You are on page 1of 118

Her hakkı yazarına aittir.

İsteme adresi: P.K. 8 Bahçelievler-ANKARA

ISBN 975-94760-0-2

1. Basım : Ocak 1997

Kapak Tasarım : Orhan Peynirci

Kapak Fotoğrafı : Anıt

Basım : Dağpaş Matbaacılık Ltd. Şti.

Tel (312) 345 53 12

Terör örgütü PKK ile mücadelede

şehit düşenlere

gazi olanlara

ve hala bu mücadeleyi sürdürenlere...

"Güneydoğudan Öyküler", Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüzbinlerce insanın,
yüzbinlerce anılarından sadece yirmidokuzunu içermektedir. Büyük çoğunluğu hala devlet memuru
statüsünde, otuzdan fazla güvenlik görevlisi ile yapılan söyleşilerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda
geçen kişilerin kimlikleri ve olayların geçtiği yerler belirtilmemiştir. Anılar, sıkıntılı anların yaşandığı
söyleşilerin ardından, anı sahiplerinin onayı ile, bir yıla yakın süren bir çalışma sonunda öyküleştirilmiştir.
Olayların asıllarına sadık kalınmıştır.

Kitabın basım aşamasında büyük desteğini gördüğüm Gazeteci Recep Değer'e, Serdar'a ve Hikmet'e teşekkür
ederim.

Umutlarımı ve yaşama heyecanımı yitirmemem için yıllarca uğraşan Anneme ve Babama; her zaman olduğu
gibi bu kitap yaratılırken de yaptığım yanlışlarımı düzelten kardeşime ve "Güneydoğudan Öyküler"i benimle
birlikte dinleyen, yaşayan ve paylaşan eşime minnettarım...

İÇİNDEKİLER

GÜNEYDOĞU l

ÇİFTÇORAP _ 27

1
YAĞMUR : 31

TIRMANMA 35

ANIT 39

GÖREV 41

AYAKLAR 47

MAYIN 53

ÇATIŞMA 59

GARİP 71

TERÖRİST 81

ASKER 89

HAVA DELİĞİ 95

KADER 99

BABA 101

KIŞ 107

ÇOCUK 113

SALÇALI TAVUK KONSERVE 117

PUSU 129

SİVRİSİNEK İLACI 135

TELEFON 141

MEKTUP 149

HELİKOPTER 153

RİSK 159

TELSİZ 165

İĞNE DELİĞİ 173

BASKIN_ 177

PEMBE PANTER 185

2
İZİN 193

TÖREN 199

GÜNEYDOĞU*

PKK ile mücadele için uzun bir süre Güneydoğu'da bulundunuz. Hangi çapta birliklere komuta ettiniz?

Taktik birliklere. Bu askeri bir tabirdir. Emir alan birliklere kısacası. Yani planlamacı olmadım. Evet,
belki küçük operasyonları planlayıp uyguladık. Ama büyük operasyonlara, hep büyük birliğin bir parçası
olarak katıldım.

Operasyonlara da çıkıyor muydunuz?

Tabii ki çıkıyordum. Komutan birliğinin başında olmak zorundadır. Özetle, tim komutanlığından, tabur
komutanlığına kadar birçok birliğe komuta ettim.

Hiç çatışmaya girdiniz mi?

Hep bu soruyu sorarlar. Siz de sordunuz. Evet girdim.

Çatışma nasıl bir şey, bize anlatabilir misiniz?

İşte bu imkansız. Belki anlatabilirim ama tahayyül edemezsiniz. Bunda sizin ya da benim suçum yok.
Yaşamayan bilmez.

Biraz çalışsanız.

*Bu röportaj uzun yıllar Güneydoğu'da görev yapmış üst düzey rütbede bir subay ile gerçekleştirilmiş ve
kendisi anlattıklarının öyküleştirilmeden kullanılmasını istemiştir.

İyi de, çatışma sahneleri olan filmler bile o anları tam olarak anlatamıyor ki. Ben şimdi, bir havan
mermisinin ya da RPG-7'nin sesini nasıl tarif ederim? Ama hakkını yememek lazım; bir-iki film var. Bunlar
çok gerçekçiydi. Mesela "Müfreze", birkaç kez seyrettim. Eğer sinemanın ses düzeni de iyiyse o anı
yaşıyorsunuz. Ama ilginçtir. Ben Müfreze'yi seyrederken, sinemadaki diğer insanların bazı sahnelerde
kahkahalar atarak gülmesini anlayamadım. Hayır yani, komik sahneler de değildi ki bunlar. Mesela kriz
geçiren bir asker, bir Vietkonglu'nun kafasını dipçikle parçalıyordu. İnsanlar bu sahnede niye güler anlamam.
Neyse sanırım konumuz bu değil. Bana kalırsa, çatışma bir adamın başının üstünden mermi geçmesi demektir.
Bu çok farklı bir duygu. O merminin sesini duyduğunuz zaman, hala yaşadığınızı fark ediyorsunuz. Bir de
tabii ki, ölüme yaklaştığınızı. İlk zamanlar çok tedirgin oluyorsunuz. Belki de korkuyorsunuz. Ama insan
alışıyor bu seslere. İlk çatışmayı kazasız belasız atlatırsanız, diğerleri sorun olmuyor artık. Ben mesela ilk
çatışmamda kilitlenmiştim. Öylece donakal mistim. Yanımdakiler uyandırmıştı beni. Sonraları alıştım.
Merminin vızıltısından, tehlikenin bana olan mesafesini bile çıkaracak duruma geldim.

3
Herkesin aklında ya da hayalinde şöyle bir şey var: askerler bir tarafta, bu adamlar, yani teröristler diğer
tarafta. Birbirlerine mermi sıkıyorlar. Bu ancak askeri deyimle mevzi harplerinde olur. Aklınıza o eski klasik
savaşlarda olduğu gibi uzanıp giden mevziler, sığınaklar gelmesin. Kardeşim, ortada ne mevzi var, ne de bir
savunma hattı. Her taraftan, her an bir ateş yiyebilir, bir terörist grubuyla karşılaşabilirsiniz: Mesala Kıbrıs ya
da Kurtuluş Savaşı'ndaki gibi değil. Hayır, bu böyle değil işte. Peki doğrusu ne? Doğrusu şu; askerler her
tarafta, teröristler ise herhangi bir yerde. Tabii genelleme yapmamak lazım, teröristi tesbit ettikten sonra,
çatışma bir mevzi harbine dönüşüyor, ama bu bildiğimiz savunma ya da taarruz hattı değil ki. Zaten adamı
tesbit ettiğiniz anda, tüm çatışma orada sürüyor. Adamı indirene kadar.

Bir çatışma genelde nasıl başlar? Siz mi onları görürsünüz, onlar mı sizi görür önce?

Her iki şekilde de olabilir. Ya da tesadüfen karşılaşılabilirsiniz. Yerini, sayısını bildiğiniz bir grubu
basmaya giderken, önce onlar sizi fark edebilir. Ya da siz pusuya yatmışken veya istirahat ederken, aniden
önünüzden geçebilirler. Ama çoğunlukla onlar bizi fark ediyor. Çünkü açıkta olan biziz. Biz onları
görebilmek için kafamızı kaldırıyoruz. Çünkü, kaçan insan, istediği yönü seçme hakkına sahiptir. Kovalayan
ise ancak kaçanları takip etmek, yani onların yönünde devam etmek zorundadır. PKK'lıların başlarım eğme,
saklanma, dinlenme, durup geriye bakma serbestileri vardır. Ama güvenlik kuvvetlerinin bu özgürlükleri
yoktur. Biz, görebilmek için sürekli açıkta olmak zorundayız. Genelde dinlenmeye zamanımız da yoktur.
PKK'lılar durup, arkalarından gelenlere ateş açabilirler. Bu, takip edenleri daha da sıkıntıya sokar. Çünkü, asıl
grup koşa koşa uzaklaşırken, içlerinden biri bir tepenin üstüne oturup, tek tek ateşe başlar. Bizler de, bu
mermilerden korunarak, onları nasıl yakalayabileceğimizi düşünüp dururuz.

Kısacası teröristlerle çatışma başlayana kadar tüm inisiyatif onlardadır. Tepeci dedikleri adam, temas
sağlandığında uygun bir yere çıkıp, ilerleyen askerleri ateş altına alıyor. Diğerleri de kaçmaya başlıyor.
Oyalıyor bizi. Saatlerce o adamı orada susturmak için uğraşıp duruyoruz. Diyelim ki adamı etkisiz hale
getirdiniz, bu sefer içlerinden bir başkası bir diğer tepeye çıkmış sizi; bekliyor. Altını çizerek söylüyorum,
bunlar bir ya da iki kişi. Arkalarından gelen beşyüz kişiyi, iki kişi olduğu yere mıhlayabiliyor. Sakın aklınıza
şu gelmesin: "Kardeşim olur mu yahu? Nasıl olur da, iki kişi beşyüz kişiyi durdurur?" demeyin. Dünyanın
tüm ordularında, tüm yerlerinde böyledir bu. Ben de terörist olsam, ben de onların yerinde olsam, ben de
durdururum. Yani bu normal. Önemli olan o tepecileri aşmak. Belki de sadece bir-iki kişi bunlar, arkalarında
büyük grup falan da yok. Bilemiyorsunuz ki. İlk zamanlar şöyle deniyordu: "Kardeşim iki kişi için Kobra mı
istenir?" Şimdilerde, Allah'a şükür öyle değil. Eğer Kobra müsaitse, hemen çağırılır. Bu öyle bir karar ki!
Kobralar gelir. Bombalarlar. Bir bakarsınız en fazla birkaç kişi

çıkar. Ya da komutan, "Yok kardeşim kendiniz halledin" der. Bu sefer karşınızda iki yüz kişilik grubu
bulursunuz.

Herkes bana soruyor: "Bu teröristler nasıl kaçıyorlar?" diye. Bunu oraya gidince anlarsınız. Bir birliği bir
tepeden diğerine göndermenin ne kadar zor olduğunu, o birliğin içinde bir tepeden diğerine giderken
anlarsınız. Haritalarda yükseklikleri gösteren çizgiler vardır. Biz onlara eş yükseklik eğrileri ya da eski tabirle
münhanî deriz. Bu çizgiler, haritanın bir yerinde eğer birbirine yakınsa ve sizin göreviniz buradan geçmekse
eğer, ayvayı yediniz demektir. Çünkü, işte oraları uçurum demektir. Bu da saatlerce yürümek anlamına gelir.
Bunu da sadece tırmanırken ya da inerken öğrenirsiniz. Kuş uçuşu bir kilometrelik mesafenin altı saatte
aşılabildiğini, küçücük bir dere gibi gözüken suyun üç saatte geçilebildiğini, ancak bunları yapınca fark
edersiniz.

4
Bu arada, bir de çember meselesi var. Çembere alıyoruz ya! Ne çemberi? Sizin çember dediğiniz
matematiksel ifade, orada yamuğa, kareye, dikdörtgene dönüşüyor. Ve hepsinin de bir ortak özelliği var; aslâ
ve asla kapanamıyor. Kapatılamıyor. Bunu nasıl biliyorum? Nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Günlerce ve
gecelerce o çemberin bir köşesinde pusuda beklerken öğrendim, ahkam keserek değil.

Hiç yaralandınız mı?

Evet. Ufak bir sıyrık. Sırtımda bir roket parçası var hala. Nedendir bilmem, çıkarmadılar. "Hatıra kalsın"
dedi doktorlar. Öyle duruyor.

Nasıl yaralandınız?

Ne gerek var şimdi? Roketin biri geldi yanımızda patladı, o kadar.

Bu kadar mı? Neler hissettiniz, nasıl anladınız yaralandığınızı? Nasıl tedavi oldunuz ?

Bu kadar detaya gerek var mı bilmiyorum. Mesela, bizim arkadaşlar dalga geçer benimle. "Kaçarken
sırtından vuruldu bu adam" derler. Güleriz. Nasıl anladım yaralandığımı? İlk anda bir şey anlamadım.
Sırtımda bir sızı hissettim. Bir de sıcaklık. Baktık ki çizilmişiz. Biz öyle deriz. "Çizdiler" deriz. Bizi de
çizdiler işte. Bu şahsi bir olay. Böyle yüzlerce, binlerce olay var. Benimki devede kulak. Yukarıya
bildirmedim bile. Yani kayıtlarda bile yok yaralandığım. Üzerinde fazla durulacak bir olay değil.

Peki, bize biraz dağları, ya da araziyi anlatabilir misiniz?

Bakın, dağ denince insanın aklına Elmadağ ve tepe denince de İstanbul'un yedi tepesi geliyor. Yazıktır.
Bilmiyorsanız bari., bilenlere sorun ya da dinleyin. Bölgeyi hiç görmemiş, dağlarım, yarlarını, nehirlerini
bilmeyen, savaşın ne olduğunu hiç anlamayan insanların fikir yürütmesini, ahkam kesmesini anlamak
mümkün değil. Gerçi oraları görüp hala kafası almayanlar da var ya.

Bir kere şunu bilmek lazım. Güneydoğu çok geniş bir arazi parçası. Her tarafı aynı değil. Ormanlık yeri
var, kayalık yeri var, sarp arazisi var. Her türden araziyi görebilirsiniz orada. Allah'a şükür biz de, sanırım
hemen hemen her yerini tanıma imkanını bulduk. İki bin metre yükseklikte dondum, dere sularının içinde
pusuya yattım, ormanın içinde kayboldum.

Velhasılı şunu söylemek isterim ki; dışında iken dağlar ürkütücü. İçindeyken güven verici. Çıkarken
endişe veren bu coğrafi varlıklar, üstündeyken insanı tanrılaştırıyor. Diplerinde iken aşağılık duygusu
yaşıyorsunuz, zirvesinde büyüklük kompleksi. Bu iki duygunun arasında gidip gelen insan da bir garip oluyor.
Dağlar gibi sessizleşiyor. Şehirde arabaların gürültüsü, fabrikalar, insanlar... Dağlarda ise alışılmadık bir
sessizlik. Bu dağlar, yağan yağmura, kara, sıcağa karşı kendi zaman diliminde yanıt veriyorlar. Onlara sahip
olan, mücadeleyi de kazanıyor. Her tarafına hakim olmanıza gerek yok. Birkaç noktayı tuttunuz mu kontrol de
elinize geçti demektir.

Bu yüzden, önce zirveyi tutmak zorundasınız. Zirvenin askeri adı "hakim"dir. Sürekli kafanızda bir soru
var komutan olarak: "Hakimde miyiz, yoksa mahkumda mı kaldık?" Sorunun çözümü buradan başlıyor işte.
Hakimi yakaladıysak, çatışmadan galip çıkma yüzdemiz de çok yüksek olur, ama eğer aşağıda kaldıysak
durum kritik demektir. Bulunduğumuz tepeye, daha hakim bir tepe de olabilir. O zaman, orası da tutulmalıdır.
Civardaki tüm hakim noktaları kontrol altına almadan, sonuca ulaşmak imkansızdır. Çıkarsınız zirveye, bu

5
sefer adamlar dere yataklarından geçerler. Derelere pusu atarsınız. Adamlar geçecek diye, başlarsınız
beklemeye.

Bakın size örnek olsun diye bir araziyi tarif etmeyip

çalışayım. Yeri önemli değil. Zaten bölgenin her tarafı böyle. İki

bin metrelik bir dağa, iki gün boyunca tırmanarak çıkarsınız.

Zirveye ulaşınca bir bakarsınız , yemyeşil bir yayla çıkar karşınıza.

Yaylayı geçersiniz, bu sefer meşe ağaçlarından oluşan bir ormanın

içinde kalırsınız. Biraz daha yürüyünce kayalıklar başlar. Etrafta

tek bir ot yoktur. Ve çevrenizde binlerce çukur vardır. Biz onlara

"kokurdan" deriz, ine çıka bu kokurdanları geçersiniz, Bu sefer

kilometrelerce uzanan bir ovanın dibine gelir, uçurumdan bu doğa

harikasını seyredersiniz. Ayılar, geyikler, tarla fareleri,, kartallarla

birlikte yaşamaya başlarsınız.

Operasyonlar esnasında, yani arazide nerelerde kalıyorsunuz? Dinlenme anlarınızı kastediyorum.

Nerelerde mi kalıyoruz? Heryerde kalıyoruz. Bir kere önemli olan rahatlık değil, emniyet. Eğer bir, yerde
konaklanacaksa, hemen çepeçevre emniyet sağlanır. Bir daire haline gelinir. Herkesin, her askerin bir
sorumluluk sahası olur. Erler ikişerli, üçerli mevzilerde otururlar. Sırayla dinlenmeye geçerler. Önemli olan
bu yerin olabildiği kadar yüksekte olması, yakın bir yerden ateş yemeyecek özelliklere sahip olmasıdır.
Mesela, çıktınız bir tepeye, tam karşınızda, hemen iki yüz metre kadar üstünüzde bir tepe daha var, sizden
yüksekte. Orada kalamazsın işte. Yoksa, hiç beklemediğin bir anda baskına uğraman işten bile değildir. Ne
yapacaksın bu durumda? O ilerdeki

tepenin üzerinde konaklayacaksın. Eğer bir başka tepe daha çıkarsa önüne, bu sefer öbür tepenin üzerinde
kalacaksın. Kural şu: Teröristlerin silahlarının etkili menzilinde bulunan yerde uyumayacaksın. Uyku
diyorum, ama ne uykusu? Arazideyken hiç "Ohh, ne güzel, kesintisiz uyudum" diyerek kalkamadım. Ne
seviyede olursa olsun, eğer emrinizde insanlar varsa ve bu insanların hayat sorumluluğunu taşıyorsanız
uyumak imkansızdır. Onların sorumluluğu insanın uykularını kaçırıyor. "Acaba uyanık olması gerekenler de
uyumuş mudur?" diye diye sabahı ediyorsunuz.

Aynı teröristler gibi yaşamak zorundasınız dağlarda. Lüksü ararsanız avlanırsınız. Zaten PKK ile
mücadelede, birlikler PKK'lı gibi hareket etmeye başladıklarından bu yana, büyük mesafeler alındı. Mesela ilk
zamanlar geceleri operasyona çıkmazdı birlikler. Tabii teröristler de at oynatırdı. Kısa sürede gecenin ne
olduğunu öğrendik. Sonra ateş yakmayı, soğuktan donmamayı, sıcaktan ölmemeyi öğrendi bizim Mehmet.
Biraz zor oldu ama öğrendi. Aslına bakarsanız, müthiş tecrübe oldu bu bizim için. Kıbrıs'tan bu yana
savaşmamış bir ordu, eğitimini yeniledi. Zamana ayak uydurdu. Eksiklikler ortaya çıktı.

6
Aslında siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Daha biz Kıbrıs Harekatı'nı yazmadık, siz Güneydoğu'yu
soruyorsunuz. Yani askeri açıdan diyorum. Ne yazık ki, bizim bu tür alışkanlıklarımız yok. Bir türlü
yazamıyoruz. Adam, "Körfez birliklerine komuta etti. Emekli oldu, aradan bir-iki yıl geçti, oturdu yazdı.
Schwarzkopf'u kastediyorum. Hem de ne yazdı? Zehir zemberek bir kitap. Herkesin gözünde büyüttüğü
Amerikan ordusunun rezaletlerim anlattı. İnanmazsınız ama, aynısı bizde de yaşanıyor. İnsan unsuru işte.
Kültürü, eğitimi farklı ama, temelde insan var ya, o yüzden adamın anlattığı birçok şeyi yaşadığımı
söyleyebilirim. Sanki benim anılarımı yazmış gibi. Coni'leri Mehmet yap, yer adlarını değiştir, altına imzamı
atarım.

Bizim insanımız ise yazmak yerine, abarta abarta konuşmayı pek sever. O yüzden anılar, bilgiler hep
kulaktan kulağa abartılarak yayılıyor. Ama ümidim var benim. Çünkü en az birkaç kişiyi ben

biliyorum; gün gün, dakika dakika not tutanlar var. Tabii bunlar nasıl ortaya çıkar, onu bilemem. Bir kere şu
korkuyu içimizden atmamız lazım. Yazılan, ya da anlatılan bir şey, hemen tüm orduya mal ediliyor. Bu yanlış
işte. Doğrusu ile yanlışı ile bu ordu, bu milletin. Tabii kasıtlı yazılanlar da var. Ama zaten insanlar bunun
ayrımını yapabiliyor. Yazmanın, yaşamak kadar önemli bir görev olduğunu, yazmanın yaşananların bir
tecrübe aktarması olduğunu kabullenmemiz lazım. Hatta yaşarken gerçekleştirilen görevlerin devamıdır
yazmak. Benim bir komutanım vardı.. Allah,rahmet eylesin, şehit oldu. Hep, "Oradayken göreviniz savaşmak,
bu/adayken ise anlatmak" derdi. Ben yazdım mı? Çok detaylı olmasa bile, kendi kendimize birkaç satır
karaladık. Bir de işte size anlatıyoruz, işe yarar mı bilmiyorum. Nereden geldik biz buraya? Siz ne
sormuştunuz?

Arazi şartlarını sormuştum Ama başka soruya geçebiliriz

Bununla ilgili birkaç şey daha söylemek istiyorum. Çünkü oradaki araziyi kafanızda canlandırmanız
lazım. Bunu nasıl yaparım bilemiyorum. Mesela Vietnam'la karşılaştırıyorlar. Evet, Vietnam'ınki de çok zor
bir arazi. Ama sadece cangıl oraları. Burada arazi şartları çok daha ağır. Çünkü, cangıl da var, çöl de var,
kayalık da var. Karadeniz'e gittiniz mi siz hiç? Yaylalarına, çıktınız mı? Mesela oranın arazisi de sarptır. Ama
yeşildir, işte Güneydoğu'nun büyük kısmının tek farkı, Karadeniz gibi sarp fakat ağaçsız olması.

Belki size iddialı gelecek ama, bu şartlarda bu şehit ve gazi sayısı az bile. Tabii sadece arazi faktörünü
hesaba katarak söylemiyorum bunu. Çok iyi hatırlarım, bir seferinde konservemi ısıtacak odun parçası
bulamamıştım. Yani öyle bir yerdi ki, etrafta yakacak ot parçası bile yoktu. Yine bir seferinde mevzi yapacak
taş bulamadığımı biliyorum.

'Yine de güzeldir dağlar. Yaşadığımı hissetmişimdir hep. Bir de müzik. Müzik bana daima esrarengiz bir
duygu gibi geldi bu dağlarda. Bazen "kahrolası" dediğim medeniyetin habercisi, ama insanı kendi benliğine
döndüren ezgiler bunlar. Çok kanallı bir

radyo-teybim vardı. Küçük bir şey. Yanımda sürekli taşırdım. O müthiş manzaraları hep bu küçük aletle
paylaştım. Neyse geçelim bunları.

Bir saniye, şunu merak ettim Genelde ne dinlerdiniz böyle zamanlarda?

Radyo'da ne varsa dinlerdim. Haberleri kaçırmam bir kere. Kelime hazinesinde postal, çatışma, G-3 ve
roketatardan başka bir şey kalmayan biri için, o haberler çok değerlidir. Bizim kanallardan sadece TRT'yi
çekerdi. Gece de kapanırdı. Kasetleri soruyorsanız, ne bileyim? O zamanın yenilerini dinlerdim. Daha

7
doğrusu dinlerdik, izine gidip gelenler getirirdi.

Örnek verebilir misiniz9

Halk müziği, sanat müziği... Ne olursa? Pop müziği de dinlerdik. Mesela, Sezen Aksu'nun, Kayahan'ın
şarkılarını. Onları da bana bizim genç subay-astsubay alıştırdı. Orada arabesk bile dinlediğim oldu. Zaten
bizim askerler hep arabesk dinler. Sonra klasik müzik kasetlerimiz vardı. Kimi zaman onlar da çok iyi giderdi.

Neyse işte. Hoşumuza giderdi bunlar. Hayatım boyunca savunmuşumdur: Müziğin insan üzerinde müthiş
bir etkisi var Belki şimdi garipseyeceksiniz ama, bizim birlikte bir alışkanlığımız vardı. Operasyondan dönen
birlikler, muhakkak Mehter Marşı ile karşılanırdı. Şimdi sakın ola bunu, bugün bazılarının tekeline almaya
çalıştığı aşırı milliyetçi hislerle karıştırmayın.

Bakın, bizim asker genelde Anadolu çocuğudur. Dedesinden, anasından bu marşları dinleyerek
büyümüştür, inanın, bu marşlar onların üzerinde müthiş bir tesir bırakır. Moralleri yerine gelir.
Yorgunluklarım unuturlar. Sadece onlar değil ki. ben de. Bazıları bu marşları siyasi görüşü için sahipleniyor
diye dinlemeyecek miyim? Hayır efendim dinleyeceğim. Dinledim de, dinlettim de. Orada böyle şeylere
ihtiyaç var. Moralinizi yüksek

tutmak zorundasınız. Put değiliz ki. Adamı ölüme götürüyorsunuz. Yanındaki arkadaşı küt diye düşüp, ölüyor.
Ona güç vermeniz lazım. Ama bu saf duyguları siyasi malzeme yaparsanız, önüne geçemezsiniz.

Çok gördük biz öylelerini. Bıyıkları çenesine kadar sarkmış, elleriyle kurt kafası yapıp, etrafta terör
estirenleri çok gördük. Ama bu kurt kafalılardan, "Erkeksen sen git o tepeye!" diyenleri de, dizlerine kadar
sarkmış göbeği ile dağda yorgunluktan bayılanları da gördük. Mesela Polis Özel Timleri.. İyi niyetle kuruldu,
başlangıçta iyi de çalıştılar, ama bu teşkilat bana göre kontrolden çıktı. Onlarla birlikte çok operasyona çıktık.
Çok acı tecrübeler yaşadık, inanılmaz bir şey, bir asker silahım nasıl bırakır? O ortamda insanın terk
etmeyeceği tek şey silahıdır. Ama adam ağır geldiği için, cephanesiyle birlikte silahı bırakıp, yürümeye öyle
devam ediyor. Kaç defa benim askerim taşıdı onların M-16'larını. Operasyondan sonra teslim ederdik. Şimdi
bu polisle, benim askerin arasında fark var mı? Yok. Aynı köyden gelen iki çocuk nasıl oluyor da soruna
farklı yaklaşıyor? Demek ki ortada başka yanlışlar var. Bu teşkilat Yeniçeri Teşkilatına dönmeden tedbir
alınmalı.

PKK, bir ülke sorunudur. Topyekûn mücadeleyi gerektirir. O partinin, bu teşkilatın, şu kurumun sorunu
değildir. Herkese düşen görevler vardır. Yoksa sadece politik yaklaşımlarla çözemeyiz bu işi. Ülke içinde
zaten bir kaos yaşanıyor. Hala birçok insan PKK'ya karşı verilen mücadeleyi anlamamış. Gazeteler abuk
sabuk haberler yazıyor, yorumlara yer veriyor. Birisi meclis kürsüsünden, neredeyse PKK'ya övgüler
yağdırıyor. Siz bu askere neyi, nasıl anlatacaksınız? Bakın ben size benim hayatımı altüst eden bir örnek
vereyim: Benim annem bile bir gün ne dedi biliyor musunuz? "Ya, oğlum," dedi. "Siz orada suçsuz insanları
bile öldürüyormuşsunuz. Köyleri basıp, kadın, çoluk çocuk kesiyormuşsunuz, aman oğlum yapmayın,
etmeyin!.." dedi. Bırakın annemi, bazen bölgede görev yapmamış kendi devre arkadaşlarıma bile mücadeleyi
anlatamıyorum.

Konusu açılmışken, sorularımın arasında bu da vardı zaten Yıllardır Türk askerine komuta ediyorsunuz
Biraz askerden bahsedebilir misiniz?

Sadece erleri mi soruyorsunuz? Subay, astsubay da var çünkü.

8
Siz bilirsiniz

Önce komuta kademesi, yani subay astsubaydan başlayalım o zaman; pırlanta. Evet tek söyleyebileceğim
şey bu. Biz eskiler, biraz alaylı takımız. Ama yeni yetişenler mükemmel. Olağanüstü. Bir kere Türkiye'nin
çok önündeler, bunu kabul etmek lazım. Aldıkları eğitim uluslararası kalite açısından en ön sıralarda.
Sıkıntılar var. Bunu kabul ediyorum ama genelde bakıldığında söyleyecek bir söz bulamıyorum. Bu yüzden
çok zorlandığımı söylemeliyim. Yani sizin emrinize, sizden çok daha iyi yetişmiş adamlar geliyor. Bazen ne
yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Biraz uyum sorunu yaşanıyor, o kadar. Onlar bize, biz onlara alışamıyoruz ilk
zamanlar. Ama dünya kanunu bu. Biz, yenilere, ayak uyduramadık mı, bittik demektir, ilk zamanlar çok
direndim. Sert çıktık ama işe yaramadı. Sonra baktık ki direnmenin anlamı yok, bari öğrenelim dedik. Mesela
yeni mezun bir astsubay geliyor. Ya da subay önemli değil. Emir veriyorsun. Çocuk suratına bakıyor.
Sanıyorsun ki anlamıyor. Hayır efendim, gayet iyi anlıyor. Peki ne bekliyor? Verdiğin emrin nedenini,
niçinini merak ediyor. Kısacası, emri neden yapması gerektiğini anlatacaksın. Eskiden böyle miydi? Biz
kıtaya ilk çıktığımızda, "Yap" derlerdi, yapardık, kim öyle ardından soru soracak?.. Ama şimdi öyle değil.
Eğer zaman müsaitse, durum çok acil değilse, karşına alıp, anlatıyorsun, iyice ikna ediyorsun. Biraz zaman
alıyor ama üşenmeyeceksin. Çünkü o adam, sen olmadığın zaman da o emri benimsiyor ve kendi başına
gereğini yerine getiriyor. Zaten sorun da burada değil mi? Eğer yeterli zaman yoksa, emri alan biliyor ki
komutanı doğruyu görüyor ve gözü kapalı gidiyor. Tabii ben bunları kavrayana kadar çok zorlandım. Ama
sonuçta anlaşabildik.

Bakın bir de, ne öğrendim bu yeni nesilden biliyor musunuz? Şunu öğrendim. Bize eskiden, "Savaşta öl
denildi mi, öleceksin!" diye öğretildi. Ama bu yeni nesil, bir anlayışı da beraberinde getirdi: "Savaşta, hayatta
kalmak esastır." Burada, ölmemek için savaşmaktan, bu nedenle de iyi savaşmaktan bahsediyorum.
Korkaklıktan ya da kaçmaktan bahsetmiyorum. Bu tarzda inandırılmış, sözü-lafı dinlenen insan çok daha
yaratıcı oluyor. Ne örnekler var? Hemen aklıma gelen bir tanesini anlatayım: Asker yaralanmış, çok kan
kaybediyor. O zamanlar geceleri helikopter de kalkmıyor. Karargahtaki telsizin başına doktoru getirmişler.
Doktor durumu anlayınca, "Allahtan ümit kesilmez." deyip gitmiş. Oradaki subay da çocuğun kan grubunu
öğrenmiş. Arkadaşları arasında kan grubu aynı olanlardan, sabaha kadar kan nakli yapıp, çocuğu hayatta
tutmuş. Sabah helikopterle göndermişler.

Sonra bir kurtarma olayı var. film gibi şeyler bunlar: Konvoyun biri kuru dere yatağını geçerken, aniden
sel geliyor. Tüm personel de araçların üstüne çıkıyor. Birinden diğerine atlıyorlar. Terk ettikleri araç sularda
kaybolup gidiyor. Böyle böyle kıyıya kadar geliyorlar. Bu arada, birkaç tane sıfır, yepyeni ünimog araç da
hasar görüyor. İlk anda askerlerden ikisi sulara kapılıyor. Biri derenin bir köşesinde bir kayaya tutunuyor,
diğeri kayıp. Hava rezalet; sis. yağmur falan. Uçuşa elverişli değil. Ama bir helikopter kalkıyor, doğru
bölgeye gidiyor, vadiye giriyor. Ama adama bir türlü ulaşamıyor. Dikkatinizi çekerim, dere yatağının
genişliği helikopterin pervaneleri kadar. Bir kayaya ya da dal parçasına bir değse. hepsi havaya uçacak. Ama
helikopterin içindeki birkaç cengaver, çocuğa ipi uzatabilmek için, tam dört saat uğraşıyorlar. Helikopterden
dışarı sarkan biri ipi atıyor, ama ip suya değince, girdaba yakalanıp uzaklaşıyor. İki kez yakıt ikmali yapıp
dönüyorlar. Herkes ümidi kesmişken, çocuk ipi tutuyor. Suya batıp çıkıyor. "Kurtuldu", "Tutamadı" derken,
helikopter, ipi -her nasılsa- belinden bağlamış çocukla birlikte havalanıyor. Bu anı görenlerden dinlemeniz
lazım. Ama sonra ne oluyor? Acıdır bu, o pilotu küstürüyorlar. Evet o olaydan sonra emekli oldu o pilot! Bir
de ilginçtir, o yeni araçlar vardı ya, hani askerleri sudan çıkarmak için uğraşı i irken hasar gören ünimoglar.
Cemse derlerdi eskiden.

Yerden yüksektir bunlar. Çocuklar buna güvenerek suya sokmuşlar. Konvoydaki araçlardan, bunların üzerine
atlayıp kurtulmuş askerler. Ama bu arada bir tane ünimogu sele kaptırmışlar, yuvarlana yuvarlana gitmiş.

9
Kalan ünimogları da, o olaydan sonra, "yepyeni aletlere sahip çıkamadılar" diye. birlikten geri almışlar. İşte
böyle. İki küçük örnek. Bunun gibi yüzlercesi

var.

Peki askerler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Evet. Bizim asker... İnsan bir kere. İnsan gibi bir insan. Öncelikle şunu söylemem lazım. Bizim askerin
komutanına itaati inanılmaz düzeydedir. Öleceğini biliyor, ama umursamıyor bile. Yaralı arkadaşını
kurtarmak için çabalarken şehit olanları gördük. Mermisi bitince teröristin üzerine atlayanları gördük. "Allah
Allah" diye koşan askeri gördü bu gözler. Aslında, o anları yaşamayanların anlaması biraz zor.

Ben bunu kendi çapımda tahlil ettim. Herhalde dünyanın hiçbir ordusunda, askere giden adamı, düğüne
gider gibi davul-zurna ile uğurlamazlar. Bakın, bize gelen çocukların çoğunun elleri kınalıdır. Bunun sebebi
şudur: Anadolu'da kına üç şeye yakılır; Allah'a kurban olsun diye koyuna. kocasına kurban olsun diye geline
ve vatana kurban olsun diye askere giden gençlere...

Sonra, bizim yirmi yaşına gelen gence, etrafındaki herkes öğüt vermeye başlar. En çok da, "Aman
komutanının sözünden dışarı çıkma!" diye tembih ederler. İşte bizim asker bu düşünceyle gelir karşımıza. Her
dediğinizi eksiksiz uygular. Bu bir komutan için müthiş rahatlık. Ama bu yüzden topluma garip.bir düşünce
yayıldı. Neymiş efendim, nizamiyeden içeri girerken beynin' kapıda bırakacakmışsın. Çok yazık! İşte bu
yüzden itaat ile kafa çalıştırmayı birbirine karıştırdı insanlar. Yine de bizim çocuklar çok iyi. Bu yaşıma
geldim, hiç aklıma dahi gelmeyen bazı şeyleri, çatışmada onlardan öğrendim.

Bizim Alpaslan'ı anlatmalıyım size. Diğerleri gibi. normal bir asker, sessiz sedasız bir çocuktu. Biraz da
geç anlıyordu

söylediklerimi. Yani ben öyle sanıyordum. Bu yüzden timin en arkasına vermiştim. Bir görevde teröristle
karşı karşıya geldi. Öyle felaket bir hava vardı ki, yağmur, sis-, çamur... Biz timin önünde bazı sesler duyup
çökmüştük. Bu, arka tarafta teröristle sohbet ediyormuş. Kadın terörist buna, "Sen kimsin?" diye sormuş.
Bunda çıt yok. Elinde silah, silahının emniyeti açık, tetiğe dokunsa kadını indirecek, ama heyecandan
yapamamış. Kilitlenip kalmış. Kadın biraz daha yanaşıp, sorup duruyormuş "Kimsin?" diye. Yine çıt yok.
Kadın bizim Alpaslan'ın asker olduğunu anlayınca, karanlıkta hızla uzaklaşmış. Bunu sakın garipsemeyin,
olur böyle şeyler, normaldir. O gün Alpaslan'a bayağı yüklenmiştim. "Adamları senin yüzünden kaçırdık"
diye bağırıp çağırdım. Ama ne oldu biliyor musunuz? Sanırım iki ay kadar sonra bir başka görevde, bizden
biri mayına bastı. O panikte herkesi sakinleştiren, kontrolü eline alan, yaralılara pansuman yapmak için
oradan oraya koşturan Alpaslan oldu.

Alpaslan gibi, sürekli olağanüstü olaylarla karşılaşan askerlerin heyecanlarını ve duygularını, komutan
olarak kontrol altına almak zorundasınız. Yoksa, bu askerler, hem daha sonra size sorun olurlar, hem de
sivildeki normal hayatlarında çevrelerine sorun olurlar.

O konuya geleceğiz Askerlerin eğitimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Evet, eğitim çok gerekli. Ama tek başına bir şey ifade etmez. Öyle çocuklar vardı ki, rütbeli personele
dahi değişmem. Terörle mücadelenin anahtarı eğitimden çok, yürek ve beyindir. Bir de askerler eğitimsiz
deniyor. Bunu söyleyenlere tek bir cevabım var; en iyi eğitim, hakiki mermilerin altında yaşanan
çatışmalardır. Bunun gerisi hikayedir. Sabahtan akşama kadar, adamı yatır, kaldır, süründür, dağ tepe yürüt.
Başının üstünden mermi geçmedi mi, o adam eğitimsizdir. Kaç yıllık askeri eğitimimi bir tarafa ve ilk

10
girdiğim çatışmayı diğer tarafa bırakıyorum, işte ne öğrendiysem o ilk, yirmibeş dakika süren çatışmada
öğrenmişim diyorum.

Bugüne kadar, daha birliğe yeni katılmış bir askeri, hemen operasyona gönderen birisini hiç görmedim,
duymadım, insaf derler adama. Kimse emrindeki birini kaybetmeyi istemez. Öyle saflar ki. Tertemiz.
Pürüzsüz. Ne çocuklar gördüm? Mutlaka kahramanlık hikayeleri anlatmama gerek yok ki. iki saat boyunca
karda, kışta nöbet tutan bir askerin halini gördünüz mü siz hiç? Nöbet dönüşü elleri mosmor olur. Yüzü gözü
soğuktan şişer. Yine de gıkını çıkarmaz garibim. Biraz küfreder ama o kadar. O da soğuğa. Hani Kurtuluş
Savaşı'nda bebeklerini değil de mermilerin üstünü örten kadınları anlatırlar. Aynı buna benzer manzaraları
gördüm ben. Bir seferinde aniden yağmur bastırmıştı. Yağmurluklarımız yanımızda yoktu. Parkasını makineli
tüfeğinin üzerine saran askeri gördüm ben. Bunları nasıl anlatayım? O kadar çok örnek var ki. Bunun
karşısında, diğer örneklerden yok mu? O da var. Ama her tarafta olur böyle şeyler. Mesela, askerlik
yapmamak için kendine zarar verenler çıkıyor. Ama bunlar hep adli olaylar. Sivilde de psikolojik sorunları
olan biri, üniformayı giydiğinde ayağına mermi sıkıp, hukuki tabirle kendini askerliğe elverişsiz hale
getirebiliyor. Şimdi bunun suçu ordunun mu? Ama harp sendromu da var tabii ki.

Evet şu harp sendromu konusu Nedir bu size göre?

Bildiğim kadarı ile, Vietnam savaşından sonra üzerine düşüldü bu konunun. Dolayısıyla Vietnam
Sendromu da diyorlar. Aslı, savaş sonrası sendromudur. Bizle ilgili olarak yazılıyor arada sırada, okuyoruz.
Doğru tarafları da var yazılanların, yanlış tarafları da. Bir kere şu farkı göz Önünde bulundurmak lazım.
Amerikan Coni'leri Vietnam'daydı, kendi topraklarında değil. Dolayısıyla bir amaçsızlık, hedefsizlik vardı. Bu
yüzden bir asker öldüğü zaman, ülkelerinde ortalık ayağa kalkıyordu. Ama bizde durum biraz farklı. Bizim
asker geldiği zaman, biliyor ki, PKK, yani adı her neyse, birileri bu ülkeden toprak istiyor. Böyle olunca
mücadeleye kendini adıyor. Öldüğü zaman da ailesi ortalığı ayağa kaldırmıyor. "Vatanı uğruna şehit oldu"
diyorlar, yüreklerine taş basıyorlar. Bir de, bizim kültürümüz bu gibi sendromları içinde eritiyor. Sendromun
yerini gurur alıyor. Ülkesi için savaşmış olmak, yaralanmış olmak, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmek bir

15

gurur sembolü oluyor. Köyüne döndüğü zaman hayranlık görüyor, saygı görüyor. Ama biliyorsunuz,
Amerika'da, Vietnam'dan dönenleri taşladılar. Bu demek değil ki, bizde de bir hastalık yok. Hastalık diyorum,
çünkü, psikolojik olarak insanların yıpranması sonucu ciddi tedavi gerekiyor. Bu hastalıktan şimdilik üzeri
örtülü de olsa var. Bizim toplum, böyle şeyleri içinde erittiği için, ufak tefek olaylar dışında pek göze
çarpmıyor.

Ama bana sorarsanız, bizi bu konuda pek güzel günler de beklemiyor. Çünkü bu mücadelenin bu kadar
uzun sürmesi, insanları bıktırdı. İnsanlar artık, çocuklarının gerçekten neden şehit oldukları sorusuna cevap
alamamaya başladılar. Doğru dürüst anlatan yok ki. Burada iki sorumlu var bana göre; yetkililer ve basın. Şu
kurum, bu kurum diye belirtmek istemiyorum. Bölgeden doğru bilgi akışının nasıl yapılacağını, neyi
açıklayıp, neyi açıklamayacağını bilemediler. Bazı gereksiz şeyleri gizleyip durdular. Sonradan ortaya çıkınca
da sıkıştılar. Propaganda yapmaya çalıştılar, ama bana kalırsa yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Öyle
olmasaydı, bugün bu durumda olur muyduk? Kim biliyor Güneydoğu'da yaşananları? Oradaki devlet
görevlilerinin çektiklerini. Bakın, asker ya da polis demiyorum. Bunun içinde öğretmeni var, savcısı var,
hemşiresi, doktoru var. Ve bunların hepsinin birer hikayesi var. Kim dinliyor onları? Sıkıntılarını kimse
bilmiyor ve eğilmiyor ki. Bu insanlar orada kendilerini yalnız hissediyorlar ve gerçekten de yalnız
bırakılıyorlar.

11
Şimdi gelelim basına. Bence basının durumu daha vahim. Açıkça söylüyorum: isteyerek ya da
istemeyerek PKK'nın lehine haber yapan o kadar çok gazeteci var ki. Kimsenin bilgisizliğini ayıplamıyorum.
Ama bir laf vardır, "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp!" diye. Maalesef bizim basın biraz cahil. Havan
topuna roketatar der, mayına bomba der. Ne olmuş ki diyeceksiniz? Ha havan, hâ top, pek önemi de yok.
Buna da zaten güler geçeriz. Ama, peki bana açıklar mısınız lütfen, 1992'deki Kuzey Irak Harekatı'nda
Mehmet Ali Birand'ın, inine kadar gidip Apo ile röportaj yapması gazetecilik midir? Dikkatinizi çekerim,
PKK'nın dağılma aşamasıydı o günler. İşte buna gülüp geçemem.

16

Bunda kasıt ararım. Çünkü bu, bilinçsizce yapılan bir hata değil ki... Peki ya Şırnak'ta orduevinde oturup.
Cizre olaylarını görmüş gibi haber yazmak gazetecilik midir? Ağdalı, hamasi programlar yapmak gazetecilik
midir? Aklısıra propaganda maksatlı, her tarafından vıcık vıcık yağ akan televizyon programları nedir?

Burada şunun özellikle bilinmesi lazım: Vietnam'da halkın bu kadar karşı koyması sonucunda Amerika,
bir şeyleri eksik yaptığım fark etti ve Körfez Savaşı'na giderken tedbirini aldı. Okuyun işte Schwarzkopf'u.
Adam yazmış, en son ana kadar, hep "kamuoyu desteği" diyor. Bunun için de toplumunu sürekli
bilgilendirmiş. Askeri sırlar dışında her şeyi açık yapmış. Bizde ise sadece sessizlik var. Yetkililer susuyor,
halk susuyor, basın susuyor. Hep birlikte susuyoruz. Konuşanlarımız da boş konuşuyor. Çünkü orada neler
oluyor, bilinmiyor. Hep kulaktan dolma şeyler. Sonra da, dedim ya, yüreğimize taş basıp oturuyoruz.

PKK'nın ateşkes ilan ettiği zamanı hatırlarsınız. 1992'deki Kuzey Irak Harekatı'ndan hemen sonraydı.
Birçok birlik, operasyonlara devam etmek yerine, gün boyu futbol oynayıp karakollarda oturdu. Sonra da,
ateşkesin bittiği 33 askerin şehit edilmesiyle öğrenildi. O günlerde en üst düzeyde verilen emirlerin artık
herkesçe bilinmesi gerekiyor.

Sanırım başından da bayağı şikayetçiydim:

Nasıl olmam? Bir elleri yağda bir elleri balda, oturdukları yerden yazıyorlar. Sanki adamlar başka bir
dünyada yaşıyorlar. Ruanda, Bosna, Türkiye sınırları içindeymiş gibi, öncelikli haberler oralarla ilgili. Bosna
için paralar toplanıyor, yürüyüşler yapılıyor, programlar yapılıyor. Bunu anlamıyorum. Neymiş efendim,
sınırlar kalkmışmış. artık dünya halkları varmış. Milletçilik ölmüşmüş. Bunu söyleyenler ise en hızlı Kürt
milliyetçileri. Bir de o eskitüfek solcular. Bunu savunan aklıevveller hiç sormuyorlar, sınırlar kalktı diyen
adamlar sınırlarını niye açmıyor da kura ile vatandaşlık veriyorlar diye. Sınırlar kalktı mı kalkmadı mı,
gelsinler ben onlara göstereyim Suriye sınırını, Irak sınırını, Iran sınırını. Size bir şey söyleyeyim

17

mi? Oradaki en büyük zevklerimden biri de gazete okumaktı. Sadece benim değil, bizim birlikte öyleydi. O
çok bilmiş bazı köşe yazarlarının, kime hizmet ettiğini asla anlamadığım yazılarını, birbirimize okurduk. Hele
çatışmadan sonra. Bol bol küfür ediyorsun, boşalıyorsun. Deşarj oluyorsun. Başka ne yapacaksın, adam zır
cahil, ama işte bir yolunu bulmuş, bir köşeye oturmuş.

Sendromda kalmıştık.

12
Ben doktor falan değilim. Bu sendrom denilen şey hakkında öyle fazla bilgim yok, ama bazı
anormalliklerin olduğunu biliyorum, görüyorum, yaşıyorum. Kendimden biliyorum en azından. Yıllardır, bir
gece bile "Oh, rahat bir uyku çektim" diyemedim ben. İşte bazen rüyalar görüyorum.

Zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Örnek verebilir misiniz?

Şöyle ifade etmeye çalışayım. Hoş olmayan bazı olaylar yaşamışsınız. Bunlar da bir türlü aklınızdan,
gözlerinizin önünden gitmiyor. Düşünün, şimdi pusu mevzisindesiniz. Karanlığın içinden size doğru, ellerinde
silah, birileri yaklaşıyor. Çok net görüyorsunuz. Silahınızın emniyetini açıyorsunuz. Ve beklemeye
başlıyorsunuz. Ne zamana kadar? Adamları en kritik anda yakalayana kadar. İşte bu an var ya, bu an. Yani o
herifleri gördüğünüz andan, ateş başlayana kadar ki süre. İşte bu süre insanın beynini oyuyor. Binlerce soru
geçiyor aklınızdan, Ne zaman ateşe başlarım? Ya birisi erken ateş ederse? Aşağıda mıyız, yukarıda mı? Acaba
bizi görüyorlar mı? Acaba arkalarından gelen başka grup var mı? Çatışma sonunda kaç şehit veririm?
Yardıma gelebilirler mi? Yaralıları nasıl sevkederim? İşte bu sorular hayatınızın soruları oluyor.

Sendrom böyle başlıyor. Sanıyorum öyle. Bu rahatsızlığınızı da türlü türlü şekilde dışarıya vuruyorsunuz.
Hiç gereksiz yerde sinirli olup, olmadık yerde gülüyorsunuz. Aslında ben çok kötü durumda değilim.
Herhalde kendim aştım. Zaten böyle bir rahatsızlığımın varlığını kontrol edecek vaktim de olmadı ki. Ne

18

yani, doktora mı gidecektim? O kadar birliğe komuta etmiş bir insan. Hem kimseye pek zararım da yok ki.
Arada sırada canım sıkılıyor o kadar. Belki üzerine düşmem lazımdı. Neyse dediğim gibi bende bir şey yok.
Daha kötü durumda olanlar var.

Ne gibi?

Mesela bizim bir astsubay arkadaş vardı. Çocuk elenecek. Kız istemeye gitmişler. Oturulmuş, Allah'ın
emri Peygamber'in kavli derken birden elektrikler kesilmiş. Bizimki de atmış kendini pencerenin dibine.
Baskın sanmış. Işıklar gelince, herkes ne olduğuna şaşırmış. Herhalde sendrom bunun gibi bir şey. Kızı
vermemişler tabi. Gülüyorum ama hoş şeyler değil bunlar. Sonra Güneydoğu'da görev yapıp terhis olan
askerlerden bazılarının, evine gidince bir süre açıkta, balkonda yattıklarını biliyorum. İki yıla yakın bir süre
gökyüzünün altında yatan adamın, başka ne yapmasını beklersiniz? Ama burada bir ayrım da yapmam lazım.
Bölgeye giden herkes çatışmaya girmiş, gece görevlerine çıkmış değil. Çeşit çeşit görevler var. Ama ilginçtir,
Diyarbakır'a ayağını basan başlıyor sallamaya; yok bilmem kaç tane terörist halletmiş de, tek başına geceleri
arazide dolaşırmış da. İlk zamanlar böyle sözlere gülüyordum. Mesela benim birliğimde bir askerin
mektubunu getirmişti çocuklar. Adam babasına yazmış; her şey iyiymiş, güzelmiş, biraz sıkıntı çekiyorlarmış,
en zoru da, bir helikopterden diğerine atlarken silahına mermi doldurmak zor oluyormuş. Bunu duyunca ne
dersiniz? Gülüp geçersiniz. Şimdi, o mektubu yazan askerin, birliğin aşçısı olduğunu, bir kere bile operasyona
gitmediğini de söylemem lazım. Komik ama artık gülmüyorum. Asıl bunlar, gerçek hastaların durumunu
güçleştiriyor. Bilemiyorum, belki bu gibi abartmalar da birer sendrom belirtisidir.

Sizin böyle sıkıntılarınız oldu mu hiç?

Evet, bir seferinde batıdaki bir birlikte nöbetteydim. Gece; mevzileri, nöbet yerlerini dolaştıktan sonra
odama çekildim. Yarım saat kadar uyumuşum herhalde. Bağırarak uyandığımı hatırlıyorum. Don-gömlek
binadan dışarı fırladım. Etrafa emirler

19

13
yağdırmaya başladım. İşin ilginç tarafı, uyandıktan sonra bile roket, mermi, bomba seslerini duymaya devam
ediyordum. Birkaç dakika sonra, kendime geldiğimde, etrafımda nöbetçi askerlerin bana anlamsız gözlerle
baktığını fark ettim. Nöbetçi çavuş yanıma yaklaşıp, sessizce, "Komutanım bir şey yok, siz istirahat edin" dedi
ve kolumdan tutup odama götürdü. Böyle olaylar işte.

Peki Güneydoğu'da iken eğlendiğiniz ya da deşarj olduğunuz zamanlar olmuyor mu hiç?

Olmaz olur mu? Kendi çapımızda geceler düzenliyoruz. Çalan, söyleyen çocuklar var. İnsanın ailesi ile
birlikte olduğu gibi olmuyor, ama yine de iyi eğleniyoruz. Sürekli bir gerginlik var, ama bunu hafifletiyoruz.
Mesela bayramlarda, özel günlerde muhakkak bir şeyler yaparız. Bir defasında, bize yeni katılan bölük
komutanı üsteğmenlerden birine sürpriz doğum günü partisi bile yapmıştık. Çocuk, sabah operasyondan
dönmüştü. Ertesi gün izine gidecekti. Öğle üzeri yatağından kaldırtıp, yanıma çağırttım. Hemen, 15 günlük
yeni bir operasyona daha çıkacağını, harita çantasını alıp, toplantı odasına gelmesini söyledim. Garibim hiç
sesini çıkarmadan çadırına gitti, haritalarını alıp toplantı salonunun kapısından içeri girdiğinde, tüm subay
astsubay "sürpriz!" diye bağırmıştı. Balonlar, süsler, kolalar, pasta herşey hazırdı... İyi gülmüştük o gün. İnsan
en kötü zamanlarında bile gülümsenecek bir şeyler bulmalı. Biz de buluyorduk. Sonra bayramları çok güzel
olur. Arife gününden hazırlıklar yapılır. Görevler her zamanki gibi devam eder, ama muhakkak bayrama özgü
bir şeyler yapılır. Bir bayramı hatırlıyorum, gerçekten çok güzeldi. Evimizden uzaktık ama çok mutlu
olmuştum. Bayram sabahı, yanları açık büyük çadırda namaz kılındı. Sonra, tertemiz çarşaflarla örtülü
masaların etrafında bayramlaştık. Masalara şekerler, etraftan topladığımız dağ çiçeklerini koymuştuk. Müzik
yayını da yapıyorduk. İlk bayramlaşmadan sonra kurbanlar kesildi. Herkes birbirinin çadırına ziyarete
gitmişti.

Yılbaşı geceleri?

'20

Tabii. Yılbaşında da eğleniyoruz, karınca kararınca. Diğer günlerden pek farkı yok. Aramızda para
toplayıp, tavuk pişiriyoruz. Hindiyi nerden bulacaksın? Televizyon seyrediyoruz. Bazen iskambil ya da okey
oynuyoruz. Öyle geçiyor işte.

Aileniz?

İşte kritik bir konu; aile. Ben şimdi size, belki inanamayacağınız bir şey söyleyeceğim. İnsan oradayken,
aile kavramı biraz geri planda kalıyor. Çünkü, karınız, çocuklarınız kadar değerli insanlarla birlikte
yaşıyorsunuz: askerleriniz, arkadaşlarınız. Ailenizi düşünmüyor musunuz? Özlemiyor musunuz? Tabii ki!
Pusuda, operasyonda, intikalde aklınıza geliyorlar. Ama sanırım bu gurbetlikten daha farklı. Elinizden bir şey
gelmediği için, yanlarında olamadığınız için üstü örtülü bir duygu olarak kalıyor özlem. Çünkü daha kuvvetli
duygular, olaylar yaşıyorsunuz, iki tane çocuğum var. ikisi de üniversiteye gidiyor. Ben oradanken, onlar da,
karım da, sanırım benim onları düşündüğümden daha fazla beni düşünüyorlardı Belki haksızlık bu, ama
böyleydi işte. iki farklı hayat yaşanıyor. Onların hayatı ve benimki. Büyük sorun oluyor bu sonraları. Mesela
izinlerde. Garip bir duygu gel-giti yaşıyorsunuz. Aileniz sizi anlamıyor. Ancak, tamamen döndüğünüzde
gerçek aile ilişkisi kurulabiliyor. Tabii bu sadece benim için geçerli. Kendi adıma konuşuyorum ama,
etrafımda görebildiğim kadarıyla da böyle.

Uzun bir sure görev yaptınız Güneydoğu 'da Peki yöre halkı hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?

14
İnsan her yerde insandır. Onlar da kendilerine göre kültürleri, yaşam tarzları olan insanlar. Her yerde
olduğu gibi cesur, mert insanlarla da tanıştım, tam tersi insanları da tanıdım. Ama bir-iki şeyi hatırlatmak
lazım sanıyorum. Benim köylerimde insanlar kendi evlerini, camilerini, yollarını, çeşmelerini yaparlar
Yıllarca "Doğu'ya yatırım yapılmıyor" dediler. Nerelere elektrik götürüldüğünü ben gördüm. Bölge halkı biraz
yanlış yapıyor bana göre. Her şeyi devletten bekliyor. Sonra benim köyümde

21

öğretmenin saygınlığı vardır. Doktorun bir ağırlığı vardır. Korurlar bu insanları. Orada bu pek böyle değil.

Şimdi dillerde "Köyler boşaltılıyor!" lafı var. Boşaltılacak tabii!.. Bana, "Peki bu insanlar nereye
yerleşecek, nasıl yaşayacak?" derseniz, ben de size "O benim işim değil" derim. Benim işim ne peki?
Güvenliği sağlamak. Bundan sonrası kimin işi ise o ilgilensin. Onlar ilgilenmiyorsa, suç köyün
boşaltılmasında mı? Gidin Bayındırlık Bakanlığı'na sorun. "Niye boşlatılan köylerdeki insanları açıkta
bırakıyorsunuz?" deyin. Sağlık Bakanı'na sorun, "Niye doktor yok?" deyin. Eğitimden kim sorumluysa ona
çıkışın, "Nerde bu öğretmenler?" diye hesap sorun. İnsan hakları çığırtkanlığı yapanlar, Cizre olaylarında
sokak çatışmasının ortasına sürülen on yaşındaki çocukların haklarını neden hiç düşünmüyorlar? Bir de
diyorlar ki; asker her gittiği yerde okulları boşaltıp, içine yerleşiyormuş. Bu haberleri gazetelerden okuduğum
zamanlar, kendilerini bilgili sanan, yetkili ağızlardan duyduğum zamanlar, "Yazıklar olsun" dedim. Evet,
benim birliğim birçok kez okul binasında kaldı. Devletin inşa ettiği, köyün tek taş binasında. Ama neden?
Öğretmenler gelmediği için eğitim durmuştu. Boştu binalar. Üstelik bir sınıfı temizleyip, bizim çavuşlardan
biri çocuklara ders verirdi. Şimdi bu öğretmenlerin de endişelerini anlıyorum. Hak veriyorum. Can korkusu
bu. Ama, oraya giden askerin canı can değil mi? O yirmi yaşındaki vatan evlatlarının, "Ben gitmiyorum"
deme hakkı var mı? Gitmeyecekler de çıkar tabi: Torpilliler. Hoş, onlar zaten şimdi de gelmiyorlar ya!

Ne diyordum, köylerden bahsediyordum. Bölgede öyle yerler var ki!.. Üç kişi şu mezrada, beş kişi az ötede,
on kişi bir diğerinde yaşıyor. Teröristler gelip basıyor, çoluk çocuk, ortalık kan folu olmuş, sonra "Niye"
güvenliği sağlamıyorsunuz?" deniyor. Bir de, karakol basılıyor, bir bakıyorsunuz, adamlar gece dağın
tepesindeki mezrada kalmışlar. Zorla kalmışlar ya da misafir edilmişler. Her üç-beş kişinin başına bir görevli
dikip, onu koruyamazsınız ki!.. Dünyanın neresinde var böyle şey? Bir seferinde sabaha karşı operasyondan
dönüyorduk. Tepeyi aşınca önümde ışıl ışıl bir manzara ile karşılaştım. En az on

22

kilometrelik bir alanda yüzlerce, binlerce ışık vardı, inanır mısınız, oturup yanlış yolda olup olmadığımızı
haritadan kontrol ettik. Çünkü kendimizi bir şehrin girişinde sandık. Ama hava aydınlanınca fark ettik ki,
onlar mezralarmış. Aklım almadı. Mezraların içinden geçtik o sabah. Hepsine telefon çekilmiş, elektrik
getirilmiş, yol getirilmiş. Benim köyümde yok bu kadarı.

Bakın size bir başka örnek vereyim. Neresi olduğu önemli değil. Bulunduğumuz karakolun önünden yol
geçiyor. Yoldan sonra da bir çay var. Ana yola ve yakın köylere giden stabilize yollara asfalt dökülüyor. Tam
bizim karakolun karşısında, suyun öbür tarafında bir mezra vardı. Yoldan en az bin metre yukarda, zirvede.
Köy halkı, "Biz oraya kadar asfalt isteriz" diye tutturdu. Zavallı mühendis yalvardı, yakardı, "Oraya kadar yol
çıkartmayın, inin suyun kenarına. Hem çok yüksek, hem de çayı geçmem için köprü yapmam lazım. Tüm
evlerinizi, caminizi, okulunuzu taştan yapalım. Yazıktır bu devletin parasına" dedi. Dinletemedi. Köylüler ne
dediler biliyor musunuz? "Yerleşme özgürlüğümüz kısıtlanamaz." dediler. O tepeye kadar yol çıktı, çayın
üzerinden geçebilmeleri için taş köprü yapıldı.

15
Ama, birçok yerde, tezekten yapılma tek göz bir evin önünde, son model bir araba görürsünüz. Şimdi
durum nasıl bilmiyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bir söz vardı: "Bir kilo toz, bir toros, bir otobos"
diye. Neyse bu konulara girmek istemiyorum. O yukarıdakilerin sorunu. Bunların ardından "Güneydoğu
sorunu nasıl çözülür?" gibi tartışmalar geliyor. Bu ise çok ayrıntılı bir konu.

Sonuç olarak ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Evet, ortalıkta bir laf dolaşıyor, iyi maaş veriliyor diye herkes Güneydoğu'ya gitmek istiyormuş. Böyleleri
olabilir. Rahat çalışma şartlarının bulunduğu yerler olabilir. Ama buraları kesinlikle azınlıkta. Genelleme
yapmak çok yanlış. Bu is kesinlikle para için yapılmaz insanların içinde ruh olduğu için, insanların içinde
vatan sevgisi olduğu için oradalar. Ne zengin çocukları var aramızda. Hem rütbeli hem de askerler arasında.
Ama dikkatinizi

23

çekerim, bu da zamanla kaybolmaya başladı. Çünkü, bu sorunu bazılarının üzerine yıktılar. Sürekli aynı
kişiler, birkaç senede bir oraları dolaşıp duruyorlar.

Yıllarca dağ, tepe demeden yürürsünüz. Defalarca ölümden dönersiniz. İzinde evinize gelirsiniz, bir
bakarsınız tüm duvarlarda kendi fotoğraflarınız. Neden? Çünkü karınız, çocuklarınız sizi unutmasın diye evin
her tarafına boy boy fotoğrafınızı asmıştır. Sonraları bir gün gelir, bir lisenin Milli Güvenlik dersinde
öğrencinin biri; "Ne o öyle, harp gazisi ayakları?" diye sorar. Bunu, ben bir çocuğun ukalalığı olarak
anlamıyorum.' Toplumun ilgisizliğinin bir göstergesi bu. Çocuk, annesinden, babasından ne duyarsa,
televizyonlarda ne görürse onu ifade ediyor.

Bunca yıl şehit olanlardan hangisinin ismi kamuoyuna mal oldu? Hangisi en az Cengiz Topel kadar
biliniyor? Hangisinin şehit olurken yarattığı kahramanlıklar biliniyor? Hepsinin adları bilinirken, bir adsız
kahramanlar kavramı yaratmadık mı? Kimden korkulduğu için bu insanlar mücadeleleri sırasında yalnız
bırakıldı? Niye, sadece ordunun bazı lojmanlarına verilir oldu bu isimler? "Askeri çözümle olmaz" diyenler,
bu konuda orduyu yalnız bırakmadı mı? Hem nedir bu sivil çözüm? Niye herkes ağzında lafı geveleyip
duruyor? Niye kimse açıkça, "Sivil çözüm şudur" demiyor?

Bakın, benim bir yedeksubayım vardı. Üniversiteyi bitirmiş, yani bir yerde aydın sayılır. Halkın nabzı
diye oturup, konuşurum ben. Erat, subay, astsubay fark etmez. Bir şeyler öğreniyorsunuz sonunda. Ne dedi
bana biliyor musunuz? "Komutanım" dedi. "Eğer bu adamlara bir şeyler verin, yani özerklik, toprak falan. İşte
ben de Laz'ım." dedi. "Buraya yazıyorum. Benim dedem hala Lazca konuşur. Vallahi biz de hakkımızı ararız.
En az bu adamlar kadar, biz de sıkıntı çektik" dedi. "Hatta daha kötüsü" dedi. "Siz hiç bizim oraları gördünüz
mü, ne halde?" diye de sordu. Ne dersiniz bu adama şimdi ?

Şunu demek istiyorum; bu mücadelede doktoru, savcısı, avukatı, hemşiresi, memuru ve bunlardan çok
daha önemlisi,

24

ülkenin zenginleri, ellerini niye ateşin altına sokmadılar? Hani bu ülke hepimizindi? "Terör var" diye
götürmedikleri sermayeyi bankaya yatırıp büyütürken, bu terörün Angola'da yaşanan terör olduğunu mu
düşündüler? Bu ülke onların da, bu terör onların terörü değil mi? Teröristlerin, bölgede yatırımları kontrol

16
altına almasında, büyük sermaye' sahiplerinin meydanı onlara bırakmasının hiç mi payı yok?

Bir de benim anlamadığım bir konu var. Bu adam senelerdir Suriye'de. Apo'yu kastediyorum. Daha yeni
yeni insanlar Suriye'nin lafını ağzına almaya başladılar, o da ürkek ürkek. Uluslararası dengeler ini sebep?
Başlarım bu dengelere. Bu kadar insanın hayatından daha mı değerli bu dengeler? Benim bildiğim tek bir şey
var, o da Apo'nun bu kadar yıl sonra hâlâ Suriye'de olması ve hala yaşıyor olması. Bazıları, "Apo bir sembol,
o gider yerine biri gelir. Hem herif hasta ruhlu. Daha akıllı biri gelirse ne olacak?" diyor, işte ben burada,
güçlü devlet arıyorum. Güçlü devlet, yeni gelen Apo'yu da götürür. Eğer başka biri gelirse, o da gider. Yine
gelirse, yine gider. Sonuna kadar, sadece çıbanın başı değil, kendisi de tamamen ezilene kadar.

Son olarak, çok özet bir şey söyleyeceğim, eğer bir yanlışlık varsa ortada, bu herkesin. Bunun
sorumluluğu herkesin. Kimin, ne oranda suçu var, bunu tamamen bilemem. Bu konumda da değilim. Ama
emin olduğum bir şey var, çünkü bunu gayet iyi biliyorum. Eğer başarı; şehit sayısının öldürülen terörist
sayısına oranı ile ölçülürse ve bu hesaplar makam ve rütbe için yapılırsa, daha bu sorunu çok çekeriz. "Son bir
operasyon için komutana söz verdim" diye, en olumsuz şartlarda, istihbaratsız, hazırlıksız operasyona mı
çıkılır?

Asıl benim endişem ne biliyor musunuz? Bu, hakkı olmayıp da ahkam kesenler var ya. Şimdi bu adamlar,
bu sözlerimin arasından kendilerine uyanları alıp, evirip çevirip, yarım akıllarına malzeme yapacaklar. Aman,
ne yaparlarsa yapsınlar. Millet kimin ne olduğunu gayet iyi biliyor.

25

Alın ben size bir ölüm ilam vereyim. İşte her şey burada, birkaç cümle içinde anlatılmış. Bir üsteğmenin
vefatından sonra arkadaşlarının verdiği ilan. Hangi tarihte çıktığım bilmiyorum. Kesip saklamıştım. Buyrun
okuyun. Benim söyleyeceklerim bu kadar.

-Vefat

Ey Türk Gençliği!

"...Bütün bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip
olanlar, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini
müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhid edebilirler. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi birinci vazifen, Türkiye
Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmektir..."

K. Atatürk

P. Ütğm. Erdal Kurtoğlu 16 Haziran 1994 günü birinci vazifesi uğruna şehid oldu. O da, bu Cumhuriyetin
sadece kendisine değil tüm Türk Gençliği'ne emanet edildiğine inanıyordu. Başımız sağ olsun.

Arkadaşları"

26

ÇİFTÇORAP

17
Adını kim koydu bilmiyorum. Aslında kimin aklına gelir bir köpeğe Çiftçorap adı takmak, onu da
bilmiyorum. Ama dört ayağının da patileri beyazdı. Sanırım, bu yüzden adını Çiftçorap koydu bizim askerler.
Kuyruksuz ya da Kösekuyruk diyebilirlerdi. Ama bu adın, ona daha önce takıldığını sonraları öğrendik.
Zavallı, bir çatışmada kuyruğundan vurulmuş, doktor da kurt kapmasın diye kuyruğunu kesivermiş.

Çiftçorap, aslında diğer bir mezrada yerleşmiş bir taburun köpeğiydi. Öyle, resmi kayıtlara geçmiş,
birliğin demirbaşı da değildi. O taburun askerlerine alışıp, operasyonlara onlarla birlikte çıkmaya başlamıştı.
Çiftçorap'ın ünü, daha o taburdayken bize kadar gelmişti. Bize misafir oluşu, birkaç taburun ortak katıldığı
operasyonda taburları karıştırmasıyla gerçekleşti. O operasyon sonunda bizim taburda kaldı, yine bir ortak
operasyonda aynı şekilde çekti gitti. Ama bizi terk edene kadar da ardında çok anı bıraktı.

Mesela, diğer köpeklerin operasyonlara gelmesine izin verilmezken, Çiftçorap, bölüğün tam önünde, yola
koyulmayı beklerdi. Yürüyüş başladığında, üs bölgesinde kalan ve askerlerle gitmelerine izin verilmediği için
avaz avaz bağıran köpeklere döner, "Geri dönün ve sesinizi çıkarmayın" dercesine birkaç kez havlar, sonra
gururlu bir edayla yola koyulurdu. Zayıftı, hatta çelimsizdi. Karakolun iri cüsseli köpekleri arasındaki
kavgalara bulaşmaz, onları uzaktan seyrederdi.

Köpekler her şeydi orada. Bazen tüm eğlencemiz. Pusu dönüşü, saatlerce Çiftçorap'ın o gün neler yaptığı,
Vanda'nın neden hala doğurmadığı, Titrek'in eğitim atışında nasıl binanın içine

27

saklandığı ya da Ayıcık'ın nasıl göreve çıkarmış gibi yapıp da geri döndüğü konuşulurdu. Zagor'un son
kavgada nasıl olup da galip çıktığı, dolayısıyla liderliğini ilan ettiği, Diablo'nun ikazlara aldırmayıp, sonunda
mayın tarlasında can verdiği, karakolda geçirilen uzun gecelerde başlıca konular olurdu. Tabur komutanının
yıllarca yanından ayrılmayan kapkara gözlü, kapkara tüylü ve artık yaşlılıktan ölmek üzere olan köpeğinin,
eskiden nasıl mayın bulduğu, nasıl helikoptere bindiği, birer destan gibi kulaktan kulağa anlatılırdı.

Yaklaşık ikibuçuk metreyi bulan kar nedeniyle hareket edilemediği için, sıkıntıdan herkesin ilgi odağı
haline gelen bu hayvanlar, üzerlerine düşen görevleri de çok iyi bilirlerdi. Kendi kendilerine yarattıkları bu
görevleri, kimse öğretmemişti onlara. Aslında, eğitmenler tarafından ateşten geçme, kolluklu askerlere
saldırma, koku alma gibi bayıcı eğitimlere de tabi tutulmamışlardı. Hepsi başına buyruktu. Özgürdüler. Ama
hepsinin arasındaki hiyerarşi belliydi. İntikalde ve pusuda görev yerleri de belliydi.

İlk zamanlar tesadüf dediğimiz düzenlerini hep korudu bu köpekler. Bir ya da birkaçı sağa ve sola yancı
olarak çıkarlar, ilerleyen timler yamaç altında kaldıkları zaman, o yamaçların üstüne çıkıp, timlerin
göremedikleri yerleri gözlerler, dinlerler ve koklarlardı. Artçılar geriden gelirler, arkada kalan askerleri yalnız
bırakmazlardı. En önde giden öncüler de vardı. İntikal esnasında değil havlamak, hırlamazlardı bile. Tehlike
anında en yakın askerin yanına gelirler, ince ince sesler çıkarıp etrafı uyarmaya çalışırlardı.

Timler pusu bölgelerine yerleştikleri andan itibaren de, mevzilere dağılarak beklemeye başlarlardı. Uzun
süren operasyonlarda, uyumazlar, kumanyalardan artanları önüne koymazsan yemezler, aç aç kilometrelerce
yolu yürürlerdi. İnanılması güç ama günlerce susuz kaldıklarına şahit olurduk. Su bulmak için bile olsa,
askerin yanından ayrıldıkları görülmezdi.

Bahar aylarından birinde, suları kabarmış bir dereden geçmek zorunda kalmıştı birliğim. Suyun yanında
durmuş ve operasyonun*henüz ilk gününde tamamen ıslanmamak için sığ bir

28

18
yer arıyorduk. Etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra, daha önceden yaptığımız gibi Çiftçorap'ın geçmesini
beklemeye başladık. Onun sığ bir yer bulacağından emindik. Bazı tim komutanları "Hadi oğlum!" dedikçe
Çiftçorap uzaklaşıyor, suratımıza anlamsız anlamsız bakıyordu. Beş-on dakika bekledikten sonra ıslanmadan
geçebileceğimiz bir yer bulamadığını, bu yüzden öylece durduğunu düşündük. Postallarımızı çıkarıp sırt
çantalarımıza bağladık. Yarı belimize kadar suya girip karşıya geçmeye başladık. Bazıları, kayganlaşan
taşlardan suya yuvarlandı. Güneşin de batmış olmasıyla buz kesen su hepimizi titretiyordu.

Tüm birlik karşıya geçtikten sonra, tim komutanlarından biri, daha suya girmemiş olan bir askere
Çiftçorap'ı da kucağına alıp getirmesini söyledi. Asker bunun için uzandığında kesik kuyruklu, ceylan bakışlı
köpeğimiz kaçıverdi. Red Kit'in Rin Tin Tin'i gibi zıplaya zıplaya dereyi takip ederek yüz metre kadar yukarı
çıktı. Ve hepimizi kahreden o müthiş gösterisini yaptı: Ancak patilerinin uçlarının ıslandığı bir yerden koşa
koşa suyu geçerek yanımıza geldi. Hepimiz donmuş kalmış, bir Çiftçorap'ın beyaz renkli kuru ayaklarına, bir
de sırılsıklam olmuş kendi halimize bakıyorduk. Zavallı hayvan, o gün ıslaklıklarına aldırmadan peşinden
koşanlara bir anlam verememişti.

ilk gördüğümde çelimsiz, düştü düşecek dediğim ve en ufak bir eğitim almamış Çiftçorap'ın, bir
operasyonda yaptıklarını ise bilmiyorum nedendir bir türlü unutamadım. Gecenin, uykusuzluğa en zor
dayanıldığı saatlerinde, delirmiş gibi, mevziler arasında bîr oraya, bir buraya koşturmaya başlamıştı. Önce
tabur komutam ve ben pek dikkate almamıştık. Ama inatla bu çırpınışlarını sürdürdü. Paçalarımızdan
sürükleye sürükleye bizi mevzilerin önüne kadar götürdü Çiftçorap. Uzun uzun dinledik. Gösterdiği yerde, bir
takım sesler vardı ama pek önem vermedik. "Oğlum, mızıldanıp durma. Bir şey yok işte." dedim.

Hayır vardı. Ona göre bir şey vardı. Ya domuz dedik, ya da kirpi. Belki biz de inanmadık buna o an, ama
attığımız el bombalan ile sesler kesiliverdi. Biraz daha bekledik ve mevzilerimize geri döndük. Çiftçorap
sabaha kadar deli gibi dolaştı

29

durdu. Sesin geldiği yere indi. Yukarı çıktı. Yanımıza geldi. Askerleri sürekli uyanık tuttu.

O gün oradaki, her ne idiyse Çiftçorap sayesinde kaçıp gitmişti. Bir domuz mu, kirpi miydi öğrenemedik.
Ama, örgütün yeni katılanlara uyguladığı cesaret testinden geçmek zorunda bırakılan, eline silah bile
verilmeyip mevzilere kadar sessizce süründürülüp, varsa tuzakları ortaya çıkarması sağlanan, mevzilere
ulaşmayı başaranlara el bombaları attırılan, ilk bomba ile başlayan iki ateş arasından sağ dönenlere de "Artık
eylem koydun, TC gözünde suçlusun, kaçamazsın" denilen 13-14 yaşlarında bir çocuk da olabilirdi. Bildiğim
bir şey var ki, o da, "kirpidir", "domuzdur" diyerek bu tür sesleri umursamayan nice vatan evladının, bu
çocukların el bombaları ile şehit olduğudur.

30

YAĞMUR

Bir haftadır kesintisiz yağıyor. Gündüzleri bazen çiseliyor,

ama geceleri kesinlikle sağanağa dönüşüyor. Gök yarılıyor,

19
şimşekler çakıyor, ortalık havanların aydınlatma mermilerinin

aydınlattığı gibi birkaç saniye ışıl ışıl oluyor. Karakoldakiler biraz

rahat. Nöbette ıslanan asker, sobanın başında hemen kuruma

imkanına sahip. Sonra aramızda para toplayıp aldığımız kalın

naylonlarımız, çadırlara su girmesini de önlüyor. Dolayısıyla

yağmur pek fazla etkilemiyor.

Bazen kuvvetli rüzgarda bu naylonlar yırtılıyor, ama tekrar alıyoruz. Bu yüzden birliğin belki de her tarafı
naylonlarla dolu. Çadırların, araçların, nöbet kulübelerinin üstleri hep naylonla kaplı. Bir de makineli
tüfekçilerin naylonları var. Tüfeklerin üstüne örtüyorlar bu naylonları. Kolay yırtılmasın diye, terzi askere,
naylonların kenarlarına bez parçaları diktirttik. Nöbetteyken ve operasyonlara çıkarken bunları yanlarına
alıyorlar. Ama arazide, intikalde, pusuda, çatışmada yağmura yakalanmak biraz can sıkıcı.

Hissetmiyorum artık. Yürüdüğümü de hissetmemeye başladım. Islanmadık tek bir yerim kalmadı.
Telsizler, silahlar, mermiler hepsi sırılsıklam oldu. Önümü göremiyorum. Bu yüzden herkes bir önündekinin
yağmurluğunu tutmuş, kaybolmamaya çalışıyor. Yağmur damlaları düştükçe, karayoluna paralel tepelerden
ilerlerken, arada sırada karşımıza çıkan, küçük, tek göz evciklerin içindeki o mutlu hayatları delicesine
kıskanıyor, imreniyorum. Yağmur damlaları kulaklarımın içine kadar giriyor. Damlaların yere, yağmurluğa,
ağaçlara her çarptığında çıkarttıkları farklı sesler bir senfoni yaratıyor. Saçlarım, diplerine kadar ıslak.
Kendime hayret ediyorum. Bölük komutanıma hayret ediyorum. Askerlerime hayret ediyorum.

31

Kimse benden daha iyi ya da daha kötü durumda değil. Postallarım, çoraplarım, iç çamaşırlarım, her şey, ama
her şey sünger gibi olmuş. Hareket ettikçe su alıp, su veriyor. "Çok kaliteli" malzemeden üretilen bu "son
teknoloji" ürünü malzemeler üzerinde, kimin hatası varsa ona küfrediyorum. Islanmasın diye kendimizden
çok, silahlarımızın üzerine örttüğümüz bu yağmurluklar kesinlikle işe yaramıyor. Hele sırt çantam. Kuru halde
yirmi kiloyu bulan sırt çantam tam bir eşek ölüsüne dönmüş. Islandıkça ağırlaşıyor, içindekiler daha da
ıslanıyor. O "ultra hafif battaniyeyi atabilmek için nelerimi vermem. Açım, ama hissetmiyorum. Sadece
kurumak ve kuru kuru uyumak istiyorum. Biliyorum, ıslak üniformam yine üzerimde kuruyacak. Ama
razıyım. Yeter ki kurusunlar. Şu an kuruyabilmek için günlerce aç kalmaya razıyım. &

Çatışma çıkma ihtimali yüksek olmasına rağmen Önemsemiyorum. Umurumda bile değil. Ölmeye
razıyım. "Belki ölüm kurudur" diye düşünüyorum. Kupkuru bir ölüme çoktan razıyım. Kanımın bile
sulandığına inanıp, akacak kanın kolayca pıhtılaşamayacağına, böylece hemen öleceğime inanıyorum.

Sigara}i ise hiç aklıma getirmemeliyim. Şimdi nerden çıktı bu sigara? İçemem ki. Ateşi görünür. Hayır
görünmez. Görünmese de yakamam ki. Çakmak çalışmaz. Çakmak çalışsa da sigaraları önce kurutmak gerek.
Çantadan çıkarıp bir tanesini çakmakla kurutup içsem mi? Yürürken imkansız. Belki molada. Molaya daha 35
dakika var. Fosforlu saatin öyle söylüyor. Ah şu anda o fosforlu saatimi aldığım yerde olsam.

Nerede olduğunu bile bilmeden yürüyen, öylece yürüyen bu sudan adamların, çamur haline gelmiş yerlere
basarken çıkardıkları tek ses:

20
- Şaaaap!.. Şaaap!

Arada sırada ayağı kayan biri, olduğu gibi tüm heybetiyle "paaaf diye yere düşüyor. Koskoca adam yere
yapışıyor.

32

Önündeki ve arkasındakiler bulabildikleri bir verinden; kolundan, saçlarından, kulağından tuttuğu gibi
kaldın}ör ve yürümeye devam ediliyor. Yine "şaaap şaaap"...

Küçükken toprakla oynadığımızda çatlaklarla dolan ellerimi, annem saatlerce sıcak suda beklettirirdi.
Parmak uçlarım o günlerdeki gibi büzüş büzüş olmuş, hissettiriyor. Ah annem görseydi şimdi bu halimi... Kim
bilir ne üzülürdü, Ne temiz kadın şu annem... Toz-toprak içinde gelince oyundan, bizi doğru banyoya yollardı.
Saatlerce temizlenirdik kardeşimle. Herhalde şu halimi görse eve sokmazdı. Ayakların çamur içinde. Ellerim
de öyle. Yüzüm de... Temiz ve kuru çamaşırım kalmamış. Şimdi ben nasıl olur da, annemin "Hep temiz
çamaşır giy! Ölümün ne zaman geleceği belli olmaz." sözünü dinleyeceğim? Temiz çamaşırım kalmamış.

Dizlerim artık tutmuyor. Arada sırada gözlerimi kapıyorum. İki ya da üç adım, böyle yarı uyku halinde
yürüyorum. Yağmurun her damlasında beynimin içine gönderdiği, "Sen tükendin artık." mesajları gittikçe
sıklaşıyor. Yağmurla birlikte gürleyen göğün sesleri bana cümleler, kelimeler halinde ulaşıyor: "Bana karşı
direnme. Ruhunu bana teslim et." Cevap veriyorum: "Yalvarırım biraz izin ver. Beş dakika dini ver!" Bu
seslere yerdeki çamur da karışıyor: "Boşuna uğraşma; ben ki koskoca toprağım, ben bile yenik düştüm. Sen de
kimsin?..."

Ve birden vücudumun tüm azaları konuşmaya başlıyor. Kollarım taşıdığı silahın artık kesinlikle dört
buçuk kilodan fazla olduğundan şikayet ederken, şişen ayaklarım, sızlayan tabanlarım, titreyen dudaklarım,
çekilen tırnaklanın, görmeyen gözlerim, sırt çantasının izlerinin çıktığı omuzlarım bedenimi terk etmek
istediklerini söylüyor. Hepsini anlayışla dinliyorum.

Bu arada telsizin hışırtılı sesleri kulağıma geliyor. Telsizden, "Şartların farkındayız. Size verilen hedefe
doğru ilerlemeyi sürdürün" kelimelerini yakalayabiliyorum. Ve bir anda tamamıyla tükendiğimi
hissediyorum. Bu tükenmişlikle, üç saat

33

kırkbeş dakika daha yürüyorum aynı tanıdık yağmurun altında. Vücudumla, yağmurla, otlarla, böceklerle
konuşarak yürüyorum.

Zamanın deli hızı hiçbirimizi takmıyor, iplemiyor, etrafına bakmıyor. Beklemiyor. Yağmur,
gökgürültüsü, şimşekler, rastgele hızlanan yağmur damlaları. Onlar benden daha duygu yüklü. Onlar benden
daha fazla amaç yüklü: Gökten yere ulaşmak, ana varlığa dönüş. Ya ben?

34

TIRMANMA

21
Dizlerimin liflerini tek tek hissedebiliyorum. İnsanın bu bölgesinde de kasları olduğunu ilk kez o gün
öğreniyorum. "Allahım bu sırt çantası ne kadar da ağırlaştı böyle?" diye düşünüyorum. Çocukken düşüp
kırdığım köprücük kemiğim, her an yine ikiye ayrılacakmış gibi. Bu kemiğin üstündeki o ince kas nasıl da
sertleşti? Dengemi ön tarafa verdiğim için boynum da tutuldu. Yola çıkalı dört saate yaklaştığına göre,
herhalde iki saatten fazla var tepeye ulaşmamıza. Telsizle aranan ben miyim? Evet benim. Ama şimdi bu
çağrıya yanıt vererek harcayacağım enerjiyi düşünüyorum. Durmak bile ölüm. Çünkü, yeniden yola devam
etmek için ayrıca bir kuvvet sarf etmek lazım. Sağ adımımın ardından sol ayağımı nasıl atacağımı
düşünürken, bu yokuşta nasıl durabilirim? Hayır duramam, bir hamle ile telsizi elime alıyorum:

- Din... le... me... de!..

- Arka taraf çok geride kaldı. Kaldırın kıçınızı biraz.

- 99?

Ne, ne, ne? Kıçımı mı kaldırayım? İnsanoğlunun en fazla yaptığı işlerden biri olan yürümeyi yapamaz
hale gelmişim. Vücudumda su kalmamış. Ağustos sıcağı, tenimle atletimi birleştirmiş, yukarı çıktıkça
kulaklarımdaki uğultu artıyor. Mideme acı bir ekşime musallat olmuş, suyu bile kabul etmiyor. Susadım, çok
susadım. Ama içtiğim sudan bir şey anlamıyorum. Dilim kupkuru. Sürekli dışarda. Sadece dudaklarımı
ıslatıyorum. Zaten içemem ki. Daha uzun süre tepede kalacağım. Su ikmali de dört günden önce
yapılmayacak. Yine o kurbağalı su birikintisine

35

kalacağız; kar suyu artığı. İğrenç ama yapacak bir şey yok ki. Kurbağa yavrularını temizleyip, kaynatacağız,
içine tuz tabletini atıp içeceği?. Yaklaşık üç saattir tırmanıyorum. Ve bana "kıçını kaldır" di} ör. Elimde
timimin iki kişisi hariç, tüm personelin taşıdığı dört buçuk kiloluk G-3 tüfeği var. Şu anda dört buçuk ton
olmuş. Önce, denge noktası olmayan bu aptal aletin şarjörünün hemen üstünden tutarak taşıyorum. Böylece
on dakika kadar gidiyorum. Sonra aynı şekilde sol elime ahumun vücudumun bu parçasını. Bir süre sonra
parmaklarımın arasından kayacak hale gelince parmaklarımı şarjöre geçirip, silahın namlusunu aşağı doğru
eğiyorum. Her iki kolda, bir yarım saat daha gidiyorum. Sonra bir yerlerinden çevirdiğim kayışından
taşıyorum. Bir ara sağ, sonra sol omzuma asıyorum. Nerede taşıyacağımı şaşırıp, silahın dizaynını yapan geri
zekalıya okkalı bir küfür sallıyorum. M-16'ların bunun gibi değil ki. Üstünden taşıma yeri yapmış Amerikalı.
Alman da yapmış ama becerememiş. Ya biz. Hayır burası beni ilgilendirmiyor. Onlar doğrusunu bilir. Hem
asker düşünmez. Düşünemez. Düşünmemeli! "Düşünme oğlum" diye söyleniyorum. Etlerine, kaslarına,
bacaklarına kuvvet. Hem sana okulda ne demişlerdi? "Evet, bizim talimnameleriniz Amerika'dan ithal ama
onların Vietnam tecrübesi var." Ne kadar da doğruydu. Ama ilim tercüme ile değil, tetkik ile olmaz mıydı?
Düşünmeyi bırak...

Düşünme oğlum işte. Yürü... Sadece yürü... Ama arada sırada nereden ateş gelebilir, onu da hesaba katsan
iyi olur. Biz bu patikada yürüdükçe her yerden ateş gelir. Nereye saklanacaksın? Hele şu tepenin eteğindeki
iki yüz metrelik uçuruma sahip patikanın karşısına biri otursa, birer mermi ile biz ne olduğunu bile anlamadan
mevta. Ama şimdilik böyle bir şey hissetmiyorum. Hisler önemli, çünkü bazen her şeyi sadece hislerine
bırakıyorsun.

Katır bile iflas etti işte sonunda. Durdu hayvan öylece. Korucu bir taraftan tekmeliyor. Askerler bir
taraftan çekiştiriyor. Mümkünü yok. Güzel gözlerini kocaman kocaman açıp öylece duruyor. Katırın bir adım
daha atmaya niyeti yok Hemen, o çok lazımmış gibi ukala sorular başlıyor telsizden: "Ne oldu?... Niye
durdunuz'? .. Devam edin..."

22
36

Elinin körü oldu. Katırın ünlü inadı tuttu. Bir de gaz çıkarmaya başladı. Evet evet... Hayvan dört saatlik
tırmanışta biriktirdiği gazı bir seferde boşaltmaya başladı. Şimdi bunu nasıl anlatayım telsizden?: "Katırın gaz
çıkarma ihtiyacı nedenivle mola verdik komutanım. Bitince geleceğiz."

Herhalde teröristleri bile güldürürüz kendimize. iyi de burada biri ateş ederse ne yaparız? Hadi ulan yürü
be. Gaz zehirlenmesinden ölmeyelim şimdi burada. Yürrrrrüüüü... Katın tekmeliyorum. I inmiyor bile. Dayak
yemeyi, yürümeye tercih ediyor.

Bir bu eksikti. Allah kahretsin! Şimdi de mazot bidonu taşıyan eşeğin biri uçurumdan aşağı yuvarlandı.
Korucu bağırıyor: "Komutani!.. Komutani!.. Katır gitti, komutanım'!.."

Biz de görüyoruz be kardeşim. Gitmesine gitti. Yuvarlana yuvarIana. Gürültüler çıkara çıkara, mazot
bidonlarını parçalaya parçalaya gitti, iyi de şimdi onu oradan nasıl çıkaracağız? Acaba hayvan sağlam mı?
Öldüyse yandık. Bidonları biz çıkaracağız demek bu. Ya bidonlar delindiyse? Mümkündür. Yaklaşık yüzelli
ikiyüz metre yuvarlandı hayvancağız. Ya şimdi bir ateş başlarsa?

- Hadi çocuklar şu hayvana bakın bakalım. Biriniz şu sırtın emniyetini alsın. Makineli tüfek! Sen sağdaki
tepenin üstüne doğru Yol lan.

Korucu söylene söylene inmiş aşağıya bile. Bağırıp duruyor. Anlamak mümkün değil, belli ki sinirli.
Ama yukarıdaki telsiz istasyonunun jeneratörü bu mazotları bekliyor. Korucu ile birkaç askeri, katırı ve
yükünü çıkarmaları için orada bırakıyorum. Sallana sallana yürümeye devam ediyorum. Sırt çantamın
kayışlarının ucundaki demirler birbirine değdikçe, "şık şık" diye ses çıkarıyor. Bu sesi bir yerden tanıyorum.
"Komutani katırı çıkarıyoruz." diye bağırıyor korucu.

- Tamam. Mazot boşalmış mı?

37

- Dört bidondan biri dökülmüş. Biz bunları çıkarıyoruz."

Kesinlikle bu şıkırtıyı bir yerden tanıyorum. Hala bu şıkırtıları düşünüyorum.

- Çıkarın. O bidonlar lazım. Dikkatli olun, onları da telef

etmeyin. Yoksa bir daha inip çıkmak zorunda kalırız.

Şıkırtıları hatırlıyorum sonunda. Evet bu sesler, beni 14-15 yaşlarıma götürüyor. Önce askeri lise
üniforması, daha sonra da harbiye üniformasındaki metallerin sesleri ile aynı. Caddede yürürken nasıl da
sallanırdık yan yan. Sırf bu şıkırtıları duyabilmek için bilerek omuzlarımızı abartılı abartılı oynatırdık. Dokuz
senelik bir eğitimin ardından duyduğum bu şıkırtılar hiç yabancı gelmiyor bana... Ama bunca yıllık eğitimden
aklımda kalanları düşündüğümde ise büyük bir yabancılık çekiyorum.

38

23
ANIT

Yeni geldiğimiz karakolun taze bir şehidi var. Bir ay kadar önce pusu mevziine çıkarken çapraz ateşle
yığılıvermiş bir taşın üstüne. Belli ki, morali bozuk karakola biraz renk geldi bizimle. Sıkıntıları bir nebze
olsun azaldı gibi. Ama kinlerini gözlerinden okuyabiliyorum. Bize karşı da biraz hayranlık, biraz da ümitle
bakıyorlar. Belki öçlerini alırız diye. Ancak bilmiyorlar ki öç duygusu insanın o umut dolu gözlerini
karartıverir. Duymaz, hissetmez olunur. Hayatın tüm değer yargıları alt üst olur.

Karakolun bu durumunu düzeltmek gerekiyor. Bir şey yapmalı. Şehit için bir anıt yapmayı teklif
ediyorum bölük komutanına. Kabul ediyor. Bölük astsubayı ile birlikte işe koyuluyoruz. Planlarını çiziyoruz.
Şehidin üzerine düşüp son nefesini verdiği taşı bulup bir güzel yıkıyoruz, temizliyoruz. Önce tamamım beyaza
boyayıp, üzerine kan rengi kırmızı boyayı, kan akar gibi yukarıdan aşağıya doğru akıtıyoruz. Yine beyaz
boyayla kanın üstüne ay ve yıldızı yerleştiriyoruz. Öyle güzel oluyor ki, bu en yakın medeniyete saatlerce
uzak dağ başındaki küçücük karakolda, bir sanat eseri doğduğunu düşünüyorum.

Anıtın yerini tesbit ediyoruz. Karakolun hemen dışına, tepenin yamacına doğru temel hazırlıyoruz. Taştan
iki metrelik bir kaidenin üzerine de bu taşı dikmeye karar veriyoruz. Sivil hayatında taş ustalığı yapmış
askerlerimi topluyorum. Toplanan tüm taşları, tek tek düzeltiyorlar. Basit bir temel atma töreni yapıyoruz.
Mustafa da anıtı yapanlar arasında. Elinde malası, bu kutsal taş yığınına şekil vermeye çalışıyor. Hiç
konuşmuyor. Bu daha da ilgimi çekiyor. Zorluyorum. Duygu selinde boğulmamaları için konuşturmaya
çalışıyorum. Ama diğerleri Mustafa'nın Dadaş olduğunu söylüyor. Ben de susuyorum. Sessiz sessiz taşları üst
üste

39

koymaya devam ediyoruz. Sonunda güzelim ay yıldızlı kayayı büyük bir ö/enle yerleştiriyoruz. İnce işlerini
yapıyoruz. Bölük astsubayı ile bana, "Komutanım bırak, biz yaparız" diyor askerler, ama bırakmıyoruz. Harç
fışkırmış yerleri, küçücük çakılarımızla saatlerce uğraşarak temizliyoruz. Sonra taşların aralarını beyaz
boyayla incecik çiziyoruz.

Sonunda bitiriyoruz. Kimsenin görmesini istemiyoruz. Bayrakla üzerini örtüyoruz. Açılışa kadar kimse
görmemeli. Çalışan çocukların ellerini sıkıyorum tek tek. Yanaklarından öpüyorum. Yaptıkları işin ne anlama
geldiğini bilip bilmediklerini soruyorum. Hepsi bildiklerini söylüyorlar. Dadaş Mustafa yine susuyor.
Mırıldanıyor...

Açılış günü yine küçük bir tören düzenliyor, bayrağı indiriyoruz. Sanki ilk kez görüyormuş gibi
hayranlıkla bakıyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Şehit askerin komutanı gelip, teşekkür ediyor.
Birliğimle gurur duyuyorum, gittiğimiz her yere bir canlılık, bir heyecan getirdiğimizi düşünüyorum.

Ama bir daha anıt yapmıyorum. Yapalım diyemiyorum. Ne zaman bir şehitlik görsem, işte o zaman
aklıma Mustafa geliyor. Dadaş Mustafa geliyor. Çünkü, anıtın açılışından birkaç gün sonra Dadaş'ımı şehit
veriyorum. Dadaşım için anıt yapacak gücüm kalmıyor. İşte O'nu kaybettiğim gün canlılık ve heyecanımı
kaybetmeye başladığımı hissediyorum. Ne yazıktır ki, bu anıt da herhalde, bunun gibi küçük birkaç anıttan
biri olarak kalıyor.

40

24
GÖREV

Hava karardı kararacak. Teçhizatımız hazır. Sırt çantamı da hazırladım. Yedek çoraplarım, haritam,
fotoğraf makinem. Hepsi çantadaki o her zamanki yerlerini aldılar. Habercim Ahmet'in, yürüyüş esnasında
zarar görmemesi için, müthiş bir tanksavar silahı olan Law süngerlerinden birinin içini oyarak yaptığı
muhafazası ile birlikte küçük teybim ve hoparlörlerim de hazır. Pilleri yenilendi. Yedek piller alındı. Ahmet,
TRT FM'i nasıl dinlediğimi, haberleri ve özellikle "Gecenin içinden"! kaçırmadığımı bildiği için bunları
unutmamaya özen gösteriyor. Geceleri fazla ses çıkmasın diye, avuç içi kadar hoparlörlerimden sadece birini
bağlıyorum teybime. Kulağımın yanına yanaştırıp, sesini iyice kısıyorum.

El bombalarımı alıp almadığını sorduğumda, "tamam" diyor. Telsizlerin yedek pillerinin ne kadar önemli
olduğunu, kendisinden önceki habercim yüzünden, zor anlar yaşadığımı anlatıyorum. O da tamammış.
Kumanyalardan bana düşen salçalı patlıcanı time dağıtmasını söylüyorum. "Biliyorum. Mideni eskitiyor"
diyor. "Eskitmek değil aslanım, ekşitmek" diye düzeltince, '"Neyse işte" diye cevap veriyor. Saatime
bakıyorum. Daha yarım saatimiz var yola koyulmaya. Zifiri karanlık olmasını bekliyoruz. Yoksa
yürüdüğümüz yol boyunca, mezralarda yakılan ateşlerle, gidiş istikametimizi haber veriyorlar. Bu gece çok
kritik. Çok dikkatli olmalıyız. Bunları düşünürken hafifçe içim ürperiyor. Tuvalete gidiyorum.

Döndüğümde habercimi, sırt telsizinin yedek antenini çantama yerleştirirken görüyorum. Antenin sağlam
olup olmadığını kontrol etmesini söylüyorum. Biliyorum ki, el telsizleri ile görüşemediğimiz uzak mesafelerle
irtibatımızı sağlayan sırt telsizi

41

bile bazen yetersiz kalıyor. O zaman da çubuk anteni takıyoruz. Bir buçuk met/e uzunluğundaki anteni,
uzaktan görülmesin diye ağaçların dalları arasına saklıyoruz. Şimşekleri çektiği için yağmurlu havalarda
kullanmıyoruz çubuk anteni. Gerçi böyle havalarda diğer telsiz antenlerinin de paratoner görevi gördüklerini,
geçen operasyonda bir tim komutanının kar başlığının tüyleri dimdik olduğunda öğrenmiştik. Ama başka çare
yok, çünkü telsizlerimiz bu antenler olmadan çalışmıyor.

Hücum yeleğinin göğüs cebinde taşman el telsizlerinin antenleri ise tam bir hedef oluşturuyor. PKK, bu
telsizlerin antenleri sayesinde, uzaklardan bile olsa rütbeli personeli kolayca ayırt edebiliyor. Çünkü herkeste
telsiz yok. Sadece rütbelilerde var. Bir sıra halinde yürüyen timin içinde, insanın başının yanından göğe doğru
yükselen antenlerin fark edilmemesi imkansız gibi. Çabuk elden çıkıyorlar ama, biz çözümü, antenleri ikiye,
hatta üçe katlamakta buluyoruz. İnsan hayatından değerli olmadıklarını düşünüyorum.

Tim çavuşuna kimsenin sallanan bir malzemesi olmamasını emrediyorum. Ayrıca, kimse yanına, kimlik,
fotoğraf, anı defteri falan almayacak. Sadece muskalar kalabilir. Onlar çok önemli. Boyunlarına astıkları
muskalara çok önem veriyorlar. Neredeyse her asker mektubunda geçiyor muskalar. "Aman oğlum, sakın
muskam çıkarma" diyor anaları. O yüzden aynı künye gibi, muskalar da hemen hemen hepsinin boynunda
asılı. Zincirleri adi olduğu için künyelerini de muskanın ipine takıyorlar. Çeşit çeşit muskaları var;
muhafazaları dantel örgü olanlar var, deriden yapılmış olanlar var. Üçgen, kare, dikdörtgen muskalar sürekli
boyunlarda.

Çok sessiz olmalıyız. Mataraları demirden olanların, operasyona katılmayan timdeki erlerle
değiştirmesini söylüyorum. "Süleyman!" diyorum. "Lütfen beni bugün üzmeyin. Bu gece çok dikkatli olun.
Tam mevcutla dönelim." Başını sallıyor. "Kader komutanım" diyor. Damarlarımdan tüm vücuduma yayılan

25
adrenalin etkisini gösteriyor. Ağzım kuruyor. Birden sinirleniyorum: "Ne kaderi be! işimizi kadere
bıraksaydık.

42

Başlarım kaderine. Sen timine de böyle mi söylüyorsun? Kadermiş. Bana bak, seni tim çavuşluğundan
alırım!" diye haykırıyorum. Arkasına bile bakmadan, selamını verip adeta kaçıyor yanımdan. Nedensiz,
gerekçesiz bu küçük sinir krizimi çok iyi anlıyor Süleyman. Ne zaman kaçacağını iyi biliyor. Beni tanıyor.
Utanıyorum bağırdığım için. Hem de görev öncesi. Ya şimdi Süleyman'a bir şey olursa? Bunlar, ona
söylediğim son sözler olursa. Yine tuvalete gidiyorum.

Hücum yeleğimi alıp çadırımdan dışarı çıkıyorum. Artık iyice kararmış olan havadaki taze oksijeni
ciğerlerime dolduruyorum. Karakolda " uyurken bile çıkarmadığım, artık bedenimin bir parçası haline gelen
hücum yeleğimi, çekiştire çekiştire üzerime oturtmaya çalışıyorum. Yeleğin ceplerindeki şarjörlerimi tek tek
çıkarıyorum, dolu olup olmadıklarını kontrol ediyorum. İlk mermilerin havada iz bırakan cinsinden
olduklarından emin oluyorum. Telsiz cebine, telsizimi ters koyuyorum. Aksi halde konuşma esnasında yanan
ışık, dışarıdan görünüyor. Dönüşte buna da bir formül bulmam gerektiğine karar veriyorum. Sonra yeleğin
fermuarını, düğmelerini, çıt-çıtlarını yokluyorum, sallanan var mı diye. Varsa eğer, hemen diktireceğim, eğer
hücum yeleği vücuda tam olarak uymazsa yürürken büyük rahatsızlık yaratıyor. Sağa sola sallanıp- duruyor.
Omuzuma denk gelen yerlerini düzeltiyorum. En çok da buraları acıtıyor. Terzi, elinden geldiği kadar tüm
bölüğün hücum yeleklerinin omuz kısımlarını yumuşatmaya çalıştı. Ama yine de yeterli olmuyor. Vücudum,
Amerikan askeri dergilerinde gördüğümüz yeleklerden istiyor.

Bir-iki mırıldanıp, "Allah'tan hayırlısı" diyorum. Silahımı veriyor habercim. Her zaman alışkanlık haline
getirdiğim gibi, şarjörü çıkarıp ilk mermiyi elime alıyorum. Sessizce o sarı metal parçasına bakıyorum. Buz
gibi... Kurma kolunu geriye çekip bu mermiyi namluya sürüyorum. Kim bilir?

Gidiş yönümüze doğru dönüyorum. Silueti kaybolmak üzere olan sırtlar hattını bir süre inceliyorum.
Ayak kaslarımdaki sinirler geriliyor. Dizlerimde hafif bir titreme oluyor. Sızlayınca, diz

43

kapaklarımın varlığını hissediyorum. Belimde başlayan serinlik hissi omuzlarıma kadar yayılıyor, boynuma
geliyor. Ürperiyorum. Telsizin sesiyle uyanıyorum. "Haydi oğlum" diyorum kendi kendime. Kendini
unutmanın ve sorumluluğunu taşıdığın adamları düşünmenin zamanı yine geldi. O öyle bir sorumluluk ki
insanı soğuk soğuk terleten, çocuk sahibi olmadan bu duyguyu tattıran,-insanın omuzlarına binlerce ton yük
bindiren, kimi zaman bir azap haline gelen bir duygu. İşte yine senin ağzının içine bakıyorlar. Ne dersen, onu
yapacaklar. Yüreklerini, beyinlerini sana teslim etmişler, sadece yürümekten taşlaşmış kaslarıyla, sırtına
vurulan yükü taşıyıp, gerektiğinde parmaklarını tetiğe dokunduracaklar. "Şuraya git" dediğin anda tereddütsüz
gidecek bu gençler. Belki öleceğini bile bile gidecek. Ama gidecek. Gözlerinin ferleri sönene dek sana
bakacaklar. Seni duyacaklar. Emirlerini ilahi kabul edecekler. Sorgusuz sualsiz.

Yaklaşık bir hattadır hazırlanıyoruz bu operasyona. İlk kez bu kadar gizlilik içinde hareket ediyoruz.
Bizlere, yani bölük komutanlarına dahi, sadece "Hazırlanın" emri verildi. Uzun süıeli ve kesin istihbarat
üzerine bir operasyona gideceğimizi biliyoruz, ama nereye gideceğimizi, ne zaman yola çıkacağımızı
bilmiyoruz. Haritalarımızı bile üst karargahta, yüksek rütbeli subaylar hazırlıyorlar. Söylenenlere göre, baskın
yapacakmışız ve her şey operasyona çıkış saatinden bir saat önce açıklanacakmış. Son olarak bir kere daha

26
tuvalete gidiyorum. "Hazır mıyız?" Sessizce "Hazırız komutanım" yanıtını alıyorum. Haydi Bismillah, ilk
adımı atıyorum. Kendime güveniyorum. Birliğime güveniyorum. Çünkü yıllar süren eğitimin üzerine, burada
da kendimi ve askerlerimi sürekli eğittim. Bugün her askerime, benim tüm askeri eğitim hayatım boyunca
yaptığım atışların toplamından fazla atış yaptırdım. Ne yaptığımızı biliyoruz. Elimizdeki malzemeleri ve en
önemlisi silahlarımızı kullanmasını biliyoruz. Ama yine de, "Bu kez kimler geri dönemeyecek?" diye
düşünmeden edemiyorum.

Bir hafta sonra geri dönüyoruz. Yorgunuz, açız, kirliyiz. Karakola girerken, yollara dizilmiş diğer
bölüklerin askerleri birer birer sırt çantalarımızı kapıyorlar. Bir yandan alkışlıyorlar, bir yandan ellerindeki
ayran dolu bardakları, çikolataları uzatıyorlar.

44

Ama disiplinliyiz. Gururluyuz. Yorgun olmadığımızı, bitmediğimizi göstermek istercesine, hemen


saldırmıyoruz verilenlere. Kimse silahındaki mermileri boşaltıp tekmil vermeden ve "Sağ ol!" diye
haykırmadan, ne suya, ne de çikolatalara dokunuyor.

Operasyona gelmeyenler aynı süt çocukları gibiler. Sakallarımızı gösterip, tıraşlı yüzleri, taralı saçları ile
dalga geçiyoruz. Dinç ve karınları tok olduğu her hallerinden belli. Yemek... Evet, yemek... Sıcak, normal
yemek. Bir bölük komutanı, sivilde pidecilik yapmış bir askerine lahmacun yaptırmış. Hepimizi doyuruyor. O
operasyona gittiğinde, ben de birkaç şey yaptıracağım. Gelince yesinler.

Eksiksiz döndüğümüz için Allah'a şükrediyorum. Ama bunca hazırlığın, bunca sıkıntının boşuna gittiği
için lanet okuyorum. Halbuki ne kadar hazırlanmıştım, heyecanlanmıştım. O kadar yürüyoruz, kamplarına
kadar giriyoruz, söndüremeden bıraktıkları ateşleri buluyoruz. Ama koskoca kampta, tek bir kişiyi bile
göremeden geri dönüyoruz. Bu kadar gizliliğin sonunda, nasıl haber alıp kaçtıklarına, bölgeyi nasıl bu kadar
çabuk boşalttıklarına aklım ermiyor.

Sohbet arasında bir laf geçiyor. Biz operasyona çıktığımız gece. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın,
televizyondan "inlerinde vuracağız!" dediğini söylüyorlar. Lahmacunumu yerken, lokmalar boğazıma
düğümleniyor. Kimse farkına varmıyor. Gözlerim doluyor.

45

AYAKLAR

Bir türlü uyuyamıyorum. Bayılacak derecede yorgun olmama rağmen gözüme uyku girmiyor. Yarısını
altıma serdiğim battaniye o kadar ince geliyor ki, akımdaki toprakta bulunan en küçük taş parçacıklarını bile
hissediyorum. İlk zamanlar çok garip gelmişti. Toprakta yatmaktan dolayı sırtımın ve belimin ağrıyacağını
sanıyordum. Buralarım ağrıyor. Ama yan yattığım için kalça kemiğimin sızısı, bazen yürümemi bile
engelliyor. Bir de açıkta kalan ayaklarım, sonraları çok ağrı yapıyor.

Ayaklarım... Aslında, her şeyim onlar. Silahım. Beynim. Dayanma gücümün sınırını belirleyen kutsal iki
uzuv. En çok ayağımdan yaralanmaktan çekmiyorum. Ufacık bir kurşun eğer ayak parmaklarımın kemiklerini
dağıtırsa? Ya da topuk kemiğime saplanan bir metal parçası yürümemi engellerse? Buralarda yaptığım, tek
belki de en büyük iş olan, saatlerce, kilometrelerce yürüme işi sekteye uğrarsa, ben ne yaparım? Bunu
düşünemiyorum bile. Ayaklarımı o kadar seviyorum ki! Kaslarımı... Bacaklarımın içinde dolaşan

27
damarlarımı... Liflerimi. Parmaklarım arasında oluşan kirleri bile. Uzayan tırnaklarımı. İnerken ayrı, çıkarken
ayrı Izdırap veren diz kapaklarımı... Ve saatlerce yürümek sayesinde öğrendiğim, daha önce varlıklarından
dahi haberdar olmadığım kaslarımı, sinirlerimi...

İşte bu yüzden postallarımın da benim için müthiş önemi var. En-az silah kadar değerli postallar. Tüfeğim
ancak bir çatışma olduğunda işe yarıyor. Ama postallarım öyle mi? Beni çatışmaya götüren onlar. Getiren
onlar. Yani bir açıdan tüfeğim de postalıma muhtaç. İki tip postal var. Biri Yeşil Kundura, diğeri Adela.
Nedendir bilmiyorum, genelde Yeşil Kundura'nın postallarının daha iyi olduğuna dair bir inanış var askerlerin
arasında. Eğer

47

mümkünse, ayağa uyan numaradan varsa, Yeşil tercih ediliyor. İkisi de aynı belki, ama "Yok yok Yeşil ver
bana" diyor herkes. Duyuyoruz. Dünyada Yeşil ve Adela'dan da başka postallar olduğunu dergilerden
öğreniyoruz. Su geçirmeyenler, çok çok hafif olanlar, teri dışarı verenler. Bunların doğru olduğunu bir tim
komutanı, Amerika'dan bir postal getirttiğinde öğreniyorum. Çok değerli bir mücevher gibi inceliyoruz. Altına
bakıyoruz, içine elimizi sokup, ne kadar rahat olduğunu kontrol ediyoruz. "Gerçekten su geçirmiyor mu?"
diye soruyoruz. Deniyoruz hatta. "Özel bir boyası oluyormuş. Sonradan bunlara benzer postallardan ve
boyalardan Ordu da satın alıyor. Bizim birliğe de geliyor. Ama " Yeşil ile Adela'lar bir haftada elden çıkarken,
bunlar bir ay dayanınca, yine "Batı bu işi çözmüş" deyip, diğerlerinden almaya çalışıyoruz OHAL
tazminatımızla.

Postalların en can alıcı yerleri burun kısımları. Bu yüzden çok iyi seçmek gerekiyor. Eğer tırnaklara direk
temas ederse yandık. O zaman iş, tırnağın çekilmesine kadar gidiyor. Temizliğin maalesef uğrayamadığı
çadırlarda, çekili tırnağın yerine yenisinin çıkmasını beklemek durumundayım. Herkesin oradan oraya
koştuğu mevzilerin arasında ayakta terlik, "şapada şupada". Alt tarafı bir tırnak yüzünden ortalıkta dolaşıp
duruyorum. Göreve de çıkamıyorum. Herkesin başına gelebiliyor. Ama timler akşam üzeri operasyona
çıkmak için kapının önünde dizildiklerinde, bunu kendime yediremiyorum.

Sonra postalın bağlanışı da çok önemli. Saatlerce sürecek bir intikal esnasında insanı rahatsız etmeyecek
şekilde bağlamak gerekiyor. Hele bir de sık sık çözülüp durursa; durmak bir dert, eğilmek başka bir dert. Sırt
çantanı çıkarıp bağlasan daha sağlam olacak ama, o çantayı, o yorgunluğun üstüne tekrar omuza almak başlı
başına bir dert. Bir de sen ayakkabı bağlayacaksın diye yürüyüş aksamışsa, durmuşsa bunu kimselere
anlatamazsın. Postal bağının çatışma esnasında çözülmesi ise dikkate bile alınmayacak bir şey. Çünkü, o
esnada bağcıklarının çözülmüş olması ya da olmaması kimseyi ilgilendirmiyor. O sırada yapılacak tek bir şey
var; o da hedefi görüp, ateş etmek. Bunun dışındaki tüm işler senin teröriste, yani çatışmaya olan uzaklığına
bağlı. Yemek yemek, su

48

içmek, tuvaletini yapmak, radyo dinlemek. "Kardeşim ateş etsene, bir saniye postalımın bağları' çözülmüş,
karnım acıktı da, çok susadım, bir saniye". Bunların çatışmada yeri yok.

Bunların dışında tek kabul edilebilir şey ise şarjör değiştirmek. Silahına mermi doldurmak. Çatışma
altında rahatça şarjör değiştirebilmem için postallarıma hep özenle bakmaya çalıştım, imkan buldukça
boyadım. Altlarına sıkışan taşları ellerimle çıkardım. Badem yağları sürdüm. Ama hep o kaçınılmaz sonla
karşılaştım: tam ayağım postala ya da postal ayağıma uyduğunda, eskidiler. İplikleri attı. Altı delindi. Burnu

28
parçalandı. Topuğu artık iflah olmaz bir şekilde gövdeden ayrıldı. Bileğimi saran kısmı yırtıldı. İplikleri tutan
metalleri parçalandı ve boydan boya yırtıldı. Ve artık yeni bir postal almak durumunda kaldım.

Hiç moda olsun diye giyemedim postalları. Oysa 68 gençliğinin sembolüymüş. Şimdilerde de görüyorum
gençlerin ayaklarında. Hep, "Ne de güzel sembol bulmuşlar" diye düşündüm. Bağcıkları dışarıda, taşlara
vurularak eskitilmiş postallarla, ben de caddelerde yürümek istedim. Ama hiç deneyemedim. Ben caddelerde
normal yürüyebilmek telaşına kapıldım. Onar günlük izinlerde, nasıl da asfalt şoku yaşardım. Günlerce
postalımı hiç çıkarmadan yaşadığım araziden sonra, ayaklarım dümdüz asfalta bir türlü alışamazlardı, yeni
yürümeye başlayan deve yavruları gibi düşerdim. Düz yolda yürüyememe işte böyle oluyordu. İzinlerde düz
yolda düşerken, dağda-bayırda, özellikle karanlıkta düşmeden yürüme yeteneği kazandığımı fark ederdim.
Dümdüz, taşsız, çukursuz yollar. Hele o altı düz, sadece bileğe kadar olan normal iskarpinlere aklım ererdi de,
ayaklarım bir türlü alışamazdı. Bazen ayakkabılarımı çıkarmadan evde öylece otururdum. Hafiftiler. Postal
ise, eğer bir de çamura denk gelinmişse, en azından bir-iki kilo çekmeye başlıyordu. Bir keresinde ben de
teröristler gibi hafif bir ayakkabı giymeyi denedim. Onlar mekap giyiyorlardı. Olmadı. Ayak bileğimi
sarmayınca çıplak yürüdüğümü sandım.

Bağcıksız giyilebilen ayakkabılar ne büyük bir buluştu. Mokasenler. Hele o spor ayakkabıları!
Yumuşacık tabanlar,

49

fosforlu bağcıklar, pahalı markalar. Tenis için ayrı. Basketbol için ayrı. Yürüyüş için apayrı. Herhalde savaş
bir spor olmadığı için savaş ayakkabısı yoktu. Bunun için, Yeşil ve Adela postalları vardı. Sadece asker
postalı ürettiğini sandığım Yeşil'in, sonraları diğer ayakkabılarını da gördüm. Kıskandım. Çok kıskandım.
İmrendim. Ne güzeldi onlar öyle? Ama her zaman olduğu gibi, devletimizin birlik ve beraberliğe en fazla
ihtiyacı olduğu bu günlerde, paramızın ancak ordu için üretilen bu postallara yettiğini düşündüm...

Bir izinde, ayak parmaklarımın arasında oluşan mantar, pislikten yaraya dönüşmüştü. Beynimden
vurulmuşa dönmüştüm. Hastahanedeki hemşireler, nöbetleşe devraldıkları irin çıkarma seanslarında
yorgunluktan ölmüşlerdi. İki elleriyle baldırlarımdan başlayarak, sıvazlaya sıvazlaya irini parmaklarımın
arasından dışarıya atmaya çalışmışlardı. Saatlerce uğraşıdan sonra yorulan hemşirelerden biri dayanamamış ve
"Ayağınızı temiz tutmalısınız." demişti. Sadece gülmüştüm.

Tüm vücudun eziyetini çeken, işte o ayaklardı. Kolları, gövdeyi, başı taşıyan ayaklardı. Beyin
durduğunda onu harekete geçirecek bir şey yoktu, ama ayaklar bitip tükense bile beynin gönderdiği emirle
yeniden dirilebiliyorlardı. Günlerce postal denen o ayak muhafazası ile bütünleşen -ayaklar, açık havayı
gördüklerinde bir tuhaf oluyorlardı. Oksijenle doğrudan temas eden ayaklarda, önce tatlı bir uyuşma oluşuyor
ve tüm vücut bir uyuşturucu bağımlısı gibi kendini salıveriyordu. İşte en çekindiğim an; postallarımı çıkarıp
ayaklarımı taze oksijene teslim ettiğim bu andı. Ya bir çatışma çıkarsa? Uzun süreli açlık sonrasında
mükemmel bir sofradan bile değerli olan bu esnada, bir mermi, tüm hayallerin yıkılması demekti. Sanırım
buna dayanılmazdı. Sayısız bağcıklarını yavaşça çözdüğüm postalın içinden, ayağımı yavaşça çıkarır,
parmaklarımı tek tek incelerdim. Sadece içmek için kullanmam gereken suyu, kendimden bile gizleyerek bir
avuç alıp, üzerlerine serperdim. Tabanımı ıslak ellerimle ovalardım. Ayaklarımın üstündeki damarlarımı
incelerdim. Ayaklarımı kandırırdım. Suyun devamının geleceğini sanırdı ayaklarım. Çatışma ihtimaline karşı
tek tek çıkarıp giymem gereken

50

29
postallarımın içindeki kumları, taşları temizlerdim. Sonra yine bir tören edasıyla teker teker postallarımın
içine yerleştirir, özenle bağcıklarını bağlardım. İşte bu törenler esnasında, aklıma hep bir kahpelik gelirdi. Bir
şerefsizlik. Bir adilik. Bir pislik. Savaşın en pis tarafı. Bir namertlik: Mayın...

Mayınla ilk kez, baskına uğrayan bir karakola desteğe gittiğimizde tanıştım. Helikopterden inince, tam bir
harp meydanı manzarasıyla karşılaşmıştım. Ortalıkta yoğun bir barut kokusu. Her taraf atılan havan
mermilerinin ambalaj kutuları, barut parçaları, makineli tüfeklerin cephane kutuları ve yine makineli tüfek
mermilerini birarada tutan metal mayonlarla dolu. Yerde bir tüfek. Dipçiğinde Türk bayrağı var. Tam ortasına
mermi isabet etmiş. Silah ikiye bölünmüş. Her tarafına kan bulaşmış. Biraz ilerde, kanlı bir şapka. Yanan
karakoldan dumanlar çıkıyor. Şehit düşen askerlerin cansız bedenleri, birer birer bizi getiren helikopterlere
alınıyor. Ölü teröristler yan yana diziliyor. Aralarında küçük bir kız çocuğu fark ediyorum. Taş çatlasa 15
yaşında. İç organları dışarıda. Çatışma, civardaki tepelerde hala sürüyordu.

Görevimiz ise kaçan teröristleri takip etmekti. Hızlı adımlarla silah seslerinin geldiği sırtlara tırmanmaya
başlamıştık. Hafif bir yaz yağmuru çiseliyordu. Yeşil rengin tonlarını taşıyan ağaçlar, üzerinde yürüdüğümüz
patikayı çevrelemiş, kulaklarımda Vangelis'in Ateş Arabaları ezgisi, sessizce yürüyordum. Moralim çok
bozulmuştu. Arada sırada başımı kaldırıyor ve gökyüzüne bakıyordum. Yüzüme ince yağmur damlaları
düşüyor, kirpiklerimi ıslatıyordu. Silah seslerine gittikçe yaklaşıyorduk. Güpegündüz çatışmaya girebilme
fırsatı içime su serpiyordu.

Bir tepeciğin üzerine çıktık. Vücudumu sürekli yukarı doğru taşımak zorunda kalan diz kapaklarım, bir
düzlükle karşılaştığı için hafif sızladı. Dizlerimi ovuşturdum. Şöyle bir durdum ve bir adım attım. Küçük, düz
bir taş parçasının üzerine basmışım. Sert bir cismin, bir metalle sürtündüğünde çıkardığı iç gıcıklayıcı bir ses
duydum. Ayağımı yavaşça kaldırdım. Bir adım geri attım. Üzerine bastığım taşı yavaşça elime aldım. Gövde
kısmı toprağa gömülü, üç demir çubuğu dışarıda duran antipersonel mayını gördüm.

51

Ayaklarıma baktım. İkisi de yerindeydi. Üzerine basarak çubuklardan birini eğdiğimi, ama mayının
patlamadığını anladım. Taşı fırlattım attım. Mayını yanımdakilere gösterdim. İstihkamcılar gelip çıkarttılar.
Bizim mayınlardandı. PKK'lılar sınırdan söküp getirmişler. Kaçarlarken de alelacele gömmüşler ama
özelliğini kaybetmiş, o yüzden çalışmamış.

Üç çubuklu bu mayını tanıyordum, ama çay tabağı büyüklüğünde, sarı renkli İtalyan mayınını daha önce
hiç görmemiştim.

52

MAYIN

Müthiş bir patlama. Ortalık toz duman. Sadece bir postalı önüme düşerken görmüştüm. Herkes gibi ben
de önce roket sesi sandım, ama ikinci patlama gelmeyince anladım ki, mayındı. Kısa bir sessizliğin ardından
da her zamanki gibi haykırışlar başladı. "Ayağım!.. Bacağım!.. Ahhh!" İlk anda durdum. Daha birkaç saniye
önce o mayının üzerinden geçtiğimi fark ettim. Kafama yığılan kumları, taş parçalarım elimle atmaya
çalıştım. Askerin yanına gitmeye niyetlendim. Ama diğerleri gibi duraksadım. Her taraf mayınlı olabilirdi.
Önce herkesi bağırarak uyardım:

30
- Kimse kıpırdamasın. Oturduğunuz yere dikkat edin.

Sıhhiye!.. Sıhhiye!.. Nerdesin oooğğğluuum?

- Komutanım buradayım.

Sıhhiye çok uzakta kalmıştı. Asker, acısıyla birlikte hem bağırıyor, arada da bir şeyler söylüyordu: "Ahh!
Ahhh! Komutanım gelmeyin mayınlı buraları. Gözlerim! Gözlerim..."

Hafifçe doğruldum. Yerleri yoklaya yoklaya, dizlerimin üstünde askerin yanına gittim. Yanık et kokusu
bir anda burnumun direğini sızlattı: "Tamam aslanım. Hiç bir şey yok. Sadece bir sıyrık." dedim. "Komutanım
çok acıyor. Bilekten mi, topuktan mı komutanım?" diye sordu. Ayakları kan içinde kaldığı için
anlayamamıştım, aslında anlasam da söyleyemezdim. Ben sessiz kalınca haykırışları devam etti. "Gittiiim,
hayatım mahvoldu. Komutanım yoksa dizden mi?" diye bir çığlık attı. "Saçmalama oğlum. Yok işte bir
şeyin." dedim. Bir yandan da ilerideki tim komutanından helikopter çağırmasını istedim. Mayına basan
askerse bağırmayı sürdürüyordu: "Komutanım. Kanıyor

53

komutanım. Ayak parmaklarım acıyor komutanım" diye yırtınıyordu. Her mayın patlaması sonrasında olduğu
gibi, kaybedilen organ acıyordu. Ayak parmaklarının, artık olmadığını bilmiyordu. Üzerinde bulunduğumuz
tepe, çığlıklarıyla inliyordu. "Başını düz tut bakayım." dedim. Bir de sert çıkmayı denedim. "Ulan ne biçim
askersin be! Karı gibi bağırıp durma, çakarım ağzına şimdi bir tane." diye bağırdım. "Komutanım,
göremiyorum." dedi.

"Göremezsin tabii aslanım. Toz toprak kaçmış. Ellerini çek şöyle yana." diye iki elini tuttum, ama
kasılmıştı. Ellerini yüzüne sıkıca yapıştırmıştı. Biraz zorlayarak ellerini aşağıya indirdim. Gözleri kan
içindeydi. Alnından damlayan. kanlar da gözlerini " kapatıyordu. Bir anda askerin gözlerinin yerinde
olmadığını düşündüm. İki elimin baş parmağıyla gözlerine bastırdım. Aniden elleriyle bileklerimden yakaladı.
"Ahh! Komutanım, bastırmayın ya, acıyor." diye azarladı beni. Rahatlamıştım. Yine de renk vermemem
gerekiyordu. Bu gibi durumlarda askeri o şoktan kurtarmak 'zorundasın. Eğer sen de onunla birlikte ağlanıp,
sızlanmaya başlarsan, kontrolü kaybedersin. Ben de öyle davrandım. "Başlayacam şimdi acına hâ!" dedim.
"Ya helikopter gelmezse? Ya buraya inemezse? Komutanım. Ne olur beni burada bırakmayın. Burası Irak
toprağı, gavur toprağı" diyordu. Şoka giriyordu. Panik olmuştu. Diğer tim komutanları da yavaş yavaş
dedektörcülerle birlikte, bize doğru yanaşmaya başlamışlardı. Askerin suratına sol elimle bir şamar attım.

- Oğlum ne ölmesi? Gidip istirahat edeceksin işte. Hafif bir

sıyrık. Gözlerine de toz dolmuş. O kadar.

- Komutanım. Postalım uçtu, gördüm. Ayağım onun içinde

kaldı komutanım. Komutanım bana bir sigara verin.

Yanımıza kadar gelen biri hemen bir sigara yaktı. Uzatıp ağzına tutturdum. Bir nefes çekti. Bir tane daha.
Bir tane daha. Biraz sakinleşmişti. Ağzından sigarayı aldım. Ayağına bakmak istiyordu ama buna izin
vermemeye çalışıyordum. Zaten göremiyordu.

54

31
Helikopter çağrılmış ve yola çıkmıştı. Daha operasyonun ilk günüydü. Asker bağırdıkça, hepimiz üzerinde
kötü etki bırakıyordu. Bir an önce tahliye etmemiz gerekiyordu. Bu arada sıhhiye eri de gelmiş, kopan ayağın
hemen üstünden bağlamaya başlamıştı. Birkaç dakika içinde kan akması durmuştu. Mayın patlayıp ayağı
parçaladıktan sonra uçlarını yaktığı için damarları büzüyor ve kanama uzun sürmüyordu. O yüzden içim
rahattı. Mayın sabah patladığı için de, helikopter gelebilecekti ve çocuk ölmeyecekti. Ama acele etmemiz
gerekiyordu. Patlamada yâ da yaraları sarılırken mikrop kapmış olabilirdi. "Şimdilik sadece parmakları giden
bu çocuk için, her dakikanın bir anlamı vardı. Eğer kangren başlamışsa, her dakika önce ayak, sonra bacak,
belki de can demekti. Hemen kopan yeri ve gözlerini sardık. Elim, yüzüm, her tarafım kan İçinde kalmıştı.
Arkadaşları postalı saklamışlar, bazıları moral vermek için uzaktan, "İyi yırttın lan! Hadi bakalım evdekilere
selâm söyle" diye moral vermeye çalışıyorlardı. Bunlardan etkilenmiş olmalı ki, az önceki bağırıp çağıran
asker gitmiş yerine bir başkası konuşmaya başlamıştı:

- Tamam ya!.. Olduysa oldu. N'apalım? Bir ayak gitmiş çok mu? Tamam komutanım, siz etrafınıza dikkat
edin benden sonra. Bakın buraları hep mayınlıymış. Bir de siz basmayın olur mu?

Böyle aniden değişmelerine alışmıştım. Helikopterin sesi uzaktan gelmeye başlayınca, bir pist
hazırlanması gerektiği aklıma geldi. Helikopter nasıl alacaktı askeri? Her taraf mayınlı olabilirdi.
Dedektörcüyü önüme aldım. Yumurtaya benzeyen tepenin Irak tarafından görünmeyen kısmına doğru
ilerledik birlikte. Ancak, burası da meyilli olduğu için inişe uygun olmadığını fark ettim. Irak tarafına baktım.
Tam helikoptere bindirirken ateş yemek istemiyordum. Zaten hiç de iyi başlamamıştık. En yakın ateş
gelebilecek yer en az bir kilometreydi. Uzaklarda hareket göremedim. Fazla zaman da yoktu. Helikopter beş
dakika içinde burada olacaktı. Kararımı verdim ve ateş tehlikesine rağmen tepenin üstünü dedektörle aramaya
başladım. Ama dedektörün o sinir bozuğu "Diiiit... Diiit... Diiit" sesi susmak bilmiyordu. Biraz eğilince, her
yerin çiviler, kumanya artıkları, metal parçacıklarla

55

dolu olduğunu gördüm. Dedektörcü askerle yüzyüze geldik. "Buranın temizlenmesi saatler alır komutanım"
dedi. "Devam et, devam et" dedim, ama helikopterin yolda olduğunu biliyordum. Birkaç dakika içinde de
tepemizde bitiverdi.

Telsizle pilota inmemesini, havada asılı iken yaralıyı vereceğimizi söyledim. Pilot tehlikenin farkına
varmıştı. Ateşe çok müsait bir yerde bulunduğumuzu ve acele etmemizi söyledi. Arada sırada Irak tarafına
göz atıyor, ama bu mesafeden de bir şey göremeyeceğimi biliyordum. Kapıdan dışarı sarkan teknisyen
astsubay, el kol hareketleriyle yaralıyı getirmemizi işaret ediyordu. Başka çare yoktu, sanki başka mayın
yokmuş gibi karga tulumba getirdik askeri. Helikopter alçaldıkça önce şapkalar uçtu, sonra ağızlara,
burunlara, kulaklara kumlar doldu. Gözler kapandı. Ama açmak zorundaydık. Gözlerime kumlar dola dola,
işaretlerimle pilotu kendime doğru yanaştırdım. Helikopter bizimle Irak tarafı arasına doğru alçalmıştı. Irak
tarafını göremiyordum artık. Telsizin mandalına basmış bağırıyordum: "Daha alçal... Daha..."

- Daha fazla olmaz! Yaralıyı atın. Rüzgar çok kötü. Başınızı

eğin.

- Buradan atamayız. Biraz daha alçal.

- Biriniz mayına bassanız, kuşla birlikte hepimiz havaya

32
uçarız. Buradan atın çabuk.

Pervanenin sesinden zorla duyabildiğim bu sözlerin ardından, yanımdakilere yaralıyı altı okka yapar gibi
helikopterin içine atmayı .işâret ettim. Kollarından iki, ayaklarından iki kişi tutmuştuk. Bulunduğumuz yerden
daha yükseğe atmak için beklemeye başladık. Yüksek sesle "Şimdi" diye haykırınca askeri yukarıya doğru
fırlattık. Ama helikopter teknisyeni yakalayamamıştı. Çocuk yine aynı şekilde elimize düştü. Bu sırada
alelacele yapılan sargılar çözülüverdi. Yara, tekrar kanamaya başlamıştı. Helikopterin gürültüsüne rağmen,
askerin haykırışlarını duyuyorduk. Bu seslerin arasında pilot elleriyle bazı işaretler yapıyor, Irak tarafını
gösteriyordu. Hepimiz çocuğu göndermek

56

için bunun son şans olduğunu anlamıştık. Bir kere daha deneyecektik. Bu kez yana doğru birkaç kez salladık.
Kopan bacaktan tutan astsubayın yüzü gözü kan içinde kalmış, bizim de ellerimiz, üniformalarımız
kanlanmıştı. Son denemede başarılı olduk. Bu kez teknisyen, askerin palaskasından yakalamış ve içeri
çekebilmişti. Helikopterin havalanmasıyla, bizim dışımızda herkesin tam siper yatmış olduğunu fark ettim.
"Yatın!" diye bağırıyorlardı. Uzaklaşan helikopterin gürültüsü, yerini silah seslerine bıraktı. Bize ve özellikle
de helikoptere ateş ediyorlardı. Birkaç mermi vızıltısının ardından, o sırada ayakta kalan son dört kişi, yani biz
de kendimizi yere attık. Bir ayakla ucuz kurtarmıştık.

Sürüne sürüne bir kayanın arkasına gittim. Yanıma gelen tim komutanı ile yüz yüze geldim. İkimizin de
her tarafı kan içindeydi. İkimizin de suratı bembeyazdı. Karşıdan atılan o kadar mermiden hiçbiri isabet
etmemişti. Ateş edilen yerin aslında çok uzak olduğunu, dürbünle baktığımda fark ettim. Kaleşnikof değil,
uzun menzilli keskin nişancı tüfeği, canas kullanıyorlardı. Teröristlerin bir kısmı da rahatça ayakta dolaşıyor,
bizimkilerin açtıkları ateşe aldırmıyorlardı. "Abi ben göremedim. Bilekten miydi?" diye sordu tim komutanı.
"Yok be." dedim. "Amma cayırtı kopardı hâ! Parmakları gitti sadece. Tarak kemiği parçalanmış o kadar.
Gözler de sağlam galiba."

Yine bir İtalyan yapımı mayındı. Bir ayağa mal olan bu sarı renkli küçücük mayının taa, İtalya'dan nasıl
buraya geldiğini düşünüyordum. Acaba hangi ülkeleri dolaşarak buraya kadar gelmiş ve bir 'ayağı yerinden
etmişti? Bu mayını satarak para kazanan insanları düşündüm. O insanların, bu kazandıkları parayı nasıl
yediklerini düşündüm. Kuzey Irak'ta tanesi 20 bin liradan satılan bu iğrenç silahtan, acaba bu dağlarda daha
kaç tane vardı? Belki de İtalyanlar, üstün zeka ürünü olduğu için öğünerek dünya piyasasına soktukları bu
mayından, bugüne kadar PKK'ya milyonlarca satmışlardı. Ama niye bir kişi çıkıp da bu heriflere, "Kardeşim
bunları PKK'ya niye veriyorsunuz?" demiyordu.

Bu kadar ucuza sadece mayını değil, hemen her silahı bulmak kolaydı. Mesela tahta dipçikli keleşler,
metal olanlara

57

nazaran daha pahalıydı ama kalitesine göre l .5 milyon lira parayı bastıran, en kalitelisini rahatlıkla
alabiliyordu. Hem bir korucubaşı bize, "Parasını verin, tank getireyim." dememiş miydi? 8-9 milyona ise bir
BKC makineli tüfek almak mümkündü. Her an, "Acaba tutukluk yapar mı?" diye bekleyip durmaktansa
subay-astsubay 500'er bin lira katsa, erlerden de katılan olursa birkaç tane alınabilirdi. Zaten kazandığımız
parayı harcayacak yer yoktu ki. Şimdilik, her time birer tane alınsa yeterdi aslında. Daha sonra da birkaç tane
kanas almak şarttı. 10 milyon da kanas için. Teröristler ayakta dolaşıyor, el sallıyorlar, bunları zar zor

33
dürbünle görebiliyor, fakat vuramıyorduk. Para artarsa dürbün de almalıydık. Bu dürbünler hiçbir işe
yaramıyordu. Çoğunun içine su kaçmış, ya da camları kırılmıştı. Bu yüzden subaylardan biri, koskoca
komutanın önünde cesaretini toplayıp, o hepimizi güldüren teklifini yapmıştı: "Komutanım, yürüdüğümüz
yerlere, araziye dürbünlerimizi bırakalım. Teröristler onları alsın. Onları kullansınlar. Baksınlar ve kör
olsunlar. Biz de onları kolayca vururuz..." O kadar da değildi. Devletimizin imkanları ancak buna yetiyordu.

Eğer devletin imkanları bu idiyse, kendimizin ve askerlerimizin hayatlarını korumak için, biz de kendi
imkanlarımızı kullanmaya karar verdik o gün. Ve verdiğimiz kararı uyguladık da. Hem canas aldık, hem
BKC. Birkaç tane de Rus malı gece görüş cihazı getirttik. Dürbüne paramız kalmadı, ama beğenmediğimiz
silahı kullanmadık, bir yolunu bulup yerine daha kullanışlılarını getirttik. Ama o gün mayına basan askeri
tekrar hayata döndüremedik. İnanılmaz bir şey olmuş ve hafif bir yarayla kurtulan askerin damarları
büzüşmeden önce içeriye hava girmişti. Vücudunda dolaşmaya başlayan hava kalbine ulaşınca da, çocuk
helikopterde son nefesini verip, şehit olmuştu.

ÇATIŞMA

Şarjörümü değiştirdim. İlk merminin, hedefi diğerlerine göstermesi için kullandığımız izli mermilerden
olup olmadığını kontrol edecek zamanım yoktu. Artık heyecandan ellerim de titremiyordu. Alışmıştım bu
şamataya. Bir mermi daha hemen üzerimdeki ağacın yapraklarından birine isabet etti: Çaaat. Kafamı yukarı
kaldırdığımda, koskoca ağaçta 20-30 kadar yaprak kaldığını fark ettim. Buradakiler, sabahın erken
saatlerinden bu yana, kesintisiz birbirlerine çelik metalleri yollayıp duruyor olmalıydı. Biz tepeye çıkalı daha
beş dakika bile olmamıştı, ama durumun çok vahim olduğunu anlayabiliyordum. Arada bir sessizlik oluyor,
bu sinir bozucu ortamı kısa süre içinde yine yoğun silah sesleri bozuyordu. Kaleşnikofla G-3 sesi çok kolay
ayırt edilebiliyordu. Keleş, G-3'ün tok sesine göre daha ince bir sesle vızıldayıp, hedefine yöneliyordu.
Askerlerin attığı Law'ların yanında, teröristlerin RPG-7 roketatarlarının çıkardığı ses ise daha ürkütücüydü.
RPG-7 üç ses çıkarıyordu. Önce tetiğe basıldığında rokete ilk hızı veren barutun yanmasıyla oluşan bir
patlama sesi, ardından roketin havayı yırtma sesi -ki bu, civardaki hemen herkesin duyabileceği
yükseklikteydi- sonuncusu da düştüğü yerdeki patlama sesi. Bu roketatarın, birçok çeşit roketi vardı. İnsana
karşı kullanılanı, belirli bir mesafeden sonra kendi kendine havada patlıyordu. O zaman da, havada bir toz ve
duman bulutu oluşuyordu. Hemen herkes bütün sesleri birbirinden ayırt eder hale gelmişti.

- Hah! Şimdi havan attılar... Bu roket... BKC çalışıyor çocuklar... Beyler uçaksavara dikkat...

Normalde üç askerin tutacağı bir bölgeye, altmış asker yığılmıştık. Pekçok birlik, daracık birkaç tepeye
sıkışmak zorunda

59

kalmıştı. Karmaşadan, kimse nereye ateş ettiğinin farkında değildi. Yeni geldiğimiz için, geceyi burada
geçirmiş subaylardan birinin yanına sürüne sürüne yanaştım, "Kolay gelsin komutanım. Nerdeler?" diye
sordum. Başını bana doğru çevirdi. Yine ateş ettiği yöne dönüp, "Ooo! Hoşgeldin. Bir siz eksiktiniz. Bak
şimdi izli mermi atıyorum. İşte bak şuradalar." dedi. Biraz doğrulunca adamları gördüm:

- El bombası atsak daha iyi değil mi komutanım? Herifler

burnumuzun dibinde.

34
"Sağol be. İyi ki hatırlattın." diye dalga geçmeye başladı. "Bak bunu hiç düşünmemiştik. Ulan sabahtan
beri atılanlarla şu tepenin rakımının 50 metre inmiş olması lazım aslanım. Birisi ölüyor yerine yenileri geliyor.
Birini indiriyorum. Onu almak için üç kişi geliyor. Onları indiriyorum. Beş kişi daha geliyor. Bazıları sarhoş
gibi ayakta dolaşıyor. Herhalde böyle bayağı adam gitti. Hap almışlar."

Bana bakmadan konuşuyordu. Garip bir ruh hali vardı. Yüzündeki ifadeleri çözemiyordum. Mutlu mu,
kızgın mı, üzgün mü, bıkkın mı bir türlü anlayamıyordum. Bir süre durakladıktan sonra devam etti.

- Neyse ben sana bir fıkra anlatayım?. Bak şimdi, adamın

biri fırına gitmiş...

Kısa fakat ağız dolusu bir kahkaha attıktan sonra, arkasına geçtiği kütüğün yanına çıktı ve birkaç mermi
attı.

- Fırıncıya demiş ki:

Kafamı iyice eğmiş, onu seyrediyordum. Birkaç mermi daha ve ardından bir kahkaha:

- Gülsene lan! Bana 99 tane ekmek verir misin?

Bir mermi daha:

60

- Fırıncı, 99 ekmeği saymış.

Bir kahkaha ve tetiğe bastı. Ama silah ateş almadı. Şarjöründeki mermileri bitirdiğini anladı. Geri döndü,
yeni şarjör çıkarırken, fıkraya devam etti:

- Sonra demiş ki fırıncı... Anlatmayacağım lan! Hiç

gülmüyorsun!

Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Biliyordum. Sabahtan beri buradaydılar. Moralleri çok bozuktu. Birçok
adamını kaybetmişti. Ama tepkisini hala çözemiyordum. "Tamam komutanım gülüyorum işte." dedim. "Bitir
şunu artık." Birkaç mermi daha attıktan sonra devam etti:

- "Niye 100 değil de 99 hemşerim?" demiş fırıncı.

Bu kez ben de yanına kadar sürünüp, ona katıldım. Birkaç mermi de ben attım. Ve gülmeye başladım.
Neden güldüğümü bilmiyordum ama gülüyordum. 'Adam ne demiş peki?" diye sordum.

- Demiş ki adam: Ben ne yapacağım yüz tane ekmeği? Kim

yiyecek yüz ekmeği?

Ağız dolusu kahkaha atmaya başlamıştık. Arkamızdaki erler de bize katıldı. Hep birlikte gülerken o
fıkranın şimdiye kadar duyduğum en komik fıkra olduğunu düşünüyordum. Kahkahadan gözlerim yaşarmaya

35
başladığında, bir an donup kaldım. Gözlerimi, tepemdeki ağacın yapraklarından birine diktim. Neden
güldüğümü düşünüyordum. Bulamadım.

Tam bu sırada, üzerinde bulunduğumuz tepenin arka tarafında bir patlama oldu. Havan mermisi
düşmüştü. Kimin tarafından atıldığını anlamaya çalışırken, bir ikincisi daha geldi, aynı yere. İkimiz de
gülmeyi bırakmıştık. Fıkrayı anlatan tim komutanı, eline aldığı telsizden küfretmeye başladı:

61

- Lan Allah kahretsin. Bizi nallayacaksınız. Yüz metre

arkamıza düştü. Kesin şu atışı!

Birkaç dakika içinde düşen üçüncü mermi, bize daha da yaklaşmıştı:

- Ya kardeşim kim atıyor bu havanı? Elli metre kaldı.valla.

Amacınız ne sizin?

Ve telsizden ikimize soğuk duş aldıran bir yanıt duyuldu:

- Bana bak bu konuşan kimse eğer, ona söylüyorum. Az

sonra Kobralar geleceği için biz atışı zaten kestik. Havanlar bizden

değil. Sen böyle yüz metre-elli metre tarifi yapmaya devam

edersen, atılan merminin kime ait olduğunu üzerindeki yazılardan

öğrenirsin az sonra...

Bu sözleri duyar duymaz bilinçsizce yerimizden fırladık. Başımızı eğip,, deli gibi koşmaya başlamıştık.
Dördüncü mermi de az önce fıkrayı dinlediğim yere düşmüş, ortalık toz duman olmuştu. Birbirimizin yüzüne
bakıyorduk. Gülüyordu. Bu şekilde geçirdiğimiz birkaç dakikadan sonra, Kobraların görünmesiyle de havan
atışı durdu. Eski mevzilerimize dönmek zorundaydık. O küçücük tepeyi boş bırakamazdık. Sürüne sürüne
tekrar yerimize gittik. Kulağım havan mermisinin havada çıkardığı ıslık sesindeydi O kadar ses vardı ki;
makineli tüfekler, roketatarlar, helikopterler. Bunların arasından havan sesini ayıt edebileceğimden emin
değildim. Ama sürünüyorduk. Yine yerimizi aldık. Teröristlerin mevzilerine göz atmak için kafamı
kaldırdığımda, bize doğru koşmaya çalışan birisini gördüm. Ve bağırdım: "Biri ayağa kalktı. Ateş ediyorum."

Silahımın emniyetini açmam ile elini namluya koyması bir oldu. Ona göre, bu da teslim olacak
zavallılardandı. Sabahtan bu yana, en az on kişi "teslim" diye bağıra bağıra tepeyi geçmeye çalışmış, ama
arkasından vurulmuştu. Teslim olanı öldürmesinler diye, hemen ikimiz de aynı anda teröristlerin mevzisine
ateş

62

36
etmeye başladık. Bir yandan ateş ediyor, bir yandan da kaçmaya çalışan PKK'lıya bağırıyorduk: "Kimse
gelene ateş etmesin. Buraya gel. Sana ateş etmeyeceğiz. Eğil, sürünerek gel. Eğilsene yavrum

eğil!"

Tam bir dehşet sahnesiydi. Gelen bir çocuktu. Vurulmamak için, bir o yana bir bu yana koşuyordu. Bir
PKK.'linin hayatını kurtarmaya çabalıyorduk. Elimi tüm kuvvetimle tetiğe bastırmış, aynı bir makineli tüfek
gibi, seri atış yapıyordum. "Allah kahretsin." dedi. "El bombası attılar. Yat ulan, yat çabuk!"

Gümmm... Sonuç yine aynı oldu. Bu kez kafalarını çıkarıp ateş edemedikleri için teslim olan teröriste el
bombası atmışlardı. Birkaç dakika bağırdı çocuk. Patlamaların, silah seslerinin arasında cılızlaşan sesi, bir
süre inlemelerle sürdü ve durdu.

Neye uğradığımı şaşırmıştım. İlk kez bir insan, gözlerimin önünde can vermişti. Ve bir şey
yapamamıştım. Ona döndüm, bir-iki mevzi yapacağımı söyleyip, yanından ayrıldım, imkansız olduğunu
söyledi, ama başka çarem yoktu. Sadece ben ve bir-iki kişi daha ateş edebiliyor, birliğin kalanı da geride
öylece oturuyordu. Mevzisiz kimse de kafasını kaldıramıyordu. Sadece açılan ateşten korunmaya
çalışılıyordu. Ve bir mevzi yapmaya başladık. Geriden sürükleye sürükleye getirdiğimiz taşları, yerde
sürünerek başımızın önünde yamaca doğru taşıyor, açığa çıkınca da hemen o anda taşa birkaç mermi isabet
ediyordu. Bazen getirilen taşlar, mermiler yüzünden parçalanıyor, yenilerine ihtiyaç duyuluyordu. Hemen
hemen 60'a yakın kişi, sürünerek taşlan dizmeye çalışan iki askere taş topluyordu. Bunları yerde sürümek ise
oldukça zaman alıyordu. Normalde yarım saat içinde bitirilebilecek bir yeri, askerler, değişe değişe saatler
sonra bitirebildiler. İki mevziye timler sırayla adam yerleştirecek, kalanları da, geride ateş almayan yerde
oturacak ve mühimmat ikmali yapacaktı.

Geldiğimiz andan itibaren Kobralar, toplar, havanlar ve uçaklar hemen üzerimizden geçiyorlardı.
Özellikle uçakların attıkları bombalardan herkes etkileniyordu. Teröristlerle mesafe

63

çok yakın,olduğu için, altımızdaki toprağın yer değiştirdiğini hissedebiliyorduk. Atılan bombaların olumsuz
bir etkisi de oluyordu. Bomba patlar patlamaz, yarattığı toz ve duman bulutuyla bir mantar oluşuyor, bu da
hemen çökmüyordu. Bu yüzden, teröristler arasında sağ kalan varsa, bu bulutun içinde rahatlıkla hareket
edebiliyordu. Yarım saatten önce de bu toz bulutu kalkmıyordu.

Biz mevzi işi ile uğraşırken, telsizle bir emir aldım. Tüm birlikler, terörist mevzilerine aynı anda yoğun
bir ateş açacaklar, bu da uçaklarla desteklenecekti. Verilen saat gelmeden önce hazırlıklar yapıldı. Law'lar
kuruldu, geri tepmesiz toplar yerleştirildi. Makineli tüfekçi askerlerimi yan yana mevzilendirdim. Her şey
hazırdı ve tam zamanında cayırtı koptu. Her zamanki gibi önce toplar başladı. Elimizde ne varsa atmaya
başlamıştık. Roketatarlar, makineli tüfekler, tüfekler, el bombaları, tüfek bombaları, geri tepmesiz toplar,
hepsi çalışıyordu. Hayatım boyunca böyle bir manzara görmemiştim. Askerlerim, bir yandan sürekli tetiğe
basıp şarjörlerindeki mermileri bitirirken, diğer yandan bayram çocukları gibi çığlık atıyordu. Ortalık tam bir
cehenneme dönmüştü. Kimse kendi ateşini bile duymuyordu.

Bir ara, daracık yerde sıkışmak zorunda kalan bölük için, terörist ateşinden başka bir tehlike daha belirdi.
Topçu atışının ardından Kobraların bölgeye gelmesiyle birlikte, bu helikopterlerden atılan otomatik bomba
atarların boş kovanları patır patır etrafımıza düşmeye başlamıştı. Bu karmaşada helikopterleri uyarmam
imkansızdı. Bir ara yanağımda bir sıcaklık hissettim. Elimi götürdüm, kan yoktu. Ama sızlıyordu. Aynı acıyı
bir daha hissedince, yanıbaşımda ateş eden bir askerin boş kovanının suratıma çarptığını fark ettim. Sıcak

37
halde silahtan fırlayan metal parçası, havada taklalar atarak yüzüme doğru uçuyordu. Seslendim ama
duyuramadım. Sonunda bir tekme savurmak zorunda kaldım. Zavallı asker, mahcup bir halde başını eğdi,
gülümsedi ve atışına devam etti.

Ve tam bu anda kendimi boşlukta hissettim. Bütün o yoğun ateş gürültülerini bastıracak bir sesle birlikte,
havalanıp birkaç

64

metre geriye düştüm. Bir töz bulutu. Sırt çantam, silahım, dürbünüm sağa sola savrulmuştu. Bağrışmalar.
Kulaklarımın uğultusu yavaş yavaş geçmeye başlayınca, etrafıma göz gezdirdim. Toz bulutunun arasından
görmeye çalışıyordum. Bölüğüm az önceki yerinde değildi. Herkes bir tarafa dağılmış, üstünü başını
düzeltiyor, kimisi sağa-sola fırlayan silahına ulaşmaya çalışıyordu. Tüm vücudum bir dehşet duygusuna
kapıldı. Düşen bir havan mermisi değildi. Bir roket kesinlikle değildi. Görebildiğim kadarı ile yaralı da yoktu.
Neydi bu atılan? Nereye düşmüştü? Çok yakın olmalıydı ama tam anlamıyla çözemiyordum. Sersemlemiştim.
Bir süre yattığım yerde öylece kaldım. Bu kadar adamı havaya kaldırıp atacak kadar kuvvetli patlamanın
sebebi ne olabilirdi? Yaralı olup olmadığını sordum. "Yok komutanım!" dediler. Ucuz sıyırmıştık. Ama bu
ikincisinin gelmeyeceği demek değildi. Gökyüzüne baktım. Hemen üzerimden bir F-16 geçtiğini gördüm.

Her gördüğümde içimi gurur ve biraz da kıskançlık duygusu kaplatan o teknolojik harikayı fark ettiğimde,
her şeyi anlamıştım. "Çabuk yatın! Çabuuuk!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. İçindeki pilotu bile
seçebildiğim F-16, bu kez 2000 librelik bombalarını doğru yere bırakmıştı. Demek ki sıra yine uçaklara
gelmişti. Rahatlamıştım. Ama elli metre öteye, ağaçlık bölgeye gönderdiğim timim aklıma geldi. Ya bomba
onların üzerine düşmüşse? Kimsenin kurtulması mümkün değildi. Tüm tepe etrafımda dönmeye başlamıştı.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Zangır zangır titriyordum. Nasıl toplayacaktım şimdi onlardan kalanları? Hem de
bu kargaşada. Yaralıları nasıl geriye gönderecektim? Tahliye helikopterini indirecek yer yoktu ki. Elimde bir
tek doktor vardı. Eğer bomba oraya düşmüşse, en az on kişiye aynı anda müdahale etmek gerekecekti. Bunu
nasıl yapacaktım? Bu kadar serumum yoktu. Bu kadar sargı bezini nasıl toplayacaktım askerlerden? Ya
tepeden geri çekil emri verilirse bu sırada? Telsizimi çıkardım. Kendini toplamaya çalışarak time çağrı
yapmaya başladım: "Deniizz... Deniizz... Orada mısınız? Cevap ver Deniizz..." Çağrı yapıyordum, ama timin
telsiz kodunu unutmuş, tim komutanının adını söylüyordum. Üstelik telsizi de ters tutuyordum. Bilinçsizce
"Deniizz" diye bağırıp duruyordum.

65

Hiç ses yoktu. Yanımdaki askerler de, gözleri kocaman açılmış beni izliyorlardı. Meraktan çıldırmak
üzereydim. Hemen, askerlerden ikisini timin yanına göndermeye karar verdim. Ateş altında sürüne sürüne
time doğru yola çıktılar. Olduğum yere çöküverdim. Uçağın bombasının etkisiyle yumuşamış toprağa baktım.
Elime bir avuç aldım. Aynı plaj kumlarına benziyordu. Beş dakika kadar daha telsizden bir cevap almadım.
Yoğun ateş tüm hızıyla sürüyor, uçakların biri geliyor, biri ayrılıyordu. Oturduğum yerde tekrar askerlerimin
parçalarını nasıl toplayacağımı düşünmeye başladım. Nelerin içine koyacaktım? Ağırlık olmasın diye,
yağmurluk ve battaniyeler daha sonra helikopterle gönderilecekti. Üzerimizde sadece üniforma ve atletlerimiz
vardı. Bir çaresini bulacaktık, ama nasıl? Oradaki timin çavuşu aklıma geldi. Daha birkaç hafta önce çavuş
rütbesini ellerimle takmıştım. Sonra tim komutanı teğmenle birlikte hayallerimiz vardı. "Artık korkuyla
beklemekten bıktım" diyen nişanlısı, bir başkası ile birlikteymiş. Gidip kızı ikna etmeye çalışacaktık. Timdeki
astsubaylardan birinin arabasına çarpmışlardı izindeyken. Bir türlü kaskodan parasını alamıyordu. Timin artçı
erini, ilk konvoyla telefona gönderecektim. Çocuklarından biri hastaydı. Ve telsizden bir cılız ses duydum:

38
- Aras l konuşuyor. Vukuat yok. Hepimiz sağlamız. Bomba tepenin yamacına düştü. Göreve devam
ediyoruz. Komutanım, bir zahmet İleri Hava Kontrolörü'ne haber verin, ayıp oluyor. Pilot arkadaşımıza sitem
ediyorum burada.

Ses bir gidiyor, bir geliyordu. Muhtemelen bataryası bitiyordu. Ama o kadar gürültünün arasında öyle
kilitlenmiştim ki telsize, hemen hemen tüm söylediklerini anlamıştım. Gevşeyip gerilmekten laçkalaşmış
sinirlerimin yeniden canlandığımı hissediyordum. Telsizden duyduklarımı diğer askerlere bağırarak anlattım,
hepsi sağdı. "Haydi aslanlarım. Aman merminizi gereksiz yere harcamayın. Üçerli atın. Daha bu başlangıç."
dedim.

Koskoca uçağın bombası dibimize düşmüştü ve bir tek yaralım bile yoktu. Adeta uçuyordum. Sürünerek
makineli tüfek nişancısının yanına gittim. Kayaların arasından ateş gelen yere

66

doğru bakarken, yandaki birlikten görevlendirilen bir unsurun, sürüne sürüne tepeye doğru ilerlediklerini
gördüm. Biz uçak bombası ile uğraşırken demek ki taarruza karar verilmiş ve bir unsur sızmaya başlamıştı
bile. Yavaş yavaş, dura dura ilerliyorlardı. Üstlerinden uçaklar geçiyor, bombalarını hemen önlerindeki tepeye
bırakıyorlardı. Teröristlerin ateşi ile askerlerin ateşleri arasında kalmışlardı. Tek tek atılan mermiler
kafalarının, ellerinin yanlarına düşüyordu. Ama bu atışları yapan, keskin nişancı silahlı teröristi bir türlü
buradan göremiyordum. "Şimdi vurulacaklar" diye düşünürken, ilk çığlık geldi.

Her şey bölüğün gözünün önünde olmuştu. Bir türlü göremiyordum atanı. Kıvranıyordum. Gözlerimin
önünde mermileri saydırıp duruyorlardı. Biz ise sağa sola, adamların muhtemel mevzilerine ateş ediyorduk.
Yine aynı kuyunun içine düşmüştüm; çaresizlik. Sırtından vurulan askerin haykırışları, tüm ateş sesini
bastırıyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Hemen birkaç metre arkasında sürünen arkadaşı hareketlerini
hızlandırıp yaralıya yanaşmak istedik Ama başaramadı. Aynı şekilde bir canas mermisi de ona isabet etti.
Omuzundan yara aldığı, sol omzunu tuttuğundan anlaşılıyordu. İkisi de hala açıktaydı. Bunu fark eden
terörist, atışlarını daha sıklaştırmış, yerde yatan iki yaralıya elinde ne varsa gönderiyordu. Hemen telsizi alıp,
durumu tabur komutanıma ilettim. Ve ateş yoğunluğu, hemen askerleri vuran teröristin bulunduğu yere
kaydırıldı. Ben göremiyordum, ama onlar adamı tesbit etmişlerdi.

Mahşeri bir atış başlamıştı. Aynı zamanda da yaralıları geriye çekmek için, birkaç kişi daha sürünmeye
başladı. Yardıma gidenler, yaralılara ulaştıklarında bir askere daha mermi isabet etti. Terörist, sadece sırtlarını
görebildiği askerlerin açıkta kalan yerlerini hiç kaçırmıyor, ilk gördüğü anda keskin nişancı dürbünlü silahının
tetiğine dokunuyordu. Aynı noktada üç yaralı olmuştu. Sağlam olan askerlerden biri, yaralılardan birini, en
yakın biz olduğumuz için bölüğümün bulunduğu yere doğru çekmeye başladı. Emniyetli yere ulaştıkları anda,
doktor asteğmen de hazırladığı serumunu takmaya başlamıştı. Ve desteğe gidenlerden biri daha yaralıyı
çekerken vuruldu. O anda bir mucize oldu. Bir F-

67

4 uçağının bombası, şimdiye kadar dört kişiyi yaralayan mevzinin tam göbeğine düştü. Ve bu mevziden gelen
ateş kesildi. Ateş gelen mevziyi toz bulutu içinde gören askerlerim, emir beklemeden yaralıların olduğu yere
doğru koşmaya başladılar. En azından, toz bulutu kalkana kadar yaralıları çekmeye yetecek zamanımız vardı.
Diğer terörist mevzilerden gelen bir ateşle, bir askerin daha yere düştüğünü gördüm. Yaralılar hızlı hızlı
geriye çekilirken, doktorun çığlıklarını duyuyordum: "Harp paketi getirin! Çabuk sargı bezi getirsin birileri!

39
Serumum bitti. Komutanım helikopter isteyin."

İkinci ve üçüncü yaralıyı aynı anda getirdiler doktorun önüne. Bir o yana bir bu yana koşturan doktor,
önce hangisine bakacağını şaşırmıştı. Bölük komutanlarından biri ise, doktorla dalga geçiyordu:

- Doktor! Pratisyen geldin cerrah oldun çıktın be doktor,

Hipokrat bu konuda ne düşünüyor doktooor?

Yaralılardan birinin üzerine eğilmiş doktor, kafasını bile kaldırmadan, "Hipokratın anasını avradını..."
diyordu. "Yahu bağırmayın, bağırmayın. İkinize de geleceğim."

Doktorumuz, kısa sürede efendiliği, kibarlığı ile tüm birliğin saygısını kazanmıştı. Sakin, telaşsız,
yanında top patlasa umursamaz bir yapıya sahipti. Ama şimdi bambaşka bir insanı görüyordum. Bir yandan
avazı çıktığı kadar küfrediyor, bir yandan elleri titreye titreye kanı durdurmaya çalışıyordu.

- Şuraya bastırın çabuk. Kuvvetlice bastır yavrum, karı gibi

değil... Damarın nerde lan senin? Damarını bulamıyorum... Allah

belanı versin Apo... Seni de, seni besleyeni de... Eşşoğlueşşek...

Kansız... O. çocuğu...

Telsizden takip ediyordum. Yaralıları tahliye etmek için helikopter gelmişti. Ancak emniyetli bir yer
bulunamıyordu. Yerdeki kişi, "Hayy; oraya inme. Orası ateş alıyor." dedikçe, pilot da "Bu son şansınız, hava
kararacak. Yaralılar burada kalır. Biraz acele edin" diyordu. Ve pilot, tüm askerlerin gözleri önünde,

68

teröristlerin ateşine çok uygun bir yere yavaş yavaş indi. Helikopterin içindeki teknisyen astsubay, helikoptere
monteli makineli tüfekle PKK'lıların mevzilerine doğru ateş ediyordu. Yerdeki, "Oraya inemezsin, tepenin
üstü kayalık. Kuş oradan kayar. Oraya inme." dedi. Pilotun yanıtı ise bu kez daha sertti:

- Bana işimi öğretme. İnerim diyorsam inerim. Sen çabuk

yaralıları getir.

Ve doktorla birlikte yaralılar, hızlı hızlı pilotun gösterdiği tepeye doğru taşınmaya başlandı. Karga
tulumba taşınan yaralılardan biri yere düştü. Silah, top, havan ve uçak seslerinin arasında bir-iki feryat
duyuldu Ama bu sesler de, tehlikeyi göze alıp inen pilot sayesinde kısa sürede kayboldu.

Helikopterin uzaklaşmasını seyrederken, asteğmenlerimden birinin sürünerek yanıma geldiğini fark


etmemiştim. Gözleri faltaşı gibi açılmış, yumruk yaptığı elini gösteriyordu:

- Komutanım burada ne var biliyor musun?

- Aslanım şimdi sırası mı?

40
"Ama komutanım! Bakın!.." dedi ve parmaklarını açtı. Avucunun içinde bir kaleşnikof mermisi
duruyordu. "Yahu git işine." dedim. Ama, bana dikilmiş gözlerin içindeki ateşi görünce irkildim. Sakince, "Ne
oldu asteğmenim? Bir şey mi oldu?" diye sordum. "Komutanım bu mermi..." dedi. Bir süre bekledi ve
merminin dibini gösterdi. "Komutanım bakın" dedi. Sanki başka biri konuşuyordu. Çıldırmış gibiydi. Buz gibi
bir ses tonuyla konuşuyordu:

- Silahın iğnesi vurmuş ama patlamamış.

- Ne var bunda? Etrafta bunlardan binlerce var aslanım.

Herifin silahı tutukluk yapmış.

69

- O silah bana doğrulmuştu. Eğer tutukluk yapmasaydı, o

değil ben ölmüştüm.

Şoka girmek üzereydi. En kısa sürede onu kurtarmak zorundaydım. "Ver o mermiyi bana" dedim.
"Dönünce benden iste. Hadi timinin başına." diye çıkıştım. Asteğmen de geldiği gibi sürüne sürüne uzaklaştı.
Elim merminin dibine gitti. Gerçekten de teröristin silahının iğnesi mermiye vurmuş, kovanda iz bırakmış
ama nedense kurşunu hedefine göndermemişti. Mermiyi sol göğsümün üzerindeki cebe yerleştirdim. Ve
bağırdım: "Sakın görmeden ateş etmeyin. Boşa mermi harcamayın. Buradan biz değil onlar gidecek."

Gittiler de, biz de bir süre sonra karakolumuza döndük. Asteğmenin mermisini verdim. Bir ipin ucuna
taktı, boynuna astı. Bir daha da çıkarmayacağını söyledi:

- Uzatmaları oynuyorum komutanım, dedi.

70

GARİP

Geceleri pusuya çıkılır. Büyük operasyonlar dışında, bölükler sırayla pusuya çıkar. Karakolun
yakınındaki tepelerde asıl birliğin emniyeti alınır. Karakol basılacak olursa, erkenden müdahale etmek için.
Karakola ateş gelebilecek en uygun tepe tutulur. Binadan pek fazla uzak olmaz buraları. Çünkü, o zaman da
teröristler, bu timlere baskın düzenler. Böyle gecelerden biriydi. Yanlış hatırlamıyorsam
Fenerbahçe-Galatasaray maçı vardı. Sıra bizim bölükte olduğu için bayağı canım sıkılmıştı aslında. Hava
kararınca yarım saatlik bir yürüyüşle pusu bölgesine gittik. Mayınlama tehlikesine karşı mevzileri
dedektörlerle didik didik aradık. Gündüzleri çobanlar dolaşıyordu çünkü. Geçen ay böyle bir tecrübe
yaşamıştık. Çoban kılığında hayvanlarını otlatan biri mayın döşemiş, bizimkilerden biri ayağını kaybetmişti.
Herkes yerini aldı ve beklemeye başladık. Sabaha kadar daha çok zamanımız vardı. Tüm bir gece bizimdi.
Pırıl pırıl bir gökyüzü, yavaş yavaş yükselen ay ve sinirleri yıpratıcı bir sessizlik... Ağustos böcekleri bile
ötmüyordu. Karakoldan sadece, jeneratörün dalga dalga yayılan gürültüsü bize kadar ulaşıyordu.

Jeneratör... Bu çok önemli işte. Honda markaydı bizimki. Fazla kuvvetli değildi ama yeniydi. Kendi
imkanlarımızla satın almıştık. Geldiği günden bu yana da arıza yapmamıştı. Holgar marka alınacaktı. Ama

41
Japon malı bu aletin daha iyi olduğu söylenince, Honda'da karar kılınışlardı. Aslında bölgeye ilk geldiğimde
jeneratörlerin bu kadar önemli olduklarını bilmiyordum. Jeneratör sigorta demekti. PKK, baskın öncesi
muhakkak elektrikleri kesiyordu-. Genelde zaten kesik oluyordu ya. Bir baskın esnasında iç aydınlatma, yani
binaların ve çadırların içindeki ışıklar, kapatılmak zorundaydı. Ama dış aydınlatma, yani

71

projektörler tam anlamıyla körletici bir etki yarattığı için, sürekli çalışmalıydı.

Müthiş bir aydınlatma sistemi kurmuştuk karakolda. Elektrikler şebekeden gelirken, jeneratör çalışmıyor,
kesildiği anda devreye giriyor, baskın esnasında da iç aydınlatma kapatılıp, projektörlere tam güç veriliyordu.
Ordu malı eski jeneratör varken bazı geceler sabaha kadar, arızayı gidermek için uğraşırdı bizim teknisyen
astsubaylar. Birkaç kez benim de el attığım oldu. Tam bir beladır o jeneratörler. Bir kere çok büyük, bizim
ordu malı jeneratör. Tabii ki sesi de çok fazla. Yağ kaçırır, motoru yanar, mazotu boşa akar, biz de aletin
altından girer, üstünden çıkardık. Gücü de fazla olmadığı için, elektriğin kesik olduğu geceler sadece
projektörlere cereyan verilir, o da mum ışığı gibi olurdu. Yeni jeneratör geldikten sonra ise, karakolun etrafı
İzmir'in Kordon'u gibi ışıl ışıl oldu.

Yaz olmasına rağmen, hava serinlediği için pançolarımızı üstümüze örtmüştük. Tüfeğimi kucağıma almış,
avucumun içine sakladığım sigaramı yağmurluğumun altına eğilerek içiyordum. Her çekişte, ateşin
görülmemesi için iki elimi birden iyice kapıyordum. Sigarayı böyle içerdik. Aslında pusuda iken sigara içmek
riskli. Askerlere içirmezdim. Ama dayanamayınca ben içerdim işte. Bir yandan lacivert geceye silueti vuran
karşımızdaki tepeleri izliyor, bir yandan alçak sesle, izine gittiğimizde ortak alacağımız arabanın hayalini
kuruyorduk. Teğmen arkadaşımla birlikte, eski model bir mercedes almaya karar vermiştik. Siyah olacaktı.
Değilse bile boyatacaktık. İlle de siyah olacaktı ama. Çok benzin yerdi, ama buna razıydık.

O, lastiklerine şerit halde beyaz boya çekmeyi istiyor, ben de arabamıza neler takacağız onu sayıyordum.
Öncelikle dikiz aynasının sağına benim vesikalık resmim, soluna onunkini yapıştıracaktık. Ortasında kanarya
sallanan, sarı lacivert el işi maşallahımız olacaktı. "Kabul." dedi. "O zaman bir de vites koluna, siyah taşlı
teşbih asarız. Bir de dingil demirine arkadan görülecek şekilde, sıra sıra fosforlu bantlar yapıştıralım."

72

Bir yandan gülüyor bir yandan arabamızı yaratıyorduk. Vites, kartal kafasından olacaktı. Arabanın
üstüne, kamyonlardaki gibi Michelin marka lastik insanını oturtacaktık. Mercedesin içini mor kadife
kaplatmaya karar verdik. Her tarafına da kırmızı, yeşil, mavi neon lambaları koyacaktık. Koşan şişman kadın
yapışkanı ile, akrep yapışkanlarını da simetrik olacak şekilde yapıştıracaktık. Hayal kuruyorduk ama kesin
kararlıydık. Yeminler, vallahlar, billahlar arasında, "dönenin kaşığı kırılsın" diye birbirimize söz verdik. Sakin
bir pusu gecesinin sıradan sohbetlerinden biriydi. Ama bu güzel sohbetimizi telsizden gelen kısık, ancak
telaşlı bir konuşma bozdu:

- Çakmak, Çakmak 13!.. Çakmak, Çakmak 13!

"Kahretsin" dedim içimden. "'Bir gece de, rahat oturalım şurada. Zaten maçı da kaçırdık. Şu gecenin
tadını çıkaralım." Arayan, diğer mevzideki askerlerimden biriydi:

- Dinliyorum yavrum devam et.

42
- Buraya gelir misiniz? Bazı sesler duyuyorum.

Oflaya puflaya kalktım, "Geliyorum aslanım, dikkatli olun. El bombalarınızı hazır tutun." diye uyarıp,
yanımdaki teğmene de diğer mevzileri tek tek kontrol etmesini söyledim. Yavaş yavaş telsiz çağrısının geldiği
yere doğru eğilerek yürümeye başladım. Mevzinin arkasına doğru gelince alçak sesle seslendim. Mevzideki
üç askerden 'biri bana dönüp, parmağıyla bir yeri işaret etti. "Komutanım. Birileri sürünüyor sanki. Bakın
bakın şurda." dedi.

Projektörlerin aydınlattığı yerleri incelemeye başladım. Işığın son bulduğu noktaya doğru baktım.
Projektörleri, mevziye ulaşan tüm dere yataklarını aydınlatacak şekilde yerleştirmiştik. Yani ölü bölge yoktu.
Ölü bölge, karanlıkta kalan, görünmeyen yer demek. Silahlar için de ölü bölge deyimi kullanılır. O da ateş
almayan yer demek. Askerden gece görüş dürbününü istedim. Gözlerime göre ayarladıktan sonra, bana işaret
ettikleri mesafeye göre ayarını yaptım. Ama bir şey göremedim. Askerlerin yanına oturdum.

73

"Kimse kıpırdamasın" dedim. Çıt çıkmıyordu. Sessiz bekleyiş üç dakika kadar sürdü. Bir ses gelmiyordu.
Belki de teröristlerin ayak seslerini duymuşlar, onlar da fark edildiklerini anlayınca donup kalmışlardı.

- Oğlum bir şey yok.

- Komutanım. Şu projektörün ışığı var ya. Onun bittiği yere

doğru, bir çalılık var sırtın üstünde. İşte sesler oradan geldi.

Adamın biri sürünüyor gibi.

Bir süre daha baktım. Dönmeyi düşündüm. Ama ya gerçekten biri vardıysa? Ve ben görememişsem?
Elime telsizimi alıp, tabur karargahına, doğu bölgesine doğru aydınlatma havam atacağımı söyledim. Bunu
söylerken, havanların bulunduğu mevziye doğru yürümeye başladım. Havan mevzisinde bekleyen askerlere
aydınlatılacak yeri tarif ettim. "Hadi bakalım. Gösterdiğim yere düşürebilecek misin? İstediğim yere
atamazsan yarın sabahtan akşama kadar havan eğitimi yaparsın ona göre." diye de uyardım.

Bir-iki dakika içinde, önce tok bir patlama sesi, ardından gecenin sessizliğini yırtan bir ıslık duyuldu.
Sesin geldiği söylenen yerin üstünde, küçük fakat gittikçe büyüyen bir aydınlık oldu. Ortalık gündüz gibi
olmuştu. Herkes gözlerini koca koca açmıştı. Tepeyi incelerken çalı seslerini ben de duydum. Birileri ya da
bir şey çalılara sürünerek ilerliyordu. Telsizle hemen karargahı aradım. Sesleri duymuş ancak görüntü
almamıştık. Bu nedenle, eğer terörist ise ortaya çıksın diye keşif atışı yapmaya karar verdiğimi karargaha
bildirdim. Bölük telsizi ile de durumu kısaca adamlarıma anlattım. Kimse ateş etmeyecekti.

Keşif atışını sadece ben yapacaktım. "Karşıdan ancak sizin mevziinize ateş gelirse, siz ateş edeceksiniz."
dedim. Ateş ettiğim yer belli olmasın diye birkaç metre ileriye çıktım. Silahımın emniyetini seri atış
durumuna getirdim. Birkaç ikili-üçlü atış yaptım. Tüm vadiye yayılmış olan sessizlik bozulmuştu.
Mermilerden bazıları kayalara çarpıp vınladı. Bir karşılık gelmedi,

74

43
ama sesler bir türlü kesilmiyordu. "Birliğe bu kadar sokulmuş olamazlar" diye düşünüyordum. Uzun süredir
baskın duyumu da almıyorduk. Ama ya gelmişlerse? Telsizden komutanın sesini duydum. Neler olup bittiğini
merak etmişti. Kısaca anlattım. Yanıma birkaç asker alıp, sesleri duyduğum tepeye gitmemi söyledi. Zaten
ben de bunu düşünüyordum. Hemen askerleri seçtim ve gideceğimiz yoldaki projektörlerin söndürülmesi için
karargaha haber verdim.

Işıklar sönünce, kısa bir körlük yaşanır. Ama bir süre sonra alışır insan. Biz de gözlerimiz karanlığa
alışınca yürümeye başladık. Çok yava9 hareket ediyor, her an ateş açılacakmış gibi temkinli ilerliyorduk.
Silahlarımızı sürekli atış konumuna ayarlamıştık. Bir çatışına çıkma durumunda makineli tüfekler destek
olacaklardı. Sırta yaklaştığımızda durduk. Bundan sonra eğilerek gidecek, bir süre sonra da sürünmeye
başlayacaktık. Eğildim. Telsizin sesini biraz daha kıstım. Gece görüş cihazını alıp bir süre daha tepeyi
gözetledim. Yine bir şey göremedim. Her an bir RPG-7'nin ilk sesini duyacakmış gibi, gerildiğimi
hissediyordum. Göğsümdeki el bombasını yokladım. Yerindeydi. Askerlerden birinin durduğunu fark ettim.
Eliyle çökün işareti yapıyordu. Bir anda birbirimizin ikazıyla, altı kişi birden olduğumuz yere çöktük. Diz
kapaklarım üzerinde yürüyerek askerin yanına yanaştım. İkimiz birden yere boylu boyunca uzanmış, çalı
hışırtılarını dinliyor, yavaş yavaş da silahlarımızı doğrultuyorduk.

"Ne var?" diye sordum. "Komutanım bakın." diyerek çalıların arasından eliyle bir yeri işaret etti. Ve o an
bir çift gözle karşı karşıya geldim. Büyük bir keyifle geviş getiren bir koyun, yerde boylu boyunca uzanmış
iki insanoğluna anlamsız gözlerle bakıyordu. Bir koyundu... Yaklaşık bir saat 15 dakikadır tüm birliği tedirgin
eden, onca mermi sıkılıp, görevdekilere soğuk terler döktüren, zavallı, her şeyden habersiz bir koyundu.
Gözlerimi, koyunun melül malûl bakan gözlerine diktim. Sinirlenmiştim. Hırslanmıştım. Düştüğümüz durumu
düşünüyordum. Yanımdaki asker kıs kıs gülüyordu. Bir koyuna, bir askere bakıyordum. Asker kızacağım
korkusu ile ağzını eliyle kapatıyor, ama kahkahaya

75

dönüşen seslerin vadiye yayılmasına engel olamıyordu. Tepeye yayılmış askerler, havada uçuşan mermi
sesleri beklerken, kahkaha seslerine önce bir anlam verememiş, ancak kısa bir süre sonra onlar da bu koroya
katılmıştı. Hep birlikte gülüyorduk. Sinirle koyuna elimi uzattım: "Gel yavrum. Gel bakayım buraya. Gel
canım." Biraz başını okşadıktan sonra, boynundan tuttum ve bağırmaya başladım: "Tüm gecemizi mahvettin
lan! Ben de seni mahvedeceğim. Görürsün sen."

Tabii asker de bundan nasibi aldı. "Bırak yavrum gülmeyi, yeter artık." dedikçe, çocuk katılıyordu.
Koyunu mevzilere götürmesini söyledim. "Ortalıkta dolaşıp, bizi yanıltmasın." Aslında hayret ediyordum.
Orada bir sürü tuzaklanmış el bombası vardı. Onlara nasıl dokunmadı bu hayvan, anlamış değildim. Asker
koyunu çekiştire çekiştire götürürken, misafirin nereden gelmiş olabileceğine ilişkin tahminini söyledi:
"Komutanım. Bu koyun önceki gün geçen kamyondan kaldı herhalde. Kendi ayağıyla geldi. Bizim sayılır
artık. Kurbanda keser yeriz." dedi. Bana kalırsa hemen orada kesmeyi düşünüyordum, ama köylülerin
olabilirdi. Bu arada karargah da durumun açıklanmasını istiyordu. Önce ne diyeceğimi şaşırdım. Sonra telsizi
elime alıp anlatmaya çalıştım:

- Hedef bölgesine giren ve milliyeti belirlenemeyen bir adet koyun, yapılan seri operasyon sayesinde
etkisiz hale getirilmiştir. Asayiş berkemal. Arz ederim.

Eminim bu sözlerimi telsiz başındaki asker anlamamıştı ama, o standart sözleriyle "Anlaşıldı tamam!"
demişti. Yanımızda koyun, sallana sallana mevzilere dönerken tim çavuşu yanıma yanaştı. O da koyunun
bölükte kalmasını istedi. "Belki" dedim. Önce civar mezralara soracaktık. Aslında asker haklıydı. Koyun,
büyük ihtimalle o kamyondan kalmıştı. Bu zavallı da, İran ve Afganistan üzerinden kaçak getirilen

44
hayvanlardan biriydi. Yüzlerce koyun yüklü pek çok kamyon, günlerce yol katedip ülkenin batısına ulaşmaya
çalışıyor, bu arada birçok karakolda aranıyordu. İki gün önce de böyle bir kamyon, karakolun arama
noktasında durdurulmuş, koyunların kaçak olduğu anlaşılmıştı. Geldiği gibi geri gideceğini anlayan
kamyoncu, yalvarması para

76

etmeyince kamyonun kasasına çıkmış, zavallı hayvanları aşağıya atmaya başlamıştı. Bir yandan koyunlardan
eline geleni itiyor, bir yandan bağırıyordu:

- Gumutanim. Esger yesin gumtanim. Bak bunlar besilidir gumtanim. Esgere yidir gumutaniiiim.

Birkaç dakika içinde ortalık sağa sola koşuşturan koyunlarla doluşmuş, sıkıcı yolculuktan bıkan
hayvanlar" da meleyerek etrafa dağılmaya başlamışlardı. Şaşıran askerler verilen emirle, aşağı atılan
koyunları kamyona yüklemeye çalışmışlardı. Kamyoncu ise dur durak dinlemiyordu. O bir yandan hayvanları
aşağı atıyor, atılan hayvanları da askerler kamyona geri yüklüyorlardı: Sonunda yükü ile ilgili elinde hiçbir
belgesi olmayan adam ikna edildi. Koyunların hepsi yüklendi ve geri gönderildi. İşte bu garip de o arbedede
gözden kaçmıştı.

Ertesi gün, çevredeki mezralara sorduk. Koyunu eksik olan yoktu. Ve böylece "Garip" bölüğe katıldı.
Bakıcılığı da, mevziden sesleri ilk duyup bildiren askere verildi. Kurban bayramında kesecektik. O yüzden iyi
bakılıp, beslenecekti. Ama pek öyle olmadı. Gerçekte bir koyun olan Garip, kısa süre içinde, evrim değiştirdi
ve mezralardaki hemcinslerinden çok, birliğin köpekleri ile anlaşmaya başladı. Onlarla oynayıp duruyor,
kızdırıldığı zamanlar tosluyor, özellikle yavru köpeklere sataşmayı da pek seviyordu. Bazı kısa mesafeli
görevlere çıkıyor, burada asker kumanyası bile yiyebiliyordu. Hatta makarna, tavuk eti konserve, dana eti
yediğini bile gören vardı. Artık birlikte, Garip'in yedikleri konuşuluyordu.

Hele sabahları birliğin topluca yoklaması alınırken sıraya geçmesi, ilk günler bayağı eğlence konusu
olmuştu. Herkesin sinirlerinin üstünde olduğu sabahları, bakıcılığına verilen erin yanıbaşında durup, tüm
itelemelere, "Kışşşt'lara rağmen gitmemesi havayı yumuşatıyordu. Birliğin tüm köpekleri, yaramazlıkları
sonunda azar işitirken, Garip'e kimse dokunmuyordu. Ortalığı dağıtmasına, "Yazık, garip işte" diyerek, herkes
gülüp geçiyordu. Ancak askerlerin, mevzilerde nöbet tutan,

77

göreve çıkan ve hemen hemen tüm yoklamalarda hazır bulunan Garip'in sabah sporuna katılmasını pek
istemediklerinden emindim.

Garip, yine bir sabah sporu için toplanan timin arasında yerini almıştı. Yoklama alındıktan sonra, her
zamanki gibi, atletler çıkarıldı, yarı çıplak bir halde ısınma hareketlerine geçildi. Sıra koşmaya gelmişti.
Mayınlama ve ani ateş tehlikesine karşı binadan fazla uzaklaşılamadığı için, karakol sınırları içinde kısa
mesafeli koşular yapmak "zorundaydık. Isınma hareketlerinde terleyen askerleri koşturmanın tam zamanı
olduğunu düşünen Garip'in tim komutanı, her sabah olduğu gibi tepedeki bayrağı gösterip bağırdı:

- İstikamet bayrak direği... Marş marş...

45
Bir anda çil yavrusu gibi dağılan askerlerin arasında ne olduğunu şaşıran Garip, ilk şaşkınlığı geçince,
askerlerin peşinden koşmaya başladı. Ardından tim komutanı ekledi:

- Garip'in arkasında kalan sürünerek iner!.. Hadi bakalım,

geçin şu koyunu.

Çıkışta geride kalmasına rağmen, kısa sürede tüm timin önüne geçmeyi başaran Garip, bir anda ortalığı
karıştırıverdi. Zavallı koyunu geçemeyeceğini anlayan bazı askerler, bir anda Garip'e yöneldi. Kimi yünlerine
asılıp tutmaya çalışırken kimi de ayaklarını tutmaya uğraşıyor, ancak Garip de bir yolunu bulup ellerinden
kurtulmayı başarıyordu. Tutamayacağını anlayan bir tanesi de hayvancağıza çelme takmaya çalışıyor, ama
Garip üstünden atlıyordu. Sonunda Garip, herkesten önce bayrak direğine ulaştı. Timin bu dört ayaklı
elemanı, az sonra başına geleceklerden habersiz, kah gülmekten kah nefes nefese kalmaktan koşmak yerine
artık sürünen askerlere yine melûl melûl bakıyordu. Timin tamamı bayrak direğinin yanında sıraya dizildiler.
Biz bu manzarayı karınlarımızı tuta tuta gülerek izlerken, bulunduğumuz yerden Garip'i göremiyorduk. Bizim
çocuklar, o çok sevdikleri ve gözleri gibi baktıkları koyunu aralarına almışlar, bir yandan gülüyor, bir yandan
da azarlayıp duruyorlardı.

78

Bu olaydan sonra, hemen her sabah sporuna Garip de katıldı. Her seferinde de timin sürünerek geri
dönmesine neden oldu. Acı olayların bol, Garip sayesinde neşe ile başlanan sabahların ise az olduğu günler
hızla geçti. Kurban Bayramı geldi.

Garip ile birlikte sabahları spor yapan askerlerin çoğu terhis oldu, bir kısmı da memleketlerine bayrağa
sarılı döndüler. Ancak askerlerden hiçbiri o bayram Garip'in kesilmesine razı olmadı. Kesmeyi teklif eden de
çıkmadı zaten. Çünkü, anlatılsa bile kimsenin inanamayacağı birçok olayın tanığıydı Garip.

79

TERÖRİST

Bir terim karmaşasına girmek istemiyorum. Gerillaymış, yurtsevermiş. Bütün dünyada bunun adı bellidir.
O da terörist. Elinde silah, çoluk, çocuk demeden öldürene başka ne denir ki. Onun da adı teröristtir. Bu
teröristler de insan tabii ama ben buna da girmek istemiyorum. Çünkü bazen bundan bile şüphe ettiğim
zamanlar oldu. Aslında bölgede göreve başladıktan sonraki ilk yıl boyunca, hiç terörist görmedim. Yani hep
şunu zannederdim: Onlar tepenin öbür tarafında, biz bu tarafında olacağız ve birbirimize ateş edip duracağız.
Bu sırada da birbirimizi görebileceğiz. Yok, böyle olmadı. Neye benzerler, bizim gibi burunları, kulakları var
mıdır? Bunları bile düşündüğüm oldu. Onları hiç görmediğim için askerlerime de anlatamıyordum. Sadece
duyduklarımı, okuduklarımı söylüyordum. Sonunda ilk canlı teröristi bir yıl kadar sonra gördüm.

Gece boyunca süren çatışmadan sonra, bir de arazi aramasına çıkmış, yorgun argın mevzilerimize
dönmüştük. Silahlarımızı temizliyor, çay yapıyor, dinleniyorduk. Yaklaşık 24 saattir ağzıma bir şey
koymamıştım. Bir de arazi aramasında, örgütün bir kampının yakınında bulduğumuz cesetler, iyice canımızı
sıkmıştı. Aslında alışmıştım ölü görmeye ama bunlar çok farklıydı. Bir çukura doldurulmuş, on kadar kadın
ve erkek cesedi. "Gazetecilere göstereceğiz, getirin" dediler. Pek kolay olmadı. Zaten işi yarıda bırakmak
zorunda kaldık. Askerlerimden biri bir mekap ayakkabıyı çekince, içinden kemikler boşalıvermişti. Bir kısmı

46
ise, elleri arkadan bağlı, gözleri bağlı, belki bir haftalık cesetlerdi. Bu yeni cesetlerin hepsinin kafalarına
kurşun sıkılmıştı. Bu yüzden tanınmayacak durumdaydılar. Ceplerinden çıkan malzemelerden kimliklerini
tesbit edebildiklerimizi yukarıya

81

bildirmiştik. PKK'ya karşı nefretimin bir kat arttığını biliyorum o gün.

Bu yüzden midem bulanıyordu. Bir şeyler yemeye çalışırken, askerlerimden biri, "Buraya getiriyorlar"
dedi. "Buralarda da gösterecekleri yerler varmış". Onu az önce, helikopter pisti olarak kullanılan tepeye
göndermiştim. Orada diğer askerlerden öğrenmiş. "Dün geceki çatışmada onlar da varmış" dedi ve ekledi.
"Komutanım, teröristlerden biri aslında çocuk. Yanlış yakalamış olmasınlar?" O an içimin eridiğini hissettim.
Sanki çok biliyormuş gibi biraz da ukalalık etmiştim:

- Ne sandın oğlum? Gözünüzde o kadar büyüttüğünüz herifleri göreceksiniz işte sonunda.

Askerim biraz sıkılarak beni düzeltti: "Komutanım, herif değil. 13-14 yaşlarında var-yok." Trakyalı
şivesiyle devam etti: "Te be yazıktır komutanım. Uncacık kızan. Bizi saatlerce uyaladı. Aslında buraya
gelmeseler iyi olurdu. Belki de bu itlerden biriydi komutanım o..." Ben de bunu düşünüyordum, ama
dayanamadım. "Tamam oğlum kes artık." deyince susuverdi:

Sustu ve geriye döndü ve parmağıyla işaret etti. "İşte. komutanım" dedi. Sırttan bulunduğumuz yere
doğru, üniformalı bir grup yürüyordu. Her zamanki gibi, ikisine de asker kıyafeti giydirmişlerdi. Yoksa,
teslim olmuş ya da yakalanmış bir PKK'lı her zaman için öncelikli hedeflerdendi. Yanlarında bölük
komutanları, ele geçiren taburun komutanı, bir-iki muhafız asker, yavaş yavaş sırtı tırmanıyorlardı.
Kalabalıktan iki kişinin el ele tutuştuğunu görüyordum.

Sabaha karşı ele geçen iki PKK'lıdan biri gerçekten de çocuktu. Verilen asker elbisesi büyük geldiği için,
kolları ve paçaları kıvrılmıştı. Palaska neredeyse belinden düşecekti. Muhtemelen ayağına göre postal
bulamadıkları için, hala teröristlerin sembolü haline gelmiş olan mekap marka spor ayakkabı giyiyordu.
Başına taktıkları şapkanın altında o kadar komik olmuştu ki. Aralarından biri uzaktan bize bağırdı:

82

- Bölük komutanı! Çayın var mı?

- Var komutanım buyrun. Oğlum hemen çay getirin.

- Bak sana misafirler getirdim.

Ne aptalca bir espri diye düşündüğümü hatırlıyorum. Misafirmiş. Ne misafiri? Oflaya puflaya,
bulunduğumuz büyük kayaya çıktılar. "Musa sen de şuraya otur." dedi tabur komutanı. Diğer teröriste de
hemen karşısını göstermişti. Birinin adının Musa olduğunu böylece öğrenmiştim. Diğerininki de Halit'miş.
Tabur komutanının elinden tuttuğu çocuk. Musa'dan çok Halit dikkatimi çekmişti. Küçücük ellerinin ucunda
dal gibi uzayan ince parmakları dün gece tetiklere basmıştı. Bıyıkları bile terlememişti. Çakır gözlerinin
kenarındaki kıvrım kıvrım kirpikleri hemen göze çarpıyordu. Kim bilir annesi babası nerelerdeydi Halit'in?
Korkmuştu. Çok korkmuştu. Halit'in ne kadar korktuğu, belki de o yaşta bir çocuğu olan ve eline sıkıca

47
yapıştığı tabur komutanının arkasına saklanmasından belli oluyordu. Başı öne eğik kimsenin yüzüne
bakmamaya çalışıyordu. Annesinden izinsiz, bisikletle caddeye çıkmış bir çocuğun suçluluk duygusunu
andırıyordu hali. Ben bunları düşünürken gelenlerden biri Musa'ya dönerek:

"Eee göster bakalım Musa, hani nerde senin havaalanı?" dedi. Musa, biraz da alaycı bir gülümseme ile ve
iyi sayılabilecek bir Türkçe ile yanıtladı:

- Vallah komutanım. Şu vadi havaalanı. Şu mağara

hastahane. Şurası karargah. Şu ilerdeki tepenin altındaki mağara da

disko.

Gayet güzel sohbet ediyorlardı. Ben de merakla onları dinliyordum. Tabur komutanı, "Başka?" diye
sorunca, Musa iki elini yana açıp, "Daha ne isterim ki komutanım? Hava güzel, kızlar güzel. Yan gel yat. Ben
da hava kuvvetleri komutanı." dedi. "Oğlum hiç mi aklın kesmedi?" diye sordu içlerinden biri. Tam ben de
bunu düşünüyordum, ama konuşmam uygun kaçmazdı.

83

"Komutanım, ben kaç defa denedim biliyor musun kaçmayı? O yüzden aşçı yaptılar beni. Elime silah bile
vermiyorlardı." dedi.

Bir anda acıdım ona. Kim bilir ne eziyet etmişlerdi? Baksana, silah bile vermemişler eline zavallının. İki
terörist yakalamışlar, biri aşçı biri çocuk- Ben bunları düşünürken, o sevecen gözüken tabur komutanının
sesinin sertleştiğini fark ettim:

- Boşver şimdi sen palavrayı. Hep öyle derler. Yok

aşçıydım, yok malzemeciydim. Yok, zaten silah vermiyorlardı.

Bu sözleri duyan Musa, nefes bile almadan konuşmaya başladı:

- Vallah billâh doğru söylüyorum komutanım. Ben kaçmaya

çalıştıktan sonra bana uygulama bile yaptılar. Vallah ben suçsu/um

komutanım. Ben bir şey yapmadım. Ben suçsuzum.

Kafam ,allak bullak olmuştu. Teröristleri getiren gruptan biri sordu:

- Sana ne yaptılar Musa?

- Demirle dövdüler.

- Yaran nerde Musa?

48
Musa tekledi. Bir-iki "şey" dedikten sonra ekledi:

- Geçti izleri.

- Bana bak. Karşında çocuk yok, ben senin gibi yüzlerce

salak dinledim. Doğru dürüst depoları gösterecek misin,

göstermeyecek misin?

Bu herif gerçekten terörist miydi, yoksa değil miydi? Ne düşüneceğimi, neye inanacağımı şaşırmıştım.
Ama sinirlerimin yavaş yavaş gerildiğini hissediyordum. Terörist ayağa kalkıp, "E

84

komutanım, niye geldik buraya. Tabii göstereceğim. Hadi gidelim hemen." dedi. Tabur komutanı da, "Hayır
otur şuraya çayını iç önce." diye gürledi.

Musa bu söz üzerine tekrar yerine oturdu. Başını önüne eğdi. Dudaklarından belli belirsiz bir şey
döküldü. Herhalde yakalandığı için lanet okuyordu. Askerin getirdiği çay bardağını eline aldı. İçmeden öylece
duruyordu. Sessizliği telsiz anonsu bozdu. Tabur komutanını arıyorlardı. Karşı tarafta konuşan kişi, Musa
hakkında bilgi ve tarif istiyordu. Tabur komutanı da sakin sakin Musa'yı tarif etti. Ondan öğrenebildiklerini
sıraladı. Memleketi, yaşı, tahsili, kod adı vs. Bir süre geçtikten sonra, karşıdaki ses şifreli sözcüklerle Musa
hakkında ellerindeki bilgileri aktarmaya başladı. Tabur komutanı ile yanındakiler gülümsüyorlardı. Ben ise
dehşete düşmüştüm.

"Tamam bu kadarı yeter. Kalanını dönüşte alırım." dedi tabur komutanı ve teröriste dönerek devam etti:
"Demek ahçıydın hâ Musa? Ya, sen bana şunu anlatsana, senin gibi koskoca bölük komutanını nasıl oldu da
sattılar lan?"

Telsiz konuşmasını da merakla dinleyen Musa, bu sözler Özerine tekrar başını önüne eğdi ve çayından bir
yudum daha aldı. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Aynı çatışma anında olduğu gibi. Günlerce, aylarca peşinde
koştuğum adamların ikisi, işte karşımdaydı. Heyecanımı gizlemeye çalışarak sordum: "Komutanım, dün
geceki grupta var mıydı bunlar?" Beklediğim cevabı alamadım. "Dur bakalım konuşacağız." dedi. Musa'ya
döndü:

- Anlat bakalım. Dün gece buraya nasıl geldiniz? Ama

konuştuğumuz gibi tamam mı yavrum?"

Bir yandan da eliyle arkasındaki habercisine sigarasını işaret etti. Gözlerimi dikmiş, Musa'ya bakıyordum.

- Saat 12 gibiydi.

85

- Demek vardınız hâ? Hayvan herif!

49
Kimse benden böyle bir söz beklemiyordu. Tabur komutanı ve yanındakilerin çok şaşırdığına eminim.
Resmen terbiyesizlik ediyordum. Bir ast, üstünün yanında nasıl olur da böyle konuşur? O an ağzımdan çıktı
işte. Üstüne üstlük, başka şeyler de söylemişim, sonraları habercim anlattı. Ben tam olarak hatırlamıyorum,
ama şöyle bir şey çıkmış ağzımdan:

- Benim karşıma iki tane eşşoğlueşşeği getiriyorsunuz, sonra

da misafir diyorsunuz.

Hatta, "Söyle lan. Dün gece burada mıydın?" diye bağırmaya bile başlamışım. Sonunda en yüksek rütbeli
kişi olan tabur komutanı doğal olarak açtı ağzını: "Bana bak, terbiyeni takın. Kendine gel, yoksa ben
getirmesini bilirim."

Hatırlıyorum, teröristlerle birlikte gelen subaylardan biri kolumu tutmuş çekiştiriyor, bir yandan da
fısıldıyordu: "Sus ulan sus, bu herifleri ürkütme, yer gösterecekler. Sığınaklar var burada". Bundan sonra
yerimden fırlayıp Musa'nın üzerine atlamışım. İki yakasından tutup, sallamaya başlamışım. Tabur
komutanının yanındaki yüzbaşıya dönüp: "Şu geri zekalıyı da sakinleştirin" diye bağırdığını, bir yandan da
çocuğun elinden sıkı sıkı tuttuğunu görüyordum. Bu kargaşaya bir de Halit'in ağlaması karışmıştı. Bir yandan
hıçkırıyor, bir yandan tabur komutanının eline iki eliyle sarılıyordu.

Musa'nın korkudan büyümüş gözlerine bir-iki tane yumruk indirmeye çalışıyor, ama kollarımı
tuttuklarından buna fırsat bulamıyordum. Halit ise hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sonunda tabur komutanı da
çocuğun elini bıraktı ve diğerleri ile birlikte benim üzerime çullandı. Bir yandan da, "Bıraksana kardeşim!
Çekil surdan!" diye bağırıyorlardı. Sonunda Musa'yı elimden aldılar. İtiş kakışta yere düşmüştüm. Ağzıma
geleni söylüyordum. Gözüm kararmıştı. Hayatım boyunca hiç böyle yapmamıştım.

86

- Adi herifler, kalleşler. Hadi yaraladınız, niye işkence ettiniz? Niye ölü adamın kafasına da kurşun
sıktınız? O... çocukları. Bırakın lan beni. Geberteceğim bu iti. Misafirmiş. Git evinde ağırla bari. Ne yer
göstermesi? Binlerce ton malzeme ele geçirseniz, benim askerimi geri getirebilir misiniz? Gel lan buraya!..

87

ASKER

İnsanın gerçek yüzü, mermi kafasının üzerinde uçtuğunda anlaşılıyor. Atıp tutan çok insan gördük; ona
kalırsa en cesur, en kahraman odur. Madalya alacaktır ama hakkı yenmiştir. Ama bir bakarsın, acayip korkak
çıkar. Ya da karakolda iken çok pısırık gözükür, çatışmada cengaver kesilir. Anlayamazsın. O yüzden, "Ben
şöyle yaptım, ben böyle yaptım" diye övünüp duranlara pek inanılmaz. Zaten cesur adam yaptığı ile övünmez
ki! Ne askerler, ne subay astsubaylarla karşılaştık yıllarca. "Allah Allah" diye koşanını da gördüm, korkudan
havaya mermi sıkanını da. Velhasılı her şey, ö kafanın üstünde uçan merminin sayesinde açığa çıkıyor.
Bununla ilgili çok anı var ama, beni en çok İzmir'li bir çocuk etkilemişti.

Benim birliğimin asıl yeri batıda. Ama biz de geçici olarak Güneydoğu'ya gidip geliyoruz. İki yıl
kaldıktan sonra, dinlendirilmek için beni kışla komutanı olarak bıraktılar. İkinci yılın sonunda tekrar bölgeye
gitme emrim geldi. Bu sırada da yeni tertip askerler gelmeye başladı birliğe. Daha önceki tecrübelerimden,

50
İnce eleyip sık dokuyarak asker seçiyorum. Hastaları, problemlileri kışlada bırakacağım. Zor iş. Belki
seçtiğim asker mayına basacak, belki şehit olacak.

Bir de askerlik süresini kısalttılar. Bu yüzden tam bir kriz yaşıyoruz. Güneydoğu'daki birlikler
operasyonlara yarı mevcutla çıkıyorlar. Ya da operasyona çıktıkları zaman, karakolda çok az kişi bırakmak
zorunda kalıyorlar. Bu nedenle büyük sıkıntı yaşanıyor. Biz de bu kararı kim almışsa ona "minnet"
duygularımızı sunuyoruz. Sabah saatleri. Yeni askerlerle odamda tek tek konuşuyorum. "Sıradaki gelsin."
diye bağırdım. Kapı açıldı. Hemen ardından masmavi gözlü, sapsarı saçlı bir asker içeri girdi.

89

Çocuk gülüp duruyordu. Ama bunun .gülme olmadığını, aslında yüz ifadesinin öyle olduğunu bir süre
inceledikten sonra fark ettim. Sıradan sorulara başladım:

- Evet. Otur bakalım. Nerelisin? Ne iş yapardın? Anlat bakalım.

Üzerindeki üniforma iğreti duran asker, çekinerek gösterdiğim koltuğa oturduktan sonra anlatmaya
başladı. İzmirliydi. Adı Murat'tı. Sivilde elektrikçiydi. Bunları söyledi ve sustu. Başını önüne eğdi. Bir şey
söylemek istiyordu. Ben, bazılarının yaptığı gibi, "Ben hastayım, göreve çıkamam" gibi sözler beklerken,
gücünü topladı ve ıkına sıkıla konuşmaya başladı

- Komutanım. Sizi bugün biri arayacak.

- Eee Güneydoğudan Öyküler? Ne olmuş arayacaksa?

- Komutanım. Benim için arayacaklar. Benim Güneydoğu'ya

gitmemem için size rica edecekler.

- Sen istiyor musun?

"Bir torpil koyma vakası daha" dedim içimden. Sakin sakin konuşan Murat birden değişiverdi:

- Komutanım, hiçbir hastalığım yok. Tüm vücudum sağlam.

Kendi isteğimle komando oldum. Her şeye dayanırım. Bu durumda

beni göndermezseniz görevinizi yapmamış olursunuz. Hatta beni

burada bırakır, benim yerime başkasını gönderirseniz ve onun da

başına bir şey gelirse, bunun vebalinden kurtulamazsınız.

Hiç nefes almadan ağzından dökülen bu sözler karşısında ne diyeceğimi önce şaşırdım. Sonra kendimi
toplayıp, "Dur bakalım asker! Sen benimle nasıl konuşuyorsun?" diye çıkıştım. Bir şey söylemeye çalıştı ama
doğru dürüst düşünebilmek için, ona hemen dışarı çıkmasını söyledim. Çocuk yavaşça ayağa kalktı. Başı

90

51
önünde yavaş adımlarla dışarı çıktı. Kim bilir, bu anı ne kadar beklemişti? O'nu Güneydoğu'ya gönderecek
asıl kişiyle konuşmasını, kim bilir kaç kere ezberlemişti? Eminim, böyle bir tepkiyle karşılaşacağını hiç
tahmin etmemişti. Ben ise masamda öylece oturmuş, düşünmeye çalışıyordum. Daha önce başkalarının
ağzından böyle olaylar duymuştum. Ama benim başıma ilk kez geliyordu. İçimden "Aslanım benim" deyip
alnından öpmek geliyordu, ama bunu yapamadım o an. Bir süre sonra Murat'ın tekrar içeri gelmesini söyledim
habercime. Asker tekrar içeri girdiğinde, başı hala öne eğikti. Bu kez otur dememe rağmen oturmadı.
Gözlerini bir noktaya dikmiş, çatık kaşlarını oynatıp duruyordu. Ben de daha fazla üzerine gitmemek için,
"otur" diye ısrar etmedim. Neredeyse ağlayacaktı.

- Kim arayacak beni aslanım?

- Bir havacı komutan arayacak komutanım... Komutanım

onlara söylemeye çalıştım, beni dinlemediler.

- Ne söyledin? Kime söyledin.

Ben sordukça rahatlamaya başladı. Sesi titriyordu:

- Güneydoğu'ya gitmek istiyorum. Babam beni duymadı

bile. Gitmiş bizim aile dostu havacı komutanı aramış. O da sabah

benimle konuştu. Ona da anlatamadım. Beni dinlemiyorlar. Siz de

dinlemiyorsunuz.

Resmen beni suçluyordu. Evet hatalıydım. Ama bizde, hele yeni katılmış biri, değil bir subayı, bir çavuşu
bile eleştiremez, karşı çıkamaz. Ama bunu ona anlatmanın zamanı değildi. Önce çocuğu tam anlamıyla
tanımak istiyordum:

- Bana bak. Böyle konuşursan kimse seni dinlemez. Ama bu

kez ben seni dinliyorum. Anlat bakalım...

Biraz yumuşayınca o da iyice rahatladı. "Komutanım. Biz mahallede üç arkadaştık" dedi. "Salih'le Kemal
Güneydoğu'da şehit

91

oldular. O yüzden benim de gitmem lazım. Ya öcümü alacağım, ya da ben de onların yanına gideceğim."
Etkilenmediğimi belli etmek için, önümdeki kağıtlara imzalar atıp duruyordum:

- İyi de oğlum, belki hiç çatışmaya bile girmeden

döneceksin oradan. Bu kader meselesi.

52
- Olsun komutanım. En azımdan elimden geleni yapacağım.

Devlet kuracaklarmış... Kim kimin toprağında devlet kuruyor?

Fırsat bulursam, onun da hesabını soracağım.

Çocuk kararlıydı, tüm cesaretini toplamış, nasıl olsa bu son şansım deyip konuşuyordu. Bu sözleri çok
duymuştum, ama bu kez daha bir hoşuma gitmişti. Yine de belli etmemeliydim. Bölgeye gideceklerin sayısı
sınırlıydı. Hem bu çocuk hastaysa, orada bize yük olmaktan başka bir işe yaramazdı. Daha sağlık raporuna
bile bakmamıştım.

"Tamam oğlum. Listeleri akşam açıklayacağım. Hakkında hayırlısı olsun." dedim. "Komutanım..." diye
listelemeye başladı. Ama bir süre yalnız kalmak istiyordum. "Murat konuşma ve dışarı çık." diye sesimi
yükseltince kapının eşiğinde durup, "Komutanım beni burada bırakırsanız olay çıkarırım, haberiniz olsun."
deyip kaçtı gitti.

Bölgede iki yıl boyunca birçok çatışmaya girmiş, yüzlerce kez pusuya yatmıştım. Böyle değişik
rütbelerde bir sürü personelle çalışmıştım. İnsan baştan bilemiyor kimin ne olduğunu, sağlam adamla
çalışmak zorundasın. Zırlayıp duran, sorunlu ya da hasta personel işi yokuşa sürüyor.

Murat, o akşam açıklanan listede vardı. Güneydoğu'da, benimle birlikte oradan oraya dolaştı. Birçok kez
çatışmaya girdi ve Allah'a şükür sağ salim döndü. En gözüpek askerlerimden biri oldu. Kuzey Irak'a yapılan
operasyonlardan birinde, göğsünde taşıdığı bayrağı, büyük bir dal parçasından yaptığı göndere ilk
dikenlerdendi. Sadece ve sadece bir heyecanın sonucu olarak bayraklar dikildi. Ama Irak bile topraklarının
işgal edildiğini

92

düşünmezken, birkaç saat sonra bir telsiz emri alındı. Günlerdir süren operasyonda saçı sakalı birbirine
karışmış, üniformaları parçalanmış askerlerin arasına, Cumhuriyet balosuna gelir gibi salon kıyafeti ile gelen
Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş tarafından, ele geçirilen tepeler boyunca asılmış olan bayrakların
indirilmesi talimatı verildi. O da bayrağını ağlaya ağlaya topladı. Sonra da ilk gününden beri haberciliğini
yaptığı, her an üzerine titrediği, kendisini azarlayan komutana, yani bana dönüp:

- Doğan Paşa, bunun vebalinden kurtulamaz komutanım.

dedi. O gün yine azarladım onu. Ama şimdi düşünüyorum da Murat artık asker değil, bir sivil. Bir
vatandaş. Yani ben onun emrindeyim. "Vebal'in ne olduğunu, sanıyorum şu anda o benden daha iyi biliyor.
Bir de ben bölgeden ayrıldıktan sonra, bir gazetenin manşetinde görmüştüm. Doğan Güreş, yine bayraklardan
bahsediyordu. Ama ilginçtir, o haberde Doğan Güreş'in, "Cudi'ye Bayrak Diktik" dediği yazılıydı. Haber
doğru mu bilemem, ama Cudi'nin Türkiye sınırları içinde olduğunu, birinin o paşaya hatırlatması lazımdı.

93

HAVA DELİĞİ

53
Kış yaklaşıyordu. Yine durmak bilmeyen sinir bozucu yağmurlar ve insanın kemiklerini sızlatan soğuklar
başlayacaktı. Bir grup teröristin, bizim sorumluluk sahamızdan geçeceği duyumunu almıştık. Zaman zaman
böyle haberler gelir, biz de tedbirlerimizi "artırırdık. O gün de hemen bir tim hazırladık. Muhtemel geçiş
bölgesine pusuya çıkmaya karar verilmişti. Hava kararmak üzereydi. Son kontrolleri yaptık, talimatları verdik
ve yola çıktık. Her zamanki gibi. biribirimizin peşi sıra. kol düzeninde dikkatli bir şekilde pusu bölgesine
kadar yürüdük. Öncüler, kontrol ettikten sonra, süratle mevzilere girdik ve sessizce beklemeye başladık. Gece,
yoğun bulutların da etkisiyle zifiri karanlığa dönüşmüştü. Geçeceklerini tahmin ettiğim patikaya gözümü
dikmiş bekliyordum. Hafif hafif çiseleyen yağmur tanelerinin, parkalarımıza dokunuşlarının dışında, tam bir
ölüm sessizliği vardı. İki gün önce doğum günümdü. Bu yıl da burada, yalnız başıma geçirmiştim. Alışmıştım.
Ve bir karar vermiştim: Hiç bir doğum günümde, öyle parti, pasta, hediyeler falan istemiyordum. Yavan
geliyordu artık.

Aradan on dakika geçmişti ki mevzide bir şeyler oldu. Bir anlık kızıllık oluştu gözlerimin önünde. Ne
olduğunu anlayamamıştım. Oturduğum yerden, yere yuvarlanmıştım. Kulaklarım Uğulduyordu. Bir şeyler
duyuyordum ama anlayamıyordum. Kızıllık bir türlü kaybolmuyordu. Kendimi zorluyor ama
doğrulamıyordum. Bizden sekiz kilometre uzaktaki timler bile işitmesine rağmen, ben bu patlama sesini
kesinlikle duymamıştım. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Göremiyordum ama en ufak bir acı da
hissetmiyordum. Külçelerce ağırlıktaki kollarım ve bacaklarım sanki benden uzaklaşmışlardı. Etrafımdaki
sesleri ayırt etmeye başladığımda, önce bir seri

95

patlama sesi duydum. Hücum -yeleğimdeki mühimmatlar patlıyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Yeleğin
fermuarı ellerime çok uzaktaydı. Bilinçsizce toprağa abandım. Bunu niçin yaptığımı bilmiyordum. Ama böyle
yapınca sanki patlamalar duracaktı.

Bir süre sonra kendiliğinden sesler kesildi. Mevzide benden başka iki asker daha vardı. Birinden hiç ses
alamıyordum. Diğeri ise beni kucağına çekerek üzerime kapandı. "Dayanın komutanım, ölmeyin!" diye
ağlıyordu. İşte öleceğimi o an anlamıştım. Kelime-i Şehadet getirmeye başladım. "Demek böyle oluyor"
diyordum. Yağmur çiselemeye başlamıştı. "Böyle lanet bir havada, böyle lanet bir yerde mi öleceğim?" diye
içimden geçiriyordum. Karanlık bir tünelin ucunda hayal meyal bir ışık görüyordum.-Bir elin bana doğru
uzandığını görüyordum. Kucağına uzandığım askerimin hıçkırıkları arasında, bu el kayboldu gitti. Kulağımın
kenarından boynuma doğru bir sıcaklığın yayıldığını hissediyordum. Sağ elimle başımı yokladım. Başımdan
da yaralanmıştım. Saçlarım kavrulmuş, toz toprak içindeydi. Kulağımdan ve başımdan kan geliyordu. Beyin
kanaması geçirdiğimi ve en fazla yarım saat daha yaşayabileceğimi düşünüyordum. Birden sol ayağımı
hissetmediğimi fark ettim. Askere, ayağımın kopup kopmadığını sordum. "Hayır" dedi, "Yerinde duruyor."
"Bana yalan söyleme" diye üsteledim: "Koptuysa koptu." Eğer sadece bacağım koptuysa, basit bir bağlama ile
kan durdurulur ve hayatta kalabilirdim. Askere inanmadım ve sağ ayağımla sol ayağıma, birkaç kere vurdum.
Sağ ayağımın vurma hissinden sol ayağımın yerinde olduğunu anladım. Ancak daha sonra, o ayağımda dışarı
çıkmış bir kemik olduğunu öğrenecektim. Bu arada, her nefes alış verişimde canımın çıkacağı anı
bekliyordum. Bu çıldırtıcı süre uzadıkça uzuyordu. "Beni mevziden çıkarın!" diye bağırmaya başladım.
Ortalık karışmıştı. Telsizlerden durumun ne olduğunu soranların sesi, "Acilen helikopter gönderin" diye
bağıranların seslerine karışıyordu. Fakat bu kötü havada ve gece vakti hiç bir helikopterin kalkamayacağını
biliyordum. "Beni mevziden çıkartın!" diye tekrar bağırdım. Kendimi mezarda gibi hissediyordum. Sanki
çıkınca, hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam edecektim. Sonunda askerlerden biri yanıma atladı ve beni

96

54
sürükleye sürükleye dışarı çıkardı. Hiç bir şey değişmemişti. Hala göremiyordum. Acı yoktu ama hareket
edemiyordum bir türlü.

Ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum, bir araçla beni karakola götürdüler. Yolda sürekli annemin kalp
hastası olduğunu ve kesinlikle haber verilmemesini söylüyordum. Bir masaya yatırdılar. Doktor bir yandan
sağa sola talimatlar veriyor, diğer yandan da küfürler savuruyor, lanet okuyordu. O da ağlıyordu. Daha yarım
saat geçmişti belki ama bana bakan herkesin ağlamaya başlamasından bıkmıştım. "Lanet olsun, daha bir saat
önce espri yapıp gülüyorduk. Sizi böyle mi görecektim?" diye ağlıyordu.

Hemen askerlerden birine, tim çavuşlarını ve iki gün gün önce tartıştığım astsubay arkadaşımı yanıma
getirmesini söyledim. Hepsinin haklarını helal etmesini istiyordum. Doktor buna izin vermedi. Gözlerimi
bantladı, vücudumdaki yaraları temizleyip tampon yaptıktan sonra karakoldan hareket ettik. Hala ölmemiştim.
Ve daha da beteri o lanet dayanılmaz acılar başlamıştı. Birisi, tüm iç organlarımı acımasızca dağlıyordu.
Yolda zaman zaman bayılıyordum. Sürekli beni ayık tutmaya çalışıyorlardı. Susamıştım. Canım hiç bu kadar
su istememişti. Fakat karnımdan da yaralandığım için su vermiyorlardı. Yalvarıyordum, küfrediyordum, her
yolu deniyordum. Doktora yaptığım tüm iyilikleri yüzüne vuruyordum ama işe yaramıyordu. Sadece nemli
pamukla dudaklarımı ıslatıyordu.

Hastahaneye giderken, yol üzerindeki hemen her kontrol noktasında durdurulduk. "Aaa! Ne olmuş? Nasıl
olmuş? Şehit var mı? Tüh tüh, geçmiş olsun!"lar arasında hastahaneye ulaştığımı hatırlıyorum. Ölmeyi
bekliyordum ama bir türlü ölmüyordum. Bu kez de beyin tomografisi çekecek adamı bulamıyorlardı. Ve
herşey bir anda bitti. Işık zaten yoktu. Sesler de kesildi. Karanlığın içinde kayboldum.

Uyandığımda iki gün geçmişti. Anneme kesinlikle ağlamaması söylenmiş. Yanıbaşıma geldiğinde, sesi
titreyerek "Oğlum burnundaki ikisi yetmiyor muydu da, bu kadar daha hava deliği açtırdın vücudunda!" dedi.
Güldük. Babam yüzümdeki

sargılardan öpecek yer bulamadı. Yüzümü çevirdi. Sağ yanağımda, dudakları kadar bir boşluktan öptü.

Ölmemiştim. Bu kez de ölmeyeceğimi, binbir rüşvet teklifi, binbir yalvarma, binbir tehditle,
hemşirelerden birini kandırarak içtiğim ve hayatım boyunca tadı damağımdan gitmeyecek o limonatayı
mideme indirirken anladım.

98

KADER

Helikopterin biri iniyor, biri kalkıyor. Pist hemen hemen onlarca taburun ortasında oluşturulmuş. UH-1
denilen küçükleri için yeterli ama Skorskyler için biraz dar geliyor. Hemen her pilot bundan şikayet ediyor.
Pervanelerini büyük meşe ağaçlarına değdirmeden teğet geçip inen pilotların en korktukları ise, pistin açıkta
olması. Helikopter yere indiğinde bile karşı tepelerden görülebiliyor. Mesafe yakın değil, ama uzun menzilli
silahlarla ateş edildiği takdirde tehlikeli sayılabilir. Daha önce atılan bir-iki canas mermisi kimseye isabet
etmedi, ancak ortalıkta bir söylenti dolaşıyor. "Ellerinde Rus tipi, dev mermili uçaksavar silahı var" diyorlar.
Doçka'ymış adı. Ama kimse emin değil.

Pist başında oturup sohbet ediyoruz. Ne zaman ileri harekata geçilebileceği konusunda fikir yürütüyoruz.
Geçen geceki çatışmada baştan geçenler anlatılıyor. Sırayla da kumanya getiren helikopterleri karşılıyoruz.

55
Helikopter karşılamak tam bir dert. Pist dediğimiz şey toprak olduğu için, saçların diplerine kadar toprak
doluyor. Bunu önlemek için şapkayı başta tutmak da imkansız. Gözleri açık tutmak çok zor, ama helikopteri
görebilmek için başka çaremiz yok. Sonra saatlerce, saçları, gözleri, atletlerin, pantolonların içini
temizliyoruz.

Helikopter yanaşırken, kollarımızı paralel olarak yukarı kaldırıyoruz. Dirseklerden büktüğümüz


kollarımızla, bir ileri bir geri işaret ediyoruz pilota. İneceği yerin tam üstüne geldiği zaman da, kollarımızı
vücudun yanına doğru açıp, aşağı yukarı indiriyoruz. Helikopterin bir tarafı yana yatmışsa, o taraftaki
kolumuzu indirip kaldırıyor ve yere paralel olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Binlerce saat uçuşu olan pilotlar
için kimi zaman bu işlem hiç de gerekli olmuyor, hatta bazı pilotlar, yerde helikopteri

99

indireceğim diye kendini yırtan bizlere gülüp geçtiklerini bile söylüyor. Ama bu pist onlardan değil. Hem
bundan değişik bir zevk alıyoruz.

Ve işte bir tane daha yanaşıyor. Tam yerimden doğrulacak gibi oluyorum, yanımda oturan bir astsubay
engel oluyor:

- Komutanım siz oturun. Bu sefer de ben karşılayayım.

Astsubay bunu söyledikten sonra yerinden kalkıyor ve yavaş yavaş pist dediğimiz düzlüğe doğru
.yürüyor. Pilotun görebilmesi için sarı renkli bir sis bombası yakıyor. Kollarını paralel hale getiriyor,
helikoptere doğru kaldırıyor. Dirseklerinden büküp kendisine doğru yanaşmasını işaret ediyor. Helikopterin
pervanesinin yarattığı basınç artınca, önce şapkası uçuyor. Sonra... Sonra bir şey oluyor. Astsubay yere
düşüyor. Ayağa kalkıyorum. Olan biteni anlamaya çalışıyorum. Pervaneye bakıyorum. Değmiş olamaz, çünkü
helikopter hala yüksekte. Yanına doğru koşmaya karar veriyorum. Ama karşı taraftan yoğun bir ateşin
başladığını anlıyorum. Bizden daha yakın olan bir-iki kişi, yerde kanlar içinde yatan astsubayın yanına
sürünerek gidiyor. Birisi ise telsizden haykırıyor:

- Helikopter! Git çabuk. Uzaklaş. Ateş yedin.

Sanki tüm pilotların sesi aynı gibi. Yine metalik, serinkanlı bir ses yanıtlıyor:

- Olumsuz. Yaralıyı alacağım. İniyorum. Kenara çekilin.

Dana birkaç dakika önce sohbet ettiğimiz astsubay ise, karşıladığı helikopterde son nefesini veriyor. Ne
olduğumuzu bile anlayamadan başımız öne eğik, askerlerimizin yanına gidiyoruz. Ve PKK'lıların elinde
Doçka marka Rus malı uçaksavar silahı olduğunu öğreniyoruz.

100

BABA

Birbirimizin her şeyini bilirdik; heyecanlarımızı, zaaflarımızı, sevinçlerimizi. Belki garip gibi gelecek
ama birbirimizin kokusunu bile tanırdık. Acıların yanında, çok güzel anılarım oldu. Hayatım boyunca
unutamayacağım anlar yaşadım. Gerçek dostluğu ve sevgiyi de o anlarda öğrendim. Bir ekiptik. Her şeyimizi

56
paylaşırdık. Başka yapacak şey yoktu ki zaten, sadece paylaşmak.

Taşları üst üste koyup yaptığımız derme çatma mevzide oturuyorduk. Mevzinin bir köşesinde ateşimiz
yanıyordu. 29 Ekim'di. Beş altı kişi vardık. Hep tim komutanları; küçük rütbeli subaylar, asteğmenler ve
astsubaylar, laflıyorduk. Hava kararmak üzereydi. Hareketli gecenin ardından, tam bir sessizlik hüküm
sürüyordu. Havayı yumuşatmak için espriler yapıyor, hiçbirimiz bir gece öncesinden bahsetmemeye
çalışıyorduk. Biri çoraplarının söküklerini dikiyor, diğeri gözlerini kapatmış, durup durup "Mukadderat!"
diyordu. Diğer ikisi ise ellerindeki komando bıçaklarını bilerken, birbirlerine biley taşının nasıl tutulup,
bıçağa nasıl sürtülmesi gerektiğini anlatıyordu. Ben ise yerden söktüğüm ot parçasını önce ikiye bölüyor,
sonra bir daha katlıyor, bir daha ve ateşe atıp seyrediyordum. Laf birkaç kez dönüp dolaşıp izin konusuna
gelince, herkes sözleşmiş gibi konuyu değiştiriyor ve yaşanılan zamana geliniyordu. Bir ara içimizden biri,
"Susun birisine çağrı yapıyorlar." dedi. Tam olarak duyamamıştık. Bataryalarımız bitmesin diye sadece benim
telsizim açıktı. Nasıl olsa hep birlikteydik. Hücum yeleğimin cebinden telsizi aldım. Beklemeye başladık.
Çağrı yinelendi:

-Çakmak5, Yaban2!

101

"Çakmak5, bu sana." diyerek, arkadaşıma uzattım telsizi. Yalnız arayan bizim birlikten değildi. Telsiz
kodunun kime ait olduğunu bilmiyorduk. "Bu Yaban2 kim ya?" diye sorduktan sonra telsizin mandalına bastı
ve çağrıya cevap verdi:

- Yaban2 Çakmak5, dinliyorum.

- Nasılsın Çakmak5?

- İyiyim...

Bize döndü. "Kim bu ya?" diye sordu. Sonra da telsizden konuşmasını sürdürdü:

- Tanıyamadım?

- Çakmak5. Boşver şimdi beni tanımayı. Müjdemi vereceğin

zaman anlarsın.

Hepimiz susmuş, sesin sahibini çıkarmaya çalışırken, müjde lafını duyunca daha bir dikkat kesilmiştik.

- Müjde mi? Anladım anladım.

Hepimiz anlamıştık. Bir haftadır beklediğimiz haber sonunda ulaşmıştı. Telsizdeki ses, konuşmasını
sürdürdü:

- Evet Çakmak5. Tahmin ettiğin gibi baba oldun! Kutlarım.

Bir anda ortalık bayram yerine, dönmüştü. Erler arkasına dönüp, birbirlerine fısıldaşıyorlar, mevzi
içindekiler de ayağa fırlamışlar, "Yaşasın" diye bağırıyorlardı. Diğer mevzilerdekiler, ne olduğunu anlamaya
çalışıyorlardı. Taze babanın bağırması ile kendimize geldik:

57
- Bir dakika ya, duyamıyorum. Yaban2 kız ını erkek mi?

- Çakmak5! Erkek adamın erkek oğlu olur!

102

Sakin görünmeye çalışan arkadaşım, bunu duyunca bir çığlık attı ve tekrar telsize döndü:

- Durumları nasılmış Yaban2? Sen nerden öğrendin?

- Bu haber, sana beş telsizden ulaşarak geldi Çakmak5. Her

şey normalmiş, yengenin de selamı var.

Hemen olduğu yere çöktü. Bir sigara çıkardım. "Al bakalım baba, yak şimdi bir tane." dedim. Bir garip
bakıyordu. "Ulan ne şanslı çocukmuş be, 29 Ekim'de dünyaya geldi. Ne düşünüyorsun oğlum?" diye sordum.
Sormaz olaydım. Karşımızda uzanan dağlara bakıp, "Ne düşüneceğim ulan?" diye cevap verdi. Hemen
konuyu değiştirdim. Yaklaşık bir aydır bebeğin adı üzerine, önerilerde bulunuyorduk ama hiçbirini kabul
etmiyordu. "Sağ salim doğmadan olmaz" diyordu. "Hadi bakalım doğdu işte. Adını ne koyacaksın? Kuzey
Irak koy bari." dedim. Kahkahanın ardından diğer isimler sıralanmaya başladı:

- Yok yok. Kuzey Irak olur mu? Kuzey ya da Irak olsun.

- Hayır Komutanım! Cumhuriyet koyun.

- Ben daha güzel bir isim buldum.

- Neymiş o?

- Keleş ya da BKC olsun.

"Yahu kesin dalga geçmeyi. Babamın adını koyacağım. Oğlum oldu be, oğlum." diyerek hepimizi
susturdu. Hepimiz tebrik etmeye başladık yeni babayı. Birisi "Bunu kutlamamız lazım" deyince de, şöyle bir
etrafıma baktım. Ne yapılabilirdi ki? Biri, bir şarjör mermiyi havaya boşaltmayı teklif ederken diğeri uyardı:

- Sakın hâ! Geçen sefer başımıza gelenleri biliyorsunuz.

Baskın var diye millet ayağa kalkmıştı.

103

En neşelilerimizden biri sonunda buldu:

- Tamam, biz de bir pet şişe su açarız. Getirin lan bir şişe su.

Helal olsun sana. Bana bak bu son şişem. Değerini bil.

58
Habercilerden biri bir pet şişe getirdi. Hemen babanın eline tutuşturduk. Teğmenlerden biri kapağını
çevirdikçe alkışlar yükseldi. Açtığı anda da bir bağırış koptu. Bir diğeri, yanından hiç ayırmadığı teşbihini
babanın eline tutuşturdu.

- Komutanım artık baba oldunuz. Şöyle babalar gibi bir

teşbih çekin bakayım.

- Fotoğraf oğlum. Makineyi getirin.

Hepimiz yan yana dizildik. Baba, bir elinde teşbih, diğerinde su şişesi, mevzidekiler babanın yanında, bu
anı ölümsüzleştirdik. Bu arada telsizle müjdeyi vereni unutmuştuk. Askerlerden biri ikaz edince babamız
telsizi eline aldı:

- Dinliyorum Yaban2, ben Çakınak5

- Kaptan 5! Yenge ne zaman geleceksin diye soruyormuş?

Bunu duyduğumuz anda ortalıkta bir sessizlik oldu. Herkes bir kere daha birbirinin yüzüne baktı. "Oğlum
biz konuşuruz tabur komutanıyla, en kısa zamanda göndeririz seni" dedim, ama bunun imkansızlığını da
biliyordum. Bir diğeri, "Tabii komutanım. Senin time ben bakarım." dedi, ama herkes biliyordu ki, yeni
babanın hemen gitmesi pek de mümkün değildi. Elinde teşbih, telsizin mandalına tekrar bastı ve yavaş yavaş
konuştu:

- Yaban2, selam söyleyin. Şimdilik pek umutlanmasın.

Hayırlısı.

- Anlaşıldı Çakmak5. Tekrar tebrikler.

104

- Sağolun, müjdenizi vereceğim.

- Yahu takma kafana. En azından ikisi de sağlıklı. Buna

şükret.

Evet şükrediyorduk. Astsubaylardan biri. "Komutanım, yat kalk haline dua et. Bir sürü adamın karısı
düşük yapıyor stresten. Eşiniz dayanıklıymış." dedi. Doğumunda eşinin yanında olamayan Çakmak5, ikisini
de bir süre daha göremedi. O tepeden o tepeye dolaştı durdu timiyle. Milyonlarca adım attı, defalarca
kumanya yedi, sayısız mermi attı. Birçok gece gökyüzündeki binlerce yıldızı saymaya çalıştı. O günkü
operasyon, bir hafta kadar sonra bitti. Karakola döndüğümüz gece de, Çakmak5'in timlerinden birine baskın
yapan teröristler 9 askerini şehit ettiler. Çakmak5 de. yeni doğan oğlunu görmek için izine gitti. Bindiği
helikopter, baskında şehit olan askerlerin cenazelerini taşıyan helikopterdi.

105

59
KIŞ

Sekiz aydır bu çadırda yaşıyorum. Tüm dikiş yerlerini ezberledim. İpleri atmış kısımlarını, lime lime
olmuş saçaklarını gözüm kapalı söyleyebilirim artık. Aylar önce portatif bina gelecekti. Ama gelmedi. Biz de
beklemekten vazgeçtik. Kendimizi çadıra, çadırı da kendimize uydurduk. Burada telefon olduktan sonra saray
da, çadır da bir. Evet, çadırımda telefon var. Benim adıma kayıtlı. "Zırr!" sesinin ardından, "Alo?" diyorum.
Direk beni arıyorlar. Tüm gece eşimle, çocuklarımla konuşabiliyorum. " inanılmaz bir şey bu. Maaşımın
yarısı telefon parasına gidiyor, ama ne önemi var.

Soğuk, tipi, yağmur hepsi geçici. Ama telefon öyle değil. Onsuz geçen altı aydan sonra, telefonlu bir
çadırda kalmışım, s umurumda bile değil. Özel bir kutu yaptırdım. Tepedeki deliklerden kar suları
sızıp, aletimi bozmasın diye. Islanmasın diye de, kablosunu naylonlarla kapladım.

Soğuk oluyor ama alıştık. Bir arkadaşımla kalıyoruz.

Askerlerden daha rahatız. Onların çadırı otuz kişilik. Rütbeli

olduğumuz için, bizimki iki kişilik. Biraz sıkıştırılsa bir kişi daha

alır ama, iki kişi kalıyoruz. Lüks bile sayılır. Çok da sağlam

kurduk. Artık, çadır kurmakta tecrübeliyim. Bir kere kuracaksın,

uzun uzun üşenmeden çalışacaksın, sonra rahat edeceksin. Aksi

takdirde her rüzgarda, "Ne zaman devrilecek acaba?" endişesi

yaşanıyor. Saçaklarına kum torbaları yerleştirdik. İplerini sıkı sıkı

gerdik. Dışarıda iki metreye yakın kar olduğu için, rüzgarı kesiyor.

Bu kar işe yarıyor ama, her sabah çadırın tepesinde birikenleri,

kapının önüne yığılanları temizlemek zorunda kalıyorsun. Elde

kürek, dışarı çıkmaya çalışıyorsun. Yoksa çökme ihtimali beliriyor

ya da dışarı çıkılamıyor.

Baca deliğini tamir edip, peynir tenekesinden bir parça kesip, çıkış deliğine monte ettik. Odun sobamız da
gayet güzel yanıyor. Bizim köyde vardı odun sobaları. Çocukluğumun anılarında yer etmişti. Şimdi yirmi dört
saat yaşıyorum. Çıtır çıtır yanan bir odun sobasının tadı bir başkaymış. Sabaha kadar sobamızın tepesindeki
küçük delikten, çadırın duvarına vuran alevlerin dans edişini seyrediyoruz. Yanarken üstüne bir tencere içinde
su koyuyoruz, buharı ile daha çabuk ısınıyoruz. Doktor, "Sinüzit olursunuz" dedi ama umursamadık. Kestane
bile yaptık sobamızda. Bir kere de mısır patlattık. Bazen görevden gelince, biraz abartıp fazla odun atıyoruz.
Hemen uyarıyorlar: "Alevler bacadan dışarı çıkıyor". Yanan bir-iki parçayı karda söndürüyoruz. Hem
karanlıkta çadırın yeri belli oluyor, hem de cayır cayır yanmak işten bile değil. Üstelik her taraf cephane dolu:

60
roketatarlar, el bombaları, mermiler. Bir defasında çadırın üstüne gerdiğimiz naylon, rüzgardan kayıp borulara
değmiş ve yanmaya başlamıştı. Nöbetçiler fark edince ucuz kurtulmuştuk.

Çadırdayım, ama ranzada kalıyorum. Bir de yatağım var. Durumum eratınkinden çok iyi. Onlar kampet
dediğimiz, tel ve brandadan yapılmış portatif bir yatakta kalıyorlar. Onlarda da çok yattım. Tam bir ızdıraptır.
Uyuyamazsın. Uyuyabilsen bile dinlenemezsin. Gece bir sağa döneyim dersin, altındaki demir fırlayıverir.
Kalkıp düzeltmeye üşenirsin, saatlerce vücudun toprağa yapışık halde uyur kalırsın. Sabah kalktığında her
tarafın tutulur. Başka çare yok ki. "Oğlum" diyoruz. "Nasıl olsa bir yıl yatıp gideceksiniz, dayanın. Ya biz?"
Yıllarca bunda yatan birinin kesinlikle beli kayar. Bu yüzden onlardan avantajlıyız.

Bir diğer lüksümüz de televizyon. Televizyon bile çektik çadıra. Anteni de demir direğe bağladık. Sürekli
Saddam'ı seyretmekten kusacak hale geldik, ama yine de o aptal kutuya bakmak bir ayrıcalık. Hem bazen
karlı da olsa bizim kanallar çıkıyor.

Kışları görevler biraz daha rahat. Soğuk ama rahat. Mağaralarına girip, karların erimesini bekliyorlar
çünkü. Pek

108

dışarıda dolaşamıyorlar. Karda izleri belli oluyor. Bizim için de aynı şey geçerli. Ama havanın yağışlı
olmadığı zamanlar, operasyona çıkabiliyoruz. Kışın görev hazırlığı daha uzun sürüyor. Dışarıda çelik gibi bir
soğuk olduğu için, herkes sıkı giyiniyor. Sıkı giyinmek, çok giyinmek değil. Sıkı giyinmek, giysinin vücuda
tam olarak oturması. Yarım saat kar üstünde beklediğin zaman önce postal, ardından çoraplar sırılsıklam
oluyor. Bu nedenle bolca yedek çorap ve çamaşır alıyoruz. Bu da ağırlık demek. Ağırlık da ter anlamına
geliyor. Terleyince çamaşırını değiştiriyorsun. Bir nevi kısır döngü bu.

Postallar sadece suyu değil soğuğu da çektiği için. kısa

, sürede kaskatı hale gelen çorapları değiştirmek gerekiyor. Bu işlem

esnasında ayakları ovalıyorsun. Kan dolaşımını hızlandırmaya

çalışıyorsun. Soğuktan büzüşen ayak derisi mosmor oluyor. Tam

. olarak uyan bir tane bulamadığım için. postalımla ayağım arasında

sürekli boşluk oluyor. Bu da soğuk havanın içeri girmesine neden

oluyor. Birkaç çift çorap giyiyorum. Bu kez terleme başlıyor, sonra

da mantar. Ama başka çarem yok. Her defasında, "İlk fırsatta

Gore-tex postallardan alacağım" diyorum. Ama çok pahalı olduğu

için vazgeçiyorum. Bu postallar, teri dışarı atıp. içeri su almıyor.

Bir de kar başlıklarımız var. Yünden yapılmış bu başlıklar. kulakları, ağzı, burnu soğuktan koruyor.
Beyaz kar elbiselerimiz de var, gözlüklerimiz var. Kar elbiselerini kullanmak zorundayız. Uzaktan fark
edilmemek için bu zorunlu, ama kar gözlükleri için aynısını söylemek mümkün değil. Güya kar yağışı ya da

61
tipide işe yarıyor. Ama adi malzemeden üretildiği için, yağan kar hemen gözlüğün camlarına yapışıyor. İçi de
çok çabuk buğulanıyor. Bunlar bir kar gözlüğü için normal değil, çünkü normallerini biliyorum. Onları kayak
yaparlarken kullanıyorlar.

Ankara'da kendime özel parka diktirttim. Düğmelerini

çıkarttım, yerine fermuar taktırdım. Böylece düğme kopma

endişesi bitti. Düğmelerin arasından soğuk da girmiyor artık. Bir

de içindeki yün miflonu parkaya diktirttim. oynayıp durmuyor.

Önceden bir sağa, bir sola kayıp çok rahatsız ediyordu. Yün

eldivenler ise hiç işe yaramıyor. Bu eldivene rağmen silahın metal

aksamına temas eden yerler, anında buz kesiyor. Bunu anlattığımda, kardeşim bana sürpriz yapıp İngiltere'den
bir çift kaliteli eldiven getirtmiş. Ama pek giyemedim. Fakir çocukların arasında dondurma yemek gibi bir
şey.

Kışları görev daha rahat ama kendine göre sıkıntıları var. İntikal sırasında rahat hareket edemiyorsun.
Terliyorsun. Parkaları iyice sıktığım için, yürüyen sosise benzetiyorum kendimi. Yürüyüş sonunda pusu ise
bir başka dert. Her yer kar olduğu için, oturulamıyor. Yatılamıyor. Yoruluyorsun, ama ancak çökebiliyorsun.
Oturduğun zaman pantolonun, parkan ıslanıyor. Bu sefer de dizlerine kan oturuyor. Bir saat, iki saat çökerek
beklenmiyor. Ayağa kalkıyorsun. Biraz yürüyorsun. Donmamak için zıplıyorsun.

Tehlikeli aslında, karşıdan görünebilirsin, ama insan her şeyi göze alıyor. Tepenin üstünde zıp zıp
zıplayan bir grup adam, rahatça fark edilebiliyor. Kar başlıklarına rağmen kulaklar, burun ve dudaklar
donuyor. Önce kar başlıkları donduğu için, buz gibi tüyler yüzüne her değdiğinde iliklerine kadar titriyorsun.
Kulakları ovuşturuyorsun, kıkırdaklarından sesler geliyor. Kırılıp düşecek diye endişeleniyorsun. Kıpkırmızı
hale gelen burun, sürekli akıyor.. Ama donmuş olduğu için silemiyorsun. Burun delikleri de tıkandığı için,
nefes alınamıyor. Moraran dudaklar konuşmayı engelliyor. Gözler soğuktan yaşarıyor.

Hafif hafif esen rüzgar ise, hepsinin üzerine tuz biber ekiyor. Yerden kaldırdığı kar tozlarını suratımıza
yapıştırıyor, gözler açılamıyor. Pusu atılan yer, her tarafa hakim, yüksek bir tepe olduğu için de, rüzgar
soğuğun etkisini arttırıyor.

Yollar kapalı olduğu için taze yiyecek de sıklıkla gelemiyor. Araçlar ya bozuluyor, ya da buzlanan yolda
kaymaya başladıkları için geri dönüyorlar. Yiyecek ikmalini, izine gidiş geliş tarihlerine denk getiriyoruz. İzin
denince akan sular durduğu için her tehlike göze alınıyor. Sürekli bozulan 40 yıllık ünimogların altından girip,
üstünden çıkıyoruz. İki araçla yola çıkıldığından, bir süre sonra muhakkak biri, diğerini çekiyor. Bir kanyonun
ortasında bozulan

110

araç, öylece hareketsiz durduğu için yola yapışıyor. Çekme halatları kopuyor, bu kez artık etraftaki
kullanılmayan elektrik tellerini bağlıyoruz. Büyük kısmı bakır olan teller birkaç metrede bir atıyor.

62
Düğümleye düğümleye karakolumuza ulaşmaya çalışıyoruz. Bunların hepsi, her an bir çatışma ihtimali altında
ve dondurucu soğuklarda oluyor.

Tüm bunları yaşıyoruz. Kan ter içinde çadırıma ulaşıyorum. Televizyonu açıyorum. Görüntü gelmiyor,
ama heyecanlı bir sunucunun sunduğu haberlere kulak kesiliyorum. Bir yandan da ayak derime yapışan
çoraplarımı çıkarıyorum. Türkiye'nin ve hatta dünyanın merkezini İstanbul sanan bir zihniyetin hazırladığı bir
haberin sonunda, şöyle diyor sunucu:

"İstanbul'da bunlar olurken, şimdi de yurdun diğer köşelerinden haberlere geçiyoruz, sayın seyirciler"

Böyle anlarda, bu yurdu kuranların bir zamanlar İstanbul'a karşı nasıl mücadele verdiğini ve bu
mücadelenin hala sürdüğünü fark ediyorum.

ÇOCUK

Süzülmüş iyice. Gözleri kaymış. Bir yaşında var yok. Annesi öyle sarmış sarmalamış ki, nefes aldığından
şüphe duymuştum. Elimi dudaklarına götürdüm. Ilık bir esinti ile rahatladım. Elini kundağının arasından
çıkarmayı başardığımda, gözlerime inanamadım. Bir deri ve bir kemiğin içinde can çekişen bir varlıkla
karşılaşmıştım.

"Söyleyin kadına. Aracımız yok. Saat üç buçukta bir minibüs gidecek kasabaya, ona binsinler. Sağlık
ocağına gitsinler hemen." dedim. Yanındaki adam Kürtçe bir şey söylerken gözlerimi çocuktan
ayıramıyordum.

- İlaç vermiş mi? Ne vermiş, ne yedirmiş? Bu hale gelene

kadar neredeymiş?

Kadın bu sözlerimin sonunu beklemeden konuşmaya başlamıştı. İshali artınca suyu kesmiş. Çok
zayıfladığını görünce de bisküvi vermiş bol bol. Keçi yoğurdu yedirmiş bir de. Evde aspirin de varmış, onu
vermiş. Duyduklarıma inanamıyordum. Hemen askeri çağırıp şekerli, tuzlu su hazırlattım. Daha minibüs
saatine on beş dakika vardı. Kadın konuşuyor, yanındaki adam çeviriyordu. İshalinin kanlı olduğunu
anlatıyormuş. Çocuk zorlukla, kısık kısık nefes alıp veriyordu. Ellerinin derisi pörsümüştü. Kapalı gözlerinin
üzerinde inci gibi dizilmiş kirpikleri, incecik kaşları, küçücük burnu ve mosmor yüzüyle öyle kutsal bir
görünüşü vardı ki. Bilinçsizce konuşuyordum:

- Nasıl kıyarsınız bu yavruya? Bu ne cahilliktir? Bu ne

aymazlıktır? Bu ne biçim insanlıktır? Bugüne kadar neredeydin be

113

kadın? Karakolun dibindeki mezrada oturursun, şimdiye kadar niye gelmedin be kadın?

Yanındaki adam, "Kumtanim. Şimdi doktur eri yoktur sizde?" diye sordu.

- Kardeşim, ne doktor eri be! Burada bir tane sıhhiye askeri

63
var. O da bir bok bilmez. Bu çocuk ölmek üzere. Mutlaka

hastaneye gidecek.

- Ulmaz kumtanim. Hastahaneye gidemeyiz.

Söylediklerini ciddiye almamıştım. Hemen emrimi verdim:

- Haberci! Yoldaki askerlere haber ver. Minibüs geçerken

durdursunlar, iki kişilik yer açsınlar. Araba doluysa bile iki kişiyi

indirsinler.

Ben bunları söyledikten sonra adam ısrar ediyordu. "Kumtanim. Bu kadın gidemez kasabaya."
Dinlemiyordum bile. Tuzlu, şekerli su gelince, kadına işaret ettim. Söylenip geri çekildi. "Bana bak, bunu
içirmezse bu çocuk ölür. Çabuk şu kadına bir şey söyle." diye çıkıştım adama. Bana saatler gibi gelen
tartışmalardan sonra kadın razı oldu, çay kaşığı ile yudum yudum bebeğin ağzına verdi. İlk birkaç yudum,
bebeğin midesindeki safra ile birlikte dışarı çıkmıştı. "Devam et, devam et" diye üsteledim. "Haydi bakalım
doğru kasabaya. Söyle kadına, bu suyun hepsini içirsin." diye de tembihledim.

- Kumtanim bu kadın gidemez.

Çıldırmak üzereydim. Ben telaşlandıkça, kadınla adamın rahatlığı sinirlerimi alt üst ediyordu. Bağırmaya
başlamıştım:

- Yahu ne diyorsun sen be? Çocuk ölecek. Şu haline bak

yavrunun. Kaç aylık bu?

114

- Kumtanim, bebe bir yaşında falandır. Ama bunlar gidemez

bugün.

- Niye gidemezmiş?

Bölgeye yeni gelmiştim. İnsanlarını tanımıyordum. Bu yüzden sakin olmam gerekiyordu. Ama adam
gevrek gevrek sırıtıyordu. Bu beni daha çok çileden çıkarıyordu. Kadını arkasına alıp, sanki çok önemli bir sır
verir gibi anlatmaya başladı:

- Kumtanim. Bunun sahıbısı şehirdedir. O yokken gidemez.

Dayanamadım. Yine bağırmaya başladım:

- Bana bak, başlarım sahıbısına şimdi.

64
Yanımdaki astsubaylardan biri, "Sen nesi oluyorsun bu kadının?" diye sorunca, adam, "Sahıbısının emce
oğluyam." dedi. Hemen atladım. "Sen götürsene o zaman." dedim. "Kumtanim. Mümkünatı yoktur." diye yine
sırıtarak cevap verdi. Dinlemeyecektim onları, zorla gönderecektim. "Bak sana mümkünatı nasıl var
gösteririm. Şimdi beraber minibüse binip sağlık ocağına gideceksiniz, anladın mı?" dedim. Ama adam aynı
pişkinlikle devam etti:

- Kumtanim, ben desem de o gitmez. Hele sor bak, kendine

sor.

Hemen Kürtçe bilen askerlerden birini yanıma çağırıp, kadına durumu anlattırdım. Sağlık ocağına
gitmezse çocuğun kısa süre içinde öleceğini, günaha gireceğini, acele etmesi gerektiğini anlattırdım. Kadın,
başı önde beni dinliyordu. Vereceği cevabı anlayacakmış gibi, ağzının içine bakıyordum. Başını kaldırmadan
konuşuyordu. Asker bana döndü ve "Komutanım. Kocası olmadan gidemezmiş, onu söylüyor." dedi.

Kadının anladığından şüpheliydim. Askere tekrar ettirdim. Askerin sözlerini duyan kadın başını
kaldırıyor ve yine

anlamadığım şeyler söylüyordu. Bu kez askerle kadın tartışmaya başlamışlardı. O da dayanamamış, kadına
söylenip duruyordu.

Bu arada telsizden, minibüsün geldiğini ve içindeki iki kişinin indirildiğini, hareket için de yolcuların
beklendiğini söylediler. Burnumdan soluyordum. Aracı fazla bekletemezdim. Askerin söylediğine göre kadın.
"Allah bilir" diyormuş. Asker "Ne demek bu?" deyince de. "Kader!" demiş.

Tekrar kadına döndüm. Ben konuşurken, asker de kelime kelime tercüme ediyordu:

- Bak, bu işin kaderle alakası yok. Çocuğun sabaha çıkmaz.

- Allah bu kadar ömür biçmiş.

Yanındaki adam da haklı çıkmanın verdiği hazla gülüyordu. Adam kolumdan tutup konuşmaya
başlamıştı: "Ben dediydim kumtanim size... Kumtanım hele sakin olasanız. Bunda bunun gibi çok bebe var.
Allah birini alır. birini verir."

Bu sözler üzerine beynimden vurulmuşa döndüm. Tüm gücümün tükendiğini hissettim. O gün kadınla
çocuğu sağlık ocağına gönderemedim. Mezralarına geri döndüler. Arkalarından bakakalmıştım. Sonra ne oldu
öğrenmek bile istemedim. Çocuğun öldüğünü ya da yaşadığı duymak bile istemiyordum. Yürüdüğüm
kilometrelerce patikalarda, en içgüdüsel duyguların eğitimle kazanılıp kazanılamayacağı üzerine uzun uzun
düşündüm. Medeniyetin anlamını, kültürü ve töreleri düşündüm.

SALÇALI TAVUK KONSERVE

"Çakı al muhakkak, ama konserve açacaklı olsun" demişlerdi, ilk giderken. Ben de işportadan almıştım.
Çakı üçüncüde dağılıverince, ünlü İsviçre çakısından bir tane aldım. Küçücük ama, ne kadar da pahalıydı?
Ama sağlamdı. Aslında konserve açacağına gerek de yok. Benim askerler öyle bir sistem geliştirmiş ki*.
Dişiyle açanlar istisna olmak üzere, çakının düz tarafını konservenin bir tarafına saplıyorlar, sonra da sanki

65
konserve açacağı kullanırmış gibi kanırttıra kanırttıra üstteki kapağı kaldırıyorlar. Bunu yaparken içindekileri
dökmemeleri de büyük basan. Özellikle bol yağlı barbunya pilakiyi bu teknikle açıyorlar.

Yağları donmuş olduğu için, dana eti konservesinin dökülme tehlikesi pek yok. Nispeten daha küçük kutu
içindeki dana eti en gözde konserve. Hele bir de hafif ateşte ısıtma imkanı varsa, en güzel yemeklerden biri
oluyor. Hafif olması da cazibesini arttırıyor tabii. Gerçi bazıları için konservenin hafif ya da ağır olmasının
pek anlamı yok. Onlar, "Eşek gibi taşırım, kral gibi yerim" felsefesine gönülden bağlılar. Bu yüzden üs
bölgesinden kavun, karpuz, sucuk, salam, sosis gibi; her şeyi sırt çantasına yükleyip getiriyorlar. Tabii ki
yalnız başlarına yemeleri pek mümkün olmuyor.

Arazideki en beğenilen yemeklerden biri, Spesiyal Do Bocuk Osman. Bir seferde 16 kutu barbunya
pilakiyi yiyebilen Osman'a göre, midesinde "bocuk" varmış. O yüzden adı Bocuk Osman kaldı. Pilaki
konusunda uzman kesilen Bocuk Osman'ın spesiyali şöyle hazırlanıyor: Önce aş kabına dana eti kavurma
konserveden iki tane boşaltıyoruz, iyice karıştırıp yağlarını eritiyoruz. Kavurma ateşte iyice eriyip kararmaya
başlayınca, biraz

su ekliyoruz. Suyla birlikte kaynadığı zaman, iki kutu barbunya pilaki konserveyi boşaltıyoruz. İyice
karıştırıyoruz. Biraz tuz koyup yiyoruz.

Her şeyi anlamak mümkün. Ama pamukların arasına özenle yumurta yerleştirip, yemek molasında aş
kabının içinde sahanda yumurta yapanlar takdirle karşılanıyor. O yumurtalar nasıl oldu da hiç kırılmadı
anlamıyorum. Ama, sıcaktan bozulmuş olsalar da hayal bile edemediğim bir anda, sahanda yumurtanın tadına
baktım. Hem de, etraftan bulduğumuz bir tenekeyi temizleyip üzerinde kızarttığımız, sonra da yağ
sürdüğümüz kızarmış ekmekle.

Eğer arazide sürekli bir yerde kalmıyorsa, en keyif verici anlardan biri sabah kahvaltıları. Ekmekleri
bayat yemektense kızartmayı tercih ediyoruz. Artık ateşte iyice dezenfekte olan tenekemizin üzerinde
kızarttığımız ekmeklere yağ sürüp, üzerine bal döküyoruz. Reçel ve gravyer peynirle birlikte, uykusuz ve
gergin geçen gecenin yükünü yavaş yavaş atıyoruz. Çay ise hiç, ama hiçbir zaman eksik olmayan bir varlık.
Sigara ile birlikte belki de tek eğlence. Hemen hemen her timin bir demliği var. Timce para toplanıp alınan
çay, şeker ve demlik sürekli birisinde duruyor. Bunlar kritik malzemeler. İlk uzun süreli molada hemen tim
personelinden alınan birer bardak su, demliğe konuluyor ve ateş yakılıyor.

Ateş yakmak da çok önemli. Duman çıkmaması gerekiyor. Önce küçük bir çukur kazılıyor. Taşlarla
çevrelenen çukurun ortasına küçük, kabuksuz ve kuru dal parçaları yerleştiriliyor. Kabuklu dal parçaları
duman yapıyor. Duman da yerimizi belli ediyor. Ateş kuvvetlenince demlikteki sudan bir gramını bile
dökmemeye dikkat ederek, taşların üzerine koyuyoruz. Taşlar da sağlam olmalı, çünkü katmanlı taşların
içinde hava oluyor ve ısınınca bu taşlar patlıyor. O zaman da çay ve özellikle de su gidiyor. İçinde kendi suyu
bulunan askerler, ne yazık ki o çayı içemiyor. Hemen diğerlerinden su alınıp, çaya devam ediliyor.
Bardaklarımızla içiyoruz çayı. Cam bardaklara güven olmadığı için onun da kolayını bulduk. İçtiğimiz kola
kutularının üstünü

118

kesiyoruz. Ağzı yaralamasın diye de kestiğimiz yeri içeri kıvırıyoruz. İlk anda eller biraz yanıyor, ama insan
buna da alışıyor. Üfleye üfleye sıcacık çayı mideye indiriyoruz. Kahvaltılar, konserveli öğle ve akşam
yemeklerinden daha çok keyif veriyor. Çünkü kahvaltının ardından sırayla uyuyayacağız.

66
Hepsi aynı boyut ve hacimde, nasıl yapılabildiğine aslâ akıl erdiremediğim yaprak sarma ve patlıcan
kızartma konserveleri tehlikeliler sınıfına giriyor. Çünkü ikisi de bol sulu ve bol yağlılar. Açarken bir dert,
yerken başka bir dert ve yedikten sonra bir başka dert. Hangi teknikle olursa olsun açarken muhakkak
dökülüyorlar. Açacağı en uygun düşündüğünüz yerden sapladığınız an, yürüyüş esnasında sallantıdan
köpürmüş olan konserveden tüm yağ ve su fışkırmaya başlıyor. Eğer kucakta açılmışsa tüm üniforma yağ
içinde kalıyor. Tuz harcayıp yağı emdirmek büyük israf. Bu görevi toprak görüyor. Neredeyse içindekileri
etrafa saçmadan açmak bir başarı sayılıyor. Dökülenlere yanmak bir yana, içmeye su bulunmayan yerde, yağlı
elleri temizlemek için su harcamak hiç yapılmayan bir şey. Arada sırada birliğe kumanya olarak soslu alabalık
ve ton balığı konserveleri geliyor. Kimileri için bir ziyafet. Ağzına balık koymayanlar sayesinde ise,
balıklardan iki-üç kutu götürmek mümkün.

Konservelerin eğik, vuruk olmaması gerektiği söylenir hep. Sırt çantasının en dibinde taşınan konserveler,
kilometrelerce süren yürüyüşlerde ve yorgunluktan vücudun "pat" diye atıldığı molalarda yamulup eğiliyor.
Ama "Bize.bir şey olmaz" sözleri arasında geçen ilk günlerin ardından, gerçekten de hiçbir şey olmuyor. Olan
sadece konserve yenmeden önce, yağın boşaltılmaması durumunda oluyor. Çünkü o zaman yakalanılabilecek
en tehlikeli, en belalı, en sorunlu hastalıklardan biri ile tanışma tehlikesi baş gösteriyor: İshal.

Yüzlerce kişinin bir ip gibi dizilip yürüdüğü tüm yürüyüş kolunun, bu yüzden durması mümkün değil. Ya
da kıvranan bağırsakların rahatlatılması, çatışma sırasında olanaksız. Böyle durumlarda tek yapılacak şey,
bolca su içip, kabız yapıcı ilaçlardan bir-iki tane almak. Geçici bir çözüm, ama arazide çok işe yarıyor.

İshal gelecekse karakolda iken gelmeli. Hiç olmazsa temizlenme ihtimali var çünkü karakolda. Yer
değiştirdiği için bölgeden giden Çekiç Güç'ün bıraktığı tuvaletle birlikte, kendi tuvalet çadırlarımız var
karakolda. Önce toprağı bir metre kadar kazıyoruz. Sonra, her taşınmada dezenfekte ettiğimiz ortası delik
tahtamızı üzerine yerleştiriyoruz. Üzerine de brandalardan ve demirlerden oluşan örtü. Yanına da musluklu su
bidonu ve sabun.

Banyo yapmak, duş almak ise sadece karakola özgü bir eylem. Eğer karakol binasında banyo odası yoksa,
hemen kendimiz inşa ediyoruz. Sivil hayatında inşaatta çalışmış, taş ustacılığı yapmış askerleri toplayıp tek
göz bir oda yapmaya başlıyoruz. Üs bölgemizin eğimli bir yerini seçiyoruz banyo için. Etraftan topladığımız
kayaları yığıyoruz. Harcını hazırlıyoruz. Dışarıdan hava almayacak şekilde, her tarafını bu harçla kapatıyoruz.
Tabanına çimento döküp, suyun akması için de bir oluk açıyoruz. Odanın üstüne bir ocak yapıp, iki tane
benzin bidonunu da bu ocağa yerleştiriyoruz.

Banyo zamanı odun ve kömürle ısıtılan su, hortumlarla altta kalan odaya akıyor. Yerçekiminden
yararlandığımız bu düzenekte, soğuk su ile sıcak suyun istenen miktarda karışmasını sağlamak için, içeriye
kurnalar koyuyoruz. Bir tek sıkıntımız var, zamanın sınırlı olmasından dolayı, dışarıda soyunup, dışarıda
giyinmek: Yazları böyle kapalı odalara zaten gerek olmadığı için bir sorun olmuyor, ama kışın soğukta
soyunup-giyinmek insanı donduruyor. Yaz aylarının sorunu ise suyun azlığı. Bu yüzden dikkatli kullanmak
zorundayız. Herkese beş dakikalık zaman veriyoruz. Mümkün olduğu kadar temiz olmak zorundayız. Yoksa
bu şartlar, her türlü hastalığa o kadar uygun ki. Hele görevlerde.

Operasyonda banyo zaten yok, ama tuvalet tam anlamıyla bir işkence. Yanımıza aldığımız en kritik
malzemelerden biri tuvalet kağıdı. Fazla yer işgal etmesin diye silindir şeklindeki kağıdı büküyor, öyle
koyuyoruz çantaya. O kadar konserve yememize rağmen, büyük tuvalete pek çıkılmıyor. Psikolojik belki de.
İnsan rahatı arıyor. Sorunsuz, silah sesi olmayan bir ortamı. Ve de güvenli. Fazla da uzaklaşamıyoruz
mevzilerden. Mevzilerin

120

67
ortasında bir yer olmalı. Ya kendi mayınlarımız var, ya da bir çatışma ihtimali tedirgin ediyor. Dolayısıyla bir
ağaç arkası, çalıların arası tuvalet olabiliyor. Belki de iki bin metre yükseklikteki bir tepenin, tüm ovayı gören
bir yamacı. Ama arazide muhakkak, küçük de olsa bir çukur kazıyoruz. Sonra da küçük bir taşı, örttüğümüz
toprağın üzerine dikiyoruz. Bir başkası gelip,, aynı yeri kazmaya kalkmasın diye. Orada ne kadar kalınacağı
belli değil. Sivrisineklerle başlayan bir pislik ve hastalık dalgası, tüm personele yayılabilir. O zaman da,
kumanya dışında yediğimiz güzel yemeklere yazık oluyor.

İyi bir aşçı varsa ve ikmal sorun değilse, her şeyi yemek mümkün. Kuru fasulye, mevsimine göre sebze
yemekleri, bazen et yemekleri. Ve özel günlerde pide, lahmacun, yanında da ayran. Bazen de muz.

Evet muz!.. Kuzey Irak'ta ikmal çuvallarının içinden çıkan muzlara, baklavalara, sucuk, sosis ve
salamlara, şeftalilere, üzümlere bakakalmıştık. PKK denilen şeyin inine kadar girmiştik. Bunun hazzı ile, o
gönderilenleri hep birlikte büyük bir keyif ile yemiştik. Daha birkaç gün önce yaşadığımız o anları tamamen
unuttuğumuzu düşünüp sevinirken, gazetecilerin geleceği bildirilmişti. "Gösteriş, mösteriş belki ama muzlar
çok güzel" diye diye, moralimi bozmadan, hırsla bitirdim muzlarımı. Çünkü o gün, muzların gelmesinden
birkaç saat önce büyük bir düş kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum;

O gün, onca gürültü patırtının ardından tam bir ölüm

sessizliği yaşıyoruz. Alışmakta zorlanıyoruz önceleri bu dinginliğe.

"Eee şimdi ne olacak?" diyorum kendi kendime. Tepelerdeki

dumanlar yere kavuşmuş, sesler kesilmiş, telsizler susmuş, arasıra

öylesine konuşuyor bazıları. Askerler, mevzilerinin ateş ve

gözetleme bölgelerini birbirlerine gösteriyor. Silahlarını

yerleştiriyor. Mevzi duvarlarından düşen taşlar yerlerine konuyor.

Arasıra bir-iki kahkaha duyuluyor. Erler arasında küfür dolu

espriler bana kadar geliyor. Keyifli bir an yaşanıyor aslında. Birkaç

asker helikopter pisti olarak seçilen düzlükte mayın araması

yapıyor. Diğer birkaçı da, patlamayan bir uçak bombasının etrafını

taşla çeviriyor. Biraz sonra bomba imha uzmanları gelip imha edecekler.

En büyük zevk de, tek öğün kalan kumanyalarımızı rahatlıkla bitirebileceğiz. Kalmayacak korkusu ile
yarı aç yarı tok kalkmayacağız yemekten. Hatta ısıtabileceğiz bile. Çünkü birkaç saat içinde helikopterler
ikmal yapmaya başlayacaklar. Bende bir kutu salçalı tavuk var, diğer tim komutanında dana eti kavurma var.
Birer kutu bizi en az iki saat idare eder. Biraz da peksimetimiz var. Erlerde de birkaç kutu kaldığını biliyorum.
Eğer gece bunları yiyecek vakit olsaydı, kesinlikle açlıktan nefesimiz kokmaya başlamıştı. Sırt çantamdan
kumanyamı çıkarıyorum. Çakımın konserve açacağı kısmı ile özenle açmaya başlıyorum. Arkadaşım kendi

68
konservesini açmış bile. Kutuları ateşi yakana kadar bir taşın üstüne, güneşe koyuyoruz. Konserveler
pişirilmediği zamanlar tam bir işkence oluyor. Bozulmaması için bol yağlı yapılan kutulardan, bu yağların
dökülmesi gerekiyor. Hele dana eti konservenin donmuş yağlarını eritmeden yemek, insanın ağzından
saatlerce gitmeyen bir tat bırakıyor. "Şu dana eti resmen kebap gibi gözüküyor gözüme" diyor arkadaşım.
Biliyorum ki buna serap diyorlar.

Ateşin köz olmasını beklemek zorundayız. Yoksa, odunlardan çıkan bütün kül parçacıkları uçuşarak
konservenin içine doluşuyor. Zaten tek bir konserve varken onu da rezil etmek istemiyorum. Bu saate kadar
beklediğimize göre, biraz daha sabredebiliriz. Ve büyük bir keyifle sohbet ediyoruz:

- Meyve suyun kaldı mı?

- Hayır. Biraz su var matarada o kadar. Onu da yemeğin

içine katacağım.

- Bende bir baş soğan olacaktı.

- Ciddi misin? Bak şu çantanın diplerine.-

- Bulursak közleriz.

122

- Kabul. Senin timde çay kaldı mı?

- Haberci! Çay kaldı mı oğlum?

- Komutanım bir pişirimlik var.

- İyi. Demliği getirin... Bendeki suyla yaparız onu da.

- Bana bak ikmal gelmezse yandık.

- Abi he olursa olsun, en azından bu yemeği doğru dürüst

yiyeceğim. İki gün aç da kalsak bunları yiyeceğim.

Açlıktan başka bir şey düşünemiyoruz. Asker demliği

getiriyor. Üç bardaklık su alan, isten kapkara olmuş demliğin içine

örenle suyumuzu koyuyoruz. Yavaş yavaş közleşen ateşin içine iki

taş yerleştirip, demliği oturtuyoruz. Arkadaşım uyarıyor:

- Aman hâ dikkat, devirme! Başka su da yok. Yalatırım bak

69
közleri.

Aklıma bile getirmek istemiyorum bu ihtimali. Aş kabımı çıkarıyorum. Bir önceki yemekten sonra su
bulamadığımız için temizleyememiştim. İçindeki reçel kutusu patlayınca da karıncalar doluşmuş. İçi karınca
kaynıyor. Temizleyecek su da olmadığı için bir aş kabına bakıyorum bir arkadaşıma. Arkamdan manzarayı
seyreden habercim ise kıs kıs gülüyor. Bir-iki üflüyorum. Bir kısmı uçuyor karıncaların. Demliğin içindeki
suya şöyle bir göz alıyorum. Ama niyetimi anlayan arkadaşım. "Sakın aklından bile geçirme. Son suyu da
temizliğe harcatmam." diye çıkışıyor. Ben de konservemi kutuda pişirmeye karar veriyorum. Ama şekerimizin
kalmadığını hatırlıyoruz. Son şekerimizi de iki gün önce tüketmişiz. Demokrasilerde çare tükenmez diyerek,
her şekersiz kaldığımızda uyguladığımız çareye başvuruyoruz. Kahvaltılık balın birini boca etmeye karar
veriyorum. Ama ne yazık ki bal da kalmamış.

Reçelin içinde oynaşıp duran karıncaları tek tek temizlemeye çalışıyorum. Bir-iki tanesi parçalanınca,
uğraşmaktan bıkıp, çilek reçelini olduğu gibi demliğin içine döküyorum. "Lan bari bardaklara koysaydık"
diyor arkadaşım. Aslında şekerimiz bittiği zaman ben de bardağıma koyarak içiyorum, ama bu kez karınca
parçalarını görmek istemiyorum.

Konserve kutusunu iyice kızaran taşın üstüne, demliğin yanına bırakıyorum. Arkadaşım da aş kabına
boşalttığı dana etini önce özenle karıştırıyor. Sonra o da taşın üstüne özenle yerleştiriyor.

Ve yeri göğü inleten bir gümbürtü ile olduğumuz yerde sarsılıyoruz. İkimiz de anında ateşin iki yanına
yere atıyoruz kendimizi. Aynı anda aramızda kalan ateşe bakıyoruz. Demlik gözümüzün önünde ateşe
yuvarlanmış, içindeki su lıkır lıkır ateşin üstüne dökülüyor. Aynı filmlerdeki yavaş çekim sahneleri gibi, bir
yandan suyun dökülüşünü seyrediyor, bir yandan ateşin cısır cısır sesler çıkararak sönüşünü dinliyoruz. Birkaç
saniye içinde olan bitene müdahale edemiyoruz bir türlü. Bir roket sesinden daha korkunç patlamanın
devamını bekliyoruz. İkimiz de bir türlü uzanıp demliği kaldıramıyoruz. Öylece boşalıyor son suyumuz.
Karıncalı, reçel tatlandırıcılı, bir pişirimlik çayımız da öylece toprağa karışıyor. O kadar kilitlenmişiz ki
yemek hazırlığına, bomba imha ekiplerinin gelip dev uçak bombasını imha ettiğini duymuyoruz. Telsizdeki
konuşmaları dinlememize rağmen, "Ateşle" komutunu duymuyoruz.

Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Kim önce tepki verecek onu bekliyoruz. Tam küfretmeye hazırlanıyorum.
Bir gülüşme başlıyor. Habercim katıla katıla gülüyor. İkimizin bakışlarına daha fazla dayanamayıp, hemen
koşa koşa uzaklaşıyor aramızdan. Onun bu gidişinin ardından biz başlıyoruz gülmeye. Gülüyoruz, karnıma
ağrılar giriyor. Yerimde doğrulup oturuyorum. Demliği ateşten alıyorum. Başımın üstünden geriye doğru
fırlatıyorum. İçinde kalan birkaç damla su da, demlik havada uçuşurken etrafa saçılıyor. Kahkahalar arasında,
"Allahtan yemeklere bir şey olmadı. Hem ateş de sönmedi." diye teselli buluyorum. "Oğlum

124

ben böyle kaderin içine ederim. Sen duymadın mı?" diye haksız yere beni suçluyor.

Suyun söndürdüğü kısımdaki ıslak közleri dışarı atıp, tekrar

odun parçaları yerleştiriyoruz. Bir-iki üfleyince kuru odun parçaları

yine hemen tutuşuyor. Şimdi de onların közleşmesini beklemek

70
zorundayız. Bir yandan patlamanın etkisi ile konservelerin içine

düşen kül parçalarını tek tek çıkarıyor, bir yandan da gülüyoruz.

Daha önce başımıza gelen buna benzer olayları anlatıyoruz

birbirimize. Diğer taburdaki bir askerin tam hacetini giderirken

yanına düşen mermileri, geçen operasyonda yemek yemeye

çalışırken, sinek saldırısına uğrayıp hiçbir şeye dokunamadığımızı

anlatıyoruz birbirimize.

Yağlarını dahi dışarıya dökmemeye çalışıp, salçalı tavuk konservemi çatalımla karıştırıyorum. Film
kutusundan yaptığım tuzluğumla biraz tuz atıyorum. Peksimetleri güzelce yan yana diziyorum. Dayanamayıp
bir . tanesini yemeğimin suyuna banıyorum, ama ağzıma götüremiyorum. "Çat!" Bir çat daha. Bu sefer daha
yüksek sesli ve çok yakından. İkimiz de ayağa fırlıyoruz. Bir daha, bir daha. "Çat!.. Çat çat çat!". Etrafımıza
bakarken, havaya uçuşan küller ve odun parçalarından, seslerin ateşin içinden geldiğini fark ediyoruz.
Arkadaşım dehşet içinde haykırıyor:

- Ne attın lan ateşe? - Ben bir şey atmadım. Yemekleri kurtar çabuk.

"Çat!"

- Erkeksen sen alsana!

- Yahu yemekler gidiyor. Benimki döküldü. Allah kahretsin!

125

- Benimki de gidiyor. Kutu havaya fırladı. Birisi mermi mi

attı bu ateşe? Haberci!! Haberciiii!

- Emredin komutanım.

- Yat aslanım yat. Oğlum mermi mi var ateşte?

- Ne bileyim komutanım. Ateşi siz yaktınız.

Çatırtılar artınca daha da uzaklaşıyor ve köz parçalarının, konserve kutularının uçuşmasını seyrediyoruz.
Dana etleri, tavuk etleri, yağlar bir o tarafa bir bu tarafa savruluyor. Bir tavuk parçası gelip palaskama
yapışıyor. Mevzilerdeki askerler ayağa kalkmış bizi seyrediyor. Biz de yakındaki bir taşın arkasına geçmiş,
ateşten yükselen .sesleri, dumanları seyrediyoruz. Çatırtılar azalıp, tek tük kalıyor ve sonunda bitiyor.
Temkinli temkinli ateşe yaklaşıyorum. Elimi gözlerimin önüne siper yapıp, eğiliyorum. Diğer elime aldığım
bir dal parçası ile ateşi karıştırıyorum. "Çatt!" Bir daha geri çekilip taşın arkasına oturuyorum. Bir sigara

71
yakıyorum. İkimiz de çaresiz gözlerle ateşe bakıyor, birbirimize sataşmaya başlıyoruz:

- Hah şimdi yedik mi boku?

- Yedik yedik.

- Ne vardı lan ateşte?

- Ne bileyim ben be. Belki de herifler mermilerini

gömmüşlerdi.

, - Tam ateş yakacak yeri buldun sen de.

- Ben bulmadım. Oraya sen yığdın odunları.

- Tamam ben yığdım da, sana oraya mı yak dedik?

- Ne bileyim lan ben orada mühimmat olduğunu!

126

İkimiz de mermilerden yara almadan kurtulduğumuza şükretmek yerine, son konservelerimizi


düşünüyoruz. Tabii ki hemen telsizden durum soruluyor. "Vukuat yok!" diyoruz. Yanlışlıkla mermi gömülü
bir yerin üstünde ateş yakıldığını, kimsede yara berenin olmadığını anlatıyoruz. Sesler iyice kesilince, yine
aynı pozisyonu alarak ateşe yaklaşıyorum. Közleri yavaşça yana çekiyorum. Elimdeki sopayla kazmaya
başlıyorum. Biraz, biraz daha derken yemeğimizi katleden gerçekle karşılaşıyorum. Üstüste yığılmış ve kor
haline gelmiş uçaksavar mermileri kuzu gibi, tam ateşi yaktığımız yerin altında bana bakıyorlar. Ben de
onlara.

Etrafa saçılan kutularından kendisine ait olanı bulan arkadaşım, elinde çatalı, konservesinin dibini
sıyırıyor. Ben de ateşin içinde kalan bir-iki et parçasını temizleyip, inat uğruna ağzıma atıyorum. Peksimetleri
paylaşıp mideye indiriyoruz, o kadar. Yiyecek ikmali ise ancak akşama doğru yapılıyor. İşte o muzlar .geliyor.
Ama o muzlar, salçalı tavuk konservemin yerini tutmuyor.

127

PUSU

Telsizin sesini iyice kıstım. Sivrisinek vızıltıları dışında tek bir ses yok. Arada sırada oturuş pozisyonunu
değiştiren erlerimin çıkardığı hışırtılar, gök gürlemesi gibi ulaşıyor kulaklarıma. Bu gece kulaklarımın bir
köpeğinki kadar hassas olduğuna inanıyorum. Silahım elimde. El bombalarımı yanıbaşıma dizdim. Bombaatar
kurulu bir halde, sırt çantamın üzerinde kuzu gibi yatıyor. Boşluğa bakıyorum. Karanlığın içinden, hemen
önümdeki belirsizliğin içinden bir şeyler seçmeye çabalıyorum. Gözlerimi olabildiğince açmışım.
Mevzilerimize yeni yerleştiğimiz için uyku daha bastırmamış. Hafif hafif esen rüzgarla eğilip duran otlar
dışında bir hareket de yok. Gece görüş gözlüğümü takıyorum. Gözlüğün içinden bu kez tüm çevremi yemyeşil
görüyorum. Uzaklık ayarını yapıyorum. Sağdan sola doğru etrafımıza şöyle bir bakıyorum. Çıplak gözle daha

72
rahat edeceğimi fark edip çıkarıyorum. Pillerinin hemen bitmesini de istemiyorum. "Keşke surda düşse bir-iki
terörist." diyor habercim fısıltıyla.

İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp kaşlarımı çatıyorum. Başını önüne eğiyor. Sonra belini doğrultup,
diğer yana dönüyor. Sağ tarafımdaki kayalar gittikçe şekil değiştiriyorlar. Önce eğilmiş bir maymun, sonra
masa oluyor. Diğeri yamru yumru bir valiz. İşte işte, kulpu şurası. Hemen arkasında ayağa kalkmış bir ortaçağ
savaşçısı. Kafamı diğer tarafa çeviriyorum. Bu kez ağaçlar canlanıyor. Ellerini iki yana açmış bir sakallı dede.
Bir kolu diğerinden kısa bir kadın. Hatta bir de palyaço var. Düşünmemeye çalışıyorum. Düşünmüyorum.
Dikkatimi toplamam lazım. Telsizle mevzilerden tekmil alıyorum. Hepsinden durumun normal olduğunu
öğreniyorum. Tekrar karanlığa dönüyorum. Ufuk hattınca bir sağa, bir sola bakıp duruyorum. Bir ara gözüme
bir yıldız ilişiyor. Görebildiğim binlercesinin arasında gözlerim ona

129

takılıyor. Yanındakilerle birleştirip şekillendirmeye çalışıyorum. Şu üçüyle birlikte, surdan bir çizgi çekilse
bir at oluyor. Diğer yandaki beşinin ortasında olduğu zaman tek gözlü bir dev. Canım sigara içmek istiyor.
Ama imkansız. En ufak bir ışık hayatımıza mal olabilir. Battaniyenin altında içerim. Olmaz. Gece görüşle
bakan biri fark edebilir. Bunu düşünmemeliyim. Bunu da düşünmüyorum. Habercime mevzileri dolaşacağımı
söylüyorum. Yavaşça yerimden kalkıyorum. Eğilerek sağdaki ilk mevziden başlıyorum. Hemen arkalarına
gelince yavaşça sesleniyorum:

- Benim, benim. Ne var ne yok?

- Sakin komutanım.

- Uyumuyorsunuz değil mi?

- Hayır komutanım.

- Birkaç saat sonra göreceğiz.

Yine eğilerek bir sonraki mevziye yürüyorum. Çöküyorum. Aynı şekilde bir yanlışlık yapmalarına karşı
kendimi tanıtıyorum:

- Senin ateş istikametin neresi makineli tüfekçi?

- Şu ağaçtan, şu taşa kadar komutanım.

- Herhangi bir ses falan var mı?

- Hayır komutanım.

- Biliyorsunuz değil mi? Burası onların patikası. Burası çok

kritik.

- Biliyoruz komutanım.

- Hadi bakalım uyumayın hâ!

73
-

Diğer mevzide havancılar var. Bir-iki teknik soru soruyorum. Hemen hemen hepsini biliyorlar.
Anlıyorum ki kimsenin daha uykusu gelmemiş. Ama sabaha, en az yedi saat var. Önemli olan da, tümüyle bu
süre boyunca dikkati dağıtmadan bekleyebilmek. Hepsine sessiz olmaları uyarısında bulunuyorum.

Mevzime gidip yine yerime oturuyorum. Bu kez elime bombaatarımı alıyorum. Mekanizmasını açıp,
içindeki bombaya bakıyorum. Dışarıdan herhangi bir arızası olmadığına hükmedip tekrar namluya sürüyorum.
Saatime bakıyorum: 22:50. Sırt çantamdan radyomu çıkarıyorum. Küçük hoparlörlerini ağacın kovuklarına
yerleştiriyorum. Sesin nereye kadar yayıldığını anlamak için defalarca mevzimden çıkıp, yavaş yavaş
yürüyerek geri dönüyorum. Sonra biraz daha kısıyorum sesini. Biraz daha. Etraftan duyulmayacağını
anladığımda oturuyorum. Tam 23:00'de "Gecenin İçinden", cır cır böceği sesleri ile başlıyor. Radyodan gelen
cırcır böceklerinin sesleri, hemen altında oturduğum ağaçtakilerin seslerine karışıyor. En çok bilgi
yarışmasına bayılıyorum. Birçok soruyu biliyorum. Ama yarışmaya katılabilmek için telefon edemiyorum. İki
saat sonra bitiyor program. Programla birlikte radyo da yayınına son veriyor. Ben kendi cırcır böceklerimin
seslerini dinleyerek, sorulan soruları kendi kendime tekrar edip duruyorum.

Tekrar yıldızları birleştirip şekiller yaratıyorum. Ağaçlardan ve taşlardan canlanan yaratıklara dalıyorum.
Mevzileri dolaşıyorum. Telsizle askerlerimden tekmil alıyorum. Bizimkiler kapalı olduğu için Arapça radyo
kanallarını dinliyorum. Gece görüşle patikaya bakıyorum. Yıldızlara bakıyorum. Bir ara habercim bölük
komutanının aradığını söylüyor:

- Aslanım. Bu gece hareketli olacak. Az önce bir mesaj aldık. Kuzeyinden sana doğru 40 kişilik bir grup
geliyor. Biz buradan seni kollarız. Hadi bakalım göster kendini.

Saatime bakıyorum. Geçiş için daha çok erken olduğunu düşünmekle beraber, hemen telsizle mevzilere
haber veriyorum. Silahlarının emniyetlerini açıp, sürekli atış konumuna getirmelerini

131

söylüyorum. "Sonunda" diyorum, "Sonunda pusuda yakalamak nasıl olacakmış görecekler". Karakol basmak
neymiş görecekler. Bu arada kalp atışlarımın hızlandığını hissediyorum. Patikanın görebildiğim en son
noktasına gözümü dikmiş bekliyorum. Gözümü hiç kaçırmadan o noktaya, sadece o noktaya bakıyorum. Önce
bir kafa göreceğim. Sonra gittikçe büyüyen bir vücut silueti. Tam bir ölüm sessizliğinin hakim olduğu
mevzilerimizde, toprak, ağaçlar ve taşlarla bütünleşmiş olarak, teröristlerin görünmesini bekliyoruz.
Duyulacak diye nefes bile almamaya çalışıyorum. Önce ben ateş edeceğim. Bundan dolayı elim tetikten hiç
ayrılmıyor. İşaret parmağım, tetiğin soğuk çeliğine yapışmış durumda. Aynı eğitimlerde anlattıkları gibi
dokunuyorum tetiğe. Bir kuşu tutar gibi. Öldürmeyecek kadar sıkı, uçurmayacak kadar gevşek. Etkisi yüksek
olması için mümkün olduğu kadar yakına gelmelerini bekleyecek ve ardından bombatatarımı ateşleyeceğim.
Ardından o bölgeye bakan tüm silahlar, aynı anda partiye katılacaklar. Neye uğradıklarını şaşıracaklar.
Gözlerim sulanınca gece görüşü alıyorum. Bir süre de onunla bakıyorum. Tekrar çıplak gözlere dönüyorum.

Bu şekilde ne kadar süre geçiyor bilmiyorum. Sabaha karşı, uyku tüm ağırlığı ile gözkapaklarımın üzerine
yükleniyor. Gözkapaklarımın gözlerime temas ettiği her noktaya bir iğne saplanıyor. Gözlerimi açtığım an bir
başka, kapattığım an bir başka türlü acıyor. Kendime çimdikler atıyorum. Oturuşumu değiştiriyorum. Bir türlü
uykuya karşı galip gelemiyorum. Yarı uyur vaziyette öylece otururken, nedensiz zıplıyorum.

- Haberci! Haberci! Gelen var mı?

74
- Haberci uyuyor musun lan yoksa?

Onun da içi geçmiş. Biz bu halde isek kim bilir mevziler ne durumda diye düşünüp telsize sarılıyorum.
Her an gelebilirler düşüncesi ile mevzileri dolaşamıyorum. Telsizle yaptığım kontrollerden kimsenin
uyumadığını biliyorum, ama yine de emin

132

değilim. Tüm gece boyunca sinirlerimiz gerili bir halde bekliyoruz. Ortalık yavaş yavaş aydınlanıyor. Henüz
güneş yok, ama etrafımı seçebiliyorum. Üzerimize çiğ yağıyor. Hafif bir serinlik başlıyor. Gece hayvanlara,
eşyalara benzettiğim ağaçları, taşları tek tek inceliyorum. Teröristlerin gelmesini beklediğimiz patikayı en
ince ayrıntısına kadar tarıyor, adeta beynime işliyorum.

Yüzde yüz temas ihtimalli yüzlerce pusu gecesinden biri daha, güneşin ilk ışıkları ile bitiyor. Kırk kişilik
grup bu gece de geçmiyor. Ama bir gece muhakkak geçmeye yelleniyorlar. O zaman da sinirlerine hakim
olan, uykusuzluğa dayanabilen, masaya benzeyen taşlarla, palyaçoya benzeyen ağaçlara dalmayan bir time
rastlıyorlar. Gecelerin ve dağların hakimi olduğunu, ama barış için ateşkes ilan ettiğini açıklayan teröristler ile
bunlara inanıp karakolundan dışarı çıkmayarak binalarında baskını bekleyen birlikler için ise, sonuç hep aynı
oluyor: Ölüm.

133

SİVRİSİNEK İLACI

Yaklaşık iki aydır PKK'nın geçiş bölgesi üzerinde olan bu tepedeydik. İlk günlerde bir uzman çavuşun
mayına basarak ayağının birini kaybetmesi dışında, kayda değer bir olay da olmamıştı. Artık bu küçücük
tepenin en ufak noktasını dahi ezbere bilir hale gelmiştik. Uzun bir süre kalınacağı için, normal pusu
yerlerinden daha fazla tedbir almıştık. Mevzilerimizi insan boyunda kazmış, her tarafa aydınlatma mayınları,
el bombaları tuzaklamış, mevzilerin önündeki otları temizlemiş, küçük mutfaklar yapmış, taş ve ağaçları
kullanarak daha kullanışlı tuvaletler inşa etmiştik. Ancak tüm tedbirlere rağmen, gölgede 35-40 dereceye
varan sıcaklık kısa süre içinde etkisini göstermiş ve hastalıklar başlamıştı.

Sürekli halsizlik, konservelerin neden olduğu vitaminsizlik ve özellikle su kaybı, tepedeki herkesi
etkilemiş ve sonunda birliğimizin yüzde sekseni hareket edemez hale gelmişti. Karakoldaki timlerin de
durumu tepedekilerden iyi olmadığı için tek çare, herkesi bulunduğu yerde iyileştirmekti. Hemen
helikopterlerle serumlar taşındı. İlaçlar getirildi. Su ikmali iki katına çıkarıldı. Durumu ciddi boyutlara
varanlar, doktor kontrolünde hastahaneye sevk edildiler. Kalanlar ise ağaç dallarına asılan serum şişeleri ile
eski hallerine döndürülmeye çalışıldı. Herhangi bir çatışma ihtimalinde ise ne olacağını, kimse kestirmek dahi
istemiyordu.

Asıl sorun sivrisineklerdi. Kışın bu açıdan rahattık, ama yazları gerçekten büyük sorundu. Arazide iken
sivrisinekler ise tam bir baş belasıydı. Bu sinekler, şehirden helikopterlerle getirtilen ilaçları tanımıyordu.
Sessiz, tek bir dalın bile kıpırdamadığı uzun gecelerin tek hakimi, o insanı çıldırtıcı vızıltıları ile sivrisinekler

135

75
olmuştu. Önce kulaklara "Vızzz...", sonra burun deliklerine "Vızz, vızz", daha sonra da vücudun herhangi bir
yerine "Vızz, vızz, vızz". Hiç bir şey engel olamıyordu onlara. Sıcak olmasına rağmen, kimileri sadece
gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtünüyor ve sivriler o deliği muhakkak buluyorlardı. Oğul oğul saldıran
sivrisinek grubu varsa eğer, anlaşılıyordu ki gündüz birisi dayanamamış ve yakınlara bir yere işemişti. Hemen
suçlu aramaya başlıyor ve tanıklar, şahitler aracılığıyla bir cinayet soruşturması gibi o kişiyi tesbit ediyor ve
uyarıyorduk.

İçimizden birinin şehit olması dışında, her zaman olduğu gibi bunun da eğlenceli yanını bulduk sonunda.
Gündüzleri üç kategoride yarışmalar düzenlemeye başladık. "Günün en çok ışınlan adamı", "Günün en fazla
kan emilen adamı" ve "Günün en fazla sivri öldüren adamı" yarışmaları, kısa sürede tüm birliğin eğlencesi
oldu. Kurallar kondu, ödüller belirlendi: En fazla ısırılan adam ödülü, vücudun herhangi bir bölgesinde, en
küçük alanda en fazla sayıda ısırığa sahip olana veriliyordu. En fazla kan emilen ödülünü ise, sivrinin çap
olarak en büyük izi bıraktığı kişi alıyordu. En fazla sivri öldüren ödülü ise, gece pusuda dikkatleri .dağıttığı
için kısa sürede kaldırıldı. Herkes sağına soluna bakmayı bırakıp, sivri peşine düşüyordu. Ödüller tabii ki,
konservelerin en tercih edilenlerinden biri, bir pet şişe su ve arada sırada gelen taze meyvelerin artanlarından
oluşuyordu.

Ama tüm bunlar, sivrisineklerin PKK'lılardan devralıp estirdikleri terörü bir türlü durdurmuyordu.
"Sinekler de PKK'lı", "İlaçlama uçakları gelsin", "Amerika'dan yardım isteyelim" gibi önerilerden sonra bir
çözüm bulunduğu iddiası ortaya atıldı. Birliğimin büyük çoğunluğu gibi ben de, serum şişesinin bayıltıcı
damlalarını seyrederek kendime gelmeye çalışıyordum. Arkadaşlarımla sohbet ediyorduk. Asteğmenlerimden
biri önceki gece denediğini söylediği müthiş buluşunu, bana doğru uzattı. Onların köydeki kocakarılar
yaparmış. Küçük şurup şişesini elime alıp inceledim. Ne kadar ciddi olduğunu anlamak için yüzüne
bakıyordum.

- Asteğmen! Eğer dalga geçiyorsan yaktım çıranı. Emin o!

serum-merum dinlemem. Hepsini çıkarır peşinden gelirim.

- Estağfurullah komutanım. Siz bu haldeyken... Ben

Adanalıyım. Sivri bizim oralarda da çok olur. Bunların arasında

anofelleri vardır. Sıtma yaparlar adamı.

Bir diğeri de onu destekledi:

- Adam kimyager. Tüm malzemelerini şehirden ısmarlattı

getirtti. Hem bizim doktor da kullandı.

Yanımda oturan doktora döndüm. Soru sormama bile fırsat kalmadan, bilimin kocakarılarla işi olmadığını
söyledi. Şişenin ağzını açtım. Rezalet kokuyordu. Yoğun bir koku alıyordum, ama ne olduğunu
kestiremiyordum. Küf kokusu da vardı içinde. Sivrisineklerin bu kokuya gelemeyeceğini tahmin ediyordum.
Az sonra hava kararacak ve sivrisinek savaşlarının yeni bir gecesi başlayacaktı. "Tamam kardeşim verin
bakalım. Sürelim şunu." deyince etrafımdakiler, "Siz zahmet etmeyin. Serumun iğnesi fazla oynamasın."
diyerek ellerindeki şişeden boşalttıkları sıvıyı, kollarıma, boynuma sürmeye başladılar. Şiryandan yapışkan
sıvıyı ovalaya ovalaya derime emdiriyorlar bir yandan da ikna çabalarını sürdürüyorlardı:

76
- Komutanım, bu gece yanınıza sivrinin s'si yanaşamaz.

- İyi de ne var bunun içinde? Ne rezalet kokuyor bu böyle?

- Tabii kötü kokacak komutanım. Bu yüzden gelmiyor

sivriler.

- Yahu şey kokusuna benziyor bu.

- Ne kokusuna komutanım?

- Ne bileyim. Küf gibi...

- Ne alakası var? Bu özel bir koku komutanım,

bulamazsınız. Boşuna uğraşmayın.

- Bacaklarıma da mı süreceksiniz?

- Komutanım anofeller çorabın üzerinden, elbisenin

üzerinden ısırır.

Vücudumun açıkta kalan yerleri, bir kimyager asteğmenin ürettiği sivrisinek kovucu özelliğe sahip ilaçla
iyice sıvandıktan sonra, bu gece rahat olacağımı düşünüyordum. Bu iş bitince her zamanki gibi havadan sudan
konuşmaya başladık. Zaten arazide konuşabilecek tek konunuz bu. Haya açacak mı, kapanacak mı, ne zaman
kararacak? Suyumuz ne kadar idare eder?

Bir de izinler konuşulur. Ama arada sırada yaratıcılığımızın sınırlarını zorladığımız da olurdu. İlaç sürme
işi bittikten sonra, canım sigara içmek istedi. Önce çantamın içinden tutun torbamı, ardından da sigara
kağıtlarımı çıkardım. Hastayım diye karşı çıkmalarına rağmen sigara içmemi engelleyemediler. Sigaramız
bittiği için, teröristlerden ele geçirdiğimiz tütünü defter kağıtlarına sarararak içiyorduk.

"Aslında şimdi bir laz Marlborosu çok iyi giderdi." dedi biri. LM'nin adı buydu. Ama yine de tütün fena
değildi. Hatta bazıları, tayin olunca bile tütün sarmaya devam edecekti. Yalnız defter kağıdı olmayacaktı tabii.
Sohbet döndü dolaştı bulunan sivrisinek ilacının pazarlanmasına reklamına geldi. Asteğmen terhis olunca
hemen patent alacakmış. Dünyayı yerinden oynatacakmış. Ödül bile alırmış bununla. Reklamını da nasıl
yapacağını anlattıktan sonra, bir diğeri reklamcılığı üstlenmeyi teklif etti. "Bir-iki projem bile var" diye, sigara
reklamı örneğinden başladı. Biz de katkıda bulunduk.

Kafası atan, canı sıkılan hep bir tavuk çiftliği kurup zengin olmayı hayal ederken, biz oturduk reklam
sektörüne el attık. Marlboro için bir reklam metni yazdık: Önce kamera, hızla alçak uçuş yapan bir
helikopterin kapısından aşağıdaki tepeleri

138

77
gösterecek, fonda da yaklaşan bir helikopterin pervane sesi

olacaktı. Bir askerin postallarına zum yapacak, yavaş çekimde

yürüyen asker ateşin başına gelecek, içinden bir dal parçası

alacaktı. Bu sırada askerin yüzü gözükmeyecekti. Dal parçasını sigarasına doğru götürürken, silah sesleri
yoğunlaşacak, havan, keleş, roket ve helikopter sesleri birbirine karışacaktı. Sigara

yakılırken, kamera yavaş yavaş askerin diğer elindeki silaha

dönecekti. Asker silahı doğrultup ateş etmeye başlarken de

Cebinden bir kısmı dışarıda kalan Marlboro paketine zum yapılacak, alt yazı ile de "Maceranın tadı"
kelimeleri geçecekti.

Bu çok klasik bulunduğu ve Camel reklamlarını andırdığı

için, fazla.beğeni toplamamıştı. Hemen kola reklamına geçildi.

Kamera önce uzaktan, yan yana dizili fakat markaları belli

Olmayan kola kutularını, bir G-3'ün namlusundan tek tek

gösterecekti. Sonra geriye doğru çekilip, nişan alan askerin hemen

başının arkasında duracaktı. Askerin ateşe başlaması ile, her atışta

bir kutu havaya uçacak ama tüm bunlar yavaş çekimde olacaktı.

Peki müzik? Müzik olmayacak, yalnız silah sesleri yankılanacaktı.

Sonra hedefte bir tek kutu kalacaktı. Asker silahını eline alıp,

kutuları dizdiği yere doğru yürüyecek ve vurmadığı kutuyu eline

alacaktı. Yavaş çekimde kapağını açıp, "fısss" diye bir ses

duyulacak. Ve sonra kalın bir ses görüntünün arkasından

konuşacaktı: "Onu vurmaya kıyamazsınız!"

Deterjan reklam projemiz de çok basit geldiği için pek ilgi

görmedi. Bir kadın elindeki kirli üniformayı misafirine gösterecekti. Kocasının her gün görevlere çıktığı,
yağmur, çamur demeden arazide dolaştığı için de askeri kıyafetlerinin çok çabuk kirlendiğini anlatacaktı. Hele
çatışma esnasında çimenlik bir yerde tam siper yapmışsa, yeşil ot lekesinin bir türlü çıkmadığını anlatacak,
misafiri de bilmem ne deterjanını önerecekti.

Hava kararmaya yakın tim komutanlarını mevzilerine gönderdim. Kendi aralarında konuşa konuşa
uzaklaştılar. Eminim, çoğu sabaha kadar, diğer reklamları, bu dağ başına uyarlayıp durdular.

78
Ben ise serumu yedikçe kendime geldim, ama sivrisinek ilacı yüzünden rahat edemedim. Bütün bir gece
boyunca sivrisineklerin o güne kadarki en yoğun saldırısına uğradım. Vücuduma sürülenin aslında ilaç değil;
sarmısak, etraftan topladıkları otlar, kola ve meyve suyu karışımından oluşan bir eşek şakası öğrendiğimde
ise, daha günün ışımasına dört saat vardı.

140

TELEFON

"Sayın abonemiz. Bu bir bant kaydıdır. Aradığınız yöndeki tüm hatlarımız doludur. Lütfen daha sonra
tekrar arayınız." Bu anonsu kaç kere duydum, konuşan kadının ses tonundaki ayrımları kaç kere inceledim,
tam olarak bilmiyorum. Acaba kaç yaşlarında bu kadın? Evli mi? Çocukları var mı? PTT'nin hangi
bölümünde çalışıyor? Yoksa bu iş, sesinin güzelliği ve diksiyonu nedeniyle dışarıdan birine mi yaptırıldı?
Niye sesi bu kadar duygusuz ve ifadesiz? Hatların doluluğu ne demek? Benim buradaki birkaç dakikalık
görüşmemin, kısa bir süre içinde tüm akraba ve tanıdıklarıma iletileceğinin bilincinde mi bu kadın?

Arıyorum, daha sonra da arıyorum. Yine o. Arıyorum. On defa, elli defa, yüz defa.. Yine o. Onun bir suçu
yok biliyorum. Ama bir suçlu muhakkak olmalı. Şu anda beni rahatlatacak tek şey konuşabilmek. Nasıllar,
neler yapıyorlar? Benim bunları öğrenmemden çok, "İyiyim, merak etmeyin" diyebilmek önemli. Onların, bir
fare gibi içlerini kemiren merak duygularını biraz olsun bastırabilmek. Bir daha çeviriyorum. Bir daha, bir
daha. Yine o. Bırakıyorum. Telefon sırasında başkaları var. Herkesin anne-babası var, karısı, sevgilisi var.
Onların da merak edenleri var. Sonra tekrar sıra geliyor. Tekrar çeviriyorum. Benden önceki görüştü, benim
numara yine düşmüyor. Bir kere daha, belki bu kez. Belki bu kez. Son numaraya daha uzun basıyorum. Sıfırı
çevirdikten sonra bekliyorum. Tuşlara hızlı hızlı basıyorum, ya da yavaş yavaş dokunuyorum. Her türlü
çevirme şeklini deniyorum. Yalvara yalvara. N'olur. Şimdi. Bir daha, bu fırsatı kim bilir ne zaman bulurum?
Onbeş dakika sonra helikopter kalkacak. Tekrar tekrar deniyorum, yine o ses. Bu kez benimle birlikte telefona
gelemeyen arkadaşımın verdiği numarayı arıyorum. Telefon açıldığında çok hızlı konuşmak zorundayım.
Kullanacağım

kelimelere de çok dikkat etmeliyim. Ne şans, ilk çevirdiğimde "Alo" sesini alıyorum:

- İyi günler efendim. Ben Mehmet'in arkadaşıyım. Kendisi

çok iyi. Telefona bugün ben gelebildiğim için arıyorum. Merak

edecek bir şey yok. Çok selamı var. Sizin de hatırınızı soruyor.

Makine gibi durmadan konuşuyorum. Ama karşıdaki soruyor:

- Burada Mehmet diye birisi yok. Beyfendi siz nereyi

aradınız?

- Afedersiniz, yanlış numarayı çevirmişim.

79
Telefonu hızla kapatıyorum. Yanlış bir numarayı aramak, doğru numaraya: "Orası Mehmet'lerin evi mi?"
diye sormaktan daha iyi. Çünkü kim olursa olsun, Mehmet'in ailesi, Mehmet'in dışında birisi tarafından
telefonla arandığında, biliniyor ki, bazı şeyler iyi gitmiyor. Tekrar çeviriyorum. Yine aynı ses çıkınca
anlıyorum ki, telsizden Mehmet'lerin evinin numarasını yanlış almışım. Hem üzülüyor, hem seviniyorum.
Ailesi ve Mehmet adına üzülüyorum, ama bu zor işi elimde olmayan bir nedenle yapamamış olmaktan dolayı
da seviniyorum.

Ve son bir kere diyerek çeviriyorum kendi numaramı. Düşüyor. İnanılmaz bir şey, son çevirdiğimde
düşüyor. Bekliyorum. Karşıdaki telefonun çalmasını bekliyorum. Allah kahretsin. Meşgul çalıyor. Evet
aradığım yer meşgul. Yani birisi ile görüşüyorlar. Kim bilir ne konuşuyorlar? Acaba yanlış numarayı mı
çevirdim? Hemen kapatıp tekrar deniyorum. Yine düşüyor. Yine meşgul. Hayır numara doğru ama meşgul,
nasıl olur? Tekrar tekrar çeviriyorum. Saatlerdir duyduğum o kadın sesinin yerini bu kez, belli aralıklarla
duyulan o ses alıyor: "Dut, dut, dut. .." Son bir kez. Evet bu sefer uzun bir "Dııııııt" birkaç saniye sonra bir
"Dııııııt" daha ve telefon açılıyor.

- Aloo!

Ve genelde hep birbirinin aynı olan bir konuşma geçiyor aramızda:

- Anne benim. İyiyim. Merak etme. Telefon kesilebilir. Her

şey yolunda, fırsat bulduğumda tekrar ararım.

- Oğlum yavrum, sen misin?

- Anne ağlama, bak telefon her an kesilebilir. Babam nasıl?

- ???

- Anne bırak ağlamayı. Ben çok iyiyim. Babam nasıl,

kardeşim nasıl?

- Hepimiz iyiyiz yavrum. Sen nasılsın? 'Ne yiyorsun, ne

içiyorsun? Oğlum, aman sağlığına dikkat et. Yemeklerine dikkat et

yavrum. Oğlum, havalar söğüdü. Kendini üşütme, e mi?

- Anne merak etme. Sağlığım yerinde. Yemeklerimiz çok

güzel. Havalar soğuk olduğu için hep içerdeyiz. Sen merak etme.

- Oğlum sakın kapatma, baban da konuşacak.

- Yavrum nasılsın?1

80
- Baba çok iyiyim. Anca fırsatını buldum. Burada telefon

imkanı pek yok. Helikopterle geliyoruz. Arayamadığım zamanlar

merak etmeyin.

- Oğlum Allahım seversen kendine iyi bak. Gençsin, akıllı

davran oğlum. Büyüklerinin sözlerini dinle oğlum.

- Tamam baba.

- Oğlum paran var mı? Yoksa nasıl göndereyim?

- Baba param var. Zaten harcayacak yer de yok ki. İzine

gelince beraber yeriz baba.

- Oğlum sen helalinle yersin. Allah sizi korusun yavrum.

Oradaki tüm arkadaşlarına da selam söyle yavrum. Hepiniz

kendinize dikkat edin. Annen istiyor, ona veriyorum.

- Anne kardeşim nasıl?

- O da çok iyi, keşke burada olsaydı. Ah yavrum. Gözümüz

kulağımız hep haberlerde. Ne tadımız, ne tuzumuz kaldı. Ne

zaman geliyorsun yavrum?

- Anne belli değil, zaten telefonda söyleyemem. İzin için

şehre geldiğim zaman sizi ararım.

- Yavrum, önceden haber ver ki, sevdiğin yemekleri

yapayım.

- Anne, merak etme, ben haber veririm. Sen biraz içini rahat

tut.

- Nasıl rahat olayım oğlum? Hergün olay oluyormuş sizin

oralarda. Ya sana bir şey olursa?

- Anne bak yine ağlama lütfen. Sen dualarını eksik etme

81
yeter.

- Başka yaptığım iş yok ki, elimde teşbih ortalıkta

dolaşıyorum.

- Tamam anne. Bak sırada başkaları var, kapatayım onlar da

konuşsun .

- Tamam yavrum. Allah sizin yanınızda olsun.

- Herkese selam söyleyin anne. Kimse merak etmesin, ben

iyiyim.

Gergin bir telin boşalıvermesi gibi bir duygu. Hafif bir uçuş, telefon için ayrılan yerden çıkana kadar
sürüyor, sonra yine gerçekle yüzleşme. En azından sesimi duydular, birkaç gün bu onları idare eder.

Kilometrelerce uzayan tellerin gönderdiği ses titreşimleri, birkaç insanı dünyanın en mutlu kişileri
yapıyor. Günler hatta aylar süren bekleyiş sona eriyor. Bir "Alo!", bir "Nasılsın?", dünyanın en güzel
sözcükleri olabiliyor. Duyguların bu kadar kısa kelimelerle birbirine iletilebilmesi başka hangi araçla
mümkün? Telefon denilen bu meretin sağladığı bu imkanı, içinde yaşadığımız yüzyıl için başka hangi araç
sağlayabilir? Bu düşüncelerle tekrar helikoptere biniliyor. Tepeler, dağlar aşılıyor. Telefonsuz hayata yeniden
dönülüyor. Bu bir bakıma insanı rahatlatıyor. Aslında burada kesinlikle azalmaması gereken dikkat, her gün
alınan haberlerle dağılıyor. Ama yine de bir telefon, bir "Alo!" isteniyor. Çok isteniyor.

Bir diğer karakolda ise telefonumuz yok. Sadece yakınlardaki bir karakolun telefonu var. Hemen o
karakoldan bize uzanan bir telsiz-telefon sistemi kuruluyor. Hiç yoktan iyidir. Normal bir telsizden
dinlenebildiği için özel konular olmayacak, iki kişi aynı anda konuşamayacak, ama olsun. Amaç zaten sadece
"İyiyim, merak etmeyin" diyerek onları rahatlatmak. İçimizden biri sevgilisi ile görüşüyor:

- Merhaba. Nasılsın? Tamam!

- İyiyim, sen nasılsın? Tamam!

- Ben de çok iyiyim. Tamam!

- Çok merak ediyoruz burada biz. Tamam!

- Merak edecek bir şey yok. Tamam!

- Seni çok özledim. Ne zaman geliyorsun? Tamam!

- Bunu telsizden söyleyemem. Tamam!

- Söyle söyle asker, söyle de, seni de cehenneme

82
yollayayım.

- Allah kahretsin. Çık aradan. İki dakika izin ver

eşşoğlueşek.

- Alo alo? Kiminle konuşuyorsun? Tamam!

- Canım, şimdi kapatalım, ben sonra yine ararım. Tamam!

- Kapatma asker. Kapatma;

- Kim konuşuyor? Tamam!

- Hayatım sen telefonu kapat. Tamam!

- Kendine iyi bak. Beni yine ara. Çok merak ediyorum.

Tamam!

- TC askeri! Bırak telefonda ilanı aşk etmeyi, ayıp olmuyor

mu?

- Lan adi herifler! Bunun hesabını soracağım sizden.

Telefonun, her iki tarafı deli eden, böyle yarım yamalak varlığından daha beteri de var. Bu aletin yokluğu
kadar, varlığının da sorun olduğunu çok sonraları öğrenebiliyorum. Kaldığımız karakolun birinde,
kadranındaki 8'i silinmiş telefon için, "Keşke hiç olmasaydı" diyeceğimi tahmin etmemiştim.
Televizyonlardan, gazetelerden yarım yamalak verilen haberlerin devamı, aileler tarafından bizden isteniyor:
"Dün Şırnak'ın dağlık kesiminde meydana gelen çatışmalarda 12 terörist ölü olarak ele geçirildi. Üç güvenlik
görevlisi de şehit oldu" Ya da, "Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nden yapılan açıklamaya göre; Siirt, Hakkari,
Van ve Diyarbakır illeri kırsal alanında meydana gelen çatışmalarda, 5

terörist ölü olarak ele geçirildi. Dört güvenlik görevlisi de şehit oldu." Asker mi, subay mı, astsubay mı, polis
mi, korucu mu, er mi, uzman erbaş mı, hiçbiri belli değil. Adları ne? Yerleri belli değil. Hangi birlikten
olduğu belli değil. Haber eğer biraz daha uzunsa şöyle devam ediyor: "Kısa sürede çembere alınan teröristler,
karanlığın da yardımı ile sarp arazi koşullarından yararlanarak kaçtılar. Kaçan teröristlerin aranması için
başlatılan operasyonlar genişletilerek sürdürülüyor."

Gözleri tüm televizyonların haberlerinde, kulakları radyolarda olan ve bu haberleri bir şekilde öğrenen,
oğlu, kocası ya da kardeşi bu illerde görev yapan veya mektupları buradan ulaştırılan bir insanın içine düştüğü
durum, kimsenin umurunda değil ki. Hemen telefonlar yağmaya başlıyor:

- Oğlum, ben falanın annesiyim. Orada olay olmuş.

83
Televizyon şehit var dediydi. Oğlum yaşıyor mu?

- Bana çabuk filanı verin. Hemen oğlumu istiyorum.

- Ben falanın karışıyım. Son çatışmaya siz de gittiniz mi?

Kocam orada mı?

Ne denilebilir bu durumda? Bir anne, oğlunun sağ olduğuna ve şu anda nöbette olduğuna nasıl ikna
edilir? Ya oğlunun sıradan bir dış göreve çıktığı, bir babaya nasıl anlatılır? Ya da kocasının şu anda banyoda
olduğu, hangi kelimelerle ifade edilebilir üç aylık karısına? "Sağ salim" de deseniz, o an önemi yok. Tek
istenen, konuşabilmek. Konuşmadan kapatmayacaktır. İnanmıyordur. Yalan söyleniyordur kendisine.
Saklıyorlardır. Sonunda yapılacak bir tek şey kalır: Eğer karakolda ise, arananı bulup getirmek. Asker gelir.
Görüşmesi bittikten sonra kibarca uyarılır:

- Bir daha söyle, her panik olduklarında aramasınlar. Senin

de moralini bozar böyle şeyler. Söyle onlara, onlar seni aramasın.

Sen ara buradan olur mu?

147

Bundan daha da kötüsü olabilir ve tam çatışma anında telefon çalabilir; Telsiz odasında çatışmanın
seyrini takıp ederken açtığım telefonda, karşıma babamın çıkması gibi:

- Oğlum hayırdır, silah sesleri geliyor.

- Yok bir şey baba, eğitim atışı yapıyoruz.

- Eee oğlum nasıl geçiyor günlerin?

- Baba benim şu anda çok işim var. Ben sizi sonra arasam?

Atışta askerlerin başında olmam lazım.

- Oğlum o telsiz sesleri ne öyle?

- Baba şimdi tüm olan biteni mi anlatayım?

O gün telefon kablolarına gelen kör bir kurşun, hattı tam bu anda kesivermişti Ertesi gün akşama kadar
evdekilerin çektiklerini ise, ancak izine gittiğimde öğrenebildim. Ve anlattıklarından, o gün onların yerinde
olmaktansa çatışmada olduğuma daha çok sevindim.

148

MEKTUP

84
Yine aynı sahneyi yaşıyorum. Helikopterin içinden piste bir torba fırlatılıyor. Kenarda duran askerler,
helikopter kalkar kalkmaz torbaya doğru koşuyorlar. Telefon çıkalı beri pabucu dama atılan mektuplarımız
var içinde. Bizim için burada mektupların pabucu dama atılmadı. Baş üstünde duruyorlar.

Bana da bir mektubun gelip gelmediğini öğrenebilmem için en az iki saat geçecek. Çünkü torba ilk önce
karargaha getirilecek. Burada açılacak. Bölüklere ayrılacak. Sonra bölük komutanlarına teslim edilecek.
Biliyoruz ki öncelik bu işin olacak, ama yine de iki saatten önce, mektubum-varsa eğer, elime alıp okumam
mümkün değil. Buna da şükrediyorum, çünkü daha önce kaldığımız tepeye mektuplarımızın katırlarla,
kumanya çuvallarının içinde geldiğini biliyorum. Kimse etrafına belli etmese de, mektup torbasının içini
herkesin merak ettiğini de çok iyi biliyorum, iki saat kadar sonra bir zarf uzatacaklar elime:

"Müjdemi isterim hâ!" diyecekler. Çikolata, gofret derken anlaşma sağlanacak ve ben zarfı yırtarak
açacağım. Ama daha önce sol üst köşesine bakacağım. Sonra her zamanki gibi, "Ya içinde bir şey vardıysa?"
diye zarfı yırttığıma pişman olacağım. Okumaya başlayacağım: "Canım Yavrum" ya da "Birtanem" diye
başlayan satırları içeceğim hızlıca, iyi dilekler, temenniler, dikkat etmem gereken şeyler ve bir sürü selam
bulacağım. Bazen beni iç dünyama götüren sorgulamalarla karşılaşacağım. Beni düşündüren yorumlara
hemen oturup cevap yazacağım. Kalemi alıp duraksamadan yazmaya başlayacağım: "İnsanları seviyorum.
Sevmeyi seviyorum. İnsanların içini merak ediyorum. Hep de ettim. Ama iç organlarını değil. Düşüncelerini
merak ettim. Ama beyinlerini değil. Konuşan insanları, diliyle, gözüyle, kalbiyle

konuşan, seven, küfredenleri seviyorum. Sonsuza kadar susmuşları değil. Ama burada karşıma gelenler, eğer
insanların düşüncelerinden çok beyinlerini merak ediyorlarsa, onların bu isteklerini yerine getirmek de benim
görevim" diye yazacağım. Sonra bir daha okuyacağım mektubumu. Bir daha. Bir daha.

Hep "İyiyim" yazacağım beyaz kağıtlara. Merak etmesinler. Biliyorum ki, yoruma açık her kelime, her
harf, okuyanda binlerce soru işareti bırakacak. Uykusuz geceler, göz yaşları, belki gereksiz endişeler. Bazen
bir defter kağıdına yazıyorum. Görevdeyken sigara kağıdının arkasına. Bazen de kantinde satılan, sol üst
köşesinde elinde tüfek bulunan askerli kağıda yazıyorum. Askerlerin mektuplarına göz atıyorum bazen de.
Sevmiyorum asker mektubu okumayı, ama arada sırada bakmak gerekiyor. Karısı başka birine kaçan bir
askerle göreve çıkamam. Çocuğu hastaneye, yatırılmış bir makineli tüfekçi ile pusuya girmem imkansız. Ya
da tüm sıkıntılarını babasına, annesine anlatan bir mektubun PKK'nın eline geçmesi ihtimalini göz önüne
almak durumundayım. Hem ne gerek var, bir dana eti bıkkınlığı anında, "Baba, biz burada hep dana eti
konserve yiyoruz. Devletimizin parası bu kadarına yetiyor, ama vatan sağ olsun" demeye. Biliyorum ki,
annesi gecelerce, "Benim oğlum aç kaldı." diye ağlayıp duracak, babası da Genelkurmay Başkanlığına, "Niye
oğluma hep dana eti konserve veriyorsunuz?" diye bir başka mektup yazacak. Ya da, "Geçen gün bir
çatışmaya girdik. Benim arkadaşım mayına bastı. Bana biraz toz geldi ama bir şey olmadı." diye yazacak.
İstediği kadar, "Sadece toz geldi" desin, o satırlar okunurken, her şey gittikçe büyüyecek, abartılacak. Artık,
asker için çok sıradan bir varlık olan mayın, iki satır çizgisi arasında nasıl anlatılabilir?

Bir de son zamanlarda çıkan şiirlerle mücadele ediyorum. "Olur ya, bir çatışmada ölürsem!" diye başlıyor
hepsi. "Arkamdan yas tutmayın" diye devam ediyor. "Bırakın toprağımda rahat içinde yatayım/ Bedenimden
komandomu çıkarmayın/ Onlar benim gururumdur/ Ölünce kefenim olacak/ Başımdan mavi beremi
çıkarmayın/ O .benim şanım şerefim olacak/ Ayağımdan botlarımı çıkarmayın/ Onlar nice yollar aşacak/ Şehit
olursam sırat

150

85
köprüsünden geçecek/ Elimden tüfeğimi almayın/ O benim mezarıma sembol olacak/ Yaramın kanını
silmeyin/ Ahirette hesabı sorulacak/ Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın/ O benim madalyam olacak"

Hemen hemen her askerin göğüs cebinde, bu şiirlerin kendi el yazıları ile yazılmış olduğu bir kağıt
bulunuyor. İlk okuduğumda tüylerimi diken diken eden bu mısraları, "Bir insan nasıl ailesine gönderir?" diye
soruyorum. "Sen ananı-babanı üzmekten zevk mi alıyorsun oğlum?" Ama biliyorum neden yaptıklarını,
yıllarca büyük bir baskı altında yetiştirilen bu çocuklar, gizli bir öç alıyor ailelerinden. Çok acımasız bir öç.
Şehit olduklarında ise, ailesini de kendisi ile birlikte götürüyor. Adeta yaşayan ölü haline getiriyor onları. Bu
şiirleri yasaklıyorum. "Bulursam yakarım çıranızı!" diye bağırıyorum her seferinde. "Şu anda meraktan
çatlıyorlar zaten. Eğer şehit olursanız, onlar da ölmekten beter olacak. Niye defalarca öldürüyorsunuz?" diye
soruyorum. Hepsi yüzüme anlamsız anlamsız bakıyor. Biliyorum pek anlamıyorlar, ama ben yine de
yasaklıyorum.

HELİKOPTER

Onlar, bana göre, toprakla doğayla bütünleşerek yaşanan anların içinden çıkıp geliveren bir teknoloji
harikasıdır. Uçan bir demir yığını düşünün. Yer çekimine isyan eden bir metaller bütünü. Demir bolluğunda
yaratılan bir yaratık. Korkunç silah. Yaralının yaşama umudu. Mektup. Çatışmada sıkışanları kurtaran
soğukkanlı savaşçı. Yemek. Şehitlerin son yolculuğu. Büyük operasyon. Gürültü. Kulakları ağrıtan "Pat pat
pat'lar: Su. İçindeyken insanın uykusunu getiren bir uğultu. Günlerce yürünerek aşılan tepelerin, dağların,
görülebilecek en güzel manzaraları. Cephane. İzin. Ve yürüyenler için bir türlü anlaşılamayan, kavranamayan
üçüncü boyut.

Önce sesi gelir. İlk anda, nereden geldiğini kestirmek mümkün değildir. Dağlar yankı yapar çünkü.
Derken hiç tahmin edilmeyen bir yerden, hemen tepenin ardından beliriverir tüm heybetiyle. "Pat pat pat"
İneceği yerin üzerinde bir tur atar önce. Bu turu atarken, her defasında "Vaz mı geçti acaba? İnmeyecek mi?"
duygusuna kapılırım. Sonra hazırladığımız piste doğru yavaş yavaş yanaşır. Tıpkı bir martı gibi. Pistte, sarı
renkli sis bombası yakmış halde bekleyen askerin tam karşısında, ona doğru alçalır. Birkaç metre yukarda,
havada asılı kaldıktan sonra yavaş yavaş alçalır. Şimdi, şimdi derken toprağa dokunuverir. Kapı açılır, içinden
teknisyen astsubay atlar. Sağına soluna altına bakar ve baş parmağını yukarı kaldırıp pilotlara işaret verir:
Tamam. Bu sırada helikopterin içinden torbalar fırlatılır dışarıya. Kumanyalar ve mektuplar. Bu sahneyi gören
çoğunun içinin kıpırdadığını biliyorum: "Acaba bana var mı?"

Sırt çantalarımızı elimize alırız. İçeride otururken kucağımıza alacağız onları. Helikopter olabildiği kadar
fazla asker

153

alsın da, bir sefer daha yapmasın diye. "Bu Amerikan malı Skinoski'lerin bir saatlik uçuşu çok pahalıymış"
diyor askerlerimiz. Erlere bir türlü Skinoskinin Skorsky olduğunu anlatamadım. Dili dönmüyor çocukların.
Dışarıdan bakıldığında onca insanı nasıl alıyor, hayret ederim. Ama alır işte. Başlarımızı eğip, şapkalarımızı
tutup, içine atlarız. Sürgülü kapılar kapatılır. Pervanesi hızlanır. Anlamadığım aletlere bakarım. Bir sürü
gösterge. Önce dikey bir şekilde havalanırız. Hafif bir sarsıntı. "Eğer bu alet olmasaydı," diye düşünür,
araziyi, mesafeyi hesaplar, "En az bir buçuk günde varırdık oraya." diye, kendi kendime tahminlerde
bulunurum. Gökyüzünde nasıl saklanır bu koskoca demir yığını? Silahın menzili yetiyorsa vurmak işten bile
değil. Belki yerdekilerden daha fazla risk altındalar. Bir askerin şehit olması, haberlerin arasına
sıkıştırılabiliyor, kanıksandığı için dikkati çekmiyor bile. Ama bir helikopterin herhangi bir nedenle düşmesi,

86
PKK için büyük moral oluyor. Bu sorumluluğu da omuzlarında taşıyorlar. Bu yüzden, birçok kez yerde
olduğuma şükretmişimdir.

Helikopterler yaşamımızın bir parçası. Hele böceğe benzeyen görüntüsü ve hem PKK'nın hem de bizlerin
üzerinde yarattığı etkisi ile Kobra'lar. Çağırıldığı tüm çatışmalarda birçok askerin hayatını kurtarıp, yüzlerce
teröriste de hakkını veren Kobralar, tam anlamıyla bir efsane gibi: "Abi, Kobra gelince işleri bitti." "Adamın
nerden attığını bile anlamadım." "Herifin mevzisinin içine düşürdü ya. Arkamı bir döndüm ki Kobralar" Bu
tür konuşmalar hemen her çatışmadan sonra yapılır.

Kobra için en önemli şey, hedefin ve askerlerin yerinin en kısa sürede tarif edilebilmesidir. Bu nedenle
çatışma bölgesine gelen Kobralarla hemen irtibat kurulur. İşte en sıkıntılı anlar bu safhada başlar. Ateş
altındaki timin bir an önce yerini anlatması gerekir. Pek öyle kolay değildir bu. Sen aşağıdasın, dağları,
tepeleri yandan görüyorsun, o ise yukarıdan. Ben bir kez yaşadım bunu. Bir tepeye tırmanırken, timimle
birlikte ateş altında kaldım. Destek geldi ama onlar da arazi uygun olmadığı için yanaşamıyorlar. Sonunda
Kobraların geldiğini bana, yapılan telsiz anonsundan anladım:

154

- Evet Oktay5. Kobra2 konuşuyor tarif et bakalım yerini.

Seslerini uzaktan duyuyordum. Göremediğimi söyleyince, "Sisi yakabilir misin?" diye sordu. Ama benim
yanımda sis yoktu.

- Sakin olun. Teröristlerle aranızdaki mesafe nedir?

- İki yüz metre kadar.

- Anlaşıldı. Beni gördüğünüzde hemen haber verin. Atış

paternine girdiğimizde de sığınacak bir yer arayın. Çünkü

mesafeniz çok yakın.

Pilotların kendi aralarında kullandıkları bir terim vardır. Biz bir mesajın anlaşıldığını belirtmek için
"Anlaşıldı" ya da "Tamam" derken, onlar "Mutabık" derler. Ben de onların diliyle konuştum:

- Mutabık Kobra... Evet şimdi gördüm sizi. Hedefi tarif

ediyorum. Öndeki Kobranın istikametinde en az bin metre. Biraz

daha yanaşmanız gerekecek.

- Hayır Oktay5. Yanaşmama gerek yok. Onları buradan da

halledebilirim. Siz bana yerinizi tam olarak tarif edin.

- Şu anda solunuzdayım. 9 istikametinde 500 metredeyim.

- Tamam onu biliyorum. Tepe, ağaç, mağara... Bunları

87
anlatın bana.

Anlatacağım ama ne mümkün. Kafamı kaldıramıyordum. Yüzükoyun yere uzanmış, etrafımda yukarıdan
görülebilecek belirgin bir arazi parçası arıyordum. Yanımdaki çocuklardan biri bacağından vurulmuştu.
Yarası ağır değildi ama kan kaybediyordu. Doğru dürüst bağlayamamıştık bacağını. "Kobra2. Çok sıkıştık.
Bir askerim yaralandı." dedim. Ve her zaman olduğu gibi araya teröristler girmeye başladı.

- TC askeri, seni Kobralar da kurtaramaz. Teslim ol.

Konuşan nefes nefeseydi ve muhtemelen koşuyordu. Benim yerime pilot, "Sıra sana da gelecek. Seninle
de ilgileneceğim." diyerek cevap verdi ve yerimi tarif etmem için tekrar uyardı. İkimiz de sıkışmıştık. O
havada dönüp duruyor, ben de bir an önce roketlerin PKK'lıların mevzisine düşmesini bekliyordum. "Kobra.
Biraz çabuk." diye bağırınca pilot da bana çıkıştı:

- Kardeşim heyecanlanma be. Bana yerini tarif etmezsen bir

şey yapamam ki. Yahu şu hedefi tarif edecek kimse yok mu

aşağıda?

Sonunda tarif edecek biri çıktı. Bizim birliğin gerilerinde kalan arkadaşlardan biri, yerimi görmüş olacak
ki telsiz çağrısına cevap verdi:

- Ben tarif etmeye çalışacağım. Konuşan Oktay4. Hedef ve

Oktay5, istikametinizde birbiri peşi sıra uzanan dört tepenin en

sonuncusunda. Sırt doğu-batı yönünde uzanıyor. Doğu kısmında

Oktay5, batı kısmında teröristler var.

Rahatlamıştım ama hala ateş yiyorduk. Ben, "Kobra çabuk olun." diye feryat edince, pilotun konuşma
tarzı birden değişti. Tam anlamıyla bir baba şefkatiyle konuşuyordu. Onun o anki ses tonunu asla unutamam:

- Yavrum sabret. Seni gördüm. Şimdi çıkacaksın oradan.

Panik olursan kaybedersin aslanım. Şimdi geldim canım benim.

Hiç merak etme. Bak şimdi, ne diyorsam onu yapacaksın. Mesafen

yakın. O yüzden roketler düştüğü zaman sakin olacaksın tamam

mı?

İnanılmaz bir güven duygusu kaplamıştı içimi. Neredeyse ayağa kalkıp taarruz edecektim. "Anlaşıldı
Kobra. Bekliyorum." dedim. "Lütfen hepsini boşaltın. En az kırk kişi var orada." diye de ekledim.
Heyecanlandığımı da anlamıştı:

156

88
- Sakin ol aslanım. Birkaç dakika içinde paterne girmiş

olacağım. Yaralınızın durumu nasıl?

İyi olduğumuzu, ama tek isteğimin adamların kaçmaması olduğunu söyledim. Yine aynı babacan tavırla
sürdürdü konuşmasını:

- Yaralınıza geçmiş olsun. Evet paterne giriyorum. Şimdi

aslanım, ilk deneme için bir roket atıyorum. Takip et ve düzeltme

ver bana, olur mu?

Bunu söyler söylemez bir gümbürtü koptu. İlk roket mermisi tam bize ateş edilen yere düşmüştü. Diğeri
ise biraz uzağa. Yaklaşık yarım saattir, sıkışıp kaldığım yerden bir an önce çıkıp ateş etmek istiyordum.
Hemen atışını düzeltmek için telsize sarıldım:

- Roketleri gördüm Kobra. İlki hedefte. Tam orayı çizin.

"Çiziyorum aslanım." dedi pilot. O gün oradan sağ çıktım, ama bence önemli olan bu değildi. Bana göre
en değerli şey, orada pilotun benimle yaptığı telsiz görüşmesiydi. Çünkü, tüm ümidiniz bitmişken, "artık
buradan sağ çıkamam" diye düşündüğünüz anda biri yetişiyor, sizi o bulunduğunuz berbat ortamdan,
tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkarıyor. Müthiş bir şey bu. Yerdekilerin de havadaki pilotun da heyecanı
seslerinden anlaşılabiliyor. Bombalar ve roketler tam istenen yere yağıyor. Hedefler vuruldukça hem pilot,
hem telsizde konuşanın heyecanı, tüm bu konuşmaları takip edenlere yayılıyor. Kobralar geleli beri çatışmalar
hep benzer konuşmalarla sonuçlanıyor:

- Kobra! Sağolun;

- Aslanım benim sen sağol. Kendinize dikkat edin. İyi

görevler.

Bölgede dolaşan başka helikopterler de var. Üzerindeki işaretleri de farklı. Bizimkilerin kuyruğunda
bulunan Türk bayrağı yok bunlarda. Arka tarafındaki iç içe geçmiş kırmızı ve beyaz

daireler de yok. Bunlarda koskoca Amerikan bayrağı var. Normalde hava taşıtlarının standart büyüklükte
işaretleri olması gerekirken, bu helikopterlerde dev gibi bayrak ve işaretler bulunuyor. Biliyoruz ki
Amerikalılar, PKK ya da bölgedeki diğer gruplar tarafından vurulmamak için yapıyorlar bunu. Zaten adamlar
senelerdir buralarda uçup duruyorlar. Ama, PKK'nın bir Amerikan helikopterini vurduğunu duymadık şimdiye
kadar. Bizimkiler ise sık sık deliniyorlar.

Körfez Savaşı'ndan sonra gelen bu helikopterleri, hemen her dakika görmek mümkün. Gece ya da
gündüz. Bir seferinde tam yedi helikopteri, termal kameradan seyretmiştik, Saat gece yarısını henüz geçmişti.
Bizim sınırların içindeydiler. Bu kadar çok helikopteri aynı anda uçarken pek görmediğimiz için, hemen
yukarı bildirdik. Zaten, o zaman bizimkilerin gece uçuş kabiliyetleri de yoktu. Bir yandan da gözden
kaçırmamaya çalışıyorduk. Helikopterler bir süre sonra "bir şeyler" atmaya başladılar. On dakika boyunca

89
takip ettik. Sırayla belirli bir noktaya gelen helikopterlerden aşağıya, ne olduğunu anlamadığımız "şeyler"
atılıyordu. Bir süre sonra emir geldi: "Ateş açın" dediler. Görüyorduk, ama atış menzilimizin dışındaydılar.
Çok komik bir emirdi bu. Çok gülmüştük. Bizim tahminlerimize göre, Amerikalılar zaten tüm birliklerimizin
yerlerini,: telsiz konuşmalarımız sayesinde tesbit ediyorlardı. Ellerinde bunu yapabilecek teknolojileri vardı.
Dolayısıyla, o civara yakın birlik yoksa harekete geçiyorlardı.

O günden sonra, bu ve bunun gibi yardım malzemesi atma olayları bir anda büyüdü. Resmi ağızlardan
açıklamalar yapıldı. "Amerikan helikopterlerinin PKK'ya yardım malzemeleri attığı iddiaları gerçek dışıdır"
denildi. Bunlara da güldük. En basitinden benim birliğimin, Kuzey Irak toprakları içinde bulduğu, dev
boyutlardaki helikopter pisti gerçekti. Tıpkı, termal kameradan yedi helikopteri sınırlarımız içinde bir yere
"bir şeyler" atarken gören bu gözler gibi...

158

RİSK

Sınırı yeni geçmiştik. Birliğin bir kısmı tepeye tırmanmayı sürdürdüğü için, biz çökmüş, arka tarafın
yanaşmasını bekliyorduk. Sanıyorum bin-binbeşyüz metre yükseklikteydik. Biraz dinlendikten sonra ayağa
kalktım, sırt çantamı ve silahımı bıraktım. Birkaç metre ilerde dizlerimin hizasına kadar gelen taşın önünde
durdum. Yürüyüş kolunun en önünde olduğum için, gideceğimiz istikamete göz gezdirmeye başladım. Hemen
karşımızdaki yuvarlak tepeye çıkacaktık. Bu tepenin sağ tarafında derin bir dere yatağı vardı. Dereden sonra
yükselen kayalıkların tehlikeli olduğu belliydi. Bu pek hoşuma gitmemişti. Tüm birlik bu kayalıkların
yanından geçecekti. Karşı tepede mevzilenmiş biri rahatlıkla tek tek ateş edebilirdi. Kaçacak yer de yoktu.
Kayalıkları daha iyi görebilmek için, askerlerimden bir dürbün istedim.

Yürüyüşe başlamak için henüz zaman vardı. Askerin getirdiği dürbünü gözlerime götürdüm. Önümdeki
taşa yaslanıp dizlerimin üzerine çöktüm. O sırada, kayalıkların bulunduğu tepenin arasındaki derede birkaç el
silah sesi yankılandı. Dürbünle silah seslerinin geldiği yeri anlamaya çalışırken, hemen arkamdan gelen
bağrışmaların nedenini anlamak için geri döndüm. Ve kimseyi göremedim. Daha birkaç saniye önce
bıraktığım yerdeki askerler bir anda kaybolmuşlardı. "Komutanım size atıyorlar, yatın!" cümlesinin anlamını
çözdüğüm anda, önümdeki taştan bir-iki parçanın koptuğunu da fark ettim. Hemen olduğum yere yattım.
Dürbünü getiren askerle birlikte küçücük taşın arkasında kalmıştık. İkimiz de iki büklüm olmuştuk. Taş
ikimizi de koruyacak kadar büyük değildi. Askerin ayakları dışarıda kalmıştı. Uzaktan ateş ettikleri belliydi.
Yani Canas kullanıyorlardı. Asker de, ben de silahlarımızı geride, sırt çantalarımızın yanında bırakmıştık.
Karşıdaki adam, yerimizi tesbit etmiş, taşa saydırıp duruyordu.

159

Taşa ve yakınına her mermi vuruşunda birbirimize daha fazla yanaşıyorduk. İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra,
bizimkilerin niye ateş etmediklerini düşünmeye başlamıştım. Bir anda aklıma, geridekilerden birisinin
vurulmuş olabileceği geldi.

Hemen telsize sarılıp durumu öğrenmeye çalıştım. "Yok komutanım. MG-3 tutukluk yaptı." diye cevap
verdiler. Geridekilerle aramızda 20-30 metre mesafe vardı ama, kayanın arkasından çıkamıyorduk. Birkaç
dakika içinde çalışmaya başlayan makineli tüfeğin mermileri, başımızın üzerinden geçmeye başladı. Atış ile
birlikte yanımıza düşen mermiler de durdu. Önce asker fırladı taşın arkasından. İkimiz de yürünerek birliğin
geri kalanının yanına ulaştığımızda, atış hala devam ediyordu. Kendimi emin bir yere attıktan sonra,

90
adamların yerini tesbit edip edemediklerini sordum: Yukardakiler uğraşıyorlar komutanım." dedi askerlerden
biri. Eliyle az önce üzerinden geçip geldiğimiz sırtı gösteriyordu. Yine bizim birliğin iki delisiydi. "Bir gün
vurulacak bunlar yahu!" dedi, tim komutanlarından biri.

Astsubaylardan ikisi yine her zamanki numaralarına başlamışlardı. Biri tetikte beklerken, diğeri ellerini
kollarını havaya kaldırmış bağırıp duruyordu:

- Heyooo! Buradayım lan!.. Buraya, buraya ateş edeceniz!..

Biri birkaç saniye gözüküp teröristler için hedef oluştururken, diğeri ateş edilen yeri anlamaya
çalışıyordu. Bu arada birbirlerine de çatıp duruyorlardı:

- Lan göremedin mi hala?

- Ne lan korkuyor musun? Hemen yatmasana!

- Sıra sana da gelecek. Bak ben gördüm. Surda şu ağacın

dibinde biri.

- Tamam gördüm, bir kez daha sıçra, haydi.

- Bu son oğlum. Şimdi sıra sende.

Sırayla havaya zıplayıp, yerlerini anlamaya çalıştıkları teröristleri o şekilde vurabildiler mi bilmiyorum,
ancak onların bu davranışının herkes tarafından "riskli" kabul edildiği bir gerçekti. Teröristlerle dalga
geçiyorlardı. Hayatlarıyla dalga geçiyorlardı. Dağlarla, derelerle, ağaçlarla, kuşlarla oyun oynuyorlardı. Onlar
için zaman böyle geçiyordu. Biri beş, diğeri dört yıldır buralarda dolaşıp duruyordu. Tecrübeli oldukları ve
araziyi de bildikleri için sürekli öndeydiler. Sıkılmışlardı artık. İkisini de yakından tanıyordum. Çok tehlikeli
bir vurdumduymazlık içindeydiler.

Mermilerine, silahlarına, el bombalarına "çocuk" diyen bu ikilinin, daha önceki operasyonlardaki


hikayeleri de ağızdan ağıza anlatılıp duruyordu. Birinin, buz gibi derenin içinde saatlerce /pusuya yatıp, sekiz
kişiyi birden ortadan kaldırmasının sayesinde aldığı madalya; diğerinin her seferinde "Önden ben gideyim
komutanım." sözleri, tüm birliğin içinde, herkese bir cesaret dalgası yayıyordu. Kimse havaya zıplayıp
durmuyordu. Ama mesela, yürüyüşte birliğinin ortasından ilerlemesi konusunda defalarca yapılan uyarılara
rağmen, tim komutanları, yine en önde yürüyorlardı. Bu, duruma her zaman hakim olması gereken tim
komutanına kolaylık sağlarken, komutansız kalma ihtimali yükselen timin hayatını da tehlikeye atıyordu.

Bilmiyorum, bazı tehlikeleri göze alabilmek için iplerin biraz kopması gerekiyor herhalde. Gerçi bu
sürekli olmuyor. Bazen çok tedbirli davranıyor, bazen de umursamıyorsun. Örneğin, mayın dedektörünün her
tesbit ettiği metalin, mayın olarak kabul edilmesi gerekir. Ama artık bu "dit dit'lerden bıkmış biri: "Bu da
mayın değil, alın bak bu da değil" diye, cihazın öttüğü her yere iki ayağı ile basabiliyor. İşte burada risk ile
bilinçsizliğin ve mantık dişiliğin kesiştiği çizgiye yaklaşılıyor. Bir çeşit zar atılıyor aslında.

Riskin ne olduğunu orada çok iyi öğrendiğimi sanıyorum. Herkes mutlaka bir şekilde bunu göze alıyor.
Tam olarak tanımını yapamam ama, riskin ne olup olmadığını gördüklerime dayanarak çıkarabilirim. Risk,
yerdeki askerler terörist ateşinden başlarını

91
kaldıramazken, koskoca cüssesi ile bir helikopterin bir anda tepelerinde bitebilmesi. Sonra, çok kötü bir yerde
sıkışıp kalan bir yaralının, vurulacağını bile bile arkadaşı tarafından kurtarılmaya çalışılması da riski göze
almak olarak kabul edilebilir. Pusuda yarım saat kestirmek de büyük risk. Bazen bir şey, hem riskli hem de
risksiz olabiliyor. Askeri alıştırmak için hakiki mermilerin altından sürünme eğitimi yaptırmak da, tehlikeli
olduğu gerekçesi ile bu eğitimlerde hakiki mermi kullanmamak da risk. İlkinde, yanlışlıkta eğitim anında biri
vurulabilir, diğerinde eğitimsiz askerlerle çatışmaya girebilirsin. "Birine bir şey olur da, üstlerime nasıl
anlatırım" korkusu ile el bombası ve roketatar atış eğitimini yaptırmamanın ise, riskle uzaktan yakından bir
ilgisi yok. Bu bana göre sadece hainlik. Bunu da gördük. Kazayla birbirini vurmasınlar diye, el bombalarını
kutuların içinde taşıttıranları da gördük.

Kısacası her şey risk. Sağına bakmamak. Soluna da bakmamak. Ağaca bakmamak, geriye bakmamak,
önüne bakmamak, hepsi risk. Ayağın bastığı yere bakmamak, silahının emniyetini açmamak, el bombasını
göğsünün üstünde taşımamak, telsizi dinlememek, araçla yavaş gitmek, yada hızlı gitmek.

Bunlar risk, ama hiç bilmeden riski göze almanın ne olduğunu ise ilk kez bir telsizden öğrendiğimi
hatırlıyorum. "Nerede olduğunu biliyor musun sen? diye sormuştu tabur komutanım. Ben "Hayır" diye cevap
verince de, "Zaten bilseydin dudakların uçuklardı." demişti.

Dudaklarım uçuklamıştı birden. Bir irtibat hatasından dolayı onyedi kişi ile, hiç bilinmeyen bir arazide
dokuz saat yürümek bir riskti. İsteyerek göze alınmayan bir riskti. Kaybolmuştuk. Saatlerce derelerden,
tepelerden, ormanlardan geçmiştik, gerçekte nerede olduğumuzu bilmiyorduk. Saatler sonra telsizle bizi
bulan, daha önceleri yüzlerce risk almış tabur komutanım riskin boyutlarını anlattıktan sonra da devam
etmişti:

- Bana bak. Bulunduğun yeri tarif et bakayım.

162

- Güneyimde doğu-batı istikametinde uzanan dağlar var.

Dağların üzerinde üç adet sivri tepecik. Batımda bir dere akıyor.

- Tamam yeter bu kadarı. Şimdi kuzeydoğuya dön. Beş

buçuk saat sonra yanımda olacaksın. Nereleri yürüdüğünü buraya

gelince sana haritada göstereceğim aslanım. O zaman sadece

dudakların değil her tarafın uçuklayacak.

Bizden kilometrelerce uzakta, gökyüzünü seyrederken tarif etmişti bunları. Tam beş buçuk saat sonra
bizi karşılayan bir astsubay ise, riskin bilgi ile değil tecrübe ile göze alınacağını ispatlamıştı sözleri ile,
"Komutanım ne yaptınız siz?" demiş, benim anlamsız bakışlarım üzerine de, "Komutanım, yarın operasyon
nerede yapılacak biliyor musunuz?" diye sormuştu. Bilmiyordum. Zaten bu yüzden, yani operasyon planlarını
almak için yola çıkmıştım.

-Ne oldu ki?

92
- Sizin bütün gün dolaştığınız yer var ya. Bugün onbeş kişiyle dolaştığınız araziye, yarın yüzlerce asker
girecek, biliyor musunuz?..

Bir de tatlı bir heyecanı var riski göze almanın. Hele kayıpsız sonuçlanmışsa. Görev dönüşü karakolda,
belli belirsiz bir şekilde hava atmak büyük haz veriyor insana. Zifiri karanlıkta yanlışlıkla bir teröriste
yanaşıp, "Kardeşim ne bağırıyorsun ya?" demek, ya da bir teröristin askerlerden birinin arkasından, "Kia?
Kia?." diye parola sorması günlerce, yıllarca akıllardan çıkmayacak olaylar.

Riskin sınırları kesinlikle belirsiz. Neyin risk, neyin cesaret, neyin ise tedbirli davranış olduğu ancak bir
olaydan saatler, hatta günler geçtikten sonra anlaşılabiliyor.

TELSİZ

İki tip telsizimiz var. Biriyle tim içinde görüşüyoruz, diğerini başka birliklerle konuşmak için
kullanıyoruz. Telsiz mi daha önemli silah mı? Bu soruyu defalarca sordum kendi kendime. İkisinin yeri ve
işlevi farklı aslında. Elma ile armut gibi, ama yine de hangisi daha ağır basıyor hep merak etmişimdir? Silahı
nadiren kullanma imkanı bulurken, telsiz elin altıncı parmağı, üçüncü kulak, üçüncü göz, yedinci his gibi bir
şey. Mesela, silah unutulabilir, tutukluk yapabilir, mermim bitebilir. O zaman el bombası kullanırım. Çakım
var. Taş bile atarım mümkün olursa. Hatta olur ya, ellerim bile işe yarayabilir. Ama ya telsiz? Bazen hiç
umulmadık şekilde işe yarıyor, o cızırtılı sesler. Bir bölük komutanı, telsizin başındaki doktorun tarifleriyle,
astsubayının kopan parmağını arazide yerine dikebiliyor. Çok var böyle olaylar.

Telsiz her şey benim için. Belirli bir anda, içinde bulunulan durumun daha detaylı anlaşılabilmesini
sağlama özelliğine sahip. İnsanı göğe çıkartıp, ateşin nereden geldiğini anlama imkanı sağlıyor adeta.
Örneğin, diğer birliğin askerlerinin yanlışlıkla bize ateş ettiklerini, ancak telsizle fark edebilirim. Yine
teröristin ses tonundan, kendi konumumuzu bile çıkartabilirim. Bunu sağlayan onların gönderdikleri
mermilerden çok, telsizden bana ulaşan cümleleri, konuşmaları.

Özellikle teröristlerin konuşmalarını takip edebilmek için, daha önceki bir operasyonda onlardan ele
geçirilen bir telsizi sürekli yanımızda taşıyoruz. Gerçi pek işe yaramıyor. Şifreli bir telsiz bu. Böylesin! ilk kez
görüyoruz. Japon malı bu son teknoloji ürünü telsiz, nasıl oluyor da PKK'nın elinde oluyor? Çok düşündüm
bunu. Telsiz elden ele, uzmandan uzmana dolaşıyor. . Şifresi çözülemiyor. Sonra bir mektup yazdım telsizin
arkasındaki

adrese. İzne gidince Ankara'dan postaladım. Katalog istedim. "Adreste böyle bir kuruluş yoktur" diye yanıt
geldi. Sonra peşini bıraktım. Ve, ancak onlar istediği zaman konuşabilme şartlarına geri döndük.

Telsiz dendiği zaman, akla gelenlerden biri de yedek bataryalar. Göreve giderken yedek batarya almazsan
yandın. Çatışmanın ortasında telsizin bataryasının bitmesi kadar iğrenç bir şey olamaz. Yedek antenler de
unutulmamalı. Telsizimin ıslanmaması için naylon kılıflar yaptırmıştım. Telsizime çok önem verdim. Zaten
vermesem bile, o peşimi bırakmıyor ki. Uyku denilen, o sadece gözlerin kapalı olduğu pozisyonda, saatlerce
telsizden binleri konuşuyor. Birileri helikopteri indiriyor. Diğeri üst birliğine ihtiyaç listesini yazdırıyor. İki
,kişi sohbet ediyor. Belki uzaklardaki bir çatışmanın sesleri bile karışıyor. Ara sıra teröristler girip küfürler
ediyor. Uyku halinde olması gereken beyin, bunların hepsini algılıyor aslında. Ve bilinçsizce süzüyor. İçeride
değerlendiriyor. Askerlerin ve teröristlerin seslerinin tonlarını, bir ses ayırt etme cihazı gibi irdeliyor. Tüm
konuşmaları kayda alıyor. Dolaylı ya da dolaysız, beni ve birliğimi ilgilendiren konuşmalarda ise hemen
uyarıyor. Uykudan, ancak kendi telsiz kodum söylendiğinde, ya da bizi ilgilendirecek bir konuşma geçtiğinde

93
uyandım çoğu kez. Defalarca oldu bu. Sadece bana da değil.

Telsizle ilgili çok olay var, ama ben birini hiç unutmadım. Biz askeri okulda iken, anlatırlardı. Kore
muharebelerinde topçu üsteğmen Mehmet Gönenç düşman ortasında kalınca, telsizden kendi üzerine atış
istemiş. O zamanlar bu olayı anlatırlarken telsizin ne olduğunu anlamazdım. Ama öğrendim. Biraz Izdırap
vericiydi ama öğrendim işte.

Öyle bir tepeye ilk kez tırmanıyordum. İşte gerçek tırmanma bu diyordum. Kedinin ağaca tırnaklarını
geçirerek çıkışı gibi... Tüm görevliler yerlerini almışlar: Yağmur, çamur, sırt çantasının külçeliği, yorgunluk
ve gece. Bir eksik var: Çatışma. Yalnız bunun yerine bir fazlamız vardı. Yükümüz vardı. Yaralımız ve
şehidimiz vardı. Seksen derece eğimli tepenin üzerine, en kısa sürede

ulaşmamız gerekiyordu. Yaralının durumu ağır değildi, ama timim sırayla onları taşıyordu. Tepeden aşağıya
akan yağmur sularının oluşturduğu bir oyuktan çıkıyorduk. Suların yarattığı basamakların her birinin
yüksekliği ve uzunluğu en az bir metreydi. Bir metre yürüyüp, sırt çantamı basamağın üstüne bırakıyordum.
Sonra göğsümü basamağa yapıştırıp abanıyordum. Ayaklarımı sağdan ya da soldan sürünerek yukarı atıyor,
yukarı çıktıktan sonra da sırt çantamı tekrar elime alıyordum. Ve yeni bir basmağın üstüne bırakıyordum.
Silahımı daha az hissetmek için, çapraz bir şekilde omzuma asmıştım. Çatışma çıkıp ateş yeme ihtimalini
hesaba katmıyordum bile. Bunu düşünecek ne zamanımız, ne de durumumuz vardı. Uzaklardan bir-iki el silah
sesi ya da bir top mermisinin vınlaması, ardından da gümbürtüsü arkamızdaki vadide yayılıyordu. Bir ara
telsizden bir çığlık duydum. Ses pek de yabancı gelmedi.

- Helikopter gönderin. Çabuk olun! Ihtiraklı atın ki mermi üstlerinde patlasın...

Yorgunluktan uğuldayan beynimin içinde, bu sesin kime ait olduğu yolunda, bir seri eşleştirme işlemi
geçti. Önce bulamadım. "Kaptan5! Koordinat bildir, Kaptan3!" diye bir diğeri girdi araya. Bu bizim birliğin
desteğine verilen topçu batarya komutanının sesiydi.

- Ne koordinatı? Hiç bir şey bildiremem şu anda.

Haritanızdan bakın. Siz bir tane atın, ben bir sonraki mermiyi bana doğru kaydırırım.

Kodunu öğrenmiştim. Sesi de tanıdım. Bir başka birliğin sorumluluğuna verildiği için bizden ayrılan, bir
tim komutanı arkadaşımdı. Yanımdaki astsubaya dönüp, "Kaptan3'ü tırtıklıyorlar" dedim. Telsiz konuşmaları
sürdükçe dehşetim artıyordu. Bayağı kötü durumdalardı. Yoğun silah seslerine, tok patlamalar da karışıyor, şu
RPG-7, şu el bombası diye sayıyordum. Birkaç yüz gram ağırlığındaki elektronik metal parçası da beni
onların içine sürüklüyordu. O hiç göremediğim radyo dalgaları, onların durumunu beynime işliyordu. Biz
tırmanıyoruz,

konuşmalar sürüyor, arkadaşımın sesi nefes nefese. Arada sırada titrek: "Atsanıza ya! Bir tane atın, ben
mermiyi kaydıracağım!".

- Kaptan5, sıkıntını anlıyorum ama merminin üstüne düşme tehlikesi var. Atamam.

- Sen ne tehlikesinden bahsediyorsun? Zaten mevzileri

kaybetmek üzereyim. Biraz daha beklersen buna da gerek

94
kalmayacak.

Bu sözler üzerine durumun vehametini anlamıştım. Kendimi onun yerine koymaya çalışıyordum. Ama ne
mümkün? Ben sadece bir şehit ve bir yaralı ile tırmanıyordum, o ise çatışıyordu.

- Peki Kaptan3. Gönderiyorum. Takip et.

Bunları duyunca tüylerimin ürperdiğini hissetmiştim. "Ya oraya düşerse?" diye düşünüyordum. "Allah
aşkına biraz çabuk." diye sertleşen sesini duydum arkadaşımın. Aslında yalvarıyordu biraz da. Patlamalar
sürüyor. Ve telsizden üçüncü bir kişinin sesini işitiyorum.

- Ağlama Kaptan3. Ağlama ve teslim ol.

Teröristti konuşan. Muhtemelen bizimkine saldıran gruptan. Teslim ol çağrıları sürdükçe bizimkilerden
bir yanıt yok. Belli ki cevap verecek zamanları da yok. Ve nihayet ilk patlamayı duydum tırmandığımız
tepenin üzerinden.

- Tamam Kaptan3. Attım. Takip et düzeltme ver.

Bir vınlama ve ikinci patlama sonunda arkadaşım, beklemeden düzeltmesini verdi.

- Görüldü. 500 sola, 300 kısalt.

"Hadi aslanım, dayan biraz" diye geçiriyordum içimden. "Keşke yanında olabilseydim" diye
hayıflanıyordum. Ben telsiz

168

konuşmalarına dalmış, yavaş yavaş tırmanmayı sürdürürken, arkamdan bir asker seslendi. Şehidi taşıdıkları
battaniyenin yırtıldığını söylediler. Hemen üzerlerindeki yağmurlukları çıkarıp, sarmalarını emrettim.
Taşıyacak başka eşyamız yoktu. Bu vesile ile biraz durakladık. Askerlerden birkaçı yağmurluklarını çıkarttı.
Üst üste getirip, şehidimizin cansız vücudunu üzerine bıraktılar. Dört bir tarafından sarıp katladılar. Yine dört
bir tarafından tutup omuzlarına aldılar. Ve tırmanmaya devam ettik. Şehidi taşıyan askerlerin sırt çantalarını
timin diğer erleri yüklenmişlerdi. Onların da işi zordu. Her basamakta iki sırt çantası birden bırakıp, tekrar
omuzlarına alıyorlardı. Topçunun uyarısı ile tekrar telsize döndüm:

- Kaptan3. İkinciyi gönderiyorum takip et, düzeltme ver.

Çok kritik bir karardı bu. Gece vakti, belli olmayan bir hedefe topçu atışı çok riskli. Bu riski göze aldıysa,
durum bayağı kötü demekti. Ama arkadaşım sakin, "Bir saniye bekleyin

göndermeyin. Yaralım var." diye kestirip attı. Sonsuz bir beklemedeydim. Telsizlerimiz, onun askerleri ile
konuşmalarını çekmediği için, orada neler olduğunu da bilemiyordum. Kaleşnikov ve G-3 sesleri
kesilmiyordu. Arada sırada patlayan el bombaları ve RPG-7'ler makineli tüfek seslerini bastırıyordu. Arada
sırada askerlerden bazıları silah seslerinin kime ait olduğunu soruyordu. Hepsine yalan söyledim. "Tamam
şimdi atın." diye uyardı arkadaşım. Ardından topçu takip etmesini istedi. Arkama

dönüp, mermiyi havada görmeye çalıştım. Uğultusunu duyuyordum ama bir türlü havada ışık saçan mermiyi
göremiyordum. Aralarında geçen telsiz konuşmasını dinleye dinleye tırmanmaya devam ediyorum.

95
- 100 sola, 200 kısalt.

- Kaptan 3 bundan sonra yavaş yavaş yaklaştıracağım.

Haberin olsun.

- Hayır hayır. Ne biçim topçusun ya! Hemen bu

düzeltmelerimi lütfen tam olarak uygulayın ve atın.

- Olmaz Kaptan3. Tehlikeli bu.

- Hayır. El bombam bitti. Tüfek bombam bitti. Bombaatarım

kalmadı. Makineli tüfeklerimden biri çalışmıyor. Her şey sana

bağlı. Allahını seversen. İlerde karşılaşırsak sana anlatırım. Şu

anda anlatacak durumda değilim. Çabuk 200 kısalt ve 100 sola al.

Atışını yap.

- Tamam Kaptan 3, Gönderiyorum.

- Biraz bekleyin yaralım var... Hayır şehidim var, biraz-acele

edin.

Ve zaten bacaklarımda kalan son gücün de, bu "şehit" kelimesi ile yitip gittiğini hissettim. "Acaba kim?"
Bunun ne önemi var ki aslında? Bir şehit haber aldığınız zaman, garip bir şekilde kim olduğunu öğrenmek
istersiniz. "Belki ortak bir anım vardır" diye herhalde. İlk başlarda ben de çok önem verirdim buna. Ama
sonraları değişti bu. "Şehit" sözcüğünün bıraktığı yara, o şehidin kim olduğundan daha fazla iz bırakmaya
başladı. Ama o an, şehit olduğunu öğrendiğiniz an, bu soru beyninizi kemirmeye başlıyor. "Acaba kim?" En
son ben öğrenmek istedim hep. Ama pek böyle olmadı. Bazen ilk önce ben öğrenmek zorunda kaldım.

Onun "Şehidim var!" sözünden sonra, topçu mermiyi gönderdiğini söyledi. Bir dakika kadar sonra da
yanıt geldi. Aralarındaki konuşma daha seri olmaya başlamıştı. Telsizimin sesi kısık olduğu için bazı
cümleleri kaçırıyordum:

- Benimle oyun oynamayın. Çabuk 50 sola, 50 kısalt ve

tekrar at.

- Kaptan 3. Bu mermilerin etkili sahası 50 metre zaten.

Haritaya göre burası senin koordinatın.

- Biliyorum. Yine de siz atın.-Artık işimiz şansa kaldı. Belki

96
bir mermi ile hepimiz kurtulacağız. Mevzilerin içine girmelerine az

kaldı. Lütfen son bir tane, tam istediğim yere.

170

- Tamam Kaptan3, istediğini yapıyorum. Attım takip et.

- İşte bu, Allah senden razı olsun. Oradaki çocukları benim

için öpün komutanım.

Sırt çantamın bir anda hafiflediğini hissetmiştim, bunu duyunca. Kurtulmuşlardı.

- Kaptan 3, devam edeyim mi?

- Lütfen aynı yere devam edin. En az 5 kişiyi cehenneme

gönderdiniz... Bir dakika yaralım var.

Benim de yaralılarım vardı. Ve tam bu sırada arkadan biri bağırdı. Yaralılarımızdan birinin kanaması
başlamıştı. Yine durmak zorunda kaldık. Sıhhiye eri pansumanını yaparken, biraz olsun dinlendik. Saat
sabana karşı üç olmuştu ama, kimse farkında değildi. Herkes bir an önce zirveye ulaşmaya çalışıyordu.
Şehitlerle yaralıları bir tahliye etsek, başka şey istemiyordum. Günün ağarmasına iki saat var,,helikopterin
gelmesi de en az 15 dakika sürer. Sıhhiye "Tamam" deyince devam ettik. Önümde karnını taş basamağa
dayamış habercime seslendim. Ses çıkmadı. Sırtına bir yumruk indirdim, ama yine bir hareket yok. Bu kez
parkasından 'tutup kendime doğru çektim. Panik içinde yerinde-sıçradı. "Vallahi uyumuyordum komutanım!"
dedi. "Yürü hadi" dedim. Biliyordum. Uyumuyordu. Sadece kendinden geçmişti.

O son konuşmalardan sonra silah sesleri kesilmişti. Sonraları o geceye ait her şeyi öğrendim. Top atışları
sayesinde önce 14 askerin hayatı kurtulmuştu. Timin bulunduğu yerin ele geçirilme durumunda ise, hemen
altlarındaki taburun büyük zayiat verebileceğini söylemişti arkadaşım. Topçunun davranışına hak verdiğini,
ancak başka çaresi olmadığını, top mermilerinden de ufak sıyrıklarla kurtulduklarını anlatmıştı. O çatışmada
yaralanan iki askerinin kurtulduğunu, ama Mustafa'nın kahkahalarının rüyalarına girdiğini söyleyen
arkadaşımın o gün kurtulduğuna çok ama çok sevinmiştim.

Ancak onun vadesinin, kendi üstüne attırdığı toplarımızın şarapnel parçaları ile değil, bir yıl kadar sonra
birkaç gram ağırlığındaki bir mermi ile son bulacağının alnına yazılmış olduğunu ise, henüz bilmiyordum.

172

İĞNE DELİĞİ

Erlerin bir kısmı ağaç diplerine, kayaların üstüne oturmuş, bazıları çalıların kenarlarına yaslanmış
kumanyasını yemeye çalışıyor, birkaçı şarjöründeki eksik mermileri tamamlıyordu. Kimi boş gözlerle yere

97
bakıyordu. Hepimiz öylece oturmuştuk.

Birçoğumuz gözyaşlarını gizleyemiyordu. Arasıra hıçkırıklarla sürüp giden ağlama krizi, askeri hiyerarşi
de dinlemiyordu. Bölüğün en pısırık bilinen askerinden, en neşeli subayına kadar herkes ya için için, ya da
hıçkırıklarla ağlıyordu.

Elimde dikiş iğnesi, pantolonumun söküklerini dikmeye çalışıyordum. Tam 10 santim yırtılmış,
tırmanırken. Sol elimde dikiş iğnesi, sağ elimde iplik var. İyi ki dikiş setimi yanıma almışım diye
düşünüyordum. İğne de iplik de titriyordu. Öyle her zamanki gibi değil. Bu kez gerçekten ipliği iğneden
geçiremiyorum. Gözyaşlarını yüzünden iğne de, iplik de olduğundan çok büyük gözüküyorlardı, ama bir türlü
başaramıyordum. Islanan ipliği bir türlü iğnenin, o kahredici deliğinden geçiremiyordum. Ne kadar da
büyüktü aslında o iğne deliği. Kocaman. Öyle büyüktü ki, gırtlağıma düğümlenmiş hıçkırıklarım o kocaman
iğne deliğinden geçip yankılanıyor, beni de içine çekiyordu. Önce iğne deliğinden geçiyor, lacivert bir
boşluğun içinde Mustafa'ya bağırıp, çağırıyordum: "Ulan oğlum bu iş şakaya gelmez" diye. Demek "
Kaptan3'ün "Şehidim var." dediği, Mustafa'ydı.

Yanıbaşımda oturan rütbelilerden biri, sanki haykırdı: Tüm vadi dinlercesine yüksek bir sesle,
"Komutanım, bir şey söylemek lazım". Dönüp baktım. Aslında kulağıma eğilmiş fısıldıyordu. Ben ne
diyecektim şimdi? Ne denirdi? Ölümün ardından söylenen

sözlerin kaçı doğruydu ki? Kaçına inandım ki, hangisini söyleyeyim? "Sanki sen" dedim içimden, sanki bu
Allah'ın cezası görevi bana hatırlatan sen, bir şey söyleyebilir misin ki? Senin nutkun tutulmadı mı? Sen değil
miydin, "Mustafa'yı izne gönderelim. Sırası gelmedi ama yine de gönderelim" diyen. O mavi gözlerinden
akanlar ne? İki saattir niye dikemedin mataranın kılıfını?

Lanet okuyordum! "Hepsine lanet olsun" diye bağırıyordum kendi kendime! Elimdeki iğneye de, ipliğe
de, pantolona da, yerdeki taşlara da, olur olmaz, bu aptal Irak topraklarında çıkmış olan şu ot parçasına da
lanet olsun! Akan burnuma da lanet olsun! "Ah Mustafa, seni bir elime geçirsem" diye konuşuyordum kendi
kendime. Ama arkadaşımın hatırlattığı gibi, kendi kendime değil askerlere konuşmak zorundaydım.
Gözyaşlarımı sildim. Burnumu çektim. Ayağa kalktım.

- Beyler... Dün geceki çatışma seslerini duydunuz. Biz

tırmanırken Kaptan3'e saldırdılar. Mustafa gitti. Şehit oldu. Şimdi

içimizdeki en huzurlu o. Bize buraları bırakıp gitti. Daha kuvvetli

olmamız lazım.

Askerlerden biri:

- Komutanım, kinleniyorum.

- Hayatta kalmak istiyorsan bunu güce çevir aslanım...

Gücünü de kinle harcama.

Konuşan ben miydim, yoksa bir başkası mı bilmiyordum

98
ama, gözyaşlarıyla ıslak dudaklarımdan bunlar dökülüyordu. Daha

operasyon yeni başlamış ve ben bu konuştuğum çocuklardan kaçı

ile geri döneceğimi, kaçını Mustafa'nın yanına uğurlayacağımı

düşünüyordum. Bunları düşünürken, Mustafa'nın ayağa kalkıp

teröristlerin üzerine doğru ateş ederkenki hali gözlerimin önüne

geliyordu. Kahkahalar atarak "Gelin lan, gelin..." diye haykırışı

mideme saplanıyor, dizlerimi titretiyor.

Olduğum yere çöküyordum. Yığılıyordum. Yerin, göğün kaç katı varsa oralarda dolaşıyordum.
Çaresizliğin duvarlarında kafamı bir oraya, bir buraya vuruyordum. Parçalanıncaya kadar. Kafam paramparça
hale gelince, yine gözlerimin buğusunun arasından Mustafa beliriyordu. Mustafa gülüyor, ben ağlıyordum.
Mustafa gülüyor, bölüğüm ağlıyordu. Mustafa gülüyor, taşlar, otlar, böcekler ağlıyordu. Mustafa gülüyor
asker ağlıyordu.

BASKIN

Askeri terimlerdeki o kadar Arapça, Farsça, Osmanlıca ve İngilizce kelimeden sonra, bu "Duyum"un
nasıl olup da yerleştiğini bilmiyorum. Duyum istihbarat demek. Bu duyum denilen şey, her yerden gelir.
Bazen adeta akar, bazen de bıçak gibi kesiliverir. Bu yüzden güvenilirliği de kaybolur bazılarının. Hiç önem
verilmeyen birinin, birkaç gün içinde ne kadar doğru olduğu anlaşılabilir; üzerine çok düşülen diğerinin de
günlerce tüm birliği meşgul ettiği, belki aylar sonra anlaşılır. Artık bıkmıştık bu duyumlardan. Ama duyumu
duymamazlıktan gelemezsiniz. Mesela kimse bir diğerine, ''Yok abi, bundan bir şey çıkmaz" diyemez, ya da
bu riski göze alamaz. Ya çıkarsa?

Duyumun zamanında gelmesi de çok önemli. Bazen hepimizin tadını kaçıran tecrübeler de yaşanıyor. Yol
araması esnasında, sakallı, elleri ayakları nasırlı, pislik içinde biri bizim çocukların dikkatini çekmiş. Beni
çağırdılar. Üzerinden deste deste paralar çıktı. Kaynağı sorduk, kimliğini arananlar listesinden araştırdık.
Bakkal olduğunu, parasıyla mâl almaya gittiğini söyleyen adamın adını da arananlar arasında bulamayınca,
kaydı yapıp yoluna devam etmesine izin verdik. Ama ertesi günü gelen duyumla da şok olmuştuk. Aracının
plaka numarasından, kullandığı sahte kimliğe, elindeki paraların miktarından, yüzündeki ize kadar detaylı
bilgilerle, anlatılan kişinin PKK'nın mali sorumlularından biri olduğu bildiriliyordu. Tabii iş işten geçti.
Sadece. "Kendisi buradan geçti" diye haber verebildik.

Asıl anlatmak istediğim bir baskın gecesi. O anlar, tam olarak nasıl ifade edilir bilemiyorum. Yine o
bitmek tükenmek bilmez. "Baskın duyumu varlı gecelerden biriydi. Dış emniyeti alacak timler yerlerini almış,
karakolda kalanlar mevzilerine

yerleştirilmiş, aydınlatma sistemi kurulmuş ve sessiz bekleyiş başlamıştı. Herkes insan boyunda kazılmış
mevzilerde sabahlayacağından, nöbet sistemi kaldırılmıştı. Hepimiz nöbetçiydik. Herkes sabaha kadar uyanık

99
kalacak, ancak akşam üzeri uyuyanlar sabah günışığı ile nöbete başlarken, birliğin kalanı da istirahata
çekilecekti. Belki bir aydır, gecelerimizi mevzilerde geçirdiğimiz için, televizyonu unutmuştuk. Gelen
haberlere göre Apo'nun özel emri vardı. Bizi susturacaklardı. Sessizliği, arada sırada terörist varlığını ortaya
çıkarabilmek için rastgele havan, top ve uçaksavarlarla yapılan keşif atışları bozuyordu. Aslında birliğe yeni
katılanlar, başlangıçta keşif atışlarını anlamakta zorlanırlar. Ama çok olmuştur: Teröristler kendilerine ateş
edildiğini sanıp erken ateşe başladıkları zaman, baskın erken ortaya çıkar. Belli belirsiz zaman aralıklarıyla
yapılan keşif atışlarının, sinir bozucu bu dinginliği arada sırada bozması iyidir. Çünkü onların baskınları da
böyle, ani bir atışla başlar. Eğer bu atışlar yapılmazsa, saatlerce süren bir sessizliğin ardından, insan ilk
patlamayla şok geçirir. Fısıltıyla konuşurken, yeri göğü inleten 120 milimetrelik bir havan topunun sesi ile
insanı yerinden zıplatır. Ama keşif atışlarıyla bu şoka alışılır zamanla.

Sanıyorum gece yarısını henüz geçmişti, bizim havancılar yine bir mermi sallamışlar, biz de merminin
düşüş sesini bekliyorduk. Ben saniyeleri sayıyordum. Hedefin mesafesine göre 30-40 saniye sonra patlaması
gerekiyordu. "Onbeş, onaltı, onyedi..." derken, ikinci patlama geliverdi. Yanımdaki arkadaşım, "Havada
patladı" dedi. Ama ne yazık ki tahmininde yanılmıştı. Biz ikinci patlamayı beklerken, ışıklar saçarak karakola
doğru gelmekte olan bir roketi görmemle, karakolun ortasındaki meydanda patlaması bir oldu. "Roket!"
bağırışları birbirine karıştı. Duyum, duyumluktan çıkıp artık gerçek oluyordu bu ilk roket mermisiyle.
Ardından ortalığı birbirine katan patlamalar, gecenin sakinliğini bir anda bozuverdi. Keleşler, roketler, el
bombaları arasında, "Kimse ateş etmesin! Bekleyin! Mevzilerin önüne bakın!" haykırışları sürüyordu. Bizden
kimse ateş etmiyordu.

Bulunduğumuz mevzinin mazgallarına yapışmış, silahlarımızı hemen mevzinin önünde projektörün


aydınlattığı yere

178

doğrultmuş, şok ateşinin geçmesini ve bombacıları bekliyorduk. Yaklaşık üç dakika kadar süren ilk ateş
yoğunluğu yavaş yavaş azaldı. Bu arada hemen arkamıza bir havan mermisi düştü. Ardından bir roket, bir
tane daha. Diğer mevzilerden ateşe başlanınca da el bombacıların sürünmeye başladıklarını anlamıştık.
Projektörlerden bir-iki tanesi de açılan ateşle sönmüş, mevzilerin önü kararmıştı. Telsiz konuşmaları ise tam
anlamıyla birbirine girmişti. Herkes bir şey söylüyor, bazen konuşmalar birbirine giriyordu. Kimi yedek
mühimmat ihtiyacını bildiriyor, kimi de uçaksavarın kendi mevzilerinin önüne ateş etmesini istiyordu.

- Havana dikkat, havana dikkat!

- Telsize kimse cevap vermiyor. Nerde bu herifler yahu?

- Bombacılar burada, burada.

Karargahtan, "Sakin olun! Sakin olun!" uyarıları geliyordu. Ve hemen her zaman olduğu gibi, teröristler
de konuşmaya başlamışlardı. "Hogir, Berivan! Hogir, Berivan!" diye birbirini anons eden teröristlerin, ara sıra
"Teslim ol" çağrıları da duyuluyordu. Biz hedef görüp ateş edebilmek için uğraşırken, bu kez telsizden bir
başka çağrı geldi:

- Konuşan Kaplan. Yavrum ele geçen terörist var mı?

Daha çatışmaya gireli on dakika bile olmamıştı. Karargahtan hemen cevap yetişti:

- Şu anda yok. Bir yanlış anlaşılma var herhalde. Biz

100
basılıyoruz komutanım.

Karşıdaki ses, "Kaç kişi anlaşılmadı?" deyince, araya bir başkası girip, "Yok, yok." diye bağırdı. Bu
sohbete kısa bir süre sonra teröristler de katıldı:

- Kaplan, biraz sabret karakoldakilerin hepsini öldüreceğiz.

O zaman sayarsın.

Tam bir hengame. Her taraftan üzerimize mermi yağıyor, bomba, havan, uçaksavarlar ateşleniyor. Bizden
atılanlarla, onların attıkları ayırt edilemiyor. Bu sırada telsiz konuşmaları sürüyor. İnsan böyle anlarda, sadece
bir iş yapmak istiyor, ya telsizle konuşmak ya da ateş etmek. Ama bu mümkün olmuyor. İkisini de yapmak
durumundayım. Benim içi çatışmadaki en büyük sorunlardan biri bu birbirine giren telsiz konuşmaları oldu.
Çok aptalca belki: Bazen telsizimi kapattığımı da hatırlıyorum. Örnek vermek gerekirse, bir çatışma anında
şöyle konuşmalar geçiyor. Yalnız burada anlatacağım gibi hepsi peşi sıra gelmiyor. Bazen öyle oluyor ki,
konuşmalar üst üste biniyor:

- Ateş et. ateş et.

- Komutamın, el bombası attılar.

- l Nolu tepeye, ateş edin.

- Konuşan Kaplan. Ölü ve yaralı terörist sayısını bildirin

bana.

- Çık ulan aradan. Bizi meşgul etme. Şimdi ölü saymakla mı

uğraşacağız.

- Kim o konuşan? O adamı istiyorum.

- Karakoldakiler, teslim olun.

- Tamam gördüm. Dışarı düştü. Sen de atsana be.

Kürtçe konuşmalar...

- Attım komutanım.

- Kimdi o konuşan diyorum? Birlik komutanı bana yanıt ver.

- Bizden değildi komutanım.

101
-

- Yaralımız var. Doktor nerede?

- Hayır sizdendi. Bu adamı daha sonra istiyorum. Evet bana

şimdi sayı bildirin.

- Yahu doktoru buraya gönderin.

- Şu anda.mümkün değil.

- Herkes yatsın, bir havan daha geliyor.

O gece de buna benzer konuşmalar sürerken, terörist ateşinin dış emniyetteki timin bulunduğu tepede
yoğunlaştığını fark ettik. Timle telsiz irtibatı bir türlü kurulamıyor, bulundukları tepenin eteklerine karakoldan
destek atışları yapılıyordu. İlk beş dakika geçtikten sonra, sıradan bir taciz ya da baskın olmadığım anlamıştık.
Karakola ve tepedeki time yönelik ateş bir türlü azalmak bilmiyordu. Bu da sürekli takviye aldıklarını
gösteriyordu. Karakolun etrafındaki tüm tepelerden, özellikle yakındaki iki köyün üstlerindeki sırtlardan gelen
uçaksavar atışı etkili oluyordu. Zamanla yaralananlar olmaya başlamış, bunlar da ateş altında, karakol
binasının içine çekilmeye başlamışlardı.

Hemen yardım istendi. Helikopterlerin gece görüş imkanı olmadığı için, yakındaki bir birlikten tankların
yola çıktığını duyuyorduk telsizden. Ama bu kadar hazırlıklı yapılan bir baskında, karakola gelen yolların
tutulmamış olma ihtimali çok küçüktü. Tanklar kesinlikle pusuya düşeceklerdi. Öyle de oldu. Yolun başından
geri dönmek zorunda kaldılar. Telsizle, tarif edilen tepelere uzaktan atış yapmakla yetinmek zorunda kaldı
tanklar. Baskını kendi başımıza atlatmak zorundaydık. Üç saatten beri süren çatışmanın tansiyonu da bir türlü
düşmüyordu. Teröristlerin, "Teslim ol!" çağrıları da sıklaşmıştı. Her zamanki gibi, "TC askerleri! Size bir şey
yapmayacağız. Bize komutanlarınızı teslim edin." demeye başlamışlardı.

Pek dikkate alınmaz bu çağrılar. Hatta bu sözler en fazla askerlerin onuruna dokunur. Ama PKK'lılar, ne
hikmetse söyleyip dururlar. O gece de, kimsenin bu çağrılara yanıt verecek zamanı yoktu zaten. Ama bir şey
dikkatimizi çekmişti. Bu konuşma bir el telsizinden yapılmıyordu. Özellikle erlere yapılan propaganda içerikli
anonslar, kesinlikle sabit bir telsizden yapılıyordu. Ses o kadar net ve o kadar kuvvetliydi ki, terörist
konuşurken diğer tüm kanalları bastırıyor, birlik içi konuşma sekteye uğruyordu. Muhtemelen civardaki
köylerden birine, sabit bir telsiz istasyonu kurmuşlardı. Bu da çatışmanın sabaha kadar süreceğini
gösteriyordu.

Öyle de oldu. Teröristler sabaha kadar mermi yağdırdılar, cephaneleri bitince de -çekip gittiler. Bu kadar
uzun süren bir çatışmada, bu kadar mermiyi nereden ve nasıl temin ettiklerini de ancak sabah yaptığımız
aramalarda anlayabildik. Altı şehit ve otuzun üzerinde yaralı ile sabah olmuş, gece ateş gelen yerlere doğru
timler yola çıkmıştı. Bir saat içinde telsizlerden, kafamızdaki tüm soruları aydınlatıcı cevaplar gelmeye
başlamıştı. Daha bir gün önce tıklım tıklım olan köylerin hepsi bomboştu. Çoğu evden eşyalar bile
götürülmüştü. Ve hemen her köyün içi, atılan havan, uçaksavar ve diğer silahların boş kovanları ile doluydu.
Bazı evlerin içindeki gizli bölmelerden boş mermi sandıkları çıkmıştı. Evlerin yakınlarındaki tarlalarda da
cephaneyi daha önce gelip gömdükleri çukurlar vardı. Baskın planının çok önceden yapıldığı, her şeyin en
ince detayına kadar hesaplandığı anlaşılıyordu.

102
En ilginç haber de, dış emniyetteki timin bulunduğu tepenin etrafında arama yapan bir timden geldi:
Karakola sürekli kantin malzemesi getiren köylüyü bulmuşlardı. El bombası ile ölmüştü. Ve göğsünde boylu
boyuna uzanan mermi şeritleri doluydu. Tabur komutanı, malzemecinin cesedini bulan tim komutanına ısrarla
emin olup olmadığını soruyor, Durak2 kodlu tim komutanı da, "Komutanım tanımaz mıyım bu adamı? Daha
bu sabah gördüm." diye cevap veriyordu. Biz de kendi bölgemizi ararken, bu ilginç telsiz konuşmasını
dinliyorduk:

- Şimdi üzerini arıyorum.

182

- Dikkatli olun, tuzaklı olabilir. El bombası olabilir altında.

Silahı var mı?

- Var komutanım. İki tane de el bombası ile keleş mermileri

var, boynunda asılı.

- Sen en iyisi aramayı bırak. Ben araç gönderiyorum. Hemen

yükle o herifi.

Ben de bir an önce karakola gidip adamı gözlerimle görmek . istiyordum. İnanasım gelmiyordu. Son bir
çağrı daha duydum.

- Komutanım. Cebinden bir sürü kağıt çıktı. Bunlara

inanamayacaksınız.

- Tamam aslanım. Fazla karıştırma. Hemen buraya getir.

Bunları duyunca, ben de karakola dönmeye karar verdim. Karakolun meydanına geldiğimde yerde yatan
malzemeciye bakakaldım. Elden ele dolaşan kağıtlar ise hepimizi şok etmişti. Bir kısmı kanlanmış kağıtlarda,
karakolun elle çizili planları vardı. Nizamiyenin, mevzilerin yerleri, havan ve uçaksavar mevzileri, nöbetçi
kulübeleri, mayın tarlasının tahmini yerleri, cephane miktarları, hepsi kağıtlardaki krokilere işlenmişti. Telsiz
frekansları, nöbet değişim saatleri ve bazı rütbelilerin isimleri ve benim de ismim liste halinde sıralamıştı. En
acısı da bilgilerin çoğu doğruydu. Hayatım boyunca duymadığım kadar bir hınç ve öfke duyduğumu
hatırlıyorum. Hala da sürüyor bu öfkem.

PEMBE PANTER

Bizim birliğin basıldığını öğrenmiştim. Karargah binasında, deli gibi oradan oraya koşturup duruyordum.
Bir ara gazetecinin biri peşime takıldı. Destek için konvoyla karakola gidecektik, o da bize katılmak istiyordu.
Tabii ki kabul edemezdim. "Olmaz kardeşim, bir de seninle uğraşamam" deyince, elinde kamerası öylece
kaldı. Pusuya düşme ihtimali bu kadar yüksek bir konvoya, silahsız, eğitimsiz birisini almak mümkün değildi.
Ama yine de o gün bizimle karakola kadar gitmek isteyip, birkaç kare fotoğraf almak isteyen o gazetecinin

103
bakışları hala gözlerimin önünde. O bakışlarda bir gazetecinin görevini yapmak ihtiyacından çok, içinde
bulunduğumuz acılara ortak olabilme isteği vardı. Ama olmadı. Onu konvoya alamadık.

Otuzbeş gündür arazideydik. Son iki yılın en büyük operasyonuna katılmıştık. Param parça
üniformalarımız, sakallı ve bitkin halimizle bir meydan savaşından çıkmış gibiydik. Gazeteciyi orada bırakıp,
koşa koşa askeri gazinodan dışarı çıktım. Bir elimde hücum yeleği, diğer elimde silahını, binanın önünde, bir
süre yağan yağmuru seyrettim. İki gündür kesintisiz yağan yağmuru ve taze havasını derin derin ciğerlerime
çektim. Elli metre ilerde, çatışma bölgesine gidecek kariyerler, çalışır durumda bizi bekliyordu. Zırhlı
personel taşıyıcıların motor sesleri gök gürültülerine karışıyordu.

Öğrenebildiğimiz kadarıyla bizim birlikten bir tim, dış emniyet görevindeyken basılmıştı. Birliğimin bir
timi basılıyordu ve ben orada değildim. Kahroluyordum. Operasyon sonrası bizi karakola götürecek
helikopter, yolda fırtınaya yakalanmış ve şehre gitmek zorunda kalmıştık. Şimdi de o bölgeyi bilen tek
personel

biz olduğumuz için, kılavuz olarak konvoyla gidecektik. Hoş ne yapıp edip, zaten bir şekilde birliğimin
başında olmak istiyordum.

Mekanize birliğin komutanının yer aldığı komuta kariyerini askerlere sorup buldum. Arka kapaktan içeri
girdim." Kariyerden dışarı başını uzatmış olan mekanize bölük komutam, hazır olup olmadığımızı sordu.
Hazırdık. Ben ve birliğimden bir binbaşı ile birlikte hazırdık.

Arazideki timden haber alınamıyordu. Bu olabilecek en kötü şey demekti. Öncelikle tim komutam ile
irtibat kesikliği, onun şehit olduğu ya da en iyi ihtimalle ağır yaralı olduğuna işaretti. Timde birkaç tane daha
telsiz olduğu düşünülürse, bu, çok sayıda askerin şehit olduğu anlamına geliyordu. Böyle bir havada baskın
yapan PKK'lıların, karakola giden yolda pusu kurmamış olma ihtimali de yok denecek kadar azdı. Ama
gitmek zorundaydık. Şehitleri ve özellikle yaralıları bir an önce hastahaneye getirmek zorundaydık.

Kariyerler büyük bir palet gürültüsü ile yavaş yavaş hareket etti. Nizamiyeyi geçtik ve yavaş yavaş baskın
yapılan timin bölgesine doğru ilerlemeye başladık. Konvoyun üçüncü aracındaydık. En önde daha hızlı
hareket edebildiği için tekerlekli bir zırhlı araç, ardında bir kariyer ve biz vardık. Arkamızda iki kariyer daha
vardı.

Tüm yolu hatırlamaya çalışıyordum. İzinlere, operasyonlara gidip gelirken, PKK tarafından pusu bölgesi
olarak kullanılabilecek yerleri düşünüyordum. Tek tek, tüm virajları, tüm tepeleri, metre metre neredeyse
ezbere bildiğim yolda, nereden ateş açabileceklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yanımdaki subayla nerede
pusuya yatmış olabileceklerini tartışıyorduk. Kariyerin içinde, bölük komutanı üsteğmenin dışında üç asker
daha vardı. Bir ara binbaşı, "Oğlum, pusuya düşersek ne yapacağınızı biliyor musunuz?" diye sordu. Cevabı
merak ediyordum. "Ohoo... Komutanım" dedi askerlerden biri gülerek. "Biz tecrübeliyiz komutanım. Kaç
oldu kim bilir?"

Yarı bezginlik, yarı aşağılama dolu bu sözlere şaşırmadım. En ufak bir heyecan belirtisi göremiyordum.
Bu çocukların görevi de buydu; Pusuya düşmek. Pusu ihtimali de olsa çatışma bölgesine yetişmek. "Yedek
mermileriniz nerede?" diye sordum.

- Oturakların altında.

104
- Çıkarsana oğlum şunları.

Hiç ses çıkarmadan ağır ağır yedek mermileri getirdiler. Yirmişerlik desteler halindeki mukavvaları
yırtıp, hepsini bir cephane kutusunun içine boşalttılar. Ben kendi şarjörümdeki eksik mermileri tamamladım.
Dünkü çatışmada mermim azalmış ve ikmal yapılamamıştı. "Zaten karakola dönüyorum" diye, üzerinde de
durmamıştım. Aynısını binbaşı da yaptı. Kariyerin üst kapağı açık olduğu için, içeri yağmur damlaları
düşüyordu. Bir ara göğe baktım. Gözlerime düşen yağmura rağmen gökyüzüne bakmayı sürdürdüm. Neler
oluyordu acaba? Çatışma bitmiş miydi? Bu havada nasıl olup da saldırmışlardı? Böyle düşünürken, "Kesin
uyumuşlardır." dedi. "Çekmişlerdir kafalarına naylonları uyuyup kalmışlardır." Nedenini, niçinini düşünecek
durumda değildim. Sadece, "Kaç kişi?" diye düşünüyordum.

- Komutanım daha hiçbir şey bilmiyoruz.

- Yok yok. Kesin uyudular.

Sinirden yüzü geriliyordu. Ofluyor, pufluyor, daracık kariyerin içinde bir yere eğiliyor, bir havaya
bakıyor, "Daha gelmedik mi ya?" diye söylenip duruyordu.

Birden palet gürültülerinin arasında bir silah sesi ile irkildim. Başlıyordu. İşte pusuya düşmüştük
sonunda. Binbaşı hemen ayağa kalkıp, kariyer komutanına uzandı. "Nerden ateş ediyorlar?" diye sordu. Hayır,
bizimkiler muhtemel pusu yerlerine keşif ateşi açıyorlardı. Eğer bir pusu hazırlığı varsa erken çıksın ortaya
diye. Keskin virajlar ve üç metreye kadar düşen görüş nedeniyle, çok yavaş ilerlemek zorunda kalıyorduk.
Bazen

duruyor, bekliyor, bazen hızlanıyorduk. Bu da pusuda bekleyenler için büyük bir avantajdı. Askerlerden biri
yağmurdan ıslanan mermilerin üzerine parkasını örttü. Ve hemen ardından havanın yırtıldığını duydum.

İlk roket gelmişti sonunda. Askerler, tepelerindeki açık kapaktan yan bellerine kadar dışarı fırlayıp ateşe
başladılar. İkisi yamacın bulunduğu sol tarafa, diğeri derenin bulunduğu sağ tarafa silahlarındaki mermileri
boşaltıyorlardı. Binbaşı ile birbirimize bakakalmıştık. Biz de ateş etmeye karar verdik. İçerideki tüm askerler
kapaktan dışarı sarktığı için boş yer kalmamıştı. Binbaşı birini geriye doğru çekip, kendisi fırladı. Deli gibi
ateş ediyordu. Tetiğe basarken de "Alın ulan, alın ulan" diye bağırıyordu. Ben de aynısını yaptım, ama hiçbir
şeyi görmek mümkün değildi. Zaten PKK'lılar da gördükleri için değil, sese doğru roket atmış olmalılardı.
Yerime oturdum. Hemen askerlerden biri kalkıp boş yeri doldurdu. Binbaşı hala ateş ediyordu. Bir anda
vurulabileceği aklıma geldi. "Komutanım, siz oturun. Bırakın ateş etmeyi." diye bağırdım.

Beni duymuyordu bile. "Komutanım vurulacaksınız şimdi. Oturun!" diye kolundan tutup çekiştirdim.
Yine duymadı. Bu kez avazım çıktığı kadar bağırdım:

- Komutanım, siz binbaşısınız. Sonra, "Binbaşı vurduk"

diyecekler. Allahınızı severseniz inin aşağıya.

Bunu duyunca oturdu. Oturur oturmaz da, bir roket daha uçtu hemen üzerimizden. Ben nereye düştüğünü
anlamaya çalışırken, askerlerden biri içeri dönüp gülerek anlatmaya başladı:

- Komutanım. Çelik başlığımın tam şurasından geçti roket.

İkimiz de askerin yüzüne anlamsız anlamsız bakıyorduk.

105
- Komutanım, tam şurdan geçti.

Eliyle, çelik başlığının altından, sağ kulağının hizasını gösteriyordu. Ve üçüncü roket, o bunları söylerken
yakında bir yere çarptı. Bu kez bir diğer asker, içeri eğildi:

- Komutanım, palete geldi, palete geldi.

İkiside dalga geçer gibiydi. Sonunda binbaşı dayanamayıp, patladı:

- Geri zekalı yavrularım benim, bize ne gösterip

duruyorsunuz. Ateş etsenize!

Askerler yine umursamaz bir tavırla ateş etmeye devam ettiler. Onlar ateş ediyor, binbaşı ile ben boşalan
şarjörlerine mermi dolduruyorduk. Mermisi biten asker, şarjörü içeri atıyor, ikimiz de daha önce
hazırladığımız dolu şarjörleri çocuklara uzatıyorduk.

Bu sırada kariyer aniden durdu. Dışarıdan gelen kaleşnikof sesleri artmıştı. Her an roketler yağmaya
başlayabilirdi. Öyle de oldu. Karanlığın içinden gelen bir roket, çelik kariyerin üstüne çarptı. Ancak bir metal
sürtünmesi sesiyle birlikte, yine karanlıkta kayboldu gitti. Yine askerlerden biri içeri eğilip heyecanla
anlatıyordu:

- Gördünüz mü komutanım. Gördünüz mü? Çarptı ama sekti

gitti ya!

Gerçekten de atılan roketin ucu değmemiş, ancak yan tarafı kariyere dokunmuş, bu da onu sektirmişti.
Daha ne olduğunu anlayamadan, bir diğeri yine başımızın bir metre kadar üstünden, havayı yırtarak uçtu gitti.
"Ne bekliyoruz burada?" diye kendi kendime sorarken, şoförün kariyeri olduğu yerde geri döndürdüğünü fark
ettim. Geri dönüyorduk.

Ne düşüneceğimi şaşırmıştım. Bir an önce kendi birliğimin başında olmak istiyordum. Mekanize bölük
komutanı içeri eğilerek, geri döndüğümüzü doğruladı. En öndeki araçta yaralılar

vardı. Ve geldiğimiz yoldan, daha hızlı bir şekilde şehrin yolunu tuttuk.

Kariyere bindiğimiz yere ulaşana kadar, arazideki timde

neler olup bittiğini düşündüm durdum. Araçlardan inince, doğru en

öndeki tekerlekli araca gittim. Yaralılar ağır değildi. Hatta sıyrık

bile denilebilirdi.

"Aracın komutanı heyecanla anlatıyordu. Yağmur ve karanlıktan dolayı araçları sırttan göremeyen bir
terörist, yolun tam ortasına omzunda roketatarı olduğu halde yere çökmüş, bizi beklemişti. İlk tekerlekli aracı
gördüğünde de tetiğe basmış ve aracın ön bölümünü bir papatya gibi açan roketini yollamıştı. Üç metre

106
mesafeden attığı roketin parçalarından araç komutanı ve şoför ile roketi atan terörist de yaralanmıştı. Roketçi
bir daha roket atamayacaktı, ama sırtlardan gelen ateş kesilmek bilmeyince geri dönmek zorunda kalmıştık.
Hemen binbaşı ile birlikte karargaha gittik. Karargahın kapısına geldiğimizde, bizim birlikten bir astsubayın,
duvarın dibine çökmüş olduğunu gördüm. Ellerini yüzüne kapamıştı. Binbaşı, "Sen ne arıyorsun burada? Ne
zaman geldin?" diye sordu. Binbaşının sorusuna yanıt vermedi astsubay. Ağlıyordu. Binbaşı bana dönerek,
"Sen şunu kendine getir. Ben telsiz odasına çıkıyorum." dedi.

Bir şeyler söylemeye çalıştım. Nasıl sakinleştirecektim ki? - "Kendine gel. Çek ellerini hadi." dedim.
"Sen ne zaman geldin buraya?" diye sorunca boynuma sarıldı. Hıçkırıklarının arasından anlaşılabilen cümleler
ağzından döküldü:

- Komutanım, benim sıramdı bugün. Ben çıkacaktım göreve. Allah kahretsin komutanım. Ne yaptım ben?

Ne olduğunu anlamamıştım. Bildiğim kadarıyla, tüm birlik bizim karakoldaydı. Bir tek biz buradaydık.
Tekrar nasıl geldiğini sordum:

- Telefon için gelmiştim. "Yaralılardan biri için kan lazım"

dediler. Hastanede kan verirken helikopter çekmiş gitmiş, sonra da

fırtına çıktı, kalkmadı helikopterler. Komutanım beni götürmediler.

Hıçkıra hıçkıra konuşuyordu. "Durumları neymiş biliyor musun sen?" diye sordum. Duvara yaslandı, yere
çöktü. Ben de yanına iliştim. Anlatmaya başladı:

- Şimdilik dokuz kişi komutanım. Arıyorlarmış. Bir sürü

askerden hala haber yokmuş. Ben çıkacaktım bugün, benim yerime

başkası çıkmış göreve, tim komutanı da şehit olmuş: Nasıl

yaşayacağım ben şimdi?

Ayağa kalktım. Koşarak telsiz odasına gittim. Astsubayın söyledikleri doğruydu. Tim komutanı dahil,,
toplam dokuz kişi şehit olmuştu. Birçok yaralı vardı. Biz başaramayınca, şehit ve yaralıları almaya, baskına
uğrayan timin diğer tarafında kalan bir birlikten araçlar yola çıkarılmıştı. Binbaşı telsizin başına oturmuş,
kendi kendine konuşuyordu. Kah elini masaya vuruyor, kah yüzünü buruşturuyor, kah gülüyordu. Hiç iyi
durumda değildi. Onun yanma gitmeyi denedim, ama sonra vazgeçtim. Odanın dışına çıkıp, kapının yanında
yere oturdum. Dizlerim titriyordu. İçerideki telsiz konuşmalarını duyabiliyordum, başka konuşmaları da. Biri:

- Biz söyledik ya, buradan araç mı gider diye. Al işte, gitti

bir zırhlı araç daha.

Ve devam ediyordu konuşan:

- Hayatta iflah olmaz o motor. Allah'tan bizimkiler aracı

orada bırakmamışlar. Şimdi ben ne diyeceğim yukarıya?

107
Diğeri cevap veriyordu:

- "Dokuz şehit ve onca yaralıyı almak için gönderdiğimiz

araçlardan biri vuruldu. Araç için üzgünüm" diyeceksin tabii.

İlk konuşan yine devam ediyordu:

- Bu araçları biz ne pahasına alıyoruz ya? Eşek yüküyle

para.

Bu sözleri daha fazla dinleyemeyeceğimi anlayınca, şehit ve yaralıların getirileceği hastane binasına
gitmeye karar verdim. Yağmur altında ıslana ıslana acil servisin kapısından içeri girdim. Hemşireler, ameliyat
masalarım hazırlıyor, doktorlar da dinlenme odasında televizyon seyrediyorlardı. İçeri girince hemşireler bana
baktılar. Bir tanesi yanıma kadar gelip sordu:

- İyi misiniz?

. - İyiyim.

- Şuraya oturun.

- Tamam, tamam ben iyiyim. Gelmediler mi?

- Siz o birlikten misiniz?

-Evet.

- Yok daha gelmediler. Yarım saat sonra burada

olacaklarmış. Siz gazinoya gitseniz iyi olur, burada beklemeyin.

Gelince biz haber veririz.

Kabul etmedim. "Yok hayır burada bekleyeceğim." dedim. Hemşirelerden biri daha yanıma yanaştı. İkisi
de kollarıma girip, bir odaya götürdüler. Televizyonu açtılar. Pembe panter oynuyordu. Pembe panteri
izlemeye başladım. Saatlerce oynadı pembe panter. Oturduğum yerden yaralıların içeri alındıklarını, yan yana
dizili ameliyat masalarına yerleştirildiklerini, bağırışlar, çağırışlar, inlemeler arasında ilk müdahalelerinin
yapıldığım, pembe panteri seyrede seyrede dinledim. O günlerde çok takmıştım. "Pembe panteri
seyredemeden ölürsem, gözüm açık gidecek" diyordum.

İZİN

Yaklaşık üç aydır bugünü bekliyorum. Etrafa belli etmiyorum ama çok heyecanlıyım. On kadar asker ve
bir astsubayla birlikte izine gideceğiz. Karakola inecek helikopteri bekliyoruz. Aramızda şakalaşıyoruz. Kalan
arkadaşlardan siparişlerini alıyorum. Ailelerinin telefon numaralarını veriyorlar. Bazıları, taksitlerini

108
yatırmam için banka hesapların! yazıyor. Özenle cüzdanımın içine yerleştiriyorum notları. Neler almayacağım
ki dönüşte? Arazide yatarken soğuğu geçirmeyen mat, İsviçre çakısı, defter, bir-iki yeni şapka, bir-iki ufak
silah parçası ve bolca kaset. Birkaç kişi birbirinden habersiz, aynı kasetleri getirmemi istiyor. Sezen'in yeni
kasetini unutursam gelmememi söyleyen bile var.

Belli ki askerler de benim gibi sabaha kadar uyumamışlar. Üniformalarını yıkamışlar, ütülemişler.
Söküklerini dikmişler. Gözlerinin içi parlıyor. Ve sonunda, önce sesi sonra da dev cüssesi ile Skorsky
yaklaşıyor. Önce bir tur atıp piste iniyor. Fazla zamanı olmadığı için, alelacele vedalaşıp piste doğru
koşuyoruz. Motoru susturmadan açılan kapıdan sırayla içeri atlıyoruz. Helikopter havalanıp karakolun
üstünden geçerken, geride bıraktığım arkadaşlarımın, askerlerimin çadırlarına doğru yürümelerini
seyrediyorum. Yükseldikçe hareketleri yavaşlıyor. El sallıyorum. Onlar sallamıyorlar. İçim burkuluyor. Bir
anda izne gitmekten vazgeçiyorum. Ama helikopterde olduğumu fark ediyorum. İzinde neler yapacağımı belki
bininci kez tekrar ediyorum kendi kendime. Halının üzerinde çıplak ayakla yürüyeceğim. Gözlerim şişene
kadar televizyon seyredeceğim. Her gün en az beş gazete alıp, o güne ait gazete okuyabileceğim. Sinemaya
gideceğim. Filmin birinden çıkıp diğerine gideceğim. Hiç harcamaya fırsat bulamadığım paramı, oraya buraya
saçacağım. Araba

kiralayacağım. En lüks otellerin lobisinde kahve içeceğim. Barında sarhoş olacağım. Şehrin en işlek
caddesinde, gece yarısı bağıra bağıra dolaşacağım. Bir sürü yeni kaset çıkmış, onları alıp dinleyeceğim. Kış da
olsa sırf deniz görmek için sahile bir yerlere gideceğim. Simit yiyeceğim. İşportacılardan deli gibi alışveriş
yapacağım. Bunları düşünürken şehre iniyoruz. Orada bizi götürecek konvoyu bekleyeceğiz.

Karargaha gidip acı haberi öğreniyorum. Bugünkü konvoy iptal edilmiş. İki gün sonra bir konvoy var.
Onu beklemeliymişiz. Çılgına dönüyorum. Hemen helikoptercilerin yanına koşuyorum. Bu iki gün içinde,
eğer bir yaralı ya da şehit olmazsa batıya uçuş olmadığını söylüyorlar. Böyle bir uçuş olsa da gitmeyeceğimi
biliyorum Askerler suratımdan bir şey olduğunu anlıyorlar:

- Çocuklar, ilk konvoy iki gün sonra. Şimdi sizi bir yerlere

yerleştirelim. Kaç kişi benim bölükten?

Biraz, bozuluyorlar. Belli ki onlar da aylardır bekliyorlardı bu günü. İçlerinden bazıları isteksizce ellerini
kaldırıyor. Onları rahatlatmam gerekiyor. Biliyorum ki asıl sorun, burada kalacakları sürenin izinden sayılıp
sayılmayacağı.

- Tamam, sizin bu iki gününüzü izinden saymayacağım.

Diğerlerinin komutanları ile de görüşeceğim. Onların da izni

şimdiden iki gün uzatılmıştır. Bu sayede nöbetlerden yırttınız.

İçlerinden biri "Komutanım, araç tutsak." diye bir teklifte bulunuyor. Ama bu hem yasak, hem de çok
tehlikeli. "Kimse böyle bir şeye kalkışmasın." diye söze başlıyorum. "Eğer bunu bir öğrenirsem, askerliğiniz
bitmez, haberiniz olsun. Zaten ben de burada olacağım." Çavuşu yanıma alıp aralarından uzaklaşıyorum.
Elimi omzuna atıp konuşmaya başlıyorum:

- Bana bak, kimse senin emrinden dışarı çıkmayacak.

Konvoyu bekleyeceksiniz. İsimlerinizi konvoya yazdıracağım

109
şimdi. Sakın hâ! Tamam mı aslanım? Bak ben sizin izin işinizi

halledeceğim. Şimdi konuşacağım bölük komutanlarınızla.

Bu sözler üzerine biraz rahatlıyor askerler. Teker teker öpüşüyoruz. Vedalaşıyoruz. Çantamı elime alıp,
astsubayla birlikte yürümeye başlıyoruz. "Biz de mi konvoyla gideceğiz?" diye soruyor.

- Yok oğlum. İki günü bizim izinden düşmezler ki. Saat

daha çok erken. Hadi şimdi taksi bulalım.

Hemen elimizdeki silahların bir dökümünü yapıyoruz. Bende iki tane tabanca var. Birini ona vereceğimi
söylüyorum. Onda da bir el bombası varmış. "Bunlar yeter." deyip, hemen bir oda buluyoruz. Sivil
elbiselerimizi giyiyoruz. Uzun süredir alışık olmadığımız için kot pantolon ve gömleğin üzerimde iğreti
durduğunu hissediyorum. Hızlı adımlarla nizamiyeden dışarı çıkıyoruz. Hemen bir araba bulursak tehlikeli
bölgeleri gündüz saatlerinde geçmek mümkün. Şehrin taksilerinin bulunduğu meydana doğru yürüyoruz.
Üzerimizdeki kıyafetlerle dışarıdan asker olduğumuzun anlaşılıp anlaşılmadığını merak ediyoruz. Ama
biliyoruz ki yalnızca saç tıraşımız değil, yürüyüşümüz bile bizi ele veriyor. Bu çabadan vazgeçmeye karar
veriyoruz. Çünkü yanaştığımız taksici önümüzde eğilip bizi selamlıyor:

- Büyür komtani. Araba lazımdır?

-Araba lazım.

- Nereye komtani?

Renault'nun içine göz attığımızda, her tarafının sarı-kırmızı-yeşil bantlar ve yapışkanlarla dolu olduğunu
görüyoruz.

- Hadi atla arabaya. Yolda söyleriz.

- Tamam komutanim. Sen bilirsen.

Arabanın arkasına kuruluyoruz. İkimiz de tedirginiz. Ama gideceğiz, kararlıyız. Şu anda şoför için de en
önemli şey para.

PKK'dan çok para. Bunu fazlasıyla karşıladığımız an sorun kalmayacak.

- Diyarbakır'a kaça gidiyorsun?

- Bir milyon ver yeter komutanim.

- Tamam anlaştık. Pazarlık falan da yapmayacağız. Ama

eğer daha fazla istersen onu da vereceğiz.

Çantamdan bir el bombası çıkarıyorum. Öne doğru eğiliyorum:

110
- Eğer Diyarbakır'a kadar yüz kilometrenin altına düşersen

ve eğer durmaya kalkışırsan bunu arabanın içinde patlatırım. Hep

beraber gideriz. Yok eğer bizi öğleye kadar Diyarbakır'a

yetiştirirsen, iki milyon alırsın. Benzini de bizim söylediğimiz

yerden alacaksın. Anladın mı?

- Komtanim. Buna gerek vardır? Sen emrediniz, ben

yapmışım.

- Gerek var, gerek var. Hadi şimdi gazla bakalım. Ha, bir de

yolda sakın ola ağzını açma.

Yine o ilginç şivesiyle, "Anlaşıldi komtani." diyor. Patinaj yaparak hareket ediyoruz. Astsubay da öne
doğru eğilip müzik kasetlerini soruyor? Hepsinin Kürtçe olduğunu öğrenince, çantasından kendi kasetlerini
çıkarıp öndeki boş koltuğa bırakıyor. Şehrin içinden bir ok gibi fırlıyoruz. Kontrol noktalarını da
kimliklerimizi gösterip, beklemeden geçiyoruz. Bir-iki yerde konvoyu beklememizi tavsiye ediyorlar. Biz
kimseyi dinlemiyoruz. Silahlarımız ve el bombaları döşemenin üstünde, hiç durmadan köyleri, mezraları,
kasabaları geçiyoruz. Yol kenarlarında yanmış araçlar görüyoruz. Sertap'ın "Yalnızlığım" şarkısını dinliyoruz:
"Yalnızlığım yollanma pusu kurmuş beklemekte". Bu sözleri duyunca birbirimize bakıp gülümsüyoruz.
Astsubay elini döşemede

duran silahına uzatıyor, sonra başını pencereye çevirip tekrar yola dalıyor.

Benzin için durduğumuz yerden bir sürü bisküvi, içecek, sigara alıyoruz. İki kez tekerleğimiz patlıyor.
Birlikte değiştiriyoruz. Bunların da masraflarını vereceğimizi söyleyince şoför rahatlıyor. Gözlerimiz yolda,
kulağımız müzikte, yavaş yavaş normal dünyaya yaklaşıyoruz. Şoför bizi istediğimiz saatte ulaştırıyor.
Orduevinin önüne geldiğimizde parasını veriyoruz. "Say! Eksik olmasın." diye uyarıyorum. Eşyalarımızı
çıkarıp şoförle vedalaşıyoruz. Böyle gidiş gelişlere alışmış olduğu her halinden belli şoförümüz, hiçbir şey
söylemeden hızla uzaklaşıyor. Astsubay eşyalarımızı lobiye götürürken, ben Ankara'ya ilk uçağın akşam
olduğunu öğreniyorum. Vaktimiz var daha. Yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Yemek salonuna çıkıyoruz.
Kapıdaki asker, "Komutanım, bu kıyafetle giremezsiniz." diyerek bizi kapıda durduruyor. "Yemek yiyip
çıkacağız" diyorum.

- Olmaz komutanım. Komutan görürse beni fırçalar. Kot pantolonla ve kravatsız giremezsiniz.

"Gidip görüşelim" diyorum. "Hiç gitmeyin. Kimseye izin vermiyor. Operasyondan gelenleri bile eğitim
elbisesi ile sokmuyor." diye yanıtlıyor asker. Biraz ukala. Torpillilerden olduğu her halinden belli. Astsubay
da kolumdan tutup tartışmanın gereksiz olduğunu söylüyor. En yakın mağazadan birer kumaş pantolon, birer
kravat alıyoruz. Güzelce giyinip, kravatlarımızı takıyor ve yemeğimizi yiyoruz. Aylardır kravat kelimesini
bile ağzımıza almaya ihtiyaç duymamış olduğumuzdan, biraz garip geliyor bunlar bize. Ama daha garibi
Ankara'ya vardığımızda yaşanıyor.

111
İznimin ikinci gününde eşimle birlikte, o kalabalığı hiç azalmayan Kızılay'a gidiyoruz. Öylece
dolaşacağız mağazalara bakarak. Meydanın göbeğinde, tam postahanenin önünde bir patlamayla irkiliyorum.
Hemen kendimi yere atıyorum. Roketatardan atılan roketin düşme sesini bekliyorum. Nerede patlayacak
acaba? Başım ellerimin arasında öylece bekliyorum. Makineli tüfek seslerini bekliyorum. İkinci patlama bir
türlü

gelmiyor. Makineli tüfek sesleri gelmiyor. Bir-iki korna sesi duyuyorum. Bir yerlerden müzik sesi geliyor
kulağıma, ama ikinci patlama sesi gelmiyor. Silahımı arıyorum. El bombamın hangi göğüs cebinde olduğunu
düşünüyorum. Yedek telsiz bataryam var mıydı acaba? İkinci patlamadan önce en yakın mevziye
sürünmeliyim. Patlama sesi hâlâ gelmiyor. Birisi "Yarın çekiliyor" diye bağırıyor. Bir de hıçkırık sesleri
duyuyorum. Birisi ince ince ağlıyor. Belki o kadındır diyorum. Yine silahını-beynime doğrultup
doğrultmadığını anlamak için, başımı kaldırıyorum. Kolundan asılıp yere doğru çektiğim için eşim de diz
çökmüş halde bana bakıyor. Eşimin gözyaşları içinde, "Eksoz patladı canım... Hadi artık gidelim" sözlerini
duyuyorum. Dünya etrafımda dönerken, o üstümü başımı silkeliyor.

- Kimsin sen? Silahım nerde?

Gözyaşları içinde tekrarlıyor:

- Hadi, hemen gidelim buradan.

Hemen uzaklaşıyoruz Kızılay meydanından. Ankara'da ne kadar çok postal ve kamuflajlı üniforma giyen,
askeri sırt çantası taşıyan insan olduğunu o an fark ediyorum. Hepsi aynı tornadan çıkmış gibi, aynı saç
şekline sahip, aynı elbiseleri giyen, aynı kibirli, burunları -yukarıda insanlara baka baka uzaklaşıyoruz oradan.
Ben hepsinin gözlerinin içine bakarken, onlar bana bakıyorlar mıydı acaba, bilmiyorum. Eve dönerken bir
gece önce gördüğüm rüya aklıma geliyor. Bir kadın terörist bana doğru yanaşıyor. Silahını alnıma uzatıyor.
Ateş ediyor. Ancak ölmüyorum bir türlü. O kadar net hatırlıyorum ki o kadının yüzünü. Sonra askerlerime
emir vermeye başlıyorum. "Makineli tüfekçi ne bekliyorsun, ateş etsene. Mevzi alın. Görmeden kimse ateş
etmesin" Kendimi yarı çıplak bir halde, evin ortasında bağırıp çağırırken buluyorum.

Bu rüyamdan ve Kızılay meydanında tam siper yatışımdan çok daha ilginç ve komiklerini ise, izin dönüşü
arkadaşlarımdan uzun uzun dinliyorum.

TÖREN

"Emre itaatsizlikte ısrardan mahkemeye verin komutanım. Rütbelerimi sökün. Beni tek başıma
operasyona gönderin. Ama oraya beni göndermeyin." diye bağırdım. Ama dinlemedi bile. "Hiç boşuna
diretme. Sen gideceksin. Başkasını gönderemem." dedi sertçe. Bir şey söyleyecek oldum. "Hadi çık çadırdan.
Yarım saat sonra helikopter gelecek. Hazırlıklarını yap." dedi. Kararlıydım. Gitmeyecektim. Bir kere daha
şansımı deneyip, "Gitmiyorum komutanım. Başkasını bulun." diye sert çıktım. Birden ayağa kalktı ve elini
kolunu sallayarak üzerime yürümeye başladı. Bir yandan da, "Bana bak, Seni döverim. Anladın mı?" diye
bağırıyordu. Ben, "Doyun. Ne yaparsanız yapın. Cenazeye ben gitmeyeceğim." dedikçe eli ayağı titriyordu.
Hızla komuta çadırından dışarı çıktım. Aslında kaçtım. Arkamdan söylenip duruyordu:

- Boşuna direnme. Eğer gitmezsen, seni bundan sonra hiçbir operasyona çıkarmam. Hiç bir görev de
vermem. Karakolda boş boş oturursun.

112
Kendi çadırıma doğru giderken tabur komutanının habercisi yanıma gelip, "Bunu komutanım gönderdi,
dönüşte getirecekmişsiniz" diyerek bir kitap uzattı. Kâğıt konularak işaretlenmiş kısmı araladım. Bir kutu
krokisi çıktı karşıma. Cam, tahta ve kırmızı kadifeden oluşan kutunun krokisine önce bir anlam veremedim.
Eni 60 milimetre, boyu 310 milimetre olacaktı kutunun. Krokinin üstünde, "Şehit Ailelerine Verilecek Kutu
Örneği" yazıyordu. Çadırıma doğru yürürken sayfaları çevirdim. Şehidin tabutuna örtülecek bayrak, tören
sonrasında bu kutunun içinde ailesine veriliyordu. Hayatımın en zor görevinin işte o an başladığını anladım.

Çok zor bir iştir. Çok kötü, hatırlamak dahi istemediğim anlarım oldu. Ama bu, şehidi ailesine teslim
etmek, bambaşka bir şey. Morgdan alıp, toprağa verene kadar birliktesin artık onunla. Bir süre sonra artık onu
sadece kırmızı ve beyaz olarak anımsamaya başlarsın. Yüzünü unutursun. Bir de herkes, karşılaştığın herkes
tek bir soru sorar: Önce "Başınız sağ olsun" derler, ardından da "Nasıl oldu?" diye olayı anlatmanı isterler.
Helikopter pilotları, hemşireler, doktorlar, kargo uçağının teknisyen "astsubayı ve daha onlarcası. En sonunda
da ailesi, arkadaşları, akrabaları. Bir süre dayanırsın. Sabırla anlatırsın. Sonra artık neredeyse kusmaya
başlarsın.

Başkalarını bilemem, ben O'nu götürürken bunları hissettim. Bir de, bir şeyi hatırlıyorum. Sürekli
uyumak istiyordum. İlk zamanlar olduğu gibi sinirli ya da hırçın değildim. Sorgulamıyordum artık. Yanlışlar,
eksikler, hatalar. Yorgundum. Uyumak istiyorum. Uykum yoktu aslında, ama biliyordum ki rüyalarıma
dayanabilirim. Rüyalara dayanmak, gerçeğe dayanmaktan daha kolay herhalde, o yüzden. Ama o iki gün
boyunca, hiç uyumadım. Gece uyku ilacı, gündüz uyarıcı ilaç almaktan, midem, bağırsaklarım, beynim
birbirine girmişti.

Aslında O'nunla birlikte bulunmaktan çok mutluydum. Eğer O'nun yerinde ben olsaydım, ben de toprağa
girene kadar, yanımda bizimkilerden biri olsun isterdim. Eminim O da isterdi. Ben de bunu yerine
getiriyordum. Belki de bu düşünceydi beni ayakta tutan.

Tabutun başında bekliyordum. Gözlerim kurumuştu. Benim için acı çoktan geçmişti. Bazen "Nerdeyim
ben?" diye sorup duruyordum kendime. En derin yaramı O'nu iple çekerken yaşadığımı hatırlıyordum. Hep o
an gözümün önüne gelip duruyordu. Teröristler altına el bombası koymuş olabilirlerdi. Gözlerim ıslak, ipi
palaskasına bağlamış, yavaşça çekmiştik. Allahtan ki tuzak çıkmamıştı. Yüzüne bakmıştım sonra. Her an
canlanıverecekmiş gibi duruyordu. Canlanmadı. Etrafımı yatıştırmaktan kendimi teskin etmeye fırsat
bulamamıştım. Ben

darbeyi çoktan yemiştim o gün. Saçlarımın biri-ikisi, bini-onbini çoktan beyazlamıştı. O yüzden artık
hissedemiyordum.

Tabutun başında bunları düşünüyordum. Güneş gözlüklerimin arkasında olmama rağmen kimseye
bakmamaya çalışıyordum. Fısıltılar halinde kulaktan dolma hikayeler anlatıyorlardı. Yalan yanlış. Fısıltıyla
konuşuyorlar ama bana kadar geliyor sesleri. Bana açıkça soramıyorlar. Belki benim, "Yok öyle olmadı" diye
gerçeği anlatmamı bekledikleri için bana duyuruyorlar seslerini. Ama o yanlışları düzeltecek ne gücüm vardı,
ne de isteğim. Öyle bilsinler diye düşünüyordum. Zaten ne fark eder ki?

Törenin yapılacağı ilkokulun bahçesine yavaş yavaş doluştu kasabanın halkı. Az sonra da ailesi gelecekti.
Orada öyle beklerken, aklıma ailesine ilk kez nasıl haber verildiği geldi. Ya telefonla ya da askerlik şubesi
kanalı ile söylemişlerdir. Herhalde şöyle bir konuşma geçmiştir:

- Alo?

113
- Mehmet'lerin evi mi?

- Evet buyrun.

- Efendim biz şu birlikten arıyoruz. Ben Yüzbaşı Ahmet.

Karşı tarafta bir sessizlik. "Kim o?" diye soruyor birileri arkadan.

- Evet dinliyorum.'Mehmet'ime bir şey mi oldu?

- Efendim, bunu söylemek çok zor. Çok üzgünüm.

- Ne diyorsun kardeşim sen? Ne oldu?

- Efendim. Başınız sağ olsun. Mehmet'i şehit verdik.

Ve işte film orada kopmuştur. Artık, karşıdan ne doğru dürüst bir cümle duymaya, ne de söylenenleri
anlayacak birini bulmaya imkan var. Belki de askerlik şubesinden bir subay kapıya kadar gelmiştir:

- Buyurun, kimi aramıştınız?

- Mehmet'in evi değil mi?

- Evet ben annesiyim.

- Yenge, Mehmet'in babası yok mu evde?

- Kendisi işteydi. Yoksa Mehmet'ime bir şey mi oldu?

İşte yine burada film kopmuştur. Sürekli bu haberi alacağı anı, binlerce kez kafasında sahnelemiş olan
anne, oracığa yığılıvermiştir. Ya da çığlıkları tüm sokağa ve tüm mahalleye yayılmıştır. Birkaç saat içinde ise
tüm Türkiye'ye.

Yavaş yavaş çelenkleri getirip, tabutun arkasındaki ağaçlara dayıyorlardı. Ben hala nasıl haber verildiğini
tahmin etmeye çalışıyor, kafamda canlandırmaya uğraşıyordum. Bunları düşünürken sonunda biri cesaret etti.
"Siz O'nun birliğindensiniz değil mi? Babası nasıl olduğunu merak ediyor da?" diye sordu. "Gidelim." dedim.

Önde akrabası, ardında ben, bir ağaca doğru yürüdük. Aynı ilkokulda tahtaya çıkarken bacaklarım nasıl
titrediyse, öyle titriyordum. Tüm vücudum titriyordu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Bacağıma kramplar
giriyordu. Gözlüklerimi çıkarmam gerektiğini düşünüyordum. Elimi gözlüğüme götürürken, "Ya
dayanamazsam?" diye vazgeçtim. Orada üniforma ile ağlamak istemiyordum.

Çatışmalarda bile bu kadar heyecanlanmadım. Ne diyecektim ben şimdi? Ağaca kadar uzanan 15-20
metre, kilometrelerce uzak gelmişti. Tıpkı babama benziyordu babası.

Tüm babalar aynıdır zaten. En az elli kişilik bir kalabalığın

114
ortasındaydım. Herkes bana bakıyordu. Öyle ilgi odağı olmayı

sevmiyordum. Hele böyle bir ortamda arkalarda kalmak, kendi

dünyanı yaşamak daha güzel. Kendi başına ağlamak, kendi acını

tatmak. Bu yüzden terlemeye başlamıştım. Yavaşça elimi uzattım.

Omuzları çökmüş, gözleri kan çanağına dönmüş, iki günlük sakalı

ile bana bakan babasının elinden yakaladım. Elini öptüm. Bir türlü

başımı kaldırıp gözlerine bakamadım. "Başımız sağ olsun?"

deyiverdim. .

Derin bir nefes çekti. Ve dünyamı karartan, benimle mezara kadar gidecek olan o kelimeler
dudaklarından, kulaklarıma doğru akıp geldi:

- Benim oğluma sahip olamadınız mı?

Bir anda taş kesildim. Başım önüme eğik öylece duruyordum. Geriye dönemiyor, öne çıkamıyor, hareket
edemiyordum. Kalbim sıkışıyor, göğsüm daralıyordu. Kalabalık sanki gitmiş, onun babası ile ben vardım
artık. İlk cümleleri ile kalbimin tam ortasına soktuğu hançeri, içeride çevirmeye başladı:

- Mehmet'im çok telaşlıydı. Çok tez canlıydı. Onu kollardık

hep. Küçükken her tarafı yara bere içinde kalırdı. Siz bunun

farkına varamadınız mı?

- Mehmet öyleydi efendim.

- Kim vurdu Mehmet'i? Yakalayabildiniz mi vuranı?

Nasıl anlatabilirdim o anı orada? O kargaşayı nasıl canlandırabilirdim onun zihninde? Her cümlemin
altından bir şey çıkaracaktı. Başımı kaldırdım. Karşımda gözlerinin beyazı gidip, kırmızı damarlar oluşmuş,
elleri titreyen, saçı başı dağılmış, yüz çizgileri derinleşmiş, ıslak gözlerle bana bakan, elli yaşlarında birini
gördüm. Dudakları çatlamıştı. İkide bir yutkunuyordu. "Efendim... Çok üzgünüz." diyebildim sadece.
Arkamdan birisi babasına yanaştı, kalabalığı yararak. Aramıza girdi. Ellerini tuttu:

- Ahmet ağabey, bunları sonra konuşuruz. Bak son anma

kadar yalnız bırakmamış arkadaşları. Gel hadi, ben sana biraz su

içireyim. Biraz yürü açılırsın.

Kimdi o adam bilmiyorum ama beni kurtarmıştı. Babası iki kişinin kollarında yavaşça uzaklaştı. Orada
kalabalığın ortasında kalakaldım. Etrafımdakiler bana bakıyordu. Beni de rahatsız etmek, yanlış bir cümle

115
kullanmak istemediklerini hissediyordum. Sözlerimin devamını bekliyorlardı. İçlerinden biri:

- Gece mi oldu çatışma? diye sordu. Kendiliğinden,

dudaklarımdan cümleler dökülmeye başladı. Kısa cevaplar.

Sorguya çekiliyordum.

- Sabaha karşı.

- Nasıl oldu? Bakın herkes merak içinde?

- Bir tepeye tırmanıyorduk. Çatışma çıktı.

- Pusuya mı düştünüz?

Bu çok kritik bir soruydu onlar için. Gafil avlanmak ile eş anlamlı pusuya düşmek. Eğer öyleyse hemen
acıma duygusu başlıyor. "Yazık pusuya düşürmüşler" diye başlıyorlardı.

- Hayır.

- Hangi tepeye çıkıyordunuz?

-Köytepe.

- Baskın mı yaptılar?

- Hayır, biz basmaya gidiyorduk.

Şimdi yine yanlış anlayacaklar. "Baskına giderken basılmışlar" diyecekler.

- Çelik yeleği yok muydu?

Güçlü olmam lazımdı. Onlara tüm olan biteni anlatmam lazımdı. Zaten gizlenecek bir şey yoktu ki.
Resmen kahramanca ölmüştü. Bunu söylemekten niye yekiniyordum. Aslında çekinmiyordum. Sadece
yorgundum. Anlatmak istemiyordum o kadar. Kahramanlık, cesaret, fedakarlık, ölüme koşmak bu insanlar
için hala önemliydi. Kahramanlık hamasi bir söz değil onlar için. Ama şimdi, yıllardır yalan yanlış bilgilerle
yetinmek zorunda bırakılan bu insanlara, böyle bir ortamda nasıl her şeyi anlatabilirdim ki? Örneğin çelik
yeleğin karakol nöbetçileri dışında kullanılmasının imkansız olduğunu, arazide iken ne kadar hafif de olsa,
çelik yeleğin hiçbir işe yaramadığını nasıl anlatırdım? O kadar operasyonda, o kadar yolda, bu kadar yıldır hiç
çelik yelek giymediğimi söylesem, onları ikna edebilir miydim? Bana mı inanırlar, yoksa hep kulaktan dolma,
yarım yamalak bilgilere mahkum edilmiş çevrelerine mi? Hem acaba benim görevim miydi bu? Derin bir
nefes çektim:

- Bir tek şunu söyleyebilirim.

Ağzımdan çıkanları iyice duyabilmek için, herkes bana doğru biraz daha yaklaştı:

- Kahramanca şehit oldu. İki kişiyi de temizledi ölürken.

116
Dört tane arkadaşının hayatını kurtardı.

Kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Ve yorumlar başladı:

- Zaten belliydi canım.

- Deli doluydu zaten eskiden de.

- Bak arkadaşları için kendi canını tehlikeye atmış.

- Pek arkadaş çatılışıydı ya.

Bunlar konuşulurken, ben kalabalığı yarıp, yerime, tabutun başına döndüm:Başucunda sarı yaldızlı bir
çerçeveye yerleştirilmiş bir resmi vardı. Resme daldım. Yüz hatlarını inceledim. O fotoğrafın çekildiği günü
düşünmeye başlamıştım ki, "İşte na bunlar gibiydi benim civanının!" diye bir çığlık duydum. Ağıtların,
hıçkırıkların arasında bir kadın sesi duyuyordum. Başımı çevirdiğimde annesinin bana doğru yanaşmakta
olduğunu gördüm.

- İşte Mehmet'imin de bunun gibi asker elbisesi vardı. Temizlerdim, ütülerdim ben onları.

Kalabalığı yarıp, yanıma geldi. Sarıldı. Sıktı, sıktı. Ellerimi attım ben de, omuzlarına. Aynı anneme sarılır
gibi sarıldım annesine. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Yanındaki diğer kadınlar çekip aldılar bir süre sonra. Bir
sandalyeye oturttular. Babasını da getirttiler. O da hemen yanındaki sandalyeye oturdu. Elelele tutuştular. Ve
tören başladı. Otobüslerden subaylar, -astsubaylar, askerler indi. Alanda kendilerine ayrılan yerlerine doğru
yürüdüler. Hıçkırıkların hakim olduğu alandaki sessizliği, bandonun şıkırtıları bozuyordu. Ve en yüksek
rütbeli komutan arabadan indi. Doğru anne-babanın yanına geldi ve ikisinin de ellerini öptü. "Başınız
sağolsun!" dedi. Babası, güçlükle, "Siz sağ olun." diyebildi.

Ardındaki subaylardan birkaçı da ellerini öptüler. Hepsi yerlerini aldı ve alanın ortasına kurulan kürsüye
komutan çıktı. Bir şey söyledi. Dinliyordum. Anlamaya çalışıyordum. "PKK, kahpe, darbe, şehitlik
mertebesi" gibi sözleri duyuyordum ama başım dönüyordu. Hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Nerede
olduğumu soruyordum yine kendime. Ben neredeyim? Dizlerimin tutmadığını hissediyordum. Öğle namazı
için ezan okunmaya başladı. Dayanmalıydım. Kalabalık yavaş yavaş camiye doluşuyordu. Öğle namazını
kıldık. Dışarı çıktığımızda onun musalla taşına yerleştirilmiş olduğunu gördüm. Bu kez cenaze namazı için
dizildik. İmam namazı bitirdikten sonra eline mikrofonu aldı, o da bir şeyler söyledi. Metalik seslerin arasında
kalan sözcükleri anlamıyordum. Anadilimi unutmuş gibiydim.

Duyuyordum ama hiçbir şey arılamıyordum. Kulaklarım Uğulduyordu.

- Onlara ölü demeyiniz!

Sigara içmek istiyordum. Bir anda delicesine bir sigara krizi kapladı bedenimi. Askerler onun başına
geldiler. Dikkatlice omuzlarına aldılar. Tören komutanının emriyle yürümeye başladılar:

Marş komutuyla bando cenaze marşını çalmaya başladı. Davulun sesi tüm diğer sesleri bastırıyordu.
Tokmağın her vuruşunda kalbim sıkışıyordu. Bir asker onun resmi elinde, çelenklerin hemen arkasında yerini
almıştı. Yavaş yavaş yürümeye başladık. Cami avlusundan, okulun bahçesine geçtik. Sonra ana caddeye

117
çıktık. Tüm pencereler, dükkanlar gözleri yaşlı insanlarla doluydu. Herkes ona bakıyordu. Hemen arkasından
yürüyordum. Bir anda ailesinin arasında kalakaldım. Çığlıkların arasında kalakaldım. Yakınları annesinin ve
babasının kollarından tutmuş, adeta sürüklüyorlardı. Yavaşladım. Biraz geride kaldım. Topluluğun iyice
arkasına geçtim. Ama birisi kolumdan tuttuğu gibi öne sürükledi beni:

- Sen de onun kardeşi sayılırsın. Sen onların da evladısın.

Yerin onların yanı.

Babasının yanına götürdü. Babası bana baktı. Elimden sıkıca tuttu. Vücudunun ağırlığını hissediyordum.
Koluna girdim. Mezarlığa kadar birlikte yürüdük. "Kahrolsun PKK" diye bağırıyordu yürüyenler. "PKK
kahrolsun". Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler. Herkes bağırıyordu. Mezarlığın girişinde durduk. İmam,
mezar başında herkesin çökmesini istedi. "Şehide Izdırap vermeyin, onun ruhunu sıkıntıya sokmayın"
diyordu. Sonra babasının yanına geldi. Ellerinden tuttu:

- Acını anlıyorum. Ama sen bir şehit babasısın. Gurur

duymalısın. Kapıp, koyverme kendini artık. Son bir kere görmek ister misin?

- İsterim imam efendi isterim.

Ben ister miydim? Hayır. İstemedim. Ben gördüm çünkü. Ben son bir kere, çok gördüm. Ama bu onların
hakkıydı. Arkasından kolonyalar uzatıldı. Elden ele kolonya şişesi yanaştırıldı. Birileri babasının alnını,
boynunu kolonya ile adeta yıkadı. Mezar başında tabut açıldı:

Annesi durumun farkına vardı. Kalabalığı yırtıp kocasının yanına gelmek için çırpınıyordu. Engellemeye
çalışanları ittiriyor, "Ben de göreceğim yavrumu. Bana da gösterin nur yüzünü." diye haykırıyordu.

"Tamam gelsin" dediler. Uzaktaydım o manzaraların. 'Beyaz kefenin parçalarını görebiliyordum ara sıra.
Babası eğildi. Öptü. Sarıldı. Yavaşça geriye çektiler. Sonra annesi geldi. Baktığı anda bir çığlık attı ve
ardından sessizlik oldu. Hemen ellere alındı. Dizleri yerde sürüne sürüne uzaklaştırdılar. Kolonyalar, ıslak
mendiller, yüzünde, boynunda, saçlarında dolaştırıldı. İmam "tamam artık" deyince örttüler.

Mezarlıktan çıkarken "tören bitti" dedim kendi kendime. Bir tören daha bitti. Onun yanına biraz- daha
yaklaştığımı hissederek ayrıldım oradan. O'nu ve bir aileyi daha, yediğinden, içtiğinden ve aldığı nefesten
dahi tad almayan bir şehît ailesini daha, ardımda bırakarak ayrıldım.

118