler bir hayli ilerlemiştir. Mevlana Celaleddin-i Rumî, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled, Hacı Bektaş "»Köprülü, M. F., Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, a. 17-20. «" Köprülü, M. F., Türk Edebiyatı Tarihi, s. 193. »• H. T. Hamamizade, H. A. Yücel, Türk Edebiyatı Numuneleri, İst. 1927, 8. 37. 352 Makalat tercümesinin "Vilayetname"de Molla Saadeddin veya Said Emre diye tamnan mürid tarafın" dan Türkçe'ye çevrildiği beyan ediliyor. Bu beyanı Köprülü ve Gölpınarh olduğu gibi kabul etmiştir. Eserin neçrini ve incelemeğim yapan Eead Coşan ise bu ifadeleri şüpheli bulur. Bu sebeple, eserin ye* niden incelenmeği gerekir. Bkz. Eaad Coşan, Makalat, Ank. 1986, s. XLIII-XUX. ™ Köprülü, TET, 261-2. 361 Köprülü, TET, 262-3. a56 Köprülü, TET, 265-69. 311

Velî, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal bu "sırr-ı hikmet"in356 Anadolu temsilcileridirler. Bunlar bulundukları bölgelerde düşünce ve duygularıyla Anadolu halkına fıkır bakımından büyük hizmetlere temel olmuşlardır. îlk başlangıcım Ortaasyada "Yesevflik" tarikatında gördüğümüz bu edebiyat, daha çok, halkın, hatta göçebe halkın malı olarak halk zevki, halk ana-nesiyle meydana gelmiş tasavvuf? bir "Dinî Tasavvufi Türk edebiyatı" dır. Bu edebiyatı n en kuvvetli temsilcisi XIII. yüzyıl Anadolu'sunda Yunus Em-re'dir. Yunus Emre ve Kaygusuz Abdöl Türk dili ile bu edebiyatı daha sonraki asırlarda abideleştirmiştir.357 Zira Yunus Emre, Türk millî mefkOresinin ve îsîam dininin umdelerim Anadolu'da Türk diliyle söylemiştir. Bu söyleyiş, halk tarafından adeta gökten inmişçesine benimsenmiş ve tatbik edilmiştir. Daha sonra onun takipçileri de dinî umdeleri Türkçe anlatmışlardır. Hususiyle Yunus Emre, Anadolu sahasında halk diliyle halka îsîam di-nini bütün kurallarıyla anlatan Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatım^ en büyük şairidir. Ortaasyada Ahmed Yesevt ile başlayan Türk tasavvuf şiiri, Türkistan, Horasan ve Anadolu'da en üstün seviyeye Yunus Emre'yle ulaşmıştır. Yunus'un, bu duygu ve düşünce alemini hazırlayan kültürün kaynağın-da "islam imanı" vardır. Bu iman dünyanın üç kıtasında tecrübe edilmesine rağmen en güzel meyvesini Anadolu'da vermiştir. Yunus, insan olan herkese; fakir, zengin, Hristiyan ve Müslüman ayırımı yapmadan samimî bir sevgiyle yaklaşır. Ondaki bu insan sevgisi, Allah'tan insana bir nur olarak gelip bedenleşmiş, bütünleşmiş olan bir cevher'dir. Yunus, işte bu nur bütününe yanı Allah'a aşıktır. O, gönlünde yalnız Allah'ı bilmenin heyecanıyla doludur. Onun bu heyecanı, Musa peygamberin konuştuğu çoban kadar saf bir gönülle duyar, aynı saflıkla söyler. Yunus; duymuş, düşünmüş, inanmış ve bütün bu duyuş, düşünüş ve inanışlarım büyük bir sadelik ve kolaylıkla şiirleştimüştir. îsîam'a taassupçu bir zihniyetle yaklaşanların, üzerinde

durmaktan çekindiği birçok iman meseleleri ile cennet, cehennem, sırat vb. gibi kavramlar, onun en zekî ve hür dü-şüncelerine konu olmuştur. Onun şiirleri, eskilerin "sehl-i mümtent" dedikleri, her dilin söyleyemeyeceği bir açıklık ve kolaylıkla terennüm edilmiştir.358 XIV. yüzyılda Anadolu'da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, XIII. yüzyıl-daki kadar bahtiyar bir devir yaşamıştır. Bu asrın ilk yansında "Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı" Yunus Emre'nin yolunda yürümüştür. Yunus tarzı söyleyiş, onun bu asırdaki çağdaşlannca ideal söyleyiştir. O kadar ki, bu ve müteakip asırların Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri, şiiri Yunus gibi 166 Güzel, Kaygusuz Abdal, Ank. 1981; Kaygusuz Abdal'ın Mensur Eserleri, Ank, 1983, Dilgüşa, Ank. 312 müteakip asırların Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri, şiiri Yunus gibi söylemeye çalışmakla kalmamış bazen Yunus'un ya "£mre"liğini ya da "Yunus" adım unvan olarak kullanmışlardır. Bu hadise Yunus'u takip edenlerin tam bir tasavvuf terbiyesi içinde olduğunu gösteriyordu. Bunlar ilahîler söyleyerek asnn tekkelerinde büyük rağbet görüyorlardı.359 Bu asırda Said Emre ve Kaygusuz Abdal, Yunus'un en önde gelen muakkiplerinden olan şairlerdir. Aynı asır Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairlerinden Gülşehrî, Aşık Paşa, Eflakî Dede ve Elvan Çelebi'yi de zikredebüiriz. XV. yüzyılda Dîni-Tasavvufî Türk Edebiyatı, özellikle çeşitli coğrafyalarda bulunan Türk topluluktan arasında fikrt-dinî ve mimarî yönden bütün canlılığı ile gelişiyor ve merkezden muhite doğru yayılıyordu. Bu yayılma esnasında XV. yüzyıl Anadolu'şunda gittikçe güzelleşen bir mimarî ile kurulan ve sayılan süratle çoğalan mescidler-camiler, medreseler-tekkeler -türbeler, sebiller - çeşmeler vb. dinî hayat kadar Dini-Tasavvufî Türk Edebi-yatının da yücelmesine vesile olan abide eserler ortaya konuluyordu. Böylece aynı çağ Anadolu'sunda Dinî-Tasavvufi Türk edebiyatı bir çığ gibi büyüyordu. Eserler fazlasıyla veriliyordu.

Mevlana Celaleddin-ı Rumî. Hacı Beklaş Velî, Yunus Emre vb. gibi büyük mutasavvıflann kendi dönemlerinde ortaya koyduklan zengin tasavvufî hayatın, XV. asırda bunlan örnek alan Alaaddin Gaybî (Kaygusuz Abdal), Hacı Bayram Velî, Akşemseddin, Yaucioglu Mehmed, Gülşehrî, Süleyman Çelebi, Eşrefoglu Rumi, Kemal ünüm. Emir Sultan, ibrahim Tennuri, Ruşeni, Şirazî vb. pekçok şair de yetişmiştir. Bu mutasavvıf şairler, hem eski gelenek çerçevesinde dinî hayatı, edebî sahada en güzel meyvelerim verirken, hem de İslam dininin kurallanm en güzel bir şekilde Türk insanına, Türk dili ile, onlann anlayabileceği bir tarzda anlatıyorlardı.360 Bu yüzyıl şairlerinden Süleyman Çelebi'ma Vesiletü'n Necat'ı, şekil i-tibanyia divan tarzında ise de muhteva itibanyia Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı edebî mahsulleri arasındadır. Bu dönemde Anadolu'da "fikrî ve whdî" hareketler bir hayli yoğunlaşmış gözükmektedir. Tarihimize "Fatih Rönesansı" olarak geçen sosyal hayat ve nizamıyla muhteşem bir yapıdaki Osmanlı-Türk Devleti'nin bu asn, Fatih'i yetiştiren büyük bir mutasavvıfın da yaşadığı devirleri içine alır. Akşemseddin adıyla anılan bu büyük velîden günümüze tasavvufî ve tıbbî bazı eserler kalmıştır/*" Akşemseddin 'in yazmış olduğu Divan bu güne kadar ortaya çıkmamışsa da »•Banarlı, N. B.. a. g. e, g. 397. »o Banarlı. N. S., a. g. e., C. l, s. 479, 504. >" Banarlı, N. S., a. g. e., C. l, a. 624-625; Yurt, A. î, Fatih'in Hetası Akşemseddin, İstanbul 1972, s. LXXXIII vd.; Yücel, Ay«e, Akfemseddin'in Eserlerinde Din ve Tasavvuf, Doktora Tezi, GÜ., Ankara 1994. 313 bazı 'dahileri, eski mecmua ve c&nklerde mevcuttur. Onun "sofiler"362 redîfu ilahisi söfîlerin bütün özelliklerim ortaya koyduğu gibi, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı mn da genel mahiyetim

belirlemiş olmaktadır. Zira, sofilerle ilgili bütün bilgi ve ıstılahlar, Dîni-Tasavvufî Türk Edebiyatımn bünyesinde incelenmektedir. XV. yüzyılda Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, Yunus Emre'den beri, o-nun yolunda bir şair yetiştinnemekle beraber, (Akşemseddin misalinde olduğu gibi) aynı yolda eserler vermeye devam ediyordu. Tekkelerde ve tekke mensuptan arasında bestelenerek okunmak için yine ilahiler söyleniyordu. Mutasavvıf halk şairleri bu ilahîleri, yine Yunus Emre tarzmda ve onun yolunda söylüyorlardı. Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı şairleri içinde medreseden yetişenler ve divan tarzı şiirler söyleyenler de eksik değildi. Bunlar, şür-lerini umumiyetle aruz vezniyle ve gazel tarzıyla yazıyorlardı. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatım^, bu çeşit şiirlerinde Mevlana ve Yunus tesiri mevcuttu. Fakat Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının en bol ve en güzel şiirleri yine bu dervişler arasında. Yunus tarzının bir devamı halinde idi. Halk söyleyişinin ve hece ile ilahî tarzının bu kuvvetli terennümleri ardı arası eksilmeyen bir takım ses ve heyecan dalgaları halinde, memleketin her taratma yayılıyordu. Bu asnn mutasavvıfları arasında, Gülşenî tarikatinm kurucusu Şeyh ibrahim Gülfenî'ain; Melamiyye-i Bayramiyye tarikatine mensup Ahmed-i Şarbon ve Halvetiyye tarikati mensuplanndan Vahib Ümmî (ölm. 1595) Ümmî Sinan'ın müstesna mevkileri vardır. Bu isimlere Şeyh Azız Mahmud Hudaî'nin üstadı ve Hacı Bayram Velî'mn müridlerinden, Bursalı Muhyiddin Üftade (ölm. 1580), Seyyid Seyfullah Halveti (ölm. 1601)'yi, îdris Muhteft (ölm. 1615)'yi de katmak yerinde olur. ibrahim Gülşenî (14267 - 1533), Halvetîliğin bir kolu halinde gelişen Gülsen! tarikatinin kurucusudur. Hem divan tarzmda, hem de Yunus tarzı şiirleriyle tanınmış bir sofi şairdir. Gülşenî, Mevlana'nın tesiri altında, hatta Mevlana'ya nazire olarak "Manevî" adlı kırk bin beyitlik bir mesnevî yazmıştır. Gülşenî "Manevî" adlı eseri dolayısıyla Dîni-Tasavvufî Türk Edebiyatındu haklı olarak büyük bir üne sahip olmuştur. Gülşenî dervişidür gül goncalardur Mesnevi Bülbül ü şey da okur geh Mesnevi geh Ma 'nevî

gibi beyitler ona aittir. Bu sofi şairin divan tarzı gazellerinde kuvvetli bir Mevlana hayranlığı görülür. Yunus tarzı ilahîlerinde ise Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının Hacı 314 Bayram Velî'de gördüğümüz, deniz ve sema için hazırlanmış, ahenkli ve raksan üslubu vardır. Ahmed-i Şarbon, aruz ve hece ile ayrıca aşıkane şiirler söylemiştir. Ümmî Sinan (? - 1551) aruz ve hece ile söylediği ilahîleriyle büyük şöhret kazanan ve Halvetîliğin Sinaniyye kolunu kurmuştur. Hece ile şiirleri Yunus tarzının devamıdır. Bu asırda Bektaşî şairlerinden; Şah ismail Hatayı, Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal, Muhiddin Abdal, Yetim Ali Çelebi, Askerî vb. anabiliriz. XVII. yüzyılda Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatı, gittikçe çoğalan tekkelerden Türk musikîsiyle ahenkli, coşkun ve raksan ilahîlerin yayıldığı bir hava içinde gelişmiştir. Bu ilahîler, geçen asırda ilahî söylemiş Dint-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairlerinin kendi besteleriyle tekrarlanmak suretiyle söylenir. Bunlar Yunus Emre'den beri devam edegelen Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatım daha geniş sahalara yayan ve sevdiren hareketlerdir. Yunus tarzı söyleyiş yalnız Mevlevî tekkelerinde Mesnevî'nin, Divan-ı Kebir'in velhasıl ya Farisî ile yahut divan tarzı söyleyişin yarattığı gelenek içinde bu asra kadar fazla rağbet görmemiştir. Fakat XVII. yüzyıldan başlayarak hece ile söylenen ilahîlerin Mevlevî şairleri tarafından da itibar kazandığı bilinir. Mesela bir Mevlevî olan Adem Dede, asrın Yunus tarzı söyleyişinden zevk alan simalar arasındadır. Bu asnn meşhur Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri; Adem Dede, A-ziz Mahmud Hüdaî, Niyazî-i Mısii, Zelili. Adlî, Zakirt, Lamekanî Hüseyin Derviş Osman, Sultan Ahmed, Ahizade Hüseyin, Şeyhî, Fakir Edna, Kul Budala, Kul Mustafa, Abdulahad Nuri, Akkirmanlı Nakşî, Oğlanlar Şeyhi ibrahim, Zakirzdde Abdullah Biçare, Cahidî, Sarı Abdullah-Abdî, Elmalılı Sinan Ümmî, Geda Muslî, Yeşil Abdal, Dedemoğlu, Kul Hasan, Derviş Mehmed, Caferoğlu,

Kul Nesimî, Ümmî Sinanwde-Hasan, Divitçizade Mehmet Talih, Derviş Himmet, Sunu 'ilah Gaybî, Abdülkerim Fethî, Şeyh Mehmed Nazmî, Abdulhay, Himmetzade, Abdullah Abdi, Hasan-Kenzi, Abdurrahman Vali, İbrahim Nakşî vb. dir. XVIII. yüzyılda Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatı, umumî bir duraklama ve gerileme hayatı içindedir. Bu dönemde kendi sahasında (Şeyh Galip hariç) eskisi kadar güzel eserler verilmez olmuştur. Daha çok halk kitlelerine seslenen bazı tarikat şeyhlerinin çok tanınmış eserleri bile bu dönemde ancak eski bilgi ve akideleri tekrarlayan, popüler hamle durumundadır. DinîTasavvufî Türk Edebiyatı şairleri istanbul'da, Bursa'da, izmir'de vb.. tarikat çevrelerin-de Yunus geleneğini devam ettirmektedirler. Buna başka bir deyişle "ilahî" geleneği de diyebiliriz. Tekrarlanan ilahîler, zaman zaman, güzel, ahenkli ve samimi olmakla beraber, ekseriye her tür söyleyiş sanatından uzak, vezin ve kafiye aksaklıktan içinde ve umumiyetle kültürsüz söyleşilerdir. Halk dilinde 315 mevcut olan ilahî cönklerini dolduran manzumeler arasında Yunus'un ve onun eski asırlardaki talebelerinin şiirleri vardır. Bu gibi halk cönklerinde, Şah-ı Merdan Hz. Ali aşkıyla Hazmedilmiş Bektaşî-Alevî nefesleri'mn zenginli^, dikkati çekecek ölçüdedir. Bu tarz nefeslerde de Pir Sultan Abdal'in tesiri aşikardır. Bu cönklerde bizzat Pir Sultan'm manzumeleri veya ona isnad edilen manzumeler mühim yer tutar. Bu sırada Bursalı Şeyh ismail Hakkı, Edirne'de Gülsen! dergahı şeyhi Sezaî Keşanlı Şeyh Zad, Üsküdarlı Şeyh Zekaî vb. gibi mutasavvıf şairler arasında en tanınmış olan hayadan ve eserleri etrafında menkabeler teşekkül etmiş iki mühim isim: Diyarbekirli Ahmed Mürşidi ile Erzurumlu İbrahim Hakkı'dır.363 Bu yüzyılın Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri; Mahvî, Mehmed Nasuhî, Mehdi, Hasan Senaî, Bursalı ismail Hakkı, Mustafa Azbî, Üçüncü Sultan Ahmed Necib, Hasan Sezaî, Süleyman Zatî, Mustafa Nuzülî, Neccarzade Şeyh Rıza, Celaleddin-ı Uşşakî, Mehmed Salih Sahvî, Kul Şükrü, Şııi, Şaht, Derun Abdal, Derviş Ahmed, Gurbî, Kasım Dede, Ahmed

Mürşidi, Erzurumlu ibrahim Hakkı, Üsküdarlı Haşim, Tekirdağlı Mehmed Fahreddin Fahrî, Mustafa Zekat, Selamı, Şeyh Halil Kaygulu vb. dir. XIX. yüzyılda; Kuddust, Turabî, Mihrabt, Vasf-ı Melamî, Aynî Baba gibi birçok DinîTasavvufî Türk Edebiyatı şairini tanıyoruz. Zaten Dertli, Seyranı gibi Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri de "nefes" ler yazarak Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı, mensupları arasına giriyorlardı.364 Bu sebeple fazla bir gelişme bu asırda görülmemiştir. Bu şairler, ancak eskileri tekrarlamakla yetinmişlerdir. XX. yüzyılda. Cumhuriyetin ilanı ile tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Mevcut Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri de yeni gelişme göstermeden eskiyi tekrarlamakla yetinmişlerdir. Hatta Yunus tarzım bile tarikat ayinle-rinde aynen okumuşlardır. Günümüzde Yunus, Hacı Bayram Velî ve Kaygusuz tarzında şiirler söyleyen şairlerimiz az da olsa bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı; Mihrabî, Mehmet Nuri, Yozgatlı Hüznî, Aşık Molla Rahim, Deruni, Sıtkı, Zeynel Baba, Şeref Taşlıova... vb. dir. Son zamanlarda, aşık tarzında şiirler söyleyen aşıkların da Tekke şiirine özendikleri görülmüştür. Konya'da her yıl "Aşıklar Bayramı" nda aşıkların eserierinin pek çoğunda dinî ve fikrî muhteva 'yi bulmaktayız. Bu sebeple, arada kısa bir zaman kesitinin boş ve durgun olmasına rağmen, 20. yüzyıl ikinci yansında Yunus-Kaygusuz heyecanınm tekrar canlandığı görülmektedir. Bu da dünle bugün arasında kültür bütünlüğünün devamıdır. Netice olarak ifade etmek isteriz ki, Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri; kendi dileklerim, arzularım, ilahi heyecanlarım, fikrî ve zühdî norm içinde hep tasavvufî vecd ile söylemişlerdir. Bu şairler, millî, dinî ve beşerî M» Banarh, N. S., a. g. e C. I 8. 796 su Habib Sevük, a. g. e, s. 225. 316

sahada yazdıkları eserlerim Türk toplumunun daha kolay anladığı; tahkiye, tasvir, mükaleme, nasihat ve hitap, doğrudan doğruya anlatma, tekrir, secî, mecaz vb. anlatım şekilleriyle de mesajlar vermişlerdir. Dinî-Tasavvuf! Türk Edebiyatı şairierinin şiirierinde "fikri unsur" ile "din! vecd"'m ön planda olduğu ve bunların yalnız bir grubu değil, bütün halk-cumhurvL hedef aup Türk taptumunda birlestirici-bütünleştirici bir rol aldıkları her zaman görülmektedir. Halbuki Divan ve Halk Şairleri'nde bu halk-cumhur'u değil, belirli aristokrat grupları hedef kitle olarak seçtikleri için kitlelerin birleştirilmesinde gerekli bir fonksiyon gösterememişlerdir. Bu bakımdan Dini-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri; birlestirici-bütünleştirici olgusunu vurgulamışlardır. Yanı bunlar, dağdaki çoban'a da, Saraydaki devlet başkamna da aynı dil, aynı muhteva, aynı kültür ile hitap ederek onlar arasında da birlestirici-bütünleştirici rollerim ve hoşgörü fonksiyonlarım icra etmişlerdir. Bu itibarla Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı; tarihin başlangıcından günü-müze kadar ve geleceğe de olmak üzere bu birleştirici-hosgöriüü yaklaşımlarım, mensubu bulunduğu Türk milletim atalannın vasiyetlerim de dikkate ahp, çağın üstüne taşıyarak, fikrî ve zühdî normlarım da venneye devam edecektir. B. Nazım Şekilleri a. Vezin Dinî-Tasavvuf! Türk Edebiyatının hedef kitlesi belirti bir zümre değil, bütündür. Dolayısıyla geniş bir yelpazeye hitap ettikleri için de birbirlerinden oldukça farklı zevklere sahip kesimleri kucaklamak zorundadırlar. Bu durum her konuda olduğu gibi vezin konusunda da geçerlidir. Bu sebeple Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatmda millî nazım ölçüşü hece ile Klasik Edebiyat ölçüşü aruz. birlikte kullanılmıştır. Hangisinin ağırlıklı olduğu veya hangisi-nin daha çok tercih edildiği konusunda kesin bir yargıya varmak imkansızdır. Bu mutasavvıfın aldığı eğitime veya hitap ettiği kesime göre değişmektedir. Bunları kısaca belirtmeye çalışalım:

l. Aruz Dinî-Tasavvuft Türk Eaebiyatmda pek başarılı olmasa da aruz vezni kullanılmıştır. Vezinlerde sık sık imale ve zihaflara başvurulduğu görülür. Aruzun en çok kullanılan bahirleri ise şunlardır: 1.1. Bahr-i Hezec: Çok kullanılan bir bahirdir. Daha çok mesnevi, ter-ci-i bend, terkib-i bendlerde görülür. Bu bahrin de en sık kullanılanları şunlardır: 317 Mefaîlön/ Melanün/ Feülün Giruben ışk denizin boylayanlar Ma 'ant ideyüp soy soylay'anlar Mefülü/ Mefauün/ Feülün İnsan île geldüm insan oldum insan libasında pinhan oldum Merülü/ MefaîliV MefaîliV Feülün Ol Şah-ı Kadîm senün ile olduğun anla Gönlüne senün gelübeni dolduğun anla l. 2. Bahr-i Remel Failatün/ Failatün/ Failatün/ Failün ile Failatün/ Failatün/ Failün kahplan sık kullanılır: Ben senün yüzünden özge kıble-i can bilmezem Sol zfba hüsni severem gayn îman bilmezem l. 3. Bahr-ı Recez Bilhassa gazellerde sık kullanılan bir bahirdir. MiLstefilün/ Müsterilün/ Müsterilün/ Müstefilün Mülk-i bekadan gelmişemfanî cihanı neylerem Ben dost cemalin görmişem hür-ı cinanı neylerem 1. 4. Bahr-ı Muzari Aruzun en ahenkli, ağır ve ihtişamlı vezni olan bu bahir sık olmasa da gazellerde görülür. MeFüliV Failatün/ Mefailü/ Failün

Pür oldı ma 'nîde canun sefînesi Dürr ü cevahir daldı bu gönlüm hazînesi365 2. Hece Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı ürünlerinden önemli bir kısmında da hece ölçüşü kullanılmıştır. Hece ölçüsünün bilhassa 7, 8 ve 11'li olanları tercih edilmiştir. Bu ölçülerde kimi zaman halk şiirinde önemli bir ahenk unsuru olan duraklara riayet edilmekle birlikte kimi zaman da duraklar ihmal edilmiştir. 4+3:7 îçüm dişum nur idi Nur ile ma 'mür idi Durduğum yır Tür idi Müsa-yı ümran idüm 'a Bu konuda daha fazla bilgi için bkî. Abdrrahman Güzel, Dim-TasavvuS Türk Edebiyatı, s. 489-491. 318 4+4:8 Güneyi kuz, eylemegil Bu söziyüz eylemegil Sohbeti toz, eylemegil Ariflere dil-pezîr ol 6+5:11/4+4+3:11 Bir niyazum vardur Gani keremden Münkir bilmez evliy&nun sımndan Kul Kaygusuz ayru düşmiş pîrinden Ağlar gelür Sultan Abdal Musa 'ya366 b. Kafiye Dinî-Tasavufî Türk Edebiyatında kafiye konusunda söz söylemek oldukça güçtür. Klasik Edebiyatın mukayyed kafiyesmden halk edebiyatının yarım kafiyesine kadar her çeşit kafiyeyi görmek mümkündür. Yer yer güzel düşen kafiyelerin yamsıra kaf-kef, kaf-gayın, te-dal gibi göz kafiyesine ters düşen kafiyelerle çıkış noktası bakımından birbirine benzeyen farklı sesler üzerine kurulu kafiyelere de rastlanabilir. Kafiye konuşu tamamen tesadüfe bağlıdır diyebiliriz:

Yine vakt-i hazan oldı durugel yatma iy sal/a Bu gafletde ne yatursun bu ömr kalmaz bize fcakî Münkirlere zulmet ola mahbüblara kuvvet ola Taliblerün ta'atini Hazret'de makbul eyleye Işkun dahi bir nişanı her kime irişdiyise İkrar ile kulluk idüp gönülllere yol eyleye Bu ışk mevci yine başumdan aşdi Sırumfaş eyledi razumi afylı367 c. Nazım Şekilleri "Manzumelerin, mısra, bend sayışı, bunların sıralanış düzeni, kafiye örgüsü, kompozisyonu gibi şiirin dış yapışı ile ilgili kuruluş özelliklerine göre aldıkları isme nazım şekli" diyoruz. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatım bu açıdan degerlendirdiğimizde Klasik Edebiyatla Halk Edebiyatı arasında bir geçiş/köprü edebiyat özelliği gösterdiğim görüyoruz. Bu edebiyatta, her iki edebiyata ait nazım şekilleri de kullanılmaktadır. Klasik kültüre aşina olanlar daha çok Klasik Edebiyata ait nazım biçimlerim benimserken, halk kültürün-den gelenler veya bu kesimi hedef kitle olarak görenler Halk Edebiyatına ait nazım biçimlerim kullanmaktadırlar. Bu düşünceyi genellemek de yanlış olur 319 kanaatindeyiz. Zira pek çok mutasavvıf divanlannda her iki zevki de yansıtacak bir yolla eserler vermişlerdir. O kadar ki, bir ilahi, gazel biçiminde beyit usulüyle fakat hece vezniyle söylenebilmiş/yazılabilmiştir. Bu, onların aruzu becerememesiyle ilgili bir durum olmayıp, tam anlamıyla bir geçiş edebiya-tına ait özellikleri izah edilebilecek bir durumdur. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında kullanılan, Divan ve Halk edebiyatı-na ait nazım şekillerim şu şekilde sıralayabiliriz: c. a. Divan Edebiyatına Ait Nazım Şekilleri Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı mensupları muhteva sabit kalmak şartıyla hem Divan Edebiyatı hem de Halk Edebiyatı nazım şekillerim kullanmışlardır. Bu konuda hususi bir tercihlerinden bahsetmek zordur.

Divan Edebiyatı nazım şekillerinden gazel, kaside, kıt'a, musammat, murabba, terkîb-i bend, tercî-i bend, rubai, tuyuğ, mesnevi kullandıkları başlıca nazım şekilleridir.368 c. a. l. Gazel Kelime anlamı kadınlar için söylenen güzel ve aşk dolu sözdür. Beyit sayışı 5-12 arasında değişir. 12 beyitten fazla olan gazellere müzeyyel veya mutavvel (uzatılmış) gazel denir, ilk beyit kendi arasında daha sonraki beyitlerde de ilk mısra serbest ikinciler birinci beyitle kafiyeli olur: a-a, b-a, c-a, d-a... Bazı gazeller mısra ortalannda da kafiyeli olur. Bunlara musammat gazel adı verilir. Genellikle halis şiir söylemeye uygun, küçük bir nazım biçimi olan gazelin başlıca iki çeşidi vardır: Beytileri tek bir tema üzerinde birleşmeyen ve hemen her beytinde başka temalar söylenen ve her beyti aynı kudrette söylenen gazel. Buna yek avaz adı verilir. Beyitleri tek bir tema üzerinde birleşerek her bakımdan bütün bir şiir anlayışı ile söylenen gazel. Bu tür gazele yek ahenk adı verilir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında en çok kullanılan bir nazım biçimidir. Yalnız şu farkla ki bu nazım biçiminde hemen daima ilahî aşk konuşu işlenir. Zaman zaman da hece vezniyle de yazılır/söylenir. Bu yönüyle Klasik Edebiyattaki gazelden aynlır. Dilberö derdüme derman senden özge kimse yoh Hem dahi gönlümde îman senden özge kimse yoh Hicr ivünde men kimünlen hem-dem olam iy sanem Gönlümün şehrinde mihman senden özge kimse yoh 320 Hızr teg zulmetde kaldum bir meded hl Tenri çün Teşne içün ab-ı hayvan senden özge kimse yoh Her ne hükm eylersen eyle sen mana iy ışk-ı yar GönlümSn tahtında sultan senden özge kimse yoh

Bu Hatayı hastanun virgil muradın ya îlah Kim mana lutf u ihsan senden özge kimse yoh369 Şah ismail Neylerem cenneti içinde dildör olmasa Koy anı virane kolsun bağçada bar olmasa Gaflet ehli kaldı Hak'dan şöyle bil kim bî-nasîb Kanda didan görür ol bunda bîdar olmasa Dünyada aşık olan giydi melamet doninı Her yiten aşık mı olur dert ana kar olmasa Aşıkun meydanda başı top yirine çalinur Başım meydana koymaz kim ki serdar olmasa Doğruluk dost kapusidur doğn gel gir bu yola Eğri meydanda utanur onda ikrar olmasa İy Hatayî bu sim hare eyleme nadana sen Gevherün kadrini bilmez ger haridar olmasa370 Şah İsmail Yak çerağ-ı hüsnüni gönlümde şahı-ı enbiy& Zulmeti refeyle dilden zatım kıl aşina Lîk mürşidsüz bulinmaz aldadur şeytan seni Mürşid-i kdmil gerekdür önde ancak reh-nüma Z&t-ı efal sıfatın oldı mecburi bu dil Koyma hicran illerinde ya Habîb-i Kibriya Sensün envar-ı derunum senden aldı cünbişi Zevk-i ta'at fikrin oldı canda cananum saha Birpula virdüm cihanın zevkim z&hidlere Leblerün meyhanesinden içeli cam-ı safa *fk u şevkün dilde hubbun isterem daim senün uel münacatun kabul it Talib'ün ey pür- vefa'71 AhmedTalibîrşadî 321 c. a. 2. Kaside Kaside, belli bir amaçla yazılmış Divan edebiyatı nazım biçimlerinden olup, daha çok devlet ve din büyüklerim övmek amacıyla kaleme alınır. Kaside yazan şaire kasidegü (kaside söyleyen), kasidesera (kaside yazan) veya kasidegerdaz denilir. Türk şiirinde kaside geleneği XV. yüzyıldan itibaren kendini gösterir XVI. yüzyılda Hayalî, Fuzulî, Nev'î, Bakî ve Ruhî gibi şahsiyetlerle gelişme gösteren kasidecilik geleneği XVII. yüzyılda Nefî gibi en büyük ustasını yetiştirir.

Kaside beyitler halinde yazdır. Beyit sayışı 31 ila 99 arasında değişir. îlk beyit kendi arasında, sonraki beyitler ilk beytin ikinci mısraı ile kafiyeli (a-a, b-a, c-a...) olur. Klasik bir kasidede 6 bölüm bulunur: Nesib veya Teşbih, Tegazzül, Girizgah, Medhiye, Fahriye, Du'a. DinîTasavvufî Türk Edebiyatında bu klasik sıralamaya uyulmaz. En önemlisi de devlet büyükleri için yazılmaz. Daha çok tevhid ve na'atlarda bu nazım biçimi tercih edilir. Kasîde-i fî Sırr-ı însan-ı Kamil Mefaîlün Mefaîlün Mefaîlün Mefaîlün Dua insan-ı kamilden işit tertîb ü tekmîlat Miirettebdür miirekkebdür odur fi 'l-asl-ı mevcudat Eğer esfel eğer edna anun uzvı hurüfatdur Teşekküller ibaretdür me 'anî cümle te 'sırat Mücelled cümle eczası anun terkîb-i tab'idur Libas-ı cismi şîraze vemal-i hüsn-ı tertibat Vücüd ma'na-yı ümmü'l-kitab oldı budur mefhum Kitabu'llah havîdür kuvvası cümle-i terkîbat Nısf-ı a 'lası eflakdur kuvvdsidur melekler hep Fehm-i akl-ı me 'ad içün makam sidre-i tevkifat Müheymun durur kalb-i kuvvası dinilür olun Bulardur cümleye hakim bu sırdur akl-ı külliyat Şeb-i Mi'rac-ı Hazret'de teşehhüd eylemek Cibril Makam-ı akl-ı külidendür tahiyyat ile neşriyat Netice söz velîler hep nübüvvetden olur zahir Gelenler sırren ve neslen bulur irşad-ı tekrîmat 322 Be külli nazm u nesrile iyon itdüm nice esrar Kana miras ceddümdür ulum ba'd-ı tahribat Hakikat sırr-ı çar-dehle bu dem mesrur olup Haşim Şarab-ı nab-ı vahdet hem sunar kaseyle tesnîmal372 Haşim Baba c. a. 3. Mesnevî Her beyti kendi arasında ayn ayn (a-a, b-b, c-c...) kafiyeli olup aruzun kısa kalıplarıyla yazılır. Uzun manzume veya kitap halindeki mesnevîler kendi adlarıyla anılır. Türk edebiyatında ilk büyük mesnevî Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı eseridir. Sonra Mevlana'nın Mesnevtsi gelir. Mesnevîler Türk edebiyatı-nin manzum romanları sayılabilir.

Mesnevî dibace, tevhid, münacaat, na't, mirdciye, medhiye, sebeb-i te 'lif, agaz-ı dastan, hatime bölümlerinden oluşur. Dinî-tasavvufî Türk edebiyatında mesnevî'lerde; dinî ve tasavvuf! konulan işleyen tevhid, nat, münacat, miraciye, mehdiye.. vb temalar işlenmektedir. Mesnevî-i Mi'raciye Failatün/ Failatün/Failün/ Sırr-ı vaslı bilmek istersen eğer Kabe kavseyn ayetinden al haber Mazhar-ı feyz-i cemalullahtır işbu sırra aşıkdn agahtır Oldu şevk-i vuslat ile gark-ı aşk Hakk'a tahmîdi bu güne kıldı meşk Şöyle takdis ü tahiyyat eyledi Ve 's-selavdtu ve 't-tayyibat didi Ya 'ni ey Vahid olan zat-ı Huda Hep bana mahsus ibadat u sena Hadd ü teşbih ü du 'a vü tayyibat Zikr ile tevhid ey akdes-sıfat Ben rıza-yı pakine dildayem Vaslına can virmege amadeyem 323 Mahz-ı lütfü rahmetiyle ol Huda Didi Mahbübum Resulüm Mustafa Esselamü aleyke eyyühe 'n-nebiyyü V'ey sa'adet burcunun meh ü kevkebi Sana da olsun selam u rahmetim Mağfiretle berekat u ni'metim Adile Sultan Bir aca 'ib derdi var aşıklarun hiç sormanuz Dil île takrir alınmaz anları siz yormanuz Derd-i firkat dediler bu derdin ismin aşıkan Düşmesün bu çah-ı derde kimseler ya Müste'an Böyle bir müşkil aca 'ib derd imiş bu derd aceb Bil ki bu derdim devası da 'ima erkan u edeb Çıkma erkan u edebden pür-edeb ol pür edeb istikamet yolların sen eyle Allah 'dan taleb Talib ol bin derd ile sen derd-i aşka talib ol Derd-i aşk matlubum vasıl ider elbet sana Ahmed Talib irşadî c. a. 4. Murabba

Murabba dört köşeli, dörtlü demektir. Edebiyatımızda ilk yüzyıllardan başlayarak son zamanlara kadar çok kullanılan bir nazım biçimidir. Murabba aynı vezinde dörder mısralık bendlerden oluşan bir nazım biçimidir. tik bendin dört mısraı kendi arasında, diğer dörtlüklerin son mısraı ilk dörtlükle diğer üç mısra da kendi arasında kafiyeli olmak üzere bir dizili-şe sahiptir: a-a-a-a, b-b-b-a, c-c-c-a... Son mısra her bendin sonunda tekrar-lanıyorsa mütekerrir murabba, tekarlanmıyorsa müzdevic murabba adım alır. Genellikle dört ila sekiz bendden oluşmakla birlikte bu sayıyı aşan mu-rabbalar da vardır. Hemen hemen her konu işlenebilir. Dinî ve didaktik konularla övgü, yergi, manzum mektup gibi konular daha çok bu nazım biçiminde işlenmiştir. Murabba Mefa 'îlün/ Mefa 'îlün/Mefa 'îlün/Mefa 'îlün/ Cemalin sem 'ine pervane-veş yanmak diler gönlüm Visalün zevkine cana irüp yanmak diler gönlüm Görüp her yüzde nürinı seni sanmak diler gönlüm Cemalin sem 'ine pervane-veş yanmak diler gönlüm 324 Duyaldan vasf-ı pSJüni seni benden cüda kıldı Visalünsüz sqfQ bulmaz anıınçün çok cefa kıldı inlup zat-ı pakini gidüp kendin hafa kıldı Cemalin sem 'ine pervane- veş yanmak diler gönlüm37* Haşim Baba Mefa 'îlün/Mefa 'îlün Hakikat genc-i pinhanem Velî süretde insdnem Se dü tefsîr-i Kur'önem Cehar heşt bahr-ı ummanem Zuhurum mereci'-i eşya Müsemmayam dahi esma Bana sacid kamu tersa Ki her fan ile bir sanem

Cinan-ı tab'umi gezdüm Me 'arifgencini sezdüm Bu eşkal-ı hafi düzdüm Meratib üzre niranem 375 Haşim Baba Didaruna yüz sürmeğe Şeyhüm sana geldüm bugün Aslum dileyüp görmeğe Şeyhüm sana geldüm bugün Dergahına şayeste kıl Kullık ile der-beste kıl Gitmem kapundan böyle bil Şeyhüm sana geldüm bugün Bir derdliyem derman arar Yokdur deva derdüm yarar Ey derd-i yar derman-ı yar Şeyhüm sana geldüm bugün376 Ahmed Talibî îrşadî c. a. 5. Kıt'a Sözlük anlamı parça, bölük, cüz'dür. En az iki beyitten oluşan nazım biçimidir. Beyit sayışı ikiden fazla olanlara kıt'a-i kebîre adı verilmiştir. 325 Klasik edebiyatta kıt'alar, mahlassız şiirlerdir. Mısralar arasında anlam bütünlüğü bulunur. Konulan önemli bir düşünce, hikmet, nükte, yergi hayat görüşü olabilir. Bir ve dördüncü mısraları birbiriyle kafiyeli olan kıt'alara nazmı denir. Beyit sayışı ikiden fazla olan tat'a-i kebîreler matla'l olmayan gazele benzer. Kıt'alar müstakil şiirler olarak divanların sonunda mukattat başlığı altında yer alırlar. Kalem olsun eli ol katib-i bed-tahnrin Kifesad-ı rakamı sürümüm sur eyler Gah bir harf sükütuyla eder nadiri nar Gah bir nokta kusuriyle gözü kür eyler Fuzulî Dest-i kutahımızı etmemiş Allah resa Menba-ı lutfunu yoksa elimizle kaparız Bize yersin mi Huda ab-ı hayat-ı tevfik Hızr'ı bulsak reh-i zulmette külahın kaparız177 îzzet Molla c. a. 6. Tuyuğ

Yalnız Türk edebiyatında görülen ve aruzun failatün/failatün/failatün/ failün kalıbıyla yazılan dört mısralık millî bir nazım biçimidir. Halk edebiyatındaki maninin karşılığıdır. Tuyuğ, eski millî nazım biçimi olan dörtlüğün divan şiirine yansımasıyla ortaya çıkmıştır. Buna maninin aruzla söylenmiş biçimi de denilebilir. Tuyuğ'un kafiye düzeni genellikle mani ve rubaide olduğu gibi a-a-x-a biçimindedir. Ancak x-a-x-a biçiminde olanlar da vardır. Dört mısraı da birbiriyle kafiyeli olan tuyuğlara musarra tuyuğ denir. Mani ve ruba'îde olduğu gibi tuyuğda da önemli bir düşünce dile geti-rilmeye çalışılır. Bu sebeple zor söylenen şiirlerden olup mahlas kullamimaz. Daha çok Azerî ve Çağatay edebiyatlannda XIV ve XV. yüzyıllarda kullanılmıştır: Kadı Burhaneddin ve Nesîmî bu nazım biçimüün önemli ustalanndan-dır. Musarra Tuyuğ Alemi yüzün gülistan eylemiş Bülbülü sermest ü hayran eylemiş Anbertn zülfün perişan eylemiş Mahını ebrinde pinhan eylemiş 326 Dalmışım, sol bahre kim payanı yok Batmışam sol gence kim hüsranı yok Bulmuşam sol bedri kim noksanı yok Girmişem ol şehre kim viranı yok378 Nesîmî Hakk'a şükür koçlarun devranidur Cümle alem bu demim dayranidur Gün batandan gün doğan yire değin Aşk erinün bir nefes seyranidur Kadı Burhaneddin Neva'î La'lidin canımga odlar yakilur Kaşı kaddimni cefadan ya kilur Min cefdsı va 'desidin şad min Ol vefa bilmen ki ya kilur379 c. a. 7. Terci'-i Bend

Terci'-i bend, hane adı verilen gazel biçiminde kafiyelendirilmiş beş on beyitlik şiir parçalannın vasıta adı verilen ve sürekli tekrarlanan bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Terci'-i bendin her şiir öbeğine hane veya terci'hane denir. Terci'hane vasıta beytiyle birlikte bend adım alır. Şair mahlasım son terci'hanede söyler. Bu nazım biçiminin kafiye düzeni a-a, x-a, x-a... W; b-b, x-b, x-b... W vd. Ancak terci'hanesinin her mısraı birbiriyle kafiyeli bendlerden kurulu terci-i bendler de vardır. Terci-i bendlerin konuşu felek, Allah'ın kudreti, evrenin sonsuzluğu, hayatın zorlukları gibi konulardan oluşur. Bu türün en önemli ismi Kaygusuz Abdal, Ziya Paşa ve Şeyh Galibedir. Cennet mekan Şehzade Mahmüd Celaleddin Efendi hakkında Mersiye Müstefilün/Müstefilün/Müstefilün/Müstefilün/ Şahenşeh-i devran iken Abdulaziz huld-ı can Elvirmedi zalim felek yar olmadı baht-ı siyah Kalmışdi bir şehzadesi manende-i hurşîd ü mah îtdi ecelde akibet ol goncayı mahv ü tebah Pek genç iken itdi vefat Mahmüd Celaleddin ah Matem tutarsa ka'inat şayestedir bî-iştibah Hulkı güzel hüsni güzel bir mah idi ol nev-cihan Güller gibi açılmadan soldurdı ruhsann hazan 327 Hicranı yakdı c&numı yandum aman el-aman Gitdi elümden eylerim bülbül gibi ah ü figan Pek genç iken itdi vefat Mahmüd Celaleddin ah Matem tutarsa ka'inat şayestedir bî-iştibah Ey daderim Abdulaziz cennet sana olsun mekan Sen görmedin evladına kıydı nasıl zalim cihan Aciz kalup dermandan aldı haldman-ı natüvan Buldı y erini akibet Alllah 'in emri bî-güman Pek genç iken itdi vefat Mahmüd Celaleddin ah Matem tutarsa ka'inat şayestedir bî-iştibah Ey Adile agah ol dünya vü mafiha nedir Lazım olan ehl-i dile meyhanedir peymanedir TSra bu dünyanın sonu bir şey değil viranedir Feryad idendir andelîb süzan olan pervanedir Pek genç iken itdi vefat Mahmüd Celaleddin ah Matem tutarsa ka'inat şayestedir bî-iştibah380 Adile Sultan c. a. 8. Terkib-i Bend

Terkib-i bend, hane adı verilen gazel biçüninde kafıyelendirilmiş beş on beyidik şiir parçalannın vasıta adı verilen sürekli değişen bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Terkib-i bendin şiir öbeğine hane veya terkibhdne denir. Terkibhane vasıta beytiyle birlikte bend adım alır. Şair mahlasım son terkibanede söyler. Bu nazım biçiminin kafiye düzeni a-a, x-a, x-a... W; b-b, x-b, x-b... YY vd. Ancak terkibhaneye uyan bendlerden kurulu (a-a, x-a, x-a.. AA; b-b, x-b, x-b.. BB) terkib-i bendler de vardır. Özellikle sosyal konular, din, tasavvuf ve felsefe konuları bu nazım bi-çiminde kaleme alınır. Burada Kaygusuz Abdal'ın tasavvufi temleri işleyen terkib-i bend'ini de zikredebiüriz. Bu nazım biçiminin en önemli ustası Bağdatlı ROhî'dir. Buna pek çok nazire yazılmıştır. Bunlardan en ünlüsü ise Ziya Paşa'mnkidir. Der Şan-ı E'imme-i tsna Aşer Radıyallahu anhüm Faildtün/ Failatün/ Failün/ Hamd ü minnetle ubüdiyyet ü sena Da'im ü bakî olah Hakk'a seza Sani ü Halik u Kebîr ü Müste 'an Hafız u Nasır'dır ol zat-ı Huda 328 Kulların her vechie şddan ider Lutfina ihsdnına yok intiha Hem ol Fahr-ı ka'inat bin saldı Bd'is-i icad-ı eşya mutlaka Sevgili mahbübudur matlubudur Alenüne rahmet oldur bî-riya Alinin ashabının yüz bin selam Ola ervahına ihdd da 'ima Halet-i isna-aşer evlad-ı hem Aşk-ı ta'dadı dile gördi ehem Hem ikincisi İmam ba-safa Ol Hasan ibni Aliyyü'l-Murtaza Menba '-ı irfan ü ihsan ü kerem Kurre-i ayn habîb-i KibriyĞ Hulk-ı hüsnü-veş hüsn kendi Hasen Gelmedi alemde hiç emsal ana Bağ-ı cennet goncası iken lebi Hokka-i zehr itdi erbab-ı şeka

Bahriar olsa midad-ı eşcar-ı kalem Medh ü vasf-ı şanı bulmaz intiha îttila-yı şanım eyle kıyas Cdygah-ı düş-ı Fahr-ı Enbiya Kırk yedi yaşında ol zat-ı sa'îd Rahmet-i Hakk'ı bulup oldu şehîd ••• Ya îlahî ism-i A 'zam aşkına Nasır u Rahman u Erham aşkına Zat-ı Mahmüd u Muhammed Mustafa Sevdiğin ol Fahr-ı Alem aşkına Nuh ü ibrahim ü Musö aşkına Yusuf ü Ya 'kub u Adem aşkına Ebubekir Faruk Ömer Osman içiln Haydar-ı Kerrar ü Efham aşkına Ol imam&n-ı sa 'adet menzile! Cümle ashab-ı ekrem aşkına 329 Adile 'yi rahmetinle şad kıl Al ü evlad-ı mükerrem aşkına Şevk buldukça anlarla erem Aşık u sadıkları göre kerem^' Adile Sultan c. a. 9. Rubai Dörtlü, dörtlük. Klasik edebiyatta ve dinî-tasavvufî Türk edebiyatmda tam bir anlam ifade eden kendine has bir ölçüşü olan dört mısralık bir nazım biçimidir. Halk edebiyatındaki maniye benzer. Bu nazım biçiminde l, 2,4. mısralar kafiyeli 3. mısra serbesttir: a-a-x-a. Ancak ikibeyitlik kıt'a biçiminde (x-a-x -a) yazılan ruba'îler de vardır. Ruba'î'nin kıt'a ve nazmdan farkı özel bir ölçüyle yazılmış olmasındadır. Ruba'înin bir başka özelliği yoğun bir fikir örgüsüne sahip oluşudur. Ruba'iyyat-ı Hazret-i pîr Haşim Baba Sen seni bilsen eğer alem-i kübrasın sen Menşe'-i feyz-i ezel nüsha-i kübrasın sen Ma.hz.en-i sırr-ı Huda hdne-i kübrasın sen Mazhar-ı emn ü eman mahmel-i kübrasın sen382 Haşim Baba

Hak-i pa-yı Hanedanı eyleyen tütiya. göze Alem-i lahütı bil ki gaybu 'l-ummanı göre Nazar-ı vahidde vahdet közgüsinden alemi An-ı da'imde ezel ahir temaşasın göre383 Haşim Baba Bu Hatayt bendenün gör halim Kim yalında kaydı baş ü malini Pür-gündhem ta 'na kılma z&hida Bendesinün Hak bilür a 'malini384 Şah ismail Hatayi Ey gönül gel kendüni sen zevk ararsan bî-niha Çıkma cismün kal'asından anda bul hoş bir sofa Kıl teveccüh hakk'a sırrında görürsün bî-mekan Çün iyondur gün gibi dilde o yar-ı pürvefa385 Ahmed Talibî îrşadî »1 Aynur Koçak, a. g. e, s. 189-196 (Şiirin tamamı 105 beyit olup 12 İmam hakkındadır.) 3M Asuman ergün, a. g. tez, s. 413. 3" a. g,. tez, s. 414. 384 Adile Yılmaz, a. g. tez, s. 343 "ı" Neslihan Dönmez Aipdoğan, a. g. tez, s. 217. 330 Yine handan olayım bağ-ı fenada gül olup Öteyim hüsnüne karşu o şehün bülbül olup Takilup zülfine Mansür gibi ber-dar olayım Dahi cismüm yakayım savurayım hem kül olup387 Ahmed Talibî îrşadî Ya İlahî aşk-ı zatun derdüme derman olur Çeşm-i dil görse sıfatın hün île giryan olur Pak olur mir'dt-ı kalbim lutfile kılsan nazar Kurtulup gamdan kudur&tdan gönül şadan olur'88 Ahmed Talibî îrşadîEy mürg feryadına ba'is nedür leyi ü nehar Şimdi sitd eyyamidur sandun mı sen geldi bahar Sabr it hele ey can kuşi küf ad olsun da ot Yokdur sana layık bizüm a 'malimüz ta serteser389 Ahmed Talibî îrşadî c. a. 10. Muhammes

Muhammes sözlükte beşli, beşlik demektir. Edebiyatta aynı vezinde beşer mısrahk bendlerden oluşan nazım biçimi, îlk bendin 5 mısraı kendi ara-sında kafiyeli sonraki bendlerin son veya son iki mısraı ilk bend ile kafiyeli olur: a-a-a-a-a, b-b-b-b-a... veya a-a-a-a-a, b-b-b-a-a... Muhammes'ler 4 ila 8 bend arasın değişik uzunluklarda ve hemen hemen her konuda yazılırlar. Gönül ayinesi olsa mücella îder elbetde Hak andan tecelid Tecelladan hasıl olur tesella Olur çirk&b-ı kesretden müberra Muhakkak beyt-i Hak mir'at-ı ma 'na Hezarpare olursa ger bu mir'at Görinür her birinde ayn-ı bi'z-zat Müşahiddür mezahirde bu halat Görür aynın iden bu sözi isbat Muhakkak beyt-i Hak mir'at-ı ma'na Gönül ayinesi olferd ü yekta Zamanun sahibi bî-misl-i hem-ta Zuhür-ı kabe kavseyn ev edna Kuvvası sırndur bu hayfarihi Muhakkak beyt-i Hak mir'at-ı ma'na 387 Neslihan Dönmez Aipdoğan, a. g. tez, s. 217. 388 Neslihan Dönmez Aipdoğan, a. g. tez, s. 218. 389 Neslihan Dönmez Aipdoğan, a. g. tez, s. 218. 331 KemOli Haşimün nutk-ı demidür Dem ile her nefs her ten diridür Kelam-ı her demi sırr-ı Ali'dür Kulüb-ı kalib ider Haydarî'dür Muhakkak beyt-i Hak mir'at-ı ma 'no390 Haşim Baba Mefa 'üün/Mefa 'tlün/ Bu sözüm eylegil idrak Kesret camesini it çok Gide vahdetle işrak Bir ola cevher ile hak Bir ola yar ü ağyarun Eğer sen adem olsaydun Yahud insanı bulsaydun Sücüd sırrım bilseydin Me'asiden olurdunpak Giderdi şirk ü inkarun îrişdi ödeme devrün Niçün zevk olmaya cevriin Hemtn derman ola derdim Cendbetden olagörpak Sal&t ola kamu karım

Gel imdi Haşima her dem Olagör ödeme hem-dem Olursun sırnna mahrem Dinilür sırnna levlak Açar zulmanî env&run391 Haşim Baba c. a. 11. Müseddes Sözlükte altılı, altılık demektir. Edebiyatta aynı vezinde altışar mısralık bentlerden oluşan nazım biçimi, îlk bendin altı mısraı birbiriyle kafiyeli, sonraki bendlerin son bir veya iki mısraı ilk bend ile kafiyeli olur: a-a-a-a-a-a, b-b-b-b-b-a... veya: a-a-a-a-a-a, b-b-b-b-a-a... Müseddesler de 5 ila 8 bend arasında değişir ve her konuda yazılabilirler. Ancak felsefe ve tasavvuf konulan daha sık işlenir. 39» Neslihan Dönmez Aipdoğan, a. g. tez, 201-204. 391 Asuman Ergün, a. g. tez, a. 289, 290. 332 Mefa'îliin/Mefa'îlün/Mefa'îlün/Mefa'îlün/ Hakikat talib-i Mevla olan canı ider kurban Eğer hubb-ı siva dilde kalursa bulamaz ihsan Katur çah-ı cehaletde ilişmez ilm île irfan Eğer bu beyt-i ulyanun iderse nakşım seyran Hakikat üzre eşyayı bana bildir eya Fettah Seni görem seni bilem bu hdl ile olam ıslah Rıza-yı Hak'da ol da'im hilafından hazer eyle Ümidim lutf-ı Hak olsun kamu şeyden güzer eyle Sona dek halka hor bakma kamuyu hoş nazar eyle Bu nutkum can ile ders it muradun mahazar eyle Hakikat üzre eşyayı bana bildir eya Fettah Seni görem seni bilem bu hal ile olam ıslah392 Haşim Baba c. a. 12. Müfred Müfred tek, yalnız, ayn. Edebiyatta başka beyitlerle ilgisi olmayan ve bir şiir içinde yer almayan beyte denir. Bunlar genellikle divanların sonunda yer alırlar ve iki mısranın da birbiriyle kafiyeli olması şart değildir. Mefatlün/ MefailünMefaîlimMefailün/ Sana senden yakındur Hak zahirde Hak batında Hak

Her mekana eyle secde evvelde Hak ahirde Hak Haşim Baba Fa 'Hatun/ Fa 'ilatün/Fa 'ilatün/Fa 'Hatun/ Arife efal-i tevhid zikr-i Hu 'dür her nefes Seyre gelmiş işbu mülki cism ü ten ana kafes Haşim Baba Mefülü/Mefa'ilün/Mefulü/Mefa'ilün/ Bir dilde di ışk olmaz hiç anda sofa olmaz Bilmez demim adem ol demde vefa olmaz Haşim Baba Mefa 'ilün/Mefa •ilün/Mefa'ilün/Mefa 'ilün/ Acebdür herkese arif kamu varın nisar eyler Adavetle bakup münkir münafıkdur firar eyler193 Haşim Baba c. a. 13. Tahmis Tahmis beşleme demektir. Edebiyatta bir gazelin her beytinin basma başka bir şair tarafmdan aynı vezinde üç mısra eklemek suretiyle meydana getirilen nazım biçimi. 333 Beyit düzeninin bend düzenine dönüştürülmesiyle ortaya çıkan tahmiste, başa eklenen mısralar kafiye yönünden her beytin ilk mısraına uymak zorundadır: a-a-a (a-a), b-b-b (b-a). cc-c (c-a)... Tahmiste asıl beyit ile eklenen mısralar arasında bir anlam bütünlüğü oişması zorunludur. Nutk-ı Hazret-i Nakşî Tahmis-i Hazret-i Pîr Kuddisesirrahu Hakikat cümle eşyada Huda her dem iyon söyler Kulağun tut kamu Hakk'a işit sanma nihan söyler Ana el'an olan diller ene'l-Hakk'ı heman söyler Eya sen sanma kim senden hu güftan dehan söyler Veya terkîb olan unsur yahüd lahm-i zeban söyler Seni ol tatma mir'at idüp zarfün-durur eşya Senün nürunla mücella-durur eya esfel a 'la Zuhurun mazhar-ı tamdur vücudun nüsha-ı kübra Seni ol sana bildirmek muradın kasd idüp Mevla Anasırdan giyüp bir ton yüzünden terceman söyler

Mahabbet kenzini ışkı idüp i'lan dil ü canda Biterdi bir seçer güya ola seyran bu meydanda Mefahir cami'-i esma düyip insan bu elvanda Yaratdı cümle eşyayı özin pinhan idüp anda Görinür nice bir yüzden velî kendin nihan söyler Vesahdan pak idüp cümle me 'adım dilün zerger Neb&tun feyz-i hayevanun hayatidur demün ey er Senün emrünle saridür hüviyyet her işi işler Kimündür bunca cünbüşler kimündür nutk iden gevher özünden olmadın arif ki senden özüne kan söyler Kelam-ı Haşimî zevkin tuyan aşıklar ey Nakşı Cemal-i hüsnünün seyrin iden aşıklar ey nakşı Hakikat beyninün kasesin tutan açıklar ey Nakşı Sakahüm rabbehüm hamnn içen aşıklar ey Nakşî iren ma'şukına anlar mekandan la-mekan söyler394 Haşim Baba Tahmis-i Derviş ismet Alemi yakdı seraser ateş-i bala-yı aşk Şu'le-i nür-ı sofa oldı ziya bahşa-yı aşk Mucîb-ifeyz ü sa 'adetdür bütün ima-yı aşk Oldu zahir şerh-i hubb-ı yar ile ma'na-yı aşk 334 Mihr-i Mevland tağınca evc-i sînemde temam Süznakem şöyle kanün-ı muhabbetde müdam Nalemi tuysa döner Zühre ila yevmü'l-kıyam Ah ü zarım perde perde tutdı Uşşakı makam Dil sema itdi bu demlerde neva-yı nay-ı aşk Arz-ı ruhsar eyleseydi bir sdbOh ol afîtab Ta'atıyla meclis-i rindan bulurdı ab ü tab Dest-i sakiden idenlerAdile nüş-ı şarab Bende olsam îsmeta ol feyzie mest ü harab Ta kıyamet olur oy müstağrak-ı derya-yı aşk395 Adile Sultan c. b Halk Edebiyatına Ait Nazım Şekilleri Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı mensupları Divan Edebiyatında olduğu gibi muhteva sabit kalmak üzere Halk Edebiyatında da koşma ve mani tipim tercih etmişlerdir. a. Koşma 'ya örnek: Niyazî-i Mısrî'nin şu şiiri bir koşma örneğidir:

Hakk'ı seven aşıkların

Halkın arasından çıkar Eğlencesi tevhid olur Bülbül gibi daim öter Eğlencesi tevhid olur

Tevhidi görse Eğlencesi

can atar Aşk odina yanıkların tevhid olur Durmaz isim sürer dili

Mal u menalin terk eder Sorar müdam doğru yolu Hal ile kalin terk eder Eğlencesi tevhid olur

Ehl ü iyalin

terk eder Gerçek ere diyen belt Eğlencesi tevhid olur izinden ayırmaz gözünü

Dünya ve ukba perdesin Can ile tutar sözünü

Ardına atar

cümlesin Görmeğe iver yüzünü Eğlencesi tevhid olur

Kor masiva eğlencesin Eğlencesi tevhid olur

Mısrîye uyan kişinin Gider çürüğü işinin içindeki can kuşunun Eğlencesi tevhid olur196 335 b. Mani'ye örnek: Bir örnek olmak üzere Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanındaki manilerden birkaç tanesin! sunuyoruz; Oldum sema hem-saye Dondandır inci denden Sal üstüme hem saye incitme can gönül yap Her nice ki şems aya Park olmaz inci incinme

tenden Mihrin versin banafer incitenden Dil sende ya bendedir

Mahluk ile bil Hakk 'ı Azade ya bendedir

Masdar bul ol Pinhan

müştakı Yabanda değil bendedir ayan ey Hakkı397

Evvel O 'dür ahir hem Gümgeşte ya bendedir.

î-. Dint-Tasavvufî Türk Edebiyatına Ait Nazım Şekilleri: Aslında tasavvuf düşüncesinde şekilciliğin önem taşımadığı hususunu da göz önüne alacak olursak mutasavvıfların, şiirin dış yapışma pek önem vermediklerim, şiirin bu yönünü ihmal ettiklerim rahatlıkla söyleyebiliriz. Dinî-tasavvufî Türk Edebiyatım^ kendi disiplinine mahsus özel bir nazım şekli yoktur. O, bir yandan Divan edebiyatı nazım şekillerim, diğer yandan da

Halk edebiyatı nazım şekillerim hitap edeceği kitlenin durumuna göre rahatlıkla kullanmaktadır. C. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatına Ait Türler Bilindiği gibi bugüne kadar Türk Dili ve Edebiyatının; Türk halk edebiyatı, divan edebiyatı ve dinî-tasavvufî Türk edebiyatı bilim dalları üzerinde yapılan araştırmalarda, genel anlamda nazım şekli, özel anlamda da tür konuşu tatmin edici bir sonuca ulaşmamıştır. Öyle ki özellikle halk edebiyatın-da şekil ile türler, adeta birbirine karıştırılmış, zaman zaman bunlar birbirinin yerine geçer duruma getirilmiştir. Öyle olmuş ki şekil yerine tür, tür yerine şekil temünolojisinin de bazen aynı olarak kullanıldığı görülmüştür. Özellikle divan edebiyat ile dinî-tasavvufî Türk edebiyatı bilim dalların-da bu nazım şekli ve türlerindeki karışıklığın hala yaşadığı da görülmektedir. Bu konuya tarihi süreç içinde baktığımız zaman, Türk toplumunun IX. asırdan itibaren geniş bir coğrafyaya yayılışında onların; dil, edebiyat, sanat ve kültürel yapılannda da birçok yenileşme, etkileşme ve gelişme hareketle-rinin olduğu görülmektedir. Bu noktadan hareketle Türk edebiyatında nazım şekil ve tür konulannda da hareketli bir dönemin başlamış olduğu görülecektir. 336 Günümüze kadar, Türk Edebiyaünda nazım şekli ve türlerim ele alan eserler bu konuda; "tarz, şekil, eşkal, nev, teganni.. .vb." gibi terimlerin kul-lanılması teklifinde bulunmuşlardır. Ancak bunlar üzerinde de ittifak sağlanamamıştır. Bu sebeple, bu konudaki karmaşa hala devam etmektedir. Şimdi bu hususdaki görüşleri sırasıyla görelim: Tür ve şekil meselesi üzerinde duran araştırmacılardan A. Talat 0-nay'ın398 basını çektiği Hikmet îlaydın399 ve Cem Dilçin'in400 de iştirak ettiği görüşlere göre; şekil, şiirin vezni, kafiyesi, mısra ve dörtlük sayışı, duraklar, hece sayışı gibi dış yapı özelliklerim oluşturur.

Tür ise; muhteva itibariyle şiirin üzerinde durduğu, işlediği konuya göre belirlenir. Buradan hareketle bir şiirin şekil olarak aldığı isimle, tür olarak aldığı ismin farklı olabileceğim söylemek mümkündür. Fuat Köprülü,401 Pertev Naili Boratav,402 Hikmet Dizdaroğlu 'nün403 o-luşturduğu bu ikinci gruba göre ise halk şiirinde şekiller değil, türler vardır. Türler de birbirinden ezgileriyle ayrılmaktadırlar. Dizdaroğlu, cönklerdeki nazım şekillerinde belirtilen parçaların her zaman aynılık göstermediğim söyleyerek, bir koşmanın bazen 7'li bazen 8'li olarak karşımıza çıktığım belirtmektedir. Fakat bu görüşün de eleştirilen yanları vardır. Örneğin makamın şekilden ziyade türün belirlenmesinde bir ölçü olabileceği akla daha yatkındır. Konuya dinî-tasavvufî Türk edebiyatı açısından baktığımızda benzer durumları görmekteyiz. Dinî-tasavvufî Türk edebiyatı, dağdaki çobandan, sa-raydaki devlet başkanına kadar bütün kesimlere hitap edebilen bir karaktere sahiptir. Bazen sanatlı ve allegorik ifadelerle dolu sanat gücü yüksek eserler, bazen de duyguların en yalın bir biçimde ortaya konulduğu eserler de vardır. Bu edebiyat; şekil ve tür olarak bir yandan klasik edebiyatla diğer yandan aşık edebiyatıyla iç içe girmektedir. Kesin ve net bir sınırlama yapmak mümkün değildir. Fakat, yine de ilnü mülahazalar sebebiyle tasnif yapmamız icap ettiğinde tutulacak en sağlıklı yol Türk edebiyatının bütünlüğüne bir zarar gelmemek kaydıyla- muhtevalardan hareket etmek olacaktır. Eserin, bu edebiyatın bünyesi içinde kabullenilebilmesi için evvela muh-tevaya bakılmalıdır. Muhteva; dinî, tasavvufî, ahlakî, millî konulan işlemelidir. Bu işleyiş, üslüb ve tarz olarak klasik edebiyatla farklıklar gösterir. Örneğin tevhit, münacat, nazım türleri klasik edebiyatta da vardır. Fakat klasik 337

edebiyatın yaklaşımı ile dinî-tasavvufî Türk edebiyatının yaklaşımı belirgin çizgilerle bazen birbirinden ayrılırlar. Bilindiği gibi, "manzumelerin konulanna göre aldıkları adlara nazım türü denir. Nazım türünde, belli bir nazım şekline bağlı kalma şartı aranmaz. Ancak, bazı konuların yine bazı nazım şekilleriyle çokça anlatıldığı görülür.404 Nazım türlerinde muhteva önemlidir. Bu bakımdan muhtevası farklı o-lan pek çok konu sebebiyle pek çok tür ortaya çıkmıştır. Bazen aynı türün, manzum ve mensur şekilleri oluşturulmuş, bazen de hiç örneği olmayan orjinal türler ortaya konulmuştur. Dinî, ahlakî, tasavvuf? ve millî özellikler taşıyan manzum ve mensur hikayeler, risaleler, (budalaname, miglatname, pendname elifname, sohbetname, tesbihname besmelename, vb.) Hep dinîtasavvufî Türk Edebiyatının türleri arasında yer alan mahsuller olarak sayılabilirler.405 Tür ve şekil konusunda; A. T. Onay, H. îlaydın'ın tasniflerinin kanaatimizce daha uygun olduğunu ifade etmek isteriz. Sonuç olarak diyebiliriz ki; bugün önümüzde duran bu görüşler tam manasıyla oturmuş değildir. Bunlar sadece birer varsayımlar, yaklaşımlardır. Oturmuş bir tanımlama yapmak, ancak yurt içi ve yurt dışı kütüphanelerin-deki binlerce mecmua ve cönkün, dinî-tasavvufî mahiyetteki eserierinin ince-lenmesi ve bunların mümkünse yüzyıllara göre akraba Türk boy ve topluluk-lanndaki eserlerle de mukayesesinin yapılması suretiyle daha gerçek neticelerin çıkması mümkündür. îşte biz bu noktalardan hareketle bugüne kadar ciddiyetle ele alınmayan bir konuya el atmayı düşündük. O da, bu konunun bazen divan edebiyatı içinde, bazen da Aşık edebiyatı içinde yüzeysel olarak veya sadece adından bir iki kelime ve birkaç türden ibaretmiş gibi bahsedilen, fakat asıl konuya nedense değinilmeyen, ama gerçek anlamda edebiyatımızın da önemli bir bölümünü teşkil eden dinî-tasavvufî Türk Edebiyatında türleri ele almaya, incelemeye başladık.

Başlangıç mahiyetindeki bu çalışmanuzda elbette ki bazı noksanlanmız olacaktır. Bu noksanlanmızı, ilerde yapacağımız çalışmalanmızla bizzat veya diğer araştırmacıların çalışmaları ve onların değerli katkıları, yapıcı ve şevk-lendirici yardımıyla düzelteceğiz ve tamamlayacağız. Bilindiği gibi dinî-tasavvufî Türk edebiyatı, türler konusunda406 zengin bir malzemeye sahiptir. Eğer bizler bu malzemeleri hakkıyla değerlendirebi-lirsek, cidden önemli neticelere ulaşabiliriz. Bu cümleden olarak dinî4" Kocatürk, V. M., a. g. e., 8. 3-6. v» Pala, î., a. g. e., a. 107. 338 tasavvuf? Türk Edebiyatındaki türlerin ihtiva ettikleri konulan itibariyle; ana başlıklar altında bir tasnife tabi tutabiliriz. Bunlar da: 7. İtikat: Allah, melekler, kitaplar, peygamberler, ahiret günü, hayır ve şer, kaza ve kader. 2. ibadet: a. Kelime-i şehadet b. Namaz c. Oruç d. Zekat e. Hac 3. Ahlak 4. Dinî inanç ve tasavvufî düşünceler, 5. Din ve tasavvufyolunun büyükleri, 6. Dinî ve tarihî şahsiyetler etrafında teşekkül eden normlar, 7. Millî-manevî şahsiyetler etrafında teşekkül eden normlar, 8. Türk-îslam kültürü etrafında teşekkül eden normlar, 9. Tasavvufî remiz, ve rumuzlar, 10. Dinî-ahlakS eserler ve şerhleri, 11. Dinî-tasavvufî-folklorik eserler, 12. Tabiat bilimleri..... .vb.leridir.

Demek oluyor ki, dinî-tasavvufî Türk edebiyatı alanında binlerce eser-deki türler, genel anlamda konulanna göre değerlendirilecektir. Ancak bu eserler; dînî-tasavvufî-millî normları, millî-manevî-birlik ve beraberlik ülküsünün aslî temalannda belirtildiği konular çerçevesinde işleyeceklerdir. Ancak biz; çalışmamızın kapsamı itibariyle tür konusunu, şimdilik genel olarak dört ana bölümde toplamayı uygun bulduk. Zira bu, yılların verdiği birikimin bir başlangıcıdır, îşte bu sebeple başlangıçta bu türleri; yalnız başı-na vermekten çok, onlann ihtiva ettiği konulan kendi bünyesinde değerlen-dirmeye çalışırken, dün verilen 3-5 türü değil; bugünkü araştırmalar ve tespitlerle ortaya çıkan pek çok türleri, işledikleri konulan itibariyle aşağıda belli başlı beş ana başlık altında muhtevalanna göre ele almayı uygun bulduk. Onlar da: a. Allah hakkında yazılan türler, b. Peygamberler hakkında yazılan türler, c. Din ve tasavvuf yolunun büyükleri hakkında yazılan türler, d. Dinî inanç ve tasavvufî düşüncelerle ilgili yazılan türler. Şimdi bu beş ana başlık altında teşekkül eden tür'leri kendi bünyesinde birkaç örnekle venneye çalışalım: a. Allah Hakkında Yazılan Türler l. Tevhid Tevhid'in sözlük anlamı birlemek demektir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı ıstılahı olarak da "Allah'ın varlığı ve birligine dair yazılan manzum veya mensur eserlere" verilen addır. Yalnızca dinî-tasavvufî mahiyetteki 339 eserler değil her konudaki eserin tevhidle başlaması gelenekselleşmiştir. Yalnız Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı alanında yazılan tevhidlerde feraset, tefekkür ve tevil kendini gösterir. Bu yönüyle diğer tevhidlerden aynlır. Tevhidler gazel, kaside, mesnevî tarzındadır. Niyazî-i Mısrî'den bir tevhid örneği görelim:

Zihî kenz-i hafi k'andan gelür her var olur peyda Kimi zulmet zuhur ider kimi envar olur peyda Zihî derya-yı vahdet kim kesilmez her-giz emvacı Bu kesret alemi andan doğup na-çar olur peyda Ne sihr-i bil 'l-acebdür kim bu yüzden görinür ağyar O yüzden gayrı yok tenha gelür dildar olur peyda O yüzden görüben ağyar döner sem '-i cemalinden Felekler de görüp anı döner edvar olur peyda Taşinur günde yüz bin can adem iklîmine her dem Gelür yüz bin dahi andan bulur imar olur peyda Dişun içe hayalatı içün dışa zuhuratı Birinden ol birine tuhfeler her bar olur peyda O devr ile gelüpdür enbiya mürsel meratibce Gehî mü 'min zuhur eder gehi küffar olur peyda Görür ol kenz-i mahfîden nice zahir olur eşya Bilür her nakş-ı süretden ince esrar olur peyda 2. İlahî Mutasavvıfların, "Allah'ın birliğim azamet ve kudretim anlatan veya telkin eden manzumeler ilahî adıyla anılır. Hem aruz, hem de hece ile yazılırlar. Tarikatlere göre değişik adlarla anılırlar. Mevlevîler ayin, Gülşenîler tapuğ, Alevi-Bektaşiler nefes, Halvetîler durak, diğer tekke mensupları cumhur adım verirler. Hemen hemen bütün mutasavvıflar ilahi türünde eser vermişlerdir. Hatta şair olmadıkları halde bütün pîrler ilahi söylemişlerdir. Eşrefoğlu Rumî'nin bir HĞhîsmi görelim: Cana cefa kıl ya vefa Ya bağ u ya bostan ola Senden hem ol hoş bu hoş Ya bend ü ya

zindan ola Ya derdin gönder ya deva Senden hem ol hoş bu hoş 340 Hoşdur bana senden gelen

Ya vasi u ya hicran ola Senden hem ol hoş bu hoş

Gelse celalinden cefa Ya hil 'attır ya kefen

Yahud

cemalinden vefa Ya taze gül yahut diken Senden hem ol hoş bu hoş

îkisi de cana sofa Senden hem ol hoş bu hoş

Halim bir dem soragel

Gerek ağlat gerek güldür Diler isen bağnmı del

Gerek dirgür

gerek oldur Ey lütfü hem kahrı güzel Senden hem ol hoş bu hoş

Eşref oğlu sana kuldur Senden hem ol hoş bu hoş

Gahi nüşdur gahi nîşdir Gahi merhem gahî rîşdir Eşrefzade hem dervîşdir Senden hem ol hoş bu hoş407 3. Münacaat Münacaat,408 sözlükte "fısıldama, kulağa söyleme"; ıstılah olarak ise; "Allah'a dua etme, yalvarma, Allah'a dua konulu manzume" anlamına gelir. Divanlarda tevhidlerden sonra gelirler. Manzum veya mensur olabilirler. Manzum olanlar genellikle kaside, gazel, kıt'a, mesnevivb. tarzda yazılabilirler. Münacaaflar genellikle Allah için yazıldıkları gibi Peygamber için yazılanları da vardır. Elmaülı Hamdi Yazır'ın güzel bir mensur münacaatı bulunmaktadır: ilahî hamdini sözlerime sertac ettim. Zikrini kalbime miraç ettim. Kitabın kendime minh&c ettim. Ben yoktum var ettin. Varlığından cümleyi haberdar ettin. Aşkınla gönlümü bî-karar ettin, înayetine sığındam, kapma geldim; hidayetine sığındım, lutfuna geldim; kulluk edemedim amma affına geldim. Manzum bir münacaat örneği de Niyazî-i Mısrî'den, verelim: Ya ilam sana senden el 'ıyaz Sensin ahir cümlemize müsteaz Derd senin derman senindir şüphe yok Derdli kullara yine sensin melaz Cem' ü farkı eylegil meşhudunuz Cem'-i cem'inden bize ver iltizaz Zevk-i külli padişahım ol durur Bize tevhidin ola daim me'az Bu Niyazı bendeni etme garîb Eylegil tevhid-i sırfda anı şaz409 341 b. Peygamberler Hakkında Yazılan Türler 4. Na't

Na't,410 "bir şeyi methederek anlatma, vasıflandırma." Edebiyatmuzda ise daha çok Hz. Muhammed'i övmek maksadıyla yazılan şiirier anlaşılmaktadır. Bu bakımdan gerek Klasik Edebiyat, gerekse Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatı na't bakımından pek zengindir. Manzum veya mensur olabilmektedir. Bu tür, yalnız Hz. Muhammed'le sınırlı kalmayıp halifeler, din büyükleri, velîler, mürşidler hakkında da yazılmıştır. Edebiyatmuzda en meşhur na't örneği Fuzulî'nin Su Kasidesi'du. Aşık Yunus'tan bir na't örneği: Canım kurban olsun senün yoluna Adı güzel kendü güzel Muhammed Gel şefaat eyle kemler kuluna Adı güzel kendü güzel Muhammed Yidi kat gökleri seyran eyleyen Kürsinün üstine cevlan eyleyen Mi'racmda ümmetim dileyen Adı güzel kendü güzel Muhammed Mü'min olanların çokdur cefası Ahırette olur zevk ü safası On sekiz bin alemün Mustafa'sı Adı güzel kendü güzel Muhammed Dört çaryar onun gökçek •yöndür Anı seven günahlardan beridür On sekiz bin alemün sultanıdır Adı güzel kendü güzel Muhammed Sen hak peygambersin şeksüz gümansuz Sana uymayanlar gider imansuz Aşık Yunus n'eyler dünyayı sensüz Adı güzel kendü güzel Muhammed 5. Elifname Elifname kelime manası itibariyle; Arap alfabesinin ilk harfi olan elif ile yazılı, yazılmış; küçük kitap, risale, varak anlamlanna gelen name sözünün birleşmesinden meydana gelmiş birleşik isim olup; divan, aşık ve dinî-tasavvufî Türk edebiyatlannda kullanılan bir türdür. Istılahı manası itibariyle de; Osmanlı Türkçesi'ndeki otuz üç harfin değişik konularda, değişik şekil"• Niyani-ı'Mssri'Divanı, (Hazırlayan: Sağlam Kitabevi), istanbul 1976, s. 48. «"> Günümüz Dıli'nde Hz. Muhammed'e Na't'lar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Nü. 68, Ankara 1991. 342

lerle, genellikle mısra başlarındaki harflerin alt aha alfabetik sıra ile beyitler halinda yazılarak devam etmesi neticesinde oluşan manzum eserlerdir. Elifnameler; divan edebiyatında, mesnevî, kaside, gazellerde; aşık ede-biyatında koşma, destan ve divanlarda; dinî-tasavvufî Türk edebiyatında da tevhit, münacat, na't ve methiyelerde ekseriyetle dinî, tasavvuf! mahiyette olmak üzere, yani Allah'ın varlığı ve birliği, AUah'a yalvarma, peygamber ve devrin büyükleri olan mutasavvıflar hakkında yapılan övgü gibi konulan işlemektedir. Burada Kıbrıslı bir mutasavvıf şairimizden elifnamelere örnek vermek istiyoruz: Elifname Elif Allah'ın habibidir Muhammed Mustafa Be beni dür etmesin aşkından ol şahin huda Te teşerrüf eylerim ism-i şerifin yad ile Se sevab olur anı yad edene bi-had şeha Cim cemali nürunun bir zerresidir afitab Ha hayat-i cavidan bulur olan aşık ana Hı halil'dir Huda'nın hem resul'ü bi-güman Dal dedi peygamberimdir ol habib-i ba-safa 6. Gevhername Gevher, kelime manası itibariyle elmas, cevher, inci, değerli taş, bir şe yin aslı, esası vb. anlamlara gelir. Istılahî manada ise yaratılışın başlangıç; olarak ilahı nur'dan ayrılan ilk parça, bütün varlıkların esası, özü demektir. Bu özü anlatan eserlere de gevhemome adı verilir. Gevhemamelerde Allah'ın birliği, Hz. Muhammed'in yüceliği varlıkların tedrici yaratılışı anlatılır. Kaygusuz Abdal'm bu türde bir eseri vardır.411 7. Dolabname Dolab, kelime manasıyla içine eşya konulan raflı veya rafsız göz; kuyudan su çıkarmaya yarayan ağaçtan veya demirden yapılmış çark; devreden, dönen; bedesten içindeki dükkanlar anlamlanna gelir. Istılahî manada ise Allah aşkı, Allah'a teslimiyet, Hak'dan aldığım halka vermek gibi anlamlara gelir. Allah aşkını terennüm eden, sorulu-cevaph yazılan manzum eserler de dalabname adım alır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında pekçok dolabname örneği

bulunmakla birlikte Yunus'la Kaygusuz'un dolabnameleri ün kazanmıştır. Kaygusuz'un Dolabnamesinin bazı bölümleri şu biçimdedir: 343 Sual itdüm bugün ben bir dolaba Didüm niçün sürersin yüz bu aba Neden bağrun delükdür götlerim yaş Sebeb nedür sataşdun bu itaba Ka.ra.run yok gice gündüz dönersin Dökersin dertlü gözlerden hun-ab Elifkaddün bükilmiş cenge dönmiş înüdüni düzeltmişsin rebaba Tolab eydür eya çeşmüm çerağı işitmeğe cevabum aç kulağı Benüm budur sorarsan sergüzeştüm Ki ben yaylandum bir yüce tağı îrişmezdi boyuma altmış arşun Belüme dahi on adem kucağı Tokuz ay demeşüp bin dürlü kuşlar Budağumda tutarlardı otağı Öterdi tütî vü kumrî vü dürrac Geçürdüm bir zaman bu nice çağı Kaza irdi meğer dest-i kaderden Ki bir şahs irişüp çaldı bıçağı Yıkilup yatdum ol dem yüzüm üzre Kırıldı kalmadı budum budağı Delüp boynuma takdılar kemendi Süridiler tolandum her sokağı Tolab oldum gice gündüz dönerem Su üstinde tutar oldum otağı înilerem dün ü gün dost diyüben Gözüm yaşı sular büstün u bağı 344 8. Esma-i Nebî Esma-i Nebî, H. Muhammed'in güzel isimleri demektir. Tür olarak da Esma-i ffîwu3(Allah'ın 99 güzel ismi)ya teşbihen peygamberin de 99 ve daha fazla isimlerim konu alan şiirler demektir. 9. SîretiTn-Nebî Sîret, kelime manası itibariyle; " yönelmek, seyahat etmek, tavır ve hareket; hayat tarzı; gidiş, tutum; ahlak, hal tercemesi, biyografi" demektir. Bir tür olarak da "sîret veya sîretü'n-nebî Hz.

Muhammed'in doğumundan ölümüne kadar ahlakım, faziletlerim, mucizelerim, gazalanna ait hayatım bütünüyle veya bir kısmıyla ele alan " eserlerdir. "? Manzum sîretü'n-nebüeT ekseriyetle mevlid olarak adlandırılmakta ve mesnevi nazım biçimiyle yazılmaktadır. Erzurumlu Kadı Darîrî'nin Terceme-i Sîretü'n-Nebt'si, Süleyman Çelebinin Vesiletü'n-Necat'ı, Adem Dede'nin Siyer-i Nebî'si ...vb. eserler bu türün ünlü eserleridir. 10. Mu'dzat-ı Nebî Mu'cize, Peygamberlerin dinlerim halka kabul ettirmek amacıyla, Allah'ın emriyle gösterdikleri olağanüstü hallerdir, örneğin Hz. isa'nın ölüleri diriltmesi, Hz. Muhammed'in ay'ı ikiye bölmesi gibi. Çeşitli eserlerde bu mu'cizeler bir bölüm olarak yer alabildiği gibi müstakil eserler olarak da ele alınabilir. Bu tür eserlere Mu'cizat-ı Nebî diyoruz. Yahya Bostanzade Tirevî'nin Gül-i Sadberk, Nayî Osman Dedenin Ravzatü'l- /'caz fi'l-Mümtdz, ibrahim Nazire'nin Mu'cizatü'n-Nebî, Kadı îyaz'ın Şifa adlı eserleri bu türe örnektir. 11. Hicretname Hicret, "memleketten memlekete göç" demektir. Hususî manası itibariyle de; " Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç etmesidir." Bu olay, aynı zamanda Hicrî tarihin de başlangıcıdır. Hz. Muhammed'in bu göç olayım anlatan eserler de Hicretname adıyla anılır. Bu tür, Hz. Muhammed'in hicretiyle olabileceği gibi değişik kişilerin göçleriyle de ilgili olabilir. Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendinin Zağra Müftüsünün Hatıraları adlı eserinin ikinci cildinde yer alan 400 beyitlik Balkanlardaki göçü konu alan bölüm bir hicretndmedit. Süleyman Nahifi'nin mesnevî tarzında yazdığı 800 Seyitlik Hicretnamesi ile Aşık Molla Rahim'in 73 beyitlik Hicretname'si bu türün örneklerindendir. 345 Hicretname

Resülullah için bir ah çekelim înleyip gözümüzden yaş dökelim Anın hicretim söyleyim size Okuyup bildirin birbirinize Bunu yazar iken akından yandım Bir ateş düşmüş yüreğime sandım Hicretin nasıl etmiş edelim arz Bunu bilmek her mü'mine vacip farz Ebü Cehil ana çok etti cefa Soğur Mekke 'den Muhammed Mustafa Hicretim arzuladı ol Resul Hak ta 'aladan emir beklerdi ol Cebra 'il 'i Resülulllah 'a gönderdi Hicret eylesin Medine'ye dedi. Resulullah Ebübekir'e koşar Ana haber vermeğe yola düşer Der "Ya Ebubekir hazır olun siz Bunu gece hakkın emrile yolcuyuz!" Aşık Molla Rahim 12. Miracname Miraç, "göğe çıkma" demektir. Miraç olayınm kaynağı Kur'an'daki tsra süresidir. Miracnamelerde Hz. Muhammed'in Recep ayının 27. Gecesi Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götüriilüşü, Burak ile göğe çıkması, Cenab-ı Hak ile bizzat görüşmesi, diğer peygamberleri. Cennet ve Cehennemi ziyaret etmesi konu edilir. Gerek müstakil bir tür olarak ve gerekse diğer türlerde bir alt bölüm olarak bu olay ele alınmış, ana hatlarını kaydettiğimiz gelişmeler tasvirî mahiyette işlenmiştir. Bu tür eserler Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında Miracname adım almaktadır. 13. Mevlid Mevlid, kelime olarak "doğma, doğum yeri, doğum zamanı" anlamına gelen bir kavramdır. Hususî manada ise; "Hz. Muhammed'in doğum zamanı 346 veya doğum yeri" anlaşılmaktadır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında bir tür olarak da bu doğum olayım anlatan eserler demektir, islam dünyasmda bu türde pek çok eser yazılmıştır. Türklerde bu tür denilince ilk akla gelen eser Süleyman Çelebi'nin Mevlid adıyla ün kazanan Vesiletü 'n-Necat adlı eseridir.413

Mevlid, zamanla yalnızca Hz. Muhammed için yazılmakla kalmamış diğer şahsiyetler için de yazılmaya başlanmıştır. Süleyman Celaleddin'in Hz. Ali için " Mevlid-i CenOb-ı Ali Kerrema'llahü Vechehü" adlı Mevlidi de bunlardan biridir. 14. Bilye Hilye, kelime manası itibariyle "süs, ziynet, cevher; güzel sıfatlar; güzel yüz" demektir. Istılahî manada ise "Hz. Muhammed'in mübarek vasıflarım ve güzelliklerim yazı ile tarif ve tavsif etmek" demektir. Bu türde yazılan manzum veya mensur eserler de hilye adım alır. Aynca dört halife, bazı velîler ve bazı makbul kişiler için de bilyeler yazılmıştır Hilyeler müstakil olabileceği gibi miracname, mevlid gibi türlerin içinde de yer alabilir. Hilye türünün en mükemmel örneği Hakanî'nin Hilye1 si kabul edilmektedir. Bundan başka Şeyhü'l-islam Sadeddin Efendinin Kitdb-i Şema'il-i Şerif, Bekayî Abdulbakî b. Dursun'un Hilyetü'l-Enbiya ve Cihar-Yar-ı Güzin, Nahifi'nin Ravzatü's-Safa fî Sîretü'l-Mustafa, Seyyid Lokman Dedenin Kıyafetü'l-însaniyye fî Şema'Ui'l- Osmaniyye bu türün diğer örnekleri olarak sayılabilir. Bu türle ilgili olarak bir fikir vermek açısından bir bilyenin küçük bir bölümünü aşağıya alıyoruz: ittifak itdi bu ma 'nada ümem Ezeherü 'l-levn idi Fahr-ı alem Yüzinün halis idi ağı katı Ruhları saf idi safi sıfatı Reng-i rüyı gül ile yek-dil idi Gül gibi kırmızıya ma'il idi Kaplamışdi yüzini nür-ı sürür Sure-i Nur idi ya matla'-ı nur Gün yüzünden utanıp ab-ı hayat Meskenün itdi vera-yı zulumat 411 Bu eser ve Mevlid örneği için; Güzel, A., Dini-Tasavvufî Türk Edebiyattan Belli Başlı Şahsiyetleri, Süleyman Çelebi bölümüne bakınız. 347 15. Kırk Hadis

Hadis, "Hz. Muhammed'in olaylar karşısında söz söylemesi. davranış sergilemesi veya hiçbir şey söylemeyip susmasına " denir. Bu konuyla ilgili olarak Hz. Muhammed'in söylediği "Her kim benim hadislerimden 40 tanesin! belleyip başkalanna da öğretirse Kıyamet günün-de Allah ta'ala onu bilginler vefakihler arasında diriltsin." dua'sı bu tür'ün ortaya çıkmasmda etken olmuştur. Pek tabiî olarak pek çok Müslüman 40 hadis toplamış, tercüme ve şerh etmiştir. Bu konu üzerinde A. Karahan tarafindan bir "doçentlik tezi" de yapılmıştır. 16. Medhiye Birini övmek için yazılan manzum veya mensur eserlerdir, îki türlü medhiye vardır: a. Padişah, vezir, Şeyhü'l-îslam'lar.. vb.'leri" gibi devrin büyüklerim övmek için yazılanlar, b. Dört halife, ashab-ı kiram, ariflerin kutbu sayılan velîleri övmek için yazılanlar. Halk ikinci türdeki eserlere ilahî. Klasik Edebiyat mensupları istigase, mutasavvıflar ise istimdat adım verirler. Her iki medhiye arasındaki en ö-nemli fark samimiyet noktasındadır, îkinci türde şair, ölen bir kişiden maddî bir beklenti içinde olmadığından alabildiğine samimidir. Halbuki birinciler, methettiği kimsenin medhe hak kazanan liyakatinden ve eserinden ziyade medh hakkında mefhumlar ve mazmunlar avlamaya önem verir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında mehdiye daha çok Hz. Muhammed'in evladlan ile dört halife ve velîler den oluşan ikinci grup için yazılmıştır. Medhiyelerde çok defa kaside nazım biçimi tercih edilmekle birlikte diğer nazım biçimleri de kullanılmaktadır. Cem olmuş dervişleri pirim Abduikadir'in Yolunda sadıkları pîrim Abduikddir'in Elim verdim eline kurban olam diline Canlar feda yoluna pirim Abduikadir'in Ansının balıyım bahçesinin gülüyüm Bağının bülbülüyüm pîrim Abduikadir'in İnkar eden ol eri mürşit eder Şeytan 'ı Aslı durur Geylanî pîrim Abduikadir'in 348

Berna direni ey kişi kaibden çıkar teşvişi Od'a yanmaz dervişi ptrim Abduikadir'in Evliyalar rehberi Hakk 'in sırra mazhan Basında kdret gülü pirim Abduikadir'in Hak kalında uludur iki cihan doludur Eşrefoğlu kuludur pîrim Abduikadir'in Eşrefoglu Rumî 17. Mersiye Mersiye, "bir kişinin ölümü üzerine duyulan üzüntüyü ortaya koymak amacıyla yazılan" manzumelerdir. Klasik Edebiyatta görülen ve zamanın ileri gelen devlet adamları için yazılan mersiyeler, ifade ve üslup bakımından Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatındaki mersiyelerden ayrılır. Klasik Edebiyattaki mersiyelerde ilk dikkati çeken resmî bir üsluptur. Adeta kurallı bir ağlayıştır. Medhiyelerde olduğu gibi bir mefhum ve mazmun arayışı bunlarda dikkati çeker. Dinî-Tasavufî Türk Edebiyatında görülen mersiyelerde ise büyük ölçüde samimiyet ve içtenlik vardır. Halk Edebiyatında bu türün karşılığı ise ağıttu. İslam öncesi Türk ede-biyatında ağıt için sagu kavramı kllanılmaktaydı. Ağıtların mersiyelerden ayrılan en önemli yanı, her insan için söylenebilmesi, duyguların alabildiğine serbest kalmasıdır. Kemal Ümmî'nin Şeyh Hamid-i Velî için yazdığı mersiyenin bazı kısımlarım aşağıya alıyoruz: Kanı ol arifiin şevki tağıldı meclis ü cevki O cümle lezzet u zevki ecel zır ü zeber kıldı Kanı ol alim ü amil delil ü mürşid-i kamil Cihan mülkinde ol akil ne hoşfeth ü zafer kıldı Bu virandan çün ol şahbaz bekaya eyledi pervaz Salat u savmı ol dem-saz özine bal ü per kıldı Vefatın diriken bildi Hakk'un hükmine ram oldı Kişi gelür didi geldi velayetden haber kıldı Yir ü gökler kamu alem anunçün tutdılar matem Melayik cinn ü hem adem figan ü nevhalar kıldı Hiç öldi sanman ol Pir'i bilün kim diridür diri Zehî merhum yol şîri ki meydanda hüner kıldı. 349

18. Maktel-i Hüseyn Maktel, kelime manası itibariyle; "katledilen, öldürülen yer" demektir. Istilahî manada îse; "Hz. Muhammed'in torunlanndan Hz. Hüseyin'in Kerbel&'da şehid edilmesiyle ilgili olmak yazılan manzum veya mensur eserler" anlaşılmaktadır. 10 Muharrem 680'de Emevi halifesi Muaviye'nin oğlu Yezid, Kerbela'da Hz. Hüseyin ve beraberindekileri elim bir şekilde şehid eder. Bu acı olay bütün islam dünyasında asırlarca sürecek olan derin bir üzüntü yaratır. Haliyle bu acı olay edebiyatta da akislerim bulur. Maktel konuşu ilk olarak Arap edebiy alında görülür. Ebu Minhefin Kitab-i Maktel-i Hüseyn Makaliti't-Talibîn... bu türden bir eserdir. îran sahasında sîne-zen denilen bu tür pek yaygındır. En önermişi Kaşifi'nin eseridir. Bu eser Türkçeye Gelibolulu Cami tarafı ndan tercüme edilmiştir. Türk Edebiyatında da Fuzulî'nin Hadîkatü's-Sü'eda adlı eseri ünlüdür. Makteller manzum veya mensur olabilir. Kaside, gazel, , mesnevi, terlab-i bend, terci'-i bend gibi nazım şekillerinde de olabilir. Genellikle mersiye ile karıştırılan makteller, yalnızca Hz. Hüseyin'in şehadetini konu aldığı için özel bir türdür. Bu sebeple her mersiye maktel olamaz, ancak her maktel mersiyedir. Bu sebeple, maktel'\en de Dini-Tasavvufî Türk edebiyatı için kabullenmekteyiz. c. Din ve Tasavvuf Yolunun Büyükleri Hakkında Yazılan Türler 19. Menakibname Menakıb, kelime manası itibariyle; " övülecek iş, hareket ve meziyetlerdir." Isülahî manada ise; "din büyüklerinin ortaya koydukları kerametleri anlatan küçük hiköylerdir." Menakibname ise; "tarikat kuruculannın, mezhep imamlannın, diğer mühim dinî şahsiyetlerin biyografilerim, mücadelelerim, kerametlerim anlama, bilme isteği; nakletme endişesî ile yazılan manzum veya mensur eserlerdir. " Tarikatlerin kurulma döneminde bilhassa tarikat propagandasi amacıyla bu tür eserlerin yazımı yaygınlaşmış zengin bir menakibname edebiyatı o-luşmuştur. Bu cümleden olarak,

Menakibname'leri, tarihi ve biyografik olarak da ele almaktayız. Tezkire-i Satuk Buğra Han, Menakıb-ı Melamiyye-i Bayramiyye, Menakıb-ı Evliyd-yı Bağdad, Vilayet-i Hacı Bektaş, Menakıb-ı Sadreddin Konevî, Menakıb-ı Ahi Evran... bu tür eserlerden birkaçıdır. 350 20. Velayetname Velayetname; "tarikat şeyhlerinin, tanınmış velîlerin sağlığında olduğu gibi, ölümünden sonra da müritleri veya sevenleri tarafından aile getirilen, şeyhin başta hayatı olmak üzere, kerametleri, olmuş ve olağan üstü hadiseleri anlatan eserlerdir." Velî, tasarruf sahibi ve emir manalanna gelir. Allah'ın 99 isminden biridir. Tasavvufa göre velayet makamı peygamberlik için de vardır. Velîlik iki çeşittir; 1. Velayet-i amme: her mümin ve Müslüman velîdir. 2. Velayet-i hassa: gerçek velî olup tasavvufî anlamda, Allah tarafından korunup sevilen salih insanlardır. Velîlerin de bir çok dereceleri vardır. Bunların en üstünü kutbtur ki, Ha-kikat-i Muhammediyye'nin varisidir. Dinî-tasavvufî Türk edebiyatında önemli bir tür olan ve hareket noktası da bu olan velayetnameler, manzum ve mensur olarak tertip edilebilirler. Bunlara örnek olmak üzere Hacı Bektaş Velî ve Abdal Musa velayetnamelerini gösterebiliriz, örnek olarak da Hacı Bektaş Velî Velayetnamesi'nden; buğdayın, mercimeğin taş olması ile ilgili bölümünü verebiliriz: Hacı Bektaş, bir gün Suluca Kara Höyük'ün doğu tarafına çıkmıştı. Köylüler, ekini biçerlerdi, Kırşehir'den şahne gelir, ölçerdi, ondan sonra onlan çeçe ederler, üstünü sapla örterlerdi. Gene, adet olduğu gibi buğday, arpa ve çavdan döğüp savurmuşlar, çeçe etmişler, yağmur bozmasın diye üstünü sapla örtmüşlerdi. Hacı Bektaş, eteğini açıp harman sahiplerinden bir şey istedi, bir şeyi-miz yok dediler. Hünkar;

Bir şey olmasın dedi, geri döndü. Çeç sahipleri, çeçlerini açtılar gördüler ki ne kadar arpa, buğday, mercimek, nohut varsa hepsi taş olmuş. Bu büyü dediler, onlar taş olduysa ne çıkar, altınımız akçemiz çok. Hünkar, giderken bu sözleri duydu, Güvendiğiniz altınınız, akçeniz de öyle olsun dedi. Hepsi de koşup evle-rine vardılar, erenler şahı dediler, insana nasip olacak tanelerin hepsi taş olmuş, hiçbir işe yaramaz. Hacı Bektaş, îşe yarar dedi, bizi sevenlere armağanımız olsun, oğlu kızı olmayan kadınlar, üç gün oruç tutsunlar, cuma gecesi, dişlerine değirmenden bu tanelerden birisini yutsunlar, o gece helalleriyle beraber olsunlar, ola ki ulu Tann onlara bir er- oğlan nasip eder. Mercimek yutarsa kızı olur. Kesesinde taşırsa altını, akçesi eksiz olmaz. 351 Erenlerin kerametiyle bu ana kadar taş olan taneler, yerin dibinden taş içinden kaynayıp çıkar.414 Hacı Bektaş'ın şöhreti her yana yayıldı, her taraftan mürit, muhip gelmeye başladı. Semalar, safalar sürülüyordu, meclisler kuruluyordu. Yoksullar geliyorlar, zengin oluyorlar, murat almak dileyenler, baş vuruyorlar, muratlanna eriyorlardı. Sivrihisar'ın güneyinde Sangök derler, bir köy vardı. O köyde doğmuş Yunus Emre adlı biri vardı. Bu erin mezarı da gene doğduğu yere yakındır. Yunus, ekincilikle geçinir. Yoksul bir adamdı. Bir yıl kıdık olmuştu, ekin bitmemişti. Hacı Bektaş'ın vasfım o da duymuştu. Gideyim, biraz bir şey isteyeyim dedi. Bir öküze alıç yükledi, vara vara Karahöyük'e geldi. Hünkar'a Yoksul bir adamım, ekinimden bir şey atamadım, yemişimi alın, karşılığm lütfen ehlimle, ayalimle aşkınıza yiyeyim dedi. Hünkar, emretti, alıcı yediler. Bir iki gün sonra Yunus, memleketine dönmeyi kararlaştırdı. Hünkar, bir derviş gönderdi, sorun dedi, buğday mı verelim nefes mi? Yunus'a sordular, Ben nefesi ne yapayım, bana buğday gerek dedi. Hünkar'a bildirdiler. Buyurdu ki

Her alıcın çekirdeği basma on nefes verelim. Yunus'a bunu söylediler, Ehlim var, ayalim var, bana buğday gerek dedi. Bunun üzerine öküzüne buğday yüklediler, yola düştü. Fakat köyün aşağısına gelince hamamın öte yanındaki yokuşa çıkar çıkmaz Ne olmayacak iş ettim ben vilayet erine vardım, bana nasip sundu, her alıcın çekirdeği basma on nefes verdi, kabul etmedim. Verilen buğday bir kaç gün yenir, biter. Bu yüzden o nasiplerden mahrum kaldım. Döneyim tekrar varayım, belki himmet eder dedi. Bu fikirle dönüp tekrar tekkeye geldi. Buğdayı indirdi, erenler dedi, Bana himmet ettiği nasibi versin, buğday gerekmez bana. Halifeler, gidip Hünkar'a bildirdiler. Hünkar, o iş böyle olmaz, o kilidin anahtarım Tapduk Emre'ye sunduk. Ona gitsin, nasibim ondan alsın dedi. Halifeler, Hünkar'ın sözünü Yunus Emre'ye söylediler. O da Tapduk Emre'ye gitü, Hünkar'ın selamım söyledi, olanı biteni anlatı. Tapduk; selamı aldı, Safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, ekmek ver nasibini al dedi. Yunus, Tapduk Emre'nin tekkesine odun çeker, arkasıyla getirirdi. Yaş ağaç kesmez, eğri odun getirmezdi. Kırk yıl hizmet etti. Günün birinde Tapduk Emre'ye bir neşe geldi, hallendi. Meclisinde Yunus-ı Guyende adlı bir şair vardı, ona, söyle dedi. O, mınn kınn etti, söylemedi. Tapduk, Yunus dedi, 414 Gölpınarlı, Abdülbaki, Hacı BektaşVelî Velayet-ıiame'si, İstanbul 1958, s. 34 352 Sohbet et, şevkinuz var, işitelim. Yunus gene söylemedi. Bu sefer Tapduk, Yunus Emre'ye döndü, Hünkar'ın nefesi yerine geldi, vakti tamam oldu, o hazinenin kilidim açtık, nasibim verdik, haydi söyle dedi. Hemen Yunus Emre'nin gözünden perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.415 d. Dinî-Tasavvufi Düşüncelerle İlgili Yazılan Türler 21. Vücüdname

Vücud, kelime olarak bulunma, var olma, varlık; insan veya hayvan gövdesi, ten anlamlanna gelir. Isülahî manada insanın Allah tarafından yaratılışı, Tann'nın bütün güzelliklerim insanda toplamasadır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında manzum ve mensur olarak kaleme a-lınan vücudname\etüe levh-i mahfuzdan başlayarak ana rahmi de dahil olmak üzere gelişim evreleri bütün safahatı ile anlatılmaktadır. Azerî sahasında da vucüdname örnekleri verilmekle birlikte Kaygusuz Abdal'ın mensur Vücüdnamesi bu türün en önemli örneklerindendir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatındaki bu vücüd-name geleneği Aşık Tarzı Türk Edebiyatında yaşname olarak adlandırılır. Aşık Tarzı Türk Edebiyatı, bu türün güzel örnekleriyle doludur. Yaşnamelerde ele alınan insan hayatım belirli bir insanın tarihi hayatı olarak görmemek gerekir. Burada bahsedilen hayat, hizanın genel hayatıdır. Bu konuda Aşık Vartan'ın tamamı 26 dörtlük olan yaşnamesinden küçük bir bölüm verelim: Ezel benim şu cihana geldiğim Huda 'mdan emroldu, düştüm erkana Anamm rahmine düştüm, kaynadım Bir katre iken döndüm insana Üç ayımda uyumuştum uyandım Dört ayımda silkindim de deprendim Allı ay olunca çözüldü bendim Ol dem her yenme düştü nişane Bir y aşımda çiçek ile büründüm Yaşım aldım dört ayaklı süründüm Toprakta taşta yüs üstü yürüdüm Ne yalvarabildim ne hal bilene <16 Gölpınarlı, A., Hacı Bektaş Velayetnamesi, İnkılap Kitabeyi, İstanbul 1958, 8.48,49. 353 Yirmi yaşımdaydım serimden geçtim Aşkım havalandı, oynadım, coştum Bulanık çay gibi kaynadım, taştım Gürleyince benzer idim arslana Altmışımda bulamadım tadımı Çok çalıştım, atamadım dadımı Naçarlıktan gene sevdim yadımı Bu felek getirdi beni amana416 22. Nasihatname

însanlara yol göstermek ve öğüt vermek amacıyla manzum veya mensur olarak kaleme alınan eserlere nasihatname demekteyiz. Didaktik mahiyetteki bu eserlerin manzum olanları mesnevi tarzındadır. Aynı zamanda pen-dname adı da verilen bu eserler ferdi "dinî, sosyal ve ahlaki yönden yetkin bir insan olarak topluma hazırlamak amacındadır. Ferde telkin edilen temel değerleri kuvvetlendirmek için ayet, hadis, hikmet, kelam-ı kibar, ve ata sözlerinden yararlanılır. Bu türün en ünlü eseri Feridüddin Attar'ın Pendname' sidir. Türk Edebi-yatında ise Nabî'nin Hayriyye'si, Sünbülzade Vehbî'nin Lutfiyye'si, Güvahî'nin Pendname'sidir. Güvahî Pendname'sinden birkaç örnek verelim: Bitir bir işi gayre sonra tut yüz Ki bir koltukda sığmaz iki karpuz Nasihat idicek dinle uluyu Kalırsın dinlemez isen uluyu Yolun üzre eğer köprü ala yol Basuban geçme uluyu budur yol Duruş hare it nitekim düğün için Ki ağ akçe olur kara gün için Ayak bas olmağıl kendüyü bilmez Veren alır veren el bil kesilmez Ne çare çok sınanmıştır bu merrat Ki tutulmaz kuru torba ile at 416 Köprülü, Fuat, Türk Saz Şairleri, Güven Basımevi, Ankara 1962, s. 446-448. 354 23. ibretname İbret, sözlük anlamıyla uyan olmak üzere "kötü bir olaydan ders alma veya böyle bir ders almaya sebep olacak olay "demektir. Dinî literatürde her olumsuzluk bir ibret olarak telakki edilir. Mesela delilik akim, hastalık sağlığın, ölüm ölümsüzlüğün... bilinmesi için birer ibrettir. Bu tür konulan ele alan müstakil şiirlere de ibretname adım veriyoruz. Bu konuda mezarlıkları konu alan Yunus'un şu şiiri güzel bir ibretname örneğidir: Sema ibret gerek ise Gel göresin bu sinleri Cer taş isan eriyesin Bakup göricek bunları

Şunlar ki çokdur malları Gör nice oldu halleri Sonucu bir gömlek giymiş Anın da yokdur yenleri Kanı mülke benim diyen Köşk ü saray beğenmeyen Şimdi bir evde yatarlar Taşlar olmuş üstünleri Bunlar eve girmeyenler Zühd ü taat kılmayanlar Bu begliği bulmayalar Zira geçdi devranları 24. Faziletname Kanı ol şirin sözlüler Kanı ol güneş yüzlüler Şöyle gaib olmuş bunlar Hiç belirmez nişanları Bunlar vakt begler idi Kapıcılar korlar idi Gel şimdi gör bilmeyesin Beg hangidir ya kulları Ne kapu vardır giresi Ne yemek vardır yiyesi Ne ışık vardır göresi Dün olmuşdur gündüzleri Bir gün senin dahi Yunus Benim dedikleri kala Seni dahi böyle lala Nitekim kaldı bunları Yunus Emre

Fazilet kelime olarak "insanda iyilik etmeye ve kötülükten kaçınmaya yönelik devamlı ve değişmez bir yöneliş; güzel vasıf; insanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy, erdem, üstünlük, güzel ahlak" demektir. Faziletname bir "erdem kitabı "dır. Manzum veya mensur olarak kaleme alınırlar. Din ve tarikat çevrelerinde fazilet timsali olarak Hz. Muhammed ve Hz. Ali kabul edilirler. Bununla birlikte dört halifenin faziletim anlatan eserler de vardır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyaünda, Hafızoglu Derviş Muhammed Yemini'mn 1519'da kaleme aldığı ve Hz. Muhammed'le Hz. Ali'nin faziletlerim anlattığı 7364 beyitlik Faziletname-i Yemini adlı eser ünlüdür. 355 25. Fütüvvetname

Fütüvet, "soy temizliği, mertlik, yiğitlik, gençlik, delikanlılık; cömertlik, el açıklığı" gibi anlamlara gelir. Istlahî olarak da "îsîamiyetin tarif ve tavsif ettiği bir insan tipi"ma adıdır. Bu insan üpinin tarif edildiği eserlere de fiitüvvet-name adı verilir. Fütüvvetnameler manzum veya mensur olabilirler. Şeyh Eşref b. Ahmed, Esrar Dede ve Eşrefoğlu Rumî'nin birer manzum fötüvvetnamelen bulunmaktadır. Burgazî, Şeyh Seyyid Hüseyin, Radavî, Hace Can Ali gibi pek çok şahsiyetin de kendi adlarıyla anılan mensur fötüvvetnamelen vardır. 26. Gazavatname Gaza, "din uğrvna yapılan savaş demektir. Gazavat ise bunun çokluk halidir. Gazavatname ise büyük bir kumandanın kahramanlıklarım ve savaşlarım anlatan manzum veya mensur eserlerdir." Genelde mesnevi biçiminde kaleme alınan bu eserler zafemüme, fetihname gibi türlerle benzerlik gösterir. Ancak onlar gibi belirli bir zafer sonu-cunda yazılmaz, tarihin belirli bir kesitini konu edinirler. Bu bakımdan bu eserler birer tarihî delil olarak da kabul edilirler. Türk Edebiyaünda gazavatname örneklerim Selçkiular dönenüne kadar götürenler bulunmakla birlikte gazavatname özelliği taşıyan eserler XV. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlamıştır. XVI. yüzyıldan itibaren de büyük bir gelişme göstermiştir. Manzum veya mensur olabilirler. 27. Mansumame Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında önemli bir yere sahip olan Hallac-ı Mansur'un hayatı ve kerametlerim konu alan mesnevî nazım biçimiyle yazılan tahkiyevî eserlere mansumame adı verilir. Bunlar bir noktada Menakibnamelere benzerler. Bugün için Niyazî, Ahmed Daî, Mürîd-i Aydınî ve Niyazî-i Mısrî'ye ait dört tane mansumame bilinmektedir. 28. Minbername Minber, "camilerde hatiplerin Cuma ve bayram günleri üzerine çıkıp hutbe okudklan 3-11 basamaklı, merdivenli kürsüdür." Minbername, "bu kürsü veya kürsülerde bulunan hatiplerin

ağımdan söylenen sözlerden oluşan edebî eserdir." Sanatçı, eserini bu hatibin ifadesiyle oluşturur. Edebiya-tımızda pek fazla örneği bulunmamakla birlikte Kaygusuz Abdal'ın bir Cuma namazı esnasında namazdan sonra hatibin kendisine bakarak söylediği sözler ve Kaygusuz'an da ona verdiği cevaplardan oluşan manzum bir minbernamesi vardır. 356 29. tstihracname istihraç, "çıkarma, çıkarılma; netice çıkarma, mana çıkarma, anlama; ileriyi görme; bazı hususlara göre mana çıkarma" demektir, îstihracname ise; "harfleri gideyerek veya dolaylı işaretlerle belirli bir olayın olacağım ifade eden manzum eserlerdir." Klasik Edebiyat, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı ve Halk Edebiyatında pek çok istihracname örneği bulunmaktadır. Esrar Dede, Fuzulî, Konyalı Şem'î, Biüisli Müştak Baba bunlardan birkaçıdır. Müştak Baba'nın 1847 yılında yazdığı Divan'ında bir istihracnamede Ankara'nın 1923 yılında başkent olacağma işaret ediyor. Bu şiiri aynen alıyoruz: Me 'va-i nazenîne kim eif otursa efser Labüd olur o me 'va îsîambol ile hemser Nün ve 'l-kalem basından alınsa Nün-ı Yunus Aldıkda harf-i diğer olur bu remz izhar Miftah-ı Süre-i Kafserhadd-i harf ta Kaf Munzam olunmak ister Ra-yı Rasül Peygamber Hay u huy ile ahir maksüd oldu zahir Beyt-i velîyyü'l-Ekrem lyd-ı ekber Eypadişah-ıfehham Sultan Hacı Bayram Rühane ister ikram Müştak-i abd-i çöker Günümüz Türkçesiyle: Nadide bir şehrin (kelimenin) basma Elif taç olursa, o şehir istanbul ile eşit olur ve ebedileşir. Nün ve'l-Kalem(suresi)in başındaki ve Yunus kelimesindeki "n" harfi alınsa, her halde diğer harfleri de aldıkça bu başka bir remz olur. -' Sure-ı Kaf in başındaki ve sonundaki "kaf" ile Peygamber Resuldeki "r"yı da ilave edince,

Hay ve huy kelimesinin "h" (Bu ses Osmanlı alfabesinde ünlü olarak a ve e yerine de kullanılır.)si ile netice maksüd olur. Kamil velînin yurdu el-Hac ıyd-1 mübarek(ekber)dir. Ey anlayışı yüce, büyük padişah Hacı Bayram Velî, abd-i çaker Müştak'in ruhu senden ikram ister. Açıklama Şiirdeki ilk mısra anahtardır. Burada Elif yani "a" sesi başa gelince o şehir İstanbul ile eşit (başkent) olacaktır. Bundan sonraki beyitlerde birbirle357 riyle ilgisiz ifadelerde Nün, Kaf, Ra, be sesleri zikredilmektedir. Bu sesler birleştirildiğinde eski harflerle A-N-K-A-R-A kelimesi ortaya çıkmaktadır. Ankara daki harfler ebced hesabı ile 1341/1923 yılım gösterir. 4. Beyitteki lyd-ı ekber (Kurban Bayramı) ile de bu olayın Kurban Bayrami'nın cuma gününe rastlayacağına işaret etmektedir. Müştak Baba, 1847 yılında yazdığı istihr&cname ile 76 yıl öncesinden cumhuriyetin ilan edileceği tarihi ve günü, Ankara' mn başkent olacağım haber veriyor. 30. Tacname Taç, "hükümdarların başlanma giydikleri mücevherlerle süslü şey ki hükümdarlık alameti olarak değerlendirilir." Tarikatlerde de "bilhassa şeyhler başlanna yün ve dülbentten dolama bir serpuş giyerler, bu da taç olarak adlandırılır." Bu serpuşun dilim sayışı tarikatlere göre değişir. Mesela Bektaşi, Rıfa'î, Kadirî, Sa'dî tadan on iki dilimlidir. Bu taclara tarikaüer değişik anlamlar yüklemişlerdir. Bu anlamları izah eden eserler ortaya koymuşlardır. Bu eserlere de tacname adı verilmiştir. Tacun üstüvası, süfliden ulvî calibine tebdil eylemekdür. Tacun kub-besi, nokta-i hakikatdür. Tacun kenarı, ifa' aleme hükmetmekdür. Tacun lengeri, şali/der üstüvasidur. Tacun kilidi, müşkil halletmekdür... 31. Nevrüzname

Nevruz, Farsça "yeni gün" demek olup Güneşin Koç burcuna girdiği zaman olup Rumî takvimde 9 Marta /Miladi 21 Marta rastlar, iranlılar islam öncesinde bu günü dinî bayram olarak kutlamışlardır. Ebulgazi Bahadır Hanın naklettiğine göre Türkler de 21 Mart tarihinde Ergenekon'dan çıkış günü olarak her yıl bayram yapmaktadır. Bu bayramlar her iki millette de îsîamiyetten sonra îsîamî bir olaya dayandmiarak kutlan-maya devam edilmiştir. Hz. Adem'in dünyaya ayak bastığı gün, Hz. Ali'nin doğduğu gün gibi... îşte bu nevruz gününün neş'esini, insanların o günkü ruh hallerim ve yapılan eğlenceleri anlatan eserlere de nevrüziyye denilmiştir. 32. Tahassürname Tahassür, hasret çekme, çok arzu edilip ele geçirilemeyen şeye yanıp yakılma demektir. DinîTasavvufî Türk Edebiyatta tasavvuftan ve ibadetten habersiz boşa geçen bir ömre karşı büyük üzüntü duyulur. Bu üzüntü şiirle ifade edilir ki buna tahassümame diyoruz. Ayrıca kaybedilen bir yakın veya şeyh için de hasret ifade eden manzumelere de tahassümame adım veriyoruz. Adile Sultan'in bu türde güzel şiirleri bulunmaktadır. 358 33. Tarikatname Tarikat, Allah'a ulaşmak arzusuyla tutulan yol, tasavvufî meslektir. Tarikat yolunu, şartlarım anlatan eserler de tarikatndme adım alır. Bilinen ilk tarikatname Eşrefoğlu Rumî'ye aittir. Bundan başka Duacı Oğlu ile Himmet Dedenin de tarikatnamelen bilinmektedir. 34. Nutuk Nutuk "söz, lakırdı, konuşma; söylev, bir kalabalığa karşı söylenen söz; ikna edici, inandırıcı mahiyette söyleme kuvvet ve hassası; eski devirlerce bilinen kimselerin manzum sözleri anlamlarım taşır."

Isülahî olarak da "tarikate yeni girecek olan saliklere tarikatin adab ve erkanım öğretmek, kısacası irşad etmek amacıyla mürşidlerin söyledikleri manzum sözlere nutuk" denir. Konuyla ilgili olarak iki dörtlüğü örnek olarak alıyoruz: Evvel tevhid sürer mürşid dilinden Erişir canına fazlı Huda 'nin Kurtulursun emmarenin elinden Erişir canına fazlı Huda 'nin İkincide verir lafzatullahı Anda keşfederler sıfatullahı Hasenat yeter der eder günahı Erişir canına fazlı Huda 'mn 35. Hikmet Hikmet, "felsefe, gizli bilinmeyen nokta, sebep, gerçeğe ve ahlaka ait kısa söz" anlamlanna gelir. Isülahî manada da "Tann gerçeklerim, Kur'an'in derin anlamım kavrama, islam dininin genel kurallarım uygun olarak davranma; derin felsefe ve bilgi" demektir. Türkistan halkı Ahmet Yesevî'nin sözlerinde bu anlamları buldukları i-çin onun şiirlerine hikmet demişlerdir. Daha sonra bu yolda söylenen şiirler de aynı adla anılmışlardır. 36. Devriye Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının en karmaşık ve izah edilmesi en güç türlerinden biri devriyedir. Devir, "genel anlamda dolanmak, dairevî bir hareketle dönmek demektir. Devriye ise yaratılışın başlangıcı ve sonu, varlığın nereden gelip nereye gittiği, bu ikisi arasında varlığın safahatının anlatıldığı eserlerdir." 359 Devir hadisesi 180'er derecelik ild yaydan oluşan bir daireye teşbih e-dilmiştir Bu iki yaydan ilki kavs-i nüzul (iniş yayı), ikincisi kavs-i urüc (çıkış yayı)dur. Kavs-i nüzul: Bu yukandan aşağıya doğru inen yay üzerinde gösterilen merhalelerdir. Bu merhaleler sırasıyla şöyledir îlk önce; Levh-i mahjüz'daa ayrılan IlĞhî nur sırasıyla ald-ı

küliden dokuz, akla, onlardan dokuz nefse, onlardan dokuz felehe, onlardan tebayi'-i erbaa (kuru-yaş-soğuk-sıcak)ya, onlardan anasır-ı erbaa (hava-toprak-su-ateş)ya geçer. Sonunda Madenler-nebatlar-hayvanlar aleminin milyonlarca parçası haline gelir. Vahdet alemin-den kesret alemi oluşur. Kavs-i urüc Kavs-i nüzul yoluyla alem-i gaybdan olem-i şuhüda inen varlık önce maden, sonra nebat, sonra hayvan en sonra da insan suretinde tecelli eder. îahî nur, insandan insan-ı kamile oradan da tekrar ilk ayrıldığı nokta olan Vahdet alemiae Hak taalaya ulaşır ki bu son harekede Bakara suresinin 156. Ayetinde işaret edilen: "Biz O'ndan geldik, elbette O'na döneceğiz" cümlesinin hükmü gerçekleşir, devir tamamlanır. Kavs-i nüzulü anlatan şiirlere Ferşiyye, kavs-i urücu anlatan şiirlere de Arşiyye denilir. Devir nazariyesinin kaynağı Arap dünyasıdır. Araplara da eski Yu-nan'dan geçmiş bir panteizm anlayışı olabilir. Vahdet-i Vücüd anlayışından daha uç noktada olan bu anlayış îsîamîleştirilmiştir. Panteizm anlayışında Tamı tabiatın içinde içkin bir konumdadır. Vahdet-i Vücüd felsefesinde de şifadan itibariyle içkin, zaü itibariyle de aşkın (tabiatın dışında) bir konumdadır. Eski Yunan felsefesinden başka Hint felsefelerinin de tesiri görülebilir. Hint'te görülen sudur ve tenasüh inancına göre ruh ölmez, beden değiştirir. Şekil olarak bedenden bedene bir geçiş hali söz konusudur. Vahdet-i Vücüd'da Tanrı sıfatlannın farklı biçim, renklerde tecellîsi yani telvin söz konusudur. Bu yönüyle de Hint felsefelerinden aynlır. Sonuç olarak devir nazariyesi, antik felsefelerden etkilenmekle birlikte tamamen îsîamîleşmiş orijinal bir karakter kazanmıştır. Devriyeler manzum ürünler olmakla birlikte çok az da olsa mensur ör-neklerine taslanır. Mevlana'dan başlayarak. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Vahib Ünunî, Niyazî-i Mısrî gibi pek çok mutasavvvıf bu türde eserler vermişlerdir. Yunus Emre'nin bir devriyyesinm bazı bölümlerim görelim:

360 Ey kardeşler ey yaranlar sorun bana kanda idim Dinlersenüz eydivirem ezelî vatanda idim Evvel dilimdeki budur Tanrı bir Rasül hak durur Anı böyle bilmez iken bir aceb gümanda idüm Kaalü bela dinilmeden tertib düzen eylenmeden Hak'dan ayru değil idim ol ulu divanda idim Eyyub ile derde esir inledim ben çekdim ceza Belkıs ile hem taht üzre mühr-i Süleyman'da idim îsma'il'e çaldım bıçak bıçak bana kar etmedi417 Hak beni azad eyledi koç ile kurbanda idim Yusuf ile bir kuyuda yatdım bile çekdim ceza Ya'küb ile çok ağladım bulunca efganda idim Yunus senin asık canın ezelî aşıklannia O Allah 'in dergahında seyran ü ceylanda idim Celvetiye tarikatuun Haşimiye kolunun kumcusu Üsküdarlı Haşim Baba (Ölm. 1782/1783)nm da 70 beyti kaside tarzında Arşiyye; 117 beyti de mes-nevî tarzında Ferşiyye olmak üzere toplam 187 beyitlik bir Devriyesi bulunmaktadır. Bu devriyenin Arşiyye kısminin tamamı Abdullah Uçman tarafın-dan yayımlanmıştır.418 Arşiyye kısmından bir bölümü de biz burada görelim: Kasidetü'l Aliyyetü el-Devrü'1-Arşiyyetüli'l-Fakîrü Haşimiyyü'l-Üsküdarî Mefa 'îlün/Mefa 'îlün/ Mefa 'îlün/ Mefa 'îlün/ Gel ey talib felekler ile behisler ider peyda Acebdür bir devrde bir meleklerden ider peyda Bakarsan her bir eflaka nice yüz bin melaik var Nüzul itse biri arza birine bir ider peyda 417 Mutasavvıfın, İslam tarihinde meşhur olan Hz. Eyyüb, Hz. Süleyman, Hz. ismail, Hz. Yusuf vd. Peygamberlerle ilgili hadiseleri şahsıyla özdeşleştirmegini bir ruhun beden degiştirmesi olarak yorumlamamak gerekir. Tasavvuf inancında bir mürid önce efali (işler, oluşlar) Allah'tan bilir. Sonra bu fiillerin Allah'ın sıfatlanmn tecellisinden başka bir şey olmadığım anlar. Nihayet sıfatların da Allah'ın zatinin tecellileri ve varlığın da tek olduğunu idrak eder. Bu üç mertebeye Tevhîd-i efal (Bütün islerin Allah'tan geldiğine inanma), Tevhîd-i sıfat (Her sıfatın Zat'ın bir tecellîsi olduğuna inanma), Tevhîd-i Zat (Bütün varlıklarda Allah'ın tecelli ettiğine inanma) denir. Bu düşünceye göre di/ve Su tektir. Hz. İsmail ve kurban

hadisesin! ele alacak olursak: Hz. İsmail kurban edilen, Hz. İbrahim kurban eden, koç ise kurban unsurudur. Ayrı ayn unsurlar gibi görünen bunlar bir şahıs (YunusHa toplanmaktadır. Bu şahıs da kendini Vahdet aleminin bir parçası olarak telakki etmektedir. Bu durumda fail ve Bil birleşmektedir. <ı« Abdullah Uçman, "Hasım Baba Devriyeleri', Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 5, İstanbul 2001, s. 137-156. 361 Sana bir sır dahi izhar idem ilm-i ledünnîden Anı derk idemez Hızr'un meğer benden ider peyda Dehr-i efrad terkîb eyleyüp terkibi efraddur Senin tecdîdü'l-basdur yevm-i ahlak ider pey da Ebed nur eylemek nar-ı şu'ünatı idüp bir şan Akl-ı idrak ilm-i sırrumdan teceddüd zevk ider peyda Aceb terkîb-i ma 'nadan feleklerden haber oldun Tebayı' terkîbün anla neden edvar ider peyda Tebayı' evvela terkîb alımca ma zuhur eyler Sudan ma 'den zuhur eyler necef cevher ider peyda Züra'-ı silsile heftad berzah ma'denun devri Sehur-ı eyyam seng ancak ana etvar ider peyda Yedi nev' üzredür ma'den ki her nev'inde tavrı on Geçer heftad ile tevr-ı nebat nev'in ider peyda Nebatun şekli enva-ı yedi üzredür amma Kalemle içtima 'inda ki her bir şan ider peyda Nebatun cismidür rüh-ı me'aden lübb-nüma sim Me'adenden biter cümle nebatat hiss ider peyda Arş tavr üzredür amma nebatun nev'i- eşkali Acebdür nev'-i tavr ile nice efrad ider peyda Nebatun haşr ü edvarı olur heftad ile itmam Netice tîn ü hurmadan tezevvüc hiss ider pey da Nebatun ruh-nümünundan mürekkeb cism-i hayvani Nebat ü ma'denun ruhi aceb terkîb ider peyda Nüma sim nebatundur ma'den sımdur cevher Biri erkek biri ünsa peder ü mader ider pey da Aceb devr-i arşîden iyon itdüm nedür afak Nedür enfüs beyan idem nefsin devrin imla Aceb sır bunca edvardan nefs bil zahir olmışdur Nefsden cümle halk oldı eğer Adem gerek Havva

Nefs nür-ı Muhammed'den nefsdür nefha-ı Hak'dan Biri rakib biri merküb ikisi gevher-i yekta 362 Sıfat mevsüfkabilinden ilm ma'luma tabi'dür Abd ma 'büd üeka'imki sübhaene 'ileti esra Şeri'atle nübüvvet hatm ü zahirdür meratibde Verasetle velî geldi kelamım Hak ider icra. Şeçerdür her taraf mezheb velîler meyvesi onun Nübüvvet hatemi tohm muhiblerdür budak/arza Çiçeklerdür beşer nev'i kamunun sureti adem Nice yüzbin çiçek zayi ide her bir budak nev '& Gelür her bir budakdan bin kemali meyve-i adem Aceb ekser olur zayi gelür bir meyvesi duha MezJahir meyvenün tatma seçer misille batındur Zuhur ile olur zahir nemasidur onun eşya Nice bin gerçek erlerden feda, olmak gerek ta kim Gerekdür mürşid-i yekta ola misi ile müstesna Hakikat devr-i eşyayı bilenler al-i ta 'dür Bilenler sırr-ı ta'yı iderler hüccetüm imza4'9 37. Şathiyye Şathiyye, sözlüklerde, "dudaklarda bir tebessüm uyandırmak maksadıyla söylenen manzume "olarak tarif edilir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyaünda ise "Allah ile tekellüfsüz, sakalı bir eda ile konuşur gibi yazılan tür"e verilen addır. Şathiyyede Mutasavvıfın tasavvufî aşk ile vecd ve istiğrak halinde söylediği ilk bakışta halkın anlayamayacağı veya hoşuna gitmeyeceği biçimde birtakım sözler bulunur. Bu sözlerde şaka, alay, istihza, çocuk eğlencelerine benzemekle birlikte batınen bunlarda Allah'a ait hakikat gizlidir. Bu türdeki üslup iki sevgilinin başbaşa kaldıklannda takındıkları samimî üsluptan başka bir şey değildir, ifadeler şeriat ölçüleri içindedir. Ancak zamanla bazı şairler bu üslubu şeriat ölçülerinden uzaklaştımuşlardır. Bu tür şiirler ise küfriyattan sayılmıştır. YOnus Emre ve Kaygusuz Abdal gibi ünlü mutasavvıfların şathiyyelen bulunmaktadır. Bu türe örnek olarak XVI. yüzyıl Bektaşi şairierinden Az-mî'nin şathıyyesmi alıyoruz:

Yeri göğü ins ü cinni yaratdun Sen ey mi 'm&r başı eyvancı misun Ayı güni çarhı burcı var etdün Ey mekan sahibi rahşancı misun 4ta Asuman Ergün, a. g. tez, s. 391-393. 363 Denizleri yaratdun sen kapaksuz Suları yürütdün elsüz ayaksuz Yerleri temelsüz göği direksüz Durdurursun aceb iskancı nüsün Kullanursun kanadsuzca rüzgarı Kürekle mi yapdun sen bu dağları Ne yapup da öldürürsün sağları Can verip alırsın sen cancı mısın Sekiz cennet yapdun sen adem içün Adun büyük bağışla onun suçun Adem'i cennettenden çıkardun niçün Buğday nene lazım harmancı misun Bir iken bin etdün kendü adım Görmedüm sen gibi iş üstadım Yeşerdürsün kurudursun odinı Sen bahçıvan mısın ormancı misun înüp Beytullah'dan kendün dinlersün Cibrîî'e perde altında söylersün Bu ateş-i cehennemi neylersün Hamamın mı var ya külhancı nüsün Hafaya çekülüp seyrana durdun Aklı yetmezlerün aklım vurdun Kıldan ince köprü yapdun da kurdun Akar suyun mı var bostancı misun Bu kışlara bedel bu yazı yapdun Evvel bahara karşu güzi yapdun Mizanı iki göz teravi, yapdun Bakköl mısın yoksa dükkancı misun Kazanlarda katranlarun kaynamış Yer altında balıkların oynarmış On bu dünya kadar ejderhan varmış Şerbet mi satarsun yılancı misun Esirci misun koydun tamuya Arab Hoca misun okur yazarsun kit&b Aslun k&tib midür görürsün his&b îhtisabun mı var yoksa hancı mısın 364 Yüz bin tonum olsa korkmam birinden Rahman ismi nasıl değil mi senden Gaffaru zünübum demedün mi sen Affet günahumi yalancı misun

Bilürsün ben kulum sen sultanumsun Kolbde zikrüm dilde tercemanumsun Sen benüm canumda can mihmanumsun Gönlünün yansı yabancı misun Beni affeylesen düşen mi şanından Şahlar bile geçer böyle isyandan Ne dökülür ne eksülür haznenden Affetsen günahumi yalancı misun Beni delil eyler kendün söylersün içerden Asmî'yi pazar eylersün Yücelerden yüce seyran edersün îşün seyran kendün seyrancı misun 38. Vasiyetname Vasiyet, "kişinin ölümünden sonra yerine getirilmesini yazılı veya sözlü olarak istediği şeyler" demektir. Vasiyetname, " bu isteklerin yazılı olarak ifadesidir. Dinî-Tasavvufî yönden ise devlet ve din büyüklerinin geride kalan-lara buyurdukları manzum veya mensur sözlerden oluşan eserlere verilen od"dır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında bu türde pek çok eser bulunmaktadır. Bu cümleden olarak, Hz. Muhammed'm Veda Hutbesi de bu tür'ün en en önemli örneğidir. Ayrıca Lokman Hekim'in, Şeyh Edebali'nin, îmam-ı A'zam'ın, Hacı Bektaş'ın... vasiyetleri ünlüdür. Lokman Hekim VasiyetnĞ-mesinden birkaç paragraf görelim: Ey oğul! Gökte, yerde veya bir kaya içinde gizlenip hayrdan-şerden hardal danesi kadar bir şey işlesen, hesap günü karşına çıkarılır. Kibr edip insanlardan yüz çevirme. Yeryüzünde azametle yürüme. Allah taala kendini beğenip övünenleri sevmez. Küçük şeylere küçük nazarıyla bakma, ileride büyük olur. 39. Kıyametname îsîam tenninolojisinde "İsrafil adlı meleğin sur'u üflemesiyle dünya hayatinin son bulacağı, ölenlerin tekrar dirilip ebedî hayata kavuşacağı büyük güne kıyamet adı" verilir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında bu günü ve olacakları anlatan eserlere de kıyametname adı verilir. Muhammediye adlı eserden bu hususla ilgili birkaç bölümü aşağıya alıyoruz:

365 Dinlegil Allah imdi geri nice dirgürür Çürümüş sürtükleri nice yaratır fi'l-me'ad Hak taala bir hazine feth ede Arştan bu kez. Çıka andan bir deniz Bahru'l-hayattır ona ad Bu denizden yeryüzüne bir aceb yağmur yağa Kim erenler suyuna benzer ala ey şah zad Emr ede Allah kim ecsad kabr içinde biteler Ger nebî ve ger velî ve ger Süleyman ger Kubad Bir kemicek var durur insanda asla çürümez Kim segirdende olur cism ona etmiştir imad Hak taala geri ondan yaradısar cismini Nitekim evvel ona kanında etmişti nihad 40. Mahşemame Bu kavram da kıyamete bağlı ve onu takip eden bir başka olay için kullanılır. Ölenlerin dirildikten sonra toplanacakları yer, hesap verecekleri zaman anlamındadır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında bu yer ve zamanı tafsilatıyla anlatan manzumeler mahşemame adım alır. Bu hususta da Muhammediye adlı eserden birkaç bölüm sunalım: Evvel İsrafil'i ihya eyleye emr eyleye Beyt-i Makdis sahrasından sur'un ede ihtida Sur'unun dört şu 'besi ola dura dört kuşede Biri şarkda biri garbda olısar edip eda Biri yer altında biri gökler üstünde ola Altı delikle ola çıkısar onlardan soda Ol deliğin her birinde olısar bir türlü can Evvelînde olısar ervah-ı cümle enbiya Olısar ikincisinde cümle ervah-ı melek Birisinde cinnîler ervahı ede iltikaa Birisinde ademîler canı ola has ü am Birisinde ola ervah-ı şeyatin imtila Pes hitab erişe israfil'e kim ur sürunu Bir ayağın ileri basuban eyleye nida: "Ey kara yerlerde çürümüş sünükler dirilin Ey turab olmuş bedenler n 'oldunuz idi heba!" 366 41. Şefaatname Şefaat, "bir suçun bagişlanması için aracı olma" demektir, islam inan-cında "Hz. Muhammed kendine inanların suçlarım bağışlatmak için tek şefaatçidir. " Bu bakımdan Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyaünda Peygamberden şefaat dileyen eserler ortaya çıkmıştır. Bu eserlere şefaatname

adım veriyoruz ki bunların da kaynağı yine Hz. Muhammed'e ait olan bir "Şefeat Hadi-si"dir. Aziz Mahmut Hüdayî'nin şefaatnamesinden bir bölümü örnek olmak üzere buraya alıyoruz: Tevfik eyle bizi vuslat yoluna Efendim meded hey Sultan 'im meded Kereminden irgür vahdet iline Efendim meded hey Sultan 'im meded Yardım eyle bize işbu yollarda Ta ki kalmayavuz yüce bellerde Ayrılık güç imiş garib illerde Efendim meded hey Sultan 'im meded Kimin kapışma yüz uruban Kimin divanma el kavşuruban Efendimi kayup kanda varuban Efendim meded hey Sultan 'im meded D. XIII-XX. Yüzyıllar Anadolusunda Yaşayan Mutasavvıflardan Örnekler a. Xm-XIV. Yüzyıl Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatının Genel ÖzelUklerine Kısa Bir Bakış XIII. asır, Türk edebiyatında büyük akisler uyandıran tasavvuf asrıdır. Türklerin îsîamiyete girişleri. İslam ülkelerinde tasavvuf hareketlerinin başladığı asırdır. îs,lam ülkelerinde Hicretin II. asnndan itibaren şeyh denilen tasavvuf büyüklerinin etrafında toplanmalar başladı. Bu asırda Şam'da, daha sonraki asnn ikinci yansında Irak ve Horasan'da böyle topluluklar görülmeye başlandı. ilk zaviye M. 779'da KOfeli Ebü Haşim tarafından Şam'da kuruldu. Sonra Mısırlı Zü'n-NOn (? - 860), Horasanlı Bayezid-i Bistamî (? -874), Iraklı Cüneyd-î Bağdadî, Horasanlı Hallac-ı Mansur (857-922) gibi şahsiyetler yetişti. Bunların çevrelerinde büyük halk toplulukları oluştu. Türklerin îsîanüyeti kabulleri bu asırlara rastlar ki din yoluyla tasavvuru da kabul etmeleri kaçınılmazdır. 367 Bu ilk mutasavvıflardan sonra Razî (ölm. 932), Farabî (870-950), îbni Sina. (980-1037) gibi eski felsefeyi bilen filozoflarca îsîamda felsefe oldukça büyük mesafe aldı. Kuşeyrî, meşhur risalesiyle tasavvufun Kur'an ve Sünne-te uygunluğunu isbat ederek tasavvufa büyük bir itibar

kazandırdı. Bu itibarı, Gazalî (1058-1111) tamamladı. Gazalî, tasavvufa îsîamî bir hüviyet kazandı-rarak adeta îsîamî bir tasavvuf kelamı ortaya koydu. XII. asır tarikatlann ortaya çıktığı asırdır. Türkistan'da Yesevîlik, Bağdat çevresinde Kaadirîlik ve Rufaîlik gibi tarikatlar oluşmaya başladı. Bunlar tasa sürede çoğalıp, şubelenip yayılarak Horasan, Türkistan, Anadolu, Balkanlar'da hayat bulmuşlardır. XIII. asırda iki büyük mutasavvıf, tasavvufa yeni bir hamle, yeni bir heyacan kazandırdı. Bunlardan birisi Muhyiddin-i Arabî (1165-1240)'dir. Bunun elinde Vahdet-i Vücüd (Varlığın Birliği) nazariyesi en sistemli ifade-sini buldu. Bu asrın bir diğer mutasavvıfı ise Mevlana Celaleddin-i Rumî'dir. îran ve Türk edebiyaünda derin akisler uyandıran bu Vahdet-i Vücüd inanışına göre varlık tektir ve tek varlık Allah'tır. Diğer varlıklar olarak görülen her şey Allah'ın türlü türlü hayelleri olup, Allah'ın bilinmesi içindir. Ezelde bu varlıklar yoklu. Tek Allah vardı ve Mutlak güzeldi. Bu güzelliği çevreleyen sonsuz yoklukta güzelliği görecek göz, sevecek gönül yoklu. Halbuki güzellik; beğenilmek, sevilmek ister. Güzelliğin bu eğiliminden dolayı Allah aynada hayalim gören bir insan gibi adem denilen yokluk ve hiçlik deryasına yaratıcı ruhuyla baktı, orada kendi aksini gördü... Geçici birer hayalden başka bir şey olmayan bütün yaratılmışlar işte bu şekilde var oldu. Bu yaratılmışlar içinde bedenine ilahî ruh üflenen tek mahluk insan olduğu için Yaratıci'nın vasıfları insanda toplanmıştır. Varlığı, iyiliği, güzelliği görüp sezebilecek üstün varlık insandı. Varlık, iyilik, güzellik bunlar Allah'ın vasıflarıdır. Bu vasıflar aynı zamanda insana da verilmiştir; ancak bunların zıddı olan hiçlik, çirkinlik ve kötülük gibi Allah'ta bulunmayan vasıflar da birincilerin bilinebilmesi için verilmiştir. Zira her şey ancak zıddıyla bilinebilir. Aydınlığın kıymeti karanlıkla; sıcak, soğukla bilinebilir. Vahdet-i Vücüd inancına göre insan, Allah'tan olan vasıftan saklar, olmayanları kendinden giderirse o zaman yalnız güzel, iyi ve var olacaktır ki bu Allah'ın vasıflarıyla var olmak, O'nun

varlığına katılmak, O'nda O'nunla ebedî olmak demektir. Bunun gerçekleşmesi esnasında îlahî rüh'un Allah'a kavuşması yolunda tek engel nefs denilen şeydir. Nefs, maddedir, maddeye olan tutkudur. Onu yenmek kolay değildir. Nefsi yenecek olan tek şey aşk'tır. Ruhu Allah'a vardıran kudret yine Allah aşkı'dır. Allah'a ait sırlar ancak bu aşkla çözülür. Bu halde kişi aşk ve tecellî ateşinde erir, insan artık 368 kendini görmez olur; hem kendi içinde (gönülde) hem de baktığı her yerde Allah'ı görme derecesine ulaşır. Ondan başka hiçbir şey görmez ohır. Her türlü fikir ve heyecanı kendine konu edinen edebiyat, tasavvuf için de bir ifade vasıtası olmuştur. Bir hayli mutasavvıf, tasavvufla alakalı duygularım, aşklarım, hasretlerim, ıztıraplanni şiirle ifade etmişler, bunlar bestelenmiş asırlarca dillerde dolaşmıştır. Bu şekilde îran ve Türk edebiyaüannda zengin bir Tasavvuf Edebiyatı ortaya çıkmıştır. Selçuklular, Harzemşah ve Çorluların devlet kurdukları ülkeleri XIII. a-sırda Moğollar istila etmiştir, imparatorluğun güçlü isimlerinden Cengiz Han, yerini oğullanna bırakmış kısa sürede bu imparatorluk topraklanndan Çin Moğollan, Türkistan Moğollan, Kıpçak Moğollan ve îran Moğollan adıyla dört imparatorluk ortaya çıktı. Çağatay oğullannın Buhara ve Semerkand'a kadar uzanan devlednde gelişen lehçe Çağatay lehçesi adım aldı. Bu devirde tarih ilmi önem kazandı. Tarih-i Cihan-guşd'nm yazan Cüveynî ile C&mi'ü't-Tevarih yazan Reşidü'ddin bu devrin önemli tarihçilerinden ikisidir... Moğollann Türk ül-kelerine yayılması ve Türkleşmeleri bu bölgelerde Türkçe ve Türk edebiyatı-mn gelişmesine sebep oldu. N

XIII. yüzyılda meydana getirilmiş en eski eser Ali'nin Kıssa-i Yusuf ad-lı eseridir. Dînî hikaye edebiyatının ilki kabul edilen bu eser on ikili hece vezni ve dörtlüklerle yazılmıştır. Dili doğu ve batı Türkçesinin kanşımıdır. Bu eseri Anadolu'da başlayıp gelişecek olan dinî edebiyat çığınnın müjdecisi olarak kabul etmek gerekir.

Türk Edebiyatı altın devrini Anadolu ve balkanlarda Osmanlı asnnda yaşamıştır. Bu topraklarda yaratılan yeni destanlara ilave olarak eski yurttan getirilen destanlar da yeni coğrafyaya uyarak yeni ve zengin çizgilerle zenginleşerek yaşamaya devam etti.

Destanî edebiyattan Battal-name, Danişmend-name bu çağdan itibaren yazıya geçirilmiş, Türk nükte ve mizahinin büyük temsilcisi Nasrettin Hoca bu asırda yaşamıştır. Bu asırda, ilim dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak da Farsçanm Türkçeye hakimiyeti başladı. Mevlana Celaleddin-i Rumî (1207-1273) bu anlayışla eserlerim Farsça olarak ifade etti. Başlıca eserleri: Dîvan-ı Kebîr, Mesnevi, Fîhi Mafîh, Mektubat, Mecalis-i Seb'a' dır. Ahmet Fakih (ölm. 1221) Çarh-name adlı 100 beyitlik manzumesini Türkçe olarak yazdı. Şeyyad Hamza, Yusuf ü Züleyha adlı 1549 beyitlik mesnevîsini; Mevla-na'nın büyük oğlu Sultan Veled, Divan, îbtidaname, Rebab-name. întiha-name, Maarif-name adlı eserlerim bu asırda verdi. 369 Anadolu'da Yesevî geleneğinin yemsilcisi, Tasavvufî edebiyatın kuru-cusu ve en büyük ismi Yunus Emre ise Divan ve Risöletü'n- Nushiyye adh eserlerim bu asırda verdi. Din dışı edebiyat da îran yoluyla gelerek bu asırda ilk eserlerim Anadolu'da Klasik Türk edebiyaümn temellerim attı. XTV. asır doğu ve baü Türklerinde edebî dilin tamamiyle teşekkül ettiği, çok sayıda eserin meydana geldiği bir çağdır. Yine bu asırda îsîam kültürü-nün tesiriyle zümre edebiyatları Halk edebiyaündan belirgin farklarla ayrıldı. Edebiyatta üç ana çizgi ortaya çıktı: l. Yüksek Zümre Edebiyatı, 2. Tasavvuf Edebiyatı, 3. Halk Edebiyatı. Bunlardan birincisi islam kültürüyle yetişmiş okumuşların, üçüncüsü ise îsîamdan etkilenmekle birlikte geleneğe bağlı edebî zevkini devam ettiren kesimin zevklerine hitap

ederken ikincisi ise bu iki edebiyatın özelliklerine sahip bir geçiş köprü edebiyatı görevim üstlendi. XTV. asır Orta Asya Türk edebiyatı umumiyetle Çağatay Lehçesi edebiyatı, hatta Çağatay Edebiyatı olarak anılır. Bu asırda ortaya konulan edebî eserler daha çok dînî-ahlakî eserlerdir. Harzem bölgesinde okunulan ilk mühim eser Hakaniyye lehçesiyle yazılan Kıs&su'lEnbiya'dır. Eserin yazan esas adı Burhanoğlu (Kadı) Nasır olan Rabguzî'dir. Yine bu asırda aynı Türkçe ile yazılan 900 beyitlik Mu'înü'l-Mürid, islam adh şair tarafından yazıldı. Kerderli Mahmud'un 444 sayfalık Nehcü'l FerOdis de bu sahada yazılan bir başka önemli eserdir. Kıpçak sahasında kurulan Altınordu Devleti zamanında Kıpçak Türkçesiyle eserler yazıldı. Bedreddin Kavvamî'nin ilk mısraı Arapça, ikincisi Farsça, son iki mısraı Türkçe bir rubaisi mevcuttur. Bundan başka Kutub, 1341-1342'de yazdığı Husrev ü Şirin adlı mesnevîsiyle Türkçe'de ilk olarak bu klasik mevzuyu işledi. Orta Asya Türk edebiyaümn en üstün ve tanınmış şairi, Muhabbet-name adlı eserin sahibi Harizmî'dir. Farsça, Türkçe şiirler söylemiş, bilhassa Türkçe gazellerinde büyük basan göstermiştir. Dînî- Popüler eserlerden biri de 1368'de mesnevî tarzında Hüsam Katib tarafından yazılan Cümcüme Sultan (Dastfin-ı Cümcüme Sultan)dır. Bir başka mühim eser ise Codex Cumanicus (Kodeks Kumanikus)'tur. Hristiyan rahiplerce oluşturulan bu eserlerin birinci defteri Latince-Farsça-Kumanca bir sözlüktür, ikinci defter ise, Kuman- Al-man sözlüğüdür. Bu son defterde Hristiyanlığa ait Kumanca dualar, ilahî ve bilmeceler vardır. Mısır'a yerleşen Kıpçaklann Türkmenlerle kanşmalanndan dolayı batı Türkçesine yakın. Güney Kıpçak Türkçesiyle bir Türk edebiyatı devri başladı. Bu coğrafyada; 370 Ebd Hayyam 1312'de Kitabu'l- idrak U Usanü'l-Etrak adh Türkçe-Arapça lügat ve dilbilgisi kitabı; yazan belli olmayan El-Kav&nînü'l-Külliye U Zabti'l-Lügati't-Türkiyye; Berke Fakîh,

Kutb'un Husrev ü Şirin adlı mes-nevîsini istinsah etmiş, mesnevinin sonuna 51 beyiflik bir manzume ilave etmiştir. Berke Fakih, irşadü'l- Mülük ve's- Selatin adlı bir fıkıh kitabım da tercüme etmiştir. Bu yazı dilinin en önemli eseri Seyf-i Sarayî'nin Gülistcin Tercümesi'dir. Bu eser 1391'de tamamlanmıştır. Bu asırda Azerî sahasının en mühim ismi bir Horasanlı Türk olan Hasan Oğlu'dur. Bu gün için elmizde tek Türkçe gazeli vardır. Bu sahanın ikinci mühim ismi Doğu Anadolu'da bir hükümdarlık kurmaya çalışan ve bunda da kısmen başardı olan Kadı Burfıaneddin'dir. Arapça, Farsça şiirler söylemekle beraber asıl büyük eseri Divan'ua Türkçe yazmıştır. Azeri Türkçesiyle eser veren bir başka isim Erzurumlu Kadı Darîr'dir. Dili Azerî Türkçesi ile Anadolu Türkçesi arasındadır, îbni ishak'ın Kitabu Sîretü'r-Resülullah adlı eserini nesirle, yer yer nazımla Türkçeye çevirdi. Fütuhu'ş Şam adlı bir tercümesi daha vardır. Tercümelerden başka 2120 beyitlik Kıssa-i Yusuf, Sîretü'n-Nebî ve Mevlid manzumesi vardır. Azeri Türkçesi'nin en geniş tesirli şairi Seyyid îmameddin Nesîmî'dir. Türkçe, Farsça şiirlerle Tertiplenmiş bir Divan'ı vardır. Tuyuğlan ünlüdür. XIV. asır Osmanlı devleti'nin kuruluş çağma rastladığı için daha canlı dînî-tasavvufî, tarihî, hamasî (epik), ahlakî mahiyette eserler yazılmıştır. Türkçe artık tamamıyla Anadolu'ya yerleşmiş bir edebiyat dili haline gelmiştir. Selçuklu'nun çöküşüyle birlikte ortaya çıkan beylikler devrinde Türkçeye büyük itibar ve önem verilmiştir. Bu Türkçe ile pek çok eserler yazılmış. înançoğullan sahasında anonim bir Fatiha Tefsiri ile înanç Oğlu Murad Aslan emriyle yazılan îhlas Tefsiri vardır. Hükümet merkezi Ladik'te Muarrif Ladîkî gibi şairler yetişmiştir. Aydınoğullan sahasında verilen bir mühim eser Kısas-ı Enbiya Tercü-mesi'du. Bu sahanın mühim bir ismi de Mes'ud adlı bir şairdir. Bu şair, Kelîle ve Dimne'yi tercüme etmiştir.

Anadolu'da yetişen belli başlı isimlerinden Gülşehrî ise; Felek-name (yazılışı: 1301) adlı Farsça Mesnevîsi ile nazire tarzında kaleme alınan Mantıku't- Tayr (yazılışı: 1317)'ı ve Aşık Paşa'nın: Garib-name, Fakr-name, Vasf-ı Hal, Hikaye gibi eserleri, Yunus tarzında ilahi ve gazelleri de vardır. Bu mesnevî edebiyatının yanında din dışı aşk ve macera mesnevileri de yazılmaya başlanır. 371 Hoca Mes'ud, 5568 beyitlik Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa, Hurşid-name adlı mesnevîlerini yazarlar. Şeyhoglu'nun bu mesneviden başka Kenzü'l- Kübera adlı bir mensur eseriyle Merzuban-name, Kabüs-name adh tercümeleri ve Mecmu 'atü'n- Neza'ir, Cami'ü'NNeza'ir gibi şiir mec-mualanna geçmiş şiirleri vardır. Meddah Yunus'un Hamüs-NOme adlı Farsça mesnevîsi; Varka ve Gülşah. Dastan-ı iblis Aleyhi'l-La'ne, Maktel-i Hüseyn (tercüme) adlı mesnevileri ile Kenzü'l-Kübera adlı mecmuaya geçmiş şiirleri vardır. Ahmedî; çok sayıda kaside ve gazelleri, 8000 beyidik Divan'ı; fskender-name, Cemşid ü Hurşid isimli manzum hikayeleri; Tervihü'l-Ervah adlı tıbba dair bir eseri ve Mirka ü'l- Edeb, adh manzum Arapça- Parsça lügati; Arapça'nın sarfina dair Mizanü'l- Edeb, Arapça'nın nahvine dair Mi'yarü'l-Edeb adlı eserlerin sahibidir. Isk-name adh eseri 1398'de yazan Şair Muhammed bu devir ve sahanın bir başka ismidir. XIV. asır, Anadolu'da Dede Korkut Destanlan'nın geliştiği çağdır. Yunus tarzı söyleyiş bu asnn ideal söyleyişidir. Emre ve Yunus mahlasları bu asırda yaygınlaşır. Yunus takipçilerinden biri Said Emre'dir. Aruzla olduğu kadar heceyle de şiirler söyleyen bu şair Hacı Bektaş Velî'nin Makalafmı mensur olarak Türkçe'ye tercüme etmiştir. Yine Yunus takipçilerinden bir başka mühim isim. Abdal Musa müritlerinden Kaygusuz Abdal da; " Divan, Gülistan, Mesnevileri-11111), Gevhemame, Dolabname, Budalaname, Miglataname, Dilgüşa, Saray-name, Vücudname, Minbemame, Salatname, Kitab-ı Kaygusuî,. vb'leri gibi on beş'in üzerinde eserin sahibidir.

b. Belli Başlı Şahsiyetlerden Örnekler Şimdi bu dönemin mutasavvıflanndan birkaç örnek venneye çahşalım. Onlar da: l. MEVLANA CELALEDDlN-1 RUMÎ 1207'de Beih'te doğdu. Ünlü mutasavvıf Bahaddin Veled'in oğludur. 1221'de aileleriyle birlikte Anadolu'ya göç eden bir grubun içinde Mevlana ve ailesi de vardır. Yolculuk Horasan'dan başlamış, Bağdat, Şam; Halep güzergahından Anadolu'ya kadar uzanmıştır. Bu güzergah üzerinde birçok mutasavvıfla görüşülmüş ve duaları alınmıştır. Bunların içinde Feridü'd-din-i Attar ve Muhyiddin Arabî de vardır. Ailesiyle beraber önce Erzincan'a yerleşen Bahaeddin Veled daha sonra Konya'ya göç edip oraya yerleşmiştir. 1231'de vefat ettikten sonra imamlık görevim Celaleddin (Mevlana) devralmıştır. Babasından ve devrin büyük alimlerinden ders alan Mevlana 1244'te Konya'ya gelen Şems-i Tebrizî ile de tanıştıktan sonra tasavvufa gönül vermiştir. 372 Eserlerim Farsça yazmasına rağmen hem Türk mutasavvıf ve şairleri hem de diğer Müslüman düşünürler ve şairler üzerinde etkili olmuştur. Ölü-münden sonra başta Konya olmak üzere çeşitli şehirlerde açılan Mevlevî dergahı ve tekkelerinde mevlevîlik hızla yayılmıştır. Anadolu'da Türk birii-ğinin sağlanmasında ve fütuhatın tamamlanmasında bu tarikatın büyük hizmetleri olmuştur. " Mevlana" kelimesi "efendimiz" anlamında kullamimıştır. "Rüım" ise "Anadolulu" anlanuna gelmektedir. Bu isim bile büyük mutasavvıfın halk tarafmdan ne kadar sevildiğim göstermektedir. Mevlana'ya göre aşkların anası Allah aşkıdır. Bu aşkı tatmak için kişi ihtiraslardan arınmalı engin bir gönüle sahip olmalıdır. Ona göre ölüm bir son değil bir başlangıçtır. " Benim ölçtüğüm gece, bir düğün gecesi olacaktır. Çünkü ölüm Allah'a kavuşmaktır." der. Mevlana bütün insanlığı kucaklayan dil, din ve ırk ayrımı yapmayan hoşgörü esasına dayalı bir

düşünceyi temsil etmektedir. Bu nedenle Mevlana sevgisi yalnız Müslümanlar arasında değil Müslüman olmayanlar arasında da hızla yayılmaktadır. Mevlana' mn en çok okunan eseri Mesnevi adlı büyük eseridir. Tasavvuf! düşünceyi bütün yönleriyle açıklayan bu eserin defalarca şerhi (açıklaması) yapılmıştır. Bu eserin asıl adı Mesnevî-i Manevî' dir. Mesnevi 26. 000 beyit uzunlu-ğunda tasavvufî bir eserdir. Bu eserin ilk 18 beytim Mevlana kendi eliyle yazmış geri kalan kısmım da talebelerinden Hüsamettin Çelebi'ye dikte ettirmiştir. Bu eserde Kur'an-ı Kerim'in hikmetleri, tasavvufun esasları kısa hikayelerle anlatılmıştır. Mevlana, eseri çekici kılmak, okuyucuyu düşündürmek ve fikirlerinin daha kolay anlaşılmasmı sağlamak için gülünç ve ilginç olaylar da anlatmıştır. Aşağıda eserin ana fikrini en iyi açıklayan kıs-nundan bir parça okuyacaksınız. Mutasavvıfların görüşüne göre kainattaki her şey aslında tek varlığın tecellisidir. Her şey o yüce varlığın değişik şekillerde yansımasıdır. Mevlana aşağıdaki metinde bu düşünceyi "ney" örneğiyle açıklamaktadır. Mutasavvıflara göre insan ruhunun çırpınışları aslına kavuşmak içindir. Ruhun aslı Allah'tır. Nasıl ki kamışlıktan ayrılan ney tekrar oraya dönmek için inliyorsa insan ruhu da ait olduğu yere dönmek için çırpınmaktadır. Mevlana ney'in inleyişlerine ayrılığı sebep göstermektedir. Çünkü ney, kamışlıktan ayn kaldığı sürece gurbettedir, insan ruhu da ney gibi şikayetlerim çeşitli şekillerde dile getirmekte dünyayı bir gurbet saymaktadır. Ney konulu şiirde Vahdet- i Vücut nazariyesi anlatılmaktadır. Buna göre kainattaki kesret(çokluk) bizi yanıltmaktadır. Halbuki çokluk yok, birlik vardır. Bu birliğin kaynağı Allah'tır. Allah tek; ama sıfatları çoktur. Boşlukta 373 tecelli eden onun şifadandır. Ney ise bu mutlak varlığın yalnızca bir cüzüdür. Fakat insanın haline çok benzemektedir.

Eserleri: Mesnevi (Mesnevî-i Manevî), Divan-ı Kebir, Fihi Mafih, Mektubat, Mecalis-i Seba.. vb 'teridir. Ney'în Esrarı Dinle neyden kim hikayet etmede Ayrılıklardan şikayet etmede Der kamışlıkdan kopardılar beni Netlisin zar eyledi merd ü zeni Şerha şerha eylesin sînem firak Eyleyem ta şerh-i derd-i iştiyak Her kim aslından ola dür u cüda Rüzgar-ı vaslı eyler mukteda Ben ki her cem'iyyetin nalanıyam Hemdem-i hoş- hal ü bed-haldnıyam Her kişi zannınca bana yar olur Sohbetimden talib-i esrar olur. Sırrın olmaz ndlişimden gerçi dür iîk yok her çeşm ü guşa feyz-i nur Birbirinden can u tenpinhdn değil Lîk yok destür-ı rii 'yet cana bil Oldu ateş sıyt-ı ney sanma hevd Kimde bu ateşi yoğ ise hayfana Ates-i 'aşkiledirte'sîr-iney Cüşiş-i 'aşk iledir teşvîr-i mey Yardan mehcüra hem-derd oldu ney Çak-saz-ı perde-i merd oldu ney Ney gibi bir zehr ü tiryak olamaz Ney gibi dem-saz ü müştak olamaz Ney verir bir rah-ı pür-hundan haber Aşk-ı Mecnun kıssasın takrir eder Bî- dilandır mahrem-i esrar-ı huş Yok zebana müşteri illa ki guş Derdimizden rüzlar bî-gah olur Rüdar çok süz ile hem-rdh olur 374 Gemi değildir günler eylerse güzer Sen heman bakî ol ey pakize-ter Maniyi bahr olamaz, sirab-sdz Rüz-i bî-ruz! olur gayet diraz Puhte halin hîçfehm itsin mi ham ihtisar üzre gerek söz. vesselam420 Mevlana Celaleddîn-i Rumî Günümüz Türkçesiyle Neyi dinle o bir şeyler anlatıyor; Ayrılıklardan şikayet ediyor.

Ney "Beni kamışlıktan koparıp ayırdıklanndan beri inildin kadın, erkek herkesi ağlatmaktadır." diyor. Aynuk bağnmı parça parça eylesin ki ben de aşk derdim anlatabileyim. Her kim aslından aynürsa, o kavuşma zamanım bekler durur. Ben ki her meclisin ağlayanıyım, iyilerin de kötülerin de dostuyum. Herkes kendi zannınca bana dost olur, sohbetunden bir şeyler öğrenmek ister. Gerçi benim sırrım feryadundan uzak değil, onda gizlidir; ama her göz ve kulakta bunu sezecek nur yok. Can ile ten birbirinden gizli değildir; lakin teni gönneye izin var, canı görmeye izin yoktur. Ney'in sedası ateş oldu sen onu hava zannetme. Eğer kimde bu ateş yoksa onun için üzülmek gerekir. Ney'in tesiri aşk ateşinden kaynaklanmaktadır. Şarabın hali ise aşk coş-kunluğundandır. Ney sevgiliden aynimışlara dert ortağı oldu. Kavuşmaya mani olan perdeleri parçaladı. Ney gibi bir zehir ve panzehir, Ney gibi bir aşık ve dost bulunmaz. Ney kan dolu bir yoldan haber verir. Yani Mecnun'un aşk hikayesini anlatır. Akıl esrannın sırdaşı(bilenleri) aşıklardır. Şöyle ki dile kulaktan başka talip yoktur. Günler derdinüzden uzar ve yanıp yakılmaya arkadaş olur. Günler geçerse gam değil. Ey tertemiz dost! Sen ebedî ol. 375 Deniz, balığı suya kandıramaz. Nasibi olmayana gün uzun gelir. Ham olan pişmişin halinden hiç anlar mı? Bunun için sözü kısa keselim vesselam. MesnevT den Seçmeler Gönül Birliği Aynı dili konuşmak, yakınlık, hısımlıktır. Kişi yabancılarla kalırsa eli, kolu bağlı bir tutuklu gibidir. Ama nice Hintli ve nice Türk vardır ki dildedirler. Nice iki Türk vardır ki birbirlerine

yabancı sayılırlar. Şu halde insanı o sır kardeşi, gönül kardeşi yapan dil, bambaşka bir dildir. Gönül diliyle birleşmek, dil birliğinin bağlılığından daha güzeldir. Gönülden, sözsüz, işaretsiz ve yazısız yüz binlerce tercümanın, kılavuzun belirdiğim görürsünüz. 421 *** Sen bizim eşimizsin, işlerin yüriimesi için çiftin aynı huyda olması gerekir. Eşlerin birbirlerine benzemesi gerekir. Ayakkabı ve mestin çiftlerine baksana! Ayakkabının biri, ayağa biraz dar gelirse, ikisi de işe yaramaz. Kapı komodinin biri küçük, öteki büyük olmaz ki! Orman-daki arslanın, kurda eş olduğum hiç gördün mü? iki çuvaldan biri bomboş, ötekisi iyice dolu otursa devenin üzerinde denge sağlanamaz.422 ##* Hacca gideceksen, hac yoldaşı ara, ama ha Hintli olmuş ha Türk, ha Arap, Onun rengine, şekline bakma, avnine ve seninle anlaşabilir niteliğim bok. Rengi kara bile olsa, seninle madem ki anlaşmıştır, içi aktır. Aslında senin rengindedir; sen onu beyaz bil!423 Bilgi Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, îçlerinden birisi, "Ben bu parayı engür'a vereceğim" dedi. Öteki Araptı; olmaz dedi, ben inep isterim be adam, engür istemem" dedi. Üçüncüsü Türktü; her ikisine dedi ki " Bu para benim, ben inep istemem, üzüm isterim" Rum olan dördüncüsü, "Bu laftan bırakın, dedi. Ben istafil yemek istiyorum." Bu tartışma üzerine dört kifi kavgaya başladılar. Çünkü adların sır-nndan, ne anlama geldiğinden habersizdiler. Ahmaklıktan, birbirlerini yumruklamaya başladılar. Hepsi bilgisiz, bilgiden yana bomboş adamlarda4 *** 421 MesneviCüt I; (Hazırlayan: Rüştü Şardağ) Başkent Yayınevi, Ankara, beyit 1205-1208 <" Mesnevi, Cilt I, beyit 2308- 2313 «3 Mesnevi. Cüt I, beyit 2894- 2896 «< Mesnevi Cilt II, beyit 3681-3686

376 Nefsinin isteklerim uyan, rahatına, keyfine düşkün olan, maymun iştahlı olan, kendine güvenmeyen, güçlüklere katlanmasını bilmeyen, dünya geçimine düşen ilme kavuşamaz.425 *** Hatta insandan, öküzle eşek bile bilgilenir, akıllanır, sanat elde e-derler. Gem tanımaz at, rahvan yürüyüşlü bir hayvan olur, alışır. Ayı oynar, keçi selam verir. Köpeğe insanın huyu geçer; çoban olur, av avlar, yahut sürüyü korur.426 2. HACI BEKTAŞ VELÎ Hacı Bektaş Velî'nin hayatım kısaca iki noktada ele alabiliriz. O da: Menkabevî Hayatı; Velayetname'ye göre Hacı Bektaş Velî, Horasan hükümdarı îbrahünü'sSani Seyyid Muhanuned ile Şeyh Ahmed adlı Nişaburlu alim bir zaün kızı Hatem (veya Hateme) Hatunun oğludur.427 Hacı Bektaş, Hoca Ahmet Yesevî'nin halifesi Lokman Perende'nin ya-ninda ilk eğitimine başlar, olgunluk çağma geldiğinde icazetnamesini alır, irşad göreviyle Anadolu'ya gönderilir. Lokman Perende zahir ve batın ilimle-rine sahip bir mübarek zattır. Hacı Bektaş daha çocukluk yıllannda keramet sahibi bir kişi olarak gösterilmektedir. Bununla ilgili olarak Velayetname'de şöyle bir olay yer alır: Bir gün Lokman Perende, Hacı Bektaş'in yanma girer. Odayı nur ile dolu olarak görüp şaşırır; etrafina bakınır, Bektaş'in sağında ve solunda iki nüranî zat görür. Onlar Bektaş'a Kur'an okutmaktadırlar. Lokman girer girmez bu zatlar kaybolurlar. Lokman şaşırır, Bektaş'a bunların kimler olduklarım sorar. O da: -Sağımda oturan iki cihan güneşi ceddim Muhammed Mustafa idi. So-lumda oturan Allah 'in Arslanı, insanların Emîri Hz. Ali idi, der. Yine bir gün Lokman, namaz vaktinde talebesi Hacı Bektaş'tan abdest almak için su ister. Bektaş hocasına:

-Bir nazar etseniz de su buradan oksa, der. Lokman Perende: -Bizim buna gücümüz yetmez, deyince Bektaş el kaldınp dua eder. Lokman Perende amin der. O anda mektebin ortasında güzel bir pınar akar, pınarın basında güzel çiçekler ve otlar biter. Bu ve benzeri pek çok kerametlerden sonra Lokman Perende "Müjde olsun ki kutbu'l-aktablık senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, 377 ahirete gideriz. Var, seni ROm'a saldık, Sulucakarahöyük'ü sana yurt verdik, Rum abdallanna seni baş tayin etük." diyerek emanetleri ve icazatı alır. Sulucakarahöyük'e gelip dergahım kurar. Yunus Emre, Karaca Ahmet, Ahi Evran gibi pek çok eren Hacı Bektaş'ın keramederini görüp onun velayetim kabul ederler.428 i

Tarihî Hayatı: Asıl adı Muhammed Bektaş olan Hacı Bektaş'ın tarihî hayatı menkabevî hayatı içinde adeta kaybulmuştur. Ondan bahseden kaynaklar da yeterli değildir. Hacı Bektaş'tan bahseden kaynakların en eskisi EflSkî Dede'nin Menakıbu'l-Arifîn adlı eseridir. Eflakî, Hacı Bektaş'ın Baba Resulullah (Baba îshak)ın meşhur halifesi olduğu söyler. Hacı Bektaş'tan bahseden diğer önemli bir kaynak da Aşık Paşazade Tarihi'<3aı. Bu eserde doğumu, ölümü gibi bilgiler bulunmamakla birlikte daha çok Hacı Bektaş'm seyehafleri üzerinde durulmaktadır. .

Taşköprülüzade Ahmed (ö. 1553), E'ş-Şakdiku'n-Nu'maniyyefî Ulema-i Devletü'l-Osmaniyye adlı eserinde onu I. Murat (1362-1389) devri alimleri arasında zikreder. Gelibolulu Ali Bey de Künhü'l-Ahb&r'mda. onun Orhan Bey (1326-1362) zamanında yaşadığım söyler. Hacı Bektaş ilçesi Halk KUtüphanesinde bulunan bir yazmada Hacı Bektaş'ın 606(M. 1209) yılında doğduğu, 63 yıl ömür sürdükten sonra 669 (M. 1270) yıllannda vefat ettiği kaydını görmekteyiz. ; |

H. 695 tarihli bir vakıf kaydında ondan merhum olarak bahsedildiğine bu tarihten önce vefatı kesindir. ;

? bakılacak olursa

Kaynaklar doğum tarihi olarak 1209-1248 arası, ölüm tarihi olarak da 1270-1337 tarihleri arasını göstermektedirler. Bu da Hacı Bektaş'ın XIII. yüzyılın ikinci yansında kesin olarak yaşadığım gösterir. Babası îbrahim, annesi Hatem (veya Hateme) Hatun olup isminde bulu" nan Hacı

unvanı onun hacla ilgili kerametinden dolayı verilmiştir. Bektaş ise lakabıdır. Aslen Horasanlı olup Nişabur doğumludur. Şeyhinin dergahında üç yıl hizmet edip Amasya, Kayseri, Sivas şehirlerim dolaştıktan sonra Karacahöyük'e gelip yerleşir. Karacahöyük'te îdris Hoca ile kansı Kutlu Melek(Kadıncık Ana)in misafiri olur. îlk müridleri de bunlar olur. Mezarı bugün kendi adım taşıyan Hacı Bektaş ilçesinde bulunan dergah,429 tadır.429 378 Başlıca eserleri: Küabu'l-Feva'id, Fatiha Suresi Tefsiri, Şathiyye, Hacı Bektaş'ın Nasihatleri, Besmele Şerhi, Hadts-i Erba'în Şerhi, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye, Makalat'dır. Gel ehli ma'rifattan bir haber sor Ne veçhile ktlur hidmatlann gör Bular su bigi olsalar gerekdür Şu resme menzil alsalar gerekdür Arıtmak gerek emel kendüzüni Pes ondan vura bir dosta yüzini Kişi ilk kendüyi gerek anda Nasihat andan ide bir müride Şeriat içre vardur bir haber hoş Şertatdan gelen hep hoş olur hoş CenObat fi'lini hayzi nifası Suyıla yumayandır Hakk 'a asî Kaçan bunlar annsa bellü bayık Namaza ol kişi olur ilayık430 Eğer tevbe kuşi olmazsa kafesde"' Helak olurdı anca bir nefesde

Dahi hem rahmeti var padişahım Ki ol derm&nıdur cümle günahım Temiz, ol, tevbe kıl iy yar mutlak Anı va 'de kilupdur kullara Hak Azabı var Huda 'nün kıl hazar sen Gönülden kav nevayı sur gider sen Yann jasıklarundur holü düşvar Yinile tevbeni iy yar zinhar Tarikatın ilk makamı Budur evvel ki el almak gerekdür El alup tevbe kılmak yiğirekdür Kula gey vacip olmuşdur anna Didi Hak tevbe kılan kullanna Ki şöyle olunuz tevbeye meşgul Nasüh tevbesi bigi ola makbul 379 Delîlüm üşde Kur'an'dur okugil Bununla nefsünün boynun tokugil Kılursan tevbe sen şöyle kıl iy y&r Acep olmaya hiç kalmaya inkar Yarın pişmanlığım derdine derman Bu gün bunda bularsın iy dil ü can Zira kim bunda yitmiş kez günahun Kefaretdür ana bir derdin ahun Çü yitmiş kez günah bir oy içündür Özürde buna kehellik niçündür îşid şimdi sana Hak ne dimişdür Bu erkanun nice kaydın yitmişdür Tevekkül kıl özürün bil hemin sen Günahun 'afv idüp bağışlayam ben Çü Adem bir günah itdi tapumda iki yüz yıllar ağladı kapumda Eyü adıyıle yahşi kul oldı Pes andan tevbesi (de) makbul oldı Siz iy mü'minlerüm yitmiş yilunuz Günah içinde geçerse bilünüz Çü bir kez özr idüp tevbe kılasız Bağışlaram anı şeksüz bilesüz Zîrd ben af idici padişaham Günahlu asiye puşt ü penaham Didi iy kullanım isten beni siz Gönülden isterisenüz bulasız î'casi özrüni bilüp dile sen Günahunuzi afv idem size ben Zîrd. gök ağlasa çok dokse abı Nebatın yirde oçilur nikübı Çü yağmur yağmasa inmezdi rahmet Kururdı yiryüzi bitmezdi ni'met

Pes imdi sizden ağlamak gerekdür Arı niyyeti bağlamak gerekdür 380 Gerek kul özrini bile kıla Oh Günahların kamu 'afv' ide Allah Çala?'dan rahmet olmazıdı iy can Günahlarım anup kılmazsan efgan Tire ol 'afv' idici padişahdur Günahı gideren bir derdlü ondur431 3. AHMET FAKtH Sultan Hoca, Mevlana Ahmed adlarım da alan Hoca Ahmet Fakih on üçüncü yüzyılın birinci yangında Konya'da yaşamıştır. Medrese öğrenimi görmüş Mevlana Celaledddin Rumî'nin babası Baheddin Veled'den ders almıştır. Geniş din bilgilerine sahip bir fakîh olarak büyük şöhret kazanmış, sonradan kendini tasavvuf heyecanına kaptırarak bu yolda bir hayat sürmüştür. Etrafında pek çok kişiyi etkilemiştir. Ahmet Fakih, Çarhname adlı bir eser sahibidir. Çarhname Diriga çarhın elinden hezaran Ki kılmıştır muattal bunca karan Bilir misin niçün geldin cihana Seni kulluğ içün yarattı Sultan. Bu dünyaya niçün pek yapışırsın, Seni andan koparır çarh-ı devran! Bu nzk içün nice teşviş çekersin, Usandı nzk yiyü ağzında dendan Meğer girip sin içinde yafasın Beş on arşun bez ile yahud üryan. Ne mağrursun cihanın lezzetine, Nice biryürüyesin şad ü handan!... Kaza yayı ecel okları atar, Sana dahi dokumsar ol oktan. Yıkılısar bu göklerle bu yerler, Kamusu olısardur külli viran. Kıyamet kopicağız, bil, hakikat, Kelebek gibi dağıta bu insan. Yaradılmış cemîi öliserdür, Kalısardur heman olferd ü Rahman. "' Daha fazla bilgi almak için bak: Güzel, Hacı Bektaş Velî ve Makalat; Hacı Bektaş Veli, a. 9395.

381 Yarın anda halayık cem' olısar, Kimi kayguya batmış, kimi şadan. Sual eyleyiserler ettiğinden, Tutar azalarım anda lerzan. Bizi korktuğumuzdan kurtar, ey Hak! Bize ayruk tapıtma anda hicran. Cemalin bize göster yarın anda Behakk-ı Mustafa vü mah-ı taban. Gel imdi ol Resul'ün sünnetin tut, Kim anı tutsa olur şah-ı mordan. Bu dünya lezzetine mağrur olma, Bu nefsi beslemeyi hemçü hayvan. Ecel camı şarabın çün içesin Düşesin ayn kamu dostlanndan. Yalınızca yatasın sin içinde, Ne bilem şad m 'olursun ya perişan. De imdi bunda anın yarağın gör, Ki sana yari kıla Hayy ü Subhan. ibadet kıl Hak içün gece gündüz, ibadettir, bilirsin, genc-i pinhan. Kaza-yı asumanı çün erişir, Ölüme kimsene olmaz peyendan. Gelecek nesne gelir, çare yoktur, Gerek sen yaş yerine ağlağıl kan. Ölüm bir kapıdır, geçmek gerektir, Beraber anda sultan île çoban. Yaradılmış bu şerbetten tadısar, Ulu kiçi-durur ol işte yeksan. Bu bir rençtir ki hiç derman bulunmaz, ilaç bulmadılar Bukrat ü Lokman. Ecel sayrulığı çün kim erişe Tımar etmez ana yüz bin tabiban. Nebi zindan demiştir dünya içün, Nite rahat olısar ehl-i zindan? ... Dirîga, yatısanz sin içinde, Geçiser üstümüzden nice ezman. Nebi vü hem velî kurtulmadı hiç, Ölüm şerbetin içüp verdüler can. Bize hod ne hesap anlara nisbet, Ecelden kaçmağa yok-durur imkan... 382 Çalabım! çün ölüme uğrarız biz, Ayırma son nefesimiz imandan. Pes ölüm haktır, elbette ölürsün, SarM imdi, e derviş, kibr kandan?... Tevazu eyle bunda has ü ame Kim anda olmayasın zar ü giryan.432

4. YUNUS EMRE XIII. yüzyılın sonlannda yaşadığı bilinen mutasavvıf şairimizdir. Onun hayati hakkında değişik bilgiler verilmektedir. Bu bilgilere de yine şiirlerim yorumlayarak ulaşabiliyoruz. Yunus Emre Sakarya yakınlannda oturduğu tahmin edilen Taptuk Emre isimli bir şeyhe bağlanarak tasavvuf yoluna girmiş ve ömrü boyunca islam'a hizmet etmiştir. Yunus Emre'nin nerede yaşadığım ve nerede yattığım kesin olarak bilemiyoruz. Ama Anadolu'nun her tarafında Yunus Emre mezarı vardır. Bunların bir kısmı türbe haline getirilip ibadete açılmıştır. Ancak bu türbelerden Eskişehir'e bağlı Sanköy'de bulunanı ile ilgili rivayetler daha inandırıcıdır. Bütün bunlar Yunus Emre'nin Anadolu'da çok sevildiğim göstermektedir. Öyle ki her yörenin insanı Yunus'un kendi topraklannda yatıyor olmasından gurur duymaktadır. Çünkü Yunus Emre halka birlik ve beraberliği, doğruluğu, gönül kazanmayı, dostluğu öğütlemiştir. Anadolu halkı bu düşüncelerim hem kolaylıkla anlamış hem benimsemiştir. Bu sebeplerle Yunus Emre de Anadolu'da gönüller fatihi olmuştur. Bu topraklarda yaşayan bütün insanların birbirleriyle kaynaşıp barış içinde yaşaması Yunus Emre ve onun gibi Anadolu'ya dağılıp halkı irşat eden dervişler sayesinde gerçekleşmiştir. Onun iki eseri vardır. Onlar da: 7. Risaletü'n-Nushiyye, 2. Divan'dır. Bilindiği gibi Yunus Emre, Anadolu'da birlik ve beraberliğin temelini atarak fethin tamamlanmasında önemli rol oynamıştır. Anadolu'nun her taratma dağılarak yerli halkla, akın akın yeni yurda gelen Türkler arasında barışı Yunus Emre gibi dervişler sağlamıştır. Önce gönülleri kazanan Yunus Emre ve diğer erenler Anadolu'da huzur ve sükunun süratle sağlanmasında en ö-nemli hizmetleri yapmışlardır. Yunus Emre bir gönül adamıdır. Esasında tasavvuf, gönül (kalp) merkezli bir hayattır. Bu sebeple gönül oldukça büyük bir öneme sahiptir.

Allah aşkı insanların gönlünde doğup gelişen bir manevî bağlılıktır. Halbuki beşeri aşkta göz en önemli rolü oynar. İlahî aşk tamamen inanmaya (imana) bağlıdır. Ve insanoğlunun gönlü bu güzelliğe sahne olduğu için kıymetlidir. 432 Vasfi Mahir Kocatürk, Tekte Şiiri Antolojisi, Buluş Kitabeyi, Ankara 1956, s. 10-12. 383 Gönül, şerefli bir varlık olan insanın manevî yönünü sembolize eder. Gönül tasavvufta "tevazu, Allah ile dost olunan yer, nefsin hükmedemediği kale, bütün iyiliklerin toplandığı manevî mekan" olarak da zikredilmektedir. Aşağıdaki parçada da Yunus Emre söze "Bir kez gönül yıkün ise" diye başlıyor. Çünkü gönül yıkmanın ne büyük bir talan olduğunu gönül eri bilir. Gönül eri, inanan kişi gönül yıkmaz. Şayet gönül yıknuşsa o kıldığı namazda da samimi değildir. O, "gönül erP'ni şu şiirinde daha açık bir dille ifade ediyor: Gönül çalabın tahtı, Çalab gönüle baktı. îki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise. Bir Kez Gönül Yıktın ise Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil Hani erenler geldi geçti bunlar yurdu kaldı göçtü Pervaz urup Hakk'a uçtu hüma kuşudur kaz değil Yol oldur ki doğru vara göz oldur ki Hakk'ı göre Er oldur alçaktan dura yüceden bakan göz değil Doğru yola gittin ise er eteğin tuttun ise Bir hayır da ettin ise birine bindir az değil Yunus bu sözleri çatar sanki balı yağa katar Halka meta'lann satar yükü cevherdir tuz değil433 Yunus Emre Piştik Elhamdülillah Hak'tan gelen şerbeti içtik elhamdülillah Sol kudret denizim geçtik elhamdülillah

Sol karşıki dağları meşeleri bağları Sağlık safalık ile aştık elhamdülillah Kuru idik yaş olduk kanatlandık kuş olduk Birbirimize eş olduk uçtuk elhamdülillah Vardığımız illere sol sofa gönüllere Halka Tapduk manasın saçtık elhamdülillah <3a Güzel, A. Mutasavvıf Yunus Emre, Kılıç Yayınları, Ankara 1992. 384 Beri gel barışçılım yad isen bilişelim Atımız eterlendi eştik elhamdilillöh indik Rum 'u kışladık çok hayr ü şer işledik Üş bahar geldi geri göçtük elhamdilillah Derildik pınar olduk irkildik ırmak olduk Aktık denize dolduk taştık elhamdülillah Tapduk'un tapusunda kul olduk kapusunda Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah Ben Gelmedim Dava için Benim bunda kararım yok ben gine gitmeğe geldim Bezirganım metaim çok alana satmağa geldim Ben gelmedim dava için benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim Dost esrüğü deliliğin aşıkları bilir neliğin Değşürüben yetmeğe geldim birliğe yetmeğe geldim O padişah ben kuluyum dost bahçesi bülbülüyüm Ol hocamın bahçesinde şad olup ölmeğe geldim Bunda bilişmeyen canlara anda bilişemez onlar Bilüşüben ben dost ile halim arz etmeğe geldim Yunus eydür aşık oldum maşuka derdinden öldüm Gerçek erin kapısında ömrüm hare etmeğe geldim 434 5. NASREDDtN HOCA Sivrihisar'ın Horto köyünde doğduğu tahmin edilmektedir. Ünlü mutasavvuf Seyyid Mahmud Hayrani'ye bağlanarak Akşehir'e yerleşmiş ve ömrünü burada tamamlamıştır. Hayatı hakkında geniş bir bilgiye sahip değiliz. Fıkralanna dayanarak bazı ipuçları elde edilmiştir. 385

Hoca daha çok manevî bir şahsiyet olarak tanınmaktadır. Türk balkının gönlünde her kılığa giren, her çıkmaza bir çözüm bulan, darda kalanı bir sözle rahatlatan, kendini bilmezleri bir sözle susturan bir şahsiyet olarak yaşamaktadır. Fıkralannda onu çeşitli mesleklerde ve farklı mekanlarda görmekteyiz. bazen evli, bazen dul; bazen dört çocuklu, bazen çocuksuz, bazen iki evli, kimi zaman geçim sıkıntısı çeken, kimi zaman pazarcılık yapan, ama her zaman adaletli, hazırcevap, neşeli ve insanları seven hoşgörülü bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun her fikrası, toplumdaki bozuklukların düzeltilmesi için verilen mesajlardır. Hocanın birçok fikrası, batı dillerine de tercüme edilmiştir. Ünü iskandinav Ülkelerinden, Hindistan'a kadar yayılmış olan hocamız, Mevlana ve Yunus Emre gibi bütün insanlığın sevgilisi haline gelmiştir. Ama hangi ülkede olursa olsun, olayları ve insanları değerlendirmesiyle, giyim kuşamı, eşeği ve sakalıyla, tipik bir Anadoluludur. Nasreddin Hoca, XIII. yüzyılda Anadolu'da yaşamıştır. Bu asırdan gü-nümüze kadar halk felsefesinin ve halk mizahinin sembolü olmuştur. Hoca, içinden çıkılması zor durumlarda, cevaplanması mümkün olmayan bir soru karşısında, insanların gönlünü kırmadan verdiği cevaplarla ve meselelere getirdiği pratik çözümlerle Türk insanın zekasını da temsil etmektedir. Nasreddin Hoca, hazırcevap, zeki ileri görüşlü ve cesur bir din adamıdır. Yobazlığa ve taasuba karşıdır. Cehaletin karşısındadır. Eşeğiyle de Anadolu balkının yaşantısını sembolize etmektedir. Yalnız hoca'nın bir meyhane güldürücüsü olmadığım, onun ince ifadeleriyle "dinîahlakî kültürel mesajlar vererek " aydın bir hoca tipi" olduğunu da unutmamak gerekir. Bütün fıkraların Hoca'ya ait olduğu söylenemez. Fıkraların pekçoğu Türk halkına aittir. Ancak hocayı çok iyi tanıyan Türk insanı kendi sözünü de Hoca'ya atfederek söylemiş ve böylece Hoca Türk balkının mizahî anlayışım simgeleyen bir şahsiyet haline gelmiştir. Fıkra, ders vermek, düşündürmek veya güldürmek amacıyla anlatılan çoğu yaşanmış kısa olayların dile getirildiği hikayelerdir. Zira bu fıkra, Dîvanü Lügati't Türk'te "kug" kelimesiyle izah edilmiştir. Bu durum, XII. yüzyıl öncesinde de Türk balkının fıkrayı tanıdığım ve anlattığım

göstermektedir. Daha sonraki yıllarda fıkra kavramı hikaye, kıssa, nükte, mizah, latife kelimeleriyle karşılanmaktaydı. Fıkraların gücü sürprizlerden, pratik ve zekice bir çözümden, hazır ce-vaplıktan ve bilhassa komiklik özelliğinden kaynaklanmaktadır. Edebiyatı-mızda fıkralarıyla tanınan şahsiyetlerin ve tiplerin hepsi de bu özellikleri bünyesinde bulundurmaktadır. Nasreddin Hoca'dan başka; incili Çavuş, Bekri Mustafa, Bektaşî, Karadenizli, Kayserili, Çorumlu'\am da fıkraları vardır, fakat hocamıza bugüne kadar hiçbir grup veya kişi erişememiştir. Şimdi onun fıkalanndan birkaç örnek vermeye çahşalım: 386 Fıkra Hoca'ya sormuşlar: -Cenaze götürürken lobutun önünde mi yürümeli, ardında mı, sağında mı gitmek daha sevap, solunda mı? Cevap vermiş: -İçinde gitmeyin de neresinde giderseniz gidin. Fıkra Adamın biri. Hoca 'ya gelir, hasmından şikayet eder, derdim uzun uzun anlatır. Hakkım yok mu amma hocam der. Hoca, hakkın var komşucuğum, hakkın var der. O gider hasmı gelir. O da dert yanar, sonunda hakkım yok mu der. Hoca ona da hakkın var der, yerden göğe kadar hakkın var. O da gidince kansı, efendi der, biri geldi anlattı hakkın var dedin. O gitti, öbürü geldi, ona da hakkın var dedin. Bu ne biçim iş? Elbette bunların bîri haklı, öbürü haksızHoca, karışma, senin de hakkın var karıcığım der, senin de hakkın var435 Fıkra Bir gün camide vaaz için kürsüye çıkmıştı:

-Ey inanan ve iman edenler!.. Şimdi size ne anlatacağım, bitirmişiniz? dedi. Cemaat, ciddî cevap verdi: -Hayır, bilmiyoruz—Hoca, şöyle bir toparlandı: -Öyleyse ne diye toplandınız? diyerek kürsüden indi. Ertesi gün, tekrar çıktı. Bu sefer, cemaat hazırlıklıydı. Aynı somya, hep bir ağızdan: -Biliyoruz. dediler. Hoca gülümsedi: -O halde mesele yok... Madem ki, ne söyleyeceğim! biliyorsunuz, tekrara ne lüzum var? Yine kürsüden indi. Üçüncü gün, cemaat, aralannda sözleşti: "Kimimiz biliyoruz, kimimiz bilmiyoruz— " diye cevap vereceklerdi. Hoca, namazdan sonra, kürsüye çıktı, sorusunu tekrarladı. Cevap ha-zırdı: -Kimimiz biliyoruz, kimimiz bilmiyoruz— Hoca güldü: -O halde bilenler, bilmeyenlere öğretsin!... 387 6. ABDAL MUSA XIV. yüzyılda Orta Asya (Buhara veya Horasan)'danYesevî dervişi ola-rak gelen daha sonra Hacı Bektaş'a intisap eden Türk veBsi. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bilinenler de menkabelere kanşımşür. Kaygusuz Abdal'ın Abdal Musa'nın dervişi olduğu, Kaygusuz'un baba-sı olan Teke ili beyinin Abdal Musa'yı sevmediği hatta öldürtmek istediği rivayet edilir. Elmalı'nın güneyinde bugün Tekke köyü olarak adlandırılan yerde adına kurulan Tekke zamanla Bektaşîliğin merkezi haline gelmiştir. Aşık Paşazade'ye göre Abdal Musa, Orhan Gazi dönemindeki savaşlara katıldı, bir Yeniçeriden aldığı börkle menüeketine döndü.

Evliya Çelebiye göre Abdal Musa, Yesevî dervişlerindendir ve Hacı Bektaş ile birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Bugün Elmalı'daki türbesine ilave olarak Bursa'da da ona ait olduğu söylenen bir makam bulunmaktadır. O'nün en önemli eseri yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ve onlara verdiği Nasihatnamesi'dir. Şimdi onu metin halinden aynen venneye çalışalım: Nasihatname "Evvel sırrum kavı sakla, çok söyleme. Muîn ol. Gavgalu yirden kaç. Bilmedügün kişiye mukarin olma. Düşmanlığı sebkat etmiş kişi ile dost olma. Bir kimsenün musîbetine gülme. Senden ulu kimesne ile mücadele itme. Müstakim ol. Mustbete sabr eyle. Evvel fikr idüp ba 'dehu söyle. Her gılman ve avretlere söyleme, îbadete ve male güvenme. Halîm ve selîm ol. Münkire gönül virme, evliyaullahun kelamı-nı münkire söyleme. Dünyaya meyil virme. Bir kimesneye bir şey içün dervişlik satma. Zahir padişahım karîb olma. Bî-maslahat vezîr ve rical kapusina varma. Bana eyü disünler diyü sofîlik satma. Düsmanına yüz virme. Her bulddığına şükr it... Elden gelür ise yolunuz, yimek yime. Pîr-i danişi Hak kanndaşun bilgör. Evliyaullahdan ve mürşidden ayrılma. Hak dîvanından ayrılma. Ahde vefa it. Vakti zayi itme. Resülullah ve Ali Evladına can u dilden muhibb ve mahabbet ol-maya daima salat ile yad eyle. ehlullah ile mahabbet iderken eyvallah kerem buyurdinuz diyü daima niyaz eyle. Muhammed Ali düşmanları olan kafir ve münkirler ile mahabbet itme, zira dost danlur. Zahir i-mamlara, muhîn olanlara eyüdür dime. Kendüne ziynet virme, gönlüne ziynet vır kallaş, pîrsüz ademler ile yoldaş olma, zira yol, erkan bozilur. Yavuz olma, zîra yigirmi dört saatde bin devre girersin. Devirlerün kankısında bulunur isen ol sıfatla haşr olursun. Ve's-sel&m"436 demektedir. 388 7. KAYGUSUZ ABDAL Kaygusuz Abdal XV. yüzyıl Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyaünin önde gelen şahsiyeüerindendir

Kaygusuz Abdal'ın asıl adı Alaaddin Gaybî'dir. XTV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılın ilk. yansında yaşanuştır. Teke-Alaiye sancağı beyi Hüsamettin Beyin oğludur. Abdal Musa'ya bağlanarak tasavvufa gönül veren Aladdin Gaybî'nin çok iyi bir eğitim gördüğü eserlerindeki derin tefekkürlerden anlaşılmaktadır. Bu derin tefekkürü konuşmadaki ve bir sohbet akıcılığım eserierinde vermeyi başaran Kaygusuz Abdal bunu ayet, hadis ve kıssalarla süsleyerek gerçekleş--tirmiştir. İnsanın değeri, hakka ulaşmanın yolları, dürüstlük, adalet gibi kavramlar üzerinde çok durmuştur. Dini mevzularda görüş belirtirken son derece titiz olmaya dikkat etmiştir.437 Onun; manzum, mensur ve manzum+mensur karışık olmak üzere on beşin üzerinde eseri bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal'ın önemli eserleri şunlardır. a. Manwm Eserleri 1. Dîvan 2. Gülistan 3. Mesneviler (I-n-m) 4. Gevhemame 5. Minbemame 6. Dolabname 7. Salatname b. Mensur Eserleri 8. Budalaname 9. Miglataname Ip.Vücadname, 11. Risale-i Kaygusuz c. Manzum+Mensur Karışık Eserleri 12. Dilgüşa 13. Sarayname

Eserierinden birkaç örnek verelim: 389 İlahi Biilbüle gülzar gerek Tütiye şeker gerek Sarr&fa gevher gerek La ilahe illallah Can olanı can bilür insanı insan bilür Her sırrı Sultan bilür İM ilahe illallah Zihî muhit ü zevrak Gözün aç anlayu bok Gayrı ne var külli Hak La ilahe illallah Cümle alem zdt imiş Derya-yı hikmet imiş Hakk-ıla vuslat imiş LO. ilahe illallah Safî ol altun gibi Tecellî kıl gün gibi Leyla di Mecnun gibi La ilahe illallah Kalma cihan milkine Asluna döngü yine Dahi kuvvetdür dtne La ilahe illallah Teşbih ü zikr eylegil Allah'a şükr eylegil Bu sözifikr eylegil La ilahe illallah Kaygusuz Abdal Saraynfime Cümle bir oldu heman uzun kısa Kail aldı cümle halk bu nefese Cümle dil bir oldu dirlik söyledi Yoklugı terk itdi varlık söyledi Cümle alem varlığıyla oldı var Cümle varlık bir sadefdür bir güher 390 Cümle varlık birliğe oldı tanık Birden artuk arada hiç gayri yok Cümle harfbirikdi geldi noktaya Nokta iriişdi Kadtr-i yektaya Sultandur cümle girişme heman Heman anı beyan eyler her lisan Gel iy talih kulak ur bu tevhide Ta ki gaflet pası canından gide Uyanasun can gibi tevhtd ile Birliğe büte canun ma'bud ile ikilik endişesinden giçesün Tevhid ile birliğe göz açasun Kalmaya kendü halinde müşkilün Tevhid ile menzile ire yolun.438 Kaygusuz Abdal 8. GÜLŞEHRÎ

Gülşehri, XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın ilk yansında yaşamıştır. Gülşehri adı ona, Kırşehir'in Gulşehir kasabasından olduğu için gelmektedir. Birçok kaynakta gerçek adinin Ahmed, Ahmed Gülşehri diye geçmesine rağmen ünlü eseri Mantıku't-Tayr^daki beyitlerden, gerçek adinin Süleyman olduğu anlaşılır. Gülşehri, Ahi Evren'in dervişlerindendir. Aynca devrinin tanınmış şair-lerinden olduğu ve DinîTasavvufi Türk Edebiyatının üstadlanndan Senaî, Nizamî, Attar, Sadî, Mevlana ve Sultan Veled gibi şarkın yedinci büyük sofi şairleri arasında sayıldığım, Hadpoğlu'nun Letaifnome adlı eserindeh öğreniriz. Gülşehri'nin ne zaman öldüğünü tam olarak bilemiyoruz ama eserlerindeki beyitlerden çok yaşlı olduğu ve XIV. asnn birinci yansında, 1317'den sonra^vefat ettiği söylenebilir. Eserleri; Felakname, Manttku 't-Tayr, Aruz Risalesi, Keramat-ı Ahî Evren ve Kudurî Tercümesi'dir.439 Mantıku't-Tayr'ın Hatime Kısmı Şöyledir: Mantlku 't-tayr ki Attar eyledi Parisîce kuş dilini söyledi 391 Anı Turla süretinde biz dakı Söyledük Tazîgibi Tanrı haki Çün Felek-name düziitdük Şahvör Parisîce taht u t&c-ı zer-nigdr Türk dilince dahi Tazhiden latif Mantıku't-Tayr eyledük ona hanf Ben bu Türid defteri çün dürmeyem Paristcesiyle değşürmeyem Kimse böyle tatlu söz söylemedi Kimse bundan yeğ kitab eylemedi Bunca bab eylemişem bunda ki hiç Kılmadı Anar ol fende besîc Şehd ü şekker hanım key dökmisüz Dür ü gevher tohmuni çok ekmisüz Çün murassa söylene te'lîfömüz Kimseden utanmaya tasnîfümüz Değme ilme akl yitdüren bizüz Kim Kudürî nazma getüren bizüz Değme ilmim sırrım çün söyledük Değmesinden bir risale eyledük

Çün Süleyman hüdhüde kıldı itab Kim kıta tasnif bundan yeğ kitab Ya gele kuşlar dilin yüz nazile Bundan öğrene vü yüz bin sazile Beni ko kim kuş dilini söyleyem Kim Süleymana yüzer ad eyleyem Değme am oldu bulimadı halas Alemi Gülsehrîadı dutdı has Süleyman sol kopuzun kılini Bur kim öğrenlüm bu kuşlar dilini Biz bu Gülşen-name 'de kim eyledük Dükeli ilm ıstılahın söyledük Dökdi gülşehngirü dürr ü güher Mantıku't-Tayr'ı tamam oldı meğer 392 Mustafa 'nün himmetinde bu kitab Açdı her manî yüzinden yüz hicab Şükr ol bir Tanrı 'ya kim bu kelam Ömrümüzden ileni oldı tamam Keramat-ı Ahî Evren Ol kim adı dünyeyi tutmış idi Ahilerden evini tutmış idi Ahî Evren kim Hak'a irmiş idi Tanrı 'nün dîdanni görmüş idi Doksan üç yıl dünyede oldı temam Ne helal öginde geçdi ne haram Gönlüni avret odina yakmadı Kimsenün ağzın yüzine bakmadı Akla yar u nefse düşmen ol idi Pak-dîn üpak-damen ol idi Terbiyelerim teninde can idi Ahîlere beğlere o sultan idi Dünyenün terkini ol kılmış idi Ahiret börkini o urmış idi Ulu idi uncak bahsisde ray H&tem-i Tayı kalında bir geday Mustafa 'nün ol alemdarı idi Murtaza 'nün sevgili yan idi Kutbidi ol üçlere irmiş idi Yidilere çok cadak virmiş idi Kırklar ile hemdem ü hem-raz idi Yitmiş ire munis ü dem-saz idi Üçyüz er rehber anı kılmış idi Kamusinun sırrım bilmiş idi Anda kim erlik donum kayalar Ana kutbül-arifan akıyalar Hem keramatı var idi hem kerem Hemfötüvvet hem mürüvvet hem kadem

393 9. AŞIK PAŞA (1272-1332) Aşık Paşa'nın asıl adı Aiî'dir. Garib-name adlı eseriyle tanınır. Dedesi Baba îlyas 637/1240 yılındaki Baba Resul îsyam'nı çıkaran kişidir. Aşık Paşa Kırşehir'de doğmuş, öğrenimim Süleyman-ı Kırşehrî'den yapmıştır. Babası, öğrenimi için îlyas Baba halifesinden Şeyh Osman'ı görevlendirmiştir. Şeyh Osman'ın kızıyla evlenen Aşık Paşa, bazı olaylara karıştığı için Mısır'a gitmiş, Anadolu Valisi Timurtaş'ın veziri olmuştur. Sonra bir isyan sonucu Mısır'a kaçmış, Amasya'ya dönerken Kırşehir'de hastalanarak vefat etmiştir. Türbesi Kırşehirde'dir. Aşık Paşa iyi bir tahsil görmüştür. Farsça'yı iyi bilmesine rağmen Garibname'sini Türkçe yazmış, Türkçeye layık olduğu değeri göstermiştir. Asrinin Türkçecileri arasında önemli bir yer almıştır. O, Garibname, Fakr-ndme ve Vasf-ı HaV adlı eserlerinde Türkçe ile ilgili verdiği mesajlardan da örnekler vermeye çalışalım:440 Kim alursa bu kitabı yadına ire cümle manînün bünyadına Gerçi kim söylendi bunda Türk dili îlle malum aldı manî menzili Çim hilesin cümle yol menzillerin Yinnegil sen Türk ü Tacik dillerin Kamu dilde vandı zabt-ı usul Bunlara düşmüşidi cümle ukuul Türk dilme kimsene bakmazıdı Türklere hergiz gönül akmazıdı Türk dahi bilmezidi bu dilleri ince yoli ol ulu menzilleri Bu Garib-name atın geldi dile Kim bu dil ehli dahi manî bile Türk düinde yani manî bulalar Türk ü Tacik bile yoldaş alalar Yol içinde birbirini yirmeye Dile bakup manhisin hor görmeye Türk dilinde anlayalar ol Hak'ı Ta ki mahrum kalmaya Türkler dakı 394 E. XV. Yüzyıl Dinî-Tasavvufl Türk Edebiyatı Mutasavvıflanndan Örnekler

Türk Edebiyaü, XV. yüzyılda çok gelişmiş doğu ve baü Türklerinde bir hayli büyük edebiyatçı yetişmiştir. Bu yüzyılda Türkçenin yeni yazı dilleri tamamıyla oluştu. Doğu Türkçesi, Çağatay Türkçesi adım alarak en parlak devrini bu zamanlarda yaşadı. Batı Türkçesinin Azeri ve Osmanlı Türkçeleri olarak iki kolda gelişmesi büyük ölçüde bu yüzyılda olmuştur. XV. yüzyılda Çağatay edebi Türkçesini kuran ve bu yazı dili ile eserler veren Ali Şir Nevaî asrın en mühim ismidir. Lutfî, Sekkaki ve Gedaî bu asnn yetiştirdiği diğer şahsiyetlerdir. Türkiye sahasında ise Divan Edebiyatı tam anlamıyla kurulup yerleşti, Klasik bir edebiyat halini aldı. Bu tarz şiirin büyük üstadı Şeyhidir. Onu Ahmet Paşa ve Necati takip etmiştir. Asnn diğer mühim şahsiyetlerinden başhcalan ise şunlardır. Ahmed-i Daî, Hümamî, Atayî, Adnî, Nizamî, Muradî (Sultan n. Murat), Avnî (Fatih Sultan Mehmet), Adlî (H. Bayezid), Sultan Cem, Şehzade Kokut.... XV. Asırda dini edebiyat da büyük gelişme göstermiştir. Dini konularda çeşitli eserler meydana getirildiği gibi Hz. Muhammed için mevlitler de yazılmıştır. Bu tarz edebiyatın belli başlı temsilcileri: Devletoğlu Yusuf, Hatipoğlu, Ruşenî, Süleyman Çelebi ve Yazıcıoğlu Mehmet'tir. Bu yüzyıl, Dinî-Tasavvufî Edebiyaünda yine Yunus tesiri devam etmiştir. Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Velî, Eşrefoğlu Rumî, Kemal Ümmî gibi şahsiyetler Yunus tarzında şiirler vermişlerdir. Nesir sahasında ise Sinan Paşa, Mercimek Ahmet, Yazıcıoğlu Ahmet Bican... Dinî-Tasavvufî Edebiyatın belli başlı temsilcileri olmuşlardır. XIV. Asırda yazıya geçtiği kabul edilen dini-tarihî destanlardan Ddnişmend-name'nin ve menakıplardan Saltuk-name'mn XV. asırda yazılan şekilleri de görülmüştür. Bunlardan başka Hacı Bektaş, Otman Baba, Akşemseddin hakkında da menakıp-nameler yazılmıştır. Bu eserlerde halka mahsus ve sade bir dil kullanılmıştır. Şimdi bu yüzyılın bellibaşlı mutasavvıflanndan birkaç örnek venneye çalışalım: 10. SÜLEYMAN ÇELEBİ (? -1422)

Bursa'da doğmuş ve bu şehirde yaşamıştır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihçilere göre İvaz Paşa'nm oğlu olan şair ve imam Süleyman Çelebi bazı araştırmacılara göre de Orhan Gazinin silah arkadaşla-nndan Şeyh Mahmud'un torunudur. Mevlid'in 1409-1410 tarihinde yazılmış olması ve bu tarihte kendisinin 59-60 yaşlannda olması doğum tarihinin 1350-1351 olduğunu göstermektedir. 395 Süleyman Çelebinin çok iyi bir eğitim alarak yetiştiği eserinden anlaşılmaktadır. Tarihçiler onun Buharalı Şeyh Emir Sultandan ders aldığım da belirtmektedirler. Kendisine verilen "Çelebi" unvanı da onun çevresinde bilgili bir kimse olduğunu göstermektedir. Yıldırım Bayezit zamanında Ulu Camiî'de imamlık yapmıştır. Şairin tek eseri, Vesilet'ün Necat (Mevlid)'tir. Edebiyatumzda bu esere pek çok nazire yazılmıştır. Bu da eserin çok sevildiğim, üstünlüğünün kabul edildiğim göstermektedir. Mehmet Akif Ersoy Mevlid'i "Yetişilmez ki Süleyman Dede yükseklerde" mısraı üe övmüştür. Tanzimat dönemi şairlerin-den Ziya Paşa ise bu esere olan hayranlığım "Dört yüz. seneden beri efazıl Bir söz ödemedi ona mümasiF beytiyle dile getirmiştir. Mevlid, Peygamberinuzin doğumu üzerinde çok durulduğu için halk bu esere "mevlid" denmiştir. Çünkü mevlid, doğma, doğuş demektir. Süleyman Çelebi bu eseri Hazreti Muhammmed'in diğer peygamberlerden üstün olduğunu ifade etmek için yazmıştır. Bursa'daki Ulu Cami'de vaaz veren iranlı bir din adamı Bakara Sure-si'nin 285 ayetim tefsir ederken Hz. Muhammed'i Hz. isa'dan üstün görmediğim söylemiştir. Bu sürede gönderilen peygamberlerin hepsi de; Allah'a, Onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Biz de onun için peygamberlerden hiçbirini ayırmayız. Onlar, "Ey Rabbimiz mağfiretim niyaz ederiz, dönüş yalnızca sanadır" dediler. îranlı alim bu süreyi;

"Peygamberler arasındafark yoktur." anlamında tefsir etmiştir. Dinleyenlerden bazıları buna karşı çıkmış ve "Öyle olsaydı 253. ayet ile çelişirdi." demişlerdir. 253. ayette de şöyle denmektedir: "O peygamberler ki biz onlardan bir kısmım diğerlerinden üstün kıldık. Allahın kendisi ile konuştuğu onlardandır. Bazılannın derecelerim yükselttik." Buna rağmen halkın bir kısmı îranlı vaizi desteklemiştir. Süleyman Çelebi de Hazreti Muhammed'in üstünlüğünü anlatmak için bu eserini yaz-maya başlamıştır. Bu nedenle Mevlid'de şu mısralar yer almaktadır. ölmeyip îsa göğe buldı yol Ümmetinden olmak için idi ol Mevlid Türk nülletinin Kur'an-ı Kerim'den sonra en çok okuduğu ve sevdiği bir eserdir. Eser adeta millete mal olmuş folklorik bir özellik kazanmıştır. Düğünlerde bayramlarda, doğum ve ölümlerde mevlid okutulmakta, dinlenmektedir. 396 Eserin tamamı 730 beyittir. Mesnevî nazım şekliyle yazılmıştır. Şair Mevlid'de eserin adinin Vesilet'ün Necat olduğunu ve hicri 812 (Miladi 1409) de yazıldığım belirtmektedir. Eser; "münaca&f (AUaha yalvarma), "veladef (Peygamberin doğumu), "Risalet" (Peygamber oluşu), "Miraç" (Peygamberimizin miraç mucizesi) ve "Rıhlet" (Peygamberimizin vefatı) bölümlerinden oluşmaktadır. Aynca bazı bölümler küçük fasıllalara aynmuştır. Mevlid XV. yüzyıl Batı Türkçesinin gramer ve fonetik(ses) özelliklerim bütün yönleriyle göstermeği bakımından da önemli bir eserdir.44! Hz. Muhanuned'in Veladeti Fa ila tün/Fa ila tün/Fa ilim Ol gice kim togdı ol hayr'ül beşer Anası anda neler gördi neler Her ne kim göründi ise gözine Hem dahi vaki olanı özine Ol rebiü'l- evvel ayı nicesi On ikinci gice isneyn gicesi Toğdugin bildürdi ol halka temam Ne didüğin işid imdi iy hümam

Didi gördüm ol habibün anesi Bir aceb nur kim güneş pervanesi Berk vurup çıkdı evümden nagehan Göklere irdi vü nur oldı cihan indi göklerden melekler saffu saf Ka 'be gibi kıldılar evüm tavaf Hem hava üye döşendi bir döşek Adı Sündüs döşeyen anı melek Üç alem dahi dikildi üç yire Her birisi eydeyim nire nire Mağrib ü maşrıkta ikisi onun Biri donanda dikildi KG 'be 'nün Bildüm anlardan ki ol halkun yeği Kim yakın oldu cihana gelmeği Çünkü bu işler bana oldu yakın Ben evimde otururken yalnuzın 397 Yanlup divar çıkdı ndgehan Üç bile huri bana oldı ayan Çevre yanuma gelüp oturdılar Mustafa'yı birbirine mastılar irdi huriler bölük bölük buğur Yüzleri nünndan evüm toldı nur Didiler oğlun gibi hiçbir oğul Yaradılalı cihan gelmiş değül Bu senün oğlun gibi kadri cemil Bir anaya virmemüsdür ol Celil Ulu devlet buldun iy dildar sen Togisardur senden ol hulkı hasen Bu gelen ilm-i ledün sultanudur Bu gelen tevhîd ü irfan kanidur Bu gelen ışkına devr ider felek Yüzine müştakdur ins ü melek Bu gice ol gicedür kim ol şerif Nün ile alemi eyler latif Bu gice dünyayı ol cennet kilur Bu gice eşyaya Hak rahmet kilur 11. HACI BAYRAM VELÎ Hacı Bayram Velî'nin asıl adı Nüman'da. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, müderrisliğe kadar yükselmiştir. Hamidüddin Aksarayî tarafından Şeyh Suca vasıtasıyla Kayseri'ye davet edilen Hacı Bayram Velî, burada şeyhinin bazı kerametlerim açıkça görmüş ve müderrisliği terk ederek "Ta-savvuf-Tefekkür ve Turan Yolu"nu seçmiştir.

Hacı Bayram Velî, şeyhinin vefatından sonra onun halifesi olarak Ankara'ya dönmüş, Halvetiyye ve Nakşibendiye tarikatlarım birleştirerek Bayramiyye Tarikatı'nı kurmuştur. Böylece ünü kısa sürede Anadolu'ya yayılmıştır. Şöhretim çekemeyen bazı din adamlannın şikayetlerinin, o devrin padişahı Sultan II. Murad'a bildirilmesi üzerine Hacı Bayram Velî Edirne'ye davet edildi. Kendisinde görülen olağanüstü haller üzerine sorgusuz beraat ettirildi. Vefat edince, Ankara'da İmparator Augustus mabedinin yanındaki kendi adıyla anılan Hacı Bayram Camii'nin yanındaki türbesinde edebî istirahatga'hına defnedildi. Hacı Bayram Velî, Anadoluda'ki millî edebiyatın ve tasavvuf? hayatın gelişip yayılmasında büyük rolü vardır. Yetiştirdiği halifelerden; Akşemseddin, Eşrefoğlu Rumi, Dede Ömer Sikkinî, Akbiyık ve Kızılca Bedreddin'.. vb'lerini sayabiliriz. 398 Hacı Bayram Velî'nin müstakil bir eseri yoktur. Bugün elimizde aruzla iti, heceyle üç şiiri bulunmaktadır.442 Devranıdır sürülen Sultan Hacı Bayram'in Nevbetidir vurulan Sultan Hacı Bayram'in Havzasında nur çıkar Arşın üstüne ağar Görür gözü açıklar Sultan Hacı Bayram 'in Hiç gümanın olmasın duası makbul durur Alinin evladının Sultan Hacı Bayram'in isa Peygamber gibi ölmüş gönlü diriltir Yetişicek cezbesi Sultan Hacı Bayram 'in Dedi Şeyh Hamîd ona önden sonun gür olsun Gürdür önünden sonu Sultan Hacı Bayram'in *** Bilmek istersen sen seni Can içre ara canı Geç canından bul anı Sen seni bil sen seni Kim bildi ef&lini Ol bildi sıfatım Anda gördü yitim Sen seni bil sen seni Görünen sıfatındur Anı gören zatındur Gayri ne hacetindür Sen seni bil sen seni Kim kî hayrete vardı Nüra müstagrak oldı Tevhîd-i zdtı buldı Sen seni bil sen seni Bayram özini bildi Bileni anda buldı Bulan ol kendü oldı Sen seni bil sen seni

m Güzel, A., Haa Bayram Veli'yi Hazualayan Tasavvuf Zemin, Vakıflar Dergisi, C. I, Ankara 1987, 8. 58-61; Hacı Bayram Velî'nin Üç flahisioin Tasavvuf! Açıdan Tahlili, I. Hacı Bayram Velî Sempozyumu, Bildirileri, Ankara 1990, e. 76-86; Dmı-TasavvuE Türk Edebiyatı, s. 295297. 399 F. XVI. Yüzyıl Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Mutasavvrflanndan Birkaç Örnek XVI. yüzyıl Osmanlı Devletinin altın çağıdır. Devletin sınırları genişle-yebildiği kadar genişlemiştir. Mali açıdan devletin hiçbir problemi yoktur. îlim, sanat, askerlik ve teknoloji bakımından da tarihinde en üstün seviyeye yükselmiştir. Mimaride Sinan, denizcilikte Barbaros, Islami ilimlerde EbOsuut Efendi, edebiyatta ise Fuzulî ve Bakî gibi şahsiyetler yetişmiştir. Bu asırda Azerî ve Çağatay (Özbek) sahalannda da büyük şahsiyetler yetişmiş, önemli eserler yazılmıştır. Çağatay sahasmda Babür Şah'ı, Azerî sahasanda ise Fuzülî'yi sayabiliriz. Anadolu'da ise Bakî'den başka Zatî, Nev'i, Hayalî, Bağdadî Ruhî, Edirneli Nizamî, gibi şahsiyetleri sayabiliriz. Tezkirecilik türünün ilk örnekleri de bu asırda Sehî, Latifi, Aşık Çelebi gibi araştırmacılar tarafından yazılmıştır. Halk Edebiyatında ise Güvahî ve Pir Sultan Abdal''ı sayabiliriz. Şimdi bunlardan birkaç örnek verelün: 12. ÎBRAHtM GÜLŞENÎ (Diyarbekir? - Mısır 1533) ibrahim Gülşeni'mn hayatı hakkındaki bilgiler daha çok Menakıbmda geçmekte ve nesebinin de Oğuz Ata'ya kadar uzandığı görülmektedir. Atai, Şakayık Zeyli'nde İbrahim Gülşeni'nin 1426 yılı dolaylannda doğduğunu kaydetmektedir. Menahbin sonunda ise 1533'de 114 yaşlannda vefat ettiği kaydedilir. Babası şeyh Muammet El Amidi, o henüz iki yaşında iken vefat eder. Bunun üzerine Gülşenî, amcası Seyyid Ali'nin himayesinde büyür ve ilk tahsiline onun y anında başlar. Daha sonra o, yüksek öğrenimi için Tebriz'e gider. Orada bütün İslamî ilimleri tam

olarak öğrenen Gülşenî, kısa bir süre içinde Uzun Hasan'ın güven ve iltifatım kazanır. Yine bu sırada Halveti Şeyhlerinden Dede Ömer Ruşeni'den hilafet alarak bu tarikatı yaymaya başlar. ibrahim Gülşeni; eserlerim yavaş yavaş vermeye başlayınca, bu arada müstakilen şiirler de söyler. Fakat onun bu tür şiirleri bazılara tarafından hoş karşılanmaz. Bu sebeple ibrahi Gülşenî hakkında; • "Toplumun güven ve huzurunu bozdu." dedikodulannın ortalıklarda ya-yılması üzerine, oğlu Ahmet Hayali ile birlikte Diyarbakır^, döner. Bir süre sonra buradan da aynlarak Kudüs yoluyla Mısır'a gider. Tarikatım burada yaymaya başlayan Gülşenî, kısa sürede büyük bir şöhret kazanır. 1516'da Mısır'ı fetheden Yavuz Sultan Selim, ona bir arsa hediye eder. O da dostlannın yardımıyla bu arsa üzerinde Zaviye'sim inşa eder (1524). Adı bütün Mısır'da duyulur, dergahı yeni müritlerle dolup taşar. 1528 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mısır'dm IstanbuVa davet edilir. Orada büyük bir ilgi görür ve Mısır'a bir süre sonra döner. 400 1528 yihnda Mısır'da vefat eder.443 ibrahim Gülşeni'mn edebî şahsiyeti'ni, onun eserlerinden tespit etme-niiz gerekir. Bu cümleden olarak onda, Mevlana, Yunus Emre, Nesimi ve şeyhi Ruşeni'mn tesirleri açıkça görülür. Türkçe Divanı 'nda yer alan Gazel ve Tîfl/u'lerinde sağlam bir dil ve akıcı bir üslup göze çarpar. Bu itibarla onun eserleri ise; Türkçe Divan, Farsça Divan, Arapça Divan, Manevî, Raz-name ve Kenzü'l -cevahiridir. Bunların da özelliklerim kısaca belirtmeye çalışalım: Eserleri: Türkçe Divan, 24. 000 beyiti ihtiva eden ve dil açısından önemli olan bir eserdir. Yazma nüshalanndan biri D. T. C. F. Kütp. Ün. Kitp. Nr. 982'dedir. Farsça Divanı: Farsça yazılmış bir divandır. Yazmalanndan biri Fatih kütp. Hr. 3866-dadır.

Arapça Divanı: Arapça yazılmış bir divandır. Yazma nüshalanndan biri D. T. C. F. kütüphanesindedir. Ma'nevi: 40. 000 beyitlik Farsça bir mesnevîdir. Mevlana'nın Mesnevî-sine nazire olarak kaleme alınmıştır. Şeyh La 'U Muhammed Fenaî tarafından baştan beş yüz beyitlik kısmı şerh edilmiştir. Yazmalanndan biri Bayezid Devlet Kütp. Nr. 3588'dedir. Razname: Remel bahrinde kaleme alınmış tasavvuf! bir mesnevîdir. Bir nüshası Millet Ktp. Manzum eserler, Nr. 932'de bulunuyor. Kenzü'l Cevahir: Bir kısmı tuyug, bir kısmı rübaî nazım şekliyle yazılmış Farsça, 7000 dörtlükten meydana gelmektedir, î. Ü. Ktp. Farsça yaz-malara Bol., Nr. 1233'de kayıtlıdır. İbrahim Gülşenfim şiirlerinden de birkaç örnek vermeye çalışalım: l Gaflet ile geçdi günüm ah n'ideyin ömrüm seni Çün bozila bu düzenün ah n 'ideyin ömrüm seni Ecel irişe nagehan canım ala çü Kahraman Döndüre yasa düğünün ah n'ideyin ömrüm seni Gice gündüz çalışduğm hırs u emelle yigduğm Kala sensüz hanümanun ah n'ideyin ömrüm seni Anmaz mısın öleceğin kara yire gireceğin Azraîl'e virüp canın ah ni'deyim ömrüm seni Terk itmedün bir dem heves elindeyken almadun ders Çün kim hevayadur yönün ah n 'ideyin ömrüm seni 401 Kıyamet kopar haşr içün dirilür ölen neşr içün Canun olısar düsmanun ah n'ideyin ömrüm seni Zikir budur ey Gülşenî telkîn idelden Rüşenî Can atmadan sevdün teni ah n'ideyin ömrüm seni Benüm gönlüm alan dilber Gider dirler gider dirler Beni Mecnun'un tek o Leylî îder dirler ider dirler Kopup aklumi bozumdan Komadı bilgi hüşumdan Soraram yad bilişümden Gider dirler gider dirler

Ne sevdadur dey'nüz bana îşidüp kalmanuz tana Gönül benden kaçup ana Gider dirler gider dirler İşitdüm ışk ile sevda. Kılanda aşıkı şeyda Düşüp deli gibi daga Gider dirler gider dirler N'idem ey uslular dey'nüz Delirmeden gamum yey'nüz. Çü başdan aklumi yaz, güz. Gider dirler gider dirler Görüp ışk ile medhüşi Bilün aşık o bî-hüşi Çü anun akl ile hüşi Gider dirler gider dirler îşitdüm Gülşenî seni Doğaldan Rüşenî gani Ziyadan aydın iline Gider dirler gider dirler444 13. BURSALI MÜHYiDDiN ÜFTADE (Bursa, 1477-1580) Muhyiddin Üftade'nin, asıl adı Mehmet Muhyiddin olup, Müstah-kimzade'nm Menakıb-ı Üftade'sine ve Silsilename-i Celvetiyye'ye göre O, Manyas'tan gelerek Bursa'ya yerleşen bir ailenin çocuğudur. 402 Onun tahsili hakkında birbirinden farklı rivayetler vardır. Şakayık Zeyli ile Silsüename'ye göre, iyi bir tahsil yaptığı anlaşılır. Menakib'da ise bir kazzaz yanma çırak olarak girer ve sevmediği bu meslekte başarılı olmadığı kaydedilir. Ancak bu vesile ile Hacı Bayram Velî'mn halifelerinden Hızır Dede ile tanışmış ve onun terbiyesi altında yetişmiştir. Şeyhinin vefatından sonra inzivaya çekilmiş, Bursa'da bazı camilerde müezzinlik ve imamlık yapmış, bir süre de Ulucami ile Emir Sultan camile-rinde vaaz vermiştir. Yine bu sırada Bursa'da kadılık ve müderrislik yapan Aziz Mahmut Hüdayi, Üftade'ye intisab etmiş ve onun halifesi olmuştur. Vefat edince kendi adına yaptırdığı camiin haziresüne gömülmüştür. Muhyiddin Üftade'vm eserleri daha çok tasavvufî muhteva ile yazılan manzum eserlerden oluşmaktadır. Döneminin önemli mutasavvıf şahsiyetle-rinden biri olan Üftade, daha çok İlahiden ile şöhret bulmuştur. Divan 'mda hece vezni ile yazılmış bazı şiirlerine de

rastlanmaktadır. Onun eserleri; Divan, Vaklat, Nasihat ve îrşadname ve Makalatü'l Aliyye'den müteşekkildir. Bunlar da: Divan: Divan'nda bulunan şiirlerinin bir kısmı, Mecmuatü'l-îlahiyyat adı ile bir araya getirilmiştir. Bu Divan; Selimağa Ktp., Hüdayi Ktp., nr. l nüshası bulunmakta ve bu nüsha da Bursalı Tahir tarafından 1912'de yayınlanmıştır. Vataat; Bu eser. Aziz Mahmut Hüdayi tarafından tespit ve tertip olunmuştur. Celvetiye tarikatınm esaslarım anlatan bu iki ciltlik Arapça eserin içinde. Aziz Mahmut Hüdayi tarafından Üftade'ye yöneltilen bazı soruların cevapları da bulunmaktadır. Nasihat ve îrşatname, Üftade'ma Aziz Mahmut Hüdayfye verdiği nasihatlann büyük bir kısmım kapsayan bir eserdir. MakalStü'l-Aliyye, bu eser de, Arapça olup bir nüshası Bayezid Ktp., Veltyüddin Efendi Bol., nr. 1766 'da bulunmaktadır. Hicran içinde kalmışam Derd ü gam ile dolmuşam Çok arsalara dalmışam Dostdan haber virün bana Varup visale irem Anda cemalüni görem Sidk ile yolum bulam Dostdan haber virün bana 403 Miskin fakir Üftade'yı îçi taşı pür-yareyi Esirgegör bî-çareyi Dosîdan haber virün bana Hakk'a aşık olanlar zikrullahdan kaçar mı? Alim olan gevherin yok yirlere saçar mı? Gelsün ma'rifet olan yokdur sözümde yalan Emmareye kul olan hayrı şerri seçer mi ? Sen bir kovuk servisin hemen şöyle turursun Sen bir palaz yavnsın kuş kanatsız uçar mı ? Gerçek bu söz yarenler gördüm-dimez görenler Keramete irenler gizli sırrın açar mı ? Üftade yanıp tüter bülbül 'ler gibi öter Dervişlere taş atan iman ile göçer mı'.^ 14. AZtZ MAHMUD HÜDAYÎ (Koçhisar 1541-Üsküdar 1628)

Azız Mahmud Hüdayî; 1541'de Koçhisar'da doğar, 1628'de Üsküdar'da vefat eder. Vefatından sonra Üsküdar'da Türbesi yapılır. Aziz Mahmud Hudayi Tekke'si öınnemli bir ziyaretgah yeri olur. Bilindiği gibi Aziz Mahmud Hudayi; mutasavıf, alim, şair ve Celvetiye tarikatmın kurucusudur. Afayf'nin Şakfiyik Zeyli'nde onun Seferihisarlı olduğu kaydedilmiştir. Kendisinin Cüneydi'Bağdadî neslinden geldiğim bildiren Hüdayî, ilk tahsilim babası Feyzullah bin Mahmud'un yamnda yapmış, daha sonra îstanbul'a gelerek Molla Nasırzade'nin derslerine devam etmiştir. O, hocasının Edime'deki Sultan Selim Medresesi'ne tayini üzerine onunla Edime'ye gider ve ona muîn (yardımcı) olur. (1570). Ardından Şam ve Mı-sır'da bulunan Hüdayî, buralarda Halvetiye şeyhleri ile görüşür. Dönüşünde Bursa'daki Ferhadiye Medresesi'ne hoca tayin edilir (1573). Bursa'da aynı zamanda Mahkeme-i Suğra Naibliği de yapar.446 Bursa'daki görevi esnasında gördüğü bir rüya üzerine Şeyh Üftade'y e intisab eder. Üç sene kadar Celvetî üslubu üzerine suluktan sonra, Seferhisar'dsi halife olarak irşada başlar. Seferhisar'dan tekrar Bursa'ya, oradan da îstanbul'a Üsküdar semtine gelir. Önce Küçükçamlıca'daSsi çilehanede bir süre ihzivaya çekilir. Halen Üsküdar'da bulunan Hüdayî Dergahı, 1595'de inşa edilir ve içinde; kütüphane, semahane ve türbe bulunan bu tekke, dev404 rinde alimlerin, şairlerin ve musikişinasların toplantı yeri olmuş, devrin padişahı L Ahmed de zaman zaman bu toplantilara katılmıştır.w Rivayet edilir ki Aziz Mahmud Hüdayî, Bursa'da kadı iken, şahit olduğu bir hadise üzerine, kadihktan ayrılmıştır. Bursa'da Bayrami meşayihinden Şeyh Muhammet Üftade'mn; ma'rifet, keramet ve yüksek haller sahibi oldu-ğunu anlayıp, Şeyhe intisab etmiş, ondan el almış, daha o gün malım mülkü-nü fakir fükaraya dağıtmış, şeyhin en yakın dostu, en ileri müridi olmuştur. Şeyhinin abdest suyunu hazırlamış, havlusunu tutmuş, her an ona biraz daha yaklaşmış, biraz daha onun haline bürünmüş onun gibi olmaya çalışmıştır.

Günlerden bir sabah, Şeyhinin suyunu ısıtacakü. Fakat ezan'ın okunma-sı yakındı. Isıtacak zaman yoktu. Su dolu güğümü, aşkla yanan göğsüne dayamış, su, yakarcasına ısınmıştı. Şeyh Üftade kalkıp suyunu isteyince. Aziz Mahmut, suyu Şeyhe vermiş ve Şeyh: "Aman Mahmut Efendi, bu suyu nerede ısıttın böyle!" deyince boynunu bükmüş, bir müddet durup, "Siz anlarsınız, siz arifsiniz, efendim, kusuruma bakmayın." demiştir. Şeyh Üftade de; "Anlıyorum Mahmut Efendi... Artık sen ve ben buraya çok geliyoruz. Bursa ikimizi birden kaldıramaz. Sen şimdi İstanbul'u git atın nerede durur-sa, oranın halkım irşed eyle. Bana güzel müridlik ettin sana duam şu ki, padişahlar atinin yanında yürüsün, sana hizmette bulunsunlar." dedi. Bu sözlerin doğruluğu için diyebiliriz ki; vaktin padişahı Sultan Ahmet gördüğü bir rüyadan etkilenerek Aziz Mahmud Hüdayi'dea yardım istemiştir. Aziz Mahmut, çiçeklerin teşbihlerim işitirdi. kışın kar yağarken üzüm isteyen Üstadına bir sepet üzüm getirmiştir. Sultan Ahmet, yaptırdığı meşhur Sultan Ahmet Camii'nin açılışına gelmesini istemiş, fakat o Üsküdar tarafın-daydı ve o gün boğazda, değil kayıkların, gemilerin dahi seyredemediği bir fırtına çıkmış, padişaha söz verdiği için bir kayığa binmiş, Eminönü'ne gelinceye kadar deniz sakinleşmiştir. İndikten sonra deniz yeniden kabarmıştır. Kötü havalarda kayıkçılar bu yolu kullanırlardı. 1593-94 tarihinde Fatih Camiî'ne vaiz tayin edilen Hüdayî daha sonra Üsküdar'daki mescidin genişletilip cami haline getirilmesi üzerine burada vaaz vermeye başlamış. Sultanahmed Camiî'nde de (1611) padişahın isteği üzerine her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz vermiştir. /. Ahmed ve Valide Sultan'm onun tarikatına mensup oldukları rivayet edilir. Aziz Mahmud Hüdayi; Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri zümresi içinde yer almış, sade ve hikemî mahiyette şiirler yazmıştır. Şiirierinde, bazan hece, bazan da aruz veznim kullanan Hüdayî, îbnü'l-Arabfmn sistem-leştirdiği Vahdet-i Vücüd anlayışına bağlı bir mutasavvıftır. Şiirleri ve mek-tuplannda bu açıkça görülür.

405 Onun; gerek devrinde, gerekse daha sonra yazılan tarih ve bibliyografya kitaplannda "kutbü'laktab, sahib-i zaman, mürşid-i kamil" gibi unvanlarla anılması, ölümünden sonra da şöhretinin devam ettiğim göstermektedir. Dilden dile nakledilen menkıbe ve kerametleri halkın gönlünde taht kurmasını sağlamış, ziyaretçileri her devirde artarak devam etmiştir.448 Büyük bir şeyh, aynı zamanda büyük bir alim olan Aziz Mahmud'un kerametleri, Üsküdar halkı arasında asırlarca unutulmamış; Üsküdardan îstanbul'a geçen kayıkçılar, denize HüdOyî yolu denilen her göze görünmeyen düz bir yoldan geçtiklerine inanmışlardır.449 Aziz Mahmud Hüdayi'tdn eserlerim; Türkçe ve Arapça olmak üzere başlıca iki grupta toplayabiliriz. Onun eserleri; dini ve bilhassa tasavvufi konulan fazlası ile işlemiştir ki bu sebeple O, bu tür şiirin önde gelen önemli temsilcilerinden biri olmuş, zamanında ve bugün de herkes tarafından çok tanınmış, halktan ve padişahlardan dahi büyük saygı görmüş mutasavvıflan-nuzdan biri olmuştur.450 Eserierinin birçok nüshasının bulunması da, bu eserlerin halk tarafından ne kadar sevilip benimsenildiğini göstermektedir.451 Bu cümleden olarak Onun Türkçe ve Arapça eserlerinin adlarım vermeye çalışa-lım: a) Türkçe eserleri: Divan-ı ilahiyat: Tasavvufî hikmet ve nasihatlardan oluşmuş bir Dî-van'dır. Tarikatname: Dervişliğin erkan ve adabı anlatılmaktadır. Tezakir-i Hüdai: I. Ahmed'e gönderilen mektup ve tezkirelerin toplandığı bir eserdir. Ecvibe-i Mutasavvıfane: Kendisine sorulan bazı tasavvufi sorulara verdiği cevaplardır. Nasayih ve Mevaiz: Bazı nasihat ve vaazların derlendiği bir eserdir. Mi'rficiye: Mi'rac'ı, ayet ve hadislere dayanarak anlatan küçük mensur bir risaledir. Necatü'l garik fi'1-cem'i ve't-tefrik: Bazı tasavvufî makamlardan bahseden eserdir.

b) Arapça eserieri'nin belli başlıcalan şunlardır: Camiu'1-fadail ve Kamiu'r-reail: Tasavvufî ahlaka dair en meşhur eseridir. 406 Fethu'l bab ve Refu'l-hisab: İnsanın yaradılışından ve insamn sıfatla-nndan bahsedilmiştir. Keşfîi'l kani an vechi's-sema: Tasavvuftaki sema konu edilmiştir. Habbetü'l-mahabbe: Allah, peygamber ve ehl-i beyt sevgisi üzerine bir eserdir. Nefaisü'l -Mecalis: Bazı ayetlerin tasavvufî tefsiri yapılmıştır. Tecelliyat: Hayatta iken mazhar olduğu tecellileri anlatan ve tarihleri ile tespit edilen bir risaledir. Valuat: Tarikat sırları ile ilgili bir risaledir. 1 İlahi Efendim güzel Allah'ım Medet eyle medet eyle Rahmeti çok padişahım Medet eyle medet eyle Esir-i nefs-i dün etme Masivaya z/ehlin etme Dert ile bağrım hün etme Medet eyle medet eyle Senin hod rahmetin çoktur Bab-ı ihsanın açıktır Fazi u cüda 'ya gerek yoktur Medet eyle medet eyle Sensin veren her muradı İnayet eyle ya Hadi Olalım lütfün azadı Medet eyle medet eyle -..

Eyle Hüdayî'ye nazar Ta olafazlına mazhar Her muradın kıl müyesser Medet eyle medet eyle 2 İlahî Gelin diyelim şevk ile Lailaheillallah Aşk ile sidk ü zevk ile Lailaheillallah 407 Cennet onunla açılır Mü'minlere nur saçılır Dost illerine geçilir Lailaheillallah

Açılalım gül'fer île Otelim bülbürZente Diyelim pak diller ile Lailaheillallah Kanı bir kalbi uyanık Kanı bir ciğeri yanık Doğru yol isteyen Lailaheillallah Cehennemiden azad eder Dost yoluna irşad eder Gamgin gövaTler şad eder LaUaheillallah Dertlilerin dermanıdır Teşbihlerin Sultandır Hakkın bize ihsanıdır Lailaheillallah ister isen hayr-ı ezkar Durma heman tevhid'e var Hüdayî'ye yol soran yar Lailaheillallah''52 15. VAHtB ÜMMÎ (?-1595)453 Vahib Ümmî'mn esas adı Abdulvahhab-ı Elmalı'du. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber ölüm tarihi l Şaban Hicri 1004 (Af. 19 Mart 1595) olarak kaydedilmektedir. Şeyh Abdulvahhab, Halveti tarîkatının Yiğitbaşı (orta kol) şubesini tesis eden Yiğitbaşı Ahmet Şemseddin Marmaravî'nin halifesidir. Vahib Ümmî, çeşitli mahlaslar kullanmaktadır. Bunlar da; Vahib Ümmî Vahibî, Vehhab, Vfihab, Vehabî, Vehab olmak Uzre altı tanedir. Bunların yanında; miskin, dermend, bî-çare, aciz, derviş gibi sıfatlan da kullanır. Ancak bunları mahlas saymak doğru değildir. O, değişik mahlasları aruz vezni-nin zorlamasıyla kullanmıştır. 408 Şair, hece vezinli şürlerinde kendini rahat hissetmiş, ekseriya Vahibt veya Vahib mahlaslarım kullanmıştır. Bazı kaynaklar Onun mahlasım Vehhab Ünunî diye kaydetse de bu sadece yakıştırmadır. Asıl mahlası Vahib Üm-mî'dir. Abdulbaki Gölpınarlı'am Vehab Emre şeklindeki kaydı onu Yunus Emre halkasına dahil etme kaygısından başka bir şey değildir. Vahib Ünüm, Yunus Emre geleneğinin XVI. yüzyıldaki temsilcisidir. Bu tesir şiirlerinde görüldüğü gibi Divan'inda da Yunus'u delil kabul ettiğini açıkça söyler. Ayrıca Yunus Emre'y\e Vahib Ümmî'nin şiirlerinden birbirleriyle benzerlik gösterenler de vardır. Vahib Ümmî'mn Dîvaru'ndaki 485 şiirden 300'den fazlası aruzla yazılmıştır. Bu yüzden onu aruz şairi saymamız yerinde olur. Şiirlerinde, dış a-henkten ziyade muhteva önemlidir. Hece ile yazılı şiirleri daha lirik'tır. Şimdi Onun şiirlerinden birkaç örnek vermeye çahşahm:

1 Vezni: 4+4=8 (5+3=8) Zulmetden necat bulmağa Ah bir nemed vah bir nemed Yokliga togn varmağa Ah bir nemed vah bir nemed Yazın ısıdan saklaya Kışın sovukdan bekleye Aşık içinden söyleye Ah bir nemed vah bir nemed Başka bir derviş getüre Togruca yoldan getüre Şeyhiin hizmetin bitüre Ah bir nemed vah bir nemed Sevdügüm-çün didüm sana Gözün aç togn bok bana Maksudun Hak virmiş sana Ah bir nemed vah bir nemed 2 Vezni: 8+8=16 Erenlerden sır sorana yedi dürlü nişan gerek Evvel kapu şeriaUur güneş gibi iyon gerek Ayet ile hadîs ile virdim cevab anlayana Andan içerüde levvame ana seyran gerek 409 Şeriattan tarikattan içeriisi sır ilidür Akil ana arif olmaz mülhime ana vicdan gerek Dördincisi mutama'inne Mansür bilür bu menzili Er yüzinden irişmege ikrar ider bir can gerek thtiyarum elde degül lazım geldi söylemesi Beşincisi ker&metdür 'iyon degül nihan gerek Yol erinün tevhîd'üu arif gerek anlamağa Altıncısı marziyye bunda bürhan-ı Kur'an gerek Yedincisi safiyyedür halka iyon itmek olmaz Bundan geçüp ulanmağa can hazrete kurban gerek Sekizinci makam budur ayne'l-yakîn hakke'l-yakîn Gerçek aşık bu meydanda gayru'l-lah'dara üryan gerek Vahib Ümmf'nun tevhîdi hatıruna güç gelmesün Bu manayı fehm itmeğe safî nur'dan insan gerek Tokuz sıfatdan içerü bir dahi sır da gerek insan adın hurda koyub mahv ü garkda pinhan gerek Vahib Ümmî başı canı terk eyledi dîzar içün Bu kelamı zikr eyleyen mana evinde sultan gerek

Hitab eyler gelüp söyler içerüden bu taşraya Saklamağa genc-haneyi ma'mür degül viran gerek Benüm halüm sorar-ısan ne yirdeyin ne gökdeyin Ma'na sırrın söyleşmeğe bunda gelmiş yaran gerek Ariflerim remz itdügi nedür sana dinlendi gör Bu tevhîde inanmayan kardaşlara yalan gerek Vahib Ümmî dinler-isen söz manasın anlar-ısan Zikrün ilefikr itdügin safi senün Sübhan gerek 16. PÎR SULTAN ABDAL Pir Sultan Abdal, XVI. yüzyılın sonu ile XVII. yüzyılın başlannda yaşamıştır. O, Sivas'ın Yıldızeli Kazasi'na bağlı Banaz köyünde doğmuş, Sivas'ta ölmüştür. Fakat onun doğum ve ölüm tarihlerim açık bir şekilde bilemiyoruz. Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde; Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve pek çok Velt'ye olan derin bir bağlılık ve batint inanışlarla kaynaşmış bir vahdet-i vücud halitası görülmekte, fakat bu da bir hayli karmaşık ve mübalağalıdır. Hatta bu. bir inançtan çok bir iddia durumundadır. Yani onun bu ifadelerinde dünya emelleri peşinde koşan ve isyan eden bir ruhun değişik ihtiraslarım görmek de mümkündür. Bu cümleden olarak onun şiirlerinde, îsîaro Dininin itikadı yönlerinden çok, bazı batint inanışların bulunması. hatta bazı îslamî 410 bilgiler vermek veya dini tebliğ etmek yerine, daha çok, bağlı bulunduğu yol'un prensipleri etrafında dinî unsurlara kısaca temas etmesi, onun manzum eserlerinde, bazı farklılıklar bulunmasına karşı, yine de geleneksel tarzda ve avamın anlayabileceği dozajda bir yönüyle tasavvufa. yüzeysel olarak da olsa temas eden dini terminolojiye yer vermektedir. Ancak o eserlerinde; İslam Dini'nin itikat ve ibadete müteallik inanç sistemine dair olan bu dini terimleri kullanması, onun tasavvuf anlayışım, yani yalnız kendi batınî prensiplerim de beraberinde getiren belli başlı yaklaşımlannın, hemen hemen bütün manzumelerinde görünmesi önemli hususlardır.

Bilindiği gibi Pir Sultan Abdal; özellikle Alevi-Bektaşi inanışlarım ağırlıklı olarak işlediği manzumelerinde; Allah, Peygamberler, Melekler, Kitaplar, Dünya, Ahiret, Divan, Mizan, Sırat Köprüsü gibi itikadı kavramların yanı sıra, Hz. Ali, Ehl-i Beyt, Oniki İmam vb. konular çevresinde de durmaktadır. Bu sebeple onun kullandığı araç ile varmak istediği amaç arasında bazan çelişkiler de görünmektedir ki, günümüzde onu isteyen grup istediği tarafa doğru çekebilmektedir. Çünkü onda bazan isyancı bir ruh, bazan da toplumun sosyal konulanna rahatlıkla eğilen ve onlan acımasızca tenkid edebilen yanlannın da bulunması, dini bilgisini de bu sahada rahatlıkla kullandığım görülmektedir. Bu dini bilgiler çerçevesinde bir yandan itikadı, ibadî, diğer yandan da tasavvufî konulan rahatlıkla eserlerinde isleyebilmesi dikkat çekicidir. Bu ikilemeler arasında kalan Pir Sultan 'ı biz burada biraz daha net olarak anlayabilmemiz için bizzat onun eserlerinden hareketle, itikadî ve ibadete müteallik yönlerim vererek onu bu tür karmaşalardan kurtararak, net bir Pir Sultan Abdal misyonunu ortaya koymaya çalışacağız. Bu cümleden olarak Onun eserlerinde bulunan dini kavramları,454 itikad ve ibadet kavramları değişik bir şekilde, ama zaman zaman da îsîami ölçüler içinde verilmiştir.455 ; Pir Sultan, Allah'a. Hakk diye hitap ettiği zamanlarda da samimî ve i-nanmış bir mümin tavn sergiler: Mümin olan neresinden bellidir Hakk'ı söyler nef esinden bellidir (86,9-5) O, bazı manzumelerinde Allah'ın adım oldukça coşkulu bir şekilde anar: Pir Sultan'ım Allah Allah diyelim <5< Pir Sultan Abdal'a ait örnek olarak verilen şiirler için bak: Cahit Öztelli, Bütün Şiirleriyle Pir Sultan Abdal, 7. baskı. İstanbul 1989. (Burada örneklerin altında üç rakam bulunmaktadır. Bunlardan birinci rakam sayfa'yı, iirin'ı rakam manzume'nın numarayım, üçüncü rakam da şiirin kaçıncı kıt'a oldu-ğunu göstermektedir. 411

Gelin, nikahım elden koyalım Takdir böyle imiş biz ne diyelim Beklerim yolların gel efendim gel (65, 20-6) Geldi Kazova' sin duman bürüdü Kara kafirlerin yağı eridi Allah Allah deyüp Kırklar yürüdü (71, 27-5) Allah'ı, Kadir sıfatıyla hatırladığı zamanlarda seksiz ve şüphesiz İlahî kudretin koruyuculuğunu üstünde bir çadır gibi tasavvur eder. Kadir'sin Allah'ım sen de Kadir 'sin Üstümüzde dört direkli çadırsın (313. 241-3) mısralarında Allah'ı sıkça Hakk diye anar, bazen Ya ilahî! diye seslenerek yardım ister. Pir Sultan Abdal'un çekerim çoktan Ya îlahi bizi karlar tutsaktan Bu derdin dermanın isterim Hak' tan Halka halim arzeylesem çare ne (245,165-5) Dünyadaki sıkıntılardan bunaldığı zamanlarda "Bari Huda" sına sığınır ve Allah'ı vekil edinir. Pir Sultan, bazı mısralarında Allah'ın yarattığı kulun kısmetim, ta ezelden verdiğim samimi bir şekilde terennüm eder. Huda halk eyledi bu can ü teni Ya nice beslemez gidince beni Ta ezelden vemiş kısmetim gani Bu fani dünyaya gelmezden evvel (273, 195-3) Muhannettir yalan dünya kayırun Sol Gani Settar'Ar açlar doyuran (307, 234-4) Şair, Allah'ı bazen Sultan diye anar ve bu mısraları ile sabır ve şükrünü dile getirir:

Sabredelim gönül ne gelir elden Sabırlı kulunu sevmez mi Sultan Yusuf'u kurtardı kuyudan çölden Biri sabır, biri şükür biri dua 412 Allah sevgisini zaman zaman da adım anmadan dile getirir: Ben de şu dünyada üç güzel sevdim Birisi kalbimde durana benzer Birisi Muhammed birisi Ali Şu garip halimden bilene benzer (223, 144-1) Onun bu manzumeleri yalnızca Allah'ı zikretmek maksadı ile söylenmiş intibaını vermektedir: Ol benim Şahım'; Görmeye kim gider Zevk ile sefasını Sürmeye kim gider La ilah, la ilah La ilah, la ilah Allah Hu, Hu Allah Allah Hu, hu Allah (247. 168-1) Görüldüğü gibi Pir Sultan Abdal'ın şiirierinde Allah'ı amşı, tam bir mü'mine uygun şekildedir. Bir kısım şiirlerde rastladığımız bu ifadelere ters düşen mısraları ise ayn bir şekilde değerlendirmek gerekir. Peygamberler: Pir Sultan Abdal'ın şiirierinde Peygamberlere iman ve onların kıssalanna dair telmihler de oldukça önemli sayılabilecek bir yekun tutar. Başta Hz. Muhanuned olmak üzere bir çok peygamberin adım sıkça anar. Bunları anışta. Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal'dan farkı yoktur. Aslında bilindiği gibi, Dint-Tosavvufî Türk Edebiyatındu bütün peygamberlerin kıssalanna hemen hemen her şairin yaklaşımı aynıdır. Ancak bir Bektaşi-Alevi şairi olan Pir Sultan Abdal da Hz. Muhammed'den sonra adı en çok anılan peygamberler; Hz. Adem, Hz. Hızır, Hz. ibrahim, Hz. İsmail, Hz. Süleyman, Hz. Nuh. Hz. îdris, Hz. D&vud, Hz. Eyyüb, Hz. Yusuf, Hz. Yunus, Hz. Musa ve Hz- İsa'dır. Pir Sultan Abdal, peygamberleri Resul, Nebi vb. isimleri ile anmaktadır. Bir dörtlüğünde peygamberlerin sayışım 366 olarak vermektedir.

Yaratmıştır insan ile hayvanı insanda emanet koydu bu canı Üç yüz altmış altı peygamber hanı Bizi kor mu ya onları alanlar (315, 234-2) Pir Sultan Abdal'ın şiirierinde en çok Hz. Muhammed'in ismi geçmektedir. 413 Hz. Muhammed: Pir Sultan Abdal, şürlerinde Hz. Peygemberi, Mu-hammed, Muhammed Mustafa ve Ahmed isimleri ile zikrediyor. Ak gül Muhammed'i'n alnı telinden Kerem Muhammed 'den mürvet AK'den (195, 116-5) tmam-ı Mi'dir, ayn-ı beka'dır Pir elinden zehir içsem şifadır Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır Hüseynî 'yim, Mevi'yim ne dersin (188, 109-2) Cebarail, Ahmed önünce yürüdü Mürşide teslim ol yolda kalırsın (158, 80-1) Pir Sultan Abdal, Allah'ın Hz. Muhammed'ı kendi nürundan yarattığını, kendisinin Muhammed dininden olduğunu ve Muhammed'in peygamber olduğuna inandığım açıkça söyler. Hak yarattı Muhammedi NOr'dan insan olan gelir nüra çevrilir (165,88-1) Muhammed dini'dir bizim dim'miz Cibril-i emin'dir hem rehberiniz (111, 34-4) Allah bir Muhammed Hakk'Ar Rehberim kemendi taktı Çekti Pîr'e teslim etti Firdevs-i ala içinde (241, 162-2) Peygamberin yüzünda ''üç "ben"i bulunduğunu, bunların da üç kavramı karşıladığım ifade eden şair; sabır, şükür ve dua'ya ne kadar önem verdiği-ni de böylece ortaya koyar.

Muhammed'in üç ben'ı varyüzünde Biri sabır, biri şükür, biri dua Kudretten yanar anın çırağı Biri sabır, biri şükür, biri dua 414 Hz. Muhammed'in izinde olmamak Kör Seylan'ın sözüne uymaktır: Uymasın kör şeytanın sözüne Don gidelim Muhammed'm izine (309, 236-2) Hz. Muhammed'i, iki cihan fahri sıfatıyla da sıkça terennüm eder: Bağdat'ın yaylasın bile yayladı indi aşkın deryasını boyladı İki cihan fahri dua eyledi Allah Allah deyip duran kim idi (257, 177-2) Şeytan benlikle dergahtan azdı Aşık maşukunu aradı gezdi İki cihan fahri bir engür ezdi Fakr-ı fahri olmayan meyi neylersin (299, 224-3) Pir Sultan' a göre şeriat yolunu Hz. Muhammed; tarikat yolunu da Hz. Ali açmıştır. Şürlerinde bu yorumu sıkça tekrar eder. Şeriat yolunu Muhammed açtı Tarikat menzilim Ali seçti (15, 18-5) Rehberim Muhammed, buldum yolumu Mürşidim Aü'dir, bildim Şah'ımı (240, 61-2) PIT Sultan, bazı manzumelerde Yunus gibi, yalnız Dîdar aşığı olduğunu söylerken kemalini hulk-ı Muhammed'den aldığım ifade eder: İstemem Cennet'!', göster dîdĞr'ı Hulk-ı Muhammed'den almış kemali Okur secdeye inmeden dua'yı Aşıklar dîdar 'a tutmuş yönleri (252,172-5) Şairin bütün şiirlerinde genellikle Hz. Muhammed, Ali ile birlikte ve saygı ile anılır:

Hey erenler benim meyil verdiğim Bir ismi Muhammed, bir ismi Ali Adına sanma kurban olduğum Bir ismi Muhammed, bir ismi Ali 415 Ali ile Muhammed kurdu bu yolu Mümine saçıldı tarikat gül'ü Bir ulu dergahtır sürelim demi Ali ile Muhammed'in aşkına (81, 4-3) Pir Sultan'ım der, yol uludur deyu Cümlemiz hakikat kuludur deyu Muhammed çağırır Mi* dür deyu Çağıralım gaziler imam aşkına Hz. Muhammed ve Hz. Ali bazen benzetmeler yoluyla da bir arada kullanılır Ay Ali 'dir. Gün Muhammed Üç yüz altmış altı sünnet (82, 5-3) Pir Sultan Abdal, kendisine RaHzî diyenlerin karşısında Hz. Muham-med'e olan bağlılığım ifade eder: Yuf etti erenler, ey münkir size iftira ettiniz sizler de bize Muhammed sizleri taş ile eze Rafizî mi dersin söyle, bakalım (202, 122-4) tiz. Muhammed bazen de diğer peygamberlerle birlikte zikredilir: Bu cümleden olarak; Hz. Muhammed - Hz. Musa; Musa asa'sını ejderha kılan Yezit leşlerine korkular saçan Muhammed aşkına zülfikar çalan Kamu müminlere iman olan Şah (84, 7-2) Ben de bitmem bu nasıl sevdadır Heman çekticeğim kuru kavgadır Nebi Medine'de, Musa Turadadır Muhammed'in nuru kimdedir aşık (272, 193-3)

Hz. Muhammed - Hz. ibrahim Kudretten yanar sem'a ışığı Mevlam Hak diyenin üğrür beşiği Din serveri Muhammed'in eşiği Halil'e yapılan şan özlerim. 416 HalU Ka'be'yi yapınca İslam dmi'ne tapınca Gökten Muhammed kopunca Nur aleme dolu geldi (256. 176-4) Halil Kabe yaptı oldu ya delil Vardı varan, varmayan kaldı melil Muhammed'e rehber oldu Cebrail Yine bir mürşide varmadan olmaz (173, 96-4) Kitaplar: Pir Sultan Abdal, Semavî kitaptan, indikleri peygamberlerle birlikte sık sık dile getirir. Hakk'ın emri ile inen kitapları biraz da şahsî ina-nışlanna göre değerlendirir; Pir Sultan Abdal'un ağladı güldü Kabe-i Şeriften bir nida geldi Hakk'ın emri ile dört Kitap indi Okuyan Muhammed, yazan Ali'A'r (109, 32-7) Şu dörtlükte Semavî kitapları ve kitap inen peygamberler ile birlikte görmekteyiz; Gökten indi derler idi isa 'ya Zebur'u Davud'a, Tevrat Müsa'ya Üçüncüde incil indi ts&'ya Dördüncü Resul'e Furkan, dediler (405, 332-3) Pir Sultan, dört kitaba çok önem verir ve onların dilinden okuduğunu söyler; Bir kuş gördüm ayakları çizmeli Seyyah olup şu alemi geyneli Dört kitabın her ismini yazmalı Onu bilen bu cihanı farkeder (312, 240-2) Bir kalem var yazı tutmaz elimden Okumuşum dört kitabın dilinden 417 Pir Sultanım Haydar heman Dalları bürüdü duman işte incil, işte Kur'an Seçebilirsen gel beri

(268, 189-5) Kitapları birbiriyle beraber anarken, Kur'an'ı seçer; Abdal Pir Sultan'ım göğe süzüldü Sırat 'ıra üstünde nizam(?) kuruldu Mümin olan gaflet gulet yazıldı Dört kitap içinde Kur'an'a benzer (223, 144-5) Mürşidlerin nutkunun kaynağı Kur'an'da bulunmalıdır. Ondan sonra kalbimizi yuyabilirler; Tabii ol nutku Kur'an'da bula Mürşid gelip bizim kalbimiz yuya (158,80-2) Bir kısım şiirierinde Kur'an'dan, Hakk'ın kelamı, Hakk'ın kitabı diye de söz eder; Dilde birdim, kalem tuttum elimde Hak Kelamı'nı söylerim dilimde (123, 46-2) Lanet île yezitleri taradım Hakk'ın Kitabi'nı açtım aradım (153, 74-4) Pir Sultan'ın şiirierinde Kitapların ismi verilmeden kullanıldığında da onların kutsal kitaplar olduğu anlaşılır; Hangi bir kitapta gördün yerini Tariksiz tercüman biliyor talib (73, 29-2) Pir Sultan, Kur'an'ın manasının bilinerek okunmasını söyler. Bilhassa sofuların bu konuda pek de şuurlu olmadıkları kanaatindedir; Oturmuş Arapça Kur'an okursun Gel bunun manasın ver indi sofu Ehl-i dil olmazsın irfan içinde Gel bunun manasın ver indi sofu 418 Kur'an'uı bütünüyle söz konuşu edildiği şiirlerin yamsıra, bazı ayetlere ve surelere özel olarak yer verilir, yahut ayn bir ehenuniyetle ele alınır; Bunlar da ihlas-ı Şerif, Yasin gibi surelerle yedi Ayet'dir. Ve bu surelerden özellikle de thlas suresi'nden iktibaslar da yapar;

Hocam bana ilimleri sorarsa Hak Muhammed Ali deyü okurum Kur'an'ın kilidi îhlas-ı Şerif Hasan ü Hüseyn'ı sevdim okurum (117, 40-1) Pir Sultan Abdsd'ım Kulhuvallahu ahad" Can cesetten ayrılmıyor bir saat Dün ü gün zikrimdir Ali- Muhammed Seher vakti on iki imam sen yetiş (120, 51-4) Mevla bir kula iman nasip etse onun Yasin'i kudretten okunur; Yetmiş iki idik geldik bu yola Yalın kılıncı alınacak ele Mevlam iman nasip etse bir kula Kudretten okunur anın Yasin'ı (265,186-3) Zaman zaman yirmisekiz harfi, yedi ayet'i anarak bütün bunların nefsini bilmenin yolunu açtığım söyler; Pir Sultan'ım söyler bu hikayeti Yirmisekiz harf, yedi ayet'; Nefsini bilmektir sözün gayeti Bilmeğe irfandan rehber isterler (161, 83-6) Pir Sultan'a göre Alevî Bektaşi erkanında ayetler on iki erkanda okunur; Cem'e varmak, murad almak nihayet On iki erkanda okunur ayet (163, 86-2) Bazı şiirlerinde hurufatla ilgili unsurlara da rastlarız; Hak'ran emir oldu dünyaya geldim Gözüm açtım mail oldum ol burca Arif oldum Hak Kelam'ın söyledim Elif kaddim dal yazıldım ol burca (234, 153-2) Pir Sultan'm şiirlerinden anladığımız kadarıyla onda derin bir Kur'an bilgisinin var olduğunu gösterecek pek çok hususlara rastlayabiliriz.. 419

Melekler: Pir Sultan'ın şiirlerinde çeşitli vesilelerle meleklerden söz e-dilir. Genel olarak melek kavramı verildiği mısralann yanı sıra özellikle dört büyük melek doğrudan ve dolaylı olarak bazı şiirlerde yer alırlar. Bunlardan en çok Cebrail söz konuşu edilir. Pir Sultan'ım bu ne demek Yerde insan gökte melek Hiç cahile çekme emek Devridir Bektaşilerin (185, 105-5) Bir gece Muhammed evde yatarken Üç melek geldi nida getirdi Selman 'm şeklinde bir oğlan girdi Ne güzel izzetle selam getirdi (85. 8-1) Meleklerle birlikte feriştehlerden de söz edilir: FeriştehZer île hubça görüştüm Arş yüzünden meleklere karıştım (201, 121-4) Melekler bazen hurilerle anılır; Pir Sultsm'uafaş eylemez bu sim Etrafımız almış ihlas/a peri Huri9 midir, melek midir her biri Sanırım Cennet'e girdim bu gece (240, 160-4) Pir Sultan canım melek canıyla, tenini Selman teniyle izah eder; Canımız melek canıdır Tenimiz Selman tenidir (268, 189-2) Bazı şiirlerinde melek kelimesini benzetme maksadıyla kullanır; Hindidir yarimin kaşları hindi Bitmem melek miydi Arştan mi indi Bir su ver içeyim yüreğim yandı Temmuz aylarında kar, sofa geldim (297, 222-3) Dört büyük melekten özellikle Cebrail'e özel önem vermektedir. Cebaril'i Hz. Muhanuned'le birlikte anar ve ona rehber olduğunu söyler; 420 Halil Kabe yaptı oldu ya delil Varan vardı, varmayan kaldı melil Muhammedi rehber oldu Cebrail Yine bir mürşide varmadan olma!. (173, 96-4)

Muhammed dsm'dir bizim dimmiz Cebrail'i Emin'dir hem rehberimiz Tarikat altından geçer y olumuz. Bîz mü'miniz. mürşidimiz. Ali'dır (111, 34-4) Şu dörtlüklerde de Cebrail'in dahil edildiği olaylardan bahis var; Kağıdımı onama da gönderin Arş yüzünde CebraiTe indirin Kafirleri Cehennem 'e gönderin Doğar nazlı nazlı İmam Hüseyin (121, 44-3) Geldi Cebrail'e buyruldu name Yazdılar yayıldı Urum'a Şam'a Yanınca bir geldi... Rum'a Şu kevn-i mekan'a dolu geliyor (1401, 62-2) Cebrail, Hz. İsmail'e koç indirmesi vesilesiyle de Pir Sultan'ın şiirlerin-de yer alır; Gelin kırklar gelin meyimden için Dünya tükenmeden özünü seçin Cebrail indirdi şu güzel koç'un ismail'e inen kurbanı söyler (318, 246-2) Cebrail, büyük meleklerden Mikail ile beraber bir dörtlükte zikredilir. Koyun eydür benim kuzum aldılar Beni hasret ateşine saldılar Cebrail, Mikail bile geldiler Selman İmamların belin bağladı 421 Cehennem saf ası asi kul ister Cennet-i ala'don bize yol göster Cebrail, Mikail ol nazlı dostlar Aman belden Cehennem'ın yolunu (347. 179-2) Pir Sultan Abdal'm şiirlerinde Azrail'in can alıcı olması ve kendi canım da almaşı hususu ile yer alır. Bir gün olur çıkarırlar evinden Allah'ın ismini koyma dilinden Kurtulamazsın A.xrsal'in elinden Dünya kadar fendin olsa ne fayda

(235, 155-2) Pir Sultan'un der varolan Anda günahlar görelim Azrail'den haber alalım Kendi canın alan kimdir (321-249,4) Ahiret Alemi: Pir Sultan Abdal'm şiirlerinde ahiret ve ahiretle ilgili unsuriara sıkça rastlanır. Bunlar; Cennet, Cehennem, Sırat köprüsü. Sur gibi terimlerle ifade edilir. O, bazen dünyadaki mücadelesinde de, sanki bir ahiret tablosu çizer. Çünkü ona göre bu bir tür mahşer manzarası 'dır. Sur çalınsın, halk celalsin Yezit meydana yıkılsın Senin aşkınla dökülsün Kanı hey Murtaza Ali (89, 11-4) Ahiretle ilgili olarak; mahşer ve divan, mizan kelimeleri de beraber kullanılır; Ulu mahşer olur divan kurulur Suçlu suçsuz gelir anda derttir Piri olmayanlar anda bilinir Dönen donsun ben dönmezem y olumdan (70,26-4) Orda söyletirler bir bir adamı Katsın benim davam divan'a halsin (205, 126-3) Pir Sultan şiirlerinde; ahiret, SJlirete göç, mahşer günü, ahiret günü te-rimlerine de rastlıyoruz; 422 Yar odur Ahrette şefaat ede Sadık yar insanı yola götürür (320, 248-4) Dayanı gör kardaş gönül gücüne Azığın yok mudur Ahret göçü*w (108, 32-2)

Pir Sultan Abdal'ım iller men olur Dört kapıdan sana doğru el olur Dünyadan ahrete doğru yol olur Verdiğin ikrarda durabilirsen (183, 103-5) Pir Sultan'in şiirlerinde ahiretle ilgili unsurlardan en fazla sözü edileni sırat ve sırat köprüsü'dür; Pir Sultan'ım bu nefesi haklayan Evliyanın gizli sırrın saklayan Sırat köprüsü'nun başın bekleyen Birisi Muhammed birisi Ali (92, 15-5) Mürşidin nazarı müşkülü seçer Kamil olan talip Sırat'ı geçer (161, 83-3) Sırat ve mizan'ın birlikte anıldığı dörtlüklere de rastlıyoruz; Sırat'ı mizan'ı anda geçtiler Benlik kalesini bunda yıktılar Al geydiler yaslanndan çıktılar Geceleri Kadir, Bayram günleri (252, 172-6) Sırat köprüsü kıldandır, yahut kıldan incedir; /ki melek gelir sual sorarlar Dökerler hurcunu gevher ararlar Bir kılın iistüne köprü kurarlar Geçemezsin Hakk'a kul olmayınca (252, 151-6) Ahiret'ten söz edilirken Sekiz Uçmak'tan da bahsedilir; Sekiz derler sol Uçmak'ın kapışı Hakk'a doğru açılırmış hepisi Korkusun çektiği Sırat köprüsü Hakk'a doğru varan kullara neyler 423 Kaza ve Kader: Pir Sultan Abdal'm şiirlerinde hakim olan itikadî unsurlardan biri de kader'e iman konusudur. Onun bütün şiirlerinde, bir ayırım yapmadan, kader ve alın yazışma inanışınım derin izlerim görürüz. Bunun sonucunda da kendince bir tevekkül anlayışı oluşmuştur. Kaderle ilgili te-lakkilerine bağlı olarak daha çok "takdir" kelimesin! kullanılır.

Pir Sultan'un Allah Allah diyelim Gelin nikahım elden koyalım Takdir böyle imiş biz ne diyelim Beklerim yolların gel efendim gel (65. 20-6) İbadet: Kelime-i Şahadet (Kelime-i Tevhid): Pir Sultan'm manzumele-rinde yer yer Allah'ın bîrliği'ni ikrar ediş ifadelerine sıkça rastlıyoruz. Bunu o, Hakk'm birliğini birlemek ve tevhit duası terimlerim de beraberce kulla-narak ifade etmektedir. Söyler Pir Sultan'un söyler Hakk'ın birliğTm birler Doğmuş bu (deme Nurlar Nur Muhanuned AU'nindir (112,35-5) Mümin müslim diz üstüne gelincek Tevhit duası da tamam oluncak Hakk'ı seven ayak kalsın deyincek Bu da erenlerin güzel halidir. (164, 86-6) Namaz: Pir sultan'uı şiirlerinde genel olarak ibadet kavramı yer yer işlenirken, hususen namazla ilgili unsurlara daha çok yer verilir; Oturup benimle ibadet kıldı Yalan söyledi de yüzüme güldü Yalın kılıç olup üstünle geldi Çaldı bölük bölük böldü fert beni (258, 178-2) Onun bazı dörtlüklerinde şair tam mümin gibi ibadetin, namazın kılın-ması, hatta kazaya bırakılmadan eda edilmesinin şuuru içindedir; Pir sultan Abdal'ım ölürüm deme Kıl beş vakit namaz kazaya koma Sakın bu dünyada kalırım deme Tenim teneşirde özüm sağdadır 424 Gelin zikr edelim ganî Huda'sın Müminler kılar beş vakit edasın (304, 230-3)

Şair gönülden bağlı bulunduğu Hz. Ali'nin, çok zor şartlar altında bile beş vakit Namaz'in farzlarım kıldığının şuurundadır; Kaç pir gördün ser-çeşmenin gözünde Melekler çağrışır arşın yüzünde Zülfikar belinde Nil denizi'nde Beş vaktin farzım kılan kim idi (259, 179-3) Pir Sultan'in şiirlerinde namaz, biraz da Alevi-Bektaşi yolunun büyükleri ile ilgili olarak ele alınır: Dan çeç üstünde namazın kılan Allah bir Muhammed Ali 'dır Ali (93, 16-1) Çıkmadı can kazılmadı mezarda O canın namazın kılanlar gelsin (303, 228-4) Nefis ile verilen mücadele de bir gazada. Ve gaza eden de, bir gazidir. Nefsi ile mücadele etmeyenler gaza namazım kılmış sayılmazlar; Nefse uyan Hakk'a uymuş değildir Gaziler namazın kılmış değildir (232, 151-2) Hz. Ali'nin beş vakit namazım tam kıldığı çeşitli vesilelerle dile getirilir. Kanı bizden evvel gelen Beş vaktini tamam kılan On parmağı pınar olan El Muhammed Ali'nınA'r (111, 35-2) Namaz, bazı dörtlüklerde, tabiat taklidi seslerle aliterasyonlu mısralar oluşturularak dile getirilir. Baz bazınan kaz kazınan Vaz vazınan vız vızınan Beş vakti bir niyazınan Kıldım sanma kılamadın 425

Pir Sultan Abdal'in şiirlerinde namazla ilgili diğer hususlara da sıkça yer verilir. Bunlar da; abdest, ezan, müezzin, secde v. s. dir Alınmış abdestım aldırırlarsa Kılınmış namazım kıldırırlarsa (137. 59-5) Sabahınan kalktım Ezan okunur Ezan sesi kulağıma dokunur Duyar düşmanlarım kına yakınır Uyan Muhammed'ım sinem bülbülü (49. 12-1) Allah'ım cömertsin, cömertsin Halil gelsin hülle donu biçilsin Rabbin uyumazken sen ne uyursun Doğdu seher vakti, kalk hacet dile Evliyalar enbiyalar bilüşür Müezzinler Allah Allah çağnşur Gökte aziz Melaikler segrişür Doğdu seher vakti, kalk hacet dile (243. 163-3) Göl içinde çarhı döner Susuzluktan bağrı yanar Müminler secdeye iner Seyir var seyir içinde (82, 5-5) Pir Sultan Abdal'in şiirlerinde "Sabah Namazı", çoğu zaman vakit bildirmek maksadıyla kullanılır; Ankara'dan çıktım sabah namazı Bize yol vermiyor aşmağa dağlar Yetiş Seyit Battal, Hüseyin Gazi Bize yol vermiyor aşmağa dağlar (308, 235-1) Oruç ve Hacc: Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde az da olsa oruç ve hacc'ia ilgili unsurlara da rastlamaktayız; inşallah Yezit'w nesli kırılır Mümin olan hak cemine derilir Bir orucun bin bir hacca yazılır Oruç tutan ebed mahrum kalmadı 426

Demek oluyor ki Pir Sultan Abdal; Amentü'ye tam bağh, imanının tam olduğunu belirtirken; Islamın Şartlanndan olan; Kelüne-i Şahadet, Namaz, Oruç, Zekat ve Hacc hakkında da tam islam'ın emrettiği şekliyle yapılma-sından yana olduğu hakkında bilgiler vermektedir. Bu bilgiler de göstermektedir ki, kültürümüzde yer alan her kişiyi, başkaları tarafından yorumlanan şekliyle değil de, bizzat onun eserlerinde başlayarak değerlendirmelerimizi yapmamız gerekmektedir. Ancak bizler, bu şekilde doğruyu, millî birlik ve beraberliği beraberce yaşayabiliriz. 17. KUL HtMMET XVI. yy.ın ikinci yansıyla XVII y.y.'ın başlannda yaşadığı tahmin edilen Kul Himmet, Alevi Bektaşi şairierinin önemli isimlerinden birisidir. Tür-besi; Tokat'ın Alamus ilcesine bağh Varzıl/Görümlü Köyündedir. Torunlan hala bu köyde yaşamaktadırlar. Burada bulunan Şahinli aşireti Kul Himmet'in ocağıdır. Ölümünün ne zaman ve nasıl olduğu hakkında elimizde belge yoktur. Fakat kendi köyünde yattığı düşünülürse, normal bir ölümle hayata gözlerim yumduğu kuvvetle muhtemeldir. Daha yaşarken Alevi Çevrelerinde büyük bir şöhrete kavuşan Kul Himmet, Pir Sultan'ın etkisinde kalan güçlü bir sanatçıdır. Nefesler, düvaz imamlar. destanlar, ağıtlar söyleyen Kul Himmet, mükemmel bir tekke öğrenimi görmüş edebiyat bilgileri, islam tarihi, evliya menkabeleri, tarikat kuralları gibi çağının kültür ve bilgisin! iyi bilmektedir. Sanat gücü yanında siyasî girişimlerinde ise, adı etrafinda bazı efsanelerin oluşmasına yol açmıştır. Hemen hemen her cönkte bir iki nefesi yazılıdır. Ona karşı duyulan bu geniş bir sevgi sonunda XIX. Yy.da yetişen bir aşık, onun adım mahlas olarak almıştır. (Kul Himmet Üstadım) Şiirleri kitap haline getirilmiştir.456 Şimdi Onun Nefes lemiden birkaç örnek vermeye çalışalım: NEFES l Yolcu oldum yola düştüm, Yollarım Ali çağırır Bülbül oldum gül'e düştüm Gül'lerim Ali çağırır

Bulut oldum göğe ağdım Yağmur olup yere yağdım Coşkun sularla çağladım Sellerim Ali çağırır 427 Bir zaman türaba yattım Türlü çiçeklerden bittim Arı ile çok bal yaptım Ballarım Ali çağırır Bu haneye mihman gelmişim Kah ağlayı kah gülmüşüm Bahr-ı ummana dalmışım Göllerim Ali çağırır Kul Himmetim aşka düştü Aşk deryası boydan aştı Virdimiz Aliye düştü Dillerim Ali çağırır Seyyah olup şu alemi gezerim Bir dost bulamadım gün akşam oldu Kendi efkanmca okuryazarım Bir dost bulamadım gün akşam oldu Bozuk şu dünyanın temeli bozuk Tükendi doneler kalmadı azık, Yazıktır şu geçen ömüre yazık Bir dost bulamadım gün akşam oldu tki elim gitmez oldu yüzümden Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden Kusurumu gördüm kendi ölümden, Bir dost bulamadım gün akşam oldu Kul Himmet üstadım ummana dolam Gidenler gelmedi bir haber alam Abdal oldum şal giyindim bir zaman Bir dost bulamadım gün akşam oldu 18. MUHYtDDtN ABDAL Muhyiddin Abdal, XV. yüzyılın sonları ile XVI. yüzyılın ilk yansında yaşadığı tahmin edilmekte, fakat hayatı ve kişiliği hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak S. N. Ergun, şairin Otman Baba(öl. 1477-78) veya onun müridi Akyazılı Sultan'a bağlı olabileceğim söylemektedir Nitekim şairinuzin bir şiirinde de Akyazılı Sultan ismi geçmektedir. 428 "Bize ser-leşker olmağa Şah-ı Kerem Ali gerek Mürşiddir rehber olmağa Adem Akyazılı gerek"

Kendisinin küçük boyda yazma bir Divan'ı457 vardır ki, bunda; samimi duygularla ve hece vezni île "hurufîlik yolunda yazdığı şiirleri yer almaktadır." w Şairin Çöke köyündeki türbesi Aleviler tarafından ziyaret edilmektedir. Şimdi de şairimizden birkaç örnek vermeye çalışalım: l Acep dosttan bize nazar ola mı Dost île asıllu basar ola mı Gönül olur yine hükmün yürüden Gönülden gönüle gezer ola mı Eksiklü kul olan bilür günahın Gönülde suçunu sezer ola mı Hayale düşüp nefse uymak olmaz Nefse uyan yoldan azar ola mı Erenler sözünü pişürü Erin nutkun candan sezer ola mı Muhyiddin/an.ğ ol sözü uzatma Söyledikçe bu söz uzar ola mı 2. insan insan derler idi insan nedir şimdi bildim Can can deyu söyler idi Bu can nedir şimdi bildim Kendüzünde buldu bulan Bulmadı taşrada kalan Müminin kalbinde olan îman nedir şimdi bildim Takva ehlinin sattığı Müminlerin ok attığı Münkirlerin şekkettiği Güman nedir şimdi bildim ••" Divai/m bir nüshası, istanbul Millet Kütüphanesi, Ali Emin Bol. nü. 395/1'dedir. "r Bu konuda bir doktora çalışması yapılmıştır. 429 Bir kılı kırk yardıkları Birin köprü kurdukları Erenler gösterdikleri Erkan nedir şimdi bildim Sıfat ile zat olmuşum Kadr ile berat olmuşum Hak ile vuslat olmuşum Mihman nedir şimdi bildim Muhyiddin eder Hak kadir Görünür her şeyde hazır îyan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim 3. Şükür elhamdülillah Kara sakal ağardı Gördüm dağlar basında Ağırup kar yağardı

Eskisi sürüldü gitti Geldi yenisi yendi Ekilen yerden bitti Yer yaşardı göğerdi Yetti yerin nebatı Görüldü zulmatı İrdi Hızır hayatı Can bostanın suvardı Urdu can baş terkisin Çekmez ölüm korkusun Açtı gaflet uykusun Gönül gözün uyardı Sümbül nergis benefşe Aşık oldu bu nakşe Bunlar Hakk'a yüz tutup Her dem boynun eğerdi Sultana irdi kuldan Aşık oldu gönülden Muhyiddin can ü dilden Erenleri severdi 430 G. XVn. Yüzyıl Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı Mutasavvıfla-nndan Birkaç Örnek XVII. yüzyıl Osmanlı devletinin siyasî ve ekonomik alanlarda gerilediği devirdir. Buna rağmen kültür, sanat ve edebiyat hayaü gelişmesin! devam ettirmiştir. Klasik Türk şiiri ahenk ve incelik bakımından bu asırda biraz daha o-turmuş ve güzelleşmiştir. Asnn divan şiiri asırlardan beri örnek alınan îran şürinden geri sayılamayacak bir olgunluğa erişmiş ve iran edebiyatım ciddi bir şekilde geri bırakmıştır. Bu yüzyılın Türk şiir sanatı, asırlardan beri bilhassa Türkçe söyleyiş bakımından hayli yerli ve millî bir istikamet almıştı. Kullanılan Türkçe kelimelerin, Türkçe deyimlerin ve halk söyleyişlerinin bu arada Türk şiirine has bir seslendirişin bu şiire verdiği çehre şüphesiz millî idi. Artık edebiyatımızda bir Fuzulî Mektebi, bir Baki Mektebi, hatta bir Ruhi Mektebi meydana gel-mişti. Bu devirde Nefî Türk kasideciliğine bir canlılık ve heybet getirmiş, Türk divan şiirinin seri halde, en ahenkli kasidelerim söylemeye muvaffak olmuştu. Yahya, Naili ve Nabî gazel sahasında güzel örnekler vermişlerdi. Asnn ikinci yansında bir tefekkür edebiyatı çığın açan Nabi ve mesnevî edebiyatına yeni konular getiren Nevizade Ataî XVII. yüzyılın zirvelerinde bulunan isimlerdendir. Diğer mühim şairler Şeyhülislam Bahai, Fehim, Neşatî ve Haleti'dir. Nesirde Katip Çelebi, ve Evliya Çelebi yetişmiştir. Devrin tarihçileri Naima ve Peçevîdir. XVII. yüzyılda Osmanlı sahası halk edebiyatı büyük gelişme ve genişleme göstermiş, en parlak durumuna gelmiştir. Asker ocaklannda, kalelerde, serhadlerde, kahvelerde, saray ve

konaklarda, kasaba ve köylerde pek çok saz şairi yetişmiş, usta sanatkarlar çıkmıştır. Halk hikayeciliği, meddahlık, halk tiyatrosu (orta oyunu) ve karagöz büyük rağbet kazanmış, bu sahalarda zengin eserler ortaya çıkmıştır. Halk edebiyatı ve sanatı yüksek zümre arasında ilgi uyandırdığı gibi, saz şairleri de anız vezniyle eserler vermişlerdir, îki zümre edebiyatı arasında bir yakınlaşma görülmektedir. Halk şiirinin nazım şekilleri ve halk edebiyatının nevileri bu asırda belirli kaideleriyle tamamlandığı gibi, saz şiirinin en büyük şairleri de bu asırda yetişmiştir. Karacaoğlan, Aşık Ömer ve Gevheri yalnız bu asnn değil, bütün halk şiirinin yüksek üstat-lan olarak kabul edilirler. XVII. yüzyılda, iran ve Azerbaycan bölgesinde, Türk edebiyatının gerek nazım gerek nesir türierinde çeşitli eserler veren şair ve yazarlan da vardır. Ancak bunlar, geçen asırlann büyük şöhretleriyle boy ölçüşebilecek seviyede değildirler. Bunlar arasında Azeri şair Saib'in mühim bir yeri vardır. Fakat eserierinin büyük bir kısmım Farsça yazmış olması Türkler arasında şöhret kazanmasını engellemiştir. 431 Asnn, sonradan Saib'e yakın bir şöhret kazanarak üstad tanman başka bir önemli şairi de Te'sîr mahlasıyla şiirler söyleyen Mirza Muhsin'dir. Şiirlerim daha çok Farsça söyleyen bu şairin Türkçe gazelleri de vardır. Melik Bey Avcı da XVII. asır Azerî Türkçesi edebiyatının mühim bir şairidir. Bu şairin Klasik Azeri lisanına mümkün olduğu kadar halk söyleyişlerim getirmeye çalışması, onun dikkate değer bir tarafıdır. Orta Asya Türk edebiyatı, XVII. asırda artık yükseliş devrini tamamlamış ve Asya Türklüğünün genel, talihsiz, sosyal hayatma uygun bir yolda gerileme devrine girmiştir. Bu asırda Orta Asya Türk edebiyatının büyük ismi ve eser bırakmış tek mühim şahsiyeti Ebul-Gazi Bahadır Han'dır. Onun Şecere-i Terakime ve Şecere-i Türk adlı eserleri ehemmiyetlerim hala muhafaza etmektedir.

Bu asnn Orta Asya Türk edebiyatına bakarken Özbek şairi Allah Yar'ı unutmamak gerekir. Tekke mensupları arasında saygı ve ilgi gören bu sofî şairin tasavvufi ve ahlakî şiirleri vardır. Bunlar arasında en tanınmışı, devrinin Özbek Türkçesiyle yazdığı Sebatü'l Acizîn adlı didaktik manzumedir. Bu eserinde Fars diliyle yazılan eserlerden Türk dostların şikayetçi olduğunu ve imana aid eserlerin Türk dili ile yazılmasından gönüllerin haz duyup ferahlayacağım söyleyecek kadar, Türk dili şuuruna sahip bulunuyordu. XVII. yüzyılda günlük hayattan alınmış bazı konuların Dini-Tasavvufi Türk edebiyatı eserierinde yer aldığı, işlendiği görülmektedir. Bu durum balangıçta biraz yadırganmış ise de, sonradan normal bir seyir halinde devam etmiştir. Yani günlük olayların dinî muhitlerde vücud bulan tasavvuf? eserlerde yer almasına, ilk önce, medreselerden tepki geldi ise de, bu durum bir " medrese-tekke çatışması" şeklinde nitelendirildi. Aslında Tekkelerde gelişen "tasavvufi hareketler ve eserler" tamamen halkın yaşayış biçiminde bir ekol oluşturmaya çalışıyordu. Yani tekkeler, halkın kendilerinin anladıkları dil\e İslam dinim ve tasavvufi kuralları daha şeffaf bir şekilde anlatmaya çalışıyorlardı, fakat bu durum medrese taraftarlannın pek işine gelmiyordu. Bu asnn belli başlı mutasavvıflanndan bazıları: Adem Dede, Niyazi-i Mısrî, Zelili, Akkirmanlı Nakşi, Oğlanlar Şeyhi ibrahim, Elmalılı Sinan Ümmi, Geda Muslu, Kul Nesimi, Ümmi Sinanzade, Sun'u'llah Gaybi.. vb'lerdir. Şimdi bunlardan birkaç örnek verelim: 19. SİNAN ÜMMt Asıl adı Yusuf Sinan'dır. Daha çok Sinan Ümmî adıyla tanınır. Bu bakımdan daha önce yaşamış olan Ümmî Sinan'la karıştırılır. Ünlü mutasavvıf Niyazî-i Mısrî'nin şeyhidir. Halvetiyye tarikatmm Yiğitbaşı koluna mensuptur. Şeyhi Eroğlu Nuri'dir. Eroğlu Nuri'nin vefatı üzerine hilafet seccadesine geçmiştir. Şiirlerim hece ve anzlu yazan Sinan ümmî bir eğitimci yaklaşımıyla şiir-lerinde sanat gayesinden uzaktır. Bu itibarla dili oldukça yalındır. 432

Kutbu'l-Me'anî adlı bir esenliden daha bahsedilirse de şu an için elimiz-de 200 kadar şiirden oluşan bir Divan'ı vardır. Bu divan ve divandan seçmeler, değişik zamanlarda Latin harflerine çevrilerek yayımlanmıştır. Gelin Allah diyelüm Görelüm neyler Allah Mürvetine göynelim Görelüm neyler Allah Gündüz saim olalum Gece kaim olalum Zikre daim olalum Görelüm neyler Allah Adın alalum aile Bülbül olalum güle Allah diyelüm hele Görelüm neyler Allah Birgün bundan göçile Ol Hazret'e suç ile Umaruz yol geçile Görelüm neyler Allah Hak diyelüm hepisin Yakmayalum yapısın Bekleyelüm kapısın Görelüm neyler Allah Ko bu güni yarını Dünyanun hazarım Umagör didanni Görelüm neyler Allah Ümmî Sinan yol budur Söyleyene dil budur Evvel ahir bil Hu 'dür 460 Görelüm neyler Allah 20. NÎYAZÎ-İ MISRÎ 1618 yılında Malatya'nın Soğanlı köyünde dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet'tir. Babası Soğancızade lakabıyla tanınan Ali Çelebi adında sonradan Malatya'ya yerleşmiş ve Nakşibendiye tarikatına intisap etmiş biridir. Küçük yaşlarda medrese eğitimine başlayan ve bu arada tasavvufa da ilgi duyan Niyazî-i Mısrî, Malatya'daki Halvetî şeyhlerinden Hüseyin Efendi433 ye intisap etmiş ve halvete gü-imiştir. Şeyhinin de iznini alarak Diyarbakır, Bağdat ve Kerbela yoluyla Mısır'a geldi ve yirmi bir yaşlannda Kahire'de bir Kadirî şeyhine bağlandı. Tahsil ve terbiyesini Mısır'da tamamladığı için Mısrî lakabım aldı ve bu isimle şöhret buldu. Gördüğü bir rüya üzerine Mısır'dan îstanbul'a geldi, oradan da Bursa'ya geçerek Ulucami'de vaazlar verdi. Bir ara Uşak, Kütahya ve Elmalı'ya gitti. Elmah'da Sinan Ümmî ile tanıştı. 1665 yılında Sadrazam Fazıl Ahmet Paşanın daveti üzerine Edime'ye gitti. Şeyhi Uşaklı Mehmet

Efendinin vefaü üzerine Halvetiyye'nin Mısriyye kolunu kurdu. Kendine ve tarikatına atılan iftiralar neücesinde 1673'te Rodos'a, ardından da Gelibolu'ya ve 1667'de de Limni Adasına sürüldü. 15 yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra affa uğrayarak Bursa'ya döndü. Ancak Bursa kadısının şikayeti üzerine tekrar Limni'ye gönderildi, îki ay sonra 1692 yılında burada vefat etti. Arapça ve Türkçe çok sayıda manzum ve mensur eseri bulunan Niyazî-i Mısrî aruzla yazdığı şiirlerde Nesîmî ve Fuzulî; hece ile yazdıklannda ise Yunus Emre etkisinde kalmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Divan, Risa-le-i Vahdet-i Vücüd, Sure-i Yusuf Tefsiri, Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre, Şerh-i Esma-i Hüsna, Mektubat, Divan-ı İlahiyat, Risaletü't-Tevhid, Es'ile ve Ecvibe,461 Risale-i Devriye462.. vb'lendu. 463 Uyan gafletten ey naim Hakk'a yalvar seherlerde Döküp acı yası daim Hakk 'a yalvar seherlerde Kapısında durup her bar Yüzün dergahına tut var Yürekten kıl demadem zar Hakk 'a yalvar seherlerde Gel ey miskin-i biçare Dolaşıp gezme avare Dilersen derdine çare Hakk'a yalvar seherlerde Açılır bab-ı Sübhanî Çekilir han-ı Sultanî Dökülürfeyz-i Rabbani Hakk 'a yalvar seherlerde 461 Güzel, A., Sual ve Cevab Yoluyla Tasavvufun TariE, Türk Kültürü Araştırmaları, I., Kafesoğlu Annğanı, Ankara 1985, a. 289-306. ws Güzel, A., Niyazi-i Mısii'nin Gözden Kaçan Bir Eseri(Risale-i Devriye), Türk Kültürü Araştırmaları 434 Sihirlirdi açılır gül Amnçün zar olur bülbül Uyanıp derd ile ey dil Hakk'a yalvar seherlerde Seherde kaücuban her gah Yüzün yere şurup kıl ah Ere lütfü zona nagah Hakk'a yalvar seherlerde Seherde uykudan uyan Niyazi durma derde yan Ola kim erişe derde derman Hakk'a yalvar seherlerde 21. OĞLANLAR ŞEYHÎ İBRAHİM EFENDİ (1591-1655)

Eğridereli zengin bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta îs-tanbul'a gelerek Halveti şeyhlerinden Eğrikapı zaviyesi şeyhi Hakikîzade Osman Efendiye intisap etti. Yedi yıl kadar süren sülük devresinden sonra Aksaray'daki Gavsi tekkesine halife oldu. Daha sonra Oğlanlar Tekkesi adım alan bu dergahta ölene kadar irşad görevinde bulundu. Çağdaşı Aziz Mahmud ve Hüseyin Lamekanî'den feyz aldı. Halifesi Kütahyalı Sunullah Gaybî, İbrahim Efendinin sözlerim kaydederek Sohbetname adlı eseri oluş-turdu. Bu eser onun hayatı ve düşünceleri için tek başvuru eseri oldu. Tasavvufname veya Vahdetname adıyla anılan eserim 20 yaşlannda yazdı. Bundan başka şiirlerim topladığı Divan'ı bulunmaktadır. En güzel şiiri de tasavvuf tariflerinden oluşan TasavvufManzumesi'du. Bundan başka Müfid ü Muhtasar adlı tasavvuf? mahiyette bir manzum eseri daha vardır. Hak nefesin menbaı adem durur bilürüz Adem olan bu deme hemdem durur bilürüz. Vele kad kerremnaya bu ayet-i kübraya însan-ı kamil ism-i a 'zam durur bilürüz Bir vücüddur dil alem hayatidur bu bir dem Ademde sırr-ı alem adem durur bilürüz Müşkil işdür arife bu güci fetheylemek Bu ukdeyi halleden kıdem durur bilürüz Ucb u kibre yar olmak anasırun işidür Anasıra yar olan pür-gam durur bilürüz Adem cümle esyaya bil can mesabesinde Adem cümle esyaya Hatem 435 durur bilürüz Her nefes çünki Hak'dür cana beden tuzakdur Ruhanî mi'rac iden mahrem durur bilürüz Sol can içinde Hak bil genci gizlenmiş durur Ol can ile ibrahim ebsem durur bilürüz Her gevherin kanım İnsan içinde iste Bu remzin beyanım Kur'an içinde iste Dem bu demdür dem bu dem Gel ödeme ol hemdem Nîdügün ism-i a'zam irfan içinde iste Talih isen gevhere Sal sözini bu bahre Dürr-i girim mayeyi Umman içinde iste Ak kara gördüm diyü Düşte kalup aldanma Günmanı ko nurum iyon içinde iste Dil tahtınım hanım Canlarun cananım Saadet çevganını Meydan içinde iste

Derviş sen bu sözleri Akl ile bilemezsin Gerçeklerim remzini irfan içinde iste464 H. XVIII. Yüzyıl Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatı Mutasvvıflanndan Birkaç Örnek XVIII. yüzyıl Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı açısından bir duraklama dönemidir. Devletin bütün kurumlannda olduğu gibi bu edebiyat içinde de bir iniş gözlemlenmektedir. Şeyh Galip hariç, geçmiş yıllar ayannda yeni eserler verilmez olur. Büyük ve yaygın tarikat çevrelerinde verilen eserler geçmişi tekrarlayan popüler eser olmaktan ileri gidemezdi. istanbul, Bursa 436 gibi kültür çevrelerinde Yunus tarzı ilahî geleneği sürdürülür. Cönk ve mecmualarda Yunus ve onu takip edenlerin ilahîlerinin yanısıra Alevî-Bektaşî nefesleri dikkat çekici ölçüde çoğalır. Bursalı ismail Hakkı, Gülşenî tarikati şeyhlerinden Sezaî, Keşanlı Şeyh Zatî, Üsküdarlı Şeyh Zekaî, Diyarbekirli Ahmet Mürşidî ve Erzrumlu ibrahim Hakkı bu asırda dikkat çeken başlıca isimlerdir. Bunlardan başka Mahvî, Mehmet Nasühî, Mehdî, Hasan Senaî, Mustafa Azbî, Mustafa Nuzülî, Kul Şükrü, Derun Abdal, Kasım Dede, Şeyh Halil Kaygulu vd. sayabiliriz. 22. ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI ibrahim Hakkı, 1703 yılında Erzurum'un Hasankale kazasında doğdu. Erzurum'da okudu ve mensup olduğu medeniyetin bütün dillerim ve ilimlerim öğrendi. Kayın babası ve şeyhi olan ismail Fakirullah'ın dergahına yerleşmiş ve onun yerine şeyh olmuştur. 1772'de Tillo'da ölmüştür. Araştırmacı ve mutasavvıf bir kişiliğe sahiptir. On beş eseri vardır. En tanınmışları; îlahîname adlı Divan'ı ve Marifetname isimli kitabıdır. Failatün/Failatün/Failün Merhaba ey aşk-ı bakî merhaba / Pür-vefasm pür-vefasın pür-vefa

Gel salın gönlümde ey can-ı cihan Dil-rübasın dil-rübasın dil-rüba Çarh-ı dilde mihr ü mühimsin benim Mehlikasın mehlikasın mehlika

Evvel ahir yar-ı ganmsın benim Can-fezasın can-fezasm can-feza Mübteda-yı cümle eşyaya iyan Müntehasın mümtehasın mümteha Senden oldu har ü gül hem hak ü zer Kimiyasm kimiyasın kimiyĞ Vasıl eylersin kulu Mevlasına Reh-nümasın reh-nümasın reh-nümö Halktan bigane olmuş aşıka Aşinasın aşinasın aşina Hakkı Hak'dan gafil olmazsın müdam Pür-safasın pür-safasın pür-safö. 437 İlahi Hak serleri hayr eyler Zannetme ki gayr eyler Arif anı seyr eyler Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Sen Hakk'a tevekkül kıl Teslim ol ve rahat biti Her işine razı ol Mevla gürelim neyler Neylerse güzel eyler Hep işleri faiktır Birbirine layıktır Neylerse muvafıktır Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Sen adli zulüm sanma Teslim ol oda yanma Sabr eyle sen usanma Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Dilden gamı dür eyle Canınla huzur eyle Tevfîz-i umur eyle Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Hakk'ın olıcak işler Boştur gam u teşvişler Ol hikmetim işler Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Bil kadî-i hacatı Kıl ana münacdtı Terk eyle muradatı Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Bir işi murad etme Olduysa inad etme Hak'tandır o reddetme Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler. 438

Sen halk île yarılma Bu nefs üe hem kalma Kalbinden ırağ olma Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Hiç kimseye hor bakma İncitme gönül yıkma Sen nefsine yan çıkma Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Mü'min işi reng olmaz Akil huyu ceng olmaz Arif dili teng olmaz Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Gönlüm hakk'aperg eyle Takdirim der eyle Tedbirim terk eyle Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Hoş sabr-ı cenülimdir Takdîr-i kefilimdir Allah ki vekîlimdir Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Hallak-ı rahîm oldur Rezzdk-ı kerîm oldur Fa'al-i hakîm oldur Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Ceh mutu vü geh mani Geh zar ü geh nafi Gen dafi vü geh rahi Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Her kuluna her anda Geh kahr ü geh ihsanda Her anda o bir şanda Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler

439 Geh bay eder geh miskin Geh hurrem ü geh gamgîn Geh şuh u gehi sengtn Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Geh abdin eder &rif Geh eymen ü geh harif Her kalbi odur s&rif Mevl& görelim neyler Neylerse güzel eyler Geh kalbim, boş eyler Geh hulkunu hoş eyler Geh ışkını düş eyler Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler

Her dilde anın adı Her canda onun yadı Her kuladır imdadı Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Naçar olıcak yerde Nagah açar ol perde Derman eder ol derde Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Az ye az uyu az iç Ten mezbelesinden geç Dil gülşenine gel göç Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Geçmişle geri kalma Müstakbele hem dalma Hal ile dahi olma Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Her dem anıfîkr eyle Zırekliği koy şöyle Hayranlığı bul böyle Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler 440 Gel hayrete dal bir yol Kendin unutanı bul Koy gafleti hazır ol Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Her sözde nasihat var Her şeyde ne ztnet var Her işte ganîmet var Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Hep remz ü işarettir Hep remz ü beşarettir Hep ayn-ı iyanettir Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Her söyleyeni dinle Ol söyledeni anla Hem eyle kabul-i canla Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler Bil elsine-i halkı Aklam-ı Hak ey Hakkı Öğren edeb ü hulkı Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler

Vallahi güzel etmiş Billahi güzel etmiş Tallahi güzel etmiş Allah görelim n 'etmiş N'etmişse güzel etmiş465 23. ÜSKÜDARLI HAŞÎM Haşim Baba unvanıyla da tanınan Üsküdarlı Haşim, Celveüyye tarikatı-nin Haşimiyye kolunun kurucusudur. 1718 yılında Üsküdar'da dünyaya gelmiş olup Babası Celvetî tarikatı Bandırmalızade tekkesinin şeyhi Yusuf Nizamettin Efendi (ölm. H. 1166)dir. Haşim Celvetî kültürü içinde yetişmekle birlikte Bektaşîliğe meyledip Mısır Kasru'l-ayn'daki Kaygusuz Abdal Bektaşi tekkesi şeyhi Hasan Baba (ölm. 1756)ya intisap etti. Bu muhabbetle Hacı Bektaş'ta bulunan Bektaşi asitanesine giderek orda dört yıl kaldı. Bir ara dedebabalık yapmışsa da Bektaşilerin karşı çıkması üzerine bu görevinde fazla kalmamıştır. Çok yönlü kişiliğinden dolayı değişik çevrelerde bulun441 muş; ancak ne Bektaşilere Bektaşîliğim, ne de Celvetilere Celvetiliğini kabul ettirebilmiştir. Vefatından sonra mensupları Haşimiyye adıyla bir tarikat nisbet ettirmişlerdir. Bandmnalızade tekkesi de bu tarikatın asitanesi olarak faaliyet göstermiştir. Oı'van'ındaki 198 şiirinden 186'sı aruz vezniyledir. Bu sebeple Haşim bir aruz şairidir. Ancak diğer mutasavvıflar gibi Haşim'in de aruzda başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Şiirdeki diğer estetik unsurlarda da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatmın klasik kabullerinden ayrılmamıştır. Şiirlerinin tamamı din ve tasavvuf konusundadır. Üsküdarlı Haşim, Üsküdarlı Haşim Baba, Haşim Baba, Üsküdarî mah-laslanyia tanınır. Divan, Varidat, Anka-yı Maşrık, Devriyye-i Ferşiyye başlıca eserleridir.466 Failatün/ Failatün/ Failatün/ Failün Zat-ı Hak sırr-ı müsemma zahir üye ism-i ışk Aşikarı oldı anunçün rah-ı Hak'da bî-riy& Aşık u ma 'şük ışkun vahdetine Haşima îrmeyince zahir olmaz sırr-ı tevhid-i Huda467 Mefa'îlün/ Mefatlün/ Mefa'îlün/ Mefallün/

Cemalün sem 'ine perv&ne-veş yanmak diler gönlüm Visalün zevkine canö irüp yanmak diler gönlüm Görüp her yüzde nüruni seni sanmak diler gönlüm Cemalün sem 'ine pervane- veş yanmak diler gönlüm Duyaldan vasf-ı pakini seni benden cüda kıldı Visalünsüz saf& bulmaz anunçün çok cefa kıldı îrilüp zat-ı pakini gidüp kendin hafö kıldı Cemalün sem'ine perv&ne-veş yanmak diler gönlüm Visalün zevkini arzu idüp terk-i cihan itdi Huzür-ı pake irmek içün aceb kendin nihdn itdi Gülistan-ı cemalünçün dua bunca figan itdi Cemalün sem 'ine pervane-veş yanmak diler gönlüm Dulun zat-ı şerifîimi görenler gördiler Hakk'ı Anunçün zat-ı pakini görenler gördiler Hakk'ı Cemalün pertevim cana bulanlar buldılar Hakk'ı Cemalün sem 'ine pervane-veş yanmak diler gönlüm 442Kerem ıssı kerem île cemalim Hasım'e göster Gartb derd-mend nedür kapanda cümleden ahkar Firökun n&nna yanmış zülal-ı vuslatım ister Cemalim sem 'ine pervane-veş yanmak diler gönlüm ,468 L XIX. Yüzyıl Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Mutasavvıflanndan Birkaç Örnek XIX. yüzyıl bir önceki yüzyıldan farklı değildir. Bu yüzyılda da mutasavvıf şairler eskiyi tekariamaktan öteye geçememişlerdir. Kuddusî, Turabî, Mihrabî, Bitlisli Müştak Baba, Adile Sultan, Vasıf-ı Melamî, Aynî Baba gibi mutasavvıflar bu yüzyılın belli başlı şahsiyetlerin! oluştururken Dertli, Seyranî gibi aşıklar da verdikleri eserlerle bu zümreye dahil oluyorlardı. 24. TURABÎ Asıl adı Ali olan Turabî (? -1868)nin Ankaralı olduğu söylenmektedir. Kırşehir'de bulunan Hacı Bektaş dergahmda şeyhlik etmiştir. Basılmış bir Divan'ı bulunmaktadır. Eski sebaktan geçiben Gel, çevir evrak dediler Rıhlet-i bang etti soda Dinle, hey ahmak! dediler

Gitti ömür zayi, heba Derdine yok sonra deva Ya n'olacak ruz-ı cezü Haline bir bok! dediler Sende nedir bu semelik Satma bana, gel dedelik Sırtına bir elli çelik Urmalı mutlak! Dediler Doğru yürü Hak yoluna Rah ede Allah kuluna Kul reh-i Hak'da buluna işte bu elyak! dediler Cah-ı cihan minnet imiş Ahın hem hasret imiş Yok yere bir gayret imiş Çektiğin alçak dediler. 443 Hak diyeyim dinle beni Bitmedin ah sen de seni Ateş-i hicr ile teni Bilme?, isen yok! dediler Kılsa vefa ahde güzel İşte karib oldu ecel Ya ne bu beyhude emel Vay gidi torlak! dediler Gerçi bahayimce imiş Laklöka söz çokça imiş Men aref'f bellememiş Mayesi bî-pak! dediler Menzilim buldu bulan Var yürü sen böyle dolan Gördü seni arif olan Kupkuru, kavrak! dediler Ben dedim: Ey ehl-i himem Bende kamu derd ü elem Eyle bana lütfü kerem!... Bu söze Hak! Hak! dediler Bab-ı tevekkülde sofa Bul anı, ver çekme cefa işte bu teslim ü rıza Boynuna gel tak! dediler Dünyayı bir yana koyun Han-ı kanaatte doyun Varlığım cümle soyun Kalmalı çıplak! dediler Pîryedine ermedi bu Aklı sere dermedi bu Aşka boyun vermedi Ölse de hortlak! dediler Münkariz oldu bu işin Rifatini buldu eşin Dünya için bu gidişin Sur'ati kıvrak! dediler Vah sana vah, basma taş Dünya için bu ne telaş Hak yoluna can ile baş Vermeli, korkak! dediler 444 Terk-i cihan olmaz isen Ölmeden ön ölmez isen Bunda seni bilmez isen Basma tokmak! dediler469 Sidk ile güş eyle cevap işte budur rah-ı savap Mahlasım oldu bu türap Ahırı toprak! dediler 25. BÎTLtSLt MÜŞTAK BABA (1759-1832)

Asıl adı Muhammed Mustafa olan Müştak Baba470 H. 1172 (M. 1759) yılında Bitlis'te dünyaya geldi. 10 yaşında babasını kaybedince dedesi Hacı Süleyman'ın himayesine girdi. Şems-i Bitlisî (Hacı Mahmud Hoca)'den temel eğitimim aldı. 20 yaşında tasavvufa yöneldi. Bağdat'ta birçok alim, arif, fazıl kimseyle görüştü, onlara kendini kabul ettirdi. Trabzon ve istanbul'da bulundu. H. 1247 (M. 1832) yılında istanbul'dan Bitlis'e gelirken Muş'ta 75 yaşında iken şehit edildi. Müştak Baba'nın bir divanı vardır. Şiirleri Din ve Tasavvuf ağırlıklıdır. Aruz veznim ustalıkla kullanmıştır.471 Merülü/Mefa'aü/Mefrilii/Fa'ülün Dervîş gerektir ede Allah 'a tevekkül Dost cevrine sabreyleye ağyare tahammül Mürşid eteğin desteleye destine muhkem Dergahına yüzler süre b&-icz u tezellül Derviş gerek saye-i teslim ola pamal Ahir ola ta bahr-ı dil mürşide vasıl Derviş gerek katre-ifani ola evvel Ta şems-i ruh hazret-i şeyhe ola şamil Derviş gerek fanî-i fi'ş-şeyh ola sermest TO. ni'met-i 'uzma-yı bekaya ola nail Dervîş gerektir ki ola şeyhine Müştak Sırrın ede ayine-i kalbinde tahayyül 445 26. ADtLE SULTAN (1826-1899) Osmanlı hükümdarı II. Mahmud'un kızı olan Adile Sultan,472 Osmanlı Hanedanı içinde yetişen ve divanı olan tek kadın şairedir. Şürlerinin büyük bir bölümü dinî-tasavvufî mahiyettedir. Kocasını ve kızım kaybettikten sonra Nakşibendî tarikatı şeyhlerinden Bala Tekkesi şeyhi Ali Efendiye intisap eden Adile Sultan, dindarlığı ve yardımseverliğiyle tanınırdı. 1899 yılında vefat etti. Kafiye hataları ve vezin yanlışlıklanyia şiirde pek başarılı olamayan A-dile Sultan, Tahassümame, îftirakname gibi manzumeleriyle bazı mersiyele-rinde ruhunun kederlerim

anlatmıştır. Kendi divanım bastınnanuştır. En sağlam nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir.473 Münacaat Gelüb düştüm kapuna ben aman Allah meded Allah Günahın bahrine taldım aman Allah meded Allah Kul senin ihsan senin derd ile derman sana Emrile ferman senin aman Allah meded Allah Sen beni var eyledin aşık-ı zar eyledin Cümle iradat senin aman Allah meded Allah Kul senin iken aceb kimlere minnet ider Kudret ü hikmet senin aman Allah meded Allah Adile mahzundur halim arz idemez Derdim derman ol aman Allah meded Allah t. XX. Yüzyıl Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Mutasavvıflanndan Birkaç Örnek Cumhuriyetin ilanı ile tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Mevcut mutasavvıf kimlikli şahsiyetler de dinî nitelikli şiirleriyle bu geleneği sürdürmeye çalışmışlardır. Mihrabî, Yozgatlı Hüznî, Aşık Molla Rahim, Zeynel Usul Baba vb. bu yüzyılın mutasavvıf kimlikli şahsiyetlerinden birkaçıdır. Son yıllarda aşık tarzında şiirler söyleyen aşıkların da dinî-tasavvufî mahiyetteki süre yöneldikleri görülmektedir. Ancak bu tür şiirler birer çeşniden ileri gidememektedir. Ancak bu tür bir yönelişi Yünus-Kaygusuz heye-camnın yeniden canlanması olarak görmekteyiz. Bu ise kültür bütünlüğümüz açısından önem taşımaktadır. 446 27. EDÎB HARABÎ (1853-1916) Asıl adı Ahmed Edib'tir. 17 yaşında son devir Bektaşî ululanndan Mehmed Ali Hilmi Dede'ye mürid olmuştur ama babalık icazeti almadığın-dan istanbul Bektaşîleri arasında sevilmemiştir. Aruz ve hece vezniyle rahat şiir söyleyebilen Edîb Harabî'nin şiirierinde hiciv yanı ağır basmaktadır. Laubali Bektaşî lisanım bilen önemli şairlerden biri olan Edîb Harabî'nin

nefeslerinin bir kısmı devrin gazete ve mecmualannda da yayınlanmıştır. 1916'da istanbul'da vefat etmiştir.474 Yo Rab senin mekanın yok Yatağın yok yorganın yok Hem dinin hem imanın yok Her bir şeyden münezzehsin Sesin çıkmaz avazın yok Abdestin yok namazın yok Hiçbir yere niyazın yok "Kul huvallahu ahad"sın Kapın büyük açan yoktur Seni kapıp kaçan yoktur Anan yoktur baban yoktur Ya Rab "Allahüssamed"sin Elmasın yok boncuğun yok Aban keben gocuğun yok Kann kızın çocuğun yok "Lem yelid ve lem yüled"sin Her bir şeye kudretin var Akla sığmaz hikmetin var Yetmiş iki milletin var Senhallak-ı "künfekan"sın Sağın da var solun da var Eğri doğru yolun da var Bir Harabı kulun da var Senhalhak-ı "künfekan"sın m Güzel, A., Dim-Tasavvuff Türk Edebiyatı, s. 469, 470. Aynca bu konuda bir doktora çalışması da yapılmıştır. 447 "Kofu nün" hitabı izhar olmadan Biz bu kainatın ihtisasıyız Kimseler vasıl-ı dîdar olmadan Ol "kabe kevseyn"in "ev edna "siyiz Yok iken Adem 'le Havva alemde Hak île hak idik sırr-ı mübhemde Bir gececik mihman kaldık Meryem 'de Hazret-i isa'nın öz babasıyız Zdhida şanımız "innafetahna" Harabî kemleri serseri sanma Bir kılı kırk yarar kamiliz amma Pîr Balım Sultan 'in budalasıyız Bize peder dedi tıfl-ı Mesiha "Rabbîemt" diye çağırdı Musa "ten terani" diyen biz idik ana Biz Tür-ı Sina'nın tecellasıyız

"Kuntu kenz" remzinin olduk agahı Hakka'l-yaktn gördük cemalullahı Ey hoca bizdedir sırr-ı ilahî Biz Hacı Bektaş'infükarasıyız Bize takdir olmuş Kalü Bela'dan Anınçün sakin-i meyhaneyiz biz "Sakahüm" harım ta ezelîden içtik dost elinden mestaneyiz biz Hakk'ı her biseye kadir biliriz Dünya vü ukbaya nazır biliriz Her nereye baksak hazır biliriz Sacid-i Kabe vü büthaneyiz biz Harabî sen bizi divane sanma Özünü fehm etmez mestane sanma Yıkılmış çürümüş kaşane sanma Gencîneler dolu viraneyiz biz 448 28. MİHRABÎ (1860-1920) Kınm hanları ailesine mensup olan Mihrabî, iyi bir tahsil yapmıştır. Ho-cası Tikveşli Yusuf Efendidir. Bektaşi Münir Baba'ya intisabı vardır. Uzun süre Bektaşi Tekkesi'nde rehberlik yapmıştır. Postnişin yapılmak işlenmişse de o bunu kabul etmemiştir. Meczub bir kişiliği vardır.475 Sahra-yi cedide yeni bir Mecnun Münasip gördüler intihab oldum Sahra benden ben de sahradan memnun Şöyle ki ne mamur ne harab oldum Eski Mecnun gitti Leyla diyerek Basımda bin türlü sevda diyerek Geldim bu aleme Mevla diyerek Kamu mecnunlara ülü'l-bab oldum Mihrabı bu aşka girelden beri Yolunda can ü baş yerelden beri Cennet-i Cemale erciden beri Şeyh idim evvelce şimdi şab oldum 4 Allah deyip bağırma Irak sanıp çağırma Hakkı dilden ayırma Şeytan güler bu hale Hayali bir yerdesin Sen arada bir yerdesin Hak sende sen nerdesin Nedir cevap suale Levh-i mahfuzdur yüzün Anı şerheyler sözün Arif bilir iç yüzün Cahil düşer zevale Kur'anîdir sözümüz Rahmanidir yüzümüz Hakkı görür gözümüz Aldanmayız hayale

449 Aba deyip ödeme Secdegah ol Ölenle Hateme er Hateme Dondur yüzün cemale Mihrabi cimde ayat Müteşabih muhkemat işte destimde berat Sun ey saki piyale 29. ZEYNEL USUL BABA 1914 yılı Ankara-Beypazan doğumlu olan Zeynel Baba,476 ilkokulu Karaşar'da tamamladı. Dedesinin vefatı ve maddi imkansızlıklardan dolayı eğitimine devam edemeyince 1929 yılında Ankara'ya gelip muhtelif işlerde çalıştı. Bu arada evlenen Zeynel Baba; II. Dünya Savaşı yıllannda askerlik görevim tamamladıktan sonra kırtasiyecilik işiyle uğraştı. Soyadı kanunuyla da Usul adım aldı. Hayatım zor şartlar altında kazanan Zeynel Baba; sürekli dinî sohbetlere katılarak manevî dünyasını zenginleştirmiştir. 1950 yılında Basri Babanın müridi olan Ziya Babayla tanışmış, kendisine intisap ederek nasip almıştır. Bir süre sonra Baba unvanım almış. Ziya Babanın isteği üzerine de Tireli Basan Baba tarafından Halife yapılmıştır. 1977 yılında hac vazifesin! yerine getirerek Hacı olan Zeynel Baba; hayatı boyunca dinî muhtevalı şiirler yazmıştır. Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatının XX. yüzyıldaki son temsilcilerin-dendir diyebiliriz. Rahatsızlığı sebebiyle 18 Eylüll990'da vefat etmiştir. Şiirlerinden birkaç örnek verelim: İlahi: Tevhidi belle Olsun seninle Her dem her yerde Sensin Allah 'im içimde canım Damarda kanım Lutf-u ihsanım Sensin Allah'ım Acıkan doyan Susayan kanan Gizliyi duyan Sensin Allah'im 450 Zararı karım Sim esrarım Yar-ü ağyarım Sensin Allah'ım Zevk ile zorun Namus u dnm Hep kull-i varım Sensin Allah'ım Söyleyen dildir Zeynel değüdir Hakikat odur Sensin Allah'ım Na'at:

Her dem huzurunda olmak isterim Kabul et olayım ya Resulallah Aşk ile namazım kılmak isterim Lütfeyle lalayım ya Resulallah Münkir olanları yakma nanna Onlar da katilsin er kotarma Tabibler tabibi minnetim sana ihsan et bunlara ya Resulallah Bed kelam söyleme dervise bir an Arayanlar bulur yoklukta ey can Hatice Fatıma dertlere derman Deva kıl dertlere ya Resulallah Kesrelerden geçip olasın bahri Musahip eyle gel lutfile kahrı Hidayet kapışı entemu şehri Nasib et bizlere ya Resulallah Dervişin elidir Allah 'in eli Manası Muhammed esrarı Ali Vahiyyi söyleyen ağzında dili Kul eyle Zeynel 'i ya Resulallah Nutuk: Boşa cihanı dolanma Gel ödeme bil ademi Yollarda bunalıp kalma Gel ödeme bil ademi 451 Nutfe ruhla adem oldu Zatı nuru île doldu Dış üe içi bir oldu Gel ödeme bil ademi Her kim ki nefsini bildi Arayıp dostunu buldu Adem'e secde emroldu Gel Ödeme bil Ödemi Yapış Ödem'in cimden Cevherlerin al dilinden Nüş eyle nazar gölünden Gel Ödeme bil Ödemi Şef-t alem Mustafa İlm-i hatemdir Murtaza Sebeb-i zuhuru eşya Gel ödeme bil ademi Zeynel, ademi Hak bildi Emre uyup secde kıldı Anın ile nemdem oldu Gel ödeme bil Ödemi

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->