P. 1
__smail_Bilgin_-_Sar__kam_______Beyaz_H__z__n

__smail_Bilgin_-_Sar__kam_______Beyaz_H__z__n

|Views: 56|Likes:
Yayınlayan: Erkan Bilgin

More info:

Published by: Erkan Bilgin on Apr 02, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/13/2014

pdf

text

original

Sections

  • 2. BÖLÜM
  • 3. BÖLÜM
  • 4. BÖLÜM
  • 5. BÖLÜM
  • 6. BÖLÜM
  • 7. BÖLÜM
  • 8. BÖLÜM

İsmail Bilgin - Sarıkamış / Beyaz Hüzün

0 1964 yılında Gelibolu'nun Evrese bucağında doğdu, tik ve _ı ortaokulu Evreşe'de, liseyi Gelibolu'da bitirdi ve İstanbul *-• Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Jeoloji Mühendisliği "• Bölümünü kazandı. 1993 yılında yüksek lisansını, 1999 M yılında doktorasını tamamlayarak jeoloji doktoru unvanını •m aldı. 2000 yılında, akademik hayatını sürdürdüğü İstanbul Üniversitesi'nden ayrıldı. Hâlen bir kamu kurumunda jeoloji mühendisi olarak çalışmaktadır. Yayınlanmış makaleleri bulunan yazarın, edebi faaliyetlerinin yanı sıra bilimsel çalışmaları da sürmektedir. Diğer Eserleri: Çanakkale'ye Gidenler Gelibolu Çanakkale'nin İsimsiz Kahramanları Kurtuluşa Koşanlar 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKÂTI BİR DRAM DEĞİL KAHRAMANLIK DESTANIDIR Tarih hiçbir zaman 90 yıl sonra yargılanamaz ama şehitler anılmalıdır. O günün koşulları nedeni ile yapılan siyasi hatalar sonucunda Almanlar ile ittifak eden Osmanlı imparatorluğu, Anadolu'nun nüfusunun 12 milyon olduğu gün binlerce evladını Kafkasların kapısı olarak isimlendirilen Sarıkamış'a ulaşmak için Allahuekber ve Soğanlı Dağları’nda şehit vermiştir. Bu demektir ki o gün bu harekâtta evinden şehit vermemiş aile hemen hemen yoktur. Bu harekâtta savaş tarihlerinde görülmemiş bir emre itaat yaşanmış ve -45 derecede aç ve çıplak olan askerler, her zaman ileri atılırken şehit olmuştur. Şehadet şekli donmak ise herhalde en kutsal olanıdır... Sarıkamış bir avuç asker ile zaptedilmiş, ancak bir gece elde tutulabilmiştir. Eğer Sarıkamış tamamen alınsaydı işte asıl felaket o zaman yaşanacaktı: Ocak ortasında biten harekât karşısında Ruslar Orta Avrupa'dan asker çekerek baharda inanılmaz bir ordu ile tüm Anadolu'yu işgal edeceklerdi. Bilindiği gibi Ruslar geçirdikleri büyük sarsıntı nedeni ile 1915 yılında toparlanamamışlar, Çanakkale'de savaştığımız müttefiklerine yardım edememişler ve planladıkları gibi İstanbul Boğazı'na saldıramamışlardır. Fakat 1916 yılında başlattıkları karşı saldırı ile Anadolu'da; Trabzon'dan Van'a çekilen bir çizginin doğusunu tamamıyla işgal etmişlerdir. Ana merkezden uzaklaşan askerin takviye edilememesi, lojistiğinin sağlanamaması gibi nedenlerle birlikte 1917 Ekim ihtilali Rusların geri çekilmesine neden olmuştur... Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Balkan Savaşları ile başlamış, Sarıkamış'la devam etmiştir. Bilinmesi gerekir ki Sarıkamış olmasaydı Çanakkale olmazdı, Çanakkale olmasaydı belki de Mustafa Kemal olmazdı... Ne mutlu, karlar altında yatan binlerce şehidi hatırlayan, hatırlatan ve yazan insanlara... Sevgili İsmail Bilgin'i kutluyorum, gerçek anılarla dolu olan bu roman okundukça şehitlerin ruhları şad olacaktır... Prof. Dr. Bingür Sönmez Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı ÖNSÖZ Milletlerin hafızalarında bazı yer adları âdeta mermere kazınmış gibidir. O yer adlan, yıllar geçip gitse de milletlerin hafızasından silinmez. Her an hatırlanarak, nesilden nesile aktarılır. Bu yerlerden bazıları Galiçya, Yemen, Sarıkamış, Çanakkale, Dumlupınar ve Sakarya'dır. Bu adlardan birini veya birkaçını duyduğumuzda gönül telimiz hep titrer. Tarihimiz nice zaferlerle doludur. Zaferlerimizin yanında yenilgilerimiz de vardır. Bir millet, zaferleriyle övünürken, yenilgilerden de gerekli dersleri çıkarmaya çalışır. Balkan Savaşları, Sarıkamış bu tür ders alınacak belli başlı yenilgilerdendir. Sarıkamış Harekâtı, her türlü imkânsızlıklar içinde, kırık bir ümidi gerçekleştirmeye yönelik, sonu hazinle biten bir harekâttır. Bu harekâtta askerimiz Rus'tan çok tabiat ile mücadele etmiştir.

Harekâtın başarısızlığı, harekâtı planlayan komutanların hataları ve doğruları elbette tarihçiler tarafından yapılmakta ve bundan sonra da yapılacaktır. Romanda, harekâtı planlayan komutanlar ve harekâtın gidişi ele alınmamış, bu konunun uzman tarihçilerin görevi olduğu düşünülmüştür. Harekâtın kendisi ve bu harekâtta yaşananlar ile yaşanması muhtemel olaylar bir kurgu dâhilinde romanlaştırılmıştır. Kitabın yazılışı amacı, tarihimizdeki bu hazin harekâtın nasıl gerçekleştiğini anlatmak, askerimizin hem tabiatla, hem de Ruslarla olan mücadelelerini gözler önüne sermek ve Sarıkamış şehitlerimizin hatırlanmasını sağlamaktır. Ancak okuyucu hüzün dolu bir kitabı okuyacağını peşinen bilmelidir. Gerçekten de Sarıkamış'ta nice hüzün dolu sahneler yaşanmıştır. İnsanın yüreğini burkan olaylar vardır. Bilenen ve araştırılarak bulunan olaylardan hareketle "Sarıkamış - Beyaz Hüzün" adlı kitabımı kaleme alma gayreti içerisinde oldum. Kitabım bir roman kurgusu ile yazılmasına karşılık, dolaylı olarak okuyucuya Sarıkamış Harekâtı hakkında aktarma ve bilgilendirme görevini yerine getirmesi dileği ile. İyi okumalar efendim. Teşekkür Bu kitabın yazımı sırasında, iki yıl boyunca sosyal hayatlarından zaman çaldığım aileme, 2004 yılında Sarıkamış'a düzenlenen geziye beni davet ederek, arşivini açan, destekleyen ve yüreklendiren Sayın Prof. Dr. Bingür Sönmez hocama, kitabımın ilk müsveddelerini okuyup düzeltmeler yapan Mesut Tekin'e teşekkürü bir borç bilirim... İsmail Bilgin Bu kitap, bir kırık ümide tutunarak, nice imkânsızlık içinde, idealler uğruna can veren aziz semtlerimize ithaf edilmiştir. 1. BÖLÜM "Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım. Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım. Ne yapsın ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki, Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki! Ah karşımda vatan namına bir kabristan. Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan..." Mehmed Akif Ersoy Rüzgârla karışık çiseleyen yağmur, vapura binmek için sırada bekleyen erlerin yüzüne, bir kırbaç gibi vuruyor, acı çığlıklar atan rüzgârın sesi, neferlerin kulaklarında yankılanıp duruyordu. Bu kasvetli hava, erlerin bellerine bağladıkları kütüklüklerin içindeki mermilerin ağırlığını, canlara kasteden o soğukluğunu alabildiğine yansıtırcasına daha da ağırlaştırıyordu. Rüzgârın önünde avareser1 bir şekilde sağa sola savrulan bulutların rengi, açık griden koyu griye dönüyor, yerinden hiç sökülemeyecekmiş gibi duran camilerin minarelerini kolayca kırabilecek, büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu haberini veriyor, İstanbullulara Balkan Harbi'nin o elim acısını yeniden hatırlatmak, kabuk bağlayan yaralarını sızlatmak ve inceden inceye kanatmak istiyordu. Eski ahşap evler, yağmurda ve rüzgârda romatizmalı bir ihtiyar gibi inliyor, yavaş yavaş sallanıp duruyordu. Bazı ocak tütmeyen evlerin aksine, yalıların bacalarından yükselen dumanlar göğe savruluyor, bir süre sonra gökyüzünde belirsizleşip yitiyordu. Bu kayboluş, rüzgârın önünde bu sürükleniş, Osmanlı Devleti'nin yazgısına ne kadar da benziyordu. Balkanlardan esen savaş rüzgârları önünde Osmanlı askeri de, bir duman gibi savrulmuş ancak Çatalca'nın dağlarında durabilmişti. Bu duruş, yorgun bir vücudun, mecali tükenmekte olan kollarının uçuruma düşerken, bir ağaç can havliyle dalma tutunmasına benziyordu. Henüz, rahat bir nefes alamadan, şimdi de Osmanlı'nın ensesine bir giyotin gibi inmeyi bekleyen, İngilizlerin ve Fransızların Çanakkale'ye saldırma haberleri ve ordunun Kafkasya Seferi'ne hazırlandığı yönünde söylentiler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bu haberler bir deprem dalgası gibi yorgun başkentin sokaklarında, caddelerinde ve mahallelerinde gittikçe büyüyor, İstanbul halkını derinden sarsıp duruyordu.

Tüm donanımlarıyla, ustura keskinliğindeki ayazda bekleşen erler, soğuktan üşümüş, titreyen elleriyle, tüfeklerini sıkı bir şekilde tutmaya çalışıyordu. Askerin bakışlarında hafif de olsa bir çekingenlik vardı. Çoğunun gözleri, kaşları, bıyıkları kömür gibi karaydı. Bazılarının gözleri kahverengi, bazılarının mavi, bazılarının ise memleketlerindeki uçsuz bucaksız meraları hatırlatırcasına yeşildi. Haydarpaşa Limanı'nda bekleşen eratın, bakışları bulutlar içindeki minarelere takılmıştı. Ufukta görebildikleri her şeyi daha dikkatli bir şekilde incelemeye çalışıyorlardı. Minareleri, martıları, yalıları, Topkapı Sarayı'nı, Genelkurmay binası içindeki yangın gözetleme kulesini uzun uzun seyrediyor, görüş alanlarındaki her şeyi, taşa yazı yazan ustalar gibi belleklerine kazıyorlardı. Hiçbir şeyi düşünmemeye çalışıyorlardı. Başkente, neden ve niçin geldiklerini hatırlamak dahi istemiyorlardı. Hatırlamak onlar için büyük yorgunluktu. Ancak akıllarından hiç çıkmayan, bir mıh gibi beyinlerinde çakılı duran şey sevdiklerinden ayrılma anlarıydı. Soğuk havaya rağmen, o veda sahneleri gönüllerini titretse de içlerini ısıtıyordu. Bu sahneler en ince ayrıntılarıyla beyinlerinin kıvrımlarında dönüyor, sevdiklerinin hayalleri akıllarına gelince gözleri dolu dolu oluveriyordu. Hasret ve ayrılık acısıyla dolan gözler, asker arasında zayıflık olarak sayıldığından, dolan gözlerini yanında duran arkadaşlarına göstermemeye çalışıyorlardı. Böyle anlarda, kuru ve çatlamış dudaklarda yavan, sessiz bir türkü geziniveriyordu: "Denizin dalgasına Kapının halkasına Ben yolladım yârimi Urusun kavgasına" Bu erlere beklemek hep zor gelirdi... Kanlarında dolaşan delilik yüzünden hep hareketli olmak istiyorlardı ama başlarındaki zabitler, kuru üzümle yukarı doğru, hilâl şeklinde büktükleri bıyıklarını sıvazlayarak "Bekleyin..." diyorlardı... "Bekleyin..." Onlar da bekliyorlardı. İçlerinde kopan, gönüllerinde yankılanan çığlıkları bastırmasını bilen erler sessizliğin sesini dinliyor, bu sessizliği ötüşleriyle arada sırada yırtan martılara şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Erlerin bazıları ilk defa deniz görüyor, denizde yapacakları vapur yolculuğundan çekmiyorlardı. Dalgaların kucağında sallanıp duran Mithatpaşa vapuruna baktıkça, işlerinin zor olduğunu düşünüyorlardı. Dolan gözleri gibi içlerindeki endişeyi de belli etmemeye çalışıyorlardı. Tedirginliğin verdiği psikolojiyi dağıtmak için dua ediyorlar, bu esnada sağ ellerini kalplerinin üstüne koyuyorlardı. Dua, onlar için güvenli bir liman, koruyucu bir sığmak, derin bir siper gibiydi. Dua eden biraz rahatlıyor, alınlarına yazılmış olan yazgılarını ama öyle ama böyle yaşayacaklarını bildiklerinden, kaderlerine teslim oluyorlardı. Sirkeci'de toplanan erler, yandan çarklı Şirket-i Hayriye vapurları ile Haydarpaşa Limanı'na taşınıyor, burada yan yana demir atıp dalgalarla gamsız bir şekilde oynaşan vapurlara binmek için bekleşiyor, daha önceden vapura binmiş olan erlere soru dolu gözlerle bakıyorlardı. Soğuğa rağmen limana gelen sivil halktan bazıları üzgün, çaresiz bir halde erata bakıyor, gözleri, en çok potinleri delinen, kaputu olmayan, zayıf ve çelimsiz erlere takılıyor, gördükleri bu tablolar onlarda hüzün fırtınaları koparıyordu. Erlerden bazıları Çanakkale'ye, bazıları da Ruslarla savaşmak için Erzurum'a gideceklerini düşünüyordu. Asker arasında çeşitli fikirler yürütülüyor, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, son zamanlarda çokça duydukları Çanakkale, Kafkasya, Yemen, Kanal adlarını birbirlerinin kulaklarına fısıldayıp duruyorlardı. Büyük bir imparatorluğun aslında o kadar çok sayılacak yeri vardı ki ama onlar sadece sıkça duydukları bu isimleri tekrarlamakla yetiniyorlardı. Ancak gidilecek bu yerler için koyu bir belirsizlik vardı. Aslında bu, asker için o kadar önemli değildi. Nasıl olsa artık hiçbir şey değişmeyecekti. Düşmanla, vatan için bir yerlerde çarpışacaklarını biliyorlardı. Bu temel düşünce vapura binen her erin içinde vardı. Gizli bir umursamazlık içindeyken, büyük sefer başlangıcında önemsedikleri tek şey sevdikleriydi. Cepheye gidinceye dek tatlı bir tembelliğin ve uyuşukluğun yaşanacağını tecrübeli erler iyi biliyorlardı ama onlarda da belirgin yorgunluk seziliyordu. Daha önce Balkan Harbi'ne katılan erler şimdi de bir başka harbe gitmenin yılgınlığını yaşamadan edemiyorlardı. Onlar, İstanbul'daki tatlı söylevlere, acemi erleri heyecana getirici ateşli konuşmalara hemen kapılmıyorlardı. Savaşmanın, düşman önüne çıkmanın nutukla değil silahla, cephaneyle olduğuna

" * Uzun bir deniz yolculuğundan sonra Trabzon Limanı'na ayak basan erler Karadeniz'in hırçın sularında çalkalana çalkalana yorgun düşmüşlerdi. gök Allahüekber. İstanbul sokaklarında yürürlerken. bir de "Enver Paşa çok yaşa!" sloganına takılıp kalıyorlardı. Balkanlardan çekilirken olduğu gibi bir çalı dibinde.. Harp sırasında ölmek bir yana. vapura binerken. burada da onlara bir karşılama töreni düzenlemek istercesine ayaza çekmiş. Komutanları her şeyi düşünmüş. Bazen kalabalığın önünden geçerken. Onlar için en önemli şey harp sonrası durumlarıydı. susadığını.. büyük şehirlerde aç ve açık kalacak olmalarıydı. asker bekliyordu. gök Allahüekber. kendilerini Trabzon'a uğurlayan soğuk. şaşkın ve boş gözlerle bakıyorlardı. erler de içlerinden sayıklamadan edemiyorlardı: "Şehitsen. Pek çoğu. Sahile ayak bastıklarına şükrediyorlardı. erat vapurda "keşke yürüseydik" dedikleri yollara düşeceklerdi. kendilerini izleyen kalabalığın söylediği: "Şehitsen. askerin giyiminin ve iaşesinin bol olması gerektiğini düşünüyorlardı. secdeler yüce ruhuna der. nereye yağacağını bilmez bir hâlde denizin üzerinde kararsızca öylesine duruyordu. çekingenliklerini belli etmemeye çalışıyorlardı. Beyni ve vücudu hayatta kalmaya odaklanır. İstanbul'daki gösterilerden duymuş oldukları mısraları hançereleri yırtılırcasına haykırıyorlardı: "Şehitsen.. Onları korkutan en önemli şey cephe gerisinde. sadece ve sadece ilk kez geldikleri Trabzon şehrine. Bir büyük harbin başlangıcında olan erler. Limana inen erleri karşılamaya sivil halktan çok az kimse gelmişti. böyle zamanlarda gayreti artardı. Allahüekber Allahüekber! Yolun açık olsun asker şiirinin mısralarında en çok "Allahüekber" kelimesine. secdeler yüce ruhuna der. Trabzon çıkışında çok sayıda mekkâreleri çekecek olan atlar. üşüdüğünü. yiyeceğini.inanıyor. Bundan sonra.. bir yandan da. Düşünmeye vakti olmazdı ki. geride bıraktıklarını düşünemezdi bile. İstanbul'da. Bu yüzden neferler kendilerini yakından ilgilendiren ancak yetkileri dışında olan bu konulara kafalarını takmıyor. Bu yüzdendi cephe anını hiç düşünmemeleri. Aslında savaşırken. mutluluk veren o başşehirde ziyan olmak insana çok ama çok acı geliyordu. Kar ve ıssız yollar.Cephaneleri iyice örtün! .. Büyük sahra toplarının üzeri sıkıca örtülmüş. Onlar da ellerindeki bayraklarla erlere moral vermeye çalışıyor. bir ağaç altında veya bir tren garında hummadan2 ölecekler miydi? Bu sorunun cevabını verebilmek onlar için o kadar zordu ki..Mekkârelerin tekerleklerini yağlayın! . Nereye ve nasıl gideceklerini bilmiyor. bir sağa bir sola koşturuyor. silahını. üç gün yayan yürümeyi tercih edeceklerini" birbirine söylüyorlardı. açıkçası merak da etmiyorlardı. Mekkârelere cephaneler. Subaylar telâş içinde. cephanesini en ince ayrıntısına kadar hesaplamış ve sağlamış olmalıydılar. uzun bir kuyruk oluşturmuştu.." Çantalarını sırtlarına vurup sıraya girmeye çalışan erler halka gülümsemek istiyor. atlar top arabalarına koşulmuştu. Asker acıktığını. askerin giyeceğini.. Yer Allahüekber. Yer Allahüekber.. bazı toplar parçalara ayrılarak arabalara yüklenmişti. ilk önce Gümüşhane'ye. Gece demeden. İşte tecrübeli erler yeni bir harbin ve yeni bir seferin başlangıcında "Acaba yine ziyan olur muyuz?" diye düşünmeden kendilerini akmıyorlardı. sokaklarda başlarının çaresine bakabilmek için ne durumlara düştüklerini akıllarından çıkarmıyorlardı. Erzincan'a ve Erzurum'a gideceklerdi.. bu sloganlardan arta kalan "Allahüekber" ve "Enver Paşa" kelimeleri yankılanıp duruyordu. gök Allahüekber.Atların yemlerini kontrol edin! . secdeler yüce ruhuna der. Karadeniz'in üzerinde bukle bukle birikmiş bulutlar kar yüklenmiş. insanın aklına hayatta kalmaktan başka bir şey gelmezdi. Ayrıca Balkan Harbi'nden sonra İstanbul'a gelen birçok gazinin camilerde. yol boyunca dizilmiş. harp sonrasında kendi vatanında. "gemiyle bir gün yolculuk yapmaktansa.. Yer Allahüekber. gündüz demeden yürüyecekler. yiyecekler yüklenmiş. emir veriyorlardı: .. mandalar ve öküzler. oradan Bayburt'a. Her erin kulaklarında.

subaylar at sırtında.Sırayı bozmayın! .. Belki de yaşamayı iyice kanıksayan erler. bu kutsal alışkanlıklarından vazgeçmek için bilinmez bir diyara. Zira onlar. cephe yollarına düşmenin nasıl bir şey olduğunu uzun yıllar edindikleri acı tecrübelerle gayet iyi biliyorlardı. top arabalarının başındaki neferler verilen emirleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Bu kaçıncı kontroldü. Bir süre sonra ayaklar âdeta sürüklenmeye başlanacak.. sayısını hatırlamıyorlardı bile. ıssız yollarda yürürken. bir yandan da düşünüyordu.. soğuğa. belli bir düzen içinde kalkıp inmeye başlamıştı. gıcıklanan bir boğazdan sert ve uzun öksürüklere. Uzun süre yürümeye. yürüyüş kolunun derinliği artmış ve yorgunluk baş göstermişti. Tecrübeli erler bundan sonra olacakları gayet iyi biliyorlardı. kimisinin potini yırtılmış. sanki bir beyaz ülkeye doğru yürüyorlardı. top çeken atların yanında yürüyor. ıssız dağ başlarında sıcak bir vücudu arar gibi askerlerin göğüslerinden. Gittikçe mayalanan ve artan endişelerini bastırmak için sık sık dua ediyorlardı. topukları düşmüş. Her adım atıldıkça. Sapasağlam görünen birçok er beş. yorgunluğa..Bekleyin! . Yürümeye. titremeleri artıyordu.. erler omuzlarına çöken ağırlığı dengelemek için ileri doğru eğiliyor. Askerin sırtındaki ağırlık yol yürüdükçe artıyor. konuşmuyor. mandaların ve top arabalarına koşulmuş atların sesleri karışıyordu. kimisinin ökçeleri yenmiş. ne düzen kalacaktı ne de disiplin. savaşmaya ve öldürmeye. düşünmüyor ve yakınmıyorlardı. daha sonra giderek artan hapşırmalar duyuluyordu. eratın vücuduna ve beynine sinecek yine de adım atmaya devam edeceklerdi. Cephe yollarına düşenler ile geride kalıp asker yolu gözleyenler duanın gücüne tutunmaya çalışıyor. Balkan Harbi'nde İstanbul'a dönebilen ve hastalıktan dolayı Ayasofya Camii'ne yatırılan birçok arkadaşı hummadan ölmüştü. Bir süre sonra erler yaya.. Bilinçsizce hareket eden erler sanki uzun ve derin bir uykudan uyanmış gibi yine yürümeye devam edeceklerdi.. Boğazları yanıyor. Hiç olmazsa yürüyüşe geçildiğinde hareket edip ısınabilirlerdi. İnsan her şeye alışırdı. şimdi evlatlarını askere yollamalarıyla beyaz bir hüzne dönüşüyordu.Yiyecek sandıklarının kapağını iyice kapatın! Mekkârelerin. kurumuş. Kendi hayatını derin Derin soluyarak yaşamak. ilk önceleri üşümemek için hızla yola koyulmuş ancak daha sonra ağırlıkları yüzünden yavaşlamış.. cepheye gitmenin. çatlamış dudaklar. on dakika sonra yere düşüp can vermişti. Yürüdükçe ağrıları. işte bu yüzden ellerinden gelen gayreti göstermeye çalışıyorlardı. geride bıraktıkları anne ve babaları ise onların yürümeye nasıl başladığını birbirlerine anlatıyor. mekkâre ve top arabaları ise onların arkasında olduğu halde nihayet yola koyulabilmişlerdi. Arada yanan. her insanın en kutsal saydığı şeylerden birisiydi.. Hissettikleri tek şey vücutlarının her yanını işgal eden ağrılardı. Bu durumda hafiften ürpermeler başlıyor. sadece önlerine bakıp yürümeye devam ediyorlardı. Yürümeye gayret eden erler ise artan yorgunluk sebebiyle kendini iyice bırakıyor. at sırtındaki subayların "Mola!" diyecekleri vakte kadar. Onlar da vapurdan inen diğer erler gibi bir an önce yürümek için can atıyorlardı. zamanla alışacaklarını ümit ediyor. Onlar. ölümün bu . ilk defa yürümeye ne zaman başladıklarını bilmeden. Uyum içinde yapılan yürüyüşler tavsayacak. mekkâreleri çeken öküzlerin. Zaman zaman esen soğuk rüzgâr terlerini kurutuyor. Yol kenarındaki ağaçları derin bir uykudan uyandırmak istercesine sallayan rüzgâr şiddetini arttıracağa benziyordu. tükürükleri kuruyor ve sık sık yutkunuyorlardı. hatırlamadan. yüreklerinde o zaman duydukları koyu sevinç. şakaklarından ve kaşlarından damlıyordu. kaim yün çorapları pantolon üzerine çekilmiş erlerin ayakları. giderek artan yorgunluğa karşı konamaz hâle gelinecekti. kendilerini nasıl bir yazgının beklediğini bilmeyen erler. İnsanın en alışkın olduğu şeylerden biri de yaşamaktı. Alınlarında biriken terler. Zira beklerken üşüyorlardı. çarıkları delinmiş. biraz daha yürüdüklerinde takatsizlik. Cephede nice erin ölümünü gören çavuş.. acıdan ve kederden şerha şerha yarılmış gönüller hep dua ediyordu.. Az sayıdaki askerin kaputu vardı. * Faik Çavuş. enselerinden içeri giriyordu.

yiyen. Camilerin kubbeleri altında ölenlerin yanında. Cephedeyken. İşte bu kaçışlarda Faik Çavuş kendi içinde çeşitli dayanaklar. Ama sonra alışmıştı. Artık cansız bir eşyadan farkı kalmayan insan bedenleri çamurun. yıllarca yanında yürüyen. ağızlarından "Beni burada bırakma" diyeceklerini sanmıştı. İstanbul'da nereye gideceğini düşünürken. Balkan çamuruna bulanmış. bu kadar basitine ilk defa şahit olmuştu. yangınlarla hırpalanan bu yorgun ve bezgin koca şehrin her yanını kaplamıştı. Sadece Ayasofya değil. O da ruh ve hayal gücünü bu sesleniş nedeniyle dağıtmak istemiş. kalabalıklar içinde yine bir kurt gibi yalnız kalacaksa. Trende. "Hâlbuki ölümün ne kadar kolayı varmış" diyerek hayret etmişti. Aileler arasında bu paylaşımdan dolayı kavgalar bile çıkmış. Artık minberlerde hocaların vaazları değil. İstanbul. Şehzadebaşı Camii'leri de birer hastaneye dönmüştü. Bazı insanlar düşmandan. mantığı "Onlar öldü artık" demişti. Açık kalan gözlerinin hâlâ gördüğünü sanmış. yağmur sularının içinde öylesine kalakalmıştı. paslı bir bıçak ruhunu yine çizecekse. Bulgar askerinin önünden kaçan Rumeli muhacirleri de camilere yerleştirilmişti. Bir er yere nasıl düştüyse öyle duruyordu. nice ölümlere şahit olmuştu. hem kara haberleri hem de yorgun ve gayretli erleri Sirkeci'ye getirmişti. acıyla. can verip olduğu yerde kalmaları çok ama çok garibine gitmişti. Koca devletin yüzyıllardır tırnaklarıyla âdeta kazıyarak Balkanlara gidişi. onca yolu ne yazık ki aç bilaç yayan yürümek zorunda bırakılmışlardı. hummadan inleyenlerin sesleri. cephede kör bir kurşunla ölmediğine sevinmiş. Yaralanmadığına. vagonlara alınmamış. şadırvanlarda su yerine hastaların akan kanlı gözyaşları vardı. Faik Çavuş. at arabalarının sokak sokak gezerek sağda solda askerlerin cesetlerini topladığını. gülen bu insanların şimdi toprağa düşüşlerini bir türlü kabullenememiş. yenilginin beraberinde getirdiği kara leke gün geçtikçe büyümüş. aylarca. İstanbul'un yedi tepesinde tifüsün uğultusu pervasızca gezinmiş. Faik Çavuş daha önceleri yanında koşan. Kara trenin parmak oynatamayacak kadar kalabalık olan son vagonunda yalnız kalakalmıştı. hicranının paslı bir bıçak gibi sadece ve sadece kendi ruhunu çizdiğini sanmıştı.kadar kolayına. mahyalı minarelerde salalar birbiri ardına verilir olmuştu. Bulgar zulmünden kaçıp İstanbul'a gelmek isteyen. İlk önce ne kadar da korkarak bakmıştı ölen arkadaşlarının yüzüne. depremlerle. Bir zamanlar. içen arkadaşlarının hiç hareket etmeden. elleri yukarı doğru açık kalanların sanki Mevlâ'ya dua ettiklerini düşünmüş. Camilere sığınan yalnızca erler değildi. ölenler bir taş gibi olduğu yerde hiç kıpırdamadan kalmıştı. tekmelenmiş. teselliler aramış ama ne dayanak ne de teselli bulabilmişti. Kara trenler. durmadan yaralı ve hasta taşımış. Faik Çavuş da bir trenin son vagonunda salkım saçak gelebilmişti. hayat ile ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğuna hayret etmekten kendini alamamıştı. "Ölmek zor" demişlerdi ona. bazıları kendi insanlarından ve insanlıklarından kaçmışlardı. Sultanahmet. Başta Eyüp olmak üzere pek çok caminin içi parsellenerek ailelere verilmişti. kendini Sultanahmet Camii'ndeki karantina ve güvenlik cenderesi içinde buluvermişti. ölümü beklemiş. imparatorluk coğrafyasına çil çil kubbeler saçanların torunları. tutması için kendisine uzatılan ve boşta kalan elleri. bu kaçışa. Bir kez daha dayanak ve teselli arayacaksa. elinden ne yazık ki hiçbir şey gelmemişti. ne kadar da hızlı bir kaçışa dönüşmüştü. burada cami içinde kubbelerin altında kolayca öleceğini düşünerek garip bir teselli bile bulmuştu. Duaların yankılandığı kubbelerin altında günlerce ölümü solumuş. Ancak düşündüklerinin hiçbiri olmamış. çaresiz gözlerle yüreği parçalanırcasına izlemiş. Yine de soğukkanlı olmaya çalışmış. ölenlerin aceleyle gömüldüğünü çok sonraları duymuştu. çoğu mihrabın olduğu yerin kendisine verilmesini istemişti. işte tüm bunlara artık izin vermeyecekti. şimdi tazecik canlan bir tohum gibi toprağa saçmış ve saçmaya devam ederek geri çekilmişti. trenlerin vagonlarına hücum eden muhacirler ise asker tarafında itilmiş. bir tek kendinin ağladığını. şaşkınlıkla çamurlu yollarda bata çıka yürümüştü. bu geri dönüşe. Soğuğa karşı öne doğru eğilerek yürüyen Faik Çavuşun bu ağır düşüncelerden dolayı başı daha da eğilmişti sanki. Öyle yalnızlık duymuştu ki. Arsız bir misafir gibi .

yağmur tanesinin yere düşüşündeki alışılmışlığı ve basitliği duyumsamalardı. uzayıp giden yürüyüş kolundaki erlerin kendisine bakmadığını. bir gün olur. ona büyük bir saygı beslerlerdi. dolu yağar. sararan bir yaprak. . Erler birbirlerine duydukları haberleri fısıldıyorlardı: . sararan yaprağın. şimşek atar.Vah zavallı! . karamsarlığa asla düşmemişti. İnsanoğlu böyleydi işte. güzel ile çirkin. Ancak her şartlar altında ümitli olan subay. karanlığın iyice bastırmasıyla mola verildi. bir gün olur. bu ağır düşüncelerin eşliğinde yürümeye çalışan Faik Çavuş karamsarlığını mektepli bir subayın sık sık okuduğu şiirini mırıldanarak dağıtmaya çalıştı: "Biz. bu düşünceler içindeyken üşüyen alnını terler basınca.. Karadeniz Dağları'nın Gümüşhane'ye bakan kuytu kesiminde. bu dört dizeden büyük bir kuvvet alır ve moral bulurdu. ümit ile karamsarlık aynı vücutta kolayca yer bulabiliyordu. Dağların yamaçlarına ilerlemeye çalışan yürüyüş kolu. Mola sırasında büyük ateşler yakılarak askerin ısınması sağlandı.Çeki düzeni bıraksınlar da. Kaç defa bu yılışık düşünceyi beyninden kovmak istemiş ama kaçış fikri ısrarla beyninin en ince kıvrımlarına kalın bir tortu gibi çökmüştü. bir çalı dibinde hummadan oluvermişti. kolunun yeniyle alnındaki terleri sildi. Sabah olduğunda ise kulaklarına hiç de yabancı gelmeyen bir kelime ile uyanıp hemen mahmurluklarını üzerlerinden attılar: . çok normalmiş gibi ürkek bakışlarını bu subayın cesedi üzerinde çekinerek gezdirmişler. Ateşlerin etrafına kümelenen erler kendi aralarında bir süre sohbet ettikten sonra yine ateşin etrafına sıralanarak uyumaya çalıştılar. Çökmeye başlayan alacakaranlık dinlenmeye kalkan erleri tedirgin ediyor.Erzincan'a dek yürüyecekmişiz. bu yolculuğun ne kadar uzun olduğunu tahmin etmeye çalışıyor ancak işin içinden bir türlü çıkamıyor. biraz olsun dinginlikleri artıyordu. Erler ise subaylarına gıpta eder. en akıllı ve en değerli canlısı olan insan ölünce.Oradan da Erzurum'a gidecekmişiz. Gök gürülder. bazıları komutanlarının uyarılarına aldırmadan çam ağaçlarının altında biraz dinlemek istiyordu." Sanki rahatlamış gibiydi. Karadeniz Dağları'nı aşarken o nefis çam havasını soluyor. soluk soluğa yetişmek zorunda kalıyorlardı. beyaz kelebekler gibi uçuşan kar tanelerinin umarsızca yağdığını görüp rahatlıyordu. bunun üzerine "Daha çok taban eskiteceğiz. . Başını yerden kaldırıp. iyi ile kötü. Erzincan'a oradan da Erzurum'a kadar yürüyeceklerini düşünen erler... garba yıldırımlar çakarız. şiiri okuyan mektepli subay gelmişti. . Bazen içinde bir kırık ümit doğuyor. top arabasını çekmekte olan yağız atı gayrete getirmek istedi: .beynine yerleşmiş olan kaçmak düşüncesini ilk defa ciddi bir şekilde düşünmeye başlamıştı.Haydi kara gözlüm. geliyoruz işte. uzaklaşmakta olan yürüyüş koluna onca ağırlıklarıyla koşarak.Ölmüş! . Ancak o. İnişli çıkışlı devam eden yürüyüş nedeniyle erler çok yoruluyor. yere düşen bir yağmur damlası gibi oluveriyordu.. gizliden gizliye utanç duyuyordu. Şarka. haydi! * Erat.. Erzurum civarında bizi bekliyorlarmış. Duygularını bir başkası tahmin etmiş gibi ürkek gözlerle etrafına bakmıyor. bakarız. bir an yeşillikler içinde kayboluyor. Ölmeden önce dünyanın en şerefli. Daha sonra aklına..Ruslar. Diline doladığı şiiri her dem okur. ." diyorlardı.Bizlere çeki düzen verilecekmiş. . Deminden beri. Faik Çavuş. Bu genç subay hangi durumda olursa olsun yılgınlık göstermemiş. bu şekilde düşünmenin kendisine yakışmadığını biliyor. Kara bulutlar içinden parlayıp. az sonra tekrar ortaya çıkıyordu. bize önce giyecek kaput ve ayağımıza potin versinler. . Çatalca'ya doğru çekilirken. ölenin bir insan evladı değil de çürüyen bir ağaç dalının. üşüyen bedenini birazcık olsun ısıtıyordu.Beklesinler. Birliklerdeki erler. kuru bir dal. bu zulmeder içinden çıkarız bir gün olur.Orada eğitim ve dağıtım merkezi varmış. Trabzon'dan çıktıktan sonra orman içinde yürüyor.

Ölen neferin başında bekleşenleri aralayıp cesedi yakından inceledi.. Başka hiçbir şey demedi.Donarak da ölmemiş. erlerin elbiseleri çamurlanıyor. Asker orada dinleneceğini düşünerek sızlanmıyor. Bu emir diğer mangalara. Erler sık sık kayıp düşüyorlar.Bilinmiyor ki. Meraklarının asıl nedeni işte buydu ama zavallı er. Hiçbir donma belirtisi yoktu. Bu zavallı nefer neden ölmüştü? Ya da neden öldürülmüştü? Sonra aklına yiyecek aramak için uzaklaştığı gelince. Hepsi çok üzgündü. Çantasını sırtına vurdu. Ara sıra yağan kar.Kaputumuz yok! . Çamurlu yollarda yürümekte zorlanan erlerin başında çarıklı olanları geliyordu. . Faik Çavuş mangasına giderken düşünceliydi. . Hele Kelkit civarındaki yapışkan vıcık vıcık çamur yok muydu erlerin potinini ve çarığını. Adeta ürpererek "Balkanlarda uzun zamandır peşimizi bırakmayan ölümün soğuk eli daha yolun başında. yerleri beyaz bir örtüye beziyor ancak daha sonra cılız güneşte kolayca eriyordu. Sonra isteksizce mangasına emir verdi: .Uygun adım marş. Faik Çavuş bu söylentiler üzerine kalktı. Yoksa eceliyle mi ölmüştü? Artık soruların ardı arkası kesilmiyordu. Zaman zaman bir fırtına gibi başında kopan. su gölcükleriyle yamanan yolda erler bin bir düşünce ve soruyla birlikte ağır ağır ilerlemeye devam ettiler." dedi. Onlar arkadaşlarının neden öldüğünü bilseler. şikâyet etmiyor. . Gümüşhane'ye. dedi.Donarak da ölmemiş. Ancak o.Ateşin başından uzaklaşmış. "Öyleyse işimiz zor. . O sırada bir subay gelip emir verdi: . dedi. Karasu Çayı kenarında kurulu olan Erzincan. Çamurlu. Artık. Canı sıkılmıştı. bu düşmeyle birlikte sıralar bozuluyor... Hemen erin elbiselerini sıyırıp karnına ve göğsüne baktı.Çavuşum bize potin ne zaman verecekler? . Ormanlık alanlardan uzaklaştıkça.Çok şükür hummadan ölmemiş. . Ağır ve sessiz bir şekilde hazırlanmaya başlayan erlere baktı kaldı. Erler yine bu kısa cümleyi birbirlerine aktardılar: . takımlara ve bölüklere de verildi. subayların ise çizmelerini ayaklarından çekip alıyordu. bu yüzden üşümeleri daha da artıyordu. gene mi yakamıza yapıştı?" diye düşünerek erlerin toplandığı yere doğru ilerlemeye başladı. bir an önce Erzincan'a varmak için gayret ediyordu. dönenen kaçma fikri bu olayla yine tetiklenmişti. soğuk iyiden iyiye artıyordu. Bu yüzden çamurlara bulanan yollar yürümeyi zorlaştırıyordu. Erlerin hepsi tedirgindi.Onu acele gömün! Erler bu emir üzerine. bu fikre pek itibar etmedi.Yün çorabımız da.. Çok acıktığını söylemiş. Faik Çavuşun takımındaki erler bazen birbirlerine sormadan edemiyorlardı: .Donmuş mu? . Bu söz diğer erler tarafından da çevrelerine tekrar edildi: . Günlerce süren uzun ve yorucu yürüyüş esnasında.. .. Kelkit'e vanp sık sık mola vererek yolculuğa devam edildi. bir tahmin yürüttü ama bu tahmini kendine dahi dillendirmekten korktu. ya eceliyle ölmüşse ne yapabilirlerdi ki? Hiçbir şey. ilerideki ulu çam ağacının altına bir mezar açıp eri gömdüler. Hava soğuktu ama böyle donup ölünecek kadar soğuk yoktu. havanın berrak ve açık olduğu saatlerde rahatlıkla görülebiliyordu. Yürüyüş tekrar başladı. Aradığı kırmızı lekeleri görmeyince derin bir "Oh!" çekti: . Yine erlere isteksizce: .Hummadan ölmemiş.Ya neden ölmüş? Faik Çavuş: ..Donma değil o zaman.Ateşin başındaymış.Ya neden ölmüş? Erin neden can verdiğini Faik Çavuş da merak ediyordu.Haydi toparlanın! Sallanmayın! Yürüyüşe devam edin. belki kendilerini o şeye karşı korumak ve kollamak için ellerinden geleni yapabileceklerdi.

hem heyecan hem de korkuyla bağırdılar: .. Az sonra yanına yaklaşan bir subay merakla sordu: .. . Ölenlerin ilk önce ellerine ve ayaklarına baktı.. Pek çok erin aklı. kalın giyecekler demekti. eldivenlerimiz de yok çavuşum. . nabızlarının atmadığını görünce. .Ecelleriyle diyeceğim ama böyle kısa aralıklarla ve aniden benzer şekilde ölmek de pek ecel işi değil. Yalnız bu olay devam ederse.Ne yapacağız peki? . karınlarını ve göğüslerini inceledi. Bu yüzden Erzincan'a ulaşıp orada moral kazanmak ve sıkıntılarını gidermek istiyorlardı.. onun neden öldüğünü kendilerine soruyorlar ancak bir cevap bulamıyorlardı. Erin eceliyle öldüğüne kanaat getirmişlerken. ilk önce bunların yorgunluktan bayıldığı sanıldı. dedi.Başlığımız. arkadaşlarının neden öldüğü konusuna takılıp kalmıştı. Nasılsa doktorlar erlerin neden öldüğünü kolayca bulurlardı. İki tane ere de eceliyle öldü.Hepsi Erzincan'da verilecek.Battaniye yok efendim. Birini bari oraya götürelim.Ya neden ölmüşler o zaman? . Faik Çavuş iki ere seslendi: .Aslında haklısın. Ne olursa olsun bu can veren erlerin tetkik edilip ölüm sebeplerinin öğrenilmesi gerek. Bu cevap üzerine erlerde bir sakinleşme görülüyor. orada her şeyi öğrenmeyi istiyorlardı. Başlarına toplanan erlere "Çekilin! Açılın!" dedi. .Bilmiyorum komutanım. Erlerin morali iyice bozulmuştu. .. Doktora götürüp gösterelim. belirlenen ve bulunan şeye karşı tedbir alırlar. Erzincan'a dek böyle ölümler devam edecek demekti. Bu sorulara ilk önce cevap vermeyen Faik Çavuş.Doğru ya. Doktor olsaydı bilirdi belki.Mekkârelerin birine yüklesinler. Hummanın belirtisi olan kırmızı lekeler de yoktu ama "Bu erler neden böyle aniden oluveriyor?" sorusunu kendisine çekinerek sordu. erlerin sorulan bitince: . Faik Çavuşun aklına doktor geldi ama bu yürüyüş kolunda doktor yoktu ki. bir battaniye ile örtüp mekkârelerin birine yükle-yin. Bir er: . Hemen ölen erleri incelemek için koştu. Tahmin ettiği şeyi takım komutanına söylese miydi? Fakat tahmininden emin değildi ki. daha şevkle yürümeye çalışıyorlardı. . Bir kenara gömdürürdük. Ara sıra ölen arkadaşları akıllarına geliyor. belki de sıcak yataklar. hastalığı oraya taşırsak bizi Divan-ı Harb'e verirler. Soğuk ve yorgunluk bir yandan. . .. Ancak kendilerine yardım etmek isteyen erler arkadaşlarının nefes almadığını. Faik Çavuş gene derin düşüncelere dalmıştı. bacaklarını. haftalarca yürüyen asker için kısacası ümit demekti.Bunu alın.Diğerini de gömeceksiniz.Bundan sonra ölen olmayacağını bilsek işimiz kolaydı. "Yoksa onlar da mı?"diye sordu kendine.Ya bulaşıcı hastalıktan öldüyseler. diyordu.Erzincan'da doktor vardır. kendilerini korumaya çalışabilirlerdi. Ama yapacak başka bir şey yok. Onlar da. İşte bu yüzden bir an önce Erzincan'a varmayı. sebebini bulmak gerekir. Dinlenmek. sebebi bilinemeyen ölümler bir yandan erlerin üzüntüsünü katmerleştirmişti. Erzincan.Baş üstüne komutanım.. Donma yoktu. Sonra ellerini. Neler oluyordu? Bu erler tahmin ettiği şekilde öldüyse. Orada ihtiyacı oldukları her şeyin eksiksiz karşılanacağını düşünüyorlardı.Ölmüşler! Faik Çavuş bu feryat üzerine tepeden tırnağa ürperdi.. Hatta sıcak suyla yüz yıkamaktı. . Yürüyüş biraz olsun hızlanmıştı. . temiz çarşaflar demekti.Ya diğerini ne yapacağız? . Erzincan demek. . yürüyüş kolunun başında ve ortasında iki erin aniden yere düştüğü görüldü. Yalnız hummadan ve donmadan dolayı ölmemişler. Yürüyüş kolu arkadaki mekkârelerin birinde taşıdıkları cesetten dolayı sanki daha yavaş bir şekilde ilerliyordu.. deyip işin içinden sıyrılamam ki.Evet. onlar için sıcak yiyecekler.Neden ölmüşler? .

Bu cevap üzerine Faik Çavuşun aklı daha da karıştı.. harpten harbe sürükleniyordu. Aslında hapishaneden çıkan erler nadir de olsa bazı takım ve mangalarda bulunuyordu. Asker. Başıbozuk kelimesi asker kıyafeti olmayan. tahminin üzerinde durmaktan vazgeçmişti. erlerin. daracık bir ovanın hemen bitiminde kurulu şehir. Üstelik diğer erler gibi mertti de. mavi. bölüklere ayrıldığını gördüler. o erleri öldüren. yere düşecekmiş gibi oluyordu. nefes almasını engelliyordu sanki.Öyle bir şey demedim çavuş. sabahları içine un karıştırılmış. kör bir inatla hep susmuştu. Ancak birkaç gün sonra başlığı olmayanlara başlık. kaçıyorlardı ama ateşe koşanlar da vardı. Başıbozuk kelimesini ilk duyan. yamaçtan aşağıya yuvarlanan kartopu gibi. Peki. Hapishaneye neden düştüğünü sorduğunda. gücü kuvveti yerinde biriydi. Resmi kıyafetlilerin yanında. Devletin yaptığı çağrıya katılmıştı. ip üstünde dengede kalmak isteyen bir cambaz gibi ayakta durmaya çalışıyordu. bunların askerden kaçmış ya da hapishaneden çıkmış. . kendimi böyle yiyip bitirmezdim. Dipsiz. kimi talimden geliyor kimi de dinleniyordu. Kendini hâlâ o soğuk . kırmızı. işte mahpustan şartlı çıkan biri de Erzincan'da yeniden düzenlenen Faik Çavuşun mangasına düşmüştü. emir altına alınamayan erler için söylendiğini sanıyordu ama öyle olmadığını.Yoksa onlar da mı bir şey anlamadılar. Faik Çavuş soğuk soğuk terliyordu." Faik Çavuş bir yanının kayıp gideceğini sandı. Faik Çavuş mekkârenin birinde Erzincan'a getirdikleri erin neden öldüğünün doktorlar tarafından öğrenip öğrenilmediğini düşünüyordu. Erzincan'a yaklaştıklarında burada birçok askerin toplanmakta olduğunu. Uzun boylu. kendine doğru yürüyen yolcuları büyük bir sabırla bekliyordu sanki. Bu konuyu takım komutanına sormak için gittiğinde "Henüz bir şey yok.. bol sulu sıcak bir çorba verilebildi.. Çok kısa bir zaman içerisinde kendilerine giyecek de verileceğini düşünmeye başlamışlardı. Çevresindeki her şeyin." cevabını aldı. ağaçların döndüğünü hissediyor. kör uçurumlara düşeceğini. Eli iyi silah tutuyordu. Buradaki erlerin üzerinde kaput yoktu. Kimi talime gidiyor. İnsanlar ölüyor. onların ölümüne sebep olan şey neydi? Kendi tahminini ilk önce pek önemsemiş ama daha sonra doktorların bir şey diyemediklerini düşününce. bir büyük boşluğun gönlünü kapladığını. Urfa taraflarından gelenler ise yazlık uzun beyaz mintanlarıyla bekleşip duruyorlardı. işte tüm bunları gören erler bir yığın hayal kırıklığı yaşadılar. başıbozuk kelimesinin anlamını öğrenmişler. hiçbir şey düşünemez hâle geleceğini hissetti. Bunlar hapse yeni düşmüş. Kısa bir talimden sonra da keskin bir nişancı olup çıkmıştı. çok geçmeden anlamışlar. Balkan Harbi'ne katılmasaydım. pervaneler gibi ateşe doğru gidiyordu. Gözleri büyüyordu. Yol boyunca ümit ettikleri. Bu bile erlerin içindeki ümitlerin yeşermesine yetmişti. erlerin yeniden takımlara. Toplanma yerinde düzen diye bir şey yoktu.Artık Erzincan'ın tüten bacalarından yükselen dumanlar görülebiliyordu. yeşil. ateşten. sonradan çok gülmüşlerdi. Ziver'i sevmişti.. "Ah" dedi. çadırların. devlet tarafından kendilerine "Savaşa giderseniz af edilirsiniz" denmişti. Ziver. dedi. mahalli kıyafetle eğitim yapan. Faik Çavuş. Neden sonra erler arasında bir "başıbozuklar" kelimesi türeyip herkesin diline pelesenk oldu. siyah ve beyaz giysili erler değişik bir manzara oluşturuyordu.. hayalini kurdukları sıcak yemeğin. "Ah... yatağın ve kalın giyeceklerin kendilerine verilemeyeceğini anladılar. kırk yamalı bohça gibi rengârenk giysiler içindeki erler için söyleniyordu. muhacir hâle gelip yollara dökülüyor. Bazıları hâlâ mahalli kıyafetler ile dolaşıyorlardı. İki dağ arasında sıkışıp kalmış. Ziver manga içinde kendisine gem vurulamayan hırçın bir kısrak gibiydi. Adı Ziver'di. çoğunun ayağı çarıklıydı. Bunun için iki ellerini açmış. Geniş araziye dağılan erat bir renk cümbüşünü andırıyordu. Görünmeyen bir el boğazını sıkıyor. Sonra âdeta korkarak: .. sarı. Onun konuşmak istemediğini anladığından bir daha bu konuyu açmamaya karar vermişti. bir çığ gibi. sebepsiz ölümler üzerinde diğer erler gibi durmaz. Güneş gören karlar misali erimekte olan bir imparatorluk.

Asker. çadıra yatıralım. Faik Çavuş gözlerini acı gerçeklere kapamak ister gibi yumdu. Çevresindeki erler kendisine şaşkınlık içinde bakıyor. ayetlerin yazılı olduğu duvarlar Faik Çavuşun beyninde dönüp duruyordu. Uzun boyuyla erlerin arasında hemen fark edilen Ziver. İyiyim. iyiyim. inleyişler. Yanıyorum ben. yağması muhtemel karın ellerini kollarını bağlayacağını iyi biliyorlardı..Baksana üşüyor.Şuraya yatıralım. perişan olmak demekti. demişti. Bilinmez bir krizdir bu. Su. gelecek günler için kar topluyordu. . açılın! . Bu soğuk havada. işte bu engellerin eninde sonunda karşısına çıkacağını biliyordu.Uzun etmeyin! Çavuşum burada yatacak. Bulutlar. örtelim. Ara sıra hıçkırıklar.. hastalığın. Bir sıtma krizi gibi.Olmaz daha da üşür. yük kervanları bir bir gelip gidiyor.. ölümün pençesinden kurtulmanın. "Hele o gün bir gelsin bakalım" diyorlardı.. Bana su verin. acının. Başları yüce karlı dağlar. uzayıp giden yollar. . sarp geçitler onlar için büyük bir engel olacaktı. ..Rahat nefes alsın. hazırlıklar elden geldiğince hızlı yapılmaya çalışılıyordu. Hafızasına kazınan bu sahneleri silip atamıyordu. * Uzayıp giden çamurlu yollar çadırların arasında kayboluyordu. Faik Çavuş rahat nefes alıyordu.. Onun kararlı olduğunu gören çadırdaki neferler daha fazla itiraz etmeyip durumu kabullenmek zorunda kalmışlardı.Su verelim. o acı günlerden kalan tortuyu tekrar tekrar yaşıyordu. ayazda. Hele Erzincan'dan daha da ileri gidecekleri akıllarına gelince. Meraklanmayın. Şimdi hazırlıklar daha da . Kendisine uzatılan bardaktaki suyu titreyen eliyle alıp içti. Yollar. suya doyamayacağını sanıyordu. Bağrının yandığını. Çok sürmez geçer.Çavuşum ne oldu? .. belki de on binlerce mum yanıyor. bitmez derlerdi ama bütün yollar çadırların olduğu yerde son buluyordu sanki. Faik Çavuşu sırtlayıp en yakın bir çadıra yatırmış. Asker Ruslardan çok havanın bozup kara çevirmesinden çekiniyordu. çadırdakiler bu davranıştan pek hoşlanmamışlar mırın kırın etmeye başlayınca onlara: . Şimdi her yerde kopkoyu bir karanlık vardı.. hararetinin çıktığını.. sonunda yıkıcı etkisini göstermişti. Bu rengi sevdi. O gün geldiğinde neler yapacaklarını şimdiden düşünmek istemiyor. ne olup bittiğini öğrenmek için art arda sorular soruyorlardı: . Asker elbisesi ile yerel kıyafet giyenler karışmış olduğundan manzara bir çiçek bahçesini andırıyordu. kendisine acımadan edemiyorlardı.Doktor! . Yaranın. onun ciddi bir hastalığa tutulduğunu sanıyor. terlemesi duruyor.Doktor nerede! .. bu dalga giderek büyümüş. Bir solukta içtiği sudan tekrar istedi: . diyordu. erler ve subaylar devamlı sağa sola koşuşturuyor. Kar.Hasta mısın? . . Ancak her şey yolunda gitmiyordu. Mekkâreler..Dağılın başından. İçi serinlemişti sanki.. kurtulurken yüreğimde kalan tortunun eseridir bu kriz.iyi misin? . isli duman çıkaran büyük avizelerde binlerce.Su.Merak etmeyin iyiyim... bağırışlar. Bu haber. gönüllerindeki kırık ümide tutunmaya çalışan askerler üzerinde bir deprem dalgası yaratmış. duyuyordu. Tecrübeli erler işte bu yüzden içlerinde koyu bir endişe duyuyorlardı.camilerin kubbesi altında sanıyor. Neden sonra kriz hafiflemeye başlıyor.Biraz su içseydi. Başındaki erlere boş gözlerle bakan Faik Çavuş: . . içi yanan çavuşlarına bakan erler. Gözlerini daha sıkı kapattı ve karanlık daha da koyulaştı. * Rusların sının geçip hızla ilerlemeye devam ettiği yönündeki haberler Erzincan'daki toplanma yerine tez ulaşmıştı.

"Yoksa ben yaşadıklarımı büyütüyor muyum? Bir ben miyim bunları yaşayan? Diğerleri de benim gibi mi düşünüyor. . toprağa düşmek için bunca çileye katlanmak aslında çok büyük bir tezat oluşturuyordu. Uzun yollardan gelmişlerdi. Bin bir zorluk ve yokluk içinde can vermek..Ne olacak çavuşum! Şu Ziver denen arkadaş gece battaniyelerimizi almış. buraya daha önce gelip de talim gören askerin Erzurum'a doğru derhal yola çıkarılması gerekmişti.. yine uzun yollara düşeceklerdi. birçok neferin adı. Kendisine büyük bir cesaretle sordu. Sonra iniltileri. . Doktorlar bunların niçin öldüğünü anlayabilmişler miydi? Daha önce takım komutanına bir şey dememişlerdi. Buraları ise çok soğuk.Neler oluyor? .. Bu şekilde daha ileri nasıl gidebilecekler.Ben bunun böyle olduğunu bilseydim hapishaneden çıkar mıydım? Çıkmazdım vallahi. * Faik Çavuşun aklına Trabzon'dan gelirken ölen erler geldi. Bütün gece soğuktan uyuyamadık. caminin o huzur verici atmosferinin tek dayanağı olduğunu hatırlıyordu. Defalarca yaşadığı acı sahnelerden yorulan ve bu sahneleri âdeta korkarak hayal eden Faik Çavuş gözlerini açtı. karnımız acıktığı zaman da küflü yiyeceğini alırdık. . Birini de ölüm sebebi anlaşılsın diye buraya getirmişlerdi. Sultanahmet Camii'ne yatırılışı ve orada çektikleri oldu. Bu karanlık içinde Sultanahmet Camii'nin koca sütunları belirdi. Ölürse belki kahraman olurdu. Böyle çok defter görmüştü. * Faik Çavuş sabahleyin uyandığında dalgındı. Ama onun öldüğünü kim bilirdi ki? Bir deftere kaydı tutulurdu hepsi bu kadardı.Burada herkes üşüyor. soğuktan titrediğini.. elinizden geleni ardınıza komayın!" diyecekler sandımdı.. dışarıda bir takım bağırışlar duydu..Ne yapayım çavuşum gece olunca üşüdüm. nice yorgun er ömürlerini tüketmek için ilerliyorlardı.. Ayakları çarıklıydı.Haydi.Burası hapishane değil. düşmana nasıl karşı koyabileceklerdi? Acıklı manzarayı görmek istemezmiş gibi gözlerini kapayan Faik Çavuş kendi içinde koskoca bir boşluğa ve karanlığa düştüğünü sandı. Askerlik kural demektir Ziver. . Kurallara uymak zorundasın. Ateşler içinde yandığını. oradan oraya atılmışlardı. bilmemezlikten gelme. Üşüyorsak başkasının bitli yorganını. yaşadıklarını defalarca tekrar tekrar hayal etmiyorlar mı? Kim bilir? Nereden bilebilirim ki?" İçindeki bu gelgitler yüzlerce kilometre yol yürüyecek Faik Çavuşu ve diğer erleri yoruyordu.hızlanmış. Duvarlara yazılı ayetlerini bile okuyabiliyordu. Bir o yana bir bu yana döndük durduk. "Su. Tüm gücüyle olanları hatırlamaya çalışıyordu.Doğru mu Ziver? ... Zaten birazdan yola koyulacağız.. Herkes başkasının battaniyesini almaya kalkarsa ne yaparız? . Arkadaşların battaniyelerini alıp örtünmüşsün. kalırsa da gazi. Şimdi aldığın şu battaniyeleri sahiplerine geri ver. yine çaresizlik gördü.Ama çavuşum biz hapishanedeyken hep böyle yapardık.. Bu yollardan başka. birkaç tane fazla battaniyem olsun istedim.Ne doğru mu çavuşum? .. Yine yokluk.. Başlarında hâlâ fesleri vardı. Az ileride dörtlü sıra olmuş erlere bakıp daldı." diye yakaranların seslerini duyuyordu. Hapishanedeyken hiç üşümezdim. Artık sen bir askersin.. Faik Çavuş durumu kendisine anlatan erin arkasından gelen Ziver'e sordu: . Yormak ne kelime ömürlerinden nice yılları alıp götürüyordu.Merak etme bir süre sonra onu da diyecekler. İmparatorluğun bir köşesinden diğer köşesine savaş rüzgârları önünde saman çöpü gibi savrulmuş. Cepheden cepheye bu savruluş acımasız oluyordu. . yorgun bir imparatorluğun nice yorgun yollarında. çığlık atanları. Bizi düşmanın karşısına çıkaracaklar. Kendi üstüne örtmüş. Acaba şimdi bir şey bulabilmişler miydi? Bu konuyu komutanına sormak için kalkacaktı ki. lekeli hummanın kollarında kıvranırken. Bazılarının çorabı bile yoktu. Hafızasını zorladıkça ilk aklına gelen şey. . Çoğu yazlık kıyafetleri içinde titreyip duruyordu. "Haydi yiğitler. baba adı ve memleketi yazılıydı. . Hepsi düştüğü topraklarda unutulup gitmişti işte.

bölükler.. Tabur Komutanı Yüzbaşı Baki Bey tüm içtenliği ve inanmışlığı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun eski gücüne ulaşması için özveride bulunulması gerektiğini düşünüyordu. Balkan Harbi'ni tekrar mı yaşayacağım?" diye düşündü.Komutanım ben de size bakıyordum. İşte bu düşünce erleri rahatlığa itiyordu. . Faik Çavuş "Daha dikkatli olmak zorundayım... Bunlar bir şey değil. Gözleri. Her türlü zorluğun. Mangasının olduğu yere doğru giderken içindeki hüznün büyüdüğünü hissetti.. taburlar. Uzayıp giden yol üç-dört parmak kalınlığındaki karla kaplanmıştı. durmadan yürüyoruz. Herkes gelecek malzeme ve cephanelerle. Bu haber 11. "Az çok ben de tahmin ediyordum ama bunu dillendirmeye. eldiven ve başlık. Sık sık taburunu talimlere çıkarıyor. yünlü. Erzurum ve civarındaki askerin hâli de diğerlerden farklı değildi. kalın. Kolordunun eratı bulundukları yerlerde mevzilerini derinleştirme gayreti içindeydiler. . kendime söylemeye bile çekmiyordum. Bu karda kışta Ruslarla savaşacaklarını tahmin etmiyorlar ancak baharda havalar iyileşince. Çünkü çapulcuların. .Evet. İstanbul'dan bildirildiğine göre. çorap.. Takım komutanının tecrübesiz ve ilk defa cepheye gidiyor olması Faik Çavuşun omuzlarına binen yükün bir kat daha artmasına sebep olmuştu. Bir de buna zehirlenme olayları da eklenirse. en arkadan da erzak ve cephane yüklü levazım birliği geliyordu. sen daha neler göreceksin. Tabanlarım patladı! Faik Çavuş yürürken Ziver'in dediklerine için için gülüyor "Dur bakalım. bomba ve diğer cephaneler.Çok emin değiller ama zehirlenme olabilir. askeri araçlar ise Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerine yüklenmiş ve Bandırma'dan hareket etmişti. Zehirlenme. Rusların üzerine çullanacaklarını düşünüyorlardı. * Sonradan anlaşılmıştı ki ölen erler zehirlenmişlerdi. savaşa ve kışa yönelik tedbirlerin alınmasını bilmeden geciktirmiş bu konuda gevşekliğe neden olmuştu.Gene mi yürüyeceğiz? Ben düşmanla çarpışacağız sanıyordum. * 18. Faik Çavuşun morali bozulmuştu... yürüyüş tam bir çile yolculuğuna dönüşebilirdi. casuslar olabilir. Şimdi mangadaki herkese şüpheyle bakmam gerekecek. * Erzurum'un hemen doğusunda bulunan 11. Bu iyimser hava ve kendine güven duygusu. Bezmiâlem gemisine. Ne yazık ki her şeye yeniden tekrar başlıyoruz. Batum. deyince Faik Çavuşun yüreği titredi." dedi. * Erzurum'a doğru yola çıkan eratın gözü gökte salkım saçak asılı duran bulutlardaydı. buğday. Öyleyse çok dikkatli olmamız lâzım.Faik Çavuş! .Hareket etmeye hazırlanalım.. erlere asla söylemeyecek ancak Türk olmayan köylerden yiyecek alınmasını kesin olarak yasaklayacaklardı. Ben getirdiğimiz erin neden öldüğünü doktorlar anlayabildiler mi. Takımlar.Zehirlenme mi? . Bazı Ermeni köylerinden gizlice yiyecek alan erler ne yazık ki can vermişti.Biliyorum komutanım. ne olursa olsun yenilmesi gerektiğine inanıyordu. bakla. Giyecekleri. Dağınıklığın baş gösterdiği anlar en tehlikeli anlardı. Yürüyüş her zamanki gibi düzenli bir şekilde başlamış daha sonra yorgunluğun etkisiyle düzen dağılmış. İşte yürüyüş kolunda erlerin aniden ölmesinin sebebi buydu. Tümenin 5. Erlerinin kılık . nohut ile iki uçak. yürüyüş kolu gittikçe uzamıştı.. Aramızda hainler. .. Kolorduyu sıcak bir sevince boğmuştu. İşte bu yüzden elinden gelen her şeyi yapıyordu. Faik Çavuş bu durumu tahmin etmesine rağmen komutanlar. çetecilerin saldırısına uğrayabilirlerdi." diyordu.. giyeceklerle kışı burada rahatça geçireceklerini daha sonra "ezeli düşman Rus'u" bu topraklardan baharda söküp atacaklarını sanıyordu. diye soracaktım. Kars ve Ardahan'ı kurtaracaklardı. Çarıklarımın altı delindi. asker arasında zayıf ve çelimsiz takım subayını aradı. . yiyecekleri yeterli olmadığı gibi iaşe stokları da yapılamamıştı ama kolorduya bu konuda çekilen telgraf onları sevince boğmuştu. Biliyor musun Ruslar sınırı geçmiş. alaylar yürüyor. dediler. siperleri derinleştiriyordu.

tahkimat yaptırmıştı. Araç ve gereçler de Erzurum'a getirilsin. Yüzbaşı Baki "Yine de ne olur ne olmaz" diyerek civar köylere yerleştirdiği erlerini toplamış. gelmesi dört gözle beklenen Bezmiâlem.Ruslara dikkat edin. Daha sonra Orta Asya içlerine dek ilerlenecek.. . .Haydi canım olur mu öyle şey.kıyafeti düzgün değildi ama bu ileride düzelecekti. Almanlarla birlikte özlenen eski günlere dönülecekti. .Duydun mu? Ruslar geliyormuş. İyi günler yakındı.Başımızın üstünde yerleri var. kirlenen vatanın o güzel köşeleri olan Batum. İyi şeyler düşünülüyordu ama düşünmek yeterli olmuyordu işte. 13. Ardahan. Batum'a girecek ve yerli halkla birlikte Ruslara karşı savaşacaklardı. Almanlarla beraber harbe girilmesine karşı çıkan subay ve erler bile bu söylentilerden dolayı susmak zorunda kalmışlardı. Ayrıca vapurun birinde.. Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllülerden kurduğu bir ordu Ruslarla çarpışmak için yola çıkarılmıştı.Bu karda kışta Rus'un hiç işi yok da buraya mı gelecek? . İhtiyat Süvari Alay Komutanı Hüseyin Paşanın bütün subayları ile Rusların önünden kaçtığı haberi her tarafa yayılmıştı. iki saat yürümek zorunda kalıyorlar. Kasım ayı başlarında Rus kuvvetlerinin Köprüköy'e ilerlediği haberi geldiğinde bile Yüzbaşı Baki ve onun gibi düşünenler bu haberi ciddiye almamışlardı. Ağır aksak giden bu tahkimat işlerini yaptırmak için Yüzbaşı Baki çok zorlanıyordu. Yüzbaşı Baki böyle düşünüyordu. durumun önemi anlaşılmıştı. silah zoruyla ihtiyaçlarının karşılanması için ev sahiplerine baskı yapıyordu. Rusların Köprüköy'e doğru yürüdüğü. Alman Amiral Souchon. Çünkü civar köylere dağıttığı askerler köyden çalışacakları yere gelinceye dek bir buçuk. Alman amiralinin söylediklerine. gönüllüler ve 11.. Kars. Sivastopol'a çıkarma yapılacaktı? Yavuz ve Midilli. Herkes bu haberi şaka olarak algılamış.Buyursunlar gelsinler. Onlar. birbirine takılır olmuştu: . "Ben Yavuz ve Midilli ile koca Karadeniz'i Türk gölü haline getireceğim. . . Rus kuvvetleri. Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerini batırmıştı. Karadeniz Türk gölü olacaktı? Hani. Kolordu arasında kalacak. İmparatorluk sıkıntılarından eninde sonunda kurtulup yine o kudretli günlerine kavuşulacaktı. 6 Kasım 1914'te Rus filosu.. Doğu Beyazıt kurtarılacaktı. baharın gelmesini bir an önce istiyordu.. gerçeklerin tüm çıplaklığı ile anlaşılmasına yetmişti. o zaman gör bizi. Doğru dürüst beslenmedikleri gibi zaman zaman köylülerle sürtüşmeler de yaşanıyordu. Yüzbaşı Baki bir çakırdikenin kalbini çizip kanattığını hissetti. Koca imparatorluk o eski güzel günlerine elbette dönecekti. üstelik sağlıksız koşullardaki evlerde ve ahırlarda barınıyorlardı. Sen. Karadeniz'de cirit atacaktı? Şimdi ise neler oluyordu? Yüzbaşı Baki bu beklenmedik haberler karşısında açıkçası şaşkındı. Rusların da yerlerinden kıpırdayıp ileri bir harekâta girişeceklerini hiç tahmin etmiyorlardı. Bu arada aldığı bir haber derin ve renkli bir rüyadan uyanması için yetip artmıştı bile. baharda yapılacak bir taarruzla ortadan kaldırılacaktı.. Rus sınırından içeri sızacak. Böyle bir şey olamazdı. .. * Kötü haberler hızla yayılınca. Hani. Rus donanması limanlarından bile çıkamayacaktı? Hani. Trabzon'a yollanan iki alay asker boğulmuştu. Bu habere inanılmazken çok daha kötü bir haber de yakınlarından gelmişti. bu yüzden kolordu karargâhının Hasankale'den Erzurum'a taşınması. bu kez köylülerin kapısına dayanıyor. . Acıkan ve üşüyen bazı erler. Sefere çıkan herkes büyük bir imparatorluğu yeniden kurma özlemi içindeydi. Ancak bu tahkimatı yapan erler öyle isteksizdi ki bir türlü çalışmak istemiyorlardı.Onlar gelmezse baharda biz gideceğiz. Sarıkamış. 93 Harbi'nden3 beri acı acı inleyen. İstanbul'dan Erzurum'a dek çeşitli rivayetler katılarak büyümüştü. Yüzbaşı Baki Bey bunları düşündükçe. Erzurum ve civarındaki kolordunun askerleri arasında bire bin katılarak konuşulmaya başlanmıştı.Hele şu Bandırma'dan gelen gemiler limana bir gelsin. Bu haber.. Diğerleri gibi Yüzbaşı Baki de ilk önce bu haberlere inanmak istemedi. bakalım Rus donanması bizim karşımıza çıkabilecek mi?" demiş. "Baharda yapılacak bir çarpışma için daha şimdiden tahkimat yapmanın ne gereği var?" diye düşünüyorlardı.

.Çavuşum ben şunu da bilirim ki. Neferler koparabildikleri bir parçayı dakikalarca ağzında tutup yumuşattıktan sonra ancak yutabiliyorlardı. 'Kaçsam izimi bile bulamazlar. şimdi ise kendilerini. bilesin. dışarıdaki şu özgür hayatın ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Kimse izimi bile bulamaz.Belli ki karargâh Rusların ilerlemesi nedeniyle daha güvenli bir yere taşınıyordu. Hâlbuki ilk günler böyle değildi. Ekmeğini. Bu Rus'u alt etmek için ölümü bile hakir görürüm. bir yandan da manga erlerini dikkatlice süzüyordu. Erzurum'a yürünecek daha çok yol vardı. Onları savunmak için burada bulunuyorlardı. sana kimse hor bakmaz.Haydi düşünme böyle şeyleri. Üstelik bir günlük iaşenin dışında başka yiyecekleri de kalmamıştı.. Kendini. Köylüleri "ezeli düşman Moskofa" karşı koruyacaklarken. yemek molası tamam denildiğinde bile eratın pek çoğu yürürken tayınlarını dişlemeye devam ediyordu. bu kuru tayınları alınca. kendi yiyeceklerinin bitmek üzere olduklarını söylemişlerdi. köylüler onlardan yiyecek kıskanıyorlardı. * Faik Çavuş uzayıp giden yürüyüş koluna baktıkça "Her dem yoruluyoruz" diye düşünüyor.Özgür olmak beraberinde birçok zorluğu da getirir. Herkes elinden geldiği kadar askere yardım edip siper kazıyordu. yol gittikçe uzuyordu.Hayıflanma.Ne diyeceğim çavuşum. . . Bunlar yetmezmiş gibi bir de köylüler kendisine şikâyete gelmişler. Yürümekten bıkkın neferler. benim gibi mahpustan çıkmış birine hor bakarlar da. Al tayını Moskofun kafasına at ikiye yarılır inan. Demek ki bıçak kemiğe dayanmıştı artık. "Ziver ne diyordu.Yahu! Hapishanede bile böyle kuru tayın vermiyorlardı bize. iaşe kollarında görevli erler.Aranıza katılan yabancı biri olursa derhal bize haber veriniz... insan yutan bir bataklığın kıyısında hissediyordu. Bazen tayını ısırmaya çalışan erlerin ender de olsa dişleri kırılıyordu.Onlara nereye. daha iyi silah kullanırım.. Ancak askerin siper açmak için kullanacağı daha fazla küreği ve kazması yoktu. ısırmaya çalışıyordu ama bir kemik kadar sert olan tayınları ısırmakta zorlanıyorlardı. bir at veya katır sırtındaki sepetlerden her ere bir tayın veriyordu. Bizim gibi katilleri daha iyi beslerlerken.Ne diyorsun Ziver? . Hâlbuki buraya gelirken içinde hevenk hevenk ümit çiçekleri açmıştı. Faik Çavuş böyle demişti ama kaçma fikri bu tesadüfi konuşmayla yine aklına gelmişti. Oysa şimdi yalancı bir bahara aldanıp zemheri çiçeklerini bir bir kurutuyordu sanki. Ancak bu ana kuzularından daha iyi dövüşür. . subaylar ise at sırtında yolculuk yapıyorlardı.. .. Hapishanede hayat ne kadar da kolaymış. Asker ise zar zor ayakta duruyor. Tüm bunları düşünen yüzbaşının aklı gittikçe karışıyordu.Vallahi çavuşum. erlerin köylerinden çekilmelerini istemişler. Her geçen dakika atılan adımlar yavaşlıyor.Neden diyeyim Ziver? . Hem istesem buradan çok kolay kaçarım. cepheye giden şu zavallılara verilen tayına bak. Faik Çavuş. Tahkimatların derinleştirilmesine nezaret eden Yüzbaşı Baki Bey işin ağır gittiğini görüp canı sıkılıyordu.. Ben özü sözü bir insanım.Yol üstündeki köylerden bir şey almayın ve yemeyin.. Tıpkı bir gelin gibi süzülen erik ağaçlarının beyaza bürünmesi gibiydi ümitleri.Köylerden bazıları Ermeni köyleridir.. niçin gittiğinizi söylemeyiniz. . Bu duruma en çok Ziver kızıyordu: . Yüzbaşı Baki Bey bir kez daha yıkılmıştı. .Hani ne bileyim. . Elinde avuçlarında olanları paylaşmak istemiyorlardı. Hey Allah'ım bu işler dışarıda neden böyle ters. Erler yayan. düşmana karşı koyacak erleri bile gözleri götürmüyordu. Subaylar ise at üstünde olduğu halde bölüklerini gezip uyarılar yapıyorlardı: . Bu yüzden bir kuru tayını yiyebilmek için verilen uğraşla zaman kaybediliyor. ne dediğini anlamadım ama herhalde kötü bir şey demedin. devlet beni af etmek için önüme Moskof u koymuştur. Ziver'in bir şeyler dediğini duydu: . Yüzbaşı Baki köylülerin bu isteğini çok garip bulmuştu.. . Ekmek elden su gölden. Özgürlüğün bedeli ağırdır. suyunu seve seve paylaşıyordu. İşin kolayına kaçmam.' Kendisinin izini bulabilirler miydi? Yoksa kaçsa mıydı?" Yol gittikçe uzuyordu. .

.Karşı ateş açalım! Ziver haydi göster şu nişancılığını.Artık çok geç. . Karşılıklı ateş başlamıştı. Elleriyle. Kanamanı durduracak.Ben gidip ileri koldaki doktorlardan birine söyleyeyim.Haydi Ziver! Vurulan er çok acı çekiyordu. Asker. dedi Faik Çavuş. Vurulan takımın en çelimsiz ve zayıf bir eriydi. Seni Erzurum'da iyi bir hastaneye yatıracağız.Köylerden geçerken hızlı yürüyünüz. bir yandan da "Ölme! Sakın Ölme!" diye bağırıyor. Başını kaldırıp etrafa bakacak oldu. Doktordan ziyade artık onun bir mezara ihtiyacı var. Fısıltı halinde ancak "annem" diyebildi. Faik Çavuş onlara: .Haydi arkadaşlar biraz daha gayret. sanki haykırıp "Ben ölmek istemiyorum!" diyecekti. çaresizlik içinde sağa sola bakmıyordu. Şimdi koca Osmanlı'nın o kadar çok düşmanı var ki. Yaralı er bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtı. Faik Çavuş takımına seslendi. Faik Çavuş derhal yaralıların olduğu yere koştu. dedi..Çavuşum bize kim saldırdı peki? . Neyse acele edip şu . sadece ve sadece yürümeye gayret ediyor.. Mekkâreler de iyice yavaşladı. Yürüyüş kolunun uzamasıyla arkada yorgun argın yürümeye çalışan erlere ateş açılmıştı. Faik Çavuşun gözü erlerindeydi.. Az sonra Ziver. İlerideki yürüyüş kolundan silah seslerini duyanlar yardım etmek için geri dönmüşlerdi ama karşı tepelere tırmanan bazı atlılar dörtnala uzaklaşıyorlardı. .. Bazı varlıklı erler ise köylerden geçerken ekmek peynir. Ara sıra aklına. kaim giyinememekten. Faik Çavuş ise yarada tuttuğu elini durmadan bastırıyor. Faik Çavuşun kollarını can havliyle sıkıca tuttu. Yiyecek ve cephane taşıyan hayvanların burunlarından ve sırtlarından buğular çıkıyordu.. Doktor gelecek şimdi. Biraz başını kaldırmak istedi.. Yorulan. Biraz dişini sık. Gerçekten de yürüyüş derinliği iyice artmıştı. başka bir şey düşünemiyorlardı. . Gözlerindeki ışık gittikçe sönüyordu. Vurulan çelimsiz erin çok kan kaybettiği belli oluyor. . Bilemiyorum ki. Say say bitmez. O anda bir mermi başını sıyırarak geçti. dediği anda kayalık ve çalılıklar içinden üzerlerine ateş edilmeye başlandı.. Ermeniler belki de Rusların öncü birlikleri.. Erat biraz daha gayret etsin.Merak etme evlât iyileşeceksin. Başı yana düştü. Faik Çavuş ise elini yaranın üstüne bastırmış ona moral veriyordu: .Doktor gelsin. diye bağırdı.Kim olacak çeteciler. Başaramadı. Takım komutanı arkada kalan asker ve mekkâreleri merak ediyordu.Baş üstüne! Manga ana yürüyüş kolundan ayrılarak geriye doğru yürüdü. hatta pekmez satın alıyor. dedi. Karnında büyük bir yara açılmıştı. En arkadaki erler âdeta ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışıyordu. bu uyarıları dinliyordu. doktorla yanına geldiğinde. Sanki dakikalar geçtikçe yara büyüyordu. hangisini sayayım. Gıdasızlık yüzünden. gittikçe beti benzi solan erlere dikkatle bakıyordu. Atını Faik Çavuşun yanına sürerek ona: . Çünkü bir et yığınına dönen erler.Biri ağır. ağaçların ve kayaların ardından kendilerine ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı. kanın mutlaka durdurulması gerekiyordu. Öyledir bir kere düşmeye gör.Haydi kalkın! Yaralıların durumu nasıl? .Faik Çavuş manganı al ve yürüyüş kolunun sonunu bir kontrol et.. . Bu yüzden asker dinlenmektense yavaş da olsa yürümek arzusundaydı.. Biraz dayan. Manga erleri siper aldıkları çalılıkların. Kurşun karnından girmiş ve sırtından çıkmıştı. Faik Çavuş yattığı yerden: . . üşümekten çabuk yoruluyorlardı.. Faik Çavuş: . baskına uğrama endişesi geliyordu. Bir süre sonra ateş kesildi. Faik Çavuş öfkelenerek başını karla kaplı toprağa gömdü. dedi. yolculuk boyunca arkadaşlarından saklayarak yemeye çalışıyordu. Mola verildiğinde çok üşüyorlardı.. Ziver: .Vay anasını! İyi nişancılar da. Mekkârelerin yanında ateşten sakınarak yürüyen erler ise çatışmayı korku dolu gözlerle izliyorlardı. Bir an şaşıran erler kendilerini yere atıp siper alıncaya dek içlerinden bir ikisi vuruldu. diğer ikisi hafif yaralı.

Faik Çavuş ve erleri toplanıp yola koyulmak üzere iken takım komutanı teğmen gelmişti yanlarına: . Karmaşanın olduğu bu günlerde kim doğru. tabur komutanı saldıranların peşine düşüp bir süre takip etmemizi istiyor. Birden saçları diken diken oldu. Çoktan uzaklaşmışlardır.Ama onlar atlı.Ama bize saldıranların hepsi atlıydı.Ziver. Yoksa yürüyüş kolundan iyice uzaklaşacağız. . üstelik karşı tepelere doğru kaçmışken. kim yalan söylüyor bilemiyorlardı.Faik Çavuş çabuk hazırlanın! . Beynine mıh gibi çakılı Balkan Harbi sahneleri bir bir canlanmaya. Faik Çavuş küçük bir dereden geçerken sinirli bir şekilde manga erlerine bağırdı: . Ah ki savaşlar.. Önündeki ufak bir taşa tekme . bezgin. çantasında el kadar. Şehit eri elbiseleriyle mezara koyup üzerini örttüler. Çeteci Ermenilerin yanında. Koca çınar ağacının her nasılsa düşmeden kalmış yaprağı öz suyunu yitirdi. işte yine aynı şeyler mi oluyordu? Tüm bu tedirginliğini neferlere belli etmemeye çalışsa da mangadaki erlerin hepsi Faik Çavuş gibi gözden çıkarıldıklarını düşünüyorlardı. biz yaya. Kendilerine saldıranların hepsi atlı iken. "Bunlar köy basıyor. . Yoksa yoksa kendi mangası gözden çıkarılmış.. ah ki. Yani çavuşum senin aklın eriyor mu bu işe? . Kaplumbağa. belki de beraber toprak olacaklardı.Haydi sallanmayın. bu haberleri gerçekmiş gibi algılıyorlardı.Yahu çavuşum. Hele daha sonra sağ salim dönerlerse. tüm ayrıntıları ile gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı yine." Adeta yüreği burkuluyordu. Geride kalmış bu mangaya karşı.Doğru söylüyorsun çavuşum. biz yürümeye mi geldik. onların peşine yorgun argın hem de yaya düşmek hiç akıl kârı değildi. Kendi devlet sınırımızın dışında kaldılar. aşiret süvari alaylarından bazı erlerin orduya katılmayıp dağda çapulculuk yaptığı yönünde söylentileri de duyuyorlardı.Hayır hayır.Biz de öyle yapıyoruz komutanım. Bu uçuşunun hiç bitmemesini istercesine ağır ağır yere doğru iniyordu. hatta Erzurum'a giden kafilelere saldırıyorlarmış" gibi söylentiler askerin dikkatini çekiyor. Titremeye başladı. Daha da öfkelendi. herkesin akma bir at verecek halim yok herhalde! . Kocaman bir ağacın altına mezar kazıldı.. hızlı yürüyün! Ziver yine söylenmeye başlamıştı: . Gözleri büyüdü. savaşmaya mı? . . Biliyorsun. söylenti de. O zaman da Bulgarları takip etmişler. yalan da olsa. Gönlü kabaran denizler gibi çalkalanıp duruyordu. Bir köklü devletin. babaları ve cepheden cepheye koşturan kahraman eratı. nice tuzaklara düşürülmüşlerdi..Ben de öyle söyledim ama. taş gibi sert bir tayından başka yiyeceği olmayan erlere saldırmak gayet kolay olacaktı. çetecileri oyalamak ve onlarla çarpışmak bahanesiyle mi takibe gönderiliyordu? Faik Çavuşun dizleri bile tutmuyordu.Kızma çavuşum. "Toprağa verdiğimiz er yine de şanslı.Hangi işe Ziver! .eri gömelim. sürüden ayrılanı kurt kapar.. kendilerinin gözden çıkarıldığına kanaat getirdi. Bu bir tesadüf müydü? Faik Çavuş dalgın bir şekilde mezara kürek atarken düşünüyordu. kafesten kurtulan bir kuş gibi leylim leylim salınarak yere düşmeye başladı.Baş üstüne! Faik Çavuş şaşırmıştı. bir mezar taşı var. Artık onlar gurbette sayılır. Hiç olmazsa bir mezarı. Topraktaki Mehmet ile yaprak beraber çürüyecekler. Onlar atlı. çınar gibi büyük bir devletin erleri artık bir bir çınar ağaçlarının altına gömülüyordu. Gelen geçen yolcular ruhuna birer Fatiha okuyabilecekler. bu devletin çilekeş insanları. Hafif hafif esmekte olan rüzgâr yaprağı oradan oraya savuruyor. ilerlemekte olan yürüyüş koluna yetişmeleri çok zor olacaktı.. . Yürüyüş koluna yetişmemiz gerek. tavşanı yakalayabilir mi? Biz onlara yetişebilir miyiz? Bu işte bir iş var ama ne? Faik Çavuş az önce düşündüklerini Ziver'in de düşündüğünü. . anneleri. ara sıra havada dönen yaprak neden sonra yeni açılmış mezarın üstüne düşmüştü. Ya Balkanda bıraktığımız şehitler? Ne bir mezar taşları var ne de Fatiha okuyanları. İyice sarıya dönmüş yaprak. yorgun.

taşın kenarında bir çiçek gördü. Camilerde yatıp ölümden döndün. Yavaş bir şekilde adım adım kayalıklara doğru ilerleyen erler hücum düzeni aldı. diye dikkat ediyordu. Sağdan soldan atılan mermiler kayalara çarpıp küçük parçalar koparıyor. Bu esnada kaputu olmayan erler karın soğuğuna aldırmadan ateş etmeye çalışıyordu. Manga erleri de dikkatli bir şekilde yürüyorlardı. Bu soğukta. bak gördün işte yine yokluk içinde savaşacaksın. İskelete dönmüş ahlat ağacmdaki bir karga o bet sesiyle öttü. Kim olduklarını bilmedikleri çeteciler atlara binmiş dörtnala uzaklaşıyordu. bazıları için de nimet oluyordu. Gizlenebilmek için başlarını olabildiğince karın içine gömmeğe çalışıyorlardı. ana yürüyüş kolu ile arayı hızla kapatmalıydılar. Sonra nal seslerini duyunca kalktılar. Çoğu belki de hayatlarında ilk defa çetelerin peşine düşmüşlerdi. Faik Çavuş kısa bir şaşkınlıktan sonra: . Her biri bir kaya arkasına saklanmaya çalışıyordu. erlerin arkasından gelmesini istedi. Ortalık sessiz ve sakindi. Çünkü karşı taraf mangasına göre daha isabetli atışlar yapıyordu.. Kimisi derin bir soluk aldı. erlerde heyecan artıyordu. karla kaplı toprağa saplanıp kalıyordu.Yayılın! Kayaları siper alın! Açıkta kalmayın. İki iri taşın arasında.. bir yandan da düşmanla baş etmeye çalışıyordu. üzerlerine doğru ateş açıldı. Ancak her iki yanları açık kalmıştı. Kaçsa mıydı? Tam da sırasıydı hani. kendilerinden beklenmeyen bir çeviklikle yere atladılar. dedi! Onun sözlerini duyan erler. karganın bu ötüşünden dolayı irkildiler. Faik Çavuş ve mangası bir süre oldukları yerde kıpırdamadan beklediler. daha fazla dayanamayacaklarını sanıyordu. Tepelere doğru yürüyen erler yerdeki nal izlerini takip ediyordu. Kimse kendisini aramaya çıkmazdı." dedi kendi kendine. Takip ettikleri nal izleri az ileride kayalıkların içine doğru gidiyordu. kimisi de silahını daha sıkı kavradı. Gittikçe artan heyecanları bu soğuk havaya rağmen yüzleri kızarmış. Nal sesleri duyan Faik Çavuş: .atacaktı ki.. ıssız yerde sanıyorlar. bu çatışmanın daha ne kadar süreceğini merak ediyorlardı. Bunun için olabildiğince hızlı hareket etmeli.. Kardelendi gördüğü çiçek. erlerin hepsi sanki çok iyi beslenmiş gibi sağlıklı bir görünüm kazanmıştı... Şimdi beyinlerinde sadece ve sadece kayalıkların arkasında olması muhtemel düşman vardı. Belki de çoğu bir çatışmada ilk defa tüfek kullanacaktı. Tüm dikkatlerini takip ettikleri düşmana odaklayan erler. İçindeki. diye olanca gücüyle bağırıyordu. Sessizliği sert şekilde yaran bu ötüşle erler ellerinde olmadan ahlat ağacına doğru döndüklerinde. Faik Çavuşun hayattan bezmiş olduğunu düşünüyor. Belki de kendilerine saldıranlar her kimse. Nasıl olsa ana yürüyüş kolundan da epey uzaktaydılar. Sıkışmaya başlamışlardı. Bu şekilde nişancı Ziver ile arkalarını emniyete almayı düşünüyordu. Faik Çavuş bunları düşününce daha da ürperdi.. "Yine de tedbiri elden bırakmamalı. çok dikkatli olmalıyım. Kar bazıları için külfet olurken. acı anları düşünen Faik Çavuş dişlerini sıkarak içindeki sese öfkeyle karşılık verdi: . Karşı ateş aniden kesildi. İzler kayalıklara doğru gidiyordu. çoktan buralardan uzaklaşıp gitmişlerdi. en ufak bir hareket var mı. O. Çarpışmanın en koyu anında aklında bir zembil gibi asılı kalan bu kaçma fikriyle uğraşan Faik Çavuş. kimisi yutkundu.. Hâlbuki yol boyunca zar zor kırabildikleri tayın parçalarını ağızlarında yumuşatmış daha sonra zorlukla yutabilmişlerdi. Yanlarda da acemi erler vardı. Öyle olmasını yürekten diledi. Arkalarında kalan ahlat ağacındaki karga yine öttü. kaybettikleri zamanı en kısa sürede almalı. Kayalıklara yaklaştıkça. çavuşlarının neden böyle konuştuğuna bir anlam veremediler. Manganın önünde Ziver'le birlikte yürüyen Faik Çavuş biraz daha ilerleyip çevreyi kontrol ettikten sonra geri dönmeyi düşünüyordu. Bu arada beklenmeyen bir şey oldu. Buz gibi bir havada sürüp giden bu sıcak çatışmada Faik Çavuş böyle devam ederse. Yere yatmış erlerin yüzü gözü kar içindeydi.. "Baskına uğramasak" diye düşünen Faik Çavuş etrafı tarıyor. Tekme atmaktan vazgeçti." diyordu. Önde de kendisi vardı.. Hepsi. içlerindeki korku onlarda hiç beklenmeyecek bir cesarete dönüşüyordu.Keşke ölseydim. Eratın gözleri kayalara kilitlenmiş olduğu halde yürüyordu. açık mor renkli kardelen bu ıssız yerde tüm sıcaklığı ile açmıştı. Ziver'e işaret ederek. bir ses "Bunca sene yokluk içinde savaştın.

. Asker de sağa sola yayıldı ama karla kaplı yerlere oturmak mümkün değildi. Hemen erlere emirler verildi: .Haydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha da artacak olan soğuktan nasıl korunacaklardı? Ateş yakmayı düşündüler ama yakılacak bir ateş çetecilerin dikkatim çekebilir ve baskına uğrayabilirler endişesiyle. Acele edelim. Yürüyüş koluna yetişmemiz lâzım. . karın ve soğuğun koynunda. Mola verip bir süre sonra tekrar yürüyüşe geçtiler.Ölmüşler. kafileye yetişince yarana baktırırız. Kar ise yağmaya devam ediyordu. iki at vardı. Yorgun askere bütün gece "yürü" demek de olmazdı.Ateş yakılmayacak! . Faik Çavuş. Çattıkları silahlarının başında yorgun bir şekilde dikiliyor. Ağızlarına yem torbaları asıldı. kendi aralarında konuşuyorlardı. Sık dişini. Herhalde bunları ben vurdum. Yuları tutabilir misin? . Mekkâreleri çeken hayvanlar koşumlardan sökülüp ağaçlara bağlandı. yorgun ve tedirgin. . Karanlık basmadan onlara ulaşmalıyız.Uyuşukluk hisseden askerler uyarılacak! .. Komutanlar kafilenin dört bir tarafına nöbetçiler koymuş. Kayalıklardan aşağıya inerken kar tekrar yağmaya başlamıştı. Bazıları ise yeterli nöbetçi ve keşif kolları ile kafilenin güvenliğinin pekâlâ sağlanabileceğini düşünüyorlardı.İyi ya sen vurmuş ol bakalım. Çünkü yorgun argın erlere karşı her an tekrar bir saldırı olabilirdi. Etraflarındaki kırmızılık beyaz karlar içinde hemen dikkati çekiyordu.Tuzak olabilir. Dikkatli olun. Yoksa bu şekilde yürümek onlar için tehlike dolu bir yolculuğa dönüşecekti. ateş yakılmamasına karar verilmişti..Yerlere oturulmamaya çalışılacak! . İleri fırlayan Ziver hiçbir tedbir düşünmeden yerde yatanlara baktı. Şu ata bindirelim seni. Akşam karanlığı basmadan kafileye varmak istiyorlardı. kar yağmaya devam ediyordu. Faik Çavuş: . Takım erlerinden biri omzundan yaralanmıştı. ana kafileye yetişmeye çalışıyor... Diğer atı da yedeklerine aldılar.. Yanlarında getirdikleri iki atın birine yaralı eri bindirmişlerdi.Atları alalım. Aralarında en az üç saatlik bir yol vardı. Onun yerine yol kenarındaki ağaçlık bir yerde konaklanabilirdi. Bütün gün böyle yorgun argın yürüyemezlerdi.Yaran fazla derin değil.. dedi. Ancak karar alınmıştı. ayakta mı geçirilecekti? İşte bu soru tüm komutanların aklında vardı. Bir süre gittikten sonra erler bu ata sırayla biniyordu. Bu şekilde muhtemel bir saldırıya karşı tedbir almayı düşünmüşlerdi.. Eğer molalar uzun olursa ancak yetişebilirlerdi. Daha önce geçip giden ana yürüyüş kolundaki erlerin izleri yine de belli oluyordu. ileriye ve en geriye keşif kolları çıkarılmıştı. dedi. Ana kafile ise kar nedeniyle yürüyüşünü iyice yavaşlatmıştı. Üç beş kişi hemen yaralı eri ata bindirdiler. Kar içinde iki kişi yerde yatıyordu. Akşam karanlığı çökmeye başlayınca gece dinlenilmesi yönünde karar verildi.. Hepsi ayakta bir şeyler atıştırmaya çalışıyordu. Kendilerine saldıranlar her kim ise neden çatışmayı bırakıp kaçmışlardı? Acaba ileride tekrar mı saldıracaklardı? Yoksa bu bir tuzak mıydı? Aslında cevaplanacak pek çok soru vardı ama şimdi tek düşüncesi ana kafileye yetişebilmekti. Bu mesafe devamlı koşulsa dahi zor kapanırdı. yaralı arkadaşımızı atla taşıyalım. Asker ile iaşe ve cephane taşıyan mekkâreleri çeken hayvanlar yorulmuşlardı. Erler. "ah" bile demiyordu. Faik Çavuş baba şefkatiyle ere baktı: . Bütün gece.. Erzurum'a daha çok vardı. Tek ümitleri yürüyüş kolunun vereceği molalardı.. Kalkıp kayaların ardına bakmaya gittiler. Faik Çavuş en önde yürürken aklına birçok soru vardı. Ancak büyük bir metanet içinde susuyor..Çok yüksek sesle konuşulmayacak! . dedi. Komutanlardan bazıları gece dinlenmenin tehlikeli olabileceğini söyledi. diğer atta ise yorgun erlerden biri bulunuyordu. Ziver'in bu sözüne güldü. Bir de silah seslerine aldırmadan duran.Tutarım çavuşum.

Civar köylere asla gidilmeyecek! Erat bu emirleri duyunca "Bütün gece ayakta beklemek için mi mola verdik?" diye sızlanmaya başladı. bir süre sonra tekrar ayağa kalkıyorlardı. yeni bir heyecan ve yeni bir güç katmıştı. dedi. neden sonra yoruluyorlardı. Menzile çok yaklaşmış olmak. çekingenliği ve çaresizliği dillendirip." Erzurum ve çevresinde kurulan öbek öbek çadırlarda. Faik Çavuş teğmenin yanına geldi: . Gecenin ilerleyen saatleri ve ayaza çeken hava nedeniyle erat durdukları yerde zıplamaya başlıyor. düşündüklerini arkadaşlarının gözlerinde gördükleri. karla kaplı yollarda. Bölük komutanı da Faik Çavuşun anlattıklarını bir kâğıda yazarak raporu tabur komutanına götürdü. o uyuşuk ve yorgun askerin hepsi dikkat kesilip hemen silahlarını alıp. Uzun bir sessizlikten sonra karanlığı bir ses yırttı: . Herkes sabahın olmasını dört gözle bekliyordu. Herkesin aklında kışın en ağır zamanında dağlar aşıp Rusların ardına dolanma fikri yer etmişti. keşif kolundaki erlerin eşliğinde tümen komutanının karşısına götürülürken. İşte bu hasret. bulabildikleri çulları üstlerine örtüyor. bir süre sonra yüksek bir tepeyi tırmandıklarında. Çöken karanlıkla birlikte erlerde ve komutanlarda tedirginlik baş gösterdi. Hiç olmazsa yarasını temizlesin. Bu arada sabit bir şekilde durmaktan bedenleri uyuşuyordu. Ziver havaya bir el ateş etmiş. kendilerini karın içine attılar. ara sıra bağırıp duruyorlardı. Yerli çeteciler mi yoksa Ermeniler mi saldırmıştı? Pür dikkat karın üstünde uzanan erler "Bir baskına mı uğradık?" diye kendilerine sorup duruyorlardı.Parolayı söyleyin! .. Her yerde ve her şeyde yokluk ama içlerinde yine de kırık bir ümit vardı. Erlerden dört beş kişilik bir grup yere çömeliyor.Faik Çavuş ve mangası. İyice bastıran soğuk ve karanlık içinde uzaktan bir el tüfek sesi işitilince. sıcak bir çorba. Faik Çavuş ve Ziver. kendi aralarında sözleşmiş gibi bu konu üzerinde ısrarla konuşmuyorlardı. Hepsi bir an önce Erzurum'a varmak. Sonra Faik Çavuş gidip mangasını ana yürüyüş kolunun konakladığı yere getirdi... . Bölük komutanına rapor verdi. bu nedenle ana yürüyüş kolu teyakkuza geçmişti.Bunlar benim erlerim.Etrafa dağılmak yok! . Bu yüzden de ana yürüyüş kolunun mola verdiği yere yaklaştıklarında bazı gürültüler duymuş. saatlerce ayaklarını sürükleyerek yürümeye çalışmışlardı.. . . kafa kafaya veriyor. Ayakta bekleşen erler yere çömelmek zorunda kalıyor.Parolayı bilmiyoruz. askere yeni bir şevk.Ağır mı? . Ancak tüfek sesinin arkası gelmedi. Birbirlerinin gözlerine bakmaktan bile korkan erler acı gerçeği dillendiremiyorlardı ama gözlerinden her şey okunuyordu. .Peki... dedi teğmen. biraz olsun ısınıp soğuktan korunabiliyorlardı. Ne kadar yürüdüklerini kendileri de bilmiyordu. Ağaçlara bağlı atlar. cılız bir mum gibi dağların ardından ışımaya başladığında. mandalar ve öküzler soğuktan titriyor. Faik Çavuş ve mangası yola çıktığından beri hiç dinlenmeden yürümüştü. Erzurum şehri görünür olmuştu. . "Erzurum 'da bir kuş var Kanadında gümüş var Yârim gitti gelmedi Elbet bunda bir iş var.Orada bekleyin. Erler. yeteri kadar yorulmuşlar zaten.Ağır sayılmaz ama doktorun görmesi gerekir. * Güneş. gemici fenerlerinin ışığında yeni ümitler parıldıyordu. bırakın gelsinler. bazıları bir Erzurum türküsü söylemeye bile başlamıştı. bazı erlere kırık ümit aşılamış.Kimsiniz? .Bir yaralımız var. şiddetli soğuk nedeniyle uyuyamayan erat derhal toplandı. Her yanları uyuşan ve ağrıyan erler tekrar yola koyulduklarında. takım komutanı onlan görüp: . çok üşüdükleri halde.. sıcak bir yer ve sıcak bir yatağa kavuşmak amacıyla yanıp tutuşuyorlardı. Ben emir veririm.

Askerin olabildiğince kısa sürede hazır hale gelmesi isteniyordu. Halktan bazıları ihtiyaçtan dolayı atını getirip teslim etmemişti. ezeli düşman diye belledikleri Rus'tan korkma ise üçüncü ve son sırada yer alıyordu.. potin. uyumanın imkânı yoktu.. Dolayısıyla Culfa-Batum yolu daha işlek hâle gelmiş.. Şehirde duyuru yapan tellâllar kimin elinde at. Faik Çavuş ve mangası ise yorgun oldukları için talimlere katılmıyordu. ayakkabı. çadırlarda gezinmek. Ordu barış zamanında çeşitli iaşe ve hayvan alımını yapmamış. yolculuk yapabileceği atları da elinden alınıyordu. Zaten fakirleşen Erzurum halkının işte kullanacağı.Gel bakalım Ziver. Üstelik o zaman halkın ambarları ağzına kadar zahire doluydu. Eğer Erzurum'dayken bu kadar soğuk oluyorsa. Hele hele Erzurum ve çevresinin zenginliği 93 Harbi yıllarında çok fazlaydı. zaten onlar da ellerinden gelen desteği askerden hiç esirgememişlerdi. yelek.. katır var ise teslim etmesini. ancak çaresiz bir şekilde. hızla hareket edebilen süvari tümeni için çok sayıda ata gereksinim olduğu ortaya çıkmıştı. . yün kazak ve çorap henüz dağıtılmadığı gibi dağıtılacağı yönünde de en ufak bir belirti yoktu. Bu ihtiyacı karşılamak için kısa sürede ne yapılabilirdi? Onca at hemen nereden bulunabilirdi? 3.. Öte yandan erat zaman zaman soğuğa ve çevreye alışabilsin diye tatbikat yapıyor. Bir gün Faik Çavuş tüfeğinin bakımını yaparken. Şimdi ordu komutanı kara kara düşünüyor "Onca süvari erini yayan yürüterek savaşa sokacak halim yok. Çadırlarda kalan erler karlara basmaya çekiniyor. çarıkla yürümek. gece veya gündüz araziye çıkıp atış talimleri gerçekleştiriyordu. Erzurum halkı gün geçtikçe fakirleşmişti.. koca ordunun bu şekilde dağlara yollanamayacağını düşünüp teselli buluyorlardı. Asker arasında en çok korkulan şey tifüsün ortaya çıkması ve bunun yaygınlaşmasıydı. İlk önceleri evlâtları askere çağrılmıştı. Soğuktan donma da ikinci sıradaydı. Biraz sıkıntılı görülüyordu. Yine de yitik bir ümide tutulan erler kendilerine bu tür giyimlerin verileceğini. daima kendilerinden bir şey istenmesinden dolayı gönüllerde yerleşen tortunun bir eseriydi. Her tellâl geçişte.. seferberlik ilân edildiğinde ne yazık ki. eldiven.. ayakta durmak bu yüzden pek mümkün olmuyordu. Ancak daha sonra kolordunun öncü birlikleri olan. Çünkü İran'la yapılan ithalat ve ihracattan dolayı şehir zenginleşmişti. karşılığının da en kısa sürede ödeneceğini duyuruyorlardı. Atların yeterli sayıya ulaşamadığım gören tümen komutanı Erzurum ve çevresindeki köylere asker çıkararak istenen at sayısını zorla tamamlatmıştı." diyordu. yük taşıtacağı.Hangi hal Ziver? . soğuğa ve kara alışması amaçlanıyordu. beyaz hOzun 53 Bu sıkıntı içinde bunalan komutanlar pek yakında bir taarruza geçileceğini iyi biliyorlardı ama üstlerine "Süvari tümenin atları yok" nasıl diyeceklerdi? Sonunda 1300 atın Erzurum ve çevresinden alınması kararlaştırıldı. biraz olsun ısınmak için gayret sarf ediyorlardı. Asker mümkün olduğunca yetiştirilmeye çalışıyor. kar başlığı. Şimdi ise İran'la ticaret durma noktasına gelmiş.Çavuşum bu hal nedir böyle? . Yoksulluğun kara pençesine düşen halk bezmişti. bazen gece bazen de gündüz atış talimleri gerçekleştiriyordu. Kolordu zaman zaman Erzurum ve çevresinde tatbikatlar yapıyor. Ancak bugün öyle miydi ya? Rus hükümeti tarafından sınırdan içeri sokulan ve desteklenen Ermeni çeteleri bu ticaret yolunu kesmiş. Daha sonra atları isteniyordu. aksi hâlde söz konusu hayvanların zorla alınacağını.. Bu küçük yürüyüşlerden dolayı ezilen kar sertleşip buza dönüşüyor. yerli çeteler de yağmaya başlamıştı. Ne gariptir ki. hazırlıksız yakalanmıştı.. * Erzurum'da konaklayan 9. Halk zengindi. . Yorgundu. Bu korku. Eskiden olsa kolaydı. yapılan her duyuruda Erzurum halkını gizli bir korku alıyordu. Harp sırasında istenen her şey halktan kolayca alınmıştı. geçip gidecekleri dağlarda ısının ne kadar düşebileceğini tahmin ediyorlardı.Karların üzerine kurulmuş çadırlarda ısı öyle düşüyordu ki. Askere kaput. bu son durumdan yine Ruslar kârlı çıkmışlardı. yanına Ziver geldi.

Bu yöreleri de iyi biliyormuş" diye düşündü.. Bu sefer sırasında öncü görevini ve keşif yapma görevi yine Faik Çavuşun da mangasının içinde bulunduğu bir takıma verilmişti. . Onların arabalara bir çuval gibi atıldığını. Bazen bir yeşil soğana. buralarda telef olup gideceğiz. gerçek ise başkadır çavuşum. Bu kolordunun karargâhı ilk önce Hasankale'deydi. Duyabildiğimiz. Kolordu bulunuyordu. Ölüyordum. dağlar aşacak daha sonra da Ruslarla çarpışacaktı. Yerdeki karları dalgın bir şekilde çarığıyla düzlüyordu. mekkâre kervanları ile götürülmesi kararlaştırılmıştı.. değişik bir yüze hasret kalırlardı. Şunu demek isterim ki.. .Peki sen Allahüekber Dağları'nı bilir misin? .. İçinden "Senin Erzurum'da gördüğünü.. sokak dolusu ölenleri gördüm. Yol denen şey patikadan ibarettir.Ben iki üç yıl öncesine dek Kars'tan aldığım derileri Erzurum'a.. geçemezse de boğulup gidecek gibi geliyor.Çavuşum duydum ki. karargâh tekrar Erzurum'a taşınmıştı. Faik Çavuş." diyordu.Bilmem.Biz oradan gitmeyeceğiz ki. . gecenin bastırmasıyla daha da artıyordu. 3. Kalan yarısı da hastalıktan ölür. Ruslar ise habire yığınak yapıyorlardır. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşanın düşüncesi ise Erzurum ve civarında genel bir savunma yapmak. Enver Paşaya özellikle kışın bir . bir çevirme yapıp Rusları şaşırtmak istiyormuş.. Ben vatanın bir köşesinden diğer bir köşesine giderken. Koca bir millet.. içlerinde sıcak değil ama kırık bir ümit taşıyordu. ümit başkadır.'' Ancak Araş Nehri boyunca ileri bir harekâta kalkan Ruslar Horasan'a doğru ilerleyince. Paşa bu düşüncedeydi ama her şey Albay Hafız Hakkı'nın Erzurum'a gelişiyle birlikte değişmeye başlamıştı.. şu paşalarımız.Çavuşum bunca asker. 10. Ancak yine de Ziver'in aklıselim konuşmaları onu şaşırtmıştı. . erzak ve cephane arabaları bu patikalardan nasıl gider? . bu kara kışta dağları aşıp Sarıkamış'a girmemiz gerekiyormuş. ölmedim ama ölenleri gördüm..Doğru söylüyorsun.. toplarının.. soğuğun kucağında uyumaya çalışıyor. İçeride insanlar özgürlüğe dair hayal kurarlardı hep. Soğuk. Kolorduya yardım edecekti.. . dağlarını iyi bilirim. Erzurum ve çevresindeki çadırlarda kalan asker ölgün fenerlerin ışığında. Erzincan'a hatta Trabzon'a götürüp satıyordum. Faik Çavuşun bağlı olduğu tümene yine yol görünmüştü. bunca hayvan oradan geçebilir mi? Geçemez! Yarısı donar. Asker buradan nasıl yürür? Top arabaları. ben daha önce Balkan Harbi'nde gördüm. İstanbul'dayken. bazen bir çiçeğe. . Narman'da açılacak olan yeni cepheye destek olacak..Biz gitmesek de başkaları gidecek ne fark eder ki? . Ziver bir başka insan olmuştu sanki. Hem de vuruşmaktan değil. Ancak hayal başkadır. Faik Çavuş gönül yorgunluğunun arttığını hissediyordu.Komutanlar hızlı bir taarruz. Zaten burada bile tifüs vakaları görülüyor. Uçurumları derindir.. ıssız köşelerden bir bir toplandığını gördüm. . Sonra da Oltu üzerine yürüyecek ve oradan da Çamurlu Dağları'nı aşarak Sarıkamış'a girecekti. Ziver susuyordu.Çok zor günlerden geçiyoruz. koca bir imparatorluk sanki bu cendereden geçebilirse kurtulacak.. Bulgarlara esir düşen arkadaşlarımın kavak ağaçlarının kabuklarını kemirdiğini duydum. "Deri ticaret yapan biri-siymiş... hastalık nedeniyle camiler dolusu. Üç bin metreden fazla yüksekliği vardır..Duydum.İmparatorluğun yazgısı boğaza değil Allahüekber Dağları'na bağlı çavuşum. Sonra ona: . Bu tümen Erzurum'dan hareket edecek.Sen tüm bunları nereden biliyorsun? . hem de iyi bilirim. Ziver'in anlattıklarını sanki dinlemiyor gibiydi. Ziver'e baktı. Erzurum'da 11. . yollarını. Üstelik tümenin tüm ağırlıklarının. kaç çift çarık eskittim. Ben hapishanede daha rahattım. dedi. Bahara dek hazırlanıp neden Rus'a saldırmayı düşünmez şu komutanlarımız. Oralarını. bilebildiğimiz bu işte.Ama ben bilirim. Bu ümide tutunan erat yollara düşecek. bahara dek Rusları oyalamak ve ordunun tüm eksikliklerini de tamamlayarak taarruza geçip Rusları olabildiğince geri atmaktı. havasını.

taarruza kalkmaması yönünde telkinler yapan Hafız Hakkı. hep ileri gidiniz. Yakında saldırıya geçerek Kafkasya'ya gireceğiz."" Bu gizli şifre üzerine Enver Paşa taarruza geçmeyi iyiden iyiye düşünmeye başlamıştı. er oğlu er olduğunuzu anlatacaksınız. taarruzu bahara bırakalım. Üstelik askere de şöyle bir konuşma yaptığı kulaktan kulağa yayılıyordu: "Askerler. Bunun üzerine Enver Paşa. Bu yüzden görevden bile almayı düşündüğü Hasan İzzet Paşanın yerine 3. bu mevsimde yollardan hareketin mümkün olduğuna kani oldum. Bu hareketin icrası. yarbaylığa8 terfi ettirince. Yaver Şükrü Bey ve Bronsart'ın yaveri Binbaşı Fischer de eşlik edecekti. durumu bir de kendi gözlerim ile göreyim" diyerek subay ve korumalarla geziye çıkıyor. Her zaman ileri. umuyorum ki. Birçok yönlerden şimdilik giderilmesi çok zor eksiklikler içinde olduğunuzu anladım. Daha birçok zamanlar sizinle beraber olacağım. birkaç gün sonra Erzurum'a dönüyordu. aşağılanma. ün ve onur ileride. Ordu Komutanlığını Mareşal Liman Von Sanders Paşaya teklif etmişti ama Alman Paşa bu teklifi nazikçe reddetmişti. rütbem tashih olunarak bana tevdi olunursa. Kafkas Cephesinde taarruz için 1915 baharını beklemek ve Karadeniz'de üstünlük temin olunduktan sonra.'* Hafız Hakkı bazen 3. Ayağınızda çarık. yoksulluk ve ölüm geridedir.. Kolordunun başına getirdi. Pek yakında Enver Paşanın taarruz plânlarını uygulayacağı bildiriliyordu. Enver Paşa onu 10. Böylece her zaman zaferler kazanarak Kafkasya dağlarında yatan babalarımızın ruhunu sevindirir ve oralarda bizleri bekleyen din kardeşlerimizi Moskof boyunduruğundan kurtarırısınız. Ordunun başına Hafız Hakkı'nın geçeceği fikri hâsıl olmuştu. Mutluluk. Tüm İslâm dünyasının son umudu sizlersiniz. durum hakkında bilgi alıyordu. Ancak bu güne dek büyük birliklere komuta etmemiş olması. Bir kısmını kendim de gördüm. Hepinizi ziyaret ettim.. . her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaret ile kazanılır. Her zaman bizimle birlikte olan Allah'ı unutmayarak ileri atılınız. Erzurum'a geldiğinde ise tam karşı fikirler benimsemesi Hafız Hakkı'ya olan güvenini sarsıyordu. bundan böyle nasıl kahraman olduğumuzu dosta düşmana gösterecek. bu sürede olabildiğince hazırlanıp eksikliklerimiz giderelim" teklifi üzerine "Ben etrafı bir keşfe çıkayım. Bu nedenle büyük ve son saldırıyı başlatıncaya kadar burada kalmayı düşünüyordu. kendisine Bronsart Paşa. Başarı dış görünüş ve giysilerle değil. Başyaver Kurmay Binbaşı Kazım Bey.. iki kolordunun Batum civarına naklini ve karaya çıkarılmasını zaruri saymak fikrine inanmış görünen Hafız Hakkı Kafkas Cephesine vardıktan sonra veya giderken kanaatini birdenbire değiştirmişti. arkadaşı Hafız Hakkı'yı albaylıktan. Alman subayların da bir önce harekâta başlama konusunda tavsiyeleri vardı.. Onun devamlı "Ordumuzun eksiği çoktur. Hafız Hakkı'yı bir kolordu komutanlığına tayin etmek gibi bir acele karar vermektense. Kesinlikle. Yavuz'a binip Trabzon'a gidecek. bizzat Kafkas Cephesine gidip durumu yerinde tetkik etmeyi ve kumandanlarla şahsen görüşmeyi tercih etmişti. Liman Paşayla görüştüğü öğleden sonra hemen o akşam hareket için donanma komutanına emir verdi. Ordu Komutanının. Enver Paşa. Siz orada her türlü varlığa kavuşacaksınız. Erzurum'a geldikten sonra ağız değiştirmeye başlamıştı: "İstanbul'dan hareket ettiğim zamana kadar. Buradaki. 3. Fakat bu eksikliklerin savaşmada birliğin çabalarına ve ileri atılışlarına zarar getiremeyeceğine inanıyorum. Bu keşiflerin sonunda hazırladığı raporları Genelkurmay Başkanı ve Başkumandan Vekili Enver Paşaya gönderiyordu: "Dağlar üzerinde yolları keşfettirdim. herkeste 3. Enver Paşa. İstanbul'dayken kendisine karşı taarruz fikrini desteklememesi. '* * Neler oluyordu? Faik Çavuş Erzurum'da duyduğu bu söylentiler üzerine düşünüyor ama bir sonuca varamıyordu. Genelkurmay ile ters düşüncelere sahip olduğunu düşünüyordu. Daha sonra Enver Paşa komutanlarıyla görüşmüş durumu tetkik ederek. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile görüşüyor. sırtınızda palto olmadığını gördüm. Karşınızdaki düşman sizden korkuyor. ben bu işi deruhte ederim. Kolordu ve Ordu komutanları yeter derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmüyorlar.

Gözleri büyüdü. yollara. "Havlamayan köpek sürüye kurt getirir derler. İki adım önünü görmekte zorlanan bu kişi kalın giyinmiş.Enver Paşayı tanıyanların söylediğine göre Paşa taarruzdan asla vazgeçmeyecekti ve Ruslara karşı büyük. maddeten ve manen kirlettiğiniz yeryüzünü ben temizlemeye geliyorum" der gibiydi. Köy. Köpek kendisine aldırmadan bir başka tarafa doğru gitti. Buraları iyi bildiği belli oluyordu. "Nereye gideceğim?" diye düşünürken köpek havlaması duydu. Keşke karın getirdiği beyazlık insanların kirlenen gönüllerini. köyün etrafından gelen ara sıra sürüp giden kar sessizliğini ısıran köpek havlamalarını takip ediyordu ama başka hiç ses duymuyordu ki. BÖLÜM Kar sessiz ve kararlı bir şekilde." dedi. aynı hızla aynı kararlılıkla yağmaya devam ediyor. Kuytu çalı dibinde yoğun kardan korunmaya çalışan köpekle karşılaşmıştı. Her yeri beyaza bezemek için toprağa. yoğun ama sakin yağan kar nedeniyle imkansızlaşmıştı. Soğuk sanki kırılmış. adam ise köye bir an önce varmak için acele ediyordu. Bu gizemli güzelliğin yağması.. "Daha dikkatli bir şekilde aşağıya inmeli.. Bu ensesinde soluyan kimdi? Geri dönünce ilk önce köpek mi. Kulakları kirişte. Bu engeli de yine Hafız Hakkı aşacaktı. ihtiraslarını da silebilse. Böylece Rus Ordusu Sarıkamış'ta kuşatılmış olacaktı. Sonra ver elini Kafkasya. hızlı ve aldatıcı bir plan hazırlamıştı: "Plana göre 11. yüzünü bir tek gözleri açıkta kalacak şekilde sıkıca sarmıştı. ressamâne güzelliği ile ağır ağır yağıyordu. keşke ak pak eyleyebilseydi. Çünkü köye iyice yaklaşmış olmalıydı. "Köye yaklaştım herhalde. Birden ir-kildi. yürüdüğü patikanın belirsizleşmesi onu endişeye sevk etmemişti." dedi. Kar. Zira Kars bir kaleydi ve sağlamlaştırılmış mevzilerinde 300 top vardı. Adeta nefes gibi bir şeydi bu. köye iyice yaklaşmış olmalıyım. sen o cinslerden misin?" diye sordu. Kolordu Komutanı Albay Hafız Hakkı uygulayacaktı.. yani Köprüköy'ün doğusunda kalacak ve Rusların dikkatini çekmek için gösteri saldırıları yapacaktı. "Sizin savaşlarla." 2. Plân Sarıkamış'ta kuşatılacak olan Rus Ordusunun yok edilmesini amaçlıyordu. Bunun bir köpek olduğunu anlayınca rahatlayıp derin bir soluk aldı. Aşağıdan inerken kayıp yamaç aşağıya. Süvari Tümeni Araş Irmağının güney kanadına saldıracak ve Rusların bu kanada kuvvet kaydırmasını sağlayacaktı. Kar. sis çökmüş gibi iki adım ötesini görmek. Kendinden emin bir şekilde köye doğru yaklaşmaya çalışıyordu. Bu yüzden Kars'ın alınması zor olabilirdi. Kolordusuyla Bardız üzerinden Sarıkamış'a saldırırken. eski isli bir boyanın üstüne beyaz boya vuran temiz ve titiz bir boyacıyı andırıyordu. vadiye doğru karlar içinde yuvarlanmaya başladı. Albay Hafız Hakkı Oltu üzerinden geniş bir yay yaparak Allahüekber Dağları'nı aşacak ve Kars-Sarıkamış demiryolu üstündeki Novoselim'e varacaktı. Köpek sesine doğru gitmeye karar verdi. Yün eldivenleriyle tuttuğu tüfeğini her an kullanacakmış gibi eli tetikteydi. Kolordu bulunduğu bölgede. iliklerine kadar ürperdiğini hissediyordu. kurt mu olduğunu bilemediği hayvanla burun buruna geliverdi. bir ağaç aradı ama hiçbir şey göremedi. birisi karda bata çıka Kaleboğazı'na11 doğru yürümeye gayret ediyordu.. 1878 Berlin Antlaşması'nın öcü alınacaktı. Neden sonra durdu ve etrafına bakındı. Sıkı sıkıya tuttuğu tüfeğini kaybetmek istemiyordu. musiki ahengiyle. Adam dikkatli . 36 yıldır Rusların elinde bulunan Kars kurtarılacak.. Artık aşağıya doğru hızla inmeliydi. birbirinize olan kinlerinizle. kalbi daha hızlı atmaya başladı. vadide olduğu için aşağıya doğru inmesi gerektiğini düşünüyordu. ağaçlara ve evlerin üzerine düşüyordu. Ondan sonrası belliydi.. Korkusu sevince dönüştü. Kalkıp hâlâ kendisine umarsız bir şekilde bakmakta olan köpeğin başını okşadı. Bir işaret. Alman Binbaşı Strange komutasındaki bir müfreze Artvin üzerinden Kars'a sarkacaktı. Bu sırada Albay Yusuf İzzet komutasındaki 2. Bu havada köpeklerin uzun süre havlamayacağını ancak bir yabancı ya da kurt görürse havladıklarını iyi biliyordu. Kolordusuyla Oltu'yu alınca geri çekilecek olan Rus kuvvetlerini ters cepheli bir savaşmaya zorlayacaktı. Plânın en can alıcı bölümünü 10. Ancak Rusların kaçarak Kars'a çekilme olasılığı biraz düşündürücüydü. Ancak ensesinde sıcak bir şeyin olduğunu hissetti. Bir çalı öbeğine takılınca yuvarlanmaktan kurtuldu. İhsan Paşa 9. Soluk soluğa kaldığı halde hızlı yürüyordu. Böylesi havada.

Karşısında âdeta kardan adama dönmüş Üzeyir'e baktı. bu yolun sonunda mezarlığa yakın yerde Kadir Ağamın evi olmalı. Onlar öldürmeye başlar başlamaz tetiğe basacaktık. köyden epey uzaklaşmıştık. Fişek sayısını hesapladık. Sonra kır at üzerinde duran kişi. Ölülerin ruhlarına bir Fatiha okudu. Artık evlerin koyu gölgeleri beyazlar içinden kolaylıkla seçilebiliyordu. Onlar sınırı geçince artık köylerimizde rahat kaçtı. köye geldim. İki kişi. "Tamam. Rusların ilerlediği haberlerini alıyorduk ama inanmıyorduk. Dumana doğru gitmeye karar verdik.. Üşümüştük. Yakındaki bir başka köye girerken bazı sesler duyduk.Hayır değil ağam. Ne yapacağımıza karar veremedik. Diken üstünde durur olduk. Kar. Bu şekilde beklerken ilk baştaki ihtiyar adam başından vuruldu.Üzeyir! . Anlayabildiğimiz kadarıyla kadın ve çocukların doldurduğu camiyi ateşe vermekten son anda vazgeçtiler. çınarlardan sonra sağa döndüğümde geniş bir yol ortaya çıkacak. Sağda solda kuytu yerlerde bulunan köpekler karla gelen bu adamı görünce havlamaya başladı.adımlarla yürüyor. camiyi ateşe vermekle tehdit ediyordu.. başlığını çıkardı. Olacakları bekliyorduk. Cesetler sokaklardaydı. Kaçamaz-sak da orada şerefli bir ölüme kavuşacaktık.Kadir Ağam haberler kötü.. Onları kurşuna dizeceklerdi.Kadir Ağam! Kadir Ağam! . Çapulculara biraz daha sokulduk. Biliyorsun Ruslar bir iki ay önce sınırı geçtiler. İki kişi de olsa elimizden geleni yapmalıydık. Yine yarım yamalak anlayabildiğim kadarıyla sakladıkları altınları çıkarmalarını istiyor. büyük çınarların gövdelerini seçebiliyordu. Koca köy ateşe verilmişti. Mezarlığın yanından geçerken elinde olmadan korktu. Koca çınarlara doğru yürüdü. Yaklaşınca gözlerimize inanamadık. Kendi aralarında bir şeyler konuştular. aç köpekler cesetleri çekiştirip duruyordu. Kaim paltosunu. Servi ağaçlarıyla çam ağaçları kara bezenmişti. on beş kişiye ne yapabilirdi Kadir Ağam? Neyse. reis diye tahmin ettiğim kişiye nişan aldım. ." dedi. Çünkü bu söylentileri Ermeniler bilerek çıkarmış olabilirdi. hem ısınıyor hem de karınlarını doyuruyorlar" diye düşündük.Ben Üzeyir! . Sonra erkekleri öldürmeye başlayınca dayanamadık. Ben de tetiğe bastım. Bir yere saklanıp olacakları izlemeye başladık. Erkekleri ise köy meydanında topladılar.Kimdir o? . paralarını. Ancak bir çapulcu onları öldürmeden önce saatlerini. herhalde reisleriydi. aksi halde erkekleri. Merakını acelece kurduğu cümleyle gidermek istedi: . Sonra mezarlığı geçip Kadir Ağanın geniş avlulu kapısından girip evin kapısını yumruklamaya başladı." diye düşündü. Bunlar kimdi? Ermeniler mi. Halk önceden kaçmış. kaçamayanlar da öldürülmüştü. altınlarını topladı. . Hem korkudan hem de telâştan köyümüze dönmeye karar verdik. Kim olduğunu bilemediğimiz insanlar hararetle konuşuyordu. mezar taşlarını örtmüştü. Ruslar mı yoksa bizim haydutlar mı bilemiyorduk. Kırbaçla dizilen erkeklere vurmaya başladı. Hemen söze girdi: . Gün boyu avlandık. köyün ahalisini tek tek evlerden çıkardılar. bekliyordum.Hayırdır Üzeyir? . Bir gün ava çıkmıştık. Erkekleri sıraya dizdiler.Evet ağam kapıyı aç. ilk önce atta duranı vuracak daha sonra çıkan kargaşadan faydalanıp öldürebileceğimizi öldürüp eğer kaçabilirsek kaçacaktık. Üzeyir kapı dibinde üzerindeki karları temizledi. Sonra karla kaplanmış kocaman ve ıssız yolda ayak izlerini bırakarak mezarlığa doğru yöneldi. Aklımıza kötü bir şey gelmiyordu. Kararlıydık daha da yaklaştık. Cami kapısını kilitlediler. Adam köpeklere "Sizler sürüye kurt getirmeyen tiplerdensiniz herhalde. Hem Ermenice hem de Türkçe konuşuyorlardı. Hayır değil. Herhalde "Bizim gibi avlanmaya çıkanlar ateş yakmışlar. Kadir Ağa şaşkın bir halde kapıyı açtı.. Camiye doldurdular. . Tam kalbinden vurduğum reis acı içinde bağırarak attan düştü. kurtlar. ileride bir duman gördük. Bir torbaya doldurdu. Zavallılardan bir kaçı yer göstermek üzere eve gittiler. Ben at üzerinde duran.Gir içeri haydi. Ancak geri dönmediler çünkü duyduğumuz tüfek seslerinden bunların altınları alınınca öldürüldüğüne kanaat getirdik. Sobanın yanındaki sedire ilişti.

günlerdir süren gerginliğin. Senin karnın açtır. . Ölümün o gizi yine açığa çıkmayacak.Ya sen? . Daha sonra bize doğru ateş yoğunlaşmaya başladı. Eğer Ermeni çeteleri diğer köylerde işlerini bitirdiyse sıra sizin köydedir. Elimizden geleni yapıyorduk ama erkeklerin öldürülmesini önleyemedik. Aylardır. insanlar ölümün nasıl bir şey olduğunu kendi başlarına gelmeyinceye dek bilemeyeceklerdi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. cepheden kaçan aşiret süvari askerleri de köylere saldırıyor. dere tepe demeden sana geldim.Onlar niye bize zulüm eder? İnsan. Bunlar yetmezmiş gibi askerden. Kendimize sakladığımız son bir fişeklik ise ceplerimizdeydi. dedim. .. Karşılıklı olmak üzere tüfeklerimizi birbirimize doğrulttuk.. diye önlerinden koştura koştura. Eğer bizi ellerine geçirirlerse nasıl öldüreceklerini tahmin ediyorduk..Ağla rahatlarsın. Ben gözlerimi kapamış vurulma anını görmek istemiyordum. yakalanacağımızı anlayınca son bir fişeklikle birbirimizi öldürecektik. Tetiğe bastım. Öyleyse onlardan önce tetiğe basmalıydım..Açım ama bir şey yiyesim yok. O esnada arkadaşım vuruldu.. Namludan büyük bir öfke ile fırlayacak saçmalardan yine eser yoktu. "Sen de beni öldürmek için hazırlan. Bana neden ateş etmemişti? Şaşırıp kalmıştım.. Ardos'a oradan da Tortum'a mümkünse Erzurum'a gitme yollarını aramalısınız.. Gözlerimi açtığımda arkadaşımın yere düştüğünü gördüm. Ölüm. öldüreceksen sen öldür." dedi. Böyle bir şeyi ben düşünemediğim için açıkçası çok hayıflandım. Büyük bir kararlılıkla yine gözlerimi yumdum ve tetiğe bastım. kendi insanına zulüm eder mi? .. telâştan sormayı unuttuk. Gözlerimin önünden yaşadıklarım bir türlü gitmiyor Kadir Ağam. Haber vereyim. Bana "Haydi Üzeyir beni bu katillerin eline bırakma. Etrafımızdaki çember gittikçe daralıyordu. Ben de göğsüme girecek saçmaları beklerken bir şeyin olduğu yoktu.Evet. Sen ki. Kadir Ağa ve Üzeyir sonsuz kederler içindeydi. işte bir ömür boyu merak ettiğim ölüm nasıl bir şeydi az sonra görecektim.. Bilmiyorum belki birkaç kişi sağ ya da yaralı kalmış olabilir. Üzeyir burada sustu.. bunu bilesin.Sonra da arkadaşımla ateş etmeye başladık. Sonradan hatırlamış gibi Kadir Ağa. fişeklerimiz de artık bitmek üzereydi. Hemen bir sofra kuruversinler. . İnsan öleceğini ve öldüreceğini de bildiği vakit değişik duygulara kapılıyor Kadir Ağam. Bizleri çok kötü günler bekliyor. Arkadaşım son fişeği. bir yandan da meydana topladıkları erkeklere ateş edip öldürmeye çalışıyorlardı. .Evlâdım. varlıklısın. Azrail'in nasıl can aldığını görecektim ama gördüklerimi bildiklerimi insanlara anlatma şansım olmayacaktı.. Arkadaşımın sadece "ah" dediğini hatırlıyorum. biliyordum ki beni öldürmek için yaklaşıyorlardı. İkimiz de "Kolay ölüm olsun" diye kalplerimize nişan aldık. Ruslar ağır ağır Kaleboğazı'na yaklaşıyorlar. daha sonra olanları anlatırsın yine. Kendisine uzatılan sıcak ıhlamuru alıp içmeye başladı. Üzeyir daha fazla tutamadı kendini ve koyverdi. belki iki saniye sonra gelecekti. Tüfeği kırıp namlunun içine baktım fişek falan yoktu.Hırsızlığın önü alınamıyor ağam. Kendi kendimi vuracaktım. Bana çok yardım ettin. İleriden bağırmalar duyuyordum." dedim. tedirginliğin birikimi olan gözyaşları sel olup akıyordu. Geriye doğru çekiliyorduk. dinlen. Gözlerimi yumdum. Bu nedenle arkadaşımla sözleştik.. Gözü dönmüş haydutlar istihbarat yapıp köylerde kim zengin. Etrafımızı sarmak istedikleri belli oluyordu.Kadir Ağam daha sonra olanları derim ama asıl şimdi diyeceğim çok önemli. yani beni öldürecek fişeği de çapulculara harcamıştı. zenginsin. Benim sana boynum kıldan incedir. kim fakir bir bir öğreniyorlar. Üzeyir'e sordu: . Çok şeyler yaşamış çok acılar çekmişsin. Hâlbuki son fişeği kendimiz için saklamıştık.Aşiret süvari alayları mı? .. . Şaşıran çapulcular bir yandan gizlenmeye... . Hele bir karnını doyur. Ancak iki kişi olduğumuzu anlayınca hızla üzerimize gelmeye başladılar. Hemen hazırlıklı olmanız lâzım. İlk önce Kozohor Köyüne.. Hemen arkadaşımın yere düşen tüfeğini aldım ve namluyu başıma dayadım.

Düşün ağam ama fazla oyalanmayın. Gece çok soğuk olur bilirsin. .Bilmez miyim. Şimdi sen bir güzel karnını doyur. Anladım ki bunlar gelenlerden kaçıyorlar. Camın önüne dikildi. Sabahı beklemeye başladım. Gözlerimi bir köy odasında açtım. Ben de o köyün ileri gelenlerinin birine çoban olarak girdim.. bazen yerdeki dallara. . Titriyorum..inan ki ağam öyle. düşüyordum ama yine kalkıyor. Bir şeyler ye de kendini çabuk toparla.. Ben saklandığım yerden kalkıp olanca gücümle koşup kayalıklara sığındım. Şimdi ne yapacaktım? Sesler gittikçe bana yaklaşıyordu. . Aklımı yitirmiştim sanki. Mağaranın tavanından damlayan kireçli sulardan içtim azar azar. Yaklaşık bir ay sonrada hepsine veda ederek buraya geldim.. Sen karnını bir güzel doyur. onun için aşiret süvari alayı olabilir. Dağda bayırda hep korkarak ve ürpererek koyunları otlattım. Sahip çıktılar. İleride sarp kayalıklar vardı oraya dek ulaşırsam kurtulabilirdim. Bu havada nereye gideriz Üzeyir? Çoluk çocuk yollarda perişan oluruz. beni dinlersen burada kalırsanız asıl o zaman perişan olursunuz. fırsat bu fırsat deyip çalılıkların içinden sürüne sürüne uzaklaşmaya başladım. dışarıya baktı. yıkılmışım. . O anda başka bir yerlerden silah sesleri gelmeye başladı. Öyle bir hale gelmişim ki içimde yaşama isteği bile yok. Adını bile şu an bilmediğim yerde bana iyi baktılar. Gelenler kimlerdi. Çünkü bu kayalıkları karış karış biliyordum. Yanımda silah da yok.. İnanın ne yapacağımı bilmiyorum ama bana iyi bir tüfek verirsen iyi olur. Tüm köpekler beni kovalıyor. en geç iki üç gün içinde burada olurlar. Hava iyi olsaydı daha tez gelirlerdi..Ben. bu kadar büyük olayları da beklemiyordu.. Yorulmuşsun.Sözün bitti. . Artık son dakikalarımın olduğunu düşünüyordum. bir yandan da yaşadıklarım gözümün önünden gitmiyor. Sonra derin bir nefes çekti: . . Allah'a sığındım. ben de bu arada neler yapacağımı düşüneyim. Ancak gece basmış. o nasıl söz Üzeyir.. ölünceye kadar da karşı koyacaktım.. ardıma bakmadan habire koşuyordum. bir ara mağarada uyuya kalmışım. Haydi bakalım.Üzerimdeki aba giysiler de yok.. bilmiyor ve göremiyordum. Duydukları iyi haberler değildi.. Düşüne düşüne sabahı ettim. Tütün tabakasını çıkardı... hah sofra da geldi.Ha evet. çalıların üzerinden atlıyordum. Dünyam kararmış. o mevkide birçok mağara vardır. Epeydir süründüm. Ne yapacağım. ne edeceğim bilemiyorum. . Başımda bir sürü. itlerin önüne yem diye atılacak hale gelmişim. . Taşların. Bunun için içimden bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Nal sesleri o kadar yakından geliyordu ki artık sürünme-yi bırakıp bir çalı dibinde büzülerek öylece kaldım. diyorum. Ben de..iştahım yok Kadir Ağam. Görelim mevlam neyler.. Nasılsa. Daha sonra bir dere içinde bayılmışım. Kadir Ağa olayların bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Maneviyatın bile bozulmuş. Çok zahmet çekmişsin. Ancak üşümeye ve acıkmaya başlamıştım. Bilirsin. . Kalbim ve dizlerim koşma isteğime takat getiremiyordu ama hep koşmak istiyordum ve koştum da.. silahlı haydutlar.Arkadaşının tüfeğinde son bir fişek yoktu.Dur. ben söyleyeyim de sofrayı hazır etsinler. Kadir Ağayı sıkıntı basmıştı..Ağam.. Ben de arkama bakmadan koştum. otlara takılıyor. Tüfeğin kabzası ile gelenlerin üzerine atılacak. Düşman eline geçeceğinize kurtlara yem olmanız daha evlâdır. Bunda kararlıydım. Hemen ortalık aydınlanır aydınlanmaz mağaradan çıkıp koşmaya başladım. ilk önce dudaklarımı ıslattım. . Oturduğu yerden kalktı. Ortalığın karışacağını bekliyordu ama kısa zamanda. . neylerse güzel eyler.. Ancak yaklaşan sesler birden başka bir yöne doğru döndü. Uyandım ki yorgunluğum biraz olsun gitmiş. Onların başına kötü bir şey gelsin istemem. Elimi kaldıracak gücüm yok. Ama atlılar fazla oyalanmadılar. . Kızların var ağam.. Nerede kalmıştım? . Mağaraların birine girip saklandım. işte benim acıklı hikâyem Kadir Ağam. çeteciler beni öldürmek için birbiriyle yarışıyordu sanki. insan meraklı gözlerle bana bakıp duruyorlardı.Kar fena bastırdı. Ancak yeni gelenlerin hepsi atlıydı. binlerce atlı geliyormuş da beni kovalıyormuş zannettim. uzaklaşıp gittiler.Tövbe tövbe.Öyle deme.. Arkamdan yüzlerce. Kendine kalın bir cigara yapıp ocaktan aldığı bir kor ile yaktı.

Onun her hareketini izliyor. Kilere girip. Ruslar önünde çarpışabilmek mümkün olmayacaktı. Nereye giderlerdi ki? Bunca hayvan. İçini boşaltmıştı. Kadir Ağa ne yapabileceğini düşünüyordu. Ama gelen bizim can düşmanımız. dedi..Buralardan gidelim. ben Kadir Ağa nasıl uğraşırım ki? Kadir Ağa sanki acizliğini ifade etmiş gibi sustu ve utandı. Elinde çırayla duran Kadir Ağaya gözlerini dikmişti.Ne yapacağız bey? . Kadir Ağa evin içinde hem söyleniyor. Kadir Ağa hiç alışkanlığı olmamasına rağmen okkalı bir küfür savurdu. Bu sırada evin hanımı içeri girdi. tarla hepsini bırakıp nereye gideceklerdi? Mal canının yongası değil miydi? Sonra kilerdeki tulum peynirleri ne olacaktı? Tulum peynirleri aklına gelince daha da gerildi. Onun gelmesiyle güç kuvvete bulan Ermeni çetecileri.Allah korusun! . Varlıklıydı ama bu varlık onu asla şımartmamıştı. diyor. Üzerinde taşıdığı tonlarca ağırlığındaki gam ve kaderi söz ile def etmiş. Gelenler çapulcular olsa iyiydi Hatice. altınları olduğundan değil. Hasankale'nin güneyinde Ruslarla sürüp giden çatışmalar askerin yanında götürdüğü yiyeceklerin neredeyse tükenmesine sebep olmuştu. yıllardır bizde gözü olan. Hemen dışarı çıktı: . . bunca koyun.Üzeyiiiir! Üzeyir arkasına bile bakmadan atını dörtnala doğru karın içine doğru sürdü. En kuytu bir köşeye karanlığın olduğu yere saklandı. Kolordu Araş Nehri boyunca ilerlemeye geçmişti. bir çırayla aydınlattı.. Ragıp Paşa ne yapacağını düşünüyordu. Herkese yardım ettiğinden. "Eğer gitmeye karar verirsek bu tulumu da yanıma alayım hiç kimse içinde ne olduğunu anlamaz.. Tahta merdivenlerden aşağıya indi. Paşa bir yandan harekâtı yönetirken. Kadir Ağa ise her şeyden habersiz kilerden çıkarken bu kötü günleri başlarına açanlara kızıyordu.Bir şeyler yapmalıyız. Israrla sustu... Erler yiyeceklerini idareli kullanmaya çalışıyorlardı ancak peksimetten ibaret olan yiyecekleri bir iki gün sonra tükenmeye yüz tutacaktı. İki günlük bir süreleri vardı. Onlarla iyi kötü mücadele ederdik. Dışarıda lapa lapa yağan kar yolları örtmüştü. Ona herkes ağa derdi.He ya gitmek. Kadir Ağa çaresiz bir daha bağırdı: . "Zaten yarı çıplak savaşan erlerin karınları da doymazsa başarı nasıl gelecek?" diyordu. Köyleri. Sıralanan buğday çuvallarını kaldırdı.Üzeyiiir! Üzeyir'in bindiği at beyazlıklar içinde çoktan kaybolmuştu. Ancak bu kışta cepheye . hem de geziniyordu.. Gözleri alan beyazlık soğuk ile birlikte dışarıda hüküm sürüyordu. Kadir Ağa sofrayı önüne koydu bu kez emreder gibi bir sesle: -Ye. .Üzeyir'in getirdiği haberler hiç de iyi değil. Kilerin kapısını açtığında uzaklaşan nal seslerini duydu. Üzeyir ise susuyordu. Öylece kalakaldı.. İki-üç güne kalmaz Ruslar ya da Ermeni çeteleri köyü basar. * 11.. Hele bir tulumu daha çok merak ediyordu. Sakladığı tulum peynirlerinin en altındaki siyahlı beyazlı bir derisi olan peynire dikkat kesildi. Kadir Ağa yan odaya geçip oradan da kilere gidecekti aklı fikri soğuk havada sakladığı tulum peynirlerindeydi. Bunlarla Osmanlı Devleti zor uğraşıyor.Üzeyir sustu.. Etmedikleri rezillik kalmamış. Eğer yiyecek bulamazsa ya da getirtemezse.. Kadir Ağa kilerde bunları düşünürken açık bıraktığı kapıdan birisi daha gölge gibi kilere iniyordu. Aynen koyduğu gibi duruyordu. tulum peynirlerin içinde neler saklandığını anlamaya çalışıyordu.. .. ezeli düşmanımız Rus.. Her ne kadar yaşadıklarını tekrar yaşasa da biraz olsun rahatlamıştı sanki. söz ile hafifletmişti. darda olana el uzattığındandı onun ağalığı. . davarları. "En kısa sürede kileri kontrol etmeliyim" diye düşündü. bir yandan da askerlerine "Dayanın evlâtlarım! Savaşın evlâtlarım! Yiyecek gelecek!" diye avutmaya çalışıyordu. Bunun altında hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek kapağı kaldırdı. Bir yandan da Üzeyir bakıyordu. Erimiş bitmişti sanki.Buralardan gitmek mi? . diyorum..

nasıl yiyecek gelebilirdi? Yollar karla kaplıydı. Üstelik Erzurum halkının elinde ne kadar at arabası, mekkâre var ise el konulmuş, at, katır, manda, öküz ve eşek gibi hayvanlar halkın elinde ancak işlerini görebilecek sayıda bırakılmış diğerleri ise toplanmıştı. .Üstelik bu hayvanların sağlıklı, kuvvetli olup olmadığına bakılmamıştı bile. İşte o zayıf ve iyi beslenemeyen hayvanlar kar dolu yollarda ve yokuşlarda durup ileri gitmemekte inat ediyorlardı. Bu durum askerin ihtiyacı olan malzeme ve silahın zamanında cepheye ulaşamamasına neden oluyordu. Subaylar kızıyor, erlere bağırıp çağırıyor, hayvanlara sopa vurarak ilerlemelerini istiyorlardı ama ne yazık ki hayvanlar yedikleri sopalara aldırmadan sinip duruyorlardı. Ruslarla sürüp giden çarpışma zaman zaman kesintiye uğrasa da devam ediyordu. Ancak yiyecek sıkıntısı had safhaya ulaşmıştı. Ragıp Paşa sonunda Erzurum Valisi Tahsin Beye telgraf çekmek zorunda kaldı: "Erzurum Valiliğine, Ruslarla kahramanca çarpışmakta olan ordumuzun yiyeceği tükenmek üzeredir. Bize acele un yollayınız. Yolların da kardan kapalı olduğunu göz önünde bulundurunuz. Tekrar ediyorum, bize acele yiyecek yetiştiriniz. Ragıp Paşa" Erzurum Hükümet Konağındaki sobası gürül gürül yanan Tahsin Bey ellerini arkaya atıp birleştirmiş, dalgın bir şekilde Erzurum'un üzerine yağan kara bakıyordu. O da düşünceliydi. Çünkü tıkırdayan telgraf hep aynı şeyi istiyordu: "Bize yiyecek yetiştirin!" Kar güzel yağıyordu. Sessiz ve sakin... Rüzgârdan, tipiden eser yoktu. Çatıların üzeri tamamen kar ile dolmuş ara sıra biriken kar kayıp aşağıya düşüyordu. Akşamki ayazdan dolayı çatılardan sarkan buzlar neredeyse iki metreye ulaşmıştı... Bacalardan çıkan dumanlar, yağan kar nedeniyle sanki zorlukla göğe çıkıyordu. Erzurum Valisi Tahsin Bey bu karda savaşan asker düşünüyor, "Kapalı yollardan orduya nasıl yiyecek taşınır?" diye endişe ediyordu. Masasının üzerindeki telgraf yine tıkırdamaya başladı. Bu tıkırtılar nedeniyle düşüncelerinden sıyrılan Tahsin Bey "Yine Ragıp Paşa olmalı." dedi. Masaya doğru yürüdü. Şeride baktı. Bu kez telgraf gayet kısaydı: "Acele ama çok acele yiyecek yetiştirin." Bunun üzerine Tahsin Bey hemen şehir komiserini çağırttı. - Komiserim iş yine bize düştü. Ordumuzun yiyeceği tükenmek üzerededir. Kaç gündür Ragıp Paşa yiyecek yetiştirin diye feryad-ı figan ediyor. - Depolarda yiyecek bitti efendim. - Biliyorum komiserim ama şimdi bıçak kemiğe dayanmış durumdadır. Ne yapıp ne edip yiyecek bulmalıyız. - Ne yapabiliriz ki? - Yine Erzurum halkına müracaat edeceğiz. - Yani? - Yani onlardan yiyecek isteyeceğiz, unlarına el koyacağız. - Ama! - Ama bu insanların atını aldık, arabasını aldık, şimdi de ekmeğini mi elden alacağız, diyecektin değil mi. - Komiserim, ben de aynı şeyleri düşünüyorum ama asker yiyecek bulamazsa savaşamaz. Onlar savaşamazsa, korkarım 93 Harbi'nde olduğu gibi halkla birlikte Ruslara karşı savaşmak zorunda kalırız. Bu konu halka iyi anlatılırsa, halkın bize yardım edeceğini sanıyorum. Erzurumlular her şeye rağmen yine gönülden yardım edeceklerdir. Bu halkın kanında Dadaş kanı var. - O zaman ne yapalım efendim? - Yapılacak şey şu; ilk önce tellâllar çıkartalım, kimin elinde ne kadar buğday veya un varsa hükümet konağına getirmesini söyleyelim. Bir liste tutalım, kim ne kadar un vermiş ileride de paralarını ödeyelim. - Ödeyebilir miyiz? - İnşallah öderiz... - Peki bu iaşeyi cepheye nasıl yollayacağız? - Bunu da sonra düşünürüz, şimdi hele şu iaşeyi bir toplayalım da... - Peki efendim.

Vali Tahsin Bey üzgündü. Vatan, millet ve asker için üzgündü. "Herkes elinden geleni yapıyor ama bu harekât için hazırlıksız yakalanmanın acısını yine Erzurum halkı çekiyor" diye iç geçirdi. Sonra yine pencereye gitti. Komiseri hükümet konağından çıkarken gördü. Erzurum'a yağan beyaz bir perdenin içine girip gözden kayboldu sanki... Ertesi sabah tellâllar yağan kar altında duyurularını yapmaya başladılar: - Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Valiliğin emridir, kimin elinde ihtiyaçtan fazla un ve buğday var ise hükümet konağına getirecektir. Ordumuz Ruslarla çarpışırken yiyeceği tükenmiştir. Erzurum'un da düşman eline geçmesini istemiyorsanız, gönülden yardımlarınız bekleniyor. Duyanlar duyamayanlara duyura... İş, aceledir... Bu duyurudan sonra halk elinde bulunan fazla unları ve buğdayları çuvallarla, kâh at sırtında, kâh kendi sırtında hükümet konağına taşımaya başladı. Tahsin Bey camdan bakarken, elinde küçük bir torba tutan ihtiyar bir kadın gözüne ilişti. Bu kadın karda kaymamak için çok dikkatli yürüyordu. Torbasını da öyle dikkatli tutuyordu ki, onun torbasını kimse elinden alamazdı sanki. Genellikle erkeklerin getirdiği unu şimdi bir kadın getiriyordu. Meraklandı. Vefakâr ve cefakâr bu Dadaş hanımının kim olduğunu öğrenmek için hemen merdivenlerden inmeye başladı. Karda yürürken, düşmemeye dikkat ederek, ihtiyar kadına doğru yürüdü: Merak ve heyecan içinde seslendi: - Bacım bacım! Bu sese ilk önce aldırış etmedi kadın. Tahsin Bey tekrar, bu kez daha yüksek sesle seslendi: - Bacım! Sana diyorum! Kadın kendine seslenen valiye bu kez döndü. Hafifçe yüzünü kapamak istedi. Tahsin Bey bazen sık sık ziyaret edip bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğu Nene Hatunu kolayca tanımıştı. - Nene Anam. Sen niye buraya kadar zahmet ettin... Nene Hatun elinde sıkı sıkıya tuttuğu küçük un torbasını yere bırakmadan valiye baktı baktı. Tahsin Bey de şaşırmıştı. "Acaba yanlış bir şey mi dedim de Nene anamın kalbini kırdım?" diye düşünürken Nene Hatun: - Vali Bey, Vali Bey, ben ki Ruslarla çarpışmışım. Biz Erzurumlular Rus'u kovmuşuzdur. Şimdi benim oğullarım, evlâtlarım Rus'a karşı aç bilaç çarpışırken, benim buraya kadar yürümemin lafım edersin. Elbette yürürüm! Aha bu da benim yiyeceğim, unum. Onu evlâtlarıma getirdim. Ben ne yapar, ne eder karnımı doyururum. Hoş doyurmasam da olur. Yeter ki askerlerin karnı doysun, benim de doymuş kadar olur. Un istedin bizden, un getirdim işte... Uzun etme... - Nene Anam, ben senin ununu nasıl alabilirim ki? - Bal gibi alırsın işte... Alacaksın! - Ama sana ve evlâtlarına un kalmayacak. - Olsun dedim ya! - Nene Ana, sen bu unu evine götür, eğer ihtiyaç olursa biz gelir senden alırız. Ne dersin? - Ne diyeceğim. Beni boş yere oyalama ve avutma derim. Unumu al. Hava da soğuk, ben gideyim. Tahsin Bey çıkar yol olmadığını görünce bir eri çağırdı: - Oğlum, Nene Anamız bize un getirirmiş onu al. Deftere kaydet. Defter sözünü duyunca Nene Hatun birden celallendi: - Kayıda lüzum yoktur! - Ama Ana... - Aması maması yok! Cephede savaşan askerime un getirmişim, bunun kaydı kuydu olur mu hiç! Helâl hoş olsun işte. Haydi, uzatmayın, verin benim torbamı da gideyim. Nene Hatun torbasının verilmesini beklerken gözlerini yere indirdi. 93 Harbi'nde Aziziye Tabyası'nda bir destan yazan bu kahraman kadın şimdi de bu hareketi ile küçük bir destan yazmıyor muydu? Tahsin Bey gözleri dolu dolu bunları düşünüyor, bu cefakâr, vefakâr Erzurum kadınına ne söyleyeceğini, nasıl hareket edeceğini bilmiyordu. Ancak içindeki coşkuyu daha fazla önleyemedi. Hemen Nene Hatunun o nasırlaşmış, derisi

çatlamış, ana kokan, un kokan mübarek elleri öptü, eline ve yüzüne sürdü. Nene Hatun giderken döndü, belli ki, Tahsin Beye bir şey soracaktı. - Ruslar gelemez değil mi oğul? - Gelemez Nene Ana, dedi. Sen buradayken Ruslar Erzurum'a gelmeye cesaret edemezler... Nene Hatunun artık derinleşmeye başlamış yüz çizgilerindeki hüzün birden sevince ve ümide döner gibi olmuştu... Nene Hatun un torbasını aldıktan sonra Tahsin Bey dolmuş, ellerini yüzüne kapamış karlara aldırmadan yere diz çöküp öylece kamıştı. Hükümet konağı avlusuna getirilen buğdaylar ve unlar derhal depolara alınıp, çuvallara dolduruluyordu. Bir çuval iki çuval olarak başlayan un ve buğdaya çuvalları kısa sürede yüz elli bin kiloya erişmişti. Bu miktar 11. Kolordunun büyük bir ihtiyacını karşılayabilecekti. Tahsin Bey seviniyordu. Bir sabah depoya bakarken, kara aldırmadan bir kadının erkenden depoya gelip çuvalları sayıp nöbetçi erlere bir şeyler söyleyip gittiğini görmüştü. Yürüyüşten dolayı bunun Nene Hatun olabileceğini düşündü. Hemen ceketini alıp aşağıya deponun yanına indi. Nöbetçi ere doğru yöneldi. Nene Hatunun ere ne söylediğini merak ediyordu. - Gelen o kadın kimdi? - Nene Anamız efendim. - Ne dedi sana? - Yeteri kadar un toplanıp toplanmadığını sordu. Askerimiz aç kalmasın, ihtiyaç varsa ben köylere dek gider, un isterim, buğday isterim, dedi. - Peki, sen ne dedin? - Toplanan un ve buğdayın yeterli olduğunu, merak etmemesini, evine gidip dua etmesini söyledim - İyi demişsin aferin. - Sağ olun efendim. Tahsin Bey sonunda yeteri kadar un toplatmıştı. Ancak bu kez bir başka zorluk baş göstermişti. Toplanan bunca unu içine koyacak torbalara ihtiyaç vardı. Bu yüzden çok sayıda torba dikilmesi gerekiyordu. Tahsin Bey bizzat Erzurum'daki dükkânları dolaşarak Amerikan bezi, çadır bezi, pamuklu dokuma ve perdelikleri toplattı. Toplanan bu kumaşları evlere dağıttırdı. En kısa sürede bunlardan torba dikilmesini istedi. Torbaların yirmi ve otuzar kilo alabilecek kapasitede olmasını özellikle istedi... Erzurum halkı bu işe de dört elle sarıldı. Karın, lapa lapa yağdığı gecelerde, sabaha dek yanan lambaların ve mumların loş ışığında, askere un götürmek için torbalar dikilmeye başlandı. Bir gecede binden fazla torba dikilip ertesi gün hükümet konağına getirildi. Ancak iş bununla da bitmiyordu. Torbaları yükleyecek, kolorduya götürecek araba ve hayvan bulunmalıydı. Erzurum'da o kadar az hayvan vardı ki... Üstelik mekkârelerin gidebileceği yolların hepsi de karla kaplıydı. Bu yollardan gitme imkânı yoktu. Vali Tahsin Bey bir başka çare düşünmeliydi. Yine bir şeyler yapmalıydı. Toplanan bu unları cepheye neyle taşıtacaktı? Aklına yeni bir şey gelmiş gibi kendi kendine mırıldandı; "Erzurumlular..." Ama bu zor işi kimler başarabilirdi? Kadınlar mı, çocuklar mı, ihtiyarlar mı? Yetişkin erkekler ve delikanlılar hep cephedeydi. Erzurum'da kalanlar; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ve lise çağında olanlar, cephe için yaşı tutmayan delikanlılardı. Tahsin Bey sıkıntıdan buram buram terliyordu. Duvarda asılı haritaya uzun uzun baktı. Erzurum, Nebihan ve Hasankale bir hat üzerindeydi. Cephe ise Erzurum'a yaklaşık 90-95 km uzaklıktaydı. Cepheye yüz elli bin kilo un nasıl yollanacaktı? Bu kadar mesafeyi, yolların, vadilerin karla kaplı olduğu düşünülürse aşabilmenin zorluğu ortadaydı. Tahsin Bey, "Bu mesafeyi kısaltmalıyım." diye kendi kendine söylendi. Sonunda şöyle bir plân yaptı. Eğer yeteri kadar yük taşıyacak insan bulursa, bunlar Nebihan'a kadar gidebilir, Hasankale halkı da Nebihan'dan öte unu taşıyabilirdi. Bu kafilelere bir de koruyucu jandarma müfrezesi verildiği takdirde bu iş pekâlâ yapılabilirdi... Ancak bu düşüncesini bir başkasına açmaya çekiniyordu ama Ragıp Paşa da durmadan "Bize yiyecek gönderin" diye âdeta feryat ediyordu. Artık toplanan unun taşınması öyle ya da böyle yapılmalıydı. Şimdi herkes zor günler geçiriyordu.

bu günlerdi. yüz hatlarında ve çizgilerine çöreklenmiş kar soğukluğuna eş keder vardı. Evlâtlarını bu zor göreve yollayacak olan anneleri o akşam çocuklarının sevdiği yemekleri yaptılar. Tahsin Bey yine tellâlları çağırarak. Hepsinin gözlerinde gizli bir hüzün.Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmalıydı.. Onlar genç yaşta böyle ağır bir yükün altına girdiler. Dadaşlıklarını bir kez daha göstermeliydiler. Toplananlar salkım saçak sokaklara taştı. Kimin eli. Bu günlerde fedakârlık yapılırdı. O akşam evlerine gitmelerine izin verilerek dinlenmeleri istendi. Belki de Rus gelip kapımıza dayanacak. Bu günler fedakârlık günleridir. Bir jandarma müfrezesi de onları korumak için yanlarında olacaktır. cefakâr anne ve babaları.. Onlar uyurken. Evlâtlarıyla olan birlikteliklerini olabildiğince uzatmak istiyorlardı. Onlar yalnız gitmeyecektir. . çoğu da gönüllü olmak üzere Erzurum'dan Nebihan'a dek unları omuzlarında sırtlarında taşıyacaklardı. Genellikle lise çağma gelmiş. Uzun yolculuk boyunca yük taşıyacaklardı. Çok geçmeden hükümet konağı kalabalıklaştı ve neden sonra koca avlu kalabalığı almaz oldu. insana neler yaptırıyor.. genç Dadaşlar ile onların vefakâr. hiç merak etmeyin. Erzurumlular. Anne ve babaların yüreklerinde ise garip bir korku tellenip duruyor ama onlar bu korkuyu kendilerine dahi söylemekten çekmiyorlardı. Sizler. henüz bıyıkları bile terlememiş büyük bir ihtimalle de Erzurum'un dışına hiç çıkmamış delikanlılar ile yapılacaktı. kiminin ayağı. bu ısrarlara dayanamayınca. ana ve babalarına teşekkür etmek istiyordu: . Üstlerini defalarca örttüler. Anne ve babaları da gelmişti. Gözleriyle de severlerdi evlâtlarını. Erzurum'umuz ve askerimiz için tüm bu zorlukları göğüslemek zorundayız. Kolorduya un bu gencecik. on altı ve on yedi yaşındakileri ve de birkaç tane dinç ihtiyarı seçtiler. yemeyip yedirdikleri evlâtlarının bir kolunun veya bacağının kesileceğini düşünmek bile istemiyorlardı.. cepheden Erzurum'daki hastanelere donma belirtisi olan birçok er geliyordu. gençleri yüreklendirmek. Üstelik donan uzuvların doktorlar tarafında kesildiğini de duyuyorlardı. giymeyip giydirdikleri. ne çareler bulmasına neden oluyordu. Gençler bu görevin üstesinden gelebilirler. millet olma işte bu günlerde belli olurdu.. Bu günlerde kenetlenilirdi. eli ayağı tutan ne kadar erkek var ise hükümet konağında toplanmasını söyledi. Yorulan. Kangren olan yerler kesiliyordu. Askerimize tez zamanda yiyecek yetiştiremezsek kurşun atacak. Toplanan kalabalığa Tahsin Bey bir konuşma yapmak. Ordumuzun karnı doyacak ve Rus'a karşı koyacak. İşte bu haberler anne ve babaların yüreğini yakıyordu.Erzurumlu hemşirelerim. Sabah güneş doğarken. tüfeğin tetiğini çekecek parmağın mecali kalmayacak. Yarın ki zorlu yolculuk için kalın giyecekler ve yiyecek çıkınlarını hazırladılar. üzülmeyiniz. Tahsin Bey ve birkaç jandarma komutanı ile yük taşıyabilecekleri seçmeye başladılar. on beş.. anne ve babalar. Aslında onları da seçemeyeceklerdi ama ihtiyarlar "Bizi bu şerefli vazifeden mahrum etmeyin" diye kendilerine yalvardılar. babaları bir kaç kez kalkıp doya doya yüzlerine baktılar. bu şekilde hem zamandan kazanılacak hem de dinlenilmiş olacaktı.. Un taşıyacak gençlerin bir listesi yapıldı. Onlara dokunmasalar bile görmeleri yeterdi. Tahsin Bey ve heyeti. Belki geceleyin gördükleri birçok rüyanın aksine uyanmalarıyla birlikte acı gerçeklerle karşılaşan gençlerde hafif bir tedirginlik görülüyordu. Üzerlerine titredikleri.. Yokluk. Onları biz seçtik ama çoğu gönüllü olarak bu işe soyundular. Sabah erkenden yola çıkılacaktı. Vatanımız. istemeseler de birkaç tane ihtiyarın bu işte görev almasını kabul etti.. tatlı tatlı uyuyan ay yüzlü ve Yusuf yüzlü delikanlılar uyandırıldı. Bu genç omuzlar ağır yükü kaldırır. Zor günlerde. Yaklaşık 1000'den fazla genç. kiminin parmakları donmuş veya donmak üzereydi. İşte o günler. Bugün burada toplanan gençler çok önemli bir görevi yerine getirmek üzereler. yanında boş gitmekte olan arkadaşına un torbasını verecek. Endişeye yer yoktur. Cephede çarpışan ağabeylerine. Ya biricik evlâtları donarsa? Ne yaparlardı? Zaten. Sabahleyin çorbasını içen delikanlılar hükümet konağının avlusunda ve çevresinde toplandılar.. belki de babalarına yiyecek götürecekler.

Sizler bu fedakârlığı defalarca gösterdiniz, gene gösteriyorsunuz. Hepinize teşekkür ederim. Sizin valiniz olmakla övünmek benim hakkımdır. Tekrar teşekkürler... Bu konuşmadan sonra analar ve babalar evlâtlarına sarıldılar. Gençler annelerin ve babalarının ellerini öptüler. Bu hazin tabloyu bir ihtiyar kadının çatallı sesi yırttı: - Durun! Beni de bekleyin. Ben de askerime un taşımak isterim. Tahsin Bey gülümsedi: - Hay Neneciğim sen çok yaşa! Ancak sen sıranı savdın. Şimdi sıra gençlerin. Hem bu kış gününde karlı yollarda senin yürümen pek güç olur. Artık senin dinlenmen lâzım. - Dinlenmek mi! Haydi oradan! Düşman gelmiş Erzurum'a dayanmış, ben dinleneceğim ha! Olmaz böyle bir şey! Ben de bu gençlerle birlikte Mehmetlere un taşıyayım. Cephede onlara ekmek pişireyim. Tahsin Bey, Nene Hatunun yanma geldi. - Neneciğim seni bu yolculuğa yollayamam. Hem senin burada kalman gerekir. Sana da çok ihtiyacım olacak. - Nedenmiş o? - Neden olacak, eğer ki Rus Erzurum'a saldırırsa, senin tecrübelerinden faydalanacağım. Sen yine Erzurum halkını ardına alıp düşmanın üzerine yürüyeceksin. Tahsin Bey bu şekilde, gönül alıcı konuşunca Nene Hatun kısa bir süre düşündü. Şimdi herkes soluğunu tutmuş, hükümet konağının avlusunda bu kahraman kadının ne diyeceğini merak ediyordu. Bir elindeki asasıyla zar zor ayakta duran Nene Hatun titrek bir sesle: - Eh madem düşmana karşı koyacaksam elbette yine kalırım vali bey oğlum, dedi. Bu söz üzerine toplanan herkes coşkun bir şekilde bağırmaya başladı: - Yaşa Nene Hatun! - Erzurum'un kahraman kadını! - Yaşasın vatan! - Yaşasın askerimiz! - Kahrolsun Moskof. - Erzurum düşmez! - Düşman eline geçmez! - Kanımız, canımız bu vatana feda olsun! Şimdi herkes duygulanmış, herkesin tüyleri diken diken olmuş, kanlarında dolaşan cengâverliklerini hatırlayan Erzurumlular bir çığ gibi düşmeye, bir sel gibi taşmaya hazırdılar. Artık kabaran yürekler otuz kilo un değil yüzlerce kilo taşıyacak gibi azimli ve kararlıydı. Bu hava nedeniyle gençler de gayrete gelmişler yola çıkmak ve omuzlarına yüklenen bu ağır yükün altından kalkmak için yemin ediyorlardı. Büyük bir kalabalık gençlerin ardından Erzurum dışına dek yürüyüp onları uğurladı. Kar incecik atıştırıyor, hafif ama soğuk bir rüzgâr Nebihan'a doğru esiyordu. Bu kafile için iyiydi zira rüzgârı arkalarına alıyorlardı. Yollarda dize kadar bazen de kuytu yerlerde bele kadar kar vardı. Her un torbası taşıyan gencin yanında bir başka genç yürüyordu. Yolda ilerledikçe yorulan diğerine torbayı veriyor, bu şekilde değişerek yürüyüşe davam ediyorlardı... Zaman zaman jandarmalar kafile boyunca yürüyerek bazı uyarılar yapıyorlardı: - Dikkat edin! - Yorulan, arkadaşına versin torbayı. - Durup dinlenmek yok! - Eli, ayağı sızlayan, hissizleşen varsa bize söylesin. - Hızlı yürümeye gayret edin! - Haydi aslanlarım. - Askerimiz sizin yolunu gözlüyor. - Haydi, genç Dadaşlar. Gençler dize kadar batan bir yolda zar zor ilerlemeye çalışıyordu. En çok da öndekiler yoruluyordu. Arkadan gelenler ise çiğnenmiş karlarda daha kolay yürüyor ve daha az yoruluyordu. Bunun farkına varan jandarmalar önde gidenleri sırayla değiştirmeye başladılar.

Otuz kiloluk yük altında terlemeye başlayan gençler, bir süre sonra yorulup da yüklerini arkadaşlarına verince, bu kez de soğuk ve rüzgâr nedeniyle üşüyorlardı. Her ne kadar kalın giyinmiş olsalar da terleyen vücutlarını yalayan rüzgâr ürpermelere sebep oluyordu. Tarih yazan, tarihe damga vuran imparatorluğun gençleri şimdi tarihe bir çelme takmak ve yine bir yerde tarih yazma uğraşı içindeydiler. Bu kez varlığın değil yokluğun, tokluğun değil açlığın tarihine çelme takma düşüncesiyle inançla yürüyorlardı... Tarih yazanlar bu gençlerin omuzlarına yüklenen bu yükü de hakkıyla yazacak mıydı acaba? Gençler bu sorulan kendilerine sormadan, sadece ve sadece yürümeye gayret ediyorlardı. Zaman zaman uzaktan duyulan kurt ulumaları gençleri endişeye sevk ediyor ancak yanlarında yürümekte olan jandarmalar tarafından korundukları akıllarına gelince bu endişeleri dağılıyordu. Hava gittikçe sertleşmeye, zemheriye çevirmeye başlamıştı. Tipide âdeta kaybolan gençler birer yürüyen kardan adama dönmüştü. Belli belirsiz görülen kafileyi uzaktan seyreden aç kurtlar kalabalığa saldırmak için uygun zamanı kolluyor, kafileyi uzaktan ve tepelerde takip ediyor, açlığın verdiği ızdırap ile uluyup duruyorlardı. Her uluma, un taşıyan gençlerin gücünü sanki ısırıyor, atılan her adımda biraz daha ürperiyor ve yoruluyorlardı. Zemheri ise şiddetini arttırdıkça artıyor, üç beş metre ilerisini görmek mümkün olmuyordu. Yürüdükleri yol bir sırtın kenarında kıvrıla kıvrıla vadiye doğru iniyordu. Bu vadi biraz daha kuytuda olduğu için kar kalınlığı diz boyunu geçiyordu. Özellikle öndekiler adım atmak için bin bir zorluklara katlanıyordu. Bu yüzden dizleri ve kasıkları ağrıyor, bu ağrı gittikçe artıyordu. Yol uzuyor, yürüdükçe hep uzuyor gibiydi... Gençler ceplerine doldurdukları kuru üzümleri ara sıra ağızlarına atıyor, hem enerji kazanmak hem de açlıklarını bastırmak istiyorlardı... Vadinin içinde o kadar çok kar birikmişti ki, bazı yerlerde kalınlığı bele kadar geliyordu. İşte bu yüzden yürüyüş iyice yavaşladı. Adeta işkenceye dönüştü. Çünkü derin karda yürümek un taşıyan gençleri çok yormuştu. Bunun üzerine jandarmalar un taşımayan gençleri öne geçirip karları ezdirdiler. Diz kalınlığına kadar gelen kar ile birlikte yürüyüş nispeten hızlandı. Zemheri bütün şiddetiyle devam ediyordu. Karları yerden alıp savuruyor daha kuytu ve çukur yerlerde biriktiriyordu. Gençler alaca karanlıkta hâlâ yürümeye çalışıyorlardı. Eğer karanlık biraz daha bastırırsa, yürümek ve yolu bulmak zorlaşacaktı. Jandarma çavuşu bir mola vermek ve ateş yakmak istiyordu. Çevrede kuru odun bulmak, karlar altında odun aramak bu havada çok zordu. Yine de ateş yakmalıydılar. Yoksa çok sayıdaki genç, tipinin şiddeti arttığı için donma tehlikesi geçirebilirdi. Jandarmalar çıralar yakıp, gençleri kontrol ediyor, eğer bu geceyi geçirebilirlerse yarın öğleye doğru Nebihan'a varabileceklerini düşünüyorlardı. Önemli olan bastıran geceyi atlatabilmekti. Sayıları binden fazla olan genç için çok sayıda ateş yakılması gerekiyordu. Jandarmalar biraz daha yürümeyi, daha ağaçlık bir yerde mola verip ateş yakmayı plânlıyorlardı. Mola verildiğinde, çıraların da yardımıyla, kesilen ağaçların yaş dalları zar zor yanmaya başlıyordu. Ancak alevden çok duman çıkıyor, ateşin etrafına sıralanmış gençlerin gözleri yoğun dumandan dolayı rahatsız oluyordu. Birçok yerde daha ateşler yakılıyordu. Ateşlerin etrafına da nöbetçi jandarma erleri oturuyor, bunlar gençleri kurt saldırılarına karşı koruyorlardı. Yer yer büyüyen ateşler nedeniyle yaş dallar da bir süre sonra çıra gibi yanmaya başlıyor, etrafa sıcaklık yayıyordu. Bazı tecrübeli jandarma erleri ise çam ağaçlarının gövdesini tutuşturuyor ağaçlar bir alev topu gibi yanıyordu. Yakılan onlarca ateş nedeniyle gençlerin üşümemesi için elden ne geliyorsa yapılıyordu. Bu arada jandarma erlerinden bazıları dolaşarak, ateş başında uyuyan ve uyumaya çalışan gençleri kontrol ediyor, "Donma belirtileri var mı?" diye bakıyorlardı. Gittikçe büyüyen ateşler çevreyi iyi ısıtıyor, yorgunluk nedeniyle uyuşan, rehavete kapılan gençler hemen uyuyorlardı ama "uyumak donmaktır" diye beyinlerinde yer etmiş endişeden dolayı da dalıp gitmek istemiyorlardı. Onun da kolayına buldular. Uyumayanlar, uyuyan arkadaşlarını yarım saatte bir uyandırıyorlardı. Ancak çok önemli bir zorluk vardı; un torbalarını nereye koyacaklardı. Karın üzerine un torbalarını koymak istemiyorlardı. Daha sonra bunun da kolayını

buldular, dalları kesip yan yana dizip ızgara yaptılar ve un torbalarını bu ızgaraların üzerine dizdiler... Uzaktan gelen kurt ulumaları eşliğinde geceyi geçirdiler. Sabahleyin erkenden yola çıkıp Nebihan'a doğru yürümeye başladılar. Biraz olsun dinlenmişlerdi. Yürüyüş, dünküne göre nispeten daha hızlıydı. Zemheri ise sabah ile birlikte yine şiddetini arttırmıştı. Nebihan'ın evleri uzaktan gözüktüğünde gençler büyük bir coşkuya kapıldılar. Bir başka gayrete geldiler. Açlıklarını, yorgunluklarını unutmuşlar, üzerlerindeki görevi başarmak, genç omuzlarına yüklenen bu ağır yükü taşımak onlara sevinç vermişti. Mutluydular, bu genç yaşta önemli bir görevi başarmak üzereydiler. Bazıları omuzlarındaki yüke aldırmadan koşmaya bile başlamışlardı. Bazen kayıyor, bazen düşüyor ama derhal kalkıp yollarına devam ediyorlardı. Nebihan'daki büyükler de onları yollarda karşıladılar. Gençlerin üzerindeki un torbalarını alıp taşımaya başladılar. Onlara yiyecek de getirmişlerdi. Büyükler gençlere sarılıyor, getirdikleri yiyecekleri veriyorlardı: - Hoş geldiniz Dadaşlar. - Yüklerinizi verin. - Siz bu yiyecekleri yiyin. - Büyük iş başardınız. - Sıra artık bizde. Hep birlikte Nebihan'a geldiler. Un torbalan büyük depolara kondu. Gençler birer ikişer evlere misafir alınıp karınları doyuruldu. Bir gece kalmaları yönündeki ısrarlar üzerine gece yatıp, sabahleyin erkenden Erzurum'a doğru yola çıkıp gece bastırmadan varmayı plânladılar. Erzurumlu gençler görevlerini yapmışlardı ama Nebihan'da depolara konan unların şimdi acele Hasankale'ye taşınması ve oradan da cepheye ulaştırılmaları gerekiyordu. Un torbalarını taşıyacak Hasankale ahalisi de Nebihan'a gelmişti. Ancak bunlar sayıca Erzurumlulardan daha azdılar. Toplam 700 kişi, bin kişinin getirdiği unların hepsini bir kerede taşıyamazdı. Unların bir bölümü depoda bırakıldı. Sonra tekrar dönüp kalan unlar Nebihan'dan alınacak ve cepheye taşınacaktı. Zorlu yolculuktan sonra cepheye yakın bir yere unlar götürüldü. Sonra erler getirilen unları aldılar ve hemen ekmek, tayın, yufka yapıp dünden beri aç bilaç savaşan erata dağıttılar. Erzurum Valisi Tahsin Bey odasında Nebihan'a giden gençleri düşünüyordu. Gergin olduğu her halinden belliydi. Bu kadar insanı zemheride zorlu bir yolculuğa çıkarmıştı. Nebihan'a sağ salim ulaştıklarını ve hiç kayıp vermedikleri haberini alınca rahatladı. Büyük bir görevi başarıyla organize etmekten dolayı memnundu. Az sonra kendisini ziyarete gelen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri Erzurum'un yoğun kışından etkilenmişler, İstanbul'dan başka bir yere gitmeyen görevliler zorlu kış şartlarından oldukça etkilenmişlerdi. Sobanın yandığı, sıcak odada derin bir sessizlik hüküm sürerken, Tahsin Bey sonradan bir şey hatırlamış gibi misafirlere dönüp sordu. - Nene Hatunu bilir misiniz? - Adını duymuştuk ama. - Hani Aziziye Tabyası'nda Ruslara karşı vuruşan kahraman kadın mı? - Ta kendisi. Bakın ne oldu anlatayım... Tahsin Bey, Nene Hatunun davranışını odadakilere ayrıntılarıyla anlattı ve sonra ekledi: - İşte böyle, vatanını ve askerini bu kadar çok seven millet zafere mutlaka erişmelidir. Bu sözler üzerine Tahsin Beyi pür dikkat dinleyen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri ümitlenerek şöyle dediler: - Tahsin Bey Orta Asya'ya dek yürüyerek ve oradaki kardeşlerimizle kavuşmak istiyoruz. - Karda kışta, yol olmayan dağlarda yiyeceksiz ve giyeceksiz yürümek kolay mıdır? - Bizler içimizdeki zafer ateşiyle başarılı olabiliriz. Zafer inancı her şeyden üstündür. - Elbette üstündür. Buna aranızda en çok ben inanıyorum. Ama iki gün önce burada olsaydınız gerçekleri kendi gözlerinizle görürdünüz. Buradaki ahali 93

. daha iyi plânlar yapılarak. Tahsin Bey derin bir nefes aldı. Yine çarpıcı bir rakam vereyim.. Tahsin Bey ellerini yıkadıktan sonra içine çöken hüzünle birlikte pencereden dışarı bakıp kendi kendine mırıldandı: "Geh kar yağardı geh karanlık. savaşabiliriz. Ethem Bey Köprüköy kuzeydoğusundaki bir tepeye saldırıp hücum ederken. .. Bu kez halk feryat etmeye başladı. bir yandan da şehirde her geçen gün sayıları artan muhacirleri de doyurmak için erzak arıyorum. Erzurum'da toplanan 120.Harbi'ndeki bollukları hâlâ anlatır. Sonra konuyu değiştirmek istercesine: . Ben gerçekleri göz önünde tutarak daha kararlı. Size az önce bahsettiğim gibi ben orduya erzak yetiştirmek isterken. Bu zemheriye imparatorluğun dört bir yanı tutulmuş da....Yiyelim ya iyi olur. .Efendim. . "Türk askeri son yüzyılda ilk kez Moskofu saldırı ile geriye püskürtüyor ve bu tarihi düşmanın arka çevirdiğini görüyor. Efendim ben orduma.. Tahsin Bey karşısındakileri gerçeklerle sarsmış kendilerine getirmiş. Erzurum'da 5.. Samsun. Daha da ilginci şudur. İstiyorsanız. milletime çok inanıyor ve güveniyorum. Sonra üzüm pekmezine banıp karınlarını doyurdular. Aslında bitten korkuyorlar. Bit tifüsün baş sebebidir. 20 eczacı varmış. Çoğu eli boş döndü. askerime.. çiftçilerin ellerinden tohumluk olarak ayırdıkları buğdayları bile aldık.. şu tarihi cümleyi etmiştir. Harp vergisi kanunlarıyla iaşe toplamaya çalışıyoruz. Bunun yanında şehirde asker humması ha başladı başlayacak.. Bir şeyler yiyelim. " . Cepheden yaralı olarak dönenler buradaki hastanelere yatırıldı ama kısa sürede hastaneler doldu. Şimdi hepsi önlerine bakıyorlardı. İşte durumumuz beyler.Erzurum'da başka ne sıkıntılar var Tahsin Bey? Biraz da bu konuları konuşalım. Sahi sizin karnınız açtır. Çünkü bit en fazla askerde var. Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllüleri bile Batum ve civarında önemli başarılar elde ettiler. Size şikâyet etmezler ama hâlleri ayan beyan ortadadır.. parçalanıp gitmekten ve en önemlisi zafere ulaşamamaktan dolayı tir tir titriyor gibiydi. Erzincan. pahada ağır ne varsa alıp gelmişler. inanır mısınız. Yükte hafif. Yanan soba üzerinde gevrettikleri somun dilimlerinin üzerine tuz ve biber ekip zeytini de katık ettiler. söylediklerinizde haklılık payı vardır elbette. Bunun düzenli ordumuzu da gerçekleştirebilirler.Buyurun. Sonra diğer bir görevli: .000 asker için hastanelerde toplam 1800 yatak var. "Efendim her an açlıktan ölmeler başlayabilir. Hastanelerde doktor yetersiz. Bazı aileler eratı almak istemiyor. halkın içine karışıp onlarla konuşun.. dediler.Öyle sıkıntı içindeyiz ki. İstanbul'dan aşı talep ettim ama kaç günde gelir? Gelen aşı yeterli olur mu? Onu da bilmiyorum." Gelen muhacirlerin anlattıkları ise daha korkunçtu. edindiğim bilgiye göre." Sıcak odaya inat dışarıda zemheri tüm şiddetiyle hüküm sürüyordu.. "Yiyeceğimiz yok" diyorlar. Ama yokluk içinde dahi olsa bu millet zafer kazanacaktır. Bana söyledikleri şey şuydu. . Rus Ordusu önünden kaçan sivil halk genellikle Erzurum'da toplandı.. Kimisi ocakta pişen çorbasını kimisi de ahırda davarını bırakmış. Erzurum. O bollukla bugünkü bolluk arasında dağlar kadar fark olduğunu ifade ediyorlar. Köprûköy Savaşında Albay Ethem Beyin söylediklerini size hatırlatmak isterim. ahırları bile hastane yapmak için uğraş veriyoruz. Bu sözler üzerine hiçbir şey demeyen Teşkilat-ı Mahsusa elamanları bir süre sustular. Bu kez erleri evlere yerleştirdim. Bitlis. Sayıları 20.13 Köydeki samanlıkları. Odadakiler sustular.İnşallah öyle olur. diyorum. Van ve Diyarbakır'daki sabit mevki hastanelerinde 76 doktor. size hangisini anlatayım bilmem ki. Camdan dışarıya bakmakta olan Tahsin Bey bir Erzurumlunun sözünü durmadan tekrarlıyordu: . Hasta bakıcı olarak gönüllü öğrencileri kullanıyoruz.000 muhacirin iaşesini karşılamak için köylere memurlar çıkardım. Buna bizzat yakından da şahidim. Yaklaşık 20.000'ni bulan Aşiret Süvari Alaylarında yine dikkat buyurun sadece bir doktor bulunuyormuş.Tahsin Bey.. "işte gerçekler bunlar" demişti sanki...000 hastaya sadece ve sadece dikkat buyurun 29 doktor bakıyor.

Erzurum üzerine çöken karanlığa bakıp öylece kalakaldı. . Yaklaşıp Faik Çavuşa sordu: . elindeki bastona başını dayamış. kar kalkınca gelir.Ben. Dönecek elbet. asla dönmeyecek. Kayıp demek. . Bu nedenle "Elbet doğru söylüyorum baba.. Faik Çavuş ihtiyarın bir şey söyleyeceğini sandı: . . Ben de bekleyeceğim. ihtiyarın kendini işaret ettiğini görmüştü. dalgın dalgın bakan bir ihtiyarın Faik Çavuşun takımını görünce gözleri ışıldadı.. Ziver.Senin için.Eğer savaşa gitmeseydim sırf bu ihtiyarı memnun etmek için oğlu bile olurdum. Sıçan Dağı'nı dolaşarak Tortum'a oradan da İslâmköy. Bu sözler üzerine aniden Faik Çavuşun sol yanma bir hançer saplanmış gibi oldu.He. Dört aydan beri Hasan'ımın elinde torbasıyla bu köşeyi dönüp gelmesini bekliyorum...Sen tasalanma baba.. Kalebogazı ve Oltu'ya doğru gidilecekti.Sor baba. ölmek demek değil. Eliyle takımın en uzun boylusu olan Ziver'i gösterdi. Faik Çavuş yalan söylüyordu. Ancak söylediği bir cümle bile ihtiyar adamı memnun etmeye yetmişti.. . Hasan'ım fidan gibiydi aha şu nefere benzerdi. İhtiyar ise yavaş yavaş konuşmaya devam ediyordu: . dedi.İhtiyar ne istiyor çavuşum? . harbe gidenlerin arkada bıraktıklarının ne hâle geldiğinin bir yansımasıydı.. işte bu benim oğlum.Ne! Bu mu benim babam? ."Geh kar yağardı geh karanlık. Faik Çavuş tebessüm mü etsin. soğuğa aldırmadan bir köşe başına çökmüş. kederlensin mi bilemiyordu." diyemedi sustu.Baba bir şey mi diyecektin? ihtiyar: .Gelir ya.Bilemem. yaz demeden bekleyeceğim. belki sen görmüşsündür. İlk zamanlar bir mektubu geldi. Bakarsın.Oğul. Bir şey diyecekti diyemedi. derinleşmiş çizgileri gerildi. Faik Çavuş oğlunu bekleyen ihtiyarın durumunu Ziver'e anlattı. Narman'a ve Oltu'ya doğru hareket edecek iki tümen harekete hazırlanırken. Hem kar yağıyor hem de karanlık çöküyordu. . Kanala gitti. Kış demeden. ihtiyar adamın nurlu bir yüzü vardı. Bunun üzerine o da: . Aslında bu keşif görevi süvari alaylarına veriliyordu ama bilinmez sebeple gözcülük ve keşif görevi yine Faik Çavuşun mangasının da bulunduğu bir takıma verilmişti. Bir ince sızı sol yanından tüm vücuduna yayıldı. Allah'tan ümit kesilmez ki. Derin ama buğulu gözlerle çavuşa baktı baktı.. nasıl davranacağını şaşırmıştı. gün doğarken gelir. adı Hasan. Tahsin Bey içindeki karanlığa aldırmadı. .Kayıp diyorlar oğul.. Ziver'ini istiyormuş. Eğlenme benimle. babamı kendi ellerimle toprağa verdim çavuşum. Kozohor. Çekingen bir şekilde bir iki adım attı. Yutkundu. Kayıp oğullarını her gelene geçene soracaklar. onu ümitlendirsin diye ağzının içine bakıyordu. Erzurum'dan. diyor. Faik Çavuşun da içinde bulunduğu takım erkenden yola çıktı. Bakarsın. Faik Çavuş âdeta yalvaran gözlerle kendisine bakan ihtiyara bir şeyler söylemek istedi. bağışlayın. Sonra ağır ağır yürüyerek Faik Çavuşa doğru yaklaştı. içinden ise." İhtiyarın hüznü Faik Çavuşa geçmişti. dedi. Bir şey soracaktım. O. kaç baba oğullarını böyle ümitle sokak köşelerinde bekleyecekler. Faik Çavuşa bir şey desin. . İhtiyarın yüzüne bakıp kalmıştı.. Az önce yaşadıkları. bir evlâdım vardı.Sahi mi oğul! Doğru mu dersin? Gelir mi? . "Kim bilir. öldü demek değil ki oğul... Ardos. Gelip geçen erleri süzdü.." Dışarıdaki manzara düşündüğü cümleye uygundu.. Kayıp demek. Sonra ne haberi ne de mektubu geldi. Erzurum'dan ayrılırken. Hafif hafif oturduğu yerden doğrulmaya başladı. diye ümitlerini yitirmeyecekler ama oğulları ne yazık ki. heykel gibi donuk. Gözlerindeki hüzün o kadar belli oluyordu ki ne diyeceğini. Hasan elbet bir gün gelir.

Anneler ve babalar hep bir şeyi merak ederlerdi. askeri de.. Şimdi müfrezenle Rus birliklerinin ardına sarkacaksın. değil mi? Ben... Eliyle. Açıkçası memnun oldu. Bastonuna dayanarak yanından geçip giden askerlerin arkasını sıvazlamaya başladı.." diyordu. Nice acılar küllenirdi ama oğullarının acısı hep taze kalırdı yüreklerde. . Teğmen gözünü budaktan sakınmaz. BÖLÜM Bölük Komutanı. Ta ki küçülüp görünmez olana dek. Göğsünü ger.Üşümemiştir baba. Onu buradan askere uğurlarken. Sonra duyulan kötü haber tüm haneyi kavurur. oğlu Hasan'ı okşarmış gibi "Haydi aslanlarım. sözünün bir yerinde eliyle de işaret ederek "Oğlum da şu nefere benzerdi. askerin geride bıraktıklarını da hâlden hâle koyuyordu.Anlaşıldı komutanım. Kendisine nasıl söz anlatacağını düşünüyordu. Faik Çavuş birden yorulmuştu. bana ayrıntılı bir rapor vereceksin. Ancak takımın yürüyüşü hızlanmıştı. içine dalardı. O da bağıra bağıra marş söylemeye koyuldu: "Yüz sene var ki. Yurdumuzun bağrını deldi. Dal gibiydi" diye tekrar ediyordu. ben de onun yüzünü gözünü öptüm. Hasan'ım orada üşümemiştir değil mi çavuş? . ne gelip gidiyor. çatışma dedi mi. ümit dolu bir haber.Teğmenim.. o benim ellerimi öperken. Hep Faik Çavuşa bir şeyler söylüyor.Gelir değil mi oğul? Hasan'ım çıkar gelir. Hey benim şahbazlarım.. O sırada tüm takım şevke gelmiş. Bölük komutanı teğmenin yere bakıp dudaklarını ısırdığını görünce: . gözleri arada bir Ziver'e kayıyor. her görev kutsaldır. Anlaşıldı mı? Teğmen İsmail Hakkı ise inatla susuyordu. Ne kadar uslu durursun. ihtiyar adam da ayaklarını sürüye sürüye yanlarında yürümeye çalışıyordu. haydi arkadaş. keşif yapmak ve düşmanı gözetlemek de. onu da bilmiyorum ya. oğullarının bir mezarı var mıydı. Ya bir kâğıt ya da bir meşin künye ile ulaşacağı yere ulaşır. Gidin şu Rus'a haddini bildirin. Gözetlemede bulunmak. Faik Çavuş ise bu manzarayı izliyor. Bedeni yorulduğu gibi gönlü de yorulmuştu. soğuğa aldırmadan hep bir ağızdan marş söylemeye koyuldular. onlara da Hasan'ım soracak. Moskofun derdi.Teğmenim. cepheler ne kadar uzakta ve ne kadar imkânsızlıklar olursa olsun daima tez gelirdi. Teğmen İsmail Hakkı bölük komutanının karşısında durup sert bir selâm verdi. Erzurum'un dışında küçücük kara bir nokta hâlâ duruyor. Zinhar başına dert alma yok. Faik Çavuş ihtiyar adama dönüp dönüp baktı. Bir karlı bayıra doğru tırmanmaya başladıklarında. bir kıvılcım büyük bir yangına dönüşür. Giderken arkasını sıvazladım. Hasan'ım soğuğa gelemezdi. Ne yapıyorlar. bu kez senden uslu durmanı isteyeceğim. hüzün dolu gözlerinde iki iri yaş düşmemek için titreyip duruyordu. ömrüm oldukça beklerim. Bölük komutanı: . odun keserken. hemen her şeyi unutur. Faik Çavuş her türlü zorlu şartlara rağmen askerin bu şevkine şaştı. gönülleri yakardı. Bölük komutanı aslında teğmenin bu özelliğinden memnundu ama şimdi verdiği görevde patırtı çıkarmasını istemiyordu. diğer askerlerin yolunu gözlüyor olmalıydı. haydi yavrularım. Savaş. Neferler yürüdükçe. yakar ve küle döndürürdü. Sadece gözetleme yapacaksın. mezarlarının başına bir kara taş dikilmiş miydi? Hep bu konuyu merak ederler ama asla da öğrenemezlerdi. ne taşıyorlar. Ava giderken. Kafkaslar'ı aş" 3. o da her bir askerin alnını öpüyordu. Bu arada erlerin bazıları arkalarını sıvazlayan ihtiyarın ellerini.Hah şöyle.. Şansı varmış Kanal'a gitti. ben de bir asker babasıydım artık. . . en çok elleri ve ayakları üşürdü. Övünç duymuştum. Oraları çok sıcakmış diyorlar. Sonra ihtiyar adamın adımları yavaşladı. . Çok zorda kalmadığınız sürece kesinlikle ateş etmek yok. Durdu. Marş marş.Biliyorum.. Faik Çavuş emindi.. Kimse kötü haber beklemezdi ama kötü haber. bir teselli cümlesi bekleyecekti. bu emir hoşuna gitmedi ama sadece söyleneni yapacaksın.Bir şey duymadım İsmail Hakkı? . Teğmen İsmail Hakkı’yı çağırdığında düşünceliydi. Alnını da öptüm.

Şimdi cepheden yaklaşık on beş kilometre içerideydiler.Hah şöyle. Müfrezesinin yanma geldiğinde erlere hemen hazırlanmasını istedi. Seni keşfe çıkarmazsam olmaz.Emirlerinize harfiyen uyulacaktır komutanım! . biraz hafif kalacak ama. biliyorum. Onlara şöyle dedi: . Biraz sonra erat içtima olmuştu. . Teğmen İsmail Hakkı Rus askerleriyle karşılaşmamak için olabildiğince dikkat ediyordu. Teğmen erlerini. Yalnız şunu da ifade etmeliyim ki. Yola çıkıldı.. Haydi sallanmayın! Erler hazırlıklarını yapmışlardı. .Anlaşıldı komutanım! .Zorda kalmadan ateş etmeyeceğiz.Ağır filintaların" yerine hafifleri alındı mı? -Alındı! .. Biraz bekledikten sonra yürüyüşe devam ediyorlardı. Yirmi dakika sonra yola çıkıyoruz. o da kendilerine bölük komutanının verdiği emirleri istemeden sıraladı. Hiç konuşmadan yol boyunca hızla yürüdüler. Akşama doğru beyaz dağların ardına düşmeye başlayan güneş. Giderken Teğmen İsmail Hakkı erlerine: . bir vahşi hayvanın uluması pür dikkat hâlde yürüyen erlerin durmasına sebep oluyordu. Bir de adamları doyurmak için uğraştık.. Zorda kalmadıkça kesinlikle ateş etmek yok! Burası çok iyi anlaşıldı mı? .Şimdi beni izleyin.. O yok. Kısacası başımızı çok istediğimiz hâlde derde sokmayacağız.Duyamadım.Haydi o zaman arkadaşlar! Artık tamamdı. . Rusların arkalarına sarkmak için epey dolanmaları gerekiyordu.Bağladık! . . Bu şekilde devam eden yürüyüş sabahın ışımasıyla birlikte iyice yavaşladı.Arkadaşlar bu kez görevimiz hafif. Sözde harekât içindeyiz.Ben de biliyorum.. bu görev sana göre değil ama herkes müfrezesi ile keşfe çıktı. Kendimizi göstermeyecek. ben de sizin gibi düşünüyorum. Oraya gittiğimizde en ufak bir gürültü istemem. Müfrezemin ne kadar özel olduğunu biliyorum.. Gökte arsız bir ay on dokuz eri izliyordu.Biliyorum komutanım. . . Rusların arkasına sızacağız. Emir böyle. Kasaturalarınızı. . Bir dahaki sefere bir esirden fazla alırsam namerdim. Yapacak bir şey yok. hani nasıl desem. Bata çıka yürüdükleri karda bazen ufak bir çıtırtı bazen bir kuşun havalanışı.Böyle diyorsun ama geçen sefer de başımıza bir sürü dert açtın. Müfreze on dokuz erden ibaretti. Her an Rus öncüleri ile karşılaşmamız mümkündür. kış gününde ender görülen güzel bir hava vardı. Yolunuz açık olsun. Hangisinden yola . Tamam mı? .. Karda yürürken bile ses çıkarmayacaksınız. Keşifte bulunacağız. Biraz daha yürüdükten sonra üç yol ağzına gelmişti.Biliyorum.Arkadaşlar. On dakika sonra hepsi hazırdı.Ama efendim o esirleri yakalamamız gerekiyordu. Şimdi hazırlıklarınızı son kez gözden geçiriniz. mataralarınızı bağladınız mı? dedi. Kar yağmıyordu. Bunun içinde dikkatli ama yavaş bir şekilde sabaha dek yürüyeceklerdi. Teğmen İsmail Hakkı ve erleri kâh ağaçların kâh da çalıların arasından yavaş ve dikkatli bir şekilde yürüdüler. Onların ne yaptıklarını takip edeceğiz. Senden iki üç tane esir istedik. Gece alabildiğine bulutsuzdu. Teğmen İsmail Hakkı geri dönüp müfrezesinin olduğu yere doğru giderken kızgındı. Ancak sabaha karşı istedikleri yerde olabileceklerdi. neredeyse bir bölük esir getirdin başımıza.. Şimdi yoldan ayrılıp şu yamaçtan yürüyeceğiz. erleri de teğmenin şevkini arttırmışlardı. Balkanların her dağında çetelerle çarpışmışlar için bu görev. Sıra sana geldi. Kendi kendine söylenmeye başladı: . bundan sonra bir yılan gibi sessiz olacağız. Keşifte bulunacağız. Maalesef çarpışmayacağız. zorda kalmadıkça ateşe etmeyeceğiz.Sabaha kadar yürüyeceğiz. Makedonya'da düşman kovalamış. Rus kuvvetlerinin ardına sızacağız. Neredeyse akşamın hükümran olduğu bu saatlerde Teğmen İsmail Hakkı erlerini topladı. bu yok..Tamam komutanım! . Biliyorum sizin gibi. her tarafı ilk önce altın sarısına sonra da kızıl bir renge boyadı.

Durmadan söylenip duruyordu: . Ama teğmene verilen emir böyle değildi. Komutanının kendisine tembihlediği "Zorda kalmadıkça ateş etmek yok" sözü aklına gelince tüfeğini indirdi. Bölük komutanı birkaç gün sonra Teğmen İsmail Hakkı'yı çağırdı: . onlar da tetiğe basacaklardı.. Hemen dürbünü gözlerine götürdü." iaşe kolunun önünden giden beş atlıdan sonra teğmen saklandığı yerden tam beş metre ötesinden gelen arabaları saymaya başladı.. Bunların cepheye iaşe götürmekte olduklarını anladı.Çaresiz bekleyeceğiz.. bunlar da Plaston taburu olmalı. başlarında kürk şapkalar. ayaklarında uzun ve deri çizmeler. Beklemeye karar verdi. diye dikkatini çekti. . İnsan üşür mü böyle. Otomobildeki subayların önü nişan ve madalyadan gözükmüyor. Heyecanlanmıştı. böyle bir ganimet kaçar mı? Acaba Rus komutanları vursa mıydım? * Dönüşte bölük komutanına ayrıntılı bir rapor verdi. Bir de bizim atlara bak.Böyle bir av. Ruslar da aç kalsın ki bizim neler çektiğimizi anlasınlar.devam etmesi gerektiğini düşünürken. Belli ki bu subay grubunu sıkı bir güvenlik çemberi içinde korumak istiyorlar. İçindeki ses "Şunları vur. Teğmen İsmail Hakkı soğuk havaya rağmen kızarmış. Kafile bitti galiba. Kafile yavaş yavaş beş metre ötesinden geçip uzaklaştı. eli tetiğe ha dokundu ha dokunacaktı. Teğmen İsmail Hakkı çok sinirliydi. Bunlar önemli birileri ama kimler? Şunları vursak mı? Şurayı bir şenliğe çevirsek mi? Ah komutanım ah. şunları aşağıya indir!" diyordu. Bunun üzerine erleri de tüfeklerini indirdi. Açıklık olan her yeri dikkatle inceliyordu. . Yavaş yavaş geliyorlar. Yoksa bunca yiyeceği ve cephaneyi bir baskınla almak işten bile değil ama alsak nereye taşıyacağız? Yahu böyle bir ganimet kaçar mı? Biz burada açlıktan kıvranırken. Teğmen dürbünüyle etrafı taramaya koyuldu. Bunlar.Şansa bak.. Sonra erin biri: . dedi. İsmail Hakkı kendine şaştı. namlumun ucunda subaylarınız. böyle bir göreve yolladığın teğmenine "zorda kalmadıkça ateş yok" diye emir verilir mi? Evet evet bunlar çok yüksek rütbeli subaylar olmalı.Hay Allah kahretsin. on dokuz erle dağıt burayı. İsmail Hakkı bir iki kurt dışında dürbününde bir şey göremeyince öfkelendi. Akşamın alaca karanlığı çökmek üzereyken geri dönmek için geldikleri yola koyuldular.. Eğer komutanları ateşe ederse. Ne olursa olsun. "Anlayacağız. Teğmen bir süre daha bekledi ama ne gelen vardı ne de giden.. ne ah! Dur bakalım daha neler göreceğiz? Gelenler Kazak süvarileri herhalde. Nefes alışınızı bile duymayacağım. subaylara nişan almıştı.. Kırk yılda bir kere ateş etmeyi yasakladılar.. Otomobilin arkasında beş Kazak atlısı var. Cepheye yeni geliyorlar. Hemen erlerini ağaçlık bir alana yerleştirdi. . Atların güzelliğine. Biraz daha bekledi. Arabaların sayısı tam tamına 230'u bulmuştu hâlâ ufuktan atlıların geldiğini gördü. gelen geçenin buradan mutlaka geçmesi gerektiğini düşündü. cümbüşe çevir. O da ne! On beş kadar atlının arkasından bir otomobil geliyor. Üşümez. Eli neredeyse tetiğe değecekti. terle-mişti. Şeytan diyor ki. dedi. ilk önce atlı kızak arabalarına çuval ve fıçılar yüklenmişti. Tepelerin ufuk çizgisiyle kesiştiği yerde beliren karaltılar zaman ilerledikçe belirmeye başladı. Onun bu şekilde ateşe hazır olduğunu gören erleri de tüfekleriyle nişan almış bekliyorlardı. Şu hâle bak! Yeni mezun teğmenlerin yaptığı işi yapıyoruz. Ah ki. ellerinde eldivenler. Ya şu askerlerin giyimine ne demeli? Kaim kaputlar. Teğmen İsmail Hakkı bunların cephane taşıyabileceğini düşündü. adamların şu bolluğuna bak. Kızaklı at arabaları yüklü olduğu halde ilerlemeye çalışıyordu. "Birazdan anlayacağız bakalım" dedi. Karşıdaki tepelerin ardını izliyordu. Kendi kendine yine söylenmeye başladı: . Teğmen İsmail Hakkı yattığı yerden gene söylendi: . bakımlılığına bayıldım. buranın önemli bir yer olduğunu.. Üst rütbeli Rus subaylarına dikkat çekti. Ah şimdi basacaktık ki bunları. Fakından olmadan tüfeğini doğrultmuş.Ne kadar sıkı korursanız koruyun.Komutanım bak. Bir süre daha bekledi. Her yer kar ile kaplı olduğu için en ufak bir hareket kolayca fark edilebiliyordu. Dört ayaklan üzerinde zor duruyorlar. atlara bayıldım..Geliyorlar saklanın! Ooo bu bir kervana benziyor.

Yırttığı parçaları eline doladı.Çavuşum biz savaşmaya geldik ama durmadan yürüyoruz.Ne diyorsun çavuşum? .Ne fark eder ki ha dağlar. zemheriye karşı başını eğmiş. Şişti. . . ellerim mi donuyor?" Telaşla çan-tasındaki kirli bir iç çamaşırını çıkarıp yırttı. bizi Rus yenemez ama bu kar.Tüh Allah kahretsin! Faik Çavuş. .Sizi dinliyorum. . Sonradan Ziver sustu. Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü. Ancak deminden beri kafasında rahatsız edici bir uğultu.Ne diyeceğim Ziver. . daha dur. Hafızasını zorlayıp deminden beri bu uğultunun nereden kendisine yadigâr kaldığını bulmaya çalışıyordu ama işin içinden çıkamı-yordu. bıyıkları buz tutuyor. Sanki çarık parçası diyordum.Çavuşum peksimeti bilmem ama benim ayaklarım pelteye döndü.Sanıyorum önceden buralardan bir miktar asker geçirmişler ama ne zaman geçirmişler onu bilmiyorum. Kurmay Başkanı General Yudenich ve Birinci Kafkas Kolordusu Komutanı General Bergmann da varmış. . Yüzünün bir buz parçasına döndüğünü sanıyordu. İnleyenler. Korkuyla kendine sordu "Yoksa. Bu sesi tanıyor gibiydi. Tortum'a az kaldı. bir ses vardı.Öyle olsun.Tüh Allah kahretsin.Yanisi şu teğmenim. bu dağlarda kim öle. Kirpikleri.. . Sanki ellerini hissetmiyordu. bir müddet Faik Çavuşun yanında yürüdükten sonra takımın arkasına geçti. Bir kez daha peksimeti ısırmak için çabaladı. diyordu. Ama peksimet soğuktan taş gibi olmuş.Oraya kadar gittiğimizde doktora gösterecek ayağım olursa tabii. . Rus ordusunun komuta heyetiymiş desene.. yalnız o zaman içimdeki sesi keşke dinleseydim diyeceğim sanırım. Sarıkamış'a daha çok yolumuz var. en sıcağından bir potin almak için. . kimse senden hesap sormaz bilakis takdir de edilirdin belki.Bunları vur.Çavuşum Sankamış'a vardığımızda depolara ilk ben gireyim olur mu? . Orada doktora gösterirsin. bu dağlar bizi yiyip bitirecek. .Maalesef öyle teğmenim ama siz verilen emri yaptınız. Faik Çavuş hatırladıkça kalbinin daha hızlı çarptığını.. . Çok acı çekiyorum..Gayret et Ziver. .. Hele bir şu Tortum'a varalım da. ısırmak dahi imkânsız hâle gelmişti. Hatırlamak istedikçe hep Balkan Harbi'nden döndükten sonra yattığı Sultanahmet Camii'nin ayetlerle bezenmiş duvarlarını hatırlıyordu. peksimeti ısırana aşk olsun. Sana bir şey söyleyeyim mi çavuşum. Hem bu havada...Neymiş o ses? . Tümenimiz çok gerimizde. Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü. Başaramadı.Peksimet değil de çarığımın derisi sanki! . sen meraklanma. .Eh içindeki sesi dinleseydin. Dünden beri gözleri ara sıra sulanıyordu. Kafkas Ordusu Komutan Yardımcısı General Myshlayevski.. ha Rus. kaskatı kesiliyordu.Yani? . Nicholas'm ta kendisiymiş. Öfkelenerek söylenmeye başladı.Bizim önümüzde asker var mı peki? . .Senin üst rütbeli subay dediğin kimlermiş sana söyleyeyim.Kendime en güzelinden.... Elim tetiğe de gitmişti. -Ne! . yardım isteyenler ve içinde yattıkları camideki minarelerden sık sık verilen salalar kulaklarında çınlayıp duruyordu.Nedenmiş o? .Evet. elindeki son peksimet parçasını ısırmaya çalışıyordu. Hep ileri bakmaktan gözleri kamaşıyordu. . Sulanan gözlerini sık sık kolunun yeniyle siliyordu. . Giden bölük komutanının arkasından şapkasını çıkarıp yere vurdu: . Gayret et. Faik Çavuş önündeki uçsuz bucaksız beyazlığa baktı. Teğmen İsmail Hakkı hiçbir şey demedi. kim kala Ziver. Üst rütbeli hani bol madalyalı dediğin subay Rus Çarı 11.Kalır kalır. .

Ara sıra takılıp yere düşüyor. "Kaçsam mı?" deyiverdi kendine. neden sonra kalkıp tekrar koşuyordu.Yeme ölürsün! . Dağların eteklerindeki kocaman şemsiyeleri andıran çam ağaçları çığlık atan rüzgârdan sanki titrer gibi sağa sola eğilirdi. dedi. Şimdi tüm vücudu "Buradan kaç. "Kaçsam mı?" Bu dağ başında nereye gidecekti ki? İçindeki ses ise durmadan "Kaç!" diyordu "Kaç! Bu dağ başında da olsa beyaz bir çölde. Bu nedenle her ne surette olursa olsun. Elinde olmadan düğmelerini çözmeye kalktı." dedi. Dişleri birbirine vuran Faik Çavuşun gözleri büyümüştü. Başaramadı. Onu almak için karların içine diz üstü oturdu ama titreyen elleriyle matarayı alıp bir türlü ağzına götüremiyordu. o anda susadığını anladı. Karlı dağlara dair yaygın bir inanç vardı.gözlerinin büyüdüğünü. koyu bir keder dağların bağrını bıçak gibi çizen vadilerin içine dolar ve bir bulaşık sis içine karışır giderdi. Tek düşüncesi hızla koşmaktı. O da bayır aşağıya Faik Çavuşun izlerinden koşmaya ve "Çavuşum. Bir yerde sert esen rüzgâr dağın öbür yamacında sessiz sakin yağan kara dönüşürdü. Dağlarda hava sık sık değişirdi. ağzı burnu kar içindeydi...Ben zaten ölüyüm! . "Bu uğultulardan kurtulmanın tek yolu kaçmaktı. beyaz umutlara doğru koşarsın koşarsın.. Soluk soluğa kalmış Ziver heyecan içinde Faik Çavuşu sırt üstü çevirdi.. Yüzündeki. O da.Yeme çavuşum! . Takım erleri ve Ziver onun karlar içine diz çöktüğünü görünce koşarak geldiler ama şaşırdılar..Seni bu hâlde nasıl bırakalım çavuşum? . Ziver hemen Faik Çavuşun ellerine atıldı: . gözündeki karları temizledi. Derin bir hüzün.Yiyeceğim! Yanıyorum! İçim yanıyor! . Elleriyle karları avuçladı ve öylece kalakaldı. Vücudunun alev alev yandığını.Çavuşum kalk. aklının emrettiğini yapmak için hiçbir şeye aldırmadan koşuyordu. Şimdi kendisini bir fırına atmışlardı sanki. midesindeki ateşin şule şule olduğunu düşünüyor. öldürmekten ölmekten. yamaçtan vadiye doğru koşan Faik Çavuş yerde diz kadar biriken karlar içinde koşmaya çalışıyordu. açlıktan en önemlisi soğuktan kurtulmanın tek yolu kaçmak" diyordu içindeki inatçı ses. Silahını daha önce düşürmüştü. Beni dinle! . Sakin sakin yağan kar yağdığı yerde rahatsız edilmek istemezmiş. kar lapa lapa yağmaya başlamıştı gene. ellerinin ve ayaklarının titrediğini hissediyordu. . Burada kalırsak donarız. ağzına götürmeye başladı. Rüzgâr kesilmiş. Şimdi ise sırtındaki çantasını çıkarmaya çabalıyor. Çavuşları kendinden geçmiş bir hâlde karları yemeye çalışıyordu.Kendine gel çavuşum. Şuursuzca.. dağlara yolu düşenlerin mutlaka başına bir şey gelirmiş. Sonunda şuursuzca yerdeki karları avuçlamaya. Sonradan ekledi. Karları yemek. boğazının kuruduğunu. Sanki uçuruma koşan birinin ayaklarını yakalamak istercesine karlar Faik Çavuşun koşmasını engelliyor ama her şeye rağmen koşmakta ısrar eden çavuş sık sık düştüğü yerden kalkıp yoluna devam ediyordu.. ancak elinden düşürdü. . içinde kopan bu yangını söndürmek istiyordu ama ne yapacağını bilemiyordu. yürümekten. Bir asude bahar karşılar seni. Bir yandan delice koşuyor. dönüp çavuşlarını mı takip etsinlerdi? Bu kararsızlık içindeyken Ziver "Siz yolunuza devam edin.Beni bırakın! Bırakın! . Rüzgâr bu ıssız yerlerde kaybettiği vefasız bir sevgiliyi çığlık çığlığa arardı sanki. düğmelerini açmaya çalışıyordu. karlarda yuvarlanıyor. içindeki yangını söndürmek istiyordu." Şimdi kafasındaki uğultu daha da artmıştı. Kendi kendine "Yine bir krize mi gireceğim Yarabbi?" dedi. ileri mi gitsinler... Matarasını aldı. Bir süre daha koştuktan sonra düştüğü yerde. kendisine ağırlık yaptığını düşünüyordu. Cepheye gitmekten. beyaz bir ülkede seni bekleyen asude bir bahara doğru koş" diyen emri yerine getirmek için ileri doğru atılıyordu. çavuşum!" diye bağırmaya başladı. Dizlerinde derman kalmayıncaya dek.. Onun bayır aşağıya koştuğunu gören erler şaşırmışlardı.Beni bırakın! Gidin! Faik Çavuş aniden yerden kalktı ve tırmanmakta oldukları bayırdan aşağıya doğru hızla koşmaya başladı. ben çavuşumun ardından gideyim.

Kaçamadım. . Bir deli fikir. Derin bir rüyadan uyanmış gibi Faik Çavuş. Sadece ve sadece gözlerinin önünden uçuşup duran kar tanelerine bakıyor. .Aması ne! . patikayı ve sırtları takip edin. Gene kaçmak isteyeceğim. Ziver'e: .Elimizde harita mı var? Bize. Faik Çavuş yerden zar zor kalktı.Hani köy nerede? . karlar içinde yitip gideyim. * Faik Çavuş. . . Ben donayım.Köyü bulamazsak burada donup kalacağız. Bu karlarda yitip kalmayacağız.Çavuşum sen şimdi kalk.Sen yangını. Emin misin. İleride bir köy olduğunu söylüyorlar.Herhalde mi? . burada köy var mı? Yoksa başka bir şey düşünelim. Oraya gitmeyelim.Çavuşum ben dağları iyi bilirim. Kaçmak istedim biliyor musun? Kaçmak. gönlüme zehirli bir engerek yılanı çöreklenmiş sanki. En kısa sürede beni kaçmam için yine sokup zehirleyecek. . İçimdeki yangın söndü Ziver.Çavuşum az daha gayret et. Gene. .. gayret çavuşum ne olur ölme. ... Biliyorum çok bitkin bir durumdasın ama buralarda kalırsak.Olmaz çavuşum olmaz. "Karları koklama.Ne bileyim bağırıp durma! .. her tarafını beyaz bulutların kapladığını hissediyor. İçlerinden biri sordu: . dediler ama köy möy göremiyorum.Kendimi kaybettim Ziver.Beraber gidelim çavuşum. takıma yetişelim." Onların perişan hâlini gören diğer erler birbirine hüzün dolu gözlerle baktılar..Adım gibi eminim yakınımızda bir köy var ama..Beni bırak Ziver. dağların yangınını bilir misin Ziver? . . yağmurun beyaz bir şekilde yağdığını. Haydi kalk. bana yaslan. Çünkü beni çağırıyorlar. bir zehirli düşünce seni kaçmaya zorluyor ama sen kaçamazsın. Ha gayret çavuşum. Beyaz bir ülke. Öndeki keşif koluna yetişmek için yamaç yukarı yürümeye başladılar. Ne karlı dağlardan ne yazgından ne de bizlerden.Çavuş da donmak üzere. ayakları üzerinde duramadığını düşünüyordu. Bir şeyler yapmalıyız.. Nereden geldiyse burnuna gül kokusu geldi. . Ziver. . Ne dediği anlaşılmıyordu.Hayır bir tek ben gideceğim. . çavuşunu omuzladı. çok üşüdüğünü. Sanki hafiflemiş. Ziver hâlâ ayaklarından şikâyet ediyordu. Sen benim ayaklarımı bir görsen. Takım erleri bu karlı havada daha ne kadar gidebileceklerini düşünüyorlardı. Sanki bileklerine ve ayaklarına iki mengene bağlanmış da sıkıp duruyordu. Ziver'e: . .. tepeye takımının olduğu yere gelebilmişti. Son bir güç ile Ziver'e tutundu. Başında bir ağırlık vardı ama uğultu kesilmişti. . Ne olursa olsun gitmeliyim. Sanki ayağımda tonlarca ağırlık bağlı da yürümemi engelliyor. dedi Ziver.Beni bırak Ziver. Sonra ök-sürdü.Allah kahretsin kaybolduk burada! . dedi. asude ılık bir bahar beni çagınyor. donarız.. Derin derin içine çekti.Biliyorum çavuşum. .Sen istesen de kaçamazsın çavuşum.Şu yönde. . Ziver'in omzuna dayanmış bir hâlde. Ha gayret. onlara doğru ellerini uzatıyordu.Bu havada kuzeyi nasıl bulacağız! . .Ne yapacağız burada? Ziver en önde giden ve kılavuz diye alınan ere tekrar sordu. güllerin beyaz beyaz açıldığını. Hepsi yorgundu. Dağ yangınlarını da iyi bilirim.Üşüyorum. Kurtulacağız. ellerine beyaz güvercinlerin konduğunu. Ziver ise omuzladığı çavuşuna âdeta yalvarmaya devam ediyordu. üşümeye başlamıştı.. "Herhalde ölüyorum" diye iç geçirdi. Faik Çavuş avuçlarına uçsuz bucaksız beyazlıklar içinde.Koçum hatırlamaya çalış. bizi kurtlar bile yemez. Fakat biliyorum ki. Burada ölmeyelim.. kuzeye doğru gidersek buluruz herhalde. Faik Çavuş ise belirli belirsiz duyduğu bu sözler üzerine mırıldanıyordu.

Donacağız.Çavuşum kurtulduk! Takım yeniden hayata gelmiş yeniden canlanmıştı.Ya köyde de Ruslar varsa? . .Evet. Bu nöbetçiyi öldürüp köye sessizce girmeyi düşünüyordu... bu kadar hareketsiz kalmak mümkün değildi ama Rusların karda giydikleri kalın giysileri ve içi kürklü çizmeler aklına gelince. Karlara bata çıka evlere doğru yürümeye başladılar. .Hani Ruslar buradan çekilmişlerdi? .Sanki bize doğru siper almış bir Rus askeri gördük. Bu düşünce onları sabırsız yapıyor.... Zaten biz de Rusların peşine düşmek ve onları çevirmek için gelmiyor muyuz? . soğukta. Sonra hafifçe tüfeğini doğrulttu. Erin biri geniş bir yay yaparak. Galiba çatal da geride kaldı. . Er sonunda "Ne olursa olsun. bir ağrı olmuyor ama karın çiğnendiği sert yere basınca ayakları sızım sızım sızlıyordu. Bir süre başını eğip karlar içinde süründü." diyerek daha da yaklaştı. evlere ulaşacağını düşünüyor.Köyün girişinde bir karaltı var. Sırtta epey yürüdük. Kendinden önde koşan erler birden duraklayıp yere yattılar ve silahlarına sarıldılar..Evler mi! . Nöbetçinin kendisini görmediğini düşünerek daha da sokulmayı tasarladı. Bir yoklayalım bakalım. Bir hareket olmadı. dikkatle nöbetçiye bakıyordu.Geride mi kaldı? Ziver: .Ulan şimdi seni burada gebertmezsem! Seni kurtlara yem yapmazsam! . Er. Ancak askerde hâlâ hareket yoktu. Nişan aldı. Yaklaşmakta olan er onun bu hareketsizliğine şaşırdı. Ya geri dönüp gelmekte olan tümene kavuşacaklardı ki. kendine tünel açarak nöbetçiye doğru yaklaşmaya başladı. bunun olabileceğine kanaat getirdi. Tam ateş edecekti ki.. uzunca bir sırttan sonra çatallı boğazın bir başlangıcın-daydı.Ne oldu? . Gözleri büyüdü. Diğer arkadaşları da karın içinde tam siper hâlde bekliyor. karların içinde sürünerek. askere arkadan yaklaşmaya başladı. . . neredeyse akşamın çökmeye başladığı sıralarda bu çok zordu. Sonra bu askerin donmuş olabileceğini düşündü.. ara sıra başını kaldırıyor. .Rus askeri mi? . Ziver ise Faik Çavuşu sürüklüyordu.. Köyde az sayıda olmasını umdukları Rus askerleriyle çarpışmayı göze almaktan başka bir çareleri kalmamıştı. bu yüzden son gücünü de harcamak için çabalıyordu. arkadaşlarını izlemeye çalışıyorlardı. Sonradan vazgeçti. Bu Rus'un işini bitirmeliyim.Tüfek mi? . Olduğu yerde öylece durup duruyordu.Hayır.. Artık öyle ya da böyle ölümü seçeceklerdi. Silahını bıraktı. Donmak kaçınılmazdı. Nöbetçi hiç kıpırdamıyordu. Sürünürken. eksik değil resim tamam hemşerim. Ateş edip etmeyeceğine karar veremedi.Köy.Evler. . Onların ne yaptığını anlamaya çalışan Ziver de Faik Çavuş ile birlikte kendini yere attı. Yumuşak karlara bastıkça ayaklarında bir acı.Bakın! Evler! . birbiriyle yarış edercesine evlere doğru koşuyorlardı. Gene attı. bir başka er bağırdı. Bir kartopu daha yaptı. Her yanını saran buz . Hâlbuki sessiz bir şekilde saldırması gerekliydi. İlk önce.Haydi gidelim! . Karın içinde. Bir an önce evlere girip ısınmayı düşünüyorlardı. deyip erin birinden kaptığı tüfeğini kılavuz olarak görev yapan ere doğrulttu. Yine hareket yoktu. Geriye dönsek donarız. kurtulduk! .Elinde tüfek var. bir kartopu yapıp neferin önüne attı. Erler bir yandan da "Köyde Ruslann üstün kuvvetleri varsa?" diye endişelenmeden edemiyorlardı. Uzaklara bakıyor gibiydi.. Kasaturasını çıkardı.Bir bu eksikti.Tüh Allah kahretsin! . Az daha gayret ederse. . Bir çırpıda erin yanına geldi. derken şimdi de Rus gâvuruna mı çattık? Tümenimizde epey geride olmalı. Kar ve Rus askeri.

bir an önce gidelim.Ne oldu! Diz çöktüğü yerde ellerini yüzüne kapamış. heykel gibi donup şaşkınlık içinde bakan er. İçeride ne kimse inliyor ne de "of diyordu.. Gözleri sanki uzaklara bakıyor gibi uzağa kilitlenip kalmıştı. Takım evlere doğru ilerlemeye başladı. Bu beyaz yolculukta. . Ellerini yüzünden çekti. Bir vadinin çatağındaki köy kuytuda kaldığı için karlar burada birikmiş. neden sonra seferin başında böyle bir şeyle karşılaşmak moralini ve sinirlerini bozmuştu. sık sık Faik Çavuşun soluk alıp almadığına bakıyor durmadan: . Neden sonra cesaretini topladı. Şaşkınlık ve dikkatle hareket eden erler büyük bir eve doğru yollandılar. diyordu. içi kalktı. . boş olabilir. Sakalları. .Haydi. Yüzünün yarısı kurtlar tarafından parçalanmıştı. Köye donmaktan kurtulmak ümidiyle gelirken. Başını döner gibi oldu.. Kalbi hızlı bir şekilde çarpıyor. .Bacaların hiçbirinden duman çıkmıyor. . Bu havada kurtlardan başka kimse dışarıya çıkamaz. çatılardan sarkan buzlar neredeyse yere değecek gibi olmuştu. Bu sürükleniş daha ne kadar devam edecekti? Gözünün önünde avuçlarına konmak isteyen beyaz güvercinlere gülümseyip duruyordu. Bir kez daha yürekleri hızla atmaya ve gözbebekleri büyümeye başladı. Yerde sanki siper almış olan er Rus değil de Türk askeriydi.Ne yapıyor bu? .İşaret de vermiyor. gözlerinin gördüğüne inanamıyordu.tabakası çözülmüş.. bıyıkları buz tutmuştu. arkadaki takıma eliyle "gelin" işareti yaptı.Hay Allah ne oluyor orada? . yarı donuk. şaşkın ve merak içindeydiler. Takım arkadaşları ise onun ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. karanlık içinde yerdeki bir paçavranın üzerine dokuz er sıralanmış yatıyordu.Köy boş herhalde. Sessiz şekilde yatan bu erler üzerlerine attıkları perdelerle soğuktan korunmak istiyorlardı. Hepsi ölesiye yorgun. Sıkıca tuttuğu tüfeğini elinden bırakmak istemezmiş gibi bir hali vardı ama bilekleri hep yer yer diş izleriyle doluydu. Kulaklarında sanki sivrisinek vızıltısına benzer şeyler vardı. her yanını ateş basmıştı sanki. Karlar içinde ne olup bittiğini anlayamayan takım erleri kalkıp kendisine doğru ilerlemeye başladılar.. . Bir yerlere doğru sürüklendiğini hissediyordu. Loş. . önündeki nöbetçiye bakmak istemeyen er ise öğürüp duruyordu. Dayan çavuşum geldik. İyice yaklaştıklarında evlerden bazılarının yarıya kadar kar altında kaldıklarını gördüler. . Ziver'in bu sözlerini belirli belirsiz mırıltılar halinde duyuyor ancak ne dediğini anlamıyordu. Sonra oturduğu yerden kalkmadan. Başlarında da gençten biri köşede oturuyordu. dedi.. Hiçbir şey demeden bir süre durdular.. Burada Rus askeri falan yok. geldik.. Gam denizinde büyüyen dalgalar sanki kendisini boğmak istercesine içinde çalkalanıp duruyordu.Biz yine de dikkatli olalım.Gayret et çavuşum.Onu gömelim. Ziver.. onlar da gördükleri manzaradan dolayı şaşırıp kaldılar. erin kısacık gelen ceketinin kollarını kırmızı beneklerle donatmıştı. bu kaçıncı hüsran ve bu kaçıncı yıkılıştı. Göz bebekleri daha da büyüdü. Bu izlerden çıkan kan donmuş. birden nice hüsran dalgalarının yüreğinin duvarlarına vurmasına neden olmuştu. Şimdi sıcak bir soba başında dinlenip kendimize geleceğiz..Bir metre kar altındaki toprağı tırnaklarımızla mı kazalım? . .Hiç olmazsa kar ile örtelim de kurtların dikkatini çekmesin. Köye vardık.Rus'un işini bitirdi galiba. Erler büyükçe bir evin merdivenlerini çıkıp kapıyı açtılar. Donup kalmıştı. Sonra içlerinden biri: . Bir kez daha şaşırdılar. .. Diz çöktü ve öylece kalakaldı.Ona bir Fatiha okumaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok. . Az sonra arkadaşlarının yanına gelince.Oraya çöküp kaldı. Faik Çavuş. çene kemiği görünüyordu. Bu manzaraya. içerisi dışarıya göre ılıktı ama burada yerde yatan eratın hâli perişandı.

Bunun sonucunda yumruk gibi olan kalpleri daha fazla kan pompalamak için daha hızlı bir şekilde çarpmış durmuştur.Burada ne işiniz var? Genç er yanıtladı: .Peki. Sanki bu sözleri heyecansız. Ben ilk önce Erzurum'a geldim. bu yıl son sınıfa geçmiştim. . Ancak günlerce ve haftalarca iyi bir şekilde beslenirse. Faik Çavuşun erleri ne diyeceklerini bilemediler..Bilmiyorum ama bunların bir mucize olmadan ayağa kalkmaları mümkün değil.Seni neden burada bıraktılar? .Neden? . kalpleri tükendi ne demek? Genç doktor kapıda bekleşen diğer takım erlerine: . Hatta bizimkiler kendisini Rus askeri sanıp tam siper aldılar ama sonradan donduğu anlaşıldı. Faik Çavuşu yatmakta olan erlerin arasına uzattı.Bunların nesi var? . Isınır. Böylece içerisini bir nebze olsun ısıtırız. . .Bunlar tükendiler. Sonra kalpleri büyümüş ve beş on yaş birden yaşlanmışlardır.. Bu kaçıncı yılgınlık. . Hem istesem de bu havada bilmediğim yerlerde tek başıma yola çıkamam. Hem bitlidirler de. .İçeri girin.Doktor mu? . kurtlar ısırık içinde bırakmış.Ne demek tükendiler.Açılın. Ancak yakacak odun bulamadık. . hissiz ve olağanmış gibi büyük bir kayıtsızlıkla söylemişti.Şu yerde yatanların arasına yatırın. Erzurum'da bu tür askerlerin yakalandığı hastalığa yaşlılık hastalığı da diyorlardı. Erzurum'da öğrenmiştim. dedi. bu kaçıncı hayal kırıklığıydı. Ne ummuş ne bulmuşlardı. "Ya gelir alırız ya da arkamızdan daha sonra geleceklere sen de katılırsın" dediler. . . çavuşumu yatıralım. dedi. bin bir güçlük içinde kendilerinden üstün bir gayret göstererek yürümüşlerdir. deyince boşaltılmış bu köyde bizi bıraktılar. Sen kal. Günlerce yürümüşler iyice beslenemeyince zayıflamışlardır ama hep yürümeye zorlanmış.Geldiniz ha. ne bir balta hiçbir şey bulamadım. . biraz daha iyiler ama yapacak bir şey yok.Köyde kimse yok mu? -Yok. Bildiklerimi hatırlamak için size de anlatayım. Bu askerler ilk önce gıdasızlık yüzünden zayıf düşmüşlerdir. Sonra kendinden beklenmeyen bir çeviklikle kalktı. Kısa süren şaşkınlıktan sonra Ziver: .Bizi burada bıraktılar.Dışarıda bir er vardı. Anlatayım.. diye karşılık verdi. dedi.. Neler oluyordu? Buradaki askerler belli ki Türk'tü ama burada ne arıyorlardı? Ziver.. . O nedenle ateş yakamadık.Evlerde soba da mı yok? ..Soba yok mu? -Yok.Neden olacak.Evet. biz gelirken de oradaydı. denilince hiç itiraz etmedim.O mu. Daha sonra beşinci sınıfları da cephelere dağıttılar. Aslında dışarıdaki ağaçları kesecektim ama ne bir kürek. Yarı donuk hâlde buraya sığındık. Oturan genç: . bu durumda ne olacak? .Hiçbirinde soba yok. .. Ziver duyduklarına inanamıyordu. Herhalde daha önceki kafilede burada konaklamışlar. Şimdi ise adını sanını bilmediğim bu köyde bizi bıraktılar. Donmuş. Kapıda bekleşip duran erler gördükleri manzara ve sobanın olmaması nedeniyle düş kırıklığına uğradılar. Ocak diye tabir edilen ilkel şömineler var. Ziver duyduklarından şaşkına dönerek yine sordu: . . kendisini nöbetçi olarak dışarıda bırakmışlar. Ardos'a gidecek olan iki tabur asker bu döküntüleri yanımızda götüremeyiz. Kalpleri tükendi. bu erler hastalandı.Ben doktorum. Benim de onları yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Daha sonra iki taburla birlikte günlerce yürüyerek bu köye geldik.Kapıda dikilip içeriye bakan takım erlerine oturan genç biri başını kaldırıp hayret eden gözlerle baktı. belki kendilerini toplayabilirler ama ne ileri gidebilirler ne de geri. Dışarıda yağan kar içlerinde çiçeklenmeye yüz tutmuş tomurcukları bir bir kırağının kavurduğu gibi tüm ümitlerini kurutmuştu.

içerideki kalabalığın nefesleriyle biraz olsun ısınmıştı.Kaç gündür şu ekmekle idare ediyorum.Hayır. bileklerini kar ile ovuyorum. . Bu hastalar bana emanet.Evet.. Çantasından neredeyse kemik gibi sertleşmiş bir parça tayın çıkardı.. Oda.Neredeyiz? .Nasıl gelebilirim ki. . Ziver kırık bir camdan yapılmış pencereden dışarıya baktı.Beni kaldırın.. bu kez daha büyük..Burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz.İstersen sen de bizimle gel doktor.. Hele Sarıkamış'ta yiyecek. Bazen ateşleri çıkıyor. silah ve cephane depolarının olduğunu. Faik Çavuşun da yer aldığı takım hazırlanmaya başladı. yaşıyorsun. Donup kalmışlar. Tayınları ağızlarına kırıntılıyorum. . Ne siz ilksiniz.. Kendi yiyeceksizliğine aldırmadan. Sizin yolunuz açık olsun.Doktorum buraları az çok bilirim. Nasıl bir yolculuğa çıktıklarını düşünüyorlardı. ne de biz. işte bu dağlar Allahüekber Dağları'dır. Kar. Takım erleri ve Ziver başta olmak üzere herkes şaşkındı. Bizim askeri oyalamak için hep vur kaç yapıyorlarmış. Sustu kaldı. şuna yetişip tepeleyelim hatta diğer birliklerden önce Sarıkamış'a girelim" demeye başladılar. Heyecanla mırıldandı: .Bir köye sığındık çavuşum. Kendilerine gelen takım erleri acıktıklarının farkına vardılar.. Onu da aşarsın. Bu dağların ardındadır Sarıkamış. Bütün gece boyunca erler ve yaralılar birbirine daha da sokuldular. Gitmeleri gerekiyordu. diye düşünüyorduk.Biz ise. Fakat dağlar sertleşince döküntüler de arttı. Belli ki soğuklamış. Veya bu yakınlarda yaralıları taşıyabileceğimiz bir köy var mı? . Ancak evde üzerlerine örtecek ne battaniye ne de yorgan vardı. İki er hemen koşarak Faik Çavuşun kollarına girip onu bir köşeye oturttular. Çantalarından çıkardıkları peksimetleri dişlemeye başladılar.Çavuşuma da bir baksan doktor. . Sarıkamış çok çok uzaklarda. Ziver hiçbir şey diyemedi. Bu haber bizim askerin moralinin düzelmesine neden oldu. Ardos'a. Konuşmak istemiyor.Bilmem. . dedi.. dışarıdan kar alıp alınlarına koyuyor. bir dağ karşına çıkar. Kuşlar gibi besliyorum onları.Orasını bilemem. Yalnız Rusların Ardos'a kadar çekildikleri söyleniyor. Bu yüzden doktora veda ederken kendisine: . . Dağların ardındaki dağların ardında. . Bu akşam burada kalırsak sabah erkenden yola koyulabiliriz. . . daha yüksek dağlar çıkar.Yatanlar ne yiyor? . isteyenin istediği kadar bunlardan alacağı söylenmiş askere. . Daha önce yollarda hep sağda solda döküntüler gördük. Bir parça da doktora uzattılar. Faik Çavuş ise çok derin bir uykudan uyanmış gibi tatlı bir mahmurluk içindeydi.. Doktor istemedi. dedi tekrar.Yanılıyorsunuz. Çok yorgundu ama gitmeleri gerektiğini biliyordu. Yerde yatan Faik Çavuşa baktı. Yerde yarı baygın bir şekilde erlerin arasında yatan Faik Çavuş kendine gelir gibi oldu. Buna en çok ben memnun olurum.. ısrarla susuyordu. üç dört gündür lapa lapa yağıyor. Gözlerini açtığında yanında yatan erlerin farkına vardı. Bir dağı aşarsın. Esaslı bir dövüşten kaçıyorlarmış.Sarıkamış'a mı? Daha Oltu'ya bile ulaşamayan birlikler Sarıkamış'a girme rüyaları mı görüyorlar? .Akşam oluyor.Bizimle gel.Onlara da çantalarında ne varsa bulup yedirmeye çalışıyorum. Asker hep bu hülyalar içinde yürüdü. burası ele geçirilince. . . Ne olursa olsun yola devam etmeliydiler. daha ölmedin. "Rus bizden korkuyor.. Genç doktor: . Burada kalacak hasta erlere ve genç doktora acımadan da edemiyorlardı.Biraz ısınsın.Soğuklamak ne kelime donuyorduk! Ardos buraya uzak mı? . Şükür ki.. niye şaşırdınız? .. Oltu'ya ilk yürüyen kafileyiz.Öldüm mü yoksa? Ziver ve diğer erler zoraki gülümsediler: . Kâh uyanık kâh yarı uyanık sabahı ettiklerinde. . İşe yaradığını sanıyorum.

İnanın hiçbir fikrim yok. işte bu düşünce bizim içimizi ısıtmaktadır. kalın başlıkları vardı ama yerdeki neferlerin üzerlerinde ne kaput ne de kaim başlıklar vardı. Etrafımızda ne var bilemiyorum. Azapköy civarında ilerlerken karlar içinde bir küme gördü. Yıldırmamalı. Doktorla vedalaşırken. Üzerinizde doğru dürüst kaputunuz bile yok ama gözlerinizde bir heyecanın ışıltılarını seziyorum. Elimize geçen fırsatları iyi değerlendirmeliyiz. Tüm bu yokluklara karşı elinizden geleni yapacağınızı sanıyorum. Doktor dolu gözlerle onların arkalarından bakakaldı. Bir zamanlar Orta Asya'dan kalkıp geldiğimiz yerlere gitmek kim bilir belki de bize nasip olacak.. Bu vatan evlâtlarının anneleri ve babalan bir zamanlar bebek iken besledikleri evlâtlarının..Bu hareket Rusların yanına kâr kalmayacak! Geri dönerken. Çoğunun kaputu ve ayaklarında doğru dürüst botu yoktu. Sakallan uzamış. Albay toprakla örtemedikleri. sağa sola atılmıştı. Üstelik er ve subayların kırılan tüfek kabzaları cesetlerin yanına atılmıştı.. Genç doktor kapıda durmuş onlara el sallıyordu. BÖLÜM 18. Kafkasları alıp Turan içlerine doğru ilerlediğimizde her şey daha kolay olacak. Sizin yolunuz açık olsun. Albay Mustafa Nimet yerde yatanların kimler olduğunu merak ediyordu.. Dışarıda arsız bir ayaz vardı. İçi sızladı. Gidenler onun el sallamasından bir tuhaf olmuştu. bu şekilde beyaz karlar altında kefen misali örtülmelerini görseydi acaba ne düşünürlerdi? Bunu kendine soran Albay Mustafa Nimet iliklerine dek titredi. ağızlarına. üst üste yığılmış erlerin arasında iki subayın olduğunu gördü. yürüyüşlerini zorlaştırmalarını istememişlerdi. "Hiç olmazsa kurtlar parçalamasın" dedi.. * Yüzbaşı Baki taburundaki erlere baktı. Yerde dağınık hâlde duran erata dikkatlice baktı. Bu zor günlerde yokluklar bizi yıldıramaz. Faik Çavuş ve takım erleri içlerindeki acının büyüdüğünü hissettiler.. Bu ıssız köyde bıraktıkları hasta askerlerden dolayı hepsi üzgündü. Yürüdükçe sağda solda yatanları gördü.Peki.. Elimde olsa ben . mezara gömemedikleri bu erlere dolu gözlerle baktı. Hiç böyle bir şey görmemişti. Rusların anlaşmalara aykırı olarak yaptıkları bu kötü davranışı kapatmak istiyordu sanki. İşte bu ümit. Mustafa Nimet Bey gördüğü manzara karşısında iliklerine kadar dondu. Az sonra gözden kayboldular. Sonra kendi kendine söz verdi: . Takım tekrar yola koyulmuştu. Osmanlı Devleti eski gücüne kavuşabilir. erlerine şehitleri bir araya toplayıp taşla üzerlerinin örtülmesini emretti. Biraz daha ilerleyince. Ne yazık ki bunlar Osmanlı askeriydi. 4. hâlinizi görüyorum. Çünkü Rusların uzun kaputları. Yerde yatanları kar yarı yarıya örtmüştü. Çantaları sağa sola saçılmıştı. Hopa civarında ilerleyen Teşkilat-ı Mahsusa'daki arkadaşlarımız yolların çatallandığı yerlere "Kafkaslara gider diye yazmışlar. Bunların ilerisinde ise bazı erler üst üste yığılmıştı. yerde yatan askerlerin gözlerine. Çünkü orada Rus'un çizmesi altında inleyen milletlerimiz de bize katılacak. her tarafa savuruyor.. Hemen o tarafa doğru yürüdü. Üşüyorsunuz. kanayıp donmuş yaralarına karlan dolduruyordu. Ziver kendi peksimetini doktorun cebine soktu. Vatanımız zor günler geçirmektedir. Bazıları süngülenmiş ve silahların kabzaları kırılmış. hastalarımla kalacağım.Askerlerim. Ruslar esir aldıkları iki subay ve 34 eri bir vadi içinde süngüleyerek şehit etmişler. Yavaş yavaş yağan kar tanelerinin askerlerin üzerine düşmelerine daldı gitti.. İçi kan ağlayarak. Bazen sert esen bir rüzgâr yerden karlan kaldırıyor. Daha önce burada bir gösteriş taarruzu yapılmıştı. avurtları çökmüş yüzlere bir şeyler söylemek ve erleri heyecana getirmek istiyordu: . Size duyduklarımı da söylemek isterim... Bilsem de bir şey değişmez zaten. Meraklandı. Kar taneleri toprağa verilemeyen bu erleri örtmek. Öleceksem de. . Biraz daha yaklaşınca yerdeki erlerin Osmanlı askeri olduğunu anlamıştı. inanın bana. Tümen Komutanı Albay Mustafa Nimet. Yürürken sık sık geri dönüp köye bakıyorlardı.

Tümen komutanının endişesi köydeki sıcak evlerde bekleşen neferlerin daha da bitlenip bir humma salgınına maruz kalmasıydı. Albay Hasan Vasfi.. Yüzbaşı yaptığı konuşmayla askerlerini silkelemek. Peki. bu insanları ve askerimi seviyorum.. Hatta eski sınırların ötesine taşıma düşüncesidir. İnatla bize karşı koymuyorlar. Tümenin bu taarruzu gerçekleştirilmesine karar verildi. Eratın yarısı ise çadırlardaydı. Karınları çok iyi şekilde doyurulacak tamam mı? . Meyus olmayınız. Yarbay Ali Osman daha sonra kurmayları ile tümenin konakladığı yere gelmişti. Uzun yürüyüşler sırasında az da olsa döküntü vermişlerdi. İaşe subayı hemen itiraz etti: . ne kadar döküntü verdik. "Kim bilir?" Soğuk kış gününde ressamlara ilham verecek kadar güzel tabloyu seyretmeye başladı. Bu baskında tek bir mermi bile atılmayacak. Dalgalı bir topografya üzerindeki çam ağaçları karla kaplanmıştı. sessiz ve ani bir hücum yapılmasına karar verildi. Sevdayı muhabbet başıma gör neler açtı Bu hâli perişanıma düşman bile şaştı Yine sevdayı muhabbet gör neler açtı? 31.de bu yazılardan yazar. Yüzbaşı Baki kendi kendine konuştu. Onlar beni seviyorlar mı?" Bu soruya kendi de cevap vermedi. Bir yandan da iyi dinlenip ve iyi beslenmek gerekiyordu.. bu memleketi. Bir süre daha erlerine baktı. Ancak Rus kuvvetlerinin üstün birliklerden kurulu olduğu yönünde keşif raporları geliyordu. Ancak bu hücumu hangi tümenin yapacağına bir türlü karar veremiyorlardı. Rusları. ne kadar hastamız var.. Üzerine de "Orta Asya'ya gider!"yazardım. Yarbay Ali Osman'a şans dilerken âdeta gıpta ediyordu: . . Sonunda Rus kuvvetlerinin üstün silah ve asker sayısı göz önünde bulundurularak. 31. Bu durumda ne yapılacaktı? 31. Kabaran duygularına engel olamayan Yüzbaşı Baki'nin dilinden bir eski şarkı döküldü: Gönlüm yine bir afeti hicrana dolaştı. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi ile 30. soruyorum size. Zorda kaldığınız en kısa süre içerisinde yanınızda olacağımızdan emin olabilirsiniz. Bunun bilincinde olan Yarbay Ali Osman iaşe subayını çağırıp bugün ve yarın eratın çok iyi beslenmesini istedi. 30. Dağlar önümüzde birer engel değildir. hepsinin çıkarılmasını istiyorum. İşte bu büyük düşünce ile ümit ile karlı dağlar dahi kolayca aşılır. Ancak küçük heyecan dışında erlerin gözünde yine aynı hüzün vardı. Tümen Oltu-Kosor caddesinin güneyinde. tümen komutanları bu başarının çok önemli olduğunu düşünüyorlardı. Allah yardımcımız olsun. Tümen de 30. . Sevinç içinde çamların arasına doğru yürürken sonradan "Kim bilir" dedi.Teşekkür ederim. Bu iki gün zarfında çok dikkatli olmalıydılar.. Sonra emir vererek çadırına gitti. Biz vatan yolunda birer Ferhat'ız. işte görüyorsunuz.Başarılı olmanızı can-ı gönülden diliyorum. ahırlara. Sonra haritasının üzerine eğilip çalışmaya başladı. "Ben bu toprakları. her yol çatına bunları dikerdim. Tümen Komutanı Yarbay Ali Osman ve kurmayları saatlerce neler yapabileceklerini konuştular. Tümenin harekâtını izleyecek. kendilerine gelmelerini istemişti. . Saatlerce süren tartışmadan sonra bölgeye daha yakın olan 30. Dağlan delmesek de dağları aşmak için buradayız. Eğer bu taarruzda bir başarı kazanılacak olursa.Baş üstüne efendim. gerekirse yardımda bulunacaktı. bu kara kışta bizi bu beyaz dağlara sürükleyen sevda nedir? Vatan sevdasıdır! Osmanlı'nın eski sınırlarına kavuşması sevdasıdır.Bana bak! Öbür gün ölüme yollayacağım askerime yiyecek konusunda kısıtlama getiremem.Efendim yiyecek stokumuz hızla azalıyor. düşman süngü ile yıllardır mevzilendiği yerlerinden sökülüp atılacaktı. Her iki tümen komutam bu saldırıya kendi birliklerinin gerçekleştirilmesini istiyordu. idareli kullanmamız lâzım. Bizim karşımıza çıkıp savaşmaktansa oyalama taktiği yaparak geriye çekiliyorlar.Bu arada. Uzayıp giden beyazlık içine de bir esenlik vermişti sanki.. Tümen ise kuzeyinde olmak üzere Penek Bölgesinde mevzilenen Ruslara saldırma hazırlığı içindeydi. Ümitsiz olmayınız. Rus ajanlarının ve Ermeni casuslarının tümen erleri . samanlıklara yerleştirdiği askerin birkaç gün daha dinlenmesi gerekiyordu. Penek Köyündeki evlere.

Çayın var mı? . Yani ölüme mahkûm. Sonra Yarbay Ali Osman Bey hiç konuşmadı. çok iyi donatılmış Rus askerlerin üzerine süreceğini düşündükçe kendisini sıkıntı basıyordu.Şafağa ne kadar var? . Ancak çok sayıda da tecrübesiz... Emir subayına sordu: ... dedi ışıkları göstererek.. Yarbay Ali Osman Bey en kısa sürede saldırıya başlamak düşüncesinde idi. kimi de belki donacaktı. Gecenin koyu karanlığının beyaz karların üzerine çökmesini büyük bir tezat olarak nitelendirdi. Eli kolu bağlanmış. Buradaki bir başarı. ani bir saldırıyla Rusların yıllardan beri hazırladıkları mevzilerin. Bunu iyi bilen tümen komutanı en tecrübeli ve dinç birliklerini ön saflardaki saldırıda kullanmak istiyordu.İyi ya. boğazı. giyecek ve yiyecek ile büyük düşlerin peşine düşmeyi isterdi..Hazır efendim. "Bu konuda bari teselli bulabilirim" dedi kendi kendine. Kaç senedir büyük düşünememenin acısı vardı içimizde. Keşke bu harekâta daha değişik koşullar altında hazırlansaydık. Gönül donanımlı daha iyi asker.. İşte biz bu düşüncelerle canımızı bu dağlarda vermeye geldik. . saldırının başarıya ulaşma şansı çok zordu. martıları düşündü. silah. Ertesi sabah şafak sökmeden süngü hücumu ile başlayacak. Kimi soğuktan.. küçük karargâh evinden çıktı.. son nefesini vermesi beklenen biri gibi hakkımızdaki düşünceleri. Ancak Oltu'ya yakın olmaları yaralıların buraya kısa sürede sevk edilmesi için avantaj sağlıyordu. Kolay değil hiç değil. Kendini şöyle bir dinlediğinde hüzünlendiğini anladı. Ancak size bitki çayı verebilirim.Bir haftadır çayımız yok.. siperlerin içine girilecekti. Sonra sıcak. Milletim titriyor.. Gözlerini yine bir şeyler görecekmiş gibi karanlığın içine dikti. Emrindeki erleri. Sadece titreyen biz değiliz bilesin. ilk defa silah kullanacak askeri de vardı. çadırlarda titreyen askerlerimin mumlan. büyük gayretlerle gerçekleştirilir. koca Osmanlı titriyor. yürürken.Bunlar." Bir süre sonra odasına döndü. İstanbul'u düşündü. Türk ile Rus.. .Üç saatten fazla efendim. paslı bir kilidin açılmasına neden olur. Biz bu denemeyi yapmaya mecburuz. "Buraya gelirken.Elbette ama buraya büyük bir ümidi.. Sabaha kadar çalışan 30. İstanbul ne kadar uzaktaydı oysa ama vatanın . . Başarabilir miyiz? Belki. Fakat yok. Koca memleket. Donuklar. Haliç'i.Süre kısalmış uyumaya değmez. Sonra nice kapılar açılır bilinmez. ölüm ve yaşamak kadar birbirine zıt şeylerdi. . Sanki bir şey görecekmiş gibi belirli belirsiz ışıkları izledi. Birçok vatan evlâdı bu saldırıya katılacaktı.. Kafkasya Seferi'nin özü budur. Belki bundan sonra da olmayacak. ahşap evleri. Büyük düşler.. "Kolay değil" dedi kendi kendine tekrar. Ama Kafkasya'nın kapısı önündeyiz. Tümen Kurmayları eksiksiz bir taarruz plânı hazırlamak için ellerinden geleni yapmışlardı. kimi de parçalanmaktan kimi de savaşı kaybetmekten titriyor.Her şey hazır mı? . Bu birliklerin bazıları Balkan Harbi'nde büyük yaralılıklar göstermişti. . kimi yaralanacak. Bizi bu dağların ayazında buraya getiren şey nedir bilir misin? . Hasta adam.Vatan sevgisi efendim. kimi korkudan. ver bakalım. Eğer başlangıçta üstünlük sağlanamazsa. yalıları. Saldırının şafak vaktinde gerçekleştirilmesini isteyen Yarbay Ali Osman Bey o gece hiç uyumadı. bunca askerin çile çekmesi. "Hasta adam" diye tanımlıyorlar bizi.içinde dolaşması muhtemeldi. döküntüler... büyük bir hayali gerçekleştirmek için geldik. Sonra hazır olda duran emir subayına döndü: . Kimi ölecek. Çayı yudumlarken Ali Osman Bey pencereden karanlığa baka-kaldı. Gece ve kar yani siyah ve beyaz. Buna imkân olmadı yıllardır. Bunun içinde iki günlük bir dinlenmeyi yeterli görüyordu. her başarısızlık da bizi daha kötü günlere götürecektir. Tek başına karanlık ve karlar içinde yürüdü. Köylülerden almıştım.. Her başarı bizi daha iyi günlere.

saplanacak süngülerin soğukluğu hemen fark ediliyordu.Ruslar bizden korkuyorlar. Karanlığın içinde. Ruslar ise Türklerin uzun bir zamandan beri harekât hazırlıkları içinde olduklarını biliyorlardı ama onların bu şekilde aniden saldırıya geçeceklerini hiç beklemiyorlardı. Şimdi siperlerde Türkler vardı. Gözleri kısılmış.Allah yardımcımız olsun! Birliklerin yanında yürüyen komutanlar ise son ve kesin emirlerini veriyorlardı: . buralar bile İstanbul'un bir parçası oluyordu sanki.. Bu zor görevin altından kalkabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardı. yüreklerine ve bileklerine çok iş düşecekti. Bazıları geri dönmesinin ya da hayatta kalmasının çok zor olduğunu biliyor "Bu ıssız dağ başında mezarım olacak mı?" diye iç geçiriyordu. Önemli bir direnme merkezini Ruslar kolayca ellerinden çıkarmak istemiyorlar. Biraz aşağıda Rus siperleri vardı. . Bazı erlerin seslerini duydu. yaralılarını topluyor. Bu benzetmeye. Siperlere girdiklerinde boğaz boğaza sürüp giden çarpışmalarda kâh ilerleniyor kâh da geri çekiniliyordu. Belliydi ki. * Erzurum'da Amerikalılar tarafından yeni kurulan hastanenin penceresinden dalgın dalgın dışarısını seyretmekte olan Nazım Şakir gözlerinin önünde alabildiğine uzanan beyazlığa bakıyor "Tıpkı çöl gibi" diyordu. Hepsi süngülerinin yuvalarına oturup oturmadığına bakıyorlardı. Bu gelgitlerle ümide ve ümitsizliğe tutunan erler.her karış toprağına biraz İstanbul'un gölgesi düşüyor. sıcak bedenlere girecek. Asker bir yay gibi gerilmiş.. ilk gören kaçanı gözünü kırpmadan vuracak! . Ruslar saf saf üzerlerine bir kara bulut gibi gelen Türk askerlerine karşı makineli düzeneklerini kurmaya çalışıyorlardı.Ateş yakmayacak ve sigara asla içmeyeceksiniz! . komutanlar kendilerine bakan erlere işaret verdiler. Ancak muharebenin gece de süreceği belli oluyordu.. komutanlarının vereceği işarete bakıyorlardı. Kardan ibaret ... Biraz sonra konuşmanız da yasak.. Kuru çatlak dudaklarından sadece iki kelime döküldü: . gayret etmek için pazara çıkardıkları canlarını dişlerine takıyorlardı.Tek mermi atmayacaksınız! . Erat adi adımlarla yürümeye başladı. Bu uyarıları dinleyen erlerin baktıkları yegâne şey süngüleriydi. Bu şekilde ateş barajım aşan Türk erleri daha da ileri gitmek için süngülerini konuşturuyorlardı. şehitlerini gömmek için ise sabahı bekliyorlardı. işte o an Yarbay Ali Osman Bey lif lif çözüldüğünü sandı. Süngüleri önde olduğu hâlde bağırmayı çok istiyorlar ama emir gereği bağıramıyorlardı. "Çöl gibi. çadırlardan yansıyan ölgün mumların ışığında. . Asker saflar halinde hazırlanıyor. Karda bir süre yürüdükten sonra kendilerine hedef olarak gösterilen yere çok yaklaşmışlardı. Zamanı kemiren akrep ve yelkovan baskın saatinin geldiğini gösterince. "Vakit geldi demek. çantalarını bir kenara bırakıyorlardı. fırlamaya hazır ok gibiydi. Şafak sökmek üzere iken yaşamları bir bir gözlerinin önünden geçiyor. Artık hayat ile ölüm arasındaki ince çizgideydiler. bu tahlile Yarbay Ali Osman Bey de şaşırdı.Rusları süngülerimiz ile söküp atacağız." Dışarı çıktı. Türklerin ısrarlı hücumları karşısında Ruslar Penek'ten çekilmek zorunda kaldılar. Son hazırlıkları kontrol eden subaylarının yanına gitti. Bu işaretle erat sanki büyük bir dağın yamacında aşağıya kaymayı ve düşmeyi bekleyen çığ gibi sessiz bir şekilde Rus siperlerine doğru akmaya başladı. Çeliklerin üzerine düşen solgun ışık çeşitli oyunlar oynayarak. Ancak hepsinde kırık bir ümit vardı. Tüfeklerle yoğun bir biçimde ateş ediyorlardı. . geride bıraktıkları sevdiklerini düşünüyorlardı.Kaçan olmaz ama kaçan kim olursa.Yüksek sesle konuşmayacaksınız. süngüleri gizemli bir parıltıya boğuyordu. karanlıkta da can pazarı sürüyordu. bağırmaya bile fırsat bulmadan Türk süngüleri tarafından öldürüldü.ilk andaki hücumumuz çok önemlidir.Yılmak ve korkmak yok! ... Akşama dek süren çarpışmalarda Türk askerleri çok kayıp vermişti ama siperler alınmıştı. Ne kadar süre geçti bilmiyordu. Öncü birlikleri geri çekilmeye.

işte o an Nazım . ilaca. her geçen gün çok yorulduğunun farkındaydı. O da vakit geçirmeden hazırlıklara başlamış. doktorlara çok ihtiyaçları olduğunu belirtmişti. Zor da olsa. Umutlandı.... Ancak görevini yapmalıydı.Hoş bulduk! . Ancak gelenlerin hastabakıcı olmadığını iyice yaklaştıklarında anladı. Sonradan aklına Erzurum Valisi Tahsin Bey'den doktor istediğini hatırladı. Balkan Savaşı'nda görev yapmıştı. Gelenleri karşılamak istiyordu. kiminin elinde tahta bir bavul olan genç doktorlar vardı. Ancak gücü yettiği kadar hastalarla ilgilenmeye çalışıyordu. işte o günden sonra en büyük korkusu tifüse yakalanmaktı. bu çadırların içinde soğukta titreşen erleri düşündükçe. zor zamanlarında yanlarında olmuştu. Bunlar doktor olmalıydı. Gözlerini açtığından çok ama çok uzun yıllar geçmiş gibi gelmişti kendisine. okullarını yeni bitirmiş İstanbul Tıbbiyelilerini görünce bu kez hayal kırıklığına uğramıştı.. Erzurum'a göndermişlerdi kendisini. düzenli bir şekilde sıralanmış çadırlara bakıyor." Bu duayı âdeta korkarak söylemişti. Erat kendi arasında bu hastalığa "asicer humması" adını koymuştu. Hiç olmazsa hastalara daha iyi bakılabilirdi. Doktorları getiren subay. Az uyuyor. ürkeklikleri her hâllerinden belli oluyordu. Sanki ateşler içinde yanıyor. Doktor Nazım Şakir hemen kapıya koştu. Allah'ım sen bu gençleri tifüs denen hastalıktan koru.Buna çok sevindim. Bunun üzerine Yüzbaşı Nazım Şakir ordu komutanına başvurmuş. Hastaların arasında yürürken. iki doktorla üç yüz askere hizmet vermeye çalışıyordu. daha sonra da kendisini Gülhane Askeri Hastanesi'ne almışlardı. dili damağı kuruyordu. birden yere düşmüştü sonrasını hiç hatırlamıyordu. Savaş bitmeye yüz tutunca. Bazı şeyleri hatırlamak istiyordu. Erzurum'a akın akın yollanan hasta ve yaralılara yardım etmeliydi. Nazım Şakir bu gençleri merak etti. Artık dayanamayacağını sanıyordu. Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir geçen günleri şöyle bir gözünün önüne getirdi. Çekingen ve yorgun olan genç doktorlar ilaç kokan. Neden sonra "Alışacaklar" dedi içinden. Nazım Şakir Beye: .. hastalık daha çok asker arasında yayılıyordu ama Erzurum'daki askerden dolayı sivil halka da bulaşmıştı humma hastalığı. elleri çantalı gençler dikkatini çekti. İstanbul'dan doktor getirtmişti. yüreğinin damla damla kanadığını sanıyordu. Onların bu hâlleri Doktor Nazım Şakir'in de dikkatinden kaçmadı. yine de hastaları tedavi etmekte yetersiz kalıyordu. Bir süre de burada görev yaptıktan sonra seferberlik ilân edilir edilmez. yeni mezun olmuş kiminin elinde bir torba. Erzurum hastanesi dolunca. Bu gençler kollarına beyaz kurdele bağladıkları hâlde hastaneye doğru geliyorlardı. her birinin bıyıkları yeni terlemeye başlamış yüzlerine bakarken. Kasım ayı başından beri Erzurum'a yaralıdan çok.Efendim bu doktorların sizin yanınızda çalışması emir olundu. İşte bu hastanenin başhekimliğine getirilen Yüzbaşı Nazım Şakir kısa sürede tüm yatakların dolması üzerine ne yapacağını şaşırmıştı.çöl gibi. tifüse yakalanan asker akın etmeye başlamıştı. bu kez Amerikalılar şehre 300 yataklı yeni bir hastane açmışlardı. Ancak yetişemiyorlardı. Haklıydılar. "Bu genç yaşta hastalığa. İstanbul'dan tecrübeli ve tifüs konusunda deneyimli doktorlar gönderilmesini istemişti ama bir sabah kapısını çalan. kollarındaki beyaz banttan dolayı. Hızla geçmişini yokladı. Hem de dağlarda çete kovalayan askerle birlikte. . doktor olarak elinden geleni yapmıştı. Karşısında bıyıkları yeni terlemiş. yaraya ve ölüme ne kadar çok alışırlarsa işleri o kadar kolay olacak. Zira tifüs ortalığı kasıp kavuruyordu. Tifüsü tıp kitaplarında okuyan Yüzbaşı Nazım Şakir burada askerlerin ne derece ızdırap içinde kıvrandıklarını ve bir süre sonra öldüklerini gördüğünde hayretler içinde kalmıştı. Kapıyı açmıştı ki iki sıra halinde yaklaşık on altı doktorun hazır olda beklediğini gördü. Sonra iki sıra halinde yürüyen. az dinleniyor. Yüzbaşı. Hoş geldiniz arkadaşlar! .İçeriye buyurun. Gerçekten de Tahsin Bey İstanbul'a telgraf üstüne telgraf çekmiş tifüs hastalığının yaygınlaştığından bahsetmiş. onların hastabakıcılar ya da sıhhiyeler olabileceğini sandı. Onların yaralarını sarmış. Ancak hastalarının hepsi tifüs-lüydü." Hastanenin ilerisinde. Canla başla çalışan Tahsin Bey ne yapıp ne etmiş.. ilk önce camilere yerleştirilen muhacirlere bakmış. hastalığın duvarlarına dahi sindiği binanın içine girerken. Balkan Harbi'ne gidip ilk görev alışını hatırladı.

. Tekrar doğrulmak istedi.Yazık.Bu kötü işte. Bu iki kelimeyi o kadar güçlükle söylemişti ki yorulduğunu hissetti.. onların ana ve babalarına mı? Yoksa buraya bin bir umutla gelen genç doktorlara mı? Viziteyi çıktığı gün. Onun hâlini görünce "Komada" dedi. işte şimdi yanında yatan hasta bu genç doktorlardan biriydi. Geçen günler içerisinde Nazım Şakir hastanede çalışmalarına başlayabilmişti. Bu bulgudan üç gün sonra Nazım Şakir genç bir doktoru muayene ediyordu. İşte o an da kendisini gören bir hastabakıcı bağırdı: . Yüzbaşı hiçbir şey diyemedi. Hiç gücü kalmamıştı. Baş edemiyoruz.Yanınızda yatan genç bir doktor. Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir bunun olağan bir vaka olmadığını biliyordu. . temizlenseler belki hastalığa bu kadar kolay yakalanmayacaklar. . Neredeyse 39 dereceye ulaşan ateş nedeniyle genç . Hastanın sıcaklığı gittikçe yükselmiş.. Sonunda şu kanıya vardı.Hastalar nasıl? . dedi.Efendim sizden ümidi kesmiştik ama kefeni yırttınız. Elini kolunu oynattı. bit dolu bir hastayı muayene ederken hastada hiç bit kalmadığını hayretle görmüştü.. . . dedi. Doktor Nazım Şakir hangisine yansındı? Memleketin evlâtlarına mı.. diye gönderilen doktorlar bir bir tifüse yakalanıp ölüyordu.. Diğerinin ise sıcaklığı 36 dereceden düşüktü. siz şöyle doğrulup oturunuz. Çünkü kendisine yardımcı olsun. İyi beslenseler. hasta bir kaç gün sonra ölmüştü. ben hemen size yiyecek bir şeyler getiriyorum.İyi olacak. . Ama onun durumu kötü... Şimdi tifüsün kollarında can çekişiyorlar. Ancak kederliydi. Bunun neden olduğunu anlamaya çalışırken. . . Hastabakıcı bir genç hemen koşup kendisine yardım etti. . Sadece ve sadece kendini toplamaya çalışıyordu.Efendim hastalık çok hızlı ilerliyor. Yüzbaşı Nazım Şakir. .Her geçen gün kurtulanlar azalıyor. Bazı olayları hatırlayamamasının sebebi buydu. Ancak bu iki hastaların da birer gün arayla öldüğünü gördü. Doktor suyu içtikten sonra genç hastabakıcı: . Bu iki hastayı ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Bu kelimeler doktorun başına bir çekiçle vuruluyordu sanki.. Ne gereği gibi temizlik ne de aşı var. İyice artan salgın karşısında genç doktorlar bir bir hastalığa yakalanmışlardı. "Bir şeyler yemeliyim.Efendim. o hastayı hemen terk ediyordu. Yüzbaşı Nazım Şakir'e takıldılar: . Yavaş yavaş doğrulmak istedi ama başaramadı. Bir kaç hastada bit kalmamıştı. Diğer hastalarda da bu bulguyu aramaya başladı. Öleceği belli olan hastalan bitler bile terk ediyordu. Ancak ondan ve sizden ümidi kesmiştik ama siz kefeni yırttınız. Salgına karşı hiçbir bağışıklığı ve aşısı olmayan doktorlar gönderilmişti. . .Sağ ol." Sonra kendini dinledi..Bana su ver çocuk.Zor.Kendinizi yormayın efendim. Daha sonra yanına gelen iki ihtiyar doktor.Yaptığımız iş hastaların acısını ve ağrısını dindirmekten ibaret. Hırıltılar hâlinde soluk alan genç doktor Nevzat'a baktı..Ölmedi. Bu hastalardan birinin sıcaklığı 39 dereceden yüksekti. Uzun bir uykudan uyanmış gibiydi.Biz yaşlı olduğumuz için artık bağışıklık kazandık herhalde ama genç doktorlar bir bir hastalanıyorlar. ." dedi hastabakıcıya. Yani 39 dereceden yüksek ve 36 dereceden düşük vücut sıcaklıklarında bitler barınamıyor. Ayağını yere basmaktan korkuyordu.Şakir'in başından kaynar sular dökülmüştü..Başhekim canlandı. Onlar buraya gelirken ne umutlarla geldiler. . tam on gün komada kalmış. "Komada. . kendisini daha sonra ağır hastaların olduğu bölüme kaldırmışlardı.Hemen efendim.Acı patlıcanı kırağı çalmaz. başı tekrar yastığa düştü.. Nazım Şakir.

Yendiniz dostum. vücudunda bit kalmadığını. Aç da olsalar. Başaramadı. diyerek kendisine moral vermişti. Kar. ömrünün baharında. Öğleden sonra kar yüklü bulutlar dağılmış masmavi berrak bir gökyüzünde güneş görünmüştü. bir tek anne ve babaların evlâtlarından yana duyduğu endişeyi ve acıyı ört emiyordu.Bak ağaçlar buz tutmuş.Elbette hiç bitim kalmadı efendim. Kar. Bu bitler gitti anlamına gelmekte. Bir süre sonra ise ateş düşmeye başlamıştı. Kimsenin malında gözüm yoktur.. Genç doktor da neşelenmişti: . Çünkü bir nebze olsun güneş ışınlarıyla ısınabileceklerdi. Dereler. Okşadı. dedi Nazım Şakir.. başını nefes almak için dik tutmuş dağlar.Evet bitler seni terk etmiş genç dostum. ölüme İstanbul'dan koşan meslektaşları için Nazım Şakir'in yüreği durmadan kanıyordu. çok yakında hastalığı atlatacağı kanaati hâsıl olmuştu. diye konuşuyordu. büyüyor.Elbette. dedi. Hepsinin gönlü her türlü zorluğa karşın yine de sevgi doluydu. taşı ve toprağa verilenleri. Ancak bunca hayat dolu. Bu boşluk her geçen dakika büyüyor. Bunlar hayatın gerçekleriydi.Yoksa siz bu hastalığı yendiğimi düşünmüyor musunuz? . dedi.Bak doktor kaşıntım geçti. kalbini kanatıyordu.doktor sayıklayıp duruyordu. kavak ve söğüt ağaçları ise âdeta iskelete dönüp buz tutmuşlardı. . Ben de artık bağışıklık kazandım. Bir eliyle Nazım Şakir'in elini kavramak istedi. Yol boyunca söğüt ve kavak ağaçlarının buz tutan dallarını gören erler bu güzel manzarayı birbirlerine göstermeden edemiyordu: . Şimdi bir gonca gül tüm dikenleri ile ruhunu çiziyor. Lapa lapa yağan karlar Nazım Şakir'in tuzlu gözyaşlarına sarılıp yere beraber düşüyordu. İçinde büyük bir boşluğun olduğunu hissetti. . her şeyi örtüyordu gözyaşlarını. şelâleler donmuş.. Gözleri daha da büyüdü büyüdü ve öylece kalakaldı. Hele gördükleri manzara. Kendine gelen doktor da ateşin düştüğünü görünce sevinmiş. Isınmak için her şeyi denemekte olan erler güneşin yüzünü göstermesinden dolayı memnundu. * Erlerin geçtikleri yollarda her şey beyazın istilâsına uğramıştı. ben bu hastalığı atlatacağım efendim. inşallah. Nazım Şakir bir kez daha yıkılmıştı. Bile bile yalan söylemişti. Bu arada Nazım Şakir genç doktora takıldı: . . üşüyen yüreklerini dahi ısıtacak cinstendi. bir kar çölünden ibaret araziye bakmaktan gözleri kamaşıp sulanıyordu.Yoo istemem efendim. açık da olsalar gönüllerinde hep bir ümit işiyordu.İstersen sana benim bitlerden verebilirim. Dışarıdaki kar ve soğuk kendine gelmesine yardımcı oldu.Fazla mal göz çıkarmaz evlât. Ancak genç doktorunun ateşi 36 derecenin altına gelince Doktor Nazım Şakir hastayı muayene ederken: . Ne yapacağını şaşırdı sonra hastanenin bahçesine çıkıp karlar içinde tek başına gezindi. çam ağaçları karın ağırlığından yer yer eğilmiş.Sonunda bu hastalığı yendim. Zor nefes alıyormuş gibi ağzını açtı. . Genç doktor onun durgun olduğunu görünce korkuyla sordu: . omuz omuza uzayıp giderken. Tifüs bana bir şey yapamadı.İnşallah. . Sanki geceleyin gökte salınıp duran yıldızlar gündüz karlar içine düşmüşler de ışıldayıp duruyorlardı. Ancak Yüzbaşı bunun iyiye değil de kötüye doğru bir gidiş olduğunu genç doktora söyleyemedi: . Genç doktor gülüyordu ki gülmesi aniden dondu. toprağı. . Bakışları sa-bitleşti. yendiniz. ne var ne yoksa yutacak hâle geliyordu..Merak etme iyileşeceksin dostum. . Bunun böyle olduğunu Nazım Şakir Bey çok iyi biliyordu. Nazım Şakir artık gözlerin sönmekte olan genç doktorun bu nüktesine güldü. Yoğun bir sisin içinden yükselen tepeleriyle dağlar âdeta piramitler gibi duruyordu. Siste boğulacakmış da. Kristalleşmiş ve çiğnenmemiş karlarda sanki gökyüzündeki gibi binlerce belki de milyonlarca yıldız yanıp sönüyordu. Gözleri dolu dolu genç doktorun sarı saçlarını okşadı. Genç doktorun gözlerini kapadı. Ölüm de savaş da. Başını okşadı.

yerdeki arkadaşlarına acıyıp peksimet.. dedi birisi. ışıldayan karlar değil o zaman. Aylardır yan yana. Bazen yanından geçip gitmekte olan arkadaşlarına yalvarıyor...Sardı ya. omuz omuza kader birliği ettikleri arkadaşlarının umursamaz tavrını görenler şaşkınlığa uğruyor. Bir süre karlar üstünde dinlenen erler geride kalmamak için tekrar yola koyulmak istiyor ama yere çok isteseler de basamıyor ve karların içine düşüyorlardı. Diğerleri bu benzetmeye şaşırdı. Yerde sürünenlerin hepsinin aradığı tek şey ağaçtı ama kayalık ve bazal tik arazide ağaç ilaç için dahi olsa yoktu. donmaya başlayan erlerin sayısı artıyordu ama daha gidecek çok yol. bileğe gelince yere basamayan er aniden yere düşüyordu.. Onca karamsar hava içinde yapılan bu benzetme her ere değişik gelmiş açıkçası bu sıra dışı benzetme çok hoşlarına gitmişti.. bu şaşkınlık nedeniyle kaderlerine razı olmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu. Bazen bir karış bazen de dize kadar kar içinde yürüyen erler giydikleri çarığın etkisiyle ayaklarında ilk önce ağrı hissediyorlardı.Bizim gibi baksanıza. sonra ağrının geçtiğine seviniyorlardı. "Artık başınızın çaresine bakın ve verdiklerimizi idareli kullanın" anlamına gelen bu hareket nedeniyle ayaklan donan erler bir kez daha hayal kırıklığına uğruyordu.Ama bu ağaçlar buz tutmuş değil onlar beyaz çiçeğe durmuş ağaçlardır. Diğer bir er sohbete katıldı: . Bu benzetme de diğerleri tarafından beğenildi. ilk önce ıslanan ve çarık tarafından bir mengene gibi sıkılan ayak parmaklarını hissetmiyorlardı. kaderlerine razı oluyorlardı. Yürüyüp gidenler.Buzdan ağaç olmuşlar.. O zaman erlerde bir sakinlik başlıyor. Ancak hissizlik yürüdükçe artıyor. ... Bakışları sabitleşiyor. Sanki gündüz güzellikleri gören bu erler değilmiş gibi sadece ve sadece yürümeye çalışıyorlardı. burada yol kenarında kalıp vahşi hayvanlara yem olmaktansa. Artık dağların yorgun ve beyaz omzuna başını dayamaya başlayan güneşin ışınları gittikçe olgunlaşıyor. Ancak bu ağrıya aldırmadan yürüyorlar. ne kadar insani olduğunun bir iziydi bu benzetme. yürüyüş devam ettikçe. tayın bırakıyorlar. Çok ince ve güzel bir benzetmeydi. Bu zor şartlarda dahi savaşa giden askerlerin gönüllerinin ne kadar temiz. Ancak uzatılan her türlü yiyecek onları daha da umutsuzluğa düşürüyordu. bizim de her yanımızı kar ve buz sarmadı mı? . Gökteki yıldızlar bir bir yere inmiş ve bizim için ışıldıyorlar. işte bu sonun başlangıcı demekti. "Bununla idare edin" demek istiyorlardı. Koca tümen.. Yola devam ettiklerinde. altın sarısından koyu sarıya ve kızıl renge dönmeye başlıyordu. dağlar dağlara bağlanıyordu. .Her taraflarını kar ve buz sarmış. damla damla eriyen sarkıtlar gibi er er eriyordu. Yol uzadıkça. önlerine bir başka dağ dikiliveriyordu. . Kâh geceleri kâh gündüzleri dağa tırmanmaya başlıyorlar. kendilerine yardım etmelerini istiyorlardı.Öyleyse yerde parlayan. Ayakları donmaya başlayan erler ilk önce panikliyor. Yürüyen erler arkadaşlarının bu hâlini gördükçe onlar gibi olmamak ve güçlerini idareli kullanmak için çok isteseler de arkadaşlarına yardım edemiyorlardı. ayağının tümünü sarıyor. emekleyerek de olsa yollarına devam etmek istiyorlar ancak yoğun güç kaybından sonra yorulup yüzüstü yere düşüyorlardı. Bu şekilde sağda solda bırakılan donukların sayısı artmaya başlamıştı. Ağaçların üzerine çıkmayı düşünenler hayal kırıklığına uğramıştı. önündeki arkadaşını görmeye ve onun izine basmaya şartlanmış olan vücutları karanlık içinde daha da ağırlaşıyordu...iskelete dönmüşler. . Neden sonra hepsi birbirine sokulmaya ve donmamaya gayret ediyorlardı. elleriyle. Sadece hızlı yürümeye çalışan erler hiçbir ağrı hiçbir acı hissetmeden yürüyorlardı. Bu hissizlik onların işlerini kolaylaştırıyordu. Bir dağı aştıklarında. * Karanlıkta ve soğuğun koynunda yapılan yürüyüşte askerler bilinçsizce ilerlemeye çalışıyordu. daha yürünecek çok yol vardı. Hiçbir şey düşünemiyorlardı artık. . Yürüyüşün bu şekilde devam etmesi askerde büyük bir bıkkınlığa yol açıyordu.

. Olsun. Yüzbaşı Baki bütün bunları hayal ettikçe üşüdüğünün farkına varmıyor... orada bulunan Türkleri de esaretten kurtaracaklar ve birliği sağlayacaklardı. İyi günler yakın Baki Bey. Şimdi gözü önünde bir bir sıralanan dağları sanki kolayca geçecekmiş gibi geliyordu. Yiyecek vardı. Eğer ki Karadeniz'de deniz hâkimiyetini sağlayabilseydik şimdi gemilerle başkentten her şeyi getirmek mümkün olurdu ama ne yazık ki. gizli gizli gülümsüyordu ama Alman Amiralin neden hâlâ Karadeniz'de Osmanlı Donanması'nın üstünlüğünü sağlayamadığını kendine sorunca gülümsemesi donup kalıyordu. ceylanların bir bir suya indiğini sanıyordu.. Şimdi ise karda taarruz için olağanüstü kuvvet harcıyoruz. ne kadar zorluk var ise hepsini inancımızla. onlar da Horasan üzerine yürüyecekler. işte güzel haberler gelmeye başlamıştı. Onlarda da bu nazlı yâre varmak ve kavuşmak için istek ve güç vardı. cephaneleri ve silahlan ele geçirebilirdik. Açtılar. Köprüköy savaşını kazanmışken. Anka Kuşu gibi küllerinden doğmaya başlamıştı bile. Bugün Baki Bey çok neşeliydi.* Yüzbaşı Baki gittikçe artan soğuğun altında titrerken. bıyıkları ve sakalları buz tutmuş olduğu halde iyimser düşüncelerle içini ısıtmaya çalışıyordu. Eratın çoğu günlerdir ağızlarına bir lokma koymamıştı. belki Sarıkamış'ı bile almıştık. Batum. ah!" dedi. Hatta daha da güneye inip İran'ı geçecekler. Şimdi dağların her yerinde taze gelinciklerin açıldığını. Bir cehim21 olur cihanı yakarız bir gün olur.. 10. Toprak kazanılarak yapılacak bir büyüme ile yeni kaynaklar elde edilecek. Mademki eninde sonunda zafere gideceğiz elbette kayıplar düşünülmemelidir. Şimdi tüm komutanların aklında Sarıkamış'a gitmek fikri vardı. Çünkü Rusların güçlerini birleştiremediği ve dağınık bir hâlde çekildiklerini. Varsın sakalları ve bıyıkları buz tutsundu. "Ne olurdu sanki daha atak daha cesur olsaydın.. Batum ve Ardahan tekrar Osmanlı Devleti'ne katılacaktı. Pek yakında yapılacak toplu saldırı nedeniyle "ezeli düşman sayılan Moskof yerle bir edilecek. Kolordu Sarıkamış'a arkadan girdiğinde. Vurulan milli künkle. Kafkas elinden çevrilen hisarları. Varsın soğuk olsun. Baki Bey iyimser hava nedeniyle çok iyi bildiği bir şiirin kıtasını söylemekten kendini alamadı: "Kars. hiç sebepsiz bir şekilde askeri 10 km geriye çekmeseydin. 93 Harbi'nde savaş tazminatını karşılayamayıp verilen Kars. Eski sınırlar.. Enver Paşanın hedef gösterdiği yiyecek depolarını. bolluk vardı... yıkarız bir gün olur. Ancak yine de sabırla bekliyorlardı. Üşüyorlardı. Cephaneleri azdı ama olsundu işin en zor kısmını başarmak için az bir zaman kalmıştı. "Bu amiral bir haltlar karıştırıyor ama ne? Meraklı meraklı gidip Sivastopol'ü bombaladı daha sonra sesi soluğu çıkmaz oldu. birliklerimizi toplayıp hızla bir hücumla ileri atılsaydın. bu kaynaklar idareli kullanıldığında ve "Almanya'nın yapacağı teknik ve silah yardımıyla eski gücümüze tekrar kavuşacağız" diyordu Yüzbaşı Baki Bey. Bu emel eninde sonunda gerçekleşecekti.. Sarıkamış bir nazlı yar gibi onları dağların ardında bekliyordu. iki eski sevgili kötü günleri unutacak ve birbirine kavuşacaklardı. çekilirken de oyalama taktiği yaptıkları haberini almıştı. zafere olan inancımızla yeneceğiz.." Kendi kendine konuşan Baki Beyin içine bin bir umut doğmuştu. Hindistan ve Afganistan'ın kendi başlarına hür bir devlet olması için ellerinden geleni yapacaklardı. Yüzbaşı Baki Bey "Ah Hasan İzzet Paşa. İçindeki bu sıcak ümit her şeye yeterdi. bolluğa kavuşacaklardı. Orada her şey vardı. Ordu Sarıkamış'tan Kafkasya içlerine gidecek." Sonra siperler içindeki erlerine bir göz gezdirdi. eski topraklar geri alınacaktı. "Hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı. Sonra? Sonrası kolaydı. Çoğunun kaputu yoktu. biz elimizden geleni yapacak. Bu yâre kavuşulduğunda vuslat olacaktı. işte o zaman her dert bitecek..." * . Ruslar bir Osmanlı kayığı bile görseler ateş ediyorlarmış. Karakurt'a kadar ilerleyecekler ve daha sonra kuzeye dönüp Sarıkamış'a gireceklerdi. Silah ve cephane vardı. Osmanlı'nın güneşinden bir kıvılcım alırız.. iyi günler yakın.

hemen ateş edeceğini sanıyordu. Hani az önce düşlediği sıcak odaya gelmiş de... Sonra da yamaç aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. ayı ya da Rus askeri ne olursa olsun. nerede kar az ise oraya doğru yürümeyi düşünüyordu. Kurt. Yerden karları alıp bileklerine ve yüzüne sürdü sürdü. Burada kalmaman lâzım. Bu yorgunluk başka türlü atılmazdı ki... O burada sadece uyumayı düşünüyordu. Hızlı hızlı çarpan kalbinin bu soğuk nedeniyle duracağını ve bu ıssız yerde donup gideceğini sanıyordu. Kapanan gözlerini açmaya çalışıyordu ama sanki bir el iki gözünü de kapatıyor. Zar zor toplanıp oturdu. Neden sonra kendini toparlamış ve uykusu dağılmıştı. Ne kadar yürüdü. "Yoksa donuyor muyum?" dedi. "Yine iyi şeyler düşünmeliyim" dedi. Şimdi her şey güzeldi. Şöyle ateşin şulelerine ellerimi uzatacağım. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Sert bir şekilde bir kayaya vurarak durdu. Bir süre olduğu yerde yattı. bir soba başını. Bazen yokuş aşağı kayıyor. O da gözlerini sıkı bir şekilde kapatıyor. Uyumak uyumak hem de günlerce. ne kadar yol aldı hiç hatırlamıyordu ama hiç durmaması gerektiğini iyi biliyordu.. Yoktu işte.. "Kesinlikle uyumamalıyım!" diyordu. Uykusu geliyordu. Gözlerini açtı. ensesini.." diyordu.. bestelenen sessiz bir musikinin ahengini hatırlatıyordu. bu isteğe karşı koyması çok zor oluyordu. İyi geliyordu karla ovmak.. Sık sık tüfeğini yokluyor. Karlar tarafından örtülmüş olan çalıların üzerine düştü. tek başına karlı yollarda bata çıka ilerlemeye çalışıyordu. sıcak bir ocak başına davet edecekler beni. "Sen hiçbir şey düşünme sadece uyu. ilerlemeye gayret ediyordu. Teğmen Rıfat nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Bu kuytu yerde pekâlâ uyuyabilirdi. . burada donacağını iyi bildiği için yavaş da olsa. boğazının dahi üşüdüğünü ama durursa. Çizmelerimi çıkarıp ayaklarımı ve parmaklarımı ısıtacağım. ayaklarını sürüyerek de olsa." Yerden avuçladığı karlarla yüzünü. Uykusu açılır gibi olmuştu. Atı olsaydı belki daha hızlı yol alırdı ama.. Ha gayret Rıfat'çığım ha gayret... yuvarlanıyor. Çıkmakta olan yokuş nedeniyle epey yorulmuş artık ayağını kaldıracak gücü dahi kalmamıştı. Buralara ilk defa geldiği için ümitsizliğe kapılıyor. Bazen bayır aşağı sürükleniyor. askerlerin ayaklarına dolanan karların kalınlığı gittikçe artıyordu.. Ne alaylara götürülecek emir ne kaybolma ne de kurtlara yem olma. işte bunu bilmiyordu. Yürümelisin. sıcak bir odayı.. Alnında biriken terler zemheri nedeniyle anında donuyor. uykusu dağılıyordu en azından. Hem de öyle bir tatlı uyku geliyordu ki. düşe kalka yürüyordu. Neresi düz ise. Teğmen Rıfat haberci olarak tümenin diğer alaylarına haber götürmek üzere. Olabildiğince hızla yürümeye çalışıyordu ama dize kadar olan ve çiğnenmemiş kar üzerine yürümek kolay olmuyordu. Sobanın üstünde bir su güğümü olmalı ve kaynayan su nedeniyle buharlar çıkıp odaya dolmalı. beynini şartlamış "Ateş edeceğim" diye kendine söz vermişti ama önde giden alaylara karargâhtan verilen emri mutlaka hızlı bir şekilde yetiştirmeliydi. ısınacağım ve ısınacağım. yere düşüyor ve yuvarlanıyordu. Birden ayakları yerden kesildi ve hızla aşağıya doğru düşmeye başladı. Bir süre bu şekilde yatarken.. Bazen hiçbir şey hatırlamıyordu. Kendi kendine moral vermeye çalışan Rıfat Bey "Bu son bayırı da çıkınca bir köye varacağım. boğazına dek geldiğini. "Uyumamalıyım. üstünü örtmüşler gibiydi. Isınıyordu. uykunun o mahmurluğuna kendini bırakmak istiyordu. ağacın rüzgâr nedeniyle sallanmasıyla birlikte biriken karlar Rıfat Beyin yüzüne düşüyordu.. Döne döne yağan rüzgâr nedeniyle oradan oraya savrulan karlar kuytu yerlerde birikiyor. Soğuk havanın ve karların nefes alırken. Karlara bata çıka. leylim leylim yağarken.. Bir an bilincini kazanır gibi oldu. karşısına kim çıkarsa çıksın. Görebildiği kadar ilerilere baktı. "Kalkmalıyım!" dedi. bileklerini ve kollarını da ovalıyordu.Kar. soba basına yatmış. Şimdi yürümeliydi ama nereye yürüyecekti. Derin bir soluk alıp iki ayağını da sürükleye sürükleye yukarı doğru ilerlemeye çalışıyordu ama bir ustura kadar sert ve soğuk olan zemheri nefes almasını dahi zorlaştırıyordu. Korkarak. Beli acıyordu. bu tuzlu terlere karlar karışıyordu." diye kendini avutuyordu. "Örneğin İstanbul'u.." Vücudunun birden gevşediğini üşümesinin geçtiğini sandı. Sadece ve sadece kuzeye daima kuzeye doğru yürümek gerektiğini biliyordu ama bu havada kuzey neresiydi bunu bile bilemiyordu ki.. "Alaylara hiçbir zaman ulaşamayacağım" diye düşünüyordu. Uykusu geliyordu..

Rıfat! Biz. Rıfat gözlerine inanamadı. Kâh emekleyerek kâh ayaklarını âdeta sürükleyerek yokuş çıkıyordu. rüzgârla birlikte tekrar duyulmaya başlıyordu. sen tam bir daire yapıp bulunduğumuz yere gelmişsin.. Kulağına bazı sesler geldi." Az sonra karşısına çıktığı komutanın Albay Arif Bey olduğunu görünce. yapacak bir şeyi olmadığını düşünüyordu. Teslim olmuştu. "Yer değil mi elbette birbirine benzer. yere diz çöktü. Yürümeye başladı.. Beni komutanınıza götürün.Eh ne yapalım. gerçek daha sonra anlaşılmıştı. Zorlanarak..Anlaşıldı." dedi. Artık kaderine razıydı. Uzakta belirli belirsiz gördüğü karaltılar hareket ediyor..Az sonra yola çıkacağız haydi. Bu havada yolu bulsaydım şaşardım. "Seslere doğru gitmeliyim. Sesleri yine duydu. tekrar yürümeye başladı. Teğmen Rıfat komutanın yanma götürülürken.Ulaşamadın mı? . Teğmen Rıfat ise sıcak soba başında henüz ısınmıştı ki. diye haykırdı âdeta. Askerlerin giyimlerinden bunların Türk olabileceğini düşündü sonra heyecanla ve olanca gücüyle bağırdı: . Ellerini kaldırdı. Rıfat Bey tekrar ümitsizliğe düştü. Köyde ne kadar asker varsa dışarıya çıkarılmalarını istedi." diyordu. Her şey bitti" diyerek. At kişnemeleri kesilmişti. Öncüler şiddetli tipi nedeniyle yollarını şaşırmış. ağaçlarda çıkardığı ses de olabilirdi bu sesler. Birileri kendisine doğru yaklaşıyordu. "Bu köy nereden çıktı?" diye düşünürlerken.22 .Evet! . Gücü tükenmek üzereydi Rusların eline düşerse.. yürüyüş kolunun öncüleri bir köye yaklaşmışlardı.Evet efendim. . * . Bu karaltılar gittikçe çoğalıyordu. bazı gürültüler. yanlış yolda epey ilerlemişlerdi.Gel bakalım. "Yanılıyorum herhalde" dedi. Tekrar umut doldu içine. Sesler ara sıra kesiliyor. Her şey buraya kadarmış. Tekrar yola çıkacak olmalarının verdiği moral bozukluğu ile neredeyse bayılacaktı. Ancak ellerindeki haritaya göre bu yakınlarda hiçbir köy olmaması gerekiyordu. ağır ağır ilerlemeye başladı. .Ateş etmeyin. Gel şöyle ısın. Evet. Rüzgâr nedeniyle birçok ses duyduğunu sanıyordu. Gitmek istiyor ama ne yazık ki. Ara sıra at kişnemelerini de duyuyordu. işte at kişnemeleri yine başlamıştı. Az sonra bulanık da olsa kendisine birçok tüfek namlusunun doğrultulduğunu gördü. evet sesler geliyordu. "Seslere doğru gitmeliyim" dedi. seni gitti biliyorduk. "Ne olursa olsun seslere doğru gitmeliyim. "Yazık gele gele Rusların olduğu yere gelmişim. Sallanmayın. Duyduklarının kime ait olduğunu anlamaya çalıştı. Bu kez yanılmıyordu.. Albay Arif derhal borazancıbaşını çağırdı. . Zaten bu köye de yanlışlıkla gelmişler.Gittim komutanım ama sanıyorum yolumu kaybettim. . Etrafının sarıldığını anlayabiliyordu. . Yoksa yanılıyor muydu? Fırtınanın.Biz de Türk'üz! . Bir süre daha dinledi.. kendisine doğru hızla yaklaşıyorlardı. İşte o an bağrışmalar başladı.kalkıp tekrar yola devam ediyordu. .. yerinden kıpırdayamıyordu.Türk mü? .Desenize efendim tam altı saat boşuna taban tepmişim. Albay Arif Bey çok üzgündü. duyduğu borazan sesiyle dışarıya fırladı. Hele kendisine verilen raporların onların eline geçmesi çok kötü olurdu. "Ben buraları tanıyor gibiyim ama hele dur bakalım. Alaya ulaşamadım. Ancak Rusların olduğu yere doğru da gelmiş olabilirdi ya da haber götürmek istediği alayların yakınına dek de gelmiş olabilirdi. kendisine işkence yapabilirlerdi." diye düşündü. .Yaşasın! Sizler aradığım alayın askerleri olmalısınız. Horhor Yaylalarına gideceklerken Erdenik Köyü'ne gelmişlerdi. Üşüdüğünü anlayınca... ben de Türk'üm! Bu kez şaşırma sırası kendisine doğru yaklaşan erlerdeydi: .Komutanım! . Büyük bir utanç ve acı duyuyordu ama ne yazık ki.

Seferberlik nedeniyle askerlik şubesine teslim olduktan sonra artık "nereye git. Çıkan karışıklıklarda bu yaralı hayvanlara kimse bakamıyor. son tepe. Artık onlar nereye gittiklerini bile unutmuş bir hâlde sadece ve sadece yürümek için çabalayıp duruyordu. Asker yorgunluktan. bazı erlerde metrelerce derinliğindeki suya daldıkları hissini veriyordu. ilk önceleri birbirinden kopmama endişesi yerini kanıksanmışlığa ve her türlü şartı kabullenişe bırakıyordu. Yürüyüş uzadıkça. Sabah olduğunda tekrar yola çıkan kolordunun askerleri yine karlar içinde yürüyüşe başlamışlardı. Soğuk ilk önce eklemleri etkiliyor daha sonra nemin bir duvarı kemirmesi gibi kemiklere doğru ilerliyordu. her eklemleri yorgunluktan ve soğuktan ağrımaktaydı. tepeler belirir. hatta yiyecek yokluğunda kesilip yenmesi bile büyük bir tezat oluşturmaktaydı. Askerin son gayretleri hiç bitmezdi. * 10.Askerin günlerdir sürüp giden yürüyüşleri tek düzeye dönüşmüştü. biraz da insanı korkutuyordu. kar serpintilerinin içeri girmesini önlemek istiyordu ama bu mümkün olmuyordu. asker bunu bilirdi. eşeklere. Her tarafları. insanlar arasındaki savaşlarda hayvanların angarya işlerine koşulması. Şimdi kendilerine gösterilen hedefe doğru yürümekten başka bir şey düşünmüyorlardı. katırlara yüklenen cephanelerin. Durmadan yürüyorlardı. gözleri büyümüş bir şekilde sağa sola koşuşturup daha çabuk yorulmaktan başka yapacakları bir şeyleri olmuyordu. Düşünemezlerdi. Ensesinden. yollardaki karları çiğniyor ve kristal yapılarını bozuyordu. Asker biraz daha rahatlardı. Ama bu rahatlama hiçbir zaman midelerde meydana gelmezdi. Çok sağlam diye bilinen kemikler bu dertten dolayı müthiş bir şekilde ağrıyorlardı. Çünkü şiddetle esen rüzgâr yerdeki havadaki karları savuruyor. göğsünden. askerin içine dek serpiştiriyordu. Hele vadilere çöreklenmiş koyu sis bulutları içine girmek. gıdasızlıktan. Atının üstünde zor duran Doktor Derviş ise bazen uyuklamaya başlıyor. öküzlere ve mandalara çektirilen topların ağırlığını kendi omuzlarında hissederlerdi. İşte o zaman vadiler. On dört saatten beri durmadan yürüyen ve artık adım atacak hâlleri kalmayan kolordu gece bastırdığında mecburen mola verdi. onların durumuna düşmemek için hep son gayretlerini kullanıyorlardı. diye diye nice adımlar atılır. Atlara. Zorunlu oldukça birbiriyle konuşmuyorlardı. Bu biraz güven duygusu aşılıyor. Hele yaralanan hayvanların durumu daha da acıydı. Zaten aylardan beri yollarda olan asker kendi aralarında konuşabilecek her şeyi konuşmuştu. son gece. Ayaklarının kendilerini nasıl taşıdığına şaşıyorlardı. Gidenlerin ardında ve önünde de durmadan yürüyenler vardı. burada öleyim!" diye bağırıyordu. ıslak bulut denizi içinde iki adım önlerini göremeden saatlerce yürürler de yürürlerdi. Soğuğun dondurduğu beyinlerinin artık hiçbir şey düşünemedikleri ve hiçbir şeyi de hatırlamak istemedikleri gün gibi aşikârdı. Yürüyüş kollan geceden gündüze dönen zaman dilimlerine girip çıkmaktaydı. nerede savaş" derlerse gider ve savaşırdı. Arkadaşları onların bu hâllerini görüp üzülüyorlar. Pek çok kişi "Beni burada bırakın. ne kadar savaşmak zorunda kalınırsa kalınsın kötü bir şeydi. atların vurulması. Savaş ne kadar haklı da olsa. Artık ayakları donmuş gibiydi. atının dizginlerini bıraktığında düşecek gibi olunca. zerre kadar açık yerlerinden toz halindeki karlar kolayca . hemen kendini toparlıyor. Zira konuşmak beyhude bir davranıştı onlar için. Üzengiye basmaya çekiniyordu. ısınamamaktan bir et yığını haline dönmüştü sanki. uyumamaktan. nice tepeler çıkılır ve nice gecelerden sabaha ulaşılırdı. Verilen emirleri bir kanıksanmışlık ve umursamazlıkla yapıyorlardı. Hele hele bazıları savaşa hayvanların neden sokulduğunu anlamak istemezlerdi. Bir makine düzeniyle daima hareket eden ayaklar nice yolları aşıyor. Hele rüzgârlı havaları hiç mi hiç sevmiyordu. Sisin dağılmaya başladığı zaman saklambaç oynayan çocukların saklandıkları yerden çıkmalarına benzer bir duygu yaşarlardı. yollar kıvrım kıvrım gözükürdü. Yarısı bilinçlerini yitirmişlerdi. dizginlere yapışıyordu. Bu bulaşık. Son adım. eninde sonunda vahşi hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyorlardı. Bir çatışma sırasında insanlar kendilerini korumak için sağa sola kaçışıyor ya da siperlere kolaylıkla girebiliyordu ama hayvanlar şiddetli gürültülerden ürkmüş. Kolordu birlikleri bütün gün Oltu yönünde yürümüştü. İşte bu durumda Doktor Derviş göğsünü sıkı sıkıya kapamış olduğu halde.

Daha sonra çadırın içine yanan ateşten kor ve közler getirtip soğuğun biraz olsun kırılmasını sağlamak istiyordu. Sıcak rüyalardan sonra karla ve soğukla karşı karşıya kalmak doktorun canını sıkmıyor değildi ama böyle bir oyunu oynayarak kendini avutmak hoşuna gidiyordu. kar içinde mevzi almaya çalışıyor ve karşıdan ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı. Erler kendilerini çoktan yere atmışlar. Sıhhiye erleri hazırlık yapıyorlardı. Yine tatlı bir rüyanın tam ortasında birden silah sesleri duydu. Ancak ne olursa olsun. Hele kendisinin vurulmadığını görünce daha da şaşırmıştı. Üzerlerine ne varsa örttü. içeride sıcaktan bile durulmayan. Yara sararken. Doktor Derviş kalktı. Hele on dört saatten beri atının üstünde oturduğundan ayaklan uyuşmuştu. Üstelik bir de çıplak ellerini alkolle yıkayacağı aklına gelince ürperdi. Bir de sıcak odaları. Doktor Derviş onların yarasına bakıyor. etrafında hiç er kalmadığını gördü. Bu ateşin başına hafif yaralıları oturttu. Bu ellerle nasıl ameliyat yapacaktı? Yere dizilen forsep. Yanlarında taşıdıkları malzeme ve ilaç sandıklarını açmaya ve çatışma yerinde vurulanları geriye taşımaya çalışıyordu. üşümesi daha da artıyordu. Bazen kafasının üstünden bir merminin ıslık çalarak geçtiğini hissediyordu. bir vadi çatağında ateş yaktırdı. Bazen atın üstünde kısacık rüyalar görüyordu. tekrar görevine davam ediyordu. az ilerideki sönmeye yüz tutmuş közlere elini tutuyor. Bazen de mermiler ağaçlara ve yere tok sesler çıkararak saplanıyor.Hemen gidiyorum yüzbaşım. Doktor Derviş ise atın üstünde etrafına şaşkın bir şekilde bakıyor. Bu sebeple. zaten üşümekte olan doktoru âdeta donduruyordu. Bu rüyalar aslında kısa olmasına karşın doktora çok uzun geliyordu. Sık sık memleketine ait rüyalar görüyordu. doktora bağırdı: . Bu şekilde devekuşu gibi kafasını karlara gömmenin bir yarar sağlamayacağını düşündü. ilk önce hafif yaralıların yaralarını sarmış. olan biteni anlamaya çalışıyordu. hamamları görüyordu.Yere atla doktor! Karşı tarafa açık hedef teşkil ediyorsunuz. Doktor üşüyüp titredi. Doktor ellerinin âdeta buz gibi olduğunu hissetti. bir nebze olsun erleri rahat ettirmeyi amaçlamıştı. sinerek daha aşağıya gitti. kayalara çarpıp sağa sola düşüyor. Yaralı gelmeye devam ediyordu. Masa olmaması sebebiyle karlar üzerine diz çökerek . hafif olanları ateşin başına. Yine de kafasını gömdüğü karlardan kaldırmadı. Karların üzerine kalın bir örtü serip eri de üstüne yatırdı. Doktor bu şekilde kâh atla kâh yaya yolculuğunu sürdürmeye çalışıyordu. Haydi atla! Bu haykırış üzerine kendiliğinden beklenmeyen bir çeviklikle doktor kendini karların üzerine attı. Sonra ağır yaralıları çadırın içine yerleştirdi. bu silah seslerinin rüyada mı yoksa gerçekten mi olduğunu anlamak için gözlerini açtığında. Bir erin göğsündeki yara devamlı kanıyordu.Doktor geri çekilip bir sargı mahalli oluştursana! . alkollü bezle doktorun ellerini bir güzel sildi. Yaptığı pansumana ve sargıya rağmen kanamayı durduramamıştı. Olabildiğince sindi. tekrar Rusların dumanı görecek olmalarına aldırmadan. bu aletlerin bazıları ellerinin derisine yapışıyordu. Artan uyuşukluğunu gidermek için Doktor Derviş düz yerlerde atından iniyor. bu ameliyatı yapması gerektiği için sıhhiye erine "Şu alkolden ellerime yavaş yavaş sür de ameliyata başlayalım" dedi. Çadırın içine bir gemici fenerin astıran Doktor Derviş yerde yatan ağır yaralı erlerin feryatları. bir süre kar içinde askerle birlikte yürüyor. Çatışma sürüp giderken artık alaca karanlık bastırmak üzereydi. Ama bu kez de teri kurumaya başlıyor. eldivenleri çıkarmasına gerek kalmamıştı ama eldivenlerle ameliyat yapacak hâli yoktu. İşte bu gibi durumlar doktorun nefret ettiği şeylerin başında geliyordu. hemen ameliyat sandığını açmaya başlamış. Ancak yapacak bir şey yoktu. yürekleri paralayacak duruma gelince. iş yapamaz hâle gelince. Ondan sonra tekrar atına biniyordu. İşte o anda kendinin doktor olduğunu anladı. Er. eri ameliyata alması gerekiyordu. Yaralılara yardım etmeliydi. Soğuk öyle artmıştı ki. Şaşırdı. ağır olanları da çadıra yolluyordu. yanan sobaları. yaralıların feryatlarım duyuyordu. Ancak daha sonra alkol uçup giderken ellerindeki ısıyı da alıp götürmüştü. neşter. Bu sırada bir yüzbaşı doktora seslendi: . daha fazla beklemeden. makas ve iplik gibi malzemeleri sırası geldikçe kullanıyor.vücuduna giriyor. Ateş karşılıklı olarak devam ediyordu. büyük güç sarf ediyor. Giydiği yün eldivenleri çıkarması gerekiyordu. bir süre ısınmasını sağlıyor. buram buram terliyordu. Yerde yatan bir teğmen.

En yakın yerleşim yeri Oltu'ydu. Bu dom dom kurşunu olmalı. Ameliyat ettiği erin yarası ağırdı. Eğer tam isabet etseydi işiniz bitmişti. Ateş. "Demek ki çatışma devam ediyor" diye düşündü Doktor Derviş. Doktor Derviş daha sonra bunun dom dom kurşunu olduğunu ve onulmaz yaralar açtığını anlamıştı. benim kanım çoktur merak etme sen." O gece. Şimdi soğuktan yarası sızlayacak. Artık bu er hiç üşümeyecekti. belki de dayanılmaz sancılar duyacak. . . Rahmi Bey hemen çadırdan fırlamış gecenin karanlığına dalmıştı.. Doktor Derviş ameliyat işine tüm dikkatini topladığı için derilerinin soyulduğunun farkında değildi. gecenin karanlığında sıhhiyeler tarafından toplanamayan yaralılar bir bir çadıra getirilmeye başlandı. ölen eri çadırın dışarı çıkarmalarını söyledi. Sizi Oltu'ya götüreceklerdir. Bir kurşun sol yanından girip çıkmıştı. Ağır yaralı olarak gelen erlerin sayısından da önemli derecede azalma vardı. dün içinden geçtikleri Oltu'ya mı? Orası bulundukları yere tam on iki kilometre mesafedeydi.Sardım Rahmi Bey. diğer birisinin başı ucuna eğildiğinde. .Merak etmeyin. Hani. . Sıhhiyeler erin yarasını örttüler. güldürme beni Derviş.Bırakmayacağız elbette sakin olun. Sırayla yerde yatan erleri ameliyat etmeye çalışırken. "Demek ki bizimkiler araziye alıştılar. Yaranız kanayabilir. Ama Rahmi Beyi durduramazdım ki. derileri bir bir soyuluyordu. Ne olur? . durumlarını belirten bir etiketi boğazlarına takıp onları sınıflandırıyordu. Çok şanslısın kurşun sadece başınızı sıyırmış. . Elleri üşüyor.ameliyat yapması. O küçük kasabadan başka her yer beyaz dağlarla çevrelenmişti. arkadaşı Binbaşı Rahmi'nin çadırdan içeri girdiğini gördü. Ancak geride epey derin ve geniş bir iz bırakmış. .Kanasın. .Rahmi Bey! . . . Başı ağrıyacak.Erlerimin yanına. Bu Moskof çok değişik mermi kullanıyor.. Sonra erlerim benim için ne der? . Doktor Derviş hafif ve ağır yaralılarla uğraşırken sabahı etti. onun çoktan can verdiğini üzülerek gördü. bir nebze olsun. otur şöyle bakalım. Uzaktan tüfek sesleri geliyordu. Alelacele yaraları sarıyor.Bizi. . doktoru büyük sıkıntıya sokuyordu. . erlerin üşümesini önlemek istenmişti ama sabah olduğunda her şey değişti. . kullandığı makasın madeni kesimleri parmaklarının derisine yapışıyor. acısını hissetmiyordu ama bir süre elleri üşüyüp de közlerin üstüne tutunca ellerinin ısındığını ve işte o zaman acıdığını fark etti. Onu gecenin ayazında karların içine bıraktılar. . gece boyunca beslenmiş. bu yüzden kanamanın durdurulması güçleşiyordu.Allah kahretsin! Doktor şu yaraya çabuk bak! Gideceğim. "Keşke göndermeme gibi bir yetkim olsaydı.Derviş! Sen misin? Karanlıkta seni tanıyamadım.. Sıhhiyelere.Sizi son anda gördüm. Doktor tekrar canla ve başla çalışmaya başladı.Bana bitler bile bir şey yapamamış da mikroplar mı yapacak. Bazen de hafif yaralılar bizzat gelip tedavi olmak istiyorlardı.23 Rahmi Bey öfkeliydi... Bazı erler ise kendilerini burada bırakmamaları için doktora âdeta yalvarıyorlardı: .Geldim ya..Sen zaten vatan için kurban olmaya gelmedin mi? .Nereye? .Mikrop kapabilir. . Böyle kurşunlar girerken değil vücuttan çıkarken daha çok tahribat yapıyor.Ben gidiyorum. böyle ufak bir sıyrık nedeniyle burada kalacak hâlim yok ya.Ne kullanırlarsa kullansınlar hiç umurumda değil.Ne tesadüf. Ruslara durmadan küfür edip duruyordu.Aman doktor kurban olayım sana. Yaralılar bu kez daha da şaşırıyorlardı. Doktor Derviş ağır yaralıların durumlarını kontrol ederken." Az önce giden Rahmi Beyi düşündü. Tamam mı sardın mı? . . Ancak yapacak bir şey yoktu işte. bu dağ başında bırakmayın doktor. makası hareket ettirdikçe.Ama dinlenmeniz gerek.Gel.

Derilerinin soyulduğu yerler soğuğu daha çabuk duyuyordu.. şu tetiği çek de bu işkence bitsin..Bak doktor. Bizimle geleceksin.... anne ve babalan bekliyor. ana kuzularını bu şekilde bırakamayız.Ancak iki er verebilirim. Oltu'ya gitmeyi denesinler. bir süre sonra tek tük atışlar duyulmaya başlandı.Ne mekkâresi doktor! Baksana toplan bile biz çekiyoruz.. Demek ki.. Derviş ise kılım kıpırdatmadan sakin bir şekilde: .Bilemem.Ama bunları.Mekkârelere bindirilse? .Ya ne yapalım! . Çantalarını bile zor taşıyorlar! Her an yeni bir çarpışmaya girmemiz mümkün. Bizimle hafif yaralılar bile gelemez. Asıl onların Oltu'ya götürülmesi gerek. Yalnız bu erler Oltu'ya varabilirler mi doktor? . Bunların bir bildiği var ama ne. çatışma zorlaşınca da geri çekiliyor. .Nasıl olsa ölmeyecekler mi? .Bir şeyler yapalım! . ... Sonra eldivenlerini bu sargıların üzerine giydi.Ben onlarla kalayım. Acaba koca kışı boyunca bizi oyalayıp da baharda genel bir taarruza mı geçmek istiyorlar?" diye düşündü. Yerde yatan yaralıların değil anladın mı? . Ancak doktorun elleri sızlamaya başlamıştı yine. En az senin kadar içim kan ağlıyor ama ne yapabilirim ki? Ayakta ve hayatta kalmayı becerenlerle yürüyüşe devam edeceğiz işte. Ne yapacağını merak ediyorlardı. "Demek ki Ruslar geri çekiliyor" diye düşündü Doktor Derviş.Burada kalsınlar. Doktor Derviş ameliyat takımlarını bir kutuya koydu. bir başka dayanak ve destek noktasına dek gelip orada tekrar karşımıza çıkıyorlar. On-lan yanımızda götüremeyiz. Onlan. ağır yaralılar nasıl gelsin ki? . .Hiçbir şey yapamayız! Daha benim yürüyecek on sekiz saatlik yolum var. Allah'ın belâsı yerde ne araba yolu var ne de bir patika. Titreyen eli tabancanın horozuna gitti.Hayır.Ama! Teğmen kendinden beklenmeyen bir çeviklikle tabancasını çekip doktorun şakağına dayadı. yirmi yıl gözünüzden dahi sakındığınız evlatlarınızı dağın başında ağır yaralı olarak bıraktık! Kaderlerine terk ettik! Kurtlara yem yaptık. . Sevgilileri bekliyor. Parmağı tetiğe doğru gidiyordu. Ancak ağır yaralılar ne olacaktı? Haydi hafif yaralılar zor da olsa Oltu'ya kadar belki yürüyebilirlerdi ama on beş kadar ağır yaralı erin akıbeti ne olacaktı? Hemen gidip teğmene hafif yaralıların Oltu'ya göndermesini istedi. vurursan sizinle gelemem! Teğmen bu beklemediği söz üzerine şaşırdı. . Bu yüzden parmaklarını sargı bezleriyle sardı. Restini doktor görmüştü.Ölürler." dedi. Sıhhiyelere çadırı toplamalarını söyledi. Askerime bir de sırtında ağır yaralı mı taşıtayım. çatışma bitmişti.Haydi. sen bize lâzımsın ve bizimle geleceksin. Benim bu karardan hoşnut olduğumu mu sanıyorsun. . Hiç umulmadık yerde karşımıza çıkıyorlar daha sonra bizimle çatışmaya girip mümkün olduğunca oyalamaya çalışıyor. "Hep böyle yapıyorlar.Ya ağır yaralılar? . Onlara nasıl. Teğmen erlerin önünde seni vururum.Öğleye doğru tüfek sesleri seyrekleşti.. dediği için zor durumda kalmıştı. Yutkundu. . deriz. Doktor Derviş'e âdeta yalvaran gözlerle bakıyordu. Bu sıkıntılı hâl üzerine teğmenin alnında boncuk boncuk terler birikiyordu. Teğmen ise titreyen ellerine hâkim olmaya çalışıyordu. dedi.Onlar bu zorlu yürüyüşte bize ayak uyduramazlar. Bundan sonra da yaralılarımızın sana ihtiyacı var. . Biraz sonra teğmenin biri "Haydi! Toplanın gidiyoruz.Beni vur teğmenim.. . Doktor Derviş ise gözlerini kapamış sakin bir şekilde: .Ama yapacak başka bir şey yok. . Eli hâlâ titriyordu. Etmek zorundayız! . Teğmen: . Şimdi hafif yaralılar da kendisine bakıyorlardı.Denesinler ama.. rütbece benden yükseksin ama seni gözüm kırpmadan vururum. Bizden bir haber bekliyorlar. Kaldı ki.

ben kilere gidip birkaç tulum peynir çıkaracağım. Hiç olmazsa vahşi hayvanlar yemesin. "Bunlara çok ihtiyacım olacak. İkileme de asla düşmem. Neden sonra üç er silahları ile gelip ağır yaralıların başına dikildi. Bir yığın hayal kırıklığı. Hiç bu kadar zorda ve darda kalmamıştı. Başını eğdi. Sonra da mermi kutusunu tüfeklerin yanına koydu. diyordu. Doktor Derviş çekinerek Rahmi Beyin gözlerini zor da olsa kapattı. Üstelik benim elim senin gibi titremez de. Saçları diken diken oldu. Bir külçe hâline gelen vücuduyla ağır ağır hareket ediyor âdeta ayaklarını sürüklüyordu.. Bir sürprizle karşılaşmamak için gözlerini açmadı. beni öldürmedin ama bu ağır yaralılara bekçi bırakmazsan. Ancak ne ses vardı ne de seda. bu ağır yaralıların başında bekleyecekmişiz. İleride karlar içinde yatan. 5. dedi. Çabuk hazırlanın. Sıhhiyeler gelip her şeyin toplandığını haber verdiler. Başının döndüğünü hissediyordu.." dedi. Erlere: .İyi.Ne var? . az ötede hafif yaralıların Oltu'ya doğru yola koyulduklarını gördü.Peki gidelim. dedi. Bu sargı Rahmi Beyin sargısına benziyordu. Yerde yatan subayı görünce kan beynine sıçradı. Hepsinin boynunda Doktor Derviş'in astığı etiketler sallanıyordu.. seni ilk fırsatta öldüreceğim bilesin. Doktor şu beş dakika içinde yorulduğu kadar son beş ay ki. . Ağlamaya başladı.Teşekkürler teğmenim. Daha sonra başarabilirsek ağır yaralıları mekkâreyle Oltu'ya götürecekmişiz. Yılgındı. Haberin olsun. Zamanınız olursa taşlarla gömün. Ağır eşyaları bırakın. Yağan karlar bu açık gözlere ve ağza düşüyorlardı. Doktor hayretle sordu: ... Hanım sen de keteleri24 bir beze sar. Sonra seslendi: . BÖLÜM Kadir Ağa telâş içinde ilk önce üç tane tüfeği bir çuvala sardı. Yerde yatan ağır yaralıların sıcak kanı soğuk kristalize karlan eritiyordu. . Vahşi hayvanların saldırısından koruyacakmışız. bir boş çuval gibi ağır yaralıların yanına düşüp can vereceğini düşünüyordu ama bir türlü mermi yuvasından büyük bir hızla fırlamıyordu işte.Teğmen! Bu seslenişe geri dönüp bakan teğmene: . vücudu ve sinirleri gevşedi. Sonra bin bir özenle başını sardığı sargıyı çözüp çenesine bağladı. Yerde yatanın Rahmi Bey olmaması için dua ederek yürüdü.. Teğmen hiçbir şey demeden yürüdü. kadar yorulmamıştı. Giderken dolu dolu gözleriyle ağır yaralıların başında beklemekte olan üç ere baktı. Arkasından bakakaldı. bir yığın acıyla karşılaşan doktor biraz yürüyüp de çatışma yerinden geçerken bir başka sürpriz ile karşılaştı.. diyordu. Doktor Derviş gözlerini açtığında teğmenin ormanın içine doğru ilerlediğini gördü..Haydi teğmen çek şu tetiği. Neden sonra korkuyla Rahmi Beye baktı. yere düşmemek için yere çömeldi. Daha sonra sanki teğmen duyacakmış gibi zorlukla fısıldadı: .. başından sargılı subayın Rahmi Bey olmaması için duaya devam ederken acı gerçekle karşılaştığında.Sadece işimize yaracak şeyleri alın.Arkadaşımdır.. Gözyaşları içinde tekrar yola koyuldu.. Doktor şakağına dayanan soğuk namludan fırlayacak bir merminin her an şakağından girip öbür taraftan çıkacağını. . Ellerini yüzüne kapadı. Gözleri açık olduğu halde gökyüzüne bakan Rahmi Beyin ağzı da açık kalmış bembeyaz dişleri görünüyordu.. üç er kendilerine umutsuz gözlerle bakıyorlardı. Onlar çatışma yerinden uzaklaşırken. dedi Doktor Derviş. Bir şey diyecekti ama konuşmak o kadar zordu ki. Daha sonra Rahmi Beyi kucakladığı gibi ağır yaralıların yanına götürdü.Sen. Peynir hem bozulmaz hem de besleyicidir. Karısına ve kızlarına: . Sanki adımları geri gidiyordu. Giyecek ve yiyecek.Teğmenimin emri.

suyunu içtik. Yürek yakıcı. Yarınımızı kurtarmak için..Şu tuluma işaret koymalıyım. Sen ise evi kaldırmışsın. Artık göç başlamıştı. Belki başka yerde yeni bir düzen kurarız.. konumuz komşumuz ne olacak? Burada doğduk. Yine de onlara karşı koyamazdık. Bu ayrılığımız uzun sürmez. . Bu hareket her şeyi anlatıyordu. Bunun için kamçılar atların bellerine indi. yaş demez önüne çıkanı yakar ve kül eder. kişneyen atlarını. O da bir efsanedir.. Şimdi savaş var.Haydi hanım. yürekleri ağızlarına geliyordu. Burada öleyim. bir kaçak gibi evimizden uzaklaşmak istiyoruz. Arkalarında koskoca Rus ordusu var. Sonra bunları yukarıya.Kilere girdiğinde kendisini koyu bir karanlık karşıladı. ağır ağır köyün sokaklarında ilerlerken birkaç aile daha yola koyulmak için hazırlık yapıyordu. üç tane gül gibi kızımız var. evet elli yıllık geçmişimizi bir çırpıda feda ediyoruz. Şimdi ise bir suçlu gibi. yaşanmış ve paylaşılmış şeyler ne olacak? Bunları bir kalem de nasıl silip atabiliriz ki bey? Ben gitmiyorum. Sonra da: . dedim. en ufak bir hareket heyecanlanmasına neden oluyor. Belki geri döneriz. geride sıcak evlerinde. Köpekler ise yola çıkan kervanın yanında karlara bata çıka koşmaya çalışıyorlardı. Kalacak olanlar dahi gidenleri görünce kalmaktan vazgeçiyordu. Kadınlar ve kızlar ise sessiz bir şekilde ağlıyorlardı. Söylesene bu geçip giden yıllar ne olacak? Hatıralar. Geçmiş bağlarının karısını sarmalayıp buradan bırakmayacağını düşündü. Biz.Bunlar hep gerekli bey. Kim bilir? Kadir Ağa karısına baktı. geç kalıyoruz. Erkeklerin gözleri dolu doluydu.Ah bey ah! Böyle mi olacaktı? Evimiz barkımız. Bazı aileler ise çoktan yolu tutmuşlardı bile. yurt belledikleri bu yerden ayrılmak kolay değildi. Artık gidebilirlerdi. En ufak bir karaltı. Bu sözler üzerine hanımı ağlamaya başladı: . Bıçağı ile tulumun en altına bir çarpı işareti koydu." . Buradan ben de gitmek istemiyorum.Ben sana en gerekli eşyaları al. karnımız doydu. Gidenler. Hiçbir şey demedi. Ermenilerin köye girmeleri an meselesidir. içinden "Gecikiyoruz. dize kadar kar üzerinde kaymaya başladı. Burada ölmene razı olamam. Durgun bir suya taş attığında meydana gelen dalgalarla koca gölün bir kıyısına dek yayılır. . dememiş miydi? Sırası mı şimdi celallenmenin. Yurt edindikleri. . Bu dalganın daha nerelere dek yayılacağı belli değil. Karısına söz anlatmak için zaman kaybedeceklerdi. Heybetli bir duruşunun yanında hanımına yalvaran bir bakışı vardı.Etme eyleme.Yahu kervan yapıp yola koyulmayacağız ki! Kızaklı arabayla gideceğiz! Anlaşana Ermenilerden kaçıyoruz. Zamanımız olsaydı vuruşmak için birçok adam bulabilirdim. burada ölmeye niyetliydik. Çeteciler onlara kötülük eder. Öfkesini. arabanın yanına taşıdı. Hemen elindeki çırayı yaktı. bizimle geliyorsun. Şimdi ise sanki hiçbir şey bizim değilmiş gibi bırakıp gideceğiz. Hepsi son bir kez dönüp bıraktıkları evlerine bakarken âdeta donmuş kalmışlardı. dedi kendi kendine. Gidenler ise gözleri bıraktıklarında ve Ermeni çetecilerinin gelmesi muhtemel olan yollardaydı. Bak.Gelmiyorum! . Ara sıra esen rüzgâr yerden kaldırdığı karları gidenlerin üzerine savuruyordu. Köyümüzde nefes aldık. bizi yakan yangının küllerinden tekrar doğamayız. . Gitmek ve hızla hareket etmek gerektiğini hepsi biliyordu. Bu durum elem verici. durmadan böğüren ineklerini ve meleyen koyunlarını bırakıyorlardı. haradaki atlarımız ne olacak? En önemlisi geçmişimiz ne olacak Kadir Ağa? Burada tam elli beş sene geçirmişiz. Üzeyir. Kızak arabaları. sevincini ve hüznünü bu gözlerden kolayca tanırdı.Bir kaç tulum daha alayım ki dikkat çekmesin. Geri döndüğünde hanımın bir yığın eşya aldığını görünce küplere bindi: . Ancak yangın rüzgârı arkasına aldığı vakit kuru. Ağır ağır ilerleyip kızaklı arabaya oturdu. Ambardaki ekinlerimiz ne olacak? Ahırdaki davarlarımız. Karısı da onu gözlerini iyi okurdu. ocakta sıcak çorbalarını. Koyu bir hüzün ve çaresizlik gördüğü kocasının gözlerine baktı. Küllerinden tekrar doğan da sadece ve sadece Anka Kuşu'dur. Belki Mevlâm daha sonra evimize dönmeyi nasip eder. . İki tulum peynir daha çıkarıp birincisinin yanına koydu.. Hızla uzaklaşmamız lâzım! Bunun için de yükümüzün hafif olması gerekli. Onlar. Kadir Ağa işte en çok bundan korkuyordu.

Tortum'un batısında en yakın köyün İslâmköy olduğunu gördü. giyecek. "Gitmişler. Hazır Rusların desteğini almışken. Yerde ise alabildiğine uzayıp giden kar çölü vardı. Bizimkilere haber verip giden kervanın peşine düşmeliyiz. diye düşünmüş olabilirler.Bilmiyorum. çil çil altınlardan eser yoktu. Sarı. Savaştan ve çetecilerden olabildiğince uzağa. Fırsat bu fırsat." Sonra bu düşüncelerinden sıyrılır gibi oldu. Altınlar hangi tulum içindedir acaba?" Tulumları tek tek kaldırıp salladı. Ancak haritada başka bir köy işaretlenmemişti. yoksa gerçekten bir tek İslâmköy mü vardı? Sahi hangisi? . Burada bulamazsam gidenlerin peşine düşebiliriz. Erzurum'a belki. Bir süre bekledikten sonra kilerin kapısını açıp dışarı çıktı ve etrafa şöyle bir göz attı. Tortum'a belki. Sarıkamış'a varmak için daha çok çarık eskiteceğiz. Kimsecikler yoktu. Faik Çavuş bir süre düşündü. Çünkü Sarıkamış ele geçtiğinde her şey yoluna girecekti. silah ve en önemlisi de zafer hep Sarıkamış'ta vardı. bu kez kilerin hemen girişinde duran çırayı tutuşturdu. uzadıkça uzuyordu. Yani bu yakınlarda köy var da haritada mı gösterilmemiş. Takım. tırısta gitmekte olan ata bir kırbaç daha vurdu. Diğer bir tulumu alıp onu da parçaladı Yine bir şey bulmadı. . Yani yolumuz uzun. Elimi çabuk tutmalıyım. elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. Ses seda duyulmuyordu. Yalnız bir tek şeyi iyi biliyorlardı." * Faik Çavuş yola koyulduklarında. Her ne olursa olsun öğrenmem lâzım. hırslandı. bizimkilere bir haber uçurdum mu tamamdır. barkımız. Sarıkamış'a dek yürüyeceklerdi. Hiç konuşmadan rüzgâra karşı yokuş aşağıya hızlanan kızakta "Nereye gidiyoruz?" diye kendine sorup duruyordu. Bu yüzden tulumları tek tek kontrol etmeliyim.Çavuşum neredeyiz? .. Tortum'dan sonra kuzeye yürüyecek daha sonra da doğuya dönüp Oltu'ya dek gidip. ertesi gün kilere geri dönmüştü. doğduğumuz yer bize gurbet oldu artık. "Tulum peynirlerinin içinde altınlar olabilir. Yollar yola bağlanıyor. Ne hâllere düştün. Günlerce yürüyorlardı. altının olduğu tulumu almış da olabilirler. Üç tulum peynir aldığına göre altınlar bu tulumların birinde olmalı. Her yerde kar ve soğuk vardı.. Kadir Ağanın karanlık kilerinde saklanan bir çift göz oradan ayrılmış. Hay Kadir Ağa hay. "Nereye gidiyoruz? Bunu bile bilmiyorum. Sonra? Sonrası onlar için büyük bir muammaydı. Evimiz. En ufak bir ses gelmiyordu.. Yiyecek. Faik Çavuş elindeki haritaya baktığında.. Ziver sordu: . Sonra tulum peynirlerinin olduğu bölüme doğru ilerledi." Tekrar kilere koştu. "Götürmüş." Hemen tulumları kamasıyla kesip içindeki peynirleri parça parça edip altın aradı ama tulum peynirlerden başka bir şey göremedi.Haydi oğlum! Bastıran kar içinde Kaleboğazı'ndan evlerini terk edenlerin oluşturduğu kızaklı kervan gözden kayboldu. Faik Çavuş kendini halsiz hissediyordu. yollar bitmek bilmiyordu. "Eğer götüremediyseler burada olmalı. Bu kez rast gele kendinde geçmiş bir hâlde peynir tulumlarını bir bir parçalamaya başladı. güneşli bir günde yürüyordu. Altınları mutlaka almalıyım.Kadir Ağa bindiği kızaklı arabanın arkasına en dayanıklı üç atını da bağlamıştı. Karanlığı dağıtan çıranın aydınlattığı yerlere dikkatle baktı. Altın olan tulumun hiç olmazsa ses çıkaracağını düşünmüştü ama ses seda yoktu. Öfkelendi. Tekrar gelip alırız. İyi dinlenmeden tekrar yola koyulmaları doğru muydu? Bu soruyu sorduğunda "Daha çok gidecek yolumuz var." dedi kendi kendine. Askerin aklına bu düşünce geldikçe. burada kendi tümenlerinin gelmesini bekleyeceklerdi. Hiç kirlenmemiş masmavi gökyüzü insanda çeşitli duygulara neden oluyordu. adı sanı bilinmeyen ardında bıraktıkları doktor ve hasta erlerden dolayı üzgündü. Oltu'da kendilerine nasıl bir görev verileceğini bilmiyorlardı. Daha sonra ne olacağı bilinmez. Şaşkındı. . Takım erlerinin en çok şikâyet ettiği şey tek düzelikti. Ya da giderlerken.

— İyi. Ancak bu molalarda neferler ayakta dikilmek zorunda kaldıklarından. Onun bu sorusuna ilk önce pek aldırış etmeyen çavuş.Ne o Yakup? Gurbet elde hüzünlendin herhalde. birbirlerine kartopu atmalarını. Bazen kayıp düşüyor. Durun! Hepsi bu kesin haykırış ile durmuşlardı. kar yüklü bulutların istilâsına uğramış. . Tek sıra halinde yürümeye. . duruyorlar mı. uzun zamandır karlara bakmaktan gözleri kamaşan erlerin gözlerinde yanmalar. zor da olsa. Tüm bu söylenenlere Yakup bir şey demiyor. . Çok uzun zamandır yoldayız" diyorlardı.Gözyaşlarına yazık arkadaşım.Ağlama oğlum. gidiyorlar mı. iki de bir sendeliyor. birbirlerinin ayak izine basmaya çalışıyorlar. . Yakup'un bu hâlini görünce yüreği cız etti.. Ellerini açtı. Bu iniş onları çocukça bir neşeye boğmuştu. Karda yuvarlanmalarını. İleride giden arkadaşlarını dahi göremiyordu. Birden silahını attı. hep gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı idi. batmalar ve kaşınmalar ile sulanmalar başlamıştı. "Demek ki çok uzun zamandır askerdeyiz.. çeşitli ışıkları gördüğünü.Durun. bu belirsizliğin arttığını anlamıştı. . Yakup bu soruyu çavuşunun neden sorduğunu anlamaya çalıştı. Öğleden sonra güneş gri ve beyaz renkli. merak etme. . diye bağırdı. . neden sonra tekrar oluşturulan izde yürüyordu. Sonra boş verdi. Yakup'un yürüdükleri patikadan iki de bir sapması. Gözleri sulanıyordu. . .Hiç Rus görmedik. mavi gökyüzünden eser kalmamış. Zaten öyle ağır ilerliyorlardı ki. belli olmuyordu. Hem burada kar kalınlığı daha az hem de etrafı daha iyi görebiliyoruz. Sanki etrafında yıldızların uçuştuğunu.Senin memleketin neresiydi? . yerde kayıyor. Ziver. ayaz gittikçe artmaya. Hâlbuki hafıza kaybına uğradıklarının farkında değillerdi. . "Herhalde gözlerim kamaşıyor ondan" demişti. bu durumun artarak devam ettiğini hissediyordu. İlk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkan Yakup'un çakır gözleri sulanıyordu. diye sormuştu. hem çiğnenmiş karlara basıyor hem de bir nebze olsun. Bazıları bilinç kaybından dolayı çocukluklarına dair pek az şeyi hatırlayabiliyor bazıları ise nereden geldiklerini bile bilemiyorlardı. Sırtı takip edeceğiz.. ağır ağır ilerlemeyi tercih ediyorlardı.Alışırsın.Çavuşum sahi biz nereye gidiyorduk.En yakınımızda İslâmköy var. ara sıra takımın yürüdüğü yerden sapıyor. önündeki her şey beyazlaşıyor. Sık sık gözleri kararıyordu. Yakup'un da bilinç kaybına uğradığını anlamıştı. Manga. Tortum ile bu köy arasında başka köy de gözükmüyor.Merak etme bu havada kurtlarla bizden başka hiç kimse dışarı çıkmaz. gereksiz yere kar çiğnemek zorunda kalmıyorlardı.İslâmköy'e gidiyoruz Yakup. Erler insan ayağı değmemiş karlı yollarda yürümekten çabuk yoruluyor.Eh öyle demektir.Gözyaşlarını tutamıyorsun. belirsizleşiyordu. kızak kaymalarını daha nice hatıralarını. Takım içinde en çelimsiz Erzurumlu İshakoglu Yakup'un artık ayakları birbirine dolaşıyordu. şiddetli tipiden korunabiliyordu.. Şimdi yine önünde büyük bir beyazlık vardı. Bu belirsizlik onlarda büyük bir endişeye neden oluyor. .. Önde yorulan. ishakoglu Yakup bir ara Faik Çavuşa: . Bu neşeyle birlikte hepsi çocukluklarındaki kar oyunlarını hatırladılar. bu sebeple Faik Çavuş kısa aralıkla mola veriyordu. ara sıra gözleri kamaşıyor.Biz yine de dikkatli olalım. Gözlerini sildikçe. kemiklerimiz buz tutacak demektir. Ancak yürüdükçe. . . Yakup bunu ilk fark ettiğinde üzerinde durmamış.Eğer öyleyse iki üç gün daha dam altı göremeyeceğiz. .Erzurum. sırttan aşağıya doğru iniyordu. "Yoruldu" dedi.Onların Ardos'a dek ilerlediğini biliyoruz. . arkadaşları Yakup'a takılmadan edemiyorlardı. bazen de yuvarlanıyorlardı. takımın en arkasına geçiyor.

Bir de sarp kayalıklar arasından yürümek zorunda kalacaklardı.. "Ya kör olduysam?" Bu düşünce ve korkuyla daha yüksek bir sesle bağırdı: . Biraz dayanmalıyım.Bulanık görüyorum. bu uçurumların kenarında. Bu kez geçer diye bağırmadı bile. derin bir uçuruma doğru gittiğinin farkında değildi. Bastığınız yere dikkat edin. İçini kaplayan korku yine peydahlanmıştı. Taşlardan uzaklaşmamalıyım.Gözlerini fazla ovuşturma.Say bakayım.Göremiyorum! Göremiyorum! Bu söz üzerine Yakup'un takım arkadaşları güldüler: . Ancak tırmanmaktan başka bir çareleri kalmıyordu. Ayaklarını sürüyerek. Kaç gündür yürüdükleri halde böyle geçişi zor olan bir yere gelmemişlerdi. O da korkuyla kendine sordu. Zor da olsa burasını aşmalıydılar. gideceği yeri anlamaya çalışıyordu. demin nasıl bir bulanık da olsa görmüşsem. Eliyle bir taşa dokundu. ." Ayaklarını sürüye sürüye yürürken. Hepsi içlerinde yer eden endişeyi birbirlerine fark ettirmemeye çalışıyorlardı. . yine görmeye başlarım. Az önce bulanık gördüğü hâlde şimdi hiçbir şey göremiyordu. Zor durumda kalana yardım edebilelim.Haydi yola çıkalım. Sizler sanki koyu bir sis içindesiniz. Bir yandan da "birazdan geçer.Çok ağladın da onun için görememişsindir. Boşta kalan ellerini sağa sola uzatarak. Aşağıya doğru indikçe. Taşın sağma ve soluna baktı. Kimisi de parmaklarını Yakup'un gözlerine neredeyse sokacak kadar yakına getiriyordu: . Yakup ise onların arkasından yürümeye başladı. Az sonra ne kadar zor bir yokuşu tırmandıklarını anlamakta gecikmediler. .Bak gözlerin kör olacak. uçurumlar daha derinleşiyordu. Üstelik ayaz nedeniyle bu yokuş yer yer buz tutmuştu.Tüfeğini al. Yakup gittikçe uzaklaşan arkadaşlarının seslerini .. Evet.Beş on dakika dinlenelim. kar kalınlığı artıyordu. "Ya kör olduysam?" diye kendine sordu. diye bu kez hiçbir şey demeden ilerlemeye gayret ediyordu. Yokuş gittikçe daha dikleşiyor. Ancak bu kadar yolu yürüyüp buradan geçememek. Kimi ellerini gösteriyor: . . . Tüfeğini sırtına astı. Bir de derin uçurum kenarlarından yürümeleri gerekecekti.İşte bu kötü.Sırası değil. Yoksa arkadaşları gerçekten kör mü olmuştu? Hepsi Yakup'un başına toplandılar.Oğlum bırak şimdi numara yapmayı. Faik Çavuş askerlere seslendi: . Bir süre olduğu yerde durdu. İp var mı? -Yok. .Göremiyorum! Bu acı haykırış nedeniyle deminden beri Yakup ile alay eden erlerin gülmeleri birden dondu kaldı.Bunu görüyor musun? Yakup ise heyecanlı bir şekilde haykırıp duruyordu: . Bulanık ama daha iyi görüyorum. . .Ağlama artık. Hem de bu dağ başında." diye düşünüyordu. Karlarda ayağını sürüyerek adım adım boşluğa gidiyordu.. Neden sonra Faik Çavuş omzuna dokundu: . "Boşluğa doğru gitmemem gerekli. Yakup'un endişe ve korku içinde titreyen kalbine çörekleniverdi. Kör kelimesi. . diyordu. Bu söz üzerine rahatlayan erler tekrar Yakup'a takıldılar: . Ancak değişen bir şey yoktu. Manga tekrar ağır ağır yürümeye başladı. Zaten iyice yorulmuş olan erler önlerine çıkan dik bir yokuşu görünce hayal kırıklığına uğradılar. Tırmanmaya başladıklarında Yakup yine kendini koskoca bir karanlığın içinde buldu.Birbirimizden fazla ayrılmayalım. geriye dönmek olmazdı.Bu kadar sulu gözlü olursan. yolunu bulmaya çabaladı.Haydi bakalım gayret. . İş sadece tırmanmaya kalsa iyi idi. Biliyorsun tüfek zimmetlidir. Öndeki arkadaşları kendisiyle yine alay eder.Biliyorum çavuşum. evet şimdi daha iyi. göremezsin tabii.

Her sabah doğacak güneşin yerine.Çavuşum tekrar görürüm değil mi? . bu karanlığa lâyık değilim. derin ve karanlık bir bunalıma sürüklüyordu. . boz bulanık çağlayan dereleri.Gözlerini kör ettin. İşte bu gerçeği bilmek ona çok zor geliyordu.Ne yapıyorsun? . Bu takılmaların ardı arkasının kesilmeyeceğini anlayan Faik Çavuş bağırdı: . Onun sesine az ilerideki arkadaşları dönüp yine kendisine takılmadan edemediler: . Görürsün. Bu gel gitler Yakup'u yıpratıyor.Uçuruma mı? . . Gözlerim.Yoksa sen? .Göremiyorum! . . "Eyvah düşüyorum!" dediğinde bir el kendisini hızla geri çekti: .. .Merak etme Yakup tekrar görürsün. Kör olmayı bir türlü kabullenemiyordu. onun ardından yürümeye başladı. Bu sözler üzerine Yakup sakinleşir gibi oldu. .Kör oldum! Allah'ım bana yardım et! Allah'ım bana gözlerimi geri ver! Faik Çavuş Yakup'u teselli etme gereğini duydu: ..Yeter artık.Razıyım çavuşum.Sulu gözlü Yakup.Yakup sakin ol.Çavuşum göremiyorum! Göremiyorum! Her yer karanlık! Bu kadar beyazlık içinde yürüdükten sonra içime doğan karanlığı hazmedemiyorum çavuşum. Ben kör kalırsam çavuşum? Ne yaparım? . . Ancak erlerin bazılarında çarık olduğu için tırmanırken sık sık kayıyor. ağızlarına ve burunlarına giriyordu. Yakup ise hâlâ bağırıyordu: . Yakup'un koltuklarına girerek. kurtlan. Isı gittikçe düşüyordu. Ben..Görürsün Yakup.duyunca "Biraz daha hızla ilerlemem lâzım" dedi. Daha önce de öyle olmuştu hatırlasana. sizi. kar beyazlığını görmeye razıyım. Ümit içinde konuştu: .. Ürperdi.Görürsün ya. yollarda .Elbette. Yeter ki. Bilinmez bir dağın doruğuna doğru tırmanmaya çalışan manga erleri Yakup'un kör olduğunu öğrenince âdeta yıkılmıştı. aylarca hatta yıllarca. günlerce.Yakup'un koltuğuna gir. Haydi gidiyoruz. İlk önceleri tatlı bir ümit ile tekrar görmeye başlayacağını sanan Yakup tamamen karamsar olmuştu. ..Kayaları. Yakup bir eliyle Faik Çavuşun palaskasına tutundu.Şurada biraz dinlenelim..Geldim çavuşum. Kayaların arasında ayakta beklemeye başladılar. tekrar karamsar bir havaya kapılıyordu.Güneşi. uçurumları. .Düzelir değil mi çavuşum? Tekrar görürüm değil mi? .Hiç çavuşum. uzayıp giden karlı dağları görürüm değil mi? . . Hüngür hüngür ağlamaya başladı.Yeteeer! Kesin sesinizi! Ziver bana yardım et. eskisi gibi görebileyim. bu nedenle ilerlemekte çok zorluk çekiyorlardı. Gözlerin elbette yine düzelir. Çöken karanlığı fark edemeyince. . İshakoglu Yakup bu kez olduğu yere çöktü. Onlar. Gözlerim karanlığa bakmaya hak etmedi.Gene mi ağlıyorsun? . masmavi gökyüzünü. Büyük bir adım attığında ayağı boşlukta kaldı. Bu şekilde manga tırmanmaya devam ediyordu.Uçuruma doğru gidiyordun. yeşil çamları. Yakup ise sızlanmaya devam ediyordu. . İnce ince savrulan kar taneleri yüzlerine bir kırbaç gibi vuruyor. Gidiyordum. onu uçurumun kenarından biraz içeriye taşıdılar. kör olduğuna inanmıştı. Geçici körlük olmalı bu. Ziver'i ve diğer arkadaşlarımı görürüm değil mi? .Görürsün ya. Faik Çavuş ve Ziver. Yakup'un gözlerinde karanlığın en koyusu sürüp gidecekti. Bazen ümitleniyor ama gözlerinde en ufak bir ışık sızıntısı dahi olmadığını görünce.

zor zamanların geçeceğini düşünüyordu." diye kendini teselli etti. İstesek de istemesek de. Batum ve civarında Ruslara karşı başlattıkları isyan gittikçe büyüyordu. işte bunlara katlanılırsa gelirdi. Şu Almanların ne yaptığını anlayabilseydim. Ancak Kafkasya Seferi başlayıp da denizden iaşenin gelememesi. Ne zamandan beri Batum'a asker çıkarma fikrinde olan Başkumandan Vekili Enver Paşa bu çıkarmayı eğer gerçekleştirebilirse.. giysisizliğe her şeye." Üstelik Karadeniz'de Trabzon Limanı'nm mayınlanması ihtimaline karşılık iaşe gemilerinin Rize'ye gitmesi ve iaşenin 300 kadar kayıkla limanda bekleyen Rizeli kadın ve çocuklarla yapıldığı haberini alınca Yüzbaşı Baki Beyin yüreği sızladı. Almanlar aklına gelince bilinmez bir belirsizliğe düşüyordu. işte o zaman önümüzde kimse duramayacaktı. Yakup ise yürüdüğü yollarda değil ama kendi içinde büyüyen uçurumlara düşmemek için titreyip duruyordu.. ölecek diye bakanları.Ey güzel vatan! Nerede yaz kış işleyen geniş yolların! Tren yolların! İaşe depoların nerede? Giyecek depoların nerede? Sakinleşmişti. Hızla Kafkasya içlerine girebileceğiz. Hatta acıya. Alman amiralinin "Karadeniz'i bir Türk gölüne çeviririm" diye ilk günlerde etrafına güven vermesi herkesin moralini olduğu gibi Baki Beyin de moralini yükseltmişti... Ümitler. Dillendirmeye dahi korktuğu gerçekleri bir bir sıralamıştı. Belki savaşa bile gerek kalmadan kolayca Kafkasya içlerine dek ilerleyebiliriz. İçinde kendine bile söylemediği şeyleri haykırmıştı. Hele hele donanma komutanı Souchon'un ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. "Kendilerini ateşe atmıyorlar ama başımıza ateş açmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ne kadar zorluk ve imkânsızlık içinde olursa olsun kendilerinin zafere ulaşacağını sanıyordu. Bu kıvılcım diğer esir vatandaşlarımıza da örnek olacak. hani şu hasta adam dedikleri devlet ayağa kalkar ve kendine. İşte her şey ayan beyan ortadadır. açlığa. Kaç zamandır esir olan milletdaşlarımız hürriyetlerine kavuşacaklar.sürüklenirken. "Şuraya bak. Zafer. "Almanların yapacağı mali yardımla her şey düzelir. Bir de şu Almanlar söz verdikleri giyecek ve silah yardımını zamanında yapsaydı.. . Buraya kadar gelen söylentilerle değerlendirme yapmaya çalışıyordu. Az bir destekle dahi Rusların hakkından gelebilmek mümkün. Nereden ve nasıl geldiğimizi anlayamayacaklar bile.." İçi kabardı doldu doldu sonra ellerini açarak haykırdı: . Onlarla müttefik olmak zorunda kaldık. Aldığı son haberlerden dolayı sevinçliydi. İşte o zaman Osmanlı Devleti. Bu yüzden her şeye katlanılmalıydı. Oraya da çıkarsak bu kez Rus askeri Batum'dan. bekleyenleri şaşırtır. Nakliye gemilerimiz sinek gibi avlanıyor. Devletin bu zor zamanlarında herkes gayret içinde olursa. Bizim gönüllü müfrezelerimiz de büyüyen isyanı destekliyormuş. Ordunun hareket planlarında da donanmanın Karadeniz'e hâkim olduğunu ancak harekâta doğrudan katılmasının beklenilmemesini istemişti. Duydum ki Ruslar bu isyanla başa çıkamıyormuş. "Artık Kafkaslarda bir kıvılcım çaktık." Yüzbaşı Baki Bey ümit doluydu. levazım malzemelerini bize zamanında verebilselerdi. Ancak yapacak başka bir şey de yok. Şimdi de müttefikliğin gereğini yapmalıyız. Kadınlar ve çoluk çocuklarla iaşe nakliyatı yapıyoruz. Karla kaplı Kafkasya dağları milletimin isyanıyla çıkacak olan yangından eriyecektir. Kars'tan ve Ardahan'dan çekilmek zorunda kalır. gerçekler ve hayaller ne kadar da iç içe girmişti. yaraya ve ölüme bile. Çünkü Souchon şimdi de 3. * Yüzbaşı Baki Bey üst rütbeli subaylar arasında konuşulan bazı konulardan haberdar olmuştu. diye düşündü zira kendisinin de maaşı iki aydır ödenmemişti.. Almanlar ne zamandan beri Odesa'ya çıkartma yapmamızı istiyorlar. Ruslar iyice şaşıracak. Rus deniz kuvvetleri tarafından engellenmesi amirale olan güvenini kaybettirmişti. Herkes kendisi gibi gayrete gelirse. üzülmekten kendini alamıyordu. Ancak İstanbul'dan uzak olduğu için sağlıklı değerlendirmelerde bulunamıyordu. Soğuğa. Türk milletinin isyanı işte çığ gibi büyüyor. Doğru olabilir. Yakında çok daha fazla destek verilecekmiş. Yüzbaşı Baki daima gönlünün sesini dinliyor ama bazı gerçeklerle karşılaştığında ya da bazı acı gerçekleri duyduğunda. Subay arkadaşları hazinenin tam takır olduğunu kendisine söylediklerinde çok şaşırmıştı..

Trabzon limanına doğru yol almakta olan Osmanlı gemilerinin limana girmelerinin sakıncalı olduğunu. tir tir titreyen doğru dürüst bir şey yiyemeyen erlerine dağıtıyordu. Baki Bey. 11 Aralık'ta Batum'dan dönen Rus donanması Sinop açıklarında 4000 ton malzeme yüklü olan Deme vapurunu da batırdı. kaç gündür ağzına doğru dürüst bir lokma koymamasına rağmen açlığını bile unutuyordu.'" İstanbul'a ulaştırılan bir haber o akşam Genelkurmay Başkanlığı'nda telâşa neden olmuştu. O gün.. ihtiyarlar ve çocuklar olanca güçleri . Erlerini çok seviyordu.. Kimin ne kadar kayığı var ise. Soğuktan tüfeklerin mekanizmaları çabuk bozuluyor. yer yer yara olmuş dudaklarında ümit dolu bir marş vardı: "Yürü ey memleketin oğlu ve şanlı neferi. gönlü bir deniz gibi kabarmış. kayık ve takalarla boşaltılacaktı. Geride kaldı ölüm. Rize açıklarında demirleyen yük gemilerinin boşaltılması ise sorun olmuştu. Yük gemileri Rize'de boşaltılacaktı. sevinçli güzel bir haber alırsa da kanı coşacak gibi oluyordu. Trabzon Limanı'nın Ruslar tarafından mayınlandığını belirtiyordu. Yüzbaşı Baki Beyin gönlü şimdi med cezir gibi bir çekiliyor. kayıkları kim kullanabiliyor ise çoluk çocuk. nusretü cennet ileri. Yine yığınla hayal kırıklığına uğramış ama daha sonra kırık bir ümide tutunarak kendini avutmaya gayret etmişti. Yükü alan kayık derhal limana doğru yol almaya çalışıyordu. Üstlerinde kışa dayanıklı uzun kaputları yoktu. bir süre sonra kendilerini takip için Rus donanmasının derhal Karadeniz'e açıldığı haberini almışlardı. Bu tarihten sonra Karadeniz ikmali sadece Samsun-Trabzon arasında küçük yelkenlilerle gizlice yapılan bir şekil aldı. "İstanbul'dan beklediğimiz vapurlar ne yazık ki gelemiyor yüzbaşım. Talim yaptırırken bile bazı tüfekleri erlerinin sırayla kullanmasını istiyordu. Bu kayıkları genellikle kadın ve çocuklar kullanarak. Bir şeyler yapılmalıydı. beklemediği kötü bir haber alırsa. "Ben vatanın en zor anında. Hemen şehre ilânlar asıldı. Memleketlerinden yüzlerce kilometre yol yürüyerek buraya gelmişlerdi.ümitlerin ve hayallerin bir bir gerçeklere dönüşeceğini sanıyordu. bir kabarıyordu.. sanki damarlarından kanı çekilecek kadar üzülüyordu. Zar zor olsa da gelen gemilerin bu şekilde beklemesi sakıncalıydı.28 Rus Donanması Aralık ayından sonra Karadeniz hâkimiyetini hissedilir derecede arttırdı. Yüzbaşı Baki yine de buralarda olmaktan memnundu. 8 Aralık günü 4 Rus gemisini gören kafile rotalarını değiştirerek Rusların takibinden kurtulabilmişlerdi. bölüğün! de tüfeksiz erlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Gemiler. Ancak açıkta bekleyen gemilerin de derhal boşaltılması gerekiyordu. Hafızalarda hep 6 Kasım'daki bombardıman vardı. Bezmiâlem ve Mithatpaşa vapurlarını batırmıştı. Fakat iyi.. Ummadığı.. gemilerin Rize'ye gitmeleri emredildi. Kayıkları kullanan kadınlar. Ertesi gün herkesi şaşırtan hem de gururlandıran bir tablo görüldü.. dönerken rast geldikleri Bahriahmer. Ruslar 10 parça gemi ile Zonguldak'ı bombalamış.. yükleri alıp gitmek için bekliyordu. Zaten orduya zar zor gönderilen iaşenin bir de Trabzon Limanı'nda batırılacağı göz önünde bulundurulunca. Ancak yine de gemiler Rize limanına girmeyecek biraz açıkta bekleyecekti. ileride talim yapan erlerine doğru giderken. Limanın hemen açığında bekleyen nakliye gemilerinin etrafında tam 300 kayık vardı. Ne yazık ki yenileri verilememişti. Hayal etmeden ve ümit beslemeden gerçeklere de ulaşılamazdı ki.. alay komutanından potin ve sağlam çarık istediğinde. İşte tüm bu olup bitenler yüzünden Karadeniz'de zorda olsa yola çıkan nakliye gemilerinin ne yapılıp ne edilip Rize'ye gitmesi emredilmişti. Soğuktan çatlamış.. Çünkü Rize'de yetişkin erkekler ve gençler askerliğe alınmış.. 6 Aralıkta Enver Paşa ve Bronsart Paşanın da bulunduğu kafile yola çıktığında. Gelirlerse en kısa sürede size dağıtımını yaptıracağım" demişti. kadın ihtiyar gemilerin yanma gitmesi öğütleniyordu. Bazen kendine düşen yiyecek istihkakını. Ayaklarındaki potinleri yer yer el kadar açılmıştı. tellâllar çıkarıldı. Yine ümitlenmişti. Gidelim savlet kahhar ile Kafkas'a kadar. akıllar ise gemilerin nasıl boşaltılacağı konusuna takılıyordu. damarlarındaki kanın alevlendiğini sanmıştı. İşte bu anlarda iyimser oluyor. en zor yerindeyim" diyordu. Gözler ufukta Rus donanmasını arıyor. Nakliye gemilerinin yanma yaklaşabilen kayıklara taşıyabileceği kadar malzeme yükleniyordu. cephelere dağıtılmışlardı.

Kabuğun altında ıslanmayan çıralı kesimi kolayca tutuşturabileceğini düşünüyordu.Evet. .Evet.Onu bilmiyorum Yakup ama çok yolumuz var herhalde. ilk önce tatlı bir eğimle başlayan yamaçlar dikleşmiş. Aslında bu kadar yorgunluğu ve çileyi çekerek Ruslara doğru adım adım gittiklerini bilmek.Sahi mi çavuşum! . * Yürüyüş. şimdi çakmağımla bu çıralı kesimi tutuşturunca koca ağaç da yanabilir..Çavuşum ben bir deneyeyim.Yakup kendini bu şekilde koy verme. Bu yüzden uçurum kenarlarında beklemek kendisini tedirgin etmedi.. Yorgunluklarının yanında Ruslardan uzak olduklarını bilmek onlara bir rahatlık veriyordu.ile küreklere asılıyorlardı. ben de gidip Yakup'a bakayım. Bu yol kıvrıla kıvrıla uçurumların kenarlarını takip ediyor.. Ne diyeceğini bilemedi. işte oldu. mola vermek zorunda kaldılar.Çok yolumuz var ha.Çok zor.Başarabilir miyiz Ziver? . Hem Oltu'da seni hastaneye yatırır.Sarp kayalıkların arasındayız. Mola vermeden yürümeye çalışan neferler artık yorgunluktan bayılmak üzereydi.Uçurumlar mı? . Onun bu hâlinden etkilenen Faik Çavuş âdeta lif lif çözüldüğünü hissetti. uçurumlar ise derinleştikçe derinleşmişti. tezatlık ortadan kalkıyordu. Ziver karanlıkta düşe kalka gittiği çam ağacının kabuklarını kasaturası ile soymaya çalışıyordu.Nasıl bir yerdeyiz çavuşum? Bana tarif etsene. Yakup uçurumların kenarındaydı ama kendi içinde çoktan dipsiz uçurumlara düşmüştü bile. . türlerine göre sınıflarımıştı. tekrar karamsar bir şekilde: . Koluna girdiği Yakup'a: .Peki Oltu'ya daha ne kadar yolumuz var? . bazen tezat oluştursa da bunu bir görev olarak kabul edince. . . Hastane sözünü duyunca Yakup ümitlenir gibi oldu: . Az sonra nefis bir çıra kokusunu duyunca: . Malzemelerin Erzurum ve istenen diğer yerlere götürülmesi gerekiyordu.Karanlık çoktan çöktü Yakup. . daha da zorlaşmaya başlamıştı. Ağacı kesmeden yakacağız ama ne yazık ki başka çare yok. Yakup çok yol olduğunu duyunca. Yakup başını iki ellerinin arasına almış ağlıyordu. Bu şekilde süren çalışmalar sonunda 300 kayık ile taşınan malzeme Rize limanına çıkarılmış.. Yürüyüşümüzden beri ilk defa uçurumlar bu kadar derinleşti Yakup. Allah'tan ümit kesilmez. .. Yoksa burada donarız.Ateş yakmalıyız.İyi. . Belki İslâmköy'de hastane vardır. Yoksa burada donup gitmek işten bile değil. Gece boyu burada dinleneceğiz.Çavuşum bu karanlıkta nasıl odun buluruz? Her yerde kar. Sonra Ziver'e seslendi: . Önümüzde dar bir yol var. . gözlerini tedavi ettirebiliriz. Yine görebilirsin. Şu ağaçlardan birini tutuşturabilsek. Faik Çavuş büyük taşların arasına girmiş. Avını bekleyen tuzaklar gibiydi her yer.Sen burada bekle. Gözlerinin kör olduğu gerçeğini bir türlü kabul edemiyordu. . dedi.Çavuşum gündüz mü gece mi? .Belki vardır. İçindeki karanlığın çevreye çöken karanlıktan daha koyu olduğunu düşünüyordu. Beyaz karların tepelerin ve uçurumların üzerine çöreklenen karanlık koyulaşınca. Doktor vardır he çavuşum? Faik Çavuş sustu.Sahi ya. . Faik Çavuş da Yakup'un yanına geldi.Kasaturalarla dalları kesebiliriz belki. arkasından esen rüzgârdan korunuyordu. Ateş yakmaya çalışıyoruz. Dinlenebilirsek tabii. Ziver karanlıkta en yakın çam ağacına doğru giderken. . .. her yerde karanlık var. . Bu yüzden koskoca bir siyah boşluğun içine düştüğünü ve düşmeye devam ettiğini hissediyordu. dedi. rüzgârdan korunmak için sığındık.

. Bu kadar yakından bulanık da olsa.. kör olabileceklerini düşünüyorlardı. Bunun üzerine karanlığı bir çığlık.Yakup seni doktora göstereceğiz. Faik Çavuş da Yakup'a bakıyordu.Göremiyorum! Arkadaşlar göremiyorum! Takım arkadaşları onun bu sözleri üzerine hiçbir şey demediler. sabır nedir bilmezdim çavuşum. Öyle ya. Ziver bir çam ağacını tutuşturdu. Ben sabırsızım çavuşum. Sadece susmak ve önlerine bakmakla yetindiler. Yürümez. Her saat benim için gece.Bundan sonra hiç göremeyeceğim değil mi arkadaşlar! . Ancak karanlıklar içindeki Yakup'u hiçbir söz teselli edemiyordu. Seferberlik ilân edildiğinde de ilk ben koşmuştum şubeye.Çavuşum beni ateşe doğru döndür ve biraz bekleyelim. Zor.Ateşin başında ateşi görmeden ısınmak. koşardım.Ateş mi yaktınız? . Manga yine takip edebildiği bir patikada yürümeye başladı.. Faik Çavuş: . . kör olma fikri bir mıh gibi beyinlerine çakılıyordu. Faik Çavuş onun ateşe doğru bakıp görüp göremeyeceğini tecrübe edeceğini düşündü. sizleri görebiliyordum. Az sonra da küçük bir alev ağacın gövdesinde belirdi. .Çavuşum. Ancak Yakup'un içine zehirli bir yılan gibi çöreklenen karanlık çam ağacının ateşiyle dağılmadı.. Yakup ateşe. dedi. Az sonra Faik Çavuş ve Yakup da ateşin yanına gelince. Karanlığa mahkûm olmak zor. Gündüz ağaçları. Kendilerinin de bu şekilde yola devam edeceklerini düşündükçe. artık siz de benim hiç göremeyeceğimi biliyorsunuz da ondan susuyorsunuz değil mi? Ben ki yıldızları. Şimdi sabret demek kolay ama sabırlı olmak o kadar zor ki.Pamuklu çakmağı ile çıralı kesimi üfleyerek tutuşturmaya başladı. bu şekilde hem daha az yorulacaklar hem de birbirlerine yakın olacaklardı. . İşte bu sessizlik Yakup'u daha da ümitsiz hâle getirdi.Haydi şimdi bunları düşünme. Tek sıra hâlinde yürüyecekler.Göremiyorum! Ateşi bile göremiyorum! Çam ağacının etrafına dizilen diğer manga erleri birbirlerine hüzün dolu gözlerle baktılar. . Gecenin ayazı bedenlerini bir ahtapotun acımazsız kolları gibi sararken. Ancak şimdi sabretmen gerek. ben size yük oluyorum. .Susuyorsunuz. . .Sabır mı? . acı bir feryat yırttı: . O alevleri ve aydınlığı hatırladı ama gözleriyle göremedi.Ben ki. Bu çaresizlik içinde. Yakup ise ateşin sıcaklığını duymasına karşın. Manga erleri henüz tutuşmuş olan ağaca doğru giderken Faik Çavuş taşların arasında titremekte olan Yakup'un omzuna girdi: . Sık sık Faik Çavuşa: . Bu düşünce kendilerini ısıran soğuk gibi beyinlerini rahatsız ediyor. Bütün gece kâh çantalarının üzerine oturarak kâh ayakta uyuklayarak geçiren erler sabahleyin muhteşem bir güzelliğe gözlerini açtılar. güneşi. birbiriyle dans eden şulelerini göremiyordu. Çantalarındaki kurumuş tayın parçalarını ve yarım peksimetleri ateşe tutarak gevretip yemeye çalıştılar.Çavuşum gelin! Ateş yakabildim.Sabır ya Yakup'um. hayal kırklığı yaşayan Yakup sanki acı gerçeği kabullenmiş gibiydi: .Haydi bakalım Yakup biraz ısınalım. Allah'ım ne kadar zor bir durum. Manga gittikçe alevleri büyüyen ağacın gövdesinin etrafına sıralandı. ateşin karanlığı dağıtmak istercesine yükselen alevlerini. diyordu.Peki. Ancak bulundukları yerin sarp ve uçurumların da ne kadar derin olduğunu görünce tedirgin oldular. ayı görüyordum. küçük bir kıvılcım dahi olsa göremeyişi Yakup'u tekrar gönlünde büyüyen uçurumlara itti. bulutları.Evet.. Ya şimdi? Her yer karanlık. erler acıyarak baktılar. . Bu alevi devamlı üfleyen Ziver ateşin ağacın gövdesinde büyüdüğünü görünce seslendi: . onlar ateşe daha da yaklaştılar. Ateşin başında ısın. En arkada da Yakup'u omuzlayan Faik Çavuş hem ağır ağır yürüyor hem de Yakup'a ümit aşılamak istiyordu...

Babam sevinir. deyin..Çavuşum memleketime bir mektup yazın daha sonra. Neden sonra Yakup sol tarafa doğru yürümeye ve hızla koşmaya başladı. .Bende bir tane daha var. . . . Şu çantamı çıkarayım.Çok iyisin. Hiçbir şartta buna inan.Peki.Yakup yapmaaaa! Yakup kendini sis içindeki uçurumlara bir kuş gibi bıraktı. Gözleri büyüyen Faik Çavuş haykırdı: .O nasıl söz Yakup. Yakup durakladı. Yakup düşmanla çarpışırken şehit oldu de. Kendisinin erler arasında fazlalık olduğunu. . .Bak Yakup sağına doğru yürüyeceksin. Ancak nasıl bir kurtuluş yolu bulması gerektiğini henüz düşünemiyordu.. .Evet. Yakup ellerini açarak sağ tarafa doğru yürüdü. Yürüyüşe devam etmesinin bir yarar sağlamayacağını.Sen de. İyi günde de kötü günde de birbirimize destek olacağız elbet. .Ah çavuşum kaç günden beri benim yanımda nice dipsiz uçurumlar oluştu bir bilsen. Arkasından bakan Faik Çavuş bu ere acımadan edemiyordu.Peki.Öyle deme. Faik Çavuş merakla sordu: . deyin. bundan sonra yaşamanın bir anlamı kalmadığını söylüyordu. Bize güven. Kahramanca.. Her şey düzelecek merak etme.Sağ ol çavuşum.Sağ yanımız.Sen ne yiyeceksin? . ömür boyu acı çekerler.Haydi deli çocuk! O nasıl söz! Seni burada bırakmayacağız.Bundan sonra hiçbir şey yazamayacağım çavuşum.Hayır.. . Artık çıkar bir yol bulmalı idi. Şehit olduğumu bilirlerse övünç duyarlar benimle ama kör olduğumu öğrenirlerse. Ama kendine de güven.Çavuşum o mektubu en kısa zamanda yaz.. O durunca. düşmanla çarpışırken öldü.Çavuşum ben olmadan siz daha rahat yürüyebilirsiniz. . .Çantamda yarım peksimetim var. .. dedi.Çavuşum bir şey söyleyeyim mi? .Söyle Yakup. görevine bağlıydı.İnsan düşse kurtulamaz mı? .. Bu düşünceler Yakup'u kana karışan bir zehir gibi gittikçe etkiliyordu. . Biz arkadaşız.Peki. Sol yanında dipsiz uçurumlar var.İnsan boşluğa düşerken. .. . . Şehit oldu.Peki Yakup sen nasıl istersen öyle yazarım. deyin mektupta. Neden sonra bir tok ses duyuldu. . Gözlerini ışığa kapadı. Yakup iyi çocuktu. ne hisseder acaba? . Onu size vermek istiyorum. ..Beni isterseniz burada bırakın. .Çok mu derin? . Onların acı çekmesini istemiyorum. Memleketime yolla. gözlerinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğini düşünen Yakup devamlı bir şekilde. Solda uçurumlar var dedin değil mi çavuşum? . Ne tarafımız uçurum çavuşum? . Yürüyüş kolunun arkasındayken Faik Çavuşa: . . Kaderime razıyım.Evet. Kâh kayalıklar arasından kâh uçurumların kenarından devam eden yolculuk sırasında Yakup'un aklı fikri uçurumlardaydı. bir işe yaramadığını düşünüyordu. Çok iyisin. Üstelik arkadaşlarının yürüyüşünü yavaşlattığını sanıyordu. . deyin. Yakup'un sesi karşı tepeden yankılandı: .Ne oldu Yakup? . Annem ah zavallı kadın.Sen yaz.Çavuşum ben artık yaşayan bir ölüyüm.ihtiyaç göreceğim çavuşum. . . tüfeğimi de tut biraz.Bu düşünceleri bırak. . gözlerimin kör olduğunu hiç bilmesin. Zaten normal yürüyoruz.

Faik Çavuşun takımı da yeniden dünyaya gelmiş gibiydi. Hepsi erin dediği yöne doğru baktığında bazı evleri ve caminin minaresini gördüler. Yürüyecekleri yol gözlerinde büyüyordu ama yokuşu çıkıp ne göreceklerini de merak ediyorlardı. dedi. Neden sonra bir karganın bet sesi sessizliği dağıttı. Erlerinin peksimeti almadığını gören Faik Çavuş da peksimeti kayalıkların üzerine bıraktı. içindeki ümidi beslerse ve ümidin gerçekleşmek üzere olduğunu görürse âdeta yeniden doğuyordu.Tıpkı Yakup gibi. Hep birden bağırdılar: . Erat çok üzgündü Bu zorlu yolculukta arkaç'aşlarını bir bir yitiren erler çaresizdiler. Erat yavaş yavaş vadiye inip buz tutan dereden geçiyor her adım atışlarında yere düşecekmiş gibi olan erler yine de son bir gayretle yokuşu çıkmaya gayret ediyorlardı. Sadece ve sadece yürüyebilmeyi düşünüyorlardı.Haydi gidiyoruz. Onu aldı. kendilerini alabildiğine beyaz bir çöl karşıladı. Yakup'un çantasını karıştırdı. Biraz dinlenmek için kuytu bir yere doğru yürürken. .Tıpkı Yakup gibi. Sanki derelere can suyu geliyor. Ziver: . Bu kişiler köyü ele geçiren Rusların . girişte birkaç kişi dikkatlerini çekti.. Daha önce sözünü ettiği yarım peksimeti buldu. esir edilen arkadaşlarımız kavak ağaçlarının kabuklarını yiyerek açlığa karşı dayanmışlar. Işıyan güneş nedeniyle gözleri kamaştığından daha fazla uzağa bakamadılar.. Çantayı da uçurumdan aşağıya attı. . Sonra elinde tuttuğu tüfeği yere bıraktı. Yoksa İslâmköy'ü mü göreceklerdi? Artık tüm vücutları bir makine gibi duygusuzlaşmış ayakta kalmaya ve yürümeye odaklanmış beyinleri düşünemez olmuştu.İslamköy! Bu kelime onlara sanki yeniden hayat vermişti. güneş masmavi gökyüzünde ışıldamaya başlamıştı. Arkasında Ziver ve onun arkasında da diğerleri geliyordu. Ümitleri tekrar artmıştı.Yiyelim de. Yeniden güç bulmuşlardı. Bazen durup ayakta dinleniyor." dedi. Bizler Balkan'da savaşırken duyardık. Faik Çavuş ise "Nasıl da tahmin edemedim uçuruma atlayacağını. Bir başka vadiye mi ineceklerdi? Bir başka tepeye mi tırmanacaklardı. Yakup'un kendisine bıraktığı tüfeği omzuna attı. Yere çöktü. yiyecekleri bitmek üzere olduğu hâlde almadı. . daha sonra ne yiyeceğiz. Manga erleri İslâmköy'e doğru yürümeye başladı. yavru bir ceylan suya iniyor. Yazıklar olsun bana!" diye kendi kendine söylendi. Sesinde büyük bir bezginlik ve çaresizlik vardı.Ağaç kabuklarını. Bunlar silahlıydı. Faik Çavuş. Bu söz üzerine takım erlerinden biri: . insan. içlerinden biri heyecanla bağırdı: . Kaç gündür yürüdükleri halde ilk defa büyük bir köye gireceklerdi. diye sordu. Peksimeti takım erlerine uzattığında hiç kimse Yakup'un zor zaman için sakladığı peksimeti. diye cevapladı Faik Çavuş. Adımları hızlanmıştı.. Tepelerin omzuna başka tepeler yaslanmış.Bakın! İleride bir şeyler gözüküyor. neden sonra tırmanmaya başlıyorlardı. gerekirse biz de yeriz. her yer kara bezenmiş. Bu moral ile takım erleri açlıklarını unutup bir türkü söylemeye bile başladılar: "Kışlanın yanında binek taşı Çekin kır atını binsin binbaşı Selâma dursun çavuş onbaşı Amanın aman hallerim yaman Erzurum Dağı'nı bürüdü duman" Kara bata çıka ilerleyip köyün yakınlarına geldiklerinde. Ortalık koyu bir sessizliğe büründü. Hemen yola koyuldular. çiçeklenen tomurcuklar bir bir çiçeğe duruyordu. Bu cevap üzerine Faik Çavuş bir şey demedi. dedi Ziver. "Kurda kuşa bari yem olsun.Elveda! Takım erlerinin bu haykırıştan dolayı saçları diken diken oldu. Bin bir zorlukla tepeye çıktıklarında. Güçleri tazelenmişti.Çavuşum yiyeceğimiz bitiyor. Onun bu sözünü Ziver tekrarladı: . Yokuş gittikçe uzuyordu. * Faik Çavuş iki tüfek ve bir çanta ile takımın önünde ağır ağır aşağı iniyordu. Dallarda biriken karlar yere düşerek tok sesler çıkardı. Kabuğunu kemirecek ağaç yok ki. Sanki günlerce yemek yemişler de hiç acıkmamışlar gibiydiler.

sıcak un çorbasını kaşıklarken kendilerini rüyada sanıyorlardı. Başka gelecek olan askerler var mı? . Köy Rusların eline mi geçmişti? Köy boşalmış mıydı? Köyde hiç asker var mıydı? Yattıkları yerden dikkatle köyün girişindekilere bakıyorlardı. Bir tuzak olabilir miydi? Böyle pervasız bir şekilde kalkıp gitmek ne kadar doğruydu? Tereddüt ederlerken tekrar kendilerine seslendiklerini duydular: .Sizin karnınız aç olmalı. Ancak çok acı tecrübeler geçirdik. Elleri tüfeklerinde. . parmakları ise her an tetikteydi. .. gözlerinden yorgunluk okunan erlere acıyarak baktılar. sobanın üstündeki güğümden odaya buharlar yayılıyordu. Rus mu? Ziver karşılık verdi: . Bu nedenle size de ihtiyatla yaklaştık. Kendilerine şaşkın gözlerle bakan erlere "Gidelim.Siz kaç kişisiniz? . Yiyeceklerimiz tükenmişti. Gün geçtikçe kötüye gidiyorlar. Keteleri çorbanın içine atıp iştahla yemeye devam ediyorlardı. Ne Rus askerine ne de Türk askerine. kötü günler yaşadık. Kusura kalmayın ama ne yazık ki.Bizi daha çok mu bekliyordunuz yoksa? Hem çok misafirperversiniz.Kimsiniz Türk mü. Faik Çavuş mahcup bir şekilde: .Bizler İslamköy ahalisindeniz. Gözleri köyün girişine dikkat kesilmişti. Köylüler. bizden korkar olduk.Ayağa kalkıp yanımıza gelin o zaman.Un çorbası. bu günleri göreceğimiz aklımıza gelmezdi. Erler ise sıcak odada.Bizim için hiçbir yemek fark etmez.toplayıp buralardan gitme düşüncesinde. Onlara da baktık.İyi ya. Size rastlamasaydık ya da yolumuzu kaybetseydik açlıktan ölebilirdik herhalde. Köylülerden biri: . Biraz sonra köylüler ile karşı karşıya geldiler: .Hah bu iyi işte.. siz kimsiniz? . . bulgur pilavı ve üzüm hoşafı29 var. Yay gibi gerilmiş erler "bir baskına uğrarız" diye tedirgindiler. Şimdi bir de Rusların Ardos'a kadar geldiği. Beş günden beri kuru peksimet ile idare ediyoruz. Hasta erlere hâlâ burada bakıyoruz.Bir takıma yakın. Ortaya çıkın! .Haydi yaklaşın! Başta Faik Çavuş olmak üzere erler ayağa kalktı." dediler. İçinden "Tam düşlediğim gibi bir yer" dedi. Rahatlamış gözüküyorlardı. avurtları çökmüş. Bir türlü evlerden çıkmak istemeyen erleri komutanları silah zoruyla çıkarmaya başladılar. ne zaman geleceklerini bilmiyoruz.. çok acı çektik. Faik Çavuş bir an Ziver ile göz göze geldi. Öleceğimiz aklımıza gelirdi de. . Peki.Gelecek çok da. Asıl acı askerin köyden ayrılmasıyla oldu. sıcak soba başında.Köylülerin bazısı ayrıldı. .. Ne zamana kaldık.Sizi gördük.Bu kadar mısınız? Ziver: .. Köylünün biri yavaş yavaş konuşmaya başladı: . Daha önce burdan geçen iki tabur askeri evlerimize aldık. Baksanıza.Hem de çok açız. silahla karşılama yapıyorsunuz. Köyde bazıları mallarını -kaldıysa tabii.Tamam. oturun bakalım.Türk'üz! . az sonra sofranın çevresine oturan yorgun. Erler ayağa kalkmadan birbirlerinin yüzüne baktılar. Bu yüzden yavaş yavaş ilerliyorlardı.. Köyün meydanındaki çeşmenin yanında büyük bir eve girdiler. Silahlandık. Faik Çavuş şaşırmıştı: .nöbetçileri olmasındı? Bu düşünce ile hemen kendilerini karların içine attılar. Bunlar askere benzemiyordu. . Bu söz üzerine köylüler silahlarını indirdiler. Yoksa Ermeni çeteleri köyü ele mi geçirmişti? Kendilerini görmüş müydüler? Sahi bunlar kimdi ya da kimlerdi? Silahlı bir kişi olanca gücüyle bağırdı: . İçeride soba yanıyor. Ölenleri şu köyün dışındaki mezarlığa gömdük ve gömmeye de devam ediyoruz. Biz. Sizi de uzaktan görünce "Acaba düşman mı geliyor?" diye endişelendik doğrusu. sakalları ve bıyıkları uzamış. hatta önden Ermeni çetelerini yolladıkları haberini aldık. Sizi böyle silahla karşıladığımız için kusurumuza bakmayınız. Köy hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı.

Bunca zorluktan ve soğuktan sonra girdikleri sıcak ev onlara saray gibi gelmişti. Köylü onun bir şey demesini bekledi. İnsanlıktan çıktık.Bilmiyoruz. Açıkçası ölmelerini bekliyoruz. Büyük bir güğümde su kaynıyor. Düşündüm ki. . . Sarıkamış'a diyecekti demedi. . Şöyle güzel bir banyo yapsaydık. Ancak bitleri kırsak iyi olurdu.Doğru söylüyorsun. Faik Çavuş güldü.Evet asker köye geldiğinden beri köyde hasta olanların sayısı arttı. Ocak yanıyor.. İki aydır yıkanmadık. Ancak kaşınmaya başlamıştı. Sonra: . . dedi. Beni burada bırakın..Kafkasya çok uzak evlât. Benim de nice arkadaşım da hastalıktan öldü de. Küçük bir eve girdiler.. ben hummaya şerbetliyim. Faik Çavuş içinden sayıkladı: . Sekiz kişiyi de toprağa verdik. Ancak yüzünde belli belirsiz bir iki kırmızı leke var gibiydi. Yiyeceklerini veriyoruz.Kalacağınız yere gidip bir bakayım. Ziver'e usulca sus demişti ama göbeği üstündeki iki iri kırmızı leke aklını başından almıştı. .Oltu'ya. Ocağa konan kütükler çıtır çıtır yanıyordu.Sonra? Faik Çavuş burada sustu. Köylü merak içinde bu kez Faik Çavuşa sordu: .Yeriniz hazır çavuşum. Ancak on iki kişi kadar olan erlerin durumu ne yazık ki ümitsiz.Sus. . diye sordu. Bakarsınız. Ne kadar iyi olurdu.Neden sordun kurban? .Siz düşünün.. Vanlı er Recep'i işaret etti: -Bak. vücudumda gezintiye çıktılar.Yahu bu bitler sıcağı hissettiler. .Yüzü lekeli miydi? . .Çavuşum bir tümen Rus gelse bile şu ocak başından beni kaldıramaz. Erleri bir evde yatırıyoruz. Faik Çavuş sıcak sobanın başında iyice gevşemiş âdeta iliklerine dek ısınmıştı. ben uyuyayım sonra uyanayım ve gene uyuyayım. Takım erleri bir odada mahcup bir şekilde soyunurken.. Ne diyebilirdi ki? İnatla sustu. .. .Kafkasya'ya gideceksiniz değil mi. . . Faik Çavuş ve mangası eşyalarını toplayıp köylünün ardına düştüler. Hiçbir şey demedi. Ziver eliyle Faik Çavuşu dürtükledi. Geriden gelen ordumuz nasıl kuvvetli mi? Faik Çavuş yine sustu.Arkadaşlar ilk önce bitlerimizi kıralım. Onlara bakmak için doktor istedik ama iki tabur askerin içinde hiç doktor yoktu.Lekeli humma! Köyde hasta olan var mı? .Var ya. Erler çantaları ve silahlan yere koyup hemen ocak başına sıralandılar. Bu söz üzerine Faik Çavuş yere baktı.Sizden de. . buharları odaya yayılıyordu.Pek dikkat etmedik inanın. Az önce giden köylü geri döndü. Beklediklerinin gerçekleşmesi üzerine moralleri üst seviyeye çıkmıştı. . Ziver şakayla Faik Çavuşa: .Nereye yolculuk? ..Hiç. Sustu. Faik Çavuş: . banyo da yapabilirsiniz. Faik Çavuş. . Hatta dün bir arkadaşımız aniden öldü.Sorma çavuşum ben de kaşınıyorum.Belki.. Faik Çavuş ile Ziver göz göze geldi. .. Sıcak su da koydurttum ocağa.Hastalıkları ne? .. bir daha yıkanma şansımız olmayabilir.Bu meretler bize hastalık bulaştırmasa bari. İşte bu manzara. . erlerin özlediği şeylerin en başında geliyordu.Hastaları burada bıraktılar.Burada asker mi var? . Sonra da sırayla yıkanalım.Hay Allah razısı olsun? . Ancak köylü: .

Tanımadığı birini karşısında gören er kayıtsızlıkla: . yokuşun tam ortasında hastaların bulunduğu eve doğru yürümeye başladı.Sana başka yardım edecek yok mu? . Başından geçenleri ne uykuda ne de uyanıkken unutabiliyordu. Eşikte bir süre bekledi. Recep'in hummaya tutulduğundan şüpheleniyorlardı. İçeriden hastalıkla yoğrulan hava Faik Çavuşu çarptı. Bu arada Faik Çavuş uyumadan önce devamlı Recep'i kolluyordu onun uyuduğunu görünce. Durdu. "Ne güzel. İlk önce Vanlı Recep'e baktı. Uyuyordu.. Hepsi temizlenmiş ve rahatlamışlardı. Ziver'e: . kimi karısını ve çocuklarını gördü. Kendine gelir gibi oldu.Daha çok gelen olacak.Emin olmalıyız. Aslında ne göreceğini az çok tahmin ediyordu. Aslında ateşini kontrol edecekti ama onu uyandırmaktan korkup vazgeçti. Ancak Faik Çavuş ve Ziver diken üstündeydi.vet. Faik Çavuş yattığı yerden bunları düşünüyordu.E. Sonra kalkıp giyinmeye başladı. bir bez ile ayrılan odanın diğer köşesinde yıkanmaya başlarken Faik Çavuş. Bu sızı sürüp gidiyordu.Sus! Haydi arkadaşlar. bir tenekenin içinde ocakta kaynattı.. pek çoğunu yine böyle sürükleyerek dışarı çıkaracağım. Diğerlerinin derin horultularına aldırmadan gözlerini bir noktaya sabitlemiş sanki donup kalmıştı.. ." dedi "Ne güzel. Tam o sırada bir erin diğer bir eri ayaklarından sürükleyerek dışarı doğru çıkarmakta olduğunu gördü. Daha pek çok arkadaşım hummaya yakalanacak. Evin kapısını âdeta korkarak açtı. Hele iyileştikten sonrasını hiç hatırlamak istemiyordu. . çabuk bir şekilde şurada yıkanalım. Tekrar içeri girmek için kapıya yöneldi. Yürürken bu güzelliğin farkına varamadık. dedi. bakalım bundan sonra nerelere dek gidebileceğiz?" Sonra karlara bata çıka köyün dışında. Aylardan beri ilk defa sıcak bir odada. Recep diğer erlere de hastalığı bulaştırabilirdi. bir süre umarsızca ağır ağır yere düşen karlara baktı.. Daha sonra yere serilen yataklara âdeta kendilerini attılar. Ne zaman başını yastığa koysa. .. Kimseyi uyandırmak istemiyordu. Recep'in çıkarmış olduğu elbiseleri. Belki daha başlangıçtır. Sonra "Camide yaşadıklarımdan daha kötü değillerdir" diyerek kararlılıkla kapıyı itti. deliksiz bir şekilde uyumak istiyorlardı. kendini İstanbul'un sokaklarında. ilk önce Recep yıkansın. Az sonra hepsi derin bir uykuya daldılar. Bir kırık ümide tutunarak buralara dek geldik. İşte o an başında sızı beliriyordu.Yoksa. camilerin içinde buluyordu. dedi. . Rüzgâr yoktu ama kar lapa lapa yağıyordu. diye kekeledi Faik Çavuş.. Recep. Bu durum erlerde tarifsiz bir sevinç doğurmuştu. "Şu hasta dolu evi bir ziyaret edeyim. Bu uzun yürüyüşte böyle imkânları bulacakları akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Rüyada gibiydiler. çarşafı olan yataklarda yatacaklardı. .. . Kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktı. Kapı gıcırdayarak ağır ağır açıldı. yattığı yerden usulca kalktı. kimi annesini. ne zaman gözlerini kapatsa. Başı dönmeye başladı. sıcak ocak başında hem de yıkanmış olarak uyuyorlardı. tifüsten yatan hastaların arasında..Yeni geldiniz herhalde. Ancak şu an için bir çözüm bulamıyor. Yatağa başını koyar koymaz uykuya daldı. İçinden "İşte yine başlıyor" dedi. Her şey ayan beyan ortada idi.Ziver yine ısrarla: . Ancak Faik Çavuş mutlu rüyalar göremedi. sadece ve sadece uyumak. Kimi memleketini." dedi. Demek ki bu hummalı evde bir er daha can vermişti. . Sonra zar zor geri çekilip temiz ve soğuk havayı bir süre daha teneffüs etti. Belki de bir süre sonra onlar beni çıkaracak. "Ne oldu?" diye soracaktı vazgeçti. Onları sıkıp yine ocağın yanına kuruması için serip yattı.Bilmiyorum.Peki Çavuşum. zorlukla kapıya tutundu.Bunu nasıl yapabiliriz ki? . Erler sırayla yıkandı. sıcak yataklarda. Erlerin hepsi gerçekten iki aydır ilk defa rüya gördüler. ilk defa ot dolu yataklarda.Elbiselerini kaynatmalıyız.

. Faik Çavuşun güngörmüş biri olduğunu düşünerek sustu. Hoş ben hatırlamasam da bir gizli dert gibi bağrımda hep sızısı oluyor.iyi. Köylüler zaman zaman senin ruhuna bir fatiha okuyabilecekler. Sonra sen de ağlamayasın? . yanında yatmakta olan şehide bakmaya cesaret edemiyordu ama bir süre sonra sanki o duyuyormuş gibi konuşmaya başladı: .Ölmek.. dedi Faik Çavuş.. .Okuyanlar okur be çavuşum.Ben zamanında çok ağladım evlât. Bazen çıkardığım erleri karda bekletiyorum. Onun için evlât dedim.Bu er de öyle diyordu.Daha senin göreceğin çok şey var. Ben dahi hatırlamak istemiyorum.Ziver! .Hastalık mı senden korkacak? Haydi. İşte o dert seni bir kurt gibi kemiriyor. Bazen fırsat bulursam yukarıdaki mezarlığa gidip mezar kazmaya çalışıyorum.. Vay be hastalık benden korksun.Neden uyandırmadın? .. Sonra yüzü ciddileşti. Çalışıyorum. Eşikten döndüm hayata. . . ben mi? . Sonra küreği eline aldı.. gömelim. Er. Ben de Balkan Harbi'nde az daha ölüyordum.Evlat? . dedi er yine umursamaz bir biçimde eve doğru yürürken. Faik Çavuş ise onun arkasından bakakaldı...Sen mi kazarsın. Nasıl olsa bir şey olmuyor bu havada.. Karları ayakları ile karıştıran bir şeyler ararmış gibi yapan er az sonra bir kürek ile bir çapa buldu. güldürme beni. Yokuşun ortasına dek yemekleri getirip bırakıyorlar. Hemen dışarı çıkarıyorum.. . Toprağı görünce. .. diye bize pek sokulmuyor.. bu kez çapayı alıp kazmaya başladı.Bir arkadaşım daha var içeride ama o da çok halsiz düştü.. .Ya sen? . Ölmedim. Bir mezarın olacak. O. Şimdi onu içerde tutmanın bir anlamı yok.Beni boş ver. Karın belirginleştirdiği mezarların sayısı on beşi geçiyordu. Dedim ya.. Getirip Faik Çavuşun ayakları dibine attı. köşeye bıraktıklarımıza kim Fatiha okuyacak? Issız yerde kalıp toprak olanlara kim Fatiha okuyacak? Biraz sonra yanına gelen Ziver sessiz bir şekilde Faik Çavuşu izledi ve dinledi. Köylüler de hastalık bulaşacak. Ben gidip alıyor. Ben hiçbir şeyden korkmam. çok uzak yerlerde ölmek acı verici.. yatanlara yedirmeye çalışıyorum.Ben hummadan korkmam. diyorum çünkü buz gibi toprağı kazmak çok zor oluyor. .. Tut şunu dışarıya çıkaralım. diyen çavuş ha. Hiç de olmadı. Böyle sançam gibi karşımda durma. Bu dert seni öldürecek.Bu arkadaşım az önce öldü. Zaten içerisi daracık..Çavuşum senin bir derdin var. benden korkar. .. İlk zamanlar köylüler mezar kazmaya yardım ediyordu. İnatla kazmaya devam eden Faik Çavuş dize kadar bir derinlik aça-bilmişti kara toprağın bağrında. "anneciğim korkuyorum" diye ağlamaya başladı. Ancak toprak buz tuttuğu için çapa işlemiyordu. Ne çürüyorlar ne de kokuyorlar. Sen yine şanslısın. . Karları bir güzel temizledi. .Hepiniz öyle güzel uyuyordunuz ki. Üst üste yatıyoruz âdeta. Yoksa sen de mi korkuyorsun hastalık bulaşacak diye? .Ben. Mezarları başına dikilmiş bir kara taşları bile yok. Aslında onlara hak veriyorum. Sağ olsunlar yine de yiyeceksiz bırakmıyorlar bizi. .. tek endişemiz köye kadar sokulan kurtlar. Mezarı kazarken. Ya Balkanlarda bıraktıklarımızın mezarı var mı? Yok! Ya yollara düşen binlerce belki de yüz binlerce muhacirden ölenlerinin sağda solda mezarları bile yoktu. Bunca zamandan sonra güldürdün ya Allah da seni güldürsün. Her gün. Ya fidan gibi evlâtlarımızı kıyıya. kendilerine hak veriyorum.. Haydi tut şu zavallıyı yukarı taşıyıp.. Sonra hastalıklı olduğumuzu anlayınca yardımı da kestiler.. Eri yukarı taşıdılar. Bu sözler üzerine er kahkahalarla gülmeye başladı.Hastalık krizlerinden başka derdim yok benim. diyordu ama hastalığa yakalanınca öleceğini anladı.

Hele ateşini düşürmeye bakalım. onu da diğer hastaların yanına bırakmak zorunda kalabiliriz. Faik Çavuş kapının yanına getirilen Recep'i soydu. Kendinden geçen Recep ise sayıklıyor ne dediği bir türlü anlaşılamıyordu. . Günlerdir yol yürümüşlerdi.Haydi yalancı. Şehit olan neferi dışarıya sürükleyerek çıkaran erin sesiydi bu. Faik Çavuşa sordu: ..Haydi uğraşma benimle. Koca Rus değil ama aha şu ufacık bit var ya bizim orduyu yiyip bitirecek. Erlerin çiçeklenen hayatlarını acı bir kırağı da donduruyordu.Gömelim çavuşum. Recep boncuk boncuk terlemiş gömleği su gibi olmuştu.Yanıyor çavuşum. Alnına... Faik Çavuş da. hummadan erir ağalar. .. Sesinde her şeyi kabulleniş vardı. Haydi ağalar burada fazla oyalanmayın da hastalık size de bulaşmasın. . ellerine ve kollarına kar koyarak ateşini düşürmeye çalışıyordu. Yemek yiyebilenlere de yemek yedirmeye çalışıyorum. Derhal soyun onu.Burada ne kadar kalacağız? . yüzüne .Yalancı mı? Çavuşuna nasıl yalancı dersin sen? . dedi. yarından sonra Ardos'a doğru yola çıkabiliriz.Ötekilerin yanına mı götürelim çavuşum? . Çam dallarındaki karları silkeledi. BÖLÜM Kadir Ağa geride bıraktıklarının koyu hüznü içindeydi. Az ileride ise üç beş asker Recep'e yeni bir mezar açmak için buzlu toprağı kazmaya gayret ediyordu.Nesi var? . Faik Çavuş göğsüne ve karnına baktı.. Kapının yanına getirin. Köyün çevresindeki tek tük çam ağaçları yağan karların nedeniyle beyaza bürünmüştü. ah anam" diye sayıklıyordu. Köyleri sanki kendilerine birden yaban olmuş. Çok ateşi var. .Hastalık ilerliyor. iki kazma da sen vur. ocaktan uzaklaştırın. Gömelim şu garibi.Kardeşlerimiz nasıl? . Kaderine teslim olmuş bir tavrı vardı. Dışardan bir leğen kar alın. Faik Çavuş gözlerine dikilen ve donan bakışlara son kez baktı ve bir başka "Ah anam" kelimesini tamamlayamadan ölen Recep'in gözlerini büyük bir kederle kapattı.. buradan hızla uzaklaşmak için ellerinden geleni yapmışlardı. .Eğer hastalanmak istemiyorsanız fazla yaklaşmayın. Ziver'e baktı: . Kaldıkları eve doğru gelirken Ziver.Fazla değil. Ancak ben yardımcı olabiliyorum. Biraz önce kapının eşiğinde Faik Çavuşun fena olduğu kapıyı bu kez Ziver yavaşça açtı. Ziver de donmuş toprağı zar zor kazdıktan sonra eri mezarın içine yatırdılar. . Ben de nereye kadar dayanabilirim bilmiyorum. Faik Çavuş ve Ziver bu ikaz üzerine kapıyı yavaşça kapattılar. . Ancak hastalık ilerlerse.Kefeni yok ama mezarını örten kar kefeni sayılsın.Bak gözlerin bile yalan söylüyor. Recep ise ateşler içinde yanıyor devamlı "Ah anam.Çavuşum Vanlı Recep'in hâli ne olacak? . 6. Haydi sallanmayın. Toprağa düşenler ve toprağa verilenler bir bir artıyordu.Bilmiyorum. Akşam uyudukları evin kapısını açtıklarında manga erlerinin Vanlı Recep'in başı ucunda toplanmış olduğunu görünce Faik Çavuş ürperdi: . İçeriden cılız bir ses: . Su isteyene su verebiliyorum. Evet ateşi yüksek. Faik Çavuş: . Dışarıda kar ağır ağır yağmaya devam ediyordu. Soğuk bir rüzgâr esti.Kardeşleriniz hastalığın pençesinde kıvranıyor ve gün geçtikçe sayıları azalıyor. Üstüne toprak atmaya başladılar.. dedi. Kırmızı lekelerin irileştiğini ve çoğaldığını gördü. Ziver de çok üzgündü. Rüzgâra karşı giderken. Yolcu yolunda gerek. Bu ordu.Çekilin bakayım. Şu kazmayı al. Çam dalında biriken karlar yere düştü. ikisi hiç konuşmadan karlar içinde bata çıka hasta erlerin bulunduğu eve doğru yöneldiler.

Sonra koca şehrin sokaklarında sağda solda can verenler ve bunların arabalarla toplanması. buralardan kurtul" diyen nidaları kulaklarında çınlamaya başlamıştı. toz halinde etrafa saçıyordu. muhacirleri unutamıyordu.. camilerin duvarları ve duvarlardaki ayetler tekrar tekrar gözünün önünde canlanıyordu. Bu çınlamalar her adım atışında yankılanıp duruyor.. Bu yürüyüşün sonu yok. Hep birlikte yola çıkan. Bol yiyeceğe kavuşacaklardı. Beynindeki sızı gönlüne inmişti. Daha sonra hızla Tortum'a ve oradan da Erzurum'a gidebilirlerdi. Ara sıra bu zehirli sözlere gönlünden kopan ses ile karşı koymaya çalışıyordu: "Arkadaşlarımı nasıl bırakırım? Onlara nasıl ihanet ederim?" Bu sözlere.. sonra kuvvetli bir rüzgâr bu karları dağıtıyor. Erkekler yayan yürüyor. Kimi atının sırtında. Üstelik ne zamandan beri suskun bir şekilde duran "Kaç. cami köşelerinde unutan olmadı mı? Seni de bir süre sonra unuturlar. gözlerinin önünden Balkanlardan çekiliş gitmiyordu. Gönlü de sızlıyordu artık.Ben donmayacağım! Uzun bir zamandan beri karda sessiz bir şekilde yürümekte olan erler çavuşlarının bu ani çıkışından dolayı gizli bir endişeye kapıldılar." diyordu. neden sonra tüfekleri tekrar bırakıyordu. Orada dinlenecekler. kendisine ayrı bir ızdırap veriyordu. nice arkadaşının mezarı unutulmadı mı? Hoş mezarları dahi yoktu. Ancak Faik Çavuşun sızıları artmaya başlamıştı yine.. Korkuyla kaçmak insanı daha çabuk yoruyordu.. Her şey bu küçük kasaba alındığında yoluna girecekti. kimi kağnısıyla yola düşmüşlerdi. Bu sahneler beynindeki ve gönlündeki sızıyı arttırıyor. yaralıları. etten kandan yapılan insan bir süre sonra ne kadar gayret etse de yoruluyordu. camideki yatışı. bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında silahını bırakıp geriye doğru yürüyen erleri. Kimler. * Erler İslamköy'den Ardos'a doğru gitmek için yola çıktılar. "Kaç Faik Çavuş kaç. bir mezarın olacak?" Faik Çavuş içindeki sese öfkeyle bağırdı: . Sen sanıyor ya da umuyor musun ki. Zaman kaybediyorlardı. Kısa sürede buradan uzaklaşsaydılar Kozohor'a veya Ardos'a varsaydılar biraz olsun tehlikenin azalacağını düşünüyordu. buralarda donup kalırsan. iliklerine dek ısınabileceklerdi. Kar döne döne yağıyor. en uygun zamanda baskına uğramaları mümkündü. . Ermeni çetecilerin zulmünden kaçan.. tek amaçları Sarıkamış'a yürümek ve Sarıkamış'a girmekti. Hele kendileri çeteciler tarafından izleniyorsa. Sonu belli değil. Kafkasların kilidi idi. "Vefa ha? Boş ver bunları. Onların hiç ses çıkarmadan duruşları ve her şeyi kabullenişleri.. Sarıkamış. perişan aileleri görüyorlardı. Hiç konuşmuyorlardı.çarpan her kar tanesinin kendisine işkence yaptığına sanıyordu. Nereye gidersen git ama kaç. Bir süredir yürümüşlerdi.. kadın ve çocuklar ise kağnı üzerinde olduğu halde yol almaya çalışıyorlardı. Hele Erzurum'a vardıklarında her şeye yeniden başlayabilirlerdi. Şimdi dağlarda ne kadar asker var ise tek düşünceleri. Her geçtikleri yerde bir arkadaşlarını bırakmaları hepsinde tarifi imkânsız üzüntülere neden oluyordu. Ara sıra karısına ve kızlarına bakıyordu. Bu duruşlar Kadir Ağanın endişesini arttırıyordu. kimleri unutmadı ki? Sorarım sana. Belki yollarda çok zorluk çökerlerdi ama hiç olmazsa Ermeni çetecilerinin tehlikesinden de kurtulmuş olurlardı. işte bu zayıflığı fırsat bilen içindeki zehirli yılan kendisini yine sokmaya başlıyordu. bu beyaz yollardan kaç. Atların dizginlerini bırakıp yanında duran tüfeklerini eline alıyor. Ancak gitmek zorunda olduklarını da iyi biliyorlar bu yüzden içlerindeki o kırık ümide tutunmaya çalışıyorlardı. çamur içinde. içindeki yılan kahkahalarla gülüyordu... Kafile sık sık durmak zorunda kalıyordu. Asker dolu trenler. Buralarda donmadan kaç. artık Kafkas yolları ardına dek onları bekliyor olacaktı. Kağnıların ya da atların yanında yürüyen adamlar bu hızlı yürüyüşten çabuk yoruluyorlar ancak arkalarından gelecek çetecilere yakalanma endişesi her dem gayretlerinin artmasına neden oluyordu. Fakat her şey bir yere kadardı işte. Bu beyaz tepelerden. Bu kaçışın cezası karların bir kırbaca dönüşüp yüzüne inmesiydi sanki. Yoksa burada donacaklar mıydı? Yoksa çavuşları yine krize mi tutuluyordu? Birden erler Faik Çavuşa bakınca çavuş utandı. Bu kilit açıldığında. Seni Balkanlarda.

bizim çiçeklenen hayatlarımızı hatırlayacaklar. Başını eğdi ve yürümeye devam etti. erler yoruldukça bilinmezlerin sayısı artıyordu. günlerce yürüyorlardı. Asker arasında yürürken. . "İnsanın içindeki idealler hangi şartlarda olursa olsun küllenmez. Dize kadar çamur içinde. o uçsuz bucaksız çölde belirsiz bir şekilde uzayıp gidiyordu. Çavuşları kendi kendine konuşmaya başlamıştı. "Boş versene. Bu kar. Sonra yerdeki karları alıp nefret ve öfke içinde sıktı. Kaldı ki onların da buralarda donmayacağı ne malum? Hem ilk kaçan sen olmayacaksın ki. Sanki rahatlamış gibiydi. "Bir şeyin yok ha? Haydi canım! Bırak bunları. "Boş ver. * Faik Çavuş günlerdir süren bu yolculuktan dolayı yorulmuştu. Aylarca..Unutmayacaklar çavuşum. Gözlerinde koyu bir endişe vardı.. büyümüş ve hayret dolu gözlerle bakıyorlardı. Yorulmuş gibi soluk soluğa konuştu: . bu tepeler ve bu yollar.. dedi. dedi. olmasa da. Sonra her şey yoluna girecek. kimler unutulmayacaktı? Donup kalmışlardı. Kendisini zehirlemek isteyen yılanın ısırmasından şimdilik korunabil-mişti ama ya sonra bu yılan içine. her yağdığında onların akıllarına bizler geleceğiz. her şeyi kolayca unuturlar. ileriye gidiyorlardı. Diz kadar çamur yerine de kâh dize kadar kâh da bele kadar karlar vardı. Kimler ne idealler ve ne ümitler ile ortaya çıktı ama çoğu bu idealleri sonradan unuttu. gönlüne ve beynine çöreklenen o zehirli yılanın kendisini ısırmaya kalkışmayacağını nereden bilebilirdi ki? Şimdi yol uzadıkça." "Ya arkadaşlarım?" diye sordu Faik Çavuş içindeki o ihanetin sesine.Kaçmayacağım! Manga erleri yine çavuşlarına baktılar. Balkanlardan o hızla çekişi gözlerinin önüne getiriyordu. Çavuşları ne diyordu böyle? Kimler unutacak. gidemeyeceğini adım . umarsızca yağan bu kar.." .Merak etmeyin bizi unutmayacaklar. Haydi kalk. İşte bu iyi bir şey değildi...Unutulmayacağım! Beni unutmayacaklar. Hemen iki er koşup karlar içinden kalkmasına yardım etti.Beni unutmayacaklar! Ne beni ne de bizleri! Sarıkamış'a yürüyenleri. hızla geri çekilirsek?" Bu soru onda büyük bir yılgınlığa ve yorgunluğa yol açtı.. Kafkasya'nın kapısına.Bırakın içini boşaltsın. bizleri unutmayacaklar! Erler donup kalmışlardı. haftalarca. dedi. Faik Çavuş kendi içindeki yalnızlığına döndüğünde o zehirli yılanın alaycı kahkahalarını yine duydu. Uzun yürüyüşler sırasında hep geçmişi düşünüyordu.Yok bir şey. Faik Çavuş.Unutmayacaklar." . bu dağlar. Erlerden bir kaçı Faik Çavuşa doğru yöneldiklerinde Ziver onlara engel oldu. unutulmayacaklarını söylüyordu. sançam ağaçlan her geçene bizi hatırlatacaklar.. Faik Çavuş ise hâlâ haykınyor. sen de ideallerini unutacak ve unutulacaksın. Yorgun. Bizi unutmayacaklar. bu mevsime göre yan çıplak sayılabilecek erlere baktı. Onlar. Bu sözler üzerine erler geri çekildiler. Ancak değişmeyen bir şey vardı ki o da yürümekti. Ellerini açıp haykırdı: . Ve ürpererek kendine sordu: "Bu sefer de bozguna uğrarsak.. Eratın beyinlerinde ve gönüllerindeki birçok bilinmezlerle birlikte beyaz yolculuklarına devam ediyordu. her şeyi bırak Faik Çavuş kaç ve kurtul. Şimdi ise yağmur yerine kar vardı. Siz bana bakmayın. Sarıkamış'a. Yol. şunu aklına sok ki. Artık mecalinin kalmadığını.. Bir kere kaçacaksın. akıbetimiz ne olursa olsun unutmayacaklar! Sarıkamış'a girsek de girmesek de bizi unutmayacaklar! Mezarımız olsa da.. Faik Çavuş daha sonra çok uzak diyarlardan. Faik Çavuş bu kez onlara aldırmadı. Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Çavuşlarına. iplik iplik yağan yağmurda utanç içinde büyük bir mahcubiyetle geri çekilmişlerdi. bu ıssız tepelerde yüzlerce belki de binlerce erin yürüdüğünü bilecek ve hatırlayacaklar. Unutamayacaklar! Her dem. ." Bu itiraz ediş içindeki alaycı sesin iyice yükselmesine neden oldu. Çiçeğe durmuş her kardelen gördüklerinde. Faik Çavuşa yaklaştı: . Ziver. Ama geriye değil. Kafkasya'nın kilidi sayılan Sarıkamış'a doğru yürüyorlardı. çok uzaktan gelmiş gibi başında bekleyenlere şaşkınlıkla baktı. Ne beynindeki ne de gönlündeki sızıyı bir daha duymayacaksın. Faik Çavuş yavaşça kalkmaya çalıştı. Son da olmayacaksın ki.

. Erler yerde yuvarlanıyor. Ne yapacağını bilmez hâlde ayaklarım sürüye sürüye giderken aklı. Her yeri kar. Artık nereye gittiğini bilmeden düşe kalka ilerlemeye çalışan Faik Çavuş. düşenlerin bazıları tekrar kalkamaz oluyordu. Yoktu ama yine zehirli bir yılan gönlüne çöreklenmiş. Ayağa kalkmak istedi ama bu mümkün değildi. sadece kulaklarında çınlayıp duran alaycı kahkaha seslerinden kurtulmak için koşuyordu. Her dem susuzluk artar ve daha çok susardı insan. titreyerek yoluna devam etmek isterken. Savaşmaktan değildi kaçması hele düşmandan kaçması hiç değildi. "kaç buradan kaç" diyordu.. Çok soğuktu. çölde serap görenlerin koşup susuzluğunu gidermek için gayretine benzerdi. Ne yüzünü ne de sesini hatırlayabilmişti. erat nereye dagılıyorsa. Ancak her adım atışta. hızla koşmaya çalıştı. Ama bu gayret hiçbir zaman suya kavuşmaya neden olmazdı. Er sanki derin uykudaydı ve öylesine hareketsiz duruyordu. İşte bir deli kriz yeniden göstermiş. Bazı erler ise en yakın köylere varmak için etrafa yayılmıştı. "Kaç ve bu seferden. Bu can verinceye dek böyle devam ederdi işte.Haydi köye gidiyoruz. İşte bu yüzden Faik Çavuş ne kadar kaçma fikrini düşünmemeye çalışsa da ara sıra aklına getirmiyor değildi. Faik Çavuş kolundan kimin tutuğunu hatırlamıyordu ama gitmemek için de en ufak bir direnç göstermemişti. Daha sonra. Yürümekte zorlanan erat bulduğu ağaç altlarına. Bir grup asker ile yola devam etmek isteyen Faik Çavuşun kolu biri tarafından çekildi: . titriyordu. Aslında ölen. Var gücüyle "Hayır!" diye bağırıyor. çok yorgun olan erler kendi düşüncelerini bir gerçek vak'a gibi sanır ve bu hayalîn. Ne tarafa çekiliyorsa. kahkahalardan kendisiyle alay eden bu yılışık gülücüklerden . iki adım ötesini göremez olmuştu. rüyanın peşinden giderlermiş. Vicdanı "Bu kadar askeri. bayır aşağı doğru iniyorlardı. Yoklamaya başladı. canına dişine takarak can vermeye. artık sağa sola yayılmalar başlamıştı. Yürüyüş kolu uzayıp da tepeye doğru ilerlemeye başlayınca. Bu anlar uzuyor günlere hatta haftalara dönüyordu.atamayacağını sanıyordu. onun haykırışına zemherinin alay eden sesi karışıyordu. rüya mı görüyordu? Bazen işitmişti. geri dönmemiş miydi? Yine böyle olmayacak mıydı? Öyleyse kaçmanın bir yaran yoktu. can veren kurtuluyordu.. ölüm peşini bırakmayacak" diyordu sanki. Bir kez daha ürperdi. Ürperiyor. Düşe kalka. ayak sürüyerek yönelmişti. Her kaçışta. Arkasında birisi ona daima gülüyor. eratın yüzüne bir kırbaç misali vuran zemheri almış. "Ya bu kez kaçabilirsem? Ya bu sefer başarabilirsem?" diye şüphelere düşüyordu. o tarafa gayret ederek. Faik Çavuş ne kadar zorladıysa da kolunu kimin çektiğini tanıyamamıştı. her tarafı bir koyu beyazlık tüm gerçeklerin. Bir erin donup kalmış saçlarını okşadı. çıkaramadığı. Bir yandan da vicdanın sesini dinliyordu. Bu gidiş. Susadıkça serap görürdü. Yoksa böyle biri yok muydu? Kolunu kimse çekmemiş miydi? Yoksa kötü havada hayal mi. İşte bu bıkkınlık kendisini kaçmaya doğru itiyor. zehir damla damla damarlarına dağılmaya başlamıştı bile. Karlar içinde öylesine ilerliyordu. "Hayır" diyordu Faik Çavuş.. Düştü. "Hayır!" Beyazlar içinde yaşadığı bu kara yazgıya "Hayır" diyor kabullenmek istemiyordu. zorluyordu. Faik Çavuş iki üç kez elleriyle eri sarstı. sabahtan beri hafif hafif yağmakta olan karın yerini. yıllardır gönlündeki yorgunluğun ve sürüp giden yoklukların yüzünden. tekrar kalktı. savaşmak için bu gidişlerden bıkmıştı. hayallerin. Tüm bunları gören Faik Çavuş tükenmekte olan son gücünü kullanıp ilerlemeye devam ediyordu ki. uzuvları donanlar için ise dayanılmaz. Bu sesten dolayı iyice rahatsız olan ve korkan Faik Çavuş can havliyle emeklediği yerden kalktı. kayalıklara sığınmak zorunda kalmıştı. her nefes alışta kahkaha sesleri bir tokat gibi yüzüne çarpıyor.. Sadece soğuğu algılayabiliyordu. bu kadar arkadaşını nasıl bırakıp gideceksin?" diye soruyordu. çekilmez anlar başlıyordu. Şimdi sadece ve sadece nereden duyduğunu bilemediği. kendisini esir almaya başlamıştı. Aniden elleri bir şeye dokundu. O. Bu kez kulaklarında ölümün gülünç sesini işitmişti sanki.. Asker başını eğmiş. kulaklarında yankılanıyordu. acıların ve yaraların üstünü örtmüştü. Emekleyerek de olsa ilerlemek istiyordu. Ama ne bir ses ne de bir nefesi vardı. bu yorgunluklardan kurtul" diyordu. ayağının birden yerden kesildiğini ve hızla bayır aşağı doğru yuvarlandığını karlar içinde âdeta kaybolduğunu hissediyordu. "Nereye gidersen git. Sağ kalan hastalar.

" diyebildi. Faik Çavuşun bir koluna girerken.Donuyor bu. Derin bir uykuya dalmış olan eri sarstı." kelimesi ise güçlükle ağzından çıkabildi. ne olduğunu anlayamadan sordu: . Bunun Kafkas Harekâtı'na katılan donuklardan birine ait olabileceği aklına geldi.Seni duyamaz baba. Nabzına baktı. "Ha. Geri döndü.Hayır. karşısında bir mehtap kadar güzel.." Kadir Ağa heyecanla bağırdı: . Öylece kalakaldı. . tekrar dizginleri eline almıştı. "Herhalde yolunu şaşırmış olmalı. Atların sırtından.. Parmağını gayr-ı ihtiyari tetiğe yaklaştırdı. Kırbacı yiyen atlar kara rağmen dörtnala koşmaya başladılar.Peki baba. Kadir Ağa yine şaşırdı. Ama ilerledikçe önlerine hiçbir şeyin çıkmadığını görünce biraz olsun rahatlamıştı.. o gülümseyen yüzün kendine bir daha bakması için neler vermezdi.Hayır ama onu burada bırakırsak.Henüz değil.Beni duyuyor musun? . Kaçmak istiyordu ama artık parmağını kıpırdatacak gücü bile kalmamıştı. Kadir Ağa. Kadir Ağa. Sadece bacaklarını gördüğü erin üzerindeki kararlı temizledi. Ayaklarını sürükleyen bu ere acıyarak baktı. Bir şey olup olmadığına bakmak için atları durduran Kadir Ağa kızağın neye çarptığını da merak edip biraz geriye doğru yürüdü.Yaşıyor! Zehra! Kız! .Öldüm mü? Zehra gülümsedi: . Faik Çavuş gözlerini tekrar kapadı.. . Hemen bir kenara çekilip Faik Çavuşun oturacağı kadar yer açtılar. Er gözlerini aralamak istedi ama bunu başaramadı.. Kadir Ağa erin yüzünü ve kollarını ovuşturmaya başladı. Şaşırdı.. Karların içinde iki uzun bacak duruyordu. Sonra da çekinerek sordu: . O gülüşün. büyük bir karanlık içinde büyüdü. Bu beyaz hüznün yanında bir de gizliden gizliye korku mayalanmaya başlamıştı. Zehra'nın içinde "bu erin gözleri ne renk acaba?" diye bir merak doğdu.Yardım et kızım. Sonra tüfeğini yine yanma koymuş. Kadir Ağa. İşte bu düşünce Faik Çavuşu bambaşka bir hâle sokmuştu. hayalim her şeyim. yır. İkinci "Hayır. rüzgârla dağılıp gidiyordu. yaşıyorsunuz. Kızağın giderken. Bir büyük boşluk. burnundan buğular yükseliyor. Zehra askerin yüzüne dikkatle baktı. Derin bir vadinin kenarında belirli belirsiz açılmış olan yolda ilerleyen Kadir Ağa ve ailesi hüzün içindeydi.. Onu burada bırakmayız. Uzamış siyah sakalı. ." Sonra bu gerçeğe gözlerini kapmak istercesine yumdu. Zehra'ya: . diğer koluna da Zehra girmek için hamle yaptığında Faik Çavuş eliyle "Sen dur" dedi. dedi. tüm dikkatini aniden önünü kesecek. Zehra da eliyle erin üzerindeki karları temizledi. Ya etrafta duydukları çeteler yollarını keserse? Bu düşünceyle can evinde vurulan Kadir Ağa hemen yanında duran tüfeğini kucağına aldı. . Her şeyi sanki kabullenmiş gibi mırıldandı. Faik Çavuş ne kadar bitkin olsa da Zehra'ya yük olmak istememişti.. Bunun üzerine Zehra kenara çekildi.. Sadece "Hayır. Zehra az ileride durmakta olan kızaktan atladı babasına doğru koşmaya başladı. "Bitti.. bayırdan aşağıya inecek haydutlara ve çetecilere yöneltmişti.. Birden heyecanlandı. peri gibi birini görünce. Ve erin gözlerini açması umarak içinde dayanılmaz bir istek duydu. avurtları ve gözleri çukurlaşmış ve halsiz olduğu her hâlinden belli olan bir siması vardı.kaçması gerektiğini düşünüyordu.. Kızaktaki annesi ve diğer iki kız kardeşi Faik Çavuşu görünce şaşırdılar.. Karşı tepeye baktı. Bırakıp kızağa doğru yürüdü. Sonra içindeki ses "Ya yaşıyorsa?" diye kendisine engel oldu.Gel buraya! Bana yardım et. işte o isteği sanki hissetmiş olan Faik Çavuş gözlerini araladığında.. Atıyordu.Bir asker! Ölmüş mü? . umudum. Faik Çavuşun üstüne kalın bir yün ceket örttü. ölmesi kaçınılmaz olacak.Efendim baba! ." dedi. durumu çok kötü. İrkilmiş. birden taşın üstünden geçmiş de devrilecekmiş gibi olması kızakta bulunan Kadir Ağa hanımı ve kızlarını korkutmuştu. bu eri kızağa taşıyalım. * Kadir Ağa kızağı çeken atlara bir iki kırbaç vurdu. Kadir Ağa ise eri tekrar sarstı: .

. .Bilmem. Kadir Ağa onu baştan aşağıya süzdü. arşınlayacak yolların bitmemiş. İçimden bir ses hep izlendiğimizi söylüyor. İşte o anda biri kolumu tutup "Haydi kaçalım. orada kıtlık ve soğuk vardır" diyecekti. . Kadir Ağa kızlarına: . Asker olmasaydın bizimle Erzurum'a kadar gel. . hemen bir şeyler hazırlayın. * Kadir Ağa arabayı durdurunca Faik Çavuş kendisine merakla baktı... Sadece bacakların gözüküyordu. . İçimde beyaz bir boşluk. Bu alaycı gülüş beni çıldırtacak noktaya gelmişti. . arşınlayacak yolun varmış gerisi hikâye.Kendine gel. Bu arada biz de karnımızı doyuralım. "Demek ki Erzurum'a gidiyorlar.Isındıkça daha ağrıyacak ve sızlayacaklardır. Faik Çavuş. Bir kez daha yıkıldı. Ama bilinmez bir nedenle sustu. diye sordu Faik Çavuş. Şimdi orası mahşer gibidir. Bacakların nasıl? . Utangaç bir şekilde gözlerini yere indirdi.Neden? .. Sonrasını hatırlamıyorum. Biraz toplan. buradan gidelim" dedi. beni donmaktan kurtardınız. Ama şimdi üç tane kız babası biraz herhalde korkak oluyor. tatlı bir ılıklık duyuyordum... Hızla giden kızakta hemen arkasında oturan Zehra'nın yüzü aklına geldi. dedi. Soğuk.Soğuktan başka şeyler de insanın acısını dindirir. Sonra ne oldu bilmiyorum. Acılar yakamı bırakmadı. Arkamdan birisi daima gülüyor..Senden başka da var mıdır? . acıyı duyarsın. Yoksa başka bir zaman kalıp çarpışmak isterdim. Kaçmak istedim. ağaç altlarına kaya oyuklarına sığınmak için dağıldı.Alacak nefesin. Kadir Ağa geriye döndüğünde üzüntülüydü: . Sadece ağrıyor ve sızlıyor..Kullanırım. Belki başkaları da vardır ama artık yola koyulmamız gerek. Sonra işte siz beni buldunuz.Başka tüfeğin var mı. Buraları kısa zamana kadar Rusların elindeydi.Biraz ısın.Sen bu hâlinle tüfek kullanamazsın ki. Göz ucuyla Zehra'ya baktı. Kızağa binip yanına oturan Kadir Ağaya dikkatlice baktı. Kızlar. Kızak hareket etti. Şimdi bizimkiler bu karda kışta Rusların elindeki yerleri almak için harekâta giriştiler.Hiçbir şey hissetmiyorum.Dedik ya alacağın nefes. dedi Faik Çavuş ve sustu. . Seni Tortum'a bırakırız. diye aşağıya inip baktım.Atları biraz dinlendirip saman vermem lâzım. Faik Çavuş onların nereye gittiklerini sormadı bile. Hayatımı kurtardınız.Ben acıya alışkınım ağam. Ben kayaya çarptık.. . Faik Çavuş bu sözü âdeta yüzü kızararak söyleyebilmişti.Sağ olun. .Kader. Yoksa çatlayacaklar. Nereye gittiğimiz bilmiyorduk. . Orada humma. Balkan Harbi anılarını anlatacaktı.Ben şu sırta kadar gidip bir bakayım başka yaşayan er var mı. Ben sadece deliler gibi koştum durdum. . dedi. . Kamçı havada sallandı ve atların sırtına indi. Biz de kaçıyoruz kısacası. Faik Çavuş da kızaktan inip: . . Ama bu sözü nasıl ettiğine şaşmıştı. Koşmaya başladık. Dört bir yana dağılmıştık. Sahi bacakların kırılmadı ya? . Kızak bacaklarının üzerinden geçti.İyi.. ben sana yardım edeyim. . Ama gönlü düşmek üzere olan san yapraklar gibi titredi. Kader işte.Nedenini inanın bilmiyorum. benimle alay ediyordu. diyemedi. Bizim oralarda da Ermeni çeteleri zulme başladılar. .Kader.. Bu kadar uzun düşüncelerden sonra sadece bir "sağ ol" diyebildi. derdim.Tortum'a gitmeye çalışıyoruz. İçinden büyük bir pişmanlık içinde "Çok geç kalmışım" dedi. Faik Çavuş soru sormuyordu. Sana biz rastlamasaydık belki bir başkası rastlayacaktı. "Çok geç artık.Dur ağam.. Kadir Ağanın bu sözleri Faik Çavuşu üzdü.Üç kişiyi karlar içinden çıkardım ama çoktan soğuklamışlar." Kadir Ağa ise gözleri yolda olduğu hâlde anlatıyordu: . Kadir Ağa: . Bir süre sonra Kadir Ağa kendine anlatmaya başladı: ... Aslında iyi birine benziyorsun.. Asker köylere. ağrıyı ve acıyı duymanı engelliyor.

ne yapacağız bilmiyorum.. Ama yanında duran tüfeklere bir göz attı. gideceğimiz yerlerde kıtlık olacağını düşündük. dedi.. Bir de duyarım ki. Sesler karşıdan geliyordu. askerin arasına karış. Ancak çok uzaklardan bazı gürültülerin geldiğini görünce hepsi irkildiler. Az sonra kızaklı arabanın üstünde hepsi sessizce peynir ekmeklerini yerken susuyorlardı.. Kendisini buldukları o gülümseme yine yüzünde vardı. "Artık çok geç.Haydi yola çıkalım. Çaresiz bir süre daha ilerleyip saklanmayı düşündüler. bu havada nice yollarda olanları.. Kıtlık.Sen dinlen.O kadar da değil ağam.Sen Balkan'da da savaştın mı? . Sarıkamış'a giderken de.Yemeyi bıraktın da. Kızaklar tekrar hazırlandı. Zehra bu "sağ ol"a karşılık vermedi. Yüzünde bir tatlı kırmızılık belirdi. . Ama ben de humma yok.Var ağam. Bir ay parçası. bu aileye ait değilsin. Onun bu hali Faik Çavuşun da dikkatini çekti. Sonra arabanın arkasında duran tulum peynirleri dikkatini çekti. Sonra. Zehra sanki fırsat kollarmış gibi atıldı: . Sen ki.İstersen yoğurt vereyim.. . Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Geriye dönemezlerdi.Öyle. acıya bulanmamış hayatlarına gölge düşürme. dere tepe demeden Sarıkamış'a doğru giden askerleri düşündü.Cepheden cepheye yani? . Artık Zehra'nın kendisine uzanan elinden yoğurt değil. Ama karda bıraktıkları izler ne olacaktı? Kadir Ağa eline tüfeğini aldı. . Diğer tüfeği de Faik Çavuşa uzattı. Hiç istememesine rağmen Zehra uzattığı için yoğurdu aldı.Ne oldu yiğidim? . savaş sebebiyle bizim için karın doyurmak zor olacak vesselam. Faik Çavuş zehir bile olsa tereddüt etmeden yiyebilirdi. Onların bu yorulmamış. hep uçurum kenarlarından hayata dönmüşüm.. Faik Çavuş'un hüznü daha da büyüdü. Ait olduğun yere dön.Evet. Kar dolu yollarda yürü.. Yola çıkıldı. Hele hele şu hâlinle kimseyi yar edinmemeye. . Kadir Ağa sordu: .Ver ya. Beyaz yollar gitmekle bitmiyordu. sakın sende de humma olmasın der gibi bir hali vardı. asker humması kırıp geçirirmiş ortalığı doğru mu? Bu sözde. Faik Çavuş başını eğmiş bir şekilde ağır ağır ekmeğini yiyordu. Yerinden yurdundan sökülüp atılanları. Çünkü ona baktıkça ne kadar güzel olduğunu görüyor. Hayat ne garip.Ne kadar çok peyniriniz var ağam? . Bu sıkıntıdan kaç kurtul. Faik Çavuş bir süre sustuktan sonra: .Sağ ol. Bu hastalığı iyi tanırım.. Tam karşısında oturan Zehra'nın yüzüne bakmaya korkuyordu. Ben ki. kimsenin gönlüne girmemeye bak.Eee ne yaparsın. Zaten arabadaki yiyecek bize kısa bir süre yeter. Kadir Ağa. Hayatın en acılı en korkunç yüzünü gördüm yıllarca. Gonca bir gül. Ben hayatın bu sevdalı yüzünü hiç bilmedim. Kadir Ağa heyecanlandı: .Bir şey yok ağam. Ait olduğun yere.. kendisinin de ne kadar çirkin olduğunu biliyordu. bir peri kadar güzel Zehra tatlı bir gülümsemesini sürdürüyordu." Faik Çavuş neden sonra kendini topladı.. Geceye kadar hızla yol almak niyetindeydiler. Endişeli olduğu belli oluyordu. O ise nadide bir çiçek. Ayakta duracak hâlin yok." Bu düşüncelerden dolayı lokmasını çiğnemekte olan Faik Çavuş durdu. Kuru ve sade. . Kadir Ağa: .Olmaaaz! Senin dinlenmen lâzım. Sen. Zaten kısa bir süre sonra yine yola koyulacağız. . dedim ya ait olduğun yere dön. Balkanlar'da da.. . Alırken de hüzünle Zehra'nın yüzüne baktı. sesi titreyerek: .. "Kaç" diyordu yine aklı "Kaç. İşte bu tezatlık onda türlü yıkımlara yol açıyordu.. ara sıra dönüp dönüp geri bakıyordu. Çok arkadaşım kollarımda öldü. Gerekirse onları kullanabilirdi. Çeteciler olabilir.

Değil ya. Kar durmuş. . Alıştığı. gelenler kimmiş bir anlayalım bakalım.Sağ ol. belki bir uçuruma düşerim. Kadir Ağa bu gelenlere tüfeğini doğrultmuştu.. belki hummaya tutulurum. Bu yolculuk içinde bir tek Faik Çavuş umutsuz ve yorgundu. yuvalarından ayrılıp muhacir duruma düşüyorlardı. Bunları iyi bilirim. . . barutu. Kader onu Sarıkamış'a itiyordu.Zaman herkes için tehlikeli Kadir Ağam.Ama! . yıllardır. Silahı.Bizi misafir ederler mi acaba? . Tehlikelidir. yarayı daha çok tanıdım. Ermeniler her yanda çeşitli zulüm yapıyorlar... Ziver'in yanına. Bir fırsatını bulursa. dedi. birbirlerine ait olduğunu biliyorlardı. Adeta ayaklarım sürüyerek yürüyorlar. . Ama yeni bir sevdaya tutulmaya ne gücüm ne de hakkım var. İşte bu yüzden gönlü çekince koymasına rağmen en kısa zamanda fırsatını bulursa geri dönmeye karar verdi. Ama Faik Çavuş kendini bırakmış.Aması maması yok bu işin. Geri gidersek asıl tehlike orada var." dedi. Sonra bir de kendini düşündü. Kadir Ağa ile Erzurum'a ya da Tortum'a kadar gitmeli miydi? Bu yeni bir başlangıç demekti.Gerekirse kullanırsın. daha niceleri yeni bir hayata yeni bir ümitle başlamak için göç ediyordu. diye duyuyoruz. Kadir Ağa gibi. içinde ince bir sızı vardı. Askerlerin Türk mü." Faik Çavuş kızakta Kadir Ağanın yanına oturmuş hiç konuşmuyor. "Sevmeye cesaretim olmadığı gibi zamanım da yok. tesadüf olarak ölmekten kurtulmuş. ne olacağını düşünmüyordu bile. Ama Faik Çavuş kime aitti? Kime bağlıydı? Bunu düşündüğünde "Hiç" dedi. . dağlarda belki donarım..Gece yolculuğa devam etmek zordur. Ardından da zar zor yürüyen erler geliyordu. Yurtlarından. sevdalanmaya hazır. Ama ya ötekiler? Benim çektiklerimi bilebilirler mi? Bilemezler. Onlar için kolay bir durum değildi bu. .Bizi görmediler. Çok uzaktan bir köye benzer bir şeyler gördüler. Kadir Ağa: . sevda çekmeye hazır bir hâl gördü. askerin yanına dönmeliyim.. Kadir Ağa kırbacını vurarak atları tırısa kaldırdı: -Deh! Yine beyaz bir yolculuk başlamıştı. Yıllarım cephe yollarında geçti. heba olmamış yıllar. Şu kayalıkların ardına sığının. Zehra mahcup bir şekilde başını eğip kızağa bindi. Hanım sen kızları al. Bu sızı her yanını sarıyordu sanki. "Çok geç.. kanla.Hepsi ölesiye yorgun. Canlılık. . Az sonra ilerde bir atlı belirdi. .. taze umutlar." Uzun yolculuk sırasında yine peynir. Diğerleri ise yeni bir hayatın başlangıcında karşılaştıkları güçlükleri ve yorgunlukları içlerinde taşıdıkları ümitle göğüslüyorlardı..Bunlar bizim askerimiz! Kadir Ağa silahını indirdi. verdiği kararın doğru olduğuna yürekten inanmış bir şekilde susuyordu. barutla. acıyla yoğrulan dünyasına geri dönmeliydi. yufka ekmeği ve biraz yoğurt ile karınlarını doyurdular.Bu havada yürümek kolay değil. Büyük bir bilmeceyi çözmeye çalışıyordu. "Hiç. Faik Çavuş o ıslak kahverengi gözlerde birçok şey gördü. Faik Çavuş ve Zehra göz göze geldi. ancak bir ustura keskinliğinde ayaz başlamıştı. Sesler yaklaşıyordu. Ama onlar kendilerinin bir yerlere. biz de hemen yola koyulalım. Buna bütün kalbiyle inanıyordu. Ben ki. "Yine artık benim için çok geç. Herkes için. Tekrar binerken. geçen yıllarda hep yitikliğini hatırladığı için. Bizim . Rus mu olduğunu anlayamamıştı.Bilmem. Tetiğe basacağı sırada Faik Çavuş bağırdı: .Belki bu köyde geceyi geçirebiliriz. Ben ait olduğum yere dönmeliyim.. Az ileriye sakladıkları kızağı çıkardılar. Böylesi daha iyi idi. yine Sarıkamış'a doğru gitmek için uygun bir zamanı kollamak gerektiğine inanıyordu. . Böyle bir şey için artık çok geç olduğunu sanıyordu." * Biraz olsun dinlenme fırsatı bulan atlar daha canlı bir şekilde yola koyuldular. Asker geçip gitsin.

. . Her türlü tehlikeye maruz kalabilir. karlı yolların yokuşuyum.için. Yakmasak kendi güvenliğimiz için daha iyi. Ben bunu anladım.Evet herkes kaçıyor. "Ben yârin kapısını bekleyen gamlı bir bekçiyim. Kızları açlık çeksin istemez. Az sonra köye girdiklerinde şaşırdılar. Bunu da iyi biliyorum." dedi. o uyusun diye uykusuz kalmaya razıyım. Ben ki.. Ama en onulmaz yaraların acısını çekersin. Köy âdeta terk edilmiş gibiydi. Dışarıda karanlık tüm ağırlığı ile yeryüzüne iniyordu.Haklısın ağam. İstersen bu gece nöbeti ben tutayım. Çöken karanlığa denk düşünceler içindeki Faik Çavuş daha sonra Kadir Ağanın kapısını çaldı. yağmur kar. . Bir mehtap. Sabah olmaya başladığında omzuna çekingen bir el dokundu.. Üzerinde fazla durmadı ama içinden "Şimdiki zamanda bir koca tekerlek peynir. Cephe yollarında sevda çekmek olmaz. beyaz yollara. kollaması Faik Çavuşun da dikkatini çekti. Ben ise artık sararan ve son yaprağı da düşmek üzere olan koca bir çınarım. Kadir Ağa da tüfeğini alarak kızağı bir köşeye çektiler. Bu tekeri sık sık kontrol etmesi. Sen sevda acısını çekemezsin. boran hırpalamış. . hazan mevsimine dönmüşüm. Karşısını geniş bir açıyla görecek şekilde vaziyet aldı. biz de kalın örtülere sarılır yatanz. Ben gecenin arkadaşıyım. Beni rüzgâr. kadife yumuşaklığında bir ses ve ıslak kahverengi gözlerle karşılaştı. hiç olmazsa başımızı sokacak bir yerimiz var. .Öyle gözüküyor ama. Onun canının yanında benim canımın bir kıymeti yok. açlığa. Zaten kolay kolay uyuyamam. Ancak ağır düşünceler yine kendi bırakmadı... . karlı dağlara.Ağam bu köy boşlatılmıştır. . Varın siz dinlenin.Bu da diğer köyler gibi boşaltılmış. Gün ışıdığında sevdalar biter. Hanımınız. Bomboş odanın bir köşesine çöktü. Sen şu tüfeği al.Evet haklıymışsın. geri dönmeye mecburum. Cephe yollarında sevdalar kısa olur. Hiç olmazsa kendimiz koruyabiliriz. Ben ki. Kaderine razı olarak Sarıkamış'a dek gitmelisin. . Karlı dağların. Tüfeğini eline aldığında.. çayır çimen içinde gezinen. -Peki. Elbette haklı. Uyuya kalan Faik Çavuş büyük bir mahcubiyet ve telâşla hemen kendini topladı. Ama o bir ay parçası. Barut kokusuna ve yaranın acısına bulanan gönlüm.. onun başında esen bahar yelleri var. Sağ ol. Bir odaya kızlar yerleşti başka odaya da Kadir Ağa ile hanımı.Ama sen daha kendini toplamadın bile yiğidim. Ben. Sevda için artık çok geç. Ben ise yabani çiçekler gibi hep uçurum kenarlarında bitmişim. yokluğa dönmelisin.. ne yok bakalım. Kadir Ağa: .Aslında bir odada toplanırsanız daha çabuk ısınırsınız. Ateş de yakabilseydik iyi olurdu ama. Kimse yok.Şöyle bir dolanalım. Bunun için ait olduğum yere. o ise daha seher vakti çiğ damlacıkları üzerinde olan bir nergis. Bitmeli de. Çünkü ortalıkta kimseler gözükmüyordu.. . . Bir gün gece uzunluğunda olur.. Hiç kimsecikler. Eli tüfeğin tetiğinde olduğu halde gözlerini karanlığa dikti. altından da değerli. . O.İyi ya. Kadir Ağa ve Faik Çavuş ellerinde tüfekleri olduğu halde köyün sokaklarını dolaştılar. Bir kardelen. Kızaktaki eşyaları beğendikleri bir eve taşıdılar.. her an yitip gitmeye adayım. bir gonca gül...Sabah oldu. .." Başını dayadığı pencereden uzaklara bakarken dalıp gitti..Topladım ağam topladım.Ben bu sessizliği sevmedim. Ermeniler için Ruslar için. Faik Çavuş da diğer bir odaya geçti.. Uyumuşsunuz. . Ne var. Ben. Evlerin kapılarını açıp içeri baktılar.. Kimsecikler yoktu. Sarıkamış'a mecburum. Figan içinde yaralı bir bülbülüm. kızlarınız çok yoruldu. Geceyi burada geçirelim. . beyaz hüzne. tozlu ve dikenli yolların yokuşuyum. Ben zorlu yolların. O bir ceylan. Kadir Ağa yan odadan kocaman bir tulum peyniri tekerini yuvarlayarak yan odaya geçirdi. Ben gökte milyonlarca yıldızdan biriyim ki.Bana göre köy boşalmış ağam. O ise gündüzün. Bizim gibi. Bir köpek ve iki karga dışında köyde canlı yoktu. Sonra tüfeğini alarak evin sofasına geçti.

O sırada bu konuşmayı sessiz bir şekilde izleyen Zehra cesaret edip söze karıştı: . Sonra iki tümen Penek'e doğru yola devam edecekti.Bizimle gelsen.Teşekkür ederim. . Hayatımı kurtardınız. Ama buna cesaret edemedi. Bir süre yol aldıktan sonra uzaktan tek sıra hâlinde yürüdüğü belli olan erleri görünce. Muhtemelen Oltu'ya doğru gideceklerdir. Bu kafile ile pekâlâ geri dönebilirdi. Ardos. Kararını vermişti. Tümen. Sevdayı Kadir Ağanın kızı Zehra hatırlatmıştı. Kızak hazırlanıp da yola koyulduklarında. dedi.Gitmeliyim. Kalebogazı üzerinden Oltu'ya gelecekti. Bir süre sustuktan sonra sadece ve sadece bir kelime edebildi. . Oltu'ya doğru gidebilirdi. Onu. dedi. Artık ait olduğu yere gidecekti.Kadir Ağam. Kozohor. Onun sevdası bir gecelik idi. Sadece: . Bu söz üzerine. Ancak bir haber alınamıyor. Biraz sonra onun da aralarına karışıp takım komutanına tekmil verdiğini ve bir şeyler söylediğini gördüler. Tortum'dan hareket eden 32. Ancak ben mecburiyet içindeyim. "Olmaz" . * Faik Çavuş uzun ve yorucu yürüyüşten sonra Oltu'ya zar zor girdiklerinde şaşırdı. Zeliha! Haydi hazırlanın gidiyoruz! "Gidiyoruz" cümlesi Faik Çavuşun gönlünü bir paslı bıçak gibi çizdi. Hazır çok fazla uzaklaşmadan. Az sonra yanlarına gelen yürüyüş kolundaki erler Faik Çavuşa şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Ayrılık derdi her yanını sarmıştı. âdeta kaçmıştı.Sen bilirsin ama bizimle Tortum'a dek gelebilirsin. "Sen uyu. yine her zaman ki gibi beyaz hüzünlere gark eyledi.. Aslında yeni dalmışım. . İslamköy'e doğru yola çıkmışlardı.. Şimdi ise sabah olmuştu. oradan da Oltu'ya dönecekti. Bu beyaz yürüyüşte bir sevda gelmişti başına. Bizim için uykusuz kaldın..Zeynep.Uyumuşum. Zehra'nın ıslak kahverengi gözlerini görünce.Ne demek yiğidim. Tümenlerin öncü birlikleri ve bazı süvari taburları yavaş yavaş Oltu'da toplanmaya çalışıyordu. Orada bir süre daha dinlenebilirsin. hep kaçtığı kara sevda kendisini beyaz karların içinde bulmuştu. Hele kabuk bağlayan bir yaranın çavuşun kalbinde tekrar kanaması da ona zor geliyordu. Kanattı. ben hiç uyumasam da olur" diyecekti.Ne diyebilirim ki yiğidim? Görevin büyük. Tümen de Tortum'dan Narman üzerine yürüyecek. Alacak nefesin. ben de onlarla katılayım.Alacağım nefesi bilmem ama arşınlayacağım yollar gerçekten çok uzun ağam. Tümenlerin üç-dört gün içerisinde Oltu'ya geleceği tahmin ediliyordu. Faik Çavuş beklemenin ne kadar zor olduğunu Oltu'da anlamıştı. Faik Çavuşun yüreği pır pır etti. Askerim. Devamlı hareket halinde olan ve daima ileriye gidenler için beklemek çok zor geliyordu. Faik Çavuş: . Haftalarca uzun ve beyaz yürüyüşe bin bir güçlükle devam eden yorgun çavuş gönlünü esir alacak sevdaya cesaret edememiş. arşınlayacak yolların varmış. karşıdan gelenler bizim askerimiz.. Faik Çavuş bu hiç beklemediği teklife ne diyeceğini şaşırdı. Sağ olun. Faik Çavuş. Faik Çavuş ve mangasının geldiği yolu izleyecek. Ayrıca 31. Bu söze Faik Çavuş güldü: . Bu kelimeyi öyle güçlükle söyleyebilmişti ki: . ben sizinle hayatımın en güzel yolculuğunu yaptım.. Yıllardır aklına getirmemek için çabaladığı.Hayır. Tortum. Faik Çavuşun gönlünü çakırdikenler bir kez daha çizip kanattı.Zararı yok. Her şeyi bir kenara bırakarak Sarıkamış'a belki de Kafkaslara gitmeliyim. Sesi titreyerek: ... dedi. Ardından Kadir Ağanın kızlarına seslendiğini duydu: . Sonra Erzurum'a da gidebilirsin. bazen gözcüler bazen de keşif kollarından gelenler ne olup bittiğini Oltu'da bekleyen erlere iletiyorlardı. Asker burada kurduğu çadırlarda bekliyordu. . İslâmköy. İçinde küllenmiş közler o kıvılcımla tam ateşe dönmek üzere iken Faik Çavuş buna cesaret edememişti.Sağ olun. dedi Kadir Ağaya. . Yine kulağına dek kızararak.

Devam etmelisin Faik Çavuş devam. bu kaputu sen giyeceksin tamam mı? Üzerimden alacak ve giyeceksin.. Kadir Ağanın gonca güle benzeyen kızı Zehra'ya geliyordu. Acıyı da sevdayı da unutmazsın.Hiç fark etmedin? . şehit olursam ya da dağ başında donarsam." Evet Faik Çavuş sen gitmeye. On kişiden ancak altı kişi gelebildik. yalvaran bir sesle "Bizimle gel" deyişi hiç aklından çıkmıyordu. O.Acıkmıyorum da ondan. Hem de sonuna dek. Faik Çavuş sanki derin bir uykudan uyanmış gibi..Son zamanlarda hiçbir şey yemiyorsun. Kaçabildin mi? Kaçamadın. Balkan Harbi'ni.Onlar da bizim gibi geleceklerdir Ziver. . Üzerine çiğ damlaları düşmüş açılmamış bir gül idi. Hele kalabalık iken hiç değil. Kaçmak istedin." Faik Çavuş bunca yaşadıklarından sonra bedenin değil ama gönlünün çok yorgun olduğunu anladı. . o dağlardan buralara gelmek kolay değil. ." Sen de iyi dedin.dedi.. Sen kolay kolay unutamazsın. O caminin kubbesi altında kurtuluşumun olmadığını. bir gonca gül gibiydi. iyi yaptın. Ya tümen sayısınca askerler nasıl saklanır? Kalabalık arttıkça. "Gitmeye mecburum." Faik Çavuş ne zaman kendini dinlemeye başlasa..İyi üşümezsin artık. "Olmaz. . eğer başarabilirsen Sarıkamış'a gitmeye mecbursun.Tümenler gelse bari." Biraz sonra yanma Ziver geldi.. . . O yollardan.. söz dönüp dolaşıp sevdaya geliyordu.. Öldü.iyi ya.. Kurşun yarası. Bir erden para karşılığında aldım. Cephede çarpışmak daha kolay. . derdi de büyük olur Ziver. tümen tümen askerler neyle doyar? Onlara yiyecek mi yetişir? Az sayıda asker kolay saklanır. Bu yorgunluk Balkan Harbi'nden sonra yaşadığı cephe yorgunluğuna eşti âdeta.Aç değilim. Ben cephe yollarında taban eskitmişim. Son neresi diye soracak olursan.Al çavuşum. . gönülden gönüle değil ama cepheden cepheye koşmuşum.. Ya. Sultanahmet Camii'ni. Gönül işlerinde kalbinin sesini dinlemek ya da dinlememek daha zor olmalı bence. Çıktın.. Onlar da herhalde erlerini döke saça geliyorlardır.Çok kalın bir şeye benziyor. Ne ki iyi yaptın. öleceğimi sandım ama ölmedim. Ben ise daima uçurum kenarında biten zehirli bir zakkum gibiyim. İçten. . .Biz bir takımla yola çıktık sonra bir mangaya düştük. . geri dönmekle iyi yaptın. düşmanın açtığı süngü yarası kapanır ama gönül yarası kapanmaz Faik Çavuş. eğer mümkünse.. Sarıkamış.Bak çavuşum bu kaputu sana vermek istiyorum.Dedim ya olmaz öyle şey! . Krizlere girdin. sen bilirsin.Neyi.. son senin için Sarıkamış'tır. Sarıkamış. İçini çekerek "O bir gonca gül. . Mümkün olmayan bir sevdanın peşinden koşmak için artık çok geç. Ne denli geç kalmışım. Hele o kardelen "Bizimle gel derken.. Onda bahar sen de hazan hüküm sürüyor. Sonra ağzından iki kelime zor çıktı: .Haydi Ziver git işine. Bir düşünsene. Neler diyorsun? . Bir avuç kuru üzüm uzattı. ne zaman kendinle konuşmaya kalksa. Ziver'i ilk defa görüyormuş gibi uzun uzun baktı. Sen ise yaprakları sararmaya yüz tutmuş asırlık bir çınar gibisin.Olmaz öyle şey! . Bunu da unutamazdın Faik Çavuş. Ancak o yüreğinde yeni bir sevdanın filizleriyle Erzurum'a gitmeyi kendine yakıştıramamıştı. demişlerdi kendisi için. Geriye giden yollara düştün ama eninde sonunda hep yolculuğa devam ettin. Aslında senin için aldım. Az kişi az yemekle doyar.Peki ben ölürsem. "Öldüm ya. Burada sıkıldık çavuşum. Sevdadan sevdaya..Evet.Nasıl yani? .Çavuşum! . . Bu yolculuğa çıkarken işin başında dahi aklında hep kaçmak vardı..Kaputumu. Oradan kaçmakla. hummayı unutabildin mi? Hayır... . Onun için nimet olan kar senin için ise külfet değil miydi? Bir an için gönlünde tomurcuklanıp çiçek açmaya duran ümitlerin zemheride donabilirdi.. .

. Böyle olmamalıydı. Bu söz üzerine Faik Çavuş tebessüm etti. Bu ateşten bir an duraksayan erlere sessizlikten faydalanarak bağırdı: . . Daha önce Oltu'yu Ruslardan alan 30. .Bu gelen erler hangi tümene ait acaba? .Peki söz. Bana söz ver. Oltu'yu çok önemli bir ikmal merkezi haline getirmişler.. . Keşke bu depolar yağmalanmasaydı da kontrollü olarak geriden gelecek askere dağıtılsaydı.Sana emrediyorum ceketini ilikle. bu arada kendilerine engel olmaya kalkan komutanlarını dinlemiyorlardı.Yanlış yapıyorlar Ziver. işlerine yarayacak ne buluyorsa alıyorlardı. Subay ise bu durumda ne yapacağını şaşırmıştı.Hah şöyle. dedi gelenler var.Diyelim ki ben öldüm. Bu kargaşada.Yağmalamayı bırakın! Yoksa sizleri vururum! Kısa bir sessizlik oldu..Haydi kimin ölüp ölmeyeceği belli olmaz.. Faik Çavuşun yüzüne baktı. O da: .Nereden geliyorlarmış peki.Oltu'yu aldıktan sonra Penek yönüne Rusları takibe başlamışlar. Sonra Ziver'e: . yiğidim çünkü. yiğidin iyisine de deli. dedi. Ancak her geçen saniye öfkesi artıyordu. Fakat bunlar asker olmaktan çıkmış baksana.Evet baksana komutanlar burada bulunan erleri yağma konusunda çok sıkı uyarmışlar ama kalabalık arttıkça ve gelenler aç oldukça yağma başlayabilir. Daha sonraları bir sel gibi her engeli yıkıp geçen asker Oltu'da yağmaya başladı. Haydi söz. aylardır açım. Şimdi 30. Herkesin gözü önünde "Vururum" demişti şimdi vurmazsa. Söz ver bana çavuşum. dedi. Ancak büyük bir fırsat kaçıyor. Ben açım komutanım! Beni vurun! Vururum.Dikkat et. Subay ise öfkeden soluk soluğa erlerine bakıyordu. diyorsunuz. subayın biri tabancası ile havaya ateş etti. Bu arada erin biri öne çıktı: . Tümenin askerleri imiş. Bunun üzerine Faik Çavuş: . . . Burada tümene bir hafta kadar yetecek yiyecek vardı. bu kez sinirleniyorlardı. Göğsünü açtı. derler. Beni vur! Ben ki. burada yağma olabilir Ziver. Siz ise yağma yapmayın. Biz. Çoğu kaputsuz. bu yanlışta olmayacağız.. Bizim orada atın iyisine doru.Elbette. Çanak'ta bir süre Ruslarla çarpışmışlar. demiştiniz ya! Bu tahrik edici sözlerden sonra subay bir süre daha kayıtsız kaldı. isteseydi eri alnından dahi vurabilirdi. Onlar da bu yağmaya katılıp katılmayacaklarına karar veremiyorlardı. . . Ziver.Çavuşum. . Artık erler işine yarayacak ne varsa alıyor. Şehre giren erler önce kumandanlarının emirlerine uyuyor ancak asker kalabalıklaşıp da kendilerine yemek verilmesi gecikince.Vur. .Bunlar bizim beklediğimiz tümenlerin askerleri değilmiş.. ceketinin düğmelerini hırsla çözdü. Erat deli gibi sağa sola koşturuyor.30 Çok yazık. Şimdi yiyecek bulmuşum.Sen delisin Ziver. . . Bir köşede olan biteni izlemekte olan Faik Çavuş ve Ziver ise ne yapacaklarını şaşırmıştı. Oltu'ya girdiklerinde ilk sordukları şey "Ekmek var mı? Çorba var mı?" oluyordu.Yağma mı? .Bak. dedi. aç. . Erler olduğu yere çakılıp kalmışlardı. Çok yazık. Kısa bir süre düşündü. Ruslar buraya çok büyük iaşe depolan kurmuşlar. ölesiye yorgun erler. Görüyorsun. . Oltu'ya girmekte olan askerlerin yanma gidip bir süre konuştu..İliklemeyeceğim. Sonra Faik Çavuşun yanma döndü. askerin gözünde yetkisi tartışılır hâle gelirdi..Bilmem ama birazdan anlarız. Ziver. Komutanım beni vurun! Er. Sonra aniden tabancasını çekip erin omzuna ateş etti. Bu kaputu giyecek birçok er var. Tümenin bir kısmı dinlenmek üzere Oltu'ya geliyormuş. ayaklarını bile zor sürüyorlar.

Herkes çadırına gitsin. Bundan sonra da ne olacağı belli değil. çantasını ağzına kadar dolduruyordu. . Şimdi ise bunca mal heder olup gidecek.. ... Aylardır açlık çeken asker iaşe depolarını görünce kendini unuttu. . Subay öfkeyle bağırdı: . donmanın. Ancak subay tabancasını bir kez daha havaya ateşledi ama hiç kimse bundan etkilenip yağmayı durdurmadı. Kendilerinden geçtiler.Çavuşum Rus'un malını almak neden adil olmasın.Geldik! . Oltu'ya ilk giren erler Ruslardan iki top. Ganimet. Ziver tam kalkıp gidecekti ki Faik Çavuş kolundan tuttu. Rus askerleri yağmanın başlanmasıyla birlikte güvenlik çemberine alındı. yiyecekler ve mermi kutuları havada uçuşuyor. kim alıyorsa onun oluyordu. durmak çok zordu.Ne varsa alalım! Subay bir kez daha şaşırmıştı. Keşke bu iaşe depoları korunabilseydi.Aslında şoktalar. Boş ver Ziver. Kendinden geçti. . Yiyecek depolarına yaklaşmayın.Peki çavuşum.Evet başka denemek isteyen var mı! Henüz sözünü bitirmişti ki köyün az ilerisinden bağrışmalar duydu: . Yürümenin.Durun yoksa sizleri vururum! Ancak subay bu sözleri söylerken. . Bu karar şaştı mı dengeler alt üst olur. dedi. Bu manzarayı üzgün bir şeklide seyreden Faik Çavuş: . biz seninle yine aç ve çıplak kalalım. Erat aylardır süren açlıklarını bastırmak amacıyla.Rusların bıraktıklarını yağmalayalım. .Ney belli ki Ziver? .Dağılın. hemen silahını hatta çantasını bırakıp bir şeyler kapabilmek için kalabalığın arasına karışıyordu.. Biz çıplaklığa alıştık giyinmeye değil. Bu adil bir paylaşım değil. .Çavuşum bu yolculukta hiçbir şey kararında değildi ki.Çıldırdılar.Hayır. . Yıkık bir duvarın dibine çömelen Faik Çavuş ve Ziver erlerin neşe içinde.Yiyecekler bizi bekliyor! . Hemen gelen erlerin önüne geçti: . Kolay değil. Giyecekler. Faik Çavuş gülümsedi. Bu erlerin yağmasını gören ça-dırlardaki erler de dışarıya çıkmış ve yağmaya katılmışlardı.Paylaşalım. . Olup biteni bir köşede izleyen Faik Çavuş ve Ziver birbirlerine baktılar. Onu çadırın birine taşıdılar. Alman güvenlik tedbirlerinden dolayı Rus esirlere yaklaşan olmadı. Bu kargaşa sürüp giderken.Ama neden! . Biz açlığa alıştık. Vurulan er "ah" bile dememiş iki büklüm olduğu halde yerde kıvranıyordu.. Neden sonra sıhhiyeler koşup vurulan erin kollarına girdiler. yaralanmanın bir kararı yok ki.Ama bu gidişle yine aç kalacağız. .Ganimet elbette ama bu kıtlıkta bu malzeme eksikliğinde bunlar çok önemli ihtiyacımızı görebilirdi. iki makineli tüfek 1000 kadar Rus askeri ele geçirmişti. köyün diğer tarafından gelen erler yağmaya başlamışlardı bile. Artık askerin önünü almak. .Sarıkamış'a gideceğimiz..Olsun. Yokluk da varlık da insanı delirtir Ziver bunu unutma! Her şeyin bir kararı vardır. .Koşun! . bilinçsizce her bulduğu yiyeceği alıyor. Ortalık tekrar sessizliğe bürünmüştü.Acaba? Köye her yeni gelen bitkin nefer arkadaşlarının sağdan soldan bir şeyler aldığını görünce. ceketinin ve pantolonun ceplerine koyuyor. Biz katılmayacağız. kendilerinden geçmiş hâllerine bakıyorlardı. . Diğerlerini de düşünmek gerekliydi.. açlığın.Ne buluyorlarsa alıyorlar. Bazen aynı mala iki üç erin saldırdığı da oluyor bu kez erler birbiriyle dövüşmeye başlıyordu. Erlerin Ruslara saldırmasından korkuluyordu.Durun! . tokluğa değil. .

Emir demiri keser..Çavuşum bu nasıl askerlik böyle? . .O zaman bu tümendeki hiç kimse asker değil. acıkma. Ancak bu kalabalık onlarda gizli bir güven duygusu da oluşturmuyor değildi. İki tümen komutanı da olabildiğince ileri gitmek niyetindeydi. . Oltu artık tümenlerin toplanma yeri haline gelmişti. bir top arabası ve de arabayı çekmek için iki at zimmetlenerek verilmişti. Manga aylardır en önde yürümüştü.Yahu. Ancak Ziver'in aklında .Yapma çavuşum.. Şimdi ise tümenin arasında yol alıyorlar. Tümenden haber soruyordu. Ancak askerin bazıları açıkta kalmıştı.Haydiiii sızlanma dedim. Çadırların sayısı artıyor. emir böyle. üşüme.Bunları bize verdiler. Uykumuz gelir. Bu yüzden Albay Abdülkerim tümenini Oltu Boğazı'nı tutmak üzere görevlendirdi. Bu arada bazı yeni düzenlemeler ve tümen mevcutlarının tespiti yapılmaya çalışılıyordu.Şşş dikkat et.Öf çavuşum öf. Bir süredir dinlenen 31. biz yürürken kendimize bakamıyoruz. Bizler insanız. Tümen hemen Oltu Boğazı’na doğru yola çıktı. bazı erler hastalarımıştı. Bu arada Faik Çavuşun da yer aldığı takım verilen kayıplardan dolayı mangaya dönüşmüştü.Sızlanma. . . Faik Çavuş sorumlu oldukları top arabasının ardından erleriyle giderken. Manga. Tümene dâhil edilmişti. Yürüyüş sırasında döküntüler artmaya başlamış.Çok geçmeden 30. Tümenin öncü birlikleri hızla ilerleyip ileride Ruslar hakkında bilgi sahibi olmak istiyorlardı. . Yoruluruz. Tümen komutanı Yarbay Ali Osman Bey çanta ve kaputlara şiddetle ihtiyaç duyulduğunu. Asker uzun yürüyüşlerden dolayı yorgundu. .Nasıl? . Tümenin nerede olduğunu soruyordu ama bir haber alamıyordu. dinlenmeleri sağlanıyordu. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi sık sık ordu komutanlığından 32.Öf ulen öf! * Oltu'ya gelen bir haber. . Tümen Komutanı Albay Abdülkerim Bey arada sırada 31. bir de topumuz oldu. uyumaz. üşümez..Asker adam sızlanmaz. . koordineli bir ilerleme söz konusu değildi. Sızlanırız. 32. . Tümenin haberi yoksa zor durumda kalabileceğini düşünüyordu. yorulmaz asker de buna derler.. 31. yorulma. Böylece askerin ağırlıklarından kurtularak bir an önce Oltu'ya gitmeleri sağlanmak istenmişti. Oltu Boğazı'nda Rus birliklerinin olduğunu. sonradan gelen 30. . Ama iki tümen arasında hiçbir haberleşme imkânı olmadığı gibi. 32.Hah işte bir bu eksikti. Ayrıca topçu erleriyle takviye edilerek biraz daha kuvvetlendirilmesi kararlaştırılmıştı. gelen asker bu çadırlara yerleştiriliyordu. derhal Kaleboğazı'nda bırakılan çanta ve kaputların Oltu'ya gönderilmesini istedi. uyuma. Onun bu sözlerine Faik Çavuş güldü. Burada bulunan Rus kuvvetlerinden 32. Daha sonra ben de size zimmetleyeceğim. Acıkırız. etraflarındaki çok sayıdaki eri yadırgamadan edemiyorlardı. Tümen erleri içeri alınıyor. Bunun üzerine çadırda ya da Oltu'nun evlerinde bir süredir dinlenmekte olan erler dışarıya. . 31.Ne yapayım ki. Hasta olan erlerin tespit edilip Oltu'da bırakılması düşünülüyordu. asker öf de demez. Ancak bu tümenin bazı alaylarının erlerine ait çanta ve kaputları Kaleboğazı Köyünde bıraktırılmıştı. Tümenin erleri de Oltu'ya girmeye başladı. Sızlanıp durma. Bir de atlara nasıl bakacağız? Onlara nasıl sahip çıkacağız? . Üstelik bu kez mangaya taşıması için bir top. Bunun üzerine Tümen komutanı tüm dikkatini topladığı Oltu Bogazı'na askerini hızla yönlendirmek istiyordu. Gözünüz aydın iki atımız. Ziver bu son durumdan memnun değildi: . aralarına yeni katılan topçu erleri önde ilerlemeye çalışıyorlardı. bu birliklerin derhal geri atılmasını istiyordu. Ancak gelen erlerin üşümeye ve havanın gittikçe soğumaya başlaması üzerine 30. acıkmaz.

çeneyi bırakın da. Onları daha size zimmetlemedim. Faik Çavuş ve mangası.Çavuşum öncü birlik olmak daha iyiydi. üstlerinde sıcak ve kalın giyecekler varmış gibi Rusların üzerine doğru atılmışlardı.Haydi. bir yandan da topu çeken atların ürküp kaçmaması için tetikte bekliyordu. Keşif kollarından hararetle haber bekleyen komutanlar etrafı çok dikkatli bir şekilde inceliyor. sen kendini kolla! Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki. Beyaz karlar üzerinde hayatta kalabilmek için öldürmenin meşru olduğu bir kavga oluyor.Tamam çavuşum. bir nebze de olsa ısınabiliyorlardı. dinlendirmedikleri gibi bizi konuşturmuyorlar da. Bunu gören Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı: . geri çekilirken oyalama yapmak için Oltu Boğazı'nı tuttuklarını.Hâlâ konuşuyorsunuz. bir baskına uğramamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. İlk önce topçular Oltu Boğazı'ndaki sırtları topa tuttular. Sabah erkenden başlayan çatışma öğleye doğru yavaşlıyordu. . Ziver: . Bu şekildeki uğraşıları onlara zaman kaybettiriyordu. daha hızlı yürüyün. Tümen erleri günlerdir. verilen molalardan faydalanarak gerçekleştiriliyordu. karlar sık sık insan kanma bulanıyordu.Haklısın Ziver. Çenenizi kapatıp adımlarınızı sıklaş-tırın. Büyük bir Rus artçı birliğinin hızla geriye çekilmeye çalıştıklarını. döküntü verdiği o zorlu günleri unutarak sanki hep tokmuş.Ziver. her zaman ki gibi oyalama taktiği yaparak. top ateşinden ürkerek bir ağacın dalına bağlı ipini koparan at askerin içine doğru koşmaya başlamıştı. Arada sırada Faik Çavuş Ziver'e bağırıyor: . Kara ya da çamura saplanan tekerlekleri kurtarmak için manganın tüm erleri arabayı itmeye çalışıyordu. bazılarının da koşuşturdukları görüldü. Bu arada subayın biri: . Topçu ateşi ile iyice hırpalanan Ruslar henüz kendilerini toparlamaya fırsat bulamadan 31. Top arabasını çekmekte olan atlar zorlanıyor. Hiç olmazsa. Bizden hesap sorarlar. at! . Ne karışan vardı ne de görüşen. Böyle bir ateşi ve bu kadar büyük bir saldırıyı beklemeyen Ruslar. Bu yüzden de topçu birlikleri öne geçmek için uğraş verirken. buz tutan yerlerde kayıyor. aylardır açlıklarını. üşüdüklerini ve arkadaşlarının donduğu. neredeyse Oltu yakınlarındaki boğazı yaklaşmıştı. Artık tümenin en arkasında yürümeye çalışıyor. İaşesi de zordur" sözleri çınlayıp duruyordu. çekilmekte olan birliklere zaman kazandırmak istiyorlardı. araziye iyi bir şekilde yayıldığında Rusları yenmelerinin mümkün olabileceğini söylediler. Top arabasını itin! Dikkat edin araba sağa savruluyor! Haydi sallanmayın! Faik Çavuş ile Ziver başta olmak üzere diğer erler sağa savrulan arabayı sola çekmek için uğraş vermeye başladılar.daha önce Faik Çavuşun söylediği "Kalabalık askerin gizlenmesi zordur. Bölük komutanı ise durmadan topçuların tümenin önüne gitmeleri için emir veriyordu.Baksana çavuşum. Alnından terler damlayan Ziver. . bu soğuk havada sıcak mermi kovanlarını toplarken. Faik Çavuşa yaklaşıp: ¦ . top arabası sağa sola savruluyordu. Faik Çavuş ve mangası topun her ateşlenişinde kulaklarını tıkıyor. diye hayıflandı. Topçu erleri verilen koordinatlara göre hemen düzeneği kurup ve atış açısını hesaplayıp ateş ediyorlardı. kendileri hiç dinlenemiyorlardı. top atışları esnasında kendileri siper alıp ateş ediyor. O sırada tümenin yürüyüş kolu uzamış. -Sus! . hiç yorulmamış. gibi. Asker yorgun bir şekilde ilerlemeye çalışırken. sonra bulundukları yeri kesif bir barut kokusu sarıyordu. Bu haber üzerine 31. Oltu Boğazı’na doğru askeri geniş bir alana yayarak hızla taarruza geçilmesini emretti. Bu bilinmeze giden yürüyüşte aniden baskına uğramaktan korkan komutanlar topçuların önde bulunmasını istiyor ancak topçuların tümenin önüne geçmesi. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi. Ancak erler bundan şikâyetçi değillerdi. Türklerin çok sayıda askerle buraya kadar gelmelerine şaşırıyor. dedi. diğer topçularla birlikte askerin çiğnedikleri karlı kesimden gitmeye dikkat ediyorlardı. keşif kolundaki bazı erlerin telâşla geriye doğru at sürdükleri.Atlar! Ziver aman kaçmasınlar. dedi.

Tümenin bir kısmı ise tepelere tırmanmıştı bile. Ne yaptıysa da bu tümenden haber alamamıştı. Ziver ise atı yakalamaya çalışıyor. İşte bu Türklerin beklediği en önemli fırsattı. her şey geçti. sağa sola taş parçaları düşüyordu. Sağma soluna mermiler düşüyor.. Top mermileri karşı sırtlarda ve tepelerde patlıyor. Sakin ol. Ancak 32. hızla atın peşinden koşuyordu. Bu nedenle Tümen komutanı Albay Hasan Vasfi öncü birliklerini ve keşif kollarını hızla Oltu'nun girişindeki boğaza yönlendirmişti. ben de savaş sevmiyorum ama bu Rus'un da hakkından gelmemiz lâzım. "Şansa bak" dedi. mümkün olduğu kadar kanatlardan ilerleyip arkalarını çevirmeye çalışıyordu. feryat ediyor ama yine de ipin ucunu bırakmıyordu. sen kurşunlara hedef olmaktan biz de ceza almaktan kurtulalım. Sonra cebinden çıkardığı bir avuç arpayı ata verdi. Bu boğaz kendileri için önemliydi. Sırtlara iyice yaklaşan öncü birlikleri ve keşif kolları Rusları yandan ateş altına almak için var güçleriyle ilerlemeye çalışıyorlardı. Haydi bakalım. Oltu Bogazı'nı tutmaya çalışan Ruslar yoğun bir ateş ile Türkleri olduğu yerde oyalamak daha sonra ilk durak ve savunma noktasına dek çekilme istiyorlardı. Birazdan iki tarafın askerleri birbirlerine girdiler. bu da ödülün. Ancak Ruslar yakın dövüşten kaçmak ister gibi devamlı geri çekilmeye uğraşıyorlardı. Bu arada topçular da.Osman teslim! Osman teslim. Tümenin nerede olduğuna dair akıl yürütüyordu. At koştukça Ziver de yerlerde sürükleniyor. geriye döndüğünde can havliyle kendini karların içine attı. bağırıyor. Bunun için üç kişi veya daha fazla asker bir araya gelip topları itmeye çalışıyordu. bazen kayıyor. Ruslar bir süre daha çatışmaya devam ettiler. Burasını Ruslar tutarsa işleri zor olabilirdi. Tümen askerlerine teslim olmakta buldular. kaim kar tabası nedeniyle boğuk boğuk sesler çıkıyordu.. Ruslar geri çekilmek isterken ateşi de hafiflettiler. . Kaçamayanlar da teslim oldu. Bir ara yorulan at yavaşlayınca. Rus askerleri iki kelimeyi çabuk öğrenmiş devamlı . Sonunda yorulan at durdu. Şaşıran Rus askerlerinin üzerine tümeniyle bir şahin gibi saldırıp etkisiz hâle getirecekti. Tümen ise hızla Oltu'ya doğru ilerlemek istiyordu. Bazı erler ise atın ayakları altında çiğneniyor." Hemen emir verip tümenin özellikle öncülerinin araziye çok iyi bir şekilde saklanmasını ve yakın mesafelerden ateş açılmasını istedi.Al bakalım.Yavaş oğlum. Ne dersin ha? Bak bu ikimizin de işine gelen iyi bir anlaşma. 31. Hızlı hareket etmeli ve boğazın emniyetini sağlamalıydı. Haklısın. bazen yere düşüyor. O gün 32. Atın boynunu ve yelesini okşamaya ve onu sakinleştirmeye devam etti. Atı kovalamaya başladı. bu durumdan iyice ürken at bir sağa bir sola doğru kaçıyordu. ateş mi etsinler şaşırmışlardı. Rusların devamlı bir şekilde karşı koymalarına alışkın Türk askerleri onların kolayca teslim olmalarına . Ziver de sürüklendiği yerden ayağa kalkarak ata doğru yaklaştı. Bu nedenle ellerinden gelen oyalamayı yapmaya çalışıyorlardı. Kaçsınlar mı. kayadan duvarları tuz buz ediyor. öncülerinden Rus artçı birliklerinin hızla geri çekilmekte oldukları haberini aldı. Rusların kendilerine karşı koyacak hâlleri kalmamıştı. bazen de kalkıp yine atın peşinden koşuyordu. diyorlardı. İpi sıkıca yakaladı. Ziver ise "Kaçın!" diye bağırıyor. . Ziver. Oltu yönünde ilerlediği yönünde tahminler yapılıyordu. Tümen Komutanı Albay Abdülkerim çarpışırken dahi 31. Bir daha sakın denemeye kalkma olur mu? Şimdi geri dönelim. Tamam. Rusların ateşi hafifletmesinden dolayı biraz daha sokulabilmek için top arabalarını telâşla ileri almaya uğraşıyorlardı.Ziver kendinden beklenmeyen bir çeviklikle atın peşine düştü. Yerde siper alıp tepelere doğru ateş etmekte olan erler atın üzerlerine gelmesinden dolayı telâşlı idiler. Ruslar işimizi kolaylaştırıp bize doğru geliyorlar. Tümenin nerede ve ne yönde ilerlediğini merak ediyordu. Albay Abdülkerim esir Rus askerlerini sayılmasına nezaret ederken hâlâ 31. Türkler ise onların bu amacını öğrenmiş. Tümen. Ziver yerde sürüklenen ipin üzerine atladı. Onun bu atlayışından iyice korkan at tekrar dörtnala koşmaya başladı. Ancak arkadan sarılacaklarını anlayınca hızla geri kaçmaya başladılar. "Biz onları boğazda beklerken. Çareyi 31. Tümenini fazla yaymadan boğaza yakın bir yerde hücuma geçirmeyi düşünürken. Bu yüzden açılan ilk ateşle birlikte ne olduklarım anlayamadılar. 200 kadar esir ve 5 adet makineli tüfek ele geçirdi.

Rus'un tepelerindeyiz. Faik Çavuş ve diğerleri ise topu arkadan itmeye başladılar. Tümen Komutanı Hasan Vasfi'nin kesin emri ile karşılaştılar: . karşı koymaya devam edebilirlerdi.Aman ne güzel! . Böyle giderse. İçi kıpır kıpır olmuştu. diye haykırdılar. eldivenlerini almaya kalktıklarında. ayaklarında doğru dürüst çizme. at dizlerine dek kadar batıyor. Topçular ise sinerek atları kamçılıyor. en kısa sürede Sarıkamış'a kadar kolayca gidebileceklerini düşünmeye başlamıştı.Ateş! . bunların Ruslar olabileceğine kanaat getirdi. En önde kendi tümenin olduğunu düşünüyordu. .Hiç olmazsa iki üç gün savaşmasaydık. Bunun üzerine erler kendilerini karın içine veya bir kayanın arkasına attılar. öncülerin ileride bazı karaltılar gördükleri haberi geldi.Hiçbir şeylerini almayacaksınız. Bir süre çatışma çıkmayacağını ve dinlenebileceklerini düşününce rahatlıyorlardı. 31. Ziver atın yularını yakalayıp atı çekmeye. . Yokuşu tırmandıkça. 32. kar başlıklarını. Zaferin verdiği rahatlıkla tümenin yayılıp daha da ilerlemesini istedi. Zafere olan inancı katmerleşmişti. Bazı askerler Rusların kaputlarını. erata fazla iş düşmeyebilir. Erat karlar içinde Rus askerlerini kollayarak adi adımlarla ilerlemeye çalışıyor. Bölük komutanı: . Tümen komutanı Albay Abdülkerim Bey aşağıda bir takım karaltıları görünce ilk önce tereddüt etti.Ateş açılarını ayarlayın. Pek çoğunun üzerinde uzun ve kalın kaputları yoktu. Topun hemen arkasında olan erler bu emir üzerine yavaş yavaş yerinden doğruldu.Bundan iyi fırsat olmaz. Ziver ve Faik Çavuş topu çeken atın ardından âdeta ayaklarını sürüyerek yürüyorlardı. Ama aniden çıkan rüzgâr ortalığı bir sis perdesine bürümeye başlayınca.. Ruslar ise kendilerini teslim alan erlere hayretler içerisinde bakıyorlardı. Özellikle ele geçirilen cephane ve silah 31. Tümenin askerlerine teslim olan Rus askerlerinin sayısı 1150'yi bulmuştu. Tümen yayılmaya devam ederken. sağa sola debeleniyordu. Rusların eninde sonunda çözüleceğine dair olan inancı kuvvetlendi.. Gevşeyen sinirler tekrar gerildi. Orayı topa tuttuk mu. potin de yoktu. Ama sonra bir muhakeme yaptı. Çarıklı erlerin titreyen hâllerini gördükçe şaşkınlıkları daha da artıyordu. içini anlatılmaz bir heyecan ve huzur kapladı. Tepeye vardıklarında boğaz içinde yürüyen askerleri gördüler. belki teslim olmazlar. Kıllarına bile dokunulmayacak ona göre! Bu emir bazı askerlerin hoşuna gitmese de emre uymaktan başka bir çareleri yoktu. topları hazırlamak için büyük bir gayret gösteriyorlardı. Çarpışmadan dolayı heyecandan ve yürüyüşten dolayı yorulmuşlardı. seyyar topun ağırlığı artıyor. Hemen topçulara döndü: . dedi. Faik Çavuşa: . Oltu Boğazı sırtlarına doğru yayılan erler artık yorgunluklardan bitkin bir hâle gelmişti. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık seziliyordu. geç kalmamak için kesin emir verdi: .. derim.. Buralarda ilerlemiş bir Türk birliği yoktu. Birden komutanların hepsi sanki anlaşmış gibi: .Siper alın! Kendinizi gizleyin. Tümen için bulunmaz bir nimetti. kar başlıkları bir yana.Çavuşum dinlenmemiz gerek. Ziver.Olur. 32. Tümen de yürüyüşüne yayılarak devam ediyordu. dedi.Faik Çavuş topu şu tepeye çıkarın.Bunlar Ruslar! . Albay Abdülkerim Bey bir süre daha aşağıdaki karaltıları izlemeyi düşünüyordu. Türk askerinin böyle yokluklar içinde savaştıklarını bilselerdi. Onun bu sözüne Faik Çavuş güldü: . Ruslara söylerim. Şunları bir topa tutsak kısa sürede dağıtırız. Ruslarda koyu bir pişmanlık da seziliyordu. ele geçirilen Rus askerlerin kalın ve sıcak giysilerine imrenerek bakıyorlardı. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarıdan dolayı çok memnundu. Rica ediyoruz birkaç gün savaşmayalım. .şaşırıyorlardı.Sen dua et de aşağıda değiliz. Rusların geri çekildiklerini düşününce. Ateş emrini bekleyin.

Yandım. iyi Türkçe konuşuyorsa. derileri âdeta beyazlayıp soyulacak hâle gelmiş parmakları her an tetiğe dokunmak için hazır bekliyorlardı. Bu yanılgı tam 44 yaralı ve birçok şehide mal olmuştu.Dağılın! . Aşağıda ise çaresizlik içinde bağırıp duran onlar oluyordu. Bir kamçı gibi. Âdeta kurt ulumalarını andırır bir şekilde rüzgârın sesi tepelerden uzaklara doğru yayılıyordu.Kayaların arkasına saklanın! . Tümen tarafından topa tutulmuştu. sözlerini duyunca daha da şaşırdı. ..Aman vermeyelim. Ya her şey bir aldatmacaysa. Boğuk bir ses çıkararak top mermileri infilâk ediyordu. Ya bu gelen yalan söylüyorsa. top başındaki erleri yere yıkıyor.. Üşümüş. Arkalarından birinin kendilerine bağırdığını duyan topçular neye uğradıklarını şaşırmış. Piyade Alayı 2.Edelim! .. Ziver ve Faik Çavuş silahlarını indirdiler. Ne yapacaklarına karar veremeyince. Ancak içlerinde hâlâ tereddüt vardı. diye bağırıyordu.. Tabur Komutanı! .Şu Moskofu perişan edelim. bir tokat gibi erlerin yüzüne düşen kar . Durun! Ben Asteğmen Rasim. askerlere doğrulttu: . Tümen 32. Türkler de hem top ateşinden kendilerini korumaya çalışıyor hem de kaçan Ruslara ateş ediyorlardı. Şaşırdı.Nereden bilelim? . 31. Topçulara ise birbirlerini şevke getirici bir şekilde: .İndirin silahlarınızı. Hemen kılıcını sıyırıp topçulara doğru koşmaya başladı: . omzundan sarsıyor hatta tabancasının kabzasıy-la vurmaya kalkıyordu. Ateşi de kesin. Bu bir tuzak. "Olamaz!" * Hızla ileri atıldı.. Asteğmen Rasim bir toptan diğerine koşuyor.. . Bu yüzden hızla tepeye yayılmaya devam ederken. Tümenin topçuları "fırsat bu fırsattır" deyip ellerindeki cephaneyi hızla tüketmek için gayret ediyorlardı. Asteğmen Rasim ise kendinden geçmiş bir hâlde bağırıp duruyordu: . Üstelik esir aldıkları Ruslar bu ateşten dolayı sağa sola kaçıyorlardı.Yukarıya ateş edin! 31.Durun ateş etmeyin! Aşağıdakiler Türk! Rus değil! .Ah anam! . Boğazdaki patlamalar nedeniyle aşağısı bir kargaşaya dönüşüyordu. Herkes üzgün ve yorgundu. ya bu bir tuzak ise? Ya. ya bu gelen Rus subayı ise. Bu sese bazen Türkçe sözler ile acı feryatlar karışıyordu. gittikçe yaklaşmakta olan karaltıya doğrultan erler ise hâlâ tereddüt ediyordu. Tümenin 92. tipinin içinden gelen gölgeye dikkat kesilmişlerdi. Rusları beklerken kendilerine ateş edenler yoksa Türk müydü? "Olamaz!" diye düşündü. Asteğmen Rasim tabancasını çekti. kulağına bazı Türkçe sesler gelmeye başladı. diye başlayan soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ama subay da ısrarla bağırıp duruyordu: .Ateş etmeyin. Ancak iş işten geçmiş. diye düşünüyorlardı. siz ise beni oyalıyorsunuz.Faik Çavuş ve Ziver diğer erlerin yukarıya çıkardıkları top ateşlendi.Ateşi kesin! Ateşi durdurun.Ateş etmeyin. 31. . . Aşağıdakiler de Türk! Tüfeklerini. sırtları tutan Ruslan arkadan rahatsız etmeyi düşünüyordu. Ancak yukarıda bu sesleri belli belirsiz duymakta olan 32. bu bir aldatmaca da olabilirdi. Bir yerde siper alıp ateş eden topçu birliklerine tipiden de yararlanarak yaklaştı. Tabur Komutanı Asteğmen Rasim ise bu amansız baskın karşısında mümkün olduğunca taburunu geri çekmeyi. 2. Bakın hepinizi vururum. Tümen erleri neye uğradıklarını şaşırmışlardı.31 Herkes şaşkındı. topun yanındaki erler ateş etmek üzere yaklaşmakta olan gölgeye nişan aldılar.Ateş! . Yavaşlamaya başlayan tipi Türk ve esir Rus askerlerinin yüzüne acı gerçekleri vurmak istercesine esiyordu.Ateşi kesin! Asteğmen Rasim'in üstün gayretiyle ateş kesilmişti.Sersemler! Rus subayı olsam koşarak namlularınıza yaklaşır mıyım? Ben kıyımı önlemeye çalışıyorum.Baskına uğradık! .

Çektikleri çile hayvana bile yakışmayacak cinsten çavuşum. Gel şuraya. Bakma işte.Şu hayvanlara ve bize de yazık çavuşum. Ceset ile dolan çukurlar daha sonra taşlarla sıkı bir şekilde örtülüyordu.. Oltu tepelerine çıkarmaya çalıştıkları seyyar topu şimdi de indirmek için insanüstü bir gayret sarf ediyorlardı. Bu yüzden bazen bir taşa denk gelen. Kızgınlıkla çok vurdum hayvana. . Ziver. Faik Çavuş ve mangası. kardeşi kardeşe vurduran bu çarpışmada can verenleri bir top çukuruna taşırken. konuşur ama bu hayvanların dili yok. Ben onun gönlünü almasını bilirim şimdi. Ancak at yine kıpırdayamıyor sadece acı acı kişniyor. bin bir pişmanlık duyarak atın yanına gitti. gözlerdeki hüzün ve pişmanlık kolayca okunuyordu. Topa koşulmuş at durmadan kişniyor. Faik Çavuş ve mangası bu kırılan tekerleği çukurdan çıkarmak için saatlerce uğraşmışlardı.. insan öfkesine kapılınca. Rus esirler ise. Türk erleri birbirine kurşun sıkmanın pişmanlığı ile birbiriyle kucaklaşıyor. Rus'a vurur gibi vuruyordun. iki askerin zar zor yürüyebileceği yollardan top arabasını indirmek çok zor oluyordu..Ne inatçı hayvan. sen de dinlen. Faik Çavuş. Birbirlerini öldürmek için kullandıkları topların açtığı çukurlardan yararlanıyorlardı. insanoğlu dillenir. Hâlbuki iki tümen arasında bırakın telefon bağlantısını hiçbir haberleşme yapılamamıştı. Bir beyaz pişmanlık. Kenardaki kayalara çarpan tekerleğin kırılması yetmezmiş gibi az sonra derin karlarla örtülmüş çukura düşüvermişti. ne yaptığını bilmiyor. hüküm süren sessizliği bozmak istercesine yağıyor.. Kar. Ziver'in geldiğini gören at yine kamçılanacağını sanarak kaçmak istedi.. içlerinde derin bir yaranın açıldığını hissediyorlardı. 31. . Gözleri büyümüştü. Pişmanlık hüzne. üzgün erler hiçbir şey konuşmuyor. Ara sıra tepelerde esen rüzgâr kaldırdığı karları aşağıdaki erlerin üzerine taşıyordu. top mermilerinin düşüp çukur açtığı yerlerden dumanlar ağır ağır yükseliyor. Ziver bu kez daha da öfkelendi ve ata art arda kamçıyla vurmaya başladı. Öfkesi yatışan Ziver karlar içinde öylesine duran ata acıyarak baktı. Ancak ne yapsalar da sağ dingili yere değen topu kurtarmak pek mümkün olmamıştı. Onun kişnemesi üzerine Ziver: . Ölenlere mezar kazacak zaman olmadığı gibi sert ve donmuş toprağı kazmak için ne kürek ne de kazma vardı.Deh! Haydi yavrum! At yediği kamçıyla ileri atıldı ama ilerleyemedi. Bir süre hiçbir şey demeden bakan çavuş dayanamadı. kar ise buza dönüyordu.Sorma çavuşum. Faik Çavuşun yanına geldiğinde öyle öfkeliydi ki. Acı acı kişnedi.taneleri acı bir pişmanlık içinde kıvranan erleri kendilerine getirmek istercesine umarsız bir şekilde yağıyordu.. Ne yapsa ne etse de at yerinde kıpırdamıyordu. yağan kar ve esen tipi ile tepelere dağılıyor. atın dövüldüğünü görünce kızdı.. Buna öfkelenen Ziver eline kamçıyı alıp ata vurdu: ..Ama toplar.. Hayvan öyle yorgun düşmüştü ki. Bu kez manga askerleri topu itmeye başladılar. gözleri gittikçe irileşiyordu. yaralıları en yakın sargı yerine taşımak için üstün bir gayret gösteriyorlardı. Bu durumlarda manga erleri top arabasını itmeye ve ata yardımcı olmaya çalışıyordu. barut kokusu her tarafa dağılıyordu. sonunda Ziver'e bağırdı: .Vurdun ya. Ziver. Can havliyle ileri atıldı ama top arabasını yerinden bile kıpırdatamadı. Görmüyor musun? . Yerinden bile kıpırdamadı. İki tümen de birbirinden habersiz olanca hızıyla ilerlemek ve Rusların üzerine atılmak için yürümüştü ama sonunda birbirlerini vurmuşlardı işte. zaman geçtikçe yoruluyordu. Yağan kar nedeniyle örtülen kaybolan yolda ilerlemek meşakkatliydi. ve 32. .. Çaresiz bir şekilde beklemeye başladı. . * Faik Çavuş ve mangası.. Tümenlerin çarpıştığı Oltu Boğazı tepelerinde. bir çukura düşen topun tekerleğini kurtarmak için saatlerce uğraşıyorlardı. Dar. bu pişmanlık duygusu uzayıp ötelere ve daha ötelere uzayıp gidiyordu.. nasıl olup da iki tümen arasında irtibatın kesildiğini neden haberleşemediklerini anlamaya çalışıyorlardı.Bir yolunu bulacağız elbette.. dertleşir. hüzün kara.Yeter! Hayvana vurup durmasana! Takati bitti işte.. kıpırdayacak hâli kalmamıştı. hâlâ karlar içinde kalan ata söyleniyordu: .

Öfkeyle oldu işte.iş başa düştü o zaman. Atın yemi.Yok çavuşum.Boşuna dövdük hayvanı. Ağır bir yükten kurtulan at ise dizlere kadar karlar içinde birden hamle yapıp ileri doğru atıldı.Öyleyse bu atı buradan kıpırdatamayız.Onu sana emanet ediyorum. . . Faik Çavuş arkasından seslendi: . Açıkta. Boynunu sıvazladı.Vallahi kıpırdatamayız çavuşum. bitirir çavuşum. Ziver. dedi. Hele kötü havada savaş olursa daha da kötü. geçit vermeyen kayalıklar kırılacak. diye sordu.ister misin.At biraz dinlensin. Aslında bu arpalar senin hak-kındı. Donan toprağı kazmak çok zor oluyordu. .Tamam. Bu emri Faik Çavuş ve Ziver duyduklarında âdeta hayal kırıklığına uğradılar.Onu. . dedi.Kımıldadı. . Bu uygun yer kayaların arası. Evlere sığmayan eratın bazıları da kurulan çadırlar içine sığınmaya çalışmışlardı. Tümenin öncü birlikleri. . çöken akşamla birlikte yürüyecek daha sonra da uygun bir yerde dinleneceklerdi. Onun bu hâlini gören erler birbirlerine seslendiler: . süvariler ve topçu birliklerinin gece biraz daha ilerleyince dinlenmeleri istenmişti. Ben yem torbandan çaldım ama sana ettiklerimden sonra bu arpalar benim boğazımdan geçmez.Al bakalım sana bir avuç arpa.. toplar ne yapılıp ne edilip ileriye alınacaktı.Kırk iki. . At ise bu arpalan diliyle alıp çiğnemeye başladı.Ya her seferinde gene kımıldamaz da topun sökülüp bizim tarafımızdan taşınmasını beklerse? . ve 31. Atın burnunu okşadı.Olur mu olur. bu hayvanda alışkanlık yapsın. rüzgârın esmediği vadi içleri..Bak at nasıl canlandı? .. topu kurtardıktan sonra düşünürüz.Ne yapalım ki. . Topların geçeceği yollar genişletilecek.Atın yerine biz koşulup topu çukurdan çıkaracağız. Bu söz üzerine Ziver atıldı: . Çok kötü. konaklamak için evlere dağılmıştı. .Ne yapayım Ziver? Atın numarasını oku bana.. Büyük kaya . keşif birlikleri. Onlar bir nebze olsun dinlenmeyi umarken. .Ziver bu atın demirbaş numarasına iyi bak. . . Faik Çavuş: . Sonra yelelerini sevdi. Ancak 32. Tümen erlerinden çoğu Oltu'ya dönmüş. İstihkâm erleri ise tümenin gideceği güzergâh üzerinde yol açma çalışmaları yapacaktı. Daha sonra tekerleğin yerine bir dal parçasını kızak gibi dingile sıkıştırıp sürükleyeceğiz.Korkma yavrum sana vurmayacağım. . Akşam karanlığı sessiz. bu topu bırakacak halimiz yok ya.Bu bizi öldürür. Kırk iki nolu atın başına geleceklerden sen sorumlusun ona göre. Erler topu zar zor iterek yokuş yukarı çıkarmaya başladılar. Erler hem sohbet ediyor hem de gülüyorlar hem de kan ter içinde dağ topunu yukarı doğru çıkarmaya çalışıyorlardı. Değil yem. .Ne olacak ki? . taze yonca versek bile bu imkânsız.Tövbe tövbe.Çavuşum yapma. . ata anlayacakmış gibi: .Keşke daha önce topu sökseydik. tepelik ve ağaçsız yerlerde durmamaya çalışacaklardı. diye sordu.Savaş kötü bir şey dostum.. samanı var mı..Ne yapacağız çavuşum? . .. Ziver bir avuç arpayı ata yedirmeye başladı. ağaçlık alanlardı. Topu atın koşumlarından söktüler. . .Ya at? . sakin bir şekilde Oltu Boğazı’na ve tepelere çökerken 32. Ancak her şey istendiği gibi olmuyordu işte.

Çavuşum geride birkaç topçu daha olacak.Niye. titremekte olan erler ürperiyordu. . güvendeyiz. bazen de çömelmek zorunda kalıyorlardı. . Önlerinde yürünmesi gereken onlarca kilometre yol vardı. .Evet. Faik Çavuş. Sıkın dişinizi beş altı saat sonra gün doğacak. Yoksa arkadaşları haklı mı çıkıyordu? At top arabasını çekmemek için böyle bir yol bulmuş ve bunu her seferinde denemeye mi karar vermişti yoksa? Ata kötü kötü bakan Ziver: .Ama onlar yakıyor. yine yollara düşeceğiz.Şu çam ağacının altına toplanalım. -Yem için değil çavuşum. Onlar da ileride topçular süvariler ve keşif birlikleri var. . Atı da yanımıza getirelim. .Aklıma bir şey geliyor ama gülmeyeceksiniz değil mi? . At tekrar kişnedi. Düşünmeyi bırak. Bunun üzerine Ziver: . Ziver: ...Benimle alay etmiyorsundur umarım.Hayır.Söyle bakalım gülmemeye çalışacağız. Birbirimize sokulalım. Isınmak için. Yoksa karışmam bak. Erleri sırt çantalarında kalan son yiyeceklerini de yemeye başladılar. âdeta buza yapışmıştı. Sabahın olmasını beklemeye başladılar. Bazen ayağa kalkıp zıplıyor. . Devamlı acıkıyor. dedi. ..Bakın ateş yakmışlar.Çavuşum atların başlarına geçirilen yem torbalarını alalım ve sırayla kendi başımıza geçirelim. Onlar bize güvenip ateş yakıyorlar.Onlar geride. Gece bastırdığında bazı tepelerin üzerinde yayılan ateşlerin ışıkları parıldamaya başlamıştı. Bu ulumaları duydukça. Sonra Ruslar da gelsin yerimizi kolayca bulsun ve bizi yaksınlar.. "Atların torbalarını başımıza geçirmeseydik donacaktık" demişlerdi. yem yemek için torbayı başımıza geçirmeye gerek yok ki.Yahu Ziver böyle şeyler nereden aklına gelir bilmem ki. Ayaklarındaki çarıklar hareketsiz durduğu için sertleşmiş. .Tamam. Aslında görünmez sinsi bir canavar olan soğuk vücutlarını devamlı ısırıp duruyordu. Gökte arsız bir mehtap vardı. Ziver ara sıra kendisine zimmetlenen ata bakıyor. Birbirine sokulan erlerin dişleri birbirine vurmaya başlamıştı. Faik Çavuşun "tamam" demesiyle Ziver hemen atın yanına gitti. O da bizden faydalanır.. ne dersin? Denemekte fayda var.. .Çavuşum daha önce ben bu metodu erlerden duydum. dedi. eksi on beşe varan soğukta nasıl geçecekti? Faik Çavuş bu uzun süren sessizliği bozmak istedi: .32 . Bu sözler manga erlerinin tüm ümitlerini kırdı.Yakalım ya. . koşumlarının çözüldüğünde onun nasıl canlı bir at olduğunu gördükçe hayret ediyordu.Çavuşum bırak şu kurnazı zaten top arabasını da bize taşıyor. Bir de onu ısıtacak mıyız? Bu söze Faik Çavuş güldü. . . diyorlardır.Evet vardır. Verilen emir böyle. At onun ne dediğini anlamış gibi manalı manalı Ziver'e bakıp kişnedi.kütlelerini bir top geçecek kadar kırmak saatlerini alıyordu. konuşmak bile bana zor geliyor. -Allah Allah.Biz de yakalım çavuşum. Yem torbasını alırken: . Benim başım bile dondu. dedi.He çavuşum. Onun sıcaklığından faydalanalım. Çok uzaklardan tek tük tüfek sesleri geliyor. mangası ile birlikte olabildiğince ilerlemek istiyorlardı ama bir süre soğuk ve ayaz çökmeye başladığında artık gayretlerinin ve güçlerinin sonuna geldiğini anladılar. Bu yiyecekler el kadar kurutulmuş yufka ve peksimetten ibaretti.. Bu söz üzerine Ziver ileri atıldı: .Yani biz ateş yakmayacak mıyız? . Ama iliklerine dek üşüyorlardı. .. bu seslere aç kurtların acı acı ulumaları karışıyordu. Koca gece. Faik Çavuş: . . aksine hiç susamıyorlardı.Kurnazlık yapma.Onların atları da vardır.

Yollara düşenin gelmedi sesi. yaşamlarını ikiye ayırmışlardı. ayaklarının sızladığının farkına varıyordu. Analar ah çeker atalar yas. Hep böyle olurdu. Bazı erler kendi içlerine gömüldüklerinde. Başlarına yem torbası geçirmiş erler diğerlerinin gülümseyen bakışlarını görmeden oldukları yerde duruyorlardı. Rus'un ekmeğine mecbur kalmak onlarda bir tür isyan duygusu oluşturuyordu ama onlar asla ve asla isyanı düşünmüyorlardı." Bu türkü yüreklerdeki yangını büyüttü. Zira acılar ve kederler gece büyürdü. Kalın kıl torbalar gerçekten de işe yaramaya başlamıştı. burunları. Ayın şavkı karlara ve ağaçlara vuruyordu. ne zaman ki. Çarpışma esnasında ayaklarındaki yaraları unutan erat gecenin sessizliğinde. kaçtıklarını. işte o zaman soğuktan çatlamış. kulakları daha az üşüyordu ama ayakları yine sızlıyordu. taze nişanlı Boynu buruk. Beyaz bir yolculuğa çıkmış. Bazen değil. yılgınlığı daha da artardı.. Her verilen nefes nedeniyle torbanın içi ısınıyor. İşte bu askerde garip duygulara yol açıyor. akıllarını yitirdiklerini. bazen bu çileli yolculuğa takat getiremeyeceğini. Erat sırayla başlarına yem torbalarını geçirmeye başladı. Bazıları ise buna kardan önce ve kardan sonra. Gözler sabit bir noktaya çakıldı kaldı.İçindeki arpaları bir araya toplayın. Yine öyle oldu: "Karlarda yatarlar şerefli şanlı Kimisi vurulmuş nur yüzü kanlı Kimisi nevcivan. kendi aralarında "kendi ekmeğimizi yiyemiyoruz Rus'un yiyeceklerine mi kaldık?" diye konuşuyorlardı. Hem bu garip ve gülünç metodu yadırgıyor ama çaresizlik içinde kıvrandıklarından fayda umuyorlardı. Şimdi kendi başımızı sokmamız lâzım. Bu yaralar soğuk nedeniyle acıyor. hüznü de iyice mayalardı.. * . Yerde biriken ve her biri farklı kristal yapıya sahip karlar. Manga erlerinden de birkaçı diğer atların torbalarını alıp geri döndüler.. hep ileride ele geçirilecek yiyecekler hedef olarak gösteriliyordu. beyaz hüzün taşıyan bu erlere mehtap alay edercesine yukarıdan bakıyordu sanki.İyi iyi. melül.. geride bıraktıkları hatırlanır ve o kısa ama mesut günler hayal edilirdi. Seferden önce ve seferden sonra. gurbette bırakılanlar gönüle düşer. erler misali iç içe geçmişti. Senden topu çektiğimiz için biraz fedakârlık yapmanı istiyoruz da. her adım atışta.. dedi. Derin derin iç çekişler arttı. . Ayaklar ise isyansız yollara düşüyordu her sabah ve her an.. gözü yoldadır.. ne zamanki dinlenilir. Hele uzun bir yürüyüş sırasında en yakın arkadaşlarının donduklarını görmek. bu karlar içinde ölüp gideceğini düşünür. Gece yıldızların ve mehtabın ışığında koyu bir hüzün mayalıyordu. Aslında bu seferin getirdiği her türlü zorluğu kabulleniyorlardı ama açlığı bir türlü kabullenemiyorlardı.Merak etme sabahleyin torbanı gene başına asacağım.. Hüzün hep bu saatlerde mayalanırdı. Bu. Hele kaç gündür potin ve çarık çıkarmamış olanların ayakları yara içinde kalmıştı. bazıları ise Sarıkamış'tan önce ve sonra diye bu ayırt yapar olmuşlardı. intihar ettiklerini görmek onlar da onulmaz ve tarifsiz acılara neden olurdu. Faik Çavuş torbaları görünce: .. Gökte mehtabın yanı sıra birçok yıldız ışıldayıp duruyordu. onları daha da yorar. Gecenin en koyu anında acılar daha da koyulaşırdı.Çavuşum atlar tek tene arpa bırakmamışlar ki.. gurbet akıllara gelir. uzun süre hareketsiz kalınca. işte böyle dinlenme anlarında yaşadıkları acı dolu sahneler bir mıh gibi beyinlerinin bir köşesinde durur ve o sahneler gözlerinin önünden gitmezdi. Bazen gurbette bıraktıkları akıllarına gelirdi. Kristalli karların arasına garip türkünün doğurduğu bir hüzün çörekleniyordu. kabukları dahi buz bağlamış dudaklarda bir garip türkü belirirdi. Bir bilinmez seferde sadece Sarıkamış'a gideceklerini bilen asker. .. diye emir verdi. isyan etmek sessiz bir biçimde gönüllerde yapılıyordu.. her nefeste ve her kalp atışlarında. Yad değil bunlar hep ciğer paresi Acep bilen var mı ne ahvaldedir. acılarını katmerleşti-rir. her karlara ayak gömülüşünde. dayanılmaz oluyordu. Hep ileriye deniyor.

Hedefleri Kotik'ti. Kendisini saran çember gittikçe daralıyordu. Asker bir yandan yürüyor. . Bu arada karşılarında bir Türk subayı gören Rus komutan erlerine bunu sağ yakalamalarını ve kendisine zarar verilmemesini sert bir şekilde emretti. Hâlbuki Türk eratı Rus hattının iyice gerisine düşmüş. Ruslar ateşi kestiler. En önde giden erler. az ileride duydukları gürültülerin ne olduğunu anlamak için keşfe çıkan gözcüler Türk birliklerin geldiğini şaşkınlıkla ve hayretle gördüler. Alayın üç taburu akşam karanlığı bastırırken. Ne pahasına olursa olsun Rusların eline geçmemeliydi. Sonra yerdeki tüfeği aldı. Alayı en önde yürüyor. Hava açıktı.Koca gece uyumadılar düşler dünyasında olduklarını anlamadan güneşi gördüler. Türkler eğer biraz daha ilerlerse arkadan çevrilmeleri söz konusu olacaktı. bu yüzden dikkatli olmaya çalışıyordu. Alay erleri sabah biraz dingin şekilde yürümeye başlamışlar ancak sarp bir yokuşu bin bir zorluk içinde tırmanınca. diğer alaylarla olan arasını iyice açıyordu. Bu arada Kolordu Erkan-ı Harbiye Reisi Binbaşı Nasuhi Bey ileri bir saldırı anında yanındaki erlerin vurulması üzerine yalnız kalmıştı. yaklaşmakta olan Rus askerlerine öfkeyle tabancasını fırlattı. Süngü takarak Rus askerlerine doğru koşmaya başladı. Erler sürüp giden yolculukta birbirlerinin ayak izine basmaya dikkat ediyorlar ancak bir süre sonra oldukları yerde öylece kalıyorlardı. Her torbayı çıkaran erin gözlerinde gecenin koyu bir hüznü vardı. Çünkü en önde giden ve karı çiğneyen ve daha fazla güç harcayan erlerin yürümesi iyice yavaşlıyordu. Bu ağır ve hatta kaplumbağa hızına dönüşen yürüyüşü uzaktan Rus öncüleri de kendilerini göstermeden ve hissettirmeden takip ediyorlardı. sık sık arkadakilerle yer değiştiriyordu. Bir süre sonra tabancasının da mermileri tükenince.. Çünkü üzerinde bulunan ve Türk ordusunun Rusları kuşatma plânları en ince ayrıntısına dek belirtilmişti. Elindeki tüfeğini mermisi bitinceye dek bırakmayan Nasuhi Bey daha sonra etrafının sarıldığını görünce teslim olmamak için neler yapacağını düşünmeye başladı.. Ancak yalnız kaldığı gibi mermileri de bitmek üzereydi. diye uyarmaya başladı. Eğer bu şekilde yürünürse. Süngü takıp Binbaşı Nasuhi Beye doğru iyice yaklaşmaya başladılar. kaçmak için son bir hamle yapmak istedi. Önlerinde yürünecek tam on beş saatlik yol vardı. karı çiğneme uğraşı bu şekilde sürüp gidiyordu. Bir süre bu şekilde yürümeye devam eden erler karın kalınlığı iyice artınca adımlarını daha yüksek atmak zorunda kalıyorlardı. hâlâ yol almak için büyük güç sarf ediyordu. bir yandan da Rus birliklerine çok yaklaştıklarını tahmin ediyor.Haydi iş başına. 92. Süngüsünü doğrultup "Allah Allah!" diyerek Rus askerlerine doğru hücuma geçti. Onların önünde keşif birlikleri yer alıyordu. Kendisine yaklaşmakta olan Rus erlerine ateş etmeye başladı. Cebindeki meşin bir çanta içindeki plânlar aklına geldikçe. Tümenin 92. Yine de ayaklarını sürüyerek yol almaya çalışıyorlardı. çıplak arazide tüfek seslerine acı nidalar karışıyordu. Bir baskına uğradıklarını düşünen Ruslar panik halinde geri çekilmeye başlamışlar ancak daha sonra toparlanıp karşı koymaya başlamışlardı. Karanlıkta sürüp giden çarpışma nedeniyle tüfeklerden çıkan parıltılar ve alevler bir an yanıp sönüyor. ikili kol olarak yürüyen bölüklerin en önünde yer alan erlerin daha sonra dörderli yürümesi kararlaştırılmıştı. Binbaşı ne kadar zor durumda kaldığını anlıyordu. erlerin karı daha kolay ve daha az bir güç harcayarak çiğneneceği düşüncesi oluşmuştu. Ruslar ise Türklerin ağır ağır ilerlemesini görünce daha da geri çekilmek için hazırlık yapmaya çalışırken. güçleri neredeyse tükenme noktasına gelmişti. geri çekilen Rusları görünce hemen üzerlerine ateş açmışlardı. bugün yerini zehir zemberek bir soğuğa bırakmıştı. Süvari birlikleri atlarını yedeğine almış ağır ağır yürüyordu. Oltu'da geceyi geçiren tümenin diğer erleri de erkenden yola koyulmuştu. Faik Çavuş mangasının erlerini tek tek dürtükleyerek: . Tüfeğini yere atan Nasuhi Bey belindeki tabancasını çıkarıp kendini bir kayanın arkasına attı. Gökte insanın içini ısıtan tatlı bir mavilik vardı. 31. Dünkü iyi hava. İlk şaşkınlık halinde Ruslardan 100 kadar esir alınmıştı. Bu yüzden kalçaları ağrımaya ve sızlamaya başlamıştı. Bu kez yanlarından öne geçmek isteyen erler yola devam ediyor.

* 32. . çoğu söylenenleri duymuyordu bile. dipsiz kuyulara düşer gibi karın içine düştü.Çavuşum ne mübarek ağzın varmış. Ender gördüğüm ka-putlu erlerden biri. bilmedikleri komutanın gidişinden sonra Ziver dayanamadı: . Yol. Faik Çavuşun izlerine basmaya gayret ederek yürüyordu. Kar. askerin gözünde büyüyor.Haydi söylenme de yürü haydi.Ancak ilk hamlesinde kafasına vurulan tüfek kabzası nedeniyle afalladı. .Bak! . Buna ne zaman ne de fırsat bulabilmişti. . Beyinleri kalk yürü dese de artık bacaklarındaki kılcal damarların dahi buz tutması nedeniyle ayağa kalkmak mümkün olmuyordu. .. Rusların savunma ve toplanma tedbirlerini çok kolaylaştıran bu talihsizlik Sarıkamış Felaketinin önemli sebeplerinden biri olmuştu. içinde karanlığın durmadan büyüdüğünü hissediyordu. Yanından geçip giden at üzerinde rütbesini bile görmedikleri. Tarihin Sarıkamış Duruşması.Düşersen bu kadar ağır teçhizatla kalkman çok zor olur.. derhal Türkistan taburlarından takviye alarak kuvvetlerini oyalama yapmak yerine asıl cephede toplamaya başladılar. Ona göre.Bunları çarık giyen birine mi söylüyorsun. Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki birden kayıp karların içine yuvarlandı.Açılın komutan geliyor! işte askerin en nefret ettiği tiz ses buydu.. .. ezilmemiş karda yürümek demekti. .Sen Kafkasya'yı boş ver biz Sarıkamış'a varalım da yeter... Artık yürüyecek halim kalmadı.. Asker âdeta yürüyen bir kardan adama dönmüştü. Artık bilinçsizce yürüyen. dedi. hafif bir rüzgârla başlamış daha sonra rüzgâr dinmiş ve sakin bir şekilde lapa lapa yağmaya başlamıştı. ne var ki? . 165. Üzerinde kolayca imha edebileceği evraklara olsaydı intihar etmeyi bile düşünebilirdi ama çok sayıda evrakın hangi birini yok edebilecekti. . Ama Tümen Komutanı Albay Abdülkerim askerine şevk ve moral aşılamak için kendi yorgunluğuna aldırmadan: 33. bilincini yitirmiş erler üzerinde bu uyarılar pek az etki yapıyor.. hissiz... yolların sağında solunda kalan donuklar. Rus erlerinin arasında götürülürken.Ramazan Balcı. Gerçekten erler bir süre sonra ayaklarını hissetmez oluyor. diyordu.Donuklardan biri. Vallahi Kafkasya'ya dek hiç gıkım çıkmadan giderim. beyaz bir hastalığa tutulmuş gibi düşünmüyor. Ziver. . Askerin yorgunluktan ayaklarında güç kalmamıştı. Makine değiliz ki. bu teçhizat beni bitirdi. Hele ayaklarımı hissetmiyorum bile. Esir olmak kendisinde büyük acılara ve utanca neden olmuştu. döküntüler ise durmadan artıyordu. her şeyin bittiğini anladı.Sakın kayıp düşme ha! . Çünkü yolun kenarlarına çekilmek demek.Çavuşum öldüm yorgunluktan ama bana bir kaput versinler sonra da hangi komutam isterlerse sırtıma yüklesinler eğer Sarıkamış'a dek gitmez ve sırtımda taşımaz isem ne olayım. bu hissizlik bacaklarına yayılıyor.. kendilerini yerde buluyorlardı. . s.33 Nasuhi Bey kendine geldiğinde.. Birden arkadan tiz bir ses duyuldu: . Biz insanız. Bir boşluğa.Haydi evlâtlarım! Haydi aslanlarım! Ha gayret. konuşmuyor.Çavuşum öldüm bittim vallahi. Tümenin öncü birlikleri ilerlerken Faik Çavuş ve mangası atın çektiği topun arkasından ağır ağır yürüyorlardı... sadece ve sadece artık bitmek üzere olan güçlerini kullanıyor daha sonra yolun kenarına bir boş çuval gibi düşü veriyordu. Asker yürüyordu ama tüm duyuları körelmiş. Birden her yer karardı. içinde koyu bir pişmanlık büyüdü büyüdü. Sarıkamış'a mı olur yoksa kara topraklara mı? . Faik Çavuş ise karların içinden ağır ağır kalkarken söylenip duruyordu. Faik Çavuşa doğru yaklaşan Ziver: . Bu sırt çantaları. dedi.Gayret Ziver.Baksana çavuşum sırtında kaputu var.Gayret mi kaldı çavuşum..Nereye varacağımızı bilmiyorum. Durumun önemini kavrayan Ruslar. Onun düştüğünü gören Ziver: ..

Etrafına bakındı.Haydi sallanmayın. "Bu nasıl şanslılıksa" dedi.İyi olur. Kimseye söylemememi istedi. Bitmiş olan yiyecekleri sebebiyle karınlarını nasıl doyuracaklarını düşünüyorlardı. .Artık kaputa ihtiyacı kalmamış desene.Çavuşum bu atı eninde sonunda keseceğim. Bu duruma en çok Ziver bozuluyordu: .Çavuşum açı açına yürümeye çalışıyoruz zaten. girmemişleri yiyorsunuz.Sana aç diyorum acele et. bizim de özlemimiz olan Sarıkamış ise çok uzaklarda.. Sessizce sokulup cebine on altı arpa tanesi koydu. . Manga erleri ayakları ve elleri titreyerek topu itmeye başladılar. zar zor seçilebilen izi takip ediliyordu. Erler atın pisliğin-deki taneleri ayıklayıp karlarda temizliyor. Hatta er bize siz yine şanslısınız. . Hayırlısı bakalım" dedi. Bir süre sonra yanlarına gelen atlı bir subay kendilerine: . Elindeki arpaları saydı.Hayır çavuşum. .Bilmem.Hay Allah! Ne günlere kaldık Hasan'ım. Elini yumruk yapıp Ziver'in yanına doğru yürüdü. Onlar topu itemeyince. Bazen askerin önündeki keşif takımları yollarını kaybediyor. kendi aralarında üçer beşer paylaşıyorlarmış. Artık iyice yorulan erat midelerindeki açlık hissini hafifletebilmek için sık sık elleriyle karınlarını bastırıyorlardı.Boş ver.At eti nasıldır acaba? ...Desene biz şanslıyız.Arpayı nereden buldun? Yoksa sen de mi atların yem torbasından aldın? . . .Bunda anlamayacak bir şey yok çavuşum. . Zira hayvanlara verilecek arpanın da sonu gelmiş. Hasan aceleyle bir avuç arpayı Faik Çavuşun eline koydu. Sonra Faik Çavuşa yaklaştı: . BÖLÜM Karlı yollar yürümekle bitmiyordu. Arkalarından gelen Aşkale'li Hasan ellerini cebine sokmuş olduğu hâlde yanlarına sokuldu.Ne yapalım çavuşum.Haydi şu topu itelim.. yiyeceğimiz de bitti.Ne olacak? . Subay uzaklaştıktan sonra Ziver: . dedi. dedi..Cebindekileri kimseye göstermeden ye. Bizi bekleyen Sarıkamış. Takatimiz kesildi. . Faik Çavuş "Şanslıyız" derken gözlerindeki keder gittikçe bü-yüyordu. Kulağına eğildi: . Faik Çavuş merakla avucunu açtı. Bir gün boyunca ağızlarına hiçbir şey koymayan erler artık yürümek değil. Hepsinin gözleri bir ağaç arıyordu ama ortalıkta ağaç da gözükmüyordu.. Bu arada at da yürüdü.Şanslıyız ya. .. 7. Kimse görmesin. Yollar kar kaplı. Ağaçların kabuklarını yemeyi düşünen erler ne yazık ki bunu da gerçekleştiremediler. "Yiyeceğimiz yok. Bir de sallanmayın demedi mi? Öfkem tepeme sıçradı. topa bağlı bulunan at da yürümüyor hemen duruyordu. hayatta kalmak için bir şeyler yememiz şart. sık sık yoldan ayrılmak zorunda kalıyorlardı. . zira atın işkembesinden çıkmışları değil. Ama bu da fayda vermiyordu. ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. Haberin olsun! . Gerilerdeki bir ere on para verdim bir cep arpa aldım. . .Bunlarla idare et. Faik Çavuş ve mangası kendilerine verilen topu itmeye çalışıyorlardı ama güçleri tükeniyordu. Bu söz üzerine Ziver tam ağzını açıp cevap verecekken Faik Çavuş onun ağzını eliyle kapadı. Kendisi atların iaşesi ile ilgileniyordu. Hayvanların yemini bile çalıp yer olduk.Boş ver mi? Ben da at sırtında yürüsem elbette yorulmam. Aslında yoldan bahsetmek çok zordu. Tam tamına otuz iki tane arpa vardı.Nasıl yani? Anlamadım. . Çünkü bir patikanın karla kaplanmış. . Aslında askerin en büyük endişesi kar ve soğuk değildi. dedi.Çavuşum avucunu aç.

ancak yüklerinin iyice artmasından dolayı atlar bir süre sonra ilerleyemiyordu. Arpa tanelerini büyük bir gizlilik içinde ağzına atıp yavaş yavaş çiğnemeye başladı. Subaylar ile doktorlar arasında sık sık tartışma çıkıyor. Soğuktan donanların çoğu uyur gibiydi. Artık bîtap düşen. Zaten zayıf düşmüş. Soğuklayan tüm yaralar ve sarılan yerler acıyı daha da hissetmeye sebep oluyordu. Onları gayrete getirmek için subayların haykırışları işe yaramıyordu. derin bir uykuya dalar gibi dalmaktı. Hele. Donmanın ilerlediği erlere bir şey yapamayacaklarını iyi bildikleri için donmanın ilerlemediği erlerle ilgilenmeye çalışıyorlardı. ayaklarından bileklerine bacaklarına doğru yavaş yavaş yayılıyordu. Bunun için de hayvanlardan yararlanılmaya çalışıyordu. yaralı ve ameliyat edilen askerin iyi bakımı şarttı ama bu mümkün olamıyordu. Hâlbuki beyinlerine yerleşen "Kar soğuktur. kanın durdurulması gerekiyordu. Hemen elini cebine attı. soğuk karların içinden yayılan bu ılık ve tatlı uyuşukluğu neden daha önce keşfedemediler. Eli ve ayağı donmak üzere olan erleri sedyecilere taşıttırıyorlardı. Az sonra da tatlı uyuşukluğa kapılan kimse son nefesini. Dişleri arasında ezilen taneler kendisinde un hissi uyandırıyordu. Bu yüzden hayvanlar biraz kımıldamaya çalışıyor daha sonra bu dayaklara aldırmayıp inat eder gibi. Ayrıca yaralı erlerin taşınması gerekiyordu. donan uzuvları bin bir güçlükle de olsa kesiyorlardı. gittikçe da-marlardaki kan kristalize olup buz hâline geliyordu. işte her şey. Bu yayılma arttıkça uyama ihtiyacı da artıyordu. hiçbir şeyin farkında olmadan veriyordu. Zar zor ayakta duran erler ayaklarını hissetmiyorlardı. küçük bir parça deriyi ağızlarına atıp çiğnemeye başlamışlardı. Ama asıl zorluk işte ondan sonra başlıyordu. Akşama ramak kalmıştı. Az sonra da güçleri tükenince. olduğu yere düşü veriyorlardı. Erler ise bu tatlı uyuşukluğun ve karın nasıl böyle ılık olduğunu düşünmeye çalışıyorlardı. bu bırakışla başlıyordu. Oldukları yerde kalıp öylesine bekliyorlardı. Bir süre sonra kırbaçla. Tatlı bir uyuşukluğun kucağındaki erler bu bağırışlara hiç mi hiç aldırmıyorlardı. Donarak ölmenin iyi bir tarafı hiç bir şey anlamadan. yürü emrini yerine getiremiyorlar. Onlar da zaten günlerce hasret kaldıkları uykuya ve sıcaklığa kendilerini hiç direnmeden bırakıyorlardı ama daha sonra da uyanmak mümkün olmuyordu. Geceyi nasıl geçireceklerdi? Bu soruların ağırlığı altında bunalan erleri büyük bir ümitsizlik kaplıyor ve kendilerini dize kadar karın içine bırakıyorlardı. subaylar öncelikli olarak topların hayvanlar tarafından taşınmasını istiyor. Az sonra yol kenarına düşenler oldu. diye kendilerine kızdıkları da oluyordu.Açlıktan âdeta gözü dönmüş ve kendinden geçmiş bir hâlde olan Ziver sadece "ye" kelimesini algılayabilmişti. Tümenin diğer taburları ve bölüklerindeki erlerden bazıları eskimiş çarık derilerini kasaturalarıyla kesmişler. ilk önce biraz üşüyor. acı çekmeden. Doktorları düşündüren sadece yaralıları taşıma konusu değildi. Gıdadan yana olan çaresizlik kendilerini düşündürüyordu. bir de yere oturup mahzun bir şekilde bakmıyorlardı. Tümenin konakladığı en kuytu bir yere kurdukları ameliyat çadırlarında. Yüzeyden başlayan donma ilk önce deride ilerliyor. gıdasız kalan vücutlar beyinlerinin verdiği. Çok geçmeden ameliyat edilen erler arkadaşları tarafından sırayla taşınmaya başlıyordu. Bu sebeple kimse. Uyku daha da bastırıyordu. Uykuya dalar gibi ölüme gözlerini kapıyorlardı. Çünkü herkes kendi canının. Sonra soğuk karların içine düşünce. arkadaşı da olsa yaralı taşımaya pek istekli davranmıyordu. yaralıyla birlikte yol kenarına çöküveriyorlardı. titriyor neden sonra tatlı bir ılıklık başlıyor. kilometrelerce yol yürümüş. Bazı toplara koşulmuş hayvanların arkalarına sedyeler bağlanıyor. Beğenmese de hayatta kalmak için yemeliydi. insanı üşütür dondurur" gibi kuralların ne kadar yanlış olduğunu düşünüyorlardı. hiç acı çekmeden. Çünkü yaranın iyi sarılması. kendi hayatını kurtarma gayreti içindeydi. sopayla hayvanlara vurulmaya başlanıyordu. Tabur ve bölük komutanları sağa sola yatan erleri kaldırmak için bağırıp çağırıyordu ama nafileydi. "Oysa karlar da ılıkmış" diyerek kendilerini tatlı bir uyuşukluğun kollarına bırakıp gözlerini bir gerçeğe yumuyorlardı. Hiçbir şey düşünmeden arpa tanelerini çiğnedi. Koca tümenin iki doktoru yol kenarında donmaya yüz tutmaya ' başlamış bazı erleri kontrol ediyordu. doktorlar ise .

Silahlarınız elinizde olsun! .Uyuyanları uyandırın! Subaylar da biliyordu ki. Tekerlekler de sökülüp bir kenara alındı..Sabahı eder miyiz? . Herkes bu havada bu yolda başının çaresine bakmalıydı.Ruslar yüzünden ateş yakmak yasak. Öyle de oldu. dedi. karanlıkla bastıran soğuk kemiklerine dek işliyordu. Bu ufak parçalardan biri de atın diğer yanına bağlandı. Ne yapacaklarını düşünürken. birbirine sokulup ısınmaya çalışıyorlardı. Gövde de iki parçaya ayrıldı. Erlerin hepsi birazdan ateş yakıp ısınacaklarını düşünüyordu. ateş yakmak hariç asker içinden geldiği gibi hareket edecekti.O da tükendi Ziver.. Ancak eratın hepsi ayakta zor duruyordu. Ölesiye üşüyorlardı. Arkalarından gelmekte olan yürüyüş kolunu tıkamamak için topu kenara çektiler.Dikkatli olun! . kan ter içinde öfkeden âdeta deliye dönmüştü: . Tümen ilerledikçe yol kenarında donukların sayısı artıyordu. Faik Çavuş ve mangası şemsiye gibi büyük bir çamın altına sığınmış. Yine de topun ne kadar önemli olduğunu düşünerek gayretlerini artırmaya çalışıyorlardı. Geriden gelen askerin çoğu kendilerini geçmişti.Kesinlikle ateş yakılmayacak! .Ağaçların altına girin! . .Çavuşum şu atı keseceğim. Ancak tümenin gizlenip bir nebze olsun rüzgârdan korunacağı ağaçlık bir alan görülünce. ..hayvanların yaralıları taşımasını gerektiğini öne sürüyorlardı. Ağır ağır ağaçlık alana doğru ilerlerken..Uyumaya çalışmayın. 34. Tümen erleri karanlığın çökmeye başladığı saatlerde ağaçlık alana ulaşmıştı.Yolsuz bu dağ başlarında topları ileriye nasıl alırız? . Bu emir hepsinde şaşkınlığa yol açtı. Faik Çavuş ümitsiz ve yorgun gözlerle Ziver'e baktı: .Şimdiki Gaziler. . Subaylar topsuz ilerlemenin çok tehlikeli olduğunu. bu uyarılar pek dikkate alınmayacak. Büyük bir heyecan ile bekledikleri tüfek seslerinin ardı arkası gelmedi. Ancak yapacak başka bir şey de yoktu. . dedi Faik Çavuş. Mermiler manga erlerine verildi. Ağaçlık alana giderlerse. Manga erleri de kendilerine yardım edilmemesine hiç şaşırmamışlardı.Birbirinize sokulun! .Ateş yakmazsak çok zor. Penek üzerinden Bardız34 yönüne doğru ilerlemekte olan 32. Tekrar yavaş yavaş ilerlemeye başladılar. yatamamanın ve uzanamamanın yorgunluğu kendini iyice gösterince. Akşamla. Erler ilk önce birbirilerine sokulmuştu ama oturamamanın. az öteden bir takım tüfek sesleri duyunca. . geceyi burada rahat geçireceklerini düşünüyorlardı.Rusların çok yakınında bulunuyoruz! . Hepsi top taşıyan mangaya acıyan gözlerle bakıyorlardı.Tükenmişmiş. biraz olsun silkinir gibi olmuştu. Titremeleri her geçen dakika artıyordu. ne yapacaklarını bilemediler. Ayaklara bir gayret gelmişti. Hatta ateş bile yakabileceklerdi.Sık dişini ağaçlık alana az kaldı. herkes kendini yere attı. Sonra yürüyüş büyük bir dikkatle yapılmaya başlandı. Ziver. . tümen komutanı geceyi burada geçirebileceklerini düşündü. Ancak subaylar kesin bir dille uyarı yapmaya başlayınca hayal kırıklığına uğradılar: . takım komutanı gelip: . hele Ruslarla karşılaşılırsa. kundakları söküldü ve atın bir yanma bağlandı.Topu söküp öyle taşıyın. Birer ikişer ağaçların altına sığınmaya. Tümen bu ağaçlık alanı görünce. toplar olmadan savaşmanın zorluğunu büyük bir öfke içinde belirtiyorlardı. Hemen sandıktaki anahtarları kullanarak topun namlusu. Faik Çavuş ve mangası tümenin en önünde ağaçlık alana doğru yürürken sarp bir yere geldiklerinde artık bundan sonra topu ileriye taşımanın mümkün olmadığını gördüler. birbirlerine olabildiğince sokulmuşlardı.

Uyuyanları uyandırın! . biraz olsun ayaklarımız dinlenir. Onların bu düşüşlerine aşağıdaki erler ilk önce gülmüşlerdi. Karanlıkta artık kontrolü ellerinden kaçıran subaylar erlerin nerede ve nasıl barındıkları konusunda bir şey yapamıyorlardı çünkü akşamın soğuğu yüzünden kendi canlarını kurtarmanın telâşına düşmüşlerdi. "Ya ne yapacaktım? Bir ailenin yanına sığınıp sevdamın peşinden mi gidecektim?" dedi.Uyumayın ha! . Oradaydı işte! Bir ay yüzlü. Faik Çavuş ve Ziver'de kalın bir dala oturmuşlardı.Sağol.. . Bu şekilde yabani hayvanlardan da kurtulabileceklerdi. Bazı erler ise ağaçların kabuklarını sıyırıp dişlemeye başladılar ama o kadar acıydı ki çam ağacının kabuklarını hemen tükürmek zorunda kaldılar. dayanışma ve beğenme. acıma. Dallara birer ikişer binen erler gecenin ayazında üşümeye başlayınca. Onların vurulan bir kuş misali karların üzerine düşmelerine şaşırmışlardı. Onunla başka bir zaman başka bir yerde karşılaşsaydı herhalde durum daha değişik olurdu. Bu iki kelimede her şey vardı. Sonra Faik Çavuş "Onlarla neden gitmedim?" diye pişman oldu.Al çavuşum çam balı.Aşağıya düşmeyin.Dikkatli olun. Daha sonra Ziver bulduğu bir çam balını sevinçle çavuşuna uzattı: . bazıları ağacın dalları üstünde. 32. Ilık bir şerbeti içercesine tatlı ve güzel bir şeyin boğazından aşağıya süzüldüğünü hissetti. yerde olduğu gibi rahat hareket edemiyorlardı. Ya da bunların hiçbiri yoktu da Faik Çavuşa öyle mi geliyordu? İçine kopkoyu bir hüznün yayıldığını hissetti. Çiğnemeye bak. Zehra'nın "Bizimle gel" demesi hiç aklından çıkmıyordu. Kapanan gözlerine engel olamayanlar neden sonra karların içine bir bir düşüyordu. Bu beyaz..Niye olmasın? Bu sözü duyunca. bu beyaz seferde bunca çektiklerine rağmen Zehra ile karşılaşması ve "Bir süre başucumda bekleşmiş olması çektiğim her çileye ve yorgunluğa değer" diye düşündü. Tümen erlerinden bazıları ağaç altında. Ancak kendine kızdı. Bu beyaz yürüyüşte. içi ısınmıştı.Ağaçlara çıkalım. Akıllarında hep donma tehlikesi vardı ve bu yüzden birbirlerini uyarıyorlardı: . Ziver karanlıkta yoklayarak bulduğu çam balını ağzına atmış ağır ağır çiğneyip duruyordu. Uzun yıllar ilk defa bu kadar . Bazıları yere inmişti ama bazıları hâlâ ağaçların dallarında yuvasız kuşlar gibi sinip duruyordu. Hayat ne garipti. dedi. .Düşmezsin çavuşum merak etme. bu hüzün dolu yolculukta. . Faik Çavuşun aklına Zehra ile karşılaşması gelmiş. Birkaç erin çamlara tırmandığını gören tümenin diğer erlerinden bazıları da ağaçlara çıktı. Ağzına attığı çam balını çiğnemeyi bile unuttu.Yahu Ziver niye kımıldıyorsun? Otur oturduğun yerde! Beni aşağıya düşüreceksin. Sevda. Bazı erler ise dallarda biriken çam ballarını ağızlarına atıp sakız gibi çiğnemeye başladı. Geceyi ağaçların üstünde geçirelim. Çok üşüyorlardı.Erlerden biri aklına gelen bir şeyi sevinçle haykırdı: . .Olur mu ki? . Dişleri birbirine vuruyordu..Haydi canım. bazıları da kayaların kuytu kesimlerine sığınmış ve birbirine sokulmuş bir hâlde sabahın olmasını beklemek zorundaydı. Dal üstünde biraz kıpırdanarak eliyle çam balı aramaya koyuldu. hiç olmazsa dalda oturur. Bu bakışlarda Faik Çavuş âdeta erimek istiyordu.Elbette ya. Kapanmakta olan gözlerine hâkim olamıyorlardı. Sonra Faik Çavuş gözlerini kapadı. mehtap gibi güzel biri karanlıklar içinde kendisine bakıyordu. Zehra'nın hayali daha da belirginleşti. yardım. beyaz bir çileden beyaz bir sevdaya geçmişti. Herkes irice bir dalı seçmek ve geceyi orada geçirmek için çabalayıp duruyordu. Ancak bu uyanlar erler üzerinde pek etkili olamıyordu. . Dal üstünde duran Faik çavuş: .. Hele ağaçlardaki erlerin durumu daha zordu. Sonra yanındaki Faik Çavuşun kendisine verdiği arpalar aklına gelince pişmanlık duydu. Sanki Zehra'yı görecekmiş gibi gözlerini karanlığa dikti. . Çok karışık duygular içindeydi. bazı erler ağaçlara tırmanmaya başlamışlardı bile.

ülke beyaz idi. Fakat o savaşmaya mecburdu. Şimdi bir ağacın dalında tüneyen kuşlar. Yanlarına koştuklarından ikisinin de uyur gibi hâlleri vardı. yuvasız kuşlar gibiydi. "Öyleyse Sarıkamış'ın sokaklarında can vermeyi yeğlerim. Hepsi tatlı bir uykuda gibiydiler. onlan uyandırmak için ağacı ve dalları salladılar. Faik Çavuş ise sabaha kadar gözlerini kırpmamış aklına bir mıh gibi takılan Zehra'yı' düşünmüş. "Yoksa" dedi "Yoksa bir başkası mı?" Sözünü tamamlayamadı. Asker kendi arasında soğuğa ve kara. Öfkeyle yere tükürdü. Sabah. İşte zaten o koku aklını başından almıştı.. hırpalıyordu.. Sabahın ilk ışıklarında Ziver'i dürtükleyen Faik Çavuş onun ilk önce hiç hareket etmediğini ve ses çıkarmadığını görünce çok korkmuştu. Onları burada bırakacak ve gömemeyecek olmanın verdiği ızdırap herkeste giderek büyüyordu. durmuştu. Ziver aşağıdan Faik Çavuşa: . * Sabah olduğunda acı ama beyaz bir tablo herkesin içini kanattı. Sarıkamış'a doğru eriyerek devam eden 32. iki kişinin o sonsuz. Eğer iyileşmeseydi belki Zehra ve ailesi ile birlikte Erzurum'a dönebilirdi. Faik Çavuş mangasını toparlarken. Ancak cevap almayınca. Oysa kendisi yıllardır barut ve kan kokusundan başka bir şey koklamamıştı. beyaz uykuda olduğunu anladı. Faik Çavuşun gönlü sızlıyordu. toparlanmaya çalışıyorlardı. Herkes şaşkındı.. tatlı bir sevince dönüşmüştü. Donuklar burada kalacak.. subaylar da eratı toplamaya çalışıyordu. Ama en amansız yaralara ve en amansız hastalıklara yakalanmasına rağmen hep iyileşmişti. Burada her şey beyaz idi. Subaylar ise sağ kalan erleri toparlamaya ve yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. İşte o zaman yine kendisine "Bizimle gel. Hayalindeki Zehra yitip gitmişti. Birkaç kez seslendiler. Donmuşlardı! Sadece mangasının değil diğer taburların. Bundan sonra hayatı boyunca bağrında kanayan bir sevda yarası olacağını. İşte o anda dallarda oturan ve ağaçta donarak aşağıya her nasılsa düşmemiş erler birer ikişer yere düşmeye başladılar. Bu kez hiçbir şey göremedi. Ormandan ayrılmak için hazırlık yapılırken. bölüklerin erlerinden bazıları kâh ağaç üstünde kâh yerde beyaz ölümün kucağına düşmüşlerdi. böyle bir şeye ilk defa şahit oluyorlardı. savaşın gereklerini yerine getirmekle hükümlüydü. İlk defa bu kadar yakından nazlı yârin saçının kokusunu duymuştu. Sarıkamış'tan sonra Erzurum'da bulurdu Zehra'yı." dedi. sol yanının her mehtap çıkan gecede ağır ağır hep sızlayacağını biliyordu. düşman diyordu. Buna. o beyaz uykuya devam edeceklerdi. arkada bıraktıkları arkadaşlarının beyaz bir yorgan altında uyuduklarını düşünmeye çalışıyorlardı.. Ağır ağır yola koyulduklarında. Ağır ağır etten birer . Şimdi mehtap mola vermek zorunda kalan askeri perişan ediyor. demişti. Bu sevda yarası asla kapanmazdı. Karanlıklar hariç. yürüyüşler beyaz. sanki bu uyuyan erleri uyandırmak istemezmiş gibi sessiz ve olabildiğince konuşmadan. Hepsinin yüzünde tatlı bir rüya görüyor olmanın sevinci vardı sanki. tüm kalpleriyle inanmamalarına rağmen öyle olduğunu varsayıyorlardı. Çünkü mangasından iki erin ağaçtan yere düştüğünü gördü. Sevdalar beyaz. Tümen hızla yürümek istiyordu ama bu yürüyüş gıdasızlıktan. Tümenin askerlerinde beyaz bir hüzün giderek büyüyordu. Sinirleri gerilmişti. Hatta çoğu erlerin memleketlerini sık sık hatırlamalarından dolayı içlerindeki mayalanan hüzünleri bile beyazdı. Penek'ten Patsik'e doğru yola çıkan 32.sevdaya yakın olduğunu hissediyordu. Acaba "O da mı donmuş?" diye eliyle iteklediğinde Ziver dengesini kaybedip aşağıya düşmüştü. Hiçbir şeyden pişmanlık duymadan yine karanlığa baktı. bizimle kal" der miydi? Yoksa bir başkasına mı derdi bu sözleri. Ancak bu sevinç kısa bir süre sonra kayboldu. beyaz bir ülkede. Dikkatlerini ağaçlardaki erler çekti.Alacağın olsun çavuşum! İnsan böyle mi uyandırılır. Beyaz bir seferde. Onun aşağıdan serzenişte bulunduğunu gören Faik Çavuş'un akşamdan beri duyduğu beyaz hüznü dağılmış. belki daha sonra.. sarıçamların dikenli tellerinde olgunlaşmaya. İlk önceleri başında dönen kaçma fikrinden de yakalandığı bu sevdayla sıyrılmamış mıydı? Kim bilir. Geceleyin ağaçlara çıkan erlerden bazıları donarak aşağıya düşmüştü. uykusuzluktan mümkün olmuyordu. Yanındaki Ziver ise zaman zaman kapanan gözlerine engel olmak için çok uğraşmıştı. Bardız'a doğru yürünecek olmanın aceleciliği içindeydiler.

Atın bacağını dizinden zorlanarak.Yazık şimdi bu top parçalarını kim taşıyacak? ..Hadi. Bir adım yürüyor sonra dinleniyor..Ben şimdi ona gösteririm.Senin öfkeni biliyor ya. canım! . Ziver'e seslendi: .Oğlum inandırıcı olman için atın numaralı ayağını diz altında kes ve en yakın menzile dek taşı.O. .Ya ne yapacağım başka? .Eh sen bilirsin benden söylemesi. . Ama bu at kıpırdamıyor. bu at sana zimmetli. ne olmuş? .Ölürler elbette..Ölü numarası yapıyordur. . . Hay Allah! Ziver söylene söyle atın yanına gitti.Peki bu at kimin üzerine zimmetli? .Sana numara yapıyor.Ziver nereye? .Var ya! Bu atı artık öldüreceğim.Ölmüş! . Ziver atm yularından tutup çekmeye çalıştı ama at yine kıpırdamıyordu. Sadece ve sadece yürüyüp öndeki arkadaşının ayak izine basmaya çalışıyorlardı. .Oğlum. .Benim. Yoksa başın ağrır. .Kim taşıyacak.Ne olmuşu var mı? Ayağında numarayı aldın mı? . Erler atın üzerindeki top parçalarını aldıklarında at yavaşça sağ tarafa devriliverdi. Ne açlık ne de uykusuzluk akıllarına geliyordu.Vallahi kıpırdamıyor arkadaşlar. Üzgün bir şekilde ata bakan erler yola koyulacakken. * .Yola devam ediyoruz ya çavuşum.Bu at çatlamış arkadaşlar. kolayca at öldü. Ziver daha da kızdı: . . Atın sırtındaki top parçalarını birkaç dal üzerine koyan erler ağır ağır çekmeye çalışırken.. Bu öfkesine manga arkadaşları güldüler.Çavuşum ne cezası ya! Bir de atın bacağını taşıyacağım? . . Hele atın sırtında bulunan ağır top parçalarından dolayı bir gidip bir durması kendilerini usandırmıştı. Faik Çavuşun mangası kendilerine emanet edilen topla yine ilerlemeye çalışıyordu. Daha sonra dik bir yokuşun başında atın yine durduğunu gördüler. Ordu malına sahip çıkmamaktan ceza bile alırsın.Gülün bakalım.. zaman zaman midesi bulanarak kesti.Yahu bu kıpırdamıyor. Hem yürümek hem de topun mermilerini taşımak onları bitirmişti. öfkeyle söylenmiş bir söz. Aşkale'li Hasan koşup ata baktı. .Seni kızdıracak ya.Yorgunluktan! . . . ne yandık! Faik Çavuş erlere: . .Nasıl yani? Çavuşum bilmece gibi konuşuyorsun.Elbette aldım.Bu yeterli olur mu? . At gözlerini açmış bir hâlde öylece duruyordu. . Ziver ise omzuna koyduğu atın bacağını öfke içinde taşıyordu.Yani? . Kasaturasını çıkardı. . işte numarası. Faik Çavuş.Öldüreceğim diyordun ama.Yandık! .Yandık ki. .Çatlamış mı! .. deyip kurtulacağını mı sanıyorsun? .Haydi atın üzerindeki top parçalarını alın. Zaten yürüyüşün başından beri ata kızıp durmakta olan Ziver hemen öne atıldı: . .Öf ya öff! Hep pis işler neden gelip beni bulur Yarabbim? Bu atın ayağını ben nasıl keserim? . dedi. . elbette biz.külçe hâlindeki erler hiçbir şey düşünemiyorlardı.Tabii oğlum atların bile arpasını biz yedik.

Bu bakışlar sevgilinin. Sarıkamış'a doğru giderken damla damla eriyorlardı. sıcak çorba. Erin biri yanındaki arkadaşına. dalıp gitmiş sanki memleketinde yaşıyormuş gibi yavaş yavaş anlatıyordu: . düşünmelerinin sebebi buydu. Her yer çiçeğe bezenirdi. Patsik'e varmaları için epey yürümeleri gerekiyordu.Attan in! .Yasak! . Erin başı önüne düşmüş. sağa sola yatanlar olduğu görülmeye başlandı.İn hemşerim.. üşümüş. Bir de sıcak bir bakış. dedi ve yürümeye devam etti. eğer buradan sağ salim memlekete dönersem.Beyaz dağlardan. zar zor yürümeye devam ediyordu.Nereden bileyim? . Baharda çift sürerken köpeğim tarlanın bir yerinde yatar güneşlenirdi. Erat iyice yorulunca. bir yandan da duyduğu bu gayrete getirici sözlerden dolayı kalkmak için uğraşıyordu. O esnada topçu erleri kızgınlıkla kendisine bağırdı: . daha sonra yine yürüyordu. Sürüp gitmekte olan açlık hissi erlerde daima hayal sınırlarını zorluyordu.Benim için de güneşlen olur mu. esen rüzgâra karşı âdeta yarı uyanık bir biçimde bir sağa bir sola sallanıyor. Harekâtın başından beri devamlı yürümüş.Haydi kalk! . Kendisine uyaranlara bir şey diyecekti ama öyle yorgundu ki. Bizim tarlamız bayırda bir yerdi. onlar için fark etmezdi. Ancak o kadar güçten kuvvetten düşmüştü ki.. Sıcak yatak.Arkadaş en çok neyi özledim biliyor musun? . Sonra ısınınca da ağacın altında yarı gölgeli bir yere gider yatmasına devam ederdi. Toprağı şöyle eline alıp "tava gelmiş. Ilgıt ılgıt esen rüzgâr uzaklardan çimen kokusunu getirirdi.Toprağı özledim. işte en çok onu özledim. Yanından geçmekte olan bir top arabasını çekmekte olan ata can havliyle sıçrayıp bindi. Bu soğukta sanki bakışlar bile donmuştu sevgi dolu. Arkadaşına baktı sonra da: . Bazıları ise onu uyarıyordu: . bağı bahçeyi çift sürerken. Arkadaşının özlemlerini dinleyen er güneşten ve sıcaktan bahsedilince daha da üşümeye başladı. Sanki arkadaşı hiç hatırlamak istemediği bir şeyi aklına düşürmüştü. dinleniyor.Ha gayret yiğidim. Ancak boğazlarını sıkıp âdeta boğmak isteyen bir el vardı sanki. Yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu.Top çeken hayvanlara binmek yasak! . her an düşecek gibi oluyordu.Burada yatıp kalma.. bu yüzden ağrıları daha da artıyordu. Zor da olsa yürümeye gayret ediyorlardı. Beyaz hüzün gittikçe büyüyordu. Atın dizginlerini kavradı. aç kalmış. kan ter içinde. soğuk nedeniyle titriyor.Bize de ceza aldıracaksın.Bak ceza alırsın! . sıcak bir bakışı hasretle aramalarının. Erin biri yorgunluktan sallanıyordu. . . Ben. Ancak bazıları ceza alacağı aklına gelince. Ara sıra gözlerini kapıyor. donarsın. sıcak bir oda. Şimdi diyorum ki. cevap verme gereğini bile duymadı. yalın ayak nemli toprakta gezinmek var ya. zaman zaman Ruslarla çarpışmış eratın hasretini çektiği tek şey sıcaktı. Yerde karların içinde yatmakta olan er. beyaz yollardan. Bu his onlardaki midenin öz suyunu salgılattırıyor. babanın da olabilirdi ya. Yeter ki sıcak olsundu. Öylece kalakaldı.. Hani tarlayı. Günlerdir aç bilaç yürüyen erlerin aklına türlü türlü yiyecekler geliyordu. beyaz bir kasabaya. Yanından geçip gitmekte olan arkadaşları kendisine acıyarak baktılar.Arkadaşım gayret. bir gün sırf güneşlenmek için o tepedeki tarlamıza gideceğim. tohum zamanı" demeyi ne kadar özledim bir bilsem. mekkâre ve top çeken atlara binmeye çalışıyordu. Bir ara . Mideleri açlıktan dolayı ağrımaya başlamıştı. onun bu tembelliğine ve güneşlenmesine özenirdim açıkçası. Bu erime yürekler-deki hüznü arttırıyordu. Yürüyüş kolunun iyice uzadığı. Tam orta yerde büyük bir meşe ağacı vardı. .. Bir süre sonra yüzükoyun yere düşüverdi. annenin.. delik çarıkları içindeki ayak parmakları morarmıştı. yalın ayak taze toprağa basarken. Neden sonra er büyük bir gayretle ayağa kalktı. Toprağın kokusunu özledim. Bu ağrı her adım atışta daha da artıyordu.

Onu indirmeye çalışıyoruz. Ama bir daha yaparsan.. Tükenmiş. kısık bir sesle "Azıcık dinleneyim kardeşler. .Komutanım ya siz? .Kalk! Bu kez sana ceza vermeyeceğim... iri kara gözlerini açtı. .. zar zor konuşmasını duyan subay attan indi..Yok yok indirelim bu zavallıyı. Ancak bu er biz anlamadan ve farkında olmadan atın üzerine biniverdi.Efendimmiş.Daha kötü ya! Sizler kendisine engel olmalıydınız! .. Bir yandan da eri uyarmaya devam ediyorlardı. tükenmişliği belli eden bir ifade vardı. . Top çeken hayvanlara.Sahiden doyar mı? . Er sonunda.. . o zaman karışmam ha! Karların içinde hareketsiz yatmakta olan er sadece: . Erin yanına gitti. Subay hemen elini koynuna attı.Her yorulan hayvanlara binmeye kalkarsa biz ne yaparız? .. kendini attan indirmek isteyenlere ayaklarıyla vurmak istiyordu. Bu sözler üzerine er gülümsedi. Ere doğru yürüdü. at sırtındaki neferi yaka paça aşağıya indirdiler. Er.Yiğidim gayret et. Diğer arkadaşı ise ona kızgınlıkla: . El kadar peksimet parçasını çıkardı. Onu çekiştirmekte olan eri biri: ... Âdeta kızarıp utandı.Kalırız ya. subayın biri geldi ve tüm öfkesiyle bağırdı: .Susun! O eri de çabuk indirin! Üç er. Ben artık bittim.Çabuk indirin! Yoksa size de ceza veririm. Yüzünü karlardan temizledi.Al peksimet. soğuk ve sert esen rüzgârın etkisiyle boğulacak gibi oldu hemen ağzını kapattı. bu er atın sırtında ne arıyor! .Tam bir haftadan beri aynı şeyi söylüyorsunuz..Bu ne hal! . dedi. . ... Bu şekilde tükenen kaçıncı erdi.. Onun bu şekilde umursamaz halini gören topçu erleri ise birazdan emrindeki komutanlarının geleceğini düşünerek endişeleniyordu.Ne yapacağız? Sarıkamış'a kadar topları biz çekeriz... . Bunun üzerine kendisini attan indirmeye çalıştılar..Yürüyemez bu.Yazık zavallı ölesiye yorulmuş. Sonra karların. Ancak er sıkıca atın dizginlerine tutunuyor.Açım komutanım.Efendim.. . Ha gayret..Doyar ya... . İndirmeye çalışıyorduk ki.. dedi. Sesinde kendi çaresizliğini. Saymamıştı. Subay ise erin başında bağırıp duruyordu: . .Efendim." diyordu.. Ere uzattı. siz geldiniz. Er iri gözlerini kapadı. mekkâre hayvanlara binmenin yasaklandığını ve bunun ceza gerektirdiğini bilmiyor musunuz? . . . Biz görevimizi yapmak zorundayız. . Onun.Ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Sonra her şeyi kabullenmiş bir şekilde: . dedi. . komutanın da doyar! .Erin karnı doyunca." dedi. Subay bu sözler üzerine ne diyeceğini bilemedi. Ama onu kimse duymadı.Komutanım..Efendim. Onlar bu şekilde konuşurken. Komutanına baktı. dedi.bağıracakmış gibi ağzım açtı.. Başını kaldırdı dizine yatırdı. . . Karların içine yatırdılar. .Burada kim ölesiye yorulmadı ki. Ancak çok üzüldüğü belli idi. Ama bu sözü o kadar zorlukla söyleyebilmişti ki kimse duymadı. Sonra zar zor: .Alacağımız cezayı da düşünelim. Yiyeceğe kavuşacağız.Bu kez söz... Bir süre sonra herkese bol miktarda yiyecek dağıtılacak. Er ise hiçbir şeyin farkında olmadan sadece "Birazcık dinlenebilseydim.Biliyoruz efendim.Komutanım.. Az kaldı.

Ama bir daha atın yemine ortak olma.. çavuşum tüm yiyeceğimiz bu. Birini uzattı. İki tane arpa tanesi eline geçti.Ama sen yemeyince boğazımdan geçmez ki.. hayvanlarına ve mallarına el konulacaktır.Şu emirde okuduklarıma gülüyorum. Rus halkının paralarına.. .Çavuşum üşüdüysen söyle. Onlar. tamam. * Faik Çavuş ve Ziver ve diğer topçu erleri birbirleriyle hiç konuşmadan yürüyorlardı. kaputumu sırayla giyelim. . Bak sana peksimetimi de verdim. Kafanı yorma. Bu yorgun bu gayretli askere Ziver sevgi ve saygıyla baktı. . elime geçti. dedi. Sarıkamış'a doğru gitmek için son güçlerini harcıyorlardı.. kafiledeki erler ve diğer subaylar şaşkın ve hayretler içinde kendisine baktılar.. Sabahtan beri yağan kar....Geçer geçer. Zayıf atları halkın besili atlarıyla değiştirecekmişiz. Cebimi karıştırırken. Yine diğer arkadaşları ile yürümeye devam ettiler. Ayağındaki potinlerin burunları açılmıştı. ..Haydi ye. .. Onun bu sözlerine Ziver de güldü: . Ağzı açık şekilde kalakaldı. Ölme. hüznü ve yokluğu.. . yiyecek bulabiliriz. Kendinden geçmiş bir şekilde: ... Az sonra yanlarına gelen subay çavuşların eline bir emir tutuşturdu: "Rus sınırı geçilir geçilmez.O sizin. Orada büyük yiyecek depoları olduğunu söylüyorlar. .O zaman sen ye. Ziver belki.Vallahi olmadım çavuşum hani daha önceden biraz arpa almıştım ya.. elmacık kemikleri iyice belirmiş.Ama ben açım..Belki.Ama. "Birçok şeyi onunla paylaştık" diye düşündü..Diğer arkadaşlarla paylaşmak için.. Ben bunu kabul edemem komutanım. .Bak Çavuşum. .Ben de ona gülüyorum ya.Bu arpa tanesini ona bölebilir miyiz Ziver? . kaput konusunda çok samimiyim. . .Tamam.... Belki Sarıkamış'ta yiyecek buluruz.. Subayın attığı çığlıklar üzerine. .." Cebini karıştırdı..Ölmemeli. Ölme.... Subay sözünü tamamlayamadı. . Kendisine bakan Faik Çavuşa arpa tanelerini gösterdi.. Hava soğuktu. Ziver ara sıra yanında yürümekte olan Faik Çavuşa bakıyordu. Rus sınırını geçince mallarını alacakmışız.. Hummayı..Niçin çavuşum? . Ne olur ölme..Olamaz! Ölemez! Erin başını göğsüne bir anne şefkatiyle bastırdı.. Ölmemeli.. Onun güldüğünü gören Ziver sordu: . sağ ol.Belki Bardız'a ulaşınca.. Ne olduğunu anlamış değillerdi ama atılan acı çığlıktan yine bir erin ya donduğunu ya da açlıktan aklını oynattığı tahmin etmişlerdi. Onun kalıntıları. Çavuşun avurtları çökmüş. Aldı yanında gitmekte olan Faik Çavuşu dürttü. Şaşırmıştı.Vallahi çavuşum dört beş günden beri sınırı geçtik ama besili ne hayvan gördüm.. "Neyi paylaşacağız? Beyazı.Hayır üşümedim Ziver. duraksamış ancak dayanılmaz bir ayaz çıkmıştı. . Çünkü dizine aldığı erin başı yana düştü.. Herhalde daha da paylaşmaya da devam edeceğiz. Meydana gelecek fırsatlarda kıt'alar kendi zayıf hayvanlarını rastlayacakları halka ait hayvanlarla değiştirmelidir. Onun bu hareketine Faik Çavuş güldü: .. Memleketin kaderini. Sen ye.Çavuşum hayrola niye gülüyorsun? . . . Faik Çavuş bu yazıyı okuyunca güldü. Ne olur Rabbim! Ölmeeeesin. Osmanlı dostu halktan alman eşya ve bedellerinin ödenmesi için ordu sorumlularına teslim edilecektir. . ne de mal bulduk ne de yiyecek. Sonra ne paylaştığını düşündü. Üzerindeki kalın asker ceketi ise günlerce hiç yıkanmadığı ve devamlı kollarının sallanmasından dolayı sürtünmüş ve sürtünen yerler incelmişti. Keşke birazcık olsun yeseydin. Kafile gittikçe ağırlaşan bir yürüyüşle ilerlemeye devam ediyordu. Subay erin yanaklarına vurdu..Ben aç değilim. Bunları paylaştık.. sakalı uzamıştı... dedi.

Hemen bir haberciyi geriye göndererek. Tümen hem Ağasor-Narman hattında ilerlemeye çalışıyor hem de keşif kollarıyla Rusların nerede olduğu araştırıyordu. Tümenin yürüyüş kolu uzuyordu. Bunları bulan Türk erlerinin sevincine diyecek yoktu. Orada çeşitli yiyecek ve silahlara kavuşacaklardı. Hatta aralarında çektikleri acıları ve yorgunlukları unutan erler birbirleriyle konuşuyorlardı: . Çünkü böyle durumlarda askeri bir araya toplamak. Geri çekilmekte olan Ruslar ise Türklerin bu kadar kolay ve çabuk ilerlemesine şaşırdığı için ellerinde bulunan bazı erzak ve cephaneleri köyün dışında atmışlardı. Sonra. Yol belirsizleştikçe asker endişeleniyor ve endişe zamanla yorgun yüreklerde koyulaşıyordu. Soğuk ve kara rağmen gayretlerini arttıran 31. çavuşundan önce öleceksin.Bari ölünce giy çavuşum. bazıları da makineli tüfeklerle sırtları tutma gayreti içindeydi.. Savunma yönünden son derece elverişli Todan sırtlarına dek çekilmeyi. alevler ısınmaya gayret ediyordu. Hemen yayılan ve kendilerini savunmak için mevzilenen Türk askeri de karşı ateşe başladı. Kim ölecek kim kalacak! Belki. Bu yüzden emrindeki subaylara emir üstüne emir yolluyordu.. hızla yol almak.Öyle deme. Tümen Todan sırtlarına doğru yaklaştığında Ruslar kendilerine ateş açtı. . O ses bana. diyor. 31. biraz gayretli olmalarını istiyorlardı ama değişen bir şey olmuyordu. . patikalar belirsizleşiyordu. karnını doyurmak. sen ise bir şey demiyorsun. Hep de doğru çıkar. Yiyecek ve silah bulmuşlardı. benim sezgilerim güçlüdür. belki her şey yoluna girecekti. . Ruslar güçlü bir karşı koymadan sonra biraz daha geri çekilmeyi düşünürken.Biliyorum. Subaylar bu uzun yürüyüş kollardan dolayı rahatsızlık duyuyorlardı ama ellerinden başka bir şey gelmiyordu. Bazı erler ise evlerde yiyecek olup olmadığını araştırıyordu.Demek ki Sarıkamış'a girsek neler bulacağız? . .. Kar yağdıkça yollar.Haydi canım! . Erat aksine daha da yavaşlıyor. sevk ve idaresini yapmak zor oluyordu. Ben onu nasıl giyerim? . diyorlar... İşte bu düşünce ile subaylar yürüyüş kolu boyunca bindikleri at üzerinde eratı denetliyor. birliklerin hızla ilerlemesi ve mevzilenmeden Ruslara saldırılması bildiriliyordu. Olanca hızlarıyla da ilerlemeye başladılar. . Bu sözler üzerine Faik Çavuş bir şey demedi. yer yer Yeniköy sokakları gündüz gibi aydınlanıyordu. Bazı Rus erleri siper kazmaya. yürüyüş kolu uzadıkça uzuyordu. Çok zaman kaybediyorlardı. Ne diyecekti ki? Sustu ve yürümeye devam etti. . Hele askerin daha da memnun eden şey ısınabilmesiydi. ben senden önce öleceğim.Ama ben ölürsem.Ziver o sana ait. biraz orada dinlenip oradan Kızılkilise'ye ve dolayısıyla da Sarıkamış'a saldırmalıydılar. Her geçen dakika 32. bu kaputu giyeceksin diyorum. Bunun üzerine zaten soğuk havada üşümüş. Her ne kadar evlerin yakılmasına üzülseler de ısınabildikleri için kendilerini şanslı sayıyorlardı. Türklere burada karşı koymayı düşünüyorlardı. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi tümeninin yorulmasına rağmen hızlı bir şekilde Rusların yerleşmesine ve kuvvetli bir savunma yapmasına imkân vermek istemiyordu. Köye girmeye başlayan erler.Yahu ne dik kafalı adamsın. Hızla Bardız'a girmeli. Neden sonra Rusların geri çekilmekte olduklarını anladılar. Hâlbuki hızla hareket etmeliydiler. Bu arada Rus sınırında bulunan ve Yeniköy'e doğru ilerleyen tümen ileride duman ve alevlerin yükseldiğini gördü. Şimdi askerin aklında iki şey vardı ısınmak ve yiyecek bularak. Evlerden alevler ve dumanlar çıkıyor.İçimdeki sese ben çok inanırım. Şimdi Yeniköy'de her şey vardı. karnı acıkmış erler köyün Ruslar tarafında yakıldığını anladılar. yapılan amansız saldırılardan olayı Ruslar çarpışmalara ara vererek Narman'ı terk edip İd'e doğru çekilmeye başladılar. Ruslar alabildiğince oyalama yapmak ve çekilen birliklere zaman kazandırmak istiyordu. Erler birbiriyle âdeta yarış edercesine Yeniköy'e doğru koşuyorlardı. Kar ise uzun bir süreden beri tekrar yağıyordu.Orada yiyecek bol. * 31.

sevinmişti. Büyük bir ateşin. bu beyaz yürüyüşte. * 32. diyorlardı.. Bulabildikleri yiyecekleri ve küçükbaş hayvanları keserek.. Hem ısınıyor. Tümen askerlerinin artık yürüyecek hâli kalmamıştı.Etin nasıl bir yiyecek olduğunu unutmuştum. Hele hele Zehra ile karşılaşması aklına gelince düşünmeden edemedi. bir çiçek gibi bu beyaz ülkede.Her şey yoluna girecek.Cephane de boldur. . Çökmekte olan karanlıktan faydalanarak 600 Rus askeri de kaçmayı başarabildi. . . Faik Çavuş ve diğer topçu erleri küçük bir ateşin etrafında sıralarımışlar. Kasabaya giren erlerin ilk işi evlere dağılarak. Hatırladığım tüm tatlı hatıralarım ona çıkıyor. bunca çile çekmişler ve yorulmuşlardı. Ümitlenmiş. Ayrıca iki top Türklerin eline geçti. İşte bu ümit soğuk havalarda gönlünü ısıtmış.Bir güzel ısınırız. Askerin sağa sola tehlikeli bir şekilde yayılmaya başladığını gören tabur ve bölük komutanları erleri toplayarak ld'e doğru ilerlediler. Şimdi Faik Çavuş geri dönebilmek için bin bir ümit taşımaya başlamıştı. ." işte Zehra'nın kendisine söylediği son cümle buydu.Dertlerimiz bitecek.. Ayrılmaya mecbur olmak ne kadar zor.. işte o zaman ondan ayrılmam. . 31. hem de konuşuyorlardı: ." Faik Çavuşun aklında şimdi iki kelimelik kısa bir cümle dönenip duruyordu: "Bizimle kal. Karşısındaki birliklerin kuvvetli olduğunu görünce 750 eri ile birlikte teslim oldu. İnanın değdi doğrusu. Ancak tümenin burada dinlenmesi gerekiyordu. Şu 3-5 senedir hayatımda kan ve barutun. 31. aklı hep gerilere ve çektiklerine kayıp eski günleri hayal etmeye başlamıştı. ilk önce Türklere karşı koymak için askerini yaymaya başladı.Elbette ya. Ayrılmanın acısını tekrar yaşamak istemem. ölümün yanında hayatıma giren nadide bir çiçek gibi Zehra. ilk önce kendi karınlarını doyurma telâşına düşen erler köylülerin yufka dediği bir tür ekmeği bulunca çok sevinmişlerdi. . Hep yanında olacağım. üzerinde nar gibi kızarmaya başlamış bir koyun çevirmesinin olduğu yerde sabret demek inanın çok zor ve garip.Daha pişmedi mi? . Sonra iki kelimelik kısa cümleyi Faik Çavuş kendi kendine açıklamış durmuştu.. Onun bu sözlerine diğer arkadaşlarından destek geldi. Türkler tarafından saldırıya uğrayınca. gayretini arttırmıştı. en kısa sürede Patsik'e yollamaya başladılar. O da benim yanımda olacak. Bir kardelen gibi. Kısacası her türlü zorluğa bir . bir gün Zehra ile karşılaşırım. Patsik'e giren öncü birlikleri içinde Faik Çavuş ve mangası da vardı. Bu zorlu yollarda aç bir hâlde tam 15 kilometre yürümüş ve nihayet Patsik'e varmışlardı. Artık hedef Bardız'dı.. Tümene emir vererek askerin dinlenmesi ve karnının doyurulması için gereğinin yapılmasını istedi. bu beyaz hüzünde hayatına Zehra iyi ki de girmişti. Komutanlarının verdiği emir üzerine Patsik'te ve civar köylerde yiyecek aramaları emredilmişti. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarılardan dolayı gayet memnundu. "Belki" dedi "Her şey iyi olacaksa. Albay bulunduğu birliklerin etrafına keşif kolları çıkarmayı ve gözcü koymayı unutmuştu. yiyecek aramak oldu. Çünkü neredeyse 30-40 km uzayan yürüyüş kolunun köye gelmesi beklenecekti. Ah şu Sarıkamış'a bir varabilsek. büyük bir ateşte çevirmeye başladıkları koyuna iştahlı gözlerle bakıyorlardı. . Biraz dinlendikten sonra civar köylere dağıldılar. Ancak daha sonra ne yapacağını şaşırdı. Tümen akşam üzeri Narman'a girdi. Faik Çavuş ise dalga dalga yayılan ısının karşısında gevşemiş. çam odunlarıyla her tarafın kokuya büründüğü. Ama bir gün Zehra karşıma çıktığında ya da ben karşısına çıktığımda ayrılık mecburiyeti olsa da asla ayrılmayacağız. Ama şimdi rüyamda bile görsem inanamayacağını bir manzara var karşımda. Yoksa her şey sonunda iyi mi olacaktı? Bunca yol yürümüşler. Ateşteki korlara gözlerini dikip daldı gitti.Biraz sabret oğlum.Nasıl sabrederim ki? Yürürken yiyecek bir şeyimizin olmadığını bilip katlanıyorduk. Bu arada İd yakınlarında geri çekilmekte olan Albay Katedze birlikleri Türk askeri tarafından çevrilmeye başladı. Ancak incecik yufkayı yemeye doyamıyorlardı.. Onu düşünüyorum.Arkadaş şu manzarayı görmek için 60-70 km yürüdük ya.

. Kayan erler tırmanmakta olan diğer erleri de düşüyordu. * Kar yavaş yavaş yağıyordu. "Nerede konaklayacağımız?" sorusu oluyordu. Bu işkence. kuytu yerlerde. dedi. . Saklanmakta olan Rus bölüğü. neden sonra aşağıya doğru kayıyorlardı. daima ileri yürümek konusunda şartlanmış beyinler. Faik Çavuşun üşümüş. Daldın gittin.Teslim! Teslim! Osman teslim! Bir an ne olduğunu anlayamadılar.. Yine de inatla. 99. Sonra öylece kalıyorlardı. onu sıcak düşlere sürükleniyordu. Bu kardelen Zehra'ydı. hiç umulmadık bir anda karşılaştırmışsa. ağaçlık alana doğru koşarak gelen Türk erlerini görünce taarruza kalkıldığını sanmış ve sayısını bilemedikleri Türklerin kuvvetli olduğunu düşünerek.. Bu düşünce onların gayretini. Ama ayaklarda.. Biraz tırmanıyor. Hemen bir başka bahane buldu: . Kader onları nasıl ki. Bu şiddetli rüzgârdan korunmak için bir an önce ağaçlık alana doğru koşmaya başlayan müfreze erleri karşıdan gelen seslerle irkilip durdular.Gevşedik ya. Ancak bazen sert bir rüzgâr ve dik bir yokuş erin çabuk yorulmasına sebep oluyor. . bir yandan da Türkçe "Teslim!" diye bağırıyorlardı.başka göğüs germeye başlamıştı. Faik Çavuş ise bir kardelen çiçeğine benzettiği Zehra'yı hayal ediyor. yukarı çıkmalarına destek oluyorlardı. En büyük korkuları yürüyüş kolundan uzaklaşmak ve ayrı kalmaktı. her ne olursa olsun ilerlemeye gayret ediyordu. vadilerde biriktiriyordu. âdeta buz bağlamış gönlünde bir kardelen çiçeği açılıyordu. bir kenara kendilerini atıveriyorlardı. İleri. tek tük Rus erleri kendilerine doğru yavaş yavaş ilerliyor. Hele er ve hayvanların donmuş bir hâlde sağda solda kalmış cesetleri. dar bir yolda.Isınınca gevşedim. Başka bir zaman eğlenceli ve güzel bir çocuk oyununa benzeyen bu düşmelerden dolayı eratın canı sıkılıyordu. . teslim olmaya karar vermişlerdi. İşte bu sonun başlangıcı oluyordu. askeri en çok üzen olayların başında geliyordu. Bunun üzerine Ziver: . Heyecanla beklemeye başladıklarında. içinde her dem kabaran öfkeleriyle tırmanmaya gayret ediyorlardı. yürümesini ve cesaretini kırıyordu.. Şimdi manga erleri uzun zamandır özledikleri sıcağa ve yiyeceğe kavuşmuşlardı. Ana yürüyüş koluna yetişebilenler ise daha dinlenme imkânı bulmadan arkadaşları arasında tekrar yürümeye başlıyorlardı. yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu. Hele akşamları açık arazide. uykusuzluğun ve yiyeceksizliğin sayesinde daha da artıyordu. İştahla et yemeye başladıklarında. Yürüyen askerin aklında bir mıh gibi çakılı duran şey "Ne yiyeceğimizden" ziyade.Çavuşum acıkmadın galiba. Ancak bu tırmanış erlerin büyük güç sarf etmesini gerektiriyordu.. Alay erleri ise daha uzun yolda ilerlemeye çalışıyorken. dizlerde tükenen mecal nedeniyle kendilerine "kalk yürü" deseler de bu o kadar kolay olmuyordu. Hayatta kalmanın yanında artık Zehra için hayatta kalmayı düşler olmuştu. Hemen karın içine atladılar ve tüfeklerini ağaçlığa doğrulttular. akıbetlerinin eninde sonunda donmak olacağını düşünüyorlardı. Faik Çavuş hissettiği duyguların sanki anlaşılacağı endişesiyle kızardı. Alayın öncü müfrezesi olan Karabıyık ise daha ileri sokulmak için dik bir yokuşu tırmanmaya çalışıyordu. Bu saatlerin bitmesini istemiyor insan. bundan sonra da neden karşılaştırmasındı? Bu soruyu soran Faik Çavuş daha da ümitlendi. Yokuşu çıkabilen erler daha sonra gelenlere yardım ediyor. şu an hepsi çok mesut olduğunu düşünüyordu. İşte o zaman kırık bir ümide tutunarak yürümeye gayret edenler. çoğu çarık giyen erler yokuş yukarı ilerlemekte zorlanıyorlardı. Kendisine bir parça but uzatan eri duymadı bile. Tepede rüzgâr sert esiyor. Yavaş yavaş tatlı bir uyuşukluk her taraflarını sarıyordu. Karabıyık müfrezesi ileride bulunan çamlığa doğru ilerliyordu. ateş yakmadan beklemek erat için âdeta bir işkenceye dönüşüyordu. kar yağmamasına rağmen yerden kaldırdığı karları çok uzaklara ve ötelere taşıyor. Yollardaki izler yağan kar nedeniyle kolayca örtülüyordu. Ana kola yürümek için ayrıca bir çaba gerekiyor ve erler koşmaya başlıyordu.

gidip bir bakalım.Teslim. tüfeklerini doğrultularak teslim olmak isteyen Rus erlerine doğru yürüdüler. . .Sanmam. .Olsun komutanım. Rus Binbaşıya kendisinin yüzbaşı olduğunu ve arada çok büyük bir rütbe farkının olmadığını beyhude yere açıklamaya çalıştı. Teğmen Hasan da sadece: . Tabur Komutanı Binbaşı Kemal Beye giderek durumu anlattı.Tamam ulan tamam! Teslim alacağız! Ne kadar da meraklıymışsınız teslim olmaya! Erin ne dediğini anlamayan Rus eri gülümsemeye çalışarak "Teslim!" demeye devam ediyordu.Baş üstüne komutanım! Yüzbaşı Ali Tevfik Bey yanına bir subay ve altı er alarak teslim olmak isteyen diğer Rusların yanına doğru ilerlemeye başladı.Sakın bu bir tuzak olmasın. Yanındaki Teğmen Hasan'a dönerek: . Ancak teslim olmak için bir şartı vardı.Bunları kolaylıkla esir alabiliriz.. yere atarak kendilerine doğru geliyorlardı.Peki öyleyse. dedi. Bir Rus Binbaşısı artık savaşmak istemediklerini. . Ağaçlık alanda bir araya gelip titreşmekte olan Rusları görünce rahatladı. illa kendisini bir Türk Binbaşının teslim almasını dile getiriyordu. Kendisinin rütbesine denk Türk subayı tarafından teslim alınmayı istiyordu. Türklerin büyük bir harekat içinde olduklarını bildiklerini söyledi. Ancak böyle bir davranış savaş kurallarına aykırı olduğu gibi insanlığa da sığmazdı. acıkmış. Vakit de kazanmalıydı. Bir karar vermeliydi. Savaşta birbirine karşı savaşanların kaderi aslında birbirine benzerdi. Sonra erin biri işaretle tüfekleri üç Rus askerine toplattı. Nuh diyor da peygamber demiyor. Rus Binbaşı.Elbette esir alalım. iki er kalktılar. Sonra Rus komutanlarla Fransızca konuşmaya başladılar. diye Türkçe konuşuyorlardı. "Ya bu bir tuzak ise?" diye içinden geçirdi.Biz o kadar kalabalık değiliz ama.Komutanım bir bölük kadar asker ağaçların arasında teslim olmayı bekliyor. ezeli bir düşmanla da çarpışsalar onlar da insandı. Bu arada Teğmen Hasan'a emir verdi: . Onlar da üşümüş. yorulmuş olmalıydılar. bunlar teslim olmaya çok meraklılar.İnşallah. Eklemeyi de unutmadı: . daha kuvvetli olduğunu düşünmeden de edemezlerdi. . 99. Kemal Bey memnun bir şekilde: . İçinden "Bunlar bizden daha kötü durumda" diye düşündü.Müfrezenin en önünde karlar içinde yatmakta olan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey bir an ne yapacağını şaşırdı. Alay 1. dedi. teslim olmak isteyen Rusları öldürtecekti.Eğer bunlar yanlış bir şey yaparsa gözünü kırpmadan vur! Tepeye henüz çıkmış olan 99. Bir daha hiç konuşmasın. Herhalde zorlanmadan bunları teslim alabiliriz. İyi olur.Haydi gidin şunların tüfeklerini alın. .Evet. Aynı acıları çeker. Rus erleri ise durmadan: . . Yüzbaşı Ali Tevfik Beyin yanma doğru yürümeye başladılar. dedi. Yüzbaşı Ali Tevfik Bey. Alayın ana yürüyüş kolunun artık yaklaştığını düşünerek: . Kurulu bir saat gibi aynı kelimeyi tekrar etmeleri Türk erlerini kızdırmıştı: . . Yüzbaşı Ali Tevfik Bey de biraz daha beklemeyi uygun görerek daha ne kadar Rus askerinin olduğunu anlamaya çalışıyordu.Şeytan diyor şunun ağzını burnunu dağıt. Yine de karşı tarafın daha rahat. Çaresiz kalan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey 99. aynı duyguları yaşarlardı.Peki. Neticede. sizi bir binbaşı teslim alacak.Bir bölük mü? . Diğerleri şu Ruslara göz kulak olsunlar yanımıza beş er daha alalım. Ancak Rus erleri silahlarını. . Yattığı yerden iki-üç ere bağırdı: . Ama Rus askerleri kendilerine doğru gittikçe yaklaşıyorlardı. Ne yapmalıydı? Ateş emri verecek. . Ben gidip bu konuyu komutanlarımla görüşeceğim dedi.Dikkatli olun! Dize kadar kar içine gömülmüş. Alayın ana yürüyüş kolu kendilerine yaklaştığında çok elverişi bir konuma sahip olacaklarını biliyordu. Aynı zahmete ve zorluğa katlanırlardı..

8. İlk önce elleri tetikte ilerlemişler. Teğmen Hasan ise şehit düştü. bir yandan da Rus erlerini kolluyordu.Ben de baştan öyle düşündüm ama teslim olmaya can atıyorlar.Peki. Tümen ise Beyköy üzerinden Sarıkamış'a saldıracaklardı. istediğiniz gibi olsun. işte ne olduysa o anda oldu.Ateş! .Sonra bir bölük erle söz konusu ağaçlık alana doğru ilerlemeye başladılar. Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Ali Tevfik artık Rus erlerini gayet iyi görür bir konuma gelmişlerdi. BÖLÜM 30. Askerlerinin hâlâ silah bırakmadığını görünce teslim olup olmamayı düşündü. Yüzbaşı Ali Tevfik.. Tümenlerini karşılamak isteyen Ruslar gafil avlanacaklardı. Bizim kuvvetlerimiz de çok sanıyorlar. Bu tür davranışın askeri kurallara savaş kurallarına uymadığını ifade etti ama Binbaşıya dinletemedi: .Ateş! . Teğmen Hasan bu durumu kabullenmek zorunda kaldı. İlk ateş sırasında birçok er vurularak yere düştü. Kolordunun 17. Tümenin öncüleri de ağır ağır Bardız'a doğru gelmeye çalışıyordu. Binbaşı Kemal ise esir edildi.. dedim diye açıklamada bulundu. Daha önce Bardız'a gelen 29. Ne olduğunu anlayamayan Türk erleri ve komutanları kendilerini yere attıklarında çok geç kalmışlardı.. dedi. Rus Binbaşı ise ona: . ve 31.. . Aniden geri dönüp değişik bir Rusça şivesiyle bir şeyler söyledi erlerine.Boş ver binbaşı! Siz de donacak asker çok. dedi. Ama onların sakin bir şekilde durduklarını görünce bu işin çok kolay olacağını düşündü. Kısa sürede gafil avlanan Türk askerlerinin pek çoğu şehit oldu. Binbaşı Kemal Bey daha önce yüzbaşı Ali Tevfik duyduğu kaygıları duymaktaydı: . Böylelikle Çamurlu Dağ’dan ilerleyen 9. Ben silahımı sadece binbaşınıza verebilirim.. O sırada Rus binbaşı erlerine Türklerin etrafını sarmasını söyledi. ve 32. Nasıl olsa silahlarımızı bırakacağız. Rus Binbaşı Rusça bağırdı: . . Haydi yürüyün. 31. Tümen Başköy.Tüfekleriniz yere atın.. kar gibi eriyip ölmeyi o kadar çok istemişti ki. İleri bir harekât için ve özellikle Sarıkamış'a taarruza geçme görevi de bu tümene verilmişti.Silah bırakmaya hazır olun. Bu arada daha önce teslim olan bazı Rus erleri de silahlarını alarak Yüzbaşı Ali Tevfik'in Karabıyık müfrezesine ateş etmeye başladı. Tümenler buradan sonra Allahüekber Dağları'nı aşacak. Size tabancamı teslim edemem.Yüzbaşım bunlar bize bir tuzak hazırlamış olmasınlar? . Savaşmaya hiç niyetleri yok. 32. Bu durumdan büyük bir utanç duyan Binbaşı Kemal Bey ise hiç olmazsa yaralıların bakılmasını istedi.Ateş! Arka tarafta teslim olmayı bekleyen ancak silahlarını henüz atmamış bir bölük Rus eri ayakta olduğu hâlde yaklaşmakta olan iki bölük Türk askerine ateş açtı. Tümen bir süre sonra Bardız'dan Kızılkilise yönünde hareket etmiş.Sakin olun. Bu saldırıyı 17. Oda: ..İyi o zaman. Aksi hâlde bunların kısa sürede donacağını söyledi. Teğmen Hasan Fransızca ne dediğini sordu. Rus erlerine döndü ve: . yüksek tepeleri tutmuştu.. Tümen de destekleyecekti.. 30. daha sonra Rusların teslim olmak için ağır ağır hareketlerini görünce tüfeklerini indirmişlerdi. Geriye doğru çekilmeye başladı. Türk subayı geliyor. Teğmen Hasan ise yaklaşmakta olan binbaşıya bakıyor.. buradan biraz daha doğuya hareket ederek Arsenik'e varmıştı. Bir bölük Türk eri ile yaklaşmakta olan Kemal Beyi gören Rus Binbaşı bir süre sonra geri döndü. İki bölük askerin kaybı büyüktü. Tümenler Oltu'dan sonra karlı yollardan Penek'e gelmiş.39 Rus komutan aldığı esirlerle ormanlık alana doğru hızla ilerledi. deyince. . Binbaşı Kemal yürürken.

Uzun bir yolculuk boyunca bir de atın ayağını taşımış. Sarıkamış'ta her şey vardı. Kafkasya'nın kilidi olan bu küçük kasabaya yaklaştıklarını görünce. Doğusunda yer alan Kızılkilise Köyüne gitmek için derin olan bu vadide bir süre yürümek ve daha sonra yaylalara çıkmak için dik bir yokuşu tırmanmak gerekiyordu. Tıpkı bir Ferhat gibi dağlar aşan bunca aşık. * 32. ve 17. umudunu yitirenler. Mahcup bir aşık gibi "Sarıkamış sana çok uzak ve zorlu yollardan geldik. kızakları ise bir başka erlerdeydi. Orada her çile son bulacaktı. Bu yüzden 32. Artık Sarıkamış uzaktan görünüyordu. * Bardız bir vadinin hemen yamacında kurulmuştu. Albay Abdülkerim Bey hemen topçuların ateş açmasını istedi. durumun önemini görünce de hiç tereddüt etmeden öncü birliklerini destekle görevlendirmişti. Alayı Bardız'ın hemen ilerisinde bulunan Çakırbaba Dağı bölgesinde Ruslarla muharebeye tutuşmuştu. kendileriyle. 28. Parçaların farklı kişiler tarafından taşınması yüzünden topu hazırlayıp ateşlemek vakit alıyordu. bacalardan göğe yükselen dumanları kolaylıkla seçilebiliyordu.. diğer erlerden daha çok yorulmuştu.Haydi sallanmayın! . Tümen bir nebze olsun nefes alabilmişti. Bardız'a girdiklerinde. Bu ateş karşısında ilk önce sersemleyen Rus birlikleri ilerlemeyi durdular ve siperlerini pekiştirdiler. Ziver ise kendisine zimmetlenen atın bacağını tüfeği ile birlikte taşıyordu. Tümenin esas kolu da Bardız'dan çıkmış.Ateş çabuk! Yine de hemen ateş vaziyetine gecikmedi. Faik Çavuş. Ancak ertesi gün Sarıkamış'a yapılacak taarruzun esas eksenini teşkil eden 29. Kolordu ile gurur duyuyorlardı. Tümen Bardız'a girdiğinde kasabaya ulaşan haberle sarsılmıştı. bazen Ziver ile birlikte yürüyor.. sıcak odalar alacaktı.Vakit kaybediyoruz! . İşte yine aynı şey olmuştu. Birbirine hasret iki sevgili nihayet kavuşacaktı.. Alayın sağ yanının kuşatılmak üzereydi. Faik Çavuş ve mangası topun parçalarını bir araya getirmeyi başarabilmişlerdi. Bu yürüyüş sırasında zaman zaman çöken sis yoğunluğunu iyice arttırıyordu. bizden sevgini ve cömertliğini esirgeme" diyeceklerdi. Çünkü 28. halen Allahüekber Dağları'nı aşmaya çalışan 11. 32. ayaklar kısacası tüm vücut ısınacak. . Bardız'a ne ümitlerle gelen asker. Top mermilerini taşıyan at arabası ise epey geride kalmıştı. kar üstünde. Bu sevdaya tutulan Türk Ordusu kışın kurtların bile gezmeye korktuğu dağları aşmak için uğraşıyordu. Bir de yiyecek bulacak olmaları onların içinde bitip tükenmek üzere olan ümidi yeşertmeye yetiyordu. bu kadar yakma gelince. gazi arkadaşlarıyla sağda solda donan arkadaşlarıyla. Kızılkilise'ye doğru giden yaylaları tutmak için ilerliyordu. Sarıkamış'ın dış mahallelerindeki evlerin beyaza bürünen çatıları.Tümenin önünde gitmekte olan Faik Çavuş ve topçu takımı karlı yollardan şimdi derin bir vadi içinde kıvrıla kıvrıla yürümeye çalışıyordu. Bu manzara askere gizli bir ümit aşılıyordu. Bu yokuş tepeye doğru daha da dikleşiyordu. Tümenin 82. Her vakit kaybında Albay Abdülkerim âdeta küplere binmiş bir şekilde öfkeyle bağırıyordu: . Aylardır çektikleri çilenin hep bu nazlı yar uğruna olduğunu görenler. Ancak topun namlusu geride kalan erlerde. Artık Rusların üzerine ilerlemeliydiler. Bu kavuşmada üşüyen eller.. nazlı bir yar gibi olan Şirin'ine yani Sarıkamış'a kavuşacaktı. Tümenin desteğine ihtiyaç vardı. hayal kırıklığına uğrayanlar hep Sarıkamış için geldiklerini düşününce. Ziver'i en çok rahatsız eden şey de işte buydu. aç olan midelere sıcak aş girecek. daha karnını bile doyuramadan Ruslarla muharebeye tutuşmuştu. kar soğuğunda uykusuz geçen gecelerin yerini sıcak yataklar. Hiç vakit kaybetmeden ateşe başladılar. Bu emir üzerine Faik Çavuş ve erleri hemen topları ileri hatlara taşımak için insanüstü bir gayret sarf etmeye başladılar. Tümenlerin vaziyet almasını beklemek gerekiyordu.. bu atın bacağından kurtulmayı umuyordu. Kızılkilise'den sonra az eğimli düzlükte Sarıkamış yer alıyordu.. Bu gurur onlarda yine gizli bir sevince dönüşüyordu.*' Durumu daha yakından görmek isteyen Tümen Komutanı Albay Abdülkerim topçular ve süvarilerle birlikte epey ileri sokulmuş. bazen de seyyar topu itiyordu.

Kolordu da Allahüekber Dağları'nı aşabilirse Ruslar tam bir kıskaca alınabilecekti. Sonra bir şey hatırlamış gibi Faik Çavuşun yanına geldi. Ruslar. Bana Sarıkamış'a girmek nasip olmayacak. dik yokuşları çıkmaya çalışıyordu. sabahı etmek için sıcak bir yer aramaya başlamışlardı.Ben ölürsem sözünü unutma çavuşum. . Hâlbuki Ruslar geri çekilmiyor yeni bir kuvvet sevk ederek Yeniköy üzerinden Kızılkilise'ye yeni bir saldırı başlatmak için olanca güçleriyle hazırlanıyorlardı. Topun etrafında kümelenen Faik Çavuş ve manga erleri hiç konuşmuyor.Ne düşünüyorsun Ziver? . Türkler ise demiryollarından mahrum olduğu gibi patikalardan. Gözlerini gökyüzüne dikmiş yıldızları sayıyordu sanki. iki kişinin birlikte zor gidebileceği yollardan ve dağlardan Ruslar üzerine yürümeye çalışıyorlardı. Dağları aşar. vatan dendi mi. Bu sözlere Faik Çavuş güldü: . Bak unutmuşsun bile. Hele almış olduğu bazı haberler neşesinin artmasına sebep olmuştu.Yok yok.Ne düşünüyorum çavuşum biliyor musun? .Ne sözü Ziver? . İşte Türk ordusunun gücü buydu. ne yapar ne eder Sarıkamış'a girerdi. Ancak Ruslara çok yakın olmalarından dolayı ateş yakılmayacak olması hepsinin canını sıkmıştı.Artık yolun sonuna geldik. Ruslar Türklerin harekâtından haberdar olmuşlar ve ileride bulunan birliklerini büyük tartışmalardan sonra Sarıkamış eksenine doğru çekmeye başlamışlardı. Hem de tıka basa. Akşama doğru Bardız yaylarındaki çarpışmalar hızını kesmişti. Baki Bey şu saatlerde çok heyecanlıydı. bir süre sonra Sarıkamış'a girecek komutan arkadaşlarını kıskanıyor ve Araş Nehri kıyısında bulunmaktan dolayı da açıkçası üzüntü duyuyordu. * Baki Bey bu tür haberleri duyduğunda her şeyin kolay olacağını düşünüyordu. benim için de ye çavuşum. Ziver ise kaputuna sıkı sıkıya sarılmış. Sarıkamış'ta kalan bazı Rus kuvvetlerin bu çekilmeyi kolaylaştırmak için oyalama taktiği yapacağı haberi yayılmıştı. Tümen erleri etrafa yayılmış. Eğer bol miktarda yiyecek bulursan. Fakat esir olan Nasuhi Beyin üzerindeki çevirme planları Rusların eline geçmiş.. Uzun bir yolculuğun sonuna gelmişler ve birkaç gün içinde topyekün saldırıya geçince Sarıkamış'ı ele geçirebileceklerini ilk kez yola çıktıkları günleri düşünüyorlardı. Sarıkamış'tan Kars'a doğru yaklaşık 6 kilometre derinliğinde bir yürüyüş kolu ile birçok araba geri çekilmekteymiş.Asker Sarıkamış'a bu kadar yaklaşmanın ümidiyle vadi içinde yılmadan yürüyor. Eğer Türkler hızla saldırabilirlerse gerçekten Sarıkamış'ı ele geçirme ihtimalleri büyüktü. . içime doğuyor çavuşum. Kars'a kadar çekilecekti.Çavuşum ben hislerimde yanılmam.. . Bu millet ve devlet Anka Kuşu gibi küllerinden doğabiliyordu.Kaput sözü.Ziver bunları nereden çıkarıyorsun? . sırtını topa vermişti. Durmadan da yedek birlikler getirmeye çalışıyorlardı. .Kimin ölüp kimin ölmeyeceği belli olmaz. Artık Sarıkamış Türklerin eline geçecekti. 26 Aralık 1914 günü büyük bir taarruza geçecek olan 29. Bu iş de kolay olacaktı. açık da olsa yorgun da olsa. Sarıkamış'ta az bir Rus kuvveti vardı. tüm bunlar bir mazeret olarak . Her iki taraf da sabahı bekleyecekti. Yarın ne olur bilinmez ama içim hiç bu kadar darlanmamıştı.. Rusların kendilerine direneceğini sanmıyor. Bu doğuş yaman oluyordu. Bunun için de Sarıkamış'a kadar uzanan ve her mevsimde gayet iyi işleyen demiryollarından yararlanıyorlardı. Hele 10. inatla susuyorlardı. Asker aç da olsa. yürünemeyecek kadar dar yollarda yürür. Faik Çavuş ve Ziver artık çok yorgundu ama Sarıkamış önlerine geldiklerinden dolayı da tarifsiz bir heyecan duyuyorlardı.. Manga erleri onların konuşmalarını sessizce dinliyordu. Sarıkamış alındıktan sonra da sıra elbette Kars'a sonra da Kafkasya'ya gelecekti. Benim kaputumu sen giyeceksin ve Sarıkamış'a gireceksin. Herhalde ben yarın öleceğim çavuşum. Eninde sonunda orası da kurtarılacaktı.. uçurum kenarlarından yoluna devam eder.. "Hasta adam" denilen Osmanlı'nın gücü işte böyleydi. .

Daha aşağıda ise ilerleyebilen Ruslarla Türkler arasında süngü savaşı sürüp gidiyordu. Ziver'in savunmasız bir şekilde kaldığını görünce. Ziver tüfeğini düşürmüş ve savunmasız kalmıştı.Dikkat sağ tarafımız zayıfladı.. ve 31. tüm dikkatini toplamış bir şekilde koşan Faik Çavuş bir yandan da bağırıyordu: . iki üç Rus er ona doğru koşmaya başlamıştı. Bir süre sonra iki tarafın da birbirine girdiği karlar üzerinde boğaz boğaza çarpışmalar başladı. .Çavuşum yaralandım. 10..alınamazdı. onun da omzuna bir mermi saplandı. Faik Çavuş kendine doğru koşan Rus erlerine ateş etmeye başladı. Ama öyle yoğun ateş altında kalmışlardı ki. Faik Çavuş arkadaşına doğru yürümek istiyor ama karşıdan açılan yoğun ateş nedeniyle yavaş hareket etmek zorunda kalıyordu. Cephenin ön kısmında bulunan Faik Çavuş ve Ziver. tüfeklerini ateşe hazır tutmaya çalışıyorlardı. manganın diğer erleri toplarını art arda ateşliyorlardı. 29. Ancak Rusların yoğun ateşine karşılık vermede zorlanıyorlardı. . Ne olursa olsun Ziver'e yardım etmeliydi. Ziver ise attığını vuruyordu. Faik Çavuş ne yapacağını şaşırmıştı. Tümen ise sabah saat 7.Ziver! .Ahhh! .30'da Sarıkamış'ı ele geçirmek üzere taarruza geçmişti.. .Hayıuıır! Ziver! Dikkat et! Faik Çavuşun bu haykırışı nedeniyle geriye dönen Ziver iki Rus eriyle burun buruna geldiğinde yapacağı bir şey yoktu artık. yerdeki tüfeğin kasaturasını bir eliyle çıkarmaya çalışıyordu. tüyleri diken diken olmuş. Acı içinde haykırarak yere düştü. Onun vurulduğunu gören Ziver kendini biraz gösterince. . Bunun üzerine Faik Çavuş: . Faik Çavuş bir yandan ateş ederken. Ruslar ilerlememeli. İşte Osmanlı kendine geliyordu son yıllarda kaybettiği topraklan yeniden kazanıyordu.Geliyorum. Biraz olsun Ziver'i korumak istiyordu. . ... Koşmaya devam eden Faik Çavuş büyük bir nefretle tetiğe basıp bağırdı: . Omzunu tutuyor. Oradan geliyorlar. tepeleri sahiplenme zamanı.Ya top? . Tümen Bardız yaylalarında saldırıya geçen Ruslara karşı direnmeye başlamıştı.Haydi dağılın! .Şimdi topu değil. Ruslar ilk önce top ateşi ile saldırıya başlamışlar daha sonra birçok askeri ileri sürmüşlerdi.. . Toplu durmayın.Dayanıyoruz çavuşum. Siper aldığı bir ağacın arkasından ateş ediyordu. Bu düşünce ile karların içinde sürünerek yaklaşmaya başladı. Süngüler art arda vücuduna girince karların üstüne yığılıverdi. Onları gören Faik Çavuş da bu kez sürünmeyi bırakıp Ruslardan önce Ziver'e doğru koşmak için çabalıyordu. Faik Çavuş topun başındakilere haykırdı: .Dayan Ziver. Bu durumu gören Faik Çavuş ateşi onlara çevirdi. * Ertesi sabah yarı uyanık yan uykulu geçen saatlerden sonra 32. Faik Çavuş ve Ziver Rusların ilerlemeleri karşısında topun yanında geri çekilmemek için direniyorlar. .Elbette çavuşum. Diğer erler de tüfeklerini ateşledi. Hiç ıskalamamıştı. Âdeta nefesini tutmuş. Rusların Sarıkamış'ı kuvvetli bir şekilde tahkim etmekte ve asker getirmekte olduğunu düşünülerek. gözleri büyümüş. kolordunun 30. .Ziver hiç ıskalamadın... Tümenleri ise daha ortalıkta yoktu. saldırının bir an önce yapılması kararlaştırılmıştı. Baki Bey bu yüzden çok mutluydu. Sonra daha fazla konuşamadı. Tüfeğimi bile tutamıyorum.Ziver ateş! O esnada Faik Çavuşun omzunu bir mermi sıyırdı. Ancak gittikçe Rus erleri kendisine doğru ilerlemeye başlamışlardı. dedi. bir yandan da Ziver'i kollamaya çalışıyordu.Gelsinler bakalım.Yayılın.

Faik Çavuş'un öfkesi daha da büyümüştü. Bu yüzden de düşlerini kenetlemiş sıkıyor da sıkıyordu. Sarsıla sarsıla ağlayan Faik Çavuş manganın diğer erleri tarafından teselli edilmek istendi. Hepsinin başı önündeydi. Ölme.. beyaz ve karlı yollardan alıp kara toprağa mı sokacaktı? Sarıkamış nazlı yar gibi çok uzaklardaydı. Ne açlık ne soğuk ne de kar hiç bir şey umurlarında değildi. Sanki hiç üşümüyorlardı. Komutan ise onun bu hâlini görünce şaşırdı. Ziver'in cesedi yanma çökmüş. Bu aralıktan dolayı Ziver'in cesedi üzerine kapanan Faik Çavuş ağlamaya başladı: . ateşe devam ediyor. Söz. Faik Çavuş ise kendi kendine söylenip duruyordu: . Sonra sırtına geçirdi. Mezarının kazılmasını bekledi.. Onlar ise kendisine koşmuşlardı karlı dağlardan. Donukları gömdüm... Ne diyeceğini bilemiyordu.... Delik deşik olmuş. Dostum. çağırıyordu.. Ama sana verdiğim sözü tutacağım. Kolay pes etme. Dağlar aştım..Arkadaşına yaptığın reva mı bu! Daha fazla kendini tutamayan Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı: .. söz Ziver'im. Ancak komutan Faik Çavuşun haykırışı üzerine yavaş yavaş uzaklaşmayı tercih etti. sıcak diyarlara gittin. Kucağında tuttu.Bana bak! Fırsatı falan bilmem! Ziver gömülecek tamam mı! Onu burada bırakacağımızı mı sanıyorsun? Ben onunla yollar yürüdüm. Erin biri usulca yaklaşıp omzuna vurdu..Ziver.. Erler ise çavuşlarının silahını ve çantasını alıp arkasından geliyordu. Ama ben senin için ağlıyorum Ziver. Onlar en yakın arkadaşlarını yitirmişlerdi.Çavuşum haydi kalk. Biliyorum bize bakıp gülümsüyorsun. boyun damarları gerilmiş. . .Arkadaşlar onu burada bırakamayız. Sonra Faik Çavuş: . Sonra ağır ağır Ziver'in delinmiş kaputunu çıkarmaya başladı. Kalabalığa karıştı. Sağda solda ise tek tük tüfek sesleri ile top sesleri işitiliyordu.Bu adamı uzaklaştırın buradan! Erler elbette bir şey diyemedi.Hayıır! Ziver'i az önce süngüleyen erler vurulup yere düştüğünde. Dişlerini ve yumruklarını sıkıyordu. Az sonra Türk topçusunun amansız bir ateşi başladı. Bu söz üzerine Faik Çavuş Ziver'i kucakladı. Geriye taşıyıp gömelim. kanına bulanmış kaputunu giyeceğim. Aç kaldık! Susuz kaldık! Yokluğu ben onunla paylaştım. Gidelim. bazen de saçlarını okşuyordu. kargalara leş yiyicilere bırakamam tamam mı! Tamam mı! Faik Çavuş âdeta kendinden geçmişti. karlı yollardan. Bu söz üzerine büyük bir öfkeye kapılan Faik Çavuş bir atlayışta erin yakasına yapıştı: . . gibi nazlı yar gibi âdeta kendilerine bakıyordu.Tabii fırsatımız olursa. Sen artık hiç üşümeyeceksin. Ziver'i karlar üzerine yatırmaya kıyamadı.. Çok yakında olsalar bile Sarıkamış'a çok uzaktılar. Nazlı bir yar gibi çok çok uzaklardan görünen Sarıkamış daha nice arkadaşlarını onlardan alıp.. Gözyaşları içinde yamacın aşağısına doğru yürümeye başladı. beyaz dostluğumuz burada mı bitti? Her dem beyaza bürünen dostluğumuz bitti ha! Aylarca beyaz yollarda yürüdükten sonra şimdi seni kara toprağa vermek ne kadar büyük acı. bir yandan da kendinden geçmiş bir hâlde bağırıyordu: . Onun bu hareketini gören bir takım subayı öfke içinde yanma yaklaşıp: . gözleri büyümüştü.. Diğerleri gibi onu kurtlara.Bana bak sen yapıyorsun! .Arkadaşımın kaputunu aldım efendim... . dedi erlerden biri. Sarıkamış ise eski bir yar. Ama söylenmeye de devam etti: . Erler onu Ziver'den nasıl ayrılacaklarını düşünüyordu. Faik Çavuş. Artık sıcak ülkeye.Ziver. Bağırıyor. dedi.Sen ölü soyucu musun be adam? Bu söz üzerine Faik Çavuş titremeye başladı. Daha doğrusu cesaret edemiyorlardı. Sen ne dediğinin farkında mısın ha! Ne pahasına olursa olsun onu gömeceğiz..Hayııır! Ziver ölme! İlk dalganın kırılması nedeniyle Ruslar duraklar gibi olmuştu. Göğsüne bastırdığı Ziver'in cesedini taşıyor. Sanki az önce onlar savaşmamıştı.. sırtlanlara. Her zaman da ağlayacağım.

- Ölü soyucuymuş... Biz Ziver'le talana bile katılmadık! Her şey sizin bildiğiniz gibi değil... - Tamam çavuşum sakin ol. - Sakin mi? - Sinirlenme, kendine gel. - Ben kendimde miyim? Kendime ne zaman gelirim, ben de bilmiyorum! Haydi Ziver'i toprağa verelim. Zar zor dize kadar açılan bir ulu sarıçamın altında açılan mezara Ziver'i yatırdılar. Sonra, karla karışık toprağı ve donmuş duygularla üstüne attılar. Ne kürek vardı ne de çapa... Ziver'i, Faik Çavuş başta olmak üzere manga erleri avuçlarıyla attıkları donmuş toprak ve karlarla gömdüler. Taze mezarın başında Faik Çavuş sırtında kanlı kaputu ile âdeta granitten yapılmış bir heykel gibi öylece kalakalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Kızarmış gözlerinden yuvarlanan gözyaşları yanaklarından süzülüp Ziver'in mezarına damlıyordu. Tuzlu gözyaşları beyaz karlar içinde kaybolup gidiyordu. Tuzlu gözyaşları gibi nice vatan evladı da Allahüekber Dağları'nı aşmaya çalışırken kaybolup gidiyordu. Sarıkamış önlerinde kayıplar durmadan artıyordu. Erler, subaylar, ümitler ve hayaller beyaz hüznün çöktüğü karlar içinde bir bir kayboluyordu. Var olmak için, yeniden doğmak için büyük bir sefere katılanlar şimdi bir bir karların altında ve dağların koyunlarında yitip gidiyordu... "10. Kolordunun tümen ağırlıkları ile büyük bir kısmı, Binbaşı Reşit komutasındaki öncüyü 1 km. geriden izliyordu. Çok soğuk bir havada karlı dağları aşmak zorunda tümenlerin izlediği patikalarda iki askerin yan yana yürümesinin imkânı yoktu. Bu yüzden kol derinliği kilometrelerce uzamıştı. Askerin hareketini kolaylaştırmak için talimatname uyarınca serbestlik sağlandı. Ordu karargâhı öne geçerek yol açmaya çalışmışsa da zayiatın önüne gecikmedi. 14 saat süren zorunlu yürüyüşten sonra Beyköy'e gelen bölüklerde 10-15 askerin olduğu görülmüştü. Öncü saat 17.15'te Beyköy'e girdiği hâlde artçının ancak saat 23 sularında gelebileceği tahmin ediliyordu. Allahüekber Dağları'nda tümen tamamen elden çıkmıştı. Sabaha kadar gelen erlerle tabur mevcutları 100'er ere bile tamamlanamamıştı. Askerlerin konak yerinde toplanması ve gereken intizam altına alınması için iki günlük istirahat kararı verilmişse de bu karardan dönülmüş 27 Aralık öğleden sonra hareket etmek üzere kıtaların toplanması emredilmişti. "* Hele Allahüekber Dağları'nın zirvesinde birlikleri ansızın çeviren bir tipi hiçbir tedbirin alınmasına fırsat vermemişti. Kimsenin kimseye yardım edecek hâli yoktu. Yürüyüş kolları dağılmış, asker tam manasıyla bitmişti. Subaylar tipi içinde bağırıp çağırıyor, erlerin toplanmasını istiyordu ama bu Allahüekber Dağları'nda bu hiç mümkün olmadı... İstanbul'dan marşlarla uğurlanan askerler için; "Şehitsen secdeler yüce ruhuna der, Yer Allahüekber, gök Allahüekbef denmişti... Gerçekten de yürüdükleri dağlarda, yer "Allahüekber" gök "Allahüekber Dağları" ile kaplıydı. Zaten zirvede gök ile dağların karlı başları ayırt edilemiyordu. "Allahüekber!" diyerek yollara düşenler şimdi Allahüekber Dağlan zirvelerinde "Allahüekber!" diyerek donup kalıyordu... * Çok uzaklarda tepenin birinde çete reisi gözcüsüne merakla sordu. - Onlar mı? - Onlar. Kızaklı arabalarından tanıdım onları, - İyi... - Yanlarındaki er yok reis! - Bu daha iyi. Bundan sonra yollarda Türk askeri olmadığını söylediler. - İşimiz kolay desene. - Kolay ya. - Ancak Ardos'a varmadan onları yakalamalıyız. Daha aşağıya istesek de inemeyiz. - Elimiz çabuk tutmalıyız. - Bir tulum altın var Kadir Ağada. Ya kızları? - Her biri ay parçası gibi reis. - Hah hah ha güzel, güzel çok güzel. - Kaçıyorlar bizden. Ama onların karşısına öyle bir zamanda çıkacağız ki şaşırıp kalacaklar. Altınlar ve kızların bizim olacak Kadir Ağa.

Bu sözleri söyleyen Kadir Ağanın kilerinde saklanıp altınların yerini öğrenmeye çalışan bir çapulcudan başkası değildi. Atlılar tepeden ağır ağır yola doğru inmeye başladılar. * 26 Aralık günü tüm birlikler yorulduğu için yeni bir saldırı 27 Aralık'a ertelenmişti. 10. Kolordu hâlâ görünürlerde yoktu. Hâlbuki bu kolordu 25 Aralık günü Sarıkamış civarlarında olacaktı. Hele bugünün kayda değer bir olayı daha vardı ki, Gani Bey komutasındaki 51. Alay defalarca, bıkmadan usanmadan da olsa Sarıkamış'ın batısında yer alan Çerkezköy'e saldırmıştı ama mevcutları gittikçe azaldığı için bu kasabaya girmeye muvaffak olamamıştı. Çerkezköy'e saldırılar devam etmiş, dalga dalga yenilenen hücumlar karşısında 87. Alay Komutanı Binbaşı Lütfullah Bey hasta yatağından kalkmış, yanındaki erlerle birlikte alayının başında Çerkezköy'e girmişti. Akşam bastırdığında ise köyde birden ateşler görülmüştü. Geri çekilen Ruslar köyü ateşe vermişlerdi. Bu arada sağ kanatta ilerleyen diğer bir alay olan 83. Alay düşman karşısında dağılınca 87. Alay çok zor duruma düşmüş ve savunmasız kalmıştı. Ruslar da köyü kuşatmaya başlamışlardı. Lütfullah Bey ileride kendilerinin sarılacağını görmüş ve iki çavuşla alay sancağını geri göndermiş ve Rusların eline geçmesini önlemişti. 10. Kolordunun Allahüekber Dağları'nı aşan döküntüleri yavaş yavaş toplanmaya başladığında iki saat için istirahat istediler ama bu istek reddedilince çaresiz bir şekilde Sarıkamış yönünde yürümeye başladılar. Çamurludağ sırtlarında Rus piyadelerinin görülmesi üzerine büyük tehlike altında kalacak olan ve Bardız'da bulunan 32. Tümene Sarıkamış'a hücum emri verildi. Bardız'dan hareket eden kuvvetler hızlı bir yürüyüşle Yeniköy-Kızılkilise-Başköy geçitlerinin olduğu yerde Ruslarla çetin bir muharebeye tutuşmuştu. Ruslar Sarıkamış'a girmek isteyen tümene inatla karşı koyuyorlardı. Faik Çavuş, Ruslarla vuruşurken bir başka Faik Çavuş oluyordu. Büyük bir öfke ve kin ile gözü pek bir şekilde onlara saldırıyordu. Aklından Ziver'in vuruluşu çıkmıyor, hiç sakınmadan bir deli gibi Ruslarla çarpışıyordu. Gözler ara sıra 10. Kolordu birliklerini arıyordu ama onların nerede oldukları dahi bilinmiyordu. 32. Tümen ise Ruslarla savaşmaya devam ediyordu. Artık Sarıkamış'ı gören Türk erleri Çamurludağ eteklerindeki orman içlerinden çıkarak, çıplak arazide karlar içinde Sarıkamış'a doğru koşmaya başlamışlardı. Ancak kendilerini oyalayan Rus kuvvetleri bir yere kadar karşı koyuyor sonra geri çekiliyorlardı. Yine hızlı bir çekilmeyle Türklerle arayı açan Ruslar, beyaz arazide kolayca seçilebilen Türk erlerine karşı amansız bir top ateşi başlattılar. Büyük bir zayiata rağmen Türk birlikleri Sarıkamış'a sayıları azalsa da ilerliyorlardı. Faik Çavuş etrafında patlayan top mermilerinden korunmak için sağa sola kaçıyordu. Öncüler tatlı bir eğimle Yukarı Sarıkamış'a dek uzanan yamaçlarda ilerlemeye çalışıyordu. Faik Çavuş da bu öncü birliğin içinde kalmaya gayret ediyor, çok yaklaşmışken Sarıkamış'a giremezlerse, kahrolacağını düşünüyordu. Bu yüzden düşe kalka da olsa ilerlemeye çalışıyordu. Bir yandan da kendinden geçmiş bir hâlde: - Ziver Sarıkamış göründü. Az kaldı Ziver. Sarıkamış'a gireceğiz inşallah. Yukarı Mahalle'nin evleri bile belli oluyor. Nazlı bir yar olan Sarıkamış'a giriyoruz. Sen mezarında rahat uyu. Üzerimde taşıdığın kaput buna şahittir. Çavuşun Sarıkamış'a ne pahasına olursa olsun girecektir. Bu giriş ile senin ve benim hatta ordumuzun yürüyüşü son bulacaktır. Sen hiç merak etme. Bana güven, diyordu... * Faik Çavuş artık sürünmeye ve kayalıkların arkasına gizlenerek yavaş yavaş Sarıkamış'a yaklaşmaya başladı. Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi hafif bir tepenin yamacındaydı. Bu tepeye az kalmıştı. Yaklaşık 300 kadar Türk eri mahallenin yakınlarına dek sokulabildiler. İlerlerken, kendilerine destek geleceğini sanıyorlardı. Bu yüzden de, büyük bir cesaretle ve ümitle, Sarıkamış'a doğru ilerlemeye gayret diyorlardı. Kasabanın dışında yer alan evlerin arasına girdiklerinde kendilerine ateşle karşılık verildi. Faik Çavuş bir duvarın yıkıntısını siper aldı. Arkadaşlarına daha da ilerlemeleri için işaret yaptı. Biraz daha ilerleyen Türk birlikleri üç eski evi ele geçirmişti. Faik Çavuş duvardan duvara ilerliyor, en ön saflara doğru

sokuluyordu. Ara sıra, takviye gelip gelmediğine bakan erler geride Çamurludağ eteklerinde arkadaşlarının kolayca vurulduğunu görüp kahroluyorlardı. Ama büyük bir öfke ile sayılarının azlığına bakmadan yine de ilerlemeye çalışıyorlardı. Faik Çavuş bir dam üzerine çıkıp etrafa bakındığında, Rus askerinin istasyon civarında mevzilendiğini gördü. Buna rağmen yine ilerlemek konusunda kararlıydı. Sarıkamış'a girebilen erlerle birlikte çarpışmaya devam ederken, büyük bir Rus gücünün kendilerine doğru gelmeye başladığını üzülerek gördü. Biraz sonra Ruslar Sarıkamış'a girmeye çalışan erleri geri sürmeye başladı. Faik Çavuş sanki yanında Ziver varmış gibi onunla konuşuyordu. - Ziver... Geri mi çekiliyoruz? Olmaz. Çekilmemeliyiz. Hani diyordun ya, nazlı bir yar gibiydi Sarıkamış. İşte bu nazlı yârin saçlarına uzanmak üzereyiz. Çekilmememiz lâzım, iki âşık, iki sevgili kavuşmak üzere ama bizi ayırmaya geliyorlar Ziver. Yukarı Mahalle'ye giren Türk erlerinin elinde beş on eski ev kalmıştı. Ancak Çamurludağ'dan yeteri kadar takviye gelemeyin-ce kesiklik olmuş, Ruslar bu kesikliği yoğun top ateşine bağlamışlardı. O gün öğleden sonra, Sarıkamış'taki Rus askeri on bine ulaşmıştı. Yayılarak Yukarı Mahalle'ye ve Çamurludağ eteklerine doğru ilerliyorlardı. Faik Çavuş ve mangası da Miralay Bukretof tarafında sarılmıştı. Bunun farkında olmayan Faik Çavuş ve yanındaki erler Ruslara kahramanca karşı koyarken, cephane ve mermilerinin bitmek üzere olduğunu, bir süre daha vuruşmaya devam ettikten sonra etraflarının sarıldığını üzülerek gördüler... Kendilerine Türkçe olarak sesleniyorlardı: - Teslim olun! Osmanlar teslim olun! - Aksi hâlde öldürüleceksiniz... Faik Çavuş duyduklarına inanamadı. Neler oluyordu? Hani takviyeler neredeydi? Hani Sarıkamış'a arkadan girecek 10. Kolordu birlikleri neredeydi? Böyle mi olacaktı? Sarıkamış'a girmişlerdi işte ama takviye gelmiyordu. Şimdi ise her şey bitecek miydi? Tüm bunları düşünen Faik Çavuş "Hayır!" diye haykırarak olduğu yerden ateşe devam etti. Bir süre sonra mermisi bitince ne yapacağını şaşırdı. Öylece kalakaldı. Giderek yaklaşmakta olan Rus erlerine donuk gözlerle hiçbir şey hissetmeden bakıyordu. Şimdi o büyük öfkeden eser yoktu. Donup kalmıştı işte. Üzerine bir titreme geliyor, gözleri büyüyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Yine o isteri nöbeti başına mı çörekleniyordu? Hani sefer başında devamlı, "Kaç buradan kurtul." diyen o nöbetlere yine mi yakalanıyordu? Başı döndükçe, sanki İstanbul'da hasta olarak yattığı caminin duvarları dönüyordu. Duvardaki yazılı ayetler de dönüyordu. Onları okumaya çalışıyordu ama seçemiyordu. Bir üşüme hissediyordu. Gittikçe artan bir üşüme her yerini sarıyordu. "Kaç!" diyordu içindeki ses "Kaç!" Faik Çavuş ilk defa içindeki sese karşı çıktı. "Artık çok geç." dedi. "Çok geç... Kaçmak için de olsa çok geç..." Sonra Ziver'in kaputunu çıkarıp bir duvara astı. "Sen bari esir oluşuma şahit olma. Ama bil ki Sarıkamış'a girdik Ziver... Ne çare ki gerisini getiremedik. Çamurludağ'dan yardıma gelen olmadı. Allahüekber Dağları’ndan aşıp da Sarıkamış'a girecek askerimiz gelemedi. Sarıkamış çilemiz bitmedi Ziver. Ama Sarıkamış sevdamız şimdilik bitti..." Faik Çavuş ellerini kaldırdığında hayal meyal Rus askerlerini kendisine doğru geldiğini gördü. Ağır ağır onlara doğru yürüdü... Gözleri dolu doluydu. * Kadir Ağa Faik Çavuşun ayrılmasıyla bir hoş olmuştu. "Ne günler" dedi. "Ne günler, baba oğlunu bulamıyor, arayamıyor. Kaçan kaçana. Evini, yurdunu bırakan bırakana. Böyle mi olmalıydı hâlbuki... Ama neylersin, ne yaparsın? Zayıfladın mı düşmanın çoğalır. En zayıf rakiplerin, düşmanın bile gözüne pek kuvvetli gözükür. Kaçarsın, kaçarken ağaçları bile düşman sanırsın. Çeteci sanırsın. Rus askeri, Ermenilerin kurdukları soygun çetesi sanırsın. Her tepeden birileri üzerine ateş edecek yolunu kesecek sanırsın. Bıçak sırtında yaşamak işte buna denir işte." Hanımı da benzer düşünceler içindeyken, Zehra, Faik Çavuşun geri dönmek zorunda oluşuna bir anlam veremiyordu. "Sarıkamış'a mecbur olmak, ne demek?" diye düşünüyordu. Yorgun erin gözlerinde hep hüznü görmüştü. Bu yüzden onun adına

Ne oldu? Nereye gittiler bunlar? . . Hava kış aylarında nadir rastlanılan güzel güneşli havalardan biriydi. Ne yapacağına karar veremiyordu..Sıkı tutunun! .Elbette baba.. Bunun Ermeni çetecileri tarafından atılmış olabileceğini düşünerek.Haydi koçlarım.Atlara vur ki. bir yandan da bağırıyordu: -Deh! .Nereden bileyim? Deh! Kadir Ağa işin artık zora girdiğini anlamıştı. Bu yüzden daha hızlı gitmek istiyordu ama üç gündür koşan atlar ne yazık ki. Kızağın arkasına geçti. Şimdi ortalıkta koyu bir sessizlik vardı. Kardeşleri ise kendinden daha küçük olduğu için İslâmköy'e.Ermeniler mi? . karlar içine saplanıp kalıyor ya da karları dağıtıyordu. . korkması onun da elini kolunu bağlamıştı. . görmeyi zorlaştırıyordu.Korkmayın! .Belki kaçmışlardır.. atlara olanca gücüyle vurup bağırdı: . yavaşlamasınlar.Baba daha hızlı! . Bir yıldız gibi yerde parlayan kar taneleri gözleri alıyor. Deh! Atlar.. . Bir eliyle atların dizginlerini tutmak için uğraşırken. Hanımı korkuyla sordu: . kızaktaki hanımı ve kızları korku içinde birbirlerine sarıldılar. arkalarında bağlı olduğu kızak da bir sağa bir sola savrulup duruyordu.Belki.Haydi aslanlarım! .Kurtulamayacağız! . karlı yolda olanca hızları ile koşmak için ileri atıldıklarında.. Kısa bir süreden beri silah sesleri kesilmişti. Şu Ardos'a varabilseydik ondan sonrası güvenliydi ama.Neden bizim peşimizdeler bey? . Şu belâdan bir kurtulsaydılar. Arkadan gelen giden olup olmadığına dikkatlice baktı.Evet.Sen ne yapacaksın? . Kadir Ağa dizginleri karısına uzattı.. parmağı tetikte olduğu hâlde olacakları düşünmeye çalışıyordu. Yanlarına aldıkları samanın büyük bir bölümü bitmek üzereydi. Hele silah seslerinden sonra hanımı ve kızlarının paniklemesi.Sıkı tutunun! . bundan dolayı atlar sağa sola dönüyor. sen de tüfek kullanabilirsin. Ardos Rusların en son geldikleri yer. bir yandan da tüfeğini almaya çalışıyordu.endişeleniyor.Belki kızım belki. . O sırada yedekteki tüfeklerden birini Zehra aldı. Tortum'a ne zaman varabileceklerini tartışıyorlardı. Sağdan soldan atılan mermiler kızağın önüne ve arkasına düşüyor. dedi.. Bu savruluşlardan yere düşmemek için kızak tahtalarına sıkıca tutunan kızlar korku içinde bağrışıp duruyorlardı: . Bazen mermiler atların önüne ve ayakları dibine düşüyor.. Baksana pek dostça davranmıyorlar.Daha hızlı! Hanımına dönüp: .. .Dizginleri sen al. Babasının yanına oturdu.. Buralarda Ermeni çetelerinin zulüm yaptığı söyleniyor. onu kimin kurtaracağını merak ediyordu.Korkmayın! Kadir Ağa beklenmeyen bu durum karşısında çok şaşırmıştı.Kızağın arkasına geçip siz korumaya çalışacağım. Yine de Kadir Ağa etrafı gözlemlemeye çalışıyor..Herhalde.Anneciğim! . . .Ya da bizi yakalayamayacaklarını anlayıp peşimizi bırakmış olabilirler. daha hızlı gidemiyorlardı. Bir yandan da düşmemek için dengesini korumaya çalışıyor. yine bir köşede donmak üzere olursa. .Bizi öldürecekler! . Atlara bir kaç gün sonra ne verebileceğini düşünen Kadir Ağa "Hayırlısıyla şu Tortum'a varabilseydik" diye iç geçirdiği sırada başının üzerinden bir kurşun geçti. Babası: .. dedi.

Yiyecekleri üç günden beri bir avuç yufka parçasıydı.. bayrak aşkı hiçbir engel tanımamalıydı ona göre. Nasıl olurdu? Her şey yolunda gidiyordu. Şimdi ise tümenlerden geriye kalan döküntüler Sarıkamış önlerinde eriyip gidiyordu. Suya ihtiyaç duymuyorlardı. içmiyordu. İlk defa bu kadar cesur bir şekilde kendine suçluluk atfetmişti. Belki bu deneme yapılmalıydı ama "daha iyi şartlarda" diye düşündü Baki Bey. Her şeyi. "Daha iyi şartlarda. Batum'dan atamıyorlardı? Kar ve soğuk yüzünden ne yazık ki. Bilemiyorum. Açtı. hatta dış mahallelere girmişken.. Humma kol geziyordu. Rusları Sarıkamış'tan. Asker yorgun. aç ve açıktı ama içindeki vatan aşkı sebebiyle birçok zorluklara göğüs germişti. yiyeceksiz sefere mi çıkılır?" diyordu aklı. Evet. Ben değil miyim "Dayanın evlatlarım vatan aşkı her yokluğa ve çaresizliğe üstün gelir" diyen. Yüreği sızladı. Aklında mıh gibi duran "neden" kelimesine takılıp kalıyordu.. "Şimdi ne olacak. işte bunu kabul edemiyordu.. ümitleri ve hayalleri ise. Sarıkamış'a yaklaşmışken. Kolordunun Allahüekber Dağları'nda donduğunu duyunca yıkıldı. Ama duyguları. Ne yapacağım peki? Ne yapacaksın Yüzbaşı Baki Bey sana soruyorum? Bilmiyorum... Her sabah birkaç tanesini can vermiş bir hâlde bulurdu.. ayağında botu yoktu... Ama başarısızlığı. Ama yine de bunu kabullenmek istemiyordu. Yemiyor. Artık Sarıkamış'a ramak kalmıştı. "Evet" dedi. her şeyi anlıyordu. üstelik birçok asker de can vermişti. Gözümüz kara bir şekilde ileri atılmalıydık. Her şeyi kabul ediyordu. erleri daha da hasta yapıyordu. "Ben bundan sonra buralarda nasıl dururum? Nasıl askerin yüzüne bakarım.. "Gayret edin. nitekim de yapılmıştır" diye karşı çıkıyordu. Yapmalıyız. vatandan yana ümit besleyememek ne kötü" dedi. Ama şimdi eski yerler alınamamış. galip gelirdi. Kolordunun Rusları Araş Nehri civarında oyalamaları devam ederken Baki Bey Sarıkamış'a girilemediğini. Hele Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi'ne girildiğini. Batum'u bir çırpıda almalı daha sonra Kafkasya'ya doğru ilerlemeliydik. "Silahsız. Her türlü yokluğuna aldırmadan. Biz nerede yanlış yaptık?" Baki Beyin içindeki gelgitler duygusal bir şekilde ümit ve hayallere bezeniyor daha sonra mantıklı bir şekilde hayallere ve ideallere ulaşmak isteyen insanların bunu başarabilecek imkânlara sahip olması gerektiğini düşünüyordu. "Olsun" diyordu "Olsun. Hepsi zayıflamıştı. Asker giyimli. ölenler. Her şeye rağmen bizi kavurup duran vatan aşkı zafere ve başarıya ulaştırmalıydı. karnı tok. Kars'tan. Ne ümitlerle ne hayallerle gelmişlerdi. Yüzbaşı Baki Bey kaç gündür konuşmuyordu. susuzluklarını bastırmaya çalışıyorlardı. vatan için üzülüyordu.." Yüzbaşı Baki aklından geçenleri düşünce duygularıyla onları cevaplamaya çalışıyordu. "Elbette çıkılır. Baki Bey yüreğinin acıdığını hissetti. daha sonra destek gelemeyince taarruzun başarısız olduğunu öğrenince şaşırıp kalmıştı. "Biz ki suçluysak gereğini de yaparız. Bu. Asker yorgundu. her şeye yeter miydi? Erlerine bir baktı. düzenli ve dengeli beslenememişlerdi. Ne olmuştu da her şey birden tersine dönmüştü? Nasıl oluyordu da. kaybolanlar. Çoğu hastalıklıydı. cephanesi bol olmalıydı. donanlar için bir nebze olsun teselli bulabilirlerdi. Kar yiyor. Hiç olmazsa elden çıkan yerleri tekrar geri alsaydılar. giyeceksiz.11. Vatan aşkı.. başarısız olmak. Bu aşk ateşi ile yanan asker bundan güç alır ve savaşır. bu durumu da gözleriyle de görmüştü. ben değil miyim? Ya .. Sarıkamış'ı." Baki Bey askerlerinin durumunu görünce hayal ve ümit etmenin imkânsızlık içinde kıvrananları başarıya götüremeyeceğini anlamış. işte o zaman vatan için.. Büyük suçluluk duyuyordu. "Ümitsiz olmak. asker savaşamayacak hâle geliyordu.. Ardahan'ı. Çok yol yürümüşlerdi. Bir Ferhat misali tünel açıp dağları delmeliydik. Hele bu kadar yakına gelmişken.. Bu iki tezat fikir arasında bocalayıp duran Baki Bey yine de yenilgiyi kabullenemiyordu. Bu ateşten Allahüekber Dağları'nın karı bile erimeliydi. doğru dürüst üzerinde kaputu. Baki Bey kaç gündür bu sorularla boğuşuyordu. vatan için her şey yapılır. Şimdi ise zafersiz bir şekilde nice yokluklara aldırmadan hevenk hevenk zaferden yana atan kalpleri yenilginin acısıyla burkuluyordu.. Baki Bey onlar için. bayrak için yine can verilirdi ama belki başarıya ulaşılırdı o zaman.. zafere kavuşacağız" diyen. 10. "Kafkaslara giden yazılarımız? Ümit verdiğimiz Türk milletleri ne olacak? Her dem ümit beslediğimiz bizler ne olacağız?" Baki Bey kendine sorduğu bu soruların ağırlığı altında ezilip duruyordu. Aşk. hazmedemiyordu.

kendilerini şanslı sayabilirlerdi.Atları vurun! .Kadir Ağa! Altınları verin! Sağ salim istediğiniz yere gidin. 3. Bir sevgiliye. Bir anda şaşıran çeteciler ne yapacaklarını bilemediler. Sonra karlı dağlarda bir bir kayıp gitmişlerdi..Beni boş ver! Tulum peynirini bize bırak! Kızlarını al ye git. Bir an bu kayalıklarda kızağın parçalanacağını sanan Kadir Ağa ve ailesi bu heyecanlı ve korkulu dakikaların ne kadar süreceğini .Sen de kimsin? . Bu hüzün hayalin. . karlar içinden doğan beyaz bir hüzün idi. Ne geriden gelen vardı ne de tepelerden. Zehra dikkatli ol.Biraz yavaşla. Sarıkamış'ta beyaz bir hüzün mayalanıyordu. Aniden kızak bir taşa çarptı. Parmağı tetiğe doğru ağır ağır gidiyordu. * Atlar iyice yorulmuşlardı. yağan kara aldırmadan siperlerden geriye doğru yürümeye başladı. Kalbi. Işıl ışıldadı. İşte o zaman borcunu ödersin. Orada dikkatli olmamız lâzım. Karısına: . . mermi yağmuru altında yol alırken. neye karar vereceğini bilemiyordu. İçlerinden biri bağırdı: . Eğer bu geçitte saldırıya uğramazlarsa. Çeteciler bağırıyorlardı: . .Yerde kardan hiçbir şey görünmüyor ki! . Bayraktan yana. . Kadir Ağanın hanımı kırbacı olanca gücüyle atlara indirdi. Bu mermilerden gözleri büyümüş olan ve korkan atlar sağa sola kaçmak istiyor ama yolun darlığından kaçamayıp kızağı kayalıklara sürtüyorlardı. Kılıfından çıkardı. Hiç olmazsa şansımızı deneyelim. dedi.Geri döndüler herhalde. bana "Neden" diye sorarlarsa? Ne derim? Ne derim Allah'ım?" Gözleri dolu dolu idi.şimdi ben erlerime ne diyeceğim? "Siz gayret ettiniz ama olmadı" mı diyeceğim? Onlar da.Kaçırmayalım! . sağa sola serpiştiriyordu.Bizi vururlar. Derin bir nefes aldı. geçide hızlı mı girsinler? Ya da dikkatli bir şekilde geçide girip etrafı kontrol mü etsinlerdi? İşte buna bir türlü karar veremiyordu. Baki Bey bu yenilgiyi yaşamaktan. . Elinde olmadan tabancasının kılıfını açtı. Şimdi bu yıldızların yerine başka yıldızlar gelecek miydi? Neden olmasındı? Baki Bey hüzünle "Biz her dem yeniden doğarız" dedi. dedi.Yol daha da darlaşıyor. Kadir Ağa ve büyük kızı Zehra da karşı ateşe başlamışlardı. her iki tarafı yüksek kayalıklarla çevrili dar bir geçide gidiyordu.Haydi şu geçidi hızla geçelim. Şakağına dayadı. ha durdu ha duracaktı. böyle de. İşte o anda Kadir Ağa kansına bağırdı: . Şu an ne yapacağını. Bir fırsat daha çıkar vatandan yana. Tüfeğini yanma indirdi. Neden sonra gözleri bulutsuz bir gecede kayan yıldıza takıldı. Babası ise pür dikkat etrafı taramaktaydı. Çöken karanlığa. Ama içindeki bir başka ses ise "intihar bir çözüm mü? İşin en kolay yanı. Baki Beyin alnında boncuk boncuk terler birikmişti.Öyle de vuracaklar. ümidin kaybolup gittiği. Onun yerinde bir başka yıldız parıldadı. İleride bir dar geçit gözüküyor.Kayalıklara gidiyoruz. Aniden geçidin her iki tarafında birçok çeteci beliriverdi. Kıllarına dahi zarar gelmeyecek. Bu sessizlik hiç hoşuma gitmiyor ya bakalım. Zehra rahatlamış olduğu hâlde: . . bir bekleyene kavuşmak için her çileye göğüs geren erlerdeki beyaz bir hüzün üşüyen gönüllerinde büyüyordu.Kızım." diyordu. Tehlikeli yerlerden biriydi burası. Kar.. Hem de istediğin yere. Atlar can havliyle ileri atıldılar.Atları vurun! Atların sağına ve soluna mermiler düşüyordu. Kadir Ağa karar veremiyordu. Yıldızlar ne kadar da çoktu. Yol. Kadir Ağa karısına bağırdı: .Dikkat et! . geri dönmektense "kendimi öldürürüm daha iyi" diye söyleniyordu. Ordunun erleri de ilk önceleri yıldız kadar çoktu.Ateş! Geçide hızla giren araba.

. Bir tulum dolusu altın bile.İşe yaradı. . atların dizginlerini çekip hemen yere atladılar. tatlı tatlı sesler çıkararak yola. Biraz rahatladı. Bu iki haydudun üstesinden gelebilirim. Önemli olan ailesini kurtarmaktı." Hanımı ise: .Ne yapacağız baba? .Hayır onlar gitsin. Kadir Ağa hızla giden kızakta ayağa kalktı. Bu tehlikeli anlar bitmek bilmiyordu. Kadir Ağanın hanımı ise: . Çıldıracak gibi oluyordu. Sevinci yarıda kaldı. . Ama soyguncuların peşlerini bırakacaklarını hiç sanmıyordu. Geçidin bitmesine az kalmıştı.Olmaz! . Hanımı onun bu haykırışına şaşırdı: .düşünüyorlardı. Delirmiş gibi karları elleriyle temizleyerek. ben de seninle geleyim. Ardından çil çil sarı altınlar. gittiğimiz yerde ne yaparız? . ben seninle kalayım! .Şu an senin.Yapma bey! Belki ellerinden kurtuluruz. . Vadi yolunda hiç ayrılmayın! . Kadir Ağa iki atlının kendilerini takip ettiğini gördü.Baba bak. Dehşete kapıldı. Önde koşmakta olan iki atı çözmeye başladı. . . dedi. dedi.Elbette bir şeyler yapacağız. Kadir Ağa kızaklı arabanın önüne geçti.Baba ne yapıyorsun? .Bal gibi olur! İyi günde de kötü günde de yanında oldum.Öyle anlaşılıyor.Bey. diye bağırdı. "Daha hızlı yol almalıyız.Artık atlar tükenmek üzere. havada çarpışarak. altınları bulmaya çalışıyorlardı. Başka çarem yok. altınların yerini nasıl öğrenebilmişlerdi? İşte bu sorularla aklı iyice karışan Kadir Ağa "Daha hızlı" dedi. Neden sonra "Altınlar!" dedi sevinçle. Eninde sonunda bu atlılar kendilerine yetişebilirlerdi. Şu ana kadar ne kendileri ne de atları vurulmuştu.Alın bakalım! Altın istiyordunuz ya! Kesilen tulumdan ilk önce birkaç kalıp tulum peynir döküldü yola.Ötekileri altınları toplamakla meşgul ama iki atlı bizi izlemeye kararlı. Kadir Ağa altınların haydutları oyaladığını görünce bir nebze olsun sevindi. Kadir Ağa geri dönüp baktığında arkalarından kimsenin gelmediğini gördü. .Hayır! Onlar bizim geleceğimiz.Aması maması yok.Size zaman kazandırmaya çalışacağım. .İşte bunların niyeti kötü! . Ne yapmalıydı? Bu şekilde daha ne kadar devam edebilirlerdi? Bir şeyler bulup onları oyalamalıydı. Bıçakla deldiği altınları tulumdan yola dökmeye başladı. Ancak bir süre kız Zehra: .Olmaz! .Ne yapacaksın? . Siz de olanca hızınızla Ardos'a ulaşmaya bakın. Ama aklına hiçbir şey gelmiyordu işte. Sanki saniyeler saatlere uzamıştı.Altınları yola saçacağım! . dönerek. . .Sen kızlarla git.Ama baba! .Çatlayıncaya kadar koştur onları! Dönüp arkaya baktığında uzaktan atlıların peşlerine düştüklerini gördü. kızlarımın canından ve namusundan başka hiçbir şey umurumda değil. karların içine düşmeye başladı. Zehra heyecanla sordu: . . Biraz daha gayret ederlerse kurtulabilirlerdi. Öleceksek beraber ölelim. Üstelik o kadar iyi gizlemişken.Atlar çatlayacak artık. Bu büyük bir şanstı. Ardos'a da epey yol var. Kadir Ağa yıllardır biriktirdiği altınların bu şekilde heba olmasına hiç mi hiç üzüntü duymuyordu. Arkadan hızla yaklaşmakta olan haydutlar ise yola saçılan altınları görünce.

. . diyorsan beni vurmak zorundasın. Beni vur. Sana gelme.Baba! . Kolumu kaldıramıyorum. bilememişti. dedim.Evet! Çek! .Dellenme! . Ancak arkadan gelen atlılar yaklaşmaya aradaki mesafeyi kapatmaya başlamışlardı. hanımı da yere atladı. . Sen kızların arkasından git. Onların arasına karışın.Zararı yok bey! .Tüfeği bana ver. haydutların öfkeli. Mesafe eninde sonunda kapanacak.Ama Anne! . Uygun bir yere gelinceye kadar gitmeyi daha sonra orada arkadan gelenlerle çarpışmayı düşünüyorlardı. Siz hızla yol devam edin.Beni şimdi daha zor durma düşürdün.Baba! Kızlar "anne ve baba!" diyerek uzaklaşmaya başladılar. Şimdi hayatımın son demlerinde de böyle olacak.Ne yapıyorsun. hiç çeneni yorma.Hay Allah'ım! Kızlar hızla yola devam edin. Zehra'ya seslendi: .Hayır delirmedim. Arkadan gelenler onu sırtından vurmuşlardı. bu haydutlara daha rahat karşı koyabilirsin bey.Haydi hızlanın! . Kadınlar kocalarına kurbandır. Bu haydutlar beni sağ komazlar. Sen öleceksen. bu yıllar boyu böyle oldu.Kızlarla git dedim sana! . Bunca yıllık karısını vursun mu? Vurmasın mı. O sırada hanımı bağırdı: .Haydi çek şu tetiği bak yaklaşıyorlar. .Ben gitmem.Sen neredeysen ben de oradayım Kadir Ağa. Sonra Kadir Ağanın yedeğindeki ata bindi.Vur ya! . Tortum'a varıncaya kadar yollarda eğlenmeyin. Öleceksem bari senin elinden öleyim. Karısı gitse iyi olacaktı.Anne! . Ama gitmiyordu işte. Kadir Ağa: . Bir mermi Kadir Ağanın karısının omzunu sıyırdı. Sana zararım dokunur.. Bunu iyi biliyordu. . Bunların ne yapacağı belli olmaz. Gelemezsek Erzurum'a gidin. derler. Yaralanmasaydım belki vuruşabilirdim ama. sen öldür. Eninde sonunda beni öldürecekler. . ben de öleyim. Yolda birçok kafile göreceksiniz. Vur ki sen şu çapulculara haddini bildir. Ben de sana kurban olayım. Tuttuğu tüfeği elinden düşürdü.Fazla konuşma Kadir Ağa beni vur! .Vuruldun! .Kızaklı araba yavaşladığı sırada Kadir Ağa kendinden beklenmeyen bir çeviklikle arabadan atın üzerine atladığı sırada. Kadir Ağa etme! Senden başka elime el değmedi. Vadiden ayrılmayın. Kadir Ağa ve hanımı da yavaş bir şekilde arkalarından gidiyordu.Seninle kalıyorum. Bu eşkıyaların ellerine kızlarımın namusunu bırakacağımı mı sanıyorsun? . Beni öldürürsen. Ama vuruşacaksan hiç olmazsa kızlarımız kurtulsun. dedi heyecanla. Kendisinin arkadan gelenlerle başa çıkması belki mümkündü ama kansı yanında iken bu çok zordu.Bak haydutlar iyice yaklaşıyorlar. ..Haydi çek şu tetiği! .Hayır! O anda karısının attan "ah!" diyerek yuvarlandığını dehşetle gördü. Karısının kanlar içinde beyaz karlara . Ara sıra arkaya dönüp bakıyor. Belki böylece kızlarımızı da kurtarabilirsin. .Vur mu! . Beni sen vur! Beni çapulcuların eline bırakma.Hayır! . Gitmezdi de. .Delirdin mi be kadın! . Kadir Ağa ne yapsın ne etsin şaşırmıştı. Kadir Ağa ne kadar zor durumda kaldığını görüyor ama ne yapacağını bilemiyordu. hiddetli naralarını duyar gibi oluyordu. Bizi orada bir gün bekleyin.Ben onları oyalarım. Bir yandan da ateş ediyorlardı.

büyüyen beyaz bir hüzünle yola koyuldular. Fahrettin Kırzıoglu.Hainler! Gelin bakalım! Attaki bir haydudu vurdu. Ertesi gün muhacirlerin bir kısmı Tortum'a doğru yola çıkarken." diyebilmişti. 1992. 1999. Faik Çavuş âdeta beynini boşalmış hissediyordu. . 1. Kastaş Yayınları. Sibirya'ya götürüyordu. acı ve keder bırakan incecik yola durup durup anne ve babaları geliyor mu diye bakmaktan kendilerini alamadılar. İçlerinde bir buruk sevinç doğdu. Yıldönümü Dolayısıyla 1855 Kars Zaferi. . Kadir Ağa son nefesinde ancak "Kızlarım. Allahüekber Dağları'ndan Sibirya'ya. K. Diğeri ise Kadir Ağaya yaklaşıp tam kalbine ateş ederken Kadir Ağa da onun kalbine ateş etti. s." diyordu. Bir tepeyi tırmandıklarında ileride gözüken evlerden Ardos'a yaklaştıklarını anladılar. içlerinde mayalanan korku biraz olsun hafiflerken Ardos'a girdiler. Kar Çiçeklerine Fatiha. Daha sonra Kadir Ağa can havliyle haydudun üstüne atıldı. YARARLANILAN KAYNAKLAR Ahmet izzet Paşa. atların çektiği kızağa binip. içeride çoluk çocuk. Bir köy evinin ağzına kadar muhacirle dolu odasında ağlayarak geceyi geçirdiler.. 1955.. Vagon vagon.. İki hayduda ateşe ederek hızla ilerlemeye başladı. "Gelemem" dedi. s. * Ardos'ta. Şimdi ise daha ileriye gidiyorlardı. 156. kadın ihtiyar birçok kişi vardı. Genelkurmay ATAŞE. cilt 1-2. 1997. Belki daha sonra. Geride neler olduğunu merak ediyorlardı ama Ardos'a ulaşmak zorunda oldukları için yola devam ediyorlardı. 1998. "Bizimle gel. Ama ara sıra gözlerinin önüne bir çifte kara göz beliriyor. * Faik Çavuş ve diğerleri bir kara vagonun en son vagonunda Sibirya'ya doğru sürülürken. geceleri gökteki yıldızların yere düştüğünü gördüler.. cilt 1. uzayıp giden raylarda sadece tutsak edilmiş Türk erlerini taşımıyordu. Faik Çavuş bu sesi iyi biliyordu. cilt I-II. yerdeki parıldayan yıldızlar ise gittikçe artıyordu. 100. Ordu Harekâtı. Işıl Matbaası. Ama gözlerini diktikleri yoldan hiç kimse gelmedi. VCD.Haydi oradan! Bir daha hiç gelemeyeceğiz ki.düştüğünü hayal meyal gören Kadir Ağa hızla atını durdu.. Bir kara tren. "Gidiyorum. 160. Beyaz hüzün ülkesine.. gönülden gönüle büyüyen ve bu yolculukla her dem artan beyaz hüznü de taşıyor. Tortum'a. 231. Ûztürk.. 317. cilt 1-2. Acı bir nida karlarla örtülü tepeliklere yayıldı. Acı gerçeği sonunda kabullendiler.. Sonra gözlerini yumdu. Feryadım.. İlhan Bardakçı.. Faik Çavuş Balkanlardan geri çekilişi hatırladı. Arkalarında gözyaşı. onlar bir gün boyunca hep gelmesini bekledikleri anne ve babaları için dua ettiler. İbrahim Refik. Sabahleyin biraz dinlenmiş. Onun bu sözlerine diğer erler güldü.2004. ikisi birden atlardan yere düştüler.. Bıçağı saplayıp öylece kalakaldı. Neredeyse çatlayacak olan atlara hiç istemeseler de vurmaya devam ettiler." dedi. Fügen Topsever. 3. .. Destansı Hüzün. Ali İhsan Sabis. Güneş yerdeki kristal yapılı karların üzerine vurduğunda. s. Tortum'a doğru içlerinde gittikçe mayalanan. M. Sarıkamış Dramı. Dünya Savaşı Hatıraları. 1981. Nehir Yayınları.Daha sonra mı? . İrfanoglu İsmail Efendi. Kızlarının ise çok uzaklardan gelen tüfek seslerinden yürekleri paramparça oluyordu. Kar Çiçekleri. Ve yerde en çok parlayan iki yıldızın anne ve babaları olduğuna inandılar. Erzurum'a gidecek olan muhacirlerin arasına karıştılar. Meç Yayınları. Sarıkamış Belgeseli.. Yorgun atların çektiği kızaklı araba Tortum'a doğru ağır ağır ilerlerken. Albatros Yayınları. Geceyi bir köy evinin ağzına kadar dolu odasında geçirdiler. Tercüman Gazetesi. Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi. Alptekin Müderrisoğlu.. Hem de bilinmez bir diyara... Nehir Yayınları. s. Ara sıra çıkan bir rüzgâr sanki bu yıldızların yüzünü okşuyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu.

Ellerini açıp haykırdı: "Beni unutmayacaklar! Ne beni ne de bizleri! Akıbetimiz ne olursa olsun. Baskı. s. bütün olanaksızlıklara ve karakışa rağmen Osmanlı askerinin vatanını korumak için inançla ve azimle verdiği mücadeleye tanıklığa davet eden bir hüznün hikâyesidir. uygarlığa yol gösteren ışıklardır. şunu aklına koy ki. 525. Türk Tarik Kurumu Yayınları. 93 Harbi. 665. 127-137. okurları tarihin acılarla dolu bir sayfasına. "Faik Çavuş. bizi unutmayacaklar!" Sarıkamış Harekâtı. s. Paul Paulovich Muratoff. s. Tarihin Sarıkamış Duruşması." "Unutulmayacağım! Beni unutmayacaklar.) "Sarıkamış Dramı"nın perdesi kapandıktan sonra. Kucağında tüfeğiyle donan bir Türk askeri (Resim Ruslar tarafından çekilmiştir. 2004. Ramazan Balcı. Mehmetçik. İstanbul Üniversitesi. Birinci Dünya Harbi'nde 25 Aralık 1914 . WED Allen. İsmail Bilgin _ Sarıkamış Beyaz Hüzün Kitaplar. 271." Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Sarıkamış Faciası. Ziya Nur Aksun. s. s. Recep Şükrü Apuhan. Atlas Dergisi. 2004. 282. Ramazan Balcı.Mehmet Arif Bey. 18-34. Sarıkamış Harekâtı. Ramazan Balcı. Tarih ve Düşünce Dergisi. Özhan Eren. 2005. Bu kitap. 355. 328. 267. Rusların topladıkları Türk donuklarından bir grup. askerimizin hem tabiatla. 60. s. Yetmişlik Bir Subayın Anıları. Sarıkamışlı Geçmiş Zaman. 1997. Yavuz Ûzdemir. Ötüken Yayınları. 1966. s. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.5 Ocak 1915 tarihlerinde yapılan Sarıkamış Harekâtı'nda şehit olan binlerce Türk askerinin anısına dikilen anıt. Doktora tezi. Genelkurmay Basımevi. Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü (Sarıkamış Harekâtı). hem de Ruslarla olan mücadelelerini gözler önüne sermek ve Sarıkamış şehitlerinin hatırlanmasını sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Kafkas Harekâtı. Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı. XVI. Dizi-Sayı 51. s. 1999. her türlü imkânsızlıklar içinde kırık bir ümidi gerçekleştirmeye yönelen ama sonu hazinle biten bir felakettir. Timaş Yayınları. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Başımıza Gelenler. DMC Yapım. Mart Sayısı. s. 229. Erzurum Kalkınma Yayınları Vakfı. olmasa da. Sarıkamış'a yürüyenleri unutmayacaklar! Sarıkamış'a girsek de girmesek de bizi unutmayacaklar! Mezarımız olsa da. Nisan 2001. Adak Yayınları. s. s. SARIKAMIŞ/Beyaz Hüzün. 72-90. Şerif İlden. 2003. Sarıkamış PropAğanda Savaşı. Tarih ve Düşünce Kitapları. 1988. 2005. Sadeleştiren Nihat Yazar. sen de ideallerini unutacak ve unutulacaksın. tarihimizdeki bu hazin harekâtın nasıl gerçekleştiğini anlatmak. İsmail Bilgin _ Sarıkamış Beyaz Hüzün . Sarıkamış. s. 4.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->