İsmail Bilgin - Sarıkamış / Beyaz Hüzün

0 1964 yılında Gelibolu'nun Evrese bucağında doğdu, tik ve _ı ortaokulu Evreşe'de, liseyi Gelibolu'da bitirdi ve İstanbul *-• Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Jeoloji Mühendisliği "• Bölümünü kazandı. 1993 yılında yüksek lisansını, 1999 M yılında doktorasını tamamlayarak jeoloji doktoru unvanını •m aldı. 2000 yılında, akademik hayatını sürdürdüğü İstanbul Üniversitesi'nden ayrıldı. Hâlen bir kamu kurumunda jeoloji mühendisi olarak çalışmaktadır. Yayınlanmış makaleleri bulunan yazarın, edebi faaliyetlerinin yanı sıra bilimsel çalışmaları da sürmektedir. Diğer Eserleri: Çanakkale'ye Gidenler Gelibolu Çanakkale'nin İsimsiz Kahramanları Kurtuluşa Koşanlar 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKÂTI BİR DRAM DEĞİL KAHRAMANLIK DESTANIDIR Tarih hiçbir zaman 90 yıl sonra yargılanamaz ama şehitler anılmalıdır. O günün koşulları nedeni ile yapılan siyasi hatalar sonucunda Almanlar ile ittifak eden Osmanlı imparatorluğu, Anadolu'nun nüfusunun 12 milyon olduğu gün binlerce evladını Kafkasların kapısı olarak isimlendirilen Sarıkamış'a ulaşmak için Allahuekber ve Soğanlı Dağları’nda şehit vermiştir. Bu demektir ki o gün bu harekâtta evinden şehit vermemiş aile hemen hemen yoktur. Bu harekâtta savaş tarihlerinde görülmemiş bir emre itaat yaşanmış ve -45 derecede aç ve çıplak olan askerler, her zaman ileri atılırken şehit olmuştur. Şehadet şekli donmak ise herhalde en kutsal olanıdır... Sarıkamış bir avuç asker ile zaptedilmiş, ancak bir gece elde tutulabilmiştir. Eğer Sarıkamış tamamen alınsaydı işte asıl felaket o zaman yaşanacaktı: Ocak ortasında biten harekât karşısında Ruslar Orta Avrupa'dan asker çekerek baharda inanılmaz bir ordu ile tüm Anadolu'yu işgal edeceklerdi. Bilindiği gibi Ruslar geçirdikleri büyük sarsıntı nedeni ile 1915 yılında toparlanamamışlar, Çanakkale'de savaştığımız müttefiklerine yardım edememişler ve planladıkları gibi İstanbul Boğazı'na saldıramamışlardır. Fakat 1916 yılında başlattıkları karşı saldırı ile Anadolu'da; Trabzon'dan Van'a çekilen bir çizginin doğusunu tamamıyla işgal etmişlerdir. Ana merkezden uzaklaşan askerin takviye edilememesi, lojistiğinin sağlanamaması gibi nedenlerle birlikte 1917 Ekim ihtilali Rusların geri çekilmesine neden olmuştur... Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Balkan Savaşları ile başlamış, Sarıkamış'la devam etmiştir. Bilinmesi gerekir ki Sarıkamış olmasaydı Çanakkale olmazdı, Çanakkale olmasaydı belki de Mustafa Kemal olmazdı... Ne mutlu, karlar altında yatan binlerce şehidi hatırlayan, hatırlatan ve yazan insanlara... Sevgili İsmail Bilgin'i kutluyorum, gerçek anılarla dolu olan bu roman okundukça şehitlerin ruhları şad olacaktır... Prof. Dr. Bingür Sönmez Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı ÖNSÖZ Milletlerin hafızalarında bazı yer adları âdeta mermere kazınmış gibidir. O yer adlan, yıllar geçip gitse de milletlerin hafızasından silinmez. Her an hatırlanarak, nesilden nesile aktarılır. Bu yerlerden bazıları Galiçya, Yemen, Sarıkamış, Çanakkale, Dumlupınar ve Sakarya'dır. Bu adlardan birini veya birkaçını duyduğumuzda gönül telimiz hep titrer. Tarihimiz nice zaferlerle doludur. Zaferlerimizin yanında yenilgilerimiz de vardır. Bir millet, zaferleriyle övünürken, yenilgilerden de gerekli dersleri çıkarmaya çalışır. Balkan Savaşları, Sarıkamış bu tür ders alınacak belli başlı yenilgilerdendir. Sarıkamış Harekâtı, her türlü imkânsızlıklar içinde, kırık bir ümidi gerçekleştirmeye yönelik, sonu hazinle biten bir harekâttır. Bu harekâtta askerimiz Rus'tan çok tabiat ile mücadele etmiştir.

Harekâtın başarısızlığı, harekâtı planlayan komutanların hataları ve doğruları elbette tarihçiler tarafından yapılmakta ve bundan sonra da yapılacaktır. Romanda, harekâtı planlayan komutanlar ve harekâtın gidişi ele alınmamış, bu konunun uzman tarihçilerin görevi olduğu düşünülmüştür. Harekâtın kendisi ve bu harekâtta yaşananlar ile yaşanması muhtemel olaylar bir kurgu dâhilinde romanlaştırılmıştır. Kitabın yazılışı amacı, tarihimizdeki bu hazin harekâtın nasıl gerçekleştiğini anlatmak, askerimizin hem tabiatla, hem de Ruslarla olan mücadelelerini gözler önüne sermek ve Sarıkamış şehitlerimizin hatırlanmasını sağlamaktır. Ancak okuyucu hüzün dolu bir kitabı okuyacağını peşinen bilmelidir. Gerçekten de Sarıkamış'ta nice hüzün dolu sahneler yaşanmıştır. İnsanın yüreğini burkan olaylar vardır. Bilenen ve araştırılarak bulunan olaylardan hareketle "Sarıkamış - Beyaz Hüzün" adlı kitabımı kaleme alma gayreti içerisinde oldum. Kitabım bir roman kurgusu ile yazılmasına karşılık, dolaylı olarak okuyucuya Sarıkamış Harekâtı hakkında aktarma ve bilgilendirme görevini yerine getirmesi dileği ile. İyi okumalar efendim. Teşekkür Bu kitabın yazımı sırasında, iki yıl boyunca sosyal hayatlarından zaman çaldığım aileme, 2004 yılında Sarıkamış'a düzenlenen geziye beni davet ederek, arşivini açan, destekleyen ve yüreklendiren Sayın Prof. Dr. Bingür Sönmez hocama, kitabımın ilk müsveddelerini okuyup düzeltmeler yapan Mesut Tekin'e teşekkürü bir borç bilirim... İsmail Bilgin Bu kitap, bir kırık ümide tutunarak, nice imkânsızlık içinde, idealler uğruna can veren aziz semtlerimize ithaf edilmiştir. 1. BÖLÜM "Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım. Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım. Ne yapsın ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki, Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki! Ah karşımda vatan namına bir kabristan. Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan..." Mehmed Akif Ersoy Rüzgârla karışık çiseleyen yağmur, vapura binmek için sırada bekleyen erlerin yüzüne, bir kırbaç gibi vuruyor, acı çığlıklar atan rüzgârın sesi, neferlerin kulaklarında yankılanıp duruyordu. Bu kasvetli hava, erlerin bellerine bağladıkları kütüklüklerin içindeki mermilerin ağırlığını, canlara kasteden o soğukluğunu alabildiğine yansıtırcasına daha da ağırlaştırıyordu. Rüzgârın önünde avareser1 bir şekilde sağa sola savrulan bulutların rengi, açık griden koyu griye dönüyor, yerinden hiç sökülemeyecekmiş gibi duran camilerin minarelerini kolayca kırabilecek, büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu haberini veriyor, İstanbullulara Balkan Harbi'nin o elim acısını yeniden hatırlatmak, kabuk bağlayan yaralarını sızlatmak ve inceden inceye kanatmak istiyordu. Eski ahşap evler, yağmurda ve rüzgârda romatizmalı bir ihtiyar gibi inliyor, yavaş yavaş sallanıp duruyordu. Bazı ocak tütmeyen evlerin aksine, yalıların bacalarından yükselen dumanlar göğe savruluyor, bir süre sonra gökyüzünde belirsizleşip yitiyordu. Bu kayboluş, rüzgârın önünde bu sürükleniş, Osmanlı Devleti'nin yazgısına ne kadar da benziyordu. Balkanlardan esen savaş rüzgârları önünde Osmanlı askeri de, bir duman gibi savrulmuş ancak Çatalca'nın dağlarında durabilmişti. Bu duruş, yorgun bir vücudun, mecali tükenmekte olan kollarının uçuruma düşerken, bir ağaç can havliyle dalma tutunmasına benziyordu. Henüz, rahat bir nefes alamadan, şimdi de Osmanlı'nın ensesine bir giyotin gibi inmeyi bekleyen, İngilizlerin ve Fransızların Çanakkale'ye saldırma haberleri ve ordunun Kafkasya Seferi'ne hazırlandığı yönünde söylentiler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bu haberler bir deprem dalgası gibi yorgun başkentin sokaklarında, caddelerinde ve mahallelerinde gittikçe büyüyor, İstanbul halkını derinden sarsıp duruyordu.

Tüm donanımlarıyla, ustura keskinliğindeki ayazda bekleşen erler, soğuktan üşümüş, titreyen elleriyle, tüfeklerini sıkı bir şekilde tutmaya çalışıyordu. Askerin bakışlarında hafif de olsa bir çekingenlik vardı. Çoğunun gözleri, kaşları, bıyıkları kömür gibi karaydı. Bazılarının gözleri kahverengi, bazılarının mavi, bazılarının ise memleketlerindeki uçsuz bucaksız meraları hatırlatırcasına yeşildi. Haydarpaşa Limanı'nda bekleşen eratın, bakışları bulutlar içindeki minarelere takılmıştı. Ufukta görebildikleri her şeyi daha dikkatli bir şekilde incelemeye çalışıyorlardı. Minareleri, martıları, yalıları, Topkapı Sarayı'nı, Genelkurmay binası içindeki yangın gözetleme kulesini uzun uzun seyrediyor, görüş alanlarındaki her şeyi, taşa yazı yazan ustalar gibi belleklerine kazıyorlardı. Hiçbir şeyi düşünmemeye çalışıyorlardı. Başkente, neden ve niçin geldiklerini hatırlamak dahi istemiyorlardı. Hatırlamak onlar için büyük yorgunluktu. Ancak akıllarından hiç çıkmayan, bir mıh gibi beyinlerinde çakılı duran şey sevdiklerinden ayrılma anlarıydı. Soğuk havaya rağmen, o veda sahneleri gönüllerini titretse de içlerini ısıtıyordu. Bu sahneler en ince ayrıntılarıyla beyinlerinin kıvrımlarında dönüyor, sevdiklerinin hayalleri akıllarına gelince gözleri dolu dolu oluveriyordu. Hasret ve ayrılık acısıyla dolan gözler, asker arasında zayıflık olarak sayıldığından, dolan gözlerini yanında duran arkadaşlarına göstermemeye çalışıyorlardı. Böyle anlarda, kuru ve çatlamış dudaklarda yavan, sessiz bir türkü geziniveriyordu: "Denizin dalgasına Kapının halkasına Ben yolladım yârimi Urusun kavgasına" Bu erlere beklemek hep zor gelirdi... Kanlarında dolaşan delilik yüzünden hep hareketli olmak istiyorlardı ama başlarındaki zabitler, kuru üzümle yukarı doğru, hilâl şeklinde büktükleri bıyıklarını sıvazlayarak "Bekleyin..." diyorlardı... "Bekleyin..." Onlar da bekliyorlardı. İçlerinde kopan, gönüllerinde yankılanan çığlıkları bastırmasını bilen erler sessizliğin sesini dinliyor, bu sessizliği ötüşleriyle arada sırada yırtan martılara şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Erlerin bazıları ilk defa deniz görüyor, denizde yapacakları vapur yolculuğundan çekmiyorlardı. Dalgaların kucağında sallanıp duran Mithatpaşa vapuruna baktıkça, işlerinin zor olduğunu düşünüyorlardı. Dolan gözleri gibi içlerindeki endişeyi de belli etmemeye çalışıyorlardı. Tedirginliğin verdiği psikolojiyi dağıtmak için dua ediyorlar, bu esnada sağ ellerini kalplerinin üstüne koyuyorlardı. Dua, onlar için güvenli bir liman, koruyucu bir sığmak, derin bir siper gibiydi. Dua eden biraz rahatlıyor, alınlarına yazılmış olan yazgılarını ama öyle ama böyle yaşayacaklarını bildiklerinden, kaderlerine teslim oluyorlardı. Sirkeci'de toplanan erler, yandan çarklı Şirket-i Hayriye vapurları ile Haydarpaşa Limanı'na taşınıyor, burada yan yana demir atıp dalgalarla gamsız bir şekilde oynaşan vapurlara binmek için bekleşiyor, daha önceden vapura binmiş olan erlere soru dolu gözlerle bakıyorlardı. Soğuğa rağmen limana gelen sivil halktan bazıları üzgün, çaresiz bir halde erata bakıyor, gözleri, en çok potinleri delinen, kaputu olmayan, zayıf ve çelimsiz erlere takılıyor, gördükleri bu tablolar onlarda hüzün fırtınaları koparıyordu. Erlerden bazıları Çanakkale'ye, bazıları da Ruslarla savaşmak için Erzurum'a gideceklerini düşünüyordu. Asker arasında çeşitli fikirler yürütülüyor, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, son zamanlarda çokça duydukları Çanakkale, Kafkasya, Yemen, Kanal adlarını birbirlerinin kulaklarına fısıldayıp duruyorlardı. Büyük bir imparatorluğun aslında o kadar çok sayılacak yeri vardı ki ama onlar sadece sıkça duydukları bu isimleri tekrarlamakla yetiniyorlardı. Ancak gidilecek bu yerler için koyu bir belirsizlik vardı. Aslında bu, asker için o kadar önemli değildi. Nasıl olsa artık hiçbir şey değişmeyecekti. Düşmanla, vatan için bir yerlerde çarpışacaklarını biliyorlardı. Bu temel düşünce vapura binen her erin içinde vardı. Gizli bir umursamazlık içindeyken, büyük sefer başlangıcında önemsedikleri tek şey sevdikleriydi. Cepheye gidinceye dek tatlı bir tembelliğin ve uyuşukluğun yaşanacağını tecrübeli erler iyi biliyorlardı ama onlarda da belirgin yorgunluk seziliyordu. Daha önce Balkan Harbi'ne katılan erler şimdi de bir başka harbe gitmenin yılgınlığını yaşamadan edemiyorlardı. Onlar, İstanbul'daki tatlı söylevlere, acemi erleri heyecana getirici ateşli konuşmalara hemen kapılmıyorlardı. Savaşmanın, düşman önüne çıkmanın nutukla değil silahla, cephaneyle olduğuna

nereye yağacağını bilmez bir hâlde denizin üzerinde kararsızca öylesine duruyordu.. İşte tecrübeli erler yeni bir harbin ve yeni bir seferin başlangıcında "Acaba yine ziyan olur muyuz?" diye düşünmeden kendilerini akmıyorlardı.. ilk önce Gümüşhane'ye. Bundan sonra. Yer Allahüekber. Komutanları her şeyi düşünmüş. bu sloganlardan arta kalan "Allahüekber" ve "Enver Paşa" kelimeleri yankılanıp duruyordu..Atların yemlerini kontrol edin! . gök Allahüekber. Bu yüzdendi cephe anını hiç düşünmemeleri. askerin giyeceğini. Bir büyük harbin başlangıcında olan erler. Yer Allahüekber. secdeler yüce ruhuna der. erat vapurda "keşke yürüseydik" dedikleri yollara düşeceklerdi. erler de içlerinden sayıklamadan edemiyorlardı: "Şehitsen.. Nereye ve nasıl gideceklerini bilmiyor. gündüz demeden yürüyecekler.Mekkârelerin tekerleklerini yağlayın! . bir sağa bir sola koşturuyor. vapura binerken. Gece demeden. atlar top arabalarına koşulmuştu.. Beyni ve vücudu hayatta kalmaya odaklanır.. kendilerini izleyen kalabalığın söylediği: "Şehitsen." Çantalarını sırtlarına vurup sıraya girmeye çalışan erler halka gülümsemek istiyor. Onları korkutan en önemli şey cephe gerisinde. gök Allahüekber. geride bıraktıklarını düşünemezdi bile. Harp sırasında ölmek bir yana..Cephaneleri iyice örtün! .. Sahile ayak bastıklarına şükrediyorlardı. kendilerini Trabzon'a uğurlayan soğuk. insanın aklına hayatta kalmaktan başka bir şey gelmezdi.. Mekkârelere cephaneler. Aslında savaşırken. cephanesini en ince ayrıntısına kadar hesaplamış ve sağlamış olmalıydılar. sadece ve sadece ilk kez geldikleri Trabzon şehrine. Trabzon çıkışında çok sayıda mekkâreleri çekecek olan atlar. Ayrıca Balkan Harbi'nden sonra İstanbul'a gelen birçok gazinin camilerde. harp sonrasında kendi vatanında. yol boyunca dizilmiş. bazı toplar parçalara ayrılarak arabalara yüklenmişti. secdeler yüce ruhuna der. burada da onlara bir karşılama töreni düzenlemek istercesine ayaza çekmiş. susadığını. askerin giyiminin ve iaşesinin bol olması gerektiğini düşünüyorlardı. Büyük sahra toplarının üzeri sıkıca örtülmüş." * Uzun bir deniz yolculuğundan sonra Trabzon Limanı'na ayak basan erler Karadeniz'in hırçın sularında çalkalana çalkalana yorgun düşmüşlerdi. Asker acıktığını. emir veriyorlardı: . mutluluk veren o başşehirde ziyan olmak insana çok ama çok acı geliyordu. oradan Bayburt'a. bir ağaç altında veya bir tren garında hummadan2 ölecekler miydi? Bu sorunun cevabını verebilmek onlar için o kadar zordu ki. bir yandan da. açıkçası merak da etmiyorlardı. üç gün yayan yürümeyi tercih edeceklerini" birbirine söylüyorlardı. İstanbul'daki gösterilerden duymuş oldukları mısraları hançereleri yırtılırcasına haykırıyorlardı: "Şehitsen. Düşünmeye vakti olmazdı ki. Subaylar telâş içinde. Erzincan'a ve Erzurum'a gideceklerdi. çekingenliklerini belli etmemeye çalışıyorlardı. gök Allahüekber.. mandalar ve öküzler. Kar ve ıssız yollar.. Karadeniz'in üzerinde bukle bukle birikmiş bulutlar kar yüklenmiş. şaşkın ve boş gözlerle bakıyorlardı. Bu yüzden neferler kendilerini yakından ilgilendiren ancak yetkileri dışında olan bu konulara kafalarını takmıyor. Yer Allahüekber. Pek çoğu. yiyeceğini. Her erin kulaklarında. silahını. bir de "Enver Paşa çok yaşa!" sloganına takılıp kalıyorlardı.. uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Balkanlardan çekilirken olduğu gibi bir çalı dibinde.inanıyor. böyle zamanlarda gayreti artardı. Onlar da ellerindeki bayraklarla erlere moral vermeye çalışıyor. Allahüekber Allahüekber! Yolun açık olsun asker şiirinin mısralarında en çok "Allahüekber" kelimesine. İstanbul'da. yiyecekler yüklenmiş. Limana inen erleri karşılamaya sivil halktan çok az kimse gelmişti. sokaklarda başlarının çaresine bakabilmek için ne durumlara düştüklerini akıllarından çıkarmıyorlardı. "gemiyle bir gün yolculuk yapmaktansa. asker bekliyordu. üşüdüğünü. secdeler yüce ruhuna der. büyük şehirlerde aç ve açık kalacak olmalarıydı. Bazen kalabalığın önünden geçerken. Onlar için en önemli şey harp sonrası durumlarıydı. İstanbul sokaklarında yürürlerken.

acıdan ve kederden şerha şerha yarılmış gönüller hep dua ediyordu. şimdi evlatlarını askere yollamalarıyla beyaz bir hüzne dönüşüyordu. Onlar da vapurdan inen diğer erler gibi bir an önce yürümek için can atıyorlardı. mekkâre ve top arabaları ise onların arkasında olduğu halde nihayet yola koyulabilmişlerdi. yürüyüş kolunun derinliği artmış ve yorgunluk baş göstermişti. * Faik Çavuş. İnsanın en alışkın olduğu şeylerden biri de yaşamaktı. Yürümeye. Askerin sırtındaki ağırlık yol yürüdükçe artıyor..Bekleyin! . Uzun süre yürümeye. daha sonra giderek artan hapşırmalar duyuluyordu. Cephede nice erin ölümünü gören çavuş. cepheye gitmenin. Zaman zaman esen soğuk rüzgâr terlerini kurutuyor. Tecrübeli erler bundan sonra olacakları gayet iyi biliyorlardı. hatırlamadan. Hiç olmazsa yürüyüşe geçildiğinde hareket edip ısınabilirlerdi.. zamanla alışacaklarını ümit ediyor. Cephe yollarına düşenler ile geride kalıp asker yolu gözleyenler duanın gücüne tutunmaya çalışıyor. on dakika sonra yere düşüp can vermişti. Sapasağlam görünen birçok er beş. Kendi hayatını derin Derin soluyarak yaşamak. ne düzen kalacaktı ne de disiplin. Uyum içinde yapılan yürüyüşler tavsayacak. savaşmaya ve öldürmeye. Bir süre sonra ayaklar âdeta sürüklenmeye başlanacak.. biraz daha yürüdüklerinde takatsizlik. Zira onlar. düşünmüyor ve yakınmıyorlardı. titremeleri artıyordu. ıssız dağ başlarında sıcak bir vücudu arar gibi askerlerin göğüslerinden. top arabalarının başındaki neferler verilen emirleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Bilinçsizce hareket eden erler sanki uzun ve derin bir uykudan uyanmış gibi yine yürümeye devam edeceklerdi. Arada yanan. Zira beklerken üşüyorlardı.Sırayı bozmayın! . soğuğa....Yiyecek sandıklarının kapağını iyice kapatın! Mekkârelerin. tükürükleri kuruyor ve sık sık yutkunuyorlardı. İnsan her şeye alışırdı. enselerinden içeri giriyordu. kaim yün çorapları pantolon üzerine çekilmiş erlerin ayakları. Yürümeye gayret eden erler ise artan yorgunluk sebebiyle kendini iyice bırakıyor. subaylar at sırtında. şakaklarından ve kaşlarından damlıyordu. mekkâreleri çeken öküzlerin. Onlar. ilk önceleri üşümemek için hızla yola koyulmuş ancak daha sonra ağırlıkları yüzünden yavaşlamış. mandaların ve top arabalarına koşulmuş atların sesleri karışıyordu. çarıkları delinmiş. gıcıklanan bir boğazdan sert ve uzun öksürüklere. işte bu yüzden ellerinden gelen gayreti göstermeye çalışıyorlardı. Bu durumda hafiften ürpermeler başlıyor. Boğazları yanıyor. ölümün bu .. geride bıraktıkları anne ve babaları ise onların yürümeye nasıl başladığını birbirlerine anlatıyor.. topukları düşmüş. her insanın en kutsal saydığı şeylerden birisiydi. ilk defa yürümeye ne zaman başladıklarını bilmeden. bu kutsal alışkanlıklarından vazgeçmek için bilinmez bir diyara. kurumuş. giderek artan yorgunluğa karşı konamaz hâle gelinecekti. at sırtındaki subayların "Mola!" diyecekleri vakte kadar. Gittikçe mayalanan ve artan endişelerini bastırmak için sık sık dua ediyorlardı. kendilerini nasıl bir yazgının beklediğini bilmeyen erler. yüreklerinde o zaman duydukları koyu sevinç.. çatlamış dudaklar. kimisinin potini yırtılmış. Az sayıdaki askerin kaputu vardı. Her adım atıldıkça. Yol kenarındaki ağaçları derin bir uykudan uyandırmak istercesine sallayan rüzgâr şiddetini arttıracağa benziyordu. sanki bir beyaz ülkeye doğru yürüyorlardı. Yürüdükçe ağrıları.. Balkan Harbi'nde İstanbul'a dönebilen ve hastalıktan dolayı Ayasofya Camii'ne yatırılan birçok arkadaşı hummadan ölmüştü. ıssız yollarda yürürken. kimisinin ökçeleri yenmiş. Hissettikleri tek şey vücutlarının her yanını işgal eden ağrılardı. konuşmuyor. sayısını hatırlamıyorlardı bile. eratın vücuduna ve beynine sinecek yine de adım atmaya devam edeceklerdi. yorgunluğa. belli bir düzen içinde kalkıp inmeye başlamıştı. erler omuzlarına çöken ağırlığı dengelemek için ileri doğru eğiliyor. top çeken atların yanında yürüyor. Bir süre sonra erler yaya. sadece önlerine bakıp yürümeye devam ediyorlardı. cephe yollarına düşmenin nasıl bir şey olduğunu uzun yıllar edindikleri acı tecrübelerle gayet iyi biliyorlardı.. Bu kaçıncı kontroldü. Alınlarında biriken terler. Belki de yaşamayı iyice kanıksayan erler. bir yandan da düşünüyordu.

Faik Çavuş daha önceleri yanında koşan. Balkan çamuruna bulanmış. vagonlara alınmamış. bir tek kendinin ağladığını. bu geri dönüşe. "Hâlbuki ölümün ne kadar kolayı varmış" diyerek hayret etmişti. at arabalarının sokak sokak gezerek sağda solda askerlerin cesetlerini topladığını. O da ruh ve hayal gücünü bu sesleniş nedeniyle dağıtmak istemiş. durmadan yaralı ve hasta taşımış. mahyalı minarelerde salalar birbiri ardına verilir olmuştu. Bazı insanlar düşmandan. yenilginin beraberinde getirdiği kara leke gün geçtikçe büyümüş. bu kaçışa. yiyen. yağmur sularının içinde öylesine kalakalmıştı. içen arkadaşlarının hiç hareket etmeden. imparatorluk coğrafyasına çil çil kubbeler saçanların torunları. Camilerin kubbeleri altında ölenlerin yanında. Bir zamanlar. Faik Çavuş da bir trenin son vagonunda salkım saçak gelebilmişti. Arsız bir misafir gibi . Sadece Ayasofya değil. elleri yukarı doğru açık kalanların sanki Mevlâ'ya dua ettiklerini düşünmüş. elinden ne yazık ki hiçbir şey gelmemişti. tekmelenmiş. Başta Eyüp olmak üzere pek çok caminin içi parsellenerek ailelere verilmişti. Soğuğa karşı öne doğru eğilerek yürüyen Faik Çavuşun bu ağır düşüncelerden dolayı başı daha da eğilmişti sanki. depremlerle. İstanbul. yangınlarla hırpalanan bu yorgun ve bezgin koca şehrin her yanını kaplamıştı.kadar kolayına. tutması için kendisine uzatılan ve boşta kalan elleri. Kara trenin parmak oynatamayacak kadar kalabalık olan son vagonunda yalnız kalakalmıştı. aylarca. kalabalıklar içinde yine bir kurt gibi yalnız kalacaksa. Şehzadebaşı Camii'leri de birer hastaneye dönmüştü. ağızlarından "Beni burada bırakma" diyeceklerini sanmıştı. şimdi tazecik canlan bir tohum gibi toprağa saçmış ve saçmaya devam ederek geri çekilmişti. paslı bir bıçak ruhunu yine çizecekse. Bir er yere nasıl düştüyse öyle duruyordu. Artık cansız bir eşyadan farkı kalmayan insan bedenleri çamurun. onca yolu ne yazık ki aç bilaç yayan yürümek zorunda bırakılmışlardı. hayat ile ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğuna hayret etmekten kendini alamamıştı. Cephedeyken. Faik Çavuş. Camilere sığınan yalnızca erler değildi. nice ölümlere şahit olmuştu. cephede kör bir kurşunla ölmediğine sevinmiş. teselliler aramış ama ne dayanak ne de teselli bulabilmişti. şadırvanlarda su yerine hastaların akan kanlı gözyaşları vardı. ne kadar da hızlı bir kaçışa dönüşmüştü. İstanbul'un yedi tepesinde tifüsün uğultusu pervasızca gezinmiş. acıyla. bu kadar basitine ilk defa şahit olmuştu. Bulgar askerinin önünden kaçan Rumeli muhacirleri de camilere yerleştirilmişti. Duaların yankılandığı kubbelerin altında günlerce ölümü solumuş. Koca devletin yüzyıllardır tırnaklarıyla âdeta kazıyarak Balkanlara gidişi. hummadan inleyenlerin sesleri. İşte bu kaçışlarda Faik Çavuş kendi içinde çeşitli dayanaklar. Kara trenler. kendini Sultanahmet Camii'ndeki karantina ve güvenlik cenderesi içinde buluvermişti. ölenlerin aceleyle gömüldüğünü çok sonraları duymuştu. can verip olduğu yerde kalmaları çok ama çok garibine gitmişti. hem kara haberleri hem de yorgun ve gayretli erleri Sirkeci'ye getirmişti. hicranının paslı bir bıçak gibi sadece ve sadece kendi ruhunu çizdiğini sanmıştı. trenlerin vagonlarına hücum eden muhacirler ise asker tarafında itilmiş. ölümü beklemiş. çoğu mihrabın olduğu yerin kendisine verilmesini istemişti. Ancak düşündüklerinin hiçbiri olmamış. mantığı "Onlar öldü artık" demişti. Trende. Ama sonra alışmıştı. Öyle yalnızlık duymuştu ki. ölenler bir taş gibi olduğu yerde hiç kıpırdamadan kalmıştı. "Ölmek zor" demişlerdi ona. Bir kez daha dayanak ve teselli arayacaksa. Yine de soğukkanlı olmaya çalışmış. İstanbul'da nereye gideceğini düşünürken. çaresiz gözlerle yüreği parçalanırcasına izlemiş. işte tüm bunlara artık izin vermeyecekti. İlk önce ne kadar da korkarak bakmıştı ölen arkadaşlarının yüzüne. Bulgar zulmünden kaçıp İstanbul'a gelmek isteyen. Aileler arasında bu paylaşımdan dolayı kavgalar bile çıkmış. şaşkınlıkla çamurlu yollarda bata çıka yürümüştü. Artık minberlerde hocaların vaazları değil. Sultanahmet. gülen bu insanların şimdi toprağa düşüşlerini bir türlü kabullenememiş. burada cami içinde kubbelerin altında kolayca öleceğini düşünerek garip bir teselli bile bulmuştu. Açık kalan gözlerinin hâlâ gördüğünü sanmış. Yaralanmadığına. yıllarca yanında yürüyen. bazıları kendi insanlarından ve insanlıklarından kaçmışlardı.

Birliklerdeki erler. sararan yaprağın. şiiri okuyan mektepli subay gelmişti. beyaz kelebekler gibi uçuşan kar tanelerinin umarsızca yağdığını görüp rahatlıyordu.. . Deminden beri.Ölmüş! . ona büyük bir saygı beslerlerdi. bunun üzerine "Daha çok taban eskiteceğiz. karamsarlığa asla düşmemişti. gizliden gizliye utanç duyuyordu. Çatalca'ya doğru çekilirken. Duygularını bir başkası tahmin etmiş gibi ürkek gözlerle etrafına bakmıyor. Mola sırasında büyük ateşler yakılarak askerin ısınması sağlandı. bazıları komutanlarının uyarılarına aldırmadan çam ağaçlarının altında biraz dinlemek istiyordu. bu düşünceler içindeyken üşüyen alnını terler basınca. Sabah olduğunda ise kulaklarına hiç de yabancı gelmeyen bir kelime ile uyanıp hemen mahmurluklarını üzerlerinden attılar: . . üşüyen bedenini birazcık olsun ısıtıyordu.Oradan da Erzurum'a gidecekmişiz. Gök gürülder. bir gün olur. geliyoruz işte. Faik Çavuş." Sanki rahatlamış gibiydi. Karadeniz Dağları'nı aşarken o nefis çam havasını soluyor. Bu genç subay hangi durumda olursa olsun yılgınlık göstermemiş. kuru bir dal. Daha sonra aklına. Erzurum civarında bizi bekliyorlarmış. Ancak o. Trabzon'dan çıktıktan sonra orman içinde yürüyor.Haydi kara gözlüm.. en akıllı ve en değerli canlısı olan insan ölünce. dolu yağar.. Kaç defa bu yılışık düşünceyi beyninden kovmak istemiş ama kaçış fikri ısrarla beyninin en ince kıvrımlarına kalın bir tortu gibi çökmüştü. biraz olsun dinginlikleri artıyordu. karanlığın iyice bastırmasıyla mola verildi. Kara bulutlar içinden parlayıp. Dağların yamaçlarına ilerlemeye çalışan yürüyüş kolu. Erler birbirlerine duydukları haberleri fısıldıyorlardı: .Orada eğitim ve dağıtım merkezi varmış. Ancak her şartlar altında ümitli olan subay. bir çalı dibinde hummadan oluvermişti. uzaklaşmakta olan yürüyüş koluna onca ağırlıklarıyla koşarak. ümit ile karamsarlık aynı vücutta kolayca yer bulabiliyordu. İnsanoğlu böyleydi işte. bu zulmeder içinden çıkarız bir gün olur. Diline doladığı şiiri her dem okur. . top arabasını çekmekte olan yağız atı gayrete getirmek istedi: .Çeki düzeni bıraksınlar da. güzel ile çirkin. yağmur tanesinin yere düşüşündeki alışılmışlığı ve basitliği duyumsamalardı. .. az sonra tekrar ortaya çıkıyordu.Beklesinler.Erzincan'a dek yürüyecekmişiz. Şarka. .Vah zavallı! .. bize önce giyecek kaput ve ayağımıza potin versinler. yere düşen bir yağmur damlası gibi oluveriyordu. iyi ile kötü. Erler ise subaylarına gıpta eder. sararan bir yaprak. Karadeniz Dağları'nın Gümüşhane'ye bakan kuytu kesiminde. Ölmeden önce dünyanın en şerefli. uzayıp giden yürüyüş kolundaki erlerin kendisine bakmadığını. garba yıldırımlar çakarız. Çökmeye başlayan alacakaranlık dinlenmeye kalkan erleri tedirgin ediyor. ölenin bir insan evladı değil de çürüyen bir ağaç dalının." diyorlardı.beynine yerleşmiş olan kaçmak düşüncesini ilk defa ciddi bir şekilde düşünmeye başlamıştı. . bir an yeşillikler içinde kayboluyor. bu şekilde düşünmenin kendisine yakışmadığını biliyor. Ateşlerin etrafına kümelenen erler kendi aralarında bir süre sohbet ettikten sonra yine ateşin etrafına sıralanarak uyumaya çalıştılar. Bazen içinde bir kırık ümit doğuyor. bu yolculuğun ne kadar uzun olduğunu tahmin etmeye çalışıyor ancak işin içinden bir türlü çıkamıyor. bu ağır düşüncelerin eşliğinde yürümeye çalışan Faik Çavuş karamsarlığını mektepli bir subayın sık sık okuduğu şiirini mırıldanarak dağıtmaya çalıştı: "Biz. Erzincan'a oradan da Erzurum'a kadar yürüyeceklerini düşünen erler. İnişli çıkışlı devam eden yürüyüş nedeniyle erler çok yoruluyor. bir gün olur. soluk soluğa yetişmek zorunda kalıyorlardı.Ruslar. kolunun yeniyle alnındaki terleri sildi. çok normalmiş gibi ürkek bakışlarını bu subayın cesedi üzerinde çekinerek gezdirmişler. bakarız. bu dört dizeden büyük bir kuvvet alır ve moral bulurdu.Bizlere çeki düzen verilecekmiş. Başını yerden kaldırıp.. şimşek atar. haydi! * Erat.

.Onu acele gömün! Erler bu emir üzerine.. ilerideki ulu çam ağacının altına bir mezar açıp eri gömdüler.. Sonra isteksizce mangasına emir verdi: . Erler yine bu kısa cümleyi birbirlerine aktardılar: . Faik Çavuşun takımındaki erler bazen birbirlerine sormadan edemiyorlardı: . Ara sıra yağan kar. Zaman zaman bir fırtına gibi başında kopan. havanın berrak ve açık olduğu saatlerde rahatlıkla görülebiliyordu. Başka hiçbir şey demedi. Bu zavallı nefer neden ölmüştü? Ya da neden öldürülmüştü? Sonra aklına yiyecek aramak için uzaklaştığı gelince. Faik Çavuş bu söylentiler üzerine kalktı. Canı sıkılmıştı. şikâyet etmiyor. Yoksa eceliyle mi ölmüştü? Artık soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ancak o. Onlar arkadaşlarının neden öldüğünü bilseler.Bilinmiyor ki.Çok şükür hummadan ölmemiş.Haydi toparlanın! Sallanmayın! Yürüyüşe devam edin.Donarak da ölmemiş.. Ormanlık alanlardan uzaklaştıkça. Aradığı kırmızı lekeleri görmeyince derin bir "Oh!" çekti: .Ateşin başındaymış.. dönenen kaçma fikri bu olayla yine tetiklenmişti. Adeta ürpererek "Balkanlarda uzun zamandır peşimizi bırakmayan ölümün soğuk eli daha yolun başında. . bir tahmin yürüttü ama bu tahmini kendine dahi dillendirmekten korktu." dedi. dedi. Ağır ve sessiz bir şekilde hazırlanmaya başlayan erlere baktı kaldı. Ölen neferin başında bekleşenleri aralayıp cesedi yakından inceledi. .Donarak da ölmemiş. "Öyleyse işimiz zor. yerleri beyaz bir örtüye beziyor ancak daha sonra cılız güneşte kolayca eriyordu. Artık. Günlerce süren uzun ve yorucu yürüyüş esnasında. .Donmuş mu? .Ya neden ölmüş? Faik Çavuş: .Çavuşum bize potin ne zaman verecekler? . belki kendilerini o şeye karşı korumak ve kollamak için ellerinden geleni yapabileceklerdi. Bu söz diğer erler tarafından da çevrelerine tekrar edildi: . Çok acıktığını söylemiş. Yürüyüş tekrar başladı. Erler sık sık kayıp düşüyorlar.Yün çorabımız da.. Karasu Çayı kenarında kurulu olan Erzincan. Hiçbir donma belirtisi yoktu. Hele Kelkit civarındaki yapışkan vıcık vıcık çamur yok muydu erlerin potinini ve çarığını. Erlerin hepsi tedirgindi. su gölcükleriyle yamanan yolda erler bin bir düşünce ve soruyla birlikte ağır ağır ilerlemeye devam ettiler. . dedi. Yine erlere isteksizce: . Hepsi çok üzgündü. Hemen erin elbiselerini sıyırıp karnına ve göğsüne baktı. Asker orada dinleneceğini düşünerek sızlanmıyor. Kelkit'e vanp sık sık mola vererek yolculuğa devam edildi. Bu yüzden çamurlara bulanan yollar yürümeyi zorlaştırıyordu. Çamurlu. bu yüzden üşümeleri daha da artıyordu. erlerin elbiseleri çamurlanıyor..Uygun adım marş. ya eceliyle ölmüşse ne yapabilirlerdi ki? Hiçbir şey. Çamurlu yollarda yürümekte zorlanan erlerin başında çarıklı olanları geliyordu.Ya neden ölmüş? Erin neden can verdiğini Faik Çavuş da merak ediyordu. Bu emir diğer mangalara. bu fikre pek itibar etmedi.. Faik Çavuş mangasına giderken düşünceliydi. Gümüşhane'ye. gene mi yakamıza yapıştı?" diye düşünerek erlerin toplandığı yere doğru ilerlemeye başladı. subayların ise çizmelerini ayaklarından çekip alıyordu. O sırada bir subay gelip emir verdi: . takımlara ve bölüklere de verildi.Donma değil o zaman. .Kaputumuz yok! . bir an önce Erzincan'a varmak için gayret ediyordu. Çantasını sırtına vurdu.Hummadan ölmemiş.Ateşin başından uzaklaşmış. soğuk iyiden iyiye artıyordu. bu düşmeyle birlikte sıralar bozuluyor. Hava soğuktu ama böyle donup ölünecek kadar soğuk yoktu. Meraklarının asıl nedeni işte buydu ama zavallı er.

Birini bari oraya götürelim. Ara sıra ölen arkadaşları akıllarına geliyor. Neler oluyordu? Bu erler tahmin ettiği şekilde öldüyse. Bir er: . Onlar da. onun neden öldüğünü kendilerine soruyorlar ancak bir cevap bulamıyorlardı.Neden ölmüşler? . Bu sorulara ilk önce cevap vermeyen Faik Çavuş. Yalnız bu olay devam ederse. Doktor olsaydı bilirdi belki. ilk önce bunların yorgunluktan bayıldığı sanıldı. Erzincan demek. "Yoksa onlar da mı?"diye sordu kendine. Dinlenmek. .Ya neden ölmüşler o zaman? . Bu yüzden Erzincan'a ulaşıp orada moral kazanmak ve sıkıntılarını gidermek istiyorlardı.. Hatta sıcak suyla yüz yıkamaktı. Hemen ölen erleri incelemek için koştu.. Erin eceliyle öldüğüne kanaat getirmişlerken. sebebini bulmak gerekir. Tahmin ettiği şeyi takım komutanına söylese miydi? Fakat tahmininden emin değildi ki.. orada her şeyi öğrenmeyi istiyorlardı. . . kendilerini korumaya çalışabilirlerdi. belirlenen ve bulunan şeye karşı tedbir alırlar.Mekkârelerin birine yüklesinler. belki de sıcak yataklar.. Nasılsa doktorlar erlerin neden öldüğünü kolayca bulurlardı. Bu cevap üzerine erlerde bir sakinleşme görülüyor. daha şevkle yürümeye çalışıyorlardı. arkadaşlarının neden öldüğü konusuna takılıp kalmıştı. haftalarca yürüyen asker için kısacası ümit demekti.. Sonra ellerini.Bundan sonra ölen olmayacağını bilsek işimiz kolaydı. Pek çok erin aklı. Erzincan. Başlarına toplanan erlere "Çekilin! Açılın!" dedi.Bunu alın.Aslında haklısın. Donma yoktu. . . Hummanın belirtisi olan kırmızı lekeler de yoktu ama "Bu erler neden böyle aniden oluveriyor?" sorusunu kendisine çekinerek sordu. yürüyüş kolunun başında ve ortasında iki erin aniden yere düştüğü görüldü.Diğerini de gömeceksiniz. Erlerin morali iyice bozulmuştu. Faik Çavuş iki ere seslendi: . Erzincan'a dek böyle ölümler devam edecek demekti. Ölenlerin ilk önce ellerine ve ayaklarına baktı. .Başlığımız. Yalnız hummadan ve donmadan dolayı ölmemişler. bir battaniye ile örtüp mekkârelerin birine yükle-yin. Yürüyüş kolu arkadaki mekkârelerin birinde taşıdıkları cesetten dolayı sanki daha yavaş bir şekilde ilerliyordu.Ya bulaşıcı hastalıktan öldüyseler. hastalığı oraya taşırsak bizi Divan-ı Harb'e verirler. hem heyecan hem de korkuyla bağırdılar: . İki tane ere de eceliyle öldü.Erzincan'da doktor vardır. Ancak kendilerine yardım etmek isteyen erler arkadaşlarının nefes almadığını. İşte bu yüzden bir an önce Erzincan'a varmayı.Ölmüşler! Faik Çavuş bu feryat üzerine tepeden tırnağa ürperdi. . . Faik Çavuş gene derin düşüncelere dalmıştı.Ne yapacağız peki? ..Hepsi Erzincan'da verilecek.Baş üstüne komutanım.Ecelleriyle diyeceğim ama böyle kısa aralıklarla ve aniden benzer şekilde ölmek de pek ecel işi değil. Bir kenara gömdürürdük. karınlarını ve göğüslerini inceledi.Evet.Battaniye yok efendim. Ama yapacak başka bir şey yok. kalın giyecekler demekti.Ya diğerini ne yapacağız? . Faik Çavuşun aklına doktor geldi ama bu yürüyüş kolunda doktor yoktu ki. Orada ihtiyacı oldukları her şeyin eksiksiz karşılanacağını düşünüyorlardı. Yürüyüş biraz olsun hızlanmıştı. Ne olursa olsun bu can veren erlerin tetkik edilip ölüm sebeplerinin öğrenilmesi gerek. bacaklarını.. temiz çarşaflar demekti.Doğru ya. dedi.. diyordu. Doktora götürüp gösterelim. erlerin sorulan bitince: . . . Az sonra yanına yaklaşan bir subay merakla sordu: . sebebi bilinemeyen ölümler bir yandan erlerin üzüntüsünü katmerleştirmişti. .. deyip işin içinden sıyrılamam ki. nabızlarının atmadığını görünce. eldivenlerimiz de yok çavuşum. onlar için sıcak yiyecekler.Bilmiyorum komutanım. Soğuk ve yorgunluk bir yandan.

Faik Çavuş mekkârenin birinde Erzincan'a getirdikleri erin neden öldüğünün doktorlar tarafından öğrenip öğrenilmediğini düşünüyordu. Üstelik diğer erler gibi mertti de. kendimi böyle yiyip bitirmezdim. pervaneler gibi ateşe doğru gidiyordu. Faik Çavuş soğuk soğuk terliyordu. devlet tarafından kendilerine "Savaşa giderseniz af edilirsiniz" denmişti. erlerin. Aslında hapishaneden çıkan erler nadir de olsa bazı takım ve mangalarda bulunuyordu. yeşil. Çevresindeki her şeyin.. bölüklere ayrıldığını gördüler. nefes almasını engelliyordu sanki. Toplanma yerinde düzen diye bir şey yoktu. o erleri öldüren. daracık bir ovanın hemen bitiminde kurulu şehir.Artık Erzincan'ın tüten bacalarından yükselen dumanlar görülebiliyordu. "Ah" dedi." Faik Çavuş bir yanının kayıp gideceğini sandı. İnsanlar ölüyor. Bu cevap üzerine Faik Çavuşun aklı daha da karıştı.Yoksa onlar da mı bir şey anlamadılar. işte tüm bunları gören erler bir yığın hayal kırıklığı yaşadılar. bol sulu sıcak bir çorba verilebildi. onların ölümüne sebep olan şey neydi? Kendi tahminini ilk önce pek önemsemiş ama daha sonra doktorların bir şey diyemediklerini düşününce. Başıbozuk kelimesini ilk duyan. Erzincan'a yaklaştıklarında burada birçok askerin toplanmakta olduğunu. başıbozuk kelimesinin anlamını öğrenmişler. kırmızı.Öyle bir şey demedim çavuş. Asker. Kimi talime gidiyor. ağaçların döndüğünü hissediyor. Yol boyunca ümit ettikleri. mahalli kıyafetle eğitim yapan. ateşten. Bu bile erlerin içindeki ümitlerin yeşermesine yetmişti. Başıbozuk kelimesi asker kıyafeti olmayan. harpten harbe sürükleniyordu. Eli iyi silah tutuyordu. Ziver manga içinde kendisine gem vurulamayan hırçın bir kısrak gibiydi. Gözleri büyüyordu. Çok kısa bir zaman içerisinde kendilerine giyecek de verileceğini düşünmeye başlamışlardı. Onun konuşmak istemediğini anladığından bir daha bu konuyu açmamaya karar vermişti. işte mahpustan şartlı çıkan biri de Erzincan'da yeniden düzenlenen Faik Çavuşun mangasına düşmüştü.. İki dağ arasında sıkışıp kalmış.. Görünmeyen bir el boğazını sıkıyor. Uzun boylu. Kısa bir talimden sonra da keskin bir nişancı olup çıkmıştı. Ziver. siyah ve beyaz giysili erler değişik bir manzara oluşturuyordu. Dipsiz. Faik Çavuş. çoğunun ayağı çarıklıydı. kaçıyorlardı ama ateşe koşanlar da vardı. çadırların.. Devletin yaptığı çağrıya katılmıştı. çok geçmeden anlamışlar. bunların askerden kaçmış ya da hapishaneden çıkmış. sebepsiz ölümler üzerinde diğer erler gibi durmaz. Urfa taraflarından gelenler ise yazlık uzun beyaz mintanlarıyla bekleşip duruyorlardı. Bunlar hapse yeni düşmüş. Geniş araziye dağılan erat bir renk cümbüşünü andırıyordu. tahminin üzerinde durmaktan vazgeçmişti.. Adı Ziver'di. kimi talimden geliyor kimi de dinleniyordu. emir altına alınamayan erler için söylendiğini sanıyordu ama öyle olmadığını. Ziver'i sevmişti.. hayalini kurdukları sıcak yemeğin. gücü kuvveti yerinde biriydi. Resmi kıyafetlilerin yanında. dedi. Hapishaneye neden düştüğünü sorduğunda. Sonra âdeta korkarak: . yatağın ve kalın giyeceklerin kendilerine verilemeyeceğini anladılar. . Bunun için iki ellerini açmış." cevabını aldı. Peki. mavi. yere düşecekmiş gibi oluyordu. ip üstünde dengede kalmak isteyen bir cambaz gibi ayakta durmaya çalışıyordu. hiçbir şey düşünemez hâle geleceğini hissetti. sabahları içine un karıştırılmış. Kendini hâlâ o soğuk . kendine doğru yürüyen yolcuları büyük bir sabırla bekliyordu sanki. Neden sonra erler arasında bir "başıbozuklar" kelimesi türeyip herkesin diline pelesenk oldu. kör uçurumlara düşeceğini. Balkan Harbi'ne katılmasaydım. Bazıları hâlâ mahalli kıyafetler ile dolaşıyorlardı. Güneş gören karlar misali erimekte olan bir imparatorluk. kırk yamalı bohça gibi rengârenk giysiler içindeki erler için söyleniyordu. erlerin yeniden takımlara. Buradaki erlerin üzerinde kaput yoktu. muhacir hâle gelip yollara dökülüyor.. Ancak birkaç gün sonra başlığı olmayanlara başlık. "Ah. sarı. Bu konuyu takım komutanına sormak için gittiğinde "Henüz bir şey yok. sonradan çok gülmüşlerdi.. bir büyük boşluğun gönlünü kapladığını. kör bir inatla hep susmuştu. yamaçtan aşağıya yuvarlanan kartopu gibi. bir çığ gibi.

. inleyişler. çadırdakiler bu davranıştan pek hoşlanmamışlar mırın kırın etmeye başlayınca onlara: . hazırlıklar elden geldiğince hızlı yapılmaya çalışılıyordu. gelecek günler için kar topluyordu. hararetinin çıktığını. Tecrübeli erler işte bu yüzden içlerinde koyu bir endişe duyuyorlardı. yağması muhtemel karın ellerini kollarını bağlayacağını iyi biliyorlardı.. içi yanan çavuşlarına bakan erler. çadıra yatıralım. Şimdi hazırlıklar daha da .Doktor! . sarp geçitler onlar için büyük bir engel olacaktı. yük kervanları bir bir gelip gidiyor. Asker elbisesi ile yerel kıyafet giyenler karışmış olduğundan manzara bir çiçek bahçesini andırıyordu. belki de on binlerce mum yanıyor. Onun kararlı olduğunu gören çadırdaki neferler daha fazla itiraz etmeyip durumu kabullenmek zorunda kalmışlardı. Kar.Doktor nerede! . Bana su verin.iyi misin? .Olmaz daha da üşür.. isli duman çıkaran büyük avizelerde binlerce.Dağılın başından.Rahat nefes alsın. diyordu. Yollar. Mekkâreler. terlemesi duruyor.Şuraya yatıralım. Başları yüce karlı dağlar. Faik Çavuş rahat nefes alıyordu. .. ölümün pençesinden kurtulmanın. acının.. Bilinmez bir krizdir bu. * Uzayıp giden çamurlu yollar çadırların arasında kayboluyordu. Neden sonra kriz hafiflemeye başlıyor.. bağırışlar.. işte bu engellerin eninde sonunda karşısına çıkacağını biliyordu. Hafızasına kazınan bu sahneleri silip atamıyordu. Meraklanmayın. suya doyamayacağını sanıyordu. kendisine acımadan edemiyorlardı. Ancak her şey yolunda gitmiyordu. Kendisine uzatılan bardaktaki suyu titreyen eliyle alıp içti. Asker Ruslardan çok havanın bozup kara çevirmesinden çekiniyordu. Bulutlar. ne olup bittiğini öğrenmek için art arda sorular soruyorlardı: . Bu haber. o acı günlerden kalan tortuyu tekrar tekrar yaşıyordu.Baksana üşüyor. .camilerin kubbesi altında sanıyor.Hasta mısın? . gönüllerindeki kırık ümide tutunmaya çalışan askerler üzerinde bir deprem dalgası yaratmış. örtelim. İyiyim. Şimdi her yerde kopkoyu bir karanlık vardı. sonunda yıkıcı etkisini göstermişti. Gözlerini daha sıkı kapattı ve karanlık daha da koyulaştı. onun ciddi bir hastalığa tutulduğunu sanıyor. Bu soğuk havada. Çok sürmez geçer. Uzun boyuyla erlerin arasında hemen fark edilen Ziver. Asker. iyiyim. demişti. bu dalga giderek büyümüş. O gün geldiğinde neler yapacaklarını şimdiden düşünmek istemiyor.Çavuşum ne oldu? . İçi serinlemişti sanki. ... Çevresindeki erler kendisine şaşkınlık içinde bakıyor. hastalığın.Merak etmeyin iyiyim. "Hele o gün bir gelsin bakalım" diyorlardı. Yanıyorum ben. kurtulurken yüreğimde kalan tortunun eseridir bu kriz. uzayıp giden yollar. perişan olmak demekti.. duyuyordu. .Su. Faik Çavuş gözlerini acı gerçeklere kapamak ister gibi yumdu. ayetlerin yazılı olduğu duvarlar Faik Çavuşun beyninde dönüp duruyordu.Biraz su içseydi. Bağrının yandığını. Su..Uzun etmeyin! Çavuşum burada yatacak. ayazda. erler ve subaylar devamlı sağa sola koşuşturuyor. Bir sıtma krizi gibi. Bu rengi sevdi. Başındaki erlere boş gözlerle bakan Faik Çavuş: . Ara sıra hıçkırıklar. bitmez derlerdi ama bütün yollar çadırların olduğu yerde son buluyordu sanki..Su verelim. . Hele Erzincan'dan daha da ileri gidecekleri akıllarına gelince. Yaranın. Bir solukta içtiği sudan tekrar istedi: . açılın! .. Faik Çavuşu sırtlayıp en yakın bir çadıra yatırmış.. * Rusların sının geçip hızla ilerlemeye devam ettiği yönündeki haberler Erzincan'daki toplanma yerine tez ulaşmıştı.

Ateşler içinde yandığını. lekeli hummanın kollarında kıvranırken. Çoğu yazlık kıyafetleri içinde titreyip duruyordu. Az ileride dörtlü sıra olmuş erlere bakıp daldı.Neler oluyor? . Yormak ne kelime ömürlerinden nice yılları alıp götürüyordu. yaşadıklarını defalarca tekrar tekrar hayal etmiyorlar mı? Kim bilir? Nereden bilebilirim ki?" İçindeki bu gelgitler yüzlerce kilometre yol yürüyecek Faik Çavuşu ve diğer erleri yoruyordu. Bu şekilde daha ileri nasıl gidebilecekler. Yine yokluk. Üşüyorsak başkasının bitli yorganını.. baba adı ve memleketi yazılıydı. Herkes başkasının battaniyesini almaya kalkarsa ne yaparız? . düşmana nasıl karşı koyabileceklerdi? Acıklı manzarayı görmek istemezmiş gibi gözlerini kapayan Faik Çavuş kendi içinde koskoca bir boşluğa ve karanlığa düştüğünü sandı. birkaç tane fazla battaniyem olsun istedim.Ben bunun böyle olduğunu bilseydim hapishaneden çıkar mıydım? Çıkmazdım vallahi. oradan oraya atılmışlardı. yorgun bir imparatorluğun nice yorgun yollarında." diye yakaranların seslerini duyuyordu.. caminin o huzur verici atmosferinin tek dayanağı olduğunu hatırlıyordu. Şimdi aldığın şu battaniyeleri sahiplerine geri ver.Burası hapishane değil.Burada herkes üşüyor. Kurallara uymak zorundasın. Arkadaşların battaniyelerini alıp örtünmüşsün. buraya daha önce gelip de talim gören askerin Erzurum'a doğru derhal yola çıkarılması gerekmişti.. Böyle çok defter görmüştü. Başlarında hâlâ fesleri vardı. Uzun yollardan gelmişlerdi. Birini de ölüm sebebi anlaşılsın diye buraya getirmişlerdi. karnımız acıktığı zaman da küflü yiyeceğini alırdık.Ama çavuşum biz hapishanedeyken hep böyle yapardık. Kendisine büyük bir cesaretle sordu. . Faik Çavuş durumu kendisine anlatan erin arkasından gelen Ziver'e sordu: . birçok neferin adı. Bin bir zorluk ve yokluk içinde can vermek.Merak etme bir süre sonra onu da diyecekler. Artık sen bir askersin. Defalarca yaşadığı acı sahnelerden yorulan ve bu sahneleri âdeta korkarak hayal eden Faik Çavuş gözlerini açtı.hızlanmış. Hapishanedeyken hiç üşümezdim. . Buraları ise çok soğuk. yine çaresizlik gördü. Tüm gücüyle olanları hatırlamaya çalışıyordu. Bu yollardan başka.. çığlık atanları. Ama onun öldüğünü kim bilirdi ki? Bir deftere kaydı tutulurdu hepsi bu kadardı... Bu karanlık içinde Sultanahmet Camii'nin koca sütunları belirdi. Askerlik kural demektir Ziver. Acaba şimdi bir şey bulabilmişler miydi? Bu konuyu komutanına sormak için kalkacaktı ki. "Su. . soğuktan titrediğini.. Hafızasını zorladıkça ilk aklına gelen şey. Bir o yana bir bu yana döndük durduk. . "Haydi yiğitler.. kalırsa da gazi. ... Sultanahmet Camii'ne yatırılışı ve orada çektikleri oldu. Sonra iniltileri.Doğru mu Ziver? .. Hepsi düştüğü topraklarda unutulup gitmişti işte. * Faik Çavuş sabahleyin uyandığında dalgındı. İmparatorluğun bir köşesinden diğer köşesine savaş rüzgârları önünde saman çöpü gibi savrulmuş.Ne doğru mu çavuşum? . Duvarlara yazılı ayetlerini bile okuyabiliyordu. Kendi üstüne örtmüş. Cepheden cepheye bu savruluş acımasız oluyordu. Zaten birazdan yola koyulacağız. Bazılarının çorabı bile yoktu. "Yoksa ben yaşadıklarımı büyütüyor muyum? Bir ben miyim bunları yaşayan? Diğerleri de benim gibi mi düşünüyor. Bütün gece soğuktan uyuyamadık. . * Faik Çavuşun aklına Trabzon'dan gelirken ölen erler geldi.Ne yapayım çavuşum gece olunca üşüdüm. nice yorgun er ömürlerini tüketmek için ilerliyorlardı. bilmemezlikten gelme..Haydi.. Ölürse belki kahraman olurdu. Doktorlar bunların niçin öldüğünü anlayabilmişler miydi? Daha önce takım komutanına bir şey dememişlerdi. yine uzun yollara düşeceklerdi. dışarıda bir takım bağırışlar duydu. elinizden geleni ardınıza komayın!" diyecekler sandımdı. Ayakları çarıklıydı. toprağa düşmek için bunca çileye katlanmak aslında çok büyük bir tezat oluşturuyordu.Ne olacak çavuşum! Şu Ziver denen arkadaş gece battaniyelerimizi almış. . Bizi düşmanın karşısına çıkaracaklar..

asker arasında zayıf ve çelimsiz takım subayını aradı.. İstanbul'dan bildirildiğine göre. Gözleri. Takım komutanının tecrübesiz ve ilk defa cepheye gidiyor olması Faik Çavuşun omuzlarına binen yükün bir kat daha artmasına sebep olmuştu. Kolorduyu sıcak bir sevince boğmuştu. Erzurum ve civarındaki askerin hâli de diğerlerden farklı değildi. bölükler.Hareket etmeye hazırlanalım... Batum. çorap. Faik Çavuşun morali bozulmuştu. * Erzurum'a doğru yola çıkan eratın gözü gökte salkım saçak asılı duran bulutlardaydı. siperleri derinleştiriyordu. buğday. dediler. Şimdi mangadaki herkese şüpheyle bakmam gerekecek. Kars ve Ardahan'ı kurtaracaklardı.Biliyorum komutanım. Bazı Ermeni köylerinden gizlice yiyecek alan erler ne yazık ki can vermişti.. Çünkü çapulcuların. Mangasının olduğu yere doğru giderken içindeki hüznün büyüdüğünü hissetti.. diye soracaktım. .Zehirlenme mi? . Faik Çavuş bu durumu tahmin etmesine rağmen komutanlar.. Herkes gelecek malzeme ve cephanelerle." dedi. Giyecekleri. erlere asla söylemeyecek ancak Türk olmayan köylerden yiyecek alınmasını kesin olarak yasaklayacaklardı.. bakla. durmadan yürüyoruz.. Her türlü zorluğun. alaylar yürüyor. Bu iyimser hava ve kendine güven duygusu. Balkan Harbi'ni tekrar mı yaşayacağım?" diye düşündü. Ne yazık ki her şeye yeniden tekrar başlıyoruz. Öyleyse çok dikkatli olmamız lâzım. Dağınıklığın baş gösterdiği anlar en tehlikeli anlardı. kalın. taburlar. deyince Faik Çavuşun yüreği titredi. casuslar olabilir. Bezmiâlem gemisine. Biliyor musun Ruslar sınırı geçmiş.Komutanım ben de size bakıyordum. İşte bu yüzden elinden gelen her şeyi yapıyordu. sen daha neler göreceksin." diyordu.Faik Çavuş! . İşte yürüyüş kolunda erlerin aniden ölmesinin sebebi buydu. Takımlar. kendime söylemeye bile çekmiyordum. * Sonradan anlaşılmıştı ki ölen erler zehirlenmişlerdi. yiyecekleri yeterli olmadığı gibi iaşe stokları da yapılamamıştı ama kolorduya bu konuda çekilen telgraf onları sevince boğmuştu.Evet. Bir de buna zehirlenme olayları da eklenirse. en arkadan da erzak ve cephane yüklü levazım birliği geliyordu. bomba ve diğer cephaneler. Yürüyüş her zamanki gibi düzenli bir şekilde başlamış daha sonra yorgunluğun etkisiyle düzen dağılmış. Tümenin 5. ne olursa olsun yenilmesi gerektiğine inanıyordu. Bunlar bir şey değil. Bu karda kışta Ruslarla savaşacaklarını tahmin etmiyorlar ancak baharda havalar iyileşince. Aramızda hainler.Gene mi yürüyeceğiz? Ben düşmanla çarpışacağız sanıyordum. Bu haber 11. Çarıklarımın altı delindi. askeri araçlar ise Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerine yüklenmiş ve Bandırma'dan hareket etmişti. Faik Çavuş "Daha dikkatli olmak zorundayım. Tabanlarım patladı! Faik Çavuş yürürken Ziver'in dediklerine için için gülüyor "Dur bakalım.Çok emin değiller ama zehirlenme olabilir. . Rusların üzerine çullanacaklarını düşünüyorlardı. Erlerinin kılık . * Erzurum'un hemen doğusunda bulunan 11. Zehirlenme. çetecilerin saldırısına uğrayabilirlerdi. Uzayıp giden yol üç-dört parmak kalınlığındaki karla kaplanmıştı. Ben getirdiğimiz erin neden öldüğünü doktorlar anlayabildiler mi. İşte bu düşünce erleri rahatlığa itiyordu. giyeceklerle kışı burada rahatça geçireceklerini daha sonra "ezeli düşman Rus'u" bu topraklardan baharda söküp atacaklarını sanıyordu. yürüyüş kolu gittikçe uzamıştı. Sık sık taburunu talimlere çıkarıyor. . yünlü. savaşa ve kışa yönelik tedbirlerin alınmasını bilmeden geciktirmiş bu konuda gevşekliğe neden olmuştu.. * 18. nohut ile iki uçak. eldiven ve başlık.. . . "Az çok ben de tahmin ediyordum ama bunu dillendirmeye. yürüyüş tam bir çile yolculuğuna dönüşebilirdi.. Kolordunun eratı bulundukları yerlerde mevzilerini derinleştirme gayreti içindeydiler. Tabur Komutanı Yüzbaşı Baki Bey tüm içtenliği ve inanmışlığı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun eski gücüne ulaşması için özveride bulunulması gerektiğini düşünüyordu.

Bu karda kışta Rus'un hiç işi yok da buraya mı gelecek? . Karadeniz Türk gölü olacaktı? Hani. "Ben Yavuz ve Midilli ile koca Karadeniz'i Türk gölü haline getireceğim. gelmesi dört gözle beklenen Bezmiâlem. Kars. durumun önemi anlaşılmıştı. Yüzbaşı Baki "Yine de ne olur ne olmaz" diyerek civar köylere yerleştirdiği erlerini toplamış. Rus kuvvetleri. Çünkü civar köylere dağıttığı askerler köyden çalışacakları yere gelinceye dek bir buçuk. İyi şeyler düşünülüyordu ama düşünmek yeterli olmuyordu işte. Yüzbaşı Baki Bey bunları düşündükçe. 13. Daha sonra Orta Asya içlerine dek ilerlenecek. tahkimat yaptırmıştı. Karadeniz'de cirit atacaktı? Şimdi ise neler oluyordu? Yüzbaşı Baki bu beklenmedik haberler karşısında açıkçası şaşkındı. İhtiyat Süvari Alay Komutanı Hüseyin Paşanın bütün subayları ile Rusların önünden kaçtığı haberi her tarafa yayılmıştı. birbirine takılır olmuştu: .Haydi canım olur mu öyle şey. Herkes bu haberi şaka olarak algılamış. Yüzbaşı Baki bir çakırdikenin kalbini çizip kanattığını hissetti.Onlar gelmezse baharda biz gideceğiz. bu yüzden kolordu karargâhının Hasankale'den Erzurum'a taşınması. bu kez köylülerin kapısına dayanıyor.Buyursunlar gelsinler. Alman Amiral Souchon. Acıkan ve üşüyen bazı erler. Koca imparatorluk o eski güzel günlerine elbette dönecekti.. .kıyafeti düzgün değildi ama bu ileride düzelecekti. Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerini batırmıştı. Kasım ayı başlarında Rus kuvvetlerinin Köprüköy'e ilerlediği haberi geldiğinde bile Yüzbaşı Baki ve onun gibi düşünenler bu haberi ciddiye almamışlardı. gerçeklerin tüm çıplaklığı ile anlaşılmasına yetmişti. . "Baharda yapılacak bir çarpışma için daha şimdiden tahkimat yapmanın ne gereği var?" diye düşünüyorlardı. . Erzurum ve civarındaki kolordunun askerleri arasında bire bin katılarak konuşulmaya başlanmıştı. gönüllüler ve 11. . . Doğru dürüst beslenmedikleri gibi zaman zaman köylülerle sürtüşmeler de yaşanıyordu. Batum'a girecek ve yerli halkla birlikte Ruslara karşı savaşacaklardı. Kolordu arasında kalacak. Yüzbaşı Baki böyle düşünüyordu..Başımızın üstünde yerleri var. Böyle bir şey olamazdı. üstelik sağlıksız koşullardaki evlerde ve ahırlarda barınıyorlardı. . Onlar. o zaman gör bizi.. baharda yapılacak bir taarruzla ortadan kaldırılacaktı. Sen. silah zoruyla ihtiyaçlarının karşılanması için ev sahiplerine baskı yapıyordu. Bu haber. İmparatorluk sıkıntılarından eninde sonunda kurtulup yine o kudretli günlerine kavuşulacaktı. Bu arada aldığı bir haber derin ve renkli bir rüyadan uyanması için yetip artmıştı bile. Sivastopol'a çıkarma yapılacaktı? Yavuz ve Midilli. İstanbul'dan Erzurum'a dek çeşitli rivayetler katılarak büyümüştü. Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllülerden kurduğu bir ordu Ruslarla çarpışmak için yola çıkarılmıştı. Ayrıca vapurun birinde. iki saat yürümek zorunda kalıyorlar. Almanlarla birlikte özlenen eski günlere dönülecekti..Ruslara dikkat edin.... Alman amiralinin söylediklerine. baharın gelmesini bir an önce istiyordu. İyi günler yakındı. bakalım Rus donanması bizim karşımıza çıkabilecek mi?" demiş. Rusların Köprüköy'e doğru yürüdüğü. Sefere çıkan herkes büyük bir imparatorluğu yeniden kurma özlemi içindeydi. Bu habere inanılmazken çok daha kötü bir haber de yakınlarından gelmişti. Doğu Beyazıt kurtarılacaktı. Diğerleri gibi Yüzbaşı Baki de ilk önce bu haberlere inanmak istemedi. Almanlarla beraber harbe girilmesine karşı çıkan subay ve erler bile bu söylentilerden dolayı susmak zorunda kalmışlardı. Hani. Araç ve gereçler de Erzurum'a getirilsin. 93 Harbi'nden3 beri acı acı inleyen. Trabzon'a yollanan iki alay asker boğulmuştu. Sarıkamış. Ardahan.Duydun mu? Ruslar geliyormuş. .. Rus sınırından içeri sızacak. * Kötü haberler hızla yayılınca.Hele şu Bandırma'dan gelen gemiler limana bir gelsin. kirlenen vatanın o güzel köşeleri olan Batum. Ancak bu tahkimatı yapan erler öyle isteksizdi ki bir türlü çalışmak istemiyorlardı. 6 Kasım 1914'te Rus filosu. Rusların da yerlerinden kıpırdayıp ileri bir harekâta girişeceklerini hiç tahmin etmiyorlardı. Rus donanması limanlarından bile çıkamayacaktı? Hani. Ağır aksak giden bu tahkimat işlerini yaptırmak için Yüzbaşı Baki çok zorlanıyordu.

dışarıdaki şu özgür hayatın ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyordum. İşin kolayına kaçmam. Üstelik bir günlük iaşenin dışında başka yiyecekleri de kalmamıştı..Vallahi çavuşum.Yahu! Hapishanede bile böyle kuru tayın vermiyorlardı bize. Neferler koparabildikleri bir parçayı dakikalarca ağzında tutup yumuşattıktan sonra ancak yutabiliyorlardı. kendi yiyeceklerinin bitmek üzere olduklarını söylemişlerdi.. . Faik Çavuş böyle demişti ama kaçma fikri bu tesadüfi konuşmayla yine aklına gelmişti. . Tüm bunları düşünen yüzbaşının aklı gittikçe karışıyordu. sana kimse hor bakmaz.Onlara nereye. benim gibi mahpustan çıkmış birine hor bakarlar da. Tahkimatların derinleştirilmesine nezaret eden Yüzbaşı Baki Bey işin ağır gittiğini görüp canı sıkılıyordu. Ziver'in bir şeyler dediğini duydu: . bir at veya katır sırtındaki sepetlerden her ere bir tayın veriyordu. Faik Çavuş. Ekmek elden su gölden. Hâlbuki ilk günler böyle değildi. yemek molası tamam denildiğinde bile eratın pek çoğu yürürken tayınlarını dişlemeye devam ediyordu. Yürümekten bıkkın neferler.Yol üstündeki köylerden bir şey almayın ve yemeyin. bir yandan da manga erlerini dikkatlice süzüyordu. insan yutan bir bataklığın kıyısında hissediyordu. devlet beni af etmek için önüme Moskof u koymuştur. Al tayını Moskofun kafasına at ikiye yarılır inan.. daha iyi silah kullanırım. yol gittikçe uzuyordu. Hâlbuki buraya gelirken içinde hevenk hevenk ümit çiçekleri açmıştı. . Ancak askerin siper açmak için kullanacağı daha fazla küreği ve kazması yoktu. "Ziver ne diyordu.' Kendisinin izini bulabilirler miydi? Yoksa kaçsa mıydı?" Yol gittikçe uzuyordu. niçin gittiğinizi söylemeyiniz. Bunlar yetmezmiş gibi bir de köylüler kendisine şikâyete gelmişler. Erler yayan.Köylerden bazıları Ermeni köyleridir. .Çavuşum ben şunu da bilirim ki.. Subaylar ise at üstünde olduğu halde bölüklerini gezip uyarılar yapıyorlardı: . Köylüleri "ezeli düşman Moskofa" karşı koruyacaklarken. Oysa şimdi yalancı bir bahara aldanıp zemheri çiçeklerini bir bir kurutuyordu sanki.. Ben özü sözü bir insanım. Asker ise zar zor ayakta duruyor.. cepheye giden şu zavallılara verilen tayına bak. Yüzbaşı Baki Bey bir kez daha yıkılmıştı. Onları savunmak için burada bulunuyorlardı. ısırmaya çalışıyordu ama bir kemik kadar sert olan tayınları ısırmakta zorlanıyorlardı. .Belli ki karargâh Rusların ilerlemesi nedeniyle daha güvenli bir yere taşınıyordu. düşmana karşı koyacak erleri bile gözleri götürmüyordu. . . subaylar ise at sırtında yolculuk yapıyorlardı. Herkes elinden geldiği kadar askere yardım edip siper kazıyordu.. Hem istesem buradan çok kolay kaçarım. Yüzbaşı Baki köylülerin bu isteğini çok garip bulmuştu. Demek ki bıçak kemiğe dayanmıştı artık. bilesin.Hayıflanma. * Faik Çavuş uzayıp giden yürüyüş koluna baktıkça "Her dem yoruluyoruz" diye düşünüyor..Aranıza katılan yabancı biri olursa derhal bize haber veriniz. Hapishanede hayat ne kadar da kolaymış. . Bizim gibi katilleri daha iyi beslerlerken. Ekmeğini. Bazen tayını ısırmaya çalışan erlerin ender de olsa dişleri kırılıyordu. Elinde avuçlarında olanları paylaşmak istemiyorlardı. köylüler onlardan yiyecek kıskanıyorlardı. 'Kaçsam izimi bile bulamazlar.Neden diyeyim Ziver? . Ancak bu ana kuzularından daha iyi dövüşür. Hey Allah'ım bu işler dışarıda neden böyle ters. şimdi ise kendilerini. Kendini. ne dediğini anlamadım ama herhalde kötü bir şey demedin.Hani ne bileyim. Kimse izimi bile bulamaz. Özgürlüğün bedeli ağırdır. bu kuru tayınları alınca.Haydi düşünme böyle şeyleri.Ne diyeceğim çavuşum. Bu yüzden bir kuru tayını yiyebilmek için verilen uğraşla zaman kaybediliyor. iaşe kollarında görevli erler. Bu duruma en çok Ziver kızıyordu: . . Erzurum'a yürünecek daha çok yol vardı. . Her geçen dakika atılan adımlar yavaşlıyor. suyunu seve seve paylaşıyordu.. Bu Rus'u alt etmek için ölümü bile hakir görürüm..Ne diyorsun Ziver? . Tıpkı bir gelin gibi süzülen erik ağaçlarının beyaza bürünmesi gibiydi ümitleri. erlerin köylerinden çekilmelerini istemişler.Özgür olmak beraberinde birçok zorluğu da getirir.

Doktordan ziyade artık onun bir mezara ihtiyacı var. dedi. Yürüyüş kolunun uzamasıyla arkada yorgun argın yürümeye çalışan erlere ateş açılmıştı. Atını Faik Çavuşun yanına sürerek ona: . Öyledir bir kere düşmeye gör. hangisini sayayım.. dedi. diğer ikisi hafif yaralı. Başı yana düştü. Biraz dayan.Haydi arkadaşlar biraz daha gayret. . Karşılıklı ateş başlamıştı. Neyse acele edip şu . . . kaim giyinememekten. yolculuk boyunca arkadaşlarından saklayarak yemeye çalışıyordu. Doktor gelecek şimdi. O anda bir mermi başını sıyırarak geçti. gittikçe beti benzi solan erlere dikkatle bakıyordu.Çavuşum bize kim saldırdı peki? .Baş üstüne! Manga ana yürüyüş kolundan ayrılarak geriye doğru yürüdü. Faik Çavuş: . Bir an şaşıran erler kendilerini yere atıp siper alıncaya dek içlerinden bir ikisi vuruldu. çaresizlik içinde sağa sola bakmıyordu.Vay anasını! İyi nişancılar da.Merak etme evlât iyileşeceksin. Faik Çavuş onlara: . Kurşun karnından girmiş ve sırtından çıkmıştı.. başka bir şey düşünemiyorlardı. Bazı varlıklı erler ise köylerden geçerken ekmek peynir.Karşı ateş açalım! Ziver haydi göster şu nişancılığını. Mekkârelerin yanında ateşten sakınarak yürüyen erler ise çatışmayı korku dolu gözlerle izliyorlardı. Mekkâreler de iyice yavaşladı. Erat biraz daha gayret etsin. Yaralı er bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtı.. Biraz başını kaldırmak istedi. bir yandan da "Ölme! Sakın Ölme!" diye bağırıyor.Faik Çavuş manganı al ve yürüyüş kolunun sonunu bir kontrol et. Asker. Say say bitmez. Yorulan. sanki haykırıp "Ben ölmek istemiyorum!" diyecekti. . kanın mutlaka durdurulması gerekiyordu. Fısıltı halinde ancak "annem" diyebildi. Faik Çavuş ise elini yaranın üstüne bastırmış ona moral veriyordu: . dediği anda kayalık ve çalılıklar içinden üzerlerine ateş edilmeye başlandı.. Mola verildiğinde çok üşüyorlardı. İlerideki yürüyüş kolundan silah seslerini duyanlar yardım etmek için geri dönmüşlerdi ama karşı tepelere tırmanan bazı atlılar dörtnala uzaklaşıyorlardı. Karnında büyük bir yara açılmıştı. .. Gerçekten de yürüyüş derinliği iyice artmıştı. Az sonra Ziver. Takım komutanı arkada kalan asker ve mekkâreleri merak ediyordu. Yiyecek ve cephane taşıyan hayvanların burunlarından ve sırtlarından buğular çıkıyordu. hatta pekmez satın alıyor. Vurulan takımın en çelimsiz ve zayıf bir eriydi. baskına uğrama endişesi geliyordu. Başını kaldırıp etrafa bakacak oldu.Artık çok geç. Bu yüzden asker dinlenmektense yavaş da olsa yürümek arzusundaydı. Faik Çavuş derhal yaralıların olduğu yere koştu. . Faik Çavuş öfkelenerek başını karla kaplı toprağa gömdü.. sadece ve sadece yürümeye gayret ediyor. Şimdi koca Osmanlı'nın o kadar çok düşmanı var ki. Bir süre sonra ateş kesildi. Faik Çavuş yattığı yerden: .. üşümekten çabuk yoruluyorlardı. dedi. Çünkü bir et yığınına dönen erler. Faik Çavuşun kollarını can havliyle sıkıca tuttu.Kim olacak çeteciler. Ermeniler belki de Rusların öncü birlikleri. Başaramadı. Gıdasızlık yüzünden.. Elleriyle. Bilemiyorum ki.Köylerden geçerken hızlı yürüyünüz.Doktor gelsin. En arkadaki erler âdeta ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışıyordu. Ziver: . doktorla yanına geldiğinde. Kanamanı durduracak. Gözlerindeki ışık gittikçe sönüyordu.. Seni Erzurum'da iyi bir hastaneye yatıracağız. Ara sıra aklına... Sanki dakikalar geçtikçe yara büyüyordu.Ben gidip ileri koldaki doktorlardan birine söyleyeyim. Vurulan çelimsiz erin çok kan kaybettiği belli oluyor. Manga erleri siper aldıkları çalılıkların.Biri ağır.Haydi kalkın! Yaralıların durumu nasıl? . Faik Çavuş takımına seslendi. bu uyarıları dinliyordu. Faik Çavuş ise yarada tuttuğu elini durmadan bastırıyor. Biraz dişini sık. dedi Faik Çavuş. ağaçların ve kayaların ardından kendilerine ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı...Haydi Ziver! Vurulan er çok acı çekiyordu. diye bağırdı. Faik Çavuşun gözü erlerindeydi.

kim yalan söylüyor bilemiyorlardı. Biliyorsun." Adeta yüreği burkuluyordu. Artık onlar gurbette sayılır. işte yine aynı şeyler mi oluyordu? Tüm bu tedirginliğini neferlere belli etmemeye çalışsa da mangadaki erlerin hepsi Faik Çavuş gibi gözden çıkarıldıklarını düşünüyorlardı.Ben de öyle söyledim ama. nice tuzaklara düşürülmüşlerdi. söylenti de. Önündeki ufak bir taşa tekme . Kocaman bir ağacın altına mezar kazıldı. Bir köklü devletin. tüm ayrıntıları ile gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı yine.eri gömelim. Gelen geçen yolcular ruhuna birer Fatiha okuyabilecekler. Bu uçuşunun hiç bitmemesini istercesine ağır ağır yere doğru iniyordu.Biz de öyle yapıyoruz komutanım. Yani çavuşum senin aklın eriyor mu bu işe? . "Toprağa verdiğimiz er yine de şanslı. Ah ki savaşlar. Daha da öfkelendi. çetecileri oyalamak ve onlarla çarpışmak bahanesiyle mi takibe gönderiliyordu? Faik Çavuşun dizleri bile tutmuyordu. üstelik karşı tepelere doğru kaçmışken.Kızma çavuşum. hızlı yürüyün! Ziver yine söylenmeye başlamıştı: .Doğru söylüyorsun çavuşum.. çınar gibi büyük bir devletin erleri artık bir bir çınar ağaçlarının altına gömülüyordu. belki de beraber toprak olacaklardı.Ziver. Kendilerine saldıranların hepsi atlı iken. Yoksa yürüyüş kolundan iyice uzaklaşacağız. Onlar atlı. Hiç olmazsa bir mezarı. herkesin akma bir at verecek halim yok herhalde! . Şehit eri elbiseleriyle mezara koyup üzerini örttüler. ilerlemekte olan yürüyüş koluna yetişmeleri çok zor olacaktı. Geride kalmış bu mangaya karşı. Yürüyüş koluna yetişmemiz gerek... biz yaya. Yoksa yoksa kendi mangası gözden çıkarılmış. biz yürümeye mi geldik. bu devletin çilekeş insanları. tavşanı yakalayabilir mi? Biz onlara yetişebilir miyiz? Bu işte bir iş var ama ne? Faik Çavuş az önce düşündüklerini Ziver'in de düşündüğünü. babaları ve cepheden cepheye koşturan kahraman eratı. ara sıra havada dönen yaprak neden sonra yeni açılmış mezarın üstüne düşmüştü.Ama onlar atlı. Karmaşanın olduğu bu günlerde kim doğru. . Kaplumbağa. Hele daha sonra sağ salim dönerlerse. Hafif hafif esmekte olan rüzgâr yaprağı oradan oraya savuruyor.. anneleri. . aşiret süvari alaylarından bazı erlerin orduya katılmayıp dağda çapulculuk yaptığı yönünde söylentileri de duyuyorlardı.Ama bize saldıranların hepsi atlıydı. Ya Balkanda bıraktığımız şehitler? Ne bir mezar taşları var ne de Fatiha okuyanları. Çoktan uzaklaşmışlardır.. O zaman da Bulgarları takip etmişler. kendilerinin gözden çıkarıldığına kanaat getirdi. savaşmaya mı? .Haydi sallanmayın. Faik Çavuş küçük bir dereden geçerken sinirli bir şekilde manga erlerine bağırdı: . İyice sarıya dönmüş yaprak.Yahu çavuşum. onların peşine yorgun argın hem de yaya düşmek hiç akıl kârı değildi. .Baş üstüne! Faik Çavuş şaşırmıştı. yorgun. bir mezar taşı var.. Titremeye başladı. . Topraktaki Mehmet ile yaprak beraber çürüyecekler. Gönlü kabaran denizler gibi çalkalanıp duruyordu. Gözleri büyüdü. sürüden ayrılanı kurt kapar.Hangi işe Ziver! . Kendi devlet sınırımızın dışında kaldılar. kafesten kurtulan bir kuş gibi leylim leylim salınarak yere düşmeye başladı. Beynine mıh gibi çakılı Balkan Harbi sahneleri bir bir canlanmaya. bezgin. bu haberleri gerçekmiş gibi algılıyorlardı. hatta Erzurum'a giden kafilelere saldırıyorlarmış" gibi söylentiler askerin dikkatini çekiyor.Faik Çavuş çabuk hazırlanın! . ah ki. Faik Çavuş ve erleri toplanıp yola koyulmak üzere iken takım komutanı teğmen gelmişti yanlarına: . Çeteci Ermenilerin yanında. Birden saçları diken diken oldu. yalan da olsa.Hayır hayır. Bu bir tesadüf müydü? Faik Çavuş dalgın bir şekilde mezara kürek atarken düşünüyordu. . tabur komutanı saldıranların peşine düşüp bir süre takip etmemizi istiyor. "Bunlar köy basıyor. Koca çınar ağacının her nasılsa düşmeden kalmış yaprağı öz suyunu yitirdi. çantasında el kadar. taş gibi sert bir tayından başka yiyeceği olmayan erlere saldırmak gayet kolay olacaktı.

Çarpışmanın en koyu anında aklında bir zembil gibi asılı kalan bu kaçma fikriyle uğraşan Faik Çavuş. açık mor renkli kardelen bu ıssız yerde tüm sıcaklığı ile açmıştı. Manganın önünde Ziver'le birlikte yürüyen Faik Çavuş biraz daha ilerleyip çevreyi kontrol ettikten sonra geri dönmeyi düşünüyordu. Camilerde yatıp ölümden döndün. Hâlbuki yol boyunca zar zor kırabildikleri tayın parçalarını ağızlarında yumuşatmış daha sonra zorlukla yutabilmişlerdi. Nasıl olsa ana yürüyüş kolundan da epey uzaktaydılar. Faik Çavuş kısa bir şaşkınlıktan sonra: . Tüm dikkatlerini takip ettikleri düşmana odaklayan erler. İki iri taşın arasında. İçindeki. Kaçsa mıydı? Tam da sırasıydı hani. kaybettikleri zamanı en kısa sürede almalı.. Ortalık sessiz ve sakindi. Takip ettikleri nal izleri az ileride kayalıkların içine doğru gidiyordu. Çünkü karşı taraf mangasına göre daha isabetli atışlar yapıyordu. ana yürüyüş kolu ile arayı hızla kapatmalıydılar.Keşke ölseydim. Buz gibi bir havada sürüp giden bu sıcak çatışmada Faik Çavuş böyle devam ederse. içlerindeki korku onlarda hiç beklenmeyecek bir cesarete dönüşüyordu. daha fazla dayanamayacaklarını sanıyordu. kendilerinden beklenmeyen bir çeviklikle yere atladılar. Bunun için olabildiğince hızlı hareket etmeli. Tekme atmaktan vazgeçti. Çoğu belki de hayatlarında ilk defa çetelerin peşine düşmüşlerdi. karla kaplı toprağa saplanıp kalıyordu. Ancak her iki yanları açık kalmıştı. kimisi yutkundu." dedi kendi kendine. Sonra nal seslerini duyunca kalktılar. Yavaş bir şekilde adım adım kayalıklara doğru ilerleyen erler hücum düzeni aldı. karganın bu ötüşünden dolayı irkildiler. "Baskına uğramasak" diye düşünen Faik Çavuş etrafı tarıyor. erlerin hepsi sanki çok iyi beslenmiş gibi sağlıklı bir görünüm kazanmıştı.." diyordu. Her biri bir kaya arkasına saklanmaya çalışıyordu. diye dikkat ediyordu. bir yandan da düşmanla baş etmeye çalışıyordu. erlerin arkasından gelmesini istedi. diye olanca gücüyle bağırıyordu. "Yine de tedbiri elden bırakmamalı.. Arkalarında kalan ahlat ağacındaki karga yine öttü. Bu soğukta. Sıkışmaya başlamışlardı.... Belki de çoğu bir çatışmada ilk defa tüfek kullanacaktı.Yayılın! Kayaları siper alın! Açıkta kalmayın. üzerlerine doğru ateş açıldı.. Kayalıklara yaklaştıkça. taşın kenarında bir çiçek gördü. Bu esnada kaputu olmayan erler karın soğuğuna aldırmadan ateş etmeye çalışıyordu. ıssız yerde sanıyorlar. Bu şekilde nişancı Ziver ile arkalarını emniyete almayı düşünüyordu. acı anları düşünen Faik Çavuş dişlerini sıkarak içindeki sese öfkeyle karşılık verdi: . bazıları için de nimet oluyordu. Karşı ateş aniden kesildi. Kim olduklarını bilmedikleri çeteciler atlara binmiş dörtnala uzaklaşıyordu. İzler kayalıklara doğru gidiyordu. Bu arada beklenmeyen bir şey oldu. Yanlarda da acemi erler vardı. İskelete dönmüş ahlat ağacmdaki bir karga o bet sesiyle öttü. Eratın gözleri kayalara kilitlenmiş olduğu halde yürüyordu. erlerde heyecan artıyordu. çoktan buralardan uzaklaşıp gitmişlerdi. kimisi de silahını daha sıkı kavradı. Faik Çavuş ve mangası bir süre oldukları yerde kıpırdamadan beklediler. Kimisi derin bir soluk aldı. Öyle olmasını yürekten diledi. Kardelendi gördüğü çiçek. Kimse kendisini aramaya çıkmazdı. bak gördün işte yine yokluk içinde savaşacaksın.. en ufak bir hareket var mı. Şimdi beyinlerinde sadece ve sadece kayalıkların arkasında olması muhtemel düşman vardı. Hepsi.. Yere yatmış erlerin yüzü gözü kar içindeydi..atacaktı ki. Belki de kendilerine saldıranlar her kimse. Sağdan soldan atılan mermiler kayalara çarpıp küçük parçalar koparıyor. Önde de kendisi vardı. Tepelere doğru yürüyen erler yerdeki nal izlerini takip ediyordu. O. Gittikçe artan heyecanları bu soğuk havaya rağmen yüzleri kızarmış. Gizlenebilmek için başlarını olabildiğince karın içine gömmeğe çalışıyorlardı. çok dikkatli olmalıyım. Faik Çavuşun hayattan bezmiş olduğunu düşünüyor. Nal sesleri duyan Faik Çavuş: . Manga erleri de dikkatli bir şekilde yürüyorlardı. bu çatışmanın daha ne kadar süreceğini merak ediyorlardı. Faik Çavuş bunları düşününce daha da ürperdi. Sessizliği sert şekilde yaran bu ötüşle erler ellerinde olmadan ahlat ağacına doğru döndüklerinde. dedi! Onun sözlerini duyan erler. bir ses "Bunca sene yokluk içinde savaştın. Kar bazıları için külfet olurken. Ziver'e işaret ederek. çavuşlarının neden böyle konuştuğuna bir anlam veremediler.

Çünkü yorgun argın erlere karşı her an tekrar bir saldırı olabilirdi. Ana kafile ise kar nedeniyle yürüyüşünü iyice yavaşlatmıştı. Yoksa bu şekilde yürümek onlar için tehlike dolu bir yolculuğa dönüşecekti.Yerlere oturulmamaya çalışılacak! . Erler. Bazıları ise yeterli nöbetçi ve keşif kolları ile kafilenin güvenliğinin pekâlâ sağlanabileceğini düşünüyorlardı. ateş yakılmamasına karar verilmişti. Kar ise yağmaya devam ediyordu. Bu şekilde muhtemel bir saldırıya karşı tedbir almayı düşünmüşlerdi. Dikkatli olun. . Şu ata bindirelim seni. ayakta mı geçirilecekti? İşte bu soru tüm komutanların aklında vardı. Etraflarındaki kırmızılık beyaz karlar içinde hemen dikkati çekiyordu. Aralarında en az üç saatlik bir yol vardı. Erzurum'a daha çok vardı.Haydi. Faik Çavuş. Akşam karanlığı çökmeye başlayınca gece dinlenilmesi yönünde karar verildi. Takım erlerinden biri omzundan yaralanmıştı. Kar içinde iki kişi yerde yatıyordu. Bir süre gittikten sonra erler bu ata sırayla biniyordu. Hepsi ayakta bir şeyler atıştırmaya çalışıyordu. Daha önce geçip giden ana yürüyüş kolundaki erlerin izleri yine de belli oluyordu. Yanlarında getirdikleri iki atın birine yaralı eri bindirmişlerdi. Tek ümitleri yürüyüş kolunun vereceği molalardı.. Asker ile iaşe ve cephane taşıyan mekkâreleri çeken hayvanlar yorulmuşlardı. Karanlık basmadan onlara ulaşmalıyız. Eğer molalar uzun olursa ancak yetişebilirlerdi. Faik Çavuş baba şefkatiyle ere baktı: . Faik Çavuş en önde yürürken aklına birçok soru vardı. yorgun ve tedirgin.... kafileye yetişince yarana baktırırız.Yaran fazla derin değil.Ateş yakılmayacak! . . kar yağmaya devam ediyordu..Tuzak olabilir. karın ve soğuğun koynunda.. Bir de silah seslerine aldırmadan duran.Çok yüksek sesle konuşulmayacak! . Faik Çavuş: . "ah" bile demiyordu. kendi aralarında konuşuyorlardı. İleri fırlayan Ziver hiçbir tedbir düşünmeden yerde yatanlara baktı. Sık dişini. Ziver'in bu sözüne güldü.. Hemen erlere emirler verildi: . Asker de sağa sola yayıldı ama karla kaplı yerlere oturmak mümkün değildi. Ancak büyük bir metanet içinde susuyor.. Çattıkları silahlarının başında yorgun bir şekilde dikiliyor. Üç beş kişi hemen yaralı eri ata bindirdiler. Mola verip bir süre sonra tekrar yürüyüşe geçtiler. Diğer atı da yedeklerine aldılar. Yuları tutabilir misin? .. Kayalıklardan aşağıya inerken kar tekrar yağmaya başlamıştı. Bütün gün böyle yorgun argın yürüyemezlerdi. Komutanlar kafilenin dört bir tarafına nöbetçiler koymuş. dedi. Ağızlarına yem torbaları asıldı. ileriye ve en geriye keşif kolları çıkarılmıştı. Kendilerine saldıranlar her kim ise neden çatışmayı bırakıp kaçmışlardı? Acaba ileride tekrar mı saldıracaklardı? Yoksa bu bir tuzak mıydı? Aslında cevaplanacak pek çok soru vardı ama şimdi tek düşüncesi ana kafileye yetişebilmekti.Uyuşukluk hisseden askerler uyarılacak! . Komutanlardan bazıları gece dinlenmenin tehlikeli olabileceğini söyledi. Yürüyüş koluna yetişmemiz lâzım. Bütün gece. Ancak karar alınmıştı.. Mekkâreleri çeken hayvanlar koşumlardan sökülüp ağaçlara bağlandı.Ölmüşler.. diğer atta ise yorgun erlerden biri bulunuyordu. ana kafileye yetişmeye çalışıyor. Acele edelim. Kalkıp kayaların ardına bakmaya gittiler. Akşam karanlığı basmadan kafileye varmak istiyorlardı. yaralı arkadaşımızı atla taşıyalım.Tutarım çavuşum. dedi.İyi ya sen vurmuş ol bakalım. Onun yerine yol kenarındaki ağaçlık bir yerde konaklanabilirdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha da artacak olan soğuktan nasıl korunacaklardı? Ateş yakmayı düşündüler ama yakılacak bir ateş çetecilerin dikkatim çekebilir ve baskına uğrayabilirler endişesiyle. Herhalde bunları ben vurdum.Atları alalım. Bu mesafe devamlı koşulsa dahi zor kapanırdı. Yorgun askere bütün gece "yürü" demek de olmazdı. . iki at vardı. dedi.

ara sıra bağırıp duruyorlardı. yeteri kadar yorulmuşlar zaten. kendilerini karın içine attılar. Çöken karanlıkla birlikte erlerde ve komutanlarda tedirginlik baş gösterdi.Ağır sayılmaz ama doktorun görmesi gerekir. çok üşüdükleri halde. Uzun bir sessizlikten sonra karanlığı bir ses yırttı: . düşündüklerini arkadaşlarının gözlerinde gördükleri.Ağır mı? . bazı erlere kırık ümit aşılamış. . biraz olsun ısınıp soğuktan korunabiliyorlardı. keşif kolundaki erlerin eşliğinde tümen komutanının karşısına götürülürken.. Her yerde ve her şeyde yokluk ama içlerinde yine de kırık bir ümit vardı.Orada bekleyin." Erzurum ve çevresinde kurulan öbek öbek çadırlarda. Ancak tüfek sesinin arkası gelmedi. Hepsi bir an önce Erzurum'a varmak.. Bu yüzden de ana yürüyüş kolunun mola verdiği yere yaklaştıklarında bazı gürültüler duymuş. İşte bu hasret.. karla kaplı yollarda. Faik Çavuş teğmenin yanına geldi: .Peki. bazıları bir Erzurum türküsü söylemeye bile başlamıştı. Herkesin aklında kışın en ağır zamanında dağlar aşıp Rusların ardına dolanma fikri yer etmişti. Erzurum şehri görünür olmuştu. . bir süre sonra yüksek bir tepeyi tırmandıklarında. Ayakta bekleşen erler yere çömelmek zorunda kalıyor. Bu arada sabit bir şekilde durmaktan bedenleri uyuşuyordu. cılız bir mum gibi dağların ardından ışımaya başladığında. . Bölük komutanına rapor verdi. Faik Çavuş ve Ziver. Bölük komutanı da Faik Çavuşun anlattıklarını bir kâğıda yazarak raporu tabur komutanına götürdü. dedi.. . Birbirlerinin gözlerine bakmaktan bile korkan erler acı gerçeği dillendiremiyorlardı ama gözlerinden her şey okunuyordu. şiddetli soğuk nedeniyle uyuyamayan erat derhal toplandı. gemici fenerlerinin ışığında yeni ümitler parıldıyordu.Faik Çavuş ve mangası. Erler. İyice bastıran soğuk ve karanlık içinde uzaktan bir el tüfek sesi işitilince. yeni bir heyecan ve yeni bir güç katmıştı. sıcak bir çorba. kafa kafaya veriyor.Kimsiniz? . * Güneş. . takım komutanı onlan görüp: .Etrafa dağılmak yok! . bir süre sonra tekrar ayağa kalkıyorlardı. Ben emir veririm. Sonra Faik Çavuş gidip mangasını ana yürüyüş kolunun konakladığı yere getirdi. çekingenliği ve çaresizliği dillendirip. "Erzurum 'da bir kuş var Kanadında gümüş var Yârim gitti gelmedi Elbet bunda bir iş var. Gecenin ilerleyen saatleri ve ayaza çeken hava nedeniyle erat durdukları yerde zıplamaya başlıyor. Ne kadar yürüdüklerini kendileri de bilmiyordu. Ağaçlara bağlı atlar. Ziver havaya bir el ateş etmiş.Civar köylere asla gidilmeyecek! Erat bu emirleri duyunca "Bütün gece ayakta beklemek için mi mola verdik?" diye sızlanmaya başladı.Bunlar benim erlerim. mandalar ve öküzler soğuktan titriyor. dedi teğmen.Parolayı bilmiyoruz. saatlerce ayaklarını sürükleyerek yürümeye çalışmışlardı.. Hiç olmazsa yarasını temizlesin. neden sonra yoruluyorlardı. askere yeni bir şevk.Parolayı söyleyin! . Menzile çok yaklaşmış olmak. Herkes sabahın olmasını dört gözle bekliyordu. Her yanları uyuşan ve ağrıyan erler tekrar yola koyulduklarında. bulabildikleri çulları üstlerine örtüyor..Bir yaralımız var. Faik Çavuş ve mangası yola çıktığından beri hiç dinlenmeden yürümüştü. sıcak bir yer ve sıcak bir yatağa kavuşmak amacıyla yanıp tutuşuyorlardı. Yerli çeteciler mi yoksa Ermeniler mi saldırmıştı? Pür dikkat karın üstünde uzanan erler "Bir baskına mı uğradık?" diye kendilerine sorup duruyorlardı. bu nedenle ana yürüyüş kolu teyakkuza geçmişti. Erlerden dört beş kişilik bir grup yere çömeliyor. bırakın gelsinler. kendi aralarında sözleşmiş gibi bu konu üzerinde ısrarla konuşmuyorlardı.. o uyuşuk ve yorgun askerin hepsi dikkat kesilip hemen silahlarını alıp.

Atların yeterli sayıya ulaşamadığım gören tümen komutanı Erzurum ve çevresindeki köylere asker çıkararak istenen at sayısını zorla tamamlatmıştı.Gel bakalım Ziver. Her tellâl geçişte. Ordu barış zamanında çeşitli iaşe ve hayvan alımını yapmamış. Çadırlarda kalan erler karlara basmaya çekiniyor. Asker mümkün olduğunca yetiştirilmeye çalışıyor. potin.Çavuşum bu hal nedir böyle? .. bu son durumdan yine Ruslar kârlı çıkmışlardı. Ancak bugün öyle miydi ya? Rus hükümeti tarafından sınırdan içeri sokulan ve desteklenen Ermeni çeteleri bu ticaret yolunu kesmiş. Eğer Erzurum'dayken bu kadar soğuk oluyorsa. yanına Ziver geldi. Şehirde duyuru yapan tellâllar kimin elinde at. koca ordunun bu şekilde dağlara yollanamayacağını düşünüp teselli buluyorlardı. yelek. beyaz hOzun 53 Bu sıkıntı içinde bunalan komutanlar pek yakında bir taarruza geçileceğini iyi biliyorlardı ama üstlerine "Süvari tümenin atları yok" nasıl diyeceklerdi? Sonunda 1300 atın Erzurum ve çevresinden alınması kararlaştırıldı. Yorgundu. Bu korku. Dolayısıyla Culfa-Batum yolu daha işlek hâle gelmiş.. Ne gariptir ki. Üstelik o zaman halkın ambarları ağzına kadar zahire doluydu. yerli çeteler de yağmaya başlamıştı. Öte yandan erat zaman zaman soğuğa ve çevreye alışabilsin diye tatbikat yapıyor.. Halktan bazıları ihtiyaçtan dolayı atını getirip teslim etmemişti. Soğuktan donma da ikinci sıradaydı. İlk önceleri evlâtları askere çağrılmıştı. Faik Çavuş ve mangası ise yorgun oldukları için talimlere katılmıyordu.Karların üzerine kurulmuş çadırlarda ısı öyle düşüyordu ki. eldiven. Daha sonra atları isteniyordu. uyumanın imkânı yoktu. Yoksulluğun kara pençesine düşen halk bezmişti." diyordu. Yine de yitik bir ümide tutulan erler kendilerine bu tür giyimlerin verileceğini.. bazen gece bazen de gündüz atış talimleri gerçekleştiriyordu. Erzurum halkı gün geçtikçe fakirleşmişti. karşılığının da en kısa sürede ödeneceğini duyuruyorlardı. kar başlığı. aksi hâlde söz konusu hayvanların zorla alınacağını. ezeli düşman diye belledikleri Rus'tan korkma ise üçüncü ve son sırada yer alıyordu. yolculuk yapabileceği atları da elinden alınıyordu.. yük taşıtacağı. yapılan her duyuruda Erzurum halkını gizli bir korku alıyordu.. .. ayakta durmak bu yüzden pek mümkün olmuyordu. soğuğa ve kara alışması amaçlanıyordu.. biraz olsun ısınmak için gayret sarf ediyorlardı. Harp sırasında istenen her şey halktan kolayca alınmıştı. Bu ihtiyacı karşılamak için kısa sürede ne yapılabilirdi? Onca at hemen nereden bulunabilirdi? 3. Biraz sıkıntılı görülüyordu. Şimdi ordu komutanı kara kara düşünüyor "Onca süvari erini yayan yürüterek savaşa sokacak halim yok. hızla hareket edebilen süvari tümeni için çok sayıda ata gereksinim olduğu ortaya çıkmıştı. Eskiden olsa kolaydı. seferberlik ilân edildiğinde ne yazık ki. Kolordu zaman zaman Erzurum ve çevresinde tatbikatlar yapıyor. gece veya gündüz araziye çıkıp atış talimleri gerçekleştiriyordu. geçip gidecekleri dağlarda ısının ne kadar düşebileceğini tahmin ediyorlardı. yün kazak ve çorap henüz dağıtılmadığı gibi dağıtılacağı yönünde de en ufak bir belirti yoktu. Halk zengindi. Askerin olabildiğince kısa sürede hazır hale gelmesi isteniyordu. çadırlarda gezinmek. ayakkabı. * Erzurum'da konaklayan 9. Şimdi ise İran'la ticaret durma noktasına gelmiş. Bu küçük yürüyüşlerden dolayı ezilen kar sertleşip buza dönüşüyor. Bir gün Faik Çavuş tüfeğinin bakımını yaparken. . Zaten fakirleşen Erzurum halkının işte kullanacağı. Hele hele Erzurum ve çevresinin zenginliği 93 Harbi yıllarında çok fazlaydı. zaten onlar da ellerinden gelen desteği askerden hiç esirgememişlerdi. Askere kaput.Hangi hal Ziver? . katır var ise teslim etmesini. hazırlıksız yakalanmıştı. ancak çaresiz bir şekilde. Çünkü İran'la yapılan ithalat ve ihracattan dolayı şehir zenginleşmişti. çarıkla yürümek. Asker arasında en çok korkulan şey tifüsün ortaya çıkması ve bunun yaygınlaşmasıydı. daima kendilerinden bir şey istenmesinden dolayı gönüllerde yerleşen tortunun bir eseriydi. Ancak daha sonra kolordunun öncü birlikleri olan...

. Bulgarlara esir düşen arkadaşlarımın kavak ağaçlarının kabuklarını kemirdiğini duydum. ben daha önce Balkan Harbi'nde gördüm. hem de iyi bilirim. soğuğun kucağında uyumaya çalışıyor. buralarda telef olup gideceğiz." diyordu.. Bu tümen Erzurum'dan hareket edecek. Erzurum'da 11. Erzurum ve çevresindeki çadırlarda kalan asker ölgün fenerlerin ışığında. Uçurumları derindir. . koca bir imparatorluk sanki bu cendereden geçebilirse kurtulacak. Sonra da Oltu üzerine yürüyecek ve oradan da Çamurlu Dağları'nı aşarak Sarıkamış'a girecekti.İmparatorluğun yazgısı boğaza değil Allahüekber Dağları'na bağlı çavuşum. Koca bir millet.. Faik Çavuşun bağlı olduğu tümene yine yol görünmüştü.Sen tüm bunları nereden biliyorsun? .. dağlarını iyi bilirim. Erzincan'a hatta Trabzon'a götürüp satıyordum. şu paşalarımız. Ruslar ise habire yığınak yapıyorlardır. Oralarını. bilebildiğimiz bu işte.Ben iki üç yıl öncesine dek Kars'tan aldığım derileri Erzurum'a. Yerdeki karları dalgın bir şekilde çarığıyla düzlüyordu. Enver Paşaya özellikle kışın bir .. Yol denen şey patikadan ibarettir. İçinden "Senin Erzurum'da gördüğünü. .. Kolordu bulunuyordu. bahara dek Rusları oyalamak ve ordunun tüm eksikliklerini de tamamlayarak taarruza geçip Rusları olabildiğince geri atmaktı. Kalan yarısı da hastalıktan ölür.Peki sen Allahüekber Dağları'nı bilir misin? . .. dağlar aşacak daha sonra da Ruslarla çarpışacaktı. Ancak hayal başkadır... Bu kolordunun karargâhı ilk önce Hasankale'deydi. Ziver bir başka insan olmuştu sanki. Bahara dek hazırlanıp neden Rus'a saldırmayı düşünmez şu komutanlarımız. sokak dolusu ölenleri gördüm.Çavuşum bunca asker. gecenin bastırmasıyla daha da artıyordu.. havasını. toplarının. yollarını. kaç çift çarık eskittim. bazen bir çiçeğe. değişik bir yüze hasret kalırlardı.. .. . Faik Çavuş gönül yorgunluğunun arttığını hissediyordu. dedi.'' Ancak Araş Nehri boyunca ileri bir harekâta kalkan Ruslar Horasan'a doğru ilerleyince. Soğuk. Duyabildiğimiz. Şunu demek isterim ki. . İçeride insanlar özgürlüğe dair hayal kurarlardı hep... erzak ve cephane arabaları bu patikalardan nasıl gider? . Üstelik tümenin tüm ağırlıklarının. 3. geçemezse de boğulup gidecek gibi geliyor. Kolorduya yardım edecekti. ölmedim ama ölenleri gördüm. Sonra ona: .Bilmem.. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşanın düşüncesi ise Erzurum ve civarında genel bir savunma yapmak. Bazen bir yeşil soğana. bu kara kışta dağları aşıp Sarıkamış'a girmemiz gerekiyormuş. gerçek ise başkadır çavuşum. bir çevirme yapıp Rusları şaşırtmak istiyormuş.Biz gitmesek de başkaları gidecek ne fark eder ki? . Hem de vuruşmaktan değil. Ziver'e baktı.Çavuşum duydum ki. İstanbul'dayken..Çok zor günlerden geçiyoruz. Bu ümide tutunan erat yollara düşecek. Zaten burada bile tifüs vakaları görülüyor. Ölüyordum. Onların arabalara bir çuval gibi atıldığını. 10. Ben hapishanede daha rahattım.Ama ben bilirim. Faik Çavuş. "Deri ticaret yapan biri-siymiş. hastalık nedeniyle camiler dolusu. Narman'da açılacak olan yeni cepheye destek olacak.. ıssız köşelerden bir bir toplandığını gördüm. Ziver susuyordu. Ziver'in anlattıklarını sanki dinlemiyor gibiydi. Bu sefer sırasında öncü görevini ve keşif yapma görevi yine Faik Çavuşun da mangasının içinde bulunduğu bir takıma verilmişti. içlerinde sıcak değil ama kırık bir ümit taşıyordu. Asker buradan nasıl yürür? Top arabaları.Duydum. Ancak yine de Ziver'in aklıselim konuşmaları onu şaşırtmıştı. mekkâre kervanları ile götürülmesi kararlaştırılmıştı..Biz oradan gitmeyeceğiz ki. bunca hayvan oradan geçebilir mi? Geçemez! Yarısı donar... ümit başkadır. . Paşa bu düşüncedeydi ama her şey Albay Hafız Hakkı'nın Erzurum'a gelişiyle birlikte değişmeye başlamıştı.Komutanlar hızlı bir taarruz. Bu yöreleri de iyi biliyormuş" diye düşündü.Doğru söylüyorsun. Ben vatanın bir köşesinden diğer bir köşesine giderken. Üç bin metreden fazla yüksekliği vardır. karargâh tekrar Erzurum'a taşınmıştı.

Bu nedenle büyük ve son saldırıyı başlatıncaya kadar burada kalmayı düşünüyordu. Ordu Komutanlığını Mareşal Liman Von Sanders Paşaya teklif etmişti ama Alman Paşa bu teklifi nazikçe reddetmişti. Hafız Hakkı'yı bir kolordu komutanlığına tayin etmek gibi bir acele karar vermektense. Bunun üzerine Enver Paşa.'* Hafız Hakkı bazen 3. her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaret ile kazanılır. birkaç gün sonra Erzurum'a dönüyordu. Daha birçok zamanlar sizinle beraber olacağım. Bu keşiflerin sonunda hazırladığı raporları Genelkurmay Başkanı ve Başkumandan Vekili Enver Paşaya gönderiyordu: "Dağlar üzerinde yolları keşfettirdim. kendisine Bronsart Paşa. Genelkurmay ile ters düşüncelere sahip olduğunu düşünüyordu. Siz orada her türlü varlığa kavuşacaksınız. Enver Paşa onu 10. yoksulluk ve ölüm geridedir. Alman subayların da bir önce harekâta başlama konusunda tavsiyeleri vardı.. Bir kısmını kendim de gördüm. Yakında saldırıya geçerek Kafkasya'ya gireceğiz."" Bu gizli şifre üzerine Enver Paşa taarruza geçmeyi iyiden iyiye düşünmeye başlamıştı. Liman Paşayla görüştüğü öğleden sonra hemen o akşam hareket için donanma komutanına emir verdi. Bu hareketin icrası. er oğlu er olduğunuzu anlatacaksınız. bu sürede olabildiğince hazırlanıp eksikliklerimiz giderelim" teklifi üzerine "Ben etrafı bir keşfe çıkayım. Karşınızdaki düşman sizden korkuyor. herkeste 3. Her zaman bizimle birlikte olan Allah'ı unutmayarak ileri atılınız. Her zaman ileri. sırtınızda palto olmadığını gördüm. Birçok yönlerden şimdilik giderilmesi çok zor eksiklikler içinde olduğunuzu anladım.. ün ve onur ileride.taarruza kalkmaması yönünde telkinler yapan Hafız Hakkı. durum hakkında bilgi alıyordu. '* * Neler oluyordu? Faik Çavuş Erzurum'da duyduğu bu söylentiler üzerine düşünüyor ama bir sonuca varamıyordu. yarbaylığa8 terfi ettirince. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile görüşüyor. Ancak bu güne dek büyük birliklere komuta etmemiş olması. Hepinizi ziyaret ettim. Erzurum'a geldikten sonra ağız değiştirmeye başlamıştı: "İstanbul'dan hareket ettiğim zamana kadar. durumu bir de kendi gözlerim ile göreyim" diyerek subay ve korumalarla geziye çıkıyor. iki kolordunun Batum civarına naklini ve karaya çıkarılmasını zaruri saymak fikrine inanmış görünen Hafız Hakkı Kafkas Cephesine vardıktan sonra veya giderken kanaatini birdenbire değiştirmişti. Kolordunun başına getirdi. . Ordunun başına Hafız Hakkı'nın geçeceği fikri hâsıl olmuştu. Pek yakında Enver Paşanın taarruz plânlarını uygulayacağı bildiriliyordu. Kesinlikle. Mutluluk.. Daha sonra Enver Paşa komutanlarıyla görüşmüş durumu tetkik ederek. Enver Paşa. Başyaver Kurmay Binbaşı Kazım Bey. aşağılanma. Kolordu ve Ordu komutanları yeter derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmüyorlar. 3. Ordu Komutanının. Onun devamlı "Ordumuzun eksiği çoktur. Fakat bu eksikliklerin savaşmada birliğin çabalarına ve ileri atılışlarına zarar getiremeyeceğine inanıyorum. Başarı dış görünüş ve giysilerle değil. taarruzu bahara bırakalım. Tüm İslâm dünyasının son umudu sizlersiniz. bundan böyle nasıl kahraman olduğumuzu dosta düşmana gösterecek. bizzat Kafkas Cephesine gidip durumu yerinde tetkik etmeyi ve kumandanlarla şahsen görüşmeyi tercih etmişti.. Ayağınızda çarık. umuyorum ki. Enver Paşa. arkadaşı Hafız Hakkı'yı albaylıktan. Bu yüzden görevden bile almayı düşündüğü Hasan İzzet Paşanın yerine 3. Yaver Şükrü Bey ve Bronsart'ın yaveri Binbaşı Fischer de eşlik edecekti. Yavuz'a binip Trabzon'a gidecek. bu mevsimde yollardan hareketin mümkün olduğuna kani oldum. Böylece her zaman zaferler kazanarak Kafkasya dağlarında yatan babalarımızın ruhunu sevindirir ve oralarda bizleri bekleyen din kardeşlerimizi Moskof boyunduruğundan kurtarırısınız. Erzurum'a geldiğinde ise tam karşı fikirler benimsemesi Hafız Hakkı'ya olan güvenini sarsıyordu. Üstelik askere de şöyle bir konuşma yaptığı kulaktan kulağa yayılıyordu: "Askerler. İstanbul'dayken kendisine karşı taarruz fikrini desteklememesi. Buradaki. ben bu işi deruhte ederim. Kafkas Cephesinde taarruz için 1915 baharını beklemek ve Karadeniz'de üstünlük temin olunduktan sonra. rütbem tashih olunarak bana tevdi olunursa. hep ileri gidiniz.

kurt mu olduğunu bilemediği hayvanla burun buruna geliverdi. Her yeri beyaza bezemek için toprağa. Soluk soluğa kaldığı halde hızlı yürüyordu. Alman Binbaşı Strange komutasındaki bir müfreze Artvin üzerinden Kars'a sarkacaktı. Aşağıdan inerken kayıp yamaç aşağıya. 36 yıldır Rusların elinde bulunan Kars kurtarılacak. eski isli bir boyanın üstüne beyaz boya vuran temiz ve titiz bir boyacıyı andırıyordu.. yoğun ama sakin yağan kar nedeniyle imkansızlaşmıştı. Köy. Adeta nefes gibi bir şeydi bu.. ressamâne güzelliği ile ağır ağır yağıyordu. Kolordusuyla Oltu'yu alınca geri çekilecek olan Rus kuvvetlerini ters cepheli bir savaşmaya zorlayacaktı. Çünkü köye iyice yaklaşmış olmalıydı." dedi. Buraları iyi bildiği belli oluyordu. bir ağaç aradı ama hiçbir şey göremedi. kalbi daha hızlı atmaya başladı. iliklerine kadar ürperdiğini hissediyordu. "Nereye gideceğim?" diye düşünürken köpek havlaması duydu. Plânın en can alıcı bölümünü 10. Böylece Rus Ordusu Sarıkamış'ta kuşatılmış olacaktı. "Köye yaklaştım herhalde. keşke ak pak eyleyebilseydi. Soğuk sanki kırılmış.. köyün etrafından gelen ara sıra sürüp giden kar sessizliğini ısıran köpek havlamalarını takip ediyordu ama başka hiç ses duymuyordu ki.. vadiye doğru karlar içinde yuvarlanmaya başladı.. Bu havada köpeklerin uzun süre havlamayacağını ancak bir yabancı ya da kurt görürse havladıklarını iyi biliyordu. Keşke karın getirdiği beyazlık insanların kirlenen gönüllerini. Böylesi havada. aynı hızla aynı kararlılıkla yağmaya devam ediyor. sen o cinslerden misin?" diye sordu. İhsan Paşa 9. "Sizin savaşlarla. Artık aşağıya doğru hızla inmeliydi. Kolordusuyla Bardız üzerinden Sarıkamış'a saldırırken. Köpek sesine doğru gitmeye karar verdi. Korkusu sevince dönüştü. ağaçlara ve evlerin üzerine düşüyordu. yani Köprüköy'ün doğusunda kalacak ve Rusların dikkatini çekmek için gösteri saldırıları yapacaktı. Bir çalı öbeğine takılınca yuvarlanmaktan kurtuldu. yüzünü bir tek gözleri açıkta kalacak şekilde sıkıca sarmıştı." 2. Albay Hafız Hakkı Oltu üzerinden geniş bir yay yaparak Allahüekber Dağları'nı aşacak ve Kars-Sarıkamış demiryolu üstündeki Novoselim'e varacaktı. "Daha dikkatli bir şekilde aşağıya inmeli. Zira Kars bir kaleydi ve sağlamlaştırılmış mevzilerinde 300 top vardı. Plân Sarıkamış'ta kuşatılacak olan Rus Ordusunun yok edilmesini amaçlıyordu. Kulakları kirişte. Bu yüzden Kars'ın alınması zor olabilirdi. Sonra ver elini Kafkasya. Kolordu bulunduğu bölgede. Kar. Ondan sonrası belliydi. maddeten ve manen kirlettiğiniz yeryüzünü ben temizlemeye geliyorum" der gibiydi. Gözleri büyüdü.Enver Paşayı tanıyanların söylediğine göre Paşa taarruzdan asla vazgeçmeyecekti ve Ruslara karşı büyük. 1878 Berlin Antlaşması'nın öcü alınacaktı. birisi karda bata çıka Kaleboğazı'na11 doğru yürümeye gayret ediyordu. Sıkı sıkıya tuttuğu tüfeğini kaybetmek istemiyordu. Bu gizemli güzelliğin yağması. vadide olduğu için aşağıya doğru inmesi gerektiğini düşünüyordu. köye iyice yaklaşmış olmalıyım." dedi.. Birden ir-kildi. yollara. hızlı ve aldatıcı bir plan hazırlamıştı: "Plana göre 11. Ancak Rusların kaçarak Kars'a çekilme olasılığı biraz düşündürücüydü. Bunun bir köpek olduğunu anlayınca rahatlayıp derin bir soluk aldı. sis çökmüş gibi iki adım ötesini görmek. adam ise köye bir an önce varmak için acele ediyordu. Bu sırada Albay Yusuf İzzet komutasındaki 2. ihtiraslarını da silebilse. Bu ensesinde soluyan kimdi? Geri dönünce ilk önce köpek mi. "Havlamayan köpek sürüye kurt getirir derler. Süvari Tümeni Araş Irmağının güney kanadına saldıracak ve Rusların bu kanada kuvvet kaydırmasını sağlayacaktı. Adam dikkatli . Bir işaret. Kendinden emin bir şekilde köye doğru yaklaşmaya çalışıyordu. Kar. Ancak ensesinde sıcak bir şeyin olduğunu hissetti. BÖLÜM Kar sessiz ve kararlı bir şekilde. Kolordu Komutanı Albay Hafız Hakkı uygulayacaktı. Yün eldivenleriyle tuttuğu tüfeğini her an kullanacakmış gibi eli tetikteydi. birbirinize olan kinlerinizle. yürüdüğü patikanın belirsizleşmesi onu endişeye sevk etmemişti. İki adım önünü görmekte zorlanan bu kişi kalın giyinmiş. Kuytu çalı dibinde yoğun kardan korunmaya çalışan köpekle karşılaşmıştı. Bu engeli de yine Hafız Hakkı aşacaktı. Neden sonra durdu ve etrafına bakındı. Köpek kendisine aldırmadan bir başka tarafa doğru gitti. Kalkıp hâlâ kendisine umarsız bir şekilde bakmakta olan köpeğin başını okşadı. musiki ahengiyle.

Ben at üzerinde duran. Koca çınarlara doğru yürüdü. Diken üstünde durur olduk. Karşısında âdeta kardan adama dönmüş Üzeyir'e baktı. Erkekleri ise köy meydanında topladılar. Kadir Ağa şaşkın bir halde kapıyı açtı. Adam köpeklere "Sizler sürüye kurt getirmeyen tiplerdensiniz herhalde. kaçamayanlar da öldürülmüştü. köye geldim. aksi halde erkekleri. Cami kapısını kilitlediler. Üşümüştük. çınarlardan sonra sağa döndüğümde geniş bir yol ortaya çıkacak. ileride bir duman gördük.. on beş kişiye ne yapabilirdi Kadir Ağam? Neyse. köyden epey uzaklaşmıştık. Yakındaki bir başka köye girerken bazı sesler duyduk. . Ben de tetiğe bastım.Gir içeri haydi. Sonra mezarlığı geçip Kadir Ağanın geniş avlulu kapısından girip evin kapısını yumruklamaya başladı." dedi. Çapulculara biraz daha sokulduk. Onlar sınırı geçince artık köylerimizde rahat kaçtı. Hem korkudan hem de telâştan köyümüze dönmeye karar verdik. İki kişi de olsa elimizden geleni yapmalıydık. kurtlar. Halk önceden kaçmış. hem ısınıyor hem de karınlarını doyuruyorlar" diye düşündük. herhalde reisleriydi.Üzeyir! . Çünkü bu söylentileri Ermeniler bilerek çıkarmış olabilirdi. Biliyorsun Ruslar bir iki ay önce sınırı geçtiler. camiyi ateşe vermekle tehdit ediyordu. Yine yarım yamalak anlayabildiğim kadarıyla sakladıkları altınları çıkarmalarını istiyor. Ancak bir çapulcu onları öldürmeden önce saatlerini. Sonra kır at üzerinde duran kişi. Onları kurşuna dizeceklerdi.Kadir Ağam haberler kötü. Onlar öldürmeye başlar başlamaz tetiğe basacaktık." diye düşündü. Sobanın yanındaki sedire ilişti. bekliyordum. Sonra erkekleri öldürmeye başlayınca dayanamadık. Koca köy ateşe verilmişti. Kırbaçla dizilen erkeklere vurmaya başladı. Sağda solda kuytu yerlerde bulunan köpekler karla gelen bu adamı görünce havlamaya başladı. ilk önce atta duranı vuracak daha sonra çıkan kargaşadan faydalanıp öldürebileceğimizi öldürüp eğer kaçabilirsek kaçacaktık. Olacakları bekliyorduk. Üzeyir kapı dibinde üzerindeki karları temizledi.. bu yolun sonunda mezarlığa yakın yerde Kadir Ağamın evi olmalı. Hemen söze girdi: .adımlarla yürüyor. Servi ağaçlarıyla çam ağaçları kara bezenmişti. Yaklaşınca gözlerimize inanamadık. Bir torbaya doldurdu. Ölülerin ruhlarına bir Fatiha okudu. . Camiye doldurdular.Kadir Ağam! Kadir Ağam! . aç köpekler cesetleri çekiştirip duruyordu. İki kişi. köyün ahalisini tek tek evlerden çıkardılar. Hayır değil. Bir gün ava çıkmıştık. Zavallılardan bir kaçı yer göstermek üzere eve gittiler. Kar. Kaçamaz-sak da orada şerefli bir ölüme kavuşacaktık. "Tamam. Herhalde "Bizim gibi avlanmaya çıkanlar ateş yakmışlar.Evet ağam kapıyı aç. Bir yere saklanıp olacakları izlemeye başladık. Ne yapacağımıza karar veremedik. Gün boyu avlandık.Kimdir o? . Kaim paltosunu. Anlayabildiğimiz kadarıyla kadın ve çocukların doldurduğu camiyi ateşe vermekten son anda vazgeçtiler. Aklımıza kötü bir şey gelmiyordu. Kararlıydık daha da yaklaştık.Hayır değil ağam. Rusların ilerlediği haberlerini alıyorduk ama inanmıyorduk. Bu şekilde beklerken ilk baştaki ihtiyar adam başından vuruldu.Hayırdır Üzeyir? . Hem Ermenice hem de Türkçe konuşuyorlardı. Dumana doğru gitmeye karar verdik. mezar taşlarını örtmüştü. Artık evlerin koyu gölgeleri beyazlar içinden kolaylıkla seçilebiliyordu. Erkekleri sıraya dizdiler. Sonra karla kaplanmış kocaman ve ıssız yolda ayak izlerini bırakarak mezarlığa doğru yöneldi. Fişek sayısını hesapladık. Mezarlığın yanından geçerken elinde olmadan korktu. Tam kalbinden vurduğum reis acı içinde bağırarak attan düştü.Ben Üzeyir! . . Cesetler sokaklardaydı. Kendi aralarında bir şeyler konuştular.. Kim olduğunu bilemediğimiz insanlar hararetle konuşuyordu. büyük çınarların gövdelerini seçebiliyordu.. Merakını acelece kurduğu cümleyle gidermek istedi: . altınlarını topladı. başlığını çıkardı. Bunlar kimdi? Ermeniler mi. Ruslar mı yoksa bizim haydutlar mı bilemiyorduk. reis diye tahmin ettiğim kişiye nişan aldım. Ancak geri dönmediler çünkü duyduğumuz tüfek seslerinden bunların altınları alınınca öldürüldüğüne kanaat getirdik. paralarını.

Ben gözlerimi kapamış vurulma anını görmek istemiyordum. fişeklerimiz de artık bitmek üzereydi. Kendisine uzatılan sıcak ıhlamuru alıp içmeye başladı. belki iki saniye sonra gelecekti.Onlar niye bize zulüm eder? İnsan. Ruslar ağır ağır Kaleboğazı'na yaklaşıyorlar. Hâlbuki son fişeği kendimiz için saklamıştık. Bunlar yetmezmiş gibi askerden. kim fakir bir bir öğreniyorlar.. O esnada arkadaşım vuruldu. Bu nedenle arkadaşımla sözleştik. daha sonra olanları anlatırsın yine. "Sen de beni öldürmek için hazırlan. diye önlerinden koştura koştura. Tetiğe bastım. Etrafımızdaki çember gittikçe daralıyordu. Namludan büyük bir öfke ile fırlayacak saçmalardan yine eser yoktu. Bana neden ateş etmemişti? Şaşırıp kalmıştım.. yakalanacağımızı anlayınca son bir fişeklikle birbirimizi öldürecektik. Gözlerimi yumdum. Hemen arkadaşımın yere düşen tüfeğini aldım ve namluyu başıma dayadım.Kadir Ağam daha sonra olanları derim ama asıl şimdi diyeceğim çok önemli. Gözlerimin önünden yaşadıklarım bir türlü gitmiyor Kadir Ağam.. Kadir Ağa ve Üzeyir sonsuz kederler içindeydi.Ağla rahatlarsın.. Hemen hazırlıklı olmanız lâzım.Evlâdım.Ya sen? . telâştan sormayı unuttuk. Kendi kendimi vuracaktım. . dinlen. Bana "Haydi Üzeyir beni bu katillerin eline bırakma. günlerdir süren gerginliğin. Hele bir karnını doyur.Açım ama bir şey yiyesim yok. Hemen bir sofra kuruversinler. . tedirginliğin birikimi olan gözyaşları sel olup akıyordu. Senin karnın açtır. bir yandan da meydana topladıkları erkeklere ateş edip öldürmeye çalışıyorlardı. Kendimize sakladığımız son bir fişeklik ise ceplerimizdeydi. Üzeyir'e sordu: . Ölümün o gizi yine açığa çıkmayacak. Sonradan hatırlamış gibi Kadir Ağa. Çok şeyler yaşamış çok acılar çekmişsin. Öyleyse onlardan önce tetiğe basmalıydım. Bilmiyorum belki birkaç kişi sağ ya da yaralı kalmış olabilir. Üzeyir burada sustu. Benim sana boynum kıldan incedir.. Gözlerimi açtığımda arkadaşımın yere düştüğünü gördüm. Arkadaşımın sadece "ah" dediğini hatırlıyorum. cepheden kaçan aşiret süvari askerleri de köylere saldırıyor. Azrail'in nasıl can aldığını görecektim ama gördüklerimi bildiklerimi insanlara anlatma şansım olmayacaktı.Hırsızlığın önü alınamıyor ağam. Bana çok yardım ettin.. işte bir ömür boyu merak ettiğim ölüm nasıl bir şeydi az sonra görecektim.Sonra da arkadaşımla ateş etmeye başladık. Sen ki. Böyle bir şeyi ben düşünemediğim için açıkçası çok hayıflandım.. varlıklısın. Eğer Ermeni çeteleri diğer köylerde işlerini bitirdiyse sıra sizin köydedir. Ölüm." dedim. Karşılıklı olmak üzere tüfeklerimizi birbirimize doğrulttuk. Ancak iki kişi olduğumuzu anlayınca hızla üzerimize gelmeye başladılar. yani beni öldürecek fişeği de çapulculara harcamıştı. kendi insanına zulüm eder mi? . Tüfeği kırıp namlunun içine baktım fişek falan yoktu. Haber vereyim. . Etrafımızı sarmak istedikleri belli oluyordu. Ben de göğsüme girecek saçmaları beklerken bir şeyin olduğu yoktu. Büyük bir kararlılıkla yine gözlerimi yumdum ve tetiğe bastım. İnsan öleceğini ve öldüreceğini de bildiği vakit değişik duygulara kapılıyor Kadir Ağam.. Eğer bizi ellerine geçirirlerse nasıl öldüreceklerini tahmin ediyorduk. insanlar ölümün nasıl bir şey olduğunu kendi başlarına gelmeyinceye dek bilemeyeceklerdi. Üzeyir daha fazla tutamadı kendini ve koyverdi. Ardos'a oradan da Tortum'a mümkünse Erzurum'a gitme yollarını aramalısınız. Arkadaşım son fişeği. Bizleri çok kötü günler bekliyor. . İlk önce Kozohor Köyüne. İkimiz de "Kolay ölüm olsun" diye kalplerimize nişan aldık.. Elimizden geleni yapıyorduk ama erkeklerin öldürülmesini önleyemedik.Evet.... Geriye doğru çekiliyorduk. .. biliyordum ki beni öldürmek için yaklaşıyorlardı. Şaşıran çapulcular bir yandan gizlenmeye. İleriden bağırmalar duyuyordum.Aşiret süvari alayları mı? ... Aylardır. dedim. dere tepe demeden sana geldim." dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.. . öldüreceksen sen öldür. zenginsin. Daha sonra bize doğru ateş yoğunlaşmaya başladı. bunu bilesin. Gözü dönmüş haydutlar istihbarat yapıp köylerde kim zengin.

İnanın ne yapacağımı bilmiyorum ama bana iyi bir tüfek verirsen iyi olur. onun için aşiret süvari alayı olabilir..inan ki ağam öyle. binlerce atlı geliyormuş da beni kovalıyormuş zannettim. Ancak yaklaşan sesler birden başka bir yöne doğru döndü.. Ben saklandığım yerden kalkıp olanca gücümle koşup kayalıklara sığındım. Kadir Ağayı sıkıntı basmıştı. uzaklaşıp gittiler.Ben... çeteciler beni öldürmek için birbiriyle yarışıyordu sanki. hah sofra da geldi. Gözlerimi bir köy odasında açtım. Ancak gece basmış. . en geç iki üç gün içinde burada olurlar. Tüfeğin kabzası ile gelenlerin üzerine atılacak. .Ağam. otlara takılıyor. . Artık son dakikalarımın olduğunu düşünüyordum. Mağaraların birine girip saklandım. Bir şeyler ye de kendini çabuk toparla... Ancak üşümeye ve acıkmaya başlamıştım.Arkadaşının tüfeğinde son bir fişek yoktu.. Taşların.Tövbe tövbe. Ben de o köyün ileri gelenlerinin birine çoban olarak girdim. Çünkü bu kayalıkları karış karış biliyordum. Görelim mevlam neyler. Yaklaşık bir ay sonrada hepsine veda ederek buraya geldim. diyorum... Onların başına kötü bir şey gelsin istemem. Yanımda silah da yok. Yorulmuşsun. Arkamdan yüzlerce. Epeydir süründüm. İleride sarp kayalıklar vardı oraya dek ulaşırsam kurtulabilirdim. o mevkide birçok mağara vardır. düşüyordum ama yine kalkıyor.. neylerse güzel eyler.. . .. silahlı haydutlar. ardıma bakmadan habire koşuyordum.. Camın önüne dikildi. . Düşüne düşüne sabahı ettim.. Hava iyi olsaydı daha tez gelirlerdi. Nasılsa.. işte benim acıklı hikâyem Kadir Ağam. Sen karnını bir güzel doyur. Bunun için içimden bildiğim tüm duaları okumaya başladım. ölünceye kadar da karşı koyacaktım. dışarıya baktı.. Sonra derin bir nefes çekti: . bir yandan da yaşadıklarım gözümün önünden gitmiyor.Sözün bitti. Çok zahmet çekmişsin. Aklımı yitirmiştim sanki.. fırsat bu fırsat deyip çalılıkların içinden sürüne sürüne uzaklaşmaya başladım. Kendine kalın bir cigara yapıp ocaktan aldığı bir kor ile yaktı. Öyle bir hale gelmişim ki içimde yaşama isteği bile yok. O anda başka bir yerlerden silah sesleri gelmeye başladı. Gelenler kimlerdi. .. . Ama atlılar fazla oyalanmadılar. itlerin önüne yem diye atılacak hale gelmişim. Elimi kaldıracak gücüm yok. bazen yerdeki dallara. Daha sonra bir dere içinde bayılmışım. Nal sesleri o kadar yakından geliyordu ki artık sürünme-yi bırakıp bir çalı dibinde büzülerek öylece kaldım. Sahip çıktılar. çalıların üzerinden atlıyordum. Bu havada nereye gideriz Üzeyir? Çoluk çocuk yollarda perişan oluruz. Kızların var ağam.. Nerede kalmıştım? . ilk önce dudaklarımı ıslattım. Ancak yeni gelenlerin hepsi atlıydı. ben de bu arada neler yapacağımı düşüneyim. Dağda bayırda hep korkarak ve ürpererek koyunları otlattım.Düşün ağam ama fazla oyalanmayın. Bilirsin. bilmiyor ve göremiyordum. ne edeceğim bilemiyorum.Öyle deme.Dur. Şimdi ne yapacaktım? Sesler gittikçe bana yaklaşıyordu. . Kadir Ağa olayların bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Ortalığın karışacağını bekliyordu ama kısa zamanda. . . Ben de. Bunda kararlıydım. Titriyorum. Başımda bir sürü. Düşman eline geçeceğinize kurtlara yem olmanız daha evlâdır. Mağaranın tavanından damlayan kireçli sulardan içtim azar azar. bir ara mağarada uyuya kalmışım.Ha evet. Maneviyatın bile bozulmuş. Tütün tabakasını çıkardı. Haydi bakalım. o nasıl söz Üzeyir. Uyandım ki yorgunluğum biraz olsun gitmiş. insan meraklı gözlerle bana bakıp duruyorlardı. Tüm köpekler beni kovalıyor. Şimdi sen bir güzel karnını doyur. Sabahı beklemeye başladım. Anladım ki bunlar gelenlerden kaçıyorlar. Allah'a sığındım. Oturduğu yerden kalktı. Gece çok soğuk olur bilirsin. Ben de arkama bakmadan koştum. Hemen ortalık aydınlanır aydınlanmaz mağaradan çıkıp koşmaya başladım.Kar fena bastırdı. bu kadar büyük olayları da beklemiyordu.. . Duydukları iyi haberler değildi.Bilmez miyim. ben söyleyeyim de sofrayı hazır etsinler.iştahım yok Kadir Ağam. yıkılmışım. Ne yapacağım. Dünyam kararmış.. Kalbim ve dizlerim koşma isteğime takat getiremiyordu ama hep koşmak istiyordum ve koştum da. beni dinlersen burada kalırsanız asıl o zaman perişan olursunuz.Üzerimdeki aba giysiler de yok. Adını bile şu an bilmediğim yerde bana iyi baktılar.

Hemen dışarı çıktı: . diyorum. Bu sırada evin hanımı içeri girdi. ben Kadir Ağa nasıl uğraşırım ki? Kadir Ağa sanki acizliğini ifade etmiş gibi sustu ve utandı. Nereye giderlerdi ki? Bunca hayvan. Elinde çırayla duran Kadir Ağaya gözlerini dikmişti. Israrla sustu. Eğer yiyecek bulamazsa ya da getirtemezse. söz ile hafifletmişti. Kadir Ağa hiç alışkanlığı olmamasına rağmen okkalı bir küfür savurdu. Sıralanan buğday çuvallarını kaldırdı. Aynen koyduğu gibi duruyordu.Buralardan gitmek mi? .. Kolordu Araş Nehri boyunca ilerlemeye geçmişti. Hele bir tulumu daha çok merak ediyordu. Dışarıda lapa lapa yağan kar yolları örtmüştü.Üzeyir'in getirdiği haberler hiç de iyi değil. Paşa bir yandan harekâtı yönetirken.. Ancak bu kışta cepheye .Bir şeyler yapmalıyız. altınları olduğundan değil. Ruslar önünde çarpışabilmek mümkün olmayacaktı.. "Eğer gitmeye karar verirsek bu tulumu da yanıma alayım hiç kimse içinde ne olduğunu anlamaz. Erler yiyeceklerini idareli kullanmaya çalışıyorlardı ancak peksimetten ibaret olan yiyecekleri bir iki gün sonra tükenmeye yüz tutacaktı. dedi. .. Bir yandan da Üzeyir bakıyordu. Kadir Ağa evin içinde hem söyleniyor. Herkese yardım ettiğinden. Kadir Ağa ne yapabileceğini düşünüyordu. Üzeyir ise susuyordu. .Üzeyir sustu. "En kısa sürede kileri kontrol etmeliyim" diye düşündü. darda olana el uzattığındandı onun ağalığı. Bunlarla Osmanlı Devleti zor uğraşıyor.Ne yapacağız bey? . Öylece kalakaldı.. Sakladığı tulum peynirlerinin en altındaki siyahlı beyazlı bir derisi olan peynire dikkat kesildi. Ragıp Paşa ne yapacağını düşünüyordu. bunca koyun. Gelenler çapulcular olsa iyiydi Hatice. Her ne kadar yaşadıklarını tekrar yaşasa da biraz olsun rahatlamıştı sanki... Etmedikleri rezillik kalmamış. . Kadir Ağa çaresiz bir daha bağırdı: . Hasankale'nin güneyinde Ruslarla sürüp giden çatışmalar askerin yanında götürdüğü yiyeceklerin neredeyse tükenmesine sebep olmuştu. Onun her hareketini izliyor. Ama gelen bizim can düşmanımız. Gözleri alan beyazlık soğuk ile birlikte dışarıda hüküm sürüyordu. . Varlıklıydı ama bu varlık onu asla şımartmamıştı. Kadir Ağa ise her şeyden habersiz kilerden çıkarken bu kötü günleri başlarına açanlara kızıyordu. Bunun altında hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek kapağı kaldırdı. İki-üç güne kalmaz Ruslar ya da Ermeni çeteleri köyü basar.Üzeyiiiir! Üzeyir arkasına bile bakmadan atını dörtnala doğru karın içine doğru sürdü. Köyleri.Buralardan gidelim. ezeli düşmanımız Rus.Allah korusun! . bir yandan da askerlerine "Dayanın evlâtlarım! Savaşın evlâtlarım! Yiyecek gelecek!" diye avutmaya çalışıyordu... Ona herkes ağa derdi. davarları. Üzerinde taşıdığı tonlarca ağırlığındaki gam ve kaderi söz ile def etmiş. tulum peynirlerin içinde neler saklandığını anlamaya çalışıyordu. En kuytu bir köşeye karanlığın olduğu yere saklandı..Üzeyiiir! Üzeyir'in bindiği at beyazlıklar içinde çoktan kaybolmuştu. Onlarla iyi kötü mücadele ederdik. İki günlük bir süreleri vardı. Kilerin kapısını açtığında uzaklaşan nal seslerini duydu.He ya gitmek. Kilere girip. tarla hepsini bırakıp nereye gideceklerdi? Mal canının yongası değil miydi? Sonra kilerdeki tulum peynirleri ne olacaktı? Tulum peynirleri aklına gelince daha da gerildi. Kadir Ağa sofrayı önüne koydu bu kez emreder gibi bir sesle: -Ye. İçini boşaltmıştı. Erimiş bitmişti sanki. yıllardır bizde gözü olan. diyor.. bir çırayla aydınlattı. Kadir Ağa yan odaya geçip oradan da kilere gidecekti aklı fikri soğuk havada sakladığı tulum peynirlerindeydi.... Tahta merdivenlerden aşağıya indi. * 11. "Zaten yarı çıplak savaşan erlerin karınları da doymazsa başarı nasıl gelecek?" diyordu. Onun gelmesiyle güç kuvvete bulan Ermeni çetecileri. Kadir Ağa kilerde bunları düşünürken açık bıraktığı kapıdan birisi daha gölge gibi kilere iniyordu. hem de geziniyordu.

nasıl yiyecek gelebilirdi? Yollar karla kaplıydı. Üstelik Erzurum halkının elinde ne kadar at arabası, mekkâre var ise el konulmuş, at, katır, manda, öküz ve eşek gibi hayvanlar halkın elinde ancak işlerini görebilecek sayıda bırakılmış diğerleri ise toplanmıştı. .Üstelik bu hayvanların sağlıklı, kuvvetli olup olmadığına bakılmamıştı bile. İşte o zayıf ve iyi beslenemeyen hayvanlar kar dolu yollarda ve yokuşlarda durup ileri gitmemekte inat ediyorlardı. Bu durum askerin ihtiyacı olan malzeme ve silahın zamanında cepheye ulaşamamasına neden oluyordu. Subaylar kızıyor, erlere bağırıp çağırıyor, hayvanlara sopa vurarak ilerlemelerini istiyorlardı ama ne yazık ki hayvanlar yedikleri sopalara aldırmadan sinip duruyorlardı. Ruslarla sürüp giden çarpışma zaman zaman kesintiye uğrasa da devam ediyordu. Ancak yiyecek sıkıntısı had safhaya ulaşmıştı. Ragıp Paşa sonunda Erzurum Valisi Tahsin Beye telgraf çekmek zorunda kaldı: "Erzurum Valiliğine, Ruslarla kahramanca çarpışmakta olan ordumuzun yiyeceği tükenmek üzeredir. Bize acele un yollayınız. Yolların da kardan kapalı olduğunu göz önünde bulundurunuz. Tekrar ediyorum, bize acele yiyecek yetiştiriniz. Ragıp Paşa" Erzurum Hükümet Konağındaki sobası gürül gürül yanan Tahsin Bey ellerini arkaya atıp birleştirmiş, dalgın bir şekilde Erzurum'un üzerine yağan kara bakıyordu. O da düşünceliydi. Çünkü tıkırdayan telgraf hep aynı şeyi istiyordu: "Bize yiyecek yetiştirin!" Kar güzel yağıyordu. Sessiz ve sakin... Rüzgârdan, tipiden eser yoktu. Çatıların üzeri tamamen kar ile dolmuş ara sıra biriken kar kayıp aşağıya düşüyordu. Akşamki ayazdan dolayı çatılardan sarkan buzlar neredeyse iki metreye ulaşmıştı... Bacalardan çıkan dumanlar, yağan kar nedeniyle sanki zorlukla göğe çıkıyordu. Erzurum Valisi Tahsin Bey bu karda savaşan asker düşünüyor, "Kapalı yollardan orduya nasıl yiyecek taşınır?" diye endişe ediyordu. Masasının üzerindeki telgraf yine tıkırdamaya başladı. Bu tıkırtılar nedeniyle düşüncelerinden sıyrılan Tahsin Bey "Yine Ragıp Paşa olmalı." dedi. Masaya doğru yürüdü. Şeride baktı. Bu kez telgraf gayet kısaydı: "Acele ama çok acele yiyecek yetiştirin." Bunun üzerine Tahsin Bey hemen şehir komiserini çağırttı. - Komiserim iş yine bize düştü. Ordumuzun yiyeceği tükenmek üzerededir. Kaç gündür Ragıp Paşa yiyecek yetiştirin diye feryad-ı figan ediyor. - Depolarda yiyecek bitti efendim. - Biliyorum komiserim ama şimdi bıçak kemiğe dayanmış durumdadır. Ne yapıp ne edip yiyecek bulmalıyız. - Ne yapabiliriz ki? - Yine Erzurum halkına müracaat edeceğiz. - Yani? - Yani onlardan yiyecek isteyeceğiz, unlarına el koyacağız. - Ama! - Ama bu insanların atını aldık, arabasını aldık, şimdi de ekmeğini mi elden alacağız, diyecektin değil mi. - Komiserim, ben de aynı şeyleri düşünüyorum ama asker yiyecek bulamazsa savaşamaz. Onlar savaşamazsa, korkarım 93 Harbi'nde olduğu gibi halkla birlikte Ruslara karşı savaşmak zorunda kalırız. Bu konu halka iyi anlatılırsa, halkın bize yardım edeceğini sanıyorum. Erzurumlular her şeye rağmen yine gönülden yardım edeceklerdir. Bu halkın kanında Dadaş kanı var. - O zaman ne yapalım efendim? - Yapılacak şey şu; ilk önce tellâllar çıkartalım, kimin elinde ne kadar buğday veya un varsa hükümet konağına getirmesini söyleyelim. Bir liste tutalım, kim ne kadar un vermiş ileride de paralarını ödeyelim. - Ödeyebilir miyiz? - İnşallah öderiz... - Peki bu iaşeyi cepheye nasıl yollayacağız? - Bunu da sonra düşünürüz, şimdi hele şu iaşeyi bir toplayalım da... - Peki efendim.

Vali Tahsin Bey üzgündü. Vatan, millet ve asker için üzgündü. "Herkes elinden geleni yapıyor ama bu harekât için hazırlıksız yakalanmanın acısını yine Erzurum halkı çekiyor" diye iç geçirdi. Sonra yine pencereye gitti. Komiseri hükümet konağından çıkarken gördü. Erzurum'a yağan beyaz bir perdenin içine girip gözden kayboldu sanki... Ertesi sabah tellâllar yağan kar altında duyurularını yapmaya başladılar: - Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Valiliğin emridir, kimin elinde ihtiyaçtan fazla un ve buğday var ise hükümet konağına getirecektir. Ordumuz Ruslarla çarpışırken yiyeceği tükenmiştir. Erzurum'un da düşman eline geçmesini istemiyorsanız, gönülden yardımlarınız bekleniyor. Duyanlar duyamayanlara duyura... İş, aceledir... Bu duyurudan sonra halk elinde bulunan fazla unları ve buğdayları çuvallarla, kâh at sırtında, kâh kendi sırtında hükümet konağına taşımaya başladı. Tahsin Bey camdan bakarken, elinde küçük bir torba tutan ihtiyar bir kadın gözüne ilişti. Bu kadın karda kaymamak için çok dikkatli yürüyordu. Torbasını da öyle dikkatli tutuyordu ki, onun torbasını kimse elinden alamazdı sanki. Genellikle erkeklerin getirdiği unu şimdi bir kadın getiriyordu. Meraklandı. Vefakâr ve cefakâr bu Dadaş hanımının kim olduğunu öğrenmek için hemen merdivenlerden inmeye başladı. Karda yürürken, düşmemeye dikkat ederek, ihtiyar kadına doğru yürüdü: Merak ve heyecan içinde seslendi: - Bacım bacım! Bu sese ilk önce aldırış etmedi kadın. Tahsin Bey tekrar, bu kez daha yüksek sesle seslendi: - Bacım! Sana diyorum! Kadın kendine seslenen valiye bu kez döndü. Hafifçe yüzünü kapamak istedi. Tahsin Bey bazen sık sık ziyaret edip bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğu Nene Hatunu kolayca tanımıştı. - Nene Anam. Sen niye buraya kadar zahmet ettin... Nene Hatun elinde sıkı sıkıya tuttuğu küçük un torbasını yere bırakmadan valiye baktı baktı. Tahsin Bey de şaşırmıştı. "Acaba yanlış bir şey mi dedim de Nene anamın kalbini kırdım?" diye düşünürken Nene Hatun: - Vali Bey, Vali Bey, ben ki Ruslarla çarpışmışım. Biz Erzurumlular Rus'u kovmuşuzdur. Şimdi benim oğullarım, evlâtlarım Rus'a karşı aç bilaç çarpışırken, benim buraya kadar yürümemin lafım edersin. Elbette yürürüm! Aha bu da benim yiyeceğim, unum. Onu evlâtlarıma getirdim. Ben ne yapar, ne eder karnımı doyururum. Hoş doyurmasam da olur. Yeter ki askerlerin karnı doysun, benim de doymuş kadar olur. Un istedin bizden, un getirdim işte... Uzun etme... - Nene Anam, ben senin ununu nasıl alabilirim ki? - Bal gibi alırsın işte... Alacaksın! - Ama sana ve evlâtlarına un kalmayacak. - Olsun dedim ya! - Nene Ana, sen bu unu evine götür, eğer ihtiyaç olursa biz gelir senden alırız. Ne dersin? - Ne diyeceğim. Beni boş yere oyalama ve avutma derim. Unumu al. Hava da soğuk, ben gideyim. Tahsin Bey çıkar yol olmadığını görünce bir eri çağırdı: - Oğlum, Nene Anamız bize un getirirmiş onu al. Deftere kaydet. Defter sözünü duyunca Nene Hatun birden celallendi: - Kayıda lüzum yoktur! - Ama Ana... - Aması maması yok! Cephede savaşan askerime un getirmişim, bunun kaydı kuydu olur mu hiç! Helâl hoş olsun işte. Haydi, uzatmayın, verin benim torbamı da gideyim. Nene Hatun torbasının verilmesini beklerken gözlerini yere indirdi. 93 Harbi'nde Aziziye Tabyası'nda bir destan yazan bu kahraman kadın şimdi de bu hareketi ile küçük bir destan yazmıyor muydu? Tahsin Bey gözleri dolu dolu bunları düşünüyor, bu cefakâr, vefakâr Erzurum kadınına ne söyleyeceğini, nasıl hareket edeceğini bilmiyordu. Ancak içindeki coşkuyu daha fazla önleyemedi. Hemen Nene Hatunun o nasırlaşmış, derisi

çatlamış, ana kokan, un kokan mübarek elleri öptü, eline ve yüzüne sürdü. Nene Hatun giderken döndü, belli ki, Tahsin Beye bir şey soracaktı. - Ruslar gelemez değil mi oğul? - Gelemez Nene Ana, dedi. Sen buradayken Ruslar Erzurum'a gelmeye cesaret edemezler... Nene Hatunun artık derinleşmeye başlamış yüz çizgilerindeki hüzün birden sevince ve ümide döner gibi olmuştu... Nene Hatun un torbasını aldıktan sonra Tahsin Bey dolmuş, ellerini yüzüne kapamış karlara aldırmadan yere diz çöküp öylece kamıştı. Hükümet konağı avlusuna getirilen buğdaylar ve unlar derhal depolara alınıp, çuvallara dolduruluyordu. Bir çuval iki çuval olarak başlayan un ve buğdaya çuvalları kısa sürede yüz elli bin kiloya erişmişti. Bu miktar 11. Kolordunun büyük bir ihtiyacını karşılayabilecekti. Tahsin Bey seviniyordu. Bir sabah depoya bakarken, kara aldırmadan bir kadının erkenden depoya gelip çuvalları sayıp nöbetçi erlere bir şeyler söyleyip gittiğini görmüştü. Yürüyüşten dolayı bunun Nene Hatun olabileceğini düşündü. Hemen ceketini alıp aşağıya deponun yanına indi. Nöbetçi ere doğru yöneldi. Nene Hatunun ere ne söylediğini merak ediyordu. - Gelen o kadın kimdi? - Nene Anamız efendim. - Ne dedi sana? - Yeteri kadar un toplanıp toplanmadığını sordu. Askerimiz aç kalmasın, ihtiyaç varsa ben köylere dek gider, un isterim, buğday isterim, dedi. - Peki, sen ne dedin? - Toplanan un ve buğdayın yeterli olduğunu, merak etmemesini, evine gidip dua etmesini söyledim - İyi demişsin aferin. - Sağ olun efendim. Tahsin Bey sonunda yeteri kadar un toplatmıştı. Ancak bu kez bir başka zorluk baş göstermişti. Toplanan bunca unu içine koyacak torbalara ihtiyaç vardı. Bu yüzden çok sayıda torba dikilmesi gerekiyordu. Tahsin Bey bizzat Erzurum'daki dükkânları dolaşarak Amerikan bezi, çadır bezi, pamuklu dokuma ve perdelikleri toplattı. Toplanan bu kumaşları evlere dağıttırdı. En kısa sürede bunlardan torba dikilmesini istedi. Torbaların yirmi ve otuzar kilo alabilecek kapasitede olmasını özellikle istedi... Erzurum halkı bu işe de dört elle sarıldı. Karın, lapa lapa yağdığı gecelerde, sabaha dek yanan lambaların ve mumların loş ışığında, askere un götürmek için torbalar dikilmeye başlandı. Bir gecede binden fazla torba dikilip ertesi gün hükümet konağına getirildi. Ancak iş bununla da bitmiyordu. Torbaları yükleyecek, kolorduya götürecek araba ve hayvan bulunmalıydı. Erzurum'da o kadar az hayvan vardı ki... Üstelik mekkârelerin gidebileceği yolların hepsi de karla kaplıydı. Bu yollardan gitme imkânı yoktu. Vali Tahsin Bey bir başka çare düşünmeliydi. Yine bir şeyler yapmalıydı. Toplanan bu unları cepheye neyle taşıtacaktı? Aklına yeni bir şey gelmiş gibi kendi kendine mırıldandı; "Erzurumlular..." Ama bu zor işi kimler başarabilirdi? Kadınlar mı, çocuklar mı, ihtiyarlar mı? Yetişkin erkekler ve delikanlılar hep cephedeydi. Erzurum'da kalanlar; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ve lise çağında olanlar, cephe için yaşı tutmayan delikanlılardı. Tahsin Bey sıkıntıdan buram buram terliyordu. Duvarda asılı haritaya uzun uzun baktı. Erzurum, Nebihan ve Hasankale bir hat üzerindeydi. Cephe ise Erzurum'a yaklaşık 90-95 km uzaklıktaydı. Cepheye yüz elli bin kilo un nasıl yollanacaktı? Bu kadar mesafeyi, yolların, vadilerin karla kaplı olduğu düşünülürse aşabilmenin zorluğu ortadaydı. Tahsin Bey, "Bu mesafeyi kısaltmalıyım." diye kendi kendine söylendi. Sonunda şöyle bir plân yaptı. Eğer yeteri kadar yük taşıyacak insan bulursa, bunlar Nebihan'a kadar gidebilir, Hasankale halkı da Nebihan'dan öte unu taşıyabilirdi. Bu kafilelere bir de koruyucu jandarma müfrezesi verildiği takdirde bu iş pekâlâ yapılabilirdi... Ancak bu düşüncesini bir başkasına açmaya çekiniyordu ama Ragıp Paşa da durmadan "Bize yiyecek gönderin" diye âdeta feryat ediyordu. Artık toplanan unun taşınması öyle ya da böyle yapılmalıydı. Şimdi herkes zor günler geçiriyordu.

. Üstelik donan uzuvların doktorlar tarafında kesildiğini de duyuyorlardı. millet olma işte bu günlerde belli olurdu. cefakâr anne ve babaları. kiminin parmakları donmuş veya donmak üzereydi. Hepsinin gözlerinde gizli bir hüzün. Toplananlar salkım saçak sokaklara taştı.. on altı ve on yedi yaşındakileri ve de birkaç tane dinç ihtiyarı seçtiler. Belki geceleyin gördükleri birçok rüyanın aksine uyanmalarıyla birlikte acı gerçeklerle karşılaşan gençlerde hafif bir tedirginlik görülüyordu. Onlar yalnız gitmeyecektir. Bu günlerde fedakârlık yapılırdı. tüfeğin tetiğini çekecek parmağın mecali kalmayacak. Genellikle lise çağma gelmiş.. Bir jandarma müfrezesi de onları korumak için yanlarında olacaktır. Ordumuzun karnı doyacak ve Rus'a karşı koyacak. babaları bir kaç kez kalkıp doya doya yüzlerine baktılar. Tahsin Bey yine tellâlları çağırarak.. Tahsin Bey ve birkaç jandarma komutanı ile yük taşıyabilecekleri seçmeye başladılar. istemeseler de birkaç tane ihtiyarın bu işte görev almasını kabul etti. Evlâtlarıyla olan birlikteliklerini olabildiğince uzatmak istiyorlardı. Toplanan kalabalığa Tahsin Bey bir konuşma yapmak. Askerimize tez zamanda yiyecek yetiştiremezsek kurşun atacak. üzülmeyiniz. Bu günler fedakârlık günleridir. Yarın ki zorlu yolculuk için kalın giyecekler ve yiyecek çıkınlarını hazırladılar. Sizler. Uzun yolculuk boyunca yük taşıyacaklardı. kiminin ayağı. Bugün burada toplanan gençler çok önemli bir görevi yerine getirmek üzereler. yanında boş gitmekte olan arkadaşına un torbasını verecek. bu ısrarlara dayanamayınca. Gözleriyle de severlerdi evlâtlarını.Erzurumlu hemşirelerim. Onları biz seçtik ama çoğu gönüllü olarak bu işe soyundular.. İşte bu haberler anne ve babaların yüreğini yakıyordu. giymeyip giydirdikleri. Çok geçmeden hükümet konağı kalabalıklaştı ve neden sonra koca avlu kalabalığı almaz oldu. Endişeye yer yoktur. O akşam evlerine gitmelerine izin verilerek dinlenmeleri istendi. bu günlerdi. genç Dadaşlar ile onların vefakâr. Anne ve babaların yüreklerinde ise garip bir korku tellenip duruyor ama onlar bu korkuyu kendilerine dahi söylemekten çekmiyorlardı. eli ayağı tutan ne kadar erkek var ise hükümet konağında toplanmasını söyledi. Bu genç omuzlar ağır yükü kaldırır.. Yorulan. Evlâtlarını bu zor göreve yollayacak olan anneleri o akşam çocuklarının sevdiği yemekleri yaptılar. Cephede çarpışan ağabeylerine. cepheden Erzurum'daki hastanelere donma belirtisi olan birçok er geliyordu. Sabahleyin çorbasını içen delikanlılar hükümet konağının avlusunda ve çevresinde toplandılar. Tahsin Bey ve heyeti. yüz hatlarında ve çizgilerine çöreklenmiş kar soğukluğuna eş keder vardı. hiç merak etmeyin. henüz bıyıkları bile terlememiş büyük bir ihtimalle de Erzurum'un dışına hiç çıkmamış delikanlılar ile yapılacaktı. Aslında onları da seçemeyeceklerdi ama ihtiyarlar "Bizi bu şerefli vazifeden mahrum etmeyin" diye kendilerine yalvardılar. Kimin eli. Sabah güneş doğarken. Üstlerini defalarca örttüler. İşte o günler. Gençler bu görevin üstesinden gelebilirler. Onlar uyurken. Ya biricik evlâtları donarsa? Ne yaparlardı? Zaten. Un taşıyacak gençlerin bir listesi yapıldı.. ana ve babalarına teşekkür etmek istiyordu: . Erzurumlular. . Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Anne ve babaları da gelmişti. Onlar genç yaşta böyle ağır bir yükün altına girdiler. Onlara dokunmasalar bile görmeleri yeterdi. insana neler yaptırıyor. bu şekilde hem zamandan kazanılacak hem de dinlenilmiş olacaktı. Kolorduya un bu gencecik. Vatanımız. Belki de Rus gelip kapımıza dayanacak. Bu günlerde kenetlenilirdi. Kangren olan yerler kesiliyordu. çoğu da gönüllü olmak üzere Erzurum'dan Nebihan'a dek unları omuzlarında sırtlarında taşıyacaklardı.Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmalıydı. Yaklaşık 1000'den fazla genç. belki de babalarına yiyecek götürecekler. yemeyip yedirdikleri evlâtlarının bir kolunun veya bacağının kesileceğini düşünmek bile istemiyorlardı. Üzerlerine titredikleri.. tatlı tatlı uyuyan ay yüzlü ve Yusuf yüzlü delikanlılar uyandırıldı. Dadaşlıklarını bir kez daha göstermeliydiler.. on beş. Zor günlerde. Yokluk. gençleri yüreklendirmek. anne ve babalar. ne çareler bulmasına neden oluyordu. Erzurum'umuz ve askerimiz için tüm bu zorlukları göğüslemek zorundayız..

Sizler bu fedakârlığı defalarca gösterdiniz, gene gösteriyorsunuz. Hepinize teşekkür ederim. Sizin valiniz olmakla övünmek benim hakkımdır. Tekrar teşekkürler... Bu konuşmadan sonra analar ve babalar evlâtlarına sarıldılar. Gençler annelerin ve babalarının ellerini öptüler. Bu hazin tabloyu bir ihtiyar kadının çatallı sesi yırttı: - Durun! Beni de bekleyin. Ben de askerime un taşımak isterim. Tahsin Bey gülümsedi: - Hay Neneciğim sen çok yaşa! Ancak sen sıranı savdın. Şimdi sıra gençlerin. Hem bu kış gününde karlı yollarda senin yürümen pek güç olur. Artık senin dinlenmen lâzım. - Dinlenmek mi! Haydi oradan! Düşman gelmiş Erzurum'a dayanmış, ben dinleneceğim ha! Olmaz böyle bir şey! Ben de bu gençlerle birlikte Mehmetlere un taşıyayım. Cephede onlara ekmek pişireyim. Tahsin Bey, Nene Hatunun yanma geldi. - Neneciğim seni bu yolculuğa yollayamam. Hem senin burada kalman gerekir. Sana da çok ihtiyacım olacak. - Nedenmiş o? - Neden olacak, eğer ki Rus Erzurum'a saldırırsa, senin tecrübelerinden faydalanacağım. Sen yine Erzurum halkını ardına alıp düşmanın üzerine yürüyeceksin. Tahsin Bey bu şekilde, gönül alıcı konuşunca Nene Hatun kısa bir süre düşündü. Şimdi herkes soluğunu tutmuş, hükümet konağının avlusunda bu kahraman kadının ne diyeceğini merak ediyordu. Bir elindeki asasıyla zar zor ayakta duran Nene Hatun titrek bir sesle: - Eh madem düşmana karşı koyacaksam elbette yine kalırım vali bey oğlum, dedi. Bu söz üzerine toplanan herkes coşkun bir şekilde bağırmaya başladı: - Yaşa Nene Hatun! - Erzurum'un kahraman kadını! - Yaşasın vatan! - Yaşasın askerimiz! - Kahrolsun Moskof. - Erzurum düşmez! - Düşman eline geçmez! - Kanımız, canımız bu vatana feda olsun! Şimdi herkes duygulanmış, herkesin tüyleri diken diken olmuş, kanlarında dolaşan cengâverliklerini hatırlayan Erzurumlular bir çığ gibi düşmeye, bir sel gibi taşmaya hazırdılar. Artık kabaran yürekler otuz kilo un değil yüzlerce kilo taşıyacak gibi azimli ve kararlıydı. Bu hava nedeniyle gençler de gayrete gelmişler yola çıkmak ve omuzlarına yüklenen bu ağır yükün altından kalkmak için yemin ediyorlardı. Büyük bir kalabalık gençlerin ardından Erzurum dışına dek yürüyüp onları uğurladı. Kar incecik atıştırıyor, hafif ama soğuk bir rüzgâr Nebihan'a doğru esiyordu. Bu kafile için iyiydi zira rüzgârı arkalarına alıyorlardı. Yollarda dize kadar bazen de kuytu yerlerde bele kadar kar vardı. Her un torbası taşıyan gencin yanında bir başka genç yürüyordu. Yolda ilerledikçe yorulan diğerine torbayı veriyor, bu şekilde değişerek yürüyüşe davam ediyorlardı... Zaman zaman jandarmalar kafile boyunca yürüyerek bazı uyarılar yapıyorlardı: - Dikkat edin! - Yorulan, arkadaşına versin torbayı. - Durup dinlenmek yok! - Eli, ayağı sızlayan, hissizleşen varsa bize söylesin. - Hızlı yürümeye gayret edin! - Haydi aslanlarım. - Askerimiz sizin yolunu gözlüyor. - Haydi, genç Dadaşlar. Gençler dize kadar batan bir yolda zar zor ilerlemeye çalışıyordu. En çok da öndekiler yoruluyordu. Arkadan gelenler ise çiğnenmiş karlarda daha kolay yürüyor ve daha az yoruluyordu. Bunun farkına varan jandarmalar önde gidenleri sırayla değiştirmeye başladılar.

Otuz kiloluk yük altında terlemeye başlayan gençler, bir süre sonra yorulup da yüklerini arkadaşlarına verince, bu kez de soğuk ve rüzgâr nedeniyle üşüyorlardı. Her ne kadar kalın giyinmiş olsalar da terleyen vücutlarını yalayan rüzgâr ürpermelere sebep oluyordu. Tarih yazan, tarihe damga vuran imparatorluğun gençleri şimdi tarihe bir çelme takmak ve yine bir yerde tarih yazma uğraşı içindeydiler. Bu kez varlığın değil yokluğun, tokluğun değil açlığın tarihine çelme takma düşüncesiyle inançla yürüyorlardı... Tarih yazanlar bu gençlerin omuzlarına yüklenen bu yükü de hakkıyla yazacak mıydı acaba? Gençler bu sorulan kendilerine sormadan, sadece ve sadece yürümeye gayret ediyorlardı. Zaman zaman uzaktan duyulan kurt ulumaları gençleri endişeye sevk ediyor ancak yanlarında yürümekte olan jandarmalar tarafından korundukları akıllarına gelince bu endişeleri dağılıyordu. Hava gittikçe sertleşmeye, zemheriye çevirmeye başlamıştı. Tipide âdeta kaybolan gençler birer yürüyen kardan adama dönmüştü. Belli belirsiz görülen kafileyi uzaktan seyreden aç kurtlar kalabalığa saldırmak için uygun zamanı kolluyor, kafileyi uzaktan ve tepelerde takip ediyor, açlığın verdiği ızdırap ile uluyup duruyorlardı. Her uluma, un taşıyan gençlerin gücünü sanki ısırıyor, atılan her adımda biraz daha ürperiyor ve yoruluyorlardı. Zemheri ise şiddetini arttırdıkça artıyor, üç beş metre ilerisini görmek mümkün olmuyordu. Yürüdükleri yol bir sırtın kenarında kıvrıla kıvrıla vadiye doğru iniyordu. Bu vadi biraz daha kuytuda olduğu için kar kalınlığı diz boyunu geçiyordu. Özellikle öndekiler adım atmak için bin bir zorluklara katlanıyordu. Bu yüzden dizleri ve kasıkları ağrıyor, bu ağrı gittikçe artıyordu. Yol uzuyor, yürüdükçe hep uzuyor gibiydi... Gençler ceplerine doldurdukları kuru üzümleri ara sıra ağızlarına atıyor, hem enerji kazanmak hem de açlıklarını bastırmak istiyorlardı... Vadinin içinde o kadar çok kar birikmişti ki, bazı yerlerde kalınlığı bele kadar geliyordu. İşte bu yüzden yürüyüş iyice yavaşladı. Adeta işkenceye dönüştü. Çünkü derin karda yürümek un taşıyan gençleri çok yormuştu. Bunun üzerine jandarmalar un taşımayan gençleri öne geçirip karları ezdirdiler. Diz kalınlığına kadar gelen kar ile birlikte yürüyüş nispeten hızlandı. Zemheri bütün şiddetiyle devam ediyordu. Karları yerden alıp savuruyor daha kuytu ve çukur yerlerde biriktiriyordu. Gençler alaca karanlıkta hâlâ yürümeye çalışıyorlardı. Eğer karanlık biraz daha bastırırsa, yürümek ve yolu bulmak zorlaşacaktı. Jandarma çavuşu bir mola vermek ve ateş yakmak istiyordu. Çevrede kuru odun bulmak, karlar altında odun aramak bu havada çok zordu. Yine de ateş yakmalıydılar. Yoksa çok sayıdaki genç, tipinin şiddeti arttığı için donma tehlikesi geçirebilirdi. Jandarmalar çıralar yakıp, gençleri kontrol ediyor, eğer bu geceyi geçirebilirlerse yarın öğleye doğru Nebihan'a varabileceklerini düşünüyorlardı. Önemli olan bastıran geceyi atlatabilmekti. Sayıları binden fazla olan genç için çok sayıda ateş yakılması gerekiyordu. Jandarmalar biraz daha yürümeyi, daha ağaçlık bir yerde mola verip ateş yakmayı plânlıyorlardı. Mola verildiğinde, çıraların da yardımıyla, kesilen ağaçların yaş dalları zar zor yanmaya başlıyordu. Ancak alevden çok duman çıkıyor, ateşin etrafına sıralanmış gençlerin gözleri yoğun dumandan dolayı rahatsız oluyordu. Birçok yerde daha ateşler yakılıyordu. Ateşlerin etrafına da nöbetçi jandarma erleri oturuyor, bunlar gençleri kurt saldırılarına karşı koruyorlardı. Yer yer büyüyen ateşler nedeniyle yaş dallar da bir süre sonra çıra gibi yanmaya başlıyor, etrafa sıcaklık yayıyordu. Bazı tecrübeli jandarma erleri ise çam ağaçlarının gövdesini tutuşturuyor ağaçlar bir alev topu gibi yanıyordu. Yakılan onlarca ateş nedeniyle gençlerin üşümemesi için elden ne geliyorsa yapılıyordu. Bu arada jandarma erlerinden bazıları dolaşarak, ateş başında uyuyan ve uyumaya çalışan gençleri kontrol ediyor, "Donma belirtileri var mı?" diye bakıyorlardı. Gittikçe büyüyen ateşler çevreyi iyi ısıtıyor, yorgunluk nedeniyle uyuşan, rehavete kapılan gençler hemen uyuyorlardı ama "uyumak donmaktır" diye beyinlerinde yer etmiş endişeden dolayı da dalıp gitmek istemiyorlardı. Onun da kolayına buldular. Uyumayanlar, uyuyan arkadaşlarını yarım saatte bir uyandırıyorlardı. Ancak çok önemli bir zorluk vardı; un torbalarını nereye koyacaklardı. Karın üzerine un torbalarını koymak istemiyorlardı. Daha sonra bunun da kolayını

buldular, dalları kesip yan yana dizip ızgara yaptılar ve un torbalarını bu ızgaraların üzerine dizdiler... Uzaktan gelen kurt ulumaları eşliğinde geceyi geçirdiler. Sabahleyin erkenden yola çıkıp Nebihan'a doğru yürümeye başladılar. Biraz olsun dinlenmişlerdi. Yürüyüş, dünküne göre nispeten daha hızlıydı. Zemheri ise sabah ile birlikte yine şiddetini arttırmıştı. Nebihan'ın evleri uzaktan gözüktüğünde gençler büyük bir coşkuya kapıldılar. Bir başka gayrete geldiler. Açlıklarını, yorgunluklarını unutmuşlar, üzerlerindeki görevi başarmak, genç omuzlarına yüklenen bu ağır yükü taşımak onlara sevinç vermişti. Mutluydular, bu genç yaşta önemli bir görevi başarmak üzereydiler. Bazıları omuzlarındaki yüke aldırmadan koşmaya bile başlamışlardı. Bazen kayıyor, bazen düşüyor ama derhal kalkıp yollarına devam ediyorlardı. Nebihan'daki büyükler de onları yollarda karşıladılar. Gençlerin üzerindeki un torbalarını alıp taşımaya başladılar. Onlara yiyecek de getirmişlerdi. Büyükler gençlere sarılıyor, getirdikleri yiyecekleri veriyorlardı: - Hoş geldiniz Dadaşlar. - Yüklerinizi verin. - Siz bu yiyecekleri yiyin. - Büyük iş başardınız. - Sıra artık bizde. Hep birlikte Nebihan'a geldiler. Un torbalan büyük depolara kondu. Gençler birer ikişer evlere misafir alınıp karınları doyuruldu. Bir gece kalmaları yönündeki ısrarlar üzerine gece yatıp, sabahleyin erkenden Erzurum'a doğru yola çıkıp gece bastırmadan varmayı plânladılar. Erzurumlu gençler görevlerini yapmışlardı ama Nebihan'da depolara konan unların şimdi acele Hasankale'ye taşınması ve oradan da cepheye ulaştırılmaları gerekiyordu. Un torbalarını taşıyacak Hasankale ahalisi de Nebihan'a gelmişti. Ancak bunlar sayıca Erzurumlulardan daha azdılar. Toplam 700 kişi, bin kişinin getirdiği unların hepsini bir kerede taşıyamazdı. Unların bir bölümü depoda bırakıldı. Sonra tekrar dönüp kalan unlar Nebihan'dan alınacak ve cepheye taşınacaktı. Zorlu yolculuktan sonra cepheye yakın bir yere unlar götürüldü. Sonra erler getirilen unları aldılar ve hemen ekmek, tayın, yufka yapıp dünden beri aç bilaç savaşan erata dağıttılar. Erzurum Valisi Tahsin Bey odasında Nebihan'a giden gençleri düşünüyordu. Gergin olduğu her halinden belliydi. Bu kadar insanı zemheride zorlu bir yolculuğa çıkarmıştı. Nebihan'a sağ salim ulaştıklarını ve hiç kayıp vermedikleri haberini alınca rahatladı. Büyük bir görevi başarıyla organize etmekten dolayı memnundu. Az sonra kendisini ziyarete gelen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri Erzurum'un yoğun kışından etkilenmişler, İstanbul'dan başka bir yere gitmeyen görevliler zorlu kış şartlarından oldukça etkilenmişlerdi. Sobanın yandığı, sıcak odada derin bir sessizlik hüküm sürerken, Tahsin Bey sonradan bir şey hatırlamış gibi misafirlere dönüp sordu. - Nene Hatunu bilir misiniz? - Adını duymuştuk ama. - Hani Aziziye Tabyası'nda Ruslara karşı vuruşan kahraman kadın mı? - Ta kendisi. Bakın ne oldu anlatayım... Tahsin Bey, Nene Hatunun davranışını odadakilere ayrıntılarıyla anlattı ve sonra ekledi: - İşte böyle, vatanını ve askerini bu kadar çok seven millet zafere mutlaka erişmelidir. Bu sözler üzerine Tahsin Beyi pür dikkat dinleyen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri ümitlenerek şöyle dediler: - Tahsin Bey Orta Asya'ya dek yürüyerek ve oradaki kardeşlerimizle kavuşmak istiyoruz. - Karda kışta, yol olmayan dağlarda yiyeceksiz ve giyeceksiz yürümek kolay mıdır? - Bizler içimizdeki zafer ateşiyle başarılı olabiliriz. Zafer inancı her şeyden üstündür. - Elbette üstündür. Buna aranızda en çok ben inanıyorum. Ama iki gün önce burada olsaydınız gerçekleri kendi gözlerinizle görürdünüz. Buradaki ahali 93

Bu sözler üzerine hiçbir şey demeyen Teşkilat-ı Mahsusa elamanları bir süre sustular. askerime. Bitlis.... diyorum. Tahsin Bey ellerini yıkadıktan sonra içine çöken hüzünle birlikte pencereden dışarı bakıp kendi kendine mırıldandı: "Geh kar yağardı geh karanlık." Sıcak odaya inat dışarıda zemheri tüm şiddetiyle hüküm sürüyordu. Sahi sizin karnınız açtır. Rus Ordusu önünden kaçan sivil halk genellikle Erzurum'da toplandı. Erzurum'da toplanan 120. Camdan dışarıya bakmakta olan Tahsin Bey bir Erzurumlunun sözünü durmadan tekrarlıyordu: ..Buyurun. Samsun. bir yandan da şehirde her geçen gün sayıları artan muhacirleri de doyurmak için erzak arıyorum. Çoğu eli boş döndü. dediler.İnşallah öyle olur. Sonra diğer bir görevli: . Yine çarpıcı bir rakam vereyim. 20 eczacı varmış. Bir şeyler yiyelim. Cepheden yaralı olarak dönenler buradaki hastanelere yatırıldı ama kısa sürede hastaneler doldu. Hasta bakıcı olarak gönüllü öğrencileri kullanıyoruz. milletime çok inanıyor ve güveniyorum. Hastanelerde doktor yetersiz.13 Köydeki samanlıkları.000 hastaya sadece ve sadece dikkat buyurun 29 doktor bakıyor. İstiyorsanız. "işte gerçekler bunlar" demişti sanki. parçalanıp gitmekten ve en önemlisi zafere ulaşamamaktan dolayı tir tir titriyor gibiydi.. Buna bizzat yakından da şahidim. Erzurum... Yükte hafif. inanır mısınız. Sonra konuyu değiştirmek istercesine: . söylediklerinizde haklılık payı vardır elbette. Size az önce bahsettiğim gibi ben orduya erzak yetiştirmek isterken. Efendim ben orduma. Ethem Bey Köprüköy kuzeydoğusundaki bir tepeye saldırıp hücum ederken. Çünkü bit en fazla askerde var. Bu zemheriye imparatorluğun dört bir yanı tutulmuş da. Tahsin Bey karşısındakileri gerçeklerle sarsmış kendilerine getirmiş.. İstanbul'dan aşı talep ettim ama kaç günde gelir? Gelen aşı yeterli olur mu? Onu da bilmiyorum.Öyle sıkıntı içindeyiz ki. Yaklaşık 20.Harbi'ndeki bollukları hâlâ anlatır. size hangisini anlatayım bilmem ki.. Köprûköy Savaşında Albay Ethem Beyin söylediklerini size hatırlatmak isterim.Yiyelim ya iyi olur.. Bu kez erleri evlere yerleştirdim. Ben gerçekleri göz önünde tutarak daha kararlı.. "Efendim her an açlıktan ölmeler başlayabilir. halkın içine karışıp onlarla konuşun. Erzincan. . Odadakiler sustular. Daha da ilginci şudur. Bit tifüsün baş sebebidir. Sonra üzüm pekmezine banıp karınlarını doyurdular." Gelen muhacirlerin anlattıkları ise daha korkunçtu.. Harp vergisi kanunlarıyla iaşe toplamaya çalışıyoruz. edindiğim bilgiye göre. Yanan soba üzerinde gevrettikleri somun dilimlerinin üzerine tuz ve biber ekip zeytini de katık ettiler. Aslında bitten korkuyorlar.000'ni bulan Aşiret Süvari Alaylarında yine dikkat buyurun sadece bir doktor bulunuyormuş. İşte durumumuz beyler. savaşabiliriz.. çiftçilerin ellerinden tohumluk olarak ayırdıkları buğdayları bile aldık. O bollukla bugünkü bolluk arasında dağlar kadar fark olduğunu ifade ediyorlar. Sayıları 20. ahırları bile hastane yapmak için uğraş veriyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllüleri bile Batum ve civarında önemli başarılar elde ettiler. Tahsin Bey derin bir nefes aldı.. . Size şikâyet etmezler ama hâlleri ayan beyan ortadadır. Bazı aileler eratı almak istemiyor. . "Türk askeri son yüzyılda ilk kez Moskofu saldırı ile geriye püskürtüyor ve bu tarihi düşmanın arka çevirdiğini görüyor.. Bana söyledikleri şey şuydu. Şimdi hepsi önlerine bakıyorlardı. Bu kez halk feryat etmeye başladı.. .. Kimisi ocakta pişen çorbasını kimisi de ahırda davarını bırakmış. Bunun yanında şehirde asker humması ha başladı başlayacak.Efendim. şu tarihi cümleyi etmiştir.000 asker için hastanelerde toplam 1800 yatak var. Bunun düzenli ordumuzu da gerçekleştirebilirler.Erzurum'da başka ne sıkıntılar var Tahsin Bey? Biraz da bu konuları konuşalım.Tahsin Bey. " . Ama yokluk içinde dahi olsa bu millet zafer kazanacaktır. "Yiyeceğimiz yok" diyorlar. Van ve Diyarbakır'daki sabit mevki hastanelerinde 76 doktor. pahada ağır ne varsa alıp gelmişler.000 muhacirin iaşesini karşılamak için köylere memurlar çıkardım.. Erzurum'da 5. daha iyi plânlar yapılarak.

Çekingen bir şekilde bir iki adım attı. ölmek demek değil." Dışarıdaki manzara düşündüğü cümleye uygundu. Kalebogazı ve Oltu'ya doğru gidilecekti.Gelir ya. Eliyle takımın en uzun boylusu olan Ziver'i gösterdi. Hasan'ım fidan gibiydi aha şu nefere benzerdi. Sıçan Dağı'nı dolaşarak Tortum'a oradan da İslâmköy. dalgın dalgın bakan bir ihtiyarın Faik Çavuşun takımını görünce gözleri ışıldadı. Bir şey diyecekti diyemedi. onu ümitlendirsin diye ağzının içine bakıyordu.Kayıp diyorlar oğul.Sen tasalanma baba. öldü demek değil ki oğul. kaç baba oğullarını böyle ümitle sokak köşelerinde bekleyecekler. babamı kendi ellerimle toprağa verdim çavuşum. O. . Faik Çavuş âdeta yalvaran gözlerle kendisine bakan ihtiyara bir şeyler söylemek istedi.Eğer savaşa gitmeseydim sırf bu ihtiyarı memnun etmek için oğlu bile olurdum. Hem kar yağıyor hem de karanlık çöküyordu. Ancak söylediği bir cümle bile ihtiyar adamı memnun etmeye yetmişti. işte bu benim oğlum. Dört aydan beri Hasan'ımın elinde torbasıyla bu köşeyi dönüp gelmesini bekliyorum. belki sen görmüşsündür.Baba bir şey mi diyecektin? ihtiyar: . diye ümitlerini yitirmeyecekler ama oğulları ne yazık ki. Narman'a ve Oltu'ya doğru hareket edecek iki tümen harekete hazırlanırken. Gözlerindeki hüzün o kadar belli oluyordu ki ne diyeceğini. Faik Çavuş ihtiyarın bir şey söyleyeceğini sandı: ." diyemedi sustu. Yaklaşıp Faik Çavuşa sordu: . Tahsin Bey içindeki karanlığa aldırmadı. dedi. Kayıp demek. Yutkundu. Ziver'ini istiyormuş.Bilemem. Kanala gitti. Bir ince sızı sol yanından tüm vücuduna yayıldı. Faik Çavuşa bir şey desin. ihtiyar adamın nurlu bir yüzü vardı. yaz demeden bekleyeceğim. Bir şey soracaktım... Faik Çavuş tebessüm mü etsin. içinden ise. Faik Çavuşun da içinde bulunduğu takım erkenden yola çıktı. ... "Kim bilir. Ben de bekleyeceğim.Senin için.Ne! Bu mu benim babam? . Bu nedenle "Elbet doğru söylüyorum baba. Allah'tan ümit kesilmez ki. . Erzurum üzerine çöken karanlığa bakıp öylece kalakaldı. ihtiyarın kendini işaret ettiğini görmüştü. Erzurum'dan.. gün doğarken gelir.. Derin ama buğulu gözlerle çavuşa baktı baktı. Aslında bu keşif görevi süvari alaylarına veriliyordu ama bilinmez sebeple gözcülük ve keşif görevi yine Faik Çavuşun mangasının da bulunduğu bir takıma verilmişti. Hasan elbet bir gün gelir.. kederlensin mi bilemiyordu. kar kalkınca gelir.. harbe gidenlerin arkada bıraktıklarının ne hâle geldiğinin bir yansımasıydı.İhtiyar ne istiyor çavuşum? . Faik Çavuş yalan söylüyordu. Hafif hafif oturduğu yerden doğrulmaya başladı. Bu sözler üzerine aniden Faik Çavuşun sol yanma bir hançer saplanmış gibi oldu. Ziver. soğuğa aldırmadan bir köşe başına çökmüş. Sonra ne haberi ne de mektubu geldi. asla dönmeyecek." İhtiyarın hüznü Faik Çavuşa geçmişti. . İhtiyarın yüzüne bakıp kalmıştı."Geh kar yağardı geh karanlık. dedi. heykel gibi donuk. Bakarsın. nasıl davranacağını şaşırmıştı. adı Hasan. . Dönecek elbet. bir evlâdım vardı. Kış demeden. Kozohor.Sahi mi oğul! Doğru mu dersin? Gelir mi? . . Bunun üzerine o da: . İlk zamanlar bir mektubu geldi. diyor.. Ardos. Gelip geçen erleri süzdü.Sor baba. Sonra ağır ağır yürüyerek Faik Çavuşa doğru yaklaştı. Az önce yaşadıkları. Kayıp demek.. Eğlenme benimle.. Faik Çavuş oğlunu bekleyen ihtiyarın durumunu Ziver'e anlattı..He. elindeki bastona başını dayamış. Kayıp oğullarını her gelene geçene soracaklar. Erzurum'dan ayrılırken. Bakarsın. . derinleşmiş çizgileri gerildi. İhtiyar ise yavaş yavaş konuşmaya devam ediyordu: ..Ben.Oğul.. bağışlayın.

.Hah şöyle. Kendisine nasıl söz anlatacağını düşünüyordu. Ava giderken.Anlaşıldı komutanım. Neferler yürüdükçe. Kafkaslar'ı aş" 3. O sırada tüm takım şevke gelmiş. Ne yapıyorlar.Bir şey duymadım İsmail Hakkı? . ihtiyar adam da ayaklarını sürüye sürüye yanlarında yürümeye çalışıyordu. Faik Çavuş ihtiyar adama dönüp dönüp baktı. Bedeni yorulduğu gibi gönlü de yorulmuştu. Faik Çavuş emindi. o benim ellerimi öperken. Faik Çavuş ise bu manzarayı izliyor. mezarlarının başına bir kara taş dikilmiş miydi? Hep bu konuyu merak ederler ama asla da öğrenemezlerdi. Bu arada erlerin bazıları arkalarını sıvazlayan ihtiyarın ellerini. . Ancak takımın yürüyüşü hızlanmıştı. haydi yavrularım. bana ayrıntılı bir rapor vereceksin. ne taşıyorlar. Alnını da öptüm. Teğmen İsmail Hakkı’yı çağırdığında düşünceliydi. Oraları çok sıcakmış diyorlar..Gelir değil mi oğul? Hasan'ım çıkar gelir. keşif yapmak ve düşmanı gözetlemek de. her görev kutsaldır. Yurdumuzun bağrını deldi. Gidin şu Rus'a haddini bildirin. Teğmen İsmail Hakkı bölük komutanının karşısında durup sert bir selâm verdi. Faik Çavuş birden yorulmuştu. onlara da Hasan'ım soracak. Dal gibiydi" diye tekrar ediyordu. hüzün dolu gözlerinde iki iri yaş düşmemek için titreyip duruyordu. askerin geride bıraktıklarını da hâlden hâle koyuyordu. Ta ki küçülüp görünmez olana dek. . Anneler ve babalar hep bir şeyi merak ederlerdi. içine dalardı. Eliyle. Şansı varmış Kanal'a gitti. Hep Faik Çavuşa bir şeyler söylüyor. Hasan'ım soğuğa gelemezdi. Ya bir kâğıt ya da bir meşin künye ile ulaşacağı yere ulaşır. Kimse kötü haber beklemezdi ama kötü haber." diyordu. Bir karlı bayıra doğru tırmanmaya başladıklarında. ben de bir asker babasıydım artık. haydi arkadaş. ben de onun yüzünü gözünü öptüm. Bölük komutanı aslında teğmenin bu özelliğinden memnundu ama şimdi verdiği görevde patırtı çıkarmasını istemiyordu. bu kez senden uslu durmanı isteyeceğim. askeri de. Marş marş. Anlaşıldı mı? Teğmen İsmail Hakkı ise inatla susuyordu. oğlu Hasan'ı okşarmış gibi "Haydi aslanlarım. Çok zorda kalmadığınız sürece kesinlikle ateş etmek yok. Hasan'ım orada üşümemiştir değil mi çavuş? .Teğmenim. değil mi? Ben.. hemen her şeyi unutur. BÖLÜM Bölük Komutanı. Göğsünü ger. . Bastonuna dayanarak yanından geçip giden askerlerin arkasını sıvazlamaya başladı. Durdu. Erzurum'un dışında küçücük kara bir nokta hâlâ duruyor. gönülleri yakardı. ömrüm oldukça beklerim. Sonra ihtiyar adamın adımları yavaşladı. Hey benim şahbazlarım. bir teselli cümlesi bekleyecekti. onu da bilmiyorum ya. Zinhar başına dert alma yok. diğer askerlerin yolunu gözlüyor olmalıydı. Giderken arkasını sıvazladım. o da her bir askerin alnını öpüyordu. Gözetlemede bulunmak. Açıkçası memnun oldu. en çok elleri ve ayakları üşürdü.. çatışma dedi mi. yakar ve küle döndürürdü. ümit dolu bir haber. cepheler ne kadar uzakta ve ne kadar imkânsızlıklar olursa olsun daima tez gelirdi. Bölük komutanı: . Bölük komutanı teğmenin yere bakıp dudaklarını ısırdığını görünce: . oğullarının bir mezarı var mıydı. Şimdi müfrezenle Rus birliklerinin ardına sarkacaksın. . Ne kadar uslu durursun. bir kıvılcım büyük bir yangına dönüşür.. Savaş. sözünün bir yerinde eliyle de işaret ederek "Oğlum da şu nefere benzerdi.. soğuğa aldırmadan hep bir ağızdan marş söylemeye koyuldular. bu emir hoşuna gitmedi ama sadece söyleneni yapacaksın. O da bağıra bağıra marş söylemeye koyuldu: "Yüz sene var ki. Övünç duymuştum. Faik Çavuş her türlü zorlu şartlara rağmen askerin bu şevkine şaştı.. Sadece gözetleme yapacaksın. Sonra duyulan kötü haber tüm haneyi kavurur. gözleri arada bir Ziver'e kayıyor.. Onu buradan askere uğurlarken.. Nice acılar küllenirdi ama oğullarının acısı hep taze kalırdı yüreklerde.Biliyorum. odun keserken. Teğmen gözünü budaktan sakınmaz. ne gelip gidiyor.Üşümemiştir baba.Teğmenim. Moskofun derdi.

o da kendilerine bölük komutanının verdiği emirleri istemeden sıraladı. Keşifte bulunacağız.Hah şöyle. bundan sonra bir yılan gibi sessiz olacağız. kış gününde ender görülen güzel bir hava vardı. Makedonya'da düşman kovalamış.Duyamadım. bu yok. ben de sizin gibi düşünüyorum.Biliyorum komutanım. her tarafı ilk önce altın sarısına sonra da kızıl bir renge boyadı. Sözde harekât içindeyiz. O yok.Sabaha kadar yürüyeceğiz. Şimdi cepheden yaklaşık on beş kilometre içerideydiler. .Zorda kalmadan ateş etmeyeceğiz. mataralarınızı bağladınız mı? dedi.Arkadaşlar bu kez görevimiz hafif. Seni keşfe çıkarmazsam olmaz. Bu şekilde devam eden yürüyüş sabahın ışımasıyla birlikte iyice yavaşladı. Müfrezemin ne kadar özel olduğunu biliyorum. Akşama doğru beyaz dağların ardına düşmeye başlayan güneş.Arkadaşlar.Haydi o zaman arkadaşlar! Artık tamamdı. Emir böyle. Yolunuz açık olsun.. Tamam mı? . Rusların arkalarına sarkmak için epey dolanmaları gerekiyordu.Anlaşıldı komutanım! .Ben de biliyorum. Sıra sana geldi. Bir dahaki sefere bir esirden fazla alırsam namerdim. Hiç konuşmadan yol boyunca hızla yürüdüler. Ancak sabaha karşı istedikleri yerde olabileceklerdi. Kar yağmıyordu. . Teğmen İsmail Hakkı Rus askerleriyle karşılaşmamak için olabildiğince dikkat ediyordu. bu görev sana göre değil ama herkes müfrezesi ile keşfe çıktı. Kısacası başımızı çok istediğimiz hâlde derde sokmayacağız. Bata çıka yürüdükleri karda bazen ufak bir çıtırtı bazen bir kuşun havalanışı. . On dakika sonra hepsi hazırdı. Biraz bekledikten sonra yürüyüşe devam ediyorlardı. Neredeyse akşamın hükümran olduğu bu saatlerde Teğmen İsmail Hakkı erlerini topladı.Şimdi beni izleyin. bir vahşi hayvanın uluması pür dikkat hâlde yürüyen erlerin durmasına sebep oluyordu..Emirlerinize harfiyen uyulacaktır komutanım! . Keşifte bulunacağız. Bunun içinde dikkatli ama yavaş bir şekilde sabaha dek yürüyeceklerdi.. Yola çıkıldı. Müfrezesinin yanma geldiğinde erlere hemen hazırlanmasını istedi. Bir de adamları doyurmak için uğraştık. Oraya gittiğimizde en ufak bir gürültü istemem. biliyorum. Şimdi hazırlıklarınızı son kez gözden geçiriniz. Yapacak bir şey yok. Yalnız şunu da ifade etmeliyim ki. Senden iki üç tane esir istedik. Maalesef çarpışmayacağız. . Rus kuvvetlerinin ardına sızacağız. Onların ne yaptıklarını takip edeceğiz. Teğmen İsmail Hakkı geri dönüp müfrezesinin olduğu yere doğru giderken kızgındı. Biliyorum sizin gibi. .Tamam komutanım! . erleri de teğmenin şevkini arttırmışlardı.Ama efendim o esirleri yakalamamız gerekiyordu. Onlara şöyle dedi: .Ağır filintaların" yerine hafifleri alındı mı? -Alındı! . Gece alabildiğine bulutsuzdu. Giderken Teğmen İsmail Hakkı erlerine: .. Hangisinden yola . Haydi sallanmayın! Erler hazırlıklarını yapmışlardı. biraz hafif kalacak ama..Bağladık! . Kasaturalarınızı. Biraz daha yürüdükten sonra üç yol ağzına gelmişti. Şimdi yoldan ayrılıp şu yamaçtan yürüyeceğiz. . Karda yürürken bile ses çıkarmayacaksınız. Balkanların her dağında çetelerle çarpışmışlar için bu görev. Gökte arsız bir ay on dokuz eri izliyordu. Rusların arkasına sızacağız. zorda kalmadıkça ateşe etmeyeceğiz... . Teğmen erlerini.Böyle diyorsun ama geçen sefer de başımıza bir sürü dert açtın. Yirmi dakika sonra yola çıkıyoruz.Biliyorum... neredeyse bir bölük esir getirdin başımıza. Kendi kendine söylenmeye başladı: . Zorda kalmadıkça kesinlikle ateş etmek yok! Burası çok iyi anlaşıldı mı? . Biraz sonra erat içtima olmuştu. Kendimizi göstermeyecek. Müfreze on dokuz erden ibaretti. Her an Rus öncüleri ile karşılaşmamız mümkündür. Teğmen İsmail Hakkı ve erleri kâh ağaçların kâh da çalıların arasından yavaş ve dikkatli bir şekilde yürüdüler. hani nasıl desem.

İçindeki ses "Şunları vur. Biraz daha bekledi. Arabaların sayısı tam tamına 230'u bulmuştu hâlâ ufuktan atlıların geldiğini gördü. ellerinde eldivenler. Teğmen İsmail Hakkı çok sinirliydi. dedi. Bir süre daha bekledi. böyle bir göreve yolladığın teğmenine "zorda kalmadıkça ateş yok" diye emir verilir mi? Evet evet bunlar çok yüksek rütbeli subaylar olmalı. Ama teğmene verilen emir böyle değildi. Bunlar önemli birileri ama kimler? Şunları vursak mı? Şurayı bir şenliğe çevirsek mi? Ah komutanım ah. Bunların cepheye iaşe götürmekte olduklarını anladı. Nefes alışınızı bile duymayacağım. gelen geçenin buradan mutlaka geçmesi gerektiğini düşündü. namlumun ucunda subaylarınız. Yavaş yavaş geliyorlar.. Dört ayaklan üzerinde zor duruyorlar. Bir de bizim atlara bak. İsmail Hakkı bir iki kurt dışında dürbününde bir şey göremeyince öfkelendi. Sonra erin biri: .. Eli neredeyse tetiğe değecekti. İsmail Hakkı kendine şaştı.devam etmesi gerektiğini düşünürken. bunlar da Plaston taburu olmalı. Bölük komutanı birkaç gün sonra Teğmen İsmail Hakkı'yı çağırdı: . . buranın önemli bir yer olduğunu. adamların şu bolluğuna bak. Heyecanlanmıştı. Kendi kendine yine söylenmeye başladı: . başlarında kürk şapkalar. "Birazdan anlayacağız bakalım" dedi. . Teğmen İsmail Hakkı yattığı yerden gene söylendi: .. Teğmen İsmail Hakkı soğuk havaya rağmen kızarmış. Otomobilin arkasında beş Kazak atlısı var. Atların güzelliğine. Kırk yılda bir kere ateş etmeyi yasakladılar. Açıklık olan her yeri dikkatle inceliyordu. Belli ki bu subay grubunu sıkı bir güvenlik çemberi içinde korumak istiyorlar. subaylara nişan almıştı. Akşamın alaca karanlığı çökmek üzereyken geri dönmek için geldikleri yola koyuldular. Otomobildeki subayların önü nişan ve madalyadan gözükmüyor. atlara bayıldım. Hemen erlerini ağaçlık bir alana yerleştirdi. Ne olursa olsun..Geliyorlar saklanın! Ooo bu bir kervana benziyor. Ya şu askerlerin giyimine ne demeli? Kaim kaputlar. bakımlılığına bayıldım. Ah ki. Kafile bitti galiba.Böyle bir av. dedi.. İnsan üşür mü böyle. Durmadan söylenip duruyordu: .Komutanım bak. Onun bu şekilde ateşe hazır olduğunu gören erleri de tüfekleriyle nişan almış bekliyorlardı. Ruslar da aç kalsın ki bizim neler çektiğimizi anlasınlar. Bunlar. "Anlayacağız.. cümbüşe çevir. Üst rütbeli Rus subaylarına dikkat çekti.. ne ah! Dur bakalım daha neler göreceğiz? Gelenler Kazak süvarileri herhalde. diye dikkatini çekti. Kızaklı at arabaları yüklü olduğu halde ilerlemeye çalışıyordu. terle-mişti. Teğmen bir süre daha bekledi ama ne gelen vardı ne de giden. Şu hâle bak! Yeni mezun teğmenlerin yaptığı işi yapıyoruz.Ne kadar sıkı korursanız koruyun. eli tetiğe ha dokundu ha dokunacaktı. on dokuz erle dağıt burayı. ilk önce atlı kızak arabalarına çuval ve fıçılar yüklenmişti. Tepelerin ufuk çizgisiyle kesiştiği yerde beliren karaltılar zaman ilerledikçe belirmeye başladı.Hay Allah kahretsin. Ah şimdi basacaktık ki bunları. böyle bir ganimet kaçar mı? Acaba Rus komutanları vursa mıydım? * Dönüşte bölük komutanına ayrıntılı bir rapor verdi. . ayaklarında uzun ve deri çizmeler. Teğmen dürbünüyle etrafı taramaya koyuldu. Her yer kar ile kaplı olduğu için en ufak bir hareket kolayca fark edilebiliyordu. Yoksa bunca yiyeceği ve cephaneyi bir baskınla almak işten bile değil ama alsak nereye taşıyacağız? Yahu böyle bir ganimet kaçar mı? Biz burada açlıktan kıvranırken. Cepheye yeni geliyorlar." iaşe kolunun önünden giden beş atlıdan sonra teğmen saklandığı yerden tam beş metre ötesinden gelen arabaları saymaya başladı. Bunun üzerine erleri de tüfeklerini indirdi. O da ne! On beş kadar atlının arkasından bir otomobil geliyor. Şeytan diyor ki. Fakından olmadan tüfeğini doğrultmuş. Komutanının kendisine tembihlediği "Zorda kalmadıkça ateş etmek yok" sözü aklına gelince tüfeğini indirdi.Şansa bak.Çaresiz bekleyeceğiz. Hemen dürbünü gözlerine götürdü.. Eğer komutanları ateşe ederse. Teğmen İsmail Hakkı bunların cephane taşıyabileceğini düşündü. onlar da tetiğe basacaklardı. Karşıdaki tepelerin ardını izliyordu. Üşümez.. şunları aşağıya indir!" diyordu.. Beklemeye karar verdi. Kafile yavaş yavaş beş metre ötesinden geçip uzaklaştı.

. Hem bu havada. Faik Çavuş hatırladıkça kalbinin daha hızlı çarptığını. Sana bir şey söyleyeyim mi çavuşum. Sarıkamış'a daha çok yolumuz var. Yüzünün bir buz parçasına döndüğünü sanıyordu. Gayret et.. Kirpikleri. bu dağlar bizi yiyip bitirecek. . Bir kez daha peksimeti ısırmak için çabaladı. Hafızasını zorlayıp deminden beri bu uğultunun nereden kendisine yadigâr kaldığını bulmaya çalışıyordu ama işin içinden çıkamı-yordu. bu dağlarda kim öle. Korkuyla kendine sordu "Yoksa. Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü.Ne diyorsun çavuşum? . Tümenimiz çok gerimizde. . .Çavuşum Sankamış'a vardığımızda depolara ilk ben gireyim olur mu? . bıyıkları buz tutuyor. peksimeti ısırana aşk olsun. Giden bölük komutanının arkasından şapkasını çıkarıp yere vurdu: .Peksimet değil de çarığımın derisi sanki! ..Evet. . . ellerim mi donuyor?" Telaşla çan-tasındaki kirli bir iç çamaşırını çıkarıp yırttı. kaskatı kesiliyordu.Gayret et Ziver. İnleyenler. zemheriye karşı başını eğmiş..Kalır kalır. Dünden beri gözleri ara sıra sulanıyordu. bir müddet Faik Çavuşun yanında yürüdükten sonra takımın arkasına geçti.Tüh Allah kahretsin. Nicholas'm ta kendisiymiş. Ancak deminden beri kafasında rahatsız edici bir uğultu. . kim kala Ziver. -Ne! . Başaramadı. . . ısırmak dahi imkânsız hâle gelmişti. Yırttığı parçaları eline doladı.Oraya kadar gittiğimizde doktora gösterecek ayağım olursa tabii. . Sulanan gözlerini sık sık kolunun yeniyle siliyordu. Orada doktora gösterirsin.Ne fark eder ki ha dağlar.Yani? . Faik Çavuş önündeki uçsuz bucaksız beyazlığa baktı.. daha dur. Ama peksimet soğuktan taş gibi olmuş. sen meraklanma. . .Eh içindeki sesi dinleseydin. Tortum'a az kaldı.. Sanki çarık parçası diyordum. Hatırlamak istedikçe hep Balkan Harbi'nden döndükten sonra yattığı Sultanahmet Camii'nin ayetlerle bezenmiş duvarlarını hatırlıyordu.Maalesef öyle teğmenim ama siz verilen emri yaptınız. . Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü. .Kendime en güzelinden. Kafkas Ordusu Komutan Yardımcısı General Myshlayevski. diyordu.Çavuşum peksimeti bilmem ama benim ayaklarım pelteye döndü. Şişti.Bunları vur. Sanki ellerini hissetmiyordu.. Teğmen İsmail Hakkı hiçbir şey demedi. bir ses vardı. Üst rütbeli hani bol madalyalı dediğin subay Rus Çarı 11. kimse senden hesap sormaz bilakis takdir de edilirdin belki. Hep ileri bakmaktan gözleri kamaşıyordu. yardım isteyenler ve içinde yattıkları camideki minarelerden sık sık verilen salalar kulaklarında çınlayıp duruyordu. Çok acı çekiyorum. Hele bir şu Tortum'a varalım da. Bu sesi tanıyor gibiydi. .Senin üst rütbeli subay dediğin kimlermiş sana söyleyeyim..Tüh Allah kahretsin! Faik Çavuş.. Elim tetiğe de gitmişti.Sizi dinliyorum.Ne diyeceğim Ziver.. bizi Rus yenemez ama bu kar.Nedenmiş o? . Rus ordusunun komuta heyetiymiş desene.Yanisi şu teğmenim. Kurmay Başkanı General Yudenich ve Birinci Kafkas Kolordusu Komutanı General Bergmann da varmış. . Sonradan Ziver sustu.Neymiş o ses? .. . Öfkelenerek söylenmeye başladı. yalnız o zaman içimdeki sesi keşke dinleseydim diyeceğim sanırım.Çavuşum biz savaşmaya geldik ama durmadan yürüyoruz.Öyle olsun.Sanıyorum önceden buralardan bir miktar asker geçirmişler ama ne zaman geçirmişler onu bilmiyorum. . en sıcağından bir potin almak için. elindeki son peksimet parçasını ısırmaya çalışıyordu. ha Rus.Bizim önümüzde asker var mı peki? .

Soluk soluğa kalmış Ziver heyecan içinde Faik Çavuşu sırt üstü çevirdi.Yeme ölürsün! .. boğazının kuruduğunu. midesindeki ateşin şule şule olduğunu düşünüyor. Cepheye gitmekten. o anda susadığını anladı. Bir yandan delice koşuyor. ben çavuşumun ardından gideyim. Bu nedenle her ne surette olursa olsun.Beni bırakın! Bırakın! .. Derin bir hüzün.Çavuşum kalk. Onun bayır aşağıya koştuğunu gören erler şaşırmışlardı. "Kaçsam mı?" deyiverdi kendine. Ziver hemen Faik Çavuşun ellerine atıldı: . Dağlarda hava sık sık değişirdi. Elinde olmadan düğmelerini çözmeye kalktı.. Çavuşları kendinden geçmiş bir hâlde karları yemeye çalışıyordu.Beni bırakın! Gidin! Faik Çavuş aniden yerden kalktı ve tırmanmakta oldukları bayırdan aşağıya doğru hızla koşmaya başladı. içinde kopan bu yangını söndürmek istiyordu ama ne yapacağını bilemiyordu. Silahını daha önce düşürmüştü. Dişleri birbirine vuran Faik Çavuşun gözleri büyümüştü. "Bu uğultulardan kurtulmanın tek yolu kaçmaktı. aklının emrettiğini yapmak için hiçbir şeye aldırmadan koşuyordu.. Şimdi ise sırtındaki çantasını çıkarmaya çabalıyor. öldürmekten ölmekten. ellerinin ve ayaklarının titrediğini hissediyordu.Kendine gel çavuşum.Ben zaten ölüyüm! . dağlara yolu düşenlerin mutlaka başına bir şey gelirmiş. Takım erleri ve Ziver onun karlar içine diz çöktüğünü görünce koşarak geldiler ama şaşırdılar. Dağların eteklerindeki kocaman şemsiyeleri andıran çam ağaçları çığlık atan rüzgârdan sanki titrer gibi sağa sola eğilirdi. Şimdi tüm vücudu "Buradan kaç. O da bayır aşağıya Faik Çavuşun izlerinden koşmaya ve "Çavuşum. yamaçtan vadiye doğru koşan Faik Çavuş yerde diz kadar biriken karlar içinde koşmaya çalışıyordu. Bir yerde sert esen rüzgâr dağın öbür yamacında sessiz sakin yağan kara dönüşürdü. yürümekten. Tek düşüncesi hızla koşmaktı. Burada kalırsak donarız.gözlerinin büyüdüğünü. . ileri mi gitsinler.. gözündeki karları temizledi. dönüp çavuşlarını mı takip etsinlerdi? Bu kararsızlık içindeyken Ziver "Siz yolunuza devam edin. düğmelerini açmaya çalışıyordu. Sonunda şuursuzca yerdeki karları avuçlamaya.Yiyeceğim! Yanıyorum! İçim yanıyor! . açlıktan en önemlisi soğuktan kurtulmanın tek yolu kaçmak" diyordu içindeki inatçı ses. "Kaçsam mı?" Bu dağ başında nereye gidecekti ki? İçindeki ses ise durmadan "Kaç!" diyordu "Kaç! Bu dağ başında da olsa beyaz bir çölde. Beni dinle! . beyaz bir ülkede seni bekleyen asude bir bahara doğru koş" diyen emri yerine getirmek için ileri doğru atılıyordu.. Sanki uçuruma koşan birinin ayaklarını yakalamak istercesine karlar Faik Çavuşun koşmasını engelliyor ama her şeye rağmen koşmakta ısrar eden çavuş sık sık düştüğü yerden kalkıp yoluna devam ediyordu.. Rüzgâr kesilmiş. Yüzündeki. Şuursuzca. Bir süre daha koştuktan sonra düştüğü yerde.. Ara sıra takılıp yere düşüyor. Vücudunun alev alev yandığını. Dizlerinde derman kalmayıncaya dek. dedi. ağzı burnu kar içindeydi.. Bir asude bahar karşılar seni. ancak elinden düşürdü. koyu bir keder dağların bağrını bıçak gibi çizen vadilerin içine dolar ve bir bulaşık sis içine karışır giderdi. Başaramadı. Sonradan ekledi. ağzına götürmeye başladı. çavuşum!" diye bağırmaya başladı.Seni bu hâlde nasıl bırakalım çavuşum? . kendisine ağırlık yaptığını düşünüyordu.Yeme çavuşum! . Karlı dağlara dair yaygın bir inanç vardı. Rüzgâr bu ıssız yerlerde kaybettiği vefasız bir sevgiliyi çığlık çığlığa arardı sanki. Onu almak için karların içine diz üstü oturdu ama titreyen elleriyle matarayı alıp bir türlü ağzına götüremiyordu. Şimdi kendisini bir fırına atmışlardı sanki. karlarda yuvarlanıyor." dedi.. Sakin sakin yağan kar yağdığı yerde rahatsız edilmek istemezmiş. Matarasını aldı. Elleriyle karları avuçladı ve öylece kalakaldı. içindeki yangını söndürmek istiyordu. . kar lapa lapa yağmaya başlamıştı gene. neden sonra kalkıp tekrar koşuyordu. beyaz umutlara doğru koşarsın koşarsın." Şimdi kafasındaki uğultu daha da artmıştı. O da. Karları yemek. Kendi kendine "Yine bir krize mi gireceğim Yarabbi?" dedi.

. dedi.Adım gibi eminim yakınımızda bir köy var ama.Olmaz çavuşum olmaz. Başında bir ağırlık vardı ama uğultu kesilmişti.Sen yangını... asude ılık bir bahar beni çagınyor.Çavuşum az daha gayret et.Bu havada kuzeyi nasıl bulacağız! . Öndeki keşif koluna yetişmek için yamaç yukarı yürümeye başladılar. Ha gayret çavuşum.. . takıma yetişelim. Haydi kalk. "Herhalde ölüyorum" diye iç geçirdi. Ziver'e: . Emin misin. Ha gayret. Derin bir rüyadan uyanmış gibi Faik Çavuş.Köyü bulamazsak burada donup kalacağız." Onların perişan hâlini gören diğer erler birbirine hüzün dolu gözlerle baktılar. Sanki hafiflemiş. Hepsi yorgundu. tepeye takımının olduğu yere gelebilmişti. Sanki ayağımda tonlarca ağırlık bağlı da yürümemi engelliyor. İleride bir köy olduğunu söylüyorlar. . burada köy var mı? Yoksa başka bir şey düşünelim.Çavuş da donmak üzere.Çavuşum ben dağları iyi bilirim. Ne dediği anlaşılmıyordu.Beraber gidelim çavuşum. Ne karlı dağlardan ne yazgından ne de bizlerden. gayret çavuşum ne olur ölme. patikayı ve sırtları takip edin. ellerine beyaz güvercinlerin konduğunu.Koçum hatırlamaya çalış. Faik Çavuş ise belirli belirsiz duyduğu bu sözler üzerine mırıldanıyordu. Kaçmak istedim biliyor musun? Kaçmak.. bir zehirli düşünce seni kaçmaya zorluyor ama sen kaçamazsın. her tarafını beyaz bulutların kapladığını hissediyor. Bir şeyler yapmalıyız..Ne yapacağız burada? Ziver en önde giden ve kılavuz diye alınan ere tekrar sordu.. . . . İçimdeki yangın söndü Ziver. Gene. Bu karlarda yitip kalmayacağız. Nereden geldiyse burnuna gül kokusu geldi. Sen benim ayaklarımı bir görsen.Aması ne! . üşümeye başlamıştı.. onlara doğru ellerini uzatıyordu. karlar içinde yitip gideyim. Ben donayım.Kendimi kaybettim Ziver.Üşüyorum. Oraya gitmeyelim.. donarız. Gene kaçmak isteyeceğim. Beyaz bir ülke. dağların yangınını bilir misin Ziver? . gönlüme zehirli bir engerek yılanı çöreklenmiş sanki.Allah kahretsin kaybolduk burada! .Çavuşum sen şimdi kalk. Kaçamadım. Sanki bileklerine ve ayaklarına iki mengene bağlanmış da sıkıp duruyordu. çavuşunu omuzladı. bizi kurtlar bile yemez.Hayır bir tek ben gideceğim. . Biliyorum çok bitkin bir durumdasın ama buralarda kalırsak. Faik Çavuş yerden zar zor kalktı. . Ziver'in omzuna dayanmış bir hâlde. İçlerinden biri sordu: .Beni bırak Ziver.Şu yönde. Kurtulacağız. Faik Çavuş avuçlarına uçsuz bucaksız beyazlıklar içinde. .Hani köy nerede? .Biliyorum çavuşum.Herhalde mi? . bana yaslan. yağmurun beyaz bir şekilde yağdığını. Sonra ök-sürdü. güllerin beyaz beyaz açıldığını. Takım erleri bu karlı havada daha ne kadar gidebileceklerini düşünüyorlardı. . Burada ölmeyelim. "Karları koklama.. . Sadece ve sadece gözlerinin önünden uçuşup duran kar tanelerine bakıyor. . En kısa sürede beni kaçmam için yine sokup zehirleyecek. . Çünkü beni çağırıyorlar. * Faik Çavuş. Fakat biliyorum ki. Ne olursa olsun gitmeliyim. Ziver ise omuzladığı çavuşuna âdeta yalvarmaya devam ediyordu. .Ne bileyim bağırıp durma! . Bir deli fikir. Derin derin içine çekti. ..Elimizde harita mı var? Bize. . Ziver. Son bir güç ile Ziver'e tutundu. çok üşüdüğünü. Ziver'e: .Beni bırak Ziver. . Dağ yangınlarını da iyi bilirim. Ziver hâlâ ayaklarından şikâyet ediyordu. dedi Ziver. ayakları üzerinde duramadığını düşünüyordu. kuzeye doğru gidersek buluruz herhalde. dediler ama köy möy göremiyorum.Sen istesen de kaçamazsın çavuşum.

Sürünürken.Bir bu eksikti. ara sıra başını kaldırıyor. . Nöbetçinin kendisini görmediğini düşünerek daha da sokulmayı tasarladı. Ya geri dönüp gelmekte olan tümene kavuşacaklardı ki. Gözleri büyüdü. bir başka er bağırdı. Karlara bata çıka evlere doğru yürümeye başladılar. Er. . askere arkadan yaklaşmaya başladı. Karın içinde. Bir çırpıda erin yanına geldi.Evler. Bu düşünce onları sabırsız yapıyor. bu kadar hareketsiz kalmak mümkün değildi ama Rusların karda giydikleri kalın giysileri ve içi kürklü çizmeler aklına gelince. Ateş edip etmeyeceğine karar veremedi. evlere ulaşacağını düşünüyor.Ulan şimdi seni burada gebertmezsem! Seni kurtlara yem yapmazsam! .Çavuşum kurtulduk! Takım yeniden hayata gelmiş yeniden canlanmıştı." diyerek daha da yaklaştı. Sonra bu askerin donmuş olabileceğini düşündü. kurtulduk! . bu yüzden son gücünü de harcamak için çabalıyordu. Sonradan vazgeçti. Kar ve Rus askeri.Tüh Allah kahretsin! . karların içinde sürünerek. Sonra hafifçe tüfeğini doğrulttu.Ya köyde de Ruslar varsa? . . Zaten biz de Rusların peşine düşmek ve onları çevirmek için gelmiyor muyuz? . Az daha gayret ederse. deyip erin birinden kaptığı tüfeğini kılavuz olarak görev yapan ere doğrulttu.Rus askeri mi? . Gene attı. Erler bir yandan da "Köyde Ruslann üstün kuvvetleri varsa?" diye endişelenmeden edemiyorlardı. . Bir an önce evlere girip ısınmayı düşünüyorlardı. soğukta. Yaklaşmakta olan er onun bu hareketsizliğine şaşırdı.Tüfek mi? . Sırtta epey yürüdük. Nişan aldı. eksik değil resim tamam hemşerim. arkadaşlarını izlemeye çalışıyorlardı. Bir yoklayalım bakalım. Kendinden önde koşan erler birden duraklayıp yere yattılar ve silahlarına sarıldılar.. .Evet. Bu nöbetçiyi öldürüp köye sessizce girmeyi düşünüyordu. Artık öyle ya da böyle ölümü seçeceklerdi.Ne oldu? . derken şimdi de Rus gâvuruna mı çattık? Tümenimizde epey geride olmalı. Donmak kaçınılmazdı.. Diğer arkadaşları da karın içinde tam siper hâlde bekliyor.Bakın! Evler! . Yine hareket yoktu. Ancak askerde hâlâ hareket yoktu. Bir süre başını eğip karlar içinde süründü. Uzaklara bakıyor gibiydi. bunun olabileceğine kanaat getirdi...Evler mi! . Olduğu yerde öylece durup duruyordu. Bir kartopu daha yaptı.Elinde tüfek var. uzunca bir sırttan sonra çatallı boğazın bir başlangıcın-daydı. Silahını bıraktı. bir ağrı olmuyor ama karın çiğnendiği sert yere basınca ayakları sızım sızım sızlıyordu... birbiriyle yarış edercesine evlere doğru koşuyorlardı. kendine tünel açarak nöbetçiye doğru yaklaşmaya başladı. Er sonunda "Ne olursa olsun. Tam ateş edecekti ki.Köyün girişinde bir karaltı var. dikkatle nöbetçiye bakıyordu.Sanki bize doğru siper almış bir Rus askeri gördük.Geride mi kaldı? Ziver: . Ziver ise Faik Çavuşu sürüklüyordu.... neredeyse akşamın çökmeye başladığı sıralarda bu çok zordu. İlk önce. .. Onların ne yaptığını anlamaya çalışan Ziver de Faik Çavuş ile birlikte kendini yere attı.Köy. bir kartopu yapıp neferin önüne attı. Erin biri geniş bir yay yaparak. .Hayır.Donacağız. Köyde az sayıda olmasını umdukları Rus askerleriyle çarpışmayı göze almaktan başka bir çareleri kalmamıştı. Galiba çatal da geride kaldı. Yumuşak karlara bastıkça ayaklarında bir acı.Haydi gidelim! . Bu Rus'un işini bitirmeliyim. Geriye dönsek donarız. Her yanını saran buz .. Bir hareket olmadı. Nöbetçi hiç kıpırdamıyordu. Hâlbuki sessiz bir şekilde saldırması gerekliydi. Kasaturasını çıkardı.Hani Ruslar buradan çekilmişlerdi? . .

Donup kalmıştı. Gözleri sanki uzaklara bakıyor gibi uzağa kilitlenip kalmıştı. diyordu. neden sonra seferin başında böyle bir şeyle karşılaşmak moralini ve sinirlerini bozmuştu. içerisi dışarıya göre ılıktı ama burada yerde yatan eratın hâli perişandı.Ne oldu! Diz çöktüğü yerde ellerini yüzüne kapamış. Sessiz şekilde yatan bu erler üzerlerine attıkları perdelerle soğuktan korunmak istiyorlardı..Bir metre kar altındaki toprağı tırnaklarımızla mı kazalım? . bu kaçıncı hüsran ve bu kaçıncı yıkılıştı. bıyıkları buz tutmuştu. çene kemiği görünüyordu. sık sık Faik Çavuşun soluk alıp almadığına bakıyor durmadan: .Bacaların hiçbirinden duman çıkmıyor. Ellerini yüzünden çekti.Onu gömelim. Neden sonra cesaretini topladı. Bu havada kurtlardan başka kimse dışarıya çıkamaz. Sonra içlerinden biri: . arkadaki takıma eliyle "gelin" işareti yaptı. Kalbi hızlı bir şekilde çarpıyor. her yanını ateş basmıştı sanki. geldik. Şaşkınlık ve dikkatle hareket eden erler büyük bir eve doğru yollandılar. . bir an önce gidelim. Faik Çavuş. şaşkın ve merak içindeydiler. Sıkıca tuttuğu tüfeğini elinden bırakmak istemezmiş gibi bir hali vardı ama bilekleri hep yer yer diş izleriyle doluydu. . .İşaret de vermiyor..tabakası çözülmüş. Köye donmaktan kurtulmak ümidiyle gelirken. Bu izlerden çıkan kan donmuş. erin kısacık gelen ceketinin kollarını kırmızı beneklerle donatmıştı. Karlar içinde ne olup bittiğini anlayamayan takım erleri kalkıp kendisine doğru ilerlemeye başladılar..Köy boş herhalde. boş olabilir.. İyice yaklaştıklarında evlerden bazılarının yarıya kadar kar altında kaldıklarını gördüler. karanlık içinde yerdeki bir paçavranın üzerine dokuz er sıralanmış yatıyordu. .. Sonra oturduğu yerden kalkmadan. Takım arkadaşları ise onun ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Göz bebekleri daha da büyüdü. . Erler büyükçe bir evin merdivenlerini çıkıp kapıyı açtılar. Başını döner gibi oldu. . Bir kez daha şaşırdılar. .. Ziver'in bu sözlerini belirli belirsiz mırıltılar halinde duyuyor ancak ne dediğini anlamıyordu. Şimdi sıcak bir soba başında dinlenip kendimize geleceğiz. Köye vardık. Hepsi ölesiye yorgun. Takım evlere doğru ilerlemeye başladı. Ziver. dedi.Biz yine de dikkatli olalım. gözlerinin gördüğüne inanamıyordu. Yerde sanki siper almış olan er Rus değil de Türk askeriydi. .Hiç olmazsa kar ile örtelim de kurtların dikkatini çekmesin. Bu beyaz yolculukta. Bu manzaraya. Bir kez daha yürekleri hızla atmaya ve gözbebekleri büyümeye başladı.Ona bir Fatiha okumaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok. İçeride ne kimse inliyor ne de "of diyordu. Loş. birden nice hüsran dalgalarının yüreğinin duvarlarına vurmasına neden olmuştu. içi kalktı..Haydi.Gayret et çavuşum. Diz çöktü ve öylece kalakaldı.Hay Allah ne oluyor orada? . Hiçbir şey demeden bir süre durdular. Dayan çavuşum geldik.. yarı donuk. . çatılardan sarkan buzlar neredeyse yere değecek gibi olmuştu.Ne yapıyor bu? . Sakalları. onlar da gördükleri manzaradan dolayı şaşırıp kaldılar.Oraya çöküp kaldı. Bu sürükleniş daha ne kadar devam edecekti? Gözünün önünde avuçlarına konmak isteyen beyaz güvercinlere gülümseyip duruyordu. . Yüzünün yarısı kurtlar tarafından parçalanmıştı. heykel gibi donup şaşkınlık içinde bakan er. Az sonra arkadaşlarının yanına gelince. önündeki nöbetçiye bakmak istemeyen er ise öğürüp duruyordu. Kulaklarında sanki sivrisinek vızıltısına benzer şeyler vardı.. Bir yerlere doğru sürüklendiğini hissediyordu. . Bir vadinin çatağındaki köy kuytuda kaldığı için karlar burada birikmiş.. Başlarında da gençten biri köşede oturuyordu. Burada Rus askeri falan yok.Rus'un işini bitirdi galiba. Gam denizinde büyüyen dalgalar sanki kendisini boğmak istercesine içinde çalkalanıp duruyordu.

Bildiklerimi hatırlamak için size de anlatayım.Hiçbirinde soba yok. Ziver duyduklarına inanamıyordu. Yarı donuk hâlde buraya sığındık. biraz daha iyiler ama yapacak bir şey yok.Açılın. Neler oluyordu? Buradaki askerler belli ki Türk'tü ama burada ne arıyorlardı? Ziver. biz gelirken de oradaydı. Kısa süren şaşkınlıktan sonra Ziver: . Faik Çavuşun erleri ne diyeceklerini bilemediler. Kalpleri tükendi. çavuşumu yatıralım. dedi.Bunların nesi var? . ne bir balta hiçbir şey bulamadım. Dışarıda yağan kar içlerinde çiçeklenmeye yüz tutmuş tomurcukları bir bir kırağının kavurduğu gibi tüm ümitlerini kurutmuştu. . Ancak günlerce ve haftalarca iyi bir şekilde beslenirse. .. O nedenle ateş yakamadık.O mu. Donmuş. . kurtlar ısırık içinde bırakmış.Ben doktorum. dedi. hissiz ve olağanmış gibi büyük bir kayıtsızlıkla söylemişti..Dışarıda bir er vardı. . Bu kaçıncı yılgınlık. Ziver duyduklarından şaşkına dönerek yine sordu: . Bunun sonucunda yumruk gibi olan kalpleri daha fazla kan pompalamak için daha hızlı bir şekilde çarpmış durmuştur. Faik Çavuşu yatmakta olan erlerin arasına uzattı. . Sanki bu sözleri heyecansız. Hem bitlidirler de. Böylece içerisini bir nebze olsun ısıtırız. .. Daha sonra beşinci sınıfları da cephelere dağıttılar. .Seni neden burada bıraktılar? . Benim de onları yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. kalpleri tükendi ne demek? Genç doktor kapıda bekleşen diğer takım erlerine: . denilince hiç itiraz etmedim.Peki.İçeri girin. Sen kal. Aslında dışarıdaki ağaçları kesecektim ama ne bir kürek. bu erler hastalandı. . Hem istesem de bu havada bilmediğim yerlerde tek başıma yola çıkamam.Bizi burada bıraktılar.Kapıda dikilip içeriye bakan takım erlerine oturan genç biri başını kaldırıp hayret eden gözlerle baktı..Evlerde soba da mı yok? . "Ya gelir alırız ya da arkamızdan daha sonra geleceklere sen de katılırsın" dediler. Ben ilk önce Erzurum'a geldim... kendisini nöbetçi olarak dışarıda bırakmışlar.Köyde kimse yok mu? -Yok. belki kendilerini toplayabilirler ama ne ileri gidebilirler ne de geri. diye karşılık verdi. Erzurum'da öğrenmiştim. bin bir güçlük içinde kendilerinden üstün bir gayret göstererek yürümüşlerdir.Şu yerde yatanların arasına yatırın.Bilmiyorum ama bunların bir mucize olmadan ayağa kalkmaları mümkün değil. . Ocak diye tabir edilen ilkel şömineler var. Bu askerler ilk önce gıdasızlık yüzünden zayıf düşmüşlerdir. Hatta bizimkiler kendisini Rus askeri sanıp tam siper aldılar ama sonradan donduğu anlaşıldı. Herhalde daha önceki kafilede burada konaklamışlar.Soba yok mu? -Yok.Geldiniz ha. Şimdi ise adını sanını bilmediğim bu köyde bizi bıraktılar. bu durumda ne olacak? . Oturan genç: . Ne ummuş ne bulmuşlardı. Isınır.Ne demek tükendiler.Doktor mu? . . Daha sonra iki taburla birlikte günlerce yürüyerek bu köye geldik.Bunlar tükendiler. . Erzurum'da bu tür askerlerin yakalandığı hastalığa yaşlılık hastalığı da diyorlardı. dedi.Evet.Neden olacak. Günlerce yürümüşler iyice beslenemeyince zayıflamışlardır ama hep yürümeye zorlanmış. bu yıl son sınıfa geçmiştim. Sonra kalpleri büyümüş ve beş on yaş birden yaşlanmışlardır. Anlatayım.Neden? . .Burada ne işiniz var? Genç er yanıtladı: . deyince boşaltılmış bu köyde bizi bıraktılar. Kapıda bekleşip duran erler gördükleri manzara ve sobanın olmaması nedeniyle düş kırıklığına uğradılar. bu kaçıncı hayal kırıklığıydı.. Ancak yakacak odun bulamadık. Sonra kendinden beklenmeyen bir çeviklikle kalktı. Ardos'a gidecek olan iki tabur asker bu döküntüleri yanımızda götüremeyiz.

Ancak evde üzerlerine örtecek ne battaniye ne de yorgan vardı. . Çok yorgundu ama gitmeleri gerektiğini biliyordu. Heyecanla mırıldandı: . Sarıkamış çok çok uzaklarda. Bu haber bizim askerin moralinin düzelmesine neden oldu. Yerde yarı baygın bir şekilde erlerin arasında yatan Faik Çavuş kendine gelir gibi oldu.Soğuklamak ne kelime donuyorduk! Ardos buraya uzak mı? . Bütün gece boyunca erler ve yaralılar birbirine daha da sokuldular.Öldüm mü yoksa? Ziver ve diğer erler zoraki gülümsediler: .Çavuşuma da bir baksan doktor. Kâh uyanık kâh yarı uyanık sabahı ettiklerinde. ne de biz. Bizim askeri oyalamak için hep vur kaç yapıyorlarmış. Burada kalacak hasta erlere ve genç doktora acımadan da edemiyorlardı.Beni kaldırın.Bir köye sığındık çavuşum.Yatanlar ne yiyor? .Kaç gündür şu ekmekle idare ediyorum. Gitmeleri gerekiyordu. Çantasından neredeyse kemik gibi sertleşmiş bir parça tayın çıkardı. Ne siz ilksiniz. Bir dağı aşarsın. Bazen ateşleri çıkıyor. Veya bu yakınlarda yaralıları taşıyabileceğimiz bir köy var mı? . Oda... Nasıl bir yolculuğa çıktıklarını düşünüyorlardı. Faik Çavuşun da yer aldığı takım hazırlanmaya başladı.Sarıkamış'a mı? Daha Oltu'ya bile ulaşamayan birlikler Sarıkamış'a girme rüyaları mı görüyorlar? . şuna yetişip tepeleyelim hatta diğer birliklerden önce Sarıkamış'a girelim" demeye başladılar. niye şaşırdınız? . Bu akşam burada kalırsak sabah erkenden yola koyulabiliriz. Kendilerine gelen takım erleri acıktıklarının farkına vardılar..Bilmem.Orasını bilemem. Genç doktor: . . . "Rus bizden korkuyor. Oltu'ya ilk yürüyen kafileyiz.. bileklerini kar ile ovuyorum.Hayır. isteyenin istediği kadar bunlardan alacağı söylenmiş askere. İki er hemen koşarak Faik Çavuşun kollarına girip onu bir köşeye oturttular. . . Fakat dağlar sertleşince döküntüler de arttı. . dedi.Evet. .. Ardos'a. Yerde yatan Faik Çavuşa baktı. Bu hastalar bana emanet.Nasıl gelebilirim ki.Biz ise. ..Akşam oluyor. bir dağ karşına çıkar. Kuşlar gibi besliyorum onları. Faik Çavuş ise çok derin bir uykudan uyanmış gibi tatlı bir mahmurluk içindeydi. Hele Sarıkamış'ta yiyecek. Doktor istemedi. . Dağların ardındaki dağların ardında.. içerideki kalabalığın nefesleriyle biraz olsun ısınmıştı. Yalnız Rusların Ardos'a kadar çekildikleri söyleniyor.Doktorum buraları az çok bilirim.. diye düşünüyorduk. Daha önce yollarda hep sağda solda döküntüler gördük. Ziver kırık bir camdan yapılmış pencereden dışarıya baktı. bu kez daha büyük. Konuşmak istemiyor..Yanılıyorsunuz. Bu yüzden doktora veda ederken kendisine: . Ne olursa olsun yola devam etmeliydiler.Neredeyiz? .. Donup kalmışlar. Tayınları ağızlarına kırıntılıyorum. Sustu kaldı.. Ziver hiçbir şey diyemedi. Asker hep bu hülyalar içinde yürüdü.Bizimle gel.Burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Esaslı bir dövüşten kaçıyorlarmış. yaşıyorsun. dışarıdan kar alıp alınlarına koyuyor. burası ele geçirilince. Gözlerini açtığında yanında yatan erlerin farkına vardı. Bir parça da doktora uzattılar. . . İşe yaradığını sanıyorum. Buna en çok ben memnun olurum. . Sizin yolunuz açık olsun.İstersen sen de bizimle gel doktor.. işte bu dağlar Allahüekber Dağları'dır. Şükür ki. . Kendi yiyeceksizliğine aldırmadan.Onlara da çantalarında ne varsa bulup yedirmeye çalışıyorum. daha yüksek dağlar çıkar. daha ölmedin. üç dört gündür lapa lapa yağıyor. Onu da aşarsın.. Belli ki soğuklamış. dedi tekrar. ısrarla susuyordu. silah ve cephane depolarının olduğunu. Çantalarından çıkardıkları peksimetleri dişlemeye başladılar. Takım erleri ve Ziver başta olmak üzere herkes şaşkındı. Bu dağların ardındadır Sarıkamış. Kar.Biraz ısınsın.

sağa sola atılmıştı. Bu zor günlerde yokluklar bizi yıldıramaz. bu şekilde beyaz karlar altında kefen misali örtülmelerini görseydi acaba ne düşünürlerdi? Bunu kendine soran Albay Mustafa Nimet iliklerine dek titredi. avurtları çökmüş yüzlere bir şeyler söylemek ve erleri heyecana getirmek istiyordu: . Biraz daha ilerleyince. erlerine şehitleri bir araya toplayıp taşla üzerlerinin örtülmesini emretti. Yıldırmamalı. Yerde dağınık hâlde duran erata dikkatlice baktı. Elimize geçen fırsatları iyi değerlendirmeliyiz. Vatanımız zor günler geçirmektedir. Biraz daha yaklaşınca yerdeki erlerin Osmanlı askeri olduğunu anlamıştı. Az sonra gözden kayboldular. Hopa civarında ilerleyen Teşkilat-ı Mahsusa'daki arkadaşlarımız yolların çatallandığı yerlere "Kafkaslara gider diye yazmışlar.İnanın hiçbir fikrim yok. Çoğunun kaputu ve ayaklarında doğru dürüst botu yoktu.. Üstelik er ve subayların kırılan tüfek kabzaları cesetlerin yanına atılmıştı. mezara gömemedikleri bu erlere dolu gözlerle baktı. Çantaları sağa sola saçılmıştı.. Sizin yolunuz açık olsun. inanın bana. Takım tekrar yola koyulmuştu.. Faik Çavuş ve takım erleri içlerindeki acının büyüdüğünü hissettiler. Bunların ilerisinde ise bazı erler üst üste yığılmıştı. İşte bu ümit. Size duyduklarımı da söylemek isterim.. Yürürken sık sık geri dönüp köye bakıyorlardı.. Kafkasları alıp Turan içlerine doğru ilerlediğimizde her şey daha kolay olacak. Rusların anlaşmalara aykırı olarak yaptıkları bu kötü davranışı kapatmak istiyordu sanki. Hiç böyle bir şey görmemişti. "Hiç olmazsa kurtlar parçalamasın" dedi. kalın başlıkları vardı ama yerdeki neferlerin üzerlerinde ne kaput ne de kaim başlıklar vardı. Osmanlı Devleti eski gücüne kavuşabilir. Üzerinizde doğru dürüst kaputunuz bile yok ama gözlerinizde bir heyecanın ışıltılarını seziyorum. İçi kan ağlayarak. Ruslar esir aldıkları iki subay ve 34 eri bir vadi içinde süngüleyerek şehit etmişler. BÖLÜM 18. kanayıp donmuş yaralarına karlan dolduruyordu..Peki. Çünkü orada Rus'un çizmesi altında inleyen milletlerimiz de bize katılacak. Azapköy civarında ilerlerken karlar içinde bir küme gördü. Sakallan uzamış..Askerlerim.. Tüm bu yokluklara karşı elinizden geleni yapacağınızı sanıyorum. Ne yazık ki bunlar Osmanlı askeriydi. Kar taneleri toprağa verilemeyen bu erleri örtmek. Yürüdükçe sağda solda yatanları gördü. Albay toprakla örtemedikleri. * Yüzbaşı Baki taburundaki erlere baktı. Gidenler onun el sallamasından bir tuhaf olmuştu. Mustafa Nimet Bey gördüğü manzara karşısında iliklerine kadar dondu. Çünkü Rusların uzun kaputları. İçi sızladı.Bu hareket Rusların yanına kâr kalmayacak! Geri dönerken. Bilsem de bir şey değişmez zaten. Yerde yatanları kar yarı yarıya örtmüştü. Genç doktor kapıda durmuş onlara el sallıyordu. Öleceksem de. Üşüyorsunuz. Bu vatan evlâtlarının anneleri ve babalan bir zamanlar bebek iken besledikleri evlâtlarının. Elimde olsa ben . üst üste yığılmış erlerin arasında iki subayın olduğunu gördü... hâlinizi görüyorum.. yürüyüşlerini zorlaştırmalarını istememişlerdi. Tümen Komutanı Albay Mustafa Nimet. . Bu ıssız köyde bıraktıkları hasta askerlerden dolayı hepsi üzgündü. Daha önce burada bir gösteriş taarruzu yapılmıştı. Yavaş yavaş yağan kar tanelerinin askerlerin üzerine düşmelerine daldı gitti. işte bu düşünce bizim içimizi ısıtmaktadır. 4. Dışarıda arsız bir ayaz vardı. Sonra kendi kendine söz verdi: . hastalarımla kalacağım. Albay Mustafa Nimet yerde yatanların kimler olduğunu merak ediyordu. Doktorla vedalaşırken. ağızlarına. yerde yatan askerlerin gözlerine. Bazen sert esen bir rüzgâr yerden karlan kaldırıyor. Bazıları süngülenmiş ve silahların kabzaları kırılmış. Doktor dolu gözlerle onların arkalarından bakakaldı. Bir zamanlar Orta Asya'dan kalkıp geldiğimiz yerlere gitmek kim bilir belki de bize nasip olacak. Etrafımızda ne var bilemiyorum. Hemen o tarafa doğru yürüdü. Ziver kendi peksimetini doktorun cebine soktu. her tarafa savuruyor. Meraklandı.

bu memleketi. hepsinin çıkarılmasını istiyorum. Penek Köyündeki evlere.Bana bak! Öbür gün ölüme yollayacağım askerime yiyecek konusunda kısıtlama getiremem. Yarbay Ali Osman daha sonra kurmayları ile tümenin konakladığı yere gelmişti. İşte bu büyük düşünce ile ümit ile karlı dağlar dahi kolayca aşılır. Yüzbaşı Baki kendi kendine konuştu. Bir süre daha erlerine baktı. "Kim bilir?" Soğuk kış gününde ressamlara ilham verecek kadar güzel tabloyu seyretmeye başladı. düşman süngü ile yıllardır mevzilendiği yerlerinden sökülüp atılacaktı. Dağlan delmesek de dağları aşmak için buradayız. Eratın yarısı ise çadırlardaydı.. bu insanları ve askerimi seviyorum.Efendim yiyecek stokumuz hızla azalıyor. Ancak küçük heyecan dışında erlerin gözünde yine aynı hüzün vardı.. samanlıklara yerleştirdiği askerin birkaç gün daha dinlenmesi gerekiyordu. ne kadar döküntü verdik. sessiz ve ani bir hücum yapılmasına karar verildi. Biz vatan yolunda birer Ferhat'ız. Peki. Her iki tümen komutam bu saldırıya kendi birliklerinin gerçekleştirilmesini istiyordu.. Sonra emir vererek çadırına gitti. Karınları çok iyi şekilde doyurulacak tamam mı? . tümen komutanları bu başarının çok önemli olduğunu düşünüyorlardı. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi ile 30. gerekirse yardımda bulunacaktı. Ancak Rus kuvvetlerinin üstün birliklerden kurulu olduğu yönünde keşif raporları geliyordu. Dalgalı bir topografya üzerindeki çam ağaçları karla kaplanmıştı. İnatla bize karşı koymuyorlar. Üzerine de "Orta Asya'ya gider!"yazardım. Tümenin harekâtını izleyecek. kendilerine gelmelerini istemişti. Sonra haritasının üzerine eğilip çalışmaya başladı. işte görüyorsunuz. Tümen de 30. Yarbay Ali Osman'a şans dilerken âdeta gıpta ediyordu: . her yol çatına bunları dikerdim. Albay Hasan Vasfi. İaşe subayı hemen itiraz etti: . Bu iki gün zarfında çok dikkatli olmalıydılar.Baş üstüne efendim. Uzun yürüyüşler sırasında az da olsa döküntü vermişlerdi. Sevinç içinde çamların arasına doğru yürürken sonradan "Kim bilir" dedi. ahırlara. 31. idareli kullanmamız lâzım. Tümenin bu taarruzu gerçekleştirilmesine karar verildi. . Onlar beni seviyorlar mı?" Bu soruya kendi de cevap vermedi. Sevdayı muhabbet başıma gör neler açtı Bu hâli perişanıma düşman bile şaştı Yine sevdayı muhabbet gör neler açtı? 31. Rusları. Bu baskında tek bir mermi bile atılmayacak.Başarılı olmanızı can-ı gönülden diliyorum. Meyus olmayınız. Allah yardımcımız olsun. bu kara kışta bizi bu beyaz dağlara sürükleyen sevda nedir? Vatan sevdasıdır! Osmanlı'nın eski sınırlarına kavuşması sevdasıdır. Bu durumda ne yapılacaktı? 31. Saatlerce süren tartışmadan sonra bölgeye daha yakın olan 30. soruyorum size. Tümen komutanının endişesi köydeki sıcak evlerde bekleşen neferlerin daha da bitlenip bir humma salgınına maruz kalmasıydı. Ümitsiz olmayınız. Rus ajanlarının ve Ermeni casuslarının tümen erleri . Ancak bu hücumu hangi tümenin yapacağına bir türlü karar veremiyorlardı. Uzayıp giden beyazlık içine de bir esenlik vermişti sanki. 30.de bu yazılardan yazar. Sonunda Rus kuvvetlerinin üstün silah ve asker sayısı göz önünde bulundurularak.. Tümen Komutanı Yarbay Ali Osman ve kurmayları saatlerce neler yapabileceklerini konuştular. Bunun bilincinde olan Yarbay Ali Osman iaşe subayını çağırıp bugün ve yarın eratın çok iyi beslenmesini istedi.Teşekkür ederim. . Bir yandan da iyi dinlenip ve iyi beslenmek gerekiyordu.. Eğer bu taarruzda bir başarı kazanılacak olursa. Tümen ise kuzeyinde olmak üzere Penek Bölgesinde mevzilenen Ruslara saldırma hazırlığı içindeydi. Zorda kaldığınız en kısa süre içerisinde yanınızda olacağımızdan emin olabilirsiniz. "Ben bu toprakları. . Yüzbaşı yaptığı konuşmayla askerlerini silkelemek. Kabaran duygularına engel olamayan Yüzbaşı Baki'nin dilinden bir eski şarkı döküldü: Gönlüm yine bir afeti hicrana dolaştı. Tümen Oltu-Kosor caddesinin güneyinde. Dağlar önümüzde birer engel değildir. Hatta eski sınırların ötesine taşıma düşüncesidir..Bu arada. ne kadar hastamız var. Bizim karşımıza çıkıp savaşmaktansa oyalama taktiği yaparak geriye çekiliyorlar.

Yani ölüme mahkûm.. Yarbay Ali Osman Bey en kısa sürede saldırıya başlamak düşüncesinde idi. İstanbul'u düşündü.Bir haftadır çayımız yok. büyük gayretlerle gerçekleştirilir. Sonra hazır olda duran emir subayına döndü: . saldırının başarıya ulaşma şansı çok zordu. ahşap evleri. Sanki bir şey görecekmiş gibi belirli belirsiz ışıkları izledi. kimi korkudan. döküntüler.. Kafkasya Seferi'nin özü budur.. Belki bundan sonra da olmayacak. Saldırının şafak vaktinde gerçekleştirilmesini isteyen Yarbay Ali Osman Bey o gece hiç uyumadı. Kimi soğuktan. Buna imkân olmadı yıllardır.. boğazı... yürürken..Elbette ama buraya büyük bir ümidi.. Milletim titriyor.Çayın var mı? . siperlerin içine girilecekti. her başarısızlık da bizi daha kötü günlere götürecektir. Tümen Kurmayları eksiksiz bir taarruz plânı hazırlamak için ellerinden geleni yapmışlardı. ölüm ve yaşamak kadar birbirine zıt şeylerdi. ani bir saldırıyla Rusların yıllardan beri hazırladıkları mevzilerin. kimi de belki donacaktı. küçük karargâh evinden çıktı. Buradaki bir başarı. Sonra sıcak. Bizi bu dağların ayazında buraya getiren şey nedir bilir misin? . . "Kolay değil" dedi kendi kendine tekrar.. İşte biz bu düşüncelerle canımızı bu dağlarda vermeye geldik. Gecenin koyu karanlığının beyaz karların üzerine çökmesini büyük bir tezat olarak nitelendirdi. . . Gözlerini yine bir şeyler görecekmiş gibi karanlığın içine dikti. çadırlarda titreyen askerlerimin mumlan. Kimi ölecek..Şafağa ne kadar var? . Türk ile Rus. ver bakalım. Ertesi sabah şafak sökmeden süngü hücumu ile başlayacak. kimi yaralanacak. giyecek ve yiyecek ile büyük düşlerin peşine düşmeyi isterdi. Haliç'i. Birçok vatan evlâdı bu saldırıya katılacaktı. Ancak size bitki çayı verebilirim. çok iyi donatılmış Rus askerlerin üzerine süreceğini düşündükçe kendisini sıkıntı basıyordu. .İyi ya. büyük bir hayali gerçekleştirmek için geldik. kimi de parçalanmaktan kimi de savaşı kaybetmekten titriyor. Bunu iyi bilen tümen komutanı en tecrübeli ve dinç birliklerini ön saflardaki saldırıda kullanmak istiyordu.Hazır efendim. Kendini şöyle bir dinlediğinde hüzünlendiğini anladı. Çayı yudumlarken Ali Osman Bey pencereden karanlığa baka-kaldı. Donuklar. dedi ışıkları göstererek. Köylülerden almıştım. martıları düşündü. ilk defa silah kullanacak askeri de vardı.. son nefesini vermesi beklenen biri gibi hakkımızdaki düşünceleri. İstanbul ne kadar uzaktaydı oysa ama vatanın . Ancak çok sayıda da tecrübesiz.. Tek başına karanlık ve karlar içinde yürüdü.Üç saatten fazla efendim.Süre kısalmış uyumaya değmez. "Hasta adam" diye tanımlıyorlar bizi. bunca askerin çile çekmesi. Kolay değil hiç değil. "Bu konuda bari teselli bulabilirim" dedi kendi kendine. Sabaha kadar çalışan 30.." Bir süre sonra odasına döndü. Hasta adam.Her şey hazır mı? . Eğer başlangıçta üstünlük sağlanamazsa.içinde dolaşması muhtemeldi. koca Osmanlı titriyor. Biz bu denemeyi yapmaya mecburuz... silah.Vatan sevgisi efendim. Fakat yok. Ancak Oltu'ya yakın olmaları yaralıların buraya kısa sürede sevk edilmesi için avantaj sağlıyordu. Keşke bu harekâta daha değişik koşullar altında hazırlansaydık. paslı bir kilidin açılmasına neden olur. yalıları. Emrindeki erleri.. Büyük düşler. Gece ve kar yani siyah ve beyaz. Sonra Yarbay Ali Osman Bey hiç konuşmadı. Bu birliklerin bazıları Balkan Harbi'nde büyük yaralılıklar göstermişti... Eli kolu bağlanmış. Ama Kafkasya'nın kapısı önündeyiz. Bunun içinde iki günlük bir dinlenmeyi yeterli görüyordu. Sadece titreyen biz değiliz bilesin. Sonra nice kapılar açılır bilinmez. Emir subayına sordu: . Kaç senedir büyük düşünememenin acısı vardı içimizde. Koca memleket.Bunlar. Başarabilir miyiz? Belki. Her başarı bizi daha iyi günlere. Gönül donanımlı daha iyi asker. "Buraya gelirken. .

Kuru çatlak dudaklarından sadece iki kelime döküldü: . Zamanı kemiren akrep ve yelkovan baskın saatinin geldiğini gösterince. karanlıkta da can pazarı sürüyordu.. komutanlar kendilerine bakan erlere işaret verdiler. Siperlere girdiklerinde boğaz boğaza sürüp giden çarpışmalarda kâh ilerleniyor kâh da geri çekiniliyordu. . gayret etmek için pazara çıkardıkları canlarını dişlerine takıyorlardı.Tek mermi atmayacaksınız! . buralar bile İstanbul'un bir parçası oluyordu sanki. yüreklerine ve bileklerine çok iş düşecekti." Dışarı çıktı. süngüleri gizemli bir parıltıya boğuyordu. çantalarını bir kenara bırakıyorlardı.Yılmak ve korkmak yok! . Son hazırlıkları kontrol eden subaylarının yanına gitti.Ateş yakmayacak ve sigara asla içmeyeceksiniz! . Bu uyarıları dinleyen erlerin baktıkları yegâne şey süngüleriydi. işte o an Yarbay Ali Osman Bey lif lif çözüldüğünü sandı.ilk andaki hücumumuz çok önemlidir. şehitlerini gömmek için ise sabahı bekliyorlardı. Erat adi adımlarla yürümeye başladı. çadırlardan yansıyan ölgün mumların ışığında. bağırmaya bile fırsat bulmadan Türk süngüleri tarafından öldürüldü. Asker saflar halinde hazırlanıyor. . Gözleri kısılmış. Şimdi siperlerde Türkler vardı.. ilk gören kaçanı gözünü kırpmadan vuracak! . Tüfeklerle yoğun bir biçimde ateş ediyorlardı. Şafak sökmek üzere iken yaşamları bir bir gözlerinin önünden geçiyor. Bu gelgitlerle ümide ve ümitsizliğe tutunan erler. Ruslar saf saf üzerlerine bir kara bulut gibi gelen Türk askerlerine karşı makineli düzeneklerini kurmaya çalışıyorlardı. Süngüleri önde olduğu hâlde bağırmayı çok istiyorlar ama emir gereği bağıramıyorlardı. "Çöl gibi. Ruslar ise Türklerin uzun bir zamandan beri harekât hazırlıkları içinde olduklarını biliyorlardı ama onların bu şekilde aniden saldırıya geçeceklerini hiç beklemiyorlardı. Belliydi ki. Bazıları geri dönmesinin ya da hayatta kalmasının çok zor olduğunu biliyor "Bu ıssız dağ başında mezarım olacak mı?" diye iç geçiriyordu.. Bu şekilde ateş barajım aşan Türk erleri daha da ileri gitmek için süngülerini konuşturuyorlardı. Hepsi süngülerinin yuvalarına oturup oturmadığına bakıyorlardı.her karış toprağına biraz İstanbul'un gölgesi düşüyor. yaralılarını topluyor.Ruslar bizden korkuyorlar. Biraz aşağıda Rus siperleri vardı. Çeliklerin üzerine düşen solgun ışık çeşitli oyunlar oynayarak. geride bıraktıkları sevdiklerini düşünüyorlardı. Akşama dek süren çarpışmalarda Türk askerleri çok kayıp vermişti ama siperler alınmıştı. Asker bir yay gibi gerilmiş. Türklerin ısrarlı hücumları karşısında Ruslar Penek'ten çekilmek zorunda kaldılar.. Bu benzetmeye.Rusları süngülerimiz ile söküp atacağız.Allah yardımcımız olsun! Birliklerin yanında yürüyen komutanlar ise son ve kesin emirlerini veriyorlardı: . Ancak muharebenin gece de süreceği belli oluyordu. komutanlarının vereceği işarete bakıyorlardı. . Ne kadar süre geçti bilmiyordu.Yüksek sesle konuşmayacaksınız. Artık hayat ile ölüm arasındaki ince çizgideydiler.. Önemli bir direnme merkezini Ruslar kolayca ellerinden çıkarmak istemiyorlar.. Bazı erlerin seslerini duydu. Öncü birlikleri geri çekilmeye. Biraz sonra konuşmanız da yasak. Karda bir süre yürüdükten sonra kendilerine hedef olarak gösterilen yere çok yaklaşmışlardı. sıcak bedenlere girecek. Ancak hepsinde kırık bir ümit vardı..Kaçan olmaz ama kaçan kim olursa. fırlamaya hazır ok gibiydi. Kardan ibaret . "Vakit geldi demek. Bu zor görevin altından kalkabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardı. Karanlığın içinde. * Erzurum'da Amerikalılar tarafından yeni kurulan hastanenin penceresinden dalgın dalgın dışarısını seyretmekte olan Nazım Şakir gözlerinin önünde alabildiğine uzanan beyazlığa bakıyor "Tıpkı çöl gibi" diyordu. Bu işaretle erat sanki büyük bir dağın yamacında aşağıya kaymayı ve düşmeyi bekleyen çığ gibi sessiz bir şekilde Rus siperlerine doğru akmaya başladı.. saplanacak süngülerin soğukluğu hemen fark ediliyordu. bu tahlile Yarbay Ali Osman Bey de şaşırdı.

Zira tifüs ortalığı kasıp kavuruyordu.İçeriye buyurun.. İstanbul'dan doktor getirtmişti. daha sonra da kendisini Gülhane Askeri Hastanesi'ne almışlardı. yine de hastaları tedavi etmekte yetersiz kalıyordu.Efendim bu doktorların sizin yanınızda çalışması emir olundu. okullarını yeni bitirmiş İstanbul Tıbbiyelilerini görünce bu kez hayal kırıklığına uğramıştı.. iki doktorla üç yüz askere hizmet vermeye çalışıyordu. kollarındaki beyaz banttan dolayı. Erzurum'a göndermişlerdi kendisini.çöl gibi. Ancak hastalarının hepsi tifüs-lüydü. birden yere düşmüştü sonrasını hiç hatırlamıyordu. Sonra iki sıra halinde yürüyen. Çekingen ve yorgun olan genç doktorlar ilaç kokan." Bu duayı âdeta korkarak söylemişti. elleri çantalı gençler dikkatini çekti. Erzurum'a akın akın yollanan hasta ve yaralılara yardım etmeliydi. dili damağı kuruyordu. Karşısında bıyıkları yeni terlemiş. Sanki ateşler içinde yanıyor. tifüse yakalanan asker akın etmeye başlamıştı. "Bu genç yaşta hastalığa. Bunun üzerine Yüzbaşı Nazım Şakir ordu komutanına başvurmuş. . düzenli bir şekilde sıralanmış çadırlara bakıyor. Canla başla çalışan Tahsin Bey ne yapıp ne etmiş. Ancak gelenlerin hastabakıcı olmadığını iyice yaklaştıklarında anladı. Neden sonra "Alışacaklar" dedi içinden. bu kez Amerikalılar şehre 300 yataklı yeni bir hastane açmışlardı. Ancak görevini yapmalıydı. Balkan Savaşı'nda görev yapmıştı. işte o an Nazım . Haklıydılar. her geçen gün çok yorulduğunun farkındaydı.. Bir süre de burada görev yaptıktan sonra seferberlik ilân edilir edilmez. Allah'ım sen bu gençleri tifüs denen hastalıktan koru. Doktorları getiren subay. Tifüsü tıp kitaplarında okuyan Yüzbaşı Nazım Şakir burada askerlerin ne derece ızdırap içinde kıvrandıklarını ve bir süre sonra öldüklerini gördüğünde hayretler içinde kalmıştı. yeni mezun olmuş kiminin elinde bir torba. Onların bu hâlleri Doktor Nazım Şakir'in de dikkatinden kaçmadı. Az uyuyor. Balkan Harbi'ne gidip ilk görev alışını hatırladı. Umutlandı. Nazım Şakir bu gençleri merak etti. Bu gençler kollarına beyaz kurdele bağladıkları hâlde hastaneye doğru geliyorlardı. Ancak gücü yettiği kadar hastalarla ilgilenmeye çalışıyordu. onların hastabakıcılar ya da sıhhiyeler olabileceğini sandı. ürkeklikleri her hâllerinden belli oluyordu. Gözlerini açtığından çok ama çok uzun yıllar geçmiş gibi gelmişti kendisine. Nazım Şakir Beye: . zor zamanlarında yanlarında olmuştu. Hastaların arasında yürürken. Erzurum hastanesi dolunca. Zor da olsa. Hem de dağlarda çete kovalayan askerle birlikte." Hastanenin ilerisinde. Sonradan aklına Erzurum Valisi Tahsin Bey'den doktor istediğini hatırladı. İşte bu hastanenin başhekimliğine getirilen Yüzbaşı Nazım Şakir kısa sürede tüm yatakların dolması üzerine ne yapacağını şaşırmıştı. Ancak yetişemiyorlardı. yüreğinin damla damla kanadığını sanıyordu. bu çadırların içinde soğukta titreşen erleri düşündükçe.. doktor olarak elinden geleni yapmıştı. Doktor Nazım Şakir hemen kapıya koştu. Bunlar doktor olmalıydı. yaraya ve ölüme ne kadar çok alışırlarsa işleri o kadar kolay olacak. Onların yaralarını sarmış. Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir geçen günleri şöyle bir gözünün önüne getirdi.Hoş bulduk! . hastalığın duvarlarına dahi sindiği binanın içine girerken. Hiç olmazsa hastalara daha iyi bakılabilirdi. her birinin bıyıkları yeni terlemeye başlamış yüzlerine bakarken. Artık dayanamayacağını sanıyordu. Erat kendi arasında bu hastalığa "asicer humması" adını koymuştu. Bazı şeyleri hatırlamak istiyordu. Gerçekten de Tahsin Bey İstanbul'a telgraf üstüne telgraf çekmiş tifüs hastalığının yaygınlaştığından bahsetmiş. işte o günden sonra en büyük korkusu tifüse yakalanmaktı. Kasım ayı başından beri Erzurum'a yaralıdan çok. İstanbul'dan tecrübeli ve tifüs konusunda deneyimli doktorlar gönderilmesini istemişti ama bir sabah kapısını çalan. Hoş geldiniz arkadaşlar! . hastalık daha çok asker arasında yayılıyordu ama Erzurum'daki askerden dolayı sivil halka da bulaşmıştı humma hastalığı.. Savaş bitmeye yüz tutunca. Hızla geçmişini yokladı.. O da vakit geçirmeden hazırlıklara başlamış. az dinleniyor. ilaca.Buna çok sevindim. Gelenleri karşılamak istiyordu. Kapıyı açmıştı ki iki sıra halinde yaklaşık on altı doktorun hazır olda beklediğini gördü. kiminin elinde tahta bir bavul olan genç doktorlar vardı. ilk önce camilere yerleştirilen muhacirlere bakmış. Yüzbaşı. doktorlara çok ihtiyaçları olduğunu belirtmişti.

Ancak kederliydi.Bana su ver çocuk. Hiç gücü kalmamıştı. Öleceği belli olan hastalan bitler bile terk ediyordu. Bu iki kelimeyi o kadar güçlükle söylemişti ki yorulduğunu hissetti. bit dolu bir hastayı muayene ederken hastada hiç bit kalmadığını hayretle görmüştü. "Bir şeyler yemeliyim. diye gönderilen doktorlar bir bir tifüse yakalanıp ölüyordu. Hırıltılar hâlinde soluk alan genç doktor Nevzat'a baktı. Nazım Şakir. tam on gün komada kalmış. Bazı olayları hatırlayamamasının sebebi buydu. o hastayı hemen terk ediyordu. Ayağını yere basmaktan korkuyordu.Şakir'in başından kaynar sular dökülmüştü. Geçen günler içerisinde Nazım Şakir hastanede çalışmalarına başlayabilmişti. Hastabakıcı bir genç hemen koşup kendisine yardım etti.Bu kötü işte..Yazık.Kendinizi yormayın efendim.Başhekim canlandı. Bu kelimeler doktorun başına bir çekiçle vuruluyordu sanki.Acı patlıcanı kırağı çalmaz. Çünkü kendisine yardımcı olsun.Her geçen gün kurtulanlar azalıyor.Hemen efendim. . .Efendim. dedi. Şimdi tifüsün kollarında can çekişiyorlar. temizlenseler belki hastalığa bu kadar kolay yakalanmayacaklar. siz şöyle doğrulup oturunuz.. .. başı tekrar yastığa düştü. Neredeyse 39 dereceye ulaşan ateş nedeniyle genç . Ama onun durumu kötü." Sonra kendini dinledi.Ölmedi. Ne gereği gibi temizlik ne de aşı var. . İyi beslenseler. . Yavaş yavaş doğrulmak istedi ama başaramadı. Bu bulgudan üç gün sonra Nazım Şakir genç bir doktoru muayene ediyordu. kendisini daha sonra ağır hastaların olduğu bölüme kaldırmışlardı. Salgına karşı hiçbir bağışıklığı ve aşısı olmayan doktorlar gönderilmişti. dedi.. . Sonunda şu kanıya vardı. işte şimdi yanında yatan hasta bu genç doktorlardan biriydi. Tekrar doğrulmak istedi.. ben hemen size yiyecek bir şeyler getiriyorum.Zor.. Diğer hastalarda da bu bulguyu aramaya başladı. Doktor Nazım Şakir hangisine yansındı? Memleketin evlâtlarına mı. "Komada.Yanınızda yatan genç bir doktor. Yüzbaşı Nazım Şakir'e takıldılar: . Hastanın sıcaklığı gittikçe yükselmiş. Uzun bir uykudan uyanmış gibiydi.Efendim sizden ümidi kesmiştik ama kefeni yırttınız.. Bunun neden olduğunu anlamaya çalışırken. Daha sonra yanına gelen iki ihtiyar doktor..Biz yaşlı olduğumuz için artık bağışıklık kazandık herhalde ama genç doktorlar bir bir hastalanıyorlar. . Yani 39 dereceden yüksek ve 36 dereceden düşük vücut sıcaklıklarında bitler barınamıyor.İyi olacak. . hasta bir kaç gün sonra ölmüştü. İyice artan salgın karşısında genç doktorlar bir bir hastalığa yakalanmışlardı. .. Yüzbaşı hiçbir şey diyemedi. .. Ancak bu iki hastaların da birer gün arayla öldüğünü gördü. .Efendim hastalık çok hızlı ilerliyor. Diğerinin ise sıcaklığı 36 dereceden düşüktü. Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir bunun olağan bir vaka olmadığını biliyordu. Baş edemiyoruz. .Sağ ol. Bu iki hastayı ciddi bir şekilde incelemeye başladı. onların ana ve babalarına mı? Yoksa buraya bin bir umutla gelen genç doktorlara mı? Viziteyi çıktığı gün.Yaptığımız iş hastaların acısını ve ağrısını dindirmekten ibaret. .. Bu hastalardan birinin sıcaklığı 39 dereceden yüksekti." dedi hastabakıcıya. Doktor suyu içtikten sonra genç hastabakıcı: . İşte o an da kendisini gören bir hastabakıcı bağırdı: . Sadece ve sadece kendini toplamaya çalışıyordu. .. Elini kolunu oynattı. . Onun hâlini görünce "Komada" dedi. Ancak ondan ve sizden ümidi kesmiştik ama siz kefeni yırttınız. Yüzbaşı Nazım Şakir. Bir kaç hastada bit kalmamıştı. Onlar buraya gelirken ne umutlarla geldiler.Hastalar nasıl? .

Ölüm de savaş da. ömrünün baharında. diyerek kendisine moral vermişti. . Bakışları sa-bitleşti. Nazım Şakir bir kez daha yıkılmıştı.Yoksa siz bu hastalığı yendiğimi düşünmüyor musunuz? .Bak ağaçlar buz tutmuş. * Erlerin geçtikleri yollarda her şey beyazın istilâsına uğramıştı. Kristalleşmiş ve çiğnenmemiş karlarda sanki gökyüzündeki gibi binlerce belki de milyonlarca yıldız yanıp sönüyordu. Genç doktor onun durgun olduğunu görünce korkuyla sordu: . Kimsenin malında gözüm yoktur. Hepsinin gönlü her türlü zorluğa karşın yine de sevgi doluydu. vücudunda bit kalmadığını.Yendiniz dostum. Öğleden sonra kar yüklü bulutlar dağılmış masmavi berrak bir gökyüzünde güneş görünmüştü. ne var ne yoksa yutacak hâle geliyordu. ölüme İstanbul'dan koşan meslektaşları için Nazım Şakir'in yüreği durmadan kanıyordu. dedi.Yoo istemem efendim. Kar. Bir süre sonra ise ateş düşmeye başlamıştı.Bak doktor kaşıntım geçti. Dışarıdaki kar ve soğuk kendine gelmesine yardımcı oldu. şelâleler donmuş. Bu bitler gitti anlamına gelmekte.Fazla mal göz çıkarmaz evlât. Ne yapacağını şaşırdı sonra hastanenin bahçesine çıkıp karlar içinde tek başına gezindi. dedi Nazım Şakir.İstersen sana benim bitlerden verebilirim. Genç doktor da neşelenmişti: . Başını okşadı. Kendine gelen doktor da ateşin düştüğünü görünce sevinmiş. Bir eliyle Nazım Şakir'in elini kavramak istedi. Bunun böyle olduğunu Nazım Şakir Bey çok iyi biliyordu.. İçinde büyük bir boşluğun olduğunu hissetti. toprağı. Genç doktorun gözlerini kapadı. Zor nefes alıyormuş gibi ağzını açtı. Tifüs bana bir şey yapamadı. her şeyi örtüyordu gözyaşlarını.doktor sayıklayıp duruyordu.İnşallah. Gözleri dolu dolu genç doktorun sarı saçlarını okşadı. çok yakında hastalığı atlatacağı kanaati hâsıl olmuştu. diye konuşuyordu. başını nefes almak için dik tutmuş dağlar. Okşadı. Ancak Yüzbaşı bunun iyiye değil de kötüye doğru bir gidiş olduğunu genç doktora söyleyemedi: . kalbini kanatıyordu. bir tek anne ve babaların evlâtlarından yana duyduğu endişeyi ve acıyı ört emiyordu. Bunlar hayatın gerçekleriydi.Elbette. . Kar. açık da olsalar gönüllerinde hep bir ümit işiyordu. bir kar çölünden ibaret araziye bakmaktan gözleri kamaşıp sulanıyordu. ben bu hastalığı atlatacağım efendim. .Evet bitler seni terk etmiş genç dostum. Çünkü bir nebze olsun güneş ışınlarıyla ısınabileceklerdi. Yol boyunca söğüt ve kavak ağaçlarının buz tutan dallarını gören erler bu güzel manzarayı birbirlerine göstermeden edemiyordu: .. Bile bile yalan söylemişti. Sanki geceleyin gökte salınıp duran yıldızlar gündüz karlar içine düşmüşler de ışıldayıp duruyorlardı. Nazım Şakir artık gözlerin sönmekte olan genç doktorun bu nüktesine güldü. dedi. kavak ve söğüt ağaçları ise âdeta iskelete dönüp buz tutmuşlardı. Şimdi bir gonca gül tüm dikenleri ile ruhunu çiziyor. Genç doktor gülüyordu ki gülmesi aniden dondu. . . Ben de artık bağışıklık kazandım. Ancak bunca hayat dolu. Bu boşluk her geçen dakika büyüyor.Merak etme iyileşeceksin dostum. üşüyen yüreklerini dahi ısıtacak cinstendi. Gözleri daha da büyüdü büyüdü ve öylece kalakaldı. . Ancak genç doktorunun ateşi 36 derecenin altına gelince Doktor Nazım Şakir hastayı muayene ederken: . yendiniz. Yoğun bir sisin içinden yükselen tepeleriyle dağlar âdeta piramitler gibi duruyordu. omuz omuza uzayıp giderken. . büyüyor. Bu arada Nazım Şakir genç doktora takıldı: . Dereler..Elbette hiç bitim kalmadı efendim. Siste boğulacakmış da. inşallah. Isınmak için her şeyi denemekte olan erler güneşin yüzünü göstermesinden dolayı memnundu. Hele gördükleri manzara. çam ağaçları karın ağırlığından yer yer eğilmiş. Başaramadı. Lapa lapa yağan karlar Nazım Şakir'in tuzlu gözyaşlarına sarılıp yere beraber düşüyordu.Sonunda bu hastalığı yendim. Aç da olsalar.. taşı ve toprağa verilenleri.

Sadece hızlı yürümeye çalışan erler hiçbir ağrı hiçbir acı hissetmeden yürüyorlardı. Bu şekilde sağda solda bırakılan donukların sayısı artmaya başlamıştı. ne kadar insani olduğunun bir iziydi bu benzetme. bizim de her yanımızı kar ve buz sarmadı mı? . Koca tümen. "Bununla idare edin" demek istiyorlardı. sonra ağrının geçtiğine seviniyorlardı. Bazen bir karış bazen de dize kadar kar içinde yürüyen erler giydikleri çarığın etkisiyle ayaklarında ilk önce ağrı hissediyorlardı. Yola devam ettiklerinde. Bu hissizlik onların işlerini kolaylaştırıyordu. * Karanlıkta ve soğuğun koynunda yapılan yürüyüşte askerler bilinçsizce ilerlemeye çalışıyordu...Bizim gibi baksanıza. Artık dağların yorgun ve beyaz omzuna başını dayamaya başlayan güneşin ışınları gittikçe olgunlaşıyor. . "Artık başınızın çaresine bakın ve verdiklerimizi idareli kullanın" anlamına gelen bu hareket nedeniyle ayaklan donan erler bir kez daha hayal kırıklığına uğruyordu. yürüyüş devam ettikçe... işte bu sonun başlangıcı demekti. altın sarısından koyu sarıya ve kızıl renge dönmeye başlıyordu. Bazen yanından geçip gitmekte olan arkadaşlarına yalvarıyor. emekleyerek de olsa yollarına devam etmek istiyorlar ancak yoğun güç kaybından sonra yorulup yüzüstü yere düşüyorlardı.Ama bu ağaçlar buz tutmuş değil onlar beyaz çiçeğe durmuş ağaçlardır. Ayakları donmaya başlayan erler ilk önce panikliyor. kaderlerine razı oluyorlardı. önündeki arkadaşını görmeye ve onun izine basmaya şartlanmış olan vücutları karanlık içinde daha da ağırlaşıyordu. donmaya başlayan erlerin sayısı artıyordu ama daha gidecek çok yol. Bakışları sabitleşiyor. Onca karamsar hava içinde yapılan bu benzetme her ere değişik gelmiş açıkçası bu sıra dışı benzetme çok hoşlarına gitmişti. ışıldayan karlar değil o zaman.Her taraflarını kar ve buz sarmış.. Ağaçların üzerine çıkmayı düşünenler hayal kırıklığına uğramıştı. Kâh geceleri kâh gündüzleri dağa tırmanmaya başlıyorlar. Ancak uzatılan her türlü yiyecek onları daha da umutsuzluğa düşürüyordu. Bu benzetme de diğerleri tarafından beğenildi. Çok ince ve güzel bir benzetmeydi. Yürüyen erler arkadaşlarının bu hâlini gördükçe onlar gibi olmamak ve güçlerini idareli kullanmak için çok isteseler de arkadaşlarına yardım edemiyorlardı. .. burada yol kenarında kalıp vahşi hayvanlara yem olmaktansa. Bu zor şartlarda dahi savaşa giden askerlerin gönüllerinin ne kadar temiz.Sardı ya. omuz omuza kader birliği ettikleri arkadaşlarının umursamaz tavrını görenler şaşkınlığa uğruyor. damla damla eriyen sarkıtlar gibi er er eriyordu.. elleriyle. ayağının tümünü sarıyor.. Diğerleri bu benzetmeye şaşırdı. önlerine bir başka dağ dikiliveriyordu.Öyleyse yerde parlayan. Yol uzadıkça. tayın bırakıyorlar.. Diğer bir er sohbete katıldı: . bu şaşkınlık nedeniyle kaderlerine razı olmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu. O zaman erlerde bir sakinlik başlıyor. Bir dağı aştıklarında. Yürüyüşün bu şekilde devam etmesi askerde büyük bir bıkkınlığa yol açıyordu. dağlar dağlara bağlanıyordu. Ancak hissizlik yürüdükçe artıyor. Yürüyüp gidenler. daha yürünecek çok yol vardı.. kendilerine yardım etmelerini istiyorlardı. Ancak bu ağrıya aldırmadan yürüyorlar. Neden sonra hepsi birbirine sokulmaya ve donmamaya gayret ediyorlardı. . Gökteki yıldızlar bir bir yere inmiş ve bizim için ışıldıyorlar.Buzdan ağaç olmuşlar. bileğe gelince yere basamayan er aniden yere düşüyordu. ilk önce ıslanan ve çarık tarafından bir mengene gibi sıkılan ayak parmaklarını hissetmiyorlardı.iskelete dönmüşler.. Aylardır yan yana. Hiçbir şey düşünemiyorlardı artık. dedi birisi. Bir süre karlar üstünde dinlenen erler geride kalmamak için tekrar yola koyulmak istiyor ama yere çok isteseler de basamıyor ve karların içine düşüyorlardı. Yerde sürünenlerin hepsinin aradığı tek şey ağaçtı ama kayalık ve bazal tik arazide ağaç ilaç için dahi olsa yoktu. Sanki gündüz güzellikleri gören bu erler değilmiş gibi sadece ve sadece yürümeye çalışıyorlardı. . . yerdeki arkadaşlarına acıyıp peksimet.

.. Varsın soğuk olsun. Hindistan ve Afganistan'ın kendi başlarına hür bir devlet olması için ellerinden geleni yapacaklardı. Hatta daha da güneye inip İran'ı geçecekler. ceylanların bir bir suya indiğini sanıyordu. 10." * . Bir cehim21 olur cihanı yakarız bir gün olur.* Yüzbaşı Baki gittikçe artan soğuğun altında titrerken. Şimdi tüm komutanların aklında Sarıkamış'a gitmek fikri vardı. Varsın sakalları ve bıyıkları buz tutsundu. Anka Kuşu gibi küllerinden doğmaya başlamıştı bile. Kolordu Sarıkamış'a arkadan girdiğinde. Olsun. ah!" dedi. iyi günler yakın. Mademki eninde sonunda zafere gideceğiz elbette kayıplar düşünülmemelidir. Ordu Sarıkamış'tan Kafkasya içlerine gidecek. Yiyecek vardı. Şimdi dağların her yerinde taze gelinciklerin açıldığını. bu kaynaklar idareli kullanıldığında ve "Almanya'nın yapacağı teknik ve silah yardımıyla eski gücümüze tekrar kavuşacağız" diyordu Yüzbaşı Baki Bey. Ancak yine de sabırla bekliyorlardı. biz elimizden geleni yapacak. Baki Bey iyimser hava nedeniyle çok iyi bildiği bir şiirin kıtasını söylemekten kendini alamadı: "Kars." Kendi kendine konuşan Baki Beyin içine bin bir umut doğmuştu. Bu yâre kavuşulduğunda vuslat olacaktı. İçindeki bu sıcak ümit her şeye yeterdi.. Kafkas elinden çevrilen hisarları. Ruslar bir Osmanlı kayığı bile görseler ateş ediyorlarmış... "Hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı. Çoğunun kaputu yoktu. birliklerimizi toplayıp hızla bir hücumla ileri atılsaydın. çekilirken de oyalama taktiği yaptıkları haberini almıştı. bolluğa kavuşacaklardı. Pek yakında yapılacak toplu saldırı nedeniyle "ezeli düşman sayılan Moskof yerle bir edilecek. Çünkü Rusların güçlerini birleştiremediği ve dağınık bir hâlde çekildiklerini. bıyıkları ve sakalları buz tutmuş olduğu halde iyimser düşüncelerle içini ısıtmaya çalışıyordu.. Vurulan milli künkle. bolluk vardı. yıkarız bir gün olur. ne kadar zorluk var ise hepsini inancımızla. Silah ve cephane vardı. Şimdi gözü önünde bir bir sıralanan dağları sanki kolayca geçecekmiş gibi geliyordu. Enver Paşanın hedef gösterdiği yiyecek depolarını. onlar da Horasan üzerine yürüyecekler. "Bu amiral bir haltlar karıştırıyor ama ne? Meraklı meraklı gidip Sivastopol'ü bombaladı daha sonra sesi soluğu çıkmaz oldu. Batum. Eski sınırlar. "Ne olurdu sanki daha atak daha cesur olsaydın. Üşüyorlardı. Eratın çoğu günlerdir ağızlarına bir lokma koymamıştı.. Sonra? Sonrası kolaydı. işte güzel haberler gelmeye başlamıştı. Karakurt'a kadar ilerleyecekler ve daha sonra kuzeye dönüp Sarıkamış'a gireceklerdi. Osmanlı'nın güneşinden bir kıvılcım alırız. Yüzbaşı Baki bütün bunları hayal ettikçe üşüdüğünün farkına varmıyor. eski topraklar geri alınacaktı. Eğer ki Karadeniz'de deniz hâkimiyetini sağlayabilseydik şimdi gemilerle başkentten her şeyi getirmek mümkün olurdu ama ne yazık ki. zafere olan inancımızla yeneceğiz... belki Sarıkamış'ı bile almıştık. Şimdi ise karda taarruz için olağanüstü kuvvet harcıyoruz. Bugün Baki Bey çok neşeliydi. Sarıkamış bir nazlı yar gibi onları dağların ardında bekliyordu.. Batum ve Ardahan tekrar Osmanlı Devleti'ne katılacaktı. Bu emel eninde sonunda gerçekleşecekti. işte o zaman her dert bitecek. Toprak kazanılarak yapılacak bir büyüme ile yeni kaynaklar elde edilecek. 93 Harbi'nde savaş tazminatını karşılayamayıp verilen Kars.. gizli gizli gülümsüyordu ama Alman Amiralin neden hâlâ Karadeniz'de Osmanlı Donanması'nın üstünlüğünü sağlayamadığını kendine sorunca gülümsemesi donup kalıyordu. cephaneleri ve silahlan ele geçirebilirdik. iki eski sevgili kötü günleri unutacak ve birbirine kavuşacaklardı. Cephaneleri azdı ama olsundu işin en zor kısmını başarmak için az bir zaman kalmıştı.. hiç sebepsiz bir şekilde askeri 10 km geriye çekmeseydin." Sonra siperler içindeki erlerine bir göz gezdirdi. Orada her şey vardı. Köprüköy savaşını kazanmışken. orada bulunan Türkleri de esaretten kurtaracaklar ve birliği sağlayacaklardı... Onlarda da bu nazlı yâre varmak ve kavuşmak için istek ve güç vardı. İyi günler yakın Baki Bey. Yüzbaşı Baki Bey "Ah Hasan İzzet Paşa. Açtılar.

. Buralara ilk defa geldiği için ümitsizliğe kapılıyor. bileklerini ve kollarını da ovalıyordu. uykunun o mahmurluğuna kendini bırakmak istiyordu... Yoktu işte. Neden sonra kendini toparlamış ve uykusu dağılmıştı. bir soba başını. hemen ateş edeceğini sanıyordu. boğazının dahi üşüdüğünü ama durursa.. Sonra da yamaç aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. soba basına yatmış. ağacın rüzgâr nedeniyle sallanmasıyla birlikte biriken karlar Rıfat Beyin yüzüne düşüyordu.Kar.. askerlerin ayaklarına dolanan karların kalınlığı gittikçe artıyordu. Yerden karları alıp bileklerine ve yüzüne sürdü sürdü. Uykusu açılır gibi olmuştu. Gözlerini açtı. beynini şartlamış "Ateş edeceğim" diye kendine söz vermişti ama önde giden alaylara karargâhtan verilen emri mutlaka hızlı bir şekilde yetiştirmeliydi. Kurt. Yürümelisin.. nerede kar az ise oraya doğru yürümeyi düşünüyordu.. Olabildiğince hızla yürümeye çalışıyordu ama dize kadar olan ve çiğnenmemiş kar üzerine yürümek kolay olmuyordu. Bu kuytu yerde pekâlâ uyuyabilirdi. ensesini. Ne alaylara götürülecek emir ne kaybolma ne de kurtlara yem olma.. Karlar tarafından örtülmüş olan çalıların üzerine düştü." Yerden avuçladığı karlarla yüzünü. işte bunu bilmiyordu. "Yine iyi şeyler düşünmeliyim" dedi. Çıkmakta olan yokuş nedeniyle epey yorulmuş artık ayağını kaldıracak gücü dahi kalmamıştı. Bir an bilincini kazanır gibi oldu. Bazen hiçbir şey hatırlamıyordu. bu isteğe karşı koyması çok zor oluyordu. yere düşüyor ve yuvarlanıyordu. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Bazen bayır aşağı sürükleniyor.. Şimdi yürümeliydi ama nereye yürüyecekti.. Isınıyordu. bu tuzlu terlere karlar karışıyordu. tek başına karlı yollarda bata çıka ilerlemeye çalışıyordu. Bu yorgunluk başka türlü atılmazdı ki. Bir süre bu şekilde yatarken. Hızlı hızlı çarpan kalbinin bu soğuk nedeniyle duracağını ve bu ıssız yerde donup gideceğini sanıyordu. düşe kalka yürüyordu. Alnında biriken terler zemheri nedeniyle anında donuyor. . Sobanın üstünde bir su güğümü olmalı ve kaynayan su nedeniyle buharlar çıkıp odaya dolmalı. Şimdi her şey güzeldi. İyi geliyordu karla ovmak. Uykusu geliyordu. Burada kalmaman lâzım.. Çizmelerimi çıkarıp ayaklarımı ve parmaklarımı ısıtacağım. sıcak bir ocak başına davet edecekler beni. Beli acıyordu... ayaklarını sürüyerek de olsa. O da gözlerini sıkı bir şekilde kapatıyor. Kendi kendine moral vermeye çalışan Rıfat Bey "Bu son bayırı da çıkınca bir köye varacağım. Ha gayret Rıfat'çığım ha gayret.. ne kadar yol aldı hiç hatırlamıyordu ama hiç durmaması gerektiğini iyi biliyordu. Sadece ve sadece kuzeye daima kuzeye doğru yürümek gerektiğini biliyordu ama bu havada kuzey neresiydi bunu bile bilemiyordu ki. Şöyle ateşin şulelerine ellerimi uzatacağım. "Sen hiçbir şey düşünme sadece uyu. Döne döne yağan rüzgâr nedeniyle oradan oraya savrulan karlar kuytu yerlerde birikiyor.. Bir süre olduğu yerde yattı. "Kesinlikle uyumamalıyım!" diyordu. Neresi düz ise. Uykusu geliyordu. uykusu dağılıyordu en azından. Soğuk havanın ve karların nefes alırken. Bazen yokuş aşağı kayıyor. Teğmen Rıfat haberci olarak tümenin diğer alaylarına haber götürmek üzere. "Örneğin İstanbul'u.. "Yoksa donuyor muyum?" dedi. Görebildiği kadar ilerilere baktı. bestelenen sessiz bir musikinin ahengini hatırlatıyordu. "Uyumamalıyım. sıcak bir odayı. O burada sadece uyumayı düşünüyordu. Sert bir şekilde bir kayaya vurarak durdu. Sık sık tüfeğini yokluyor. ilerlemeye gayret ediyordu. üstünü örtmüşler gibiydi." diye kendini avutuyordu. "Kalkmalıyım!" dedi. Teğmen Rıfat nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordu." Vücudunun birden gevşediğini üşümesinin geçtiğini sandı." diyordu. Birden ayakları yerden kesildi ve hızla aşağıya doğru düşmeye başladı.. leylim leylim yağarken. Karlara bata çıka. "Alaylara hiçbir zaman ulaşamayacağım" diye düşünüyordu. ayı ya da Rus askeri ne olursa olsun... Derin bir soluk alıp iki ayağını da sürükleye sürükleye yukarı doğru ilerlemeye çalışıyordu ama bir ustura kadar sert ve soğuk olan zemheri nefes almasını dahi zorlaştırıyordu. Ne kadar yürüdü. ısınacağım ve ısınacağım. Zar zor toplanıp oturdu. Atı olsaydı belki daha hızlı yol alırdı ama. Korkarak. Hem de öyle bir tatlı uyku geliyordu ki. Kapanan gözlerini açmaya çalışıyordu ama sanki bir el iki gözünü de kapatıyor. karşısına kim çıkarsa çıksın. Uyumak uyumak hem de günlerce. boğazına dek geldiğini. yuvarlanıyor. Hani az önce düşlediği sıcak odaya gelmiş de.. burada donacağını iyi bildiği için yavaş da olsa.

Zorlanarak.Desenize efendim tam altı saat boşuna taban tepmişim.. yürüyüş kolunun öncüleri bir köye yaklaşmışlardı. Tekrar umut doldu içine. Bu karaltılar gittikçe çoğalıyordu. Ara sıra at kişnemelerini de duyuyordu. Horhor Yaylalarına gideceklerken Erdenik Köyü'ne gelmişlerdi.. At kişnemeleri kesilmişti. . Teğmen Rıfat komutanın yanma götürülürken. "Yazık gele gele Rusların olduğu yere gelmişim. Beni komutanınıza götürün.kalkıp tekrar yola devam ediyordu.Az sonra yola çıkacağız haydi. ağır ağır ilerlemeye başladı.. Her şey buraya kadarmış.Eh ne yapalım. Öncüler şiddetli tipi nedeniyle yollarını şaşırmış. . yere diz çöktü. Ellerini kaldırdı.. Birileri kendisine doğru yaklaşıyordu. Büyük bir utanç ve acı duyuyordu ama ne yazık ki. sen tam bir daire yapıp bulunduğumuz yere gelmişsin. Üşüdüğünü anlayınca. Sesleri yine duydu. Köyde ne kadar asker varsa dışarıya çıkarılmalarını istedi. Ancak Rusların olduğu yere doğru da gelmiş olabilirdi ya da haber götürmek istediği alayların yakınına dek de gelmiş olabilirdi. Bir süre daha dinledi. "Ne olursa olsun seslere doğru gitmeliyim. Bu kez yanılmıyordu. Sallanmayın.Biz de Türk'üz! . seni gitti biliyorduk. diye haykırdı âdeta. "Bu köy nereden çıktı?" diye düşünürlerken. . Albay Arif derhal borazancıbaşını çağırdı. İşte o an bağrışmalar başladı. Hele kendisine verilen raporların onların eline geçmesi çok kötü olurdu. "Yanılıyorum herhalde" dedi. bazı gürültüler.Evet efendim.Ulaşamadın mı? . Kâh emekleyerek kâh ayaklarını âdeta sürükleyerek yokuş çıkıyordu. Gitmek istiyor ama ne yazık ki. Gel şöyle ısın. kendisine işkence yapabilirlerdi. Az sonra bulanık da olsa kendisine birçok tüfek namlusunun doğrultulduğunu gördü. Teslim olmuştu.Evet! . "Seslere doğru gitmeliyim." dedi.Yaşasın! Sizler aradığım alayın askerleri olmalısınız.. rüzgârla birlikte tekrar duyulmaya başlıyordu. tekrar yürümeye başladı. yerinden kıpırdayamıyordu. gerçek daha sonra anlaşılmıştı. Evet.Rıfat! Biz. Sesler ara sıra kesiliyor." Az sonra karşısına çıktığı komutanın Albay Arif Bey olduğunu görünce. Albay Arif Bey çok üzgündü. yapacak bir şeyi olmadığını düşünüyordu. Kulağına bazı sesler geldi.22 . Ancak ellerindeki haritaya göre bu yakınlarda hiçbir köy olmaması gerekiyordu. Etrafının sarıldığını anlayabiliyordu. Alaya ulaşamadım. Duyduklarının kime ait olduğunu anlamaya çalıştı. Uzakta belirli belirsiz gördüğü karaltılar hareket ediyor..Türk mü? . Tekrar yola çıkacak olmalarının verdiği moral bozukluğu ile neredeyse bayılacaktı. ağaçlarda çıkardığı ses de olabilirdi bu sesler.. .Gittim komutanım ama sanıyorum yolumu kaybettim.. Artık kaderine razıydı." diye düşündü. Teğmen Rıfat ise sıcak soba başında henüz ısınmıştı ki. "Seslere doğru gitmeliyim" dedi. Yürümeye başladı. duyduğu borazan sesiyle dışarıya fırladı. Her şey bitti" diyerek. evet sesler geliyordu. .Komutanım! . Rüzgâr nedeniyle birçok ses duyduğunu sanıyordu. Askerlerin giyimlerinden bunların Türk olabileceğini düşündü sonra heyecanla ve olanca gücüyle bağırdı: . "Ben buraları tanıyor gibiyim ama hele dur bakalım. kendisine doğru hızla yaklaşıyorlardı. ben de Türk'üm! Bu kez şaşırma sırası kendisine doğru yaklaşan erlerdeydi: . "Yer değil mi elbette birbirine benzer. işte at kişnemeleri yine başlamıştı. yanlış yolda epey ilerlemişlerdi. Yoksa yanılıyor muydu? Fırtınanın." diyordu. Rıfat gözlerine inanamadı.Gel bakalım... Rıfat Bey tekrar ümitsizliğe düştü. Zaten bu köye de yanlışlıkla gelmişler. .Ateş etmeyin. Bu havada yolu bulsaydım şaşardım.Anlaşıldı. Gücü tükenmek üzereydi Rusların eline düşerse. . * .

burada öleyim!" diye bağırıyordu. katırlara yüklenen cephanelerin. Son adım. Hele yaralanan hayvanların durumu daha da acıydı. Pek çok kişi "Beni burada bırakın. Ensesinden. ne kadar savaşmak zorunda kalınırsa kalınsın kötü bir şeydi. tepeler belirir. Asker yorgunluktan. Artık ayakları donmuş gibiydi. Zaten aylardan beri yollarda olan asker kendi aralarında konuşabilecek her şeyi konuşmuştu. hatta yiyecek yokluğunda kesilip yenmesi bile büyük bir tezat oluşturmaktaydı. Çok sağlam diye bilinen kemikler bu dertten dolayı müthiş bir şekilde ağrıyorlardı. Askerin son gayretleri hiç bitmezdi. ısınamamaktan bir et yığını haline dönmüştü sanki. göğsünden. askerin içine dek serpiştiriyordu. Bir makine düzeniyle daima hareket eden ayaklar nice yolları aşıyor. diye diye nice adımlar atılır. Yürüyüş kollan geceden gündüze dönen zaman dilimlerine girip çıkmaktaydı. İşte bu durumda Doktor Derviş göğsünü sıkı sıkıya kapamış olduğu halde. Zorunlu oldukça birbiriyle konuşmuyorlardı. Artık onlar nereye gittiklerini bile unutmuş bir hâlde sadece ve sadece yürümek için çabalayıp duruyordu. Sabah olduğunda tekrar yola çıkan kolordunun askerleri yine karlar içinde yürüyüşe başlamışlardı. Ama bu rahatlama hiçbir zaman midelerde meydana gelmezdi. yollardaki karları çiğniyor ve kristal yapılarını bozuyordu. Asker biraz daha rahatlardı. son tepe. Yarısı bilinçlerini yitirmişlerdi. ıslak bulut denizi içinde iki adım önlerini göremeden saatlerce yürürler de yürürlerdi. Zira konuşmak beyhude bir davranıştı onlar için. Çünkü şiddetle esen rüzgâr yerdeki havadaki karları savuruyor. Atlara. gıdasızlıktan. zerre kadar açık yerlerinden toz halindeki karlar kolayca . Bir çatışma sırasında insanlar kendilerini korumak için sağa sola kaçışıyor ya da siperlere kolaylıkla girebiliyordu ama hayvanlar şiddetli gürültülerden ürkmüş. Hele rüzgârlı havaları hiç mi hiç sevmiyordu. Soğuk ilk önce eklemleri etkiliyor daha sonra nemin bir duvarı kemirmesi gibi kemiklere doğru ilerliyordu. Ayaklarının kendilerini nasıl taşıdığına şaşıyorlardı. atının dizginlerini bıraktığında düşecek gibi olunca. nice tepeler çıkılır ve nice gecelerden sabaha ulaşılırdı. Durmadan yürüyorlardı. eninde sonunda vahşi hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyorlardı. gözleri büyümüş bir şekilde sağa sola koşuşturup daha çabuk yorulmaktan başka yapacakları bir şeyleri olmuyordu. atların vurulması. Savaş ne kadar haklı da olsa. Yürüyüş uzadıkça. Kolordu birlikleri bütün gün Oltu yönünde yürümüştü.Askerin günlerdir sürüp giden yürüyüşleri tek düzeye dönüşmüştü. insanlar arasındaki savaşlarda hayvanların angarya işlerine koşulması. Bu bulaşık. * 10. Soğuğun dondurduğu beyinlerinin artık hiçbir şey düşünemedikleri ve hiçbir şeyi de hatırlamak istemedikleri gün gibi aşikârdı. Üzengiye basmaya çekiniyordu. Verilen emirleri bir kanıksanmışlık ve umursamazlıkla yapıyorlardı. On dört saatten beri durmadan yürüyen ve artık adım atacak hâlleri kalmayan kolordu gece bastırdığında mecburen mola verdi. Gidenlerin ardında ve önünde de durmadan yürüyenler vardı. biraz da insanı korkutuyordu. uyumamaktan. öküzlere ve mandalara çektirilen topların ağırlığını kendi omuzlarında hissederlerdi. İşte o zaman vadiler. Şimdi kendilerine gösterilen hedefe doğru yürümekten başka bir şey düşünmüyorlardı. son gece. Arkadaşları onların bu hâllerini görüp üzülüyorlar. Düşünemezlerdi. Bu biraz güven duygusu aşılıyor. hemen kendini toparlıyor. Her tarafları. dizginlere yapışıyordu. asker bunu bilirdi. her eklemleri yorgunluktan ve soğuktan ağrımaktaydı. Sisin dağılmaya başladığı zaman saklambaç oynayan çocukların saklandıkları yerden çıkmalarına benzer bir duygu yaşarlardı. onların durumuna düşmemek için hep son gayretlerini kullanıyorlardı. ilk önceleri birbirinden kopmama endişesi yerini kanıksanmışlığa ve her türlü şartı kabullenişe bırakıyordu. nerede savaş" derlerse gider ve savaşırdı. Hele hele bazıları savaşa hayvanların neden sokulduğunu anlamak istemezlerdi. Atının üstünde zor duran Doktor Derviş ise bazen uyuklamaya başlıyor. bazı erlerde metrelerce derinliğindeki suya daldıkları hissini veriyordu. Çıkan karışıklıklarda bu yaralı hayvanlara kimse bakamıyor. kar serpintilerinin içeri girmesini önlemek istiyordu ama bu mümkün olmuyordu. Hele vadilere çöreklenmiş koyu sis bulutları içine girmek. yollar kıvrım kıvrım gözükürdü. eşeklere. Seferberlik nedeniyle askerlik şubesine teslim olduktan sonra artık "nereye git.

buram buram terliyordu. Giydiği yün eldivenleri çıkarması gerekiyordu. hamamları görüyordu. Karların üzerine kalın bir örtü serip eri de üstüne yatırdı. ilk önce hafif yaralıların yaralarını sarmış. Bu şekilde devekuşu gibi kafasını karlara gömmenin bir yarar sağlamayacağını düşündü.Yere atla doktor! Karşı tarafa açık hedef teşkil ediyorsunuz. Yaralı gelmeye devam ediyordu. makas ve iplik gibi malzemeleri sırası geldikçe kullanıyor. daha fazla beklemeden. Yine de kafasını gömdüğü karlardan kaldırmadı. Ancak ne olursa olsun. Üstelik bir de çıplak ellerini alkolle yıkayacağı aklına gelince ürperdi. Yine tatlı bir rüyanın tam ortasında birden silah sesleri duydu. Doktor bu şekilde kâh atla kâh yaya yolculuğunu sürdürmeye çalışıyordu. Er. Bu rüyalar aslında kısa olmasına karşın doktora çok uzun geliyordu. iş yapamaz hâle gelince. az ilerideki sönmeye yüz tutmuş közlere elini tutuyor. Erler kendilerini çoktan yere atmışlar. Sıcak rüyalardan sonra karla ve soğukla karşı karşıya kalmak doktorun canını sıkmıyor değildi ama böyle bir oyunu oynayarak kendini avutmak hoşuna gidiyordu. İşte bu gibi durumlar doktorun nefret ettiği şeylerin başında geliyordu. bir süre ısınmasını sağlıyor. Masa olmaması sebebiyle karlar üzerine diz çökerek . büyük güç sarf ediyor. alkollü bezle doktorun ellerini bir güzel sildi. Bazen de mermiler ağaçlara ve yere tok sesler çıkararak saplanıyor.Hemen gidiyorum yüzbaşım. Bu ateşin başına hafif yaralıları oturttu. Yaptığı pansumana ve sargıya rağmen kanamayı durduramamıştı. Hele on dört saatten beri atının üstünde oturduğundan ayaklan uyuşmuştu. Daha sonra çadırın içine yanan ateşten kor ve közler getirtip soğuğun biraz olsun kırılmasını sağlamak istiyordu. Doktor Derviş ise atın üstünde etrafına şaşkın bir şekilde bakıyor. Şaşırdı. Çatışma sürüp giderken artık alaca karanlık bastırmak üzereydi. Soğuk öyle artmıştı ki. Yaralılara yardım etmeliydi. Yanlarında taşıdıkları malzeme ve ilaç sandıklarını açmaya ve çatışma yerinde vurulanları geriye taşımaya çalışıyordu. kar içinde mevzi almaya çalışıyor ve karşıdan ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı. tekrar görevine davam ediyordu. Doktor üşüyüp titredi. Ondan sonra tekrar atına biniyordu. ağır olanları da çadıra yolluyordu. Olabildiğince sindi. etrafında hiç er kalmadığını gördü. Bir de sıcak odaları. Yara sararken. Bu sırada bir yüzbaşı doktora seslendi: . yaralıların feryatlarım duyuyordu. Sık sık memleketine ait rüyalar görüyordu. Ama bu kez de teri kurumaya başlıyor. İşte o anda kendinin doktor olduğunu anladı. tekrar Rusların dumanı görecek olmalarına aldırmadan. Sıhhiye erleri hazırlık yapıyorlardı. Bir erin göğsündeki yara devamlı kanıyordu. bu aletlerin bazıları ellerinin derisine yapışıyordu. Üzerlerine ne varsa örttü.vücuduna giriyor. eldivenleri çıkarmasına gerek kalmamıştı ama eldivenlerle ameliyat yapacak hâli yoktu. eri ameliyata alması gerekiyordu. bu silah seslerinin rüyada mı yoksa gerçekten mi olduğunu anlamak için gözlerini açtığında. sinerek daha aşağıya gitti. yürekleri paralayacak duruma gelince. hafif olanları ateşin başına. Bazen kafasının üstünden bir merminin ıslık çalarak geçtiğini hissediyordu. bir vadi çatağında ateş yaktırdı. olan biteni anlamaya çalışıyordu.Doktor geri çekilip bir sargı mahalli oluştursana! . içeride sıcaktan bile durulmayan. Artan uyuşukluğunu gidermek için Doktor Derviş düz yerlerde atından iniyor. Ancak yapacak bir şey yoktu. yanan sobaları. doktora bağırdı: . Doktor Derviş onların yarasına bakıyor. bir süre kar içinde askerle birlikte yürüyor. hemen ameliyat sandığını açmaya başlamış. kayalara çarpıp sağa sola düşüyor. Bazen atın üstünde kısacık rüyalar görüyordu. Yerde yatan bir teğmen. üşümesi daha da artıyordu. Doktor Derviş kalktı. Bu ellerle nasıl ameliyat yapacaktı? Yere dizilen forsep. Doktor ellerinin âdeta buz gibi olduğunu hissetti. zaten üşümekte olan doktoru âdeta donduruyordu. Hele kendisinin vurulmadığını görünce daha da şaşırmıştı. Haydi atla! Bu haykırış üzerine kendiliğinden beklenmeyen bir çeviklikle doktor kendini karların üzerine attı. bir nebze olsun erleri rahat ettirmeyi amaçlamıştı. Ateş karşılıklı olarak devam ediyordu. Bu sebeple. bu ameliyatı yapması gerektiği için sıhhiye erine "Şu alkolden ellerime yavaş yavaş sür de ameliyata başlayalım" dedi. neşter. Ancak daha sonra alkol uçup giderken ellerindeki ısıyı da alıp götürmüştü. Sonra ağır yaralıları çadırın içine yerleştirdi. Çadırın içine bir gemici fenerin astıran Doktor Derviş yerde yatan ağır yaralı erlerin feryatları.

Rahmi Bey! . Hani. . Ruslara durmadan küfür edip duruyordu." Az önce giden Rahmi Beyi düşündü. . Doktor Derviş hafif ve ağır yaralılarla uğraşırken sabahı etti. belki de dayanılmaz sancılar duyacak. Tamam mı sardın mı? . onun çoktan can verdiğini üzülerek gördü. .Allah kahretsin! Doktor şu yaraya çabuk bak! Gideceğim.Bırakmayacağız elbette sakin olun. gecenin karanlığında sıhhiyeler tarafından toplanamayan yaralılar bir bir çadıra getirilmeye başlandı.Ben gidiyorum. Bazen de hafif yaralılar bizzat gelip tedavi olmak istiyorlardı.Gel.Merak etmeyin.Kanasın. Şimdi soğuktan yarası sızlayacak.. Alelacele yaraları sarıyor.Geldim ya. Doktor Derviş daha sonra bunun dom dom kurşunu olduğunu ve onulmaz yaralar açtığını anlamıştı.. derileri bir bir soyuluyordu. Bir kurşun sol yanından girip çıkmıştı. ölen eri çadırın dışarı çıkarmalarını söyledi. O küçük kasabadan başka her yer beyaz dağlarla çevrelenmişti. Artık bu er hiç üşümeyecekti.ameliyat yapması. Eğer tam isabet etseydi işiniz bitmişti. Sizi Oltu'ya götüreceklerdir. Çok şanslısın kurşun sadece başınızı sıyırmış.Nereye? . Bu dom dom kurşunu olmalı.Ne kullanırlarsa kullansınlar hiç umurumda değil.Sardım Rahmi Bey. "Keşke göndermeme gibi bir yetkim olsaydı. erlerin üşümesini önlemek istenmişti ama sabah olduğunda her şey değişti. .Bana bitler bile bir şey yapamamış da mikroplar mı yapacak. En yakın yerleşim yeri Oltu'ydu.Ne tesadüf. benim kanım çoktur merak etme sen. Onu gecenin ayazında karların içine bıraktılar. acısını hissetmiyordu ama bir süre elleri üşüyüp de közlerin üstüne tutunca ellerinin ısındığını ve işte o zaman acıdığını fark etti. .. Rahmi Bey hemen çadırdan fırlamış gecenin karanlığına dalmıştı. dün içinden geçtikleri Oltu'ya mı? Orası bulundukları yere tam on iki kilometre mesafedeydi. Sıhhiyelere. böyle ufak bir sıyrık nedeniyle burada kalacak hâlim yok ya. kullandığı makasın madeni kesimleri parmaklarının derisine yapışıyor. gece boyunca beslenmiş.Bizi. Doktor Derviş ağır yaralıların durumlarını kontrol ederken. . Bu Moskof çok değişik mermi kullanıyor. Sonra erlerim benim için ne der? .Sizi son anda gördüm. bu dağ başında bırakmayın doktor. .Aman doktor kurban olayım sana. Ameliyat ettiği erin yarası ağırdı.Derviş! Sen misin? Karanlıkta seni tanıyamadım. Doktor Derviş ameliyat işine tüm dikkatini topladığı için derilerinin soyulduğunun farkında değildi. Ateş. otur şöyle bakalım. Yaranız kanayabilir. . bir nebze olsun. . makası hareket ettirdikçe. . Ne olur? . . arkadaşı Binbaşı Rahmi'nin çadırdan içeri girdiğini gördü. . güldürme beni Derviş. durumlarını belirten bir etiketi boğazlarına takıp onları sınıflandırıyordu.Mikrop kapabilir. Bazı erler ise kendilerini burada bırakmamaları için doktora âdeta yalvarıyorlardı: . Elleri üşüyor. Yaralılar bu kez daha da şaşırıyorlardı." O gece. Ama Rahmi Beyi durduramazdım ki. bu yüzden kanamanın durdurulması güçleşiyordu. Sıhhiyeler erin yarasını örttüler.. . "Demek ki çatışma devam ediyor" diye düşündü Doktor Derviş.. diğer birisinin başı ucuna eğildiğinde. Başı ağrıyacak. Ağır yaralı olarak gelen erlerin sayısından da önemli derecede azalma vardı.23 Rahmi Bey öfkeliydi. Böyle kurşunlar girerken değil vücuttan çıkarken daha çok tahribat yapıyor. .Ama dinlenmeniz gerek. doktoru büyük sıkıntıya sokuyordu. Sırayla yerde yatan erleri ameliyat etmeye çalışırken.. Ancak yapacak bir şey yoktu işte.Sen zaten vatan için kurban olmaya gelmedin mi? . Ancak geride epey derin ve geniş bir iz bırakmış. . Uzaktan tüfek sesleri geliyordu.Erlerimin yanına. Doktor tekrar canla ve başla çalışmaya başladı. "Demek ki bizimkiler araziye alıştılar.

Teğmen: .Ne mekkâresi doktor! Baksana toplan bile biz çekiyoruz.. ..Bilemem. .Haydi. . Ancak ağır yaralılar ne olacaktı? Haydi hafif yaralılar zor da olsa Oltu'ya kadar belki yürüyebilirlerdi ama on beş kadar ağır yaralı erin akıbeti ne olacaktı? Hemen gidip teğmene hafif yaralıların Oltu'ya göndermesini istedi. . Asıl onların Oltu'ya götürülmesi gerek. Bundan sonra da yaralılarımızın sana ihtiyacı var.Bir şeyler yapalım! .Mekkârelere bindirilse? . Doktor Derviş ameliyat takımlarını bir kutuya koydu.. . Bu yüzden parmaklarını sargı bezleriyle sardı.Onlar bu zorlu yürüyüşte bize ayak uyduramazlar.Denesinler ama.Hayır.Hiçbir şey yapamayız! Daha benim yürüyecek on sekiz saatlik yolum var. Teğmen ise titreyen ellerine hâkim olmaya çalışıyordu. Bizimle geleceksin.Ama! Teğmen kendinden beklenmeyen bir çeviklikle tabancasını çekip doktorun şakağına dayadı. Çantalarını bile zor taşıyorlar! Her an yeni bir çarpışmaya girmemiz mümkün." dedi. Biraz sonra teğmenin biri "Haydi! Toplanın gidiyoruz. çatışma zorlaşınca da geri çekiliyor. yirmi yıl gözünüzden dahi sakındığınız evlatlarınızı dağın başında ağır yaralı olarak bıraktık! Kaderlerine terk ettik! Kurtlara yem yaptık. "Hep böyle yapıyorlar.Ya ağır yaralılar? . . şu tetiği çek de bu işkence bitsin. Restini doktor görmüştü. Derviş ise kılım kıpırdatmadan sakin bir şekilde: . Benim bu karardan hoşnut olduğumu mu sanıyorsun.Ölürler.. anne ve babalan bekliyor. Ancak doktorun elleri sızlamaya başlamıştı yine. deriz. dediği için zor durumda kalmıştı. Ne yapacağını merak ediyorlardı. Yerde yatan yaralıların değil anladın mı? .Ben onlarla kalayım. Kaldı ki. Eli hâlâ titriyordu..Beni vur teğmenim.. Acaba koca kışı boyunca bizi oyalayıp da baharda genel bir taarruza mı geçmek istiyorlar?" diye düşündü.Bak doktor. vurursan sizinle gelemem! Teğmen bu beklemediği söz üzerine şaşırdı..Burada kalsınlar.Ama bunları. Yutkundu. rütbece benden yükseksin ama seni gözüm kırpmadan vururum. . Şimdi hafif yaralılar da kendisine bakıyorlardı. çatışma bitmişti. bir süre sonra tek tük atışlar duyulmaya başlandı. "Demek ki Ruslar geri çekiliyor" diye düşündü Doktor Derviş. Etmek zorundayız! . Teğmen erlerin önünde seni vururum. Doktor Derviş ise gözlerini kapamış sakin bir şekilde: . Onlara nasıl. Derilerinin soyulduğu yerler soğuğu daha çabuk duyuyordu. . Doktor Derviş'e âdeta yalvaran gözlerle bakıyordu. Sıhhiyelere çadırı toplamalarını söyledi. Sevgilileri bekliyor. Bizden bir haber bekliyorlar...Nasıl olsa ölmeyecekler mi? . Parmağı tetiğe doğru gidiyordu. Bunların bir bildiği var ama ne. En az senin kadar içim kan ağlıyor ama ne yapabilirim ki? Ayakta ve hayatta kalmayı becerenlerle yürüyüşe devam edeceğiz işte. . Titreyen eli tabancanın horozuna gitti.. Onlan. Demek ki.Ama yapacak başka bir şey yok. Bu sıkıntılı hâl üzerine teğmenin alnında boncuk boncuk terler birikiyordu. sen bize lâzımsın ve bizimle geleceksin. bir başka dayanak ve destek noktasına dek gelip orada tekrar karşımıza çıkıyorlar.. Yalnız bu erler Oltu'ya varabilirler mi doktor? .Ancak iki er verebilirim. Hiç umulmadık yerde karşımıza çıkıyorlar daha sonra bizimle çatışmaya girip mümkün olduğunca oyalamaya çalışıyor. ağır yaralılar nasıl gelsin ki? . Sonra eldivenlerini bu sargıların üzerine giydi.Ya ne yapalım! . Askerime bir de sırtında ağır yaralı mı taşıtayım. On-lan yanımızda götüremeyiz. Oltu'ya gitmeyi denesinler.Öğleye doğru tüfek sesleri seyrekleşti.. ana kuzularını bu şekilde bırakamayız. dedi. . Allah'ın belâsı yerde ne araba yolu var ne de bir patika. Bizimle hafif yaralılar bile gelemez.

Bir şey diyecekti ama konuşmak o kadar zordu ki.Sen. Hiç olmazsa vahşi hayvanlar yemesin. Gözleri açık olduğu halde gökyüzüne bakan Rahmi Beyin ağzı da açık kalmış bembeyaz dişleri görünüyordu.Teğmenimin emri. Daha sonra Rahmi Beyi kucakladığı gibi ağır yaralıların yanına götürdü. Sonra bin bir özenle başını sardığı sargıyı çözüp çenesine bağladı. Bir yığın hayal kırıklığı. Doktor Derviş çekinerek Rahmi Beyin gözlerini zor da olsa kapattı.. Yılgındı. Doktor şu beş dakika içinde yorulduğu kadar son beş ay ki. Bir külçe hâline gelen vücuduyla ağır ağır hareket ediyor âdeta ayaklarını sürüklüyordu. bu ağır yaralıların başında bekleyecekmişiz. Bir sürprizle karşılaşmamak için gözlerini açmadı. Üstelik benim elim senin gibi titremez de. Neden sonra korkuyla Rahmi Beye baktı." dedi. az ötede hafif yaralıların Oltu'ya doğru yola koyulduklarını gördü. Sıhhiyeler gelip her şeyin toplandığını haber verdiler.Sadece işimize yaracak şeyleri alın.Teşekkürler teğmenim. Doktor şakağına dayanan soğuk namludan fırlayacak bir merminin her an şakağından girip öbür taraftan çıkacağını.Arkadaşımdır. diyordu. başından sargılı subayın Rahmi Bey olmaması için duaya devam ederken acı gerçekle karşılaştığında.Peki gidelim. vücudu ve sinirleri gevşedi. Giyecek ve yiyecek. Neden sonra üç er silahları ile gelip ağır yaralıların başına dikildi. Zamanınız olursa taşlarla gömün. Ellerini yüzüne kapadı. dedi.. Saçları diken diken oldu.. Ancak ne ses vardı ne de seda. Ağır eşyaları bırakın. Haberin olsun.Haydi teğmen çek şu tetiği. bir boş çuval gibi ağır yaralıların yanına düşüp can vereceğini düşünüyordu ama bir türlü mermi yuvasından büyük bir hızla fırlamıyordu işte. Doktor hayretle sordu: . Hepsinin boynunda Doktor Derviş'in astığı etiketler sallanıyordu. üç er kendilerine umutsuz gözlerle bakıyorlardı. Gözyaşları içinde tekrar yola koyuldu.İyi. Bu sargı Rahmi Beyin sargısına benziyordu. Hiç bu kadar zorda ve darda kalmamıştı. İkileme de asla düşmem. Arkasından bakakaldı. Peynir hem bozulmaz hem de besleyicidir. yere düşmemek için yere çömeldi. Doktor Derviş gözlerini açtığında teğmenin ormanın içine doğru ilerlediğini gördü. ben kilere gidip birkaç tulum peynir çıkaracağım... Erlere: . . Yerde yatanın Rahmi Bey olmaması için dua ederek yürüdü.. Daha sonra başarabilirsek ağır yaralıları mekkâreyle Oltu'ya götürecekmişiz... 5.. "Bunlara çok ihtiyacım olacak. kadar yorulmamıştı. Sonra da mermi kutusunu tüfeklerin yanına koydu. Yağan karlar bu açık gözlere ve ağza düşüyorlardı. Yerde yatan subayı görünce kan beynine sıçradı. Vahşi hayvanların saldırısından koruyacakmışız. Karısına ve kızlarına: . Sanki adımları geri gidiyordu... Giderken dolu dolu gözleriyle ağır yaralıların başında beklemekte olan üç ere baktı. BÖLÜM Kadir Ağa telâş içinde ilk önce üç tane tüfeği bir çuvala sardı. diyordu. . seni ilk fırsatta öldüreceğim bilesin. bir yığın acıyla karşılaşan doktor biraz yürüyüp de çatışma yerinden geçerken bir başka sürpriz ile karşılaştı.Ne var? . Sonra seslendi: . Ağlamaya başladı. Başını eğdi. Yerde yatan ağır yaralıların sıcak kanı soğuk kristalize karlan eritiyordu. Başının döndüğünü hissediyordu. Daha sonra sanki teğmen duyacakmış gibi zorlukla fısıldadı: . dedi Doktor Derviş. Çabuk hazırlanın. Onlar çatışma yerinden uzaklaşırken.. dedi. beni öldürmedin ama bu ağır yaralılara bekçi bırakmazsan. İleride karlar içinde yatan. . Teğmen hiçbir şey demeden yürüdü.Teğmen! Bu seslenişe geri dönüp bakan teğmene: . Hanım sen de keteleri24 bir beze sar.

Etme eyleme.Şu tuluma işaret koymalıyım. . Artık gidebilirlerdi.. Sen ise evi kaldırmışsın. Köpekler ise yola çıkan kervanın yanında karlara bata çıka koşmaya çalışıyorlardı. Hepsi son bir kez dönüp bıraktıkları evlerine bakarken âdeta donmuş kalmışlardı. yaş demez önüne çıkanı yakar ve kül eder.Ben sana en gerekli eşyaları al. Burada ölmene razı olamam. Geri döndüğünde hanımın bir yığın eşya aldığını görünce küplere bindi: . . Bu dalganın daha nerelere dek yayılacağı belli değil. Erkeklerin gözleri dolu doluydu.. Karısına söz anlatmak için zaman kaybedeceklerdi. dedim. Ağır ağır ilerleyip kızaklı arabaya oturdu. ocakta sıcak çorbalarını. Bu durum elem verici. Ancak yangın rüzgârı arkasına aldığı vakit kuru. Yarınımızı kurtarmak için. Belki başka yerde yeni bir düzen kurarız. Bu hareket her şeyi anlatıyordu.Gelmiyorum! . Karısı da onu gözlerini iyi okurdu. İki tulum peynir daha çıkarıp birincisinin yanına koydu. Heybetli bir duruşunun yanında hanımına yalvaran bir bakışı vardı.Yahu kervan yapıp yola koyulmayacağız ki! Kızaklı arabayla gideceğiz! Anlaşana Ermenilerden kaçıyoruz. karnımız doydu.Bunlar hep gerekli bey. Şimdi ise sanki hiçbir şey bizim değilmiş gibi bırakıp gideceğiz. Çeteciler onlara kötülük eder. Hemen elindeki çırayı yaktı. Kızak arabaları. üç tane gül gibi kızımız var. Yurt edindikleri. dedi kendi kendine. içinden "Gecikiyoruz.Ah bey ah! Böyle mi olacaktı? Evimiz barkımız. en ufak bir hareket heyecanlanmasına neden oluyor. Kadir Ağa işte en çok bundan korkuyordu. durmadan böğüren ineklerini ve meleyen koyunlarını bırakıyorlardı. Kadınlar ve kızlar ise sessiz bir şekilde ağlıyorlardı. O da bir efsanedir. Belki Mevlâm daha sonra evimize dönmeyi nasip eder. Artık göç başlamıştı. . Biz. dize kadar kar üzerinde kaymaya başladı. burada ölmeye niyetliydik. yürekleri ağızlarına geliyordu. . Ara sıra esen rüzgâr yerden kaldırdığı karları gidenlerin üzerine savuruyordu.. Gidenler ise gözleri bıraktıklarında ve Ermeni çetecilerinin gelmesi muhtemel olan yollardaydı. arabanın yanına taşıdı. Onlar. konumuz komşumuz ne olacak? Burada doğduk. suyunu içtik. geride sıcak evlerinde. Sonra da: . Şimdi savaş var. Küllerinden tekrar doğan da sadece ve sadece Anka Kuşu'dur. Kalacak olanlar dahi gidenleri görünce kalmaktan vazgeçiyordu. evet elli yıllık geçmişimizi bir çırpıda feda ediyoruz.Haydi hanım. Gitmek ve hızla hareket etmek gerektiğini hepsi biliyordu. Gidenler. Bunun için kamçılar atların bellerine indi.. En ufak bir karaltı. yurt belledikleri bu yerden ayrılmak kolay değildi. Yürek yakıcı. Üzeyir. Söylesene bu geçip giden yıllar ne olacak? Hatıralar. bir kaçak gibi evimizden uzaklaşmak istiyoruz. Sonra bunları yukarıya. Şimdi ise bir suçlu gibi. Geçmiş bağlarının karısını sarmalayıp buradan bırakmayacağını düşündü. Belki geri döneriz. bizimle geliyorsun. haradaki atlarımız ne olacak? En önemlisi geçmişimiz ne olacak Kadir Ağa? Burada tam elli beş sene geçirmişiz. ağır ağır köyün sokaklarında ilerlerken birkaç aile daha yola koyulmak için hazırlık yapıyordu. Yine de onlara karşı koyamazdık. Arkalarında koskoca Rus ordusu var. Bu sözler üzerine hanımı ağlamaya başladı: . Zamanımız olsaydı vuruşmak için birçok adam bulabilirdim. Bak. Bu ayrılığımız uzun sürmez. Hiçbir şey demedi. Buradan ben de gitmek istemiyorum. Ambardaki ekinlerimiz ne olacak? Ahırdaki davarlarımız. Köyümüzde nefes aldık. kişneyen atlarını. Koyu bir hüzün ve çaresizlik gördüğü kocasının gözlerine baktı. dememiş miydi? Sırası mı şimdi celallenmenin. geç kalıyoruz. bizi yakan yangının küllerinden tekrar doğamayız. Burada öleyim.Kilere girdiğinde kendisini koyu bir karanlık karşıladı. Ermenilerin köye girmeleri an meselesidir.Bir kaç tulum daha alayım ki dikkat çekmesin. Hızla uzaklaşmamız lâzım! Bunun için de yükümüzün hafif olması gerekli. sevincini ve hüznünü bu gözlerden kolayca tanırdı. . Bıçağı ile tulumun en altına bir çarpı işareti koydu. yaşanmış ve paylaşılmış şeyler ne olacak? Bunları bir kalem de nasıl silip atabiliriz ki bey? Ben gitmiyorum." . Öfkesini. Kim bilir? Kadir Ağa karısına baktı. Durgun bir suya taş attığında meydana gelen dalgalarla koca gölün bir kıyısına dek yayılır. Bazı aileler ise çoktan yolu tutmuşlardı bile.

" Sonra bu düşüncelerinden sıyrılır gibi oldu. Tortum'a belki. Karanlığı dağıtan çıranın aydınlattığı yerlere dikkatle baktı. Kadir Ağanın karanlık kilerinde saklanan bir çift göz oradan ayrılmış. "Gitmişler. Takım. Faik Çavuş elindeki haritaya baktığında. Bir süre bekledikten sonra kilerin kapısını açıp dışarı çıktı ve etrafa şöyle bir göz attı. Oltu'da kendilerine nasıl bir görev verileceğini bilmiyorlardı." Tekrar kilere koştu. "Nereye gidiyoruz? Bunu bile bilmiyorum. Elimi çabuk tutmalıyım. burada kendi tümenlerinin gelmesini bekleyeceklerdi. uzadıkça uzuyordu. Sarı. Yerde ise alabildiğine uzayıp giden kar çölü vardı. Diğer bir tulumu alıp onu da parçaladı Yine bir şey bulmadı. bu kez kilerin hemen girişinde duran çırayı tutuşturdu. Ancak haritada başka bir köy işaretlenmemişti. "Götürmüş. Yani bu yakınlarda köy var da haritada mı gösterilmemiş." * Faik Çavuş yola koyulduklarında. ertesi gün kilere geri dönmüştü. En ufak bir ses gelmiyordu. Sonra tulum peynirlerinin olduğu bölüme doğru ilerledi..Haydi oğlum! Bastıran kar içinde Kaleboğazı'ndan evlerini terk edenlerin oluşturduğu kızaklı kervan gözden kayboldu. . Üç tulum peynir aldığına göre altınlar bu tulumların birinde olmalı. altının olduğu tulumu almış da olabilirler. doğduğumuz yer bize gurbet oldu artık. silah ve en önemlisi de zafer hep Sarıkamış'ta vardı. Altınları mutlaka almalıyım. . "Tulum peynirlerinin içinde altınlar olabilir. Sonra? Sonrası onlar için büyük bir muammaydı. güneşli bir günde yürüyordu. Ses seda duyulmuyordu. Savaştan ve çetecilerden olabildiğince uzağa.Kadir Ağa bindiği kızaklı arabanın arkasına en dayanıklı üç atını da bağlamıştı. barkımız. Burada bulamazsam gidenlerin peşine düşebiliriz.. Bizimkilere haber verip giden kervanın peşine düşmeliyiz.. adı sanı bilinmeyen ardında bıraktıkları doktor ve hasta erlerden dolayı üzgündü. Yiyecek." dedi kendi kendine. Erzurum'a belki. Şaşkındı. elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. Faik Çavuş bir süre düşündü. Hiç kirlenmemiş masmavi gökyüzü insanda çeşitli duygulara neden oluyordu. Ne hâllere düştün. Daha sonra ne olacağı bilinmez. Hiç konuşmadan rüzgâra karşı yokuş aşağıya hızlanan kızakta "Nereye gidiyoruz?" diye kendine sorup duruyordu. Altınlar hangi tulum içindedir acaba?" Tulumları tek tek kaldırıp salladı. Tortum'dan sonra kuzeye yürüyecek daha sonra da doğuya dönüp Oltu'ya dek gidip. diye düşünmüş olabilirler. Yani yolumuz uzun. Sarıkamış'a varmak için daha çok çarık eskiteceğiz.Çavuşum neredeyiz? . Hazır Rusların desteğini almışken. Faik Çavuş kendini halsiz hissediyordu. bizimkilere bir haber uçurdum mu tamamdır." Hemen tulumları kamasıyla kesip içindeki peynirleri parça parça edip altın aradı ama tulum peynirlerden başka bir şey göremedi. Tortum'un batısında en yakın köyün İslâmköy olduğunu gördü. yoksa gerçekten bir tek İslâmköy mü vardı? Sahi hangisi? . Günlerce yürüyorlardı. Tekrar gelip alırız. Sarıkamış'a dek yürüyeceklerdi. çil çil altınlardan eser yoktu. tırısta gitmekte olan ata bir kırbaç daha vurdu. Evimiz. Hay Kadir Ağa hay. İyi dinlenmeden tekrar yola koyulmaları doğru muydu? Bu soruyu sorduğunda "Daha çok gidecek yolumuz var.. Çünkü Sarıkamış ele geçtiğinde her şey yoluna girecekti. Askerin aklına bu düşünce geldikçe. Ya da giderlerken. yollar bitmek bilmiyordu. Bu kez rast gele kendinde geçmiş bir hâlde peynir tulumlarını bir bir parçalamaya başladı. Takım erlerinin en çok şikâyet ettiği şey tek düzelikti. giyecek. Yalnız bir tek şeyi iyi biliyorlardı. Fırsat bu fırsat. "Eğer götüremediyseler burada olmalı. Yollar yola bağlanıyor. Öfkelendi. Kimsecikler yoktu. Her ne olursa olsun öğrenmem lâzım. Bu yüzden tulumları tek tek kontrol etmeliyim.Bilmiyorum. Her yerde kar ve soğuk vardı. Ziver sordu: . hırslandı. Altın olan tulumun hiç olmazsa ses çıkaracağını düşünmüştü ama ses seda yoktu.

Onların Ardos'a dek ilerlediğini biliyoruz. . . Erler insan ayağı değmemiş karlı yollarda yürümekten çabuk yoruluyor.Eğer öyleyse iki üç gün daha dam altı göremeyeceğiz. . Zaten öyle ağır ilerliyorlardı ki. ayaz gittikçe artmaya. Yakup'un yürüdükleri patikadan iki de bir sapması. "Demek ki çok uzun zamandır askerdeyiz. — İyi. bu belirsizliğin arttığını anlamıştı. gidiyorlar mı. hep gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı idi. batmalar ve kaşınmalar ile sulanmalar başlamıştı. birbirlerine kartopu atmalarını. Birden silahını attı. Hem burada kar kalınlığı daha az hem de etrafı daha iyi görebiliyoruz.. takımın en arkasına geçiyor. kar yüklü bulutların istilâsına uğramış.Merak etme bu havada kurtlarla bizden başka hiç kimse dışarı çıkmaz.Gözyaşlarını tutamıyorsun. . diye bağırdı.Senin memleketin neresiydi? . Bazıları bilinç kaybından dolayı çocukluklarına dair pek az şeyi hatırlayabiliyor bazıları ise nereden geldiklerini bile bilemiyorlardı. Ziver. İleride giden arkadaşlarını dahi göremiyordu. İlk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkan Yakup'un çakır gözleri sulanıyordu. Sık sık gözleri kararıyordu. bu durumun artarak devam ettiğini hissediyordu. Tüm bu söylenenlere Yakup bir şey demiyor. belirsizleşiyordu. Yakup bu soruyu çavuşunun neden sorduğunu anlamaya çalıştı.Hiç Rus görmedik. Karda yuvarlanmalarını. Yakup bunu ilk fark ettiğinde üzerinde durmamış. bu sebeple Faik Çavuş kısa aralıkla mola veriyordu. "Yoruldu" dedi. Sonra boş verdi. Öğleden sonra güneş gri ve beyaz renkli. uzun zamandır karlara bakmaktan gözleri kamaşan erlerin gözlerinde yanmalar.Çavuşum sahi biz nereye gidiyorduk. arkadaşları Yakup'a takılmadan edemiyorlardı.İslâmköy'e gidiyoruz Yakup. Sanki etrafında yıldızların uçuştuğunu. ara sıra gözleri kamaşıyor.En yakınımızda İslâmköy var. ishakoglu Yakup bir ara Faik Çavuşa: . Çok uzun zamandır yoldayız" diyorlardı. Gözleri sulanıyordu. . Bu neşeyle birlikte hepsi çocukluklarındaki kar oyunlarını hatırladılar.Biz yine de dikkatli olalım. mavi gökyüzünden eser kalmamış. . ara sıra takımın yürüdüğü yerden sapıyor. Ellerini açtı. Gözlerini sildikçe. ağır ağır ilerlemeyi tercih ediyorlardı. çeşitli ışıkları gördüğünü. merak etme. zor da olsa. birbirlerinin ayak izine basmaya çalışıyorlar. diye sormuştu.. Önde yorulan. Onun bu sorusuna ilk önce pek aldırış etmeyen çavuş. .Durun. Ancak bu molalarda neferler ayakta dikilmek zorunda kaldıklarından. yerde kayıyor. Tek sıra halinde yürümeye. Bu belirsizlik onlarda büyük bir endişeye neden oluyor. Sırtı takip edeceğiz. Manga. kızak kaymalarını daha nice hatıralarını. Hâlbuki hafıza kaybına uğradıklarının farkında değillerdi. "Herhalde gözlerim kamaşıyor ondan" demişti. şiddetli tipiden korunabiliyordu.. önündeki her şey beyazlaşıyor.Alışırsın.. Takım içinde en çelimsiz Erzurumlu İshakoglu Yakup'un artık ayakları birbirine dolaşıyordu. . Tortum ile bu köy arasında başka köy de gözükmüyor. Ancak yürüdükçe. neden sonra tekrar oluşturulan izde yürüyordu.Ağlama oğlum. . sırttan aşağıya doğru iniyordu. gereksiz yere kar çiğnemek zorunda kalmıyorlardı.Eh öyle demektir. .Erzurum.Gözyaşlarına yazık arkadaşım. Bu iniş onları çocukça bir neşeye boğmuştu. . . kemiklerimiz buz tutacak demektir. Durun! Hepsi bu kesin haykırış ile durmuşlardı.Ne o Yakup? Gurbet elde hüzünlendin herhalde. Yakup'un da bilinç kaybına uğradığını anlamıştı. Şimdi yine önünde büyük bir beyazlık vardı.. hem çiğnenmiş karlara basıyor hem de bir nebze olsun. duruyorlar mı. iki de bir sendeliyor. . belli olmuyordu. . Yakup'un bu hâlini görünce yüreği cız etti. Bazen kayıp düşüyor. . bazen de yuvarlanıyorlardı.

Bir yandan da "birazdan geçer." Ayaklarını sürüye sürüye yürürken. Öndeki arkadaşları kendisiyle yine alay eder. Zaten iyice yorulmuş olan erler önlerine çıkan dik bir yokuşu görünce hayal kırıklığına uğradılar. O da korkuyla kendine sordu.Bulanık görüyorum. Taşlardan uzaklaşmamalıyım. gideceği yeri anlamaya çalışıyordu. İş sadece tırmanmaya kalsa iyi idi. Az sonra ne kadar zor bir yokuşu tırmandıklarını anlamakta gecikmediler. Ayaklarını sürüyerek. Bu kez geçer diye bağırmadı bile. bu uçurumların kenarında.Say bakayım. .İşte bu kötü.. Yakup'un endişe ve korku içinde titreyen kalbine çörekleniverdi. Sizler sanki koyu bir sis içindesiniz. Boşta kalan ellerini sağa sola uzatarak. Biliyorsun tüfek zimmetlidir.Biliyorum çavuşum. ." diye düşünüyordu. Az önce bulanık gördüğü hâlde şimdi hiçbir şey göremiyordu. Kaç gündür yürüdükleri halde böyle geçişi zor olan bir yere gelmemişlerdi. Bir de sarp kayalıklar arasından yürümek zorunda kalacaklardı. Bulanık ama daha iyi görüyorum. . . Yakup gittikçe uzaklaşan arkadaşlarının seslerini . Ancak tırmanmaktan başka bir çareleri kalmıyordu.. Karlarda ayağını sürüyerek adım adım boşluğa gidiyordu. . Bu söz üzerine rahatlayan erler tekrar Yakup'a takıldılar: .Gözlerini fazla ovuşturma. demin nasıl bir bulanık da olsa görmüşsem. diye bu kez hiçbir şey demeden ilerlemeye gayret ediyordu.Ağlama artık.Çok ağladın da onun için görememişsindir. Eliyle bir taşa dokundu. diyordu. Bir de derin uçurum kenarlarından yürümeleri gerekecekti. Tırmanmaya başladıklarında Yakup yine kendini koskoca bir karanlığın içinde buldu. Zor da olsa burasını aşmalıydılar. Bir süre olduğu yerde durdu. Zor durumda kalana yardım edebilelim. Kimi ellerini gösteriyor: . Manga tekrar ağır ağır yürümeye başladı. Evet..Göremiyorum! Bu acı haykırış nedeniyle deminden beri Yakup ile alay eden erlerin gülmeleri birden dondu kaldı. İçini kaplayan korku yine peydahlanmıştı. Hem de bu dağ başında.Birbirimizden fazla ayrılmayalım. Ancak bu kadar yolu yürüyüp buradan geçememek. yine görmeye başlarım.Tüfeğini al. . . Hepsi içlerinde yer eden endişeyi birbirlerine fark ettirmemeye çalışıyorlardı. derin bir uçuruma doğru gittiğinin farkında değildi. . Kör kelimesi. Neden sonra Faik Çavuş omzuna dokundu: . Üstelik ayaz nedeniyle bu yokuş yer yer buz tutmuştu.Bak gözlerin kör olacak. yolunu bulmaya çabaladı.Bu kadar sulu gözlü olursan. Kimisi de parmaklarını Yakup'un gözlerine neredeyse sokacak kadar yakına getiriyordu: .Haydi yola çıkalım.Oğlum bırak şimdi numara yapmayı. Bastığınız yere dikkat edin. geriye dönmek olmazdı. Taşın sağma ve soluna baktı. "Boşluğa doğru gitmemem gerekli. evet şimdi daha iyi. Yoksa arkadaşları gerçekten kör mü olmuştu? Hepsi Yakup'un başına toplandılar. İp var mı? -Yok. Ancak değişen bir şey yoktu. kar kalınlığı artıyordu.Beş on dakika dinlenelim. uçurumlar daha derinleşiyordu. Yokuş gittikçe daha dikleşiyor.Haydi bakalım gayret. Tüfeğini sırtına astı. göremezsin tabii.Bunu görüyor musun? Yakup ise heyecanlı bir şekilde haykırıp duruyordu: . Aşağıya doğru indikçe.Göremiyorum! Göremiyorum! Bu söz üzerine Yakup'un takım arkadaşları güldüler: . Biraz dayanmalıyım. Faik Çavuş askerlere seslendi: . "Ya kör olduysam?" Bu düşünce ve korkuyla daha yüksek bir sesle bağırdı: . Yakup ise onların arkasından yürümeye başladı. "Ya kör olduysam?" diye kendine sordu. . .Sırası değil.

Büyük bir adım attığında ayağı boşlukta kaldı.Kör oldum! Allah'ım bana yardım et! Allah'ım bana gözlerimi geri ver! Faik Çavuş Yakup'u teselli etme gereğini duydu: . Onun sesine az ilerideki arkadaşları dönüp yine kendisine takılmadan edemediler: . derin ve karanlık bir bunalıma sürüklüyordu. Kayaların arasında ayakta beklemeye başladılar. Bu takılmaların ardı arkasının kesilmeyeceğini anlayan Faik Çavuş bağırdı: . .Hiç çavuşum. onu uçurumun kenarından biraz içeriye taşıdılar. eskisi gibi görebileyim. Onlar. aylarca hatta yıllarca. Yakup'un gözlerinde karanlığın en koyusu sürüp gidecekti. İshakoglu Yakup bu kez olduğu yere çöktü. boz bulanık çağlayan dereleri.Yeteeer! Kesin sesinizi! Ziver bana yardım et. onun ardından yürümeye başladı. kar beyazlığını görmeye razıyım. . Yakup ise sızlanmaya devam ediyordu.Gene mi ağlıyorsun? . . Gözlerim karanlığa bakmaya hak etmedi. sizi..Yakup'un koltuğuna gir.Çavuşum göremiyorum! Göremiyorum! Her yer karanlık! Bu kadar beyazlık içinde yürüdükten sonra içime doğan karanlığı hazmedemiyorum çavuşum. Bu gel gitler Yakup'u yıpratıyor.Sulu gözlü Yakup.Merak etme Yakup tekrar görürsün.Yakup sakin ol. .Görürsün Yakup.Güneşi. yeşil çamları. Bu sözler üzerine Yakup sakinleşir gibi oldu.Göremiyorum! . Haydi gidiyoruz.Çavuşum tekrar görürüm değil mi? . kör olduğuna inanmıştı. . Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yakup ise hâlâ bağırıyordu: .. Geçici körlük olmalı bu.Gözlerini kör ettin. . Yakup'un koltuklarına girerek. . Faik Çavuş ve Ziver.Uçuruma doğru gidiyordun. . tekrar karamsar bir havaya kapılıyordu.. Her sabah doğacak güneşin yerine. . Gidiyordum.Düzelir değil mi çavuşum? Tekrar görürüm değil mi? . ağızlarına ve burunlarına giriyordu. Daha önce de öyle olmuştu hatırlasana. Ümit içinde konuştu: . Ben. Bilinmez bir dağın doruğuna doğru tırmanmaya çalışan manga erleri Yakup'un kör olduğunu öğrenince âdeta yıkılmıştı. Gözlerin elbette yine düzelir.Uçuruma mı? . bu karanlığa lâyık değilim.Ne yapıyorsun? .Şurada biraz dinlenelim. İnce ince savrulan kar taneleri yüzlerine bir kırbaç gibi vuruyor. masmavi gökyüzünü.Görürsün ya.Yoksa sen? . Ürperdi. Yeter ki. kurtlan.Görürsün ya. Ben kör kalırsam çavuşum? Ne yaparım? . Isı gittikçe düşüyordu. yollarda . Gözlerim. uzayıp giden karlı dağları görürüm değil mi? . Ancak erlerin bazılarında çarık olduğu için tırmanırken sık sık kayıyor. .duyunca "Biraz daha hızla ilerlemem lâzım" dedi. . uçurumları. bu nedenle ilerlemekte çok zorluk çekiyorlardı.Geldim çavuşum. Bazen ümitleniyor ama gözlerinde en ufak bir ışık sızıntısı dahi olmadığını görünce. Yakup bir eliyle Faik Çavuşun palaskasına tutundu.Elbette.Kayaları. İlk önceleri tatlı bir ümit ile tekrar görmeye başlayacağını sanan Yakup tamamen karamsar olmuştu.Razıyım çavuşum..Yeter artık. Kör olmayı bir türlü kabullenemiyordu.. Bu şekilde manga tırmanmaya devam ediyordu. Çöken karanlığı fark edemeyince. Görürsün. "Eyvah düşüyorum!" dediğinde bir el kendisini hızla geri çekti: . günlerce. İşte bu gerçeği bilmek ona çok zor geliyordu. Ziver'i ve diğer arkadaşlarımı görürüm değil mi? ..

Bu kıvılcım diğer esir vatandaşlarımıza da örnek olacak." Yüzbaşı Baki Bey ümit doluydu.. Ordunun hareket planlarında da donanmanın Karadeniz'e hâkim olduğunu ancak harekâta doğrudan katılmasının beklenilmemesini istemişti. Devletin bu zor zamanlarında herkes gayret içinde olursa. "Artık Kafkaslarda bir kıvılcım çaktık. Yüzbaşı Baki daima gönlünün sesini dinliyor ama bazı gerçeklerle karşılaştığında ya da bazı acı gerçekleri duyduğunda." diye kendini teselli etti. Dillendirmeye dahi korktuğu gerçekleri bir bir sıralamıştı. Yakında çok daha fazla destek verilecekmiş. İstesek de istemesek de. İşte o zaman Osmanlı Devleti. Kaç zamandır esir olan milletdaşlarımız hürriyetlerine kavuşacaklar. Rus deniz kuvvetleri tarafından engellenmesi amirale olan güvenini kaybettirmişti. Zafer. üzülmekten kendini alamıyordu.. . Duydum ki Ruslar bu isyanla başa çıkamıyormuş. Almanlar aklına gelince bilinmez bir belirsizliğe düşüyordu. * Yüzbaşı Baki Bey üst rütbeli subaylar arasında konuşulan bazı konulardan haberdar olmuştu.. Oraya da çıkarsak bu kez Rus askeri Batum'dan.Ey güzel vatan! Nerede yaz kış işleyen geniş yolların! Tren yolların! İaşe depoların nerede? Giyecek depoların nerede? Sakinleşmişti. Almanlar ne zamandan beri Odesa'ya çıkartma yapmamızı istiyorlar. Ne kadar zorluk ve imkânsızlık içinde olursa olsun kendilerinin zafere ulaşacağını sanıyordu. "Şuraya bak. gerçekler ve hayaller ne kadar da iç içe girmişti. Karla kaplı Kafkasya dağları milletimin isyanıyla çıkacak olan yangından eriyecektir. diye düşündü zira kendisinin de maaşı iki aydır ödenmemişti. ölecek diye bakanları. Bir de şu Almanlar söz verdikleri giyecek ve silah yardımını zamanında yapsaydı. yaraya ve ölüme bile. Hatta acıya. Kadınlar ve çoluk çocuklarla iaşe nakliyatı yapıyoruz... "Almanların yapacağı mali yardımla her şey düzelir. Ruslar iyice şaşıracak. Bizim gönüllü müfrezelerimiz de büyüyen isyanı destekliyormuş. Yakup ise yürüdüğü yollarda değil ama kendi içinde büyüyen uçurumlara düşmemek için titreyip duruyordu. Hele hele donanma komutanı Souchon'un ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Bu yüzden her şeye katlanılmalıydı. giysisizliğe her şeye. Buraya kadar gelen söylentilerle değerlendirme yapmaya çalışıyordu. Kars'tan ve Ardahan'dan çekilmek zorunda kalır. Onlarla müttefik olmak zorunda kaldık. Batum ve civarında Ruslara karşı başlattıkları isyan gittikçe büyüyordu. levazım malzemelerini bize zamanında verebilselerdi. Doğru olabilir.. Belki savaşa bile gerek kalmadan kolayca Kafkasya içlerine dek ilerleyebiliriz. Herkes kendisi gibi gayrete gelirse. Hızla Kafkasya içlerine girebileceğiz. Az bir destekle dahi Rusların hakkından gelebilmek mümkün. Şimdi de müttefikliğin gereğini yapmalıyız. Nereden ve nasıl geldiğimizi anlayamayacaklar bile. bekleyenleri şaşırtır. Ancak Kafkasya Seferi başlayıp da denizden iaşenin gelememesi. Ancak İstanbul'dan uzak olduğu için sağlıklı değerlendirmelerde bulunamıyordu. "Kendilerini ateşe atmıyorlar ama başımıza ateş açmak için ellerinden geleni yapıyorlar. işte bunlara katlanılırsa gelirdi. Çünkü Souchon şimdi de 3. Soğuğa." Üstelik Karadeniz'de Trabzon Limanı'nm mayınlanması ihtimaline karşılık iaşe gemilerinin Rize'ye gitmesi ve iaşenin 300 kadar kayıkla limanda bekleyen Rizeli kadın ve çocuklarla yapıldığı haberini alınca Yüzbaşı Baki Beyin yüreği sızladı. açlığa. hani şu hasta adam dedikleri devlet ayağa kalkar ve kendine. Subay arkadaşları hazinenin tam takır olduğunu kendisine söylediklerinde çok şaşırmıştı. zor zamanların geçeceğini düşünüyordu. İçinde kendine bile söylemediği şeyleri haykırmıştı. işte o zaman önümüzde kimse duramayacaktı. Türk milletinin isyanı işte çığ gibi büyüyor.. İşte her şey ayan beyan ortadadır. Alman amiralinin "Karadeniz'i bir Türk gölüne çeviririm" diye ilk günlerde etrafına güven vermesi herkesin moralini olduğu gibi Baki Beyin de moralini yükseltmişti. Ancak yapacak başka bir şey de yok. Aldığı son haberlerden dolayı sevinçliydi.sürüklenirken. Şu Almanların ne yaptığını anlayabilseydim. Ne zamandan beri Batum'a asker çıkarma fikrinde olan Başkumandan Vekili Enver Paşa bu çıkarmayı eğer gerçekleştirebilirse. Ümitler.. Nakliye gemilerimiz sinek gibi avlanıyor." İçi kabardı doldu doldu sonra ellerini açarak haykırdı: .

. Ancak açıkta bekleyen gemilerin de derhal boşaltılması gerekiyordu. Gözler ufukta Rus donanmasını arıyor. Soğuktan çatlamış. Geride kaldı ölüm. sanki damarlarından kanı çekilecek kadar üzülüyordu. ileride talim yapan erlerine doğru giderken.. beklemediği kötü bir haber alırsa. akıllar ise gemilerin nasıl boşaltılacağı konusuna takılıyordu. İşte tüm bu olup bitenler yüzünden Karadeniz'de zorda olsa yola çıkan nakliye gemilerinin ne yapılıp ne edilip Rize'ye gitmesi emredilmişti. kayıkları kim kullanabiliyor ise çoluk çocuk... Soğuktan tüfeklerin mekanizmaları çabuk bozuluyor. Ne yazık ki yenileri verilememişti. 6 Aralıkta Enver Paşa ve Bronsart Paşanın da bulunduğu kafile yola çıktığında. Kayıkları kullanan kadınlar. sevinçli güzel bir haber alırsa da kanı coşacak gibi oluyordu. Nakliye gemilerinin yanma yaklaşabilen kayıklara taşıyabileceği kadar malzeme yükleniyordu. gemilerin Rize'ye gitmeleri emredildi. Üstlerinde kışa dayanıklı uzun kaputları yoktu. Gelirlerse en kısa sürede size dağıtımını yaptıracağım" demişti. bir süre sonra kendilerini takip için Rus donanmasının derhal Karadeniz'e açıldığı haberini almışlardı. Ummadığı.. Bazen kendine düşen yiyecek istihkakını. damarlarındaki kanın alevlendiğini sanmıştı. bölüğün! de tüfeksiz erlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. 8 Aralık günü 4 Rus gemisini gören kafile rotalarını değiştirerek Rusların takibinden kurtulabilmişlerdi. gönlü bir deniz gibi kabarmış. Hayal etmeden ve ümit beslemeden gerçeklere de ulaşılamazdı ki. Yük gemileri Rize'de boşaltılacaktı.. kadın ihtiyar gemilerin yanma gitmesi öğütleniyordu. Zaten orduya zar zor gönderilen iaşenin bir de Trabzon Limanı'nda batırılacağı göz önünde bulundurulunca. Yine yığınla hayal kırıklığına uğramış ama daha sonra kırık bir ümide tutunarak kendini avutmaya gayret etmişti. cephelere dağıtılmışlardı. Baki Bey. Rize açıklarında demirleyen yük gemilerinin boşaltılması ise sorun olmuştu. kaç gündür ağzına doğru dürüst bir lokma koymamasına rağmen açlığını bile unutuyordu.. Trabzon limanına doğru yol almakta olan Osmanlı gemilerinin limana girmelerinin sakıncalı olduğunu. Bir şeyler yapılmalıydı. Erlerini çok seviyordu. Ruslar 10 parça gemi ile Zonguldak'ı bombalamış. İşte bu anlarda iyimser oluyor. en zor yerindeyim" diyordu... nusretü cennet ileri. tellâllar çıkarıldı. yer yer yara olmuş dudaklarında ümit dolu bir marş vardı: "Yürü ey memleketin oğlu ve şanlı neferi. Limanın hemen açığında bekleyen nakliye gemilerinin etrafında tam 300 kayık vardı. tir tir titreyen doğru dürüst bir şey yiyemeyen erlerine dağıtıyordu. Ertesi gün herkesi şaşırtan hem de gururlandıran bir tablo görüldü..28 Rus Donanması Aralık ayından sonra Karadeniz hâkimiyetini hissedilir derecede arttırdı. Bezmiâlem ve Mithatpaşa vapurlarını batırmıştı. Kimin ne kadar kayığı var ise. dönerken rast geldikleri Bahriahmer.'" İstanbul'a ulaştırılan bir haber o akşam Genelkurmay Başkanlığı'nda telâşa neden olmuştu. Fakat iyi. O gün. Memleketlerinden yüzlerce kilometre yol yürüyerek buraya gelmişlerdi. ihtiyarlar ve çocuklar olanca güçleri . 11 Aralık'ta Batum'dan dönen Rus donanması Sinop açıklarında 4000 ton malzeme yüklü olan Deme vapurunu da batırdı. Bu tarihten sonra Karadeniz ikmali sadece Samsun-Trabzon arasında küçük yelkenlilerle gizlice yapılan bir şekil aldı. Talim yaptırırken bile bazı tüfekleri erlerinin sırayla kullanmasını istiyordu. Yüzbaşı Baki Beyin gönlü şimdi med cezir gibi bir çekiliyor. Ancak yine de gemiler Rize limanına girmeyecek biraz açıkta bekleyecekti. Gemiler. kayık ve takalarla boşaltılacaktı. Yine ümitlenmişti. yükleri alıp gitmek için bekliyordu. bir kabarıyordu. Gidelim savlet kahhar ile Kafkas'a kadar. "Ben vatanın en zor anında. Hafızalarda hep 6 Kasım'daki bombardıman vardı. Bu kayıkları genellikle kadın ve çocuklar kullanarak. Trabzon Limanı'nın Ruslar tarafından mayınlandığını belirtiyordu. Yüzbaşı Baki yine de buralarda olmaktan memnundu. Zar zor olsa da gelen gemilerin bu şekilde beklemesi sakıncalıydı.ümitlerin ve hayallerin bir bir gerçeklere dönüşeceğini sanıyordu. "İstanbul'dan beklediğimiz vapurlar ne yazık ki gelemiyor yüzbaşım. Hemen şehre ilânlar asıldı. Çünkü Rize'de yetişkin erkekler ve gençler askerliğe alınmış. Ayaklarındaki potinleri yer yer el kadar açılmıştı. alay komutanından potin ve sağlam çarık istediğinde. Yükü alan kayık derhal limana doğru yol almaya çalışıyordu.

Bu yol kıvrıla kıvrıla uçurumların kenarlarını takip ediyor.Çavuşum gündüz mü gece mi? . rüzgârdan korunmak için sığındık.Uçurumlar mı? . Yine görebilirsin.. tezatlık ortadan kalkıyordu. Şu ağaçlardan birini tutuşturabilsek. Yoksa burada donup gitmek işten bile değil. dedi.Sarp kayalıkların arasındayız. Aslında bu kadar yorgunluğu ve çileyi çekerek Ruslara doğru adım adım gittiklerini bilmek. Sonra Ziver'e seslendi: . Doktor vardır he çavuşum? Faik Çavuş sustu. Onun bu hâlinden etkilenen Faik Çavuş âdeta lif lif çözüldüğünü hissetti.Kasaturalarla dalları kesebiliriz belki. Önümüzde dar bir yol var. .. Bu yüzden koskoca bir siyah boşluğun içine düştüğünü ve düşmeye devam ettiğini hissediyordu. * Yürüyüş.Belki vardır. Yakup uçurumların kenarındaydı ama kendi içinde çoktan dipsiz uçurumlara düşmüştü bile. Belki İslâmköy'de hastane vardır. Yoksa burada donarız. Ziver karanlıkta en yakın çam ağacına doğru giderken. Dinlenebilirsek tabii. Mola vermeden yürümeye çalışan neferler artık yorgunluktan bayılmak üzereydi. her yerde karanlık var. İçindeki karanlığın çevreye çöken karanlıktan daha koyu olduğunu düşünüyordu. Ziver karanlıkta düşe kalka gittiği çam ağacının kabuklarını kasaturası ile soymaya çalışıyordu. arkasından esen rüzgârdan korunuyordu. Faik Çavuş büyük taşların arasına girmiş. Yürüyüşümüzden beri ilk defa uçurumlar bu kadar derinleşti Yakup. .Peki Oltu'ya daha ne kadar yolumuz var? .. . Avını bekleyen tuzaklar gibiydi her yer.. Hem Oltu'da seni hastaneye yatırır. Kabuğun altında ıslanmayan çıralı kesimi kolayca tutuşturabileceğini düşünüyordu. daha da zorlaşmaya başlamıştı.Çok yolumuz var ha. gözlerini tedavi ettirebiliriz.. . Gece boyu burada dinleneceğiz.Sahi ya. Yorgunluklarının yanında Ruslardan uzak olduklarını bilmek onlara bir rahatlık veriyordu. uçurumlar ise derinleştikçe derinleşmişti. .Evet. Koluna girdiği Yakup'a: . mola vermek zorunda kaldılar.Sahi mi çavuşum! . . .Karanlık çoktan çöktü Yakup. Yakup başını iki ellerinin arasına almış ağlıyordu.ile küreklere asılıyorlardı. dedi. işte oldu. şimdi çakmağımla bu çıralı kesimi tutuşturunca koca ağaç da yanabilir.Sen burada bekle. .Çok zor.Yakup kendini bu şekilde koy verme. Beyaz karların tepelerin ve uçurumların üzerine çöreklenen karanlık koyulaşınca.Evet.. . Allah'tan ümit kesilmez.Çavuşum ben bir deneyeyim. türlerine göre sınıflarımıştı. tekrar karamsar bir şekilde: .Onu bilmiyorum Yakup ama çok yolumuz var herhalde. Ne diyeceğini bilemedi. ben de gidip Yakup'a bakayım. Bu yüzden uçurum kenarlarında beklemek kendisini tedirgin etmedi. . ilk önce tatlı bir eğimle başlayan yamaçlar dikleşmiş. .İyi. Az sonra nefis bir çıra kokusunu duyunca: .Başarabilir miyiz Ziver? . Malzemelerin Erzurum ve istenen diğer yerlere götürülmesi gerekiyordu. Faik Çavuş da Yakup'un yanına geldi.Nasıl bir yerdeyiz çavuşum? Bana tarif etsene.Ateş yakmalıyız. Gözlerinin kör olduğu gerçeğini bir türlü kabul edemiyordu. Bu şekilde süren çalışmalar sonunda 300 kayık ile taşınan malzeme Rize limanına çıkarılmış. Hastane sözünü duyunca Yakup ümitlenir gibi oldu: . Yakup çok yol olduğunu duyunca. Ateş yakmaya çalışıyoruz. . Ağacı kesmeden yakacağız ama ne yazık ki başka çare yok.Çavuşum bu karanlıkta nasıl odun buluruz? Her yerde kar. . bazen tezat oluştursa da bunu bir görev olarak kabul edince.

. . Sık sık Faik Çavuşa: .Ateşin başında ateşi görmeden ısınmak. Gecenin ayazı bedenlerini bir ahtapotun acımazsız kolları gibi sararken. Öyle ya. Faik Çavuş da Yakup'a bakıyordu.. Ben sabırsızım çavuşum.Sabır ya Yakup'um.. ben size yük oluyorum. küçük bir kıvılcım dahi olsa göremeyişi Yakup'u tekrar gönlünde büyüyen uçurumlara itti. Ancak Yakup'un içine zehirli bir yılan gibi çöreklenen karanlık çam ağacının ateşiyle dağılmadı. . sabır nedir bilmezdim çavuşum. hayal kırklığı yaşayan Yakup sanki acı gerçeği kabullenmiş gibiydi: . Her saat benim için gece.Göremiyorum! Arkadaşlar göremiyorum! Takım arkadaşları onun bu sözleri üzerine hiçbir şey demediler.Peki. bu şekilde hem daha az yorulacaklar hem de birbirlerine yakın olacaklardı.Sabır mı? . dedi. Manga erleri henüz tutuşmuş olan ağaca doğru giderken Faik Çavuş taşların arasında titremekte olan Yakup'un omzuna girdi: . Yakup ateşe. Az sonra da küçük bir alev ağacın gövdesinde belirdi.Ben ki. Manga yine takip edebildiği bir patikada yürümeye başladı. Bütün gece kâh çantalarının üzerine oturarak kâh ayakta uyuklayarak geçiren erler sabahleyin muhteşem bir güzelliğe gözlerini açtılar.Pamuklu çakmağı ile çıralı kesimi üfleyerek tutuşturmaya başladı. sizleri görebiliyordum. Tek sıra hâlinde yürüyecekler. kör olma fikri bir mıh gibi beyinlerine çakılıyordu.. güneşi. Bu kadar yakından bulanık da olsa. . Ancak şimdi sabretmen gerek. Yürümez. Manga gittikçe alevleri büyüyen ağacın gövdesinin etrafına sıralandı. Seferberlik ilân edildiğinde de ilk ben koşmuştum şubeye.Çavuşum beni ateşe doğru döndür ve biraz bekleyelim.. erler acıyarak baktılar. .Göremiyorum! Ateşi bile göremiyorum! Çam ağacının etrafına dizilen diğer manga erleri birbirlerine hüzün dolu gözlerle baktılar. Kendilerinin de bu şekilde yola devam edeceklerini düşündükçe..Susuyorsunuz. Şimdi sabret demek kolay ama sabırlı olmak o kadar zor ki.Haydi şimdi bunları düşünme. Bunun üzerine karanlığı bir çığlık. Bu düşünce kendilerini ısıran soğuk gibi beyinlerini rahatsız ediyor. Bu çaresizlik içinde.Ateş mi yaktınız? . Sadece susmak ve önlerine bakmakla yetindiler.Haydi bakalım Yakup biraz ısınalım. Faik Çavuş onun ateşe doğru bakıp görüp göremeyeceğini tecrübe edeceğini düşündü.. ateşin karanlığı dağıtmak istercesine yükselen alevlerini. O alevleri ve aydınlığı hatırladı ama gözleriyle göremedi. . En arkada da Yakup'u omuzlayan Faik Çavuş hem ağır ağır yürüyor hem de Yakup'a ümit aşılamak istiyordu. acı bir feryat yırttı: . Ancak karanlıklar içindeki Yakup'u hiçbir söz teselli edemiyordu. bulutları. Ateşin başında ısın. Yakup ise ateşin sıcaklığını duymasına karşın. Az sonra Faik Çavuş ve Yakup da ateşin yanına gelince.Yakup seni doktora göstereceğiz. Ancak bulundukları yerin sarp ve uçurumların da ne kadar derin olduğunu görünce tedirgin oldular. Ziver bir çam ağacını tutuşturdu. . birbiriyle dans eden şulelerini göremiyordu. Allah'ım ne kadar zor bir durum. Bu alevi devamlı üfleyen Ziver ateşin ağacın gövdesinde büyüdüğünü görünce seslendi: .Evet. Ya şimdi? Her yer karanlık. artık siz de benim hiç göremeyeceğimi biliyorsunuz da ondan susuyorsunuz değil mi? Ben ki yıldızları.Çavuşum gelin! Ateş yakabildim. . . Karanlığa mahkûm olmak zor. koşardım. Gündüz ağaçları. kör olabileceklerini düşünüyorlardı.Bundan sonra hiç göremeyeceğim değil mi arkadaşlar! . Faik Çavuş: . Çantalarındaki kurumuş tayın parçalarını ve yarım peksimetleri ateşe tutarak gevretip yemeye çalıştılar. İşte bu sessizlik Yakup'u daha da ümitsiz hâle getirdi. diyordu. Zor. onlar ateşe daha da yaklaştılar.Çavuşum. ayı görüyordum.

Öyle deme.Sen ne yiyeceksin? . . Bize güven. Şehit olduğumu bilirlerse övünç duyarlar benimle ama kör olduğumu öğrenirlerse.İnsan boşluğa düşerken. Biz arkadaşız. Arkasından bakan Faik Çavuş bu ere acımadan edemiyordu. Kâh kayalıklar arasından kâh uçurumların kenarından devam eden yolculuk sırasında Yakup'un aklı fikri uçurumlardaydı. Yakup düşmanla çarpışırken şehit oldu de. . düşmanla çarpışırken öldü. . Gözleri büyüyen Faik Çavuş haykırdı: .Bende bir tane daha var.Çavuşum ben artık yaşayan bir ölüyüm. Yakup ellerini açarak sağ tarafa doğru yürüdü. Ne tarafımız uçurum çavuşum? . ..Çavuşum ben olmadan siz daha rahat yürüyebilirsiniz.Haydi deli çocuk! O nasıl söz! Seni burada bırakmayacağız. Neden sonra Yakup sol tarafa doğru yürümeye ve hızla koşmaya başladı.Sen yaz. .. Memleketime yolla. Üstelik arkadaşlarının yürüyüşünü yavaşlattığını sanıyordu. deyin. Kahramanca. Hiçbir şartta buna inan. dedi.Evet. . . gözlerinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğini düşünen Yakup devamlı bir şekilde.Çavuşum memleketime bir mektup yazın daha sonra.Çok mu derin? . görevine bağlıydı. Zaten normal yürüyoruz.Sağ yanımız. . . Kendisinin erler arasında fazlalık olduğunu. Gözlerini ışığa kapadı. . gözlerimin kör olduğunu hiç bilmesin. deyin mektupta.Ah çavuşum kaç günden beri benim yanımda nice dipsiz uçurumlar oluştu bir bilsen. Yürüyüşe devam etmesinin bir yarar sağlamayacağını. .. Şu çantamı çıkarayım.Bundan sonra hiçbir şey yazamayacağım çavuşum.ihtiyaç göreceğim çavuşum.Sağ ol çavuşum. Ancak nasıl bir kurtuluş yolu bulması gerektiğini henüz düşünemiyordu.Çavuşum o mektubu en kısa zamanda yaz. Solda uçurumlar var dedin değil mi çavuşum? .Ne oldu Yakup? . Onların acı çekmesini istemiyorum. Annem ah zavallı kadın. . Faik Çavuş merakla sordu: .O nasıl söz Yakup. Onu size vermek istiyorum. Bu düşünceler Yakup'u kana karışan bir zehir gibi gittikçe etkiliyordu.Çantamda yarım peksimetim var.. Çok iyisin. Yakup iyi çocuktu. Kaderime razıyım.Beni isterseniz burada bırakın. Ama kendine de güven. . ..Bu düşünceleri bırak.. bundan sonra yaşamanın bir anlamı kalmadığını söylüyordu. tüfeğimi de tut biraz. .Çavuşum bir şey söyleyeyim mi? .İnsan düşse kurtulamaz mı? .Yakup yapmaaaa! Yakup kendini sis içindeki uçurumlara bir kuş gibi bıraktı. Yakup durakladı. deyin. . Yakup'un sesi karşı tepeden yankılandı: . .Peki. .Babam sevinir.. ne hisseder acaba? . Her şey düzelecek merak etme.. Şehit oldu.Bak Yakup sağına doğru yürüyeceksin. O durunca. Sol yanında dipsiz uçurumlar var. ömür boyu acı çekerler.Hayır. İyi günde de kötü günde de birbirimize destek olacağız elbet. . Yürüyüş kolunun arkasındayken Faik Çavuşa: . .Çok iyisin.Evet. deyin. Neden sonra bir tok ses duyuldu. .Peki. bir işe yaramadığını düşünüyordu. Artık çıkar bir yol bulmalı idi. . .Söyle Yakup..Peki Yakup sen nasıl istersen öyle yazarım.Sen de. .Peki.

Hemen yola koyuldular. her yer kara bezenmiş. Peksimeti takım erlerine uzattığında hiç kimse Yakup'un zor zaman için sakladığı peksimeti.Ağaç kabuklarını. daha sonra ne yiyeceğiz. insan.. Sadece ve sadece yürüyebilmeyi düşünüyorlardı. Erat yavaş yavaş vadiye inip buz tutan dereden geçiyor her adım atışlarında yere düşecekmiş gibi olan erler yine de son bir gayretle yokuşu çıkmaya gayret ediyorlardı. Yakup'un çantasını karıştırdı.Haydi gidiyoruz. Onu aldı. Kabuğunu kemirecek ağaç yok ki. Dallarda biriken karlar yere düşerek tok sesler çıkardı. Bazen durup ayakta dinleniyor. içindeki ümidi beslerse ve ümidin gerçekleşmek üzere olduğunu görürse âdeta yeniden doğuyordu. . Erat çok üzgündü Bu zorlu yolculukta arkaç'aşlarını bir bir yitiren erler çaresizdiler. . Yoksa İslâmköy'ü mü göreceklerdi? Artık tüm vücutları bir makine gibi duygusuzlaşmış ayakta kalmaya ve yürümeye odaklanmış beyinleri düşünemez olmuştu.Tıpkı Yakup gibi. Yeniden güç bulmuşlardı. Bu kişiler köyü ele geçiren Rusların . Ümitleri tekrar artmıştı. Bu moral ile takım erleri açlıklarını unutup bir türkü söylemeye bile başladılar: "Kışlanın yanında binek taşı Çekin kır atını binsin binbaşı Selâma dursun çavuş onbaşı Amanın aman hallerim yaman Erzurum Dağı'nı bürüdü duman" Kara bata çıka ilerleyip köyün yakınlarına geldiklerinde. Ziver: . Ortalık koyu bir sessizliğe büründü. Bin bir zorlukla tepeye çıktıklarında. çiçeklenen tomurcuklar bir bir çiçeğe duruyordu. Biraz dinlenmek için kuytu bir yere doğru yürürken. Güçleri tazelenmişti. Bu cevap üzerine Faik Çavuş bir şey demedi. Sanki derelere can suyu geliyor. Faik Çavuş. diye cevapladı Faik Çavuş. Bir başka vadiye mi ineceklerdi? Bir başka tepeye mi tırmanacaklardı. Arkasında Ziver ve onun arkasında da diğerleri geliyordu. . Faik Çavuş ise "Nasıl da tahmin edemedim uçuruma atlayacağını. içlerinden biri heyecanla bağırdı: .Çavuşum yiyeceğimiz bitiyor. Yokuş gittikçe uzuyordu. Kaç gündür yürüdükleri halde ilk defa büyük bir köye gireceklerdi. Manga erleri İslâmköy'e doğru yürümeye başladı. gerekirse biz de yeriz.Elveda! Takım erlerinin bu haykırıştan dolayı saçları diken diken oldu.Tıpkı Yakup gibi. neden sonra tırmanmaya başlıyorlardı. * Faik Çavuş iki tüfek ve bir çanta ile takımın önünde ağır ağır aşağı iniyordu.Yiyelim de. Bizler Balkan'da savaşırken duyardık. Yazıklar olsun bana!" diye kendi kendine söylendi. Hepsi erin dediği yöne doğru baktığında bazı evleri ve caminin minaresini gördüler. esir edilen arkadaşlarımız kavak ağaçlarının kabuklarını yiyerek açlığa karşı dayanmışlar. Çantayı da uçurumdan aşağıya attı. Bunlar silahlıydı. diye sordu. kendilerini alabildiğine beyaz bir çöl karşıladı. dedi Ziver. Yürüyecekleri yol gözlerinde büyüyordu ama yokuşu çıkıp ne göreceklerini de merak ediyorlardı. "Kurda kuşa bari yem olsun. Yere çöktü. Işıyan güneş nedeniyle gözleri kamaştığından daha fazla uzağa bakamadılar. Tepelerin omzuna başka tepeler yaslanmış. dedi. Daha önce sözünü ettiği yarım peksimeti buldu.Bakın! İleride bir şeyler gözüküyor. Adımları hızlanmıştı. Sesinde büyük bir bezginlik ve çaresizlik vardı. Hep birden bağırdılar: . güneş masmavi gökyüzünde ışıldamaya başlamıştı... Erlerinin peksimeti almadığını gören Faik Çavuş da peksimeti kayalıkların üzerine bıraktı. yiyecekleri bitmek üzere olduğu hâlde almadı. Sonra elinde tuttuğu tüfeği yere bıraktı. Bu söz üzerine takım erlerinden biri: . Sanki günlerce yemek yemişler de hiç acıkmamışlar gibiydiler.İslamköy! Bu kelime onlara sanki yeniden hayat vermişti. Faik Çavuşun takımı da yeniden dünyaya gelmiş gibiydi. yavru bir ceylan suya iniyor. Onun bu sözünü Ziver tekrarladı: . girişte birkaç kişi dikkatlerini çekti. Yakup'un kendisine bıraktığı tüfeği omzuna attı." dedi. Neden sonra bir karganın bet sesi sessizliği dağıttı.

parmakları ise her an tetikteydi. Gün geçtikçe kötüye gidiyorlar. .Kimsiniz Türk mü. bulgur pilavı ve üzüm hoşafı29 var.Bizi daha çok mu bekliyordunuz yoksa? Hem çok misafirperversiniz. çok acı çektik. İçeride soba yanıyor.Tamam. .Haydi yaklaşın! Başta Faik Çavuş olmak üzere erler ayağa kalktı. Köy Rusların eline mi geçmişti? Köy boşalmış mıydı? Köyde hiç asker var mıydı? Yattıkları yerden dikkatle köyün girişindekilere bakıyorlardı.Sizi gördük. Köyde bazıları mallarını -kaldıysa tabii. Köylülerden biri: . Gözleri köyün girişine dikkat kesilmişti. Yiyeceklerimiz tükenmişti. Rahatlamış gözüküyorlardı." dediler. Faik Çavuş mahcup bir şekilde: . kötü günler yaşadık.toplayıp buralardan gitme düşüncesinde. İçinden "Tam düşlediğim gibi bir yer" dedi. Köylüler. sıcak soba başında.. Sizi de uzaktan görünce "Acaba düşman mı geliyor?" diye endişelendik doğrusu. Kendilerine şaşkın gözlerle bakan erlere "Gidelim. Bu söz üzerine köylüler silahlarını indirdiler. Kusura kalmayın ama ne yazık ki. Köy hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Hasta erlere hâlâ burada bakıyoruz. Yay gibi gerilmiş erler "bir baskına uğrarız" diye tedirgindiler.. Erler ise sıcak odada.Sizin karnınız aç olmalı. Rus mu? Ziver karşılık verdi: . Faik Çavuş bir an Ziver ile göz göze geldi. avurtları çökmüş. Elleri tüfeklerinde. Başka gelecek olan askerler var mı? . Ne Rus askerine ne de Türk askerine.Türk'üz! . Biraz sonra köylüler ile karşı karşıya geldiler: . Köylünün biri yavaş yavaş konuşmaya başladı: . Bunlar askere benzemiyordu. bizden korkar olduk.Gelecek çok da. Beş günden beri kuru peksimet ile idare ediyoruz. Ortaya çıkın! .Siz kaç kişisiniz? . Onlara da baktık.. Sizi böyle silahla karşıladığımız için kusurumuza bakmayınız. Biz. Bir türlü evlerden çıkmak istemeyen erleri komutanları silah zoruyla çıkarmaya başladılar. sıcak un çorbasını kaşıklarken kendilerini rüyada sanıyorlardı. sobanın üstündeki güğümden odaya buharlar yayılıyordu. Faik Çavuş şaşırmıştı: .Hem de çok açız.İyi ya..Hah bu iyi işte. Bir tuzak olabilir miydi? Böyle pervasız bir şekilde kalkıp gitmek ne kadar doğruydu? Tereddüt ederlerken tekrar kendilerine seslendiklerini duydular: . Erler ayağa kalkmadan birbirlerinin yüzüne baktılar. Şimdi bir de Rusların Ardos'a kadar geldiği. Silahlandık. Bu nedenle size de ihtiyatla yaklaştık.Bizler İslamköy ahalisindeniz. oturun bakalım. Daha önce burdan geçen iki tabur askeri evlerimize aldık. sakalları ve bıyıkları uzamış. ne zaman geleceklerini bilmiyoruz.Bizim için hiçbir yemek fark etmez. siz kimsiniz? .Bu kadar mısınız? Ziver: . Size rastlamasaydık ya da yolumuzu kaybetseydik açlıktan ölebilirdik herhalde. Ne zamana kaldık.Un çorbası. Ölenleri şu köyün dışındaki mezarlığa gömdük ve gömmeye de devam ediyoruz.Bir takıma yakın. az sonra sofranın çevresine oturan yorgun. Ancak çok acı tecrübeler geçirdik. gözlerinden yorgunluk okunan erlere acıyarak baktılar. . . Öleceğimiz aklımıza gelirdi de. Bu yüzden yavaş yavaş ilerliyorlardı. silahla karşılama yapıyorsunuz. Keteleri çorbanın içine atıp iştahla yemeye devam ediyorlardı.Ayağa kalkıp yanımıza gelin o zaman.. Asıl acı askerin köyden ayrılmasıyla oldu.nöbetçileri olmasındı? Bu düşünce ile hemen kendilerini karların içine attılar. Köyün meydanındaki çeşmenin yanında büyük bir eve girdiler. hatta önden Ermeni çetelerini yolladıkları haberini aldık..Köylülerin bazısı ayrıldı. . Yoksa Ermeni çeteleri köyü ele mi geçirmişti? Kendilerini görmüş müydüler? Sahi bunlar kimdi ya da kimlerdi? Silahlı bir kişi olanca gücüyle bağırdı: . bu günleri göreceğimiz aklımıza gelmezdi. Peki. . Baksanıza.

Ziver'e usulca sus demişti ama göbeği üstündeki iki iri kırmızı leke aklını başından almıştı. Onlara bakmak için doktor istedik ama iki tabur askerin içinde hiç doktor yoktu..Oltu'ya.Kafkasya'ya gideceksiniz değil mi.Sus. .Kalacağınız yere gidip bir bakayım. Ocak yanıyor. . İnsanlıktan çıktık. Erleri bir evde yatırıyoruz. Yiyeceklerini veriyoruz. Faik Çavuş: . İki aydır yıkanmadık. Köylü merak içinde bu kez Faik Çavuşa sordu: . Şöyle güzel bir banyo yapsaydık. Faik Çavuş sıcak sobanın başında iyice gevşemiş âdeta iliklerine dek ısınmıştı.Neden sordun kurban? . Sıcak su da koydurttum ocağa. . Geriden gelen ordumuz nasıl kuvvetli mi? Faik Çavuş yine sustu. Büyük bir güğümde su kaynıyor. vücudumda gezintiye çıktılar.Hay Allah razısı olsun? .Kafkasya çok uzak evlât. Bu söz üzerine Faik Çavuş yere baktı.Bu meretler bize hastalık bulaştırmasa bari.Doğru söylüyorsun..Bilmiyoruz.Hastaları burada bıraktılar. . Beni burada bırakın. . Az önce giden köylü geri döndü.Evet asker köye geldiğinden beri köyde hasta olanların sayısı arttı.. Açıkçası ölmelerini bekliyoruz. Ancak köylü: . Ancak kaşınmaya başlamıştı.Sonra? Faik Çavuş burada sustu.Siz düşünün..Burada asker mi var? . Ancak bitleri kırsak iyi olurdu. dedi. Faik Çavuş içinden sayıkladı: .Yahu bu bitler sıcağı hissettiler. Bakarsınız.Hastalıkları ne? .Belki. Ne diyebilirdi ki? İnatla sustu. Faik Çavuş ve mangası eşyalarını toplayıp köylünün ardına düştüler. Benim de nice arkadaşım da hastalıktan öldü de. Ocağa konan kütükler çıtır çıtır yanıyordu. . Sonra: .Nereye yolculuk? . Ancak yüzünde belli belirsiz bir iki kırmızı leke var gibiydi.Yeriniz hazır çavuşum.Arkadaşlar ilk önce bitlerimizi kıralım. bir daha yıkanma şansımız olmayabilir. Erler çantaları ve silahlan yere koyup hemen ocak başına sıralandılar. banyo da yapabilirsiniz.Lekeli humma! Köyde hasta olan var mı? . . ben hummaya şerbetliyim. Ne kadar iyi olurdu. . Beklediklerinin gerçekleşmesi üzerine moralleri üst seviyeye çıkmıştı. Faik Çavuş güldü. . .Var ya. Sekiz kişiyi de toprağa verdik.Sizden de. Düşündüm ki.. Köylü onun bir şey demesini bekledi. Faik Çavuş. Hatta dün bir arkadaşımız aniden öldü. Ancak on iki kişi kadar olan erlerin durumu ne yazık ki ümitsiz. diye sordu. Sustu..Çavuşum bir tümen Rus gelse bile şu ocak başından beni kaldıramaz. Sarıkamış'a diyecekti demedi. Küçük bir eve girdiler. Sonra da sırayla yıkanalım. ben uyuyayım sonra uyanayım ve gene uyuyayım. . erlerin özlediği şeylerin en başında geliyordu.Pek dikkat etmedik inanın. . Ziver eliyle Faik Çavuşu dürtükledi.Hiç.. Hiçbir şey demedi.Yüzü lekeli miydi? . . . buharları odaya yayılıyordu.. İşte bu manzara. Ziver şakayla Faik Çavuşa: .. Vanlı er Recep'i işaret etti: -Bak. Faik Çavuş ile Ziver göz göze geldi. . .Sorma çavuşum ben de kaşınıyorum.. Bunca zorluktan ve soğuktan sonra girdikleri sıcak ev onlara saray gibi gelmişti. . Takım erleri bir odada mahcup bir şekilde soyunurken.

. Demek ki bu hummalı evde bir er daha can vermişti. kendini İstanbul'un sokaklarında. Rüyada gibiydiler. bir süre umarsızca ağır ağır yere düşen karlara baktı. . kimi annesini. diye kekeledi Faik Çavuş. deliksiz bir şekilde uyumak istiyorlardı. Evin kapısını âdeta korkarak açtı. Tekrar içeri girmek için kapıya yöneldi. Tanımadığı birini karşısında gören er kayıtsızlıkla: . Uyuyordu. dedi. . ilk önce Recep yıkansın. çarşafı olan yataklarda yatacaklardı. çabuk bir şekilde şurada yıkanalım. Aylardan beri ilk defa sıcak bir odada. Eşikte bir süre bekledi. Ancak Faik Çavuş ve Ziver diken üstündeydi. İçeriden hastalıkla yoğrulan hava Faik Çavuşu çarptı.Sus! Haydi arkadaşlar.Peki Çavuşum. Kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktı. Yatağa başını koyar koymaz uykuya daldı. Kendine gelir gibi oldu. Hele iyileştikten sonrasını hiç hatırlamak istemiyordu.Yoksa. Belki de bir süre sonra onlar beni çıkaracak. sadece ve sadece uyumak. Aslında ne göreceğini az çok tahmin ediyordu. İşte o an başında sızı beliriyordu. bir tenekenin içinde ocakta kaynattı.. "Şu hasta dolu evi bir ziyaret edeyim. yattığı yerden usulca kalktı. Recep diğer erlere de hastalığı bulaştırabilirdi. . Rüzgâr yoktu ama kar lapa lapa yağıyordu.. Aslında ateşini kontrol edecekti ama onu uyandırmaktan korkup vazgeçti. dedi. "Ne güzel.Elbiselerini kaynatmalıyız. Kimseyi uyandırmak istemiyordu. Ziver'e: .. Kapı gıcırdayarak ağır ağır açıldı.Ziver yine ısrarla: . Ancak Faik Çavuş mutlu rüyalar göremedi. Erler sırayla yıkandı. Başı dönmeye başladı. Diğerlerinin derin horultularına aldırmadan gözlerini bir noktaya sabitlemiş sanki donup kalmıştı.Sana başka yardım edecek yok mu? . Onları sıkıp yine ocağın yanına kuruması için serip yattı. Sonra "Camide yaşadıklarımdan daha kötü değillerdir" diyerek kararlılıkla kapıyı itti. Daha sonra yere serilen yataklara âdeta kendilerini attılar. kimi karısını ve çocuklarını gördü. Ancak şu an için bir çözüm bulamıyor. İlk önce Vanlı Recep'e baktı. Başından geçenleri ne uykuda ne de uyanıkken unutabiliyordu. Bu sızı sürüp gidiyordu. zorlukla kapıya tutundu. "Ne oldu?" diye soracaktı vazgeçti. Bu uzun yürüyüşte böyle imkânları bulacakları akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Sonra zar zor geri çekilip temiz ve soğuk havayı bir süre daha teneffüs etti. Her şey ayan beyan ortada idi. . Az sonra hepsi derin bir uykuya daldılar. Sonra kalkıp giyinmeye başladı. Tam o sırada bir erin diğer bir eri ayaklarından sürükleyerek dışarı doğru çıkarmakta olduğunu gördü. İçinden "İşte yine başlıyor" dedi. tifüsten yatan hastaların arasında. Yürürken bu güzelliğin farkına varamadık. ne zaman gözlerini kapatsa.E.Emin olmalıyız.Bunu nasıl yapabiliriz ki? . bir bez ile ayrılan odanın diğer köşesinde yıkanmaya başlarken Faik Çavuş.Yeni geldiniz herhalde. yokuşun tam ortasında hastaların bulunduğu eve doğru yürümeye başladı.. ilk defa ot dolu yataklarda. Recep'in hummaya tutulduğundan şüpheleniyorlardı. Durdu..Bilmiyorum.vet. . sıcak yataklarda. camilerin içinde buluyordu. Belki daha başlangıçtır. Kimi memleketini.Daha çok gelen olacak. . Bu arada Faik Çavuş uyumadan önce devamlı Recep'i kolluyordu onun uyuduğunu görünce. pek çoğunu yine böyle sürükleyerek dışarı çıkaracağım. sıcak ocak başında hem de yıkanmış olarak uyuyorlardı. Faik Çavuş yattığı yerden bunları düşünüyordu.. Bu durum erlerde tarifsiz bir sevinç doğurmuştu.." dedi. Ne zaman başını yastığa koysa. Hepsi temizlenmiş ve rahatlamışlardı. Erlerin hepsi gerçekten iki aydır ilk defa rüya gördüler. Daha pek çok arkadaşım hummaya yakalanacak.. bakalım bundan sonra nerelere dek gidebileceğiz?" Sonra karlara bata çıka köyün dışında. Recep. Recep'in çıkarmış olduğu elbiseleri." dedi "Ne güzel. Bir kırık ümide tutunarak buralara dek geldik.

Bazen çıkardığım erleri karda bekletiyorum.Ben. Faik Çavuş ise onun arkasından bakakaldı. çok uzak yerlerde ölmek acı verici. gömelim. . Ancak toprak buz tuttuğu için çapa işlemiyordu. bu kez çapayı alıp kazmaya başladı.Daha senin göreceğin çok şey var. Sağ olsunlar yine de yiyeceksiz bırakmıyorlar bizi. Karları ayakları ile karıştıran bir şeyler ararmış gibi yapan er az sonra bir kürek ile bir çapa buldu. . . İnatla kazmaya devam eden Faik Çavuş dize kadar bir derinlik aça-bilmişti kara toprağın bağrında. Onun için evlât dedim.Hastalık mı senden korkacak? Haydi. Köylüler de hastalık bulaşacak. Sen yine şanslısın. diyordu ama hastalığa yakalanınca öleceğini anladı. Köylüler zaman zaman senin ruhuna bir fatiha okuyabilecekler. Yokuşun ortasına dek yemekleri getirip bırakıyorlar. Her gün.Evlat? ...Okuyanlar okur be çavuşum.. Ya fidan gibi evlâtlarımızı kıyıya. Haydi tut şu zavallıyı yukarı taşıyıp.. O. Bu dert seni öldürecek. Bazen fırsat bulursam yukarıdaki mezarlığa gidip mezar kazmaya çalışıyorum.. Toprağı görünce.. .Ya sen? . diyen çavuş ha.Ben zamanında çok ağladım evlât. ..iyi. . Bir mezarın olacak. Eşikten döndüm hayata. ..Ben hummadan korkmam. Aslında onlara hak veriyorum.. Şimdi onu içerde tutmanın bir anlamı yok.Hepiniz öyle güzel uyuyordunuz ki. Hoş ben hatırlamasam da bir gizli dert gibi bağrımda hep sızısı oluyor. Mezarları başına dikilmiş bir kara taşları bile yok. Karları bir güzel temizledi. Sonra sen de ağlamayasın? .. Ben de Balkan Harbi'nde az daha ölüyordum.Neden uyandırmadın? . Ölmedim. . Dedim ya. Zaten içerisi daracık. diyorum çünkü buz gibi toprağı kazmak çok zor oluyor. dedi Faik Çavuş. diye bize pek sokulmuyor. Ben hiçbir şeyden korkmam.. yanında yatmakta olan şehide bakmaya cesaret edemiyordu ama bir süre sonra sanki o duyuyormuş gibi konuşmaya başladı: . tek endişemiz köye kadar sokulan kurtlar. Bunca zamandan sonra güldürdün ya Allah da seni güldürsün. güldürme beni.. ..Çavuşum senin bir derdin var. . Hiç de olmadı.Bu er de öyle diyordu.Ölmek. dedi er yine umursamaz bir biçimde eve doğru yürürken.. Tut şunu dışarıya çıkaralım. Üst üste yatıyoruz âdeta.Bir arkadaşım daha var içeride ama o da çok halsiz düştü.. İlk zamanlar köylüler mezar kazmaya yardım ediyordu. ben mi? . Yoksa sen de mi korkuyorsun hastalık bulaşacak diye? . Hemen dışarı çıkarıyorum.Beni boş ver. Vay be hastalık benden korksun. Getirip Faik Çavuşun ayakları dibine attı. "anneciğim korkuyorum" diye ağlamaya başladı. İşte o dert seni bir kurt gibi kemiriyor. .. Ben gidip alıyor. Sonra yüzü ciddileşti.. yatanlara yedirmeye çalışıyorum..Bu arkadaşım az önce öldü. Faik Çavuşun güngörmüş biri olduğunu düşünerek sustu. Eri yukarı taşıdılar.Sen mi kazarsın. Ya Balkanlarda bıraktıklarımızın mezarı var mı? Yok! Ya yollara düşen binlerce belki de yüz binlerce muhacirden ölenlerinin sağda solda mezarları bile yoktu. Karın belirginleştirdiği mezarların sayısı on beşi geçiyordu..Hastalık krizlerinden başka derdim yok benim. kendilerine hak veriyorum. Böyle sançam gibi karşımda durma. . Er. Çalışıyorum. Nasıl olsa bir şey olmuyor bu havada. Bu sözler üzerine er kahkahalarla gülmeye başladı. Mezarı kazarken. benden korkar. Sonra hastalıklı olduğumuzu anlayınca yardımı da kestiler...Ziver! . Ben dahi hatırlamak istemiyorum. Ne çürüyorlar ne de kokuyorlar. köşeye bıraktıklarımıza kim Fatiha okuyacak? Issız yerde kalıp toprak olanlara kim Fatiha okuyacak? Biraz sonra yanına gelen Ziver sessiz bir şekilde Faik Çavuşu izledi ve dinledi. Sonra küreği eline aldı.

Ben de nereye kadar dayanabilirim bilmiyorum.Burada ne kadar kalacağız? . .. Faik Çavuş kapının yanına getirilen Recep'i soydu.Kardeşleriniz hastalığın pençesinde kıvranıyor ve gün geçtikçe sayıları azalıyor. Ancak hastalık ilerlerse. Kaderine teslim olmuş bir tavrı vardı. Yolcu yolunda gerek. Biraz önce kapının eşiğinde Faik Çavuşun fena olduğu kapıyı bu kez Ziver yavaşça açtı.Haydi uğraşma benimle.Nesi var? . onu da diğer hastaların yanına bırakmak zorunda kalabiliriz. Ziver de çok üzgündü. Faik Çavuş gözlerine dikilen ve donan bakışlara son kez baktı ve bir başka "Ah anam" kelimesini tamamlayamadan ölen Recep'in gözlerini büyük bir kederle kapattı. ellerine ve kollarına kar koyarak ateşini düşürmeye çalışıyordu.Çavuşum Vanlı Recep'in hâli ne olacak? .Bak gözlerin bile yalan söylüyor. ikisi hiç konuşmadan karlar içinde bata çıka hasta erlerin bulunduğu eve doğru yöneldiler.Bilmiyorum. iki kazma da sen vur. Rüzgâra karşı giderken. Kaldıkları eve doğru gelirken Ziver. Haydi ağalar burada fazla oyalanmayın da hastalık size de bulaşmasın. Faik Çavuş da. Bu ordu. 6. Recep boncuk boncuk terlemiş gömleği su gibi olmuştu.. Toprağa düşenler ve toprağa verilenler bir bir artıyordu.Kefeni yok ama mezarını örten kar kefeni sayılsın. Evet ateşi yüksek. Gömelim şu garibi. hummadan erir ağalar. Ziver'e baktı: . Şu kazmayı al. . Faik Çavuş ve Ziver bu ikaz üzerine kapıyı yavaşça kapattılar. Derhal soyun onu. Çam dalında biriken karlar yere düştü. Kırmızı lekelerin irileştiğini ve çoğaldığını gördü. Ancak ben yardımcı olabiliyorum.Eğer hastalanmak istemiyorsanız fazla yaklaşmayın. . Üstüne toprak atmaya başladılar.Ötekilerin yanına mı götürelim çavuşum? .Hastalık ilerliyor. İçeriden cılız bir ses: . BÖLÜM Kadir Ağa geride bıraktıklarının koyu hüznü içindeydi.Hele ateşini düşürmeye bakalım. . Yemek yiyebilenlere de yemek yedirmeye çalışıyorum. Dışarıda kar ağır ağır yağmaya devam ediyordu.Yanıyor çavuşum. Sesinde her şeyi kabulleniş vardı. Az ileride ise üç beş asker Recep'e yeni bir mezar açmak için buzlu toprağı kazmaya gayret ediyordu. Alnına.Fazla değil. Çam dallarındaki karları silkeledi. yüzüne . Faik Çavuş göğsüne ve karnına baktı. ah anam" diye sayıklıyordu. dedi.Haydi yalancı.Çekilin bakayım. Kendinden geçen Recep ise sayıklıyor ne dediği bir türlü anlaşılamıyordu.Kardeşlerimiz nasıl? .Gömelim çavuşum. Koca Rus değil ama aha şu ufacık bit var ya bizim orduyu yiyip bitirecek. Faik Çavuş: . Ziver de donmuş toprağı zar zor kazdıktan sonra eri mezarın içine yatırdılar. Çok ateşi var. yarından sonra Ardos'a doğru yola çıkabiliriz..Yalancı mı? Çavuşuna nasıl yalancı dersin sen? . . Köyleri sanki kendilerine birden yaban olmuş. Akşam uyudukları evin kapısını açtıklarında manga erlerinin Vanlı Recep'in başı ucunda toplanmış olduğunu görünce Faik Çavuş ürperdi: . Soğuk bir rüzgâr esti. Dışardan bir leğen kar alın. Köyün çevresindeki tek tük çam ağaçları yağan karların nedeniyle beyaza bürünmüştü.. Günlerdir yol yürümüşlerdi. Recep ise ateşler içinde yanıyor devamlı "Ah anam. .. Kapının yanına getirin.. Şehit olan neferi dışarıya sürükleyerek çıkaran erin sesiydi bu.. Haydi sallanmayın. Erlerin çiçeklenen hayatlarını acı bir kırağı da donduruyordu. Su isteyene su verebiliyorum. . ocaktan uzaklaştırın. Faik Çavuşa sordu: . dedi. buradan hızla uzaklaşmak için ellerinden geleni yapmışlardı.

Bu sahneler beynindeki ve gönlündeki sızıyı arttırıyor. bir mezarın olacak?" Faik Çavuş içindeki sese öfkeyle bağırdı: . Hiç konuşmuyorlardı. Ermeni çetecilerin zulmünden kaçan. perişan aileleri görüyorlardı. muhacirleri unutamıyordu. Bu yürüyüşün sonu yok... Asker dolu trenler. "Kaç Faik Çavuş kaç. bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında silahını bırakıp geriye doğru yürüyen erleri. Buralarda donmadan kaç. Bu kilit açıldığında.. Bu duruşlar Kadir Ağanın endişesini arttırıyordu. Seni Balkanlarda." diyordu. nice arkadaşının mezarı unutulmadı mı? Hoş mezarları dahi yoktu. Ara sıra bu zehirli sözlere gönlünden kopan ses ile karşı koymaya çalışıyordu: "Arkadaşlarımı nasıl bırakırım? Onlara nasıl ihanet ederim?" Bu sözlere. Sonra koca şehrin sokaklarında sağda solda can verenler ve bunların arabalarla toplanması. Üstelik ne zamandan beri suskun bir şekilde duran "Kaç. Sonu belli değil. en uygun zamanda baskına uğramaları mümkündü. Sarıkamış. kimi kağnısıyla yola düşmüşlerdi. Yoksa burada donacaklar mıydı? Yoksa çavuşları yine krize mi tutuluyordu? Birden erler Faik Çavuşa bakınca çavuş utandı. Hele kendileri çeteciler tarafından izleniyorsa. tek amaçları Sarıkamış'a yürümek ve Sarıkamış'a girmekti... kimleri unutmadı ki? Sorarım sana. cami köşelerinde unutan olmadı mı? Seni de bir süre sonra unuturlar. Sen sanıyor ya da umuyor musun ki.. buralardan kurtul" diyen nidaları kulaklarında çınlamaya başlamıştı. neden sonra tüfekleri tekrar bırakıyordu. Ancak gitmek zorunda olduklarını da iyi biliyorlar bu yüzden içlerindeki o kırık ümide tutunmaya çalışıyorlardı. Kafile sık sık durmak zorunda kalıyordu. kendisine ayrı bir ızdırap veriyordu. Gönlü de sızlıyordu artık. işte bu zayıflığı fırsat bilen içindeki zehirli yılan kendisini yine sokmaya başlıyordu. sonra kuvvetli bir rüzgâr bu karları dağıtıyor. Zaman kaybediyorlardı. Bu kaçışın cezası karların bir kırbaca dönüşüp yüzüne inmesiydi sanki. Fakat her şey bir yere kadardı işte. Kimler. Kafkasların kilidi idi. Belki yollarda çok zorluk çökerlerdi ama hiç olmazsa Ermeni çetecilerinin tehlikesinden de kurtulmuş olurlardı. Bir süredir yürümüşlerdi. çamur içinde. Her geçtikleri yerde bir arkadaşlarını bırakmaları hepsinde tarifi imkânsız üzüntülere neden oluyordu. yaralıları. . Kısa sürede buradan uzaklaşsaydılar Kozohor'a veya Ardos'a varsaydılar biraz olsun tehlikenin azalacağını düşünüyordu. Hep birlikte yola çıkan. Beynindeki sızı gönlüne inmişti. Kar döne döne yağıyor. gözlerinin önünden Balkanlardan çekiliş gitmiyordu. Ancak Faik Çavuşun sızıları artmaya başlamıştı yine.çarpan her kar tanesinin kendisine işkence yaptığına sanıyordu.. Ara sıra karısına ve kızlarına bakıyordu. etten kandan yapılan insan bir süre sonra ne kadar gayret etse de yoruluyordu. camideki yatışı.. Bu çınlamalar her adım atışında yankılanıp duruyor. camilerin duvarları ve duvarlardaki ayetler tekrar tekrar gözünün önünde canlanıyordu. artık Kafkas yolları ardına dek onları bekliyor olacaktı. bu beyaz yollardan kaç. Her şey bu küçük kasaba alındığında yoluna girecekti.. Korkuyla kaçmak insanı daha çabuk yoruyordu. toz halinde etrafa saçıyordu. Nereye gidersen git ama kaç. Orada dinlenecekler. içindeki yılan kahkahalarla gülüyordu. buralarda donup kalırsan.. Kimi atının sırtında. Bol yiyeceğe kavuşacaklardı. * Erler İslamköy'den Ardos'a doğru gitmek için yola çıktılar. "Vefa ha? Boş ver bunları. Bu beyaz tepelerden. Erkekler yayan yürüyor. Onların hiç ses çıkarmadan duruşları ve her şeyi kabullenişleri. Hele Erzurum'a vardıklarında her şeye yeniden başlayabilirlerdi. kadın ve çocuklar ise kağnı üzerinde olduğu halde yol almaya çalışıyorlardı. iliklerine dek ısınabileceklerdi. Atların dizginlerini bırakıp yanında duran tüfeklerini eline alıyor. Daha sonra hızla Tortum'a ve oradan da Erzurum'a gidebilirlerdi. Şimdi dağlarda ne kadar asker var ise tek düşünceleri. Kağnıların ya da atların yanında yürüyen adamlar bu hızlı yürüyüşten çabuk yoruluyorlar ancak arkalarından gelecek çetecilere yakalanma endişesi her dem gayretlerinin artmasına neden oluyordu.Ben donmayacağım! Uzun bir zamandan beri karda sessiz bir şekilde yürümekte olan erler çavuşlarının bu ani çıkışından dolayı gizli bir endişeye kapıldılar.

olmasa da. kimler unutulmayacaktı? Donup kalmışlardı. Onlar. Çiçeğe durmuş her kardelen gördüklerinde. Çavuşları kendi kendine konuşmaya başlamıştı.Kaçmayacağım! Manga erleri yine çavuşlarına baktılar. Faik Çavuş bu kez onlara aldırmadı.. Kimler ne idealler ve ne ümitler ile ortaya çıktı ama çoğu bu idealleri sonradan unuttu..Unutmayacaklar. . erler yoruldukça bilinmezlerin sayısı artıyordu." "Ya arkadaşlarım?" diye sordu Faik Çavuş içindeki o ihanetin sesine. sen de ideallerini unutacak ve unutulacaksın.... "İnsanın içindeki idealler hangi şartlarda olursa olsun küllenmez.. çok uzaktan gelmiş gibi başında bekleyenlere şaşkınlıkla baktı. ileriye gidiyorlardı. haftalarca. bu dağlar. Faik Çavuş ise hâlâ haykınyor. Uzun yürüyüşler sırasında hep geçmişi düşünüyordu. Yorulmuş gibi soluk soluğa konuştu: . şunu aklına sok ki. Bizi unutmayacaklar. * Faik Çavuş günlerdir süren bu yolculuktan dolayı yorulmuştu.Yok bir şey. her şeyi kolayca unuturlar. Faik Çavuş daha sonra çok uzak diyarlardan. Kendisini zehirlemek isteyen yılanın ısırmasından şimdilik korunabil-mişti ama ya sonra bu yılan içine. günlerce yürüyorlardı. dedi.. Faik Çavuşa yaklaştı: . Şimdi ise yağmur yerine kar vardı. Asker arasında yürürken. Dize kadar çamur içinde. dedi. Eratın beyinlerinde ve gönüllerindeki birçok bilinmezlerle birlikte beyaz yolculuklarına devam ediyordu..Unutmayacaklar çavuşum. Siz bana bakmayın. dedi." Bu itiraz ediş içindeki alaycı sesin iyice yükselmesine neden oldu. bizleri unutmayacaklar! Erler donup kalmışlardı. Bir kere kaçacaksın. Faik Çavuş. unutulmayacaklarını söylüyordu. Yorgun. Bu sözler üzerine erler geri çekildiler.Merak etmeyin bizi unutmayacaklar. Kafkasya'nın kapısına. Kafkasya'nın kilidi sayılan Sarıkamış'a doğru yürüyorlardı. Unutamayacaklar! Her dem. Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Faik Çavuş kendi içindeki yalnızlığına döndüğünde o zehirli yılanın alaycı kahkahalarını yine duydu. Sonra yerdeki karları alıp nefret ve öfke içinde sıktı. Ziver.. Çavuşları ne diyordu böyle? Kimler unutacak.. iplik iplik yağan yağmurda utanç içinde büyük bir mahcubiyetle geri çekilmişlerdi. her şeyi bırak Faik Çavuş kaç ve kurtul. Kaldı ki onların da buralarda donmayacağı ne malum? Hem ilk kaçan sen olmayacaksın ki. her yağdığında onların akıllarına bizler geleceğiz.. Ve ürpererek kendine sordu: "Bu sefer de bozguna uğrarsak. Diz kadar çamur yerine de kâh dize kadar kâh da bele kadar karlar vardı. Gözlerinde koyu bir endişe vardı. Başını eğdi ve yürümeye devam etti. Ancak değişmeyen bir şey vardı ki o da yürümekti." . gönlüne ve beynine çöreklenen o zehirli yılanın kendisini ısırmaya kalkışmayacağını nereden bilebilirdi ki? Şimdi yol uzadıkça. bizim çiçeklenen hayatlarımızı hatırlayacaklar.Beni unutmayacaklar! Ne beni ne de bizleri! Sarıkamış'a yürüyenleri. gidemeyeceğini adım . Hemen iki er koşup karlar içinden kalkmasına yardım etti. Sanki rahatlamış gibiydi.Unutulmayacağım! Beni unutmayacaklar. bu tepeler ve bu yollar. akıbetimiz ne olursa olsun unutmayacaklar! Sarıkamış'a girsek de girmesek de bizi unutmayacaklar! Mezarımız olsa da." . Erlerden bir kaçı Faik Çavuşa doğru yöneldiklerinde Ziver onlara engel oldu. "Boş ver. Sonra her şey yoluna girecek. Artık mecalinin kalmadığını. Ellerini açıp haykırdı: . "Boş versene. . Ama geriye değil. Haydi kalk. Balkanlardan o hızla çekişi gözlerinin önüne getiriyordu. sançam ağaçlan her geçene bizi hatırlatacaklar. "Bir şeyin yok ha? Haydi canım! Bırak bunları. Son da olmayacaksın ki. o uçsuz bucaksız çölde belirsiz bir şekilde uzayıp gidiyordu. umarsızca yağan bu kar. Bu kar. büyümüş ve hayret dolu gözlerle bakıyorlardı. Yol. bu ıssız tepelerde yüzlerce belki de binlerce erin yürüdüğünü bilecek ve hatırlayacaklar. Sarıkamış'a. Aylarca. Ne beynindeki ne de gönlündeki sızıyı bir daha duymayacaksın.Bırakın içini boşaltsın. İşte bu iyi bir şey değildi. hızla geri çekilirsek?" Bu soru onda büyük bir yılgınlığa ve yorgunluğa yol açtı. Çavuşlarına. Faik Çavuş yavaşça kalkmaya çalıştı. bu mevsime göre yan çıplak sayılabilecek erlere baktı.

"Kaç ve bu seferden. kayalıklara sığınmak zorunda kalmıştı. Ama ne bir ses ne de bir nefesi vardı. ayağının birden yerden kesildiğini ve hızla bayır aşağı doğru yuvarlandığını karlar içinde âdeta kaybolduğunu hissediyordu. Asker başını eğmiş. Var gücüyle "Hayır!" diye bağırıyor. Her kaçışta. bu yorgunluklardan kurtul" diyordu. eratın yüzüne bir kırbaç misali vuran zemheri almış. rüya mı görüyordu? Bazen işitmişti. zehir damla damla damarlarına dağılmaya başlamıştı bile. kendisini esir almaya başlamıştı. uzuvları donanlar için ise dayanılmaz. Bazı erler ise en yakın köylere varmak için etrafa yayılmıştı.Haydi köye gidiyoruz. savaşmak için bu gidişlerden bıkmıştı. çölde serap görenlerin koşup susuzluğunu gidermek için gayretine benzerdi. Her dem susuzluk artar ve daha çok susardı insan. Vicdanı "Bu kadar askeri.. Ne tarafa çekiliyorsa. zorluyordu. Yoksa böyle biri yok muydu? Kolunu kimse çekmemiş miydi? Yoksa kötü havada hayal mi. yıllardır gönlündeki yorgunluğun ve sürüp giden yoklukların yüzünden. Bir kez daha ürperdi. Çok soğuktu.. Ama bu gayret hiçbir zaman suya kavuşmaya neden olmazdı. O. Faik Çavuş kolundan kimin tutuğunu hatırlamıyordu ama gitmemek için de en ufak bir direnç göstermemişti. "Ya bu kez kaçabilirsem? Ya bu sefer başarabilirsem?" diye şüphelere düşüyordu. Faik Çavuş iki üç kez elleriyle eri sarstı. İşte bir deli kriz yeniden göstermiş. düşenlerin bazıları tekrar kalkamaz oluyordu. Ayağa kalkmak istedi ama bu mümkün değildi. "Hayır!" Beyazlar içinde yaşadığı bu kara yazgıya "Hayır" diyor kabullenmek istemiyordu. Arkasında birisi ona daima gülüyor. her tarafı bir koyu beyazlık tüm gerçeklerin. Bir yandan da vicdanın sesini dinliyordu. Emekleyerek de olsa ilerlemek istiyordu. onun haykırışına zemherinin alay eden sesi karışıyordu. Faik Çavuş ne kadar zorladıysa da kolunu kimin çektiğini tanıyamamıştı. İşte bu bıkkınlık kendisini kaçmaya doğru itiyor. bu kadar arkadaşını nasıl bırakıp gideceksin?" diye soruyordu.. sadece kulaklarında çınlayıp duran alaycı kahkaha seslerinden kurtulmak için koşuyordu.. Yoklamaya başladı. Düşe kalka. hızla koşmaya çalıştı. Ancak her adım atışta. Yürüyüş kolu uzayıp da tepeye doğru ilerlemeye başlayınca. Bu kez kulaklarında ölümün gülünç sesini işitmişti sanki. Düştü. Karlar içinde öylesine ilerliyordu. bayır aşağı doğru iniyorlardı. Her yeri kar. Ne yapacağını bilmez hâlde ayaklarım sürüye sürüye giderken aklı. Bu sesten dolayı iyice rahatsız olan ve korkan Faik Çavuş can havliyle emeklediği yerden kalktı. rüyanın peşinden giderlermiş. Yoktu ama yine zehirli bir yılan gönlüne çöreklenmiş. Daha sonra. Şimdi sadece ve sadece nereden duyduğunu bilemediği. Bu gidiş. titreyerek yoluna devam etmek isterken. çekilmez anlar başlıyordu. geri dönmemiş miydi? Yine böyle olmayacak mıydı? Öyleyse kaçmanın bir yaran yoktu. tekrar kalktı. ayak sürüyerek yönelmişti. Er sanki derin uykudaydı ve öylesine hareketsiz duruyordu. Yürümekte zorlanan erat bulduğu ağaç altlarına. iki adım ötesini göremez olmuştu. kahkahalardan kendisiyle alay eden bu yılışık gülücüklerden . Tüm bunları gören Faik Çavuş tükenmekte olan son gücünü kullanıp ilerlemeye devam ediyordu ki. İşte bu yüzden Faik Çavuş ne kadar kaçma fikrini düşünmemeye çalışsa da ara sıra aklına getirmiyor değildi. sabahtan beri hafif hafif yağmakta olan karın yerini. erat nereye dagılıyorsa. Erler yerde yuvarlanıyor.. Sağ kalan hastalar. Sadece soğuğu algılayabiliyordu. can veren kurtuluyordu.. acıların ve yaraların üstünü örtmüştü. o tarafa gayret ederek. titriyordu. çok yorgun olan erler kendi düşüncelerini bir gerçek vak'a gibi sanır ve bu hayalîn. hayallerin. artık sağa sola yayılmalar başlamıştı. ölüm peşini bırakmayacak" diyordu sanki. Ne yüzünü ne de sesini hatırlayabilmişti. Bir grup asker ile yola devam etmek isteyen Faik Çavuşun kolu biri tarafından çekildi: . "Nereye gidersen git. canına dişine takarak can vermeye. Ürperiyor. Aniden elleri bir şeye dokundu. Bu can verinceye dek böyle devam ederdi işte. "Hayır" diyordu Faik Çavuş. Aslında ölen.atamayacağını sanıyordu. Bu anlar uzuyor günlere hatta haftalara dönüyordu. Bir erin donup kalmış saçlarını okşadı. Susadıkça serap görürdü. "kaç buradan kaç" diyordu. Savaşmaktan değildi kaçması hele düşmandan kaçması hiç değildi. çıkaramadığı. Artık nereye gittiğini bilmeden düşe kalka ilerlemeye çalışan Faik Çavuş. her nefes alışta kahkaha sesleri bir tokat gibi yüzüne çarpıyor. kulaklarında yankılanıyordu.

. * Kadir Ağa kızağı çeken atlara bir iki kırbaç vurdu. Faik Çavuşun bir koluna girerken... Ayaklarını sürükleyen bu ere acıyarak baktı. İşte bu düşünce Faik Çavuşu bambaşka bir hâle sokmuştu. Faik Çavuşun üstüne kalın bir yün ceket örttü. karşısında bir mehtap kadar güzel.Yardım et kızım. Parmağını gayr-ı ihtiyari tetiğe yaklaştırdı. Sadece "Hayır. umudum. Bir şey olup olmadığına bakmak için atları durduran Kadir Ağa kızağın neye çarptığını da merak edip biraz geriye doğru yürüdü. O gülüşün. Bu beyaz hüznün yanında bir de gizliden gizliye korku mayalanmaya başlamıştı. Faik Çavuş gözlerini tekrar kapadı. bayırdan aşağıya inecek haydutlara ve çetecilere yöneltmişti. yaşıyorsunuz. hayalim her şeyim. dedi. Atıyordu. tekrar dizginleri eline almıştı. Kadir Ağa. İrkilmiş.. birden taşın üstünden geçmiş de devrilecekmiş gibi olması kızakta bulunan Kadir Ağa hanımı ve kızlarını korkutmuştu.. bu eri kızağa taşıyalım. Bunun üzerine Zehra kenara çekildi.Seni duyamaz baba. Faik Çavuş ne kadar bitkin olsa da Zehra'ya yük olmak istememişti. büyük bir karanlık içinde büyüdü." Sonra bu gerçeğe gözlerini kapmak istercesine yumdu. Birden heyecanlandı. "Ha. Kadir Ağa yine şaşırdı. "Bitti. Sonra içindeki ses "Ya yaşıyorsa?" diye kendisine engel oldu. Zehra'nın içinde "bu erin gözleri ne renk acaba?" diye bir merak doğdu. Sadece bacaklarını gördüğü erin üzerindeki kararlı temizledi." dedi. Kırbacı yiyen atlar kara rağmen dörtnala koşmaya başladılar. Zehra da eliyle erin üzerindeki karları temizledi. Zehra'ya: . burnundan buğular yükseliyor. Ve erin gözlerini açması umarak içinde dayanılmaz bir istek duydu. Ya etrafta duydukları çeteler yollarını keserse? Bu düşünceyle can evinde vurulan Kadir Ağa hemen yanında duran tüfeğini kucağına aldı.Beni duyuyor musun? . Bırakıp kızağa doğru yürüdü.. Kızağın giderken. Bir büyük boşluk.Hayır ama onu burada bırakırsak. . Sonra da çekinerek sordu: . Hemen bir kenara çekilip Faik Çavuşun oturacağı kadar yer açtılar. o gülümseyen yüzün kendine bir daha bakması için neler vermezdi.Donuyor bu. Kaçmak istiyordu ama artık parmağını kıpırdatacak gücü bile kalmamıştı. İkinci "Hayır. Nabzına baktı. Her şeyi sanki kabullenmiş gibi mırıldandı... . tüm dikkatini aniden önünü kesecek. Ama ilerledikçe önlerine hiçbir şeyin çıkmadığını görünce biraz olsun rahatlamıştı. Zehra askerin yüzüne dikkatle baktı.." diyebildi.Hayır. Karşı tepeye baktı. Kadir Ağa ise eri tekrar sarstı: . Derin bir vadinin kenarında belirli belirsiz açılmış olan yolda ilerleyen Kadir Ağa ve ailesi hüzün içindeydi.. Bunun Kafkas Harekâtı'na katılan donuklardan birine ait olabileceği aklına geldi. Onu burada bırakmayız. işte o isteği sanki hissetmiş olan Faik Çavuş gözlerini araladığında.Bir asker! Ölmüş mü? .Henüz değil. avurtları ve gözleri çukurlaşmış ve halsiz olduğu her hâlinden belli olan bir siması vardı.Efendim baba! ..Gel buraya! Bana yardım et. Er gözlerini aralamak istedi ama bunu başaramadı. Kadir Ağa erin yüzünü ve kollarını ovuşturmaya başladı.Yaşıyor! Zehra! Kız! . "Herhalde yolunu şaşırmış olmalı.. yır.Peki baba. rüzgârla dağılıp gidiyordu.kaçması gerektiğini düşünüyordu.." Kadir Ağa heyecanla bağırdı: ..Öldüm mü? Zehra gülümsedi: . Kadir Ağa. peri gibi birini görünce. Derin bir uykuya dalmış olan eri sarstı. Öylece kalakaldı. Karların içinde iki uzun bacak duruyordu.. ne olduğunu anlayamadan sordu: . Zehra az ileride durmakta olan kızaktan atladı babasına doğru koşmaya başladı. Atların sırtından. Geri döndü. Sonra tüfeğini yine yanma koymuş. durumu çok kötü. ölmesi kaçınılmaz olacak. Şaşırdı. . Uzamış siyah sakalı. Kadir Ağa. diğer koluna da Zehra girmek için hamle yaptığında Faik Çavuş eliyle "Sen dur" dedi." kelimesi ise güçlükle ağzından çıkabildi. Kızaktaki annesi ve diğer iki kız kardeşi Faik Çavuşu görünce şaşırdılar.

ağaç altlarına kaya oyuklarına sığınmak için dağıldı. Seni Tortum'a bırakırız. Bizim oralarda da Ermeni çeteleri zulme başladılar. "Demek ki Erzurum'a gidiyorlar. Nereye gittiğimiz bilmiyorduk. Kızak bacaklarının üzerinden geçti. Biz de kaçıyoruz kısacası. Sahi bacakların kırılmadı ya? . arşınlayacak yolların bitmemiş. Belki başkaları da vardır ama artık yola koyulmamız gerek.Tortum'a gitmeye çalışıyoruz. .Üç kişiyi karlar içinden çıkardım ama çoktan soğuklamışlar. diye aşağıya inip baktım.. .İyi. Ben sadece deliler gibi koştum durdum. Göz ucuyla Zehra'ya baktı.Soğuktan başka şeyler de insanın acısını dindirir. Sana biz rastlamasaydık belki bir başkası rastlayacaktı.Sağ olun.Kullanırım. ..Hiçbir şey hissetmiyorum. derdim.. Utangaç bir şekilde gözlerini yere indirdi.Kader. Ama şimdi üç tane kız babası biraz herhalde korkak oluyor. İçimden bir ses hep izlendiğimizi söylüyor. Bacakların nasıl? . .Ben acıya alışkınım ağam.. orada kıtlık ve soğuk vardır" diyecekti. Orada humma. İçinden büyük bir pişmanlık içinde "Çok geç kalmışım" dedi...Bilmem.Sen bu hâlinle tüfek kullanamazsın ki. Kızağa binip yanına oturan Kadir Ağaya dikkatlice baktı. Kadir Ağa onu baştan aşağıya süzdü. Arkamdan birisi daima gülüyor.Kader. Sonra işte siz beni buldunuz. Aslında iyi birine benziyorsun. Bu alaycı gülüş beni çıldırtacak noktaya gelmişti.Ben şu sırta kadar gidip bir bakayım başka yaşayan er var mı. Soğuk. Faik Çavuş onların nereye gittiklerini sormadı bile. Asker olmasaydın bizimle Erzurum'a kadar gel. . . benimle alay ediyordu. Kızak hareket etti. Yoksa çatlayacaklar. diyemedi.Alacak nefesin.. Yoksa başka bir zaman kalıp çarpışmak isterdim.Biraz ısın. ben sana yardım edeyim.. İçimde beyaz bir boşluk. Şimdi orası mahşer gibidir. Faik Çavuş bu sözü âdeta yüzü kızararak söyleyebilmişti. Asker köylere.Kendine gel. Sonrasını hatırlamıyorum. Buraları kısa zamana kadar Rusların elindeydi. acıyı duyarsın. . dedi. Acılar yakamı bırakmadı. Kadir Ağa kızlarına: . Ama bu sözü nasıl ettiğine şaşmıştı. Ama gönlü düşmek üzere olan san yapraklar gibi titredi. Faik Çavuş soru sormuyordu. Bu arada biz de karnımızı doyuralım.Nedenini inanın bilmiyorum. beni donmaktan kurtardınız. Şimdi bizimkiler bu karda kışta Rusların elindeki yerleri almak için harekâta giriştiler.Atları biraz dinlendirip saman vermem lâzım. . ağrıyı ve acıyı duymanı engelliyor. Koşmaya başladık. Faik Çavuş da kızaktan inip: . hemen bir şeyler hazırlayın. Kadir Ağa: . Sonra ne oldu bilmiyorum.. .. Sadece ağrıyor ve sızlıyor. Kader işte. diye sordu Faik Çavuş. .Isındıkça daha ağrıyacak ve sızlayacaklardır.. Kızlar. İşte o anda biri kolumu tutup "Haydi kaçalım.Senden başka da var mıdır? . * Kadir Ağa arabayı durdurunca Faik Çavuş kendisine merakla baktı. Ama bilinmez bir nedenle sustu. Bir süre sonra Kadir Ağa kendine anlatmaya başladı: . dedi.Dur ağam. Hızla giden kızakta hemen arkasında oturan Zehra'nın yüzü aklına geldi. . Hayatımı kurtardınız. Biraz toplan. Sadece bacakların gözüküyordu. Kaçmak istedim.. Kadir Ağa geriye döndüğünde üzüntülüydü: . "Çok geç artık. Bu kadar uzun düşüncelerden sonra sadece bir "sağ ol" diyebildi. dedi Faik Çavuş ve sustu.Başka tüfeğin var mı. tatlı bir ılıklık duyuyordum. arşınlayacak yolun varmış gerisi hikâye..Dedik ya alacağın nefes." Kadir Ağa ise gözleri yolda olduğu hâlde anlatıyordu: . . Kadir Ağanın bu sözleri Faik Çavuşu üzdü..Neden? . Ben kayaya çarptık.. . Balkan Harbi anılarını anlatacaktı. . Faik Çavuş. Bir kez daha yıkıldı. Dört bir yana dağılmıştık. Kamçı havada sallandı ve atların sırtına indi. buradan gidelim" dedi.

"Kaç" diyordu yine aklı "Kaç. Yüzünde bir tatlı kırmızılık belirdi. Geceye kadar hızla yol almak niyetindeydiler. Beyaz yollar gitmekle bitmiyordu.O kadar da değil ağam.Ver ya..Sağ ol. Hiç istememesine rağmen Zehra uzattığı için yoğurdu aldı.. Bir ay parçası. Ben hayatın bu sevdalı yüzünü hiç bilmedim. Elinden hiçbir şey gelmiyordu.Sen dinlen. . Ait olduğun yere dön. Kadir Ağa heyecanlandı: . .Eee ne yaparsın. Zaten kısa bir süre sonra yine yola koyulacağız. Zehra bu "sağ ol"a karşılık vermedi. Çok arkadaşım kollarımda öldü.. Gonca bir gül. dere tepe demeden Sarıkamış'a doğru giden askerleri düşündü. Sonra arabanın arkasında duran tulum peynirleri dikkatini çekti. Kadir Ağa: . Kadir Ağa. . Kızaklar tekrar hazırlandı. Zehra sanki fırsat kollarmış gibi atıldı: . Yola çıkıldı. dedim ya ait olduğun yere dön." Bu düşüncelerden dolayı lokmasını çiğnemekte olan Faik Çavuş durdu. Onun bu hali Faik Çavuşun da dikkatini çekti. askerin arasına karış. Faik Çavuş başını eğmiş bir şekilde ağır ağır ekmeğini yiyordu. O ise nadide bir çiçek.Haydi yola çıkalım. savaş sebebiyle bizim için karın doyurmak zor olacak vesselam. Ayakta duracak hâlin yok. Sesler karşıdan geliyordu. Ben ki. Kıtlık. kendisinin de ne kadar çirkin olduğunu biliyordu.. Zaten arabadaki yiyecek bize kısa bir süre yeter. Ait olduğun yere. .Olmaaaz! Senin dinlenmen lâzım. Diğer tüfeği de Faik Çavuşa uzattı. Tam karşısında oturan Zehra'nın yüzüne bakmaya korkuyordu. dedi.Evet. Faik Çavuş bir süre sustuktan sonra: . Hayat ne garip.. ara sıra dönüp dönüp geri bakıyordu. bir peri kadar güzel Zehra tatlı bir gülümsemesini sürdürüyordu.. Çaresiz bir süre daha ilerleyip saklanmayı düşündüler.Ne oldu yiğidim? . Hayatın en acılı en korkunç yüzünü gördüm yıllarca. İşte bu tezatlık onda türlü yıkımlara yol açıyordu. kimsenin gönlüne girmemeye bak. Kuru ve sade. bu havada nice yollarda olanları. Kar dolu yollarda yürü.Var ağam. . Faik Çavuş zehir bile olsa tereddüt etmeden yiyebilirdi. "Artık çok geç. sakın sende de humma olmasın der gibi bir hali vardı. Geriye dönemezlerdi. Hele hele şu hâlinle kimseyi yar edinmemeye." Faik Çavuş neden sonra kendini topladı. Onların bu yorulmamış. Bu sıkıntıdan kaç kurtul. Yerinden yurdundan sökülüp atılanları. Az sonra kızaklı arabanın üstünde hepsi sessizce peynir ekmeklerini yerken susuyorlardı. Sonra. ..Öyle. Endişeli olduğu belli oluyordu..Sen Balkan'da da savaştın mı? . asker humması kırıp geçirirmiş ortalığı doğru mu? Bu sözde. Faik Çavuş'un hüznü daha da büyüdü. sesi titreyerek: . Ama yanında duran tüfeklere bir göz attı.Bir şey yok ağam. Gerekirse onları kullanabilirdi. Sen ki. .İstersen yoğurt vereyim. Ancak çok uzaklardan bazı gürültülerin geldiğini görünce hepsi irkildiler. hep uçurum kenarlarından hayata dönmüşüm. Kendisini buldukları o gülümseme yine yüzünde vardı. ne yapacağız bilmiyorum. Sen. Kadir Ağa sordu: .Cepheden cepheye yani? . Ama karda bıraktıkları izler ne olacaktı? Kadir Ağa eline tüfeğini aldı. Artık Zehra'nın kendisine uzanan elinden yoğurt değil. acıya bulanmamış hayatlarına gölge düşürme. Bu hastalığı iyi tanırım. Alırken de hüzünle Zehra'nın yüzüne baktı. gideceğimiz yerlerde kıtlık olacağını düşündük. Ama ben de humma yok... Çeteciler olabilir. Çünkü ona baktıkça ne kadar güzel olduğunu görüyor. Balkanlar'da da.Yemeyi bıraktın da. bu aileye ait değilsin... Bir de duyarım ki.Ne kadar çok peyniriniz var ağam? .. Sarıkamış'a giderken de.

Asker geçip gitsin. yıllardır. Ermeniler her yanda çeşitli zulüm yapıyorlar.Sağ ol. Sonra bir de kendini düşündü.Gece yolculuğa devam etmek zordur.Hepsi ölesiye yorgun. Böylesi daha iyi idi. Zehra mahcup bir şekilde başını eğip kızağa bindi.Bunlar bizim askerimiz! Kadir Ağa silahını indirdi. Kadir Ağa gibi. barutla. İşte bu yüzden gönlü çekince koymasına rağmen en kısa zamanda fırsatını bulursa geri dönmeye karar verdi.Bu havada yürümek kolay değil. Kar durmuş. taze umutlar. Tekrar binerken.. Buna bütün kalbiyle inanıyordu. barutu. dedi. Faik Çavuş ve Zehra göz göze geldi. sevdalanmaya hazır. verdiği kararın doğru olduğuna yürekten inanmış bir şekilde susuyordu. Rus mu olduğunu anlayamamıştı. diye duyuyoruz. Şu kayalıkların ardına sığının. Kadir Ağa: .Bilmem. . "Hiç. Silahı. . Kadir Ağa bu gelenlere tüfeğini doğrultmuştu. Canlılık..Ama! . Ama Faik Çavuş kime aitti? Kime bağlıydı? Bunu düşündüğünde "Hiç" dedi. Adeta ayaklarım sürüyerek yürüyorlar. birbirlerine ait olduğunu biliyorlardı. Bu yolculuk içinde bir tek Faik Çavuş umutsuz ve yorgundu. Ama Faik Çavuş kendini bırakmış. yine Sarıkamış'a doğru gitmek için uygun bir zamanı kollamak gerektiğine inanıyordu. yuvalarından ayrılıp muhacir duruma düşüyorlardı." * Biraz olsun dinlenme fırsatı bulan atlar daha canlı bir şekilde yola koyuldular. Büyük bir bilmeceyi çözmeye çalışıyordu. sevda çekmeye hazır bir hâl gördü.Bizi misafir ederler mi acaba? . "Çok geç.. Çok uzaktan bir köye benzer bir şeyler gördüler. . Bu sızı her yanını sarıyordu sanki." Faik Çavuş kızakta Kadir Ağanın yanına oturmuş hiç konuşmuyor." dedi.. Diğerleri ise yeni bir hayatın başlangıcında karşılaştıkları güçlükleri ve yorgunlukları içlerinde taşıdıkları ümitle göğüslüyorlardı. gelenler kimmiş bir anlayalım bakalım.. içinde ince bir sızı vardı. Onlar için kolay bir durum değildi bu. belki hummaya tutulurum. Hanım sen kızları al. Herkes için.Gerekirse kullanırsın.Değil ya.. Ama onlar kendilerinin bir yerlere. Az sonra ilerde bir atlı belirdi. Tehlikelidir. geçen yıllarda hep yitikliğini hatırladığı için. Bizim . yufka ekmeği ve biraz yoğurt ile karınlarını doyurdular. Ardından da zar zor yürüyen erler geliyordu. Kader onu Sarıkamış'a itiyordu. Geri gidersek asıl tehlike orada var. Kadir Ağa kırbacını vurarak atları tırısa kaldırdı: -Deh! Yine beyaz bir yolculuk başlamıştı. . heba olmamış yıllar. Ben ki.Aması maması yok bu işin. Ama yeni bir sevdaya tutulmaya ne gücüm ne de hakkım var. . Sesler yaklaşıyordu. Az ileriye sakladıkları kızağı çıkardılar.Bizi görmediler. Askerlerin Türk mü. kanla.Zaman herkes için tehlikeli Kadir Ağam. biz de hemen yola koyulalım. Faik Çavuş o ıslak kahverengi gözlerde birçok şey gördü. belki bir uçuruma düşerim. Bir fırsatını bulursa. Alıştığı. ne olacağını düşünmüyordu bile. "Sevmeye cesaretim olmadığı gibi zamanım da yok. askerin yanına dönmeliyim. Ama ya ötekiler? Benim çektiklerimi bilebilirler mi? Bilemezler.. . . daha niceleri yeni bir hayata yeni bir ümitle başlamak için göç ediyordu. yarayı daha çok tanıdım. tesadüf olarak ölmekten kurtulmuş. acıyla yoğrulan dünyasına geri dönmeliydi.. "Yine artık benim için çok geç. Kadir Ağa ile Erzurum'a ya da Tortum'a kadar gitmeli miydi? Bu yeni bir başlangıç demekti.. ancak bir ustura keskinliğinde ayaz başlamıştı.Belki bu köyde geceyi geçirebiliriz. Tetiğe basacağı sırada Faik Çavuş bağırdı: . Ziver'in yanına. dağlarda belki donarım. Bunları iyi bilirim. Yıllarım cephe yollarında geçti." Uzun yolculuk sırasında yine peynir. Böyle bir şey için artık çok geç olduğunu sanıyordu. Ben ait olduğum yere dönmeliyim. . . Yurtlarından.

kadife yumuşaklığında bir ses ve ıslak kahverengi gözlerle karşılaştı. . Bitmeli de. Çünkü ortalıkta kimseler gözükmüyordu. Ben ki. geri dönmeye mecburum.Sabah oldu. Ne var. Sarıkamış'a mecburum. . Bunu da iyi biliyorum.. Ben ki. Bunun için ait olduğum yere. O. Yakmasak kendi güvenliğimiz için daha iyi. Ben. Sonra tüfeğini alarak evin sofasına geçti. her an yitip gitmeye adayım. Karşısını geniş bir açıyla görecek şekilde vaziyet aldı.. hiç olmazsa başımızı sokacak bir yerimiz var. bir gonca gül. hazan mevsimine dönmüşüm. Varın siz dinlenin.Bu da diğer köyler gibi boşaltılmış. Ben gökte milyonlarca yıldızdan biriyim ki. Sevda için artık çok geç.. Barut kokusuna ve yaranın acısına bulanan gönlüm. .. Karlı dağların. . Kadir Ağa da tüfeğini alarak kızağı bir köşeye çektiler. Kimse yok. Kadir Ağa: . Bomboş odanın bir köşesine çöktü. Evlerin kapılarını açıp içeri baktılar.Evet haklıymışsın. . Faik Çavuş da diğer bir odaya geçti. Geceyi burada geçirelim. Bir kardelen.Ağam bu köy boşlatılmıştır. Ben ise artık sararan ve son yaprağı da düşmek üzere olan koca bir çınarım. kızlarınız çok yoruldu. karlı dağlara. Ben gecenin arkadaşıyım.Ama sen daha kendini toplamadın bile yiğidim. Uyumuşsunuz.Ben bu sessizliği sevmedim. . "Ben yârin kapısını bekleyen gamlı bir bekçiyim.. Figan içinde yaralı bir bülbülüm. Onun canının yanında benim canımın bir kıymeti yok. Az sonra köye girdiklerinde şaşırdılar. . Beni rüzgâr. Köy âdeta terk edilmiş gibiydi. Ama o bir ay parçası. yağmur kar. Bir gün gece uzunluğunda olur. Ermeniler için Ruslar için. biz de kalın örtülere sarılır yatanz. Hiç olmazsa kendimiz koruyabiliriz. Üzerinde fazla durmadı ama içinden "Şimdiki zamanda bir koca tekerlek peynir. Çöken karanlığa denk düşünceler içindeki Faik Çavuş daha sonra Kadir Ağanın kapısını çaldı. Kimsecikler yoktu. . Dışarıda karanlık tüm ağırlığı ile yeryüzüne iniyordu. ne yok bakalım. Bizim gibi. o ise daha seher vakti çiğ damlacıkları üzerinde olan bir nergis. Kadir Ağa ve Faik Çavuş ellerinde tüfekleri olduğu halde köyün sokaklarını dolaştılar... Tüfeğini eline aldığında. altından da değerli..Öyle gözüküyor ama. İstersen bu gece nöbeti ben tutayım. .. Bir odaya kızlar yerleşti başka odaya da Kadir Ağa ile hanımı. Uyuya kalan Faik Çavuş büyük bir mahcubiyet ve telâşla hemen kendini topladı. -Peki.Topladım ağam topladım. Sen sevda acısını çekemezsin.Evet herkes kaçıyor. beyaz hüzne. Sağ ol. Gün ışıdığında sevdalar biter. Kızları açlık çeksin istemez. Sabah olmaya başladığında omzuna çekingen bir el dokundu..İyi ya. o uyusun diye uykusuz kalmaya razıyım. Bir köpek ve iki karga dışında köyde canlı yoktu. Ben ise yabani çiçekler gibi hep uçurum kenarlarında bitmişim.. yokluğa dönmelisin. Ateş de yakabilseydik iyi olurdu ama. Ben bunu anladım. Zaten kolay kolay uyuyamam. Cephe yollarında sevdalar kısa olur. . O ise gündüzün. Kaderine razı olarak Sarıkamış'a dek gitmelisin. kollaması Faik Çavuşun da dikkatini çekti. Kadir Ağa yan odadan kocaman bir tulum peyniri tekerini yuvarlayarak yan odaya geçirdi. Ben zorlu yolların. Hiç kimsecikler. Sen şu tüfeği al.. tozlu ve dikenli yolların yokuşuyum.. . Bu tekeri sık sık kontrol etmesi. .Haklısın ağam." Başını dayadığı pencereden uzaklara bakarken dalıp gitti.Şöyle bir dolanalım." dedi. O bir ceylan.için..Bana göre köy boşalmış ağam. Cephe yollarında sevda çekmek olmaz. çayır çimen içinde gezinen. Ama en onulmaz yaraların acısını çekersin.Aslında bir odada toplanırsanız daha çabuk ısınırsınız. Her türlü tehlikeye maruz kalabilir. Eli tüfeğin tetiğinde olduğu halde gözlerini karanlığa dikti.. . Ben. Ancak ağır düşünceler yine kendi bırakmadı. karlı yolların yokuşuyum. onun başında esen bahar yelleri var. . Elbette haklı. Hanımınız. beyaz yollara. açlığa.. boran hırpalamış. Kızaktaki eşyaları beğendikleri bir eve taşıdılar. Bir mehtap.

Ne diyebilirim ki yiğidim? Görevin büyük.. ben de onlarla katılayım. hep kaçtığı kara sevda kendisini beyaz karların içinde bulmuştu. Askerim...Alacağım nefesi bilmem ama arşınlayacağım yollar gerçekten çok uzun ağam. bazen gözcüler bazen de keşif kollarından gelenler ne olup bittiğini Oltu'da bekleyen erlere iletiyorlardı. Bu söz üzerine. Muhtemelen Oltu'ya doğru gideceklerdir. Artık ait olduğu yere gidecekti. Orada bir süre daha dinlenebilirsin. Faik Çavuşun yüreği pır pır etti. arşınlayacak yolların varmış. Oltu'ya doğru gidebilirdi. Aslında yeni dalmışım. Ancak bir haber alınamıyor.Zararı yok. Kızak hazırlanıp da yola koyulduklarında.Sen bilirsin ama bizimle Tortum'a dek gelebilirsin. Sesi titreyerek: . Bu beyaz yürüyüşte bir sevda gelmişti başına. Tortum. Faik Çavuş bu hiç beklemediği teklife ne diyeceğini şaşırdı. Ayrılık derdi her yanını sarmıştı.Uyumuşum.Zeynep. Ancak ben mecburiyet içindeyim.Kadir Ağam. Hayatımı kurtardınız. Şimdi ise sabah olmuştu. Onu. "Sen uyu. ben sizinle hayatımın en güzel yolculuğunu yaptım. İslamköy'e doğru yola çıkmışlardı. Faik Çavuş.Gitmeliyim. * Faik Çavuş uzun ve yorucu yürüyüşten sonra Oltu'ya zar zor girdiklerinde şaşırdı. . Faik Çavuşun gönlünü çakırdikenler bir kez daha çizip kanattı. dedi.. yine her zaman ki gibi beyaz hüzünlere gark eyledi. Tümen. . dedi. Her şeyi bir kenara bırakarak Sarıkamış'a belki de Kafkaslara gitmeliyim.Ne demek yiğidim. dedi Kadir Ağaya. Bir süre sustuktan sonra sadece ve sadece bir kelime edebildi. Faik Çavuş ve mangasının geldiği yolu izleyecek. Asker burada kurduğu çadırlarda bekliyordu. Zehra'nın ıslak kahverengi gözlerini görünce. Bu kafile ile pekâlâ geri dönebilirdi. Haftalarca uzun ve beyaz yürüyüşe bin bir güçlükle devam eden yorgun çavuş gönlünü esir alacak sevdaya cesaret edememiş. Tümenlerin öncü birlikleri ve bazı süvari taburları yavaş yavaş Oltu'da toplanmaya çalışıyordu. Devamlı hareket halinde olan ve daima ileriye gidenler için beklemek çok zor geliyordu. . Tümenlerin üç-dört gün içerisinde Oltu'ya geleceği tahmin ediliyordu. . Bu söze Faik Çavuş güldü: . "Olmaz" . İslâmköy. Az sonra yanlarına gelen yürüyüş kolundaki erler Faik Çavuşa şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Yıllardır aklına getirmemek için çabaladığı. Yine kulağına dek kızararak. Tortum'dan hareket eden 32. Ardından Kadir Ağanın kızlarına seslendiğini duydu: . karşıdan gelenler bizim askerimiz. Tümen de Tortum'dan Narman üzerine yürüyecek. Hazır çok fazla uzaklaşmadan. Alacak nefesin. Ardos. Faik Çavuş: . oradan da Oltu'ya dönecekti.Hayır. Ama buna cesaret edemedi. Zeliha! Haydi hazırlanın gidiyoruz! "Gidiyoruz" cümlesi Faik Çavuşun gönlünü bir paslı bıçak gibi çizdi. Kararını vermişti. O sırada bu konuşmayı sessiz bir şekilde izleyen Zehra cesaret edip söze karıştı: . Sağ olun. Sevdayı Kadir Ağanın kızı Zehra hatırlatmıştı. dedi..Sağ olun. Bu kelimeyi öyle güçlükle söyleyebilmişti ki: . Kozohor. Biraz sonra onun da aralarına karışıp takım komutanına tekmil verdiğini ve bir şeyler söylediğini gördüler. ben hiç uyumasam da olur" diyecekti. Sonra iki tümen Penek'e doğru yola devam edecekti. Kanattı. Bir süre yol aldıktan sonra uzaktan tek sıra hâlinde yürüdüğü belli olan erleri görünce. Bizim için uykusuz kaldın.Teşekkür ederim. Sadece: ... Kalebogazı üzerinden Oltu'ya gelecekti.Bizimle gelsen. Faik Çavuş beklemenin ne kadar zor olduğunu Oltu'da anlamıştı. Onun sevdası bir gecelik idi. âdeta kaçmıştı. Sonra Erzurum'a da gidebilirsin. Hele kabuk bağlayan bir yaranın çavuşun kalbinde tekrar kanaması da ona zor geliyordu. . İçinde küllenmiş közler o kıvılcımla tam ateşe dönmek üzere iken Faik Çavuş buna cesaret edememişti. Ayrıca 31.

derdi de büyük olur Ziver." Evet Faik Çavuş sen gitmeye. tümen tümen askerler neyle doyar? Onlara yiyecek mi yetişir? Az sayıda asker kolay saklanır. Kadir Ağanın gonca güle benzeyen kızı Zehra'ya geliyordu. Az kişi az yemekle doyar. Kaçabildin mi? Kaçamadın. Ben ise daima uçurum kenarında biten zehirli bir zakkum gibiyim.Hiç fark etmedin? . "Olmaz. Bu yolculuğa çıkarken işin başında dahi aklında hep kaçmak vardı.Acıkmıyorum da ondan. Burada sıkıldık çavuşum.Nasıl yani? .Al çavuşum. Kaçmak istedin. Gönül işlerinde kalbinin sesini dinlemek ya da dinlememek daha zor olmalı bence. o dağlardan buralara gelmek kolay değil. O.. .Onlar da bizim gibi geleceklerdir Ziver. Balkan Harbi'ni. eğer başarabilirsen Sarıkamış'a gitmeye mecbursun. .. Üzerine çiğ damlaları düşmüş açılmamış bir gül idi.. . .Son zamanlarda hiçbir şey yemiyorsun.." Sen de iyi dedin...dedi. düşmanın açtığı süngü yarası kapanır ama gönül yarası kapanmaz Faik Çavuş. Onun için nimet olan kar senin için ise külfet değil miydi? Bir an için gönlünde tomurcuklanıp çiçek açmaya duran ümitlerin zemheride donabilirdi.iyi ya. Bir düşünsene.. Bir avuç kuru üzüm uzattı. . Devam etmelisin Faik Çavuş devam. Neler diyorsun? .Aç değilim. . Sen ise yaprakları sararmaya yüz tutmuş asırlık bir çınar gibisin.. Sevdadan sevdaya. ne zaman kendinle konuşmaya kalksa. Sultanahmet Camii'ni. İçten.Çavuşum! . . Çıktın. On kişiden ancak altı kişi gelebildik. . . Hele kalabalık iken hiç değil. demişlerdi kendisi için. yalvaran bir sesle "Bizimle gel" deyişi hiç aklından çıkmıyordu. söz dönüp dolaşıp sevdaya geliyordu. Hele o kardelen "Bizimle gel derken. iyi yaptın.. "Öldüm ya.Evet. şehit olursam ya da dağ başında donarsam.. Geriye giden yollara düştün ama eninde sonunda hep yolculuğa devam ettin. Cephede çarpışmak daha kolay.. .. bir gonca gül gibiydi. Onlar da herhalde erlerini döke saça geliyorlardır.Biz bir takımla yola çıktık sonra bir mangaya düştük. Onda bahar sen de hazan hüküm sürüyor.Olmaz öyle şey! . O caminin kubbesi altında kurtuluşumun olmadığını... Ya. .Bak çavuşum bu kaputu sana vermek istiyorum. Ne ki iyi yaptın. Krizlere girdin. Ne denli geç kalmışım. Öldü. Acıyı da sevdayı da unutmazsın.Neyi.. O yollardan. Bir erden para karşılığında aldım. sen bilirsin. Oradan kaçmakla. Sen kolay kolay unutamazsın. Ziver'i ilk defa görüyormuş gibi uzun uzun baktı. Ben cephe yollarında taban eskitmişim. .İyi üşümezsin artık. Ya tümen sayısınca askerler nasıl saklanır? Kalabalık arttıkça. . gönülden gönüle değil ama cepheden cepheye koşmuşum. geri dönmekle iyi yaptın. Son neresi diye soracak olursan. "Gitmeye mecburum. Bu yorgunluk Balkan Harbi'nden sonra yaşadığı cephe yorgunluğuna eşti âdeta. . Sonra ağzından iki kelime zor çıktı: . Sarıkamış. .." Faik Çavuş ne zaman kendini dinlemeye başlasa. Ancak o yüreğinde yeni bir sevdanın filizleriyle Erzurum'a gitmeyi kendine yakıştıramamıştı..Tümenler gelse bari. bu kaputu sen giyeceksin tamam mı? Üzerimden alacak ve giyeceksin.Haydi Ziver git işine." Biraz sonra yanma Ziver geldi. eğer mümkünse.Dedim ya olmaz öyle şey! . Bunu da unutamazdın Faik Çavuş.. hummayı unutabildin mi? Hayır. öleceğimi sandım ama ölmedim. İçini çekerek "O bir gonca gül.Peki ben ölürsem. Mümkün olmayan bir sevdanın peşinden koşmak için artık çok geç. Kurşun yarası.Çok kalın bir şeye benziyor." Faik Çavuş bunca yaşadıklarından sonra bedenin değil ama gönlünün çok yorgun olduğunu anladı. son senin için Sarıkamış'tır. Sarıkamış. Aslında senin için aldım.Kaputumu. Hem de sonuna dek. Faik Çavuş sanki derin bir uykudan uyanmış gibi.

aylardır açım. .Oltu'yu aldıktan sonra Penek yönüne Rusları takibe başlamışlar.Elbette.Haydi kimin ölüp ölmeyeceği belli olmaz.Çavuşum..Yağmalamayı bırakın! Yoksa sizleri vururum! Kısa bir sessizlik oldu.. Bu ateşten bir an duraksayan erlere sessizlikten faydalanarak bağırdı: . Sonra aniden tabancasını çekip erin omzuna ateş etti. Tümenin askerleri imiş. ölesiye yorgun erler.Peki söz. . diyorsunuz. derler. Subay ise öfkeden soluk soluğa erlerine bakıyordu..Evet baksana komutanlar burada bulunan erleri yağma konusunda çok sıkı uyarmışlar ama kalabalık arttıkça ve gelenler aç oldukça yağma başlayabilir. ayaklarını bile zor sürüyorlar. Oltu'ya girdiklerinde ilk sordukları şey "Ekmek var mı? Çorba var mı?" oluyordu. Ancak büyük bir fırsat kaçıyor.Dikkat et. Herkesin gözü önünde "Vururum" demişti şimdi vurmazsa.Yağma mı? .Hah şöyle. Bizim orada atın iyisine doru. Ziver.Bak. .Bilmem ama birazdan anlarız. dedi. bu arada kendilerine engel olmaya kalkan komutanlarını dinlemiyorlardı. Beni vur! Ben ki. Kısa bir süre düşündü.Nereden geliyorlarmış peki.İliklemeyeceğim. bu kez sinirleniyorlardı. Siz ise yağma yapmayın. Erler olduğu yere çakılıp kalmışlardı. dedi.Bu gelen erler hangi tümene ait acaba? . Bu söz üzerine Faik Çavuş tebessüm etti. yiğidin iyisine de deli. . Bu kargaşada. Sonra Ziver'e: . . askerin gözünde yetkisi tartışılır hâle gelirdi. bu yanlışta olmayacağız. . burada yağma olabilir Ziver. demiştiniz ya! Bu tahrik edici sözlerden sonra subay bir süre daha kayıtsız kaldı.Sana emrediyorum ceketini ilikle. Bir köşede olan biteni izlemekte olan Faik Çavuş ve Ziver ise ne yapacaklarını şaşırmıştı.Bunlar bizim beklediğimiz tümenlerin askerleri değilmiş. Oltu'yu çok önemli bir ikmal merkezi haline getirmişler. Daha önce Oltu'yu Ruslardan alan 30. Bu arada erin biri öne çıktı: . Fakat bunlar asker olmaktan çıkmış baksana. Oltu'ya girmekte olan askerlerin yanma gidip bir süre konuştu.Yanlış yapıyorlar Ziver. . .30 Çok yazık. yiğidim çünkü. Çanak'ta bir süre Ruslarla çarpışmışlar. Şehre giren erler önce kumandanlarının emirlerine uyuyor ancak asker kalabalıklaşıp da kendilerine yemek verilmesi gecikince. Görüyorsun. Söz ver bana çavuşum. Sonra Faik Çavuşun yanma döndü. Subay ise bu durumda ne yapacağını şaşırmıştı.Vur.Diyelim ki ben öldüm. dedi gelenler var. . Ancak her geçen saniye öfkesi artıyordu. Erat deli gibi sağa sola koşturuyor. subayın biri tabancası ile havaya ateş etti. Çok yazık.. O da: . Şimdi yiyecek bulmuşum. Ziver. Burada tümene bir hafta kadar yetecek yiyecek vardı. Ben açım komutanım! Beni vurun! Vururum. Bana söz ver. Tümenin bir kısmı dinlenmek üzere Oltu'ya geliyormuş.. . isteseydi eri alnından dahi vurabilirdi. Bunun üzerine Faik Çavuş: . Komutanım beni vurun! Er.Sen delisin Ziver. Haydi söz.. Artık erler işine yarayacak ne varsa alıyor. Keşke bu depolar yağmalanmasaydı da kontrollü olarak geriden gelecek askere dağıtılsaydı. aç. Biz. Faik Çavuşun yüzüne baktı. Böyle olmamalıydı. Göğsünü açtı. dedi. Şimdi 30. işlerine yarayacak ne buluyorsa alıyorlardı. Ruslar buraya çok büyük iaşe depolan kurmuşlar. . Çoğu kaputsuz. . . Daha sonraları bir sel gibi her engeli yıkıp geçen asker Oltu'da yağmaya başladı. . Bu kaputu giyecek birçok er var.. ceketinin düğmelerini hırsla çözdü. Onlar da bu yağmaya katılıp katılmayacaklarına karar veremiyorlardı.

. yiyecekler ve mermi kutuları havada uçuşuyor. Olup biteni bir köşede izleyen Faik Çavuş ve Ziver birbirlerine baktılar. Erat aylardır süren açlıklarını bastırmak amacıyla. Bu karar şaştı mı dengeler alt üst olur. köyün diğer tarafından gelen erler yağmaya başlamışlardı bile. Alman güvenlik tedbirlerinden dolayı Rus esirlere yaklaşan olmadı.Durun yoksa sizleri vururum! Ancak subay bu sözleri söylerken.Olsun. .Çavuşum bu yolculukta hiçbir şey kararında değildi ki. Boş ver Ziver.Ne buluyorlarsa alıyorlar. hemen silahını hatta çantasını bırakıp bir şeyler kapabilmek için kalabalığın arasına karışıyordu..Ney belli ki Ziver? .Evet başka denemek isteyen var mı! Henüz sözünü bitirmişti ki köyün az ilerisinden bağrışmalar duydu: . dedi. Ortalık tekrar sessizliğe bürünmüştü... Ancak subay tabancasını bir kez daha havaya ateşledi ama hiç kimse bundan etkilenip yağmayı durdurmadı.Dağılın.Rusların bıraktıklarını yağmalayalım. tokluğa değil.Ama neden! .Hayır. Oltu'ya ilk giren erler Ruslardan iki top. Şimdi ise bunca mal heder olup gidecek.Çavuşum Rus'un malını almak neden adil olmasın. Diğerlerini de düşünmek gerekliydi.Yiyecekler bizi bekliyor! . Yokluk da varlık da insanı delirtir Ziver bunu unutma! Her şeyin bir kararı vardır. . Subay öfkeyle bağırdı: . Faik Çavuş gülümsedi. kendilerinden geçmiş hâllerine bakıyorlardı. . açlığın. Rus askerleri yağmanın başlanmasıyla birlikte güvenlik çemberine alındı. .. .Durun! .. bilinçsizce her bulduğu yiyeceği alıyor. . donmanın. Bu manzarayı üzgün bir şeklide seyreden Faik Çavuş: . yaralanmanın bir kararı yok ki. Onu çadırın birine taşıdılar. Giyecekler.Ganimet elbette ama bu kıtlıkta bu malzeme eksikliğinde bunlar çok önemli ihtiyacımızı görebilirdi. Ziver tam kalkıp gidecekti ki Faik Çavuş kolundan tuttu. Biz çıplaklığa alıştık giyinmeye değil. biz seninle yine aç ve çıplak kalalım. .Geldik! . Kendinden geçti. . Aylardır açlık çeken asker iaşe depolarını görünce kendini unuttu. Herkes çadırına gitsin.Koşun! . Biz açlığa alıştık. Artık askerin önünü almak. iki makineli tüfek 1000 kadar Rus askeri ele geçirmişti. Bu kargaşa sürüp giderken. Bazen aynı mala iki üç erin saldırdığı da oluyor bu kez erler birbiriyle dövüşmeye başlıyordu. Erlerin Ruslara saldırmasından korkuluyordu.Acaba? Köye her yeni gelen bitkin nefer arkadaşlarının sağdan soldan bir şeyler aldığını görünce. . Yıkık bir duvarın dibine çömelen Faik Çavuş ve Ziver erlerin neşe içinde.Paylaşalım. Bundan sonra da ne olacağı belli değil. çantasını ağzına kadar dolduruyordu. . Biz katılmayacağız. . Yiyecek depolarına yaklaşmayın.Sarıkamış'a gideceğimiz.Ama bu gidişle yine aç kalacağız. . Keşke bu iaşe depoları korunabilseydi.Aslında şoktalar. . Hemen gelen erlerin önüne geçti: .. Kolay değil. kim alıyorsa onun oluyordu. ceketinin ve pantolonun ceplerine koyuyor. Neden sonra sıhhiyeler koşup vurulan erin kollarına girdiler.Peki çavuşum.Ne varsa alalım! Subay bir kez daha şaşırmıştı. Bu erlerin yağmasını gören ça-dırlardaki erler de dışarıya çıkmış ve yağmaya katılmışlardı. Bu adil bir paylaşım değil. durmak çok zordu. Vurulan er "ah" bile dememiş iki büklüm olduğu halde yerde kıvranıyordu. Yürümenin. . Kendilerinden geçtiler. Ganimet.Çıldırdılar.

Bir süredir dinlenen 31. Yoruluruz.. bir top arabası ve de arabayı çekmek için iki at zimmetlenerek verilmişti. asker öf de demez.Nasıl? . uyuma.. Bunun üzerine çadırda ya da Oltu'nun evlerinde bir süredir dinlenmekte olan erler dışarıya. . Uykumuz gelir. Tümen komutanı Yarbay Ali Osman Bey çanta ve kaputlara şiddetle ihtiyaç duyulduğunu. . . 32. sonradan gelen 30.Sızlanma.Bunları bize verdiler.Şşş dikkat et. koordineli bir ilerleme söz konusu değildi.Ne yapayım ki. . gelen asker bu çadırlara yerleştiriliyordu. yorulmaz asker de buna derler.Yahu. Şimdi ise tümenin arasında yol alıyorlar. . Bunun üzerine Tümen komutanı tüm dikkatini topladığı Oltu Bogazı'na askerini hızla yönlendirmek istiyordu. 31. . Burada bulunan Rus kuvvetlerinden 32. Hasta olan erlerin tespit edilip Oltu'da bırakılması düşünülüyordu. 31. .Çavuşum bu nasıl askerlik böyle? . Faik Çavuş sorumlu oldukları top arabasının ardından erleriyle giderken. Ancak gelen erlerin üşümeye ve havanın gittikçe soğumaya başlaması üzerine 30.Çok geçmeden 30. derhal Kaleboğazı'nda bırakılan çanta ve kaputların Oltu'ya gönderilmesini istedi. Daha sonra ben de size zimmetleyeceğim. biz yürürken kendimize bakamıyoruz.Haydiiii sızlanma dedim. Ziver bu son durumdan memnun değildi: .. Manga.Asker adam sızlanmaz. Tümen hemen Oltu Boğazı’na doğru yola çıktı.. bazı erler hastalarımıştı. Böylece askerin ağırlıklarından kurtularak bir an önce Oltu'ya gitmeleri sağlanmak istenmişti. Acıkırız. bu birliklerin derhal geri atılmasını istiyordu. uyumaz.Emir demiri keser. bir de topumuz oldu. etraflarındaki çok sayıdaki eri yadırgamadan edemiyorlardı.Hah işte bir bu eksikti. yorulma. acıkma. dinlenmeleri sağlanıyordu. Tümene dâhil edilmişti. acıkmaz. Üstelik bu kez mangaya taşıması için bir top. . Tümenin öncü birlikleri hızla ilerleyip ileride Ruslar hakkında bilgi sahibi olmak istiyorlardı. Tümen Komutanı Albay Abdülkerim Bey arada sırada 31. Manga aylardır en önde yürümüştü. . aralarına yeni katılan topçu erleri önde ilerlemeye çalışıyorlardı. Ancak Ziver'in aklında . Ancak bu tümenin bazı alaylarının erlerine ait çanta ve kaputları Kaleboğazı Köyünde bıraktırılmıştı. üşüme. 32. . Ama iki tümen arasında hiçbir haberleşme imkânı olmadığı gibi. Bu arada Faik Çavuşun da yer aldığı takım verilen kayıplardan dolayı mangaya dönüşmüştü. İki tümen komutanı da olabildiğince ileri gitmek niyetindeydi. Ancak bu kalabalık onlarda gizli bir güven duygusu da oluşturmuyor değildi. Tümenden haber soruyordu. Sızlanıp durma.Öf çavuşum öf.O zaman bu tümendeki hiç kimse asker değil. Bu arada bazı yeni düzenlemeler ve tümen mevcutlarının tespiti yapılmaya çalışılıyordu. Gözünüz aydın iki atımız. Bizler insanız. Bu yüzden Albay Abdülkerim tümenini Oltu Boğazı'nı tutmak üzere görevlendirdi. Tümenin erleri de Oltu'ya girmeye başladı. Onun bu sözlerine Faik Çavuş güldü. Bir de atlara nasıl bakacağız? Onlara nasıl sahip çıkacağız? . Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi sık sık ordu komutanlığından 32. . Tümenin haberi yoksa zor durumda kalabileceğini düşünüyordu. Çadırların sayısı artıyor. Oltu Boğazı'nda Rus birliklerinin olduğunu.Öf ulen öf! * Oltu'ya gelen bir haber. Oltu artık tümenlerin toplanma yeri haline gelmişti. Sızlanırız. üşümez. Tümen erleri içeri alınıyor. emir böyle. Tümenin nerede olduğunu soruyordu ama bir haber alamıyordu. Yürüyüş sırasında döküntüler artmaya başlamış. Ayrıca topçu erleriyle takviye edilerek biraz daha kuvvetlendirilmesi kararlaştırılmıştı. Asker uzun yürüyüşlerden dolayı yorgundu.Yapma çavuşum. Ancak askerin bazıları açıkta kalmıştı.

Bu haber üzerine 31. Onları daha size zimmetlemedim.Atlar! Ziver aman kaçmasınlar. İaşesi de zordur" sözleri çınlayıp duruyordu. döküntü verdiği o zorlu günleri unutarak sanki hep tokmuş. Tümen erleri günlerdir. her zaman ki gibi oyalama taktiği yaparak. Bu arada subayın biri: . aylardır açlıklarını. Bunu gören Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı: . gibi. Ne karışan vardı ne de görüşen. kendileri hiç dinlenemiyorlardı. Ancak erler bundan şikâyetçi değillerdi. Faik Çavuş ve mangası topun her ateşlenişinde kulaklarını tıkıyor. dedi. hiç yorulmamış. diğer topçularla birlikte askerin çiğnedikleri karlı kesimden gitmeye dikkat ediyorlardı. Topçu ateşi ile iyice hırpalanan Ruslar henüz kendilerini toparlamaya fırsat bulamadan 31.Haydi. Oltu Boğazı’na doğru askeri geniş bir alana yayarak hızla taarruza geçilmesini emretti. İlk önce topçular Oltu Boğazı'ndaki sırtları topa tuttular. çekilmekte olan birliklere zaman kazandırmak istiyorlardı. Alnından terler damlayan Ziver. Hiç olmazsa. -Sus! . Faik Çavuş ve mangası. sen kendini kolla! Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki. Bu bilinmeze giden yürüyüşte aniden baskına uğramaktan korkan komutanlar topçuların önde bulunmasını istiyor ancak topçuların tümenin önüne geçmesi. . Büyük bir Rus artçı birliğinin hızla geriye çekilmeye çalıştıklarını. top arabası sağa sola savruluyordu. Türklerin çok sayıda askerle buraya kadar gelmelerine şaşırıyor. diye hayıflandı. top ateşinden ürkerek bir ağacın dalına bağlı ipini koparan at askerin içine doğru koşmaya başlamıştı. Topçu erleri verilen koordinatlara göre hemen düzeneği kurup ve atış açısını hesaplayıp ateş ediyorlardı. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi. bir yandan da topu çeken atların ürküp kaçmaması için tetikte bekliyordu. Bu yüzden de topçu birlikleri öne geçmek için uğraş verirken. Bu şekildeki uğraşıları onlara zaman kaybettiriyordu. üstlerinde sıcak ve kalın giyecekler varmış gibi Rusların üzerine doğru atılmışlardı. neredeyse Oltu yakınlarındaki boğazı yaklaşmıştı. Sabah erkenden başlayan çatışma öğleye doğru yavaşlıyordu. bir baskına uğramamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. dinlendirmedikleri gibi bizi konuşturmuyorlar da. Bizden hesap sorarlar. Çenenizi kapatıp adımlarınızı sıklaş-tırın. O sırada tümenin yürüyüş kolu uzamış.Baksana çavuşum. Top arabasını itin! Dikkat edin araba sağa savruluyor! Haydi sallanmayın! Faik Çavuş ile Ziver başta olmak üzere diğer erler sağa savrulan arabayı sola çekmek için uğraş vermeye başladılar. dedi. buz tutan yerlerde kayıyor. keşif kolundaki bazı erlerin telâşla geriye doğru at sürdükleri. sonra bulundukları yeri kesif bir barut kokusu sarıyordu. üşüdüklerini ve arkadaşlarının donduğu. Kara ya da çamura saplanan tekerlekleri kurtarmak için manganın tüm erleri arabayı itmeye çalışıyordu. Arada sırada Faik Çavuş Ziver'e bağırıyor: . çeneyi bırakın da. Bölük komutanı ise durmadan topçuların tümenin önüne gitmeleri için emir veriyordu. Böyle bir ateşi ve bu kadar büyük bir saldırıyı beklemeyen Ruslar. bu soğuk havada sıcak mermi kovanlarını toplarken. at! .Ziver. Top arabasını çekmekte olan atlar zorlanıyor. Asker yorgun bir şekilde ilerlemeye çalışırken. daha hızlı yürüyün. bazılarının da koşuşturdukları görüldü. bir nebze de olsa ısınabiliyorlardı. araziye iyi bir şekilde yayıldığında Rusları yenmelerinin mümkün olabileceğini söylediler.Tamam çavuşum. verilen molalardan faydalanarak gerçekleştiriliyordu. karlar sık sık insan kanma bulanıyordu. . Faik Çavuşa yaklaşıp: ¦ .daha önce Faik Çavuşun söylediği "Kalabalık askerin gizlenmesi zordur.Çavuşum öncü birlik olmak daha iyiydi.Hâlâ konuşuyorsunuz. Ziver: .Haklısın Ziver. Keşif kollarından hararetle haber bekleyen komutanlar etrafı çok dikkatli bir şekilde inceliyor. geri çekilirken oyalama yapmak için Oltu Boğazı'nı tuttuklarını. top atışları esnasında kendileri siper alıp ateş ediyor. Beyaz karlar üzerinde hayatta kalabilmek için öldürmenin meşru olduğu bir kavga oluyor. Artık tümenin en arkasında yürümeye çalışıyor.

İpi sıkıca yakaladı. Onun bu atlayışından iyice korkan at tekrar dörtnala koşmaya başladı.. Atın boynunu ve yelesini okşamaya ve onu sakinleştirmeye devam etti. ben de savaş sevmiyorum ama bu Rus'un da hakkından gelmemiz lâzım. Bazı erler ise atın ayakları altında çiğneniyor. bu durumdan iyice ürken at bir sağa bir sola doğru kaçıyordu. geriye döndüğünde can havliyle kendini karların içine attı. 200 kadar esir ve 5 adet makineli tüfek ele geçirdi. Rusların ateşi hafifletmesinden dolayı biraz daha sokulabilmek için top arabalarını telâşla ileri almaya uğraşıyorlardı. Ruslar işimizi kolaylaştırıp bize doğru geliyorlar. Oltu Bogazı'nı tutmaya çalışan Ruslar yoğun bir ateş ile Türkleri olduğu yerde oyalamak daha sonra ilk durak ve savunma noktasına dek çekilme istiyorlardı. Bir ara yorulan at yavaşlayınca. Albay Abdülkerim esir Rus askerlerini sayılmasına nezaret ederken hâlâ 31. Ne yaptıysa da bu tümenden haber alamamıştı. İşte bu Türklerin beklediği en önemli fırsattı. Atı kovalamaya başladı. Ne dersin ha? Bak bu ikimizin de işine gelen iyi bir anlaşma. sağa sola taş parçaları düşüyordu. Ruslar geri çekilmek isterken ateşi de hafiflettiler. Ziver ise "Kaçın!" diye bağırıyor. . .Ziver kendinden beklenmeyen bir çeviklikle atın peşine düştü. Top mermileri karşı sırtlarda ve tepelerde patlıyor. Ziver ise atı yakalamaya çalışıyor. Birazdan iki tarafın askerleri birbirlerine girdiler. "Şansa bak" dedi. Tümen Komutanı Albay Abdülkerim çarpışırken dahi 31. feryat ediyor ama yine de ipin ucunu bırakmıyordu. Sırtlara iyice yaklaşan öncü birlikleri ve keşif kolları Rusları yandan ateş altına almak için var güçleriyle ilerlemeye çalışıyorlardı. bazen yere düşüyor. Rusların kendilerine karşı koyacak hâlleri kalmamıştı.Al bakalım. Şaşıran Rus askerlerinin üzerine tümeniyle bir şahin gibi saldırıp etkisiz hâle getirecekti. kayadan duvarları tuz buz ediyor. Tümenin nerede olduğuna dair akıl yürütüyordu. Sonra cebinden çıkardığı bir avuç arpayı ata verdi. Ancak arkadan sarılacaklarını anlayınca hızla geri kaçmaya başladılar. bağırıyor. Ancak Ruslar yakın dövüşten kaçmak ister gibi devamlı geri çekilmeye uğraşıyorlardı. Haklısın.Yavaş oğlum. Bu nedenle ellerinden gelen oyalamayı yapmaya çalışıyorlardı. Oltu yönünde ilerlediği yönünde tahminler yapılıyordu. öncülerinden Rus artçı birliklerinin hızla geri çekilmekte oldukları haberini aldı. Sağma soluna mermiler düşüyor.. "Biz onları boğazda beklerken. Bu nedenle Tümen komutanı Albay Hasan Vasfi öncü birliklerini ve keşif kollarını hızla Oltu'nun girişindeki boğaza yönlendirmişti. Bu yüzden açılan ilk ateşle birlikte ne olduklarım anlayamadılar. sen kurşunlara hedef olmaktan biz de ceza almaktan kurtulalım." Hemen emir verip tümenin özellikle öncülerinin araziye çok iyi bir şekilde saklanmasını ve yakın mesafelerden ateş açılmasını istedi. Ziver yerde sürüklenen ipin üzerine atladı. bu da ödülün. Tamam. Türkler ise onların bu amacını öğrenmiş. Rusların devamlı bir şekilde karşı koymalarına alışkın Türk askerleri onların kolayca teslim olmalarına .Osman teslim! Osman teslim. Sakin ol. her şey geçti. At koştukça Ziver de yerlerde sürükleniyor. Tümen askerlerine teslim olmakta buldular. mümkün olduğu kadar kanatlardan ilerleyip arkalarını çevirmeye çalışıyordu. ateş mi etsinler şaşırmışlardı. Bir daha sakın denemeye kalkma olur mu? Şimdi geri dönelim. Bu boğaz kendileri için önemliydi. Haydi bakalım. 31. kaim kar tabası nedeniyle boğuk boğuk sesler çıkıyordu. diyorlardı. Kaçamayanlar da teslim oldu. Tümenini fazla yaymadan boğaza yakın bir yerde hücuma geçirmeyi düşünürken. Tümen ise hızla Oltu'ya doğru ilerlemek istiyordu. Hızlı hareket etmeli ve boğazın emniyetini sağlamalıydı. Bu arada topçular da. Burasını Ruslar tutarsa işleri zor olabilirdi. Ziver de sürüklendiği yerden ayağa kalkarak ata doğru yaklaştı. Rus askerleri iki kelimeyi çabuk öğrenmiş devamlı . Ruslar bir süre daha çatışmaya devam ettiler. bazen de kalkıp yine atın peşinden koşuyordu. Ancak 32. Bunun için üç kişi veya daha fazla asker bir araya gelip topları itmeye çalışıyordu. Kaçsınlar mı. Yerde siper alıp tepelere doğru ateş etmekte olan erler atın üzerlerine gelmesinden dolayı telâşlı idiler. Tümenin nerede ve ne yönde ilerlediğini merak ediyordu. Tümenin bir kısmı ise tepelere tırmanmıştı bile. Çareyi 31. Sonunda yorulan at durdu. O gün 32. Tümen. Ziver. bazen kayıyor. hızla atın peşinden koşuyordu.

Hiç olmazsa iki üç gün savaşmasaydık. belki teslim olmazlar. Ziver. Faik Çavuşa: . sağa sola debeleniyordu. içini anlatılmaz bir heyecan ve huzur kapladı.Olur. Albay Abdülkerim Bey bir süre daha aşağıdaki karaltıları izlemeyi düşünüyordu. Türk askerinin böyle yokluklar içinde savaştıklarını bilselerdi. Zafere olan inancı katmerleşmişti.. dedi. kar başlıkları bir yana. Ruslar ise kendilerini teslim alan erlere hayretler içerisinde bakıyorlardı. Ruslara söylerim.Faik Çavuş topu şu tepeye çıkarın. Ama sonra bir muhakeme yaptı. İçi kıpır kıpır olmuştu. geç kalmamak için kesin emir verdi: .şaşırıyorlardı.Siper alın! Kendinizi gizleyin. Onun bu sözüne Faik Çavuş güldü: . topları hazırlamak için büyük bir gayret gösteriyorlardı.Ateş açılarını ayarlayın. ele geçirilen Rus askerlerin kalın ve sıcak giysilerine imrenerek bakıyorlardı. Yokuşu tırmandıkça. Buralarda ilerlemiş bir Türk birliği yoktu.Bunlar Ruslar! . Ateş emrini bekleyin. Hemen topçulara döndü: . Tümen Komutanı Hasan Vasfi'nin kesin emri ile karşılaştılar: . Özellikle ele geçirilen cephane ve silah 31. Rica ediyoruz birkaç gün savaşmayalım. en kısa sürede Sarıkamış'a kadar kolayca gidebileceklerini düşünmeye başlamıştı. Rus'un tepelerindeyiz. Oltu Boğazı sırtlarına doğru yayılan erler artık yorgunluklardan bitkin bir hâle gelmişti. dedi. Tümenin askerlerine teslim olan Rus askerlerinin sayısı 1150'yi bulmuştu. . 32. Tümen komutanı Albay Abdülkerim Bey aşağıda bir takım karaltıları görünce ilk önce tereddüt etti. Çarıklı erlerin titreyen hâllerini gördükçe şaşkınlıkları daha da artıyordu. 32. Tepeye vardıklarında boğaz içinde yürüyen askerleri gördüler. potin de yoktu.. erata fazla iş düşmeyebilir. Ziver atın yularını yakalayıp atı çekmeye.. at dizlerine dek kadar batıyor. Tümen için bulunmaz bir nimetti. Bunun üzerine erler kendilerini karın içine veya bir kayanın arkasına attılar. 31.Bundan iyi fırsat olmaz.Ateş! . seyyar topun ağırlığı artıyor. Çarpışmadan dolayı heyecandan ve yürüyüşten dolayı yorulmuşlardı. Böyle giderse.Aman ne güzel! . Ama aniden çıkan rüzgâr ortalığı bir sis perdesine bürümeye başlayınca. Birden komutanların hepsi sanki anlaşmış gibi: . . diye haykırdılar. Bir süre çatışma çıkmayacağını ve dinlenebileceklerini düşününce rahatlıyorlardı. Pek çoğunun üzerinde uzun ve kalın kaputları yoktu. Rusların geri çekildiklerini düşününce. derim. bunların Ruslar olabileceğine kanaat getirdi. Ruslarda koyu bir pişmanlık da seziliyordu. Ziver ve Faik Çavuş topu çeken atın ardından âdeta ayaklarını sürüyerek yürüyorlardı. karşı koymaya devam edebilirlerdi. Tümen de yürüyüşüne yayılarak devam ediyordu. Orayı topa tuttuk mu. Bazı askerler Rusların kaputlarını. Faik Çavuş ve diğerleri ise topu arkadan itmeye başladılar. En önde kendi tümenin olduğunu düşünüyordu. Gevşeyen sinirler tekrar gerildi. Erat karlar içinde Rus askerlerini kollayarak adi adımlarla ilerlemeye çalışıyor.Hiçbir şeylerini almayacaksınız. Topçular ise sinerek atları kamçılıyor.. Rusların eninde sonunda çözüleceğine dair olan inancı kuvvetlendi. Bölük komutanı: . Zaferin verdiği rahatlıkla tümenin yayılıp daha da ilerlemesini istedi. öncülerin ileride bazı karaltılar gördükleri haberi geldi. . Kıllarına bile dokunulmayacak ona göre! Bu emir bazı askerlerin hoşuna gitmese de emre uymaktan başka bir çareleri yoktu.Çavuşum dinlenmemiz gerek. Şunları bir topa tutsak kısa sürede dağıtırız. eldivenlerini almaya kalktıklarında. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarıdan dolayı çok memnundu. Tümen yayılmaya devam ederken. kar başlıklarını. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık seziliyordu. Topun hemen arkasında olan erler bu emir üzerine yavaş yavaş yerinden doğruldu.Sen dua et de aşağıda değiliz. ayaklarında doğru dürüst çizme.

Yavaşlamaya başlayan tipi Türk ve esir Rus askerlerinin yüzüne acı gerçekleri vurmak istercesine esiyordu.Edelim! . omzundan sarsıyor hatta tabancasının kabzasıy-la vurmaya kalkıyordu.Baskına uğradık! . derileri âdeta beyazlayıp soyulacak hâle gelmiş parmakları her an tetiğe dokunmak için hazır bekliyorlardı. Durun! Ben Asteğmen Rasim. Tümen 32. Asteğmen Rasim tabancasını çekti. Tümen tarafından topa tutulmuştu. Piyade Alayı 2.31 Herkes şaşkındı. diye başlayan soruların ardı arkası kesilmiyordu. Herkes üzgün ve yorgundu.Ateş etmeyin. Âdeta kurt ulumalarını andırır bir şekilde rüzgârın sesi tepelerden uzaklara doğru yayılıyordu. Rusları beklerken kendilerine ateş edenler yoksa Türk müydü? "Olamaz!" diye düşündü. bu bir aldatmaca da olabilirdi. . Ancak içlerinde hâlâ tereddüt vardı.Yukarıya ateş edin! 31. Türkler de hem top ateşinden kendilerini korumaya çalışıyor hem de kaçan Ruslara ateş ediyorlardı.Ateşi kesin! Asteğmen Rasim'in üstün gayretiyle ateş kesilmişti. topun yanındaki erler ateş etmek üzere yaklaşmakta olan gölgeye nişan aldılar. Ne yapacaklarına karar veremeyince. Üşümüş. Ya her şey bir aldatmacaysa.Nereden bilelim? . Bu yüzden hızla tepeye yayılmaya devam ederken.Faik Çavuş ve Ziver diğer erlerin yukarıya çıkardıkları top ateşlendi. tipinin içinden gelen gölgeye dikkat kesilmişlerdi. siz ise beni oyalıyorsunuz. bir tokat gibi erlerin yüzüne düşen kar .Durun ateş etmeyin! Aşağıdakiler Türk! Rus değil! . Hemen kılıcını sıyırıp topçulara doğru koşmaya başladı: . Şaşırdı. Ya bu gelen yalan söylüyorsa. Tümen erleri neye uğradıklarını şaşırmışlardı. 2. Bir kamçı gibi. "Olamaz!" * Hızla ileri atıldı. Topçulara ise birbirlerini şevke getirici bir şekilde: . Aşağıdakiler de Türk! Tüfeklerini. Bu sese bazen Türkçe sözler ile acı feryatlar karışıyordu. ya bu gelen Rus subayı ise. kulağına bazı Türkçe sesler gelmeye başladı.Ah anam! . Bu yanılgı tam 44 yaralı ve birçok şehide mal olmuştu.Aman vermeyelim. ..İndirin silahlarınızı. diye düşünüyorlardı. Tabur Komutanı Asteğmen Rasim ise bu amansız baskın karşısında mümkün olduğunca taburunu geri çekmeyi. Boğuk bir ses çıkararak top mermileri infilâk ediyordu.Dağılın! . Ziver ve Faik Çavuş silahlarını indirdiler. Boğazdaki patlamalar nedeniyle aşağısı bir kargaşaya dönüşüyordu. Ama subay da ısrarla bağırıp duruyordu: . 31. Bakın hepinizi vururum. Asteğmen Rasim ise kendinden geçmiş bir hâlde bağırıp duruyordu: . ya bu bir tuzak ise? Ya... diye bağırıyordu. Ancak iş işten geçmiş. Bu bir tuzak. .. Aşağıda ise çaresizlik içinde bağırıp duran onlar oluyordu.Ateş etmeyin.. askerlere doğrulttu: . gittikçe yaklaşmakta olan karaltıya doğrultan erler ise hâlâ tereddüt ediyordu. Tümenin 92. Asteğmen Rasim bir toptan diğerine koşuyor. iyi Türkçe konuşuyorsa. Ancak yukarıda bu sesleri belli belirsiz duymakta olan 32. Arkalarından birinin kendilerine bağırdığını duyan topçular neye uğradıklarını şaşırmış. 31.Ateş! .Yandım. sırtları tutan Ruslan arkadan rahatsız etmeyi düşünüyordu. .Sersemler! Rus subayı olsam koşarak namlularınıza yaklaşır mıyım? Ben kıyımı önlemeye çalışıyorum.Ateşi kesin! Ateşi durdurun.. top başındaki erleri yere yıkıyor.Şu Moskofu perişan edelim. Tümenin topçuları "fırsat bu fırsattır" deyip ellerindeki cephaneyi hızla tüketmek için gayret ediyorlardı. Tabur Komutanı! .Kayaların arkasına saklanın! . Üstelik esir aldıkları Ruslar bu ateşten dolayı sağa sola kaçıyorlardı. Ateşi de kesin. sözlerini duyunca daha da şaşırdı. Bir yerde siper alıp ateş eden topçu birliklerine tipiden de yararlanarak yaklaştı.

Ancak at yine kıpırdayamıyor sadece acı acı kişniyor.Deh! Haydi yavrum! At yediği kamçıyla ileri atıldı ama ilerleyemedi. Ne yapsa ne etse de at yerinde kıpırdamıyordu.. bir çukura düşen topun tekerleğini kurtarmak için saatlerce uğraşıyorlardı. Oltu tepelerine çıkarmaya çalıştıkları seyyar topu şimdi de indirmek için insanüstü bir gayret sarf ediyorlardı. Ziver'in geldiğini gören at yine kamçılanacağını sanarak kaçmak istedi. 31.. bu pişmanlık duygusu uzayıp ötelere ve daha ötelere uzayıp gidiyordu. Hâlbuki iki tümen arasında bırakın telefon bağlantısını hiçbir haberleşme yapılamamıştı. barut kokusu her tarafa dağılıyordu.Sorma çavuşum. dertleşir. içlerinde derin bir yaranın açıldığını hissediyorlardı. hüzün kara.Yeter! Hayvana vurup durmasana! Takati bitti işte. Çektikleri çile hayvana bile yakışmayacak cinsten çavuşum. nasıl olup da iki tümen arasında irtibatın kesildiğini neden haberleşemediklerini anlamaya çalışıyorlardı. ne yaptığını bilmiyor. Ziver. insan öfkesine kapılınca. üzgün erler hiçbir şey konuşmuyor. Ölenlere mezar kazacak zaman olmadığı gibi sert ve donmuş toprağı kazmak için ne kürek ne de kazma vardı. yağan kar ve esen tipi ile tepelere dağılıyor. yaralıları en yakın sargı yerine taşımak için üstün bir gayret gösteriyorlardı. Kar.Ama toplar. Ben onun gönlünü almasını bilirim şimdi. Faik Çavuşun yanına geldiğinde öyle öfkeliydi ki. Gel şuraya. Ceset ile dolan çukurlar daha sonra taşlarla sıkı bir şekilde örtülüyordu. kar ise buza dönüyordu... Hayvan öyle yorgun düşmüştü ki. bin bir pişmanlık duyarak atın yanına gitti. . zaman geçtikçe yoruluyordu. sen de dinlen.. Buna öfkelenen Ziver eline kamçıyı alıp ata vurdu: .Ne inatçı hayvan. Birbirlerini öldürmek için kullandıkları topların açtığı çukurlardan yararlanıyorlardı. Topa koşulmuş at durmadan kişniyor. hâlâ karlar içinde kalan ata söyleniyordu: . Çaresiz bir şekilde beklemeye başladı. insanoğlu dillenir. Ancak ne yapsalar da sağ dingili yere değen topu kurtarmak pek mümkün olmamıştı. Yerinden bile kıpırdamadı. . Ara sıra tepelerde esen rüzgâr kaldırdığı karları aşağıdaki erlerin üzerine taşıyordu...Bir yolunu bulacağız elbette. Rus'a vurur gibi vuruyordun. gözleri gittikçe irileşiyordu. * Faik Çavuş ve mangası. Faik Çavuş. İki tümen de birbirinden habersiz olanca hızıyla ilerlemek ve Rusların üzerine atılmak için yürümüştü ama sonunda birbirlerini vurmuşlardı işte. iki askerin zar zor yürüyebileceği yollardan top arabasını indirmek çok zor oluyordu. kardeşi kardeşe vurduran bu çarpışmada can verenleri bir top çukuruna taşırken. Faik Çavuş ve mangası. Gözleri büyümüştü. Dar. Ziver. . Bir süre hiçbir şey demeden bakan çavuş dayanamadı. sonunda Ziver'e bağırdı: . Rus esirler ise. Yağan kar nedeniyle örtülen kaybolan yolda ilerlemek meşakkatliydi. top mermilerinin düşüp çukur açtığı yerlerden dumanlar ağır ağır yükseliyor..Şu hayvanlara ve bize de yazık çavuşum. Pişmanlık hüzne. Onun kişnemesi üzerine Ziver: . kıpırdayacak hâli kalmamıştı. Ziver bu kez daha da öfkelendi ve ata art arda kamçıyla vurmaya başladı.. Kenardaki kayalara çarpan tekerleğin kırılması yetmezmiş gibi az sonra derin karlarla örtülmüş çukura düşüvermişti. Bu yüzden bazen bir taşa denk gelen. Acı acı kişnedi.taneleri acı bir pişmanlık içinde kıvranan erleri kendilerine getirmek istercesine umarsız bir şekilde yağıyordu. Öfkesi yatışan Ziver karlar içinde öylesine duran ata acıyarak baktı. Tümenlerin çarpıştığı Oltu Boğazı tepelerinde. . gözlerdeki hüzün ve pişmanlık kolayca okunuyordu.. atın dövüldüğünü görünce kızdı.. ve 32.. Kızgınlıkla çok vurdum hayvana. Bu durumlarda manga erleri top arabasını itmeye ve ata yardımcı olmaya çalışıyordu. Can havliyle ileri atıldı ama top arabasını yerinden bile kıpırdatamadı. Bakma işte. Türk erleri birbirine kurşun sıkmanın pişmanlığı ile birbiriyle kucaklaşıyor. Görmüyor musun? . Bu kez manga askerleri topu itmeye başladılar. konuşur ama bu hayvanların dili yok.Vurdun ya. hüküm süren sessizliği bozmak istercesine yağıyor... Faik Çavuş ve mangası bu kırılan tekerleği çukurdan çıkarmak için saatlerce uğraşmışlardı. Bir beyaz pişmanlık.

Onu sana emanet ediyorum. bu topu bırakacak halimiz yok ya. Atın yemi. Faik Çavuş: .Tamam.Yok çavuşum.ister misin.Bak at nasıl canlandı? . . İstihkâm erleri ise tümenin gideceği güzergâh üzerinde yol açma çalışmaları yapacaktı. sakin bir şekilde Oltu Boğazı’na ve tepelere çökerken 32. dedi. . Boynunu sıvazladı.Ya her seferinde gene kımıldamaz da topun sökülüp bizim tarafımızdan taşınmasını beklerse? .Ne yapalım ki. Bu emri Faik Çavuş ve Ziver duyduklarında âdeta hayal kırıklığına uğradılar.Atın yerine biz koşulup topu çukurdan çıkaracağız.Korkma yavrum sana vurmayacağım.Bu bizi öldürür.Ne yapayım Ziver? Atın numarasını oku bana. . Kırk iki nolu atın başına geleceklerden sen sorumlusun ona göre. bu hayvanda alışkanlık yapsın.. Ben yem torbandan çaldım ama sana ettiklerimden sonra bu arpalar benim boğazımdan geçmez.Kırk iki.. Faik Çavuş arkasından seslendi: .Boşuna dövdük hayvanı.Vallahi kıpırdatamayız çavuşum. Erler topu zar zor iterek yokuş yukarı çıkarmaya başladılar.Tövbe tövbe. Ağır bir yükten kurtulan at ise dizlere kadar karlar içinde birden hamle yapıp ileri doğru atıldı. tepelik ve ağaçsız yerlerde durmamaya çalışacaklardı. Onlar bir nebze olsun dinlenmeyi umarken. . . Topların geçeceği yollar genişletilecek. süvariler ve topçu birliklerinin gece biraz daha ilerleyince dinlenmeleri istenmişti.Savaş kötü bir şey dostum. Büyük kaya . bitirir çavuşum. toplar ne yapılıp ne edilip ileriye alınacaktı. Ancak her şey istendiği gibi olmuyordu işte. Akşam karanlığı sessiz. . dedi. keşif birlikleri.Ya at? . Öfkeyle oldu işte. . . . geçit vermeyen kayalıklar kırılacak. Daha sonra tekerleğin yerine bir dal parçasını kızak gibi dingile sıkıştırıp sürükleyeceğiz.Keşke daha önce topu sökseydik.At biraz dinlensin. .Ne yapacağız çavuşum? .Kımıldadı..Çavuşum yapma. Onun bu hâlini gören erler birbirlerine seslendiler: . Ziver.Olur mu olur. Çok kötü. . Açıkta. Atın burnunu okşadı. Topu atın koşumlarından söktüler.. samanı var mı.Al bakalım sana bir avuç arpa. Bu söz üzerine Ziver atıldı: . Bu uygun yer kayaların arası.Onu. diye sordu. Donan toprağı kazmak çok zor oluyordu.. rüzgârın esmediği vadi içleri. ve 31. .. Erler hem sohbet ediyor hem de gülüyorlar hem de kan ter içinde dağ topunu yukarı doğru çıkarmaya çalışıyorlardı. diye sordu. Tümenin öncü birlikleri. konaklamak için evlere dağılmıştı. Tümen erlerinden çoğu Oltu'ya dönmüş. Ancak 32. At ise bu arpalan diliyle alıp çiğnemeye başladı. çöken akşamla birlikte yürüyecek daha sonra da uygun bir yerde dinleneceklerdi. taze yonca versek bile bu imkânsız. Hele kötü havada savaş olursa daha da kötü.Öyleyse bu atı buradan kıpırdatamayız. .Ziver bu atın demirbaş numarasına iyi bak. ağaçlık alanlardı.iş başa düştü o zaman. Sonra yelelerini sevdi. topu kurtardıktan sonra düşünürüz. .. . ata anlayacakmış gibi: . Evlere sığmayan eratın bazıları da kurulan çadırlar içine sığınmaya çalışmışlardı. Ziver bir avuç arpayı ata yedirmeye başladı. . . Aslında bu arpalar senin hak-kındı. .Ne olacak ki? . Değil yem.

yine yollara düşeceğiz.Çavuşum daha önce ben bu metodu erlerden duydum. dedi.Biz de yakalım çavuşum.Tamam. "Atların torbalarını başımıza geçirmeseydik donacaktık" demişlerdi. . Faik Çavuş. Aslında görünmez sinsi bir canavar olan soğuk vücutlarını devamlı ısırıp duruyordu.Söyle bakalım gülmemeye çalışacağız. ..Yakalım ya.Çavuşum atların başlarına geçirilen yem torbalarını alalım ve sırayla kendi başımıza geçirelim. konuşmak bile bana zor geliyor. Atı da yanımıza getirelim.Benimle alay etmiyorsundur umarım. At onun ne dediğini anlamış gibi manalı manalı Ziver'e bakıp kişnedi.Çavuşum bırak şu kurnazı zaten top arabasını da bize taşıyor. . Çok uzaklardan tek tük tüfek sesleri geliyor. dedi. Sıkın dişinizi beş altı saat sonra gün doğacak.Hayır. Yem torbasını alırken: . diyorlardır. koşumlarının çözüldüğünde onun nasıl canlı bir at olduğunu gördükçe hayret ediyordu. Ziver: . Benim başım bile dondu. -Allah Allah.. Önlerinde yürünmesi gereken onlarca kilometre yol vardı. Birbirine sokulan erlerin dişleri birbirine vurmaya başlamıştı.Çavuşum geride birkaç topçu daha olacak. . Devamlı acıkıyor...Yahu Ziver böyle şeyler nereden aklına gelir bilmem ki.. Sabahın olmasını beklemeye başladılar. . Koca gece. bazen de çömelmek zorunda kalıyorlardı. yem yemek için torbayı başımıza geçirmeye gerek yok ki. Ziver ara sıra kendisine zimmetlenen ata bakıyor. . -Yem için değil çavuşum.. eksi on beşe varan soğukta nasıl geçecekti? Faik Çavuş bu uzun süren sessizliği bozmak istedi: .Onların atları da vardır.Şu çam ağacının altına toplanalım. aksine hiç susamıyorlardı. .Kurnazlık yapma. bu seslere aç kurtların acı acı ulumaları karışıyordu. Gece bastırdığında bazı tepelerin üzerinde yayılan ateşlerin ışıkları parıldamaya başlamıştı. Sonra Ruslar da gelsin yerimizi kolayca bulsun ve bizi yaksınlar. .Onlar geride.. Ama iliklerine dek üşüyorlardı. Düşünmeyi bırak.He çavuşum. Bazen ayağa kalkıp zıplıyor.32 . Faik Çavuşun "tamam" demesiyle Ziver hemen atın yanına gitti. . Bu yiyecekler el kadar kurutulmuş yufka ve peksimetten ibaretti. titremekte olan erler ürperiyordu. mangası ile birlikte olabildiğince ilerlemek istiyorlardı ama bir süre soğuk ve ayaz çökmeye başladığında artık gayretlerinin ve güçlerinin sonuna geldiğini anladılar.Aklıma bir şey geliyor ama gülmeyeceksiniz değil mi? . Bir de onu ısıtacak mıyız? Bu söze Faik Çavuş güldü. Gökte arsız bir mehtap vardı.Niye. Bu sözler manga erlerinin tüm ümitlerini kırdı. Ayaklarındaki çarıklar hareketsiz durduğu için sertleşmiş. Bunun üzerine Ziver: . .Yani biz ateş yakmayacak mıyız? .Bakın ateş yakmışlar. At tekrar kişnedi.kütlelerini bir top geçecek kadar kırmak saatlerini alıyordu. Verilen emir böyle.. Onun sıcaklığından faydalanalım. güvendeyiz. . dedi. ne dersin? Denemekte fayda var. Bu söz üzerine Ziver ileri atıldı: . Bu ulumaları duydukça. Onlar da ileride topçular süvariler ve keşif birlikleri var. Onlar bize güvenip ateş yakıyorlar.Ama onlar yakıyor. Isınmak için. . Faik Çavuş: . Yoksa karışmam bak. Birbirimize sokulalım.Evet vardır. Yoksa arkadaşları haklı mı çıkıyordu? At top arabasını çekmemek için böyle bir yol bulmuş ve bunu her seferinde denemeye mi karar vermişti yoksa? Ata kötü kötü bakan Ziver: . âdeta buza yapışmıştı. Erleri sırt çantalarında kalan son yiyeceklerini de yemeye başladılar.Evet. . . O da bizden faydalanır.

intihar ettiklerini görmek onlar da onulmaz ve tarifsiz acılara neden olurdu. Ayaklar ise isyansız yollara düşüyordu her sabah ve her an. kendi aralarında "kendi ekmeğimizi yiyemiyoruz Rus'un yiyeceklerine mi kaldık?" diye konuşuyorlardı. kaçtıklarını. melül..... . gurbet akıllara gelir. Ayın şavkı karlara ve ağaçlara vuruyordu. Aslında bu seferin getirdiği her türlü zorluğu kabulleniyorlardı ama açlığı bir türlü kabullenemiyorlardı. her adım atışta. uzun süre hareketsiz kalınca. gözü yoldadır. Erat sırayla başlarına yem torbalarını geçirmeye başladı. . Çarpışma esnasında ayaklarındaki yaraları unutan erat gecenin sessizliğinde. Gökte mehtabın yanı sıra birçok yıldız ışıldayıp duruyordu. kabukları dahi buz bağlamış dudaklarda bir garip türkü belirirdi. Hele uzun bir yürüyüş sırasında en yakın arkadaşlarının donduklarını görmek. Bazen değil. dayanılmaz oluyordu. Faik Çavuş torbaları görünce: . Rus'un ekmeğine mecbur kalmak onlarda bir tür isyan duygusu oluşturuyordu ama onlar asla ve asla isyanı düşünmüyorlardı. Hüzün hep bu saatlerde mayalanırdı..Merak etme sabahleyin torbanı gene başına asacağım. Analar ah çeker atalar yas. hüznü de iyice mayalardı. Bir bilinmez seferde sadece Sarıkamış'a gideceklerini bilen asker. Şimdi kendi başımızı sokmamız lâzım. Başlarına yem torbası geçirmiş erler diğerlerinin gülümseyen bakışlarını görmeden oldukları yerde duruyorlardı.. bazen bu çileli yolculuğa takat getiremeyeceğini. İşte bu askerde garip duygulara yol açıyor.. Yollara düşenin gelmedi sesi. diye emir verdi. Manga erlerinden de birkaçı diğer atların torbalarını alıp geri döndüler. işte böyle dinlenme anlarında yaşadıkları acı dolu sahneler bir mıh gibi beyinlerinin bir köşesinde durur ve o sahneler gözlerinin önünden gitmezdi. Bazı erler kendi içlerine gömüldüklerinde.İçindeki arpaları bir araya toplayın. Seferden önce ve seferden sonra. beyaz hüzün taşıyan bu erlere mehtap alay edercesine yukarıdan bakıyordu sanki. akıllarını yitirdiklerini... dedi. Beyaz bir yolculuğa çıkmış.. ne zaman ki. Bu." Bu türkü yüreklerdeki yangını büyüttü. Derin derin iç çekişler arttı. Hele kaç gündür potin ve çarık çıkarmamış olanların ayakları yara içinde kalmıştı. Bazen gurbette bıraktıkları akıllarına gelirdi. * . acılarını katmerleşti-rir. taze nişanlı Boynu buruk. yılgınlığı daha da artardı. Bu yaralar soğuk nedeniyle acıyor.. Hep ileriye deniyor. hep ileride ele geçirilecek yiyecekler hedef olarak gösteriliyordu. bu karlar içinde ölüp gideceğini düşünür. Gecenin en koyu anında acılar daha da koyulaşırdı.İyi iyi. isyan etmek sessiz bir biçimde gönüllerde yapılıyordu. ayaklarının sızladığının farkına varıyordu. Hep böyle olurdu. kulakları daha az üşüyordu ama ayakları yine sızlıyordu. Zira acılar ve kederler gece büyürdü. gurbette bırakılanlar gönüle düşer. Senden topu çektiğimiz için biraz fedakârlık yapmanı istiyoruz da. Kristalli karların arasına garip türkünün doğurduğu bir hüzün çörekleniyordu.Çavuşum atlar tek tene arpa bırakmamışlar ki. her nefeste ve her kalp atışlarında. bazıları ise Sarıkamış'tan önce ve sonra diye bu ayırt yapar olmuşlardı.. her karlara ayak gömülüşünde. onları daha da yorar. burunları. Yerde biriken ve her biri farklı kristal yapıya sahip karlar. Bazıları ise buna kardan önce ve kardan sonra. erler misali iç içe geçmişti. yaşamlarını ikiye ayırmışlardı. Kalın kıl torbalar gerçekten de işe yaramaya başlamıştı. Gözler sabit bir noktaya çakıldı kaldı. Yad değil bunlar hep ciğer paresi Acep bilen var mı ne ahvaldedir. Gece yıldızların ve mehtabın ışığında koyu bir hüzün mayalıyordu. işte o zaman soğuktan çatlamış. Yine öyle oldu: "Karlarda yatarlar şerefli şanlı Kimisi vurulmuş nur yüzü kanlı Kimisi nevcivan. ne zamanki dinlenilir. geride bıraktıkları hatırlanır ve o kısa ama mesut günler hayal edilirdi. Her verilen nefes nedeniyle torbanın içi ısınıyor. Hem bu garip ve gülünç metodu yadırgıyor ama çaresizlik içinde kıvrandıklarından fayda umuyorlardı.

En önde giden erler. Kendisini saran çember gittikçe daralıyordu. Süngü takarak Rus askerlerine doğru koşmaya başladı.Haydi iş başına. az ileride duydukları gürültülerin ne olduğunu anlamak için keşfe çıkan gözcüler Türk birliklerin geldiğini şaşkınlıkla ve hayretle gördüler. geri çekilen Rusları görünce hemen üzerlerine ateş açmışlardı. Bu arada Kolordu Erkan-ı Harbiye Reisi Binbaşı Nasuhi Bey ileri bir saldırı anında yanındaki erlerin vurulması üzerine yalnız kalmıştı. Faik Çavuş mangasının erlerini tek tek dürtükleyerek: . Sonra yerdeki tüfeği aldı. ikili kol olarak yürüyen bölüklerin en önünde yer alan erlerin daha sonra dörderli yürümesi kararlaştırılmıştı. Bu kez yanlarından öne geçmek isteyen erler yola devam ediyor. Ancak yalnız kaldığı gibi mermileri de bitmek üzereydi. . Bu arada karşılarında bir Türk subayı gören Rus komutan erlerine bunu sağ yakalamalarını ve kendisine zarar verilmemesini sert bir şekilde emretti. Süngüsünü doğrultup "Allah Allah!" diyerek Rus askerlerine doğru hücuma geçti. Ruslar ise Türklerin ağır ağır ilerlemesini görünce daha da geri çekilmek için hazırlık yapmaya çalışırken. Hedefleri Kotik'ti. kaçmak için son bir hamle yapmak istedi. Hâlbuki Türk eratı Rus hattının iyice gerisine düşmüş. karı çiğneme uğraşı bu şekilde sürüp gidiyordu. Süvari birlikleri atlarını yedeğine almış ağır ağır yürüyordu. Türkler eğer biraz daha ilerlerse arkadan çevrilmeleri söz konusu olacaktı. diye uyarmaya başladı. Bir baskına uğradıklarını düşünen Ruslar panik halinde geri çekilmeye başlamışlar ancak daha sonra toparlanıp karşı koymaya başlamışlardı. Süngü takıp Binbaşı Nasuhi Beye doğru iyice yaklaşmaya başladılar. 31. Oltu'da geceyi geçiren tümenin diğer erleri de erkenden yola koyulmuştu. bugün yerini zehir zemberek bir soğuğa bırakmıştı. Ne pahasına olursa olsun Rusların eline geçmemeliydi. Çünkü üzerinde bulunan ve Türk ordusunun Rusları kuşatma plânları en ince ayrıntısına dek belirtilmişti. Kendisine yaklaşmakta olan Rus erlerine ateş etmeye başladı. Alay erleri sabah biraz dingin şekilde yürümeye başlamışlar ancak sarp bir yokuşu bin bir zorluk içinde tırmanınca. Asker bir yandan yürüyor. Tümenin 92. sık sık arkadakilerle yer değiştiriyordu. 92. İlk şaşkınlık halinde Ruslardan 100 kadar esir alınmıştı. Alayı en önde yürüyor. Elindeki tüfeğini mermisi bitinceye dek bırakmayan Nasuhi Bey daha sonra etrafının sarıldığını görünce teslim olmamak için neler yapacağını düşünmeye başladı. Gökte insanın içini ısıtan tatlı bir mavilik vardı. Bu yüzden kalçaları ağrımaya ve sızlamaya başlamıştı. Bu ağır ve hatta kaplumbağa hızına dönüşen yürüyüşü uzaktan Rus öncüleri de kendilerini göstermeden ve hissettirmeden takip ediyorlardı. Dünkü iyi hava. diğer alaylarla olan arasını iyice açıyordu. Ruslar ateşi kestiler. bu yüzden dikkatli olmaya çalışıyordu. Bir süre bu şekilde yürümeye devam eden erler karın kalınlığı iyice artınca adımlarını daha yüksek atmak zorunda kalıyorlardı. bir yandan da Rus birliklerine çok yaklaştıklarını tahmin ediyor. hâlâ yol almak için büyük güç sarf ediyordu. Karanlıkta sürüp giden çarpışma nedeniyle tüfeklerden çıkan parıltılar ve alevler bir an yanıp sönüyor. güçleri neredeyse tükenme noktasına gelmişti.Koca gece uyumadılar düşler dünyasında olduklarını anlamadan güneşi gördüler. Onların önünde keşif birlikleri yer alıyordu. Bir süre sonra tabancasının da mermileri tükenince. Hava açıktı. Tüfeğini yere atan Nasuhi Bey belindeki tabancasını çıkarıp kendini bir kayanın arkasına attı. Çünkü en önde giden ve karı çiğneyen ve daha fazla güç harcayan erlerin yürümesi iyice yavaşlıyordu. erlerin karı daha kolay ve daha az bir güç harcayarak çiğneneceği düşüncesi oluşmuştu. Alayın üç taburu akşam karanlığı bastırırken. çıplak arazide tüfek seslerine acı nidalar karışıyordu.. Erler sürüp giden yolculukta birbirlerinin ayak izine basmaya dikkat ediyorlar ancak bir süre sonra oldukları yerde öylece kalıyorlardı. Binbaşı ne kadar zor durumda kaldığını anlıyordu. Önlerinde yürünecek tam on beş saatlik yol vardı. Her torbayı çıkaran erin gözlerinde gecenin koyu bir hüznü vardı.. Yine de ayaklarını sürüyerek yol almaya çalışıyorlardı. Cebindeki meşin bir çanta içindeki plânlar aklına geldikçe. Eğer bu şekilde yürünürse. yaklaşmakta olan Rus askerlerine öfkeyle tabancasını fırlattı.

Üzerinde kolayca imha edebileceği evraklara olsaydı intihar etmeyi bile düşünebilirdi ama çok sayıda evrakın hangi birini yok edebilecekti. döküntüler ise durmadan artıyordu.. * 32.Haydi evlâtlarım! Haydi aslanlarım! Ha gayret.. Kar. Onun düştüğünü gören Ziver: .Çavuşum öldüm bittim vallahi. Birden her yer karardı.Bak! . Ziver. konuşmuyor. Esir olmak kendisinde büyük acılara ve utanca neden olmuştu. Rus erlerinin arasında götürülürken. her şeyin bittiğini anladı. Çünkü yolun kenarlarına çekilmek demek. Tümenin öncü birlikleri ilerlerken Faik Çavuş ve mangası atın çektiği topun arkasından ağır ağır yürüyorlardı. Biz insanız.Açılın komutan geliyor! işte askerin en nefret ettiği tiz ses buydu. Yol. . kendilerini yerde buluyorlardı.Nereye varacağımızı bilmiyorum.. yolların sağında solunda kalan donuklar. Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki birden kayıp karların içine yuvarlandı.. Ama Tümen Komutanı Albay Abdülkerim askerine şevk ve moral aşılamak için kendi yorgunluğuna aldırmadan: 33. Ender gördüğüm ka-putlu erlerden biri. dedi. Asker âdeta yürüyen bir kardan adama dönmüştü.. bilincini yitirmiş erler üzerinde bu uyarılar pek az etki yapıyor. bu hissizlik bacaklarına yayılıyor. beyaz bir hastalığa tutulmuş gibi düşünmüyor. içinde koyu bir pişmanlık büyüdü büyüdü....Sen Kafkasya'yı boş ver biz Sarıkamış'a varalım da yeter. .. Sarıkamış'a mı olur yoksa kara topraklara mı? .. Vallahi Kafkasya'ya dek hiç gıkım çıkmadan giderim. Artık yürüyecek halim kalmadı.Ramazan Balcı. sadece ve sadece artık bitmek üzere olan güçlerini kullanıyor daha sonra yolun kenarına bir boş çuval gibi düşü veriyordu. ezilmemiş karda yürümek demekti. ne var ki? . s. Buna ne zaman ne de fırsat bulabilmişti. Gerçekten erler bir süre sonra ayaklarını hissetmez oluyor. 165.. Durumun önemini kavrayan Ruslar.. Faik Çavuşun izlerine basmaya gayret ederek yürüyordu. Artık bilinçsizce yürüyen. Beyinleri kalk yürü dese de artık bacaklarındaki kılcal damarların dahi buz tutması nedeniyle ayağa kalkmak mümkün olmuyordu. bu teçhizat beni bitirdi. Ona göre.33 Nasuhi Bey kendine geldiğinde. hafif bir rüzgârla başlamış daha sonra rüzgâr dinmiş ve sakin bir şekilde lapa lapa yağmaya başlamıştı.Çavuşum ne mübarek ağzın varmış. dedi.Düşersen bu kadar ağır teçhizatla kalkman çok zor olur. . Faik Çavuş ise karların içinden ağır ağır kalkarken söylenip duruyordu. bilmedikleri komutanın gidişinden sonra Ziver dayanamadı: . Faik Çavuşa doğru yaklaşan Ziver: .Gayret mi kaldı çavuşum. . Yanından geçip giden at üzerinde rütbesini bile görmedikleri. Birden arkadan tiz bir ses duyuldu: .. derhal Türkistan taburlarından takviye alarak kuvvetlerini oyalama yapmak yerine asıl cephede toplamaya başladılar. Asker yürüyordu ama tüm duyuları körelmiş. Tarihin Sarıkamış Duruşması. içinde karanlığın durmadan büyüdüğünü hissediyordu.. ..Ancak ilk hamlesinde kafasına vurulan tüfek kabzası nedeniyle afalladı. hissiz. Askerin yorgunluktan ayaklarında güç kalmamıştı. diyordu.Baksana çavuşum sırtında kaputu var. çoğu söylenenleri duymuyordu bile. Rusların savunma ve toplanma tedbirlerini çok kolaylaştıran bu talihsizlik Sarıkamış Felaketinin önemli sebeplerinden biri olmuştu.Bunları çarık giyen birine mi söylüyorsun. dipsiz kuyulara düşer gibi karın içine düştü. Makine değiliz ki.Donuklardan biri. . Hele ayaklarımı hissetmiyorum bile..Çavuşum öldüm yorgunluktan ama bana bir kaput versinler sonra da hangi komutam isterlerse sırtıma yüklesinler eğer Sarıkamış'a dek gitmez ve sırtımda taşımaz isem ne olayım. . Bu sırt çantaları.Sakın kayıp düşme ha! .Gayret Ziver. askerin gözünde büyüyor. . Bir boşluğa.Haydi söylenme de yürü haydi. .

Faik Çavuş merakla avucunu açtı. hayatta kalmak için bir şeyler yememiz şart. Bazen askerin önündeki keşif takımları yollarını kaybediyor.Çavuşum avucunu aç. Bizi bekleyen Sarıkamış. Haberin olsun! .. Elini yumruk yapıp Ziver'in yanına doğru yürüdü. ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. dedi. . .. .Desene biz şanslıyız. . Hayvanların yemini bile çalıp yer olduk. .. .İyi olur. Kulağına eğildi: .Şanslıyız ya. Faik Çavuş ve mangası kendilerine verilen topu itmeye çalışıyorlardı ama güçleri tükeniyordu.Cebindekileri kimseye göstermeden ye.Bunda anlamayacak bir şey yok çavuşum. Onlar topu itemeyince.Hay Allah! Ne günlere kaldık Hasan'ım.Çavuşum açı açına yürümeye çalışıyoruz zaten. Çünkü bir patikanın karla kaplanmış. Ağaçların kabuklarını yemeyi düşünen erler ne yazık ki bunu da gerçekleştiremediler. Manga erleri ayakları ve elleri titreyerek topu itmeye başladılar. . . bizim de özlemimiz olan Sarıkamış ise çok uzaklarda.. BÖLÜM Karlı yollar yürümekle bitmiyordu.Çavuşum bu atı eninde sonunda keseceğim. Subay uzaklaştıktan sonra Ziver: . zar zor seçilebilen izi takip ediliyordu. Bir gün boyunca ağızlarına hiçbir şey koymayan erler artık yürümek değil. .Bilmem.Hayır çavuşum.. Yollar kar kaplı. "Bu nasıl şanslılıksa" dedi. Elindeki arpaları saydı. Takatimiz kesildi. Bu duruma en çok Ziver bozuluyordu: . . Kendisi atların iaşesi ile ilgileniyordu. Zira hayvanlara verilecek arpanın da sonu gelmiş.Ne yapalım çavuşum. Hasan aceleyle bir avuç arpayı Faik Çavuşun eline koydu. Kimseye söylemememi istedi.Haydi sallanmayın. Bu arada at da yürüdü. Hayırlısı bakalım" dedi. dedi. Etrafına bakındı. 7. dedi. Kimse görmesin. topa bağlı bulunan at da yürümüyor hemen duruyordu. . Hepsinin gözleri bir ağaç arıyordu ama ortalıkta ağaç da gözükmüyordu.Artık kaputa ihtiyacı kalmamış desene. .Boş ver mi? Ben da at sırtında yürüsem elbette yorulmam. zira atın işkembesinden çıkmışları değil. . Tam tamına otuz iki tane arpa vardı.Sana aç diyorum acele et. yiyeceğimiz de bitti. Ama bu da fayda vermiyordu. Arkalarından gelen Aşkale'li Hasan ellerini cebine sokmuş olduğu hâlde yanlarına sokuldu.Arpayı nereden buldun? Yoksa sen de mi atların yem torbasından aldın? . Hatta er bize siz yine şanslısınız. Aslında askerin en büyük endişesi kar ve soğuk değildi. Aslında yoldan bahsetmek çok zordu. Faik Çavuş "Şanslıyız" derken gözlerindeki keder gittikçe bü-yüyordu. "Yiyeceğimiz yok. . Artık iyice yorulan erat midelerindeki açlık hissini hafifletebilmek için sık sık elleriyle karınlarını bastırıyorlardı. Bitmiş olan yiyecekleri sebebiyle karınlarını nasıl doyuracaklarını düşünüyorlardı. Sonra Faik Çavuşa yaklaştı: .Ne olacak? .Nasıl yani? Anlamadım.At eti nasıldır acaba? . Bir de sallanmayın demedi mi? Öfkem tepeme sıçradı.Haydi şu topu itelim. Gerilerdeki bir ere on para verdim bir cep arpa aldım. girmemişleri yiyorsunuz. Erler atın pisliğin-deki taneleri ayıklayıp karlarda temizliyor. kendi aralarında üçer beşer paylaşıyorlarmış. Bir süre sonra yanlarına gelen atlı bir subay kendilerine: . sık sık yoldan ayrılmak zorunda kalıyorlardı.. Sessizce sokulup cebine on altı arpa tanesi koydu.Boş ver..Bunlarla idare et. Bu söz üzerine Ziver tam ağzını açıp cevap verecekken Faik Çavuş onun ağzını eliyle kapadı.

Uykuya dalar gibi ölüme gözlerini kapıyorlardı. ancak yüklerinin iyice artmasından dolayı atlar bir süre sonra ilerleyemiyordu. Akşama ramak kalmıştı. Bunun için de hayvanlardan yararlanılmaya çalışıyordu. Zaten zayıf düşmüş. Bu sebeple kimse. Az sonra da tatlı uyuşukluğa kapılan kimse son nefesini. derin bir uykuya dalar gibi dalmaktı. "Oysa karlar da ılıkmış" diyerek kendilerini tatlı bir uyuşukluğun kollarına bırakıp gözlerini bir gerçeğe yumuyorlardı. Hele. Onlar da zaten günlerce hasret kaldıkları uykuya ve sıcaklığa kendilerini hiç direnmeden bırakıyorlardı ama daha sonra da uyanmak mümkün olmuyordu. Bu yüzden hayvanlar biraz kımıldamaya çalışıyor daha sonra bu dayaklara aldırmayıp inat eder gibi. Erler ise bu tatlı uyuşukluğun ve karın nasıl böyle ılık olduğunu düşünmeye çalışıyorlardı. Hiçbir şey düşünmeden arpa tanelerini çiğnedi. ayaklarından bileklerine bacaklarına doğru yavaş yavaş yayılıyordu. yürü emrini yerine getiremiyorlar. Subaylar ile doktorlar arasında sık sık tartışma çıkıyor. Hemen elini cebine attı. bu bırakışla başlıyordu. Tümenin konakladığı en kuytu bir yere kurdukları ameliyat çadırlarında. Ayrıca yaralı erlerin taşınması gerekiyordu. kilometrelerce yol yürümüş. işte her şey. Soğuklayan tüm yaralar ve sarılan yerler acıyı daha da hissetmeye sebep oluyordu. yaralıyla birlikte yol kenarına çöküveriyorlardı. Artık bîtap düşen. Tümenin diğer taburları ve bölüklerindeki erlerden bazıları eskimiş çarık derilerini kasaturalarıyla kesmişler. Doktorları düşündüren sadece yaralıları taşıma konusu değildi. gittikçe da-marlardaki kan kristalize olup buz hâline geliyordu. Uyku daha da bastırıyordu. bir de yere oturup mahzun bir şekilde bakmıyorlardı. Soğuktan donanların çoğu uyur gibiydi. Onları gayrete getirmek için subayların haykırışları işe yaramıyordu. Çünkü herkes kendi canının. Bazı toplara koşulmuş hayvanların arkalarına sedyeler bağlanıyor. Bir süre sonra kırbaçla. hiç acı çekmeden. olduğu yere düşü veriyorlardı. Az sonra da güçleri tükenince. Donmanın ilerlediği erlere bir şey yapamayacaklarını iyi bildikleri için donmanın ilerlemediği erlerle ilgilenmeye çalışıyorlardı. Zar zor ayakta duran erler ayaklarını hissetmiyorlardı. kendi hayatını kurtarma gayreti içindeydi. küçük bir parça deriyi ağızlarına atıp çiğnemeye başlamışlardı. ilk önce biraz üşüyor. diye kendilerine kızdıkları da oluyordu. Tatlı bir uyuşukluğun kucağındaki erler bu bağırışlara hiç mi hiç aldırmıyorlardı. gıdasız kalan vücutlar beyinlerinin verdiği. Az sonra yol kenarına düşenler oldu.Açlıktan âdeta gözü dönmüş ve kendinden geçmiş bir hâlde olan Ziver sadece "ye" kelimesini algılayabilmişti. Beğenmese de hayatta kalmak için yemeliydi. Donarak ölmenin iyi bir tarafı hiç bir şey anlamadan. Koca tümenin iki doktoru yol kenarında donmaya yüz tutmaya ' başlamış bazı erleri kontrol ediyordu. Bu yayılma arttıkça uyama ihtiyacı da artıyordu. Tabur ve bölük komutanları sağa sola yatan erleri kaldırmak için bağırıp çağırıyordu ama nafileydi. donan uzuvları bin bir güçlükle de olsa kesiyorlardı. titriyor neden sonra tatlı bir ılıklık başlıyor. Dişleri arasında ezilen taneler kendisinde un hissi uyandırıyordu. Yüzeyden başlayan donma ilk önce deride ilerliyor. doktorlar ise . Hâlbuki beyinlerine yerleşen "Kar soğuktur. Çünkü yaranın iyi sarılması. Eli ve ayağı donmak üzere olan erleri sedyecilere taşıttırıyorlardı. Sonra soğuk karların içine düşünce. Oldukları yerde kalıp öylesine bekliyorlardı. Ama asıl zorluk işte ondan sonra başlıyordu. Çok geçmeden ameliyat edilen erler arkadaşları tarafından sırayla taşınmaya başlıyordu. acı çekmeden. arkadaşı da olsa yaralı taşımaya pek istekli davranmıyordu. kanın durdurulması gerekiyordu. Gıdadan yana olan çaresizlik kendilerini düşündürüyordu. hiçbir şeyin farkında olmadan veriyordu. Geceyi nasıl geçireceklerdi? Bu soruların ağırlığı altında bunalan erleri büyük bir ümitsizlik kaplıyor ve kendilerini dize kadar karın içine bırakıyorlardı. sopayla hayvanlara vurulmaya başlanıyordu. Arpa tanelerini büyük bir gizlilik içinde ağzına atıp yavaş yavaş çiğnemeye başladı. subaylar öncelikli olarak topların hayvanlar tarafından taşınmasını istiyor. insanı üşütür dondurur" gibi kuralların ne kadar yanlış olduğunu düşünüyorlardı. yaralı ve ameliyat edilen askerin iyi bakımı şarttı ama bu mümkün olamıyordu. soğuk karların içinden yayılan bu ılık ve tatlı uyuşukluğu neden daha önce keşfedemediler.

Faik Çavuş ümitsiz ve yorgun gözlerle Ziver'e baktı: .Sık dişini ağaçlık alana az kaldı. herkes kendini yere attı. Mermiler manga erlerine verildi.Yolsuz bu dağ başlarında topları ileriye nasıl alırız? .. yatamamanın ve uzanamamanın yorgunluğu kendini iyice gösterince. Sonra yürüyüş büyük bir dikkatle yapılmaya başlandı.Şimdiki Gaziler. hele Ruslarla karşılaşılırsa. kan ter içinde öfkeden âdeta deliye dönmüştü: .Çavuşum şu atı keseceğim. Ancak eratın hepsi ayakta zor duruyordu.Birbirinize sokulun! . Manga erleri de kendilerine yardım edilmemesine hiç şaşırmamışlardı.Dikkatli olun! .Rusların çok yakınında bulunuyoruz! . Penek üzerinden Bardız34 yönüne doğru ilerlemekte olan 32. Arkalarından gelmekte olan yürüyüş kolunu tıkamamak için topu kenara çektiler. . geceyi burada rahat geçireceklerini düşünüyorlardı. kundakları söküldü ve atın bir yanma bağlandı. ateş yakmak hariç asker içinden geldiği gibi hareket edecekti. . Akşamla. bu uyarılar pek dikkate alınmayacak. karanlıkla bastıran soğuk kemiklerine dek işliyordu.Silahlarınız elinizde olsun! . Ancak tümenin gizlenip bir nebze olsun rüzgârdan korunacağı ağaçlık bir alan görülünce.Topu söküp öyle taşıyın. .. Ölesiye üşüyorlardı. Erler ilk önce birbirilerine sokulmuştu ama oturamamanın. Hemen sandıktaki anahtarları kullanarak topun namlusu. Ancak yapacak başka bir şey de yoktu. dedi. . Tekerlekler de sökülüp bir kenara alındı.Tükenmişmiş.Uyumaya çalışmayın. Ancak subaylar kesin bir dille uyarı yapmaya başlayınca hayal kırıklığına uğradılar: . Geriden gelen askerin çoğu kendilerini geçmişti. tümen komutanı geceyi burada geçirebileceklerini düşündü.hayvanların yaralıları taşımasını gerektiğini öne sürüyorlardı. Erlerin hepsi birazdan ateş yakıp ısınacaklarını düşünüyordu. biraz olsun silkinir gibi olmuştu. Gövde de iki parçaya ayrıldı. Subaylar topsuz ilerlemenin çok tehlikeli olduğunu.Ateş yakmazsak çok zor. Yine de topun ne kadar önemli olduğunu düşünerek gayretlerini artırmaya çalışıyorlardı.. Öyle de oldu..Sabahı eder miyiz? . Tümen ilerledikçe yol kenarında donukların sayısı artıyordu. 34. Herkes bu havada bu yolda başının çaresine bakmalıydı. Ağaçlık alana giderlerse. Hatta ateş bile yakabileceklerdi.Ruslar yüzünden ateş yakmak yasak. birbirlerine olabildiğince sokulmuşlardı. Bu emir hepsinde şaşkınlığa yol açtı. Titremeleri her geçen dakika artıyordu. Faik Çavuş ve mangası şemsiye gibi büyük bir çamın altına sığınmış. Hepsi top taşıyan mangaya acıyan gözlerle bakıyorlardı. Birer ikişer ağaçların altına sığınmaya. birbirine sokulup ısınmaya çalışıyorlardı. Tekrar yavaş yavaş ilerlemeye başladılar. Ziver. .O da tükendi Ziver.Kesinlikle ateş yakılmayacak! . .Ağaçların altına girin! .Uyuyanları uyandırın! Subaylar da biliyordu ki. Faik Çavuş ve mangası tümenin en önünde ağaçlık alana doğru yürürken sarp bir yere geldiklerinde artık bundan sonra topu ileriye taşımanın mümkün olmadığını gördüler. ne yapacaklarını bilemediler. dedi Faik Çavuş. Ne yapacaklarını düşünürken. Ayaklara bir gayret gelmişti. Tümen bu ağaçlık alanı görünce. Bu ufak parçalardan biri de atın diğer yanına bağlandı. Büyük bir heyecan ile bekledikleri tüfek seslerinin ardı arkası gelmedi. Ağır ağır ağaçlık alana doğru ilerlerken. toplar olmadan savaşmanın zorluğunu büyük bir öfke içinde belirtiyorlardı. takım komutanı gelip: . Tümen erleri karanlığın çökmeye başladığı saatlerde ağaçlık alana ulaşmıştı. az öteden bir takım tüfek sesleri duyunca.

Oradaydı işte! Bir ay yüzlü. Ilık bir şerbeti içercesine tatlı ve güzel bir şeyin boğazından aşağıya süzüldüğünü hissetti. Sevda. Herkes irice bir dalı seçmek ve geceyi orada geçirmek için çabalayıp duruyordu. Birkaç erin çamlara tırmandığını gören tümenin diğer erlerinden bazıları da ağaçlara çıktı. Bu iki kelimede her şey vardı. Bu beyaz yürüyüşte. . Dal üstünde duran Faik çavuş: .Aşağıya düşmeyin. "Ya ne yapacaktım? Bir ailenin yanına sığınıp sevdamın peşinden mi gidecektim?" dedi. .Düşmezsin çavuşum merak etme.Erlerden biri aklına gelen bir şeyi sevinçle haykırdı: . dayanışma ve beğenme. Bazıları yere inmişti ama bazıları hâlâ ağaçların dallarında yuvasız kuşlar gibi sinip duruyordu. Faik Çavuş ve Ziver'de kalın bir dala oturmuşlardı. Zehra'nın "Bizimle gel" demesi hiç aklından çıkmıyordu. Çok üşüyorlardı. Zehra'nın hayali daha da belirginleşti.Olur mu ki? . Bu bakışlarda Faik Çavuş âdeta erimek istiyordu.Uyuyanları uyandırın! .. . Faik Çavuşun aklına Zehra ile karşılaşması gelmiş..Uyumayın ha! . Ağzına attığı çam balını çiğnemeyi bile unuttu. Kapanmakta olan gözlerine hâkim olamıyorlardı. Bazı erler ise ağaçların kabuklarını sıyırıp dişlemeye başladılar ama o kadar acıydı ki çam ağacının kabuklarını hemen tükürmek zorunda kaldılar. yardım. Çiğnemeye bak. Dişleri birbirine vuruyordu. . Kapanan gözlerine engel olamayanlar neden sonra karların içine bir bir düşüyordu. bazıları da kayaların kuytu kesimlerine sığınmış ve birbirine sokulmuş bir hâlde sabahın olmasını beklemek zorundaydı. Onunla başka bir zaman başka bir yerde karşılaşsaydı herhalde durum daha değişik olurdu. içi ısınmıştı. Bu şekilde yabani hayvanlardan da kurtulabileceklerdi. bazı erler ağaçlara tırmanmaya başlamışlardı bile.Dikkatli olun. Ancak kendine kızdı. biraz olsun ayaklarımız dinlenir.Al çavuşum çam balı.Haydi canım. Ziver karanlıkta yoklayarak bulduğu çam balını ağzına atmış ağır ağır çiğneyip duruyordu.. dedi. Dal üstünde biraz kıpırdanarak eliyle çam balı aramaya koyuldu.Ağaçlara çıkalım.Sağol. Dallara birer ikişer binen erler gecenin ayazında üşümeye başlayınca. Hayat ne garipti. beyaz bir çileden beyaz bir sevdaya geçmişti. Karanlıkta artık kontrolü ellerinden kaçıran subaylar erlerin nerede ve nasıl barındıkları konusunda bir şey yapamıyorlardı çünkü akşamın soğuğu yüzünden kendi canlarını kurtarmanın telâşına düşmüşlerdi. Ya da bunların hiçbiri yoktu da Faik Çavuşa öyle mi geliyordu? İçine kopkoyu bir hüznün yayıldığını hissetti.Yahu Ziver niye kımıldıyorsun? Otur oturduğun yerde! Beni aşağıya düşüreceksin. . Onların bu düşüşlerine aşağıdaki erler ilk önce gülmüşlerdi. Onların vurulan bir kuş misali karların üzerine düşmelerine şaşırmışlardı. 32. bu beyaz seferde bunca çektiklerine rağmen Zehra ile karşılaşması ve "Bir süre başucumda bekleşmiş olması çektiğim her çileye ve yorgunluğa değer" diye düşündü. bu hüzün dolu yolculukta. .Niye olmasın? Bu sözü duyunca. Sonra Faik Çavuş gözlerini kapadı. Uzun yıllar ilk defa bu kadar . Çok karışık duygular içindeydi. yerde olduğu gibi rahat hareket edemiyorlardı.. Sonra yanındaki Faik Çavuşun kendisine verdiği arpalar aklına gelince pişmanlık duydu. acıma. Hele ağaçlardaki erlerin durumu daha zordu. Geceyi ağaçların üstünde geçirelim. hiç olmazsa dalda oturur. mehtap gibi güzel biri karanlıklar içinde kendisine bakıyordu. Bazı erler ise dallarda biriken çam ballarını ağızlarına atıp sakız gibi çiğnemeye başladı.Elbette ya. Sanki Zehra'yı görecekmiş gibi gözlerini karanlığa dikti. Akıllarında hep donma tehlikesi vardı ve bu yüzden birbirlerini uyarıyorlardı: . Daha sonra Ziver bulduğu bir çam balını sevinçle çavuşuna uzattı: . Tümen erlerinden bazıları ağaç altında. Sonra Faik Çavuş "Onlarla neden gitmedim?" diye pişman oldu. Bu beyaz. bazıları ağacın dalları üstünde. Ancak bu uyanlar erler üzerinde pek etkili olamıyordu.

belki daha sonra. Bu kez hiçbir şey göremedi. İlk önceleri başında dönen kaçma fikrinden de yakalandığı bu sevdayla sıyrılmamış mıydı? Kim bilir. * Sabah olduğunda acı ama beyaz bir tablo herkesin içini kanattı. uykusuzluktan mümkün olmuyordu. Herkes şaşkındı. Faik Çavuş mangasını toparlarken. Tümen hızla yürümek istiyordu ama bu yürüyüş gıdasızlıktan. Fakat o savaşmaya mecburdu. Sarıkamış'a doğru eriyerek devam eden 32. Yanındaki Ziver ise zaman zaman kapanan gözlerine engel olmak için çok uğraşmıştı. Hepsinin yüzünde tatlı bir rüya görüyor olmanın sevinci vardı sanki. ülke beyaz idi. hırpalıyordu.. Donmuşlardı! Sadece mangasının değil diğer taburların. İşte o zaman yine kendisine "Bizimle gel. Asker kendi arasında soğuğa ve kara. Öfkeyle yere tükürdü. Sabahın ilk ışıklarında Ziver'i dürtükleyen Faik Çavuş onun ilk önce hiç hareket etmediğini ve ses çıkarmadığını görünce çok korkmuştu.. Yanlarına koştuklarından ikisinin de uyur gibi hâlleri vardı.. Ağır ağır etten birer . Ama en amansız yaralara ve en amansız hastalıklara yakalanmasına rağmen hep iyileşmişti. Karanlıklar hariç. "Yoksa" dedi "Yoksa bir başkası mı?" Sözünü tamamlayamadı. Faik Çavuş ise sabaha kadar gözlerini kırpmamış aklına bir mıh gibi takılan Zehra'yı' düşünmüş. Onun aşağıdan serzenişte bulunduğunu gören Faik Çavuş'un akşamdan beri duyduğu beyaz hüznü dağılmış. Hatta çoğu erlerin memleketlerini sık sık hatırlamalarından dolayı içlerindeki mayalanan hüzünleri bile beyazdı. bizimle kal" der miydi? Yoksa bir başkasına mı derdi bu sözleri. subaylar da eratı toplamaya çalışıyordu. bölüklerin erlerinden bazıları kâh ağaç üstünde kâh yerde beyaz ölümün kucağına düşmüşlerdi. Bu sevda yarası asla kapanmazdı. sol yanının her mehtap çıkan gecede ağır ağır hep sızlayacağını biliyordu. Ancak bu sevinç kısa bir süre sonra kayboldu. tüm kalpleriyle inanmamalarına rağmen öyle olduğunu varsayıyorlardı. Beyaz bir seferde. savaşın gereklerini yerine getirmekle hükümlüydü.. Ancak cevap almayınca. Faik Çavuşun gönlü sızlıyordu. beyaz bir ülkede. Tümenin askerlerinde beyaz bir hüzün giderek büyüyordu. toparlanmaya çalışıyorlardı. Şimdi bir ağacın dalında tüneyen kuşlar. Geceleyin ağaçlara çıkan erlerden bazıları donarak aşağıya düşmüştü. Oysa kendisi yıllardır barut ve kan kokusundan başka bir şey koklamamıştı. yuvasız kuşlar gibiydi. Sarıkamış'tan sonra Erzurum'da bulurdu Zehra'yı. Donuklar burada kalacak. o beyaz uykuya devam edeceklerdi." dedi. sarıçamların dikenli tellerinde olgunlaşmaya. Ziver aşağıdan Faik Çavuşa: . Hayalindeki Zehra yitip gitmişti. Burada her şey beyaz idi. Hepsi tatlı bir uykuda gibiydiler. Onları burada bırakacak ve gömemeyecek olmanın verdiği ızdırap herkeste giderek büyüyordu. Sevdalar beyaz. beyaz uykuda olduğunu anladı. Subaylar ise sağ kalan erleri toparlamaya ve yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. böyle bir şeye ilk defa şahit oluyorlardı. Eğer iyileşmeseydi belki Zehra ve ailesi ile birlikte Erzurum'a dönebilirdi. sanki bu uyuyan erleri uyandırmak istemezmiş gibi sessiz ve olabildiğince konuşmadan. Dikkatlerini ağaçlardaki erler çekti... Penek'ten Patsik'e doğru yola çıkan 32.sevdaya yakın olduğunu hissediyordu. Şimdi mehtap mola vermek zorunda kalan askeri perişan ediyor. onlan uyandırmak için ağacı ve dalları salladılar. Çünkü mangasından iki erin ağaçtan yere düştüğünü gördü. Hiçbir şeyden pişmanlık duymadan yine karanlığa baktı. durmuştu. Sabah. Acaba "O da mı donmuş?" diye eliyle iteklediğinde Ziver dengesini kaybedip aşağıya düşmüştü. İşte zaten o koku aklını başından almıştı. İşte o anda dallarda oturan ve ağaçta donarak aşağıya her nasılsa düşmemiş erler birer ikişer yere düşmeye başladılar. İlk defa bu kadar yakından nazlı yârin saçının kokusunu duymuştu. Bundan sonra hayatı boyunca bağrında kanayan bir sevda yarası olacağını. yürüyüşler beyaz. Ağır ağır yola koyulduklarında. Bardız'a doğru yürünecek olmanın aceleciliği içindeydiler. Buna. arkada bıraktıkları arkadaşlarının beyaz bir yorgan altında uyuduklarını düşünmeye çalışıyorlardı. düşman diyordu. "Öyleyse Sarıkamış'ın sokaklarında can vermeyi yeğlerim. Birkaç kez seslendiler. tatlı bir sevince dönüşmüştü. Sinirleri gerilmişti. iki kişinin o sonsuz.Alacağın olsun çavuşum! İnsan böyle mi uyandırılır. demişti. Ormandan ayrılmak için hazırlık yapılırken.

Haydi atın üzerindeki top parçalarını alın. Hay Allah! Ziver söylene söyle atın yanına gitti. Ziver daha da kızdı: . . Aşkale'li Hasan koşup ata baktı.Sana numara yapıyor. . .Eh sen bilirsin benden söylemesi. Kasaturasını çıkardı. Ziver'e seslendi: .Ölürler elbette. Hem yürümek hem de topun mermilerini taşımak onları bitirmişti. kolayca at öldü.Peki bu at kimin üzerine zimmetli? .Senin öfkeni biliyor ya. elbette biz. Bu öfkesine manga arkadaşları güldüler. .Çatlamış mı! .Yani? . Bir adım yürüyor sonra dinleniyor. .Çavuşum ne cezası ya! Bir de atın bacağını taşıyacağım? . ne yandık! Faik Çavuş erlere: . At gözlerini açmış bir hâlde öylece duruyordu. canım! .Ben şimdi ona gösteririm. . zaman zaman midesi bulanarak kesti. Ama bu at kıpırdamıyor.Bu yeterli olur mu? .Yazık şimdi bu top parçalarını kim taşıyacak? . . Ziver atm yularından tutup çekmeye çalıştı ama at yine kıpırdamıyordu. . Yoksa başın ağrır. . . . deyip kurtulacağını mı sanıyorsun? . . Sadece ve sadece yürüyüp öndeki arkadaşının ayak izine basmaya çalışıyorlardı.Kim taşıyacak.Benim.Ölü numarası yapıyordur.Tabii oğlum atların bile arpasını biz yedik.Var ya! Bu atı artık öldüreceğim.Öf ya öff! Hep pis işler neden gelip beni bulur Yarabbim? Bu atın ayağını ben nasıl keserim? .Nasıl yani? Çavuşum bilmece gibi konuşuyorsun. Ordu malına sahip çıkmamaktan ceza bile alırsın..Gülün bakalım. dedi. Zaten yürüyüşün başından beri ata kızıp durmakta olan Ziver hemen öne atıldı: .O. ne olmuş? .Seni kızdıracak ya.Oğlum.. Atın bacağını dizinden zorlanarak. Hele atın sırtında bulunan ağır top parçalarından dolayı bir gidip bir durması kendilerini usandırmıştı. Erler atın üzerindeki top parçalarını aldıklarında at yavaşça sağ tarafa devriliverdi. Atın sırtındaki top parçalarını birkaç dal üzerine koyan erler ağır ağır çekmeye çalışırken.Vallahi kıpırdamıyor arkadaşlar. Ne açlık ne de uykusuzluk akıllarına geliyordu. Daha sonra dik bir yokuşun başında atın yine durduğunu gördüler.. Faik Çavuş.Yola devam ediyoruz ya çavuşum....Yorgunluktan! . . Üzgün bir şekilde ata bakan erler yola koyulacakken.Ne olmuşu var mı? Ayağında numarayı aldın mı? . . * . .Hadi.Yahu bu kıpırdamıyor.Bu at çatlamış arkadaşlar. Faik Çavuşun mangası kendilerine emanet edilen topla yine ilerlemeye çalışıyordu.Elbette aldım.Ölmüş! . . . işte numarası. bu at sana zimmetli. Ziver ise omzuna koyduğu atın bacağını öfke içinde taşıyordu.Yandık! .Yandık ki.Ya ne yapacağım başka? . öfkeyle söylenmiş bir söz.külçe hâlindeki erler hiçbir şey düşünemiyorlardı.Oğlum inandırıcı olman için atın numaralı ayağını diz altında kes ve en yakın menzile dek taşı. .Ziver nereye? .Öldüreceğim diyordun ama.

O esnada topçu erleri kızgınlıkla kendisine bağırdı: . Bu erime yürekler-deki hüznü arttırıyordu.Burada yatıp kalma. Atın dizginlerini kavradı.. Erin biri yorgunluktan sallanıyordu. bir gün sırf güneşlenmek için o tepedeki tarlamıza gideceğim. Tam orta yerde büyük bir meşe ağacı vardı. esen rüzgâra karşı âdeta yarı uyanık bir biçimde bir sağa bir sola sallanıyor. Bu bakışlar sevgilinin. Toprağı şöyle eline alıp "tava gelmiş. sağa sola yatanlar olduğu görülmeye başlandı. üşümüş.Beyaz dağlardan. Ara sıra gözlerini kapıyor. cevap verme gereğini bile duymadı. Yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu. Bir süre sonra yüzükoyun yere düşüverdi. .Haydi kalk! .Bak ceza alırsın! . dalıp gitmiş sanki memleketinde yaşıyormuş gibi yavaş yavaş anlatıyordu: . Günlerdir aç bilaç yürüyen erlerin aklına türlü türlü yiyecekler geliyordu. Bir ara .Bize de ceza aldıracaksın. Harekâtın başından beri devamlı yürümüş. Baharda çift sürerken köpeğim tarlanın bir yerinde yatar güneşlenirdi.. Bu soğukta sanki bakışlar bile donmuştu sevgi dolu. donarsın. Yürüyüş kolunun iyice uzadığı. Her yer çiçeğe bezenirdi. Yanından geçip gitmekte olan arkadaşları kendisine acıyarak baktılar. Neden sonra er büyük bir gayretle ayağa kalktı. kan ter içinde. sıcak çorba. Ancak o kadar güçten kuvvetten düşmüştü ki. Ben. onlar için fark etmezdi. eğer buradan sağ salim memlekete dönersem. Hani tarlayı. sıcak bir oda. Toprağın kokusunu özledim. Ilgıt ılgıt esen rüzgâr uzaklardan çimen kokusunu getirirdi. onun bu tembelliğine ve güneşlenmesine özenirdim açıkçası.Benim için de güneşlen olur mu. dinleniyor. dedi ve yürümeye devam etti. Sarıkamış'a doğru giderken damla damla eriyorlardı. annenin. sıcak bir bakışı hasretle aramalarının. Yerde karların içinde yatmakta olan er.Ha gayret yiğidim. Patsik'e varmaları için epey yürümeleri gerekiyordu. delik çarıkları içindeki ayak parmakları morarmıştı. bir yandan da duyduğu bu gayrete getirici sözlerden dolayı kalkmak için uğraşıyordu. işte en çok onu özledim. . Arkadaşının özlemlerini dinleyen er güneşten ve sıcaktan bahsedilince daha da üşümeye başladı. Erin biri yanındaki arkadaşına. Bu his onlardaki midenin öz suyunu salgılattırıyor. Zor da olsa yürümeye gayret ediyorlardı. Şimdi diyorum ki. Bu ağrı her adım atışta daha da artıyordu.Top çeken hayvanlara binmek yasak! ..Toprağı özledim. zar zor yürümeye devam ediyordu. babanın da olabilirdi ya. Kendisine uyaranlara bir şey diyecekti ama öyle yorgundu ki. Sanki arkadaşı hiç hatırlamak istemediği bir şeyi aklına düşürmüştü. düşünmelerinin sebebi buydu.. Sürüp gitmekte olan açlık hissi erlerde daima hayal sınırlarını zorluyordu. her an düşecek gibi oluyordu. yalın ayak taze toprağa basarken. Bir de sıcak bir bakış. Sonra ısınınca da ağacın altında yarı gölgeli bir yere gider yatmasına devam ederdi. mekkâre ve top çeken atlara binmeye çalışıyordu.Attan in! . bağı bahçeyi çift sürerken.Arkadaş en çok neyi özledim biliyor musun? .Arkadaşım gayret. Yeter ki sıcak olsundu. beyaz yollardan. Erat iyice yorulunca. Yanından geçmekte olan bir top arabasını çekmekte olan ata can havliyle sıçrayıp bindi. Sıcak yatak.. Mideleri açlıktan dolayı ağrımaya başlamıştı. aç kalmış. Öylece kalakaldı. . bu yüzden ağrıları daha da artıyordu.Yasak! . soğuk nedeniyle titriyor. zaman zaman Ruslarla çarpışmış eratın hasretini çektiği tek şey sıcaktı. Bizim tarlamız bayırda bir yerdi. Ancak bazıları ceza alacağı aklına gelince. Bazıları ise onu uyarıyordu: . Ancak boğazlarını sıkıp âdeta boğmak isteyen bir el vardı sanki. yalın ayak nemli toprakta gezinmek var ya.İn hemşerim. beyaz bir kasabaya. tohum zamanı" demeyi ne kadar özledim bir bilsem. Beyaz hüzün gittikçe büyüyordu. Arkadaşına baktı sonra da: .Nereden bileyim? . Erin başı önüne düşmüş. daha sonra yine yürüyordu..

.. Bir yandan da eri uyarmaya devam ediyorlardı. .Açım komutanım. Ancak er sıkıca atın dizginlerine tutunuyor. soğuk ve sert esen rüzgârın etkisiyle boğulacak gibi oldu hemen ağzını kapattı. . . komutanın da doyar! . iri kara gözlerini açtı.. Sonra zar zor: .Yürüyemez bu. Bunun üzerine kendisini attan indirmeye çalıştılar.Bu ne hal! . . Ancak bu er biz anlamadan ve farkında olmadan atın üzerine biniverdi. . Bir süre sonra herkese bol miktarda yiyecek dağıtılacak..Daha kötü ya! Sizler kendisine engel olmalıydınız! .Ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Komutanına baktı. at sırtındaki neferi yaka paça aşağıya indirdiler.Kalk! Bu kez sana ceza vermeyeceğim. . El kadar peksimet parçasını çıkardı.Bu kez söz.Efendim. Yüzünü karlardan temizledi. Onun.Efendim. dedi.. İndirmeye çalışıyorduk ki. siz geldiniz.. Top çeken hayvanlara.Doyar ya. Yiyeceğe kavuşacağız. zar zor konuşmasını duyan subay attan indi..bağıracakmış gibi ağzım açtı. .. Ere doğru yürüdü. Er iri gözlerini kapadı.Çabuk indirin! Yoksa size de ceza veririm..Onu indirmeye çalışıyoruz. Karların içine yatırdılar. o zaman karışmam ha! Karların içinde hareketsiz yatmakta olan er sadece: .." diyordu. . .Efendimmiş.Tam bir haftadan beri aynı şeyi söylüyorsunuz.Ne yapacağız? Sarıkamış'a kadar topları biz çekeriz.Her yorulan hayvanlara binmeye kalkarsa biz ne yaparız? .. Başını kaldırdı dizine yatırdı. Er... kendini attan indirmek isteyenlere ayaklarıyla vurmak istiyordu. Bu şekilde tükenen kaçıncı erdi. Sonra her şeyi kabullenmiş bir şekilde: .. Ama onu kimse duymadı.. Biz görevimizi yapmak zorundayız.Biliyoruz efendim. . subayın biri geldi ve tüm öfkesiyle bağırdı: . . Saymamıştı. Ha gayret.. Sonra karların. Ama bu sözü o kadar zorlukla söyleyebilmişti ki kimse duymadı. Onlar bu şekilde konuşurken..Burada kim ölesiye yorulmadı ki. Ancak çok üzüldüğü belli idi.. Âdeta kızarıp utandı. Onu çekiştirmekte olan eri biri: . dedi. Az kaldı. .Al peksimet.Alacağımız cezayı da düşünelim. Bu sözler üzerine er gülümsedi. Er sonunda. dedi. Subay hemen elini koynuna attı. mekkâre hayvanlara binmenin yasaklandığını ve bunun ceza gerektirdiğini bilmiyor musunuz? ..Yazık zavallı ölesiye yorulmuş. Er ise hiçbir şeyin farkında olmadan sadece "Birazcık dinlenebilseydim.Yok yok indirelim bu zavallıyı... kısık bir sesle "Azıcık dinleneyim kardeşler... ..Yiğidim gayret et. Subay bu sözler üzerine ne diyeceğini bilemedi. Onun bu şekilde umursamaz halini gören topçu erleri ise birazdan emrindeki komutanlarının geleceğini düşünerek endişeleniyordu..Efendim. Ama bir daha yaparsan.. Ben artık bittim.Sahiden doyar mı? . Subay ise erin başında bağırıp duruyordu: .. Diğer arkadaşı ise ona kızgınlıkla: . Ere uzattı. bu er atın sırtında ne arıyor! .Komutanım. dedi. .Erin karnı doyunca. tükenmişliği belli eden bir ifade vardı.Komutanım. Sesinde kendi çaresizliğini.Komutanım ya siz? ." dedi.Susun! O eri de çabuk indirin! Üç er..Kalırız ya. .. . Tükenmiş. Erin yanına gitti.

.. . Bak sana peksimetimi de verdim. Sarıkamış'a doğru gitmek için son güçlerini harcıyorlardı.. Birini uzattı. Subay erin yanaklarına vurdu. Faik Çavuş bu yazıyı okuyunca güldü. . . Rus halkının paralarına.. Zayıf atları halkın besili atlarıyla değiştirecekmişiz. Osmanlı dostu halktan alman eşya ve bedellerinin ödenmesi için ordu sorumlularına teslim edilecektir. Subay sözünü tamamlayamadı.. Ziver ara sıra yanında yürümekte olan Faik Çavuşa bakıyordu." Cebini karıştırdı.Olamaz! Ölemez! Erin başını göğsüne bir anne şefkatiyle bastırdı. kaputumu sırayla giyelim. Cebimi karıştırırken.. . . elime geçti.Ama. Ne olur ölme. Hummayı.. yiyecek bulabiliriz. çavuşum tüm yiyeceğimiz bu. tamam. . Bu yorgun bu gayretli askere Ziver sevgi ve saygıyla baktı.... ..Belki. Üzerindeki kalın asker ceketi ise günlerce hiç yıkanmadığı ve devamlı kollarının sallanmasından dolayı sürtünmüş ve sürtünen yerler incelmişti.Bu arpa tanesini ona bölebilir miyiz Ziver? . Ama bir daha atın yemine ortak olma. Ben bunu kabul edemem komutanım. Ayağındaki potinlerin burunları açılmıştı... Kafile gittikçe ağırlaşan bir yürüyüşle ilerlemeye devam ediyordu.Vallahi olmadım çavuşum hani daha önceden biraz arpa almıştım ya.Çavuşum hayrola niye gülüyorsun? .O zaman sen ye. Subayın attığı çığlıklar üzerine... Çavuşun avurtları çökmüş.. hüznü ve yokluğu.Ben de ona gülüyorum ya. Az sonra yanlarına gelen subay çavuşların eline bir emir tutuşturdu: "Rus sınırı geçilir geçilmez.O sizin. Sonra ne paylaştığını düşündü. Herhalde daha da paylaşmaya da devam edeceğiz. .Vallahi çavuşum dört beş günden beri sınırı geçtik ama besili ne hayvan gördüm. . dedi... duraksamış ancak dayanılmaz bir ayaz çıkmıştı. Bunları paylaştık..Niçin çavuşum? . Keşke birazcık olsun yeseydin. Ölme.. "Birçok şeyi onunla paylaştık" diye düşündü...Hayır üşümedim Ziver. Rus sınırını geçince mallarını alacakmışız.Haydi ye.Belki Bardız'a ulaşınca..Geçer geçer. . kafiledeki erler ve diğer subaylar şaşkın ve hayretler içinde kendisine baktılar.. . Orada büyük yiyecek depoları olduğunu söylüyorlar.. hayvanlarına ve mallarına el konulacaktır.Ama sen yemeyince boğazımdan geçmez ki. Ne olduğunu anlamış değillerdi ama atılan acı çığlıktan yine bir erin ya donduğunu ya da açlıktan aklını oynattığı tahmin etmişlerdi.Ama ben açım.. Kafanı yorma. kaput konusunda çok samimiyim. Ölmemeli. Onun güldüğünü gören Ziver sordu: . Belki Sarıkamış'ta yiyecek buluruz. elmacık kemikleri iyice belirmiş. ... "Neyi paylaşacağız? Beyazı.Ölmemeli. Ölme. Onun bu hareketine Faik Çavuş güldü: . Onun bu sözlerine Ziver de güldü: . Şaşırmıştı. dedi...Bak Çavuşum..Çavuşum üşüdüysen söyle.Tamam. Ağzı açık şekilde kalakaldı.Şu emirde okuduklarıma gülüyorum. Ziver belki. Sen ye. . Kendisine bakan Faik Çavuşa arpa tanelerini gösterdi. Çünkü dizine aldığı erin başı yana düştü.... Onlar. Onun kalıntıları.. . Kendinden geçmiş bir şekilde: . İki tane arpa tanesi eline geçti.. .. Memleketin kaderini. Meydana gelecek fırsatlarda kıt'alar kendi zayıf hayvanlarını rastlayacakları halka ait hayvanlarla değiştirmelidir. Aldı yanında gitmekte olan Faik Çavuşu dürttü. sakalı uzamıştı. Hava soğuktu... ne de mal bulduk ne de yiyecek. .Diğer arkadaşlarla paylaşmak için. Yine diğer arkadaşları ile yürümeye devam ettiler. Sabahtan beri yağan kar. .Ben aç değilim. * Faik Çavuş ve Ziver ve diğer topçu erleri birbirleriyle hiç konuşmadan yürüyorlardı. Ne olur Rabbim! Ölmeeeesin.. sağ ol.

biraz orada dinlenip oradan Kızılkilise'ye ve dolayısıyla da Sarıkamış'a saldırmalıydılar. Bunun üzerine zaten soğuk havada üşümüş. Kar yağdıkça yollar. Bu yüzden emrindeki subaylara emir üstüne emir yolluyordu. Neden sonra Rusların geri çekilmekte olduklarını anladılar.Yahu ne dik kafalı adamsın. . hızla yol almak. . yürüyüş kolu uzadıkça uzuyordu. Soğuk ve kara rağmen gayretlerini arttıran 31. Tümen hem Ağasor-Narman hattında ilerlemeye çalışıyor hem de keşif kollarıyla Rusların nerede olduğu araştırıyordu. karnı acıkmış erler köyün Ruslar tarafında yakıldığını anladılar.Demek ki Sarıkamış'a girsek neler bulacağız? . karnını doyurmak. belki her şey yoluna girecekti. sevk ve idaresini yapmak zor oluyordu. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi tümeninin yorulmasına rağmen hızlı bir şekilde Rusların yerleşmesine ve kuvvetli bir savunma yapmasına imkân vermek istemiyordu. Evlerden alevler ve dumanlar çıkıyor. Bu sözler üzerine Faik Çavuş bir şey demedi.Biliyorum.Ziver o sana ait. Olanca hızlarıyla da ilerlemeye başladılar.İçimdeki sese ben çok inanırım. O ses bana. Ne diyecekti ki? Sustu ve yürümeye devam etti. benim sezgilerim güçlüdür. Bunları bulan Türk erlerinin sevincine diyecek yoktu. Hatta aralarında çektikleri acıları ve yorgunlukları unutan erler birbirleriyle konuşuyorlardı: . Orada çeşitli yiyecek ve silahlara kavuşacaklardı. Subaylar bu uzun yürüyüş kollardan dolayı rahatsızlık duyuyorlardı ama ellerinden başka bir şey gelmiyordu. Tümen Todan sırtlarına doğru yaklaştığında Ruslar kendilerine ateş açtı. Kim ölecek kim kalacak! Belki. . Ruslar güçlü bir karşı koymadan sonra biraz daha geri çekilmeyi düşünürken. patikalar belirsizleşiyordu. Tümenin yürüyüş kolu uzuyordu. Çok zaman kaybediyorlardı. sen ise bir şey demiyorsun.. yer yer Yeniköy sokakları gündüz gibi aydınlanıyordu.Öyle deme. Her ne kadar evlerin yakılmasına üzülseler de ısınabildikleri için kendilerini şanslı sayıyorlardı. Hızla Bardız'a girmeli. bu kaputu giyeceksin diyorum. . Erler birbiriyle âdeta yarış edercesine Yeniköy'e doğru koşuyorlardı. Hemen bir haberciyi geriye göndererek..Orada yiyecek bol. Hep de doğru çıkar. Hemen yayılan ve kendilerini savunmak için mevzilenen Türk askeri de karşı ateşe başladı. Bu arada Rus sınırında bulunan ve Yeniköy'e doğru ilerleyen tümen ileride duman ve alevlerin yükseldiğini gördü. Şimdi askerin aklında iki şey vardı ısınmak ve yiyecek bularak. İşte bu düşünce ile subaylar yürüyüş kolu boyunca bindikleri at üzerinde eratı denetliyor. 31. Çünkü böyle durumlarda askeri bir araya toplamak.. Bazı Rus erleri siper kazmaya. Sonra. diyor. Şimdi Yeniköy'de her şey vardı. biraz gayretli olmalarını istiyorlardı ama değişen bir şey olmuyordu. Kar ise uzun bir süreden beri tekrar yağıyordu. birliklerin hızla ilerlemesi ve mevzilenmeden Ruslara saldırılması bildiriliyordu. Ruslar alabildiğince oyalama yapmak ve çekilen birliklere zaman kazandırmak istiyordu. Savunma yönünden son derece elverişli Todan sırtlarına dek çekilmeyi.Haydi canım! . ben senden önce öleceğim. yapılan amansız saldırılardan olayı Ruslar çarpışmalara ara vererek Narman'ı terk edip İd'e doğru çekilmeye başladılar. diyorlar. Köye girmeye başlayan erler. Yiyecek ve silah bulmuşlardı. bazıları da makineli tüfeklerle sırtları tutma gayreti içindeydi.Bari ölünce giy çavuşum. Erat aksine daha da yavaşlıyor. * 31.. çavuşundan önce öleceksin. Yol belirsizleştikçe asker endişeleniyor ve endişe zamanla yorgun yüreklerde koyulaşıyordu. Hâlbuki hızla hareket etmeliydiler. Ben onu nasıl giyerim? . Türklere burada karşı koymayı düşünüyorlardı. Hele askerin daha da memnun eden şey ısınabilmesiydi. alevler ısınmaya gayret ediyordu.Ama ben ölürsem. Bazı erler ise evlerde yiyecek olup olmadığını araştırıyordu. Geri çekilmekte olan Ruslar ise Türklerin bu kadar kolay ve çabuk ilerlemesine şaşırdığı için ellerinde bulunan bazı erzak ve cephaneleri köyün dışında atmışlardı. . Her geçen dakika 32.. .

gayretini arttırmıştı. aklı hep gerilere ve çektiklerine kayıp eski günleri hayal etmeye başlamıştı. . bunca çile çekmişler ve yorulmuşlardı. Türkler tarafından saldırıya uğrayınca. Kasabaya giren erlerin ilk işi evlere dağılarak.Bir güzel ısınırız.. bir çiçek gibi bu beyaz ülkede. Hem ısınıyor. İnanın değdi doğrusu. Ah şu Sarıkamış'a bir varabilsek. Kısacası her türlü zorluğa bir . 31. Yoksa her şey sonunda iyi mi olacaktı? Bunca yol yürümüşler. üzerinde nar gibi kızarmaya başlamış bir koyun çevirmesinin olduğu yerde sabret demek inanın çok zor ve garip. bu beyaz hüzünde hayatına Zehra iyi ki de girmişti. .. diyorlardı.Arkadaş şu manzarayı görmek için 60-70 km yürüdük ya. Bir kardelen gibi. Faik Çavuş ve diğer topçu erleri küçük bir ateşin etrafında sıralarımışlar. Faik Çavuş ise dalga dalga yayılan ısının karşısında gevşemiş. Çünkü neredeyse 30-40 km uzayan yürüyüş kolunun köye gelmesi beklenecekti. Albay bulunduğu birliklerin etrafına keşif kolları çıkarmayı ve gözcü koymayı unutmuştu. Şu 3-5 senedir hayatımda kan ve barutun. İşte bu ümit soğuk havalarda gönlünü ısıtmış. Ateşteki korlara gözlerini dikip daldı gitti. . bir gün Zehra ile karşılaşırım. Hep yanında olacağım. Ayrılmaya mecbur olmak ne kadar zor. işte o zaman ondan ayrılmam. Ancak tümenin burada dinlenmesi gerekiyordu.Biraz sabret oğlum.Nasıl sabrederim ki? Yürürken yiyecek bir şeyimizin olmadığını bilip katlanıyorduk. Ama şimdi rüyamda bile görsem inanamayacağını bir manzara var karşımda. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarılardan dolayı gayet memnundu. Ama bir gün Zehra karşıma çıktığında ya da ben karşısına çıktığımda ayrılık mecburiyeti olsa da asla ayrılmayacağız. Patsik'e giren öncü birlikleri içinde Faik Çavuş ve mangası da vardı. Onun bu sözlerine diğer arkadaşlarından destek geldi. "Belki" dedi "Her şey iyi olacaksa. en kısa sürede Patsik'e yollamaya başladılar. Artık hedef Bardız'dı.Etin nasıl bir yiyecek olduğunu unutmuştum. Büyük bir ateşin. Şimdi Faik Çavuş geri dönebilmek için bin bir ümit taşımaya başlamıştı. . Ancak incecik yufkayı yemeye doyamıyorlardı. Ayrılmanın acısını tekrar yaşamak istemem. Tümene emir vererek askerin dinlenmesi ve karnının doyurulması için gereğinin yapılmasını istedi. Onu düşünüyorum. hem de konuşuyorlardı: .. . Tümen akşam üzeri Narman'a girdi.Elbette ya." Faik Çavuşun aklında şimdi iki kelimelik kısa bir cümle dönenip duruyordu: "Bizimle kal. sevinmişti.. Biraz dinlendikten sonra civar köylere dağıldılar. yiyecek aramak oldu. Askerin sağa sola tehlikeli bir şekilde yayılmaya başladığını gören tabur ve bölük komutanları erleri toplayarak ld'e doğru ilerlediler. büyük bir ateşte çevirmeye başladıkları koyuna iştahlı gözlerle bakıyorlardı. Tümen askerlerinin artık yürüyecek hâli kalmamıştı.. Hatırladığım tüm tatlı hatıralarım ona çıkıyor. * 32.Cephane de boldur. . Ancak daha sonra ne yapacağını şaşırdı. Ayrıca iki top Türklerin eline geçti. çam odunlarıyla her tarafın kokuya büründüğü.. bu beyaz yürüyüşte." işte Zehra'nın kendisine söylediği son cümle buydu.Her şey yoluna girecek. Ümitlenmiş. Hele hele Zehra ile karşılaşması aklına gelince düşünmeden edemedi. Karşısındaki birliklerin kuvvetli olduğunu görünce 750 eri ile birlikte teslim oldu. Bu arada İd yakınlarında geri çekilmekte olan Albay Katedze birlikleri Türk askeri tarafından çevrilmeye başladı. Bu zorlu yollarda aç bir hâlde tam 15 kilometre yürümüş ve nihayet Patsik'e varmışlardı.Daha pişmedi mi? . Çökmekte olan karanlıktan faydalanarak 600 Rus askeri de kaçmayı başarabildi.Dertlerimiz bitecek. Sonra iki kelimelik kısa cümleyi Faik Çavuş kendi kendine açıklamış durmuştu. Komutanlarının verdiği emir üzerine Patsik'te ve civar köylerde yiyecek aramaları emredilmişti. Bulabildikleri yiyecekleri ve küçükbaş hayvanları keserek. ilk önce kendi karınlarını doyurma telâşına düşen erler köylülerin yufka dediği bir tür ekmeği bulunca çok sevinmişlerdi.. ölümün yanında hayatıma giren nadide bir çiçek gibi Zehra. ilk önce Türklere karşı koymak için askerini yaymaya başladı. . 31. O da benim yanımda olacak.

dedi. kuytu yerlerde. Hele er ve hayvanların donmuş bir hâlde sağda solda kalmış cesetleri. ateş yakmadan beklemek erat için âdeta bir işkenceye dönüşüyordu. Faik Çavuş ise bir kardelen çiçeğine benzettiği Zehra'yı hayal ediyor. bir yandan da Türkçe "Teslim!" diye bağırıyorlardı. onu sıcak düşlere sürükleniyordu. Şimdi manga erleri uzun zamandır özledikleri sıcağa ve yiyeceğe kavuşmuşlardı. çoğu çarık giyen erler yokuş yukarı ilerlemekte zorlanıyorlardı. içinde her dem kabaran öfkeleriyle tırmanmaya gayret ediyorlardı. Heyecanla beklemeye başladıklarında. Alay erleri ise daha uzun yolda ilerlemeye çalışıyorken. askeri en çok üzen olayların başında geliyordu. Saklanmakta olan Rus bölüğü. Biraz tırmanıyor. Yavaş yavaş tatlı bir uyuşukluk her taraflarını sarıyordu. Alayın öncü müfrezesi olan Karabıyık ise daha ileri sokulmak için dik bir yokuşu tırmanmaya çalışıyordu. Hele akşamları açık arazide. İşte bu sonun başlangıcı oluyordu. .. Bunun üzerine Ziver: .Çavuşum acıkmadın galiba. Ama ayaklarda. teslim olmaya karar vermişlerdi. İştahla et yemeye başladıklarında. Yokuşu çıkabilen erler daha sonra gelenlere yardım ediyor. Bu kardelen Zehra'ydı. yukarı çıkmalarına destek oluyorlardı. "Nerede konaklayacağımız?" sorusu oluyordu.. * Kar yavaş yavaş yağıyordu.. Tepede rüzgâr sert esiyor. En büyük korkuları yürüyüş kolundan uzaklaşmak ve ayrı kalmaktı. daima ileri yürümek konusunda şartlanmış beyinler. Ana kola yürümek için ayrıca bir çaba gerekiyor ve erler koşmaya başlıyordu. akıbetlerinin eninde sonunda donmak olacağını düşünüyorlardı.başka göğüs germeye başlamıştı. Yine de inatla.Teslim! Teslim! Osman teslim! Bir an ne olduğunu anlayamadılar. âdeta buz bağlamış gönlünde bir kardelen çiçeği açılıyordu. Hayatta kalmanın yanında artık Zehra için hayatta kalmayı düşler olmuştu. Faik Çavuş hissettiği duyguların sanki anlaşılacağı endişesiyle kızardı. Başka bir zaman eğlenceli ve güzel bir çocuk oyununa benzeyen bu düşmelerden dolayı eratın canı sıkılıyordu. uykusuzluğun ve yiyeceksizliğin sayesinde daha da artıyordu. İleri. Ancak bazen sert bir rüzgâr ve dik bir yokuş erin çabuk yorulmasına sebep oluyor. bir kenara kendilerini atıveriyorlardı. tek tük Rus erleri kendilerine doğru yavaş yavaş ilerliyor. Yürüyen askerin aklında bir mıh gibi çakılı duran şey "Ne yiyeceğimizden" ziyade.Isınınca gevşedim. Bu şiddetli rüzgârdan korunmak için bir an önce ağaçlık alana doğru koşmaya başlayan müfreze erleri karşıdan gelen seslerle irkilip durdular. Bu saatlerin bitmesini istemiyor insan. Bu işkence. Ancak bu tırmanış erlerin büyük güç sarf etmesini gerektiriyordu. Hemen bir başka bahane buldu: . Bu düşünce onların gayretini.. İşte o zaman kırık bir ümide tutunarak yürümeye gayret edenler. Faik Çavuşun üşümüş. ağaçlık alana doğru koşarak gelen Türk erlerini görünce taarruza kalkıldığını sanmış ve sayısını bilemedikleri Türklerin kuvvetli olduğunu düşünerek.. 99. . Kendisine bir parça but uzatan eri duymadı bile. vadilerde biriktiriyordu. dizlerde tükenen mecal nedeniyle kendilerine "kalk yürü" deseler de bu o kadar kolay olmuyordu. neden sonra aşağıya doğru kayıyorlardı. Daldın gittin. yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu.. Sonra öylece kalıyorlardı. Karabıyık müfrezesi ileride bulunan çamlığa doğru ilerliyordu. kar yağmamasına rağmen yerden kaldırdığı karları çok uzaklara ve ötelere taşıyor. Ana yürüyüş koluna yetişebilenler ise daha dinlenme imkânı bulmadan arkadaşları arasında tekrar yürümeye başlıyorlardı. Kader onları nasıl ki. Yollardaki izler yağan kar nedeniyle kolayca örtülüyordu. hiç umulmadık bir anda karşılaştırmışsa. bundan sonra da neden karşılaştırmasındı? Bu soruyu soran Faik Çavuş daha da ümitlendi. yürümesini ve cesaretini kırıyordu.Gevşedik ya. . Hemen karın içine atladılar ve tüfeklerini ağaçlığa doğrulttular. dar bir yolda. her ne olursa olsun ilerlemeye gayret ediyordu. şu an hepsi çok mesut olduğunu düşünüyordu. Kayan erler tırmanmakta olan diğer erleri de düşüyordu.

Sanmam. Yüzbaşı Ali Tevfik Bey. Rus erleri ise durmadan: .Biz o kadar kalabalık değiliz ama. Kendisinin rütbesine denk Türk subayı tarafından teslim alınmayı istiyordu. tüfeklerini doğrultularak teslim olmak isteyen Rus erlerine doğru yürüdüler.Peki.Bir bölük mü? . dedi. yorulmuş olmalıydılar.Bunları kolaylıkla esir alabiliriz.. Yattığı yerden iki-üç ere bağırdı: . İyi olur. Kemal Bey memnun bir şekilde: . Alayın ana yürüyüş kolu kendilerine yaklaştığında çok elverişi bir konuma sahip olacaklarını biliyordu. Yine de karşı tarafın daha rahat. . .Haydi gidin şunların tüfeklerini alın. Alay 1. Aynı acıları çeker. yere atarak kendilerine doğru geliyorlardı. aynı duyguları yaşarlardı. Sonra Rus komutanlarla Fransızca konuşmaya başladılar. Ağaçlık alanda bir araya gelip titreşmekte olan Rusları görünce rahatladı. . Bir karar vermeliydi. dedi. Bir daha hiç konuşmasın. Ne yapmalıydı? Ateş emri verecek. . Yanındaki Teğmen Hasan'a dönerek: . sizi bir binbaşı teslim alacak. teslim olmak isteyen Rusları öldürtecekti. Ancak böyle bir davranış savaş kurallarına aykırı olduğu gibi insanlığa da sığmazdı. . .Olsun komutanım. gidip bir bakalım.Teslim.Dikkatli olun! Dize kadar kar içine gömülmüş.. . Alayın ana yürüyüş kolunun artık yaklaştığını düşünerek: . ezeli bir düşmanla da çarpışsalar onlar da insandı. acıkmış. Diğerleri şu Ruslara göz kulak olsunlar yanımıza beş er daha alalım. dedi.Sakın bu bir tuzak olmasın.Şeytan diyor şunun ağzını burnunu dağıt. Eklemeyi de unutmadı: . Ama Rus askerleri kendilerine doğru gittikçe yaklaşıyorlardı. . Rus Binbaşı. illa kendisini bir Türk Binbaşının teslim almasını dile getiriyordu. Rus Binbaşıya kendisinin yüzbaşı olduğunu ve arada çok büyük bir rütbe farkının olmadığını beyhude yere açıklamaya çalıştı.Peki öyleyse.Tamam ulan tamam! Teslim alacağız! Ne kadar da meraklıymışsınız teslim olmaya! Erin ne dediğini anlamayan Rus eri gülümsemeye çalışarak "Teslim!" demeye devam ediyordu. Savaşta birbirine karşı savaşanların kaderi aslında birbirine benzerdi. daha kuvvetli olduğunu düşünmeden de edemezlerdi. Ancak Rus erleri silahlarını. "Ya bu bir tuzak ise?" diye içinden geçirdi. Türklerin büyük bir harekat içinde olduklarını bildiklerini söyledi. Yüzbaşı Ali Tevfik Bey de biraz daha beklemeyi uygun görerek daha ne kadar Rus askerinin olduğunu anlamaya çalışıyordu.Elbette esir alalım. İçinden "Bunlar bizden daha kötü durumda" diye düşündü.İnşallah. Bu arada Teğmen Hasan'a emir verdi: . Herhalde zorlanmadan bunları teslim alabiliriz. Çaresiz kalan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey 99. Onlar da üşümüş. Aynı zahmete ve zorluğa katlanırlardı.Müfrezenin en önünde karlar içinde yatmakta olan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey bir an ne yapacağını şaşırdı. Bir Rus Binbaşısı artık savaşmak istemediklerini.Komutanım bir bölük kadar asker ağaçların arasında teslim olmayı bekliyor. Kurulu bir saat gibi aynı kelimeyi tekrar etmeleri Türk erlerini kızdırmıştı: . Sonra erin biri işaretle tüfekleri üç Rus askerine toplattı.Evet. Yüzbaşı Ali Tevfik Beyin yanma doğru yürümeye başladılar. 99. Vakit de kazanmalıydı.Eğer bunlar yanlış bir şey yaparsa gözünü kırpmadan vur! Tepeye henüz çıkmış olan 99. Teğmen Hasan da sadece: .Baş üstüne komutanım! Yüzbaşı Ali Tevfik Bey yanına bir subay ve altı er alarak teslim olmak isteyen diğer Rusların yanına doğru ilerlemeye başladı. . diye Türkçe konuşuyorlardı. bunlar teslim olmaya çok meraklılar. Neticede. Ben gidip bu konuyu komutanlarımla görüşeceğim dedi. Ancak teslim olmak için bir şartı vardı. Tabur Komutanı Binbaşı Kemal Beye giderek durumu anlattı. . Nuh diyor da peygamber demiyor. iki er kalktılar.

. . O sırada Rus binbaşı erlerine Türklerin etrafını sarmasını söyledi.. buradan biraz daha doğuya hareket ederek Arsenik'e varmıştı. 8. Rus Binbaşı ise ona: .Ateş! .. Bu arada daha önce teslim olan bazı Rus erleri de silahlarını alarak Yüzbaşı Ali Tevfik'in Karabıyık müfrezesine ateş etmeye başladı. Bir bölük Türk eri ile yaklaşmakta olan Kemal Beyi gören Rus Binbaşı bir süre sonra geri döndü. Tümen Başköy. Tümen ise Beyköy üzerinden Sarıkamış'a saldıracaklardı. yüksek tepeleri tutmuştu. Rus Binbaşı Rusça bağırdı: . bir yandan da Rus erlerini kolluyordu. Rus erlerine döndü ve: .Ben de baştan öyle düşündüm ama teslim olmaya can atıyorlar.Sonra bir bölük erle söz konusu ağaçlık alana doğru ilerlemeye başladılar. Binbaşı Kemal ise esir edildi. Binbaşı Kemal Bey daha önce yüzbaşı Ali Tevfik duyduğu kaygıları duymaktaydı: . dedim diye açıklamada bulundu. Teğmen Hasan ise yaklaşmakta olan binbaşıya bakıyor. istediğiniz gibi olsun. Bu durumdan büyük bir utanç duyan Binbaşı Kemal Bey ise hiç olmazsa yaralıların bakılmasını istedi. 32. daha sonra Rusların teslim olmak için ağır ağır hareketlerini görünce tüfeklerini indirmişlerdi. kar gibi eriyip ölmeyi o kadar çok istemişti ki.Peki. Ben silahımı sadece binbaşınıza verebilirim. Savaşmaya hiç niyetleri yok. Böylelikle Çamurlu Dağ’dan ilerleyen 9. Teğmen Hasan bu durumu kabullenmek zorunda kaldı. Tümen de destekleyecekti.. Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Ali Tevfik artık Rus erlerini gayet iyi görür bir konuma gelmişlerdi.. Aksi hâlde bunların kısa sürede donacağını söyledi. Askerlerinin hâlâ silah bırakmadığını görünce teslim olup olmamayı düşündü. İleri bir harekât için ve özellikle Sarıkamış'a taarruza geçme görevi de bu tümene verilmişti. Tümenler buradan sonra Allahüekber Dağları'nı aşacak. Bu tür davranışın askeri kurallara savaş kurallarına uymadığını ifade etti ama Binbaşıya dinletemedi: .Ateş! Arka tarafta teslim olmayı bekleyen ancak silahlarını henüz atmamış bir bölük Rus eri ayakta olduğu hâlde yaklaşmakta olan iki bölük Türk askerine ateş açtı. deyince. Türk subayı geliyor.. Tümen bir süre sonra Bardız'dan Kızılkilise yönünde hareket etmiş. Kolordunun 17. Tümenler Oltu'dan sonra karlı yollardan Penek'e gelmiş. işte ne olduysa o anda oldu. Geriye doğru çekilmeye başladı.Ateş! . İlk önce elleri tetikte ilerlemişler. Aniden geri dönüp değişik bir Rusça şivesiyle bir şeyler söyledi erlerine.Silah bırakmaya hazır olun. 30. Size tabancamı teslim edemem. BÖLÜM 30. İlk ateş sırasında birçok er vurularak yere düştü. 31. Oda: . Daha önce Bardız'a gelen 29.. Bu saldırıyı 17. Teğmen Hasan Fransızca ne dediğini sordu. Ne olduğunu anlayamayan Türk erleri ve komutanları kendilerini yere attıklarında çok geç kalmışlardı. Nasıl olsa silahlarımızı bırakacağız. İki bölük askerin kaybı büyüktü. ve 32. ve 31. Ama onların sakin bir şekilde durduklarını görünce bu işin çok kolay olacağını düşündü.İyi o zaman. Teğmen Hasan ise şehit düştü. Binbaşı Kemal yürürken.. Kısa sürede gafil avlanan Türk askerlerinin pek çoğu şehit oldu. Yüzbaşı Ali Tevfik. Haydi yürüyün. dedi. Tümenin öncüleri de ağır ağır Bardız'a doğru gelmeye çalışıyordu.. .Tüfekleriniz yere atın...39 Rus komutan aldığı esirlerle ormanlık alana doğru hızla ilerledi. dedi.Sakin olun.Yüzbaşım bunlar bize bir tuzak hazırlamış olmasınlar? . Bizim kuvvetlerimiz de çok sanıyorlar.Boş ver binbaşı! Siz de donacak asker çok. Tümenlerini karşılamak isteyen Ruslar gafil avlanacaklardı.

kar soğuğunda uykusuz geçen gecelerin yerini sıcak yataklar. Çünkü 28. kar üstünde. Kızılkilise'ye doğru giden yaylaları tutmak için ilerliyordu. bazen de seyyar topu itiyordu. Ziver ise kendisine zimmetlenen atın bacağını tüfeği ile birlikte taşıyordu. Her vakit kaybında Albay Abdülkerim âdeta küplere binmiş bir şekilde öfkeyle bağırıyordu: . 28. . Bardız'a ne ümitlerle gelen asker. Ancak topun namlusu geride kalan erlerde. bizden sevgini ve cömertliğini esirgeme" diyeceklerdi. 32. Birbirine hasret iki sevgili nihayet kavuşacaktı. * Bardız bir vadinin hemen yamacında kurulmuştu. bu atın bacağından kurtulmayı umuyordu.Haydi sallanmayın! . sıcak odalar alacaktı. Bu yokuş tepeye doğru daha da dikleşiyordu. Ancak ertesi gün Sarıkamış'a yapılacak taarruzun esas eksenini teşkil eden 29.Vakit kaybediyoruz! . Orada her çile son bulacaktı. Alayı Bardız'ın hemen ilerisinde bulunan Çakırbaba Dağı bölgesinde Ruslarla muharebeye tutuşmuştu.. Bir de yiyecek bulacak olmaları onların içinde bitip tükenmek üzere olan ümidi yeşertmeye yetiyordu. diğer erlerden daha çok yorulmuştu. Kolordu ile gurur duyuyorlardı. Aylardır çektikleri çilenin hep bu nazlı yar uğruna olduğunu görenler. Artık Rusların üzerine ilerlemeliydiler. ayaklar kısacası tüm vücut ısınacak. Tümen Bardız'a girdiğinde kasabaya ulaşan haberle sarsılmıştı. Sarıkamış'ın dış mahallelerindeki evlerin beyaza bürünen çatıları. Bardız'a girdiklerinde. Sarıkamış'ta her şey vardı. gazi arkadaşlarıyla sağda solda donan arkadaşlarıyla. Tümenin desteğine ihtiyaç vardı.*' Durumu daha yakından görmek isteyen Tümen Komutanı Albay Abdülkerim topçular ve süvarilerle birlikte epey ileri sokulmuş. Bu sevdaya tutulan Türk Ordusu kışın kurtların bile gezmeye korktuğu dağları aşmak için uğraşıyordu.. Tümen bir nebze olsun nefes alabilmişti. Parçaların farklı kişiler tarafından taşınması yüzünden topu hazırlayıp ateşlemek vakit alıyordu. Bu yüzden 32.. kendileriyle. Ziver'i en çok rahatsız eden şey de işte buydu. Bu manzara askere gizli bir ümit aşılıyordu. Hiç vakit kaybetmeden ateşe başladılar. Mahcup bir aşık gibi "Sarıkamış sana çok uzak ve zorlu yollardan geldik. Bu emir üzerine Faik Çavuş ve erleri hemen topları ileri hatlara taşımak için insanüstü bir gayret sarf etmeye başladılar. daha karnını bile doyuramadan Ruslarla muharebeye tutuşmuştu.Ateş çabuk! Yine de hemen ateş vaziyetine gecikmedi. Tümenin esas kolu da Bardız'dan çıkmış. Bu yürüyüş sırasında zaman zaman çöken sis yoğunluğunu iyice arttırıyordu. Faik Çavuş.. Uzun bir yolculuk boyunca bir de atın ayağını taşımış.. Faik Çavuş ve mangası topun parçalarını bir araya getirmeyi başarabilmişlerdi. ve 17. aç olan midelere sıcak aş girecek. Bu gurur onlarda yine gizli bir sevince dönüşüyordu. Bu ateş karşısında ilk önce sersemleyen Rus birlikleri ilerlemeyi durdular ve siperlerini pekiştirdiler. Kafkasya'nın kilidi olan bu küçük kasabaya yaklaştıklarını görünce. bu kadar yakma gelince. halen Allahüekber Dağları'nı aşmaya çalışan 11.. Kızılkilise'den sonra az eğimli düzlükte Sarıkamış yer alıyordu. hayal kırıklığına uğrayanlar hep Sarıkamış için geldiklerini düşününce. Albay Abdülkerim Bey hemen topçuların ateş açmasını istedi. Tümenin 82. Tümenlerin vaziyet almasını beklemek gerekiyordu.Tümenin önünde gitmekte olan Faik Çavuş ve topçu takımı karlı yollardan şimdi derin bir vadi içinde kıvrıla kıvrıla yürümeye çalışıyordu. bazen Ziver ile birlikte yürüyor. Doğusunda yer alan Kızılkilise Köyüne gitmek için derin olan bu vadide bir süre yürümek ve daha sonra yaylalara çıkmak için dik bir yokuşu tırmanmak gerekiyordu. İşte yine aynı şey olmuştu. Bu kavuşmada üşüyen eller. * 32. nazlı bir yar gibi olan Şirin'ine yani Sarıkamış'a kavuşacaktı. bacalardan göğe yükselen dumanları kolaylıkla seçilebiliyordu. Artık Sarıkamış uzaktan görünüyordu. Top mermilerini taşıyan at arabası ise epey geride kalmıştı. Tıpkı bir Ferhat gibi dağlar aşan bunca aşık. umudunu yitirenler. durumun önemini görünce de hiç tereddüt etmeden öncü birliklerini destekle görevlendirmişti. Alayın sağ yanının kuşatılmak üzereydi. kızakları ise bir başka erlerdeydi.

içime doğuyor çavuşum. Hele almış olduğu bazı haberler neşesinin artmasına sebep olmuştu. Akşama doğru Bardız yaylarındaki çarpışmalar hızını kesmişti.. Bu iş de kolay olacaktı. ..Artık yolun sonuna geldik. Yarın ne olur bilinmez ama içim hiç bu kadar darlanmamıştı. Tümen erleri etrafa yayılmış. sabahı etmek için sıcak bir yer aramaya başlamışlardı. Uzun bir yolculuğun sonuna gelmişler ve birkaç gün içinde topyekün saldırıya geçince Sarıkamış'ı ele geçirebileceklerini ilk kez yola çıktıkları günleri düşünüyorlardı. Sarıkamış'ta az bir Rus kuvveti vardı. bir süre sonra Sarıkamış'a girecek komutan arkadaşlarını kıskanıyor ve Araş Nehri kıyısında bulunmaktan dolayı da açıkçası üzüntü duyuyordu. Bak unutmuşsun bile.Kimin ölüp kimin ölmeyeceği belli olmaz. . Fakat esir olan Nasuhi Beyin üzerindeki çevirme planları Rusların eline geçmiş. Herhalde ben yarın öleceğim çavuşum. benim için de ye çavuşum. Sarıkamış'tan Kars'a doğru yaklaşık 6 kilometre derinliğinde bir yürüyüş kolu ile birçok araba geri çekilmekteymiş. "Hasta adam" denilen Osmanlı'nın gücü işte böyleydi. Benim kaputumu sen giyeceksin ve Sarıkamış'a gireceksin. İşte Türk ordusunun gücü buydu. Hâlbuki Ruslar geri çekilmiyor yeni bir kuvvet sevk ederek Yeniköy üzerinden Kızılkilise'ye yeni bir saldırı başlatmak için olanca güçleriyle hazırlanıyorlardı. Hele 10. . Ancak Ruslara çok yakın olmalarından dolayı ateş yakılmayacak olması hepsinin canını sıkmıştı. Bu doğuş yaman oluyordu.Yok yok.Asker Sarıkamış'a bu kadar yaklaşmanın ümidiyle vadi içinde yılmadan yürüyor. Ruslar. Rusların kendilerine direneceğini sanmıyor. . Baki Bey şu saatlerde çok heyecanlıydı.. Sarıkamış alındıktan sonra da sıra elbette Kars'a sonra da Kafkasya'ya gelecekti. Artık Sarıkamış Türklerin eline geçecekti.Ne düşünüyorum çavuşum biliyor musun? . Eğer Türkler hızla saldırabilirlerse gerçekten Sarıkamış'ı ele geçirme ihtimalleri büyüktü. vatan dendi mi. 26 Aralık 1914 günü büyük bir taarruza geçecek olan 29. Bu sözlere Faik Çavuş güldü: . Topun etrafında kümelenen Faik Çavuş ve manga erleri hiç konuşmuyor. Ziver ise kaputuna sıkı sıkıya sarılmış. Kars'a kadar çekilecekti. Bunun için de Sarıkamış'a kadar uzanan ve her mevsimde gayet iyi işleyen demiryollarından yararlanıyorlardı. uçurum kenarlarından yoluna devam eder.Kaput sözü. açık da olsa yorgun da olsa. ne yapar ne eder Sarıkamış'a girerdi.Ben ölürsem sözünü unutma çavuşum.Ne sözü Ziver? . dik yokuşları çıkmaya çalışıyordu. * Baki Bey bu tür haberleri duyduğunda her şeyin kolay olacağını düşünüyordu.Ziver bunları nereden çıkarıyorsun? . Hem de tıka basa. Kolordu da Allahüekber Dağları'nı aşabilirse Ruslar tam bir kıskaca alınabilecekti. Durmadan da yedek birlikler getirmeye çalışıyorlardı. Gözlerini gökyüzüne dikmiş yıldızları sayıyordu sanki. Eğer bol miktarda yiyecek bulursan.Ne düşünüyorsun Ziver? . yürünemeyecek kadar dar yollarda yürür. iki kişinin birlikte zor gidebileceği yollardan ve dağlardan Ruslar üzerine yürümeye çalışıyorlardı. tüm bunlar bir mazeret olarak . Bana Sarıkamış'a girmek nasip olmayacak... inatla susuyorlardı. Faik Çavuş ve Ziver artık çok yorgundu ama Sarıkamış önlerine geldiklerinden dolayı da tarifsiz bir heyecan duyuyorlardı. Sarıkamış'ta kalan bazı Rus kuvvetlerin bu çekilmeyi kolaylaştırmak için oyalama taktiği yapacağı haberi yayılmıştı. Türkler ise demiryollarından mahrum olduğu gibi patikalardan. Eninde sonunda orası da kurtarılacaktı. Manga erleri onların konuşmalarını sessizce dinliyordu.Çavuşum ben hislerimde yanılmam. Her iki taraf da sabahı bekleyecekti. Ruslar Türklerin harekâtından haberdar olmuşlar ve ileride bulunan birliklerini büyük tartışmalardan sonra Sarıkamış eksenine doğru çekmeye başlamışlardı. Sonra bir şey hatırlamış gibi Faik Çavuşun yanına geldi. . Asker aç da olsa.. sırtını topa vermişti. Bu millet ve devlet Anka Kuşu gibi küllerinden doğabiliyordu. Dağları aşar.

Gelsinler bakalım. Ziver'in savunmasız bir şekilde kaldığını görünce.Dayanıyoruz çavuşum. Faik Çavuş bir yandan ateş ederken. tüm dikkatini toplamış bir şekilde koşan Faik Çavuş bir yandan da bağırıyordu: . Toplu durmayın. İşte Osmanlı kendine geliyordu son yıllarda kaybettiği topraklan yeniden kazanıyordu.Dayan Ziver. Biraz olsun Ziver'i korumak istiyordu. bir yandan da Ziver'i kollamaya çalışıyordu. Acı içinde haykırarak yere düştü. Faik Çavuş ve Ziver Rusların ilerlemeleri karşısında topun yanında geri çekilmemek için direniyorlar. Omzunu tutuyor.Ziver ateş! O esnada Faik Çavuşun omzunu bir mermi sıyırdı. onun da omzuna bir mermi saplandı. Tüfeğimi bile tutamıyorum.30'da Sarıkamış'ı ele geçirmek üzere taarruza geçmişti. Cephenin ön kısmında bulunan Faik Çavuş ve Ziver. Faik Çavuş topun başındakilere haykırdı: .. Süngüler art arda vücuduna girince karların üstüne yığılıverdi.Çavuşum yaralandım. Ancak Rusların yoğun ateşine karşılık vermede zorlanıyorlardı. tüyleri diken diken olmuş.. Bunun üzerine Faik Çavuş: . Tümen ise sabah saat 7.Ziver! .Ziver hiç ıskalamadın. Onları gören Faik Çavuş da bu kez sürünmeyi bırakıp Ruslardan önce Ziver'e doğru koşmak için çabalıyordu. . Ancak gittikçe Rus erleri kendisine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Ruslar ilerlememeli.. Faik Çavuş kendine doğru koşan Rus erlerine ateş etmeye başladı.Dikkat sağ tarafımız zayıfladı. .. Siper aldığı bir ağacın arkasından ateş ediyordu. saldırının bir an önce yapılması kararlaştırılmıştı.Yayılın.alınamazdı. Ziver tüfeğini düşürmüş ve savunmasız kalmıştı. gözleri büyümüş. 10. Bir süre sonra iki tarafın da birbirine girdiği karlar üzerinde boğaz boğaza çarpışmalar başladı.Hayıuıır! Ziver! Dikkat et! Faik Çavuşun bu haykırışı nedeniyle geriye dönen Ziver iki Rus eriyle burun buruna geldiğinde yapacağı bir şey yoktu artık. Daha aşağıda ise ilerleyebilen Ruslarla Türkler arasında süngü savaşı sürüp gidiyordu..Ahhh! .Elbette çavuşum. yerdeki tüfeğin kasaturasını bir eliyle çıkarmaya çalışıyordu. kolordunun 30.. Bu düşünce ile karların içinde sürünerek yaklaşmaya başladı. Tümen Bardız yaylalarında saldırıya geçen Ruslara karşı direnmeye başlamıştı. . .. manganın diğer erleri toplarını art arda ateşliyorlardı. . Sonra daha fazla konuşamadı.Geliyorum. Ne olursa olsun Ziver'e yardım etmeliydi. Ziver ise attığını vuruyordu.Şimdi topu değil. Onun vurulduğunu gören Ziver kendini biraz gösterince. Ama öyle yoğun ateş altında kalmışlardı ki. .Ya top? . . * Ertesi sabah yarı uyanık yan uykulu geçen saatlerden sonra 32. Koşmaya devam eden Faik Çavuş büyük bir nefretle tetiğe basıp bağırdı: . Âdeta nefesini tutmuş. iki üç Rus er ona doğru koşmaya başlamıştı. . Ruslar ilk önce top ateşi ile saldırıya başlamışlar daha sonra birçok askeri ileri sürmüşlerdi. Tümenleri ise daha ortalıkta yoktu. Diğer erler de tüfeklerini ateşledi.Haydi dağılın! . tepeleri sahiplenme zamanı. Rusların Sarıkamış'ı kuvvetli bir şekilde tahkim etmekte ve asker getirmekte olduğunu düşünülerek. 29. Oradan geliyorlar. Faik Çavuş arkadaşına doğru yürümek istiyor ama karşıdan açılan yoğun ateş nedeniyle yavaş hareket etmek zorunda kalıyordu. Bu durumu gören Faik Çavuş ateşi onlara çevirdi. Baki Bey bu yüzden çok mutluydu. dedi. . ve 31. tüfeklerini ateşe hazır tutmaya çalışıyorlardı. Hiç ıskalamamıştı.. Faik Çavuş ne yapacağını şaşırmıştı.

Onlar en yakın arkadaşlarını yitirmişlerdi. Onlar ise kendisine koşmuşlardı karlı dağlardan. Sen ne dediğinin farkında mısın ha! Ne pahasına olursa olsun onu gömeceğiz. .Ziver. Onun bu hareketini gören bir takım subayı öfke içinde yanma yaklaşıp: .. Çok yakında olsalar bile Sarıkamış'a çok uzaktılar. Bu söz üzerine büyük bir öfkeye kapılan Faik Çavuş bir atlayışta erin yakasına yapıştı: .Arkadaşımın kaputunu aldım efendim. Ama sana verdiğim sözü tutacağım. Bu söz üzerine Faik Çavuş Ziver'i kucakladı. Erler ise çavuşlarının silahını ve çantasını alıp arkasından geliyordu. Az sonra Türk topçusunun amansız bir ateşi başladı. bir yandan da kendinden geçmiş bir hâlde bağırıyordu: . Ne açlık ne soğuk ne de kar hiç bir şey umurlarında değildi. Sonra ağır ağır Ziver'in delinmiş kaputunu çıkarmaya başladı. Sonra sırtına geçirdi. gözleri büyümüştü. beyaz dostluğumuz burada mı bitti? Her dem beyaza bürünen dostluğumuz bitti ha! Aylarca beyaz yollarda yürüdükten sonra şimdi seni kara toprağa vermek ne kadar büyük acı. Ama ben senin için ağlıyorum Ziver. Ziver'i karlar üzerine yatırmaya kıyamadı. .. Komutan ise onun bu hâlini görünce şaşırdı.. Göğsüne bastırdığı Ziver'in cesedini taşıyor.Çavuşum haydi kalk. Dostum. Donukları gömdüm... karlı yollardan. kargalara leş yiyicilere bırakamam tamam mı! Tamam mı! Faik Çavuş âdeta kendinden geçmişti. dedi.Tabii fırsatımız olursa. boyun damarları gerilmiş. Bu yüzden de düşlerini kenetlemiş sıkıyor da sıkıyordu. Ölme. Sanki hiç üşümüyorlardı. Kolay pes etme.. Sarsıla sarsıla ağlayan Faik Çavuş manganın diğer erleri tarafından teselli edilmek istendi. Gidelim. .. Faik Çavuş. Söz. Faik Çavuş'un öfkesi daha da büyümüştü. Nazlı bir yar gibi çok çok uzaklardan görünen Sarıkamış daha nice arkadaşlarını onlardan alıp.. Geriye taşıyıp gömelim.. Bu aralıktan dolayı Ziver'in cesedi üzerine kapanan Faik Çavuş ağlamaya başladı: . Kucağında tuttu. söz Ziver'im. Daha doğrusu cesaret edemiyorlardı.Hayııır! Ziver ölme! İlk dalganın kırılması nedeniyle Ruslar duraklar gibi olmuştu.. . Sanki az önce onlar savaşmamıştı. Faik Çavuş ise kendi kendine söylenip duruyordu: . gibi nazlı yar gibi âdeta kendilerine bakıyordu. Bağırıyor. beyaz ve karlı yollardan alıp kara toprağa mı sokacaktı? Sarıkamış nazlı yar gibi çok uzaklardaydı. Mezarının kazılmasını bekledi. Ancak komutan Faik Çavuşun haykırışı üzerine yavaş yavaş uzaklaşmayı tercih etti. çağırıyordu. Aç kaldık! Susuz kaldık! Yokluğu ben onunla paylaştım. Artık sıcak ülkeye. Erin biri usulca yaklaşıp omzuna vurdu. Dişlerini ve yumruklarını sıkıyordu.Bu adamı uzaklaştırın buradan! Erler elbette bir şey diyemedi. Hepsinin başı önündeydi.Hayıır! Ziver'i az önce süngüleyen erler vurulup yere düştüğünde..Bana bak! Fırsatı falan bilmem! Ziver gömülecek tamam mı! Onu burada bırakacağımızı mı sanıyorsun? Ben onunla yollar yürüdüm. sıcak diyarlara gittin. dedi erlerden biri. Ama söylenmeye de devam etti: . Dağlar aştım. Sen artık hiç üşümeyeceksin.. ateşe devam ediyor. Sarıkamış ise eski bir yar.Ziver. Sağda solda ise tek tük tüfek sesleri ile top sesleri işitiliyordu.Arkadaşlar onu burada bırakamayız. Delik deşik olmuş. Kalabalığa karıştı. Her zaman da ağlayacağım. Sonra Faik Çavuş: . Gözyaşları içinde yamacın aşağısına doğru yürümeye başladı. kanına bulanmış kaputunu giyeceğim. Ne diyeceğini bilemiyordu..Bana bak sen yapıyorsun! ..Sen ölü soyucu musun be adam? Bu söz üzerine Faik Çavuş titremeye başladı. sırtlanlara.... bazen de saçlarını okşuyordu.. Biliyorum bize bakıp gülümsüyorsun.. Erler onu Ziver'den nasıl ayrılacaklarını düşünüyordu. Ziver'in cesedi yanma çökmüş.Arkadaşına yaptığın reva mı bu! Daha fazla kendini tutamayan Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı: . Diğerleri gibi onu kurtlara.

- Ölü soyucuymuş... Biz Ziver'le talana bile katılmadık! Her şey sizin bildiğiniz gibi değil... - Tamam çavuşum sakin ol. - Sakin mi? - Sinirlenme, kendine gel. - Ben kendimde miyim? Kendime ne zaman gelirim, ben de bilmiyorum! Haydi Ziver'i toprağa verelim. Zar zor dize kadar açılan bir ulu sarıçamın altında açılan mezara Ziver'i yatırdılar. Sonra, karla karışık toprağı ve donmuş duygularla üstüne attılar. Ne kürek vardı ne de çapa... Ziver'i, Faik Çavuş başta olmak üzere manga erleri avuçlarıyla attıkları donmuş toprak ve karlarla gömdüler. Taze mezarın başında Faik Çavuş sırtında kanlı kaputu ile âdeta granitten yapılmış bir heykel gibi öylece kalakalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Kızarmış gözlerinden yuvarlanan gözyaşları yanaklarından süzülüp Ziver'in mezarına damlıyordu. Tuzlu gözyaşları beyaz karlar içinde kaybolup gidiyordu. Tuzlu gözyaşları gibi nice vatan evladı da Allahüekber Dağları'nı aşmaya çalışırken kaybolup gidiyordu. Sarıkamış önlerinde kayıplar durmadan artıyordu. Erler, subaylar, ümitler ve hayaller beyaz hüznün çöktüğü karlar içinde bir bir kayboluyordu. Var olmak için, yeniden doğmak için büyük bir sefere katılanlar şimdi bir bir karların altında ve dağların koyunlarında yitip gidiyordu... "10. Kolordunun tümen ağırlıkları ile büyük bir kısmı, Binbaşı Reşit komutasındaki öncüyü 1 km. geriden izliyordu. Çok soğuk bir havada karlı dağları aşmak zorunda tümenlerin izlediği patikalarda iki askerin yan yana yürümesinin imkânı yoktu. Bu yüzden kol derinliği kilometrelerce uzamıştı. Askerin hareketini kolaylaştırmak için talimatname uyarınca serbestlik sağlandı. Ordu karargâhı öne geçerek yol açmaya çalışmışsa da zayiatın önüne gecikmedi. 14 saat süren zorunlu yürüyüşten sonra Beyköy'e gelen bölüklerde 10-15 askerin olduğu görülmüştü. Öncü saat 17.15'te Beyköy'e girdiği hâlde artçının ancak saat 23 sularında gelebileceği tahmin ediliyordu. Allahüekber Dağları'nda tümen tamamen elden çıkmıştı. Sabaha kadar gelen erlerle tabur mevcutları 100'er ere bile tamamlanamamıştı. Askerlerin konak yerinde toplanması ve gereken intizam altına alınması için iki günlük istirahat kararı verilmişse de bu karardan dönülmüş 27 Aralık öğleden sonra hareket etmek üzere kıtaların toplanması emredilmişti. "* Hele Allahüekber Dağları'nın zirvesinde birlikleri ansızın çeviren bir tipi hiçbir tedbirin alınmasına fırsat vermemişti. Kimsenin kimseye yardım edecek hâli yoktu. Yürüyüş kolları dağılmış, asker tam manasıyla bitmişti. Subaylar tipi içinde bağırıp çağırıyor, erlerin toplanmasını istiyordu ama bu Allahüekber Dağları'nda bu hiç mümkün olmadı... İstanbul'dan marşlarla uğurlanan askerler için; "Şehitsen secdeler yüce ruhuna der, Yer Allahüekber, gök Allahüekbef denmişti... Gerçekten de yürüdükleri dağlarda, yer "Allahüekber" gök "Allahüekber Dağları" ile kaplıydı. Zaten zirvede gök ile dağların karlı başları ayırt edilemiyordu. "Allahüekber!" diyerek yollara düşenler şimdi Allahüekber Dağlan zirvelerinde "Allahüekber!" diyerek donup kalıyordu... * Çok uzaklarda tepenin birinde çete reisi gözcüsüne merakla sordu. - Onlar mı? - Onlar. Kızaklı arabalarından tanıdım onları, - İyi... - Yanlarındaki er yok reis! - Bu daha iyi. Bundan sonra yollarda Türk askeri olmadığını söylediler. - İşimiz kolay desene. - Kolay ya. - Ancak Ardos'a varmadan onları yakalamalıyız. Daha aşağıya istesek de inemeyiz. - Elimiz çabuk tutmalıyız. - Bir tulum altın var Kadir Ağada. Ya kızları? - Her biri ay parçası gibi reis. - Hah hah ha güzel, güzel çok güzel. - Kaçıyorlar bizden. Ama onların karşısına öyle bir zamanda çıkacağız ki şaşırıp kalacaklar. Altınlar ve kızların bizim olacak Kadir Ağa.

Bu sözleri söyleyen Kadir Ağanın kilerinde saklanıp altınların yerini öğrenmeye çalışan bir çapulcudan başkası değildi. Atlılar tepeden ağır ağır yola doğru inmeye başladılar. * 26 Aralık günü tüm birlikler yorulduğu için yeni bir saldırı 27 Aralık'a ertelenmişti. 10. Kolordu hâlâ görünürlerde yoktu. Hâlbuki bu kolordu 25 Aralık günü Sarıkamış civarlarında olacaktı. Hele bugünün kayda değer bir olayı daha vardı ki, Gani Bey komutasındaki 51. Alay defalarca, bıkmadan usanmadan da olsa Sarıkamış'ın batısında yer alan Çerkezköy'e saldırmıştı ama mevcutları gittikçe azaldığı için bu kasabaya girmeye muvaffak olamamıştı. Çerkezköy'e saldırılar devam etmiş, dalga dalga yenilenen hücumlar karşısında 87. Alay Komutanı Binbaşı Lütfullah Bey hasta yatağından kalkmış, yanındaki erlerle birlikte alayının başında Çerkezköy'e girmişti. Akşam bastırdığında ise köyde birden ateşler görülmüştü. Geri çekilen Ruslar köyü ateşe vermişlerdi. Bu arada sağ kanatta ilerleyen diğer bir alay olan 83. Alay düşman karşısında dağılınca 87. Alay çok zor duruma düşmüş ve savunmasız kalmıştı. Ruslar da köyü kuşatmaya başlamışlardı. Lütfullah Bey ileride kendilerinin sarılacağını görmüş ve iki çavuşla alay sancağını geri göndermiş ve Rusların eline geçmesini önlemişti. 10. Kolordunun Allahüekber Dağları'nı aşan döküntüleri yavaş yavaş toplanmaya başladığında iki saat için istirahat istediler ama bu istek reddedilince çaresiz bir şekilde Sarıkamış yönünde yürümeye başladılar. Çamurludağ sırtlarında Rus piyadelerinin görülmesi üzerine büyük tehlike altında kalacak olan ve Bardız'da bulunan 32. Tümene Sarıkamış'a hücum emri verildi. Bardız'dan hareket eden kuvvetler hızlı bir yürüyüşle Yeniköy-Kızılkilise-Başköy geçitlerinin olduğu yerde Ruslarla çetin bir muharebeye tutuşmuştu. Ruslar Sarıkamış'a girmek isteyen tümene inatla karşı koyuyorlardı. Faik Çavuş, Ruslarla vuruşurken bir başka Faik Çavuş oluyordu. Büyük bir öfke ve kin ile gözü pek bir şekilde onlara saldırıyordu. Aklından Ziver'in vuruluşu çıkmıyor, hiç sakınmadan bir deli gibi Ruslarla çarpışıyordu. Gözler ara sıra 10. Kolordu birliklerini arıyordu ama onların nerede oldukları dahi bilinmiyordu. 32. Tümen ise Ruslarla savaşmaya devam ediyordu. Artık Sarıkamış'ı gören Türk erleri Çamurludağ eteklerindeki orman içlerinden çıkarak, çıplak arazide karlar içinde Sarıkamış'a doğru koşmaya başlamışlardı. Ancak kendilerini oyalayan Rus kuvvetleri bir yere kadar karşı koyuyor sonra geri çekiliyorlardı. Yine hızlı bir çekilmeyle Türklerle arayı açan Ruslar, beyaz arazide kolayca seçilebilen Türk erlerine karşı amansız bir top ateşi başlattılar. Büyük bir zayiata rağmen Türk birlikleri Sarıkamış'a sayıları azalsa da ilerliyorlardı. Faik Çavuş etrafında patlayan top mermilerinden korunmak için sağa sola kaçıyordu. Öncüler tatlı bir eğimle Yukarı Sarıkamış'a dek uzanan yamaçlarda ilerlemeye çalışıyordu. Faik Çavuş da bu öncü birliğin içinde kalmaya gayret ediyor, çok yaklaşmışken Sarıkamış'a giremezlerse, kahrolacağını düşünüyordu. Bu yüzden düşe kalka da olsa ilerlemeye çalışıyordu. Bir yandan da kendinden geçmiş bir hâlde: - Ziver Sarıkamış göründü. Az kaldı Ziver. Sarıkamış'a gireceğiz inşallah. Yukarı Mahalle'nin evleri bile belli oluyor. Nazlı bir yar olan Sarıkamış'a giriyoruz. Sen mezarında rahat uyu. Üzerimde taşıdığın kaput buna şahittir. Çavuşun Sarıkamış'a ne pahasına olursa olsun girecektir. Bu giriş ile senin ve benim hatta ordumuzun yürüyüşü son bulacaktır. Sen hiç merak etme. Bana güven, diyordu... * Faik Çavuş artık sürünmeye ve kayalıkların arkasına gizlenerek yavaş yavaş Sarıkamış'a yaklaşmaya başladı. Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi hafif bir tepenin yamacındaydı. Bu tepeye az kalmıştı. Yaklaşık 300 kadar Türk eri mahallenin yakınlarına dek sokulabildiler. İlerlerken, kendilerine destek geleceğini sanıyorlardı. Bu yüzden de, büyük bir cesaretle ve ümitle, Sarıkamış'a doğru ilerlemeye gayret diyorlardı. Kasabanın dışında yer alan evlerin arasına girdiklerinde kendilerine ateşle karşılık verildi. Faik Çavuş bir duvarın yıkıntısını siper aldı. Arkadaşlarına daha da ilerlemeleri için işaret yaptı. Biraz daha ilerleyen Türk birlikleri üç eski evi ele geçirmişti. Faik Çavuş duvardan duvara ilerliyor, en ön saflara doğru

sokuluyordu. Ara sıra, takviye gelip gelmediğine bakan erler geride Çamurludağ eteklerinde arkadaşlarının kolayca vurulduğunu görüp kahroluyorlardı. Ama büyük bir öfke ile sayılarının azlığına bakmadan yine de ilerlemeye çalışıyorlardı. Faik Çavuş bir dam üzerine çıkıp etrafa bakındığında, Rus askerinin istasyon civarında mevzilendiğini gördü. Buna rağmen yine ilerlemek konusunda kararlıydı. Sarıkamış'a girebilen erlerle birlikte çarpışmaya devam ederken, büyük bir Rus gücünün kendilerine doğru gelmeye başladığını üzülerek gördü. Biraz sonra Ruslar Sarıkamış'a girmeye çalışan erleri geri sürmeye başladı. Faik Çavuş sanki yanında Ziver varmış gibi onunla konuşuyordu. - Ziver... Geri mi çekiliyoruz? Olmaz. Çekilmemeliyiz. Hani diyordun ya, nazlı bir yar gibiydi Sarıkamış. İşte bu nazlı yârin saçlarına uzanmak üzereyiz. Çekilmememiz lâzım, iki âşık, iki sevgili kavuşmak üzere ama bizi ayırmaya geliyorlar Ziver. Yukarı Mahalle'ye giren Türk erlerinin elinde beş on eski ev kalmıştı. Ancak Çamurludağ'dan yeteri kadar takviye gelemeyin-ce kesiklik olmuş, Ruslar bu kesikliği yoğun top ateşine bağlamışlardı. O gün öğleden sonra, Sarıkamış'taki Rus askeri on bine ulaşmıştı. Yayılarak Yukarı Mahalle'ye ve Çamurludağ eteklerine doğru ilerliyorlardı. Faik Çavuş ve mangası da Miralay Bukretof tarafında sarılmıştı. Bunun farkında olmayan Faik Çavuş ve yanındaki erler Ruslara kahramanca karşı koyarken, cephane ve mermilerinin bitmek üzere olduğunu, bir süre daha vuruşmaya devam ettikten sonra etraflarının sarıldığını üzülerek gördüler... Kendilerine Türkçe olarak sesleniyorlardı: - Teslim olun! Osmanlar teslim olun! - Aksi hâlde öldürüleceksiniz... Faik Çavuş duyduklarına inanamadı. Neler oluyordu? Hani takviyeler neredeydi? Hani Sarıkamış'a arkadan girecek 10. Kolordu birlikleri neredeydi? Böyle mi olacaktı? Sarıkamış'a girmişlerdi işte ama takviye gelmiyordu. Şimdi ise her şey bitecek miydi? Tüm bunları düşünen Faik Çavuş "Hayır!" diye haykırarak olduğu yerden ateşe devam etti. Bir süre sonra mermisi bitince ne yapacağını şaşırdı. Öylece kalakaldı. Giderek yaklaşmakta olan Rus erlerine donuk gözlerle hiçbir şey hissetmeden bakıyordu. Şimdi o büyük öfkeden eser yoktu. Donup kalmıştı işte. Üzerine bir titreme geliyor, gözleri büyüyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Yine o isteri nöbeti başına mı çörekleniyordu? Hani sefer başında devamlı, "Kaç buradan kurtul." diyen o nöbetlere yine mi yakalanıyordu? Başı döndükçe, sanki İstanbul'da hasta olarak yattığı caminin duvarları dönüyordu. Duvardaki yazılı ayetler de dönüyordu. Onları okumaya çalışıyordu ama seçemiyordu. Bir üşüme hissediyordu. Gittikçe artan bir üşüme her yerini sarıyordu. "Kaç!" diyordu içindeki ses "Kaç!" Faik Çavuş ilk defa içindeki sese karşı çıktı. "Artık çok geç." dedi. "Çok geç... Kaçmak için de olsa çok geç..." Sonra Ziver'in kaputunu çıkarıp bir duvara astı. "Sen bari esir oluşuma şahit olma. Ama bil ki Sarıkamış'a girdik Ziver... Ne çare ki gerisini getiremedik. Çamurludağ'dan yardıma gelen olmadı. Allahüekber Dağları’ndan aşıp da Sarıkamış'a girecek askerimiz gelemedi. Sarıkamış çilemiz bitmedi Ziver. Ama Sarıkamış sevdamız şimdilik bitti..." Faik Çavuş ellerini kaldırdığında hayal meyal Rus askerlerini kendisine doğru geldiğini gördü. Ağır ağır onlara doğru yürüdü... Gözleri dolu doluydu. * Kadir Ağa Faik Çavuşun ayrılmasıyla bir hoş olmuştu. "Ne günler" dedi. "Ne günler, baba oğlunu bulamıyor, arayamıyor. Kaçan kaçana. Evini, yurdunu bırakan bırakana. Böyle mi olmalıydı hâlbuki... Ama neylersin, ne yaparsın? Zayıfladın mı düşmanın çoğalır. En zayıf rakiplerin, düşmanın bile gözüne pek kuvvetli gözükür. Kaçarsın, kaçarken ağaçları bile düşman sanırsın. Çeteci sanırsın. Rus askeri, Ermenilerin kurdukları soygun çetesi sanırsın. Her tepeden birileri üzerine ateş edecek yolunu kesecek sanırsın. Bıçak sırtında yaşamak işte buna denir işte." Hanımı da benzer düşünceler içindeyken, Zehra, Faik Çavuşun geri dönmek zorunda oluşuna bir anlam veremiyordu. "Sarıkamış'a mecbur olmak, ne demek?" diye düşünüyordu. Yorgun erin gözlerinde hep hüznü görmüştü. Bu yüzden onun adına

.. O sırada yedekteki tüfeklerden birini Zehra aldı.Belki kaçmışlardır.. yine bir köşede donmak üzere olursa..Dizginleri sen al..Neden bizim peşimizdeler bey? . Bir yandan da düşmemek için dengesini korumaya çalışıyor. Şu Ardos'a varabilseydik ondan sonrası güvenliydi ama. bir yandan da tüfeğini almaya çalışıyordu.Baba daha hızlı! .. dedi. Tortum'a ne zaman varabileceklerini tartışıyorlardı. . Şimdi ortalıkta koyu bir sessizlik vardı.Elbette baba.. Bir yıldız gibi yerde parlayan kar taneleri gözleri alıyor. Kadir Ağa dizginleri karısına uzattı. .Sıkı tutunun! . Bu yüzden daha hızlı gitmek istiyordu ama üç gündür koşan atlar ne yazık ki.Ya da bizi yakalayamayacaklarını anlayıp peşimizi bırakmış olabilirler.Korkmayın! Kadir Ağa beklenmeyen bu durum karşısında çok şaşırmıştı. Kardeşleri ise kendinden daha küçük olduğu için İslâmköy'e.Bizi öldürecekler! . Bir eliyle atların dizginlerini tutmak için uğraşırken. . Bazen mermiler atların önüne ve ayakları dibine düşüyor. Babası: . korkması onun da elini kolunu bağlamıştı.Korkmayın! . . Sağdan soldan atılan mermiler kızağın önüne ve arkasına düşüyor.. Kısa bir süreden beri silah sesleri kesilmişti. Hanımı korkuyla sordu: .Sen ne yapacaksın? . karlar içine saplanıp kalıyor ya da karları dağıtıyordu.Nereden bileyim? Deh! Kadir Ağa işin artık zora girdiğini anlamıştı..Sıkı tutunun! . Baksana pek dostça davranmıyorlar. atlara olanca gücüyle vurup bağırdı: . bundan dolayı atlar sağa sola dönüyor. Bunun Ermeni çetecileri tarafından atılmış olabileceğini düşünerek. Ne yapacağına karar veremiyordu. Babasının yanına oturdu.Belki kızım belki. Kızağın arkasına geçti. Hele silah seslerinden sonra hanımı ve kızlarının paniklemesi.Ne oldu? Nereye gittiler bunlar? . Atlara bir kaç gün sonra ne verebileceğini düşünen Kadir Ağa "Hayırlısıyla şu Tortum'a varabilseydik" diye iç geçirdiği sırada başının üzerinden bir kurşun geçti.Evet. . karlı yolda olanca hızları ile koşmak için ileri atıldıklarında.. dedi.Kurtulamayacağız! .endişeleniyor. Yanlarına aldıkları samanın büyük bir bölümü bitmek üzereydi. . Ardos Rusların en son geldikleri yer. .Anneciğim! . parmağı tetikte olduğu hâlde olacakları düşünmeye çalışıyordu. Bu savruluşlardan yere düşmemek için kızak tahtalarına sıkıca tutunan kızlar korku içinde bağrışıp duruyorlardı: .Ermeniler mi? . Arkadan gelen giden olup olmadığına dikkatlice baktı.Atlara vur ki.. Şu belâdan bir kurtulsaydılar. arkalarında bağlı olduğu kızak da bir sağa bir sola savrulup duruyordu.. kızaktaki hanımı ve kızları korku içinde birbirlerine sarıldılar. sen de tüfek kullanabilirsin.Haydi aslanlarım! . bir yandan da bağırıyordu: -Deh! . onu kimin kurtaracağını merak ediyordu. görmeyi zorlaştırıyordu.Herhalde.Daha hızlı! Hanımına dönüp: .. Buralarda Ermeni çetelerinin zulüm yaptığı söyleniyor. Yine de Kadir Ağa etrafı gözlemlemeye çalışıyor.Belki. Deh! Atlar.Haydi koçlarım. yavaşlamasınlar.Kızağın arkasına geçip siz korumaya çalışacağım. daha hızlı gidemiyorlardı. . Hava kış aylarında nadir rastlanılan güzel güneşli havalardan biriydi.

susuzluklarını bastırmaya çalışıyorlardı. Gözümüz kara bir şekilde ileri atılmalıydık. bayrak aşkı hiçbir engel tanımamalıydı ona göre.. Hepsi zayıflamıştı. Kars'tan. Hele Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi'ne girildiğini.. zafere kavuşacağız" diyen.. Sarıkamış'ı. İlk defa bu kadar cesur bir şekilde kendine suçluluk atfetmişti. vatan için her şey yapılır. Biz nerede yanlış yaptık?" Baki Beyin içindeki gelgitler duygusal bir şekilde ümit ve hayallere bezeniyor daha sonra mantıklı bir şekilde hayallere ve ideallere ulaşmak isteyen insanların bunu başarabilecek imkânlara sahip olması gerektiğini düşünüyordu. bayrak için yine can verilirdi ama belki başarıya ulaşılırdı o zaman. giyeceksiz. Hele bu kadar yakına gelmişken. Ama şimdi eski yerler alınamamış. Ama başarısızlığı. Yapmalıyız. yiyeceksiz sefere mi çıkılır?" diyordu aklı.. Bu iki tezat fikir arasında bocalayıp duran Baki Bey yine de yenilgiyi kabullenemiyordu. Çok yol yürümüşlerdi. Hiç olmazsa elden çıkan yerleri tekrar geri alsaydılar.. "Olsun" diyordu "Olsun. başarısız olmak. "Ümitsiz olmak. Ardahan'ı. Yiyecekleri üç günden beri bir avuç yufka parçasıydı. ayağında botu yoktu. Rusları Sarıkamış'tan. "Elbette çıkılır. Belki bu deneme yapılmalıydı ama "daha iyi şartlarda" diye düşündü Baki Bey. Baki Bey onlar için. Ne ümitlerle ne hayallerle gelmişlerdi. Her sabah birkaç tanesini can vermiş bir hâlde bulurdu. Vatan aşkı. nitekim de yapılmıştır" diye karşı çıkıyordu." Yüzbaşı Baki aklından geçenleri düşünce duygularıyla onları cevaplamaya çalışıyordu.. cephanesi bol olmalıydı.. "Gayret edin. Suya ihtiyaç duymuyorlardı. Bu ateşten Allahüekber Dağları'nın karı bile erimeliydi. Bu aşk ateşi ile yanan asker bundan güç alır ve savaşır. Humma kol geziyordu. aç ve açıktı ama içindeki vatan aşkı sebebiyle birçok zorluklara göğüs germişti. "Kafkaslara giden yazılarımız? Ümit verdiğimiz Türk milletleri ne olacak? Her dem ümit beslediğimiz bizler ne olacağız?" Baki Bey kendine sorduğu bu soruların ağırlığı altında ezilip duruyordu. içmiyordu. "Daha iyi şartlarda. Kolordunun Allahüekber Dağları'nda donduğunu duyunca yıkıldı. Asker yorgun. donanlar için bir nebze olsun teselli bulabilirlerdi. vatan için üzülüyordu. Batum'u bir çırpıda almalı daha sonra Kafkasya'ya doğru ilerlemeliydik. doğru dürüst üzerinde kaputu. üstelik birçok asker de can vermişti. Çoğu hastalıklıydı. Aklında mıh gibi duran "neden" kelimesine takılıp kalıyordu. Ben değil miyim "Dayanın evlatlarım vatan aşkı her yokluğa ve çaresizliğe üstün gelir" diyen. Ama duyguları. Yüzbaşı Baki Bey kaç gündür konuşmuyordu.. Şimdi ise tümenlerden geriye kalan döküntüler Sarıkamış önlerinde eriyip gidiyordu.. "Şimdi ne olacak. Bilemiyorum. Evet." Baki Bey askerlerinin durumunu görünce hayal ve ümit etmenin imkânsızlık içinde kıvrananları başarıya götüremeyeceğini anlamış.. her şeye yeter miydi? Erlerine bir baktı.. bu durumu da gözleriyle de görmüştü. Artık Sarıkamış'a ramak kalmıştı. Açtı. Ama yine de bunu kabullenmek istemiyordu. Yemiyor. Kolordunun Rusları Araş Nehri civarında oyalamaları devam ederken Baki Bey Sarıkamış'a girilemediğini. Yüreği sızladı.. Her şeye rağmen bizi kavurup duran vatan aşkı zafere ve başarıya ulaştırmalıydı.. Nasıl olurdu? Her şey yolunda gidiyordu. "Silahsız. daha sonra destek gelemeyince taarruzun başarısız olduğunu öğrenince şaşırıp kalmıştı. her şeyi anlıyordu. Her şeyi. Asker giyimli. Bu.. hazmedemiyordu.. erleri daha da hasta yapıyordu. Asker yorgundu. Bir Ferhat misali tünel açıp dağları delmeliydik. Sarıkamış'a yaklaşmışken.. Büyük suçluluk duyuyordu. Her türlü yokluğuna aldırmadan. ölenler. ben değil miyim? Ya . Her şeyi kabul ediyordu. galip gelirdi. 10.. karnı tok. Aşk. "Evet" dedi. "Biz ki suçluysak gereğini de yaparız. işte o zaman vatan için. işte bunu kabul edemiyordu. ümitleri ve hayalleri ise. kaybolanlar. Şimdi ise zafersiz bir şekilde nice yokluklara aldırmadan hevenk hevenk zaferden yana atan kalpleri yenilginin acısıyla burkuluyordu.11. Ne olmuştu da her şey birden tersine dönmüştü? Nasıl oluyordu da. Baki Bey kaç gündür bu sorularla boğuşuyordu. düzenli ve dengeli beslenememişlerdi. Kar yiyor. "Ben bundan sonra buralarda nasıl dururum? Nasıl askerin yüzüne bakarım. Ne yapacağım peki? Ne yapacaksın Yüzbaşı Baki Bey sana soruyorum? Bilmiyorum.. Batum'dan atamıyorlardı? Kar ve soğuk yüzünden ne yazık ki. Baki Bey yüreğinin acıdığını hissetti. vatandan yana ümit besleyememek ne kötü" dedi. hatta dış mahallelere girmişken. asker savaşamayacak hâle geliyordu.

Baki Bey bu yenilgiyi yaşamaktan. yağan kara aldırmadan siperlerden geriye doğru yürümeye başladı. Bir fırsat daha çıkar vatandan yana. Ne geriden gelen vardı ne de tepelerden.Atları vurun! . Kadir Ağanın hanımı kırbacı olanca gücüyle atlara indirdi. İleride bir dar geçit gözüküyor. ümidin kaybolup gittiği. Sonra karlı dağlarda bir bir kayıp gitmişlerdi. Orada dikkatli olmamız lâzım.şimdi ben erlerime ne diyeceğim? "Siz gayret ettiniz ama olmadı" mı diyeceğim? Onlar da. Onun yerinde bir başka yıldız parıldadı. Ordunun erleri de ilk önceleri yıldız kadar çoktu. Yol. Ama içindeki bir başka ses ise "intihar bir çözüm mü? İşin en kolay yanı. Baki Beyin alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Yıldızlar ne kadar da çoktu.Kızım. Zehra dikkatli ol.Sen de kimsin? . * Atlar iyice yorulmuşlardı. Eğer bu geçitte saldırıya uğramazlarsa. Bayraktan yana. Çeteciler bağırıyorlardı: .Kadir Ağa! Altınları verin! Sağ salim istediğiniz yere gidin. dedi. Bir sevgiliye.Dikkat et! . . Kalbi. Elinde olmadan tabancasının kılıfını açtı. Işıl ışıldadı.. Atlar can havliyle ileri atıldılar. Karısına: ." diyordu.Öyle de vuracaklar.Yerde kardan hiçbir şey görünmüyor ki! . Kadir Ağa karısına bağırdı: . Şakağına dayadı. Parmağı tetiğe doğru ağır ağır gidiyordu. Kılıfından çıkardı. böyle de. dedi. Hem de istediğin yere.. Bir anda şaşıran çeteciler ne yapacaklarını bilemediler. . Kar. Kadir Ağa ve büyük kızı Zehra da karşı ateşe başlamışlardı.Atları vurun! Atların sağına ve soluna mermiler düşüyordu. . Bu hüzün hayalin. geri dönmektense "kendimi öldürürüm daha iyi" diye söyleniyordu. Zehra rahatlamış olduğu hâlde: . mermi yağmuru altında yol alırken. Bu mermilerden gözleri büyümüş olan ve korkan atlar sağa sola kaçmak istiyor ama yolun darlığından kaçamayıp kızağı kayalıklara sürtüyorlardı. Kadir Ağa karar veremiyordu. 3. bana "Neden" diye sorarlarsa? Ne derim? Ne derim Allah'ım?" Gözleri dolu dolu idi. Aniden geçidin her iki tarafında birçok çeteci beliriverdi. Çöken karanlığa. Sarıkamış'ta beyaz bir hüzün mayalanıyordu. geçide hızlı mı girsinler? Ya da dikkatli bir şekilde geçide girip etrafı kontrol mü etsinlerdi? İşte buna bir türlü karar veremiyordu. kendilerini şanslı sayabilirlerdi. . .Geri döndüler herhalde. ha durdu ha duracaktı. Hiç olmazsa şansımızı deneyelim. Tüfeğini yanma indirdi. sağa sola serpiştiriyordu. Kıllarına dahi zarar gelmeyecek. Tehlikeli yerlerden biriydi burası. Neden sonra gözleri bulutsuz bir gecede kayan yıldıza takıldı. neye karar vereceğini bilemiyordu. . Babası ise pür dikkat etrafı taramaktaydı. İçlerinden biri bağırdı: .Haydi şu geçidi hızla geçelim. İşte o anda Kadir Ağa kansına bağırdı: . bir bekleyene kavuşmak için her çileye göğüs geren erlerdeki beyaz bir hüzün üşüyen gönüllerinde büyüyordu.Yol daha da darlaşıyor.Beni boş ver! Tulum peynirini bize bırak! Kızlarını al ye git.Ateş! Geçide hızla giren araba.Kaçırmayalım! . İşte o zaman borcunu ödersin.Biraz yavaşla. Bu sessizlik hiç hoşuma gitmiyor ya bakalım. karlar içinden doğan beyaz bir hüzün idi. Şu an ne yapacağını.Kayalıklara gidiyoruz. her iki tarafı yüksek kayalıklarla çevrili dar bir geçide gidiyordu. Şimdi bu yıldızların yerine başka yıldızlar gelecek miydi? Neden olmasındı? Baki Bey hüzünle "Biz her dem yeniden doğarız" dedi. Bir an bu kayalıklarda kızağın parçalanacağını sanan Kadir Ağa ve ailesi bu heyecanlı ve korkulu dakikaların ne kadar süreceğini . Derin bir nefes aldı. Aniden kızak bir taşa çarptı.Bizi vururlar.

" Hanımı ise: .Ne yapacağız baba? . Bu iki haydudun üstesinden gelebilirim. Bu büyük bir şanstı. gittiğimiz yerde ne yaparız? .düşünüyorlardı. Siz de olanca hızınızla Ardos'a ulaşmaya bakın. Dehşete kapıldı. Kadir Ağa iki atlının kendilerini takip ettiğini gördü. . .Olmaz! . Sanki saniyeler saatlere uzamıştı. Kadir Ağa altınların haydutları oyaladığını görünce bir nebze olsun sevindi. . Kadir Ağa hızla giden kızakta ayağa kalktı. tatlı tatlı sesler çıkararak yola. Biraz rahatladı. Şu ana kadar ne kendileri ne de atları vurulmuştu.İşte bunların niyeti kötü! .Öyle anlaşılıyor. Arkadan hızla yaklaşmakta olan haydutlar ise yola saçılan altınları görünce. Neden sonra "Altınlar!" dedi sevinçle. Ardos'a da epey yol var. ben seninle kalayım! . Bir tulum dolusu altın bile.Yapma bey! Belki ellerinden kurtuluruz. dedi. havada çarpışarak. Kadir Ağa geri dönüp baktığında arkalarından kimsenin gelmediğini gördü. Önemli olan ailesini kurtarmaktı. diye bağırdı.Artık atlar tükenmek üzere. karların içine düşmeye başladı. Kadir Ağa kızaklı arabanın önüne geçti. Ama soyguncuların peşlerini bırakacaklarını hiç sanmıyordu. .Şu an senin.Baba ne yapıyorsun? . dedi. Kadir Ağanın hanımı ise: . . altınları bulmaya çalışıyorlardı. Ardından çil çil sarı altınlar. Bıçakla deldiği altınları tulumdan yola dökmeye başladı. Hanımı onun bu haykırışına şaşırdı: .Ne yapacaksın? . . Başka çarem yok.Atlar çatlayacak artık. kızlarımın canından ve namusundan başka hiçbir şey umurumda değil. Vadi yolunda hiç ayrılmayın! .Hayır onlar gitsin. ben de seninle geleyim.İşe yaradı. . dönerek.Elbette bir şeyler yapacağız.Size zaman kazandırmaya çalışacağım. "Daha hızlı yol almalıyız. . Çıldıracak gibi oluyordu. Ne yapmalıydı? Bu şekilde daha ne kadar devam edebilirlerdi? Bir şeyler bulup onları oyalamalıydı.Sen kızlarla git.Ama baba! .Çatlayıncaya kadar koştur onları! Dönüp arkaya baktığında uzaktan atlıların peşlerine düştüklerini gördü. Üstelik o kadar iyi gizlemişken.Ötekileri altınları toplamakla meşgul ama iki atlı bizi izlemeye kararlı. Kadir Ağa yıllardır biriktirdiği altınların bu şekilde heba olmasına hiç mi hiç üzüntü duymuyordu.Bey.Baba bak.Alın bakalım! Altın istiyordunuz ya! Kesilen tulumdan ilk önce birkaç kalıp tulum peynir döküldü yola.Aması maması yok.Hayır! Onlar bizim geleceğimiz. atların dizginlerini çekip hemen yere atladılar.Altınları yola saçacağım! . Delirmiş gibi karları elleriyle temizleyerek.Olmaz! . Önde koşmakta olan iki atı çözmeye başladı. Eninde sonunda bu atlılar kendilerine yetişebilirlerdi. Bu tehlikeli anlar bitmek bilmiyordu. altınların yerini nasıl öğrenebilmişlerdi? İşte bu sorularla aklı iyice karışan Kadir Ağa "Daha hızlı" dedi. . . Geçidin bitmesine az kalmıştı. Ancak bir süre kız Zehra: . Sevinci yarıda kaldı. Ama aklına hiçbir şey gelmiyordu işte. Zehra heyecanla sordu: . . Öleceksek beraber ölelim. Biraz daha gayret ederlerse kurtulabilirlerdi.Bal gibi olur! İyi günde de kötü günde de yanında oldum.

hiddetli naralarını duyar gibi oluyordu. Onların arasına karışın.Seninle kalıyorum. Yolda birçok kafile göreceksiniz. ben de öleyim. Ama gitmiyordu işte. .Ne yapıyorsun. Karısı gitse iyi olacaktı. Uygun bir yere gelinceye kadar gitmeyi daha sonra orada arkadan gelenlerle çarpışmayı düşünüyorlardı. Vadiden ayrılmayın. Şimdi hayatımın son demlerinde de böyle olacak. Kadınlar kocalarına kurbandır.Kızlarla git dedim sana! . .Hayır! O anda karısının attan "ah!" diyerek yuvarlandığını dehşetle gördü. Bunu iyi biliyordu.Ben gitmem. Arkadan gelenler onu sırtından vurmuşlardı.Haydi çek şu tetiği bak yaklaşıyorlar.Hay Allah'ım! Kızlar hızla yola devam edin..Beni şimdi daha zor durma düşürdün. Siz hızla yol devam edin. Sana zararım dokunur. derler. diyorsan beni vurmak zorundasın.Kızaklı araba yavaşladığı sırada Kadir Ağa kendinden beklenmeyen bir çeviklikle arabadan atın üzerine atladığı sırada. Kadir Ağa etme! Senden başka elime el değmedi.Ben onları oyalarım. Kadir Ağa ne yapsın ne etsin şaşırmıştı.Zararı yok bey! .Anne! ..Hayır! . bu haydutlara daha rahat karşı koyabilirsin bey. Zehra'ya seslendi: . Eninde sonunda beni öldürecekler. Bizi orada bir gün bekleyin.Baba! Kızlar "anne ve baba!" diyerek uzaklaşmaya başladılar.Baba! .Tüfeği bana ver. Ara sıra arkaya dönüp bakıyor. .Haydi çek şu tetiği! .Ama Anne! .Haydi hızlanın! . dedim. Kadir Ağa: . Ben de sana kurban olayım. Sen öleceksen. O sırada hanımı bağırdı: . Öleceksem bari senin elinden öleyim. Mesafe eninde sonunda kapanacak. Karısının kanlar içinde beyaz karlara . Bunların ne yapacağı belli olmaz. Kadir Ağa ve hanımı da yavaş bir şekilde arkalarından gidiyordu. . Tuttuğu tüfeği elinden düşürdü. Sonra Kadir Ağanın yedeğindeki ata bindi. bilememişti.Sen neredeysen ben de oradayım Kadir Ağa. Ancak arkadan gelen atlılar yaklaşmaya aradaki mesafeyi kapatmaya başlamışlardı. . . Ama vuruşacaksan hiç olmazsa kızlarımız kurtulsun.Evet! Çek! . Bir yandan da ateş ediyorlardı. Sen kızların arkasından git. Bu eşkıyaların ellerine kızlarımın namusunu bırakacağımı mı sanıyorsun? . Kendisinin arkadan gelenlerle başa çıkması belki mümkündü ama kansı yanında iken bu çok zordu. Tortum'a varıncaya kadar yollarda eğlenmeyin. Beni sen vur! Beni çapulcuların eline bırakma. . sen öldür. hiç çeneni yorma. haydutların öfkeli.Hayır delirmedim. Kolumu kaldıramıyorum.Vuruldun! . Kadir Ağa ne kadar zor durumda kaldığını görüyor ama ne yapacağını bilemiyordu. . Bunca yıllık karısını vursun mu? Vurmasın mı. .Dellenme! .Delirdin mi be kadın! . hanımı da yere atladı. Yaralanmasaydım belki vuruşabilirdim ama. Belki böylece kızlarımızı da kurtarabilirsin. Bir mermi Kadir Ağanın karısının omzunu sıyırdı. Bu haydutlar beni sağ komazlar.Vur mu! . bu yıllar boyu böyle oldu. Gitmezdi de.Fazla konuşma Kadir Ağa beni vur! . Beni vur. Beni öldürürsen. Gelemezsek Erzurum'a gidin. dedi heyecanla.Bak haydutlar iyice yaklaşıyorlar. Vur ki sen şu çapulculara haddini bildir.Vur ya! . Sana gelme.

K." dedi. cilt 1-2.2004. onlar bir gün boyunca hep gelmesini bekledikleri anne ve babaları için dua ettiler. Yıldönümü Dolayısıyla 1855 Kars Zaferi. Neredeyse çatlayacak olan atlara hiç istemeseler de vurmaya devam ettiler.Haydi oradan! Bir daha hiç gelemeyeceğiz ki. cilt I-II.. 1981. Belki daha sonra. içlerinde mayalanan korku biraz olsun hafiflerken Ardos'a girdiler.. Ara sıra çıkan bir rüzgâr sanki bu yıldızların yüzünü okşuyordu. Ordu Harekâtı. Meç Yayınları. "Gidiyorum. Sabahleyin biraz dinlenmiş. . 160. VCD. Tortum'a doğru içlerinde gittikçe mayalanan. Alptekin Müderrisoğlu. Ûztürk. * Ardos'ta. Fügen Topsever. 1998. . s. Faik Çavuş Balkanlardan geri çekilişi hatırladı... Sarıkamış Belgeseli. Allahüekber Dağları'ndan Sibirya'ya. 231. Sarıkamış Dramı. Diğeri ise Kadir Ağaya yaklaşıp tam kalbine ateş ederken Kadir Ağa da onun kalbine ateş etti. "Gelemem" dedi. Geride neler olduğunu merak ediyorlardı ama Ardos'a ulaşmak zorunda oldukları için yola devam ediyorlardı.. İki hayduda ateşe ederek hızla ilerlemeye başladı. Bir tepeyi tırmandıklarında ileride gözüken evlerden Ardos'a yaklaştıklarını anladılar." diyordu.. Bir kara tren. 317. 1997. büyüyen beyaz bir hüzünle yola koyuldular.. Yorgun atların çektiği kızaklı araba Tortum'a doğru ağır ağır ilerlerken. 1. Kastaş Yayınları. Güneş yerdeki kristal yapılı karların üzerine vurduğunda. Daha sonra Kadir Ağa can havliyle haydudun üstüne atıldı. Sonra gözlerini yumdu. Ertesi gün muhacirlerin bir kısmı Tortum'a doğru yola çıkarken. Nehir Yayınları. Bir köy evinin ağzına kadar muhacirle dolu odasında ağlayarak geceyi geçirdiler. Vagon vagon. İbrahim Refik. cilt 1-2. Tortum'a. Nehir Yayınları. Genelkurmay ATAŞE. Albatros Yayınları. Geceyi bir köy evinin ağzına kadar dolu odasında geçirdiler. M. 1955. İlhan Bardakçı. 100... Dünya Savaşı Hatıraları.Hainler! Gelin bakalım! Attaki bir haydudu vurdu. Fahrettin Kırzıoglu.. Beyaz hüzün ülkesine. Işıl Matbaası. Onun bu sözlerine diğer erler güldü. atların çektiği kızağa binip. Destansı Hüzün. Kızlarının ise çok uzaklardan gelen tüfek seslerinden yürekleri paramparça oluyordu. Faik Çavuş âdeta beynini boşalmış hissediyordu. Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi. 156. İrfanoglu İsmail Efendi.Daha sonra mı? . cilt 1. Acı gerçeği sonunda kabullendiler. Kadir Ağa son nefesinde ancak "Kızlarım. s." diyebilmişti. 3.. s. Bıçağı saplayıp öylece kalakaldı.. Ve yerde en çok parlayan iki yıldızın anne ve babaları olduğuna inandılar. acı ve keder bırakan incecik yola durup durup anne ve babaları geliyor mu diye bakmaktan kendilerini alamadılar. Kar Çiçekleri. Faik Çavuş bu sesi iyi biliyordu. "Bizimle gel. 1992. Erzurum'a gidecek olan muhacirlerin arasına karıştılar. ikisi birden atlardan yere düştüler. uzayıp giden raylarda sadece tutsak edilmiş Türk erlerini taşımıyordu. Hem de bilinmez bir diyara. Kar Çiçeklerine Fatiha. Feryadım. 1999. geceleri gökteki yıldızların yere düştüğünü gördüler. gönülden gönüle büyüyen ve bu yolculukla her dem artan beyaz hüznü de taşıyor.. yerdeki parıldayan yıldızlar ise gittikçe artıyordu. Tercüman Gazetesi. Ama gözlerini diktikleri yoldan hiç kimse gelmedi. Hiçbir şey düşünemiyordu. s..düştüğünü hayal meyal gören Kadir Ağa hızla atını durdu. Ali İhsan Sabis. Ama ara sıra gözlerinin önüne bir çifte kara göz beliriyor. Arkalarında gözyaşı. Şimdi ise daha ileriye gidiyorlardı.. kadın ihtiyar birçok kişi vardı. içeride çoluk çocuk. Sibirya'ya götürüyordu. * Faik Çavuş ve diğerleri bir kara vagonun en son vagonunda Sibirya'ya doğru sürülürken.. . İçlerinde bir buruk sevinç doğdu. Acı bir nida karlarla örtülü tepeliklere yayıldı. YARARLANILAN KAYNAKLAR Ahmet izzet Paşa.

olmasa da. İstanbul Üniversitesi. 93 Harbi.) "Sarıkamış Dramı"nın perdesi kapandıktan sonra. Sarıkamış. hem de Ruslarla olan mücadelelerini gözler önüne sermek ve Sarıkamış şehitlerinin hatırlanmasını sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Recep Şükrü Apuhan. sen de ideallerini unutacak ve unutulacaksın. 282. 18-34. Erzurum Kalkınma Yayınları Vakfı. "Faik Çavuş. Rusların topladıkları Türk donuklarından bir grup. Yetmişlik Bir Subayın Anıları. Ötüken Yayınları. Ramazan Balcı. Ramazan Balcı. 60. s. Sarıkamış Faciası. s. Adak Yayınları." "Unutulmayacağım! Beni unutmayacaklar. s. Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı. Bu kitap. Mart Sayısı. Özhan Eren. 2005. DMC Yapım. 2004. s. Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü (Sarıkamış Harekâtı). 2004. Baskı. okurları tarihin acılarla dolu bir sayfasına. Ellerini açıp haykırdı: "Beni unutmayacaklar! Ne beni ne de bizleri! Akıbetimiz ne olursa olsun. SARIKAMIŞ/Beyaz Hüzün. 328. Nisan 2001. Sadeleştiren Nihat Yazar.Mehmet Arif Bey. tarihimizdeki bu hazin harekâtın nasıl gerçekleştiğini anlatmak. Atlas Dergisi. Sarıkamış PropAğanda Savaşı. 665. şunu aklına koy ki. 355. Kucağında tüfeğiyle donan bir Türk askeri (Resim Ruslar tarafından çekilmiştir. 229. WED Allen.5 Ocak 1915 tarihlerinde yapılan Sarıkamış Harekâtı'nda şehit olan binlerce Türk askerinin anısına dikilen anıt. Dizi-Sayı 51. s. Türk Tarik Kurumu Yayınları. s. askerimizin hem tabiatla. bizi unutmayacaklar!" Sarıkamış Harekâtı. s. Sarıkamış'a yürüyenleri unutmayacaklar! Sarıkamış'a girsek de girmesek de bizi unutmayacaklar! Mezarımız olsa da. 267. Yavuz Ûzdemir. s. 525. s. uygarlığa yol gösteren ışıklardır. Doktora tezi. 72-90. her türlü imkânsızlıklar içinde kırık bir ümidi gerçekleştirmeye yönelen ama sonu hazinle biten bir felakettir. 2003." Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Timaş Yayınları. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. bütün olanaksızlıklara ve karakışa rağmen Osmanlı askerinin vatanını korumak için inançla ve azimle verdiği mücadeleye tanıklığa davet eden bir hüznün hikâyesidir. 2005. İsmail Bilgin _ Sarıkamış Beyaz Hüzün . Ziya Nur Aksun. Sarıkamış Harekâtı. Mehmetçik. 1966. s. 1997. Tarih ve Düşünce Dergisi. Paul Paulovich Muratoff. Başımıza Gelenler. İsmail Bilgin _ Sarıkamış Beyaz Hüzün Kitaplar. Kafkas Harekâtı. Tarihin Sarıkamış Duruşması. 1999. s. XVI. Genelkurmay Basımevi. Şerif İlden. Sarıkamışlı Geçmiş Zaman. Birinci Dünya Harbi'nde 25 Aralık 1914 . 127-137. Ramazan Balcı. 4. 1988. Tarih ve Düşünce Kitapları. 271. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful