P. 1
Mehmet Ali Bulut - Fardipli Sinha

Mehmet Ali Bulut - Fardipli Sinha

|Views: 696|Likes:
Yayınlayan: Hülya Nişaner

More info:

Published by: Hülya Nişaner on Feb 06, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/30/2013

pdf

text

original

SinHa
Kitabı  elınıze aldığınız andan  itibaren  içine düşebileceğınız girdabın  kenarında  olduğunuzu hatırlatmak istiyoruz. Bu girdap özellikle dünyaya belli açılardan bakanlar  ve şekillendirilmiş inanç sahipleri için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Etki alanına alacağı  koşullu  inancı  aklın  akıntılarında  sağa  sola savurduktan sonra sahibinin ruh

derinliklerine fırlatacak olan girdap, koşullanmamış inançlar için aklın labirentlerinde 
eğlenceli bir gezi olacaktır...

Bu kitapta her okur kendi ruh hallerinden birini ya da birkaçını bulabilecektir. Hangi  sayfada, hangi satırlarda, hangi yaşam kırıntısının içinde kendınızden bir parça 
bulacağınız, dünyaya nereden, hangi açıyla baktığınızla doğru orantılıdır. Görecelik  içeren savlarıyla SinHa; pek çok okurun elinde kendi yüzünü/maskesini net görebileceği 

bir ayna olarak da algılanabilir...

Mehmet Ali BULUT 1954 yılında Gaziantep'in  İslahiye  ilçesinin  Kerküt  köyünde  doğdu.  İlkokulu  burada  tamamladı. Gaziantep Lisesi'ni bitirdi. 1978 yılında İstanbul  Üniversitesi  Edebiyat  Fakültesi  Arap  ve  Fars  Dilleri  ve  Edebiyatları bölümünden mezun oldu. Aynı fakültenin Tarih bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman  gazetesine  girdi.  Tercüman'ın kütüphanesinin  kurulması  ve  kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu. Daha sonra gazetenin, haber merkezi  ve  yurt  haberlerinde  çalıştı.  Yurt  Haberleri  müdürü oldu. Köşe yazılan yazdı. 1991 yılında haber  koordinatörü  olarak  Ortadoğu  gazetesine  geçti.  Bu  gazetede  5  yıl  süre ile köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Once Vatan gazetelerinde günlük yazılan ve  araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı'na girdi. Daha sonra Ajans'ın haber müdürü oldu ve dört yıl boyunca bu görevde kaldı. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas  Haber Ajansı onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun en büyük  görüntülü haber ajansı haline geldi. 1997 yılında bir  grup  arkadaşıyla  birlikte  Veri  Haber  Ajansı'nı  kurdu.  Daha  sonra  finansal sıkıntılardan dolayı ajansı kapattı. 1999 yılında BRT televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. Karakter  Tahlilleri,  Dört  Halife'nin  Hayatı,  Rüya  Tabirleri,  Asya'nın  A-yak Sesleri, Ansiklopedik  İslam  Sözlüğü,  Türkçe  Dualar  gibi  yayınlanmış  e-serleri; Sorular ve Cevaplar,  Hikayeler  Kitabı  ve  ZuNima  gibi  yayınlanma  a-şamasında  bulunan  çeşitli  eserleri bulunmaktadır. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış çok sayıda makale, araştırma ve şiirleri bulunan  Mehmet Ali Bulut evli ve bir kız çocuğu sahibidir. İthaf______________________

BULUŞMA

Bilge  hayli  uzamış  saçlarını  arkaya  attı  ve  yeniden  önündeki  kitaba  eğildi.  Okuduğu  hiçbir  kitap,  hiçbir  yazı,  zihinsel  açlığını  gideremiyor,  yüreğindeki  boşluğu  dolduramıyor,  kafasındaki  sorulara  cevap  veremiyordu.  Derin  bir  bezginlik  ve  ümitsizlik  içine  yuvarlandığım  hissediyordu.  "Eğer  birileri  bu  zihinsel  sorgularıma  çözüm bulmazsa helak olacağım kesin." diye mırıldandı. Daha  sonra  kafasında  yoğunlaşan  soruları  yüksek  sesle  birbiri  ardına  sıraladı:  "Doğru  ne,  yanlış  ne?  Doğru  niçin  doğru,  yanlış  niçin  yanlış?  Eğer  doğru  kesin  ise  niçin  görecelik  var? Kimine  göre doğru olan niçin kimine göre  yanlış? Kimine  göre normal  olan neden diğerlerine göre anormal? Doğruyu neye göre belirlemem gerekiyor? Doğru,  yer ve kişiye göre değişiyorsa, hakikati neye göre saptayabilirim?" Birden  ürperdi.  Dilinin  ucunda  o  güne  kadar  aklından  hiç  geçirmediği  bir  soru  şekillenmişti: "Acaba gerçek diye bir şey de mi yok?" Sonra derin bir irkilme ile içinin allak bullak olduğunu hissetti: "Gerçek yoksa. Tanrıyı  nasıl  izah  edeceğim?  Oysa  ben  hissediyorum  ki  evrenin  her  zerresi  bir  yaratıcının  varlığını  zorunlu  kılıyor.  Belki  de  bana  böyle  inanmam  öğretildiği  için,  ben  öyle  sanıyorum.  Eğer,  doğrular  İslam'ın  esaslarındaysa  neden  Müslümanlar  perişanlık  içindeler?" İçine doğan kuşku onu iyice sarstı: "Benim 'zorunlu' dediğim 'Tanrının varlığı' için bile  kuşkuda  olanlar  var.  Acaba  Tanrı  tanımazların elinde  nasıl  bir  bilgi  var  ki  ona  dayanarak Tanrısızlığı ka-

bullenebiliyorlar?  Acaba  onlarda  benim  ulaşamadığım  bilgiler  mi  var?"  Artık  neyin  doğru  neyin  yanlış,  neyin  gerçek  neyin  hayal  olduğunu  karıştırmaya  başlamıştı.  Başı,  ardı arkası gelmeyen sorulardan kazan gibi olmuştu. Kalbi ile aklı arasında yoğunlaşan çelişki  yumağını  nasıl  çözeceğini  bilemiyordu.  İnancını büsbütün yitireceği  korkusuna  kapıldı, ürperdi... Yorgunluktan  gözleri  kapanıyordu.  Başı  omuzlarının  üstünde  düşecekmiş  gibi  sallanmaya başladı. Ani bir hareketle gözlüğünü çıkardı. Gözlüğünü çıkartır çıkartmaz  başı  kitabın  üstüne  düştü.  Bu  şekilde  ne  kadar  kaldığını  hatırlayamıyordu.  Uyumuş  muydu,  uyumamış  mıydı,  bunu da  bilemiyordu.  Neden  sonra  istem  dışı  olarak aniden başını  kaldırdığında,  kendisini  gizli  bir  güç  uyandırmış  gibi  hissetti.  Birileri  adeta yüreğine  dokunmuştu.  Tam  karşısında  bir  ışık  demetinin  parıldadığını  fark  etti.  Gördüğünün  rüya  mı  gerçek  mi  olduğuna  karar  veremedi.  Dört  bir  yandan  uğultular  duyuyordu  ve  karşısındaki  duvarda asılı  gibi  duran  ışık  demeti  adeta  odanın  içerisine  yayılıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Gördüklerini açıklamakta güçlük çekiyordu. Çığlık atmak  istedi  ama  bunu  başaramadı.  Sanki  bir  güç  bunu  yapmasına  engel  olmuştu.  Bedenine  sızdığını  hissettiği  garip enerji adeta kalbini yatıştırıyor ve  onu  dinginliğe yönlendiriyordu. Çok geçmeden içini, anlayamadığı tuhaf bir haz doldurmuştu. "Hızır  bu  mu  acaba?"  diye  düşündü.  Çünkü  babası  sık  sık  "Kul  sıkışmayınca  Hızır  yetişmez." derdi. Fakat zihni kendisine hücum ederek bu düşüncesini olumsuzladı: "Sen  kimsin ki sana  Hızır  görünsün!"  Ama  karşı  karşıya  olduğu  her  ne  ise,  onu  etkisine  alarak kendisine yöneltmişti. Odanın içine süzüldüğünü hissettiği ışık demeti, manyetik  alan  gibi  onu  kendisine  çekmiş,  bütün  varlığını  kuşatmıştı.  Bütün  güdülerinin  elinden  alındığını  fark  etti.  Artık  iyice  emindi,  karşı  karşıya  bulunduğu  tanımsız  varlık,  kendisine tamamıyla hükmediyordu. Bütün kontrol ondaydı... -----------1 7 I----------

"Acaba..."  diye  mırıldandı  ama  sözünü  tamamlayamadan  iliklerine  kadar  işleyen  bir  sesle irkildi: "Hayır ben O değilim. Ama kendini kontrol edemedığın doğru. Şu anda kontrol bende  ve sen bir üst boyuta alındın. Çünkü seninle konuşacaklarım var." "Benimle mi?" dedi Bilge kekeleyerek.

"Evet." "Peki sen kimsin?" "Fardip'li SinHa'yım. Babanın duası da diyebilirsin." "Fardip neresi? SinHa da ne?" "Fardip,  sizin  gözlerınızin  algılayamayacağı  maddelerden  yapılmış  ve  bu  yüzden  de  ışığını göremedığınız bir  yıldızlar kümesidir... Dördüncü uzaydadır ama size pek uzak  değildir. 250 bin ışık yılı uzaklıktadır." "Bu çok mu yakın sayılıyor." "Elbette.  5  milyar  ışık  yılı  uzaklıkta  bulunan  yıldızlar  da  var.  Üstelik  bu  yıldızların tamamı birinci uzayda yer alıyorlar. Ve bunların ışığı henüz gezegenınıze ulaşmış değil.  Belki hiç ulaşmadan gezegenınızin ömrü bitecek." "Birinci  uzay  mı?  Evren  kaç  uzaydan  oluşuyor  ki?  Ve  dördüncü  uzaydaki  bir  yıldız  nasıl oluyor da birinci uzaydaki yıldızlardan daha yakın olabiliyor?" "Evren 7 uzaydan oluşuyor. Birinci uzayın derinliğini yıldızların size olan uzaklığından  biraz anlayabilirsin.  Çünkü  görülebilir  yıldızlar  bu  bölümde  yer  alıyor,  ikinci  ve  daha  sonraki  katlarda  sizin  algılayacağınız kütleler  olmadığı  için,  buralar  size  göre  yıldızsızdır." "Peki bu uzaylar yani katlar, üst üste mi bindirilmiş?" "Hayır iç içe ve sarmal. Size göre en uzak uzay ile en yakın uzay arasındaki uzaklık, ara  geçitler  kullanılacak  olsa  an  kadar  yakındır.  Ama  bu  bedenınızle oraya varmak isteseniz, değil sizin belki bütün türünüzün ömrü yetmez..."

9 "Neden? Sen her ne isen,  onu  geçebildığıni iddia  ediyorsun,  biz  neden  geçemeyelim  ki?" "Çünkü madde formunda kaldığınız sürece o uzaylara yaklaşamazsınız. Siz yaklaştıkça  o  uzaklaşır.  Sizin  tanık  olduğunuz  en  yüksek  hız,  ışık  hızı.  Oysa  o,  bizim  için  birim  hızdır. Üstelik ışığın hızı da bu değil. Hayal süratine varmak için bile onun birkaç yüz  katma  ulaşmanız  gerekir.  Aslında  o  da  sınırlı  bir  hızdır.  Siz,  bu  düşük  hızda  bile  varlığınızı koruyamadığınıza göre, bu beden formlarınızla oraya varmanız imkansız. O  boyutlara  varmak  için  maddesel  formdan  çıkmanız  gerekir.  Bu  da  size  göre  ölüm  demektir. Aksi takdirde sonsuz bir zaman dilimi bile, oraya varmanız için yetmez..." "O katlarda da canlılar var mı?" "Bu doğru bir soru değil." "Peki nasıl sormalıydım?" "Evrenin başka yerlerinde bizim gibi topraksı yaratıklar var mı, diye sorabilirdin. Çünkü  evrende cansız hiçbir şey yok. Ve hiçbir yeri de boş değil." "Peki sen öyle sormuş say." "Eğer maksadın; bilinçli, algılama yeteneğine sahip varlıklar ise, evet var. Ama topraksı  bilinçli  yaratıklar  var  mı  diye  soruyorsan, Hayır.  Siz,  canlı  deyince  kendınız gibi varlıkları düşünüyorsunuz. Bu hem bilgisizlik, hem bencillik ve hem de küstahlıktır." "Neden küstahlık olsun?" "Çünkü bu yaklaşımınızla Yaratıcı’nın kudretini itham etmiş oluyorsunuz." "Anlayamadım. Nasıl?" "Anlayamayacak  bir  şey  yok.  Sizden  başka  yaratıklar  olmadığını  düşünmekle,  Yaratıcı’nın sonsuz  yaratıcılık  özelliğine  araz  isnat  etmiş  oluyorsunuz.  Bu,  haddini  bilmemektir; tamamen bilgisizliğin ve bilgisizlikten kaynaklanan küstahlığın eseridir..." "Öyle değil mi ama? Başka bir dünya yok kil" "Nereden biliyorsun? Sizin galaksınızde bağlı olduğunuz  yıldız  sistemi  içinde  bile  sayısız  mavi  gezegen  var  ki  onlardan habersizsınız.  Geç  bunları,  sizin  kürenizin  doğasında  sizinkine  benzer  birçok  gezegen  ve  uydu  var  Dünyanızın  yaşadığı  süreçten  geçirildikleri takdirde atmosferli hale gelecek en az birkaç 'dünya' var." "Ben dünya tektir zannediyordum." "Zaten sizin bilgilerınız hep zandan ibaret."

  Yani  sizin  deyimınızle  ölü  yıldızlar..  Onlara  şimdilik  uzayın  hapishaneleri  dersek  daha  uygun  olur. Ya da başka bir deyişle Yaratıcı’nın cezasıyla...  Onları  tüketenler." "Birinci evre nasıl sona erdi?" "Tufan dedığınız olaylarla..."Hayır.  insanı  yaratılış amacının  çok  dışına  atmış. Adına  medeniyet  dedikleri  anlayış  ve  teknoloji  düzeyi." "Birinci evre mi?" "Evet birinci evre.  Sadece  birinci  uzayda  sizden  önceki  insanların kullanıp  yaşanmaz  hale  getirdikleri  altı  küre  var." "Teknolojileri bizden ileri miydi?" ." "Yaratıcı neden böyle bir ceza verdi?" "Yeryüzünde kirlilik o safhaya varmıştı ki Yaratıcı onları yok etmeye karar verdi.  yeryüzünü  yaşanmaz  hale  getirmişti. Hayır sandığın gibi  değil.  Üzerinde  yaşadığınız bu  gezegenin  birinci  evresini  yaşamış  insanlar  da. Siz  şimdi ikinci devreyi yaşıyorsunuz. O dönem sizin takvimınızle on bin yedi yüz elli yıl önce kapandı.  Evrenin  yeniden  yapılandırılacağı  dönemini  bekliyorlar.  evrensel  toplantıyı  orada  bekliyorlar.  gezegenınızin güneş etrafında çizdiği yörünge düzleminde o anı bekliyorlar.  Yaratıcı'yı  bütünüyle  unutup  her  gelişmeyi  doğanın  güçleriyle  izah  etmeye  başlamışlardı..  Fakat  o  gezegenler  aşırı  kirlenmişlikten  dolayı  size  benzer  yapıda  olan  varlıkların yaşam  formlarına  elverişli  durumda  değiller.  enerji  bedenleriyle.  onun  varlığını  anlamsız  kılmış.  Üstelik. Yani küstahlığın son aşamasındaydılar.

 İnsanlar sürekli pozitif değer üretebilselerdi belki de siz. Sularınız çekilir.  O  yüzden  de  bizler. Eğer biz görevlerimizde bir haşan sağlayamazsak  ki o takdirde sizden ümit  kesilmiş  olur  o  zaman  da  ötekiler  gelir..  bundan insanı sorumlu tutmanın anlamı ne?" "Elbette kıyamet ve haşir programlanmış kaçınılmaz son. Ama bu sona ulaşıncaya kadar  geçecek  zamanı  siz  belirlersınız.  Yeryüzünde  pozitif  üretim  çoğunlukta  olduğu  sürece. evreni ses ve görüntü  kirliliğine boğacaksınız. sonsuza kadar  son anı bekleyecektınız. Üstelik evrensel toplantıyı da inkar edeceksınız.  zaman  dedığınız yontucu.  Ama  yazık ki henüz bu  .  Üstelik  biz  öncüleriz." "Biz de onların ulaştığı düzeye ulaşacak mıyız?" "Evet." "Evrensel toplantı dedığın nedir?" "Siz ona haşir dersınız.  Dünya  sizi  doyurmaz.  kanunlar sizi korumaz hale gelir.--------1 SinHa: 10 1-------- "Siz kendınızi çok mu ileri sanıyorsunuz? Sizler şimdilik sadece ilkellikten kurtulacak  kadar bilgiye sahipsınız.  süreyi  değil. Ama negatif üretimler ve değerler o kadar arttı ki yeryüzünde barindırilmanızın hiçbir anlam ifade etmediği bir hale doğru.  Zaten  ondan  sonra  yeryüzünde  yaşama  şansınız kalmaz.  hızla  kendınızi  sürüklüyorsunuz.  Biz. uzaydalar?" "Kaçıncı uzaydalar?" "Sizin henüz keşfedemedığınız bir uzayda. Yani yeniden dirilerek bir yerde toplanıp hesap verme anı.  acılaşır.  hâlâ  yapılabilecek  bir  şeyler  var  diye  buradayız.  Yaratıcı  sonu  takdir  etti.  Hem  de  bu  sefer  üzerinde  bulunduğunuz  gezegenin  büsbütün  yaşanmaz  hale  getirilmesini sağlayacaksınız..  sular  susuzluğunuzu  gidermez. urettiğınız negatif değerlerden dolayı yer altınızdan kayar." "Onlar yani negatif olanlar kimler? Onlar da uzayda mı yaşıyor?" ------------------------1 11 I----------------------"Size göre evet." "Ama  kıyamet  zaten  kopacak  değil  mi?  Programlanmış  kaçınılmaz  sonumuz  bu  ise.  Ötekiler  sizin  ürettiğınız negatif  değerlerle  beslenenlerdir.. kendi ivmesini doğru yönde tutar ve süre uzar.. size  göre. Tıpkı onlar gibi sizler de şımaracak. yani alt uzaydalar. dağlar üstünüze gelir.  işe  müdahale  etmekle  görevlendirildik.

 Sonraki zamanlarda anlayacaksın ki sıfırın  altında  da  en  az  üstündeki  kadar  rakımlar  ve  yaşamlar  mevcuttur. bu  yolculuk 250 bin yıllık zaman alır.. Yanılıyor muyum?" "Şimdilik bu konuları geçelim." "O  halde  sen  insanın  bu  gezegende  toplam  geçireceği  sürenin  300  bin  yıl  olduğunu  söylüyorsun." Bir süre sessiz kalan Bilge.  Açıldığında  yüz  metre  uzunluğunda  bir  mesafeyi  kapsayacak  sayfalar  üst  üste  katlandığı  için  en  alttaki  sayfa  ile  en  üstteki  sayfanın  birbirine  uzaklığı  bir  santimlik  yakınlıktadır." "Ara kesit ne demek?" "Şimdi  bir  defterin  sayfalarını  düşün.  Ara  kesitten  kastım  bu.. Yanıt versem de sen bunu algılayacak düzeyde değilsin. öncelikle uzayla ilgili sorularına yanıt aramaya karar verdi: "Peki  siz  dördüncü  uzayda  olduğunuzu  söyledınız. Sizin zamanınızla  an  denebilecek  sürede  gidip  gelebiliriz.  Mamafih  içınızden bazıları  artık  o  dünyaların karanlığını  ve  korkularını  şimdiden  hissetmeye  başlamış  durumdadır.  Bu  sayfaların kesilmeden  öylece  katlandığını  varsay. Bu da sizin 'İlk atamız' dedığınız 'topraksı uzaylinın'  bu gezegene görevli olarak atanmasından sonra.  bir  santimlik  yol  almış  olursunuz.  Ne  kadar  sürede  gidip  geliyorsunuz?" "Biz  ara  kesitleri  kullanıyoruz. gezegen üzerinde yaşayacağınız toplam zamanın.  Ama  evrenin  birbirinden  soyutlanmış  boyutlarının normal kavuşum yollarını takip ederek Fardip'ten buraya gelecek olsam. altıda beşini teşkil eder." "Peki SinHa ne demek? Özel bir anlamı var mı?" .  Çünkü sizden önce de bu gezegen boş değildi.kavramları algılayabilecek durumda değilsin.  İğne  batımı  yolunu  takip  ettiğınızde  yüz  metre  değil.

 Kutadgu'yu bilirsin." "Hayır Kutadgu'nun da ne anlama geldığıni bilmiyorum. sahip.  amaca ulaşan." "Yani ben rüya görmüyor muyum?" ------------1 13 I-----------"Rüyayı  yaşayan  benim. takip eden.. iz süren demektir. Bana da bu ad eğittiğim bir insandan dolayı verildi. Ama bana göre sen bir rüyasın.  barış.  Şu  anda  gördüğün  şey  sana  göre  gerçeğin  ta  kendisidir.  doğru  yolu  takip  eden. sana göre gerçeğim. gibi anlamlara gelir." "Onu gerçekten sen mi eğittin?" "Bizim  de  emeğimiz  geçti." "Yani siz daha önce de mi bu görevle dünyaya geldınız? "Pek çok kez.  Hacib  yaptığımız  sohbetleri daha sonra kitaplaştırmak istedi.  Hem  de  hiç  yaşamadığın kadar.  Böyle  kutlu  bir  olay  yaşamak için nasıl bir iyilik yapmıştı? Babasının duası da neydi? Geçmişi anımsamaya  .  güven. gözeten..  ışık.." "Peki sen gerçek misin." "Peki sana bu adin verilmesini sağlayan görevle kimi eğitmiştin?" "Yusuf Has Hacib'i. Çünkü onun yolundan  giden binlerce.  iz  süren.  selam. Benim  görevim  insanları  saf  bilgiye  ulaştırmak  ve  mutluluğa  kavuşturmaktır."  "Yani  şu  anda  ben  uykuda  değilim  öyle  mi?" "Hayır değilsin. Ondan sonra da  Kutadgu anlamına gelen SinHa diye çağırıldım. yüz binlerce insanın hakikat ışığına kavuştuğu gözlendi. yoksa hayal misin? Şu an ben bir rüya mı görüyorum?" "Ben Yaratıcı'ya göre hayal.  ne  yapacağını  bilemiyordu. gözleyen.  gerçek  bilgisine  ulaşmaları  planlanmış bir toplumun öncüsü olmaktı." "Mutluluk.12 "Var  elbette. Daha sonra.  huzur.  esenlik.. Ben de onu görevine hazırladım. Ben de o kitaba. 'Kutadgu Bilig' adını uygun  gördüm.  Onun  amacı  ve  görevi.  Bilge." Derin  bir  sessizlik  yaşandı.  sen  değilsin. görevimde başarılı olduğuma karar verildi.  Bize  isimler  evrende  yapmakla  yükümlü  olduğumuz  hizmetlere  uygun  olarak verilir. O yüzden de  eserine benim asıl  görevim olan  'Huzur ve Saadet Bilgisi' adını verdi." "Daha önceki adınız neydi?" "Zao" "Zao'nun anlamı nedir?" "Zao.

" Ani bir iç duyuşla bu  zatın Hızır olabileceğine karar verdi. Benim için öyle değil. "Hayır" dedi ses. Fakat SinHa düşüncesini bilmişti.  hem  düşüncelerini  okurum. senin için bir kapalı alandır. Bu da benim bakışlarımla açık seçik görünüyor.  Çünkü  o. Bunun  dışında  her  şey  bir  enerji  akışından  ibarettir. Maddesel yapı bizim ne görüş.  karşısındakinin  Hızır  olduğunu  sadece  içinden  geçirmişti.çalıştı. bunu sana başta da söylemiştim. "Sen içimden geçenleri de mi duyuyorsun?" diye sordu.  Hem  içinden  geçirdığıni  bilirim." "Nasıl yani?" "İç. "Ben Hızır değilim.  ne duyuş.  İstersem senin formlarına da girebilirim. Ben senden razıyım Rabbim de senden razı olsun.  Babası  üç  yıl  önce  ölmüştü  ama  söyledikleri  hâlâ  kulağında  çınlıyordu:  "Oğlum  sen  Rabbinle  samimi  olursan.  Üniversiteye  gideceği  akşam  babasıyla  yaptığı  konuşmayı  anımsadı. "Evet  ben  düşünce  boyutundaki  titreşimleri  algılayabilirim.  O  seni  hiçbir  zaman  darda  koymaz." Bilge  iyice  şaşırmıştı. ne geçiş imkanımızı kısıtlar." "Nasıl yani?" . Ben SinHa'yım. Biz size baktığımızda negatif ve pozitif alanları  yani  kararmış  ve  aydınlanmış  noktaları  görürüz.  Ne  zaman  dara  düşsen  Hızır  yoldaşın olur. alçak bir ses tonuyla.  Sen  ifade  etmeye  çalıştıklarını  içinden  geçiriyorsun  ama  düşündüklerini  enerji  blokları  halinde  resmediyorsun.

 Seninle benim aramdaki anlaşma  bu olacak. Benden kimseye söz etmeyeceksin." SinHa. karısının annesinde olduğunu da bilmişti? Bir  kere daha inancı arttı ve kesin bir kararlılıkla: "Tamam!" dedi. "Anlaştık.  hava  kararmış  olmasına rağmen.  başını  yokladı.  Ellerini  kontrol  etti.  Birdenbire." "Dinliyorum. "İşte buradan başlayalım.  her  şey  yerli  yerine  oturmuştu.  "İşte  bu şekilde"  der  demez." "Bu  konuyu  biraz  açar  mısın?"  "Sen  fil  hikayesini  biliyor  musun?"  "Hangi  fil?"  "Denizin dibindeki fil.  Uyanınca meraka  kapılmış. Uzakta  dev  bir  karaltı  fark  etmiş. "Bu karanlığın ortasında bu  aydınlık nasıl olabilir?" diye düşündü. Döndüğünde bir hal çaresi buluruz.  ortada  eksik  olan  bir  şey  yoktu." "Eşime de mi?" "Şimdilik eşine de söyleme." "Vaktin birinde padişahın biri bir rüya görmüş." Adının SinHa olduğunu söyleyen ihtiyar.  ruhu. Bilge içini tarifsiz bir hazzın doldurduğunu hissetti.  neredeyse  ihtiyar  sayılabilecek  bir  insan  görüntüsü  vardı." "Denizin dibinde fil ne gezer?" --------------1 15 I------------- "Neden olmasın? Yeter ki sen görebil.  Acaba gerçekten denizin dibinde böyle bir şey var mıydı? Bu nasıl bir rüyaydı ve niçin  ona  yaklaşamamış-tı?  Sonunda  dalgıçları  toplamaya  ve  bu  işin  mahiyetini  öğrenmeye  . Bilge'yi bir kez daha şaşkınlığın doruklarına götürecek bir konuya giriş yaptı: "Gerçek. O şimdi annesinde.  Aklı.  Karaltı  ona  seslenmiş: 'Yaklaş ve beni gör. odanın hayli aydınlık olduğunu fark etti.  Rahatlamıştı. Ama bundan asla kimseye söz etmeyeceksin. SinHa.  kısa  bir  süre  içinde  çevresinde enerji halkalarının akıştığı bir insan biçimini aldı." dedi ve ekledi: "Sen  bana  soru  soracaksın.  ben  sana  yanıt  vereceğim.  yüzü  parıldayan.  kalbi.  havada  asılı  gibi  duran  ışık..  Benim  mahiyetimi kavrarsan.  bedeni. Ancak sana anlatacağım başka bir şey. Hiçbir korkusu kalmamıştı..14 SinHa.  vücudu  nahif.  Bu  ilişki  sen  istedikçe  devam  edecek.  mutlak  ve  sonsuz olduğu  için  bütünüyle  kuşatılamaz. saadetlerin en büyüğüne  kavuşacaksın'. pay alır. Şimdi Bilge'nin karşısında.  Korkusundan  fazla  yaklaşamamış. Rüyada denizin dibinde geziniyormuş. Padişah  tam  yaklaşmaya  karar  vermiş  ki  o  anda  uyanmış..  O  yüzden  de  herkes  kendi yetenek ve iç derinliğine göre ondan nasiplenir.

  Padişah  ise  söylenenlerden  bir  türlü  tatmin  olamıyormuş. Sonunda  danışmanlanndan  biri  bu parçalan  birleştirmeyi  akıl  etmiş.  padişah  büyük  bir  heyecanla  'Evet  işte benim gördüğüm buydu!' demiş. o bir hortumdur  demiş;  kimisi. onun tamamını kavrayacak ve onu  olduğu  gibi  tarif  edecek  bir  dalgıcın  çıkmasını  bekliyormuş.  Sayısız  dalgıç  denizin  dibine dalmış çıkmış. başı.  Sayısız  dalgıç denize dalıp çıkmış. kuyruğu.  o  bir  sütundur  demiş;  kimisi.karar  vermiş. Her gelen dalgıç. Kimisi. sütun gibi ayakları ile ortaya bir fil çıkmış.  kendi  gördüğünün  doğru  olduğuna  yemin  ediyormuş.  Dünyanın  dört  bir  yanından  dalgıçlar  gelmiş.  o  bir  kamçıya  benziyor demiş; kimisi. yayvan bir et parçasıdır demiş; kimisi de. .  Çünkü  onun  gördüğü  karaltı  dalgıçların söylediği bütün şekillerden çok farklıymış.  Bütün  parçalar  yerli  yerine  oturtulunca gövdesi. Sabırla. hortumu. Hiç birinin söylediği tam olarak diğeri ile örtüşmemiş.  'Kim  bana  deniz  dibinde  gördüğüm  şeyin  resmini  çizebilirse ona yeryüzünün  en  büyük  ödülünü  sunacağım'  diye  ferman  çıkarmış  ve  bunu  tellallar  aracılığıyla  bütün  memleketlere  duyurmuş.  Danışmanı  çizilen  resmi  padişahın  önüne  koyunca. verileceği bildirilen ödüllere bir an önce kavuşmak arzusuyla  suya  dalarak  deniz  dibindeki  karaltının  neye  benzedığıni  anlamaya  çalışmış. yan yana iki hançerdir  demiş.  Her  dalgıç.

 tereddütsüz "evet" dedi. değil mi?" Bilge. sen de o acemi dalgıçlar gibi tek unsurda kalıyorsun. herkes  kendi  algılama  kapasitesince  onu  kavrayabildi  ve  öyle  anlattı.  Oysa  bana  göre  karanlık  diye  bir  şey  yok. SinHa.  Eğer  doğruları  üstüste  koyabilir  ve  onlardan  bütün  meydana  getirebilirsen  gerçeğe  ulaşmış  olursun. seni  gerçekten  aydınlatamaz. sonra bütüne ulaş. Eşyayı önce  bir harf olarak algıla. İşin özü bu.  Halbuki  bilen  bilir  o  da  bulanık  bir  görüntüden  ibarettir. elbette karanlık hep  .  şu cevabı verdi: "Bak Bilge.  hem  katibi.  Kimse  yanlış bir şey söylemedi. Şimdi ben sana sorayım: 'Fili sütuna benzeten' yalan mı söylemiş  oldu? Yahut 'Fil bir  hortumdur'  diyen  padişahı  aldattı  mı?  Ya  onu  hançere  benzeten?  Hayır. "Çünkü karanlık senin kafanda.  Karanlık.  ötekine  göre  değişir. Eğer 'A'ya A' dersen.  Ne  kadar  çok  sayıda  doğruyu  birleştirebilirsen  o  kadar  gerçeğe  yaklaşmış  olursun. onun gözlerinin içine bakarak. Bunu aş.  hem  kendisini göstermiş olur. Onu aşamazsan. onun  kafasına  takılan  bir  başka soruya dönüş yaptı: "Sen  şimdi  aslında  lamba  yanmadığı  halde. padişah kime ödül vermiş?" diye sorunca SinHa.  Ama  gerçeği  asla  tam  olarak  bilemezsin.  gölgeyi  asıl sanmaktır" "Yani aslında karanlık yok mu?" "Eşyayı ancak gözlerinle görebileceğin bilgisine saplanıp kalırsan. hiçbir aydınlık. ona takılı kalırsan.  Ama  onu  bir  harf  olarak  görürsen  o  hem  alfabeyi.  etrafın  neden  aydınlık  olduğunu  merak  ediyorsun. o kendisinden başka bir  şey  ifade  etmez. Çoğu doğrular da böyledir." ÖNYARGILARDAN SIYRILIŞ Bilge  bu  yanıt  karşısında  sessiz  kalmayı  tercih  etti." Bilge bu yanıt üzerine: "Yani herkese mi ödül vermiş?" diye sorunca SinHa; "Bundan sana ne?" dedi ve devam etti: "Sen eğer ödüllere takılıp kalırsan bu kıssa sana  hiçbir şey anlatmaz. ama hepsi eksik söyledi.16 Bilge: "Peki. öbürünün doğrusu ona ait kalır  ve  herkes  kendi  doğrusunu  daha  sevimli  bulur  Herkes  kendi  doğrusunda  ısrar  edince  çatışma başlar. O yüzden  sana  göre.  Mutlak  ve  sonsuzu  nasıl  kavrayabilirsin ki? Tabi böyle olunca senin doğrun sana.

  eşikleri  aşmak  zorundasın. gözü sağlam birçok insandan daha iyi  görüyor  Rüyada  gözlerınız mi  görüyor?  Mutlak  gerçeği  kavramak  için. bölgelere ve milletlere göre değişir.  bütün  görüntüleri  görebilsen.  Bir  deneyin sonuçlarının bilimsel olabilmesi için daima aynı sonucu vermesi esastı. Ve mırıldandı:  "Peki ya evrensel doğrular? Evrensel doğrular yok  mu?" "Elbette var.  insanın  iç  aydınlığına  göre  değişebiliyorsa. Bak  külli tümel  ve  sonsuz  bir  aklın  varlığı  evrensel  bir  doğrudur  Kimse  Yaratıcı'yı  reddetmez.  işimiz  çok  zor"  dedi  içinden. Oysa  sizin kör dedığınız birçok insan. insanı beş duyuya hapsetti.  Oysa  bilim.  denenebilirliği  temel  alıyordu.var olur.  buna  dayanamazsın.  Onun  varlığı evrenseldir. Ama anlayış inançlara. Bu hapsetme insanın rahatı için." Bilgenin  kafası  iyice  karışmıştı.  O  yüzden  de  yaratıcı  kudret. Bütün sesleri  duyabilsen. Ama eşikler de sizin için bir nimettir Rahat yaşamanızı sağlar.  "Gerçek. Hatta her  insana göre değişin Yeryüzünde kaç insan varsa o kadar değişik Rab anlayışı vardır .

. O da evrensel şifreleri ancak bir maymunun anlayışıyla algılar  ve ona göre tepki verir.  Bazen tek bir genin  yanlış  dizilimi  insansı  varlığın  algılamasını  maymunsu  yaratığın  anlayış düzeyine düşürür." "Şer dedığın şey nedir?" "Yani kötülük?" "Tamam işte.  Sadece  Yaratıcı'ya  ait  isim  ve  sıfatları  birbirinden  bağımsız  hale  getirdiler  ve  her  bir  isme  evrendeki  işlevine  uygun  bir  tanrı  adı taktılar." "Bu nasıl olur? Allah'ın şer vasıfları mı var ki insanlar.  kendisindeki  algılama  eksikliğini açığa vurur.  Yani  varlığın  harici  vücut  giymemiş  aşaması. Şimdi.  Bu  oyunda  . algılayamadığı için  'yok'  zanneder.  Geçmişte  ise  sayısız  tanrılara  inanıyorlardı. yani farklılığını.  Ve  hatta  sevincinden havalara fırlar.  Böylece. Bu bir boşluk halidir o. şer tanrısı icat ettiler.  binde  birlik  bir  kesit  içine  sıkıştırılmıştır  ama  bu  binde  birlik  kesite  yerleştirilen  farklılık.. Kötülük ne?" "Yoksa o da mı görecelidir. ben de onu soruyorum. iyilik gibi?..  diğeri için iyidir. Tabi-i kavrama ve algılamaları da....  Birbiriyle  güreşe  tutuşmuş  iki  insanı  düşün...  Birisi  için  kötü  olan  sonuç.. Gerçi sizi birbirınızden ayıran  özellikler.  Bu nasıl oluyor?" "Hayır onlarınki  çok  tanrıya inanmak  değildi.  Dolayısıyla  her  bir  insan.. söyler  misin maçın sonucundan beklentisi bulunmayan üçüncü  şahıslar  için  bu  tanımlamaların ne  anlamı  var?  Onlar  bir  güreş  izlediler..  Ve  'Tanrı  diye  bir  şey  yok  der.  yenen  de  iyi  diye  tanımlar...  pratik  yaşamınız açısından  34  milyar  kadar  ayrı  özelliği  içermektedir..  O  yüzden asla iki insan tam olarak birbirine benzemez.  BingBang'm bir saniye öncesindeki durum. Yenilen bu ------------1 19 I-----------olayı  kötü  olarak  değerlendirir.------------1 18 I-----------sandaki  dışa  vurumu  ise  'âmâ'  halidir.  Yaratıcı’nın başka  bir  dışavurumudur." "Siz  insanlar  nesneleri  dişi  ve  erkek  diye  ayırırsınız.. Çünkü her bir insan kesinlikle diğer insanlardan farklıdır.  Olayları  da  iyi  ve  kötü  diye  sınıflarsınız.. Olmayan şeyi nasıl  reddedersin? Reddi doğuran bu binde birlik alanın içine sıkıştırılmış evrensel şifrelerdir.  Yaratıcı'yı reddeden bile O'nun varlığından hareket ederek reddeder." "Bugün  insanlar  tek  tanrıyı  reddediyorlar.

. Sende öfke bulunuyorsa. öfke. gazap. Yerine göre değişir... Yani kahredip yok eden. O. aşk ve nefret tanrılarından bahsedilir. sende intikam duygusu bulunuyorsa. iyilik tanrılarından. Keza bir  adı da 'Kahhar'dır."  "Yani  iyilik  ve  kötülük  yok  mu?" "Olmaz olur mu? Elbette var. sende sevme  ve  sahip  olma  duygusu  varsa  kaynağı  seni  Yaratan'dadır..  önce  tek  Tanrı  inancı  vardı. cezalandırma tanrının özellikleri olabilir mi?" "Niye  olmasın?  Sizin  sayıp  durduğunuz  doksan  dokuz  isimden  birisi  de  'Mudill'dir... İlk insan aynı zamanda ilk mesajcıydı.." "Ama. öfke ve kin tanrılarından.. .  Onda  olmasaydı  sana  da  veremezdi." dedi ve devam etti SinHa.. bunların da aklın eseri olduğunu söylüyor.  kötülük  tanrılarından. Nefret. "Doğru. aynı zamanda öç alandır." "Ama  sosyoloji.  önce  çok  tanrı  inancının  var  olduğunu.." "Allah öç alır mı?" "Elbette alır. Ama iyilik dedığın şey  her  zaman  her  yerde  iyilik.birinin  galip.  Yani yoldan saptıran.  geçmiş  dönemlere  ait  destan  ve  efsanelerde..." "Peki bu bir çelişki değil mi?" "Niye  çelişki  olsun?  Alemde  var  olan  her  şeyin  kaynağı  Yara-tıcı'ya  ait  bu  isim  ve  sıfatlardır." "Bu bir iddia. Çünkü bir adı da 'Müntekim'dir. diledığıni yapandır...  Yanlış.  kötülük de kötülük değildir. Bir adı da 'Cebbar'dır yani despot. birinin  mağlup  olacağını  zaten  biliyorlardı.  sonra  tek  tanrılı  dinlerin  doğduğunu.  çünkü  insan  ancak  aklıyla  Yaratanı'nı  kavrar. Hem doğrudur hem yanlış.

 Bu çelişkiler özellikle önünüze kondu...  karşısına  geçilip  konuşulabilir  nesnel  bir  tanrı  istiyoruz." "Niçin?" "İnsan  içine  doğan  manayı  tanımlayamıyorsa... Sadece halkın içinde var olan bir çelişkiyi açığa çıkardı." "Peki Allah bu çelişkiden rahatsız değil mi?" "Hayır...  O  da  tasavvurunuzda  şer  tanrısı  olarak  beliriverdi. Bu bir tür doğurganlık olduğu için dişi olarak tanımlandı..  'Biz  Mısır'da  olduğu  gibi  dokunulabilir. Bu vasfa tanrıların tanrısı adı verildi.  Çelişki  sizin kullandığınız ölçülerde.  Siz  onu  Tanrı'ya  kafa  tutan  bir  varlık  olarak  algıladınız.  Örneğin  her  mevsim  kendisini  tazeleyen..  yaptığı  buzağıyla  aldatan  Samiri  mi?"  "Evet.  Daha  doğrusu  gücü  ellerine  geçirenler  tanrılık  misyonunu  üstlenmek  için  bu  soyut  kavramları birer elbise gibi üstlerine giydiler." "Nasıl yani?" "Musa onlara saf  bilgiyi  getirdi.  Çünkü  ona  göre  bir  çelişki  yok." "Nasıl yani?" "O'nun bir ismi yaratandır.  yanlış  bilgilerde.. Sen Samiri'yi tanır mısın? "İsrailoğulları'nı. Mısır'da gördükleri gibi. Örneğin Şeytan dedığınız varlığı düşünün. Yaratıcı onu  katından  kovdu.  Oysa  o.  Ancak  nesneler  arası  ilişkileri  kavrayacak  düzeydeydiler.  O  da  onların  o  zaafını  böğüren  danayı  yaparak  .  yeni  yeni  meyveler  ve  çiçeklerle  kendini  açığa  vuran  doğaya  'tabiat  ana'  diyorsunuz.  O  özelliği  tanrıya  da  yakıştırdınız.  ne  doğdu  ne  doğurdu....  saf  bilgiyi  yüklenebilecek  durumda  değillerdi.  ancak  örflerinin  tanımladığı  bir  tanrı  istiyorlardı.  böyle  düşünmeniz  için  nedenlerınız yok değil.  Çünkü  onlar.  Aslında  o  kimseyi  aldatmadı...  ona  kendindeki  sıfatlardan  bir  elbise  giydirir.. Ancak aklını gerçekten  kullanabilenler bu bilmeceyi çözebilir.  Çünkü  sizin  tanımlayabildığınız doğurganlık  anneliktir.. Ancak zamanla bu doğrular cahil  ve  tanrısal  gücü  kendi  çıkarları  doğrultusunda  kullanmak  isteyenlerin  elinde  anlamını  yitirdiler ve Yaratıcı'ya ait her bir özellik......  Ama  onlar. Siz bunu havsalanıza sığdıramadığınız için evrendeki doğurganlığı da kendi  özelliklerınızle adlandırdınız.'  diyorlardı. her bir ad ayrı ayrı tanrılarmış gibi algılandı..----------1 20 I---------Ve yaratıcısını biliyordu..  Ne  var  ki. dokunu----------1 21 1---------- labilir  ve  insanın  kendisiyle  özdeşleştirebileceği  bir  tanrı. Aktardığı bilgiler doğruydu.

 mekan ve sizin henüz  bilmedığınız bazı  başka  faktörlere  bağlı  olarak  farklı  kılıyor. Allah... Tabi bir şeye dikkat etmelisin. Bu da doğal olarak size çelişki gibi  yansıyor. Evet bu bir çelişki ve Yaratıcı'nın amacına uygun değil..  bu  süreyi  40'a  tamamladı  ki. Farklılığı yaratan O' dur ama ihtilafı isteyen  O değildir..." "Peki hocam. Ona  bu  fırsatı  veren  de  Allah'tır..  O. Ama siz bunu savaş gerekçesi  yapıyorsunuz.  O.  Böylece  içlerinde gizlediklerini korkmadan açığa çıkaracaklardı." "Denilebilir. Ana ilkeleri sabit tutup. Öyle de oldu...  daha  dar  çerçeveli  gruplar  oluşturup  dayanışmanız  ve  bilişesınız diye  doğanızda  açığa  çıkardığı  bu  farklılıklar.  sizin  objektifınızden geçer geçmez tam tersine bir görüntü kazanıp sizden olmayanlara karşı  düşmanlık olarak beliriyor ve savaş gerekçesi oluyor.ortaya  çıkardı.  Nitekim  Musa  dağda  dört  gün  kalacaktı.  siz  farklı  farklı  toplumlar  olup  yardımlaşmanız ve iyiliklerde yarışasınız diye yaratıyor.  O'nun..  sizden olmayanları yok etmek olarak algılıyorsunuz." "insanlar kendilerine takdir edileni hak etsinler diye.  halk  Musa'dan  ümidini  kessin. Ama.." "O halde inançların farklı uygulamalarla açığa çıkması Allah'ın eseri..  Siz  bu  uygulama  biçimlerindeki farklılığa bakarak bir çelişki varmış gibi algılıyor ve bu algılamayı temel  esaslar  için  de  geçerli  kılıyorsunuz.. uygulama biçimlerini. Yara- ..  'yakınını  sevmek  ve  kollamak'  barışçı  esasları  üzerine  kurmanızı  isterken;  siz  onu.. zaman.  dinlerdeki  uygulama  farklılıklarını. Gelişmeniz ve 'evrenin en öznel  değeri' olduğunuz yolundaki savı gerçekleştirmeniz için gereken dinamizm ve dürtüyü  O. insanın doğru yola yönelmesini istediği halde niçin önüne bu kadar  girift meseleler çıkarıyor.

" "Neden anlatmaya çalışayım.  Çünkü  insan  O'nu  tam  olarak  kavramaktan  acizdir.  ister  üstat  de.  İnsanların bu  çelişkilerden hareketle niçin  mesajı  topyekun  reddetme  yönüne  gittiklerini. siz onu kavrayanız diye.  bu  şekilde  hitap  etmemin  bir  sakıncası yok değil mi?" "Tabi  diyebilirsin." "Siz onun için mi bazen tanrı bazen Allah diyorsunuz?" "Sizin vasıflandırdığınız Yaratıcı ancak sizin tanrınızdır; ama o Alemlerin Rabbi Allah'  değildir.  Sanırım  bunun  cevabım  biraz  önceki  açıklamamda  bulabilirsin.  bu  çeşitlilikten  rahatsız  değilse.  ancak  senin  beni  nasıl  gördüğünü  anlatır.  'Rabbim  seni.  Bu  senin  algılama  kapasitene  bağlı. Allah'tır Ama O. sizi 'Sureti Rahman'da  yarattı..  sen  kendini  nasıl  sena  edip  yücelttinse  öyle  sena  edip  yüceltiriz.  daha  doğrusu  Tanrı  tanımaz  gibi  görünen insanların nasıl böyle bir yargıya varabildiklerini anlatmaya çalışayım." "Peki  Yaratıcı.  İster  hocam  de.  Yahut  hiçbir  unvan  kullanma.  neden  insanlar  birbirlerini  illa  da  belli  sınıflandırmalara sokmaya zorluyorlar?" "Güzel  bir  soru.  size  hocam  diyorum. dedınız de anlatayım demedınız?" "Çünkü muhatabım. sizin kavramlarınızla kendini vasıflandırmaktan münezzehtir." .. tabiatınızda  tam  olarak  açığa çıkmasniı engeller.  istersen  bilge  de. Bu bilme de daima eksiktir.----------1 22 I---------tici bundan rahatsız da değil. Çünkü Allah.  Benim  mahiyetime  zarar  vermez.  Buna rağmen  siz  onu  ancak sizdeki sinırlı istidatlar ölçeğinde bilebilirsınız.  Bana  vereceğin  sıfat. saf bilgiyi almaya henüz hazır değil de ondan." "Neden?" "Çünkü  sizin  şartlanmalarınız ve  sınırlı  kuşatıcılığınız." "Afedersınız hocam!  Pardon. Tanrınıza ait bilgilerınız de  öyle. O yüzden işin  aslını  bilenler.  kendisinde  var  olan  birçok  isim  ve  sıfatları  size  de  verdi.  Başka  bir  anlamı  da  yoktur.  Ama  istersen  bunu  şimdi  başka  bir  zamana  bırakalım. Kendisini de sizdeki sıfatlarla açığa vurdu.  Ama  Allah  sizin  sınırlı  yetenek  ve  bilgilerınızle  tanımladığınız Tanrı  değildir. O. O'nun.  Bir  de  edindığın izlenimleri  sıralamana yarar.  Siz  sizin  sınırlı  yetenek  ve  bilgilerınızle kavradığınız bir  Tanrı'ya  taparsınız.  ister master de. Hatta sizin işınızi kolaylaştırmak ----------1 23 I---------için.'  dediler.  Ama  yine  de  sizin O'nu tanımanız için imkanlar yarattı. Çünkü bu sizin tercihınız ve sonuçları da sizin kefelerınıze yazılıyor.

  Müteal  ve  sonsuz  olan  Allah'ın  ilahtık  vasıflarını  birilerine  dağıtıyorum sanma.  Tabiat  dedığınız eşyadaki  kudret  o  kadar mükemmel ve ilahîdir ki.  Çünkü  Muhyiddin  İbnü'lArabi. kilometreyi biliyorsun. ışık hızını biliyorsun. Ta ki insanlar onları basamak yaparak O'na yaklaşabilsinler.'  demiş." "Doğru.  kendisine  ait  sıfatları  sinırlı olarak ona da verdi.  Yaratıcı  muhatap  olarak  insanı  seçtiği  için. benzemekten uzaktır ama bilinmekten değil.  Allah'ı  bilmek  O'nun  zatını  bilmenin  gayrıdır. Çünkü O. eğer yaratıcı ile bağlantısını kuramazsanız.  Sonsuz." "Ama  250  bin  ışık  yılı  mesafeden  geldim  desem  bunu  az  çok  anlarsın. onu bizatihi  Yaratıcı'nın kendisi zannedersınız" "Eskilerin tabiiyyun dedikleri tabiat taparların hatalari da bu mu 7" .  Yani  eserlerinden  kudretine  ve  bilgisinin  varlığına  ulaşırız  ama O'nun mahiyetini tam olarak kavrayamayız.  Çünkü  elinde  ölçüler var. metreyi. Yani insan da bir mikro tanrıcıktır.  Şimdi  ben sana Mele'den geldim desem ne anlarsın?" "Hiçbir şey." "Sanırım  burayı  anladım.  algılayabilsinler. Ama  Mele'yi  bilmiyorsun."Niçin  Allah  bizi  Sureti  Rahman'da  yarattı?"  "Kavramanızı  kolaylaştırmak  için." "Mikro tanrıcık mı! Bu nasıl olur?" "Hemen  telaşa  kapılma.  sınırsız  ve  mekansız  olanı  nasıl  kavrayacaksın  ki!  Fakat  O  kendi  kudretinin  dışavurumlarını  eşyada  sergilemiştir. Yılı biliyorsun.

 O. hiç biri diğerine karışmadan  varlığını.  Yani  her  eylem.  Nasıl ki her bir çekirdek filiz olmak için yanıp tutuşur.  Ama  sen  ona  bir  harf  olarak bakarsan. Yaratıcı’nın kendisini. her bir eşya ve o eşyayı  idare  eden  yasalar  siz  onlara  doğa  yasası  dersınız aynı  şekilde  kendi  varlıklarını  sürdürmenin  sonsuz  hazzı  ve  iştiyakı  ile  doludur." "Hocam anlamakta güçlük çekiyorum.  görünebilir  sahaya  taşır  Bu  faaliyet  ve devinim.  Allah'ın  yüce  misalleri  vardır.  A'dan  başka  bir  şey  olmaz.  Tabiata  baktığında. Ve keza.  o. birdenbire karşında duran.  her  hareket  bir  lezzetten  kaynaklanıyor. Mademki evren.  O.  tezahürlerdir.H 24 "Evet  sayılabilir. sayılamayacak kadar çok tezahürleri. geliyor.'  diye  tanıtmasını  n  sırrı  da  budur.  isim  ve  sıfatlarım  iki  şekilde  açığa  vurur  Biri  biraz  önce  açıkladığım.  O  sıfat  ve  isimlerin  tecellisinden  yani  kendilerini gözle görülür alanda sergilemelerinden.  ortaya çıkış biçimleri vardır.  eserlerinin  de  daimi  olmalarını  isterler.  yapan  açısından  da.  eserle  kudret  arasındaki  ilişkiyi .  sonsuz  bir  aklın  muhteşem işleyişini görürsün. 'eser' olur ve ustasını göstermeye başlar. şevk. Ve  hareketin  daimî  olması  için  de  o  hareketin sürekliliğini  sağlayacak  donanımla  donattı.  İşte  evrene  A'  dersen. elbette ki Yaratıcı’nın da  hoşuna  gider.  O.  Yani  nakışlarını  göstermek ve bu nakışlarda ölümsüzlüğü sergileyip yaşatmak isterler.  bununla. Az önce  sana  'A'  harfinden  söz  etmiştim. nasıl ki her bir sperm ana rah-----------1 25 I----------minde döl tutmak için sonsuz bir aşk ve motivasyona sahiptir. Her baharda yüz binlerce bitki ve canlı. Biraz daha basit anlatabilir mısınız?" "Çalışayım. Yaratıcı’nın bir  tablosudur;  tablonun. hiç varlık olmazdı.  diğeri  de  eşyanın mahiyetine yerleştirdiği faaliyetteki aşk.  Ve  bu  uğurda  söyleyeceğin  her  şey  birbirini  doğrular. bu ad ve sıfatlar  Yaratıcı'ya  ait  oldukları  için." "Nasıl bir gösterme?" "Evrende. ve iştahadır.  Daha  doğrusu  hareketin bizatihi kendisi bir lezzettir Nasıl ki hareketsizlik de hiçlik ve lezzetsizlik ise. Ve tabi ki.  kendisini  şuurlu  yaratıklarına  tanıtmak  ister  ama  yeterince  bilgi  birikimi  sağlayamamış  insan  aklı. o ilk komutla harekete geçti. 'ol' deyince eşya var oldu ve her bir şey  kendi kabiliyeti ölçüsünde ve programına uygun olarak.  Hiç hareket olmasaydı. Mikro organizmalardan ta dev galaksilere varıncaya kadar  bildığın ya da bilmedığın bütün varlık  formları.  Yani  onları  bu  yaklaşımlarından  dolayı  hemen  silip  atamazsınız. Yaratıcı’nın sayısız isim ve sıfatlarının. an be an  bu  evreni  yeniden  ve  taze  olarak  varlık  sahasında  tutmak  isterler.  kudretini  göstermek  bakımından bakan açısından da daima tazelenmesi gerekir ki usandırmasın.

'La mevcude illa hu' diyen.  Biraz  önce  söylediğim sözün an- . 'Heme O'st' diyenler ise." "Bilmedığıni  biliyorum. kendi fiillerinin yaratıcısı zanneder.  Aslında  diller  de  eşikler  gibidirler. Ve  kendisini tekrarlayıp  duran  bir  döngünün  içine  hapseder. var edip yok  eden  bir  varlık  zanneder.  tabiat  mekanizmasını n doğal bir işleyişi zanneder. camit varlıkları.  Kör. sağır.  Gerçeği  kavramaya  erıgel  olurlar.tam  algılayamaz  ve  eşyada  görülen  bu  muazzam  faaliyet  ve  ince  hesaplan. Fakat insanlar bunu  da iki türlü algıladılar Kimisi bu 'sabitliği' eşyanın kendisine atfetti. kendi kendine işleyen. Yaratıcı’nın eşyadaki  ad  ve  sıfatlarının  hakkına  tecavüz  etmiş olur Çünkü 'Bâki'nin gölgesi bakidir ve siz ona ademiyet yani yokluk ya da hiçlik  atfedemezsınız. 'La  mevcude illa hu' (O'ndan başka bir şey  yoktur) diyen de hata etmiştir. 'Çîzî nîst' (her şey hiçliktir. Onu. her şey asılsızdır) diyen ise sadece  kendindeki algılama eksikliğini açığa vurmuş oldu." "Peki ne demek lazım?" "Fi külli şeyin lehu ayatun tedullu ala ennehu vahid." "Ben Arapça bilmiyorum. 'Eşyanın hakikati sabittir' denilmiş.  Çünkü  anlam  birdir  ama  her  millet  ona  başka  bir  elbise  giydirir. 'Heme O'st'  (görünen her şey O'dur) diyen de. eşyanın kırılgan ve değişken tabiatını da Tanrı  diye vasfetmiş oldular. kimisi Yaratıcı’nın âlemdeki sıfatlarınin kalıcılığına. Bir tür eşyanın sabitligı ilkesi.

. bir aşkın eseridir.  O'nun  kendisi  değildir. Oysa bütün varlıkları ve evreni bir  tek  görünmez  merkez  etrafında  tutan.. Ama ona bir harf olarak  yaklaşırsan. bizi iç dengeleriyle kendi varlığına taptırır. bir hayranlığın.  eserlerini  ortaya  koydukları  bir  laboratuvardır  ama. inanmıyor gibi görünenlerin yolları burada ayrıhr. 'Güneş büyüktür.  Yani fiziksel olarak algılanamıyor ve test edilemiyor.'  demektir. Eşyanın birbirine karşı aldığı vaziyetler  de bu sevgi gücünün azalıp çoğalmasina göre değişir.  O  da  doğru  ölçülere  sahip  olmayı  gerektirir.  Özellikle kimınızin  'beşinci  element' dediği evrensel sevgiye dikkat etmeniz gerekir. . O yüzden de bu birbiriyle hiç de  uyuşamayacak  dört  elementin. O yüzden de evreni Rahman'in eseri olarak tanıtır." "Evet  öyle  diyebiliriz.'  derken. Tann'ya inananla. bu -----------! 27 I---------kadar farklı ve sınır tanımaz 'oluşum ve nesneler' meydana getirmeleri yadırganıyor. evrene bir harf diye yaklaşmalıyız.  Yaratıcı  evrenin  tam  ortasına  kendi sevgisini koydu ve onu her zerreye yaydı. Şimdi sen çıkıp insan Rahman'a benzer veya evren bizatihi Tann'nin kendisidir dersen yanlış yapmış olursun.  büyüten.  o  şeyin  mutlak  ve  bilgisi  her  şeyi  kuşatmış  bir  Yaratıcı’nın eseri olduğunu  gösterir  deliller  ve  işaretler  vardır. o 'Adan başka bir  şey değildir.  doğru  açıdan  bakabilmektir. Yine ta başa dönerek diyeceğim ki. Demek  ki  mesele. Yani siz.  sonsuz  olasılıklar  içinde  en  olanaksız  gibi  görünen  mükemmellik olgusunda birleşip. Toprak.  bütünüyle  Yaratıcı’nın isim  ve  sıfatlarının.  evrende  faaliyet  halinde  bulunan  bütün  isim  ve  sıfatların hepsinin insanda da cereyan ettiğini anlatmayı kast etti. Dünya'yı çeker.  eksilten  ve  çoğaltan  güç  bir  incizabın (çekimin) . O zaman Katibi'nin hünerlerini  de kavrariz.  su. bir de bakacaksın ki. Yani bu dördünü birleştiren sır.  Rahman  sonsuz  ve  karşılıksız  sevgidir.  Allah kendisini ve mahlukunu sever. Aksi takdirde evren.  Evren  bütünüyle  Rahman'in  eseridir.---------1 26 1-------lamı:  'Her  şeyde.  Bunu  görmeniz  gerekir. altında sayısız  veriler gizlenmiş.  Çünkü  eserden  müessire.  Ve  tabi  aynı  nedenle  insanı  da  Rahman'la  vasfetti.  hava  ve  ateş.  'Ben  insanı  Rahman  suretinde  yarattım.  'beşinci  element'  olan  sevgidir.  Evren..  sevgi  elementini  kullanmaktan  geçiyor." "Yani diyorsunuz ki.  Sevgi elementi  görünmediği  ve  dokunulmadığı  ve  hatta  test  edilemediği  için  yok  sayılıyor.' dersınız.  daraltan.  birbiriyle  asla  barışmayacak  ve  uzlaşmayacak  bu  dört  unsurdan  yaşamı  var  etmenin  sanatı.  sanattan  sanatkara  geçmedikçe  eşya  yerli  yerine  oturmaz  ve  size  sırlarını  tam  olarak  açmaz. 'A'ya 'A' diye bakarsan..

 işte benim sana anlatmak istediğim bu.  Elınıze bildığınız bir  iki  ölçüt  almış.. bütün evrenden daha değerli bir konuma  oturdu.Bütün bu varlıklar içinde beşinci elementi doğrudan algılayıp doğrudan yansıtabilecek  tek varlık insandır.  Şimdi  sen  beni  hangi  kategoriye  oturtacaksın?  Ben bir  uzaylı  mıyım  insan  mı?" "Bilemiyorum ama insan değilsınız. O yüzden de bir tek insan..  yukarıda  'bilinçli  varlıklar'  dedınız.  her  varlığı  o  şablona  oturtmaya  çalışıyorsunuz. Seni ve diğer insanları yanıltan da bu." .  Şu  karşında  duran  apartmanda kimseyi görmüyorsun diye orada hiç kimse yoktur diyebilir misin?" "Diyemem..  Meleğe  inanmanın.  evrende  insandan  başka  muhatap  varlıklar da mevcut mu?" "Elbette." "Ama bizim yapımızda değilsınız.  Oysa  yaşamın  öyle  dereceleri  var  ki. iman esasları arasında olmasını n sırrı ne ki?" "İşte  bu." "Peki  hocam.  Oysa  bu  odada  yaşam  formlarından  ayak  konulacak  bir  yer  bile  yok." "Niye olmayayım. Belki bedenî kayıtlardan kurtulmuş bir insanım.  Bak  şimdi  biz  bu  odanın  içinde  sana  göre  iki  kişiyiz." "Doğru.  Sen  şablonlardan  sıyrılacaksın..

  Siz  ise  çok  unsurlusunuz.  Size iletilen evrensel mesajlarda ise bu varlıklar cinler.. uzayı dolduran şu muhteşem köşklerin boş olduğunu nasıl iddia edebilirsin.  yaşam  formlarının  en  ağır  ve  en  uzak  biçimi  olduğunuzu gösterir ve sizi ağırlaştırır.  Aksi  takdirde  Yaratıcı  Adem'e." "Peki  hocam  şeytan  diyorsunuz..  yok  edilmenin  en  acı  halini onların karşında yaşayacaksınız.  Birileri.. Çünkü her bir unsurdan var edilmiş tekil unsurlu  varlıklar  da  var.  Ateş.  İndirgedığınızde  karşınıza saf enerji  çıkar.  Şeytandan  sakınmayı  niye  salık  versindi ki." -----------i 29 i----------"Asla..  Bir  de  sevgi..  beşinci  element  devreye  girmedikçe." "Çünkü benim melek ve şeytandan kast ettiğimle senin kavradığın şey farklı da ondan!" "Ne diyeceğiz peki onlara?" "Melek  kelimesinin  köküne  ve  anlamına  çok  dikkat  etmeniz  gerekir." "Yani insanlarla uzaylilar mı savaşacak?" "Bunu niye yadırgıyorsun? Sizin anladığınız tek şey o değil mi? Sonunda gerçek savaşı  da  tatmış  olacaksmız.  Mamafih  insanlığın  son  savaşı  onlarla  olacak  ve  siz  korkunun. şeytanlar ve melekler diye anılır. yani toprak.." "Yani onlar sadece enerjiden ibaret varlıklar mıdır?" "Peki siz insanlar başka bir şey mısınız?" "Ama insanların dört unsurdan..Yani uzaylılar var mı?" "Siz  onlara  uzaylı  dersınız. ateş ve hava unsurundan var edildığıne inanılır.28 "Peki Dünya gibi topraktan ibaret olan ve yaşam formunun ortaya çıkması için sayısız  şartların bir  araya  gelmekliğini  gerektiren  şu  gezegenınızin  her  zerresi  canlılarla  dopdolu iken. su.  yani  onları  bilinçli  bir  şekilde  bir  forma  bürünmeye  razı  eden  sevgi  olmadıkça bir şekil oluşturabilirler mi?" "Bilmiyorum.  melek  diyorsunuz.  O  yüzden  de  siz  ancak  kendi  formunuzda  .  Aslında  bu  dört  unsur.' ".  sizin." "Bunların hepsi  birer  bileşik.  Ama  ben  onları  aynı  sözcüklerle  betimlediğimde karşı çıkıyorsunuz.  Çünkü  o  saf  enerjinin ta kendisidir..  bir  başkası  ruhaniler  der.  hava  su  ve  toprak  milyarlarca  yıl  beraber  bulunsa.  insan  dışı  varlıklar  der.

" "Uzaylılar da böyle varlıklar mı? Yani saf enerji oldukları için bize. bizim formlarımızla  görünebiliyorlar.  Yani  insan  şeklinde  görünebilirler.  Dolayısıyla  bir  insana  o  insanın  formatinda  görünebilirler. Bunlar genelde pozitif varlıklardır." "Ooo! Evet. Bunlar negatif var- .. Yine sizin deyimınızle melekler var. Örneğin. Oradan hatırladım. Oysa o sadece sanal bir beden giymiş olur. Siz onu nesnel bir varlık zannedersınız. sizin  Kutsal  önderınıze  Yaratıcı'nın  mesajlarını  getiren  Galaktik  mesaj  taşıyıcısı." "Örneğin sizin cin dediklerınız.  Beynınıze  dalgalar  göndererek. Bir de negatif varlıklar var. şeramitler gibi.  zaman  zaman  O'nun  etrafındaki  insanların biçimine  girmiş  ve  O'nun  çevresinde  bulunanlara  görünmüştür." "Kimdir onlar?" "Siz  onlara  kısaca  şeytan  diyorsunuz  ama  onların  da  sayısız  türleri  var;  Karanlık  setrililer. Demek sen kendi geçmişini biliyorsun!" "Çok az. ruhaniler var.  Ve  tek  unsurludurlar. Nasıl oluyor bu?" "Onların bedenleri topraktan olmadığı için girdikleri kabın şeklini alırlar. Siyer okumuştum." "Yani uzaylilar cinler mi?" "Yalnızca onlar değil." "Yani Cebrail'in Dihye suretinde görünmesini mi söylüyorsunuz. sizde istedikleri gibi bir simülasyon  meydana getirirler. başka formlara giremezsınız.görünebilirsınız." "Peki diğer varlıklar nasıl?" "Onlar asıl formlarının dışına da çıkabilir ve başka formlara bürünebilirler. maddesel forma biraz daha yaklaşmış enerji varlıklardır.. Bütün bunlar  enerji varlıklardır.

  devre  dışı  kalırsınız. Sana az önce de söylemiştim.  bu  görevi  insanın  kendisi  yüklenmiştir. A-ma aynı zamanda onun tamamını kuşatmış  gibidir. o da bizatihi bir evrendir.. Ya negatif ya pozitiftirler. Bir saka kuşunun gözünden 10 kere daha küçük bir  incir  çekirdeğinin  içinde  tonlarca  odun.  sıçrayıp  geçerseniz.  milyonlarca  yaprak  ve  incir  meyvesi  bulunduğunu söylersem yanlış mı olur?" "Hayır onu toprağa ekersek." "Peki şeytanlar niçin bunu yaparlar?" "Bu ezeli bir yazgı. Diğerlerinin hepsi  tek unsurludur ve ancak bir hal üzere bulunabilirler.  ağaç  veya  bitki  çekirdeği  de  olur. İnsan çok unsurlu bir yaratık." "O  yüzden  mi  Yaratıcı’nın 'gözdesi'  oldu  ve  'Rahman  Sureti' ile vasıflandırıldı? Ama yine de bunu anlayamıyorum." "Ne yani." "Niçin böyle bir yazgı bize verilmiş. İnsan ise  hem negatif hem pozitif olabilir." "Anlamaman doğal." "Bu kadar  üst  boyut  varlıklar  dururken  neden  insan  böyle  bir  sorumluluğu  yüklenmiş  peki?" "Hepsinden daha kuşatıcı bir yaratılışa sahip olduğu için.  meyve ile birlikte o ağacın bir parçasıdır.  Engelli  koşudaki  bariyerler  gibi.----------1 30 I---------hklardir ve insanin  gerçeğe  ulaşması  yolunda  direncinin  artmasını  sağlarlar.  eşyayı  kavramada  bir  adım  daha  ileri  gitmiş  olursunuz. Bir incir çekirdeğini düşün." "Size gelen ilahî  mesajları  okumuşsan  anlamışsindır  ki.  .  insanı  küçük  evren. bir incir ağacı ve o ağaçtan da sayısız incir ağaçlan elde  edilebilir." -------------1 31 I------------"İşte  insanın  ve  evrenin  sizleri  hayrete  düşüren  ve  akılları  gözlerinde  olanları  yanlışa  sevk eden görkemi burada. şeytanlardan ve cinlerden daha mı yetenekli?" "Elbette. İnsan bu evren ağacının bir meyvesidir ama. insan meleklerden.  Bariyere  takılıp  kalırsanız. Ama genelde hep takılır ve mutsuz olursunuz.  Örneğin  meyvenin  içindeki  çekirdek.. Sen çekirdeği bilir misin?" "Atom çekirdeğini mi?" "O  da  olur.  Nitekim  daha  önce  gelmiş  geçmiş  birçok  gerçek  eri.

  Her  son  bir  başlangıçtır  ve  her  başlangıç bir bitiştir. Çünkü 3'le 3'ün toplamı ile çarpımı birbirinden farklıdır." "Peki hocam.'  dersen  yanlışa varırsın.  Kuralını  1  üzerinden  kurarsan  daha  da  büyük  hatalara  düşersin. birdir ama onu ken- .'  diye.  Çünkü  insan.  o  yüzden  buyurmamış  mıdır  ki. Siz gelmeseydınız. ben o noktaya doğru sürükleniyordum. sayısız tuzaklarla doludur.  O  sayıldir. Peki bunu nasıl yenebiliriz?" "Doğru ve saf bilgiyle.  benzeri yoktur. Eğer elde ettiğin ufak tefek ipuçlariyla evrenin tamamını çözmeye  kalkışırsan.  Yaratıcı.  aldanırsın.  O  yüzden  Yaratıcı kendisini 'Bir'le vasfetmedi. 2 ile 2'nin toplamı 4'tür.  Çünkü  asla  son  yoktur. Çünkü evren  ve içerdiği eşya. Ama doğruya ve saf bilgiye ulaşmak kolay değil.  Çünkü  l'in  l'le  çarpımı  l'dir  ama  toplamı  2'dir. aklımdaki karışıklık beni oraya götürüyordu. Kalbi ise onun  çekirdeği.  bu  varlık  ağacının  en  uç  noktasında salman meyvesidir. Şimdi sana çok daha ilgincini söyleyeyim. İlk yakaladığın bilgiyi o eşya ile ilgili son  gerçek  sayarsan. üstelik peygamberler de  gelmiş olmasına rağmen Yaratıcı'yı tanımazlığa veya inkara düşüyorlar?" "Sence  neden?  Az  önce  sen  de  o  noktanın  eşiğine  kadar  gelmedin mi? Bunu anlayabilmelisin?" "Hayır anlayamıyorum. çuvallarsın. 2 ile 2'nin çarpımı da 4'tür.evreni  de  büyük  insan  diye  tarif  etmişler. Şimdi bu bilgiden hareket ederek. Evet. Bir. Neden çoğu insan. Bir tek sayı vardır ki onun kendisiyle çarpımı  kendisiyle toplamından  daha  azdır. 'Tek'le vasfetti. 'De ki Allah Tek'tir. insan bu kadar yüce bir varlık. sizin tabirınızle.' O yüzden eşi.  'Bir  sayının  kendisi  ile  toplamı  aynı  zamanda  kendisi  ile  çarpımına  eşittir.  'Ben  âlemlere  sığmam  ama  mümin  kulumun  kalbine  sığarım.

  biz  bu  hataya  düşmeyelim  diye  işin  evveline  'La  ilahe  illallah'  lafzını  koydu.. En son vagonu. lokomotifi kim çeker.'  sözünü  kavrayabilir." "Nedir tren?" "Bir lokomotif ve birçok vagon.  kaçınılmaz  bir  sonunun  da  olabileceği  gerçeğini  hatırlatarak  sizi  başlangıç  fikrinden  kurtulmaya  yöneltti:  Sonu  olmayan  başlangıç.. Tren örneğini çok verirler.  'Ben  âlemi  altı  günde  yarattım  sonra  arşın  üzerine  istiva  ettim. Ama teki toplayamazsınız.  Ama  tek  doğrultuda  hareket  etmeye  alıştırılmış  beynınız.  Başlangıcı  olanın.  lokomotiftir.  İşte  bu.  Lokomotif. Sizin  için  önce  başlangıç  vardır." "Güzeeel. bir önceki. Sonra doğal olarak dönüp  'Evreni  ve  tabiatı  Allah  yarattıysa  O'nu  kim  yarattı?'  diyorsunuz.  Çünkü  siz  ancak.. Ne yazık ki henüz sanal sayıları formüle edebilmiş değilsınız. ne diyeceksin?" "Öyle  bir  soru olmaz  hocam.  sıfır'dan  'bir'e  doğru  giden  doğal-sayılarla  kavramaya  alışkınsınız. O zaman Yaratıcı'nın  sanatını  az  da  olsa  çözebilir. Şimdi desem ki.----------1 32 1---------dişiyle topladığınızda çokluk çıkar.  özellikle  de  sanal  sayıların gizemini  çözmelisınız. Yani dualite.  Bu  yanlışa  düşmenize  neden..  düz  mantığınızın sizi sürüklediği açmazdır.  O  yüzden  Yaratıcı. kendisini 'Lem yelid velem  yuled.  'Tekten  başka  tek  yoktur. Siz  önce  sayıların.  sonucun  başlangıçtan  önce  gelebileceğini  kavrayamamanız. onu da bir önceki.  Enerji  kaynağı  kendisi  olduğu  .  sonra  sonuç.  Böylece  biri  birle toplayarak Yaratıcı'yı kavramaya çalışmanın insanı yanlışa götüreceğini duyurdu.  size  ait  olan  bilgiyi  O'nun  zatına  uyguladı ve açmaza düştü. iki... Şimdi siz ne yapıyorsunuz? Bir.. Bunun yanı sıra O. Hayır ve şer tanrıları fikri gibi. Nihayet lokomotife  kadar gelirsin..  doğruya  yakın  sonuçlara  varabilirsınız.  başlangıcı  olmayan  son.. En son vagonu kim çeker?" "Lokomotif" ----------1 33 i---------"Hemen oraya gelme.  Böylece  'ana'sı  olanın  tanrı  olamayacağını  gösterdi.'  diye  vasfetti.. Bunu çözmedikçe bir anda  her yerde olabilmenin gizini de kavrayamazsınız. diye sayıyorsunuz.'  dedi.  Mamafih  bir  gün  sonucun  başlangıçtan önce var olabileceğini kavrayacaksınız. üç. Sen de bilir mısın; ?" "Evet.

Bunu uzay  boşluğunda  dönüp  duran  gezegenlere  ve  yıldızlara  da  uygulayabilirsin." SinHa.  onu  Yaratıcı'ya  isnat  etmekte  zorlanıyorsun. O Hayır'dır.  SinHa ona aşağıdaki rakamlardan oluşan üçgeni çizdirdi: 1 1 1 14 1 1 1 1 1 1 2 6 I 1 4 1 1 1 13 3 5 10 10 5 6 15 20 15 6 7 21 35 35 21 7 1 8 28 56 70 56 28 8 1 9 36 84 126 126 84 36 9 1 Forma: 3 . Evreni kavrayamadığın için.  Ay'ı  boşlukta  tutan  Dünya'dır. Oysa eşyadaki bütün kanun ve kudretlerin her biri bir diğerini taşıyan ve  çeken  vagonlar  gibidirler.  Peki  Güneş'i  boşlukta  tutan.  yaşamın  kaynağı  ve  devam ettirenidir." "Olmaz diyorsun ama kendin aynı işi yapıyorsun.  Dünya'yı  boşlukta  tutan  ise  Güneş.  Bilge'ye  kalem  ve  kağıt  almasını  söyledi. ya onu kim tutar? Bunu arttırabilirsin.için hem kendisini hem vagonları çeker.  Bilge  söylenileni  yaptıktan  sonra. Sonunda varacağin yerde. Tren kavranabilir alan içinde olduğu. O vardır.  Samanyolu  sisteminin  çekirdeğinde bulunan yıldız.  başı  ve  sonu  görülebildiği  için  rahatlıkla  bütün  vagonlan  lokomotif  çeker  diyebiliyorsun. O'nun kudreti ve azameti vardır.  Onların hepsini zapturapt  altında  tutan  ise  küllî  kudret.

. Sence sıfır nedir?" "Sıfır hiçbir şeydir. Örneğin iki.  Her  sayının sıfırincı kuvveti l'dir.  ikinci  kuvveti  4. Yani l + l'i temsil eder.  bir  sayınin  sıfırincı kuvvetinin daima 1 olması da sana bir şey anlatıyor mu?" "Hocam benim matematiğim kötüdür.  Bu  diziliş sana bir şey hatırlatıyor mu?" "Evet Binary sistemi dediğimiz  bir  başka  sayı  tabanina  göre  sayıların dizilişidir..." "Evet. bu da organik  yaşamın  başlangıcıdır  Yani  altıncı  mertebede  evrenin  işlemi  tamamlanmış  oldu.  İlk  altı  sırayı  esas  alırsan  ki  bu  âlemin  altı günde  yaratılması  esasına  da  işaret  eder  l'leri  dışarıda  bırakarak  2'den  6'ya  kadar olan sırayı alır ve içindeki rakamlan toplarsan şunu göreceksin: 1 1 2 1 1 4 1 5 1 1 13 3 14 6 1 1 5 10 10 6 15 20 15 6 Bu 5 sıranın toplamı 114 yapar.  Çokluk dedığın âlem  üçle  başlar.  Peki..  Sıfır'ı  kabul  etmeden  bire  ulaşmak  ve  biri  kabul  etmeden  de  ikiye  ve  üçe  varmak  imkansızdır..  Bilgisayarların işleyiş sistemi de buna göredir." "Öyle mi sanıyorsun. 1 + l'dir.  ö  gaybin kendisidir  işte.----------1 34 I---------"Görüyorsun ki her şeyin başı ve sonu "Bir"dir. Birinci kuvveti ise kendisidir. Her satır onunla başlayıp onunla bitiyor..  Aslında her şey tek'ten ibarettir." "Sıfır  bir  şey  olmayabilir  ama  her  şey  ancak  onunla  vardır. 114 hem evrendeki element sayısı. Dolayısıyla O eşittir 1 olur. H+C hidrocarbonlan oluşturmaya başlar ki. Bu kitapta  hiçbir  kuşku  yoktur.  dördüncü  kuvveti  16.  üçüncü  kuvveti  8.." "Yukarıdaki  üçgenle  ilgili  bir  sır  daha  vereyim  sana. Carbonun  sıra ve sayı numarası altıdır.  ö  yüzden  Son Mesaj'ın  'önsözü'  sayılan  Fatiha'dan sonra gelen ilk suresinin ilk ayetleri  hemen  bu  meseleye  dikkat  çeker;  'Elif  Lam Mim. Üç ise 1 +1 + l'dir.. Sayıların gizemine de yabancıyım'' ----------1 35 I---------"İnanan bir insan.  Bir  elektron  bir  nötrondan ibarettir... hem Son Mesaj'daki  sure  sayısına  denktir.  Bu  6  günde  âlemin  yaratılmasını  da  anlatır. Altmcı sırada ise Carbon yer alır. Bütün  elementlerin  temeli  olan  Hidrojenin  numarası  da  birdir.  Rablerinden  korkan  ve  sakınanlar  için  yol  .  beşinci  kuvveti  32'dir. sayıların gizeminden uzak kalamaz.

  Saatin  kaç  olduğunu  da  unutmuştu.'  Yani  'Sıfır'ı  kabul  ederler.  Ama  kapı  çalindı." Bilge  kafasındaki  soruları  sorabilmek  için  sabırsızlanıyor. bir yandan da hâlâ  yaşadıklarının  gerçek  mi  yoksa  bir  hayal  oyunu  mu  olduğunu  kavramaya  çalışıyordu.  bir  dakikayı  bile  boşa  geçirmek  istemiyordu. Kapıya doğru giderken.  ö  korunanlar  ve  sakınanlar  ki  gayba  inanırlar.  Gitmeliyim. İyi bir mümin öncelikle  sayıların gizemini bilmelidir..  Kapıyı  açar açmaz  annesinde olduğunu düşündüğü eşini karşısında görünce şaşırmaktan kendini alamadı: ."  dedi  ve  bir  anda  ortadan kayboldu.  SinHa  "Bugünlük  bu  kadar  yeter.  Gayrıihtiyarî saatine baktı ve "Bu saatte kim olabilir?" dercesine kendisini SinHa diye  tanımlayan  zata  baktı.  Ne  yapacağını  bilemedi.  duvarı  elleriyle  yoklayarak ilerledi ve düğmeyi buldu.  Madem ki Binary kodlamasını  biliyorsun..göstericidir.  Kapıda  seni  bir  sürpriz  bekliyor  Ben  yine  geleceğim. Bilge  bir  anda  karanlığın  ortasında  yapayalnız  buldu  kendini.  Işıkları  yakmadığını  anladı. öyleyse  bütün  görüntülerin  yani  sayıların 'akım var' ve 'akım yok' gerçeğinden ibaret olduğunu da bilirsin. Deliriyor muydu? Kapıyı  açtığında  gerçekten  de  kendisini  bir  sürpriz  bekliyordu.  Bir  kör  edasıyla  düğmelerin  bulunduğu  yana  doğru  yöneldi. Işığı yaktı.

Bilge şefkatle karısına sarıldı.  Bilge'ye  de  dergiye  yazacağı  yazı  için  fırsat  tanımıştı. o da oğluna sahip çıksın.  Ama iş planladığı gibi gitmemiş. Bilge'yi de kafasındaki ideallere uygun gördüğü ve eksiklerini  onunla  tamamlayabileceğini  düşündüğü  için  sevmişti.  Aslında  dinî  bilgisi  kendince  fazla  değildi  ama.  Uzun  dersler  boyunca  inceledikleri fosiller ve geçmiş medeniyetlere ait bulgular üzerinde düşünürken sıklıkla  Tanrı  fikriyle  karşılaşması.  İnançlıydı  ve  yaşamın  ciddiye  alınması  gerektiğini savunuyordu.  Bilge'nin.----------1 36 I---------"Aaaa! Gönül hoş geldin canım.  Çekip  geldim.  Bilge  ile  henüz  evlenmişti. "Ne yani gelmeme sevinmedin mi? İstiyorsan geri gideyim. büyük bir telaşla mutfağa gitti ve gidip gelmesi bir oldu: .  İnsanlığın  geçmişi  ve  doğal  olarak  da  geleceği  ile  ilgili  konularla  oldukça  yoğun  şekilde  ilgilenirdi. o da eve geri  dönmüştü." "Hayır canım onu demek istemediğimi pekâla biliyorsun. kardeşi acilen dönmek zorunda kalmış. Sadece şaşırdım.  onu  bu  konuda  daha  duyarlı kılmıştı.  Bilge'yi  pek  sevmemiş-ti  ve  evlenmelerine  de  pek  sıcak bakmamışlardı.  Hep  dürüst  ve  inançlı  birisiyle  evlenmeyi  düşünmüştü  ve  kendince  bunu  gerçekleştirdığıne  inanıyordu. Gönül. Hayrola sen Pazartesi gelmeyecek miydin?" Gönül.  tatsız  bir  kavgaya  girişmemek  için susmasıyla ortalık matem evine dönerdi. ağabeyinin iş için seyahate çıktığını duyunca birkaç günlüğüne annesine gitmiş  ve  orada  kalmayı  tasarlamıştı. böyle tuhaf karşılanmasına bozulmuştu.  Dindar  tavırlarından  dolayı  ailesi.  Annem  biraz  üzüldü. ama ne yapayım.  Ne  zaman  bir  araya  gelseler.  Antropoloji  eğitimi  almıştı. Bilge: "Hayır turp gibiyim bunu da nereden çıkardın?" diye kendini savundu.  Bu  yüzden  son  zamanlarda  Kutsal  Metinleri  daha  sık  okuyordu." Gönül. Gönül.  Anlayamadığı  yerleri  Bilge'ye  soruyordu a----------1 37 I---------ma zaman zaman Bilge'nin de sorularına yanıt vermekte yetersiz kaldığını görüyordu.  yaşamın  bir  o-yun  olamayacağına  dair  sağlam  kanısı  vardı.  Severek  evlenme  karan  almışlardı. Gönül." "Evet  Pazartesi  gelecektim  ama  ahimle  yine  kavga  ettik. Gönül aynı içtenlikle eşinin yüzüne baktı: "Sen hasta mısın canım? Yüzün sapsarı olmuş!" dedi.  oldukça  rahat  ve  serbest  yetişmişti.

  o-nun  "Şimdilik  eşine  de  söyleme!"  uyarısını  anımsadı.  Gece  Bilge  yatakta  kıvranıp  durdu. "Sanki korkulu bir rüyadan uyanmış gibisin!" Bilge  şaşırdı.  Niye  ısıtmadın? Bu saate dek bir şey yemedin mi?" Bilge: "Hayır. Ama Gönül.  Aklını  kemiren  düşünceler  uyumasına  izin  vermiyordu.  Vakit  hayli  geç  olmuştu.  Her  ikisi  de  birbirleriyle konuşmaksızin yatak  odasına  yöneldiler.  Onun  huzursuzluğu  eşinin  dikkatinden  kaçmamıştı..  Gönül'ün  de  uykusu  kaçmıştı."Niye kendine  bir  şeyler  yapmadın?  Dolapta  yemek  vardı.  Gülümseyerek  Bilge'ye  biraz  daha  sokuldu  ve  onu  kollarıyla sararak kendisine çekti. kitaba dalmışım.  dokunmamışsın  bile.  Yaşadıklarının  düş  mü  gerçek  mi  olduğuna  da  tam  olarak  karar  veremiyordu.  Neredeyse  SinHa'yı  ağzından  kaçıracaktı  ki. bir tuhaflık olduğunu  seziyordu. unuttum.Ama  ne  sorarsa  sorsun  Bilge'nin  konuşmak  istemedığıni de  fark  etmişti.." demekle yetindi. . "Sende bir hal var!" dedi ısrarla.

" dedi. ----------1 39 I---------"Aaa  evde  ışık  yanıyor!"  diye  bir  çığlık  attı  Gönül.  "Senin  gibi  biriyle  evlendiğim için kendimi şanslı hissediyorum.SANMAK VE BİLMEK Aradan üç gün geçmişti. Bilge. söylemesin mi bir türlü karar veremiyor. Gönül mutfakta iken çantasından bir küçük  paket  çıkartarak. Gönül  bu  teklife  eşinin  boynuna  sarılarak  karşılık  verdi.  İçini  korku  sarmıştı.  Ama  üzüntüsünü  eşine  belli  etmemeye  çalışıyordu. bak içerde ışık yanıyor! Ben ışığı açık bırakmadığımı iyi  biliyorum.  İkisi  de  ürpermişti. tereddütler içinde  .  saat  22." dedi. Hemen giyinip çıktılar.  Gönül  ilk  defa  o  gece.  Uzun  zamandır  dışarıda  yemek  yememişlerdi. sırf onun doğum günü olduğu için  erken gelmişti.  içerisi  karanlıktı. Gönül bu durgunluğun ilişkileriyle ilgili  bir problemden kaynaklandığını  sanarak  üzülüyordu.  Sevinmişti. Bilge.00  gibi  eve  döndüler..  Her  zamankinden  daha  şefkatliydi.  Lambaları  yaktılar.  Bilge ise "Hayır karıcığım inan bir şey yok." deyip  geçiştiriyordu. Bilge  de  telaşlandı.  Hepsini  tek  tek  kapattığıma  eminim. Gece." dedi Bilge'ye. Telaşla: "Bilge galiba evde hırsız var.  Saatlerdir  devam  eden  müthiş  bir  sağanak  vardı. O  akşam  Bilge  eve  erken  gelmişti.  Gönül. Bilge hâlâ durgundu.  Acaba  hayal  mi  görmüştü?  Bilge  durumu  kavramıştı  ama  bir  şey  de  söyleyemedi.  telaşla  evde  ışık  gördüğüne  yemin  etti.  Taksiden iner inmez kendilerini içeriye atmak için hızlı adımlarla eve yöneldiler. Sadece kafam biraz meşgul. Baş başa ve hoş birkaç saat geçirdiler. SinHa'yı söylesin mi.  sık  sık  yardıma  ihtiyacı  varsa  yardım  edebileceğini  tekrarlayıp  duruyordu. iyiyim. Teşekkür busesinden sonra Bilge.  Gönül.  Sonra da:  "Allah  Allah!  Işığı  açık  bırakmamıştım.  Gönül  salona  girer  girmez  de  hediyesini  vererek sürprizini yaptı. bu itiraftan tuhaf bir  haz ve gurur duymuştu.  Hızla  merdivenleri  çıktılar  ve  korkuyla  kapıyı  açtılar. ne diyeceklerini bilmeden kendilerini koltuğa bıraktılar."  diye  mırıldandı.  Oysa  genç  kızlığında  haftada  en  az  iki  üç  kere  ailece  dışarıda yemek yerlerdi.  onun  gelmesini  bekledi.  eşinin  doğum  gününü  unuttuğunu  sanarak  içten içe kırılmıştı ama belli etmiyordu.  Yazısının  nasıl  gittiğini  soruyor. Oysa Bilge. Ne yapacaklarını. Adeta birbirlerini bir kere daha  keşfedip  biraz  daha  yakınlaşmışlardı. Bir süre dinlendikten sonra. "Bu akşam yemeği dışarıda  yiyelim.

Bilge sakin bir sesle: "Meraklanma canım bize zarar vermez. "Neler oluyor Bilge.  Onunla  iki  saat  kadar  konuştuk."  şeklinde  karısına  kısa  bir açıklama yaptıktan sonra yüzünü SinHa'ya çevirdi. Bir yandan da "Eğer söylemezsem ve bir gün Gönül bu ışığı bir kere daha  görürse. adeta baygınlık geçirecekti. Gönül. Admin SinHa olduğunu. bak. duvarda ışık var!" dedi. "Bak. Gönül çığlık atarak Bilge'nin yanına sıçradı. neler oluyor? Lütfen." diye düşünüyordu. Bilge'ye sokuldu ve koluna sıkı sıkı sarıldı. Tam bu sırada duvarda bir ışık belirdi. bu da ne?" Bilge sakin bir sesle: "Annenlerden geldığın günü hatırlıyor musun? İşte o gün bu varlık bana geldi ve uzun  süre onunla sohbet ettik. aklını oynatır. bak! Sen de görüyor musun. Tam bu sırada evin içini dolduran bir sesle irkildi Gönül: "Selam size ey kutlu dostlar.bocalıyordu. O pozitif bir varlık. kendisine zarar verir." dedi ve başından geçenleri  anlatmaya hazırlandı. Ben SinHa. .  Tir tir titriyordu. bizi saf ve gerçek bilgiye ulaştırmak  için  yardım  edeceğini  söyledi." dedi ses.

" "Oğlan mı kız mı?" "Bu  fark  eder  mi?  Şu  anda  başlı  başına  bir  mucizeyi  yaşıyorsun.  Bundaki  görkemi  kavramaya çalış. Onun da bizim sohbetimizde bulunmasını  n sakıncası yoktur.  Çevresinde  ışık  haleleri  vardı.  insan. farkında  olması da beklenemezdi." dedi." "Bu nasıl olacak. Çünkü içinde bir can taşıyorsun. onun ya-----------1 41 et.  yaşam  ve  ölüm  üzerine  konuştuk. SinHa Gönül'e hitaben: "Güzel  kızım. sana güven duyabileceğimin kanıtı oldu. siluetten biçime dönüşmüştü. Gönül: "Pardon efendim. SinHa."  dedığınde. Henüz bunu anlayacak döneme girmediği için. Size ne diye hitap edebilirim?" SinHa: "İstedığın şekilde hitap edebilirsin."  dedi.  holigramik  bir  görüntü  sergiliyordu.  O  bizim  bu  konulardaki  sorulanmızı  yanıtlamak  için  geldi.----------1 40 I---------"Aleykümselam hocam. Çevresine saçtığı yoğun güven duygusu ve huzur Gönül'ü  de  kuşatmıştı.  içtiklerine  ve  baktıklarına dikkat et. Gönül'ün bundan haberi yoktu." dedi.  Lazer  ekranda  izlenen bir görüntü gibiydi.  şu  dakikadan  itibaren  yediklerine. "Yani benim hamile olduğumu mu söylüyorsunuz?" "Evet" "Bunu nasıl biliyorsunuz?" "Ben onu görebiliyorum. Zorda kaldığın halde. Bilge'ye hitaben: "Senin sözünün eri olduğunu gördüm. Gönül zaten yatışmıştı. boşlukta  bağdaş  kurmuş.  Ona  "Sakin  ol." Gönül gayrıihtiyari "Ne sohbeti?" dedi. SinHa. Eşin de en az senin kadar  pozitif değerlerle yüklü yüksek bir ruha sahip. Hem kız veya oğlan olması neyi değiştirir? Eğer illâ bir şey için endişe  edeceksen." I----------pısinın pozitif enerjilerden oluşmamasından endişe et ve pozitif olması için ona yardım  .  Bu benim açımdan. SinHa.  inanç. eşine benden söz etmedin." dedi. Bilge: "Hocamızla  evren.  size  zarar  vermek  için  gelmedim.

 Onun da duyabileceği şekilde kutsal kitabı oku. söze nereden başlayacaklarını bilemeden öylece dakikalar geçti.. Onun  duymayacağını.  öfkelenme.  ona  yüklenecek ilahî disketi zedeler..  Artık  o  senin  duyumsayacağın  her  şeyi  duyumsar.  anlamayacağını  sanma. SinHa: "İşte bütün mesele o kudreti anlamaktır.  Şimdi  bu  varlığa.  saf  bilgiyi  ve  doğru  inancı  kavrayabilecek kapasitede olmasını  sağlarsın. "Bu ne muhteşem kudret böyle?" diye sordu kendi kendine. derin bir uykudan uyanmış gibi sıçradı.  görür  ve  algılar. şaşırdım! Hiçbir şey aklıma gelmiyor!" Bilge  de  dalmıştı.  Ona sevdığın müzikleri dinlet." dedi.  "Biliyorum.  Sadece  senin  anlayacağın  formlarda  ifade  edemez.  duyar." Gönül.  Böylece  onun  yapısının. Gökyüzüne ve yeşile sıkça bak.  bir  kere  daha  sarsıldı."Negatif yani helal olmayan.  sende  karar  kılan  varlık  da  olgun  ve  yüce ruhlu olsun.  Mamafih dinlemesini bilirsen o da seninle iletişim içindedir. Bilge. Programları bozulur.  O  manyetik  alan. Çünkü  onun bu âlemde yapacağı yolculuk şu dakikalardan itibaren başlamış bulunuyor.  Çocuğunun  orada  olduğunu  düşündü  ve  içinden." sandığı .  Bilge.  Ne  diyeceklerini.  içindeki  bütün  şablonların  çözüldüğünü. SinHa: "Niye sustunuz?" Gönül atıldı: "Efendim ne diyeceğimi bilemiyorum. onun ruhunu  zedelersin. Pis ve karanlık ortamlardan uzak dur. Yaratıcı’nın yenmesini  ve  içmesini  yasakladığı  nesnelerden  uzak  dur.  Hoş  olmayan  görüntülere bakma.  Gönül'ün  kamına  baktı.  sarsılmıştı. Üzülme.  kimseyi  küçük  düşürme  ki. SinHa yine içinden geçirdiği bir soruya  yanıt  vermişti.  o  da  tıpkı  Bilge  gibi  derin  saygı  duyuyordu.  Haram  bakışlar  negatif  dalgalar  gibidir.

 sonunda cehennemlik olur.. kötü olan şeyi nasıl Allah'a yakıştırabiliriz?" "Allah  kendisine  yakıştırmasaydı  şeytanı  yaratmaz  ve  o  kadar  kudretlerle  donatmazdı.  . yağmur olmazsa susuzluktan kırılırız.  bundan  büyük  şer  olmaz. berekettir.---------1 42 1--------şeylerin  bir  hiç  olduğunu  kavramaya  başladı.  köprüler  yıkıldı..  Bak  dışarıda  yağmur  yağıyor.  Binlerce  insan  yağmurdan  zarar  gördü.  insanin nefsi.  İnsanın  ebedî  azap  veya  cehennem  dedığınız 'Yaratıcı’nın sevgisinden mahrum bırakılma' cezasına çarptırılması serlerin en büyüğü.' diyebilirsin?" "Ama hocam.  Bunlardaki  kötülükleri Allah'a nasıl yakıştırabiliriz?" "Niye yakıştıramıyorsun?" "Şer olan.  entelektüellik  ayaklarıyla  teoloji  konusunda  etrafına  kestiği  ahkamları  hatırladı. Yanlışlardan  ve O'na yakışmayan şeylerden.." "Allah'ı  yarattıklarından  niye  tenzih  ediyorsun  ki?  O  kendisine  yakıştıramayacağı  şeyi  yaratmaz. Bilge: "Allah'ı.  şeytan.  beşeri  yaklaşımlar.  Bol  keseden." "Ama efendim.  Birçok ev sular altında kaldı. Mallar telef oldu. seni anlamaktan uzağız."  dedi  ve  "Seni  tenzih ederim ya Rabbi.  Hem şeytanın şer olduğunu nereden biliyorsun 7" "Hocam  sayısız  insan.. Yollar  bozuldu." diye mırildandı.. doğru yoldan  sapar.  pislik.  Şu  anda  pek  çok  semti  su  bastı. düşüncelerimden ve aklıma gelen vasıflarından tenzih ediyorum.  hiçlik." "Peki şeytan olmasaydı?" "Daha iyi olmaz mıydı? Birçok insan şeytanın kandırmasıyla helak olur. Şeytanın varlığını nasıl 'Hayır' diye anabiliriz?" "Şeytanın  varlığı  başkadır.  şeytana  uymak  başkadır. Bir yığın insan yaşamını kaybetti.  "Hata  etmişim.  Nasıl  'Yağmur  Hayırdır.  Yağmur Hayır mıdır şer midir?" "Hayırdır!" "Nereden  biliyorsun?  Bak  az  sonra  öğreneceksin.SinHa: "Kimi neyden tenzih ediyorsun?" diye sordu. Bundan daha büyük şer olur mu?" ----------1 43 I---------"Doğrudur.  şeytanın  saptırmasıyla  yaradılış  maksadının  dışına  taşıyor  ve  cehennemlik oluyor.

 şerri işlemek serdir.  Ama  bazı  şeyler  onun  ısısıyla  çürür.  Ve  insan  devinimi. Allah insanı hiçbir zaman günah işlemesin diye yaratmamıştır.  'Bu  şeytan  da  niye  yaratıldı?  Allah  şer  olan  bir  varlığı  yaratmayı  kendi  rahmetine nasıl yakıştırabildi?' diyemez. sizi yok eder yerınıze.  İnsan  ise  ancak  devinebildiği  kadar  değer  ifade  eder. maddî ve  manevî  hiçbir  gelişme  olmazdı.  Aksine.  büyük  günahları  işleyenlerin  dinden  çıktığına  karar  vermişler  ve  hata  işlemişlerdir.  bozulur. Mamafih  bu  düşüncede  sen  yalnız  da  değilsin. bir hata işledığınde  pişmanlığını  açığa  vurup  tövbe  yoluna  gidenleri  yaratırdık. yoksa o şeylerin doğasından mıdır?" "Tabi ki o şeylerin yapısından kaynaklanır." "Bak  şimdi. Şerri işlemek özel durumların neticesiyken. Hatta kararır. hiç şer işlememek mümkün değildir." "Eğer şeytan olmasaydı.  'Siz  hiç  günah  işlemeyen  varlıklar  olsaydınız.  kokuşur. Oysa şerri yaratmak değil.  Ve  'Şerri yaratmak serdir. Çünkü insanda öyle derin duygu- . bir şeyi  yaratmak  onun  bütün  sonuçlarına  bakar. ona hiç yenilmez.  Yani  şeytan  bir  tür  analizör. Peki bu güneşten midir. Hem  'günah'  dedığınız şeyi  işlememek.  Zaten  insanın  günah  dedığınız şeyleri yapmamak gibi bir lüksü yoktur. Sonra bir konu daha var.  doğru  kadar  yanlış  yapmaya  da  mahkumdur.  bir  devinimsizliktir.  Bu  da  gösteriyor ki.  İnsan  iradesini  kötüye  kullanıp  şeytana  mağlup  olduğunda.'  diyor.  İyilerle  kötülerin birbirinden ayrışmasını  sağlar.  Birçok  din  bilgini bile bu meseleyi anlamadığı  için. Bunu nasıl izah edeceksin?" "Bilmiyorum.  tam  ve  saf  bilgi  kaynaklı  olmadığı  için. insanın doğasında var olan yetenekler ortaya çıkmaz.  Onlar  da  tıpkı  senin  gibi  Allah'ı  'kötü  sandıkları  fiillerden  tenzih  etmek  için'  şerri  yaratmayı  Allah'a  layık  görmemişlerdir.Ancak sayısız insan da var ki.' derler.  güneş  her  şeye  hayat  verir.

 biraz da yorgunluğun tesiriyle başını  eşinin omzuna  yaslamış  uykuya  dalmıştı." "Ama  hocam. Arzu ve vehimleri onu kontrolüne alarak az ve  önemsiz  hazır  bir  lezzeti.  hazır  bir  gramlık  lezzeti.  ilerdeki  bir  kiloluk  lezzete  değişecek  şekilde  yaratılmış.  Dolayısıyla  insanda  öyle  duygular ve arzular vardır ki onlar bedene hakim oldu mu.  İnsanın  mahiyetini  ve  zaaflarını  iyi  bilmek  gerekir.  O  yüzden  ilahî  mesajda  günah  işleyenler  şiddetli  bir  şekilde  korkutularak  öyle  bir  seçimle  karşılaştıklarında  arzularına  yenilmemeleri  sağlanmaya  çalışılıyor.. büyük günahları işlemek veya şerri seçmek. ileride alacağı muhtemel 1000 liraya tercih etmesi  gibi. hazır 10 lirayı..  onu  hafif  bir  hareketle  uyandırmaya  niyetlendi ancak Sin-Ha'nın işaretiyle bundan vazgeçti: -----------1 45 I----------"Bırak  uyusun. Duygu ve arzuların beden  üzerinde  kontrolü  ele  geçirmesinden  kaynaklanıyor. Aklın uyarısını dinlemez.  bir  öğrenci  bile  öğretmeninden  işiteceği  azar  yüzünden." Bilge meraklanarak sordu: "Rüyasında ne gördüğünü biliyor musunuz?" "Evet çünkü şu anda o rüyayı seyrediyorum.  bir  günah  işledığınde  hemen  tövbe  edip  o  davranıştan  dolayı  Yaratacı'dan özür dilemesidir. iradesine hakim olması imkanı  kalmaz ve günah işler.. onlar devreye girdığınde insanin.  Çünkü  insan.  Bilge.  nasıl  günah  işleyebilir?" "Bu  insanın  doğasıyla  ilgili  bir  konudur.  Bu  nedenle  hazır  bir  tokat  yemektense  ilerde  olası  sayısız  azapları  seçer..----------1 44 I---------- lar ve latifeler var ki." "Öyleyse.  ilerde  gayet  büyük  bir  ödüle  tercih  ettirir.  insanda  yukarıda  sözünü  ettiğim  duygular  baskın  olduğu  zaman  aklı  ve  iradesi  devre dışı kalır." Bu sırada Gönül biraz konudan sıkılmış olmanın. Yani şerri seçer.  ödevini  ihmal  etmeden yaptığı  halde.  Bir  insan  gerçekten  inanıyorsa  ve  O'nun  kendisini  cezalandıracağını  biliyorsa. Demek ki sorun hiç günah işlememek veya hiç  şerre  bulaşmamak  değil.  Çaresizlik  içindeki bir insanın.  Şimdi  çok  güzel  bir  rüya  görüyoı;  Az  sonra  u-yanacak ve konumuz değişecek.  bir  insan Yaratacısınin 'yapma'  dediği  şeyleri  yapıp  durursa  bu  ne  anlama  gelir?  Ondan  çekinmedığıni  veya  ona  inanmadığını  gösterir. imansızlıktan gelmiyor?" "Tabi ki. akıl ve kalp susar." .  Çünkü  arzu  ve  istekler  geleceğe  bakmaz  an'a  bakar.

" Onlar  konuşurken  Gönül  sıçrayarak  uyandı. yoksulluk gibi mi?" "O da dahil her şey.  Elektrik  dalgaları  nasıl  televizyon  cihazına  girip  yeniden  şekillere  bürünürlerse. SinHa'ya dönerek: ." "Bu nasıl mümkün oluyor?" "insan  rüya  görürken.  Uyumuş  olmasından  dolayı  utandı:  "Tuhaf!"  dedi.  bu  enerji  sinyalleri  de  öyle."  Bilge  "Ne  gördün?"  diye  soracaktı ki.  beyin  yaşanan  duyguları görsel  olarak  depolar.  İnsanın  kalbi  aynı  zamanda  muhteşem  bir  ekrandır.  Her  şey  belli  ölçülerle olur ve biter.  Her  gün. İşte bu  yüzden rüyaları tabir ettirmek zorunda kalırsınız.  Her  görüntünün  havada  yayılmış  olan  şekli."Nasıl seyrediyorsunuz?" "Gayet net seyrediyorum. Yaratıcı’nın olup  bitecek  hadiselerle  ilgili  koyduğu  ölçülerdir. Her şey matematiksel bir ifadedir." "Nasip çarkı mı? O da ne?" "Kader." "Yani zenginlik.  Buna  nasip  çarkı  denir. Gönül. Bazıları ise rüya âleminin unsurlarıyla  yansır. Neyin.  her  saat. bir film izler gibi.  yaratılmışların nasipleri dağıtılır ve onlara nasıl ulaşacağı belirlenir. ne kadar isabet edeceği  belirlenir." "Şimdi ne görüyor?" "Nasip çarkını izliyor. insanın gündelik yaşamında  tanıdığı eşyaların formuna girer. kime.  bir  bilinç  yansıtıcısıdır  ve  bir  tür  hafızadır.  bir  enerjidir.  "Dalmışım  ve  üstelik  rüya  bile  gördüm.  Beynin  yaydığı dalgalar orada şekle bürünür. Bu görüntülerin çoğu.

 söylemiştınız.  Herkes  dönme  dolaptan  kendilerine  gelecek  bir  şeyler  bekliyordu."  Bilge." "Evet  insan  bazen  öyle  düşüncelere  kapılıyor  ki. Gönül'e döndü: "Ne gördün?" "Uçsuz  bucaksız  bir  dönme  dolap  vardı. Gönül." SinHa gülümsedi: "Bak  kızım  çocuğunun  cinsiyetini  merak  ediyordun..  her  hareketimiz  bizim  irademizin  sonucuymuş gibi geliyor.  Merakm  sona  erdi. İçinde çok güzel bir kız çocuğu vardı.  Sevinçten  bir  çığlık  attım ve uyandım. Vicdanını iyi dinlersen.'  Gözlerime  inanamıyordum.  Gönül'ün  gördüğü  rüyayı  merak  etmekten  SinHa'nın  söylediği son sözleri duymadı bile. "Nasıl yani?" diye sordu." dedi.' diyen bir ses duydum. Öyle zamanlar da oluyor  ki insan olup bitenlerin hiç birinde  . Daha da ilerisi var.46 "Hocam nasip nedir? Kadere inanmamız emrediliyor ama her §ey kaderimiz gereğince  gelişiyorsa günah veya sevap işlemekteki payımız nedir?" SinHa. Bilge'ye gülümseyerek.  Adını  bile  öğrendin üstelik." Gönül'ün SinHa'ya hayranlığı artmaya başlamıştı.  Rüya  gördüğümü  nasıl  bildi?"  SinHa: "Beyninin yaydığı dalgalardan senin neler gördüğünü izledim. Siz ise.  Bir  gün  siz  de  geliştireceğınız birtakım  aletlerle  insanların gördüğü rüyaları anında izleyebilecek hatta onları kaydedebileceksınız.  Bütün  insanlık  onun  etrafında  toplanmıştı. çocuklarınıza isim taktığınızı düşünürsünüz. Gözünüz her iki dakikada bir algıladığı şekilleri beyindeki görüntü ve ses  arşivine  kaydeder. yaptığin veya yapmadığın işlerde  senin de iradenin rol oynayıp oynamadığını kavrarsın." "Peki öyle değil mi? Yani bizim olup bitenlerde hiç katkımız yok mu?" "Olmaz olur mu? Elbette var. Beynınızdeki  görüntüleri  yeniden  ekrana  taşıyıp  izleme  imkanı  bile  bulacaksınız. Merak ve  heyecanla sepeti açtım. o senin nasibin.  Pek  çok  el  uzandı  ama  sepeti  yakalamayı  başaramadı. O anda 'Al onu. Demek ki her şey ezelden belirlenmiş. Üzerine de bir eti----------1 47 I---------ket  iliştirilmişti:  'Gönül  kızı  Betül. şaşkınlıkla. kendi kendınıze evlendığınızi. isimlerınız bile.  Sepet  havada  süzüldü.  süzüldü  ve  geldi  benim önüme düştü."  "Anlamadım. "Bak" dedi "Konu nasıl değişti?" Bilge: "Evet efendim..  O  keşmekeş  içinde  dönme  dolaptan  fırlayan  bir  sepet  benim  bulunduğum  yöne  doğru  geldi. "Siz rüyaları da mı görüyorsunuz?" " Bu olağanüstü  bir  beceri  değil. Bilge: "Sen dalınca hocam senin rüya görmekte olduğunu söyledi ve uyanınca senin soracağın  soruyla  konunun  değişeceğini  belirtti.  Ben  kalabalığın  en  arkasında  duruyordum.  Yüzlerce  insan  sepeti  yakalamaya  çalıştı.

" "İşte kader bu. öyle  mi?" "Sayılır. SinHa. geçilmesi gereken en az beş basamak var." "Peki kaderden başlayabilir miyiz?" "Neden hemen kadere  geçtin?  Ona  ulaşmadan  önce.  konuşulması  ve  anlaşılması  gereken en az beş konu. "Az önce şerri yaratmakla işlemek arasındaki farktan söz  etmiştik. Ama onu seçmek sizin eylemınızdir." "Yani her şeyi yaratan Allah ama onların içinden doğruyu veya yanlışı seçen biziz. Şerri yaratmak Yaratıcı’nın işidir.gerçek bir role sahip olmadığına inanıyor.  Uğur  veya uğursuzluk ise tamamen başka bir alandır. uğur veya uğursuzluk diye bir şey var  mı?" "Bunların her biri ayrı ayrı  kavramlar." ." "Peki hocam Gönül'ün sorusunu ben de sorabilir miyim?" "Hangi soru?" "Nasip ve kader! Nasip denen şey nedir? Şans.  şans  başkadır." dedi.  Kader  başka.  nasip  başka.

" "Ama yine de insan." "Ne demek örfün getirdiği hazır şablon!" "Senin  baban  Müslüman  değil  de  Hıristiyan  olsaydı.-----------1 48 I---------"Nasıl yani? Hangi basamakları geçmek lazım?" "Yaratacıyı.  şimdi  sen  o  dini  öğreniyor  olmayacak mıydin?" "Doğru. Siz hep sanıyorsunuz ama bilmiyorsunuz.  Ben  bu  öğretide  takip  edilmesi  gereken  silsileden  söz  ediyorum.  zaten  inanmış  insanlardır. bizim için 'Allah'ın Kelimesi.." "Evet.' demişler.  bir  yığın  insan var demek olmuyor mu bu?" "Elbette  ki  öyle. Oysa sanıların çoğu yanlış olmaktan kurtulmaz.  Üçüncü  basamak  ise  O'nu sevmek ve sevgiyi açığa vurmaktır." "Öyleyse senin imanında. bizzat inananlara. Allah.  daha  doğrusu  evreni  tasarlayan  dehayı  tanımaktır. Yani Allah'ı bilmek. O'na ait halleri kavraya-bilesin. .  iman  edip  onu  yüreğinde yaşamak başkadır. Siz buna kulluk dersınız.  ama  aslında  Allah'a  iman  etmemiş. tam olarak bildin mi ki. İslam'ı seçmende ve onu kabulünde  ciddi bir özel gayretin yok.  Örfün  getirdiği  hazır  şablonları  kullanmak  başkadır. Mamafih sonu da O'dur." "Hayır! 'Allah'ı idrak etmek.'  diye  emrediyor.  I-kinci basamak o 'Tasarımcı'nın'  Allah  olduğunu  bilmek  ve  yasalarına  uymaktır. Ama. ki yaratıcılık onun  sadece bir özelliğidir. 'Ey iman  edenler. O'nu idrak edemeyeceğini idrak etmektir. O'nun kendisini  vasfettiği  haliyle  Allah'a  inanan  çok  az.  Çünkü  elınızdeki  bilgiler  sanılardan  öteye  geçmiyor. Tabi O'nu  kavradığım sandıktan sonra da iş bitmez.  İman  edenler. inancın ne olduğunu bilesin.. aklıyla nasıl bir kudretle karşı karşıya olduğunu kavrar. inancının pekişmesinde. inanmak ve itaat etmek. Allah'a iman  edin. özelliklerini kendınızin belirlediği bir tanrı inancı var.. înançsız-----------1 49 I----------lığın ıstırabını çektin mi ki.  Onları tekrar Allah'a iman etmeye çağırmanın mantığı nedir?" "Hocam bu ayet değil mi? Bugüne kadar hiç dikkatimi çekmemişti. Sizin için ayet. Allah'a ve üstelik doğru Allah'a  inanmanın ne olduğunu nasıl kavrayacaksın? Hepınızde..  Birinci  basamak  Yaratıcı'yı." "O  zaman  ortalıkta  iman  ettiğini  sanan. Her şeyin özü ve aslı  budur. İşin başı Yaratıcı'dır.

  Yani  siz  aslında  yüreğınızden gelerek  O'na  ihtiyaç  duymuyorsunuz.  bir  miras. O insan türünün en dirençli.  SinHa. Sonra sözü yine SinHa başlattı: "O kara derili köleyi hatırlıyor musun?" "Hangi kara derili köle?" "Hani şu sesi uzayın en derin yerlerine kadar ulaşan köle? Siz ona "ezan okuyan adam"  adını taktınız..." Bir sessizlik  oldu.  En  büyük  problemınız karanlığı  tanımadan ışığa sahip olmanızdır. Ama biz onu başka bir ö-zelliğiyle biliyoruz.  İmanın  ve  dinin  insanın  yaşamındaki  önemini  o  zaman  kavrayabilirsınız.  Sadece  babalarınızdan  ve  atalarınızdan  öyle  gördüğünüz için.  imanınızı  ve  dinınızi  de  öyle  devraldınız.  Ona  yapılan  işkenceyi  bütün  gökyüzü birimleri izledi. inanıyor ve yaşıyor görünüyorsunuz.Siz  kültürünüzü  atalarınızdan  nasıl  devralmışsamz. O yüzden de İlahî Me-saj'a çok  sevdığınız bir  şiir  kitabı  veya  kıymetli  bir  tarihi  eser  gibi  bakmaktan  kendınızi alamıyorsunuz.  sanki  ikisine  de  duydukları  yeni  bilgileri  akıllarına oturtabilmeleri için süre tanımıştı." "Anladım.  Bilali  Habeşi'yi  kastediyorsunuz!"  "Evet  o.  en samimi birey-lerindendi.  Din  sizin  için  bir  ata  yadigarı." "Peki bu yanlışsa. doğrusu nasıl olacak? "Sizin sahabe dedığınız insanlan  iyi  incelemeniz  gerekir. Ona yapılan dayanılmaz işkencelere rağmen o hep "Ehad! EForma: 4 .

 Kimdi o?" "Tabi  ki  birileri  çarmıha  gerildi. Yaratıcı kudret hepimizi o sahnelere tanık  kıldı.  Bir  de  Eyüp'ün  çilesi  ve  Allah'tan  bir  kelime  olan  İsa'nın  çarmıha  gerilmek  istenmesi.  Fakat  derin  bir  Allah  inancına'u-laşmıştı.---------1 50 1-------had!" diyordu. büyük bir merakla. ne kadar bağnaz ve doğru sanarak ne kadar derin yanlışlıklara düşebileceğinin  de  belgesi  oldu. "Allah Tektir!" diye inliyordu.  Hepimiz onu izledik ama müdahale etmemize izin verilmedi.  O  gün  çarmıha  gerilen. Ama onlar 'İsa'yı çarmıha gerdik. "O  inançsızlığın  doğurduğu  sahipsizliğin  karanlığını  yüreğinde  yaşamıştı.  Gerçi  İsa  sizin  sandığınız gibi çarmıha gerilmedi.  Ama  Bilal.  gayba  aşina  değildi..  Sonunda  gerçeği  kavramış  ve  sahibini  bulmanın  haz-zma  ermişti...  sonuna  kadar  yapılan  işkencelere  katlandı.. -------------1 51 I------------O.' sanıyorlardı.  Onun  dünyevi  bedeniyle  göğe  çekilmesi.  Bilal'in  direnişi  ise.  İsa  ise  göğe  çekildi.  insanın  ne  kadar  küstah..  Ama  bu  hal.  aslında  İsa'yı  ve  kendisinin  de  aralarında bulunduğu havarileri ihbar eden kişiydi.." "Hangi itirazlara?" "Diğer  dört  olayda  muhataplar  gayba  aşina  peygamberlerdi." "Ama birileri çarmıha gerildi.  O  yüzden de evrenin Yaratıcısı onun görüntülerini ve sesini evrenin her noktasına yaydı..  Ölümü  göze  aldı  ve  kalbindeki  Allah  inancına gölge düşürmedi.  İbrahim'in  yakılması  ve  oğlunu  kurban  etmesi. İlk  üç  olayda  Yaratıcı  müdahalemizi  istedi  ama  İsa'nın  ve  Bi-lal'in  yaşadıklanna  müdahale etmemizi istemedi.." "Daha önce de buna benzer tanıklıklarınız oldu mu?" "Evet  oldu.." "Neden özellikle ona yapılanlara hepınızi tanık kıldı?" "İnsan türünün erdemini ve kararlılığının gücünü kavrayalım diye..  Hem  de  hiçbir  şey  görmeden.  geçmişte  insanın  yaratılıp  muhatap  bir  varlık  olarak  görevlendirilmesine  karşı  oluşan  itirazlara  yanıt  niteliğindeydi. "Neden?" "İnsandaki  nefreti  ve  gayba  imanın  gücünü  kavrayalım  diye.  Çünkü  İsa'ya  yapılanlar. Onun sırrı neydi biliyor musun?" "Neydi?" dedi Gönül.  biz  gök  ahalisini  çok  hayrete  düşürmüştü.  meleklerin  itirazını  doğrular mahiyetteydi.  Bu  derin  inançtan  dolayı  .

 Çünkü kocası "Onu sevmiştim. "Peki şimdiki sevginle." dedi. Büyük bir merakla yanı başında  oturan kocasının ağzından çıkacak söze kulak kesildi. Gönül'ün dikkat kesilmesine yetti. ona kavuşmayı istedığın dönemlerdeki sevgin aynı mı?" "Elbette şimdi biraz daha farklı. SinHa iki tarafı da yatıştıracak bir ses tonu ile: ." Bilge bütün doğallığıyla; "Ne muhteşem bir olay! O ne kutlu bir insanmış!. Ben onu çok sevmiştim. Bu sorgulama Bilge'nin de Gönül'ün de bir parça  gerilmesine neden olmuştu.. Ama aynı kararlılık yok.. bu sözünün eşinin kalbinde dalgalanmalara neden olduğunu hemen sezdi ve: "Tabi ki seviyorum!" dedi." Bilge: "Niçin bende o kararlılık yok?" diyecekti ki SinHa sözünü sürdürdü: "Karına aşık oldun mu?" "Evet." "Peki şimdi sevmiyor musun?" SinHa'nin bu sorusu. Acaba şimdi sevmiyor muydu? Yahut sevgisi mi azalmıştı? Bilge. "Aynı donanım sende de var." demekle yetindi Bilge."  demişti.çektiği acılara ve yapılan işkencelerin şiddetine rağmen geri adım atmadı." "Neden farkli olduğunu biliyor musun?" "Bilmiyorum.

 Benzer elbiseler giyerler.  Bugünkü  İslam  yurtlarının  durumu  da  bunu  göstermektedir.  İşin  özüne  inmeyi  akıl  etmezler.  daha  çok  'cezalandırdığına'  tanık  olursunuz.  Her  günah  işleyeni cehenneme gönderen ise 'sanmak'tadır; Hak'tan Hakikat'ten habersizdir.  insanlar  mensup  oldukları  dinî  atmosferi  hazır  bulurlar  ve  büyüklerinden  gördüklerini  taklit  ederler. Oysa gerçek bir mümin başkasında bir kusur gördüğü zaman. Tanrı hakkında 'sadece bilgi sahibi' olanlar ise toleransı  kendi  nefislerine.  cezalandırıcılığindan  daha  önde  olduğunu  görürsünüz. imanın gerçek veya taklidi olmasından mı kaynaklanıyor.  Kendi yanlışlarına  dinî  bir  mazeret  bulurlar  ama  başkalarının  hatalarını. onu uyarır ama  Allah'ın  sonsuz rahmet  sahibi  olduğuna  inandığı  için  mahkum  etmez.  Oysa  Allah'a  iman  etmekle  bir  tanrının  varlığını  bilmek birbirinden çok farklı şeylerdir.  Daha  çok  sanmak  ve  inanmak  farkından  kaynaklanır. İşte  .  ellerindeki  bilgi  şablonuyla hemen mahkum ederler.  alışmadır.  yüreklerindeki  imanın  bir  gereği  olmaktan  çok.  taassubu  ve  cehalet  ateşini  başkalarına  yönlendirirler. O zaman ikisini birbirinden ayırmak zorlaşır.  Tekrarlayıp  durdukları  eylemleri  ibadet  zannederler.  öyle  alıştırıldıklan  için  yaparlar.  Oysa  sıradan  bir  din  bilgininin." "Bu.  Allah'a  imanda  da  en  tehlikeli  nokta  ülfettir.  olayın  farkındadır.  Çünkü  onlar. Neden?" "Çünkü sistemin en temelinde bu gerçek yatmaktadır.  ibadetlerinde  samimidirler  ama  bunu. 7» "Denilebilir. hak olan dinden  bütün sapmalar. nedir iktiran?" "Yakınlık  demektir.  Allah'ın  Son  Elçisi'nin  yaşamını  inceledığınızde.----------1 52 I---------- "İşte  bu.  bağışlayıcılığinın. bu iki hususun birbiriyle karıştırılmasından kaynaklanır.  kendi nefsine karşı tavizsizdir." MUHSİN "Sen iktiran nedir bilir misin?" "Bilmiyorum.  Allah'ın  varlığı  meselesini  hazır  bir  postüla  olarak  benimserler  ve  tekrarlayıp  dururlar. Bütün hurafeler." Bilge sordu: "Hocam bunu çok tekrar ediyorsunuz.  Bazen  doğru  ile  yanlış  birbirine  oldukça  yakın  biçimlerde  görünürler.  'Yaratılanı  hoş  gördük  yaratandan  ötürü'  diyen." "Bu nasıl olabilir?" "Allah'a 'gerçekten inanan bir insan' başkalarına olabildığınce hoşgörülü olduğu halde.  Yani  ülfet.

  Allah'a  iman etmek böyledir?  İkisini  aynı  elbiseler  içinde  göre  göre  aralarında bir fark yok zannedersınız." "Yani?" "Yani.  O  yüzden  de  kıymetini  yeterince  bilemezsin.  Dolayısıyla  bunun ne  büyük  bir  nimet olduğunu da düşünmez.  O'nu  daima  içinde yaşatmaktan farklı bir şeydir.Allah'ı  bilmekle. kimsenin yarın güneşin doğup doğmayacağı konusunda bir  kaygısı  yok.  Allah'a  iman  da  böyledir.  O  nimet  elinde.  elbette  karını  seviyorsun.  Çünkü  sen  ona  kavuşmuşsun." "Ama doğmayabilir de. Çünkü güneşin her gün doğmasına alışmışlardır. Herkes bir yaratıcının varlığını bilir a- ." "O da bir olasılık. biraz açar mısınız?" "Yarın güneş doğar mı?" "Doğar." "Hocam anlayamadım." "Fakat o hep doğduğu için.  Ama  inancın  sanıya  ve  alışkanlığa  tahammülü  yoktur. alışmayı beraberinde getirir. Kaba taslak bilgiler..  başlangıçtaki  gibi  yoğun  ve  ıstırap  verici  değil.  O  yüzden  de  bu  muazzam  hadiseye  kimse  kafa  yormaz.  Allah'ın  varlığını  bilmek.  Alışkanlık  tekdüzeliktir  ama  iman sürekli tazelenmektir.  Ama  bu  sevgi.  Güneş  ise  görevini  kusursuz  yapar  ve  her  zaman  tam  saatinde  doğar..

" "Ya  gördün  mü?  Şunu  unutma  ki  güzel  kızım." "Nefes alıp verirken Allah'ı mı anıyoruz?" "Elbette  nefes  tek  başına  Yaratıcı’nın en  yalın  adıdır.  O  'Size  kendi  ruhumdan üfledim..  Ondan her şeyi benimle paylaşmasını  isterim. bundan büyük rahatsızlık duyarım.  Eğer  onun  beni  hâlâ  eskisi  kadar  sevmedığıni hissedersem.  O  yüzden  de  kendisine ait şeylerin başkalarına isnat edilmesine.----------1 54 I---------ma bu bilgi." "Yani Allah'a inanmayan insan yaşayamaz mı?"  "Öyle de denilebilir.  Demek  insan  organizması  Allahsızlığa'  en  fazla  dört  dakika  dayanabilir.  kulun. Kulunun sevgisini kimseyle paylaşamaz.  en  kıskanç  Allah'tır. ömrünün büyük bir kısmını  seninle birlikte geçiriyor mu?" "Evet.  Ama  O. kendisine yönelmek üzere  yarattığı  sevginin  başka  varlıklara  yönlendirilmesine;  yani  şirk  koşulmasına  asla  tahammül  edemez." "Gördün  mü.. ----------1 55 I---------- Elbette  kulunun  kendisine  mahkum  olduğunu  bilir.  Çünkü  nefes  alıp  verirken  çıkardığınız ses  Allah'ın  adıdır. . Sizin alıp verdığınız nefesler de o üflemenin sizde açığa  çıkmasından ibarettir.  Örneğin  beni  gerçekten  sevip  sevmedığıni zaman  zaman  merak  ediyorum. seninle evli olması nedeniyle her gün bu eve gelip.  Senin  kalbin." Gönül iyice meraklanmıştı: "Nasıl yani? Biz nefes alırken Allah'ı mı anıyoruz?" SinHa: "Elbette.  Yani  'Hu'." "Peki bu seninle ilgileniyor olmaya yeter mi?" "Hayır elbette  başka  şeyler  de  beklerim.  kendi  arzusuyla  sevmesini  bekler. Şimdi bir insan nefes almadan kaç dakika yaşayabilir." "Dört dakika.  Hiçbir  canlı  nefes  almadan yaşayamaz ve nefes Yaratıcı’nın adıdır. herkesi her zaman aynı oranda etkilemez. O'nun sevgisinin küçük bir aynasıdır." "Peki öyleyse Allah'ı dil ile anmanın anlamı ne oluyor?" "Bilge.  O'nu  bu  mahkumiyetten  dolayı  değil. Halbuki insan doğası O'nsuzluğa  ancak dört dakika dayanabilir ve ölür.' buyuruyor.

  kişinin  iradeli hareketlerinde de Rabbin rizasını  gözetmeye  çağrıdır. Gönül'ün sözünü  kesti: "Doğru ama sırayı takip etmiyorsun" "Nasıl yani?" "Allah'a iman her şeyin ilkidir. Sen kocanı Allah için seversen.  Tanrı da kulunun kalbinde kendisinin yerini alacak sevgilere tahammül edemez.  Ama  seni  sevmesi  ve  herkesten  önde  tutması  iradesiyle  ilgili bir sorundur." "Altı.  kocanın  kalbinde  senden  başka  kadınların varlığına  tahammül  edemezsen.  kitaplara  iman.. peygamberin ne anlamı var?" "Doğru. kocan da seni Yaratıcı’nın bir armağanı olarak severse sorun kalmaz. Senin  sevgin de dahil. O yoksa.  kulun  Tanrı'yı  iradesi  dışında  anmasıdır." "O zaman bizim işimiz çok zor. Allah'a iman.  İşte  imana  davet." "Hayır o kadar da zor değil.  Yaratıcı  ise  iradeli  bir  ilgi  ister. ve kadere yani hayrın ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına iman. ahiretin ne anlamı  var. Kocanın bu eve her gün gelmesi." ." "Şimdi tekrar ve doğru olarak say!" "Allah'a  iman.  meleklere  iman.  Nefes. " Sin H a.  peygamberlere  iman.Sen  nasıl..  ahiret  gününe  iman.  peygamberlere iman. Siz Allah'ı sevmeyi anlattınız. Bunun ilgisi ne?" "İmanın şartı kaçtır." "Sayabilir misin onları?" "Ahiret gününe iman. evliliğinin  bir  zorunluluğudur." "Hocam ben size nasibi sormuştum. Önce O'na inanmak gerekir.

" "Bak  kızım!  Az  önce  Allah'ı  bilmenin. bir de  ona derdimi söyleyeyim de.  ilk  beş  basamaktaki  incelikleri  gereği  kadar  bilememenizden;  bilgilerınızin  birtakım  sanmalardan ibaret  kalmasından  kaynaklanıyor.." "Hayır kızım. Kimınız onu aile doktorunuz gibi görüyorsunuz. kaderle ilgili bir problemin de kalmaz." "Altıncı sırada.  O'na  iman  etmekten  farklı  olduğunu  söyledim. hep ve yalnız O'na muhtaç olduğunu bilmelisin ki. .  Kimınız onu. Gönül kızına aşık olduğun dönemlerdeki gibi sevebildin mi?" ----------1 57 I---------Bilge iyice burkuldu. sana gaybin kapılan açılırdı." dedi SinHa. aşık olduğun bir kız kadar sevebilsen ve  O'na kavuşmayı arzulayabilsen. kaderin insanin kafasını kariştıracak bir tarafı  yok. Kendi kendine "Tövbe ya Rabbi!" dedi.  Ama  öncelikle  O'nun." Bilge. Peki. Bilge: "Yani böyle şeyleri Allah'tan isteyemez miyiz?" "Elbette ki istersınız." "Ama biz onlara iman ediyoruz. Demek ki Allah'a iman başka.' Bu hal buna benziyor.  Kafanızın karışması. içinden "Hayır" dedi.. duydukları karşısında şaşırmıştı.-----------1 56 I----------- "İşte şimdi işi doğrulttun.  Sen onu normal şartlarda hiç anma ama bir sıkıntıya düşünce 'Haaa Allah vardı.  ikinci  ve  üçüncü  sırayı  atlayarak  en  sona  geçiyor  ve  sıralamaya oradan başlıyorsun?" "İnsanın en çok kafasını karıştıran kaderdir de ondan.  Kimisi  tanrısını  sadece  darda  a-nar  ve  ondan  yardım  bekler. kimınız ise çöpçatan. Oysa O. her saatınızi O'nun sevgisi ve ışığı ile geçirmenizi bekliyor. "Tabi ki tövbe etmeniz gereken çok şey var.  hazineci  başı  gibi  görüyorsunuz. Yaratıcı'yı iki dakikalık bir süre için. Gerçekten de insanların Allah'ı sevmeyi hep  erteledığıni kavradı. O'nun varlığını bilmek  başka.  seni  yaratan  olduğunu  ve  her  an  ve  her  şeyde." "Öyleyse  sen  neden  birinci.  Elbette  herkes  bir  yaratıcının  varlığını  bilir  Ama  onunla  sürekli  yaşamaz. SinHa: "Eğer sen." "Sen hiç Allah'ı. kadere iman kaçincı sırada yer aldı.  Sen  ilk  beş  basamağı  hakkıyla  kavrasan. sonra ondan bunları isteyesin.

" "Şartlanma ile!" "Nasıl yani?" "Düşün  ki.  gözleriyle  görüyormuşçasına  Allah'a  inanandır  Yani  O'na  yöneldığınde.  bir  insan  küçüklüğünden  itibaren  bir  olayı  annesinden.  Bu  da  gösteriyor ki eşin muhsin bir doğaya sahip!" Gönül: "Hocam muhsin ne demek?" "Muhsin.  Bak  eşin  senden  çok  daha  az  bilgiye sahiptir ama o inanç konusunda senden önde görünüyor.  tam  bir  imanın  delili  sayılmaz. daha doğrusu şu  gördüğümüz  evrenin  bir  tasarımcısının  olması  gerektiğini  bilmekle. Allah'ın  gerçekten  seninle  beraber  olduğunu  ve  seni  duyduğunu  yüreğinde  tam  olarak  hissetmendir.  Bu karanlık  bölgeleri  bilgisayar disketlerinde  oluşan  bazi  secture'ler  yani  bozuk  birimler  gibi  algılayabilirsin.. Dini bilgilerde ve varlık konusunda çok  bilgiye  sahip  olmak." "Hayır sen iman ile ilgili çok bilgiye sahipsin. kendisini duyduğunu  bilmediği bir varlığa nasıl yalvarabilir ve nasıl ondan bir şey isteyebilir ki insan?." Gönül: "Hocam insan başka nasıl olabilir ki? Yani varlığına inanmadığı. Senin kalbin üzerindeki  karanlık  bölgeler. yani O'nun kendisini tarif ettiği  şekilde iman etmek gerekiyor" Bilge: "Ben hakkıyla O'na inandığımı sanıyordum.  onunkine  oranla  daha  fazla. Bir Yaratıcı’nın.  O'na  iman  etmek  arasında  sizin  anlayamayacağınız kadar  büyük  bir  fark  vardır  O'nun  varlığını  herkes  bilir ama O'na iman eden çok azdır. Önce doğru Allah'a. İn- .  babasından  ve  çevresindekilerden görerek öğreniyor.Demek ki Allah'a iman etmek o kadar da basit değil.  Nice  din  bilginleri  vardır  ki  imanları  sıradan  müminlerin  imanı  kadar  bile  değildir.

. silkelenir gibi olmuştu: "Ne gibi tehlikeler?" "İyi bir mümin olamayacağına inanan insan.  Örneğin  dua  eder  ama  o  anda  yalvardığı  Kudret'in  onu  gördüğünden  veya  talebini  karşılayacağından  tam  emin  değildir." Bilge içine düştüğü duruma üzüldü.  üretebileceği  olumlu  enerjileri  de  üretmekten  vazgeçer  ve  sonunda  kalbinin  tamamen  kapatılmasına  neden  olur. Hiçbir şey yokmuş gibi yumuşak bir ifade takındı  ve: .  üstesinden  gelemedikleri  olaylar  ve  sıkıntılar  karşısında  ellerini  açıp  yalvardıklarıni izliyor. saf bilgiye senden daha çok vakıf.  yalvardığı  Rabbi'nin  onun  istedığıni verebilecek kudrete sahip olduğunun bilincindedir. Senden daha olgun. Bu ise yeryüzünde  bir  insanın  düşebileceği  en  kötü.  Sen  henüz  eşinin  bile  bir  konuda  senden  üstün  olmasına  tahammül  edemiyorsun.  ikinci  bir  konu.  Çünkü.  Ümitsizlik  mümin  için  şirk  sayılır.  Allah  olmazları  bile  olduracak  kudrettedir.  Çünkü  o.  pozitif değer üreten insanlar var. Bilge. kulluk vazifesini boşlar. Bu durum zaman içinde o insanda doğal bir refleks oluşturur ve  o  da  benzer  durumlarda  aynı  işi  mekanik  olarak  yapar.  Kalbi  bütün âleme  yayılmakta olan ilahî mesajları alamayacak hale gelir.  nefsinin  ateşini söndürebilmendir.  Muhsin  yaradılıştaki  bir  insan  ise  en  basit  bir  arzusu  için  bile  Yaratıcı'ya  yöneldığınde  O'nun  kendisini  gerçekten  gördüğünü  bilir  ve  istedığınin  verileceğine  inanır." dedi.  şeytanın  insandan  koparabileceği  en  büyük  taviz.  ben  bu  şeyleri  beceremiyorum.  Bir  ümitsizliğe  düştü. Onlar gibi olamadığına yanmalı ve ken----------1 59 I---------- dini  olgunlaştırmalısın.  Yüreğindeki  inancı  pozitif  değerler  üreterek  güçlendirebiliyor  musun? Asıl önemli olan bu!" Bilge içindeki dalgalanmadan utandı.  insan  bu  konuda  ümitsizliğe  düştü  mü  arkasından  daha  büyük  tehlikeler gelir.  Edineceğin  bütün  pozitif  değerlerin  en  kıymetlisi.  en  şerli  haldir.  onun  kalbindeki  dalgalanmayı  gördü: "Sakın  bu  konuda  ümitsizliğe  düşme.  ümitsizliktir.'  diye  diye.  SinHa.  inancı  olgunluğa  ulaşmış  olmaz.----------1 58 1--------sanların. olgun.  İnsan  yüzüne  karşı  yapılan  eleştirilere  en  az  arkasından  yapılan  övgüler  kadar  sevinmedikçe. 'Ben zaten adam  olamam.. Oysa o kendisini karısindan daha dindar ve Allah'a daha  yakın  biliyordu.

" . Çünkü iman bir cevherdir ve basittir." "Sayılır.  namaz  kılmayanı  inançsız  saymamışlardır.  O  yüzden  sizin  'imam'  dedığınız büyük  fakihler. bu teşhis yanlış mı oluyor?" "Sizin elektrik dedığınız enerji  kendisini  iki  kanunla  açığa  vurur.  diğeri  şiddetini  belirler.  Biri  gücünü.  bin  beş  yüz  voltluk  bir  elektrik  de.  Elektrikte  ışığı  ve  harareti  açığa  çıkaran." "Hocam biraz daha açar mısınız?" "Elektriğin özelliklerini bilir misin?" "Az çok. Eğer imanı. eyleme yönelme yeterince güçlü olmaz.  Ama  amper  düşükse. "Bir"  VAR'ı temsil eder. Yüksek bir imana sahip  dedığınız insanda  iman  o  kişiyi." "Bunu bir örnekle anlatabilir mısınız?" "Örneğin bir bilgisayarda her şey Binary  kodlarıyla  anlatılmıştır. "Bu. mahiyeti itibarıyla soruyorsan değişmez  derim. amperi düşük olarak belirleyebiliriz."Peki hocam iman eksilir çoğalır mı?" diye sordu. Ve o evrenin dilidir." "Demek ki. kast ettiğin şeye göre değişir.  amperidir  İmanı da amperi  yüksek." "Üç  buçuk  voltluk  bir  elektrik  de  cereyandır." "Ama biz bazı insanlar için 'onun imanı güçlü' deriz. 'akım yok' komutlanyla ortaya çıkar.  Dolayısıyla  yapısı  itibarıyla  iman  var  veya yoktur  denilebilir  ama  az  veya  çok  denilemez.  inandığı  doğrultuda  eyleme  sevk  eder. Her şey 'akım var'.  Volt  ve  amper. "Sıfır" YOK'u. Azı da imandır çoğu da imandır. Ya vardır  ya yoktur. inandığını  söylediği  halde  farzlarda  tembellik  gösterenlerin  problemi  de  bu.

-----------1 60 I----------"Peki  imanın,  bu  yönüyle  güçlendirilmesi  mümkün  mü?"  "Tabi  ki  mümkün.  Zaten  bütün  sorun  bu.  Ve  bu  yüzden  peygamberler  seçilmiş  ve  onlara  kitaplar  gönderilmiş.  İnsan ameli salih denilen yararlı işleri, devamlı surette işleyerek kalbindeki karanlıkları  yani 'bad secture' olarak adlandırdığım  bozuk  hücreleri  onarır.  Ve  böylece  inancının  gücünü  arttırır.  Huzurun  da,  güvenin  de,  başarının  da,  sevginin  de,  hoşgörünün  de,  mutluluğun  da,  doygunluğun  da  temeli  inançtır  ve  kalbin  bu  bozuk  hücrelerden  temizlenmesidir. Allah'a iman olmadan, bilgi irfana, söz anlayışa, fiil ibadete dönüşmez; yani ölüm ötesi  için  zorunlu  olan  pozitif  enerji  üretimi  gerçekleşmez.  Her  eyleminde  Yaratıcı’nın sonsuz kuşatıcılığını ve evreni içine alan sevgisi düşünülmedikçe o enerji açığa çıkmaz.  Sağlam inanç olmadan da bunları sağlamak imkansızdır. Çünkü a-kım yoksa görüntü de  yoktur... Demek ki işin temeli birinci basamak. Yani Allah'a iman."
İRADE VE NEFİS

SinHa,  kendisini  şaşkınlık  ve  hayranlıkla  izleyen  iki  insanın  kafasındaki  soru  işaretlerinin yok olması için konuşmasını  örneklerle zenginleştirerek sürdürdü: "Şimdi var sayalım ki, Allah'a hakkıyla inandın ve onun varlığını yüreğinde hep taşıdın.  Yine de kaderi anlamada güçlük çekersin." "Neden?" "Çünkü bir de nefsınız ve ondan doğan dürtülerınız var. Yani hareket ve eylemlerınızin temeli olan dürtüler. Dürtüler iki kaynaktan beslenir. O kaynaklar sizce ne olabilir?" "Birincisi  nefis  ve  şeytan,  ikincisi  Rahman  ve  melek  olabilir.  Bunların ilki  şerri  ve  kötülüğü ikincisi de hayrı ve iyiliği üretirler çünkü." "Sizin  açınızdan  öyle  de  denilebilir.  Çünkü  eylemlerınızin  kaynağı,  meyillerınız yani dürtülerınızdir.  Dürtülerınız ise nefsınızden  doğar  gibi  görünür.  Ancak  o  dürtülerin  doğmasında Rahman'in, meleklerin ve şeytanların rolü var. İşte bu noktada meleklere ve  tabi şeytanlara iman devreye girer. Çünkü şeytan da ateşten yaratılmış olmakla birlikte  yaradılış itibarıyla melek formatindadır." Şeytan cin taifesinden değil mi? Tür  olarak  cinler  sınıfına  girer  ama  yaradılışları  itibarıyla  cinlerden  daha  üstün,  daha 

güçlü  varlıklardır.  Cinlerin  sudan,  ateşten  ve  havadan  yaratılmış  türleri  vardır fakat şeytanlar  nar  denilen  ateşin  karanlığından  var  edilmişlerdir.  Sızma  ve  etkileme  kabiliyetleri cinlerle kıyaslanmayacak kadar yüksektir. Cinleri dua ve ted-

---------1 62 1-------bir ile kendınızden uzak tutabilirsınız.  Ama  şeytandan  ancak  Allah'ı  sığınarak  kurtulabilirsınız... "Peki  Hocam  bunlar  nefsimizi  nasıl  etkiliyorlar?  Nefsin  mahiyetini  açıklayabilir  mısınız? Meyillerimizin kaynağı konusunda aydmlanmak istiyorum." "Yine  basamak  atlıyorsun.  Onu kader  konusuna  ulaştığımızda  zaten  anlatacağız.  Önce  sabırli ol  ve  sırayı  takip  et.  İlkokulu  bitirmemiş  birini  ortaokula,  ortaokulu  bitirmemiş  birini  de  liseye  almazlar  ve  tabi  böyle  birinin  üniversiteye  girmesinden  hiç  söz edemeyiz. Üniversite sıralarında işlenmesi gereken bir konuyu getirip ilkokul çocuğuna  anlatırsan, hata yaparsın. Şimdilik onun varlığını bil ve sırasını bekle. Çünkü şimdi sıra  melekleri  kavramada.  Yani  ikinci  sırada  melekleri  anlaman  ve  meleğin  ne  anlama geldığıni bilmen gerekir." SinHa  bunları  anlatırken,  Gönül'ün  canı  sigara  ve  kahve  içmek  istemişti.  Ancak  saygısızlık olur diye yanlarında sigara içmeyi göze alamadı. Kalkıp başka yerde içmeyi  düşündü ama bu kez de anlatılanları önemsemiyor görünmekten korktuğu için yerinden  kımıldayamadı.  Ancak  akh  sigarada  olduğu  için  de  bir  türlü  dikkatini  anlatılanlara  yoğunlaştıramıyordu. SinHa, sözünü keserek, Gönül'e döndü ve ona hitaben: "Benimle bir arada iken kendınızi sıkıntıya sokmayın. Kalk ve canının istediği şeyi yap.  Ancak yapmak istedığın sana da, içinde-kine de zarar verecek bir şey. Benden sakınarak  bunu  yapmaman  yanlış.  Bunu  sana  ve  bebeğine  zarar  vereceği  için  yapmamalısın.  Çünkü  sigara  duyularmızin üstünü  ince  bir  zar  gibi  kaplar  ve  onlardan  yeterince yararlanmanızı önler. Bize  gelince...  Bizim  bir  şeyler  içmek  veya  yemek  gibi  bir  derdimiz  yok.  Biz  zikirle,  Allah'ı teşbih etmekle besleniriz. Bizim enerji kaynağımız da o. Ama siz yemek içmek  zorundasınız." dedi. Bilge, SinHa'nin bu izahına anlam verememişti. Oysa Gönül, bu sözlerin söylenmesinin  nedenini iyi biliyordu. SinHa, Gönül'e -----------1 63 I----------

"İçmek  istedığınden  Bilge'ye  de  getir.  Çünkü  ona  şimdiye  kadar  sorduklarımdan  daha  çetin bir soru soracağım. Önce biraz rahatlasın." dedi. Bilge:

"Gönül bana neyi getirecek?" diye sordu. Gönül atıldı: "Canım! Ben içimden kahve ve  sigara  içmeyi  geçiriyordum.  Bu  arzu,  benim  sizi  dinlememi  önlüyordu.Kafam  onunla  meşguldü. Hocamız aklımdan geçenleri söyledi ve bana izin verdi." dedi. Sonra Gönül kalkıp  mutfağa  geçti.  İki  dakika  sonra  elinde  sigara  ve  bir  tepsi  içine  yerleştirdiği  iki  fincan kahve ve iki su bardağı ile salona girdi. Bilge: "Haaa!  Hocam  belki  sırası  değil  ama  şu  sigara  konusunu  da  biraz  açabilir  mısınız? Sigara helal mi haram mı?" "Helal  ve  haram  kavramları  sizin  içindir.  Biz  negatif  ve  pozitif  olarak  değerlendiririz.  Ama  ille  de  sizin  anlayacağınız kavramları  istiyorsanız  söyleyeyim.  Bir  şeyin  haram  veya helal olmasını  ancak  Yaratıcı  tayin  eder.  Onu  kendi hikmetine  göre  yapar.  Bazı şeriatlarda helal kıldığını bir başka şeriatta haram kılar. Bu, O'nun bileceği şeydir." "Hocam  haramlar  her  şeriatta  aynı  değil  mi?"  "Üç  aşağı  beş  yukarı  aynıdır.  Temel  haramlar değişmez. Ancak örneğin İsa'ya şarap içmek helal kılındı. Ama ondan önceki  peygamberlere de son peygamber olan Muhammed'e de yasaktı." "Neden böyle?" "Yedığınız içtiğınız nesneler sizin doğanızı, huyunuzu ve karakterınızi oluşturur. Bu ise  milletlerin  birbirinden  farklılaşmasını  sağlar.  Sizin  tabiatınız  ise  bilginin  sizde  nasıl  açığa çıkacağını belirler. Çok  et  yiyen  insanlar  saldırgan,  katı  kalpli  ve  bencil  olurlar.  Hiç  et  yemeyen  insanlar  pasif,  durağan  ve  özverili  olurlar.  Şarap  insanın  vücudunu  hararetlendirir.  Beynini  rehavete  sevk  eder,  uyku  hali  verir.  Soğuk  iklimde  yaşayanlar  için  bunun  bir  kısım  faydaları vardır ama sıcak iklimlerde bu tamamen ters etki yapar.

---------1 64 1--------Dolayısıyla  yedığınız içtiğınız şeyler,  sizin  yaşam  tarzınızı  belir-liyor.  Bu  açıdan  ne  yiyip içtiğınıze dikkat etmeniz gerekir. Bakın helal dairesi geniştir. Ama helal olan her  şeyi yemek zorunda değilsınız. O yüzden de size gelen mesajda 'Helal kıldıklarımızdan  da ancak temiz olanlarını yiyin.' denilir." Bilge: "Ben hâlâ sigaranın haram mı helal mi olduğunu anlayamadım." dedi. "Size gelen  mesajda  ve  onu  en  iyi  anlayan  Son  Elçi'nin  sözlerinde  bunu  açık  açık  yasaklayan  ifadeler  var  mı?"  "Bildiğim  kadarıyla  yok."  "Peki  ona  nasıl  haram  diyeceksınız?"  "Ama sigaranın sağlığa  zararlı olduğu biliniyor."  "Sağlığınıza, bile bile zarar vermeniz helal mi?" "Hayır. Bir ayette 'Kendınızi ellerınızle  tehlikeye  atmayın.'  deniliyor." "Öyleyse hükmünü buldun. Kararını sen vereceksin." "Bir boyut daha var." dedi SinHa.  "Cennet dedığınız boyutta  hiçbir  can  sıkıcı  söze,  kirliliğe  ve  pis  kokuya  yer  yoktur.  Sigaranın temiz bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilir mısınız?" "Hayır." "Demek  ki,  sigara  kokusuyla  cennete  girme  olanağınız  yok.  Önce  o  kokudan  temizlenmeniz  gerekir.  Bunu  burada  yapamazsanız  ölümün  öbür  tarafında  zorlu  bir  ameliyeden geçirilirsınız. Bu kokuyu giderecek tek şey de maalesef ateştir... Sigara  haramdır  veya  helaldir  diyemeyeceğim  ama  cennete  girmeyecek  kokular  ve  maddeler  sıralamasında  üçüncü  grubun  dördüncü  sırasında  yer  aldığım  biliyorum.  Kararı  siz  vereceksınız...  Benim  size  şu  haramdır,  şu  helaldir  deme  hakkım  yok.  O  görev  elçilere  verildi.  Ben  size  ancak  haramın  neden  haram,  helalin  neden  helal  olduğunu  anlamanıza  yarayacak  doğru  bilgiyi  aktarmakla  mükellefim.  Yapıp  yapmamak size aittir." ----------1 65 I---------Gönül, bu sözleri duyar duymaz, sadece birkaç nefes aldığı sigarasını söndürdü ve "Ben  artık bunu içmeyeceğim." dedi. SinHa: "Bu hemen ve kolayca verilecek bir karar değil. Şu anda içinde bulunduğun ruhi durum  da böyle kesin bir karar vermeye uygun değil. Aldığın kararı sonradan bozmaktansa ani karar  vermemek  daha  doğru  bir  yol.  Verdığın karan  mutlaka  uygulamalısın."  SinHa,  Gönül'ün tebessümü üzerine Bilge'ye döndü:

"Şimdi sana çetin bir soru soracağım. Hazır mısın?" "Estağfirullah hocam, ben öğrenmeye çalışıyorum, bilmek haddim değil." "Allah,  evrendeki  bütün  hareket  ve  faaliyetleri  meleklerle  sevk  ve  idare  ettiği  halde,  İlahlığı  ve  kudreti  hususunda  ortaklığı  reddeder.  Böyleyken  gönderdiği  İlahî  Mesaj'da  sık  sık  'Biz'  ifadesini  kullanıyor.  'Biz',  'Biz',  'Biz'  dediği  halde  sen onu  nasıl  'Bir'leyebileceksin?  Tevhide  nasıl  ulaşacaksın?  Hem  O  kendisini,  'Yaratıcı-lann  en  güzeli  Allah'in şanı  ne  yücedir.'  diye  açığa  vurduğu  halde,  sen  O'ndan  başka  yaratıcı  olmadığını nasıl bileceksin?" "Hocam  ben  bu  sorulara  yanıt  veremediğim  gibi,  kafamı  asıl  karıştıran  meselelerin  başını bunların çektiğini de itiraf etmeliyim." "Öyleyse biraz dinlenme zamanı geldi. Gerçi bu, sizin için geçerli bir gereksinim. Bizim  için  yorulmak  veya  dinlenmek  diye  bir  sorun  yoktur.  Çünkü  bizim  formumuz  sabit.  Eksilmez, azalmaz. Sizinki ise sürekli değişen dengelerle halden hale geçer." "Niçin sizin vücut formunuz sabit, bizimki değişken?" "Biz evrime tabi tutulmamış varlıklarız. Yaratılış formumuz ne ise öyle devam  ederiz.  Daha  alt  formlara  indirgenmemiz,  bazı  istisnalar  haricinde  mümkün  olmadığı  gibi  üst  boyuta çıkmamız da mümkün değil. Tabi ki Sonsuzluk Efendisi'nin isteği başka. Sizin için durum farklı. Kendi formunuzun  altına düşmeniz de mümkün, en üst

------------1 66 I------------

mertebelere  varmanız da. O  yüzden  hep  oluşum  halindesınız.  Mükemmele  varma  sürecınız devam ediyor. Sizin bedenınız,  alt  yapı  unsurlarının  üst  formlara  yükselmesi  için  bir  atölye  hükmündedir. Topraktan yükselen unsurlar, çeşitli yollarla sizin bedenınıze girerek bir üst bilinç boyutuna geçerler ve böylece Sonsuzluk formuna doğru bir adım daha atmış  olurlar." "Biz  yanılırız, değişiriz, hayret  ederiz. Sizde yapısal bir değişme  olmadığını biliyoruz.  Peki hayret ve yanılma olur mu?" "Evet  yapısal  değişme  olmaz,  tabiatımız  sabit.  Yanılma  olmaz.  Çünkü  bize  saf  bilgi  verilir  ve  biz  onu  tatbik  ederiz,  kendimizden  bir  şey  katmayız.  Hayret  konusuna  gelince... Elbette biz de hayret ederiz, hayrete düşeriz." "Bu nasıl olur?" "Bizdeki  bilgi  saf  bilgi  olmasına  rağmen  eksiktir.  Bize  bilginin  tamamı  verilmiş  değildir.  Biz  de  Yaratıcı’nın birçok  hallerine  hayret  ederiz.  Çünkü  ona  dair  bilgi  bize verilmemiştir. Bilmediğimiz için de Yaratıcı’nın o işine hayret ederiz. Hatırla, melekler,  'kan  dökücü  ve  bozguncu'  olduğunu  bildikleri  Adem'in,  yeryüzüne halife olarak tayin edilmesine  hayret  etmişler  ve  Yaratıcı'ya  'Biz  seni  teşbih  ve  tenzih  ederken,  böyle  bir  mahluku  nasıl  halife  tayin  edersin?'  diye  sormuşlardı.  O  da,  cevaben  'Ben  sizin  bilmediklerınızi de bilirim.' demişti.  Çünkü  melekler  Yaratıcı’nın bütün  bilgelerine  sahip  olmadıklarını  biliyorlardı.  Ve  yine  biliyorlardı  ki  O,  ancak  hikmetinin  gerektiği  gibi hareket eder. O yüzden Adem'e yani sizlere hizmet etmeye boyun eğdiler." "Yani sizin hayretınız bir  tek  Allah'ın  fiilleri  konusunda  olur,  öyle  mi?  Varlıkların  yaptıklarından hayrete düşmezsınız." "Yaratıcı’nın eylemlerinde  hayrete  düşmeyiz.  Ama  bazen  değerlendirmesinde  hayrete  düşeriz. Varlıklar konusunda da bir kez hayrete düştük." "Nedir o?" "Son elçinin uzay yolculuğu..." Bilge: ------------1 67 I-----------"Hz. Muhammed uzay yolculuğu mu yaptı?" diye sorunca Gönül:

"Peygamberimiz Mirac'a çıkmadı mı? O bir tür uzay yolculuğudur." dedi. SinHa: "Tebrik ediyorum kızım. Sen fakih bir insansın." dedi. Bilge: "Fakih insan ne demek?" SinHa: "Olayları doğru kavrayıp, onlardan kendisine bir anlayış çıkaran demektir..." Bilge: "Peki Hocam Mirac'a niçin hayret ettınız?" "O  Elçi,  çok  unsurlu  olmasına  rağmen,  hiçbir  yaratığın  varamayacağı  yerlere  vardı.  Bizim türdeki varlıkların varlığını asla koruyamayacağı manyetik alanlara girdi ve orada  O'nunla  mükâleme  etti.  Bizim  tabiatımızı  aşan  bu  hadisenin,  topraksı  bir  varlık  tarafından  gerçekleştirilmesi  bütün  gök  ehlini  hayrete  düşürdü.  O  zaman,  melekler,  insanın kendilerinden gerçekten yüksek olduğuna kanaat getirdiler..." "İlginç!" dedi. Bilge. "Bize de O'nun parmağının işaretiyle Ay'ı parçalaması ilginç gelir.  Ama  biz  bugün  bunun  olabilirliğini  teknik  olarak  da  kabul  edecek  durumdayız.  Yani  böyle bir şeyin olmasını n imkan dahilinde olduğunu bilim olarak da kabul ediyoruz." Bilge  tekrar  başa  döndü.  İnsanın  olgunlaşma  sürecini  ve  bunun  nereye  kadar  devam  edeceğini merak ediyordu: "Peki  hocam,  insanda  olgunlaşma  ve  mükemmelleşme  süreci  ne  zaman  başlar  ve  ne  zaman biter?" "Tabi ki ana rahmine düşmekle başlar ve nihayete kadar sürer." "Nihayet dedığınız ne?'' "Fena bulmak." "Fenafillah mı yani?" "Buradaki deyimle evet."

---------1 68 1--------"Yani öldükten sonra da gelişmemiz devam  ediyor, öyle  mi?" "Tekamül demesek bile  evet  ondan  sonra  da  bir  gelişim  söz  konusudur.  Peygambere  niçin  salat  ve  selam  okuyorsunuz?" "inan hocam o mesele gerçekten kafamı kurcalayan bir konu. Biz daha çok bunu, O'nun  şefaatine ulaşmayı umarak yaparız." "Elbette ki o da var ama nedeni sadece o değil." "Peki ya ne?" "Bugün  bu  kadar  yeter.  Artık  veda  zamanıdır.  Bak  eşin  çoktan  uykuya  vardı  bile.  Gözleri açık ama içi uyuyor. Selam!" "Selam!" SinHa  aniden  yok  oldu.  Gönül,  bu  elektrik  boşalmasından  etkilenerek  uyandı.  "Özür  dilerim  uyumuşum."  diyecekti  ama  SinHa'nın  olmadığını  fark  etti.  Bir  süre  sessizlik  içinde etrafa bakmdılar. İkisi de ne diyeceğini bilemiyordu. Gönül alışkın bir eda ile: "Hadi uyuyalım." dedi. Bilge, namaz kılmak istedığıni söyledi. Gönül hayret etti. Çünkü  eşi dindardı ama namaz konusunda fazla bir duyarlılığı yoktu: "Hadi gel uyuyalım. Yarın başlarsın. Birlikte başlarız ve bir daha da bırakmak yok..." Bilge, "Hayır"  dedi,  "Hemen  şimdi  başlayacağım  ve  bir  daha  da  bırakmayacağım."  Gönül,  yaşamlarında  yeni  bir  devrenin  başlamakta  olduğunun  farkındaydı.  Bu  yüzden  de biraz  tedirgindi.  Yoğun  bir  dinî  yaşamı  çevreleri  taşıyamazdı.  Bir  anda  aklından  sayısız  karşılaştırmalar  yaptı:  Acaba  örtünmesi  gerekiyor  muydu?  Örtünürse  eski  çevresini tamamen kaybeder miydi? Bu  kutlu  kişinin  yaşamlarına  girmiş  olmasına  seviniyordu  ama  bir yandan da derin kaygılar  taşıyordu.  Kendilerine  göre  bir  dini  anlayışları  vardı  ve  muhafazakâr  bir  aile olarak  biliniyorlardı.  Yaişin  boyutları  değişirse?..  Ya  Bilge  kendisini  iyice  kaptırırsa,  çevresine  ne  diyecekti?..  Acaba  artık  sinemaya;  o  her  hafta  gitmese  boşluk  duyduğu  sinemaya,  tiyatroya  gidemeyecekler  miydi?  Eşi  ona  çarşaf  mı  giydirecekti?..  Zaten  çevresinde gereğinden fazla dindar ---------1 69 !--------bilinen Bilge, bu işi daha da ileriye vardırırsa evlilikleri ne olacaktı? Elbette kendisi  de  inanıyordu.  Yüreğinde  Tanrı  sevgisi  büyüktü,  ona  güveniyor,  ona 

dayanıyor  ve  herhangi  bir  zorlukla  karşılaştıkları  zaman  ondan  yardım  diliyordu  ama  şimdi  o  yaşamlarının  tamamını  kontrol  edecekti.  Bunu  nasıl  taşıyacaklardı?..  Bu  sorgulamalar  esnasında  içinde  sayısız  Gönül'ün  ortaya  çıktığını  keşfetti.  Sanki  yüreğinde iki üç insan birbiriyle tartışıyordu. Birisi "Bu iş i-yi olmadı. Keşke o ihtiyarla  hiç karşılaşmasaydınız." diyordu. Bir diğer Gönül ise "Aaaa kızım sen de bu işi amma ciddiye aldın, ö kadar da kendini kaptırma.  Hem  canım  bu  zamanda  bu  kadar  da  olmaz.  Sonra  söylediklerinin  doğru  olduğunu nereden bileceksin? Belki de siz halüsinasyon gördünüz. Birilerine söyleseniz  size gülerler. Boş ver, fazla kafana takma." diyordu. Bir diğeri ise, "Bak kızım, bu senin  için bir Tanrı ikramıdır. Kurtulmak istiyorsan duyduklarına sıkı sıkı sarıl. Yeryüzünde  böyle  bir  şey  herkese  nasip  olmaz.  Hadi  gözün  aydın.  Siz  kutlu  iki  kişisınız ki Allah karşınıza böyle birini çıkardı..." diyordu. Bilge ile göz göze geldiler, önün da kafasından aynı şeylerin geçtiğini hissetti: "Ne düşünüyorsun?" "Bilemiyorum.  Bu  yükü  kaldırıp  kaldıramayacağımı  düşünüyorum  diyebilirim.  Kendimize  göre  bir  dünya  görüşümüz  ve  yaşamımız  vardı.  Pekala  mazbut  bir  yaşam  sürüp  gidiyorduk.  Bu  iş bizi nasıl  etkileyecek  bilemiyorum.  Doğrusunu  istersen,  onun  etkisinden de kendimi kurtaramıyorum." Bilge bir taraftan da kollarıni çevreliyordu. Abdest alacaktı ama içinden bir ses, "Aman  canım hemen heveslenip namaza duracaksın ama  yarın  yine bırakacaksın. En iyisi sen  biraz  daha  düşün  ve  iyice  karar  verdikten  sonra  başla.  Heveslendin  ama  iyi  düşün."  diyordu.

70 Bilge'nin içindeki tereddütler çok daha derine iniyordu. Sanki ilk defa imanla, inançla  karşılaşıyordu. Din değiştirmiş gibi derin sarsıntılar içindeydi. Bir süre daha boş boş oturdular. Sonra Bilge kesin bir kararlılıkla kalkıp lavaboya gitti.  Abdest alıp geldi. Gönül: "Bu kere kararlısın umarim. Daha önceki başlamalar gibi olmaz." dedi. Bilge; "inşallah bu kere olmaz. Hadi sen de abdest al da birlikte kılalım." Gönül: "Ben kendimi hazır hissetmiyorum." Gönül  yatak  odasına  doğru  giderken.  Bilge  namaza  durmuştu  bile...  Gönül'ün  kafası  iyice  karışmıştı.  Örtünecek  miydi?  Çevresine  ne  diyecekti,  onlardan  gelecek  tepkiyi  göğüsleyebilecek miydi? Örtünmeden olabilir miydi? Kafasına hücum eden sayısız sorulara yanıt vermeye çalışmaktan bitkin düştü. "Öfff bu  da  nerden  çıktı  böyle!"  dedi  içinden.  Yaşamlarının  alt  üst  olacağını  düşündü  ve  kararsızlıkla gece kıyafetlerini giyip yatağa girdi.

LABİRENT

SinHa ile  yapılan  sohbetin üzerinden hayli  zaman  geçmişti.  SinHa  uzun  süre  ortalıkta görünmemişti.  İkisi  de  neredeyse  yaşadıklarimin bir  vehim,  bir  hayal  olduğunu  düşünmeye  başlamıştı.  Kendileriyle  konuşan  yaratığın  gerçekte  olup  olmadığı  konusunda zaman zaman kendilerini  sorguya  çekiyorlar  ama  buna  net  bir  yanıt  veremiyorlardı.  Yaşananlardan  geriye  kalan  bir  tek  gelişme  vardı.  Bilge  namazlarını  eskisi gibi aksatmıyor ve vakti girer girmez kılıyordu. Gönül ise yaşadıklarının güzel bir  düş olduğunu varsayarak normal haline dönmüştü... Zaman zaman kafalarına bir konu takıldığında, "Keşke gelseydi de konuşabilseydik." diye içlerinden geçirdikleri oluyordu  ama hallerinden de memnundular. Gönül,  evlerinin  civarında  bulunan  bir  spor  kulübüne  sık  sık  giderek,  havuzunda  kanasıya  yüzüyordu.  Yüzmeyi  çok  seviyordu.  Gerçi  Bilge  onun  bu  sevgisinden  pek  memnun  değildi  ama  Gönül,  her  seferinde  bir  bahane  bularak  onun  gönlünü  yumuşatmayı  başarıyordu.  Son  günlerde  yapılan  itirazları  da  "Ama  yüzmenin  doğuma  çok  yararı  var."  savunmasıyla  yumuşatıyordu.  Gerçi  küçük  misafirin  gelmesine  daha  aylar vardı ama Gönül onu bahane ederek istediği tavizi kopartmayı başarıyordu. Sıcak  bir  Temmuz  günüydü.  Mavi  fayansla  döşenen  havuzun  sularında serinleyen

insanlar  oldukça  keyifli  görünüyordu.  Havuzun  çevresi  insan  kaynıyordu.  Gönül  önce  bir şezlonga uzanarak bir süre güneşlendi. Bir süre sonra kalkarak havuza doğru yürüdü.  Havuzun kenarına oturarak ayaklarını suyun içine soktu. Bir yandan ayaklarını çırparak,  suyun  serinliğinin  tadını  çıkarıyor,  bir  yandan  da  çevresindeki  insanları  seyrediyordu,  insanlar  ne  garipti?  Herkes  burada  nedense  masum  yüzünü  sergiliyordu.  Oysa  bu  insanlardan her biri normal zamanlarda hırsa, ihtirasa sahip değil

----------1 72 i---------miydi?  Bu  soru  sonrasında  çevresinde  bulunan  insanları  biraz  daha  dikkatlice  incelemeye başladı. Yüzmeye  gelenlerin  her  biri  diğerleri  yokmuşçasına  kendi  âlemine  dalmıştı.  Birkaç  genç  havuzun  içinde  birbiriyle  şakalaşıyor  ve  kahkahalarla  gülüyordu.  Kimisi  kulaç  üstüne kulaç atarak havuzun bir kenarından diğer kenarina gidip gelerek kendi halinde eğlenmeyi  yeğlerken,  kimisi  suların üstünde  sırt  üstü  yatarak  hem  suyun  hem  de  güneşin tadını çıkarmayı tercih ediyordu. Bir genç biraz da etrafta bulunan genç kızların dikkatini çekebilmek umuduyla tramplenden suya her seferinde başka bir tarz deneyerek  atlayışlar gerçekleştiriyordu. Havuzun kenarına sıralanan şezlonglara uzanan insanların bir  kısmı  kitap  okuyor  bir  kısmı  uyuyordu.  Sarışın  bir  genç  kız  kendilerine  kur  yapan  erkeklere ilgisiz gibi davranarak, elindeki volkmen radyonun kanallarını değiştirmekle  uğraşıyordu. "Allah için güzel kız!" diye düşündü Gönül. Erkeklerin onun çevresinde bu  denli pervane olmalarına hak verdi. "Gerçi vücut güzelliğini esas alan bir erkek ne kadar  kıymetli olabilir ki?" diye sormadan da edemedi. Tam  karşısındaki  şezlonga  uzanmış  yaşı  hayli  geçkin  bikinili  bir  kadın  ilişti  gözüne.  Senelerin  etkisiyle  deforme  olmuş  vücuduna  ve  kırış  kırış  derisine  rağmen,  genç  kız  edasıyla  hareket  eden  bu  kadın  nedense  sinirine  dokunmuştu,  içinden  "Bu  kadar  edepsizlik  de  olmaz.  İnsan  yaşını  bilmeli."  diye  ona  kızdı.  O  anda,  adeta  beyninin derinliklerinden geliyormuşçasina kulağında çınlayan bir sesle irkildi: "Sen ondan çok  mu farklı görünüyorsun. Bak kamın burnuna gelmiş?" Tepeden  tırnağa  ürperdi.  Tüyleri  diken  diken  olmuştu.  Şaşkınlıkla  etrafına  bakındı  ve  sesin  sahibini  görmek  istedi.  Aslında  ses  o-na  hiç  de  yabancı  gelmemişti.  SinHa'yı  anımsadı.  Duyduğu  sesin  onun sesine benzeyip benzemedığıni  düşündü.  Çevresine  bakındı ve kendisini biraz toparlandı. Ama oturduğu yerden kalkamadı... Havuzun sularındaki dalgalanmalara dalmıştı. Suyun üstünde o güne dek hiç dikkatini  çekmeyen hafif bir yağ tabakası gördü. İğ----------1 73 !----------

rendi. Midesi bulandığı için ayağını sudan çekti. Ama yerinden kalkmadı. Merakla sesi  bir kere daha duyup duymayacağına dikkat kesilmişti. Gözü tekrar kadına ilişti. Varisli bacakları,  sarkık  göğüsleri,  katlanıp  aşağı  doğru  sarkmış  göbeği  ile  son  derece  çirkin 

görünüyordu, içinden, "Bu tiplerin burada ne işi var?" diye düşündüğü anda aynı sesi bir  kere daha duydu: "Sen güzel olduğun için mi vücudunu gösterme hakkına sahipsin?" Gönül, bu kez sesi çok daha net duymuştu. Dehşetle  irkildi.  "O  burada!"  diyerek  ayağa  fırladı  ve  koşup  havlularına  büründü.  Bacaklarını  da  örtecek  şekilde  havluya  sarındıktan  sonra  bir  şezlonga  oturdu.  Bu  durumda bir süre kaldı. E-li gayrıihtiyarî çantasına uzandı. Sigaralıktan bir sigara aldı ve  yaktı. Oysa doktor ona en azından bebeği oluncaya kadar sigara içmemesini söylemişti.  Fakat  o  buna  rağmen  günde  bir  kaç  tane  içiyordu.  Sigarasından  derin  bir  nefes  çekti.  Karnındaki çocuk sanki bundan gerçekten rahatsız olmuş gibi bir iki tekme attı. Gönül,  çocuğun bu  hareketinden her  zamankinden daha  fazla  etkilendi. Çocuğun  daha  önceki  her tekme atışında Gönül kamını sıvazlar "Senin orda olduğunu biliyorum yavrum! Seni  seviyorum  ve  dört  gözle  gelmeni  bekliyorum."  derdi.  Bu  sefer  irkilmişti.  Sigarasını  söndürdü ve acele tavırlarla kalkıp giyinmek için kabinlere yöneldi.... Eve  döndüğünde  saat  17.00'ye geliyordu. Banyoya girdi ve uzun  süren  bir  duş  seansı  yaptı.  Bedeninin  her  tarafını  defalarca  sabunladı.  Banyodan  çıktıktan  sonra  aynanın  karşısına  geçti.  Saçlarını  kurulayacaktı.  Ancak  aynadan  akseden  güzelliğine  takıldı  kaldı. Uzun uzun bedenini inceledi: "Ama ben gerçekten güzel bir kadınım!" Kendisini inandırmak için havlusunu hafifçe araladı ve beden hatlarına baktı. Göğüsleri  biraz  daha  irileşmişti  fakat  bunun  anneliğe  hazırlıkla  ilgili  olduğunu  biliyordu.  Cildi  eskiden  olduğu  gibi i-peksi  görünümünü  kaybetmemişti.  Karnı  bir  tuhaftı  ama  o  da  nasılsa  doğumdan  sonra  normale  dönecekti.  Bu  kadar  güzel  bir  vücuda  sahip  olduğu  için kendisiyle gurur duydu. Hatta Bilge'nin ne

 Koltuğun önüne bir sandalye koyduktan  sonra koltuğa çöktü ve ayaklarını sandalyenin üstüne uzattı..  kapının  arkasından seslendi: "Bekle geliyorum.  O  akşam  annesine  gideceklerdi.  Ancak  kapıyı  açıp  kapaması bir oldu."  Gönül." Gönül. Demek babası  da annesinin kıymetini bilmemişti. zincirini takarak kapıyı araladı: "Ne istiyorsunuz?" "Giymedığınız elbiselerden bir parça verirseniz sevinirim. Önce kendi elbiselerine baktı. Bu sözü annesinden duymuştu.  İçine  koymak  için  torba  aramaya  koyulacaktı  ki  havuz  başında  duyduğu  sesi  bir  kere  daha  duydu:  "Allah'ı  sevmek  böyle  mi  olur  kızım?  İyileri  kendine.  Öylece  televizyonun  karşısına  oturdu.  Demek  kendisi  de  o  hale  gelecekti.  Dışarıdaki talebini tekrar ediyordu: "Allah  yavrunu  sana  bağışlasın  kızım.  Kendisi  gibi  bir  karısı  olduğu  i-çin  acaba  gururlanıyor  muydu?  Kendi  kendine  sorduğu  bu  soruyu. Televizyonun kısık sesi ona ninni gibi geldi. Saçını kurulamaktan  vazgeçti..  Bir sadaka  ver  de  gideyim. Kapı ziliyle uyandığında saat altı buçuğu  biraz  geçiyordu.  Bilge  olmalıydı. Onun gençlik  resimlerini hatırladı.  kapıyı  kapattı." . Yemek yapmayacağı için rahattı. Oysa annesi de çok güzel bir kadındı..  "Erkeklerin  hiçbir  zaman  kıymet bilmediği" önyargısıyla geçiştirdi. Artık giymediği bir iki elbisesini çıkardı.  O  saatte  uyumanın  getirdiği  bir  sarhoşluk  içinde  ağır  davranışlarla  ve  biraz  da  gelenin  Bilge  olduğundan  emin  rahat  hareketlerle  kapıyı  açtı." ------------1 75 I------------ Gardıroba gitti. Bu  düşünce  onu  allak  bullak  etti. Kendisi  bilmese o genç kızın annesi olduğuna dünyada inanmazdı. ümitsiz bir kaygıya kapıldı.  Salona  geçti.  Ne  yapacağını  bilemeden  kapının  arkasında  öylece  kalakaldı.  Yüreğinde  bir  sızlama hissetti. Fakat şimdi o resimlerdeki kadından bir eser kalmamıştı.74 şanslı  bir  erkek  olduğunu  düşündü. Kapının arkasından seslendi: "Kimsınız?" "Kızım Allah için bir sadaka verir misin?" Gönül.. D^in bir acı duyarak.  eskileri  Allah'a  ayırıyorsun.  Kalktı  ve  kapıya  gitti. Ne zaman daldığını  hatırlayamadı.

 Her şeyden habersiz olan Bilge karısının  bu hareketine anlam  vermeksizin onu yatıştırmaya çalıştı.  Kapıda  kimseler  yoktu. O gözyaşlarını dindirmeyi başaramadan kapı zili bir kere daha çaldı.  Elindeki  elbiselerle  salona  döndü.  Televizyondan  yükselen  uğultu  dikkatini  çekti.Gönül. Elindeki  eski  giysileri  yatağın  üstüne  fırlattı  ve  gardroptan  en  yeni  elbisesini  çıkardı.  Yeniden  koltuğa  geçip  oturdu  ve  başına  gelenlerin  ne  olabileceğini düşünmeye başladı. sana elbiselerimizin en iyisini veriyorum!"  dedi. Kapıdakinin Bilge olduğunu fark edince. İçine büyük bir telaş düştü.  Kendini  güçlükle  koltuğa  bıraktı.  Az  önce  yaşadığı  olaydan  hemen  sonra  böyle  bir  manzaranın  karşısına  çıkmasını  ikinci  bir  uyarı  olarak  değerlendirdi  ve  yeniden  hıçkıra  hıçkıra  ağlamaya başladı. Gönül  onun boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağladı.  içler  açışıydı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı: "Ben kaybettim! Ben kaybettim!" diye hıçkırarak ağlamaktan kendini alamadı.  Yıkılmıştı. Bir süre  sonra  sinirleri  nispeten  yatıştı. kendine geldi.  Gönül  aynı  dilencidir  umuduyla  koltuğa  bıraktığı  elbiseleri  kaptığı  gibi  kapıya  koştu.  doğal  bir  tavırla;  "Hocam  siz  mısınız?" diye sordu. "Ne oldu güzelim? Sakinleş  hele! Ne oldu? Niçin böyle ağlıyorsun?" .  Kapıyı açar açmaz elbiseleri uzattı ve; "Al. A-ma  sesine  karşılık  alamadı. Bilge içeri girer girmez.  Kapıyı  açtı.  Bilge'nin  de  en  son  aldığı  ceketini  kapıp  kapıya  koştu.  Bir  Hayır severin  dağıttığı  giyecekleri  kapışmaya  çalışan  insanların sergilediği  manzara. Bu  sırada  televizyonda  haberler  başlamıştı.

 Gönül sessiz kaldı. Gönül: "Hayır hiç halim yok.  "Keşke  verseydin.  Özellikle  annesi. Babası:  "Olur  böyle  şeyler!"  deyip  geçiştirdi. Hayli acıkmıştı. Bilge  yapmacık  bir  eda  ile. Kısa sürede giyinmişti. Gönül her zamankinden daha sakindi. Annesiyle  babası. Yoksa bu kadar gecikmezdim." dedi.  Siyaset. *** Yemek masasında sessizlik hakimdi. "Ama kendini üzme. Yumuşak bir eda ile: "Yemek yapmadın mı?" dedi. gelemeyeceğimizi söyleriz.  ekonominin  kötü  gidişatı. Mutfakta hiçbir hazırlık olmadığını görünce biraz  da sinirlendi ama karısına belli etmedi.  kızının  bu  sakinliğine  anlam  veremiyor ve için için eziliyordu. Oysa en çok  konuşan ve  etrafı  neşelendiren  hep  o  olurdu.  gündelik  sorunların konuşulmasıyla  sürdü.  "Aaa!  Olmaz  ki  canım!  Bu  kadarı  da  fazla!  Yaşamımızı  böyle  etkilemeye  ne  hakkı  var?"  diye  tepki  gösterdi.  Annesi  ise. sonunda hep tartışmaya dönüştüğü için sessiz  .----------1 76 1---------- Gönül. "Gidelim. Hemen hazırlan o zaman. "İnan tamamıyla unutmuşum. yöneticilerin yeteneksizliği ve benzeri konular konuşuldu. Bilge de sakindi  ama  bu  onun  her  zamanki  haliydi. Gönül: "Bugün babamlara gidecektik ya!" Bilge. Gönül yemekten sonra kapıyı çalan dilenci ile yaşadıklarını onlara da anlatınca anne ve  babasının merakı bir parça dağılmıştı. gideriz." dedi. Bilge kayınpederiyle  fikirleri pek uyuşmadığı ve konuşmaları.  partiler. Bir daha fırsat çıkarsa bunu da telafi edersin.  Atlarız bir taksiye gideriz.  Ama  içinden  de  hem  Gönül'ün  havuzdan soğuduğuna hem de SinHa'nin hâlâ kendileriyle ilgilendığıne gizliden gizliye sevinmişti. Bilge mutfağa geçti. ayıp olur. Telefon ederiz.  kızım!"  dedi.  acaba  aralarında bir problem mi var diye çaktırmadan damatlarını ve kızlarını süzüyorlardı.. Sonra  kalktı ve yatak odasina geçti. annen hazırlık yapmıştır." dedi." Bilge: "Olur mu.." ----------i 77 I--------Gece. Bir süre sonra sakinleşti ve  havuzun başından itibaren yaşadıklarını ona anlattı. dakikalarca hıçkırığını durduramadı ve konuşamadı.

  Ben  Aylin'i  çok  severim. Sonra  salona  döndü  ve  televizyonu  açtı.  Biz  yaşamımızın  ne  kadarına  sahibiz  ki  onu  kontrol  edelim.  Annem  sabah  arayınca  Hayır diyemedim.  Buna  rağmen  bütün  oklar  yine  ona  yöneliyordu.  Gece  haberlerini  izlemek  istiyordu."  Bilge  aldırmaz  bir  şekilde: "Üzülme telafi ederiz.  Onlarla  daha iyi bir gece geçirirdik" dedi. Artık sizi bekleriz. "Bebek geliyor! Bebek geliyor!" diye bağırıyor ve  acısını  dindirmek  için  ne  yapacağını  bilemez  tavırlar  sergiliyordu. yoğun bakıma a- .  Bilge  alelacele  üstünü  giydi  ve  hemen  bir  taksi  çağırarak. Eve döndüklerinde. Bu arada Gönül'ün annesi ve babası da Bilge'nin telefonu ü-zerine apar topar hastaneye gelmişlerdi.  Oysa  bebeğin  gelmesine daha bir iki  ay  vardı. Gönül. Gönül'ü hastaneye götürdü.  Sanki  ülkedeki  temel sorunların nedeni  Bilge  ve  Bilge  gibilerdi. bazen de sessiz kalmayı tercih ederek geceyi tamamladı.  Keşke  evde  kalsaydık." Gönül: "Ayıp oldu." diyerek yatak odasına geçti.  Bilge  bazen  konuşulanları  tasdik  ederek. Bilge: "Üzülme  olanda  Hayır vardır. notu görünce: "Sana  gitmeyelim  demiştim.  Kumandanın tuşuna basmasıyla Gönül'ün çığlığını işitmesi bir oldu. bugün bize gelebileceklerini söylemişti ama ben  tamamen  unutmuşum. Hızla içeri koştu: "Ne oldu? Bir sorun mu var?" Gönül yatağın üzerinde kıvranıyordu. Üstünü çıkarttı ve pijamasını  giydi." F erhat Ayln Gönül. Doktorunu da çağırmıştı. kapıda bir not vardı: "Size baskın düzenleyelim demiştik ama bulamadık. Aslında Aylin önceki gün.kalmayı  tercih  etti.

koşmasını  önlüyordu. Gördüğü ışığa  varacağına  inanıyordu.  Bir  sıvı  boşalması söz konusu.  Derken. aklını yitirecek gibi oluyordu.  Çıldırtıcı  çığlıklar.  Yüzüne  örümcek ağına benzer ağlar takılıyordu." Gönül'ün annesi merakla atıldı: "Erken doğum mu?" Doktor: "Olabilir. Büyük  bir  panik  ve  korku  içindeydi.  Bir ara bastığı çamurun.  Hatta  babanın  horultusu  bütün  koridora yayılıyordu.  Sağlı  sollu  iki  tarafından.  Yerde  bir  yığın  insan  iskeleti  vardı. insan etinin çürümesinden oluşan pis bir balçık olduğunu fark  etti. O koştukça çamur zemin daha bir ağırlaşıyor. iğrenç  görüntüler. Saatler geçmişti ve hâlâ Gönül'ün durumu hakkında net bir bilgi alamamışlardı." diyerek tekrar içeri girdi. Koridorun iki tarafı demir parmaklıklarla kaplıydı.  Bağırıyordu  ama  çığlıklar  arasında  sesini  kendisi  bile  duymuyordu.  bir  şey  yok.  bir  koltuğa  yığılmış  uyuyakalmıştı:  Kör  karanlıkta  ne  olduğunu  bilmediği  iğrenç  bir  çamur  zeminde  yürüyordu.  Herkes  bir  banka  yığılıp  kalmıştı. Bekleyeceğiz.  şekilden  sekile  giren formlar ve ona uzanan sayısız eller içinde koşarken.  Çok  ilerde  bir  ışık  vardı.78 lınmıştı. Onu yatıştırmaya ve sıvı akışını önlemeye çalışıyoruz.  "Bu  tünelde  kalıp  öleceğim.  Gönül'ün  doktoru dışarı çıktı: "Meraklanmayın.  Kendisi  koştukça  tünelin  ucu  adeta  ondan  uzaklaşıyordu.  Tünel  de  sanki  her  adımda  biraz  daha  daraliyordu. Bilge'nin kurtulma  ümidi  gittikçe  zayıflıyordu. A-deta bir hapishanenin koridorunu andıran ardı arkası gelmeyen bir tünelden geçiyordu.  Çok  yoğun  bir  stres  ve  üzüntü  yaşamış  olmalı.  Kapıda  ne  yapacaklarını  bilmez  şekilde  bekleşiyorlardı. Ama Bilge'nin içinde her şeye rağmen kurtulacağına dair bir ümit vardı. Gecenin  fecirle  aydınlanmaya  başladığı  bir  saatti.  Dar  bir  koridordu."  diye  paniğe kapıldıkça  telaşı  daha  da  artıyordu.  görünmeyen  vücutlardan  uzanan  uzun  tırnaklı  ellerle  birtakım  yaratıklar  onu  yakalamaya çalışıyorlardı.  Ümidini  koruyarak  daha  da  hızli koşmaya  başladı.  Uykunun  ağırlığı  bütün  başları  eğmiş.  Demir  parmaklıklar  arasından  uzanan  eller. Bilge  de.  omuzlara  düşürmüştü.  O  ışığa  ulaştığında  kurtulacağını  sanıyordu  ama  bunu  bir  türlü  başaramıyordu.  Onlar  da  her  nasılsa  bu  tünele  girmişler  ve  burada korku ve panik içinde yaşamlarını kaybetmişlerdi.  onun  üstünü  başını  .

Bir  yığın  insan. "Keşke bu ışık olmasaydı.  Tünelin  ucuna  doğru  koşmaya  çalışıyordu. Sonra birdenbire tünelin üstünün açık olduğunu fark etti. Ne yapacağını şaşırmıştı. Çaresizlik  içinde o da avazının çıktığı kadar bağırdı: "Baba bana yardım et! Baba bana yardım.  bu  kesinlikle  babasının  sesiydi.  Ümidini  yitirmek  üzere  olduğu  bir  anda  bir  el  onu  yakaladı  ve  ileri  fırlattı.. Çok  uzaktan  bir  çocuk  sesi  geliyordu:  "Baba  bana  yardım  et!  Baba  bana  yardım  et!"  diyordu.  Fenerin  cılız  ışığında  sayısız  iskeletin  hareket  ettiğini  görünce.  Bilge ümitlendi ve tekrar koşmaya başladı.  kimisi  de  o  pisliği  alıp  üstlerine  başlarına sürüyorlardı.  Bu  babasının  sesiydi. Birileri ona üstten  el  feneriyle  yol  gösteriyordu. Koşarken birbiri ardına tekbir getiriyordu.  Kendisini  fırlatanın  kim  olduğunu  anlayabilmek  için  çevresine  bakınırken  iğrenç  bir  kahkahayla  irkildi.  bu  pislik  deryası  içinde  kıvranıyor. Bu haykırış Bilge'yi daha da telaşlandırdı.paralamıştı. Işık öyle yoğunlaşmıştı ki. Çünkü  gördüğü manzaralar onu daha da ürkütmüş ve iğrendirmişti." diye düşündü.  Aynı  anda  yukarıdan  gelen  bir  ses  duydu. Fakat tünelin ucu  bir türlü gelmiyordu.  Artık  bütün  ümidini  kaybetmişti. Bir adım daha atsa sanki mutlak karanlıktan mutlak aydınlığa geçecekti. Önü sıra koşmakta olan birkaç kişi daha gördü.  "Ümidini  kaybetme  ve  koş!"  Evet.  Bir  başka  el  onu  yakalayıverdi  ve  tekrar  geriye  doğru  fırlattı..  "Koş!"  diyordu. Gözlerini kapattı." Bilge  AO»  takatiyle  koşuyordu..  Vücudu  kan  revan  içinde  kalmıştı.  Yüksek sesle bildiği duaları tekrarlamaya başladı.  Sonra  ne  olduğunu  anlayamadan  kendisini  dehlizin  ucunda buldu. ona  bakacak gücü kalmadı.  Aydınlık ona bir uçurum gibi göründü. Bir yandan da  ardına  bakmaksızın  koşuyordu. Tereddüt geçirdi. korkusunun arttığını hissetti. Kendisini bir uçuru- .  Bilge  bir  anda  kendini  çıkışın  yakınında  buldu.

" dedi. Kırk yaşları civarındaki görevlinin cevabı olumsuzdu. Birlikte odaya girdiler. Şurada kapalı bir oda var. ezan sesi  işitildi.  Babası  onu alıp vadiye fırlattı. "Gel benimle. görevli geldi ve bir risk üstleniyormuş gibi.  Karşı  taraftan biri ona sesleniyordu: "Atla!" Bilge  uçurumun  dibine  baktı.." Görevliye  teşekkür  etti. Bu nasıl şey böyle diye düşünürken. Bilge camiye giderim diye düşünürken.  iki  ayağı  üstüne  düştü.  Yere  bu  şekilde  nasıl  indığıni anlayamadan yukarıya baktı. Çocuk  düşerken  bir  kumruya  dönüşüp  uçmaya  başladı. Biraz sonra kendine gelir. Namazı bitirince içinde derin bir haz dolaştığını hissetti.  Karşı taraf  yemyeşildi ve  müthiş bir  huzur  telkin  ediyordu. hemen lavaboya gitti ve abdest aldı. Başını kaldırıp babasına bakmak istediği anda gözünü açtı.mun başında buldu.  Uçurumdan  yere. onu  görebilirsınız. bir dolabın arkasından kirli bir karton parçası çıkardı ve  serdi. Sabah ezanı okunuyordu.  Atladığında  paramparça  olacağını  düşündü. Bilge.. Orada kılarsın. Gönül kızımız şimdilik uyuyor. "Şimdi anlıyorum işin sırrım. Onun uyanmasıyla doktorun koridora girmesi bir oldu: "Hadi gözünüz aydın! Kızımız  kurtuldu. Ve onu yakaladıktan sonra hafifçe yere indirdi.  Koridora  girdığınde  kayınpederi  ile  kayın  validesinin  olmadığını  gördü. Akıntıyı kestik. Sanki ilk  defa namaz kılıyordu.  Vadinin  üzerinden  bir  grup  kumrunun  uçtuğunu  gördü. Ama bu kez kıldığı hiç diğer namazlara benzememişti.  Ona sıkı sıkı sarıldı." dedi. .  "Demek namaz bu!" diye mırıldandı.  Durumu  anlayınca  kendisi  de  Gönül'ün  odasına  koştu. gördüğü rüyanın tesiriyle bitkindi. Babasının attığı kız çocuğunun gökten yere düşmekte olduğunu gördü. Görevlilerden birine namaz kılabileceği bir  yer olup olmadığını sordu. Bilge namazını kıldı. Nedenini bilemediği bir haz sarmıştı vücudunu.  Bilge  de  kendisini  attı. Bilge. Görevli. Önünde derin bir vadi vardı.  Babasından  başkası  değildi.  Hava  da  aydınlanıyordu.  Karşıdaki  adam ona sesleniyordu: "Atla!" Bilge  adama  baktı.  Yanında  bir  kız  çocuğu  vardı.  Kucağını açtı ve onu yakalamaya çalıştı.

 Bilge'nin içeri girdığıni görünce: "Biliyor musun beni  o karanlıktan çekip alan o dilenciydi. herkes Gönül'ün evinde toplanmıştı.  ona  sahip çık ve onu koru.00 gibi Gönül. Bu.  Damlalar  yanaklarından  süzülüp  yastığa  döküldü. Sonunda birilerinin onun elinden  tutup  onu  karanlıktan  ışığa  çıkardığını  söylüyordu.  Bir  taraftan  da  o  gece  gördüğü  korkunç  rüyayı  anlatıyordu.  kendisi  için  de  bir  umut  sayıyordu.Gönül. bir ara kayboldu.  Haluk.. onun kız  kardeşinin evine ikinci gelişiydi..  Çevresinde  evli  olan  arkadaşlarının  problemlerine  tanık  oldukça  kız  kardeşinin iyi bir evlilik yaptığına seviniyor. O akşam. Haluk da kız kardeşini görmeye gelmişti. Muhsin Bey." diyordu.. Yemekten sonra Bilge. yeryüzünde iyi geçinebilen çiftler olmasını  . onların mutluluk  dolu  yaşamlarına da imreniyordu. taburcu edildi.  eniştesini  pek  sevmiyordu  ama.  Gerçi  çok  kız  arkadaşı  vardı  ama  onların hiç  birisiyle evlilik yapmayı düşünmüyordu.  kendine  gelmişti..'  dedi." dedi. Ertesi gün saat 11. 'Sen bana yardım etmedin ama ben sana  yardım  edeceğim. "Kızımı bana bağışladılar.  Doktor uzun bir süre iş yapmaması ve üzülmemesi gerektiğini söylemişti." Gönül'ün  gözleri  sulanmıştı.  Al  bu  senin  kızındır.  Çıktığımda  yanında  bir  kız  çocuğu  vardı.  Bilge  usulca karısının başını sıvazladı ve alnına bir öpücük kondurdu. biraz da iğneleyici bir eda ile kızı Gönül'e: "Seninki yine nereye kayboldu?" diye sordu. Annesi bir i-ki gün onunla kalacaktı. dedi.  Gülüyordu. Akşam yemeğine birlikte oturdular. Gönül: . "Bunlardan ana olmaz.

 Zinde güçlerin işe sahip çıkmalarından duyduğu  memnuniyeti dile getirdi.  Eğer  toplum  medeni  olmak  istemiyorsa  elbette  devleti  idare  edenler  onları  medeni  olmaya  zorlayacaktır.  Sen  nasıl  böyle  düşünebiliyorsun? Ben seni çağdaş biri olarak yetiştirdim.. Yaşananlar demokrasi ile taban tabana  zıt.----------1 82 I---------"Namaz kiliyordur. Gerçek insanlık bunu gerektirir. yarın da senin  gibi  düşünmeyenler.  Çünkü  güç  sizde. Her ikisi  de  faşizmdir." Muhsin  Bey  öfkelenmişti  ama  uygar  olduğundan  kuşku  duymadığı  oğluna  daha  yumuşak bir üslupla: "Ne  yani  memleketin  gelişmesine  engel  olan  bu  insanlara  fırsat  mı  verilsin?  Bunlara  fırsat  geçse  bizim  gibi  çağdaş  insanları  kıtır  kıtır  keserler.  Bir  ara  gözlüğünün  üstünden. Hem beni  de fazla ilgilendirmiyor zaten.  onun  değerleriyle  mücadele ediyor."  diyerek.  Bırakın  Tanrı  aşkına  insanlar  nasıl  yaşamak  istiyorlarsa.  gücü  eline  geçirir. sen senin gibi düşünmeyenleri. Muhsin Bey: "Elbette  öyle  olmalı!  Bu  sürü  toplumu  ancak  zorlamalarla  bir  yere  getirebilirsin. Devlet dedığın de milletinin  hizmetinde  olur.  Gücü  eline  geçiren. Benim gibi dinle. halk neler yaşıyor. Muhsin Bey: "Bizim molla  yakında  uçacak. Sen tanrıya inanıyorsun diye herkes inanmak zorunda değil." dedi. Haluk: "Ben katılmıyorum baba..  dincilerle ilgisi olmayan insanlar bile buradan kaçmak istiyorsa.  seni  kendileri  gibi  olmaya zorlayabilirler. Bundan doğal ne var?" "Ben sana katılmıyorum. geçimin iyi.  hemen  diğerlerini  kendi gibi olmaya zorluyor." diye yineledi Haluk. İyi şeyler yapmıyorlar." Haluk biraz da babasının damarına basmak için: ---------1 83 !--------"Tabi senin keyfin yerinde.  elindeki  gazeteye  daldı." dedi uzandığı yerden.  laikliği ve sistemi övücü şeyler söyledi.  Bizde  ise  devlet  milletle. Siz bugün. Bu gün güç  sende diye. "Bu gidişin sonu iyi değil. Diğerleri de sen  inanmıyorsun diye seni zorlayamaz. kendin gibi olmaya zorlarsan.  Onu  korur. umurunda değil. Ben yakında bu ülkeden ayrılacağım. problem irtica mir-tica . kendisi gibi düşündüğünden emin olduğu oğlu Haluk'a baktı ve cumhuriyeti. biraz da Batılı dostlarınızın(!) tezgahına gelerek. Müslümanların alanını  daraltmaya  çalışıyorsunuz.  öyle  yaşasınlar.

değil.  Sabırla." Haluk.  biraz  da  işi  şakaya  vurarak.  hoşgörüyle  hatta  kendi  doğrularımızı  da  sorgulayarak  ülkenin  büyümesini  sağlayacak  asayiş  ortamını  koruyabilirsek sizler ve bizler  bu  işi  çözeriz. hangi fikir. O bir militarist. Baba oğlun ateşli tartışmalarına hiç  müdahale  etmeden  dinlemeye  geçti. insanlarda hakikati ve inancı arama dürtüsü de gelişecek.  Belli  bir  gurup ülkeyi sömürüyor..  Gelecek  bizim  lehimize  gelişiyor. sen ise bir demokratsın. vicdanlar baskılardan kurtuldukça.  kendi  vicdanlarının  söyledikleriyle  hareket  edecekler. hangi  inanç iddialarını akla ispat ettirmişse o kazanacak. Elbette bunu kimseye kaptırmak istemezler.  birilerinin  işaretleriyle  değil. Fikirler aydınlandıkça.  eniştesine  döndü: "Yahu enişte.  Bu  sorunu  zaman  çözecek.  Ama  ikınızin  aynı  yerde  buluşması  mümkün  değil.  üçüncü  sınıf  ülkelerden  olmaya  devam  edecek.  O  zaman  insanlar. senin sesin bile çıkmıyor!" dedi. Aklın hükmedeceği gelecekte.  medeniyet  yaygınlaştıkça..  ne  senin  söylediklerin  vazgeçilir  şeylerdir.  Bilgi  arttıkça. Bilge gülerek karşılık verdi: "Bence  konuyu  değiştirin. Bu hurafelerle.. söylentiden öteye geç- .  Problem.  Haluk. bu kulaktan dolma.  insanların da  vicdanı  aydınlanacak.  Belki  biz  yapamazsak  bile  parmağıyla  Gönül'ü  göstererek  senin  yeğenin  ve  onların yaşıtları  bu  problemi  çözerler.  Ne  babanın  söyledikleri  tümden  yabana  atılır  şeylerdir.  Çünkü  babanı  ikna  edemezsin." dedi.  Hoşunuza  gitmeyen  herkese  kefen  biçiyorsunuz.. burada sizi savunuyorum. eniştesini doğruladı ama bazı yönlerini düzeltmekten de geri kalmadı: "Doğru  söylüyorsun  ama  bu  kafayla  korkarım  gelecekte  de  İslam  dünyası  yine  ikinci.  sizlersınız. Tam o sırada Bilge namazını bitirip salona girmişti.

  Haluk'un  son  sorusuna  bozuldu.  Din  belki  afyon  değildir  ama  insanların hevesini kırdığı kesin..  demokrasiden. Göz yaşı ve yoksulluk ise Asyalıların temel problemi. Madem Müslümanlık bu kadar bilgiye önem veren bir dindir. gerilik demektir.  Bir  yığın  hurafe.  yüzyılda  da  geviş  getirmeye  devam  edecekler..  Aksine  hep  engellemeleriyle  karşılaşırsın.  Onun  akla  uygun  esaslarını  bilgisizliğimizle  hurafeye dönüştüren biziz..  Üstelik  de  dinlerinin  taassubunu reddetmiş." . Bizim de reform yapmamız  şart. meskenetin ve rahatın kucağına oturmuş." "islam'ın  kendisi  hurafe  kaynağı  değildir. Kuran  en son kitap deyip duruyorsunuz  ama  bunun  size  kazandırdığı  ne?  Sizin  bunlardan  nasibınız ne? Bana onu söyle!" Bilge.. göz yaşı ve yoksulluk. Aç herhangi bir ansiklopediyi. Daha doğrusu dinlerin doğası böyle.  onun  vereceği  cevabı  somut bir itirazla kesip attı: "Bana hikaye anlatma. dinde reform yapmış Hıristiyanların... Bana göre İslam gelişmeye engel bir dindir. insan haklarından habersiz günlerini geçiyorlar." "Ne  fark  eder?  ikisi  de  aynı  kapıya  çıkıyor  ve  sonuçta  Müslümanlar  geri  kalmış  topluluklar oluyor.  Onun  kendini  Müslümanların dışında  ve  İslamiyet'i  gelişmeye  mani  göstermesine  üzüldü.  İşte  sizin  ilerici din dedığınız İslam  ve  onu  uyguladıklarını  söyleyen  ülkelerin  hali. Kalabalık. Eğer Hıristiyanlar dinlerinde reform yapmasalardı  ve  en  azından  o  toplumların büyük  bir  kısmı  bu  reformları  benimsemeseydi. Hepsi  yan gelip yatmışlar... Bilgiye ve gelişmeye bu kadar katkıda bulunmuş bir topluluğun  niçin bu hale düştüğünü bana anlatamazsın. Siz dinimiz sağlam.  Eski  Müslümanların bilime ve gelişmeye  yaptıkları  katkılardan  söz  etmek  istedi  ama  Haluk. Başlarındaki yöneticiler. bu tembellik ve bilgisizlikle Müslümanlar bir yere varamazlar. üretimsiz  bu  nüfusla  eminim  21. cahil.. bir tek teknolojik  gelişmede herhangi bir dindarın eserini -----------1 85 I----------göremezsin. niçin  teknolojik gelişmelerin altında bir tane Müslümanin imzası yok? Bugünkü medeniyet ve  teknolojik  gelişmeler  Hıristiyanların ve  Yahudilerin  eseridir.  onlar  da  hâlâ bizim gibi ortaçağ karanlığında sürünüyor olacaklardı. Din savaş demektir.-----------1 84 I----------meyen bilgilerle.

  uzandığı  yerden  havayı  dağıtmak  için  Bilge'ye: "Canım çay demlenmiştir! Ama istiyorsan babama önce bir kahve yap. Bizi geriletenler. Bilge eşi Gönül'e yatağa gitmesini ve orada u- .  kayınbiraderinin  bu  itirazları  karşısında  sustu.  Türkiye  İslam  dünyasinin  en  gelişmiş  ülkesidir.  Bu  gericiler  kutsal  dinimizi  bu  hale getirdiler. İffet Hanım  bulaşıkları yıkamak için mutfağa geçti.  Bak.  çağdaşlığı  savunan  oğlunun  az  önceki  çıkışlarını  unutmuştu  bile. teknolojiye düşmanlık gösterenler işte hep bu gericiler.  Susmayı  tercih  etti. Bunun tek nedeni yaptığımız devrimlerdir. Haluk da kahve içebileceğini söyledi. Muhsin Bey ise üçlü koltuğa uzandı ve kestirmeye koyuldu... Bugün kahvesini  içmedi. Bir süre sonra elinde kahve tepsisiyle içeri girdığınde Haluk ile babası yine rejimi tartışıyorlardı. Muhsin  sözlerini  sürdürecekti  ama  Gönül.  Ne  kadar  savunursa  savunsun.Bilge.  Mantıklı  dindir. Anne İffet Hanım: "Aaa çay demlemiştim! Çayı kim içecek?" diye atıldı.  Matbaaya da bunlar karşı çıkmadılar mı? Dini onların hegemonyasından kurtarmak için  mutlaka  bizde  de  reformlar  yapılmalıdır. Bilge kalkıp mutfağa geçti.  yarın  işe  erken  gitmesi  gerektiğini  söyleyerek  izin  istedi ve gitti.  Onunla  gurur  duydu.  Oğlunun  düşüncesini  desteklemek  ama  kendisinin de iyi bir Müslüman olduğunu vurgulamak için: "Aslında  bizim  dinimiz  en  iyi  dindir..  hangi  örneği  verirse  versin. Kahveler  içildikten  sonra  Haluk. Muhsin  Bey  ise. Bilge konuşmalara hiç katılmadı.  Doğrusu  ikisi  arasında İlk defa oluşan bu olumlu diyalogu bozmak da istemiyordu.  sözlerinin  İslam  dünyasının  bugünkü  geri  kalmışlığının  nedenlerini  açıklamaya  yetmeyeceğini  biliyordu." dedi.

  İslam  toplumlarının  da  güzel  zamanları  gelecek. geri kalmışlığın ezikliğini  içine  sindiremediği  için.  O  gün  medeniyet  de  İslam'dan  yana  olacağı  için  onun  bütün  eserleri. Onlara susturucu yanıtlar veremediği için...  Ama  yapacak  bir şey de yoktu.  öfkesini  kendi  toplumundan  ve  kendi  geçmişinden  çıkaran  Haluk  gibi  insanlar.  Şimdi mışıl mışıl uyuyordu. Gönül de Bilge de sevinç içindeydi. Ancak sürekli ağlıyordu. Bilgisizliğini bağışlayamıyordu Bilge. Doktor anne  sütünün  yetmedığıni. Ve o zaman.  çocuğun  mamalarla  desteklenmesi  gerektiğini  söylemişti. Vakit hayli ilerlemişti..---------1 86 1-------yumasini söyledi. onları  ikna edecek  yeterli birikime  sahip olamadığı için kendi kendisine kızdı.  Bu  kötü  bir  mevsimdir.  bütün  güzellikleri İslam'ın övünç defterine yazılacak.. kayınbiraderine hak veren çıkışlar hissediyordu: "Bu  Müslümanlar  da  çok  tembel.00'e geliyordu.  izzeti  ve  onuru  prensip  edinmiş  bir  dinin  mensuplarının  Batı  karşısında  bu  kadar  acizlik  sergilemesi  anlaşılır  ve  anlatılabilir  olmaktan uzaktı.  Bugün  ilk  defa  annesinin  sütünü  emdikten  sonra  kendisine  bir  biberon  da  mama  vermişlerdi. Bir kitaptan okuduğu şu cümleyi tekrarladı: "Geleceğin  inkılabı  içerisinde  en  gür  seda  İslam'ın  sedası  olacaktır. Herkes yatağa geçtiğinde saat 24.  Gerçekten  de  ilk  emri  "  Oku"  olan  bir  dinin  mensuplarının bu  halde  olması  açıklanabilir  gibi  değildi.  Betül evdeki on dördüncü gününü tamamlamıştı. Bilge  bir  ara  salondaki  kanepede  uzanan  eşinin  yanından  ayrıldı ve  çalışma  odasına  .  Müslümanlardan  ve  bu  dinin  bir  ferdi  olmaktan  utanmayacak."  Yüreğinin  bir  yerlerinde derin bir arzu duydu: "Keşke SinHa gelseydi de ona sorsaydım.  Zaten  dindarlar  hep  dünyayı  terk  etmek  gerektiğini  telkin  etmiyorlar  mıydı?  Demek  ki  din  gerçekten  gelişmeyi  engelliyordu. Bilge kafası  karışmış  bir  şekilde  yatağa  uzandı."  Bilge  içindeki  bu  itirazlara  kızıyordu... Nefsinde.  Küçük  yuva  onun  avazlarıyla  dolup  taşıyordu  her  gün."  diye sayısız telkinler yaptı kendi kendine." ALAN TANIMI Betül  dünyayı  şenlendirmişti. Ama aklı  ve  nefsi  itirazlar  üretmeye  devam  ediyordu:  "Bu  bir  dönemdir.  İslam'a  ve  Müslümanlara  yapılan  ithamların haksız  olduğunu  düşünüyordu  ama  bunları  nasıl  yanıtlayacaktı?  Üstelik  bütün görüntüler Müslümanların aleyhindeydi ve onu eleştirenlerin elinde olanları haklı  gösteren  kanıtlar vardı.

  Havuzun  başında  da  seninle  beraberdim.geçti.  Gerçekten  bu  SinHa  mıydı.. O dilenciyi sana  gönderen de bendim. Neden gelmedınız?" SinHa: "Ben  hiç  sizden  ayrılmadım. benim.  SinHa  her  zamanki  görüntüsüne kavuşunca: "Selam dostlarım! Uzun zamandır görüşemiyorduk. o dar ve izbe tünelde Bilge'yi ışığa götüren de. nasılsınız?" dedi.  Kafasına  takılan  bir  soruya  yanıt  bulmak  umuduyla  kitapları  karıştırıyordu. Gönül yattığı yerden doğrulup  oturdu. Gönül  duvardaki  ışığı  gösterdi  ve  "Bak  o  geliyor!"  dedi.  Ona  bir  şey  olduğunu sandı ve hızla salona girdi.  yoksa aşırı istekten bir yanılgı mı yaşıyorlardı? "Hayır yanılgı değil." Bilge şaşırmış bir ifade ile: .  Gönül'ün  "Bilge  çabuk  gel!"  diye  bağırdığını  duyunca  paniğe  kapıldı..  Bilge  ise  bir  saygı  vaziyeti  alıp  ayakta  izlemeye  başladı. Gönül: "Hocam bizi niye bu kadar ihmal ettınız?  Şu  kadar  zamandır  sizi  dört  gözle  bekliyorduk.  hastanede  gördüğün kabus dolu rüya  sırasında da seninle beraberdim." dedi ses. SinHa'nın sesiydi.

SinHa: "Evet bendim.  Kuran'da  bu  meseleye  yer  verilmiş." "Peki neden kendınızi bizden sakladinız?" "Biz kendi başımıza hareket etme serbestliğine sahip değiliz. dünyanın halifesi yaptı." Bilge "Hocam oturabilir miyim?" dedi  ve  yanıt  beklemeden  koltuğa  çöktü.'  diyerek  insanı  meleklerin  itirazına rağmen.  biliyorum. Bize görev verilir ve biz o  görevi  yaparız. Neden?" "Yaratıcı’nın size verdiği önemi göstermek için. Melekler de buna derin bir içtenlikle uydular  ve itaat ettiler.'  deyince  melekler  itiraz  etmişler  ve  'Ya  Rabbi  biz  sana  gerçek  anlamda  kulluk  ve  ibadet  ederken." Bilge: "Evet  Hocam.  birbiriyle  kavga  edip  kan döken  varlıkların hizmetçisi oluyorsunuz?" "Kimin  kimden  yüksek  veya  aşağı  olduğunu  ancak.  Sonra  heyecanla sordu: -----------1 89 I---------- "Ne  yani.  Senin  bize  öğrettiğinden  başka  bilgimiz  yoktur..  kendi  türüne  karşı  nefret  duyan." SinHa: "Peki  Yaratıcı  ne  yaptı?  'Sizin  bilmediklerınızi  de  bilirim." Bilge: "Bütün bunların anlamı nedir hocam? Yani melekler hem itiraz ettiler.  Senin  emrine  de  itiraz  edemeyiz.  Evrenin  Yaratıcısı  bilir."O siz miydınız hocam?" diye sordu.  Bir  santim  görevin  dışına  çıkamayız.  kıyametin  kopmasına  biz  mi  neden  olacağız?"  "Evet  oldunuz  bile.  Nitekim  senin bu sorunu melekler de Yaratacı'ya yönelttiler." "insanlar bu kadar mı önemli varlıklar?" "Elbette!  Hatta  kıyamet  dedığınız evrendeki  büyük  değişikliğin  yapılıp  yapılmaması  bile size bağlı."  "Nasıl  olduk bile?" "Ne zaman ki Yaratıcı sizi zamanın bir ucuna yerleştirdi. Sen hiç  . kıyamet de o an koptu." Bilge: "Hocam bu nasıl olur? Siz bizden daha yüksek bir varlık olduğunuz halde niçin bizim  gibi  bozguncu.  Ezeli  Kudret. bizler ise sizin hizmetlerınızi görmekle vazifeli memurlarız. hem de 'Biz seni  kutsarız.' deyip itaat ettiler..  sen  oraya  bozguncu ve kan dökücü bir yaratığı mı tayin edeceksin?' demişlerdi.  Sizler  bu  evrenin  efendilerisınız.  'Ben  yeryüzüne  'insanı  halife  olarak  atayacağım.

Bu tamamen insanın inisiyatifine bırakılmış. Bu uğur- . O bizi evrenin halifesi olarak atadı. siz ve yok etmek birlikte anıldınız. olmuş gibi anıyordur. Böylece bir tür  evrenin ruhu durumuna geçtınız. Siz bu zamanı ve onun hızını ölçecek.. hem tahrip edebilirsınız. Siz ve tahrip.  koptu  diyorsa  gerçekten  kopmuştur.  O. Dünyayı hem onarabilirsınız." "Buna rağmen.  bir  şeye  'Ol!'  dedi  mi  olur.. Oysa biz yaşıyoruz." "Yani  biz  daha  işin  başından  itibaren  olup  bitmiş  bir  evrenin  içinde  mi  bulduk  kendimizi?" "Elbette! Çünkü sizin var edilmenizle tür olarak yok edilmeniz; tabiatınız ile tahrip. eksik.Yaratıcı’nın evren  ve  kıyametle  ilgili 'cek.. O  gün  geldığınde her bildığınızi  yeniden  gözden  geçirmeniz  gerekecek  çünkü...." "O'nu niye kendınızle  kıyaslıyorsun  ki?  O. onu henüz kavrayacak bilgi birikimine  sahip değilsınız.  Yani  sonun  başlangıçtan  önce  var  olduğu  gerçeği. Ve âlem devam  ediyor.  Tıpkı  kullandığınız sayı sistemleri gibi.  Sizin  gördüğünüz  ise  iki  şeyin  hızı  arasındaki  farktır. aynı  anda âlemin kitabına yazıldı.  Ama  o  gerçekleşmeden  onun  ölmesi  de  sabit  olur. Ben bunu kendi kendime 'Mutlaka olacağı için Yaratıcı. Fazla bir zamanınız da kalmadı mamafih. O sizi  halife tayin etti.. O hep yaptık. ettik ve kıyamet koptu diyor. Ama yine de doğru bilgilere ulaşmanızı sağlayabilirler. Üstelik yapmak ve bozmak yeteneğini de size vererek. cak' yani gelecek zaman kipi kullandığına tanık oldun mu?" "Hayır. öyle mi?" "Evet buna rağmen.'  diye düşünüyordum." "Yani bizim zaman ve sayı sistemlerimiz yanlış mı?" "Hayır yanlış değil..

  Hiçbir  zorunluluğun  olmadığı  halde  beni  seversen.  olumlu  bir  eylemin  doğmasını  daha  sevimli  bulmuş. siz ona 'aferin' deme .  sevmek. oturduğu yerden SinHa'ya: "Hocam...  Tercih kullanmaya  kalkışan  biri  oldu  o  da  tarkedildi. senden daha güçlü ve akıllı  hizmetçilerinin  bulunması  çok  mu  abes olur? Burada esas olan." "Biz bilmediğimiz için mi böyle davranıyoruz?" "Sayılır  ama  tam  da  öyle  değil.  Herkese  düşen.  Bu da sizi yaratan nezdinde farkli konuma çıkarıyor. 'yap'  denilen şeyi yapmama.  Eğer  sen.  sevmemek  ve  nefret  etmek  gibi  üç  değişik  alternatiften  sevmeyi  tercih  edersen.  Bizim  seçim  yapma  yeteneğimiz  ve  hakkımız  yok.  evrenin  Yaratıcısı'nın  onaylaması  ve  emridir  Sizi  efendiliğe.---------1 90 1--------da melekler de sizin yardımınıza sunuldu.  eylemlerinde  serbest  bırakılmış  bir  varlıktan.  Bilirsin  şeytan.  Çünkü  benim  sevmem  de  zorunlu.  bizimkiler  bağışlanmıyor.  Allah. "Meselenin  özü  de  burada  kızım.  Biz  O'nun  bilgisine  sahip  değiliz  ki.  Peki  insanlar  niçin  görevlerinin dışına çıkabiliyorlar?" diye sordu.  Biz  bu  cezaya  çarpılmaya  cesaret  edemeyiz. Bir robotunuz.  Çünkü sizin yapmak ve yapmamak konusunda seçme hakkınız var" "Hocam biraz daha basit anlatır mısınız?" "Bak  kızım.  Bize  verilen emirler 'yap' veya 'yapma ' şeklin-------------1 91 I-----------dedir." "Anlamayacak bir şey yok. Çünkü kovulmanın ne olduğunu gerçek anlamıyla biliyoruz." "Bunu tam anlayamıyorum.  yani  kitaptaki  adıyla  İblis.  Yaratıcı’nın sizin  tabiatınıza  emaneten  bıraktığı  bir  sırdan.  bu  emirde. bir köleniz olsa ve her istedığınızi yapsa. Sen bir çiftliğin efendisi olsan.  'Bu  niye  böyledir?'  diyebilelim.  Seçim  yapınca  kovuldu. Bu emir verildi mi biz artık asla onun dışında bir şey yapamayız. Ama siz. Siz görevınızi tam yapa-bilesınız diye.  kendisine biçilen misyonu gerektiği şekliyle üstlenebilmesidir.  bir  gizemden  dolayı  sizin  yanlışlarınız  bağışlanıyor.  bizi  hizmetçiliğe  layık  gören  O'dur.  şimdi  sen  beni  sevmek  zorunda  değilsin.  kendi  yüceliğini  gösterirsin." Gönül.  bir  melekti. siz aldığınız görevin  dışına  çıkamadığınızı  söyledınız. 'yapma' denilen şeyi de yapma serbestliğine sahipsınız. Her iki halde de kendi tercihınızi  kullanırsınız.  ben  bunun  karşılığını  ödeyemem.

  Rakibini  devirmenin  ücreti  değil.  Yapılan  iyi  işlere  karşılık  takdir  edilen  sevap  ise  Yaratıcı’nın kendi katından bir ikramdır.  Bizim  bütün  çabamız. asıl kulluk bu.  sizin  ne  kıymetli  varlıklar  olduğunuzu  anlatabilmektir.  O  zaten  sende  emanet  bıraktığı  sırdan  dolayı  senin  günah  dedığın bütün yanlış eylemlerini .. O zaten sizin emirlerınızi yerine getirmekle sorumludur.gereği duymazsınız.. Ama ekstradan birileri sana bir ücret verirse.  yaradılışın  ücreti  ve  neticesidir.  yani  muhayyersınız.. Ama sizi dinleme ve emirlerınızi  yerine  getirme  zorunluluğu  olmayan  birisi." Bilge: "Bu ne büyük bir iltifat insan için. sizin isteklerınızi yerine getirse onu daha çok sever ve taltif edersınız.. insanın evrendeki yerini anlaması ve kendisine bu üstünlüğü bağışlayan Yaratıcısına  karşı samimi minnet duygularım açığa vurmasıdır. değerini bilemiyoruz. Peygamber dedığınız elçilerin görevi de bu değil mi? Bütün istenen de  bu.  insanın  kulluğuna  ihtiyacı  yok.  O'nun  ihtiyacından  değildir. Tabiatınıza uygun hareket etmenin karşılığı." "Hocam anlayamıyorum!" "Bak şimdi sen bir pehlivansın.  İnsan  doğasının  gerekliliğidir  O'nun sizden  böyle  bir  eylemi  istemesi. o.  Aynen  öyle  de  Yaratıcı'nın.  siz  bir  şeyi  yapmakta  veya  yapmamakta  özgürsünüz. Birileriyle güreşe tutuştun.  Takdir  ve  ibadet. Biz emir  kuluyuz.  Yaradılışınızın  zorunluluğudur." "Doğru." Bilge: "Peki Yaratıcı’nın bizim takdirimize ihtiyacı mı var?" "Elbette ki Hayır.  Bu  senin  pehlivanlığının doğal neticesidir. O-nu tuş ettiğinde doğanda  var  olan  pehlivanlık  yeteneğinin  gereğini  yerine  getirmiş  olursun. onun bir  ikramı  olur. Sizinle bizim konumumuz bu.  size. Asıl görev.

 hem sizin yaşam kaynağınız yaptı;  Ay'ı  bir  takvimci  kıldı.. Evreni sizin göz zevkınıze göre donattı.-----------1 92 I----------bir şekilde bağışlayacak veya senin azap dedığın bir operasyon yani cehennem süreci ile  seni  onlardan  temizleyecek.." . Bu gezegeni..  fakat  O'nun  bildiği  bir  sırdan  dolayı...  değişmez  varlıklar  yapardı  ve  o  zaman  hayvan  dedığınız ve  tamamen  kendi  iç  programlarıyla hareket e-den yaratıklardan ibaret kalırdınız. sizi de bizim gibi  sabit." "Peki biz ibadet etmesek de O bizi affeder mi?" "Affetmek veya etmemek O'nun takdirindedir..  Bizim  gibi üst  varlıkları  bile  sizin hizmetçilerınız yaptı.  Yıldızları  ve  semayı  sizin  ufkunuza  astı." "Ama bizim bildiğimiz kadarıyla şirk koşanlar.  Ama  bizim  bilmediğimiz..  zaten  O'na  karşı  gelmez.  Size  bu kadar ikramda bulunmuş bir varlığa karşı gelmek ve onun emirlerini çiğnemek. İsteseydi. Pekala başka bir formda da var edilebilirdınız.  Ne  kadar  çoksa..  Sayısız  belirişler  içinde  en  mükemmel  ve  en  soylu  biçim olan insan formunda sizi var etti..  nasıl  bir  varlığa  karşı  edepsizlik  ettiğini  iyi  bilirse.  temizlenme atölyesi olan cehennemde o kadar uzun süre kalırsınız. Herhangi bir şey karşısında  öyle veya böyle davranabilme yeteneğınız ve seçeneğınız olmazdı." "Bu  da  sizin  yüklendığınız olumsuz  enerjinin  miktarına  bağlıdır." "Sonunda dedığınız. O'nun sizin ibadetınıze değil.  birbirınızden lezzet  almanızı  sağladı.  Ama  o  yine  de  sizden  vazgeçmediği  ve  sizi  sevdiği  için  sonunda  bütün  günahlarınızı  bağışlamayı  kendine  yazdı.. tek  başına  sizin  gibi  varlıklar  için  yeter  bir  cezadır  aslında.  belki  de  sizdeki  güzel  yeteneklerin  sonsuza  kadar  sürmesini  sağlamak  için  ibadeti emretmiş. Size inanma ve inanmama gibi tercih yapma hakkı  tanıdı. her türlü gereksinimlerınızi ondan elde edesınız diye emrınıze sundu. Güneş'i hem bir lamba.  Ama  bizdeki  bilgilere  göre  sonunda  bütün  insanlar  bağışlanacaklar. Hatta kendi varlığını bile sizin için tartışılabilir kıldı. ne kadar zamandır.." -----------1 93 I----------"Yani cehennem ceza yeri değil de temizlenme atölyesi mi?" "Öyledir ama temizlenme süreci hiç de tahammül edebileceğınız bir iş değildir.  Ancak  insan..  Düşünün  ki  o  sizi  yarattı. 'Rahmetim gazabımı aştı. yani putları ve sebepleri Tanrı edinenler  ebediyen cehennemde kalacaklar. Sizi evrenin en şerefli varlığı yaptı.' buyurdu. Yani O'na sizin ihtiyacınız var.

 ustasını ve ustasının sanatını tahkir etmiş olursun. Bunları tartışmak seni bir yere götürmez.  Oysa  yerde  ve  gökte  var  olan  her  bir  varlık  ve  nesne  kendi  lisanlarıyla  O'nu  teşbih  ederler  ve  varlıklarının  zorunlu  ibadetlerini icra ederler.  Bütün  evreni  tahkirdir.  Evreni  saçma  ve  boş  bir  oyuncak  haline  dönüştürür. Onu yapan.  Her  bir  zerrenin. hem bilgisine..  bütün  evreni  nesebi  gayrısahih olmakla suçlamış  olursunuz. Rab'dır  ve diledığıni yapar. O yüzden de tanrı tanımazlık büyük bir cinayettir ve temizlenmesi çok çok uzun sürecek  bir ameliyedir." "Her  bir  zerrenin  bizim  hakkımızda  davacı  olması  ne  demek?"  "İman. Her bir şey olması gerektiği gibi yapılmış. neden bütün bu senaryolar?" "Bu bir senaryo değil; Yaratıcı’nın. asıl bu mesele üzerinde kafa yor ve kendine layık bir  tavır takin. sizin aleyhınıze  davacı  olduğunu  düşünürseniz.  eşyayı  onu  var  eden  ile  anlamaktır."Evet  şirk  büyük  bir  cinayettir. kendi sanat ve kudretini dışavurumudur.  bu  davadan  kolay  yırtmak  mümkün olmaz. Bakın bu kanepe sizin uzuvlarınız esas alınarak yapılmış bir nesnedir. Siz O'nu kabul etmedığınız zaman.. Bu dakikadan sonra şöyle olsaydı da böyle olsaydı .  bir  intisaptır.  bir  ustaya  isnat etmezsen." "Peki  bütün  bunlara  ne  ihtiyaç  vardı?  Kimin  cennetlik. O. hem varlığının zorunluluğuna işaret  eder. Bütün zerreleriyle hem O'nun  kudretine. hem varlığının tekliğine. hem bilgisini. Evren de öyle. bunu insan üstünde otursun  diye yapmış ve sizin vücut ölçülerınızi esas alarak hem sanatını. hem size  yararlı olmasını  düşünerek yapmış.  kimin  cehennemlik  olduğunu  bildığıne göre.  Şimdi  şu  üstünde  oturduğun  kanepeyi.  Çünkü  şirk  eşya  ile  ustasının  arasındaki  ilişkiyi  keser. Madem ki sen varsın ve  madem ki teklifle karşı karşıyasın.

..  bu  sınavda  başarılı  olasınız diye  ben  size  hizmet  için  görevlendirildim. öyle değil mi?" "Doğrudur hocam.. bu sınavdan nasıl başarıyla çıkarız. rüyalar  ve  kendi  nefsinden  geliyormuş  gibi  hissettirilen  telkinlerle  yönlendirdik.  O  zaman  da  niçin  bana  bir  fırsat  vermedin...  Üstelik  siz  kutlu  kişilersınız ki." Bir süre sessizlik oldu.. SinHa: "Sen ne söyleyecektin kızım?" diye ona söz verdi.. Sessizliği bozan Bilge oldu: "Hocam  daha  önce  de  geldığınızi  biliyoruz. Biz yazdan sıcaktır diye."  "Neden  ona  görünmedınız? " -----------1 95 I----------"Onun tabiatı bu kadar yüksek bir katkıyı gerektirmiyordu. Bize niçin bu teklif yapıldı yerine. ben  bunu  istemem  diyorsun.  Yakın  geçmişte  yardım  ettiğınız birileri oldu mu?" "Evet sizden önceki bir gazeteciydi...  Aslolan  bu.  Eğer  böyle  bir  şey  yapsaydı.... O seni taltif ediyor. saf bilgi  aşığıydı  ama  hep  aykırı  yerlerde  Hakk'ı  arıyordu. Size nasıl teşekkür etsek azdır.. Bir  konu  daha  var.-----------1 94 i----------demenin bir anlamı yok." "Doğru  söyledin. " Bu  arada  Gönül  bir  iki  kere  söze  müdahale  etmek  istedi  ancak  konuşmanın  seyrini  bozmamak için sustu.  Madem  ki  varız. O'dur." "Doğrudur hocam. Zaten inanmış ve inancının  ..  Bu  bile  tek  başına  karşılığı  ödenemeyecek bir nimettir." "Teşekkürü hak eden ben değilim. diyecektin. O da Hakk'ı arayan a-ma sürekli eğriliklere sapan  biriydi.." "Ona da bize göründüğünüz gibi göründünüz mü?" "Hayır onu sadece ilhamlar. Hatta bu bile bir tür edepsizlik olur. bunu  tartışmamız gerekiyor diyecektim. "Efendim bence  bütün  bu  sorular  boş.  Onu  Hakk'ı  nerede araması gerektiği konusuna ikna ettik.  Bu  dakikadan  sonra  bunu  söylemenin  zaten  pratik  bir  yaran yok." "Sonra ne oldu?" "O bir hak.. sen.. kıştan da soğuktur diye yakınırız.  madem  ki  bu  tekliflerle  karşı  karşıyayız.

. sınavı  bütünüyle  kaybedecektınız.  sıradan  fiilleri  ibadete dönüştüren  bir  iksirdir..  Güzel  gören  güzel düşünür.  Ihlas  ise. Kömürü elmasa dönüştürür.  Kıymetini  bilmek veya bilmemek size ait. Aynı durum bizim için de geçerli mi?" "Tabi ki bu sizin ilk ve son şansınız. Sorumluluğu yüksek olmasın diye bu yapıldı." "Ama biz bunu istemedik ki!.. Çünkü  niyet." ." "O zaman biz büyük bir sorumluluk altına mı girmiş olduk?" "Evet. Bütün sırların başı ih-las ve iyi niyettir.. Ne yapacağız şimdi?" "Samimi olacaksınız." "Hocam çok zor bir şey yüklenmiş olduk..... Sadece samimi.gereklerini yapmayı arzu eden birisiydi......." "Hocam bu olağanüstü bir nimet. Eğer müdahalede biraz daha gecikseydim. demektir. güzel düşünen yaşamından lezzet alır.  Hep  güzeli  görmeye  çalışmaktır  doğru  istikamet.  Fakat  şimdilik  istikameti doğru.  Bu  size  ilahî  bir  rahmettir..  Once  niyetin  sağlam  ve  düşüncen  samimi  olacak." "Meselelere doğru bakmak nasıl olur?" "Bu  da  sana  bağlı.  ben  kendi  başıma hareket etmem." "Ne demek istikameti doğru?" "Meselelere doğru bakıyor ve doğru hareket ediyor..  Size  kaç  kere  söyleyeceğim  ki.." "Peki o gazeteci yaşıyor mu öldü mü?" "Yaşıyor  ama  hâlâ  kendisine  yapılan  iyiliğin  tam  farkında  değil. Olağanüstü olaylara tanık olanlar eğer  gördüklerinin  hakkını vermemişlerse helak olmuşlar.  kişiyi  çenette  layık  bir  konuma çıkarır." "Doğrudur  ama  ben  böyle  görev  aldım..  Çünkü  güzel  bakan  güzel  görür..

..\ -----------1 96 I----------"Yani  yaşamdan  lezzet  almak  da  imanla  mı  olur?  Oysa  yaşamdan  lezzet  almak  bize  günah gibi sunuldu.. hadiseleri gerçek sahibine isnat ederler ve  rahat yaşarlar. Sen onlarda hiç keder ve hüzün gördün mü? Çünkü onlar.  yalnız  onun sevgisini istedi. o Hakk'ı yanlış  yerlerde arıyordu.." "Yaşamdan  lezzet  almak  niye  günah  olsun?  Ama  sen  o  lezzette  kendini  kaybeder  ve  Yaratıcını unutursan zaten felakete düşmüş olursun." "Ama Hakk'ı arıyordu.  Yaratıcı'dan  onun  sevgisini." "Elbette.  hangi  kazancı  sevindirir ki.. " "Elbette  o  başlangıçta  büyük  bir  istekte  bulundu." "Tasavvufun özü de bu galiba hocam. Bu  evrenin  gerçek  sahibini  dost  edinmiş  bir  insanı. zaman zaman nefsinin baskısına  kapılıp yine bir şeyler istiyor ve cezalandırılıyor.  O da bunu yaşamının birçok devresinde test etti. Çünkü biz. O da bedelim başka şey istememek olarak koydu.. Çünkü onunla anlaşma yaptık. o.." "Nasıl yani? Onun herhangi bir şeyi isteme hakkı yok mu?" "Hemen hemen. Biz ona istemeyi yasakladığımız halde." "Hocam bunlar ne ilginç şeyler böyle?" "Daha da ilgincini söyleyeyim mi? İman yaşama sevincidir ve göz aydınlığıdır.. Bak Allah dostlarına.. Allah'ı  bulan  neyi  kaybeder. onun istediklerinin onun aleyhine olduğunu ona gösterdik.  hangi  kaybı  üzer. Başta da söyledim ya..  O'nu  kaybeden  neyi  bulur?  Bir  insan  bir  kere  bile  yaşamından  lezzet almamış ve hep karamsar yaşamışsa onda iman karar kılmamıştır demektir." "Ama bu çok zor hocam!" "Hayır zor değil. Buna rağmen o  güzelliğin her suretiI -----------1 97 I----------- . Buna  karşılık ondan hiçbir talepte bulunmama sözünü aldık." "O gazeteci bu hale geldi mi?" "Bir derece. Esas olan Hakk'ı bulmak ve ona razı olmaktır. Biz ona kırkıncı dereceyi verdik.

"Kolay diyen olmadı. Sessizliği bu kez SinHa bozdu: "Kızım hani sen nasip nedir diye sormuştun  ya." "Hakk'ın  ne  olduğunu  iyi  anlamak  gerekir.  yeteneğinin  onu  kabule  hazır  hale  gelmesi gerekir. başka sebepler de vardır ama temel neden bu...  Önce  suretlerden vazgeçmek gerekir.  İslam  elbette  haktır  ama  siz  İslam'a  olan  bağınızı  ve  güvenınızi kaybettınız." Bilge: "Bu çok zor." "Ya şans?" "O  da." "Yani insanda yetenek oluşmayınca.." "Peki İslam dünyasının geri kalmasını  da aynı şekilde izah edebilir miyiz?" "Tabi ki.  Senin kızın sana takdir edilmiş bir nasipti. Neden hak olan İslam mağlup  durumda.  Takdir  edilenin  eline  geçmesi  için.  sayısız  tuzaklarla  doludur.  yani  mutlak  güzelliğe  giden  yol. takdir insanı bulmaz mı?" "Elbette. Evlenme yaşma girip evlenmen de o takdirin  sana  ulaşma  zemini. Aslında her şeyin başı takdir edileni  hoş karşılamaktır. İslam dünyası tembellik yolunu  seçerek  yeteneklerini köreltti ve gelişmelerin onun eliyle gerçekleşmesini Allah onlara  nasip etmedi. 'Hak galiptir ona galip gelinmez. hükmü kaldırılmış bir dinin mensupları galip durumda?...  Allah'a." Odaya gene sessizlik hakim oldu. Allah'ın sana  takdir ettiği şeydir." . Ama kuldan istenen budur.' denilmiş." "Ama hocam. neyin kötü olduğunu bilemezsınız.  Onun  sizde  açığa  çıkarmayı  amaçladığı  yeteneklerınızi.  sana  takdir  edilen  şeyin  sana  ulaşabilmesi  için  yeteneklerinin  uygunluğudur. İşte sana cevabı:  Nasip.ne  kapıldı. Neyin sizin için iyi." dedi.  O  da  size  küsüp  kendine  yeni  vatanlar  edindi. Burası sebepler  dünyasıdır..  Yani  yeteneklerin  artık  onu  kabul  etmeye  hazır  hale  gelince  iş  oluverdi. siz tembellikle körelttınız.

  İstersen.  Kuran'ın  ilk  indirilen  ayetlerini  anımsadı. Çünkü biz senin üzerine taşınması ağır  bir  söz  indireceğiz..  Gönül.. Hem az sonra bebeğınız uyanacak  ve  Gönül  kızımız  onunla  ilgilenmek  zorunda  kalacak. sahneye çıktıktan kısa bir süre sonra medeniyetin  üstatları konumuna geldikleri halde.. çünkü siz onu talep ettınız.  İnsanın  arzularının.  sürekli  huzurda  olmanın."Yani İslam dünyasının geri kalmışlığı bir kader değil. Hadi Allah'a ısmarladık.." SinHa.  İlk defa  yüreğinde  derin  bir  pişmanlık  duydu.  Demek ki peygmberlerin  yaşamı bu  yüzden  çok  ağır  geçiyordu. İsterseniz bu gecelik bu kadar olsun. O gazeteciyi düşündü..' Demek ki kader değil." dedi ve kalkıp çocuğa yöneldi.. Bilge. Hem demiyor mu ki 'Bir topluluk kendi halini değiştirmedikçe ben onu değiştirmem...  Onun  kaybolmasıyla  bebeğin  ağlaması  bir  oldu. neden sonra bu mağlubiyete uğradılar?" "Bunun sebepleri uzun. Nasıl bir  adamdı? Onda da aynı eziklikler ve iç devinimler yaşanmış mıydı? .35 olmuş.  Ama takdir. öyle mi?" "Kader değil ama ilahî takdir.  isteklerinin  başına  neler  açabileceğini  hiç  düşünmemişti.  Peygambere  gelen  melek..  sen  de  bu  arada  düşün. İster  istemez..  saatine  baktı  ve  "A-aa! Nerdeyse sabah olacak saat 04.  Hz.  sürekli  Yaratıcı  ile  yüz  yüze bulunmanın insanî ağırlığını ta  yüreğinde hissetti.  Hiçbir  insanın  taşıyamayacağı  garipliklere  ve  hikmetlere  tanık  oldukları  için  sorumlulukları  da  artıyordu.  her  zaman  olduğu  gibi  bir  anda  kayboldu.  Kendisine  nasıl  bir  sorumluluk  yüklenecekti?  Acaba  o  gazeteci  gibi  kendisinden  de  söz  alınacak  mıydı?. "Ben ne  yapacağım  ya Rabbi?  Niçin  bu  yükü  bana  yükledin? Ben  bunu  taşıyamam!  Taşıyamam  ya  Rabbi!  Taşıyamam!" Bilge..." "Evet bu bir ayet.  Bir  gecede  bütün  saçları  ağarmış  insanların menkıbesini  duymuştu  ama  bunun  olabileceğine hiçbir zaman şimdiki kadar inanmamıştı.  Başka  bir  zaman  bu  meseleyi  konuşuruz. Müslümanlar.  Bakalım  ne  gibi  nedenler  bulacaksın.  Muhammed'e "Çok uyuma.  Bilge. Peki.  öylesine  kalakalmıştı. Derin bir yalnızlık ve yorgunluk hisset----------1 99 I---------ti..  son  kelimeyi  defalarca  tekrarlayıp  durdu.  Yüzüne  adeta  ölümün  gölgesi  vurmuştu.."  demişti. geceleri u-yanık kal. Yaratıcı’nın size bir garezi yok ki.

" dedi kendi kendine "Başına  boyundan  büyük  işler  açtın. Hz. Damlaların bu kadar ses  çıkarmış  olmasına  hayret  etti. "Ne  kadar  da  yanılgı  içindeymişim  Ya  Rabbi!  'inandım'  dediğimde  bile  inkar  halindeymişim  meğer."  diye  düşündü..  ne  çocuk.  Derin bir sarsıntıyla kendine geldi. Acaba onunla  tanışabilir  miydi?  Neden  ismini  sormamıştı?  Sorsaydı  acaba  SinHa söyler miydi?.  Sonra  yatsı  namazını  kılmadığını  hatırladı..  ne  de  yazmak  istediği  ve  mutlaka  ses  getireceğini  umduğu romanlar kalmıştı.. Ne yapacağını bilmez  bir şekilde ellerini açtı: "Ya Rabbi senden bana gelecek bir yardıma o kadar muhtacım ki!" dedi.Onunla  tanışmak  için  derin  bir  istek  duydu. Uzun  bir  süre  kendini  kontrol  edemedi  Bilge. kime ne verecekti!. omuzlarının düştüğünü hissetti.. Şimdi  aklında  ne  Gönül..  Dakikalar  süren  bu  zaman  dilimi  içinde  bedeninin sanki binlerce yıl yıprandığını hissetti. Hem niçin yazacaktı? Ne biliyordu ki...  Değneğinin  yılana dönüştüğünü görünce nasıl korkup da kaçmıştı.  Düşündükçe de belinin iyice büküldüğünü... .. "İşte sen busun Bilge.. Musa da Şuayb'in yanında Tanrı bilgilerini edindi ve  İlk  kelamı  duyduğunda  aklım koruyabildi. Nitekim."  Kafasında  asıl  imtihanının  ne  olacağı  düşüncesi  vardı. Yanaklanndan süzülen iki damlanın yere düşmesiyle çıkan sesten irkildi.  Kendisini  nelerin  bekledığıni ondan öğrenebilirdi.  Şuayb  Peygamber'e  duyduğu  ihtiyaç  gibi  bir  şeydi  bu. Tuva vadisinde  peygamberlik  görevini  aldığı  zaman  dehşetten  tir  tir  titremişti.  İçinden:  "Zavalli Musa!" dedi. Gözleri yaşardı.  Firavun'un  kucağında  büyüyen  Musa'nın.  Gazeteci  ile  tanışmak  için  şiddetli bir istek duydu.

00'da  dergide  olması  gerekiyordu ve oraya zinde gitmek istiyordu. Nuri onu en  . Fakat  onun  davranışlarında  fark  edilen  değişiklik. yani dünyada sevdiği en değerli varlık olan İsmail'i istemişti.. Salonun ışıklarını söndürdü.  Bilge  öylece  kalakaldı  seccadenin  üstünde. Doyasıya ağlamak istiyordu.  Her  rekatı  Gönül'e  bir  asır  gibi  uzun  gelmişti. uyursam uyanmam.  "Amaaan  sen  de!  Sen  kimsin  onlar  kim!"  dedi  Bilge. Aynı derin endişeler ve kaygılar onda da vardı. Çocuk annesinin koynunda tekrar  mışıl  mışıl  uyumaya  başlamıştı  ama  Bilge  hâlâ  namaz  kılıyordu. Dergiye de  eski sıklıkta  yazı yazmıyordu.. Bilge'nin son selamı  verdığıni  görünce  "Bitir  de  uyuyalım.  Ama  uyumalıydı.. Bu nasıl bir istekti ve o nasıl böyle bir emre  itaatle  boyun  eğmişti.  Bu  yorgunluğa  rağmen  zerre  kadar  uykusu  yoktu. son birkaç ayı.  aklmdakileri kovmak istercesine.. Hep ışıkta namaz kılardı ama  şimdi loşluk istiyordu. Rabbi ona "Dostum!" demişti ama bedel  olarak ondan oğlunu. Genel yayın müdürünün bütün ısrarlarına rağmen. neden yazı yazmak  istemedığıni söylememişti.  Hemen her akşam takılmadan edemediği Erenler Kıraathanesi'ne de artık pek uğramıyordu..  kucağında  çocukla  salona  girdığınde  o  namaza  durmuştu."  dedi.. biraz yatarım. Gönül.  Biraz  daha  bekleyip  namaz  kıldı. Sabah namazını kılar.  Gönül  çocuğun  alt  bakımını yapmak için ışığı yeniden yaktı. DERVİŞ NURİ Bilge. Ve o  tereddütsüz oğlunu bıçağın altına yatırmıştı. İsteksiz tavırlarla yatak odasına geçtiğinde sabahın ışıkları etrafı aydınlatmaya  başlamıştı. Bebeğini doyurdu...----------1 100 I---------Bir iç sürüklenme ile aklına Hz.  Çünkü  saat  10.  Bilge  bir  baş  hareketiyle ona uyumasını  işaret etti. Yatsı namazını kılmaya koyuldu."  dedi.  Mamafih  o  da  gecenin  sersemliği  ve  uykusuzluk  arasında gidip geliyordu.. Belki  böylece iç yangını sönecekti. SinHa ile yaptıkları son görüşme sırasında onun "araştır" dediği  İslam dünyasının gerileme sebeplerini incelemekle geçirmişti.. Kalkıp abdest tazeledi.  çevresini  rahatsız  ediyordu. Sonra teşbihine ara verip: "Sen uyu canım! Sabah yakın. Gönül  kucağındaki  çocuğuyla  birlikte  içeri  geçti. Bu durum onun kıraathanedeki müdavim dostlarının da dikkatini çekmişti.  İlk  ezan  sesini  duyduğunda  yorgunluktan  bitkin  düşmüştü. ibrahim geldi.

 Sonra da gülerek: "O kadar da  bozulma. kendisi önce gelmişse Bilge'yi kendi masasına çağırırdı. Mera- .  Bilge  her  seferinde  onu  gülümseyerek karşılar ve cevap vermezdi. Sık sık Bilge'ye  takılır.çok merak edenlerdendi."  derdi.  onların  hepsi  bizim  sayemizde  ayakta  durabiliyorlar.  Erenler  Kıraathanesi  onların dünya  gamından  kurtulmak  için  seçtikleri  bir  mekandı. Derviş Nuri eski bir gazeteciydi.  Derviş  Nuri  de  oranın  müdavimiydi  ve  çoğu  kere  eğer  Bilge  önce  gelmişse  onun  masasına gider. biz seninle yanlış çağa gelmişiz.  Şu  kelli  felli  insanlar  var  ya.  Meraklanma  bir  gün  mutlaka  birileri  bizi  fark  eder. Ama kimsenin aklına  da  bu  soruyu  sormak  gelmemişti. ara  sıra gelip yazısını bıraktığını öğrenince merakı daha da artmıştı.  Herkes  orada  en  alicenap  tarafını  gösteriyordu.  Biz  bu  âlemin  harcıyız  oğlum. Kıraathane sakinlerine sorduğu sorulara doyurucu yanıtlar alamayınca  bir gün dergiye uğramış ve Bilge'yi sormuştu.  Hurdacılar  çarşısına  düşmüş  antika  gibiyiz. "Erenler." derdi. Bilge'nin  uzun  zamandır  ortalıkta  görünmemesi  Derviş  Nuri'yi  iyiden  iyiye  meraklandırmıştı. Bilge'nin dergiye de sık uğramadığını. Son zamanlarda kimse onun  tam olarak ne yaptığını ve geçimini ne ile sağladığını bilmiyordu.

  Kimse  bize  itibar etmez. okumakta olduğu kitabı bırakarak antreye kadar geldi.----------1 102 I---------kını gidermek için onu evinde ziyaret etmeye karar verdi. Derviş Nuri'yi salona buyur ederken..  "Bizi  geçmek iş değil. Hem Derviş'in maksatsız ziyareti de vaki değildi.  Ağır  bir  laf  ettin. Misafirlik için Bilgelerin kapı  zilini çaldığında elinde kitap olması muhtemel bir hediye paketi vardı. Bilge..  Göreceksin.  Sesleri duyan Bilge. Derviş'in konuya girmesini istiyordu.  onunla  övüneceksin." dedi. Derviş'in ziyaretinin asıl nedenini merak ediyordu. Senin gibi  olsun yeter." dedi.. Derviş. Onu "Kızımıza  küçük  bir  armağan.  Kimse  burada  okur  yazarlığı  öğrenmez.  onun  bahtına  hikmet  ve  iffet  düşsün  dilerim.  Biz  şişeyi  taşa  çalmışız. Çünkü  Derviş'le yıllardır görüşürlerdi ama bir----------1 103 I---------birlerini hiç kendi mekanlarında ziyaret etmemişlerdi.." Kısa bir sessizlik oldu. "Hayrola  Derviş  abi. onun o-kuma yazma bilmedığıni nereden  biliyorsun." dedi.  Derviş: "Evet." Bilge. iddiaların bir şaka olduğuna kanaat  getirerek.  Zahmetin  noktasına katlanırsan rahmete dönüşür.. kendisine gösterilen koltuğa ilişirken; "Sonra.  Abdülkadir  Geylani'nin  'Futuhu'1-Gayb' Fethedilmesi' adlı kitabı.  Seni bile geçecek.  Gönül.  inşallah  kalem  bu  sözü  yazmadı  ve  umarım  onun  nasibi  bizim  gibi  berduşluk  olmaz." diyerek hediyeyi Derviş Nuri'den aldı ve kendisini içeri buyur etti. Derviş Nuri: "Aman!  Allah  korusun. O yüzden de Bilge sabırsızlıkla. eski Türkçe'de rahmet ve zahmet kelimeleri arasında gerçekten bir tek nokta farkı olduğunu hatırladı: "Doğru söylüyorsun abi." Bilge ona takıldı: "Bizim kız daha okuma çağma gelmemişti ki! Niçin zahmet ettınız?" "Ne  zahmeti?  Hem  zahmetle  rahmet  arasında  bir  tek  nokta  farkı  var.. Bilge.  "Zahmet etmişsınız.  Bizim  bahtımıza  düşen  kalenderlik.  O  da  okur  yazar  biri.  yani 'Bilinmezlik Aleminin ."  diyerek  kapıyı  açarak  kendisini  karşılayan  Gönül'e  uzattı.  Sadece  eskiden  bilip  unuttuklarını  yeniden  öğrenir.. Hiç  düşünmemiştim.  kızımıza  kitap  mı  getirdin?"  sorusuyla  gülerek  onu  karşıladı.

 sonunda dayanamadı ve ziyaretin asıl maksadını kendi sormaya karar verdi: "Eee  hayrola  Derviş  abi." "Özel bir sebebi yok. Biraz tembellik.  bunu öğrenmek istedim.  Son  zamanlarda  Erenler'e  de  gelmiyorsun." "Hadi hadi! Doğru söyle.  beddua  mı  bilemiyorum.." Bilge  bunu  söylerken  yüzünün  nasıl  bir  renk  aldığını  bilemiyordu  ama  Derviş. Sonra tam kalenderce bir tavırla: "Bu  da  dua  mı  oldu. hiçbir  şeye üzülmezsin. pardon size abi diyebilirim değil mi? Sizin adinız bizim  evde o kadar sık  anılıyor ki.  Her  ne  kadar  seninle  özel  hayatlarımızda  bir  yakınlık  olmadıysa  da  kıraathaneye gelmeyi kesince eksikliğini duydum. nerede ise sizi kendi abim kadar tanıyorum. Eğer bir problem var da bizim bir yardımımız dokunacaksa  hazırız.  Çünkü  o  zor  zanaat. gelmeyişinin sebebi ne. o onların en  büyük  imtihanı  olur. bundan bir haz duydu: "Bilge sağ olsun.  onun  yüzünün kızardığını fark etti. Dilerim. ." Derviş.  bazen  insanlar  bir  şeyi  çok  isterler ama.  Bazen  de  bir  şeyi  istemezler  ama  o  onların göz aydınlığı olur." Bu arada Gönül. "Gönül  kızımızla  bir problemınız mi  var?  Biliyorsunuz. elindeki kahve tepsisiyle içeri girdi: "Derviş abi.Ancak Derviş Nuri havadan sudan söz ederek lafı uzattığı için merakını gideremiyor-du.  Yine  bir  sessizlik  hakim  oldu.. Ne haldesin. Hem sen hiçbir şeye sevinmez. Rabbim ona  gerçek sevgiyi tattırsın" dedi.."  diye  kendisiyle  çekişti." "İnan  ben  de  seni  merak  ettim. Maksat o olsaydı daha erken gelirdin. Bilge..  Bir  hayli  de  özledim. Hiç göstermiyordu ama demek bizi seviyor-muş. Kız nerede ise dört  aylık oldu.  Bu arada  her  ikisi  de  boşluğu  doldurmak  için  kahvelerine saldırdılar.  Bu  görklü  ziyaretini  neye  borçluyuz?"  "Yok  öyle  önemli  bir  maksadımız. Biz kızımızı ziyarete geldik. Asıl muradını gerçekten merak ettim.

Bilge konunun değişmiş olmasını n rahatlığıyla: .. Okumaktan büyük keyif aldım.104 Gönül.  arada  bir  salona  girip  çıkıyordu.  ondan kimseye bahsetmeyeceğine de söz vermişti. onun korktuğu soruyu sordu: "Hangi hoca?" Bilge  yakalanmışlığın  telaşıyla  ne  yapacağını  şaşırdı.. Tuhaf bir çekiciliği vardı. eski  ama temiz gömleği  dikkat  çekiyordu." dedi.  Yalan  söylemek  istemiyordu.  içindeki yangindan dışa taşan alevlerin uçlan gibi geldi Gönül'e. örtülü değil ama çok sağlam bir imanı var. "İçimi okumaktan vazgeç.  bu  gerçek  yaşından  çok  daha  yaşlı  görünen  insanı  merak  etmişti." dedi.  Gönül  irkildi  ve  hemen  kendisine  bir  iş  uydurup  salondan  çıktı..  Son  olarak  su  getirdi  ve  bir  sandalyenin  köşesine  ilişti. yakası açık.  Yakasinin açık  yerinden  taşan  göğüs  kıllan. Derviş adeta. Kalbi  diri ve alnı secdeli." dedi içinden.  Gönül'ün  salondan çıkmasını  fırsat bilerek: "Bu iş kızımızla ilgili değil. Benim de dikkatimi çekti ama geçen yazın  çok enfesti. Namazını da kılar.  Diyebilirim ki  benden  daha  erdemli  ve  benden  daha  mümin." der gibiydi. "Bu adam yaşayan bir  hasret. Hocam öyle demişti.  zamanın  eliyle  değil  de  bir  iç  yangının  veya  ağır  bir  çilenin  etkisiyle  yaşlanmış bu adamı yakından tanımak istiyordu.  Derviş."  Sonra  da  ağzından kaçırıverdi: "O bir muhsin..  Çünkü  o  da.  Onu  nasıl  tevil  edeceğini  düşünürken. çaktırmadan onu bütün hariany-la inceliyordu...  Adeta. gün dolduran bir gurbet yolcusu." dedi. Dervişle bir ara göz göze geldiler.  Sanki  derisi  gerilmiş  de  akma  flüoresan  lambası  takmışlar. Çünkü o içi aydınlanmış biri gibi geldi bana. Kendi kendine  "Ne  kadar  aydmlık  bir  yüz. belki bir haftadır kesilmemiş sakalı." Bilge  bu  sözü  söyler  söylemez  derin  bir  kaygıya  kapıldı. Kırlaşmış saçı. Bilge: "Evet Derviş abi. seni tebrik ederim. Allah'a  yakındır. Derviş. anladım. Gönül. Fakat  Derviş  sanki  onun  zorda  kaldığını  fark  etmişçesine  konuyu  değiştirmeyi  tercih  ederek ilk soruyu hiç sormamış gibi sözü yazılarına getirdi: --------1 105 !-------- "Dergiye artık fazla yazı yazmıyormuşsun.

"Yok  yok." Bilge biraz rahatlamıştı.. kimisi cennetin anahtarlarını talep eder..  senin  bizden  alacağın  bir  şey  yok.  gerçekten  o  makamda  isen  zaten  o  verdikleri  senin  bedenine  dert  olur." Bilge: "Deliliğin tehlikesini anladım ama veliliğin ne tehlikesi var?" "Keşke deli olsan. kendinin iyi olduğunu bilsen..  Biz  senin  sohbetine  meftunuz.  Delilik  de  elimizde  olan  bir  şey  değil. İstemezsen de eski bağlantılarını kesme.. Ama adın veliye çıktı mı yandın?" "Neden böyle düşünüyorsun?" "Veli  bilirlerse. O zaman  da rahat yaşarsın. Bu sayede de senden huzur.  Gördüğün  veya  yaşadığın ne olursa olsun kendini koyuverme.  kimisi  senden  kadın  ister.  Takdirde  ne  varsa  rıza  göstermekten  başka  çaremiz  olmadığını biliyorum. Daha  da kötüsü seni iyi bilerek sana ihsanda bulunmak isterler.  kimisi  senin dualarınla zenginliğe ermeyi diler."Estağfirullah  Derviş  abi. O zaman sana ya deh derler ya da veli. En çok seninle dalga geçerler fakat sana önem vermezler. Kısacası o makamlar sana bana göre değil.. Amanaman." Bilge: "Derviş  abi  herkes  ne  olduğunu  bilir.  kimisi  kocasını  düzeltmeni  bekler.. Öyle yaşanmadan yazılacak şeyler değildi. Geriye yaslandı ve konuyu başka bir alana kaydırdı: .  Benim  veli  olmaya  kabiliyetim  yok.  zaten  iyi  olamazsın. Sana bir  şeyler  olmuş  ama  bilemiyorum.. Halbuki sen. Her ikisi de tehlikelidir. Hele insanlardan gizlenme. adını deliye de veliye de  çıkarma.  tevazu  göstermene  gerek  yok.  Fakat  söylemeliyim." dedi.  güven ve cennet satın alacaklarını umarlar.  O  yazı gaybin sızıntılarını taşıyordu.  'Gafleti  Arayan  Derviş' yazın  beni  çarptı..

  Çünkü  sen  isme  bakıp  reddedersin..  İşte  size  bir  delil  daha  karanlık  geceden  gündüzü  çıkarır.  Ben  sana  getirirsem  okumak zorunda kalırsın. kitapları da sınıflandırmış..'  dediği  Yasin  suresinde  Allah  yeri  anlatır.  Başkalari yeni  şeyler  öğrenirken... islam âleminin niye bu denli  gerilediği sorusu.  ölü  toprak.. Sen bu konuda neler düşünüyorsun?" Derviş." Bilge: "Bunları okuyabileceğimiz bir eser biliyor musun?" "Var  tabi.---------1 106 1-------"Derviş abi.  İşte  size  bir  delil  daha sizi bütün hayat kaynakları içine konulmuş gemiye bindirdi. daha önce sergilediği radikal tavırlariyla  insanlari olduğu gibi.  Sana  söyleyecek  bir  şeyim  yok.  sayısız  misaller  veriyor.. böyle bir söz sarf etmişti.  Anlıyor musun? İşte Hakk'ın hatırinı bilmemek bu..  Allah  yardımcın  ..' gibi uyanlarla âlem  hakkinda  düşünmemizi  ve  ibret  almamızı  istedi  ama  biz  gidip  onu  ölülere  okuduk.  kuş  uçtu  biz  ilgilenmedik..  Bildiklerimin  cehaletime  bile  yetmedığıni anladım.  Derviş onun bu halini bildiği için." Bilge." "Hakk'ın hatırı nedir?" "Ateşin  ateş  olduğunu  bilmek  ve  ona. En iyi bildiğimi sandığım konularda bile  ayağımın  yere  basmadığını  öğrendim..  Sonra  sana  diğer  kitabı  da  veririm. büyük bir kısmını toptan reddetmişti. bu ince iğnelemeden alınmadı. kendinden gayet emin bir yanıt verdi: "Hakk'in hatırını bilemediler de ondan.  Kısacası  Hakk'in  hatırinı  bilmedik.  göğü  anlatır;  'İşte  size  bir  delil. bir türlü çözümleyemediğim bir problem var.  Su  aktı  biz  baktık." "Hayır söylemeyeceğim. Şimdi çok iyi biliyorum ki yeryüzünün en şanssız  adamı ben değilim ama en cahil adamı benim.  onun  tabiatına  göre  davranmaktır..  Bak  Peygamberin  'Çok  okuyun." "Adım söyle ben alırım... Eski halimizi de cahiliye dönemimizin adetleri say.  Allah  bize  Kuran'da  ibret  almamız  için.  biz bildiklerimizi  de  terk  ettik. beynimi kemirip duruyor. Bilge alınganlık yapmadı: "Derviş abi çok şükür geçti o haller. Çünkü." Derviş: ---------1 107 i-------"Sen  yanan  ağacı  görmüşsün  Bilge.  Ama  önce  kızma  getirdiğim  kitabı  oku  sen. Doğrudan senin sorularına cevap verecek kitabı.  rüzgar  yıktı  biz  aldırmadık..

" dedi. ne içebilirsin.  Bu  alakasız  sorunun neden sorulduğunu merak etti ama ilgisiz bir tavırla: "Evet. Unutmanın ne büyük nimet olduğunu ancak büyük acıları yaşayanlar bilir.olsun.  Bir  ara  onun  her  şeyi  bildığıni ama bilmezlikten geldığıni  sandı.. yaşadığı iç çekişmeyi hatırladı.  hep  mukaddes  bir  huzurda  olduğunu  bilmesi  kadar  büyük  ve  ağır  bir  şey  yoktur. O huzur hali hep devam etse ve insan buna dayanabilse  sokakta üst boyut yaratıklarla kucaklaşırdı. Ne yiyebilirsin. "Ancak. bir nefes çektikten sonra Bilge'ye döndü: "Hayrola nereden çıktı bu? Gazeteci mi olacaksın?" Bilge: "Hayır sadece konuyu biraz dağıtmak  istedim." Bilge.  Birdenbire  onun  bir  zamanlar gazeteci olduğunu hatırladı. Allah gafleti yarattı ki  insanlar huzur içinde yaşasınlar. Derviş  Nuri.  aniden  kendisine yöneltilen  sorudan  dolayı  afallamıştı..  SinHa'nin geldiği  son  gecede. Eli masadaki sigaraya uzandı: "Bir sigaranı yakabilir  miyim?" dedi ve cevap beklemeden alıp yaktı." Derin bir soluk alarak iç geçirdi." Derviş  sözünün burasında  durdu. Şimdi  Derviş'in  bazı  şeyleri  bildığıne  biraz  daha  emin  olmuştu.  Külünü  usluca  kül  tablasına silkeledi."  Derviş:  "Yani  biraz  gaflet  arıyorsun. Dakikalarca sigarasıyla ilgilendi ve sonra arkasına yaslandı: .  Derviş'in  her  şeyi  biliyormuş  gibi  görünen  tavrından  hayli  etkilenmişti. Kendisi de buna benzer çağrışımlar hissetmişti. ne ihtiyacını görebilirsin.  İnsanın. Şaşkınlıkla: "Siz eskiden gazeteciydınız değil mi?" dedi. bana uygun bir iş olmadığını anlayıp ayrıldım.  Sigarasından  derin  bir  nefes  aldı.  Elbette  gaflete  de  insanın  ihtiyacı var.  Musa'ya  yol gösteren  ağaç!"  Bilge.  neredeyse  SinHa  diye  bir  ruhaninin gelip onu eğittiğini ağzından kaçıracaktı ama kendisine hakim oldu: "Yanan ağaçtan neyi kastediyorsun?" "Bildiğimiz  yanan  ağaç.

 teknik ifadeler sarf etmiyordu ama benzetmelerle bildiği her şeyi kolay bir  üslupla  aktarabiliyordu..  Elbette  ki  yanlışa  giden  kulunu  uyarır. Ama bizim için risk yüksektir.  Cümleleri açık. peygambere gelen vahiy  ile kendisine gelen örtülü vahyin yani ilhamın aynı şey olmadığını biliyordu. . olayın tanığıymış gibi duru.  Ama  kendisinde  peygamber  istidadı  olmadığını  ve  bu  hak  bilgilerin  kendi  tabiatından  geçerken hak olmayan suretlere bürünme ----------i 109 I---------ihtimali  olduğunu  bildiği  için  de  'Ben  peygamber  değilim. Bütün ifadeleri.  Arıya." Biraz durakladı ve sonra: "Tabi  bu  vahiy  ile  Tanrı  elçisi  peygamberlere  gelen  vahiyleri  birbirinden  ayırmak  gerekir.  Derviş  Nuri'deki  derin  bilgiye  hayran  kaldı. Muhyiddin İbnül'Arabi kitaplarında sık sık 'Bana şunlar vahyedildi.  yağmur  yağıyor  ve  hâlâ  kumrular  şehirlerde  bulunuyorsa.  elçiler  göndermesin?.' Çünkü O.  babamızdan  ve  sevgililerimizden  daha  çok  sever  ve  korur.  karıncaya  vahyeden  Allah.  İçinden  "O  tam  bir  irfan  eri.  Gerçi  hiç  entelektüel  ifadeler  kullanmıyor.'  dedi.  Allah  kullarından  ü-midini kesmemiş  demektir.  âlemin  efendisini de aralarından  seçtiği  insanlara  niçin  vahyetmesin." Bilge.  Meseleleri  kuş  bakışı  görüyor.  o  zaman  belki  onların  gelmesi  veya  birileriyle ilgilenmesi kesilebilir. Peygamberlere gelen vahiyde kuşkuya yol açacak hiçbir şey yoktur.  ilham  vermesin." Derviş: "Neden  mümkün  olmasın?  Çocuklar  doğuyor.----------1 108 I---------"Sen hiç onlarla karşılaştın mı? Onlardan birileriyle konuştun mu?" Bilge sorunun asıl  maksadını anlamamış gibi davran mayı tercih etti: "Öyle  şeyler  oluyor  mu?  Gerçi  bazı  Allah  dostlarının  ruhanilerle  görüştükleri hatta onlardan ders aldıklari menkıbe kitaplarında geçer ama o tür şeylerin bu asırda olması  mümkün mü?.  Ne  zaman  ki  yağmur  yağmaz  ve  şehirleri  kargalar  doldurur.'  der ve hemen ekler: Ama ben peygamber değilim. " açıklamasında  bulundu.. Kendisine  verilen  bilginin  sağlam  ve  hak  bilgi  olduğunu  belirtmek  için  'Bana  vahyedildi.'  dedi." diye geçirdi: "Sen böyle biriyle konuştun mu?" "Allah  bizi  anamızdan.

 birdenbire seni eyleme ve harekete geçiren dürtüler almaz mısın?" "Alırım." "İlhamın kaynaklan nelerdir?" "Keşif  ehli  de  dahil  insanların ilham  sayabilecekleri  fısıltılar  dört  kaynaktan  gelir. kendisine hak suretinde zahir olan  bilginin bir başkasını yanıltabileceğini anladı ve 'ben peygamber değilim.' dedi."Bu ifadeyi kullanimak zorunda mıydı?" "Hayır ama  o  kendisindeki  bilgiye  duyduğu  saygıdan  dolayı  bu  yolu  seçti. teorik olarak Cenabı Hakk'a muhatap olacak  donanımda ve yaradılıştadır." "Peki  bir  ilhamın  veya  dürtünün  Rahman'dan  mı  yoksa  şeytandan  mı  kaynaklandığını  nasıl anlarız?" "Sana gelen ilhamı veya içine doğan fikri Kuran ve hadis ölçüsüne vurdun mu.  Rahman. Ama o bunu bilmez veya unutur.  Üfleyen  ve  üflenen  aynıdır  ama  yetenekler farklı olduğu için sesler farklı çıkar. Rüyalarımız da bu dört kaynaktan beslenir." "İşte o.  İnsan muazzam bir varlıktır.  İnsan  bir  nefesli  saz  gibidir.. Eğer bir dürtü  sürekli  ise  o  ya  Rahman'dandır  ya  nefisten..  Kesintili  ve  ısrarcı  değilse  melekten  veya şeytandandır. melek.  Bu sende de olmaz mı?" "Hiç dikkat etmemişim." "Unutma nasıl olur?" ." "Muhakkak  olmuştur. nefis ve şeytan. Böylece  sözünü tartışılabilir kıldı. bir tür ilhamdır. Hatta bazen dilin kilitlenircesine bir şeyi tekrar eder durursun." "Peki insanlar bir bilginin ilham olup olmadığım nasıl anlıyorlar?" "Sen hiç. Belki de olmuştur. Her bir insan. anlarsın.  Ama  insanlara gelen ilhamın kaynaklarını bildiği i-çin de.

  Derviş  yüksek  sesle  "Amin!"  dedi." Bilge. Sen tercihini kullanıyorsun.  bu  mudur?" "Elbette.  Onun  bilgisinin dışında bir hareket veya eylem  yok  ki. Bununla birlikte önü------------------------1 111 I----------------------ne  sayısız  alternatifler  çıkarır  ve  sen  kendi  iradenle  birini  seçersin. O da istedığıni halk ediyor. şaki doğan  şaki ölür. Sen  kaderinin  ne  olduğunu  bilmiyorsun  ki  değişip  değişmedığıni  bilesin.  Eğer  Allah'ın  bilgisinde  bir  değişiklik  olup  olmadığını  kastediyorsan.'  ifadeleri  geçer. inatçılık ve nankörlükle kalplerinin  kapanmasına  yol  açarlar. Dervişin de duyabileceği bir şekilde "Rabbim bize hidayet  verdikten  sonra  kalbimizi  saptırma. olmayanlar vardır.  Gözleri  var  görmezler..  'Ey  kulum  ben  sana  benden  gelecek  nimetleri  alacak kabiliyeti verdim.110 "Kuran'da  sık  sık  'Biz  onların kalplerini  mühürledik.  Buna  kaderi  muallak  yani  askıdaki kader denir.  Şöyle  bir  örnek  vereyim. Eğer sen kendini kastediyorsan." "Biraz  . Ben  de  senin  kalbini  kılıfa  soktum  ve  sen  artık  duymayacaksın.'"  "Kalbi  diri  olmak. Sen ise yanlışta ve ihsanımı kabul etmemekte ısrar ettin.." "Rahmetinin  genişliğini. Ama nice kalbi diri yaratılmış insan var ki.  kulakları  var  duyamazlar. O senin hangi zeminde nasıl hareket  edip etmeyeceğini bilir.  Cenabı  Hak  da  o  belayı  kaldırır  veya  tebdil  eder. Bu da Allah'ın insan iradesine verdiği önem nedeniyledir.  Yani  ezelde  'saadet  ehli'  olarak  takdir  edilirler  ama  onlar  'şakiler'  sınıfında  kalmayı  yeğlerler." "Sabit olanlar vardır.  Ama  sana  yaptığı  takdir evvelkisi.  Ve  diyor  ki." "Peki ilahî takdir sabit değil midir? Bizim bildiğimiz said doğan said ölür. ben seni yabancı bir ülkeye teknoloji  eğitimine gönderiyor ama sen gidip şarkıcı oluyorsun" "Peki  O.  Sence  bununla  Allah  bize  neyi anlatmak istiyor?" "Bilemiyorum. iliklerine kadar titredi.  benim  'şarkıcı'  olacağımı  bilmiyor  mu?"  "Elbette  biliyor. sorun yanlış.  Allah  da  o  kalpleri  kilitler  ve  artık  Hayırdan nasiplerini keser.  kalpleri  var  kavramazlar."  diye  dua  etti. Örneğin.  "Peki kader değişebilir mi?" "Değişiklikten neyi kastettiğine bağlı. Ama verdığın bir sadaka onu karşılar ve başından  savar.  böyle  bir şey  yok. Örneğin sana bir bela iner.

  Tam olarak ne yöne gitmen gerektiğini de bilmiyorsun. bunu bilmek de senin derdin olsun. Ama sonuçta bir yön seçersin ve  o tarafa gidersin. Bu gösteriyor ki biz Doğu milletlerinin gerçek huzuru ve gelişimi din iledir." "Bunlar çok karışık meseleler." "Doğrudur. Zaten bizim temel meselemiz bu kolaycıhk ve  hazırcılık değil mi?" "Nasıl hazırcılık?" "Cenabı  Hak  kendi  rahmetinden.. bazen şeytan  sana Sureti Hak'tan görünür ve seni yanlışa sevk eder..  Ama  bu bahsi yine de anlaşılabilir şekilde izah e-denler vardır..  Bu  hazır  bilgelikle  medeniyet ve terakkide bir yere gelmişiz.  Biz  her  hikmeti  ve  bilgeliği  hazır  bulmuşuz." "Kim?" "Eee. Ama bazen nefsin.daha açar mısın?" "Say ki sen bir tren kullanıyorsun. Sen de yöneldığın yolda başına  gelecekleri haketmiş olursun. Hepsine aynı anda gidemeyeceğine göre. Az önce sana kalbin dört kaynaktan ilham  aldığını  ve dürtülerin  de  ondan  doğduğunu  söylemiştim.  Sayısız  makasların bulunduğu  bir  kavşağa  geldin.  Zaten  Peygamberimiz  ümmetini  kaderi  fazla  tartışmaktan  menetmiş. Püf noktası da orası. sonra onlan tabu haline getirip gerçek an- . Orada seni etkileyenin ne  olduğunu söyleyebilir misin?" "Tam değil ama neticede içime doğan bir dürtü ile bir yönü seçerim.  bütün  peygamberleri  bizim  yaşadığımız  bu  bölgede  göndermiş. hep doğru yönü seçer ve mutluluğa kavuşursun.  Eğer  elinde  sağlam  bir  ölçü  olsa. Hem de çağımızın bir İslam  düşünürü tarafından.  Bu  büyük  bir  nimet.." "Hah işte mesele orada.

  kendisine  uzatılan  künyeyi  alıp  inceledi.  Onu  sadece  kendınıze saklamayın.  Ama bak diğer milletler. Derviş'i uğurladıktan sonra eve dönerek kapıdan girince. bilekliği Bilge'ye göstererek: "Bak  seninki  ne  getirmiş!"  dedi.  Dünyayı kalben terk etmek yerine kesberi terk ettik. bizim de ona ihtiyacımız var Bizim fakirhaneye gelmeyeceğini biliyorum. Derviş." Bilge: "Aman Derviş abi beni şımartma! Nefis sünger gibidir Övgüyü hemen emer" Derviş Nuri'yi. Ama bari zaman zaman kıraathaneye gelsin de bize yüzünü göstersin. Kolunda saat yoktu ama: "Aaa!.  Bilekliğin  üzerinde  "Betül"  yazılıydı. Gönül'ün elindeki altın  bilekliği dikkatle inceledığıne tanık oldu..  kendisine  yüz  verilecek  bir  insan  değilim. Gönül'ün ikram ettiği meyvelerden sadece bir elma  yedi. İçinden "Bu adam her şeyi bilerek söylüyor Bana verilen ödevden  bile haberdar" diye geçirdi. Hatta aklıma gelen bazı  şeyleri sırf sizin güzel konuşmanızı kesmemek için sormadım.  kızının  adını  Derviş  Nuri'ye  hiç  söylemedığıni fark etti: "Bu adam kızın adını nereden öğrendi? Ben kimseye söylemedim ki! Sadece dergideki  bir iki arkadaş biliyor.  cahilin  elinde  ancak  hurafe  olarak  kendisini  açığa  vurabilir.  bu  adam  boş  biri  değil!  Konuşmalarını  dinlemedin  mi?  Meselelere  ne  kadar  . sana zahmet verdik." Bilge iyice şaşırmıştı. Onların da söyleme olasılıkları hem az. Boş laflarla başını şişirdik.112 lamlarıni bir yana bırakmışız.." Derviş: "Siz  böyle  güzel  yüzle  beni  karşılarsanız. Zamanla önceki bilgilerimiz de cahillerin elinde hurafeye dönüşmüş. Medeniyet ocaklarimız söndü.  Daha  sonra  da  bir  yığın  baskılar  ve  cehalet  içimizde  dal  budak  saldı..  Gönül: "Estağfirullah efendim. Bilge." dedi..  ben  hep  gelirim  ama  ben. Gönül. Ama mutlaka sizleri yine  bekliyorum. Saate bakıyormuş gibi koluna baktı.  o  da  nifak  ve  kargaşa getirdi. her hakikati araştırarak elde ettiler Her taşın sertliğini başlarını  kırarak  anladılar  O  yüzden  de  elde  ettiklerinin  kıymetini  bildiler  ve  onu  bir  nesilden  diğer  nesle  aktararak  çoğalttılar  Böylece  onlar  ileri  gittiler  Biz  ise  hazır  bilgileri  bile  hurafeye  dönüştürdük.  Bilge. İslam da geri kaldı." "Bilge.  Çünkü  bilgi. Büyük bir zevkle ve merakla dinledim.  Bilge'yi  merak  ettiğim  için  geldim.  Bilge. hem anlamsız. Sıklıkla gelirseniz sevinirim.  Ümidimizi  kaybettik. Hakkını helal et. Gönül kapıya kadar. Bilge sokağın başına kadar uğurladı. çok geç olmuş! Ben kalkayım müsaadenizle" dedi ve sonra Gönül'e döndü: "Güzel gelinim.

. Ve yanlış  anımsamıyorsam.  Ama  görüyorsun  ki  dünya  boş  değil.  her  ihtimale  karşı  bir  süre  hastanede kalmasını  uygun görmüştü.vakıf Bunlar sadece okumakla.. Ve ekledi: "Ben daha ileri gideceğim. O  gece  Betül  rahatsızlandı.  onun  evrenin  ruhu  olmasında  yatıyor'  diyordu. Sabaha karşı çocuğun ateşi tamamen düşmüştü... üç dört sene önce. Bana göre bu adam SinHa'nın sözünü ettiği gazeteci." Gönül de en az Bilge kadar ürperdi: "Neler  oluyor  Bilge.  Hem  anımsıyor  musun  geçen  yıl  okuduğun  bir  kitapta. Bizi de bilinçli olarak gelip buldu. artık çocuğu götürebileceklerini söyleyince rahatlayarak eve döndüler.  Allah'ını  seversen  söyle  de  rahatlayayım!"  "Keşke  bilseydim. Ama nedenini  söylememişti. Bir arkadaş..  Küçük  bir  müdahale  ile  ateşini  düşürdüler  ama  doktor.  o  cümlenin  devamında  'Ruh  mesabe-sindeki insanlar tükendığınde evrenin varlığını sürdürmesi de imkansızlaşır' şeklinde bir cümle vardı.  hem de mesleğinin iyi bir yerinde iken gazeteciliği bıraktığını söylemişti. öğrenmekle elde edilecek şeyler miydi?" Bilge Hayır anlamına kaşlarını kaldırdı." Gönül anımsadığını belli etmek için başını salladı.  'insanın  hilafetinin  anlamı.  onu  yakındaki  bir  kliniğe  götürdüler  Ateşi  yükselmişti. SinHa adamın hâlâ  gazetecilik  yapıp  yapmadığını söylemedi.  Nöbetçi doktor. .

.  Fakat  bir  türlü  Derviş Nuri ile karşılaşmadı." diyordu.  Kendi  kendime  konuşup  hayıflanıyorum."  diyerek kendisini ayıpladıktan sonra yüksek tondan çevreye seslendi: "Derviş'in evini bilen var mı?" Hiç kimseden ses çıkmadı.  Keşfi  kendisince  o  kadar  önemliydi ki içi içine sığmıyordu: "Biliyor musun." diye seslenince  Arif baba arkası dönük cevap verdi: "Şu  bizim  Derviş  abiden  söz  ediyorum  Hurşit  Efendi. ben işin sırrını çözdüm.  Delikanlı  sorunca  aklıma  geldi. Hayret neden hiç aklımıza gelmedi ki!" Tek eliyle taşıdığı ve üzerinde en az otuz çayın bulunduğu tepsiden servis yaparken bir yandan da konuşmasını  sürdürüyordu: "Tüh be insanlık essahtan ölmüş! Adamı hiç merak etmedik. Bilge "Bunda bir iş var. Evini  bilen var mı acaba?" Nargilesinden bir nefes çeken Hurşit adlı bir müdavim: "Yine kimin hakkında konuşuyorsun Arif  Ağa? Bana ıhlamur bırak. Kaygılı bir ifade ile: "Bu gün de bulamadım.  Acaba  başına  bir  iş  mi  geldi?  Buraya  uğramadan edemezdi. Birkaç  gün  sonra  Derviş  Nuri'yi  kahve  sakinlerinden  sormaya  karar  verdi. -------------1 115 I------------ Ertesi günlerde de Bilge. Yüzde yüz hastadır. Derviş'in gelip gelmedığıni sordu. Derviş'in adresini öğrenmek için defalarca Erenler'e gelip gitti  ama onun kaldığı yeri bilen çıkmadı. Gönül üzüntüsünün yanı  sıra  bir  keşfini  Bilge'ye  anlatmak  için  sabırsızlanıyordu.  Şu  kadar  zamandır adam ortalarda yok.ÇÖZÜLME Bilge  daha  sonraki  günlerde  sık  sık  Erenler  Kıraathanesi'ne  uğradı. Oda: "Haa!  Ya  sahi  o  son  günlerde  gelmiyor.  Oysa  her  akşam  takılırdı.  Son  zamanlarda  gelmiyor  da. hiçbirimiz merak edip adamı sormadık. Kafası Derviş'le meşgul bir şekilde eve geldi." dedi.  adam  bir  süredir  ortalıkta  görülmüyor." "Hangi işin?" .. Gönül de üzüntüsünü ifade etti." Hurşit ciddileşti  ve: "Hakikaten  yahu.  Çaycı  Arif  Baha'ya.

  Gönül  "Ben  de  öyle  düşünüyorum. Bilge çocuğu yerinden alıp kucağına yatırdı ve gazını  çıkarmak için sırtını sıvazladı."  anlamında  başını  hafifçe  sallayarak onu onayladı." Bilge "Hadi canım!" diyecekti ama vazgeçti.  gördüğünün  bir  yanılgı  olup  olmadığını  sordu.  "Bu  çağda  keramet  olmaz!"  diye  düşünüyordu  ve  bu  düşüncesini  bütün  tanıdıklarına  açıkça  söylüyordu. Ama bir türlü ağlaması kesilmiyordu. Gönül: "Bak şimdi sen de inanacaksın!" dedi ve bilekliği kızın bileğine taktı."Bizim  kız  ne  zaman  huysuzlaşırsa  bakıyorum  ki  bilekliği  kolunda  değil. Bilge hayretle: "Bu  bir  keramet!"  dedi. Bilge  o  güne  dek.  Şartlanmış  olarak  üst  üste  gelen  rastlantıları  keramet  olarak  mı  yorumlu-yordu acaba? Sonra SinHa ile olan konuşmalarını anımsadı ve in- . Sancısı varmış da  yardım istiyormuş gibi ağlıyordu. Bilekliği çıkarir çıkarmaz ağladı. "Bak  sana  ispat  edeceğim!"  dedi  ve  gidip  uyumakta  olan  çocuğun  kolundan  bilekliği  çıkardı. Gönül. Betül ağlamayı kesti.  Kendi  kendine. Onu takınca susuyor.  Ben  birkaç  deneme yaptım.. onun inanmadığını anladı. Daha üç dakika geçmeden Betül uyandı ve ağlamaya başladı..

 Her zaman her yerde resmî bir adamdır.  Ne  var  yani. bu sözden alındı ve "Ne yani torunumun beni sevmedığıni mi iddia ediyorsun? Böyle saçma saçma konuşup  sinir  bozma!"  diye  karşılık  verdi. akılla yorumlanabilir hale  getirdığıni düşündü.  anneannesini  de.  Ve  ben  de  senden  memnunum. Keşfettiği  garipliği  Bilge'ye  anlattıktan  sonra.  Her  ikisinin  dünyası  ve  ilgi  alanları  . Ama  kayınvalide  farklı kanıdaydı. Bilge; "Ben bu kıyafetlerle gidebilirim değil mi?" diye sordu gülerek.  Kayınvalide  İffet  Hanım  çocuğun  kendisine  güldüğünü  söyleyerek.  Betül'ün kendisine güldüğünü iddia etti.  Betül  de  herkesi  memnun  edecek  kadar  cilveliydi.  bundan  kendisine  büyük  bir  pay  çıkardı.  o  akşam  annesine  gideceklerini hatırlattı. Ziyaret sonrası eve fazla geç olmayan bir saatte döndüler. "Tabi  ki  o  dedesini  de  sever.  Neyse  ki  Gönül  vaktinde  müdahale  etti  ve  ortalığı  yatıştırdı. "Hayır sen kucağına alınca ağladı!" dedi. ilintisiz izahlarla. birbirlerine  pek  uyum  sağlayamıyorlardı. Onlar evden çıkarken Haluk  eve yeni geliyordu. Ben de  o  yüzden  düzgün  bir  şeyler  giymeni  istemiştim.  Muhsin  Bey  ise. İnan ben de senden memnunum. Kızını kucağına alıp. Her  zamanki  gibi  şirkette  işinin  çokluğundan  şikayet  etti  ve  geciktiği için özür diledi.  Sana  bir  kere  bir  şey  söyledik  diye  ikide  bir  yüzümüze vurma.  onlar  değil  benim.  "İnsan  bilmediği  şeyin  düşmanıdır." "Şaka yaptım karıcığım! Sen de çok alıngansın.  bunu  iki  de  bir  bana  hatırlatıyorsun?  Hem  seninle  evli  olan. Gönül: "Amaaan  sen  del  Benimle  dalga  geçme. --------------1 117 I------------Ama herkes gibi Bilge de bu sözünün öylesine söylendığıni biliyordu. Sen babamı bilirsin. Muhsin Bey.  rahatlayan  Gönül."  demek  suretiyle  büyüme  istidadı  gösteren tartışmaya son verdi.--------------1 116 I-------------san aklnin kuşatamadığı pek çok kavramı. Herkesin  ilgi  odağı  Betül  idi.  Biz  kendimizde  o  halleri  göremeyince hiç kimseye yakıştıramıyoruz galiba. Çünkü Bilge ile  Haluk." dedi." O  gece  kayınpederi  Bilge'ye  fazla  takılmadı.

  Derviş'ten  bir  haber aldığım söyledi.  Bilge  apar  topar  kapıyı  açıp  telefona  koştu  ama  yetişemedi. Haluk da zaten Bilge'yi üçüncü sinıf bir vatandaş gibi görüyordu. Sevincini paylaşmak  için çocuksu bir coşku ile Betül'ü yatırmakla meşgul olan Gönül'e seslendi: "Canım onu buldum! Yarın gidip onun nerede olduğunu öğrenebileceğim" Gönül ses vermedi. O hep Derviş'ten bir haber bekliyordu. Arif Baba. Bilge o yüzden onun itici davranışlarına aldırmıyordu." diye tekrarladı. . Arif Baba telefonu kapattığında Bilge sevinçten uçacak gibi oldu.  Orada  onu  tanıyanlar  çıkarmış.00'e  çeyrek  vardı. Bir taksiye atladılar.  Gençliğini  orada  geçirmiş. O saatte arayabilecek bir iki arkadaşını aradı. Ama kimse  telefon  edenin  kendisi  olduğunu  söylemedi. Bilge duymamış olabileceğini sanarak. Bilge sevindi.  Arif  Baba. bir dostundan onun oturduğu mahalleyi  öğrenmişti." dedi.farklıydı. Kapıda  Betül'den  bir  türlü  ayrılamayan  anneanne  ve  dedenin  uzun  süren  vedalaşma  töreninden sonra görüşme dilekleriyle ayrıldılar.  "Acaba  kimdi?"  sorusundaki merakı başkaydı.  Evi de o civardaymış. Eve  geldiklerinde  saat  23.  Bilge  telefonu  kapattı.  Bilge  büyük  bir  heyecanla Arif Baba'nin söylediklerini  not  aldı.  Arayan  Arif  Baba  idi. Onun bir gün çıkıp  geleceğini veya telefon edeceğini umuyordu.  önce  bu  saatte  rahatsız  ettiği  için  özür  diledi  ve  hemen  konuya  geçti. Tam  ümidini  kesmişken  telefon  bir  kere  daha  çaldı.  İçeri  girdikleri  sırada  telefon  çalıyordu.  "Acaba  kimdi?  Bu  saatte  kim arar ki!" diye hayıflandı.  "Balat'ta  Hayal  Kıraathanesi  varmış. daha yüksek sesle "Gönül  Hanım duydun mu? Derviş abinin oturduğu mahalleyi öğrendim.

.  ne  sabırsızsın!  Ben  güç  bela  çocuğu  uyutuyorum.  Bu.  Aca--------1 uy I-------ba o büyük ağaç hâlâ duruyor muydu? Kestane miydi.  Yüksel'in  öldürüldüğü  yere  geldığınde  aynı  o  günkü  gibi  yüreği  titredi. Sabah namazını kıldıktan sonra sabırsızlıkla hazırlandı  ve  evden  çıktı. Patrikhane caddesinde olmalıydı."  dedi. biliyorsun anlamına bir işaret yaptı ve kapıyı çekerek çıktı.  ürperdi.  adeta  sabit  bir  çerçevenin  içindeki  tablonun  değiştirilmesine  benziyordu.  Gönül  onun  nereye  gidebileceğini  bile  bile  yine  de  sormayı  ihmal  etmedi: "Hayrola erken erken nereye böyle?" Bilge.  Öğrencilik  yıllarını  anımsadı. "  Affedersin  canım!  O  kadar  sevinmiştim  ki  çocuğun  uyumuş  olabileceğini  tahmin  edemedim.  boğazı  düğümlendi.  Çerçeve  aynıydı  ama  içindeki  görüntü  tanıyamayacağı kadar başkalaşmıştı. Onu her  . Biraz  sonra  iyice  dalan  Betül'ün  üstünü  örterek  salona  gelen  Gönül.------------1 118 I-----------Gönül'den  yine  ses  gelmeyince  Bilge  onun  uyumuş  olabileceğini  düşünerek  içeriye  bakmaya karar verdi.. Sahilde zaman zaman gidip akma oturduklari ağaçlan anımsadı.  Ancak  o  daha  kapıyı  aralar aralamaz  Gönül." dedi.  caddenin  sağında  solunda  yükselen  binaları  hayretle izledi." Bilge ertesi gün erkenden kalktı. "Bu  kadar  kısa  zamanda  bir  şehir  nasıl  bu  kadar  çehre  değişebilir  ya  Rabbi!  Hey  fani  dünya.  Çevreden  geçenleri. ayaklan onu başka bir yöne  çekti. Yorgunluktan uyuyakalmış olabileceğini düşünerek usulca çocuk  odasının  kapısını  açtı.  sen  ha  bire  bağırıyorsun. Hayal Kıraathanesi'ni hayal meyal hatırlıyordu. çınar ıinydı unutmuştu.  "Ne  kadar  boş  şeyler  için  kavga  etmişiz  meğerse. Bilge özür diledi.  elini  dudaklarına götürerek gürültü yapmaması için onu uyardı.  O  günden  bu  güne  ne  çok  şey  değişmişti. Fatih'ten  Balat'a  inen  yolda  ilerlerken  kafasında  sayısız  anı  canlanıyordu. karanlıkta  görme  yeteneği azalmış gözlerle: "Aman  Bilgece." Bu büyük değişikliğe akıl erdiremiyordu. Acaba şimdi orası nasıl diye düşünürken.

. Ayasofya'nın halini düşününce yeniden içi  karardı. Bizans'ı. içindeki özlemleri onun bedeninde kalıplaştiryordu. Patrikhaneyi. doğacak kutlu günleri müjdeledin.  içinden. Şimdi.  Bu  mümin  mabedin  bir  mürtet  gibi  yaşıyor olması kanına dokunuyordu.  bugün  ilahî  nağmelerden mahrum  kalmış  olmasını  içine  sindiremiyordu."  der  gibi  duruyordu.  bir  gün o ruhu yeniden yakalayacak.  diren!  Yıkılma!  En  azından  sen  inancını  hiçbir  zaman  kaybetmedin. Buna zorunlu." diye mırıldandı.  Bu  halde  kalması  yerine  orada  pazar  günleri  ayin  yapılmasına  bile  razıydı. Tuhaftı ama sanki  o ağacın hâlâ ayakta duruyor olması ona ümitlerinin gerçekleşeceğinin kanıtı gibi geldi. Bilge iki dinin mensupları  tarafından  Allah'a  adanmış  bu  mabedin.  Ama  bu  millet. Aksi takdirde bu topraklarda daha uzun süre varlığımızı koruyamayız."  diye  söylendi.  "Diren  oğlum. Ayasofya'yı düşündü. Bugün artık bunu net olarak görebiliyorum. Bilge. Ya da Bilge.  "Helal  olsun!  Adamlar  kendi  topraklarımızdaki  varlıklarımıza  bile  sahip  durumdalar." dedi.gördüğünde Osmanlı'nin azametini düşünürdü.  Bir  zamanlar  kesinlikle  Osmanlı'nın  yeniden  dirileceğine  olan  inancı  tatlı  bir  tebessüm  gibi  dudaklarında dolaştı: "Hayır Osmanlı'nın dirilmesi hayal. büyük kestane ağacının yerinde durduğunu görünce ümitlendi.  Adeta  etrafında  pıtrak  gibi  çoğalan  ruhsuz  ve  estetikten  uzak  beton  yapılara  meydan  okuyor  ve  "Bir  gün  o  ruhun  yeniden  dirilebileceğinin  bir  kanıtıyım. Burada hep ayakta durarak.  o  eski  düşünceleri  ona  biraz  komik  geliyordu.  Hâlâ  onun  halini  düşününce  göğsünün  ü-zerinde  bir  sızı  belirmesinde teselli aradı. içerden ve dışardan sürdürülen çabalara  rağmen zorla çökertilebil-mi§ o koca imparatorluğun hincinı almaya yeminli bir takipçi  gibi her zaman dimdik ve ihtişamli görüntüsüyle etrafındaki apartmanlar kucaklardı dev  ağaç.  Ayasofya'nin yüreğinde  onulmaz  eski  bir  yara  olarak  yeniden kanadığını  hissetti.

 eşini sevdığıni.  kendisi  için  aldığı  paltoyu  Bilge'ye zorla vermişti.  Bilge  almamak  için  direndiyse  de  başardı  olamamıştı.  Sigaralarını.  Hasan  Amca  anlamazlıktan  gelerek  "Ne  paltosu?"  dedi.-----------1 120 I---------Cebinden sigara paketini çıkardı. Bilge.  O. bir dergide zaman za-----------1 121 I---------man  yazılar  yazmaya  çalıştığını  anlattı.  "Maşallah. "Evladım ben hep bu kulübedeyim. Bilge nerede ise "Beni tanıdın mı?" diye soracaktı ama bu sevimli  adam ona fırsat bırakmadı: "Aman  ya  Rabbi  rüyamda  görsem inanmazdım!  Bilge  hayrola  oğlum. "Olunca verirsınız.  Paraları  olmadığında.  öğrencilerin  babasıydı. Al da bize dua  et.  Yaşlı." olurdu. Bilge üniversite yıllarında Çarşamba'da bir çatı katında  otururken.  ne  arıyorsun  buralarda?" Bilge  önce  afalladı  sonra  kendini  toparladı  ve  sesin  de  çağrışımıyla  yıllar  öncesini  hatırladı: "Hasan Amca! Ne kadar çok değişmişsin!" Hasan Amca eski bir Fatihliydi..  Hasan Amca. ..  Bilge  geçmişte  yaşanan  o-layı  anlattı  ama  Hasan  Amca  gerçekten  hatırlamamış gibi görünüyordu.  Hasan  Amca. bir kızı olduğunu. Tam on üç sene geçmişti aradan.  Sanki  zamanın  bir  yerlerinde  onunla  müşterek  yaşanmış  hikayeleri  varmış gibi ona baktı.  orta  karar  tıknaz  büfeci  ona  sevimli  geldi. Bir paket sigara almak için  yolunun  üstüne  çıkan  büfeye  girdi. almazsa ona küseceğini  söyleyerek  bir  daha  ona  bu  dükkandan  bir  şey  satmayacağı  tehdidini savurunca paltoyu almak zorunda kalmıştı. Bilge büyük bir saygıyla eğildi ve Hasan Amca'nın elini öptü: "Bana verdığın o palto hâlâ  duruyor. bütün alışverişlerini Hasan Amca'dan yapardı. Heveslendim  aldım ama giymeye  fırsatım bile olmadı.  Güleç  yüzlüydü."  der  geçerdi. Hasan Amca'nin Bilge'de de.  sen  bunlara  layıktın  oğlum!" dedi."  demişti.  ekmek  ve  yumurtalarını  hep  o  verirdi. Üç beş sigarası kalmıştı. Bana pek  lazım olmuyor. diğer  öğrencilerde  de  çok  hakkı. Evim de şuracıkta. Hasan Amca'nın sorusu üzerine biraz geç de olsa  evlendığıni."  dedi.  çok  emeği  vardı.  Bir  müddet  sonra borcunu  vermeye  giden  öğrencilerin  en  çok  karşılaştıkları söz. "Ben senden öyle bir alacağımın olduğunu hatırlamıyorum. Hatta  bir  seferinde  soğuk  ve  karlı bir  günde  Hasan  Amca.

  İyi  bir  çocuktu  ama  biraz  çapkındı.  Başlangıçta  büyük  acılar  çekti  ama  şimdi iyi. Halbuki  Bilge..  Kız  da  Bilge'ye  pek  yüz  vermezdi  zaten... Kocası  gazeteciydi. O zamanlar  örtülü  kız. "Fatih'ten ayrıldıktan bir yıl sonra evlendi. Şimdilik evlenmeyi düşünmüyorum.  zirvede  açmış  bir  kardelen  çiçeğiydi.  Daha üçüncü sınıftayım.  "Ben  okuyacağım.  Kendisi  bizzat  Bilge'ye  bu  isteğini  söylemişti.Bilge'nin yüzü kızardı.  Başı  örtülüydü. tuhaf bir şaşkınlıkla: ...  Hasan  Amca  kızını  ona  vermek  istemişti. Üç kızı bir oğlu var.  O  halleri  başta  hepimizi  çok  üzdü. Bir anda tarihin çok uzak bir döneminde kalmış gibi görünen bir olayı  bütün  ayrıntılarıyla  hatırladı.  Ama  Bilge.  Bilge  için  ulaşılmayacak  kadar  uzak  ve  yüksek  bir  zirve  gibi  görünüyordu.  Sevde'yi.  Hasan  Amca. Zaten onun ısrariyla buraya yerleştik ya!" "Hali vakti iyidir inşallah." "iyiler.  Harika  bir  kızdı..  Çünkü  koca  şehrin  caddelerinde  dolaşırken  ancak  tek  tük  örtülü  kız  görmek  mümkündü." diyerek ona olumlu yanıt  vermemişti." Bilge. Allah'tan şimdi öyle halleri yok.  En  azından  Bilge  o-nu  öyle  görüyordu.  Ama  yine  de  Bilge onu sormaktan kendini alamadı: "Şevde nasıl?" Hasan Amca'nin yüzünde  belli  belirsiz  bir  tebessüm  dolaştı.  O.  babasının  yanında  gördüğü  zaman  büyük  bir  heyecana  kapılırdı.  Bilge'nin  kendisinden  birkaç  yaş büyük olan kızına o zamanlar ilgi duyduğunu ama Sevde'nin ona fazla  yüz  vermedığıni de hissetmişti: "iyi" dedi." "İstanbul'da mı oturuyorlar?" "Evet Balat'ta. iyiler! idare edip gidiyorlar  işte.  O  yüzden  de  Bilge  kendisini  o  kıza  yakıştıramıyordu.

  Daha  o  müşteri gitmeden bir başkası girdi içeri. "Ayağın  uğurlu  geldi. Onun adı Rahmi.  Çok." dedi.  Oysa  Bilge  bir  an  önce  Rahmi'yi.  ne  Hayır dedi.  siyah zeytin ve büyük dilimler halinde kesilip bırakılmış domatesler vardı. Bu durum hemen hemen yarım saat sürdü."  dedi  Hasan Amca. Bilge'nin  soruş biçiminde bir hayret ifadesi sezince: "Hayır yapmıyor!  Niye  sordun?  Gazeteciyle  evlenilmez  mi?"  "Hayır o anlamda söylemedim.  yani  Derviş  Nuri'yi  sormak  istiyordu.  Bir  ara  işini  bırakarak  kapıya  çıktı  ve  karşıdaki  kahvehaneye seslendi: "Hacı bize iki çay!" -----------1 123 I----------Çaylar  kısa  zamanda  geldi. onu bulmak için  Balat'a geldığıni bir çırpıda özetleyiver-di.  Hasan amca ekmek dolabından sıcacık iki somun çıkardı.122 "Gazeteci  mi? Peki. ama soyadını bilmedığıni.  Orta  yere  konulan  bir  sandığın  ü-zerine serilen gazete üzerinde  kurulan  sofrada  peynir.  çok  uzaklara  bakar  gibi  daldı. Bilge: "Hasan  amca  sen  de  öyle  bir  sofra  kurdun  ki  yememek  mümkün  değil.  Hasan  Amca  ise  hiç  oralı  gibi  görünmüyor."  dedi. "Bizim derviş. Bir an önce müşterilerini savıp  yalnız kalmasını  istiyordu ama aksi gibi müşterilerin biri çıkıyor biri geliyordu. Derviş Nuri adlı gazeteciyi aradığını. Birdenbire şaşırdım da! Ben de bir gazeteci ahimi arıyorum da.  Geçmiş  günleri  analım. Çaylar da hazırdı."  dedi. hâlâ gazetecilik  yapıyor  mu?" diye sordu. Peş  peşe  gelen  müşterilerden  dolayı  Bilge  bir  türlü  sorusuna  yanıt  alma  fırsatı  bulamadı. bir  yandan bir iki lokma aldıktan sonra.  Uzun  müddet  . Hasan Amca gülümsedi. Bilge.  Bilge.  kahvaltı  hazırlamaya  çalışıyordu.  Ne  evet.  Bu  semtte  onu  o  isimle  bilmezler. hayret ve merakla: "Onu tanıyor musunuz?" "Elbette  bizim  damat  o  işte!  Ama  adı  Derviş  Nuri  değil. usul usul söze girişti: "Rahmi  kız  istemeye  geldığınde  yaşı  geçkin  bir  gazeteciydi. Hasan Amca. soyadı da Huzur-saçan.  kırmızı  biberle  zenginleştirilmiş  yeşil  zeytin.  Sıkılgandı.  Bu  saatte  bu  kadar  müşteri  geldiği  hiç  olmamıştı." "Demek  asıl  adı  Rahmi  Huzursaçan!  Peki  onu  görebilir  miyim?"  Hasan  Amca'nın  gözleri  dumanlandı.  Yarım saatlik süre Bilge'ye bir yıl kadar uzun gelmişti. Sonra uzun bir hikayeyi anlatmaya koyulur gibi  derin  bir  nefes  aldı.  limon. Gel seninle güzel  bir  kahvaltı  yapalım.  Bilge'ye kahvaltı yapıp yapmadığını sordu: "Çok iyi bir peynirim var.  İçeri  giren  bir  müşterinin  istediği  mah  raftan  alarak. Hasan  Amca." Bilge.  parasını  bozmakla  uğraştı.

Onu fakülte yıllarından beri tanıyordum.  'Hasan  Efendi. Şevde gibi bir kız ve Rahmi gibi bir insan anlaşamazlarsa.  İki  iyi  insan  niçin  birbiriyle  iyi  geçinemezler  gibi  şeylerdi  üzüldüğüm.' dedim. Benim derdim o  değildi.  Rahmi  gelmeyecek.  Bir  şeylerin  olduğunu  sezinledim  ama  yemeğin  başında  meseleyi  büyütmek  istemedim.  Sonradan  öğrendim  ki.  İlişkileri  bir  iki  sene  iyi  gitti.  iyi  gitmesi  gereken  aile  yapısının  her  tarafta  sarsıntı  geçiriyor  olmasına  üzülmüştüm.  Anlayacağın  ben  işe  başka  tarafından  yaklaştım.  evlendiler.  Ben.'  deyince o an on yıl yaşlandım.kem küm etti ve sonra: 'Hasan amca eğer razı gelirsen Allah'ın emriyle kızın Sevde'ye  talibim.  Anlayacağın  kendi  aralarında  karar  vermişler.  Kızı  sakinleştirmek  için.' dedi.  Nasıl  olmuşsa  bize  çaktırmadan  bir  iki  sefer  de  buluşup  konuşmuşlar.  'Olur . Bizim  hanım. Yemek vakti geldi sofraya  oturduk. O benden bu cevabı alınca iş olmuş da bitmiş  gibi  sevindi.  Hülasa.  bize  de  işi  resmileştirmek  düşüyormuş.  bir  müddettir  Şevde  ile  görüşüyorlarmış.  ama kızın da fikrini sormalıydım elbette. Elbette ki insanlar evlenir ve boşanırlar.  Çocuğuyla  birlikte  evde  olması  bana  baştan  garip  gelmemişti. 'Rahmi  nerede. Temiz bir çocuktu.  Herhalde Rahmi sonradan gelecek diye üzerinde durmadım. bu milletin hali  ne olacak  diye  düşündüm. 'Nasipte varsa olur.  kapıyı  Şevde  açtı.  İlk  çocuğu  henüz  dört  aylıktı.  Bir  akşam  eve  gittiğimde.  Şevde  de  gitmeyi  düşünmüyor.  o  da  gelmeyecek  mi?"  diye  sorduğumda  ana  kız  birbirlerine  baktılar.

" "Nasıl değil kızım. ona  aşık  olmuş. 'Sana her şeyini veren bir kadinı bırakıp kör nefsinin peşinden koşuyorsun!' Hasan  Amca  olayı  anlatırken  bir  kere  daha  sinirlenmişti.  başka  birisine  aşık  olup  karısını  bu  yüzden  bırakmasını  hiçbir  zaman  anlamamıştı. Gözleri de sanki buğulanmıştı. Çünkü bu durum  ona göre erkekliğin kitabına sığmazdı."  dedi  Hasan  Amca.  Rahmi.  ne  örf  kabul  eder. Evli bir insanın. bu olacak bir şey gibi değil." "Derdi neymiş?" "Başka bir kadın!" "Nasıl başka bir kadın?" "Bir  kadına  tutulmuş.  birbiriyle  yapamayacaklarını  anlarlar  ve  eşin  dostun  da  yardımı  ve  arabuluculuğu  ile  ayrılırlar.' dedim.  o  kadar  şaşırdı  ve  panikledi  ki  şaşkınlıktan  elindeki  paketi  yere  düşürdü." Hasan Amca burada epey müddet sustu. Şevde ilk defa o  anda konuştu: "Baba." "Peki ne yaptınız?" "Dükkanı  evdekilerden  habersiz  birkaç  günlüğüne  kapattım.  'Sen  erkek misin?' dedim. düzelirsınız. Her evlilikte böyle sıkıntılar yaşanır.  "Afedersin  oğlum!"  diye  özür  diledikten  sonra  sözünü  sürdürdü: -----------i 125 I----------- . "Ben  şunu  anlarım.  Paketi  yerden  alıp  eline  tutuşturdum.  Bunu  ne  şeriat  kabul  eder.  Hatta yıllar önce bunu yapan bir tanıdığından selamı sabahı kesmişti.  Onun  için  de  beni  başından kovuyor. seni terk etmedi ya?" "Beni terk etti.-----------1 124 I----------böyle şeyler.  sırf  pis  nefsinin  hevesine  kapılıp  terk  edemez.  Bir  gün  kol  kola  yürürlerken  aniden  karşılarına çıkıverdim.  kendisine  sadık  ve  çocuğunu  doğurmuş  bir  kadını. Hatta evden kovdu.  "Karı  koca  anlaşamazlar.  O-nu takip etmeye koyuldum.  onunla  evlenmek  istiyor.  Söylenenler  doğruymuş.  ne  de  insanlık.  Ama  bir  erkek.  O  kadar  ki  ağzındaki  ekmek  parçaları  sağa  sola  fırladı.

 Ona sadık  olacağına  söz  ver. Sadece şunu dedığıni hatırlıyorum: 'Allah senin belam  versin murdar herif! Benim de dünyamı karattın. sen aklını başına al.  Hiç  geçinemedikleri-ni  o  yüzden  de  ondan ayrıldığını  söylemişti!'  Aralarında  ne  olup  bittiyse  kız.  Sevde'nin  anlattığına  göre  ondan  sonraki  dönemlerde  Rahmi  sık  sık  ağlar  ve 'Ya  Rabbi  beni  bağışla  ve  affet.  'Kızım. öyle ki biz onlara Hayır diyemedik.' dedim.  Köftehor. Bir gün Şevde sevinçle yanıma geldi.  Adeta  koşarak  yanımdan  uzaklaştı. Kız afallamıştı: 'Efendim ben öyle olduğunu  bilmiyordum!  Bana  çok  başka  türlü  anlatmıştı.  Ben  olmasaydım onu parçalayacaktı. evden dışarı çıkmadığını söyleyince doğrusu bu kere de ben telaşlandım. Onu al. Yarın seni de terk  edebilecek bu adamdan uzak dur.  birbirini  severek  evlendiler.  ne  yapacağını  bilemiyordu:  'Git  karına!  Onun  gönlünü nasıl yaparsın bilemem. Çok üzüldüm ya  elden ne gelir.  onu  da  yakarım.'  demiş  de  işi  soytarılığa  dökmeden  kapatmışlar.  Senden  beni  sırtında  taşımanı  istemiyorum. eve götür ve benden asla bahsetmeden durumu izah et."Kıza  da  bir  çift  laf  söyledim.  Daha  da  ileri  gitmiş;  'Senin  kıymetini  bilemedim.  yanımda  ol  yeten  Ben  sana  hizmet  ederim.  Şaşkındı.  Birkaç  gün  sonra zavallı kızın intihar ettiğini öğrendim. O  kızın  intiharı  Rahmi'yi  de  çok  sarstı.  senden  af diliyorum.  Sakinleşti. Bir insan kısa  süre içinde nasıl bu kadar değişebilirdi? .  Allah'tan  bizim  kız.'  diye  dua  edermiş.  adeta  yıkıldı.  kölem  değil.  Eğer  eve  geldiğimde  kız  hâlâ  evdeyse  seni  de. O zaman da ben yıkıldım. yalvarır yakarır mısın o senin  bileceğin iş.  dediğimi  yapmış. 'Baba Rahmi çok değişti.  Rahmi  oracıkta  kalakalmıştı. karının da! Oysa ben seni hiç kimsenin  sevemeyeceği  kadar  sevmiştim!'  dedi  ve  hızla  yanımızdan  ayrıldı.  ne  diyeceğini.'  demiş.'  dedi.  Akşam  eve  gittiğimde  hanım  beni  kapıda  karşıladı  ve  durumu  anlattı. Artık ayağını mı öpersin. her şeyi bıraktı.  inanmayacaksın  ama  namaz  bile  kılıyor.  Akşamları  tam  vaktinde  eve  geldığıni.  Hatta  onu  sırtına  almış  ve  seni  eve  kadar  sırtımda  götüreceğim  diye  yeminler  etmiş.  bu  adam  benim  kızıma  aşıktı.  'Sen  benim  kocamsın.'  dedim.

Bilge.  'Baba  onu  kasten  kızdırmak.  Hatta  bir  seferinde.  o  her  seferinde  inanılması  güç  bir  sabırla  ve  güleç yüzle beni yatıştırmaya çalışıyor. niçin tepki vermiyorsun dediğimde.  ne  de  iş toplantısı  gecikmeleri.  Halinden  çok  memnundu. insan  sevginin  bedelini  ödeyemez. Saadetin Işığı mı ne.  Yasin miydi neydi? Öyle bir şey."  dedikten  sonra  başını  kaldırıp  tuhaf  tuhaf  Bilge'nin  yüzüne baktı: "Sen nereden biliyorsun?" Bilge.  Şevde  onu  yere  konduramaz  oldu. Hatta bir seferinde ciddi ciddi hakaret ettim. sen çok ------------1 127 I----------iyi  bir  insansın. sen haklısın. Sadece işini yapıyordu. Sen evliya mısın." Bilge duyduklari karşısında  dilini  yutacaktı  ama  belli  etmemeye  çalışıyordu.  Başlangıçta  ondaki  bu  değişiklikten  çok  ürkmüştü  ama  sonra  aralarında  öyle  bir  ilişki  başladı  ki.  Duyduğuma  göre  'Eski  performansı  yok. melek misin be adam! Görmüyor  musun bütün bunları sana kasten yapıyorum. Adı neydi şimdi hatırlamıyorum.'  diye  onu  gazetede  geri  hizmete  vermişler. Hasan Amca yutmamış-tı ama cevabı makul görmüş gibi davrandı. ben sana layık bir erkek değilim.  Şevde  adeta  ona  yeniden  aşık  olmuştu. Her neyse ona göre bir ruhani varlıkla  geceler boyu  konuşuyormuş.  Tamam  öyleydi. dedim.  mümkün  olduğunca  heyecanını  belli  etmemeye çalışırken. Bir  an.  SinHa!  Sin  Ha. Bir gün bana gaybdan sesler duyduğunu  söyledi.  dedi. öyle bir anlamı varmış. ilk paniği atlatmış olduğundan soğukkanlı davrandı ve "Öylesine aklıma geldi.  Çünkü  SinHa da nerede ise o anlama geliyordu.  Neyse  ki  Hasan  Amca  anlattığı  konuya  daldığından  yaşanan  garipliğe  uyanmadı. Bu  esnada gelen bir müşteriyi de savdıktan sonra kaldığı yerden sözü sürdürdü: "Rahmi daha sonra adeta eriyip gitti.  Tabi  geçimi  de  zaman  içinde daraldı. Sonra birdenbire durumu anlamış gibi: "Evet doğru.  benden  razı  kalman  için  ne  gerekiyorsa  yaparım. Artık ne her gece katıldığı  kokteyller  vardı.  sinirlendirmeye  çalışıyorum. "SinHa mı?" sorusunu ağzından kaçıverdi. sen  erkek misin.  "Ne  yaptım  ben?"  diye  endişelendi.  Madem  ki  sen  bana  kalbinin  samimi  sevgisini  . bana  hep."  deyip geçiştirdi.  sayfa  sekreterliği  mi  ne. öfkelendirmek  için  dalına  basıyorum.  Hasan  Amca  "Öyle  bir  şeydi  galiba!" deyip nerede kaldığını hatırlamaya çalıştı. boynuna sarılıp ağladım.  Ona  o  kadar  acıdım ki.  öyle  bir  şeyler  yapmaya  başladı.---------1 126 1--------Merak edip kendimce onu anlamaya çalıştım. o yine.

" Bilge "Neden toprak?" diye sorunca.  kimseyi  küçük  görmez.  Oradakiler  ona  Derviş  Nuri  lakabını  takmışlar.  Benim  bağışlanmam  için  dua  edersen  bu  da  senin  yiğitliğin olur.. bir yandan da telefondakine cevap veriyordu. aynı kişiden söz ettiklerinden artık iyice emin olmuştu..  Tam  bu  esnada  telefon  çaldı. sadece onun durgunluğunu görebiliyordu.  Bildiğim tek şey. Bilge.  kendisinden  küçük  olanlara bile yer verir de ondan.  ben  sana  köle  bile  olurum. karşılığını verdi.verdin. Sözü edilen kişi tam da  kendisinin  aradığı  insandı. O da Sevde'yi üzmemek için her şeyi yapıyor Son birkaç  senedir  sık  sık  Beyazıt'taki  Erenler  Kıraathanesi'ne  gidiyormuş.  Hasan  Amca. Şevde onun meftunu.  Onun  öldüğünün  aynı  günü  bizim  Rahmi  oraya  gitmiş.  Yani  SinHa'nın  talebesi. Bu civarda ise ona Toprak Rahmi  derler.  öfkelenmez.' diyerek kendi özel hayatlarından bir kesiti bana aktardı. Rahmi gerçekten toprak  gibi  adamdır  Hiç  kızmaz.  Ama  bunu  tamamen  zihninden  geçirdiği için Hasan Amca." cevabını verdi. Sık sık oradaki güzel insanlardan söz eder. Hasan Amca.  Doğrusunu  istersen  on  üç  senedir  ikisi  arasında  neler  olup  bitiyor  tam  bilemiyorum. . Bilge tam Rahmi'nin şimdi nerede olduğunu soracaktı ki içeriye bir müşteri girdi..  içinden  şimdi  "Allah dostlarının  nereden  beslendiklerini  daha  iyi  anlıyorum. "Bre oğul.  Meğerse  bizim  Rahmi  o  zata  çok  benziyormuş.  O  da  hiç  bozuntuya  vermemiş."  dedi.  Daha  önce  Derviş  Nuri  diye  meczup  biri  oraya  takılıyormuş.  müşteriye  parasının üstünü verirken. Hasan  Amca onunla  meşgul  oldu..  ona  da  Derviş  Nuri  demişler.

 Müşteri ise "Kardeşim ben bir sigara alacağım! Param da tam! Ver bir paket sigara.  karşı  komşu  olan  kasaptan  iki  dakika  dükkana  bakmasını  rica  etti  ve  en  yakın  camiye  gitti.  Sonra  biri  sigara  istedi. Size de teşekkür edip." diye  geçirdi  içinden. evini bilen olup olmadığını  sormaya  karar  verdi. "Beni Hasan ahi gönderdi. Bilge. biraz  sonra dönecek.  Daha bir  süre  Hasan  Amca'nın  gelmesini  bekledi.  Hasan  Amca  gelmemişti. ben dönerim.  Tam  bunu  anlamak  için  çevreye  sormaya hazırlanıyordu  ki. Dükkanı kapatacağım.  Hasan  Amca'nın  yüzü..  Bir ara sizi yine bekliyormuş.  Artık  mesele  onu  bulmaktaydı.. Bilge.  Daha  sonra  sakin  davranmaya  çalışarak  Bilge'ye  döndü: "Sen biraz burada bekle."  diyebileceği  bir  yenilgi  hatırlayamadı. Bilge ilk defa.  doğal  bir  eda  ile  aynı  cümleyi tekrarladı.  Derken  ikindi  ve  akşam  oldu.  Namazın  vakti  de  daralmıştı. selam söyledi.  Namazını  kılar  kılmaz  dükkana  döndü.  "Zaten neyi kontrol edebiliyoruz ki! Yahut hangi hesabımızı tam olarak tuttu ki!.  bir  genç geldi. gelen müşterileri "Sahibi bir yere kadar gitti. Önceleri.  Tüm  geçmişi  gözünün  önünden  akıp  gitti. Adamın  söylediği  doğruydu. Bilge öylece kalakalmıştı. hayatın hiç de insanın kontrolü altında olmadığını tam olarak anlamıştı.  Bilge.  Ben  hemen  geliyorum.  "Şu  benim  eserimdir.  birdenbire  değişti." deyip hızla dükkandan çekip gitti.  asıl  maksadına  ulaşamamıştı  ama  aradığı  gazetecinin  Derviş  Nuri  olduğunu  öğrerimişti." dedi.  Hasan  Amca  hâlâ  ortalıkta yoktu.  Bilge.  Bilge  böylece  başladı  satış  yapmaya.  Yarın  yine  gelecekti  ve  mutlaka  onu  bulacaktı.  âlemin  .---------! 128 1--------Telefon  görüşmesi  sırasında.  "Bu  benden  kaynaklanan  bir  kayıptır.  Derken  öğle  oldu.  Kazandığı  ve  kaybettiği  şeylerdeki  kendi  rolünü  düşündü.  Hep  onun  inisiyatifi dışında gelişen ha---------1 129 !--------diseler  sonucu  birtakım  şeyler  elde  etmiş  veya  kaybetmişti:  "Demek  ki. adam gelince  parasını verirsin." dedi."  deyip  savdı.  diyerek  telefonu  kapattı.  Fiyatını  bilmediği  malları  da  müşterilerin  yardımıyla  halletmeye  çalıştı."  diyebilecek  bir  başarı.

 "Ne oldu?" diye sordu. Kapıda kendisini karşılayan  Gönül'e sıkı sıkı sarıldı. ona dünyada zor  bir geçim derdi yazarız.  Bu  yoğunlukta  onu  arzuladığı  hiç  olmamıştı. kötülük yaparsanız size." Bilge  bu  tür  ayetleri  zihninden  geçire  geçire  Fatih  yokuşunu  çıkmıştı. insana düşen her ikisinde de Rabbini  hatırlayabilmesidir. Her şeyin üzerinde  Hakk'ın iradesi vardır.  Başını  göğsüne  dayadı..  Babasına  derin  bir  özlem  duydu.  yenilgiyi  kendilerine  mal  ettikleri  için  galipler  safına  geçtiler. Ne Gönül ona. Çünkü zafer de yenilgi de bir takdirdir.  insanın  suç  ve  cezadaki  rolü  neydi?"  Kuran'da sayısız teklif ve teşvikler vardı.  Bilge  ilk  yıl  üniversite  sınavını  kazanamadığında  babası  şu  cümlelerle onu teselli etmişti: "Oğlum bu kadar kahretme kendine. onun bu sıcak ve şefkat dolu kucaklayışından yoğun bir heyecan ve sevgi duydu. Sanki sabahtan bu yana bir asır geçmişti." "Kim bizim zikrimizden yüz çevirirse. Eve bitkin geldi.  "O  köylü  meğerse  hakikatin  farkındaymış.". Gönül.genelinde  işleyen  bir  program  var  ve  biz  de  o  programın  aktörleriyiz." dedi Bilge. ne de Bilge . "İyilik yaparsanız  size. Boğazı  düğümlendi. "Şükrederseniz arttırırım.. Ne muzaffer kumandanlar var ki. Olanda Hayır vardır varsayımına bıraktı kendini." Fakat  Bilge  yine  de  bu  işin  hikmetini  tam  olarak  anlayamadığını  kendi  kendine  itiraf  etti:  "Her  şey  onun  takdiriyle  olup  bitiyorsa."  dedi. Babasının bir  sözü  aklına  geldi. Sanki onu kaybedip de yeniden bulmuş gibiydi.  Öylece  salona  geçtiler. Kıyamet günü de kör yaratırız. zaferi kendi eserleri bilip helak  oldular.  Niçin  böyle yapmadığına hayıflandı.  Ta  caddeye  vardıktan  sonra  ancak  akıl  edebildi ki Balat'tan  direk  Eminönü'ne  geçebilirdi. Vücuduna  büyük  bir  haz  yayıldı.  Bir  süre ikisi de sessizliği tercih etti. o kadar.  ne  mağluplar  var  ki.  Belki  diğer  varlıklardan farklı olarak bizim bir tercih hakkımız var.

Şimdi  önünde  yapması  gereken  bir  işi  olduğunu  bilmenin  rahatlığı  içindeydi. Caminin avlusunda olağan dışı bir kalabalık vardı. Geceyi film izleyerek kapattılar. "Bildığın herhangi  bir  kanalda  iyi  bir  film  varsa  izleyelim. -------------1 131 I------------Ne  kadar  da  Sevde'ye  benziyordu.  Ona  doğru  gitmek  istiyordu ama bunun uygun olmayacağını düşündü. Birlikte yemek yediler. . Ağlayıp dursaydı daha mı iyi olurdu?" Bilge yorgundu. Biri özellikle dikkatini çekti. Bilge bir ara: "Ne oldu benim güzel kızıma böyle? Doğrusunu istersen onun viyaklamasını  özledim!  Çocuk maşallah bize hiç problem çıkarmıyor. Sonra bir kenarda bekleşen kadınları görünce.  Büfeye  bir  an  önce  ulaşabilmek  ve  Hasan  Amca'dan Derviş'e ulaşacak bilgiyi almak için adeta koşarcasına ilerledi.  Uzun  zamandır  birlikte  film  izlememişlerdi. bunun bir  cenaze  kalabalığı  olduğunu  anladı.----------1 130 i---------yaşadıklarını anlattı.  Gönül'ün  bir  çırpıda  hazırlayıp  getirdiği  patlamış  mısırlardı.  Yanlarına  gitmek  için  tereddüt  geçirdi. Ne  olduğunu  anlamak. Annesinin  kopyası. Rastgele birine yöneldi.  Birkaç  adım  daha  atınca  a-ni bir  refleksle  dönüp  tekrar o yana baktı.  en  azından  Hasan  Amca'nin evini  öğrenmek  için  bitişik  komşuya  sormaya  yöneliyordu  ki  kapıya  yapıştırılmış  küçük  bir  not  buldu:  "Cenaze  dolayısıyla  kapalıyız.  Gönül  de  bu  teklife  sevindi. Evde film  seyrederken  en  büyük  zevkleri. Hasan Amca dün apar topar gidip bir daha da dönmediği  için." dedi. "Aaa bu gerçekten Şevde! Ne kadar da değişmiş! Yanındaki de kızı olmalı.  Oysa  evlendiklerinin  ilk  günlerinde sık sık sinemaya gider veya televizyondaki bir filmi birlikte izlerlerdi.. Sokağa ulaştığında öğle suları olmasına rağmen büfenin hâlâ kapalı olduğunu gördü.  Ne  yapacağını  bilmez bir vaziyette çevresine bakınırken ezan okundu.  cenazenin  onun  bir  yakını  olabileceğini  düşündü.  Başı  önünde  avludan  geçerken."  diye  düşündü. Bilge  ertesi  gün  yine  Balat'ın  yolunu  tuttu."  dedi  eşine..  yan  tarafta  bekleşen kadınlara gözü ilişti. Bir vakit namazına bu kadar  insanın gelmiş olmasına sevindi.  Camiye  yöneldi." Bilge'nin kafası iyice karıştı. Gönül: "Aman sus!" dedi. "Nazar değmesin. Betül yine uyuyordu.

 Bilge  kendine  geldi. Onu yüzüne doğru döküyordu.  Bilge  abdest  tazeledi ve camiye girdi.  onun  cenaze  yakınlarından  olduğunu  sanarak. Adam onu dökmeye çalışırken.  bu  sesi  Sevde'nin  sesine  benzetti."  dedi.  Başına  insanlar  üşüşmüştü.  "Aaa  bu  bizim  Bilge!"  dedi. Birinin elinde bir kova su vardı.  siyah  bir  bulut  içinde kaybolduğunu gördü.  Dört  bir  yandan  insanlar  geliyordu.  Caminin  avlusunda  yere  sırt  üstü  yatırıldığını  gördü. Biçimler.  tanıyan  birilerinin olup  olmâdığını  sormuştu.  Şevde.  Bilge. Seyredenler  sadece vücut ve baştan ibarettiler." "Hangi bakkal Hasan Amca'nin?" "Caddedeki Nasip Büfe'nin sahibi!" Bilge  başının  döndüğünü  hissetti. dışbükey aynada yansıyormuş gibi deforme  idi.  Onu  apar  topar  götürdüler.  Fenalaşmıştı. güneş  oradan  doğacakmış  gibi  aydınlanmıştı.  Şevde  de  o  maksatla  Bilge'nin  başucu-nu kadar gelmiş  ve  onu  tanımıştı.  Bu  arada Bilge'nin  bayıldığını  görenler.  "Başınız  sağ  olsun. Dört kişi başına koştu ve onu izlemeye başladılar. Tepsi gibi bir düzlükte buldu kendini.  yeniden  ağlamaya  başladı. Sonra  bir  kadın  sesi.  Bilge. Güneş henüz doğmamıştı ama her bir taraf."Bu kimin cenazesi?" "Bakkal Hasan Amca'nın.  Sevde'nin  yanı  başında  ayakta  mahzun  bir  şekilde  durduğunu  görünce  toparlandı  ve  ayağa  kalktı.  Gelip  etrafında halka oldular. .  Sonra  birden  etrafındaki  her  şeyin.  O  an  bayıldığını  ve  insanların onu ayıltmaya  çalıştığını  anladı. Birinin elinde  ise Bilge'nin çiş sandığı sıvı ile dolu bir şişe vardı.

 Balat'a mı.  Kozlu  mezarlığına  götürüldü. Yemeğe çağırmıştım biliyorsun.  Güneş  batmaya  yönelmişti.  Bir  seferinde  bir  sahabe.  Eve ulaştığında bitkindi. Gönül.'  diyeceksin  sandım.  Bilge.  Ama  Bilge  ikindi  namazını  kaçırdığını  defalarca  tekrarlayınca. eve mi gitsin bilemiyordu. Yerinden  kalktı  ama  ayakları  onu  taşıyamıyordu.  Hareketleri  üzerinde beyninin hiçbir etkisi kalmamıştı. Bir  anda  kendini  mezarlığa  giden  bir  otobüste  buldu. Hafızasında cenaze ile ilgili kalan tek şey hocanın son  olarak söylediği "Fatiha" sesiydi. "Bu ne hal böyle?" diyecekti ama son zamanlarda ailecek anlaşılması zor hadiseleri peş  peşe yaşadıkları için. Sesinde büyük bir felaketi yaşamış olmanın tonu vardı. Ne yaptığının farkında bile olmaksızın cenazeyi taşıyanlar arasına katıldı.  Bir  minibüse bindi ve Edirrekapı'ya geldi."  cevabını  vermişti.  Muhammed'e  başına  gelen  felaketi  aktarmak  istedığınde.  Kendine  geldığınde  taze  mezarın  başında  hiç  kimse  kalmamıştı.  O  sadece  farzı  kılıp  çıktı  ve  kalabalığı  yararak  cenazenin  en  ön  safında  ve  cenazeye  yakın  yerde  yer  tuttu.  Çünkü. Kendisinin anlatmasını  uygun gördü.  Gönül.  Adeta  bütün  hisleri  yok  olmuştu.  bu  kadar  süre  orada  nasıl kaldığına anlam veremedi.  Cenaze.-----------1 132 I----------Cemaat  farzı  kılmış. Bilge sessizce  soyundu  ve  doğruca  kızının  yanı  başına  geçti.  Bilge'nin  bedeni  kontrolünün  dışında  hareket  ediyor  gibiydi. Peygamber ona "Felaket dedığın bu  mu?  Ben  de  'İkindi  namazını  kaçırdım.  sıkıntısının  ondan  kaynaklandığını  sandı  ve  sorusunun  cevabını  aldığına  karar  verdi. Gönül bu halin onun gün içinde  yaşadığı olaylardan mı yoksa ikindi namazını kaçırmış olmasından mı kaynaklandığını  anlayamadı.  Gönül  de  yanı  başlarına  oturarak  onları  seyretti. Bir mezar taşma  yaslanıp  oturdu  ve  öylece  kaldı.  Tek  kelime  etmeksizin  dakikalarca  minik  yavrusunun  başını  okşadı.  sünnetleri  eda  ediyordu. "Bilge istersen giyin. kocasının yüzündeki solgunluğa anlam veremedi. .  Hz. Mahirler gelecek az sonra.  Bilge'den  öğrendiği  bir  hadisi  anımsamıştı.  Bilge: "Bugün ikindi namazını kılamadım." dedi.  Cenaze  namazı  kılınmıştı. Neden sonra eşinin kendine geldığıni görünce.  Kederliydi  ama  içinden  ağlamak  gelmiyordu. sormaktan vazgeçti." dedi. Bu  kararsızlık  içindeyken  kendisini  Mecidiyeköy'e  giden  bir  otobüste  buldu.  Bir  süre  topallayarak  yürüdü.

  Gönül'den  konukları  karşılamasını  rica etti.Kapı  çalındığında Bilge akşam  namazını  henüz  kılmıştı. . Kendisi de apar topar giyindi.

" "Peki nedir?" dedi.  Bu  bir  demokrasi  sorunu  falan  da  değil. Çünkü onlarla beraberken fazla sıkıntı yaşamıyordu.  Daha  doğrusu  en  çok  Mahir'in  bu  tarafını  seviyordu.  Gerçi  sorulacak  çok  sorusu  vardı  ama  o.  Aksak  demokrasinin  Nagehan'a  yansıyan tarafı başörtüsü konusu olduğundan dolayı bu denli duyarlı olduğunu belirten  Mahir ses tonunu yükselterek: "Bu  problemlerin  başımıza  gelmesinde  bizim  hiç  mi  kusurumuz  yok?  Hangınız o .  başını  açtığı  takdirde  abdestinin  bozulup  bozulmayacağı  gibi  konuları  açıklamasını  isteyecekti  ondan. İnsanların kıya----------1 135 I---------fetleriyle  uğraşmanın  laiklikle  ilgili  bir  sorun  değil. Fakat sohbet  hiç  de  onların düşündüğü  şekilde  başlamamıştı. Biz  niye mahrum olalım?" Sofra  hazırdı.  Mahirler  gelir  gelmez  sofraya  oturdular. öfkeli  bir  ses  tonu  ile  Nagehan.  Gönül. rahat edebilirdi.SİYASET VE DİN Bilge  yorgun  argın  geçirdiği  bir  günün  akşamında  gelecek  o-lan misafirinin Mahirler olmasına sevindi.  daha  yemeğe  otururlarken  çayı  da  demlemişti.  Haremlik  selamlık  oturmayı  istememesi  de  en  çok  Gönül'ü  memnun  ediyordu.  Mahir  dinî  konularda  kendisini  iyi  yetiştirmişti.  özellikle  bu  konularda  son  günlerde  ortalıkta  dolaşan  değişik  söylentilerin gerçeğini öğrenmek istiyordu. Bizim de onlara ihtiyacımız var. bu konuda verilmesi gereken  kararı  eşine  bıraktığını  ama  dayatmaya  da  büyük  tepki duyduğunu söyledi.  Gönül  ise  geçmişte  kılmadığı  namazların kaza  edilip  edilemeyeceği.  Ve  sabırsızlıkla  beklenen sohbet de yemekten hemen sonra çay servisi ile birlikte başlamıştı.  Mahir'in  çay  tutkunu  olduğunu  bildiği  için. Bilge.  Gönül. Mahir.  Oldukça  bilgili.  bir  o  kadar  da  hoşgörülü  ve  rahat  bir  insandı. aslında siyaseti dinsizliğe alet  ettiklerinin  farkındalar  mı  bilmem.  siyasi  ve  ideolojik  bir  tavır  olduğuna inandığını söyledi: "Din siyasete alet ediliyor diye bu dayatmaları yapanlar.  farkında  bile  olmadan Mahir'in başörtülü eşinin Milli Eğitim Bakanlığı'nın son genelgesinden sonra  derslere nasıl girdığıni sormasıyla sohbetin ana mihverini de belirlemiş oldu.  Mahir'e  sormak  istediği  soruyu  kafasında  tasarlamıştı  bile.  Türk  demokrasisinin temel yarası başörtüsü olsa öpüp başımıza koyalım.  Bir  seferinde bunu özellikle söylemiş ve gerekçesini de belirtmişti: "Siz erkekler oturup güzel şeyler konuşuyorsunuz.

' diye. göze batmamak. Gönül konuşmasını  sürdürdü: .  Tesettürlü  bir  kadın  içeri  giriyordu. kocalarınızı  eleştirmekten  vazgeçmezsınız." Sonra Bilge'ye dönerek.  Donattığınız evlerınızin  ihtişamı  ve  lüksü  Karun'un karısında bile yok.  Yanında  eşi  vardı.." Bilge  gülümsedi. O kadar dikkat çekici giyinmişti ki ben bile hayran kaldım.örtünün  hakkını  verdınız?  Başınızı  kapatırsınız ama bir dakika dedikodudan. Hatta  Bilge'ye takıldım. Tesettür.  Sırtım  kapıya  dönüktü. bu işi  tam bir gösterişe ve cazibeye dönüştürdüler.' diyordu.. Örtülüler.  Bir  ara  bütün  erkeklerin gözünün kapıya yöneldığıni fark ettim. "Ne oldu?" deyince. Belli ki içeri giren birini izliyorlardı. Gönül başlarından geçenleri anlattı: "Her  zaman  gittiğimiz  restorana  gitmiştik.  Ben de ister istemez  dönüp  baktım... 'Böyle birini niye bulmadın. "Hatırlıyor musun geçen çıktığımız yemekte neler oldu?" Mahir. dikkat çekmemek içindir ama siz  maşallah tesettür modası bile icat ettınız. adeta 'Ben kadınım ve hepınıze meydan okuyorum.  Başlarından  geçen  o  ilginç  olayı  hatırladığı  i-çin  üzülmüştü  aslında  ama nedense gülümsemekten kendini alamamıştı." Gönül atıldı: "Nagehan sakın alınma ama bu konuda ben de Mahir abiye katılıyorum. Kadının kapıdan öyle bir girişi vardı ki.

" Mahir. O zaman  da başarılı olmak ve tutunmak için dişiliğınızi kullanmak zorunda kalırsınız.  ister  istemez  karşı  tarafın. bir birey olmayı yeğlerim.  Gönül'ün  ayetteki  "bilinçsınız" kelimesinden  böyle  bir  anlam  çıkarmış  olmasına  hayranlık  duydu  ve  daha  da  ileri  giderek.  manasınin tam  zıddıyla  uygulanmasını  anlayamıyorum. Fakat  . Fakat  bazı  örtülü  arkadaşlarımız  öyle  giyiniyorlar  ki  adeta  erkeklerin  kendilerine  özellikle  bakmasını  sağlıyorlar.  Üzerimizdeki  giysi  bizi  bakışlardan  uzak  tutmalı.  Kusuruma  bakmayın  ama  gizlenmeyi  ve  örtünmeyi  içeren  bir  emrin. Ben şahsen toplumda  birey olarak algılanmayı.----------i 136 I---------"Ben  şahsen  örtünmeden  bunu  anlamıyorum.. Çünkü her insan  bir bireydir.  Bu  algılama da ya korumacılık.  kendisinin  de  aynı  görüşte  olduğunu  belirtti.  Ben  bakışlardan  rahatsız oluyorum. Karşısındaki kadını önce bir 'dişi' olarak algılayan insan. sadece  evimi ve kocamı ilgilendirir.  başındaki  bir  parça  bezden  ibaret  olan  hanımların ibadetinden daha makbul olduğu zehabına kapılıyorum.. Eğer  sen bunu Allah için yapıyorsan bu uğurda her şeyi göze almalısın.  Söylenen  sözlerden  alınmamış gibi davranmak istedi ama eşine sorduğu sorudaki ses tonu ile de kızgınlığını  açık etti: "İstemiyorsan ben de başımı açayım. ya da itmek şeklinde size yansır." dedi. Bence örtünme emrindeki  a-sıl amaç.  örtülü  olmasına  rağmen  namaz  kılmıyordu.  "İşte  ben  bu  yüzden  bazen  örtünmeyi  din  haline  getirmemiş  hanımların namazının. Ona karşı tavrı da değişir. Onun dişiliğine kilitlenir. incelemesine bozulurum. Feministlerin algıladığı gibi bakmasam bile bu yönüm. onu bir birey gibi  düşünemez.  Örtünmek. İstemediğim birinin beni süzmesine. Ben bu baskılan ilahî  bir sınav gibi görüyorum. Kalbinde marazı olanlarla olmayanlar belli olsun diye. Nagehan  Hanım.  dinle  ilgisi.  Zaten  ayette  geçen  'bilinesınız'  kelimesi  de  sanırım  bu  inceliği  yansıtmak  için  vurgulanmış. Benim için örtünmüyorsun ki ben istedim diye açasm. ya sahiplenmek. kadın olarak algılanmaya tercih ederim.  Çünkü  aşırı  dekolte  giyinmiş bir kadın içeri girseydi ancak o kadar ilgi toplardı." ----------1 137 I---------"Bak işte senin tavrın bu. 'dişi' olarak görülen varlığı 'kişi' konumuna yükseltmektir. Toplumda ise bir kişilik olmayı. Çünkü  dişilik  olgusu.  erkeklerin  gözünden  gizlenebilmektir. Elbette ben bir dişiyim.  erilliğini  anımsamasına  yol  açar.

 dinin 'furuat'tından olan bu meseleyi imanın erkanı gibi sundu ve onu siyasi bir  sembol  haline  getirince. Evet  kabul  etsek  de  etmesek  de  yeryüzünde  şeytanın  aydınlığa  ve  inanca  karşı  mücadelesi  sürmüştür  ve  sürmektedir.  Onların gaddar tuzaklarına düştüler.. meslek haline getirdik.'" Mahir.  Bu  mücadele  çifte  standartlar. Dinin ve özellikle de İslam'ın temel  misyonu.  Yanılmıyorsam  şöyleydi:  'Bir  zaman  gelecek. Tuzak üstüne tuzak kurarlar.  Ta  ki  ikisinin  de  aslı  karbon  o-lan  kömür  ruhlularla  elmas  ruhlular  birbirinden ayrışsın. .  bu  asrın  en  gaddar  ve  insafsız  iktidar  vasıtalarından  olan  Batı  endeksli  siyaseti.  Adaleti İlahiyye bizi  silkeliyor.  Bak  ortada  Müslüman  var  mı?  Ama  İslamcı  gırla!  Dindarlar  kelaynaklar  kadar  az.  sadece  dini  tahrip  etmeyi  amaçlamış  tağutların ekmeğine  yağ  sürdüler.  camiler ağzına kadar dolacak ama içinde mümin bulunmayacak. Elbette onlar zulmediyorlar ama İslam'ın esaslarını.  ancak  herkesin  kendi  nefsinin  esaslarını  din  saymasından  dolayı itibar görmedığıni ifade etti: "Yani Türkiye'nin ayıbı olan bu mesele bizler için de bir "fitne". buna benzer birçok hadis olduğunu ve bütün o hadislerin.  insafsızlıklar  ve  gaddarlıkla doludur.maşallah her şey gibi başörtüsünü de gösteriş malzemesi yaptık. bireyin dünyevi huzur ve barışını temin  ve  ahiret  hayatına  hazırlık  olmasına  rağmen.. gerçek Müslümanlara  yol  göstermeye  çalıştığını. Bazıları.  dine  hizmet  aracı  haline  getireceklerini  sananlar. Zor olan şudur ki.  Dinciler sürüyle!" Bilge: "Ben  bir  hadis  okumuştum. siyasal  mecraya çekenler de dinin tabiatında açtıklari yaralarla cinayet işliyorlar.  kendilerini  sistemin  sahibi  sananlar  da  arenadaki  kırmızı  şal  gibi başörtüsüne saldırdılar. şeytani düşünceler  hep şeytani olmuyor.

 Laikliği din haline  getiren  toplumlarda  benzer  olaylar  yaşanıyor.  Yani  bir  insan  halkı  İslâm'a  davet  ediyorsa.  doğrudan  doğruya  inanan  insan  tipine  karşı  sürdürülüyor. cebrî ve askerîdir.  en  parlak  şekilde  bizlere  göstermiştir. Gönül. Bence bu.'  diyerek.Bakin bizde inananlara dayatılan zorbalıklar hep sevimli bir sima takmış; ya demokrasi. karşı taraf.  Maalesef bize uygulanan sistemin ideolojisi keyfî. Bilge söze girdi: "Haklısın.  böyle  yapıyor  diye  bize  dini  siyasete  alet  etme  hakkı  doğar  mı?  Yasin  suresinde  bir  ayet  var;  'Yaptıkları  tebliğ  karşısında  sizden bir ücret  istemeyenlere  u-yun. Eğer barış ve huzur  ortamı  istiyorsanız  bu  gericilerden  kurtulmalısınız. Oysa herkes biliyor  ki.  Allah'ın  rızasından  başka  maksat  gütmemeli. Bakınız.  sürekli  ve  planlı  saldırılarla  inananları  tahrik  ediyorlar.  Buna  hakkın  var  mı?  Sen  bile  'Müslümanların iktidar olma hakkı  yok  mu?'  derken.  Bu  meselede  Müslüman  kardeşlerimizin  hatası  olabilir  ama  günümüzde  münkirlik vasfının daha ağır bastığını dikkatten kaçırmamak lazım.  bu  mücadele." Mahir. yani İslâm muhalifi  haline  getirirsin. ya çağdaşlık. küfrî. Aksine ona zarar verirsin. bu yoruma karşılık verdi: "Sen  de  haklısın  ama  dini  siyasete  alet  etmenin  tehlikeleri  daha  büyüktür. .  Bu  tavır  yanlış ve tahrik edici" "Ama bunun karşısında yer alanlar da fırsatı ganimet bilerek bilinçli şekilde siyaseti din  düşmanlığına alet etmiyorlar mı?" "Ediyorlar.  'Ben  İslam'ı  temsil  ediyorum'  dersen. mümin insandır.  Onların  hazmedemediği. Araya bir sessizlik girdi.  hiç  de  İslâm'a  hizmet  etmiş  olmazsın..  medyayı  ve  kamuoyunu  oluşturan vasıtaları inananların üzerine saldırtıyorlar.  Bazı  inanç  özürlü insanlar..  iktidara  gelenleri  İslâm'ın  dışına  atmış  oluyorsun.  İslamin ilk yıllarında yaşanan iktidar kavgaları ve ehli beytin başına gelenler.  Onlar  doğru  yoldadırlar. Ama bunu asla bu şekilde dile getirmezler. Bir elinde topuz.'  deniliyor. Senin dışında kalan herkesi. inanca hizmet ettiklerini sananları hep açığa düşürmüşlerdir. ya da laikliği sahiplenme kisvesi altında sunulmuştur.  sonra  da herhangi  bir  tepkiyle karşılaştıkları zaman hemen. Nagehan öfkesini gizlemeye çalışan bir ses tonuyla: "Ne yani! Müslümanların iktidar olmaya hakkı yok mu?" Mahir: "Var elbette. siyasetin vasıtası  haline  getirmenin  ne  büyük  acılara  sebep  olduğunu. Tağut ve  yandaşları  çağın  imkanları  bakımından  daha  donanımlı  ve  daha  stratejik  davrandıkları  için. dini. bu arada çayları tazeledi. yaşanmakta olanları i-zah ediyor. 'Bakın bunlar zaten hep böyle. Var ama Müslüman sadece senin partine oy verenler mi? Sen bu söylemi  kullanamazsın.

  iktidar  ve  çıkardır.  saf  inanç  ve  doğru  imandır.  başta  biz  Müslümanların ve  genelde  tüm  dünyanın  başına  bela  olmuşsa.  Benim  itiraz  ettiğim.  Ama  onu  bir  ideoloji  ile  döllerseniz.  Dini acilen siyasallaşmaktan kurtarmalıyız' derken bunu kast ediyorum zaten. zaten zihni yeterince karışmış  günümüz  insanını  daha  da  şaşkın  hale  çeviriyorlar.bir  elinde  ışık  tutarak  insanları  aydınlığa  çağıranlar(!). Çünkü İslam kuşatıcıdır..  Asıl  sıkıntı  bu. kucaklayıcıdır.. siyasi kurumlar içinde .  Bu  şekilde  taraftar  oluşturulabilir  ama  birilerinin  inanması  sağlanamaz.  sistemin  kurallarıyla  hareket  etmek  zorunda  olan  bir  siyasi  partinin  'İslam'ı  temsil  etme'  iddiasıdır.  Biz  tebliğ  ile  propagandayı  birbirinden  ayırmadıkça  bu  sıkıntılarla  hep  karşılaşırız. Bence de dindarların öncelikli sorunu 'temsil' sorunudur.  İnananların servet "edinmesine veya siyaset yapmasına niye karşı çıkalım ki!..  Bu  ikisi  bir  arada  olmaz diyorum. o  bir  kavmin  veya  bir  milletin  dini  haline  gelir.  Nasıl  ki  siyasallaşmış  Yahudilik  olan  Siyonizm. Bilge söze girdi: "Doğru söylüyorsun.  Oysa  siyasetin  amacı.  Mahir: "Evet  bu  mühim.  Milliyetçilik  gibi  o  milletin  çıkarı  doğrultusunda  kullanılır.  Herkesin  ona  ihtiyacı  var. Ben dinin siyasallaştırılmasını  tehlikeli  buluyorum.  insafsızdır. Çünkü bu  çağ  insanlarının  en  çok  ihtiyaç  duydukları  şey.  siyasallaşmış İslâm da aynı tehlikelere gebedir. Yoksa elbette inananlar da siyaset yapacak.  Çünkü  ideolojik  yapı  kazanmış  bir  din.

" Bilge: "Mahir  abi  bizdeki  sıkıntı  dünya  genelindeki  sıkıntılardan  biraz  farklı  galiba.  Gerçi  onlar  da  vehimlerini  abartıp  sapla  samanı  .  bak  Afganistan.  Evet  herkesin  kanun  karşısında  eşit  olduğu.  Bak  İran. iktidara geldığınde  ve  güçlendığınde  aynı  şeyleri  yapmasından  korkuyorlar. Ölümün ötesi için de dine ihtiyacımız var. çıkarlarımız için  kullanmamız  gerekmiyor..  asmak. Herkes  her şeyi kendi çıkarı için kullanıyor diye bizim de dini. Herkesin buna ihtiyacı var. Adam ------------1 141 I----------konuşmaya başlayınca.  Sistem. diyalog ortamını yok  ettiği  gibi. Nagehan'in sesine de yansıyan öfkesini yatıştırmaya çalıştı. savunduğum düşünce bu.  aynı  söylemleri  tekrar  edip  duran  her  partinin.  bir  tarafın  her  kusurunu  görmezden  gelirken.  Böyle  bir  tablo  karşısında  da  sistemi  ayakta  tutan  güçlerin  tedbir  almaları  kaçınılmaz  oluyor.  ihtiyacı olan binlerce insanı kendınızden ve o nimetten uzaklaştırmış olursunuz...  Çünkü  bizim  ilgi  alanımız  sadece  üç  beş  günlük  dediğimiz  şu  dünya  hayatı değil.  Bu  onların  en  temel  hakkıdır. bu konuda Mahir abi hakli.  Ama birileri inanca karşı olmayı rant ve iktidar vasıtası yapıyor diye bizim de inancı iktidar ve rant vasıtası yapmamız doğru  değil  diyorum.  dinin  ve  dolayısıyla  inanların. "Nagehan.  dinin insanlara sunacağı hayat tarzı bu mu? 'Bunlar kötü örnek' diyeceksin ama neticede  eldeki  örnekler  bunlar. kendisine yönelik tehlike sayıyor. Siz herkese  gerekli  olan  bu  cevheri  kendi  özel  çıkarlarınız  için  kullanmaya  kalkışırsanız.  Kesmek.  inanç  öncelikli  taleplerin hepsini. kamu alanlarından  büsbütün  dışlanasina  yol  açıyor. cumhuriyetin de demokrasinin de canı cehenneme diyor adeta.  diğer  tarafın  en  küçük  hatasını  abartılı  bir  şekilde  cezalandırıyor.  Doğal  olarak  insanlar. Bu ön kabul.  dayatmak  hayatı  çekilmez  hale  getirmek..  Gücü  tamamen  ele  geçirince  neler  yaptılar. Peki bu çok mu vicdanî?" Mahir: "Ben bunun vicdanî olduğunu söylemiyorum ki.  azınlıkların haklarının  da  korunduğu  demokrasiye  ihtiyacımız  var  ama  bizim  demokrasiyi  gerçekten  doğru  anladığımızı  sergilemeye daha çok ihtiyacımız var. Bilge.  Bize  demokrasi  diye  sunulan  sistem." Nagehan: "Siz o insanlara kendini ifade etme fırsatı tanıdınız mı ki onları böyle yargılıyorsunuz?"  diye çıkıştı.------------1 140 I-----------yer alacak ve bir birey olarak toplumlarına  hizmet  verecekler.  Laiklik  dinsizliktir  diyor.

.. Yanlış mı  düşünüyorum Mahir abi?" "Demokrasiyi ve laikliği hazmedememelerinin nedeni şu: Çağdaş demokrasilerdeki tabi  ki  pozitivist  düşüncenin  etkisi  ile  özgürlük  tanımı  ile  İslam'ın  özgürlük  anlayışı  biraz  çatışıyor.  Öyle  ise  ben  onu  zor-larsam ona iyilik yapmış olurum.  inanmayan  da  bildiği  gibi yaşamak istiyorsa bize de 'Lekum dinikum ve li-ye din.. Türkiye'de ve dünyada bulunan  Müslümanlar artık referans olarak da çağa gelmelidirler.  'Hayır. İşte bu noktadan itibaren dayatma geliyor. Hiç  kimseyi  münafıklık  yapmaya  zorlamıyor.  Üstelik  bunu  yaparken  de  sadece  baskı  uyguladığı  kişiye  iyilik  ettiğini  sanıyor.birbirine karıştırıyorlar ya.  Biri  çıkıyor.  İslam  dininin  özünde  demokrasiye  mani  olacak  hiçbir  bulgu göremiyorum. Şu anda referansları or- . Çıkış noktası bu olunca da  kendisini  sistemin  ve  yargının  yerine  koyuyor.  Aynı  kaynaklan ben de okuyorum.  sen  başkasına  zarar  veremedığın gibi kendine de zarar veremezsin. Referansları arasında çağı doğru değerlendirebilecek ne  doğru tefsir var.  Oysa  bu  çağı  doğru  şekilde  anlamamızı sağlayacak eserler var ve üstelik Türkçe.  sanayi  öncesi  dönemde  kaleme  alınmış  eserleri  referans  edinmelerinden kaynaklanıyor. Veya 'İçki içmek haramdır.' diyor.' diye düşünüyor. Var olan bir iki kaynağı da kendi önderlerinden veya  şeyhlerinden  başka  kuş  tanımadıkları  için  reddediyorlar.  İnanan  inandığı  gibi." Gönül: "Ben  Müslümanların demokrasiyi  niçin  hazmedemediklerini  anlayamıyorum.' diyor.  kişiye  'Başkasına  zarar  verme  de  ne  yaparsan  yap.  Müslümanların çağa  hâlâ  gelememiş  olmalarının  nedeni.  İslam  ise  bu  noktada.  Kimsenin  kimseye  karışma  hakkı  yoktur.  Demokrasinin  en  son  ulaştığı  özgürlük  anlayışında. Demokrasi ve laiklik herkesin inandığı gibi yaşadığı bir alan.  'Namaz  kılmayan  insan  ahretine  zarar  veriyor.  Oysa  bu  anlayış  artık  gerilerde  kaldı.' demek düşüyor. ne de yeni yorum. ben  kişiyi zorla da olsa bundan alıkoymak hakkına sahibim..'  deniyor.

 ortaçağın dayatmacı despotizminden başka bir şey değil. 'İktidar istiyorum!' dedığın zaman.  Çünkü  her  şey  ortaya  çıkmıştır.  Ama  sen uygun  zeminlerde  ve  uygun  üslupla  insanları  yüreğinden  yakalayıp  ikna  edebiliyorsan  ne ala. demokrasiye ve cumhuriyete nasıl bakardı?" Mahir: "Bence  onun  ölçüsü  var.  bizim  çağ  içindeki duruşumuzdur. Libya'ya benzetecek.  .  Bugün  Türkiye'de  bunun  nasıl  olması  gerektiğini  anlatan  eserler bulunuyor.  ya  yeni  hal.  Konuşmaya  kendini  kaptırdığı  için  çayını  içmeyi  unutmuş  olduğunu  fark  etti..  işte  Taliban.  İşte  Arabistan. bakalım olayları nasıl değerlendireceksınız?" Bilge: "Mahir  abi  ben  zaman  zaman  şunu  merak  etmişimdir:  Peygamberimiz  bugün  ortaya  çıkmış olsaydı.---------1 142 1--------taçağa  ait  olduğu  için  tavırları  da  o  dönemlere  ait  oluyor. Radyoları ve televizyonları her gün  Kuran okunarak açılıyor. Mahir  Bilge'nin  Gönül'den  çayları  tazelemesini  istemesi  üzerine  sözlerine  kısa  bir  ara  verdi.  evet  dışlanıyorlar  ama  buna  sebebi. Şimdi  onların yerine siz kendınızi koyun.' diyerek karşı çıkıyorlar.  'Haa! Bu adam ülkeyi Arabistan'a. Ama kendi halklarına reva gördükleri.  Bu  insanlar da İslamiyet'i temsil ettiklerini söylüyorlar. gücü elinde tutanı her gün biraz daha tedirgin ediyor ve  uyanık  olmaya  yöneltiyor.  Bu  tavırlarından  dolayı  da  tepki  topluyorlar.  Kişinin  cennete  gitmek  kadar  cehenneme  gitme  hakkı  da  saklıdır. hangi eserler diye sormaya niyetlenmişti ki  Bilge'nin "Bardaklarımız boşaldı Gönül." Mahir'in bu sözlerine kulak kesilen Gönül.  Din  devletin  malı  olmaktan tamamen çıktı ve ferdin kutsal değeri haline geldi. doğal olarak bu insanlar.. Bu duruş.  Artık  dinde  zorlama  yoktur.  Artık  herkesin  dini  kendisine.  ya  izmihlal.  işte  Suriye  ve  Libya.  Müslümanların artık  şunu  içlerine  sindirebilmeleri  lazım;  eski  hal  muhal. Kimsenin kimseye zorla bir  inanç  dayatma  hakkı  kalmadı. ---------1 143 i--------sohbetin havasına dalıp tazelemeyi unuttun. Ağızlarından Allah lafzı düşmüyor. Ama sen bu eserleri 'filancı' damgası yememek için reddediyorsun. Evet  Müslümanlar  bugün  mağdurlar." uyarısı ile bardakları toplamaya koyulunca sorusunu da unuttu. Böyle olunca özgür  ve  bağımsız  hatta  başıboş  yaşamayı  çağdaş  tavır  bellemiş  o-lan  birisine  karşı  İslam'ı  nasıl savunabilirsin? Aynı argümanları kullanıp.

  Siyasetin  işi  ve  amacı  iktidardır. Daha güzel şeyler konuşalım. Siyaset bir sohbete girdi  mi orada kalpler ayrışıyor.  Oysa  propaganda  insanı  sersemleştirir ve istemediği bir şeyi ona istetir.  elde etmektir." Nagehan: "Neden bağdaşmasın ki?" "Çünkü siyasetin amacı iktidardır.  Herkesin  kendisinin  gözüne baktığını görünce sözünü sürdürdü: "Ne ise bırakalım bu mevzuları.  O  yüzden  de  din  ile  bugünkü siyasetin bağdaşması asla mümkün değildir. Oysa bizim 'kalplerin birliğine' ihtiyacımız var. Amaca  varmak için siyasetin kullandığı vasıta propaganda ve reklamdır.  akla  kapı  açar  ama  ihtiyarı  elden  almaz. Tebliğ.  Mesela  bir  Amerikalı  propaganda  uzmanı  Türkiye'ye  gelip  herhangi  bir  partiye hizmet edebi- . Reklam da öyle. Bunlar  da  kavga  ve  düşmanlığın  kuzenleridirler. dinin kullandığı vasıta  tebliğdir. Bu ikisi yani reklam ve  propaganda  İslâm'ın  hizmetine  (!)  sokulduğundan  bu  yana  İslâm'ın  başı  dertten  kurtulmuyor. dinin amacı ise Allah'ın rızasını kazanmaktır.  Propagandanın tabiatı. aktarmak ve akla  kapı  açmaktır.  sözlerine bir  ara  daha  verdi.  Çayından  birkaç  yudum  aldı." Bilge: "Doğru  söyledin  Mahir  abi!  İnan  ben  de  siyaset  konuşmayı  pek  sevmem.  birine  hakkı  bildirmek  ve  kişiyi  vicdanına  uygun  hareket  etmeye  sevk  etmektir. Propaganda bir av sanatıdır; yalan ve tuzak onun doğal hizmetçileridir. Mahir.  Çünkü  o  bir  sanattır.  Muhabbeti  dağıtıyor.  propagandasını  yaptığı  şeye  inanması  gerekmez.  Din.  hırstır. Bakın  bir  propagandacının.Soğumuş olan çaydan bir yudum içtikten sonra sözlerini sürdürdü." Mahir: "Elbette.  Çünkü  muhabbet  siyasetin  işi  değil. ne olursa olsun sonuç almaktır. Tebliğin tabiatı.

  sana  araba  alacağım'  diyorsa  ve  o  insan  da  namaz  kılıyorsa. bu münafıklıktır.  İngiltere'de  Almanya'da  Hollanda'da  yaşayan  arkadaşlarımız  var. Sonuç almak gibi bir zorunluluğu  yoktur. Amerika'da  yaşayan  bir  dostum  vardı.  Çünkü  burada  yaşadığımız  sıkıntıların hiçbiri  oralarda  yok.  inanır.. Tebliğci önce kendisi yaşar. Bizim islam'ı iktidar yapmak gibi bir vazifemiz  yok. Kişi  namaz  kılacaksa bunu Allah için  yapar  ve ona namaz  kıl diyene pratik bir faydası da olmaz.  bu  hale  gelir  miydik?" Mahir sohbetin.. nefsine tatbik  eder ve  sonra  der  ki;  'Bakın  bu  iş  böyle  böyledir..  o  ülke  insanlarının  ahlakları  bozuk-muş!  Bizim  ahlakımız  düzgün  mü?  Ticarette  de  insan  ilişkilerinde  de  onlar bizden daha ahlaklılar. Ama bir tebliğci için durum  farklı.  bir  sonuç  alır..  size  'Hadi  canım!'  demez. Eee işte durumumuz ortada! Bu yüzden  de Cenabı  Hak. rahatsızlık duydu ve  konuşmasını  kesti. Öncelikle kişinin doğru söyleyeceğini esas almışlar.-----------1 144 I----------lir  O  partinin  fikrinin  güzelliğine  inansın  veya  inanmasın  mesleğinin  esaslarını  kullanarak.  Söz  gelişi  bir  devlet  kafir  de  olsa  Müslüman'ın  dinini  yaşamasına  karışmıyorsa  bugünün  ortamında  ona  karşı  mücadele  etmek ahmaklık olur. Mesela Amerika'da.  Sonuç  alamazsa  başarısızlıkla  itham edilir. yalanı öne çıkarmışız.  Şöyle  demişti:  'Siz  bir  Amerikalıya  40  tane  çocuğum  var  deseniz.  Biraz  da  eşinin  bakışlarından bu işi yapması gerektiğini kavradı.. Tebliğ eden vazifesini yapmış olur.  Ben  yaşıyorum  ve  şu.  Efendim  neymiş. Çünkü adamların hayatında yalan  yok.  Bu  durumlarda  gayba  taş  atar  gibi  konuşmak  birilerini  eleştirmek  faydasızdı.  Ve  başarılı  bir  adam  olur. tek kişinin hutbe vermesine dönüştüğünü görünce.  izzeti  onlara.  sonuç değişmez.  Sizin  ihtiyacınız  varsa  siz  de  alın.  Kendisinden  daha  farklı  düşünen  kimse  yoktu.  Bizi  İslam'ı  özgürce  yaşayabilmemiz  için  oralara  çağırıyorlar.  şu  yararlarını  görüyorum.  sefaleti  bize  yazdı.  Yemin ederek yalanımızı pekiştirmeye çalışırız..  Ama  bir  kere  de  yalan  söyledığınızi anlarsa 'Allah bir' deseniz size inanmaz.  Biz  hak  etmeseydik.'  Karşıdaki  bunu  kabul  de  red  de  etse.  Bir  insan. -----------1 145 I----------- . Biz ise.  'Namaz  kıl. O-nu  hayatımıza  hakim  kılmakla  mükellefiz.

 Gönül. belki de bu günlerimizi  kastderek  'Aleykum  bidinil  acaiz. Siz her zaman dinledığınız için  size  sıkıcı  gelebilir  ama  bizim  gerçekten  bu  tür  konuşmalara  ihtiyacımız  var. Böyle bir şey var mı?" Mahir bey sinirlendi. sözlerinde o sinirlilik hali yoktu: "Bu adamlar" dedi.  dünya  ve  onun içindekilerle bir alakası kalmamış yaşh kadınları taklit edin.'  buyurmuş  Yani. gerçek niyetine espri gömleği  giydirerek: "Üfff  yeter  Mahir!  Kendimi  konferans  salonunda  hissettim. "Hep sen konuşuyorsun. Yine öyle olmuştu. Nitekim. Bu  sinirli haline rağmen sakin. Mahir. Geçmişte kılmadığım namazları belli  bir  sıra  ile  kaza  etmeye  çalışıyorum.  'Onların.  'Kocakarı  dinine  uyunuz.  doğrudan  doğruya  bugünkü  din  bilginlerine  yönelik  bir  tavır."  dedikten sonra konuyu değiştirmek için: "Mahir ahi.  Ölçülerınız onlar olsun. Bu deccal müsveddelerinin oyununa gelmeyin. "Ama biz onun konuşmasını  çok seviyoruz Nagehan Hanım. konuşmayı kesince Nagehan." diyordu. Peygamberimiz.  vaktinde  kılınmayan namazı kaza etmenin faydası olmadığı söylendi. biliyorsun ben namaza geç başladım. ''ortna: 10 . Bence  bu  hitap.  meclislerde  kimseye  söz  bırakmamakla  suçlardı  her  zaman.  Biraz  da  başkaları  konuşsun." dedi. Dinleme özürlü olduğunu biliyordu.  Artık  inanç  ve  din  konusunda  anneannelerınızi veya babaannelerınızi  taklit  edin.  eşi  Mahir'i. bu durumun farkındaydı. güya Kurana dayandırdıkları ama aslında tamamen nefis ve hevanın taleplerini  kolaylaştırmayı  esas  alan  tavır  ve  tavsiyelerine  uymaktansa  acuze  olmuş.  Yani.  Geçenlerde  bir  televizyon  programında. dini hezimete mi uğratıyorlar belli değil!"  Sonra kesip attı: "Kıl kardeşim.Çünkü  Nagehan. İnsanları dinlemesini bilmiyorsun.  Birileri  de  bir  iki  cümle  söylemek  istedığınde  sözü  ağızlarına tıkıyorsun. Mahir'i rahatlatmak için. "dine hizmet mi ediyorlar.' demiştir. Ben size  basit  bir  şey  söyleyeyim. Sinirlendiği zaman boyun damarı şişerdi. Eşinin deyimiyle  'dil şehveti' vardı.

  Şimdi  çekirge  yemek  helaldir  diye  kalkıp  çekirge  mi  yiyelim?  Ama  I. sözü dinde reform konusuna getirmek  istedi: "Dinle alakası olmayan bir yığın insan güya dinden yana tavır alıp 'Bizim dinimiz güzel  bir  din  ama  içinde  çok  hurafeler  ve  zamanımıza  uymayan  şeyler  var. Size mantıklı  gelmese bile bu tavrın daha Rahmani olacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla içtihat konusunda da aynı sorunlar gündemde.  helal  dairesini  geniş  tutmuş. Fakat ihtiyaçların doğru  belirlenmesinde de bazı ciddi sorun-----------1 147 I----------lar var.-----------1 146 I----------Allah'a  daha  yakın  olursunuz. ümitsizliğe düşüp bütün bütün  kendilerini  tövbeden  mahrum  bırakmasınlar  diye. O kapıyı bir kere açtınız  mı.  Allah  ."  demek  istiyor. babaannelerınızin yaptığını yapın. Kadınların özel hallerinde oruç tutup tutamayacağı.  cünüpken  dua  edilip  edilemeyeceği. "Ruhsatın sının yok.  kılacaklarsa  erkeklerle  karışık  mı  yoksa  arkadaki  saflarda  yer alarak  mı  kılacakları. kolonya sürünmenin abdesti bozup bozmadığı konuları uzun  uzun  tartışıldı.  Hayızlı  halde  Kuran  okunup  okunamayacağı." Gönül atıldı: "Ne gibi sorunlar bunlar Mahir abi?" . Gerçekten böyle bir şeye ihtiyaç var mı? İslam bir  reforma ihtiyaç duyuyor mu?" Mahir: "İslam'ın reforma ihtiyacı yok ama yeni içtihatlara ihtiyacı var. Başka çareleri de yoktu zaten.  Yani  olağanüstü  durumlar  için  tanınmış  hakları  normal  zamanların adetleri haline getirmemeliyiz. Elbette  biz  dinin  sahibi  değiliz.. işin nerede duracağını bilemezsınız. Ta ki hata yapan insanlar.  Bunların ayıklanması gerekmez mi?' diyorlar." Bilge.  Dört  işlem  meselesi değil. kadınlann cenaze  namazı  kılıp  kılamayacağı.  İman  bir  teslimiyettir. Ben böyle düşünüyorum.  her  kulunu  kuşatmak  için  dinsel  alanı  olabildığınce geniş tutmuştur.  Ama  arkasından  da  'Helalin  güzel  olanını  tercih  edin." deyip kestirdi.'  buyurmuş. Dünya  Savaşı'nda.. abdestli bir  kadının başını açması durumunda ab-destinin bozulup bozulmayacağı.  namazın  üç  vakit  mi  beş  vakit  mi  kılınması  gerektiği  meseleleri  konuşuldu.  Arabistan  çöllerindeki Türk birlikleri afiyetle çekirge  yemişlerdir. Mahir: "Bütün bu konularda anneannelerınızin." Sohbet açıldıkça açıldı.

.. dayatma olur.  kimileri  olur  diyor." Gönül: "Peki  birileri  çıkıp. Burada içtihat devreye girer. Biraz da kızgınlığını açığa vurarak: "Türkçe  ibadet  etmek  isteyene  engel  olan  mı  var?  Bu  isteğin  ilginç  olan  yanı  ibadetle  ilgisi olmayanlardan gelmesi. Bizce zararı yok.. diyorum.'  derse  ve  bunu  da  devlet eliyle uygulamaya koyarlarsa ne olacak?" "Bu içtihat olmaz. İçtihat fikir belirtmektir. hâlâ yürürlükte. Bilge'nin cevap vermesine fırsat vermedi. Türkçe ibadet yapmak isteyen yapsın.  Ama diğer türlü ibadet etmek isteyenlere de karışmasınlar.  Kimileri  olmaz  diyor. "Bence" dedi Bilge. "reform dinde olmaz." Gönül: "Şimdi  herkes  Türkçe  ibadetten  söz  ediyor. Böyle olunca  Kuran'in herhangi  bir  hükmünü  değiştirmek  bizim  hakkımız  değil. o dönemin ihtiyaçlarına göre  yaptıkları izah ve tespitler ve onlardan çıkarılan hükümler. yanılıyor  muyum?" Bilge: "Doğrusunu  söylemek  gerekirse  bu  konular  beni  aşar. geçmiş din bilginlerinin.  Mahir'in  cevap  vermesine  fırsat  bırakmadan  araya  girdi  ve  öncelikle  reform  ile  içtihat konusunun birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini vurguladı. dayatmak değildir..  Kuran ve hadiste detaylı açıklanmamış  meselelerle ilgili. Çünkü.  'Bundan  sonra  ibadet  Türkçe  yapılacak.Bilge.  İçtihat  ise  bir  a-na  kaynağın  iyi  anlaşılmasını  sağlama  ve  ondan.." Mahir.  Bizim gibiler ise şaşkın. Özellikle de orijinalliği kabul görmüş Kuran  hakkında.  Ama  onun  farklı  anlaşılması mümkündür. Kurumsal değişiklikleri öngörür. Reform beşeri ve sosyolojik bir kavramdır.  Ben  sadece  genel  bilgilerle  İslam'ın reforma değil içtihatlara ihtiyacı var.  gelişmelerin  ortaya  çıkardığı yeni hayat şartlarına hükümlerin adapte edilmesi çalışmalarıdır.

 Bilge." Bilge'nin  de  Gönül'ün  de  aklından  aynı  §ey  geçmişti:  "Keşke.  bugünkü  hayat  tarzına  uymuyor  diye  yok  sayamayız.  Bu  konuda  yapılacak  çalışmalar  da reformun değil içtihadın alanına girer.  . Mutfağa kurulama bezi almaya koştu.' dedi. Bu hayret ve şaşkınlığı bozan.  elindeki  bardağı  düşürdüğünü bile anlayamadı.  "Bir  de  oturmuşsun  hâlâ  kendini  savunuyorsun." "O olmasaydı ortaya çıkardım. Nagehan oldu: "Ne yaptın Mahir." dedi bir ses.  SinHa  olsaydı  da  ona  sorsaydık.  Biz  Kuran'ın  hükümlerini  doğru  anlama  konusunda  bir  çaba  gösterebiliriz  ama  bizce  henüz  anlaşılamayan  hükümlerini. aynı şekilde geçmiş din bilginlerinin bazı hüküm ve  fetvaları  da  yeniden  ele  alinmayı  gerektiriyor. Mahir: "Siz de duydunuz mu?" dedi.  Fakat  benim  tavsiyem  bunu.  Bak  kızın  halısını  berbat  ettin. sanki biri. Bilge durumu kurtarmak için "Neyi?" deyince Mahir: "'O olmasaydı ortaya çıkardım." Gönül. yere düşen bardağın sesiydi!"  dedi.  üçünün  de  bön  bön  etraflarına  bakmasına  anlam  verememişti. Dört  bir  taraftan  geliyormuş  gibi  odanın  içine  yayılan  bu  ses  Nagehan hariç  herkesi  ürpertti. konuyu iyi bilen birisiyle tartışmaktır." Mahir: "Doğru  söylüyorsun. boş bulunarak kendisinin de o  sesi duyduğunu söyledi. Mahir. Gönül ve Mahir gayrıihtiya-rî etrafa bakmdılar: "Neydi o?" diye biraz da korkuyla  etrafına  bakman  Mahir.---------1 148 1--------Osmanlı  döneminde  çıkarılan  ve  hâlâ  yürürlükte  olan  Memurin  Muhakematı  Kanunu  nasıl bugün değişiklik gerektiriyorsa.  Üstelik şekerli çay! Nasıl çıkacak şimdi? Şu sakarlığını bırakmadın bir türlü!" ---------1 149 I-------Mahir çayı döktüğünü ancak o zaman fark etti ve ev sahibinden özür diledi.  Gönül'ün  tepkisizliği onu büsbütün rahatsız etti.  O  biraz  da  kocasının  yaptığı hareketten utanmışlıkla: "Ne sesi! Ses de nereden çıktı? Benim duyduğum tek ses.  bu  arada  içeri  giren  Nagehan'a  da  sordu  aynı  soruyu. Ama Gönül. kızcağızın halısını berbat ettin!" Nagehan.

  daha  saat  11. bu ithamdan ciddi şekilde alındı. Mahir de kalkmak zorunda kalmıştı. Ama  sesi net duyduğunu da tekrarlamayı ihmal etmedi." dedi. . Bilge ise. Gönül: "Olur  mu  canım. bir şeyler dökülür."  deyip geçiştirdi. Yandık kine yandık!" Mahir karısının bu hallerine alışkın bir tavırla.hiç de üzülmüş görünmüyordu: "Hiç zararı yok. Elbette üzerine basılır."  dedi.  ayağa  kalkmıştı  bile. 'SinHa kendisini gösterecek mi?' merakıyla hâlâ çaktırmadan  etrafını kolluyor-du. sana gaybdan ses gelse bile imana gelmezsin. Önemi yok. "Senin kalbin mühürlü. Nagehan. İçindeki öfkeyi sonraya bıraktığı yüz  hatlarından belliydi. Uzun bir sessizlik döneminden sonra Mahir yine: "Allah!  Allah!  Demek  çok  yorulmuşum. Sustu. Onun adı halı.. Beş on dakika o-yalandıktan sonra da artık geç olduğunu.  Çok  net  duydum  oysa  sesi. gitmeleri  gerektiğini söyledi..  Nagehan  eşinin bu haline sinirlendi: "E artık yakında gaybdan sesler aldığını da söylersin.00  bile  olmadı!"  dediyse  de  Nagehan. Çayı döktüğü için defalarca özür diledi.

 Bu kadar da gönlü kararmış olmasa gerek.  insanlar bile bunu pekala yapabiliyorlar.  Biraz  kibirlidir  ama  yine  de  inançlı  bir  insandır." "Bence o kadar gecikmez! Nagehan  Hanım  daha  kapıdan  çıkar  çıkmaz  kavgayı  başlatır.  Nagehan  niye  duymadı?"  diye  sordu. Gönül "Allah korusun. Eminim kavga ederler." "Kibirle iman bir gönülde barınmaz.  el  kol  hareketleriyle  Mahir'i  haşladığı  anlaşılıyor. istediğimizden gizleriz."  dedi. "Demek ki kalbi bu tür şeylere kapalı. Camdan baktıktan sonra. Bilge bunun üzerine gayrîihtiyarî pencereye yöneldi.  eşine  tebessümle bakarak." dedi Gönül.  Mahir  ahinin  iki yakası  niye  bir  araya  gelmiyor  sanki!  Bundan..  Mahir  Bey  ve  eşinin  gidişinden  sonra  Bilge  gülümsedi: "Bu gece Mahirlerde kıyamet kopar." "Bu onun kalbinin ölü olduğunu göstermez ki?" "Diri olduğunu da göstermez ama!" -------i 151 I------"Fakat sesi niçin duyamadığını gerçekten merak ettim. Gönül de. Bu  düpedüz  israf  ve  görgüsüzlük...BİLİNCİN ATÖLYESİ Misafirlerini  kapıdan  uğurladılar.  "Sesi  duyulmuyor  ama.  Ta  Bostancı'dan  taksi  tutup  Etiler'e  geleceksin." diyen SinHa. Bilge de büyük bir sevinçle: "Hoş geldınız hocam!" dediler." dedi. birdenbire  odanın ortasında belirmişti. Gönül hemen  sordu: "Hocam Nagehan sesınızi niçin duyamadı?" "Bunu rahat anlayabilmeniz gerekir." Gönül: "Peki SinHa'nin  sesini  üçümüz  duyduğumuz  halde. iki yaşındaki kızına bir külot alıp tekrar taksiyle Bostancı'ya döneceksin. omuz silkme hareketiyle sebebini bilemedığıni anlattı."  dedi  Gönül." demekten kendini alamadı: "Gerçi  Nagehan  çok  dünyacı  ve  menfaatçidir.. Gönül'e: "Haklısın  galiba." "Sen  de  ne  insafsızsın!  Kadının  bir  hareketinden  gıcık  aldın  diye  niye  böyle  düşünüyorsun?" "Gıcık  alınmayacak  bir  hareket  değildi  ki. "Biz istediğimize sesimizi duyururuz. Sizin şifreli yayın yapan televizyonlarmız yok  mu?"  "Var  tabi  de  konunun  bununla  alakası  ne?"  "Siz  onları  izleyebiliyor  musunuz?"  . Bilge.

 Ama yine de şartlanmışlığı çok yüksek  biri.  Ben  o  sözü.  O  yüzden  siz  duydunuz o duymadı." "Ama Mahir Bey duydu."  "Peki  tek  bir  decoder." "Nasıl yani. sizlere ulaşacak mesajların çözümünü sağlayan decoder gibidir. Tabi o bilgiler sizde tam karşılık bulamamışsa.  onun  eşik  alanının  üzerindeki  bir  frekansta  söyledim." dedi Gönül." "Yani  bilgiyi  hemen  irfana  dönüştürmek  ve  hayatımıza  uygulamak  zorundayız.  izleyebilmek  için  şifre  çözücü  decoder  lazım.  Onu  elde  ettikten  sonra  kullanmazsanız  ve  onunla  bir  üst  kademeye  çıkamazsanız.  bütün  şifreli yayınları alabilir mi?" "Hayır. "Duydu çünkü onun da alma kapasitesi yeterli.  o  bilgi  daha  sonraki basamaklarda atacağınız adımları ters yönde etkiler. Size göre çok bilgisi var ama o yüksek dereceli bir şartlanmışlık içinde.  öyle  mi?" diye sordu. Bazen aşırı  bilgilerle yüklenmek de zarar verir. ilimde bizden daha iyi olan biri değil mi o?" "Her  bilgi  üst  boyuta  ulaşmanız  için  bir  anahtardır." "İşte sizin kalbınız de."Hayır. Bilge. O şifre decodere tanıtılmış olmalı. .

 O sezi.  Sosyal  konumu  bunu  engelliyor. Ama  eşinin ve çevresinin etkisiyle hem  kendisi  için  hem  de  diğer  insanlar  için  yapabileceklerini  yapmıyor. Sizi O'ndan uzaklaştıran her şey kötüdür ve mutlaka bertaraf edilmesi lazımdır.  Mutlaka  O'na  varmak  zorundasınız.  O'na  varmadıkça  ıstırap ve acıları  tekrarlanıp  duracaktır.  O  da  eşinden  çekindiği  için  kendisini  hep  geri  çekiyor.  Çünkü  insan.  evrenin  imarında  bile  fonksiyon  üstlenebilecek  bir  varlık." "Nasıl yani?" "Onun yaşamak istediği  yaşam  şekli bu değil.  kendisinden gerçekten korkulacak biri varsa; O da.  İnsanın  nihayette  varacağı  O'dur.  çoğu  kere  hakikati  kavramada  insanı  köreltir..  Çünkü  birçok  konuda  eşi  ona  muhalefet  ediyor. Çünkü. kalbınızde Yaratıcı'dan daha fazla yer işgal  . doğru yolu belirleme sezişidir. Bu karınız da olsa..  Mahir. Bu da bilgileri doğru ve yerinde kullanmakla ortaya çıkar." "Kuran. Çünkü irfan. ba-----------1 153 I----------banız da olsa fark etmez. sizi Yaratıcı'ya  götürür.-----------1 152 I----------"Siz irfan dersınız. bilgisinden yararlanmıyor mu?" "Yararlanamıyor demek daha doğrudur." "Kişinin karısından korkması kötü bir şey mi?" "Mesele  birinden  korkmak  meselesi  değil.  Bilgi  insanın  ürettiği  en  sağlıklı  ve  en  yararlı  enerjidir.  Çünkü  şartlanma. Herhangi bir şey." "Mahir. kötüdür..  Onu  üretip  de  kullanmamak  insan  formuna  yakışır  bir  şey  değildir.  şartlanmışlıkları  yüzünden  sağlıklı  tercih  yapamıyor." "Yararlanamamasınin sebebi ne?" "Aşırı  şartlanmışlık.  Bu  misyonu  üstlenebilecek  forma  ulaşabilmesinin  tek  yolu  da  kendisi  ve  bir  parçası  olduğu  evrenin  gerçeği  konusunda yeterli bilgi birikimini elde etmesidir.. Daha doğrusu o bunu bir engel sayıyor.  Eğer  o  korku seni saf bilgi ve pozitif değer üretmeye yönelmekten alıkoyuyorsa evet. o yüzden mi bilgisiyle amel etmeyen bilginleri 'kitap yüklü e§eklere' benzetir?"  ' "E  tabi  ki.  Korkunun  sonucu  önemlidir. bu 'Evrenin Yaratıcısı'dır ve pozitif  değer  üretememektir.

  onda  ortaya  çıkan  aklın  yönelmeleri  ile  yeni  bir  seyahat  başlar.  varlık  zuhuru  için.  Bir  insanın  ana  rahmine  düşünceye kadar geçirdiği merhaleler sayısız bitiş ve başlangıçlar serisidir.  oradan  maddesel  yapının  bir  kademe  öncesi  olan  atom  boyutuna  ve  nihayet madde boyutuna geçersin.  Bu  evreyi  sağlıklı  geçebilmenin  tek  vasıtası iman ve ." "Oraya nereden geldin?" "Babamın yediklerinden ve içtiklerinden!" "Yani  çıkış  noktan  toprak. Yaratıcı senin var olmanı dilediği zaman.ediyorsa ve sizi Allah'tan ve O'na kavuşmaktan uzak tutuyorsa onu hemen terk etmeniz  gerekir. Elbette ki insan da son aşama değil. enerji âleminden  dalga  boyutuna.  yani  bilinç  boyutuna  erince. Eğer takdirinde insan olmak varsa o enerji bir bitkiye.  Yani  reankarnasyon gibi bir şeyden  mi  bahsediyorsunuz?" "Hayır.  Cennetlik  veya  cehennemlik  diyebileceğınız eylemler dizini de bu evrede disketınıze  yüklenir.  tamamen  ve  yalnızca  kainatın  bütününü  kuşatmış  olan  ve  sizin  'küllî  irade'  dedığınız evrensel  yönlendiricinin  inisiyatifindedir.  İnsan  formuna  bürünüp  de  aklı  külliyi  yansıtabilecek  boyuta. Aksi takdirde dönüşümünüzü tamamlamak için sayısız geri dönüşümlerle yeni  baştan o hedefe yönelmek zorunda kalırsınız. saf enerjiden yola çıkarsın. Sen kaç yaşındasın?" "33 yaşındayım" dedi Bilge: "34 yıl önce neredeydin?" "Herhalde babamın sulbünde.  bir  ara  olgunluk  noktasıdır.  Daha  da  geriye  gidebilirsin. veya insanların yiyebileceği bir  hayvana yüklenir ve nihayet insanda karar kılar." "Hocam  bunu  tam  anlayamadım.  O  ana  kadar  bu  varlığın  seyir  defteri." "İnsan.

  sonu  olmayan  bir  sonluluktur.  Siz  onları  bilmezseniz  bu  sınavı  geçemezsınız ve  yeniden  başa  dönüp  o  bilmediklerınızi öğrenmek. Biz mi yanlış anlıyoruz.  Sizin  için  ebediyet sayılır.. "Sizdeki bir hastalığın ameliyat veya uzun süren acılı tedavilerle yok edilmesi bir ceza  ise  cehennem  de  bir  cezadır.  bu  evreyi.-----------1 154 I----------bilgidir. yoksa siz mi farklı bir  şey söylüyorsunuz?" "Hayır ne  siz  yanlış  anlıyorsunuz. tamamen size ait bir yargıdır.  Yani  gerçeği  görmenizi  engelleyen  bilgisizlikten  ve  eylemlerınızle kendınıze  yükledığınız . Anvak o eşya veya varlık o  noktaya vardığı zaman vazifesini tamamlamış olur" -----------1 155 I----------"Yani  temel  amaç.  Ama  bunun  mutlak  gerçeğe  varmanız  için  zorunlu  bir  ameliye olduğunu kabul ettiğınızde ceza olmaktan çıkar.  ne  ben  yanlış  söylüyorum. O şevk  o varlığı önünde sonunda mutlak kemal noktasına vardırır.  Ama  insanların büyük  bir  kısmı. Ama önü ve sonu olmayan Yaratıcı için bir andır. Alemde ne varsa; iyi  kötü ne yaratılmışsa her şey O'nun kudretinin ve sanatının bir yansımasıdır.  mutlak  gerçeğe  varmaktır  öyle  mi?"  "Öyle  ama  bu  o  kadar  kolay  değil.  Ahkaf. Bu âlem bütün sonuçlarıyla O'nun kudret ve azametini göstermeye  hizmet eder." Bilge: "Ama  hocam  biz  bazı  insanların ebediyyen  cehennemde  kalacağına  inanıyoruz.  Bütün  negatif  çekim  alanlarını  geçebilecek  hafifliğe  ulaşmanız  gerekir.  Doğru  ve  kullanılabilir  bilgi.  Bunu  acı  veya  ceza  olarak  değerlendirmeniz. sizin için sonsuz sayılabilecek bir süreçten sonra geçebilir: Sizin cehennem.. bizim ise 'sartlanmıslıklardan kurtulma süreci' dediğimiz dönem..  O  ana  kadar  öğrenmiş  olmanız  gereken  şeylerden  sorular  sorarlar.. Neticeleri  de yalnız O'na bakar.  Bu  bizim kutsal metinlerimizde de geçiyor.  şartlanmışlıklarından dolayı." Gönül." "Nasıl yani?" "Mesela  siz  uzun  süren  bir  eğitim  ve  öğretim  döneminden  sonra  bir  sınava  tabi  tutulursunuz.  o  bilgilerle  donanmak  zorunda  kalırsınız. Her bir şeyin özüne mutlak kemalini bulmak için bir şevk atmıştır.  Elbette  cehennem  var  oldukça  oranın  da  sakinleri  olacaktır. SinHa'nın bir anlık duraksamasını  fırsat bilerek merakla: "Yani cehennemin bir ceza yeri olmadığını  sık  söylüyorsunuz  ama  ben  şahsen  bunu  anlamakta güçlük çekiyorum?" dedi.

  Siz  sonsuz  kemale  varmaya  adaysınız." "Peki sonra? Yani siz de bizim gibi ölür müsünüz?" SinHa'nın renginde bir değişim oldu.  Sadece  maddesel bedeni bırakıp bir üst beden kazanmaktır.  eksilmelere  maruz  kalmayacak.  ölümün  herhangi  bir  haliyle  ilgisi  olmayan  tek  varlık  Allah'tır.  O. "Ölüm.  kırılmalara..  insan  olma  bilincine  erdikten  sonra  başlayan  seyahatin  ilk  aşamasıdır. Bu da kendimizi  yetiştirme.  Nitekim size gelen me- .." "Yani öldükten sonra sizler gibi mi olacağız?" "Tam  değil.." "Yani hocam öldükten sonra da işimiz bitmiyor. biz ara doruklarda görevliyiz. Sonra daha ağır bir tonla ve  sanki metalık bir tınlama ile: "Evrende  tek  değişmez  gerçek.  Biz  onun  tasavvurlarıyız." "Peki sizin için de olgunlaşma süreci yok mu?" "Var elbet.negatif enerjilerden kurtuluncaya ve şafakla ulaşıncaya kadar bu süreç uzar. Bizim olgunlaşma sürecimiz  evrenin sırlarına tam vakıf olma  sürecidir. Biz ise  bu  programı  sağlıklı  yürütebilmeniz  için  saf  aklın  tezahürünü  sağlamakla  hizmetli  varlıklari. Biraz daha koyulaştı.  tasavvuru  bıraktığı  an  hiçbir  varlık  kalmaz. Yani en aşağılardan çıkıp en yukarılara varmak sizin programınızda var. öyle mi?" dedi Gönül.  değişmelere.  Size  yine  cismanî  bir  beden  giydirilecek  ama  bu  beden  inkırazlara..  Sizin  farkınız. diğer varlıkları  ve  onlarda  işleyen  evrensel  kuralları  tanıma  ve  nihayet  bizatihi  evrenin  herhangi  bir  bölgesinde evrensel oluşum sürecinde görev almaktır.  başlangıç  noktanızdan  kaynaklanıyor.

  seni  yeni  ve  daha  kıymetli  bilgilere  ve  pozitif değer üretecek eylemlere sevk ediyorsa.  O  yüzden  de  bu  bilgiler  size  ağır  yahut  lüzumsuz  gelebilir. Siz." "Peki şu anda farklı bir §ey mi yapıyoruz?" "Yani içtihat mı yapıyoruz?" "Senin  ne  anladığına  bağlı. bu bizim için faydasız bir bilgi miydi.  eylemsel  varlığımızı  kast  ediyorsanız. dinî ve dinî olmayan diye ayırıyorsunuz ve  tek  lisanla  konuşan  Yaratıcı’nın kitabını  değiştirip  birbirinden  ilgisiz  sayfalara  ayırıyorsunuz.  evet.  Çünkü  aslında  siz  ve  biz  zaten  Mutlak  Yaratıcı'ya  göre  ölüleriz.  siz  daha  i§in  basındasınız.. neden?" "İçtihattan kastın nedir?" "Bilinenlerden bilinmeyenleri çıkarmak için çaba göstermektir." "Doğrudur  çünkü.. 'Her sey helak olacaktır   O'nun yüzü müstesna.  sizdeki  şartlanmışlıkları  giderecek  aktivitelerdir." .. Çünkü Yaratıcı son  mesajında 'fakih' olmayı tavsiye ediyor. Gönül: "Yani siz de öleceksınız öyle mi?" "Bundan." "Ben fıkhı.-----------1 155 I----------sajda." Bilge: "Hocam bu konular benim algılama kabiliyetimi aşıyor.  Bu  da  hakikate kolay varmanızı sağlar.  Fakat  az önce  konuştuğunuz  bilgilerden  daha  yararlı  olduğu  muhakkak. Daha doğrusu doğru inanca varmanızı." "Fakih nasıl olunur?" "Yaratıcı’nın bu  evreni  ve  insanı  yaratma  gayesinin  ne  olduğunu  kavramak  için  kafa  yorarak.  hayır. ibadetle ilgili meseleleri anlamaktan ibaret sanırdım. inanç demişken az önce konuştuğumuz konuyu açabilir miyim.' denilir.. Siz gelmeden  önce içtihat konusunu tartışıyorduk. bu gerçek içtihattır.  Çünkü  bu  bilgiler.. bilgiyi.  Eğer  bu  bilgiler. Oysa bilginin dinisi ve ladinisi yoktur.. Ama bu tasavvur var oldukça biz de var olacağız.  evrenin şifrelerini çözmenize yarayan matematik bilgisi mi?" "Tabi ki Kuran.  Hepimiz  ve  her  §ey  O'nun tasavvurdan ibaretiz... Sonra pratikte bu bilgilerin bize  ne gibi yaran olacak onu da bilemiyorum. Kuran'ı anlamak mı önemlidir.  yok  olmayı  anlıyorsanız." "Hocam." -----------1 157 I----------"işte sizi yanlışa götüren budur.

.  Amaç  rehber  kitapçığını  ezberlemek  değil.  Yaratıcı'yı  bile  büyük  babaları  gibi  sundular. Evrenin değerleri üzerinde düşünüp onu anlamak  şeklinde anlamanız gereken fıkhı. Siz Yaratıcı'yı unutup araca takılıp kaldınız...  bir  yol  rehberidir.  onun  varmak  istedığınız yere  sizi  doğru  götürecek  bir  rehber olduğunu kavramanızdır.  Matematik ise.  Siz. vasıtadır. Yaratıcı’nın dilini anlamak için bir araç. Bari onun hakkını  verseniz.  Yaratıcı'ya  ulaşma  konusunda  Kuran  da  bir  vasıtadır." "Yani dini alanda içtihat gereksiz mi?" "Niye gereksiz olsun? Ben dikkatınızi  bir  alana  çekmeye  çalışıyorum.. Kuran maksat veya amaç değildir; araçtır. bizatihi Yaratıcı’nın kullandığı  dil  ve  sanattır..  hepsi  Yaratıcı’nın sanatının bir başka açıdan anlatımı olan bilimi dinin dışına attınız..  diyorum... Oysa Kuran bile okumaktır. mesajı anlamak yerine onu kendi arzuları istikametinde yorumlamak ve öyle  algılamak  için  kelimeleri  bile  yerinden  oynattılar.  doğru  kavramazsanız  onların düştüğü  yanılgılara düşersınız. Böylece bugün içine  düştüğünüz acıklı akıbeti hazırladınız. evreni doğru  algılamanız  ve  Yaratıcı'nın  dilini  anlamanız  için  size  gönderilmiş  bir  rehberdir.  saf  bilgiye  ulaşmanın  bütün  yöntemlerini.  Ama  matematiği  de  yabana  atamazsınız..."Elbette  Kuran'ı  yani  'Yaratıcı'nın  Mesajı'm  kavramak  insanın  en  büyük  gayelerinden  biridir. Kuran'ı anlamak şeklinde daralttınız. Siz Mesajı gerçekten algılasaydınız ve onun .  Eğer  siz  kitabınız  olan  Son  Mesajı. evrenin  bütün  şifrelerini.  hem  de  dikkatınızi  sürekli  Yaratıcı'ya yönlendirerek size aktarır Öncekiler. Siz hep elifba ile  meşgul oldunuz. Yaratıcı’nın diğer mesajları gibi Son Mesajı da. Yani  Yaratıcı’nın kitabı o-lan evreni okumanın elifbası.  Çünkü  Kuran dedığınız mesaj.

 Abur cubur yiyerek  enerjınızi anlamsız kullanıyor ve vücudunuza gereksiz  yükler  yükleniyorsunuz.  pilınızi  vaktinden  önce  tüketip gidiyorsunuz.-----------! 158 I----------prensiplerine  göre  hareket  etseydınız.  Evet  içtihat  ne  gereksizdir.  Ama  siz.  Yani  biz  sağlık  esaslarına  iyi  uyarsak  bin  yıl  yaşayabilir miyiz?" "Niye  olmasın..." Gönül: "Nedir o hocam?" "Ömür!... Gönül de başlarını öne eğmiş vaziyette  sessizce onun sözünü sürdürmesini beklediler.  henüz  bunu  algılamaya  hazır  değilsınız. bu konuda bir görüş belirtme veya içtihat  yapma donanımına sahiptir.  yemenizi..  fikirlerınızin  güçlendirilmesine  araç  yapıyorsunuz.. ne sen ne de konuştukların.  kinadıklarmızın  evreni  ve  Yaratıcı’nın sanatını  anlama  yolunda  yaptıkları  çalışmaların eteğine  bile  varamıyorsunuz.  Çünkü  içtihat  yapıyoruz  derken  bile  hükümleri. Ama." Bilge: -----------1 159 I----------"Ben  bunu  hiç  düşünmemiştim. Bunun  sonunda da sizin deyimınızle  hasta  oluyorsunuz." Bu konu Gönül'ün oldukça ilgisini çekmişti: "Nasıl yani? Bizler bin yıl yaşayabilecek varlıklar mıyız? "Bunu niye garip buluyorsunuz? Son mesajda.  İleride  insanlar  bu  bilgiyi  de  elde  edecekler  ve  uzun  yaşamayı  . Bilge de.  Yani..  Onun  duasıyla  dünyanızın  tamamı  sular  altında  kaldı  ve  sizin  için bu küre üzerinde ikinci devre başlamış oldu. bu konumda  mı  olurdunuz?  Bugün..  Çok  daha  önemli  bir  konu  var  ki. Suyun Efendi-si'nin  950  yıl  yaşadığı  belirtilmiyor mu?" "Suyun Efendisi kim ki?" "Siz ona Nuh dersınız.  Oysa  size  yüklenmiş  donanımlar  ve  bu  donanımların pili  en  az  bin  yıl  dayanabilecek  kapasitede.  vücudunuzun  doğal  enerji  akışını  bozuyorsunuz.  Sizin  türünüz  en  fazla  yüz. uzun sayılacak bir süre sustu.  ne  de  faydasızdır..  yüz  on  yıl  yaşayabiliyor. SinHa sözü başka bir alana getirdi ve: "Siz insanlar iki şeyin  kıymetini bilmiyorsunuz: Zaman ve sağlık..  içmenizi  dengeli  yapamadığınız için. Dolayısıyla bu i-şi konuşmak sizin için faydasız olur." SinHa.

Siz ise sanki çok uzun zamanınız varmış gibi.  Bu  kısacık  süre  içinde  ölüm  ötesi  hayatta  size  lazım  olabilecek bilgi birikimini sağlamak ve beyinsel açılımınızı tamamlamak zorundasınız. Onunla ilgili ne söyleyeceksınız?" "Evet  kıymetini  bilmedığınız diğer  en  kıymetli  değer  ise  zamandır. onu boşu boşuna harcıyorsunuz. O da bir asır yaşayanınız için.  acılı  ve  zor  dönemi  yaşamak  zorunda  kalırsınız.  Ölüm.  Kıymetini  hiç  bilmiyor ve size hiçbir katkısı olmayan eylemlerle o anı yaşanmamış kılıyorsunuz." "Hocam anlaşılan işimiz çok zor ve öldükten sonra da bitmiyor..  o  sadece  yeni  bir  başlangıçtır. Oysa  sizin  en  kıymetli  materyalınız zamandır. Bizim bir günümüz  ise  sizin  bin  yılınızdır. Hayır. Halbuki sizin maddesel  varlık  boyutunda  görünebilme zamanınız.  Buna  rağmen  bizim  yapmak  istediklerimiz  için  vaktimiz yetmez. Oranın bir dakikası binlerce yıla denktir." "Siz ölümü çok önemsiyor ve onu bir son zannediyorsunuz.  kimilerınız için de eksik bıraktıklarını çok daha zor şartlarda tamamlama sürecinin ilk  adımıdır.  Aksi takdirde sizin cehennem dedığınız çileli.. ikincisi zaman dedınız.  yoksa  bütün  bilinçli  varlıklar  bu  süreçten  geçerler mi?" . Hayır! Ölüm bir son  değildir.  yani  maddesel  kayıttan  kurtulma..  Ama  maalesef  bu  uzun  yaşama.becerecekler..  Evrende  toplam  görünüm  zamanınız yıldız takvimine göre en fazla iki üç dakikadır.  bize  göre  saniyelerle  ifade  edilebilecek  kadar  kısadır.  kimilerınız için  huzur  ve  evrensel  oluşumlara  katılabilme  döneminin  başlangıcı." "Peki hocam." "Bu  kural  sadece  insanlar  için  mi  geçerli.  onların sadece  daha  çok  negatif  enerji  üretmelerini arttıracak.

 'Duanız olmasaydı neye yarardınız?' buyuruyor.  öncelikle.----------1 160 I---------"Evrende  bu  süreci  yaşayan  ve  yaşayacak  üç  tür  varlık  var. Bir  yaratıcının  varlığını  kabullendiği  andan  itibaren  akıl.  Kurulan  diyalogun  adıdır dua.  moleküler  boyutta  varlıklarını  sürdüren  cinler  ve  onların türdeşi  ifritlerdir.  temel  işlevi  'taallümle tekemmül. İşte  bu  eyleme  dua  diyorsunuz. evrensel aklın yansıtıcısı olmak bakımından." Gönül: .  Üçüncüsü de madde boyutunda varlıklarını sürdüren insanlar."  "Biri  biz  isek  diğer  ikisi  kimler?" "Birinci tür.  sonsuz  ihtimaller  içinde  en  olgun  belirişle  varlık  sahnesinde  yer  almanın doğal sonucudur.  Bu  türlerin  doruktaki  mutluluğu.  duanin fonksiyonu ne?" "Dua. Bu  saf  bilgiye  ulaşmış  olduklari için  de  kendi  iradelerini  bile  'Evrensel  Kudret'e  terk  ederler.  her  hadisenin  ve  her  olgunun  ancak  olması gerektiği gibi gerçekleşeceğini bilirler.  olaylara  asla  müdahale  etmezler.  insan  boyutuna  ulaşmış  bir  varlığın. 'tasarruf sahibi' denilen insanlar o tür insanlar mıdır.  ruhaniler  ve  şeytanlar." "Hocam  bu  son  cümleyi  anlayamadım. "Elbette.  İkinci  tür.  SinHa:  "Yani  öğrenerek  mükemmelleşme  ve  Yaratıcı  ile  sıkı  bir  iç  diyalog  kurabilmektir." dedi Bilge." "O yüzden mi Cenabı Hak. İnsan aklı.  bu  evrensel  akim  işlevlerini  kavramak  ve  onu  aksettirebilecek konuma gelmektir. acaba?" "Evet.  Nitekim.  Onlara  tasarruf  ehli  denildiği  halde.. Bu üç tür de evrenin her  zerresinde  varlığını  hissettiren  'küllî  aklın'  yani  evrensel  aklın  yansıtıcılarıdır. hem  kendisini hem yaratıcısını  bilir."  dedi  Gönül.  dalga  boyutunda  varlıklarını  sürdüren  melekler.  Çünkü  onlar." DUANIN İŞLEVİ Bilge.. ubudiyet ve duadır' zaten.  evrende  hiçbir  tasarrufta  bulunmazlar. kafasını kaşıyarak hayretini belli ettikten sonra zihnine takılan soruyu SinHa'ya  yöneltti: "O  zaman  bir  problem  daha  çıkıyor  ortaya;  her  şey  olması  gerektiği  gibi  oluyorsa." "Tasavvufta. üstesinden gelemediği problemlerde o küllî akla müracaat etmeyi zorunlu bilir.

  Ama birçok duamızın kabul olmadığını da görüyoruz. Ama herkesin her istedığıni vermeyi. 'Herkesin her istediği  verilseydi.' denilir."Bunu anladım hocam.  Cevap  vermek  ayrıdır. Bunun sebebi ne peki?" "Önce  şunu  anlayalım. Ama 'Allah her yakaranı duyar.  kabul  etmek  ayrıdır.  yeryüzü sapkinlarla dolardı. Hatta size gelen mesajda.  Her  duaya  cevap  vermeyi Allah kendisine yazdı. hem de aynısıyla  vermeyi garanti etmedi." . her duaya cevap verir' deniliyor.

. Çünkü doktor O'dur. Yaratıcı  ile  muhatap  olmaktır." "Ama insan illa da istedığınin  verilmesini  arzu  ediyor.  Zaten  duanın  özü  budur  O  yüzden  de  dua  bir  ibadettir.. "Elbette. "Duanin kendisi baslı basina bir yükselmedir. ikincisi. O'nun açısından bir sakınca yok.  O'nun  kuluna  olan  sevgisi  ne  annenin  sevgisine. Şimdi hiçbir ilaç vermedi diye hastanın ondan şikayetçi olması. Annenizin sevgisi bile O'nun sevgisinin yetmiş  bin  perde  zayıflatılmış  gölgesidir  Dolayısıyla  kulunun  talebini  karşılamak  veya  reddetmek doğrudan kulun tabiatının gereğidir.  İbadetlerin  neticesi  uhrevidir.  'Şu  ilacı  bana  ver!'  Hekimin  bu  talep  karşısında  üç  şekilde  hareket  etmesi  uygundur. Bir dolum.  Yaratıcı  açısından ne sakıncası var ki? Onun hazinesi mi eksilir?" "Hayır. Dünyevi maksatlar.  şefkatine  sığınmaktır.." "Nasıl yani?" "Örneğin  bir  hasta  doktora  seslenir:  'Doktor  Bey  bakar  mısınız?' Doktor cevap verir: 'Buyurun  ne  istiyorsunuz?'  Hasta  bir  ilacı  göstererek. onun istedığıni  vermeyip.  onun  istediği  ilacı  vermesi.  Bu  bir  ibadettir..  Yoksa  dua  ve  namaz.  oradaki  başka  bir  ilacı  vermesi;  üçüncüsü  ise hiçbir şekilde ilaç vermemesi.  kendisini  duyan  kudret  sahibi  bir  yaratıcısının  var  olduğunu  bilmesi. Bir üst boyuta çıkıp yücelmektir.  Birincisi.  Bunun  verilmesinin.. Yani ölüm sonrası hayata yö----------1 163 I---------neliktir. hangi ilacın iyi geleceğini.  Yağmursuzluk ise o ibadetin vaktidir.. ilaç verilip  verilmeyeceğini bilen de O'dur.  yağmurun  yağmasını  n sebebi . Sakınca senin açindandır.  Onunla  buluşmaktır. doktor hasta ilişkisine  indirgenecek  kadar  sıradan  ve  basit  değildir. ne doktorun şefkatine benzer. benim çağrımı duymadı  demesi doğru mudur? Hayır. talebin verilmesinden daha lezzetli değil mi?"dedi Bilge." "Nasıl olur bu belirleme?" dedi  Gönül: "Mesela siz  yağmur  yağmadığı zaman  yağmur  duasına  çıkarsınız.----------1 162 i---------"O zaman dua etmenin ve istemenin ne anlamı var?" diye sordu Gönül.  Onun  sonsuz  rahmetine. yani şarjdır. amaçlar olsa olsa o ibadetin zamanını belirler.. Elbette Allah ile kulunun ilişkisi." "Hocam  dua  edenin.  Ve  topluca  namaz  kılıp  dua  edersınız.

  Düşünebiliyor  musunuz.  ay  ve  güneş  tutulması  gibi..  Çünkü  dua. bu iki nimetin sizin için anlamını hatırlatmaktır  Bunların tutulmasıyla yapılan ibadet ve dualar ise sizin Yaratıcı'ya . Bunlar ne tür namazlardır?" SinHa: "Husuf." "O zaman husuf ve küsuf namazları da böyle.  Araya  vasıtalar  ve  talepler  girdi  mi  duanın  özü  zedelenmiş  olur. İnsanlar.. Onların tutulmalari. duayı doğrudan doğruya yağmur yağmaya yönelttikleri için ibadetin ruhu  zedeleniyor." dedi Bilge.  ne  zaman  başlayıp  ne  zaman  biteceği  belli  olan bu gök hareketleri için ibadet veya dua etmenin anlamı ne?" "Size  verilen  nimetleri  kavrama  anlamı  var.  Yani  duanın  kabul  e-dilme  şartı  bozuluyor. ben hiç böyle düşünmemiştim.değildir" "İlginç.  küsuf  güneş  tutulmasında  yapılan  bir tür  ibadet  ve  duadır.  doğrudan  Yaratıcı'ya  yakarmadır.  ay  tutulmasında. Gönül: "O yüzden mi her yağmur duasından sonra yağmur yağmıyor?" "Tabi ki. Gönül: "İlk kez duyuyorum.  güneş  gibi  muazzam bir hayat kaynağı sizin emrınıze verilmiş ve ay sizin için bir gece lambası ve  takvimci yapılmış."  Gönül; "Ama  hocam." dedi Bilge. Kabul edilmeyi de imkansız kılar.

  kendileri  için  gerekli  donanımları  yüklenip  de  gelmiş  gibidirler.  hayatın  kanunlarını  öğrenir  ve  onları  kullanabilme  becerileri  kazanırlar.  Ya  iki  saatte.  evrenin  imarı  misyonunu  tam  üstlenebilmeniz  için  size  verilmiş  bir  güçtür..teşekkürünüzü  açığa  vurmanizdir.  sana  onu  imar  veya  harap  etme gücünü de verdi.'  şeklinde  yorumlamamanız gerekir. Sıkıntılar. olması gereken zaten oluyor.  Bakın  sizin  gibi  maddesel  varlıklar  olan  hayvanların işlevleri  farklı  olduğu  için.  'Duam  kabul  olmadı.  evrenin  tamirinde  çalışan  varlıklara  enerji  transferi  yapıyorsunuz.  Dua  aynı  zamanda.. vs de dua ibadetinin zamanlandın Mademki dua da bir ibadettir.  Hepsinin  yaratılış  amaçlarına uygun  mükemmelliğe  sahip  olduğunu  görürsünüz..  ya  iki  ayda  yaşam  şartlarını.  Dua  ederek.  İnsanın yirmi yılda öğrendiği 'yaşamını sürdürebilme ve iş görebilme yeteneğini' serçe  .. Onlar. Siz dua  ederek kendi bataryalarınızı  doldurursunuz. SinHa: "Doğru.. her vaktin kendine has bir ibadeti vardır.  Ama  siz  yine  de  isteyerek  kulluğunuzun  gereklerini  ortaya  koymuş  olursunuz.  istek  gibi tutkulardan ve taleplerden kurtulacaksınız zaten. kederler. Dua ve ibadet imar yönünü. karşılıklı bir etkileşimdir.  Sizin  grubun. nimetler. belalar. yaşamları süresince gereksinim  duyacaklain tüm  bilgilerle  donanmış  olarak  sahneye  çıkarlar. ne öğrenmeye ne de duaya ihtiyaçları vardır. hastalıklar. Bu.  sonra  da  o  olumlu  enerjiyi  çevrenize  yayarak evrenin devamını sağlarsınız.  ya  iki  günde. adeta  başka  bir  âlemde." "Daha  önceki  sohbetimizde.  duanın  başka  anlamları  da  olduğunu  söylemiştınız..  ikinci  konumu  hızlandırır.  Dua. Sizin istemeniz veya istememeniz pek bir  şey  değiştirmiyor. O zaman göreceksınız ki. dua ile  talep  ettiğınız şeylerin  hemen  verilmemesini. Evrene bir katkıdır. daha doğrusu özellikle  inançsızlık.  Kısacası  dua  sadece  Yaratıcı'dan  bir  şeyler  isteme eylemi değildir." "Yani her şey daha çok bilgiye bağlı öyle mi?" "Elbette. korkular. her ibadetin bir vakti." dedi Gönül." Bilge: "Yani  şimdi  biz  dua  ile  evrenin  devamını  mı  sağlıyoruz?  Bizim  bu  devamlılığa  ne  katkımız olabilir ki?" "Kendini basit  görme. ibadetsizlik. üst bilgilere  ulaştıkça. Siz öğrenimınızi tamamladıkça.  bilinç  boyutuna ulaşamamış türü olan hayvanların yaşam biçimlerini incelerseniz göreceksınız ki onlar.  evrenle  olan  ilişkilerini.  evrensel  küllî  akıl  ile  sürekli  bağlantı kurup enerji alışverişi yapmanızı sağlar.  Evrenin  devamını  sağlıyorsunuz.  Yaratıcı  seni  arzın halifesi  atamakla.  Bundan  şunu  da  anlamalısınız ki.

 Meleke sahibi olurlar.  Onların  vazifesi. kendi  mahiyeti  de  dahil  her  şeyi  sorgulayan  bir  cevherdir;  niçin  var  edildığıni.  Üstelik  de  gayet  zayıf  ve  aciz  bir  şekilde  dünyaya  gönderilir. Bu  da onu.  hayat  kanunlarından habersizdir. Akıl sahibidir. bu varlık âlemine niçin çıkarıldığını. Aczini  göstererek  medet  istemek.  Ve  ancak  sosyal  yardımlaşma  ile  hayatı  için  gerekli  şeyleri  elde  edebilir. Zarar  ve  menfaatini  on beş  yılda  ancak  fark  edebilir.  ibadet  ve  dua  ile  Yaratıcısına  yakınlaşmaktır. her faydayı  elde  etmeye  bir  yol  bulur.  Belki  ömrünün  son  anına  kadar  öğrenmeye  muhtaçtır. Onun tek farkı.  İnsan  ise. Çünkü akıl sayesinde her şeyi  kavramaya.  doğduğunda. çıkmışsa amacının ne . Akıl.  ipek  böceğinin  koza  yapması.  yalnızca  yaradılış  formuna  uygun  hareket  etmektir.  eşeğin  yük  taşıması  kendi  doğal  ibadetidir.  İki  senede  ancak  ayakları üzerine  kalkabilir. tek üstünlüğü aklıdır.  Arının  bal  yapması. Bu durum gösteriyor  ki.  dua  etmek  de  değildir.  yaşamıyla  ilgili  her  şeyi  öğrenmeye  muhtaç.  hepsinden  daha  zayıf  olduğu görülür.  amacının  ne  olduğunu.  âlemin  tamamında hükümran olan küllî bir aklın aksettirdigi gibidir.  bu  tarz  bilgi  edinerek  terakki  etmek değildir. donanım  bakımından.  Demek  ki  insanın  temel  vazifesi  öğrenerek  mükemmelleşme.  Çünkü  insan. hepsinden güçlü kılar.  üç  dört  yılda  ancak  konuşmasını  düzeltebilir.  Bu  yakınlaşma  onun  için  bir  zorunluluktur. en zayıf olmasına rağmen. her tehlikeyi savmaya. Doğal bir örtüsü bile yoktur.  yılanın  zehir  üretmesi.  Kendisi  gibi  maddî  olan  varlıklarla  karşılaştırıldığında.  Hatta  yirmi  yılda  bile  hayat  kanunlarını  yeterince  öğrenemez.ve arı gibi hayvanlar yirmi günde öğrenirler. hayvanların vazifesi  öğrenerek  mükemmele  varmak.

 Bütün ilimlerin aslı. anladıkça.  Peki  tapınma  nedir  ve  niçin  Yaratıcı  insanlardan ibadet etmelerini istiyor?" "Elde  ettiğınız bilgiden  yararlanmak  ve  evrenin  temel  gerçeği  olan  sevgiyi  açığa  çıkarmak  için.-----------1 166 I----------olması  gerektiğini  merak  eder.  o. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır.  sizin  zenginlik  veya  yoksulluğunuzun  belirleyicisidir.  Dua  eder. mükemmelliği.  ak-h  bütün  evreni  kuşattığı  halde. özü ve ışığı ise  küllî aklı.  karanlıkta  ışığı. bunu hak edip etmedığıni  inceler." İBADET "Hocam bilgi edinmeyi.  iradesi  zayıf.  Kısacası insan bu âleme i-lim ve dua vasıtasıyla olgunlaşmaya ve saf bilgi bütünlüğüyle  karılmaya gelmiştir. Evrendeki düzeni. Bu bilginin doğal sonucu olarak insan üstesinden gelemediği problemler karşısında O'na  sığınır.  bilgi  elde  etmek;  yani  taallüm  ve  duadır. işte  bu  çabanın  adı.  Dua.  onları  gerçekleştirme yetisi sınırlıdır. dua  etmeyi  anladım.  Bilgisini  arttırması  oranında  evrenin  nimetlerinden  yararlanır  ulaşamadığı  gayelerini  Yaratıcı'dan  ister.  Ve  böylece  âlemdeki  gerçeğin  üzerini  örtmüş  olursunuz.  O'nun  kendisini  doğru  yola  iletmesini  bekler. ayrıcalıklar varsa ölüm ötesi yaşamda da buna benzer  .  O'ndan  yardım  ister. yani evrenin Yaratıcısı'nı bilmektir.  Bütün  evren  mutlak  bir  sevginin  eseridir  Her  zerresinde  sevginin izini bulursunuz.  gücü  yetersiz.  Fakat  siz  ondan  bile  nefreti  tahsil  ediyorsunuz.  Niçin  böyle  bir  lütfa  erdirildığıni.  Sonunda  şunu  görür  ki.  o-nu  böyle  besleyenin.  eli  kısa.  Yaradılışın  amacını  irdeler.  Ölüm  ötesi  hayatta  size  gerekli  olabilecek  enerjiyi  üretme  olanaklarınızı  yok  ediyorsunuz.  bu  Yaratıcı'nın her  şeyi  bir  amaç  için  yarattığına. kanunları. dengeyi.  onu  bu  sahneye  gönderenin  kim  olduğunu  sorgular.  arzuları  sonsuz.  korkuda  ümidi.  her  şeye  gücü  yeten  ve  her  yerde  bulunan  küllî bir  aklın  eseri  olduğunu  kavrar.  Nasıl burada fakirlik ve zenginlik. Bir Yaratıcı’nın varlığına.  kendilerine  akıl  bahşettiği  varlıklarla evreni zenginleştirdığıne inanmaktır. onun her şeyi gören ve  bilen.  zayıflıkta  direnci.  çaresizlikte  çareyi  bulma  gücüdür.  Muhtaç  olduğu  birçok  şeyin. Onun temeli de imandır.  O'nunla bağlantı kurmanın yollarım arar.  bu  sahneye  çıkmadan  önce  kendisi  için  hazırlandığını  fark  ederek.  Size  açık  söyleyeyim;  ibadet  dedığınız şeyler ölüm  sonrasındaki  hayat  için.

  O  bana  sorar:  'Ya Rabbi ben dünyada görüyordum." "Hocam böyle bir şeyi hiç duymamıştık. biz de gözünü açmayı unuttuk. sağır. neden?' Yaratıcı ona şöyle  der: 'Sen bize ibadet etmeyi unuttun.  organlanrimizin. latifelerınızin yani sizi siz yapan donanımlarınızın bütün olarak size verilebilmesi için de ibadet gereklidir.' Olamaz mı?" . topal olabilirler mi?" "Tabi. Duyularınızın.artılar ve eksiler vardır. Nasıl zikredildığıni açıklar mısınız?" deyince SinHa: "Yaratıcı buyuruyor: 'Kim benim zikrimden yüz çevirirse ona dünya hayatında zor bir  geçim  yazarım. yani ibadetler belirler. Size gelen mesajda bunlar açık açık zikrediliyor.. Yani insanlar orada kör. Burada göremiyorum.. Bunu da burada yaptığınız veya yapmadığınız çalışmalar." Gönül: "Ben hiç fark etmemişim.  ahirette  (yani  ölüm  ötesi  hayatta)  da  onu  kör  yaratırım.

" "Cennette olacağız ama başka boyutlarda mı yaşacağız?" "Size  algılayacağınız bir  örnekle  cevap  vermeye  çalışayım.  Bu  bizim  varlığımızı zorlar ve yok olma sınırına getirir." .  İman. Ben unutmayı Allah'a yakıştıramadığım için sordum.  onu  görmek lazım. birınızin koku alma duyusu arızalanmış olsun. zengin mi yoksul  mu  olacağınız. Enerjimizi söndürür." "Özür dilerim hocam. Yani eğer.  içinde  her  lezzette nimetlerin sunulduğu. gözün hoşlanabileceği  en harikulade manzaralann  seyredilebildiği. A-ma orada nasıl bir yaşam süreceğınız." "Orada da sınıflar var olduğunu ima ediyorsunuz?" "Tam değilse bile evet." Bilge: "Ama hocam.  birınızin  gözü  görmüyor. O güzel manzaralardan köre ne? O harika müzikler sağıra  ne  verebilir?  O  hoş  kokulardan  koku  alma  duyusu  kaybolmuş  arkadaşınız  ne  anlar?  Beşınız de  bir  arada  bulunduğunuz  halde  her  birınızin  alacağı  lezzet  farklıdır.  Bu  söyleyişte  bir  uyan  var.168 Gönül: "Hocam Allah'ın unutması mümkün mü?" diye sordu." "Doğrudur  zaten  yakışmaz  ve  böyle  bir  şey  de  yok. farklı frekanslarda yaşarsınız. kişi burada yapması gereken ibadetleri yapmazsa orada kör...  Beş  arkadaş.  birınızin tatma duyusu kaybolmuş." "Hocam..  tatma  duyusunu  kaybetmiş  arkadaşınıza verebileceği bir lezzet yoktur. Böyle  bir  durumda. kalabilir.  Bunlar  ne  tuhaf  bilgiler  böyle!  Bizim  işimiz  çok  zor  öyleyse. Diyelim ki birınızin  kulağı  sağır.  Cennet hayatı da böyle. "Hayır!  Bizim  yanımızda  O'nun  zatına  eksiklik  atfeden  sözler  sarf  etmeyin.  cennetin  yukarı  semtinde  mi  aşağı  semtinde  mi  oturacağınız tamamen ibadetınızle belirlenir.  leziz  yemeklerin. dilsiz. Demek ki iman etmek esastır diyenler de işin tam farkında değil.  aynı  olanakları  kullanamamış  olursunuz. Öyle değil miydi?" "İki  şeyi  karıştırmayın. Sınıflar arası  kesin  bir  ayrım  yok.  sağır.  Cehennemden  kurtulmanın  tek  çaresi  imandır..  en  nefis  kokuların yayıldığı  bir  bahçeye  davet edildınız.  Ancak  sahip  olduğunuz  olanaklara  göre  aynı  ortamlarda  olsanız  bile farklı boyutlarda. yanılmıyorsam daha önceki konuşmalarımızda ibadetin cennete girmekle  ilgisi olmadığına değinmiştınız.  cennete  girmenin olmazsa olmaz koşuludur. en muhteşem müziklerin çalındığı..  Aynı  yerde  aynı  bahçede  bulunmanıza  rağmen.  gerçekten  şaşkınım!..

Ama siz ne yapıyorsunuz. Olmayan bir şeyin  inkar edilmesi diye bir durum olmaz. oruç tutmayı anlıyoruz."Hayır iman  esastır  diyenler  yanlış  söylemiş  olmuyor.  Bu  zorunluluk  da  evrenin  Yaratıcısı  için  değil.  Yani  görmezlikten  gelme. "Biz ibadet deyince namaz kılmayı.  bütün  âleme  yayılmış olan sevgiyi görmezlikten gelmek de öyledir...  gerçeğin  üstünü  örtmektir.  sizin  için  gereklidir. Hangisi ibadet?" . Siz ancak var olanı inkar edebilirsınız. insanı körlükten ve nankörlükten kurtarmaktır." "Ama hocam. Eğer bilseniz. İşte ibadetin  zorunlu bir e-mir olarak ortaya çıkması.  Var  olan  güneşi  gözünü  kapatarak  yok  saymaya  çalışmak  ne  kadar  boş  bir  eylem  ise.  Küfür..  O  yüzden  de  inanmamaya  küfür  denmiştir." dedi Bilge.  Sizin ibadetle kastettiğınız daha farklı.  öncelikle varlığı zorunlu kılar. Biz cennette zengin ve müreffeh olmanın icaplarını söyledik burada. Güneş olmadan onu yok sayamazsınız. En çok gözlerini kapatarak  onu kendinden örtersin. Onu yok sayarsın ama bu yine de onu yok etmez.  inkar  etmek değildir. Var olanı  inkar etmek onun varlığını kabul etmenin başka bir şeklidir.  Çünkü  inkar. bir vakit  namazı  terk  etmemek  için  dünyanın  bütün  nimetlerini  terk  edersınız..  Çünkü  imansızlık  körlük  ve  nankörlüktür  îman  olmadan  cennete  giremezsınız ama ibadetsiz girebilirsınız.. en küçük bir dünyevî vazifenizi terk etmemek için en önemli ibadet olan  namazı  bile  terk  ediyorsunuz  Kısacası  ibadeti  ihmal  etmenin  temelinde  gerçeği  görmezlik  ve  bilgisizlik  vardır..

  Buna  irfan  diyorsunuz.  idrak. Evrenin  özünden  yayılan  sinyalleri. O zaman hiçbir  küfür hali sizde karar kılamaz.  Bunların her  birisinin  de  kendine  özgü  bir  doğası.  evrendeki  sevgiye  karılmaktır.  Örneğin  bilgisayar dedığınız aletleri  siz  belleklerine  göre  sınıflandırıyorsunuz  değil  mi?  64  ." "Fenafillâh dedikleri hal bu mudur?" "Evet  fenafillâh. Her an ve her adımda mükemmelleşmeye doğru bir adım  daha atarsınız. O'nun kulağıyla duyar.  Yaratıcı  kendi  zatında  tek  ve  kavuşulmazdır.  bu  merkezlerin  her  biri  başka  şekilde  algılar  ve  yansıtır.  Sonunda  O'nun  rahmetinin  öfkesini.  O  sevgiye  kavuştuğunuzda.  hafıza.  hiçbir  hakikati  tam  olarak  kuşa-tamaz. Ama aklın da kavramları kavramada kullandığı sayısız  araçları  vardır.  sevgisinin  nefretini  örttüğünü  görür. Eğer gönlünüz yeterince cilalı ve berrak değilse ona yansıyan şeyler de o oranda karanlık ve bulanıktır. Eğer algılarınız yeterince gelişmemiş ------------1 171 I-----------ve  şartlanmışlıklarla  daralmışsa.  Çünkü  size  yapmanız  emredilen  bu  ibadetler.  etkilenme  ve  bu  etkiyi  dışarı vurma yöntemi vardır.  his.  Onlardan  gelen  yansımaları  akıl  değerlendirerek  bir  sonuca  varır.  Bunlar. Gerçek  ibadet.  duyular.  Çünkü  siz  a-kıl  nimetiyle  şereflendirildınız.  O'nun  sizin  için  tavsiye  ettiği  ahlak  ile  donanırsanız  sanki  O  olursunuz.  gadab  ve  şehvettir.  sadece  geniş  ve  küllî  olan  ibadeti  yakalamanız  için  verilen  ön  hazırlıklardır.  Varlık  ve  nimet  konusunda  kalbınızi gölgeleyen hallerden kurtarır.  O'nun  gözüyle görür. Nihai amacınız da budur. Ama O'nun  rengiyle  boyanır.  Akıl  ise  gerçeği bulma yetisine sahiptir.  ruh..  evrenin  ruhuna  sinmiş  olan  sevgide  yok  olmaktır.  gönül.  Mesela  namaz.  sizde  de  evrendeki  Rahmanî  kurallar  hüküm  sürmeye  başlar.------------1 170 I-----------"İkisi  de.  sizi  günde  beş  vakit  Yaratıcınızın  huzuruna  çıkararak  bu  dönemler  arasında  yüklenmiş  olduğunuz  nefret  kırıntılarından.  negatif  atıklardan  kurtulmanızı  sağlar. Nihayet. Hiçbir varlık onun Zatına ulaşamaz. O müteâl ve mutlaktır. O'nunla bir olursunuz.  hayal.  nefis.. O'nun eliyle dokunursunuz adeta.  kendınızde O'nu yaşarsınız." "Peki bu amaç niçin her insan için gerçekleşmez?" "Daha  önceki  konuşmalarımızda  açıklamaya  çalıştığım  gibi  sizin  seçim  yapabilme  yeteneğınızden  kaynaklanır  bu.

 O.kilobyte  hacmindeki  bir  cep  bilgisayarı  ile  yüz  gigabyte  kapasiteye  sahip  bir  bilgisayarın aynı fonksiyonu sergilemesi mümkün olabilir mi? Eğer belleğınız yeterli değilse hiçbir görsel detayı resmedemez-sınız...  Siz  onun  engellerini.  nefis kapasiteniz  ne  kadar  yüksek  ise o kadar ileriye gitme imkanınız var ve tabi o kadar geriye düşme olasılığınız.  sizdeki  zenginliklerin  açığa çıkmasını  engeller." .. O sizin lokomotifınızdir.  sizin  önünüze  çıkabilecek en acımasız  ve  en  güçlü  düşman  olur.  ibadet  ve  evrenin  gerçeği  ile  ilgili  saf  bilgiye erişme konusunda. Yine bir örnekle açıklamaya çalışayım.  o. lezzet almak  ve  seks  yapmak.  yaradılışı  gereği  kolaycı..  Bunun  üstündeki  ve  altındaki  titreşimleri  yok  saymanın  sizi  hangi nimetlerden  mahrum  bırakacağını  bilim  sayesinde  bu  gün  artık  öğrenmiş  bulunuyorsunuz. O hep sizi aşağıya yani.  hayvansılaştırır.. ilk çıkış  noktanıza sürükler. Eğer hislerınız iyi gelişmemişse  her  şeyi  maddesel anlamda  algılar  ve  eşiklerin  altındaki  ve  üstündeki  boyutlardan habersiz kalırsınız. oyunlarını... Onu mahiyeti ve işlevleri açısından iyi tanıdığınız zaman Yaratıcı'yı da kavrarsınız. Fakat  onu  iyi  anlamak  gerekir. Onu.  tuzaklarını  geçebildığınız oranda  evrenin  gerçeklerini  kavrama  yolunda  ilerleme  sağlarsınız.  evreni  daracık  bir  tastan  ibaret  bulursunuz.. Maddesel formda kalmayı telkin eder.  Çünkü  nefis. Üst âlemlerle ilgisizdir. içmek.  Eğer  onun  taleplerini  esas  alıp  hareket  ederseniz. sizi diğer bütün  varlıklardan  ayıran  gücünüzdür.  Bu  durum  sizi  basitleştirir.  Eğer  hayal  gücünüzü  yeterince  kullanabilecek  seviyeye  ulaşmamışsanız.. motorun beygir gücü gibi algılayın. hem en büyük yardımcınızdır. Kulağımız ancak saniyede 16 ile 365 titreşimli  sesleri  duyabilir.  Engelli  koşulardaki  bariyerler  gibi. Yemek. çıkarcı ve hayvansıdır.  Şu  da  bir  gerçek  ki. hem sizin en büyük engelınız..  Yaratıcı'nın  bütün  incelikleri  de  onda  gizlidir.  Nefis.

  biraz  benlik. sonradan var edilmesine  .  benim  ruhum.  biraz  sahiplik." "Peki bütün bu saydıkların seni sen yapan değerler olduğuna göre sen kimsin ki.  benim  canım..  benim  nefsim.  Ancak o örneği vermeden önce sana bir sorum olacak.  biraz  görme. eğer bizi biz  yapan ruhumuz. biraz garip. bunlara 'Benim ruhum.  biraz  kudret.." SinHa. benim bedenim.. SinHa: "Eğer bu noktada kafanızda ciddi bir soru oluşmuşsa şimdi çözümüne yardımcı olacak  örnekleri verebiliriz: Yaratıcı'ya ait bütün ad ve sıfatlardan belli gramajlarda aldığımızı  ve onu bağımsız bir birim haline getirdiğimizi varsayalım. bütün  bunlara 'benim' diyorsun?" Bilge de.. bu özelliklerin her biri aslında  ölümsüz ve sonsuz olan Yaratıcı'ya ait olduğu için o birim de.. biraz ilim.-----------1 172 I----------"Bu nefis konusunu biraz daha izah edebilir mısınız?" "O  çok  uzun  bir  konu. "Doğru ya.  benim  egom' diyen kimdi?" sorusunu aynı anda kendi kendilerine sordular. biraz  yaratma.. benim.  biraz  diriltme. Bilge'ye Gönül'ü göstererek: "Bu kim?" "Gönül!" "Hayır onu sormuyorum. biraz sevgi." "Peki senin canın ve ruhun yok mu?" "Var!" "Onları da say.  benim  varlığım. Bilge'ye elini göstererek: "Benim elim. benim gözlerim. benim. benim vücudum. Biraz  akıl.. Gönül de bu örnekleme karşısında şaşkına döndüler.  biraz öfke." "Şimdi bunu bütün uzuv ve duyuların için tekrarla!" "Benim başım. nefsimiz ve egomuz ise." "Benim  aklım. Senin açından kim?" "Benim karım!" "Ya bu?" dedi SinHa.  benim  egom.  Ama  şimdilik  size  vereceğim  bir  örnek  ile  yetinin. benim canım. -----------1 173 I---------Bütün bunları bir birim olarak bir araya getirdiğimizde.

Sahiplenme bilgisi  sizde  olmasaydı.  insan  'mikro  bir  tanrıcık'tır  demiştim. evrenin tamamen ve  yalnızca bir bilginin eseri olduğunu kavrayamazdmız.  Nefsin  mahiyeti  çok  karmaşıktır.rağmen ölümsüz olur ve bütün tanrılık hallerini kendisinde barındırır.  Siz  eğer  nefsi  ait  olduğu  asıl  Kudret  ile  ilişkilendirmezseniz.  istemeseniz  de  bu  kavuşum  sonunda  gerçekleşecek.  Bu  kavuşumu  engelledığınız süreyi  ne  kadar  uzatırsanız;  hasretınız. eninde sonunda gerçekleşecek.  Gönül  ilk  defa  onun  gerçekte  gidip  gitmedığıni merak etti.  İşte  sizin  en büyük  çabanız  ve  amacınız.  işte  budur." . Çünkü ilaha ait özellikleri taşıdığı için kendi başına  o  da bir  tür  ilahtır. O birime "nefs" yani sizin deyimınızle  nefis  diyoruz.  sizdeki  bu  ölçülerle  O'nu anlamayı başarıyorsunuz.  Yani  kendisine  ait  bütün  sıfatları.  Siz. "Sence  o  gerçekten  gitti  mi?  Yoksa  hep  bizimle  beraber  de  bizim  onu  görmemiz  mi  mümkün olmuyor?" "Sanırım o hep bizi izliyor. size emaneten verilen bu değerleri bulandırmadan. İşte kasdettiğim buydu.  O  zaman  ne  söylemek  istediğimi anlamadınız." sözünü anlayamazdınız. Size daha önceki sohbetlerimizin  birinde. ne kimsenin ona kanşmasina izin verir. Yaratıcı’nın Adem'in ruhuna üfledığıni söylediği  ruh.  mahiyetini  belirleyemediğınız bir birim haline getirerek onu sizin genlerınıze  sakladı.  Ne  Tanrı'yı tanır.  Yaratıcı’nın "Yerde  ve  gökte  ne  varsa  hepsi  Rahman'ın eseridir.  ıstırabınız  ve  evrenin  sonsuzluğunda  yitik varlıklar  gibi  sürüklenmeniz  o  denli  uzun  sürecek. Eğer ilim olmasaydı. Bu. İsteseniz  de. Testi kırılacak ve sular birbirine karılacak.  o  kendi  bağımsızlığını  ilan  eder." Bu  sözleri  söyler  söylemez  SinHa  kayboldu.  Onu detaylı anlatmak uzun zaman alır. kirlendirmeden gerçek sahibine iade edebilmenizdir. O yüzden onu başka bir zamana bırakalım.

 Hasan  Amca'nın evini bulmayı başardı fakat içeri girip girmemekte tereddüt geçirdi. Uzun süre konuşmadan oturdu.. Birileri başsağlığina gelen insanlara hizmet ediyordu ama  ne  o  kimseyi  tanıyabilmişti. Tuhaf  bir  ikilemdi  yaşadıklari şimdi. "Birileri sürekli seni izliyor. Bu ne büyük göz hapsi böyle. O da  bozuldu ve utandı.  O  da  diğer  ziyaretçiler  gibi  birilerinin  "Hoş  geldınız." "Düşünsene" dedi Gönül.  her  davranışımızı  kaydeden  sayısız  melek  var." dedi Gönül." "Allah  gafleti  yaratmasaydı  halimiz  gerçekten  perişandı. O da aralarına dalıp  içeri  girdi.  O  kadar  ki  onun  turları  sokağın'  sakinlerinin  dikkatini  çekti.  her  hareketimizi  görüyor  demektir. "Ne tuhaf bir durum." Bu düşünce Gönül'ü allak bullak etti: "Görülmeyi istemediğimiz zamanlarda da bizi görüyor öyleyse!" dedi. Büyük bir utanç  duydu ve yüzü kızardı.  Allah'tan  gaflet  bize  hakim  oluyor  da  biz  sürekli  izlendiğimizi  unutuyoruz. SEÇİM Ertesi gün Bilge dergiye gidecekti ama ayakları onu yeniden Balat'a sürüklemişti.  Yoksa  hayat  biterdi."  sözüyle  karşılanmıştı. Tam  o  anda  bir  kalabalığın  Hasan  Amca'nın  evine  girdığıni fark etti.  Dünya  bir  cehennem olurdu.  Ama  bu  geleneksel  olarak  söylenen sıradan bir ağırlama sözüydü." diye . her ayıplı halimiz gözlem altında.  Yeni  grubun  içeriye  girdığıni  görenlerden  bir kısmı izin isteyerek ayrıldılar. Uzun süre  sokağın  bir  u-cundan  diğerine  turladı....------------1 174 I----------"O  zaman  bu  çok  kötü  bir  durum." Bilge bunu söyledi ama kendisi de bugüne kadar bunu hiç düşünmedığıni hatırladı.  ne  de  onu  tanıyan  biri  vardı.  Ne  yapacaklaruu bilmez bir vaziyette uykuya daldılar. "Tanıdık birileri çıkar da ondan Rahmi'yi soranin.  Biz  onları  görmediğimiz  için  yok  sayıyoruz  ama  aslında  her eylemimiz. Bilge: "Sen  ne  sanıyorsun  ki?  O  görmese  bile  bizi  her  zaman  gören.  Yatakta  Bilge  eşine  sarılmak  istedi  ama Gönül gözlendığınin bilinciyle onu eliyle itti..  Bakışların  üzerine  kilitlendığıni anlayan Bilge birilerinin kendisinden rahatsız olabileceğini düşündü..  Yatak  odasına  geçtiler. "Ben artık tedirgin olmadan hiçbir şey yapamam." İkisi  de  yorgun  düşmüştü.  Bizim  her  halimizi.  İçerisi  oldukça  kalabalıktı.

" dedi. Hasan Amca'nın çok iyiliğini görmüş biriyim.  burada  mı  acaba?"  diye  tereddütlü  bir  cümle  sarf  etti. Bana yardımcı olabilir mısınız?" dedi. Yakınlarından birisiyle görüşmek  istiyorum.  Bilge.  Gruplar  birbiri  ardına  geliyor. ." dedi ve hemen içeriye geçip  Sevde'yi çağırdı. ben oğluyum. Bilge duraksamadan: "Ben  Rahmi'yi  de  görmek  isterdim.  sonunda  misafirleri  karşılayan  gence  sormaya  karar  verdi.bekledi. Genç "Buyrun... istiyorsanız onunla görüşün.  oturuyor  ve  başsağlığı  dileklerinden  sonra  kalkıp  gidiyorlardı. Genç: "Hayır ama kardeşim burada.  Usulca yaklaşıp: "Ben.

" Bilge.  nedenini  bilmeksizin.  onu  sordum  ama  delikanlı  sizi  çağırdı. Bilge artık istenmeyen adam konumuna düştüğünü anladı. O gün dergide espri üzerine espri  yaptı.  Rahmi  ile  karşılaşmayı zamana bırakmaya karar vererek dergiye gitti.. Şimdi pek iyi değilim. Bilge  yeniden  içeri  girmek  ya  da  kalkmışken  gitmek  arasmda  bocaladı.  Kendini  toparladı:  "Ben  Rahmi'yi  merak  etmiştim  aslında. Bilge sohbeti koyultmuştu. Adeta iki gün içinde on yıl yaşlanmıştı.  "Kardeşim"  dedi.  o  günü  Bilge'nin  yeniden  hayata  dönüşü  olarak  ilan  edip.  yakındaki  pastaneden  pasta ısmarladı.  allak  bullak  olmuştu.  Bilge'nin  delikanh  dediği  gence  baktı.  Sonra  tekrar  içeriye döndü. Eğer daha uygun bir zamanda gelirseniz.  Hatta  editör  İrfan. size durumu anlatırım. Dün olduğu gibi bugün de bizi yalnız bırakmadığınız için sağ  olun. O kadar perişan haldeydi ki neredeyse  Bilge'yi tanıyamayacak-tı. Sonra birdenbire hatırlamış gibi: "Aaaa. Kendisine yöneltilen sorulara her zamankinden daha detaylı  cevaplar  veriyor.  "Nasıl?"  diyecekti  ama  genç  elindeki  çay  tepsisiyle  içeri  geçmişti bile. Bilge  afalladı.. Apar  topar  kalktı." dedi. I ----------i 177 I---------Bilge.  Zamanın  çok  eski  bir  yerinde  kalbine  işlediği  Sevde  imajı  da  silinip  gitmişti.  "O  gitti. sanki büyük bir yükü üzerinden atmış gibiydi.  Arkadaşları  onun  eski  neşesine  kavuştuğunu  görerek  sevindiler. Bilge Bey siz mısınız? Buyurun benimle mi görüşmek istedınız?" dedi. Ama  Bilge  bir  daha  Balat'a  gelemeyeceğini  düşündü.  Ne  diyeceğini  bilemiyordu.  "Sanırım bir daha da gelmeyecek. Sevde'nin kardeşim dediği gence sordu: "Rahmi nereye gitti?" Gencin yüzü dalgalandı: "Cehenneme  gitti!  Zaten  bütün  bunlar  o  serseri  yüzünden  başımıza  geldi!  Babamın  ölümüne de o neden oldu."  Sevde. hoşgörüsünü her cümlesinde hissettiriyordu.  Tam  çıkacağı  sırada  Sevde  odanın  kapısından başını uzattı: "Teşekkür ederim Bilge.----------1 176 I---------Sevde  kadınların oturduğu  bölümün  kapısından  başını  uzattı. Bir süre boş boş baktı.  Oldukça  solgun  ve  bitkindi. Bir zamanlar sergilediği  .  ayakkabılarını  ayağına  geçirdi."  dedi. daha sonra gelebilir mısınız?" dedikten sonra yanıt beklemeksizin kapıyı kapattı.  Sevde'nin  yüzü  gölgelenmişti.

 Bizim asıl amacımız sağlam..  hepsi  o  kadar. yerine öze dönmeyi." dedi. Bilge  çantasına  eğildi.  Sendeki  gelişmeler  iyi.  her  cemaati  islam'a  i-hanet etmekle  suçlayan.  Ama  bizim  asıl  problemimiz daha iyi bir dergi yapmak. doğruluk üzere durmaktır. Durumu İrfan kurtardı: "Ne  ise  fazla  ciddiye  alma  benim  sorumu.radikal  tavırlarından  eser  kalmamıştı. Müslüman'ın ana amacı ise dini  anlamaktır.  hemen  silahları  kuşanıp  dışarıya  fırlamak  gerektiğini  savunan  Bilge  gitmiş.  gaybdan  ders  mi  alıyorsun?"  deyince Bilge adeta yakalanmışlık hissiyle afalladı: "Ne alakası var? Sadece bugüne kadar okumadığım kaynaklara yöneldim ve basmakalıp  düşüncelerimizin  komikliğini  anladım." diyordu.  Yazısını  çıkarıp  masaya  bıraktı:  "Hayır"  dedi. "Müminin  temel sorunu i-man etmektir. Hadi ver  şu yazım da dizsinler. Çünkü insanın amacı 'Taallümle Forma: 12 . Masa başında oturanların hemen hemen tamamının aklında oluşan soruyu o sordu: "Yahu  Bilge.  "Bizim  asıl  amacımız para kazanmak değildir.. bir imana kavuşmak ve  Hakikat konusundaki bilgimizi arttırmaktır.  Herkesi  asıp  kesen. yoksa bu sayıya da imzan girmeyecek. daha çok satmak ve para kazanmak."  Ama  Bilge'nin  bu  cevabından  kimse tatmin olmamıştı. Editör İrfan ondaki değişikliğe hayret etmişti.  AUahını  seversen  neler  oluyor?  Bir  yıl  içinde  bu  kadar  değişiklik. kendini yetiştirmeyi esas alan bir Bilge gelmişti.  bu  kadar  berraklaşma  nasıl  oldu?  Sana  ilham  mı  geliyor.

'  diyorum. Ve O.' diye." dedi.  Eski  Bilge  buluttan  nem  kapardı. Bilge.  Kalbim  var.  Baksana  kendisinin  tiye  alınmasına  bile  gülüyor. Canım sıkılıyor.'"  Sonra  ekledi:  "Bu  bizim  kişisel  meselemiz.  işini  bilir. dünya  daralıyor.  Hemen  bozulurdu.'" Hasan atıldı: "İrfan  abi.  Biz  ona  nasıl davranacağımızı şaşırırdık. cehalet.  ubudiyet  ve  duadır.  Düşünebiliyor  musun;  tazı  tavşanı  kovalıyor.  gerisi  yalan.  Bazen  hayatı  ciddiye  almaya kalkışıyorum. zaruret ve ihtilaftır..  Bilge  de  güldü.  Bilge  filozof  gibi  konuşuyor  değil  mi?"  Hepsi  birlikte  gülüştüler.  Çok  zor..-----------1 178 I---------tekemmül. yerle gök arasında sıkışıp kalıyorum. Anlı-----------1 179 I---------yor  musun?  O  Allah.  O'nun  işi  çok  zor. ciddi olacaksın?" "Boş  ver  be  abi!  Ben  değişip  de  ne  yapacağım.  Aklım  var.  hayatı  ciddiye  almam  demektir.  'Bir  canım  var.  bu  kadar  varlığın  isteklerini  yerine  getirmek.  Bakıyorum  elimde  hiçbir  şey  kalmıyor.  İşi  matraklığa  vurmazsan  yaşayamazsın.  ne  zaman  duracağından  haberim  yok. hemen yüzümün asıldığını hissediyorum.  Yani  bu  kadar  yaratığın.  tavşan Allah'a yalvarıyor; 'Beni kurtar ya Rabbi' Tabi aynı anda tazı da yalvariyor 'Ya Rabbi ne olur şu tavşanı tutayım.. bir el hareketiyle Refet'in saçlarını dağıttı ve: "Sen ne zaman değişecek. Bugün yiyeceğim var mı? Gerisini boş ver.  onun  kontrolü  bile  bende  değil. ikisini de memnun edebiliyor. Sonra onları  teker  teker  sahibine  bırakıyorum.  Hayatı  da  ciddiye  alıp  yükümü ağırlaştırmam.  en  basit  sorunumu  bile  çözmeye  yetmiyor..  Ama  toplumsal problemlerimizi kastediyorsan o zaman diyebilirim ki 'Bizim temel problemimiz.  Bilge  gerçekten  büyük  bir  değişim  geçirmiş...  peygamber  hak.  Bunu  da  yapamam." Bilge araya girecekti ki Refet açıklamalarını devam ettirdi: "Bazen gerçekten hayatı ve  onun içindeki rolümü düşünüyorum.  ben  O'nun  işine  karışmam." .  neyi  ciddiye alacağım?  Allah  bir.  Allah  günah  yazmasın  ama  Allah'ın  i-şine  akıl  erdiremiyorum. Yarına ulaşacağım  belli değil ki..  Benim  değişmem. İrfan'a bakıp: "Vallahi  abi.  Ben  şu  aklımla  bir  tek  kendimin  işlerini  göremiyorum. O zaman her şeyim olsun istiyorum. Bilge'nin de güldüğünü gören Refet.

 şu koca ağacın minnacık  meyvesine  bak." dedi..Bilge gözleri fal taşı gibi açılmış ve biraz da hayranlıkla Refet'e baka kalmıştı: "Bu  söylediklerini  kulağın  duyuyor  mu?"  "Niye  duymasın  abi!  Ben  Allah'ın  işine  karışmam.  yattığı  yerden  çevresine  bakınıyormuş.  Refet  bu  gülmeyi  fırsat  bildi ve Bilge'ye "Abi be ya sen essahtan hiçbir şey bilmiyorsun.  'Temel." "Temel bir gün biraz dinlenmek için bir  ceviz  ağacının  altında  uzanmış.  'trak'  diye  Temel'in  alnına  çarpmış. Peki bu yazıları nasıl  yazıyorsun ya!.  Bakmış  çitin  üstünde kocaman  bir  bal  kabağı. Ertesi  gün  Karadeniz'e  açılmış  Temel. Uğraşırken  cevizi  aşağı  düşürmüş.  Taka  ha  battı.  Bu  sırada  bir  karga  cevizin  tepesindeki cevizlerden birini kurumuş kabuğundan çıkarmaya çalışıyormuş.  Denizde  fırtına  patlamış. Şu koca kabağa bak.  Merak  etmiş.  Temel."  dedi. Öyleymiş da."  Sonra  Refet  doğrudan  İrfan'a  hitap  ederek  "Ya  İrfan  abi.  demişler  ki.  Hepsi birden  gülüştüler.  hadi  kalk..' demiş.  bu  Bilge'nin  de  hiçbir  şeyden  haberi  yokmuş.'  demiş.  Üstüne  oturarak  yaşanan  paniği  seyretmeye  başlamış..  ne  oluyor  diyemeden  havadan  inişini  gördüğü  ceviz  gelip.  Temel  ortaya  bir  iskemle  koymuş.  sen  de  bir  şeyler  yap".  'Yahu  şu  Allah'ın  işine  akıl  ermez  diyorlardı da inanmazdım.  Onun  umursamazlığını  görenler.  Ha  punun  neresi  akilluca?.  Herkes  canhıraş  feryatlarla  içeriye  dolan  suları  boşaltmaya.  azgın  dalgaların kucağına  düşmemek  için  bir  yerlere  tutunmaya  bakarken..  Cevizin  kafasına  düşmesiyle  yerinden  fırlayan  Temel:  'Tövbe!  Tövbe  Ya  Rabbi!  Uyyy  ha  bu  düşen  kabak  olsaydı  no-lurdi halim da? Şimdi kesin ölmüştün Temel. Bak sana bir Karadeniz fıkrası anlatayım da aklın başına gelsin.  cevap vermiş:    'Siz beni deli sanaysunuz ama .  ha  batacak.  Temel  ne  oldu. Hadi bakalım! Anlat da dinleyelim o zaman.

" Bilge. Ben bundan sonra hiçbir şey anlatamam.  'Haşa!  Efendim.."  diyen  Refet  biraz  da  utanmıştı.  yani  her  şeyi  asıl  merkezinde  muhafaza  ederek  yine  onu  gerçek  Sahibine  teslim  etmek olurdu. Sümbül Efendi  onlara bir ders vermek için bir gün bütün öğrencilerini huzuruna toplamış ve her birine  tek tek sormuş: "Olmaz ya farz et ki Allah sana bir saatliğine istedığın her şeyi yapma hakkı verdi. Daha  doğrusu Tanrılık yetkisi aldın. Derken sıra talebelerin en -----------1 181 I----------küçüğüne  Yusuf'a  gelmiş.  ıkınmış  sıkınmış." İrfan "Biliyorsun-dur ya!" dedi." Refet.  Çevresinde  bir  yığın  öğrencisi  var  Sümbül  Efendi'nin.. dur sana Merkez Efendi'yi anlatayım!" "Merkez Efendi mi?" "Evet!" "Kim o?" "Hadi  canım  sen  de!  Sanki  bilmiyorsun.  böyle  bir  şey  olmaz.-----------1 180 I---------tegilum.  kimisi  Hıristiyanları  ve  Yahudileri  Müslüman  yapmış. İrfan'a döndü. İrfan abi anlatsın..' Fıkrayı  anlatan  Refet  alınması  gereken  hisseyi  kendisine  çevirdi:  "Belki  Temel'inki  biraz abartı ama hiç de anlamsız değil. Söyle bakalım o bir saat içinde neler yaparsın?" Kimisi.  bütün  kafirleri  kesip  atmış. Ciddiye alındığını görünce  şaşırdı ve kızardı: "Ya öyle  dik  dik  bana  bakma  Allahıni seversen!  Ben  öyle  konferans  verir  gibi  konuşamam. "Ama hadi bir  de  benden  dinle:  "Asıl  adı  Yusuf  olan  Merkez  Efendi.  'Sen  ne  yapardın  Yusuf?'  Yusuf. Onun küçük Yusuf'a aşırı ilgisi diğer öğrencileri  kıskançlığa sevk eder ve kıskanan arkadaşları onu ezmeye çalışırlarmış.  Hocası  sormuş.. Ben onun mesrebindenim.  böyle  bir  şey  olur  mu?'  diye  dirense  de  hocası  sorusunu  tekrarlayıp  cevap  vermesini  istemiş.  âlemi  devraldığım  gibi. Ben Allah'ın i§üne karuşmam da! Ha bi kere karuştum kafamı kıraydi.  Benimle  dalga  geçme.  Olsa  bile  bütün  yapacağım.  Sonunda  çaresiz  kalan  Küçük  Yusuf  şu  cevabı  vermiş:  'Efendim. denizleri kara yapmış ama her yapılan eylemin sonucunda ortalığı  kan götürmüş.  Ama  o  Yusuf'u hepsinden çok farklı seviyor. yeni ve daha önemli bir §ey anımsamış gibi bir ani el hareketi yaptı: "Dur.' Sümbül  Efendi  oturduğu  yerde  secdeye  varmış.  kimisi karaları deniz. Çünkü o hep şaka yapar ve insanları güldürürdü.  Sonra  yüzünü  kaldırıp  aydınlık  ve  .  Sümbül  Efendi'nin  öğrencilerindendi. "Hadi! Sen anlat bari şu Merkez Efendi'yi.

  Pasta  yerine  tatlı  almıştı.  Eller  birbiri  ardına  kutunun  içine  yöneldi." diyerek yapılacak itirazlardan kurtulmaya çalıştı. Sen ki sözü merkezine oturtun. erlik  Allah'ın işine karışmamaktır.  Daha  çaylar  gelmeden  kutuda  tek  bir  tatlı  bile  kalmamıştı.  İrfan'm  Bilge'nin  dönüşü  şerefine  pasta  almaya  gönderdiği  Sırrı  Amca  da  kapıdan  içeri  giriyordu.  İrfan'in  sözü  uzatmış  olmasından  adeta  sıkılmışçasına  daha  o  son  cümlesini  tamamlamadan Bilge'ye döndü: "Gördün mü. Tatlı  kutusu  açılıp  masaya  kondu.  Refet  elinde  tuttuğu  son  baklava  dilimini göstererek: "Kutunun tüm bereketi bu dilimdeydi." Refet: . İrfan abi bize para vermiyor ki?" İrfan uzaktan laf attı: "Ulan  nankör  olma.  Daha  geçen  gün  sana  bir  karton  kaliteli  sigara  aldım. Hasan atıldı: "Yine sigarayı bedavaya getireceksin değil mi?"  "Ne yapayım kardeşim. Hayatı  ciddiye  alacakmışım. "Taze pasta yoktu ben de tath  aldım. A-çık arttırma ile satıyorum.  ne  çabuk  tükettin." Refet.parıltı  saçan  bakışlarla  Yusuf'a  bakmış  ve  'Allah'a  hamd  ederim  ki  seni  bana  öğrenci  yaptı.' demiş. Onu da ben aldım. Âlem durdukça hep merkezde olasın.  Aslında  kendisi pasta sevmediği için bunu yapmıştı ama İrfan'a.  alan var mı?" diye sordu. Ben deli  miyim ya!" Refet  sözünü  tamamladığında.

" "Geç oldu gitmem lazım.  Şimdi  ise  o  Bilge'de  farklı  bir  boyut  hissediyordu  ve  onu  biraz  daha  konuşturmak  istiyordu: "Bilge abi!" Aslında Hasan.  kompütür  müsün  yahu. gülerek cebinden para çıkardı: "Al kendine bir karton sigara alırsın.-----------1 182 I----------"Abi  ya  geçen  gün  dedığın. yanılmıyorsam. Üç çocuğu vardı.  geçen  hafta  başıydı. cehalet. Ben ne konuştuğumuzu bile unutmuştum.  Uzun  zamandır  onunla  ilgilenemedığıni anımsadı. Bence kişi  ve  toplumun  bir  üyesi  olarak. Refet parayı aldı ve: "Müzayede kapanmıştır  beyler. Garip bir insandı.  yapmamız  gerekenler  birbirinden  farklıdır  Bir  bilinçli  varlık  olarak.  On  gün  oldu.  Ama  ben  gerçekten  dinlemek  istiyorum. Bu zavallı çocuk bunları anlatmazsan sabaha kadar uyuyamaz. sattım. tefrika ve zarurettir' demiştınız.  İlginç  bir  noktada  kalmıştın." diye geçirdi içinden.  temel  misyonum." dedi.  Bilge  ile  sohbet  etmeyi  de  öteden  beri  severdi. O yüzden  de  Bilge  her  fırsatta  ona  yardımcı  olmaya  çalışırdı.  ağır  başlı  ve  çalışkan  biriydi.  bu  evrenin  yaratıcısını  bilip  ona  inanmak  ve  kulluk  . Çayları getiren Hasan'di. Bilge Sırrı Amca'ya zaman zaman  yardım ederdi." Sonra da Bilge'ye dönüp: -----------1 183 I----------"Hadi anlat bari. masaya çaylar geldi. Hesap et bana hak verirsin." Bilge bunun ne anlama geldığıni biliyordu.  Hani  'Toplumsal  olarak  temel  meselemiz. dilimin döndüğü kadar. Tatlılar yeni bitmişti ki. Nitekim. Onu biraz açabilir  misin?" Refet her zamanki haliyle: "Be  mübarek. ama bir iki şey söyleyeyim.  Anlat  da rahat uyusun.  O  soytarı  hiçbir  şeyi  ciddiye  almaz. Edremit'ten gene maddî destek geldi galiba." Bilge." dedi ve tatlıyı Bilge'nin ağzına götürdü. Bilge yemeyeceğini söyledi ve  'onu da kendin ye' dedi. "Sen  Refet'e  takılıp  kalma. Çıkarken "Üç beş kuruşçuk bırakırım. Bu arada Sırrı Amca: "Maşallah. emeklilik yaşına gelmişti.  Gerçekten  de  öyle  bir  cümleydi  Bilge'nin  son  söylediği. Hasan gerçekten  ciddi. maşallah Bilge. Bilge ile yaşıttı ama sözün gelişi Bilge'ye abi diye hitap ederdi.

Bununla da iş bitmez.. Bilge ayağa kalkmıştı bile. hürmetler!. Sırrı  Amca'yı bir köşeye çekerek halini sordu.  Böyle  görev  mörev  bana  göre  değil  bunlar.  Hadi  sen  en  iyisi  eve  git!  Gönül  ablayı  bekletme! Saygılar. sorumluluk bilincine sahip bir varlık olarak  da 'marifetullah'tan 'muhabbetullah'a  geçmek  ve  o  sevgiyi  insanlara  ve  eşyaya  yaymaktır..etmektir. .." Hasan atıldı: "Ulan ne kıl adamsın be! Şurada iki laf ettirmedin!" Gülüştüler.. Varlığını sürdürmek için. Herkes şakadan sonra  neler olacağını merak ederken." Refet..  eteğine  takılıp  yırtmayı  düşünüyorum. Bu bizim fert olarak görevimizdir... müşfik ve gönül taşıyan.  Bu  işler  bana  ağır  Ben  birilerinin  koluna.  Merak  ediyorsa  Hasan  bir  gün sana gelsin. Eve rahat ve huzurlu bir yürekle döndü. İçeri çay ocağına geçti. sevmeye ve  sevilmeye müştak. istedığınız kadar  konuşursunuz. gülerek konuşmanın arasına girdi: "Ya Bilge sen ne diyorsun Allahını seversen!  Kafayı mı yedin? Yani fert olarak yapmamız gerekenler bu ise diğerlerine hiç girme.. Dergideki arkadaşları ziyaret etmek Bilge'ye ilaç gibi gelmişti.  yaratıcının Allah olduğunu kavramam ve O'nu her şeyden çok sevmemdir.  öbür  tarafta. türünün diğer bireylerine muhtaç olan..  Ama  şu  kadar  mükemmel  cihazlarla  donatılmış  bir  insan  olarak  ise  amacım.

 Betül'ü öne sürerek  onunla  birlikte  tatilin  tadını  çıkaramayacaklarını  söylüyordu.  Gönül. Kahvaltıdan henüz kalkmışlardı.  Bilge  bunları  düşününce  yine  keyfi  kaçtı. Koca bir kış geride kalmış. Bilge ile Gönül.  Halbuki  Harun  iyi  bir  çocuktu  ve  Bilge'yi  seviyordu. Ne olduysa eşli kağıt oynadıkları o gece olmuştu.  Gönül  de  sert  sözlere  sert  yanıtlar  verince nerede ise  saç  saça. Bilge'nin konuyu her gündeme getirmesinde Gönül. Hem orası Gönül'ün denize rahat girebileceği bir yerdi. Gönül "Bu  kadının  her  şeyi  bana  batıyor.  baş  başa  kavga  edecek  hale  gelmişlerdi. Bilge biraz da ne  yapması  gerektiğini  bilmeyen  işsiz  güçsüz  bir  adam  edasıyla  kendisine  işler  üretmeye  çalışıyordu.  Amcasının  çocukları  da  gelebilirdi. yaz günleri kapıya dayanmıştı.  daha  sonra  bir  araya  gelmelerini  güçleştirecek  sözler  sarf  etmişti.  Dedesinden  kalma  yazlıkta  birkaç  hafta  geçirebilirlerdi.  Orada  hem  sen  rahat  edersin  hem  de  çocuk  için  problem  . Erenler Kıraathanesi'ne eskiden olduğu  gibi  sık  sık  uğruyordu. Harun ile  Aysun. bir yaz gecesi eşleşip kağıt oynamışlardı. Bilge  şehrin  yoğunluğundan  kaçacak  fırsat  arıyordu.  Bunu  her  düşündüğünde  Bilge'nin  keyfi  kaçardı.  Kafasında  yazıp  bozduğu  bu  senaryolardan  tamamen habersiz olarak salona girip çıkan Gönül'e: "Bu  sene  Akçay'a  gidelim.. Ondan sonra her ne zaman Bilgeler yazlığa gitseler. eşyasını toplayıp İstanbul'a dönmüştü.  Yaşanan  tartışmanın ertesi günü Gönül."  derdi  hep.  Oysa  daha  tatile  çıkma  planları  bile  yapmamışlardı. Çünkü kuzeni Harun'un eşi Aysun'Ia  Gönül pek geçinemiyorlardı. "Çocukların rahat edebilecekleri  bir  yer"  araştırıyordu  kafasında.  Artık  anne  olduğu  için  genç  bir  kız  rahatlığı  ile  mayo  giyip  yüzlerce  bakışın  altında  vücudunu  sergilemek  ona  ağır  gelmeye  başlamıştı.  Bu  yenilgi  Aysun'a  dokunmuş  ve  o  anın  tesiriyle. -----------i 185 I----------Harunlari yenmişti. Ama kafasındaki planın asıl unsuru tatildi. O sabah da bu düşünceler içinde idi. Bilgeler.SEVGİNİN SINIRI Bilge'nin yaşantısı eski sıradanliğma dönmüştü. Bir tek problem  vardı.  Aysun  da  Gönül'ü  kızdırmak  için  elinden  geleni  ardına  koymamakta  kararlıydı. Aysun da nisbet olsun diye gelirdi.  Ama  çok  arzulamasına  rağmen  Rahmi  ile  bir  türlü  karşılaşmıyordu.  Bilge  ise  bu  yaz  en  azından  memleketi Edremit'e gidip bir süre orada kalmak istiyordu.  henüz  kendi  iç  tereddütlerini  yenemiyordu.  Fakat  Gönül'ün  böyle  yapmasindaki  asıl  neden  başkaydı. Aradan aylar geçmişti..

  "Biraz  da  sen  ilgilen." "Canım bu sene de tatil yapmayalım! Şart mı yani? Gerçekten bu yaz.  dünyaya  olan  bağlarını  yitirmiş  gibiydi.  bir  hayattan  bezmişlik  mi yaşıyordu?" Gerçi zaman zaman. bin bela okuyor.olmaz. ne yapacağız orda?" "Amaan afedersin!  Ben  kafamda  tatil  planlan  yapıyordum  da.  Daha  yazın  başındayız. bu kere de girişiminde başarısız kalmıştı.  bazı  akşamlar  Bilge  eve  gelir  gelmez.  Gün  doğmadan  neler  doğar. Betül'den ve onun ayak bağı olmasından sıkıldığı. bir yerlere gitmek  istemiyorum. çocuğu  ona  verip.  hevesini.  Sanki  bütün  heyecanını. seyahat etmeye.  Hem  bu  kadar  acele  etme. onun yüzünden hayattan bıktıklarını  söylüyorlardı  ama  daha  iki  dakika  geçmeden  çocukları  için  canlarını  verebilecek  bir  tavır sergiliyorlardı.  vallahi  bıktım!" dediği oluyordu ama kızını yere bile koymadığını da biliyordu. Gönül'ü yine razı edememişti." Gönül: "Ne Akçay'ı? O da nerden çıktı. eğlenmeye bayılan bu kıza ne oldu böyle?" demekten kendini  alamadı. "Tatile  çıkmaya.  Bilge bu  durumdan  oldukça rahatsızdı;  "Yaşanan  ruh  hali  gerçekten  imanının  kemâlinden  mi  kaynaklanıyordu  yoksa  psikolojik  bir  bıkkınlık. Kendi kendine "Demek ki anaların o yüzden ." Bilge.  Canları  sıkılınca  en  çok  sevdikleri  şeyi bile görmezlikten gelebiliyor. Bilge  kadınların bu  haline  hiç  akıl  erdiremiyordu.  kafamdakini  söyleyiverdim.

  Hem  o  seninle  konuşmaktan  hoşlanıyor.  "Annemle  konuşmamak  için  her  yola  baş  vuruyorsun.  Betül  olmasa  bile  Gönül  yine  de  bir  bahane  bulur ve  konuşmaktan  geri  dururdu..  "Şu  anda  görüşemem.  bu  işlerle uğraşmak istemedığıni.  kucağında  avutmaya  çalıştığı  Betül'ü  göstererek. onun seni sevmesine izin vermiyorsun." "Hayır sen yanılıyorsun.  Bilge'nin  ablası  olan  Asude'nin  çocukları  ara  sıra  ziyaretine  gelmese  sıkıntıdan öleceğinden şikayet etti.  selamlar  söyledi. Bilge  onun  gönlünü  aldı."  dedi  Gönül'e. her hatanızı affederiz. Onlar  gücendi mi dünyan da yanar. Sen  o insanları hoş göreceksin.  amcasının  durumunu  sordu.  Selamsa  zaten  söylüyorum." dedi. Beni oldum olası sevmedi. ahretin de.. yanında kimseciklerin olmamasından duyduğu sıkıntıları  anlatarak.  geçimlerini."  dediyse  de  Gönül. biliyorsun. Anasının bir sözünü hatırladı: "Sen  bize bakma oğlum.  Aslında  Bilge  iyi  biliyordu  ki.  Öyle  bir  hal  vardı  üzerinde.  Sinirleri  yatışıncaya  kadar  babası  bile  ona  yaklaşamazdı. telefonu kapattı: "Niye  böyle  yapıyorsun." Bilge  Gönül'e  işaretle.  memleketlerinin  artık  tadının  kalmadığını." Bilge'nin  yüzünde  bir  tebessüm  belirdi.. Size göre pot kırar.  Kendini  aştığı  zaman  onu  durdurmak  da  mümkün  olmazdı. Mehmet  emminin  bağlara  iyi  bakıp  bakmadığını.  Onu  aramak için  hemen  telefona  sarıldı. Senin gibi diplomatça. Kadın sana ne yaptı ki?  O ne de olsa bir taşralı." ----------1 187 I---------Gönül  çok  ender  hırçinlaşırdı. Uzun uzun sohbet etti. Biz anayız. Birdenbire sesini yükseltti ve bağırdı: "Ne demek istiyorsun sen?  Ben  sana  politika  mı  yapıyorum?  Ne  zaman  annenle  ." "Ne  konuşacağım  annenle.  seni  de  istiyor. Bilge annesiyle vedalaşarak.----------1 186 i---------çocuklarına bedduası kolay kolay tutmuyor. Gönül uzaktan söze karıştı: "Benden de selam söyle."  dedi.. ince konuşamaz..  "Gel  konuş.  Yazın  inşallah  fırsat  bulurlarsa  gelebileceklerini  söylemeyi de ihmal etmedi.  rahatlattı. sen asıl babanı gücendirme.  Annesi  de  ona  "zeytin  bağlarının  sökülüp  yerine  yazlık  villaların yapıldığını. Zeytinlerin durumunu.  yaz  ayları  gelince  kasabanın  en  büyük  şehirlerden  bile  kalabalık  hale  geldığıni.  artık  yaşlandığını.  Anacığını  uzun  zamandır  ihmal  etmişti..

 bana çatma bahaneleri buluyorsun! Bıktım şu senin ailenden! Hiç birisi beni  sevmedi! Ben size ne yaptım?" Dizlerinde uyutmaya çalıştığı Betül'ü. Bu sefer de öyle olmuş- . anne.  onun  bir  iki  kere  kendisine  "anne"  dedığıni söylemişti. Bilge  çocuğun  gerçekten  farklı  olduğunu  seziyordu.  anne" tekrarları ondaki bütün sıkıntıları alıp götürmüştü. anne. içeri geçen  Gönül'ü  sakin  tavırlarla  izleyen  Bilge. minderle birlikte kaldırarak kenara bırakıp. En azından Bilge durumu öyle algılamıştı. anne.konuşsan.  Kendini  tutamayarak  salona  geldi. Sanki o başka bir şeyden alınmış da bu  olayı bahane yapıp parlamıştı. Doğrusu o.  Kızının  "Anne.  Betül  "anne"  diyerek  ellerini  babasına  doğru  uzattı.  Ama  Gönül'ün bu seferki tehevvürü biraz  farklıydı.  Gönül sık olmasa da zaman zaman bu nöbetlere girerdi.  Gönül.  Daha  şimdiden  onları  kontrol  ediyor ne zaman sıkıntılı bir ortam olsa adeta müdahale edip ortalığı yatıştırıyordu. Bilge.. Deneyimlerinden biliyordu ki  şu  dakikada  onunla  ilgilenmek." Gönül  içerden  sesleri  duymuştu.  Yerde  oturmakta  olan  kızı  Betül'ün  yanına  çöktü. kendisini şu anda evrenin merkezine oturtulmuş kadar yücelmiş hissediyordu..  Dili  yeni  yeni  çözülüyordu  minik  yavrunun.  karısının  bu  tarz  tepkilerine  alışkındı. sanki hiçbir şey  yokmuş  gibi: "Gönül çabuk gel! Bak  seninki ne diyor sana?" ' "Anne.  ne  yapması  gerektiğini  tam  bilemiyordu. Bilge içerdeki  Gönül'e seslendi. Fakat babası ilk kez konuştuğuna şahit olmuştu ve Betül "Anne" kelimesini  o kadar açık söylemişti ki Bilge bile şaşırmıştı.  peşinden  gidip  gönlünü  almak  bo-şunaydı.

..  size  yaramadı  galiba. niçin öyle  aniden  parladığına anlam veremedığıni söyledi. Biz neler görüyoruz.  Ona  karşılık  başka  birisi  konuşuyordu  Bilge'nin  yüreğinde:    "Allah  sevdiği  kullarına -----------1 189 I---------dünyayı  dar  eder.. Yakında anlaşılır..  Sen  insanların örnek  aldığı  bir  insansın;  yanlış  yaparsan  kendini  de.  Gönül  iyice  sakinleşmişti.  Zaten  siz  Müslüman  erkeklerin  tek  anladığı  bu." "Yine  başlama  Allahını  seversen!  Nereden  çıkariyorsun  bunları? Bir  rüya  görüyorsun.  Allah  evınıze  ve  işınıze bereket indirir.  Seni  sevmemin  ve  evlilik  için  tercih  edişimin  en  büyük  nedeni  güvenilirliğin.  üçüncü  el  kadınlara  kur  yaparsınız.  Gönül  "sanki  gerçekten  bir  şeyler  varmış  ve  bunları  biliyormuş  da  bilmezlikten  geliyormuş  gibi"  konuşuyordu." "Dürüst  ol  yeter. Ama kendi kendine sormadan da edemiyordu: "Bu kadın  niye  bu  hale  geldi?  Dindarlaşmak.  kötü  bir  rüya  gördüğünü  söyledi.  Evdeki  karınızın  kıymetini  bilmezsınız.  Bak  sen  de  sevdığın ....  seni  seven  insanları  da  helak  edersin.." Bilge  gerçekten  şaşkındı.  sonra kalkıp bana saldırıyorsun.  Onları  en  çok  sevdikleri  şeylerle  cezalandırır..  Sonra  da;  "Sen  benden  gizli  birtakım  şeyler  çeviriyorsun. Gönül.-----------i 188 I---------tu. gidip  dışarıda  ikinci. Ama Hayır ille de nefislerınızin peşine düşeceksınız. sen  gidip  dışarılarda  fingirde." "Eski sevgililerini mi görüyorsun? Herhalde beni görmüyor-sundur.  Çünkü  karısını  gerçekten  seviyordu  ve  onu  aldatmak hiçbir şekilde aklının ucundan bile geçmemişti.  Allah'a  yakınlaşmak.  Eğer  buna  gölge düşürürsen sana hakkımı helal etmem.  Size  maddî  manevî  hiçbir  yararı  olmayan  bir  yığın  kadına  gösterdığınız nezaketin  yarısını  evdeki  hanımlarınıza  gösterseniz.  Ben  sadece  bunun  için  endişe  ediyorum.  Bilge  sabahki  olayin nedenini sordu. Sana nasıl yardımcı olabileceğimi de bilemiyorum."  diyordu  içinden  bir  ses  Bilge'ye." dedi ve ekledi: "Biz evde senin çocuğuna bakalım.." "İnsafsız olma!  Yine  kavga etmeyelim. Sana bu son günlerde bir şeyler oldu ama ben  anlayamıyorum.  Böyle  bir  konuşmaya muhatap  olmayı  kendisine  yedirememişti.

  dindarlık  anlayışları  gereği. bu cezayı hep çekersin." "Bu bir ceza mı." "Neyin cezası?" "Kadın konusundaki yargının cezası. bir yığın sanal Bilge arasında bocalıyordu." Sonra bir başka Bilge sahneye çıktı. Sen gönlünde O'na vermen gereken yeri ve değeri karına verirsen.karının eliyle tokatlanıyorsun." "Hangi yargının?" "Evliliğe  fazla  önem  vermen  ve  kadını  kendi  iç  dünyanda  hakkı  olmadığı  yere  oturtmandır. Sen  kadıncağıza.  kaderi  ilahî. Senin böyle bir çi- . O seninle  mutlu olmak için evlendi.  kadın  özgürlüklerinin olabildığınce  istismar  edildiği  bu  zamanda.  öyle  serbest  kadınlar  tarafından  dünyaya  bağlandıkları  i-çin. Allah da  seni o kadinin eliyle  cezalandırır.  O  mütedeyyin  zatlar. Hatta onu saçlarından tutup bir  güzel  pataklamak  istiyordu." "Ben  sana  söyleyeyim.  Kadının  tapınmaya  layık  olmadığını  gösterir. Allah'tan başka dost edinirsen. Yüreğinde kabaran bir öfke  seli  Gönül'e hücum ediyordu. dünyadar  hanımları  yüzünden  sıkıntı  çekip  manevi  tokatlar  yemeleri  nedendir  biliyor  musun?"  Asıl  Bilge.  o  dindar  erkekleri.  içindeki  Bilgelerden  üçüncüsünün  sorduğu  soruya  cevap  verdi:  "Hayır. O çok daha farklı konuşuyordu: "Dindar insanların. yazgı mı?" "Bu bir yazgı ama aynı zamanda bir ceza. Bunların hangisi gerçek Bilge idi? Ve  hangi fikre güvenmeliydi? İyice bunaldığını hissetti.  Daha  o  düşünce  sona  ermeden  bir  başka  fikir  hücum  ediyordu kafasına: "Olur mu canım! Bu çile senin çilen ve bu yazgı senin yazgın.  Yoksa  bir kadının seni bu hallere düşürebilmesini nasıl izah edebilirsin?" Bilge. senin çilende kötü rolü üstlenmiş olmasından dolayı acımalısın.  dünyadar  hanımları eliyle tokatlayıp cezalandırıyor.

 SinHa'yı ilk defa bir insan formunda ve  maddesel görüyordu. Sonra bıraktı. hocamız geldi.  Sarhoşluğun  verdiği  etkiyle  Bilge'nin  ayaklarının  dibine  yığıldı. SinHa'nın  görüntüsünde  bir  oynama  oldu. Gönül gördüğü manzaranın şaşkınlığını üzerinden atamadan. Bu sesin kaynağı sanal Bilgeler değildi. Bilge büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordu çünkü  şu an gerçekten ona sarılarak doyasıya ağlamak istiyordu.  SinHa  iki  koluyla  onu  sararak göğsüne bastırdı. SinHa onu kendine doğru  çekti. "Bak biraz işin özüne yaklaştın.  SinHa  karşısında  alışageldiği  ihtiyar  insan  suretinde  beliriverdi. Gönül vücuduna yayılmış tarifi  imkansız  hazzın  sarhoşluğu  içindeydi  ve  kendisini  sanki  hava  boşluğuna  düşmüş  kuş  gibi  hissediyordu.  Bunu fark eden Bilge bir sevinç çığlığı attı: "Neredesınız hocam? Sizi ne çok özledim bilseniz!" O  bu  sözleri  söyler  söylemez. boşlukta  kalan elleri kendi bedenine sarılıverdi.  Ancak sarmak için uzattığı kolları.leden. "Keske ben hiç  evlenmeseydim." dedi kendi kendine. Bilge'ye döndü ve: ." Gönül içeri girdığınde elinde bir şeyler  vardı. ihtiyar adamın görüntüsünün içinden geçti.  kelimelere  dökülemez  bir  lezzetin  doruğuna  ulaştırmıştı.  Işık  haleleri  şeklinde görünen  bedeni  biraz  daha  matlaştı.  Üzerinde  dokunmuş  deriye  benzer  ama  Bilge'nin  hiç  görmediği  cinsten  bir elbise beliriverdi. Bilge  kırk  yıllık  bir  ahbabıyla  karşılaşmış  gibi  ona  doğru  koştu  ve  sarılmak  istedi. Gönül sanki aniden başlayıveren --------------1 191 I------------bir  fırtınada  sürüklenircesine  SinHa'nın  önünde  buldu  kendini. "Şimdi yaklaş." dedi SinHa. Bilge daha önce hiç tatmadığı tarifi  imkansız  bir  doyuma  ulaştığını  hissetti.  SinHa.  SinHa'nın  dokunuşundan  içine  akan  sıcaklığı  tarif  edemiyordu  ama  o  müthiş  enerji  bütün  moleküllerini  ayrı  ayrı." dedi bir ses. Ve Bilge ile kucaklaştı. böyle bir sınavdan geçeceğini bilseydi belki de seninle hiç evlenmezdi" Bilge.  Bu  işleri  beceremiyorum.  Elin  kızını  da  beraberimizde yaktık. Sırtını sıvazladı. Kısık sayılabilecek bir tonla içeriye seslendi: "Gönül gel.  Bilge  tuhaf  bir  haz  yaşamanın  sarhoşluğundaydı. Çığlık atmamak i-çin kendini zor tuttu.

 Bilge: "Ben onu cefasına rağmen seviyorum ama o benden hep şüpheleniyor. Unutma ki  siz birbirınıze katıldınız. Siz insanlar  yaradılışınız gereği aldanmaya  ve aldatmaya eğimlisınız. senden daha kötü." "Ama sayısız sevgililerınız var. senin mizacindaki bir negatif resimdir.  sen  onun  pozitif  aynadaki  yansımasısın. Ama sen de bana söz vermelisin. ne de aileni eleştirecek. onun  kendi nefsindeki çirkinliktir. Ne sen ondan daha iyisin ne de o. Ve asla senden başkasını gözü görmeyecek. Hangınızin göğsünde ikiden fazla kalp yok ki?" "Hocam insanların bir tek kalbi yok mu?." "Peki sence şüphelenmekte haksız mı?" Bilge karar veremedi.. O senin  negatif  aynadaki  görüntün." dedi. SinHa: "Fiilen aldatmamış olabilirsin. Onu üzecek hiçbir hareket yapmayacaksın. Sonra umursamaz bir eda  ile: "Ama ben onu hiç aldatmadım ki. Sana hayranlık  duyacak ve ne seni. nasıl oluyor?" "Her sevgili bir kalp anlamına mı geliyor?" "Hayır. Aldatma yürekte."O artık sana bağırmayacak. Zaten asıl aldatma da o değil.  Onda  sevmedığın her bir hal. gönülde  olur. münafıklık anlamına geliyor?" "Bir insanın iki kişiyi sevmesi nasıl münafıklık olarak yorumlanabilir ki?" ." dedi. Onun sende gördüğü her kusur.

  Adeta  iradesi  elinden  alınmış  seçeneksiz  bir  bağlılık  halindeydi. Üstelik Allah'ı çok sevdığınızi de iddia ederek." "Yani bir başka sevgi kalbimizde var olamaz mı?" "Görünüş  olarak  mümkün.'  İşte  asıl  aldatma  bu.  Ve  o  sevgi  kalbinde  karar  kılmışsa  başka  sevgilere  önem  vermez.  Zaten  bunu  hep  yapıyorsunuz.  size  gönderdiği  Mesajda  'Biz  hiçbir  erkeğin  göğsünde  iki  yürek  yaratmadık.. o yürekteki diğer suretleri görünce kendi adına sinirleniyor  ve senin onu aldattığına karar veriyor.  O  bir  insan. Güya kendi hakkını savunuyor.  Gönül'ün içinde bulunduğu hal Bilge'ye dokundu: "Gönül hep böyle mi kalacak?" diye  sordu. Hepınız birbirınızi dürüst olmaya.  mevkiınızi seversınız..  Ama  siz  o-raya.  Yaratıcı. Yaratıcı o aynada güzelliğini seyrediyor.'  Ama  siz  karınızı  seversınız.----------1 192 I---------"Bak.  O  yüzden  de  hep  aldatıyorsunuz.  küsmesi  olacak.  Yaratıcı  size  bir  sevgi  için  bir  yürek  verdi...  sanki  ilk  defa  . O kalp ki sadece Yaratıcı'yı sevmek üzere inşa  edilmiş.  derin  bir  saygı  ve  hayranlıkla  Bilge'ye  bakıyordu.  inanmış  olmazsınız.'  diyor. öfkeleniyor.  kaprisi  olacak. ona gülümseyerek cevap verdi: ----------1 193 I---------"Ne o." Bu  sırada  yerde  yatmakta  olan  Gönül.  emin  ol  yeryüzünde  yürüyen  bir  canlı  kalmazdı. Allah'ın  sevgisi  dışında  her  şeyi  sokuşturuyorsunuz.  Sadece  bu  sevgi  meselesi  yüzünden.  çocuğunuzu. bunu yaparken bile Allah'ı aldattığınızı unutuyorsunuz. aldatmamaya  davet ediyorsunuz ama.  Yani  demek  istiyor  ki.  Çünkü  evrenin  en  kıskanılır  maddesi  insanın  yüreğinden  doğan  bilinçli sevgidir. Senin karın.  'insan. Hakkinı ararken.. Ama  unutuyor ki orada yer tutmak onun da hakkı değil. SinHa. sevgisi olacak. Eğer her yaptığınızı aninda cezalandırmayı  murat  etseydi..  Siz  tek  yürekte sayısız tanrıya yer açtınız.  gözlerini  açmış.  Yaratıcı  merhametli olduğu için sizi cezalandırmıyor. Oysa  O.  Ve  sonra  barışacak  ve  her  barışın  ardından. Hatta Allah'tan ve O'nun buyruklarını getiren Elçiden daha fazla seversınız. Allah'ın hukukuna  müdahale ettiğini aklına bile getirmiyor. şimdiden onun seninle kavga etmesini mi özledin?" "Hayır ama  bu  hali  doğal  değil. Çünkü o sevgi bir aynadır.  Hırçınlığı  olacak.  diyor  ki;  'Beni  ve  Elçimi  kendi  nefsınızden  bile  çok  sevmezseniz.  Ama siz onu sürekli bulandırıyorsunuz.  ancak  Yaratıcı'yı  gerçek  anlamda  sevebilir.

  Çünkü  biz  insanız.. Ama sizden bazıları da bu güce sahipler.  Ayrılırken." "Hocam  bu  ne  iştir  böyle?  Yani  bizler  de  motorlar  ve  makineler  gibi  ayarlanabilir  varlıklar mıyız?" "Elbette. onu istedığın ayara getiririm. Sizin tabirınızle  rölanti  ayarinı  yükselttim. Hâlâ da böylesi var yeryüzünde.  Şimdi  hâlâ  o  haz  içinde. Evlenmiş olmaktan pişmanlık duyuyordun. diledığıni  yapabilme  özgürlüğü. Öfkeyle sarsılırken yarım saat sonra büyük bir pişmanlık içinde  gelip boynuma sarılması." "Ama az önce farklı düşünüyordun. sana yakınlık duyduğu anlardaki dengeye getirdim ve sabitledim." "Öyle  ama  ben  onu  o  haliyle  seviyorum. Eski duruma gelecek ama  artık  eskisi  kadar  sert  esmeyecek.  tekrar  barışmalarla. Kızını diri diri gömecek  kadar acımasız bir adamı bir bakışla adalet ve merhametin numu- ." SinHa: "Meraklanma  hep  böyle  kalmayacak.. sevgilerle.tanişıyormuşuz gibi birbirimizi yeniden sevmenin hazzını yaşayacağız." "Ona ne yaptın?" "Vücudundaki hormon dengesini. bendeki bütün yorgunlukları alıp götürüyor.  Kavgalarla. Ama bunu yapabilme gücü  herkese  verilmiş  değil. Sizin aranızdan öyle insanlar çıkmıştır ki elde  ettikleri  Hakikat  bilgisiyle  bizim  bile  bilmediğimiz  sırlara  eriştiler  ve  birçok  insanın  kimyasında değişiklik yaptılar. diledığıni  seçip." "Kimdir bunlar?" "Peygamberler ve kimi saf bilgi erleri.  Çünkü  o  takdirde  insanın  bilinci.  elinden  alınmış  olur  ki  bu  da  sınanmanın özüne aykırı düşer. Bazen onun kavgasını.. nefretlerle birbirimizi o-yalayıp gideriz.  çığlıklarım özlüyorum..

  ona özgü bir davranış değildi elbet." -----------1 195 I---------"İkisi birden nasıl olabilir?" "Sizi kendimden gizlersem gitmiş olurum.  Yine  aynı  bakışla  parmaklarından  sular  akıttı. siz gittiğınız zaman gerçekten gidiyor musunuz?" dedi Gönül." diyen SinHa şekil  değiştirerek  her  zamanki  holigramik  görünüme  geçti:  "Bugünlük  bu  kadar  yeter.  ayağa  kalktı. Bedenine ne olduğunu anlayabilmek için organlarını  tek tek kontrol etti.  SinHa  elinin  ayasını  Gönül'ün  göğsüne  koydu. ya da zaman zaman  onunla kavga eden ve ne zaman ne  yapacağını tam olarak bilemediği bir eş için karar  vermesi gerekiyordu.---------1 194 1--------nesi  haline  getiren  Elçiyi  düşün. "İşte şimdi oldu.  bu  halde  kalmasın  ama  eski  hali  de  olmasın." Gönül tamamen kendine gelmişti.. "Hem evet.  Gönül bu temastan utandı ve  geri çekildi. kendimi sizden gizlersem hep yanınızdayım  demektir. İstersen tekrar düşürürüm."  dedi.  Gönül  de  ona  bakıyordu. eski haline gelir. Benim burada yaptığım çok basit bir şey Onun kimyasında zaten var olan bir maddenin  miktarını yükselttim o kadar.  .  Gitmem  gerekiyor. Çok önemli bir karar verecekti. Onların arasında öyleleri vardı ki. Bilge düşündü ve: "Hocam.  Bu. hem Hayır.  Ben  sizin  kavganızı  izliyordum. Daha sonra omuzlarını  silkeleyerek  şaşkinhğinı  belli  edercesine  başını sağa sola salladıktan sonra koltuğa hemen Bilge'nin yanına ilişti: "Hocam." Bilge ciddi bir seçim yapması gerektiğini düşündü.  Avucuna  aldığı  kum  ve  çakıl  taneleri  onun  bakışının  etkisiyle  zikretmeye  başladılar. O'nun takip ettiği yolu takip ederek aynı hakikat bilgilerine ulaşan bir çok insan geldi  geçti.. Ya  hep ona hayranlık duyan ve ne zaman ne yapabileceği bilinen bir eş.  SinHa  şefkatle  Gönül'e  baktı. Ondan önce de ondan sonra da bu gücü kullananlar hep  olageldi.  Bana  verilen  emirler  arasında bu da olduğu için bunu yapmaya mecburdum.  İşin  istemedığınız boyutlara varacağını  gördüğüm  için  müdahale  etmek  zorunda  kaldım.  Ben  ancak  sizi  görmek  istemediğim  zaman  görmem." "İkisi aynı şey değil mi?" "Hayır iki  durum  aynı  değil. sadece üç beş saniyelik bir bakışla kömürleşmiş  bir kalbi elmasa dönüştürebildiler.

 Ben olmasam bile benim türümden ve diğer türlerden en az yüz yetmiş altı varlık seninle hep beraber. bu duyguları ve ilişkileri yaratan da Allah'tır." "E kızım zaten bizim size vermeye çalıştığımız da bu bilincin süreklilik kazanmasıdır. O yüzden de size gafleti bahşetti ki rahat edesınız.Görmek istersem.  Şu  anda." "Ama hocam. Sürekli izlendığınızi düşündüğünüzde hayatınız zehir olur. mekan olarak mı?" ." "Burada gerçekten kasıt ne?" "Sen zaten her saniye gözaltındasın." "Doğru. Yaptıklarimzdan haz alamazsınız.  Keşke hep bu kavrayış durumunda olsan da gerçeğe ersen. izlemek istersem. başka binlerce görev ve yerde olmama rağmen sizi  de onlarla birlikte izlerim. Utanacaksan asıl O'ndan utan. Bütün bunları geç.  Bu  durumlarda  beni  görmenizi  istemem  örneğin?"  "Neden?"  "Utanırım.  kaç  yerdesınız?" "Zaman olarak mı." Gönül: "Peki  hocam  siz.  bir  anda  çok  yerlerde  bulunabileceğınızi  söyledınız. Senin en çok utanacağın hallerinde bile onlar senin yanı başında ve seni izliyorlar." "Bizim  size  göre  veya  en  azından  bizim  dışımızdakilere  göre  ayıp  sayılabilecek  bir  yığın  eylemimiz  var. Yaratıcı seni her saniye bizatihi izliyor ve görüyor.

  Hiç  formatlanmamış  bir  disket  kullanılamaz.  'Her  çocuk  İslam  fıtratı  üzere  doğar.  Sizin  zamanınız ile  bizim  zamanımız  farklıdır. Gönül.. Allah! Ben mekanı  kastetmiştim  ama  siz  farklı  zamanlarda  da  mı  bulunabiliyorsunuz?" "Zaman  sizi  bağlayan  bir  kavramdır." dedi Bilge. Ve  tabi size göre bin yıl geride kalmış zaman da öyle.  biz  de  kızınızın  o  fiili  işlemesine  engel oluruz." "Biz mi fomatladık?" "Mesela bilgisayarınız için boş bir disket aldınız."Allah. Eğer Yaratıcı size merhamet eder de.  İlla  birileri onu formatlayacak.  O  da  o  işi  yapmamış  olur. onun hikmetini bir türlü çözemiyordum.  bize  emredilir... İnsan tabiatı da böyle." "Hangi hadisi kastediyorsun?" "Peygamberimiz." "İyi ama çocuğumuzun işlediği bir suçtan dolayı biz niye cezalandırılıyoruz?" "Çünkü onu siz formatladınız. Tabi  tamamen  aldığımız  emir  doğrultusunda. Bilge'ye dönerek: "Neyi anladın?" "Çocuklarla ilgili bir hadis vardı.  o  işle  karşılaşmasını  önleriz." "Peki zaman içinde  farklı  yerlerde  bulunmanin gereği  ne?  Yani  bunun  pratikte  bize  faydası ne?" "Biz  kendi  başımıza  hareket  etmeyiz.  ömrünün  bir  yerinde  öyle  kötü  bir  iş  yapacak  ki. . "Mesela  kızın  Betül.  bu  iş  hem  onu  hem de sizi  olumsuz  etkileyecek.  Yani  size  göre  geleceğe  gideriz  ve  o  işi  yapmadan  önce  müdahale  ederiz.'  Doğru  anlamışım  değil  mi  hocam?" dedi Bilge.  Sonra  onu  anne  babası  Yahudileştirir.  Hıristiyanlaştırır  veya  Mecusileştirir... Böylece siz de o da Yaratıcı’nın bağışına ermiş olursunuz. Onu hangi sisteme göre formatlarsanız  o  da  ancak  o  sisteme  göre  çalışır.  Sizin 'yüz yıl sonra' dedığınız zaman dilimini ben şu anda yaşamaya başladım bile.  Belki  üçünüzün  de  sizin  deyimınızle cehennemlik olmasına yol açacak.  Daha  önce  de  söylediğim  gibi  bize  verilen  talimatlara göre hareket ederiz" "Örneğin?" diyerek açıklama istedi Gönül. sizi yeniden ta başa dönmek  cezasıyla  cezalandırmak  istemezse.." "Şimdi anlıyorum.

 bizde böyle bir zorunluluk .  Mesela biz asla yiyip içemeyiz.  konuyu  bölüyorum  ama  izin  verirseniz  kafama  takılan  bir  soruyu  unutmadan  sorayım.  Onu  siz  formatladığınıza  göre  ondan  hasıl  olacak şeyler de size döner.SinHa: "Doğru  anladın. Yapı olarak bizden çok size benzer.  Tabi-i bizdeki cinsiyet de sizin bildığınız gibi  değil.  Ama  sizinki  gibi  değil. Herkese ömründe en az  bir iki kere yardımı olur. Orada da Hızır bir çocuğu öldürüyor aynı  gerekçe ile. O insan  türüyle çok daha ilgilidir." Bilge: "Hocam Kuranı Kerim'de.  Siz  çoğalmak için enerjınızi birbirınıze yüklemek zorundasınız.  Gerektiğinde  yiyip  içebilen  bir  varlığın  bu  kadar  geniş  bir  değişim  ve  düfüzyon  kudretine  sahip  olması  bizleri  hep  hayrete  düşürür.  Sizde  erkeklik  dişilik  var  mı.  Tam  da  bu  anlama  gelir. Peki üremeniz  yani eksilip çoğalmanız nasıl? Biz cinsel  yaklaşımlarla yani sıvı transferi ile birbirimize türümüzü yüklüyoruz ve aramızdan dişi  o-lanlar  bunu  içinde  besleyip  sonra  doğuruyor. O tam bir  insan dostudur ve zaman gezginidir.  siz  de  eksilip çoğalıyor musunuz?" "Evet  biz  de  eksilip  çoğalirız." Bilge: "Şey. İsterse yiyip içebilir.  Biz  negatif  ve  pozitif  diyoruz.  Siz  erkek  ve  dişi  diyorsunuz. Yiyip içmiyorsunuz. Musa'nın birlikte yaptıkları bir yolculuktan söz  edilir. Hızır ile Hz." SinHa: "Hızır zamanın tersinden gelen bir kuldur. Onunla ilgili hikayeyi biliyorsunuzdur. Bir anda sayısız yerde belirir  ve  sayısız  insana  yardımcı  olabilir.

-----------1 198 I----------yok. DOĞALLIK VE YAPAYLIK Gönül. Ama sonuç  olarak bizim de bir gün ışığımız söner.  zaaflıyız. Dolayısıyla çoğalmamız da işin gereği olarak  sizin deyimınızle  eşeysizdir.  yer  içer. Gönül SinHa'nin hep kendileriyle beraber olduğuna ve onları  izledığıne  yönelik  inancını  sürdürdü." "Hocam.  Çünkü  biz  hem  dişiyiz. biz türler.. Bu. aynı oranda da azalırız. SinHa onlar gözünü açıp  kapatmcaya kadar görünmez olmuştu.  bin sekiz yüz on dokuz yerde benzer ve başka işler yapıyorlar.  Bir  varlık  olarak  karşınızdayım.  Daha  sonraki  günlerde  ve  haftalarda da bu duygusunu hep canli tuttu.  iyilikler içinde kalın. Bizi ilgilendiren işlerin miktarı kadar çoğalır.. Sizinle bu sohbeti yaparken aynı anda yine adı SinHa olan diğer benler.. Yani size göre öldü.  SinHa'nin gittiği  inancında  değildi.  hatta  zihninden. Havva'nın annesiz..  Şu  anda  üç  yerdeki  işim  bitti  ve  benim  var  olan  sayım bin sekiz  yüz on altıya düştü.  O  zaman  da  diğer  SinHa diyecek ki filanca yerdeki SinHa eksildi. Bunu anlayasınız diye söylüyorum. Selam!" Bilge ve Gönül aynı anda ayağa kalktılar ve "Selam" dediler. Her bir türün çoğalma şekli farklı da olsa  üç  aşağı  beş  yukarı  aynıdır.  Her  ne  yapsa." "Işığınızın sönmesi ne anlama geliyor?" "Sizin deyimınızle ölüm.  O  yüzden  de  müthiş  bir  utanma duygusu kaplamıştı  içini. sayı bana emredilen  işlerin  sayısına  göre  artar  ve  eksilir. Bu saniyeler ve dakikalarla ifade edilebilecek bir  zaman  içinde  değişebilir.  Yerınızde  olsam  bu  konu  üzerinde biraz düşünürdüm. Bilge onu zaman zaman uyarıyordu: "Biz  beşeriz.  Örneğin  şu  anda  ben  sizinle  beraberim.  Birkaç  dakika  içinde  sizi  terk  edeceğim. Ki bu konu gelecekte çok tartışacağınız meseleler  arasında  yer  alacaktır.  eksikliyiz.  iyi  ve  kötü  hallerimiz  var.  Sizin  fotokopi  dedığınız tekniğe  benzer  bir  çoğalmamız  var.  her  neye  yönelse. Hz. İsa'nın da babasız doğduğuna inanırız.  tortu  bırakır  ve  . Siz bunu nasıl  algılıyorsunuz?" "Demek  ki  sizde  de  eşeysiz  üreme  mümkün.  kalbinden  bir  şey  geçirecek olsa. SinHa tarafından fark edileceğine inandığı için büyük bir ıstırap haline  getirmişti hayatını. Kısacası  bizim  çoğalıp  eksilmemiz  sizinkine  benzemez.  hem  erkek. Siz aileler halinde yaşarsınız.

 Şimdi  O.  mama  hazırlamak  üzere  acele  ile  mutfağa geçti.  Allah'ın  huzuruna  çıkılabilecek  temizliğe yetebiliyor. seni temiz sayarım. bana Abdest al.' diyor.çiftleşiriz.  Bizi  yaratıp  varlık  sahnesine  atan  kudret  bu  formlarla  bizi  kabul  etmiş. Bilge çocuğun altını pislettiğini fark etti ve Gönül'e seslendi: "Canım bu altını kirletmiş. sen de 'Hayır ben temiz olmadım.' deyip  kendine kahrediyorsun. Bu da bir tür edepsizliktir.  Bak  abdest  almamız. Betül'ün ağlama sesi geldi içerden." . Bu kez de verdiği cevap öncekilerin aynısı oldu." Gönül  de  kendisini  sakinleştirmek  için  yapılan  bu  açıklamalara  karşılık  her  seferinde;  "Onu biliyorum ama yine de utanıyorum.  Onu  Bilge'nin  kucağına  bıraktıktan  sonra. Demek ki teslim olmaktan ve O'nun  koyduğu ölçülere uymaktan başka çare yok. içimiz maddî manevî pisliklerle dolu. istersen önce temizle sonra mamasını  verirsin. Oysa O da biliyor ki. Hemen çocuk odasına geçti ve Betül'ü alarak salona  getirdi." yanıtını veriyordu.  Bunların hiç  birisi  ayıp  değil.

 su ısıtıcısına suyu koymuş fincan ve kahveyi hazırlamıştı  bile. "Olur  tabi  canım.  Hep  böyle  yapardı. Ensesinden öptü: "Güzel kadınım.. Sen otur."  dedi." Bilge: "Hayır hayır! Sen git çocuğunla ilgilen. sonra da bana bir kahve yapabilir misin?" Gönül yine oldukça memnun ve rahat bir eda ile. mutfaktan yumuşak bir ses tonu ile cevap verdi: "Peki canım.  Başka  türlü  davranma  hakkı  olduğu  halde  içinden  gelerek  beni  seven  kadın  nerede.  Karısının  bu  hale  düşmesinden  büyük  bir  utanma  hissetti. Normalde  onun. çocuğun mamasını  da hazırlarım. Gönül.  ben her şeyi yaparım. Sanki Gönül ölümcül. arkadan eşine sarıldı."  demesini  beklemiyordu.. Bilge. "O benim eşim." "Eğer sen memnun olacaksan.  "Yanlış  yaptım. Sen de kahve içmez misin?" "Ama canım ben sana hizmet etmekten düşünemeyeceğin kadar haz alıyorum. tedavisi olmayan bir hastalığa  yakalanmış da bundan habersizmiş gibi.  İstiyorsan  önce  senin  kahveni  yapayım  sonra  çocukla  ilgilenirim.  Çünkü  o.  hemen  geliyorum. daima ve hep iradesizce beni sevecek bu robot nerede?" Bu sorunun sonrasında  birdenbire büyük bir keşif yapmış gibi sarsıldı: "A---------1 201 I-------man ya Rabbi  sen  ne  büyüksün!  Senin  insanlara  verdığın önemin  içeriğini  şimdi  .  Beni  kendi  arzusuyla  seven  kadınımı  geri  istiyorum." dedi içinden. Bilge'nin  içine  bir  hüzün  çökmüştü. sen git çocuğunla ilgilen. onu bağrına bastı. hemen geliyorum.  sen  de  babasısin!  Ne  olur  altım  sen  temizlesen  yani!"  diye  tepki  vermesi  gerekiyordu.  Gözleri  nemlenmişti. O beni daha çok memnun eder."  diye  geçirdi  içinden. Ben kahvemi yaparım. peki işte gidiyorum. Kalktı mutfağa geçti. bu kadar bağlılığı ondan isteyemem.  "Eee  canım." Bilge  duygulandı  ve  "Ne  yaptık  biz  bu  kadına  böyle?"  dedi.---------1 200 i-------Gönül." Bilge  şaşırdı.  Gönül'ün  "Peki  canım. Bilge biraz da test etmek için: "Tamam canım.

 Eşi ve çocuğu bir anda başka anlam kazandılar  gözünde.  Allah"  diyordu." Coşku içinde mırıldanmaya başladı; "Sen benim efendimsin.. Eşine sımsıkı sarıldı ve "Sakin ol canım! Kendine gel canım!" diyerek. hiç şahit olmadığı bir iç coşkuyla Allah'ın adını zikretmeye başladı.  Birlikte  salona  geçtiler  ve  hazır  bekleyen kahvelerini sessizce yudumladılar. Acaba cezbe dedikleri bu muydu? Eğer buysa. daha önce meczup denilen  insanlara ne kadar da haksızlık yapılmıştı. Yaradanımsın." Bilge yüreğinin ferahladığını." Gönül sesleri duyarak mutfağa koştuğunda.  Hiçbir  hareketini  kontrol  edemiyordu. Allah.  onu yatıştırmaya çalıştı. Tanımadığı.anladım. isteyerek sana inandım ve sana kulluk etmeye  hazırım. ne hallerin var da biz ondan habersiziz.  Normal  davranmaya  başladığını  göstermek  için  eşinin  kollarını  çözdü.  Seni  seviyorum.  sahibimsin. sana  kulluk ederim. âlemdeki her  şeye karşı sonsuz bir sevgi duyduğunu hissetti." dedi... "Seni tenzih ederim Rabbim. Gönül  eşine  sarılmış  öylece  duruyordu.  Bana  sevmeme  hakkını  verdığın halde onu reddedip sana geldim.  Allah. Kendine hakim olmamaksızin sayısız kere tekrar etti "Allah.  Bilge  sakinleşmişti. . Seni tenzih ederim ve senin huzurunda kendi iradem ve arzumla eğilirim. Adeta bütün âlem yuvası. onun hâlâ sarsıla sarsıla Allah lafzını tekrar  ettiğini gördü.  Sena  kurban  olayım  Rab-bim. Coşku  içindeydi  ve  bilinci  elinden  almamışçasına  "Allah. bütün insanlar  ise çocukları kadar sevimli göründü ona.  Vücudu  zangır  zangır  titriyordu. Demek senin yanında bizi diğer varlıklardan farklı kılan yanımız bu. Allah.. Kadın sesi Bilge'yi insanî boyutlara döndürmüştü. Az önce yaşadığı halin ne olduğunu  bilemiyordu. bütün kainatı kuşatacak kadar genişledığıni. Rabbimsin.

  uzun  süre  yürümekten  hoşlanmazdı. Evden  çıktıklarında  saat  13. sana canımı bile veririm kocacığım.  Ama bu sefer gıkını bile çıkarmamıştı.  Gönül  hiç  yakınmadı.  Bu  da  Bilge'nin  dikkatini  çekmişti." Bilge.  geçmişte  tarikatlerle  yakından  ilgilenmiş." Hemen  içeri  geçti.  Gönül'ü  eski  haline  çevirmesini  istiyordu. Bilge ile de geçmişe yönelik güzel anıları ve dostlukları  .----------1 202 I---------Bilge  SinHa'yi  düşündü. Arzular insanin başına neler açabiliyormuş meğer." dedi.  ikisi  de  yoruluncaya  kadar  sahilde  dolaştılar.  Bir  an  önce  gelip.  Ama onu nasıl yeniden gelmeye razı edeceğini de bilemiyordu. hoşgörülü ve geniş bir  hayat anlayışı olan bir insandı.  Çünkü  Gönül.  hatta  bir  süre  bir  şeyhe bağlanarak tarikat deneyimleri yaşamış ama nispeten rahat. Vaktin  ikindiye  yaklaştığı  dakikalarda  sahildeki  bir  balık  lokantasına  girdiler. Seni çok seviyorum. Hava da güzel biraz geziniriz.  Kısa  zamanda  hem  kendisi  giyinmiş  hem  de  çocuğu  hazırlamıştı.  Bilge  de  kendilerine  yapılan  çağrıyı  memnuniyetle  kabul  etti.  Ahmet  Muhip.  Gönül'ün  de  duyabileceği  bir  sesle söylemişti. Gönül programlanmış olarak olumlu cevap verdi: "Peki canım! Hemen hazırlanıyorum. "Niye böyle bir şey istedim ki. Sonra  içine  düştükleri  olumsuz  atmosferi  yumuşatmak  için. Gönül hemen atıldı: "Ne arzu ediyorsun canım?" "Hiçbir şey" "İste."  dedi  ama  içinden  de  "Ne  yaptık  böyle  bu  kadına?"  sorusunu tekrar etmekten kendini alamadı.  Bilge ise onların giyinmesini beklerken çocuğun arabasını hazırlamıştı. Ahmet Muhip onları  kendi  masalarına  çağırdı. onun gönlünü hoş etmek için: "Ben  de  seni  seviyorum  canım.  Gönül'e  bir  öneride  bulundu: "Canım istiyorsan kalk biraz sahile inelim.00'e  geliyordu.  içeride  Kanal X'te medya üzerine program ya----------1 203 I---------pan Ahmet Muhip ve eşiyle karşılaşmak ikisi için de hoş bir sürpriz oldu." Bilge kendi kendine konuştuğunu  sandığı  son  cümleyi.  Bilge  bir  taksiyi  çevirdi  ve  boğaza  indiler.

  ancak  bir  hipnozun  etkisiyle  mümkün  olabilecek  derin  hayranlıkla  bakıyordu. Gönül. Gönül kendi kararını açıklamak yerine gene Bilge'nin isteğine  uyacağını belirtmekle yetinerek.  Ahmet  Muhip  arabaya  binerken  arkada konuşmaya dalmış hanımlara çaktırmadan Bilge'ye sordu: "Yahu kardeşim." "Sen  onu benim  külahıma  anlat!  Bu  zamanda  hiçbir  kadın durup  dururken bu duruma  gelmez.  Bilge'ye." dedi. Uzun ve zevkli bir beraberlik oldu bu her ikisi için de. özel bir şey yaptığım yok.  Vallahi  bizimkilerin  bizi  bir  dövmedikleri  kaldı.  Onun  hali.  Eşleri  ise  bu  süre  içinde  birbirlerine  başlarından  geçenleri  anlatmayı  yeğlediler. Yemeği birlikte yediler.  kendinden  geçiyor  adeta.  Oğlum  zamane  kadınlarında böyle şey olur mu?" ." "Bilemiyorum. Anılarını  tazelediler.  Sen  buna  ya  büyü  yapmışsın  ya  da  okutmuşsun.  Yemek  bittiğinde  Şaziye.  onları  evde  kahve  içmeye  çağırdı.  Bilge. sen Gönül'ü nasıl bu hale getirdin! Bana da anlat Allah aşkına! Kadın  sana  bakarken.  Ahmet  Muhip'in  de  karısı  Şaziye'nin  de  gözünden  kaçmamıştı. "Sen nasıl istersen canım. Tabi ki bu  kararda  Şaziye'nin  ısrarının  büyük  rolü  oldu.  Yapılan öneriler ve değerlendirmeler sonrası birlikte gitmeyi kararlaştırdılar.  Lokantadan  çıkarak  Ahmet  Muhip'in  arabasına bindiler. Kadınlar  arabanın  arkasına  oturmayı  tercih  ettiler.  eşinin  fikrini de almak istemişti.vardı.

.' Gerçekten de  o gün istifasını verdi.  benimle  dalga  geçme  Allah'ını  seversen!  Gönül  zaten  iyi  bir  kız." Şaziye.  Bilge." dedi. O  sıralar gazeteciliği bırakmayı düşünüyordu. Eve geldiklerinde akşam olmak üzereydi.  bir  kahve  içip  kalkacaklardı  ama  umdukları  gibi olmadı.  Neden  bir  gazetede  veya  televizyonda  çalışmadığını  sorduktan  sonra eğer  çalışmayı  düşünürse  kendisine  yardımcı  olabileceğini  söyledi.. bahsedilen kişinin kim olduğunu bilmiyordu. Bir  saatliğine  misafir  olmuşlardı  Ahmet  beylere.. arabaya binmekte geciken erkeklere takılmadan edemedi: "Yine  bizi  çekiştiriyorsunuz  değil  mi?  Gözünüze  dizınıze duracak emeklerimiz! Size yaranamayız! Ne zaman bir araya gelseniz bizi çekiştirirsınız!" Ahmet Muhip.  Söz  döndü  dolaştı  medyaya  geldi. Ahmet  Muhip  namazını  genelde  aksatmamasına  rağmen  bu  kez  kılmamıştı ama  aldırmadı. eski haysiyetli gazetecilerin de yavaş yavaş sahneden çekildığıni söyledi." "Peki. Bilge apar topar i-kindi namazını kıldı. Arabayı çalıştırdıktan sonra  Bilge'ye  döndü. Allah geride kalanlara  merhamet etsin ve tez zamanda seni de kurtarsın." .. eşinin sataşmasını  beylik sözlerle geçiştirdi.  medya  patronlarının  gazeteci  kökenli  olmamasından  kaynaklanan  sorunlardan  söz  edildi. ayıp olmaması için sordu: "Hangi Rahmi?" ----------1 205 I---------"Hani şu Cerrahi tekkesine takılan Rahmi abi vardı ya.. Çok güzel bir insandı. 'Ben bu kirli zeminden kaçıyorum. Bugün biraz daha şefkatli anlaşılan..  sen de biliyorsun." Bilge.  Sonra birdenbire hatırlamış gibi: "Ya duydun mu Rahmi abi de ölmüş.  Sohbet  koyulaştıkça  koyulaştı.. kalemini satmayacak nitelikteki  gazetecilere  hiçbir  gazetenin  sayfalarını  açmadığını  yana  yakıla  anlatan  Ahmet Muhip. Bu senin dikkatini çekmiş. bir süre  onunla beraber çalışmıştık.  Gazeteciler  Cemiyeti'nin  fonksiyonunun  Kelaynakları  Koruma  Derneği'nin  işlevinden  ileriye  gitmedığıni.  "Kaza ederim. peki öyle olsun. Sonunda bir gün geldi Ahmetçiğim!' dedi.----------1 204 I---------"Bırak  be kardeşim.  gitti ve bir daha da mesleğe geri dönmedi.  yapılan  öneriyle ilgilenmedi.  Medyanın  kirlendığınden..

  içindeki  sıkıntılardan  kurtulurmuş.'  demişti. Ama evini terk ederek güneyde bir kasabaya yerleşmiş. vefatından üç beş gün sonra bulmuşlar Bir mektup bırakmış  geride kalanlara.  Soyadıyla  o  kadar  uyuşan  hiçbir  insan  görmedim.  Kim  gelip  onun  yanına  oturursa  mutlaka  huzura  erermiş. Bilge'deki ani heyecan ve adeta kendinden geçercesine sergilenen ilgi. Ama ilk andaki tepkisizlikten dolayı  tanımadığını zannetmişti.  sergilenen  ani  heyecana  şaşırdı.  Oysa  Bilge'nin  onu  tanıyıp  tanımadığını  bile  tam bilmiyordu. Bir gün bu soyadını nereden aldıklarını sormuştum.  Allah  rahmet  eylesin. Sonra yine Ahmet Muhip söze başladı: "Rahmi ahinin bende  çok  emeği  vardır.  O  Babıali'nin  en  derviş.  Dedesi  Hızır  gibi  adammış.Uzun bir sessizlik yaşandı. Ben de o mektup dolayısıyla öldüğünü öğrendim. Orada tam bir uzlete çekilmiş.  Soyadı  kanunu  çıkınca  köyün  muhtan  ona  bu soyadı uygun görmüş: Huzursaçan!" Bilge Rahmi'nin kendi arkadaşı  Rahmi Huzursaçan olduğunu anladığı anda beyninden  vurulmuşa döndü: "Neeee! Rahmi Huzursaçan mı öldü?" Ahmet. işin en acı yanı . nasıl ölmüş?" "Tam bilemiyorum. ne zaman. Naaşım.  en  kalender.  en  hoşgörüşlü  adamıydı. Ahmet'i şaşırttı: "Sen onu tanıyor musun?" "Evet yaaa! O bizim Derviş abimizdi. Belki tanıyordur diye anlatmıştı. 'Dedemden bize kalmış. Nerede.

  Gazeteci. göründüm ve kayboldum.  o  benim  ruhumu  yaşatacak. Telefona sarılarak  hemen ambulans çağırdı. Aslında tam anlamıyla buralı da değildim.. Mektup şöyleydi: "Az  önce  üstadım  geldi  ve  bu  gece  hasretimin  sona  ereceğini  söyledi. cenazeme yalnızca beni  sevenler  gelsin. ----------1 207 i--------Esselam dostlarıma ve tüm zaman gezginlerine! Sizden ricam.  Rabbime  çok  yakın  olduğum  şu  dakikalarda.  Karısı  Şevde  Hanım  da  herkes  kadar  bu  kızı  merak  ediyor.  kendilerine  sadece  acı  çektirdiğim  dostlarımdan  özür  dilerim. Kendinde olan tek insan Şaziye hanımdı.  Çünkü  ardımda  beni  takip  edecek  insanlar  ve  bir kız bırakıyorum. bana daima hoşgörü gösteren kayınpederimden ve kendilerine iyi bir babalık  yapamadığım  çocuklarımdan..  Haber  vermeden  kendisini  terk  ettiğim  karımdan.  hiçbir  zaman  tam  anlaşılmamış  olmanın  acısıyla  Yaratan'a  gidiyorum. . Geldim.  Eşinin  başka  bir  karısından doğmuş çocuğu olabileceğini sanıyor.  bulunduğu  anda  yakınlarına  ulaşılamadığı  için  orada  belediye  ekipleri  tarafından  gömülmesi.  Yani  size  göre  öleceğim.  Çünkü buraların usulünü bilemedim. Mektubun basılı bulunduğu sayfası açık katlanmış  bir dergi getirdi ve okumaya başladı: "Gazeteci'nin ölümü ve Muhatabı bulunamayan Mektup" Bilge dergiyi ani bir refleksle Ahmet Muhip'in elinden kaptı ve hemen okumaya başladı.  Zaten  sana  layık  da  değildim. Gönül ise Bilge'den pek farklı durumda  değildi." Gazeteci.  Bu  gece  24.  O  benim  sırrımı  anlayacak  ve  bizim  gibilerin  yaşadıklarını  gün  ışığına  çıkaracak." "Nasıl bir mektup?" Ahmet Muhip çalışma odasına geçti.12'de  beni  alacaklar. mektubun orijinalini de dergiye koymuştu.206 İse..  huzurluyum.  sana  asla  yaranamadım. Ailesinin tanıdıkları arasinda ismi Betül olan bir kız da  yokmuş.  Mektuba  bu  başlık  verilmişti. Sırrımı  ona  taşıdım.."  Bilge.  Temiz  kalpli  kadınım.  mektubu  yazan  gazetecinin  hayatını  özetledikten sonra şu hükme varıyordu: "Onun Betül diye bir kızı yok.  Mutluyum.  Ahmet  onun  külçe  gibi  yana yığıldığını görünce ne yapacağını şaşırdı.  mektubu  sonuna  kadar  okuyamamıştı. o da şoka girmişti.  Herkesten  uzak.

kadınların eve gitmesini istedi. Ben burada beklerım.  Fakat  biraz  zaman  geçtikten  sonra  gördüğünün düş mü yoksa gerçek mi olduğunu anlamakta zorlandı. Zaten fazla  uzak bir yer değil.  sabah  uyandıklarında  Ahmet  Muhip  ile  Bilge  mutfakta  kahvaltı  hazırlıyorlardı. Ama perişan durumdaydı. Gönül aslında rahat uykuya geçemeyen biriydi." dedi. "Bu gece burada kalsın. Şaziye arabayı kullanmasını  biliyor. Gönül  gitmek  istemiyordu. Ben her gelişmeyi size bildiririm. Gönül perişan ve bitkindi. O da dalgınlıkla kızı Be- . Sabah kendi ayaklarıyla gider.  Ama  Ahmet  Muhip  ve  karısı  onu  ikna  etmeyi  başardılar.  Kızı  Betül  de  yanındaydı. gelirsınız.Bilge'yi apar topar bir kliniğe kaldırdılar. Betül güya yatakta Gönül'ün yanında yatıyordu. Gönül  uykusunda  düş  gördüğünü  anımsadı. Ahmet  Muhip. Bilge neden sonra kendine gelmişti. Çocuk da perişan olmasın. gerekirse çağırırım.  Bütün  vücudu  tir  tir  titriyordu.. "Siz eve gidin. Betül şimdilik uyuyordu ama Gönül bitkin düşmüştü.  Ne  yapacağını  bilmez  durumdaydı. Rüyasında SinHa'yı  görmüştü. Ama o gece i-yice bitkin düştüğü için  kafasını yastığa koyar koymaz uyumuştu.. İlk defa böyle bir durumla  karşılaşmıştı..  Şaziye'nin kullandığı araba ile Ahmet Muhiplere gittiler. Doktor Ahmet Muhip'in  tanıdığı idi.  Allah'tan  çocuğun  arabasını  yanlarına  almayı  akıl etmişti Şaziye hanım. Şaziye  ve  Gönül.

Bilge "Bu kadın benim eşim değil!" diye düşündü.  her  halükarda  ayakları  üstünde  kalmasını  bilen ve bu yüzden de eşine fazla gereksinimi yokmuş gibi davranan birisiydi.." diye.  O  yüzden  de  çaktırmadan  göz  işaretiyle  Bilge'ye  akşamki  sorusunu hatırlattı: "Sen  bu  kadına  ne  yaptın  da  bu  hale  geldi?"  diye  sormuştu  Ahmet  Muhip.  O  da  Gönül'ü  bu  kadar  çaresiz  bir  durumda  hiç  görmemişti. artık kesin kararını vermişti. Zayıf yanlarını veya  birisine olan gereksinimi.  özellikle  de  söyleniş  biçimi.  Gözleri  nemlenmişti.  Hemen  ayağa  kalkmaya  yeltendi.. "İradesi yok olmuş. onu kurtarmıştı. onu eski haline getiririm.----------! 208 i---------tül'ün üzerine yatmıştı.  Soruyu  hatırlayan Bilge. Aklını  yitirecek  gibi  oldu..  her  zeminde. Zaten söz vermemiş miydi? Giderken. bu kişi babası da olsa açığa vurmaktan sakınırdı. Oysa şimdi  kocasına  sarılmış  ve  hem  de  başkalannın  da  önünde  "Ben  sensiz  ne  yaparım?"  diye  soruyordu.  Ama nedense her ikisi de unutmuştu. Betül bıraktığı yerde değildi. Betül havasızlıktan boğulurken SinHa gelip.  Bilge'yi  gerçekten  rahatsız  etmişti.  Bilge'nin  sesini  duyduğu  için  hemen  sırtına  bir  şeyler  geçirip  dışarı  çıktı.  O  anda  çocuğun  kendisinin  yanında yatmakta olduğunu fark etti: "Allah Allah! Ben bu kızı ne zaman yanıma aldım ki? Yoksa! Yoksa gerçekten üstüne  yattım da onu gerçekten SinHa mı kurtardı?. "Beni  çok  korkuttun!  Bir  ara  aklımı  oynatacaktım!  Seni  öldü  sandım. SinHa gelir gelmez ilk işi ondan Gönül'ü  eski haline getirmesini is----------i 209 I---------temek olacaktı.  Ayağa  kalktı  ve  üstüne  başına  çekidüzen  verdi...  Kocasına  sarıldı." Tüyleri  ürperdi..  Çünkü  Gönül. kişiliği silinmiş  bu kadın benim karım değil!" Gönül'ün  hali  Ahmet  Muhip'e  de  dokunmuştu.  sanki  birkaç  kez  tekrarlanmış  gibi  geldi  Bilge'yeCümle adeta sonsuz bir yansıma ile Bilge'nin içinde kendisini tekrarlayıp durdu: "Ben sensiz ne yaparım?" Cümlenin  içeriği. Gönül gayrîihtiyarî kızını yatırdığı kanepeye baktı.  Ben  sensiz  ne  yaparım?"  Gönül'ün  son  cümlesi. .

 Ne onunla beraber olmam..  Karşımdaki  bir  robot  gibi  geliyor  bana.  İradesizce..  Gönül de uyanan kızının sesi üzerine içeriye koşmuştu. ne onun itaati.  kasten öyle bıraktı.  Sorularını  sadece  aklından geçir." Tam  o  sırada  Gönül  kucağında  Betül  ile  salona  geldi. Bilge.."  dedi  SinHa'nın sesi.  Gönül  cereyan yapmasın diye bir pencereyi ka- .. Ben de sadece senin duyabileceğin bir frekansla konuşacağım. etrafına bakındı.  Şimdi  ise  'Hayır' diyebileceği şeylere bile 'evet' diyor ve diyecek.Bilge.  otomat  bir  sevgi  ile  iradeli  bir  sevgi  arasındaki  farkı  anlamandı.  ondan  istediğim  şeyleri  arzusuyla  mı  yoksa  zorunlu  olarak  mı  yaptığını  anlayamıyorum. Allah'tan o sırada Ahmet Muhip mutfağa geçmiş.  beni  gerçekten  sevip  sevmedığıni." "Doğru.  Her  şey  yavan yani.  Bütün  pencereler  açıktı.. ne de  gülüşü  beni  mutlu  ediyor  Sanki  her  şeyi  zorunlu  olarak  yapıyor. şaşkınlıktan neredeyse elindeki tabağı düşürecekti: "Hocam burada mısın?" Bilge. Acaba maksadı neydi?" "Maksadım.  Bu  sefer  böyle  olsun. SinHa'nin unutmayacağını hatırladı ve "Demek ki benim unuttuğumu bildiği için.. Durumu fark edince korkuyla. Gerçekten o istese de istemese de senin istedığın her şeyi yürekten istiyormuş  gibi  yapar  Ama  o  kendi  halinde  iken  sana  'hayır'  diyebilirdi. farkında olmadan soruyu  yüksek sesle  sormuştu. SinHa: "Sesimi  duyacaksın  ama  beni  görmeyeceksin.  duyan oldu mu diye." Bilge: "Hocam önce Gönül'ü eski haline getir?" "Nedeh?" "Çünkü  onun. Bu durum bana hiç haz vermiyor.

  Gözleri  henüz  perdelenmedi.  Hiç  bir  şartlanmaya  tabi  olmamış  durumda. Ama Betül kızımız başka. Yaratıcı’nın kimi.  Kendi  formatında  iken  bile  beni  görür.  Kullandığı  sözlük  de  evrenin  yani  benim  kullandığım  sözlükle  aynı. onun SinHa'yı gördüğünü far k etti.  Betül.  Yaşamın son dakikalarından itibaren eski diline ve kimliğine yeniden bürünür.  Pencereye  doğru  giderken. Zamanla da kendisi gördüğü şeylerin hayal olduğunu var  sayar. Onunla ilişkilerimiz devam edecek.  Oysa  parmağı  boşluğu  gösteriyordu.  gücümüz  de  yok.  Yok  bir  şey." "O niye bu kadar önemli ki?" "Ben  bilemem.  bizim  .  sizin  yasa  dedığınız evrensel kurallan görmekle memuruz. O'nun herhangi bir  fiilini  değerlendirmeye  tabi  tutma  hakkımız  da.  Daha  sonra  bizlerden  çok  üst  seviyeden  birisi  onunla  yakından  ilgilenecek.  Ta  ki  ölüm  ondaki  bu  perdeleri  kaldınncaya  kadar  böyle  devam  eder.  biz  de  ilgileniriz." "Yani zamanla göremez dururuma gelir öyle mi?" "Evet. ne amaçla seçip seçmeyeceği tamamen O'nun bileceği bir  şey.  Kime  önem  verip  vermeyeceğimiz  bize  emirle  bildirilir." -------------1 211 I-----------"Hangi yasaları?" "Sizin  doğa  yasaları  dedığınız işlerin  sürekliliği  ve  tekrarlanabilir  olması  da. Bilge.  o-nun  yüzünü  babasına  çevirerek  "İşte  baba"  dedi.. Hiçbirimizin.  Betül.. ondaki saflığı yok edersınız.  Biz. O  seçilmiş  bir  ruh. Sonra her gördüğünü inkar ettire  ettire. normalde öyle.  tam  da  SinHa’nın durduğu  yeri  parmaklarıyla göstererek: "Baba!"  dedi.  annesinin  kucağında  başını  tam  arkaya  bakacak  şekilde çevirdi. "Cici adam" dedi. Zihninden: "Hocam Betül seni görüyor mu?" "Evet" "Nasıl görebiliyor?" "O  daha  saf. Oysa onlar sizin melek dediklerınızi de.  Ama  zamanla  siz. cin dedığınızi de görürler..----------1 210 I---------patmak  istedi.. O her şeyi bilgisinin derinliği ve hikmetiyle yapar.'  diye  diye  çocukları  köreltirsınız.  Gönül.  çocukların gördüğünü  söylediği  varlıkların hepsine  'Hayal.

  düşmesin  diye  onu  tutmak  için  ayağa  fırladı." "Betül kaç yaşında iken onunla iletişim kurulacak?" "Onunla iletişim kurulmuş  durumda." "Sonra  pişman  olmayasın. Bilge..  O  yaratır  ve  emreder. Gönül  boş  bulunmuş  da  bir  ses  duymuş  gibi  arkasına  döndü.  biz  yaparız.  doğrudan  O'nun  kontrolü  altındadır.  Dolayısıyla  kime  ne  kadar  önem  verileceğini." "Peki  hocam.  sanki  inanamadığı  bir  şey  gözüne ilişmiş de ondan kurtulmak istiyormuş gibi başını iki yana hızla silkeledi: .  Bu  kadar  uysallık  ve  yumuşaklıktan  sonra  büsbütün  eski  haline dönmesi seni sarsabilir. Üç aylık iken bağlantı kuruldu. Bilge'nin cevabını bile duyamadan  sanki  birdenbire  başı  dönmüş  de  düşmekten  kendini  zorlukla  engelleyebilmiş  gibi  sarsıldı." "Niçin ona bu kadar önem veriliyor?" "Bunu biz de zamanla öğreneceğiz.  En  azından  benim  bilgilerim  arasında böyle bir şey yok.  Gönül'ü  eski  haline getirir mısınız?" "İstiyor musun?" "Evet.işlerimiz  arasındadır.  Bizim  kudretimiz  bile." SinHa.." dedi.  Gönül." "Öyleyse en azından onu aşırı öfkesini yutabileceği bir konumda bırak. Bilge "Hayır" dedi. pencerenin önünde ayakta duran Gönül'e baktı.  Mevla  görelim  neyler!  Unutmadan  tekrar  rica  ediyorum. Bil-ge'nin ses tonuyla: "Bu yana dön.  Bilge'ye  "Bir  şey  mi  dedin?" diye sordu. Ama Gönül. Yaratıcı’nın ona  yüklediği  misyonun  ne  olduğunu  tam  bilemiyoruz.  O  belirler.

  Gönül. SinHa'ya seslendi: "Hocam bu sefer de hafızası mı gitti?" "Hayır!" "Peki niye hatırlamıyor?" "İnsanın  bilinçsizce  yaptığı. Biliyorsun. SinHa. o gece yeniden geleceğini söyledi ve selam vererek ayrıldı. Bilge: ----------1 213 I---------"Dün yemekten sonra buraya geldik ya." dedi.  Seninle  dün  geziye  çıktığını  hatırlıyor.. içinden.  daha  doğrusu  içinde  seçimi  bulunmayan  hiçbir  eylemi  bellek kaydında yer almaz.  Eğer  bir  şeyi  hatırlamıyorsa  anla  ki  o  i-şi  kendi  rızasıyla  yapmamıştır.  Korkma. Ancak bilinçli davranışlarından sorumludur ve onlar kalıcıdır.  Bilge'deki  durgunluk  hem  Ahmet'in  hem  de  Gönül'ün  dikkatini  çekmişti. Yemekte hiç konuşmadı."  diyecekti  ama sustu. Gönül.  Ahmet  Muhip  ve  eşi  ile  yemekte  beraber  olduğunuzu  da  biliyor  ama  onlara  oturmaya  geldığınızi ve yattığınızı  hatırlamıyor. Bilge ve Gönül'e masaya  gelmeleri  için  seslendi..  neyi  istemeyerek  yaptığını  buradan  anlayabilirsin. onun olanları hatırlamadığını anladı.  Şaziye'nin  "Buyurun. Bilge "evet" deyince. Onlardan sorumlu da olmaz. kahvaltı sofrasını tam anlamıyla donatmıştı.  "Evimiz  şuracıkta!  Niye  kaldık  ki!. Gece de bırakmadılar burada kaldık.  Çünkü  o  aynı  şehirde  ve  hele  imkan  da  varken  birilerinin  evinde kalmayı sevmez. Uzun bir uykudan uyandığını ve bazı şeylerin yerli yerine oturmadığını fark  etti. Nitekim iradesiyle yaptığı her şey hafızasında duruyor ve  hatırlıyor. Bazı şeyleri hatırlamıyor olmasından ciddi endişe duydu.  Gönül  ve  Bilge  birbirlerine  baktıktan  sonra." sesiyle herkes masanın başına oturduğunda Gönül. Bu arada Şaziye.  cevaba  hiçbir  anlam  veremedi..----------1 212 I---------"Biz bu gece burada mı kaldiki"' diye sordu.  Sen  onun  neyi  isteyerek.  Hatırlıyorsa  isteğiyle  yapmıştır. "Hayret yani Bilge! Evimiz şuracıkta niye gitmedik ki?" diye çıkıştı.  sanki  derin  bir  uykudan  uyanmış  gibi  Bilge'ye  bakıyordu. Bilge "Biliyorum. Bilge'nin kulağına eğilip  bu saatte niçin burada bulunduklarım sordu.  "Ben kafayı mı yiyorum acaba?" diye düşündü." dedi.  birlikte  kahvaltı  masasına  oturdular. Bilge onun durumunun farkındaydı ama  . Bilge.

ne diyeceğini ve nasıl açıklayacağını da bilemiyordu.  Biraz  dinlenmeye  ihtiyacım var doğrusu. "Benim  de  biraz  uyumaya  ihtiyacım  var.  Gerçi kendine gelmişti  ama üzerinden yük kamyonu geçmiş gibi vücudunu kırık dökük hissediyordu." dedi.  istiyorsan  bir  yerlere  tatile  gidelim.  Sadece  gündelik  sıkıntılardan  uzak  olabileceğimiz  bir  yer  olsun yeter.  Çünkü  durumumdan  hiç  memnun  değilim.  Acaba  aklımı mı kaybediyorum. İstemez misin?" "İsterim..  İyi  olur.  Çocuk  da  seni  bunalttı. Gönül gerçekten endişe içindeydi. Kahvaltıdan sonra vedalaşarak birlikte eve döndüler." Gönül  yorgun  olduğunu. . Gönül sonunda Bilge'yi karşısına oturttu: "Ben iyi değilim.  uyuyalım bari.. yoksa hafızama mı bir şeyler oldu?" "Sanmıyorum.  uykusunu  da  tam  alamadığını  ve  biraz  uyumak  istedığıni söyledi." "Neyin var?" "Şu  birkaç  haftadır  yaşanmış  gibi  anlattığın  birçok  şeyi  hiç  hatırlamıyorum. Oysa Bilge onları birlikte  yapılmış olaylar gibi anlatıyordu.  Uzun süredir yaşandığı iddia edilen çok şeyi hatırlamıyordu.  Şu  sıralarda  biraz  yoruldun.  Aslında Bilge'nin de biraz daha uykuya ihtiyacı vardı.  Gönül."  dedi  Bilge.  "Çocuk  da  uyumuşken.  O yüzden  de  bazı  şeyleri  hatırlamıyor  olabilirsin.  Geçer.  illa  deniz  kenarı  olması  gerekmez.

  Gönül  kızacaktı.....  Onunla  ilgili  bir  şeyler  daha  söyleyecekti  ki.. "O kadar da değil."  dedi  ve  ekledi:  "Gıybet ise size yakışmaz!" Onun aniden ortaya çıkması ikisini de oldukça ürkütmüştü. Hayat standardı  da yaşam tarzı da değişti...  Çay  koydu. Derin  bir  sıkıntı  çöreklendi  içine. Sonra mutfağa geçerek atıştırabilecekleri bir şeyler  hazırladı.  Bu  yalanı  da  sürdüremezdi. Bilge.. bana garip  geliyor son dönemdeki halleri.. Bilge'yi uyandırdı. "Ama namaz kılmıyor artık.  Bilge  ne  diyeceğine  karar  veremedi  önce.  Mamafih  çoğu  zaman  sıkışınca  akşam  da  kahvaltı  yaparlardı. geçer. Gönül dışarı çıkarak biraz hava almaktan yanaydı ama Bilge'nin pek keyfi yoktu.  bu  gece  SinHa  gelecek. Eskiden daha sıcak ve daha candandı.  Gönül..TAHRİBİN ANASI ZAN Gönül.  Saat 6'ya doğru öğle yemeği niyetine bir şeyler yiyebildiler..  "Daha  ilerisi  gıybet  olur. Yoğun bir utanma duygusu içine gömüldü. Bence daha önce namaz kılan bir insanın onu terk etmesi  çok şeyi anlatır..  Oysa  SinHa  tamamen  onun  isteğiyle  gelip....." Gönül  tatmin  olmamıştı.  Gönül'deki  halin  giderilmesini  sağlamıştı." Bilge aslında Gönül'ün ne demek istedığıni biliyordu ama yorum yapmak istemiyordu.. Sonra birdenbire anımsamış gibi "Aaa!  İyi  ki  hatırladım.  Sonra  "Sen  içerdeydin"  diye  geçiştirdi. Şimdi ulaştığı mevkiler onu sarhoş etmiş olabilir."  der gibi Bilge'nin yüzüne baktı. Zamanla aslına döner.. Bilemiyorum.. Tam bir şeyler söyleyecekti  ki Gönül: "Ahmet abi epey değişmiş. değil mi?" "Nasıl değişmiş?" dedi Bilge.....  "Nereden  biliyorsun." "Bir dönemdir. Bilge toparlandı ve . Betül'ün ağlamasıyla uyandığında neredeyse ikindi olacaktı.  Bilge apar topar kalkıp namaz kıldı."  dedi.  SinHa  pat  diye  birdenbire odanın  ortasında  beliriverdi.  Bilge  yalan  söylemişti.." dedi Bilge...  Aslını  söylese." "Peki  ben  niye  göremedim?"  dedi  Gönül..." dedi Gönül. gözlerle ima edilen soruyu sesli olarak yanıtlandırdı: "Ahmetlerde iken bana göründü ve akşam geleceğini söyledi. ----------1 215 i--------"Eminim içki falan da içiyordur artık.. "Ne bileyim biraz tuhaf..  Doğruyu  söylese  karısının nasıl tepki vereceğini bilmiyordu.

..." dedi.  Artık  o  işin  peşini bırak. Aynı kelimeleri Gönül de tekrarladı...  En  azından  Rahmi  ile  kayınpederi Hasan Amca'nin ölümü arasındaki bağı merak ediyordu. "insanlar gelirler. Rahmi'yi soracaktı." .. Bilge."Hoş geldınız hocam.  Bilge  içinden  "Peki!"  dedi  ama  merakını  tam  gideremediği  için  kalbi  de  yatışmamıştı." "Ama söylediklerim doğru şeyler..  SinHa: "Evet"  dedi  ve  sözünü  sürdürdü:  "Bir  insanın  yüzüne  söyleyemedığınız sözü  onun  olmadığı yerde söylerseniz. SinHa ona fırsat bırakmadı.  daha  soramadığı  soruya  aldığı  yanıt  karşısında  donup  kalmıştı. görünürler ve  kaybolurlar....  Hiçbir  varlık.. Bilge...  size  ulaşmanın  yolunu  bulur. Gönül: "Hocam az önce konuştuklanmız gıybete mi giriyor?" diye sordu."  İkisi  arasında  gerçekleştirilen  iç  diyalogu  Gönül  duymuyordu.." dedi.. gıybet olur.  yüklendiği  misyonu  tamamlamadan  gitmez.  SinHa  sözlerini  sürdürdü: "Gerektiğinde  o..

 birlik ve ittifak onlara. Buna rağmen." ----------1 217 !---------"Doğru..  birbirınızle  didişir hale  gelmişsınız." "Peki  öyleyse  siz  hangi  adaletle  bir  insanı.  onların birbirine  düşmeleri  için  sayısız  gerekçeleri var.  insaflı  davranmak  gerekir. bir yığın müspet enerji üretir ama onu iki dakikalk gıybetle  yok eder Gıybet ve iftira.----------1 216 I---------"Zaten  o  yüzden  gıybet  dedim. aralarında çıkar ilişkisinden başka dostluk bulunmayanlar..  Diğer  türlüsü  iftira  olur.  O  zaman niza ve çekişme de olmaz.. gıpta edilecek  birliktelikler  kurdukları  halde. Bu durumunuzdan da karşınızdakiler yararlanarak sizi kullanıyorlar" "Sahi hocam.  Caniler yok olsun diye bu gemiyi batırmanız doğru olur mu?" "Olmaz." Bilge: "Hocam gıybetten nasıl kendimizi koruyabiliriz?" "Sabır ve insafla. On tane caniye karşılık gemide doksan tane de masum var Cinayet olur" "Peki doksan tane cani on tane masum bulunsa o gemiyi batırmak cinayet olmaz mı?" Bilge  biraz  düşündü.  İftira. Bunların içinde  on  tanesi  cani.  neden  biz  inananlar  yani  çıkar  için  değil  de  Allah  için  birbirlerini  sevenler  birlik  olamıyor  ve  sürekli  birbirimizle  didişiyoruz?  Oysa  bizim  birlik  olmamız  için  sayısız  nedenlerimiz.  Sonra  bir  ayeti  hatırladı  ve  şöyle  dedi:  "Gemide  bir  tane  bile  masum bulunsa o gemiyi batırmak İlahî adalet açısından cinayet olur.." Gönül: "Nasıl insafla?" "Bir  insanı  değerlendirirken. Kârda iken iflas etmis duruma gelmenize neden olur. bilgisayarlardaki virüs gibi insanın iç programlarını  bozar.  İnsanın  bir  iki  kötü  huyundan  dolayı.  gıybetten  de  kötü  bir  beladır İnsan sayısız iyilikler yapar.  yüzlerce  masum  sıfatı  ve  güzel  huyu  dururken sadece sevmedığınız bir iki huyundan dolayı bu kadar ağır eleştirebiliyorsunuz  ve böyle yerden yere vuruyorsunuz?" Gönül: "Ben  hiç  öyle  düşünmemiştim... ayrılık ve nifak bizlere düşmüş..  İnsan  böyle  düşünebilse  hiç  kimseyi  eleştirmez..  . insafsızlık olmaz mı?" "Yani insanlardaki her bir sıfat ve özelliği ayrı ayrı mı değerlendirmek gerekir?" "Elbette.  Örneğin  bir  gemide  yüz insan var diyelim.  Siz bunu  yapamadığınız için bugün  gruplara  ayrılmış. bütün iyi özelliklerini yok saymak.

  onun  orada  bulunmasını  ister ve destekler Dayanak  noktaları  çıkardır.  halktan gördükleri rağbet bellidir.  zaaftan ve dayanma noktasının maddeciliğinden kaynaklanmaktadır.' diyebilir. her ekolün.. çıkarı ve kârı  belirlenmiş. Çünkü çıkarını. her gurubun. Bilge de ona katıldı. dedi SinHa ve ekledi: "Ne onların birliktelikleri  evrensel  bir  gerçeklikten  kaynaklanıyor. Her sınıfın.Neden?" dedi Gönül.  hazdır.  Böyleleri.  Onlar  toplumsal  yapılarını  ve  yaşam  şekillerini  iyi  düzenlemişler. SinHa: "Bu  önemli  ve  müthiş  bir  soru.. "Hocam ben tam anlayamadım." "Bunu söylemekte hakli değiller mi?" dedi Bilge.  bir  başkasının  belli  bir  pozisyonda  bulunmasında  gören  biri...  yarardır.  Basireti  derine  inemeyen." dedi Gönül.  ne  berikilerin  ayrılıkları  hakikatsizliklerinden. "Hayır". İnsanlar siz Müslümanların haline bakıp çok rahatlıkla 'Eğer Müslümanhk bu ise  benim ona ihtiyacım yok.  Buna  karşılık  aldıkları  ücretler. her mahfilin görevi." dedi SinHa ve sözünü sürdürdü: ..  çıkarlarını  ve  elde  ettiklerini  kaybetmemek  için  dayanışma  içinde  çalışmalarını  sürdürür. Bu gizli ve sağlam bir ittifak yaratır.  meseleleri  yeterince  kavrayamayan  her  insan  bu  noktada  çelişkiye  düşebilir  Sizin  çelişkiye  düştüğünüz  gibi..  bulundukları  mevkiden  doğan  itibarları. "Şöyle diyeyim.  Yani  onlardaki  ittifak.

. Yaşam tarzları yüzünden halktan görebilecekleri ilgi  bile farklıdır..  İnandığı  ve  inancına  uygun  yaşadığı  için alacağı belirli bir ücret yoktur.. bana dine ve inanca hizmet ettiklerini iddia e-den kaç tane cemaat veya  tarikat olduğunu söyleyin önce. didişmeyi getirir. yanlış. O  yüzden bir  makama  çok kimseler talip olabilir.. Sessizliği Bilge bozdu: "Ohooo! Hocam saymakla bitmez..  düzenin  kuklaları' olmakla suçluyordum."  Bilge: "Farkı açıklar mısınız?" "İnananların her birisinin durumu  genele  bakar. Ama inananların durumu  çok  farklı. Diğerinin hizmetini eksik." Salonda bir sessizlik oldu.----------1 218 I---------"Onların toplum  düzeni  ve  hayat  tarzı  dünyevi  çıkar  ve  faydalara  dayalı  olduğu  için.  çekişmeye konu olacak bir durum yok." Bilge atıldı: "Evet hocam doğru söylüyorsunuz. Her grup. O yüzden  de  bu  yaklaşımı  onaylamayan  bütün  dinî  cemaat  ve  grupları  'düzenle  barışık... Yaptıkları hizmet karşılığında alacakları ücret  ve elde edecekleri maddi manevi nimet bellidir. hatta  gereksiz buluyor." "Hocam biraz daha açar mısınız?" dedi Gönül.  daha  fazla  üzülmemesi için sözlerine devam etti: "İşte sıkıntı burada kızım. ne pahasına olursa olsun hemen Şeriat gelsin  ." "Ama hepsi samimi değiller ki!" dedi Gönül. SinHa: "Nereden biliyorsun bunu kızım? Sen kalplerinin içini açıp gördün mü?" Gönül  bu  soruya  yanıt  veremedi. İlk olarak bir grup var ki. Maddi ve  manevi pek  çok ücrete birçok el uzanabilir.  SinHa  onun  mahcup  olduğunu  görerek. "O zaman siz.. Bu da çekişmeyi." SinHa: "Siz hâlâ bana kaç cemaat veya grup olduğunu söylemedi-niz?" Bilge: ----------1 219 I---------"Hocam  ben  size  kaç  cemaat  olduğunu  söyleyemem  ama  kaç  tür  yaklaşım  olduğunu  söyleyebilirim. her cemaat imana ve dine hizmetin bu zamanda en  iyi kendi yaptıkları tarzda olabileceğini sanıyor. Ben bir süre önceye kadar inananların hemen silaha sarılıp bu baskı düzenine karşı mücadele vermeleri gerektiğine inanıyordum.

  SinHa  yeniden  söze  girdi:  "Peki başka?" Bilge: "Bir başka grup da 'Bu asırda değil din inanç bile tahrip olmuş durumda.. niçin uzun süre gizli gizli tebliğde bulundu.  Öyleyse  bugünün  temel  problemi  imanı  kurtarmak  ve  imanlı  insan  yetiştirmektir. SinHa'nin ne demek istedığıni  hemen  anladı:  "Ben  öyle  düşünmüyorum. "Sen hep bunu savunuyordun" Bilge: "Öyle  ama  ben  bunun  doğru  olmadığını  anladım." "Peki sence bunların yanlışı ne?" . Bunun için de silaha sarılıp tıpkı İslam'ın ilk devrelerinde olduğu gibi din için ölümü göze almak gerektiğini savunuyor. Savaşmak  için on üç sene bekledi." Bilge..'  diyor.  Gönül atıldı: "Yalan söyleme!" dedi Bilge'ye." "Öyle olmadı mı?" "Peki size gönderilen elçi." SinHa sordu: "İslam'ın ilk döneminde öyle mi oldu?" "Evet.istiyor."  dedi.  İnanmadan. önce inançların takviye ve tamir edilmesi gerekir. Hatta o dönemin  en güçlü simalarından bazılarını yanına almadan kendini açığa bile vurmadı.  imanı  güçlendirmeden  İslam  olmaz."  dedi.

---------1 220 1--------"Bunlar kılıçla İslam'a hizmeti tamamen reddediyorlar.  Hele  İslam'ın. doğruyu ve  Hakk'ı kabule engel kalmadığını dola---------i 221 i--------yısıyla.  özellikle  de  İslam'ın  aktarılmasını  n  yolu  tebliğdir.  güvenlik ve esenlik demektir.  savaş  başkadır.  ondaki  lezzet  ve  huzuru  başkalarıyla  paylaşmaktır.  Söz  anlamayan  barbarlar  gibi  icbar  i-le  değildir. Ben insanların artık aydınlandıklarını.  Adı  barış  olan  bir  dinin  savaşa  ne  ihtiyacı  var?" Gönül söze girdi: "Hocam bu konuyu hep tartışıyoruz." "Peki savaşmaya mı geldi? "Cihat için gelmedi mi?" "Elbette  cihat  için  geldi.  Savaşçı  kavimlerin  dini  yayma  misyonunu  üstlenmelerinden  dolayı.  Tebliğ  davettir  ve  buyur  ettiğin  inancı  yaşamaktır.  8090  yaşında  İstanbul'a kadar geldi.  Oysa  dinin.  Ama  sizin  anladığınız cihat  değil.  Siz inancınızı  doğru  belirler doğru  yaşarsınız ve  birileri  de  sizin gibi  yaşamak  isterse. Böyle bir din sizi niçin savaşa zorlasın?" Bilge: "Peki hocam dini tebliğ etmeyecek miyiz?" "Tebliğ  başkadır.  Birileri  de  sizdeki  güzelliğe  özenerek. Bunları nasıl anlayacağız?" SinHa: Hiçbir  dinin  misyonu  savaş  değildir..  onu zorla engelleyecek kim var?" "Ama  hocam.  Bireysel  ve  toplumsal  anlamda  barışın  taşıyıcısı  olmaktır.  Yani  din  uğruna  savaşmayı  yok sayıyorlar.'  diyorlar.  biliyoruz  ki.  insanları  kılıç  zoruyla  inanca  davet  etmenin  İslam'a  ve  bu  zamana  uygun  . 'Medenilere üstünlük ikna iledir.  Ebu  Eyyub  ElEnsari..  siz  bugün  dini  yayma  yolunun  sadece  kılıçla.  savaş  değil.  savaşla  olabileceğini  sanıyorsunuz.  sizde  gördüğü  güzelliği ve pozitif yaşamı hayatına taşımaya karar verirse görevınızi yapmış olursunuz." "Peki dinınız sizden ille de savaş mı istiyor?" Bilge tereddütsüz: "Ama hocam birçok cihat ayeti var.  İslam'ı  yaymak  için.  Çünkü  İslam'ın  kendisi  barış.

.  Evren  var  edildiği  anda." "Son  uyarıcı  mı?"  diye  sordu  Gönül." "Yani Hıristiyanlık ile İslamiyet'i mi kastediyorsunuz?" .  "Yani  kıyamete  mi  yaklaşıyoruz.  Mesih  ilk  gelişinde Musa'nın dininde bazı düzenlemeler yaptı. yoksa?." SinHa: "Evet." "Nasıl yani?" "Onun misyonu.  Son  uyarıcılann  sonuncusu  Mesih'tir." "Son uyarıcıların öncüsü dedınız..  O  görevini  tamamladı  ve  gitti.'  gerçeğinde  birleştirerek...  Bu  asrın  başında  da  böyle  birisinin  bu  topraklarda yaşadığı..  elçinin  varisleri  bir  şekilde  gelerek  sergilerler. Son Uyancı da son dinde meydana gelen  bazı  anlayış  sapmalarını  düzelterek. uzlaştırmaktın  Dinleri ve toplumlari uzlaştırmak.  tahrip  de  edildi  aslında. Ne demekse?" SinHa: "Her zamanın... son uyarıcıların öncüsü.  Tabi  ki  son  değil..  Zaman  kendisiyle  örtüşecek..  Bunlar  kendilerine  'radikal' diyorlar.  iki  şeriat  arasında  uzlaşma  zemini  meydana  getirdi.  bütün yaşadıklarınızın  bir  tınıdan  ibaret  olduğunu  göreceksınız....  Oraya  ulaştığınız an. her zeminin tarzı ve yaklaşımı farklı olduğu gibi tebliğin tarzı da değişir..  şaşkın  bir  ses  tonu  ile. Daha gelecek var mı?" "Evet ama dağınık olan sözlerin tamamını tek cümle haline getirmek için ilk adımı atan  odur. Kıyamete yaklaşmaya gelince.  Aslında  hangi  zeminde  ve  zamanda  nasıl  bir  tebliğ  sergilenmesi  gerektiğini.. Ses ve biçim hareketi  ışıktan  daha  yavaş  olduğu  için. O 'son uyarıcıların ön-cüsüdür.  sadece  ta  başlangıçta  gerçekleşen  bir  olguya  varmış  olacaksınız..olmadığını  hep  söyledim  ama  uzun  zaman  Bilge  ile  anlaşamadık.  Her  dine  o  dinlerin  taraftarlarınca sokuşturulmuş evrensel gerçeklere aykırı söylemleri ayıklamak ve tek bir  kelime  etrafında:  'Allah'tan  başka  ilah  yoktur. benim bilgilerim arasında.

 Örgütlü inanç  toplumlarından bireysel iman çağma geçiş zamanından.  Sizin  ifadenizle  iyi  bir  askerdi." . sadece üç beş tanesi  aynı  zamanda  iktidar  mevkilerini  işgal  etti. Yüz binlerce mesajcı geldi.. Muhammed (a.. O bir peygamberdi  ama  aynı  zamanda  kendi  dönemi  için  iyi  bir  yöneticiydi. Dinin böyle bir derdi yok. 'Son Mesajcı'nın konumu farklıydı.  Musa'ya  bile  halkını  idare  etme  yetkisi  verilmedi. Her mesajcının yönetici mi  olması gerekiyor? Bu yanlışı yapmayın. Üstelik o aynı zamanda dünyevî bir kurtarıcıydı.  Çünkü  bireyin  inancına  ipotek  koyma  imkanı kalmadı." "Son Mesajcı öyle mi yaptı? "Hz.s.  Ben  iktidarı  zorla ele geçirip....  yaşadığın ortamı  inancına  göre  düzenlemek  farklıdır. Ben size son çağın dininden söz e-diyorum..  İnsanlara  inancı  aktarmak  farklıdır. inancı ----------1 223 !---------uygulayacağım.  Çünkü  Yaratıcı’nın hoşlanmadığı tek şey. mesajcı olmasaydı da iyi bir yönetici olurdu." "İki şeyi birbirine karıştırmayın." Gönül: "Böyle bir zaman mı gelecek?" "Geldi  bile.. bu hep böyledir. "Siz iktidardan ne anlıyorsunuz?" "Yani devlete hakim olup İslam'ın kurallarını uygulamak!" "İslam'ın kurallarını uygulamak için neden iktidarı ele geçirmek gerekiyor?" "Hocam.) aynı zamanda bir devlet başkanıydı" "Yani dini yaymak için önce devlet başkanı mı oldu?" "Hayır ama güçlenince devleti de kurdu... demek daha farklıdır. Dini size gönderenin  de. Ama ne yazık  ki  bu  özgürlük  aynı  zamanda  sonun  başlangıcı  olacak. Sizler de tıpkı insanlık a-ilesi gibi daha da özgürleşeceksınız. O.." "Peki İslamiyet artık iktidar olmayacak mı?" diye sordu Bilge." "Bu ne anlama geliyor?" "Dinin iktidar olmak  derdi  hiçbir  zaman  olmadı  anlamına  geliyor. nankörlük ve evrensel şamatadır.----------! 222 I---------"O sizin verdığınız isimdir.  Artık  bireysel  inanç  çağına  girildi.

'  diyorlar.  iktidarlarını  güçlendirmek  için  insanların en  soylu  zaafları  olan  inancı  kullandılar. İlahî Mesaj'ın ruhuna aykırı ise o sözü elçiye isnat etmek iftira olur. yani sizin deyimınızle Kuran'dır ve onu  anlamanızı sağlayan Mesajcının yorumlarıdır.  Eğer  evrenin  tek  gerçeğinin Yaratıcı ve O'nun gönderdiği Mesaj olduğunu bilseydin.  Hadislere  takılıp  kalmayalım. Dinin ruhuna asla uymayan saltanat  yönetimini  yönetim  biçimi  olarak  benimseyen  saf  bilgiden  habersiz.  yöneticiler." "Bir sözün Elçiye ait olup olmadığını nasıl anlıyorsunuz?" "Bilemiyorum!" "Bu." Gönül: "Hocam peygamberlerin yorumlarının doğru olmama ihtimali var mı?" "Hayır ama söylemediği halde ona dayandırılan sayısız yorum var.  Böylece din.  Şu  sıralarda moda haline geldi. 'Sadece Ku-ran'a  bakalım..  henüz fikrî  derinlikte  olgunlaşmadığını  açığa  çıkaran  bir  yanıt. dini bizden daha iyi bildiklerini var saydığımız  geçmiş  bilginler niçin böyle  bir yola başvurdular?" "Böyle bir yola başvurmadılar. inanç da dahil hayatın her ala- ." "Dinin başı Allah'ın size gönderdiği mesajdır." Bilge: "Sahi  hocam  uydurma  konusuna  gelmişken  uydurma  hadislerden  de  söz  ediliyor. Çünkü saf bilgiyi kavramış biri için ölçü Yaratıcı’nın Son Mesajı'dır. bunun cevabını da  bilirdin. iktidarı elinde tutanların. Onu hazır buldular."Ama  hocam  yıllar  boyunca  İslam  topluluklarını  yönetenler  aynı  zamanda  halife  yani  dinin başı idiler. Eğer Elçi'ye dayandırılan söz." Bilge: "Öyleyse.

" "Yani onlar mı hakli?" "Onu  demek  istemedim. Sigorta haramdır diyorlar. Müziğin her türlüsü  haramdır  diyorlar.  size  verdikleri  para  karşılığında.----------1 224 i---------mm kontrollerinde tutmak ve saltanatlarını  güçlendirmek  isteyenlerin  emirleri  doğrultusunda bu anlayışı kazandı.  Son  Elçi  'Sizin  en  Hayırlınız benimle  birlikte  yaşayanlardır..  Faiz  haramdır  diyorlar.  sonra  kurdukları  televizyonlarda  her  türlü  estetiksizliğe  çanak  tutuyorlar.  bakıyorsunuz.. 'geçmişi olduğu gibi korumak esastır. hayatın  gelişmelerle  ve  değişmelerle  dolu  olduğunu  hatırlatır.  dinin  savunuculuğunu  yapanlar. banka kurmuşlar. sigorta şirketleri kuruyorlar.  iki  şeyi  birbirine  karıştırmak  tehlikelidir.  Kaynağın  saflığının  korunması  gerektiğini  söylüyorum..' diyor.  insanlardan  asla  herhangi  bir  talepte  bulunmamalıdırlar." ----------i 225 I---------"Hocam  inanın  sizi  dinlerken  hiçbir  zaman  kafam  bu  kadar  karışmamıştı.  Hiçbir  sohbetimizde bu kadar yorulmamıştım." "Geçmişi.  Oysa  bizim  asıl  çabamız da  sizi  o  şablonlardan  ve  o  önyargılardan  kurtarmaktır." "Doğrudur. O duvarları yıkmadıkça inancın saflığına ve  hakikate varamazsınız.  Sizin  şeriat  dedığınız şeyle  din  .  daha  doğrusu  Son  Elçi'nin  zamanındaki  doğru  anlayışı  muhafaza etmek elbette  mühim.' dedığıne göre asıl Yaratıcı... "Bak  Bilge.  sonra  sonrakiler gelir.  sizden  cenneti  isterler. 'Ben her anda bir şandayım.  Hak  din  sizin  bu  şartlanmışlıklarımz  yüzünden  Son  Mesaj'ın kınadığı 'atalar dini' haline geliyor.' diyor.  insanlardan  bir  şey  talep  edip  sonra  da  onlara  hizmet  vermeye  kalkıştığınızda  onlar.  kendınızle birlikte." dedi Bilge. Peki başka ne tür yaklaşımlar var?" "Bir grup da var ki. sonra sonrakiler gelir. çünkü kafan şablonlar ve önyargılarla dolu. Özellikle  bu  zamanda. sahiplendığınız iddiayı  da  zedelersınız.  Bu  gelişmelere  ve  değişmelere  ayak  uyduramazsanız." "Hocam inanın kafam çok karıştı.. bid'attır dedikleri şeyi  sistemli  olarak  kendileri  yapıyorlar. Bunları kaybedince inancın da  uçup  gidecek  gibi  gelir. Hayatın getirdiği her  yeniliği bid'at diye reddediyorlar ama zamanla bakıyorsunuz ki.  Ama  hayat daima tazelenir.  Bu da dine verebileceğınız en büyük zarardır.

Her ikisi de sanki derin bir  uykuya  yattıktan  sonra  uyanmışçasına  zindelik  kazandılar. Aslında konuşma Bilge'yi de Gönül'ü de yormuştu." Salonda bir sessizlik hakim oldu. iki elini uzattı ve alınlarına koydu. kanunlar ve pratiklerdir..  Anlamakta  ve  algılamakta  güçlük  çekiyorlardı.  hayatın  nimetlerinden  mahrum kalırsınız.  evreni  daha  iyi  tanımanıza.  Daha doğrusu  birçok  doğrularının  yıkıldığını görmekten bir tür yorgunluk duymuşlardı. Bilge: "Bir  kısım  da  var  ki  biz  onlara  tarikatçılar  diyoruz." "Peki sen nasıl değerlendiriyorsun onları?" .  Onu  gerçek  mahiyetiyle  anlamanızı sağlar.  'günah'  işlemiş  olursunuz... Birincisi sizin insanlar ve türler arası hareket tarzınızı..  Diğerinin  kurallarına  uymazsanız..  Onlar  mümkün  olduğunca  kendilerini kamufle ediyorlar. Evrat çekiyor ve kendilerine has zikirler yapıyorlar.  ikisi  de  asla  ihmale  gelmez... diğeri ise  sizinle  çevre  arasındaki  diyalog  ve  ilişkilerınızi  düzenler.birbirinden farklıdır...  evren  ise  sözlü  kuralların hakikatini  iyi  anlamanıza  yardımcı  olur.  İkisi  birden size Yaratıcı’nın kullandığı  dilin  gizemini  verir. Onlar da tıpkı ayetler gibi  haktır ve geçerlidir." "Evrat ve zikirle neyi kastediyorsun?" "Müzik veya ritim eşliğinde veya tefekkürî anlamda Allah'ın bazı isimlerini tekrar edip  duruyorlar.  İncil  ve  Kuran  ile  bildirilen  sözlü  kurallardır.  Bunların birincisi.  Tevrat.  Diğeri  ise." SinHa devamla: "Başka ne gibi anlayışlar var?" diye sordu. SinHa.  hiçbir  yazılı  kayda  dayanmadan  sizin  doğa  dedığınız evrende bulunan kurallar. Din tekdir ama şeriatlar toplumlar miktarinca değişir.  Birincisine  uymazsanız.  Sözlü  kurallar... SinHa sözüne devam etti: "İki  tür  kurallar  manzumesi  vardır..

 Hükmünü akla ispat ettiremeyen rağbet görmüyor.  inancın  harici delillerini görmezlikten gelmek İnsanları tatmin etmiyor.  Tekrarlanamayan  şeye  ilim  demiyorlar şimdi. sana zikrin ve evradın sırrını anlatayım.  Belki  tarikat  isminden  ürkütüldüğürıüz  için  bize  öyle  geliyor. ----------1 227 I---------Anlıyorsun değil mi? İşin özü samimiyet..  Bu  âlemde  gördüğün  bütün  gelişmeler  bizim  katımıza  ulaşan  pozitif ve negatif enerjilerınızle  düzenleniyor.. "Siz insanlar çok şeyınızi kaybetmişsınız." "Allah'ı anmak mı..  Hem  de  başta  inanan insanlar olmak üzere. bizim .  Söz  etsem  bana  da  kaçık  derler." "Öyle  ama  sadece  kalp  de  yeterli  gelmiyor.  Bu  zamanda  sadece  kalp  ayağı  ile  yürümek." "Peki insanların akılları  gözlerine  inmişse  ve  sadece  gördüklerine  inanabiliyorlarsa  bu  onların problemi değil mi? Görülmediği halde varlığını reddedemedığınız sayısız varlık  var.  Ama  aklın  eserleri  tekrarlanabiliyor..." "Neden?" "insanlar  onların  hallerini  görerek  dinden  soğuyorlar"  "Peki  Allah'ı  anmak  niye  ürkütüyor  insanları?"  "Aslında  tam  bilemiyorum.  Kimisi  ayakta  sallanarak. bu anışla birlikte ritim.---------! 226 I-------"Ben  yaptıklarını  kınamıyorum  ama  sanki  bu  zamanda  bu  tür  yaklaşımların uygun düşmedığıni düşünüyorum.  kimisi  müzik  ve  tef  çalarak  kimisi  vücudunu  şişleyerek  Allah'ı  andıklarını  sanıyorlar. Çünkü sizin arzularınız ve eylemlerınız. Bak. müzik gibi araçlar kullanmak mı sana garip  geliyor?" "Çok  muhtelif  zikir  tarzları  var.  Çünkü  kalbin  egzersizleri  tespit  edilip  tekrarlanamıyor.. Çünkü bu zaman akıl ve  ispat zamanı.." "Demek ki akıl yeterli değil. Dikkatle Bilge'ye baktı.  Bunlara  gerek  yok  gibime  geliyor.  İşte  ben!  Sen  beni  başkalarına  nasıl  anlatacaksın  ve  varlığımı  nasıl  kanıtlayacaksın?" "Ben  sizden  hiç  söz  etmiyorum  ki.  Negatif  alandaki  bir  insan  samimi  çalışmalar  yapsa  Allah  onun da arzusunun tahakkukunu istiyor ve onun isteğini yaratıyor." SinHa uzun sayılacak bir süre sustu..

" "Elbette!" "Hocam  nasıl  olur?  Müslümanların hepsi  sayılsa  bile.  Yürekten  samimi  yapılanlar  kabul  edilip gereği yapılır.  büyük  bir  insan  farz  edilebilecek  olan  şu  âlemin  yani  evrenin  bir  beyin  hücresi  gibidir.  Sizin  Hıristiyan  veya Yahudi dedığınız yahut bunların dışinda kalan insanlar Yaradan'a i- . Eğer dua ve ezkâr bitse Yaratan..  çabalar.  Dolayısıyla  sizin  yaptığınız dualar. bu âlemin devamına son verir." "İşte  yanlişınız burada. Pozitif enerji üreten  insan  sayısı  kadar  sağlıklı  hücre  var  demektir.  zikirler  ve  evratlar  her  gece  toplanıp  arz  edilir. Siz  sadece  Müslümanları  inananlar  ve  pozitif  enerji  üreten  varlıklar  sayıyorsunuz..  Çünkü insan  âlemin  ruhu  gibidir. Bütün  sözler.reddetmeyeceğimiz talepler olarak bize aktarılıyor ve biz de onları yapıyoruz. yani pozitif enerji üreten insan sayısı daha mı çok ki âlem devam  ediyor.  Her  bir  insan." "Yani ölür mü?" "Sizin deyimınızle evet" "Peki şu anda inanan. Özellikle samimi dua ve zikirler.  'Son  Mesaj'ın  hayat  üzerinde  etkisi  kalmasa  bu  iş biter...  ortalama  insan  nüfusunun  beşte  birini ancak oluştururlar.  Eğer  insanlar  kulluk  yapmasa..  ibadetler  ve  zikirler  çok  ama  çok  mühim. "Biz dua etmezsek.  etkinlikler. bu âlem harap mı olur?" "Tam  da  öyle.  Sağlıkli hücreler  beyinde  çoğunluğu kaybettiği zaman bu âlem sekarâta başlar; beyin fonksiyonları durmuş insan  gibi yavaş yavaş ışığını kaybeder. Hangi tarafın metaı ağır basarsa yeryüzünde de onların istediği  icra  edilir. Alemin devamı tamamen bu pozitif enerjilerin  devamına bağlıdır. diğerleri reddedilir veya beklemeye alınır." "Nasıl yani?" dedi Bilge.  dualar.  davranışlar.  Bu  eylemlerin  içeriğine  bakılır.. Çatışan talepler âlemi  örnek terazisinde tartılir.

  Sinha'nın  Gönül'e  iltifat  etmesine  üzülür  gibi  oldu  ama  bunu  yansıtmamaya  çalıştı. Bir insan gerçekten  bir Yaratıcı’nın varlığını kabul ediyor ve yeniden dirilmeye inanıyorsa o bir mümindir.  Benim amacım seni onlardan kurtarmaktır.. Bilge. Evet onlar elçilerin getirdiği mesajı  bozdular.. Yani yeniden dirilmeye. nerede ise bu söze kızacaktı. Sadece onun sıfatlan konusunda hata  ediyorlar.  Ancak  diğer  elçileri  kabul  eden  birinin  son  elçiyi  reddetme sebebine dikkat etmek gerekir. demese de mi?' O da  'Evet' dedi.  Ama  bunu  kendi  dinine  duyduğu  sevgiden  veya  eksik  bilgiden  yapıyorsa  o-nu inançsızlar sınıfına koymak yanlış olur..  o  insan  peygamberlik  kurumuna  da  şüpheyle  bakıyor  demektir  ki  o  zaman  mümin  sayılmaz. İnsanları kınamak da aklına gelmez. Eğer  bu  bilinçli  bir  reddediş  ise." dedi." . O zaman sendeki bilgi saflaşır ve hikmetin  özüne ulaşırsın..----------1 228 I---------nanmiyorlar mi? Allah her topluluğa elçi gönderdi.  İsterse herhangi bir elçinin yolunda gitmiyor olsun.  deforme  ettiler  ama  ruhu  devam  ediyor. SinHa onun içindeki dalgalanmayı gördü ve Bilge'ye: ----------1 229 I---------"Sen  gereğinden  fazla  bilgiyle  donatmışsin kendini. Gönül'e: "Sen  hakikati  hemen  kavrıyorsun. Ve hepsi de  şartlanmalı  bilgiler. Oysa Son Elçi ona tam da bu hakikati  vermek istemişti. SinHa.  Ama  bizzat  Son  Elçi  böyle  kabul  ediyor?" "Nasıl yani?" "Bir gün Son Elçi 'Kim Allah'tan başka ilah olmadığına inanırsa cennete girer..  Çünkü  inanmanın  özü  Yaratan'ı  bilmek ve ölüm ötesi yaşama inanmaktır..." "Yani bir insan Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa biz onu mümin mi kabul edeceğiz?" "Senin kabul etmen veya  etmemen  seni  bağlar.  Yanında bulunan bir bağlısı sordu 'Muhammed Allah'ın elçisidir. O zat." Gönül: "Biz ne kadar dar düşünüyormuşuz" dedi.' buyurdu. Günah işlemek ise ayrı şeydir.  Muhammed'in  peygamberliğini  kabul  etmeyen  inançsız sayılmaz mı?" "Hayır!  Hıristiyanlar  veya  Yahudiler  ya  da  diğer  dinlere  tabi  olanlar  Yaratıcı'yı  veya  peygamberlik  müessesesini inkar etmiyorlar  ki!." "Hocam  siz  ne  diyorsunuz!  Yani  Hz.

  ne  tam  yanlış. ayağa  bakıp. hangisi haksız?" Bilge: "Bütün bu konuşmalardan sonra ne diyeceğimi bilemiyorum hocam. Tabi bir fiil veya inanç size ge- .  Her  bir  cemaatin  şahsı  manevîsi. göz görür." "Kızım  senin  bu  çocuğa  ana  olarak  seçilmiş  olmanın  hikmetini  şimdi  daha  iyi  anlıyorum.." dedi. İnananlar bir beden gibidir. Söze Gönül  girdi: "Benim  anladığım  şu  ki;  hiç  biri  ne  tam  doğrudur. bir  boşluğa  düşüyormuş  gibi  irkildi. 'O da niçin benim gibi tutmuyor?' derse haksızlık yapmış olur.  Sanki  onu  hipnoz  altına  almıştı.  Gerçekten  koltuğa  oturup  oturmadığını  anlamak  için  iki  eliyle  oturduğu  koltuğu  yokladı.  Ama  bu  yanlışlar  bizim  bulunduğumuz  konumdan görünmelerine  endeksli.  küllî  olan  inananlar  cemaatinin  şahsı  manevîsini  oluşturan  manevî  olgun  kişiliğin  bir  vazifesini  görüyor.  Biraz  da  bizim  onları  önyargıyla  değerlendirmemiz  var  işin  içinde.  haksızlık  yapmış  olur. gözün  işitmedığıni  ileri  sürerek  yaptığı  işlerin  yanlış  olduğunu  savunursa." Gönül yapılan övgüden dolayı mahcup oldu..SinHa  bir  süre  hiçbir  şey  yapmadan  Bilge'ye  baktı. El.  her  bir  cemaat  diğerinin  ihmal  ettiği  işi  tamamlıyor. sonuçta o muazzam ve kamil manevî şahsiyetin sıfat ve  fiilleridir.  Hepsinin hizmet ve gayretleri.  Tam  da  boşluğa  düşmüşçesine  dalgınlık içindeyken.. Keza kulak. saç ve kirpik korur. SinHa ona bir soru yöneltti: "Sence bu cemaatlerin hangisi haklı.. El tutar. kulak duyar.. Bedenin her bir organının başka görevi ve hareket  şekli var. Böyle yüreği hakikati  kavramaya açık bir kadını kendisine eş olarak takdir ettiği için Allah'a şükretti. ayak  yürür.  Daha  doğrusu  iyi  tarafları  çok  ama  yanlışları  da  var...  Bilge. Bilge ise gururlandı.. SinHa: "Eğer  siz  birbirınıze  insafla  bakacak  olsanız  göreceksınız ki.

 Aranıza soktuğu nifak yüzünden taraftarınız olan bir münafığı size taraftarınız olmayan bir veliden daha sevimli gösterir. zulmü meslek edinmiş bir münkirde  gördüğü  küçük  bir  iyilikten  veya  görünür bir  güzel  özellikten  dolayı  onun  bütün  cinayetlerini  affeder." "İnananların bu fevkalade safderunluğu." Bilge: ----------1 231 I---------"Bu doğru hocam.  Tarafgirlik  inananlar  için  en  tehlikeli şeydir.. Üstelik kullandığınız ölçünün doğru olup olmadığını bilmeden.  O  zaman  da  sadece  o  fiili  eleştirebilirsınız. bir müthiş hastalıktır.  Ölçü  sen  olduğun  takdirde  birileri  mutlaka  sana  göre yanlış  veya  doğru  konuma düşer. birbirine karşı ilgisizleştiren şey. Tabi bunun çok daha  tehlikeli bir şekli vardır ki asıl bela o.  Ama  inanan  bir  insanı  yüz  güzel  özelliğine  . Sizi  bu evrende yıkıma götürecek tek şey odur.. Bu da sizi ilahî adalet nezdinde cezaya  çarpıtılacak  varlıklar  konumuna  düşürür.." Bilge: "Yani biz olaylara kendimizi ölçü alarak baktığımız için mi hata ediyoruz? "Elbette."  "Ben  sizden  biri  değilim.  Birbirınıze  karşı  bu  kadar  insafsız  hareket  ettiğınız halde.  Nice  inanan  var  ki. Biz inananlar birbirimize göstermediğimiz yakınlığı Yaratıcı ile ilgisi  olmayanlara daha cömertçe sunuyoruz..  grup  grup  parçalayıp  birbirine düşman eden. Tabi kanıtlarıyla ve insafla. Bu." Gönül: "Hocam  inanın  bu  hallerin  hepsini  yaşıyoruz.  Sadece  bana  verilen hak bilgi ile halınızi  tahlil  ediyor  ve  görüyorum. Bir yanlış hareketten dolayı bir cemaati  bütün  üyeleri  ve  hizmetleriyle  reddeder  veya  yanlışlıkla  itham  ederseniz  büyük  bir  zulüm işlemiş olursunuz.  görmezlikten  gelir." "Nedir o bela?" "Sizin siyaset dedığınız.. Siz önyargılarınızla ve elınızde gerçeğe dayak bir kanıt da olmaksızın  karşınızdakini  sadece  size  ve  düşüncenize  uygun hareket  edip  etmemelerine  göre  yargılarsınız.  inananları  sınıf  sınıf.  bölük  bölük.  Niçin  başınızdan belaların eksik olmadığını  hiç  düşündünüz  mü?"  Bilge: "Belalar  bu  yüzden  mi  başımıza  geliyor?"  "Çoğu  kere.  binlerce.  sayısız  günahlar  işlemiş. dehşetli canileri bile alicenap şekilde affetmesi.  bu  zamanın  anlaşılmaz  bir  belası.  sizi  inançlarınızdan  dolayı  hor  görerek  yok  etmeye çalışanları rahatlıkla bağışlayabiliyorsunuz.. Halbuki sen de yanlış içinde bulunuyor olabilirsin.. yüz binlerce insanın hukukunu çiğnemiş.----------1 230 1---------len  İlahî  Mesaj'in  açık  hükümlerine  aykırı  ise  o  başka.

  İşte  şu  anda  dünyanın  yaşadığı  durum budur..karşın  bir  tek  hatasından  dolayı  büsbütün  siler. Böyle giderse ya yok edilirsınız ya da kendınıze gelinceye kadar başınız  belalardan kurtulmaz. onlara taraftarlık gösterenler veya sessiz  kalarak  yaptıklarını  onaylayanlar  sayesinde  çoğunluk  olur... Çünkü siz siyaset ve çıkar öncelikli yaklaşımlarınızla zalimlere taraftar oluyor.  O  zulüm  halinin  şiddetlenerek  sürmesini  sağlarlar. böylece de 'Biz bu hallere müstahakız!' demiş oluyorsunuz..  Böylece  ancak  çoğunluğun  hatası sonucu meydana gelen umumî belaların sürmesi için ilahî kadere fetva verdirirler..  yok  sayar..  O  zalimin  mesleğine  ve  işlerine taraftar olur." . Aslında azınlığı teşkil eden o zalim münkirler.

  Her  programın  içinde  onu  bir  gün  imha  edecek  programcıklar  vardır.  Size  kendi  gerçeğınızi gösteriyorum... Yani her topluluk ve medeniyet kendi sonunu hazırladı." "Kıyamet de insanların eylemleri sonucu mu kopacak?..  Zaten  siz  daha  önce  de  kıyametler  yaşadınız. Şimdi sizin yaptığınız ."  "Bilgisayar programlarındaki virüsler gibi mi?" "Evet ona benzer.." "Kıyamet mi?" "Evet." ----------j 233 i---------"Nasıl yani?" "Bu  evrendeki  hiçbir  şey  sonsuza  kadar  yaşamak  üzere  formatlanmadı.  Hatırlamıyor musunuz?" "Kıyameti  nasıl  yaşamış  olabiliriz?  Kıyamet  yaşamış  olsak  yaşamamız  mümkün  olur  muydu?" "Sizin atalarınız.  kaybolmuş  medeniyetleri. içindeki gizli  program harekete geçer ve o programı kullanılmaz hale getirir." dedi Gönül." diye vurguladı Bilge. Ben size hakikat bilgisini aktarmakla yükümlüyüm..  Yani  kısa  süreli  bir  gösteri.  Mamafih  bu  sizin  mukadderatınız.  kendilerine  dair  iz  bile  kalmamış  atalannızı  düşünün. Hızın durduğu yere....GÜNLERİN SONU "Hocam  bugün  çok  tuhaf  konuşuyorsunuz.  Onlar  da  sizin  gibi  toplumlardı.  Hırsları  ve  çıkarları  uğruna  gerçekleri  kabul  etmeye  yanaşmadıkları  için  evrensel  kudret  onları  kendi  inatları  ile  felakete götürdü... Hani bazı programlar  vardır. Serbest kullanıma açılırlar. kıyamet.  Aslında sizler evrenin en kudretli ve en donanımlı varlıklarısınız.  Bütün  gördüklerınız sizin tabirınızle bir demostrasyondan  ibarettir. Sizden  önceki  toplumları.  eşyanın  da  ulaşması  anı.  Bize  hiç  de  iyi  bir  gelecekten  söz  etmiyorsunuz. Şu anda yaptığım da kalplerınızi karartan ve sizleri birbirınıze düşman eden öğeleri anlatmaktan ibarettir.  Ben  saf  aynayım. Onu doğru uygulamak  veya  uygulamamak  ise  sizin  işınız.  Evet..  bu  küreye  gelmeden  önce  başka  kürelerde  de  testten  geçirildiler.... "Haa  kıyamet! Sizin kıyamet dedığınız şey bu kürenin ölümüdür. Nedense hep yanlışları  talep ediyor ve hayrınızı  ister  gibi  serlere  koşuyorsunuz.. Ama siz vaktinde ücretini ödemezseniz. "Ben  size  iyi  bir  gelecekten  söz  etmek  için  gelmedim.  Hiçbir  zaman  da  bunu söylemedim.

  Daha  öncekiler  birer  duraksama idi. "Bu dünyanızın yok olmasını  mı kastediyorsun..da  o." "Hocam kıyamet sadece insanın hatası sonucu mu kopacak?" "Tam öyle değil.." "Peki dünyamız ne zaman yok olacak?" "Bu  dünyanız  ile  âlemin  yokluğu  beraber  gerçekleşecek.  içindeki  virüsleri  açığa  çıkarmaya  zorluyorsunuz.. hangisi kıyamet?" "İkisi de." "Hangi öncekiler?" .  Tıpkı  en  az  dört  beş  yüzyıl  dayanabilecek  şekilde  yapılandırılmış  bedenınızi  ancak  yüz  yıl  kadar  ayakta tutabildığınız gibi. bütün evrenin sonunu mu?" "Kıyameti soruyorum.. Bu sadece sizin bulunduğunuz alanla ilgili bir problem.  Yani  cehalet  ve  inatlaşmalarla  daha  uzun  süre  kullanılabilecek  bir  programı. Sen öldüğün zaman zaten senin için de kıyamet kopmuş olacak.  Sizin  deyimınızle  kıyamet  kopacak. Normal zamanını tamamlamadan programın kendisini kilitlemesine neden olabilirsınız. Yani bu  küre  önünde  sonunda  ölecek." "Hocam kıyamet aşağı yukarı ne zaman kopacak?" diye sordu Gönül.  Ama  siz  onu  hızlandırıyorsunuz.

 ya da onu bir 'İlk sebep' gibi  görüyorsunuz. ya kendi özelliklerınızle algılıyorsunuz." ..  Onlar  için  kıyamet  koptu.. Bilge: "Bu dedığınız ne?" "Gönül koltuktan kalkıp sandalyeye oturdu. evrenin ana belleğinde  kaydedilmiş  şifreli  bir  bilgidir  ve  Yaratıcı'dan  başkasının o bilgiye ulaşma yetkisi ve gücü yoktur. Ancak bu konuda kimsenin elinde net bilgi yoktur.  bir  kısmı  da  ilahî  mesaj  lardaki  şifreleri  çözerek  bazı  tahminlerde  bulunurlar.  Bizim  elimizdeki  veri  bu. Bir başka yanılgı daha var tabii.  Bu  arada  Gönül.  Uykusunu  bastırmak  için  koltuktan  kalkıp sandalyeye oturdu." dedi.----------1 234 I---------"Daha  önce  tükettiğınız gezegenler.  Ama hiçbirisi kesin doğruları içermez." "Kıyametle  ilgili  tahminlerde  bulunanların çoğunun  bilgisi.  en belirgin gerçeği ise 'belirsizlik'tir. Bu. her saniye evreni yemden organize eder..  Ama  gördüğünüz  gibi  evren hâlâ devam ediyor. Bunu yaparken bu hareketinin evrende nasıl  bir değişim yaratacağını hiç düşünmedi." "Neden bu son küre?" "Nedenini  ben  de  bilemem....  Bunlar  da  iki  kısımdır.  Çünkü  her  eylem  ve  hareketin  sayısız  sonuçları  ve  o  sonuçlara  göre  değişen  sayısız  yaşam  biçimleri  vardır..." SinHa uzun bir süre  sustu." "O yanılgı nedir hocam?" "Sizler Yaratıcı'yı.  sizin  hareketlerınızle  değişen  verileri  sürekli  kontrol  ederek.  Ama  O.  kendi  süjelerinden  kaynaklanır...." "O zaman bu tını ne kadar daha sürer diye sorayım?" "Ben size tahmini bir zaman verebilirim. Oysa O.  İşte  Yaratıcı." "Ama bazıları kıyametle ilgili tahminler veriyorlar.  sonuçlarıyla  oluşan  hayat  tarzlarını  programın  bütünü  içine yerleştirerek evreni yeniden kendi mihverine oturtur. senin ve onun hayatında ve  tabi ki çocuğunuzun hayatında binlerle ifade edilebilecek devinim ve değişime " ----------1 235 I---------neden  olabilir.  dilerse  yine  uzatır. Çünkü bu evrenin en değişmez sabitesi 'değişim'. SinHa: "İşte ben de bundan bahsediyorum.  Ne  zaman  i§i  bitireceğini  O  bilir.  Aslında  i§  olup  bitmiş  de  siz  ve  biz  'ol  ve  öl'ün  çarpışmasından doğan küçük tınıları yaşıyoruz. Oysa bu hareketi.  oturduğu  yeri  değiştirdi..  Bir  kısmı  içsel  duyularıyla  bunu  algıladıklarını  sanırlar.

 içimden öyle geldi der. Ben  onları  görebiliyorum... ne çocuğun olurdu. işin içinden çıkarsınız. Onların da sayısız çocukları ve âlemleri olacak. Hatırladın mı?" Bilge bir anda o güne gitmiş gibi oldu ve titredi: "Hocam." "Bütün bunlardan neyi anlamamızı istiyorsunuz?" dedi Gönül:   "Yaratıcı'nın. Gerçekten öyle miydi.."Hocam bu konuyu biraz daha açabilir mısınız?" "Sen 19 yaşındaydm. ne Gönül ile karşılaşırdın. Arkadaşının tüfeğinden çıkan kurşun tam başına isabet edecekti  ki ayağın takılıp sendeledin. Üç arkadaş Kaz  Dağı'na ava gitmiştınız.. Oysa bugün senin etrafında kurulmuş bir dünya var; karın var.  Ama  siz  canım çekti. bir sorumluluğu kalmaz ki!" .  aklınızla kalbınız arasında  sayısız  gidip  gelmeler  var.  beni  dinlerken... bütün bu hayatların geleceğini.  ben  o  arkadaşın  bana  şakadan  nişan  aldığını  ama  e-linin  kaza  sonucu  tetiğe  dokunduğunu sanmıştım.. Sonra SinHa sözünü sürdürdü: "Eğer o gün sen ölseydin.  her  an  ve  her  saniye  bütün  olayların ve  davranışların  içinde  varlığını  görmenizi.  Şu  anda  benimle  konuşurken..  Daha  da  ileri  gideyim. Kurşun enseni yalayıp geçti.  İşte  o  konuşmaların  metnini  dahi  yazan  O'dur. yoksa bir kasıt var mıydı?" "Bu şimdi neyi değiştirir?" Bilge sustu.  Kendi  içınızde  konuşuyorsunuz. o anda tasarladı. işte o  kurşunu sana isabet ettirmeyen kudret.." "Ama o zaman insanın bir inisiyatifi. Ve tabi daha da gelecekler. çocuğun  var. Senin hikayen  orada biterdi..

  onu  hiç  de  güzel.  Bu  da  kıyametin  başlangıcı  olacaktır. O zaman da hiçbir  insan yaptığı  hiçbir  işinden pişman  olmazdı.  Her  program  hazırlanmış  bir  yazılımdır."  "Tabi  ki  bu  mümkün. işte istediğim yanıt  bu." .  kader dedığınız her  olay. akıllılık ve yumuşaklığın seçim nedeni olmasını n sence izahı var mı? Belki  bir  başkası." "Güzellik. Eğer ilahî olsaydı saf bilgiye dayanırdı. akıllı ve yumuşak.  Yani  bir  şeye  yönelirken." "Hocam şu kıyamet konusunu bize biraz daha açabilir mısınız?" "Size  söyleyeceklerim. yaşadığınız sanallığı reel gerçeklik  olarak  algılamanızı  sağlayan  evrensel  program  bozulacak.  sizin  bileceklerınızden  farklı  olmaz." dedi Bilge.  Bir  şeyden  pişman  oluyorsanız  bilınız ki işin öncesinde kendi şartlanmışlıklarınız geçerlidir." "Öyleyse senin bu özellikleri tercih etmene neden olan asıl etken ne?" "Belki de aldığım eğitim.----------1 236 I---------"Olur mu  hiç?. Veya ailemden aldığım ölçüler... neden Gönül'ü seçtin?" diye sordu. Örneğin 'Günlerin  Sonu'na dikkat e-din... sizi belli kurallar  ve prensipler içinde tutan.....  Sizler  bilgisayar  programları  kullanıyorsunuz.  Hayat  da  böyle;  her  olay." "Evrensel Program mı bozulacak?" "Evet. Bunlar o kadar da ilahî değil.  yumuşak  ve  akıllı  görmüyor  olabilir.." "Günlerin Sonu ne demek?" diye sordu Bilge....  niçin  seçtiğınızi sadece siz kendınız bilirsınız. "O bana diğerlerinden farklı göründü.." SinHa bir süre sustuktan sonra Bilge'ye: "Etrafında bir yığın kız varken.  Neyi. A-ma  ilahî  mesajları  iyi  anlar ve şifreleri çözebilirseniz. onun zamanını da belirleyebilirsınız.  evrensel  bir  yazılımdır.  kendi  tabiatınıza  yüklenmiş  verilerle  karar  verirsınız...  Ama  seçim  size  aittir." "Evet.." "Matrix dedığınız nedir?" "Evren ve içinde bulunan varlıkların kendi formatlarında kalmalarını sağlayan evrensel  programdır.  "Seçim  yapan  sensin..."  dedi  SinHa. ----------1 237 I---------"Sizin anlayacağınız benzetme ile M atrix'in bozulmaya başladığı dönemdir. "Nasıl farkli?" "Güzel..

  Utanma duygusunu kaybeden insan yalnızca çevresine değil Tann'ya  karşı da pervasız  olacak  ve  evrende  'kan  dökücü. "ikinci aşamada 'utanma duygusu' yok olacak. Dış ve iç dünyanızda sizi korumaya çalışanlar  birer birer yok olacaklar."insanlar Matrix'in bozulmaya başladığını algılayabilecekler mi?" "Evet."  SinHa Bilge'nin yorumunu belirtmesinden sonra sözlerini sürdürdü. insanlar ne kadar çok kazanırsa kazansınlar.  Bu  da  kısmen  gerçekleşti. .  Delinen  atmosfer  tabakası  bunun  en  bariz  örneği.  Etrafımızdaki  insanların çoğunluğu  bu  ruh  hali  içinde.  yıkıcı  bir  bozguncu'  haline  gelecektir. Bu duygu Matrix'in en dış çerçevesidir.  sürekli daha çok kazanmak isteyecekler. Bu da insanların birbirine olan saygı ve sevgi  temellerini sarsacak." "Peki bu algılama nasıl olacak?" "işaretleri gelecek.  Çünkü  ö-nemli  olan  Matrix'i  hiç  bozmamaktır." Bilge sözün arasına girmekten kendini alamadı: "Korkarım  bu  gerçekleşti. Örnek olarak dış dünyanızı koruyan kalkanların artık ortadan  kalktığını  görebilirsınız.  fakat  fazla  bir  şey  yapma  şansları  olmayacak.  Aynı  bozulma iç dünyanızda da yaşanıyor. Onu bilenler bilecek. Belli başlı işaretler arasında insanlardan 'yetinme  duygusu'nun yok olmasını  gösterebilirim.

 Başkalarının can ve  mal  varlığına  saygı  duymayı  sağlayan  bu  iç  kodlar  bir  kez  bozuldu  mu  artık  insanlar  hiçbir yasa tanımazlar.  hiçbir yerde  can  ve  mal  güvenliğinin  kalmadığı.---------1 238 !--------Üstelik bu son derece önemli olduğu için Son Mesaj'da da ö-zellikle belirtilmiştir.  Televizyonlarınız. Bu durum şimdilik sizde yüzde 50 oraninda söz konusu. Çünkü ana program bozulduğu zaman artık tamir edilmesi  mümkün değildir.  İnsanı  tanrıtanımazlığa  yönlendirmekle  görevlendirilmiş  'karanlık  settiler'.  Siz  bu  oluşumlara  gönüllü  destek  verdığınız için  de  bizim  başarılı  olma  şansımız  gittikçe azalıyor.  Bütün  bu  olumsuzluklar  aşamasında  onlar  ne  yapacaklar?" "Şu anda biz ne yapıyoruz?" "Yani sizin görevınız Matrix'i korumak mı?"  "Evet.  zedelenmiş  güvenlik şifrelerini Matrix'in tamamını bozmak için kullanırlar." "Peki sizin başanh olamamanız durumunda bizi neler bekliyor?" "O zaman Mehdi ve Mesih sahneye çıkar.  Matrix'in  bozulmasına  katkıda  bulunan  gönüllü  virüs  programı  gibidir. Ama biz  pek  de  başarılı  olamıyoruz. Dördüncü  aşamada  'güven  şifreleri'nin  zedelenmesi  yer  almaktadır.  herkesin  sadece kendi can ve mal güvenliğini koruma endişesine düştüğü dönem başlar. radyolarınız ve bilgisayar  iletişim  sistemlerınız artık  onların gönüllü  yardımcıları  gibi  çalışır  hale  gelmişler.  Matrix'in  doğal  korunması  olan  imana  yönelebilecek  . Üçüncü  adım  'koruma  programı'nin yok  olmasıdır.  Çünkü  Yaratıcı  ile  ilişkisi  kesilmiş  her  insan.  O  hem  insanlardaki  iç  programların hem de evrensel Matrix'in  bozulmuş  olan  bölümlerini  onarır.  İnançları  takviye  eder.  gazetelerınız." "Mehdi Son  Programcıdır. Böylece Günlerin Sonu  denilen  etin  etle  ödeştiği.  Biz  sizleri  mümkün  olduğunca  Yaratıcı'dan  uzak  düşürmeyerek  Günlerin  Sonu  başlamadan  Matrix'in  bozulan  programlarını  onarmaya çalışıyoruz.  Karşı  tarafın  Matrix'e  hangi  yöntemleri  kullanarak  girdiklerini  deşifre  eder  ve  onların etkilerini  olumsuzlaştıracak  programlar  geliştirir.  Çünkü  insanlar  sizin  Şeytan  dedığınız karanlık  setrilere  gönüllü  olarak  yardımcı  oluyorlar." "İyi  ama  Matrix'in  bozulmasına  yardım  için  görevlendirilenler  varsa.  Yani  insanı  başkalarının  hukukuna  tecavüz etmekten alıkoyan iç kodlama1ar bozulacaktır bu aşamada.  Matrix'i  tahrip  edecek  negatif  değerleri  üretmeniz  için  sizi  teşvik  ediyorlar.  onun  korunması  için  görevlendirilenler  de  olmalı.

 Gönül ise  şaşkınlıktan  küçük  dilini  yutacak  durumdaydı.  Karanlık  settiler  yakaladıkları  ilk  fırsatta  yeniden  Matrix'e  girerek  insanın  evrendeki  güvenliğini  sağlayan  tüm  programları  yok  edeceklerdir..  Ondan  sonra  Mesih  gelir.  Bu  da  sizin  kıyametınız demek oluyor.şüphe  ve  saldırıları bertaraf  eder. kendinden geçmişti.  Mehdi'nin  hazırladığı  programı  esas  alarak  Matrix'i  onarmaya  çalışır.  Daha  doğrusu  yeni  ve  eski  bütün  Matrix  metinlerini  bir  araya  getirerek  o  yazılım  programlarının  içine  sokulmuş  virüsleri  ayıklar.." "Mehdi ve Mesih ne zaman gelir?" "Mehdi geldi ve gitti.  Son  sağlam  metinleri ve  programı  oluşturur.  Her  ikisi  de  darağacınin önünde  ölüm  sırasını  bekleyen  mahkumların  az  sonra  okunacak  olan  adını  beklemesini  andırır  bir  tedirginlik içinde SinHa'ya bakıyorlardı. Sizin takvimlerınız şu an hangi zaman  dilimini işaret ediyor?" "Öyle ise Mesih de evrenin rahmine düşmüştür.  Ve  bunu  da  başarır;  ancak  Matrix'in  şifresi  bir  kez  ele  geçirilmiş  olduğu  için bu onarımın  kalıcı  olması  mümkün  değildir." Bilge.  Nitekim  Mesih'in  müdahalesiyle  Matrix  bir  süre  daha  insanların yeryüzünde  huzur içinde yaşamalarını sağlar. Ancak ne yazık ki artık Matrix'in şifreleri Şarmuta'nın  eline  geçmiştir. Mesih ise gelmek üzeredir. Gönül mırıltıyı andıran bir ses tonu ile sordu: .  Mesih.

..  zaten  o  kadar  yaşamayacaksınız."  "Geçmiş  zaman  kullanmasını  n  nedeni  ne?"  "Bu  konuya  daha  önce  değinmiştik.----------1 240 1---------"Hocam ben kıyamet birdenbire olacak sanıyordum." Gönül: "Aman Allah'ım! Bütün kavga ve endişelerimiz bu kadarcık bir zaman için mi hocam?" "İşte ona siz karar vereceksınız.. 'Kıyamet koptu." Bilge: "Hocam kıyametin bilgisi gerçekten sizde de mi yok. O..'  diyor..'  diyerek  size  bunun  izahını  yapmıştı. 'Sizin dünyadaki ömrünüz.  'koptu'  diyor.  2500  yılını  bulamayabileceğınızi söylersek abartı olmaz." "Ondan sonra her şey bitecek mi?" "Bitme  diye  bir  şey  yok.' denmiyor.  bir  ağacın  gölgesinden  geçtiğınız bir  zaman  kadardır.  Ama  şu  kadarını  söyleyeyim. Yaratıcı  bir  şeye  'Ol  derim  o  da  olur.  Yaratıcı’nın bir  günü  sizin  saydıklarınızla  50  bin  yıldır.  şu  andaki  takvimınızle.  dinî  kitaplarda  'Kıyamet  kopacak.  Sana  bir örnek vereyim.30" Şu dakikada güneşin ışığı sona erse.. yoksa söylemeye memur mu değilsınız?" ----------1 241 I---------"İkisi  de  doğrudur...  Siz. Son Elçi'nin sözünü hatırla.. Şu anda saat kaç?" Gönül duvardaki saate baktı ve sorulan soruyu  yanıtladı: "20.  Ama  sizin anlattığınız hayli uzun bir süreç.  Niye  onu  dert  ediyorsunuz?  Dikkat  edin. O.  'kopacak'  diyorsunuz." Bilge: "O zaman bizim ömrümüz bile dakikalarla ifade edilecek kadar kısadır.' deniliyor.  Hem  bitmesi  sizi  niye  ilgilendirsin  ki?  Siz. siz bunu ne kadar süre sonra fark edersınız?" Bilge atıldı: "8 dakika sonra!" "Yani saat 20.  Sizin  üç beş  dakika  dedığınız bir sürenin O'nun zamanıyla ne kadar olduğunu hesap edin." "Bu neden böyle?" "Çünkü  sizin  takvimınızle Yaratıcı’nın katındaki  zaman." "Yani  kıyamet  aslında  koptu  da  henüz  biz farkında  mı  değiliz?  Bunun  anlamı  da  bu  mu?" . burnunuzun ucundaki bir olayı bile 8  dakika sonra fark ediyorsunuz. Bu durumda Kıyamet birdenbire değil de yavaş yavaş mı kopacak?" SinHa alabildığıne yumuşak bir ses tonu ile yanıtladı: "Yavaşlık  size göredir..38'i gösterdiği anda. hızlı koşan bir atla." "Elbette.  birbirinden  farklıdır. Demek ki siz.  ise.

" "Öyleyse.  kendi  kıyametini  de  başlatmış  olur. değil mi? "Bu bütün evren için geçerlidir.  onun  için  sonun  başlangıcıdır.  Evren  çekirdeğinin filiz sürüp şekillenmesi de üç saniyelik bir zaman aldı." "Kaderimize dair bilgisi de öyle mi?" diye sordu Gönül." "Peki biz hayatımızı yaşamakta tamamen hür müyüz?"diye sordu Gönül." .  onun  için  malumdur. Her şey o anda oldu  ve bitti. yok oluşa doğru atılan adımlardır.. Size göre bilmem kaç bin yıl sonra gerçekleşecek bir  olay onun için olmuş  bitmiş olduğundan bilgisi de sarsılmaz ve yanılmazdır.  Filiz  süren  bir  çekirdek.  Çünkü  bir  şeyin  varlık  sahasına  çıktığı  an. Tam öyle denilemez. Siz ancak  çerçevesi belirlenmiş programlar içinde iradenizi kullanabilirsınız.. Çünkü.  Allah'ın  kaderimizi  bilmesi  ve  'Bu  senin  kaderindir. "Hayır. tam bağımsızlık sadece Yaratıcı'ya aittir.  Gayb  sizin  için  gaybdır.  Dolayısıyla  onlara  ait  bilgiler  gayb  olmaktan  çıkar.'  demesi  bizim  onu  yapmamızı  zorunlu  kılan  bir  faktör  değil. Ondan sonrası. Ve Yaratıcı’nın bütün bilgisi  maluma tabidir. Sizin gelecek dedığınız olayların tamamı."Öyle  de  denilebilir. "Evet.  sadece  hayatımızı  nasıl  yaşayacağımızı  bilmesinden kaynaklanan bir bilgidir.  yaratıcı  için değil.

  Gönül'ün  akh  fikri  .  Kurallar  çerçevesinde  her  türlü yeteneğınızi gösterebilir ve oyunu en iyi şekilde oynayabilirsınız.  Betül  uyanmış  yatağında  mızıklanıyordu.  Tamamen  de  bağımsız  değilsınız. Bu bedenınızin bir kaderidir ve bağlayıcıdır. "Rol  seçimi  Yaratıcı'ya  aittir.  bir üst programa geçebilirsınız." "Nasıl yani?" "Örneğin  yapay  bir  atmosfer  oluşturarak  Dünya'nın  dışında  veya  su  altında  bedenınızi yaşatabilirsınız.  Başkasının oyun içinde topa eliyle dokunması yasaktır. o rolü siz seçtınız sanırsınız. Onlar her istedığıni yapabilirler mi?" "Hayır oyunun belli kuralları vardır..  Bir  futbol  sahasında  oyun  oynayan insanları düşün.  gecenin  karanlığı  şehrin  üstüne  çökmüştü. Hepsi o kadar.  Kısacası  her  programın  kendine  özgü  kuralları  vardır...  Ama  ne  yazık  ki  her  üst  program.. Yani siz bu bedensel formda oldukça her zaman  birtakım kısıtlamalar ve engellemelerle karşılaşırsınız ki bu da kader çerçevesine girer. bir buçuk metre sıçrayabilirsınız. Bu da sadece bir  üst  programı  kullanmaktan  ibarettir." Gönül.  değişik  araçlar  kullanarak  yenebilirsınız. Yani  kulun hangi rolü arzuladığını bilir ve ona göre takdir eder.  Keza  havasız  ortamda  yaşayamazsınız." "Kötü yola düşmüş bir kadın için de bu geçerli mi?" ----------1 243 !---------"Evet ama az önce size  Yaratıcı’nın takdirinin maluma dayandığını söylemiştim.  bir  alt  programdan daha dar imkanlar içerir.----------1 242 I---------"Örneğin?" "Örneğin. Ruhu bağlamaz.. başını sallayarak o ana kadar anlatılanları anladığını i-ma ettikten sonra: "Peki  hocam." Uzun  süren  bu  konuşma  sırasında  dışarda  güneş  tamamen  batmış.  herkes  rolünü  kendi  mi  seçer.. Ancak beynınız aracılığıyla. Bu da bir kaderdir. Örneğin elini kullanma hakkı bir tek kaleciye aittir. siz herhangi bir araç kullanmadan ancak bir.  Size  düşen  rolünüzü  iyi  oynamaktır." "İşte  kader  de  böyledir." "Dokunursa ne olur?" "Kuralı çiğnemiş olur ve ceza alır.  Ancak  bu  takdir  o  kadar gizlidir ki..  Yer  çekimini. Bu  bir  sabitedir.  yoksa  bize  roller  biçilmiş  midir?"  diye  sordu..

. Yeniden buluşmak üzere... Gönül hemen salonun ışıklarıni yaktı ve çocuk odasina Betül'ü almaya gitti." dedi ve kayboldu.  İmdadına  SinHa  yetişti  ve  hayli uzun süren sohbete son verdi: "Bugünlük bu kadar yeter.Betül'deydi  ama  sohbetten  de  ayrılmak  istemiyordu.

 sonunda içindeki fırtınayı Bilge'ye aktardı: "Ne olacak bizim halimiz bilemiyorum!" dedi. eşine biraz daha sokuldu. iyiyiz çok şükür! Geçiniyoruz. İyi dostlarımız  var. Bari akşamı da kaçırmayalım.  Ama  yine  de  Gönül'ün  son  sözlerini  duymazlıktan  gelmeyi tercih etti." Bilge.  içinden  Gönül'le  tartışmasını  sürdürdü.  hep  ya  namaz  kılacağın  tutar.  Pijamalarını  giydi.. Maddi sıkıntımız yok.  Bu  şekilde  ne  kadar  zaman  geçtiğini  . Gönül onu geriye itti: "Aklın fikrin .BEKLENMEYEN YOLCULUK Bilge  ikindi  namazını  kaçırmıştı."  dedi  ve  uyumak  istedığıni söyleyerek  yatak  odasına  yöneldi.  Yatağa  uzandılar  ama  ikisinin  de  gözüne  uyku  girmiyordu. Bilge." diyerek lavaboya yürüdü.  Bir  süre  kendi  içinde  sorgulamayı sürdürdükten sonra. "Ruhanî olduğunu belirten bir varlık ile olan beraberliğim  beni nasıl namazdan alıkoyabilir?" diye düşündü. SinHa hakkında kuşkuya kapıldı." Bilge  kasvetli  havayı  dağıtmak  için  "Allah  Kerimdir. Gönül arkasından sözü yetiştirdi: "Zaten  sen  hep  böylesin!  Ne  zaman  senden  yardım  istesem..  Gönül  kucağında  Betül ile birlikte salona dönmüştü: "Namaz kılmadan bir mama yapsan ne olur?" dedi Bilge'ye.  İnananların halini  düşünüyorum. beni rahat bırak.  'Bunlar  iyi  insanlar.  Yaptıkları  sohbetin  buna  neden  olmasına  anlam  veremedi. içinden. Bizler gibi insanların dünyaya bu kadar dalması bana hiç iyi gelmiyor. Bilge.  Özellikle  Gönül  derin  bir  kaygıya  gömülmüştü. ya da duymazliktan gelirsin!" dedi. Bilge kızdı: "Zaten ikindiyi kaçırdık.  Onları  saf  bilgiye  ulaştırmak  için  geldığıni  söyleyen  SinHa'nin niçin  kendilerini uyarmadığını merak etti. Bilge kastedileni anlamazlıktan geldi: "Ne var halimizde.'  denilecek  dostlarımızı  ve  halimizi  düşündüğümde  irkiliyorum.  Gerçekten  çevreme  baktığımda. Sayısız  tereddüt  içinde  ayağa  kalktı." dedi ve ekledi: "Öyle zamanlar var ki helal lezzetler bile mekruh hale  gelir. Gece sıradandı. "Acaba  yanlış mı  yapıyoruz?" dedi... Geç saatlere kadar oturdular ama her ikisi de kendi  âlemindeydi.  Namaz  için  hazırlığa  koyuldu.." ---------i 245 I--------"Ben  onu  kastetmedim. tuhaf bir sevinç yaşıyordu: "Hoş  geldin  eski  Gönül!"  dedi. Şu anda ben öyle bir durumdayım.. güzel bir yuvamız var.  Gönül  de  Betül'ü  yatağına  yatırdıktan  sonra  yanına  gelmişti.

 "Buraya nasıl düşmüştü ve neredeydi?"  Bunu bir türlü kestiremedi. Çöl uzuyordu... Kumlar altın  tozu  gibi  sapsarıydı.. Her taraf  çöldü. Bilge kalabalığa iyice yaklaştı. Aslında hangi yöne gitmesi gerektiğini de bilemiyordu.. Binlerce insan vardı. Bastığı her yerde kum vardı. Hiç kimse bir . 'Belki orada bir rehber bulurum.  kaynağı  belli  olmayan  ışığın  renginden  kaynaklandığını sandı.  İkindi  ile  akşam  a-rası  bir  zamandaydı.  sanki  güneş  oradan  batıyormuş zannediyordu.  Sanki  her  taraf  Batı. Baktığı her yer çöldü..  her  taraf  Doğu  idi.  Ne  yana  baksa.  yığinlarca  insanın  bir  yerde  toplandıklarını  ve  bir  şeyin  etrafında  halka olduklarını gördü.' diye düşündü. Uçsuz bucaksız bir  altın  çölünün  ortasindaydı. Bu gerçekten altındı. ö tarafa yöneldi. Eline bir avuç kum aldı...  önce  bunun.  Neredeyse  akşam  olacaktı  ama  hangi  tarafın  Doğu..  hangi  tarafın  Batı  olduğu  belli değildi. Eski çağlarda putperestlerin yaptıkları türden bir tapınma şekli  sergiliyorlardı. Vahaya  yaklaştıkça. Bilinçsizce yürüyordu. Kendisini  uçsuz  bucaksız  bir  çölde  buldu.bilemedi.  insanlar  bugüne  dek  burayı  nasıl  keşfedememişlerdi?  Çok  uzaklarda bir vaha görünüyordu.

"Aman ya Rabbi. Susamıştı.. Bilge  "Allah!"  diye  bir  çığhk  attı  ve  yataktan  fırladı.  Suyu  bardağa  doldurdu.  Öyle  dehşete  düşmüştü  ki  korkusundan ne uyuyabiliyor.  Saat  sabahın  4.  derin  bir  vecd  içinde  secdeye  varıyor.  Ortada.  Bütün eller somuna uzanıyor ama hiç birisi bir türlü ona ulaşamıyordu.. Bilge'nin  şaşkınlığı  her  adımda  biraz  daha  artıyordu. Bilge'yi kollarıyla sardı. ne de yataktan çıkabiliyordu. Bu ne anlama geliyordu?.  Saate  baktı  ve  bu  fikrinden  vazgeçti. içi kalktı ve öğürmeye başladı.  Üstlerine  başlarına pislik sürüyorlardı. Hatta her taraflarına  sürdükleri  bu  pislikleri  bir  taraftan  da  iştahla  yiyorlardı. Birden bir boru  sesi  duyuldu. Gönül onun halinden ürkmüştü.  Bardaktan  dökülen  irinimsi  sıvı  çoğalmaya.Hayretle daha önceki uyanmasını n da rüya içinde gerçekleştiğini sandı.  Yerdeki pislikten üzerine bir parça sürüp yemeye başladılar.  Zangır zangır titriyordu.  doğruluyor.  Herkes  bulunduğu  yere  oturdu.  pis  kokular  yayılıyordu. Sıvı çoğalmaya ve yükselmeye devam ediyordu...  Vücutlarından  irine  benzer  sıvılar  akıyor. Bu  haldeyken  uyandı.  Kalkıp  mutfağa  gitti. Gördüklerine inanamamıştı.  Bardaktaki o insanların vücudundan  akan  irine  benziyordu.  Sabah  namazına  bir  saat  vardı.  odanın  her  tarafını  doldurmaya  başladı.----------1 246 I---------diğeri  ile  ilgilenmiyordu.  Bardağı  elinden  düşürdü.  Gözlerini  ovuşturdu..  Herkes.  Bilge  büyük  bir  dehşet  ve  panik  içinde  mutfaktan  kaçmak  istedi  ama ayaklarını kıpırdatamıyordu. bu nasıl rüya böyle!" diye  mırıldandı. .  tekrar secdeye varıyordu.  Ama  herkes  halinden  memnundu.  Bilge  iyice  yaklaştı.. Bütün  insanlar  yara  bere  içindeydi..30'uydu.  Bilge sakinleşmişti." diye onu kendine getirmeye çalıştı. "Yok  bir şey ----------1 247 I---------canım! Geçti merak etme! Kabus görmüş olmalısın.. Gönül'ü  uyandırıp  rüyasını  ona  anlatmak  istedi.  Dehşetle  irkildi.  Onun  çığlığı  Gönül'ü  de  uyandırmıştı.  Bir  bardak  su  içecekti.  Her  şeyin  bir  rüya  olmasına  o  kadar  sevinmişti ki bunun tarifi mümkün değildi.  yüksekçe bir taşın üstünde bir somun ekmek  vardı.  Ceplerinden  bir  dilim  ekmek  çıkardılar. Herkes sanki  o somuna tapıyordu.. Öyle iştahla  yiyorlardı ki Bilge hayrete düştü.

..30'a geldığıni fark etti.  En  küçük  paranıza  bile  repo  imkanı  tanıyoruz. Bilge: .." dedi.  gelin!  Faizınıze faiz katıyoruz.  Rüyasını anlattı.  Bunlar  hiç  mi  zarar  etmiyorlar?  Bu  kadar  iflaslar.  insanlar  hızla  bir  bankaya  doğru  koşuyorlardı.  "Madem  kâr  ortaklığı  veriyorlar.. Sonra birdenbire onların da  daima  belli  oranda  kâr  verdiklerini  hatırladı... Daha doğrusu böylesi işimize geliyor. Televizyonun kumandasına  dokundu. O anda sabah ezanı okundu."  diyordu.  yıkımlar  yaşanırken.  finans  kurumları  neden  hep  kâr  ediyormuş  gibi  banka  faizlerinin  bir iki puan altında veya üstünde kâr veriyorlardı?" İlk  kez  ayrımına  vardığı  keşfinden  dolayı  irkildi  "Tabi  ya!  Gerçekten  kâra  ve  zarara  ortak  etseydi  hangi  Müslüman  parasını  yatırırdı  ki!  Demek  ki  hepimiz  gırtlağımıza  kadar faize batmışız da haberimiz yok..  Bankanın  etrafında  büyük  bir  halka  oluşturuyorlardı. Acaba  o  da  faize  mi  giriyordu?  İlk  defa  düşünüyordu  bu konuyu.  rasgele  bir  kanal  açtı.  Reklamlar  vardı."Çok acayip bir rüya gördüm. Ona rüyasını yorumlatacaktı. "Acaba rüyamda gördüğüm olay bu muydu?" diye  geçirdi.  Ardından kalabalıktan canhıraş bir bağıriş yükseliyordu: "Yaşa! Bravo!.. Ondan sonra hiç uyumadı.  Sonra  ışığın  içinden  bir  kadın  çıkıyor..  Telefonla  Mustafa  amcayı  aradı.  anlayamadı." Nedense rüyası ile bu  reklam arasında bir bağlantı kurdu.  "Gelin.  Sonra  birdenbire  kendisinin  de  annesinden  gelen  bir  miktar  parayı  bir  finans  kurumuna  yatırdığını hatırladı.  Zaman  bir  türlü  geçmek  bilmiyordu.. Saatin 9..." dedi.  Telefondaki ses rüyayı dinledikten sonra: "Sen de mi?" dedi... Üstelik son derece yorgun ve bitkindi.  Rüya  tabircisi  Mustafa  Amca'nin  iş  yerine  gelmesini bekliyordu. Saatine  baktı. Saat onu kuşkuya düşürmüştü? Gördüğü tek bir rüya  mıydı  yoksa  ilk  rüyayı  gördükten  sonra  yeniden  dalıp  başka  bir  rüya  mı  görmüştü. Saat 5'i 20 geçiyordu. Saate baktı.

  ikincisi  ise.  Ceplerinden  çıkardıkları  ekmek  parçaları  kazandıkları  helal paradır.  Sonra  "Filanca  finans  kurumuna  yatırdığım  bir  miktar param var.. sosyal patlamaların iki  kaynağı  vardır.. O da faize girer mi?" diye sordu.' diye dua etmektir. Mustafa Amca.  'Benim  keyfim  yerinde  ise  başkası  açlıktan  ölmüş  bana  ne!'  mantığıdır. 'Size  ticareti  helal.  Senin  için  de  aynı  tehlike  var..' dediler mi bugüne kadar?" "Hayır. Benim başımı ağrıtacak kadar hiç param olmadı. hep belirlenen kân verdiler. Allah seni sevdiği için uyarmış. 'Ya Rabbim. ona bir karşı soru  yöneltti: "Sana hiç.  faizi  haram  kıldım.  Din  bunların birincisini.." "Peki  ne  yapacağız?  Bir  işe  yatırsak  çar  çur  olur. Biz Müslümanlar da  aynıyla bu şablona uyuyoruz..  ikincisini  ise  'zekatı  farz  kılarak'  ortadan  kaldırmaya  çalışmıştır. 'Bu yıl zarar ettik.. beni kendisiyle meşgul  edecek parayı verme.----------1 248 I---------"Ben de ne?" "Sen de mi paranı faize yatırdın?" Bilge  şaşkınlıkla  önce  "Hayır!"  dedi.. Hem Allah.'  diyor.. diğerini ise görmezlikten gelmektedir.  Zaten  bütün  problemlerin başı bu güvensizlik değil mi?" "Haklısın. "Bak"  dedi. Benim yapabildiğim tek şey.  İnsanlık  ise  bugün  birincisini  ekonominin temeli yapmış.  faizi  yasaklayarak  bertaraf  etmiş.  Birisine  çalıştırması  için  versek  korkarım ki üstüne yatar." ..." dedi Bilge ama içi yatışmamıştı." ---------! 249 I--------"Peki ne yapabiliriz?" "Vallahi ben bilmem..  Mustafa  Amca.  Birincisi  'Sen  çalış  ben  yiyeyim. Ne yapacak bu insanlar? Başka kapı yok ki!" "Vallahi ben bilmem. kâr veremiyoruz..  Evet  temize  ulaşmayı  murat  ediyorlar  a-ma  mevcut  olanaklardan  da  ne  pahasına  olursa  olsun  yararlanmaya  bakıyorlar.  Elbette  ticaretin  riski  de  olacak." "Hangi kurum hep kâr ediyor? Hem de önceden belirlenen o-randa kâr! Böyle şey olur  mu?  Senin  rüyanda  gördüğün  o  insanlar  bugünkü  Müslümanlardır.'  kolaycılığı  ve  zulmüdür.  "Yeryüzündeki  bütün  belaların. kargaşaların.  Ama  hepsi  o  helal  parasına  murdarı  katık  ediyor.

"Peki Müslümanlar hiç mi zengin olmayacak.. arayayım da bugün  bize gelsinler.  Bir  ara  nasıl  olduysa  göz  göze geldiler. "Uyanmışlardır." dedi. Hiç  alakası  yokken  Rahmi'yi  hatırladı. biraz ileriye  gitti ve durdu. "Estağfirullah" dedi ve ekledi: "Zamanını aidimi Hakkını helal et!" Telefonu  kapattı.  Mutfaktan balkona  açılan  kapı  açıktı.00'a geliyordu." dedi içinden.  Kumru  olduğu  yerde  durarak  öylece  Bilge'ye  bakıyordu. Sonra  Gönül'ün  fikrini  almanın  uygun  olacağını  düşündü.  Gönül.  Bilge kahvaltı hazırlamak için uğraşıyordu... Bir ara mutfaktan çıkmak .  Bilge  bir  kuştan  korkabileceğini  hiç  düşünmemişti.  Ama  ceremesini  de  öderler. hiç mi ticaret yapmayacak?" "Ben  öyle  bir  şey  demiyorum.  onların da gelmedığıni hatırladı..  Kendisi  de  hiç  aramamıştı. Saatine bir kere daha baktı. Kumru. Ani bir refleksle "Kışt!" dedi. Kumru  hafifçe  boynunu  büktü  ve  Bilge'yi  süzdü. Ona sor.. Tepeden tırnağa irkildi Bilge.  Mutfağa  geçip  kahvaltı  hazırlamaya  koyuldu.  Oysa  en  az  on  beş  günde  bir  gelir  giderlerdi. Bilge daha çok ürperdi. Saat 10. Sonra tekrar aynı yere geldi.. Bu arada balkondan içeri giren bir kumruyu  fark  edince  ürperdi.  Elbette  ki  onların da  hakkı  var..  Uzun  süredir  Mahir  beylere  gitmediklerini. iradesizce "Ve aleykümselam..  Ürkütmemek  için  olduğu  yerde  kaldı. "Hayırdır  kumrucuk! Bana bir haber mi getirdin? Hayır mı  getirdin  şerle  mi  geldin?"  dedi Bilge. Hem ben bu konuları bilmem kİ! Neden bana soruyorsun? Senin Mahir Hoca  ile aran iyi.  henüz  uyanmamıştı. Ben cahil bir adamım!" Bilge.

-----------i 251 I----------Gönül  hâlâ  suskundu.  hareket  için  10  dakikalık  bir  zamanları  kalmıştı. Otobüs  İstanbul'dan  çıkmak  üzereydi. Telefon  imdada  yetişmeseydi  Bilge  daha  uzun  süre  orada  öylece  kalacaktı. Garaja  geldiklerinde  saat  12.00'te  kalkacaktı. beni istiyormuş.----------1 250 I---------istedi.  Bunun  anlamını  iyi  biliyordu  a-ma kabul etmek istemiyordu. seni istiyor!" Bilge  beyninden  vurulmuştu."  dedi  içinden..  Bilge. hemen kalktı." dedığıni duydu. .  Bilge için bekledikleri süre yüzyıllar sürmüş gibiydi.  tek  valiz  hazırla. annen çok hasta.  Bir  adım  bile  a-tamıyordu. Kendileri de bir  şeyler  atıştırdılar.  İki  yaratık ilginç bir şekilde birbiriyle bakışıyordu. Bilge buna anlam veremedi ama bir şey de söylemedi.  Telefon  çalınca. Güya bu gece Mahirlere gideceklerdi veya onları çağıracaklardı. Arayan kuzeni Harun'du.30'a  geliyordu..  annem  çok  rahatsızmış..  neye  kısmet. Bilge.. Bilge'den  kaçırmaya çalıştı ama Bilge fark etti. Telefonu kapatır kapatmaz telaşla mutfağa geçti.  Gönül:  "Biz  de  geliyoruz. Kumru yoktu..  Hem  sen  tatil  istemiyor  muydun? Gitmişken tatil de yaparız.  Gönül  bu  arada  valizleri  hazırlıyordu." Gönül. Ama ayakları  zemine  adeta  çakılıp  kalmıştı. Betül'ü uyandırdı.  Hazırlıklar tamamlandıktan sonra taksi çağırdılar. Apar topar ona mamasını  yedirdi. açmak için salona geçti. Çocuğun da bütün ihtiyaçlarını hazırlayıp bir başka valize yerleştirdi. Ondan sonra hiç konuşmadılar.  Fazla  kalmam dönerim." dediyse de Gönül.  10  dakika  bir  türlü  bitmek  bilmiyordu. Harun selam verdikten sonra çok kısa konuştu: "Acele gel Bilge. Gözlerini. Otobüs  saat  13.  İki  büyük  valizi  de  indirmişti..  Bilge  "Neye  niyet. Hemen yatak  odasına  koştu." dedi.  Gönül'ün  fısıltıyla  "Allah'a  ısmarladık  İstanbul. hiç oralı olmadı. Bu arada gözleri doldu.  Gönül'ü uyandırdı:  "Kalk.  Betül  ile  ilgileniyordu.  Saatine  baktı. Koltuklarına oturarak hareket saatini beklediler.  Harun  aradı...  Gönül'e  "Bu  kadar  hazırlığa  gerek  yok. Şimdi ise hiç  hesapta olmaksızın Edremit'e gidiyorlardı. İki valizi de tıka basa giyecekle  doldurdu. Neden sonra araç hareket etti.  Bilge.  "Ne  yapıyorsun  sen?"  deyince.

.. Gönül yine yumuşak bir sesle..  Çünkü  saf  ve  temiz  bir  insandı.. Elinde flüoresan lambasına  benzer ışıldayan bir kılıç tutuyordu. kadrini yeterince  bilemedim. Hakkım helal et!' dedi..  Önemli  olan  barışık  bir  gönül. Bilge de annesiyle ilgili kötü şeyler düşünüyordu ama.  Rüyamda  anneni  gördüm. Ve çok gençti..." Sonra  kendisini  tutamadı  ve  ağlamaya  başladı. Bilge'nin kucağına verdi." Gönül yüzünü dışarıya çevirdi: "Hepimiz  bir  gün  öleceğiz.  Bilge'nin  de  gözleri  dolmuştu. Gönül'ün bu tavrı onu daha  da meraklandırdı: "Hastaymış! İnşallah kötü bir şey yoktur. 'Sana veda etmeye geldim kızım.  selim  bir  akıl  selametiyle  gitmektir." dedi. Her ne kadar yıldızlarımız barışmıyor idiyse de ben onu severdim. Sen kabul  etmesen  de  öyle. Harun'un sesi o kadar da kötü değildi.  Taşralılığı  zaman  zaman  sinirime  dokunurdu o kadar. Sonra büyük bir şefkatle kocasına sarıldı ve "Metin ol!" dedi.  Uzun bir sessizlikten  sonra  Betül'ü  biraz  da  güneşten  korumak  için. Muhteşem bir güzelliği vardı..  Onu  bağrına basmak istermiş gibi Gönül'e sa- ." "Ne  söyledığınin  farkında  mısın  sen?  Bir  ölüden  bahseder  gibi  anlatıyorsun!"  Gönül  daha fazla dayanamayarak gördüğü rüyayı anlatmaya karar verdi: "Sen  beni  uyandırmadan  önce rüya  görüyordum.."Hayrola Gönül! Veda ediyor gibisin!" Gönül  yanıt  vermedi.. Bilge: "Sen bir şeyler biliyorsun ama benden gizliyorsun. "Kendini en kötüsüne hazırla!" dedi.  Beyaz  bir  elbise giymişti.

 Gerçekten sen  nesin.  Acele  ile  selam  verdi  ve  İstanbul'dan  bu  yana  peşlerinde  olan  kumrunun kanepenin üstünde durduğunu gördü.  Sonra  insanlar  azalmaya  başladı. eniştesi ve iki çocuğu vardı. Annesinin evi oldukça kalabalıktı. Titreyen bir ses tonuyla "Bu kumru  sabah evdeydi!" dedi ve sonra sabah mutfakta yaşadığı olayı Gönül'e anlattı.  Betül  dışarıyı  gösterdi  ve  "Cici  adam!"  dedi.  O  ana  kadar  ağlamamıştı..  Sanki  pencereden  içeriye  biri  girmişti.  Ne  zaman  ki  taze  mezarın  başına  geldi. Bilge: "Rahmi  abi  sen  misin?"  dedi  iradesizce. Bilge ablasına baktı. Edremit'e vardıklarında saat 21. kimsin?" Bu arada Bilgenin ablası başını kapıdan uzatıp; "Pardon namaz  mı kılıyordun? Seni merak ettim.. Bilge  odada  namaz  kılıyordu.  Pencere  açıktı.  Dakikalarca  ağladı. Namazının kalan rekatlarını ----------1 253 I---------tamamladı.----------1 252 I---------rildi.  Aynı  anda  ikisi  de  camdan  dışarı  baktılar. Onun da  kumruyu gördüğünü sandı.." dedi. Artık  iyiden  iyiye  bu  kumrunun  Rahmi  ile  bir  bağlantısı  olabileceğinden  kuşkulanır  olmuştu. Annesinin ruhuna Yasin okuduktan sonra ellerini yüzüne sürerek kalktı ve  içeriye  geçti. Eve döndüklerinde gece olmuştu.  Ablasıyla  mirası  konuşmak  istiyordu. Salonda bulunan herkes sessizce .  Bir  ara  rüzgar  a-çık  pencereyi  sarstı. Bu arada göz ucuyla yeniden kanepedeki kuşa baktı.  Annesi  o  gece  sabaha  karşı  ölmüştü.  Beşinci  geceydi..  Evde  Bilge ve Gönül'den başka. Bilge  çocukları  eve  bırakır  bırakmaz.  Kumru  öylece  durup  Bilge'ye  bakıyordu.  taziye  için  gelip  gidenlerle  meşgul  olmanın  telaşıyla  yaşadığı  acının  ağırlığını  hafifletebildi  Bilge.  Bilge  iliklerine  kadar  ürperdi. Bilge bu kez gerçekten korktu..  mezarlığa  gitti. sadece Bilge'nin ablası... Gönül  haklı  çıkmıştı..  Kuzeni  Harun yanı başında öylece duruyordu.  Bilge  annesinin  cenaze  namazına  bile  yetişememişti.00'e geliyordu.  Rüzgarın  etkisiyle  perde  savruldu.. Ortada  kuş muş yoktu..  Bir  kumru  otobüsün  yanında  üstelik  tam  da  kendilerinin  oturduğu  camın  hizasında uçuyordu.  kendisini  tutamadı. İlk  bir  iki  gün.  Sonra kendi kendine "Bu nasıl olur? Üçüncü kere seninle karşılaşıyoruz.  Akrabaları  sünnete  uygun  olarak  cenazeyi  fazla  bekletmemişler  ve öğle namazından sonra cenazesini kılarak gömmüşlerdi.

 Bu arada bu işleri de halletmek istiyorum. Uzaktan da bağ bahçe idare edilmez. O zaman başka i-di. uzağa götürmeyeceğim diye.." Eniştesi kendilerinin Bilge'nin hissesine de bakabileceklerini söylediyse de.. Ben Kitab'in emrine  aykırı  bir  şey  yapmak  istemem." Gönül anlamlı anlamlı eşine baktı: "Sen içinden nasıl geliyorsa öyle karar ver.  İkisi  senin.  O  büyük  şehir  insanı..  bu  kadar  bağ  bahçenin  hakkından  ben  gelemem.  Zaten  uzun  süredir  siz  ilgileniyordunuz.  Hangi  bağı  istiyorsan  onu  sana  vereyim.oturuyor ve birilerinin sözü açmasını  bekliyordu. Sen nerede  kalmak istersen ben de orada kalırım.  Benim buralara yerleşip kalmam biraz zor. biri benim olsun. Kısa süren bir sessizlikten sonra sözü  a-çan Bilge oldu: "Bak  abla. Gönül'ün sözlerinden son derece memnun  olmuştu..  Onu  alırken  babasına  da  söz  verdim. her şeyi  üçe  bölmek. Bilge buna  yanaşmadı: "Hem  Gönül  buralarda  yapamaz. . Gücünüz olursa hissemi size satarım.  Benim  de  bağlardan  başka  gelirim yok ama senin de gönlün kalsın istemiyorum. Hem ben burada kalmayı düşünmüyorum.  "Şimdi  zamanı  değil"  dediyse  de  Bilge:  "Biz  fazla  kalmak  niyetinde  değiliz." dedi. Sen önce almak istediklerini söyle gerisi  kolay. O yüzden de sana tavsiyem.  Annemin kırkı çıkınca gideriz.. şimdi başka." Ablası.." Bu öneri Bilge'nin de hoşuna gitti: "O zaman seçme hakkını sana bırakıyorum. "Ben bana düşen hisseden Hayır görmek istiyorum." Bilge.

  Ama  yanıt  veren olmadı. Bir  ara  ne  yapacağını  bilmez  şekilde.  öylece  telefonun  başında  kaldı. Bilgisi çok derin adamdı." dedi... Erenleri.KADIN VE MUMIN Günler  birbirini  kovalıyordu. Eski müftülerdendi. Gönül gerçekten halinden memnundu. onu da hallederiz. "Tek başınıza orada ne yapacaksınız? Gelin buraya..  "Burası  çok  güzel.  şehir  gürültüsünden uzak bir ömür sürersınız. Mahir'in babasıydı. Sonra da ekledi: "Ama  yine  de  bu  sağlıklı  değil. "Doğru  söyledin.  Vedat  amcaları  aradı. sofrayı kaldırmaya çalışan Gönül'e döndü: "Mahir  bizi  hiç  aramadı..  Mahir  ahi  bizi  mutlaka  arar  bulurdu.  hayatınızın  kalanında  bari  dinlenir. Onun minik adımları." diyordu içinden.  onu  aramak  istemiştim  ama  Harun  telefon etmiş buraya gelmiştik.  İmdadına  yine  Gönül yetişti: "Vedat Amca'yı arasana!" Vedat.  Bilge  bu  küçük  şehirden  artık  sıkılmıştı..  Kışın  eşiğindeydiler.  Annesi  razı  oluyordu  ama  babası bu düşünceye yanaşmıyordu.  Mahirlerin  telefonunu  uzun  u-zun  çaldırdı. Ekim  ayı  sonlarıydı. Sonra birdenbire aklina gelmiş gibi... Hem  Haluk  da  İngiltere'ye  yerleşti.  Annesinin  kırkı  çoktan  çıkmıştı. Gönül. sandalda balık yemeyi.  Gelin..  onları  da  Edremit'e  gelip  yerleşmeleri  için  ikna  etmeye  çalışıyordu.  havalar  hararetini  kaybetmişti.."  diyor. Acaba ne yapıyorlar?" "Sen haber vermediysen burada olduğumuzu nereden bilecekler?" "Öyle ama uzun zamandır bizi hiç aramadılar." ----------1 255 I---------"Biz de onları aramadık.. Sadece evin sobalı olması onu düşündürüyordu. özellikle de Mahir'i özlemişti. Gönül  kasaba  hayatına  iyiden  iyiye  uyum  sağlamıştı.  Telefona  .  bu  benim  aklıma  gelmedi!"  Bilge.  boğazı.  Betül  artık  yürümeye  başlamıştı.  Sık  sık  arayıp  "Ne  zaman geleceksınız?"  diye  soran  anne  ve  babasına." diyordu..  Buraya  geldiğimiz  gün. yaşına göre iyi sayılabilecek konuşmaları Bilge'yi de  Gönül'ü de mest ediyordu.  Gerçi  bir  süredir  yazı  yazıp dergiye fakslıyordu ama İstanbul'un o kirli kokusu burnunda tütüyordu..  Yaz  günleri  geride  kalmış.  "Kat kaloriferi yaparız.  Başlarına  bir  iş  gelmiş olmasın?" Bilge  telefonun  başına  geçti.

" Mahir'in sesi sitem doluydu: "Bir  kerecik  olsun  aramadın!  'Bunlar  ne  yapıyorlar'  diye  sormadın. Biz Nagehan'la ayrıldık.  Bilge.Mahir'in çıkması. "Abi annem öldü! Uzun zamandır Edremit'teyim. "Aaa sen misin Mahir abi! ? Ben de seni arıyordum! Sizin telefon yanıt vermeyince.  Büyük  bir  acıdan  yeni  çıkmış  gibiydi. Aramayı u-nuttuysam bu yüzdendir.  ondaki  bu  durgunluğu merak etmişti: "Abi iyi misin? Sesin pek iyi gelmiyor!" "Sen bilmiyorsun anlaşılan. " "Deme yahu! Neden? Ne oldu ki?" "Size geldiğimiz günü hatırlıyor musun?" "Evet" "İşte o gün başlayan tatsızlık. işi bitirdi." Mahir'in  sesi  boğuktu. Allah bize iman selameti versin." . Eeee artık bu dünya iyileri taşımaya tahammül  edemiyor! Bir bir göçüp gidiyorlar.. Bilge'yi şaşırttı.  Bu  mu  senin  dostluğun?" Bilge iyiden iyiye şaşırmıştı.  Demek  Emine  Ana  Hakk'ın  rahmetine kavuştu! Allah rahmet eylesin.. bir haber alabilmek için babanları aradım."  Mahir: "Ya  bilmiyordum!  Çok  üzüldüm!  Allah  rahmet  eylesin.

"  Mahir  konuyu  değiştirmek  için  sordu: "Bu arada siz nasılsınız? Gönül kardeşim ne durumda? Betül nasıl. Oysa bu zamanda bir mümin için tek sığınak evidir." "İnan Mahir abi aklım almıyor. Orada da huzur  kalmadı  mı. evdekiler dünyamızı helak ediyorlar. Dindar kadınlarımıza ne oldu böyle.  makul  ve  mutmain  bir  kızla  evlenmek  oldu.----------1 256 I---------"Ne oldu ki?" "Kendisine  her  mecliste  hakaret  ettiğimi  söyledi.  dünya  çekilmez  bir  zindana  dönüşüyor.  Öyle  dedi.. Nasıl böyle yaptı ki?" "Kadının aklı başindası yok denecek kadar azaldı. Çoğunluğunun gözü dünya malında  ve parada. Ben de gidip almadım. anlayamıyorum. Sonra sözünü sürdürdü: "İnan Bilge senin yaptığın en akıllı  iş.  Tek  problem  çocuklar. Gönül buralarda kalmak istiyor.  Allah  bir  kuluna  hayrı  murat  etmişse ona saliha.  buna  memnun  oldum.  Kendisini  istemediği  adamın  çocuklarını  ne  yapacakmış. kaprisli ve aç gözlü yapacaktı." "Doğru söyledin. Allah'a şükür Betül yürüyor ve konuşuyor artık." Mahir bir süre sessiz kaldı.  Çocukları  istemedi.  Müslümanlar  kadın  yüzünden  helak  olacaklar." "Deme yahu! Allah Allah! Nagehan aklı başında biriydi.  Dindar  görünürler  ama  . "Nereden çıkardın bunu şimdi Mahir abi?" ----------1 257 I---------"İyi  bir  evlilik  yaptın.  Onlar  nispeten  kaprissiz  ve  tok  oluyorlar. Çocuklarım da kendisi gibi muhteris." "Eee  ahir  zamandır. anlayışlı bir eş nasip e-der.  Mamafih. Mümin gibi görünürler ama hiç birisinin Allah'a itimadı yoktur.  Gönül  çok  müstesna  bir  insan.  Kendisinin  asil bir  aileden  geldığıni. ama ben pek gönüllü değilim.  Ertesi gün çekti gitti. benim  gibi  köylü  kılıklı  biriyle  evlenmesinin  zaten  hata  olduğunu  tekrarlayıp  durdu.  Bizim  çektiklerimizin  hiçbirini  sen  yaşamıyorsun.. yürüyor mu artık?" "İkisi de iyi." "Sen Allah'ın sevgili kulusun Bilge...  Onlara  da  şimdilik  annem  bakıyor." dedi Mahir. Kısa bir süre sonra da boşanma davasıyla  ilgili mahkeme emri geldi.  Hayatını  mahvetmek  istemiyormuş.  Dışarıdakiler  ahretimizi." "E ne yapacaksın şimdi?" "İnan  kendimi  kuş  gibi  hafif  hissediyorum.

 hep bana.." Mahir: "Öyle! Sen bilirsin.' diyorlar.  Biz  evlenirken. Onun da kökü sağlam.  Neyse!  Gönül'ün  kıymetini  bil.  Hiç  ölmeyecekmiş  gibi  dünya  hırsına  müptela  olduk...  Hepimiz  dünyaya  çok  meylettik  Mahir  abi.. 'Hep bana.  Baskıdan  oluşan  veya  yapay  îslamî  kimlikten  dolayı  babalarının  evinde yapamadıklannı kocalarında yapmak istiyorlar. 'Eve lazım..." "Doğru!"  dedi  Bilge..  Daha çok arzularımızı ve çevrenin telkinlerini esas alıyoruz. Evlendikten sonra bir tek gence burs vermek nasip olmadı. ben bekarken birçok öğrenciye bakabiliyordum. mescide haram' diye diye. Mehmet Baki öyle.. Dinle tek alakaları başlarındaki örtü. her hayra  mani oldu..  Maalesef  dindar  ailelerin  kızları  kocalarının  evlerine  maddî  ve  manevî  açıdan  aç  geliyorlar. İki yılda bir evin eşyalarını değiştirdi.  sağlam  ölçüleri  esas  almıyoruz." "Bu  biraz  da  bizden  kaynaklanıyor.dinle alakaları yok gibi dünya işlerine meylederler..  Annesine  evet  daha  çok  da  annesine.. Acıma ve fedakârlık hissi zayıflamış.. Çoğunda tevekkül duygusu tam  oluşmamış.  Sen  bizim gibilerin neler çektiğini bilemezsin!" Bilge Mahir'e katıldığını gösterir bir eda ile: "Abi neden böyle? Vedat öyle. Hasan öyle.  Onu  da  bir  moda  gösterisine  dönüştürdüler  ya." Sonra ekledi: "Aslında bu  zamanda  evleneceğin  kadının  önce  ailesine  bakacaksın.  "Hepsi  diyemem  ama  tanıdıklarımın  çoğunluğu  öyle. Örtülü olup da kocasına  problem çıkarmayan tek tanıdığım Hüsniye. Çocuğuna don almak için taksi ..

Ama bir fakire yardım ettiğimde." Bilge'nın  yüzü  kızardı. Mahir'e geldi." Mahir. Mahir abiden boşanmış!" "Neden?" "Bizim  evde  tartışmışlardı  yal  O  olay  büyümüş  ve  Nagehan  çekip  babasının  evine  gitmiş. Nagehan gibi bir kadının bu kadar sürede yeniden  evlenmesi  ona  tuhaf  geldi." "İnan Mahir abi. evde kavganın bini bir  para olurdu." "Vallahi çocuklara acıdım ama.  Bir  şey  demedi. Bilge bir şeyler söyledi  . Bir iki ay sonra evleneceklermiş.  Bilge'nin  Edremit'teki  telefon  numarasını  kaydetti.  Allah  da  bu  zaafımızla  imtihan  eyliyor bizleri.---------1 258 i-------tutup Etiler'e gidip geliyordu.  Bilge  telefonu  kapattı.  Mahir'in  "Ne  zaman  İstanbul'a  geleceksınız?" şeklindeki sorusuyla kendine geldi: "Gönül  buraları  çok  sevdi. umarım ikisi için de Hayırlı olur.  Gelmek  istemiyor  ama  ben  dönmeyi düşünüyorum.  üç  aşağı  beş  yukarı  konuyu  anlamıştı ama merakla sordu: "Ne olmuş?" "Nagehan.  Kış  bastırmadan dönmeyi planlıyorum doğrusu.  Akşam  yemeğinden  sonra  birilerinin  gelmesini  beklediler ama gelen olmadı.  Sonra  Gönül'ün  Nagehan'dan  duyduğu  sözü  hatırladı:  "Benim gibi güzel ve çekici bir kadının karşısında diz çökmeyecek erkek yoktur. ikimiz için de iyi oldu!" "Ne yapıyor peki şimdi Nagehan?" "Duyduğum kadarıyla zengin bir müteahhit bulmuş.  bu  sıkıntılar  hep  bizim  mala  ve  paraya  olan  hırsımız  sebebiyle  geliyor  başımıza. ne yapacaksın?" "Neyse Hayırlısı olsun. Söz döndü dolaştı." "Deme yahu! Bu kadar erken mi?" Bilgenin aklına çok kötü şeyler geldi.  ve-dalaştılar.  Müslümanlar  olarak  dünyaya  çok  meylettik. biz senin halini görüp acıyorduk ama." Biraz durdu. Sonra da boşanma celbi gelmiş. Sözünü üzgün bir tavırla sürdürdü: ---------1 259 i--------"Bu  belalar.  Gönül  konuşmaların bir  kısmını  duyduğu  için." Günün  kalanı  sıradan  işlerle  geçti.

. "Otur  Bilge.  rahat  ol!"  dedi  SinHa.. SinHa  göğüs  cebinden  tıkanyormuş  gibi  lâl  taşma  benzer  bir  şey  çıkardı." Gönül.. Gönül dikkatle eşinin yüzüne baktı: "SinHa'yı mı düşünüyorsun?" dedi. nereden bildin der gibi Gönül'e baktı.ama  olayları  yerli  yerine  oturtamıyordu.. Onu Betül'ün boynuna taktı.. Odanın içi bir anda hiç duyulmamış hoş bir  koku ile doldu.... "Bu nedir?" diyecekti ki..  Bilge  yoğun  bir  istek  duydu;  keşke  SinHa  gelseydi de biraz sohbet etselerdi." diyecekti ki ikisi de irkildi: "Selam dostlanm.. Bilge'yi de şaşırttı. Gönül  de "Ne bileyim bir anda o aklıma geldi..  Ucunda  bir  zincir vardı. Sakın kaybetmesin. nasılsınız?" Gönül sevinçten çığlık attı: "Hoş geldin hocam! Nerelerdeydınız? Bizi çok ihmal ettınız?" Bilge birden baskına uğramış birinin telaşıyla ayağa kalkıp saygı vaziyeti aldı. Dokunulabilir insan forma-tındaydı... SinHa: ..  dedesinin  kucağına gidiyormuş gibi rahat bir şekilde gidip SinHa’nın kucağına oturması Gönül'ü  de. Gönül'e: "Dikkat et kızım bunu onun boynundan hiç çıkarma. SinHa.. pıtır pıtır adımlarıyla salona girmişti. Bilge. Doğruca  SinHa'nin yanına  gitti. Tam bu sırada. Betül uykudan uyanmış.  Işıktan  kamaşan  gözlerini  ovuşturuyordu.  Sonra  kendisi  de  koltukların  birine  oturuyormuş  gibi yaptı.  Betül'ün..

  Her  ikisinin  de  dış  çerçeveleri  panldıyordu. Bilge.. imanlarının  gücüyle onun yanında yer almak gerektiğini kavrayanlar olacaktır. yok eğer  birinin  çıkıp  ben  İsa'yım  demesini  bekliyorsanız  Hayır..---------1 260 I--------"O artık evrensel koruma altına  alındı.. zorlama yoktur. nasıl bileceğiz?" "Dedim ya ferasetınızle. Onu korudukça kendine de size de şer  ve  fitne  bulaşmaz.  Yaratıcı’nın hiçbir  emrinde.  Çünkü  o  bile  kendisinin  İsa  olduğunu bilemeyecek uzun süre.  Yeni  doğduğunuzda  bu  koku  hepınızde  az  çok  vardır.  Bir  daha  o  kokuyu  hiç  duyamazsınız.." Şimdi  Betül'ün  de  etrafında  ışık  halkaları  oluşmuştu. Daha önce size onun ortaya çıkış şartlarım anlatmıştım... Aksi . Ama  onu  tanımak  veya  tanımamak  sizin  sorununuz. her takdir ve tecellisi. ondan mı?" "Elbette. Ona inananlar da İsa olduğu için değil." "Nasıl olur bu?" "Sizin bundan ne anladığınıza bağlı.  hiçbir  teklifinde icbar..  Sonra  Betül  usulca  Sin-Ha'nin kucağından  indi  ve  yürüyerek  annesine  geldi... Eğer inancın zaferini anlıyorsanız evet.  Ama  siz  kirlenerek  onu  kaybedersınız. Diğer büyük temsilci ise Mesih'tir... Aklınıza kapı açar ama iradenizi elınızden almaz." "Hocam Hz.. Çünkü artık tabiatınızdan bir şeyler katmış olursunuz...." "Onu nasıl tanıyacağız." "Peygamberimizin teri gül gibi kokarmış.. Doğru mudur?" "Hem evet. o koku yeniden hissedilir ama artık yine de o saflıkta olmaz. Sonra ruh temizlendikçe ve kişi Yaratıcı'ya yakınlaştıkça. O evrensel saflığın en büyük temsilcisidir. kabul veya reddedilebilirlik  özelliklerini  beraberinde  getirir.. İsa'nın yeniden geleceğine dair rivayetler var.  Eğer  açık  açık  gelse  ve  son  derece  olağanüstü  hallerle  donatılmış  olsa  bu  eşyanın  tabiatına  aykırı  olur. hâlâ olayın şokunu üzerinden atabilmiş değildi: "Bu koku nedir hocam?" "Saflığın  ve  temizliğin  kokusudur. hem Hayır.  Çünkü  Yaratıcı  sizinle ilgili her hakikati gizli bırakmayı kendisine yazdı." ---------1 261 !-------"Mucizelerin bile inkar edilebilmesinin nedeni de bu mu?" Yaratıcı’nın sizin alanınıza giren her fiili..

  gördüğünüz  her  üstün  özellikli  insanı  o  sanacaksınız ve aklınız karışacak.  Kim  Muhammedi  üslubu  İsevî  meşrebe  yaklaştırıyor  ve  tevhit üzerinde kalıyorsa ona dikkat edin.  İsa'nın  mahiyetini  de.  İsa  O'ndan  bir  kelime  değil  mi?  Ve  Yaratıcı  ona  'ruhum' demedi mi? Demek ki o onu.." "Peki geldi mi..  Siz  onları  kınayabilir  mısınız?" "Hükümler Allah'a aittir... "Bak kızım.  Oysa İsa bir muvahhid idi. Ama önlerinde şaşmaz  kurallarla  dolu  Tevrat'ı  tutanlar.." "O  Tevrat'ta  var  olan  bazı  hükümleri  tadil  etti...." . bugün size doğruları söyleyen hiçbir  öğütçüye itibar etmeyeceksınız..  bu  davranışı  bid'at  yani  dinde  olmayan  bir  şeyi  dinin  içine sokmak gibi kabul ettiler ve  yine  Allah rızası için İsa'ya  karşı  mücadele ettiler. Yaratıcı’nın emriyle yaptı.  Hayır desem..  O  yüzden  de  bütün  dindar  Yahudiler  onu  dine  bid'at  sokmakla  suçladılar." "Niçin?.  Nitekim  O  tadil  etti  zaten.  Onu  iyi  anlarsanız. gelecek mi?" "Bu  neyi  değiştirecek?  Size  evet  desem.  Hepınız inanmak zorunda kalırsınız." "Hocam ben anlamadım." dedi Gönül.  görevinin  ne  olacağını da kavrarsınız." "Muvahhid ne demek?" "Yaratıcı’nın tekliğini hücrelerine kadar içmiş kimse.. İsa'ya niçin Mesih denildığıni iyi anla... İsa'nın  şeriatını  iyi  anlayın.  Bazı  yasakla-n  kaldırdı..takdirde  size  teklifte  bulunmuş  olmanın  anlamı  kalmaz... O'nun tadil etmesi gerekmez mi?" "Elbette. Bu da asla olmaz. Oysa ben size daha önceki sohbetlerimizde Son Uyancı'nın  geldığıni söylemiştim.

...." "Bütün  bunların anlamı  ne  hocam?  Niye  her  şey  bu  kadar  perdeli  bir  bilmece?  Biraz  daha açık olsa olmaz mıydı?" "Olurdu ama o zaman siz... İkincisi.  Güya  İsa'nın  sünnetine  uymak  istediler  ama  her  peygamberin her hareketi ümmeti tarafından yapılmak zorunda değildir.." "Bu nasıl olur?" "Bir  illüzyonist  bile  sizin  gözünüzün  önünde  son  derece  asılsız  işler  yaptığı  halde  siz  onu garipsemiyorsunuz da..  Ama  birini  çarmıha  gerdiler.  Sonra  hiçbir  dindarın  terk  etmesi  uygun  görülmeyen evlenip çoğalma sünnetini terk etti. "Sayılır..." "Sahi hocam. siz olmazdınız. Hz. Sonra da: "Onun için mi çarmıha gerdiler Hz." Gönül: .. İsa hangi hükmü değiştirdi ki İsrailoğulları ona o kadar düşman oldular?" "Bir kere onun doğumu başlı başına bir fitneydi.." dedi Bilge. ----------i 263 I---------"Onlarınki  sahte  bir  taklitten  ibaretti.." Bilge: "O yüzden mi gece namazı Peygambere farz. Bilge: "Çarmıha  germek  istediler  demek  istiyorsun.  o  bazı  haramları  helal  kıldı. Siz kendi kitabınızı  okursanız  bunu  anlayacaksınız.. bize değil? diye sordu. İsa neden evlenmedi?" "Tabiatmdaki  sırdan dolayı." "Hıristiyan rahipleri de onun için mi evlenmeyi terk ettiler?" ....' diyor.." dedi Gönül. bir kadının erkeksiz  doğurmasını  alıyor ki? Siz bu kadar inancınızla bunu anlayabiliyor musunuz? Sadece inandık diyorsunuz. İsa'yı-••"  diye sordu... Hangınızin aklı...----------1 262 I---------"Yazık etmişler. Yaratıcı'nın bir toplumun bakışlarını şaşırtmasına mı hayret  ediyorsunuz?" "Doğru.  Hiçbir  kadın  o  tabiatı  yüklenip  taşıyacak  donanımda  değildi. Ve onlar çarmıha gerdiklerinin İsa olduğunu sanıyorlardı. "Zaten Kuram Kerim de 'Ona benzettiler. Nasıl ki Meryem de sizin sandığınız gibi bir kadın değildiyse..." "Peki hocam."  Gönül:  "Yani  çarmıha  gerilmedi  mi?"  SinHa: "Hayır.

  Eğer  yüklendikleri  misyon  onları bundan alıkoymuşsa onlara dikkat e-din... Nedense Gönül'ün aklına Mahir gelmişti. Bir sessizlik oldu.." "Hangi ayeti?" dedi Gönül." "İlginç" dedi Bilge. Onlar İsa'yı mı taklit ediyorlar?" "Eğer  bu  maksatla  evlenmiyorlarsa  zaten  hatadadırlar. SinHa yanıt verdi: "Sizin Yasin dedığınız surede  yer  alan  'Hiçbir  ücret  istemeden  size  Hakk'ı  anlatan  ve  kendileri de gerçekten Hak üzere bulunanlara uyun." dedi Bilge.."Çağımızda  da  bazı  Müslüman  alimler  evlenmek  istemediler.  insanlığın  hiçbir  döneminde  görülmemiş  fitneler  ve  cazibelerle  dolu.." "Evet. insanlardan kanaat ve tokluk alındı.  Ama  peygamberimiz  evlendi.  Dünyayı  talep  edenler  bu  işi  başaramazlar. Dünyaya daldı mı ihlâsinı kaybeder O zaman da Hakk'm ve saf bilginin taşıyıcısı  olma vasfını kaybeder.  Oysa  iman  ve  inanç  davası  saflık  gerektirir..' ayetini.  Evlenmiş  kimsenin  dünyayı  talep  etmemesinin imkanı kalmadı.  Bu  çağ.... "Demek ki bugüne kadar hiç anlamamışım ayeti.. Oysa bugün ancak dünya ile bütün gönül bağlarını  kesmiş  müminler  inanca  hizmet  edebilir... İçinden "Acaba Mahir abi  de evlenmemesi gerekenlerden miydi ki .." "Neden?" "Çünkü." "Nasıl yani?" "Evlenmek dünyaya bağlanmaktır. Bir insan geçim derdine düştü mü dünyaya dalar.

"Siz" dedi SinHa "kendi hatalarınız ve gizli arzularınızı  açığa  vurarak  yaptığınız yanlışlıkları kaderınıze atarsınız.. Bilge ile niçin evlendin?" "İnanın hocam..."  "Peki  umduğun  gibi  buldun  mu?"  "Eh!"  dedi  Gönül.. Bilge  anlamlı  anlamlı  eşine  baktı.  Hakk'ı  değil. Örneğin sen kızım...  Sevdim  ve  evlendim.. Arzularınızla  yaptığınız tercihler. "Evliliğinde terslikler yaşanan herkesi böyle algılamanız yanlış olur.. Bunun sebebi ne?" "Sebebi sizlersınız. Üstelik bu konuda bile tam emin değilsin.  Kendilerinde  açığa  çıkan  sevgiyi  de  . arzularının ve dünyevi  çıkarlarının  yönlendirmesiyle  o  eşleri  seçiyorlar...." "Peki nasıl anlamamız lazım?" diye sordu Gönül. o problem ve sıkıntıları doğal olarak getiriyor... SinHa aklından geçenleri okudu: "Hayır" dedi." "Peki  senin  sevginin  evrensel  doğrulara  yani  Hakk'a  uygun  bir  sevgi  olduğunu  söyleyebilir misin? Yani bu sevginin açığa çıkmasında etken olan neydi? Nefsi arzuların  mı inançsal kaygıların mı?" "Hiç  böyle  düşünmemiştim.  nefsinin  arzularını  tercih  ettiğini hemen anlarsın.H 264 bunlar başına geldi?" diye düşündü.  Kendisinin  de  teste  tâbi  tutulacağını  düşünerek  sıkıldı.." ----------1 265 i---------Bilge kalbini yokladı ve SinHa'ya içinden hak verdi. ben kendi çevremde gördüğüm yanlışlıkları yapmayacak birisi olacağını  umduğum  için  Bilge  ile  evlendim. "Yani  bazı  dindar  insanların hanımları  yüzünden  sıkıntı  çekmeleri  veya  huzursuz  bir  evlilik sürdürmeleri bundan mıdır?" "Sayılır.. peki senin Gönül'ü seçmenin gerekçesi neydi?" "Onu sevdim. Siz yanlışı arzu etmeseniz. Nitekim SinHa sordu: "Bilge. dindarlıklarının gereklerini değil. Çünkü o dindar zatlar. Allah onları size niye takdir  etsin?" "Yani biz mi arzu ediyoruz problemleri?" "Hayır problemi arzu etmiyorsunuz.  Kadınlar  da  eşlerinden  memnunlar diyemeyiz."  "Eğer  sendeki  sevginin  açığa  çıkmasını  n kaynaklarını  iyi  değerlendirirsen.." Gönül: "Hocam bu zamanda  bütün  erkekler  eşlerinden  şikayetçi.

" dedi Gönül. Eğer bir evlilik sizin ölüm  ötesi yaşamınızı zedeleyecek boyutlara varmışsa yani sizin deyimınızle ahiretınıze zarar veriyorsa eşınızden ayrılabilirsınız." "Ne gibi?" "Şimdi  dikkat  edin;  size  yüklenilen  görevler  ve  yapmanız  yasaklanan  işlerin  özüne  bakın." "O zaman yapılan evliliklerin büyük bir kısmı yanlış temeller üzerinde kurulmuş desene  hocam.  Çıkarınıza  uygunsa  size  verdiği  zarar  ne  kadar  büyük  olursa  olsun  onu  bırakmıyorsunuz. Örneğin evlilik. sizin arzu ve seçimlerınızle açığa çıkar. Demek  ki orada da yanlışlarınız var.yeter bir gerekçe kabul edip evleniyorlar. sizin için daha Hayırlı da olabilir.  böyle  bir  durumda  boşanmak  mı  gerekir?"  "O  da  başka  bir  yanlış. bunu unutmayın" "Peki. Önce çıkarınıza bakıyorsunuz. idare ediyorsunuz. Temel olan. Daha derinde yanlışlık yapıyorsunuz. Bir öneridir." "Peki bunda kaderin hiç mi rolü yok?" "Kader dedığınız şey. Ama siz bunu yapmıyorsunuz ki. Yaratıcı’nın size yüklediği zorunlu bir görev değil. "Yanlışınız sadece bu değil.... Oysa sabretmeyi tercih etmeniz.  Sizi  boşanmaya  götüren  şeyi  de  iyi  irdelemeniz  gerekir.  her hareketınızde Yaratıcı'nın size yüklediği misyona uygun hareket etmenizdir.  Nesli yaratmak ve ..  Eğer  rahatınızı  düşünerek  boşanırsanız  farkında  olmadan  daha  büyük  bir  şerre  kapı  açmış  olursunuz. Sonra da o dünyadar eşleri aracılığıyla kaderin  tokatlarını yiyorlar.

 görevi size yükledi...  İktidarınız  uçup  gider. Siz onu bitimsiz sanırsınız ama tıpkı nefeslerınız gibi ----------1 267 I---------size  verilen  hayat  suyunuzun  miktarı  da  belirlidir  ve  israfla  vaktinden  önce  tüketebilirsınız.. Sizin bedenlerınızin  doğal  gereksinimi  yirmi  üç  günde  bir  birleşmeyi  yeterli  bulurken bu konuda da aşırıya gittınız.  diğer  görevleri  ihmal  ettiğınız gibi neslınızi  sürdürme  işini  de  yapmazdınız.  siz  seve  seve  o  işe  talip  oluyorsunuz.  O  zaman  da  yaşama  kudretınızi kaybedersınız.  evreni  imar  etmenize  gerekçe  kılındı. Neden?" Bilge de Gönül de aynı anda sordu: "Neden?" "Yaratıcı bu görevi sizden murat ettiği zaman bu i§e bir ön ücret belirledi.  Böylece her birınız neslin devamı olan tecelliye araç oluyorsunuz.  Aksi  takdirde  yeryüzünde  kalıcı  hiçbir  eser  bırakmazdınız. Ama  bunu yapmadı.. Siz ona arzu  ve  şehvet  diyorsunuz.  Asıl  amaç  neslin  devamıdır. Yaratıcı dileseydi sizleri de evrendeki birçok yaratık gibi eşeysiz var edebilirdi. Sadece bir öneridir. Yani bir tür örfi" Gönül: "Sadece  neslin  devamı  için  mi  evleniyoruz?  Oysa  biz  tarafların birbirine  yardımcı  olması  ve  birbirinde  sükunete  kavuşması  için  de  evliliğin  yapıldığını  biliyor  ve  inanıyoruz.  Hal  böyle  olduğu  halde  siz  bu  işi  de  haz  ve  lezzet  aracı  yaptınız.  Ama  o  bu  işin  mukaddemesini  öyle  güçlü  bazlarla  donattı  ki.  Oysa  bunlar  sadece  yüklendığınız göreve  rahatlıkla  razı  olabilesınız diye tabiatınıza yerleştirilmiş bir peşin ücrettir.----------1 266 I---------çoğaltmak  doğrudan  Yaratıcı’nın işidir.. Bu gerçek bir israftır.  siz her seferinde ücreti alıp işi erteliyorsunuz. Böylece birbirınızden üreyip çoğalmanızı takdir etti  ki siz aileler. Bu durum sizin birbirınızle  yarışıp.  . Nitekim  siz evlenmeye 'sünnet' diyorsunuz.  Ama  siz  o  göreve  seve  seve  gönüllü  oluyorsunuz. topluluklar ve milletler olabildınız.. Bu saydıkların size yüklenilen görevin peşin ücretleridir. Demek ki evlilik size kesin bir e-mir değil." SinHa: "Doğru ama asıl amaç o değil. Yeryüzünde hiçbir  insan bundan daha büyük bir israf yapamaz. Siz eğer birbirınızden lezzet almasaydımz  ve  birleşmeniz  sizde  bu kadar derin hazlar yaratmasaydı. Çünkü kullandığınız sizin dirlik suyunuz ve hayat kaynağınızdır. Haz almak bu işin bir ön ücreti olmasına rağmen.

  insanın  sırf  haz  için  o  işi  yapması  günah  mı?"  "Öyle  bir  şey  söylemedim.ne  medeniyet  üretebilirsınız ne  yeni  bir  dünya  kurabilirsınız. ya da elınızdeki  nimetten  lezzet  almamaya  başlarsınız.  Bir  şeyin  haram  olması  başkadır.  Lezzet vermez. Kendi ellerınızle hayatınızı ve  ölüm ötesi yaşamınızı mahvedersınız" Bilge: "Aman Ya Rabbi! Bunlar ne ince meselelermiş  böyle!  Hiç  düşünmeden  yaşayıp  gidiyormuşuz.  ne  de  hayatınızı  geliştirebilirsınız.  ağır  bedeller  ödersınız.. O da sizi başka  yerlere ve  yasaklanmış bazlara sevk eder.  Sonra  rutin  bir  hal  alır.  Eğer  Yaratıcı  aranıza  koyduğu  meveddeti  yani  uzun  süre  aynı  mekanları  paylaşmanın  doğurduğu  mıknatıslanmayı  kaldırsa  bir  dakika  bile  birbirınıze  tahammül edemez. "Yemek  yemek  helal  bir  lezzettir.  Gönül  de  öylece  kalakalmıştı. kötüye kullanma olduğu için. Sonra: .. birbirınızden usanma veya birbirınızden  uzaklaşma  da  gerçekleşmez." Bilge  adeta  şoka  girmişti. Birlikteliklerınız bir hazzin paylaşımı  haline  dönüşüyor  ki  hiçbir  hazzın  devamı. siz de size takdir edilen hazzı yanlış kullanırsanız.  Nasıl  ki  o  insanlar  zamanla  yeme  lezzetini kaybediyorlarsa. hayatı kendınız için cehenneme çevirirsınız. bu eylemin doğrudan bir görev yüklenmek olduğunu bilip öyle hareket  etseniz.  sizin  zamanınızla  birkaç  yıldan  fazla  sürmez... birlikteliğınız size mutluluk getirmiyor.  serbest  bırakılmış bir nimetin kötüye kullanılması başkadır.  Gönül.  Ne  diyeceklerini bilemiyorlardı..  Ama  işi  aşırıya  vardırırsa-nız." dedi kendi duyabileceği bir sesle. aynı zamanda bir suistimal.  Yani  çok  eski zamanlarda  bir  kavmin  yaptığı  gibi  sırf  damak  zevki  için  yiyip  yiyip  sonra  çıkarır  ve tekrar  yemeğe  oturursanız.  Sadece  sizin  bu  işi  gerçek  amacına  uygun  yapmadığınızı  söyledim. Oysa evlenirken. ya erken o nimetten  mahrum  kalırsınız.  anlamli anlamlı  Bilge'ye  baktı.  "Peki  hocam. Bu durum.

  zaaflarınıza  uydunuz.  . Biraz da  gururlandı.  İnsanlığın son perdesini. Bu..." dedi boş bulunarak. Meyveniz de bu çocuk.  bildiğim  kadarıyla  ileride  kadın  her konuda erkeğe üstün gelebileceği için ihtimal ki kaderi ezeli böyle takdirde bulundu. Bilge: "Hocam peygamberimiz bu durumu kıyamet alameti olarak anar ve 'Kadın her konuda  erkeğine galip gelmedikçe kıyamet kopmaz." ---------1 269 I--------"Öyle  ama  buna  yine  siz  sebepsınız.  Sadece  sizi  bekleyen  gelişmeyi  haber  verdim.  erkek  evladın  görevi  olan  anne  babaya  bakma  görevini  bile  yüklenmeye başladılar."  dedi  SinHa.  kız  çocuklar." Gönül bundan gizli bir sevinç duydu.  Üzerine  aldığı  sorumluluğun  idrakine  vardı  ve  onun  dehşeti  karşısında  nefsini  kınadı.. Bu bir ilahî yasadır. anlaşılabilir kılmak ve külli aklın yansıtıcısı olmaktır. Kızlar anne babalarına karşı daha müşfik hale geldiler.' buyurur. iyi bir şey mi ki?" SinHa: "Ben  iyidir  veya  kötüdür  demedim." Gönül: "Hocam bunun işaretleri görülmeye başlandı zaten.  "Erilliği  ve  tabi  görevlerınızi bırakarak.. Gönül bu söze içinden  bozuldu ama dışarıya vurmadı.." "Hocam bu nasıl bir görev olacak ve niçin bu iş için bir kız seçilmiş olabilir ki?" "Görevi saf bilgiyi taşımak... Kadınlar her alana girdiler.  Şu  an  duyumsadığı gerçek. Sin-Ha onun gönlündeki dalgalanmayı gördü: "Kızım  yanlış  anlama. Oysa  anne ve babaya hizmet özellikle erkek çocuklara vasiyet edilmiştir.. kıymetimi  bilmelisin!" der gibi Bilge'ye baktı.. senden memnuniyetsizlik değil." Sonra da Bilge'ye: "Olacak olur.. Bu  göreve  niçin  seçildi  onu  tam  olarak  bilemem.  Eşlerınızi  kırmamak...  Ancak.. sizden bekleneni  yapmış olursunuz. Siz  onu doğru ve saf bilgi ile donatır ve üstleneceği göreve hazırlarsanız. "Ya  gördün mü..  Bu konuda fazla bilgim yok.---------1 268 1--------"Demek ki biz evlenmemeliymişiz hocam. Sizin beraberliğınız ta ezelde takdir edilmişti. Daha da  önemlisi.  onlardan  aldığınız lezzetten olmamak ve rahatınızı bozmamak için anne ve babayı kırmayı göze alıyorsunuz." Bilge manalı manali Gönül'e baktı: "Sizin yüzünüzden! Hiçbir erkek anne babasına bakmak için karısını ikna edemiyor ki.  Bilge  senin  anladığın şeyi  kasdetmedi.

  Evrende  bir  küllî  adalet.  Halbuki  onun da  yavruları  vardır.  Çünkü  her  bir  ilahî  isim ve sıfat bağımsızdır ve kendi alanını korumak ister. zaman zaman müdahale ederek.Ama çoğunuz bunu unuttunuz.  Evrensel  acıma  ruhu ve merhamet.  doğal  görevlerini  terk  ettiği  için.  bütünsel  yasa  vardır. yavrularını  beslemek  için  bir  ceylanı  parçalar." "Peki hocam ilahî cezaya çarpılmak için akıl ve şuur gerekmiyor mu?" "Bu  kural  insanlar  için  geçerlidir. Kadın ise gittiği yerde gerçek sevgi ve şefkati görmediği için. sizi hakettiğınız cezadan kurtarır.  ilahî  onay  olmasa  bu  kanunlar  size  dayatılır.  Sizdeki  adalet  ise  nispeten  görecelidir. yeniden anne ve  babanın  şefkatine  dönüyor  ve  onlara  yapışıyor. Böyle olunca mutlak bir adalet  hükümran  olur." .  Erkek  evlat.  Tabiatın leş yemekle görevli kıldığı aslan. hayvanı hırsına kapılıp bir canlının hayatına  son verir. O yüzden de cezalandırılıyorsunuz.  O  yüzden  de  onların mirastan alacaklarına yarım puan daha eklendi.  Onun  kuralları  sizin  bildığınız kurallara  benzemez.  Siz  zannediyor  musunuz  ki.  Adaletullah'tır. ikide  bire  indi.  Evrendeki  prensipler  farklıdır.  Örneğin  bir aslan." "Yani bu medeni kanunun getirdiği durum aynı zamanda ilahî mi?" "İlahîdir  demedim  ancak  vicdanîdir.  bu  doğal  görevden  doğan  haklarını  da  kaybetti. İlahî adalet de onun bir avcı tarafından vurulmasına fetva verdirir." "Nasıl yani?" "Bakın Yaratıcı’nın önerisinde erkek evladın baba mirasından payı üçte iki iken.

.  Gönül Betül'ü uyuttuktan sonra mutfakta  mısır  .  acıma  hissini  kaybetmenize sebep olur.  İlk  toparlanan  Gönül  oldu.  Annesinin  eteklerini  çekiştirip  duruyordu.. Kış bütün şiddetiyle bastırmıştı. Bilge  eşinin  en  az  bu  kışı  burada  geçirelim  önerisini  kabul  etmiş  ve  Edremit'te  kalmışlardı. Bir yandan da "Ya o da Nagehan gibi kapalı ise. babaya saygısızlık ise güven duygusunu yok  eder. Gönül  ona  bir  şeyler  hazırlamak  istiyordu  ama  sohbetten  de  ayrılmak  istemiyordu..  kapanmak  hâlâ  nefsime  ağır  geliyor...  ya  da  Gönüller  gidiyordu.."  diyordu. Vakit de hayli ilerlemişti.  "Ben  şu  kadar  zamandır...  sonra  da  toparlayamamıştı.  Acıkmıştı." demişti de.  Aysun'a  nasıl  olduysa  bir  gün  SinHa'yı  anlatmıştı.  bu  bilgileri  en  ehil  insanlardan  aldığım  halde. Aysun  Gönül'den  çok  etkilenmiş. SinHa'nın  ani  kayboluşu  kısa  süreli  şaşkınlıklarına  neden  oldu.  Aysun'la  Gönül bu  süre  içinde  iyi  dost  olmuşlardı.  Aslında  burada  kalmasını  n  kendileri  için  ne  gibi  sonuçlar  doğuracağını  da  soracaktı  ama SinHa buna olanak tanımaksızın veda ederek gidivermişti.  Daha  doğrusu  ağzından  kaçırmış..  Sade  ve  tekdüze  günler  geçiriyorlar-dı. erkekler de sonradan gelmişti. TAHMİN VE YORUM Günler günleri. Her iki durumda da toplumda  huzur ve güven kalmaz." Bu  arada  Betül  mızmızlanmaya  başlamıştı. Yemekler yendikten sonra herkes kendi dünyasına dalmıştı. birlikte akşam yemeği hazırlamışlar. Gönül.  Göriül..  namaz  kılmaya  başlamıştı. haftalar haftaları izliyordu.----------1 270 1---------"Peki hocam anneye babaya saygısızlığın başka ne türlü sonuçlan vardır?" "Anneye  saygısızlık  toplumsal  düzende  merhameti. Gönül öylesine "olur" cevabını vermişti.  O  gece  de  beraberdiler..  Aysun'daki  bu  hızlı  ve  kararlı  değişimden  çok  etkilenmişti." diye korkuyordu. Bilge yatsı için hazırlık yapmak üzere lavaboya gitti..  Zaman  zaman  başını  da  örtüyor  ve  soranlara  "Kendimi  alıştırıyorum.  "Ne  olur  bir  daha  gelirse bizi de çağırın. Bu da dünyada cehennemi yaşamak demektir." diye içinden ona gıpta ediyordu.  Sık  sık  birbirlerini  ziyaret  ediyorlardı..  Sonunda da  yalan  söylemektense  gerçeği  olduğu  gibi  anlatmaya  karar  vermişti..  ama  bu  kadın  hemen  örtünmeyi düşünebiliyor.  Hatta  Aysun  erkenden  gelmiş. Kaz Dağları  bir iki kez tamamıyla beyaza boyanmıştı.  İki  gecede  bir  ya  Aysunlar  geliyordu. Bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçti.  Aysun  büyük  bir  merak  içindeydi.

patlatmaya koyulmuştu. .

 Ben sıkılıyorum." dedi.. Resmen pislik akıyor bu kutudan inan. Son zamanlarda bu konular sık tartışılıyor." "Sadece vakit kaybı olsa ne âlâ.." Harun: "Ben  bu  işlerden anlamam ama bu pek mantıkli bir olaya benzemiyor.."  Tam  bu  sırada  Gönül  içeri  girdi.  Ama  ne  yaparsın  ki. Hepimizi Kuran  okumaya alıştırdı.  Doğru  mu  yanlış mı bilmiyorum ama bana ilginç geldi.  bir  kere  düğmesine  dokundun  mu  seni  esir  alıyor."  Sonra da Bilge'ye döndü: "Sen ne diyorsun Bilge?" "Ben o insanları eleştirecek bilgiye sahip değilim. Böyle bir  şey..." Harun  ısrar  etti.  Vallahi  bana  televizyon  izlemektense kağıt oynamak daha az günahmış gibi geliyor.  Geçenlerde  raftaki  §u  kitapların birinde  okudum.. Gönül: "Deccal'in sesi pencereden gelir. Belki de bizim gibi insanların diyalog kurmasını  n  olanaksız  olduğu  insanlara  ulaşıp.  sohbet  ediyoruz!  Oyun  oynarken  bo§  yere  zaman  geçirmiş  oluyoruz. Biraz hurafe kokuyor...  ne  konuşabiliyorsun.  Ne  kitap  okuyabiliyorsun.  Bence  Deccal'in  penceresidir  o.." dedi bilgiç bir edayla. insanlar merak edip pencereden dışarı bakarlar Hemen  boynuzları çıkar ve artık başlarını i-çeri çekemezler.  onların dinle  bağlantı  kurmasını  .  Hadis  olarak  aktırılmış. Ve Deccal'e tabi olurlar.." "Ne diyor?" diye sordu Bilge. Gerçi bazı dindar----------1 273 I---------lar  onun  hakkında  kötü  konuşuyorlar  ama.----------1 272 1---------Harun içerden bağırdı: "Gönül Hanım haydi gelin de elli bir oynayalım!" Aysun itiraz etti: "Ne elli biri? Ne gereği var! Sohbet edelim... "Evet bu konuda haklısın. Harun: "Şimdi  ne  yapıyoruz  ki?  Zaten  boş  zaman  geçiriyoruz.  Bilge  de  uzun  zamandır  kağıt  oynamadığını  anımsadı. Ben o adama laf söyletmem. Günümüzde televizyon en büyük zaman katili.. malum!" Aysun: "Yaşar Nuri'den söz ediyorsun değil mi?.  ben  onun konuşmalarına  bayılıyorum.  Eskiden  kağıt  oynamayı severdi ama §imdi içinden hiçbir istek duymuyordu: "Boş  ver  be  Harun..  Harun'un bu son cümlesini duymuştu: "Ben  daha  kötü  şeyler  düşünüyorum  televizyon  için.

" Bilge daha sözünü sürdürecekti  ki Harun atıldı: "Sahi Bilge." dedi.  Bence  o  doğrudan  insanın  imanına  zarar  veren  bir  şahıs veya başka bir şey.  On  dört  asırdır  da  her  Müslüman  ondan  Allah'a  sığınmış." Harun: "Yani Deccal gelmeyecek mi?" "Öyle  bir  şey  demiyorum." .  Bu  iki  isim de kıyamet alametleri arısında sayılıyor.  Hatta bazı alimler böyle bir şeyi kabul bile etmiyorlar. bu Deccal olayının iç yüzü nedir? Geçen gün Cuma saatini beklerken cami  avlusunda  konuşuyorlardı.  Mehdi  gelecekmiş. Sonra o konudaki rivayetler de çok kanşık. Aysun: "Nasıl yani?" "Peygamberimiz  Deccal'dan  Allah'a  sığınmamızı  tavsiye  etmiş.  ben  iç  yüzünü  bilmiyorum." Gönül sözünü kesti: "Bence Deccal çoktan geldi ve hepimiz onunla yaşıyoruz.  Ama  Şafiilerde  gelenek  haline  gelmiş  ve  sabah  namazından  sonra  parmak  uçları  aşağıya  doğru  tutularak  yapılan  bir  dua var.  Deccal'i  öldürecekmiş.  Ben  de  merak  edip  dinledim. O duada Deccal'dan Allah'a sığınılır.. nedir bunlar? Böyle bir şey var mı Kuran'da?" Bilge  konuyu  tam  olarak  bilmiyordu  ama  bir  yerlerde  bununla  ilgili  bazı  şeyler  okuduğunu anımsadı: "Bazı  şeyler  okumuştum  ama  size  tam  olarak  izah  edebileceğimi  sanmıyorum. Tam bir uzlaşma da yok..sağladığı için hepimizden daha çok hizmet ediyordur. Gelecekleri hadislerde yer alıyormuş ama  ben bilemiyorum.

  Hatta  bu  gece  burada  bile  kalabilirim. "paramız yok" deyip geçiştirmişti.." Sonra da ekledi: "Ben  anlamam.  Biraz  da  konuyu  dağıtmak  için:  "Eee  hadi  şu  Deccal  olayını bir izah edin be kardeşim!" dedi..  bu  konudan  pek  hoşlanmadığını  belirten  bir  ses  tonu  ile  parasının  olmadığını  söyledi. Kış ortasında böyle bir şeye soyunamam. Bu kış böyle gitsin. Çünkü Bilgeler kalorifer takınca o da Harun'dan aynı  şeyi istemiş.  Bak  ne  güzel  sımsıcak. atıldı: "Sahi Harun neden kalorifer yaptırmıyorsun?" diye sordu. Bu soğukta gidip o sobalı evde yatamam. Aslında o sayfa açık olduğu için  dikkatimi  çekmişti...." dedi. ---------1 275 I--------Harun. Çünkü bir şahıstan  bu kadar korkmak bana mantıklı gelmiyor. Gidip almasını  istiyordu.----------1 274 I---------"Nasıl bir şey. içinde bir gurur hissetti: "Geçenlerde.  Oysa Deccal'i ancak. Kalorifer yanıyor. Gönül." diye üsteledi.  Hayretle  yüzüne  baktı.  Alacağım  bir  iki  kitaba  bakarken  birkaç  dakika  ona  da  göz  atmıştım." Harun: "Tabi-i  bu  arada  benim  kağıt  oynama  önerimi  de  güme getirdınız. Bilge: . Ben bilmiyorum örneğin!" Gönül ilk defa bir meseleyi Bilge'den daha iyi bildiği için. kitapçıda gördüğüm bir dergide okudum." Aysun'un bu sözünde iğne vardı.  Ya  bu  Deccal  olayını  bütün  ayrıntıları  ile  anlatırsınız ya  da  kağıt  oynarız. bir tek sen mi okuyorsun? Biz de okumaya çalışıyoruz.. Betül nereden bulduysa kutuyu çıkarmış kağıtların çoğunu yırtmış.  "Sen  bunları  nereden  biliyorsun?" diye şaka yollu takıldı. Bilge: "Eğer istersen ben size borç verebilirim." dedi ve karısına baktı. Gönül: "Maalesef oynayamayacağız. İnan hoşuma gittiği için takıldım." Harun: "Bizde bir deste var. Hz. Harun bu kere de: "Kış geldi. Bir şahıs olsa onu bir başka şahıs öldürebilir.. Çünkü. Aysun: "Şu  havada  hiçbir  yere  gitmem.. Yani o bir nesne mi?" dedi Harun. ama Harun. "Belki bir nesne değil ama bir şahıs da olmaması daha güçlü ihtimal. İsa'nın öldürebileceği haber veriliyor. Gönül biraz da alınmış görünerek: "Ne yani." Bilge ciddileşti: "Hemen bozulma. Gelecek sene  düşünürüz."  deyip  geçiştirdi." Bilge  karısının  bu  derin  bilgisine  şaşırdı.

SinHa oradaydı ve bir tek o duyabiliyordu.. Başının hafif döndüğünü hissetti. Bilge ile evlendığınde buna en çok muhalefet  edenlerden  biri  olarak  bugün  sana  saygı  duyduğumu  söylemekten  şeref  duyuyorum.  Yanılırsam  beni düzelt.  Bir  anlam  veremedi. SinHa: "Sana  anlatacaklarımı  sen  onlara  aktar."İnan ben konuyu iyi bilmiyorum. Çevresine bakındı."  Gönül: "Estağfirullah" dedi o da Aysun için bunu söyledi. Ben de bunu .  Ama  kader  beni  onunla  en  iyi  dost  olmaya  sevk  etti.  duyduğu  bir  sesle  irkildi.  Bugün şunu daha iyi anlıyorum ki. Gönül toparlandı." dedi. İçinden: "Hocam bu nasıl oluyor?" diye sordu. bu muhabbetin  doğmasını  murat etmiş. Bilge'ye: "Ben konuyu bir kitaptan  okumuştum. İkinci kere aynı sesi duydu.  Ama  bir  kitaptan  o-kumuşsun  da  anlatıyormuşsun gibi yap. Sesin SinHa'ya  ait olduğunu fark e-dince rahatladı. Gönül'de tuhaflık olduğunu İlk  hisseden Aysun oldu: "Ne oldu Gönül?" dedi.  Aklımda  kalanları  size  aktarayım. "Ben  de  Aysun'dan  sıkılırdım. Gönül "Yok bir şey!" dediyse de içindeki sesi net duyuyordu. Gönül biliyorsa anlatsın!" Gönül  tam  "Ben  nereden  bileyim!"  diyecekti  ki. Aysun hiç ummadığım kadar iyi bir dost çıktı. Harun adeta kulak kesilmişti: "Helal yenge! Zaten sana gıpta ediyorum." dedi.. burada kalmaya beni sevk eden güç.

  müteşabihat..  Allah'ını  seversen  anlaşılır  konuş!  Muhkemat." ---------1 277 I-------Harun: "Yenge.  Bilge: "Yahu hatun seni bilmesem. Harun da." Gönül  o  kadar  seri  ve  düzgün  cümlelerle  konuşuyordu  ki  Bilge  dahil  herkes  şaşırdı..  Gönül. Bilge de.  Bunların bir  kısmı  Kuranı  Kerim'deki 'müteşabihat' gibidir. adeta bir kitaptan okuyormuş gibi net.. Gönül: "Eee!  Böyle  pür  dikkat  yüzüme  bakarsanız  aklım  karışır.. Bir kısmı da 'muhkemat'tır.."  Gönül: "Yok daha neler! Sen zaten beni hep küçük gördün. sen bunların sataşmalarına  aldırma."  diyecekti  ki  birdenbire  açık  verdığıni sanarak toparlandı: .  Çünkü  Deccal.  beni  rahat  bırakın!"  dedi.  Geçmişte  olup  bitenlerden  dolayı  ondan  özür diliyorum. Bilge: "Bu kadar sevgi ve övgü gösterisi yeter.  tevil." Gönül toparlandı. Yani sadece sen mi bu dini bilmek  zorundasın. Birinci  kısmı  'tevil'  yoluyla.. düzgün ve açık seçik anlatıyordu. "Bismillahirrahmanirrahim. O  yüzden de Deccal'in ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Deccal çıktı mı artık sonun başlangıcı gelmiş demektir."  Harun: "Helal sana yenge! Ben seni dinliyorum. Ancak olay  olup bittikten sonra ihbarın ne anlama geldiği anlaşılır.  tefsir  ben  bunların hiçbirinin anlamını bilmiyorum.  kıskanıyorlar. Bunları açsana biraz!" dedi. Üç kere salat ve selam getirdi. Bunlar. üzerinde düşünerek anlaşılabilir." dedi.  Cehennem  bizim  için  de  var. Aysun da şaşkındı. gerçekten hayret edeceğim! O kadar değişik konuşuyorsun  ki.  kıyamet  alametlerinin en büyüğüdür. Gönül.  sen  de  onları  aktarıyorsun diyeceğim  geliyor.. Gönül: "Peygamberimizin  gelecekle  ilgili  haberleri  iki  sınıftır...  Herkes  kendini  kurtarmakla  görevlidir.  sanki  birileri  kulağına  fısıldıyor  da." dedi..  ikinci  kısım  'tefsir'  yoluyla  anlaşılır  veya  anlaşılmaya  yaklaştırılır. bir an boş  bulunarak  "Ben  de  bilmiyorum." dedi. "Deccal  hadisesiyle  kıyamet  alametleri  hep  birlikte  anılmıştır. Akıl yorarak. hadi ne biliyorsan anlat. üzerinde akıl yorularak anlaşılmaz..276 söylemek  zorunda  hissediyorum  kendimi..

 İsteyen inanır.  'akıl  yoluyla  anlaşılmayan meselelerdir.' diyor Kuranı Kerim. Ne diyeceğini şaşırdı.' ayetinde olduğu gibi.  o  zaman  kendi  arzusuyla inananlarla.  Ama  üzerinde  düşünülerek.  bizi  çok  yakından  ilgilendiren  bu  konular  neden  böyle  bilmece gibi saklı bırakılmış?" Gönül boşluğa düştü. Örneğin 'Domuz eti haramdır. beni mahcup etme!" diyordu. Buna da tefsir denir.  kurban  kes"  diyor."  dedi  ve  anlattı:  "Müteşabihat."Dilimin döndüğü  kadar  anlatayım.  Allah  ve  O'nun  Peygamberi.  ancak  kendi  arzusuyla  inanmak  isteyen  inansın.. Tefsir  bağlayıcıdır ve ona inanmak gerekir. 'Ben böyle anlıyorum.  diğer  verilerden yararlanılarak ayetin ne demek istedığıni anlarız.  kurbanın  nasıl  olacağı  belli  değildir.  inanmak  istemeyen  de  reddedebilsin  diye  gaypla  ilgili  olayları  perdeli  anlatmışlar.'  diyebilir  ama  'Bunun  aslı  ille  de  budur. akıl yoluyla  anlaşılabilecek  konulardır.  Ayette  "Namaz  kıl. Çünkü açık bir hükümdür. içinden de "Hadi  SinHa. Muhkemat ise 'Rabbin için namaz kıl ve kurban kes." . Bunun ü-zerinde tevil yapıp.' Herkes ancak kendi yorumunu yapar. 'şöyle  olursa böyle olur böyle olursa böyle olur demek' olmaz.  Ne  zaman  namaz  kılınacağı.'  diyemez. isteyen inanmaz. inanmak istemeyenler zorunlu olarak birlikte onaylayacak ve teslim  olacaktı.  Bu yoruma 'tevil' denir. bir iki dakika öylece kaldı.  Verdiği  hüküm  bağlayıcı  da  olmaz." Harun: "Allah  razı  olsun  yenge!  Peki. SinHa fısıldadı: "Bu  konular  açık  anlatılsaydı  ve  eğer  anlatıldığı  netlikte  çıksaydı.

  "Bu  kadın  bütün  bunları  ne  zaman  öğrendi. "Bu imanın sırrı olsa gerek. Sonra sahabeyi düşündü.  kabul veya  reddedilmesi  tamamen  insanın  iradesine bırakılmış bir sınavdır. Mademki hayat bir sınavdır.  isteyen  reddeder.  Bir  kısmımız  inanıyor  ve  onu  onaylıyoruz. Onların da kısa bir dersten sonra nasıl birer allame  olduklarını hatırladı. Eğer öneri çok açık yapılsa ve hiç  kimsenin reddedemeyeceği bir kanıt olsa.  Bu  bilgiler  ne  kadar  doğru  olursa  olsun.  karısının  derin  bilgisine  iyice  şaşırdı.. neden?" Gönül: "Sen de bilmiyormuşsun gibi beni sınama!  Ahiret hayatının kendisi gayptır.. O yüzden de ne iman zorunludur.  İsteyen  inanır. Hakk'ı onaya razı  .." Aysun: "Sınav sırrı ne?" diye sordu.  O  zaman  da  insanların onunla sınanması saçma olur.  Bir  kısmımız da bazı kanıtlar öne sürerek reddediyoruz. Bu alametler ve işaretler. Kimsenin  onu  burada  gözleme  olanağı  yoktur." dedi.'  diye  yazsaydı  ve  zorunlu  bir  tasdik  olsaydı. ----------1 279 I---------Emir  ve  yasaklar  insanın  aklına  kapı  açar  ama  iradeyi  elinden  almaz. Gönül devam etti: "İman  ve  onunla  ilgili  teklifler  ve  emirler..  kimse ölmeden  önce  onların doğruluğunu  ispat  edemez..  bu  dünyanın  yaratılmasına  ve  insanın  akıl  ile  donanmasına  gerek  kalmazdı! Kıyamet alametleri de böyle." Bilge.. Çünkü  herkes  ister  istemez  ona  inanacaktır  o  zaman. "Sınav  sırn  şu. hiç kimsenin reddedemeyeceği  bir kesinlik  ve  açıklıkla  ortaya  çıksalardı.Bilge: "Ahiret  hayatı  da  gayptır  ama  Kuranı  Kerim  ve  hadisler..  Hepimize  bazı  öneriler  yapılmış..  Öldükten sonra da sınav sırrı ortadan kalktığına göre bizi ilgilendirmez.. insanların onunla denenmesine gerek kalmaz.  Şimdi  burada  hepimiz  birtakım  emir  ve  yasaklarla  karşı  karşıyayız. Bu da gerçekçi olmazdı. bunlarla sınanmaya gerek kalmazdı..  Yani  nefes  alıp  vermek gibi zorlayıcı gerçekler olsaydı.  nasıl  bu  kadar  rahat  anlatabiliyor?" diye derin bir hayret içindeydi. bir müsabakadır.  Örneğin  gökyüzünde  Allah  birdir  ve  ondan  başka  ilah  yoktur.  Adeta  dilini  yutacaktı.  inanmak  istemeyenler  de  inanmak  zorunda  kalacaklardı.  çok  geniş  bilgi  vermişler  ve  nerede ise oradaki hayat tarzını bile geniş geniş anlatmışlar... ne  de  imanın  gereklerini  yerine  getirmekte  evrensel  bir  zorlama  vardır.

olanlar kabul." Harun: "Tamam da yenge bunların Deccal ile ne alakası var?" "Olmaz olur mu! Bu söylediğim şeyleri  kavramadan daha sonra söyleyeceklerimin bir  anlamı  olmaz.  Hangisinin  doğru İsa olduğunu na- . Bu sohbet de ancak böyle çekilir.  Örneğin  Hz.  sonradan  söyleyeceklerimi  kavrayasınız!" Harun: "Eyvallah yenge dinliyoruz!" dedi." dedi.  İsa  gelecek  deniliyor.  sizi  sıkıyorsam  bırakayım!  Hem  kendınız istiyorsunuz  anlatmamı." Bilge: "Aman sen de hemen bozulma! Aysun'a iltifat ettik ne var bunda?" Gönül sanki bir tek Harun'a anlatıyormuş gibi yaptı ve sözünü sürdürdü: "Şu  anlattıklarımın  neden  önemli  olduğunu  biraz  daha  açıklayayım. Gönül: "Ne  yani.  tabaklar  dolusu  patlamış  mısırla  salona  dönmüştü.  hem  de  baltalıyorsunuz.  Bugüne  kadar  sayısız  insan  çıkıp  'Ben  İsa'yım'  demiş. etmeyenler red seçeneğini kullanır. Bilge: "Allah razı olsun Aysun.  Önce  zihnınızi  hazırlamalıyım  ki. Bu  arada  Aysun  kalkmış  mutfağa  gitmiş.

  çağdaşlaşma  adı  altında bir  yığın  sapıklık  telkin  e-diliyor  ve  bizler  de  'Bu  zamanda  başka  türlü  olunmazmış..  İsa. Teşbih ve temsillerle anlatılmış. Gönül: "Belki bütün bunlar onun geleceği zamana ait gelişmeler ve teknik imkanlardır?" "Ha bu olabilir! Ve güzel bir yorum olur. Ancak olaylar gelişip. O zaman bir çok şey daha rahat izah edilir.  Yine de kesin bir bilgi olmayacak bu. öyleyse Hz.  İsa  bile  büyük  olasılıkla  ilk  zamanlarında  kendisinin  İsa  olduğunu  bilemeyecek.. biçimlendikçe  iman edenler kendi ferasetleriyle onun Isa olduğunu bilebilecek veya tahmin edecekler." "Nasıl yani?" dedi Harun..  gerçekten  anlatılan  şekilde  çıksa  ve  herkesi  aciz  bırakacak şekilde ortaya çıkıp varlığını zorunlu kabul ettirse. "Evet  öyle. Deccal.  .  Hz.'  deyip  o  sapıklıklara uyuyor veya göz yumuyoruz. İsteyene istediği gibi yorumlama imkanı  verilmiş.  Yani  herkesin  gözü  önünde  bir  adam  gökten  inecek.----------1 280 I---------sil bileceğiz?  ikincisi  eğer  Hz.. -----------i 281 I----------Sonra  kıyametle  veya  gelecekteki  olaylarla  ilgili  haberler  daima  açık  ve  anlaşılır  da  anlatılmamış. Teşbih  yani  benzetmelerde  kastedilenler  ancak  olay  ortaya  çıktıktan  sonra  anlaşılır.  Bak  insanlara... bir kulağında  cennet bulunacak! Aklınız alıyor mu böyle bir şeyi?" Harun: "Öyle bir şey gerçekten olacak mı?" "Olur  mu  öyle  şey!  Ama  bütün  bunlar  rivayetlerde  var. her dokunduğuna iman nasip edecek.'diye ortaya çıkmayacak..  Öyleyse  o  eşeğin  ne  olduğu.. İsa  da  rivayetlerdeki  gibi  ortaya  çıkamaz. 'Ben Deccal'ini. doğru olur mu?" Aysun: "Niye olmasın?" Gönül: "O zaman ona yetişemeyip inançsız gidenlere haksızlık olmaz mı? Olur.  onda görülen hallerden ne anlamamız gerektiğini ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor."  dedi Harun. Deccal de öyle. Tam tersine kendisini 'zamanın  gerekleri'  ile  açığa  vuracak. eşeğinin bir kulağında ateş. Dolayısıyla insanlar da bilemeyecek.

 Kimisi inanır. Ama biraz sonra bir sahabe gelip 'Ya Resulallah yetmiş yaşındaki filan Yahudi adı en hızlı İslam düşmanları arasında yer  alıyordu âz önce öldü. ancak iş olup bittikten sonra anlayacağız demektir.  Bu  görüntü.  herkes  onları  vaktinden önce tahmin edemez ve bilemez." demiş..  tutulmanın  başladığını  gösterir." Gönül: "Biraz öyle. Ancak ilimde kendilerine ruhsat verilenlerin  bazıları  onu  hissederler.  yine  yuvarlak  olan ayın üzerine düşmeye başladığı anda gölge dar bir elipsi andırır.  Örneğin  geçmiş  gök  bilimciler  ay  veya  güneş  tutulmasını  anlatmak için. zamanla halk tarafından gerçek  zannedilmiştir.  Oysa  zamanla. orada bulunanlar Hz.  İsa  gelecek  diye  beklemenin  bir  anlamı  yok. Eski astronomlar  buna  'hayya'  yani  yılan  demişler.  Peygamberimiz. Gökteki yılan ayı yutuyor.' deyince. Peygamberin ne demek istedığıni anlamışlar.. İşte  gelecekle  ilgili  birçok  olay  böyle  benzetmelerle  anlatıldığı  için. Orada bulunanların hiçbiri bundan bir şey anlamamış.Örneğin  bir  gün  Peygamberimiz  mescitte  oturuyormuş.  yılan  diye  bir  tabir  kullanmışlar. Tabi bu haberlerin anlaşılmaz hale gelmesinde onları rivayet edenlerin de  kusuru var?" "Nasıl?" diye sordu Harun? "Benzetmeler. Oysa gökte yi- .  Onlar  da  bu  hislerini  net  bilgiler  şeklinde  değil...  Yuvarlak  olan  dünyanın  gölgesi. kimisi inanmaz. "Yetmiş yıldır cehenneme doğru yuvarlanan taş dibe vurdu.  cehaletten  dolayı.  Bir  gürültü  duyulmuş.  yorumlar  halinde aktarırlar.  bu  kelime  gökte  gerçekten  bir  yılan  var  da  o  yılan  ayı  yutuyormuş gibi algılanmış. denilmiş." "O  zaman  Hz. temsiller şeklinde aktarılan bazı olaylar."  dedi  Harun.  "Daha  da  önemlisi verilen haberleri.

.  İçinden  SinHa'ya.  o  dönemde  Şam  veya  Medine  İslam  merkezi  olduğu  için  ve  hep  öyle kalacağını sanarak. ikincisi ise. Şam'a inecek denmesinin nedeni de bu mu?" "Evet. Bunların biri balık.  geldi ve tekrar yerine oturdu.  işi  şakaya  vurarak  sözlerini  sürdürdü:  "E  herhalde  bir  tek  sen  okumuyorsun!  Buraya geldiğimden bu yana sürekli okuduğumu sen de görüyorsun."  Gönül  bu davranıştan  etkilendi..  "Teşekkür  ederim." Bu nasıl oluyor?" "Örneğin  aktarılan  hadisin  metninde  'hilafet  merkezi  yakınlarında'  ifadesi  geçmesine  rağmen. Ne zaman ona habersiz gelsem onu hep okuyorken buluyorum.  evrendeki  sürekli  değişikliği  ve  bu  değişikliklerin getireceği yeni şartları hesaba katmamalarından kaynaklanıyor. o haberleri aktaran kimselerin. Aysun atıldı: "Vallahi ben de şahidim.." ----------1 283 I---------Bilge yerinden kalktı." Gönül nerede ise "Evet ilham altındayım. Hükümlerini de ona göre vermişler.  Şimdi  bu  söylemin  iç  yüzünü  bilmeyen  birisi  bu  yorumu  saçma  kabul eder. "Vallahi hanım muhteşemsin! Yahu sen bu kadar bilgiyi ne zaman  edindin? İnan seni bilmesem ilham altında konuşuyorsun diyeceğim. İsa. hadiste "Sevr" ve "Hut" olarak belirtilir.  Kıyametle  ilgili  olayların tamamı  bu  iki  şehir  etrafında  tasvir  edilmiş.. dünyayı bu ikisinin taşıdığı sanılmış."  dedi.  Bu  kadın  bu  çocuk  ve  bu  kadar  iş  arasında  nasıl  fırsat  bulup  da  okuyor  hayret  ediyorum!" dedi. Kısa bir sessizlikten sonra sözünü sürdürdü: .  Bu  merkezlerin  zamanla  değişeceğini. Yine Arşı taşıyan iki meleğin adı. Sonra da ekledi: "Bilge gerçekten şanslı bir insansın." "İlginç!" dedi Bilge.  diğeri  öküz  anlamına  geldiği  i-çin  zamanla  dev  bir  balık  ve  öküz  var kabul edilmiş.. karısının yanına gidip başını öptü ve omuzlarim tutup sarstı: "Ben  onunla  her  zaman  övünüyorum.  Mısır'ın  veya  İstanbul'un  İslam  merkezi  olacağını  düşünmemişler.." "Hz.  Aysun  Hanım.  Sonra  "Bir  dakika!"  deyip  mutfağa  gitti." dedi. 'hilafet merkezi' yerine 'Şam veya Medine' demişler." diyecekti ki SinHa onu uyardı: "Devam et!"  Gönül..  aktarıcılar.----------1 282 I---------lan  olmadığı  ortada..

"Bir yanılgıya daha düşmüşler." "Nasıl  bir  yanılgı?"  diye  sordu  Harun.  Bilge  şimdi  karısını  daha  bir  dikkat  ve  hayranlıkla  izliyordu.  Onun  kendi  karısı  olduğunu  düşündükçe  "İnsan ne garip! En yakinmdaki cevheri bile fark edemiyor." dedi. "Özel ve dar kapsamlı bazı rivayetler, genel ve herkesi kuşatır bir gerçek sanılmış." "Ne gibi?" "Örneğin rivayetlerde 'Bir zaman gelecek Allah diyen kalmayacak.' denmiş... Harun: "Evet böyle bir rivayetin varlığını ben de duymuştum. Bu da kıyamete doğru hiç inanan  kalmayacak diye anlatılırdı. Böyle anlamak yanlış mı?" "Doğru mu?" "Tabi!" dedi Harun, "Müslümanlar azalıyor, inanmayanlar çoğalıyor." "Doğru! Bize göre inanmayanlar çoğalıyor. Ama unuttuğumuz bir gerçek var. Örneğin  Hıristiyanlar  Allah  demez  mi,  Yahudiler  Allah  demez  mi,  hatta  diğer  dinlerin  mensupları Allah'ı inkar mı ediyorlar? Onu anmıyorlar mı?" "Anıyorlar." "Öyleyse,  böyle  hiç  kimsenin  Allah  demediği  bir  durum  nasıl  gerçekleşebilir?  Gayrımüslimler kafir değil ki!.. Onlar Allah'ı inkar etmiyorlar, sadece sıfatlarında hata ediyorlar...  'İsa  Tanrının  oğludur.'  diyerek  hata  ediyorlar.  Allah'ın  'doğurmayan  ve  doğrulmayan

---------1 284 h------tek varlık olduğu' gerçeğini görmezlikten geliyorlar. Varlığını yok saymıyorlar." "Peki o zaman bu rivayetten ne anlayacağız?" "Bundan özel bir şeyi, hatta bu haberi veren peygamberin ta-kipçileriyle ilgili bir şeyi  anlamamız gerekiyor. Bunu da hepınız biliyorsunuz." "Nedir o?" "Şudur,  içinde  Allah'ın  bolca  zikredildiği  tekke  ve  zaviyeler,  medreseler  doğal  işlevlerini  kaybedip  hurafelerin  üretildiği  merkezler  haline  gelecek.  Birileri  de  çıkıp  onları kapatacak. Kapatılmadı mı?" "Kapatıldı." "Ezan  gibi  İslam'ın  en  temel  çağrı  sembolü  değiştirilmedi  mi?  İşte  peygamber  bunu  haber vermiş olabilir. Biz ise bütün insanlık kesin inançsızlığa düşecek sanmışız... İşte  Hz. Peygamberden gelen haberlere böyle dikkatli bakmak gerekir." Bilge: "Fesübhanallah! Yahu hatun, vallahi sana bu gece bir şeyler oldu! Yahu bütün bunları  nereden  çıkarıyorsun?  Bunlar  ne  muazzam  izahlar  böyle!  Tam  doğru  olmasalar  bile  insanı ikna ediyor." Harun: "Helal sana yenge. Sabaha kadar seni dinleyebilirim." dedi. Gönül: "Sağ ol Harun." dedi ve Aysun'a döndü: "Aysun,  çaya  bakar  mısın,  demlemiştim.  Sana zahmet servis yaparsan sevinirim." dedi... "Çay mı demledin? Ne zaman?" "Az önce mutfağa gitmiştim ya!" Bilge  iyice  kuşkulanmaya  başlamıştı.  İçinden  "Bilge  yandın  oğlum!  Bu  kadın  tekin  değil!  Hiç  incitmeye  gelmez.  Onun  gönlünü  hoş  edemezsen  belanı  bulursun."  dedi...  Tuhaf bir şekilde Sin-Ha aklına geldi. Acaba onunla bağlantısı mı var... "Ama olmaz, o  burada olsaydı ben de hissederdim." deyip geçti... ----------1 285 I--------Gönül sözünü sürdürdü... "Çok daha önemli bir konu var ama onu aynntılı olarak anlatabileceğimi sanmıyorum.  Yine  de  dilimin  döndüğünce  anlatmaya  çalışayım.  İnsanın  eceli  ve  ölümü  gibi,  İnsanlığın  ve  dünyanın  eceli  ve  ölümü  de  bazı  sırlar  ve  hikmetlerden  dolayı  saklı 

tutulmuş.  Bunları  hiç  kimse  bilmez.  Peygamberlerin bile bu konuda ipucu verme yetkileri  yok...  Sadece  uzaktan  uzağa,  işaretler  ve  temsillerle  o  anın  yaklaştığını  hissettirirler." Aysun, "Keşke insan ne zaman öleceğini bilseydi! Bari tövbe ve istiğfar ederdi... Öbür taraf için  hazırlık yapardı" "Öyle ama bunun diğer tarafı da var." "Hangi tarafı?" dedi Aysun. Harun atıldı: "Yahu bırakın da anlatsın! İkide bir limon sıkmayın, Allah aşkına!" diye parladı. Gönül: "Zararı  yok.  Hatta  iyi  bile  oluyor.  Hiç  sormazsanız  bir  yerden sonra ben de ne anlatacağımı unuturum." "Tamam yenge, sen anlat..." "Örneğin  sen  Harun,  yirmi  gün  sonra  öleceğini  kesin  olarak  bilseydin,  bu  kadar  rahat  olabilir miydin? Bir şeyler yapmak için çabalamaz mıydin?" "Hayır oturur, heyecan ve kederle o günü beklerdim" "Yani ölüm sana gelmeden elli kere ölürdün korkundan veya üzüntünden..." "Doğru..." "Peki daha bin yıl yaşayacağını bilseydin, neler yapmazdın..." "Ohoo sen de yenge! En azından dokuz yüz doksan dokuz sene gezer tozar, her tehlikeli  oyunu dener, yaşamanın tadını çıkarırdım." "Yani gafletle geçirirdin." "O anlamda söylemedim!"

-------1 286 I------"Ama yapacaklarının hiçbirinde yarın ölebilirim kaygısı olmazdı. Öyle değil mi?" "Öyle." "Eee bu da zaten gaflette olmanın ta kendisi! Oysa bu âlemin kendi kuralları var. Allah  insanla  ilgili  bir  şeyi  yaratmayı  diledığınde,  önce  o  şahısta  o  iş  için  yetenek  bulunup  bulunmadığına, sonra da gerçekten isteyip istemedığıne bakar. Daha sonra da o insanın  o şeye kavuşmak için yapması gereken eylemleri yapıp yapmadığına bakar... Bize nice  iyilikler  ve  ikramlar  takdir  edilmiş  ki  biz  onları  tembelliğimizden  dolayı  kaybetmişiz,  elde edememişiz." Bilge: "Doğru. Bu âlemde her şey bir sebebe bağlanmıştır. O sebebe baş vurulmadıkça onun  arkasına bağlanmış nimet de gelmez... Belalar da öyle." "Doğru.  Tıpkı  bunun  gibi  eğer  kıyametin  zamanı  belli  olsaydı,  geçmiş  topluluklar,  ahiret  korkusunun  insan  hayatında  ortaya  getirdiği  yapıcı  fonksiyonlardan  etkilenmeyecek, hayatlarını  gaflet  ve  sefaletle  geçireceklerdi.  Son  ümmetler ise feryat ve figanla ömürlerini geçireceklerdi. Bu zaten sınav sırrına da aykırı olurdu... Ama kıyametin saati gizli kaldığı için, beş bin yıl önce de insanlar kıyameti bekleyerek,  hayatlarına çeki düzen vermişler, bugün de..." Mutfağa geçen Aysun çay tepsisi ile içeri girdi. Bilge karısına "Biraz ara ver de keyifle  çaylarımızı içelim." dedi... Gönül: "Aslında ben de yoruldum." Harun: "Aman  yenge  sen  onlara  bakma!  Fırsat  bu  fırsat!  Anlat.  Daha  Deccal'e  hiç  gelmedin.  Biraz da Deccal'den bahset de sonra  konuyu  kapatırız.  Tabi  bu  arada  bizim  kağıt  oyunumuz da iyice güme gitti!" dedi. "Aslında..."  dedi  Bilge,  "Kıyamet  ve  ölüm  korkusunun insan hayatında  ilginç  işlevleri  var. Ölümü hatırlayan insan bence hayatını daha verimli ve daha yararlı kullanır." ----------1 287 I---------"Ama hep ölüm düşünülerek de yaşanmaz ki!" dedi Aysun... Gönül: "Doğru.  Çünkü  biz  ölüm  korkusunu  yerli  yerinde  kullanamıyoruz.  Ya  ölümü  unutup  görevlerimizi  arkamıza  atıyoruz,  ya  da  o-nu  öne  sürerek  dünyadan  elimizi  eteğimizi  çekiyoruz... Oysa hayatı sevmek gerek. Hayatı sevmeyen, hiç mutlu olmayan bir insanın  inancı  da  Allah  sevgisi  de  yetersizdir.  Çünkü  bu  âlem  de  insanın  gönlünü  okşayacak  sayısız  güzelliklerle  donatılmıştır...  Örneğin  en  çok  yakındığımız  gaflet  haÜmiz,  yani 

Allah'ın  her  an  bizi  gördüğü  düşüncesini  unutmamız  insanın  görevlerini  unutmasına  neden olduğu gibi, insanın hayattan lezzet almasını  da sağlar... Allah'ın insanı izlediği,  sürekli insanla beraber olduğu fikrini bir düşünün. İnsan nasıl yaşar, nasıl yer içer, nasıl  sevişir,  nasıl  ihtiyaç  giderir?  Ama O, kendini ve rahmetini insandan gizledi ki insan, dünyanın da tadına varsın, sürekli izlendiği fikrini unutup yaşantısından haz duysun..." Bu arada çaylar içilmişti. Aysun ikinci servisi yaptı... "Hadi hanım biraz da şu Deccal'den söz et!" dedi Bilge. "Aslında  önce,  onun  ne  olduğunu  iyi  anlamak  gerekir.  Bu  nasıl  bir  şeydir  ki  Hz.  Muhammed,  ümmetini,  ondan  Allah'a  sığınmaları  için  uyarmış.  Deccal  imana  ne  gibi  bir zarar verecek ki bütün inananlar ona karşı uyarılmış... Bunu iyi belirlemeliyiz. O bir  insan  mı,  bir  fikir  mi,  bir  düşünce  mi,  bir  yaşam  tarzı  mı,  yeni  bir  anlayış  şekli  mi?..  Mahiyetini bilmek gerekir..." "Sence nedir?" diye sordu Harun. "Rivayetlerden,  onun  olağanüstü  sıfatlarla  donatılmış  bir  insan  olduğu  anlaşılıyor.  Ve  onun  ancak  Hz.  İsa  tarafından  öldürüle-bileceği  söyleniyor.  Ama  ben  onun  bir  insan  olduğuna  inanamıyorum.  Çünkü  o  bir  insan  olsa,  ne  kadar  güçlü  de  olsa  birileri  tarafından öldürülebilir. Bu nasıl bir varlık ki ancak Hz. İsa tarafından öl-dürülebilecek!  Dolayısıyla onun bir insan olması akla ağır geliyor... Bu  olsa  olsa,  tanrıtanımaz  bir  düşünce  sistemidir.  Çünkü  insanlar,  bu  düşüncelerden  etkilenerek, kendi arzularıyla dinlerin-

----------! 288 I---------den  ve  inançlarından vazgeçiyorlar...  İşte  Deccal'in  tehlikesi  de  burada  ortaya  çıkıyor.  Çünkü o, inanan insanları, kendi istekleriyle inançlarından vazgeçmeye ikna ediyor. Deccal ile ilgili işaretler ve özellikler iyi anlaşıldığı zaman, o-nun bir şahıstan çok, bir  fikir hareketi, toplumsal bir eğilim olduğu anlaşılıyor. Onun şahsına ait gibi gösterilen  şeyler  ise  bu  eğilimin  toplumlara  egemen  olduğu  döneme  ait  teknik  imkanlar  gibi  görünüyor... Bunu iyi anlamak için size bir örnek vereyim. Örneğin deniliyor ki, Deccal  öldüğü vakit, ona hizmet eden şeytanlar, dikili taştan bağırırlar ve herkes o sesi duyar... Şimdi  bu  rivayette  geçen  dikili  taşı  televizyon  veya  radyo  vericisi  olarak  düşündüğünüzde  kendiliğinden  iş  anlaşılır.  Demek  ki  onun  zamanında  iletişim  çok  gelişmiş olacak, bir olay ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra bütün dünya tarafından  işitilecek... Sonra deniliyor ki, 'Onun eşeği kırk günde dünyayı dolaşır.' Bugünkü ulaşım araçlarını  düşündüğünüz  zaman,  değil  kırk  günde,  dört  beş  günde  dünyayı  dolaşmak  mümkün.  Hatta bugün yirmi dört saatte dünyanın etrafını turlayabilecek araçlara sahibiz... Demek  ki,  Deccaliyet  dediğimiz  düşünce  şeklinin,  yani  inançsızlık  hareketinin  hakim  olacağı  dönemlerde iletişim araçları ve ulaşım araçları çok gelişmiş olacak." Gönül biraz nefes aldı. Beklemekten dolayı soğumuş olan çayını bir yudumda içti sonra  da: "Şimdi  size  bir  soru:  Deccal'den  niçin  bu  kadar  korkulmuş  ve  ümmet  ona  karşı  uyarılmış?" "Neden?" dedi Harun. "Bence,  Deccallik  veya  Deccal  diye  isimlendirdiğimiz  şey,  insanları  kendi  arzularıyla  inançsızlığı  benimsemelerine  zemin  hazırladığı  için  tehlikeli.  Onun  tarzı  doğrudan  insanları  inançsızlığa  çağırmak  değil.  Belki  insanların zayıf  damarlarını  kullanarak  onları kendine çeker ve sersemleştirir. Böylece onları inançlarından mahrum eder... ----------1 289 I---------Örneğin, komünizmi seçen insanlar, dini reddetmek veya inançsızlığa erişmek için değil  birtakım  haksızlıklara  ve  adaletsizliklere  dur demek  için  o  yöne  yönelirler.  Onlara, bu  adaletsizliklere  dinin  neden  olduğu  telkin  edilir,  inançların insan  uydurması  olduğu,  toplumların din aracılığıyla sömürüldüğü söylenir. Onlar da çaresiz dinden ve inançtan 

soyunurlar. Hepimiz  bu  tür  olayları  çevremizde  yaşadık,  gördük  ve  görüyoruz...  Örneğin  ben  bir  zamanlar genel geçer yaklaşımla solcuydum. Bunun iki nedeni vardı. Solculuk ilericilik  ve çağdaşlık diye telkin ediliyordu. İkincisi de, var olan adaletsizliklerin dinci kesimin  iktidarlarla işbirliği yapmasından kaynaklandığına inanmamdı. Ben  de  çağdaştım  ve  dine  karşı  olmalıydım.  İnsanlar  inandıkları  gibi  yaşamadıkları  takdirde zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar... Ben Bilge'yi sevmeseydim, belki  hâlâ  o  düşüncede  olacaktım.  Belki  daha  da  pekiştirecektim  inançsızlığımı.  Hatta,  onunla  evlenerek  onu  da  kendi  safıma  çekebileceğime  inanıyordum.  O  iyi  bir  insandı,  benim gibi çağdaş olmaya layıktı... Meğer  kader  bize  başka  ağlar  örmüş.  Ben  onu  çağdaşlaştırayım  derken,  Allah  benim  kalbimin kapılarını açtı da beni yapay ve zorlama bir inançsızlığin karanlığından çıkarıp  inancın  aydınlığına  kavuşturdu...  O  kavramların da  ne  kadar  anlamsız  olduğunu  öğrendim... Size özet olarak şunu söyleyebilirim; Deccal inançların dışlandığı bir yaşam  şekli  önerecek  ve  bunu  'gerçek  hayat'  diye  yaygınlaştıracak.  Bundan  da  sadece Müslümanlar  değil,  inançlarını  doğru  kabul  edelim  etmeyelim,  bütün  inananlar  etkilenecek... Bilimin tanrısızlaştirldığı,  ölüm  sonrası  yaşamın  reddedildiği,  dünyevi  hayatın  tek  ve  temel  yaşantı  olduğunun  benimsendiği,  inançların yaşamı  yönlendirme  özelliliğini  kaybettiği bir anlayış..." Bilge söze karıştı: "O  zaman  Deccal'i  beklemenin  bir  anlamı  yok.  Çünkü  söylediklerinin  tamamı  bugün  var."

" "Yani israfçı olduğunu.  Peygamber.  sözünü  sürdürecekti  ki  Aysun  söz  aldı  ve  "Ben  anneannemden  işitmiştim. Para gelsin de.  Peygamber  Cebrail'e.  kendisinden  sonra  dünyaya gelip gelmeyeceğini sorar." Harun bundan kendine bir pay çıkardı ve: "Gördün mü hanım. gelir elde etmeye çalışacaklar.  O  yüzden  de  hiç  inançlanriıza  uygun olmayan bir yaşam biçimi sürdürüyoruz." -----------1 291 I---------"Ben  bir  hadis  hatırladım.  Bu  da  insanların.  Deccaliyet  diye  tanımlanan  yaşam  biçimini  benimsemeleri  olasılığı  daha  çok. "Filanca adamın eli delik. Yani kimse haram helal aramayacak..  hayatı  ve  yaşamayı  temel  amaç  haline  getirmelerine  sebep  olacak. nereden gelirse gelsin.  helal  aramazlar.  meşru. Demek ki israf etmemek  gerekiyor. giderlerine yetmeyecek." "Ya nedir?" "Kanaatsizlik  ve  aç  gözlülük  yüzünden  insanların gelirleri. ne erdem kalır.  "Hz." "Nasıl yani?" diye sordu Harun. derdine düşecek.  Onun  tuzağına  düşme  ihtimalleri  daha  yüksek.  Şu  anda  hepimizin  eli  bir  parça  delik. 'üç veya dört kere daha geleceğini' söyler. O zaman  da  insanlar  gelirlerini  yükseltmek  için  meşru. gelişinin amacıni sorar o da yanıt verir: 'Birincisinde kanaati alacağım." Gönül: "Bakıyorum bu iş hoşuna gitti Harun! Ama anlatılmak istenen tam da bu değil.. Cebrail. Gerçekten böyle eli delik biri olmayacak  mı?" "Tabi  ki  olacak.  gayrı meşru  bütün  kaynakları  kullanarak. 'Bunu da al. ne Allah korkusu. Zaten hayat temel amaç haline geldikten sonra insanın daha rahat yaşamak için  yapmayacağı kalmaz. 'Deccal'in eli delik olacak. aç  . dendığınde ne anlarsınız?" "Elinde para tutamadığım anlarız..  Haram." "Evet!" "Demek ki israf eden insanların."  dedi  Bilge.  Gelirleri...' diyordu. Ne ahlak kalır.  olmayan  giderlerine  yetmediği  için  tuzağa  düşerler..----------1 290 1---------"Elbette"  dedi  Gönül. bunu da yap!' diyorsun hep.

  Üçüncü  gelişimde  güveni  alacağım.  Doğrusunu  istersen  derin  kaygılara  düştüm.  Yahu  bütün  bunlar  var. Saat bir hayli geç olmuştu. "Ne  oldu  Bilge?  Birdenbire  sapsarı  kesildin?"  Bilge:  "Konuşulanlardan  etkilendim. Ancak konuşulan konunun çekiciliği ve dinleyenlerin merakı  yüzünden  kimse  sohbetin  kesilmesini  istemiyordu. hâlâ ümit var olabiliriz.  insanlarda  utanma  ve  haya  duygusu  kalmayacak. salona gelmiş uykulu gözlerle annesine sarılmıştı.  "Neden  SinHa  ona  değil  de  Gönül'e  görünmüştü? Bir hata mı yapmıştı da SinHa kendisini ondan gizlemişti?" Yüzünde derin  bir  endişe  bulutu  dalgalandı.  Çünkü  söylenen her şey her birimizde var.. Gönül sözü  kesti  ve  onu  doyurmak  için  mutfağa  geçti.  Yeryüzünde  huzur.  Yerinden  kalkmadan  önce  birileriyle  selamlaşır gibi davrandığını bir tek Bilge fark etti.gözlülüğü  bırakacağım.  'İkincisinde  iffeti  alacağım..  Mutfaktaki  işini  bitirip  yeniden  salona dönen Gönül'e...  Halimiz  pek  iyi  görünmüyor.  Böylece  insanlar  servete  doymayacak  hale  gelecekler..  Harun  Bilge'deki  bu  değişikliği  fark  etti  ama  anlam  veremedi.  onu  derinden  yaraladı. Bu sırada uyanan Betül...'  Belki  kelimeler  itibariyle  tam  olarak  böyle  değil  ama  aklımda  bu  şekilde  kalmış.  Bu. Bilge bir soru daha sordu: . Gönül: "İtimat ve güven az da olsa var olduğuna göre.. O zaman SinHa'nın orada olduğuna  kesin  kanaat  getirdi...  yaşıyoruz!"  diye  hayretini dışa vururken.  asayiş  ve  itimat  kalmayacak.."  Harun:  "Vay  anasını  be!  Ne  zamana  kalmışız.." dedi.  Harun: "Allah büyüktür!" demekle yetindi." dedi.

  "Uzun  zamandır.  Gönül  kendi  bilgisiyle  konuşmuş  yanılmışım. "Tabi sen buraları sevmiyorsun!" "Aman sen de abartma! Niye sevmeyeyim?! Buralar doğup büyüdüğüm yerler.  yeni  şeyler  öğreniyorsun.  diğeri  de  Müslümanlar  arasından  çıkacak. Bilge: "Burada  herkes  bizden  bir  şey  bekliyor.. Biri Dünya genelinde dinin yaşam üzerindeki etkisinin zayıflamasına  zemin  hazırlayacak.  Zaman  zaman  Bilge'nin  daralmaları  olmuştu  ama  e-dindikleri  yeni  dostlarla  hoş  günler  geçiriyorlardı...." "Hem. elindeki  dergiyi  koltuğa  bırakarak. bireysel  ve  toplu  terörün  artmasina yol açacak.  Kendini  geliştiriyorsun. Ama ne yazık ki her iki hareket de çağdaşlaşma adıyla ortaya çıkacak.  Ona  eski  bilginler  Süfyan  demişlerdir.. "Üç aydır hiç gelmedi." dedi ve bir kere daha karısının bu engin bilgisinden etkilendi.  SinHa  da  ziyaretimize gelmedi.----------1 292 I---------"Peki bu Deccal denilen  şeyi  hangi  eylemleriyle  anlayacağız?  Nereden  bileceğiz  ki  o  Deccal'dir?" Gönül duraksamadan yanıt verdi: "İki Deccal vardır.. eski dostları özlüyorum... elindeki dergiden gözlerini ayırmadan onu doğrular şekilde başını salladı." dedi Bilge." ...  "Demek  ki. "Farkında mısın?" dedi Gönül..  Bilmiyorum..  Gönül  hiç  sıkılmamıştı. Burada ne terslik yapılacak ki.. Gönül de birdenbire çok eski bir dostu hatırlamış gibi: "Doğru.  Süfyan." "Ben pek özlemiyorum. Gönül onun kafasını salladığını göremedi. Elbette  zaman zaman İstanbul'un kirli havasını... Her ikisinin sonucu da toplumsal tahribata.." dedi." Bilge  bu  yanıt  karşısında  şaşırdı. toplumu bir bütün haline getiren  bağlan koparacak." dedi Gönül.  Burada  mutluyuz ama sanki yaşantımız boş geçiyor.  Oysa  İstanbul'da  her  an  birileri  sana  katkıda  bulunuyor. Acaba ters bir şeyler mi yaptık?" "Sanmıyorum. Doğru dürüst günah işleme olanağımız  bile yok.  İslamiyet'in  bazı  kutsal  değerlerini  ve  toplum  hayatını  düzenleyen hükümlerini kaldıracak veya zedeleyecek. "Küçük kasabalarda dostluklar ne de çabuk gelişiyor?" Bilge. DOĞU BATI Kış  ayları  da  yaz  aylan  gibi  çarçabuk  gelip  geçmişti.

  ne  oturup  kalkmama  dikkat  etme  gereği  duydum. sıcak bölge insanlarının genel karakteridir" ----------1 295 I---------"Doğru.  Rahatı  severiz..  ne  de  kalkıp  iş  yapma isteği.  En  dindar  insana  bakıyorum..  Çinliler  ve  tabi  ki  bizler..  Düşünce  ve  eylem  olarak kendini  koyuvermiş.  iranlılar.  hikmeti  ve  hakikati  hep  .." "Ahlaksızlık gün geçtikçe yayılıyor Daha iyi günlere gittiğimizi sanmıyorum.  Oysa  Peygamberimiz  'Kıyamet  koparken  bile  elindeki  ağacı  dik. Karısı bana yörede giyilen bir şalvar vermişti giymem için..."  "Dedikodunun  zararsızı  olmaz  bence.  ama  bu  kolaycılıkta. Ben  o şalvarı giyince neden Şark'ta rehavetin hakim olduğunu anlamıştım.  daha  doğrusu Doğu'da gelmesinin de payı var Eski Yunanlılar gerçeğe. İnsan o şalvarı giyince yan gelip yatmak istiyor" "Bence sorun o değil.  o  da  umutsuz. daha doğru deyimle  hakikate ulaşmak için ne kadar kafa patlatmışlar." "Biz  Doğulu  bir  toplumuz..  Hatırlarsın  Urfa'ya  arkadaşına  gitmiştik. şimdi yeni bir devinim içinde.  İnsanlar  birbirlerinin  arkalarından  neler  söylüyorlar  Bir  araya  gelince de hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar Beni burada rahatsız eden tek şey bu." "Ya ne?" "Kolaycılık! Kolaycılığa kaçmak.'  diyor  Yani  'Hayattan  umudunu  kesme!'  çağrısında  bulunuyor  ama  biz  bunu  anlamıyoruz. Ya çürüyüp yok olacak bu toplum.... Rahat edersin demişti.  bütün  peygamberlerin  Doğu Akdeniz  bölgesinde..  Araplar." "Çalışkanlık  bir  kültür  ve  medeniyet  olayıdır  Bizim  medeniyetimiz  yoruldu  ve  geriye  düştü..  Biraz da tembellik var Hem fakirler." "Dedikodu  küçük  yerlerin  eğlencesidir  Zararsız  dedikodulardır." "Neden?" "O  şalvarı  giyince." "O  kadar  da  ümitsiz  olmamak  gerekir  Ümitsizlik  her  türlü  gelişmenin  en  büyük  düşmanıdır..294 "Sen öyle  san!  Buraların günahları  daha  fena.  Küçük  ve  sakin  gibi  görülen  yerlerde  şeytan daha derin hatalar yaptırıyor insanlara. ya da yeni bir  yaşam biçimiyle kendisini diriltecek. Oysa  Hintliler. En azından o kadar yoğun dedikodu var  ki. hem de kendilerini rahatlatacak fazla bir girişimde  bulunmuyorlar.

. Koca bir İslam medeniyeti gelip geçmiş.  Üstüne  bir  taş  koymamışız. teknik de..  mevsimlerin  değişmesi  gibi  insanların da iyi ve kötü günleri var da insanlar çaresiz ona tabi mi oluyorlar? .  Hatırlasana  bundan bir iki sene önce okuduğun Anadolu Günlüğü'nü. "Bu  yazıyı  epey bir zaman önce bir gazeteden kesmiştim.  çalışmayı.  Bugün iyi bir eğitim için  nasıl  Avrupa'ya..  Dur sana da okuyayım: 'Takdir mi önce gelir.  doğruluğu. liyakat mi.  yoksa  ilahî  bir  tecelli  gereği.  Basra'ya.  Şam'a. bilemiyorum Yani insan bir şeyi lütuf veya kahır hak  eder  de  sonra  o  verilir  mi.  Daima  dürüstlüğü.. ya bugünkü insanlar dünkü  insanların soyundan değil demekten kendimi alamıyorum.  gelişmeyi.  geçmişte  de  Bağdat'a.  Gırnata'ya  ve  İstanbul'a  gelinirdi.. O Alman gezginin 15461560 yıllan  için  söylediklerini  hatırlamıyor  musun?  O  gün  anlattığı  toplumumuz  nerede.  üretmeyi  emreden  bir  dinin  üyelerinin  bu  hale  gelmesini  net  olarak  açıklayabilecek  birine  de  rastlamadım.  Herat'a  Semerkant'a. Bu konuyla doğrudan ilgili.  iyiliği." "Peki niye bu duruma düştük?" "Doğrusunu  istersen  bilemiyorum. Gidip çantasını aldı ve içinden artık iyice buruşmuş bir yazı çıkardı.peygamberlerin  dilinden  hazır  lokmalar  olarak  almışız. refah da bizde idi.  Amerika'ya  gitmek  gerekiyorsa....  Geldikleri gibi dogma kaldılar" "Bu kadar da haksızlık etme.  bugünün insanları nerede? Zaman zaman ya bu tarih yalan."  Bilge  sonra  ani  bir  kararla  yerinden kalktı....  güçlenmeyi.  Kahire'ye.. Bundan 56 asır  öncesine kadar medeniyet de.

 evrenin de gerçek sahibi Allah'tır.  her  millete  kendi  tabiatındaki  yetenekleri.  İkisi  arasında  bir  tercih  yapmak  da  zor.  Tıpkı. her ırka. müdahale alanımızdan çok uzakta cereyan etmiştir ama bizi çok  yakından ilgilendirmiştir.  'Hayır ben yaprak dökmeyeceğim.  bizim  kusurumuz  sayılabilir.  Çünkü  öyle  olaylar  var  ki.  bu  üçüncü  faktör. Bizim onlari kontrol etmemiz. Tıpkı. bu nihai neticeyi pek etkilemez. Tıpkı  gelmekte o-lan bahar mevsimini engelleyemediğimiz gibi. Ama  'Eyyamullah' dediği zamanlar var ki.  Musa'nın  Firavun'un  himayesinde  büyütülmesi  ve  onun  ordularından kurtulması gibi..  ikincisi ise  bir derece  Cebriye'yi  çağrıştıriyor. vicdanen 'Bu işte benim de şu kusurum oldu. koyduğu kurallara (Sünnetullah) uymayı kendine vacip kılmıştır.' der. Elbette ki. Elbette ki Allah. onun kendi gücünü aştığinı görür ve hisseder.  Ve keza hazan mevsimi geldığınde.  kabiliyetleri  açığa  çıkarma  imkanı  verir.  Çünkü biz inanıyoruz ki hayatın da.  Ancak  bu  gelişmelerin  bizim  sahamızın  dışında  cereyan  edip  ortaya  çıkması  biraz  da  ilahî  tecellidir.  bütün  dünyanın  aleyhimize  ittifak  etmesine  rağmen  Anadolu'daki  varlığımızı  sürdürmemiz gibi. Başlangıçta  bu  gelişmelere  bigane  kalmamız.. Bizim dışımızda.. Cenab-ı Hak.  bunlar  hiç  de  bizim  inisiyatifimizde  değil. Ve yine  öyle olaylar da var ki insan. tarih boyunca mevsimler gibi.  yaprak  döken  hiç  bir  ağaç. Milletlerin hayatında da işte böyle mevsimler vardır. bunlar adeta insana rağmendir.296 Birincisine kayıtsız şartsız 'evet' demek Mutezile tarzı düşünceyi kabul anlamına gelir.  Beşerin  ortak  mirası  olan  medeniyete  katkıda  bulunmaları  için  ona  fırsat  tanır.  . Daha  önce  yazdığım  bir  yazıda  buna  "üçüncü  faktör"  demiştim  ki. Beşeriyet macerasında bazen öyle gelişmeler olmuş ki. her kavme.  Çünkü öyle olaylar var ki insan. toplumların huzuru  ve  devamı  için onların da  üzerlerine  düşen  beşerî  tedbirleri almaları gerekir. bilim ve medeniyet tarihçileri. karşı durmamız zaten  mümkün değildi.' diye ona karşı koyamaz. bu ilahî nimetin. Ama mevsimi gelip de ağaçların bedenine su yürüdü mü. Her iki mevsimde de beşere düşen vazifeler vardır ama.  Nitekim. Türk  tarihinin  son  200  yıllik  macerasını  düşündüğüm  zaman.  özleri.  nihai belirleyicidir. Keşifler ve Batı'da gelişen fikrî ve sınaî gelişmeler gibi.  bu  ikileme  düşmekten  kendimi  alamıyorum. yeşillenip meyveye durmaması mümkün değildir.. bizatihi beşerin hayatına müdahale ederek onu bir  yöne sevk etmiştir.

. Çin.  Çünkü  ağacı. zehirli ve insanlığın tükenişini hazırlayan tuzaklar içeriyorsa da  büyük bir bilgi birikimi üzerine oturmuş bulunuyor. Ortaasya. İran.  Bugün  insanlığın  ortak medeniyeti haline gelmiş gibi görünen çağdaş Batı medeniyeti. Hint..  hazımsızlık. Batılıların.  kayırmacılık. İşte  Avrupa!  Birbirini  takip  eden  sayısız.. Uzakdoğu..  zulüm  ve  sömürü  toprağında. nefret.  medeniyetler  ve  kavimler. İslam  ve İslam içinde her milletin kendi özgünlüğünü ortaya koyması gibi. Ama  insanlığa  mide  bulantısı. Biz onu kabul veya reddedelim. . İşte  Asya!  Her  bir  köşesinden  bir  başka  medeniyet  fışkırmış  ve  her  birinin  meyveleri günümüze kadar ulaşmıştır.  kan  ve  göz  yaşından  başka  tat  vermemiştir.  baş  ağrısı. Mezopotamya. kin. kan ve göz yaşıyla beslenmiştir. Birçok meyvesi kekre. geçmiş  bütün  medeniyetlerden  yararlanarak  ve  buna  biraz  inkar  ve  çılgınlık  katarak  ortaya  koydukları bir medeniyet.küremizin  her  bir  yanını  dolaştığı  ve  her  kavme  kendi  özündeki  meyveleri  açığa  çıkarması fırsatinın verildiği üzerinde hemfikirdirler. Zahiren hoş ve şirindir.  neticede  o  da  Avrupa  toprağinin bir meyvesidir.  haksızlık.

gafil yakalanacağız  diye korkuyorum. bizim diyarlan terk e-deli ..----------1 298 1--------Hem de tarihi boyunca akıtılmış bütün kanlardan daha çok bir kanla. birlikte ve insanca yaşanırlığin meyvelerini sunmuştur. yavan olur.  doğruluk. Bunu hissetmemek  mümkün değil..  onu  bedenen  ve  ruhen  doyurup  tatmin  edecek. hoşgörünün. İşte bu ağacın meyvesi; muhteşem maddî görüntüler içinde mutsuz ve yalnız bir beşer!.  Ayılmak  için  mataralarımıza  sarıldıkça  daha  bir  sarhoş oluyor. Bizim  ağacımızın  meyvesi  farklıydı. hoşgörü.  Bizde  ise.. Fakat  hepsinden  daha  önemlisi. gayret. insanlık garip ve  mustarip.  Batıda  hazan  mevsimi  başlıyor.  yeni bir medeniyet inşa etmeye yetecek mi yetmeyecek mi! İnsanlık yalnız ve  yakıcı bir hasret içinde.. (Casiye Sûresi.  biz  bu  büyük  sorumluluk  gerektiren  yükün  altına  girmeye hazır mıyız? Bu güç ve donanım bizde var mı? İnanın  pek  emin  değilim.  ıstırabını  dindirip  göz  yaşlarını  silecek. Cenab-ı  Hak. Ne  yazık ki biz kıştayız onlar  yazda.  Tadı  hâlâ  damaklarda.  hasretini  giderecek.  müminleri  Allah'a  kavuşmayı  ummayanlara'  karşı  bile  merhamete  çağırırken. bu mevsim. kendimizden ve ----------i 299 I--------benliğimizden  uzaklaşıyoruz. onların yazı  güze  yönelmiş.  ağaçların bedenine su yürümeye başladı. insanlık muhtaç  ve aç.  Bizim toprağımızın son ağacı Osmanli. bütün dünya tarihinde ancak bir kere görülmüş  bir ortaklığın.  Bu toprağın meyvesi bu. Onu  yalnızlığından  kurtaracak.  biz  yeryüzündekiler  birbirimize  merhameti  unutmuşuz  demektir.  geniş  ufukluluk. bizim ağacımızın meyvesi de kekre olur..  şarap  doldurdular.  insana  saygı.  Hatıraları  hâlâ  dillerde.. Fakat bilemiyorum.  Medeniyeti  temsil  etme  sırası  bize. bizim kışımız bahara.  geldığınde. bilgi ve birliktelik gibi hasletler.. insanlık üşüyor. 14) biz bizden biraz farkh  düşünen Müslümana  dahi tahammül gösteremezsek. Zira toplum olarak.  onu  sevgi  ve  şefkatle  bağrına  basıp koynunda ısıtacak biri var mı? Müslümanlar buna talip mi? Eğer  yanıt  'evet'  değilse. Ama  görülüyor ki.  Çünkü  geçen  süre  içinde  hayat  suyu  taşıdığımız  mataralarımıza..  medeniyet  mimarlığı  yapacak  milletlerde  kaçınılmaz  olarak  bulunması  gereken.

  Birilerinin  çıkıp  herkes  adına ve herkesin  rahat  katılabileceği  bir  şeyler  söylemesi  gerek.  Tabi  elimizdeki  "ilahî  metinleri"  de  yeni bir gözle okumalıyız...  Evet.  değişik  paragraflara  bakıp  tekrar tekrar okumaktan kendini alamadı." "Müçtehit  veya  neyse  o. Sonra din ta temellerinden  darbe  yedi.." dedi Gönül. Sonra ilahî metinleri doğru okuyamadığımız  görüşüne de katılabilirim...  daha  doğrusu  ona  doğru  bakmayı  öğrenmeliyiz.. işin  sırrını kavramış ama düşündüğünü iyi aktaramamış." "Asırların kemikleştirdiği 'yanlış doğruları' kim hemen düzeltebilir ki? Çoğumuzun dini  bilgisi kulaktan aktarma." "Her ne ise...  Dinin  doğru  anlaşılmasını n zemini kal- . Bence adam.  Birileri  çıkıp.  Tamam  Kuran'ın  tek  bir  anlamı  yok.  ama  başka  şeyler  anlıyor... 'hikmetçi' desen daha doğru olur. Önce  fert  fert  toplumu  diriltmeliyiz.' cümlesidir......hayli zaman oldu......... Başka çaremiz yok." Bilge  okumayı  bitirdikten  sonra  bir  süre. Bence en önemli tespiti 'Evrenin Kitabı'na  doğru bakmayı öğrenmeliyiz..  Her  şeyden  önce  de  'Evrenin  Kitabı'nı  okumayı..  'Siz  bunu  böyle  anlıyorsunuz  ama  doğrusunun  böyle olması lazım..  herkes  kendi  yeteneklerine  göre  bir  şeyler  anlayabilir  ama  ondan  çıkarılacak ortak doğruların da olması gerek. "Bu biraz kaderci bir yaklaşım. Herkes  Kuran'ı  okuyor.." "Sen bir müctehit arıyorsun. "Hayır" dedi Bilge. "Kaderci değil.. insana çalışma hırsı vermiyor.' demeli ve beni ikna etmeli...

..  para. Birlikte lavaboya geçtiler. "Ama  öyle  değil  mi?  Bugünkü  insanın  temel  amacı  ne?  Para.  Bana  doğru  dürüst  yemek  yedirmiyor. Tam mutfağa geçiyorlardı ki.  para. Şimdi ise bankalar.  Dindarı  da.  dinsizi de 'para' diyor. Yanlış olan bu.  Daha  doğrusu  dinin  telkin  ettiği  amaçlarla  bugünkü  medeniyetin  yüzyıllardır  telkin ettiği amaçlar taban tabana zıt!" "Yine rağbetler değişti diyeceksin...---------1 300 I-------madi.  insanlar. Bilge onun uyanmasina  sevindi.  şöyle  böyle  bir  saattir  Bilge." Bu arada Gönül kahvaltı sofrasını hazırlamıştı: "Hadi  Bilge!  Betül  uyanmadan  kahvaltı  yapalım.  büyük  bir  erdemden. Aysun rahat bir  eda ile içeriye girdi ve: "Ohhh!  maşallah  bu  saate  kadar  uyudunuz  da  şimdi  mi  kahvaltı  yapıyorsunuz?"  dedi.  Sırtındaki  ceketi  çıkarmaya  . Betül'ün yüzünü yıkadı. Erdemli  insan mı yeğdir.  Onun  sofrada  bir  şeyleri  dağıta  dağıta  yemek  yemesinden  büyük  lezzet  alıyordu..." "Öyle diyorsun ama sen bile nispeten varlıklı dostlarımızı daha çok seviyorsun." "Ne yani rahat yaşamak inananların da hakkı değil mi? Günah mı yani?" "Ne ilgisi var? Söylediğim o değil ki. değil mi?" dedi Gönül. Ben insanların tanrılarını değiştirdiklerinden söz  ediyorum." "Olur mu canım öyle şey! Ne kadar kötüsün! Ben ne zaman ayrım yaptım? Biliyorsun  Nagehan çok paralı ama hiç sevmedim. Eskiden şehirlerin kalbi mabetlerdi." Fakat  Gönül'ün  umudu  kursağinda kaldı." "Olayı  kişiselleştirme.  Çünkü  Betül  gözlerini  ovuştura  ovuştura  salona giriyordu.  küçük  bir  dünyasal kazanç  için.. Gelenler Harun ile Aysun'du. kapı çaldı."  dedi. O-raya gittiğin zaman rahat  ettiğini hep söylerdin.  ben  de  onu  dinledim. paralı insan mı?" "Elbette erdemli insanlar.  Kızını  kucağına  aldı  ve  doyasıya  sevdi..  uhrevi  kazançtan hemen vazgeçebiliyorlar. Sen onun kaprislerini sevmiyorsun.  Gönül gülerek: --------1 301 1------"Yok  canım.  Doğu  toplumlarını  nasıl  kurtarabileceğimiz  konusunda  nutuk  çekiyordu.

  konumuzun  dışındadır.  Yani  İslam'ın  mağlup  olduğu  yok. çalışmaya. neden İslam ülkeleri  böyle perişan? 'Hak üstündür mağlup olunmaz. Gelişmeye mani olan İslam değil ki.  Tabi  dinden  çıkmak. A-ma bana göre mağlup olan  İslam  değil. Harun ilk lokmayı yuttuktan sonra: "Ama geri kalmış bulunan toplumlar hep Müslüman.  burada Haktan kastım .  Müslümanlar." "Nedir kanıtları?" "Bak  Hıristiyanlar  dinlerinde  reform  yaptılar  ve  sonra  ileri  gittiler.  Dinini  bilmeyip  sırf  bir  hayat  özentisiyle  Hıris-tiyanlaşan  insanlar.  dinsizleşmek başka.  onları  mağlup  hale  getiren.  Çünkü  onlar  kendi  dinlerini  öğrenmeden...  Mağlup  olan  Hakk'a.... Demek ki islam gelişmeye engel.  Bizim  de  ileri  gitmemiz için dinde reform yapmamız gerekiyor.' deniliyor ama Hak olan İslam  mağlup  durumda. sık sık kendime sorduğum ve başkalarından da duyduğum bir soru var!" "Nedir o?" Madem İslam bilime. Kahvaltı masası zengindi.." "Aslında bunun cevabını bilmiyorum desem yalan olmaz. öyle değil mi?" "Tam da öyle değil.  salt  bir  özentiyle  Hıristiyan  veya  Budist  oluyorlar.  Aysun  pek  yanaşmadı  ama  Harun  masanın başında yerini almıştı bile.  Hiç  kimse  İslam'la  kıyaslayıp  başka  bir  dini  kabul  etmiyor.  araştırmadan. Müslümanların tembelliğidir. bu son cümleyi duyunca kulak kabarttı: "Ya sahi Bilge...çalışan Harun.  Bugün  a-raştınp  İslam'ı  seçenler  çok." Bu  arada  Gönül  masaya  iki  tabak  daha  getirdi.. gelişmeye bu kadar önem veriyor.  En azından bunu söyleyenlerin elinde kanıtları var.  ama  araştırıp  kıyaslayarak  İslam'dan  çıkanlar  yok  gibidir..

. kuvvet de 'Hak'tan  üstün durumda." Bilge'nin sessizliği herkesin dikkatini çekti." Bilge iyice sıkıştığını hissetti.----------1 302 I---------din  değil. Çünkü Bilge'nin son zamanlarda sık sık kendinden  geçtiğini ve uzun süre dış dünya ile ilişkisinin kesildığıni biliyordu. "Dört  noktaya  dikkat  et..  Kendisinden  başkasının  sesi  duymadığına emin  olunca  ne  yapacağını  şaşırdı. Bakışları boşluğun derinliklerine kilitlenmiş  gibi görünüyordu. Hocam bizi terk etti diye üzülüyordum. Yine öyle olduğunu  sandı ve korkuya kapıldı. dedınız... Gönül: "Ne oldu canım?" diye telaşla sordu. Demek sesi yalnız kendisi duymuştu.  evrendeki  kurallara  ve  eşyanın  hakikatine  uyumluluktur  uymayan  Müslümanlardır.  Batı'nin sömürgeci  emperyalizminin  bu  durumda  büyük  payı  vardı  ama."  dedi  bir  ses.  O  da  bu  kadar  gelişmişlikten  sonra  İslam  dünyasının  bu  fakirliğe  ve  geri  kalmışlığa  mahkum  olmasına  anlam veremiyordu. Hiç kimsede olağan dışı bir hal yoktu." "Hocam yani sonunda bizi terk mi edeceksınız?" "Evet ama henüz değil.."  dedi SinHa ve devam etti: "Ona  varmadan önce Hakk'in ne olduğunu ve Hak'tan neyi  ." dedi.. Her şeyin bir zamanı ve süresi var. Müslümanların sergiledikleri hal ve hareketle bilinebiliyor." "Tamam da sonuçta İslam.." dedi. korkma. Bilge: ----------1 303 I---------"Bir şey yok iyiyim..  Gönül'e biraz daha dikkat kesilerek baktı.  Ben  artık  iyice telaşlanmaya başlamıştım.. Bilge  içinden  "Hocam  hoş  geldınız. A-caba o da duymuş muydu? Fakat Gönül'de  hiçbir tepki yoktu.  Etrafına  bakındı. Sonra yine içinden Sin-Ha'ya "Dört noktaya dikkat  et.  Müslümanların niçin sömürülecek kadar zayıf ve fakir düştüklerini izah edemiyordu. "Ben sana söyleyeceğim sen aktaracaksın. Yani hem Müslümanlar hem de Hak mağlup görünüyor.  Uzun  zamandır  bizi  ziyaret  etmedınız. Gerçi.. "Meraklanma senden başkası beni duymadı. Nedir bu noktalar?" diye sordu. Aslında zaman zaman bu işin tersini savunuyor olsa bile  kendisi  de  aynı  durumdan  şikayetçiydi. SinHa: "Henüz değil. Görünen de şu; Müslüman olmayanlar Müslümanlardan daha üstün. Ama gelişimınızi tamamladığınız zaman zaten bize ihtiyacınız kalmaz." dedi ses..  Bilge  sesi  tanıdı  ve  etrafına  bakındı..

" Harun: "Yani İslamiyet Hak değil mi?" "islamiyet  Hak'tır. masada duran bardağı eline alarak sordu: "Şimdi şu nedir?" "Bardak!" "Bunun  bardak  olduğunu  nerden  biliyorsun?"  "E  izin  ver  de  bardağın  ne  olduğunu  bilelim artık. Hakk'm kendisi değil.. Bunu bilemezsek Hakk'in mağlup olduğuna inanmak zorunda kalırız..  bildiğimiz  hak  değil  mi?  Sanki  farklı  bir  anlam  yüklüyorsun Hakk'a.. Bilge kendisine fısıldanan sözleri olduğu gibi aktardı: "Bence  mağlup  olan  Müslüman  halklardır." "Yahu  kardeşim  bizim  anlayacağımız  bir  dil  kullan!  Sen  de  Gönül  gibi  kelimelerdeki  Arapça dozajını kaçırdın." Harun: "Peki sence Hak nedir?" "Bencesi yok bu işin. ilmin maluma mutabakatıdır. "Demek  ki  önce  Hakk'in ne  olduğunu  bilmek gerekir." dedi.. Hak ne ise odur." "Evet" dedi Bilge.  ama  kendilerinin  Müslüman  olduklarını  söyleyenlerden  sadır  olan  eylem ve fikirler Hak değil" "Nasıl  yani?"  dedi  Gönül.anlamak gerektiğini bilmek gerekir." Gönül sordu: "Peki biz ne anlayacağız?" "Hakk'in birçok anlamı var ama en önemlisi 'mutabakat'tır. Her bir şeyin.  "Hak. takdir edildiği  biçim ve formatla açığa çıkmasıdır. Vallahi ben hiçbir şey anlamadım." ." Bilge güldü.  İslamiyet  değil  ve  yine  yenilgiye  uğrayan  eşyanın gerçeğine uygun düşmeyen eylem-lerimizdir.

  sonra başına  bir bela  gelir  'Oh oldu.  Hakk'tır.  Nasıl  olması  gerekiyorsa  öylece  gerçekleşmiş hüküm de Hak'tır..  Savaşan  tarafların biri  savaşın  hakkı  olan bu donanımların hepsine uyuyor ama diğeri uymuyor.  İşte  savaşın  gerektirdiği  bütün  bu  araç  ve  gereçler  ve  stratejilerin  tümü  birden  savaş  söz  konusu  olunca  'Hakk'  olurlar. Varsayalım ki Türkiye bir ülke ile savaşa girişti..  Hakk'a  uymuş  olmazsınız.."Bil  tabi  ama  neye  göre  biliyorsun?  İşte  ben  tam  da  bunu  kastediyordum.  her  bir  eşyanın  hakkı  ve  hakikati  farklıdır. Yenilgınız de Hakk'in yenilgisi olmaz..... Bu açıdan Allah'ın Zatı..  Yine  aynı  maddeden  yapılmış  ve  nerede  ise  biçimleri  de  birbirine  yakın  olan  şu  cisme  de  vazo  diyorsun. "Yahu siz ikınız bu bilgileri ne zaman edindınız kardeşim? Nasıl  biliyorsunuz  bütün  bunları?  Geçenlerde  Gönül  bize  ders  verdi  şimdi  de  sen. Bu  zamanda  savaşın  gereçleri  nelerdir.  Aynı  nedenlerle  İslam'a.. Yani sende var  olan  bardak  bilgisine  mutabık  düşen  bu  cisme...' buyurur...'  demek  yanlıştır..  Bunu  daha  iyi  anlamak  için  dört  özelliğe dikkat etmek gerekir.  Örneğin  birisi  bir  şeyi  elde  etmek  için  o  kadar  çok  çalışır  ki  sonunda  onu  başarır..  siz  ne  kadar  inanıyor  olursanız  olun.  sen  bardak  dedin. hak etmişti!' deriz.. inkarı  mümkün  olmayan  olgudur.. mühimmat  ve  ileri  teknoloji. Kuran'in esaslarına  da  Hak  denmiş... ---------1 305 I-------Allah da Kuranı Kerim'de 'Allah âlemi ancak hak ile yarattı.  Silah... Dolayısıyla.  gerçeğin  kendisine  uymasına  Hak  denir.  bir  düşün.  Kuran'a. Hak.  Biz  de  'Helal  olsun." "Nedir onlar?" .  asker.  adam bunu hak etti!' deriz." "İlginci" dedi Harun.  uçak."  dedi  Bilge  ve  sözünü  sürdürdü:  "Bir  şey  daha  var..  'Hakk  mağlup  oldu. Yani hiçbir şey  olması gerekenden ne eksiktir ne fazla.  bir  değildir.. Veya  birisi  kötülük  işler  işler.  Hak  olduğu  gibi  O'ndan  sadır  olan  her  bir  fiil  de  Hakk'tır.  O  yüzden  de  Hak  aynı  zamanda  Allah'ın  isimlerinden biridir." "Demek  ki  Hak....  Şimdi  Allah'tan  gelmesi  açısından  Kuran..  Sendeki  'doğru  tasarım'in. Dolayısıyla olması gerektiği gibi var olan her bir şey Hakk'tır... Sonuçta kim galip gelir?" "Savaşın hakkinı veren.  Eğer  onun  önerilerine  birebir  uymayıp  hareket  ederseniz.."  Sonra  kansma döndü: "Ne kadar cahil kalmışız Aysun görüyor musun?" "Estağfirullah.

  İster  Allah'a  veya  Hakk'a  inanın...  Örneğin  Hıristiyanlık  hükmü  kaldırılmış  bir  dindir. Doğaldır  ki  batıl  yani  Hakk'in karşıtı  bildiğimiz  şeylerin  bütün  araçlari da  batıl  olmayabilir." "Öyleyse  yaptığın  her  işin  başarıya  varması  da  mümkün  değildir.. Oysa her fasıkın. Öyle olunca onların bizden ileri gitmesi Hakk'tır ve haklarıdır.. her hareketimizin İslam'a uygun  olduğunu söyleyebilir miyiz?" "Söyleyemeyiz." Harun: Forma: 20 .. O'nun hakikatine uyan kim  olursa olsun ondan yararlanır..  Her  hareketi  Hak  ve  doğru  olan  kaç  kişi  var?  Bakıyorsun  bir  yığın  Müslümanda kafirde olması gereken huylar ve hareketler var. Şöyle çevrene bak.  Ama  Hıristiyanlar  dünyanın  hakikatini  bizden  daha  iyi  anladıkları  ve  Hakk'in gereklerine daha iyi uydukları için birçok alanda bizden ileri gittiler. Örneğin  biz son ve Hak din olan İslamiyet'e -nandığımız halde.. Oysa kafir dedığın nice insan  var  ki  hareketleri  ve  tavırları  birçok  Müslümanın-kinden daha hak ve daha îslamî'dir.. Müslüman olduğunu  söyleyenlere.. Örneğin  ilerlemenin  hakkı  nedir?  Doğru  bilgidir  ve  onu  gerçekleştirmek  için  çok  ve  uygun araçları  kullanarak  çalışmaktır.. Hakk'a iman değil....  Eğer  siz bu halınızi  korursanız  hep  ileri  gidersınız.. ne de §u anda bu konuyu  konuşurduk. Ama bu ilanihaye olmaz. ne gerilerdik... yani inandığını.."Birincisi Hak olan şeyin her aracinın ve her aracısının Hak olması gerekmez.. Sanırım iş anlaşılmıştır.  ister  inanmayın. ne mağlup olurduk. her kötünün  her hareketi hiç de kötü olmak zorunda değildir. bilgi ve çalışmaktır.  Halbuki  her  işimiz  Hakk'a tam mutabık olsaydı. Araçları Hak  oldukça üstünlüklerini sürdürürler.. Halbuki her  Müslüman'ın her vasfının İslam'a uygun olması vaciptir.  Çünkü  teknolojide  ileri  gitmenin vasıtası..

hayvanlarına  bile  bizim  insanımıza  verdiğimiz değerden daha çok değer veriyorlar.. İnanan kimsenin inancına aykırı hareketleri ve huyları olduğu gibi inanmayanın da bir  müminde  olması  gereken  özellikleri  ve  hareketleri  görülebilir... inanmayanın Hakk'a uygun özellik ve  hareketleri onu başarıya ulaştırır." "O  da  öyle  yapıyor  zaten.  Birinci şeriatı biliyorsunuz." "Neden?" "Neden olacak kardeşim! Teknolojide ileri gitmiş toplumların ticari ve mesleki ahlakları  bizimkinden fersah fersah ilerde. Hani dedik ya..  Biri  diğerinin  gerçeğidir.  İnananın  Hakk'a  uygun  olmayan özellikleri onu mağlubiyete götürürken..." "İkincisi ne?" "Aslında ikincisini de anlattım." "Bu nasıl bir  şey? Ben hiç duymadım.  Diğer  bir  şeriat yani kanunlar bütünü vardır ki o da eşya ile insan arasındaki ilişkileri düzenler.  müşterisini  kazıklamak  bizde. Onlara uydun mu zaten doğal olarak sonuçlarını toplarsın. Gönül ve Aysun da böyle bir şey  . Dün için İncil ve ----------1 307 i---------Tevrat. İşte o ikincisiydi.... Biz ise  her  gün  biraz  daha  Hak  ve  hakikatten  uzaklaşıyoruz.  insanların birbirleriyle  ilgili  ilişkilerini  tanzim  eder. Hak üzere hareket ettiği  sanılan birinin  bütün hareketlerinin Hak olması  gerekmediği gibi.306 "Biraz biraz anladım ama aynı zamanda ümitsizliğe düştüm." dedi Harun.  Tembellik  bizde. Güneş varsa aydınlık  vardır. kimlere yardım edersin?" "Tabi ki onlara.  Çünkü  evrenin  kendi  hakkaniyetinden  kaynaklanan  kuralları  vardır.  Müslümanlar  en  çok  da bu  üçüncü  konuya  dikkat  etmedikleri  için geri kaldılar.. batıla hizmet eden birinin de bütün  araçlarının ve davranışlarının batıl olması gerekmiyor.  Aslında  Hakk'a  uygun  hareket  edenin  ayrıca  yardım  görmesine  de  gerek  yok..  Sözlü  şeriat..  ahlaksızlık  bizde. İlahî  mesajlarca bildirilen 'sözlü şeriat'; bugün için Kuranı Kerim." "Nedir o?" "Din  tektir  ama  'şeriat'  dediğimiz  kurallar  bütünü  ikidir..  iki  şeriat  var. Üçüncüsü  çok  önemli...  Çünkü  hak  ile  hakikat  güneş  ve  ışık  gibi  birbiriyle  ilgilidir.  yalan  bizde.  Yani  bir  din...  hile  bizde..  cahillik bizde." Bilge: "Peki sen Yaratıcı olsan. Adamlar.

 Oysa din denince aklına şeriat geliyordu. Ama hepimiz biliyoruz  ki en güçlü dua  fiili duadır.. zorluğu. Sen Rabbine dua edersin...  Tarlanı  sürmeden.  evrensel  doğrulara...  ona  tohum  ekmeden.. Nasıl  ki  teşrii  emirlere  karşı  gelmek  bir  isyan  ise.. bana buğday  ver diye... çaresizliği sonuç verir. ..... Harun Bilge'nin sustuğunu görünce sorusunu tekrarladı: "Nedir ikinci şeriat?" "Eşyanın hukuku.  Yaratıcı  buğday  istemenin  kurallarını  ikinci  şeriat  (dediğimiz  kitapta  yazmış..  termodinamik." dedi Bilge.  onun  bakımını  yapmadan  buğday  istemek  abestir...  Bu  kitabın  ipuçlarını  da  insanlara  gönderdiği  mesajlarda  örneklerle  izah etmiştir... "Yani fizik yasaları.  matematik..  ikinci  şeriata  uymamanın  cezası ise burada yani dünyada çekilir. Yani evrensel doğrular..  tekvini  iradeye  karşı  gelmek  de  bir  isyandır.... Ki onlar  herkese  açıktır  ve  ancak  çalışmak  ve  eşya  üzerinde  düşünmekle  ortaya  çıkar.. Dinin  insana  yüklediği  emir  ve  sorumluluklar  ne  kadar uhrevî  cezayı  gerektiriyorsa.  Aslında  'kelâmi  şeriat'  denilen  Kitap  ve  onun  açıklayıcısı olan Peygamber sözleri de bu evrensel şeriatın ipuçlarıni verir.... Örneğin dua ederiz. Oysa O.  daha  doğrusu  eşyanın  hukukuna  uymamak  da  o  kadar  dünyevî  meşakkati...  buğday  sahibi  olmanın  yollarını  yaratmış  ve  evrensel  bir  kural  olarak  herkese  eşit  bir  şekilde  yaymıştır.. Çünkü o da ikinci bir şeriat olduğunu o ana dek  hiç işitmemişti. Veya daha iyimser bir ifadeyle insanların bütün eylem ve düşüncelerinin ilahî  mesaja uygun olmasını  gerekli kılan şeriat.  Fizik. İşte o kadar.  kimya.duymadıklarını söylediler. Aslında Bilge kendisi de hayrette idi.  Birinci  şeriata  uymamanın  cezası  ahirette  çekilir.. O da kol ve bacak kesmekten ibaretti.

.. Bak Son İlahî Mesaj'da 'İnsan için çalışmaktan başka hakikat yoktur. cezası ise fakirlik. En iyimiz  bile tevekkülden tembelliği anlamış." Harun: ---------1 309 i-------"Ya Bilge! Gerçekten şu tevekkül konusunu da anlatsana hazır söz açılmışken. dedi bir  ses...  Şaşkın  şaşkın  çevresine  bakındı ama bir şey göremedi.. Ama onun hali Bilge'den kaçmadı.  yanında  bulunanların hiçbirisi  o-nu  algılamazlardı..  Çalışmanın  sevabı  servettir.  Gönlünde  bir dalgalanma  yaşadı.. bizim Efendimiz. İşimizi hep duaya bırakmışız.' denilir.."...  zaferdir..'  diyorlar..  "Niçin  SinHa.... "Kızım. "Neyin var?" "Ha! Hiçbir şey! Öylesine daldım. Çünkü bu ifade SinHa'nındı.  Bizim  için  gizlenmek  veya  kendini  açığa  vurmak  basit  şeylerdir. Şimdi siz  ona inandığınız halde bu gerçeğe uyma-yıp tembellik yaparsanız geri kalırsınız. Bizim işimiz çok zor. Bize gelen mesajdan ne kadar habersiz olduğumuzu  düşündüm. SinHa'nin böyle huylan olduğunu  biliyordu.. Bize düşen hiçbir şeyi yapmamışız. bizim dısımızdakilerin  çoğu  ileri. "Hayır kızım.  'Dünya  gereksiz.. bunu size  vahyin hikmetini anlayasınız diye  yapıyorum. 'Son İlahî Mesaj derdi. 'Son İlahî Mesaj' tabirini duyunca irkildi.  murdar. Ama bu buyruğu içeren kitaba inanmadığı halde bu emre uyan kimse de başarılı olur ve sizden  öne geçer. İçinden "SinHa burada mısın? Bana kırgın mısın?" diye sordu.  Tembelliğin  cezası  da  sefalet.  onunla  meşgul  olmaya  değmez. siz onu  Cebrail  olarak  tanıyorsunuz  ilahî  mesajları  aktarırken.  yani  Hakk'a  dayandığını  söyleyen bizler geriyiz.. ona kendisini hissettirmiyordu acaba?" Sonra SinHa'nin son  ziyaretinde  aynı  şeyi kendisine yaptığını hatırladı..  Örneğin  sabrin  ödülü  yani  zorluklara  karşı  yılmadan  mücadele  etmenin  sonucu...." Gönül. Kuran demez..  Bak  Peygambere." Gönül sessizliğe gömüldü.----------1 308 I---------Nitekim bakın  bizler. SinHa.  Bazı  hocaları  dinliyorsunuz.. Ben de  bu  tevekkül  konusunu  anlayabilmiş  değilim. Başka ses de işitmedi. Şimdilik kocanı dinlemekle yetin.. Bu SinHa'nin sesiydi  ama  Gönül  onu  görememişti.  . O yüzden de  Bilge'nin  bu  sözleri  ondan  aktardığını  anladı. Gönül. içinden durumu sorgulamaya devam edecekti ki..  Bazılarını  dinliyorsun..

" "Efendim dördüncüsü ne?" SinHa: "Dördüncüsünü anlamanız biraz zor ama sana anlatayım.. Bir tek o duyar ve duyurur. Yanıt alamadı.  Örneğin  şu  anda  İslam  bizim  şahsımızda  mağlup  olmuş  durumda.  Çünkü.  Kuran'da  Yaratıcı..' buyurur.  'Bir toplum kendi halini değiştirmek istemedikçe biz on-lan değiştirmeyiz. konunun dağıtılmamasını  istedi ve Bilge'ye: "Sen dört nokta demiştin. Acaba gitmiş miydi? Halbuki onun  gitmesi veya kalması diye bir şey  yoktu.  Sadece  izin  verilenleri  duyarız. toplumların değişimini onların arzu  ve  çabalarına  bırakmış. toparlandı. Bu  da bir tür Hakk'tır.nerede ise kaderi inkar ediyorlarmış  gibi görünüyorlar..  Bu özellik seni de..  öyleyse  o  çaba  gösterilmeden  o  toplumun  halinin  değişmesinin imkanı yoktur. ...  "Biz  her  istediğimizi  duyamayız." Ays un." Bilge'nin sessiz kaldığını gören Harun: "E hadi Bilge anlat da dinleyelim!" dedi. Yani o hakkı inkişaf ettirmek ve kuvvet vermek  gerekir." diye düşündü.  'kuvve'de  kalır.. Bilge. Bunların hangisi doğru? Bizim  gibilerin işi zor. Ya dördüncüsü ne?" Bilge. Şu anda diğerlerinin beni duymadığı gibi. Bu arada SinHa'nin hâlâ orada olup olmadığını anlamak için içinden  "Hocam burada mısın?" diye sordu. "SinHa evrenin diğer ucunda olsa bile  kendisine yapılan bir çağrıyı duyar..  Onun  açığa  çıkması için insanın iradesi lazım gelir..  Bazen  Hak  olan  bir  şey.. Üç tane anlattın. beni de var edene ait.  Biz  mağlup  ve  geri  kaldıkça  İslam  da  mağlup  ve  geri  kalacak. Bilge: "Bunun  anlaşılması  biraz zor. "Hayır"  dedi  SinHa.. Yani mademki bu evreni kuran Allah. Eğer izin vermezse ben de seni duyamam..

 Hakikatin hatırı i-çin. yalan.' "Elbette!  Çünkü  Son  Mesaj'da  Yaratıcı  sizin  için. Oysa islam. Medeniyetler de nimetler gibi milletler ve devletler arasında el değiştirir  Bugün  sende  ise  yarın  başkasında  olur. terör ve pislik geliyor.  Peki  bu  durumda  İslam  toplumları  Hak  üzerindedir.' diyor. bizim Hakka imtisal  etmemiz  gerekir.  denilebilir mi? Ama bütün bunlar bizi acilen Hakk'a yönelmeye zorluyor. 'Temizlik imandandır.  kendimizi bile kurtaramamış..." deme----------1 311 1--------siyle rahatladı.  o  toplumun  i-ki  görevi  var  demektir  Birinci görevi çalışmak ve gayret etmek i-kincisi de böylece Hakk'in üstünlüğüne aracı  olmaktır" Harun: "Desene  biz  Müslümanlar  bir  de  Hakk'ın  yerine  oturmasına  engel  olduğumuz  için  hesaba çekileceğiz. Ama SinHa gitmek zorunda olduğunu da söylüyordu. İslam'ı.  sonsuza  dek  devam etmez.'  diyor..  hatta  kötü  örnek  olmuşuz.'  diyor." deme şansı da yoktu.  'Biz  sizi  örnek  bir  topluluk  olarak  çıkardık...  'Doğruluk  İslam'ın  özüdür...  bugün  toplum  olarak  bu  halde  olmazdınız. Biz o kandile yeniden nefes  vermek zorundayız. onun güçlenmesi için. sahtekarhk. SinHa'nin "Hayır buradayım.  Hiçbir  durum."  diyor.  Yani biz  diğer  insanların iyiye  gitmesi  için  örnek  olacakken.  Bakın  bugün  Müslüman  denince akla cahillik.  son  kısmı  kendisi  de  tam  anlamamıştı  ama  "Hocam  anlamadım. Bu arada sen de bu konuya eğil..  İslam'ın  galebe  etme  zamanı  yaklaşıyor. Davası hak veya batıl olsun değişmez.' diyor ama bizim toplumlarımız bu hakikatlerin  tersiyle  açığa  vurmuş  kendini. Çünkü SinHa kulağına fısıldamayı bırakmıştı.  'Sizin  için  çalışmaktan  başka  hakikat  yoktur.." Bilge sustu..----------1 310 I---------Şimdi  bu  toplum  bir  de  Hakk'ı  temsil  ediyorsa. Hak.  'İlim Çin'de de olsa gidip alın.'  diyor.' diyor."  Bilge. 'Alimin mürekkebi şehitlerin kanından üstündür. Ama meraklanma. daha doğrusu Son  . şu anda  bizim batıl hareketlerimizden dolayı sönmeye yüz tutmuş.'  buyurur. Her şeyden önce bilgiyi yakalamalısınız. Yıkılmayacak ve değişmeyecek tek şey  saf ve doğru bilgidir..  'Müslüman  her  şeyi  yapabilir  ama  asla  yalan  söylemez. tembellik. Bir ara onun gittiğini sandı  ama.  'İslam  barıştır  esenliktir. "Bir dahaki sefere  reform konusunu görüşürüz. Buna rağmen SinHa ona yanıt verdi: "Zaten  yeterince  anlamış  olsaydınız.  Ama  kim  bilgiye  ve  bilmeye  değer  verirse  o  kazanır..

Gönül  sofrayı  kaldırmaya  başladığında  vakit  öğleye  geliyordu. Kötü mü? Onun sayesinde  İslam'a  yönelen  bir  yığın  insan  var. Harun: "Vallahi benim aklımdan çıkmış bugünün  Cuma  olduğu..  Sela  aslında  sonradan  konulmuş  bir  gelenek. Aysun: "Cumaya gitmeyecek mısınız?" dedi.Mesaj'ı takip ettiğini iddia edenlerin gerçekte neye ihtiyaçları olduğunu düşün. Harun da.  evrende  mevcut  her  hikmeti  çözmeye  yetkilidir. Onların yüzde  beşi  hakiki  iman  sahibi  olsa  yeter..  bazen  a-detler ne kadar  önem  taşıyor.  ayette  yoktur  deyip  bundan  vazgeçmek  mi  lazım?" Harun: "Niye vazgeçelim ki..  Bizim  gibi  gafilleri  uyarmak  için." Odaya sessizlik hakim oldu. Çünkü  size  verilen  akıl. Herkes Bilge'nin ağzına bakıyordu ama o tabağındaki son  zeytin tanesini yakalamaya çalışmakla meşguldü.. Sela okunmaya başlayınca...  hep  Müslümanları  kınıyor  İslam'a  bu  kadar  zulüm  yapılıyor."  "Benim  de  dedi!"  Bilge  ve  ekledi:  "Görüyor  musun." Harun: "Onu  eleştirenlerin  hiç  mi  hakkı  yok!  Adam  hep  Müslümanlara  çatıyor.." Gönül: "O adama haksızlık  yapmayın. Adam bizimle iletişim  kurmaya  yanaşmayan kesimlere  hitap ederek birçok insanda Kuran okuma merakı uyandırdı.  Şimdi  bu  hadiste  yoktur.  o  yine  çıkıp  Müslümanlari eleştiriyor" Bilge: . Sıra buna mı geldi şimdi de?" Aysun söze karıştı: "Yaşar Nuri Hoca. Bilge de o günün Cuma olduğunu anımsadılar.  Nedense o adamı herkes diline doladı. Kurandan başka bir şey kabul etmiyor ya!.  Yeter  ki  onun  yönelmelerini kalp ve vicdan şakülüyle test etmeyi ihmal etmeyin..

 Yanlışı orada. bileyim!" dedi Harun. Yani dua eder gibi.. Kaza belayı önler diye okuyoruz.  Sana  bir  ceviz  versem.. diye okuyoruz." "Bu nasıl bir dua? Dua ediyorsun ne dedığıni bilmiyorsun. .  Kuran'dan  ve  onun  özünden  uzaklaşmış  insanları  yeniden  O'na  çağınyor..  adam  nasıl  ayıklasin.. O kadar malumatfuruşluk yapmışlar ki.' "Türkçesini hiç okumadım ki.  tırpanı  bodoslama  sallayınca bazen.. eski din kitaplarına bakın.. Sevaptır. Yasin suresinde neler anlatılıyor. Kuran'ın etrafında kırılması güç bir  kabuk.  bazen  bir  hurafe  duvarım  yıkmak  isterken. Örneğin Yasin suresinin çok  okunması tavsiye edilmiş.. "Peki Arapçasını okudun mu?" "Defalarca. ayrık otları içinde kaybolmuş gülleri de buduyor.  onun  arkasındaki  temeli  de  sarsıyor.... Balyozunu öyle sert  savuruyor  ki. Benim anneannem. kalın bir duvar oluşturdu. onun  içinde anlatılmak istenen hakikatin özü kaybolup gidiyor. Hemen hemen her hafta bir iki kere okurum" "Peki bu surede neler anlatıldığını hiç merak etmedin mi?" "Vallahi büyük sevabı vardır. zaman içinde örf ve  hurafe çamuruyla. Ama o öncelikle okunup anlaşılması ve  yaşantımıza uygulanabilmesi için gön---------H 313 I---------derilmiştir... Adam o duvarı yıkmaya çalışıyor." "Tabi ki Kuran aynı zamanda bir dua kitabıdır. dış  kabuğunu  yiyip  de  içini  yemesen  mantıklı  mı  olur?. Hepsi bu! Bizim  o  kadar  çok  yanlışlarimız  var ki. Eski tefsirlere bakin..  Geçmişte  Kuran  etrafmda  yapılan  çalışmalar. annem  her fırsatta Yasin okurlardı." Aysun atıldı: "Ne yani okumayalım mı?" "Söylediğimden bu mu anlaşılıyor?" "Eee  manasını bilmeden okumayın demek bu anlama gelir. biliyor musun. Neden?" "Neden?" "içeriğinden dolayı.----------1 312 I---------"Aslında  bence  o  büyük  bir  restorasyon  yapıyor.

  Aman  kendi  başınıza  Kuran'ı  okumayın.  O  bilgiler  eskidiği  ve  bir  kısmı  da  değiştiği  için.  Bunun  sebebi  ne?  Birileri  çıkıp. Kuran'ın ayetlerini o dönemin bilgileri ışığında anlatmaya ve  izah  etmeye  çalışmışlar. Ama hiç kimse nasipsiz kalmaz.  Peki  biz  ne  yapmışız?  Kuran'ı  hep  yüzünden  okuyup  durmuşuz. bahçede bir yığın meyve ağacı var." Bilge: "Tefsirler konusunda benim bir itirazım var. Kimisi alt  dallardaki meyvelere ulaşır kimisi merdiven kullanır en uçtaki meyveleri de toplar. Niye  anlamayayım?  Elbette  her  ayetini  herkesin  anlaması  mümkün  olmaz." Gönül: . Herkesin kameti farklıdır..' diye insanlarimızı korkutmuşlar. Herkesin her meyvesine ulaşması mümkün olmaz ama  ulaşabildiklerin sana yeter.. Kuran da böyle meyveli bir ağaç..  Süleyman  Ateş'in. Birçok tefsir bugün için eskimiş durumda.." "Nasıl yani?" dedi Harun: "Örneğin şimdi kaç gezegen var?" "Yedi?" "Olur mu en az on.. Ne anlatılıyor Yasin suresinde?" Gönül: "Sizde  meal  yok  mu?  Yoksa  ben  vereyim..  Elbette  Kuran'ın  okunmasında  büyük  sevap  vardır.  bende  bir  tane  var..  Al  oku..  Ama  ondan  asıl  almamız  gereken;  manalandır.Halbuki önce cevizin en dış kabuğu soyulur. on bir tane gezegen olduğu biliniyor. Sonra gerekirse tefsirleri de okursun.  o  bilgiler  ışığında yapılan tefsirler de eksiktir....  Bir  kere  olsun  anlamı  nedir  merak  edip  bakmamışız. ikinci sert kabuğu kırılır ve ancak o zaman  özüne  ulaşılır." Aysun: "Vallahi ben de merak ettim.  hikmetleridir.  Çünkü geçmiş tefsirciler. hataya düşersınız.  anlayamazsınız..  Sen  bir  bahçeye girsen.

 Bilge itiraz etti: "Araba yok.. on bir yıldız da kardeşleri temsil ediyor  Yusuf'un kendisi de dahil edilirse on iki olur.  Şimdi  adinı  hatırlamıyorum  ama  mezhep  imamlarından biri kırk yaşından sonra dini tahsile başlamış ve sonra kendi konusunda hüccet olmuş. Nitekim  geçenlerde bir  yeni gezegen tespit  edildi ve on ikiye tamamlandı" "Ne diyordu kitapta?" diye sordu Bilge: "Hani  Hz.  Rüyamda  ay  güneş  ve  on  bir  yıldız  bana  secde  ettiler. Sen bir anlam çıkarırsın. Hz. Gönül: "Hiçbir  şey  için  geç  değildir. 'Ne güzel hikaye imiş!' deyip geçerim!" "Elbette. en az on  iki gezegen olması  gerektiğini söylüyordu." dedi.----------1 314 I--------"Ben geçen bir kitapta okudum. Ama okumazsan hiçbir şey alamazsın.  iç  içe  girmiş  sayısız  matruşkalar gibidir. Yani ay ve  güneşten başka en az on iki  gezegen var diyor.  imam olmuş.  Kuran  ayetleri.'  diyor  ya. Baba Güneşi. Ama ben bu anlamı  çıkaramam  deyip  Kuran  okumaktan  vazgeçersen. Bu böylece devam eder. boş gidiyoruz. Bir arkadaşını aradı ve eğer bir yere gitmeyeceklerse arabayı  ." Harun: "Biz  hapı  yutmuşuz  zaten." Bilge. Bu yaşa boş geldik. bir başkası onun arkasinda başka bir anlam  bulur. Nasıl gideceğiz?" dedi. mal bulmuş mağribi gibi atıldı: "Peki Harun efendi sen bu ayetten böyle bir anlam çıkartabilir miydin?" "Ben alim miyim kardeşim? Ben. TUHAFLIKLAR Bilge  ile  Harun namazdan  dönmüşler  her biri  bir  koltuğa  yığılıp kalmıştı.  Yusuf'un  bu  rüyasından  da  habersiz  kalırsın.  ne  ahire-timiz  için  bir  şey  yapabildik.  İşte  o  ayeti  tefsir ederken.  Herkese  bir  sessizlik çökmüştü. anne Ay'ı. diyor ki.  Yusuf  küçükken  bir  rüya  görüyor  ve  babasına  'Baba  ben  bu  gece  bir  rüya  gördüm.  Ne  dünyayı  becerebildik." Bu  arada  Gönül. Sessizliği Aysun bozdu: "Biraz geç oldu ama pikniğe gitmek ister mısınız?" Gönül; "Ay vallahi güzel olur!" diyerek ellerini çırptı. Harun kalkıp telefona gitti.  erkekleri  cumaya  gitmeleri  konusunda uyarınca  Bilge  ile  Harun  apar  topar kalkıp camiye gittiler." Bilge: "Hem  canım  kimse  senden  din  âlimi  olmanı  istemiyor  ki!  Sana  lazım  olacak  kadarını  bilsen yeter. Gerisi Allah'a karşı samimi davranmaktan ibarettir. Yusuf un gördüğü rüyadan hareket ederek..

 Bizans zamanından kalmaydı..  Artık  yaz  ortalarında  suyu  çekiliyor  ama  şu  sıralarda  su  vardır..vermesini  istedi.  hemen  üstünü  giydi. Harun'la  Bilge'nin  çocukluk  zamanlarında  sıkça  gittikleri  a-ğaçlı  pınara  gitmeye  karar  verdiler.. "Ya ağaç kesildiyse.  Gönül  Betül'ü  hazırlayacağını  söyleyerek  malzemeleri  hazırlama işini Aysun'a bıraktı.  "Siz  hazırlanın.  Kökünü beş insan ancak sarabiliyordu." .  "Ben  gelirken  kasaba  da  uğrarım.. ya o yerler değiştiyse?" Acaba çocukluğunda  üzerine  çıktıkları. Evde  hazırlık  telaşı  başladı....  Et  alırım.  Hem  su  da  eskisi  gibi  gür  akmıyor.  oyuğunda  saklanıp  herkesi  atlattıkları  ağaç  hâlâ  duruyor  muydu?  Merakını gidermek için Aysun'a rastgele sordu: "Pınarlı ağaç duruyor mu?" "Ağaç  iki  sene  önce  kurudu.  Gerçi  oranın  adı  ağaçlı  pınar  değildi  ama  onlar  o  ismi  vermişlerdi."  dedi.  Taze ekmek de alırım ben." deyip çıktı. "Hey  gidi günler! Zaman nasıl da  akıp gidiyor.. Bilge çocukluk hayallerine dalmıştı bile.  Siz  biraz  domates  ve  salatalık alın.  Olumlu  yanıt  almış  olacak  ki.  Fakat  bu  mevsimde  daha  suyu  vardır  sanırım.  Acaba o koca  ağaç ne  durumda?"  Tuhaf bir  burukluk doldu içine..  O  zamanlarda söylenenlere bakılırsa pınarın başındaki ağaç..

...  Ancak  kumrunun  hareketleri  olağan  bir  kuşun  hareketlerinden  farklıydı. Birlikte arabaya bindiler. Bu dalgınlıkla uzun süre ne yaptığını bilemedi. Harun'a: "Ben tanımadım  bu  adamı  sen  tanıyor  musun?"  diye  sordu. Adam ekmeği aldı ve  uzaklaştı.  Harun  aşağıdan bağırıyordu: "Yardıma  ihtiyacınız var  mı.  yukari geleyim mi?" Bilge. bir iki kere arabaya çarpacak  sandılar.  Betül'ün  sözü  bir  anda  tüylerini  diken  diken  etti.  Arabanın ö-nünden geçerken." dedi.  Ama  herhalde  pikniğe  gidiyorsunuz.  Bu  ekmeği  bana  verdi..  söyledi. öyle yakından geçiyordu ki. Betül'ü Aysun indirdi.  Sanki  kuruyup  giden  o  koca  a-ğaç değildi.  İstanbul'dan  ayrıldıklarında uzun süre otobüsü takip eden kumruya çok benziyordu. Betül'ün kaşla  göz  arasında  torbadaki  bir  ekmeği  alıp  az  ileride oturan bir adama verdığıni  gördü.  Harun  adamın  arkasından  bir kere daha baktı: "Hayır" dedi.  sanki  büyük  bir  telaş  içindeymiş  gibi  anormal  davranışlar  sergiliyordu. Harun lakayt bir şekilde: -----------1 317 I---------"Yahu bu kuş bizden ne istiyor? İkide bir önümüzü kesiyor!" Betül'ün  "Cici  adam"  demesine  kadar.. al o ekmeği..  Bu. Malzeme torbalarıyla aşağı indiler ama Bilge keyifsizdi.-----------1 316 I---------Bilge  derin  bir  sarsıntı  geçirdi." dedi. Alırsan çok sevinirim. Bilge  ve  Aysun  hazırlıkları  tamamlamışlardı  ki  dışarıdan  korna  sesi  duyuldu.  Kumru  adeta  onlara  refakat  ediyordu. Bilge müdahale etti: "Amca kızımı kırma. gelmesine gerek olmadığını. Yoksa mutlaka tanırdım.. Arabayı Harun kullanacaktı. Sonra Betül'ü elinden tutup arabanın yanına  getirdi: "Bu  kız  iyi  yürekli  biri.  onunla  birlikte çocukluğu da uçup gitmişti." Bu arada Gönül de inmişti.  önlerinde  bir  kumru  beliriverdi.  Adam çok memnun olmuş gibi ekmeği aldı... elini uzatıp alacaktı ki.  kendi  dünyasına  dalmış  olan  Bilge  hiçbir  şey  düşünememişti. Sonra Edremit'e  geldikleri ilk günlerde de bir iki kere evin içinde görmüştü onu: "Rahmi abi!" dedi.  Buyurun ekmeğınızi. "Buralı olduğunu da sanmıyorum.. "Arkadan ne kadar da Rahmi abiye  benziyor" diye geçirdi içinden.. Bilge bir süre adamın arkasından baktı. Aysun kucağındaki Betül'ü bırakıp torbalan bagaja  koymaya  çalışırken. Aysun. . Tam şehirden  çıkıyorlardı  ki.

Bu nidayı andıran sözcükten bir tek Gönül etkilendi. "Ne dedin?" "Rahmi abi, dedim." "O da nereden çıktı?" "Hatırlasana İstanbul'dan ayrıldığımız zaman bizi, böyle bir kumru takip etmişti de yine  Betül, 'cici adam, cici adam' diye onu sevmeye çalışmıştı." İkisi de ürperdi... Aysun: "Ne oluyor kuzum size. Bu Rahmi abi de kim?" Bilge: "Anlatması zor." dedi. Sonra da Harun'a "Bu kuş gitmemizi istemiyor." dedi... Harun: "Aman Bilge sen de başımıza evliya kesilme! Üç beş güzel laf ediyorsun diye kendini Allah'ın  kıymetli  kulu  mu  sandın?  Bir  kuş  işte!  Büyük  ihtimalle  buralarda  bir  yuvası  vardır.  Yavrularını  korumak  için  analık  içgüdüsü  ile  bazen  böyle  şeyler  yaparlar."  dedi... Bu  esnada  karayolundan  çıkarak  dağ  yoluna  girmişlerdi.  Kıvrilan yolu takip ederek, dağa tırmanıyorlardı... Kıvrımları gittikçe yoğunlaşan ve buna bağlı olarak dikleşen dağ  yolunu çıkarken kumru yine gözüktü... Bu kez Harun da korktu. "Ya  bu  kuş  bizden  ne  istiyor  Allah  aşkına?"  dedi...  Bilge  endişeli  bir  şekilde  "Bilmiyorum!"  demekle  yetindi.  Gönül  de  endişeli  idi  ama  kuşun  hareketlerinden  bir  anlam  çıkarmaya  çalışıyordu...  Aysun,  Bilge'nin  de  Gönül'ün  de  bu  kuştan  bu  kadar  ürkmelerine bir anlam veremiyordu. Harun ise içine yeni yeni çöreklen-meye başlayan  telaşı  bastırmak için  neşeli  gözükmeye  çalışıyor  ve  hiç  de  yeri  olmayan  espriler  yapıyordu.

----------1 318 I---------Harun'un  çığlık  atmasıyla  arabanın  şarampole  yuvarlandığını  fark  etmeleri  bir  oldu...  Harun'un  yuvarlanmadan  önce  son  sözü:  "Ya  bu  kuş  değil  bir  adam,  baksanıza!"  olmuştu... Araba dört metre kadar uçmuş ve tuhaf bir şekilde toprağa yumuşak iniş yapmıştı... İlk  şaşkınlıkları geçer geçmez herkes kendini arabadan dışarı attı. Kimsede bir şey yoktu... Ama dehşet bir korku ve telaşla hepsinin çenesi vuruyordu. Bir tek  Betül  hiçbir  şey  olmamış  gibi  rahattı.  Annesi  bir  ara  onun  birilerine  el  salladığım  gördü...  Dağın  yamacına  bakıyordu.  Yamaçta  küçücük  bir  sis  bulutu  yükseliyordu...  Dikkatle baktı. Bir ara Sanki Rahmi'yi gördü. Evlerine ilk geldiği gündeki gibi perişan  ama aydınlık bir yüzü vardı. Mütebbessimdi... Telaş,  yavaş  yavaş  dağılmıştı.  Harun  da  Bilge  de  emanet  arabayı  buradan  nasıl  çıkaracaklarını  bilemiyorlardı.  Öyle  bir  yere  düşmüşlerdi  ki  iki  metre  sağa  veya  sola  düşmeleri  halinde  araç  hurdaya  dönecek,  kendileri  de  paramparça  olacaklardı.  Sanki  görünmeyen  bir  el  onları  tutup  o  dar,  topraklı  zemine  indirmişti.  Araba  stop  etmişti.  Küçük  bir  incelemeden  sonra  sağ  ön  tekerleğin  patlak  olmasından  başka  bir  hasar  görmediler... Bu  arada  yolda  nereden  çıktıkları  belli  olmayan  köylüler  belirdi.  O  civarda  piknik  yapmaya gelmiş olmalıydılar. Arabanın durduğu yeri görenler, bunun nasıl olabildığıne akıl erdirmeye çalıştılar. Köylü olduğu kıyafetinden ve şivesinden anlaşılan biri saf bir  merakla oraya nasıl indiklerini sordu... Durumu izah ettiler. Yakın  yerden bir traktör getirdiler. Uzun süren bir çabadan.sonra  arabayı  yola  çıkarmayı  başardılar...  "Şehre  kadar  idare  ederiz."  deyip  tekeri  tekrar  şişirdiler. Gerçekten  de  arabada  gözle  görünür  bir  hasar  yoktu...  Dönüşte  hiç  kimse  konuşmadı.  Betül ise aksine görülmemiş bir sevinç ve coşku içindeydi, Aysun teyzesinin kucağında  oturmuş, durmadan önde araba kullanan Harun'un saçlarını çekiştiriyordu. Harun ----------1 319 I---------tepkisizdi. Ama Betül'ün saçını çekiştirmesinden rahatsız gibi de görünmüyordu. Hatta  küçük bir haz alıyordu denilebilir. Bir ara Betül'ün elini tuttu ve öptü. "Bizi sen kurtardın." dedi... Kimse başlangıçta bu sözden bir şey anlamadı... Gönül:

"Gerçekten hayret ettim, hiç korku göstermedi çocuk." dedi... Bilge: "Tabi  o  çocuk.  Ne  olup  bittiğini  anlamadı  ki."  diyecekti,  sustu.  SinHa'nın  "Bu  çocuk  farklı." sözü aklına geldi... Aysun, kazadan kendisine bir pay çıkarmıştı: "Biliyor  musunuz,"  dedi,  "araba  yoldan  çıkınca  herkes  Allah!'  diye  bağırdı...  inşallah  ölürken de bunu tekrar ederiz. Bu, bana bunu yapabileceğimize dair bir umut verdi... O  zor anda ağzımızdan Allah adının çıkması güzel." Harun: "insanlar zora girince öyle derler zaten." dedi ve: "Yahu siz de gördünüz mü? Bak şimdi  hatırladım! Uçarken  sanki  arabanın  bir  yanında  Betül,  bir  yanında  tıraşsız  ama  yüzü  aydınlık bir adam vardı. Sanki bizi tutup aşağı indirdiler. Gördüm ya! Gördüm! Vallahi  gördüm! Anaaa, şimdi birdenbire hatırladım!" Ani bir frenle arabayı durdurdu ve dönüp Betül'e baktı: "Arkadaş vallahi hatırladım. Aynen öyle oldu." Gözleri bir dehşete tanıklık etmiş birinin  gözleri  gibi  açılmış  ve  hayranlık  mı,  korku  mu  olduğu  bilinmeyen  bir  bakışla  Betül'ü  süzüyordu. Betül, onun burnunu tuttu ve sevecen bir şekilde ona sarıldı... "Vallahi bu kız evliya." Arabaya  tam  bir  sessizlik  hakim  oldu.  Harun  Betül'e  bakmaktan  kendini  alamıyordu.  Tekrar tekrar: "Vallahi  yalan  söylemiyorum!  Ben  düşerken  onu  gördüm  arabayı  tutmuştu!  Aman  ya  Rabbi! Ben bunu nasıl hatırlayamadım!" Gönül durumu kurtarmak için:

---------1 320 I-------"Aman Harun sen de.  İnsanlar  fevkalade  zamanlarda  böyle  garip  şeyler  görürler...  Seninki de öyle bir şeydir." Harun yalancı duruma düşmüş gibi: "Yapma yenge yahu! Vallahi gördüm!" Bilge söze girdi: "E  tabi  kardeşim! O  günahsız  bir  çocuk.  Bizim  gibi  günaha  batmamış.  Demek  yaşayacağı varmış. Allah onun hatırına bizi kurtardı." dedi. Gönül de küçük sis bulutunu hatırladı. Harun'a içinden hak veriyordu ama itiraf etmek  de istemiyordu... Şehre döndüklerinde güneş batıyordu. Nerede ise akşam olacaktı ama,  Harun önce ta-mirciye uğramak istiyordu. Doğrudan Gönül'e: "Yenge biraz zamanınızı  alacağız ama,  önce  şu  tamirciye  uğrasak ve arabada ne gibi hasar olduğunu öğrensek kızar mısınız?" dedi. Gönül: "Ne münasebet, iyi de olur. Varsa bir hasar yaptırıp götürelim." dedi. Harun, tanıdığı bir tamirciye götürdü arabayı. Tamirci Enver Usta, aracın yoldan çıkıp  dört metre uçtuğunu dinleyince, arabaya sağından solundan dikkatlice baktı ve sonra: "Ya siz benimle dalga geçmiyorsunuz değil mi?" dedi. "Neden dalga geçelim Enver Ustam, valla dağdan aşağı uçtuk." dedi Harun: "Yahu söyledığınız yerden uçmuş bir araba böyle hasarsız olmaz! Sizin sadece tekerınız patlamış."  dedikten  sonra  kafasını  kaşıdı.  Doğru  söylenip  söylenmedığınden emin değildi.  Kafasını  sağa  sola  sallayarak,  hayretler  içinde  kaldığını  gösterir  tavırlarla  arabayı tepeden tırnağa yeniden inceledi. Sonra gülerek: "Tek hasarlı parça bu patlak tekerlek. Çıkarıp halledeyim de binin gidin, arabada hiçbir  şey yok..." Tamircinin tekerleği  tamiri  on,  on  beş  dakika  sürmüştü.  Tekerleğinin  tamiri  bittiğinde  birlikte araca binerek, doğruca Bilge----------i 321 !---------lere geldiler. Zaten torbalarından  bile  çıkmamış  olan  piknik  malzemelerini  araçtan  indirerek, doğruca yukarı çıktılar... Herkes  elindeki  malzemeleri  mutfağa  bıraktı.  Aysun  ile  Gönül mutfakta malzemeleri torbalarından çıkarırken, Bilge tuvalete yöneldi, Harun ise bir penceresi açık olan salona  geçti. Harun'un salona girmesiyle çığlık atması bir oldu: "O burada! O burada!" diye bağırarak 

mutfağa kaçtı... Cin  görmüş  de  çarpılmış  gibiydi.  Nerede  ise  dili  tutulmuş  gibi  kekeleyerek  konuşuyordu. "O! O! O burada!" deyip duruyordu. Harun'un çığlığını duyan Bilge işini yarım bırakıp koştu: "Kim burada Harun?" diye sordu. Harun: "O kuş! Yolda bize musallat olan kumru kanepenin üstünde oturuyor." Bilge ürperen vücuduyla ayaklarının ucuna basa basa salona doğru gitti. Kafasını usulca  uzatıp  içeriyi  kontrol  etti.  Harun  da  hemen  arkasından  onun  omuzu  üzerinden  içeriye  bakmaya çalışıyordu... Bilge içeriyi kontrol etti. Hiçbir şey görmedi... "Ee hani? Yok bir şey!" dedi. Harun, bu cevaptan cesaret a-larak kafasını iyice uzattı ve  salonu kontrol etti. Gerçekten de bir şey yoktu... Harun yatışmıştı ama bu sefer ürperme sırası Bilge'ye gelmişti. Çünkü çıkarken salonun  açık olan penceresini kapattığını iyi hatırlıyordu. Oysa pencere açık duruyordu. Birileri  onu açmıştı... Ama bunu Harun'a söylemedi... Birdenbire  kafasında  çok  sayıda  görüntü  bir  araya  geldi.  Be-tül'ün  ekmek  verdiği  adamın Rahmi'ye çok benziyor olması, sonra yolda adeta gitmelerini önlemeye çalışan  kumru.  Arabanın  uçması  sırasında  Harun'un  gördüğünü  söyledikleri...  "Demek  ki  ruhaniler var ve bizi koruyorlar." dedi içinden. Bundan derin bir haz duydu ve inancının  daha bir güçlendığıni hissetti. Yüreğine belli belirForma: 21

322 siz bir sevinç dalgası yayıldı. Kırda yapamadıklarını evde yapmanın doğru olabileceğini  düşündü: "Etimiz var, mangalımız da var. Hadi yakalım da balkonda et yapalım." dedi. Bu i§ Harun'a düşüyordu ama balkona çıkmaktan ürküyordu. Bunu belli etmedi. Bilge,  Gönül'e kömür olup olmadığını sordu. Gönül kömürü getirdi. Harun mangalı yaktı ve: "Ateş kor oluncaya kadar ben arabayı bırakıp, geleyim." dedi. Gerçekten de Harun arabayı bırakıp döndüğünde ateş ızgara yapılacak hale gelmişti...O  akşam, balkonda birlikte piknik yaptılar... Yemek sırasında Harun dudaklarının uçukladığını fark etti. "Vay  be!  Korkmuşum  demek  baksana  dudağım  uçuklamış!"  dedi.  Gönül,  sarımsak  sürmesinin iyi geleceğini söyledi... Geç saatlere kadar balkonda kaza konuşuldu. Betül  dağ  havasının  getirdiği  rehavetle  erken  uyumuştu.  Aysun  biraz  da  havayı  dağıtmak  için: "Kağıt oynayalım mı?" dedi. Böyle bir teklifi hiçbir zaman geri çevirmeyen Harun: "Hayır, bu gece öyle şeyler yapmayalım." dedi. Aysun "Neden?" diye sorunca: "Gözetleniyoruz. Sanki birileri bizi gözetliyor. İçimde tuhaf bir korku var." Gönül: "Size bir kitap getireyim de Bilge bize bir şeyler okusun, dinleyelim." dedi. Bilge hiç hali olmadığını aslında uyumak istedığıni söyledi... "İsterseniz  siz  de  burada  kalın,  zaten  yoruldunuz  bir  de  eve  gitmek  için  yorulmayın."  dedi. Harun: "E  vallahi  bugün  beni  kovsamz  da  gitmem  zaten!"  Aysun  da  hiç  itiraz  etmedi.  Bilge,  Harunların kalacağını anlayınca Gönül'e: "O zaman sen bize çayı yenile!" dedi. Gönül: ^ 323 h "Zaten yeniden demlemiştim." dedi. Aysun: "Bilge,  şu  Rahmi  kim?"  diye  pat  diye  sorunca  Bilge  afalladı.  Pek  anlatmaya  niyetli  değildi  ama  Gönül'ün  "Hadi  anlat  bari!"  demesi  üzerine  Rahmi'yi,  onunla  nasıl  karşılaştıklarını,  onun  eve  nasıl  geldığıni,  çocuğun  adını bilmediği  halde  ona  üzerinde  adı yazılı bir altın bileklik getirdığıni. Sonra nasıl öldüğünü anlattı. Gönül  ise,  Betül'ün  koluna  bilekliği  ne  zaman  takmışlarsa  şıp  diye  uyuduğunu  ve  o  kolundayken asla huzursuzluk yapmadığını  söyleyince, Aysun ve Harun daha da

etkilenmişlerdi: Harun: "Yahu sizi Hızır ziyaret etmiş de siz anlamamışsınız. Bana böyle bir şey olsa, ben onun  yolundan  asla  ayrılmam.  Şimdi  Gönül'de-ki  bu  muazzam  değişikliği  daha  iyi  anlıyorum." dedi. Aysun: "Sahi  Hızır  varmış  ve  güya  her  insanı  ömründe  bir  kere  de  olsa  ziyaret  edermiş  ama  herkes onun Hızır olduğunu anlamazmış." diye bir yorum  yaptıktan sonra da Bilge'ye,  Hızır'dan  bahsetmesini  istedi.  Gönül,  Hızır  ile  Hz.  Musa'nın  birlikte  yaptıkları  bir  yolculuğun Kuranı Kerim'de anlatıldığını hatırlattı: "Dur ben Kitabı getireyim de Bilge bize o ayetleri okusun." dedi. Harun: "Yahu yenge dinime imanıma sen mektep gibi kadınsın! Yahu bütün bunları ne zaman okudun, nasıl öğrendin, helal olsun sana Gönül, doğal bir tevazu ile ona teşekkür etti ve içeriden Kuranı Kerim mealini getirdi.  Bilge bahsi geçen ayetleri bulup okudu. Aysun  özellikle,  annesini  babasını  cehennemlik  etme  ihtimali  olan  çocuğun  Hızır  tarafindan öldürülmesinden etkilenmişti. Harun ise, gemiyi batırmasından etkilenmişti.  Bilge ise: "Benim bu kıssada en çok hoşuma giden olay, onların yıkık e-vin altındaki hazine açığa  çıkmasın diye duvar örmeleridir... Eğer insan Allah'a gerçekten itimat edebilse, her işi  ona  kolaylaşır.  A-dam  evinin  temeline  gömdüğü  hazinesini  Allah'a emanet ediyor. Ve yıllar sonra yaptığı ev harap olmaya yüz tutunca Cenab-ı Hak

" Vakit  hayli  gecikmişti... bizi sevdığıni söylemiyor.  Betül'ün  kaşla  göz  arasında  torbadaki  bir  ekmeği  alıp  bir  adama verdığıni."  Aysun alındı: "Eee sen de uzatma! Hangi şartlarda seninle evlendiğimi.  ben  dağın  yamacına  baktım.. Harun: "Ulan Bilge ne şanslı adamsın! Bak bizimki şaka yollu bile.  Gönül  yatakları  açtı.----------1 324 I---------Hızır'ı  o  binayı  sağlamlaştırmakla  görevlendiriyor. yan döndü..  Bu  itimat  sayılmaz  mı?"  dedi.  Küçük  bir  sis  bulutu  vardı." Gönül: "Ben Bilge'ye itimat ediyorum.  Yatakta  ellerini  başının  altında  kenetledi  ve  düşünceye daldı.  hazine  açığa çıkacak ve birileri onu alacak.." Bilge  de.  Çünkü  o  duvar  örülmese.  Bir  ara  o  bulutun  içinden  Rahmi  abiyi  görür  gibi  oldum." dedi. Gönül: "Bu dünya boş değil.  Bilge  dalgındı." Gönül: "Kuranı  Kerim'de  de  geçiyor  ya. İkisi  de söylediklerinden ürpermişti. Yoksa buralara kadar gelir miydim? Ben tam bir ana kuzusu  gibi  yetişmiş  Gönül..  Herkes  odasına  çekildi.  Bir  insan  Allah  ve  Resulünü  kendi  canından  çok  sevmezse iman etmiş olmaz diye..  arabaya  binerken. .  Anlayabiliyor musunuz? Allah'a böyle tam itimat  etmedikçe herhalde gerçek iman etmiş sayılmayacağız." Harun Aysun'a dönüp: "Hatun! Sen de bana itimat ediyor musun?" Aysun biraz da takılarak: "Herhalde senden bahsetmiyor.. uyuyacağını söyledi ve "İ-yi geceler "dedikten sonra.  Başlarından  geçen  olayları  düşünüyordu.." dedi.  Bize geldiği günkü kıyafeti vardı sanki üstünde.  Bilge: "Boşaldığı gün zaten kıyamet kopacak. senin için neleri göze aldığımı  bilmiyor gibi konuşma. İnsan sevdığıne elbette sonuna kadar itimat da eder. "Sana  bir  şey  söyleyeyim  mi?  Kazadan  hemen  sonra.  sevdiği  erkeği  için  buralarda!. ----------1 325 I---------Gönül çok yorulduğunu belirterek. Onun dalgın halini gören Gönül. adamın arkadan  yürüyüşünü Rahmi  abiye benzettiğini söyledi. Elbette boş değil.

 Usulca ve büyük bir korkuyla başını uzattı.. Serendip Adası da var.. Gönül'e baktı. Tik  taklardan  bunalır  hale  gelmişti  ki  Betül'ün  odasından  gelen  mırıldanmayı  duydu.. Ses sanki beyninin derinliklerinden kaynaklanarak saatte yankılanıyor gibi geldi  ona..... bugüne kadar hiç fark  etmemişti..  Etrafında  küçük  sinekleri  andıran  yüzlerce  ışık  uçuşuyordu.  Konuşulan  lisan  Arapça'ya  benziyordu  ama  değildi.  Saatin  tik  takları  beynine balyoz gibi iniyordu.. Ama biz anlayamıyoruz.. Daha önce öğrendiği ve doğru bildiği şeyleri birer birer  hayal meydanına getiriyor." "Onlar  gayba  inanırlar. Anka da var. Gayrı ihtiyari "Betül kızım!"  diye seslendi. Saatin bu kadar gürültülü çalıştığını.Bilge..  Bilge  hiçbir ş6y anlamıyordu ve ne yapacağını da bilmiyordu." diye geçirdi içinden.  Çocuk. Dört bir tarafından gelen sesle irkildi: "Bildığın her şey yalan!.." Bilge korkudan sıçradı. Bilge'nin kafası karmakarışıktı.. adeta gök  fanusuna  çarpan dev bir gezegenin gürültüsü gibi geldi ona.  Yataktan çıktı ve Betül'ün odasına yöneldi. yataktan fırladı."  ayetini  hatırladı... "Demek ki Kaf  Dağı da var. Adeta sesin kaynağı saat  değildi. Çünkü hiçbir şey gördüğün gibi değil. sihrin dağılmasına neden oldu ve ışıklar bir anda kayboluverdi. onları yeniden gözden geçiriyor. Karısı herşeyden habersiz mışıl  mışıl  uyuyordu.  Demek ki geçmiş evliyalarla ilgili anlatılanların hiçbirisi yalan değildi. Ama hiçbir şey değişmemişti.  Betül  yatağının  üstünde  oturmuştu..... sağlam bir yargıya varmaya çalışıyordu.  İnsanlar  birtakım  iç  deneyimlerden  ve  kalbî  değişmelerden  geçmedikçe  bazı  şeyleri anlamıyorlarmış demek ki.  birileriyle  konuşuyordu. Her tik tak.  uzun  süre  sırt  üstü  öylece  kaldı. ...  Olup  bitenleri  çözümlemeye  çalışıyordu...  Bilge  o  anda  başındaki  bütün  saç  diplerini  tek  tek  hissetti. Bu ses. Parmaklarıyla kulaklarını tıkadı..  Bugüne  kadar  bu  a-yeti neden anlamadığını  düşündü.

  Birini  alıp  yaktı. ben kimim?" "Sen bensin... irkildi...  O seni  varlık  halinde  tutmasaydı  sen  nasıl  var  olabilecektin?"  "Sen  kimsin?"  "Ben  sendeki benim!" sın ---------i 327 I-------"Nasıl bendeki ben!?" "Sendeki benim işte!" "Sen bendeki bensen..  Canı bir  sigara  yakmak  istedi.." diye karşılık verdi ses.  Masada  Aysun'un  sigarası  duruyordu....  Gerçekse  neden  Betül  onu duymamış gibi yeniden başını yastığa koyup.. Sanki ahşap içten içe kırılıyordu.  Bir  ara  büfeden  duyduğu  bir  çıtırtı  ile  irkildi.  halüsinasyon muydu karar veremedi. Tanış olduğu bir ses değildi..  Sesin  kaynağını  ve  yönünü belirleyememişti.. uyumaya başlamıştı? Değilse.  Bunun  ahşap  yorulmasından  kaynaklanan bir ses olduğunu farz etti.. SinHa'nın sesine hiç mi hiç benzemiyordu.  Öylece  koltuğa  yığıldı.  Işığı  yaktı... Aldırmadı.---------1 326 1-------Betül  sanki  babasını  hiç  duymamış  gibi  yeniden  kafasını  yastığa  koydu  ve  uykuya  daldı. Bilge şaşkınlıkla etrafına bakındı.  Gördükleri  gerçek  miydi.. Bilge yine çaresiz  bir  şekilde  etrafına  bakındı. Uzun süre etrafı  dinledi.. daha şiddetli bir çıtırtı duydu.. "Aman ya Rabbi! Ne oluyor böyle? Ben aklımı mı yitiriyorum!" diye geçirdi içinden. "Selam sana ey iyiliklerin talibi!" dedi bir ses. hangi  hayal  halinde  insan  bu  kadar  kendinde  olabilir  ve  vücudundaki  tüm  hücrelerin  canlı  olduğunu hissedebilirdi? Salona  geçti. Daha toparlanamadan ses  yine odanın dört bir yanma yayıldı: "Allah hiçbir zaman senden yardımını kesmedi ki şimdi ondan ek yardım istiyorsun. Tam bu sesin etkisinden kurtulacaktı  ki.. Hiçbir şey göremedi ve hissedemedi.. "Allah'ım bana yardım et!" dedi içinden. ben senim!" . "Kesinlikle kafayı  yiyorum!" dedi kendi kendine.  Ne  kadar geçti tam bilemiyordu. Bilge büyük bir saygıyla ve ürpertiyle kızının üstünü örttü.  Oysa  aylar  önce  bırakmıştı.  Aptallaşmıştı... "Allah sana hep yardım ediyor zaten...

" ." "Neyi bırakayım?" "Senliği!" "Tamam da bunu nasıl yapacağım?" "Teslim ol.  Şu  anda  bildiğim  tek  şey. Sen kendinle bile barışık  değilsin. teslim." "Neyi itham" "Yaratıcı'nın  kudretini. Nasıl Müslümansın böyle?" "Ben kendimi öyle zannediyorum.  bir  şey  bilmediğimdir." "Ben inanan bir insanım. daha açık konuşamaz mı"Niye anlamıyorsun."Ben bu ikilemleri anlamıyorum." "Peki benden ne istiyorsun?" "Seni istiyorum." "Zannediyorsun ha! Bilmez misin zanların çoğu ithamdır." "Hah! Şöyle yola gel bakalım." "Zaten hep sanıyorsun. sana hazların her türlüsünü yaşatayım." "Ben Müslümanim!" "Deme ya! Gerçekten mi? İslam barışıklık ve güven demektir. Bana teslim ol. ya bırak." "Sen inanan bir insan mısın?" "Öyle sanıyorum. Her istediğimi yapamam.  Ondan  pişmanım. Sen felsefeci değil misin? Hani aklınla her şeyi çözebiliyordun?" "O  bir  gayrı  salih  amelimdi. Daha kim olduğunu bile bilmiyorsun. Ya erkek gibi ol.

 sağlam bir bilgiye dayanmadığın halde bir şey hakkında hüküm vermektir.." "Nasıl?" ---------1 329 !--------"Bırak  dine  karşı  lakayt  olanları." "Ben insanım. Değişen ne?" Bilge yanıt veremedi. Sen benim içinde yaşadığım çağı biliyor musun?" "Senin çağına ne olmuş? Akıl dünkü akıl. onu ne yapacağız?" "Bilme vasfına sahip olmak başkadır. Marifet daha başkadır."  deyip  geçiyordu  ama  neyin  değiştiğini  bilmiyordu.  benim  söylediğimi  yapacaksın?" "Ben başlangıçta neleri bilmem gerektiğini bilemediğim için bulduğum her şeyi hakikat  diye aldım." "O zaman ne yapmam gerekiyorsa söyle onu yapayım. sonra doğru bilgiyle yanlışımı tashih ederim. Önce zannederim." "Hayır! Marifete ermek istersen zannı bırakacaksın. Birdenbire hatırlamış gibi: "Öyle  diyorsun  ama  bu  asrın  getirdiği  bazı  hassalar var ki insanların imanlarını  koruması oldukça güçleşti. Başka türlü yapamam ki. hikmet dünkü hikmet.  dindarlar  bile  en  basit  bir  dünyevi  menfaat  için  en  kıymetli uhrevi ibadet veya fiilleri terk edebiliyorlar." . bilmek başkadır." "Bunda samimi misin?" "Evet!" "Hadi oradan!  Sen  bildiklerinin  hangisini  nefsine  uyguladın  ki. Gerçekten  "Ne  yapalım  zaman  böyle." "Marifet nedir?" "Derk etmektir?" "Derk etmek nedir?" "Bilmeyeceğini bilmektir!" "Ama bizim bilme vasfımız da var..----------1 328 I---------"Zannetmek Yaratıcı’nın kudretine nasıl itham oluyor?" "Zannetmek.

 O ibadetlerdeki asıl gayeyi gözetmez hatta tarikatı  bile. Gider bir şeyhe intisap eder. Bilmezler ki. bir modasıdır. Bak birçok dindar insan..  ne de umdukları dünyevî saadetlere kavuşur. iki gün sonra uçacağını." "Ne gibi?" "insanda  üç  latife  var.."O sizin kendi zaafınız. Ama insanları çaresiz bırakan durumlar da var.. Bu anlayış bu asrın özelliği.. Dua eder..  yanlış  yapmamak imkansız gibidir. keşif ve keramet için isterler. bunun asırla ne ilgisi var?" "İlgisi var." "Tamam da.. ahiret saadeti gibi dünya saadetine  dahi  sebep  olan  dinî  hakikatlerin  temel  gayesi  Allah'ın  rizasını  kazanmaktır.  Bunlar  insana  hakim  oldu  mu  günah  işlememek.. O yüzden yaptığımız ili ." "Elbette. daha rahat yaşasın diye. Niçin?" "Niçin?" "Dünyada rahat yaşasınlar diye.. zekat verir.  her şeyi bir dua ile halledeceklerini sanırlar.. ta ki dünyada işleri  rast gitsin... Hatta şahsi görevlerinin yapılmasını  bile şeyhine yüklerler.  üç  sır... bir hastalığı. Onu taşeron gibi kullanır. Bak dindarların başından bela eksik oluyor  mu?" "Olmuyor. namaz kılar. Yani bu asrın  belası anlayacağın.. bir basamak yapar. o yanlış fiili işlememesi çok zor." "İşte nedeni bu. hatta takva sahibi insanlar. Bu duygular insana hakim duruma gelmişse ve insan da o  anda herhangi bir günahla yüz yüze bulunuyorsa. Böylece de ne ibadetlerinden Hayır görür. Ahiret arzusunu ve dinî görevlerini dünya  hayatına bir dirsek. dindar olmayı severler  ve hatta dinin emirlerini yerine getirirler.  Bu  ibadetlerden doğan dünyevi nimetler ise sadece bir teşvikçidir Allah için yapılan ibadete  bile dünyevi bir çıkar gözeterek meylederler.

 Ben  yine de bunun.  Şöyle  diyor. bile  bile  ve  seve  seve  dünya  hayatını  ahiret  hayatına  tercih  ederler." "Sen  bahane  arıyorsun." "Ama sen beni kışkırtıyorsun?" "Bu benim görevim..  yani  inananlar. Görevimi yapıyorum. Ben seni kışkırtacağım. Yaratıcı’nın bana yüklediği misyon bu. Mamafih.  'Onlar. Size ruhsat vermiyor ki?" "Öyle ama her mevsimin kendi kuralları vardır. 1--------ibadetlerin  sevabını  göremiyoruz.  İnandım demekle kurtulacağını mı sanıyorsun?" ---------1 331 i--------"Hayır inandım  demekle  kurtulacağımı  sanmıyorum.---------1 330.  Bu  çağda  inandığım  gibi  yaşamanın zorluklarını anlatıyorum.  yok  asır  şöyle  oldu  diyerek." "Ben  sana  direndiğim  zaman  başka  şeyler  yapıyorsun.  ." "Bak  sana  bir  ayet  hatırlatayım. Ben Yaratıcı'ya ait özellikleri taşıyan bir edilgenin. Ben sana istediğimi rahat rahat yaptırıyorum." "Tamam da o ayet sizdeki zaafı açığa vuruyor." "Benden ne istiyorsun?" "Yaratıcı'ya baş kaldırmanı. ya da direneceksin." "Bunu neden istiyorsun?" "O beni senin gibi adi bir varlığın içine hapsettiği için?" "Adi sensin?" "Ben adi değilim. Senin foyanı açığa çıkarmakla görevliyim.  Yok  insanlar  şöyle  bozuldu. senin bu tembelliğin benim işime yarıyor.  Böyle  bir  ortamda ben ne yapabilirim?" "Ne  yapıp  yapamayacağın senin problemin.  Tam  bu  çağa  bakıyor. sen  de ya bana itaat edecek..  Hem  sen  niye  bu  kadar  insafsızsın?" "Ben insafsız değilim.'  İşte  bu  ayetin de işaret ettiği gibi bu asır dünyevi hayatın lezzetlerini ve dünya hayatını ahiret  hayatına hem de Müslümanlara bilerek ve severek tercih ettirdi." "Bunların hepsi bahane. Sen bana hakaret ederek Yaratıcına isyan ettin bile. bu asırla bir ilişkisini  göremiyorum. Bana karşı  seni daha da zayıf düşürüyor.  Duaların kabulüne  tanık  olamıyoruz.

  muahede şartları olarak Müslümanlara dayattılar ve dünyayı dine tercih ettirdiler.  daha  doğrusu  inanıyor  gibi  görünüp  de  aslında  inanmıyorsan." "Siz güçlü olsaydınız. Bu bulaşıcı bela  ve  rejim.  İnanmıyorsan. siz hayat tarzınızı onlara dayatsaydınız!" "Arrıa biz zayıf düştük!" "Neden zayıf düştünüz? Hani dinınız sağlam bir dindi? Hani yaratıcı sizden yanaydı?" "Biz cahil kaldık.  ama  seni  Yaratıcı'ya  götürecek  eylemleri  yapmakta zorlanıyorsun.  Çünkü  ben  seni  göremiyorum  ama  sen  beni  görüyorsun?" "Seni görüyor olmam gaybı bilmeme yetmez. Kendi düşen ağlamaz.  O  hep vardır.  1334  tarihinden  itibaren  İslam  yurtlarına  da  girmeye  başladı.. Öyle değil mi?" "Sen bunu benden daha iyi bilmelisin. Ben gaybı bilmem ki?" "Peki benim gaybı bileceğimi nereden çıkarıyorsun?" "Sen  benden  daha  ileri  olmalısın.  bu  tamamen  dünyevi  olan  hayat  tarzını.  Yaratıcı'ya  inanıyorsan  şartlar  ne  olursa  olsun. onlar bizi geçti.." "Peki çok iyi bir ortamda mı yaşıyorum?" "O  senin  bakış  açına  göre  değişir." "O zaman bundan yakınmaya hakkınız yok. Bu nasıl olur?" "Bu asrın bize bulaştırdığı hastalıktan dolayı.kendine bahane üretiyorsun.  bu  çağa  göre  değişmez. her bahane sana makul görünür!  Sen  inandığını  söylüyorsun." "Sahi sen nesin?" .  Ama  Yaratıcı’nın varlığı  o  çağa..  İslamiyet  düşmanları  Müslümanlara  galebe  çalmakla. Dinsiz veya en azından dine karşı lakayt  olan hayat tarzı bir moda ve aşılama suretinde bütün insanlığa bulaştı..

 Zira. beni bu kafese mahkum etti. Sen kendini tarif edemez misin?" "Niye  işin  kolayına  kaçıyorsun. ben de bu kafesi hiçliğe  mahkum edeceğim?" "Kafes dedığın ne?" "Senin binlerce kayıtlarla sınırlandırılmış bedenin?" 'Teki  ben  seni  anlayamamaktan  dolayı  cezaya  çarptırılırsam  sen de  azap  çekmeyecek  misin?" "Hayır. Rabbini bilir.  Ben  senin  a-yağına  basıp  seni  sürekli  dibe doğru çekerken.  Sen  ateşte  yanarsın. 'Nefsini bilen. seni anlamam için?" "Haa onu yapabilirim!  Eğer  kafan  daha  da  karişmayacaksa  ben söyleyeyim." "Tamam  da  O'nu  bilmenin  yolu  benden  geçer.  Bil  veya  bilme  beni  ilgilendirmez. Ben kendimi biliyorum. Taptığın Ilah'ta hangi özellikler varsa bende de var.  Ben  tanrıyım!" "Nasıl tanrısın?" "Bayağı." "Neden?" "Çünkü  sana  azap  diye  vaadedilmiş  şey  benim  tabiatım  için  gıdadır.  Beni  bilmek  senin  işin. ben ondan hayat bulurum. sen nasıl yükselip O'nun yüceliğine kavuşacaksın ki?" "Niçin böyle inatçı ve isyankarsın?" "Benim vazifem bu! Madem ki O." "İlah tektir ve O da yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allah'tır." "Bana bir ipucu da veremez misin." ----------1 333 I---------"Peki sonsuzluk enerjisi olan Allah'tan mahrum kalmak senin için ceza değil mi?" .---------H 332 I---------"Ben senin 'ego'num?" "Nasıl ego? Yani nefsim misin?" "Öyle de denilebilir?" "O  zaman  seni  tanımam  gerekir." "Beni nasıl bileceksin ki?" "Bilemiyorum.' denmiş.  Çünkü  kurtuluşumun yegane yolu seni bilmekten geçiyor.

 Ve şimdi ben zaten o cezayı o ıstırabı çekiyorum?" "Neden ıstırap çekiyorsun?" "Çünkü aslî vatanımdan ayrı düşmüşüm.  metreyi  bilmeden  mesafeyi  nasıl  kavrayacaksın?  Mekanın  olmadığı yerde boyutları nasıl bileceksin ki?" "Doğrudur bilemem. Benim bilme aracım akıldır. Sen nasıl bağımsız olabiliyorsun?" "Elbette  sonsuza  kadar  bağımsız  kalamayacağım. Onun da doğru olup olmadığını  tam bilemez.  ya  sen  beni  alt  eder Rabbine kavuşursun. tartı oluyorsun?" "Dedim  ya  ben  Yaratıcı'ya  ait  isim  ve  sıfatlarla  donatılmışım. Akıl da ancak bildiği şeyleri birbiriyle  kıyaslayarak benzetmeler yoluyla yeni bilgilere ulaşır.  Dolayısıyla  kendi  bağımsızlığımı  korumak  zorundayım."Cezadır elbet." "Peki sen niçin bu bedene hapsedildin?" "Sen Yaratıcını tanıyasın diye?" "Bu nasıl oluyor?" "Ben  Yaratıcı'ya  ait  isim  ve  sıfatlardan  mürekkep  bir  ölçü." "Aslî vatanın ne?" "Sonsuzluğun kendisi." "Ya gördün mü? Sen bana muhtaçsın.  Anlayacağın  bir  tür  tanrıyım  ve  ölümsüzüm." "Yaratılmış hiçbir şey Yaratıcı'dan bağımsız olamaz.  Bu  bir  inatlaşmadır." "Tamam ama sen de bana muhtaçsın. sonsuz ve sınırsız o-lan İlahî isim ve sıfatları nasıl anlayacaksın?  Kiloyu  bilmeden  ağırlığı.  Sen  sınırlı  olan  isim  ve  sıfatları kavramadan." "Hayır ben sana muhtaç değilim. ya ben seni alt eder." ." "Bu inatçılığınla nasıl ölçü.  tartı  aletiyim. kendimle birlikte seni de yakarım.

---------1 334 1-------"Niye muhtaç değilsin?" "imtihanda olan ben değilim ki. Ben bir kere ona isyan ettim. benim değil!  Ta ezelde.  Neyi  nasıl  yapacağının  bütün  sırlan  ve ipuçları  onlarda  var.  Ben  senin  gerçek  yüzünün  açığa  çıkarılmasına memurum.  o  zaman ben senin emrine girerim. "Araban var mı?" "Hayır ama kullanmasını  bilirim. beni Şeytan'ın yardımcısı olarak atadı.  Benim  pazumu  bükersen.  peygamber  gönderdi." "Hayır isyan  etmiyorum. Ben de vazifemi yapıyorum." "Sahi neden bu imtihana tabi tutuldum?" "Onu Yaratıcina sor.." "Sana nasıl karşı koyacağım?" "Niye  sana  kopya  vereyim?  Bak  sana  Yaratıcın." "Bu vazifen ne kadar devam eder?" "Bu sana bağlı.  kitap  gönderdi." "Ama §u anda bile isyan ediyorsun. sensin.  Sen  onları  okuyup  anlayamamışsan bana ne senden?" "Çok insafsızsın!" "İnsaf ne?" "Yani acıma!" "Sana niye  acıyayım  ki!  Seni  yaratan  seni  bu  sınava  tabi  tut-muşsa.  ben  sana  niye  acıyayım!" "Haklısın ama bu ikimizin problemi?" "Niye  anlamak istemiyorsun! Bu senin problemin. Bir kere daha ona karşı gelmem." "Bunu başarabilmiş insan var mı?" "Az ama var. O beni var  ettiği zaman. Senin erliğin de bana karşı koymakla ortaya çıkar.. Ben. ben bilmem.  vazifemi  yapıyorum. seni aşağıların aşağısında tutmakla görevliyim." . Sen de bu aşağılıktan  kurtulup  yükselmekle  görevlisin. beni bu bedene hapsetti." "Nasıl bana bağlı?" "Sana bağlı.

" "Öyleyse niye bana kızıyorsun?" "Ne yani sen motor musun?" "Hemen hemen öyle. göreceksin?" "Nasıl yapacaksın bunu? " ." "Şimdi anladım diyorsun ama." "Peki sen arabanın içine oturup onu kendi haline bırakırsan ne olur?" "Bu doğru bir soru değil?" "Neden?" "Çünkü onu direksiyon ve frenle kontrol etmezsen yoldan çıkar ve devrilir." "Yani?" "Yani direksiyona hakimiyet. Ama beni kontrol etmeyi bilmezsen. ben seni mutlaka yoldan çıkanr ve şarampole yuvarlarım."Hiç kullandın mı?" "Evet." "Nasıl bir şey araba kullanmak?" "Bayağı dikkat gerektiren bir şey. Ben seni gitmek istedığın yere taşıyacak gücüm." "Peki sen bunu yapmayıp arabayı devirirsen motora kızma hakkın olur mu?" "Hayır. hızı ve freni yerinde kullanmayı ve daima arkadan gelen  ve önden giden araçları kollamayı gerektirir. yarın ben seni yine yoldan çıkarırım." "İşte şimdi seni anladım.

" "Bu bir çelişki değil mi?" "Hayır! Biz nötür varlıklarız.  dev  dağları  andıran gemileri suyun üstünde yürütür. Kullanıcıya göre değişiriz."  "Bana  iltifat  ediyorsun. Beygir gücünün azalıp çoğalmasına göre motorun gücü de değişir." "Peki motorun gücünü nasıl anlıyorsunuz?" "Beygir gücü deriz.  Nefsi  bulunmayan  sayısız  yaratıklar  var  ve  onların hiç  birisinin sınav diye bir derdi yok." "Sayılır ne demek?" "Yani az çok anladım. Hepimiz ona büyük bir saygı duyarız." "Nasıl başaracağız bunu?" "Benim  sayemde  size  sonsuza  ulaşma  kabiliyeti  verildi." "Ama sen çok gaddar davranıyorsun." "Doğru söylüyorsun."  "Peki  başka  kime saygı duyarsınız?" "Gerçek Allah dostlarına.  Bensiz  sen  bir  hiçsin!  Eğer  ben  olmasaydım.  Yani  araban  bir  kere daha devrilecek.  öyle  motorlar  var  ki." "Peki bana ne kadar muhtaç olduğunu anladın mı?" "Sayılır.  Evet  bedenle  kayıtlısınız ama bana  karşı  vereceğin  mücadele  ile  pozitif  enerjini  o  kadar  arttırabilirsin  ki.  sonunda  melek denilen üst boyut varlıklardan bile ileri gidebilirsin.  senin  var  edilmene  bile  gerek  yoktu."Biraz  sonra  gidip  uyuyacaksın." "Sana  şunu  söyleyeyim." "İşte o bizim efendimizdir. En i-yi araba hangisi?" "Mercedes?" "Neden?" "Motoru çok güçlü ve sağlam?" "iyi veya kötü arabayı motor gücü mü tayin eder?" "Sayılır.  Öyle  motorlar  vardır  ki  ancak  bir  kişiyi  taşıyabilir." "Peki niçin biz insanlar bu sınava tabi tutulduk?" "İlahîleşmek için. "Ne  kadar  aşağılık  olduğunuz  anlaşılıyor." "Hadi canım sen de! Sen gaddar nefis görmemişsin." . Zaten arabamız hurda hale gelmiş. Sen Firavun'u biliyor musun?" "Biliyorum.  Ve  sabah  namaza  kalkamayacaksın.

" . Firavun'un nefsi milyon ton kapasitesinde idi. Hadi bana eyvallah!" "Dur nereye gidiyorsun?" "Bir yere gittiğim yok." "Şimdi biraz daha iyi anladım.. Birden nefsinin sözünü hatırladı.  Saat  04. "Biraz  sonra gidip uyursun ve ben seni namaz kılmaktan alikoyani. Dedim ya ben sendeki senim.  bazımızın  taşıma  kapasitesi  milyon  tondur. Kontrol  edemedi ve sonunda kendini tanrı zannetti.."Peki hangisi kıymetlidir?" "Yerine göre değişir ama güçlü olan makbuldür.." Bilge'nin  kafası  kazan  gibi  kaynıyordu. Musa'nın kapasitesi ondan geri değildi.  Derin  bir  uyku  dalgası  vücudunu  sardı.  Bazımızin taşıma  kapasitesi  bir  tondur.00'e geliyordu.. Kalktı ve  yatak odasina yöneldi.  Öylece  kalakalmıştı. ne ben senden. Ne sen benden kurtulabilirsin." "Umarım. O da  peygamber oldu ve onu denize gömdü.  Yerinden  kalkmadan  önce  duvardaki  saate  baktı. Sen de  bendeki bensin.  bir  ton  kapasiteli bir motorun yapabileceği iş farklıdır..  Milyon  ton  kapasitede  olan  bir  motorla  yapacağın  işle." "İşte biz  oyuz.. Ben hep seninle beraberim.

  şu  ana  kadar  kıldığı  namazların hiç birinden bu kadar haz almamıştı..  Yüzünde  derin  bir  tebessümle kalkıp yatak odasına geçti. Bana öyle  yanıtlar veriyor ve öyle sorular soruyor ki..  Bir  ara  ne  yapacağını  bilmez  bir  şekilde  öylece  kaldı.  Aslında  Gönül. Beklerken bir yandan da erken  uyanmış  Betül'e  kahvaltı yaptırmıştı bile. Gönül uykulu gözlerle ona baktı. Kendisi yatağa girerken.. küçülmüş diyeceğim. "Seher vaktidir. Rast gele bir sayfa açtı. Artık benden çekeceğin var!" dedi.  Sonra  Gidip  Kuranı  Kerim'i aldı. Demek ki nefis tatmin edilebilirdi.  Yatağa geldığınde Bilge çoktan uykuya dalmıştı bile. Hastanede kıldığı ve ilk defa namazın  hakikatini anladığını sandığı namaz da dahil. "Seni hain. Sabah  namazını  öyle  bir  vecd  içinde  kılmıştı  ki. ey tatmin  olmuş benlik Rabbine dön.. o senden razı olarak..  kahvaltı  sofrasını  hazırlamış  ve  ev  halkının  uyanmasını  bekliyordu.----------1 338 I---------Bilge irkildi. Gözüne  ilk ilişen ayetle irkildi: "Ey  mutmain nefis. onu kontrol etmeyi anlamıştı. aklımı yiyeceğim!" Gönül pek ciddiye almamış gibi göründü ama sormadan da e-demedi: "Ne soruyor sana?" . En iyisi biraz okuyayım...  Yatağa  uzanır  uzanmaz  daldı. O bu tatmin sözünden.." dedi. Banyoya geçti ve ab-dest aldı.  Aysun. Gönül'ü uyandırdı.  Gönül'ün  kalkıp  kalkmadığını  anlamadı  ama  Gönül  kalkıp  namazını  kılmıştı.  Kalk  ve  namazını  kıl. Tekrar salona  döndü.  Gönül'ün  uyandığını  görünce."  dedi. Sabah  ezanı  okununcaya  kadar  okumaya  devam  etti. Yatağa gitmekten vazgeçti.  çok  geç  olabilir. Sen ondan razı." Bilge iliklerine kadar irkildi. Bilge kararlı bir tonla." dedi.  onun daha dün doğduğunu bilmesem. seni! İşte seni yakaladım..  hayrette kalmış bir insanın şaşkinlığıyla: "Kızım  senin  çocuğunda  bir  tuhaflık  var!  Sorduğum  sorulara  öyle  yanıtlar  veriyor  ki.  Müthiş  bir  sevinç  ve  sarhoşluk  içindeydi. BEKLENMEYEN MİSAFİR Ertesi  gün  uyandıklarında  Aysun  çoktan  uyanmış. bu büyümüş de. "Sonra dedığın... Gönül  uyandığında  ikisi  masa  başında  konuşuyorlardı. Seccadeden  kalktığı  zaman  hava  aydınlanmaya  başlamıştı.  Aysun'la  Betül'ün  seslerini  duyup  uyanmıştı. "Sonra kılarım..

 saçımız niye çok da kirpiklerimiz niye az  diyor.  A-ma  böyle  sorular  sormuş  olmasına o da akıl erdiremedi...  "Kızım  Aysun  yengeni  üzme. Cevabını bilmediğim bir yığın soru.  "Ne  dayısı?  Dayını  nerden  biliyorsun  kızım?"  "  diye kekeledi ama "Ne zaman gelecek?" diye sormaktan da kendini alamadı...... iki kulağımız var diyor.." Gönül.."Niçin bir burnumuz.." dedi."  demekle  yetindi.  eksik  bir  şeyler  var  mı  diye  kontrol  ettikten  soıira  tam  mutfağa  gidecekti ki Betül küçük ellerini kapıya doğru uzatarak: "Anne! Dayı. Gönül  sofraya  baktı. . Gönül..

 sevinçten adeta uçuyordu." Betül.  Onunla  çocuksu  bir  üslupla  konuşmaya  başladı:  "Biliyor musun.  Harun  ve  Bilge'nin  de  gelmesi  üzerine  birlikte  sofraya  oturdular.  Haluk.  Birkaç  dakika geçmişti ki zil çaldı.  Sonra hemen  büyük  bir  sevinçle. Haluk'a öyle enteresan yanıtlar  veriyordu ki.  yeniden  ingiltere'ye  döneceğim." Haluk. Haluk toparlandı.  mutfağa  koşup.  Ben  de  bir  ay  kalıp.  Sizin  adınıza  sevindim.  elindeki  çatalı  hızla  bardağa  vurmuş  ve  bardak  kırılmıştı. Kapıyı açmasıyla "Aaa!" diye bağırması bir oldu."  Gönül:  "Ne  iyi  yaptın.  tabak  ve  çatal  getirdi.  kardeşinin  sesini  tanımıştı. sözlerini tamamlayacaktı ki Betül. "Ne güzel ettin Haluk! Güzel bir sürpriz oldu ama niye geleceğini haber vermedin? Seni  karşılardık.  Haluk'un  boynuna  sarıldı ve ağlamaya  başladı..  Biz  de  sayende güzel günler geçiririz..  masada  bir  yandan  kahvaltı edenlere eşlik etti.  O  da  şaşkınlığını  gizleyemedi:  "Aaa  bu  Haluk'un  sesi!"Sofradan  fırladığı  gibi  kapıya  koştu. özellikle seni görmeye geldim.  onun  gönlünü  yapmaya  çalıştı." dedi.  Dakikalarca  öyle  kaldı. birdenbire uyanmış  gibi.  Öte  yandan  Betül'ün  ağlaması  herkesin  uyanmasını  sağlamıştı.  Doğrusu  buralar  büyük  şehirlere  göre  daha  rahat.  Betül'ün  yanaklarını  sıktı.----------1 340 I---------Bu  sırada  Betül. "Kız sen medyum musun?"  diyerek. Gönül'e: "Kızım senin  bu çocuğun tekin değil! Hatırla sana yarım saat kadar önce dayım gelecek dememiş -----------1 341 I--------miydi?" "Aaa sahi! Durup dururken 'Dayı' demişti.. Aysun.  Uç  beş  gün  önce  İstanbul'a  döndüğünü  söyledi  ve  ekledi:  "Annem  Edremit'e yerleştiğınızi  söyledi. Gönül  içinde  öfkeli  bir  ses  tonuyla  "Ne  yaptın?"  deyince  Betül  dudaklarını  büktü  ve  ağlamaya başladı.. Daha  sonraki  dakikalarda  Gönül."  dedi  Bilge.  Harun'u  ve  Aysun'u  tanıştırdı.  Gelmişken  bir  de  tatil  yaparım.  değil  mi?  Benden  kaçabileceğınızi mi sandınız?"  Gönül. "Şaşırırsınız tabi!  Beni  beklemiyordunuz.  Aysun  yengesinin yaptığı paşa çayı da masaya dağılıvermişti.  Onu  bu  kadar  özledığıni  bilmiyordu. Gönül'e baktı: "Bu kaç yaşında?" .. Bilge kalkıp kapıya gitti.  Kendi  yerini  ona  bıraktı. elindeki çatalla  Haluk'u gösterip "Dayı!" dedi. bir yandan da kendisine meraklı gözlerle bakanların sorduğu  soruları  yanıtladı.  diye  düşündüm.  Bu  arada  onun  söylediklerini  de  unutup  gitmişti. Gönül..

"  Bu  tekerlemeyi  duyan  Haluk  eniştesine  baktı:  "Enişte  mektep  gibi  adamsın  vallahi!  Yahu nereden bulursun böyle sözleri? Fakat bir şey söyleyeyim mi.  ben  hep  Avrupa  Avrupa diyordum. Elhamdülillah biz de Müslümanız." Gönül: "Elbette sen de Müslümansin ama sen hep .  ama  yalnızlar  ve  karanlıktalar. Herhalde üç beş yaşında bize vaaz verir..  Hızlı  bir  şiddete yönelme var.  sanki  görünmez  birinden  ders  alıyor  da  konuşuyor.  Bir  kaç  hafta  geçti  galiba  ama  iki  yaşında.  dilini  yutarsın.  doğru nedir.  İşi şakaya vurdu: "Oğlum maşallah de! Çocuklara."  Gönül;  "Sen  de  abartma!"  dediyse  de  Harun konuşmasını  sürdürdü: "O bizim görmediğimizi görüyor.  Konuşması  ve  anlayışı  geometrik  gelişiyor. Kısacası Batı. Gönül: "Haluk. bilmediğimizi biliyor. bu sözlerin etkisiyle akşam  gördüklerini hatırladı.  Evet  zenginler."Dur  bakim.  İçleri  çürümüş  a-damların.."Onun  bu  konuşması  özellikle  Gönül'ü  derinden  sarsmıştı...  Konuşan  kesinlikle  bildiği  ağabeyi  Haluk  değildi. arılara ve sürülere göz çabuk değer. gittim gördüm.  Biliyorsun.  Sürekli  bir  oyalanma  ile  yaşamlarını  tüketiyorlar.  Bu  başka  biriydi.. biz de az çok biliyoruz.. Evet bu kıza birileri ders veriyordu ama bunu nasıl söyleyebilirdi.  Toplumun  belli  bir  kesimi  var.  Ona  bir  şeyler  olmuştu  besbelli.."  Haluk  bu  yanıt  üzerine:  "Maşallah  kız!  Sen  ne  çabuk  konuşmaya  başlamışsın  böyle?  Dayını  sen  kurtardın  biliyor musun?" Harun: "O-hoo!  Dayısı." Bilge.  Gençlik  tam  anlamıyla  kendisini  eğlenceye vurmuş. İngiltere'de sizlerin  kıymetınızi  daha  iyi  anladım..  sen  bu  kızın  marifetlerini  öğrensen. yanlış nedir.  Çalışıyor  ve  üretiyorlar. bunları sen mi söylüyorsun?" "Niye şaşırdin.Aynı  izlenim  Bilge'de  de  u-yanmıştı  ama  o  bir  şey  belli  etmemeye  çalıştı.  imanıma  sanki  gaybı  biliyor  bu  kız. içinde kurt kaynayan ama henüz deride uç vermemiş  derin  bir  yaraya  benziyor.

"  Bilge: "Bu düşüncelere nasıl ulaştın Haluk?" "Ya enişte sorma! Orada bir ingiliz'le tanıştım.Müslümanları eleştirirdin.  Sonra  bana  yüklediği  misyonu  sevdim.  Zaten  tam anlamadığım için kitap dedim.  Şimdi  kelime  kafama  oturdu.  Giderken  de  "Yeniden  Dirilme  Kitapçığı"  ve  "Doğa  Kitabı".." "Doğru. Bunların Türkçe yazılmışları var mı?" "Onun bütün kitapları Türkçe yazılmış zaten?" . sanki ingiltere'ye  gitmemişim  de  Anadolu'nun  herhangi  bir  kasabasında  bir  akrabama  gitmişim gibi yardımını gördüm.  Haşir  Risalesi  yok  mu?  Sanırim  Doğa  Kitabı  dediği  de. O kelime de tam  kitap anlamına gelmiyor zaten.  Said  Nursi'ninmiş.  İngilizce'si  epistle. Acayip yardımcı oldu! O kadar ki." ----------1 343 I--------"Haa!  demek  o  anlamdaymış.  Yedirmiş  içirmişler. İnsan elindeki nimeti kaybedince değerini anlıyor..  camileri  filan  dolaşırken. Adam şu sıralarda Kuran'ı Kerim'in Arapça metnini okuyabilmek  için Arapça öğreniyor.  Gençler  onu  evlerine  davet  etmişler. Daha çok  mesaj gibi anlamıştım.  yani  İngilizcesi  bu  anlama  gelen  iki  kitap  vermişler. Ondan gizli olarak ben de kitapları okumaya başladım.  Adam  bunları  okuya  okuya  İslamiyet'i  sevmiş  ve  Müslüman  olmuş..  Tabiat  Risalesi olsa gerek.  Adamın evinde o kadar dinî kitap vardı ki bizim gibi Müslümanların evinde onda biri bile yok.  Bir  hafta  onlarla  kalmış.  Ben  başlangıçta  aksi  davranmaya  utandım. Birkaç tane meal var.." Sözünü burada keserek: "Sen okudun mu 'Yeniden Dirilme Kitabı'in?" diye Bilge'ye sordu..  Burada  müzeleri.  bir  iki  gençle  tanışmış." Haluk: "Risale ne anlama geliyor?" Bilge: "Yani küçük kitap. Bilge: "Said Nursi'nin böyle bir kitabı mı varmış?" "Bilmiyorum?" Gönül atıldı: "Nasıl  bilmezsin.  istanbul'u  gezdirmişler. Benim  Müslüman olduğumu öğrenince bana hocaymışım  gibi  davrandı..." "Eee!" "Adam  birkaç  yıl  önce  Türkiye'ye  gelmiş..

  Adamın elinde bir şeyler var.  aklını yersin.  birilerini  yardıma  çağırıyorum.  Artık  korkudan  ne  yapacağımı  bilemiyorum.  Kendi  başına  bir  şeyler  yapıyor. . elli yaşlarında bir adam beni  daracık  sokaklarda  kovalıyor.  ama  tam  da  beceremedim. Çünkü ondan başkasının beni kurtarma şansı yok artık.  Aslında  size  bir  şey  söyleyeyim  mi.  adam  bana  namazı  niyazı  sordu.  pek  de  öyle  değil  artık.  'Tanrım  bana  yardım  et!'  diye bağırmaya başladım." "Anlat bakalım.  seni Yaratan'a karşı mahcup olmamayı hiç düşünmüyorsun.. Allah! Biz niye bilmiyoruz?" Gönül.. hafif bir tebessümle: "Senin o taraklarda bezin yoktu ki!" "Doğru." Gönül: "Yani  Haluk!  Hâlâ  eski  Haluk'sun.  Sana  yaşadığım  ilginç  bir  şey  anlatacağım.  Derken  bir  meydana  çıkıyorum. Meydanın dört bir tarafı yüksek duvarlar.  Aklımı  yitireceğim  anlayacağın.. neymiş kafamızı yedirtecek hadise?" "Bir gece acayip.  imkanı  yok.  Bir  İngiliz'e  mahcup  olmamayı  düşünüyorsun  da. pis. Korkudan  çıldıracağım. Beni yakalayıp yakacak.  Burada  kaldığım  sürede  bana  şu  işi  öğretin  de  mahcup olmayalım. Meydandan çıkmanın tek yolu var. ilginç bir rüya gördüm.  Aslında  pek  de  korkulacak  bir  tip  değil  ama  ben  korkuyorum ondan. kırk beş. Karanlık.  Bir  namaz  hocası  kitabı  almış  ondan  öğrenmiş.  adamdan  kurtulamıyorum. Saçları kır." "Yok  be  Gönül.  Ben  de  baktım. Bağırıyorum.  geldiğim  yol. çamur sokaklarda ben kaçıyorum o kovalıyor."Allah..

  Kız.  birincisi  edgastı  ama  ikincisini  tam  hatırlamıyorum.  Yakasından  tuttum  o-nu Rabbin huzuruna götüreceğim!'  dedi.. Hangimizin  sonu  garanti  ki. Üç türlü rüya  varmış. On dokuz.  Tam  o  esnada.  Haluk sözünü sürdürdü: "Ne  ise.  onu  bana  bırakın.  eğilip  reverans  yaptı. Ben  uyandığımda  ingiliz  arkadaşım.' dedi. Doğruca üstüme geliyordu.  onun  kurtuluşu  garantili  olsun. Sonra rüyamı ona anlattım.  anne  ve  babasını  da  felakete  götürüyor. Bütün gözler çaktırmadan Betül'ü süzüyordu. Şimdi unuttum ama agas ve bir de ihtilam anlamına gelen bir başka şey söyledi.  doğru  rüya  ise. ama onu hiç  görmediğimi söyledim. sanki kırk  yaşlarındaymış  gibi görünüyor. yirmi  yaşlarında ama.  Dakikalardır  beni  uyandırmaya çalışıyormuş.. Ben de küçük bir yeğenim olduğunu."  Bilge.  başımda  çırpınıyordu.  Adam  bu  sözler  üzerine. Kız metalık ve insanın iliklerine kadar işleyen ürpertici bir sesle: 'O  benim  dayımdır.  beni  kovalayan  adam  da  meydana girdi.. İkisi de ışık oldular.  "Ben  rüya  yorumlamaktan  anlamam  ama." Bilge araya girdi: "Edgas. Adam durdu ve ona karşı saygılı bir tavır takındı: 'Efendimiz. Korkudan ölmek üzereydim. etrafindan  yıldızlara benzeyen ışıklar uçuşan bir kız belirdi. Bilge  durumu  fark  etti. 'Ne oldu?' diye sordu..  Ortamı  dağıtmak  için:  "Yahu  altı  üstü  bir  rüya!  O  daha  bir  çocuk! Önünde uzun bir serüven var. ablam ve sadık rüya" "Doğru..  elindeki  asayı  ona uzattı.  Kendisini  kurtaramayanın  başkasına  . Elinde bir asa  vardı.' dedi.---------1 344 I--------Birdenbire meydanda. babasını da sürükleyecek. Bana Kuranı Kerim'deki rüyalardan söz etti. Kız ona 'Dur!'  dedi." Haluk mutlu bir eda ile sözlerini noktaladı: "İşte benim burada bulunmamın asıl nedeni bu.  sadık  rüya  ise  Rahman'danmış.  Flüoresan  lambası  gibi  yanıyordu. bir kabus gördüğümü söyledim. bu çocuk kendisini  de. Sonra yükseldiler.  Kendisi  Cehennemlik  olacak  beraberinde  annesini.  sözün  arasına  girerek  "sadık  rüya"  diye  düzeltti.  senin kız yeğenin var mı?' diye sordu. O da bana 'O senin kurtarıcın olabilir. Ben de onu durdurmak istiyorum. Nasıl bir hayat yaşayacağı belli değil.  Bir de doğru rüya varmış. kumru gibi uçup gittiler.  Bu  ilk iki  rüya  türü  Şeytan'dan." ---------1 345 I--------Salona tam bir sessizlik hakim oldu..

" Haluk.. "Otobüste hiç uyuyamadım." Bilge bu teklifi." Haluk hayranlıkla Gönül'e baktı: "O  eskiden de  farklıydı.  rahatlarsın.  Ondan  sonra  neler  yapacağınızı sakin kafa ve dingin bedenle kararlaştırırız. Biraz kestirsem fena olmayacak.  Hep evde otursun." Gönül: "Amaan Haluk! Ne kadar da abartıyorsun!" Bir iki saniyelik sessizlikten sonra Gönül: "Ben  şimdi  banyoyu  hazırlayayım  da." Gönül: "Haluk bir çay daha ister misin?" Haluk teşekkür etti ve eniştesine döndü: "Enişte mahzuru yoksa bir süre burada sizinle kalmak istiyorum.. "İyi olur. hep ciddiydi. Hiçbir yere gitmek istemiyor.  sen  bir  duş  al. Hiç  yılışmazdı. Onu bir kere arkadaşlarımla bir araya getiremedim. "Sayende biz de çevreyi gezeriz." dedi. Bizi pislik gibi görürdü.yararı olmaz. ciddi ve yürekten bir sevinçle karşıladı. okusun okusun istiyor. Kardeşin ev kuşu olmuş." .

  Kahvaltıdan  kalma  çaym  altını  ısıttı  ve balkona  bir  iskemle  atıp  biraz kitap okumak istedi.  Evet  biz  birtakım  şeyleri  iddia  ediyoruz  ama.  Çünkü  bu  tür  değişiklikler beraberinde  bir  yığın  problem  getiriyordu.  hayatını  birtakım  kurallar  içine  sokmak. aklınız başınıza gelmedi ha!" Gülüştüler. meyve almayı düşünüyordu..  acaba onların şartlarında  yetişseydik. yeni yüzler edinmek.. Harun ise §aka yapmadan edemedi: "Demek hâlâ."  dedi. Tam çıkarlarken.. Bilge  evde  yalnızdı..  gidip  bir  yerlerde  beraber  piknik'yapalım... Her şey serbestken..ASTRAL YOLCULUK Aysunlar gitmek için. Tuhaf bir şekilde  ona  acıdı.  haramlar  ve  helallerle sınırlandırmak kolay iş değildi..  ilgi  alanlarını.. istediği zaman.  yanma  Betül'ü  de  alıp yakındaki pazara gitti.  kimin  sonu  nasıl  bitecek  belli  .  kitaplarda  veya  bazı  gazetelerde  birtakım  insanların değiştiğinden.....  Bir  kere  insanın  çevresini. Biraz sebze. "Belki artık içki de içmiyordur.  Bu  ne  müthiş  senaryo  böyle?  Kim  niye  inanır.  kim  niye  inanmaz.. Kendisi  acaba  böyle  bir  değişim  yaşamayı  göze  alabilir  miydi?  Böyle  bir  durumu  kabullenebilir  miydi?. o-kumuştu." dedi kendi kendine.  Bu  insanlar  nasıl  bir  değişim  ve  ne  gibi  iç  çekişmeler  yaşıyorlardı ki hayatlarında bu kadar radikal değişiklikler yapabiliyorlardı.  Aysun  "olur"  demekle yetindi.  içinde  bir  çelişki  yaşıyordu.  Haluk  bir parça  kestirmek  için  yatağa  uzanınca Gönül. ----------1 347 I--------Acaba  Haluk  yine  viski  isteyecek  miydi?  Çünkü  o  sadece  viski  içer  ve  eniştesinin  evinde  içki  olmadığı  için  onlara  gelmezdi..  Her  geldığınde  de  "Yahu  enişte  sende  içilecek  bir  şey  yok!  Çaydan  başka  bir  şey  bilmiyor  musunuz?  Ot  gibi  yaşıyorsunuz  vallahi!" derdi.  istediği  şeyi  yapmak  varken.  senden  başka  bilen  yok. izin istediler.  dünyaca  ünlü  bazı  fikir  adamlarının  İslam'ı  seçtiğinden.  biz  de  onlar  gibi  yaşamaz  mıydık?  Muhsin  Bey  onun babası olsaydı.  eski  bazı  şantöz  ve  artistlerin  tövbe edip kendilerini dine verdiklerinden söz edildığıni duymuş..  Her  gün  birlikte  olduğu  insanları  bir  kenara bırakıp yeni insanlar.  Kim  ne  o-lacak.  Bir  türlü  ondaki  değişikliği  anlayamıyordu. Yine de  bunu  tam  anlamıyordu.. "Sen  ne  büyüksün  Rabbim.  Gerçi  filmlerde. Bu  arada  kafası  hep  Haluk  ile  meşguldü.  eğilimlerini  bütünüyle  ve  hatta  istemese de dostlarını  değiştirmesi  gerekiyordu.. belki o da içerdi ve Haluk gibi düşünürdü.... Gönül: "ikindiye  doğru  gelin.

 on dört yaşlarındaydı...." Düşündükçe  Bilge'nin  içinde.  tersine  bir  düşünce  gelişmeye  başlamıştı.... "O  her  şeyi  deneyip  sonunda  gerçeğe  geldi. Sınırın öbür tarafında ne var biliyor.  inancın  ve  dinin bir aldatmaca olduğuna  kanaat  getirmiş  ve  bölücü  bir  terör  örgütüne  katılarak  bir  çatışmada  öldürülmüştü...  Haluk  ise  sınırın  öbür  tarafından  gelip  yolunu belirlemişti." derdi.. Abdestsiz dolaşmaz.  Haluk'a  gıpta ediyordu. Çünkü o.  Henüz on üç. İstanbul'a  ilk  geldiği  yıllarda  sık  sık  buluştukları  bir  arkadaşınm  yeğenini  hatırladı.  Kimisi  inanmazlıktan.değil.  Eminim  onun  inancı  ve  gerçek  bilgisi  benimkinden güçlü. Yolunu şaşıranlardan olmayayım. en küçük  bir  hata  yapanı  inançsızlıkla  suçlar  ve  sıksık  "Bilge  abi.  imanın  limanlarını  sığmıyor.  kimisi  yalancı  bir  inançlı  hayattan  inançsızlığın  sorumsuzluğuna yelken açıyordu. Kendisini nasıl bir sonuç bekliyordu acaba? Ömrünün ikinci  yarısında  hayatını  tamamen  değiştimıiş  sayısız  insan  vardı. o genç daha  sonraki  yıllarda  bütün  bütün  inançsızlığı  seçmiş. namazlari hep camide kılar. .  bu  inancımı  korumam  için bana dua et. Ve ne yazık ki... bütün yasak denilen sınırları aştıktan sonra dönüp sınırın  bu tarafında karar kıldı." Oysa kendisi  asla  sınırın  öbür  tarafına  geçmemişti.

 derin bir boşluk hissetti Bilge.. Sizin dua ve zikir dedığınız şeyle  besleniriz..  yoksa inanmayan ama kendine göre  inandığı bir insanlık davasını gerçekleştirmek yolunda can vermesi erdemini mi? Zaten tanrısına da adaletsizliklere engel olmadığı için kızmış ve sonra da onu tamamen  bırakmıştı....  içsellik.---------1 348 I-------Yirmi dört yıllık bir ömrün son üç beş yılı inkar.  Bilirsin  ben  yemem  ve  içmem.  yoksa  inanç  eksikliğinden kaynaklanan yaşama hırsı mıydı? "Belki  ikisi  de.  Yaratıcı’nın adını  anmak  ve  onun  evrene  yayılmış  varlığını  hissetmek  bizim  bataryalarımızı  doldurur. çaresiz ve nasıl  bir akıbetin bekledığıni bilmezliğin verdiği derin bir mutsuzluk içinde gördü." "Peki önemli olan ne? Hangi eylem ölüm ötesindeki yaşamın garantisi olabilir?" "İnanç  ve  inançtaki  samimiyet.' demişse ve Ömer gibi bir insan. korkarım ki o benim. bilinçsizce  sordu: "Çay içer mısınız?" sorusuna Bilge kendisi de güldü." dedi." "Siz pille mi çalışıyorsunuz hocam?" . Ama SinHa ona karşılık verdi: ---------1 349 i-------"Beni  kendinle  karıştırdın  Bilge. Acaba Allah onu hangi yaşam tercihiyle yargılayacaktı? En azından görünürde  inanan bir genç olarak  yaşadığı  on dokuz yılı  mı.' demişse ise bu işin garantisi yok.  Bütün  sevdiklerini arkada bırakarak ve hiç ölmek istemediği halde göçüp gitmek. önceki yılları ise aşırı bir dindarlıkla  geçmişti. 'kendisinin de münafık olabileceğinden  kuşkulanmış'  ve  'Eğer  bütün  insanlar  cennete  gidecek..... 'Bana güvenme. Sonra art arda yeni sorular sıralandı düşüncesinde; "Kim kendisini garantide bilebilir ki? Peygamber kendi  kızma bile.  Kısa  sürede  toparlandı: "Hoş geldin hocam.. Derin bir acıma duygusu i-le irkildi Bilge. Sonra alışılageldik alışkanlıklarından olduğu için. Kendisini yalnız.  yalnız  bir  insan  cehenneme girecek dense.  sonsuz  bir  yaşam  olabilirdi  ama  ölüm  korkunç  bir  olaydı."  dedi  bir  ses. Yoksa kendisinde de mi inanç eksikliği vardı?  Gerçekten ölüm ötesi bir yaşama inanıyorsa ve o yaşamın daha güzel olduğuna yönelik  inancı  varsa  neden  ölmekten  korkuyordu?  Bu  insansı  bir  korku  muydu. Önünde  belirsiz."  diye  cevaplandırdı.  Bilge  irkildi. İçinde hızh  bir düşüş..  sorduğu  soruyu  sesli  olarak..  Bizim  gıdamız  evrendeki temel enerjidir.

.  Sadece  bir  farkla. Siz bizim gıdamızın semtine bile uğramadınız henüz.  Sizin  gıdanız  yaratıldığınız nesnenin cinsin-dendir.  bu  yaşamınız  da  sayısız  nimetler  ve  güzelliklerle  bezenmiştir  Cennet  veya  cehennem  dedığınız ölüm  sonrası  hayatı  da  bu  yaşamı da yaratıp  dizayn  eden  aynı  kudrettir." "O  yüzden  mi Peygamberimiz.  Çünkü  uzun  veya  kısa.  Bu  hayatın  bütün  oluşumları  birbirinin ardı sıra gelir ve varlıklarını birbirine.. Bizim yakıtımızın atığı yoktur. ölümden korkuyor musun?" "İtiraf edeyim ki evet. bu hayatı çok mu sevdin?" "Sevilmeyecek gibi değil ki?" "Bu güzel?" "Nasıl güzel?" "Hayatı  sevmek  inancın  yürekte  karar  kıldığını  gösterir. ." "Neden.  Çünkü  sizi  çevreleyen  şu  güzellikten etkilenmeyen insanın yüreğinde arıza var demektir. 'Bir kere bile hayattan lezzet a-lamamış  insanın  inancında zaaf vardır..' buyurdu.  sizin ise yakıtınızın üçte ikisi atıktır. Biz saf enerjiyle."Siz farklı mısınız?" "Yani biz de pillerle mi çalışıyoruz?" "Hemen  hemen.  Siz  topraksı  gıdalarla beslenirsınız. O sizin için karanlık bir enerjiden ibaret çünkü. "Belki." "Peki pillerimizin ömrü değişir mi? Yani yarılanmış bir pili şarj etme şansımız var mı?" "Ne o. yani nedenlere borçludurlar..

 Güneş de  evrendeki  milyarlarca  yıldızdan  sadece  biri." "Bu  evrenin  sonsuza  kadar  devam  etmesi.. kudretin kendisi esastır.  yarma  gidiyorsunuz.  daha  önce  de  sormuştum  ama  bir  kere  daha  tekrar  edeyim;  kıyamet  dediğimiz  olay  bütün  evrenin  yok  edilmesi  mi  yoksa  bizim  güneş  sistemimizin  yok  olması mı?" "Bu sizce neyi değiştirir? Sizin içinde bulunduğunuz sistemin temeli güneştir.  eşyanın değişmesinden edindiğimiz bir inti-badan ibaret değil mi?" "Doğru ama değişimin nedeni zıtların iç içeliğidir.  Soğuk sıcağa.  kırılmalar..  Onun  da  pili  önünde  sonunda  bitecek  ve  kararacak. bu bütün evrenin yok olması anlamına gelmez ki. Karanlık. Dünün de yarının da bir andan i-baret olduğu zaman türü de var dersem  buna ne dersin?" "Böyle  bir  zaman  türü nasıl  olur?  Ona  nasıl  zaman  diyebiliriz?  Zaman  dediğimiz  şey. Sizin . çirkin güzele. ---------1 351 i--------yaşlılık  ise  gençliğe  müdahale  etmese.  neden  yaşamın  bu  yaşadığınızdan ibaret olmasına  sebep  olsun?  Yani  evren  devam  e-derken.  siz  de  zamanın  farkına  varmazsınız." "Peki  hocam. aydınlığa müdahale eder.  hatta  en  küçüklerinden  biri..  O  zaman  sizin  buradaki  varlığınızın  bir  anlamı  kalır mı?" "Tamam da hocam.  Yaratıcı  size  başka  bir  galaksiyi  yeni bir formda başlatamaz mı "Peki  o  zaman.  Dünden  geliyor. iyi kötüye." "Doğru  ama  siz  yok  olduktan  sonra  bu  evrenin  devam  etmesi  veya  etmemesi  sizi  ne  ilgilendirir?" "Yani  belki  bu  evren  sonsuza  kadar  devam  eder  ve  bütün  yaşamımız  da  bu  yaşadığımızdan ibaret kalır.---------! 350 1-------Daha sonraki yaşamda ise zıtliklar değil. O yüzden de burada  sebeplere sarılmak zorundasınız.  değişmeler  ve  ölümlerle  sürekli  yenileniyor  ve  madem  ki  değişen  ve  kırılan  bir  şey  sonunda bir bitişe varıyor. cennet ve cehennemin de sonlu olması gerekmez mi?" "Siz  tek  zamanlı  düşünmeye  şartlanmış  varlıklarsınız.  o  da  ölümlü  bir  mekan  olmaz  mı?  Madem  ki  bu  evren.

 sizin kıyamet dedığınız evrensel reorganizasyon  gerçekleştikten  ve  sizin  türünüz  varmak  istediği  yere  vardıktan  sonra  Yaratıcı yaratma eyleminden vaz mı geçecek? Yine böyle bir evreni var etmesine engel  ne?" "Hocam  benim  aklım  bütün  bunları  almıyor.Yıktığın şehri yeniden yapabilecek misin? 5." "Sana bunu örneklerle  anlatayım. sizin zaman ölçülerınıze göre kaç yaşında?" "Yirmi sekiz veya yirmi dokuz milyar yıl!" "Peki Yaratıcı otuz milyar yıl önce yok muydu? Yahut..Şehrin yıkılması mümkün mü? .Buna ne gerek var? 3. Biri çıkıp 'Bu şehir yıkılacak  ve yeniden daha sağlam ve daha güzel bir şekilde inşa edilecek. zaten kurulu bu şehri yıkmak istiyorsun? 2. var ama sizin tahammülünüz olur  mu bilmem..' diye iddia etse ona altı  soru sormak gerekir? "Nedir bu sorular?" "Sabırh ol ve dinle.  yok  edilmesine  gerek var mı? Eğer varsa..Neden.. bu evren gerçekten yeniden cennet ve cehennem olarak inşa  edilecek mi?" "Bu aslında önemli bir soru ve biraz uzunca açıklamalar yapılmasını  gerektiriyor." "Peki bu açıklamaları yapma yetkınız yok mu?" "Var..Gerçekten şehri yıkabilir misin? 4.evrenınız.Yani  bu  evren  nasıl  yok  edilecek. Örneğin bir sarayı veya bir şehri düşünelim. İddia sahibine önce şu soruları sormak gerekir: 1.  ama  ben  gerçekten  bu  evrenin  yıkılıp  gideceğini  aklıma  sığdıramıyorum.." "Hocam inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.

  sadece  senin. eğer gözlerinin  eşik  alanlarını  biraz  genişlersem.." "Hocam. . Önce şu kadarını söyleyeyim." "Bu soruların cevabından  önce  sizin  'Ruh'  dedığınız konu  ü-zerinde durmak gerekir. kendisini bilim  kurgu  filmlerinde  seyrettiğine  benzer  bir  enerji  girdabının  ortasında buldu.  nasıl  algıladığını  açığa vurur.'Benim  için  kullanacağın  sözcük.  niçin  Yaratıcı  nezdinde  dilsiz. o kadar. siz artık benim için bir "öğretici" olmaktan ötesınız. Buyurun hocam sizi dinliyorum. Hatam büyük." "Hatırladım!" "Böylece  bizim.  Bilge  "efendim"  sözcüğünü  biraz  da  vurgulayarak  söylemişti.."  dedi  Bilge.  damaksız  ve  i-radesiz  varlıklar  olduğumuzu  ve  istiğrak  halinde  Yaratıcı’nın huzurda  birtakım  insanların niçin  kendilerinden geçtiklerini de anlamış olmalısın!" "Hissedebiliyorum. bu soruların her birinin sende cevabı  var  mı?"  "Olmasaydı  soru  da  soramazdım.  ani  bir  el  hareketiyle  Bilge'nin  gözlerini  kapatmasını  sağladı..  beni." "Doğru affedersınız... Size yüksek bir saygı duyduğum için böyle deme zorunluluğu hissettim." "Güzel.  hemen  yanı  başında  binlerce  ruhun  o  vaadedilen  zamanda yeniden ----------i 353 !---------bedenleşmek  için  kafile  kafile  beklediklerini  görürdün.. Ruh dedığınız şey. sonra  da var olacaktır. O enerji bütünü siz bu beden formatma bürünmeden önce de vardı.  bizim  türümüzün  bir  başka  çeşididir  ve  yine  sizin deyimınızle ölümsüzdür." "Evet  efendim.Yıkıldıktan  sonra  tamir  edilmesi  mümkün  mü?  Eğer  iddia  sahibi  bütün  bu  sorulara  'evet' der ve ispat ederse elbette ona inanmak gerekir. Benim varlığım onun için yeterli kanıttır sanırım.' demiştim.. öyleyse sohbetimiz kolay olacak. Bilge. diyebilirim." "Hatırlar  mısın.---------1 352 1-------6. Beni sanki yeniden inşa  ettınız.  Ama  görme  eşiklerınız onları  görmeyi imkansız kılıyor" Bu  sözlerden  sonra  SinHa. Asla düşünemeyeceği bir hızla mesafeleri yarıp geçiyordu. SinHa: "Niçin bu kelimeyi vurguladm?" "Efendim.

  Adım  atmaya  cesaret  edemiyordu.. Adam  yine  bir  el  hareketiyle  'Yaklaş!'  dedi. Bilge korkular ve ürpertilerle etrafını görmeye. içinde bulunduğu  alanı  algılamaya  çalışıyordu. Sanki el hareketleri.." .  Adeta  iğne  deliği gibi dar bir imbikten süzülüp.  Karşısında  duran  adam. Bilge  ürktü..  Kara  delikleri  andıran  bir  koridorun  içinde  adeta  uçarak gidiyordu.  Adam.  Adama  dikkatle  baktı  ve  bir  şeyi  fark  etti.  Bilge  bir  adım  daha attı.  Olduğu  yerde  çakılıp  kaldı.  Sonsuz  bir  ışıkla  kendine  geldi.. Bilge bilinçsiz ve kendinden geçmiş bir şekilde ona doğru yürümek istedi. içini rahatlatan bir melodi işitti.  Bu  adımı  da  bir  önceki adımı gibi bir tuşa basılmışçasına ses çıkardı. Her harekete müzikal bir ses eşlik ediyordu.  kendisinin  aynadaki  yansıması gibiydi. Adım atmaya  başlayınca. Saçları  dalgalı  kumral. her bir adımının bir piyanonun tuşlarına dokunur gibi ses çıkarıp muhteşem  bir müziğe dönüştüğünü fark etti.  elini  havada  kuş  uçuşunu  taklit  eder  bir  şekilde  dalgalandırınca Bilge.  gözleri  yanıp  sönen  otuzkırk  yaşlarında  biri  onu  meydanın  ortasında bekliyordu. görünmeyen  bir  piyanonun  tuşlarına  dokunmuş  gibi hiç  duymadığı  bir  müziğin  yayılmasına  neden  olmuştu.. Artık her hareketinin bir bestenin  notasını seslendirmekten ibaret olduğunu anlamıştı. İki adım ötesinde durdu: "Sen kimsin?" "Ben senin yedi göbek önceki deden Hasan'ini. Ama o biraz daha olgun gibi görünüyordu.. bir sonsuzluk meydanına düşmüştü.Sonsuz  ışıklar  ve  karanlıklar  birbirini  takip  ediyordu.

. döneceğiz..  Yani  Yaratıcı’nın herkesten  her  yaptığının  hesabını  soracağı  günü. hep beraber bekleşiyoruz.  Hatta  oğlumla  zaman zaman karşılaştığımızda bana hâlâ dünyayı.. 'Biz  burada bir süre dinleniyoruz." "Peki senin oğlun ve torunların da seninle beraber mi?" "Yani diğer dedelerini merak ediyorsun." "Yani kıyameti mi?" "Hayır haşri. Benim kıyametim 261 yıl önce Sancak'ta koptu.. "Peki daha ne kadar bekleyeceksin?" "Onu ben bilemem. daha sonra da Edremit'e gelip yeıleştiklerini hatırladı. İnançları da sağlam olduğu için." "Nasıl yani?" "Ben  Osmanlıların Sancak  vilayetinde  yaşıyordum  ve  orada  öldüm." Bilge atalarının Balkanlar'dan gelip Bursa civarına.----------1 354 I---------"Burada ne yapıyorsun?" "Din gününü bekliyorum?" "Din gününü mü?" "Evet  din  gününü." "Yani şehitler öldüklerini bilmiyorlar öyle mi?" -------1 355 I------"Evet öyle. onlar ölümsüzlük vadisinde  bekliyorlar..  Ama  onlar  kendilerini ölmüş  bilmiyorlar.  O  zamandan  beri  burada bekliyorum..' diyor." "Peki sen burada ne yapıyorsun.. kardeşlerini ve ailesini soruyor.." "Yani onlar ölmediler mi?" "Size  göre  onlar  da  öldüler.  Hayat  dereceleri  benimle  eşit  olan  milyonlarca insan var burada."  "Peki  sıkılmıyor  musunuz?"  "Neden  sıkılalım?"  . öyle mi? Onlarla da zaman zaman görüşüyoruz  ama benim oğlum ile onun torunu olan babanın dedesi burada değil?" "Neden?" "Onların ikisi de farklı bir yol izlediği için başka bir yerde?" "Nasıl yani?" "Savaşlarda şehit düştüler.. böyle tek başına sıkılmıyor musun?" "Tek  başıma  değilim  ki.

 Bekledığınin farkında olanlar diğerleri.." "Ama biz beklediğimizin farkında değiliz ki. ." "Evladım. bir aynaya yansımış milyonlarca yüzün  kendisine baktığını hissetti. "Yani Georgi de Müslümanlarla birlikte mi bekliyor?" "Evet!" "Bu nasıl olur? Hani Hristiyanlar direk cehenneme gidecekti.." Adam."Beklemenin kendisi sıkıntı verir.. burada işler bizim bildiğimiz gibi değil.. Bilge bir anda..  Beni  her  gördüğünde..'  "  diyor." "Peki seninle birlikte kalanları ben niye göremiyorum.  Aç  bir köpeğe  verdığın bir lokma seni kurtarabiliyor  Georgi..  yolda  rastladığı  yaşlı  Müslüman  bir  kadının  yükünü  alıp  evine  kadar taşıdığı için onu da iyiler arasına kattılar.." "Yararlı dedığın şeyler neler?" "insanlara  ve  hayvanlara  faydalı  olmak..  Örneğin  benim  komşum  Georgi  de  orada.." "Diğerleri dedığın kim?" "Dünyada  görevlerini  yapmamış  bazı  Müslimler  ile  bazı  Hris-tiyanlar." "Peki nasıl?" "Önce yüreğinin içine bakıyorlar İnanıp inanmadığına yani... Sonra da yararlı bir ömür  sürüp sürmedığıne bakıyorlar..  'Komşu  beklemekten  sıkılıyorum. elini uzattı ve bir perde açıyormuş gibi hızla yana çekti.

  İsrafil'in suru.  yer  alacak  .  Elini tuttu ama elinde kalan boşluktan başka bir şey değildi.  Çavuşun düdüğünü çalması. Bunların hepsi  hücrelerden  oluşur." "işte sur da böyle bir şey. Sen onları fhrk edemezsin. Ve elini uzattı. Zaman içinde bu ölüm hızlanır ve yaşlanırsın..  şekiller alirlar. herkesin uygun sıralar halinde yerini alması için yeterlidir... Yetmiş beş yıl yaşayan bir adam en az on  iki  kere  hücrelerinin  tamamını  değiştirmiş  olur.  Yani  harici  vücut  giymiş  bir  ruhum  ben. sonra ölür." "Teneffüslerden sonra mangadaki yerini bulmakta zorluk çektin mi?" "Hayır.  Arkadaşlarını  tanır. Dedesi de elini uzattı. Her hücre beş altı sene vücudunda yaşar.  O.  sura  üfleyince  âlem  sahnesine  çıkmış  ne  kadar  hücre  varsa  toplanır  ve  her  bir  hücre  senin  manganı  ve  takımını  bulduğun  gibi  gider." "Peki eğitim alanında size hiç teneffüs vermediler mi?" "Verdiler." "Doğru  beni  görüyorsun  ama  bu  sanal  bir  beden." "Nasıl bir kodlama?" "Sen askerlik yaptın mı?" "Yaptım.  mangasını  ve  takımını  bilir." "Hep böyle mi olacaksınız?" "Hayır hesap vereceğimiz gün geldığınde hepimize asıl bedenlerimiz verilecek?" "Asıl beden ne?" "Kendisiyle sonsuza kadar beraber olacağımız beden.----------1 356 I---------Bilge çok  etkilenmişti. Görürsün ama yakalayamazsın." ----------1 357 i--------"İsrafil'in suru mu?" "Evet.  Çünkü  herkes  bölüğünü.  Ama  bu  hücrelerin  hepsi  kodlanmış  gibidir." "Bu nasıl olacak?" "İnsanlar  ömür  boyunca  sayısız  biçimler." "Neden elini tutamıyorum?" "Tutabileceğin bir yapıda değilim de ondan. Ona biraz daha  yaklaştı." "Ama seni görebiliyorum!.

 Adam  Bilge'nin içindeki dalgalanmayı görmüş gibiydi: ." "Hayır. O zaman bizim bedenlerimizin  dev cüsseler halinde olması gerekir. orada?" "O ahir zaman insanı olduğu için onları bir üst katta bekletiyorlar." "Peki babam nerede?" "Baban bir üst katta?" Neden." Bilge "Ben sendeki senim.." Bilge  bir  anda...  İnananlar  ve  inancını  yaşamak  isteyenler  büyük  sıkıntılara  maruz  kalıyorlarmış.  Onun  zamanında  durum  çok  farklıymış. "Nefsim haklıymış. biz yetmiş yılda bu kadar hücre üretiyoruz." diye geçirdi içinden.  Buna  rağmen  onlar  inançlarını  yaşadıkları  için  bizden bir üst mertebede bulunuyorlar. bu Yaratıcı’nın takdirine bağlı. diledığıni bırakır.  "yeniden  dirilmenin  göz  açıp  kapama  süresinde  gerçekleşeceği"  anlamındaki ayeti hatırladı.. O diledığıni imha eder.." "Ahir zaman insanı ne demek?" "Onların tabi tutulduğu sınav daha zor ve karmaşık olduğu i-çin bizden daha farklı ilgi  gördüler. "Allahuekber!" dedi." diyen sesle yaptığı konuşmayı düşündü. "Peki dede.bünyede yerini alır...." "Farkh mı?" "Bizim  zamanımızda  inancı  yaşamaya  engel  olacak  hiçbir  durum  yoktu.  Zorluklar aynı zamanda birer nimet o-luyormuş demek ki.

----------1 358 1---------"Eğer hayatları zor geçip de buna katlananlara burada neler verildığıni bilselerdi. "Hangi nenem?" "Benim karım ama şimdilik ona yaklaşamıyorum.." dedi ve sordu: "Ruhlar baki midir?" "Ne diyorsun hocam gözlerimle gördüm!" . Hatta onlardan bazılarının sahabeler gibi muamele göreceklerini söylüyorlar." "Sen de içimden geçenleri görebiliyor musun?" "Buna engel yok ki. Bu gördüklerin sadece sende kalsın." Bilge'nin Gönül'ü hatırlamasıyla kendini balkonda oturuyor bulması bir oldu. dedesinin arkasında  belirdığıni  gördü  Bilge.  geliyorlar.  Gördüklerini bize anlatıyorlar." Bu arada dünyada eşini benzerini görmediği güzellikte bir kadının.. Senin hanımım gördüm.  derilerinin  makaslarla  doğranmış  olmasını  tercih ederlerdi.  dedesi  "Bu  senin  nenen  Hatça kadın?" dedi. Peki şu anda durumunuz nedir? Çünkü bildiğime göre inanların hayatı giderek daha da zor hal alacakmış. Siz bu haberleri nasıl alıyorsunuz?" "içimizden  bazılarına  zaman  zaman  çağrı  geliyor  ve  onlar  gidip." Bilge ani bir hareketle kendisini nenesinin  önünde  buldu. SinHa: ---------1 359 I-------"Sus.. hayatı  rahatlık  ve  bolluk  içinde  geçenler. Dokunabilirsin.. sahabelerle aynı mertebede yer alacakmışsınız.  "Bu  kim?"  demeye  fırsat  kalmadan..  Güzelliği  karşısında  başı  döndü  adeta." demekten kendini alamadı Bilge. "Bu.. ne oldu?" diyecekti ki. imanın güzelliğidir evladım." "Neden?" "Onun yeniden bana verilip verilmeyeceğini bilemiyorum da ondan.  "Sen  ne  kadar  güzelmişsin  nene!." "Peki ben dokunabilir miyim?" "Tabi ki sen onun evladısın. O bizden de güzel biri. "Efendim.." "Kim söylüyor. Sizler ve sizden sonra gelenler.

 hiç görmediği bir işi nasıl resmedebilir ki size?" "Efendim ben sizin söylediklerınızin doğruluğuna inanıyorum. Gözlerin kapalıydı. Bir gün onun resmiyle karşılaşırsınız ve onu hemen tanırsınız..  Aslında  gittiğin  mesafe  burnunun  ucundaki  bir  yer. öncelikle senin ona  ihtiyacın olup olmadığına karar ver." "Ama efendim."Hayır gözlerinle görmedin... Hatta hiç görmedığınız hiç  tanımadığınız ölmüş  bir  yakınınızı  görürsünüz.." "Aman Ya Rabbi!" dedi Bilge "Seni tenzih ederim Allah'ım!" "Çoğunuz ölmüş babalarınızı." "Tamam  da  efendim!  Hadi  ben  inandım  ve  kesin  bir  kanıya  ulaştım." "Sen  anlattıklarımı  başkalarına  aktarabilmek  için  mi  dinliyorsun?  Oysa  ben  bütün  bunları senin ihtiyacın olduğu için anlatıyorum. yani ölüm ötesindeki varlığınla.  Diğer  insanlara  bunu  nasıl  ispat  edebilirim?  Onları  nasıl  ikna  edebilirim?  Once  benim  aklımın  bu  işe  basması gerekir ki. sonra başkalarına da anlatabileyim. Hele birkaç dakika önce  yaşadığım zihinsel yolculuktan sonra." "O  zihinsel  bir  yolculuk  değildi." "Ne gibi?" "Bilinçaltimizin oyunları gibi." "Bilinçaltınız. atalarınızı rüyada görürsünüz.." "Peki nasıl gördüm?" "Sanal gözlerinle. bu tür rüyaların başka açıklamaları var. Bir sözü dinlerken.  Ancak  bu  yere maddesel boyutta kaldığınız sürece varmanızın imkanı yoktur..  Belki  astral  bedeninle  yaptığın  kısa  mesafeli  bir  yolculuktu  denilebilir.  Sonra  onun  resmini  kafanızda  korursunuz. ben bunu başkalarına nasıl anlatırım diye dü- ...

" "Hayır beyinsel  bir  eksiklik  olmaz.  ama  anlatmaya  çalışayım.  Ve  açıklanması  da  zor.. Artık duymazlar  ve  inanmazlar. o-nunla  başkasına  tafra  yapasin. sonra onunla ilgili bilgiler gelir.  sözün  özünü  kaçırırsın." "Ama efendim." "Doğru." "Ama insan illa da akılcı bir açıklama istiyor..  Demek  ki  program  yüklendiği  halde  bunu  kullanmayanlar  da  var. onu size yüklemez.  Ama  aynı  insanlar  pekala  evrenin  yaratıcısız  oluştuğunu  ileri  sürebiliyor  ve buna inanıyorlar...'  derlerdi." "Yani beyinsel bir eksiklik falan. Aslında şiddetli azaba çarptırılacak olanlar da onlardır.  Eskiden  buna  'İlim  maluma  tâbidir.  Örneğin  senin  bilgisayarının  kapasitesi  ne  kadar  büyük olursa olsun.. o insanın iradesini bu yönde kullanacağını bilmiyor muydu?" . Onun bilgileri eşyaya ait olan  bilgilerdir.----------1 360 I---------şünürsen. bilgi sataşın diye değil..'  diyor.. 'Biz onların kalplerine kılıf geçirdik.  Yaratıcı’nın belleğinde.  inanamayan  bir  insan  arasında  fizyolojik fark var mı?" "Bundan neyi amaçladığına bağlı.  inanma  yeteneği  olan  bir  insanla.  Madem  istiyorsun." "Peki neden herkese bu program yüklenmemiş?" "Bu  önemli  bir  soru..  önce  eşya vardır. Sen yüzde yüz inandığın ve akılcı bulduğun halde bir başkası  onu  asla  kabullenmeyebilir  ve  akılcı  bulmayabilir.." ----------i 361 i---------"Peki Yaratıcı.  Din  yaşansın  diye  indirilir." "Bu konu iman meselesi.. sizin bu programı kullanmayacağınızı  bildiği için." "Nasıl?" "Söz  gelişi  hiçbir  insana  şu  sandalyenin  kendiliğinden  meydana  geldığıni kabul ettiremezsin. Çünkü onlar iradelerini  kötü yönde kullanmayı prensip edinmişlerdir. Ama unutma ki inançla ilgili şeylerin akla uygun  olması yeterli değil. eğer ona çizim programları yüklenmemişse ondan çizim yapmasını  bekleyemezsin.  sana  akılcı  bulabileceğin şeyler de söyleyebilirim." "Peki  efendim.  Yaratıcı’nın bilgileri bizimkisi gibi sonradan edinilme bilgiler değildir.. Kuranı Kerim'de.. O.

.. Kusursuz ve sonsuz bir mükemmelliğe sahip bir sanatkâr. Güneş ebedi olsaydı..  İnanmanın  ve  inanmamanın  arası  yoktur." "Peki efendim. ..  en  az  O'nun  kadar  derin  bilgiye  sahip  olmanız  gerekir. güzelliğini seyreden ve onun yarattıklarını  algılayabilen yaratıklarının da ebedi olmasını  ister..  Bunu  sadece  kendilerine  program  yüklenmemiş  olanlara  delil  olarak  sunar.  Bu  mümkün  olmadığına  göre  ancak  sizi  ilgilendirdiği  kadarını  alıp onu hayatınıza uygulamanız yeter de artar bile." "Farz  edelim  olmaz.. Karşıdaki suya bak. elbette güzelliğinin yüceliğini yansıtan ve ona  karşı hayranlık ve aşk duyan seyircilerinin de ebedi ve sonsuz olmasını  ister."Elbet  biliyordu. onun o göldeki yansımaları da sonsuza kadar sürerdi. Bilemiyorum dedığın zaman inanmıyorsun demektir." "Peki inanmıyorum dersem cevabın ne olur?" "Ölümsüzün gölgeleri de ölümsüzdür derim. eserlerinin kıymetini anlayan  sanat severlerin de daim olmasını  ister.  Ya  inanıyorsun  ya  inanmıyorsun.. şu ruhların ölümsüzlüğü olayını biraz daha açabilir mısınız?" "Sen gerçekten Yaratıcı’nın sonsuz zamana sahip olduğuna inanıyor musun?" "Farz edelim ki inanıyorum. sonsuz ve benzersiz bir güzellik." "Efendim ben yeterince anlayamıyorum." "Yani?" "Yani eğer Yaratıcı sonsuzluğun sahibi ise. Ebedi.." "Doğrudur  çünkü  O'nun bütün  işlerini kavramak  için.

Tıpkı bir çiçeğin öldükten sonra ruhunu başka bir baharda yeşeren tohumuna yüklediği  gibi insan ruhu da haşir sabahında kendisini o âleme uygun şekilde yeniden inşa edilen  bedenine yükleyecek ve varlığını sürdürecektir. Dikkatle bakıldığında o varlıkların bir daha hiç görünmemek  üzere yok olmak için yaratılmadıkları görülür. Yaratıcı’nın bu kudret ve ikramlarının. en basit yaratıklarda  bile bir devamlılık vardır.----------1 362 1---------Nihayetsiz rahmet ve bağış sahibi bir zat. Ortada bir güzellik  varsa. o rizıktan yararlanması gerekenler de olur." . Ruhu olmayan basit bir çiçeği düşün...  bu  ruhları  sonsuz  hayatla  ödüllendirmesi akıl dışı olmaz.  harici  vücut  giymiş  ilahî  bir  kanundur. bu güzellik ve sanatlarınin en iyi okuyucusu ve en iyi takdir edicisi insan ruhu  olduğuna  göre...  zorunlu  olarak  ışık  da  var  demektir. Aslında  ruh  dedığınız şey. Eğer rızkı vermek varsa.  Yaratıcı’nın..  Eğer  şifa  vermek  varsa  hasta  da  olmalı..  Bunu  arttırabilirsin.  Siz  yerçekimi  kanununu ancak elmanın dalından kopup düş---------1 363 I--------mesiyle  anlayabiliyorsunuz. Oluşum kanunları sayısız tohumlarda varlığını sürdürür Madem ruhun basit bir taklidi  olan o oluşum  kanunları.  böyle  bekaya  ve  sürgit  bir  hayata  sahip  oluyorlar.  Güneş  olduğu halde ortalığın karanlık olmasını  nasıl hayal edebilirsin? Üstelik sadece yaratılışı itibarıyla mükemmel olan insan ruhu değil. Tam tersine biri diğerinin  zorunlu neticesidir.  elbette  âlemin  en  büyük  kaşifi  ve  Yaratıcı’nın en  donanımlı  eseri  olan  insan  ruhu  da  ebedi  olacaktır ve ebediyen yaşayacaktır.  O  elma  düşmeseydi  yer  çekimi  kanunu  yoktur  diyebilir  miydınız? Ruh da öyle ama çok daha kapsamli bir evrensel kanundur...." "Peki bu bir zaaf değil mi?" "Neden  zaaf  olsun?  Sonsuz  kudret  sahibinin  kudretini  açığa  vurması  ve  açığa  vurulan  bu kudreti algılayan varlıkları yaratması neden zaaf olsun ki.  birileri  o  güzelliğe  tutulur. O  bile solup gittikten sonra sayısız şekillerde varlığını sürdürür Hem bu âlemin fanusunda  hem onu gören insanların hafızasında sureti kalır.  Yani  ortada  güneş  varsa. daima verdiği nimetlerden yararlanıp onlara  karşı teşekkür edenlerin varlığını ister.

" "Ama  efendim." "O zaman evren de bir vücuttur" "Elbette. Çünkü var olmak da bir 'vücüt'tur..  Ve  sanki sonsuz ve tükenmez bir enerjidir. Onun dışındaki her varlık."Efendim.  Fakat bu enerjinin kendisini açığa vurması değişiktin" "Nasıl?" . onsuz yapamaz.  Yapacağın  tek  şey  onun  düğmesine  dokunmaktan i-barettir Sen sanırsın ki o enerji kendi zatında mevcuttur Oysa o enerjiyi  evine taşıyan hat kopsa aletlerin ne kadar güçlü olursa olsun bir kıymet ifade etmezler.  vücut  ise  varlık  olduğuna  göre  'Varlığı  zorunlu  olan'  demektir Öyle bir varlık düşün ki onsuz hiçbir vücut. harici vücut ne demek? Bir de dahili vücut mu var?" "Vücudun kendisini biliyor musun?" "Yani bedenimiz veya varlığımız. onun varlığına müsaade ettikçe o da var  olmaya devam  eder..  doğrudan  Yaratıcı’nın zatından  onun  santralinden beslenir O.." "O kadar da basit değil. O da Yaratıcı’nın kendisidir.  ister  evrenin  kendisi  olsun  ister  onun  içinde  yer  almış  başka  bir  varlık  olsun  ancak  Yaratıcı’nın onun varlığına izin vermesiyle varlığını koruyabilir." "Efendim  bir  de  eski  kitaplarda  'Vacibül'vücut'  diye  bir  kavram  var  o ne anlama geliyor?" "Vacip  zorunluluk  demektir. Evrendeki  her  oluşumun  kaynağı  olan  o  enerji. hiçbir varlık varlığını sürdüremez. Sadece O'dur. şuna benzetebilirsin: Senin evinde elektrik şebekesi varsa  her  bir  elektronik  aletini  onunla  çalıştırabilirsin... O enerji dedığın şeyi.  evrende  bir  enerji  var  ve  bu  enerji  bütün  varlıkların  özüdür.." "Doğru.

 arabanda harekettir bunun gibi.  O  yüzden  vücut  âlemleri ayrı ayrıdır. yani senin bedeninle kendini açığa vuran kanun.  tamamen  boşaltabilir  ve  yeniden  yükleyebilirsınız "Demek ki beyin hücreleri tazelenebilseydi daha uzun yaşayabilirdik?" "Teorik  olarak  belki... Bu da sizin ölümünüz demektir.  Aslında  her  insan..  beynınızi  canlı  ve  çalışır hale getiren. o enerji.  O  zaman  da  yaratıcı  başka  bir  açmaz  yaratırdı  sizde.." "Bu nasıl mümkün olur?" "Deden sana söylemedi mi? insan bedenini oluşturan hücreler her altı yılda bir tamamen  tazelenir; yok olur yerine başkaları gelir. Bir çekirdeği düşün." "Vücudun mertebelerini de böyle mi anlamak gerekir. "Var.. yani  ruh.. senin radyonda kendini ses olarak açığa vurur. Örneğin sen de  o enerjiye bağlı bir aletsin.." "Neden onlar değişmiyor?" ----------i 365 I---------"O  sizin  anlayacağınız ifadeyle hard diskınızdir." . Yani varlığı vücut haline getiren öz.. o kanunun  harici  vücut  giymesi  anlamına  gelir. hem sestir. ki o hayattır.. o da beyin dedığınız bilgisayarlarınızı yapan  hücreler. "İşte o çekirdeğin. içinde onun türüne dair program yok mu.  biraz  derin  düşünce  ile  kendinde de fark eder.  Bu  da  hayatın  mertebelerini  meydana  getirir.." "Nasıl fark edebilirim?" "Şimdi kaç yaşındasın?" "Yirmi sekiz" "Demek ki seni sen yapan kanun. Değişmeyen tek organ vardır. türünün bütün biçim ve formlarını koruyarak yeşermesi. O zaman tamamen yok olur..  Ondaki  bilgileri  bir  başka  yere  aktarabilir. fırınında hararettir. ruhtur." "Hemen hemen. Televizyonunda hem  görüntü. O enerji sende de insan olarak açığa çıkmış.  En  azından  dört  kere  senin  üzerinde mevcut bütün hücrelerin tamamen ölmüş ve sen yeniden vücut giymişsin. Bu yavaş  yavaş gerçekleştiği için siz farkına  varmazsınız. içine girdiği eşyanın kabiliyetine göre  kendisini  açığa  vurur..----------1 364 I---------"Örneğin.  bunu.  Ama  şu  gerçek  ki  sizi  canlı  kılan. Sizin zaman ama ciplerini değiştiremezsınız.  bugüne  kadar  en  az  yirmi  yedi  beden  değiştirmiş.

  Hiç  sanal  beden  diye bir şey duydun mu?" "Evet ruh çağıranlar öyle bir şeyden bahsederler..  bir  tür  ruh  kanununun elbisesi gibidir.  en  az  on  kere  vücudunu  tamamen  değiştirmiş  olur ama siz hep aynı şahıs kalırsınız..  bu  âlemin  ruhu  da;  bu  evren  dağıldıktan  sonra. Ama ölüm dediğimiz olayda beden tamamen ölüyor?" "Beden  yokken  de  o  kanun  vardı. bu yavaş yavaş oluyor dedınız. Ondan soyundu mu. Sadece harici  vücudunu değiştirir o kadar. Nasıl  ruh  kendi  bedenini  ikame  ediyorsa. Yani tamamen beden yok olmuyor.." "Ama efendim. Topraktan olma bedenle fazla ilgisi yoktur ruhun..  Vücuda  bürünmesi  onu  nasıl  etkilemiyorsa  vücut  dedığınız bedenden tamamen soyutlanması da ona zarar vermez." "Efendim siz bu evrenin harap  olması  ve  yeniden  yapılması  olayinı  anlatıyordunuz. evi ve bedenidir.ölçünüzle  altmış  yıl  yaşayan  bir  insan... Beden gibi evren de küllî bir ruhun hanesi. O. varlığım korur.. Çünkü sizi siz yapan kanun aynıdır... her bir parçası dağılmaya ve çözülmeye mahkum ise bu  dünya da bu evren de çözülmeye ve da- .  yeniden  bir  beden  giymeye  elverişlidir.  konuyu ruha getirdınız.." "işte  o  sanal  beden  dediğimiz  şey.. misali yani sanal bedeni giyer ve varlığını yeniden sürdürür. Neden?" "Şunu anlaman için.  Onu  anlatmaya  çalışıyorum. Nasıl ki bu evrenin her bir cüzü.

SinHa'nın geldığıni onunla konuştukları için geciktiğini söyleyince Gönül: "Ya!. SinHa gitmişti bile. O zaman her şey bir an kadar  kısa bir zamanda kendi üstüne abanarak yok olur.  Elinde  torbalar  vardı." "O  zaman  kendine  bak.."  dedi  ve  balkondan  aşağıya  baktı. bu evreni ayakta tutma görevinden terhis eder... Gönül niye  yavaş davrandin diye sitem edecekti ama Bilge.. ilk aslına dönüşür... Bilge acele ile  aşağı  indi. ki dileyecek. Parçası bozulan bütün de bozulmaktan kurtulamaz.  Daha  doğrusu  zihnim  kuşatamıyor.. "Gönül gelmiş  olmalı. Dilerse... Bu enerji bir gün tükenir mi?" "Senin enerji dedığın şey de saf bir kanundur ve ilahî bir e-mirdir..  okuduğumuza  göre  bu  evrenin  kendi  formatını  korumasını  sağlayan  bir  enerji var. Sen o hayali kurmaya devam ettikçe o hayal âleminin  içindeki her nesne varlığım koruyacaktır. Ama sen hayal kurmayı bıraktığın an o âlem  bütün  varlığıyla  yok  olur  gider.  Bilge  kısa  bir  tereddütten  sonra  ona  yardım  etmesi  gerektiğini  düşündü." Haluk  da  zilin  sesine  uyanmıştı..  geliştin  olgunlaşıyorsun." Bilge tam "Yaratıcı’nın hayal kurmaya ne ihtiyacı var?" diye soracaktı ki zil çaldı.  Belki  de  bugüne  kadar  yaptığımız  en  ağır  sohbetti..---------1 366 I-------ğılmaya mahkumdur." "Efendim  bunlar  çok  ağır  konular  ve  ben  anlayamıyorum.." "Nasıl bir dönüşüm?" "Varsay ki bir hayal kuruyorsun. Hâlâ duruyor mu?" "Hayır gitti.  O."  dedi  ama.  Bir  gün  gelecek.  Sonra  bedeninde  girdi  ve  çıktı  dengesi  bozulacak  ve  yavaş  yavaş  yaşlanacaksın.  "Efendim.  Sen  bir  çocuktun.  bu  hayali  sürdürmekten vazgeçtiği an o âlem de yok olur." "Ne konuştunuz?" ---------1 367 !--------"Doğrusunu  istersen  hiçbir  şey  anlamadım." "Efendim.  büyüdün. o enerjiyi.  Doğruca  sesin  bulunduğu  mutfağa  yöneldi:  "Selam  ..  bedenin içindeki  kanunu  taşıyamayacak  duruma  gelecek  ve  sen  de  bu  bedeni  bırakmak zorunda kalacaksın.  Alemi  de  Yaratıcı'nın  bir  hayali  say.

.  Keşke bizim İngiliz'i de getirseydim.  zile  basmak  zorunda  kaldığı  için  özür  diledi. Metalık bir ses. Gönül: "Sonra anlatırım. Ne  ise ben kurt gibi a-cıkmışım.." Bilge: "Haluk sen bir şeyler  atıştır." dedi. Kimdi o...  Şimdi  Harunlar  gelir  birlikte  pikniğe  çıkarız. harika! Çok  da özledim doğrusu. tuhaf bir sesti. "Hiç  de  rahatsızmışsm  gibi  görünmüyorsun!  Kafayı  mı  yedin  enişte?"  dedikten  sonra  gülerek sözlerini sürdürdü: "Espri yaptım alınma. şu anda anlayacağın bir şey değil. Esrarengiz insanlarsınız vesselam. Buraların havasından galiba. Beden ruh vesaire şeyler. Ben bir ara bilgisayarla konuşuyorsun sandım  ama uykulu halimle bir şey de anlamadım. kimdi o?" "Sen duydun mu?" "Duydum. Hadi Gönül bir şeyler hazırla  da yiyelim.millet." "Deme  ya! Böyle imkanlarınız da var ha! İyi valla." "O kadar yüksek mi konuşuyorduk?" "Bilemiyorum ama bazı şeyleri duydum.." Haluk şaşkm şaşkın Bilge'ye baktı. gitti mi?" Bilge ne diyeceğini bilemedi..  Ama  Haluk  uyanmış  olmaktan  memnundu: "Bilge bir ara biriyle konuşuyordun." .  Harun  iyi  mangal yapar. epey uyumuşum." "Ne saklıyorsunuz benden?" "Bilge bazen böyle kendi kendine konuşur. Gönül.

 Bir anda..  Gördüğü. bazı kuşların düştüğünü gördü.  Milyonlarca  belki  milyarlarca  sığırcığın  çığlıkları  kulaklarında  çınlıyor.  bulut  kümesi  değil. Oysa onu yoracak hiçbir şey yapmamıştı.  Yaklaşan  şeyin  ne  olduğunu  anlamaya  çalıştı.  adeta  dayanılmaz  bir  uğultu  gibi  beynini  zorluyordu.. balkona geçti." "Onu benim için feda edebilir misin?" "Bunu neden yapayım?" "Beni yaşama döndürmek için?" . Haluk'un zihninde birtakım cümleler oluştu. ben yorgun uyanıyorum.  Merak  etti. Gece çok geç uyuduklarını hatırladı.. "Sevdığın bir şeyi feda et!" "Neyi feda edeceğimi bilmiyorum?" "Sevdığın hiçbir şey yok mu?" "Annemi severim. ----------i 369 I---------Sanki  biri  onunla  konuşuyordu.  Haluk  kulaklarını kapattı.  O  sabah  oldukça  erken  ve  yorgun  uyanmıştı.  Hiç  de  buluta  benzemiyordu.  iyi  gelmişti. Saat 07.  Daha  dikkatli  baktı. Öylece durup gökyüzüne baktı.DÜĞÜM Haluk'un Edremit'teki dokuzuncu günüydü.  Sesi  duymuyordu  ama  "Bana  yardım  et!" diyordu.  Siyah  bir  bulutu  andırıyordu.  bir  kuş  sürüşüydü..." dedi.  Derin  bir  nefes  çekti. Kül tablaları akşam içilen sigara izmaritleriyle doluydu..  esnemekte olan bir insan görünümündeydi. Saatine baktı.  Kalabalık  kuş  sürüsü. Onu eline aldı. Demek ki yorgunluğum bundan. "insanlar dinlenmek için uyurlar. Böyle  bir  şeyi  hiç  görmemişti.  Rüzgar  yoktu  ama  bulutun  yaklaşması  çok  süratliydi.  yaklaştı. Haluk. Yüreği hâlâ çarpıyordu. Ufuk  çizgisinin  ötesinde  büyük  bir  karaltı  vardı.  Onunla göz göze geldiler. Sabahın  serinliği. ayaklarının dibinden gelen  bir patırtıyla kendine geldi. Haluk bilinçsizce: "Nasıl?" dedi. Kuşlardan birisi bulunduğu balkona düşmüştü.  Kalktı. "Topu topu dört buçuk  saat uyumuşum..  Şehir  uykudan  yeni  uyanmış. ne tuhaf!" diye mırıldandı.15'ti.  Ürperdi.  Karaltı  yaklaştıkça  şekillenmeye  de  başladı..  Hızla  yaklaşıyordu.  yaklaştı  ve  şehrin  üzerini  kuşattı.

. senin tercihin yapacak. senden çok daha kıymetli. . Sonra  kendini toparladı: "Senin için neden bir sevdiğimi feda edeyim?" "Sana dünyada en çok istedığın şeyi vaadedebilirim.  E vrenin Kitabı  da  sana  vaadedileni." "Ne isteyebilirim senden?" "İstedığın şeyi." "Benim için bağışlayacağın bir şey yok mu?" Haluk'un kafası allak bullak olmuştu.." "Kendi varlığını koruyamazken bana vaadettiğin şeyi nasıl yapacaksin?" "Bunu ben yapmayacağım. Ne diyeceğini. kız arkadaşımı severim. Ve her okuyan onu bir kere daha okumak istesin." "Başka sevdığın şey yok mu?" "Kız kardeşimi severim." "Ben öyle bir kitap yazmak isterim ki okuyan her insan ondan etkilensin.." "Nasıl?" "Sen  bana  yaşamımı  bağışlayacak  fedakârlığı  yaparsan."Ama annem benim için. demek.." "Bu ne demek?" "Önünde sonunda sen ona kavuşacaksın. zamanın halkasına takar. ne yapacağını bilemiyordu.

  Sanki  ufkun  görünmez  duvarına. Uzakta gökyüzünde asılı duran bir bulut kümesi dikkatini çekti." "Ben toplam ne kadar yaşayacağım?" "Sen  bana  söz  verdikten  sonra  söylerim. ben de sana o kitabın verilmesini sağlayayım. ne bulut vardı."  dedi. Fakat bedeli çok yüksek olur. Dikkatle baktı. Görüntüler üst üste bindirilmişti  ama net bir resim ortaya  çıkmıyordu.  Aynı  anda  yanı  başında  öylece  durup  ona  izlemekte olan Betül'ü gördü." "Peki ben sana ömrümün otuz yılını nasıl vereceğim?" "Gözlerini kapat.. Kalbinin atışlarını duy ve içinden yüreğinden gelerek.  Ama  seni  uyarıyorum. ne elinde kuş..  tırabzanlara  yaslanmış." "Sen kendi ömründen bana otuz yıl ver. Gök yüzüne baktı.. "Söz  veriyorum. güzel  bir  kadının  yüzünü  andırıyordu.  çan  kuleleriyle  minarelerin  iç  içe  geçtiği  bir  şehrin  görüntüsü  vardı...  kiliselerin...  Ta  ötelerde  bir  yerde.  boşluğa  bakıyordu..  bir  kadının  yüzüydü. -----------1 371 I----------Daldığı  bir  hayalden  kurtulmak  ister  gibi  başım  iki  yana  salladı  Haluk. Haluk bu gözlerin bütün yaşadıklarına tanık olduğunu hissetti..' de.  Başını  sallamasıyla yatağından fırlaması bir oldu. Her  bulut  kümesini beyaz kanatli kuşlar  taşıyordu. Bütün  gördüklerinin  rüya  olduğunu  anladı.  Bir anda gök yüzünü sayısız benzer bulutlarm kapladığını gördü.  söz  verirsen  bunun  dönüşü olmaz..  Gözlerini  açtı.. Betül gelmekte nazlandı. "öyle bir kitabı sana verebilirim.. yeter. Uzanıp onu aldı ve yatak  . 'Sana ömrümün  otuz yılını verdim.  Daha dikkatle  baktı.  Peş  peşe  vuruşlar  ve  sonsuzluk  içinde  kıvranan bir girdabın eşiğinde buldu kendini." Haluk  gözlerini  kapattı  ve  yüreğini  dinledi..  sayısız  renklerden  oluşan  görüntülerinin  üst üste bindirilerek tam bir resim oluşturması gibiydi.  Bu  apaçık.  eski  bir  şehrin;  türlü  türlü  mabetlerin.  Gördüğü.----------1 370 I---------Ama her okuduğunda da daha önce hiç bilmediği şeyler öğren-sın. Öylece bakıyordu...  camilerin.  Balkonda... Onu şefkatle kucağına almak istedi. En arka planda ise  Arap harfleriyle  yazılmış bir  kelime  dikkat  çekiyordu..  eski  unutulmuş  bir  şehrin  gravürü çizilmişti.

  Gerçekten  yüzünde  hiçbir  şey  yoktu.  Bilge  ve  Gönül  ile  yüz  yüze  gelince  ne  yapacağını  şaşırdı.. Bilge de. Bilge  de  yaşananlara  bir  anlam  veremediler. Bilge  de..  "Nasıl  olur?"  diyerek.. ." dedi. Hızla banyodan  çıkan  Haluk. Rüya  mıydı.  bütün  ev  halkı  uyandı.  Gönül de...  Sakalı  bir  gecede  olabileceğinden  fazla  uzamıştı.. Betül sadece "Kitap" dedi. ne olduğunu görürsünüz.  Haluk  o  yüzünü  elleriyle  kapatmış  ve  öylece duruyordu. yaşadıklarına bir anlam veremiyordu.üzerinde  kucağına  oturttu.  Haluk.  Gönül  de  hayretle  ona  baktılar  ve  yüzünde  hiçbir  şey  olmadığını  söylediler..  Haluk  uzun  bir  süre  yatakta  öylece  kaldı.  hıçkıra  hıçkı-ra  ağlıyordu.  Gönül de hızla  yataktan uyanıp sesin geldiği tarafa  yöneldi.  Ama  Haluk. Saat dokuz o-tuza geliyordu. Gönül'ün sayısız kere "Ne oldu?" sorularına yanıt vermek için ellerini çekti: "Bakın yüzüme bakın. Gönül: "Haluk ne oldu?" diye ona sarıldı. Gönül de uyuyorlardı. "Dayın tuhaf bir rüya gördü Betül!" dedi Haluk.  Saçlarında  ve  sakalında  beyazlar vardı.  yeniden  aynaya  koştu. Bilge de..  Aynaya  bakar  bakmaz. Haluk bu kelimeden öyle etkilenmişti ki adeta dehşete kapıldı ve elinde ateş varmış gibi  Betül'den  elini  çekti.  Gayrîihtiyarî  yüzünü kapattı.  Haluk  saate  bakma  ihtiyacı  duydu.  öyle  bir  çığlık  attı  ki. yoksa zihni ona bir oyun mu  oynamıştı? Kalkıp  lavaboya  geçti.  Betül  usulca  yataktan  indi.  Betül  öylece  ona  bakıyordu.

  Gönül.  Haluk'un  kucağından  inmeye  yanaşmadı.  Gönül  kısa  sürede  kahvaltı masasını hazırladı ve birlikte sofraya geçtiler. Bilge: "Hakikaten ne oldu sana niye çığlık attın?" "Anlatsam da anlayamazsınız!" dedi.372 Ellerine baktı..  İçini  titreten  müthiş  ürpertiye  rağmen  onu  yerden  aldı  ve  kucağına  oturttu. Seni artık evlendirelim. Haluk tuhaf bir tepki verdi: "Ben çok yaşamayacağım.. "Olamaz! Olamaz! Daha iki dakika önce benim yanımdaydı! Yatağın üstünde kucağıma  oturdu.  "Evet  rüya  gördüm." Haluk  sessiz  kaldı. Sana ne yapmış olabilir ki?" Haluk  inanmadı.. "Ben hastayım ve galiba deliriyorum Bilge!" dedi..  Yüzünü  yıkayıp  çıktı.  Uyuduğundan  emin  olmak  için  onu  hafifçe dürttü.  onun kucağına alıp almakta büyük te----------1 373 I---------reddüt  geçirdi.  Betül mışıl mışıl uyuyordu: "Bak dayısı Betül.  rüya  değil  sanki kabus gördüm ben."  dedi. Rüyanı ehil olan bir tabirciye anlatsan daha iyi edersin. defalarca yüzüne baktı.  Ama  Hayır. gerçekten bir §ey yoktu. Betül gerçekten uyuyordu.." Bilge: "O da nereden çıktı  Haluk?" "Hep siz kehanet gösterecek değilsınız ya!" Gönül: "Keramet demek istiyorsun  .  Sonunda Haluk kucağındaki Betül ile birlikte kahvaltı yapmak zorunda kaldı. Ben daha bir dakika burada kalamam. Bütün sevecenliğiyle doğruca dayısına yöneldi. Betül sana ne  yaptı?" Bu arada Bilge hızla Betül'ün odasına  yöneldi.. O seni rahatsız etmiş olabilir. Haluk.  ikimiz  de  rüyadan  anlamayız  ve  tabir etmesini bilmeyiz...  Yeniden  banyoya  geçti.  o  da  Betül'ün  yanı  başına  geldi. Sonra birdenbire Be-tül'ü hatırladı; "Sizin kız büyücü. Gönül bu tablodan etkilenmişti: "Haluk çocuk sana çok yakışıyor! Antrenman da yaptın sayılır. mışıl mışıl uyuyor.  Sonra da ekledi: "Gece çok fazla abur cubur şey yedik." Tam  anlatmaya  başlayacaktı  ki  Bilge:  "Bize  anlatma. Gönül'ün  bütün  ısrarlarına  rağmen  Betül." dedi. Bu nasıl olur?" "Rüya  görmüş  olmayasm?"  dedi. Tam o sırada Betül de uyanmıştı." Gönül: "Ne oldu Haluk.

 evrenin kitabına yazılır ve bir gün  mutlaka karşısına çıkar.herhalde?" "Ne ise keramet veya kehanet. O yüzden öyle şeyler söyleme" "Evrenin Kitabı! Evrenin Kitabı mı dedin sen?" Haluk'un şaşkınlığına şaşan Gönül."  Gönül:  "Öyle  şeyler  söyleme. Gönül: "Olmuş ve olacak her şeyin içinde yazılı olduğu kitap.  Evrenin kulağı var. dileğin. insanın kalbinin katıldığı her söz.  Öylesine  bir  sözdü."  Haluk: "Evrenin kitabı nedir?" diye sordu. Haluk bu sözü o sabah ikinci kere duyuyordu.. biz keramet meramet göstermiyoruz." "Böyle bir kitap mı var?" Bilge: "Dinî  metinlerde  onun  adı  'Levhi  Mahfuz'  yani  'Korunmuş  Levha'  diye  geçer. evet  anlamında başını salladı.. Alınma öylesine sordum. evrenin kitabına yazılır ve gelir seni bulur." Haluk incitmek niyetiyle söylememişti ama Bilge'nin incindığıni sanarak: "Seni  incitmek  için  söylemedim. O kuş da öyle  dememiş miydi: "Sen söz verirsen.  İnancımıza göre âlemde olacak ve olmuş ne var- ." Bilge: "Estağfirullah.

  sonunda  o  şahıs  orada  düşüp  ölmüş.  Ben  sana  'otuz  yılımı  feda ettim. istedığın elemanları almanı sağlayacak..  Herkes  onun  ölümünü  beklerken. diledığıni gerçekleştirmez." Bilge: "Sana  anlayacağın  bir  dil  ile  anlatayım.  bütün  bunların harddiski gibidir.. o kitapta yer alan bir ibare değişebilir mi?" "Değişip değişmedığıni biz bilemeyiz ki! Değişiyor olsa bile bunu ancak.' dersem bu otuz yıl benim ömrümden düşer mi?" Gönül: "Bu senin yoğun talebine bağlı.  Bu  evrenin  tamamı  bir  hesap  ve  kitapla  oluşmuştur. İsan bu evrenin en güçlü varlığıdır.. diledığıni  sabitler.  Büyük  bir  zat  çok  hasta  imiş.  Ben  o  ayetten  öyle  anladım  ki.  Onun  yerine  benim  canımı  al.'  diye  öyle  niyaz  etmiş  ki." "Peki  söyledığın o  harddiskte  bir  insanın  ömrü  belirlenmişse  onun  uzayıp  kısalması  mümkün  mü?  Örneğin  benim  ömrüm  farz  edelim  ki. Programın a-macı. yeniden yazar veya yazılanı olduğu gibi tatbik eder. inanma ve yürekten isteme meselesidir. onu yazan Allah bilir.  Bunun  için bir program hazırlattın. değiştirir.  Fabrikana  değişik  özelliklerde  işçi  alacaksın.  . Tam öyle değil.  Onu  bize  bağışla.  'Bana  filanı  bulun." Gönül söze girdi: "Kuranı  Kerim'de  bir  ayet  okumuştum. Yani bu işler.  Hatırladığım  kadarıyla  'Allah  diledığıni siler.. Yani gerçekleşir.  Ben  bir  menkıbe  kitabında  okumuştum.  onu  çok  seven  bir  müridi  Allah'a  nezretmiş  ve  'Ya  Rabbi.  o  kitaptaki  hükümlerden  Allah diledığıni gerçekleştirir..  altmış  yıl.  O  ömrünü  benimle  takas  etti.  Evine  gitmişler  ve  onu  ölü  bulmuşlar.  şeyhimi  alma.----------1 374 I---------sa  her  şey orada  yazılıdır  ve  her  yazılan  zamanı  geldığınde kaza haline gelir. Eğer bir insan bir şeyi yürekten ister ve bunda samimi  olursa." "Ya nasıl?" ----------1 375 I---------"Bir  fabrikatör  olduğunu  düşün." "Öyleyse insan.'  diyordu." Bilge: "Hayır. eylemlerinin yaratıcısıdır." "Peki.'  demiş.  kendine  gelmiş.  bu  gerçekleşebilir. Kalbi ise olayların anahtarı.  Yaşadığımız  günlük  olaylar  işlenebilir  bellekse;  Levhi  Mahfuz. O kilidi iyi kullanırsa  insanın başaramayacağı şey yoktur.  Şeyh.

. yanlış olmaz...  Derin  bir  hasret  içinde  orasının. Ama ailenden biri ise ona herhangi bir şart koşmuyorsun fakat güvenilir olmasını  bekliyorsun. Alınıyor veya reddediliyor. Bulutların arasında gördüğü kadının yüzü ona şehrin semasında gülümsüyordu.  Eğer  yirmi  beş  yaşından  büyük  iseler  en  az  iki  dil  bilmeleri  veya  en  az  beş  yıllık  iş  deneyimi  olması  gerekiyor. Daha işin  başından şu. şu kazanacak dersen... Eğer üniversite mezunu ise dil bilmesi gerekmiyor ama o iş alanında eğitim  yapan bir fakülteden mezun olması gerekiyor." Sofrada  bir  sessizlik  oldu.  Herkes  kendisindeki bilgi ile hareket ediyor. mutluluğun kayıp ülkesi olduğunu düşündü.. Hepsi bu. şu. Ürperdi: ..  Sanki  bir  anda  herkes  kendi  dünyasına  dalmış  ve  öylece  kalmıştı...  Onları  verecekleri  yanıtta  muhayyer  bırakıyorsun. Bir yenilgiye uğradığında veya büyük bir felaketle karşılaştığında bütün  bütün koy vermemek ve Allah'a güvenip hayatı sürdürmek için mücadele vermek. İşte Allah insanın her halini bildiği  için  kaderi  de  o  şekilde  yazmış. Haluk.  balkonun  açık  duran  kapısından  uzaklara  baktı. Bir delinin sabit bakışlarını andırıyordu.  Dağların ve ovaların ta ötelerinde  ufkun  ötesinde  bir  yerde  o  şehrin  siluetini  gördü.  Kişinin  nasıl  bir  eylem  sergiledığıni biliyor ve bunu yapacaksın diyor. Haluk'un bu derin  dalgınlığı Gönül'ün dikkatini çekti." "Peki bu bilginin pratikte ne değeri var?" "Şu değeri var.. Daha bir dikkatle baktı.... Ama var sayalım ki iş başvuru yapanların her birinin özelliklerini biliyorsun." "Ama toplum tam tersini yapıyor. her birisi vereceği yanıta  göre  kaderini  tayin  eder." Toplum bildiklerinin büyük çoğunluğunu yanlış yapıyor.Şartların. Şimdi düşün insanlar geliyor ve baş vuruyorlar..  alınacak  işçilerin  yirmi  beş  yaşından  büyük  olmaması. Binlerce insan.

Anı Defterim . Balkonun kapısından bir kumru uçup gitti.376 "Ne oldu Haluk nereye bakıyorsun öyle?" "Saadetimin sakli olduğu kent." "Orası da neresi?" "Bilemiyorum. ... Gönül ve Bilge birbirine bakıştılar." Derin  bir  sessizlikten  sonra  eğilip  kucağında  oturan  yeğeninin  yüzüne  baktı..  Uzun  zamandır  tuttuğu  nefesini  bırakırken:  "Ah  Be-tül  Ah!"  dedi  derinden  gelen  bir  fısıltıyla. Ama bir gün onu bulacağıma inanıyorum.. Ani bir kanat çırpışı oldu." "Efendim?" "Saadetimin saklı olduğu kent...

  Velhasıl  geçmişin  güzel  hiçbir şeyi yok.. elimizdeki şekerli leblebilerimizdi. Ailece her bayram Biga'ya  giderdik. Evet." diye.  ahşap.  Cumbalı  ev  yok... Dedem vardı.. .....  İpi  çekip  rahatça  eve  girebiliyorsunuz....  Dedem  yok. ah o eski bayramlar.. Ne oldu bana bilmiyorum.  Kapı.  Biga'daki  ev  cumbali..  ayağımızdaki  rugan  papuçlarımız.  Giriş  kapısı  çok  ilginç. Hislerimin adı ve  sanı  yok...  ip  kapının  dışına  bir  delikten  çıkıyor.  ev  sahipleri  gezmeye giderken  kilitleniyor.  şirin  mi  şirin..  Umurumuzda  değildi.. Dedim ya.. anneannem vardı."Karalamalar^^ Ayse Bulut Hani söze başlarız ya "Ah o eski bayramlar.  Ev  halkından  herhangi  biri  evde  ise  kapı  her  gelene açık...  Bizi  ilgilendiren.. Artık her bayram Biga'ya gidemiyorum.  iki  katli......  bir  de  geceleri. sade gazoz vardı ve ben çocuktum.  Kapının  kilidine  bir  ip  bağlanmış.  anneannem  yok. Sabah  herkes  bayramlaştıktan  sonra  dedem  yaşlı  olduğu  için  birçok  misafir  gelirdi.. Bayramın son günü İstanbul'a dönüş ve özlemlerin yeniden başlaması.

  bir  gerçek  dilenci  gururuyla  kaçmalıyım  geceye.  Kırmızıya  boyanmış  dudakları  biraz  daha  aralandı.  beni  belki  de  kendi  içselliğine  doğru  çeken  kurtuluşum.  neyi  umut  ettiği  hiç  sorulmamıştı.. ben bitmem; biz bitmeyiz gülüm..  Sonsuzluk.. Kendisine  sorulan  soru  karşısında  biraz  afalladı  kadın.  Öyle  bir  sessizlik  ki  bu..  İçim  ezik.'" Böylesi  bir  soru  belki  de  hayatında  ilk  defa  sorulmuştu  ona.  Nasıl  ve  ne  şekilde  olduğu  önemli  değildi  ve  tam  da  şu  anda  birileri  parlak ışıkların karşısında ona ne hissettiğini soruyordu. Düşlerden  çıkıp.Hayat  kadınlığından  emekli  olan  ilk  kadınsınız.  Gözünü  dünyaya  açtığı  günden  beri  adımlamaya  başladığı  hayat  merdivenlerinin  basamaklarında  hoyratça  ırgalanmıştı  ve  hiçbir  zaman  ne  düşündüğü. — Bl G E — Aşk Günlüğü Özcan Ûnîû Geceye  kaçmayı  sevmiyorum  biliyorsun... neler hissediyorsunuz. fırtına öncesi olduğunu kabul  ediyorum. hayatımın bir parçası olacağın günler için bir hazırlık olarak mı kabul etmeliyim  bugünleri? Söylesene bana gülüm.  Bu  maceranın  bilinmedik sonu yalnızlık da olsa..  yorgun.  Ama  ben  bitmem  gülüm.  Ruhunun  feryatlarından  tebessümünün  sesini  işitmek  pek  mümkün  görünmüyordu  ama. "Bize neler söyleyeceksınız. aslında ben sen miyim? Var mısın gerçekten de?.ütopya Değil Gerçek F atma Zehra F idan Onda  benim  gördüklerime  mukabil. Küçücük bir ümit. m ..  yine  de  kırmızıya  boyanmış  dudaklarında  belli  belirsiz  bir  tebessüm  vardı  işte. dedi...  kendine  özgü  rüzgarını  ümitle  üflemiştir  kalbime.  ama  kaç-malıyım.. afallamanın ifadesiydi.  isyan  sınırlarında  oynaşan  ve  fakat  içimdeki  kapıları  kendime  kapatma  cesaretini  göstersem  de.  Bize  neler  söyleyeceksınız.  görünen  bir  şey  daha  vardı:  Belli  belirsiz  dudaklarına  oturmaya  çalışan  bir  tebessüm. Bir ümit var yarın için. aslında bana doğru koşan biri gibi düşünüyorum seni. öyle görünsek de.  Kadının  karşısındaki  medya  mensubu: . Kaçtıkça.  tebessümden  ziyade  yoğun  bir  şaşkınlığın.  ne  hissettiği.  Dudaklarındaki  bu  aralanış. neler hissediyorsunuz. Sessizliğinin.

  Ve  hayata.  Adeta  onları  melekleştirirler..  söylediği  her  söz;  tabiri  caizse  "batar".. Onun için rahmet gibi her  tarlaya yağıyor. insanlar ne kadar tuhaf.  güzel  düşünmek.  Herkesi  oraya.  bu  özel  dünyasından bakar hep. işte bu.  Onların da insan olduklarını  ve  hata  yapabileceklerini  kabullenmek  istemezler.  Bir beşer beşeriyetinden ne kadar sıyrılabilirse o kadar sıyrılmıştı kendisinden.. Fakat  bizim  bakış  açımız  değişmiştir. Kusurludur. Burası Dünya siyah gözlüklerınızi çıkarın" Niyazi Sanlı Bazıları hayata bulanık bakarlar. Bir ney gibiydi; kendinden boşalmış sahibinin soluğuyla dolmuştu. Sevdikleri insanların hiçbir  kusurunu  görmezler.  İşte onların her  yaptığı  davranış... Üzüm demeyi yeniden öğrendiler. . bir  olup  çıktılar. Pası kiri yakan kutsal alevi  bulmuştu.  güzel  yaşamak  ve  bunları  dile  getirmek  için. O yüzden cümle cihana bir nazarla baktı.  cömertliği yağmurdan; insan seçmezliği güneşten bellemişti. Biliyordu ki Tanrı katında alçak da  birdi yüksek de; padişah da aynıydı kul da.  şekerdi  ama  suda  yok  olmuştu. doğruyu ve eğriyi..  Görmek  ve  duymak  istemezler.  yeni  ve  ortak  bir  dil buldular.  İş  bir  de  sevmedikleri  insanlara  gelince.. Demirdi  ama  ateşte  erimişti. Bazıları da berrak bakarlar... Onlar oraya farklı libaslarda girdiler. İnsan değildir..  Bir  gün  gelip  de  çok  sevdikleri  insanla  araları  bozulduğunda  ise;  onu  artık  hiç  sevmezler..  Ve  kusurlu  yanlar  göze  görünmeye  başlamıştır  bir  kere.  Tevazuyu  topraktan  öğrenmişti.  o  kudsi  ateşe  davet  etti  Mevlana. Bir kısmı ise  sadece  güzellikleri  görmek.  Bütün  bu  insanlar kendilerini  ayıran  dillerini unuttular. Aşkın hocası da âşıktır ancak.  Rahatsız  eder. Halbuki o insan aynıdır.  Her  insanın  kendine  ait  "özel  bir  dünya"sı  vardır  aslında. Mevlana  bir  aş  ustasıydı;  kırk  yumurtayı  bir  sahanda  kaynatıp  tek  yumurta  etmenin  sanatını elde etmişti.  Mecusiyi. Bazıları şaşı. Kötüdür artık o... Kimi insanlar  hayatın olumsuzluklarını görmek ve dile getirmek için yaratılmışlar sanki.  Ermeniyi.  tevbesini bin kerre bozanı.içimizdeki Mevlana Cihan Okuyucu Her şey sahibinden öğrenilir. bakış açısıdır aynı olaylar ve kişiler hakkında farklı yorumlara neden olan şey. güneş gibi her bacadan giriyordu.

  her  şeye  rağmen.. ama affeder misin? .  gedaya  da  gedalık. Ne demek  affa  ihtiyacı  kalmamak?  Ben  günlerdir  çölleri.  Sultana  sultanlık  yaraşır. Ben günahkar.  ben  başkalarına  kapılan  kapadım.  bana  verdiklerine  karşın. senin bendeliğini. dağı delme yolu bile açılmadı. Biliyorum affedebilirsin.  Biliyorsun  ki. beni affeder misin sevgili?..  Bana  açtığın  kapılara. ben merhametsiz..  aşmaya.  dağları  delmeye  azmettim  de.  ben kalbi kin ve düşmanlık hisleriyle dolu bir bendeyim.Beni Affeder misin Sevgili ?. F atma Zehra F idan "Yoksa artık affa ihtiyacın mı kalmadı?" dedikten sonra telefonu kapatmıştı..  verebileceklerimi  sakındım.  nankörlüğüme. sana  köleliği  bana  çok  görme. İlahi.  Bütün  ihanetime.  bana çöle düşme kapısı.  bana  rağmen.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->