P. 1
Orhan Pamuk- Cevdet Bey ve Oğulları

Orhan Pamuk- Cevdet Bey ve Oğulları

|Views: 329|Likes:
Yayınlayan: Dilara Büyükköz

More info:

Published by: Dilara Büyükköz on Jan 04, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/10/2013

pdf

text

original

ORHAN PAMUK

Cevdet Bey ve Oğulları
1979 Milliyet Yayınları Roman Armağanı 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı

İÇİNDEKİLER

BİRİNCİ BÖLÜM: İLKSÖZ J Sabah 2 Müslüman ve Tüccar 1 3 Jöntürk 4 Eczane 5 Eski Mahalle 6 Öğle Yemeği 7 Bir Paşa Konağında 8 Zamana, Aileye, Hayata İlişkin 9 Nişantaşı'nda Bir Kagir Ev 10 Hastanın İsteği 11 Afeılhlar ve Aptallar 12 Gece \e Hayat İKİNCİ BÖLÜM 1 Bir Genç Fatih İstanbul'da 2 Bayram Yemeği 3 Öğleden Sonra 4 Eski Arkadaşlar 5 Bir E\ Daha 6 Hayatta Ne Yapmalı 7 Yola Çıkmadan Önce 8 Beyoğlu'nda Kadınlar 9 Bir Günün Sonu 10 Doğudan Mektup

9 11 17 24 29 33 40 48 56 64 69 77 85 89 91 100 105 114 121 126 134 140 146 151

.. -

11 Beşiktaş'ta Tatil 12 Amca ve Asker Yeğen 13 Söz Kesme 14 Temiz Hava Yürüyüşü 15 Şair Mühendis Nişanda 16 Hırslı ve Nişanlı 17 Yarım Asırlık Ticaret Hayatım 18 Cenaze 19 Sıcak ve Bebek 20 Biz Niye Böyleyiz? 21 Beşiktaş'ta Meyhane 22 Hatıra Defteri 1 23 Bir Bayram Daha 24 Fırtına 25 Rastignac'm Odası 26 tik Günün Sabahı 27 Şair Beyoğlu'nda 28 Vakit Geçirmek îçin 29 Hatıra Defteri II 30 iki Müziksever 31 Uyanış? 32 B ir Tüccarın 33 Yüreğin Sesi 34 Ziyafet 35 Hep Aynı Sıkıcı Tartışmalar 36 Adaya Gidiş 37 Ray Döşeniyor 38 Son Akşam 39 Sonbahar 40 Ankara 41 Bir Cumhuriyet Kızı 42 Milletvekilinin Evinde 43 Devlet 44 Milletvekilinin Umutları 45 İnkılâpçı Yazarla 46 Türkçüler Arasında 47 Sıkıntı

155 162 169
176

183 192 197 205 213
2 2 1

....

Dertleri

228 237 243 249 260 265 272 277 284 288 295 304 316 321 327 333 340 347 354 361 368 374 382 395 403 413 420

48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62

Milletvekili Mutsuz Aile, Ahlâk, vb Gene İstanbul'da Yolculuk Hâlâ Ararken Gençlerle Zaman ve Gerçek İnsan Sünnet Sorgu Denizanaları Bir Pazar Yıkılış? Hatıra Defteri III Curcuna Her Şey İyi

426 434 442 448 452 463 469 474 482 491 302 509 518 527 532 539 541 548

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SONSÔZ 1 Bir Gün Başlıyor 2 Nişantaşı'nda Apartman

3 Abla 553 4 Bir Arkadaş 560 5 Telefon 569 6 Yemek 575 7 Birlikte 582 8 Eski Defterler 589 9 Hayat-Sanat 597 10 Zamanın Akışına Övgü.................................................................604

I

SABAH
"Geceliğin kolu da, sırtım da... Bütün sınıf da... Çarşaflar da... Of, of, of, bütün yatak da sırılsıklam! Evet, her şey sırılsıklam ve ben uyandım!" diye mırıldandı Cevdet Bey. Her şey az önce gördüğü rüyadaki gibi sırılsıklamdı. Yatağında homurdanarak döndü, rüyayı hatırladı ve korktu. Rüyada, Kula'daki sübyan mektebinde hocanın karşısında oturuyordu. Başını ıslak yastıktan kaldırıp doğruldu. "Evet, hocanın karşısında oturuyorduk. Bütün okul diz boyu suya gömülmüştü," diye söylendi. "Niye gö­ mülmüştü?" Çünkü okulun tavanı akıyordu. Tavandan akan tuzlu sular benim alnımdan ve göğsümden dökülüyor, bütün odaya yayılıyordu. Hoca da değneği ile bütün sınıfa beni gös­ teriyor, "Hep bu Cevdet'in yüzünden," diyordu. Hocanın değneğiyle kendisini nasıl gösterdiğini, bütün arkadaşlarının dönüp suçlayarak ve küçümseyerek kendisine nasıl baktıklarını, kendisinden iki yaş büyük ağbisinin de herkesten çok kendisini küçümsediğini gözünün önünde canlandırınca ürperdi. Ama gözünü kırpmadan bütün sınıfı bir solukta falakadan geçiren, bir tokatla bir oğlanı bayıltan hoca, bir türlü gelip tavandan akan sular için kendisini cezalandırmıyordu. Cevdet Bey, "Herkesten başkaydım, yalnızdım, beni küçümsüyorlardı," diye düşündü. "Ama hiçbiri gelip bana dokunmaya cesaret edemiyor, sular da bütün okulu döktürüyordu!" Korkunç rüya bir anda neşeli ve hoş bir anı oluverdi: "Ben başkaydım, yalnızdım, ama beni cezalandıramıyorlardı." Bir kere okulun damına çıkıp, kiremitleri
11

1

kırdığını hatırlayarak ayağa kalktı. "Kiremitleri kırmıştım. Kaç yaşındaydım? Yedi yaşındaydım. Şimdi otuzyediyim, nişanlandım, yakında evleneceğim." Nişanlısını hatırlayınca heyecanlandı. "Evet, yakında evleneceğim, sonra... Aman hâlâ oyalanıyorum! Geç kaldım!" Vakti anlamak için önce pencereye koştu, perdelerin arasından dışarıya baktı. Dışarıda tuhaf bir ışık ve sis vardı. Güneşin doğduğunu anladı. Sonra bu eski alışkanlığına kızarak dönüp, saatine baktı: Alaturka yarım. "Aman, aman geç kal­ mayayım!" diye söylenerek helaya koştu. Yıkanıp temizlenince neşesi daha da arttı. Tıraş olurken gene rüyayı düşündü. Sonra Şükrü Paşa'nın konağına gideceğini hatırlayıp, o yeni ve temiz pantolonla ceketi, yakası kolalı kartonlaşmış gömleği ve zarif bulduğu kravatı taktı. Başına nişan töreninden önce kalıplattığı fesini oturttu. Küçük masa aynasında kendini seyretti ve istediği gibi olduğuna karar verdi, ama gene de içinde bir hüzün uyandı. Bütün bu şık kıyafette, nişanlısının konağına gideceği için telâşlanmasında gülünç birşeyler ol­ malıydı. Bu küçük ve zararsız hüzünle perdeleri açtı. Sis Şehzadebaşı Camii'nin minarelerini örtmüş, ama kubbeyi gizleye­ memişti. Yan bahçedeki çardak her zamankinden daha yeşildi. "Sıcak bir gün olacak!" diye düşündü. Çardağın altında bir kedi ağır ağır yalanıyordu. Cevdet Bey bir şey hatırlayarak pencereden uzandı ve gördü: Kupa arabası da gelmiş, evin önünde durmuştu. Atlar kuyruklarını sallıyorlar, Cevdet Bey'i bekleyen arabacı kapının önünde sigara içiyordu. Cevdet Bey hatırladığı sigara paketini ve çakmağını, cüzdanını ve bir kere daha baktığı saatini ceplerine yerleştirerek odadan çıktı. Merdivenleri her zamanki alışkanlığıyla gürültüyle indi. Gene her zamanki gibi, gürültüyü duyan Zeliha Hanım merdivenlerin eşiğinde onu gülümseyerek karşıladı ve kahvaltısının hazır olduğunu söyledi. Cevdet Bey somurtmaya çalışarak: "Vaktim yok Zeliha Ha­ nımcığım," dedi. "Hemen çıkıyorum!" Yaşlı kadın üzüntüyle: "Bir şey yemeden hiç olur mu?" dedi. Cevdet Bey'in yüzündeki kararlı anlatımı görünce mutfağa koştu. Cevdet Bey kadının arkasından sıkıntıyla baktı, ama dışarı
12

çıkamadı. Evlendikten sonra ondan nasıl kurtulacağını düşündü. Çok uzak bir akraba olan bu kadınla, burada, ana-oğul gibiydiler. Dokuz yıl önce, bu evi satın aldığında, Haseki'de ondan çok daha yakın akrabaları olmasına rağmen, hayatına daha az karışacağını düşünerek bu kadını yanına almıştı. Kimsesiz ve yoksul olan kadın ev işlerini görmek, yemekleri hazırlayıp etrafa çekidüzen vermenin karşılığında dört odalı küçük ahşap evin ilk katında kalıyordu. Cevdet Bey, kadının iyice yayılıp yerleştiği bu kata durduğu yerden bakarken, "Yanımdan ayrılmaya onu nasıl razı edeceğim?" diye düşündü. Onu evlendikten sonra yanına ala­ mazdı, çünkü tasarladığı evlilik hayatında böyle bir kadının yeri yoktu. Tasarladığı evlilik hayatı, ev işlerini gören insanlarla ilişkisinin, efendi-hizmetçi ilişkisi olması gerektiğini hissettiriyor, buradaki ana-oğul ilişkisinin bu hayata uymayacağını seziyordu. Galiba, Zeliha Hanım da bunu bildiği, Cevdet Bey'in yakında evlenip Halic'in öte yakasına taşınacağını, bu evin satılacağını öğrendiği için, son zamanlarda daha titiz ve daha gayretkeş olmuştu. Mutfaktan elinde bir tabakla çıkıp koşarak geldi. "Bir kahve yapsaydım sana, oğlum. Şimdi hemen..." "Hiç vaktim yok, hiç vaktim yok!" dedi Cevdet Bey. Tabaktaki, şu başlayan gün kadar neşeli, vişneli ekmeği gülümseyerek aldı. Kadına teşekkür ederek bir kere daha gülümsedi. Kapıdan çı­ karken, kadına sevgiyle değil, onu bırakmak zorunda kaldığı için acıyarak gülümsediğini anladı ve rahatsız oldu. Bir şey söylemiş olmak için döndü: "Akşamüzeri belki geç kahrım," dedi, ama vicdanındaki yükü hafifletemedi. Arabaya doğru yürürken rüyasını hatırladı: "Ben başkayım, böyleyim, ama kimse beni cezalandırmıyor!" Biraz rahatladı. Ama arabacıyı görünce bir an keyfi kaçar gibi oldu. Çünkü arabacı, müşterilerinin özel hayatını iyi bilen bütün arabacılar gibi, "Ah seni gidi seni, senin bütün gün nerelere gittiğini, neler yaptığını, içinden neler geçirdiğini biliyorum!" diyen bakışlarla kendisini süzüyordu. Cevdet Bey ona da neşeyle gülümsedi, hatırım sordu. Sirkeci'ye dükkâna gideceğini söyleyip arabaya oturdu ve reçelli ekmeğini ısırdı. Araba sallanarak Vefa'nın ahşap evleri arasından hareket etti. Cevdet Bey, bü mahallede olduğundan daha da gösterişli gözüken
13

bu kupa arabasını, nişan ve düğün törenleri sırasında gerekeceğine inandığı için üç aylığına kiralamıştı. İki ay önce, Şükrü Paşa'nın kızını kendisine vermeye razı olduğunu öğrenir öğrenmez, böyle gösterişli arahalann kiralandığı Feriköy'deki ahıra gitmiş, pazarlık etmiş, üç aylığına arabacıyla anlaşmıştı. Alacağı paşa kızının evine sıradan bir kira arabasıyla gitmek istemiyordu, ama sürücüsü ve ahır masraflarıyla iyice pahalıya oturan bir arabayı da satın almak ticari hesaplarına uymuyordu. Çok sevdiği vişne reçelli ekmeği ısırırken, "Ama bu arabayı da üç aydan fazla tutmam aptallık olur!" diye düşündü. "Çünkü kirası çok! Bu kirayı vereceğime saün alırım daha iyi... Ama satın alırsam dükkân için gereken bazı harcamaları yapamam. Ne yapmalı? Bu evlilik bana çok pahalıya oturuyor, ama şarttı..." Evliliği, yıllardır hayâlini kurduğu yeni hayatını, satın alacağı evi, kuracağı aileyi, iki kere yüzünü gördüğü nişanlısını hatırlayınca neşelendi. Bazılarının böyle gösterişli, kibar arabası tutanları küçümsediğini aklından geçirdi, ama neşeli olduğu için buna aldırış etmedi. Reçelli ekmekten bir ısırık daha aldı. "Böyle şeylere aldırış edecek olsaydım tüccar olamazdım!" diye rlüşündü "Böyle şeylerden korktukları, çekindikleri için zaten hiçbir Müslüman tüccarlığa cesaret edemiyor... Ben aldırmam! Peki hanım bir araba isterse ne olur?" Nişanlısını ve gelecekteki hayatını düşününce gene keyiflendi. İki kere gördüğü o kızdan, Nigân'dan "hanım" diye sözetmek hoşuna gitti. Yokuş aşağı inen arabayla birlikte hafif hafif sallanıyordu. "Eğer dükkân ve şirketin hesaplan buna izin verirse bir araba da satın alıveririm, canım!" diye mı­ rıldandı ve ekmeğin son lokmasını da ağzına tıkıştırdı. Sonra, yiyeceği bitince boşalan eline hüzünle bakan bir çocuk gibi, parmaklarına baktı: "Bu evlilik de elde avuçta ne varsa götürecek galiba," diye düşünerek kederlendi. Araba Babıâli yokuşundan aşağı inmiş, ara sokaklara sapmıştı. Sis açılmış, o tuhaf ışığın yerine her zamanki parlak ışık ycrleşmişti. Cevdet Bey yaz güneşinin şimdiden ısıttığı arabada pişiyordu. "Çok sıcak bir gün olacak! Bugün ne yapacağım? Dükkânda işleri çabuk bitirmem lâzım! Belki ağbimi gider görürüm!" Beyoğlu'nda bir pansiyonda hasta yatan ağbisini hatırlayınca canı sıkıldı. "Sonra Fuat Bey ile yemek yiyecektik. Selanik'ten gelmiş... Öğleden sonra Nişantaşı'na, Şükrü Paşa'nın H

konağına gideceğim!" Nişanlısını üçüncü defa görebilme umuduyla heyecanlandı. "Sonra, tellalın bulduğu o eve bir daha bakarım." Nişantaşı ya da Şişli'de evlendikten sonra oturacağı bir ev satın almaya karar vermişti. "Sonra dükkâna dönerim. Yazık, bugün dükkânda fazla bulunamayacağım... Bugün ne? Pazartesi!" Parmaklarıyla hesapladı. Üç gün önce Abdülhamit'e cuma selâmlığında bomba atmışlardı. Ondan iki cuma önce de nişanlanmıştı. "Onyedi gün önce nişanlandım!" diye düşündü. Araba dükkânın önünde durdu. Dükkânı görünce arabanın sallanması ve uyku mahmurluğuyla aklında bütün aleviyle parlamayan hesaplar, birden yanmaya başladı: "Boya siparişleri için mektup yazılmadı. Bozuk çıkan o lambaları kime satabilirim? Eskinazi borcunu bugün de ver­ mezse ona diyeceğim ki..." Dükkânın eşiğinden adımını atıyordu: "Bismillahirrahmanirrahim! Eskinazi'den ikiyüz lira fazla ister, uygun görürse borcunu bir ay ertelerim..." Çıraklardan birine başıyla sert bir selâm verdi. Çalışkan ve tok gözlü olduğu için sevdiği ötekine gülümsedi. Sonra sert selâm verdiği dalgacıya dönerek: "Oğlum, benim kahvemi söyle!" dedi. "Bir de poğaça al ba­ kayım bununla!" Her sabah yaptığı gibi hızlı ve sinirli adımlarla arkadaki masaya gidip oturdu. Sağına soluna suçlayacak bir şey arıyormuş gibi baktı. Sonra, her sabah olduğu gibi gene Moniteur D'Orient gazetesinin masasının üzerine konduğunu görerek rahatladı. Her sabahki alışkanlığıyla önce tarihe baktı: 24 Juillet 1905 11 Temmuz 1321, pazartesi. Sonra başlıklara göz gezdirdi. Bomba olayı ile ilgili son gelişmeleri öğrendi. Rus-Japon savaşı hakkında yazılanları okudu, ama bunlara ilgi duymadı. Hemen sayfayı çevirip borsa haberlerine bakmaya başladı. Burada kendisini heyecanlandıran bir iki habere rastladı. Sonra birkaç ilgi çekici ilânı okudu: Demir tüccarı Dimitri deposunu satıyordu; güç durumda olmalıydı. Kendisi gibi elektrik ve nalburiye ile uğraşan Panayot da yeni mallarını tanıtıyordu. Cevdet Bey de bir ilân vermeye karar verdi, sonra caydı. Odeon'da yeni bir gösteriye başlayan bir tiyatro topluluğunun ilânını okuyunca, ağbisini hatırlayarak irkildi. Ağır hasta olan ağbisinin sevgilisi bir Ermeni
15

tiyatro artistiydi. Cevdet Bey ağbisini unutmak için gelen poğaçayı yedi, kahvesini içti ve bir makaleyi ağır ağır okumaya başladı. Bu gazeteyi her okuyuşunda yaptığı gibi, bilmediği Fransızca kelimeler için hayıflandı. Sonra her Fransızca okuyuşunda yaptığı gibi, bu dili öğrenmek için nasıl çaba harcadığını, özel hocaya verdiği paraları, özel hocayla birlikte okudukları kitaptaki aileyi, yalın cümlelerle günlük hayatı anlatılan o güzel Fransız ailesi gibi bir aile ve eve duyduğu özlemi hatırladı. Bunları hatırlamak, özellikle o Fransız ailesinin günlük hayatına benzer bir hayatı kuracağını, günün ilk sigarasıyla dumanlanmış aklında can­ landırmak çok hoştu. Makalenin yarısmdayken fazla vakit kaybettiğine karar verdi. Bütün öteki tüccarlar aldığı, ticaret hayatını iyi yansıttığı ve Fransızcasına yararı olduğu için okuduğu Moniteur D'Orient'i bir kenara bırakarak ayağa kalktı. Poğaça bitmiş, kahve ve sigara içilmiş, gazeteye vakit ayrılmıştı. Şimdi kendini işlere vermek için gereken gerginliği, gücü ve dengeyi duyuyordu. Ticaret hesapları aklında ne sabahın ilk dakikalannda olduğu gibi zayıf ve alevsiz, ne de az önce olduğu gibi cayır cayır yanıyordu. Hesaplar ve dertler, bir tüccarın aklında nasıl yanmalıysa öyle; sakin, ama güçlü ve denetim altına alınmış bir yangm gibi yanıyordu. Cevdet Bey, "Evet, şimdi ilk iş Sadık ile şu hesaplara bir daha bakmak olmalı!" diye düşündü. Sadık şirketin genç muhasebecisiydi. Gençti, Cevdet Bey'den on yaş küçüktü, ama şimdiden onun kadar gösteriyordu. Cevdet Bey dükkânın asma katına çıkarak, onunla bir süre konuştu. Perşembe gününe kadar gelecek paralarla, ödenecek borçlar arasındaki küçük farkı öğrendi ve Eskinazi'den gidip borcunu istemeye karar verdi. Sonra, aşağıya, tezgâhtarların arasına indi. Burada baştezgâhtar sayılabilecek orta yaşlı bir Arnavut'la bir süre konuştu. Ona üzeri boya kutularıyla, lambalarla, öteberiyle dolu olan bir masayı göstererek, müşterinin her zaman düzenli ve boş bir tezgâh görmekten hoşlanacağını söyledi. Ama Arnavut tezgâhtar, kendisini anlamıyor, bu düzenin çok daha etkili olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bunun üzerine, Cevdet Bey tezgâhın arkasına geçti, herkesi azarlayan bakışlarla orayı burayı düzeltti, örnek olsun diye de, bir müşteriye baktı. Bu alçakgönüllü ha16

reketinin çalışanlarda saygı ve utanç uyandırdığını görünce kendi masasına döndü. Bütün dükkânı gören masasına oturunca boya siparişleri için gereken bir mektubu yazmaya karar verdi. Mektubu aceleyle ve alışkanlıkla yarısına kadar yazdı, sonra, artık bu işleri tutacağı bir kâtibe bırakmasının doğru olacağını düşündü. Ama yeni bir "kâtip de yeni bir masraf kapısı demekti. "Üstelik tam da evliliğe bu kadar para dökerken!" diye düşündü. Bu sırada, dükkândan ikıyüz adım ötede olan deponun bekçisi geldi ve yeni gelen büyük lamba sandıklarını, hamalların bir türlü içeri sokamadıklarını, birşeyler kırıp dökmelerinden korktuğunu söyledi. Cevdet Bey sıkılarak ayağa kalktı. Aşağı yukarı yürüdü ve sandıkların teker teker açılıp boşaltılmasını öğütledi. Lambalar trenle Anadolu'ya yollanacağına göre, bu çok saçma bir şeydi, ama başka yolu da yoktu. Cevdet Bey depo bekçisini savdıktan sonra mektubu bitirdi ve vakit ve para sıkıntısıyla dertlendi. Bozuk çıkan lambaları kime satacağını düşündü. Bu konuyu zekâsına ve dostluğuna güvenebildiği tüccar arkadaşı Fuat'a sorabileceğini düşündü. Sonra telâşla saatine baktı, ikibuçuğa yaklaştığını gördü. Eskinazi'ye gitmek için dükkândan çıktı.

MÜSLÜMAN VE TÜCCAR"

2

Dükkândan çıkar çıkmaz, günün ilk dertlerini atlattığını, bunu yapmak için fazla bir güç harcamadığını ve her şeyin her zamanki gibi yolunda olduğunu hissederek sevindi. Bir ağacın altında, başka bir arabacıyla gevezelik eden arabacıya görünmeden, Sultanhamam'a doğru yürüdü. Eskinazi'nin dükkânı altıyüz adım ötedeydi. Ona söyleyeceği sözü, borcunu erteleme karşılığında isteyeceği fazlayı, bunu ona nasıl anlatacağını tasarlamaya başladı. Bir yandan bunu tasarlıyor, bir yandan da Sirkeci'nin öteki tüccarlarını, tanıdık yüzleri selâmlıyordu. Onu gören tüccarlar, aralarına giren bu Müslüman'ı şaşkınlık ve ilgiyle izlediklerini gösteren bakışlarla gülümsüyorlardı. Bakışlar Cevdet Bey'e
17

Bütün bu Yahudi. Rum ve Ermeni tüccarları arasında kendini çok yalnız hissediyordu." Ceplerini aradı. Onların içinde yalnızım. kendini avutmadı. çok çalıştım!" Köşedeki şurupçuyu görünce sevindi. Sonra birden hüzünlendi. Onların içinde de en zengini benim. "Benim gibi hem zengin bir tüccar. "Böyle herkesten başka olmak için ne yaptım?" diye düşündü. Eskinazi'nin dükkânına üç-beş adım kala çoğunluğu Yahudi ve Rum olan bu tüccarlardan biri onu görerek dükkânının içinden seslendi: "Ooo. Caddenin kalabalığı ve harekelin hüznünü dağı­ tacağına inanıyordu. Herkes birlikte. nasıl biri olduğumu çok iyi bili­ yorum!" diyen bakışlarla selâm veriyordu. "Çok çalıştım. "Benim hakkımda ne düşündüğünüzü. "Evlendikten sonra hanım bu işleri yoluna kor!" diye düşündü. "Sonunda da kazandım. Mahmutpaşa'da. Geldiği yoldan değil. Cevdet Bey de onlara. Eskinazi'nin inşaat malzemesi ve ev eşyası sattığı dükkânına girer girmez." Sıcaktan ve üzerindeki ağır elbiselerden terliyordu.. Biraz rahatlar gibi oldu ve bütün sı­ kıntısının şu korkunç yaz sıcağından kaynaklandığına karar verdi. çünkü onların arasında bir taneyim!" diye düşünüyordu. bugün çok şıksınız!" Cevdet Bey de ona şakadan anlayan ve hoşlanan bir insan ol­ duğunu göstermek için: "Ben her zaman sıkımdır! " dedi. Işıkçı Cevdet Bey. Alnımdan ter akıyordu. ." Bir bardak vişne şurubu isteyip içti. ben tek basmaydım. ama hemen bu şıklığının özel bir nedeni olduğunu hatırlayıp kızardı. Yürüyor. patronun dükkânda olmadığını anlayıp sinirlendi.. "Canım sıkıldı. bir şu Fuat Bey'in yeni açtığı dükkân. Başka hiçbir şey düşünmeden yalnızca dükkânımı ve işlerimi büyütmeyi amaçlayarak. ortadaki dağınık ve laubali havadan."Bakalım bu fesli tüccar aramıza girecek mi? Senin cesaretini ve kararlılığını beğeniyoruz!" diyordu. anacaddeden geçerek dükkânına dönmeye karar verdi. ama evlilik ve tasarladığı aile hayatı da. Rüyayı hatırladı: "Rüyada da öyleydim. Cevdet Bey. bir an. hem Müslüman olan kaç kişi var? Bütün şu Sirkeci'de. Eskinazi'nin yazları Büyükada'da geçirdiğini hatırladı. Çıraklardan biri sis yüzünden ada vapurunun geciktiğini söyledi. bir de Ethem Pertev'in eczanesi var. sabah yanma mendil almayı unuttuğunu anladı. çırakların neşesinden. bir şu Selanikliler'in sokak içindeki manifaturacı dükkânı.

" Çocukluğunu ve ilkgençliğini hatırladı. Cevdet'e ağbisinin nasıl olduğunu." dedi ve yarım yamalak bir selâm verip Sirkeci'nin kalabalığına karıştı.. Babası Osman Bey ise bu zekâyı annelerinden aldıklarını söylerdi. Nusret kendisine kalan her şeyi Cevdet'e bırakmış. önce Nusret'i hatırlatan Cevdet'i görünce neşelenmiş. ağbisi Nusret'in de çok zeki olduklarını söylerdi. bu çok zeki ve babanın çok sevdiği anne.. Babası Kula'da küçük bir memurdu. kendisi de Haseki'de bir oduncu dükkânı açmıştı. Hocaları Cevdet'in de. Cevdet Bey rü­ yasında gördüğü sübyan mektebini burada okumuştu. birdenbire baba ölüverince. Paris'e kaçmış. birkaç yıl sonra da Sirkeci'deki dükkâna taşınmıştı. "Vay Cevdet. Nusret Askeri Tıbbiye'ye girmiş. hastalığının geçip geçmediğini sordu.. istanbul'a gelmiş. Aynı yıl anne ölmüş. Yirmibeş yaşında Aksaray'da küçük bir nalbur dükkânı açmış. Ağbisi hakkında başka şeyler de sordu ve öğrenmek istediği şeyleri öğrendikten sonra. Sonra babası terfi edip Akhisar'a gitmişti. "Ticaret! Ticaret yapıyorum!" diye düşündü Cevdet Bey. Yazları Akhisar'ın çevresindeki çekir_deksiz üzüm bağlarında. "Onun gibi askeri doktor olamazdım ki!" diye 19 . ama vermemişlerdi. sonra karşısındakinin bambaşka biri olduğunu anlayarak kaşlarını çatmıştı. Bunun üzerine baba istifa etmiş. sonra de­ posunu Aksaray'a taşımıştı. Baba karısını hastaneye yatırabilmek için İstanbul'da görev istemişti. anne değil. nasılsın bakalım?" Ağbisinin askeri tıptan arkadaşı Doktor Tarık'tı. oduncu dükkânına ve hep hasta olan anneye bakmak Cevdet'e düşmüştü. ticaret.. Burası demiryolu üstünde olduğu için zengince bir kasabaydı. küçümseyerek gülümsediğini hiç saklamaya çalışmadan: "Peki sen ne yapıyorsun? Gene ticaret ha. Cevdet yirmi yaşına kadar Haseki'de odunculuk ve kerestecilik yapmış. Vefa'daki evi satın almıştı. ertesi yıl Cevdet Haseki'deki akrabalarla bütün ilişkilerini koparmış. Cevdet burada da rüştiye mektebinde okumuştu. Bir yıl sonra. Dükkânına doğru yürüyordu. Ağbisinin bütün arkadaşları gibi. incir bahçelerinde yalnız gezinirdi. bir gün hastalanmıştı. altı ay sonra da. Sonra.Sonra birisinin kendisine seslendiğini duydu. anneyi hastaneye yatırmış. "Ne yapsaydım yani? Onun gibi bir askeri doktor olamazdım ki.

ne yapayım. Belediyenin ve Şifket-i Hayriye'nin bütün lambalarını satın alma ayrıcalığını elde ettikten sonra. "Benim dükkânım!" diye mırıldandı. Bu lamba işinden sonra dükkânı ve şirketi dört misli büyütmüştü. oradaki akraba eş-dost çevresini. ama başarısını gölgelemiyordu. Biraz korkak olsaydım hâlâ Haseki'de küçük bir oduncu olurdum!" Haseki'yi. Önce kim olduğunu hatırlayamadı.. beş yıl önce elde ettiği lamba işi olduğunu düşünüyordu. Bu biraz sıkıcı bir anıydı. Kupa arabası ağacın dibine çekilmişti.. ne yapayım." Sabah merdivenlerin eşiğinde kendisine bakan Zeliha Hanım'ı hatırladı: "Ne yapayım. "Sadık ile hesapları bir daha konuşayım. Depoya gidip orada ne olduğunu da görmem lâzım..yeniden düşündü. Bu başarısını hatırlayınca keyiflendi. belirsiz bir şeyden utanarak 20 . Saat kaç? Hiç de vakit yok!. "Bana ticaretin yolu gözüktü. Kimse beni cezalan­ dırmıyor.. kimsenin cesaret edemediği şeyi yaptım. Üzerinde onu her zaman koruyan.. Şehreminliğinde herkese rüşvet dağıtmıştı. Ben de bu yolu zorladım. Onlarla birlikte ticaret hayatı yürü­ müyordu. "Matmazel Çuhacıyan?" diye düşündü Cevdet Bey." Uzaktan dükkânını gördü. Kapının eşiğinden adımını atarken. Sonra şu bozuk lambaları ne yapacağımı düşüneyim. ama ikisine de niyeti vardı.. Cevdet Bey rüyasını hatırlayarak neşelendi: "Eh. "Onlardan kaçtım. En büyük başarısının odunculuktan bu dükkâna geçmek değil. ticaret çevrelerinde "Işıkçı Cevdet Bey!" diye anılmaya başlamıştı. ne istiyor?" Bir küçük çocuk elindeki zarfı uzatarak: "Bunu Matmazel Çuhacıyan gönderdi efendim! " dedi. mahalle hayatını hatırlayınca sıkıldı. hayat bu işte!" diye söylendi. Kim bu çocuk. görünmez bir zırh varmış gibi rahat ve yıkılmaz hissediyordu kendini. daha oğullan da yoktu. Şimdi her şeyi kırıp dökerler. Tuhaf. Dükkânının üstündeki yazıyı gördü: CEVDET BEY VE OĞULLARI İTHALAT-İHRACAT-NALBURİYE Daha ihracata başlamamıştı. "Eskinazi'den de parayı alamadık!" diye düşündü..

birkaç da kararsız bulut yerleşmişti. Zarfı açtı." Cevdet Bey: "Çok hasta ha. onların da şaşkmlaştığını anladı. arabacı köprüden geçiş ücretini ödüyordu.. Uzakta. yandan çarklı bir vapur. Köprünün orta yerinde koca şapkalı. Sabah sisi dağılmış. çünkü ağbimden başka hiçbir yakınım yok! Kimsem yok!" Eskinazi'nin dükkânından dönerken kapıldığı duyguya yeniden kapılmak istemediği için başka şeyler düşünmeye karar vererek. Araba yeniden hareket etti. Cevdet Bey araba hareket ettikten sonra telâşını biraz olsun gemleyebildi. Acele gelip görürseniz çok sevinecektir. "Anneme de böyle olurdu.. "Kardeşim ölüyor. Yanındaki manavın şeftalilerine sinekler konuyordu. gemi leşleri. "Sakin olmam lâzım!" diye söylenerek arabaya bindi." diye mırıldandı. Bu sabah kendine gelir gibi oldu. Suhulet. her zamanki yerinde bağırıyordu.. "Belki de olmuyordur. Köprünün Haliç köşesindeki limonatacı. "Ağbim ölüyor!" diye düşündü. Dün akşam kendisini kaybetti. iri yapılı bir adamla. Araba Galata Köprüsü'nün başında durmuş. yan yatmış tekneler. "Benden gene para sızdırmak istiyorlar. Oysa hiçbir şeye vaktim yok!" Cevap bekleyerek suratına bakan çocuğu görünce birden utandı: "Belki çok kötüdür? Aman neler düşünüyorum! Nasıl bir insan oldum?" Dükkânın içinde sinirli sinirli yürüdü. pencereden dışarı baktı. denizci elbiseleri giymiş çocuklarının da iki yandan ellerini 21 . Telâşla Arnavut tezgâhtarla ve muhasebeci Sadık ile konuştu. Lütfen bu mektubu yazdığımı ona söylemeyiniz. Rahmetli anneme de böyle olmaz mıydı? Telâşlandım. paslanmış dubalar gözüküyordu. Sonra kadının.. okudu: "Cevdet Bey. yüzünü saklamayan bir kadın denize bakıyor. Haliç'ten Marmara'ya açılıyordu. çok hasta!. Kasımpaşa Tersanesi'nin önünde." Bir daha bahşiş verip çocuğu savdı.. köprünün üzerine pırıl pırıl bir gök. Belki de ufak bir buhrandır bu. Arabacıya Beyoğlu'na gideceğini söyledi.. Boş sözler söylediğini.. ağbisinin Ermeni sevgilisi olduğunu hatırlayarak telâşlandı." Zarfı cebine koydu. ama gene çok perişan. Cevdet Bey'in tanıdığı.kızardı. Hiç beklemediği bir telâşa kapıldığını farketti. ama sonra ölmezdi. Çocuğa bahşiş verdi. ağabeyiniz Nusret çok hastadır.

Annesinin bir iyileşip bir kötüleşen hastalığı yıllar sürmüştü. "Peki niye ona bunu söylememi istemiyor? Çünkü. o kadar kötü değildi. O zamanlar daha Sirkeci rıhtımı yapılmamıştı. Paris'te ortaya çıkmıştı. Her gidişinde onunla biraz konuşur. bü yüzden kardeşini görmek istemiyor. Sahilbent de köprüye yanaşıyordu. 22 . bu mektubun kendisinden para sızdırmak için bir düzen olduğunu düşündüğünü hatırlayarak utandı.. Ama kü­ çümsemesine rağmen. ağabeyim bana haber vermesine karşı çıkmıştır!" Ağbisi. durum demek ki. ondan para alıyor.tutuyorlardı. "Böyle bir aile!" Sırık hamalları koşarak. Yirmi yıl önce!" diye düşündü Cevdet Bey ve buraya ilk ağbisiyle geldiğini ha­ tırlayarak korktu. gelip geçen gösterişli arabaları seyretmişti. karşılıklı oturmanın ikisine de ağır geldiğini çok iyi bildiği için kardeşine seyrek gidiyordu. eğer hâlâ böyle küçük şeyleri düşünüyorsa. Cevdet Bey'in rahmetli annesi gibi ağbisi de veremdi. İstanbul'a ilk geldiği aylarda Cevdet Bey de gelmişti buralara. Cevdet Bey bunu hissettiği. fesli ve kravatlı er­ keklerin yanından geçtiler. Ağbisini çok seven bu kadın. bir türlü kurtulamadığı şu hastalıktan sıynlabilmesi için hastaneye yatmasının şart olduğunu söyler.. Cevdet Bey bir zarfa koyduğu parayı bir köşeye bırakır çıkardı. İlerdeki bir direğin dibinden iki fesli erkek de bu aileyi seyrediyordu. "O zamanlar. Cevdet Bey "Böyle bir aile!" diye düşündü. bir doktor olarak bunu çok iyi bildiğini tekrarlar. hem de her seferinde daha ağır sözler ve hakaretlerle Cevdet'i yerin dibine geçirmeye çalışıyordu. rahmetli annesinin hastalıklarını karşılaştırmaya başladı. onu her görüşünde hem kendisi yerin dibine geçiyor. Cevdet Bey'in tanıdığı bir başka gemi. düşüncelerinden hoşlanmıyor. Denizi ve köprüleri. Az önce. Ermeni kadından gelen mektubu cebinden çıkarıp dikkatle bir daha okudu. Cevdet Bey Ermeni kadından gelen mektubu bir kere daha okuduktan sonra ağbisiyle. Cevdet'in hayatından. sonra bir süre karşılıklı susarlar. Parmaklıklara yaslanmış çocuklar gemiye bakıyorlardı. Ağbisinin hastalığının ilk belirtileri de üç yıl önce. Kadın bu mektubu yazdığını Nusret'e söyle­ mesini istemiyordu. ağbisi hastanelerin insanları yalnızca mezara götürmek için yapıldığını. bu tuhaf kargaşayı. onu küçümsüyordu.

"Çünkü o bir Jöntürk olduğunu söylüyor!" Cevdet Bey'in ağbisi Nusret. gene sabah kapıldığı yalnızlık duygusuna kapıldı. kale. Annesi ince yapılı ve zayıftı. kaydırak oynarlardı. galiba çok hırçın ve kavgacı olduğu için. yolu tıkamıştı. insanları seyrettik Ünlü berber Petro'nun dükkânından şapkalı biri çıkıyordu. Hıdrellez'de kırlara çıkar. İlerde. Akhisar'ın bahçelerini hatırlamak istedi. Rüyada okul arkadaşları arasında kendisine en kötü bakan. bahçeler vardı. kuzu ve helva yerlerdi. "Geçmiş zaman!" diye mı­ rıldandı Cevdet Bey. Avunmak için çocukluğunu. söylenen her şeyi yapardı. bir lando yan dönmüş. çevresindekileri mutsuz etmişti. Gümüş ve kristal eşya satan Decugis'in camekânı pırıl pırıldı. Cevdet Bey bakkal Dimitrokopulo'nun tabelasını görünce. o kendisini ne kadar küçümsese. İleride Lebon Pastanesi vardı. Cevdet Bey uzanıp baktı. Sonra. Annesi doktorların öğütlerini dikkatle uygular. "Ne onlarla olabiliyorum. oradan oraya sürülmüş. gelin alması oynarlar. sonra birkaç yıl Anadolu ve Filistin'deki askeri hastanelerde çalışmış. ağbisini sevdiğini. "Bari ağbim iyi olsa. "Evet. ne kadar azarlasa ona kızamayacağını anladı... Veliaht Reşat Efendi'nin terzisi olduğu söylenen Botter'in vit­ rinine. "Beni niye küçümsüyor?" diye düşündü. Askeri Tıbbiye'yi yüzbaşı rütbesiyle bitiren Nusret. Beni küçümsemese. Çünkü kendisi de doktordu. tabelaları okudu. Üstelik alkolikti ve her şeye karşı çıkmak gibi kötü bir huyu vardı. Bugün niye böyleyim ben?" Bu sefer rüyayı kötü. Ağbisi de çok zayıftı. Çocukluğunu hatırladı: Birlikte ağbisi ve arkadaşlarıyla ceviz. iki Hıristiyan kadın bakıyordu. Araba Tünel'e çıkmış Galatasaray'a doğru ilerliyordu. Akhisar'ın çevresinde bağlar. Sıkıntıyla çevresini inceledi. korkunç bir gün olarak hatırladı. Paris'ten döndükten sonra Cevdet Bey onu görünce korkmuştu. iki yıl Haydarpaşa Hastanesi'nde staj yapmış. Cevdet Bey. Sonra birden gözlükçü Verdoux'nun dükkânı önünde durdu. ne ötekilerle!" diye düşündü. Cevdet 23 . Araba yeniden hareket etmişti. kendine dikkat etmemiştir!" diye mırıldandı. Kızlar iki takıma ayrılır. Jöntürklüğü birinci Paris yolcu­ luğunda öğrenmişti. Ama ağbisi doktorlarla alay ederdi. en küçümseyen de ağbisiydi. her şeyden şikâyet etmiş.Annesi bütün hastalığı boyunca söylenmiş. türküler söylerlerdi. Ağbisi de öyleydi.

ama sonra şöyle düşündü: "Benim hayatta sorumluluklanm. Nusret'in saatlerce okuduğu söyleniyordu. Nusret bu yolculuğa kabına sığamadığı için çıkıyordu. karısını boşadığını. ar24 3 . saygıyla kenara çekilip gözünün ucuyla kapının önündeki arabaya baktı. güvenilir biri olarak gördüklerini de biliyordu. iki kadı. işsiz ve aç kalınca da İstanbul'a döndüğünü düşünüyordu. tarihçi Murat Bey'in Fransız Ihtilâli'ni ballandırarak anlattığı Mizan gazetesini. Cevdet Bey'e kapıyı pansiyoncu madam açtı.Bey'in Aksaray'da nalbur dükkânı açtığı yıl İstanbul'a naklini çıkarmış ve Haseki'de aile çevresinden buldurttuğu bir kızla evlenmişti. Bunu aklından geçirirken biraz utanır gibi oldu. Aile çevresine ve Cevdet Bey'in ilişkisini şimdi bütünüyle kestiği insanlara göre. Birkaç dakika gittikten sonra. cerrahide uzmanlaşmak istiyordu. ağbisinin evde okuduğu tuhaf dergi ve gazetelerdi. İnsanların ağbisini öyle gör­ melerinin nedenini de onun hiçbir sorumluluk ve yükümlülük almamasında buluyordu. Nusret'e göre ise bu yolculuğun nedeni ortadaydı: Tıp öğrenimini sürdürmek. ağbisinin gene kabına sığamadığı için Paris'te dört yıl kalıp döndüğünü. bu yolculuğun nedeni. Oysa kendisi. Cevdet Bey. amaçlarım ve bir hedefim var! O ise yalnızca dikbaşlılık ve gürültü edip. sorumluluk yüklenmekten hiç çekinmeyen. Bir tavuk keserken bile ağbisinin he­ yecanlandığını bilen Cevdet Bey'e göre ise. padişaha karşı geldiğini. Bu dergileri. Ama bütün bunları demesine rağmen ağbisinin bazı bakımlardan kendisinden daha üstün olduğunu da aklından geçiriyor. eski bir taş evin önünde durdu. insanların onu daha sevimli. düzenli bir insandı. gene Paris'e gittiğini. canayakın. İki yıl sonra da bu kadınla karnındaki çocuğu bırakarak Paris'e gitmişti. parasız. Jöntürkler arasında bir alkoliğin sivrilebileceği kadar sivrildiğini. Sonra fırsatı kaçırmayarak. içkiye başladığını. yalnız kendisine ve kendi hayaüna karşı da olsa. patırtı çıkarmaktan hoşlanıyor!" JÖNTÜRK Araba Savoie Oteli'nin dar sokağına saptı.

hiçbir şeyim yok!" diye bağırdı. "Ağbim nasıl?" diye sordu ve bu sırada yatakta sırtını yastığa dayayarak yatan Nusret'i gördü. Sonra: "Nasılsın? Hastalığın nasıl?" diye sordu. Nusret: "Hayır. Ermeni kadın açtı. Dün akşam çok kötüydü. Sonra 25 . Bir bağışta bulunuyormuş gibi yapmıştı bunu. sarılıp yanaklarına yüzünü yaklaştırdı. Nusret öfkeyle Ermeni kadına döndü: "Onu sen çağırmışsın. ağbisinin sesinin perdesinden sağlığını anlamaya çalışarak gülümsedi. Ağbisinin karşısında her zaman kapıldığı suçluluk duygusuna kapıldığını hissederek kızardı. Kendisinden geçti. Sonra. müzikli bir sesti bu. Şimdi birazcık iyidir. Ağbisi cevap olarak: "Ee. Sonra yanına gitti. Onu yatıştırmak için ayağa kalktı. Ağbisi: "Veremliler öpülmez!" dedi. Cevdet Bey. şaşkın ve düşünceli bir tavır takınarak içeri girdi. kızarmasını önlemek için bir şey unutmuş da hatırlıyormuş gibi.kasından koşup ağbisini çekiştirdi: Ağbisi çok gürültü yapıyor. hayır. hasta olmasına rağmen. nereden esti bakalım senin aklına buraya gelmek?" dedi. "Mari sen mi çağırdın onu yoksa?" "Niye çağırayım? Kendi kendine gelmiştir!" Tatlı. yanına gitti. "Demek ki fazla bir şeyi yok!" diye düşündü. Cevdet Bey: "Nasılsın?" diye sordu. kapıya vurdu. Cevdet Bey. İkidir sağlığımı soruyor? Niye soruyor?" Mari: "Nusret!" diye inledi. ama kendisini öptürdü. beklediği gibi. Cevdet Bey onu her görüşünde yaptığı gibi önce kızardı. Cevdet Bey. "Ağbi seni ziyaret etmem için çağrılmam mı ge­ rek?" dedi. Kenardaki bir sandalyeye oturdu. Kapıyı. Sonra şüpheyle sevgilisine baktı. Buraya en son iki hafta önce. Taş merdivenleri çabuk çabuk çıktı.. "Bir şeyi yok!" diye düşündü. nişandan sonra geldiğini hatırladı. ahlak dışı hareketlerde bulunuyordu. Ağbisi: "Oo sen inisin? Nereden çıktın bakalım?" dedi.. müşterisini pansiyondan atmakla korkutan kadına başını sallayarak merdivenlere yürüdü. ama yanılmayın!" dedi. pansiyonun öteki müşterilerini rahatsız ediyor. Üzerindeki çarşafı örterken Cevdet Bey'e dönüp: "Ağbiniz iyi değil.

küçümseyici. Sonra yeniden Ermeni kadına bakarak. pırıl pırıldı. Son zamanlarda Ziya hakkında yeni bir haber duymamıştı o kadından. Bir köşede yeni yıkanmış. böyle bir kadınla nasıl olup da ilişki kurduğunu merak etti. Sonra. duvarlar. sık sık yıkanıyordu. herhangi bir kadının sevgisini kazanamadığını aklından geçirdi. hayatında bir kere böyle bir kadının. Cevdet Bey. kendisinin bir fazlalık olduğunu düşündü. Ziya dokuz yaşındaki oğluydu. az sonra konuk ağırlanacak bir zengin evinin yeni temizlenmiş bir odasına benziyordu. Cevdet Bey ağbisiyle bu kadının bu odayı doldurduklarını. annesinin yanına yollayayım mı diye 26 .birşeyler daha söylemek istedi ama soluğu yetmedi. sustu. pencereler her yer tertemiz. gömlekler vardı. şirin olduğunu aklından geçirdi. Kadının güzel olmasa bile. Haseki'ye hiç gitmediğini ağbisi biliyordu. Bunlar. Sarhoş. temizlenen ve bakılan bir evin odaları ve eşyası içinde bir kadın ve çocuklarla birlikle yaşama isteğinin içinde uyandığını farkederek bir daha Ermeni kadına baktı ve gene kızardı. sık sık kullanılıyor. ağbisine döndü. Cevdet Bey şaşırarak: "Hayır!" dedi. belli ki. İki kardeşin Haseki'yle olan ilişkilerini. Nusret onu Haseki'deki akrabalarının yanına bırakmıştı. Cevdet Bey'in ev işleri için Vefa'daki eve aldığı Zeliha Hanım sağlıyordu. tabaklar. Mari ile gözgöze geldikleri için utandı. Oda bir hasta odasından çok. Cevdet Bey. "Bu durumda ben ne yapabilirim?" diye düşünüyormuş gibi Cevdet Bey'e baktı. Odayı inceledi: Bir masanın üstünde leğenler. hayır. ütülenmiş çarşaflar. Cevdet Bey. Mari'ye dönüp: "Doktor çağırmadınız mı?" diye sordu. Bu sırada ağbisi: "Doktor istemez! Benden iyi doktor mu olur? Doktorluk insanlığın düşmanıdır!" diye mırıldandı. Ya­ pabildiği tek şey olan. bardaklar duruyordu. Sonra. suçlayıcı gözlerle çevresine baktı. Bu sırada ağbisi: "Ziya'yı hiç gördün mü?" diye sordu. Nusret: "Ziya'yı köye. Mari. Eşya. "Evet doktor çağırmak bana düşüyor!" diye düşündü. hasla ve parasız olan ağbisinin. Nusret ağır ağır ve zorlanarak soluyordu.

kötü hayatın bir sonucu.. Yerine otururken: "İki" diye mırıldandı. O aptalların arasında da olsa şehirde kalması daha iyidir. o kadar utanma!" dedi birden Nusret.." dedi. Mendilini unuttuğunu hatırladı. Nusret dudaklarındaki aynı küçümseyici gülüşle: "Pek de şıksın bugün!" dedi. şu caka arabalarından!" dedi Nusret. Sen öyle biri değilsin! Senin bir ailen olur. buradaki pis. iyi bir insan mı?" "İyi bir insan!" "Nereden biliyorsun? Kaç kere gördün onu?" Cevdet Bey ensesinden. Ceplerini aradı. Bu kötü geleneklerin. sefil. anla­ madın. kiraladım!" "Öyle arabalar sokaktan çevrilip kiralanıyor mu artık?" Cevdet Bey utançla: "Hayır. hiç konuştunuz mu?" Cevdet Bey. diyorum? İyi bir insan olduğunu nasıl anladın? Ne konuştunuz?" "Öyle konuştuk ! " dedi Cevdet Bey. Ama böyle bir kadın seni sevemez ! " İkisi birlikte dönüp Mari'ye baktılar. Anladın mı ne demek iste­ diğimi? Buradaki dünya nedir. Cevdet Bey'in cevabını beklemeden Mari'ye döndü: "Sana bunun bir paşa kızıyla nişanlandığını söylemiş miydim?" Kardeşine döndü: "Nasıl. "Onunla konuş­ mamış olman senin suçun değil. "Haa. sen onlar sana yük olmasın diye!" Gene solumak. Sonra yüzünde. ama başını sallıyorsun! Aynı şey senin de başına gelebilir! Ama yok. değil mi?" Bir süre nefes aldırsonra ekledi: "İkimiz de Haseki'deki akrabaları bı­ raktık. Cevdet Bey değersiz ve aşağılık olduğunu düşündü. "Ee. üç aylığına kiraladım!" dedi.. anladın mı? Anlamadın. Cevdet Bey'in çok iyi bildiği o suçlayıcı anlatım belirdi: "Geçen geldiğinde bir kupayla gel­ mişsin! Senin mi o araba?" "Benim değil. alnından ter boşandığını hissederek ayağa kalktı. "İki ha? İki kere gördün ve iyi insan olduğunu anladın! Peki. "Hiç konuştunuz mu.düşünüyorum. Ama ayrı sebeplerden: Ben onlara yük olmamak için. "Redingot ve kravat kiralar gibi araba kiraladın ha?" Mari'ye bakıp gülümsedi. Cevdet Bey ağbisinin 27 . sandalyede sallanıyordu.. "Ama hayır! Burada kalsın. dinlenmek için bir süre sustu.

Mari koşup Nusret'in yanına oturmuş. Gırtlağından ve ciğerlerinden çıkan hırıltı korkunçtu. Gülümseyerek dönüp Mari'ye baktı. korkuyla ve utançla ağbisinin kıvranışına bakıyordu. Yeniden öne bükülürken şiddetle öksürmeye başladı. Dışarısının pis. Mari: "Nusret rica ederim!" dedi. şu iğrenç. giyotinli bir revolüsyon? Ama ne bi­ leceksin sen böyle şeyleri! Senin bildiğin. Abdülhamit yıkılıncaya.. Sana hayran oldu bile!" diyerek Mari'ye gülümsedi. Ağbisine doğru sarsak iki adım attı. Ona hayran oluyorsun. ama hiç utanmışa benze­ miyordu. ne çok terliyorum!" Rüyadan da kötüydü işte. Bu sırada ağbisi rahatladı." Sözünün gerisini ya getiremedi. Rahat ve gururlu gözüküyordu. Yalnızca parmaklarının ucunu "para" diyen insanlar gibi birbirine sürttü.karşısında oturdukça bu utanç ve terden kurtulamayacağını anladı.. "Allahım. aklına birşeyler yapmak geldi." Kendinden geçer gibi olmuş söyleniyordu. Nusret: "Seni beğeniyor." Düşündü. na28 . sonra aradığı kelimeyi buldu. orada. Gene Mari'ye işaret ederek: "Onu beğeniyorsun. her şey aydınlık. benim memleketim. bayağı havası. başı yastığa vurdu. Sandalyeden kalktı. değil mi?" diye ekledi. Biz burada iyiyiz. Birden Nusret'in gövdesi öne doğru büküldü. temiz. Sonra geriye yaylanıp. sefil. Fransa'da. "Çünkü seni Avrupai buluyordur. "Bunu niye yaptım?" diye düşündü. "Pencereyi kimse açmasın! Burası. Sonra.. Benim kardeşim Avrupa'dan gelen her şeye hayrandır! Bir şey hariç. neden böyleyiz?" Yıllardan beri ilk defa böyle bir şey oluyordu. "Revolüsyon!" Kardeşine döndü: "Sen revolüsyon ne demek biliyor musun? Ya da ihtilâl? Kanın gürül gürül aktığı. Cevdet Bey pencereyi açmaya karar verdi. Nusret "Kızarıp bozarma öyle!" dedi. omuzlarından tu­ tuyordu. ya da açıkça söylemek istemedi. despot karanlık içeri sızmasın. ben seni seviyorum. Cevdet Bey pencereyi zorlarken Nusret seslendi: "Hayır. sevdiğin tek şey var. Ağbi. Rüyadan da kötüydü bu. Cevdet Bey hiçbir şey yapamadan. açma! Dışarısının pisliği içeri girmesin istiyorum. olduğu gibi karanlıktan kurtu­ luncaya.. Cevdet Bey dayanamadı.. inledi: "Ağbi. Utandı..

Şurada Klonaridis var!" Tünel'den Taksim'e uzanan ünlü cadde sıcağa rağmen kala­ balıktı. "Bugün olmazsa yarın. Çarşafın yere düşen ucunu kaldırdı. uyuşuk bir merakla Cevdet Bey'in yüzüne bakıyorlardı. 29 4 . Her za­ manki sakin ve düzenli hayatlarını yaşayan insanlar ise. Lütfen siz bir doktor bulun!" dedi Ermeni kadın. iyi oluncaya kadar kimse pencereyi açmasın. "Ama ağbim öleceğini biliyor.. "Bir doktor. ağbisinin arkasından bağırdığını duydu: "Nereye gitti o? Doktora mı? Doktor bu durumda ne yapabilir ki?. İstemiyor!" Cevdet Bey: "Evet!" diye mırıldandı. şimdi bir doktor bulmalıyım!" diye düşündü. Öleceğini bildiği için de öyle korkunç şeyler söylüyor!" Odanın içindeki utanç verici sahneyi hatırlamak istemediği için. Cevdet Bey geç kalırsa ağbisi ölecekmiş ve bu ölümden de kendisi sorumlu tutulacakmış gibi korkarak hızla yürüyordu.. bu sıcakta böyle koşturan. Ara sokaktan ana caddeye çıktı. hâlâ öksüren ağbisiyle gözgöze gelmekten korkarak.. Doktora gerek yok!" ECZANE Cevdet Bey sokağa çıkar çıkmaz. ağbisinin arkasındaki yastığı vurarak düzeltti. "En yakın eczane nerede? Kanzuk Eczanesi var. Bu sırada Mari'nin telâşla başmı kendisine yaklaştırdığını gördü. insanlara çarpa çarpa ilerliyordu. "Evet. sağa sola omuz atan kaba adama dokunmamak için kenara çekiliyorlar.. Anneme de böyle olmaz mıydı?" Arabacı gene sigara içerek ve bir arabacı gibi bakarak kendisini süzüyordu. İçinden koşmak geliyor. Sonra.. bu kadar acele etmesinin saçma ol­ duğunu düşünüyor.muslu. aceleyle dışan çıktı. "Ben bunu yapamıyorum. Cevdet Bey bir şey yapmış olmak için. "Ölecek! " diye düşündü. ama mutlaka birkaç gün içinde ölecek!" Dü­ şüncelerinden korkarak kendini yatıştırmak istedi: "Belki de bir şey olmaz. Kapıyı kapar kapamaz." Birden gene öksürük buhranına yakalanarak titremeye başladı.

bazı tozları birbirine karıştırıyor. turp gibi. Beklemek ne sıkıcı! O camın . Bu sırada içeri iriyarı. İçerde doktorla. Cevdet Bey: "Çok kötü!" diye mırıldandı. Bu kulenin yanında da maden suyu şişelerinden yapılmış bir kule daha vardı. elindeki bir kâğıda bakarak. Vittel. Benim ticaretten sevmeye vaktim kalmadı. Cevdet Bey: "Ama ben şimdi bekleyemem!" diye söylendi ve kenardaki sandalyelerde bekleyen birkaç hastaya aldırış etmeden. şişelerin duıduğu köşeyi gösterdi.Eczanede eczacı Matkoviç'in kendisiyle şişman bir çırak vardı. ama doktora ve hasta çocuğa dikkatle bakınca ağbisinin ölmeyeceğine inandı. o konaklarda yaşayan paşalar da bunlardan atıştırıyor! Ben ne yapıyorum? Ben çalışıyorum. seçiyordu: Evian. Cevdet Bey birden. Cevdet Bey dışarı çıktı. "Lütfen dışarda bekleyiniz!" dedi. Cevdet Bey: "Doktor. Tezgâhın arkasında eczacı.30 . "Peki. Şişman adam bu şişelerin etiketlerini zamanı ve parası olan insanların rahatlığıyla okuyor. Doktor çocuğun ağzına bir kaşık sokmuştu. Ermeni kadın. çocuklu bir kadın vardı. caydı. ^Ağbim hasta. bir kenara çekilip sinirli sinirli sigara içmeye başladı. şimdi geliyorum. muayene odasına girdi. bugün sis yüzünden dükkânına geciken Eskinazi'nin de yediğini düşündü. Sonra. sonra içkileri. göbekli ve neşeli bir adam girdi ve şampanya sordu. "Sonra. ta Fransa'dan gelen bu suları. ama öleceği yok. Eczacı onu tanıyarak gülümsedi. Eczacı karış­ tırdığı tozları bir şişeye koyarak şapkalı bir adama verdi. çırağı da küçük bir terazide birşeyler tartıyordu. suratını buruşturdu ve elindeki kaşığı çocuğun ağzından çekti. Doktor kaşığı çocuğun ağzına sokarak: "Lütfen bekleyiniz dedim!" dedi ve kadına Fransızca birşeyler söyledi. Vichy Apollinaris. çok önemli!" dedi. Birdenbire açılan kapıyı görünce. hızla kapıyı açıp. evleneceğim. Kapının önündeki sandalyelerden birine. Cevdet Bey: "Doktor burada mı?" dedi. Eczacı eliyle arka bölmeyi işaret ederek: "Meşgul!" dedi. Bu sefer de burada beklemek istemediği için: "Çok kötü!" dedi. bir masanın üzerinde duran Tobler çikolatalarını. Ama bekleyin!" dedi doktor. doktoru bekleyen öteki hastaların yanına oturacaktı. Şampanya şişelerinden bir kule yapılmıştı. Eczanenin içinde aşağı yukarı yürüdü.

"İzin verin de şu çantamı alayım ! " Doktor. Cevdet Bey'in peşinden caddeye çıktı. Bir kere küçükken ishal olmuştum da.." "Peki.. Kimse de öleceğimi düşünmemişti. Atkinson Kolonyaları. Bunun üzerine doktor kandırıldığını gösleren bir surat takındı..." Tombul ve güleç adam şişeleri seçti. anlatacak başka bir şey bulamadığı için ağbisinin verem olduğunu da söyledi.. oyalanacak bir şey bulduğu için sevinmişti galiba. Tam ara sokağa sapıyorlardı ki. insanlan seyrediyordu. bir hamlede içeri girdi. "Evine gidip onları içecek. köşede bir 31 . ölebilir!" dedi. pansiyonda!" dedi Cevdet Bey. ölüyorum sanmıştım. Cevdet Bey'e mesleğini sordu..üzerinde ne yazıyor? Tersinden de okuyabilirim: Müstahzarat-ı Tıbbiye-i Ecnebiye. Belki ölmez. Krem Pertev... ayırdı. Hâlâ bitmedi mi bu doktorun işi? Kapı açılınca hemen içeri gireyim de. Hemen şuradat" "Hasla buraya gelemez mi?" dedi doktor. Ya ölseydim! Hayır! İşte kapı açıldı!" Cevdet Bey kadınla çocuğuna çarparak. tertemiz bir havluyla ağır ağır ellerini kuruluyordu. Saçma denecek kadar beyaz... Doktor köşedeki lavaboda ellerini yıkıyordu: "Kim ölüyor? Nerede?" "Şurada. "Şimdi gider görürüz. EthemPertev Kuvvet Şurubu. İki adım! Hemen gidelim. kapısının önünde bekleyenlere şimdi döneceğini söyleyerek. tüccarlık olduğunu öğrenince hayretini gizlemedi. içecekler. Bu arada geçen bir kadını dikkatle inceledi. Katran Hakkı Ekrem öksürük şurubu.. eski bir hastasının nasıl ölüp ölüp dirildiğini an­ latmaya başladı. hemen yakında. Söylediklerine inanmadan: "Hasta kötü. Ben de evlendikten sonra. Sonra bir dükkândan sigara aldı ve veremin insanı bir anda öldür­ meyeceğini.. Cevdet Bey öksürük buhranını anlatlı. Hünyadi Yanoş Müshilleri. peki.. gülüşecekler." diye homurdandı doktor. Ölüyor. uşağını yollayarak aldırtacağını söyledi.. Yürürken vitrinlere bakıyor. Öteki de Tıbbiye-i Osmaniye... ama hemen de öfkesini unuttu: Biraz da olsa muayene odasından kurtulduğu. Sonra hastanın derdini sordu. Lütfen acele edin. "Gelemez. Hep birlikte yiyecekler. beklemeyelim.

Beklenmedik bir hareketle kadının elini öptü. "Üstelik. muayeneye de lüzum yok. Sen mülki tıbbiyeden misin?" Doktor gene hoşgörülü bir suratla gülümseyerek: "Demek meslektaş oluyoruz!" dedi. kapayın kapıyı. başını ağır ağır yukarı kaldı­ rırken. Sonra galiba hoşgörüsünü de­ ğerlendirecek tek insan olarak gördüğü Mari'ye gülümsedi. Doktor gene aynı hoşgörüyle: "Ben akıllı olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim!" dedi. aptalı doktor olur!" diye bağırdı Nusret. pansiyondan içeri girdiler. Sonra başını Nusret'in gövdesine yaklaştırarak gömleğinin düğmelerini tuttu: "Müsaade eder misiniz?" 32 . Nusret: "Sen nesin. Çantasını yere bırakırken Mari'ye döndü. veremim!" Doktor: "Öyle olduğu ne malûm?" diyerek Nusret'in yanma oturdu. İçeri karanlık girmesin!" dedi. Doktor. Mari'nin arkasından içeri girdi. söylenip duran hastaya bir baktı.. Ama doktor aldırmamış gülümsüyordu: "Neniz var efen­ dim?" "Ölüyorum. Nusret: "Doktor istemiyorum. Bu aşamadaki veremi. Az sonra. Yanaklarım kayboldu. bu sefer nedense Türkçe söyledi: "Saadetli Familya'daki rolünüze hayranım!" Nusret: "Kim bu? Ne oluyor?" diye söylendi. Sonra doktorun gülümseyerek kendisine yaklaştığını görünce: "Bana doktor değil soytarı getirmişsin!" dedi. Cevdet Bey saatine baktı: Üçü çeyrek geçiyordu. "Malûm çünkü ben de doktorum!" dedi Nusret. Yahudi misin?" dedi. Baksana şu surata. Doktor: "İtalyanım!" dedi..dostuyla karşılaştı. Ona sarıldı ve Cevdet Bey'in İtalyanca ol­ duğunu sandığı bir dilde ateşli ateşli konuşmaya başladı. "Mülki tıbbiyeden de. Doktor sıcaktan yakı­ nırken odanın kapısını Mari açtı. Gözünün ucuyla. hastayı ilk görüşünde her doktor anlar. askeri tıbbiyeden de çıkanların akıllısı ihtilâlci. onu dikkatle inceledi ve duygulu bir sesle: "Je vous reconnais Mademoiselle Çuhacıyan!" dedi.

" diye seslendi. Bunu senden istiyorum. "Buna parasını da ver bakalım. Başka da istemeyeceğim senden!" Cevdet Bey kapıya doğru yürürken durdu. Ağbisi: "Çabuk ol. teyzesinin yanında kalıyor. sizde hiç de ölen bir insan hali yok!" dedi.. görüntüler pencerenin önünden akmaya baş­ layınca. sinirlenme. utanıyorsun.. biraz kendine gelir gibi oldu. "Evet.. Cevdet. esnek yayların üzerinde tatlı tatlı sallanmaya. oraya gitmek istemiyorsun." dedi. kırık bir küllüğün yanma iki altın bıraktı ve bıraktığını Mari'nin gördüğünü anlayınca sevindi. Haseki'ye git. bunu da yap bana. "Ama biliyorum. bir eski sehpanın üstüne. bunun faydası yok!" Birden Cevdet Bey'e döndü: "Senden bir şey istiyorum. Orada. işte o Zeynep Hanım'ı bul ve çocuğu al!" Cevdet Bey: "Şimdi mi?" diye mırıldandı. Ama git... bana bu doktor lakırdılarını söyleme. çabuk. paranı al!" dedi. Bana onu getir!" Cevdet Bey: "Haseki'den mi?" dedi. Madem bu doktoru getirdin. Hemen! Biliyorum. ESKİ MAHALLE 5 — Cevdet Bey suçluluk duyarak merdivenleri indi. si­ nirlenme. sigaranın da yardımıyla. Dokunma bana!" diye söylendi. Şu caka arabası işe yarasın bari.. "Niye her şey böyle? Niye ben böyleyim?" diye mırıldandı.. "Ciğerleriniz çok kuvvetli!" Nusret: "Hadi hadi. neyimiz oluyorsa.." Bu sırada çantasından stetoskopunu çıkaran doktor: "Maşallah. Terleyerek bir sigara daha yaktı.Nusret: "Dur dur! Ne oluyor. . Araba harekete geçip. Arabacıya Haseki'ye gideceğini söyleyip arabaya bindi. Haseki'den. Gel buraya. Ziya'yı getir. Son defa oğlumu. Sonra Mari'nin öfkelendiğini görerek: "Peki. şimdi. "Evet. İşini gör. Söz veriyor musun? Ben oğlumu görmek istiyorum.

"Bunu nasıl söyledi? Bu artık utanmazlık! Ama ben o kadına hayran olamam. kadının elini öpüyorlar. derken birden olu­ vermişti. Doktor nasıl elini öptü? Böyle bir şeyi nasıl yapıyorlar? Eğiliyorlar. Eskiden ağbisiyle buraya gezmeye gelirlerdi. ama ona hayran değilim tabii!" diye mırıldandı. ya onsekiz. neşeli halleriyle durmayı başarıyorlar. Arabanın penceresinden Beyazıt Camii'ni.. "Evet. bir tiyatrocu o. Annesi de son günlerine kadar öleceğini tekrarlamış. "Burayı beğenmiyor! Buradaki her şeyi kötü buluyor. kubbelere. Belki şimdi de arkasından gülüyordu.. "Çünkü vaktim yok! Ticaretten hiçbir şeye gereken vakti ayıramıyorum. "Paris'e gitti. belki şirin ve ilginç bir kadın. Ağbisiyle birlikte Ermeni kadının da gülüp gül­ mediğini düşündü. ama daha babam ölmemişti. tarafındaki bir tabelâyı okudu: "En iyi puro ve sigaralar. önemli insanlar burada görülebilirdi. "Ticaret Nazırı Ahmet Fehmi Paşa idi galiba? Kaç yıl oluyor? Ya ondokuz. buranın hiçbir şeyini beğenmez oldu. Harbiye Nezareti Külliyesi'ni görünce çocukluğunu hatırlayarak sevindi. Onlar Hıristiyan!" Ağbisinin bütün düşüncelerini anlamasına. kendini iyi hissettiğini söylemiş. küçümsüyor! Beni de küçümsüyor. Çünkü en sonunda o kadın bir aile kadını değil. Her akşam yüzlerce göz onu seyrediyor. sonra. uzanıyorlar. Nusret Tıbbiye'ye girmişti." Bir sigara daha yakarak aynı düşüncelerin bulutlarında kayboldu. Ramazanlarda caminin iç avlusunda kurulan sergi kalabalık olur. onu sevmesine rağmen bunları neden ona gösteremediğini düşündü. Ağbisi nişanlısını kaç kere gördüğünü sorarken Mari'ye bakıp gülümsemişti." Ağbisinin sözlerini hatırladı. Ağbisinin ölüp ölmeyeceğini düşündü. O utanç verici konuşmayı hatırlayarak kızardı." O günleri hatırlayınca hüzünlendi." Araba köprüyü geçiyor. her zamanki sakin. Ama ağbisi hâlâ eski tersliğini sürdürüyordu. durgun ve ölü Halic'e baktı. ama ben onu anlıyorum!" Köprünün öte. Cevdet Bey köprüden gözüken eski İstanbul'a. Kiralık ara­ badan sözederken de yapmıştı aynı şeyi. Çünkü onlar bizim gibi değil. 34 . ama son hafta birden değişmiş.Sabahtan beri başından geçenler bir bir gözünün önünde can­ landı. Tütün Rejisi Mamulleri: Tütüncü Angelidis. Cevdet Bey hayatında ilk defa bir veziri burada görmüştü. tekerlekler köprünün ahşap döşemesini gıcırdatıyordu.

. otu­ ruyorlar. Araba Aksaray'ı geçtikten sonra sola doğru ilerledi. Karşıda sarraf ve tefeci yazıhaneleri vardı. şu boyası dökülmüş pencereler. hırs! Şu pisliğe bak. yosun tutmuş kiremitler.. tüccar olduğum . onlar da bakıyorlar! Ah her şey ölü! Ağbim haklı. "Oysa eliyle koluyla çalışan ahmak bir adam olmak istemiyordum! Okumak ve zengin olmak istiyordum. içinde bir adam oturuyor.. Cevdet Bey bu sokaklara bakarken "Hep aynı şeyler.55 . "Ben de bu yüzden kimsesiz kaldım! Her şey paradan! Onlar bir Müslüman'ın böyle tüccarlık yapmasını küçümserler!" Gene Haseki'de az sonra başından geçebilecek utanç verici sahneleri düşünerek terledi. Sonra öfkeyle söylendi.Babasının yanında çalışır. civciv yumurtadan çıkmış. sokaklara girdiler. Birden. Niye böyle oldu? Bütün bunlar neden?" Araba Maliye Bakanlığı'nın önünden geçiyordu. evet hırs yok. Onlardan kaçtım!" Şimdi o kaçtığı insanların yanına gitmek zorunda kaldığı için korktu. hayırsız derler. "Ne bakıyorsunuz? Bunda bakacak ne var? Bir araba geçiyor. Her şey aynı. Para kazanmak yok! Yeni birşeyler yok! Hayatlarında şey yok." Utançla az sonra olabilecek şeyleri gözünün önünde canlandırdı. ama daha Haseki'ye çok vardı. gelip geçenlere bakıyorlar!" Bir kahvenin önünde. Cevdet Bey bu sarraf ve tefecilerin kazancının haksız ve insafsız bir kazanç olduğunu düşünürdü. yorulur. maaşlarını çok ucuza kırdırırlardı. kabuğunu beğenmemiş derler. "Arkamdan. Entarili bir miskin değil." O günleri özlemle hatırlamadığı için sevindi. kereste istifler." diye söylendi.. Şu mezbeleyi şuradan kal­ dırmak kimsenin aklına gelmez. Hiçbir şey değişmiyor. "Ama o günlerde herkes herkesi severdi. yok! Kıyafetime. Ama. Şu duvar. "Hiçbir şey değişmiyor. şu arabaya hayran olurlar! Ne kadar sıkıcı şeyler olacak şimdi orada kimbilir. Zor durumda kalan maaş cüzdanı sahipleri bu dükkânlara gelir. Oturanlar da bu gösterişli kupanın içindekine dikkatle baktılar. Beni de severlerdi. Cevdet Bey onlarla gözgöze bakışarak ağır ağır önlerinden geçti. "Belki de beni tanımazlar. akşam yemeğinden hemen sonra uyuyakalırdı. odun keser. Bunlar burada ikiyüz yıl önce nasıl otururlarsa öyle oturuyorlar. "Bütün bunlar paradan!" diye düşündü. Az sonra ara. bir çınarın altında oturan entarili erkeklere baktı. İşte kahveye giriyorlar. Tanıyınca nasıl küçümserler.

"Biz eskiden cevizi keyif için oynardık. Evlerin hepsini tanıdı." dedi." Düşüncelerinden utandı. Zeynep Hanım Teyze'nin bahçe kapısını açtı. Hiçbir şeyin değişmediğini gene düşündü. Nereden esti böyle?. pek de şıksın..." dedi. Cevdet Bey onun sinsi bir alaya başladığından şüphelendi.. Kapıya bağlı eski çıngırak şıngırdadı." diye düşündü. iyi! Hiç olmazsa bu da bir şey. Araba sokağa sapınca korkuyla evlere bakmaya başladı.. Erik ağacı da aynı güçsüz. "Bunlar kumar için oynuyor. ağbim hasta. Bahçe eski bahçeydi. Eli öperken küçüklüğün bazı unutulmuş kokularını. Cevdet Bey arabadan indi. Kapıyı vurdu. birbirlerinin cevizini alıyorlar galiba. İyi. "Çıkar ayakkaplarını da ba­ kayım. zayıf ağaçtı. gösterilen yere oturmuş.. işlemeli bir masa örtüsünü hatırlar gibi oldu.. Kapıyı Zeynep Hanım açtı. Kadın: "Gel içeri şöyle!" dedi. birkaç eşyayı. Cevdet Bey. Cevdet Bey aradaki pencereyi açarak arabacıya iki sokak sonra sola dönüleceğini söyledi. Maşallah. " edersen işte yutulursun!" diyordu bir çocuk! "Avanağın bütün cevizlerini üttüm!" dedi öteki çocuk. Sonra bir bahçede konuşan çocukları dinledi. "Nişantaş'taki o evi satın alırsam bahçe kapısına şöyle bir çıngırak asayım!" diye düşündü. "Ziya'yı mı görmek istiyor seninki?" dedi kadın. nereden çıktı böyle?" dedi ve ona sarıl­ dı.için ben de haklıyım!" Araba mahalleye yaklaşıyordu. "Vah vah!" dedi Zeynep Teyze. kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Cevdet oğlum. Cevdet Bey utançla terleyerek kadının elini öptü.. bekledi. On yıl oturduğu o eve bakmak istemedi. bir yenilik! Yeni kuşaklarda kazanma zevki oluşuyor işte." Cevdet Bey: "Teyzeciğim.. bir böceği. "Fazla kalmayayım. Çevresine bakındı. Bitişikteki eve İstanbul'a ilk taşındıkları gün gelmişlerdi. Ayakkaplarını çıkarmış. Cevdet Bey'in kendisini tanıtmasını beklemeden: "Aa. "Evet!" "Çok mu kötü?" 36 . Zeynep Hanımlar'ın evinin önünde arabacıya seslendi.

Cevdet Bey. Belki çocuk birkaç gün babasının yanında kalabilirdi. ben de ticaret yapıyorum." Cevdet Bey: "Ah teyzeciğim. işte gelmiş orada! " dedi. hiç vaktim olmuyor!" dedi. "Sen vişneyi seversin. şimdi gelir!" dedi. yalnızca teşekkür etti. Cevdet Bey'e çocukluğunu hatırlatarak yeniden 37 . insanı sevmeyi bilirler."Kötü ya!" dedi Cevdet Bey. Her şeyi ne kadar büyüttüm! Saat kaç! Eyvah Fuat Bey ile yemeğe geç kalacağım!" Kadın az sonra. ama Cevdet Bey'i yaralayan bir güvensizlik de gösterdi. Çıngırak. Her şey kötüye gidiyor. "Ama onu geri getir! Ne zaman getireceksin?" Cevdet Bey babasını gördükten sonra çocuğu geri getirmeye söz verdi. Cevdet Bey eski bahçede yeni bir şey gördü: Bir kümes yapılmıştı. Teyze: "Ne yapalım.. Teyze bunu anlayışla karşıladı. kötü!" dedi.. Gene sustular. elinde bir bardak ve tepsiyle içeri girdi: "Vişne şurubu!" dedi. Birlikte dışarı çıktılar. bulamadı. Allah sonumuzu iyi etsin!" dedi. Bunu da anlayışla karşılıyor. Kadın çocuğun nerede kaldığını merak ederek pencereye gitti. "Ziya'yı alacaksın ha? Zaten başka ne için gelirdin bura­ ya?.. "Babası sahi kötü mü?" Cevdet Bey başını salladı. baktı. Sonra birden yüzüklü elini cebine soktu. "Kadın beni sevgiyle karşıladı. "Hiç de korktuğum gibi olmadı işte!" diye dü­ şündü.. babasının Ziya'yı beklediğini söyleyerek ayağa kalktı. Vaktim yok!" Kadın: "Dur da o zaman çocuğu çağırayım!" diyerek çıktı. evet. Cevdet Bey. Bir tavuk kümesin damında yürüyordu. düzelir. Kadın: "Senin işlerin nasıl oğlum?" dedi. "Hep aklandasınız." Cevdet Bey utancından kıpkırmızı kesilerek söyleyecek bir şey aradı. Bir sessizlik oldu. Kadın: "Çocuğa haber saldım. Az sonra. "Ah. Onlar. Eh ne yapayım.. Cevdet Bey şikâyetçi bir tavırla: "Kötü.

Herkes alışkanlıkla ağzını kapadı. tanıdın mı?" Çocuk öne doğru bir adım attı. beni tanıdın mı?" dedi. Hafif bir rüzgâr çıktı. Çocuğun yanağını okşadı. Çocuk korkuyla başını salladı. O zaman üç-dört yaşında gözüküyordu. "Bu kılıkta o arabaya binilmez. amcan seni gezmeye götürecek. Çocuk: "Arabayla mı?" dedi. Zeynep Teyze: "Ziya. "Onu geri getir olur mu. duymamıştı. Teyze: "O zaman git de usıunu başını değiştir. Kupa arabasının çevresinde toplanmış olan çocuklar dönüp baktılar. Teyze "O hâlâ padişahımıza karşı mı geliyor?" diye sordu. gözünü kıstı. ağızlar açıldı. Yanına yaklaşan başka bir çocuğa dönüp: "Şu yaylara bak. Teyze Cevdet Bey'e döndü. Arkadaşlarından biri arabacıya birşeyler soruyordu.şıngırdadı. çelik yaylar. Dönüp kupa arabasına baktı. Bu şık kıyafetli amcadan korkmuş olmalıydı. Başka bir çocuk: "Ziya arabaya binecek ulan!" diye bağırdı. Arabanın çevresindeki çocuklardan biri tekerleklere sokulmuş. "Yaa. Cevdet Bey. teyzenin elini öptü. Bir Cevdet Bey'e. Ona sevimli gözükmeye çalışarak: "Nasılsın bakalım. Sonra da geri getirecek! Gezmek ister misin?" dedi. bak kim geldi!" dedi. dikkatle bakıyordu. Çocuk: "İsterim!" diye mırıldandı. bir de Zeynep Hanım'a bakarak birkaç korkak adım daha attı. Çocuk evden koşarak geldi." Çocuk koşarak eve gitti. orada bırakma!" dedi. Sonra rüzgâr dindi. Cevdet Bey: "Şimdi çok hasta!" diyerek kaşlarını çattı. Kafessiz bir pencereden bir ihtiyar arabaya ba­ kıyordu. Cevdet Bey onu en son altı yıl önce bir kurban bayramında görmüştü. Güneş dar sokağı yakıyordu. "Amcan seni arabasıyla gezdirecek! Amcanın arabasıyla gezmek ister misin?" Cevdet Bey gözünün ucuyla arabacıya baktı." dedi. Atların kuyrukları sineklere yetişemiyordu. bunlar iyi yaylanır!" dedi. Zeynep Teyze: "Ziya oğlum. sokağın tozunu havaya kaldırdı. arabayla!" dedi Teyze. "Cevdet amcan geldi. Cevdet Bey bir tanesini tanır gibi oldu. .

Bir çocuk: "Ziya gidiyor. Ziya'ya babasının hasla olduğunu açmak istedi. Sonra eğilip bir de onu öptü ve elini dudaklarına götürerek "süss" işareti yaptı: . Bir ara. Araba hareket etli. orada ne yapıldığını anlatmaya çalıştı. Ona misafirliğe geldik. Yanında bir teyze var! Baban hasla olduğu için yatıyor. dertlerine. Beyazıt'tan geçerlerken ramazanda buraya hiç gelip gelmediğini sordu. Cevdet Bey çocuğun elini tuttu. Arabayla gezdik. Harbiye Nezareti'nin ne olduğunu. Zeynep Teyze'nin yanına bu akşam. Çocuk kayboluncaya kadar pencereden teyzeye baktı. Baban seni görmek istiyor. Köprüyü geçerlerken Cevdet Bey saatine baktı ve altıya yaklaştığını şaşırarak gördü.39 . "Amca seni geri getirecek. Ziya gidiyor!" dedi. Fuat Bey ile altıbuçukta Serkkloryan'da buluşmak üzere sözleşmişlerdi. tasarılarına gömüldü. Sonra dönüp Cevdet Bey'i korkuyla inceledi. O teyze de ona bakıyor. Şimdi onları göreceksin. Birlikte arabaya bindiler. Çocuğun— bakışlarında Cevdet Bey'i kaygılandıran bir şey vardı. Cevdet Bey çocukla birşeyler konuşmak istedi.Teyze Ziya'yı kolundan tuttu: "Yaramazlık yapma. Arabanın çevresini çocuklar sardı. Korkacak hiçbir şey yok! Evet. ama Ziya kelimelerden çok görüntülere değer veriyordu. Bunun ne olduğunu anlayamadı. "Şu sıkıcı iş bitse ve onu babasına teslim etsem!" diye düşündü ve ticari hesaplarına. Kendini güvenlikte hissedince dikkatle koltuğun köşesine oturdu ve bir dakikasını bile boşa harcamak istemediği şu araba gezi­ sinden eksiksiz bir tat çıkarmak için. olur mu?" dedi." Kapıyı Mari açtı. Merdivenleri çıkarlarken acele acele anlattı: "Baban geçen gün yolculuktan geldi. Ziya'ya gülümseyerek selâm verdi. Ziya'ya babasının hasta ve kötü olduğunu anlatmasının şart olduğunu anladı." Cevdet Bey'e gözünün ucuyla şöyle bir baktı. ama bunu gene yapamadı. Araba pansiyonun önünde durduktan sonra Cevdet Bey. pencereden dışarısını seyretmeye koyuldu. olmazsa yarın döneceğiz. Aksaray'dayken camileri. Şimdi hasta. orayı burayı gösterdi. ama sözlerinin onu telaşlandırdığını görünce bu işi erteledi.

eşiti olduğu bir insanla konuşur gibi ciddiyetle konuştuğunu farketti. Varyete Tiyatrosu'nun ilânlarına baktı. uyudu. Sonra kadına hayran olmaktan korkarak. "Evet. Sonra bir şey kırmaktan korkuyormuş gibi dikkatle gösterilen yere oturdu. Sonra razı oldu. ölesiye sıkılmıştı."Uyuyor!" Ziya. İnsanların vakit geçirmek için 40 6 . Cevdet Bey'in yanına yaklaşıp fısıldadı: "Doktor durumun çok kötü olduğunu söylüyor. kötü olur. Cevdet Bey Mari'nin Ziya ile bir çocukla konuşur gibi değil. Nusret sırtını kapıya dönmüş uyuyordu. ateşlenir. "Çok da teşekkür ederim! Bir de şunu söylemeyi unuttum. Cevdet Bey üye ol­ madığı bu kulübe elini kolunu sallayarak girmekten çekindiği için biraz oyalanmaya karar verdi. Avrupa'dan gelen bir operet trupunun temsilini seyretmiş." Cevdet Bey'in çıkmasını beklemeden gidip Ziya'nm yanına oturdu ve onunla konuşmaya başladı. Alaturka saat altıyı çeyrek geçiyordu. "Bir aile ona ne kadar uzak!" Dışan çıktı. O pis kokulu sigaralardan içen adama. Halep Çarşısı'na gitti." Cevdet Bey: "O zaman ben gideyim!" diye fısıldadı. "Akşam yeniden uğrarım!" Mari: "Siz bilirsiniz!" dedi. ÖĞLE YEMEĞİ Cevdet Bey sokağa çıkar çıkmaz arabacının yanına gitti. Bunu öğrenirse çok heyecanlanır. Anacadde üzerinde gezindi. İlâçlar verdi. Fuat Bey ile altıbuçukta buluşacaklardı. Ağrılarını ve acıyı dindirmek için iğne yaptı. Lütfen padişaha bomba atıldığını ona söylemeyin. ama bir tiyatrocu!" diye düşündü. Cevdet Bey'in arkasından korkuyla içeri girdi. yedibuçukta gelip kendisini Serkldoryan Kulübü'nün kapısından almasını söyledi. Ziya battaniyenin altındaki gövdeye korkuyla baktı. Mari. Önce iğne olmak istemedi. Burada bir kere.

saat sekizde Teşvikiye'ye Şükrü Paşa'nın konağına gideceğini düşündü. köşedeki masaya oturdular. arabalara baktı. durmadan değişen ve hiç anlaşılmayan fiyatlar ve eşya dünyasının sırlarını bir anda ele geçireceğine inanacak gibi olurdu. Bir sigara içti. görüşmedikleri sürede yaptıkları işlerden. sonra. Ama Cevdet Bey'e göre. ailesinin ve ticarethanesinin olduğu Sela­ nik'ten İstanbul'a her gelişinde Cevdet Bey'i arar.başvurdukları çarelere şaşarak. Cevdet Bey her seferinde olduğu gibi. yürüyenlere. levantenler. Yemeklerde. kristal avizeler içinde Cevdet Bey. yaldızlı koltuklar. Cevdet Bey aylarca gazete okuyarak. Çünkü Fuat Bey tüccarlık gelenekleri olan bir aileden geliyordu: Müslümanlığa dönen Selanikli bir Yahudi ailesindendi. bir ortaklık kurmak. avizeler ve ipek perdeler ve her zaman hazır ve terbiyeli garsonlar arasından geçerek. kenarında köşesinde dolaşıp durduğu seçkinler çevresini tanımak ve bu çevreye sokulmak fırsatım verdiği için faydalı ve öğreticiydi. Öğle yemeğinden sonra. Yalnızca şu kulübe bir gelişinde bile. Burada. ikisi de nalburiye ile uğraşıyordu. günlük hayatını geçirdiği çevrenin. Cevdet Bey ile Fuat Bey yaşıttılar. hem büyük tüccar olmanın ortaklık duygusuyla tanışır tanışmaz birbirlerine karşılıklı ilgi duymuşlardı. benzerlik ve ortaklık duygusu burada sona eriyordu. istanbul'a bir dükkân açmak için geldiğinde Cevdet BeyMe tanışmıştı. Sonra ikisi de bekârdı. halılar. her zaman oturdukları yere. birlikte bu kulübe öğle yemeğine giderlerdi. içine bir türlü giremediği. kadifeler. İki yıldır. kristaller. Cevdet Bey'e. Fuat Bey ile dostluk. hayatlarından sözederler. sefirler. bir kenara bırakılıp unutulmuş paşalar. Yahudi tüccarlar. Kulübe girip merdivenleri çıktılar ve gene aynı »koltuklar. evlenmek gibi tasarılarını gözden geçirirler. aynca masondu ve Selanik'te geniş bir çevresi vardı. birlikte iş yapmak. Az sonra da Fuat Bey'i gördü. yaldızlı aynalar. İstanbul'un zengin ve ayrıcalıklı kişilerinin toplumsal hayatını. kulübün kapısından 41 . İkisi de tüccardı ve onları birbirlerine yaklaştıran şey bu özellikleriydi: İkisi de hem Müslüman. vitrinlere. ikisi de ince ve uzundu. şundan bundan neşeyle konuşarak dedikodu ederlerdi. dedikodulara kulak vererek öğrendiği şeylerin birkaç katını öğrendiğini düşünürdü. halılar.

Sonra. beni sevdi. Bu sırada garson yaklaşıp elindeki listeleri onlara uzattı. elini uzattı. bir süre şundan bundan konuştular. Garson yemekleri getirdi. Yediği şeylerin özelliklerinden sözetti. Her şey onun sayesinde oldu.. kendisinin de. Benim ailemde öyle insanlar yok. Ben Şükrü Paşa'nın bana uygun bir kızı olduğunu nereden bilebilirdim ki?. önce. Nedim Paşa sağolsun. ezik. Garson gittikten sonra Fuat Bey ilerde. şefkat isteyen bir kardeş tavrıyla boynunu bükmüştü. O olmasa bu iş hiç olmazdı! Düğün de onun konağında olacak!" "Sen Nedim Paşa'yı nereden tanıyorsun?" "Hiçbir yerden!" dedi Cevdet Bey. ortadaki zayıf ve gözlüklü olanı çevirmen. biliyorsun. umutlanmış. çok beğendiği. Fuat Bey neşelendi. karmakarışık şeyler düşünmüş. Ortak tasarılarını hoş bir anı gibi gözden geçirdiler. Öyle şeyleri tanıyan yakınlarım da yok!" Cevdet Bey küçük.köşedeki masaya uzanan bu yolculuk sırasında heyecanlanmış. Cevdet Bey gördüklerini aklına sıkıca yerleştirmeye çalışarak baktı. Fuat Bey de her seferinde yaptığı gibi arkadaşının yüzündeki bu kızarıklığı gülümseyerek karşıladı. pencerenin yanındaki bir masada oturanları gösterdi. "Sağolsun Nedim Paşa. buradaki bütün öteki insanlar gibi. kızarmıştı. Benim tanıdığım tek paşadır. ih­ tiyatlı bir deneyi göze alıp tatlı olarak supanglez denilen şeyden istemeye karar verdi. Listedeki ye­ meklerin çoğunu bir kere denemiş. Şişman adam Galip Paşa. ezilmemek için başını dik tutmuş. yardım etti. "Bir gün dükkânıma gelmişti. beyaz yüzlü olanı da Anadolu Demiryolları Müdürü Huguenin'di. çok sevdiği o salçalı et yemeğinden ve zeytinyağlı patlıcan silkmesinden istedi." dedi Cevdet Bey. beğendiği. hoşlanmadığı ya da kayıtsız kaldığı yiyecekler olduğunu öğrenmişti. Alışkan­ lıklarını oluşturmanın heyecanıyla. Fuat Bey işlerini anlattı. Sonra ondan nişan törenini anlatmasını istedi. Fuat Bey de garsona karşı Cevdet'i koruyan. "İşte sana anlattığım gibiydi. kanat geren bir ağabey tavrı takınıp sordu: "Ne yiyeceksin?" Cevdet Bey kendi zevklerini ve küçük keyiflerini keşfetmenin mutluluğunu buraya her gelişinde tadıyordu. Annesinin 42 . O olmasaydı o kızı da bulamazdım! Beni tanırsın.

. Halbuki ikiniz de biraz daha geniş. ge­ rekiyorsa bunlar için Abdülhamit alaşağı edilsin. Ağbin de onlardandı. Ben bir tüccar olarak siyasetin bana ne gibi bir yararı olacağını anlayamıyorum!" diye söylendi. Çünkü bir­ birinizi tamamlıyorsunuz. Şüpheyle arkadaşına bakıyordu. Benden mi korkuyorsun? Bunu kafası işleyen herkes bilebilir. Paris'e gitmiş. biraz daha hoşgörülü olsaydınız pek güzel anlaşırdınız. Cevdet Bey şüpheyle: "Onu anlıyorum. "Tamam. Bugün düşündüm: Onu anlıyorum. Bu mantının nasıl yapıldığını hatırlıyordu. Bütün bunları Cevdet Bey'e takındığı öğretmen tavrıyla. kavgacı da. hürriyet gelsin. "Canım korkma. ama alçakgönüllülük ve sevgiyle anlattı. Bakıyorum.yaptığı bir mantı vardı ki çok seviyordu. orada on yıl kalmış. Her neyse. ama gene de onlardan biri olduğu için ağbinle iftihar etmelisin!" Cevdet Bey ağbisinin onlardan biri olduğunu Fuat Bey'e söylememişti. korkunç şeyler! Çünkü bunların faydasını göremiyorsun! Çünkü jurnalcilerden. Hastaysa kötü. değil mi? Paris'ten döndüğünü söylememiştin. Çok kötü. "Onun için üzüleceğine onu anla!" dedi Fuat Bey. Askeri Tıbbiye mezunu değil mi ağbin? Üstelik hırçın. ama bunu ona gösteremiyorum!" dedi. Sonra kaşlarını kaldırdı: "Senin bugün neşen yok!" "Ağbim çok hasta!" "Yaa! Nesi var?" "Verem. anlamadın! Anlatayım: Ağbin ve onun gibiler ne istiyor? İşte. Korkuyorum!" diye yeniden söylendi. Bugün yarın ölebilir. çünkü yaşadığın hayat bunu ona göstermeni engelle­ yecek kadar hırçın. meclis açılsın. tamam bunları biliyorum! Beni dinle: Onların istediği . başının derde girmesinden endişeleniyorsun!" Cevdet Bey: "Ben siyasetle hiç ilgilenmedim. Sen bu dü­ şüncelerden çekmiyorsun! Niye? Çünkü bunlar anlaşılmaz. Arkadaşının sözlerine şaşmıştı.. istibdat sona ersin. "Evet.." "Çok üzgünüm. Bir Jöntürk olmayacak da ne olacak? Aşıl sen onunla iftihar etmeyi öğ­ renmelisin!" Cevdet Bey: "Çok hasta. Kanun-u Esasi yürürlüğe konsun..

. burada işler kötü.hürriyet gelirse senin ne zararın olur?" Heyecanla. her şey çürümüş. şapka giymek hiç değil. şu tabakları alıver artık.. burada oturup şu züppelerle yemek yemek değil. ramazanda oruç tutmayan mahkemeye çıkarılır. bu devlette." dedi. Hayır en kötüsü. Rumlar... "Ama benim böyle şeylerle ilgilenmemi gerektirmez! Ben padişaha karşı gelemem!" "Canım sana kim karşı gel diyor! Sen memleketin iyiliğini istemiyor musun? Peki biraz olsun ıslahat. Hayat böyle mi? Böyle değil. Hoş! Görsem ne olacak 1 ki?" "Nasıl faydasını göremiyorsun? Yani sence burada. Sonra biz niye yaşıyoruz ki? Yalnızca ticaret için. "Böyle düşünürsen her şeyi halledersin tabii. Burada hürriyet yok. serbestlik. benim gibi Müslümanlar değil de. Hey oğlum.. Ya­ hudiler. ekledi: "Hiç! Hiçbir zararın olmaz!" "Ben siyasetin yararını göremiyorum!" diye tekrarladı Cevdet Bey. O ne istiyor? Hürriyet.... Cevdet?" "Bunu söylemiyorum!" "Peki.. devletin hali fena. o Avrupa'dakilere benzememizden yana olmalısın! Ama bu. bunları biliyorsun değil mi? Haa bunları bildiğine göre. serbestlikten yana olmak demektir. Hürriyetten. Dansetmek. ama anlamıyorsun. Ağbini anladığını söylüyorsun. ama biraz da endişeyle. Ee. para kazanmak için değil mi? Değil! Bir aile. Ama böyle değil.. Bak ben bile tam Müslüman sayılmam ! Sen tek basmasın!" Cevdet Bey: "Evet bu doğru. çocuklar. Fransızca konuşmak. Her şey oradaki. Sen de bunu düşünsene: Bir şey yap demiyorum! Düşün! Düşünürsen anlarsın! Hiç de korkunç değil.. Bunları bildiğine göre sen de ilerlemeden. bir ev. bizim biraz onlara.. Avrupa'daki gibi serbest olursa fena mı olur? Kadınlarımız köle gibi. ne diyorsun? Bak.. hep Ermeniler. bu toprakta her şey iyi ve kusursuz mu? Her şey olduğu gibi kalmalı mı? Bunu mu söylüyorsun. filan. en kötüsü şu: Bütün bu köhne kurallar ve gelenekler yüzünden ticaretle meşgul olanlar senin. Bunlar için! Ama hürriyetin olmadığı yerde bunlar da sınırlı. ona da razı değil misin?" "Bunun faydasını göremiyorum. ne diyorsun?" 44 ..

ya ölecek. kazanmak ve bir aile kurmak mı?" Cevdet Bey kuracağı aileyi hatırlayarak bir daha gülümsedi: "Bu az şey değil ki!" dedi. "Ondan sonra bu Jöntürkler'in önemi artacak. Biraz daha bekle­ meliydin. senin için araştırdım.. "Peki. Şüpheyle bakma öyle. Onlar devletin başına geçecek. Abdülhamit birazdan ya gidecek. Topraklarını satmış. şu Jöntürkler'i anla.Cevdet Bey gülümsedi: "Ben bunlara bir tüccar olarak ka­ rışmamak gerektiğini söylüyorum!" "Ah! Ah. yanılıyorsun..." dedi.. Fuat Bey de kendini tutamadı. Çamlıca'daki konağa müşteri arıyormuş. Şükrü Paşa'nın mali vaziyeti berbatmış. ama asıl işi onlar yaptı. söyleyeyim de sonra uyarmadı deme!" Cevdet Bey kaşlarını çattı: "Neymiş o?" Fuat Bey.. Her sözünün altından onlar çıkıyor!" "Sen gül daha. beni iyi dinle. ama bilmiyorsun! Bir bilsen! Bilsen ucuza gittiğini anlarsın! Şükrü Paşa'nın durumu nasıl? Ben biliyorum. Ondan sonra. Biraz daha beklersen daha iyi bir evlilik yapabilirsin. Kardeşini anladığını söylüyorsun." Tatlı tabaklarını getiren garsonu bekleyerek sustu. Bak. sen bu konuda her zaman benden ilerisindir. Ama acele ediyorsun. senin için bütün bir hayat. ama anlamıyorsun!" . Sen iyi bir aile buldum diye seviniyorsun." "Ben bu işi hiçbir zaman bir iş olarak düşünmedim!" dedi Cevdet Bey.. Arabalardan birini de satmış. Ama olup biteni hiç olmazsa anla. Bunları herkes biliyor. Biraz daha bekle. Cevdet Bey'i heyecanla bekletmenin keyfiyle ağır ağır bir sigara yaktı: "Erken evleniyorsun!" "Haa! Bu mu yanlış! Yok yahu geç kaldım ben!" "Geç kaldığını sanıyorsun. gülümsedi: "Ve ne de kararlısın! Sana şaşıyorum! Ama bir yanlış yapıyorsun... kızma.. Eh. seni hesapçı tüccar seni! Ne katısın! Anlıyorsun. sonra her şey çok daha iyi olur senin için!" Cevdet Bey gülerek: "Ben senden koıkluııı. "Sen de Jöntürk olmuşsun. mevkii de parlak değil. ama anlamamazlıktan geliyorsun. Peki Cevdet. peki." "Senin böyle hesapların olduğunu ilk defa öğreniyorum!" "Aman Cevdetciğim.. Sahi diyorum.

.. Asıl doğru olan budur." Cevdet Bey artık usanmış gibi yaparak: "Ben senden korku­ yorum. ama öyle. İşlerim de iyi olsun. gerisine boş veriyorsun. ya da benimsersin... ya da yok diye almıyorum!" "Ama bir paşa kızını da tercih ediyorsun! Bakma öyle. iyi yetişmiş bir kız istiyorsun. Sen de bir ticaret bitiyorsun. "Siyaset ayrı iş. Arası yok! Ağbin de öyle. Birbirinize ne kadar yakınsınız.. seni de uygun gördüler." "Ben böyle düşünmüyorum! Ben düşünüyorum ki.. çocuklar. Şaka sanıyorsun. İşle benim hedefim bu!" "Gene aynı şeyi söylüyorsun. en sonunda yaşamaya bile karşı çıkar olmuş." Çatalını ve bıçağını tabağın kenarına bıraktı. ticaret ayrı. Ama sana şunu tek­ rarlayayım. Her zaman bir üçüncü yol vardır. "Beni bir komploya mı karıştırmak istiyorsun? O işleri biraderlerinle yap! Ben öyle işleri bilmem!" "Ne kurnazsmdır sen Cevdetciğim!" dedi Fuat Bey. karşı çıkıyorsun. Sen iyi bir aile. ya hiç görüşünü değiştir. O karşı çıkıyor. "O da uzlaşmaktır. ama bunları hiçbir zaman açık seçik söylemediğini anladı: "Ben düşünüyorum ki. Ya bir şeye karşı çıkarsın. Seni bilmem ama. Ben Şükrü Paşa'nın kızını parası var. Onlar da biraz parası olan birini istiyorlar.. Bu sizin huyunuz. hem siyaset dediğin nedir? Biraz düşünsene. Sana göre hayatta iki türlü anlayış vardır. Hayatın hep küçük uz46 . Bu siyasete engel değil ki. "Ben sana şundan sözediyorum: Biraz daha esnek ol! Ya hep. Benim hayatla siyasî isteklerim olmadı. Ama öyle değil ki. Bu ayıp bir şey değil.. karşı çıkmayı o kadar ileri götürmüş ki. saray çevresinde bu­ lunuyor. Ben o işleri doğru bulmuyorum!" "İşle gene senin o 'ya hep ya hiç' anlayışın.." dedi Cevdet Bey ve arkadaşının söylediği şeyi yüzlerce defa aklından geçirdiğini. Sana biraz geniş ve esnek olmayı öğretemeyeceğim. Sen de ağbin de bunu öğrenmelisiniz.. bir de aile düşünmüşsün. farkında değilsiniz!" Cevdet Bey az önceki sözlerini düzeltme gereğini bir daha duydu: "Bu dediklerini anlayamıyorum." dedi. İyi bir ailem olsun. ben siyasetle ilgilenmem!" dedi Cevdet Bey. Sinirli sinirli güldü. Anladığım kadarıyla."Beni siyasete çekmeye çalışıyorsun. İyi bir hanım. Bu da şimdi paşalarda.

Aynı gülümseyişle Cevdet Bey'e döndü: "Çok katı ve alaturkasın. Ben bunu an­ lıyorum! Bunu saygıyla karşılıyorum. hesabı getir bakalım!" dedi. Bu soruyu saçma buluyorum. "Yok. nedir sence?" Cevdet Bey kesin bir tavırla. "Bu aralıktan başka bir yeri görmüyorsunuz. hayat çok dar. İkiniz de aynısınız. Korkunç ve cansıkıcı olan dü­ şüncelere ve sorulara bir daha dönülmeyeceği için rahatlamıştı. ama seninle ahbaplık etmekten çok memnunum Cevdetci­ ğim!" Cevdet Bey de gülümsedi. Senin aşırılık dediğin şey. ama o da her şeyi aşırılığa götürüyor olmalı. "Ben ha­ yatımdan memnunum!" "Ah. Aynı şeyleri ağbine de söylemek isterdim. Aile ve dükkân? Başka bir şey yok mu? Başka bir şey yoksa." Öfkelenerek ekledi: "Anlatamıyorum. . beni böyle şeylere bulaştırma. düşünmekten bile korkuyorsun!" "Hayır. 47 . yok. Düşündü: "Hayat iyi yaşamaktır!" dedi ve bunu söyler söylemez Fuat Bey'e hak verir gibi olduğunu anladı. Garsona dönerek: "Oğlum. Hayat böyle mi? Hayat nedir? Yaşamak. Birlikte yenilen bu yemeklerin hesabını sırayla veriyorlardı. kızma ama böylesiniz!" Ellerini gözlerinin yanına bir atın gözlükleri gibi koydu. Hayat renkli bir şeydir! Evet." "Ah. Çok rica ederim. Söylediklerini de şimdiden sonra unutuyorum!" Fuat Bey: "Çok katı ve alaturkasın Cevdetciğim!" dedi ve güldü. Hem lütfen. O kararını vermiş. görmek. Selanik'teki askerleri de işitmek istemiyorum. "Siz yaşa­ mıyorsunuz. Söyleyeyim. Biraz daha açıl! Bunları söylüyorum sana. Birşeyler yapmaya çalışıyor.. bunu ona anlatamıyorum. Hiç de düşünmedim. Yani hayatta bir şeye karar vermek ve o yolda yürümek.Onu tanımıyorum. geçirmek.laşmalar demek olduğunu anla. "Bilmiyorum. Bu sefer sıra Fuat Bey'indi. çünkü vaktim yok!" Fuat Bey: "Görüyor musun işte!" diye söylendi. Bu görüşünü değiştir." dedi Cevdet Bey. Sen de. Hesabı ödedikten sonra kalktılar. sıkıcı ve zevksiz demektir. Ne yazık ki.. öyle değil!" dedi. Sonra öfkeyle ekledi. bir daha böyle şeylerden sözetme. ağbin de. işte ağbimde anladığım şey budur. "Bu soru abes!" dedi.

Uf. Zaten bugünün böyle olacağını o korkunç rüyadan anlamalıydım. "Burada ne işim var?" diye düşündü. Sıcak üstüne bir daha abandı. "Yoksa bombayı siz mi attınız. Ben de ona bu sorunun abes olduğunu söyledim. Bugün! Saat kaç oldu? Sekize yaklaşıyor. Terledim! O da korkunç bir rüyaydı. kimbilir hangi komplonun peşindeki hangi insanlardan! Hayat nedir? Bu soru abestir! Ben böyle düşüneceğim ve güleceğim. Evet. BİR PAŞA KONAĞINDA Arabayla birlikte sallanıyor. öğle yemeğinden sonra kestiremeyeceği için kederleniyor. güçsüz ve gülünç buldu. Avrupa'dan. Cevdet Bey_gülümsemeye çalıştı. Arabaya bindi. Hah hah hah. Yukarda. Kiremitler kırılınca dam aktı. bu soru abes ve bunu düşünmek istemiyorum! Hayat neymiş? Nereden öğreniyor böyle şeyleri? Kitaplardan. Şükrü Paşa beni beklemeye başlamıştır bile. ne sıcak!" diye inledi. herkes bana düşmanca baktı. Moşe nasıl güldü? Şakası da çok bayağı! Cevdet bombayı yoksa sen mi attın? Yok. "Yoksa siz mi?" Bir kahkaha attı: "Burada ne işiniz var sahi?" Cevdet Bey de. kendini düşünüyordu." 48 7 . Kendini zayıf. Cevdet Bey?" Moşe şakadan hoşlanırdı. Fuat Bey ile vedalaştı. Işıkçı Cevdet Bey. "Kendi ha­ yatımı düşünüyorum. sınıf da dizboyu sel oldu.Merdivenlerin eşiğindelerken birisi seslendi: "Vay. Arabayla birlikte sallanmaya başladı. Arabacı kapının önünde bekliyordu. Benim için hayat nedir? Fuat bunu sordu. ben kiremitleri kırdım. Arabacıya Teşvikiye'ye gideceğini söyledi. Merdivenlerden indi. "Ben neredeyim. bu çok hoş ve ince bir şakaymış gibi bir kahkaha attı. merhaba! Sizin böyle yerlerde ne işiniz var bakalım?" Cevdet Bey'in Sirkeci'den tanıdığı tütün tüccarr Moşe'ydi. tam tepede tabak gibi geniş ve boş bir güneş vardı.

Araba Harbiye Kışlası'nın önünden Nişantaşı'na sapmıştı. onu iki kere gördüm!" diye düşündü. Cevdet Bey. "Topraklarını sattığını. ama iyi bir insana benziyordu. ama Paşa'nın kendisini gevezelik etmek için. siz nasılsınız?" demiş. geleceğe ait tasa­ rılarını öğrenmek için çağırmıştı. Paşa'ya buralarda bir ev alacağımı söyleyeceğim!" diye düşündü ve hemen aklına yüzüştü bırakacağı yaşlı Zeliha Hanım geldi. kızarmayı da gururuna yediremediği için hemen kaçmıştı. bugün konağına Cevdet Bey'i. "Öyle. Cevdet Bey." Nigân'ı hatırlayınca neşelendi. Gene o korkunç sahneyi hatırladı. Çocuğun bakışlarını. Zeynep Teyze'yi ve Ziya'yı hatırladı. Nigân da "İyiyim efendim. o gün gördüğü kızı. Bastıran öğle sıcağının ve öğle yemeğinin etkisiyle.. sonra Haseki'yi. ister istemez. "Tuhaf bir şey var o çocukta. Fuat Bey'in sözleri aklına geldi. Nigân çok güzel değildi. tasarladığı evin ve aile hayatının içine yerleştirmişti. Ben yalnızca Nigân'ı istiyorum. olgun bir ihtiyar kadın gibi soğukkanlı ve ağırbaşlı gözükmeye çalışmış. tuhaf bakarak insanda yargılandığı duygusunu uyandırıyor!" Araba Nişantaşı . hesapçı biri!" diye düşündü.Şükrü Paşa. Sonra gene aynı konakta yapılan ve nişan töreni denilen o soytarılık sırasında birbirleriyle konuşmuşlardı. arabada uyuklamaya başlayınca kulüpte bir kahve içmediği için üzüldü. Bir sigara yaktı ve paşayla konuşabileceği şeyleri gözden geçirdi.. Bunda ne var? İnsan anlayamaz mı? Konuştuk da. aşağıdan yukarıya doğru kendisini süzüşünü ha­ tırlayınca tedirgin oldu. Sanki şimdiden sinsi. "Nasılsınız efendim?" demişti. "İki kere gördüm ve iyi bir insan olduğunu anladım. düpedüz iç sıkıntısından ça­ ğırdığını seziyordu. ama tasarılarındaki yerini dolduruyordu ve Cevdet Bey her şeyden önemli olanın bu ol­ duğunu biliyordu. sonraları. Acaba Fuat haklı mı? Ben yanlış bir şey mi yapıyorum? Hayır! Bu düşünceler çirkin. Cevdet Bey bu amaçla çağ­ rıldığını dükkânına gelen uşaktan öğrenmişti. "Evet. başka bir şey de düşünmüyorum. "Evet. Kibirli bir hali vardı. ama arabayı bilmiyordum!" diye düşündü. konağını satacağını biliyordum. "Arabayı da satıyorsa durumu gerçekten kötü demektir. Şükrü Paşa'yı hatırlayınca." Nigân'ı ilk Şükrü Paşa'nın ko­ nağının selamlığından dışarı bakarken görmüştü.

Sağına soluna baktı: İskemleler. Bu evi bir kere gezmiş. divanlar. Konağın ön bahçesi ıssızdı. "Bir aile!" diye mırıldandı. şöyle bir kestireyim demiştim!" dedi. birden ödü patlar gibi oldu: Divanda biri yatıyordu. Sahanlığın bir köşesinde. tasa­ rılarına uygun olduğuna karar vermişti. Saat fıkırdıyordu. Cevdet Bey pencereden dikkatle karşı köşedeki taş eve baktı. ama burada eşyadan başka bir şey göremedi. Pirinç halkasına uzanırken kapı kendiliğinden açıldı ve dikilen ayvaz. Hiçbir şey düşünemeden öylece kalakaldı. avizeler gördü. bahçesindeki ıhlamur ve kestane ağaçlarına bakarak. Sonra. oğlum. Paşa'nın beklediğini söyledi. başka bir şey duyulmuyordu. Cevdet Bey selamlık kapısına varıncaya kadar. Arabadan inmeden önce yüreğinin hızlandığını farketti. kocaman sarkaçlı bir duvar saati fı­ kırdıyor. uyumuyordum. Cevdet Bey gıcırdatmaktan korkarak merdivenleri çıktı. koltuklar. Teşvikiye Camii'nin önünden geçerken heyecanlandı. Ayakları kedi ayağına benzeyen yaldızlı koltukları seyretti. bir sandalyenin üstünde de aynı cins sedef görerek döndü: Bir koltukta. geniş bahçede küçük mermer bir havuzun kenarından su içen bir serçeden başka hiçbir şey hareket etmedi. Sonra dışarı çıkmayı akıl etti. "Hoş bir yer!" diye düşündü ve gene gelecekteki mutlu aile hayatını aklına getirerek neşelendi. Duvara asılı bir tabloya baktı ve başkalarında böyle şeylere bakarken bir heyecan uyandığını düşündü. Kapının önünde biraz bekledi.Meydani'na dönüyordu. Bunun neye yaradığını düşünürken. Oda serinceydi. Evin önündeki. beğenmiş. Tanıdı: Şükrü Paşa'ydı. Paşa: "Haa. Arabadan_inerken. buraya her gelişinde kapıldığı suçluluk duygusuna bir daha kapıldı. Paşa'nın konuğunu yukarıda beklediğini söyledi. Eşya arasında yürüdü. Cevdet Bey. Cevdet Bey'i görünce: "Gel. "Saat gibi bir aile!" Geniş odaya girdi. Merdivenlerin açıldığı sahanlıkta bir uşak gene aynı şeyi. . Şükrü Paşa'dan dönerken bir daha gezmeyi düşünüyordu. gel. Bizim damat!" diye mırıldanarak kalktı. bir divanda da sedefler vardı. Evet. Cesaretini toplayıp tekrar içeri girdi ve Paşa'ya yan dönüp bütün gücüyle öksürdü. Kıyafetinin iyi olduğunu düşündü. Bir köşede üzeri sedef kakmalı bir küçük sandık duruyordu.

Sonra Cevdet Bey'e dönerek: "Ne sıcak değil mi?" dedi. "Peki sen ne yaptın bakalım bugün?" Cevdet Bey ağbisini ve hastalığını fazla önemsemeden. erişmiştim. Seni beğeniyorum!" dedi. Ama o zaman başka za­ mandı. Elbette hareketli olacaksın!" diyerek övgüyü geri aldı. senden dört beş yaş büyükken vezirlik mertebesine. Kahve ve likör istedi. az önce uyuklamakta olduğu divanın köşesine geçti. olmaz olmaz. sen kadarken. yüzünü göremiyorum." dedi. Hem sen niye öğle yemeğine gelmedin bakayım?" "Davetli olduğumu bilmiyordum Paşam. Çocuksu bir tavır takındı: "Sen kaç yaşındasın?" "Otuzyedi!" "Ben. "Bu sıcakta dışarı çıkılmaz!" dedi Paşa. Hem ben talihliydim de. "Hay Allah... "Evet.. daha çok çalışması gerekiyor..Cevdet Bey: "Uyuyor muydunuz. Paşa'nın yanına. "Ha. kahve mi yoksa konyak mı? Dur kahveyle likör içelim. değil mi? Sen niye oturmuyorsun?" Gerinerek esnedi. Orada oturdun." Cevdet Bey terleyerek. kulüpte yediği yemeği büyüterek. Haseki'ye yolculuğa hiç değinmeden bütün sabahını anlattı. sıcak!" dedi Cevdet Bey. Sonra. Sonra: "Ben çıkmam!" diye düzeltti. "Gel bakayım yanıma. hamdolsun. Şimdi insanların daha çok boğuşması. sızmak derler!" dedi. "Öğle yemeğinde biraz fazla kaçırmışım. ama direnmedi. . Yemeği kaçırdın! Ama ne olacak! Gönül sohbet ister değil mi? Kahve bahane!" Her şey boş diyen bir el hareketiyle söylemişti bunu. Paşam?" diyerek ihtiyar adama yaklaştı. "Ben ona hesabını sorarım bunun. Paşa: "Doğrusu buna uyumak değil. yemekte fazla kaçırdım galiba!" Uşağa seslendi. E sana ben bunları neden anlatıyorum?" Aynı çocuksulukla gülümsedi. Sakalının ucunu kaşıdı. Kahveler ve küçük kristal bar­ daklar içinde likör geldi." Cevdet Bey'in eline uzandığını görünce: "Yok. gel şuraya. Paşa: "Aferin. "Ama gençsin. "Senin de el öpenin çok olsun evlâdım." "Nasıl? Bekir bunu sana söylemedi mi?" dedi Şükrü Paşa ve öfkesinin yapmacıklığından Cevdet Bey'i yemeğe davet etmediğini hatırladığı anlaşıldı.

bilmiyor mu?" "Konuşmadık. sana anlatayım. Benim bütün hayatım çenemi ." dedi. Konuşmadık!" "Konuşmadınız mı. başarmışsın da! Eskiden parayı ya kefereler kazanırdı. ihtiyatlı. İnsan içtiğini farketmiyor! Evet. Her şeyin hesaplı." Kadehini bir kere daha doldurdu ve bir dikişte boşalttı. Sözünü ettiğim Fuat Bey!" "Bu Fuat Bey Selanikli mi?" "Evet Paşam. "Sen kimlerle gö­ rüşürsün. Öyle olmak lâzım!" dedi. "Haa. Senin ihtiyatlı halini çok beğeniyorum. Yahut şişeyi getir!" Likörünü bir dikişte bitirdi. ahbapların kimlerdir?" "Tüccarlar." Bir daha boşalttığı likör kadehine gülümseyerek baktı: "Bunlar da ne kadar küçük.. Bir tüccar böyle olmalı! Sen bir Müslüman tüccarsın. Dükkân ya!" dedi Paşa. Şimdi senin gibilerin zamanı." "HımmmTNe diyor o? Şu bomba işi için ne diyor?" "Hiçbir şey bilmiyor.. kendisini eğlendirmesini dileyen bir bakışla Cevdet Bey'e baktı: "Daha ne yaptın bakalım?" Cevdet Bey suçluluk duygusuyla: "Dükkân çok vaktimi alıyor. dikkatlisin. kendi zekâsından gururlandığı için patlamıştı.. ya da namussuz. Paşam!" "Konuşmadınızsa bilmediğini nereden anladın?" Paşa Cevdet Bey'in şaşkınlaştığını görerek bir kahkaha attı. Gele­ cekteki damadının şaşkınlığını gülünç bularak bir kahkaha daha alıp Cevdet Bey'in sırtına bir şaplak vurdu. "Evet. aşırılık etmi­ yorsun... Madem bu kadar içtim. Bu çok önemli! Bizde herkes çünkü işi hemen aşırılığa vardırır. aferin. Odadan çıkan uşağın arkasından seslendi: "Bize daha likör getir. Bu iş ticarel kadar siyasette de önemlidir. sen aşırılık etmiyorsun. Sonra insan çenesini de tutmayı bilmeli. Cevdet Bey kızardı. Paşam. Likör bardağını bir dikişte boşaltarak bir de kendini kutladı. Senin işin herkesinkinden zor! Aferin. Paşam. çeneyi tutmak.Paşa: "Sen çilek likörü sever miydin?" dedi. Sonra birşeyler anlatmasını.. Bu kahkaha. seni beğeniyorum. hırsız memurlar. "Aferin. "Öyle olmak lâzım. Sen de çalışkansın. dükkân. besbelli.

Çoluk çocuk ihtilâlci oldu. ama görev vermediler. Kadehini yeniden doldurup anlatmaya başladı: "Rahmetli Rüştü Paşa'nın himayesiyle nazır olmuştum. işin içinde vekiller bulunsa böyle mi olurdu? Yani diyorum ki. nasıl oldu bilmem. hep bekledim. böyle üçbuçuk kişi ile bir büyük işe girişilir mi? Efendimiz benden ürküyorlar: Bu çocuk Padişah nasıl devrilir. Yanlış düşünce! Yanlışsa yanlış.tutamadığım için boşa gitmiştir. duyarsan bil ki. Anlatayım. Odaya birden pat girerim. Paris'te sefirlik ettim. Bize hâlâ görev yok! Yirmiyedi yıl Erzurum'da. Konya'da valilik yaptım. vekillerin de bunda parmağı olsa gerektir. dedi. biz Sadrazamla Babıâli'den süratle saraya koştuk. bu Ali Suavî vakası oluyor. bunu biliyor. gençlik heyecanıyla atıldım: Aman Efendimiz. Oturuşunu değiştirdi. "Aman iyi! Bilsen de kimseye söyleme. ben fikir beyan etmiyor. fısır fısır saatlerce konu­ şuyorlar. Şimdi benim oğlana yaptıkları budur! Benim küçük oğlan bu işlere heves etti galiba. koş git. Olayı öğrendik. cuma günleri mektep arkadaşlarını konağa dolduruyor. sordu: "Demek bu bomba olayı hakkında ne diyorlar." Birden bir kahkaha daha attı. sana ne Şükrü! Hayır! Ben çenemi tutamadım. Bir ara Efendimiz: Bu heriflerin maksadı galiba bizi tahttan indirmekmiş. Bir nasihat edeyim: Kimseye güvenme! Hele uluorta konuşanlara hiç güvenme. Şeye. Bize görev yok! Üstünden yirmiyedi yıl geçti. ergeç seni de bulaştırmak isteyeceklerdir. Damadım olacaksın. seni de günaha batırmak istiyorlar.. Sonra. sigara içiyorlar. dinliyorum. ama gene de dikkatli ol! Bir yerde bir şey görürsen. Yeni hükümet kuruldu. Biliyorum. bu iş nasıl yapılır. Beni de huzura aldılar. Hele bir iki 53 . Çünkü ortalık bir tuhaf. Odaya kapanıyorlar. sonra hüzünlendi. tısss susarlar. Üstünden altı ay geçmiyor. bilmiyorsun?" Cevdet Bey: "Bilmiyorum!" dedi. bir büyüğüne durumu anlat.. Perşembe. evkaf nazırlığına. "Üstelik Efendimiz'e yaranmak için de o kadar hizmette bulundum!" Bir süre sustu. kendini kaptırmazsın. seni seviyorum." Paşa birden he­ yecanlandı. Bulaştırmalarına izin verme! Baktın niyetleri kötü. Askeri Tıbbiye'de okuyor. Sadrazamla Padişah konuşuyor. bu tehlikeli diye düşü­ nüyorlar. bunu düşünmüş. Neden? Çünkü çenemi tutamadım. sen ihtiyatlı bir insansın. gözüm tuttu. Hemen Sadrazam görevden alındı.

fesat bilmez. yanlış anlaşılmasın diye saraya yazar durumu.tanesi. Koca Abdülhamit'e bomba atıldı. bakarsın başı derde girer! Öyle değil mi?" "Evet. Küçük oğlum işte böyle saftır. Zaten benim gönlüm -bunu yalnızca sana söylüyorum. Herkesi tanır. Ticarette insanın bağımsız bir kişiliği biraz olabilir. bu devlette buna imkân yok! Benim işim bitmiş. bizim küçük oğlan biraz böyle saftır. Bu arabayı sattık. ama yaşamasını biliyor! İşte onu seviyorum! Çapkın bir şey! Çamlıca'ya çıkar. bizimki hayatı ne kadar sever!" Bir şey hatırlayarak ciddileşti. Şunu bil ki. yazık olur! Halbuki. ölçülüdür. Sonra onu da söyleyeyim: Bu evin masrafı çoktur. hatta daha çok. kimseyle laubali de değildir.. düşünemez. Otuz yıl hatırlanmadık. ama biraz kalın kafalıydı. sen daha o kadehi bile bitirmedin! Onu bitir de sana da doldurayım. Onu gördükçe kendi gençliğimi hatırlı­ yorum! Acaba bizim oğlan hangi paşanın himayesine girecek? Çünkü bu da şart. "Çünkü kötü bir paşanın himayesinde insan harcanır. Çamlıca'daki köşkü satıyoruz. ama bak. "Bir araba vardı. kendi zevki için döşemişti. himayesine gireceği paşa iyi bir paşa olsa!" Kahkaha atarak kadehini bir kere daha doldurdu.büyükte. Bari. İkiz at değil. sever. Ama herkes öyle karşılar mı? Bizim oğlan saftır.. herkes onu tanır. Güldü: "Bizim zamanımız geçiyor. devlette yükselmek için çalışkanlık ve zekâ kadar. Dikkatli olman gerekecek. Bilmem an­ latabiliyor muyum?" "Anlıyorum Paşam!" "Aferin! Ben de anlıyorum!" dedi Şükrü Paşa. bir kır at ile bir yağız at bağlamıştı. Babasına çekmiş! Tercüme Odası'nda bir küçük memur.. Beyoğlu'na gider. Bu konağı da o çekip çevirir. Çoluk çocuk . Çünkü fazla masraf oluyordu. Tanıdıkları çoktur. O hayat adamı olacak. bundan sonra artık hiç hatır­ lanmayız. Paşam!" "Ama. Öyle kötülük. Genç çocuklar.. oğullarımın annesi güzel olmasına güzeldi. Kâğıthane'ye eğlenceye iner. anlayışla karşılamak lâzım. Kızların annesi zekidir.. Nigân da bu havada yetişti. ama siyasette. bildiririm.. ateşliler. Evet. heyecanlılar. Ne saklayayım. çevre ve ilişkiler önemlidir. Yazık ki sattım. bana düşman düşman bakarlar. Ama bunu kimler takdir edecek? Ben de başına bir şey gelmesin. diyorum. Çünkü çocuk saftır.

paşalığı da. Alayım dedim. beğendim! Ama bu faslı bitirdik.. Madem konuşmayacaksın. yaşadım. sen dinledin.. Kaşlarını çattı: "Ama seninle de iki lakırdı edilmiyor ki! Zaten hep ben konuştum. oğullanm için fazla endişelenmiyorum. Kızlarım. sen de birşeyler yapıyor olmalısın ama. sefirliği de. şimdi onu da yapamıyorum. Bu konağın masrafına ne dayanır? Haa. belki önemsiz ama. devrilip gidecek. "Çapkın bir gülüş bu. Nazırlığı da. Başında bir kâhya var. şekerli. Paşam!" dedi. yapış yapış bir şeydi. Kimse durumdan memnun değil. onu diyordum. Dünya nimetlerinden bolca tattım. Kendi yiyor. Ama sen? Yok. hadi!" dedi Paşa. "Utanma işte!" "Sahi diyorum. Gördüm." Cevdet Bey'in suratındaki donukluğu görünce. "Kibarlığına da diyecek yok! Ama bir şu kadehi bitiremedin! Sen çok ihtiyatlısın çok. "Hadi. senden memnunum. Paşam. yok. keyiflerin nelerdir?" Cevdet Bey: "Vakit mi kalıyor Paşam!" dedi.5 ." Cevdet Bey ilk defa Paşa'yı küçümsediğini. gel o zaman tavla oynayalım! Bileğin kuvvetli midir?" 5. Valiliğim sırasında Er­ zurum'da ucuz toprak buldum. sen nasıl eğlenirsin. "Peki. Ama söyleyeyim. Nigân%ı geleceğinden hiç kuşkum yok. "Susuyorsun! Niye? Bu da aşırılık bak!" dedi Paşa." Cevdet Bey kızararak: "Sağolun. ben bilirim. Cevdet Bey utanarak kadehi dikti. ona daha az saygı duyabileceğini sezerek korktu. Likör. "Aferin! Şu kadarcık içsen ölür müsün? Getir bir daha dol­ durayım! Kendini biraz bırak canım! Anladım bana saygılısın. şimdi ahbaplığa başladık! Söyle bakalım. çok!" Paşa başını sağa sola sallıyor­ du.ihtilâlci. yanımda içmiyorsun. valiliği de. hamdolsun. vefasız değilim. Beni yirmiyedi yıl hatırlamadı. Eskiden Şehzadebaşı'na giderdim. hiç çapkınlık yapar mısın. Abdülhamit'e bomba atılacağı kimin aklına gelirdi? O da tepetaklak olacak. ne gördüysem onun devrinde gördüm. peki bu konuyu kapıyorum!" dedi. bize de birşeyler yolluyor! Bakarsın o da gider." Paşa gene başını sağa sola sallayarak: "Ama bak gülüyorsun!" dedi. "Olmaz canım! Ben.

ben size orada yük olurum!" dedi Cevdet Bey. Naime Hanım'a. alsın ben bu sıcakta arabayı ne yapacağım?" dedi. Paşa: "Yok oğlum. Sonra birden ayağa kalktı: "Dur! Kaçta gelecekmiş? Bu saatte de çıkılır mı? Geç kaldı. ne yükü!" dedi." dedi. Sonra üstüste düşeş attı. kaçta gelecekmiş. ama biraz kendini zorlayarak 56 8 . arabayı istiyorlar!" Paşa: "Alsın. Cevdet Bey'e döndü: "Sen ne dersin? Akşam birlikte kulübe gidelim mi?" "Aman Paşam. Cevdet Bey'in kaybettiği oyunların birinin sonuna doğru uşak içeri girip Paşa'ya sokuldu: "Hanımefendi. Tavlaya oturdular. onbire geldiğini şaşarak gördü. Sonra Paşa'yı istediği gibi eğlendiremediğini anladı. Bu sırada Paşa sefirliği sırasında Paris'te gittiği bir tiyatroyu. Sen git sor bakalım. AİLEYE. Tavlayı kapayıp yeniden ayağa kalktı. Sandalyeye oturdu. birkaç çapkınlığının ve evkaf nazırı iken geri çevirdiği bir rüşvetin hikâyesini anlattı. Dükkâna yetişemeyeceğini anlayarak öfkelendi. Konya'da yaptırdığı bir çeşmenin. "Kulübe gideyim mi? Gidip biraz orada çene çalsam mı?" diye kendi kendine söylendi.• Cevdet Bey aynı donuk bakışlı suratını asarak: "Bilmem!" dedi. bir kâtibin nankörlüğünü. Sonra. İlk iki eli üstüste mars olarak kaybetti. Bir ara dışarı çıkan Paşa'nın arkasından saatine baktı. Kendisini hoş göstermeye çalışarak Cevdet Bey'e gülümsedi. Cevdet Bey gene kaybetmeye başladı. ZAMANA. "Ağbim can çekişirken ben burada tavla oynuyorum!" diye düşündü. iyi zar geldiği için birkaç kere kazanınca. Bir an Paşa'nın gerçekten kendisini kulübe çağırdığını sanmıştı. Şişli'ye gidiyorlarmış. HAYATA İLİŞKİN Cevdet Bey tavla sevmezdi. Paşa'nın tavla zevkini ve gevezeliğini iğrenç buldu. Ben belki bir kulübe giderim. ama arkasından kahkaha atmadı. Az sonra. Paşa heyecanlandı.

beni yanlış anlama. kendini divana attı. hürriyet! Yaşasın Jöntürkler. Biraz öfkelenmiş gibiydi.söylemişti bunu. Günü nasıl doldurayım diye düşünmüyorum. . Hatıralar yeter! Ama insan onları birisine anlatmalı. İçeri uşak girdi: "Hanımefendi Naime Hanım'da az kalacakmış. Paşa odanın ortasında durdu. "Kızımı bir tüccara vereceğim aklıma gelmezdi. biliyorum!" dedi Paşa. benim gibi insanlar. bu yaşa gelince hiçbir şey yapmamak için yaşarlar. sen şimdi bunu anlayamazsın? Hem öyle fazla kitap okumuş birine de benzemiyorsun ! Alınmıyorsun ya?" Cevdet Bey: "Rica ederim. "Kimbilir benim de sarhoş olduğumu düşünüyorsundur. yazıyorlar. eğer ağzımdan kaba sözler çıkıyorsa sana kendimi yakın hissettiğim içindir!" Unuttuğu bir duayı hatırlamaya çalışıyormuş gibi durup kendini zorladı. Cevdet Bey gülümsemeye. birşeyler söylemesi gerektiğini anlıyor. Dimyat'a pirince giderken hikâyesi olur. kaç tanesinin sohbetine katıldın? Sen Nedim Paşa'yı nereden tanıyorsun bakayım?" Cevdet Bey: "Dükkânıma gelmişti!" diye mırıldandı. iyi. Kah kah. oradakiler oturuyor. "Yaşasın benim küçük saf oğlan! Hımmm! Peki ne yapmalı sence hayatta? Yok. kibarsın. Oğlum. çünkü kendime benzettim!" diye söylendi. "Ama. seve seve veriyorum.. Bir paşayı böyle hiç görmedin değil mi? Zaten yakından kaç paşa gördün. olup biteni olağan karşılamaya çalışarak Paşa'ya bakıyor. "Niye böyle olduk? Bütün bunlar neden? Niye bomba atıyorlar?. Hepsi padişahımıza düşman!. anladım. oğlum. hemen gitsinler!" dedi. "Tamam. gazetelerde tefrika ediliyor. yok. Kitap oluyor. Hemen geleceklerini söylediler!" dedi. geç kalmasın. Paşa: "İyi. Cevdet Bey'e baktı. Sonra kederlenir gibi oldu: "İşte. Başım belâya girer. değil mi? Avrupa'da gördüm." Bu son cümleyi sesini kısarak söylemişti. seni takdir ediyorum. Bir hamamböceğine bakar gibi Cevdet Bey'e baktı: "Tüccar!" diye fısıldadı. Ama burada? Tek kelime yazsam zülfiyare dokunur. Odanın içinde sallanarak aşağı yukarı yü­ rüyordu.. ama söyleyecek sözü bulamadığı için yalnızca terliyordu." Ya ayakta daha fazla duramadığı için. "Seni beğendim! Seni beğendim. Paşam!" dedi ve terledi. Kızları da alıyormuş. Üstelik bile bile. ya da umutsuzluktan. Burada hürriyet yok.

Bazan düşünüyorum: Keşke bu ikinci hanım biraz daha güzel olaydı da aptal olaydı. maymun gibi taklitler yaparlar. 58 . dedikodu edecekler. Hareketlerinden ve rahatlığından Paşa'nın içki buhranlarına alışık olduğü_anlaşılan uşak: "Efendim. ama izin veririm. hareketli olmalı. Güne biraz neşe katayım dedim. Bunları nereden öğrendiniz.. Piyano istediler. ne duruyorsun!" dedi Paşa. Arabayı bekleriz. "Otur oturduğun yerde!" dedi Şükrü Paşa. Bir Fransız terzi karı gelmiş.söyle. Beni bazan kaba saba bulurlar. İki orta kahve!" Cevdet Bey'e döndü: "Ortaydı değil mi?" Gene odanın içinde aşağı yukarı yürüdü: "Belki fazla içtim. "Seni takdir edi­ yorum. "Getir.. Önüne baktı. istasyonlar. Bunun üzerine bir taze alayım mı? Ama yazık olur. Hâlâ dikilip bekleyen uşağa çıkıştı: "Ne duruyorsun. hoşlanırım. eğlenirler.. Kitaplar okurlar. Koskoca fabrikalar. Hatta. fesat başlar. "Nasıl? Gidiyor musun? Yoo.. seninle kulübe gideriz! Onlar nereye gidiyor? Naime Hanım'a. öfkeme bakma. Çay içip şundan bundan ko­ nuşacaklar. sonra pişman ederim!" diye bağırdı. Nigân'ı ilk isteyen sen değilsin!" Ayağa kalktı. nazik alafrangalıklarına alışamadım. Gittik. Bu zeki bir kadın. Severim. düşün­ mezler. Bir uşak gibi değil. Onu da aldık. severim! Ben böyleyim. anlamam. Mezar gibi konağı ben ne yapayım? Hem bunlar. Onların bu ince. sizi rahatsız etme­ yeyim!" dedi. hi hi hi gülüşecekler. "Önden kahve de getir. Paris'e sizi götüren kim.. Böyle daha iyi. Çalarlar. sefireliğini hatırlayacak. Eve çağırmak istiyor. Orada ne yapacaklar? Ha ha ha. evet. okudukla­ rından sözederler. okurlar. bir ahbap gibi anlayışla gülümsedi. Biz ise aynı yerde otluyoruz.. Bunu aklına koy. kızlar da şiir okur bakarsın. çünkü bir ev neşeli.. Konak konak dolaşıp elbise dikiyormuş. Sen de kahve ister misin oğlum?" Cevdet Bey: "Paşam ben kalkayım artık. bu Avrupa âdetleri lâzım. Sabah bizimki ağzımı aradı. Şu konağın neşesi kaçar. Kızları da öyle. Onunla Fransızca konuşacak. elbiselerden konuşurlar. ben adamı kolay kolay bırakmam! Dur bakalım! Yoksa sözlerimden alındın mı?" Cevdet Bey cevap vermedi. gördük: Herifler neler yapmış. kendi aralarında şakalaşırlar. Fitne.. çayınızı getireyim mi?" dedi.

Yok ama.. Pamuğu. Bu konuda sana ayak uydurur herhalde. dünyanın en güzel kızı da değildir. Ben bile bu yaştan sonra kulübe gidiyorum. ama ölçülüdür.. Zaten biz onun hiç farkına varmadık. Kabahat bende. Onu hediyelerle.küçük eğlencelerle oyalayabilirsin. Ki­ taplar. Şükran da bana benzer. Ama gördün.. Ne istediğini bilir. incedir. almak satmak. yemek yiyor. Bu konakta iyi ne varsa öğrendi.." Paşa odanın içinde geziniyordu." Cevdet Bey utanarak ve hoş bir şaka işitmişmiş gibi gülüm­ seyerek ayağa kalktı. Nigân'ı sana verdiğim için gönlüm rahat. bak işte araba ^eldi. biliyorsun.. ne de az. kızlarımın içinde en sevdiğimin o olduğunu söyleyemem. vakkvgeçirmek için. lambayla kumaşı vagondan indirin. Fransız romanları da okur. Kim yapacak? Sizin gibi tüccarlar. ama gözü doymaz da değildir. gene de seni beğeniyorum." Bir çapkınlık arkadaşıyla>konuşuyormuş gibi gülümsedi: "Ni­ şanlını görmek istiyorsan gel!" Cevdet Bey'in içinden kalkıp bakmak geldi. Sarhoş gibi yalpalayarak pencereye yürü­ dü. ama utandı. Ne çok bilir. Birden pencerenin önünde durdu: "Bak.. okumaya çok düşkündür. Paşa: "Görmek istemiyor musun?" dedi. unutmuş! Gel oğlum. ama gene laf aramızda kalsın. Dünyayı çok görmemiştir. . Türkân daha sevimlidir. Akh iıaşmdadır. Kanaatkardır diyemem. Bari yemeğe çağırsaydım seni! Bekir'e söylemiştim. Demiryolu da yapıldı. şimdi binerlerarabaya. Şimdi arabaya binecekler.. gel bak. Ama nerede? Sizin yaptığınız almak satmak. fincan takımlarıyla -fincanlara. "Ha şöyle!" dedi Paşa. Ne kelime be: Kulüp! Bize de fabrikalar lâzım. Kibardır. Nigân içe kapanıktır... Çalışmayı da biliyorlar.. eğlenmeyi de.. zariftir. Efendimiz'in polis romanı dinlemesi gibi okur! Alafranga hayatı sever. İnsan nişanlısını görmek istemez mi yahu? Onun nasıl bir insan olduğunu biliyor musun bakalım? Söyleyeyim: Bizim Nigân zeki bir kızdır.. ama çekiniyorsun. tütünü vagona yükleyin. ama sanma ki. Arabaya binip gezmekten hoşlanır.oteller. Niye onu buraya çağırmadım ki? Sanki buraya gelse ne olur? Ben o kadar geri kafalı mıyım? Üstelik herkesle oturuyor. şiirler okur dedim. "Istiyorsundur. porselene bayı­ lır. Hah. İşte öyle okur. arada ceplerinizi doldurun.

aralarında konuşarak. "Ağbim ölüyor!" diye mırıldandı. Seyfi Paşa geldi!" diye bağırdı. arabanın kapısını açmıştı. Uzak ve belirsiz olan şey kesinleşti. Daha bakmak istemedi. Paşa: "Aa. Saatin tıkırtısını duyar gibi oldu. Dükkânını ve Eskinazi'yi aklından geçirdi. Cevdet Bey. Cevdet Bey taşlıkta önce beyaz elbiseli. ağacın altında." Tasarladığı ailenin içine o gölge gibi hafif ve ince kızlardan birini yerleştirmeye çalıştı. 60 . uzun boylu. ne kadar belirsizdi! Onu aklıyla. Paşa'nın hırıltılı sesi dinsin. Birden bahçede bir hareket oldu. kıpırdanması zor bir şeydi. utandı. uzun boylu bir kadın gördü. Terledikçe kanına kir ve suç pom­ palanıyordu. Sonra. nemli elinden ve kendinden tiksinerek. Ne kadar uzak. Öteki arabaya binenleri gördü. İşte çıkıyorlar. Korktu.kötü ne varsa gördü." Arabayla harem kapısı arasında bir çınar ağacının gölgelediği taşlık vardı. Cevdet Bey hangisinin Nigân olduğunu anlayamadı. hayalini kurduğu şey duruyor. anlaşılır oldu: "Her şeyi düşündüm!" diye mırıldandı. Bir at homurdandı. Kızlar teker teker Paşa'ya yaklaştılar ve dizilip elini öpmeye başladılar. Paşa hâlâ gevezelik ediyordu. vicdan gibi ağır. serin yıllardır beklediği. ama duymuyordu. "Onlardan biri!" diye korkuyla söylendi. Kızlar hareketli ve neşeli gözü­ küyorlardı. "Ben neyim?" diye söylendi. durmadan gözlerini kırpıştırır. Bilmem kötüyü alışkanlık edindi mi? Haa. "Bir aile. gülüyordu. kara sakallı biri hızlı hareketlerle çıktı. "Benim burada konakta olduğumu bilmiyorlar!" diye düşündü. Rüya gelip aklına yerleşti. Başını gururla geriye attı. aşağıda. "Hay Allah razı olsun Seyfi senden!" Gelen arabanın içinden hafif kambur. Suçluluk duygusuna daha çok gömüldü. gereken yere yerleştiriyordu. Paşa'nın kahkahasından bunun Nigân'ın annesi olduğunu anladı. beklenmedik bir şey oldu. Orada. Arabacı. bir kötü alışkanlığı vardır. bakıyordu. Gene bir suçluluk duygusuna kapılır gibi oldu. bir tek aklıyla kavrayabiliyor. sağa sola bakınarak teker teker kızlar ortaya çıktılar. Derken. Terleyerek. Duyguyla değil: Duygu. "Bir aile!" diye mırıldandı. Cevdet Bey o uzak yerden Bir tekerlek gıcırtısı duydu. Yüreğinin hızlı hızlı attığını farketti. hareket ediyor. hareket dursun istedi.

"Belki. Ama sen çok dalgınsın! Hah hah! Sahi onu gördün değil mi? Ya. Cevdet Bey koltukta kıpırdanıyor.." dedi. "O nedir? Ne istiyor? Nasıl?" diye korkuyla mırıldandı. Benden akıllı çıktı. kıpırdanan. Demek öyle. "Tüccarım paşam!" . Cevdet Bey. onu görüverdin işte! Aferin Seyfi'ye.. gerçek dostlarının sayısının gittikçe azaldığım. Az önce kesinleşen o şey şimdi daha uzak ve belirsiz oldu.!' diye endişeyle mırıldandı.. Birden Seyfi Paşa: "Ne iş yaparsınız siz evlâdım?" dedi. "Tüccar. aklını kullanması. sohbet istediğimi nasıl anladı?" İki paşa kapının önünde kucaklaştılar. Sözünü. _ "Bak işteySeyfi vefalı dost!" derli Şükrü Paşa. "Biliyorum. Sonra bütün gücünü vererek oradaki o hareketli şeyi. Şükrü Paşa: "Müstakbel damadımla tanışmış miydin?" diyerek Cevdet Bey'i tanıştırdı. Tüccar.. Seyfi Paşa'nın elini öpüyordu.. özür 61 . Cevdet Bey. aradığı sohbeti pek az kimsede bulduğunu söylüyordu. Şükrü Paşa birşeyler anlatıyordu. Cevdet Bey. biliyorum. buyursun!" dedi Şükrü Paşa. Londra'da sefirlik etti. tasarılarının içine yerleştirmeye çalıştı. "Tüccarım ben!" diye düşündü. O. Uşak kahveleri getirdi. Uşak içeri girdi: "Seyfi Paşa geldiler!" dedi.. çok uğraşması gerektiğini anladı. Oturdular. eğilip bir paşa elini öpen şey ile bütün bir hayatı geçireceğini düşündü. "Bu da işte seninki!" Cevdet Bey terledi.. ya.. Kendini Efendimiz'e beğendirmesini bildi.. onu dinlediğini gösteren bir tavır takındı. Kızlar bir anda arabaya bindiler. Bugün efkârlı olduğumu." diye mırıldandı Paşa ve yeniden ev sahibine dönerek.Şükrü Paşa: "Aferin! Görüyor musun bizimkileri. Cevdet Bey'i gözünün ucuyla süzüyor. Şükrü Paşa misafirine illifat ediyor. Seyfi Paşa.. Belki. Onu kavramak için.. uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Benim gibidir. ama halinde içtenlikten çok. Seyfi Paşa'nın kibirli bir hali vardı. damadını da artık bir arkadaş olarak gördüğünü söyleyerek bağladı. Cevdet Beye döndü: "Seyfi de işle benim himayeme aldığım insandır..

Paşa: "Hayır. Bu sırada uşak elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Nigân'ın arabaya binişini hatırladı. Cevdet Bey: "Nişantaşı'nda oturacağız!" dedi. "Çörek de getirseydin!" dedi Şükrü Paşa. Ben daha temizim!" Birden bu odada. Çaylarını içerlerken Seyfi Paşa bomba olayı ile ilgili dedi­ koduları anlatmaya başladı. "Nigân ile Nişantaşı'nda o evde oturacağız!" diye düşündü. eşyanın içinde kendisini korkutan. son günlerin yeni siyasi dedikodularını anlatmaya başladı.dileyen birşeyler vardı. "Hemen kalkıp çıkayım. Bir ara." dedi Cevdet Bey. Cevdet Bey telâşla düşündü. şimdi nerede oturuyorsunuz?" diye homurdan­ dı. anlatırken kamburu daha çok çıkan. je lis Balzac.. onu keyifle dinleyen Şükrü Paşa'yı seyrediyor. O kadar neşelendi ve heyecanlandı ki. Çayını bir an önce içip bu konaklan hemen çıkmak geldi içinden." Seyfi Paşa Cevdel Bey'in cümlesini yarıda keserek: "Bu kadar Fransızca bilmeniz bile iyi bir şey çocuğum!" dedi. Sonra. Sonra konuğunun dizine bir küçük tokatçık vurarak: "Ne tatlı anlatırsın sen!" dedi. bu duyguların kirlenmesinden korkmaya başladı. anlaşılmaz ve ulaşılmaz gözüken her şeyin gülünç ve çürümüş olduğuna inanarak neşelendi. heyecanlandı. Cevdet Bey. gerçek bir zafer duygusuyla hissetti ve heyecanlandı. sakalları da gömleğine sürünen Seyfi Paşa'yı. "Böyle olmamalıydı. Seyfi Paşa suratını astı. Beklediği gibi öfkelenmediğini larkederek sevindi. şimdi!" diye mırıldandı. Nigân'ın bu paşalardan birinin kızı olduğunu. evet.. "Vefa'da. ötekinin de az önce elini öptüğünü hatırladıkça rahatsız oluyordu. "Konuşa konuşa da açılırsınız!" Sonra yeniden ev sahibine dönerek. Sonra Cevdet Bey'e dönüp "Siz nerede oturuyorsunuz?" diye sordu. Ben daha iyiyim!" diye düşündü. Haliyeler dikkatli çalışmadığı için 62 . "Öyle. Ben ilerdeyim. ben onlardan iyiyim. Seyfi Paşa birden: "Quels livres lisez-vous mon enfant?" dedi. Musset. Paul Bourget et. Onun kendine göre olduğunu. ama hemen he­ celeyerek söyledi: "Monsieur. Bunda bir çirkinlik var.

bir kakatoa alıp yollayalım!' dedi. "Gene gel. "Nigân!" diye düşündü. Öğrendim ki kuşun adı başka. ko­ nuşmaya yetenekli olan papağan yoktur. Derhal Londra hayvanat bahçesi müdürüne telefon ettim.Hünkâr. dar ağızlı. Seyfi Paşa Londra sefiri iken başından geçen bir olayı anlatmaya başladı: "Bir gün sefarete Başkâtip Tahsin'in imzasıyla şu şifre geldi: 'Başı ve bütün tüyleri beyaz. Odadan çıktı. Kâtibe dedim ki: Biliniyorlarsa öğrensinler! Siz de dediğim telgrafı şifreleyiniz'. İki paşa korkaklık edenlerden keyifle sözedip neşelendiler. konu zor durumda olan Fehim Paşa'ya ve metresi Margaret'c geldi. tüyleri beyaz. Sonra Cevdet Bey'in asık suratını gördü ve neşesi kaçtı. Hafif ve serin bir rüzgâr vardı. Zaptiye Nazırı'nı ve tahkik komisyonunu uyarmış.' Şifreli iradeyi alınca eteklerim tutuştu. Sonra. Paşalar. bıraktı. Derken.. Yalnızca gülümsedi. pırıl pırıl güneşi farkedince ferahladı. Arkasından gelen Şükrü Paşa'nın elini öpecekti. Merdivenlerden indi. geniş kalçalı kadehlerle konyak getirdi. Seyfi Paşa'nın bir yakınına bugün bir iz bulunduğunu söylemiş: İçine bomba konan arabanın kayıt numarası anlaşılmış. düğünden önce daha görmek isterim seni!" de­ di.." Birden Cevdet Bey ayağa kalktı: "Ben gidiyorum Paşanı!" dedi. Bomba olayı sırasında kimin nasıl korktuğunu anlatarak eğlendiler.. gene gel. Cevdet Bey. olay sırasında kimin kahramanlık gösterdiğini. Ayağa kalktı. Abdülhamil'in cesaretinden. konuşmaya yetenekli bir papağan satın alınarak derhal gönderilmesi.' İkinci kâtip: 'Belki aradaki farkı bilmeyebilirler. Saatin tıkırtısını duydu. Cevdet Bey dışarıdaki geniş ve temiz göğü. 'Şu cevabı yazınız!' dedim: 'Başı beyaz tepeli. . Uşak. dur şu hikâyeyi elinle!" dedi Şükrü Paşa. Ayvaz kapıyı açtı. Tarif edilen kuş papağan değil kakatoadır. kimin korktuğunu anlatmaya başladı. Sendeledi. Şeyhülislâm Ccmalcttin Efendinin talihinden ve bombayla ölen yirmialtı kişinin ta­ lihsizliğinden sözetmeyc başladılar.. bu keyfi konyakla taçlandırmak isteyerek uşağına seslendi. Öfkeme hâkim olamadım. Derken. Eli öpmedi. Seyfi Paşa'nın elini aceleyle sıktı. Şükrü Paşa. Sadrazam Ferit Paşa. "Dur. İkinci kâtibe.

Nigân'ın şimdi kendisini sevmediğini de bi­ liyordu. Bahçe kapısıyla ev kapısını birleştiren çakıl kaplı yoldan. ailesi ne kadar tuhaf. Bu gücün neden kay­ naklandığını. "Bütün gün boşa gitti!" diye düşündü. ama canı sıkılmadı. Cevdet Bey. çiçeklerin arasından yürüdü. Genç ve alçak ağaçlardı. ama içinde yıllardır taşıdığı taze. kocasını sevmek için yetiştirildiğini de biliyordu. rüzgârla birlikte hı­ şırdıyorlardı. Araba Teşvikiye Camii'nin önünden geçiyordu. bekledi. evin gölgesi üzerlerine vuruyor. Bir konağın arka bahçesine çamaşırlar asılmıştı. Arabacıya Nişantaşı'nın köşesinde ineceğini söyledi. "Yaşıyorum!" diye mırıldandı. Kagir evin önünde ve bahçesinde ıhlamur ve kestane ağaçları vardı. Cevdet Bey bahçe kapısından içeri girerken bu evin gördükleri arasında eıı iyisi olduğunu bir kere daha düşündü. Daha önceden farkına varamadığı. iyice aşağı inmişti. Avluda büyük çınar ağaçları vardı. Serin ve hafif bir rüzgâr ceketinin eteklerini kıpırdattı. sağlıklı bir gücün farkına varmıştı. Cevdet Bey. Kaç zamandır duymadığı bir iç huzuru duyuyordu. Cevdet Bey saatine baktı: Oniki. gözlerinin nemlenmesinden korktu. Nişantaşı'nın köşesinde duran arabadan indi. uzun zamandır sigara içmediği için ağzına ve bütün gövdesine yayılan temizliği hissederek taşlıkta yürüdü.NİŞANTAŞI'NDA BİR KAGİR EV Güneş bahçeyi yakmıyordu. eski ve kendisine uzak olsa da. Ama az önce gördüğü o hareketli şeyin. Onu hakediyoruın!" diye düşü­ nerek bekleyen arabaya bindi. Haklı olduğunu bir kere daha dü­ şündü. bakımlı gül fidanlarının. "O bana göre. Bir ihtiyar ağır ve dikkatli adımlarla avludan sokağa çıkıyordu. Onu sevmek istediğini önceden çok düşünmüştü. Nigân'ı seveceğini seziyordu. nasıl ortaya çıktığını düşünmek istemedi. Az önce üzerinde Nigân'ın gezindiği taşlıktı bu. Aynı bahçede bir ıhlamurun gövdesine kurulmuş salıncak kendi kendine sallanıyordu. İki çocuk bir bahçede konuşuyordu. heyecanlandı. Sokağın iki yanında ıhlamur ve kestane ağaçları dizilmişti. 9 . Kapıyı çaldı. Yalnızca bu sağlıklı gücü ve zayıf güneşi.

65 . evi bundan önceki gezisinde görmüştü. Merdivenlere doğru yürüdü. üzeri dikkatle örtülmüş bir koltuk duruyordu. Kapıyı açtı. Dönüp bahçede gezinmeye başladı. düzensizliğin içinde. sehpalar vardı. Madam adada!" "Biliyorum! Geç kaldım değil mi?" "Sabah madam buradaydı. gül çiçeklerini ha­ tırlatan alçı kabartmaların arasından tombul melekler uçuyordu. Ayaklı bir lamba başını hafifçe yana eğmişti. Bir sehpanın üzerinde kırık bir şamdan duruyordu. kenarları kakmalı." dedi. Çocuk birisini çağıracağını söyleyerek koşup gitti. İnce uzun gövdesini dinç. Cevdet Bey içeri girdi. Yerler parke ve kirliydi.kimse açmadı. Yaldızlı sandalyelerin. Tavanlar yüksek değildi. çocuğa: "Sen bizi burada bekle bakalım!" dedi. bir çocuğa rastladı. "Haber vermediler mi?" "Verdiler. Eşya anlaşılır gibi değildi. kenarda. Ağzının arandığım anlayan bahçıvan: "Kocası ölünce madam burayı satmaya karar verdi. Kapıyı kapadı. Cevdet Bey ihtiyarı. Bahçıvan. Arkasından çocuk geliyordu. Az sonra kısa boylu. yuvarlak yüzünü neşeli buldu. bahçıvandı. "Evi mi gezmek istiyorsunuz?" dedi ihtiyar. bir de. Bütün bu pisliğin. köşeleri. iri elli bir ihtiyarla geldi. Cevdet Bey daha önce de gezmiş olduğu bu salonun eşyasını gene hayretle seyretti. Bunu neden söylediğini anlayamadı. Pancurlar kapalı olduğu için evin içi alacakaranlıktı. Hole bakan kapıların birinden içeri girdiler. Tahta bir küllüğün bir köşesi yanmıştı. Taş merdivenler genişçe bir hole açılıyordu. Cevdet Bey: "Ne kadar dağınık!" dedi. "Adada bir dostu varmış!" "İnsan hiç evini böyle tutar mı?" dedi Cevdet Bey. Köşelerde defne dallarını. Cebinden bir anahtar çıkardı. Duvarlarda sakallı ve şapkalı çirkin ihtiyarların fotoğrafları asılmıştı. Salona açılan bir odada yalnızca bir piyano ve taburesi ve eski bir sandalye duruyordu. ama insan bütün bunların arasına kendi hayatını ve tasarılarını sığdırabiliyordu. kıvrımlı koltukların arasında kırık dökük masalar. ama Cevdet Bey kapının önündeki aynada kendini gördü." dedi bahçıvan. Bütün eşya toz içindeydi.

kutular duruyordu. "Karı şimdi paraları yiyor. Büyük ve geniş yatağa. ya da konukların kullanacağını düşündü. şapkalı ihtiyarlar surat asıyorlardı. Cevdet Bey iki hafta önce burayı gezdiğinde ortalık bu kadar düzensiz ve bakımsız değildi. Yandaki oda kilitliydi. bir de yazı masası yerleştirmeye karar verdi. iki kişilik yastığa ba­ karken tasarılarına ve hayatına ilişkin hiçbir şey düşünmek istemedi. parfüm kokan bir sabahlığı görmemek için başını yukarı kaldırdı. lekelenmesinden korktuğu şeyler kire ve kana bulanacakmış sanarak ürperdi. her şey altüst olacakmış. Arkada bir başka oda daha vardı. ama bahçeyi severdi. Duvarda bir genç karı-kocanın resmi asılıydı. Burada iki oda vardı. İkisi de boştu. Aşağı kattaki hela da yukarıdaki gibi alafrangaydı. darmadağınıktı: Çarşaflar. Bahçıvan sigaranın dumanını resme doğru üfledi: "Mösyö tüccardı!" dedi. Yerlerde kâğıt parçaları. iki kişilik uzun yastık gözüküyordu. Bahçıvan küçümseyici bir tavırla resme bakarak: "Mösyö öldü. Cevdet Bey bu odaları çocukların. 66 . Cevdet Bey buraya bir kütüphane yaptırmaya. O zaman kendi eşyaları ve düzeni içinde gördüğü evden tasarılarına uygun bir ev çı­ karması zor olmuştu. İyi insan değildi. lekeli örtüleri. bu aşağıdakini alaturkaya çevirmeye karar verdi. Cevdet Bey. Bahçıvan buraya madamın kıymetli eşyayı koyduğunu söyledi. sakin ışığını alıyordu.Geniş ve kısa bir koridordan yürüyüp arkaya geçtiler. Cevdet Bey Şükrü Paşa'nın konağının penceresinden bakarken gördüğü şeyi hatırlamaktan korktu. Bahçenin huzurlu. kırık sandıklar. Evin sahibi Yahudi hakkında Sirkeci'de soruşturma yapmıştı. boş odalara bakarken bunları hayâl ettiği gibi döşeyebiliyordu. Buradaki küçük pencereli küçük odalarda Cevdet Bey ahçıların. Oysa şimdi. Dar ve karanlık bir merdivenle çıkılan üst kat da aşağısının aynısıydı. Aşağıya en alt kata indiler. Duvarlarda gene sakallı. Toprağı bol olsun!" dedi. Arkadaki büyük odada büyük bir yatak vardı. hizmetçilerin geceleyebileceklerini düşündü. Çarşafların kıvrımlarını. Amerika'ya gideceklermiş!" Cevdet Bey de az çok biliyordu bunları. battaniye. Pancurları açık kalmıştı. Bir an.

"Alacağım!" diye düşündü. "Yaa!" dedi bahçıvan. Yanında geniş bir mutfak vardı. Karşısındaki sandalyeye de bahçıvan oturdu. neşeli ve hışırtılı dalları ve bir minare gövdesini hatırlatan geniş gövdesinin yanında bu iki sandalye çok küçük ve çok zavallı gözüküyordu. Ağacın eve ve göğe sarılır gibi açılan büyük kolları. bahçıvana uzattı. hoş bir yer şu Nişantaşı!" dedi. Cevdet Bey de sigarasını yaktı. Güneş insanda hüzün değil. Bahçenin tam ortasındaki bir kestane ağacının altına iki sandalye kon­ muştu. "Ben burada doğdum.Çamaşırhane olarak kullanılabilecek odaya girdi. Bahçıvan: "Sen şimdi alıcısın değil mi?" dedi. Bahçede de. yapraklar dönüyor. Onlarla birlikte arka bahçeye geldi. Çiçekler kıpırdanıyor. Cevdet Bey birden bahçıvana yakınlık duyarak. Aynı sakin ışığı gördü." dedi. 67 . Gene üstünde görünmez bir zırh varmış gibi kendini güçlü hissetti. dostluk ve kardeşlik duygusu uyandırarak batıyordu. Utanmış gibiydi. Gülüştüler. "Bu bahçeyi çok severim!" dedi bahçıvan. otlar ve ince fidanlar ileri geri sallanıyordu. Cevdet Bey pancurların arasından arka bahçeye baktı. Ağacın altına oturdu. ağaçta olduğu gibi. "Fiyatta anlaşırsak!" "Anlaşırsınız. anlaşırsınız. Birlikte Harbiye tarafından batan güneşe bakıyorlardı. Çocuk bahçede geziniyordu. "Alayım burayı değil mi?" "Alın beyim. Kapıdan çı­ karlarken Cevdet Bey gözünün ucuyla bir daha aynaya baktı: Her şey tasarladığı gibiydi. Mutfaktan arka bahçeye geçilebilirdi. Dışarıda çocuk bekliyordu. madam hemen satmak istiyor!" "İyi!" dedi Cevdet Bey. Cevdet Bey cebinden sigara paketini çıkardı. Bahçıvan oraya ön kapıdan çıkıp gidebileceklerini söyledi. Cevdet Bey küçük bir geziden sonra dönüp evin arka yüzüne baktı: Yüzü saran sarmaşıklara güneş vuruyordu. her şey serin akşam rüzgârının içinde hareket halindeydi. kilitlenmişti. ama kapı sıkı sıkıya kapanmış. "Bu serin rüzgâr ne hoş!" diye mırıldandı. Arka bahçede de kestane ve ıhlamur ağaçları vardı. Laf olsun diye: "Bahçe çok bakımlı. Heyecanlanmıştı. alın burası çok hoştur!" dedi bahçıvan. Cevdet Bey: "Evet.

benim bahçeme de bakar mısın. "Bahçeyi. yüz yıl önce. Birinin bahçesine bakıyorum.. Ağaçlar kesildi. beğeniyor. "Ben çocuğu da bahçıvan yapacağım!" dedi ihtiyar. o da hoşlanıyor. o çifte sarayları yapıyorlar. alıcılar." Cevdet Bey bahçıvana değil. "İşte bu konaklar yapılınca bahçe merakı aldı yürüdü. çağırırlar. Cevdet Bey başını kaldırarak bahçıvanın çe­ kirdek yiyen oğluna baktı.. yollar açıldı. Ayaklanılın arasından ince ve uzun bir karınca yolu geçiyordu.. soruyorlar bunun bahçıvanı kimdir. Sonra. Padişahlar karşı yamaçlardan tüfek atıyorlar. buralarda bostanlar. çilek tarlaları ve incirlikler varmış. hizmetçiler." 68 . misafiri geliyor. efendime söyleyeyim. Ben yeni doğmuşum.. yanaş­ malar çoğaldı. ağaçları. Eskiden. ayaklarının arasında gezinen ka­ rıncalara bakıyordu. uşaklar. Ahırlara ikişer üçer araba soktular." "Adı ne?" "Aziz!" Cevdet Bey gene karıncalara baktı. O delikten bahçenin başka köşelerine yayılan başka yollar da çıkıyordu. Zen­ ginler buraya yerleşmeye başladılar. Padişahımız da ahşap camiyi taşlan yeniden yaptırdı.. fidanlar söküldü. Biz bütün bu konakların. Sonra ona da bomba attılar işte. Buraları eskiden bostaıılıktı. Bu altı yıl önceydi. Babanı bostancı. Ağaçların arasında geziniyordu. Konaklar dikilince bu bahçe merakı çıktı. Sonra Sultan Mecid bir sünnet düğünü yapıyor. Ahşap konaklar büyüdükçe büyüdü. Ermeniler. Arabacılar. Sonra paşaların. beni söylüyorlar. Öteki bahçıvanlar da geldi. Babam bostan bekçisiydi. tüccarlar geldiler. Bu işi yapsın. Yol kıvrılarak kestane ağacının yanındaki bir deliğe giriyordu. Sonra camii yaptılar ki ben de biliyorum... Okuyamadı. hatıra diye bu nişan taşlarını dikiyorlar. toprağı sever. Sonra küçüklüğünden kalma bir alışkanlıkla birini deliğe kadar izlemeye karar verdi. Sonra..burada öleceğim. Onlar taş ve beton yapılar diktiler. Sonra bostanları bozup konaklar yaptılar. aşağı köşedeki. beylerin arkasından Yahudiler. Taa buradan sesi duyuldu. bostanlar kalmadı. Bir yerde iki karınca bir kabak çekirdeği kabuğu taşıyordu. derler: Öyle oldu ki artık ben bahçelere yetişemiyorum. Konaklara kocaman ahırlar yapıldı. Ben bostancılık da yaptım. Şimdi bostan az kaldı.

"Akşamüstü hep eser!" Cevdet Bey arabaya doğru yürüdü." Bunları. dükkânı kapattıktan sonra Sirkeci'den Eminönü'ne yürür. Oysa şimdi kendini gün yeni başlıyormuş gibi sağlıklı ve güçlü hissediyordu. Serin ve hafif rûzgâuıı keyfini çıkararak. Acele acele birşeyler söyledi." Cevdet Bey: "Hep böyle eser mi?" dedi.. dükkânını. çünkü çocukları yoktu. çok şey görmüş geçirmiş biri gibi değil. ağbisini hatırladı. Cevdet Bey bütün bahçenin. Şu ağaç gibi. Cevdet Bey ayağa kalktı.. değil 10 . kendisiyle alay eder gibi söy­ lemişti. "Burada yaşayacağım!" diye düşündü. Her şey dağılıyor. HASTANIN İSTEĞİ Güneş battı. Köksüz kaldılar. İyi insan değildi. bahçeye yazık ol­ masın.. Bir üçüncüsü yanlarından geçerken onlara takıldı. Uyuyakalan arabacıyı uyandırdı. koşan. Bir bulut kıbleye doğru koşturuyordu. konuşan. Kalfası da Ermeni'dir. Kapının önünde bahçıvan: "Burayı al da. hava kararmaya başladı. Sonra Beyoğlu Caddesini. sonra ayaklarıyla dostlarına bir dokunup yuvasına koştu. mösyö öldü. içini yakan sıkıntıyı nasıl söndüreceğini bilemeden başını günlük hayatın dar duvarlanna vururdu. Yazık. "Bu taş ev de yenidir.iki karınca. çok sağlamdır!" dedi bahçıvan. ama bahçeyi severdi. Başını yukarı kaldırdı. Oysa toprağa iyice kök salıp da yaşamak lâzım. "Bahçe çok güzeldir. Sinirleri. Madam her şeyi satıyor. Cevdet Bey'in ayaklarının az ötesinde durmuş aralarında birşeyler konuşuyorlardı. ama Cevdet Bey'de her gün bu saatlerde uyanan hüzün ve iç sıkıntısı uyanmadı." dedi. "Yapı­ lırken baktım. Ermeni taş ustaları çalıştı. Çocuğun olmazsa böyle olur. Güneş ağaçların ve konakların arkasından battı. birşeyler taşıyan karıncalarla kaynadığını düşündü. Her gün bu vakitte.. güneş batmadan önce.

karanlıkta oyuncak bebek gibi sessiz ve hareketsiz duran Ziya'yı görerek korktu: "Onu evine götürmeye söz vermiştim!" diye düşündü. Kapıyı vurdu. "Ona düşüncelerini doğru bulduğumu söyleyeyim. Sonra her şeyi olağan karşılamasına rağmen ağbisinin ölümüne üzüleceğini düşündü. ağbisi de bütün hayatları boyunca birbirlerini küçümsemişlerdi. benim. Daha ölmedim! Üstelik çok da iyiyim. Alacakaranlıkla caddede yürüyen insanlara baktı. bütün bir günün dertlerini gerilmeden karşılayacak kadar gevşekti. Güneş battığı için artık yolcusunu pişirmeyen araba rahat rahat yay­ lanıyordu. Yatakla yatan bir hasta gibi değil. İçinden sigara içmek bile gelmiyordu. Arabacıya Beyoğlu'na. Pansiyonun taş merdivenlerini şimdiye kadar burada hiç duymadığı bir gönül rahatlığıyla çıktı." Odanın ışığına gözlerini alıştıran Cevdet Bey: "Öyle bakmı­ yorum!" dedi. tıpkı hayat gibi olağan gözüküyordu. "Kötü olan şey. "Ne bakıyorsun öyle? Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorsun. Onun kısa bir zaman sonra öleceğini kesinlikle anladı. Ama bunda benim bir suçum yok! Bu onun ve benim seçtiğimiz. köşede." Araba Beyoğlu'na giriyordu. yaptığımız şeylerin bir sonucu. birden. şimdi. Daha önceden çirkin." Ama kapı açılıp da Cevdet Bey karşısında Mari'nin telâşlı yüzünü görünce bunların hiçbirini yapamayacağını anladı. Buna inanır mı? Ona hak verdiğimi söyleyeyim.aksanım. pansiyoncu kadın somurtarak müşterisinden yakındıktan sonra Cevdet Bey. tasarladığım hayata bu kadar yakın hissettiğim bir günde.. Sonra. "Ağbimi bu son günlerinde nasıl mutlu edebilirim?" diye düşündü. Ama ağbim ölüyor! Ağbisini hatırlayınca ilk defa telâşa ve korkuya kapılmadı. Nişantaşı'nda o bahçede daha çok oturacağım. Araba durduktan. Cevdet Bey yatağın başındaki sandalyeye oturdu: "Nasılsın?" .. haksız ve kendisini yapayalnız bırakacağı için korkunç gözüken ölüm. "Çünkü haklı olduğumu anladım!" Sonra o serin rüzgâr çok hoştu. ağbisine gideceğini söylemişti. bu kadar rahat. öfkeli bir efendi gibi azarlayıcı bir sesle konuşan ağbisini işitti. neden böyle olduğunu sezdi: Kendisi de. "Niye bu kadar rahat hisediyorum?" diye düşündü. "Otursana şuraya!" dedi Nusret. Yaşaya­ cağım. onun ölüme bu kadar yaklaşmış olması.

siz ço­ cukla köşeye muhallebiciye gitsenize!" dedi. Oğlu gülmeyince.. Nusret çenesini avucunun içine aldı. Burada en çok üzülmesi gereken insan neşeleniyor. Biz de Cevdet ile konuşuruz!" "Çok konuşup yorma kendini!" dedi Mari. bir paşa kızını alıyorsun. Kah kah kah!" Çocuk gülmesi mi. ağlaması mı gerektiğini çıkaramadı.. söyle bakalım? Mööö. mey ile dolsun piyale..' "Korkuyorsun değil mi. şaka yapıyordu. suratını astı. hayır iyileşeceksin!" dedi Cevdet Bey. Kapanmayan kapı. Ben umacıyım! Cadı geldi. Başparmağıyla işaret parmağı arasında sıkıştırdığı çökük yanaklarını daha da içeri çökertti: "Yüzü böyle olan her veremli bir hafta içinde ölür!" dedi." Oğlunu neşelendiremeyeceğini anladı: ^Mari. hayyale. Bunun üzerine Ziya neşenin sahte olduğunu anladı. Bir gaz lambasını yakıyordu. Odadan çıkarlarken Nusret öksürmeye başladı.. "Nasılım böyle? Babandan korkuyor musun. bu sefer. Kulaklarının arkasına götürdü: "Bak. 71 . Ya­ naklarını daha da içeri çökertti: "Ölümden korkuyorsun değil mi? Çünkü yaşıyorsun. bak yelken kulaklara. Birden Mari: "Ah. başını okşadı. O da gülümsedi. Ağlayacak gibiydi. peki!" Mari Ziya'yı elinden tuttu. korkuyorsun?" dedi Nusret. öksürük bitince usulca çekildi."Nasıl olabilirim? Öleceğim!" "Hayır.. Sağlıklısın!" "Yapma öyle!" Nusret oğluna döndü. Tavukgöğsü yersiniz." dedi. "Benim oğlum tavukgöğsü sever. "Ben de onu söylüyorum. Cevdet Bey: "Yapmasana öyle!" dedi. Hep böyle kötü konuşuyor!" diyerek Mari araya girdi. ama ne olduğunu çıkaramıyordu. "Peki. Konuşursunuz. Nusret bunu farkederek elini yüzünden çekti. o korkunç suratı yapma!" diye bağırdı.. çok rica ediyorum. Bu kadında bir şey vardı ki Cevdet Bey Nigân'da da olsun istiyor. başparmağını kulak memelerine dayayıp ellerini yanaklarına doğru açtı: "Hayyale.

.. benim gibileri anlamazlar."O lambayı buraya getir de yüzünü yakından göreyim. Ama senin gibiler. Abdülhamil'e bomba atıldığını da öğrendim!.. Ne düşünüyorsun?" "Hiç!" "Sözlerimden alındın mı? Bunları nefretle değil.... yatakla oturduğu sandalye arasındaki komodinin üzerine koydu.. Sonra söylemeyi tasarladığı şeyi. hayır dinlemiyorsun." dedi Nusret." Birden her zamanki gibi ağbisinin karşısında suçluluk duy­ gusuna kapıldığını anladı.. Üstelik o curcunada nasıl hatırlayabilirdim ki. Bunu benden niye sakla­ dın?" "Boş yere heyecanlanmanı istemedim.. Biz mutsuzuz. "O ölüyor.." dedi Cevdet Bey." "Demek benim heyecanlanmamı istemiyorsun! Kendin gibi heyecansız... Demek ki ben haklıyım^ ben kazandım!" "Sustun." Cevdet Bey kalktı.. "Senden bir şey isteyeceğim! Çocuk için. Yukarıdan gelen ışık Nusret'in yüzünü daha zayıf. Ab- .. Dışarıda kalanları kimse anlamaz." dedi Cevdet Bey. "Ziya nerede yatacak?" diye sordu Cevdet Bey.. Beni kandıramazsın. Bütün hayatı boyunca ona saydığı özürleri gene sayıyordu! "Onu küçümsüyor muyum?" diye 4ûşündü..." Cevdet Bey kendini zorlayarak: "Niye hep ölümün sözünü ediyorsun?" dedi. daha korkunç gösterdi. ruhsuz biri mi yapmak istiyorsun beni?" "Söylemek aklıma gelmedi.. "Hem biliyorsun sanıyordum.. seni düşünerek söylediğimi anlıyorsun herhalde. o düşüncelerin kazanacağını söyleyebileceği için se­ vinerek anlattı: "O da Selanik'teki bir hareketten sözelti. ağbisinin düşüncelerini doğru bul­ duğunu. Bunu bazan anlıyorum. Mari ile kavga ettik. Ne düşünüyorsun peki? Gene ticaret mi? Ne yaptın sen bugün başka?" "Tüccar Fuat Bey ile yemek yedik.. "Köşedeki otelde Mari ile yatarlar. Seninki gibi bir hayat. masanın üzerinden gaz lambasını aldı. ben yaşıyorum... Anlamıyorsun. Burada babasının ölüsü yanında onu yatıracağımı düşünmedin herhalde. "Hah! Bırak bunu! Hele tıp konusunda beni nasıl kandıra­ bilirsin ki?.

Benim gibi olan bir avuç insanın dışında herkes Abdülhamit'e karşı." Cevdet Bey: "Gene ölümden sözediyorsun!" dedi. onu hoşgörme fırsatı bir daha çıktığı için sevindi. hepsi koşa koşa gelirler. ki haklı.. Koskoca Mizancı Murat süklüm püklüm geri döndü.. Abdülhamit'e karşı. Maaşlannı az bulan askerler.." İkisi de sustular. ama kimse padişahlığı düşünmüyor bile. ötekiler?" "Onların yanında olmasını istemiyorum! Onların yanında yaşarsa aptalın teki olup çıkacak. Üstelik Ab­ dülhamit kesenin ucunu gösterse.. koltuklara buyur etse.. "Bırak bu lafları. doğru dürüst bir karan olmayan bir cahiller topluluğu. "Senden Ziya için bir şey isteyeceğim.. Meclis'i açar gibi yapsa. Anlatabiliyor mu­ yum?" "Ziya'ya evim her zaman açık olacaktır!" "Onu demiyorum. Söylemek istediği şeyler şimdi çok uzak ve saçma gözüküyordu. Birşeyler yapmak gerektiğini söylüyor. ne istediğini bilmeyen askerler mi başaracak? Onlarla hiçbir şey olmaz!" Cevdet Bey tasarladığı şeyin anlamadığı yerlere sürüklenmesine üzülerek: "Ben onları bilmiyorum tabii!" dedi. Bu kararsız.. Cevdet Bey ağbisine acıma.. bir düşüncesi. Onların Paris'le hiçbir ilişkileri yok... "Orada oturacağım!" diye dü­ şündü. "Senden bir şey isteyeceğimi söylemiştim!" dedi Nusret.. Ölümümden sonra... Ama suçluluk duyduğu için bunları yapamayacağını anladı. "Bilmiyorsun! Ne bileceksin.. uyuşuk bir insan olacak. bileceksin. Onlar." "Hah! Onlar! Onlar hiçbir şey yapamazlar.. Dönüp Cevdet Bey'in yüzüne baktı... 73 . gitsin. istediği zaman sana misafir gelsin... azla yetinen. onun evi olsun!" "Peki ya Haseki? Ya annesi.dülhamit'e karşı. hareketsiz. Onlar gibi uyuz. Onu anladım. Onlar padişaha değil. Onlarla bir şey olmaz. Nişantaşı'ndaki evin bahçesinde duyduğu ferahlık da uzaktaydı. Senden Ziya için istediğim şu: Ölümümden sonra Ziya'yı yanına almanı istiyorum!" "Yanıma almak?" "Yani senin yanında yaşasın! Senin evin. Paradan başka bir şeyle ilgilendin mi ki.

Oğlum aklın ışığına. Ben oğlumun.. Cevdet Bey: "Söz veriyorum!" dedi. bu sırada yapılması en gerekli şey buymuş gibi. herkes gibi uyuşuk biri olur.." "Biliyormuş gibi ha! Onu yine yanına almak istiyor? Onu sevimli buluyor. Bana söz ver!" diye bağırdı Nusret. Demin yaptığım cadı taklidini anlamadı.. anlıyor musun Cevdet? Oğlum yalanlara inanmasın.. söz veriyorsun. Bunlara inanıyor. değil mi?" 74 ... Sonra birden kapıp içine lükürdü. bu olmadığını anla­ yarak kızardı. so­ nunda kendisi gibi aptal edecek! Kendi saçma inançlarını. o zavallı dünyasını ona aşılayacak! Hayır! Ben oğlumun öyle yetişmesini istemiyorum.. Kendi çocuğu yok! Onu öpüp okşayacak. Cevdet Bey komodinin üzerinde duran balgam kâsesini uzattı. Ağbisi önce eliyle kâseyi istemediğini gösteren bir hareket yaptı. kendine inansın. Ziya'yı yanma almazsan gözüm arkada öleceğim!" "Bu ölüm sözünü duııııadaıı ağzına alman doğru değil!" dedi Cevdet Bey ve asıl doğru bulmadığı şeyin. Annesini hiç görmesin. Ben oğlum böyle olsun istemiyorum. sonra mırıldandı: "Cevdet. olmadık-yalanları doğru sanır. Aklın aydınlığı. Senin yanında yaşarsa bu olur! Ama Haseki'de akrabaların. İstediğim bu! Haseki'ye hiç geri dönmesin. Onlar... püskülünü düzeltmeye başladı. biliyorum! Şimdi yapmak istediğim tek şey Ziya'nın geleceğini güven altına almak. "Evet. uyuşukluğunu. çok fenayım! Birkaç günlük ömrüm kaldı.istediğim o değil. dünyayı anlayamaz. komodinin üzerine bıraktığı fesini aldı. Sanki senin bunu isteyeceğini biliyormuş gibi. köyde annesinin yanında kalırsa onlar gibi Allah'a inanır. Senin yanında yaşasın. —"Görüyorsun ki. cadılardan bahsetti.. "Bana söz ver." Birden bir öksürük buhranına yakalandı. meleklerden. Sonra. Zaten şimdiden onu kendilerine benzetmişler! Sabah bana Cennel'len." "Ama ben Zeynep Teyzeye çocuğu geri götürmek için söz vermiştim!" "Niye? Ne diye böyle bir söz veriyorsun?" "Çünkü onu geri götünnem için çok ısrar etti. Ben ona boş yere Ziya de­ medim!" Bir süre sustu.

Herkes boyun eğerek. ezberlenmiş şeyler. Din. Kâseye bir balgam attıktan sonra rahatladı.. herkes boyun eğmek. Yüzüne yaklaştırdığı püskülü tırnaklarıyla tarıyordu. toplumun içinde erimek.. Ben sana hep hak verdim. Onu Haseki'de bıraktım ve unutmaya ça­ lıştım.. aklını kullanan.. Sonunda boyun eğmekten başka bir şey öğrenmiyorlar. topluma karşı çıkarak yükselmiyor.. birisinin himayesine girerek. Sen bunu iyi anlayabilirsin." Cevdet Bey fırsatı kaçırmadı: "Senin düşüncelerin doğru. korkmak için yetişliriliyor... sen ne diyorsun? Sen beni anlayabilirsin. insanların daha özgür olmasında aramak lâzım." "Kendini çok yoruyorsun!" dedi Cevdet Bey.Cevdet Bey: "Söyledim ya işte!" dedi. Demolins'e göre merkeziyetçi devletlerde bu insanların. Demolins'e göre İngilizlerin üstünlüğünü. Seni anlıyorum. Şimdi Paris'te. Şimdi birşeyler yapmam gerektiğini anlıyorum. kulluk ederek yükseliyor. orada bireylerin." Eliyle odanın bir köşesindeki kitapları işaret elti.. Düşünürse. rica ediyorum beni anla! Oğluma karşı görevimi hiçbir zaman yapamadım. "Ne demek istediğimi anlıyor musun? Bak. Kimse kendi hesabına dü­ şünmüyor. Bizde öyle özgür. Bana söz veriyorsun. Eğitim dedikleri şey hocanın dayağı. anneyle teyzenin saçma tehditleri. "Cevdet. Herkes olsa olsa kendi he­ sabına kulluk ediyor. ama bir düşüncesi var.. "Ben ne diyorum. İşte bizde bu yok. herkesin yaptığı gibi. Beni dinliyor musun? Ben de oğlumun onlar gibi. ama geç kaldım. sen kendi kendine birşeyler yaptın... başkasından aşırılmış bir düşüncesi var ki.. O da bir Jöntürk sayılır. bir tek bu konuda da olsa. girişken insan yok! Bizde herkes köle. "Prens Sabahattin'in adını hiç duydun mu?" diye sordu Nusret. Bütün prensler gibi aptalın tekidir." Birden yeniden öksürük buhranına yakalanarak sarsılmaya başladı. korku. Kimse kendi çabasıyla. doğru buluyorum. "Her neyse. ama bunu ne yazık ki gösteremedim!" 75 . "Ya da. değil mi? Lütfen o fesi indir de yüzünü göreyim!" Cevdet Bey fesi komodinin üzerine bıraktı. korkuyor. Yüzüne vuran çiğ ve çıplak ışık gözlerini yaktı. karanlık dü­ şünceler.

" Cevdet Bey'in kolunu tuttu. ölmek istemiyorum. korku değil. "Bu aşamaya gelince biter. Onu serbest bırak. yaşamak. paradan başka bir şeye değer vermemen iyi.. ziya. Aklına güvensin. hele senin gibi sıfırdan başlayan bir tüccarın evinde her şey hesaba kitaba dayanır. Daha çok yemek yemek." Bir kahkaha attı. görmek is­ tiyorum. sözlerimi anlamadığını biliyorum. Ama sen burada oturuyor. bütün o çirkin. Hah! Et. onu senin yetiştirmen daha iyi! Sana bakarak bireyci olmayı öğrenir! Onu dövmeyeceksin tabii.."Hadi oradan!" dedi Nusret. her şeyin sonunda nereye varacağını görmek istiyorum. "Biliyorum. Anlamıyorsun. paşa kızını. öteki hesaplarını. ışık deyince. Bir tüccarın evinde. Öğrenir mi? Aaah. Parmaklarının ucunu gene birbirine sürtmeye başladı. ölmek istemiyorum. otur!" "Et istemiştin?" "Et? Ama benim iştahım yok! Hayır. yumurta.. sigara içmek istiyorum!" "Karnın mı acıklı?" "Evet. evine gitmeyi. din ve Allah sözlerinin çirkinliği gizlemeye ve beslemeye yaradığını öğrenir. Kendi kendine. "Ben ölü­ yorum. Kulluk etmeden yaşa­ nabileceğini. Hesap kitap olduğu yerde akıl vardır. Bana kendini nasıl göstermek istediğini." Cevdet Bey öfkeli gözükmeye çalışarak: "Benim ailem böyle hesaplara dayanmayacak!" dedi. süt. Şimdi et yesem yaşayabilir iniyim dersin? Ama yok! Bize tıbbiyede öğ­ rettiler. Ama söz verdin! Oğlumun bir tüccarın evinde yetişmesini işte bunun için istiyorum." Ellerini yana açtı. Aklından neler geçtiğini biliyorum. biliyorum. İstediği gibi uğraşsın. Haseki'de öğrendiklerinin yalan olduğunu. orada oturur. Anam da veremden öldü! Dur niye kalkıyorsun. Ama böyle olması. bilmiyorum. kendi aklıyla birşeyler yapabileceğini anlasın. bana pirzola getir! Doktor sabah pirzola yememi söyledi. senin aklında paranın pırıltısından başka bir şey canlanmıyor. çevirdiğin dolapları düşünüyorsun.. Bu seni akılcı yapıyor. pirzola. Bu aşamaya gelince. Ne olursa olsun ama. Ona bir küçük oda veıiısiniz. Sonra bunu söylediğine pişman oldu. "Sen bunun sesinden başka bir şey anlamadın! Ben aydınlık. Biter ya. yemem lâzım. "Bunu kimse anlayamaz. Unutma 76 .

Aptal 77 11 . bir şey sorulduğu vakit cevap vermeyi öğren artık!" Mari Ziya'yı elinden tuttu: "Biz gidip yatıyoruz!" dedi. lambayı söndürme. Ruhsuzsun! Kapı vuruluyor galiba. "Sonra ben gelirim!" Nusret son bir umutla. Mari ile Ziya'ydı. Ziya sorunun kendisine yöneldiğini anladı. Senin ruhun yok! Aptallıklar için yaşıyorsun! Para.. Cevap versene babana yahu?" Birden öfkelendi: "Mari al bunu götür de yatır!" dedi. Cevdet Bey'e döndü: "Onu aptala çevirmişler. Uyursun! Tek başına uyursun artık. korkmazsın! Yoksa korkar mısın? Karanlıktan korkmazsın değil mi? Cevap versene. gülümsedi. "Dil? Dilini mi yuttun oğlum? Korktu mu bir kere. sen ne yapacaksın? Ziya nedir? Işık! Işık ne yapar? Hadi hadi al götür bunu uyusun! Yanında otur biraz. aile hayatı. sen de öleceksin! Ama sen şimdi yaşayacaksın." Cevdet Bey kalkıp kapıyı açtı. köşedeki otele götürecek. Üstelik beni hâlâ küçümsüyorsun. Mari: "Tavukgöğsü yedik. "Güzel miydi oğlum? Güzeldi demek! Şimdi seni Mari Teyze alacak.. değil mi.. dilini mi yuttun?" Beyaz dilini çıkardı. konuşmaz! Haydi Allah rahatlık versin. çünkü bunu da kendilerine benzetmişler: Karanlıktan korkar. Hiçbir cevap alamayınca sinirden gülmeye başladı: "Ziya. Sen otel nedir biliyor musun? Oraya götürecek. muhallebi yedik!" dedi. Nusret: "Güzel miydi?" dedi. "Sen şimdi ne yapacaksın Ziya?" diye sordu. Sonra bir daha öksürdü. günlük küçük aptallıklar ve ticaret dertleri." Kardeşinin kolunu bıraktı: "Ben de seni küçümsüyorum. kocaman erkeksin. anladın mı.. ben de seni aşağı görüyorum. Yatağa yatıracak. "Haydi git uyu. Korkar mısın oğlum? Sana diyorum.ki. oğlum benim." AKILLILAR VE APTALLAR Mari ile Ziya çıkar çıkmaz Nusret boğuk ve korkunç bir hırıltıyla öksürdü: "Aptal! Ah oğlum aptal!" diye bağırdı.

Ramazanda oruç tutacaklar.. Bir aydır bu odadan dışarı çıkmadım! Niye ıslık çalıyor? Çünkü aptal! Bu çirkin ve iğrenç dünyada ancak aptallar mutlu olabilir. bir paşa kızını. insan bu gülünç elbiseleri. Verdin artık. "Ah. ancak ruhsuz olursa ister!" Cevdet Bey: "Ben hiçbir zaman senin gibi öfke duyamadım!" dedi. Sonra. "İyi. öyle bir çocuk değil o!" dedi.. kapının önünde duran arabayı. ıslık çalıyor! Yaşıyor! Ben de yaşamak istiyorum. Kula'da bir komşu kadın vardı." "Söz veriyorum!" dedi Cevdet Bey.." Bir sessizlik oldu. bana saygı duymanı istemiyorum.. İnsanlara bakalım! Ne yapıyorlar? Onları o aptal ve küçük gündelik hayatlarının içinde görmek istiyorum. ıslık çalacaklar. söz verdin. Aptallar. ~~ "Ne eliyorsun? Hadi gel dışarı çıkalım. Kapının önünden ıslık çalarak biri geçti. Çünkü mutlusun sen! Aptal değilsin belki. yeniden fesin püskülüne uzanan elini öfkeyle cebine soktu. rezil inançlarıyla. "Mendilimi unuttum!" diye düşündü. Merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. belki de sopa ile!" Cevdet Bey: "Yok canım. Benden korkuyorsun." 78 . korkuyla. değil mi?" "Ağbi. değil mi? Söz verdin!" "Evet!" "Bir daha sözünü tekrarla. ıslık verme kötüdür. Islık verme. tik­ siniyorsun. Tabii. derdi.. Bu haksızlık! Öteki insanlar ne yapıyor görmek istiyorum. Bir daha tekrarla da rahat gide­ yim. Ha­ tırladın mı. hiçbir şeyi anlamadan. Ben akıllıyım.... Bana öyle bakma! Korkuyla bakıyorsun. Şimdi neler yapıyorlardır kimbilir? Hiçbir şeyin farkına varmadan.. akşamları kahve içip gevezelik edecekler.. "Değil mi? Görmüyor musun insana nasıl bakıyor? Aşağıdan aşağıdan şöyle korkak bir bakışı var. ama hayalından memnunsun! Çünkü ruhsuzsun. "Hayır. her şeyi biliyorum ve ölüyorum. Onu yanına alacaksın. ama gene mutlu ve ıslık çalarak yaşıyorlar. sana saygı duyuyorum!" dedi Cevdet Bey. Sana güveniyorum.ve korkak! Hemen nasıl yaptılar? İğrenç.

tek başıma.. Gene sustular. Tıraş olacağım. reçel kaynatırdı. çünkü Cevdet Bey'in aklına. Artık senin yardımına ihtiyacım yok.. görmek istiyorum! Görmek.. bu nedir biliyor musun?. Cevdet Bey." Nusret sert sert bakmaya çalıştı. benim için üzülür. "Bilmiyorsun tabii. Kimbilir.. Öksürdü. Sonra birden bir hareketin farkına vardı. "İnsanlara 79 .." dedi Nusret. bilmiyorum bunları!" dedi Cevdet Bey.. iğrenir. Revolüsyon lâzım. hem de bu yüzden onlar gibi olamıyorum! Onlardan uzak. sabah Zeliha Hanım'ın verdiği ekmeği. Ağbisi doğrulmuş.Cevdet Bey kadını neşeyle hatırladı: "Yılandan korkardı galiba!" diyerek güldü. Sonra bağırdı: "Ah. "Terliklerim nerede?" "Nereye gidiyorsun?" "Helaya. Ya hep reçel kaynatırdı.. "Her şeyden korkardı.. ama kardeşine sevimli gözüktü. ıslık çalanlara kızar. reçel kava­ nozlarını. Bütün bunları düşündüğü ve şu odadaki ölüm ve umutsuzluk korkusundan kurtulduğu. az önce sözü edilen kadını dü­ şünmeye başladı. hâlâ da yaşıyordur! Beni görse korkar. ya da o eve her girişinde küçük Cevdet onu reçel kaynatırken görmüştü. "Ama benden daha mutlu yaşardı. İhtilâl! Sen. Her şeyi ne diye so­ ruyorsun? Ben şimdi geliyorum.. ayaklarını yataktan sarkıtmıştı.. insanları. olup biten her şeyi görmek istiyorum! Sence bundan sonra ne olacak? Bombayı kimler attı? Ama nereden bileceksin bunları!" "Evet..." Bir süre sustu.. ya da eve tuhaf bir buhar ve tatlı kokusu sinmişti. Bu reçelli ekmeği. Bahçesinde incir ve erik ağaçları olan bir evde otururdu. Çünkü onlara bunu öğretmemiş­ ler. başka şeyleri düşündü.. lamba gözünü yakarken ağbisinin suratına bakmak zorunda kalmadığı için rahatladı.. Kimseden yardım istemiyorum!" Kapıyı açtı. belki de dua eder. ama kimse bilmiyor. onlar aydınlık bir dünyada yaşasın istiyorum. hem onların iyiliğini istiyor. Şükrü Paşa'nın sabah kahvaltısında neler yiyeceğini. bütün o uyuşuklar... bir Hıristiyan kadın ile ölümü bekliyorum. o kadınla birlikte hep bir reçel sürülmüş ekmek dilimi geliyordu. Yılandan korkar. Uyuşuk! Ah. İşim var. burada. Hayır! Yaşamak.

... ölüm çok kötü. "Gel şöyle. Hem de budalalar gibi. onları iyi fiyatlarla alıp satmak için yazdığı mektuplar.. sigara içiyorlar." Cevdet Bey kardeşinin helaya gittiğini düşünerek oturdu. çay ve sigara içiyorlar. aptallıklarından. ama yeniden bir şey bekliyormuş gibi sandalyeye oturup ayağını sinirli sinirli sallamaya başladı. "Ne diye eve dönmüyorum? Artık bir şey olacağı yok!" diye söylendi.. beklemesin!" Ama üşendi. Cevdet Bey'e her zamankinden uzak ve kötü geldi. ben böyle mi olacaktım?" Utanarak çarşafı alnına kadar çekti. Gevezelik ederek. "Paris'e giderim. "Ağlıyorum!" diye inledi Nusret. Ah. gitsin. Esniyorlar.. bu çok korkunç bir şey!" diye düşündü ve ilk defa ağbisinin şu anda bulunduğu durumu kavradığını sandı. gevezelik ediyor. Ne konuşuyorlardı biliyor musun? Biri en iyi muhallebiyi nerede yediğini anlatıyor... Kendisini onun yerine koyarak. her şey çirkin gözüktü. Ben ölmek istemiyorum." Sallanarak kardeşine doğru yürüyordu. sağlıklı hareketlerle yatağa kendini attı. Bu öksürük buhranı. Bağırma o kadar!" diyerek ağbisine sarıldı. ağlı­ yorum. sabah dükkânda yaptıkları. yok... Bunları unutmak için 80 . öteki fiyatların Üsküdar'da çok ucuz olduğunu söylüyor. Sonra indirdi: "Belki iyileşirim!" dedi. sen otur. yaşıyorlar. tasarılar. "Arabacıyı yollayayım artık. boş boş gevezelik ediyorlar. Ayakta durma. "Onlar yaşıyorlar. seni yatırayım. Az sonra kapı hızla açıldı ve içeri giren Nusret bağırdı: "Ah. Saatine baktı/üçe geliyordu.ve dünyaya bir bakayım! Yok. kardeşim.. ben ölmek istemi­ yorum! Aşağıda oturmuşlar. şimdi geliyo­ rum. Onlar yaşayacaklar. Daha dinleyecektim..." Nusret hiçbir yardıma ihtiyacı olmadığını gösteren güçlü. Cevdet Bey: "Yalağa yat. her şeye kaldığım yerden devam ederim!" Birden gene öksürmeye başladı.. söylediği sözler. Odanın içinde aşağı yukan yürüdü.. o alıp sattığı mallar. bir an her şeyi onun gibi düşünmeye çalıştı ve kendi dertleri. ölüyor. zavallılıklarından iğrendim. dur. bütün hayatı boyunca yaptığı küçük hesaplar. ölüm çok kötü. Din­ ledim. "Evet.. Ben de görüyorsun.

. bu duyguyu ortaya çıkaran ağbisine öfkelendi. haklı bir şey olarak gördüğünü anladı ve rahatladı." dedi. Bol gıda. Hayır. yapılması gereken şeylerle dolu. Bu halimde bile gururlanacak bir şey buluyorum! Kendini beğenmiş bir aptal! Aptal gibi de ölüyorum!. boş yere içmişim! Tabii içtim. gene her zaman düşündüğü gibi. evin odalarında. her şeyi çirkin gösteren o duygudan o kadar korktu ki. Senden gene para isteyeceğim. Şu son altı ayda herkesin yanlışını anladım. bu öfkem soğumasın istedim.. rüzgârlı bahçede. Sonra harekete yeniden katılırım... Burada kimse yok. burada böyle gebermezdim!" Cevdet Bey: "Evet. evet iyileşeceğim. "O serin. hepsi yıkılsın istedim.. Ama bütün borçlarımı.. Bu konuda çok duyarlı olduğumu söyleyeyim. nefretle... Sen Truva atının hikâyesini biliyor musun? Bilmiyorsun! İşte! Daha Truva atı nedir bilmiyor! Kimse bir şey bilmiyor! Beni tuhaf buluyorlar." Birden sustu. Oysa Paris SI . dedi.. Sana Paris'ten para yollarım. Çünkü ancak içki gemleyebiliyordu beni. Benim için en değerli şey buydu. öfkeyle dolu. "Demek. Bunu söyler söylemez de." Nusret bağırdı: "Ne diye ben o kadar içtim? Hep o içkiden! İçkiye bu kadar düşkün olmasaydım. iğrendim. Başını yaşlıktan kaldırdı.... boş yere içki içtin. "Ben oysa aptalın tekiyim. Benim kafam seninki gibi küçük he­ saplarla değil. Ben de onları uyuşuk buluyorum.. Bir kere bana ünlü cerrah Blanchot ne dedi biliyor musun? Bir cerrah için gerekenden fazla soğukkanlılık var sizde. emin ol. Uyu!" "Evet. Orada iyi bir iş bulacağımı sanıyorum. Ahmet Rıza'ya şunu söylemek olacaktır: Sabahattin bir Truva atıdır. Bana mutlaka bir iş bulacaktır."Nişantaşı'nda Nigân ile yaşayacağım!" diye düşündü. İlk işim. Hepsinden önemlisi. Akıllılar bir yolunu bulup yaşar. Nefret ettim. ödeyeceğim. Ben anlamak islemi­ yorum! Anlayan ölke duyamaz! Ben oysa. Bunu başardım! Sen ise hayranlık ve özlem duydun. Bir an kapıldığı. Bir ay dikkatli bir tedavi. Hayran olduğun şeylere ulaşmak için de anlamaya çalıştın. Aptallar da ölür. bir an çirkin bulduğu bütün o geçmişi. Sen bunu anlayamazsın! Öfke nedir sen biliyor musun? Ben öfke duydum. yaşayacağım! Ne dersin iyileşebilir iniyim?" "Tabii iyileşeceksin!" dedi Cevdet Bey. "Ama kendini yorma artık.

Mari'ye öfkeyle bakıyordu. Şemsettin Sami korkudan Kamusu Fransevi'ye bunun karşılığını yazamadı. sonra eğilip bükülen. derdi. Avrupa'da kadınlar seçme hakkı istiyorlar. Yuvarlanan bir kaya gibi başlayan." Mari'ye bakıp gülümsedi: "Hıristiyan bir kadın almalı. Rousseau. Republique bize gereken idare şekli. Ben de onu evine yolladım! İnsan burada nasıl bir kadın almalı bilemiyorum. şu marşı söyleyerek kurdular.. çocuğun önce korktuğunu. Bir süre düşündü: "Zaten anası da öyleydi. İşte onu.. Mari Ziya'yı nasıl yatırdığını. Danton. Nusret: "Aptal etmişler onu!" dedi.." Birden bir marş söylemeye başladı. Mari: "Ne oluyor? Lütfen Nusret sus! Yalvarıyorum!" dedi. bu Marseyez'dir.Truva atının hikâyesini bilenlerle dolu." Cevdet Bey'e döndü: "Müslüman da alınabilir mi dersin? 82 . Galiba sevimli bulmuş. Bu Fransa'da vardır. "Burada beni anlayan kimse yok!" dedi Nusret. buradaki pis misyonerlerle bankerleri demiyorum. Bu pansiyondan da atsınlar mı bizi?" Cevdet Bey'e döndü: "Lütfen siz de bir şey söyleyin!" "Ben böyle şeyleri doğru bulmadığımı söylüyordum!" dedi Cevdet Bey. Bunu söylerken öle­ yim!" "Sesin taa aşağıdan duyuluyor. hoşlanmıştı ondan. "Sen karışma. Şu marşa bak: Allons enfants de la. Şanlı Marseyez! Bunu burada ne zaman duyacaksın ba­ kalım?. Sen republique ne demek biliyor musun? Bilmiyorsun tabii. ne dersin? diye sorardım.. Nasıl olsa öleceğim. gerilip atılan bir marş odayı doldurdu. Nusret nefes nefese: "Sus ve saygıyla dinle!" dedi." dedi Nusret. Cevdet Bey bıkkınlıkla: "Ağbi. Siz bilirsiniz efendim. sonra ağbisinin hırıltılı sesiyle söylediği Fransızcayı çözmeye çalıştı.. eşitlik istiyorlar." dedi.." Birden kapı açıldı. Gerçek Avrupalılar: Voltaire. Cevdet Bey önce müzikten hoşlandı. ama sonra nasıl uyuyakaldığını anlattı. "Fransız Ihtilâli'nin büyük marşı.. Revolüsyon. yorma kendini. "İşte. Bir Avrupalıyla konuşmak bazan nasıl bir zevk olur anlatamam! Ama tabii.

Yok. Bana şüpheyle baktı. "Niye? Gücendin mi? Sen tüccarsın. sen uyusan iyi olacak artık!" dedi Mari." Cevdet Bey: "Ağbi yeter artık!" diyerek ayağa kalktı. Ne yazık! Bunlar yapamazlar! Bunlar yapamazlar!. Uyuşuk uyuşuk yatarım. ateşler içinde kıvranırım sonra. sana ne anlatacağım. başı yastığa vurdu: "Ama biliyorum...Ama bence bir paşa kızı yanlış bir seçim! Çünkü bütün paşaların ve sülâlelerinin kanının akıtılacağı bir ihtilâl gerek. Aşiyan'a gittim. Romatizma meselâ iyi bir konudur. sultanların. Şimdi konuşmak istiyorum! Evet. Ona şiirlerine hayran olduğumu. geldi. Sana dokunan olmaz.. S. kökünden sökülüp atılmalı. Ediyorlarsa ben de onlara göre bir konu bulmalıyım ama. Sonra Cevdet hakkında. Şimdi utandığım daha bir yığın övgü sözü söyledim. ama bu sefer uzun sürmedi.. Olacak mı? Yeter artık!" "Evet.. prenslerin. Tevfik Fikret'e. paşaların ve bütün paşa soy­ luların ve onlara yasaklananların kanı gürül gürül akacak. Otur da beni dinle. konuşalım.3 . 1 uyuyakalırım. Padi­ şahların. biraz açılır gibi oldu. E. ' Gene öksürmeye başladı. Ben ne diyordum? Evet... giyotinler. Bekledim. Dün akşam öleceğimi sandın değil mi? Bu çok rast­ lanılan bir durum: Hasta ilk buhranını atlattı... Bak. Robert Koleji'nde dersteymiş. Kaç gündür ilk defa bitkin hisset­ miyorum. Avrupa'daki durumu anlattım. Burada mücadelenin daha güçlenmesi için neler yapılması gerekir. yok. Burada gereken şey o! Kanlı bir ihtilâl! Giyotinler nereye kurulacak? Sultanahmet Meydanı'na! Giyotinler günlerce şakır şukur çalışacak. Hiç uzlaşma yok. "Uyumak istemiyorum. "Sonra ölürüm. konuşalım! Neden sözedelim? Mari bana benim hakkımda ne düşündüğünü söyle. Bu karanlıktan başka türlü kurlulunamaz. Durun! Ben size bir revolüsyon anlatmak istiyorum. Kan seli Sirkeci'den denize dökülecek. yeni bir Namık Kemal olduğunu söyledim. Ancak böyle bir şey olursa buraya ışık gelir. Üç ay önce yatağa daha düşmeden. bunlar olmayacak. İkincisi birkaç gün içinde biter. ne susuyorsunuz? İçki içmek istiyorum! Çok sağlıklı hissediyorum! Acaba aşağıda hâlâ gevezelik ediyorlar mı? Gidip bakayım. Ya da eskiden her şeyin daha ucuz olduğunu. Her şey en derin yerinden. Uzlaşma yok!" Birden öne doğru bükülen gövdesi arkaya düştü..

Sonunda polis olmadığımı anlayınca. her şeyi bı­ rakıyor. Nerede o kitap. Yıkılsın İstibdat!" "Ne olur sus artık!" dedi Mari. sonunda coştum işte! Anlamadı. "Yoksa doktor çağırırım. peki! Ben uyuyacağım.. bir sonbahar manzarası.. öteki ihtilâlciye bunları mı gösterir? Ona dedim ki: Bunları niye yapıyorsun? Daha çok şiir yaz. "O kadar çok işim de var!" diye düşündü. "Yeter artık!" diye bağırdı ve bu kesin. . Dersi olduğunu söyledi. Aklın ışığı ilk önce İtalya'da parladı. uyanın. Orası aydınlığın anayurdudur. onun şiirlerini okudum. İtalyan'ı çağır da onunla konuşayım. Şiir kitabının cildini övdü. Aldırmadım. Kendi kitabını değil. Yaptığı resimleri gösteriyor. sert öfkenin hiç de iğreti durmamasına şaşarak: "Artık uyu sen!" dedi.. onları anlattım. ama nereden kaynaklandığını anlayamadığı gücün. Mari? Gözde duruyor. Yokuşu çıkmaktan yorul­ muştum. Bir ihtilâlci bunu yapar mı? Bir ihtilâlci şair bütün gün tabağa koyduğu bir portakalla iki elmaya bakıp gördüğünü çizmek için uğraşır mı? Bir ihtilâlci.. "Beni küçümsedi. bir Fransız şairinin kitabını hediye etti. adı François Coppee. bir ihtilâlci şair. Galiba beni önce polis sandı.. galiba. haykır. "Öbür gün mü deseydim keşke?" Ağbisine öfke duyarak bütün işlerinin ve düzeninin buradaki. Sonra araştırdım. Cevdet Bey. Bana neden Avrupa'dan geri döndüğümü sordu." "O doktoru. Bağır. Peki. başım dönüyordu. Namık Kemal okudum. Bir tabak içinde meyveler var. gururla planını kendi çizdiğini söyledi. herkes seni işitsin! Bağır! Ey ahali kalkın. öğleden sonra. yazarına da hayran olduğunu söyledi. Bu yazar. Resimler: Dökülen yapraklar. resmini yapmış. aşağılık hımbıl bir ihtilâl düşmanı. içinde kı­ pırdandığını hissederek ayağa kalktı. Sen de istiyorsan git! Ne zaman gele­ ceksin?" "Yarın gelirim ! " dedi Cevdet Bey. resim yapıyor. Ama gene de bir incelik yaptı. Bana evini gezdirdi. gönlümü almak istedi.. uyanın. şurada. getir onu yırlayım!" Birden. Bütün coşkumla ona. Sonra birden. İki elmayla bir portakalı bir tabağa koymuş. Evet. Dreyfus davasında bütün aydınlık düşmanlarıyla aynı saflarda yeralmış.ne düşünüyorum. Biraz da içki içmiştim. Nişantaşı'nda farkettiği. Bana küçük bir şiir kitabı verdi. ağzımın kokusunu da aldı galiba.

Cevdet Bey. Nişantaşı'ndaki gibi serin bir rüzgâr vardı. Arabacının kendine gelmesini beklerken bir sigara yaktı. temiz çarşaflı temiz ya­ tağıma!" Başı hafifçe geriye. Kendisini görünce sustukları için en iyi muhallebiden mi. • 12 GECE VE HAYAT Cevdet Bey merdivenleri inerken. "Oooohh işte eve dönüyorum! Evime. Bunu ne suçluluk. "O ölüyor. "Ne yürüyorsun. "Sizi görünce coşuyor. lütfen gelin!" dedi Mari. "Evet. Üsküdar'ın ucuzluğundan mı. kendinden emin ve kesin sallanışıyla hareket edince pencereleri açtı. gevşek bir inleme kaçıverdi." Gözlerini kaçırarak: "Belki sizi biraz sıkıyor ama. aşağıda. gırtlağından huzurlu. iyi oluyor. Arabanın yumuşak koltuğunda uyuyan arabacıyı uyandırdı. sonra daha da geriye kaydı. Mari arkasından kapıya kadar geldi. Gök bulutluydu. Gecenin içine çıkınca pansiyonun ve hasta odasının ne kadar sıcak ve havasız olduğunu anlayarak ferahladı.. ben yaşıyorum!" diye düşündü. esnedi.. tepetaklak olmasından korkarak sinirlendi. ya da kimbilir neden. "Çocuk da görmek istiyor sizi. yoksa romatizmadan mı konuştuklarını öğrenemedi. Odanın içinde aşağı yukarı bir yürüdü." diye ekledi. "Bütün gün boşa gitti!" diye mırıldandı. bir sehpanın üze­ rindeki lambanın ışığında gevezelik edenleri gördü.. Cevdet Bey onu dinlemedi. yarın geleceğini kadına bir daha söyledi.bu tatsız havadaki bir şeyden. göz- . Yatmadan önce arabayla gezecek miyiz diye sordu ! " Cevdet Bey: "Evet. Çenelerin sonuna kadar açıldığı anda. onu gezdiririm!" diyerek güldü. zekâsı parlıyor. Sonra bir şeyler anlatmaya başladı.. Ağır ağır arabaya yürüdü. sonra uzun kollarını pencereden dışarı çıkarmak isteyerek gerindi. Bu sefer bu düşünce canını sıktı. Bütün günü hatırlayarak gülümsedi. Araba her zamanki yaylanışı. ne düşünüyorsun öyle?" diye sordu Nusret. ne de hoş­ nutluk duyarak söylediğini anlayınca rahatladı.

Cevdet Bey soldaki pencereye yaslanarak rüzgârı içine çekti. Lodos geliyordu. arada bir gözüken. Deniz yosun kokuyordu. kıpırdamadan durdu. "Günün kötü başlayacağı belliydi. Araba yokuşlardan indi. gecenin içinde hafif bir pembelik belirdi. başka arabaların yanından geçti. hoş birşeyler vardı. ama sigarayı yakamadı. dostluktan. Arada bir. "İşte bir gün bitti!" diye düşündü. Pencereyi kapamadan iki kere daha denedi. Sonra Eskinazi'yi bulamadım. Marmara tarafından gelen rüzgârla pencerelerin küçük perdeleri dalgalandı. atların nalları parke taşlarını dövdü. Doktorun hareketlerinde. Köprüye bağlı bir gemi ağır ağır yükselip alçalıyor. çevresinde böcekler dönen sokak fenerleri. sohbetten hoşlanan. uzun bir süre. tahtaları gı­ cırdatınca köprüye geldiklerini anladı. Paşa'nın tavla oynarken anlattığı çapkınlık hikâyelerine güldü. Bir yeni sigara için kibritini ateşledi. ne de dönüp baktığı Pera'da ışık vardı. "Eczanede gördüğüm. öğleden sonra aklına gelen o kelimeyi hatırlayarak. "Yaşıyorum!" diye mırıl­ dandı. Sisle başlayan. kızgın güneşle yanan günü gözden geçirmeye başlayınca. acele acele yürüyen insanları. babacan.kapaklan düştü. . Ama bundan utanmıyorum!" Sonra birden Paşa'nın hiç de sıkıcı bir insan olmadığına. hayata iştahla bakan İtalyan doktoru hatırlayıverdi. o telâşlı. ama kapanmadı. sinsi gevezeliğine aldırış etmeden. "Kötü bir rüya gör­ düm!" diye düşündü. hiçbir zaman susmayan bilincin korkak. Cevdet Bey. aklından geçenlere ruhunu katmadan. üçüncüsünde sigarayı yaktı. Taa uzakta. oradan buradan sızan soluk ışıklarıyla dünya pencerelerden akıp gidiyordu. Beyoğlu'nda yürürken dikkatle çevresini seyreden. Köprüyü geçerlerken. içinde sevgi uyandı. Mektubun para sızdırmak için tasarlanmış bir düzen olduğundan şûphelendim. Belirsiz çizgileriyle. Tekerlekler. bir pencereden girip. huzuru kaçar gibi oldu. köprü ücretini alan biletçinin sigarası rüzgâra döndükçe kızarıyordu. hem de böyle olmasına rağmen. eğilip Mari'nin elini öpmesinde. Ne eski İstanbul tarafında. eğlenceli bir insan olduğuna karar verdi. O adam da içinde sevgi uyandırdı. O çocuk mektubu getirdi. Böyle hikâyeleri dinlediği zamanlar içinde uyanan nefret ve özlem yerine. ötekinden çıkan esintiyi gövdesinde hissederek. hem gerçekten Hıristiyanca. tedirgin. bir yerde. Başını arkaya yaslayarak.

Öteki tarafa geçmeden önceki günlerden birini daha bitirdim... esnerler. Biri lodosun çıktığını söyler." Kendisi de gerinerek esnedi. yemek yiyeceğim. kendini önemsiyor. birini evimde geçirirdim. "İşte onlar gibi yapmalı. yemeli. abestir. bugün borcunuzu almanız lâzım efendim.. perdeler uçuyor. "Ağbim bunları küçümser. sigara içeceğim. Belki de haklıdır. Ben bir tüccar. Şimdi ne istiyorum? Uyku! Zeliha Hanım yatağı yapmıştır.. bunları daha çok yapacağım." Rüzgâr küçük perdeciklerin birini arabanın içine sokmuş.. Ah. şurup içerler. o ka­ dıncağız!" Köpekler havlıyordu.. işlerle uğraşacağım. Zavallı Sadık! Bir muhasebeci. Yaşıyorum. Küçükken bahçelere çıkardık. Niye? Çünkü çok değerli düşünceleri olduğuna inanıyor. Ah Eskinazi bu sefer adadan hiç gelmez. öteki saksıları denizlikten indir de düşmesinler der.. "Belki de benim sattığım lambadır. İşte neşe kaçıran bir ticaret derdi. İkidir Hıdrellez'i düşünüyorum. Halbuki değer mi? Oooh. Sonra öteki tarafa geçeceğim. Rüya görmüştüm! Sabah da canım sıkılıydı: Bütün öteki Hıristiyan. iki ruhu olmalı . akılları karışanlar sorar! Zeynep Teyze hiç soruyor mu? Yaşıyor. kelimeler. Ne yapıyorlardır? Gevezelik ediyorlardır.. Şükrü Paşa da: Hayat nedir? Fuat'a. Abestir. Birini dükkânda. Lodos çıkıyor. "Kelimeler uçuyor. kimsenin düşünmediği. gülmeli... Benim sattığım lambanın ışığında oturan birileri var. duymadığı şeyleri duyduğu için herkesi küçümsüyor." Bir evin penceresinden.. Şimdi bunu düşünmek istemiyorum." diye düşündü. İnsan bunu niye sormalı? Kitap oku­ yanlar. mırıldandı: "Kelimeler.. dedim. Yahudi tüccarların yanında tek başıma olduğumu düşündüm.. der." Bir daha gerinerek esnedi. bu soru abestir. düşünceleri doğrudur. Bu ikisini nasıl birleştireceğim? İki hayatım olsun isterdim. hâlâ söndürülmemiş bir lambanın zayıf ışığı yayılıyordu.. sabah kalka­ cağım. ötekini dışarı çıkarmış sallıyordu. Kendini haklı bulduğu. Neşeli olmalı. evleneceğim. Şimdi uyuyacağım.. "Küçükken köpeklerden kor­ kardım. Araba mahalleye girmişti. "İki hayatı. Ağbimle oynardık.şampanya ve maden suyu alan o şişman adam da hoştu.. güleceğim. Hıdrellez'de. Fuat da sordu. sonra ıhlamur içerler. Bundan sonra öyle yapacağım. gemiler işlemez. Ben de yaşıyorum. şirketi de boşlamamalı. Ama ticareti. Yarın deniz kabanr." Uzaklardan gelen gökgürültüsünü duydu. Muhasebeci Sadık. içmeli.

ben!" dedi Cevdet Bey Merdivenlere yürüdü.. "Uyusaydın! Beni niye bekledin?" dedi Cevdet Bey. sana hünkârbeğendi yaptım!" dedi Zeliha Hanım. sen misin?" "Benim. "Yarın sabah da aynı saatte gel emi?" "Gelirim!" Araba hareket etti.. Birincisiyle ticaret. Demiş Salih Efendi. "Uyumamış!" diye düşündü. "İki hayatı bir­ birinden nasıl ayırmalı?" Kadın. Cevdet Bey'e hizmet edebilmenin keyfiyle: "Olur.." 88 . ötekiyle neşe! Bu ikisini birbirine karıştırmadan yaşamalı! İkisi de birbirine yardım etmeli. camiden dönüyormuş. senin bu anahtar. bugün mahallede ne oldu. Şeye rastgelmiş köşede. Evet. ntıır1" dedi. "Burada seni beklerken uyuyakalmışım!" Mutfaktan elinde lamba. sallanarak çıktı. Titrek lambalar sokağın köşesinden kayboluncaya kadar Cevdet Bey arkasından baktı. nereden bulduğuna şaştığı taze bir güçle indi. Birinci katta ölü bir ışık gördü. böyle olacak. Gülümsedi. Dolma da yer misin? Bir tanecik? Salih'e rastgelmiş.insanın. Eve girdi.. Mustafa Efendi öğle na­ mazından dönüyormuş. "Bunlar birbirine karışıyor!" diye mırıldandı. Hadi. Bakmış Salih'in elinde. Sonra bunu söylediğine pişman oldu... Arabacıya: "Seni çok yordum bugün!" dedi.. Arabacı bütün gün bu sözleri beklemişmiş gibi gülümsedi. "Nasılsın bakalım? Yorgunsun! Bugün neler yaptın kimbilir? Aa bak. gel. gel!" Cevdet Bey bir yandan hünkârbeğendiyi. "Gel. "Bekledim işte!" dedi kadın. Benim hayatım da böyle olacak! Yaşayacağım! " Bir daha gerine gerine esnedi ve arabadan. "Sofra hazır. "Dur! Aç mısın? Yemek yedin mi?" Cevdet Bey: "Yemedim!" dedi. "Kim o? Cevdet oğlum. Hani şu çeşmenin orada oturan Mustafa Efendi.... Yağmur geliyor değil mi? Bakmış onun elinde kocaman bir anahtar. bir yandan da bu kadından kurtulmasının zor olacağını düşünerek mutfağa yürüdü. birbirine engel olmamalı.

İKiNci BÖLÜM .

. beni kimse beklemiyor!" dedi." Kültüre.. ne de dünya eski dünya! Yirminci yüzyılın yarısına geliyoruz. Sofrada uzun zamandan beri böyle şeylerden sözediliyor. Şey diyorum: Bir. hızlı hızlı konuşuyordu: "Artık gururu bir yana bırakmalıyız. geceyarısı trenle yaklaşılan şu bizim sevgili... "Bindokuzyüzotuzaltı şu­ batı!" diye düşünüyordu. bizim için. Artık devlet eski devlet değil.. tüfeklerin ve makinelerin gürültüsü bastıralı yıllar oluyor. yok. anlıyorum!" Babacan bir amca şefkati takınmış. Sait Bey.." "Yok. bir hedef! Daha doğrusu bir örnek.. zamana.BİR GENÇ FATİH İSTANBUL'DA "Avrupa. herkesle 91 .. hüzünlü memleketimize ilişkin bir şakaydı bu.. "Sizi bir bekleyen var herhalde. anlıyorum. bir şey söylemeyin. değişen hayata ve Türkiye'ye. Ama siz hiç içmiyorsunuz!" Ömer birşeyler söylemeye çalıştı.. Bindokuzyüzelli'ye ne kaldı? İçelim. "Daha Türkiye'ye gelme­ dik.. gülümsüyordu.. içmiyorum." dedi Sait Bey. Şunu hep söylerim: Kı­ lıçlarımızın şakırtısını." dedi Sait Bey. Bindokuzyüzotuzaltı şubatı. şakalar yapılıyor. bundan sonra yalnızca bir şey olacaktır... Anlıyorum.. gülüşülüyordu. "Benden bir şey bekleyen kimse yok!" Şarap bardağını Sait Bey'in elindeki şişeye yaklaştırdı: "Haklısınız.. "İstanbul'a dönüyorum. Ömer: "Hayır. Dalıyorsunuz. ama artık içeceğim!" "Hanımlar da içsin. içelim ve gururu bir yana bırakıp Cumhuriyet'i ve Avrupa'yı içimize sindirelim." Sait Bey vagon-restoranla birlikte sallanıyor.

bu önemli!" dedi. Birden gözleri parladı ve çantasından birkaç resim çıkarıp.. Ömer alıp baktı: Resimde denizci elbisesi giymiş bir çocuk vardı. Ömer onlarla dün gene burada. Bunun üzerine Sait Bey'in kızkardeşi Güler de ağbisine takıldı: Sait de Fransa'ya her gidişinde şarap ve rakı hakkındaki düşüncelerini değişti­ riyordu. "Rakıyı tartışmam!" dedi. "Ben de dört yıldır dışardayım!" diye düşündü. "1932 Mart'ında doğdu. bu da benim tatlı görevim!" dedi. erkekliğin tadını çıkarmaktan hoşnut gülümsedi." Ama bu çeşit öfkeler Atiye Hanım'a göre değildi. Yalnız Sait Bey Ömer ile bir şey paylaş­ maktan. "Ama biz kadın hakları konusunda birçok Avrupa ülkesinden ileriyiz. oturmak istediklerini söylemişti." Yüzüne yakışmayan haşarı bir çocuk bakışı takınarak ekledi: "Ama eninde sonunda kadınların dünyanın her yerinde görevleri aynıdır. Trenin 92 . İlk nezaket sözlerinden sonra Paris'e neden geldiklerini anlatmışlardı. Bir elini bir iskemlenin kenarına koymuş. vagon-restoranda tanışmıştı. Buna gülüşülmedi. Ömer'e bakarak ekledi: "Rakı erkek içkisi­ dir!" . Dört yıldır. Sait Bey: "Doğru. Bu yıl yanma kocasından ayrılan kızkardeşini de almıştı." Ömer. ötekiyle selâm veriyordu.. Ömer de onlara Paris'e Londra'dan dönerken uğradığını söylemişti. gülümseyerek Ömer'e uzattı: "Bakın işte." dedi Atiye Hanım.. Sait Bey özür dileyerek boş masa bulamadıklarını. Sait Bey kızkardeşinin şakasından alınmış gibi yaptı. Londra'da inşaat mühendisliği okuyordu." Bir durgunluk oldu.. karısına takıldı: Atiye Hanım içkiyi ancak yurt dışında gönül rahatlığıyla içebiliyordu. Sait Bey her yıl karısıyla Av­ rupa'ya çıkmayı alışkanlık edinmişti. Laf olsun diye sordu: "Kaç yaşında?" "Bir hafta sonra dört yaşını dolduracak!" dedi Atiye Hanım.birlikte güldükten sonra. "Cumhuriyet işte bu. Sonra Atiye Hanım kocasının kaba erkekliğinden utanmış gibi yaptı: "Sait Bey böyle düşünür.

arada bir de bir paşa oğlu olduğunu hatırlayıp hüzünleniyordu. Sait Bey de başını karısına doğru yaklaştırıp baktı. Güler: "Avrupa'yı anlatıyordun. "Gençsiniz. "Bir kadın. mutlu bir aile. Sonra Ömer'den aldığı resimleri neşeyle gözden geçirmeye başladı... Şimdi. yaşadım. çocuğunun resmine mutlulukla bakıyor. yoksa böyle olmaları gerektiğini mi düşünüyorlardı.. "Bütün bunların ötesine geçeceğim. Her şeyi sarsarak. Atiye Hanım'ın omuzunu tutan Sait Bey gövdesini hafifçe öne bükmüştü. anlaşıl­ mıyordu. "Dört yıldır Türkiye'ye adımımı atmadım. Ömer." de­ di. içeceksiniz!" diyerek güldü Sait Bey." dedi. Kucaktaki çocuksa ağlayacak gibiydi." dedi Atiye Hanım heyecanla. sallanıyordu.gürültüsünü dinliyor. şimdi içmezseniz ne zaman içeceksiniz?" Yıllık Avrupa gezisinden dönen bir kocaydı. çocuk bir yaşındayken çekildi.. 1936 Şubat'ında dönüyor ve teyzemin beklediği gibi hayata atılıyoruz. gezdim. Bütün bunları aşacağım!. ağbi. 93 ." "O baktığınız resim.. biraz kendimi düşündüm. Üçüncü resim bir fotoğraf stüdyosunda çekilmiş olmalıydı. daha çok kazanılması gereken para. ithalatçılık yapıyor. "Ben başka şeyler yapacağım!" diye dü­ şündü. "Ne için dönüyorum İstanbul'a?" diye düşündü. Ömer bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak: "Çocuk sevimli" dedi. Bunlar için mi?" Daha Türkiye'ye girmemişlerdi.. "İçeceksiniz. annemle babamdan kalanlan yedim. kırıp dökerek ele geçireceğim!" Gene bir sessizlik başlamıştı. Birden bardağını dikti: "Ben daha içeceğim. Mutlu muydular.. Şimdi dönüyorum. Avrupa'ya kaçtım. Genç karısıyla gururlanıyor. Karı koca galiba Ömer'e "sevimli" dedirten şeyi resimlerde arıyorlardı. Ömer. "Herkes öyle diyor. ama bir kocadan çok kızkardeşini koruyan bir ağbiye benziyordu. Doktora yapacaktım. Karı kocanın yüzünde donuk bir gülümseme vardı. tozdum. bir çocuk. Teşvi­ kiye'deki eve fotoğrafçı çağırmıştık!" Bu resimde çocuk annesinin kucağındaydı. ama şimdiden hüznün ve küçük aile mutluluklarının kokusunu alır gibi oluyordu. yüksek mühendis diplomasıyla yetindim.

" Atiye Hanım: "Acaba yirmi yıl sonra. "Tabii isteyelim!" dedi Sait Bey. Oysa Avrupa çoktan ele geçmişti. İngiltere'de de çok içtiği zamanlar olmuştu."Anlatıyordum.. Kendini vagonun sallanışına ve içkiye bırakmaya karar verdi. eski çöplükte gene eşelenmek zorunda kalacağı için pişman olmaya başlamıştı. vallahi yetişemiyorum!" 94 . Düğün de. Ömer'e bakıyordu. "Avrupa'yı ve bizi.. dönüp bakacağın kimsen de yok. zamana uydurduk. tutkularına göreydi. Garson yeni şişeyi getirdi.. hep bu çöplükte mi eşeleneceksin? Git. biraz da birşeyler okursun işte!" diyorlardı. Beyoğlu'nda eğlence yerlerine daldığı.. Garsonun getirdiği şarap şişesine bakarken: "İşte bizde de iyi şeyler yapıyorlar!" diye düşündü. herhalde kendisini. çok içiyorsunuz. Ömer. Türkiye kendi çöplüğüydü. bizim konakta yapıldıydı. gör. Sonra bir ara bir kıza tutulmuş. annesi öldükten sonra da alışmıştı. orada yerleşmeyi de tasarlamıştı. Babası öldükten sonra başlamış. otuz yıl sonra nasıl olacağız?" diyerek iç çekti. Bir ara Türkiye'ye döndüğü. geçmişini. "Orada gök kurşun gibi geliyordu bana. Türkiye'de her şey başka. değil mi?" dedi Sait Bey. Ömer şişenin etiketinebakarken. "Belki bunlar çocuksu düşünceler. "Onları eğlendirmemi. "Bir şişe daha isteyelim mi?" diye sor­ du. eğlen. sarhoş sarhoş okula döndüğü çok olurdu.. akan yılları hatırlayıp efkârlanıyordu. "Paran var. ama şimdi sevinçliydi. Rahmetli paşa babamı anlatmıştım size değil mi? Sizin oğluyla ahbap olduğunuz o Cevdet Bey için Nigân Hanım'ı isteyen. hazır bana göre. İngiltere'de arkadaşlarının dediği şeyleri yapmıştı. Arkadaşları da onu kışkırtıyorlardı. ilginç şeyler söylememi bek­ liyorlar!" diye düşündü. vaktin var. evlenmeyi. Ömer bir zamanlar çok içtiğini hatırladı. gez. İstanbul'da Mü­ hendis Mektebinde okurken sabahlara kadar içtiği. Yeni. "Biraz da dışarısını göreyim!" diye düşünmüştü.. efendim." "Oo. Sonra o konağı baştanbaşa değiştirdik. Hayata atılan şu delikanlıya sevgiyle bakıyor. İstanbul'da Mühendis Mektebi'ni bitirdikten sonra. ama orada yaşamaktan korkuyordum!" diye düşündü. aracılık eden benim rahmetli paşa babam ve annem olmuşlardır.

"Kendimi düşünüyorum!" dedi Ömer. Başını gururla geriye attı. sonra kaşlarını çattı. kimbilir neler düşünüyorsundur şimdi sen?" diyordu. ama bunlar. Atiye Hanım: "Ama içince neşeniz kaçıyor.. "Hadi bakalım. "Başka şey anlatmak istiyorum. "Kendiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" "Çok şey yapmak istiyorum! Çok şey yapacağımı düşünüyonım!" Sait Bey: "Eee. "Küçük 95 . Atiye Hanım: "Yaa!" dedi. Sait Bey gülümseyerek: "Nasıl." dedi.. Kültürlüydü. istemiyorsanız düşündüğünüz size kalsın!" diye bir tavır takınmaya çalıştı. "Anlar gibi oluyorum!" dedi Sait Bey. "Sizde hırs var mı efendim? Evet. demin ne düşünüyordunuz.. "Sahi.Ömer ulanarak: "Aa. Ama hemen!" Sait Bey karısına. Sait Bey?" dedi. Bunlar. Sofraya oturduğundan beri. Sait Bey: "Çok şükür. Sait hiçbir şeyi tutturmaz! Kuzu gibidir. "Çocuğu rahat bırak canım!" diyen bir bakışla baktı! Ömer'e gülümsedi. ama günahtan da çekiniyordu." Atiye Hanım telâşla: "Yok." dedi. susuyorsunuz. Galiba gülecekti. ama Ömer'in yüzünü görünce korktu.. Sizde hiç hırs var mı. çok değişik şeyler olacak!" Yüzünün yandığını hissetti. Öyle mi? Birden hoşuma gitti!" dedi. evet. daha önceki yemeklerde de okuduğu yemek listesini. onu demiyorum!" dedi Ömer. hırslı değilimdir!" dedi. "Hayır. "Anlatamıyorum ! " Atiye Hanım az önce ne düşündüğünü sorarken takındığı çapkın tavrı bir daha takınarak: "Anlatın o zaman işte!" dedi. kitap okur gibi dikkatle okuyan Sait Bey'in kardeşi Güler Hanım. yok. efendim?" dedi. Çok şey yapacağımı düşünüyorum.. söyleyin bize. tabii.. "İstiyorsanız söyleyin. Gençsiniz siz!" dedi. ama yüzü başka şeyler söylüyor. Ömer: "Sizde. hırs!" Sait Bey bir şey hatırlamaya çalışıyormuş gibi karısına döndü: "Bende var mı?. başını okuduğu şeyden kaldırarak Ömer'e baktı..

Her şeyi ele geçirmek isliyorum..." Bu sefer gülüştüler. Güzel kadınları. Ömer: "Çok şükür ben de hırslıyım!" dedi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Benim hırsım belirli bir şeye karşı duyulan hırs değil! Her şeye karşı hırslıyım.." diye mırıldandı. şöhreti. "Bu baharı biliyorum.. "Aaa. ka­ dınları etkileme isteği. heyecan. "Ben her şeye meraklıyım. Sait Bey uzattığı için peynir tabağını eline aldı. Ama çekinmeden. hayatı. hoş hikâyelere." Ömer kıpkırmızı olmuştu.zevklerimle." dedi. "Gösterişe merakı. galiba anladım sizi!" dedi. Görüyorsunuz.. Ömer Bey anlatıyordu... şanı. Azla yetinmek istemiyorum. her şeyi istiyorum. Güler'in gene kendisine baktığını farketli: "Küçük zevkler. Sait Bey: "Bizim hanım eğlenceli şeyler dinlemeye bayılır!" dedi." dedi Atiye Hanım. Sait Bey: "Ele geçirmek istediğiniz nedir?" diye sordu. Yemek istediği için değil. şerefi. Pis kokuyor değil mi? Ama bir kere alıştınız mı kokusuna. "Evet. gençlik. küçük dertler bana yetmiyor!" Birden özür dilemek. parayı. "Hiçbir zaman olgunlaşamayacağım. aceleyle ekledi: "Eğlenceli. rica ederim! Ne hoş anlatıyordunuz. Oysa yirmialtı yaşındayım!" Birden Atiye Hanım atıldı: "Ah. evet. önüme gelen her şeyi ele geçirmek istiyorum!" Atiye Hanım: "Gençlik.." diye düşünüyordu." "Saitciğim. gösterişe meraklıdır! Lütfen anlatın ! " Ömer heyecanla: "Ben de meraklıyım!" dedi.. Bütün o şeyi.. . etin sosu çok acı!" dedi. kendini açıklamak istedi: "Çok şey yapmak istiyorum. uğrunda can yakacak kadar istiyorum bunları." dedi Atiye Ha­ nım. onu dinliyoruz ya işte!" Ömer üçünün de kendisine baktığını görerek: "Çok içtim galiba!" dedi. küçük dertlerimle bu hayat bana yetiyor." Sait Bey koruyucu bir tavırla karısına ve kızkardeşine dönerek: "Dikkat edin... Ömer: "Her şey. "Bakın bu peyniri Fransızlar meyveden önce yerler. Okunun hedefi bulmadığına inanmış olacak ki. Demin sormuştunuz.

Ömer. kadeh kaldırıyorlardı. İleride bir masada dört ihtiyar erkek kahkahalarla gülüyor.. Bir kaplumbağa ile bir tilki bir gün ormanda karşılaşıyorlar. Bir başka masada şapkalı bir kadın kucağında uyuyan bir çocuğu öpüp gülüyordu. değil mi?" "Kızardınız." Sait Bey'in ince. "Hadi bir fotoğraf çekelim. Sait?" "Bu ışıkta çıkmaz! Makine yanında mı?" Birden Güler Ömer'e dönerek: "Ama sizin de pek Türk'e benzer bir haliniz de yok hani!" dedi. Hikâye anlatırken. Karısı da onun gibi hikâye anlatırken kıpırdanıyordu.. efendim!" dedi Sait Bey "Çok yakıyorlar şu kaloriferleri. "Bakın asıl ben size ne anlatacağım. Atiye Hanım: "O bardakları karıştıran şaşkın hizmetçiyi de anlatsana. Burada çıkar mı.. Biliyor musunuz onu? Balzac'ın Goriot Baba romanında vardır hani."Çağdaş bir Rastignac'sınız siz. Tilki. bakımlı bir bıyığı vardı. Sait Bey anlattığı hikâyeyi bitirdikten sonra hep birlikte gü­ lüşüldü. evet bir fatih. Ömer birden: "Türkçesini kullanmak istiyorum!" dedi. Sait Bey: "Hadi.. "İsteyelim!" Atiye Hanım buluşunun heyecanıyla: "Evet. "Benim de çok güldüğüm zamanlar oldu!" diye düşündü... Mühendis Mektebi'ndeyken bütün gününü alay etmekle geçirirdi. Bir fatih.. Muhittin ve Refik'le poker oynar. Sait Bey. hadi.. Türkçesi böyle olmalı." dedi. az önceki babacan tavırla gülümsüyordu. Ömer. Öyle biri. bırakın şimdi bunları. üst dudağıyla birlikte. nuyordu. beyaz sakalı güldükçe kravatına sü­ rünüyor. İçlerinden birinin uzun. Vagon-restoran hâlâ ağzına kadar doluydu. yeleğinden çıkan kösteği parlıyordu. bu ince koyu çizgi de aşağı yukarı oy.." dedi. bir Rastignac!" diye mırıldandı. "Şimdi gülmeye hazırlanıyoruz!" diye düşün­ dü. her şeyle alay ederlerdi. anlatmadan önce bir kere güldükten sonra hikâyeye başladı. Geçmişi . "Fatihliği seçtim!" "Ne güzel!" dedi Atiye Hanım heyecanla. Evet. Bir şişe daha isteyelim mi?" Dostça.

Kadınlar çantalarını ellerine aldılar. "Adam sen de! Benim gevezeliklerim için bu sözler değer mi?" anlamına gelen bir işaret yaptı. Sesi peronun uğultusunda dağılınca 98 . "Türkiye'ye geldik diye neşemiz kaçıyor. Sait Bey de İstanbul'da görüşmek isteklerini bir daha hatırlattı. "Haklısınız. Ertesi sabah onları. Atiye Hanım ilginç bulduğu bu sevimli delikanlıya el salladı. heyecanla sağa sola bakıyorlardı. "Ne var bunda yani?" diye söylendi." "Yarın sabah artık görüşürüz!" Bunu söyleyen Atiye Hanım'dı. Sait Bey hesabı ödedi. Saat bire doğru vagon-restoran boşaldı. Hepsi birer hoş söz söylediler. tren Sirkeci'ye girerken görebildi. hüzne aldırış etmeyecek kadar hırslı olduğunu aklından geçirdi. Anlatılan hikâyeleri dinlemeye karar verdi. En anlayışlı olan galiba oydu. Pen­ cereden sarkmış. Belki biraz fazla içtim. Bizim memlekette pek yoktur bu!" Ömer eliyle... "Edirne'ye geliyoruz. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Kadınların şapkaları vagonun penceresinden perona meyve gibi uzanıyordu." Sait Bey: "Tabii tabii kalkıyoruz şimdi!" dedi. keyfi kaçıyordu. Ömer kompartımanlarına girip teker teker ellerini sıktı. Pasaport kontrolü için kompartımanlara." Masadan kalktıktan sonra yalnız hissetti kendini. Atiye Hanım kaşla göz arasında Ömer'in fotoğrafını çekti.. Ömer küçük yalnızlıklara.. Ömer heyecanlandığını açıklayıp kompartımandan çıktı..hatırlayınca sıkıldı. "Sohbete orada devam ederiz!" Arkalarından yürürken de. "Bir fatihim ben! Bir Rastignac.. Sait Bey de babacan bir tavır takınarak: "Dün akşam sizi düşündüm!" dedi. Sallanarak yürüyen garsonlardan biri onlara yaklaştı ve tatlı bir sesle: "Efendim birazdan kapıyoruz!" dedi. Atiye Hanım pencereden dışarı baktı. İkisi de şapkalıydı: Geniş kenarlı şapkaları gözalıyordu. Ömer: "Hüzün işte bu!" diye düşündü. ama içki bana. Hırslı olun. "Belki kompartımanlarına çağırırlar!" diye düşündü. Bavullarını aldıktan sonra gümrüğe doğru yürürken onları bir daha gördü. Üstelik içki de etkisini kaybediyor. Bu el hareketine gözucuyla perondaki karşılayıcılara bakan kadınlar da gülüm­ sediler.

Sıra bekleyen şapkalı bir adam da. Hamal dalgın bakan Ömer'e döndü: "Ne yana?" "Karaköy'e. İhtiyar memur onlara boş yere beklediklerini. Bir çöpçü parke kaldırımın kenanna oturan bir dilenciyle gevezelik ediyordu. Kendini hafif hissediyordu: Gök yıllardır ilk defa üzerine abanmıyordu. Sonra ihtiyar bir memurun önündeki sıraya girip beklemeye başladı. Şikâyetçi gözüken ihtiyar bir dadının kucağındaydı. Sonra bir yerden koşarak çıkıveren bir hamal Ömer'in elindeki bavullan yapışıp kaptı.Ömer duygulandığını düşündü. Birkaç saniye sonra Sirkeci'deydi. Bir taksi şoförü arabasında gazete okuyordu. Burada beklerken uzun pardösülü şık bir adam. O memurun önünde kuyruğa girerlerken bir itiş kakış oldu. içerdeki odadan avazı çıktığı kadar ba­ ğırmaya başladı." diye düşündü. Ömer "Her şeyi aşacağım. 99 . denetimi şuradaki öteki arkadaşın yaptığını söyledi. Köşede biı tıaıııvay dut muş. Hava nemliydi. Bir süre elindeki bavulları gösterebileceği bir memur aradı. Sıra Ömer'e gelince gümrük memurunun yanına bir ihtiyar memur yaklaştı: "Bırak da delikanlı geçsin. anısını bile güçlükle hatırladığı tuhaf bir sevgi uyandı. trene doğru boş boş elini sallıyordu. tamam!" diyerek bavulları açmadan işaretledi. Dört sırık hamalı Babıâli tarafına doğru kocaman bir fıçı götürüyordu. Ömer: "Bir fatihim ben!" diye düşündü. İçinde kaç zamandır duymadığı. Arkasında bir at arabası bekliyor. Gümrüğe girerken de karşıla­ yıcıların arasında dün akşam denizci kıyafetiyle resmini gördüğü çocuğu farketti. Gümrük binasına girince ilk defa Türkiye'de olduğunu farketti." Yürüyerek köprüyü geçmeye karar vermişti. bir omuz vurup önüne geçti. Bir kadın elinden tuttuğu çocuğuyla kunduracı dükkânının vitrinine bakıyordu. tamam. sürücüsü sigara yakıyordu. yolcularını boşaltıyordu. canım! Bir şeyi yoktur!" Memur azarlayıcı bir sesle: "Peki. tüy gibi hafif bir gök vardı. Yukarıda sarı. Eli şemsiyeli şık bir bey Karaköy tarafına doğru yürüyordu. vatandaşa boş yere eziyet edildiğini söyledi. Birisi. Bir at arabasından bir lokantaya büyük tenekeler taşınıyordu. Eli şemsiyeli şık beyin arkasından yürümeye başladılar.

yemek odasına girecekti. Nigân Hanım." Nişantaşı'ndaki evde. içinde tuhaf bir istek doğduğunu farketti. çatal bıçağın kayboluşunu görmek istiyorum!" diye düşündü. iki küçük torunum hep birlikteyiz. Kocam. anneannemin çeyizime kattığı fincanlarla içeceğiz. kullanıp tüketmek için. sandıklarda.BAYRAM YEMEĞİ Nigâıı Hanım dirseklerini işlemeli masa örtüsüne dayamış. kırıldı. O takımın iki fincanı. Öğleden sonra çayı da. "Evleneli otuz yıl oldu. üzerinde mavi güller olan. tabaklann fincanların kırılışını. önündeki porselen tabağa bakarak düşünüyordu: "Yaldızlı takımı çıkarttığım iyi oldu! Büfede kaç yıldır kullanılmadan duruyordu. eliyle sofranın üzerinde küçük bir çember çizdi. İşte bu da 1936'nm kurban bayramı. i 00 . her şeyi. iki köşesinden tutup parmaklarının ucuna basarak. midesinden kocaman bir taş parçası çıktı. "Sanki her şeyin kullanılışını. ama. ahçının getireceği öğle yemeğini bekliyorlardı. köşedeki ünlü nişan taşma ve ıhlamur ağaçlarına bakan pencerenin önündeki masada hep birlikte oturuyorlar. ellerini çenesinin altında birleştirmiş. aslan gibi iki oğlum. yazık ki. dolaplarda. Gümüş takımları niye çıkartıp parlattırmıyorum? Gümüş takımlar böyle günlerden başka ne zaman kullanılabilir? Her şeyi çabuk çabuk kullanmalı!" Üzeri işlemeli masa örtüsünü de geçen kurban bayramında ortaya çıkarmıştı. Nigân Hanım hava karanlık ve yağmurlu olduğu için yakılan büyük avizeden çevreye sıcaklık yayıldığını hissediyordu. O da çeyizinin bir parçası olduğuna göre. kutularda saklanan her şeyi. iki şeker gelinim. "Gördünüz mü? Hayvanların birinin içinden. Herkes bunu bekliyordu ve sanki herkes gene ahçının parmaklarının ucuna nasıl basacağını merak ediyordu. Altmışı aşkın bayramı Cevdet Bey'le geçirdik. demek ki otuz yıldır dikkatle saklanıyordu. kızım. örtülerin lekelenip yır­ tılışını. Bu büyüklükte!" Nigân Hanım'ın küçük oğlu Refik başparmağıyla işaret par­ mağının ucunu göstererek. büfelerde. Birazdan ahçı Nuri büyük "servis tabağını" her bayramda yaptığı gibi.

nerede kaldı bu yemek?" Cevdet Bey her zamanki gibi sabırsızdı. Sonra ablasıyla konuşan küçük torunu Cemil'e baktı. Altı yaşındaki küçük Cemil. her şeye karşı meraklı olmuştur. gene böyle bir kurban bayramı yemeğinden sonra. Nigân Hanım onun mutfaktan çıktığını herkesten önce gördüğünü anlayarak masal anlatan mutlu bir kadın sesiyle her şeyin tamam olduğunu söyledi. Sonra ona cevap veren büyük oğlu Osman'a baktı: "Evet. ayaklarına bakmamasına rağmen. koçun içinden çıktı değil mi?" Bu sabah arka bahçede kesilen hayvanlardan sözediliyordu. Kızı Ayşe ise her zamanki gibi sessiz ve hüzünlüydü. Cevdet Bey. taze ette olduğunu söylemiş. Ahçı Nuri elindeki büyük tabakla mutfaktan çıktı. biraz da o sabah çok içtiği likörün etkisiyle. sekiz yaşındaki Lâle'ye koçun kesildikten sonra nasıl titrediğini anlatıyor. ahçı Nuri'nin parmaklarının ucuna basarak yürüdüğünü gövdesinin hareketlerinden anladı. "E. "Gene salatanın üzerinden yiyecek!" diye düşünerek sıkıldı. Bu merakı benden aldı!" diye düşündü. alt kattaki alaturka helaya kusunca taze kurban etinin hemen sofraya ge­ tirilmesinden vazgeçilmişti. Arkasından da neşe başladı. sonra Nigân Hanım ertesi günü tek başına gittiği paşa babasının evinde Türkân'la Şükran'a. Nigân Hanım iki torununun sağlıklı ve sevimli olduğunu düşündü. "iç bulandırıcı bir kokusu ve ağırlığı" vardı. kızkardeşlerine sarılarak ağlamıştı. Taze etin Cevdet Bey'in dediği gibi. Et kurban eti değildi. yanında oturan kocasının lekeli elinin çatalı kavradığını görünce. Nigân Hanım bu kararı almış oldukları için 101 . Kısa bir sessizlik oldu. "Küçük oğlum her zaman. Nigân Hanım. Yaldızlı tabakta üzeri bezelyelerle süslü pilavdan yapılmış küçük kulelerle kuşbaşı et vardı. Herkes ortadaki tabağa bakıyordu.Nigân Hanım. Nigân Hanım her kurban bayramında iki kuzu ve bir koç kes­ tirmenin kendisine bir güçlülük duygusu verdiğini düşünerek hızlı hızlı gözlerini kırpıştırmaya başladı. Dokuz on yıl önce. Tabağın sofraya konuşunu gözlerini kırpıştırarak seyretti. Sonra. ablası da korkudan bakamadığını söylüyordu. suçun likörde değil. sonra başka tatsız şeyler de söylemiş. Cevdet Bey.

Her üç-beş yılda bir. Küçük gelinine bakarken. "Ne kadar güzel!" diye düşündü. büyük oğluyla ona cevap veren küçük oğlunu bir süre izledi. elindeki kaşıkları küçük gelini Pe­ rihan'a uzatıverdi: "Bu sefer de sen dağıt bakalım.." Cevdet Bey homurdandı: "Salata tabağı yok mu?" Nigân Hanım. "Aaa salata tabağı koymamışlar!" diye düşündü. yeni eşyalar arasında yaşamak hoştu.. Nigân Hanım keyifle birkaç saniye düşündükten sonra. Sesi fare gibi ince. Refik de hayatından hoşnut. Nigân Hanım heyecanlandı. Ben de Cevdet ile bu eve ilk geldiğimde öyleydim. olsun. Her zamanki gibi. savaştan söz açıldığı için tatsız bir yalnızlık duygusuna kapılır gibi oldu. Üstelik bütün savaşlar. sonra kaşıkları eline alıp gelinlerine baktı. bütün erkek tartışmaları gibi birbirinin tıpatıp aynıydı. İki gelini tam karşısında. "Eh. Cevdet Bey'in. Sonra gözünün ucuyla kocasının tabağına baktı ve tepeleme dolu olduğunu öfkelenerek gördü. her lokmada önündeki tabağa yaklaşan beyaz saçlı başına. Birkaç lokma aldıktan sonra da büyük oğlu Osman'ın birşeyler anlattığını farketti. "Avrupa'da savaş çıkması için.sevindi." Olağanüstü bir andı bu: Perihan kızararak elindeki kaşıklara bakıyor. Annelerinin isteğine pek aldırış etmeden iki oğul tartışıyordu. "Üstelik ben de farketmedim!" Hemen hizmetçiye seslendi. "Sonra uyku bastıracak. ince uzun burnuna bakıyordu. Bir süre sonra. kendisi de olmak üzere kimseyi ilgilendirmediğini bildiğini gösteren bir tavır vardı. O günlerde eve eşya aramıştık. Yeni evin içinde. yanyana oturuyordu. Hamdolsun. şimdi de öyleyim. erkeklerin dünyası kesin ve aşılmaz bir çizgiyle kendi dünyasından ayrılıyordu. sözünü ettiği şeylerin. içinin sevgiyle dolduğunu farkederek kendi yemeğine döndü." Nigân Hanım. "Artık tartışmayı anlayamam. Cevdet Bey her zamanki gibi tabağını herkesten önce ileri sürüyor. Osman'da. Sesinin perdesi de bakışları gibi. Başka şeyler konuşsalar ya!" diye dü­ şündü. ama. rahatsız olacak!" diye düşündü. "Saçını öyle topuz yapması zevkli olduğunu gösteriyor. mutlaka bir savaş çıkıyor. herkes yemek başlayacağı için mutluluk içinde gülüyordu. ne yapalım. arada bir böyle şey 102 .

böyle tartışılırken ne kendisinin. Herkes böyle önemli günlerde hep olduğu gibi. Büyük gelin Nermin. Bir durgunluk oldu. herkesten. ama Cevdet Bey onu dinlemeden: "Aferin. şangırtı gene başladı. "Ama. hiçbir şeyi yok bu etin! Herkes nasıl yiyor?" Nigân Hanım. biraz daha savaşlardan. Gelinlerini iğnelemekten. Avrupa'dan yeni gelmiş olan Refik'in arkadaşı Ömer'den. kadınlar da sanki birer vazo oluyorlardı. Ama ne olursa olsun. Ağbisi gibi ceketli ve kravatlı olan Refik de ona birkaç kelimelik cevaplar verirken sağına soluna bakıyor. belediyenin sefere koyacağı söylenen Maçka-Tünel tramvayından sözedildi. arada bir şaka yapıyor. Nigân Hanım: "Ama ben görüyor ve düşünüyorum!" diye mırıldandı. yanında oturan kızının tabağını önüne çekti ve et parçalarının üzerindeki yağları kesip ayırmaya. şundan bundan konuşmaya koyulunca Nigân Hanım gözlerini kırpıştırarak bayram havasını keyifle içine çekti. Buradakiler yağlı!" "Hayır. Nermin sustu. en sonunda ciddi bir erkek tartıştuasıydı bu. "Bunlar. Nigân Hanım. cümleler. "Gene gözlerimi kırpıştırmaya başladım!" diye düşündü sonra. İkinci yemek. Almanya'daki son du­ rumlardan. kızı Ayşe'nin tabağına bakıp sinirlendi: Gene hiçbir şey yememişti bu kız. Böyle şeyler konuşulurken erkekler daha erkek. Nigân Hanım bu tartışmalardan hiç hoşlanmadığını. Nigân Hanım da: "Evet. Sonra kocasının söze karıştığını farketti. Osmanbey'de açılan yeni bir pastaneden. Acele acele: "O tabaktaki her şey bitecek!" dedi.. Nermin sen ne diyorsun bu konuda?" Cevdet Bey yemeğin ilk heyecanından sıyrılmış olmalıydı. sofraya gelinceye kadar. tabağın 103 . Sonra çatal bıçak sesleri. Bir durgunluk daha oldu. et iyi olmuş!" dedi.. "Peki. sonra birşeyler söylemeye başladı. bu tartışma için özür dilemek istiyormuş gibi gözüküyordu." dedi. onlara takılmaktan hoşlanırdı. iyi olmuş. Emine Hanım zeytinyağlı fasulyeyi ortaya koyarken. zeytinyağlı fasulye. Almanya'dan. ne de başkasının istediği sözleri söyleyebildiğini düşündü. küçük gülüşler. anne!" dedi Ayşe.gerekiyor!" der gibiydi. şaşırıp kızararak kocasına baktı.

yani martın ilk gününde. Bu küçük yüz hare­ ketinin. Bayram değil mi bugün?" Cevdet Bey'di bu. ^Ben terbiye ediyorum. "Doğur. direnmeyen su gibi hayat vardı. Cevdet Bey'in Teşvikiye Camii'ndeki sabah namazında iyice üşüttüğünden sözedildi. Nigân Hanım. "Rahmetli annemin dediği gibi!" diye düşündü. geçen yıl bu zamanda. "İstediğim şeyleri gene söyleyemedim!" diye düşündü. Nigân Hanım. ama bunun nelere patladığını düşünmeyen sorumsuz bir erkek! Nigân Hanım kocasına yüzünü buruşturmakla yetindi. konuşmayı istediğim şey nedir?" Tam bilemiyordu bunun ne olduğunu. Rahmetli annesi Teşvikiye'deki konağın hareminde bir koltuğa oturur. Çünkü bayramdı. sen şımartıyorsun!" anlamına geldiğini herkes biliyordu. İçinden "neşe" elemek geliyordu. fasulyeden. bu bayram da bitecekti. dün gece bir ara yağan. "Bu yemek de bitiyor!" diye düşündü. "Fasulyeyi de Perihan dağıtsın bakalım!" Fasulye yenilirken. her şeyi yap. sonra sağlıksız. Akşamları işinden geldikten sonra kızını öpen bir babaydı: Kızma kendisini sevdinnesini bilen. Nigân Hanım. kaymak tazeydi. neşesiz. karışma. Portakallı tatlı çok güzel olmuştu. havaların hiç böyle olma­ dığından. canım bir şey yemek istiyor. nasıl isterse öyle yapsın. 104 . sofraya ahçı Nuri'nin kendi buluşu olan portakallı ekmek kadayıfını koyuyordu. "Peki. Emine Hanım. Onların bittiğini de hüzünle görecekti. "Ben olmasaydım bu kız piyanoyu bile öğrenemezdi!" diye düşündü. bırak. Bugün de bitecekti. Küçük parlayışlarla akıp giden bir zaman. "Her zaman bu kız bana günümü zehir edecek!" Tabağını kızının önüne iterken içinden bıkkınlık geçti. Nigân Hanım. sonra başka günler beklenecekti. Ayşe'nin gene lam boşaltamadığı tabağına bakarken. asık suratlı biri olsun!" Söylendi: "Böyle bir eti herkes bulabiliyor mu sanıyorsun?" "Canım. ama neşeliydiler. ama nedir bilemiyorum kızım!" derdi. "Her zaman bu böyle!" diye düşünüyordu.orasına burasına dağıtılmış pirinç tanelerini bir köşede toplamaya başladı. gözlerini kırpıştırarak: "Nigân. Uzun zamandır beklenen bu yemek de bitiyordu. bahçenin köşelerinde iki gündür biriken kardan. neşe kendiliğinden geliveriyordu. onaltı sene üzerine titre.

Öğleden sonra Fuat Bey'ler gele­ cek. ağırlık bindi üzerine. gözlerini kısmıştı. sofradan herkesle birlikte kalkmayı öğ­ renseler!" Artık Cevdet Bey'e bir şey öğretemeyeceğini biliyordu.ama onlar da en çok belki de bu akşam yemeğinde öyle kala­ caklardı. Nigân Hanım büfelerde. Cevdet Bey'in uykuya karşı koyan gözlerine." Sofra ve bayram yemeği arkasındaydı. Biraz gözlerimi kaparım. Cevdet Bey'e doğru yürüyor. "Uyuyacak! Ama uyumamak. "Uyumayacağım ki. Cevdet Bey. "Ama barı. sonra portakallı kadayıfın tadını çıkardı. Onun hemen arkasından da Refik kalkınca Nigân Hanım. kıpırdanmadan otururum. ÖĞLEDEN SONRA Cevdet Bey kendisine yaklaşan Nigân Hanım'ın şikâyetçi yüzünü gördü. Toplanan tabakların sesini duyuyor. "Çok yedi. ama Refik belki öğrenebilirdi: Daha yirmialtı yaşındaydı. yakacağı 3 . Her zamanki gibi. Kestireceğim. Hafif ve yumuşak hareketlerle sandalyesinden kalkarak Cevdet Bey'e doğru yürüdü... "Öğleden sonra çayı mavi güllü fincanlarla içeceğiz!" diye düşünüyordu.. başını arkasına yaslamış. bayram yemeğinden sonra günün en keyifli zamanını yaşıyordu. Uyuyacak mıydı? Nigân Hanım. uyumak istiyor!" diye düşündü. tabağmdaki son kadayıf lokmasıyla kaymağa bakarak. beyaz saçlarına bakarken ona sevgi duyduğunu farkediyor. ama tam ve kesin bir öğle uykusuna yalamayacağı için bir eksiklik duyuyordu. Avunmak için. "En sona niye ben kalayım?" diye düşündü. pencerenin önündeki koltuğuna oturmuş. Belki de bir parça dalarım... ama öfkelenmek istiyordu.." Her zaman oturduğu koltukta oturuyor. Nigân Hanım Perihan'ın da sofradan kalktığını görünce. sofradan önce Cevdet Bey kalktı. "Tamam işte!" diye düşündü. Onunla konuşuyormuş gibi. Günde üç defa içebildiği sigaranın kokusunu. "Canım şuracıkta biraz kestireceğim!" diye düşündü. sandıklarda saklanan takımları çıkarıp kullanmayı bir daha düşündü. "Birazdan sigara içeceğim!" diye düşündü.

Her şeyin tarihini biliyorum.. Yemek masasından. merdi­ venlerden. Küçük bey. ahçı Nuri'nin mutfakta musluğu açıp kapadığını. "Şşşt.. Maçka'ya işleyen şu tramvay kaç yılında sefere girdi? Kapağı açılan şu kristal şekerliği Nigân çeyiziyle getirdiydi! Ne konuşuyorlar?" Nermin: "Hadi bakalım yukarı çıkın. bahçeden. alışıldık gürültüyle işitiyordu. Evlendim. Geçmişi. kokular ve sıcaklık vardı... Şimdi içine kömür atılan sobayı altı yıl önce aldık. çünkü yalnızca sesler.. "Hemen odana mı çıkıyorsun?" Bu Perihan'dı. yemek masasıyla mutfağa inen dar ve küçük merdivene. içerdeki odalardan. Torunlardan biri: "Şeker yiyecektik!" dedi. konuşacağız. Osman: "Yukarda oynamayın!" dedi.açılan kapıdan. Osman evlenmek isteyince üst kata çıktık. Bütün bu güven verici. Abdülhamit'e bomba atmışlardı. Bu evi. Her şeyin tarihini biliyorum.. Refik'in gazetenin sayfalarını çevirdiğini. Birisi ayaklarının ucuna basarak yürüyordu.kibritin sesini düşündü. Buraya doldurduğum bütün bu aile cıvıltısının tarihini. geçmişi anacağız. "Ama uyuyamayacağım!" diye düşündü Cevdet Bey. sokaktan gelip bütün odayı dolduran. ağaçlardan. Cumhuriyetten dört yıl sonra. siz?" Bu hizmetçi Emine Hanım'dı. Nermin'in çocuklarıyla konuştuğunu. Sonra torunlar geldi. çünkü ben yaptım.. Sonra gözlerinin kapandığını farketti. bütün o bildik.. "Fuat gelecek! Fuat ile oturacağız. Şirket büyüdü. gürültü etmeyin!" diye Nigân Hanım fısıldıyordu. pencereleri titreten. Harpte şeker ticaretinden kazandığım parayla bütün her şeye çekidüzen verdim. Evi 1905te aldım. bekliyorlar. "Beyefendinin kahvesi şimdi." diyordu ahçı Nuri. "Fuat Amcalar gelince aşağı inersin! Şimdi güzel güzel uyu bakalım!" i 06 . Yan bahçeyi de salın aldım. Emine Hanım'ın terliklerinin parke üzerinde gezindiğini. yemek üzerine su içmekten hoşlanan Ayşe'nin sürahiden su doldurduğunu. yatın!" diyordu. tanıdık titreşimler insanı uykuya çağırıyordu.. "Hemen uyuyun!" "Bekçiler geldi. Sonra Meşrutiyet iyi oldu. bir tramvayın köşeye ağır ağır yaklaştığını duyuyordu. kristalleri tınlatan sesleri..

sabah koyduğu yerden Yaka paketini. kibriti aklı: Bu sigara günün en büyük keyfiydi. ama hiçbir şey değişmedi!" diye düşündü. Altı ay önce doktora göre çok ciddi. Cevdet Bey.. Aaaa!. "Her şey bunun içindi: Bu güven verici sıcaklık. Sonra uyuyacaklar."Mebrure Teyzelere öbürgün gideceğiz. Günde üç sigaradan fazla içmesini aile doktoru İzak yasaklamıştı. Kahve fincanını yanıbaşındaki sehpanın üzerine bırakıyordu. sabah kahvaltısından ve öğle ve akşam yemeklerinden sonra birer sigara içiyordu. ağlamıştı. "Sigara içeceğim!" diye düşündü. bayram ziyaretlerine gidecekler." Hep uyku gibi geniş ve çekiciydi. "Gene merdivenleri çıktıktan sonra fena oluyor. sonunda günde üç sigaraya izin vermişti. "Sigarayı azalttım. kulağı okşayan sesler. işte bu!" diye düşündü Cevdet Bey. gövdesini de onlara bırakmış gibiydi. ama kendisine göre o kadar fazla kulak aşılmaması gereken küçük bir kalp krizi geçirmişti. Cevdet Bey... gene bazan tıkanır gibi oluyor. Yarın ben Nigân ile o eski paşa konağına gitmek istemiyorum. sesleri dinleyeyim. Cevdet Bey kısa süren bir sessizliği dinleyerek: "Şimdi beni daha çok farkettiler!" diye düşündü.. Cevdet Bey. Nigân Hanım paketteki sigaraları sayıyordu." Uyuyamayacağı için canı bir kere daha sıkıldı.. kahve birazdan gelecekti. çevresinde dönüp yaşamaları için gözlerini kapamış. Yemeği fazla kaçırmıştı. Nigân Hanım kıyametleri koparmış. bunu farkedememişti! Gözlerini açıverdi. canı sigara istiyordu. Şimdi günün ikinci sigarasını içiyordu. Karşısında Emine Hanım vardı. ama hemen alıştı. Seyretmeleri. 107 . ilk zamanlar birkaç hile yapmaya kalkmış. Ama şimdi bunu düşünmek istemiyorum. Sigara büsbütün yasaklanacaktı. Şimdi şu hareketi. gözlerinin ucuyla koltukta oturan bana bakıyorlar. konuşuyorlar. O paşa oğullarını da görmek istemiyorum. gene korku içinde yaşıyorum. yakalanmış.. kahve!" İşte. ama doktor. İşık gözlerine dokundu.." "Kahve!" "Cevdet Bey.. kokuyu.. İstese de uyuyamayacağını anladı. Cevdet Bey'in ıs­ rarlarına dayanamamış. homurdanan soba. saat gibi işleyen bir ev. saygı duymaları. esniyorlar. Yarın Şükran Teyzeler'e gidilecek!" "Bu. Sehpanın üze­ rinden. şeker yiyorlar. "Geziniyorlar.

Nigân Hanım evin kapısını açarken. İşte bir bayram daha!" diye mırıldanıyordu. Altmışsekiz yaşındaydı. Uzun bir sessizlik oldu. eski bir şarkı gibi yakındı: Kravatı çarpılmış. Nigân Hanım Fuat Beyler'in geciktiğini söyledi. "Maşallah efendim. Delikanlının gür saçlarını okşarken hüzünlendi: Yaşlanmıştı artık. elini öpen Remzi'nin de başım okşadı. yüzü ve ceketi de buruşmüştu. saçları dağılmış. maşallah!" diyerek onlara doğru iki adım attı. Cevdet Bey bu öpüşme huyuna alışamadığını düşündü. yaptık. Cevdet Bey. "Yapılması gerekiyordu. Leylâ Hanım'ın elini sıktı.. Sanki. "Şimdi gelirler. Cevdet Bey Fuat Bey'e sevgiyle bakıyor. Büyük ellerini okşuyormuş gibi saçlarının içinden geçirdi. karısının arkasından aynalı hole ağır ağır indi. "Biraz kamburum çıktı. Acaba öpüşürken nasıl gözüküyoruz?" diye düşünüyorlardı. Kadınlar kucaklaştıktan sonra. "işte bir bayram. ama hepsi bu!" diye düşündü. Şimdi gelirler.Sigarasını bitirirken orta kattaki sarkaçlı büyük saatin ikiyi vurduğunu duydu." dedi. boyum kısalır gibi oldu. Fuat Bey'in karısı ve oğluyla hızlı adımlarla basamaklara yaklaştığını görünce coştu. Oturma odasına geçildikten sonra neşe başladı. En önemlisi buydu: Çirkin ve sevimsiz bir ihtiyar değildi. Gövdesi tatlı. pantolonu sarkmış. Galiba kadınlar da alışamamışlardı. Cevdet Bey gözlerinin gene kapanır gibi olduğunu hissetti. ama hâlâ gözleri parlıyordu. Cevdet Bey kalın çerçeveli boy aynasında kendini seyretti. Köşeden bir tramvay geçti. Cevdet Bey de hareketlerinin her birini teker teker düşünerek.. Leylâ Hanım babasının Şişli'deki evinden 108 . Fuat Bey'le kucaklaştı. Herkes ona sokakta gülerek ve sevgiyle bakıyordu. Refik gazetesini katlayıp karısıyla yukarı çıktı.. Emine Hanım gelip boş kahve fincanlarını aldı. Karşılama töreni uzun sürmedi.. maşallah. Nigân Hanım pencereden dışarı baktı. öpüştükten sonra birbirlerine ba­ karken. Sonra bahçe kapısına bağlı boncuklu çıngırak şıngırdadı. gövdelerinin üst kısmını hafifçe öne bükerek öpüştüler. Keyif­ lendiğini hissederek kapıya doğru yürüdü.. Nigân Hanım'la Leylâ Hanım so­ ğuktan sözediyorlardı.. Nigân Hanım: "Geldiler!" diyerek ayağa kalktı.

Cevdet Bey Mustafa Bey'in nesi olduğunu sorunca. Çırçır'a gittiğini söyledi. hafif hafif ayağını salladığı için anlattıkları hoş karşılanıyor. Leylâ Hanım oğlunun çok çabuk uzadığını. Bayram namazlarına hâlâ gidiyordu. Cevdet Bey caminin ne kadar soğuk olduğunu anlattı. torunlarına seslenmelerini istedi. saçılan leblebi taneleri gibi odaya dağılıp konuklarla kucaklaştıktan sonra. Leylâ Hanım oğlu Remzi'den sözediyor. "Kimsenin misafire aldırış ettiği de yok! Yaşlandık biz!" Yukarı kattan oğulları. birdenbire boy atmış olduğunu sözlerine ekledi. kızına. sabah hayvanlar kesilirken üşüdüğünü söyledi. bir ev sahiplerine bakarak anlatıyordu. Herkes sağlıklı. bu yaştaki her çocuğun biraz hırçınlaşacağını. gelinleri. Nigân Hanım bu sırada. Bir ara Nigân Hanım hizmetçiye seslenerek Ayşe'yi ça­ ğırmasını istedi. Nigân Hanım da Leylâ'nın sözlerine hoşgörüyle karşılık veriyor. torunları neşeyle aşağıya indikten. Leylâ onu uzun zamandır görmediğini açıkladı. bu örnekler neşe ve ilgiyle dinleni­ yordu. Leylâ Hanım babasının sağlığının iyi olmadığını söyledi. Fuat Bey kayınpederinin böbreklerinden rahatsız ol­ duğunu açıkladı. Sonra Nigân Hanım da. sağlıklı bir hareketle omuzlarını geriye atınca. Anlatırken gülümsediği. Cevdet Bey aynı şeyleri bir daha hüzünle düşündü. Sonra Remzi'nin çok çabuk büyüdüğünü. geçen gün Şişhane yokuşunda dört kişinin ölümüyle sonuçlanan ve bütün gazetelerde bol bol sözü edilen tramvay 109 . kızı hak­ kındaki şikâyetlerini sabırla ve herkesin beklediği gibi hoşgörüyle dinledi ve çok sevdiğini söylediği Ayşe'yi övmeye başladı. Sonra bir süre. Emine Hanım'dan yukarıya. "Herkes uyumuş bile!" diye düşündü. kendi oğullarından örnekler vererek anlatıyor.. Bu sefer yakınma sırası Nigân Hanım'a geldiği için. çocuğurT~son za­ manlarda söz dinlemez olduğunu bir ona.yürüyerek geldiklerini söyleyip. Cevdet Bey. gelinlerine.. üstelik dişlerinin de çürüdüğünü söyledi. herkes gülümsüyordu. Cevdet Bey uykusunu alamadığını düşündü. oğullarına." Kahvenin uykusunu açmadığını aklından geçirerek konuşulanları dinlemeye karar verdi. "Benim uykum var. Nigân Hanım Mebrure Teyze'nin kocasının da böbreklerinden şikâyetçi olduğunu. tombul oğlu da böyle şeylere alışık olan çocuklar gibi.. hareketli..

Fuat Bey anlatıyor. "Alafranga bir aile kurayım dedim." Cevdet Bey gözünün ucuyla Leylâ Hanım'a baktı. Öküz gibi sağlıklı!" Başka şeylerle oya­ lanmaya karar verdi. Cumhuriyet'ten sonra zayıflamış. son yıllarda gene kendini toparlar gibi olmuştu. bu da alaturkanın kendine özgü bir türüdür!" Gözlerini meleklerden insanlara indirdi: Konuşuyorlardı. "Beni aradan çıkarıyorlar. Bu evi satın almadan önce ge­ zerken dikkatini çeken köşelerdeki alçı kabartmalara gözlerini dikti. Sonra başını yukarı kaldırdı. Fuat Bey ise. Osman onu oradan almak.kazasından konuştular. şirketi de doğrudan kendi şirketine bağlamak gerektiğini savunuyordu. "Üstelik kendini benim kadar da yormadı. Bu sırada Cevdet Bey. Onlara sert sert bakarak bu yakınlıktan hoşlanma­ dığını göstermek istedi. irili ufaklı güller arasında şişman melekler uçuşuyorlardı. Zamanın çok çabuk geçtiğinden sözedilmeye başlandı. Ama o geç evlendi.. Bir zamanlar rahmetli ağbisinin yaptığı bir şakayı hatırlayarak güldü: "Sonunda hepsi alafranga olmak isteyen alaturka oldular ki. "Fuat da benim kadardır. Meşrutiyet'ten. Nigân Hanım çayın demlenip dem­ lenmediğini sordurttu. Herkes şaşkınlıkla saatine baktı. kendi yararına olan yenilikleri hoş karşılayan bir tavır takınmıştı. "Beni aradan çıkarmak istiyorlar!" diye düşündü. Konuştukları şeyin Fuat Bey ile bir zamanlar ortaklaşa kurdukları bir ithalat-ihracat şirketinin geleceğiyle ilgili olduğunu biliyordu. Başında Avrupa'da iktisat okumuş bir züppe vardı. bu şirketin önemli olmadığını söylüyordu. Defne dalları. Cevdet Bey. Osman başını sallıyordu. Osman'ın düşüncelerini doğru bulmuyor. "Aile ile ticareti birbirinden ayırmayı 110 . Cevdet Bey ise. ama sonunda hepsi alaturka oldu!" diye düşündü. ben yaşlandım. Fuat Bey Selanik'ten İstanbul'a taşındıktan sonra kurulan şirket. her zamanki gibi.. Sanki bir yudum acı ilâç içmiş de ağzındaki tadı unutmak için başka şeyler düşünmesi gerekiyormuş gibi kendini zorladı." diye düşündü Cevdet Bey. Fuat Bey'in ortak anıları tazelemek için yeni bir fırsat ele geçirdiğini düşünerek eski dostuna baktı. Meşrutiyet'ten sonra evlendi ve iyi de iş yaptı. ama onun başka şeyle meşgul olduğunu gördü: Osman ile Fuat Bey bir bayram ziyaretinde konuşulmayacak kadar ciddi şeylerden sözediyorlardı.

Cevdet Bey kâğıdı zarfına koydu. Tabii Ziya Işıkçı!" İki yıl önce soyadı kanunu çıktığında o da aynı soyadını almıştı. "Bütün sabah elimi öptüler. ama hüzünlenmedi. ama hiçbir zaman şu piyano tıngırtısına ısınamadım!" Emine Hanım çayları getiriyordu. "Neydi o? Kimdi o?" diye söylendi. Perihan da söze karışıp tarif edilen gümüş şekerlikten annesinde de olduğunu söyledi. Meleklerden biri kendisine gülümsüyormuş gibiydi. Cevdet Bey birinci zarfın üzerindeki el yazısını hemen tanıdı. "Nigân da çalardı bir zamanlar. bir şeyi üstüste defalarca düşündüğünde olduğu 111 . "Pişman değilim!" diye mırıldandı. Bunu daha önceki bayramlarda da. "Ziya Işıkçı. üzerinde mavi güller olan porselen fincanların rahmetli anneannesinin hediyesi olduğunu söyledi. Çay içilirken Nigân Hanım. herkes dikkatle dinliyordu. Gözlerini gerçek dünyaya çevirdi: "Hâlâ konuşuyorlar!" diye mırıldandı.öğrenseler. Ayşe'nin az önce içeri gittiğini farketti." Sedef takımın ve piyanonun yerleştirildiği odadan bir müzik geldi. Ahçı Nuri'nin bu börekleri nasıl yaptığından konuşu­ lurken ahçının kendisi geldi ve postacıya bahşiş verdiğini söyleyerek Cevdet Bey'e iki zarf uzattı. "Hep aynı şeyler!" diyerek iç çekti. asker oldu! Evet asker!" Ziya Işıkçı askerdi. Başı bu sefer ileri geri değil. ama hoş bir hatıra da değildi. Sonra Leylâ Hanım annesinden kalan bir şekerlik ile ilgili anısını anlattı. ama hikâyesi gene de alıcı buluyor. Türk Hava Kurumu'nun tebrik kartlarından her bayramda. başkalarına gururla anlatmıştım. Müzik ince. bu konudaki hatıraları başka fırsatlarda da anlatmıştı. ama kimse aldırış etmiyor bana. Cevdet Bey zarfı açtı. Nigân Hanım kızına dönerek küçük böreklerden daha da yemesini söyledi. İlk duyduğumda heyecanlanmıştım. bulutlar arasında yol açan bir uçağın resmine baktı. bir tane yollamayı alışkanlık edinmişti. dengesiz ve soğuktu: Hiçbir şeyi örtemiyordu. yaşlandım artık!" Öteki zarfı ağır ağır. Şirketin muhasebecisi Sadık. "Yalnız. sanki harfleri seçmeye çalışıyordu." Başını gene yukarı kaldırdı. "Yolladım gitti. Elindeki kâğıdı göremiyormuş gibi başını ileri geri oynatıyor. "Onca yıldan sonra neden birdenbire bizi hatırlasın?" diye düşündü. endişelenmeden açtı. Bütün aileye ve kendisine saygılar sunan bu imzayı hatırlamaktan korktu.

hangi şehirde kaldığını. hemen yanındaki sandalyeyi gösterdi. "Evet. anlat da dinle­ yelim. Torunlardan biri kahkaha attı. hayır! Vefa ile ilgim kalmadığını sen de biliyorsun artık!" dedi Cevdet Bey. Nişantaşı Meydanı'na baktı. iri yapılı. Köprüden iki saatte gidiliyor!" "Çok sevindim!" dedi Fuat Bey. bayramlaşması için ona biraz vakit tanıdı. Baharda bir gidelim diyorduk. Cevdet Bey: "Vefalı birkaç dosttan!" dedi. pencereden dışarı. bağrışmalar duyuldu. civa gibi çocuğa bakarken: "Ömer'miş. Başını salladı.. gel de bana anlat bakalım! Ne yaptın oralarda? Şimdi ne yapacaksın. oraları nasıl. Vefa'dan tanıdıklarınız mı?" "Hayır. ama gene de bir konuydu. bu hareketli. Az sonra. yazlık ev konusunu da bitirdik böylece!" dedi Cevdet Bey. "Taa Sivas'ta mı?" dedi Cevdel Bey. Cevdet Bey. Sonra utanarak. Kapının aralığından bakan ahçı: "Ömer Bey'i ilk ben gördüm ve tanıdım!" dedi. gündelik 112 ." Ömer orada ne okuduğunu. Başka şeyler düşünmeye. Öpmesi için ona elini uzatırken delikanlının gözlerinin parlaklığına şaştı. Söylenecek hoş bir söz aradı ve yüzü yumuşadı: "Heybeliada'daki evimiz bitiyor!" dedi. Suratını astı. "Gel buraya. Hava kararırken dış kapının çıngırağı bir kere daha şıngırdadı. merdivenlerden çığlıklar..gibi sağa sola sallanıyordu. Nigân Hanım'a bir gözattı. aferin! Peki Avrupa'da ne yaptın? Oraları nasıl. Sonra aynalı holden. "Ooo. Nasıl tanımadım?" diye düşündü. geniş omuzlu. bu saçma şeyleri de gözünden uzaklaştırmaya karar verdi. anlat bakalım!" "Şimdi Sivas-Erzurum hattında çalışmayı düşünüyorum!" dedi delikanlı. "Kimden geliyor tebrikler?" Fuat Bey soruyordu. Kelimelerin bu saçma oyununa kızarak kaşlarını çattı. "Aferin. Tabii sizler de geleceksiniz! Yeni vapur koymuşlar. Ötekilerle el sıkışması. "Ay sonunda inşallah çatı kapanıyor. Bu yeni bir konu değildi. yakışıklı bir delikanlı içeri girdi. Sonra üzerinden gençlik ve sağlık fışkıran delikanlının yakınına oturmasını is-— teyerek.

trende Sait Bey'i gördüğünü söylüyor. Orta 113 . Berlin'de bir süre kalmışlardı. "Uyumak is­ tiyordum!" diye söylendi. saygı duyulmazsa kırılıverecek bir eşya gibi bakmadı bana. Avrupa'yı anlatan şu sağlıklı ve akıllı deli­ kanlıyı dinliyor. Ömer'de bol bol bulunan. onu kendilerine ben­ zetmeye karar vermişlerdi. Gençler başka. ama o da eğlenceli bir şey söylemiyordu artık: Nigân Hanım'a dönmüş. Ömer'in arka­ sından bakarken. Oralara kendisi de bir kere Nigân Hanım ile gitmişti. hareket ve gençlik olduğunu anladı. Çünkü böyle anı kırıntıları ve yeni düşünceler. az önce aradıkları şu gizli değeri bulamayacaklarını anlamışlar. "Demin elimi öptü.hayatının nasıl olduğunu anlatmaya başladı. Ona bakarlarken kendilerinde bulunmayan. Şimdi ilk defa bu inancının sarsıldığını sanmıştı. ama ne olduğu da an­ laşılamayan gizli bir değeri ortaya çıkarmaya çalışıyormuş gi­ biydiler. içinde artık boş ve gereksiz bir yorgunluktan başka bir şey uyandırmıyordu. "Acaba beni nasıl buldu?" diye düşündü. Para harcanacaksa şirkete ya da Heybeliada'daki ev gibi kalıcı şeylere harcanmalı diye düşünürdü. Bunu nereden öğrendi? Oradan mı?" Derin derin soluyarak iç geçirdi. "Gençler. Bütün ticari hayatı dışa'rısıyla alışveriş olmasına rağmen. odayı dol­ duran gençliğine tutuluyordu. beraberlerinde odaya yayılan o sağlıklı. Bu gizli değeri bulup ortaya çıkaracaklar. Cevdet Bey kendisini yalnız bıraktıkları. Cevdet Bey bir süre sonra. ama az sonra Cevdet Bey onu dinlemediğini.. Nigân Hanım da düğünlerinin orada ya­ pıldığını anlatıyordu. Sonra yeniden Ömer'i dinlemeye karar verdi." diye mırıldandı. Cevdet Bey oralara gitmeyi boş bir masraf olarak değerlendiriyordu. teyzesiyle eniştesini anlatıyor.. eski bir biblo.. hareketli gençliği de alıp götürdükleri için onlara kırıldı. Herkes Avrupa'dan gelmiş. sanki herkes onun sözlerine değil.. ama bu düşüncenin de fazla üzerinde durmadı. Ama ötekiler gibi. ama bir daha da gitmemişlerdi.. değerin büyüsünü öldürmek için de Ömer'e sıradan sorular sormaya. Çaylar tazelenirken Ömer ile Refik yukarı çalışma odasına çıkacaklarını söyleyerek kalktılar. dikkatini çeken şeyin onun anlattıkları değil. Evli­ liklerinin ikinci yılında Avrupa'yı gezmişler. sonra bundan kendileri de yararlanacaklardı.. Sanki kadınlar. odaya yaydığı.

Gövdesini öne büktü. Kamburunu çıkardı. Masanın başına geçti: . "Çok yaşlanmış!" "Evet. ama okumuyorum!" Refik güldü.kattaki tıkırtıh saat altıyı vurunca da bir yorgunluk hissetti. ama dudaklarını aralamadan keyifle esnedi.. "Böyle olmuş. Çenesini aşağı sarkıtarak. "Hep okumayı tasarlıyorum. kitaplar. ama olmuyor işte. Başını bükerek sırtlarını okumaya başladı. kötü!" Ömer: "Evet." dedi Ömer. "Yazıhaneye geldiğimde babanı görememiştim. üzüldüm!" dedi. bayram sohbetine fazla katılmamış. uyuyamamış.. nasıl buldun her şeyi?" diye sordu.. üşümüş. Fazladan. insana nem gibi yapışan ağır bir tatsızlık duygusu vardı. gözünden yaşlar fışkırdı. Bir bayram ikindisiydi şimdi. insanları ve kendini dinlemişti." dedi Ömer. "Bütün bu kitapları okuyor mu­ sun?" "Alıyorum." diye mırıldandı. Refik konuyu değiştirmek isteyerek: "Açmak istiyorsan öteki yandan iteceksin!" dedi. Refik: "Eee. ESKİ ARKADAŞLAR Yukarı çalışma odasına çıktılar. Ömer rafların birinden bir kitap aldı. öğleye doğru likör içmiş." "Kötü. çok çabuk değişti son yıllarda!" "Dört yıl önce hareketli. Sigara ister misiniz?" "Evlendin de ondan. ta Akhisar'da edindiği alışkanlıkla bayram namazı için Teşvikiye Camii'ne gitmiş.. "Şimdi uykudan başka bir şey istemiyorum ! " diye düşündü Cevdet Bey. Kütüphanenin sürgülü camekânlarından birini itti. Sabah erken kalkmıştı. Arkadaşının yanına geldi. öğle yemeğini fazla kaçırmış. sağlıklıydı!" dedi Ömer. Sonra sürgülü kütüphaneye yaklaşarak: "Kitaplar. hiçbir şey eksik değildi. Ömer odada dört yıl önce unuttuğu bir şey varmış gibi dikkatle çevresini inceledi. Sonra ağır ağır konuşuyor.

Benim içim kaynıyor. nasıl buldun her şeyi?. aynı!" dedi." "Peki. her şey aynı işte! Bu ev de bütün bayramlarda olduğu gibi cıvılulı!" Gülümseyerek ekledi: "Daha cıvılulı. "Çok şey yapacağım işte!" "Kararını verdin mi? Demiryoluna mı gidiyorsun?" "Evet! Ya da.. Sayınız artmış!" Refik bir şey hatırlamış gibi gülümsedi. Evlendim. işte." Refik ona aldırış etmeyerek ve şikâyet ediyormuş gibi "İşte evlendim ben. yoksa onun karısıyla benim annemin başka bir akra­ balıkları mı var." "Her şeyi unutmuşsun sen!" dedi Refik. Alınmış. ben evlendim!" dedi." Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordu. Bir akrabaya söz verdim.. mesela.. "Neden şikâyetçi olacakmışsın?" dedi Ömer. Çok şeyler yapacağım. Yoksa başka bir şey unutmadım. görüyorsun karım çok güzel. karışık. "Ben dé bunlara vakit ayıramıyorum. "Fazla bir şey değişmemiş. Bunu anlatabiliyor muyum? Çok şey yapmak istiyorum. dört yılda yaptığım tek şey budur! Ama şikâyetçi değilim!" dedi.. Önemli olan şimdi içimde gittikçe artan çok şey yapma isteği.. "İyi ettin. "Şairliği ne âlemde?" "Birazdan gelecek! Sen yemeğe kalacaksın değil mi?" "Yok! Ayazpaşa'ya gideceğim." Ömer gözlerini odanın içinde dolaştırarak: "Bu odadakiler. şimdi hatırlayamıyorum."Muhittin okuyordur!" dedi... gücenmiş gibi söylemişti bunu. "Yok canım! Yalnızca bu akrabalıkları hatırlamıyorum. Her şeyin . Önündeki kitaba gözünün ucuyla bir baktı. aldığım kitapları okuyamıyorum. Ben bol bol yaşayacağım. Annem rahmetli karısının üvey kardeşi mi oluyor. sonra kızararak: "Evet. Ama vereceğim kararın da fazla önemi yok. Aşağıda öyle dedim değil mi? Daha karar ve­ remedim. Şimdi nasıl yapıyorlar anlayamıyorum. Manisa milletvekili Muhtar Laçin!. mühendislik yerine babamın yanında tüccarlık yapıyorum. Belki tanırsın.. Eskiden biraz okuyabilirdim. yazıhaneye gidiyorum. birbirimizi çok seviyoruz. Sonra kalkıp kütüphaneye yerleştirdi." "Nen oluyordu?" "Vallahi.

istediğim tam bunlar da değil." dedi.." Gene odanın içinde yürümeye başlamıştı." dedi. Vazgeçtim... Hizmetçi elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Yaa nasıl hatırlıyorum!" "Aşkolsun. arada bir. Hiç değişmemişsiniz. Size küçük böreklerden getireyim mi?" Refik: "istemez!" dedi.. "Hiç değişmemiş­ siniz! Biz dé böyleyiz işle. çatır çatır değişmesini." Elinde boş tepsiyle odadan çıkıyordu. "Sen de beni anlıyor musun?" "Tabii. "Ömer Bey sizi görür görmez tanıdım. "Bir tek küçük bey evlendi. her şeyin dönmesini istiyorum. ne de evlenme!" "Niye o?" Refik acele acele: "Bilmiyorum. Sana da evlen diye­ cektim. doğrusu!" "Bak gene bana gülüyorsun!" dedi kadın. Ömer gülümseyerek: "Seni anlıyorum!" dedi. "Evet. kalamazsın!" Sinirli hareketlerle ellerini çıllatmaya başlamıştı." dedi. Ne evlen diyorum. Bunları daha iyi ko­ nuşabilirdik.. çok beğeniyorum.. Çayınıza da limon koydum. bilmiyorum!" diye söylendi.. evet!" diyordu. her şeyi ele geçirmek. Değişmiyor. Biliyorum. Anlatabiliyor muyum?" Refik arkadaşının heyecanına katılarak. ıhlamurlar dört yıl önce nasılsa öyle.. Şu kestane ağacı.. tabii. Sonra utanarak Ömer'e baklı. Kapı kapandıktan sonra: "Bu evlilik konusunda sana şunu söyleyeyim. Bunlara izimi vurayım... Hayır. "Delikanlılar size çay getirdim. Aşağıya eskiden yaptığımız gibi semaver koyarız.. Muhittin de gelir.. Şikâyetçi gözükmekten korkarak: "İşte sana söyledim. içinde endişe verici bir hareketin uyandığını hissediyor.altından girip üstünden çıkmak. bunları altüst edeyim.. Refik heyecanla onu dinliyor. Refik'e baktı. Ama bugün olmaz öyle değil mi? Bu gürültünün içinde bir şey konuşamazsın.. Birden kapı açıldı. ama bilmiyorum. Ben ise her şeyin gürül gürül. "Nasıl olmalı? Evet.. Bayram böyledir! Yemeğe kalsaydın gece konuşurduk. İstediğim. Bunları sonra konuşuruz. "Perihan'ı çok.. Bir sigara versene. Ömer pencerenin önünde durdu: "Şu bahçeye bak.. "Çok iyi anlıyorum i" dedi. bunlar benim olsun. Sabahlara 116 ...

Londra'da ne yaptın? Bizden çok ileriler değil mi?" "Çok ileriler!" . ama bu babacan tavırları takınmaktan çok hoşlanırdı. galiba Muhittin bu heyecana şaşmıştı." dedi Osman. "Gene oynarız belki!" Eski bir şakayı hatırlatmak için.kadar konuşuruz!" "Nerede kaldı sahi o?" Birden kapı açıldı. o hiçbir şey!" Osman bir kahkaha attı. Beklenmedik bir şey olmasına rağmen." Osman'a fazla bir yakınlığı olmadığı için.. Osman gülümseyerek içeri girdi. Poker var mı. Osman bu çok gülünç bir sözmüş gibi bir kahkaha attı. gençler. birbirinizi bulmuş. "Ah. "Evet. "Nasıl? Ama olur mu? Peki. "Merhaba. "Gene. "Eskiden nasıl poker oynadığımızı anlatıyorduk!" . Refik ağbisine: "O dört yıl önceydi!" dedi. dört yıl poker. "Senden bahsediyorduk. ölçülü bir hareket olmuştu bu. ama." dedi Refik. içeri her zamanki sert. poker?" Ellerini bir iskambil destesini dağıtıyormuş gibi döndürüyordu. Yedilileri çıkarır üç kişi oynardınız! Ha üçüncü nerede peki?" "Muhittin geleceğini söylemiş!" dedi Ömer. "Şimdi tam senden sözediyorduk. Sonra Ömer'in sırtına bir şaplak indirdi. bari biraz daha anlat bakalım. köşeye çekilmişsiniz. sinirli hareketleriyle Muhittin girdi. merhaba!" dedi. Osman'ı tanıyamamış gibi şöyle bir süzdü. peki. ama Osman ilk defa duyuyormuş gibi kahkaha atıyordu. "Evet. Onlardan birkaç yaş büyüktü. Nasıl buldun her şeyi? ilerleme gördün mü ilerleme?" Kapı açıldı. bizde de birşeyler yapılıyor. anneniz aşağıda oturdu. "Biz mühendis olduk.." dedi. Alaycı bir gülümsemeyle: "Ne diyordunuz?" dedi. "Niye dört yıl önce olan şimdi olmasın?" "Tabii ya!" dedi Ömer. işte üçüncü geldi!" dedi Osman. "Biz dört yıl burada poker oynadık. "Ben de onu daha bir kere görebildim!" "Yemeğe kalıyorsunuz tabii. Bu Nigân Hanım'ın durmadan tek­ rarlanan eski bir şakasıydı.

" dedi Muhittin. Osman ile el sıkıştı. Ayağa kalktı. "Ne dedin!?"— Ömer: "Başka zaman konuşalım bunları!" dedi. ne konuşuyordunuz benim hakkımda?" "Hiç yahu! Hâlâ eski şakalar. Böyle bir şeyden hoşlanmalı mı. Bir sessizlik oldu." Bir kahkaha daha attı. Elini omuzuna koydu. karar veremiyorum. Muhittin'e: "Ne o. Kapıdan çıkıyordu ki. zaten ben de çok oturmayacağım. Emine Hanım gene elinde tepsiyle içeri 118 . "İyi ya. birden durdu. "Hoşlanmıyor musun?" dedi Ömer. Söz verdim. nefret mi etmeli?. "Bu evdeki aile neşesi de. Osman: "Evet.Muhittin. gözlüklerini çıkardı. "Evet. Onlar mühendis oldu. Refik: "Ömer bana biraz kendinden sözetli de!" dedi. Muhittin'e döndü: "Ne vaziyette senin şiir kitabın?" dedi. gençleri başbaşa bırakmak lâzım. Utangaç ya da çapkın bir tavır da takınmadı. Aşağı kattan gelen gürültü ve kapının önündeki saatin tıkırtısı duyuluyordu. seni bir göreyim diye gelmiştim!" "Hâlâ Beyoğlu ha?" dedi Ömer.." dedi. Kimsenin içinden bir şey söylemek gel­ miyordu. "Seni anlıyorum!" dedi." dedi. "Nasılsınız?" dedi. Muhittin koltuğa oturarak gözlüğünü taktı. Birden kapı açıldı. mendiliyle camlarını silmeye başladı.. Köşedeki koltuğa oturup yanıbaşında duran bir gazeteyi aldı. Karıştırmaya başladı. "Yoksa unuttun mu?" Refik'e döndü: "Ağ­ bi nden hoşlanmadığım için bozulmuyorsun ya?" "Yok. "Valla. canım!" "Ee. "İyi iyi!" diye Muhittin homurdandı. Kapıyı yavaşça çekti.. Beyoğlu'na çıkacağım bir. Kaşlarını çatıp sert sert baktı. ben gençleri başbaşa bırakayım.." Ömer gülümseyerek Muhittin'e yaklaştı. Muhittin başıyla kapıyı işaret ederek: "Ondan hoşlanmadığımı biliyorsun!" dedi. annem ise hiçbir şey. Muhittin beklenildiği gibi gülümsemedi. suratından düşen bin parça. Ömer.." dedi Ömer. Sonra Refik ile Ömer'e bakarak. Boyu Muhittin'inkinden çok uzun olduğu için hareketli bir ağabeyin şefkatini hatırlatıyordu.

doğru. "Hemen buraya kaç­ mışsın!" Refik'in surat astığını görünce başka bir şey söylemeden boş fincanları alıp çıktı. Gülmeye başladı. Sen de çıkıyordun.. Muhittin." Ömer: "Çıkarken birlikte uğrarız!" dedi. misafirler var. "O haber son günlerde sık sık tramvay kazası olduğu için verilmiş!" Refik: "O Türkiye'yi taşra değil. Muhittin özür diler gibi: "Aşağı kata uğramadan buraya geldim. gidelim. Refik. düşüncelerimden sözettim. Gene bir sessizlik oldu. Sonra Muhittin yolda rastladığı bir okul arkadaşından sözetti. dertsiz.. Hasar büyük değildir. Muhittin'e bakarak: "Seni gördüm seni!" dedi azarlayıcı bir sesle. demin ne konuşuyordunuz?" diye sordu. "İşte Türkiye bu!" dedi. Muhittin: "Doğru. canım! Siz de neler diyorsunuz!" diye mırıldandı. "Baktım. Mühendis Mektebi anılarını hatırlayınca daha da neşelendiler. ben biraz tasarılarımdan. Ama bu sefer evlilik sözünü hatırlayınca. Ya da. Ömer'e dönerek Refik'i gösterdi: "Evlilik bunu çok uslu yaptı!" dedi. "Bir İngiliz gazetesinde böyle bir haber. işte öyle şeylerden konuştuk!" dedi Refik. Nüfusça kayıp yoktur!" Başını gazeteden kaldırdı. "Hadi. "Canım. değil mi?" Merdivenlerden inerken Perihan'a rastladılar. fazla uslu hem!" dedi ve bir kahkaha attı... Refik de onlara katılarak güldü. ama belli belirsiz bir suçluluk duyduğunu da farketti.." dedi.." Birden Muhittin: "Sen de Türkiye'yi taşra olarak görenlerden mi oldun yoksa?" dedi. fethedilmemiş bakir toprak olarak görüyor!" dedi. Aşağıdan gelen cıvıltıyı dinlediler. Sanki hep başkaları kendisiyle alay etsin diye yaşayan insanlardan biriydi bu." "Evet. Ömer: "Yok. Tepside üç tane çay fincanı vardı. Perihan'ın J/9 .girdi. O da bana evlilikten sözetti. Muhittin: "Peki. evet. Ömer: "O zaten hep uslu olmuştur!" dedi. tasasız bir neşeyle rahat rahat gülümsedi. Ömer az önce Muhittin'in karıştırdığı gazeteyi açtı: "Şuna bakın!" diyerek okudu: "Avukat Cenap Sorar'ın arabası dün Taksim Meydanı'nda bir tramvayla çarpıştı.

biraz daha yaşasaydım.. Muhittin elini öperken ne­ şelendi. Gövdesini öyle bir yere yerleştirdi ki arkadaşlarının onunla bir daha selâmlaşmak zorunda kalmalarını islemediğini anladı. arkadaşlarının da utanır gibi olduklarını gördü. Sizler nereye gidi­ yorsunuz.. "Yoksa o turşu fıçısı mıydı?" Merdivenlerin eşiğindeyken Refik yukarı kattan inen Perihan'ı gördü.." "İyi. Nişantaşı Meydanı'nda bayram 120 . sen kalacaksın. gülümsedi. Bak burası Avrupa'ya benzemez. bakalım? Beyoğlu'na çıkanınız var mı hiç?" Muhittin: "Ben arada bir çıkıyorum!" dedi. ama aile. Her zamanki koltuğunda oturan Cevdet Bey gençleri görünce heyecanlandı. Söz verin. Burası başkadır. Onlarla birlikte bahçe kapısına kadar yürüdü. eğlenseydim di­ yorum şimdi. "Bir gün yemeğe beklerim. nedir o?" dedi. Sen evlisin artık. öyle değil mi? Nerede çalı­ şıyorsun sen?" "Bir inşaat şirketinde. Odadan çıkarlarken küçük torunlardan biri Ömer'e sokularak." "Biliyorum efendim!" dedi Ömer. Bir akşam gene burada buluşmak. Cevdet Bey'in eline uzandı." dedi Refik. Ayağa kalktı. iş önemli. "Tabii. "Onlar gidiyorlar. Fuat Bey'ler gitmişlerdi. Benden öğreneceğiniz çok şey var. Oturmaları için o kadar ısrar etti ki.yüzünün kızardığını. Ömer: "Limon mu?" dedi. ben kalıyorum evde. daha çok!" Nigân Hanım: "Pek de yakışıklılar!" diye iç çekti. Galiba Muhittin'e hiç uymayan sözünü düzeltmek isteyerek: "Pek de gençler! " diye ekledi. "Neden böyle yaptım?" diye düşündü. "Çat burda çat kapı arkasında. Cevdet Bey: "Ee nereye gidiyorsunuz şimdi? Eğlenceye mi?" dedi. oturdular. Ben gençli­ ğimde hiç yapmadım. Ama fazla da ileri gitme. tamam mı?" Osman gene o eski şakayı hatırlayarak gülüyordu. Cevdet Bey elini öptürürken: "Bak hele şunlara!" dedi.. aferin!" Ömer'e döndü: "Sen de oyalanmadan çabuk bir iş tut. ko­ nuşmak için onlardan söz aldı. . "Haa! Seni gidi seni. "Hemen kaçıyorlar.

Sabri Enişten emekli oldu. karışık bir miras sorunu yüzünden ortaklaşa sahip oldukları Üsküdar'daki bir evin biriken kirasını almaya gelmişti. Ömer daha önceden bir kere gördüğü milletvekili Muhtar Bey'le çocukluğunu ha­ tırladığı kızı Nazlı ve milletvekilinin kızkardeşi Cemile Hanım ile bayramlaştı. Ömer'e yemeğe oturmak için beklenildiğini söyledi. Ömer buraya. Cemile Hanım'a. Dallardan kar taneleri döküldü. İki gün önce yağan kar hâlâ erimemiş. Ama yemeğe onu çağırmasına rağmen. neşeli bir kadındı. hiç evlenmemiş. Çünkü gümüş para alıyor durmadan. "Gençliğimi. bıçak gibi bir rüzgâr esti. akrabaları anmaktan hoşlanıyordu. sohbete katıldı. Sobanın başına geçti. eve doğru yürüdü. asık suratlı hizmetçi yemeği getirdi ve şundan bundan konuşulmaya başlandı. arkadaşıyla son siyasi dedikoduları gözden geçiriyordu. Paltosunu aldıktan sonra. biliyor musun? Eski para koleksiyonu! İlk zamanlar eğlence diye başlamış.kalabalığına kanşıncaya kadar arkalarından baktı. bahçenin bazı yerlerinde. Alebru Teyzen çok . telefonu açan milletvekili de onu akşam yemeğine beklediklerini söylemişti. Erenköy'deki arsasını satmış. Ne yapıyor. Döndü. "Alebru Teyzen'ler Çamlıca'ya taşındılar. BİR EV DAHA Ayazpaşa'daki apartman katının kapısını açan hizmetçi. Ömer de delikanlının kendisine kalmasından hoşnut olan Cemile Hanım'la sohbet ediyordu. Sofraya oturulur oturulmaz. Sabah bu amaçla eve telefon etmiş. Şimdi her gün Kapalıçarşı'ya iniyormuş. Soğuk. sonra kendini kaptırmış. başka bir milletvekiliyle selâmlaşarak hazır olan sofraya oturdu. Refik aceleyle sıcak eve girdi. üniversite yıllarımı onlarla birlikte geçirmiştim!" diye mırıldandı. Ortak ta­ nıdıkları. ısındı. Sonra Muhtar Bey'in tanıttığı öteki konukla. milletvekili onunla fazla ilgilenmiyor. onu iyi aydınlatılmış bir salona soktu. ağaçların dallarında duruyordu. Cemile Hanım ellisini geçmiş.

. milletvekilleri de siyasetten sözettiler. değil mi?" Ömer bir yandan Cemile Teyze'yi dinliyor." ' . Bakışları.. işte genç kuşak böyle! Benim kız da böyle!" "Ben siyaseti yakından izleyebildiğim kadar izliyorum baba!" dedi Nazlı. bir yıl baharda Ihlamur'a gitmiştik." "Bizi hâlâ fesli.. Niye aramıyorsun bakayım? Büyükleri ihmal ediyorsunuz.. değil mi?" dedi. "Yaa. Tabii sen onu aramazsın. Şimdi de sever ya. Ömer'e döndü: "Peki bizi nasıl görüyorlar orada?" "Kimi?" "Aaa.." Nazlıya döndü Cemile Hanım: "Hatırlamazsın ama. çarşaflı bir memleket olarak görü­ yorlar. şimdi piknik denen şey. Zeytinyağlı yemek ortaya konunca Muhtar Bey Ömer'e döndü: "Siz İngiltere'deydiniz. daha siz Türkiye'yi benimseyememişsiniz! Bizi. efendim!" "Ah.. Yazık. arada bir de gö­ zünün ucuyla Nazlı'ya bakıyordu: "Hatırlıyorum tabii!" "Tabii hatırlayacaksın.. ama ne yapsın? Alebru Teyzen'i sen hatırlıyorsun. seni beğeniyorum!" dedi milletvekili. yazık! Oysa ne kadar çok şey yapıldı!" diye söylendi milletvekili. "İngiltere'deydiniz! Nasıl oraları?" "İyi. Bilseniz onlar sizi gördükleri zaman nasıl sevinirler. Alebru Teyzen Ömer'i çok severdi.. Sonra dönüp mil­ letvekili arkadaşına baktı. Kıra eğlenceye. efendim!" "Çok güzel! Yani siyasi durum? Bu ltalyan-Habeş harbi için ne diyorlar?" "Ben siyaseti yakından izleyemedim. Bir haksızlığa uğramış gibiydi." "Vakit olmuyor ki teyzeciğim!" "Vakit olmuyormuş! Ne diyordum?" Cemile Hanım zeytinyağlı yemek gelene kadar akrabaları andı. Tür­ kiye'yi. bir yandan mil­ letvekillerinin konuşmasına kulak kabartıyor. "Gel şu ilginç delikanlıyı birlikte inceleyelim!" diyordu. Sonra sözlerini unutmak istiyormuş gibi başını salladı. bizleri diyorum. haremli.üzülüyor... 122 . sen de bizimleydin. "Evet.

Biz iyileştik. Ömer kızardığı için bir kere daha kızardı. ama galiba ondan cevap beklemiyor. Ömer ile Nazlı da ilk defa birbirleriyle konuşmaya başladılar. Ispanya'daki durumdan. Yüzü güzel değildi. kedi tüyünün ne kadar zararlı bir şey olduğunu söyledi." diye sözünü ettiği yeğenine hiçbir şey öğretemediğini. Alnı genişti. Kedi tüyü ciğerine kaçtığı için hayatı tepetaklak olan bir zenginin başına gelenleri mutsuz zengin için üzüle üzüle anlattı. Yüzünden hep birşeyler hatırlıyormuş gibi bir ifade okunuyordu. ama çok önemli bu. Şimdi iyileştiğimizi bütün dünyaya duyurmamız gerekiyor!" "Ama bütün dünya da hasta azizim!" dedi Muhtar Bey. bir de çocukluğunda annesini ziyarete gelen çok güzel bir Alman kadınını hatırlatıyordu. kucağına aldı. orada okuyan bir akrabayı hatırlattı. ya da cevabına değer vermeyeceğini biliyordu. gözleri büyüktü. kocası general olan o soylu Alman kadın da çok akıllıydılar ve ikisi de sık sık ellerini şimdi Nazlı'nın yaptığı gibi göğüslerinin üzerinde ka­ vuştururlardı. Yemekten kalktıktan sonra ellerini göğsünün üstünde kavuş­ turunca Ömer ona dikkat ettiğini. Cemile Hanım. Edebiyat bölümünde okuduğunu öğrendikten sonra da. Nazlı hayvanı çağrdı. Ömer de bu sırada Nazliyı dikkatle inceleyebildi."Önem vermiyoruz. Nazlı'ya üniversitede ne okuduğunu sordu. "Kızım. bunların bu bitmeyen siyaseti!" diyen bir ifade takındı. Bu öğretmen de. "Bir savaş çıkacak mı?" Bunu Ömer'e bakarak sormuştu. ya da Ömer'e öyle geldi. Bu kısa konuşmadan sonra ikisi de utanç verici bir şey yapmışlarmış gibi kızardılar. "Ah. Nazhrellerini ka­ vuşturup otururken. İki milletvekili bir savaş olasılığından. ağzı da gülünçtü. Ama bu Ömer'in baba tarafından bir akrabası olduğu için Nazlı tanımıyordu. Habeşistan'daki savaştan sözetmeye koyuldular. divanın köşesinde oturan bu kızın varlığından tedirgin olduğunu farketti. ama çirkin de değildi. Ömer'e hayran olduğu bir ilkokul öğret­ menini. Kahveler gelmeden önce Cemile Hanım içerden getirdiği bir . Ömer. Cemile Teyze öfkelendi. burnu babasının burnu gibi küçüktü. Nazlı. Yemeğin sonuna doğru odaya kül renginde bir kedi girdi. okşadı.

az önceki sohbeti bıraktığı yerden yakaladı." "Demek ki önce inkılâba hizmet edeceksiniz. Cemile Hanım'ı da dikkatle dinler gözükmemek için milletvekillerine kulak vermeye çalıştı. bu hükümetin nasıl bir hükümet ol­ duğunu anlasınlar!" diyordu. Sonra gülümseyerek Nazlı'ya baktı. Övgüsünün şiddetli yerlerinde dönüp Ömer'e bakıyor. efendim?" "İnkılâplar hakkında. Siz önce. "Yani kimlere katılıyorsunuz?" dedi Muhtar Bey. Ömer bütün bunları dinlerken koltukta oturan. Bu yapılan demiryolu Türkiye'yi bir bütün yapacak. Muhtar Bey ona dönerek: "Ama haklı değil miyim?" dedi ve bir ara heyecanla kalktığı koltuğuna geri oturup. Para sonra gelir!" Nazlı'ya bakarak. "Öyle değil mi?" Öteki milletvekili: "Bugün günündesin Muhtarcığım!" de­ di. bu konuda anlatılması gereken her şeyi içi rahatlayana kadar anlatarak. bakışları da sanki. bakışlarıyla kendisine hak vermesini isteyerek sözlerini bitirdi. Türkiye hakkında..." "Evet.. Muhtar Bey arkadaşına İsmet Paşa ile ilgili bir anısını önemsiz bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu. "Lütfen İngiltere'deki dostlarınıza bu hükümeti açıklayın. 124 . siz ne düşünüyorsunuz?" "Ne hakkında.zarfı ve bir sözleşme örneğini elinde sallayarak. kedisini okşayan Nazlı'ya bakmamak. Muhtar Bey'in bir öfke hareketiyle ceketinin koltuklarını çekiştirdiğini gördü. zarfları ona verdi. kiralanan ev ve kiracı hakkında bilgi verdi. Ömer'e. Nazlı'ya ve kucağındaki kediye bakıyor. Gene bir haksızlığa uğramışmış gibiydi yüzü. inkılâbı da doğuya götürecek. Bu hareketini aptalca buldu. Doğu kaynıyor. Umer biraz şaşırmıştı. ben de onlara katılıyorum efendim!" dedi Ömer. bizim için?. Bu demiryolu çok önemli. Böyle söyleyin. Ömer'in dinlememesine ve başka şeylerle meşgul oluyormuş gibi yapmasına aldırış etmeden. inkılâba hizmet ediyorsunuz. Bir ara heyecanlanarak sordu: "Peki. Sonra dudak büktü: "Her neyse! Siz şimdi ne yapacaksınız?" "Para kazanacağım! Sivas-Erzurum hattında çalışacağım. demek ki. Muhtar Bey şu anda görevde bulunan İsmet Paşa hükümetini övmeye başladı.

lekelerin üzerine bastırıyorum. hınzır. Tünel'e yeni açılan bir lokantaya gittik. ben de. İki erin omuzuna girmiş olan bir üçüncü er topallaya topallaya (25 . bir yandan da. Ömer de gülmeye başladı.söylediklerini düşünüyor. şaka söyledim!" Ömer. Sonra birden bir şey hatırlamışmış gibi suratını astı ve ayağa kalktı. ben. Önce beklediği gibi ona karşı koydular. bir daha gelmezsen darılırım. bir fatih olacağım!" diye yeniden mırıldandı. anlayış bekliyordu. Sen biraz yaramazlık ettin. "Ben bir fatih olacaktım!" diye mırıldandı.. hep birlikte nasıl olduysa Beyoğlu'na. yok. Bu sırada Cemile Teyze her şeyi yumuşatan bir hatıraya döndü: "Avrupa'da harbin ilân edildiği seneydi. Bugün de zaten bunun için geldin!" Ömer'in elindeki zarfları göste­ riyordu. Salonun kapısından geri dönen milletvekili seslendi: "İnkılâpları unutmayın. Cemile Hanım arkasından paltosunu giymesi. Dışarda soğuk bir rüzgâr vardı. yok yok. Gümüşsüyü Hastanesi'nin önünde askeri bir araç durmuştu. Sonra arkasından geldiler. Aldım seni kucağıma. edivermez inisin? Bir yandan rahmetli annen görüp de sıkılmasın diye seni kucağıma. Sonra pişman oldu: "Yok. o yeni elbisenin üzerine. Merdivenleri inerken. sallıyorum. efendime söyleyeyim. sonra kendi isteklerimiz! Öyle değil mi? Teyzenize ve eniştenize de selâmlarımı söyleyin!" Cemile Hanım da Bakırköy'de oturan teyze ile enişteye selâm söyledi. Kedinin alnını okşadı. teyzeye birşeyler söylüyordu." kıkırdayarak gülmeye başladı. Az sonra boş boş kıza baktığını farkederek utandı. baban. Lokanta hoş bir yerdi. rahmetli anneni sıktın.. Birden. rahmetli Tevfik Amcan. üşütmemesi için sesleniyordu. Rahmetli annen. "Bir daha gel. Yüzünün çirkin bir hikâye dinlemişmiş gibi buruştuğunu görünce bu hatırayı anlattığı için Cemile Hanım'a kızdı. Bak. Nazh'nın da elini sıktı. "Evet. kucağındaki kedisini okşayan Nazlı'ya verdiğini de biliyordu. Sen. İnkılâpları hiçbir zaman unutmayın. ama dikkatini kapının önünde kıpırdanan. Önce devlet. Zaten bizim gibi kadınların o zamanlar gidebileceği o çeşit yerler pek azdı. "Ben kalkayım artık!" dedi. biraz ben kucak yapayım dedim. Üzerimde de yeni ipek bir elbise var. Gözünün ucuyla Nazlı'ya baktı.

Sonra gene çalışma odasına çıkmışlar. gevezelik etmişler. Refik: "Haydi aşağıya inelim!" dedi. Refik ara kapıdan. öğle yemeğini bir akra­ basında yemiş. aile sohbetine katılmışlar. Büyük tepsiyle birlikte 6 . hımbıl yumuşaklığa. Eskiden de böyle yaparlardı. Bayramı kutlayan İstanbul'da. öğleden sonra Refik'i görmüştü. Muhittin bir kere bunu 19. boşalan oturma odasına inildikten sonra başlayacağını düşünüyordu. ne olduğunu çıkaramadığı bir düzeni altüst etmek isteği uyanıyordu. dar merdivenlerden geçip mutfağa indi. herkesi cğlendirmişlerdi. ama asıl istedikleri şeylerden sözedememişlerdi. konuşurlardı. Ömer gerinerek ve havaya kalkan kolundaki saati görmek için. "Bu uyuşuk. uzak durulması gereken bir şey vardı.merdivenleri çıkıyordu. Gürültü etmemeye çalışarak aşağı indiler. Nuri'nin semaveri kurmuş olduğunu görerek keyiflendi. uzun poker saatlerinden sonra aşağıya inerler. sıcak geniş salonlarda sakınılması. semaveri kurarlar. büyük hareketli ailelerde. Kapının önündeki tıkırtılı saatin gongu vurmaya başladı. Herkes yattıktan. yüzyılın Rus aydınlarıyla Puşkin'in hayatı hak­ kındaki bir kitaptan okuduklarıyla karşılaştırmıştı. herkes yattıktan. Bir süre sonra gene saatin tıkırtısından başka bir şey duyulmaz oldu. Günü ha­ tırladıkça içinde bir şey kırmak. Bunların yerine ne yapacağım?" Gerinerek esnedi. başını ileri doğru uzatarak esnedi. Sabah eniştesiyle teyzesiyle olurmuş. Sonra yeniden karıştırdığı kitaba döndü. Yolda şu uzun günü düşündü. merdivenlerde ayak sesleri duyuluyordu. Ömer bir taksiye binip Bakırköy'e gi­ deceğini söyledi. Refik gerçek sohbetin. HAYATTA NE YAPMALI? Akşam yemeğinde ahçı Nuri'nin üç arkadaş için yaptığı sahanda İzmir köftesini yemişler. rahat. kurban kesimini seyretmiş. Muhittin koltuğun kenarında parmaklarıyla trampet çalıyor. bu tutkusuz aile hayatına kendimi bırakmayacağım.

Refik: "İşte Muhittin şair ve mühendis!" dedi. Refik her şeyin istediği gibi başladığını kesinlikle anladı. özelliklerinin tartışılmasından hoşlanırdı. Muhittin.. otuz yaşında iyi bir şair olamamışsan kendini öldüreceğini söylemen!" 127 ." dedi. öyle düşünüyorsun?" dedi. Gülümseyerek: "Evet. başka ne yapıyorsun?" "Mühendislik. sen bir zamanlar kendini Dostoyevski'ye benzetirdin. sen bir zamanlar kör olacağını da söylerdin!" dedi. Kitabın ne zaman yayınlanıyor?" "Sen de hep bunu soruyorsun! Yakında. Muhittin: "Kadınlardan.. zekâdan. Sonra Muhittin'i de bu havaya sokmak için: "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu. Bekliyorum!" "Peki. Ömer onun karşısına oturdu: "Zekânı da göstermekten. Refik onu sevindirmek isteyerek: "Sonra. O da mühendis olduğu için. Elinde bir sigarayla sedef eşyaların ve piyanonun durduğu odadan çıkarken: "Bu evde hiçbir şey değişmiyor!" dedi. eğlenceden. Cevdet Bey'in her zaman oturduğu koltuğa oturmuştu... "Tabii. Başka bir şey söylemiş olmak için de: "Sen zaten şiirden başka neden hoşlanırsın ki?" diye ekledi. ama sana şey ettiğimi sanma!" Refik semaverin bir türlü ısınmayan sohbeti birdenbire ve istediği gibi fokurdatmaya başladığını anlayarak gülümsedi: "Demek. Bazan Beyoğlu'na çıkıyorum. eve dönü­ yorum. en önemlisi. Yetiyor bunlar!" Ömer birden: "Bakalım. bu evden hoşlanmadığını biliyorum!" dedi. Muhittin güldü. Muhittin: "Bu evden de fazla hoşlanmadığımı biliyorsun!" dedi. "Hatırlıyor musun. aslında. bana yetecek bir şey bulabilecek miyim?" dedi.. o da onun gibi biraz şeytansı olduğu için benzetirdi galiba!" dedi. "Sakın.fokurdayan aracı yüklenip oturma odasına çıktı. Ömer eşyayı inceleyerek odalarda geziniyordu. Semaveri görerek he­ yecanlandı." Ömer: "Hayır. Beşiktaş meyhanelerinde de tanıdıklarım var! Evde şiir yazıyorum. Muhittin.. Büro çok vaktimi alıyor! Yorgun. Kendisinden sözedilmesinden.

"Evci, o zamanlar ağzıma gelen her şeyi söylerdim, ama inan ki, o şairlik ve kendimi öldürmek hakkında söylediklerim doğrudur!" Ömer: "Breh, breh, breh!" diyerek güldü. Muhittin ona: "İnanmak zorunda değilsin?" diyen bir bakışla baktı. İddiasına, kanıtlamaya kalkışmayacak kadar bağlıymış gibi kendinden emin bir tavırla "Sen gül bakalım!" dedi. Refik her şeyin yolunda gitmesinden hoşnuttu. Dolaplardan bardaklar çıkarıyor, şekerliği tepsiye koyuyor, çayın demine bakıyor, hiçbir şey eksik olmasın istiyordu. Ömer: "İçki de getirsene içki," dedi. "Bir şey yoktur ki bizde! Babamın çilek likörleri var. Bay­ ramlarda biraz içer..." "Neyse, boşver!" Ömer, Muhiltin'e döndü; "Sen içiyor mu­ sun?" "Arada bir." Refik: "Bir gün bana geldiydi. Eylülde galiba değil mi? İyice sarhoştu!" "İçmek lâzım canım, içmek lâzım," dedi Ömer. "Niye?" Ömer: "İçmek lâzım çünkü içki...!" diyerek Refik'e döndü: "Ne güzel kokuyor çay!" dedi. Yeniden Muhiltin'e döndü: "Çünkü bu iyi bir şeydir!" "Bundan sonra herkes kendi çayını kendisi alır!" dedi Re­ fik. "Niye iyi bir şeymiş?" Ömer: "Peki, söyleyeceğim!" dedi. Yüzünde, "Artık günah benden gitti!" diyen bir anlatım vardı. "Çünkü içki insanı günlük hayatın ötesine geçirir. Yüzeysel şeyleri aşmasına yardımcı olur!" Heyecanla ayağa kalktı. "Sıradan, bayağı hayatın korkunçluğunu insan anlayabilir!" Muhittin: "Neler varmış yahu sende!" dedi. "Otursana!" "Sana bayramda söylemiştim böyle olduğunu!" dedi Refik. "Bende çok şey var ya! Avrupa'dan çok şey öğrendim. Burada hımbıl bir insan olamam artık. Azla yetinemem. Avrupa'da öğrendim... Bir hayatım olduğunu, sonra öleceğini öğren­ dim ! "
128

"Bunları bilmiyor muydun?" diyerek Muhittin güldü. Yemek masasına doğru yürüyen Ömer birden durdu. "Bunları öğrendim. Senin anlamadan alay ettiğin bu şeylerin ne demek olduğunu öğrendim. Bu hayatta birşeyler yapmalı. Onu dol­ durmak. Her şeyin ötesine geçmeli... Birşeyler yapmalı. Bu yaptıklarını insan başkalarına duyurmak... Sıradan bir hayat istemiyorum ben!" "Ama demin bana 'breh, breh, breh' yapıyordun?" "Doğru! Ama yanlış anlama. Şairlik için bunlar değer mi? Böyle düşündüğüm..." "Demek değmez ha!" dedi Muhittin. Ömer yemek masasının üzerinde duran semaverin küçük musluğunu açtı. "Değmez!" dedi, "Ya da benim görüşüme gö­ re..." "Peki, senin ne yapacağını öğrenmek isterim!" dedi Muhittin. Elleri gene koltuğun kenarında trampet çalıyordu. "Sivas'a gidip para kazanacağım!" Neredeyse bağırmıştı. "Para kazanacağım! Bu parayla her şeyi ele geçireceğim! Her şeyi..." Kendisinden korkmuşmuş gibi birden durdu: "Alayla bakıyorsun. Beni çok ateşli buluyorsun, değil mi? Ya da... Evet, evet, çok ateşliyim." Elindeki çay fincanını yan yolda bir sehpaya bıraktı. Sanki ellerini hareket ettirmeden içindekileri dökemezmiş gibi, birkaç tuhaf el kol hareketi yaptı. Bunların farkına vararak gülümsedi: "Sinirliyim bugünlerde," dedi. "Çünkü, İstanbul'da gördüğüm bu uyuşuk, yumuşak aile havasına kapılmaktan korkuyorum!" Refik'e döndü: "Sakın üzerine alınma! Böyle bir şeye kapılırsam, yapacaklarımı yapamadan ayağıma terliklerimi geçirip sıradan bir hayata başlamış olurum!" Bunu söylerken gözünün ucuyla Refik'in ayağına bakmış, galiba ayakkabı giy­ diğini görünce rahatlamıştı. "Oysa ben ne kadar çok şey yapmak istiyorum! Zengin ve dolu yaşamak istiyorum. Kim demişti bunu? Zengin yaşamak, sonra gerçekten zengin olmak, her şeyi elde etmek!" Ezberlediği bir şeyi sıkıntıyla tekrarlıyormuş gibi mı­ rıldandı: "Kadınları, parayı, herkesin hayranlığını kazanmak istiyorum..." Çay fincanını hatırlayıp aldı. Gelip az önce oturduğu yere oturdu. "Peki şairliği niye küçümsüyorsun?"
129

"Çünkü şairlik sessiz bir iş. Şiirle neyi kırıp döker, neyi ele geçirebilirsin ki? Sabırla bekleyeceksin... Hah! Eskiden öyle derlerdi. Sabrın sonu selâmet. Ben buna inanmamayı öğrendim işte! Sana sabırlı olmayı öğretenlere inanma! Ben yalnızca kendime inanıyorum!" Muhittin: "Bunlar yeni düşünceler değil ki..." dedi. "Evet, sen bunları kitaplarda okumuş olabilirsin! Ben senin kadar belki okumadım, ama bunları biliyorum. Bunları ben de senin gibi bir yerde okusaydım 'düşünceler' der geçerdim. Ama benim için böyle değil. Benim için bunlar yaşanan şeyler! Benim için her şey bunlar." Muhittin birden: "Evet, seni anladığımı sanıyorum!" dedi. "Ama bunları ben doğru bulmuyorum! Bu kadar hırslı olmak seni nereye götürecek?" "Düşünmedim. Ama söylediğim şeylere yönelmek istiyorum." Ömer birden Refik'e döndü: "Niye içki yerine bu çayı içiyoruz, anlayamıyorum?" "Evet, sinirlisin sen; benden sinirli olmuşsun," dedi Muhittin. "Ama bu hırs sonunda seni yakar, yıkar, kötürüm eder!" Refik: "Sana likör getireyim mi?" dedi. "Yok, yok, getirme. Yıkılır mıyım? Öyle mi diyorsun?" Ömer ayağa kalkmış, sakin sakin odanın içinde yürüyordu. Muhittin: "Evet!" dedi. Ama Ömer'in eşya arasında gezinen gövdesini görünce: "Bilmiyorum," dedi. Gövde sanki, "Bakın ben ne kadar yakışıklı ve akıllıyım !" diyordu. "Böyle biri hiç yıkılır mı?" Bir sessizlik oldu. Muhittin kalkıp yeni çay doldurdu. Ömer, Refik'e son yıllarda açılan kitapçıları sordu. Refik birşeyler anlatmaya koyuldu. Söze Muhittin de karıştı. Cahit Sıtkı diye bir şairden sözetti. Galatasaray'dan ve Beşiktaş meyhanelerinden tanıyordu onu. Çirkin bir yüzü olduğunu, utangaç olduğunu, Peyami Safa'nın övgüsüyle parladığını söyledi. Beyoğlu mey­ hanelerinden fazla hoşlanmadığı için, öteki genç şairleri tanı­ madığını da söyledi. Beyoğlu'ndan, son dört yılda bu caddenin ne kadar değiştiğinden konuşmaya başladılar, ama herkesin bu konularla değil, az önce konuşulan şeylerle ilgilendiği hare­ ketlerden, hiçbir şeyi gizleyemeyen sözlerden anlaşılıyordu. 130

Beyoğlu, dükkânlar ve değişen İstanbul üzerine sohbet uzun sürdü, ama hiçbir iz bırakmadı. Yeniden bir sessizlik başlayınca, Muhittin üflediği sigara dumanına bakarak: "Demek, öyle düşünüyorsun ha..." dedi. "Evet, bence yapılması gereken şey budur!" dedi Ömer. "Sı­ radan şeylere, sıradan bir hayata her zaman karşı koymalı. Ama u yetmez. Gürültü patırtı etmeli. Her şeyi ele geçirmeli... Aynı şeyleri söylüyorum!" Çürütülemeyecek düşünceler ileri sürdüğü için özür diler gibi yaptı. "Günlük hayatın çekiciliğinden, küçük mutluluklardan insan kaçınmalı!" Gövdesiyle sanki gene meydan okumak, söylediklerini desteklemek istiyormuş gibi ayağa kalkıp semaverden çay doldurdu. Muhittin: "Evet, evet, bunlar büyük laflar!.." dedi. Ömer elindeki fincanı tepsiye bıraktı: "Sana bir şey söyleyeyim mi? Ama korkmayacaksın. Ben... ben uyuz bir Türk olmak is­ temiyorum!" Muhittin: "Yaa!" dedi. Sanki bir tabanca patlamıştı. Muhittin bir Refik'e, bir Ömer'e bakıyordu. "Neler söylediğinin farkında mısın yahu?" dedi. Sözünden Ömer'in kendi de korkmuştu galiba. Semaverin musluğuyla, bir türlü dolduramadığı çay fincanıyla oynuyordu. Dönüp Muhittin'e baktı. Bakışları, "Şakaydı canım bu dediğim!" diyordu. Yeniden fincanına döndü. "Bunun gibi bir şeyi bana Sait Nedim Bey'in karısı Atiye Hanım söyledi!" dedi. "Dönüş yolculuğunda beraberdik. Sana anlatmış mıydım, Refik?" Muhittin: "Sen sözlerini açıkla! Ne demek istediğini söyle..." diye bağırdı. Ömer: "Muhittin, Muhittinciğim, biz dost değil miyiz seninle?" dedi. "Kaç yıllık arkadaşımsın benim!" "Evet, ama, bu kadarını beklemiyordum!" Ömer çay fincanını sehpaya bıraktı. Muhittin'in yanma oturdu. Elini gene şefkatli, hoşgörülü bir ağabey gibi Muhittin'in omuzuna koydu: "Ben bir şey demiyorum ki, Muhittin! Şu hayatı nasıl iyi doldurabilirim, onu araştırıyorum." Sonra birden elini onun omuzundan çekerek Refik'e döndü: "Ah, hoşgörü Türkiye'de yok!" dedi. "Hoşgörü çok önemlidir! Sen ne diyorsun?"
131

Refik bir şey söylemesi gerektiğini hissederek: "Şu günlük hayat dediğin şey niye yüzeysel ve basit olsun?" dedi. "Küçük mutluluklar diye küçümsediğin şeylerden niye insan kendini sakınsın? Günlük hayatın da kendine göre gösterişsiz bir şeyi... bir şiiri var." Utanıyordu söylediklerinden. "Sen Perihan'ı düşünüyorsun değil mi, Perihan'ı?" diyerek Ömer heyecanlandı. "Haklısın Perihan çok..." Refik kızardı: "Hayır, onu düşünerek söylememiştim." "Seni anlıyorum. Perihan gibi bir kadın kolay bulunmaz!" diyerek Ömer onun sözünü kesti. "Hayır, ondan sözetmiyorum. Ben alçakgönüllü olunabileceğini söylüyorum!" Birden Muhittin bir kahkaha attı: "Alçakgönüllülük? Peki ya bu salon? Ya bu eşya?" Eliyle bütün salonu, piyano odasını, sedef takımları, eşyayı gösteriyordu. Bir kahkaha daha atarak: "İnsan bunlann arasında nasıl öyle olur? İnsan bunların arasında, kızma ama ve o senin güzel karınla nasıl alçakgönüllü olabilir ki?.. Kah, kah. Kızmıyorsun, değil mi? Eğer alçakgönüllülükse senin istediğin onu benim yaşadığım çevrede gerçekleştirebilirsin. Ben yapabilirim onu." Gövde gösterisi sırasının kendisine geldiğini düşünüyormuş gibi ayağa kalktı. "Ama ben alçakgönüllülükten hoşlanmıyorum. Ben ne kadar zeki olduğumu göstermek isti­ yorum. Bu konuda Ömer ile anlaşıyoruz! Ama, bu konuda!" "Peki, sen benim gibi bir Rastignac olmak niye istemiyor­ sun?" "Ne, ne, ne dedin? Rastignac! Haaa Balzac mı okuyorsun? O herife mi özeniyorsun?" "Hayır, bu benim buluşum değil!" dedi Ömer. Özür diler gibi bir hali vardı. "Bu da Sait Bey'in karısı Atiye Hanım'ın sözü..." Muhittin sinirlenerek: "Ne aile be!" dedi. "Sana çok şey öğ­ retmişler!" Ömer heyecanlanarak ayağa kalktı: "Arkadaşlar, beni anlıyor musunuz? Ben bu hayatı dolu, zengin yaşamak, her şeyi ele geçirmek gerektiğini söylüyorum. Beni anlıyor musunuz? On yıllık arkadaşınızım ben sizin! Bana öyle bakmayın. Biliyorum, bu halimde biraz belki sapıklık var. Evet, ama, ne istediğimi biliyorum. Bir hayatımız var. Onu nasıl yaşayacağımızı düşü132

nehm. Kimse düşünmüyor bunu!" Muhittin'e baktı: "Sen her şeyi şairliğinle açıklamak istiyorsun. Yeterli mi bu? Sabır ve şiir... Bu kadar mı her şey? Zekânı göstereceksin... Bekleyeceksin. Neden peki?" Refik'e döndü: "Sen de bu rahat ev ve günlük hayata kapılmak üzeresin. Bir şey demiyorum. Bunu değiştir de de­ miyorum. Ama beni anlıyor musunuz? Çünkü bazan bakışla­ rınızdan korkuyorum." "Korkma, korkma canım bizden!" dedi Muhittin. "Kaç yıllık arkadaşız biz!" dedi Ömer. Muhittin'e doğru yü­ rüdü. Karşısında ayakta durdu: "Gel, öpeyim seni!" dedi. Muhittin: "Sarhoş gibisin yahu!" dedi, ama ayağa kalktı. Duygulanmış gibiydi. Birbirlerine sarıldılar, gülüşerek öpüştü­ ler. Refik de duygulandığını düşündü. İçinden onlara, şakaya katılmak geldi, ama yerinden kalkmadı. Az önce söylediği sözleri, Perihan'ı, arkadaşlarının Perihan'ı nasıl gördüklerini düşünüyor, utanıyordu. Ömer: "Okul yıllarında y n p t ı g ı m i 7 gihil" Hiyp hağırrh Refik de ayağa kalkmıştı: "Hatırlıyor musunuz yahu, bir gün mukavemet dersinde..." Arkadaşlarının kapıya doğru baktıklarını görerek döndü: "Aa babam!" diye mırıldandı. Cevdet Bey de onları görünce şaşırdı. Üstünde mavi beyaz çizgili bir pijama ve uzun bir hırka vardı. Kapının önündeydi. Galiba önce saklanmak istemiş, sonra bunu yapamayacağını anlamıştı. Gecenin bu saatinde, eğlence bulduğu için sevinçliydi. Ağır ve ezberlenmiş adımlarla kendi koltuğuna doğru yürüyordu. "Hayırlı akşamlar, delikanlılar, uyuyamadım, hayırlı akşam­ lar." "Efendim, yoksa çok mu gürültü yapıyorduk?" dedi Ömer. "Yok, yok. Yaşlılıktan! Midem de bir tuhaf. Akşam çok yedim galiba." Utanarak ekledi: "Güzel değil mi pijamalarım?" "Yaa, çok güzel!" dedi Muhittin. Alaycı bir anlatım vardı yüzünde. "Ne konuşuyordunuz siz?" dedi Cevdet Bey. Gövdesini sevgili koltuğuna dikkatle yerleştiriyordu. "Ne konuşuyordunuz, söyleyin bakalım!" Ömer: "Hayatta ne yapmalı, diyorduk!" dedi.
133

"Bak hele! Ne yapmalıymış?" "Daha karara tam varamamıştık," dedi Ömer. "Bundan kolay ne var? Hayatta çalışmalı, sevmeli, yemeli, içmeli, gülmek!.." "Ama amaç ne olmalı? Biz bunu tartışıyorduk?" Cevdet Bey elini kulağına götürdü: "Amaç mı diyorsunuz?" Refik: "Yani asıl hedef ne olacak, bunu söylüyorlar baba!" dedi. Cevdet Bey hınzır bir tavırla: "Onlar söylüyorlar. Ama sen? Sen bu işlere çok fazla karışma. Sen evlendin. Artık senin asıl amacın bellidir. Evin ve işin... Peki, başka ne diyordunuz, ba­ kalım?" Ömer birden hatırladı: "Ben bir de Sait Nedim Bey'den sözedıyordum. Babası Nedim Paşa'yı tanıyormuşsunuz. Hatta düğününüz, galiba Nedim Paşa'nın konağında..." "Evet, evet!" dedi Cevdet Bey. "Onun konağında olmuştu." Galiba biraz canı sıkılmıştı. "Refik bana aşağıdan bir zahmet meyve getirsene!" dedi. "Bir portakal soy da getiriver!" "Sait Nedim Bey'i trende görmüştüm." "Sen onu bırak. Bir iş buldun mu, bana onu söyle bakalım!" dedi Cevdet Bey. "Bir iş bul çabuk. Bir de kız. Maşallah yakı­ şıklısın, iyi de okumuşsun. Evet, iyi bir iş, iyi bir kız. Sorunuza işte cevabım. Hayatta önemli olanlar bunlardır." Refik merdivenlerden mutfağa indi.

YOLA ÇIKMADAN ÖNCE
Ömer öğle uykusundan kalktı, saatine baktı. "Ne kadar uyu­ muşum!" diye düşündü. "Nazlı'ya geç kalıyorum!" Merdivenleri indi. Pencereden konağın arka bahçesini, yeşillikleri neşelendiren bahar ışığını gördü. Uzaktan deniz gözüküyordu. Bakırköy'ün önünden bir mavna geçiyordu. "Kemah'a gideceğim!" SivasErzurum hattında çalışmaya karar vermiş, bir şirketle anlaşmış, Kemah ile Erzincan arasındaki bir tünelde çalışmak için bir
134

7

anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre kendisi de işe sermaye katacaktı. Bu sermaye için şimdilik yeterli parası vardı, ama sonra sıkışacağını düşünüyor, Cemile Teyze'nin kirasını aldığı evi, sonra aynı yerdeki başka bir arsayı, Kapalıçarşı'daki bir dükkânı satmak istiyordu. Bunun için Cemile Teyze'ye gitmesi gerekiyordu. Eniştesi salonun bir ucunda komşuyla bezik oynuyordu. Ömer'i görünce: "Uyandın mı?" dedi. Sonra komşuya döndü: "Vidonuzu görüyorum, efendim!" Teyze yün örüyor, arada bir pencereden dışarı bakıyordu. O da: "Uyandın mı?" dedi. "Ben gidiyorum, geç kaldım!" dedi Ömer. "Uyuşmamak," diye düşündü, esnedi. "Bir havaya kapılmamalı, buna çok dikkat etmeli!" "Cemile Hanım'a mı?" dedi teyze. "Evet, onunla şu ev ve arsalar hakkında konuşmak istiyo­ rum!" "Enişten de görürdü o işleri!" dedi teyze. "Neyse, selâm söyle. Cemile'nin yeğeni nasıl? Neydi onun adı?" "Nazlı! Hadi, teyzeciğim, geç kalıyorum. Akşama gelirim!" Teyze fırsat çıktığı için sevinerek onu yanağından, eskiden rahmetli annesinin de öptüğü yerden öptü. Ömer akan zamanı farketti. Hızlı hızlı yürüyerek bahçeyi geçti. Bir faytona bindi. Sonra istasyonun önünden bir taksi çevirdi. Yolda İstanbul'dan uzaklaşmak zorunda kaldığı için hüzünlendi, ama tasarılarını kendi kendine tekrarlayınca rahatladı. Yalnız tatillerde değil, her gün komşusuyla bezik oynayan eniştesini, durmadan yün ören teyzesini düşünerek, "Onlar gibi olmamalı!" diye mırıldandı. "Refik gibi de olmamalı. Muhittin gibi sabırlı da olamayacağıma göre..." Araba köprüyü geçerken Nazlı'yı düşündü. Onu bir ay önce gördüğü zaman konuştukları şeyleri hatırladı. "Niye arada bir öyle kızarıyordu?" diye düşündü. "Bir milletvekilinin kızı. Bir milletvekili fatih olma yolunda insana neler sağlayabilir?" Kendini Nazlı'nın kocası ve o milletvekilinin damadı olarak düşündü. Ankara'da yeni yeni ihaleler alıyor, çok para kazanıyor, ona ve karısına hayran oluyorlar, arkasından da 'Şu Ömer Bey hiçbir şeyle yetinmez' diyorlardı. Birden düşüncelerinden uta­ narak: "Ne ayıp şey! Ne saçma şey!" diye mırıldandı ve güldü.
135

Sonra Cemile Teyze'ye dükkânlar ve arsalar için söyleyeceklerini tasarlamaya başladı. Kapıyı Cemile Teyze açtı. Ömer'i gene neşeyle karşıladı, daha önce gelmediği için çıkıştı, teyzesini ve eniştesini, hava günlük güneşlik olmasına rağmen yolda üşüyüp üşümediğini, kahvesini nasıl istediğini sordu. Ömer'in cevaplarını dikkatle dinledi, hizmetçinin izinli olduğunu söyledi, kahve pişirmek için mutfağa gitmeden önce de biraz hizmetçiden yakındı. Ömer, kadının arkasından bakarken, "Ee, Nazlı yok mu?" diye söylendi. Kahvelerini içerlerken havadan sudan konuştular. Ömer, Cemile Hanım'ın sorması üzerine teyzesinin ve eniştesinin sağlığını, günlük hayatlarını anlattı. Cemile Hanım da kendi sağlığından yakındı. Tombul kollarını göstererek romatizma­ larından çektiklerini anlattı. Sonra Ömer'in beklediği gibi bir sessizlik başladı. Teyze uzun uzun iç çekti. Bunun üzerine Ömer çabuk çabuk anlattı: Kemah'a gidiyordu, bir yıla kalmadan yüklüce bir paraya ihtiyacı olacaktı. Cemile Teyze'sinden dükkânlara, ortak oldukları eve, arsalara alıcı bulmasına yardımcı olmasını rica ediyordu. "Aman, her şey öyle satılır mı?" dedi kadın. "Şimdi satılmayacak, teyzecigim. Sonra satılması gereke­ cek!" "Satmak iyi bir şey değildir. Rahmetli babam, bir kere mülk satmaya başladın mı sonu gelmez, derdi." "Ben bunları yemek için satmayacağım ki!" dedi Ömer. "Sermaye etmek için satacağım." "tyi değildir, iyi değildir!" diye mırıldandı kadın. Ama sonra elinden gelen yardımı da yapacağını söyledi. Ömer, "Ben buraya niye geldim?" diye düşündü. "Bu kadın bana hiçbir zaman yardım edemez. Ben buraya... Yoo, niye ol­ masın? Erenköy'ü iyi tanır..." "Oğlum, Kemah nerede?" "Erzincan'da." "Soğuk olur oraları." "Önümüz yaz!" "Gene de sen kalın birşeyler almayı ihmal etme!" dedi Cemile Hanım. Sonra Erzurumlu bir uzak akrabasını anlatmaya başladı.
1.36

Çayı elden ele dolaştırdıkları bir kocaman şeker parçasını yalaya yalaya içtiklerini söyledi. Sonra çay demlemek için mutfağa koştu. Ömer odaya giren kül rengindeki kediyi gördü, ayağa kalktı. "İstanbul'dan gidiyorum!" diye düşündü, ama içinde arabadayken uyanan hüzün uyanmadı. Uyku mahmurluğundan kurtulmuş, hırsını bulmuş, bir fatih olması gerektiğini kesinlikle anlamıştı. "Bu hayatta çok şey yapılabilir!" diye mırıldandı. Kedi onu gözünün ucuyla süzerek yaklaştı, bir koltuğun üzerine bir hamlede sıçradı, yastığı kokladı, kıvrılıp yattı. "İstanbul'un da ama, tadını çıkaramadan gidiyorum!" Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordu. Birşeyleri kırıp dökmek için sabırsızlanarak: "Hangi tat?" diye söylendi. "Londra'dayken İstanbul'u hiç de iyi dü­ şünmezdim!" Pencereden dışarı, Boğaz'a bakıyordu. "Evet, İs­ tanbul'u sevgiyle düşünmezdim, ama şimdi görüyorum ki, burada dostluklar var, bazı insanlar, yakınlar, tanıdık bir koku, gövdemi saran ılık bir hava var!" Bu doğruydu. Pencereden öteki duvara doğru yürüyordu. Bir kütüphane ve üstüste yığılmış kitaplar gördü. "Sözgelimi şu kız var! Ne okuyor acaba?" Kediyi gördü. "Ama burada kalırsam uyuşabilirim de. Para lâzım bana!" Bu da doğruydu. Geri dönüp pencereye doğru yürüdü. "Para ka­ zanmak için istanbul'dan kaçıyorum, ama İstanbul'u fethede­ ceğim." Üsküdar'ın üstünde iki bulut kümesi vardı. "Belki de bu fatihlik denen şeyi abartıyorum, özeniyorum. Sakın, Avrupa'da öğrendim dediğim şeyler saçma şeyler olmasın?" Gene geri dönmüş duvara doğru yürüyordu. "Ama yok! Tutkularım var benim. Başkalarına benzemiyorum. Cesaretim var! Nerede kaldı şu kadın?" Ayak sesleri duyarak geri döndü. "Çayı getiriyor!" Kapıya döndü, dalgın dalgın baktı: "Aaa, Nazlı bu!" "Kusura bakma, çıkamadım, komşu çocuğuna İngilizce öğ­ retiyordum," dedi Nazlı. Ömer yüzünün alıklaştığmı farkederek gülümsedi: "Tabii, tabii. Demek İngilizce öğretiyorsun?" Nazlı: "Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordun galiba!" de­ di. Ömer kızın boynunun uzunluğuna şaşarak: "İstanbul'dan ayrılıyorum üç gün sonra!" dedi.
137

"Yaa! Nereye gidiyorsun?" "Kemah'a!" Nazlı, kedinin yattığı koltuğa oturmuş, kediyi kucağına almıştı. "Doğuya gidiyorsun demek?" Ömer birden: "Sana Montesquieu gibi doğudan mektuplar yazayım mı?" dedi. Şaşkınlaştı. "Yok, yok o İran'dan mektuplardır değil mi? Hayır, o da değil. Bir İranlının mektupları... Sen okumuş muydun?" "Okumuştum!" dedi Nazlı. Yüzünden bir şey anlaşılmıyor­ du. "Çok okuyorsun galiba!" dedi Ömer. Sonra bir şey hatırlamış gibi oldu: "Ben yaşamak gerektiğine inanıyorum!" diyerek ayağa kalktı. Çok aptal buluyordu kendini. "Evet, ama sen bir erkeksin!" dedi Nazlı. Bu sırada teyze içeri girdi. İki gencin konuşmasında hemen hayran olunacak birşeyler bulmuştu galiba. Bir gölge gibi, varlığını duyurmamaya çalışarak, sessizce bir köşeye oturdu, ama Ömer onu farketmişti. Sözlerinin onun tarafından dikkatle dinlendiğini anlıyordu. "Doğru! Senin işinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Burada kadınlara dünya gerçekten cehennem. Sizleri evlerin içine mahkûm ediyorlar!" Bunları Cemile Hanım'a bakmadan söy­ lemişti. "O kadar da değil. Sonra insan bu sınırları zorlayabilir!" dedi Nazlı. Ömer, "Aman, ne kadar akıllı!" diye düşündü. "Bir kişiliği var... Şu söz: 'Sınırları zorlayabilir...' Herkesin söyleyemeyeceği bir şey bu. Üstelik sevimli de." Kendini bayağı buldu. "Sonra bizde inkılâplar yapılıyor!.." dedi Nazlı. "Bazı ba­ kımlardan çok ileriyiz!" "Evet!" dedi Ömer. "Sen ama, galiba inkılâpları küçümsüyorsun!" "Yok, yok! Sakın şey sanma. Ben kendi hırslarımı..." "Aaa, ne biçim şeyler söylüyorsun misafire!" diyerek Cemile Hanım Nazlıyı payladı. Ömer birden: "Ben kendimi bir fatih olarak görüyorum!" dedi.
238

Gene Cemile Hamm cevap verdi: "Ama o İstanbul'u aldığında daha gençmiş. Ne yakışıklıdır değil mi? Sen de yakışıklısın maşallah!" Eliyle"tahtaya vurdu. Ömer konuşmanın daha da bayağılaşmasından korktu. "Evet, akıllı ve sevimli!" diye düşündü. Daha çok konuşmak istemiyor, çayını içip hemen kaçmak geliyordu içinden. Cemile Hanım: "Şimdi kocaman gençler oldunuz, ciddi ciddi konuşuyorsunuz, ama ben sizin bu kadarlığınızı da biliyorum!" dedi, güldü. Nazlı'nın çocukluğuyla ilgili bir anısını anlattı. Sonra bir yenisine başlamıştı ki Nazlı öfkelendi: "Aman, halacığım, siz de herkese bunları anlatırsınız." "Ömer herkes değil ki. Peki, peki, ben çay getireyim size!" Kadın çıktıktan sonra Ömer: "Çok üzerine varıyor galiba!" dedi. "Evet!" dedi Nazlı. Eliyle sinirli bir hareket yaptı. "Bu kadarı da olmaz artık!" Hareketin etkisiyle kucakta uyuklayan kedi başını kaldırmıştı. "İşte, görüyorsun ya, inkılâp bir milletvekili evine bile gire­ memiş!" dedi Ömer. "Hayır! Babam Ankara'da oturur!" dedi Nazlı. Sonra bir sessizlik başladı. Az sonra Cemile Hanım çın çın neşeli, elinde çay tepsisi, içeri girdi. Reçelli ekmekler yaptığını söyledi, kendi gençliğinden neşeyle sözetti, sonra ekmeklerden yemediği için Nazlı'ya çıkıştı ve Ömer'e döndü: "Hiçbir şey yemiyor bu. Ne olacak bilmiyorum. Çok sıska değil mi?" "Yok, canım!" dedi Ömer. "Nasıl olmalıysa öyle!" Gene yanlış bir şey söylediğini düşündü. "Sen de ye bunlardan! Sana da yaptım!" dedi Cemile Teyze. Ömer bir şey yapmış olmak için ekmeklerden bir tane aldı, köşesinden ısırdı. Patavatsız bir yabancı, neredeyse bir budala gibi hissediyordu burada. "Bu evde elimi kolumu bağlayan birşeyler var! diye düşündü. "Zaten bütün İstanbul'da öyle bir hava var! Sanki ne diye burada oturuyorum ki. Kalkayım!" Ama kalkmadı. Hiç de alışık olmadığı bu beceriksizliğini daha çok ortaya dökmek istiyormuş gibi oturdu. Bir şey bekliyordu sanki,
139

Nazlı'ya bakıyor. eniştene selâm söyle. "Teyzene. "Üç günüm kaldı İstanbul'da. Yüzünde aranan şey bir an belirir gibi oldu. Şimdi. haber veririm!" dedi Ömer. "Bir fatih olacaktım ben!" diye mırıldandı ve ayağa kalktı. Bu evde utanıp duruyordu. "Oysa Beyoğlu'na çıkabilir. eğlenebilir. kendini sağlıklı ve akıllı buluyordu. ama istediğini bulamıyor. Heybeliada'daki yeni evden Nişantaşı'na taşınalı bir ay olmuştu. öğrenmek için de oturuyordu. burnunun arkasındaki zonklamayı farkederek söylendi: "Ekim değil. ya da bulamadığını sanıyordu. Merdivenleri iniyor. Teyze onu avutmak isteyen bir sesle: "Taa nerelere gidiyorsun?" dedi." Ama Beyoğlu eğlencelerinde bulamayacağı bir şeyi burada bulduğunu hissederek oturdu.ama bunun ne olduğunu bilmiyor. Gidiyorsun ha!" dedi Cemile Hanım. şaka ediyorum!" dedi Ömer. biraz olsun neşelenebilirim. Taa Kemah'a. Ömer. Konudan konuya atlayarak konuşan Cemile Hanım'ı dinledi. anlayış beklediğini farkederek utandı." Açık havaya çıkmış gibi rahatlamıştı. Ne zaman döneceksin?" "Kimbilir ne zaman?" dedi Ömer ve gene kimsesiz. BEYOĞLU'NDA KADINLAR Nigân Hanım merdivenleri çıkarken terledi. sanki yaz!" Oysa yaz biteli. "Yok." Kapının önüne gelmişlerdi bile. "Yaz. Hâlâ bu evde pinekliyorum!" diye düşündü. Son anda bir şakayı akıl etti: "Sana İran'dan mektuplar yazayım mı?" dedi. Bir ara. "İran'a da mı gidiyorsun?" dedi Cemile Hanım. Yüreğinin atışlarını. bekâr bir erkek havasına büründüğünü. 140 8 . "Artık ben gideyim!" "Gidiyorsun. yaz!" dedi Nazlı. yüzünü okumaya çalışıyor. Sonra birden. "Zaten kitabın adı da o değildi. ekimin başında. "Yolun açık olsun! Allah yardımcın olsun!" "Yazarım size.

Nigân Hanım Perihan'a bakarak: "Burasıydı değil mi?" dedi. 1936 Ekim'inde.. bir dergiyi karıştırıyordu. "Şu kıza piyanoyu öğretmek için ne kadar zahmete giriyoruz!" diye düşündü. ama gene de kızı annesinin yaptıklarının değerini bilsin istiyordu. Kendini avutmak için. "Çocuk daha bu kız!" Perihan alnını cama dayamış dışarı bakıyordu. "Perihan yirmiiki yaşında." diye düşündü Nigân Hanım ve hesapladı. kırksekiz yaşındaydı. "Ben onun yaşındayken. Ayşe'nin yeni piyano hocasının evi burasıydı.Dörde beş vardı. sıkıntıyla bekliyordu. ben onun yaşındayken ikinci çocuğumu doğurmuştum!" Gururlanarak gözlerini kır­ pıştırdı. Bu zamanda artık kimsenin. Bütün kış. yeni takvimle 1910'da. gelinini süzüyordu. Nigân Hanım saatine baktı. Nigân Hanım bir doktor muayene­ hanesinde bekliyormuş gibi bir duyguya kapıldı. bazan da hakkının yendiğini düşünüyordu. kapının açılmasını beklemek Nigân Hanım'a hiç de sıkıcı gelmiyordu. İçerden gelen müziğin hiç de az sonra bitecekmiş gibi bir havası yoktu.. Duvarlarında.. Beyoğlu'nda kızgın bir gökyüzü vardı. Arkasında da 141 . Hörr kat m e r d i v e n ç ı k ı p k f i f VP l o 7 k n k a n şıı sahanlıkta dikilip. Kapıyı. Piyano sustu. haftada iki kere. Sonra Macar hocanın bozuk Türkçesi ve ayak sesleri duyuldu. Bir keman bir an gıcırdadı galiba. yakışıklı ve solgun yüzlü bir delikanlı çıktı. İçeriden piyano sesi geliyordu. geçen gelişlerinde de gördükleri gündelikçi kadın açtı. Leylâ Hanım'la orada dördü çeyrek geçe buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Şimdi de üçüncü çocuğu için. Tünel'den az önceki bu hana gelip. Sonra sıkılıp pencereden dışarıya bakmaya başladı. kısa bir sessizlik oldu. temiz sakallı. Bazan kendini çok çilekeş buluyor. Gıcırdayan sandalyede oturuyor. hele gençlerin hiçbir şeyin değerini bilmediklerini aklından geçirdi. Bütün kış haftada iki kere buraya ge­ leceklerdi. "Ayşe'yi aldıktan sonra Lebon'a gideceğiz!" diye düşündü.dışarıda. Nigân Hanım bunun kim olduğunu düşünürken Ayşe'yi gördü. kibar mösyölerin resimleri asılı bir odaya geçip oturdular. Açılan kapıdan önce elinde bir keman kutusu taşıyan. Perihan karşısında oturmuş. şu huysuz kız için çile çekiyor. zile dokundu. Perihan başını salladı. Yani.

Nigân Hanım'la Perihan'ı görünce canlandı. rengi kısa zamanda solacak yerli mallar. donuk suratlı bir mankene giydirilmiş hazır elbiseler." dedi. Kapıdan çıkarlarken. İşte mesela şu ünlü Hristodiadis'in mağazası. Ayşe ile Perihan'ı göremiyordu. Gene Beyoğlu'na çıktılar. Nigân Hanım: "Kibar adam!" diye düşündü. Çocukluğa karşı hoşgö­ rülüydü.Mösyö Balatzs düşünceli bir tavırla gülümsüyordu. tombul bir adamdı. Vitrinlere bakmaya başladı. "Ne de olsa bir Avrupalı!" Merdivenleri iniyordu. Sonra eve. ama şımarıklığa karşı hayır! Sert bir sesle: "Önce Lebon'a gideceğiz. Nigân Hanım: "Fırtına geliyor!" diye düşündü. Gidip gelen lekeler başka 142 . İçinden tuhaf düşünceler geçti.." Ayşe surat astı. Adadan döndükten sonra yatak odası için perdelik kumaş aramış. "Yok ol­ dular!" diye düşündü. Bu vitrinlerde bir bakışta göz alan ne var? Orasından burasından iplerle çekişti­ rilerek gerilmiş kötü basmalar.. Nigân Hanım gene aynı duyguya kapılır gibi oldu: Çocuklar hiçbir şeyin değerini bilmiyorlardı. Kısa boylu. Duvarlardaki resimlerde görülen bakımlı sakal onda da vardı. Nigân Hanım öfkelendiğini hissediyordu. Sıcak ve ölü bir rüzgâr. Şeker alacağız. aceleci bulutlar vardı. "Leylâ Teyzen'e söz verdik. sanki bir fırının ağzından çıkıyormuş gibi yüzleri yakıyordu. Bugün de Perihan ile o kadar dükkâna girip çıktıktan sonra ancak şu mavi çiçekli Amerikan bezini bulabilmişlerdi. sabırsız. Hiçbir şey yoktu. Olduğu yerde durdu. Hiçbir şey yoktu dükkânlarda. ama ince sözler söylemesini de biliyordu. Tünel'e doğru giden kaldırımda aradığı şeyi bulamadı. Ama bu sefer yukarıda kızgın bir gök değil. Ellerini sıkarak birşeyler mırıldandı. İnsana bir piyano hocasını hatırlatmıyordu. iyi bir şey bulamamıştı. Çevresine bakındı. Vitrinlerde de fazla bir şey yoktu. Ayşe Taksim tarafına dönünce seslendi: "Oraya değil. Zaten Türkiye'de hiçbir zaman hiçbir şey yoktu. "Ama yazık!" Bir piyano hocasıydı. Vitrinden uzaklaştı. Perihan ona birşeyler anlatmaya koyuldu." "Eve gitmiyor muyuz?" Nigân Hanım öfkelenir gibi oldu.

"Demek. Okuldan buraya nasıl olsa tek başıma geliyorum!" Demek buydu! Demek annesinin gelip kendisini almasından hoşlanmıyordu! Nigân Hanım öfkenin her yerine yayıldığını hissetti: Dudaklarının ucunun titrer gibi olduğunu farketti. Küçük bir masaya oturdular. J4. Nigân Hanım pastanenin zevkini çıkaramayacağını anladı. Nigân Hanım yanlarına gelince sordu: "Neler konuşuyordunuz bakalım?" Sesine suçlayıcı. sert birşeyler katmıştı. Pastanenin önündeydiler. Bir rüzgâr koptu.3 . Nigân Hanım üsteledi. taa ötede bir yerde Ayşe'nin örgülü saçlarını gördü. Bağırıp ça­ ğırmak. Perihan ona yaslanmıştı. Suçunun da farkındaydı demek. karşı kaldırıma da baktı: Orası da öyle. sarı bir gök vardı. kafasına kakılması gere­ kiyordu. "Öyle dalıp gittiniz! Ne konuşuyordunuz?" Ayşe kararlı bir tavır takındı: "Beni niye almaya geliyorsunuz? Ben tek başıma da eve dönebilirim. sinirli bir hali vardı. gelip onu almamızdan hoşlanmıyor!" diye düşünüyordu. Nigân Hanım'ı unutmuşlardı. buydu! Kaldırımdan insanlar geçiyordu. saygısız kıza unutamayacağı birşeyler yapmak geliyordu içinden. "Neden istemiyorsun gelip seni almamı?" Ayşe susuyor. güvercinler bir pencerenin önünde uçuşup duruyordu. "Neden istemiyorsun? Neden?" Bu kızın cevap verebilmesi için sorunun beş altı kere sorulması. suçlu suçlu önüne bakıyordu. Daha Leylâ gelmemişti. Nigân Hanım kaşlarını çatarak baktı. Sonra durduğu kaldırımda. birkaç saniye arandılar. Aralarında konuşuyorlardı. Nigân Hanım'ı gördüler ve beklemeye başladılar. Perihan: "Hiç!" dedi. Böyle bir duyguya kapılmaması gerektiğini düşünüyor.insanlardı. Yukarıda bulutlu. Nigân Hanım sert hareketlerle içeri girdi. Ayşe'nin suçlu. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Nigân Hanım haksızlığa uğramış gibi oldu. şu anlayışsız. Demek. Garson kızdan çay ve pasta istediler. Sonra yokluğunu farkettiler: Durup arkalarına baktılar. ama onlara bakarak yürüdükçe içinde bundan başka bir duygu uyanmıyordu. Kızıyla gelini arkasından geldiler.

Ayşe mendilini çıkarmadan. "En kısa zamanda mutlaka evlendirmek.. şarkı söyler gibi mırıldanıyordu: "Kime verebiliriz? Kime? Nusret Bey'lerin küçüğüne." Önündeki çikolatalı pastayı küçük küçük kesiyor. Güzel fincanlara bakarak insan oyalanamazdı.. kiminle evlendirmeli bu kızı?" Cevdet Bey'e bu konuyu açmaya karar verdi.. "Çok mu azarladım?" diye düşündü. neden?" Ayşe ağlamaya başladı. hüzünlenecek. çıplak elleriyle gözlerini ovuşturuyordu. Bak. mızmız bir sulugöz olup çıkacak.. "Refik'in arkadaşı Ömer nasıl? Ya da Rezan'ın büyük oğlu. Söylesene bakalım neden istemiyorsun? Söylesene. Ama tatsızlık masaya sinmişti. "Evlendirmek bu kızı. Ayşe'yi düşünüyordu.• "Neden istemiyorsun. omuzlarının arasına gir­ mişti. Sonra caydı. Evlendirmeli!" Ayşe'nin başı göğsüne yaklaşmış. neden. "Peki. ama buna pek aldırış etmedi." diye söylendi. Şu haline bak! Sözümona onaltı yaşında. iyi okumuş delikanlılar geliyordu aklına. "Üstelik herkesin ortasında!" Çevresine baktı. "Ah. Ev­ lenmezse sinirli... Hiçbir şey ko­ nuşmadan pastalannı yemeye başladılar. Perihan üzgün gözü­ küyordu. Sonra bıkkınlık geçti içinden. Nigân Hanım. pastadan da aklından geçenlerden de keyif alıyordu. "Kime verebiliriz bu kızı? Kime verebiliriz?" Arka­ daşlarının. Nigân Hanım "Leylâ'yı beklemeden atıştırmaya başladık!" diye düşündü. söylesene? Annenle sokakta yürümekten utanıyor musun? Söylesene neden?" Ayşe mızmız bir sesle mırıldandı: "Utanmıyorum!" "Öyleyse neden? Neden gelip seni almayacakmışım? O piyano hocasını bulmak için az mı uğraştım? Her şey senin için yapılıyor. çayını yudumluyor. çay geliyor!" Çayla birlikte pastalar da geldi. Soldaki bir masada iki kadın gülüşerek çay içiyordu. daha vaktin gelmediğini söyleyecekti. Sabiha'nın oğlu Paris'te ne okuyordu?" Öfkesini unutuyordu galiba. Nigân Hanım tedirgin olarak onları inceledi: Farketmemişlerdi.. Cevdet Bey'in tek zayıflığı bu şımarık kızdı: Evlilik sözü açılınca mutlaka yüzünü buruşturacak. Süklüm püklüm 144 . tanıdıkların yetişkin çocukları. "Hadi sil gözünün yaşını.. Camın önündeki masaların birinde şık giyimli bir bey gazete okuyordu. bir bu eksikti!" diye düşündü.

Çayını ve pastasını söyleyip hemen anlatmaya başladı. ama Gazi'nin ondan da yakışıklı olduğunu söyledi." Taa kurban bayramında gördüğü çocuğu hatır­ lamaya çalıştı. Yıllar önceki o Berlin gezi­ sinden başka hiçbir yere gitmemişlerdi. Yazlıktan. yumuşak bir kokusu vardı. Suadiye'den Şişli'ye yeni taşınmışlardı. bu konuda dedikodu ya­ pılıyordu. Kralın üzerinde koyu gri. Önce yaz sonuna doğru yapılan iki düğünü anlattı. Yazın da görüşemedikleri için çok şey birikmişti. kışın sonunda Avrupa'ya gitmek istediklerini söyledi. Garson kız yeni çayları getirdi.. Perihan'ı ve Ayşe'yi öperken onu seyretti. Leylâ Hanım hızlı. Nigân Hanım gözucuyla Ayşe'ye baktı: Pastasını ye- . Leylâ Hanım kralın gazetelerdeki fotoğraflarında göründüğünden daha ya­ kışıklı olduğunu. Sonra Leylâ gülümseyerek yaklaştı. Leylâ masaya yerleşti. beyaz çizgili bir kostümle açık gri bir gömlek ve siyah kravat vardı. Sonra eylül başında gelen İngiliz kralı hatırlandı: Leylâ Moda'da Gazi'yle birlikte yelken yarışlarını seyreden kralın açık renk bir spor elbise giydiğini söyledi. Kralın yanında gezdirdiği bir başka kadın vardı. "Aa. seyahate çıkmaktan hoşlanmazdı. Nigân Hanım gösterişli bir hareketle iç çekti: Bir süre. Nigân Hanım hüzünlendi: Cevdet Bey yıllardır Avrupa'dan mal getirip satmasına rağmen. sağlıklı hareketlerle içeri girdi. Her zamanki gibi neşeli. "Remzi'ye. Tamam. Leylâ Hanimin anlatacak çok şeyi vardı. geçerlerken de alkışlamışlardı. Leylâ Beyoğlu'nda yaptığı alışverişten sözetti: O da iyi bir şey bulamamıştı. Nigân Hanım. Leylâ'nın yanakları sıcaktı. Bahçeye çıkıp beklemişler. hafif hoş bir oyun oynuyordu. evin önünden geçmişlerdi. karısı değildi. coşkuluydu. Remziydi en uygunu.oturan Ayşe'ye bakarken damat adaylarını tek tek tartıyor. Sortra Leylâ. Hikâyeleri dinleyince fazla bir şey kaçırmadığını anlayarak sevindi. Türkiye'de hiçbir şey olmadığından sözettiler. "Öpüşeceğiz!" diye düşündü. onun da anlatacak birşeyleri vardı: İlk gün Gazi'yle birlikte Dolmabahçe'den Beyoğlu'na çıkarlarken Nişantaşı'ndan.. tabii Leylâ'nınkine!" diye düşündü. Pastanenin kapısı açıldı. Sonra birer çay daha içmeye karar verdiler. Nigân Hanım bu düğünlere gidemediği için hayıflanıyordu. Dedikoduları anlattı. Nigân Hanım da görmüştü kralı. Başını ileri doğru uzattı. Nigân Hanım.

mavi bir ışık her yeri doldurdu. Nigân Hanım'm canı sıkılır gibi oldu. Refik. Ayşe'yi cezalandırmak istediğini farketti. Eminönü'nde tramvaya bindiğinde yağmur serpiştiriyordu. tramvay da rayların içinde hafif hafif sallanıp 146 9 . Mutsuz bir tavır takınarak gözleriyle Ayşe'yi işaret etti: "Az önce bana ne söyledi. Bir süre bunu düşünerek oyalanmaya çalıştı. Hangi şe­ kerlemelerden almalıydı? Rahmetli annesiyle Teşvikiye'deki konakta bütün kış armut şekerlemesi yerlerdi. Kimse kimseyi ciddiye almıyordu. "Artık taksiyle döneriz!" diye düşündü. Pastanede cansıkıcı. avunur gibi oldu. Şişhane'de hâlâ dinmeyen bir sağanak başlamıştı. önündeki fincan doluydu. Arada bir şimşek çakıyor. "Kızımı bile istediğim gibi azarlayamıyorum!" diye düşündü. söyledi. "Şimdi inmeyeyim! Nişantaşı'na Osmanbey'den yürürüm!" diye düşündü. söylememiştir!" diyerek güldü. "Ayşe'yi Remzi'ye ver­ meli!" Yok. söylememiştir. loş bir ışık vardı. Nigân Hanım.memişti. Karaköy'deyken iyice hız­ lanmış. Birşeyler yapmak istediğini farketti: "Söyledi. yolcular pencerelerden dışarı bakarak gü­ rültüyü bekliyor. Ama düşüncesizlik ettiğini de farkediyordu. Nigân Hanım. "Perihan da tanık. Bunu hatırlamak hoşuna gitti. biliyor musun? Piyano dersinden sonra gelip bizim onu almamızı istemiyormuş!" Leylâ: "Ah. BİR GÜNÜN SONU Tramvay Harbiye'deyken. Kendisini tutamadı: "Çayın soğuyacak!" dedi. "Hadi. Yağmur pastanenin camlarına vurmaya başladı. içsene!" Sonra: "Leylâ'nın sözünü kestim!" diye düşündü. Gözlerini kırpıştırdığını farketti. bu da uymuyordu şimdi. Kelimelerin hiçbir değeri yoktu. Bir şimşek çaktı. Sonra pastaneden meyve şekerlemesi almaya karar verdi." dedi. "Evlendirmeli bu kızı!" diye düşündü. Leylâ da dönmüş Ayşe'ye gülümsüyordu." Daha sözler ağzından çıkarken çok saf buldu kendini.

arada bir Refik'in ne kadar ıslanmış olduğunu söylüyor. neşeleniyordu. "Ayıp olmasın diye yazıhaneye gidiyorum. şaşkınlaştı: Perihan taksinin penceresinden uzanmış sesleniyordu. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Annesi de söze karışıp anlatmaya başladı: Beyoğlu'na Ayşe'yi almaya gitmişler. "Koşacak mıyım?" diye düşündü.. Kaldırıma bir taksi yanaştı. Dönüp baktı.kayarak ilerliyordu. 147 . "Bari bir taksi bulabilseydim!" diye düşündü." dedi. bir yandan öfkeleniyordu. hızlı hızlı yürümeye. beklenmedik bir tatsızlık hayatını bozsun istemiyor. Sonra tanıdık bir ses duyar gibi oldu. Yağmurun uğultusunu dinleyerek bomboş caddeye baktı. yağmurdan sakınıyordu. biraz şikâyet etti. Çamaşırlarını değiştirirken şakalar yaptı. Sanki fırtınalı bir havada gemi yolculuğuydu. Mutlu bir aileydi bu: Refik mutluluğun kuru. ahlayıp ofladı. pantolununa bulaşmasın diye çamurlara dikkat ediyor. Konuşuyor. Perihan havluyla başınrfeırularken şımarık bir çocuk gibi sesler çıkardı. Yakınlarda da sığınılacak bir saçak yoktu. Yağmur daha da hızlandı. Bir yandan koşuyor. Bir saçağın altına girmeye karar verdi. Erken çıktığım ya­ zıhaneden dönerken sağanağa tutuluyorum ve koşuyorum!" diye düşündü. pencerelerde ve saçak altlarında birikmiş insanların bakışı altında koşuyordu. Kaldırımların orasında burasında gölcüklere basmaktan çekiniyor. Refik'i görünce çok şaşırmışlar. Şişli'ye Leylâ'yı bırakmışlar. şakalaşıyor. O da şakalar yapmaya başladı! Eve gelip Perihan'la yukarıya odalarına çıktıklarında çocukluk yapmak istediğini de farketti. yağmur bastırınca taksiye binmişler. Alçak bahçe duvarlan uzanıp gidiyordu. gülümsüyorlardı. Refik. Koşup arabaya girdi. sonra koşmaya başladı. Tramvaydan indi. Lebon'da Leylâ ile buluşmuşlar. Sonra: "Ama bu saçma!" diye söylendi. Olmadık bir şey. Birden bir şey hatırlayıvermiş gibi durdu.. Her şey bundandı işte: Günlük hayatla yetiniyordu. Perihan'ın keyifle güldüğünü görünce coştu: Yatağın üzerindeki örtüyü çekip sa­ rınarak Anibal'ın sıkıştırdığı Roma'nın telâşlı senatörlerini oynadı. yumuşak bir yorgan gibi her yerini sardığını farkediyor. Perihan: "Ne kadar ıslanmışsın. Refik Osmanbey'e yaklaşırken yağmurun dinmeyeceğini anladı.

Şimdi karısıyla birlikte art nouveau yatak odası takımının içinde oturuyor!" Yumuşak kıvrımları. Refik uysal bir kedi gibi hissediyordu. Muhasebeci Sadık'la kahve içerek bazı defterlere baktık. onun güldüğünü aklından geçirdi. "Ne yaptın bugün?" diye Perihan sordu. büyük yatağa bakıyordu. Sakin ağırbaşlılık ve akim üstünlüğü başlayacak!" Perihan ile karşılıklı oturdular. Hali vakti yerinde. Zaman hatırlanmış. yazıhanede oturmaktan pek hoşlanmayan.. "Şimdi coşku dinecek. yürüyerek köprüyü geçtim. Yağmura yakalandım. Öğleye kadar birkaç kâğıdı gözden geçirdim. "Peki. yuvarlak çizgileriyle gemi lombozlarını. "Va­ tandaşım. arada bir aynaya bakıyordu. yüzünden bir şey çıkarmaya çalışıyordu: Kim olduğunu karısının yüzünden okuyacaktı sanki! Perihan sert bir hareketle alnına düşen saçları arkaya itince kendine geliverdi. oradan herkesten erken çıkıp evine kaçan bir vatandaş. Refik pencerenin yanındaki koltuktaydı. sen ne yaptın?" 148 . Birlikte pencereden dışarı baktılar: Arka bahçenin yüksek kestane ağaçları rüzgârla birlikte titriyordu." Perihan'a bakıyor. "Vatandaş olduğumu hatırladım!" diye düşündü. "Her zamanki gibi!" diye düşündü. güverteleri hatırlatan dolaba. "Bitti!" diye mırıldandı. Sonra çıktım.Bunları yaparken komodinin önünde oturan Perihan'a baktı. Ama Perihan'a kolay öfke duyamayacağını biliyordu. "Sabah babam ve ağbimle birlikte evden çıktım.. Kapı vurulup Emine Hanım çay getirince. Tramvaya bindim. "Hiç! Her zamanki gibi. Yemekten sonra ağbimle biraz iş konuştuk. kısa süren o coşku unutulmuş gibiydi. "Şaka yapıyorum. Şikâyetçi de olacağım yok: Ciddi ciddi yaşayacağım!" Yakınlara bir yere yıldırım düştü. Refik. Perihan komodine dirseklerini dayamış. Sonra hep birlikte Sirkeci'ye lokantaya gittik. Çay içeceğim. Gene neşeli olduğunun bilincindeydi. "Babasının kurduğu işte çalışan." Bir sessizlik başladı. Yazıhanede gazeteleri okudum. Az önce yağmur altında ağırbaşlılıkla koşuyordum!" diye düşündü. Almanya'ya bir sipariş mektubu yazdım. Refik. sağlıklı biriyim. "Her akşam alay ediyormuş gibi bunu sorar!" diye dü­ şündü. gülüyoruz.

Holde büyük aynanın önünde takılıp kalıyor. anlatsana!" "Sabah yürüyüşe çıktık. Annen gene eski Nişantaşı'nı anlattı. Nermin de çok sıcak gi­ yindiğini söyledi. her zamanki şeyler. Refik. Ön bahçeye çıkıp gezindim. üzerimde denedim filan. Annen buraya ilk geldiğinde onların ne kadar olduğunu anlattı. Bu bahçıvan Aziz de hiç uğramıyor. bir kestane ağacı kaç yıl yaşar? İşte böyle şeylerden konuştuk.. Biliyor musun. Daha anlatayım mı?" "Anlat. Şundan bundan konuştuk. Zaten hep sıcak giyinir. Önce bahçeden sözettik. Otuz yıl önce. Perihan'ın anlatmak istediğini farketti. Annenin evden çıkışı da bir âlem oluyor. Bu çay içilirken annen örgü ördü. Sedef odasına geçip oturdum." "Ne konuştunuz?" "Aaa.Perihan: "Ben mi?" dedi.. onun bahçeyi adam edemeyeceğini. Şaşkın gözüküyordu. işte sonra biraz daha oyalandım. "Hadi. Refik bunu pek sık sormazdı. Bahçenin ba­ kımsızlığından filan. Yatakları yaptım. bahçeden çok. bahçeye baktım. "Ayrıntılanyla uzun uzun anlatsana!" Perihan: "Sen gittikten sonra arka bahçede oturduk!" dedi. Kendisi de dinlemekten hoşlanacaktı. Şurada kim 149 .. bir başkasını bulmamız gerektiğini söyledi. Saat onbirde Topağacı'na yürüyüşe çıkmaya karar verdik. Kestane ağaçları çok büyümüş. ama sonunda gene onun en iyisi olduğuna karar verdik. Annen aldırış etmedi. Ben annenin örgüsüne yardım ettim. Sabah hava ne güzeldi! Hava aldık! Taa Topağacı'nın oradaki kahveye kadar yürüdük!" Kocasının yüzüne bakarak sustu. Onbirde kapı önünde buluştuk. ilmikleri saydım. Nermin bir arkadaşına telefon etti. açtığı manav dükkânıyla meşgul olduğunu. Pencereden dışarı. piyanoyu bıraktığıma çok pişmanım. İçeri girdik. "Annen ve Nermin'le kahvaltıya devam ettik. Ben de birisine ederim diye düşündüm. ama kimseyi canım çekmedi.. Nermin gazeteleri okudu. Annen Aziz'i çekiştirdi. Canım sıkıldı. Sahi. Biraz Ayşe'nin piyanosunu tıngırdattım. Ben odaya çıkıp etrafı biraz topladım. Yola koyulduk. Neyse. anlat!" "Nermin telefonda konuşurken aşağıya indim.

.." Başını önüne eğmiş. Refik: "Nereye gidelim?" diye sordu. Ama eğlenceli. İşte bu yağmur başladı. Sonra Ayşe'yi aldık. Perihan cevap vermedi. Perihan utangaç bir tavır takındı: "Gidelim!" Gene bir sessizlik oldu.. Kahvede fazla bir şey konuşulmadı. Refik: "Galiba pek gitmek istemiyor!" diye düşündü.. İbrahim Paşa'nın nasıl delirdiğini anlattı. Seyfi Paşa'ymış.. Refik de ona bakmaktan çekindi. Refik: "Akşama bir sinemaya gidelim mi?" diye sordu. Karakolun karşısından aşağıya indik. Paşanın torunlanndan biri de Amerika'ya gidip Hıristiyan olmuş. Hiçbir şey bulamadık. Birlikte pencereden dışarı bakıyorlardı." Perihan başını sallıyordu. mandra tarafındaki küçük masaya oturduk. Çocukluğunda caminin avlusunda. gidip baktık. Bir ara diner gibi olan yağmur yeniden hızlandı. bunun gibi şeyler. İşte böyle şeylerden konuşarak yürüdük. Daha çok sustum... Annenle konuştular.otururmuş. Sonra. Saat üçte Beyoğlu'na çıktık. Lebon'da Leylâ ile oturduk." "Yok! Dinliyorum!" "Zaten anlatılacak bir şey de kalmadı.. patlıcan silkme yedik. Onlar çay içtiler. "lpek'te bir şey vardı. Kahvede her zaman oturduğumuz yere. Çok gülünç şeyler olmuş. kendini düşünmekten de kor­ kuyordu.. Leblebi aldık. derenin oraya baktık. Öğle yemeğinde köfte. Teşvikiye'de. Akşama da patlıcan var. Sonra: "Gazeteler aşağıda mı?" diye sordu. ama yerinden kıpırdamadı. omuzlarını silkti. Bir sessizlik başladı. Yemekten sonra Leylâ telefon etti.. Yemekten sonra biraz uyudum. Konağın önünden geçiyorduk. Bilmiyordum. Koltuğuna yaslanıp yağmurda titreyen ağaçları seyretti. Aşağıya. Nermin de anlattı bazı şeyler. aşağıdaki bir bahçede oynarlarmış. Bir şey düşünecek gibi değildi. gözlerini.. Annen merak etti. caminin aşağısında bir inşaata başlamışlar. bu bahçenin eski sahibi kimmiş. gidip gazetelere bakayım!" dedi. Kendini uyuşuk buluyor. konuşurken açtığı bir çekmeceye dikmişti. Ama sen dinlemiyorsun.. Biraz konuştular. Annen elini öptü. Annenle dükkânlara baktık. Hafif bir tedirginlik duyuyor. Refik: "Bari. uşağıyla yürüyen ihtiyar bir adam gördük. Ben gazoz istedim. hareket 150 . Dönüşte annen.

etmek de pek içinden gelmiyordu. Gazetelere bakmak için aşağıya indi." "O kadar da soğuk değil.. Osman'a bir şey anlatıyordu. ayakkabılarını çıkardı.. Kendini. birinde sohbet edilmiş. Sonra konaktan çıkmış. az sonra sıkıntıdan kurtulacağını anladı. Perihan'ın anlattıklarından da fazla etkilenmemişti. Kar yağar artık. Paltosunu. çok üşüdüm. Elbiselerini değiştiriyor. artık alışkın olan Nazlı'nm seçebileceği başka sesler ve kelimeler de döküldü. Zeynep Hanım Konağı'ndaydı. hiç olmazsa aşağı kata inip ge­ vezeliğe katılabilirdi. bir lahana alayım dedim. evliliklerini." Nazlı: "Üşümedim!" dedi. bu da çok korkunç gelmiyordu. ağabey tavırları takınmaktan hoşlanan erkek öğrencilerle Be­ yazıt'taki havuza kadar yürümüş.-Sonra. gitmesek de bir!" diyecek bir ilgisizlik içindeydi. "Bir erkek gibiyim!" diye düşündü. birinde de çeviri yapılmıştı. tramvayda 151 10 . canım!" dedi Nazlı. az daha o ince yağmurluğu giyecektin!" Nazlı cevap vermedi. yatıştırıyorum!" "Sabah da. Onlara kulak verince. Perihan'ı. okuldan gelen Nazlıyı karşısında görünce kelimelerle anlatılamayacak bir mutluluk sesi çıkardı. "Sabah Taksim'e çıkayım. Edebiyat Fakültesi Vezneciler'de. "Sinemaya gitsek de bir. DOĞUDAN MEKTUP Cemile Hala kapıyı açıp da. Sonra. Üniversiteden dönen yeğenini her akşam bu şıngırtıyla karşı­ lıyordu. İnsanı küçük can sıkıntılarından kurtaracak bir şey bu evin içinde kolaylıkla bulunuyordu. İki ders boş geçmiş. Terliklerini almak için dolabı açtı. tramvaya binmiş. yeğenleriyle oyun oynayabilir. "Geldin mi? Geldin mi kızım? Üşüdün diye öyle korktum ki. "Onu avutuyor. Kendini düşünmekten çekiniyor. ba­ basını gördü. okulda geçen yanm günü gözden geçiriyordu. hadi hadi hayatını düşünecek kadar hüzünleneceği tutsa annesiyle şakalaşabilir.

baharda müsamerelerin verildiği. Mektubu okurken halasının kendisini seyretmesini istemiyordu. kimse de farketmemiş. "Okudum!" "Yaa! Görüyor musun?" Cemile Hanım hayret etmiş gibi başını sağa sola sallıyordu. Nazlı gazeteyi açarak okudu: "Manisa'da kültür faaliyetleri. Bu sonuncusunu söylerken Cemile Hanım'ın sesi ve yüzü renklendi. Yazık. Sonra sesinin perdesine dikkat ederek: "Mektup nerede?" diye sordu. ama bu kimseyi heyecanlandırmadı. yıllar oluyor bir gide­ medim!" "İsterseniz gidersiniz halacığım.." "Okudun mu?" dedi hala. Gazetelerin birinde babasından sözediliyormuş. Nazlı'ya sürekli mektup yazıyordu.. Nazlı. Peşinden Cemile Hala da geldi. hayvancağız orada saatlerce hapis kalmıştı. Ömer nisan başından beri. salona geçti. Neşe kaçmıştı." dedi Nazlı. halasının da kendisi gibi mektubu dü­ şündüğünü aklından geçirdi. demek ki yedi aydır. Kütüphaneyi Manisa saylavı Muhtar Laçin açmıştır.. Belki de haber konusunda konuştuktan gibi Ömer'in mektubundan da konuşulabileceğini düşünüyordu.da sallana sallana düşünmüştü. Cemile Hala kedinin yaramazlıklarından sözetmeye kalkıştı." "Ben gider bakarım!" dedi Nazlı. Dur. "Manisa Postası gelince artık resimleri de görürüz!" dedi Nazlı. Ömer'den gene bir mektup varmış. ama kalkmadı. Gazete haberi konusunda küçük bir sohbet açılsın istiyordu galiba. Temizlenip giyindikten sonra. Sanki bir tatsızlık olmuştu da neşeye dönmek için birisinin özür dilemesini bekliyorlardı. Manisa Halkevi'nin çevresi bir kültür mıntıkası haline gelmiş bulunmaktadır. Geçen yıl tiyatroların oynandığı. getireyim. Yazın sonlarına doğru bir kere sonbaharda 152 . Getirdiği çayı içerlerken hala günün olaylarını özetledi. " Odana koyduydum. Gazeteleri karıştırarak çayını içti. dur. "O meydan da iyice şenlendi.. Kedi ayakkabı dolabının içine girmiş. toplantıların yapıldığı sinema binasının yanında kütüphane açılmıştır.

Yazıp yazıp kâğıdı i 5. Arada bir konukluğa gittiği. Edebiyattan ve hayattan biraz olsun haberli olduğu için taşra gecesinde Avrupa'dan dönmüş bir yalnız mühendisin içkiyle avunacağını kestirebiliyordu. yeni bir şeye rastlayamadığı için böyle yapıyordu. Şimdi okuyacaklarına herhalde çok şaşacaksın. çevresindeki kalabalık kaybolduğu. İstanbul'dan ayrılırken sözünü ettiği dükkânların ve arsaların satılmasında yardımcı olması için. ama bütün kışı tünelde çalışmakla geçireceğini. insanları. ama böyle yaparsa çok çirkin ya da korkunç şeylerin ortaya çıkacağını bildiği için hazırlık yapıyordu. yakında bir şantiyede çalışan bir Alman mühendisten de sözediyordu. İçinde küçük bir tek kâğıt olmalıydı. Aklından geçenlerden endişelenerek ürperdi. her şey hazır paraya dönüştürülmüştü. Mektubu bir kalemin kenarıyla açıp okudu: 30 Ekim 1936 Sevgili Nazlı. hiç vakti olmadığı için gelemeyeceğini başka bir mektupla bildirmişti. çalıştığı yeri. daha çok. ama kendinden sözediş biçiminde Nazlı'yı telâşlandıran birşeyler vardı. hem de biraz utanmıştı. Geçen mektubumun cevabını almadan hemen bunu yazıyorum. Belki kış aylarında yalnızca tünellerde çalışıldığı. Ona içkiye başlamamasını da öğütlemişti. gördüklerini alaycı bir dille anlatmıştı. Ömer son mektuplarında daha çok kendinden sözediyordu. Mektup son zamanda aldıklarından hafifti.İstanbul'a geleceğini yazmış. Bakırköy'deki eniştesinin de yardımıyla bütün mülkü satılmış. ilk mektuplarında. Masanın üzerinden mektubu aldı. Ayrıca. Yatağın kenarına oturdu.3 . yaşadığı. Nazlı bu hazırlıktan korktuğu için son mektuplarında ona dikkatli cevaplar vermişti. Bunu yazabildiği için sonraları hem kendiyle övünmüş. Yazın ortasında Ankara'ya yazdığı mektuplardan birinde daha önceden de sözünü ettiği bir fatih olma konusundaki düşün­ celerini açıklamıştı. Cemile Hala hayretini ve korkusunu gizlememiş. Kendini yalnız bulduğunu. Alman mühendisle dostluğun doyurucu olmadığını yazıyordu. Cemile Hanım'a ayrı bir mektup yazmıştı. Nazlı çayını içtikten sonra odasına gitti. Sanki içini dökmek istiyor.

çünkü yollamak için bin kere kendi kendime yemin ettim. ama çabuk yaz lütfen. Bunun ne kadar sıkıcı ve kötü bir şey olduğunu düşünebilirsin! Ama gene işte kendimi sana acındırmaya çalı­ şıyorum. girgin." Ama bunlar çok sıradan. "Akıllı. yastığa yaslandı. "Herhalde evleneceğim onunla!" diye mırıldandı. Çok kötü. Odada gaz lambası yanıyor. Beklediği gibi korkuya kapılmamıştı. İkinci okuyuşunda. Yalnız bir kere Ankara'ya Ömer'in yazdığı bir mektubu aşağı kattan. yollayacağım. rica ederim. "Şimdi ne yapacağım?" diye düşündü. Omer Mektubu bir kere daha okudu.. Yan odada birisi horulduyor! Neyse. zarfı kızma uzatırken yüzüne bir gölge düşmüştü. seninle evlenmeye karar verdim. Nasıl? Bence iyi olur bu! Bana. Her neyse! İçinden nasıl geliyorsa öyle yap. mektubu yazarken Ömer'in nasıl olduğunu gözünün önünde canlan­ dırmaya çalıştı. Bütün bu niteliklere sahip biri kendini beğendiği için gururlandı. Sonra birden: "Babam ne der?" diye düşündü. iyi düşünmesini öğütleyeceğini aklından geçirdi. taşındım." diye sayıp dökmeye başladı. Bunları teker teker düşündükçelıeyecanlandı. Ama ne yapayım. Halana saygılarımı söylemeyi de her zamanki gibi unutma. yazıp yazıp atmanın saçma olduğunu kimbilir kaç kere tekrarladım. endişelendi. hırslı. "Hemen bu işin olacağını anladım. kendine yakıştıramadı. Bu düşünceden de korkmayınca. sana yazacağım şuydu. Sonra. Neden hemen bu işin olacağını araştırmaya başladı. kapının altından o yukarı çıkarmış. Babası Ömer hakkında hiçbir söz söylememişti. çünkü onu beğeniyordum!" diye düşündü. keyifliyim. Düşündüm.yırtmaktan bıktım. ama ağırdan alma işi. bekleyeceğim. Annesi görücü usulüyle evlenmek zorunda 154 . Gövdesini arkaya verdi. Senin cevabını alana kadar artık sana yazmayacağım. benim büyük tasarılarımla çelişmez gibi geliyor! Cevabını bana yaz. "Taa kurban bayramında bize geldiği gün onu beğendiğimi anlamıştım. çok kulla­ nılmış düşüncelerdi. Soba homurdanıyor. Acele etme.. Biraz da şarap içtim şimdi. yakışıklı. Ya annem sağ olsaydı ne derdi? Annesinin kendisine gülümseyeceğini. berbat bir mektup oldu. Artık nasıl olursa olsun bunu yollayacağım.

ama kelimenin çirkin ve hışırtıyı hatırlatan sesinden herkes çekinirdi. "Okula da gitmem artık!" diye düşündü. Bu utanç verici kelimeydi. bir yabancı söyleyivcrirse işitilmemiş gibi yapılırdı. Bacaklarını karnına doğru çekerek bir tesbihböceği gibi yalakta büzüldü. Dolabı açıp aynaya bakmak geldi içinden. "Aşk" diye mırıldandı. aile içinde söylenmezdi. akıllı olsun! O öyle. inkılâpçıları över. isteyerek evlendi o." derlerdi. "Bilerek.. Okuldaki arkadaşlarının ne diyeceğini düşündü. "Avrupa'da okumuş genç bir inşaat mühendisi. Ailede herkes birbirini çok severdi. yakışıklı bir mühendis. "Herkes mutlu olsun.. Refik boş boş baktı: "Niye?" Muhittin: "Doğru.. Onun bana böyle bir hayat yaşatacağına inanı­ yorum. Babası da böyle durumlarda fırsatı kaçırmaz.. Onların hepsinin boş kafalı olduğuna bir kere daha karar verdi. Gün geçtikçe hımbıllaşan mutlu 155 11 . Manisa Postası'nın bu düğüne çok yer vereceğini düşündü. "Bütün o boş geçen derslerden. Birden bütün bu utanç verici şeyleri unutarak kelimeyi tekrarladı ve şaşırdı. Sonra gözünün önünde düğün canlandı." Bu düşündüklerinden utandı. Peki. bunu ona anlatamam!" diye düşündü. BEŞİKTAŞ'TA TATİL Muhittin: "Ömer'in evlenmesi de matrak olacak haj" dedi. "Neler düşünüyorum?" diye söylendi. "Ömer'den nasıl sözederler?" diye mırıldandı. kendini sağlıklı ve neşeli buldu. birisi. sonra Manisa Valiliği sırasında yaptıklarını anlatırdı. gülsün. "Hoş bir çocukmuş. herkes iyi olsun.kalmadığı için onun talihli olduğunu da söylerdi. "Ne kadar kolay!" diye düşündü. ben neden hoşlanıyorum?" diye mırıldandı. oradaki o bayağı havadan hoşlanmıyorum. Bu ses Nazlı'nın aklına odalarda tek başına okunan romanları. Bunu neden istediğini anlayamadan dolabı açtı. Bari hemen yazayım da içkiye alışmasın!" Yataktan kalktı. bazı filmlerin çabuk bitmesini istediği öpüşme sahnelerini ve herkesin küçümsediği bazı kadınları getiriyordu.

Sözün tatsız yerlere varmasından korku­ yordu galiba... Ama şu mühendislik okulundaki yılları düşünün­ ce. gelip geçenler seyredilecek. "Öyle aklıma geliverdi!" "Yok. Perihan'ın yanında da böyle şeylerden sözetmekten hiç hoşlanmazdı. Daha çok aile ve günlük hayat çekiyordu seni. Hemen yanlanndaki masada kabak kafalı bir adam gazete okuyordu." 156 ." dedi Muhittin. ona anlatamam bunu!" diye düşündü. Sonra aceleyle: "Boş ver.. Yukarıda pırıl pırıl bir gök ve güneş de vardı. Şimdi düşünüyorum da." Hem denize bakıyorlar. Hava güneşli olduğu için kahveci dışarıya masa çıkarmıştı. "Sen de evlen. "Belki. "Bilmem ki. "Yok. hem de konuşuyorlardı. Perihan Üsküdar'dan gelen kayıklara. bizimle arkadaşlığın sadece. Kahvede orta halli birkaç aile daha vardı. "Anlıyorum seni. "Üstelik o tam evlenecek." dedi Refik. ka­ yıklardan inen yolculara bakıyordu. Denize bakıp gevezelik edilecek. sen birşeyler söylemek istiyorsun." "Sahi mi?" Muhittin yolcularını boşaltan bir sandala bakarak. bu evlilik denen şey bana tuhaf geliyor!" Refik suratını astı... 1937'nin ilk pazarıydı. yok. kendini tutamadı. bitsin bu iş. Bunun kötü ve gereksiz bir şey olduğunu hissetti. iskelenin yanında bir kahvede çay içiyorlardı. hayata karış. —"Zaten sen Ömer'le benim gibi değildin. "Ne bileyim. "Ben bu işi kolay bitirmeyeceğim!" "Şiir kitabın ne durumda?" "Tamam..bir kocaya bunu nasıl anlatabilirim?" Gözünün ucuyla yanında oturan Perihan'a baktı. ama her şeyi biraz büyütmüyor musun?" dedi Refik. bir ailenin içinde kaybolacak biriydi. Bunu niye hiç düşün­ memiştim?" Birden Refik'in canını biraz sıkmak istedi. artık basılıyor. yok. çekirdek yenecek bir pazardı. "Niye matrak olacak sahi?" Beşiktaş'ta. boş ver!" dedi." Birden utanarak sustu." "Evet?" "O zaman bana hiç evlenmeyecekmişiz gibi gelirdi.

Muhittin. "Annem bu tombala için hediyeler almış. Kusurum şimdi evde oturup çalışmak yerine. taşkınlık etmeden. Yılbaşı eğlencesini çok seviyor." Hem merak ediyor. Muhittin bu "yürüyüşe çıkmak" gibi aile ve kurulu bir günlük düzen kokan sözlerden de hoşlanmıyordu. Gene kelimelerle öfkesi arasındaki uzaklığa sinirlenmiş. mendil. "Tarak. Gene şüpheye düşünce.. Dönüp denize. Sandallardan inen yolcular acele etmiyor. Ayna yanında mı?" "Sahi. "Biz de Perihan'la bir yürüyüşe çıkalım diyorduk!" demişti Refik. Kimsenin. birşeyler yapmak lâzım!" diye düşündü. hafif hafif zamanı akıtarak ölümü bekliyorlardı."Gene oyalamasın seni ö herif?" "Yok. "Evde aile arasında eğlendik!" dedi Refik. belki anahtar. artık çizmeden yırtmaya başlayınca annesinin endişeli bakışları arasında evden çıkmış. 157 . Refik'e telefon etmişti. "Ben yalnızca iyi bir şair olmak istiyorum. tembellik etmektir. Muhittin. Babam da şakalar yaptı. Pırıl pırıl kış güneşi de onları ağır ağır yıkıyordu. "Sabırla oturup şiir yazmalıydım!" diye düşünerek gene kendine öfkelendi. "Bilmiyorum. hiçbir şeyin acelesi yoktu. cüzdan. bilmiyorum!" diye mırıldandı. Refik ona dönüp gü­ lümsedi. Perihan esnedi. hem de içinden böyle şeylerle alay etmek geliyordu. Ama sonra Ömer'in o hırslı halinde çirkin birşeyler olduğuna karar verdi." Pazar sabahı şiir yazmıştı. Sonra birlikte dönüp denize baktılar. Bütün doğa da. "Perihan küçük bir ayna kazandı!" Gülüyordu. yılbaşında ne yaptınız?" Muhittin bunu laf olsun diye sormuştu. Muhittin de onları iskelede beklemişti. çizmiş. insanlar da tadını çıkararak yaşıyorlar. "Ömer haklı. tombala oynadık!" Refik Perihan'a baktı. "Ne yaptınız bakalım?" "Yemek yedik. Beşiktaş'a yürüyerek gelmişler. bacaklarını iki yana açıp küçük adımlar atarak tabanlarının altındaki toprağı hissediyorlardı. son anda ağzını örttü. iskeleye baktılar. "Acaba çantasında ne var?" diye düşündü. yazmış yazmış. yok!" Gene sustular. çantamdaydı!" Perihan neşeyle çantasını açtı. "Ee. burada. kendilerine verilen şeyin değerini öyle fazla düşünmeden..

bize benzemezsin!" Perihan: "Şu adamın şapkasına bakın!" Üçü birlikte dönüp baktılar." "Çekirdek alalım mı?" Çekirdekçiye el ettiler. "Güzel kadın!" diye düşündü. sonra biraz utanırdı. ya da karım güzel olsaydı şiir yazamazdım. tutkusuz. "Sen ilginç şeyler düşünürsün. huzurlu ruhlardan. dengeli insanlardan hoşlanmıyorum!" diye düşündü. Refik gibi pazar günleri yürüyüşe çıkar. Çekirdek veriyor. Bakışları: "Ah. Şair bile olamaz­ dım!" "Neler düşünüyorsun?" dedi Refik. "Ben yakışıklı olsaydım. Sabahlara kadar bizimle poker oynar. "Oradaki o ışıl ışıl parlak havadan. Güzel bir kadın insanı öldürür!" Eğlenceli ve yeni bir düşünce bulmuştu. gürültülü. Muhittin ilginç bir şey görmedi. "Oysa Refik eskiden böyle biri miydi? Böyleydi tabii. "Refik de onlardan biri. Oysa Refik eskiden. Ne diye geldim buraya?" Aynayı aldı. Çerçevesi gümüştü. Omuzuna bir heybe asılı. yumuşak tenini görüyordu. Perihan'ın küçük burnunu. Gene. "Güzel kadın!" diye düşündü ve korktu. "Ha?" "Daldın! Neler düşünüyorsun?" "Kendimi düşünüyordum!" Refik başını sallayarak gülümsedi. Az önce de çirkin olduğu için sevinmişti. sakin. "Çirkinim!" diye düşündü.. Muhittin: "Ben onlar gibi saf olamam!" diye düşündü. "Ama iyi ki böyleyim! Yoksa çok kolay yetinirdim. Sekiz on saniye ona öyle baktı. Bir 158 . Yoksa değişti mi? Ben de onun gibi değişebilir miyim?" Beş altı yıl öncesinin Refik'ini hatırlamaya çalıştı. Orta yerinde bir ceylan resmi vardı. değil mi?" Perihan aynayı uzatmış gülümsüyordu. cıvılulı yemek masası canlandı. kambur ihtiyar geldi. döndü. kendini gördü. "Ne yapıyorum? Şaşırıyorum galiba biraz! Kendimi ona bakarken görmek istemezdim. "Ben günaha batmak istiyorum.. her türlü şakadan hoşlanırdı. sen şairsin!" diyordu. "Mühendis okulunun koridorlarında hep gülümser. Öteki tarafını çevirdi. salonlarda tombala oynardım!" Gözünün önünde Işıkçı ailesinin mutlu evi. Perihan'ın yüzünü yandan gördü.._ "Çok şirin bir şey. gençlere bakıp neşeleniyordu. Birden..

.. Muhittin okuldayken 'Ben beş yıl sonra kör olacağım' diye tutturmuştu. gözlerini kısıp boynunu ileri doğru uzatarak.. "Gözlerin ilerliyor mu?" "Hayır!" Refik Perihan'a döndü. Madrid bombardımanının. Muhittin çekirdekleri masanın üzerine koydu. Fener kazanır!" dedi. Muhittin uzaktan başlıkları okumaya başladı: "Hatay Suriye esaretine bırakılamaz. Kabak kafalı adam hâlâ aynı gazeteyi okuyordu.. onlara bakarak gülümsedi.kere kerhaneye gitmiş. ben okuyamıyorum!" dedi Refik. Başkaları tarafından nasıl görüldüğünü öğreniyor­ du.... Refik." "Aferin yahu. yakınlığın.. "Biliyor musun. sakin ve huzurlular. Bu ona bazı haklar sağlardı.. 'Sen şu benim çizimi bitiriver de. ben biraz dünyayı seyredeyim' derdi. çevresine bakındı. tatil havasının rahatlığıyla gülüştüler. Artvin'de kar birbuçuk metre. Perihan ilk defa bir kahkaha attı. Zaten daha çok Hıristiyan'a benzer.... Cumlıurreisi Atatürk dün akşam Perapalas'a. Muhittin'e çekirdek verdi. neşelenmişti. çünkü öleceklerini bilmiyorlar!" diye 159 .. Refik: "Acaba maç ne oldu?" dedi ve esnedi. Ama iyi yüreklidir de:. Muhittin alınmamış. Dostluğun. Gazetesinin okunduğunu kabak kafalı adam sonunda anladı. yeniden okumasına döndü. "Onlar böyle rahat." "Miyobum çok hızlı ilerliyordu da.. sonra pişmanlık buhranları geçirmişti." dedi Muhittin. Benim kaç yıllık arkadaşım.. Muhittin'i taklit etti. "O za­ manki soytarılıklarım şimdi neşeyle karşılanıyor! " diye düşündü. Şair Nazım Hikmet ve oniki ar­ kadaşı. Fenerbahçe ( B ) : 5 Güneş (B): 2." "Nasıl bakıyorsun yahu bana?" "Nasıl bakıyorum?" "Böyle!" Refik. Gözlerinin sağlığını kanıtlamak istedi. Perihan'ın gözlüklerinin kalın camlarına baktığını görünce: "Ama şimdi iyiyim!" dedi. Kabak kafalı adam gazetesini indirerek: "Fenet-kazanır. Kendisine öfkelendi.

şaka ediyorum. Beşiktaş çarşısında içki içen iki askeri okul öğrencisi vardı. ama biliyorum. Ama dişe dokunur bir şey de yazmıyor hani. nasıl böyle oldum?' Şiirlerinde ölüm ve ölüm korkusu çok yer tutuyordu. Suyunun suyu bir akraba." Perihan'a dönüp gülümsedi. Belki çekiniyordur benden.. o da başka türlü olacak. endişelenemez. peki. Bak sonu ne güzel oldu. peki." Ömer'i de düşündü. Şu bizim iki askeri örneğin!" Arada bir.. Kıza mektupla evlenme teklif ettiğini yeni öğrendim! Kim bu kız?" "Bir akrabası oluyor.. yok.. Babasının Manisa milletvekili olduğunu biliyor muydun?" "Vay canına!" diye bağırdı Muhittin. korkmaz. 'Ben öleceğimi Baudelaire'den öğrendim. öğrendikten sonra da böyle oldum işte! Ama boş düşüncelerle oyalanacağıma kalkıp eve gideyim!'" Refik: "Ömer sana ne yazıyor?" diye sordu. Kenarda köşede kalmış olanları.. "Yazık ama. Dostluklar da ölüyor. "Bizim Rastignac hedefi onikiden vurdu.düşündü. zengin bir mühendis rolüne girdi bile. "Hiç! Zaten evlilik kararından sonra mektupları azalttı. nefret edenleri seviyorum. ama sonra insan küçük farklar görüyordu. Bilmiyordum bunu ben!" "Sen de az değilsindir ha! Ama nedir ki bir milletvekili?" "Zafer veya hiç!" "Bugünlerde eniştesiyle teyzesi Ankara'ya gidecekler. İnsan ölümü düşünmeyince bunlar gibi rahat olabilir. gösterişli insanlardan hoşlanmıyorum. Gençler evlenmeye karar vermiş. Öteki Fransızlardan öğrendim. bu sana gülünç gelmiyor mu?" "Niye? Bizimkiler de Perihan'ı istemeye gitmişlerdi. Yıldız'daki okullarına dönmeden önce." "Yok. Yakışıklı. Söz kesecekler. ama tabii işin bir de resmi yanı var. ama bunu düşünmüyorlar. babalar birbirini tanımak ister. bir şey yapması gerektiğini düşünemez! Önünde duran çekir­ deklere bakıyordu. 'Ben. 160 . "Onun o alaycı halinden hoşlanırdım. Çok sevilen. her şeyi olağan karşılar. "Hem böyle bir şey niye gülünç olsun? Anneler. Görüşünce eğlenirler.." "Yahu.. ona artık bunu anlatamam!" diye düşündü Muhittin. Çekirdekler ilk bakışta birbirinin aynıydı.. "Tabii biliyorlar. Kimse ölümü düşünmüyor.. Yok canım....

Düşünceli. sen hiç sözetınezsin ondan!" dedi Re­ fik. İyi bir karar bu.. gidiverdi.Edebiyata meraklıydılar. gülüyor.. Ölümü korkusuyla çırpınarak. Ben iyi bir şair olamazsam kendimi otuzunda öldüreceğim. bir kalp krizi geçirdiydi." dedi Refik. Ciğerleri de pek sağlam değil galiba. Kötü kötü öksürüyor. Herkes ileri geri hareket eden vapura. Gövdesi kadar kafası da kötü. "Nesi var?" "Biliyorsun. "İyi işte.. Sonra kulakları gittikçe daha az işitiyor.. derken ciğerler başlıyor. Unuttuğu için sinirleniyor. "Ne diye hâlâ burada otururum? Kalkıp gideyim. Hepimiz öleceğiz. iskeleye yanaşıyordu. En kötüsü. Öfkeleniyor. hüzünlü bir surat takınıp sustu. yemek yiyor. Nefretimizi bileriz. sonra tak. Unutuyor. Yazıhanede bir şey yapamaz oldu. Muhittin: "Çok kötü. Sonra. Ortak yanlarımız var onlarla.. "Babama da böyle olmuştu." "Yaşlılık işte!" dedi Perihan. Belleğinde boşluklar belirdi. kalbine sinirleniyor.. Bugünlerde daha da kötü oldu. ölüme ben kafa tutarım.. denize bakıyordu. Osman da mecbur kaldı. Misafirliğe gidiyor. onun karar hakkını kısıtladı. Hiç olmazsa o askerlerle gevezelik ederiz." "Sağlığı iyi mi?" "İyi. nefes alıyor. Sana bunları anlatıyorum. kişisel masraflarını da Osman denetlemeye başladı. Muhittin onları biraz etkilediğini düşünürdü. işleri artık yö­ netemez oldu... yahu. uyuyor. çünkü çok üzülüyorum! Sen de annene dikkat et. takma dişlerim ağzımdan düş­ mesin diye kıvranarak yaşayacağıma. Muhittin ilk bakışta adını ve numarasını almıştı: 47.. ama ben hâlâ burada oturuyorum!" 161 ." "Bir zamanlar böbreklerinden şikâyeti vardı galiba!" "Sen de neler hatırlarsın!" "Babam kötü de benim. Halas! "Annen nasıl. misafirleri geliyor. Coştum! Şiir vakti geldi. "Ben de sonunda böyle olacağım!" diye düşündü." Karaköy tarafından bir vapur gelmiş. Evde oturuyor. çok kötü!" diye mırıldandı. Saksılarda çiçek yetiştiriyor.

Olsa olsa üstünde çocukluk vardı." Cevdet Bey de iki saattir aynı şeyleri söylüyordu. Kim söyledi sana bu dedikoduları?" i 62 12 . birdenbire Sirkeci'deki yazıhaneye gelmiş. Cevdet Bey'in anlayamadığı gurur ve patavatsızlık eklenmişti. İki saattir de aynı şeyi söylüyordu. Bizim kadınlar ve çocuklarla birlikte elimiz kolumuz bağlanır. Cevdet Bey'den para istemişti. Üstelik savaş geliyor. Taa otuziki yıl önce.. piyasa durgunluktan yeni kurtuldu. Sonra biliyorsun. hem de en parlak yerlere gelmek üzereyken askerlikten ayrılınır mı? Ordudan başka yerde ne yapacaksın?" "Ticaret! Ticaret diyorum ya amcacığım!" dedi Ziya. Üstelik. AMCA VE ASKER YEĞEN "Oğlum. "Ama piyasada da durgunluk var." "O zaman bize bir şey düşmez. askerliği bırakacağını. ticarete atılacağını söylemiş. hiç anlamıyorum seni!" dedi Cevdet Bey. iki saat önce. Yıllardır yüzünü görmediği yeğeninin bu beklenmedik hareketini Cevdet Bey anlamaya çalışıyordu. amcacığım!" Genç bir hali de yoktu oysa. Dönüp baktılar. Şeker getirmişsiniz galiba!" "Saygısızlık ediyorsun! Saygısızlık etmene izin veremem." "Ben kendimi daha genç görüyorum. babası öldüğü günlerde yüzünde görülen çocuksu ürkeklik hâlâ görülüyordu. "Ama ticaret için deney gerek. bekleriz. buna bir de." "Ama siz son savaşta beklememişsiniz. Savaş yılları askerlerin yıllarıdır. Sen daha iyi bilirsin."Aaa çocuğa bakın!" dedi Perihan. Geçen kurban bayramında attığı bir kartla kendini hatırlatan yeğen Ziya. "Durup dururken. değil mi? Bir asker için bu kendini göstermenin tam sırasıdır.." "Ya tüccarların?.. "Ama niye? Bu yaştan sonra. belki savaş çıkacak.

Türkiye'de nasıl olsa her zaman bir şeyin sıkıntısı var..." dedi Cevdet Bey."Dedikodu değil ki. ne tüccarlığı yapmak istiyorsun. Birden Ziya döndü: "İçmeyin artık amcacığım. Sevimsiz ve küstahtı. satamam da.. açık konuş! Herkes neyi biliyor? Şeker ticareti yaptığımı ve bunun savaş yıllarına rastlamasını mı biliyor herkes? Bunu kimseden saklamıyorum ki!" "Herkes şekeri çok yüksek fiyatla sattığınızı biliyor. "Burada karşımda en bayağı küstahlığı yapıyor. Amcasından yardım bekleyen bir yeğen gibi değildi. Osman söyledi. Almanya'dan demir getiririm.. Ama dur da gerçeği öğren. bakayım sen?" "Onu daha düşünmedim. düşmanlarımın aleyhimde yaptığı dedikoduya kapılmana üzüldüm. iyi gelmediğini siz de biliyorsunuz!" Cevdet Bey kendini suçlu hissederek elini paketten çekti. yeğeninin de kendisiyle alay ettiğini anladı. köprüye yanaşan bir gemiyi seyrediyordu. Ben malımı piyasadaki fiyatla elden çıkardım. ne yapayım?" diye mırıl­ dandı. Bu dedikoduyu vagon ticareti yapanların çıkardığını bilmiyorsun tabii. Sen yalnız saygısızlık etmeyi biliyorsun!" Ziya cevap vermedi. "Peki. olmazsa araba. "Neyse bu beni ilgilendirmez!" "Dur bakalım. Bir el hareketi yaptı. Bir tüccar başka ne yapabilir? Ama senin aklın böyle şeylere ermez. dur bakalım. Ben yüksek fiyatla hiçbir şey satmadım. "İşim bilmiş benim!" diye düşündü.. Herkes biliyor!" "Rica ederim. Ziya gülerek: "Aaaa sahi unutmuştum bunu!" dedi. Para olduktan sonra alınıp satacak şey her zaman bulunur!" "Demek tüccarlık hakkındaki düşüncen bu!" "Tabii. Merak etmeyin siz!" Cevdet Bey sert sert: "Merak etmek benim hakkım!" dedi." dedi Ziya. 163 . en bayağı dedikoduları sıralıyor. "Şeker olmazsa kumaş. "Yeğenim olarak.. olmazsa bir yerden şeker getiririm!" Gülüyordu. pakete bir daha uzandı. ben ise ona laf yetiştirmeye çalışıyorum. "Nasıl unutursun? Baban seni bana emanet etmişti!" Cevdet Bey birden yanlış bir şey söylediğini.. Cevdet Bey öğle sigarasını içmesine rağmen." Yüreğinin atışlarını dinleyerek: "Ne yapayım.. Alçak damların üstünden görünen Galata Köprüsü'nü.

. Zaten babamın vasiyetine ve sizin iyiniyetinize güvenerek buraya geldim ! " "Yaa! Gördün mü? Benden başka bir desteğin oldu mu ha­ yatta?" Biraz öfkelenmiş. ne kadar kolay söylüyorsun bunu! Para kolay mı kazanılıyor sanıyorsun?" Birden Ziya ayağa kalktı: "Bilmiyorum ben para nasıl kazanılır.. O korkulu günleri."Evet." "Rahmetli baban senin bu küstahlıkları yaptığını görseydi çok üzülürdü. Oğlu böyle mi olacaktı? O bir idealist idi! Parayı düşünmezdi. yazık!. biliyorum. "Burası nasıl ağrıyor. benim tek desteğim olduğunuzu biliyorum ve bundan cesaret alarak para istiyorum sizden. Sakarya'da da yaralandın ya! Bir gazisin de. "Bana para lâzım!" "Oğlum. beni arabayla Zeynep Hanım'dan alıp pansiyona götürdüğünüz günü hatırlıyorum. "Ama hakkımı istiyorum! Hakkımı almasını bilirim!" "Ne hakkı? Neyin hakkıymış bu?" "Neyin-hakkı olduğunu da bilmiyorum. amcan ne halde. nerdeydi. Demin ettiğin sözler bir gaziye yakışır mı? Emekliliğini bekle!" Ziya umutsuz bir tavırla: "O kadar bekleyemem!" dedi." Elini yüreğinin üstüne bastırdı. bir bilsen! Amcana saygısızlık etmek sana hiçbir şey kazandırmaz!" "Evet. Yazık. ne biçim söz o? Üstelik madalyan var senin! O üni­ formanın hakkını vermek için yıllarca dövüştün. bunu düşünmemiştim! Neyse ben de sizin gibi dü­ şünüyorum. biraz da duygulanmıştı Cevdet Bey. "Hiç kimsem olmadı benim!" "O zaman amcanın kıymetini bil! Bak. Yani borç demek istiyorum. nereden bileyim. babam beni size bırakmıştı. Kemikleri sızlıyordur!" "İşte ben de onun bu hakkını almaya geldim!" "Niye? Bütün bunlar niye? Niye şimdi?" 164 .. "Niye emekliliğini beklemiyorsun?" "Bu üniformayı taşımaktan bıktım!" "Aaa. Kazandıktan sonra geri verilmek üzere borç!" Cevdet Bey aklına yeni gelen bir düşünceyle heyecanlandı. Rahmetli babamın ölümü yüzünden sizin kazandığınız şe­ yin. Sonra şeyde. Hayır. askerlikten başka bir şey yapamadım ki!" diye bağırdı.

İstanbul'a yerleşmeye karar verdim. "Yazık. Kırkiki yaşındayım. Hem bitkin. etmedim mi?" "Etmediniz! Başınızdan savmak için verdiğiniz üç-beş kuruş hariç tabii. utandı. Uzun bir sessizlik oldu. Artık zekâsına eskisi gibi güvenemiyordu. Oniki yıl sonra emekli olacağım.. karımla ilgilendiğinizi hiç sanmıyorum!" dedi.. hem de suçlu hissediyordu kendini! Pek bir şey düşünecek durumda değildi. kelimeleri unutuyorum!" diye düşündü. "İsimleri. "llgilenseydiniz ben cephedeyken ona biraz yardım ederdi­ niz. yoksa 165 ." Cevdet Bey o üç-beş kuruşun hesabını yapacaktı.. "Niye? Niye oğlum? Üstelik o kadın da hastaydı galiba. Ziya. Bu işin nereye varacağını merak ediyordu. Bir yandan öksürüyor. Yaşamak istediğimi anladım. çünkü çok düşündüm. Sonra öksürmeye başladı. Cevdet Bey söze başlamaktan çekiniyor. yeğeninin de aynı duyguya kapılmış olduğunu düşünüyordu." "Etmedim mi? Allah var.. Şimdi. Çok fena öksürüyorum!" Öksürüğünü bastırmaya çalışıyor. Cevdet Bey endişelendi." diye mırıldandı. Cevdet Bey'in oturduğu büyük yazı masasının kenarına ellerini dayayarak başını ileri doğru uzattı. "Ailemle.. "Ondan da ayrılacağım. "Şimdi söyleyin." dedi Ziya ve yeniden koltuğa otur­ du... Bir süre sonra Ziya ayağa kalktı.. Gene yanlış bir şey söylediğini düşündü. ama yüzünün de kıp­ kırmızı olduğunu anladı. Yazık. yeğeninin mahsustan öksürdüğünü sa­ nacağını düşünerek utanıyordu. Bir süre kıvrandıktan sonra bu küçük öksürük buhranından kurtuldu. Tatillerde arada bir gelir. Sonra emekli maaşımla bir kira evinin balkonlarında çiçek yetiştireceğim. gücü yetmedi. amca: Bana para verecek misiniz."Şimdi. kannın Ankara'daki evinde oturuyordun!" Cevdet Bey. bir yandan. Askeri okuldayken parasını verdim." "Hasta!" "Hasta karını bırakıyor musun?" dedi Cevdet Bey." "Ama şeyin. "Çocukluğunda ona ben baktım. "Ne hakkı? Nereden çıkarıyor bunları?" diye düşünüyordu. yanımızda kalırdı.

oyalayacak mısınız? Çocukluğumda yeteri kadar yardım et­ mediniz bana. J66 . Şunu da unutma ki. Hem sonra ben de bir şey verecek durumda değilim ar­ tık!" Ziya ayağa kalkarak: "Gene oyalamayın beni. diyeceğim galiba!" diye düşündü. rahmetli baban eğlenceye biraz fazla düşkündü. Cevdet Bey nefes nefese birden soruverdi: "Bütün bunlar neden? Başka bir kadına mı tutuldun?" Ziya şaşkın bir tavırla: "Evet." Cevdet Bey kelimeleri heceleyerek yavaşça söyledi: "Ben sana karşı her zaman görevimi yaptığımı düşünmüşümdür. Utanmıştı galiba." "Babanın ne katkısı olabilir ki?" "Babam ve babam gibiler olmasaydı ne Meşrutiyet olurdu. Cevdet Bey de şaşkınlaştı. ne Cumhuriyet!" "Neler diyorsun sen? Bu saçmalıkları kim soktu aklına? Yoksa babanın Meşrutiyet'ten üç yıl önce öldüğünü unuttun mu? Aklını başına lopla! Sonra çok rica ediyorum. ahlak kurallarına. merak ediyorum doğrusu. Sonra kereste dükkânından buraya gelinceye kadar ben neler yaptım. Erken ölümüne de içki sebep olmuştur. Şimdi borçlusunuz. "Sonunda ona istediği parayı versinler. as­ kerlikten. Başınızdan kolay atacağınızı sanmayın!" diye bağırdı." dedi. Kendime düşeni fazlasıyla yaptım!" "Yaptınız. Ziya oturdu. Cevdet Bey: "Bağırma! Bağırma rica ederim!" dedi. Bek­ lenmedik bir şeydi bu. Ziya: "Şimdi bana para verecek misiniz?" diye sordu. eski şeyleri de karıştırma. Ben babana hep yardım ettim. Hiçbir borç hissetmiyorum. Cevdet Bey gene rahatsız oldu: "Ne kadar istediğini bilmi­ yorum. Deminki suçlu hali kalmamıştı. öyle mi? Babam olmasaydı şu işi nasıl kurardınız. Karısından." Hızlı konuşmak yorucuydu. Bir durgunluk oldu. biliyor musun? Susuyorsun değil mi? Çünkü aklına bir şey koymuşsun ve bunun için her türlü saygısızlığı yapmaya hazırsın. eski alışkanlıklara artık pek kulak aşılmadığını düşünüyordu. Ama yaşlılara özgü bir hüzün ve kinle düşündüğünü de açık seçik görüyordu. yaşadığı hayattan bıkıp amcasından para sızdırmaya kalkan şu gence bakıyor.

"Nasıl düşüneyim. "Demek. hatta belli belirsiz bir tiksinti duyuyordu. Yeğeninin ağzı içki ko­ kuyordu. Ayda bir Kuleli'den Nişantaşı'na geleceğim tutsa yüzünüzü buruşturarak cebime üç-beş kuruş koyardınız. ama bunu ya­ pamıyor. "Cesaretlenmek için içki içmiş!" diye düşündü. peki? Ayak parmaklarım Sarıkamış'ta donarken siz burada şeker ticareti yapıyordunuz. Ben Sakarya'da az daha ölüyordum. "Rahmetli babam olsa. Sofranın bir ucuna konan tabağa bir yanaşma gibi iliştiğimi düşünürdüm. "Şimdi karşıma şu kadın çıktı. Ailesini. Bulduğunuz o paşa kızının yanında ben pek uygunsuz kalı­ yordum. her şey bir kadına para yedirmek için! Beni gözüne kestirmiş!" Ona acıması gerektiğini düşünüyor." Cevdet Bey ölü gibi mırıldandı: "Seni hiçbir zaman evlâtlarımdan ayrı düşünmedim!" "Yalan! Beni niye onlar gibi Galatasaray'a yollamadınız peki o zaman? Ben de pekâlâ o kibar beyzadelerin okuluna gidebi­ lirdim! Askeri okula sepetlediniz beni!" "Askerlik hakkında böyle düşündüğünü bilmiyordum!" dedi Cevdet Bey. Allahına dua et!" derdi diye mırıldandı. Benden kurtulmak istiyordunuz. değil mi? Askeri okula sepetleyiverdiniz beni! Durun. Siz şirketinizi büyütüyordunuz!" Ağlamaklı suratını Cevdet Bey'e yaklaştırdı. Sonra yemin ettim de adımımı atmadım. Bu benim son kısmetim amca. çocuğunu yüzüstü bırakacağını hiç utanmadan söyleyen birisi vardı karşısında. ama sen istiyordun!" "Bu da tabii işinize geldi. otur yerine." Cevdet Bey telâşlandığını farketti. anlıyor musunuz? Bir daha da gelmez başıma böyle şey."Hep benden kurtulmanın yollarını aradınız! Askeri okula da zaten onun için yolladınız!" "Asker olmayı. durun da bir kerecik olsun sözümü bitireyim. "Ama ben ona bir şey söyleyecek durumda da değilim!" Ziya gene bağırdı: "Bana bir şey vermezseniz sizin peşinizi bırakmam!" "Evlâdım. Ziya'nın allak bullak olmuş bir suratla hâlâ karşısında sallanıp durduğunu 167 . otur yerine!" dedi Cevdet Bey.

Cevdet Bey yeniden bir öksürük buhranına yakalandı. Canı geniş ve derin bir uykuyu çekiyordu. Öksürürken çenesi masaya vura­ cakmış gibi yaklaşıyor.. İki öksürük arasında: "Çık dışarı!" "Çık dışarı!" diye inledi. "Ben de sanıyordum ki. Amcasının cevabını beklemeden masanın üzerindeki paketi aldı. Sonra başına bir şey gelmeyeceğini anladı. "Bir sigara yakmama izin verir mi­ siniz?" dedi. o kadarını nasıl bulurum?" dedi.. Sigara içen yeğenini seyrederken ne bir şey düşünebilecek. yüzüne kan hücum ediyor. Elleri titriyordu. Cevdet Bey birden: "Ooo. sigarasını sinirli hareketlerle tüttürüyordu. Göv­ desini öne doğru büküp sallanarak birkaç dakika şiddetle öksürdü. Arkasından yeniden şiddetle öksürmeye başladı.. kendine hâkim olamadı. Sonra birkaç saniye sessiz durdu. Cevdet Bey de bitkin buluyordu kendini. Bunca yıl sonra amcan hakkında düşündüğün bu mu?" Ziya da şaşırmış gibiydi. ne de söyleyebilecek gücü kendinde buluyordu. Ama Karaköy'de bir dükkân açıp iş yapacak kadar bir şey. ama Cevdet Bey onun du168 .. Galiba birşeyler söylemeye çalışıyordu. içki kokan ağzını Cevdet Bey'e yaklaştırmıştı. Bir ara yüreğini din­ leyerek.görünce: "İstediğini vereceğim!" deyiverdi. Perişan bir hali vardı. "Peşinizi bırakmam. Ya da Taksim'de bir apartman dairesi alacak kadar. Korkuyla bakan Ziya'ya kapıyı gösterdi. "Ama sen de kendine gel biraz. ama kendisinden para sızdırmaya çalışan yeğeninin karşısında. gözleri yu­ valarından fırlayacakmış gibi ağrıyordu... Ama Cevdet Bey işitmediğini göstermek için elini kulağına götürdü. "Öleceğim galiba!" diye düşündü. Az sonra sordu: "Ne kadar istiyorsun?" "Çok istemiyorum.." Kararlı görünmeye çalışıyor. böyle kıvranarak ölmek düşüncesi öyle ağır geldi ki." Ziya öfkeyle birşeyler söylemeye başladı. Gözünün ucuyla ona baktı: "Başka zaman konuşuruz!" Yeğeni masanın kenarında titreyerek ayakta duruyordu.. Hayalet gibi arkanızdan gelirim!" Ziya gene ayağa kalkmış. hiç de güzel olmayan yüzünü.

önceden kararlaştırıldığı gibi şu "söz kesme" denen şey yapı­ lacaktı. yeniden kurmaya girişti. Siz de Ömer Beysiniz galiba. Sanki ciğerinde. Ben aşağı inmiştim. karım Macide!" diyerek bir hamle yaptı. Ziya amcasına yaptığı saygısızlıklardan değil de. ama kapıyı açan Muhtar Bey değil. di­ yorum. nefes borusunda ateşler yanıyor. "Ben Refet Bey efendim! Evet. sizin geleceğinizi biliyorlar." 13 . Bir rastlantı oldu. Ziya'nın odadan çıktığını gördü. birörnek evlerin arasından ilerleyip Ömer'in işaret ettiği birinin önünde durdu. Odada yalnızdı. "Hayalet. saygısız seni!" diye inledi. Cevdet Bey bu sefer daha sert bir sesle: "Hadi çık dışarı. Hayalet. ince uzun bir adamdı. Bugün..daklarının kıpırtısından başka bir şey farkedemiyordu. Dün de buraya gelmiş. Kapı çalınır çalınmaz açıldı. "Çok da iyi biliyor ne olduğunu. Yukardalar. teyzenin de parfüm kokusuyla dolan taksi Ye­ nişehir'in bir ara sokağına saptı. Sonra öksürüğüne boş yere hâkim olmaya çalıştığını anlayarak kendini bıraktı. sanki karşısında tütün içmeye cesaret edebildiği için azarlanıyormuş gibi elindeki si­ garayı saklamaya çalıştı. • • SÖZ KESME Eniştenin pipo. İçinden ona birşeyler söylemek geçti. Enişte: "Ben Cüneyt.. buyurun. kendini yaşlı ve güçsüz buluyordu. şu yarım saat içinde tepetaklak olup yıkılanı. inleyip öksürerek alevleri püskürtmesi gerekiyordu. ama bunu yapacak gücü kendinde bulamadı. Biraz kendine gelir gibi olunca mendilini çıkarıp alnındaki ter damlacıklarını sildi. "Hayaletmiş!" Aklı her şeyi yeniden düzen­ lemeye. Ben Nazlı'nın amcası sayılırım." Sonra kendini toparladı.. Ömer ağaçların arasında oturma odasında yanan lambayı görünce heyecanlandı. Memnun oldum." diye mırıldandı.. buyurun. Nazlı'yı görmüştü.

Muhtar Bey ile enişte de el sıkışıyorlardı." Özür dilermiş gibi bir hali vardı. rica ederim!" diye mırıldandı. Nazlı da Macide Hanimin paltosuna uzanmıştı. oturduğu koltuk köşede kalıyordu. Muhtar Bey: "Yoo. rica ederim!" diyordu. efendim!" dedi Nazlı. Muhtar Bey'in kendisine yakın oturduğunu endişeyle farketti." Teyze: "Yok. Birkaç basamak aşağı indi. "Buyurun. hayır. buyurun. Ömer: "Enişte işte Nazlı bu!" dedi. Ömer bunu sezdikten sonra. Merdivenlere doğru yürüyorlardı. Birden Muhtar Bey merdivenlerin ucunda gözüktü. "Siz pek köşede kaldınız. Onlar zaten el sıkışıyorlardı. Macide Teyzem!" "Beni hatırladın mı?" dedi Macide Teyze. askının önünde çekişiyorlardı. buraya zahmet etseniz. Oturma odasına girerlerken Macide Hanım: "Geç kalmadık değil mi?" dedi.. Onlar da kendi olağan varlıklarının dışına taşmışlardı. siz önce rica ederim. Bunları yaparken: "Buyurun.Teyze: "Münasebetsiz ve geveze biri!" diye düşünüyormuş gibi yüzünü buruşturdu. "Hanımefendi de bunu söylediler. Sonra. "Hatırlar gibi oluyorum. ama Nazlı'yı yakından inceleyebileceği en iyi yer burasıydı. hayır!" dedi.. hayır!" dedi. Aranarak kendi çevresinde bir döndü. "Bu. Bir sessizlik oldu." Teyze kendisinden sözedildiğini farkedince gözlerini dikkatle incelediği Nazlı'dan telâşla kaçırdı. "Yaa! Biz de geç kaldık diye i 70 . Enişte: "Rica ederim!" dedi. Geleceğinizi bilmiyordum. Ama o karşı koyuyor. "Biz sizi bekletmedik değil mi?" Muhtar Bey: "Hayır. Paltoları alan hizmetçiye emirler yağdırıyordu.. Hatta Nazlı'ya diyordum ki. Sanki kimse kendisi gibi ola­ mıyordu. buyurun. efendim." dedi Muhtar Bey.. yolu kapayacağını düşünmüş olacak ki geri geri yukarı çıktı. Nazlıyı görünce rahatladı. Sonra Refet Bey yarım kalan cümlesini tamamladı: "Bugün bir de başka bir rastlantı oldu. Geçerken Muhtar Bey'e bir uğrayayım dedim.

Hizmetçi içeri girince Muhtar Bey: "Kahvelerinizi nasıl istersiniz?" diye sordu. Teyze kıpkırmızı kesilmişti: "Biliyorduk. Sonra. sanki bir şey bekliyormuş gibiydi. Bunu sorar sormaz yaptığı yanlışlığı farkederek: "Aaaa. tabii. Teyze odayı ısıtmak için: "Pek farkına varamadık ki Anka­ ra'nın!" dedi. "Hele bu­ günlerde. Sonra gene Nazlı'yı incelemeye başladı. ama koltukta iğreti oturduğunu farketti. Bu uzak akrabanın bir anlık unutkanlığına pek şaşırmamıştı galiba. Muhtar Bey: "Ankara'yı nasıl buldunuz.." Muhtar Bey: "Evet. "Sonunda buraya koyun gibi oturdum!" diye düşündü.telâşlanıyorduk!" dedi. Bir duvar saatinin kalın ve kesin tıkırtısı duyuluyor. herkes yerli yerinde. "Acaba şimdi ne düşünüyor?" diye geçirdi içinden. Karşıki duvarda kalın çerçeveli. soğuktur Ankara'mız!" dedi. kimlerin meclisinde?" diye sordu. Ömer oturduğu yerden yemek masasının arkasındaki tezhib levhasını da görüyordu. Nazlı'ya hiç çekinmeden baktığı için teyzesine öfkelenir gibi oldu. ama gene de söylemişti. "Dün öğle üstü geldik zaten. Ömer. İki odayı birbirinden ayıran duvarın köşesinde de sedef kakmalı bir ka­ vukluk vardı. efendim. Sonra galiba bilinmesi gereken şeyi bu sefer de gereğinden fazla büyüttüğünü anlayınca daha da kızardı. mecliste arkadaşlarla üşüdük bugün!" Teyze: "Afedersiniz. bili­ yorduk!" dedi. Ama gerçekten de so­ ğuk.. gülmeye çalıştı. Kamutay'da efendim!" dedi. Bu. alçak tavanlı bir odada oturuyorlardı. Nazlı hafif kızarmıştı. 171 . Teyzenin yanlışlığını farkettiğini görmüş. çok şaşırtıcı ve hoş bir şeymiş gibi gülümsüyordu. Muhtar Bey: "Millet Meclisi'nde. Ömer ona bakmaktan çekindi. Kahvelerini söylediler: Gene bir sessizlik başladı. tabii!" diye bağırdı. İnanın. Eşya. Teyzesinin gelini hakkındaki yargısını merak ettiğini farketti. Teyze dikkatle Nazlı'yı inceliyordu. efendim?" diye sor­ du. yağlıboya bir Venedik manzarası asılıydı. tabii canım. her şey. Cumbayı andıran küçük bir çıkıntısı olan.

. Ömer eniştesinin sigarayı geri çevir­ mediğini görünce sevindi. hem de çok uzak bir tarihte değil. Her şey gevşiyordu işte... "Bir gün ben de kahvemi içerek akrabalardan sözedeceğim. Teyze ölçülü konuşmasıyla burada sözü edilebilecek ortak akrabalıkları bir bir saydı. Hizmetçi kahve getiriyordu. eski ve uzak bir miras yüzünden yıllar süren dar­ gınlığı hatırlatmadı. Enişte Bey kendi hayatını. ama biraz daha sıcaklık.. Bu konuyu Teyze açtı. insanları olduklanndan başka türlü yapan o belirsiz telâşın yumuşayarak dağıldığını hissetti." Gene kendini didikliyordu. Konuşulması gereken şeyler de bi­ razdan konuşulacaktı. hastalıklar. Evlilik beni gemleyecek. felâketler. gelecekteki kocasının. ama harekete geçmek için fazla bir güç de göremiyordu.Ömer gelecekteki kayınpederinin de güldüğünü gördü. Hep birlikte gülmeye başladılar. Ömer: "Bir gün ben de bunlar gibi olacağım!" diye mırıldandı. İsimler. ben de ayağımda terliklerle odada yün ören ka­ rımla. teyzesinin bakışları altında rahat olmaya çalışan. Zaten şu demiryolunda burnum biraz sürtülmüştü. Milletvekili kahveyle birlikte konuklarına sigara ikram etti. sohbet ve yakınlık gerekiyordu. Ömer uzak akrabalıkların yakın akrabalıklardan daha zengin bir sohbet konusu olduğunu dü­ şündü. bunun da odada bir soğukluk yaratacağından korkmuştu. ne var. Muhtar Bey'i de tanıması bu yüzden ge­ cikmişti. kahveler içiliyordu. Orada. her şeyin eskisi kadar serbest olmadığını söyledi. Ömer. Sonra enişte de güldü. Demek hazırmışım ben de öyle şeylere. Teyze milletvekilinin güldüğünü görünce rahatlayarak daha da çok güldü. Uzak akrabalıkların hatırlanması bu sıcaklık için elverişliydi. Sonra biraz kaba ve suçlayıcı bir tavırla ticaret hayatının sıkışıklığa uğradığını. Nazlı'nın annesiyle kendisinin kardeş çocukları olduğunu hatırlattı. ama Ömer'den yana bakmadı. işte karım!" diye mırıldandı. Bunun üzerine Muhtar Bey de kendi hayatını özetlemek gereğini 172 . mutluluklar hatırlanıyor. ticari geçmişini anlatıyordu. Bütün bu tutkulardan sonra üstelik. Ama aynı anneden kardeş ol­ madıklarını. Piposunu yakacağından. "Bir gün. ölüm ve doğum tarihleri. karşısında. Karım?" Şaşkınlıkla Nazlı'ya baktı. kızarıp bozarmamak için zorlanan bu kız! Birden kendini toplayarak: "Ee.

Milletvekili bunları öyle gönül alıcı ve tatlı bir sesle söylemişti ki. alçakgönüllü gözükü­ yordu. yumuşak ve ölçülü sözlerin daha elverişli olacağı böyle gergin durumlarda." Bunları kendi kendine tartışıyormuş gibi dü­ şünceli bir tavırla söyledikten sonra. eniştenin her gerçekçilik buhranında. Bana kalırsa bizlere söz bile düşmez. şikâyeti de zaten biraz zorlama olan enişte onu onaylamaya başladı. "Kızınızla yeğenim görüşmüşler. ama Ömer.. Böylece çinili sobanın ısıttığı odada mutluluk havası daha da yoğunlaştı. enişte söze başlayacak!" diye düşü­ nüyordu. bize kararlarını doğru bulmak düşer. Simdi yalnızca ortaya çıkmıştı. Saat tıkırtısından başka bir şey duyulmuyor. değil mi efendim?" 173 . sorular soruyor. valiliklerde bu­ lunmuştu. beklenenin tersine sert bir tavır takınır. "Eniştem gene gerçekçiliğe başlayacak!" diye düşündü." dedi. anlaşmışlar. "İşte şimdi asıl konuşulması gereken şey konuşulacak." Ömer. Bir keresinde.. gülümsüyordu: Liseyi nerede okumuş. Doğrusu da bu galiba. böyle olmalı. Enişte. daha ikiyüzlü olduğunu düşünü­ yordu. Sekiz yıldır siyasetin içindeydi. Hem durum. Küstah bir tavrı yoktu. Onu dikkatle inceliyor. öyle değil mi? Madem ki onlar aklı başında ve. Teyze de Nazlı'yla konuşmaya baş­ lamıştı. Ticaretin. üzerindeki bu hoş elbiseyi kendisine nasıl yakıştırmıştı? Ama bir süre sonra gergin bir sessizlik başladı. "Kendi kendilerine görüşmüşler. daha doğrusu ihracat ve ithalatın sıkıntıya girmesini de olağan karşılıyordu. düşünülmesi. anlaşmışlar. altı-yedi yıl öncesine göre şimdi çok daha iyiydi. memleketin kalkınması için daha da galiba çok sıkıntıya girilecekti. ve iyi okumuş iki insan. sanki herkes. galiba gerçekçilikte fazla ileri gittiğine karar vererek ekledi: "Böyle olmalı.duydu: Memurluklarda. ama söylenmemesi gereken şeyleri söylemekten hoşlanırdı. İkisinin de aklı başında. Herkesin bekler gibi olduğu bütün hareketlerin ve sözlerin altındaki sessizlikti bu. Enişte: "Efendim buraya ne için geldiğimizi biliyorsunuz herhalde. hangi yabancı dilleri öğrenmiş. Bize söz düşmemeli. bu tutumunu Ömer'e gerçekçiliği ve ikiyüzlülükten hoşlanmamasıyla açıklamıştı. kaymakamlıklarda.

Merakla milletvekiline bakıyor. Teyze iç çekti. Vasiyet etmişti. inşaat mevsimi gelmeden nişanın yapılmasına karar vermişler. efendim. Siz razı mısınız?" Muhtar Bey şaşkınlaştı. ya da bir küçük tasarıyı gözden geçirdiğini.. Telâşlı hareketlerle kıvranan şu adamdan. Öfkeyle. kendilerini düşünmek için de bizden yararlanıyorlar!" Herkesin kendi hayatına ilişkin bir hatırayı. Ankara'dan hiç hoşlanmazlardı. "Efendim. m . bunu dayanılmaz bu­ luyordu.. Nazlı ile kendisini gözünün önüne getirdiğini hissediyor. bunu yaparken de. Sonra Muhtar Bey'i avutmanın değil. çok duygulandınız." "Ben değil. annesinden sonra o da mı ya­ nımdan ayrılacak?" diye mırıldandı. neredeyse üzüldünüz diye­ ceğim. Sonunda. "Ender bulunan şu zamanın tadını çıkarıyor." Kısa süren bir durgunluk oldu. bu tuhaf sessizliği bozmak bile akıllarına gelmiyor!" diye düşündü. Sanki hiç beklemediği bir şey işitmişti. "İşte onun için size şunu soruyorum: Yeğenim kızınızla ev­ lenmek istiyor."Nasıl? Tabii. ben değil!" diye bitkin bir tavırla milletvekili mırıldandı. Enişte: "Daha ama. Ömer de suçluluk duyuyordu. tasarlanan şeyleri yürütmenin zamanı olduğunu düşünüyormuş gibi aceleyle ekledi: "O zaman mutlu olsunlar. Enişte söylenmesi gereken öteki şeyleri de söyledi: "Ömer oğlumuz. "Kendilerinden o kadar geçtiler ki. Ömer. Muhtar Bey: "Ah.. böyle tatsız durumlara yo­ lacağı için özür dilemek geliyordu içinden. Hüzünlü ve yalnız gözü­ küyordu. Sonra nişanın tarihi ve ayrıntıları hakkında birkaç cümle daha söyleyerek sustu." Teyzeydi bunu söyleyen." "Nasıl isterseniz. Koltuğunda kıpırdanıyor. Siz de nişanın İstanbul'da yapılmasını istiyormuşsunuz. "Rahmetli annesi. mutlu olsunlar. kendi tasarılarını düşünü­ yorlar.. efendim!" Enişte bunu bir sıkıntıya katlanıyormuş gibi homurdandı." diye içinden geçirdi. biliyorsunuz demiryolunda çalışıyor. "Kendi hayatlarını. Odaya bir durgunluk yayıldı. evliliğe çok zaman var!" dedi. Bahar başında. Herkes kendi düşüncesine çe­ kilmişti. yardım bekliyormuş gibi Nazlı'ya bakarak kıvranıyordu. tabii!" dedi Muhtar Bey.

Muhtar Bey'in söylediklerinden çok.. Milletvekili. "Delikanlıya kanım kaynamıştı. bu neşeye ben de katılmalıyım! " diye düşündü. Babasını ilgiyle dinliyordu. gene de tuhaf geldi bu bana. zamana uymak gerek!" diye mırıldandı. Kendileri görüşüp anlaşıyorlar. "Kendimi düşünmemeliyim.biraz da gücenmiş gibi duruyordu. neşeli el kol hareketlerine." Ama hemen arkasından yüzüne bir gölge düştü: "Ama benim şaşkınlığım bundan değil ki. "Ne düşünüyorlar acaba? Beni nasıl buluyorlar?. Refet Bey'in de ağzı açılmıştı. "Tamam işte. ama sonra kendisinin de gelecekteki kayınpederini böyle gör­ düğünü farkederek şaşırdı. Böylesi daha uygun değil mi?" Muhtar Bey Ömer'e bakıyordu. şimdi beni ölçüp biçmeye başladılar!" diye düşündü. kelimelerine dikkat ediyorlardı. Ömer. Bilgisiyle gururlanıyormuş gibiydi. çinili sobanın ısıttığı bu mutlu havaya karışıp bilincini ve gururunu silmek geldi. Ne diyeyim? Belki de böylesini beklemiyordum. Ama gene de şaşkı­ nım!" hnişle: "Bu zamanda artık böyle oluyor!" dedi. Ömer. ne dıyeyim?" diye inledi. Sonra Nazlı'ya baktı. tutkularını unutmak. Bir süre milletvekilinin neşeyle anlattığı şeyleri dinlediler. "Babacan bir adam!" diye mırıldandı.." Ömer'e baktı. Ömer'den gözlerini kaçırarak: "Evet. Böyle i 75 . Galiba Muhtar Bey bu ilgiden hoşlandı: "Ne diyeyim. Orada rastlantıyla bulunan ince gövdeli Refet Bey de kendisine bakıyordu." Heyecanla Refet Bey'e dönerek ekledi: "Refet Bey ile mecliste bu yüzden çok şimşek çekmişizdir. kıyafet kanununu uygulamak için Manisa Valiliği sırasında softalarla nasıl savaştığını anlatmaya koyuldu. tavırlarına. "Galiba onu biraz deli dolu buluyorlar!" diye düşündü. Muhtar Bey'den beklenmeyen bu hüzün ve neşe galiba enişteyle teyzeyi şaşırtmıştı. biraz olsun onlar gibi olmalı. Biz bu mücadelenin içindeyiz!" Sonra hüznünü unutarak. böyle oluyor işte. İçinden hırslarını. Ben çünkü her zaman ilerdik taraftarı olmuşumdur. Sonra hoş bir şeyi hatırlamış gibi birdenbire neşeleniverdi: "Biz görücü usulüyle evlenmiştik rahmetliyle.. Ömer. "Bekliyordum ama. evet. "Memleket de değişiyor." İçinden kalkıp odadan çıkmak geliyordu.

"Ama hangi hak için?" Cevdet Bey aynanın içindeki ihtiyar gövdeyi seyrediyor. Cevdet Bey de ona bir şey verecek durumda olmadığını söyleyip.. ama hizmetçinin kapı aralığından kendisini seyrettiğini görünce bir damat adayı olduğunu hatırlayıverdi. Osman'ı çağırmıştı. ama Cevdet Bey hâlâ düşünüyordu: "Ağzı içki kokan. amcasından para sızdırmaya çalışan bir hayalet!" Gene bahçeye açılan kapının önünde. Muhtar Bey. düşünüyordu: "Bu cesareti nereden bulu­ yor?" "Geliyoruz. Osman. Ziya'ya şirketin parası olmadığını. geliyoruz!" 176 14 . ama kendisini daha fazla da didikleyemeyeceğini anladı. "Ama gidip bir görmek şart." Sonra." dedi. göğsünde madalya taşıyan.. Arada bir büyük aynaya bakıyor. holde. fırsat olmadı. TEMİZ HAVA YÜRÜYÜŞÜ "Hayalet!" Ziya'yı görüşünün üzerinden bir ay geçmişti. Yavaş yavaş masaya geçtiler. Nazlıcığım gitsin.yapabileceğine bir ara inanarak gözlerini keyifle odanın içinde gezdirdi. zaten yazıhaneyi Sirkeci'den Karaköy'e taşımak için paraya ihtiyaç duyulduğunu anlatmıştı.. herhalde sözlerinin yanlış anlaşılmasından korkarak. hayır. Enişte içten bir tavırla: "Hiç Avrupa'ya çıktınız mı?" diye sordu. "Bir daha ne zaman gelir o?" Amcasını öksürük buhranı içinde bırakıp çıktıktan sonra. ertesi gün bir daha gelmiş. çok istiyorum. Ziya bunları somurtarak dinlemiş. çıkıp gitmeden de bir fırsatını bulup amcasına gene peşini bırak­ mayacağını fısıldamıştı.. kendini seyrediyordu. "Olacağı buydu!" diye düşündü. elinde bir tepsiyle içeri giren hizmetçiyi işaret etti: "Galiba yavaş yavaş masaya geçmemiz gerekiyor." diye hayıflandı. Manisa Va­ liliğini anlatan Muhtar Bey'i süklüm püklüm dinledi. aynanın karşı­ sındaydı. "Ah.

fesli genç yüzü çoktan unutmuştu. "Beni sevimsiz bir ihtiyar olarak görsünler istemiyorum!" diye düşündü. Nigân Hanım: "Dur. yeterince yardım etmemişim!" Nigân Hanım koluna girdi. Dışarda gevşeyen bir kar vardı. para bulmak için niye bu yolu seçti? Benden para sızdıracağına onu inandıran şey nedir?" Bahçenin ortasında durdu.Nigân Hanım'dı bu. Son za­ manlarda sık sık yaptığı gibi. Bulaşıcı hastalık görüldüğü için anneleri onları iki gündür okula yollamıyordu. koşma! Dur koşma. Aa. merdivenlerden indikten sonra babaan­ nesinin elinden kurtularak bahçede koşmaya başladı. Bu yıl ilkokula yeni başlayan Cemil. ama hiçbir şey bulamıyorum!" diye söylendi. "Ama niye bu yolu seçti?. Üzerinde deve tüyü renginde bir palto. düşeceksin!" diye bağırdı. boyunun daha da kısaldığını düşündü. Üzerinden üç gün geçmişti. Sonra kapıya bağlı çıngırak şmgırdadı. Torunlarının ellerinden tutuyordu. Maçka'ya doğru yürüyeceklerdi. 177 . ama kurban bayramında yağan kar hâlâ erimemişti. İnatla. "Ona borçluluk duyacağımı sanıyor. Cevdet Bey ağbisinin ölümünü. başında küçük siyah bir şapka vardı. ya da kelimeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi kendini zorlayarak düşünmeye çalıştı. Peki. Cevdet Bey aynaya baktı. ama o her zamanki gibi geç kalmıştı. Torunlarla birlikte yürüyüşe çıkacaklardı. Neden buna inanıyor? Çünkü onu başımdan savmışım. tutulduğu o genç kadın aklını ba­ şından aldı. Merdivenleri inen torunların sesi duyuluyordu. Aynanın karşısında hep bunları farkediyordu artık. Kamburunun daha da çıktığını. diyorum. geldiler işte!" Nigân Hanım merdivenlerden bahçeye iniyordu. ihtiyar amcasını korkutup para sızdırmaya kalkışacak cesareti kendinde nasıl bulur?" diye düşünüyordu. "Kendimi zorluyorum. Onun için her şeyi yapacak kadar çılgmlaştı.. Şapkasını başına geçirdi. "Diyelim ki. Ama her zamanki gibi gene bir eziklik duymadan edemedi. "Onca yıldan sonra insan. Şubatın sonuydu.seslenen. Cevdet Bey karısının sesini renksiz ve ölü buldu. Cevdet Bey çıngıraklı bahçe kapısıyla eve çıkan mer­ divenler arasındaki taşlıkta aşağı yukarı yürümeye başladı. unuttuğu bir adı. Son bir kere daha aynaya baktı: Bu şapkalı ve ihtiyar yüze alışalı yıllar oluyordu.

Babası bostancı olduğunu söylemişti. Ama tuhaf bir hal vardı üzerinde. Üstelik yüzü de çocuksuydu öyle bakarken: Tıpkı." Biraz heyecanlandı. Nigân Hanım'm eline de davranmıştı. Sonra aklına başka bir şey geldi: "Ama kimseden de yardımı esirge­ medim!. Teşvikiye'ye yaklaşıyorlardı. Bir dükkândan biri çıktı. "Hoşlanmıyordum!" Karakolun köşesindeydiler. Genç bir şeydi. önlüğü vardı. Adam. "İşte bu torunlardan birazcık büyüktü o zaman. Yüzü temizdi.. Nişantaşı'nda herkes onu tanı­ yordu: Herkes Cevdet Bey'i görünce saygı duyuyor. "Manav dükkânı açtıktan sonra bahçeye bakmaz oldu. ama kim?" Karakolu geçtikten sonra. "İyice tanıdık biri olmalı. İlk defa dükkânının önünde şimdi görüyordu onu. O bahçede çekirdek yiyordu. Her şeyi birbirine karıştırıyordu. İnsanı sorguya çekiyormuş. "Kim bu?" diye düşünüyordu. Canı bir şey yapmak istemiyordu. Cevdet Bey'e sevgiyle bakıyordu. Nigân Hanım: "Tanıyamadın mı? Bahçıvan Aziz işte!" dedi. Cevdet Bey tanı yamıyordu. sevgiyle selâm veriyordu. Cevdet Bey elini öptürürken." diye düşündü. Herkes için bir şey yapmıştı.. İhtiyarlıktı bu. Artık haftada iki kere yazıhaneye gidiyordu. ama adam adını saygıyla söyleyerek eline uzanmıştı bile. Sonra torunlara yaklaştı. Sonra Nigân Hanım'ın o tatsız sözünü hatırladı: "Tanıyamadın mı?" Cevdet Bey. Büyümüş de küçülmüş gibiydi. Onlara da sevgiyle baktı. Sanki çocuk değildi." İki yıl önce. "Başkalarını da artık tanıyamıyorum. Arka bahçeyi adam etmişti. Onu ilk defa babasıyla evi gezerken görmüştü. Onlara yaklaştı." "Aziz'miş demek! Eskiden bahçıvanlık yapardı. Cevdet Bey sıkılarak karısına bunu sordu. İstese bile kimse ona bir şey yaptırmıyordu.. Sinsi sinsi bakardı.evlenip Nişantaşı'ndaki eve taşınışını. bir ay önce yazıhaneye girip paraya ihtiyacı olduğunu söylerken baktığı gibi!" Tramvay yolundan karakola doğru yürüyorlardı. Cevdet Bey caminin karşısında 278 . "Otuziki yıldır bura­ dayım!" diye düşündü. o yıllarda evin içinde gezinen küçük Ziya'yı hatırladı. manav dükkânı açmak için Cevdet Bey ona yardım etmişti. Cevdet Bey öfkelenir gibi oldu. yargılıyormuş gibi aşağıdan şöyle bir bakışı vardı. "Nasıl hatırlayamadım?" diye düşündü.

Osman daha yeni doğmuştu. Ziya'nın sinsi. Otuziki yıl önce Teşvikiye'deki konağa gelip Nigâni ilk defa görmüştü. Sonra babası olunce o aşağıdan bakan. hiçbir şeye dokunmadan. Hafifçe eğilerek selâm verdi. ciğerlerini temizliyordu. Bir hiz­ metçiyle bir ahçı tutmuşlardı. ama adı bir türlü aklına gelmiyordu. Doktor İzak son gidişinde ciğerlerinden şüphelendiğini itiraf etmek zorunda kalmıştı. Cevdet Bey gene: "Hoşlanmıyordum ondan!" diye mırıldandı. Teş­ vikiye'ye kadar dilinin ucundaki kelimeyi arayıp durdu. artık yazıhaneye her gün gelmesinin ge­ rekmediğini uzun uzun anlatmışlardı. geçen. imtihanları da kazandın. Arada bir durup derin derin nefes alması gerekiyordu. Cevdet Bey'in temiz havaya ihtiyacı vardı. "Ziya madem ki asker olmak istiyorsun. ama şimdi hatırlayamıyordu. Onlarla birlikte ya­ şamıştı. Kimindi burası? Üç gün önceki yürüyüşte bunu Nigân Hanım ona söylemişti. o kocaman eve bir yaz günü Nigân Hanım'la girmişlerdi. ne­ redeyse elle tutulur olmuştu. git Kuleliye!" demişti. soluk yüzlü çocuk gelmişti. Sonra üzülerek aramayı bıraktı. evde mutluluk vardı. soğuk yılları hatırlatıyordu. Sonra hatırladı: İzmirli bir tütün tüccarınındı. Osman ile Refik bir gün ona. uzun boylu biriydi. Derin derin nefes alıyor. sağlık bahanesinin. Bu saatte Maçka'da yürümenin bir erkek 179 . sessiz. yabancı gibi evde sessiz gezinişi Cevdet Bey'e tatsız bir geçmişi. ürkek bakışları. Asker olmak istiyordu.yeni yapılan bir apartmanı gördü. Bu da yazıhaneye gitmemek için iyi bir bahane oluyordu. Şimdi derin derin solurken bütün bunları çekinmeden düşünecek kadar rahattı. çekilmek için en onurlu yol olduğunu aklından geçirmişti. Karşı kaldırımdan iri yarı bir adam geçiyordu. Cevdet Bey de. Onları görünce adımlarını yavaşlattı ve kafasındaki geniş kenarlı fötr şapkayı gösterişli bir hareketle çıkardı. Cevdet Bey şapkasıyla selâmı alırken tanıdı: Avukat Cenap Beydi. eski. Otuziki yıl önce. Günahlarını benimseyecek bir du­ rumdaydı. Cevdet Bey de bir gün ona. Havanın soğuk olduğunu düşündü. Otuziki yıldır Nişan­ taşı'nın karşısındaki evde oturuyordu. Avu­ katların iş saatlerinin kesin olmadığını düşünerek saatine baktı: Saat onbire geliyordu. Otuziki yıldır buradaydı. Ziya askeri okula git­ tikten sonra Nişantaşı'ndaki evde huzur daha derinleşmiş.

görüntüler aklında at koşturuyordu: 180 . "Oduncu dükkânından. İkisi de evvelki yaz evlendiler!" Sonra o uzun boylu ve ince olanın daha önceden bir başkasıyla nişanlı olduğunu anlatmaya başladı. "Hayalet! Ondan k n r t n l a m a y a cağım! İstediğini versem de vermesem de kurtulamayacağımı o da biliyor. Öteki de kardeşi. Cevdet Bey birden: "Hayalet!" diye mırıldanıverdi. çocuklarını arabayla gezdiren iki kadınla karşılaştılar. Onları görünce arabalarını durdurdular. belgeler. ama görmüyordu. Ev kadınlarının. Nigân'ın kolunu sıktı. Cevdet Bey. ya­ yımlamayı düşündüğü kitabın adını da bulmuştu: Yarım Asırlık Ticaret Hayatım! Kitapta kerestecilik yıllarından bugüne kadar yaptığı her şeyi fotoğraflar. Ağaçların altında yürürlerken Nigân Hanım kadınları anlattı: "Uzun boylu ince olan Saffet Bey'lerin gelini. Unutmak için denize baktı. hâlâ çamurlaşmamış bir kar yığınını didikliyorlardı. Cevdet Bey'e selâm verdiler. Karısı da ona kedi gibi sokuldu. Biri eğilip torunların ikisini de öptü. sonra bunların Latince adlarını ezberleyip yemek masasında tekrarlıyordu! Ama bir de önemli işi vardı: Hatıralarım hazırlıyordu. Nigân Hanım da arabaların içine sarkıp çocukları mıncıkladı. gülüyorlardı. Para istemeye de onun için geliyor!" Soğuk ve kuru bir rüzgâr esiyordu. torunlarıyla şakalaşıyor. Abdülaziz zamanında temelleri atılıp da bitirilemeyen caminin kullanıl­ mamış taşlarının arasında. uzaktan boğaz ve adalar gözüküyordu. aylak insanların vaktiydi. Torunlar. "Benim işim bitmiş!" diye düşündü. Kadınlar iyi giyinmişlerdi. emeklilerin. ağbimden. ama malzeme toplama işine başlamış. Haseki'den. Vefa'daki evden. Cevdet Bey Nigân Hanım'a yaslandı. Sonra birden. İşsiz güçsüz insanların yaptığı başka şeyleri de yapıyordu. Daha tek bir kelime yazmamıştı. Oyuna dalmışlar. "Kurtulamayacağım!" diye düşünüverdi. Kışlanın karşısında.için can sıkıcı bir şey olduğunu düşündü. makalelerle zenginleştirerek anlatacaktı. hayaletten!" Çocuklara bakıyordu. Nigân Hanım genç kadınları hâlâ anlatıyor. arka bahçede tuhaf bitkiler ekiyor. Radyoyu dinliyor. genç ve sağlıklıydılar. dedeyle nineyi unutmuşlardı. sonra Nigân Hanım'la üç-beş kelime ko­ nuştular. artık Taşlık denilen o tenha bahçenin içindeydiler.

dönelim!" diye mırıldandı. tutar mı? Hatmi. hatmi. Nişantaşı'ndaki evde hep huzur olsun. Nigân Hanım kocasına sokuldu. ama hemen yoruldu. nalbur dükkânını Cevdet Bey büyütüyordu. Arada bir hayaleti düşündü. Neydi? Lonicera capri. Anadolu'ya satışa başlıyordu. o da bunu benimser gözükmüştü. ama acı çektiği ve buna huzur içinde katlandığı için mutluluk duymuştu.. Torunlar da yorulmuşlardı galiba: Dedeyle ninenin yanından ayrılmıyorlardı. Abdülhamit'in Londra sefiriydi. bırak üstünü kirleteceksin!" Cemil çamurlu bir dal parçasını yere bıraktı.. "Ya yazıhanenin Karaköy'e taşınışını?" Yazıhanenin taşınmasına karşı çıkması sonuç vermemiş. Kimse bir şey söylemiyordu. Ziya'ya biraz para vermeyi gene oğluna teklif etmeye karar verdi. Teşvikiye Camii'nin önünden geçerlerken bir küçük leke gevşek düşünceler arasına damladı: "Bir daha bayram namazını kılabilecek miyim acaba?" Bu bayramda da caminin soğuk halıları üzerinde tir tir titremiş. vah. "Acaba arka bahçeye hatmi diksem. Karakolun önünden geçerlerken. Cevdet Bey onlara hâkim olmaya kalkışmadı. küçük Ziya'yı kardeşine emanet ediyordu. "Bari şu hatıralarımı çabuk bitireyim!" diye düşündü. Teşvikiye durağının önündeyken geçen bir tramvaya binmeye karar verip caydı..Kerestecilik yapan babası ölüyordu. Ama o hanımeli değil mi? Althea officinalis!" Birden hırıltılı boğuk bir ses duyuldu: "Cevdet Bey!" Cevdet Bey döndü. Cevdet Bey karısına: "Üşüyorum. Lekenin başka düşüncelere de bulaşarak yayıldığını anlıyordu: "Acaba Refik'in çocuğunu görecek miyim?" Perihan'ın gebe olduğu iki ay önce açıklanmıştı. Üşümemek için hareket etmeye. şeker getirtmek için İsmail Hakkı Paşa'yı ziyaret ediyordu. Sonra yemeğin üzerine uyuyacağını aklından geçirdi. "Vah. Nigân Hanım ile evleniyordu. ağbisi yatakta can çekişiyor. Cevdet Bey öğle yemeğini düşünerek kendini avutmaya çalışı­ yordu. Fransızca öğrenirken okuduğu kitaptaki aile gibi ailesi olsun istiyordu. kollarını ovuşturmaya kalkıştı. Dönüş yolunda görüntüler gene aklında at koşturdu. Nigân Hanım bağırdı: "Bırak onu. Seyfi Paşa ne hale gelmiş!" diye düşündü.. ama Osman'ın razı olmayacağını da aklından geçirdi. Nigân'ın babası Şükrü 18i .

ayakta zor durmasına. efendim?" dedi Cevdet Bey. Kızkardeşlerini sordu. Koluna girmiş olan uşağı sallanıyor diye azarladı. ama Meşrutiyet onu gölgede bırakmıştı. Uzun bir süre. "Doksanını geçmiş olmalı!" diye düşündü. tanıdıklarını da soruşturdu. Seyfi Paşa gene Nigân Hanım'a döndü. Cevdet Bey. kakıp. Sonra uşağını itip. ama her seferinde "hakiki insan. Ben ondan önce gideceğim. ama sağlıklı!" diye düşündü. karısının da koluna girmeden yürüdü. uzanıp saygıyla pa­ şanın elini öptü. Nigân Hanım kocasının kolundan çıktı. Nigân niye elini öptü sanki onun?" "Baban ne insandı!" dedi gene Paşa. İç çekti. ama ağzından çıkan boğuk hırıltı onları daha çok korkutmaktan başka işe yaramadı. Cevdet Bey: "Evet efendim!" diye mırıldandı. "Yaşlı. Yaralandığını hissediyor. Cevdet Bey hayranlık duymadan edemedi. Cevdet Bey'in etekleri dibinde sallanan torunlara tatlı sesle birşeyler söylemeye çalıştı. hiçbir şey söylemeden. teiniz hava yürüyüşünden ha? Ah. Paşa. Sonra Nişantaşı'nın köşesinde durdu. Yanındaki uşağa yaslanmasına. Yıldızı daha çok parlayacaktı. Seyfi Paşa daha da hırıltılı bir sesle: "Baban gibi insanlar artık kalmadı!" dedi. "Öyle hakiki insan kalmadı artık!" Cevdet Bey'e döndü: "Ticaret mahdum beylere mi bı­ rakıldı?" Başını sağa sola sallıyordu. nasılsın bakayım?" dedi. "Niye öptü sanki Nigân 182 . "Şükrü Paşa ne insandı! Artık öyle insan yok!" Başka birşeyler daha söyledi. hah hoh! Paşa'nın hırıltılı kahkahası hırıltılı bir öksürüğe dönüştü. "Taşlık bahçeden. Çünkü ticaret dert­ leriyle kendilerini yıpratmadılar. yüzü de ihtiyar ve sevimsiz bir köpeğin yüzüne benzemesine rağmen gene de çevresinde saygı uyan­ dırıyordu. Nigân Hanım vaktin geldiğini anlayarak gene uzandı. ama bir şey yapamayacağını da biliyordu. azarlayarak uzaklaştı. "Ne kadar yaşlanmış!" dedi Nigân Hanım. Paşa'nın elini öptü. Seyfi Paşa cevap olarak: "Nigân. Az sonra sıkıldı. "Bunlar çok yaşar." olarak gördüğü tanıdıklardı soruşturduğu. "Nasılsınız. Başka akrabalarını. kızım.Paşa'nın dostuydu.

bakışlarıyla Nigâni suçlamak istiyordu. Feride Hanım: "Oğulcuğum biraz hava alsan!" dedi. "Şimdi gelinin kim olduğunu. Karnımı doyuracağım. torunlar ürkek dedeyle nineye sokuldular. Onu da bütün gün şu sigara dumanı içinde.. Sorulardan hoşlanmayacağını göstermek için suratını astı. sakaya su için verilen işaretti. Ömer nişanlanıyor. Orada. babasının ne iş yaptığını soracak. Arka bahçenin çıplak ağaçları sallanıyordu. 183 15 . rüzgârda hemen dağılıyordu. "Çay da hazır! Şu odadan çıksan. Ömer mi nişanlanıyor? Neden söylemiyorsun? Ki­ minle?" Muhittin soğuk bir sesle: "Bir kızla!" dedi. sanki bir şey kırılmış. hep bu kitaplar arasında oturarak ge­ çirmek olur mu? Şu yüzünün haline bak. Sonra da tatlı ve uzun bir öğle uykusu. "Karnım aç!" diye düşündü. Cevdet Bey. iblis gibi. Cevdet Bey bu el öpme işine gittikçe daha kızıyor. "Şimdi evime gireceğim." Muhittin: "Anne ben çayımı sonra alırım. Ön bahçede kestane ve ıhlamur ağaçları vardı." dedi." ŞAİR MÜHENDİS NİŞANDA Kapı birdenbire açıldı. "Niye öptü?" Bir arabanın kornası çaldı. Zaten haftada bir kere bir pazarın var. ama hâlâ bir şeyden korkuyorlardı. ama bunu bile söylediğine pişman oldu. Sonra bir güzel sigara içeceğim. sinsi bir rüzgâr esmişti. az önce Nigân Hanimin Paşa'nın elini öpmesiyle tuhaf." "Aaa. bir suç işlenmiş.onun elini?" diye düşündü. ayrıntıları öğrenmek isteyecek!" diye düşündü. Belki Seyfi Paşa'yı unutmuşlardı. sinir bozucu bir gerginlik olmuş.. Yan duvarın dibinde bir kedi yürüyordu. Biraz benimle otursan. "Birazdan da çıkıyorum zaten. Vallahi. Yan balkonun korkuluğuna beyaz bir kumaş bağlanmıştı: Bu. Ağır ağır karşıdan karşıya geçtiler ve ev gözüktü. ama karısı oralı değildi. Üst katın pen­ cereleri soğuğa rağmen açılmıştı. Bir tramvay rayları gıcırdatıp in­ leyerek önlerinden geçti. Bacadan ince mavi bir duman çıkıyor.

Beşiktaş'ın üstünde yeni." Üç yıl kalmıştı. Aksilik ettim!" diye düşündü. Bunları oğlunun mutsuzluğu için ne kadar üzüldüğünü. "Gene iyi çalışamadım!" diye düşündü. Onu söyleyecektim!" dedi. bu mutsuzluktan kurtulmak için Muhittin'in ne yapması gerektiğini göstermek için yapacaktı. Gene dalga geçiyorum!" diye düşündü Muhittin. Hâlâ yayımlanmayan o şiir kitabı çok değerli bir şey değil. "Canını sıktım. Buraya bu kadar çabuk geleceğini o 184 . Otuz yaşında iyi bir şair olamamışsam ben kendimi öldürmeye karar vermiştim!" Hoşgörüyle karşılanması gereken bir gençlik taşkınlığı. tadına da varamamıştı. yarım kalmış bir eski şiire istediği biçimi veremiyordu.Annesi: "Çay hazır. ama gene her zaman yaptığı hesabı yapmadan edemedi: "Otuz yaşında. bir çaylak bir bacanın üstünde çemberler çiziyordu. Demek ki 1940'ta. heyecanla yapılmış bir şaka gibi geliyordu şimdi bu düşünce ona. Ömer'in ne kadar mutlu olduğunu öğrendikten sonra nişanlanan. Şimdi de fazla bir şey çıkaramamıştı. Muhittin annesinin arkasından.. "Merakını doyurabilir. Masa­ sından kalkıp pencereye yaklaştı. On yılın yedisini obur obur yiyip bitirmiş." Ama sonra annesinin açıklamalarla hiçbir zaman ye­ tinmeyeceğini. Muhittin. Şimdi 1937 baharında. Üç yıl çok şey yapmak ge­ rekiyor. evlenen öteki tanıdık mutlu insanlardan sözedeceğini düşündü. Uzaktan durgun ve kıpırtısız gözüken denizin üstünde küçük iki mavna hareket ediyor. "Böylece bir gün daha geçiyor. Pazar günlerini şiir yazmaya ayırmıştı. üç sene var önümde. ama yorgun olduğu için pek bir şey çıkaramıyordu.. Hâlâ kapanan kapıya bakıyor. Hafta içinde bazı akşamlar da şiir yazıyordu. boş boş oturuyordu. Saat beşe geliyordu. Saatlerdir aynı şeyleri yazıp yazıp çiziyor. hiç olmazsa birkaç cümleyle bir-iki gün onu eğlendirecek. "Başka? Bir şey çalıştığım yok. ama şimdi nişana gidecekti.. İkindi vakti göğü birbirine katan kırlangıçlar birazdan coşacaktı. Törenin soğuk ağırlığını içinde duyuyordu. Böyle za­ manlarda Beşiktaş'a iner. Serencebey yokuşuna açılan sokaktan pazar gezintisinden dönen bir aile geçiyordu. aklında yer tutacak bilgi verebi­ lirdim.. içki içerdi. Sabahtan beri Beşiktaş sırtlarındaki bu odada masanın başında oturuyordu. gencecik bir bahar vardı.

Ders aralarında kori­ dorlarda top oynayan. Karar tam beklediği gibi karşılanmıştı. Muhittin'in asker babası emekliye ayrıldıktan sonra böyle yapardı.. Altmış yaşlarında gözüküyordu. keyfini çıkara çıkara bir Dostoyevski olduğunu açıklardı. onu çarşı içinde görüp görmediğini çıkarmaya çalıştı.. Refik ve Ömer ile aynı ilkeleri paylaşmış gibi gözü­ küyorlardı: Sürekli bir aşağılama ve nefretle beslenen alaycı bir tavırları vardı. "İşte hepsi bu!" diye düşündü. Bir keresinde Beyoğlu'nda bir meyhanede çok içmişler. "Pis bir kül kokusu. Otuz yaşından sonrasını silip atmak kolay geliyordu. Mühendis Mektebi'nde öğrenciydi.. gazeteler. Muhittin. Masaya belli belirsiz bir saygı yerleşti. Kimsenin otuz yaşından sonra da hayatı olacağını düşündüğü yoktu. dergiler. "Otuz yaş! Üç sene sonra!" diye düşündü Muhittin. Çarşı içindeki kahvelerden birine gidip. Koltuğunun altına gazetelerini sıkıştırmıştı. Muhittin de intihara ilişkin bu kararını açıklamıştı.." Masanın üzerinde duran gazetelerden 185 .günlerde hiç düşünmemişti. ama gene de masaya oturmak pen­ cereden bakmaktan'iyiydi.. Değil şu kolayca geçen yedi yılın. sigaralar. Sokaktan şapkalı bir ihtiyar geçiyordu. Artık bir şey yazamayacağını biliyordu. Sonra pencerenin önünden çekilip masasına oturdu. sokaktan geçen bu ihtiyarın camiye gidip gitmediğini düşündü. kalemler duruyordu. Zekâya ve hoşgörüye inanıyorlardı. sonra kendi gazetesini öteki emekli arkadaşlarının getirdiği gazetelerle değiştirip. Muhittin. günün bütün haberlerini dikkatle gözden geçirmiş olmalıydı.. ama şaşkınlık ya da hayranlık belirtisi hiç gözükmemişti. Ağzına kadar dolmuş küllükten pis bir kül kokusu geliyordu. tavla şakırtıları içerisinde gazetesini okumuş. Niye kendimi kandırıyorum? Hor gördüğüm dünyadan bana kalanlar da bunlar. Mıncıklana mıncıklana hamura dönmüş bu buruşuk kâğıt parçaları. iki yıl sonra bitecek okulun bile hiç sona ermeyeceğini sanıyordu. çizim masalarının üstünde para maçı yapıp Beyoğlu'na sinemaya giden sınıf arkadaşlarına üstünlük duy­ gusuyla bakar. Tabii elimde parasını kazanmak için yaptığım mühendislik de var. ya da Mu­ hittin'e öyle geliyordu. Camiye de giderdi tabii. Masanın üzerinde yarım kalan şiirlerin çiziştirildiği kâğıtlar. dergiler.

Ordu'da.. asabi öksürükler.. Nişancı soyadının bir şaire ya­ kışacağım düşünmüştü. bir sehpanın üzerinde biblo gibi duran kalın ve kısa parmaklı eli. Nervin: Sinir ağrıları... babasının hünerini hatırlamış. Haydar Bey 7. Babasının bu gümüş çerçeveli resmini oraya. her şeyi zavallı gözüküyordu. dolar 123. Muhittin bomboş bir duygusuzlukla mırıldandı: "Peki ne yapmalı? Nasıl yaşamalı?" Ama yalnızca kelimelerdi bunlar. Muhittin gülünç buluyordu. Resimde mülazım Haydar Bey üniforması ve kılıcıyla gözüküyordu.... ama karşısındaki kütüphanede duran babasının resmini görünce caydı.. Resim çekilirken Nişancı Haydar Bey'in takındığı düşünceli pozu. Filistin'de çarpışmış. ama onların altında fazla bir şey de bulamıyordu. Ankara'ya savaşa gitmemişti. kısa bir süre sonra da yorulduğunu. allın 1059. Saray sinemasında iki Türkçe film birden. Muhittin de üç yıl önce soyadı kanunu çıktığı zaman. Üstelik şairdi. okuyorum işte!" diye dü­ şündü.. Francocular'ın tayyareleri tarafından bombardıman edilen Guernica'nın harap vaziyetinden bir köşe. ya da arayış heyecanını duymuyordu.. Muhittin bu resmi her görüşünde.birini açıp baktı. Hatay davamız için müsait neticelere varıldı.. Yeniden masasından kalkmaya karar verdi. beş altı yıl önce annesi koymuş. kelimelerin başlı başına bir değeri olduğunu biliyor... artık kendi köşesine çekileceğini herkese söyle­ yerek ordudan ayrılmış. Çarşıdan dönen ihtiyar mutlaka baştan sona okumuştu bu gazeteyi.. zayıflık ve uykusuzluk için.. Burla biraderlerin zırhlı soğutma cihazı: Frijder." Muhittin. burada nişancılığıyla ün yapmış. Haydar Bey'in üzerinde kendine güvenen güçlü bir erkek hali vardı. Lokman Hekim'in öğütleri. boyu kısa olduğu için arkaya iyice kıvrılmış olan kılıcı. "Başvekilimiz Paris'te rical ile görüştü. Babası bu resmi emekli olmadan önce Beyoğlu'nda çektirmiş. Lokman Hekim'in öğütleri. Borsa: Sterlin 620. uçları havaya kalkık kocaman bıyıkları.. Muhittin'in babası da aynı şeyi yapmış.. Bu sözlerin gerektirdiği umutsuzluğu.. Fransa'da Blum kabinesi 380 güven oyu aldı. Muhittin de dokunmamıştı. 186 ... "Ben de aynı şeyi yapıyor. belli belirsiz gülümsüyor. o da güne biraz neşe katacak gevezelik malzemesi bulduğu için emekliliğinde bütün gazeteleri baştan sona okumuştu. Sabun pahalılığı zeytin azlığından ileri geliyor.

bu mutluluğu belli belirsiz hayâl etmekten keyif aldığını hissetti. Bir süre daha karşısındaki resme bakıp oyalanarak. genç ve zeki olduğu için değer verdiklerini seziyordu. yürüyor. Annesi mutfak penceresinden sarkmış. Feride Hanım da: "Tuttu ama. şu bizim fatihin yüzünü iyice görebileceğim bir yere oturayım!" Gene selâm veriyor. Beşiktaş'ta çarşı içinde tıraş olmaya karar verdi. Muhittin annesinin oğlunun bir eğlenceye katılacağını. "Ne yapmalı!" diye düşündü. "Acaba yüzükler takılırken Ömer'in yüzü nasıl olacak? Buna dikkat edeyim. 187 . yüzeylerin arkasına hiç geçememiş. yeni taşınan komşuyla konu­ şuyordu. gidiyorsun. ama gene heyecanlanmadı. bu akşam oğlunun da bulunduğu bir salonda bazı insanların mutlu olacağını düşünmekten. "Acaba orada içki verirler mi?" diye düşünüyordu. Sonra saatine bakıp nişan töreni için hazırlık yapmaya. işte şimdi şık olduğu. Çarşıda yürürken sıkıntısız ve rahat buluyordu kendini. bunlar açmadı!" diyerek de­ nizlikteki saksıları gösterdi. insanların kendisine mühendis olduğu. Üstelik Muhittin'in duyduğu hayranlıktan sıyrılıp bunu anlayabilmesi için onsekiz yaşına gelmesi. Ta­ nıdıklara selâm veriyor. Giyinip kuşandıktan sonra odadan çıkıp mutfağa girdi. Muhiltin'i dikkatle inceledi ve oğlunun kılığını beğendiğini gösteren bir ifade takındı. hep birşeyler bekleyerek endişeyle yaşamış. boşa gitmiş bir hayat. şık olduğunu düşünüyor. acınacak bir insandı. bazan dehşete kapıldığı olurdu. İyi eğlen bari!" dedi. mutlu olacağını düşünerek sevindiğini. yalnızca. hayat ve önündeki yıllar hakkındaki endişelerinin hafif hafif arttığını sezerek oturdu. yıllardan beri tanıdığı şu yaşlı berber vardı. zekâsına hayran olan o genç askerler vardı. Yeni taşınan komşu: "Hanımefendi çiçekleriniz tutmuş!" dedi. kütüphanenin bir gözünde. gümüş çerçeve içerisinde duran bu şey. Muhittin gene. çocukluğunu bildikleri için sevgi duyan o ihtiyarlar vardı.babası gibi olmaması için ne yapması gerektiğini düşünür. Sonra Muhittin'in mutfağa girdiğini farketti ve içeri çekildi. Sonra babasını tanıdıkları. Karşısında. sıradan bir asker. babasının ölümünün üzerinden dört yıl geçmesi gerekmişti. artık alışkanlık haline gelen bir tedirginliğe kapılır gibi oldu. Mutlu bir sesle: "Demek.

"Aa. Boyu aynanın düzeyine erişsin diye berber. değil mi?" dedi. 1937 yılında dünyanın bir şehrinde. mühendis Muhittin tıraş oluyor. hayatına ilişkin bütün haberleri dinlediği için. berber vitrini andıran geniş camın önündeki koltuğa yerleştirdiği bir müşteriyi çarşıya sergiliyor. oturulacak yere de ayakları kirletmesin diye bir gazete sererdi. aydan aya.Berber. ama sevgi değil. Berber mülâzım Haydar Bey'e değer veriyordu. Şimdi bu pazar öğleden sonra çarşıdan geçenler de herhalde. Öteki ge­ lişlerinde annesi onu berbere teslim eder. Çekmeceden temiz bir önlük çıkarırken de. "Aa. Sonra bir kere de babasıyla birlikte geldiklerini. annesinin nasıl olduğunu sordu. Aynaya bakıyor. Şimdi de mühendis Muhittin Bey'e değer ve­ riyordu işte. "Çocuk gibi hissediyorum kendimi burada!" diye düşündü. Mühendis. kâtip Hüsamettin Bey tıraş oluyor!" diye düşünürdü. burada. İstanbul'da Beşiktaş'ta bir berber koltuğunda. mühendis Muhittin! İşte buyum ben!" diye düşündü. Muhittin. "Evet bir mühendis. Muhittin de çarşıdan her geçişinde berberin vitrinine bakar. hırçın bir yüzü var ki. Berbere gövdesini bir süre için bırakıyor. kendine özgü bir varlığı olsun istiyor. berberin babasına çok saygı duyduğunu hatırlıyordu. sessiz ve sakin. gözlüklü. Yüzünü saygıyla sabunlarken mesleği hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor. çocukluğunda buraya geldiği ilk yılları hatırlıyordu. koltuğun iki kolu arasına bir tahta koyar. ama pek yakışıklı sayılmaz." diyorlardı. sonra küçük gövdesini bol çarşafın içinde hızlı hızlı oynatarak çarşıya alışverişe çıkardı. Muhittin'i görünce sevgiyle güldü: "Sakal. çarşıdan geçenler de gözucuyla onlara bakıyorlardı. başkalarına yaptığı gibi onunla bilgi ve dedikodu alışverişinde bulunuyor. kısa boylu. bu mühendisin de bir zamanlar çocuk olduğunu. İlk gelişlerinde Muhittin ağlamıştı da berber "asker çocuğu ağlamaz!" diyerek avutmuştu. arada bir de berberin sorularına karşılık veriyordu. öteki berber müşterileri gibi beyaz 188 . Bir mühendis. ya da hayranlık. Muhittin ellerini beyaz önlüğün altına sokarken. insanda ya korku uyandırır. dükkânında ağladığını unutmuş gözüküyordu. "İşte buyum ben. bu genç mühendisin hayat hikâyesini eksiksiz biliyordu. kırılmış şişe diplerine benzetmekten hoşlandığı gözlüklerini süzüyor.

. "Geç kaldım!" diye düşünüyordu.. Berberden çıktıktan hemen sonra bir taksiye bindi. geleceği için endişe duyan Muhittin Nişancı. Şoförü Beşiktaş çarşısından tanıyojrdu. gülümseyecek.bir önlüğün altında uysal. Nişan törenini seyredip eğlenmek istiyorum.. Ben Muhittin. geç kalmışım!" diye düşündü. "Orada kalabalık var!" diye düşündü. "Hayır. Şoför de bu mühendisin yüzünü tanıyordu. şimdi düşünmek is­ temiyorum. "Ne olduğumu. el etti. Sonra bir kapıdan Ömer çıktı. birşeyler bekleniyordu. daha doğru ve uygar olanın birlikte oturmak olduğunu çoğu aklından geçirmişti ama. ama kendini görmek istemedi. hâlâ yayımlanmamış şiir kitabı için sa­ bırsızlanan. bir bahar günü arkadaşının nişanına gidecek olan." diye söylendi. "Evet. hayır. Berber anlayışlı ve soran bir bakışla aynaya baktı.. ne olacağımı düşünmek istemiyorum!" Birden öyle bir irkildi ki. futbol maçlarından. Yüzünde gezinen usturanın vızıltısını dinledi. Ayazpaşa'daki apartmanı ona Refik tarif etmişti. Muhittin merdivenleri çıkarken. ama irade eksikliği ve çalışma gücü sıkıntısı çeken. mü­ hendis.. herkes fısıldaşıyor. delikanlılar ve yaşlı erkekler de başka bir yanda oturuyorlardı. inceleyecek. öteki dikkatsiz şoförlerden sözedildi. ama yanına gelmedi." Birden gözlerini aynadan kaçırdı. Refik'i karnı şişkin olan Perihan'ı gördü. Salonda kadınlar ve genç kızlar bir yanda. kulağının dibinde vı­ zıldayan ustura sustu. kıpırtısız. yaşanılması gereken her şeyi kaçırmış gibi bir felâket duygusu vardı. Ama kapının zilini çaldıktan sonra birden şaşırdı. Muhittin. o da onlara aynı şeyleri yapacaktı. insanların arasına girdi. ben. kim olduğumu.. Berberden çıkana kadar koltuğunda hiçbir şey düşünmemeye çalışarak kıpırdandı. oturacak bir yer aradı. Muhittin de oraya baktı. pahalılıktan. hiçbiri kuralı bozmaya cesaret edememişti. Tanımadığı bir kadın onu bir salona soktu. bekâr ve zeki. Nazlı'yı da bir an görebildi ve güzel olduğuna karar verdi. Herhalde kimse böyle ayrı ayrı oturmalan gerektiğini düşünmemiş. İçerdeki kalabalık ona bakacak. Az 189 . Suratı sabunla­ nırken de aynaya bakmadı. Bir gramofon çalıyor. İyi bir şair olmaya çalışan. İçinde sanki görülmesi. Muhittin düşünmemek için yolculuk sırasında şoförle gevezelik etti.

Mutlu bir gülüşme başladı. gülümsedi. "Ne çabuk bitti!" diye düşündü. Hemen arkalarından da milletvekili Muhtar Bey geldi. kutlamaya koştu. Nazlı'nın ilk gördüğü kadar güzel olmadığına karar verdi. delikanlıyı işte nişanladık. yüzüklerin birbirine kurdelayla bağlı olması gerektiğini bilmiyordu. Mil­ letvekili birisinin uzattığı bir makasla bu kurdelayı kesti. bir durgunluk oldu. 190 ." Muhittin. Muhittin. Çocuklarımızın birbirlerine sevgi ve saygı. "Şu kapıdan gireceklerine göre Ömer'in yüzünü iyi görebilirim!" diye düşündü Muhittin. ama bunu kendi seçti. Nazlı tedirgin olarak uzun uzun Ömer'e baktı. Sonra yanmdakilerle birlikte o da elini birkaç kere birbirine vurdu. Muhittin'in beklediği yerden. Milletvekili gençleri. Birşeyler arıyormuş gibi sağına soluna baktı. İyi bir yere oturduğuna karar verdi.. Sonra arkalarından yaklaşan milletvekili aralarına girdi ve ikisinin de bileğinden tuttu. Sonra beklenmedik bir hareketle yere eğildi ve bacaklarının arasında gezinen kül rengindeki bir kediyi kucağına aldı. "İşte yüzü alıklaştı!" diye düşündü. yüzünde bir çirkinlik bile görür gibi oldu. Kalabalığın bakışlarıyla yıkanan pırıl pırıl iki yüzüğü beceriksiz hareketlerle parmaklara taktı. beklenen şeyin yaklaştığını gösteren bir gerginlik oldu. Muhittin. koridora açılan kapıdan Ömer ile Nazlı içeri girdiler. Muhittin. Milletvekili bir kenara çekilince nişanlılar öyle ortada kalıverdilcr. Acaba milletvekili ona şu fatihtik yolunda ne gibi kolaylıklar sağlayabilir?" Bir alkış başladı.. Sonra duygulandı: "Sevgili kızım ve çok sevdiğim bu evlâdım. "Bir fatihin yüzü böyle mi olmalıydı? Kuzu gibi! Utanıyor. Ömer'in donuklaşan yüzünü dikkatle inceliyordu. Aceleyle elini cebine sokup birbirine kurdelayla bağlı yüzükleri çıkardı. artık davranışlarını ve kararlarını bu yanındaki erkeğe göre düzenleyeceğini herkese göstermiş oldu.sonra gramofon susturuldu. ama kendini ikiyüzlü bulmadı. çünkü böyle davranmak gerekir!" diye düşündü. Herkes kalkıp nişanlıları öpmeye. nişanlılar da milletvekilinin elini öptüler. Bir şaşkınlık. "Şimdi bunları yapıyorum. sıkılıyor herhalde. Bu acemi bakışıyla.

ben de onlara katılmalıyım!" diye düşündü. Sonra bir şaka yapmaya karar vererek Refik'e döndü: "İyi tiyatro değil mi?" dedi. Bir başka akrabasına sarılan Ömer'in kendisini dinlemediğini görünce Refik'e döndü: "Perihan da iyice gebeymiş!" dedi. birbirleriyle öpü­ şüyorlar. Hiç düşün­ meden söylediği sözlerin aptalca olduğunu aklından geçirdi." "Yok.. gülemedi. evsahibi kadın salondaki topluluklar arasında bağlar kurmak. iyi başladın gerisini de getir!" "İyi başladım ha?. Nazlı'nın halası Cemile Hanım bir hikâye anlatıyordu. yok. Böyle bir şeyi bekle­ miyordu. Muhittin bir şey söylemiş olmak için "Asıl yemekte eğlene­ ceğiz. bir dalgalanma vardı.. Nazlı'nın halası. Kızların arasında o yaşlı kedi vardı. ya da istemeden hüzünleniyordu. gülüyorlar. İnsanlar oturdukları yerlerden kalkıyorlar. Muhittin: "Ben de onlardan biri olmalıyım. bakışıyorlar. Gülmeye çalıştı. Refik: "Akşam bize gidelim. şaşırdı. Salonda tatlı ve yumuşak bir hareket. "Acaba içki var mıdır?" Bu sırada bir kahkaha duydular. ama hazırladığı sözü de söyledi: "Hadi bakalım Rastignac. "Evet. gülüyor. "Ah Muhittinciğim sen her zamanki gibisin. Muhtar Bey bir köşede Ömer'in eniştesi ve teyzesiyle konuşuyordu. olur mu?" dedi. onlar gibi olamam ben!" diye düşündü. "Herkes dağıl­ dıktan sonra!" Kalabalığı işaret etti. Muhittin. neşe köprüleri yerleştirmek için bir köşeden ötekine koşuyor. Mutlu bir uğultuydu bu. Ama onlar gibi olınasiy uğultunun içine katılabilmesi için ilk önce ne yapması gerektiğini çıkara­ madı.Muhittin Ömer'i öperken duygulandı. "Hayır. hoş sözler söylüyorlardı. somurtkan hayvan kucaktan kucağa geziyor. iyi eğleniyoruz!" dedi Refik. Sanki nişandan çok bu sıcak hareket ve uğultu beklcniyormuş gibi rahatlanılmıştı. Nazlı ile Ömer pencerenin yanındaki genç kızlarla birlikte gülümsüyordu. mutluluğu körüklemek için de arada bir şaka yapıyor." dedi. ölçülü kahkahalar duyuluyor. m . Muhittinciğim!" diye bağırdı Ömer. Galiba biraz içki içmişti. Ah. sen de çakı gibisin!" dedi Muhittin. ama ben!.

Cemile Hanım: "Ben bir kere kendimde o cesareti bulmuştum!" dedi. Sonra bir şey hatırladı: "Hâlâ inkılâplar hakkında öyle mi düşünüyorsun?" "Muhtar. Bir an herkes sustu. anlıyor musun? O şimdi ne kadar ilgi çekici ve cana yakınsa. "Ama sonra o kadar utanmıştım ki. biz de öyleydik. Nazlı'nın arkadaşlarının yanına döndü. birisi gramofona bir Alman şarkısı koydu. Ömer'e daha önce de anlattığı şu kucağı kirletme hikâyesini şimdi de köşede / oturan yakınlarına anlatıyordu. arada bir de Ömer'e bakıyordu. Ömer onları dinlerken kucağına aldığı kediyi okşuyor. şimdi nişanlandığın. öyle olacağız!" diyordu. Muhtar götürmüştü beni!" Muhtar Bey esniyordu. Bakışları: "Senin beğendiğin. evlenmeye karar verdiğin bu kız bizim ne kadar eski ve iyi arkadaşımızdır. Sonra gene neşe akmaya başladı. "Beni bugün kimse rahatsız edemez!" demeye çalışarak yeniden genç kızların. leke gözükmesin diye küçük Ömer'i nasıl kucağına bastırdığını anlatmak için gene ellerini karnının üstünde birleştirdi ve kıkırdamaya başladı. Gramofona aynı şarkı bir daha konulunca gülümseyerek kediyi 192 . Hatırayı anlatırken gülünmesi gereken yerlerde arkadaşlarına bakarak hep birlikte gülmek için onları kışkırtıyor. niye oturmuyorsun?" dedi. "Canım. gülümsemesiyle. Hikâyeyi dinleyenler de Ömer'e bakıp gülümseyerek başlarını sağa sola salladılar: Cemile Hanım: "O zamanlar Tünel'de bize göre bir lokanta açıldı diye nasıl sevinmiştik!" dedi. Öteki kızlar da Ömer'e bakıyorlardı. evde ağlamıştım. Genç kızlardan biri. Hikâyenin sonuna gelince. Esneyip gerindikten sonra Ömer'e döndü: "Delikanlı.HIRSLI VE NİŞANLI Cemile Hanım. Bu sırada. ama oraya ha­ nımların girmesi cesaret işiydi!" dedi. bir kral gibi hissediyordu kendini. Nazlı'nın bir çocukluk arkadaşı bir hatıra anlatmaya koyuldu. bir şey yaptığım yok ki çocuğa!" Ömer gülümseyerek. bugürronu rahat bırakalım!" dedi Cemile Hanım. Macide Hanım: "Bir de o ünlü kulüp vardı.

eğlenecek. "Ne dedi o adam sana?" dedi Muhittin. "Ben ni­ şanlandım!" diye düşündü. "Nişanlılık ile evlilik arasındaki devre en önemli devredir.. . Ona hoş bir şey işitmiş gibi gülümsedi. Şu neşeye katıl. Bu yeni farkına vardığı bir şeymiş gibi şaşkınlıkla nişan yüzüğüne baktı: "Şimdi asıl dikkat etmen gereken devreye giriyorsun!" Nazlı'nın yeni evli bir akrabasıydı bu. sen de pek yakışıklıymışsın. Sonra Nazlı'yı görerek heyecanlandı. . "Öyle mi?" "Eee. Muhittin: "Herkes seni çok seviyor!" dedi. efkârlanacak.." dedi Ömer.. sen nasıl hissediyorsun peki? Rastignac olduğunu ha­ tırlıyor musun?" "Sahi. Semaveri kurar." "Evet.Nazlı'ya verdi." "Öylesin. Günlük hayatı küçümsüyordun sen!" "Muhittin bugün çok hırçın!" dedi Refik. Bugün böyle küçük şeylere aldırış etmeyecek kadar geniş hissediyordu kendini. Sonra Refik ile Muhittin'in yanına gitti... Böyle yapıyorsun da sanki ne oluyor? Akşam bize gidelim olur mu?" "Ne yapacağız?" "Semaver kurmak istiyor o!" diyerek güldü Muhittin. Bunu "Acaba hangi tatlıdan yesem?" diye düşünen şımarık bir çocuk gibi düşün­ düğünü biliyor. bunun da şimdi kendine uygun olduğunu ak­ lından geçiriyordu. "Beni bugün pek yakışıklı buluyormuş. "Bizimkilerin yanına gideyim. aslında iyi olur. evet!. "Niye böylesin? Bırak canım biraz kendini." Ömer: "Eh. bunu unutmuştum!" dedi Ömer. "Unutma. ." Ömer. oturur konu­ şuruz!" dedi. öylesin!" diyerek Refik gülümsedi. Uğuldayan salonu bakışlarıyla taradı: "Acaba kimin yanına gitsem?" diye düşündü.. "Eski defterleri karıştıracak. Sonra herkesin nasıl oturması gerektiğini söyleyen Cemile Hanım'a döndü: "Bana başköşeyi . Sıkıldığını saklamaya hiç gerek duymadan ayağa kalktı. Nazlı'nın bir akrabası olması gereken bu yaşlı adamı tanımıyordu. Refik ile Muhittin ne konuşuyor acaba? Muhittin'in de suratı her zamanki gibi korkunç!" "Delikanlı. güldü..

O yüz de bitince Nazlı da hoş bir şey dinlemek istediğini söyleyerek kalktı. Muhittin'in ne düşündüğünü merak ediyor.ayırmışsınız efendim!" "Herkesin gözü bugün sende evlâdım!" dedi kadın." Yemeğin ortasında bir ara herkes ısrar edince Ömer demir­ yolunda. Gramofon salonun köşesindeydi. bu sinsi düşünceler alevlendikçe içkiye sarılıyordu. bazıları delikanlıyı şimdi daha da çok sevdiklerini söylediler. Sonra bu kadar ihtiyatlı olmayı çirkin bularak Nazlı'yı yanağından öptü ve hemen. durmadan yüzüne baktığı yanında oturan bir delikanlıdan başka hiçbir dinleyicisi kalmadı. Bir ihtiyar da bunların o kadar da bü­ yütülmemesi gerektiğini söyleyerek Sarıkamış'ı anlatmaya ko­ yuldu. aradığı şeyin biraz da bu olduğunu utanarak anlıyor. Hizmetçi gene somurtarak içeri girdi. tepsiyi andıran büyük bir geniş tabağı ortaya koydu. kimsenin ilgilenemeyeceği ayrıntıları anla­ tıyordu. Birkaç kişi daha katıldı ona. delikanlılarla konuşmaya baş­ lamışlardı. Birisi yalancı bir çığlık attı. Genç kızlar da açılmış. İçki içmiyorlardı. yemekte kusur olarak gördüğü şeyleri sayıp dökmeye başladı. Bir süre sonra. rahatlamışlar. ama delikanlılarla konuşurken kızarmıyorlardı da. Gramofonun durduğu köşenin sofradan gözükmediğini bilmesine rağmen dönüp arkasına baktı. Nazlı'nın halası. Şakacı bir delikanlı da ona takılmak için gramofona İzmir marşını koydu. Gramofona konan marş bitince plağın öteki yüzü kondu. gülüşüyorlardı. Muhtar Bey şarkıyı mırıldanmaya başladı. duyduklarının yakışıksız olduğunu aklından geçiriyor. "Onu öptüm!" . Onlar da herkes gibi arada bir nişanlılara. şu sofra çok güzeldi. İçki içiyor. Rakı kadehlerini tokuşturuyorlar. Ömer bakışların üzerinde gezindiğini gördükçe gene bir kral gibi hissediyor. Ömer de ona yardım etmek istediğini açıklayıp arkasından gitti. ama bunun yalancı bir çığlık olduğunu da gizlemediği için gülüşüldü. "O benim nişanlım!" diye düşündü. Kemah'ta. Tabaklan doldururken ev sahibi kadın. sofranın merkezine bakıyorlardı. şantiyenin barakalarında yaşadığı günlük hayatı anlatmak zorunda kaldı. Herkes ona karşı çıktı: "Yemek çok güzeldi. Ömer. Soğuk kış gecelerinde orada nasıl yaşadığına şaşanlar oldu. her şey çok güzeldi. Nazlı plakların durduğu gözü karıştırıyordu.

diye düşündü. Ömer. Gençler coştular. ona birkaç kişi daha katıldı. dansa kaldırılmayan kızlarla dans edemeyecek kadar utangaç delikanlılar köşelere çekildiler. 195 . her zamanki uğultudan başka çatal bıçak sesleri vardı. bu akşam. Yemekten sonra gramofona. gülüşüldü. Birden masada biri elini çırpmaya başladı. şakalar yapıldı. gençlerden birinin getirdiği en son plaklar konuldu. kahvelerini burada içtiler. Nazlı plağı gramofona koydu. Bir süre sonra konukların bir kısmı nişanlıları bir daha kutlayarak ayrıldılar. Ömer masaya doğru yürürken arkasından Nazlı'nın geldiğini gördü. sonra hepsi birden alkışa başladılar. Gençleri yalnız bırakmak gerektiğini düşünen yaşlılar ise sofrada oturdular. Ömer: "Ne yapayım? Ben buyum işte! Böyle oldu!" diye düşündü. birbirlerinin hayatlarını öğrendiler. Cemile Hanım kusurlarından dolayı özür diliyordu. salonun bir ucundan gelen sesleri hoşgörüyle karşıladılar. iyi oldu!" dedi. onlara göre yeni bir şey yoktu. Cemile Hanım: "Aman iyi oldu. Muhtar Bey esneye esneye konukları kapıya kadar geçirdi. Yaşlılar sofradan kalktıktan sonra durgunluk başladı. nişanlılara hoş sözler söyleniyordu. arkasından kırık dökük bir piyano sesi geldi. İnsanlar da hiçbir şeyin farkında değildiler. Herkes gittikten sonra Muhtar Bey: "Oh çok şükür!" diyerek esnedi. yalnızca neşeli ol­ duğunu. bağırıp çağırdılar. Bu ses hiçbir şeyi değiştirmiyordu. sanki kendisinde kirli. Gra­ mofona her takılışında yepyeni bir şaka yapılmış gibi neşeyle karşılanan plaklar artık çalınmıyordu. değil mi. herkes onlara baktı. bugün nişanlandığını aklından geçirerek herkese gü­ lümsedi. Sonra yavaş yavaş herkes ayağa kalktı. halacığım!" dedi. birkaç kişi dansetti. hikâyeler anlattılar. Bir cızırtı başladı. Kapının önünde herkes duygulanıyor. hiçbir zaman kral gibi hissedemeyeceğini düşünerek şaşkmlaştı. Nazlı ile birlikte yemek masasıyla gençlerin köşesi arasında gidip geldi. Sonra Perihan'a dönerek birşeyler anlatmaya başladı. utanç verici bir hastalık varmış ve bu öpüşle hastalık kıza bulaşmış gibi suçluluk duydu ve bugün. Nazlı: "İyi oldu. Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak.

Sonra başka şeylerden. çok duygulanan milletvekili de Ömer'e sarıldı. çevresini dikkatle inceliyordu.. bir kolkola yürüyen çifte. Yokuşun ortasındaki yeni açmış ağaçların dallarıyla gök par­ çalanmıştı. günlük hayat ile yetinmekten de korktu. Belki şu nişanlanmadan. Ömer onlann bir adım arkasından geliyor. Kemah'a gitmeden önce başka bir insandın!" "Yaa! Nereden anladın bunu?. Onunla aralarında geliştirdikleri bir yakınlık ve sevgi işareti olsun da kimseye farkettirmeden selâmlaşabilsinler istedi. Sonra kızını öpüp okşamaya alışkın olan bir babanın rahatlığıyla Nazlı'yı öptü. Perihan'ın şişkin karnını görünce Muhtar Bey endişelenir gibi oldu. Ömer'e döndü: "Yarın geliyorsun değil mi? Ben hemen Ankara'ya dönüyorum. aile hayatının içinde kaybol­ maktan. hırsını kaybetmekten." 196 .Sonra Refik ile Perihan da kalktılar. Yalnızca birbirlerine baktılarTÖmer Nazlı'nın yeşil ve uzun elbisesini gülünç bulmaktan korktu. sonra Cemile Hanimin ellerini öptü. Muhittini görünce de. ama uyku akan gözleri başka şey söylüyordu. Ömer ona sevimli gözükmeye çalışarak: "Efendim. belki halinden tavrından.. biz kal­ kıyoruz. bugün ben de bunu düşündüm!" dedi Muhittin. "Eskisi kadar hırslı bulmuyorum seni. galiba." dedi. efendim!" dedi. Refik ile Perihan kolkolaydılar. insan böyle şeyleri nasıl anlar bilemiyorum. canı sıkıldı. Ömer: "Ben hırslı mıyım? Eski tutkularımdan bir şey kaybettim mi?" diye düşündü. Ama Ömer'e de aynı huzursuz bakışla bakıyordu. Ömer birden böyle yapması gerektiğini düşünerek önce milletvekilinin." "Vallahi. Ayazpaşa'dan Taksim'e kadar yürüdüler. bir geniş lacivert göğe bakıyordu. ama böyle bir şey yoktu. Bir yıl önce. Nişantaşı'ndaki evin boş salonuna yerleştikten. Demiryoluna gitmeden önce seni görmek isterim!" Ömer: "Geliyorum tabii.. Perihan yukarı çıktıktan sonra bunu Muhittin'e sordu. "Arkadaşıma gidip biraz oturacağız!" "Niye? Burada da oturabilirdiniz!" dedi milletvekili. Muhittin en önde tek başına yürüyor. "Evet. Nazlı'ya baktı.

kestane ağacının altında hasır koltukta oturuyor. Evet! Kırk binden fazla. Daha yaz gelmemişti. Muhittin: "Görürsün bakalım!" dedi.. "Evet. o zaman devam edersiniz!" dedi. Mesela Türkiye'de insan değerinin kolay anlaşılmadığını.. Kendine biraz vakit tanırsın. Bu kadarı fazla geliyor bana."Hayır. "Çok hırslı olduğunu anlatıyor!" dedi Muhittin." Refik: "Bir dakika bekleyin de ben de geleyim!" dedi." "Neler konuşuyorsunuz?" Refik semaveri aşağı kattan çıkarmış yakıyordu. ya da bir iki yıllık bir gecikme için akılsızlık yapmamak gerektiğini düşünürsün!" Refik: "Durun. Gelecek yıl bunun iki katını kazanacağım. durun. başını ve gövdesini hiç bükmeden. ben şimdi geliyorum.. "Çay fincanlarını getireyim!" Her şey yolunda gittiği islerliği gibi bir tartışma açıldığı için sevinçliydi. Sen yanılıyorsun!" Muhittin soğuk ve ilgisiz: "Yanıldığımı sanmıyorum!" dedi.. Mühendis Mektebi'ni bitirmiş iki delikanlıyla anlaştım. Elinde fincanlarla aynı hızla geri gel­ dikten sonra: "Ne diyordunuz?" diye sordu... ayağının dibinde gezinen bir karıncayı seyrediyordu.. "Yanılıyorsun işte! Bu bir yılda ne kadar para kazandım ben. otuz yaşında kendini öldürüp öldürmeyeceğini soracağım. "İyi bir şair olamamışsam bunu yapıyor muyum. Onun için saklanmaya çalışıyorum. Sonra yeni. yanılıyorsun!" diye bağırdı Ömer.. Tartışmanın hiçbir kelimesini kaçırmamak için mutfağa koşa koşa indi. ama 17 . onu anlatıyorum. yapamıyor muyum görürsün!" "Yapamazsın!" dedi Ömer. "Seni iyi tanıyorum. Bahane de bulursun. sen biliyor musun? Kırk bin. Sonra Muhittin'e de soracağım! Muhittin'e. Hem o kadar hırslıyım ki eskiden yaptığım gibi hırsımla övünemiyorum da. "Ben eskisinden daha da hırslıyım. YARIM ASIRLIK TİCARET HAYATIM Cevdet Bey arka bahçede.

ağacın altına doğru yürüyordu. alt katın bazı odaları ba­ danalanmış. yazlıklar sandıklardan çıkartılıyordu. arka bahçede. Ama karısının. gençlik bayramıydı. Perihan'ın kocaman ve şişkin karnı bakanı tedirgin ediyordu. "Bütün sabah sandıklarla uğraştım!" Bahar sıcakları bastırah çok oluyordu. Osman'a bakıyordu. Cevdet Bey uydurmuştu. eve böcek taşıdığı için evin arka yüzünü saran 198 . Nigân Hanım sormuş. Osman'ın arkasından Nermin. Her zamanki gibi. Cevdet Bey'in yanındaki koltuğa oturmuştu. Ağzında istediği zaman istediği kadar içebileceği sigaralardan bir tane vardı. ama karıncayı görmüyordu galiba. Onu görünce Cevdet Bey elinde kolay kırılır bir şey varmış gibi titizleşiyor. yazlığa. Heybeliada'ya taşınmak için hazırlıklara da başlanmıştı. ama hâlâ kışlıklar sandıklara konuluyor. hasır koltuklar onarılmış. Az önce öğle yemeği yenmişti. ya da oğullarının adını bir an hatırlamayınca da ona gülmüyorlardı artık. Mayısın ondokuzuydu. Cevdet Bey ömründe ilk defa baharın gelişini evin içinden izlemişti: Kış soğuğuna dayanamayan saksılar dışarı çıkarılmış. ya da hayran olmuş gibi yapıyordu. Kesin ve sakin bir güneş arka bahçeyi sabırla ısıtıyordu. hatırlayamadı. Torunlar ellerindeki erikleri dişleyerek bahçede gezinmeye başladılar. Cevdet Bey'in çev­ resinde toplanıyordu. ço­ cuklarına birşeyler söyleyerek gelip oturdu. Kocasının neye baktığım anlamak için ayaklarının dibine bakıyor. Sonra mutfak kapısından Perihan ile Refik çıktı. Nermin: "Çok yoruldum!" diyerek iç çekti. Latince bitki isimlerini belleğinin zayıflamadığını göstermek için ezberliyordu. Perihan hasır koltuğa oturduktan sonra Nigân Hanım rahatlayarak Cevdet Bey'e döndü: "Sizin o tuhaf çiçeklerinizden biri açmış. Sabah da aynı şey olmuş. Herkes ya hayran oluyordu Cevdet Bey'e. her Zamanki gururlu ve düşünceli hareketleriyle. hareketlerine dikkat ediyordu. "Ocimum neydi?" diye düşündü. önce Nigân Hanım gelmiş. Ayrıca. sesinin perdesine. "Ocimum granimus!" diye uydurdu. Bütün aile.hava sıcaktı. çünkü hizmetçinin ayakkabılarının tozunu almadığını söylüyordu. Osman da annesinin sözlerini işittiği için. Kimsenin uydurduğunu anlamadığını farkedince rahatladı. ayakkabılarına bakarak. gördünüz mü!?" Cevdet Bey başını salladı.

sarmaşıkların bir kısmı kesilmiş. Az sonra. Cevdet Bey'in elindeki sigarayı işaret ediyordu. "Ne için alacaklar?" diye düşündü ve kendi kendine güldü. Refik ile Perihan fısıldaşıyor. "Sağlığım için! Peki sağlık da ne için? Daha çok yaşamak için. Osman birşeyler homurdanıyordu. "Bir kere söyledik artık! Uykumu açmak için biraz 199 . uyumayacağım. Evin içinden donuk. ama karısının bu şefkatine sinirlendiği için ters bir şey söylemek gelmişti içinden. Nigân Hanım: "Ah. dokunaklı bir tavır takınmaya. Anneleri de onları yukarıya uykuya yolladı. bahçe baştan aşağı gözden geçirilmiş. değil mi?" "Hayır. ama bir şey anlayamadı. artık dibini içmeyin bari!" dedi. bulamadı. Günde üç kere içtiği şu sigarayı da elinden almak istiyorlardı. çalsın!" diyecekti. Az önceki karıncayı aradı. ama onu fazla düşünceli bulduklarından çekinmişlerdi.. Nigân Hanım: "Canım yemekten hemen sonra da çalınır mı?" dedi. Cevdet Bey.. Başını koltuğun arkasına yasladı. naftalin kokusuyla kokmuştu. "Bırak. Sigara içmeyeceksem ne diye yaşayayım?" "Ne düşünüyorsun?" Nermin'di bu. derin şeyler düşündüğünü sezdirmeye çalıştı: "Hiç. çalışacağım!" "Siz bilirsiniz!" "Tabii ben bilirim!" diye düşündü Cevdet Bey. ama caydı. neşesiz bir piyano sesi geldi. Bu sırada Nigân Hanım şikâyetçi. konuşulanları dinledi. ama kızına sözünü biraz da Cevdet Bey onu desteklediği için dinletememişti. canım. Bütün arkadaşları gibi Ayşe'nin de Taksim'deki törene katılmasını istemişti Nigân Hanım. Nigân Hanım bahçede gezinen torunlara seslendi. "Artık uyumak da olmaz!" diye düşündü. Sonra bu gösterişe kızarak: "Bir şey düşündüğüm yok!" dedi. "Görüyorsunuz!" Cevdet Bey önce hüzünlü. Aslında yatıp uyumak istiyordu. Sonra kocasının öfkeli yüzünü görünce kendini hoş göstermek istedi: "Yatıp uyuyacaksınız. ev uzun bir süre Cevdet Bey'in hâlâ alışamadığı tuhaf bir kokuyla. hiç!" diyerek başını salladı. suçlayıcı bir yüzle ona sert sert baktı. lütfen. Kahve geldikten sonra sigarasını yaktı. Cevdet Bey. Nigân Hanım to­ runlarını öperek keyiflendi. Torunlar dedeye de sokulacaklardı galiba.

ama bahçeye bakmıyordu işte. artık evde çalışmak istediğini açıklayarak. Sonra yukarı çıkıp çalışırım.. askeri okula gitti!" Sonra. sözlükleri karıştırarak Latince'lerini ezberlediği çiçeklerden bazıları hemen açmıştı. "Ama bütün gün yambaşında olmuyorum. rahatlamak için: "Neyse bugünlerde ortalıkta gözükmüyor!" diye söylendi ve bahçe duvarına kadar yürüdü. Herkes bunun Cevdet Bey'in sağlığı için de iyi olacağını söylüyordu. Artık yazıhaneye. "Çalışıyor.bahçede yürürüm. Nigân Hanım. Ağacın altındaki hasır koltuklarda oturanların bakışla­ rından kurtulmak için bahçenin içlerine doğru yürüdü.. kocası ticaret dertleriyle yıpranmayacak. boş saksılar. Meşrutiyet'ten hemen sonra bu yan bahçeyi satın almıştı. tenekeler duruyordu. Adı da şeydi canım!" diye söylendi. şirkete gitmesinin saçma olduğunu anlamıştı. Üzerinde yazılar kazınmış.ıhlamur ağacının altında durdu. "Hey gidi günler hey! O zaman nasıldım? Nigân da gencecikti. Evimiz yeniydi. eşyalarımız yeniydi. iki aydır hatıraları üzerinde çalışıyordu. sonra da nereden hatırladığını anlayamadığı bir çocuk şarkısına 200 . ticari tecrübemi benden sonrakilere aktarıyorum!" Heyecanlanarak yürüyüş için ayağa kalktı. Onu ilk bu evi babasıyla gezerken görmüştü. bütün gün yambaşında olacak diye neşelenmişti. Burada bir köşede bakımsız otlar. O da geçenlerde elini öpmüştü. hatıralarımı yazıyor. Yan duvar boyunca başka şeyler düşünmek isteyerek ve saçma sapan Latince keli­ meler. Evi ilk aldığı yıllarda bahçe burada biterdi. her gün asansörsüz hanın altı katını çıkmayacak. Cevdet Bey. Mısırçarşısimn yanındaki çiçekçilerden tohumlarını getirttiği." Cevdet Bey. kendi istedi. çalışıyorum!" diye düşündü. sorulmadan açıkladığı düşüncelerini de her zaman bir ayakbağı olarak görüyorlardı. bir kenarda yığılmış odun parçaları. gururunu koruması için bile gelip ona birşeyler sormuyorlar. "Şu çocuk da bahçeyi adam edemedi!" diye düşündü." Tatsız bir şey hatırlayarak sıkıldı: "Evin içinde bir de o çocuk vardı: Ziya! Evet. herkesi sevindirmişti. Dönüp kestane ağacına baktı. Sonra manav dükkânı açsın diye yardım etmişti.. ruhlarımız. kendi harcamalarının da Osman'ın denetimi altına girmesinden bir süre sonra. "Adı. Latince'ye benzeyen uydurulmuş kelimeler mırıldanarak. Cevdet Bey. Ka­ rarlar kendi dışında alınıyor..

. hah.başlayarak yürüdü. ne güzel rüya görürdüm!" Ağaçların altından çık­ mıştı. "Ay! Ödümü kopardınız Cevdet Bey!" dedi Nigân Hanım. Eski alışkanlığıyla vakti anlamak için ikiye altı ekleyip. gülünç ensesini seyrederek ağır ağır sokuldu. "Otuziki yıl oluyor!" diye düşündü. Päzusunu yokluyormuş gibi öteki eliyle kolunun üst kısmını tuttu. duvarın dibinden ön bahçeye yürüdü. bütün bahçenin en rüzgârsız." 20! i .. Birden bir hanımeli kokusu duydu. "Gençlik bayramı! Benimki de ihtiyarlık yü­ rüyüşü!" Öbür duvarın dibinden. sana ne zararım olur!" diye mırıldandı. "Ağzımdan söz bir kere çıktı. hanım! Babam böyle derdi Nigân Hanım!" Saatine baktı: ikiyi çeyrek geçiyor. Koca Cevdet Bey hâlâ ayakta. Sözünden hiç döner mi? Ama uyusaydım.. aşırı harekete ge­ lemez." Nigân Hanım. Kestane ağacının altında oturanlara görünmeden. Evin yan duvarına güneş vuru­ yordu. evliliklerinin ilk yıllarında yaptığı ve Nigân'ın çok kızdığı bir şakayı hatırlayarak elini karısının omuzuna bir pençe gibi koydu. "Yazık. hâlâ kahkaha atan Osman'a dönüp: "Ne var bunda bu kadar gülecek!" dedi. ne diye uyumuyorsunuz? Çok rica ediyorum. uyuyamayacağım!" diye düşündü. Yüreğini dinledi. Burası. "Teftiş bitti.. evlerin pencerelerinde bayraklar vardı. "Teftiş bitti!" diye düşündü. en sakin yeriydi. dedim. kapağın üstünde de bir kedi vardı. Cevdet Bey'i görünce kaçtı. Mutfağın köşesinde çöp tenekesi. Hanım. hah!" Birden kolunun üstünde bir ağrı duyarak şaşırdı. "Acaba bir yere mi çarptım?" diye düşündü. az sonra çıkacağı çalışma odasının altından geçti. Sonra arkasını dönmeden bağırdı: "Cevdet Bey. hâlâ çocuksunuz!" Cevdet Bey neşelenmedi: "Ben yukarıya çıkıyorum!" dedi. başmüfettiş merkeze dönüyor. Zeliha Hanım. Nişantaşı Meydanı'na bir gözattı. "Kaçma kedi. Hafif bir serin rüzgârı sırtında hissedince." Ciğerlerini denetlemek için yalancıktan bir öksürdü. "Sekizi çeyrek geçiyor!" diye düşünmedi. "Vallahi.. "Gidip yatsaydınız!" "Çalışmaya çıkıyorum.. beni dinleyin ve biraz olsun. "Zeynep Teyze! Kimdi o? Bir kadındı! Vişne reçeli. Birden. "Bu gövde koşamaz. Sonra bahçenin öteki ucuna bakan Nigân Hanım'a.. Apartmanların. Hah..

güle güle. defterlerin arasındaki dosyanın kapağına baktı: "Yarım Asırlık Ticaret Hayatım. ara kapıdan geçerek ikinci kata çıkan merdivenleri tırmandı. Fotoğrafların. "Yatmayacağımı söylemiştim. Birinci katta. Birden kapı açıldı. Masaya oturdu. sinirlerine dokunmasın diye. kulübe..Cevdet Bey mutfak kapısından içeri girmişti bile. güle güle! Çok sigara içme!. peki. Seni son zamanlarda iyi görmüyorum. Bu makalelerden birini okurken. "Refik nereye gitti? Yürüyüşe... belgelerin. "Şu hatıralarla ne yaptığımı kimse anlayamıyor!" diye düşündü. Ne arıyorsun?" "Sigara paketimi.. Tıkırtılı koca saatin önünde durup biraz nefes aldı. Mutfaktan çıkarken Nuri'ye döndü: "Saat üçte çayımı istiyorum... bu yeni çay düzenini baltaladığından kuşkulanıyordu. Şunu unutma ki bir gün benim başıma bir şey gelirse şirketi idare eden yalnız Osman olmayacak. peki!. Bu yazılardan hatıralarında da yararlanmak istiyordu. Zamanının geri kalan kısmı gerekli malzemeyi toplamakla ve yazdıklarını yırtıp atmakla geçiyordu.." "Nereye? Her neyse. Refik içeri girdi: "A. "Bir şeyim yok hamdolsun!" diye düşündü. Saat üçü geçirirsen sen bilirsin!" Nigân Hanım'ın.. birden başını kaldırdı." "Bir yere mi gidiyorsun sen? İşte sigaran orada bak!" "Şöyle bir çıkıyorum. baba siz inisiniz." "Allah korusun!" "Peki. Dağınıklaştın. Belki kulübe giderim.. Yalnız sana şunu söyleyeyim.. oralarda sigara içecek!" Yemekten sonra aklına gelen şeyi hatırlayarak: "Sigara 202 . "Acaba kolumu nereye vurdum?" diye düşünerek çalışma odasına girdi.. Biliyorum karın doğuracak diye sinirlisin! Hadi. yatmadınız mı?" dedi. Son yıllarda gazetelerde çok beğendiği bazı yazıları kesiyordu.. Şirketle de ilgi­ lenmiyorsun. Sonra bir süre eski gazete kesikleriyle oyalandı. Yemekten önce burada.. Bulaşık tenceresine eğilmiş olan ahçıya bir kahraman gibi bakarak. kâğıtların.." İki ayda yalnızca bunu yazabilmişti. Kapıyı yavaş çek!" Kapı kapandıktan sonra Cevdet Bey hatıraların ilk kısmı için gerekli gördüğü bir defteri karıştırdı. Salondan. Merdivenleri ağır ağır çıktı.

yazıhaneye gitmek istiyorum. "Burada refikam. marşlar söylemeye başlamıştı.. O ölüm yatağında çıldırmış. Ya şimdi? Şurada şu kâğıt parçalarıyla uğraşıyorum! Ağbime döndüm! Hayır. İttihat Terakki'nin faydasını gördü!" O güzel. Geminin Çanak­ kale'den geçtiği haberi gelince peşimden koşmaya başladılar. Tuhaf sözler söylüyordu. ama ben bunu yaptım! Kolumu acaba 20.. Bu fotoğrafa bakarken başka ne düşünüyorum? Fotoğraf güzel şeydir. ben ne oldum?" diye mırıldandı. Ni­ şantaşı'na bakıyordu. "Ne günlerdi o günler! Şekeri getirmiştim. Refik'in aklı başka yerde! Şirketi kim idare edecek?" Pencereye yanaşmış. "İşte onun republique'i kuruldu. Bari yürüyüşe çıkayım. "İşte budur hayat! Başarmak. bütün işleri ben yöneteceğim. Berlin yolculuğu sırasında çekilmiş bir fotoğrafa bakarak düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Osman bir şeyden anlamıyor. ben burada. ben her zaman gerçekçi oldum. Bari onun paketinden bir tane kendime ayırsaydım. ismail Hakkı Paşa ile dostluğun. Bir köşesine tarih atınız. Odanın içinde aşağı yukan yürüdü.. ama onun beklediği gibi ih­ tilâlcilerden değil." Alışkanlıkla eski resimlerin durduğu kutuyu açtı. "Ben ne oldum. her zaman gerçekçi olabilmek çok zordur. koşuyor.. dışarıya.. Marseyez'i işitmek istemiyorum! Evet. ya­ rarlanınız.3 . Berlin gezisi benim için çok öğretici olmuştur. Ah. Gerçekçi olabilmek.. Şimdi güzel güzel içerdim. Marseyez söylüyordu. şarkılar. ticaret ve başarıyla dolu günleri hatırlayınca neşelendi. hareketli. güzel bir iş yapmak.. Ama vagon ticaretine Allaha şükür bulaşmadım. ben böyle mi ola­ caktım! Ben böyle zavallı saçmalıklarla uğraşmayı iş mi saya­ caktım! Birden öyle kederlendi ki.. Al­ manya'da Krupp'un dev fabrikalarından birini gezdim. "Sigara içmeyeceksem.içmeyeceksem ne diye çok yaşayayım?" diye mırıldandı. Orada Fuat kazandı. Evet işte böyle. ayağa kalktı. Resimlerle ilgili hatıralarını yazacak. Resimleri teker teker çıkarıp yaymaya başladı. kazanmak.. Yazıhaneye gideceğim. hayır hanımım Nigân ile birlikteyiz. İttihat ve Terakki'den tabii hiç değil. Marseyez'ini de işittim. Bizde de fabrikaların kurulması şarttır. aptal. işgalci Fransız ordusundan işittim!" İşgal altındaki İstanbul'u hatırladı." Birden ağbisini hatırlayarak korktu. sonra gene bu yazdıklarını birisinin okumasından utanarak yırtacaktı.. "Herkes yaşıyor. "Hayır.

"Çayım 204 . ama kutuya uzanan kolunun kalkmadığını farketti. anlaşsınlar. Biz? Ben. "Her şey ne çabuk değişiyor da farketmiyoruz. "O zamanlar alt kattaki eşya ne kadar başkaymış!" diye düşündü. Kızı görünce şaşırmıştım!" Bir başka fotoğraf daha almak istedi. Yoksa bu?" Birden korkuya kapılarak masasına oturdu. Artık şart. Sonra merdivenleri çıkan ayak seslerini duydu. "Yüreğimmiş!" diye düşündü ve bir kalp krizi daha geçirmek üzere olduğunu. hamallar ve tezgâhtarlar vardı. birbirine yas­ lanmış." Sinirlen­ memek için. Ayşe. Bir kere depoda hamallara yardım ettiği için kolunun akşam ağrıdığını hatırladı. yatakta yatarım!" diye düşündü. uzanmış işçiler. O yatağa otuz yılda zor alıştım. Bundan önceki krizi hatırlayarak.. Torunlar. yorganı mı?" Yorgan üze­ rindeydi galiba yorganın üstünde de ağbisi Nusret vardı.. "Refik masrafsız bir şey istediydi. "Evet. "Kolumun burası ağrıyor!" diye düşündü. muhasebeci Sadık ve tüccar Anaviler'den biriyle kızı ayakta duruyordu. yere oturmuş. Refik'in düğününde çekilmiş bir fotoğrafı gördü. Şimdi Nigân yatak odası takımını değiştirmek istiyor. yok yok!" diye söylendi. çömelmiş.. Nermin! Şu kadım pek sevemedim. Osman. Alt kattaki eşya. Kapıyı kilillemişlerdi. Oyalanmak için fotoğraflara bakmaya başladı. Acaba benden sonra şirketi nasıl idare edecekler? Evet artık fabrika şart. ama bizi sevmedi gibi geldi bana.. Cevdet de nefes alamıyordu. "Niye kalkmıyor?" diye düşündü. "Kapıyı mı. Önde... Osman. Siemens'le. başkası yapacak! Ama bu ağrı tuhaf. bundan kurtulmak için ilaç alması gerektiğini anladı. Cevdet Bey heyecanla hatırladı: "Voyvoda Caddesi'ndeki dükkân ve deponun açılış günü! Yeni komşu Anavi de kızıyla gelmişti.. Arkada Cevdet Bey. Biz yapmazsak çünkü.nereye vurdum." Fotoğrafa dikkatle baktı. Birden ilâcı hatırladı. "Yok bir şey. şimdi bir de bu yaştan sonra yenisine mi alışacağım?.. Nigân.. Küçükken bir odaya kapatmışlardı. Hep bizden yararlandı. burada bir fabrika kur­ sunlar. Cevdet içinden çıkmasın diye yorganı sıkıştırıyordu. ağır ağır yüreğime sokuluyor. "Öğleden sonra yatarım!" Sonra nefes alamadığını anladı. Sedef odası. "Sanki ko­ lumda bir akrep var. Refik. mesela. Başka bir fotoğrafa bakayım!" Bu fotoğrafta bir kalabalık vardı. Bu resim ne? Osman evlendiği yıl alt katta çekilmiş. "Nefes almalıyım!" diye düşündü.

" dedi. düşündü ve özür dileyen bir sesle: "Ne kadar yorulmuşum!" dedi. Boynunu sıkan kravatı gevşeterek oturacak bir yer aradı. babasının ölümü üzerinden daha bir gün geçmeden güldüğünü. olağanüstü bir şey olduğunu anlamış. Nefes? Bu bir kriz. bunun yakışıksız bir şey olduğunu... Akılsız ve şaşkın bir bakışla gülüverdi. çay tepsisini. çevresini herkesin nasıl saracağını düşünüyordu ki birden. arlık tamam. galiba. Uyusaydım.... Hiç de alışık olmadığı bir suçlulukla Refik'e baktı. Kadın bana bakıyor.. Yorganın içi gibi sessiz ve karanlık!" • CENAZE Osman: "Tamam artık. çok yoruldun!" dedi. Geçtikleri sonra bana kızacaklar. Uyurum.. Az önce ikisi birlikte annelerinin koluna girerek Cevdet Bey'in yanından çıkarmışlardı.. bağırıyor. sanki sandalye havalandı ve masa yüzüne yaklaştı. Refik dün akşamüstü eve geldiği zaman." Atlatılmış kalp krizinden sonra yatakta nasıl yatacağını. Ceset soyulup. Yatakta yatarım. bunun kötü olduğunu. Kafasını masaya vurduğunu. Nefes. telâşlanmış. nefes alamadığını.. yorganın içindeymiş gibi tıkandığını anladı.geliyor.. sonra birkaç kere sormasına rağmen kendisine cevap vermeyen hizmetçiye öfkelenerek merdivenleri çıkmış.. kütüphanenin açık kapısından içeriye ağlayarak bakan Ayşe'yi görünce babasına bir şey olduğunu 205 18 . nereye oturmuşum!" dedi.. "Birkaç dakikacık olsun dinleneyim!" Belirsiz bir şeyden yakınan birkaç kelime daha mırıldanıp koltuğa kendini bıraktı. "Ba­ bamın koltuğuna oturuyorum da farketmiyorum!" Refik: "Evet. Hemen. yıkanıp tabuta konacağı için bütün gece ağlayan Nigân Hanimi odadan çıkarmak gerekmişti. Kafasını bir daha vurmamak için bütün gücüyle kasıldı ve başka gücü kalmadığını anlayarak düşündü: "Yorganın içi gibi.. Uyurum. cenaze için her şey hazır. "Aaa. O da salonda ağbisinin karşısında oturuyordu.. sonra bir şeyin farkına vardı. Arkasına yaslandı. başı bükülür gibi oldu.

bir ara eskiden babasının böyle olmadığını. Osman ile akrabaları aramışlar. Sabahki ziyaretçilerle birlikte. Refik ağbisinin babasına özgü hareketlerle dışarı baktığını gördü. orada sandalyede kıvrılıp kalan babasını farketmişti. zavallı ve kuru olduğunu farketmiş. Osman da sigara içiyordu. ölümün. teker teker sökün eden ziyaretçileri karşılamışlar. uzun iç çekmeler ve titreyen hıçkırıklar haykırışların yerini alır gibi olmuştu. Yapılması gereken şeyleri yapmışlardı: Bayram tatilinin bit­ mesini beklemeden hemen cenazenin kaldırılmasına karar vermişler. geçen günü düşünüyor. kısa da olsa sus­ kunluklara başlamış. Osman: "Bir daha etse miydik acaba?" diye homurdandı. sigara içiyordu. babasını değil. öyle bükülüp arkaya yaslanan gövdesini görünce önce ona acımış. sonra koltukta oturup da bahçe kapısına doğru bakmak isteyen herkesin eninde sonunda aynı hareketleri yapmak zorunda kalacağını düşündü. sonra. Nigân Hanım artık dün akşamki kadar güçlü ağlamıyordu. sonra gövdenin ne kadar küçük. sonra yapılması gereken şeyleri düşünmeye başlamıştı. Sigaradan bir nefes çekti ve başı bükülerek eski durumuna dön­ dü. Birden bükülen başını doğrultarak sordu: "Sadi Beyler'e telefon etmeyi unutmadın değil mi? Neslihan Hanım alınır sonra!" Refik: "Ettim. Gene bir sessizlik başladı. Bahçe kapısına bağlı çıngırak şıngırdadı. sabahın daha da artan başsağlığı ziyaretçilerinin doldurduğu saatler içinde ilk defa kendi kendine kalıyor. gövdeyi birkaç saat içerisinde kurutup küçülttüğünü düşünmüş.hissederek korkmuş. Nigân Hanimi ve Ayşe'yi avutmuşlar. sonra gelinlerle birlikte. ama evde yoklarmış!" dedi. Koltuğa iyice yaslanmıştı. Osman başını kaldırıp tül perdelerin arasından dışarı baktı. evin içinde dehşete kapılmış bir kedi gibi dolaşan korku ve telâşı yumuşatmaya çalışmışlar. 206 . Yalnızca ahçı Nuri'nin mutfakta çıkardığı tencere gürültüsüyle orta kattaki saatin tik-takları duyuluyordu. Babasının sandalyede. Refik bu uzun ve yoğun gecenin. gazetelere telefon edip ölüm ilanını yazdırmışlar. bütün gece oradan buraya sigara içerek koşmuşlardı. küçük torunlara yatmalarını söylemişler.

kıpırdandı. Galiba I 1 . 207 . anlaşılamayan sözler duyuldu. sigara içiyorum. ya da içinde duran bir şeyi işaret ettiğini i . iç çekmeler. Suçluluk duymam gerektiğini dü­ şünüyor. Sonra şöyle düşündü: "Burada oturuyor. Oradaki vazolardan. çekmelerini gösterdiği ve herhalde onun için bir değeri ve anısı olan bu şeyden güç aldığını anladı. kadının oradaki bir dolabın üzerinde. vergi memurlarıyla uğraşmadan orayı biz kendi aramızda hal­ ledelim!" Merdivenlere doğru yürürken ekledi: "Bunu sana söylemem gerektiğini düşündüm. merdivenlere koşan ahçının arkasından baktı." Merdivenlerde bir gürültü oldu. "Yanında da torun­ larından biri var!" Mebrure Teyze'nin kocası altı ay önce uzun böbrek ağrıları sonunda ölmüştü. Mebrure Hanım Nigân Hanım'ın sessiz sessiz hıçkırdığı odaya girince önce bir şey anyormuş gibi çevresine bakındı. birkaç saniye ayakta kıpıdamadan durdu.brure Teyze buraya kendi acısını tazelemeye gelmişti: Ölüyü de. Refik dışarı çıktıktan sonra. bir şeye karar veremiyormuş gibi tedirgin. Ağbisiyle birlikte koluna girerek kadını merdiv enlerden çıkardılar. İçerde Osman'ın sabah bulup çıkardığı. saygısızlık olur mu?" Sigarasını sinirli hareketlerle söndürerek ayağa kalktı. Böyle şeylere dikkat etmeyi ne zaman öğrenecekler? Bir ölüm ilânında da dikkatsizlik. N igân Hanım'ı da görmeden.Osman: "Mebrure Teyze geliyor. Noterlerle. ama^bunun ne olduğunu çıkaı amadı." dedi. ahçı Nuri mutfaktan çıkmış merdivenlere koşuyordu. Refik oraya gidince. işlemeli tabak ya da bardaklardan biı i olmalıydı bu şey. sonra galiba kararını verdi: "Babamın bankadaki kasasının anahtarını aldım. Refik: "Sen bilirsin!" dedi. Refik annesiyle Mebrure Teyze'nin birlikte ağlayacaklarını düşündü. sonra istediği şeyi bularak titredi ve bir haykırışla Nigân Ham m'a sarıldı. Osman. yukarı kata çıkan merdivenlerin eşiğinde ağlamaya başlamıştı. babasının cesedinin yattığı odanın kapısında bir süre durdu." Sonra kendini tutamayarak döndü ve gene suçlu bir yüzle Refik'e bakıverdi. hiçbir şey duymuyorum. "Her şeyi yanlış yazmışlar. Osman: "Son Posta'daki ilânı okudun mu?" diye sordu. Bahçe kapısından girenler evin kapısını çalmışlar. Soi ıra haykırışlar.

siz bahçeye çıkın. acele acele bir şeyler yapan iki adam gördü. olduğundan da büyük gözüküyordu. Nermin. Onlara gülümsemeye çalıştı: "Hadi. yaptıkları şeyi gözünün önünde hiç canlandırmamıştı. Perihan yatakta sırtüstü yatıyor. Çocukları yolladım yanına. galiba. ama hiç susmadı!" Refik odadan çıkarken Perihan'a sert seri: "Sen gelme. Yastığa gömülmüş olan başı hareketsizdi. Odaya girdi. Yatağın başında beyaz ve uzun bir nesneye eğilmiş. elinde bir ip parçası vardı. Perihan'ı düşündü. Sonra iki hızlı adım 208 . Refik'i görünce gazeteyi bıraktı. yanında Nermin bir gazeteye bakıyordu. Yandaki odaya girdi. sonra yıkadılar. Cemil'le Lâle pencereden dışarı bakıyorlardı. Aceleyle söyledi: "Tamam. Refik bu korkunç çıkıntıyı görünce her zamanki gibi endi­ şelendi. Perihan'ı işaret etti: "İyi değil galiba!" Perihan: "Bir şeyim yok! Yalnız demin kustum!" dedi. Galiba ağlaya ağlaya uyuyakalmıştı. tamam mı gelmeyeceksin!" dedi. Sinirli bir sesle: "Sen ağlamışsın!" dedi. Yalakta upuzun yattığı için şişkin karnı. Nermin: "Ben de aynı şeyi söylüyorum. Onların içerde ne yaptıklarını açık seçik hiç düşünmemiş. Refik: "Eyvah ağlayacak!" diye düşündü.böyle zamanlarda yapılması gereken işleri yapan iki ihtiyar olduğunu biliyordu. Üst kata çıktı. Burada da yatakta Ayşe yatıyordu. Sonra Perihan'ın gözlerinin kızarık olduğunu farketti. arada bir ağladıkları yüzlerinden belli oluyordu. Kapının önünde dururken çekinerek bunu ilk defa düşündü: "Babamı soydular. Bunlardan biri kapının açıldığını duyunca döndü. Amcalarını görünce kıpırdandılar. Düşüncesini desteklemesi için Nermin'e baktı. Cemil'in yüzü buruşmaya başladı. "Ayşe de gelmese iyi olur! O da çok kötü çünkü. cenazeye gelme sen!" diye ekledi. şimdi bitiyor!" Refik ona başını sallayarak kapıyı kapadı. ama bir şeyden korktukları. kefene sarıyorlar!" Aynı şeyi bir daha düşünmekten korkup kapıyı açtı. Sakallı bir ihtiyardı. tamam. gelmesin!" dedi. Cemil yüzünü biraz daha buruşturdu. oynayın biraz!" dedi. Perihan bir şey söyle­ meden: "Çok rica ediyorum.

atıp kendini yatağa, Ayşe'nin yanma attı: "Ben ölmek istemi­ yorum, ben ölmeyeceğim!" dedi veağlamaya başladı. Odaya Emine Hanım girdi. Çocuğun başını okşadı: "Ağlama, küçük bey. Sen çocuksun, daha ölmezsin!" dedi. Sonra Refik'e dönüp "Osman Bey sizi aşağıya çağırıyor. Misafirler var!" dedi. Refik odadan çıkarken hizmetçi kadın: "Vah bu başımıza gelenler bizim..." diye inledi, ağlamaya başladı. Refik, merdivenleri inerken, "Bu başımıza gelenler?.." diye mırıldandı. Salona girdi. Osman'ın karşısında bir adam vardı. Elinde bir kasket tutuyordu, koltuğa tam oturmamış, köşesine ilişmişti, yere bakıyordu. Refik yaklaşırken anladı: Depoda çalışan işçilerden biriydi. Onun yanında bir başkası daha vardı. Eli kasketli iki tanesi de köşedeki sandalyede oturuyordu. Depolar bayram tatillerinde bile çalıştığı için haberi almış olmalıydılar. Refik'i görünce hepsi ayağa kalktılar. Aralarında en yaşlı gözükeni en öne çıktı, Refik'e sarıldı, dokunaklı ve tok bir sesle birşeyler söyledi, ama Refik anlayamadı. "Duygulanıyorum, ama gözümden yaş gelmeyecek!" diye düşündü. İkinci adamın yüzünü hatırlayamadı. Biraz sonra sigara içeceğini düşündü. Üçüncüyü hemen çıkardı, arada bir evin işleri için oraya buraya da giderdi, ter ve tütün kokuyordu. Bunu farkettiği için utanarak dör­ düncüsüne daha sıkı sarıldı, birşeyler mırıldandı. Sonra onlar gibi bir sandalyenin köşesine ilişti. Osman: "Depolarda çalışan arkadaşlar temsilci seçmişler, başsağlığı diliyorlar!" dedi. "Öbürleri camiye geliyorlarmış!" işçilerin en yaşlısı: "Cevdet Bey büyük adamdı!" dedi. "Eli­ mizden tuttu. Yirmi senede bir tek kötülüğünü görmedim, bir tek haksızlığını duymadım." Osman: "Babam da sizi, hepinizi çok severdi!" dedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Osman hamallardan birine sordu: Ankara'ya yollanacak sandıklar kapatılmış mıydı? İhtiyar alçak sesle karşılık verdi. Osman karşılıktan hoşlandığını gös­ termek için başını salladı. Sonra gene bir sessizlik oldu. işçiler, kısa bir süre daha, kendilerini saran yabancı eşyaya bakmaktan, yakışıksız bir şey yapmaktan korkarak oturdular. Sonra sessiz ve saygılı, yanlış bir yere basmaktan, bir şeye do­ kunmaktan çekinerek çıktılar. Refik yakmak istediği sigarayı
209

yaktı. Osman, Emine Hanimi çağırıp pencereleri açmasını, odayı havalandırmasını söyledi. Öğleye doğru arabanın geldiğini söylediler. Teşvikiye Camii'ne götürülecek tabut arabaya taşınırken oradan buradan yetişenler oldu. Komşular, bahçıvanlar, tanıdık gençler, bazı mahalle ar­ kadaşları yardım ettiler. Birkaç hıçkırık duyuldu, bir iki genç gelip Refik'e sarıldı. Sonra Nigân Hanım da beşyüz metrelik yolculuğa dayanamayacağı için bir taksi çağrıldı. Pırıl pırıl bir mayıs güneşi vardı yukarıda. Tatildi, geçen bir tramvayın alnına küçük bayraklar asılmıştı, gökyüzünde neşe vardı. Nigân Hanım sarmaşıktı bahçe duvarına yaslanmış, büyük oğlunun koluna girmişti. Üzerinde siyah bir palto, başında siyah ve tüllü bir şapka vardı. Nigân Hanım bir keresinde tartışmaya ve geleneklerine çok düşkün bir akrabaya cenaze törenlerinde koyu elbise giy­ menin Hıristiyanca bir davranış olmadığını, yalnızca bir saygı ve ağırbaşlılık işareti olduğunu söylemiş, gururla gözlerini kırpmıştı. Refik annesinin yüzünde şimdi nasıl bir anlatım ol­ duğunu göremiyordu. Şapkadan sarkan tül, çünkü yüzünü ör­ tüyordu. Osman'ın yüzünde ise sabır gözüküyordu. Başını hafifçe yukarı kaldırmış, gözkapakları düşmüştü. Galiba, açık pencere­ lerden, karşı kaldırımdan, meydanın öbür köşelerinden kendisini seyreden Nişantaşlılar'a, ölüme, sonsuzluğa, hayata ilişkin birşeyler düşündüğünü, gökyüzüne bakarak göstermek istiyordu. Sonra evin kapısından cılız bir hıçkırık sesi geldi; herkes anladı, ama kimse bir şey yapamadı: Ayşe'ydi. Emine Hanım koluna girmiş, onu torunlarla birlikte bahçeye çıkarıyordu. Geciken taksi kal­ dırıma gürültüyle yanaşınca kıpırdadılar. Refik taksiden inince annesinin koluna girmedi. Nigân Hanım şapkasını çıkarmış, başörtüsü takmıştı, kolunda Osman vardı. Ağır ağır camiye doğru yürüyorlardı. Caminin avlusu kalabalıktı. Ağaçlar açmıştı. İnsanlar avluya yayılmışlardı. Avlunun girişinde işçiler vardı. Galiba, şimdi kendilerine yapacak fazla bir şey düşmediği için canları sıkılıyordu. Sigara içiyor, çevrelerini seyrediyorlardı. Sonra yazıhanede çalışan memurlar vardı: Muhasebeci Sadık bir ağacın dibinde karısının kolundaydı, çocuklarını da getirmişlerdi. Sadık, Nigân Hanimin elini öperken karısı patronun karısını dikkat ve saygıyla süzdü. Refik kala2/0

balığın arasında Muhittin'i gördü. Cami duvarına yaslanmış çelenkleri inceliyordu. Arkasında Cevdet Bey'in Haseki'den akrabaları vardı. Çok kalabalık değildiler, Teşvikiye Camii'ne, ramiyi çeviren kalabalığa, çevredeki yeni apartmanlara çekinerek bakıyorlardı. Evlerin balkonlarında bayram bayrakları ve me­ raklılar vardı. Pencereler bahar sıcağına ve tatile açılmıştı. Yoldan bir tramvay daha geçiyordu. Pencerelerinden yolcular avlunun kalabalığını seyrediyorlardı. Caminin ağzında Nigân Hanım'm akrabaları vardı. Kravatlı, ceketli ve hepsi koyu elbiseli ve ağırbaşlı insanlardı bunlar. Nigân Hanım onlara yaklaşınca rahatladı, oğlunun kolundan çıktı, sonra ablalarından birine Türkân Hanım'a sarıldı, çevrelerinde bir sessizlik oldu. Sonra Şükrü Paşa'nın öbür kızı Şükran da geldi. Üç kızkardeş bir­ birlerine sarıldılar. Osman teyzelerinin yanma gitti. Sonra Seyfi Paşa geldi, yanındaki uşağı çekiştirerek Nigân Hanım'a sokuldu. Nigân Hanım onun elini öpecekti galiba, ama bugün böyle bir şey yapmamaya hakkı olduğunu anladı. Seyfi Paşa Refik'i görünce alışkanlıkla suratını astı, sonra yakınlık göstermesi gerektiğini anladı galiba ve gülümsedi, ama gülümsemesi ölçülüydü, uy­ gunsuz değildi. Refik bu kalabalıktan biraz çıkmaya karar verdi. Sait Nedim Bey'i gördü. Yanında kızkardeşi Güler vardı. Refik onun nasıl bir kadın olduğunu merak etti. Hava iyice sıcaktı, güneş artık bahar güneşi değil, yaz güneşiydi. Yüzlerde ter damlaları gözüküyordu. Yüzlerde sabır da gözüküyordu. Refik cami duvarına doğru yürürken Fuat Bey'i gördü. Karısı Leylâ yanındaydı, çok üzgündüler. Refik onların ne kadar üzgün ol­ duklarım gördüğünü, bu perişan halleriyle Cevdet Bey'i ne kadar sevdiklerini kanıtlamış olduklarını göstermek istedi, ama bunu göstermek için yapılması gereken şeyi bulamadı. Yalnızca başlarıyla "Bizi, babamı ne kadar sevdiğinizi anladım, artık yeter, üzülmeyin!" diyerek onlara başını salladı. Sonra babasının bazı iş arkadaşlarını gördü. Bunlardan birkaçı saygılı, sakallı bir ihtiyarla konuşuyorlardı. Galiba bu ihtiyar da bir paşaydı, ama uzak bir akrabaydı, Refik kim olduğunu hatırlayamadı. Refik'in Sirkeci'den tanıdığı başka tüccarlar ve bankacılar da vardı. Bunlar biraz sıkılmış gibiydiler, yüzlerinde, "şu tatil sabahı o gazete ilânını neden okuduk sanki!" diye bir anlatım vardı. Güneş de
211

cami avlusunu gittikçe kızdırıyordu. Tüccarların arkasında çelenkler vardı. Muhittin'i demin burada gördüğünü düşündü, çelenkler üzerindeki yazıları okudu: "Fuat Güvenç ve Ailesi... Tesisat-ı Elektrikiye... İş Bankası Sirkeci Şubesi... Bazaar de Levanı Anonim Şirketi... Anavi Ailesi." Sonra Muhittin geldi, Refik'e sarıldı, ne kadar ciddi, ne kadar üzüntülü olduğu anlaşılmıyordu. Birlikte dönüp gene çelenklere bakmaya başladılar. Birbirlerinden rahatsız oluyormuş gibiydiler. Galiba Muhittin söyleyecek bir şey arıyor, ama bulamıyordu. Sonunda çelenk yollamanın bizde de artık alışkanlık olduğunu söyledi. Bundan ne hoşnuttu, ne şikâyetçiydi, öyle söyleyivermişti. Refik de iki yıl önce bu alışkanlıkla birlikte Nişantaşı'nda bir çiçekçi dükkânının açıl­ dığını söyledi. Arkalarındaki kalabalığın uğultusunu, fısır fısır konuşan, bir rezalet, ya da savaş çıkmış gibi endişelenen, sonra bakışlarıyla, tavırlarıyla ve elbiseleriyle kelimelerinden daha çok şey söyleyen kalabalığın uğultusunu dinleyerek sustular. Refik böyle yapmasının daha yerinde olduğunu düşünerek, Muhittin'in yanından ayrıldı, caminin ağzına yürüdü. Gene, bazı paşaların, sefirlerin arasına girdi: Annesinin akrabalarıydı. Nigân Hanım oğlunu küçükken bu insanların oturduğu konaklara götürürdü, onlar da Refik'i severler, okşarlar, gülümserlerdi, ama hiçbir zaman o "iade ziyaret"lere gelmezlerdi. Şimdi de Refik'e gülümsüyorlar, ya da sevgiyle bakıyorlardı. Refik, "Çocukken beni çok sevimli bulurlardı!" diye düşündü. "Acaba şimdi nasıl buluyorlar?" Kızkardeşlerinin koluna giren annesini seyrederek bir süre hareketsiz durdu. Avlunun girişinde ağaçların oradaki işçiler de hareketsiz duruyorlardı. Dönüp camiye biraz daha sokuldu. Sonra sütunların üstüne, mermer alınlığa iliştirilmiş olan bir tuğrayı gördü. Abdülmecit'in tuğrasıydı. Bir hareket oldu. Osman kardeşine yaklaştı ve sordu: "Namaza gelmiyor mu­ sun?" "Namaz?" diye düşündü Refik. Başını salladı. Ayakkabılarını nasıl çıkaracağını düşündü. Eskiden camiye her gelişinde bunu düşünürdü. Eskiden hizmetçilerle, bir de bayramlarda babasıyla gelirdi buraya. Ayakkabılarını bir şey düşünmeden acele acele çıkardı. İçerisi serin ve loştu, küf ve halı kokusu vardı. "Aptes
212

almam lâzımdı!" diye düşündü, ama galiba Osman da almamıştı. Sonra kalabalık hızlı hızlı toplandı. Herkes elini göbeğinin üstünde birleştirerek bekledi. Refik, Osman'ın yanında olduğunu gördü. Yüzünde gene kibirli bir anlatım vardı; başını dik tutuyor, insanlara değil, onların üzerindeki bir noktaya, mihrabın mermer kakmalarına bakıyordu, ama ayağında ayakkabı olmadığı, çorapları gözüktüğü için bu kibirli tavrı tuhaf duruyordu. Refik dönüp baktı: Arka sıralarda yeralan bahçıvanların, kapıcıların çoraplı ayakları tuhaf değildi. "Onlar buraya yakışıyor!" diye düşündü. Sonra namaz başladı. Refik "Babam öldü," diye dü­ şündü ve önündeki adamın ensesine bakarak yaptıklarını tek­ rarlamaya başladı. İnanmadığı halde bu hareketleri yapmasının, yere eğilip kalkmasının doğru olmadığını düşündü, sonra dü­ şünmek istemedi ve "Babam öldü!" diye mırıldandı. Aynı şeyleri birkaç kere daha mırıldandıktan sonra namaz bitti. Yeniden güneşe çıkıldı. Refik tabuta doğru dalgalanarak toplanan, ha­ reketlenen kalabalığa katıldı. Güneş cayır cayır caminin avlusunu yakıyor, tabut orada duruyordu.

SICAK VE BEBEK
Refik basamaklara parmaklarının ucuyla basıyor, neşeyle dü­ şünüyordu: "Perihan bu saatte beni karşısında görünce ne düşünecek kimbilir?" İkinci katın sahanlığını dönmüş, üçüncü katın merdivenlerini çıkıyordu. Saatin tıkırtısından başka bir şey duyulmuyordu. "Hâlâ kimse beni farketmedi! Demek, eve hırsız böyle tıpış tıpış girse ruhları bile duymayacak!" Terlediğini farkederek durdu. Odanın kapısını hafifçe araladı. Perihan'ı gördü. Bebeğin yatağının yanındaki sandalyede gazete okuyordu. Okuduğu şeye pek değer vermiyormuş gibi bakıyordu: Kelimeleri ve cümleleri okuyordu, ama başka şeyler düşünüyordu galiba. Refik onu sevimli buldu. İçinden gülmek geldi, sonra birden kararını verdi: "Böh!" diye bağırarak içeri girdi. "Korktun mu?"
213

"Yoo, korkmadım!" dedi Perihan. "Ama çocuğu uyandıra­ caksın!" Gözucuyla yatağa baktı, çocuğun uyanmadığını gördü. "Sen işe gitmedin mi?" "Gittim, geldim!" "Hasta filan mısın?" Refik: "Turp gibiyim!" dedi. Sonra heyecanını göstermek istedi: "Geldim, geldim, geldim! Şaşırdın mı?" Perihan bir şey söylemiyor, sorarak bakıyordu. Refik, "Galiba hiç hoşlanmadı beni görmekten!" diye düşündü. "Biraz şaşırdı, merak ediyor. Suçüstü yakalanmış gibi gözüküyor. Çocuğu uyandırmamdan korkuyor!" "Öyle geldim işte. Osman ile yazıhaneye girdik. Baktım, çok sıcak, eve dönmeye karar verdim! İyi ettim değil mi?" "İyi ettin!" dedi Perihan. "Çok sıcak, değil mi?" "Yaa... Kavruluyor ortalık. Milletin sinirleri üzerinde. Dönüşte tramvayda biletçiyle bir kadın kavga ettiler. Bu saatte böyle heyheylenirse artık öğleden sonra..." "Saat kaç?" "Onu yirmi geçiyor." "Ne kadar çabuk gidip gelmişsin!" "Çabuk değil mi? Odama girdim. Birden aklıma geldi: Dönüp Osman'ın odasına girdim, 'Ben pek iyi değilim, eve gidiyorum!' dedim. Biraz şaşırdı galiba." Gülmeye başladı. "Suratını göre­ cektin! Nen var diye bile sormadı!" "Bir şeyin yok değil mi?" "Yok, diyorum ya... Biraz belki aklımdan zorum var!" Uzanıp Perihan'ı yanağından öptü. Perihan: "Bak belki bu doğru olabilir!" dedi. "Bir tuhafsın zaten bugünlerde." Refik, "Tamam, anlamıştım, hiç de hoşuna gitmedi beni görmek!" diye düşündü. "Yalnız oturmak istiyordu, tasarıları, yapacak işleri vardı herhalde." "Senin bir işin var mı şimdi?" "Yoo. Ne işim olacak ki. Çocuk da uyudu!" Birlikte yatağında uyuyan bebeğe baktılar: Kırk günlüktü, ama şimdiden koskocaman bir şey olmuştu. Refik kızının ileride iriyarı olmasından korkmaya başlamıştı. "İkimiz de zaten uzun boy214

luyuz!" diye düşündü ve endişelenir gibi oldu. Kızları Cevdet Bey'in ölümünden on gün sonra doğmuştu. Bu iriyarı kıza, bir de Melek adı vermişlerdi. Bu Refik'in eskiden düşündüğü bir şeydi. Bebeğin çıplak bacaklarındaki kızarıklıkları gördü. "Cibinliği niye örtmedin?" "Biraz hava alır diye düşündüm." Bir sessizlik oldu. Refik yatağın köşesine oturdu. Laf olsun diye: "Amma sıcak yahu!" dedi. "Bir haftadır böyle. Bütün temmuz böyle geçecekse..." Perihan: "Keşke Ada'ya gitseydik!" dedi. "Canım nasıl gidebilirdik ki? Senin kucağında çocuk... Sonra babam yeni ölmüş!" Perihan boynunu büktü: "Haklısın! Düşünmeden öyle söyleyivermiştim zaten." Refik: "Evet, şimdi Ada'da olsaydınız siz, belki iyi olurdu, ama artık olmaz!" dedi. "Hem annem de Osman da istemiyorlardı ki." "Biliyorum, biliyorum!" Gene bir sessizlik oldu. Refik endişeyle: "Sahi yapacak bir işin yok muydu?" diye sor­ du. Perihan: "Yoktu diyorum ya!" dedi. "Aklında ne var merak ediyorum doğrusu!" "Nasıl ne var?" "Hayır, yapacak neyim olabilir ki? Ne düşünüyorsun?" "Haa! Hiç, hiç!" dedi Refik. Perihan'ın yere attığı gazeteyi alıp karıştırmaya başladı: "Hiçbir şey yok!" Gelişigüzel gazeteyi okumaya koyuldu: "Tifo vakaları karşısında resmi tedbirler. Rus-Japon anlaşmazlığı halledildi. Fransız komiseri bugünlerde Hatay'a gidecek ve..." Sabah yolda da bunları okuduğunu ha­ tırladı. Perihan'a baktı. Sandalyesinde öyle kıpırdamadan otu­ ruyordu. "İstersen bu pazar gidelim Ada'ya!" dedi Refik. "Yok, canım! Üç saat gidiş, üç saat geliş. O telâş ve curcuna da cabası. Çocukla kim meşgul olacak?" "Nermin bakar. Emine Hanım var. Bu evde insan sıkıntısı mı çekeceğiz?"
215

"Yok, yok, laf olsun diye söyledim! Zaten canım hiçbir şey istemiyqr! Bu sıcakta konuşmak bile yorucu!" "Öyle! Sana aşağıdan, buzdolabından bir şey getireyim mi? Söyleyeyim de Nuri'ye bir limonata yapsın!" "Nuri yoktur ki. Alışverişe, kahveye, bir yere gitmiştir. Hem canım bir şey çekmiyor!" Refik neşeyle: "Biliyor musun, benim geldiğimi kimse gör­ medi!" dedi. "Çıngırak çalmasın diye duvann üzerinden atladım. Arka kapı^Jiıutfak kapısı açıklı. Hırsız girse hiç kimsenin ruhu bile duymayacak!" Perihan cevap vermedi. Sandalyeden kalkıp komodinin küçük taburesine oturdu. Bunu yaparken birkaç dikkatli adım atması gerekmişti. Çocuk için yeni alınan küçük karyola odaya konunca eşyaların yeri değişmiş, zaten pek fazla büyük olmayan oda tıkış tıkış dolmuştu. Refik Perihan'a bakıyor, bir şey söylemesini bekliyor, neşesinin söndüğünü farkediyordu. Bir süre sonra: "Zaten bu cıvık halim de çok gülünçtü!" diye düşündü. "Demin bir şey diyordun. Bugünlerde bir tuhafmışım?" "Bilmem! Önemli bir şey değil. Aklıma geldi de söyledim!" "Canım, çekinme, söyle." "Ne bileyim, tuhafsın işte!" Perihan bir süre kendi kendine mırıldanarak kelime aradı. Sonra: "Dengen!" dedi. "Eski dengen yok üstünde. Belki yanıhyorum. Aklıma geldi, söyledim!" Refik, "Demek dengesizleştim!" diye düşündü. Son günleri gözden geçirdi: "Ne yaptım?" Belki biraz fazla içki içtim. Surat astım! Abuk sabuk konuşur oldum, ama bunlar o kadar önemli mi? Başka ne yaptım?" Düşünüyor, aklına başka bir şey gel­ miyordu. Biraz utanarak: "Babam öldü!" dedi. Perihan: "Haklısın!" diye mırıldandı. Refik heyecanla: "Sonra bir kızım oldu!" dedi. "Şaşkınım herhalde!" Perihan: "Kızm olması niye seni şaşırttı?" dedi. Başını hafifçe yukarı kaldırmıştı. Refik boş bulundu: "Şaşırttı işte! Bir çocuğum olacağı hiç aklıma gelmezdi. Kanlı canlı bir çocuk! Tuhaf bir şey..." Yatakta yatan çocuğa bakmamaya dikkat ederek "Beklenmedik bir şey, canım, anlaşana!" dedi. Sesinin perdesinden korktu, ama ekledi:
216

"Bir yığın sorumluluk!" Perihan ses çıkarmıyordu. Ne düşündüğü de anlaşılmıyordu. Refik bir haksızlığa uğradığını düşünerek, birdenbire: "Ben bundan sonra işe gitmeyeceğim!" dedi ve şaşırdı: "Bu kadar da değildi yahu aklımdaki!" diye düşündü, ama içinde şimdi böyle bir şey söylemeye, yalnız söylemeye değil, yapmaya da hakkı varmış gibi bir duygu vardı. Bu hakkı nereden çıkardığını bilmiyordu, ama bu duygunun varlığından emindi: "Hayatımda başka şeyler de olsun istiyorum artık!" diye bağırdı. Başka şeyler söylemekten de korktu. Perihan: "Ne olur bağırma, çocuk uyanacak!" dedi. "Sonra uyutmak öyle zor oluyor ki!" Yataktaki çocuğa bakıyordu. Sonra döndü sordu: "Nasıl başka şeyler istiyorsun?" Refik: Bilmiyorum!" dedi. "Babam öldükten sonra çok dü­ şündüm, ne yapayım diye, aklıma fazla bir şey gelmiyor... Artık böyle olmaz. Birşeyler yapmam lâzım!" ' Perihan: "Artık işe gitmeyecek inisin sahiden?" dedi. "Bütün gün evde mi oturacaksın?" Yerinden kalkıp çocuğa yaklaştı. Bebek kıpırdanıyordu, Perihan endişeyle başını ona yaklaştırdı. Refik karısının dikkatli, çocuksu yüzünü yandan görüyordu. "Eninde sonunda gene gideceğim tabii işe!" dedi. Bu geri dönüş için Perihan ile gözgöze gelmeyeceği bir zamanı seçmişti: "Bu evde yaşadıkça o yazıhaneye gitmem şart. Ama birşeyler de yapmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Bana yardımcı olabilirsin!" Perihan'ın hâlâ çocuğa baktığını görünce öfkelendi: "Ama sen nasıl yardım edebilirsin ki bana? Daha çocuksun sen!" Perihan döndü: "Sana dengen kalmadığını söylemiştim!" dedi. Refik, "Dengem kalmamış, dengem kalmamış," diye düşündü. "Haklı. Ben de haklıyım. Zeki, ama çocuktur Perihan! Dengem kalmamış... Ne yapayım ben?.. Bu ev, ayıp olmasın diye gittiğimiz yazıhane... Ne yapayım ben?" "Biraz okumak, ciddi ciddi okumak ve düşünmek istiyorum!" dedi. Perihan: "Sen bilirsin!" diye mırıldandı. Gene bir suskunluk oldu.
2/7

Refik: "Amma sıcak yahu, amma sıcak!" dedi. Perihan sessizce: "Evet!" dedi. Gene sustular. Refik düşünmeye koyuldu: "Yazıhaneden kaçtım. Hava çok sıcak. Bir şey yapmak gerektiğini anlıyor ama bunun ne olduğunu bulamıyorum. Şunlar yapılabilir: Bir: Program ve disiplinle uzun bir süre okumak; iki: Birşeyler yazmaya kalkışmak; üç: Şirketteki payımı Osman'a satıp, evden ayrılıp, mühendislik yapmak; dört: Perihan ile bir Avrupa seyahatine çıkmak. Ama bu sonuncusunu yapamam, çünkü çocuk var. O zaman beşincisi şu oluyor: Tek başıma bir geziye çıkmak. Bunun için de bir bahane bulmak lâzım. Hava çok sıcak!" Birden, yalnız çeneleriyle değil, bütün gövdesiyle gerine gerine esnedi. Perihan: "Ohoo!" dedi. "Senin şimdiden uykun geldi galiba!" Gülüyordu. Refik karısının yüzünde sevgi görünce sevindi, ama keyfi kaçmıştı bir kere: "Hayatıma bir anlam vereceğim!" dedi. Perihan gene gülerek: "İyi edersin!" dedi. Neşelenmek sırası şimdi onundu. "Böyle yaşanmaz. Anlıyorsun beni değil mi? Hak veriyorsun değil mi? Böyle yaşanmaz çünkü ! " "Veriyorum, tabii veriyorum!" "Ne yapayım peki? Ne dersin?" Perihan umutsuz, ama neşeli: "Bilmiyorum!" dedi. Kelime odada bomboş tınladı. Refik, "Bilmiyormuş!" diye düşündü. "Ne yapayım? Bari böyle boş boş oturacağıma kütüphaneye bakayım..." Yataktaki çocuk ağlamaya başladı. Per han: "Hah, işte uyandı!" dedi. "Olacağı da buydu zaten!" Çocuk uyanmıştı, ama Perihan'ın canı sıkılmamıştı. Beklediği ve istediği şey başına gelmişmiş gibi keyifliydi; çocuğu inceli­ yordu. Bir süre inceledikten sonra başını kaldırarak: "Anladım, bu gene kakasını yapmış!" dedi ve çocuğu kucaklayarak havaya kaldırdı. Havaya atıp tutuyormuş gibi birkaç kere yukarı aşağı oynatılınca yüzü ekşimiş olan çocuk gülmeye başladı: Refik: "Bak, bak, beni gördü gülüyor!" dedi. "Babasını tanıdı." "Attın işte şimdi kıtırı! Daha annesinden başka kimseyi ta218

mmıyor!" Perihan çocuğu yatağının yanındaki küçük masaya yatırıp soymaya başladı. Refik: "Hayır, beni tanıdı. Babası gibi çok zeki olacak!" dedi. Perihan: "Oooh maşallah, iyi de doldurmuşuz altımıza!" dedi. Çocuğu soymuş, küçük gövdeye gene başını yaklaştırmıştı. Refik ayağa kalkıp Perihan'ı bu kadar neşelendiren şeyi ya­ kından görmeye gitti. Ama çocukla Perihan'ı birlikte gülerken görünce gene haksızlığa uğramış gibi bir duyguya kapıldı. Bu duygudan korkarak acele acele söyledi: "Ben aşağı iniyorum. Kütüphajıede çalışacağım!" Perihan kirli bezleri topladı. Sonra bebeğin küçük elini ya­ kalayıp salladı: "Hadi, babaya selâm ver. Babaya selâm ver ba­ kalım!" "Kütüphaneye inip çalışacağım!" "Ama kütüphanede annen vardır şimdi." Refik hatırladı: Babasının ölümünden sonra annesi vaktinin çoğunu kütüphanede geçirir olmuştu. Bütün gün burada otu­ ruyor, eski fotoğrafları karıştırıyor, ağlıyor, arada bir de aklına eserse namaz kılıyordu. Nigân Hanım kütüphanedeki eşyaların yerini de değiştirmiş, duvardaki resimleri kaldırmış, bir zamanlar Refik'in arkadaşlarıyla poker oynadığı bu küçük odayı mescide çevirmişti. Refik: "Sahi ya, unutmuştum!" dedi. Canı sıkılmıştı. "Ama son zamanlarda sokağa çıkmaya başlamıştı değil mi?" diye ekledi. "Belki bugün Ayşe'yle çıkacaklardı." Refik geri dönüp gene yatağın kenarına oturdu: "Annemi biliyorum: Bu böyle çok uzun sürmez. Gene her zamanki hayatına dönecektir. Sonra namaz kılması da çok tuhaf. Annem bir şeye inanmaz ki. Oruç tutuyor diye Nuri'yle alay eder!" Perihan: "Öyle!" dedi. Kucağına aldığı çıplak çocuğu mın­ cıklayarak güldü: "Hadi, kızım, biz gidip şimdi bıcıbıcı yapa­ lım!" Perihan çocukla çıktı. Refik, "Ne yapıyorum ben?" diye dü­ şündü. Kendini yalnız ve gevşek buluyordu. "Karım, kızım!" Aynı şeyi birkaç kere daha mırıldandı. "Kütüphaneye iner, bir-iki kitap alır, sonra aşağıda okurum. Ama koskoca evde oturacak bir oda da yok. Üç katlı evde kümes gibi bir odaya
219

tıkılmışız... Zaten bu zamanda, böyle bütün ailebir evde oturmak hata. Herkes dikkatle birbirini izliyor, bir şey yapmaya kalksan hemen kokusu çıkar. Ben de bu odaya bu sıcakta girip oturu­ yorum!" Düşünmekten çekinerek bir süre durdu. Pencereden dışarı baktı. Sonra gene kendini bıraktı: "Bir tüccar ailesinin tüccar oğlu... Tasasız, dertsiz, boş bir herif... Evlendim... Ço­ cuğumuz oldu. Şimdi de hayatımda anlam olsun istiyorum... Biraz mücadele, bu iç sıkıntısı ve durgunluğu giderecek biraz düşünce ve küçük birkaç fırtına... Bir tüccarın oğlu hayatına yön vermek istiyor. Burada art nouveau yatak odasının içinde, uyuşuk ve hımbıl oturuyor ve sıcaktan bunalarak esniyor. Ama geç kaldım. Bu çocuk da var şimdi... Hırs yok bende!.. Tutku yok!.. Dertsizim! Mutluluk fazla geldiği için biraz coşmak is­ tiyorum. Eh, ne de olsa paşa torunuyum... Her ne kadar da­ marlarımda daha çok tüccar kanı akıyorsa da, yüce amaçlar bulmak gerektiğini de anlıyorum... Nasıl şeyler bulmalı? Biraz okusam mı, yoksa bir geziye mi çıksam? Babam öldükten sonra (azla içtim. İçkiyi azaltayım. Sonra bir program yapayım! Kendime biraz çekidüzen vereyim, eziyet edeyim." Takındığı alaycılığı farkederek korkuyla ayağa kalktı. Bir zamanlar Muhittin'e bakarak alaycılığın, mutsuzluğun ve yıkılışın belirtisi olduğunu dü­ şünmüştü. Hâlâ pencereden dışarı bakıyordu. Arka bahçenin bittiği yerde geniş bir arsa vardı. Orada, güneşin altında birkaç çocuk birdirbir oynuyordu. Refik korkuyla: "Çok değil, on oniki yıl önce ben de onlar gibiydim!" diye düşündü. "İşte yıkandık, geldik!" Perihan odaya girmişti. "Kızımız Melek Hanım suyu çok seviyorlar. Yıkandıkça neşeleniyorlar!" Refik döndü, Perihan'ın güldüğünü gördü. "Peki, onun için ne yaptım?" diye düşündü. Perihan: "Aaa, tuhaf bir halin var! Niye öyle bakıyorsun?" dedi. Havluyla çocuğu kuruluyordu. Refik: "Çok sıcak, çok sıcak!" diye homurdandı. Sonra birden: "Seni hiç yalnız bıraktığım oldu mu?" diye ekledi. Perihan bir an durdu. "Beni mi?" dedi. Refik'in yüzünden sözkonusu olanın kendisi olduğunu anlayınca biraz şaşkınlık, biraz da gururla: "Hayır!" dedi. Sonra birkaç saniye düşündü ve: "Bir şikâyetim yok benim!" dedi. "Sen iyi misin? Sen iyi ol!"
220

anlatabiliyorum. "Hah. Belki annem çıkmıştır. Refik kapıya doğru yürürken kapı açıldı. sofrada. geçmişi ha­ tırlayalım. değil mi? Ne yapayım." Bunlan yapıyorlardı." dedi. Bu çok önemli!" dedi. düşünmemeli. Eğer bunu söylememi küstahlık saymazsanız. hem de Sait Nedim Bey'in paşa babasından kalan Nişantaşı'ndaki konakta.. Hem bunları yapıyorlar. iyiyim." "Ben kütüphaneye iniyorum." "Rica ederim!" "Evet. Refik: "Beni seviyor!" diye düşündü.. "Beni seviyor. Nermin'di. meyvelerini yiyorlardı.. 221 20 . ama kendini tuttu.. "Babanız!. Dalgınım. kendimizi düşünelim. BİZ NİYE BÖYLEYİZ? "Babanız!" dedi Sait Nedim Bey. Bir de kızımız oldu şimdi! Üstelik biraz canım sıkılınca çocukluğunu yüzüne vuruyorum.... Bunun özür dilemek anlamına geleceği duygusuna kapılmıştı. Merak etmiş! Nasılsın?" Refik ezilip büzülerek: "İyiyim. Bilmiyorum.." dedi. diyorum.. Cevdet Bey ile Nigân Hanimin düğününün yapıldığı konaktı bu. Bunları yapalım. aşağıya iniyorum!" dedi. "Biraz sıkıntılıyım. İçinden Perihan'a sarılmak geldi. İyi değilmişsin. Babanız." Perihan: "Ben de bunu uyutacağım. Yeter artık. İsti­ yordum ki rahmetli babanızdan biraz sözedelim. Düşünmek istiyorum. Bunu söylemek istiyordum. bunu söylememi küstahlık saymazsanız ve biraz da şu içtiğim içkinin etkisini gözönünde tutarsanız izin verin lütfen' babanızı çok takdir ederim. Sait Bey son bir gayretle: "Bunu söylemek istiyordum. odada oturuyoruz. "Osman telefon etti. Sıcak çok fena!" Sustu. Perihan dikkatle: "Sen iyi ol. buradasın değil mi?" dedi. Refik'i görünce şaşırmadı. ağır akşam yemeğinin üstüne.Refik gülümsemeye çalıştı: "İyiyim! İyiyim canım!" dedi.

" Beklenildiği gibi. tavanda asılı avizenin ışığı yakındaki ıhlamur ağacına vuruyordu. galiba iş olsun diye esnemişti. Onların yüzünde istediği şeyi göremeyince. çatal bıçakla yediği şeftaliyi dikkatle kesmeye koyuldu. sonra kızkardeşine ve sofrada oturan öteki iki kadına. Ama bu sefer hafif bir tedirginlik oldu. Birkaç dakika önce esneyen Perihan'dı.. Sait Nedim Bey gülümsedi: "Babanız gibi. anlatamadım!" dedi. paranın ve ailenin ne demek olduğunu bilen insanlara. Sofrada bir durgunluk oldu. biraz daha açıklama yapması gerektiğini anladı: "Anlatamadım. Perihan ile Nermin'e baktı. ağaçların tarihi hakkında birkaç söz 222 . Güler ağbisinin cevabını beklerken kaşlarını çattı."Bizim memleketin babanız gibi insanlara ihtiyacı var!" Refik: "Yani nasıl insanlara?" diye sordu. ortasında pirinç kakmalı bir mangal duran geniş bir odaya geçtiler. hava kararırken ve can sıkıcı yağmur bulutları tepede toplanırken ev sahibi. Çünkü. Ama ilgisizlikten değil. "Anlatmaya çalı­ şacağım. Sait Bey'in rahmetli Cevdet Bey'i anmak ve geçmişe tatlı bir yolculuk yaparak sohbet etmek için verdiği yemekten önce. Sait Nedim Bey açıklamasını yapmadan önce ağzına birkaç tane üzüm attı. Yüksek pencereleri ve geniş cumbasıyla bu oda. Gene ona karşı koymaya başladılar. Nişantaşı'nın çoğu bahçeleri gibi bu konağın bahçesinde de ıhlamur ve kestane ağaçları vardı. hanımlar bu sözlere karşı çıktılar. belki sözleri ilgi çekiyordu. hem de anlattığını çok hoş anlatıyordu. Evet. galiba. Refik. Perihan arada bir masanın kenarında yatan seter köpeğe de bakıyordu. Az önce hanımlardan birinin. gevezeliğim hanımları yordu. Nermin ayrıca sözü edilen şeylerin herkesi yakından ilgilendirdiğini de söyledi." Sözlerinden hoşlanarak önce karısına. haklı olarak. galiba. bahçeye uzanıyor. Sait Bey hem çok ilginç şeylerden sözediyordu. es­ nediğini görmüştü. ama kendisi de şu çenesini bir türlü tutamıyordu. Perihan'ın kızardığını farketti. Osman: "Bu da hiç sorulur mu? Babamızın nasıl bir insan olduğu ortada! Üstelik Sait Bey sa­ atlerdir bunu anlatıyor!" diye düşünüyormuş gibi hayretle Refik'e baktı. Sait Bey de yapmacıklığını gizlemese bile bir alçakgönüllülük takınmak zorunda kaldı. ama kahvelerimizi ve sigaralarımızı içerken.. Yemek masasından kalkıp.

zeki uzlaşmalarla zamana uydurulan eskinin içinden çı­ karabilirdi. Sait Bey bunları söyledikten sonra gene kendi geve­ zeliğinden yakındı ve bu konuya. Nigân Hanimin ne kadar üzgün olduğundan sözcdilmişti. ama şimdi gene kendisini. dikkatli ve titiz adımlarla sokuluyordu. "Niye geldik biz buraya?" diye düşündü. eskiyi biraz kıvırıp bükerek yeniye çevirebilir. küçük ama. güzel bir yemeğin ve hoşsohbet bir tüccarın gevezeliklerine kendini bı­ rakabileceğini ummuştu. Sinsi ve soğuk bir endişeydi bu: Korku gibi düşünülmemesi. Seter köpek içeri girdi. bazı duvarlan yıkmak zorunda kalmışlar. bu konakta evlenen rahmetli Cevdet Bey'den sözetmeye cesaret edebilirse döneceğini söyleyerek sözü artık konuklarına bıraktığını ilân etti. Güleri düşünüyor. Perihan'ı. Sonra 1 mangalın yanına uzandı. belki gene. "Yeni hiçbir adım atamadım. gazetelere yansıyan dünya ve memleket haberleri de gözden geçirilmişti. Yemekten önce biraz yağmur serpiştirmiş.söylemişti. döşemeyi baştan aşağı yenilemişler. Son günlerde artan sıkıntısını ve Perihan ile karşılıklı tekrarladıkları hayatın amacına ilişkin can yakan sözleri unutabileceğini. hayatını. ama eskiyi de kurtarmışlardı. Gene Perihan'la sıcaktan 223 . Birçoklarının sandığı gibi eski yeniye dönüştürülemeyecek bir şey değildi: İnsan gelip geçici heyecanlara kapılmayacak kadar sakin ruhlu ve becerikli olursa. birçoklannın yenibaştan yapmaya kalkıştığı şeyi. Herkes. Bir suskunluk oldu. Refik ile Perihan'ın iki aylık kızı da tabii hatırlanmış. "Bütün yaz hiçbir şey yapmadım!" diye düşündü. Selamlığın bu geniş sofasını salona çevirmek için çok masraf yapmışlar. "Acaba şimdi ne konuşsak?" diye birbirine bakıyordu. Gülerin nasıl biri olduğunu düşününce de endişeleniyordu. Refik. Cevdet Beyin ölümünden sonra şirkette yapılan son düzenlemelerden de sözedilmişti. kimsenin sağlığından da bir şikâyeti olmadığına göre başka neden sözedilecekti? Köpek odadaki suskunluğu yadırgayarak çevresine bakındı. ağustos sonunun sıcak havalarından sözedilmişti. Gene yazıhaneye gittim. sağlıklı ve dengeli bir bilince yaklaştırılmaması gereken şeyleri yaklaştıracağını sezdiriyor. üstelik bir de şu dul kadını. Refik birden. rahmetli babasından kalan bu yapıyı yeniye nasıl çevirdiklerini anlatı­ yordu. Şimdi de konağın tarihinden sözediyor.

Küçük ve zeki uzlaşmalar ki. bu köpek bu evde rahat. Avrupa. Anlatabiliyor muyum? Rahmetli babam der ki. bizde büyük değişmeler fazla göz almaz.t. tamam. gerindi. ıslak burnunu Refik'in eline değdirdi.. "Bakın.. bunun için söylüyorum!" "Rica ederim!" dedi Osman. Sait Bey: "İşte bunu söylemek istiyorum!" dedi... ah Avrupa! Hep onu düşünüyorum. ama ne için? Şimdi de. Müslüman evinde köpek. geziniyor. yaşıyor. Annem görseydi bütün evi şartlatırdı. olacak şey mi?" Köpeğe ses­ lendi: "Getiîuraya bakayım Kont!" Köpek saygıyla ayağa kalktı. Basit ve geveze bir tüccar değil iniyim? Yok. oldu işte. rahmetli babamın zamanında bahçeye zor girerdi. yok. gene konuşmak bana düşüyor. o bize. uzlaşmalar. Zamana uyduk. her şeyin her zamanki gihi sakin ve düzenli olduğuna karar verince güvenle yattı. oraya her gidişimde onu düşünüyorum. çünkü hep küçük ve sonsuz uzlaşmaların sonucudur. Sait Bey düşüncelerini bir şakayla sunabilmenin keyfiyle: "Sen Müslüman evine yakışacak şey değilsin!" dedi. konukları kokladı. Sonra kahve içen konuklara dönüp güldü: "Ama görüyorsunuz ya. Söylediğim gibi eski neden yeniye uydurulmasın? Bakın şu odaya... her şeyi toprakları. Sonra çevreyi kolaçan etti. izin verin artık anla­ tayım. şu dul kadına aklım takılıp duruyor!" Kahveler gelince Sait Bey: "Bakın!" dedi birdenbire.. bütün tarihin bu sessiz akışını sağlamış! İşte böyle derdi rahmetli babam. Dün bir paşa oğluydum. "Her şeyi zamana uyduruyoruz da farkında değiliz. "Bakın.şikâyet edip karar veremeyerek oturdum. Benim bir tüccar olacağımı.. arsaları satıp satıp ticarete yatıracağımı. Bakın bana.ve. Belki biraz okudum. Bir salon değil mi burası? Dün bir selamlığın sofasıydı. kaşınıyor. Ne dersiniz bu düşünceye? F. bu köpek aklıma neler getiriyor! Kimse bir şey söylemiyor. Güler'in küçük ve Cumhuriyetçi basit bir askerle evleneceğini bilirmiş gibi.. git sen yerine otur!" Neden çağrıldığını anlayamayan hayvan biraz kararsız kaldı.. lamam. 224 . Bu köpek babamın." Köpeğe döndü: "Hadi. Biz ona alıştık. Kibarlığı ve düşünceli olmasıyla gururlanıyormuş gibiydi. kuyruğunu sallayarak efendisine gitti.

kültürlü. değil mi? Bu da aynı yıl. Sonra karısına: "O albümü de getirsene!" dedi. Paris! Çok çabuk çeviriyorsunuz. Sait Bey. bakın bu geçen yılın gezisi. dört yıl önce 1933'ün Paris'i nasıl? Gençmişim o za­ manlar. içini dökmek istiyor.. Odalarımız yanyanaydı. Ağırbaşlılık ve hoşgörüyle tatsızlığı yumuşatmak istiyordu galiba. "Avrupa albümünü!" Biraz utanmış gibiydi." Kimseden karşılık beklemeden fırlayıp büfeye yürüdü. albümü karıştıran Refik'e: "Ben geçmişe yolculuk kadar Avrupa'ya yolculuktan da hoşlanırım!" dedi. sonra yapıştırırız. Elinde bavulla bir tren kompartımanında surat asıyordu. Berlin'de tanıdığımız bir Fransız ailesi... peynir.. Resimlerden ve kartpostallardan da olsa. Sabah kahvaltısını birlikte 225 . Ne yapıyor şimdi?" Refik'in cevabını beklemeden devam etti: "Bakın bu da aynı yıl çekilmiş.. Evet. gerçek. "Çocuğun resimlerini de getirdim!" dedi. "Tabii bizim Rastignac bu!" diye bağırdı Sait Bey. Avrupa'yı seyretme zevkini genç konuğuyla paylaşmak istiyordu. Şimdi nereye bakıyorsunuz?" Kalkıp Refik'in yanına geldi..Onlar neden öyle de biz böyleyiz? Evet. "Fotoğraf çekeriz sık sık. Tanıdınız. Ah. soruyorum.. Çok hak­ lısınız!" dedi. Kısa ve sinirli bir sessizlik oldu. Atiye Hanım elinde bir albümle geldi. Durun. Osman düşünceli bir tavır takınarak: "Haklısınız. evet.. şakacı bir Fransız ailesi. Ama. Refik'in omuzunun üstünden albüme baktı: "Ah. Bunlar Berlin'de çekilen re­ simler. "Dönüş yolunda trende görmüştük. Sonra kadından anlayan erkekler! Çok mu çenem düştü?.. ama ben müzikten anlamam.. Eyfel Kulesi. bakın bu Paris.. değil mi?" Refik tanımıştı tabii: Ömer'in resmiydi bu. Birkaç şişe aldı.. Şarap. Fransız ailesi. Nermin'le Güler kahveyle likör içmeye karar verdiler. "Avrupa albümü"nü Refik'e verdi. Onlar neden öyle de biz böyleyiz? Durun! Likör içer misiniz? Kahveyle güzel olur. ama heyecanını yatıştırmak istemiyordu. Refik'e ve Osman'a bakarak cesaret arıyordu. Viyana var belki bir de. bakın işte bir aile! Bakın bu resme.. dünyanın biraz farkına varan hangi Türk bunlardan vazgeçebilir?. Berlin'de aynı otelde kalı­ yorduk.. Paris ve Berlin! Avrupa'ya çıkan hangi insan. Daha çok konuşmak.

Ağır yemeğin üzerine gevşeyen yüzlere birdenbire beklenmedik bir gerginlik bulaşmıştı. sağlıklı torunlar.. bıktım. Nasıl olması gerekiyorsa öyle. Evet.yapıyorduk. Daha çok söylediklerini yumuşatmak. 226 . Belki gülünç bulacaksınız.. Şakacı insanlar. uy­ gunsuz bir şey söylemişse bunun farkında olduğunu hissettirmek için gülmüştü galiba. Bunun için.. Herkes kendini heyecana kaptırmış gibiydi. böyleyiz! Lütfen karışmayın bana bu akşam! İçtim ve coştum! Eh.. ama renkli canlı.. "Biz de işte birşeyler yapmaya başladık!" dedi.. Işıkçı ailesine hayranım: Başarılı bir baba. niye biz böyleyiz de onlar öyle? Niye? Bunun sırrını kim biliyor? Söyleyin! Niye biz böyleyiz? Niye biz biziz ve böyleyiz? Söyleyin!" Güler: "Çok heyecanlandın ağbi!" dedi. Çevresinde utanç ya da telâş gibi bir şey oluşmuştu. "Otursana!" Sait Bey elindeki likör bardağını herkese göstererek sallıyor. Bakın tam bir aile. İşte Cevdet Bey'i bunun için anıyorum. "Neden böyleyiz biz?. Büyük kuruluş! Hah! Güleyim bari. kasılnıaktan. ama sizin ailenize." Refik'in kucağındaki Avrupa albümünü işaret elti. Böyleyiz. Sayfayı çevirin. Likör dolu küçük kadehi havaya kaldırdı.. güzel ve iyi anneler. Uzlaşmıyoruın ve bağırıyorum!" Sonunda likör kadehini dikti ve bir kahkaha daha atlı. Söyleyin şimdi. Likör sanayii! Mecidiyeköy'de likör fabrikası. Herkes Sait Bey'in durup durup tekrarladığı soruya cevap arıyor ve bulamıyormuş gibi üzgün gözüküyordu. Bu seferki kahkaha sinir bozucu bir şeydi.. Saat gibi.. yemin ederim ki. arada bir insan böyle şeyler yapmalı. "Onlar gibi olmak için. onlar gibi olmak için kasılnıaktan ve içimden geleni yapmamaktan bıktım. Ama pek içlen bir kahkahaya benzemiyordu bu. gerçekten bizim niye böyle olduğumuza şaşıyormuş gibiydiler.. bıktım kendimi denetlemekten. tam onlar gibi!" Birden bir kahkaha kopardı. çalışkan çocuklar. Sonra Refik'in yanından ayrıldı.. Çünkü bıktım. Bu akşam kendimi bıra­ kıyorum. ne kadar içten olduğunu keslircmiyordu. Belki biraz da Sait Bey'in alaylarına gülüyor. Kimse onun ne kadar ciddi. kızkardeşinin söylediklerini duymamış gibi orada dikiliyordu. söyleyin. Cevdet Bey kusursuz bir aile kurdu. Yüreğin gerçek coşkusuna kendini bırakmalı. "Likör yapıyoruz.

228 21 . Muhittin haftada bir-iki kere okullarından. Başını kaldırmış. balıkçılar ve şoförlerle doluydu. vur ötekine!" dedi Muhittin. şeyi de anlatsana. Onu da hep heyecanla anlatırsın. gene bundan keyif aldığını kendine itiraf etmek zorunda kaldı. Bu küçük suskunluklara alışmıştı artık. hoşgörüyle gülümsüyordu. Perihan da gösteriden fazla etkilenmemiş gözüküyordu. Hani Abdülhamit. Ama suskunluk uzayınca. Ev sahibinin takındığı bu hoşgörü gerginliği gevşetti. ama Muhittin bunu fazla önemsemedi. "Hiçbirinin önemi yok.. BEŞİKTAŞ'TA MEYHANE "Peki. "Şiire meraklı iki Harp Akademisi öğrencisi benim cümlemi inceliyor. Onu da anlatsana lütfen!" Sait Bey: "Susacağımı söylemiştim!" dedi. can çekişen bir komutan tavrı takınmış. "Ağbi ne yazık ki şu Fransızcayı bir türlü öğrenemedik! Baudelaire bile okuyamıyoruz!" Muhittin azarlayıcı bir sesle: "Öğrenmeniz şart!" dedi. Refik. onlara ağbilik ediyordu. "Ne güzel heyecanla anlattın. Sonra Perihan'a baktı. Memurlar. Yahya Kemal bir şair olarak Tevfik Fikret'ten üstün mü?" "Al birini. Ömer'den sözedip etmemeyi düşündü. dükkâncılar." Sonra esnedi ve kendi dalgalı bilincine gömüldü. Rahmetli baban anlatırmış onu da. "Şimdi benim cümlemi inceliyorlar!" diye düşündü. Yıldız'daki Harp Akademisi'nden kaçan bu genç askerleri görüyor.Bey'di. bana daha da hayran oluyorlar!" Beşiktaş'ta çarşı içinde meyhanede oturuyorlardı. böyle parlak cümleleri yumurtlayamadıkları için hayıflanıyor.. Berberin karşısındaki meyhaneydi bu.. Sonra birden Atiye Hanım: "Ah. Kâmil Paşa'yı azarlarken içeri haremağası girmiş de. ne güzel anlattın Saitciğim!" dedi. "Artık susacağım. Refik onun bu rahatlığını görünce ferahladı.. "Ah ne yazık!" dedi gençlerden biri. Baudelaire'in yanında hepsi solda sıfır!" Bir durgunluk oldu.

Bu gür ve sinirli ses konakta alışılmadık bir şey olmalıydı. Bu önemli." "Ah. Doğrusu bir paşa oğlu olarak alınmadım değil. Bir sessizlik başladı. Alınmıyorsunuz değil mi? Tüccarız hepimiz. çok ileri gittim galiba!" dedi..." Köpeğe bakarak bir süre kıpırdamadan durdu. Az önce birisi ölmüş ya da yıllar önce işlenmiş bir cinayet itiraf edilmişıniş gibi bir utanç ve şaşkınlık vardı. Susuyorum. Ama. Hem verin bana artık o albümü de bu konu kapansın. Refik.Refik ilk defa Güler'in endişelenir gibi olduğunu gördü.." diye düşündü.. araba. susu­ yorum. Acaba ayrıldığı o askerden o da mı öyle sözediyor? Birisi bir şey söylese ya. Utancı. demir. nerelere!" Gene Sait 227 . dengeli ve kurnaz olmak gerek. yüreği susturmak.. Sait Bey köpeğin başını kaldırdığını görünce: "Aaa. Ama kapayalım bu konuyu. ev sahibinin bu coşkusundan sonra çok utanacağını baştan beri düşünüyordu. tütün ya da incir. otur. "Paris'te kibar bir kadın görmüştüm!" dedi. Her neyse! Bıktınız. sizin benim gibi biri değildi. "Kont. alıp satıyoruz. bir tüccar olmak. Susuyorum artık. Kont bile huysuzlandı. "O ne düşünüyor? Küçük ve Cum­ huriyetçi bir asker. Önemli mi bu? Alıp satıyoruz. Çünkü uzlaşmak gerek. Nasıl? Ne yapıyor şimdi o? İnanın. "Baksanıza. Ah.. gene konaklarımızda yaşıyoruz işte. Gördünüz ya! Yerime oturdum. nerelere getirdiniz bizi. Köpek de yattığı yerden başını kaldırmış şüpheyle tuhaf şeyler yapan efendisine bakıyordu. Köpek de başını gömdü. Cevdet Bey. Refik. uzlaşmak gerek. sonra: "Kont!" dedi.. sakin ve ihtiyatlı. Bizim fatih gururlu birine benziyordu. uzlaşmak gerek. Ben de buna Kont adını verdim. Ama sonunda mutsuz olacak.. Güler'e baktı. değil mi bir tüccarın gevezeliklerinden? Hepimiz tüccarız artık. Susuyorum. hadi Paşa gel' diyordu. Hâlâ oraya mı bakıyorsunuz? Şu bizim Rastignac ha? Fatih gibi bir şey. Şimdi susuyorum. Babam haklı: "Uzlaşmak gerek. "Bari birisi bir şey söylese. Peki ne yapıyor Ömer Bey şimdi? Mutsuzdur mutlaka. "Elektrik direğinin dibine işeyen köpeğini çekiştiriyor. 'Hadi Paşa. Şeker. otur çağırmıyorum seni!" Dönüp kendini seyredenlere baktı. yüzyıllar sürecek utancı bekleyerek susu­ yorum!" Oturduğu koltuğun arkalığına başını bir hasta gibi yasladı ve sustu.

Özür dilemem!" diyordu. Pazar öğleden sonraları. Sonra: "Sizin kitabınız hakkında da daha bir şey çıkmadı!" diye ekledi. Muhittin gene cümlesinin ince­ lendiğini farketti. Muhittin'in canı sıkıldı. "Herkes kendinden sorumludur. Kibirli bir surat takındı. konuşmak istediğini söylemişti. "Bir şey söylesinler de ne söylerlerse söylesinler! " diye düşünüyordu."Tembellik ediyorsunuz! Türkiye'de genç bir şair mutlaka bir yabancı dil bilmeli. Muhittin'in Refik'ten işitmeye alışık olmadığı bir şeydi bu. "Edebiyatçı mı." Gene bir durgunluk oldu. Şiir kitabı çıkalı bir ay oluyordu. Varlık'ta Cahit Sıtkı'nın şiirini okudunuz mu?" dedi Barbaros. "Ağbi. "Üstelik soracak kimse de yok ki. "Şurada şu çocukcağızlara fiyaka yapıyorum!" diye düşündü. okullarına dönmeden önce. Kendine daha da öfkelenecekti ki birden aklına başka şey geldi: "Birazdan bir konuğumuz gelecek. bu arkadaşınız?" "Haa. ama birden kendine öfkelendi. Telefondaki ses titrek.. Muhittin bir şey söylemedi. bu tatil elbiselerini çıkarıp askeri kıyafetleri giyiyorlardı. "Bir şey yazmazlar daha!" dedi. diyecektim. ağbi. Ama o kadarı da yetmiyor ki!" Bu Turgay'dı: Arkadaşı Barbaros'a oranla daha girgin. çocuklar!" Refik gelecekti. Üzerinde ince bir gömlek vardı. Bir şey sorsak hemen tersliyorlar bizi!" Muhittin gene cevap vermedi. ama basından hiçbir tepki gelmemişti. "Hayır!" "Ne diyorsunuz. Bakışlarıyla.." Askeri öğrenci biraz kararsız kaldı. Yabancı dil konusundaki tembellik ve kararsızlıklarını bir şey söylemeyerek cezalandırıyordu. sıkıntılı bir sesti. "Ben akşamları yatakhaneye çekilmeden önce biraz vakit bulabiliyorum. kararsız. ama daha kafasızdı. daha yakışıklı. Çalıştığı inşaat bürosuna telefon ederek Muhittin'i aramış. "Benim kitabımın hazmı güçtür!" Bir kenara ya­ zılması gereken bir cümle söylemişti. yok! Mühendis! Edebiyatçılar Beşiktaş meyhanelerine 229 .

Hem anlamadan gülüyorlar. Yukarıdan geliyor sizin anlayacağınız. Mu­ hittin'in arkadaşına öyle kolay gülmemeleri gerekirdi. kararsızlık ve hüzün vardı. Refik'in suratında belli belirsiz bir tiksinti. "Of. Sonra askeri okul öğrencilerinin de güldüklerini görerek tedirgin oldu. Gerçi o da pek Beşiktaş'a uğramaz: Nişantaşı'lıdır!" Gülmeye başladı. berbat ettin!" dedi Muhittin. Hah. Eskiden Yıldız'da saraydaydı efendilerimiz. "Gülüyorsunuz. bu pek güzel değil. "Bir şey var onda. Muhittin ses etmeden bir süre onu inceledi. geldi işte!" Refik meyhaneden içeri girmiş. Beşiktaş'a uğramaz. hem de gülüşleriyle Refik'i biraz alaya almış oluyorlardı. ama anladınız mı bakalım ne dediğimi?" "Eskiden padişah vardı. Duygulanıyordu: "Keşke başka yerde buluşsaydık. Muhittin'i arıyordu. "Biraz da benim çöplüğümde ötsün bakalım! Onun salonlarından bıkmıştım ben. Suratını asarak: "Eee. Sonra biraz ayıp ettiğini düşündü.. "Nişantaşı'lıdır o. Yaklaşan Refik'in yüzünü yakından görünce şaşırdı. "Bir özdeyiş yahu bu söylediğim!" diye düşündü. Canı sıkkın!" 230 . ne gülüyorsunuz bakalım?" dedi. "İyi ki burada buluşmamızı söyledim ona!" diye düşündü Muhittin." Sonra arkadaşına el etti. Ne oldu acaba ona?" Refik'e yer gösterdi. özdeyişini düşünüyordu: "Yıldız'daki saraylı Nişantaşı'na. ama aldırış etmedi. Şarabını içiyor. Eğer Refik'le alay etmek gerekirse bu Muhittin'e düşerdi. "Evet." Barbaros'un üzülerek önüne baktığını gördü." dedi..pek uğramazlar." Bir kahkaha attı. Mühendis Mektebi'nden sınıf arkadaşı. ne içeceğini sordu. onlara değil. genç askerlerle tanıştırdı. Başka nasıl söylenebilir bu?" Birden şüpheyle durdu.. Zaten bu Beşiktaş hep altta kalmıştır. Oysa kim olursa olsun. şimdi Nişantaş'talar!. bunu daha iyi nasıl söyleyeceğini araştırdı: "Mesela şöyle: Yıldız'daki efendi Ni­ şantaşı'na taşınınca Cumhuriyet oldu! Hayır. Bu bayağı meyhaneye gelmek zorunda kaldığı için kendine kızıyordu galiba. "Bir şey var onda!" diye mırıldandı. Bunları yaparken dikkatle yüzünü inceledi. "Lise kitaplarındaki gibi. Onları görmek istiyorsanız Beyoğlu'na çıkın! Bir mühendis bu arkadaş. şimdi de tüccarlar var. Ama bu Be­ şiktaş'ta değişen bir şey yok!" Barbaros'tu bu.

kapağına baktı. Çok çabuk büyüyor!" "Bak. "Kardeşim.. Onu bekleyeceğim. Kardeşim. ama çaresiz kitabı Refik'e uzattı. Konuşalım. onu eğlendirmek bana düşüyor!" diye düşündü ve şiir kitabını imzaladı: "Hayatını zevkle izlediğim genç tüccar arkadaşım Refik'e. iyi... Şarabı gelince Refik: "E.Bir süre havadan sudan konuştular. Kendini böyle bir şeye biraz hazırlamıştı.. Ben karar verdim. dizgisi ve sayfalan hakkında birkaç söz söyledi. hayatım rayından çıktı. Ne tören be!" Sonra aklına başka bir imza töreni gelince anlattı: "Benim kitabımı yayımlayan yayınevine kitabını parayla bastıran yaşlı bir memur gelmişti." Muhittin bir kahkaha attı." Bunu yazar yazmaz şakasını bayağı buldu." Kaç zamandır duymamıştı böyle bir söz. Bana döndü: 'Evlâdım siz ne iş yaparsınız?' diye sordu. "Benim hayatım rayından çıktı!" "Ne diyorsun!" diye inledi Muhittin. kardeşim." "Sahi.. Evlenmeyeceğim. Ne oldu sana kardeşim? Hadi. senin küçük kız nasıl?" Laf olsun diye sormuştu bu­ nu.. "İyi. sonra ilk sayfadaki bu cümleyi okuyunca surat astı: "Of. buna sevindim. ama bu kadarım beklemiyordu. Birinci sayfasını açtı.. "İmzalayacağım şimdi!" diye düşündü. "Bugün keyifsiz. Bunu dün telefonda konuşmuşlardı. "Peki ne oldu sana kardeşim? Sen mutluydun! Benim gibi değildin. Herkese kitaplaıını imzalayıp dağıtıyor. hani bana kitabını getirecektin?" dedi... "Ne yazacağımı merak ediyorlar... Refik'in yüzüne bakmaya çekiniyordu. Muhittin ceketinin cebinden kitabı çıkardı: Zamansız Yağmur. "Çok fena duygulanıyorum!" diye düşündü. benim hayatım!" dedi. Refik kitabı biraz inceledi. Şair olduğumu öğrenince fiyakayla şöyle imzaladı: Şiirlerini zevkle okuduğum şair arkadaşım Muhittin'e." Dün Refik telefonda da söylemişti bunu: "Kardeşim. konuşalım." 231 . afallamıştı. Kardeşim. Meyhanenin gürültüsünü dinliyor. ama Refik'in neşesiz olduğunu görünce ciddileşti.. Ama bu çocuklann da önünde olmaz ki. Şaşırmıştı.

"Hayır. "Sana kim kısa boylu olduğunu söylüyor?" Muhittin sözün daha da uzamasına öfkelendi." dedi Turgay. Saatine baktı. 2." Sonra eliyle bir hareket yaptı: "Amaan. iyi vatandaş olun!" Her zaman söylediği sözlerdi bunlar: Çocuklar gene biraz ezildiler. "Hayır!" dedi Refik."Evlenme!" dedi Refik. gülümsediler. Hemen bunu söylediğine pişman oldu. Muhittin. iyi evlât. Çarşamba günü gene burada buluşacaklarını ekledi. süklüm püklüm çıktılar. o kadar da kısa boylu muyum ben?" dedi. "Az daha Perihan'ı çok güzel bulduğumu söyleyecektim!" diye düşündü. Derslerinizi de iyi çalışın. Çıkarlarken arkalarından seslendi: "Geç kalmayın. "Utanmasa bana bücür diyecek!" diye dü­ şündü. Senin kız mutlaka çok güzel olacaktır. Bundan kuşkum yok. evlenme iyi edersin. Sonra." Muhittin şaşırdı. Biraz daha şarap isteyelim mi?" Refik başım salladı. Kocaman. iri yarı bir şey olacak o. askeri öğrencilere bakmaya çekindi. "Geç kalı­ yorlardı. yetişiriz. "Canım. onunla evleneceğim. "Evlenme. Askerler kalktılar. Refik'e: "Nasıl buldun onları?" diye sordu. "Daha oturmak istiyorlardı galiba!" "Daha oturamazlardı!" dedi Muhittin sıkıntıyla. Şarapları istediler. Askerlere döndü: "Çocuklar. "Yokuşu koşa koşa çıkmak iyi olmuyor. Şarap gelince Muhittin: "Sende bir şey var!" dedi. sonra sustular." Muhittin cevap vermedi. siz geç kalmıyor musunuz?" "Daha vakit var. "Benim kızım sana göre değil. Muhittin onların gönlünü alacak birkaç söz söyledi." Şa­ rabını hızlı hızlı içiyordu. İyi asker. Yoksa kumandanlarınız kulaklarınızı çeker." Bir şey daha söyleyecekti ki sustu. boşver yahu! Sen kendini anlat.32 . • "Yok canım!" dedi Refik. Askeri elbiselerini emanet ettikleri fotoğrafçının evinde giyeceklerdi. Şimdiden bu kadar oldu. Annenize babanıza mektup yazın. Uzun bir sessizlik oldu. Barbaros: "Ama kalksak iyi olur galiba!" diye homurdandı.

" Refik bir süre kelime aradı." "Çok kötü!" dedi Muhittin. Sonra utanarak: "İşe de gitmek gelmiyor içimden. Ne oldu?" "Eskisi gibi olamıyorum. "Ama derdini anlayamıyorum... Bir çocuğun var. Biraz daha anlat!" "Söyleyecek başka ne var?. Eskisi gibi olamıyorum işte!" "Hıramın!" diye bir ses çıkardı Muhittin." "Bak!" dedi birden Muhittin.." "Pek bir şey anlatmıyor bu söz. sevimli bir karın. Eğer kolay mutlu olmaksa denge." "Haklısın." "Nasıl hareketleneyim nasıl? Ne yapayım?" "Bunun hali çok fena yahu!" diye düşündü Muhittin. Mühendissin. Kendi kendime hep bunu söylüyorum. ama açıkçası biraz miskin yapardı bu..." Refik biraz düşündü... mutlu." "Sen doğru buluyor musun bunu?" "Biraz. "Perihan eski dengemin kalmadığını söylüyor. Alıştım artık. "Yazıhaneye gitmemeyi düşünüyorum!" "Ne yapacaksın o zaman?" "Bilmiyorum.. Bunu seninle konuşuruz diye düşünmüş­ tüm. "Başka birşeyler daha olsun istiyorum. Eğer denge denen şey hayatın akışına kendini bırakmaksa......" Ağzında belli belirsiz bir öfke biri­ kiyordu. Eskisi gibi yaşayamıyorum. "Derdini anlayamıyorum..."Evet. sakin bir günlük hayatın var... "Seni sağlıklı.. birkaç arkadaşın." dedi.. Düşündüğünü.. "Evlisin. Hayır. Mutlu bir evde yaşıyorsun. ama bir şey anlamadığını göstermek istiyordu. Bende bir şey var!" "Başına bir şey mi geldi?" "Söyledim işte: Hayatım rayından çıktı. bir çevren. Sonra biraz düşündü. Her şeyin. Başka nasıl söyleyeyim?" "Düşünsene biraz.. dengesizleşmen o kadar kötü bir şey olmasa gerek... Bunları sana hatırlatan .. Seni fazla sıkıntıya sokan zor bir işin yok. "Sen eskiden bu dengenle ovunurdun!" diye ekledi. Tam böyle değil.. biraz dengesizleştim galiba.

Aynı şeyleri. vah!" dedi Muhittin. Bir süre daha devam ederim. hüzünlü bir gülümseme vardı yüzünde. Muhittin ağzındaki öfkenin büyüdüğünü hissetti. Galiba Perihan haklı. "Belki bir seyahat etsen iyi gelir. "Fazlasıyla farkındayım." "Farkındayım!" dedi Refik..ben mi olacaktım? Bütün bunların farkındasın herhalde." Muhittin dudağının kena­ rındaki gülümsemeyi topladı.. garip bir şey bu!" "Kardeşim!" diyordu. Başka bir şey olmadığına emin misin?. başına tatsız bir iş gelmiş olmasın sakın!" "Hayır. ama dünya ile aramda uyum yok. vah. Şarap isteyelim mi?" 234 . "Başka. hayır! Bunu hiç düşünmedim değil. ama olmaz. Paran ve vaktin var nasıl ol­ sa!" "Hayır. çocuğunun doğumu." "Ne değişecek o zaman?. üstelik. sonunda eski yaptıklarımı da." "Peki." "Belki. her şey eskisi gibi olamıyor da ne oluyor? Eskiden yaptığın da şimdi yapamadığın nedir?" "Eskiden dengem vardı. Sıkıntın bunlardan mı kaynaklanıyor? Bunlardan biri bozulmuş. Sen de aynı şeyi söyledin aşağı yukarı." Tuhaf. belki biraz bunlar şaşırttı seni.. Alaycı gözükmekten korktu: "Baksana yazıhaneye de gitmek istemiyorsun!" "Görüyorsun değil mi işte!" "Mutsuz musun yani?" "Mutsuzum kardeşim. Perihan'la başka ayrı bir eve taşının. Yutmaya çalıştığı öfke gene ağzında birikmişti. Dengem kaybolunca eski uyumu bulamaz oldum. şu günlük hayatı da sürdüremez olurum. Gelmiş olsa söylerdim!" "Hımm. "Çocuk da var.." "Vah. ama şimdi bu pek etkilememişti Muhittin'i." "Belki o ev size küçük geliyor. Peki babanın ölümü." Çekinerek ekledi: "Ömer'e demiryoluna gideyim mi diye dü­ şünüyorum. mutsuzum galiba. eskiden yaptığım şeyleri yapabiliyorum. "Bütün iş de galiba oradan çıkıyor!" diye ekleyiverdi.

" "Bak!" dedi birdenbire Muhittin. bir felâket geldi sanıyordum. Mutsuzluk şiirle oyalanan o çocukların işi. "Dün telefonda sesini duyunca şaşırmıştım. peki. Çünkü senin durumundan kimse hoşlanmaz. "Senin mutsuz olmaya hiç hakkın yok. hakkın yok buna. Dün telefondaki ses. Dur dinle şimdi: Şimdi sıra bende: Evet.. Ama hayatın dümdüz mutlu bir hayat. saçmalıyor muyum? Peki. çocuğun hasta. söyledim! Ama böyle diyeceklerdir sana. Rahat. senin gibi 235 ." "Ben de anlayamıyorum!" dedi Refik." "Alay mı ediyorsun?" dedi Refik.. çünkü hiçbir şey anlayamıyorum. Bak aklıma ne geliyor." dedi Muhittin. Gerçekten insanı mutsuz edecek bir şey geldi başına sanıyordum. böyle bir şey. Ne bakıyorsun öyle. karın seni aldattı. "Demek diyeceğin buydu!" diye söylendi. şoförlerin işi. Ama senin mutsuz olman için gerçek bir bahanen yok. Sonra söyledi: "Bu durumda ne söyleyeyim? Rahat kıçına batıyor olmalı!" Refik'in suratı allak bullak oldu. Buraya girer girmez yüzünü görünce de şaşırdım.. Sarhoştum.. şu balıkçıların. şairlerin işi. "Ne yapayım. Gururum kırılmıştı.. İki yıl önce gene böyle bir eylül günü sana gelmiştim. Bana öğüt vermiştin. Başına bir tatsızlık... Bu sefer öfkeyi.. ağzının içinde cayır cayır yanıyordu. Anladın mı. Belki sıcaklardandır derdin diyeceğim."İsteyelim. Dengemi kaybettim. ama ekim giriyor. Muhittin'in öfkesinden korkmuş gibiydi. mutsuz olmaya hakkın yok. kötü bir şey. Bir süre zorlanarak sustu. zehir gibi biriken öfkeyi yutamayacağmı anladı. ama sen de saçmalıyorsun. Biz mutsuzluğumuzun tadını çıka­ rıyoruz. bugün gördüğüm surat mutsuz bir insanı hatırlatıyordu. Herkes ister ki. ağzında kan gibi. "Söylediklerine şaştım doğrusu!" "Ben de sana şaştım." Muhittin dilinin ucuna gelen şeyi söylemeye karar verdi. bir başka kadına âşık oldun. saçmalıyorum.. Bu durumda. "Ben mutsuzum diyorum. Öfke hâlâ orada. dümdüz bir hayatın var.. Buna şüphem yok.. dertsiz. Ne bileyim. şirketiniz iflâs ediyor. Oysa hiçbir şey olmamış!" Refik mırıldandı: "Ne bekliyordun peki?" "Hiçbir şeyin yok senin..

. uyum..' diye düşünmüştüm. çocuğu oldu. Kitaplardan başka oyalanacak şeyler de bulabilirsin.. Sana gelmeden önce. Ne diyor? Derdini anladım. kimsenin ilgilenmeyeceği bir hikâye." "Belki de ihtiyarladığını düşünüyorsundur!" "Belki. 'Muhittin şairdir.. "Pul biriktirmeliymişim. Evlendi... Hayatının boşa gittiğini düşünüyordur. İtiraflar beni etkiledi. koleksiyonculuk yap..." Muhittin çaresizlikle: "Yeni birşeyler yap. sonra utanarak söyledi: "Hatıra defteri tutuyorum!" Muhittin gülmeıneye çalıştı: "Hatıra defteri!" diye düşündü. söyleyeceğin bu ha?" dedi. maça git. rayından çıkan hayat. kimsenin anlamayacağı bir şey." 2. "Yapıyorum!" dedi Refik. İçinden onu cezalandırmak geldi. lekelenmişti. Kimse senin durumunu anlamaz. Hem her şeyi var hem şikâyetçi: Bu. kardeş." Biraz sustu. "Kaç yıllık arkadaşız!" "Ama dişe dokunur bir şey de söyleyemedin. buraya iki tane daha. "Bedelini ödemeden hayatında derinlik arıyor!" diye düşündü..insanlar mullu olsun. Senin gibi şair olmak isterdim. "Bak Refikciğim! Senin düpedüz için sıkılıyor. İhtiyarladığını düşünüyor herhalde.. ama bunu bundan sonra kolay kolay yapamayacağını anladı.. poker oynayacak yeni arkadaşlar bul." "Sen de ilgilenmediğini mi söylemek istiyorsun?" "Nasıl söylersin bunu?" diye bağırdı Muhittin." " E . Refik'e sevgiyle baktı. yap işte bir şey!" Refik öfkeyle: "Demek.36 . Başka bir sözün yok mu?" "Yok! Birer şarap daha içelim! Hey. satrançla oyalan. Bugünlerde Rousseau okuyorum. birşeyler söyler. fotoğ­ rafçılıkla uğraş. ne bileyim ben. "Kitap okuyorum. ama içten gözükmemekten de korktu." diye söylendi. babası öldü.. Aklındaki Refik görüntüsü kirlenmiş. kimse seni tutmuyor ki!" "Haklısın!" Muhittin gene duygulandığını farketti. "Sonra mutsuzluk sözleri. Pul biriktir.

Rousseau'nun İtiraflarinı okudum. Biraz ferahladım. günlük hayat bana yasak bir şeymiş. ama bunun da tuhaf bir şey olduğunu düşündüm. Sıkıntıyla eve geldim. Bu kavgalarım ve tuhaflıklarımla başka kocalara benzemeyen bir koca olduğumu biliyorum. Benim hep suratımı astığımı. Muhittin'i gördüm. Ona kendisini suçlamadığımı anlatmaya çalıştım. 29 Eylül Perşembe Bayram! Öğleden sonra Perihan ile Taksim'e kadar yürüdük. Bütün gün orada oturdum. Ne yapayım? Bazan. İsmet Paşa rahatsız olduğu için çekildi. ama başarılı olamadım. Bana hiçbir şey söyleyemedi. Bugün yazıhaneye gittim. ama umduğum kadar hoşlanmadım. İtiraflari ortasından biraz okudum. Sokağın ortasında ağladı. Onunla konuştuktan sonra. Muhittin'in şiirlerini bir daha okudum. keşke Allah'a inanabilseydim diyorum. bunları yazıyorum. 23 Eylül Yazıhaneye gittim. Celâl Bayar Başbakan. Üstelik üzerinde o alaycı tavır da vardı. şikâyetçi olduğumu. Dönüşte kavga etmeye başladık. Akşam evde radyo dinledim.HATIRA DEFTERİ I 13 Eylül Pazartesi 1937 Dün Beşiktaş'a gittim. Yatmak için yukarıya odaya çıkmadan önce gazeteleri karıştırdım. Doğrusu fazla bir şey bulamadım. Bir meyhanede oturduk. konuştuk.37 22 . 2. her saniye işlenen bir günahmış gibi gözükmeye başladı. ama neden şikâyet ettiğimi de açıkça an­ latmadığımı söyledi. 7 Kasım Osman ile yazıhanede şirketin son durumu hakkında ko­ nuştuk: Bu yıl geçen yıla oranla kârın çok büyük olacağından.

Bizi görünce biraz sıkıldı galiba. ama bir şey anlayamadı. Ayaküstü şundan bundan konuştuk. ama dikkatli halalar yaptığından sözetti. dikkatimi loplayamıyorum. Sabahları da.. artık yarın gitmem!" diye düşünüyorum. Yazıhaneye gittim. Ben de işlerin böyle saat gibi işlemesinin öneminden sözettim. Yazıhanede işlere canla başla kendimi veriyorum. ama evde yapacakbir şey. Osman. Yazın verdiği o yemeği. 23 Kasım Çarşamba Sudan çıkmış balık gibiyim. "Biraz oturur. bağlanacak ve düşünecek bir şey yok. Bazan eski uyumumu bulmak için her şeyi unutmam gerektiğini düşünüyorum. Evin içinde de sarhoş gibi geziniyorum. Ama vicdanım. "Bu son. 23 Kasım Bu vicdan. babamın ölümünden sonra muhasebeci Sadıkin defterlerde kendi yararına ve şirketin zararına bazı küçük. 4 Aralık Cumartesi Akşam Perihan ile Sait Nedim Bey'i karakolun köşesinde gördük. Ben de kendimi ticarete veriyorum.. likör içişini düşündüm.yeni depo binasının en kısa zamanda bilmesi gerektiğinden. Böyle yapmam gerektiğini dü­ şünerek. Tcvfik Fikret ya da Namık Kemal'den zevk alamıyorum? Neden ben de böyleyim? 2. Yorgun geldim.IH . sorumluluk ve suçluluk duygusuyla herhalde daha çok bir Hıristiyan'a benziyorum. kendimi unutuyorum. Köpeğini gezdiriyordu. ya da rahatsızlığım ağır basıyor. Kitap okumaya çalışıyor. ne yapmam gerektiğini unutmaya çalışıyorum. biz böyleyiz? Niye Rousseau ya da Voltaire okumak hoşuma gidiyor da. Belki yazıhaneye artık gelemeyeceğimi çıtlattım. Osman ihracata da dayanmamız gerektiğini söyledi. Niye biz böyleyiz? Niye onlar öyle de. ne olduğumu. Yazıhanenin girişine ve kendi odasına. kendimi zorlayarak yazıhaneye gidiyorum. babamın resimlerini astı. sonra dönerim!" diye düşünüyorum. Her akşam eve dönerken.

Perihan onu uyutmaya çalışıyor. Kızıl ile Kara ya da gene bugün biraz okuduğum İtiraflari okurken karşılaştığım aydınlık ruhu neden kendimde. İçimden karamsar. İki gündür durmadan yağıyor. ya da tanıdığım hiçbir insanda. 17 Aralık Cuma Eski dengemi arıyorum. mıymıntı bir halim var. Evliliği gelecek sonbahara kalmış. Ama benimkisi düşünmek değil. Yağmur başladı. Yarın yazıhaneye gideceğim. Ben buraya indim. bir Türk yazarında bulamadığımı düşünüyorum. Çalışma odasını da eski haline soktum. Muhittin'e hatıra defteri tuttuğumu 239 . Umutsuz. Bunları yaparken düşünmeye çalıştım. 19 Aralık Pazar Geceyarısı saat üç. Yazıhanede çok çalışıyorum. Düşüncelerimi yazmak istediğim zaman aklıma bunun gibi şeyler geliyor. Şimdi çalışma odasında yazıyorum. Aşağıya inip sobaya kömür attım. Muhittin eski dengemin beni mutlu. ama neden Türkiye'de her şey böyle? Her şey. Annem babamın ölümünden sonra bir ara burayı mescide çevirmişti.. çirkin. Şimdi gene her şey yerli yerinde.. Oturup Ömer'e cevap yazmaya karar verdim. Buraya yazmaya karar verdim. Buradaki küçük sobayı da yaktım.. çok yoruluyormuş.. Bu deftere yazdıklarımı okudum. ama bir şey yazamadım. arada bir kütüphaneden bir kitap çıkarıp okuyorum. ama miskin yaptığını söylemişti.. Sonra elbiselerimi giydim. herkes uyuyormuş gibi. Çocuk birdenbire ağlamaya başlayınca Perihan ile uyandık. Uykum kaçlı. Ömer'den mektup var. Mektubu bıraktım.13 Aralık Pazartesi Yazıhaneye gittim. Ben şimdi burada oturuyorum. Bir tünelde çalışıyormuş. Akşamları buraya kapanıp pinekliyorum. tasarılar yapıyorum. Kâğıtlara yazılar yazıyorum. üşüyorum.. Bir Voltaire. Aklımda düşünceler yerine görüntüler canlanıyor. Kışı Kemah'da geçireceğini yazıyor. kötü şeyler yazmak geliyordu. "dünyayı unutmuş"muş. Yağmur yağıyor. Evin içinde pijamalarımla üşüyerek ge­ ziniyordum.

ölü gibiyim. kötü. Belki bir dünya savaşı çıkar diye düşünüyorum. zavallı bir hayat olduğudur. sabaha kadar hangi kitabı okuyacağımı düşü­ nüyorum. uyuşuk. ama ne olduğunu söyleyemiyorum. Yazın başından beri ne yapıyorum? Yazıhaneye gidip geliyorum! Perihan ile arada bir sinemaya gidiyoruz.. Yeni milletvekilleri için adaylar ilân edilmiş. Muhittin'in "rahat kıçına batıyor!" deyişini hatırladıkça da sinirim bozuluyor. Ona hayatım rayından çıktı da demiştim. Savaş çıksın is­ temiyorum. Ama sonra eksik olan bir şey var diye dü­ şünüyorum. Burada bunları yazıyor. Beklediğim değiştiremediğim hayatımı değiştirecek bir olay. bu akşam 39"oldu. Pazartesi günü üşüttüm herhalde. darkafalılıkla dolu. Haklı! Bunu düşündükçe suratım kızarıyor. Çok fena hastayım. öksürüyorum. Gazeteleri okuyorum. 240 .5'tu. etkileyecek yeni bir şeyle karşılaşma umuduyla okuyorum. Memlekette de şiddetli bir kış var. bende her şeyin olduğunu söylemişti. ya da başka bir şey. başım ağrıyor. Ateşim 39. Gazeteleri okurken şöyle düşünüyorum: Acaba burada okuduğum şeyler benim hayatımı hiç etkiler mi? Her sabah gazeteleri hayatımı değiştirecek.. Fırtınadan iki gemi kayıp.. Akşam yazıhaneden eve geldim. pis.. Bu haberlerin hepsini en azından onar kere okudum.söylediğim zaman az daha gülüyordu. 22 Aralık Çarşamba 1937 İki gündür evde yatıyorum. Gazeteleri karıştırıyorum. Bildiğim şey bu evdeki ve ticarethanedeki hayatın onurlu bir insana yakışmayan. Dün akşam da öyleydi. Burada arl nouveau yatak. İtiraflar'ı okuyup kendimi unutmaya çalışıyorum.. üşüyor. Buna "denge. Muhittin bana mutlu olmam gerektiğini. Belki Ömer'e mektup yazarım. Bir şey okuyacak halde değilim. ama kendimden başka bir şeyi de düşündürtmüyor bu kitap." filan diyordum. Gözlerim sulanıyor.. Perihan hastalık bulaşmasın diye çocuğu alıp Ayşe'nin odasına geçti. odasının içinde tek başıma oturuyorum." "uyum. Ateşim var. yattım. Hayatımı değiştirecek gücü kendimde bulamıyorum. Zaten bu değişmenin nasıl olması gerektiğini de bilmiyorum.

Gene yatağa yattım. Bakkallar. Sıkı sıkı gi­ yindim. "Pazartesi sabahı artık yazıhaneye giderim!" diye düşünüyordum. biraz. Voltaire'i. Taşlık'a kadar yürüdüm. Taa Maçka tramvay durağına kadar yürüdüm. Ne uyuyorum. Allahım ne saçmalıklar. kırka kadar çıktı. Aşağıda tombala oynanıyor. pencerenin dar aralığından gözüken ağaçlara ve gökyüzüne uyuşuk uyuşuk bakmak. Rousseau'yu hep aynı şeyleri.. Bana. Hep aynı ateş. uyuşuk kararsız çürüyen ruhumdan utanıyorum. gazeteleri okumak. yürüyüşe çıktım. geçmişi ve geleceği olmayan. Böyle şeyler niye beni etkiliyor? Ben ne yapıyorum? Ne biçim kişiliğim var? Nerede eski dengem? 29 Çarşamba Pazartesi akşamı ateşim arttı. tuhaflaştı. Kötü bir grip geçiriyormuşum. Böyle şeyleri hesaba katmam çok kötü. 27 Aralık Pazartesi Sabah kalktım. kişiliksiz bir eşya. Endişe. ağaçlar. Dönüşte tramvaya bindim. Yattığım yerden.. "Sakal mı bırakıyorsunuz?" diye sordu.. Bizim köşede Sait Nedim Bey'in kızkardeşi Güler'i gördüm. Doktor İzak geldi. Yatakta yatmaktan sırtım ağrıyor. çocuklar. uşaklar. Ateşime baktım: 38. ama suratımda bir haftalık sakal olduğu için de sıkıntılıydım. bomboş. tek tek geçen arabalar.24 Aralık Cuma Hastalık geçmedi. manavlar. Pazartesi sabahının Nişantaşı'nı seyrettim.. Artık yatakta yatmaya dayanamam diye düşündüm ve kalktım. alışverişe çıkan hanımlar. biliyorum. Bu hasta ve zayıf gövdemden. Burada yatakta eli kolu bağlı yatmak felâket! 31 Cuma Ateşim düşmedi. Onu görünce suratım.. Yılbaşı akşamı. Bütün gün yaptığım iş gazeteleri okumak. Oblomov gibi miskin miskin yatmak. tedirginlik gibi bir duyguya kapıldım. bir saksı ya 241 . sıkıntı.. Bütün gün yaptığım bunlar. Soğuk da bir rüzgâr esiyordu. Oysa hep. ne de bir şey yapabiliyorumr Boş. Köpeğini gezdiriyordu.

hâlâ yazıhaneye gitmedim. Bu sabah Ömer'e bir mektup daha yazdım. Sigara içiyorum. Ciğerlerim hâlâ dolu. Gene dönüp dönüp Voltaire'i ve Rousseau'yu okuyorum. Bu geçirdiğim. Böyle bir hava değişikliği bana çok iyi gelecektir. Bir de şunu yazacaktım. günlük hayatını. bütün gün çalışma odasında masanın 242 . Böyle olduğunu kesinlikle bilmeme rağmen. Ciğerlerim iyi. "Perihan ile baharda buraya gelin. Osman da buna benzer birşeyler söyledi. Ne yaptığını. 21 Ocak Çok sıkı okuyorum. Öksürükten çıkardığım hırıltı hiç de sağlıklı değil. 2 Ocak 1938 Pazar Ateşim düşmedi. 17 Ocak Üç gündür ayaktayım. Kötü kötü kar yağıyor. Bugünlerde birkaç kere kendimi Güler'i düşünürken yakaladım ve şaşırdım. Bütün günü çalışma odasında kitap okuyarak geçiriyorum. ama eski heyecanla değil. sonra bütün hayatını merak ediyorum. ben bir kapı tokmağıyım. biliyorum. nedense buraya bunu yazmak ihtiyacını duydum. geçirmekte olduğum hastalık belki gripten başka bir şey.. neşem yerinde. Bir karış sakalım var. hiçbir şey düşünmek istemiyo­ rum.da ne bileyim kapı tokmağı gibi hissediyorum. ama yazıhaneye gitmiyorum.. sağlığım. Evet. o olmazsa sen gel!" diyordu. Ama en kısa zamanda yazıhaneye dönmemi istiyor. Perihan işitince yüzünü buruşturuyor. Bazı iktisat ve felsefe kitapları okudum. Önceki mektubuma yazdığı cevapta bana. Bir insanın nasıl oldu­ ğunu. nasıl düşündüğünü merak etmekten öte bir merak değil bu. Yatıyor. 27 Ocak Ay sonu geldi. Bir hafta on gün evde dinlenmenin iyi olacağını söyledi.. Hâlâ düşünüyorum... Doktor İzak ile görüştüm.. Bir ara ciddi ciddi bunu düşündüm.

Kurban bayramından sonra. bir kıpırdanma vardı... Çok daha karışık. Defter gerçeği yansıtmadığı için artık yazmaktan da vazgeçiyorum. Tabak iki yıl önce 243 23 . BİR BAYRAM DAHA Ahçı Nuri de elindeki tabağı dikkatle taşıyordu... Şimdi heyecanla onları okuyorum. Osman ve annem neden git­ mediğimi birkaç kere sordular.. küçük belki. Yazarken zaten hep ikiyüzlülük ediyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Buraya hiç yansımamış.. sinemaya gidiyoruz. Bayram için alman koyunlar arka bahçeye bağlandı. Ayşe ve annem ile gevezelikle. Arada bir Perihan ile yürüyüşe çıkıyoruz. Bugün Osman ile Nermin kavga ettiler. 5 Şubat 1938 Bu yazdıklarımı okudum.. Eski hayatımı sürdürüyorum. ama bir büyük eksikle: Yazıhaneye gitmiyorum. küçük basit işlerle geçiyor. sıkıntılarım.. Teşkilât dergilerinin koleksiyonlarını aldırdım.. ama görür gibi oldu: Nuri gene parmaklarının ucuna basıyordu. Neşe­ liyim. Evde tatsız bir hava var. yeğenlerle. Devlet ve Fert. Nigân Hanım bakmadı. Osman'dan rica etmiştim. Bu deftere de yazmak içimden pek artık gelmiyor.. Sofrada hareket. yorgunluğumla ilgili birşeyler mırıldandım. Artık yazmamalı. Sağlığımla. Neredeyse eski sağlık ve dengemi bulduğumu söyleye­ ceğim. sabırsızlık. Günlük hayatımı doğru yansıtmıyor. arada bir meliyorlar. Sonra düşüncelerim... İktisadi Devletçilik. ama can sıkıcı. istediğim bazı kitapları Sahaflar'dan bulup aldırmıştı. İnkılâp ve Teşkilât. dertlerim de öyle. Vergi Siyaseti. Şubatın ilk haftasında yazıhaneye gitmeye karar verdim. Günlük hayatımın çoğu Perihan ile.başında okuyorum. Çünkü yeni bir şey yok. Hâlâ yazıhaneye gitmedim. Bu koca sakalı da o zaman keseceğim. milyonlarca şey düşünü­ yorum.. Bu işi tatil sonuna bırakı­ yorum. Nuri uzanarak tabağı masanın üzerine koydu. duyuyorum..

Onun yanında Cemil vardı. Cevdet Bey'in resmi de yemek odasının duvarında asılıydı. gözlerini kırpıştıracağı o eksiksiz zamanı arıyor. ama o zaman başka zamandı. Eskiden Cevdet Bey'in doldurduğu geniş boşluğun yanında Ayşe vardı. hareketin. Refik'in sakalı aklına takıldıkça. köşede kimse yoktu. Dışarda soğuk. birisine konukluğa giderken aklına çirkin sakal geldikçe öfkeyle mı244 . adam olan herkesin sakalı vardı. Oturma odasına. "Paşa babamın evinde. Biraz da sıkıhyormuş. Nigân Hanım'ın öteki yanında Perihan vardı. orada eskiden Cevdet Bey otururdu. Nermin ile Osman önceki gün kavga etmişlerdi. Nermin'in yanında Lâle vardı. kararlı bir ifade vaıdı. dikkatle korunması gereken mutluluğun ve aile düzeninin sıcaklığıydı bu. hele oğlumu. Sonra sorusuna kendisi cevap vererek kaşıkları karısına uzattı: "Hadi sen yap!" Yemeği Nermin dağıtıyordu. bunu yaptığının da farkına varıyordu. şimdi orada sandalye de yoktu. yalnızca sakalı olduğu için çirkin bulamam!" diyordu. her şeyin tamam olduğuna inanmak istiyor. Perihan'ın karşı­ sında Osman oturuyordu. çalışma odasına da asılmıştı. bayramın. İkisinin arasında da Refik vardı. Büyük gelinin yüzünde gururlu. Osman yazıhanenin duvarlarına da astığını söylemişti. ikindi çayını içerken. hiç kimse. Beyoğlu'na çıkarken. kulelerin burçlanndaki bezelyeler de eksik değildi. Onun yanında. Üzerinde gene pilav kuleleri vardı. Nigân Hanım kendisiyle birlikte herkesin bunu hissetmesini istiyor. Şubatın ilk haftasıydı. evin içinde gezinirken. Babamın evinde kırkını bitiren herkes sakal bırakırdı. ses etmedi. bir insanı. şikâyetçiymiş gibi gözüküyordu. Nigân Hanım kendi kendine. Nigân Hanım gözünün ucuyla Ayşe'nin tabağına aldığı pilava baktı. hiçbir şey eksik değildi. o da sekiz yaşındaydı. "Hayır. Nigân Hanım masanın üzerindeki sıcaklığa yüzünü yaklaştırdı: Sofraya konan tabağın. sağlığın. sedef odasına. on yaşındaydı. ama kuru ve güneşli bir hava vardı. ama karşısında Refik'in o çirkin sakalı vardı. az buldu ama. "Yemeği kim dağıtacak?" dedi Osman. o insanlar başka insanlardı. Refik'in sakalı Nigân Hanım'a çok çirkin gözüküyordu. hariç. Cevdet Bey. şimdiki zaman başka!" Bunu son günlerde hep düşünüyor. Nigân Hanım oturduğu yerden Nermin'i seyrediyordu.Nigân Hanım'ın büfeden çıkarmayı akıl ettiği yaldızlı servis tabağıydı.

Nigân Hanım dindar değildi. ama bayram namazına aileden birinin gitmesi iyi bir şeydi. sakalın arkasında başka bir şey vardı. Sonra da fısıltı gibi bir ses: "Çok yağlı. Eskiden. Her zamanki gibi. Hayır. Nigân Hanım kızına hiçbir şey söylemedi. Şeker bayramında gittiği namaza şimdi niye gitmiyordu? Üstelik önceki gün de karısıyla kavga etmişti." Ayşe'ydi bu. gene annesinin canını sıkacak bir tatsızlık bulmuştu. küçük oğlunun daha büyük bir endişe kaynağı olduğunu aklından geçirerek umutsuzluğa kapılır gibi oldu. sakal olamazdı onu öfkelendiren. Herkes yemeğine ve kendi dünyasına gömülmüştü. Nigân Hanım. "Cevdet Bey gitti böyle olduk!" Bu cevabı doyurucu bulmadı. ama soruyu soran da kendisiydi. ama şimdi onu araştırmak hoş değildi. sıcak ve tatlı mutluluğun yeri olduğunu aklından geçirerek. "Onun ne düşündüğünü merak ediyorum. ama bakmamasına rağmen. çatal bıçağın ve tabakların gürültüsü duyu­ luyordu. Sessizliği bozmak istedi. "Neden böyle sessiz olduk? Neden herkes hep böyle kendi dünyasına çekiliyor?" Refik'in suratına bakmadan. sofradaki sessizliği farketti: Kimse bir şey söylemiyordu.rıldanıyordu. "Neden böyle olduk?" diye düşündü Nigân Hanım. kimse kendi kendine kalmazdı. Gene yalnızca yemeğin. büyük oğlu hakkında bu endişe verici düşüncelerle oyalandıktan sonra. Nigân Hanimin içinden onu azarlamak geldi. Bu görev şimdi Osman'a düşüyordu. Başka kimse de bir şey söylemedi." diye mırıldandı Nigân Hanım. rahmetli Cevdet Bey. Hem. Şimdi de gene öfkelenmek üzereydi ki bütün bunları hatırladı ve bayram yemeğinin soğuk öfkenin değil. yavaş yavaş oynayan çeneyle birlikte aşağı yukarı kıpırdanan o kara 245 . "Babası gibi geveze değil. sabah bayram namazına da gitmemişti. babacan hiç değil ve olamayacak. Lokmasını yuttuktan sonra sordu: "Eti nasıl buldunuz?" Gene sessizlik duyuldu. ama o böyle sorumluluklardan çok başka şeyleri düşünüyordu. hain ve kurnaz şakalarıyla bu sessizliği bozar. babasının ölü­ münden sonra ağzını bıçak açmayan şu kızcağıza konuşabilmesi için biraz fırsat vermek de gerekiyordu. Ne düşündüğünü merak ediyor ve korkuyorum!" Çünkü Osman.

konağın da kendisinden hoşlanmadığını söylemişti. surat asıyor. güzel ve hoş bir şey söylemesini ve bir de birazdan ahçı Nuri'nin getireceği portakallı ekmek kadayıfını bekliyordu. Bu ziyaretlerde Şükran ile Türkân'ın ailesi de olurdu. Cevdet Bey birkaç kere homurdanarak o paşa konağından hoşlanmadığını. mavi güllü çay takımının bir fincanının da bu sene 246 . "İşe gidecek!" diye düşündü. Acaba şimdi iyi mi? Ya bayramdan sonra da sakalını kesmez ve yazıhaneye gitmezse?" Kendini zorlayarak: "Refikciğim sen iyisin değil mi?" diye sordu. Refik sert sert. oraya gitmeyeceğim!" demişti ve Nigân Hanım öğle yemeğinin üzerine kusan. Nigân Hanım gene. "Hep susuyoruz işte!" diye mırıldandı. heyecanlı birşeyler olsun istedi. ama insan hiçbir şey olmadan da bekliyor gibi yapamazdı ki. yaşamıyor? Sağlığı bozuldu. iyiyim canım!" dedi. Susuyor ve birisinin konuşmasını. Sakalı aşağı yukarı oynamıştı. Aklından. buna da razıydı. Böyle şeyler olmasın. bugün üzerine giydiği elbiseyi giymekle iyi ettiğini. Zeytinyağlı ıs­ panağın gene ağır ağır sofraya yaklaştığını ve kalkan yaldızlı tabağın yerine konduğunu gördü. Bir bayram da. kendi ailesine gitmiş ve ağlamıştı.. ama iyileşti. eğlencenin. Şimdi de bekliyordu işte. he­ yecanın ve mutluluğun beklenişi olsun. "Ben basit bir tüccarım. Meydanı yavaş yavaş dönen bir tramvayın sesini dinlediler.lekenin sinir bozucu varlığını hissederek düşünüyordu. yarın da kardeşlerini göreceğini geçirdi. Sonra belki de sessizliği gerektiğinden fazla önemsediğini düşündü ve kendi düşüncelerine çekildi. Belki zamanın tıkır tıkır saat gibi akıtıldığı bu bekleyişi beklenenin kendisinden de güzeldi. Tabaklarını değiştirdiler. Bunları düşündüğünü farkedince de sıkıldı ve gene hayatında eğlenceli. çok içtiği likörden sonra. "İyiyim. Nigân Hanım. yalnızca böyle şeylerin. kusmadan önce. ama Nigân Hanım Cevdet Bey'i götüremezdi. öğleden sonra Cevdet Bey'in mezarına gideceğini.. koşa koşa babasının evine. sonra da suçu yediği taze ete atan sarhoş ve tüccar kocasından iğrenerek. "Niye şu çocuk kırk gündür işe gitmiyor. Sonra. Biraz böyle düşünerek. Her bayram üç kızkardeş rahmetli babalarının konağında bu­ luşurlardı. bunun bayram yemeğinde sorulmayacak bir şey olduğunu düşündü.

Ziya'ya kibar bir mektup yazmış. Okumadan Os­ man'a uzattı. Cevdet Bey'in Abdülhamit'e karşı olanlarla da arasının iyi olduğu ortaya çıkmıştı. o zaman şaşırmışlardı. Uydurduğu ortadaydı. tabii o da hiçbir şey gösterememişti. hem siyasetçi biri gelmişti." Birdenbire öfkelendi: "Deli bu çocuk!" diye düşündü. rahmetli amcamın bana bırakmış olduğunu öğrendiğim parayı hana hâlâ yollamadınız. "Ziya mı?" Osman: "Biti kanlanan her askere bir şey verecek insan olsaydık. Cevdet Bey'in vasiyeti açıktı. "Artık iyice şaşırmış bu herif!" Refik: "Kim?" diye sordu. istediği mutluluk beklenmedik bir biçimde birdenbire gelivermişti. Bu hakkım her zaman bakidir. Evli­ liklerinin üçüncü senesiydi. yeğenine hiçbir şey yoktu. bu hakkının kaynağını sormuş. Ne paradan. ne mülkten haber verdiniz. Sonra mektubu okuyan oğlunun yüzünü inceledi.kırıldığını aklından geçirerek bekledi ve sonra ahçı Nuri'nin ayak seslerini duydu. Nigân Hanım oğlunun öfkesinden ve sözlerinden hoşlandı. Oysa portakallı kadayıf da sofraya gelmiş duruyordu. büyük oğlum şu aileye ve hayata babası kadar bağlı!" diye düşündü. İki elinin arasına sıkıştırdığı zarfları birdenbire. biz bu şirketi. ama Nuri iki tane zarf getirmiş uzatıyordu. şu asker yeğenden geldiğini dü­ şünerek açtı. Osman mektupları okudu. Abdülhamit alaşağı edilmişti. Çöpleri yaklaşan ahçı Nuri'ye verirken "Şaşırmış!" dedi. bu düzeni zor kurardık!" dedi. "Deli bu çocuk!" Bir daha okudu. Tatlıyı görmek için döndü. Yemek 247 . Zarflardan birini acele acele açtı: Bu muhasebeci Sadık'tan gelen Türk Hava Kurumu'nun tebrik kartıydı. Bayramınız mübarek olsun. Sonra beklenildiği gibi onları Refik'e uzatmadı. Öbür zarfı da. Sonra Ziya'yı ve bu eve ilk geldikleri günleri düşündü. Os­ man'ın da öfkelendiğini görünce. okudu: "Sevgili yengeciğim. Geçen şeker bayramında da böyle bir kart atmış. "Huyu suyu ne olursa olsun. bu aileyi. İstediği güzel söz. ama bu küstahlığı yapacak cesareti nereden buluyordu? Nigân Hanım zarfı Osman'a uzattı. Bir gün eve hem asker. Geçen mektupta yalnız paradan sözediyordu. Şimdi bir de mülk çıkarmıştı. Gene de Osman. hızla yırttı. Ellerinizden ve herkesin gözlerinden öperim. "İştahım kaçıyor!" diye dü­ şündü. Zaten olamazdı.

Düşündü. Osman yemden: "Biti kanlanan her askere bir şey verecek olsaydık!" dedi.. babanın mezarına gitmeden bir de şu sakalını kesiversen!" dedi. uşak ya da yanaşma gibi. En tatlı. evde efendi olmayı öğrenemeyen hep bir hizmetçi. ürkek çocuk. şimdi söylemenin tam sırasıydı. ama onları da hep çevreleyen gurursuz. vakit geçirmeden söyledi: "Öğleden sonra.. Cevdet Bey de galiba sevinmişti. geliyorum!" diye homurdandı..yenirken Ziya da köşeye ilişmiş. Galiba herkesin dikkatle kendisini dinlediğini. Nigân Hanım bu konu da tatlıya bağlandığı için sevindi. bunu biliyordu. geliyorum.. şimdi koskocaman asker olan o çocuktan ve bunları düşünmekten hoşlanmıyordu. Refik şaşırdı: "Evet. sonra da asker olmaya karar vermişti. "O kadar kararlı ki." Refik buz gibi: "Keseceğim!" dedi. bu çekingen. Bir şey daha vardı ki. şu evi ayakta tutmak için neler yapıldığını bilmiyorlar.. efendilerin dışında kalan. Çünkü o çocuktan. olmaz mı. Sonra bir süre sustu. Refikciğim?. Ama bu sefer yakında bir yerde sözlerini işi­ tebilecek bir başkası varmış gibi sesini kısmıştı. şu sofraya oturmak. "Tamam!" diye düşündü Nigân Hanım. Sonra masanın üzerinde portakallı kadayıf hâlâ dokunulmamış duruyordu. her şeyi kendisi yapmış gibi heyecanlanıyor. aşağıdan yukarı bakan bu çocuk evden gidecek diye sevinmişti. hep askere bakmış." Osman gene: "Paranın nasıl kazanıldığını kimse bilmiyor!" dedi." "Babasından da kararlı!" diye düşündü Nigân Hanım. kararlılık ve öfkesini saygıyla karşıladığını anladı ve ekledi: "Para kolay kazanılıyor sanıyorlar. ama Nigân Hanım gene bir şeyin eksik olduğunu düşündü. Bu Cevdet Bey değildi. Sonra birden Refik'e dönerek: "Bayramdan sonra geliyorsun yazıhaneye değil mi?" dedi. Tatlı da bizi bekliyor!" "Tatlıya niye başlamıyoruz?" Tatlıyı yemeye koyuldular. "Şu sakalını kesiversen.. O zaman Nigân Hanım. kendisine hep korkuyla bakan. "Artık her şey tamam. en anaç sesiyle söylemişti bunu. Ama Nigân Hanım şimdi bunları düşünmek istemiyordu.. Ama kapansın artık bu tatsız konu. 248 . Para kazanmak.

" dedi Refik.. hadi!" FIRTINA Refik kapıyı açan hizmetçiye: "Sait Bey'e bir şey bırakacaktım!" dedi. Sonra durdu ve hep aynı şeyleri düşündüğünü aklından geçirdi. o alaturka gibi bir şeyi çal hiç olmazsa. Ama suratını asmıştı. "Atiye Hanım'la çıktılar. Bu kötü sessizlik!" Birden cılız bir çığlık duydu. Hizmetçi: "Sait Bey'ler evde yoklar!" dedi. "Herkes kendi kendine. bir türlü susturamadığını söyledi. Küçük hanım evde. Perihan özür dileyerek sofradan kalktı.. Öğleden sonra Cevdet Bey'i ziyaret edeceklerdi. Bunu istemeye de mi hakkım yok? Rahmetli babanın sevdiği." "Zaten bir zarf bırakacaktım. Emine Hanım koşa koşa içeri girdi. Herkes teker teker ve birbiriyle ilgisiz ve birbirinden kopuk masadan ayrıldı." Ayşe'nin suratını astığını gördü. 249 24 . Nigân Hanım sofradan kalkan Ayşe'ye dönerek: "Hadi. Galiba bir çocuğu olduğu için. bize bir şey çal bakalım!" dedi... birazdan kahve içeceklerdi. Çocuğun yukarıda ağladığını. Rahmetli annesinin dediği gibi: "Nigân. ama gene can sıkıcı şeyler aklına geliyordu. Nigân Hanım.. kızım. Sonuna gelmişlerdi. "Benim üç çocuğum var. "Hadi. Sofradakilere teker teker baktı: İyi kötü bir bayram yemeğiydi işte.ama ne olduğunu bilmiyordu. "Her şey o kadar sessiz ki. Ceketinin cebinden Osman'ın verdiği zarfı çıkardı. "Ama bu sessizlik!" diye düşündü. Sonra tatlı bitti. Sessizlik kimsenin umurunda değildi. bu bayram yemeğinden aldığı tadı bozduğu için. surat asmaya hakkı olduğunu düşü­ nüyordu. tatlısının tadını çıkarmak istiyor. canım bir şey yemek istiyor.. çal bize bir şey. ama hiçbir zaman böyle haklar iddia etmedim!" diye mırıldandı. ama nedir bilmiyo­ rum!" Nigân Hanım neyin eksik olduğunu bilmiyor.

elinde tuttuğu zarfı hemen verip çıkıp gitmeyi aklından geçiriyordu. 250 . birşeyler homurdandı. Yaz sonunda Sait Nedim Bey'in. Güler: "Niye? Hemen gidiyor musunuz?" dedi. Bu. Yüzünü beyaz ve sağlıksız buldu. karşılıklı birkaç cümle söylediler. ama aynı şeyler bir başka şirkete de yazılabilirdi. Sonra koşup hizmetçiye çayı getirmesi için seslendi. Refik: "Yok. küçük hanımı çağırayım!" dedi. Güler odaya girdi. Refik aynaya bakarak Perihan'ı düşündü. Perihan'ın sözüydü. Sonra endişeyle Güler'i hatırladı. Refik eşyayı seyretti. sabah yollayamamışlarch. Refik'in cevabını beklemeden kendisi oturdu ve Refik'e kızının nasıl olduğunu sordu. bayram yemeğinin üstüne. ama zarfı bırakıp gitmedi. kendinden geçtiği odaydı burası. Hizmetçi de çıkmıştı zaten. Selâmlaştılar. "Şaşırıyorum!" diye mırıldandı. Merdivenlerde ayak sesleri duydu. Kapının önünde dikiliyordu. Hizmetçi tekrar geldi: "Güler Hanım şimdi geliyor. Refik paltosunu çıkarmadı. kadının söylediklerini dinlemiyor.. elinde likör bardağıyla. çünkü hazır değildi. keşke çağırmasaydınız ! " dedi ve paltosunu çıkarıp içeri girdi. Bıyık her zaman dağınık ve anlamsız duran yüzüne "derli toplu" bir anlatım vermişti. Mektup Almanya'ya Siemens'e yazılmıştı. Refik'in paltosunu almak istedi. Üç gün önce. Refik gene. Refik'e biraz oturmasını rica etti. Yaldızlı bir çerçevenin içinde bir ayna gördü ve çekinerek kendine baktı. biraz sonra da evden çıkacağını düşünüyordu. ama Beyoğlu'nda oyalanmıştı. Güler bir ara susar gibi olunca zarfı uzattı ve az önce söylediği bu iş mektubu kopyasıyla ilgili cümleleri tekrarladı.Hizmetçi. Bu bilgileri dikkatle veriyor. "Durun. yok. Güler de ağbisiyle ilgili birşeyler söylemeye başladı. Refik cebinden zarfı çıkarıp anlatmaya koyuldu: Sait Bey'in Osman'dan rica ettiği iş mektubu örneği buradaydı. zahmet etmesin! Ben oturmayı. "Şaşırıyorum!" diye mırıldandı. "Niye zarfı bırakıp gitmedim?" diye düşündü. Saatine baktı: Altıyı biraz geçiyor. ama bu bıyığı bırakmıştı. Refik. Yazıhaneden erken çıkmıştı. mezarlığa gitmeden önce sa­ kalını kesmiş. Siz içeri buyurun!" dedi.. ama bıyığını beğendi.

İçeriye köpek girmişti. "Uzun bir süre evde yattım. Peki siz başka ne yapıyorsunuz?" "Hiç!" dedi Güler. Bir sessizlik başladı. Sonra "Çünkü bu bir dul kadın!" diye düşündü ve daha çok düşünmekten korkarak. hastaydım!" dedi. ama kısa sürdü. Çabuk çabuk çayını içiyordu. Refik'i görünce önce şüpheyle durdu. "O gün Nişantaşı'nın köşesinde sizi pek iyi görmemiştim!" Refik: "Evet. Refik bu belirtilerden birkaçını anlattı. Hayvan." "Sahi mi? İlginç!" dedi Refik.. Hizmetçi çayları gelirdi.. Kadının. içinde hiç alışık olmadığı bir eziklik ve yenilgi duygusu uyan­ dırıyordu. Güler'in yüzüne bakmıyor. ama başını sallamaktan başka bir şey yapamadı. Sonra çayını bitirdi ve kalkmadan önce.. Refik: "Evet tanıdı. verdiği mektup örneği hakkındaki bilgileri tekrarladı.Refik birşeyler mırıldanarak Güler'in arkasından koyun gibi yürüdü. Kadının oturduğu divanın karşısındaki kolluğa oturdu. Bu zekânın şimdiden bir yığın belirtisi vardı. kokladı ve yabancı olmadığını anlayıp mangalın yanına uzandı. Güler: "Siz ne yapıyorsunuz?" dedi. Güler: "Bıyık bırakmışsınız!" dedi. Güler: "Sizi tanıdı. ' Söyleyecek başka bir şeyi olmadığı için yapmacıklı bir heyecanla kızını anlatmaya başladı..." diye düşündü. Evet. bir şey söylemesinin doğru olacağını düşündü: "Peki. Ortasında garip bir mangal duran oda. sonra ihtiyatla yaklaştı. Soruyu kavrayamamış gibi biraz düşündü. bıyıklı ya da sakallı görünüşü hakkında bir yargı vermesinden çekindi. bu halinden de hiç hoşlanmıyordu. Perihan'dan ve kızından bu kadına sözetmek canını sıkmıştı." dedi.. nezaket gereği. "Evde oturuyorum.. Suçluluk duygusuna kapılmaktan da korkuyor.. Başka? Bir eğlence tertiplemeyi düşünüyo­ ruz. Buna neden sıkıldığını araştırdı. Bugün odamdaki eşyaların yerini değiş­ tirdim. Küçük kızlarının zekâsı Refik ile Pe­ rihan'ın gurur kaynağıydı. "Sakalınızı kesmişsi­ niz.. "Konuşacak şey de kalmadı. sonra belli belirsiz bir suçluluk duydu." Refik söyleyecek bir şey aradı." dedi.. 25/ .

Çayını daha bitirmemiş. Sonra kapıya doğru yürümeye başladı. gizli gizli övündüğü şu sevgili dengesini de artık kolay bulamayacağını anladı. "Sizin gibi bir kadınla konuşmak istiyordum. hayatım rayından çıktı. Güler'in yüzüne bakmadan merdivenleri indi: "Hayatım rayından çıktı! Ne söyledim demin!" Dışarıda soğuk ve hafif bir rüzgâr vardı. dükkânlara. Refik: "Gelirdik. Güler'e değil kapıya kadar gelen köpeğe bakıyordu. Marmara tarafından geliyordu. zaten!" Hâlâ köpeğe bakıyordu. Niye gelmeyelim?" dedi. "Sait Bey ve Atiye Hanım'a selâm söyleyin. Bir şey söylemiş olmak için getirdiği zarf hakkındaki bilgileri bir kere daha tekrarladı. İnsanlar evlerine dönüyorlardı. Lodostan önceki bu yumuşak kış soğuğunu Refik iyi tanırdı. Düşündü: "Küçük ve Cumhuriyetçi bir askerin dul karısı! Ben de küçük kızımın annesinin kocası!" Tam çıkıyordu ki Güler: "Eğlenceye çağırsak sizi Perihan ile gelir iniydiniz?" dedi. Ayağa kalktığını farkedince şaşırdı. Güler: "Eğlenir. ne yapacağımı bilemiyorum. her şeye sinmişti.Kaç zamandır ilk defa bugün yazıhaneye gidiyorum." Refik kadının yüzünde alaycı bir şey görür gibi oldu. "Ne söyledim!" diye düşündü. "Konuşurduk. İyi değilim. tramvay 252 . gündelikçi kadınlar. Refik: "Allahaısmarladık!" dedi. ölümü bekleyen Abdülhamit paşaları b a k k a l ç ı r a k l a r ı bahçı­ vanlar." Sonra birden içinden şunu söylemek geldi: "İyi değilim. Refik. durup dururken yerinden fırlamıştı. eski evlere." Sonra gene köpeğe bakarak: "İyi olur!" dedi. Karakolun önünden caddeye çıktı. bankacılar. Köpek de şaşırmış. kravatlı erkeklere. İthalatçılar. şu dul kadından kurtulayım!" Kapının önündeydiler. konu­ şurduk! Dul bir kadınla konuşmaya ihtiyacım var: Hayatım rayından çıktı. Nişantaşı yosun ve deniz kokuyordu." Ama bunu düşünür düşünmez korkarak ayağa kalktı. konuşurduk!" dedi. memurlar. Koku ıhlamur ağaçlarına. "Şuradan çı­ kayım. kirli ve yeni apartmanlara. "Şimdi yanlış bir şey yapmamak lâzım!" diye düşündü. kendisine bakıyordu. Kapıya doğru yürürken yıllardır gururlandığı. "Konuşurduk!" diye düşündü. müteahhitler.

Bir süre oturup kitap okudu. Havada o koku vardı. bahçe kapısına bağlı çıngırak şmgırdadı. yemek kokusu vardı. Kendinden korkuyordu: "Geçmişi ve geleceği olmayan. Nermin de konuşuyordu. akşam yemeği yiyeceğim!" diye düşündü. Yemekten sonra Refik küçük Cemil'in aritmetik ödevine yardım etti. Yukarı çıktı. . Eve girdi: İçerde sıcak ve hayat vardı. Yemekte Nigân Hanım Cevdet Bey'le ilgili bir anısını anlattı. Birlikte akşam yemeği için aşağı indiler. Ama bir çözüm. Sanki kimse havanın yosun koktuğunu düşünemiyor. Yemekte Osman gevezelik etti. Arada bir radyodan gelen sesi dinliyor. Onların sözlerinden ve dışardan gelen seslerden lodos çıktığını anladı. çünkü sakal kendi gibi erkeklerin bırakacağı bir şey değildi. makyaj yapmıştı. Kardeşi aylar sonra yazıhaneye geldiği için se­ vinçliydi. Evin içinde mutfak kokusu. küçük bir uzlaşma her zaman bulunur: Bıyığını kes­ memişti. üzerinde lacivert bir elbise vardı. ama hoşgörüldüler.yolcuları evlerine dönüyorlardı. Torunlar biraz şımarıklık ettiler. Hatıra defterine yazmak istedi. ama okuduğuna kendini veremedi. aile kokusu. Sonra kendini sağlıklı buldu. Kavgalı oldukları zamanlar aralarında konuşmazlar. Refik Nişantaşı'nın köşesinde durdu. herkes şu alelade gündelik hayatın içinde hiçbir şey koklamadan yaşıyordu. Perihan çocuğun başındaydı. gazetelere bakıyor. Sonra çalışma odasına çıktı. ama içinden bir şey gelmedi. Sonra yeniden oturma odasına indi. Sigara içerek odada aşağı yukarı gezindi. Karşıya geçti. Perihan'ın teninin kokusu. Nigân Hanım da neşeliydi. galiba kocasıyla aralarındaki gizli dargınlık bitmişti. Aklında o dul kadın vardı. küçük kızın ter ve bebek kokusu. bir saksı. ama başkalarının ve ailenin önünde konuşulması gereken şeyleri de konuşurlardı. gazeteleri açıp okumaya başladı. bu elbiseyi giydim!" dedi. Perihan: "İşe gitmenin şerefine makyaj yaptım. şundan bundan konuşan Nigân Hanım'la Pe­ rihan'a kulak veriyordu. kişiliksiz bir eşya. "Eve gidiyorum. "iyi olmuş!" dedi Refik. Sonra okuduğu gazeteyi daha 253 . Hayatım niye ra­ yından çıkmış olsun?" Karşıda evin ışıkları vardı. "Sonra kitaplar okuyacağım. ya da bir kapı tokmağı gibi hissediyorum kendimi!" Sakallarını kesmişti.

Nermin de: "Ya. üzerinde gezindiğinijıişşettiği bakışın. İğrenç bu!" diye düşündü. On gün önce Refik'in hastalığının geçtiğine herkes inanınca onu yatağıyla beraber Ayşe'nin oda­ sından buraya getirmişlerdi. derinden elerine hayalını düşündüğü bütün bu gün arkada kalsın. Nigân Hanım: "Rüzgâr hızlanıyor!" diyordu. Refik bütün bu gün. birşeyler mırıldanır gibi yaptı. yazıhaneye gittiği için Perihan'ın se­ vindiğini seziyordu. sanki orada olup olmadığını denetliyormuş gibi koltukta oturan kocasının gölgesini süzdüğünü biliyordu. ama bu sefer dikkatini hiç toplayamach. bu sevinçten çok. eskisi gibi olmuyor. Refik tekrar gazeteyi açtı. ama Perihan'ın ayak sesle­ rinden böyle olmayacağını anladı: Önünde daha vakit vardı. sakalını kestiği. Refik gene gazeteleri okumaya çalıştı. Terliğin kendine özgü yumuşak ve kararlı sesini tanıdı: Perihan geliyordu.dikkatli okumak istedi. Yazı ^Almanya Avusturya'ya boyun eğecek mi?" diye soruyor. Ne yapmalıyım? Hiçbir şey yapamıyorum. aylar sonra yazıhaneye gittiği. Annesi ile Nermin konuşuyorlardı. Gazetedeki Almanya ve Avusturya hakkındaki bir yazıyı birkaç kere okuyarak onları dinledi. Perihan odaya girdi. sonra rahatladı ve gene eski dertsiz uykusuna döndü. Son günlerde neşelenir gibi olduğu. Yatak odasına girdi. başkalarıyla konuşurken arada bir gözucuyla kendine baktığını. çekmeceleri açan. Refik elinde gazetelerle yatağın kenarında dikilip uyuyan kızını seyretti: Kız uykusunda kı­ pırdandı. Merdivenleri çıkarken. yüzünü buruşturdu. "Olmuyor. "Perihan bana bakıyor!" diye düşündü. dışardaki rüzgâr hızlanıyordu. ama odanın içinde gezinen." diyordu. Biraz sonra merdivenleri çıkan ayak seslerini duydu. bitsin istiyordu. Birden gazetesini topladı ve Perihan'ı önceden hissettiği gibi kendisine bakarken yakaladı. tedirginlik taşıdığını da anlıyordu. Bunu nasıl anladığını çıkaramıyordu. Refik. ama Perihan'ın Nigân Hanım ile konuşurken. Komodinin küçük ışığı yanıyordu. Perihan gülümsemeye çalıştı. Gazeteleri alıp odadan çıktı. ya. Küçük kız yatağında uyuyordu. Ama şimdi. do254 . Gazeteye bakarken birdenbire. lodos çıkıyor. Refik yalağın başında oturup gazeteleri okumaya koyuldu. perdeleri çeken. "Delireceğim galiba!" diye düşündü. sinir bozucu dul kadına aklı takıldığı.

Sonra Refik birşeyler söylemek istedi: "Bugün şu Güler Hanım'a gittim. tüccarlığın vicdanına ağır geldiğini söyleyen maskara. Şu Sait Nedim Bey'den! Neydi o akşamki soytarı hali. "Şimdi mi?" dedi Refik. Perihan'ın bir tartışmaya yol açan bu düğmeyi hâlâ dikmemiş olduğunu. Çıkıp biraz yürüyeceğim. eğlenirdik!" "Hayır. Günün bit­ mediğini biliyor. dokuzbuçuğa geliyordu.. yazık oldu bana!" Bunları söylerken eğilip bükülüyor.lapları karıştıran. Hep evde oturmaktan bıktım!" "Eğlenceli ha!" diye bağırdı Refik. bitmesi için bir şey olması gerekliğini sezinliyor. Babası paşaysa babasının dedesi çoban! Sonra o ukalâ kızkardeşi. İyi değilim. teşekkür ederiz! Ah. Perihan'ın iğneyi tutan ince parmaklarını. "Eğlenceli insanlar. "Hayır.. Perihan kocasının kendisine baktığını anladı. Çok rica ederim! Lütfen! Ah." Perihan ipliği dişleriyle koparıp başını kaldırdı: "İyi işte. Sait 255 . Refik bu kopuk düğme için sabah Perihan ile tartıştıklarını hatırladı. bizi de çağırıyor. Acı çeken paşazade. şimdi dilinin ucuna geldiği için söylemişti." dedi Perihan." Bunu daha önceden düşünmemiş. gömleği yeni eline aldığını düşündü. hiç olmazsa biraz insan yüzü görürüz!" "Yok.. inip kalkan beyaz elini seyrediyordu. ama yerinden kıpırdamadı. Bir eğlence tertipliyormuş. Sonra Sait Nedim Bey'i taklit etmeye başladı. Uzun bir sessizlik oldu. hayır. ah Avrupa!..... Çirkin bir şey var onlarda! Gitmeyeceğiz!" "Ben gitmek istiyorum ama.. Sonunda Perihan sandalyeye oturdu ve eline aldığı bir gömleğin kopuk düğmesini dikmeye başladı. ne işimiz var bizim orada?" "Niye? Hiçbir şey yapmıyoruz! Bari. canım! Hele oradaki insanların yüzü. Kararlı gözü­ küyordu. "Avrupa. Sonra okuyamayacağına karar vererek gazeteyi yere atıp Perihan'a bakmaya başladı. Bu belirsiz şeyi bir süre bekleyerek durdu. dikiş kutusuyla oyalanan Perihan'a dikkat ediyordu. Saatine baktı. Hoşlanmıyorum o insanlardan. gi­ deriz ! " "Gider miyiz? Ne yapacağız orada?" "Niye? Gider.. Gözlerini gömlekten kaldırdı: "Yatacak mısın?" diye sordu. yatmayacağım. Paris! Vah benim babam bir paşaydı! Of. bunu bekliyordu.

En şaştığı şey buydu: Zayıf insanların hayatlarında 256 . anlıyor musun? Beni hiçbir zaman anlamadın. Bu sefer o taklide başladı: "Off." Perihan bir hastaya bakar gibi endişeyle Refik'e baktı. Demin söylediği sözleri. ama bağırdı: "Zaten şimdiye kadar bütün istediğin de buydu: Eğlence. Kapının önünde bir süre içeriden gelecek bir sesi bekleyerek durdu. Birisi önceden karısının kendisiyle böyle alay edebileceğini. yüzeysel. Rpfik Perihan'ın hu sözleri inatçılığından.. hep eğlence düşünüyorsun!" Perihan'ın etkilenmemiş gözükmeye çalışarak çocukla meşgul olduğunu görünce daha çok bağırdı: "Sen kafasız. ama hiçbir şey duymadı. Sonra çalışma odasına indi. ama aynı cümleleri birkaç kere okumaktan başka bir şey yapamadı. Perihan'ın yaptığı taklidi düşünüyordu. aptal ve işe yaramaz bir yaratıksın sen. Sigarasını içerken odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. "Bu Sait Bey'den çok.. Bir gömleğin düğmesini bile dikmiyor. sana benziyor" dedi. ona inanmaz. "Demek. Elinin titrediğini farketti. Birden Perihan sinirli bir kahkaha kopardı. benim hakkımda düşündüğün bu!" diye bağırdı. içim sıkılıyor! Vah. böyle şeylerin zayıf ve ahlaksız insanların evliliklerinde olacağını söylerdi. Ayağa kalkıp sigara yaktı. Rousseau'nun ltirafları'na bakmak. kapıyı vurdu. Kendini zorlayarak." Taklidi bıraktı ve deminki kararlılığıyla ekledi: "Ben oraya gitmek ve eğlenmek istiyorum!" Sonra birden yataktaki çocuğa döndü:: "Bunu da uyandırdık işte!" Refik: "Demek. ne de anlamaya çalıştın. Perihan'ın demin yaptığı taklitten başka aklında hiçbir şey canlanmıyordu. gene az önce okuduğu kitabı okumaya kalkıştı. yazıhaneye gidemem!. Bir şey düşünemiyor. zavallı bir yaratıksın!" Pe­ rihan'ın dönüp kendisine baktığını gördü ve gene bağırdı: "Sığ. Refik odadan çıktı. has­ tayım! Ah. gururunu korumak için söylediğini anladı. elini kolunu denetim allında tutarak hep o kitaba. Orada.. okuyup anlamak istedi. kendisinin de kaba ve hayvani sözler söyleyeceğini bildirseydi. her ha­ reketini. benim hak­ kımda düşündüğün bu!" Perihan: "Ben o eğlenceye gitmek istiyorum!" dedi.Bey'de hiç görmediği kadınsı hareketlerle hanımların ellerini öpüyormuş gibi havaya öpücükler konduruyordu.

Kısık sesle acele acele ekledi: "Artık ben bu evde duramam. elinin titremesini durdurmaya çalıştı. Çocuk da ağlıyordu. Öfke bir şey düşünmesine engel oluyor. Perihan'a neler söyledim?" diye mırıldandı. çalışma odasına girip masanın üzerinde duran kitapları ve defterleri bavuluna sıkıştırdı. Yaptıklarını Perihan görsün istiyordu. "Eee. masanın kenarındaki küllüğü devirdi. içinde bir felâket duygusu yükseliyor. ama o ellerini yüzüne kapamış ağlıyordu. bavulunu kapadı. Sonra odadan çıktı. Refik kararlı ve hızlı adımlarla odanın ortasına yürüdü ve bavulunu yere bıraktı. Oturma odasında radyo çalıyordu. ama bunları ayrıntılarıyla düşünüp anlayacak durumda değildi. Sonra bir ara durdu. gidiyorum!" Perihan: "Allahun. Birkaç kitap daha aldı. Allahım. ama bunları bavuluna sığdıramadı. Refik dolaptan çıkardığı bavula donlarını. Merdivenleri hızla indi. Boğazında yumruk gibi bir öfke vardı. ama korktu ve gene: "Artık bu evde duramam!" dedi. nereye gideceğim?" diye düşündü ve içinden Perihan'a sarılmak geldi. çoraplarını yatağın üstüne atmaya başladı. Aldığı kitapları yeterli bulmayarak kütüphanenin raflarına baktı.görülebilecek şeyler kendi hayatına nasıl girmişti? "Bunlar nasıl oldu. Odanın içinde yürürken. Merdivenlerden indi. Sığdırmak için uğraşırken de kendine öfkelendi ve bavulunu kapıp odadan çıktı. Osman ayağa kalktı: "Hayrola?" dedi. Merdivenleri hiçbir şey düşünmek istemeden hızla tırmandı. birşeyler yapmak istiyordu. âmâ sesi boğuluyormuş gibi kısılmıştı. Perihan yatağın kenarına oturmuş ağlıyordu. Başka kitaplar da almak istedi. çoraplarını tıkış­ tırıyor. Perihan'ın yüzüne bakmaktan korkarak odadan çıktı. kazaklarını. Bir durgunluk oldu. Annesiyle Nermin gevezelik ediyor. "Ne oluyor?" 257 . ben ne yaptım ki!" dedi. sinirlerine hâkim olmaya. şu dul kadına neler söyledim. arada bir gene: "Beni hiç anlamadın!" diyordu. koltuğa çarptı. Kendini inandırmak istiyormuş gibi bunu birkaç kere tekrarladı. Bir daha: "Beni hiç anlamadın!" diye bağırdı. Osman sigara içiyordu. "Beni hiçbir zaman anlamadın! Benimle hiç ilgilenmedin!" Kaba bir hareketle dolabı açtı ve ceketlerini. çekmeceden bütün parasını aldı. Sarhoş gibi odaya girdi.

Sen benim odama gel. sen çocukları yatır. Nigân Hanım: "Bir yere gidemezsin. inandırılmak is­ tedikleri için onlara öfkeleniyordu. "Peki şöyle gel de otur. Osman'a bakarak: "Perihan ile kavga ettik!" dedi. Dışardan. İşin içinden nasıl çıkacağını bilmiyor. Çok can sıkıcı bir durumdu bu.Refik gene: "Gidiyorum!" dedi. anlayalım ne oluyor. nereye?" diye bağırdı. odanın karanlık camlara vuran görüntüsü çarpılıp bozuluyordu. ne de annesinin yanına gidip oturabiliyordu. "Aşağıda yat bu akşam. Osman: "Anne. "Eee. Nigân Hanım: "Ne oluyor?" dedi. çıkıyorum!" dedi. "Hiçbir şey anlamıyorum! Hiçbir şey anlamıyorum!" dedi Osman. ağlamayın canım!" dedi. Ayşe'ye de bakarak yukarı çıkması gerektiğini hatırlattı. Bak. bunun için bavul yapılıp evden çıkılır mı?" dedi. buna kendini hazırlamış bir sesti bu. Refik "Hayır. bir şey söyleyemiyordu. Bahçeye bakan pencere camları arada bir esniyor. Nermin oraya çıksın!" "Yok. Osman. Osman galiba söylenmemesi gereken bir şeyi söylediğini anladı. Bir ara: "Biliyordum. Nermin'le çocuklar çıktılar. "Ne var ağlanacak şimdi?" Refik'e döndü: "Peki ne diye kavga etliniz Perihan'la. anlamak. Osman'a cevap vermedi. ne bavulu eline alıp çıkabiliyor. Annesine dönüp: "Anne. Felâkete alışmış. senin kabahatin olabilir. yok!" dedi Refik. öyle ayakta dikiliyordu. Nermin'e döndü: "Hadi. gittikçe artan lodosun tıkırdattığı ağaçların gürültüsü geliyordu. Biraz tuhafsın bugünlerde. Refik. Osman. Merakla olup bitene bakıyorlardı. Birazdan ağlayacaktı." dedi. Sedef odasından Ayşe ile torunlar çıktılar. Refik hâlâ yere bıraktığı bavulun yanında duruyor. Allahaşkına!" dedi. Nereye gideceksin 258 ." dedi. Refik ezilip büzülüyor. Durumu hemen kavrayamadıkları. Birden. Nigân Hanım ağlamaya başladı. "Zaten iyi hissetmiyorum!" Nigân Hanım: "Nereye gidiyorsun." Refik. biliyordum!" dedi. durun bakalım.

"Nereye gideceksin. lütfen kalkmayın. "Kemah. şimdi ağlayacak ne var?. mutlu ve sakin gözükmeye çalışarak: "Gidiyorum.. "Bir otele giderim!" dedi Refik. O da. Bir ay sonra gelirim diyorum. iyi etmiyorsun!" dedi. Bunu yapar yapmaz pişman oldu. gösterişli. El öpmek büyük. Yerden bavulunu aldı: "Anne ben gidiyorum!" Kızardı.. Perihan aşağı inmeyi akıl etmez!" diye düşündü. Annesinin bir daha. Sonra bir ara kararsız kaldı ve ani bir hareketle elini de öptü. Durun sizi şöyle bir öpeyim.." Nigân Hanım: "Otele mi gidiyorsun?" dedi.. oraya gideceğim!" dedi. Ama umutsuzlukla konuştuğu için söyle­ dikleri oradaki felâket havasını arttırmaktan başka bir işe ya­ ramadı. Osman kapıya geldi: "İyi etmiyorsun." Bavulunu bırakıp an­ nesine sarıldı. "Siz kalkmayın. Nigân Hanım: "Peki." Sonra galiba ağbilik damarı kabardı ve sert sert ekledi: "Aklını başına topla!" . "Otele mi gidiyor­ muş?" diye Osman'a sorduğunu duydu. "Allah için. Sonra. yanaklarından öptü. Refik?" Refik ağbisinin elini omuzunun üstünde hissediyordu: "Ömer'e gideceğim!" "Ömer'e mi? İstanbul'a mı geldi Ömer?" "Hayır. nereye gidiyorsun?" dedi.. sahiden. bir ay sonra gelirim!" dedi. gelmedi!" Osman elini çekti: "Yoksa şeye gideceğini mi söylüyorsun? Nerede o demiryolu inşaatı. duygulu törenlere yakışan bir şeydi. Babacan bir tavır ta­ kınmaya çalışarak elini kardeşinin omuzuna koydu. "İnşallah. Refik: "Gideceğim. gideceğim!" dedi. Oraya gideceğini mi söylüyor­ sun?" Refik: "Evet. 259 ... Biraz düşün.bu fırtınada!" dedi. ama çok iğreti bir hareketti bu. "Yarın bana yazıhaneye telefon et. Osman iki adım atıp Refik'e yaklaştı." keli­ mesini söylemek istememişti. Hemen yola çıkacak değilsin ya. Orada ciddi birşeyler olduğunu şimdi kendisi de kanıtlamış oluyordu. ama Refik ba­ vulunu kapıp çıkmıştı. "Oldu bitti işte!" diye düşündü.

Ağaçlar uğulduyordu. ama çok değil. tam bir gün süren bu maceralı yolculuktan sonra. Özür diliyormuş gibiydi." Refik: "Ama babam da kullanırdı o helayı." diye düşündü. Birkaç saat önceki yosun ve deniz kokusu yoktu." dedi. Üzerinde hâlâ yolculuğun heyecanı vardı. Çorba içer. Erzincan'da yatmış. Kapıya bağlı çıngırak şıngırdadı. Hem sizin Nişantaşı'ndaki evin alt katında vardı bir alaturka helâ.. Ömer önüne gelen ilk kapıyı açtı. Akşam kalabalığı ve telâş da yoktu. Uşaklar ve hizmetçiler için. Nişantaşı'nın sakin ışıklarını titretiyor. üç gün süren yolculuğunu anlatmaya koyuldu. "Tatsız bir şakaydı yaptığım. dün akşam. ama Ömer hâlâ onun ince gövdesinden so­ ğuğun fışkırdığını hissediyordu. Ömer: "Üşüyorsun galiba. şu Nişantaşlı narin gövdeye iyice işlemiş olmalıydı. Geleli yarım saat olmuş." dedi." ' Birlikte kalktlar. pencerelerden dışarı yayılan huzur ve düzen havada eriyip dağılıyordu. ısınırsın. "Üşüyorum." Sonra gene aynı şeyi. Fırtına. sabah da yarım gün süren bu kırk kilometrelik Erzincan-Alp yolculuğuna çıkmıştı. RASTİGNACIN ODASI Ömer: "Biraz daha gecikseydin karanlığa kalırdın!" dedi. Sonra 260 . Kiracıya ev beğendiren ev sahibi gibi sesini değiştirerek: "Burası helâ!" dedi. karlı paltosunu çıkarmış. ama idare edersin artık. Babam sonra değiştirmiş." "Birazdan yemek yeriz. Ama önce sana burayı göstereyim." Ömer."Yarın telefon ederim!" dedi Refik ve çıktı. Sivas'tan Erzincan otobüsüne binmiş. barakanın büyük sobasının yanma oturmuştu. Ankara'dan Sivas'a trenle gelmiş. ama Nişantaşı sakindi.. "Üstelik evi aldıklarında alafrangaymış orası. "Evet!" dedi Refik. "Alaturka. "Kırk kilometrenin bu kadar da süreceğini hiç sanmazdım. Doğu soğuğu. Fırtına vardı.

" "Seni rahatsız etmeyeyim. birdenbire: "Eee. Ömer yeniden: "Başın sağolsun.. "Daha sıcak!" "İstersen burada yerleş. Sonra Refik'e sarıldı: "Geldiğine sevindim.. eski yuvarlaklığını kaybetmişti. Büyük bir oda istersin diye düşün­ müştüm. Niye geldi?. zayıflamış." dedi. bomboş bir odaydı. Küçük penceresinden dışarıda serpiştiren kar gözüküyordu. "Başın sağolsun!" Bir sessizlik oldu. döşemesi ahşap kirli ve eski bir oda." dedi." "Konuşuruz ya!" dedi Refik. ısıtmak derttir. üzerinde çizim ve hesap kâğıtları duran bir masa kaba hir dolap hnrıısnnıı ndanin içinde dolandıran iri bir soba. "Çok şey var mı?" diye düşündü. "Şimdiden rahatsız olmaya başladım bile. "Konuşacak çok şey var!" Ömer başını salladı.. konu­ şuruz!" Hâlâ odayı inceleyen Refik'e dönüp. İstersen benim odaya da bir bak. Refik: "İyiyim işte!" dedi. konuşuruz. Kışın yalnız tünellerde çalışılabildiği için barakalar boş oluyor. birkaç boş somya. "Çok büyük yahu!" dedi Refik.hatırladı: "Babana çok üzüldüm. ama bunu çok tuhaf bir sesle söylediğini farkederek şaşırdı. Doğru. odanı göstereyim!" Helanın ya­ nındaki kapıyı açtı: Burası kocaman.. Görülecek bir şey varmış gibi hâlâ helanın soğuk taşlarına bakıyorlardı. Ama'orada okumak için köşe bulabilir misin bilmem. Çok sevindim. daha nasılsın bakalım?" dedi.. Refik içeri doğru çekingen bir adım attı. Bol bol konuşuruz da. küçük bir masanın üzerinde kurutulan sigaralar.. Konuşurum. Onun da şaşkın bir hali vardı." Kendini çok duygulu buldu ve yüzünü Refik'in bakışlarından kaçırdı: "Dur. Daha iyi olur. pencerelerin kenarlarına sıkıştırılmış gazeteler." "Ne diyorsun!. Ömer. "Burası daha iyi. Refik'in odada ne gördüğünü düşünerek." dedi Refik. alışkanlıktan varlığını unuttuğu eşyaya alıcı gözüyle baktı: Bir yatak. Refik'in ar­ kasından kendi odasına baktı. Bakışlarında da eskiden olduğu gibi mutluluğun güven ve rahatı gözük261 . "Hem çok soğuk!" "Evet. Telgrafını alınca sevinmiş." Gülümseyerek kendi odasının kapısını açtı. Yüzü beyazdı. Ama gelmesine sevindim. inanamamıştım.

kendisi de başka bir ortamda bir başka insanmış gibi heyecanlanarak. Sonra yatağının kenarına oturup sigara yakarak Refik'i seyretmeye koyuldu. şu hırs dediğim çirkin şeyi de unuttum. "Bavulumu getireyim de yerleşeyim. Bu Refik'in her zamanki iyiniyetiydi. "On yıllık. sokakta yürürken görünce adamın bacaklarına nasıl şaşkınlıkla bakarsa. üçüncüsünü çıkarıp Refik'e nerede yatacağını sordu. unutuyorum." diyerek çıktı. Ömer: "İyi ki geldin. pis buldu. Zaten şimdi. Daha çok endişelerle. Mühendislik Mektebi'nden. Ötekine baktı. İstanbul'da hayat. iyi ki geldin!" dedi. rahatsızlıklarla boğuşan bir insanın şüpheciliği vardı üzerinde. Sonra bir somyanın üzerinde katlanıp üstüste konmuş şiltelerden birini çekti. ama Ömer onun bakışlarında her şeyi yumuşatıp gevşeten iyiniyeti görüyordu. Refik bir süre kararsız kaldı." Refik'in açtığı bavuldan çıkan İstanbul kokusunu içine çekti." Birden kendine öfkelendi: "Hiçbiri!" diye mırıldandı. kokladı. Bu sefer aşırı duygusallıktan sıkılan Refik oldu. küçük inşaatçılık. Ömer kendi odasına alıcı gözle bakarak: "İki yıldır buradayım!" diye düşündü. Evini döşeyen yeni evli gibi. Ömer de Nişantaşı'ndan. gene aynı kokuyu aldı. Ömer birden Refik'i yadırgadığını şaşarak anladı. Refik bavulunu boşaltıyor.. İstanbul'dan başka bir yerde görmediği Refik'e öyle bakıyordu. Çarşaf da vardı. bir mühendislik şirketi.. Üstelik şimdi uzun ayrılıktan sonra daha da güçlenmiş.. "Ne olsaydım?" diye düşündü. "Kaç yıllık arkadaşız biz!" diye düşündü. Onları da serdiler. Ömer gülümsemeye çalıştı. İnsan yıllar yılı bir tezgâhın arkasında görmeye alıştığı bir kasabı. Sonra şilteyi serdiler.müyordu. "O zaman haklıyım ! " 262 . Refik odaya bavulla girdi. Bavuldan çıkan kitapları ve eşyaları inceledi. eşyalarını küçük bir sandığın üstüne koyuyordu. sanki karşısındaki Refik değilmiş. "İngiltere'den geldikten sonra ne yapabilirdim?" İki yıldır durmadan saydığı şeyleri gene parmaklarını teker teker bükerek saymaya başladı: "Üniversite.. fazla yorgan da vardı. Birden. Sobanın homurtusu duyuluyordu. Ömer. barakanın büyük odasını ölçüp biçer gibi yaptı. aradaki bütün tortuları dağıtarak dostlukla ışıl ışıl parlıyordu.

Nazlı nasıl yahu?" "İyi. burada.. ama biraz iriyarı olacak galiba. Şimdi mektuplaşıyoruz. ranzada iki asker gibi yataktan yatağa konuşarak paylaştıkları ortaklık duygusu yok olacak. Kardeşliğin. Uyursan iyi ge­ lir. Ömer de yatağa uzandı. Refik yeniden: "Melek gibi bir kızım olsun isterdim!" dedi. "Peki. "Doğrusu hep melek gibi bir kızım olsun isterdim!" Boşalan bavulu bırakıp yatağa uzandı. ben de ona günlük hayatımı yazıyorum. kızından hiç sözetmedin bana. Ömer şaşkınlaştı...." "İstiyorsan uyu biraz. yerine." "Bir ay mı kalmaya niyetlisin?" 263 . Perihan nasıl?" "İyi. "Yoruldum! Kaç gündür yollardayım..." dedi Refik. yatakhanede iki öğrenci. Adı Melek'ti değil mi?" "Evet." "Nasıl bir şey?" "Melek gibi. ama yazacak şeyler de gittikçe azalıyor!" diye ekledi. "Bunun anlamı ne mi? Bunun anlamı nişanlıların mektuplaşmasının güzel bir şey olmasıdır! Bunu niye soruyorsun ki?. tavana bakıyor." "Sahi.. bunun anlamı ne?" Refik gülümsedi. Bir saat sonra yeriz. Burada bir ay bol bol uyayacağım nasıl olsa. birbirlerini yargılayan iki kocamış insanın soğukluğu yerleşecekti. Refik'ten işitmeye alışık olmadığı bir şeydi bu: "Yahu. "Kimin aklına geldi bu isim?" Refik: "Benim!" dedi çekinerek." Ömer birden içini dökmek isteyerek: "Mektuplaşıyoruz... seni iyice sinirli gördüm!" dedi. Bakışları sanki. "O bana günlük hayatını yazıyor. Şimdi konuşalım.Birden Refik başını çevirip sordu: "Sahi." "Yok. Sonra sinirli.. uzun aradan sonra alevlenen dostluğun son pırıltıları da birazdan sönecek.. Sigarasını içiyor. hastalıklı bir kahkaha attı. hayatlarını tokuşturan. Hiç beklemediği.. Yazın ve baharda birkaç kere Ankara'ya gidip gördüm. son kırıntılarını yaşadığı şu ilk karşılaşma anının tadını çıkarmaya çalışıyordu." diyordu. yok. Peki..

." » "Buradaki hayat?" "Nasıl yaşadığını. Stalin diyor ki tecavüzlere karşı.. barakayı siler süpürür.. buraya gelmiş. mutlu ve ahlaklı gözükmek kolay!.. tünelden. Refik'in varlığının bilincine iyice sindiğini gene anladı ve yas­ tıktan başım hafifçe kaldırarak odanın öbür ucundaki yatakta uzanan lekeyi gördü.. Sözünü ettiğim o Hacı var. "Sen buradaki hayatı anlat bana.. Hayatı işte canım!" "Karanlık oldu.. rahatsız ve kötü bir herif olduğumu düşünmeye başlayacağım.. Burada yatacak. evet... ama gazeteyi bıraktı.. tutkulu. Bir ay üzerimde şu mutlu. çalışmaktan kalan vakitte neler yaptığını.. Hiçbir şeye bulaşmadan namuslu gözükmek. Bu 264 .. Bir Alman mühendisinin bütün Avrupa'yı alan güçlü bir radyosu vardı.. Gene başladım düşünmeye! Bari şu getirdiği gazeteleri okuyayım. her zamanki mutlu ve dengeli ruhunu odaya yayacak.... Sana yazmıştım. ama ince ve düşünceli insanın yargılayıcı bakışları dolaşacak! Bari başlayan ben ola­ yım!" Yeniden yatağa düşen başını kaldırarak sordu: "Peki. "Tamam!" diye düşündü. "Refik ne yapıyor?" diye düşündü.."Bir ay... para kazanmaya çalışırken dünyada neler oluyor anlayalım bakalım. Av­ rupa'nın buhranlı günleri. ya da altmışaltı. Hatay'da Fransa ve Suriye'nin. Evden bir ay diye çıktım!" Ömer..." İçinden daha okumak geli­ yordu..... Yemeği yapar... Ama onun da sinirli bir hali var şimdi. başka? Başka ne yaptın seni görmeyeli?" Refik: "Boşver şimdi. "Bir ay diye öyle çıkmış.. Kral Faruk'un Türkiye seyahati." dedi aceleyle.." Dünyada ne olup bittiğinden çok da habersiz sayılmazdı. ayak işlerine koşar. ben de gene hırslı. Bizden dört sınıf küçük iki mühendis var benimle çalışan. Avusturya Hitler'in ültimatomuna. insanları. Karanlık basınca burada yemek yeriz: Gaz lambalarını yakarız.... ama Ankara'dan gelen taze memleket gazeteleri başka şeydi: "Başvekilimiz Celâl Bayar'ın beyanatı: Hükümet kanunlar için yeni bir çığır açıyor. Pişti. Burada fatihlik yapmaya. çamaşır yıkar. Onlar biraz kâğıt oynarlar... Arada bir Ömer ona gidip dinlerdi.. "Evden bir ay diye çıkmış!" diye düşündü. getirdiği kitapları okuyacak. "Bir ay rahatsız olacağım. peki..

kış bu koca barakada dört kişiyiz... Kar yağar.. Perihan'ı azarlıyor.. Perihan da Nişantaşı Meydanı'nda bisikletle geziniyor.. Kendisi de onları evin bahçe duvarının arkasından gizli gizli seyrediyor. canın kalkmak istemez... "Oniki saat uyumuşum!" Tam deliksiz uyuduğunu Ömer'e söyleyecekti ki. Odanın beklediği gibi soğuk olmadığını düşündü. Rastignacin... durmadan gülüyor. kalkıp çorba içelim. hatırladı: Bir ara uyanmış. ya­ tağından ve durumundan hoşnut.. Rüyada Nigân Hanım ile Cevdet Bey.. İşte böyle şeyler. ahşabın sesi tanıdık değildi. "İyi uyudun mu?" "Evet.. Hepimiz onu seviyoruz!" diyordu. Birazdan kalkar. Akşamları böyle geçer! Zaman da çok yavaş. Sonra zaten uyku vakti gelir. "Çocuğu sen kaçırdın!" diyorlar. 265 26 . Sigara içerim.. anladı: Buradaydı. "Dengemi buldum bile!" diye düşündü ve az önce bir rüya gördüğünü hatırladı.. Erzincan ile Kemah arasındaki bu şantiyenin barakasındaydı. Yedibuçuk. Sonra. İyi uyudum. Ben arada bir ona giderim. Kemah yolunda. ama açılan soba kapağı.. fatihin odası da bu. Arada bir içki içeriz. Turp gibiyim.. gevezeliğe.. iki kilometre batıda asıl büyük şantiye var. kurt uluması duymuştu. Gözlerini açtı. Orada büyük lojmanlar... Saatine baktı. seviniyordu. İçeriye güneş vuruyordu. Sonra rahat rahat uyursun sen!" İLK GÜNÜN SABAHI Refik ahşap döşemenin üzerinde gezinen ayak sesleri duyuyordu. içine odun atmaya başladı.. çok ağır akar. bir Alman mühendis ve jeneratör var. "Hah uyandın mı?" dedi Ömer.. huzurlu insanların rahatlığıyla esnedi. Hadi. Dışarıdaki karlı tepeleri gördü. Birisi bir sobanın kapağını açtı.. Sabah pencereden bir bakarsın. Buradaki hayat bu." Refik gerindi ve birden yataktan kalktı. "Hiç kimse Refik'e kızmaz.. çorba içeriz.. "Ben uyandırmadım ya?" "Hayır zaten uyanmıştım!" dedi Refik ve gerine gerine.

Ağzı doluydu. Refik'e bilgisini tazele­ yeceğini söyledi. sonra ekledi: "İstanbul'dan. Ömer bir uçta oturuyor. "Hah. Ömer de çevrede çok kurt olduğunu. yaşamak. özgür hissetmek. o da benim gibi ağbiniz olur!" Bir gülüşme oldu. Refik'in yüzünü hatırladığını söyledi. Öteki şişmanın Enver'di. Gençlerden biri. gözlerinin altındaki morluklara bakıyordu. Refik'i gö­ rünce masanın iki yanında oturan gençleri işaret etti. dışarıdaki parlak ve mavi göğün altına kendini bir an önce atmak. mutlu. Soğuk heladan getirdiği bir tas suyla aynanın karşısına geçti. hayır. Sobanın üzerindeki çaydanlıkta çay demleniyordu. inşaat kısmından. Uzun boylu. gevşek olduğunu aklından geçirdi.Elbiselerini giyerken bunu Ömer'e söyledi. Sonra odadan çıkıp dün Ömer ile karşılaştığı. geniş orta odaya girdi. ama şimdi iyiyim!" diye düşünüyor. dinleneceğim ! " 266 . reçel ve kaymak vardı. hayır!" dedi Refik. s a ­ bırsızlanarak. Evden ayrıldıktan sonra. "Bu da bizdendir. ama Refik fazla kalmayacağını. geldi işte!" dedi. Demiryolu dersini aynı hocadan almışlardı. esmer olanın adı Salih. yuvarlak ve beyaz yüzüne. Ömer. Refik dün akşam erken yattığı için tanışamadığı gençlerle tanıştı. Salih. gece dışarı silâhsız çıkmanın tehlikeli ol­ duğunu söyledi ve dışarı çıktı. tüccarlık yapıyorum. "Ben mühendislik değil. Odanın bir köşesinde ayna vardı. Refik çay alıp masaya oturdu. Refik gururlanır gibi oldu. Yüzünü beyaz ve sağlıksız buldu. Tıraşı keyifle. "Aaa. Buraya bir aylık bir tatile geldim!" Birkaç saniye sustu. kalsa bile bu işlerden bir şey hatırlamayacak kadar uzaklaştığını belirtti. sofa görevini gören. yapılması gereken şeyleri yapmak için sabırsızlanarak bitirdi. ekmek yiyordu. Refik yeniden çay alırken şişman mühendis. ertesi gün Beyoğlu'ndan aldığı yeni tıraş takımıyla tıraş olurken dengeli. şehirden kaçtım. "Dün biraz sinirliydim. Refik tıraş takımını aldı. bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak Salih'e sordu: Münip Bey'in emekliye ayrıldığı yıl mı okula girmişlerdi? Sonra başka hocalar da hatırlandı. Masanın üzerinde peynir. ama neşesiz ve sıkıntılı değildi. Odanın ortasındaki büyük masada bir kahvaltı sofrası ku­ rulmuştu. geniş. Enver: "Ben sizin çalışmaya geldiğinizi sanmıştım!" dedi.

. Refik çay fincanlarını doldurup masaya koydu: "Dışarda ne güzel güneş var!" dedi.Enver sert sert: "Herkes bu iş için Avrupa'ya gider. esnerken "Eehh." Refik'in arkasındaki kapı açıldı. Samsun-Sivas hattında da çalışmış. "Otur da şu ilk sabah sigarasını iç!" dedi. İyi Türkçe konuşan bir Alman. Refik'in cevabını beklemeden. Hiçbir şey söy­ lemeden dışarı çıkıp gitti. Gençler çıktıktan sonra Ömer: "Senin çalışacağını sanmışlar!" diyerek güldü: "Onlarla çok iyi bir anlaşma yaptım." dedi. Benim işim var. nasıl buldun onları?" Refik. Muhittin'i hatırladı. Sonra galiba bir şeyden utanarak sofradan kalktı. Masanın kenarına güneş vuruyordu. Refik dün tanımıştı onu: Rahat ve gösterişsiz bir adamdı. değil mi? Akşam gideriz. Senin de ortak olacağını sandılar ve korktular. Refik kaymaktan biraz daha aldı. gezer.. Boş yere tıraş olanlara kızar. Onaltı yıldır Türkiye'de. Sana Herr Rudolph'dan söz etmedim. Ömer: "İyi çocuklar. içelim bakalım!" dedi. "Peki. Seni görünce sevinir. Sonra bir daha çay almak için kalktı.. Ücretle değil. Sonra şaşırarak söy­ lendi: "Aa. Refik laf olsun diye: "Evet. iyi çocuklara benziyorlar!" dedi. "Sen de ister misin?" dedi Ömer'e. Ömer: "Güzel değil mi kaymak?" dedi. Gerindi. etrafı gö­ rürsün!" 267 . Tam kalkıyordu ki Ömer: . "İkisi de zehir gibi! Sınıflarının en iyi öğrencileriymişler. tıraş olmuşsun sen ! Herr Rudolph bu işe çok şaşacak ve kızacak. Disipline karşıdır." Bir kahkaha attı. Paraya da ihtiyaçları var!" Ömer. Onun arkasından Salih de kalktı.. "Bir çay daha ha?" dedi Ömer. pay alarak çalışıyorlar. İçeri Hacı girdi. ama pek sevimli gözükmüyordu. Refik karda ağır ağır yürüyen ihtiyarı pencereden görünce kendini hemen dışarı atmak istedi. Sen yalnız dönersin. Bir daha esnedi. "Yaa! Şubat ayında da böyle güneş İstanbul'da bile yoktur!" Birlikte pencereden dışarı bakıyorlardı." dedi. "Sonra birlikte tünele gideriz. Refik'in önceden onda hiç görmediği becerikli patron tavrıyla gülümsüyordu.

Yoğun bir insan ve âlet uğultusu vardı. keskin.. ya da kalıpçı marangoza dudağının kenarı ve başının küçük bir hareketiyle selâm veriyor. "Sanki aklımda dağınık. Aşağıda gözüken büyük ve geniş barakalar işçi barakalarıydı. Ömer onların günde onikişcr saatten iki vardiya çalıştıklarını. sonra coşkuyla Refik'e anlatıyordu: Şu çalışan duvar ustaları Karadeniz'liydi. Refik içinde gene birşeyler yapma isteğinin uyandığını hissederek uzaktaki ırmağın kıvrılışını. Başını fazla yukarıya kaldıramıyor. her şeyin çevresinde. İki uçtan ikiyüzer metre kazılmıştı. Refik pence­ reden dışarı. pırıl pırıl gökyüzü. ama sakin bir ışık vardı. Tünelin uzunluğu altıyüz metreydi. tünele doğru gittikçe dikleşen kayaları. bir taş ustasına. aksilik çıkmıştı.Birlikte sigara içtiler. Öteki uçta kayaya rastlanmış. insanı çağıran dağlara ve gökyüzüne baktı. solda. Hava soğuktu. ama içe işleyen acımasız bir soğuk değildi bu: İnsanı dinçleştiren. Girişten içeri doğru duvarlar örülmeye başlanmıştı. Ömer kendisine çekinerek bakan işçilere gözünün ucuyla bakıyor. mavi. Duvarlarda karpit 268 . Birlikte tünele doğru yürümeye başladılar. Hiçbir şey konuşmadılar. derin gökyüzü vardı. gördükleri hakkında bilgi veren Ömer'i dinliyordu. huzur duyuyorum. Tünelin ırmak tarafındaki ağzından içeri girdiler. içi toprak ve kaya dolu bir dekovil dışarı çıkıyordu. Refik ayağının altında gıcırdayan kardan başka bir şey duymuyordu. geniş. gözünü ve bilincini dolduran tuhaf parlaklığa alışmaya çalışıyordu. ışığa. Refik gözlerini ışığa alıştıra alıştıra başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Dışarı çıkınca karda parıldayan güneş gözünü aldı. birbiriyle ilgisiz. "Belki de bunun için geldim!" diye düşündü. küf ve ıslak toprak kokuyordu. bara­ kaların ve yatakların hep dolu olduğunu anlattı. paramparça duran bir şeyi şu ışık. şu gök birleştiriyor ve rahatlıyor. Tepeye hafif bir eğimle çıkıyorlardı. Orada. Huzur!." Önünde yükselen tepeciğe. Ömer arada bir gülümseyerek bilgi veriyor. tertemiz. durgun. Tünelin içi nemliydi. birisine. kayalar arasına sıkışmış karla kaplı düzlükleri seyretti. Bunlar. Hiç gör­ mediği. kazı işinde çalışan işçiler Ispir'liydi. ağzından çıkan buhar uzun zaman kaybolmadan burnunun ucunda duruyordu. hareketli ve kararlı olması gerektiğini hatırlatan bir şeydi. aşağıda kalan barakalara ve uzaktaki ırmağa bakıyor.

Sonra geri dönüp." dedi. Refik yu­ karıdan onları görüyordu: Barakaların arasında dolanıyorlar. aşağıda kıvrılan ırmağın çizdiği yayı izleyerek yürüyorlardı. Ömer acele acele: "Ben ne yapayım. sonra cesaretini toplayıp birşeyler söylemeye başladı. yaklaştı. Yukardaki büyük dağların arasında. sakin gökyüzünün altına geldiler. Oradaki Kerim Naci Bey'in tünelinde binikiyüz kişi çalışıyor. duvar ustalan taşları yontuyor. Bak. Eli kasketli adam şaşırdı. ama daha gelmemişti. köyden çıkıp iş aramaya geliyorlar. arada bir durup bir ustayla bir iki söz konuşarak yürüyor. Ömer selâm vere vere. Birşeyler söylemeye hazırlanıyordu ki arkasından biri: "Olmaz. Dinamit için yuvalar kazılıyor. öbür şantiyeleri. Öğle paydosunda dinamit atılacaktı. Ömer jeneratör ısmarlamıştı. Bir de bunun gibi çavuş seçiyorlar. İnsanlar da alçakgö­ nüllüydü. Öğleyin atılacak dinamitler için yuva kazılan yere gelince Ömer bir ustayla bir şeyler konuştu. tünel uğulduyor. bir kahvehane ve devlet denetmenlerinin çalıştığı küçük barakalar ve yabancı mühendislerin lojmanları gözü­ küyordu. Daha ileride bir bakkal. sonra şantiye şantiye dolaşıyorlar." Bu sırada orta yaşlı bir köylü. derinden delinen taşın sesi geliyordu. bu ışığın içinde başka türlü olamazlardı.. Birkaç adım attıktan sonra Refik'e döndü: "Beş altı kişi oluyorlar.. Hepsi her yere yayılan katıksız ışığın içinde alçakgönüllü ve sakin duruyordu. bir yanardağ ağzı gibi uğuldayan tünelden çıkıp. "Sen de gel. 269 ." Tünelin deldiği kayalı tepenin çevresinde. olmaz. Ömer: "Ben öbür ağıza da gideceğim. marangozlar kalıp kesiyor. dün atılan dinamitin parçaladığı taşlar da dekovile dolduruluyor. Eylülün başında tüneli bütün duvarları tamamlanmış. elinde kasket. beyi rahat bırak!" dedi. geniş ve derin gökyüzünün altında bütün bunlar açık seçik bütün çizgileriyle. temiz yüzleriyle pırıl pınldı. ray döşemesi için hazır edip teslim etmeleri gerekiyordu. büyük tüneli ve köprüleri de görürsün. git kalfayla konuş!" dedi. bak. Güneş hâlâ karın üzerinde parlıyordu. Refik onun anlattıklarını dinliyordu.lambaları yanıyordu.. İçerden. asıl büyük şantiye orada!. Irmağın kıyısında demin gördüklerinden daha büyük barakalar vardı.

nesneler ve hareket yerlerini almışlar. Yanında çok 270 . karın içinde karınca gibi. Nefes nefeseydi. barakaları ve kıpırdanan insanları seyrederek yürüdü. oturmuş. dengeli ve mutlu bir insan olarak Nişantaşı'ndaki evine dönecekti. Düzlüğe. birşeyler yazacak. patates soyuyordu.. bu hareket. bir kıpırdanış vardı ki. dik değildi. tepeye çıkıyorlar. Sonra uzaktan kendi barakasını görünce izleri takip etmekten cayıp yokuştan aşağı inmeye başladı. delinen dağın uğultusunu düşündü. hafif bir utanç duyuyor. ama göz alıyordu. "Düşünmeyeceğim!" diye söylendi ve tünelin öteki ağzına geldiklerini farketti. Yürürken gövdesi biraz yorulduğu. düşünecek. ama geri dönüp sertleşmiş karda yürümek istemedi. sağlıklı. ağır ağır hareket ediyorlardı. Sonra barakaya doğru yürümeye başladı. Tünelde çalışan işçileri. Barakaya doğru yürüyor. Ömer'den ayrılıp barakaya doğru yürümeye başladı. oturuyorlar. huzur içinde duruyorlardı. Ömer: "Asıl öğle paydosunda göreceksin sen!" dedi. sigara içiyorlar. terli gömlek etine yapıştığı için sevindi. Refik biliyordu. küçük de olsa. Dışarı. "Bakkalın önünde itiş kakış olur. sertleşmiş kara inince yorgunluğunu farketti. Birkaç adım daha atıp gene kara gömülünce barakaların düzlüğüne kadar bütün yamacın bu yumuşak karla kaplı olduğunu. gövdesinin hamlığını giderecek. bundan kur­ tulması için başka bir şey. Kahvenin kapısı hiç kapanmaz!. daha derinde. getirdiği bütün kitapları okuyacak. Refik adımlarını teker teker sayarak. dönüp arkasında bıraktığı ize baktı. tasarılar yapıyordu: Her sabah cimnastik yapacak. güneşin altına bir sandalye çıkarmış. Barakanın önünde Hacı'yı gördü. her adımda gövdesinin hareketlerinin farkına vararak yürüdü. birşeyler taşı­ yorlar. "Ben de gövdemi yormak istiyorum!" diye mırıldandı. insanı aşağılayan şu göbeğini eritecek. işleyen âletin. bu üçyüz metrelik yolu böyle didinerek inmesi gerektiğini anladı. ama derinde. eskiden olduğu gibi. Bir süre demin Ömer ile yürüdükleri yerden gene ırmağı." Refik birdenbire: "Bu ışık. Canı buradan içeri girmek istemi­ yordu. Güneş karşıdan geliyordu.bakkala gidiyorlar. "Peki ben ne yapıyorum?" Bilinci çelik gibiydi." diye mırıldandı. belki de hiç bulamayacağı bir şey gerekiyordu.

Kitaplarını dün akşam u y u m a d a n önce yatağının kenarına bir sandığın üzerine dizmişti. dolaştım. başka şeyler düşündüğünü anladı. İstanbul'dayken en sevdiği. Acaba şimdi Perihan ne yapıyordur? Saat kaç? Daha yalnızca onbir. Bir süre okudu. "Dışarısı ne güzeldi! Tünel nasıl uğulduyordu. Hacı. canı gene dışarı çıkmak istiyordu. genç ve neşeli bir çoban köpeği vardı. Yalnızca başını. Demin gördüğü şeyleri düşünüyor.tüylü. doğaya ilişkin parçaları açıp okudu." Bir çay daha içip odasına geçti. Sonra "Şimdi ne yapayım?" diye söylendi. Bunu okuyama­ yacağım. "Benim hakkımda acaba Hacı ne düşünüyor?" diye düşündü. "Bana dostça baktığını gördüm!" diye düşü­ nüyormuş gibi bir kere salladı. hareketsiz duran şu dünya parçasının kendilerinin olduğunu söylüyorlardı. "Tabii her gün böyle güneş olmaz. Saatine yeniden baktı: Öğle yemeğinden sonra uyumaya karar verdi. Refik'in bakışlarını gördü. uykum var! Ama barakaların içi kimbilir nasıldır? İşsizlik var. gülümsedi. ama karnım acıktı. çevreyi gördüm. ırmak uzaktan ne hoş gözüküyor! Esniyorum. Sonra bir daha esnedi ve uykusunun geldiğini anladı. gene masaya oturdu. ne yapayım? Hava aldım.. O barakalar. İnkılâp ve Teşkilât'ı sandığın üzerinden alıp ciddiyetle Ömer'in çalışma masasına oturdu. İkisinin birlikte orachroluşturduklari bir yakınlık vardı: Bu gökyüzünün ve ışığın. ama Refik'i görünce sustu. Refik barakaya girdi. Bir fincan çay aldı." diye düşündü. Çaydanlık hâlâ sobanın üzerinde duruyordu. Refik. Hacı galiba köpekle birşeyler konuşuyordu. Hemen kitapları okumaya başlayayım. pencereden baktı.. Refik barakaya yaklaşırken Hacinın gözlerinin içine baktı. ama yüzünün anlatımı değişmedi. Refik onlara yaklaşırken oynayıp sıçrayan.. karda yuvarlanan köpek de ciddi bir tavır takındı: Yanından geçerken dikkatli ve sorumlu bakışlarla bu yabancı adamı süzdü. içmeye başladı: "Şimdi. Masaya oturdu. Dikkatini vererek okumaya çalıştı. Sonra kitaba dikkatini vermediğini. iyiyim. Köpeğin eski neşesiyle koştuğunu gördü. başka bir şey okuyayım!" Masadan Rousseau'nun İtirafları'nı aldı.. Kitaptan başını kaldırdı. ama burada öğle yemeğinin bir alışkanlık olup olmadığından 271 . Paltosunu çıkardı. kır hayatına. ama içinde bir şey uyanmadı. Hacı da gene ona birşeyler söylemeye başlamıştı.

çok çalışacağım!" diye düşündü ve gerçekten kararlı olduğuna inanarak sevindi. Bir sigara yaktı. "Sanki babamla sinemaya gidiyorum!" diye düşündü. çocuksu bir heyecan duyuyordu. Akıp geçen insan yüzleri. ağzında sigaranın zehriyle birlikte keyif verici bir acı bulacağını. Odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. "Mülazım Haydar Bey mühendis Muhittin için tatsız bir konudur!" diye mırıldandı. Emekliliği ile ölümü ara­ sındaki birkaç yıl içinde ayda bir oğlunu BTyoğlu'na çıkarır. kesin. bütün gün inşaat mühendisliği yaptığı yazıhanede akşam Beyoğlu'na gideceğini.şüpheye düştü. ŞAİR BEYOĞLU'NDA Muhittin tramvaydan indi.. Muhittin bakmaya bile üşeniyordu: Güzel bir kadını 272 27 . Mülazım Haydar Bey aşırı Müslüman'dı. ama kendine göre hoşgörülü olduğu zamanlar olurdu. ayaküstü bir içki içeceğini. "Belki de hoşgörüden değil.. paltoların etekleri havalanıyordu. Sevgili kirli. ama ne­ şelenmedi. kalleş Beyoğlu. gününü bu bölümlere göre ayarladığını anladı. utanç verici. Tek tek gelip geçenler de erkeklerin kolundaydı. Helaların önünden geçerken yavaş yavaş meydana dönmesi gerekiyordu.. kanlı. "Yemekten sonra çalışacağım. sinemaya götürürdü. tutarlı bir mart soğuğu vardı. Yavaş yavaş meydana döneceğini ve keyifli adımlarla insanlara bakarak meydanı dönerken. sonra randevuevine gideceğini. Taksim Meydanı'nı dönerken bütün bunlara yaklaştığı için keyifliydi. sigara içeceğini. Bütün gün bunu bekledim. Caddenin içinden arada bir rüzgâr kopuyor. İstanbul'daki günlerin yemeklerle düzenli bir şekilde bölündüğünü. Sonra Rousseau'yu da öbür kitapların arasına bıraktı. Açık. Ama artık kadınlar yoktu ortalıkta. şimdi yaptığı gibi. Şairim ben! Soğuktan kızarmış yüzlere bakıyor yürüyorum!" ^Kararlı. sonra da sinemaya gideceğini dü­ şünmüştü. Beyoğlu'nda yürüyeceğini. düpedüz hoşlandığı için götürürdü!" diye düşündü Muhittin. Birkaç dakika daha yürüdükten • sonra rahatladı: "İşte sevgili Beyoğlu!.

Muhittin aldırış etmeyecekti. Avunması gerekiyordu. Güzel buldu: Erkeğinin koluna girmiş. 1938 Martı'nda. Refik'in söyleyişinde açık ve kesin bir yakınma vardı ki. ama şiir kitabı. yirmisekiz yaşındaydı. aylardır içinde taşıdığı bu düşünce yoğunlaşınca bütün gün yaptığı gibi Beyoğlu'na çıkmayı tasarlıyordu. Üstelik "Şair olmadığı için pişman. avunuyordu. yazının bir kere bir meyhanede gördüğü yaşlı yazarını öfkelendirecek bir şey yapıp yapmadığını araştırıyor. ama aslında düşmanca ve sinsice yazılmış bir kısa yazıdan başka hiçbir tepkiyle karşılaşmamıştı. Muhittin her hatırlayışında ha­ yatının onda imrenme uyandırdığını anlıyor. "Senin gibi şair olmak isterdim!" demesini hatırla­ maktan hoşlanıyordu. bir gazetede ya­ yımlanan. hatta ileri gidip biraz öğüt de verebilirdi. Osman'ın telefondaki sesi dertli ve şaşkındı. bunu arıyor!" mu deseydi? Şu oturaklı tüccarın canını biraz yakmak için bunları söyleyebilir. bunlardan bir sonuca varamadığı için şairliğinin ve hayatının başarısızlığa uğradığı sonucuna varıyor. Şimdiye kadar yalnızca ikiyüzelli tane satan şiir kitabı aklına geldikçe bu ikiyüzlü ve küçümseyici yazıyı hatırlıyor. çünkü gene hayatın dışında kaldığını. uslu ve dikkatli yürüyordu. Bir başkası. "İki yıl sonra otuz yaşındayım!" diye düşündü Muhittin ve 273 . Şairliğe ve intihara ilişkin eski kararına bağlı kalıp kalmayacağını artık düşünmeye baş­ laması gerekiyordu." derken. "Kardeşiniz hayatına bir anlam vermek istiyor!" mu deseydi? Ya da "Benim gibi bir şair olmadığına. Muhittin'in de bir şey söylemek içinden gelmemişti. alıklaşan yüzünü de göremeyecekti. ama içinden gelmemişti.erkeğinin yanında görmek acı veriyordu. hayatını bir amaca yöneltmediğine pişman kardeşiniz. Refik ile Perihan'ı hatırladı. mesela dedesinin boş va­ kitlerinde rubailer yazmasıyla şairliği bir tutan biri söyleseydi bunu. babacan görünüşlü. Refik'in. Osmanin ailenin içinde böyle şeyler düşünen biri çıktığı için utanan. Üzerinden altı ay geçmişti. İçinden gülmek geldi: Refik'in Ömer'e gittiğini telefon ettiğinde Osman'dan öğrenmişti. gene şairliğinin başarısızlıkla sonuçlandığını düşünüyordu. Ama gene de Ağa Camii'nin yanındayken birine baktı. Kardeşinin bu deliliği konusunda Muhittin'den bilgi koparmak istiyordu ama.

Aynı masada oturan biri başka bir in­ sandan sözederek: "O ne aç gözlü heriftir. korkak olduğunu.alışkanlıkla her zaman içtiği o meyhaneye girdi: Tanıdık yüzlerle selâmlaşmamak. mühendislik bürosuna sık sık uğrayan bir ihtiyar inşaatçıyla gözgöze geldi. yalnızca böyle ihtiyarların karşısında böyle yapıldığı için sevgiyle gülümsedi. İnsan yüzleri akıyor. ama gene şiirden ve Beyoğlu'ndan başka sığınacak bir şey bulamı­ yordu. Bu sokaktan her içeri girişinde içini yakan tiksinti ve korkunun canlandığını farkederek. ölü ışıklar yüzlerde yansıyordu. nasıl sert bir söz söylediğini anlatıyordu. yandaki masalarda konuşulanları dinliyordu. kaldırımlarda. "Otuz yaşında öldürecek iniyim kendimi?" Bir sokaktan içeri girdi. alçakgönüllü Beşiktaş meyhanelerine gitmeliydi. Beyoğlu'na değil. hesabı ödedi. sözlerinden saygı duyulmaması gereken biri olduğu anlaşılan bir kadına. Gene caddedeydi. lokanta lambalarından fışkıran renkli. Her zaman takındığı kayıtsız. kendisinin sefil. Başını önünden kaldırmadan çabuk çabuk içmeye başladı. zavallı. masadan kalkarken. Yirmisekiz yaşındaydı. parke taşlarının üzerinde kırmızı ışıklar yansıtan su birikintilerinin çirkef ol­ duğunu. Kendisine sıcak bir dostlukla bakan ihtiyara hiçbir şey düşünmeden. Arkasında. Üstelik oraya askeri öğ­ rencilerle buluşmak için zaten gidiyordu. o ne aç gözlü heriftir!" diyordu. vitrinlerden. "Sen kendini öldüremezsin!" dediğini hatırladı. Sesinden tanıdığı bir gazeteci. Ama işte şimdi Beyoğlu da tiksinti uyandırmaya başlamıştı bile. Sonra içinde uyanır gibi olan duygu yüzünden kendini cezalandırmak iste­ diğini anladı ve Ömer'in bir zamanlar kendisine. Beyoğlu'nun çirkin olduğunu. ama kadınlar Beşiktaş'a yakın değildi. bayağı meyhane törenlerine kendini kaptır­ mamak için soğuk bir yüz takındı. "Otuz yaşında kendimi öldüreceğim!" diye düşündü. Garson her zaman getirdiği rakıyla leblebileri önüne koydu. heyecansız 274 . yakından tanıdığı bir siyasetçinin çocukluğunda ne kadar zavallı bir şey olduğunu anlatıyordu. Şairlikten beklediğini alamamıştı. yıkılmak üzere olduğunu düşünerek yürüdü. Tam ka­ pıdan çıkıyordu ki. Üç katlı eski evi gördü. Acele acele içtiği rakı kanına karışıyordu. Muhittin içkisini bitirdi. sinema afişlerinden. Arkadaki masada biri.

Toplumun dışında kalmış. Ama hastalık düşüncesini yumuşatabilecek zekâsı da vardı. burada tek başına otururken. o şiirin bu ortamda bir rezalet çıkarma. aşka susamış bir şairim ben!" diye düşündü. ilgi çekme hevesinden başka türlü yorumlanamayacağını düşündüğü için yarıda bı­ raktığına karar vermişti. "Baudelaire gibi yalnız. istemeye istemeye şiiri korkaklık ve ikiyüzlülükten bitiremediğini dü­ şünüyordu.. ötekilerin gül­ düğünü gördü. havasız.tavırla kendi evinin kapısından içeri giriyormuş gibi içeri girdi. içkinin daha çabuk kanma karışmasını isteyerek birine para verdi. kendini saklamaktan hoşlandığı için değil. Başını arkasına yaslamış. ikiyüzlü olduğunu. merdivenleri çıktı. düşünmek istemedi. "Baudelaire gibi tek dostum orospular. Düşünmek istemeden. sıcak ve pis kokulu odanın yüksek tavanından sarkan kırmızı ampule bakıyordu. penceresiz kirli bir odaya girdi. ondan tek eksiğim frengi. kadınların kendisini gördüğünü ve bir tanesinin sevindiğini. Yanmasına rağmen insanda soğuk olduğu izlenimini uyandı­ rıyordu. Ampul kırmızı kirli bir şeydi. İkiyüzlü olduğu. merdivenleri çıktı. karamsar. çapkın bir işaret yaptığını. Ne zaman bu korkuya kapılsa hemen Baudelaire'i hatırlıyordu. gene kendisine karşı acımasız olması gerektiğini seziyor. "Birazdan gelecek!" diye düşündü. Biraz beklemesi ge­ rektiğini söyleyen başka birisine gene kayıtsız. iyi bir sahtekâr olduğunu. duygusuz bir bakışla bahşiş verip yatağın kenarındaki koltuğa oturdu. kendisine iğreti. gelecek olan kadından hastalık kapmaktan korktuğunu düşünüyordu. kısa kollarını bir kenardan aşağı koyvermiş. biraz. kötü bir şair. böyle bir içtenliğin sapıklık olarak algılanacağı bir ortamda yaşadığını. ama tasarladığı şeyin açıkyüreklilik ve sonuna kadar gideceği bir içtenliği gerektirdiğini anlayınca yarıda bırakmıştı. Kapıyı açan ihtiyar kadına boş boş baktı. Onu da kapsam tam olur! 275 . küçük aydınlık bir sofada koltuklarda oturan kadınları gördü. Ama şimdi. orta halli o sefil Fransız'ı Baudelaire yapan iki şey vardı: Yalnızlık ve frengi!. kalp krizi geçiren bir ihtiyar gibi kendi içini dinleyerek koltukta oturuyor. Kendine karşı acımasızdı şimdi: Kendini otuz yaşında öldüremeyeceğini. Kırmızı bir lambayla aydınlatılmış. zeki. Muhittin bir zamanlar "Kırmızı Ampul" diye bir şiire başlamış.

Değil aldırış etmek. He­ yecanla birlikte endişeye de kapıldı. Muhittin de hayalindeki prensese ne kadar saygı duyduğunu hatırlayarak ortağına bütün gücüyle karşı çıkmış. yaklaşan şeyin endişele­ rinden kendini sıyırmak için hızlı hızlı bunları söyledi. aldırmıyordu. Birisinin merdivenleri çıktığını farkederek heyecanlandı. "Benim küçük gözlüm!" 276 . "Ortağımın karısını düşünüyorum. anaç bir yakınlık buluyordu. Daha önce de duymuştu bunu. ters bir cevap vermiş. Bugün yazıhaneye ortağının alışverişten dönen karısı gelmişti. Orada kendisi gibi biri olmalıydı. Sonra yandaki odanın kapısı gıcırdayarak açıldı. başkalarının yaptığı şeyleri yapmak istemedikleri. Muhittin'in ya­ kından tanıdığı o kısık. Böyle bir düşünceye kapıldığı zamanlarda bu kadınların şimdi içinde bulundukları duruma yoksulluktan. ama şarkı kendi kapısının önünde dur­ madan geçti. "Tek dostum onlar!" diye düşündü. Muhittin'i evlendirmek için sinir bozucu bir çaba gösteren ortağı da. "Tek dostum onlar!" Onlara bazan bütün kadınlardan çok saygı duyduğunu düşünüyordu. Birden içinde bir küçümseme uyandı.Tam olur!" Kırmızı ampule bakarak. Ayak seslerini dinledi. Altı ay önce buraya ilk gelişinde. Otuz yaşlarında. çünkü o hayalimdeki prensese benzemiyor!" diye düşündü ve güldü. Sonra bir kadının bir şarkı mırıldanarak merdivenleri çıktığını duydu. Gelecek olan kadının yüzünü çıkartmaya çalıştı. bir kere ona kadın düşmanı olduğunu şaka yollu söylemeye kalkışmış. Muhittin... boğuk kadın sesi kendini gizlemeye hiç çalışmadan birisine sordu: "Benim küçük gözlüm burada mı?" Bir erkek cevap verdi.. Muhittin alışmıştı artık. sıradan bir kadındı. esmer. toplumun kurallarına değer vermedikleri için kendi bilinçli seçmeleri sonucunda geldiklerine inanıyordu. Aklına başka kadın yüzleri geldi. Daha çok çalışacağım! Buraya bir daha gelmemeli!" Ayak sesleri kapının biraz ötesinde durdu. galiba hoşlanıyordu: Kadının sesinde belli belirsiz bir şefkat. ama fazla bir şey hatırlayamadı. Sonra her zaman düşündüğü şeyleri de acele acele düşündü: "Buraya bir daha gelmeyeceğim!. ya da çaresizlikten değil. sonra kendine kızmıştı. Hayalindeki prensese benzemeyen bütün kadınları küçümsüyordu.

VAKİT GEÇİRMEK İÇİN Dışarda tipi vardı. arada bir esniyor. Rüzgâr camları titretiyor. Yüz her za­ manki sahte ifadeyi takınarak Muhittin'e "Ah. Ömer camlara vuran tipiye bakıyor. sonra alış gücü Alman mü­ hendisinin özel araçlarıyla güçlendirilmiş radyo parazit yapıp homurdandı ve bir vals başladı: Mavi Tuna. Muhittin de utangaç bir ifade takındı. Kadının yüzüne kırmızı ışık vurdu. kendimi!" demedi. Alışık olmalıydı böyle şeylere. "Ne biçim söz o?" Bir deliye bakar gibi Muhittin'e bakıyordu." Alman mühendis on senedir konuştuğu kusursuz Türkçesiyle haberleri de çevirmişti: 277 28 . ya da Herr von Rudolph kaşlarını çatarak kulağını radyodaki ateşli sese. "Almanya Avusturya'yı yuttu. "İşte tamam! " dedi Herr Rudolph. Birazdan kadın konuşacak. Hitler Viyana'daydı.. baca uğulduyor. Muhittin. "Hayır seni değil. "Beni öldürecek misin?" dedi kadın şaşkınlıkla. Hitler Viyana'da heyecanla karşılandı. Herr Ru­ dolph konuklarına radyodan duyduklarını çeviriyordu. "Beklettim mi seni?" diyecekti. sonra kadın elbisesini çıkarırken. Muhittin birden ayağa kalktı..sordu. Uğultu arttıkça Herr Rudolph. Refik dikkatle Herr Rudolph'un yüzünü inceliyordu. seni çapkın seni!" dedi. kadını omuzlarından tuttu: "Ben kendimi öldürebilir miyim?" diye.Kapı açıldı. birbirlerinin hatırını soracaklar. Boynunu büktü. Hitler'in sesine yaklaştırıyordu. fırtınanın sesi radyonun sesini örtüyordu. Hitler'in kelimeleri başkalarına aktarılamayacak kadar ağırlaşınca Alman mühendis utangaç bir tavır takınıyor. ama çok da fazla korkmamıştı galiba. Refik de endişelenilmesi gereken sözlerin radyodan fışkırdığını anlıyordu. Herr Rudolph bir kere daha utangaç bir tavırla ellerine baktı ve Hitler'in sesi kesildi. Korkuyla silkinip Muhittin'in kollarından kurtuldu. Bir spikerin saygılı sesi duyuldu.. dizlerinin üzerinde duran ellerine bakıyor.

Fransa'da hükümet buhranı başlamış. "Avrupa istediğini almasına izin verirse Hitler savaş açmaz." Utangaç bir gülümseyişle ekledi: "Ama doğrusu şimdi ben de buna ilgisiz sayılamam. güldürmeyin beni!" dedi. Ömer: "Bir şey olacağı yok!" diyerek ayağa kalktı. Mühendis de onları görünce çok seviniyordu. "Güldü­ rüyorsunuz.İspanya'da Franco'cular zafere daha yaklaşmış. ama Almanya'nın başından da gitmez.. Refik: "Peki. "Rica ederim. İki gün önceki son oyunu hatırlıyordu. Hitler'in Almanya'yı ele geçirmesini gördükten sonra da dönmemeye karar vermişti." "İyi işte!" dedi Ömer. sonra kaybediyorum. İki-üç günde bir Ömer ile Refik akşamları Alman mühendisi ziyarete geliyordu. "Burada kalırsınız. Çekoslovakya'da gerginlik artmıştı. on yıl önce." dedi Alman mühendis. bir de." 278 . istiyorsanız!" dedi. Zaten on yıldan sonra nasıl gideceksiniz bilmem! Yarı Türk sayılırsınız siz!" Alman mühendis: "Hah.." "Bir oyuncuk!" dedi Alman ve hemen kızardı. Ömer: "Yenik pehlivan güreşe doymaz!" dedi. Almanya'dan. Bir saat önce içeri girdiklerinde Refik satranç değil sohbet istediğini şakayla söylemişti. Türkiye'de aldığı paranın çokluğuyla açıklı­ yordu. Almanya'ya dön­ memesini. "Artık ülkeme hiç dönemem!" dedi Alman. sonra Sivas-Erzurum hattında çalışmaya başlamış. "Görüyorsunuz ki arkadaşımız çok pratik bir insan. şimdi ne olacak?" diye sordu." Refik: "Oynayın siz. "Biz satranç oynayacağız. Galiba başka şeyler de vardı: Bir kere soylu bir general olan babasından hoşlanmadığını. oynayın. Sivas-Samsun yolunda çalışmak için gelmiş. Refik sandalyesini satranç sehpasının yanına çekip oturuyorken: "Ne diyorsunuz?" diye yeniden sordu. Yalnız biriydi. Sonra heyecanla kalkıp satranca oturdu. Alman darkafalılığmdan nefret ettiğini söylemişti. Öyle değil mi Herr?" Dolabın üzerinden takımları alıp sehpanın üzerine koydu. canım. "Avrupa'nın üzerine kapanan korku onu il­ gilendirmiyor. Onu ilgilendiren şey yalnızca satranç.

Yenilginin izini taşıyan yüzü hırçmlaştı. "Biraz de­ diğiniz on yıl." Duygulu bir hareketle elini yüreğinin üstüne koydu. biraz oturdunuz." "Belki gövdem alıştı.. Kızdırdınız beni. siz de okudunuz." "Ruhmuş! Buradaki hayat şartlarını beğenmiyorsunuz. elinden eksik etmediği piposunu mıncıkladı. Karşılıklı on-oniki hamle yapmışlardı ki. Yüzü daha da kızardı. Onlar gibi niye olmayasmız?" "Ben ruhumdan sözediyorum. söyleyeceğim: Ben şu doğudan hoşlanmıyorum. "Amerika'ya!" Ömer neşeyle: "Peki niye burada kalmıyorsunuz?" dedi.. Artık huzur istiyorsunuz. "Ama ruhum değil. çevirdim yazdım. Refik de satranç tahtasına bakıyordu. Alıştınız artık. uşak çayları getirirken de oyunu kaybettiğini anlayıp hüzünle.. benim ruhumla hiç uyuşmayan bu yabancı ruhlardan hoşlanmıyorum! Şunu kaç kere okudum size." dedi Herr Rudolph.. "Çünkü Türkler başka insanlar. Ev sahibinin cevabını beklemeden şişeyi alıp getirdi. hayır!" dedi Alman." Refik'e önceden okuttuğu Hölderlin'i gene heyecanla ezbere okudurSonra cümleleri teker teker hatırlayarak Türkçeye çevirdi: "Tıpkı muhteşem bir 279 . para kazandınız.Uzun bir sessizlik oldu. bu hamleye göre önceden uzun uzun düşündüğü ortaya çıktı. yenik ve ezik bir somurtmayla satranç tahtasına baktı. "Bir de şunu söyleyin: Yarı Türk sayılmak size niye o kadar gülünç geli­ yor?" . Ömer: "Niye alışmasın?" dedi. Ben buradaki bu havadan. "Sizin gibi Almanya'dan kaçan birçok insan var İstanbul'da. ben başka!" dedi Alman mühendis. Çocukluğunuzda babanızla geldiğiniz Türkiye'yi bir daha görmeye geldiniz. Ömer kalkarak: "Konyak ikram edin bize Herr!" dedi. ahlayıp pufladı. şimdi rahata kaçıyorsunuz!" "Hayır. Herr Rudolph'un bir hamlesinin hemen arkasından Ömer hiç beklemeden taşını oynadı ve Alman mühendisin hamlesini öngördüğü. Alman mü­ hendis yarı Türkçe yarı Almanca birşeyler homurdandı. "Çünkü bu memleket bana göre değil!" "Niye? On yıldır buradasınız. Yalnızca Mavi Tuna ve fırtına işitiliyordu. Refik: "Türkiye'den nereye gideceksiniz?" diye sordu.

Şeytan girmiş bir kere içinize. Ben ne yapılacağını gayet iyi biliyorum... şimdi ne oluyor?" "Konuşuyoruz Herr! Vakit geçirmek için konuşuyoruz..." diye inledi Alman: "Aklın ışığı Doğu'nun ruhuyla uyuşmuyor.. Çünkü siz de onlardan değilsiniz! Rastignac'a benzeyip benzemediğinizi siz sormadınız mı bana? Siz de bu memleketin ruhuyla uyuşamıyorsunuz. ama 280 . Yaşadığınız dünya ile ruhunuz arasında uyuşmazlık var. Çevrenizdekiler gibi olamıyorsunuz... Ya dünyayı değiştireceksiniz. İnsan hedefini seçer. ko­ nuşmayı öğrenmeden dua etmek zorunda kalır! Bunu kaç kere okudum size. artık yabancısınız. tasanlar yapar ve inançla yürür. bunu biliyorum.Despot gibi doğu. işte görün. ne yaparsanız yapın yabancısınız. peki!" dedi Refik. Bitirip İstanbul'a dönmeye karar verdiniz mi?" Refik: "Hiçbir şeye karar vermedim!" dedi. devletçilik.. Sonra gene: "Hiçbir şeye karar vermedim!" diye mırıldandı." "Kimseyi küçümsemiyorum. konuşuyoruz. Türk ekonomisi. İşte o kadar. Bu böyle. çok iyi görüyorum.. Dört haftadır getirdiği iktisat ki­ taplarını okuyor. Doğu'nun ruhuyla uyuşamadığımı söylüyorum.." "Peki ama benimle hep iyi anlaştığınızı söylerdiniz?" "Tabii.. bütün bunlardan bir sonuca varmak istiyordu.. ne vaziyette sizin çalışmalarınız?... Ama içinde yaşadığınız dünya bambaşka.. Bana Rousseau'dan sözediyorsunuz. ya da dışarda kalacaksınız!" Refik'e dönerek sordu: "Ha.. Si­ nirlenecek ne var. Ama siz de bizi küçümsüyorsunuz. gücü ve göz kamaştıran ışığıyla insanları yere çalar. Herkes kendi hesabına konuşsun!" "Peki. "İşte... ruhunuza aklın ışığı düşmüş.. bana hak verdiniz... Yalan mı? Şu deli şairin sözlerini tekrarlayıp tek­ rarlayıp bizi küçümsüyorsunuz.. siz de! Hiçbirimiz şu içinde yaşadığımız toprağa göre değiliz.. birşeyler yazıyor. insan orada daha yürümeyi öğrenmeden diz çökmek. inkılâplar üzerine düşünüyor." "Peki ne yapalım?" "Dur bakalım!" dedi Ömer: "Benim hesabıma konuşma. düşünüp yazdıklarını Herr Rudolph ile tartışıyor. Bunu hep söylüyorum." Herr Rudolph heyecanla Refik'i işaret etti: "Siz de uyuşamıyorsunuz tabii.

"Siz ki bir Rastignac olduğunuzu söylemekten hoşlanıyor­ sunuz. sinirlendiği için kırmızıydı. eski günlük hayatı şimdiki bilincimle sürdürebilir miyim?. biz Türkleri küçümseyenlerin evinde kalmayız!" diye bağırdı. karanlığa baktı." Dışardan kurt ulumaları duyuldu. ellerini gözlerinin kenarlarına yasladı.. dengeli olmak. bir süre ellerine bakarak sustu. rahatsızlıklardan kurtulabilir. Piposunu mıncıkladı.. Jeneratörüm var... Rahat hayat ha?. "Bu akşam burada yatarsınız artık!" dedi Herr Rudolph.. Çay getirmek için odadan çıkarken: "Beni arkadan vurdunuz!" dedi. canı yandığı. Siz de bir Rastignac!. Pencereye yürüdü. Merdivenlerdeki saat tıkırtısını. "Akılcılıktan vazgeçmeyin!" dedi Herr Rudolph." Hırçın hareketlerle koltuğuna oturdu. Omer: "Biz. Alman pencerenin kenarından çekilmiş. Neyim eksik ki burada. ama Herr Rudolph'un çok alındığını anladı. Yüzü iyi beslenmiş bir Alman olduğu için değil. Ne için söylüyor bunu? Nişantaşı'ndaki evde eski huzuru bulmama yardımcı olur mu bu "akılcılık" denen şey? Vicdanın ağırlığından. ne kadar şaka yapıyordu.. Perihan'ı ve çocuğu düşündü.. Sağlıklı. cama yüzünü yapıştırdı. Ömer ne kadar ciddiydi. 281 . Elinde tepsiyle içeri girince ekledi: "Üstelik rahat hayat istediğimi söylediniz.. Refik anlayamadı.. Hayır öyle de olamazsınız. Sonra gene başladı: "işte söylüyorum. öyle olamazsınız.... öfkeli ve kıpkırmızı bir yüzle Ömer'e bakıyordu. mutfakta hâlâ beni bekleyen uşağım var. Hayır! Birden Nişantaşı'ndaki ev hayatını hatırladı.daha düşüncelerini toparlayamamış. yaktı. o kendine özgü huzur kokusunu duyar gibi oldu. düşüncelerime coşkularımı ve tutkularımı kanştırmamak. "Ama siz Hölderlin'e hak verirdiniz!" Herr Rudolph hâlâ aynı yerdeydi. bunu da kolay kolay ya­ pamayacağını anlamıştı. Refik düşündü: "Nedir bu akılcılık dediği?. "Akılcılıktan vazgeçerseniz yıkılır gidersiniz!" O da Ömer gibi hızlı hızlı konyaklı çay içiyordu. Ömer'in şimdiye kadar karşı çıkmadığı Hölderlin'in sözlerine şimdi karşı çıkar gibi yapmasına alınmıştı. Böyle şeyler olmalı.

Çünkü düşünüyorum ki bu toprak eski ve verimsiz otlarından." Ömer radyoyu karıştırmaya başladı. ama yüzünde coşku ve hırçınlık duru­ yordu. biraz mühendislik.. sizinki de başında. hem demiryolu müteahhidi. Bir durgunluk başladı. Bundan sonra da ne yapacağımı biliyorum. Bir 'von' olduğunuzu ağzımdan kaçırdım diye aklınıza gelen her şeyi söylüyorsunuz.^vrdemin sözünü ettiğim ışık yeni düştüğü için genç. Herr Rudolph acele acele: "Sizi küçümsediğimi hiç düşün282 . Size bir şey kal­ mamış dostum. siz karışmayın. dikenlerinden temizlenmedi. Alman'a döndü: "Geç oldu mu? İs­ terseniz biz kalkalım. Ama siz.. Burada bütün demiryolu inşaatının en büyük patronu bir toprak ağası. Hem toprak ağası. Hayır Rastignac ile karşılaştı­ rılamayacak bir şey bu..... Amerika'da bir şehir. sizi Rastignac yapan bu tohum bu toprakta. dikenler her yeri tut­ muşken siz neyi fethedeceksiniz Herr Fatih?" "Ben yapacağımı biliyorum!" dedi Ömer.. ha..... hem de milletvekili." dedi Alman.... "Ben biliyorum. Burada? Burada en büyük efendi hâlâ Kerim Naci Bey...Benim memleketim ve ruhum yolun sonunda. Tatlı ve uykulu bir ağır vals odayı doldurdu.. Fincanına hiç çay koymadan.. susun!" Herr Rudolph sustu. Sizin bu hırslarınıza bu toprak uygun değil. Hiç olmazsa Refik Bey gibi ahlaki en­ dişeleriniz olsaydı biraz.. Ayağa kalktı: "Bari biraz müzik dinleyelim!" dedi... Coşku orada. "Dinle­ meyeceğim sizi.. Biraz sonra aradığını buldu. acımasız toprağında nasıl yeşerir bilmem.. Çünkü. doğrudan konyak doldurup hızlı hızlı içmeye koyuldu." "Oturun rica ederim!" dedi Herr Rudolph..... Hah." "Aklıma gelen her şey değil bunlar. Doğu'nun bu sert. "Fırtına hâlâ dinmedi!" dedi Ömer. Ama olgunlaşmaya da fırsat bulamayacak. kitaplar ve müzik...... "Sizin için endişeleniyorum. niye öyle bakıyorsunuz?" "Hâlâ bizi küçümsüyorsunuz!" dedi Ömer sert sert.. "İyi ararsanız Berlin'i bu­ labilirsiniz.. Sizin ruhunuz... Sanki hiçbir şey konu­ şulmamış gibi rahat hareketlerle esnedi. Yaşlı otlar. Ben kırkımı geçtim. yüzünde hâlâ dinmemiş duruyordu.... Bugünlerde vals çalarlar artık. Eee.. Balzacin Rastignacinm arkasında kanlı Fransız Devrimi vardı.

.. iyi nişancıymış. ustalar... ama. babacan tavırlı heriften nefret ediyorum!" "İşte benim ruhumun yabancı olduğu şey bu!" dedi Alman mühendis... yürüyüşünü.. "Aklım bir türlü alışamıyor.. ruhum genç diye beni kıskanıyorsunuz. Nefret ediyorum ondan. hem de se­ viyorlar. "Ben de o kendini beğenmiş.. Ata binişini. İşçiler. sonra ona hayran oluyorlar.. ya da bunu inançla söyleyebildiğim için. Batsın efsaneler! Artık akıl çağında ya­ şıyoruz. Herkes ona âşık: Ata binişini. "Var: Kerim Naci Bey.. yakışıklılığını övüyorlar. Hem kölelik ediyorlar. İşte Amerika'da bu yok!. alçak­ gönüllülüğünü anlatıyorlar. Oniki saat onun için çalışıyorlar.. İnsanlar niye bu karanlık güçlere hâlâ hayran?.. Orada da insanlar çalışır. Yoksa sizi küçümsemiyorum!. itiraf edin.. "Düşünmüyorum. küçümsediğiniz bir şey var. Ona inanıyorlar. "Evet. servetini. taşeronlar." . kölesinin başını okşayan iyi efendi! Hakkında efsaneler uyduruyorlar.. hayran olarak değil! Orada insan başka türlü yaşayamayacağını düşünerek çalışır. Bunu anlamıyorum... ama inanarak.." "İyi yapıyorsunuz!" dedi Ömer. Bir süre sustu. 283 .. herkes hayran ona.. Anlatabiliyor muyum? Ben her yere akim egemen olmasını istiyorum. biliyorum.. sonra ekledi: "Ama burada da.. İyi nişancı. Ama içiniz gidiyor!" Refik kızışan tartışmayı yatıştırmak için: "Yok canım artık!" dedi.. Bir fatihin hırsını taşıdığım.... "Gülün bakalım. ama onların efsane ve yalanlarına işte benim aklım alışamıyor. var!" dedi Alman mühendis. Neredeyse onun için severek.. Herkes onun hakkında hikâye anlatıyor.. Belki burada çalışanlar inandıkları için daha mutlular. gülün! Siz kendinize bu kadar güveniyor­ sunuz. demin ağzınızdan kaçtı. O ne yapıyor? Hiç! Eskişehir'de gezmekle bitmeyecek toprağı vardır! İyi insanmış....." "Ben hayran değilim!" dedi Ömer. Çünkü siz artık böyle olamazsınız... General babam gibi..müyorsunuz değil mi?" diye sordu. ama siz de beni yaraladınız!" dedi Ömer..." "Biliyorum. Nasıl kü­ çümserim? Ben o Kerim Naci Bey'i küçümsüyorum... milletvekiliymiş. inanarak çalışıyorlar...

her zamanki gibi birbirlerini iğnelediler. Ama biz ne yapabilirdik ki?" HATIRA DEFTERİ II 14 Mart.. Bu akılcılık dediği nedir? Düşüncelerimi duygularım ve coşkularımdan ayırmak mı? Galiba biraz da Rousseau'ya duyduğum hayranlığı iğneliyor. Benim hakkımda da fikir yürüttü. Çünkü onu tanıyo­ rum. Ama hırçın gözükmüyordu. sevgili eviyle. Bu Alman'la konuşmak zevkli! Fırtına dünden beri sürüyor. konuştuk. Biz oynarız. O kendi düşünceleriyle meşgul. Ömer ile Rudolph satranç oynadılar. içki içiyor. kızmıyorum!" dedi Alman.. derin düşüncelere dalar. yaşadığım toprakla uyuş­ mamamı açıklayışını doğru buluyorum. Geç saatlere kadar oturduk. sevgili memleketi arasında bocalar..." "Bir 'von' okluğunuzu da söylerim tabii!" dedi Ömer. Birden döndü: "Şimdi bir satranca ne dersiniz.. biz satranç oynuyoruz!" dedi. onu söyleyin?" Almanin Refik'e baktığını görerek: "Canım o bir şey demez.' olduğumu söylese bile kızmam.. "Evet! Eh. Sonra konuştular.. evet!" diye bağırdı Herr Rudolph. ne yapalım. Olan Avusturya'ya oldu. nasıl döneceğim? 284 29 . Ömer'in yaptıklarına ilişkin düşüncelerini açıkladı." Refik'e döndü: "Alınmadın ya?" "Alınmadım canım! Oynayın siz!" "Oynarız. Sonra yakışıksız bir şey yapmış gibi birden endişelenerek durdu.. "Bana gene bir Von.. Pazartesi 1938 Dün akşam gene Herr Rudolph'a gittik. "Dünya kaynıyor. gece orada kaldık. O içer."Merak etmeyin. Biz de arada işimizi görü­ rüz!. Aynı şeyleri düşünüyorum: Eve ne zaman... Bana akılcılıktan ayrılmamamı öğütledi. Rudolph gene ezberden Hölderlin okudu. Fırtına da vardı... değil mi?" "Tamam. sonra burada uyuruz. Ama onun aydınlık dediği şeyi çok iyi anlıyor. içki içtik. Doğu'nun ruhuna.

sıkıntılı olacağım. ra­ hatsız. Okuyorum. 2.hvden uzaklaşıp her şeye uzaktan biraz bakabilme. Gönlüm rahat. evden uzaklaşmanın iyi geleceğini düşünmüştüm. Ona bütün kavgalarda suçun bende olduğunu. sinirli bir insan olduğumu. 285 . bütün günümü okumak ve düşünmekle geçirdiğimi. Zaten kavga bir bahaneydi. Burada bazı tasarılar üzerinde çalıştığımı. son bir yıl içinde hırçın. ama ne bekliyordum? Bilmiyorum. Köy kalkınması için ne yapmalı? 26 Mart Perihan'a da mektup yazdım. Ettiğimiz kavgada kabahat benimdi. biliyorum. kavgacı. Şimdi bunları kaç za­ mandır duymadığım bir iç huzuruyla yazıyorum. Anlattım: Şu okuduklarımdan işe yarar bir şey çıkana kadar çalışacağım. ama hâlâ dönmedim. Ömer ile başka şeyler de konuştuk. Bir mektup yazmam. rahatladım. Düşünüyorum: Neden buradayım? Bir aylık bir yer değiştirmenin. Gene huzursuz.19 Mart Fırtına dünjiindi. bir ay içinde her şeyin çözü­ leceğine. şimdi anlıyorum. . Başka bir dünya da olduğunu görme. Yola çıkarken. Bunlar böyle. Bana burada çalışabilmek için biraz vakit bırakmasını. Bir aydır ona yazmamamın saçma olduğunu düşündüm. eve hemen dönersem başladığım şeyi bitirememekten korktuğumu anlattım. hemen Perihan'a yazmam gerektiğini söyledi.Şu okuduğum kitaplara kendimi verecek enerji ve rahatlığı bulma. beni anlayışla karşılamasını da rica ettim. Dün Ömer ile bunlan konuştuk ve düşüncelerimin doğru olduğunu. Bana niyetimin ne olduğunu sordu. İstanbul'da eski hayatımı sürdüremiyordum. eski huzuruma kavuşacağıma inanıyordum. ya da kararımı verip dönmem gerekir. ondan çok kendimi düşündüğümü anladığımı yazdım. 22 Marl Sah Eve bir ay sonra döneceğimi bildiren bir mektup yazdım. Şimdi böyle bir şeyin kolay olamayacağını anlıyorum. Perihan'a da bir mektup yazacağım. Buraya gelmemin o zaman iki yararı var: 1. Evden ayrılalı bir aydan çok oldu.

açık havada çalışmaya başlanacak galiba. İhaleyi vaktinde yetiştirememekten korktuğunu söyledi.. Bir kısmına da Hacı kâhyalık edermiş. O ölünce mirasçılar bölüşmüş. Yakında köprülerde. Gevezelik ettik. Çok zeki bir insan olmadığımı da biliyorum artık. yatacağım.Düşüncelerim açık. 8 Nisan Cuma Rudolph'a gittik. Hacı tüfeğiyle nişan alana kadar kaçtı. En alt katta Hacı ile ailesi oturuyor. Alp istasyonuna kadar yürüdük. 286 . Hayatımı belirleyecek benden başka bir güç yok. çok sevindi. bana bağlı. Ben de satranç oynadım. ya da öyle sanıyorum. Ben aptal mıyım? 12 Nisan Okuduklarımdan. Kalın. Tilkiymiş. daha anlayamadım. güzel kızı ve büyük oğlu burada kalıyorlar. esneyip duruyorum. geleceğimin kendi ellerinde olduğunu anlıyorum. Ömer ile az önce konuştuk. ama çok vakit var. yapacaklarıma bağlı. Hacı'nın karısı. Sonra gene aynı şeyler ko­ nuşuldu. Rudolph'a yenildim. İs­ tasyondan biraz ötede Hacı'nın eskiden kâhyalığını yaptığı bir çiftlik var. 2 Nisan Cumartesi İlk geldiğim gündeki gibi güneşli bir gün. Başıma iyi ya da kötü şeyler gelmesi. Geleceğimi kestirebiliyorum. Üzerimde tatlı bir yorgunluk var. Eskiden çiftlik ve topraklar Abdülhamit'in Kemah'a sürgün edip kaymakamlık verdiği birininmiş. Çok ince. huzur ya da sıkıntı. aldığım notlardan birşeyler çıkarır gibi oluyorum. ama sonra ayrılmış. mutlu ya da mutsuz olmam. Türkiye'de köy meselesinin çözümü için ne yapmalı. Erzincan yönüne doğru dört beş kilometre. Rudolph benim ve Ömer'in geleceğini çok merak ettiğini söylüyor. Dönüşte de bir hayvana rastladık. Bu Hacı da tuhaf bir adam. Hacı bizi biraz gezdirdi. zevkli ahşap işlemeleri olan eski köşk çürüyor. Ömer'in de fazla yapacak bir şeyi yoktu. Daha doğrusu. İlk hazırlıklar başlamış. bütün bunlar görüyorum ki.. kocaman bir kuyruğu vardı. Bir kısmı satılmış.

. ama o kadar. ] 6 Nisan Perihan'dan mektup geldi. Mesela demin olduğu gibi. Sekize kadar kahvaltı edip.. Kendine özgü. fazla da ilerlemiş değilim.. Ya da başka biri. Öğleden sonra saat altıya ya da güneşin batmasından az sonraya kadar çalışıyorum. içimden hemen İstanbul'a dönmek geldi. masadan heyecanla ayağa kalkıp odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başlıyorum.. Saat bire kadar çalışıyorum. "Sen istediğin zaman dönebilirsin. sonra bunları geliştiriyorum. ya da 287 . ama bu her şeyi yüzüstü bırakmak olur.. değişik. kısa bir yürüyüşe çıkıyorum.. yazıyor.. Peki. İsmet Paşa niye olmasın? Heybeliada'da onu görebilirim. İkimizin de gururunu korumak için çok ölçülü cümleler kullanmış. ama ben en kısa zamanda dönmeni ve beni burada çocukla birlikte yalnız bırakmamanı istiyorum!" diyor. ne zaman döneceğim? Geleli iki ay oluyor. Süleyman Ayçelik? Böyle düşünmeme rağmen kendimi hayalperest bul­ muyorum. ya da bir gün bir yerde gördüğüm olmadık bir insan. şimdiye kadar yapılanlardan başka şeyler yapmak gerekiyor. Benim haksız olduğumu anlamam da iyi bir şeymiş. annesinin yanına gitmeyi hiç düşünmemiş. Kısa mektupta biraz da çocuktan sözediyor. kavgada haklı olduğunu biliyormuş. Devletçilik çerçevesi içinde ele alınacak şeyler var! Ama inkılâp ve Teşkilât her şeyi çözmeye yeterli değil.. Birşeyler bulduğumu sanınca çok sevi­ niyorum. Belki sabah uyanınca biraz canım sıkılıyor.. Bütün gün kimbilir kaç kere okudum. karışık şeyler düşünüyor. gözümün önünde görüntüler canlanıyor. Derken.. İki sayfalık kısacık bir şey. Ya Rudolph'a ziyaret.. Devlet ve Fert'in liberalizmi de. Sonra yemek ve kısa bir şekerleme. şehirlerle ve in­ kılâplarla ilişkiye sokmak için düşünüyorum ki. bu senin bileceğin iş. Köy meselesi ile ilgili düşüncelerimi sonuna kadar götürmek ve sonra bir gün bunu yazıp birisine vermek istiyorum. Sonra akşam yemeği.. aklım daha da karışıyor. Perihan'la evlenişimiz. Kimseyi suçlamamış. Sabah yedide kalkıyorum. Evden ayrılmayı.Köyleri ortaçağın karanlığından kurtarmak. sonra aklıma başka şeyler geliyor. hava nasıl olursa olsun.

ama ne yapayım? 26 Nisan Bahar! Köprülerde açık havada çalışmaya başlandı. Rahatsız oluyorum. Şu Enver ile Salih de galiba alaycı açıklamalarda bulunuyorlar. Aslında utanıyorum. Rousseau. İKİ MÜZİKSEVER Cczmi caddenin ortasındaki ağaca. kadın erkek 288 ' 30 . Ömer'in kendi başına buyrukluğuna ve girişimciliğine takıldı. Tasarılarım hızla ilerliyor. Atı ile geziyordu. Devlet denetmenleri de atlarıyla arkadan geliyor.bugün yaptığım gibi kitap okumak. orada dikkat edilmesi gereken bir şey varmış gibi bakarak: "Yaz tatilinde ne yapacaksınız?" dedi. el pençe divan durup bakıyor.. ama Ayşe izin vermiyor. Açıklamak sıkıcı.. Bunun sevinci içindeyim. Voltaire. Bir ata bindim. Barakanın öteki odaları da yeni gelen mühendislerle doldu.. gidiyorsun. Herkes ağzı açık. çok utanıyorum. Mösyö Balatzs'm müzik dersinden çıktıktan sonra birlikte Tünel'den Harbiye'ye doğru yürüyorlardı. sen üstünde duruyor. düşmedim. Taksim'den Harbiye'ye doğru yürüyorlardı. Benim ne olduğumu anlamadı. Mayısın başıydı.. Geniş caddenin ortasındaki ağaçlar açmıştı... 27 Nisan Şu meşhur Kerim Naci Bey'i dé tanıdım. her şeyi kendi yapıyor. Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlar. Artık odayı eski rahatlıkla kullanamıyoruz. aralarında. tanıştık. ama bunu subayına iltifat eden bir paşa gibi yaptı. O da ordusunu teftiş eden kumandan gibi başını sallıyor. hayran. At yürüyor. düşerim sandım. Bu insanlar işleriyle ilgim olmadığını öğrenince şaşıyorlar. Perihan istediğim kitapları alıp yollayacağını yazmış. Nerdeyse atına binmiş Napolyon. Cezmi Nişantaşı'na kadar gelmek istiyordu. uygarlığa.. Söylendiği kadar var.. Üç kişi geldi.

Çünkü Cezmi bir kere aralanndaki derin aynlıklan vurgulamak için. Ayşe gene utandı: "Bir dakika içinde iki kere. yoksul bir ailenin çocuğu olduğunu hatırlıyordu. "Ne yapacaksın?" biçimiyle sorduklarını. "Trabzon'a. "Sen de onlara şu uygarlık ilkelerini öğretirsin. S 289 . Ayşe. Tünel'den Harbiye'ye yürüyüş. çok şey seçmek ve yapmak için zamanı olan Ayşe ve onun çevresindeki insanlarıma hep bu "yapmayı düşünü­ yorsun?" biçimini kullandıklarını söylemişti. kendisinin ve kendi çevresindeki insanların böyle sorulan yalnızca yalın. Yaz tatilinde. "Ne güzel!" dedi Ayşe. sinirlendiği zamanlarda. annemin babamın yanına gideceğim herhalde!" dedi Cezmi. İsviçre'ye giderse buradaki müzik dersleri." diye düşündü. adalarda ve Suadiye'de girilir. Heyecanlı gözükmeye çalıştı: "Orada sevdiğin romanları okur. Sonra bir şey hatırlayarak sevindi: "İyi işte!" dedi. uygarlık taraftarı olması gerektiğini unutuyor.ilişkilerine ilişkin tartışmalar da bu yüzden çıkıyormuş gibi oluyordu. "isviçre'ye gitmek istemi­ yorum!" diye düşündü. bu çocuk yakında olmayacaktı. Sen ne yapmayı düşünüyorsun?" dedi ve utandı. Kışları İstanbul'da hukuk okuyordu. Ayşe bu kararı aldırtana kadar evin içinde uzun ve sessiz bir savaş olmuş." Cezmi. Bu sene Nigân Hanım Ayşe'yi müzik dersinden almaya Beyoğlu'na gelmiyordu. Denize yalnız burada. Cezmi yeniden. Sonra çocuğun gene keman kutusunu sinirli sinirli salladığını farkederek: "Bilmiyorum. sonunda Nigân Hanım kızının hiçbir zaman istediği kız olamayacağını. ama annesiyle ağbisi bu sene liseyi bitiren Ayşe'nin Fransızcasını sağlamlaştırmak için isviçre'deki teyzesinin yanına gitmesini istiyorlardı. denize girersin. Babası Trabzon'da müzik öğretmeniydi. kendisinin de bu çileli hayattan usandığını gösteren bir dudak büküşü ve bıkkınlık hareketiyle konuyu kapatmıştı. Bir de Avrupa'da tabii. bu sefer elindeki keman kutusunu sallayarak: "Yaz tatilinde ne yapacaksınız?" diye sordu." "Hah! Orada kimse denize girmez. geçen sene Cevdet Bey'in ölümü yüzünden gi­ demedikleri Heybeliada'ya gideceklerdi. Denize girmenin ayıp olmadığını öğretirsin!" "Öğreteceğim!" dedi Cezmi sert sert.

zayıf ve güzel gövdeye baktı. Hatay davamız hakkında ne düşünüyorsunuz?" dedi Cezmi. "sen"den "siz"e geçiyordu. o öfkelenmez!" diye düşündü. "Mösyö Balatzs da iyi çaldı!" Her zamanki gibi bu derste de Macar hoca önce teker teker öğrencileriyle uğraşmış. Yol. Yanlarından bir otobüs tozu dumana kalarak geçti. heyecanlandı. Ayşe-otobüsün penceresinden onlara dikkatle bakan 290 . Bir süre konuşmadan yü­ rüdüler. duvarlar gölgedeydi. Böyle durumlarda Cezmi hiç roman okumadığını Ayşe'ye hatırlatırdı. "Evet. Ağır ağır Harbiye'ye doğru yürüyorlardı. ağaçlar. uzaktaki bazı apartmanların sırtını aydınlatı­ yordu. Aynı adlı hikâyeyi okudunuz mu?" —Ayşe belli belirsiz bir korkuya ve öfkeye kapıldığını anlayarak: "Okumadım!" dedi. sonra bir süre plak dinlenmiş. İçinden sevgi geldiğini anladı. "Peki. "Hiç!" "Bir düşüncen olmalı ama!" Ayşe bir şey söylemedi. Cezmi burnunun ucuna doğru kayan gözlüğünü iterek: "Her zamanki gibi bir dersti işte!" dedi. Çok sinirli ve duygulu okluğu zamanlarda Ayşe ile konuşurken. "Kreutzer sonatı birlikte çalabilirdik. ama kendini tuttu. sonra da öğrencilerin isteği üzerine kemanıyla küçük birşeyler çalmıştı. Arada bir Şişli tarafından esen hafif bir bahar rüzgârı gölgeye ıhlamur ve hanımeli kokusu taşıyordu. Cadde ıhlamur kokuyordu. ama bir şey söylemedi... değil mi?" dedi aceleyle. Birden Cezmi endişeyle sordu: "Bana kızmadın ya?" Ayşe. "Bugünkü ders hoştu. Gözünün ucuyla yanındaki ince. Eğik gelen mayıs güneşi yalnızca yolun ortasındaki ağaçların tepesine vuruyor. "Balatzsin kemanını beğenmiyor musun?" "Çok fazla değil!" "Ben çok beğeniyorum. Piyanoya kemanla eşlik ettiği zaman hele bayılıyorum! Aslında büyük bir müzisyen olabilirdi!" "Ben de o kadar eşlik edebilirim size!" dedi Cezmi. bir de.Sustular.

Ayşe'nin sözlerine karşı çıkmanın alışkanlığıyla: "Ben onların kötü insan olduklarını söylemiyorum!" dedi. Tüccarlık. "Sen istiyor musun?" "Bilmiyorum!" Cezmi her zamanki alışkanlığıyla sormaya başladı: Ağbisi ne düşünüyor. iyi insanlar olduğunu anlatmaya baş­ lıyordu. Işıkçı ailesinin içinde neler olup bittiğini öğrenmek için gösterdiği meraktı. Ben onların uygarlığın ilkelerini daha akılcı ve daha mantıklı bir hayatı niye benimseyemediklerini anla­ yamıyorum. ağbilerinin. biraz da aşırı merakın gölgelendirdiği hırslı bir suratla dinliyor. Ama ya sizin aile? Tabii. zengin. yani yüksek faizle borç veriyor. sonra kendi eleştiri ve düşüncelerini sıralamaya başlıyordu. Refik ağbiden haber var mı? Ayşe kısa ve isteksiz cevaplar veriyordu. Bu çocukta hoş karşılayamadığı tek kötü huy. ben onlar inkılâplara karşılar demiyorum. "Yazın ne yapacağını söylemedin hâlâ!" Ayşe birden: "Ağbim ve annem İsviçre'ye gitmemi istiyorlar!" dedi. evet. evin içinde bu konuda ne konuşuluyor. ya da aile hayatının ve zenginliğin Türkiye'deki ço­ ğunluğun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını anlatıyordu. dinine düşkün. aslında.. yapılan şeyleri sevinçle karşı29i . annesinin niyeti ne. "Çirkin genç kızla elinde tuhaf bir kutu taşıyan yakışıklı bir çocuk!" diye düşündü. Sonra gene her zamanki gibi Ayşe. Bu adamın inkılâplara karşı olmasını biraz anlıyorum.. onu niye yollamak istiyorlar. rahmetli babasının.başörtülü bir kadın gördü. evin içinde başka ne konuşuluyor. ne düşün­ düğünü merak etti. tatsız düşünce canını sıktı. Harbiye Kışlası'na yaklaşıyorlardı... biraz nefret. tefecilik de yapıyor! Ha. Kadının ne gördüğünü. Her şeyi ayrıntılarıyla. Cezmi. birkaç kere sanki özlediği uzak bir cennet düşlüyormuş gibi iç çekiyor. Bu düşünce ve eleştirileri her zaman iki açıdan yapıyordu: Ya ailenin içinde olup bitenlerin uygar ülkelerdeki ailelere ve uygar insanların davranışlarına benzemeyen yanlarını gözönüne çı­ kartıyor. yapıyor. Trabzon'da bir Hacı llyas Efendi var. hatta annesinin bile. "Ben yalnızca onların niye öyle olduklarını merak ediyorum.

. hem de mesela siz. onlar gibi olmak istiyorlar. Yol burada ikiye ay­ rılıyordu." Önüne düşen başını birden yukarı kaldırdı. sen ne düşünüyorsun?" Heyecandan kızaran terli yüzünü Ayşe'ye çevirdi. Oralarda denize girilmediğini söylediğim zaman zenginlerden hoşlanmadığımı sanıyorsun. kültürsüz. Kışlanın ahırından ve yolun ortasındaki teneke helalardan çevreye yayılan sidik ve gübre kokusu ıhlamur kokusuna karışıyordu.. ama dediğine inanmıyordu. Harbiye Kışlası'nm önüne gelmişlerdi. memleketi. peki kim. hep Trabzon'da herkesin heyecanıyla alay ettiği benim zavallı babam mı? Öğrenci yurdunda.ladıklarını biliyorum... Hem seni Av­ rupa'ya yollamak istiyorlar.. sanki her zamanki ayrılış yeri burası değilmiş gibi. kültürsüz ve cahil olduğunu düşünüyorsun!" dedi. Çevresine birşeyler bek­ leyerek baktı. Peki. inkılâpları. Nişantaşı'na gelmesine karşı çıkamayacağını anladı.. Birden: "Çok teşekkür ederim!" dedi Cezmi. 292 .. böyle şeyleri düşünmemelerine karşıyım!" Ayşe: "Demek ailemin kaba. sen evet Ni­ şantaşı'na kadar birlikte gelmemi istemiyorsun benim.. nasıl düşündüklerini biliyorum. yüzündeki telâş ve hüznü gördü. elinde bu gülünç kutuyla do­ laştığı için alay edilen ben mi? Üstelik artık memurlar da bu kaba saba zenginlere özeniyor. yürümeye başladılar. yani Avrupa'yı bilen zenginler. Ben.. Ama onlar heyecanlı gözükmüyor. "Sen de Trabzonlulara denize girmeyi öğretmemi söyleyerek benimle alay ediyorsun. kim in­ kılâpları ileri gösterecek? Hep biz memurlar mı. Ben zenginlerden hoşlanmıyor değilim! Ben zenginlerin kaba. Ama görüyorum ki. Sonra galiba bunun yanlış bir söz olduğunu anladı. sizinkiler niye öyle davranıyorlar diyorum. anlatabiliyor muyum. "Hayır. yanlış anlama!. cahil olmalarına. Senin ailenden sözetmiyorum. Cahil halk zaten bir şey bilmiyor. gene de bütün bu yapılanları biraz da şüpheyle karşılıyorlarmış gibiler. O zaman Ayşe. müzikten hoşlandığı. şehirlerde oturan zenginler. "Bana kızmadın ya?" diye mırıldandı. Birlikte... ama yüzünde zaferin izi okunuyordu. yani iyi zenginler in­ kılâpları benimsemeli.. Ayşe endişeyle bir kere daha çocuğa baktı. Ben. Ya da yeterince heyecanlı değiller! Oysa düşünüyorum ki..

"Ağbim ordaki!" diye mırıldandı. ailene saygı duyduğumu söylemek isterim. "Niye? Ben kimseden korkmam.. Ailenin davranışları ne olursa olsun. * "Eli gazeteli olan mı?" dedi gene Cezmi. ağabeyine bakıyordu. Ayşe bu kadar kor­ kacağını. cahil insanların arasında bunalıyorum.. "Hangisi? Elinde gazete olan mı?" Aralarında yirmi adım ya var ya yoktu. "Ben o anlayışsız. ama bu sefer dikkatle karşılık verdi: "Sana ne için kızmamı bekliyorsun?" "Bütün bu aptal sözlerim için. Belki çok zengin oldukları için. ama sanma ki. Ayşe bu meraka öfkelenerek: "Hadi git sen.. Hakkında o kadar hikâye dinlediği." diyordu Cezmi." "Ağbim o!" diye düşündü Ayşe. Sonra birkaç saniyede 293 .. aile hayatını ayrıntılarıyla öğrendiği bu adamı merakla incelemeye koyuldu. Demin nasıl farketmedim?" Bir felâkete tanık olup da korkudan." Osman da görmüştü onları. Bu tarafa saptıklarında. Gitmiyorum. korktuğu şeyin saçma. Gözleriyle caddeyi taramaya başladı. Önünde bir araba du­ ruyordu. heyecandan donup öyle hiç kıpırda­ madan bakanlar gibi arabaya. Değer verdiğim şeyler var.. Cezmi'nin haklı olduğuna inanmaya çalışıyordu. "Bizim araba! Vişne çürüğü rengindeki yeni araba!. git!" dedi. sanmıyordu. Onun gibi bir insan kız erkek ilişkilerini artık. sen de onlardan olduğun için seni iğneliyorum. "Ben yazın Trabzon'a gitmeyeceğim!" diye kekeledi Cezmi. bir arabadan çıkan o adama.. "Çünkü benim inandığım şeyler var... git sen. git. Bir otelde iş buldum.. Tam arabaya girerken başını kaldırıp şöyle bir çevresine bakmış ve görmüştü. Ama sen beni dinlemiyorsun?" "Dinliyorum!" dedi Ayşe.Ayşe gene içinden sevgi geçtiğini anladı. Sonra Ayşe'nin yü­ zünden... Arabaya binmeye karar veremiyormuş gibi öyle duruyordu. o olduğunu anladı. Ailen hakkında söylediklerim için. şaşıracağını. Köşede gazete satan bîr tütüncü vardı. Ayşe dinliyor musun? Seni sıkıyor muyum? Ben bu yaz senin. Ben yazın.

" dedi Osman. "Kızkardeşinin cevabını beklemeden: "Hadi arabaya bin de seni götürcyim!" diye ho­ murdandı. kabahat sende... belki de daha çok merakla. Siz de müzikle mi?" "Adım Cezmi efendim. Ayşe'nin şaşkınlaşan yüzünü görmemiş gibi yaptı. Sonra rahmetli Cevdet Bey'in babacan hareketlerini andıran. ama onlardan çok daha soğuk ve iğreti bir davranışla Ayşe'nin başını okşadı ve okulu. Onlara doğru yürümeye başladı. Cezmi de gururlu ve kibirli bir tavır takınmaya çalışıyordu. Ama zahmet etmeyin bir daha!" dedi Osman. Demek ağbin buymuş? Ona nasıl davrandım?" di­ yordu. Ayşe dikkatle çocuğun yüzüne baktı. Sonra küçümseyici bir bakışla Cezmi'yi bir daha süzdü.. Hukukta. vali konağının karşısındaki ağabeyine bakarak bekliyordu. dersleri hakkında sorular sormaya başladı.. Can sıkıcı bir şey görmüş gibi yüzünü ekşitti. Çocuğa arkalarını dönüp kestane ağaçlarının altından arabaya doğru yürüdüler. Osman geldi.. O da bakışlarıyla Ayşe'ye: "Ben kimseden korkmam. "Evet efendim!" dedi. Bütün bu yüz kızartıcı sözlerin. "Artık ben götürürüm onu!" Sonra vedalaşmalarına izin vermek istermiş gibi birkaç saniye çevresine bakındı. durumun suçlusuymuş gibi gene yüzünü ekşiterek keman kutusuna baktı.. Bakışlarıyla ona: "İşte görüyorsun. Ayşe'ye: "Eve mi gidiyordun?" dedi. ama şaşkınlaşmıştı. ama Osman elini uzatmamıştı. ama kesin ve kararlı bir tavırla. Ayşe'ye birkaç adını kala bir kere Cczmi'ye baktı." "Kızkardeşimi buraya kadar getirmişsiniz. "Her neyse. "Hadi gidelim!" dedi. "Bu delikanlı da seninle beraber mi?" Cezmi.yolun öteki tarafına geçti.. yarı saygılı." demeye çalıştı. Osman Ayşe'nin kolundan tuttu. Sonra gözü Cezmi'nin elindeki keman kutusuna takıldı. 294 . yarı öfkeli. Kendine çok güveniyormuş gibi ileri doğru bir adım attı.. Galiba bir gören olup olmadığını da araştırıyordu.. Ben ne yapabilirim ki. "Delikanlı bu yaptığınız.. Ayşe korkuyla.

birazdan randevuevine.UYANIŞ? Gene Beyoğlu'nda. insanların ve uğultunun içinde. Muhittin bu sefer adama. orada olup olmadığını yokluyormuş gibi dönüp dolaşıp gene kendisini buluyordu. iki yıl sonra da ölüme gideceğini düşünüyordu. "Ben seni biliyorum. o sefil meyhanede. kesin ve derine inen bir bakış Muhittin'in az rastladığı rahatsız edici bir şeydi. Bunun üzerine adam ayağa kalktı. Böyle kararlı. bu meyhanede takındığı o sert. ama bütün hayatını bağladığı şiir kitabı ciddiye alınacak hiçbir yankı yapmadan unutulup gitmişti.. İlk anda adam Muhittin'de bir ihtiyar izlenimi uyandırmıştı. sonra sinemaya. karşısındaki masaların birinden bir ihtiyarcığın. Sonra. önünde bir kadeh rakı ve küçük tabak beyaz leblebiyle oturuyor. çünkü koca kış geçmişti. Şimdi ama. başkalarında hiç olmadığına karar verdiği. ne kadar genç olduğunu göstermek istiyormuş gibi. üçüncü keredir ki kendi üzerinde rahat rahat geziniyor." 295 31 . Seni çok iyi tanıyor. mayıs gelmişti. Sonra hoşgörülü gülümseyiş yerini ağırbaşlılığa bıraktı. değil mi?" dedi adam. çünkü yüzünde ihtiyarlara özgü. tüy gibi farkedilmcz birkaç adımla gelip karşısına oturuverdi. "Tıpkı ok­ yanusa atılmış bir taş gibi!" diye düşündü Muhittin ve bu dü­ şüncede de şairliğinin izlerini bularak öfkelendi. Kendi hayatının da iki yıl sonra okyanusa atılan taş gibi hiçbir yerde yankılan­ madan. "Siz Muhillin Nişancısınız. hayır. "Sizi ta­ nıyorum!. başka türlü bakıyor sanki. hiçbir şeyi değiştirmeden unutulacağını aklından geçirdi. düşmanca yüzle baktı. sanki ince ve uzun gövdesinin ne kadar hafif. bu gencecikken -unutulma ve yok olma düşüncesini cesaretle göğüslemesindeıv lam kendine bir kahramanlık payı çıkarıyordu ki. ruhunu okşuyor ve senin için üzülüyorum!" diyordu. Üstelik şimdi. ama onda gerrero ilk gördüğü yu­ muşak ve hoşgörülü gülümseyişi görünce kendisi de gülümsedi. kırkbeş elli yaşlarında bir adamcağızın kendisine dikkatle ve dostlukla bir daha ve uzun uzun baktığını görerek meraklandı. görmüş geçirmiş o hoşgörülü gülümseyiş vardı.

Filistin'de beraberdik.. adamın sözlerinde insanı meraklandıran." dedi adam. "Çok memnun oldum!" dedi Muhittin." Alçakgönüllü bir tavırla elini uzattı." dedi adam. eski. Sizi de Halit Yaşar Yaymevi'nde görmüştüm bir kere. "Rahmetli babanızı tanıdığımı söylemiştim. ama sizi sıkmıyorum ya?" Muhittin ister istemez: "Rica ederim. "Tanıyamadınız tabii." dedi. Üstelik şiir kitabını okuyan ikiyüzelli kişiden biriydi bu. insanın içinden neler geçtiğini okuyan bakışla gülümsedi. Sağlığım askerliğe elvermiyor. Evet. Ordudan ayrıldım. "Yedinci ordudan tanıyorum. çeken bir şey vardı. sizin bir Türk askerinin oğlu olmanız ve bunun farkında olmanız. çünkü babanızı biliyorum. Siz dışarı çıkıyordunuz. Sonra "Acaba benim 296 .. Canı sıkılmaya başlamıştı bile. kitabınızı okudum. Kasımpaşa Lisesi'nde edebiyat öğretmeniyim! Siz de mühendissiniz değil mi?" Gene o her şeyi bilen. Kitabınızdan bir tane bana verdi. Nişancı soyadını almaya hakkınız var!" "Belki de Nişancıoğlu olmalıydı!" dedi Muhittin. Küçük. saçma bir sıkıntıyı hatırlamış. anlıyorum ne düşündüğünüzü!" Yüzünü buruşturarak elini meyhanenin içinde gezdirdi. Sıkı bir ahlakçıyla. kaç yıldır ilk defa! Gördüklerim. oturdu: "Beni neredeyse zorla getirdiler buraya!" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz. Döndü. Evet.Muhittin acele ve telâşla ceplerini karıştırır gibi bilincini yokladı. geldi. ama karşısındaki yüz hiçbir çağrışım yapmadan rakının gevşettiği görüntüler arasında kayıp gitti. "İzninizle. "Ne farkeder? Burada önemli olan.. o zaman şuradaki bir arkadaşıma haber bırakayım!" dedi Mahir Altaylı. Ama kendimi tanıtmadım: Mahir Asaf. Orada birine birşeyler söyledi.. Anlatacağım. Muhittin: "Evet mühendisim!" dedi. laf olsun diye söylemişti. bir öğretmenle karşılaşmaya hazırlanıyormuş gibi hırçınlaşmıştı. Adamın sert ve büyük elini sıktı. Ya da Mahir Altaylı. "Okuldan çıkmış eve gidiyordum. Yayımcı Halit Yaşar sonra sizden sözetti. Ama gene de. ama ben sizi tanıyorum. "Böyle bir yere kaç yıldır ilk defa geliyorum ben Muhittin Bey. Kalkıp az önce oturduğu masaya gitti. şu insanlar beni çok üzdü.

Birisiyle buluşacağını. içinden buradan kalkıp kırmızı lambalı odaya girmek. Mutsuzsunuz. kendisine olan güveninden çok şey kaybedeceğini düşündü... Ortaokula giden halasının oğlunun okuma kitapları. Bu kelimenin kendisine ne hatırlattığını araştırdı: "Ziya Gökalp.. Şiirlerinizi okuyup. orada kitapçıda gördüğüm yüzünüzü hatırlayınca mutsuz biri olduğunuzu anladım.. neden böyle olsun?" diye inledi. kendinizi tutmayın. ya da başka bir yalanı söyleyip bu meyhaneden çıkmak istedi. Bazı eski Türkçü şiirler. ama değil mi?" Muhittin. şaşırdı. ama mutsuz. sustu.. tanıdım! İşte dedim kendi kendime.. "Sonra sizi gördüm burada..hakkımda başka ne biliyor?" diye düşündü ve şiir kitabının arkasında mühendis olduğunun yazıldığını hatırladı. Muhittin birden endişelendi... "Evet. İyi şiir yazmak için ilk bakışta her şey var gibi galiba sizde. istiyorsanız gülün. / 297 . Gülün canım.. Sakın beni yobaz sanmayın: İçki de içlim gençliğimde.. Burada ahlakçı öğretmen sesiyle bu adamın konuşmasına izin verirse. çelik gibi. Yetenekli ve mutsuz bir şair. adamın kendinden emin haline sinirlendiği için "Hayır!" diyecekti. "Şiirlerinizi okudum. kendi kendine kalmak geldi. Ağlamaklı bir sesle: "Peki neden gencecik bir insan. ama pek de gülünç bir hali yoktu. İkiyüz­ lülüklerini gizleyemeyecek kadar aptal bazı yazarların gazete­ lerdeki makaleleri. biliyordum mutsuzsunuz!" diyerek gülümsedi Mahir Altaylı. buradaki insanları görünce üzüldüm. Ama buradaki bu ruhsuz. hüzünlü bir surat takındı. ama nedenini iyi kavrayamadığı bir uyuşukluk ve merak onu ha­ reketten alıkoydu. bir Türk olduğunuzu düşündünüz mü?" dedi Mahir Altaylı." "Siz hiç.. Sonra bu sözlerin üzerine gülümsemenin yanlışlığını -farketmiş gibi ağırbaşlı.. cıva gibi bir delikanlı. inançsız havayı görmek bir Türk olarak üzdü beni!" "Bir Türk olarak!" diye düşündü Muhittin. Birşeyler sezer gibi oldu. "Ülkü?" diye düşündü.. demedi. ama bir şey eksik! O da bir ülkü! Hayatınızda bir ülkü yok!" Muhittin. Gülünç şeyler. "Evet.

Turancılıkla. adamın etli işaret parmağının dokunduğu noktaya baktı. "Siz hiç. "Çünkü bir ülkü yok hayatınızda. Muhittin'in içinden hem şu öğretmenin burnunu sürtecek. Neye bağlısınız hayatta? Dine mi? Hayır! Ailenize mi? Hayır! Mühendisliğe mi? Hayır!" Her seferinde 298 . şiirlerini okumuş olan. Sonra başını kaldırıp karşısındaki babacan. ama bağışlayıcı: "Böyle düşüneceğinizi biliyordum!" dedi. "Ama mutsuzluğunuzun Hn sebebi budur: Bunu. Muhittin. bir kadeh rakı içmesine alışkın olan garson bu ikinci kadehi şaşkınlık ve olgunlukla karşıladı. Sonra birden ilk defa adama saygısızlık ettiğini düşündü. olsa olsa onu küçümseyeceğini anladı. alaycı düşünceleriyle şimdi adama duyar gibi olduğu yakınlık arasında gidip geliyordu. Mahir Altaylı üzgün. gülünç yüzü inceledi ve adama kızamayacağını. demin yaptığım gibi seni övebîtîrim de. burada oturuyor. bir Turancı bu!" diye düşünüyor. bir Türk olduğunuzu düşündünüz mü?" diye yeniden sordu adam. ama ağzından hiçbir şey dökülmüyordu. bir tabak leblebiyle. hoşgörülü. bir Türk olduğunuzu üzerinde durarak hiç düşünmü­ yorsunuz. "Senin hakkında vereceğim yargı şimdi söyleyeceğin söze bağlı! Söyleyeceğin söze göre. babanızı biliyorum. Garsona seslendi. ağırbaşlı bir tavır takınmıştı. ama bundan ne çıkar ki!" diye söylendi. Üzerine biraz önceki o çok görmüş. hem de onun öfkelenip masadan kalkmasına yol açmayacak birşeyler söylemek geliyor. Biraz düşündü sonra: "Ben bir kadeh daha içeceğim!" dedi. Sarılmanız gereken ülkü işte burada!" İşaret parmağını masanın üzerindeki bir noktaya bastırmıştı. Bu sefer.Muhittin gülümsedi. Bu çok önemli bir şey. hoşgörülü ihtiyar hali gelmişti. bulamadı. Ama bu küçümseyiş de durup dururken masasından kalkıp yanına gelen. milliyetçilikle ilgili yargıları. içkiyle kendinizi zehirliyorsunuz!" eliyordu Mahir Altaylı. mutsuz bir hayat sürüyor. "İşte. küçümseyebilirim de!" diye düşünü­ yormuş gibi dikkatli. bu konudaki küçümseyici. gülünç olmak pahasına birşeyler söylemeye çalışan bu adamcağıza duyduğu yakınlığın yanında önemsiz gözüktü: "Anladım. canını sıkacak bir cevap vermek. Sonunda: "Düşündüm. Oysa bir Türksünüz siz. Onun gönlünü alacak bir cevap aradı. Onun her gelişinde.

Muhittin gene. Adamın hoşuna gideceğini düşünerek utangaç ve suçlu bir tavır takındı. "Peki benden ne istiyor?" diye düşündü. orada Avrupalılar tarafından yazılan çirkin şeyler. onun inançlarını benimsememi istiyor.... Az önce düşüncelerine katıl­ madığı adama söylemeye hazırlanıyordu. bütün Türklerin ortak ülküsü için savaşarak toplumun içinde erimek. Mahir Altaylı bir cevap vermedi. Beni bu meyhanede gördü. öfkeyle neredeyse bağırarak söylendi: "Fransızlar Hatay'da ırkdaşlarımızın canına okuyor. Bir Türksünüz siz!" Parmağını gene masanın üzerine. Sonra. Bir şey. Ama ne yapayım.. aynı noktaya bastırdı. ama şimdi bunu kolay yapamazdı. Baudelaire değil mi? Çürümüş. her seferinde Muhittin'in boş bakışlarını görerek cevabı kendi veriyordu: "Bir kıza mı? Hayır! Zevke eğlenceye mi? Hayır! Bazı yaşıtlarınız gibi inkılâplara mı? O da hayır! Peki şiire mi? Evet buna hayır demiyorsunuz. yanıma geldi. Bir sessizlik başladı. ya da böyle bir izlenim uyandırmaktan korkuyordu. başka türlü ola­ mıyorum!" diye mırıldandı... etli ve tombul parmağına baktı. Az önceki sözlerinin heye­ canını yatıştırmaya çalışıyordu galiba. öteki bütün ırkdaşlarımızın arasına katılmak.. "Herhalde benim doğru yola gelmemi. ama ötekiler olmadan şiirin ne değeri kalır ki? Ötekileri belki küçümsemekte haklısınız. 299 . İkinci rakı kadehini bitirirken: "Evet siz galiba haklısınız. Toplumun.bir parmağını bükerek soruyor. milletim ne zaman uyanacaksın?" Muhittin birden endişelendi. Demek başkalarına acınacak biri olarak gözüküyorum!" "Bir Türk olmak! Bunu düşünün. esrarkeş bir Fransız! Oysa siz bir Türksünüz.. Ah. ama alay etmekten. Ama bir şey var. Türk milleti! Ah. onların hep birlikte mutlu olmaları için kendimizi unutmak. kitabınızdan anladım. Şiir diye beğendiğiniz şeyler de. Fransızlar Hatay'da ırkdaş­ larımıza neler yapıyorlar biliyor musunuz?" Birden heyecanlandı. Benim durumum hoş değil. biraz acıdı. Bir Türk olarak. İçinden adamı yatıştıracak birşeyler söylemek geliyor. siz Fransız şairlerine özenerek yeteneğinizi boşa harcıyorsunuz. Sizin inandığınız tek şey şiir ve kendiniz.

içtenliğine biraz yakınlık duyduğu . bütün bunlar yüzeysel ve çirkin gözüktü.. "Onlar bu meseleyi Fransızlarla anlaşarak çözmek is­ liyorlar. Barışçı çözüm. öfkelendi: "Niye bu kadar heyecanlanıyor?" diye düşündü.. Fransızlar bir Türk kahvesine ateş açmışlar.. Randevuevini. Sonra bir zamanlar böyle şeylere verdiği değer. Sonra fısıldar gibi ekledi: "O da Mersin'e gitti.. Gazetelerde okumuştu: Bir seçim yapılacaktı. seçimden önceki sayım sırasında olaylar çıkıyor. "Peki bundan bana ne?" diye mırıldandı. Ne kadar saçma ve yanlış olursa olsun. Beyrut'tan kamyonlarla Ermeni getiriyorlarmış. Sonra. kırmızı ampulü. "Hükümet böyle bir şeye izin verir mi?" dedi.. Birden bir gazetede okuduklarını hatırladı: "Bazı yerlerde tüyler ürpertici olaylar oluyormuş!" diye mı­ rıldandı.. polisle çatışır gibi olmuşlardı. Buna inanmak ya aptallıktır ya da ihanet!" Gösterişli bir tavırla söylemişti bunları. ama başkalarına kolay söylemem!" Muhittin gösterilen güveni gülünç buldu.300 . Ama hiçbir'şey yapacakları yok. iki yıl önce gene bu Hatay davasıyla ilgili büyük bir yürüyüş olmuştu. "Hah. "Evet. ama bu düşünceyi ve kendini bayağı buldu. kadını düşündü. Öğrenciler ve kalabalık Beyazıt'tan Taksim'e yürümüş." Mahir Altaylı bu sefer çok heyecanlanmamıştı: "Birşeyler yapmak lâzım!" diye söylendi. böyle bir inancı olan insana çirkin gözükmeye mahkûmum ben!" diye düşündü. Size bunları rahatlıkla söylü­ yorum. "Bu kadar heyecanlanacak ne var?" Hatay'da olup bitenleri aklından geçirdi... "Mesela bütün Türklerin bir bayrak altında toplanması niye beni heyecanlandırsın?" İçinden dürüst ve açık olmak. Sonra. bazı yerlerde. mutsuzluğunu büyük bir oyun yapışı. "Bütün bunlar beni niye ilgilendirsin?" diye düşündü. yazılanlar doğruysa oradaki Türklere eziyet ediliyordu.. kendi yalnızlığını ve hayatını yüceltişini. hükümete kalırsak!" diye dudak büktü Türkçü öğ­ retmen. ama bu inanç ve adamın öfkesi ona o kadar saçma ve boş gözüktü ki.I Muhittin: "Onun bir inancı var.. "İki yıl önceki gibi İstanbul'da birşeyler yapılabilir. Düşmanlarımızla masaya oturacaklar. bonra bir Türk jandarmasını öldürmüşler." Muhittin hatırladı. Sonra garsondan bir kadeh rakı daha istedi.

yazık size. ırkçılığı ve milliyetçiliği doğru bulmuyorum. kalkıp bu masaya boş yere oturmadım. kendinize gelin! Kendinizi düşünün. kirli havası ağır ağır çürüyordu. Şiirlerinizdeki. Sağına soluna baktı. başkalarından da. Kendinizi bu kadar beğenmek için ne yaptınız? Hiç! Oysa yeteneklisiniz. sözlerinizdeki kendini beğen­ mişlikten utanın. bir sakarlık yapmış gibi suçlu hissederek adama bakıyor. Size. ama kimse oralı değildi: Meyhanenin her zamanki uyuşuk. hiçbir yere. zekisiniz. ne yap­ tığınızı.. bunları biliyorum. şu halinizdeki. Ben bu halimi hiç beğenmiyorum. milletimize yazık değil mi? Rahmetli babanızı tanıyorum. Yazık size oğlum. kendimden başka hiçbir şey düşünmüyorum!" diye mırıldanıyordu. haklı. Sanmayın ki ben durumumdan memnununı.. "Siz kim oluyorsunuz da Türkçülüğü küçümsüyorsunuz.." Muhittin şaşırdı. Bu toplumun düşmanısınız. sarılacak hiçbir şey bulamıyorum." "İşte Türkçülük! İşte milletinize kendinizi adamanız! İşle 30/ . kim olduğunuzu düşünün! Siz.. Ne olduğunuzu." "Siz kim oluyorsunuz da bunları söylüyorsunuz!" diye birden bağırdı adam. günahsız. "Bütün Türkler birlikte olsun bunun ne önemi var? Ben Turancılığı. çürüyen ruhunuzdan. "Haklı. ama böyle şeylere inanmıyorum ki!" dedi. Ama bu kötü ve dediğiniz gibi utanılacak durumdan kurtulmak için inanacak. siz kendinizden de. Yalnız yabancı olsanız. "Siz kim oluyorsunuz da Türk milliyetçiliğini doğru bul­ madığınızı söyleyebiliyorsunuz? Bu cesareti nereden buldunuz? Şu içkiden. Ama aklının yete­ nekleri ve zekâsına ilişkin şu küçük övgüye daha çok takıldığının da farkındaydı. Yazık değil mi? Anlıyor musunuz beni?" Muhittin kendini bir vazo kırmış. hiçbir şeye kök salmadan kayıp giden şu mutsuz hayatınızdan mı? Rica ederim. her şeyden nefret ediyorsunuz! Bu topluma yabancısınız. "Ben. hoşgörülü babacan gülümseyişle yüzünü ay­ dınlatınca Muhittin içinden suçsuz. temiz gözükme isteğinin geldiğini anladı: "Bana bunları söylüyorsunuz.adama bütün düşüncelerini dökmek geldi. Türkçü öğretmen sözlerini bitirip gene o şaşırtıcı gülümseyişle.

"Sizi anlıyorum.. Hatay'da olup bitenleri öğrenince heyecanlanıyor musunuz?.. Ben öteki Türkler için savaşmak istiyorum!' diyordur. Yalnızca zekâma değer veriyorum ve belki bu yüzden kötü gözüküyorum. "Her şeyi akılla kavramamak gerektiğini de anlıyorsanız sizi tutan hiçbir şey yok demektir. 'Şimdiye kadarki hayatın için suç­ lusun!' diyordur.. Biraz yüreğinizin sesine kulak verin. Ama böyle mutsuzluktan kurtulamazsınız ki. Burada duygulanmadan düşünmek sapıklıktır.. bunun için gereken heyecanı da içinde uyandırsın istiyordu.... inanın.. Yüreğiniz size düşmanlarınızın da kim olduğunu söylüyordur. Böyle durup derinlemesine düşünmek. "Ben kötü biri değilim ki!" diye düşünüyordu. Her şeyi düşündüğüm için böyleyim. kendi aklınızı silin.. Sonra aklınızı kullanırsınız. İşte o zaman mutlu olacaksınız. Duygularımız da var! Türk bayrağını görünce. Biraz olsun heyecan yeter! Heyecanlanın. anlamak istiyorsunuz." "Biliyorum!" dedi Muhittin umutsuz bir tavırla. heyecanlanın. Yüreğiniz ne diyor? Hiç şüphem yok. Düşündüğüm için de şu Türkçülüğe belki inanamayacağım... Bakışları da gene. Oysa şimdi böyle bir şey yapabilmeyi isterdim. Önce kendinizi duygularınıza bırakın! Önce inanın. Türkiye'de burada böyle düşünmek insanı toplumun dışına iter. Hem her şeyi aklımızla nasıl kavrarız? Yaradılıştan bize yalnız akıl verilmemiş.Türkçülük davası!" diye söylendi adam. "Ben senin ruhunu okuyor ve anlıyorum!" diyordu. Muhittin "Kötü bir insan olsam kendimi öldürmeye karar veremezdim. Bu insanı işte mutsuz yapar. Siz inanmadan önce düşünmek. parmağını aynı noktaya bas­ tırıyordu. Kendisine kurtuluş yolunu gösteren şu adam.. toplumun içine katılın. Şu adama iyi bir şair olmazsam oluz yaşında kendimi öldürmeye karar verdiğimi söyleyeyim mi?" "Anlıyorum sizi!" dedi Mahir Altaylı.. "Biliyorsanız ne duruyorsunuz?" dedi Mahir Altaylı. 'Beni dinlemediğin için mutsuzsun. Bunu yaptığınız için de inanamıyorsunuz. nasıl oluyor da böyle konuşuyor diye düşünüyormuş gibi şaş­ kınlıkla başını sağa sola sallıyor. 302 .. Bunu benim kadar bilirsiniz.. Burada düşünen yalnız kalır. Şu delikanlı nasıl oluyor da kendisine uzatılan kurtuluş meyvesini daldan kopartmıyor. İşte o sesi dinleyin.

Kasımpaşa 303 . Beni görmek isterseniz liseye gelin. bazan da yumuşayan ve gülümseyen yüzüne tutuluyor. hoşgörü gereken yerde hoşgörü gösteriyor. "Gerisi artık size kalıyor. "Bundan sonrası artık size kalıyor!" diyerek Muhittin'in elini sertçe sıktı. Bana daha söyleyecekleriniz var mı?" diye mırıldandı Muhittin. "Peki ben bunu yapabilir iniyim? Bir Türkçü olabilir miyim?" diye düşünüyor. Mahir Altaylı'nın sözlerini aklından geçiriyordu. Muhittin birden.Düşmanlarınız bütün öteki milletler. Ya da salı ve perşembe günleri Ötüken dergisine gelin!" Cüz­ danından bir kartvizit çıkarıp Muhittin'e verdi." Türkçü öğretmen düşmanların değil. bütün bu şeylerde kendisinde olmayan başkalarında da pek rastlamadığı ve ilk bakışta anlaşılamayan bir düzen buluyor. besbelli Türkçülük inancıydı. Bütün bu düzenin zembereği. "Durun. buna şaşıyordu. masonlar. yarın başkaları. Yahudiler. Mahir Altaylı tıpkı dakik bir saat gibi öfke gereken yerde öfke. birden Mahir Al­ = taylı'nın ayağa kalktığını gördü. Araplar. Hayır sözler değildi onu etkileyen: Daha çok adamın tavırlarına. Bunu anlatmasını adamdan nasıl isteyebileceğini düşünürken. Son kelimeyi söylerken gülmüş. babacanlık takınmıştı. Sonra başını hafif hafif sallayarak. "Ben de onun gibi olacağım!" diye düşündü. öfkelenen. dostların adını sayıyormuş gibi hoşgörüyle gülümsüyordu. Belki ben de çıkarını. Muhittin. ama buna rağmen bir saat gibi mekanik ve ruhsuz da gözükmüyor. Böyle bir yerde daha fazla durmak insanı kirletir!" dedi Türkçü öğretmen. meyhanedeki yaratıkların hepsinden daha çok insana benziyordu. rahmetli babanızın savaştığı bütün o yabancılardır. kendine olan güvenine. şimdi Fransızlar. "Gidiyor musunuz?" "Gidiyorum. Muhittin elindeki kartvizite baktı: Mahir Altaylı. bazan sertleşen. devletin içine sızan bütün yabancı unsurlar. "Bundan sonra seni övebilirim de küçümseyebilirim de!" diye düşünüyormuş gibi dikkatle Mu­ hittin'e baktı ve ince gövdesini sanki fazla pisliğe bulaştırmak istemiyormuş gibi acele acele yürüdü. komünistler. "Ben size söyleyeceğimi söyledim ve görevimi yaptım oğlum!" dedi adam. ama bunun için önce ne yapması gerektiğini çıkaramadı.

Vezneciler.. Orta katta. Umduğundan önce eve döndüğünü anlayarak sevindi. geldiniz mi beyefendi?" dedi. Ceketini çıkardı. kenarda duran iki mektubu gördü. Bunları yaptıktan ve banyodan çıktıktan sonra günün geri kalan kısmını neşeyle karşılamak için yeterli gücü ve ruh sağlığını kendisinde ko. Pencereden gözucuyla arka bahçeye. tabak ve zahmet anlamına geldiğini göstermek istiyormuş gibi burnunun ucuyla elindeki tepsiyi işaret etti: "Leylâ Hanım ile Dildade Hanım geldiler!" Osman söylenenleri duyduğunu. Muhittin bu kartviziti gülünç bulmadı. Bahçeyi acele acele geçti. her zaman yaptığı ilk iş ellerini yıkamak oluyordu. yüzünü de bol suyla yıkıyordu. 14. kapıyı anahtarıyla açtı. Osman'ı görünce: "Ah. Misafir var. Mektupları gazetelerle birlikte sonra okumaya karar vererek yukarı çıktı.. İşten eve geldikten sonra. evin içindeki sessizliği farketti: Saatin tıkırtısı duyuluyordu. anladığını göstermek için başını sallayarak merdivenleri çıktı. tıkırtılı duvar saatinin altındaki masanın üzerine tütüncüden aldığı gazeteleri bırakırken.304 32 . Oturma odasında kimse yoktu: Arka bahçede çay içiyor olmalıydılar. Ellerini uzun uzun sabunlayarak temizle­ dikten sonra. İkincisinin köşesindeki adı görünce canı sıkıldı: Amcaoğlu Ziya'dandı. ağacın altında oturan kadınlara baktı. Kemeraltı Sokağı No. Gelişini kimseye duyurmadan evdekileri küçük bir baskınla yakalamak istediği zaman yaptığı gibi. Ellerini ve yüzünü yıkamak için banyoya girdi. "Arka bahçedeler. Hizmetçi. Suratını astı. merdivenleri çıktı. birincisini el yazısından tanıdı: Refik'tendi." Misafirin kendisi için yalnızca fazla fincan.Lisesi Edebiyat Öğretmeni. altıyı yalnızca çeyrek geçtiğini gördü. aynaya gözucuyla baktı. BİR TÜCCARIN DERTLERİ Bahçe kapısına bağlı çıngırak şıngırdaymca Osman alışkanlıkla saatine baktı. Odasına girdi. Merdivenlerin eşiğinde bahçeden gelen Emine Hanım'ı gördü.

su akmaya başladı. Fransızcam da çok iyi olmadığı için adamla anlaşamayacağım!" diye düşündü ve cam sıkıldı. Otuziki yaşındaydı. para kazan­ manın ve hayatın kirine bulandığı zamanlarda akşam eve dö­ neceğini. Birincisi fazla önemli değildi: Bir Alman boya şirketine kataloglarda gösterilen fiyatlarda kendi yararına ya­ pılabilecek indirimler hakkında bir mektup yazmış. uzun uzun. büyütmek olduğunu hissediyordu. özellikle rahmetli Cevdet Bey'in son yıllarında büyümesi yavaşlayan şirketi büyük kârlarla genişle­ tebileceğim ve hayalindeki güçlü şirketi kurabileceğini düşü­ nüyordu. Türkiye'ye musluk. "Ama belki de Almanca bilmediğim.laycacık buluyordu. her türlü ödeme kolaylığını da sağ­ layacaklarını söylüyordu. Sabunu avucunun içinde köpürte köpürte çeviriyordu. aile içinde geçirilen dinlenme saatlerini birbirinden ayıran bu temizlik sırasında o gün yaptığı işleri gözden geçirirdi. Günün iş saatleriyle. sıkıntıları daha da artmıştı. aynı alanda Türkiye'de kendisinden daha güçlü olan bir İngiliz şirketinden daha ucuz fiyatlarda mal satmaya hazır olduklarını. Bugün yazıhanede iki şeyle uğraşmıştı. yıpranmış ve cansız buldu. İkinci iş çok önemliydi: Almanya'dan gelen bir inşaat malzemesi şirketinin temsilcisiyle görüşmüştü. Bazı yaşıtları yardı ki hâlâ gençlik denen çağdaydılar. "Çünkü babam sağken çok çalıştım. Ailenin bütün yükü benim omuzlarımda!" Refik gittikten sonra işler daha da çoğalmış. Türkiye'deki pazar genişliğine ilişkin bilgi vermişti. Elini ikinci defa sabunlamaya karar 305 . "Çünkü ben çok çalışıyorum!" diye düşündü. hayatının tek amacının babasının kurduğu bu ticarethaneyi genişletmek. ellerini bol suyla. Yazıhanede çalışırken canı sıkıldığı. gözleri parlaklığım kaybetmiş. saçlarına ak düşmüş. Başını kaldırıp aynaya baktı. son yıllarda. az da olsa kamburu çıkmıştı. Şirketten Cevdet Bey'in son yıllarında kaybettiği zamanı kazanmak istiyor. ama ellisine merdiven dayamış bir küçük memur gibi çökmüştü. Elini suyun altına bir daha sokarken. Bu şirketle Türkiye temsilciliği için anlaşabilirse. in­ sanlarla boğazlaşmak zorunda olduğunu anladığı. tadını çıkarıp sabun­ layarak yıkayacağını düşünürdü. O öldükten sonra daha da çok çalışmaya başladım. Musluğu çevirdi. boru ve banyo malzemesi satan Alman şirketi temsilcisi. Kendini yaşlı.

Almanin ve evdekilerin bu çağrıyı nasıl karşılayacaklarını düşündü. bahçeden. Suratını havluyla kurularken. Aşağıdan. benzeri kadınların tersine. yaptığı çap­ kınlıkları da ekleyerek anlatmıştı. Odasına gidip balkona doğru yürüdü: Açık pencereden içeri hoş bir ıhlamur kokusu giriyordu. Yüzünü sabunluyordu. Birden. Bu gülünç bir kelimeymiş gibi gülümsedi. Osman da tabii. Tüccar yılda bir-iki kere geldiği İstan­ bul'un bir cennet. "Almani yemeğe çağırayım!" diye mırıldandı. kalabalık içinde çok rahat hareket ettiğini. ama Fransızcası kötüydü. "Keriman!" diye mırıldandı. ağaçların altında oturan kadınların sesi 306 .vererek suyun altından çekti. neşeyle balkona çıkıp korkuluğa yaslandı. ellerinde yüzünde tatlı bir serinlik hissetti. "Zamparalık!" diye mırıldandı. Bugün yaptığı bir başka şeyi. Kapıyı açıp dışarı çıktı. kendisine yakınlık duyup bir anlaşmaya varacağını hayâl edince sevindi. "Çekirdekten çapkın" olduğunu söyleyen tüccar üstü kapalı bir dille ona birlikte zamparalık yapmalarım önermiş. özellikle erkeklerle çok rahat konuşabildiğini gururla aklından geçirdi. Bu davette özellikle karısının yıldızının parlayacağından. şirketten mal alan bir Kayserili tüccarla yediği öğle yemeğini hatırlayarak neşelendi. Yıkanıp temizlenmişti. Liseyi Galatasaray'da okumuştu. "Acaba Refik ne yazdı?" diye düşündü ve neşesi kaçtı. Almanin ona hayran olacağından emindi. Suratına son bir kere su vururken. yakın dostlarından başka hiçbir iş arkadaşını getirmemişti. Liseyi bitirdikten hemen sonra babasının yanma girmişti. "Çekirdekten yetişme tüccarım!" Bu "çekirdekten yetişine" sözü gene Kayserili tüccarı aklına getirdi. Elini yıkadıktan sonra yüzüne bol bol su vurdu. Buna sıkıldı. herkesle. Nermin'in salonlarda. Sonra Alman'la konuşurken yaptığı Fransızca hatalarını hatırlayarak kızardı. Haftada bir kere gördüğü metresini tam düşünmeye başlayacaktı ki kendini tuttu. "Tam da işlerin sıkıştığı zamanda çekip gitti! " diye öfkeyle mırıldandı. Sonra kardeşinin ne zaman döneceğini endişeyle düşünmeye koyuldu. "Çünkü ticaretten okumaya vaktim olmadı benim!" diye düşündü. Rahmetli Cevdet Bey eve. Kendini sağlıklı ve güçlü bularak. bir eğlence merkezi olduğunu. onu soğuk bir tavırla geri çevirmişti. neşeleneceğini. Ama Almanin eve geleceğini.

kendini sağlıklı buluyordu. Ayşe'yi sıkıntıyla. Yaz hazırlıklarından. küçük kızını da neşeyle ha­ tırladı. Güneş birazdan Harbiye tarafındaki apartmanların arkasından kaybolacaktı. Osman çayını bahçede kadınlarla değil. annesini. elindeki fincana çocuk gibi bakarak oyalanıyordu. Osman konuşmalarım duyuyordu onların. dinlenme. ama misafirler hâlâ kalkmamışlardı. Perihan'ı. bütün gün bahçeyi pişiren güneşin kızarttığı iki bulııl vardı. Bahçeyi ve kadınları dinliyor. iki konuğu teker teker düşündü. ama bu sefer onu aklından uzaklaştıramadı. damı akan Heybeliada'dakı evden sözetti. —Söze Nermin karıştı. "Keriman!" diye mırıldandı. neşe gibi şeyler geliyordu. Gökte. Aşağıdaki kadınları. karısını. Uzakta. "İnsan yaşlandıkça daha çok üşüyor. kiremitlerin üstünde kırlangıçlar uçuyordu. Sanki kendisini apartmanda oturtmaya zorlayan biri varmış gibi sıkıntılı ve şikâyetçi bir sesle söylemişti bunu. Genç ve neşeli bir ses kaloriferli dairelerin rahatlığını anla­ tıyordu. Sohbete katılmıyor. Dildade Hanım'a birşeyler anlatan Nennin'e bakarak düşünüyordu: Yeminine nasıl bu kadar kolay inanmıştı? Bu konuyu her hatırlayışında yaptığı gibi. Perihan'ı gördü. Osman günün bu en güzel zamanının tadını çıkaracağını hisse­ diyordu. Onları düşündükçe Os­ man'ın aklına ruh sağlığı. Perihan onda her zamanki gibi küçük bir çocuk izlenimi uyandırdı. aralarında bir kavga çıkmış. Mayısın sonuydu. Nermin onun farkına varmış. aşağıda beş ev kadını vardı. Birden gene. karısı da inanmıştı. Sonra Nigân Hanını: "Apartman denen şeye hiç alışamam herhalde!" diyerek iç çekti. ama ye­ rinden kıpırdamadı." Bu Dildade Hanım'dı. "Çünkü ona ilk defa yalan söylüyordum!" diye düşündü 307 .. taa uzakta. sonra Osman yeminler ederek onu bir daha görmeyeceğini söylemiş. kurban bayramının arifesinde. Bir sclvi ağacına bir çaylak konmuştu.geliyordu. Orada.. Yumuşak ve ince bir ses: "Ben bütün bu kış dört sobayı da yaktırdım!" diyordu. Osman onu ağaçların arasında gö­ rebilmek için yerini değiştirdi. Bu da Fuat Bey'in karısı Leylâ Hanım'dı. ağaçların. Refik gitmeden önce. çalışma odasında mektupları ve gazeteleri okurken içmeye karar verdi.

ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçiniyordu. "Şimdi geldim!" dedi. aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım. sonra iniyo­ rum.. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak . Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanimin sesine doğru." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli. "Biraz işim var. heyetlerden kendisi de sözedebilir. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı. gözlemcilerden. çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra. "Hoşgeldiniz!" diye seslendi. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı. Gazetelerle mektupları aldı.. Çayını yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi. Çalışma odasındaki masaya oturdu. "Niye aşağıya gelmiyorsun. Bu mektubu tam yutacakken annesine göstermeye karar verdi. Babam çok. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi. yaprakların." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi. Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı. orada "tasarılarım.308 .. herkese selâm söylüyor. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarfları açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğini yazıyor. "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. Sonra Ziya'nın mektubunu. Orta kata indi. Osman aşağıdan. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu. ama yeni bir şeye rastlayamadı. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen.." dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor.

.. Misafirlerin gidip gitmediğini sordu. Hatay'da zulmün itiraz götürmez vesikası." Tam bu sırada kapı açıldı ve Emine Hanım geciktiği için özür dileyerek çayı getirdi. ama bunun cevabını biliyordu.yüzünden." Bunları okurken birden her haberden sonra şöyle düşündüğünü anladı: "Hatay'ın bizim olmasının benim ticaretime ne yararı olabilir? Hatay'a ne satabiliriz? Orası da sonunda bir pazardır ve bize katılması çok iyidir. kızkardeşinin neden ağladığını y 309 . Osman kızına: "Niye söylemiyorsun? Hangi dersten bakalım?" diye sordu. baba kız arasındaki duygulu sahneyi seyretmek için. bugün ne yaptın bakalım?" dedi ve yeniden gözünü gazeteye çevirdi. kapının eşiğinde. Onun arkasından içeri Lâle girdi. Lâle: "Hiç!" dedi." Bu düşüncelerden utandı ve gazeteyi başka şey düşünmemeye çalışarak dikkatle okudu: "Hatay'daki bir Türkün feryadı. ama matematik daha önemli!" dedi. Osman kızını sevip okşamadığını hatırladı. Emine Hanım: "Küçük hanım dersinden pekiyi almış!" dedi. Osman gazeteden başını kaldırıp on yaşındaki kızına baktı ve ona işten dönen ve kızını seven bir baba gibi sevgiyle gülümsedi. İçinden onu yanma çağırmak. Dışarı çıkmamış.. "Ee. çünkü pen­ cerenin altından vedalaşma sesleri geliyordu. Gazetesine bakıyor. "Şu Almani mutlaka yemeğe çağırayım!" diye düşündü. kapıdan bir türlü çıkamayan misafirlerin şıngırdattığı çıngırağı dinliyor. Resimden olduğunu öğrenince kaşlarını çatarak: "Resim önemli. Dünyada ne olduğunu izlemeye bile doğru dürüst vaktim yok!" diye düşündü ve gazeteleri dikkatle okumaya başladı: "Hariciye vekilimizin nutku: Doktor Aras dün Kamutay'da Hatay meselesini izah etti. Gazeteye bakarken başka şeyler de sordu ve tek heceli cevaplar aldı. Sonra kapıdan çıkan kızına Ayşe halasını sordu. elinde tepsi ve yüzünde başkalarının mutluluğuna tanık olmanın sevinciyle dikiliyordu. Matematikten kaç aldın?" Sonra gazeteye bakarken bugün aritmetik dersi olmadığını öğrendi. "Hesap her şeyin başıdır. Gene gazeteye bakarken Lâle'nin "Yukarıda odasında ağlıyor!" dediğini duydu ve canı sıkıldı. Kızına Cemil'in nerede olduğunu sordu. öpmek geldi. Hakkımızı mutlak alırız!... Odasında olduğunu öğrendi. Birden.

"Şimdi geldim!" dedi. gözlemcilerden.. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı. Çayım yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçmiyordu. Bu mektubu tam yırtacakken annesine göstermeye karar verdi.308 . "Biraz işim var. heyetlerden kendisi de sözedebilir. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi. orada "tasarılarım. aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım. Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası. "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti. yaprakların. Orta kata indi. ama yeni bir şeye rastlayamadı. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. Babam çok. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. Osman aşağıdan. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan. Sonra Ziya'nın mektubunu. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanım'ın sesine doğru. Gazetelerle mektupları aldı. Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim. çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarflan açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğini yazıyor. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak . "Hoşgeldiniz ! " diye seslendi. herkese selâm söylüyor. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı.ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı. sonra iniyo­ rum. "Niye aşağıya gelmiyorsun. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli.. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor. Çalışma odasındaki masaya oturdu..." dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu.

Genç ve neşeli bir ses kaloriferli dairelerin rahatlığını anla­ tıyordu. bütün gün bahçeyi pişiren güneşin kızarttığı iki bulut vardı. Yaz hazırlıklarından. Perihan onda her zamanki gibi küçük bir çocuk izlenimi uyandırdı. Yumuşak ve ince bir ses: "Ben bütün bu kış dört sobayı da yaktırdım!" diyordu. aşağıda beş ev kadını vardı. Sanki kendisini apartmanda oturtmaya zorlayan biri varmış gibi sıkıntılı ve şikâyetçi bir sesle söylemişti bunu. Aşağıdaki kadınları. Mayısın sonuydu. Dildade Hanım'a birşeyler anlatan Nennin'e bakarak düşünüyordu: Yeminine nasıl bu kadar kolay inanmıştı? Bu konuyu her hatırlayışında yaptığı gibi. kiremitlerin üstünde kırlangıçlar uçuyordu. Perihan'ı. karısını. Osman konuşmalarını duyuyordu onların. Bahçeyi ve kadınları dinliyor. "Çünkü ona ilk defa yalan söylüyordum!" diye düşündü . Sonra Nigân Hanını: "Apartman denen şeye hiç alışamam herhalde!" diyerek iç çekti. "Keriman!" diye mırıldandı. ama ye­ rinden kıpırdamadı. Orada. Refik gitmeden önce. Gökte." Bu Dildade Hanım'dı. sonra Osman yeminler ederek onu bir daha görmeyeceğini söylemiş. ağaçların. aralarında bir kavga çıkmış. taa uzakta. Söze Nermin karıştı. ama misafirler hâlâ kalkmamışlardı. dinlenme. Sohbete katılmıyor. kendini sağlıklı buluyordu. Bir selvi ağacına bir çaylak konmuştu. Ayşe'yi sıkıntıyla.. Osman onu ağaçların arasında görebilmek için yerini değiştirdi. karısı da inanmıştı. çalışma odasında mektupları ve gazeteleri okurken içmeye karar verdi. Perihan'ı gördü. Birden gene. "İnsan yaşlandıkça daha çok üşüyor. Osman çayını bahçede kadınlarla değil. ama bu sefer onu aklından uzaklaştıramadı. Bu da Fuat Bey'in' karısı Leylâ Hanım'dı. elindeki fincana çocuk gibi bakarak oyalanıyordu.. annesini. Nermin onun farkına varmış.geliyordu. iki konuğu teker teker düşündü. Osman günün bu en güzel zamanının tadını çıkaracağını hisse­ diyordu. Uzakta. Güneş birazdan Harbiye tarafındaki apartmanların arkasından kaybolacaktı. kurban bayramının arifesinde. neşe gibi şeyler geliyordu. küçük kızını da neşeyle ha­ tırladı. damı akan Heybeliada'dakı evden sözetti. Onları düşündükçe Os­ man'ın aklına ruh sağlığı.

Çayını yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi." dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. "Biraz işim var. gözlemcilerden." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti.. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak 308 . sonra iniyorum. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarfları açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğim yazıyor. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanım'ın sesine doğru. Orta kata indi. Babam çok. aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor.. çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli. Sonra Ziya'nın mektubunu. Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası. ama yeni bir şeye rastlayamadı. "Hoşgeldiniz!" diye seslendi. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı. herkese selâm söylüyor. yaprakların. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçmiyordu. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti.." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi. heyetlerden kendisi de sözedebilir. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi.ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı.. "Şimdi geldim!" dedi. Gazetelerle mektupları aldı. "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu. orada "tasarılarım. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı. "Niye aşağıya gelmiyorsun. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan. Çalışma odasındaki masaya oturdu. Bu mektubu tam yırtacakken annesine göstermeye karar verdi. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. Osman aşağıdan. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen. Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim.

kapıdan bir türlü çıkamayan misafirlerin şıngırdattığı çıngırağı dinliyor. İçinden onu yanına çağırmak. Lâle: "Hiç!" dedi. Dışarı çıkmamış. Emine Hanım: "Küçük hanım dersinden pekiyi almış!" dedi. baba kız arasındaki duygulu sahneyi seyretmek için." Bu düşüncelerden utandı ve gazeteyi başka şey düşünmemeye çalışarak dikkatle okudu: "Hatay'daki bir Türkün feryadı. ama bunun cevabını biliyordu.. Misafirlerin gidip gitmediğini sordu. Gene gazeteye bakarken Lâlenin "Yukarıda odasında ağlıyor!" dediğini duydu ve canı sıkıldı. Birden. Odasında olduğunu öğrendi. "Hesap her şeyin başıdır." Tam bu sırada kapı açıldı ve Emine Hanım geciktiği için özür dileyerek çayı getirdi. Onun arkasından içeri Lâle girdi. Osman gazeteden başını kaldırıp on yaşındaki kızma baktı ve ona işten dönen ve kızını seven bir baba gibi sevgiyle gülümsedi. "Ee. Gazetesine bakıyor. Gazeteye bakarken başka şeyler de sordu ve tek heceli cevaplar aldı. Dünyada ne olduğunu izlemeye bile doğru dürüst vaktim yok!" diye düşündü ve gazeteleri dikkatle okumaya başladı: "Hariciye vekilimizin nutku: Doktor Aras dün Kamutay'da Hatay meselesini izah etti.. Matematikten kaç aldın?" Sonra gazeteye bakarken bugün aritmetik dersi olmadığını öğrendi.. kızkardeşinin neden ağladığını ." Bunları okurken birden her haberden sonra şöyle düşündüğünü anladı: "Hatay'ın bizim olmasının benim ticaretime ne yararı olabilir? Hatay'a ne satabiliriz? Orası da sonunda bir pazardır ve bize katılması çok iyidir.. kapının eşiğinde. ama matematik daha önemli!" dedi. çünkü pen­ cerenin altından vedalaşma sesleri geliyordu. Sonra kapıdan çıkan kızına Ayşe halasını sordu. "Şu Almani mutlaka yemeğe çağırayım!" diye düşündü. Osman kızına: "Niye söylemiyorsun? Hangi dersten bakalım?" diye sordu. Kızma Cemil'in nerede olduğunu sordu. Hatay'da zulmün itiraz götürmez vesikası. elinde tepsi ve yüzünde başkalarının mutluluğuna tanık olmanın sevinciyle dikiliyordu. bugün ne yaptın bakalım?" dedi ve yeniden gözünü gazeteye çevirdi.yüzünden. Resimden olduğunu öğrenince kaşlarını çatarak: "Resim önemli.. Hakkımızı mutlak alırız!. öpmek geldi. Osman kızını sevip okşamadığını hatırladı. 309 .

Emine Hanım'a taze çay istediğini söyleyip. Ama sonra. hem neşesinde. zenginlik demek olan şeylerin . Tam bir yıl önce ölen Cevdet Bey bu yaşlılık resminden düşünceli ve neşeli bir suratla kendisine bakıyor. bazı şeyleri çıkarır gibi oldu: Annesinin hareketlerinde. Annesinin. Osman. Nigân Hanım'ın az önceki mutlu yüzünün yerini hayattan usanmış bir insanın yüzü alınca. kültürlü. son yıllarda ne kadar çok çalıştığını. Birden. gözlerini kırpıştıran Nigân Hanım'a dikkatle bakınca. Osman da onu dikkatli bir dille uyarmıştı. hepsine ayrı ayrı selâm vererek hasır koltuklara doğru yürüdü. zengin bir çevrede yetişmiş bir paşa kızı olmasıyla gururlanan Osman'ı daha çok şaşırttı bu. sanki. onun yanında otururken ilk anda Alman'ı eve çağıramayacağını nasıl anladığını çıkaramadı. Osman onlara yaklaşırken her akşam takındığı sevgi. bir metresi olduğunu hatırlayarak babasının gözlerinden gözlerini kaçırdı. Teker teker onlara bakarak. kültür. Annesi koltukta her zamanki sıkıntılı. mutfak kapısından arka bahçeye çıktı. şirketi büyütmek ve hayalindeki fabrikayı kurmak için ne kadar uğraştığını aklından geçirerek kendini affetti. Gene benzeri bir—olay olmuşsa çok öfkeleneceğini biliyordu. Sonra birden annesini yakından gördü ve inşaat malzemesi şirketinin temsilcisi Almanı eve yemeğe çağıramayacağını kesinlikle anladı.3/0 . sonra onu bir de Nermin görmüş. oğlu gelip yanına oturduğu için az da olsa bazı mutluluk belirtileri göstermeden edemeyen. hem de mutsuzluğunda öyle bir şey vardı ki. Şu keman kutusu taşıyan çocukla. Odanın duvarına asılı babasının resmine baktı. dostluk ve şefkat isteyen yorgun erkek tavrını takındı ve ke­ yiflendi. Misafirleri uğurlayan kadınlar gene hasır sandalyelere otur­ muşlardı. Ama sonra. Öfkelenmekten ve sinirlenmekten korkarak başını gazeteden kaldırdı. annesinin sandalyesinde kıpırdanışım. iyi yetişme. şikâyetçi haliyle oturuyordu. Alman ile onun karşılıklı aynı masada oturduğunu insan düşünemiyordu bile. "İşte bir aile böyledir. Bir aileyi kurmak ve ayakta tutmak kolay mıdır sa­ nıyorsun?" diyordu. çay fincanını tutuşunu daha önceden hiç etmediği bir dikkatle gözleyince. kendisi için.düşünüyordu. Bir türlü çıkıp gidemeyen misafirlerin en sonunda git­ tiklerini seslerden anlayınca gazeteleri yanına alıp aşağıya indi.

Osman çaresiz. "Bari postacıya söyleyeyim de o delinin. ıhlamur kokusunu içine çekmek. Az sonra Nigân Hanım bu sessizliğin herkes için tek bir anlamı olduğunu düşünüyormuş gibi "Ne yazmış?" diye sordu. Cevdet Bey öleli bir yıl oluyordu. Hizmetçinin getirdiği taze çayı içerken annesinden ve Nermin'den günün haberlerini dinledi. Osmanlı kadını gibi eğlenceli şeyler olacağım anladı ve inşaat malzemesi şirketinin temsilciliğini. ama biraz da sevindi. Nigân Hanım küçük küçük hıçkırmaya başladı. Osman gazetesini okumak. o adamı eve yemeğe çağıramayacağı için kaçıracağına inanarak öfkelendi. Sonra annesinin Refik'le Ziya'yı aynı kefeye koymasına şaştı. "Öteki ne yazmış?" Osman önce anlayamadı. o küstah asker bo­ zuntusunun mektuplarını bize vermesin!" dedi Nigân Hanım. "Ağlayacak!" diye düşündü. Bu sonuncusundan sözedilirken kısa bir sessizlik oldu ve Osman bir an herkesin Refik'i düşündüğünü anladı. önemsiz şeylerdi: Nigân Hanım bahçıvanı azarlamış. sakin sakin bir çay içmek istiyor. "Onları geri yollasın!" Düşüncesinin beğenilip beğenilmediğini merak ederek bir Osman'a. Sonra gözünün ucuyla Perihan'a baktı. artık herkes Nigân Hanimin olur olmaz ağlamasına alışmıştı. biz sana ne yaptık ki!" diye inledi. Bu sevincinden utanarak: "O da aynı şeyleri yazmış!" dedi.Alman için.. Suratını buruşturdu. Sonra birden meraktan çok pişmanlık ve şaşkınlık göstren bir hareketle: "O niye gelmiyor? Ah Refikciğim. "Birkaç ay daha gecikeceğini. Fuat Beyler Nermin'le onu yemeğe çağırmışlar. bir Nermin'e baktı. 311 . Kısa bir suskunluk oldu. bazı yazılar üzerinde çalıştığını söylüyor!" Kardeşi hakkında küçümseyici. endişeyle annesinin yüzüne bakıyordu. harem. suçlayıcı birkaç kelime kullanacaktı ki Perihan'ın varlığını hatırlayarak sustu. Nigân Hanım birden öfkeyle: "Peki öteki?" diye sordu.. Osman. Heybeliada'ya bir aktarıcı yollanmış. Bunlar her zamanki gibi küçük. ama gene de can sıkıcı bir şeydi bu. "Gene aynı şeyleri yazmış!" dedi Osman. yukarda odasında uyuyan küçük Melek'in ishali geçmiş. Doğu. Yalnızca "İşlerin bu kadar sıkıştığı şu zamanda!" diye mırıldanmakla yetindi.

.. "Annem üstelik onu galiba Leylâ'nın şu tombul oğluna vermeyi tasarlıyordu!" diye düşündü. "Demek buymuş. Üstelik ilk gördüğümde taa vali konağına kadar da gelmişlerdi ! " Kendini toparlamak için evde ilk sigarayı akşam yemeğinden sonra içme kuralını bozarak bir Tiryaki sigarası yaktı. Nermin bir ara yukarı çıkan Nigân Hanım'ın Ayşe'ye bağırdığını söyledi. Çağırsanıza!" diye söylendi. Osman annesine bakarken bir daha ve kesinlikle Alman'ı eve çağıramayacağını anladı. Öfkeli öfkeli bahçe içinde yürümeye başladı. Perihan ayağa kalktı: "Ben bebeğe bakacaktım zaten!" dedi. hem Ayşe'nin bu deliliği yapmasına. "Gene o kemancı çocukla. "Dildade Hanım'la Leylâ gelirken yolda Ayşe'yi görmüşler. "Annen asıl bunun için ağlıyor. Ama Nermin birşeyler bilen bir insan gibi başım hafifçe geriye atmıştı." dedi Nermin. Kimseden utanmadan. hem de istediği şu huzuru aile içinde bulamamasına öfkelenmişti. siz gittikten sonra!" diye mırıldanıyordu. Sonra bütün öfkesini bir noktada toplaması. "Yukarı çıkıyorum.. Annesinin bir daha aynı sözleri tekrarladığını duyunca. "Onu mutlaka bu yaz Avrupa'ya yollamak !" diye düşündü. buymuş ha!" diye düşünerek birden ayağa kalktı. "Bu yaz 312 .." demek istermiş gibi anlayışlı bir ifadeyle Nigân Hanım'a baktı: "Leylâ. kopartacağı fırtınayı bereketli bir sonuca yöneltmesi için şimdi çabuk bir karara varması gerektiğini anladı ve birden. "Demek onun için ağlıyormuş!" diye düşündü.." Sonra. "Bir kemancı çocukla. Leylâ'nın söylediği şeyleri Nermin'e bir daha tekrarlattı. Osman. Ayşe'nin ne kadar büyüdüğünü. Kopacak fırtına sırasında burada bulunmak ıstemiyordu galiba. Osman bir fırtına koparacağını biliyordu. Elinde ağır bir bavul varmış gibi omuzunu aşağı sarkıttı.Nermin'e baktı. "Nerede o? Çağırın buraya. güzel­ leştiğini söyledi. Sonra yanında bir kemancı gördüklerini ağ­ zından kaçırmış gibi yaptı!" Osman.. Nigân Hanım: "Kimsenin bizi saydığı yok! Ah Cevdet Rey. Ayşe'ye haber vereyim!" Onun da ağlamaklı bir hali vardı. Hem sözlerinin dinlenmemesine. Evde istediği huzuru bulamadığını ona bakış­ larıyla anlatmak istedi.

yoz otlar gördü. değil mi? Oku. neşelenir gibi oldu. "Sözü uzatmayacağım!" dedi Osman. Aklına Ziya'nm mektubu geldi. ama yalnızca okumak marifet değil!" Kendi sesini duydukça öfkeleniyor­ du. Hasır koltuklara birkaç adım kala kızkardeşinin yüzüne dikkatle baktı ve umduğu gibi göz­ lerinde.. çenesi aklına geldi. "Bir bahçıvanı idare edemiyorlar. Ayşe bütün bu sözlerin nereye varacağını bilen. tabii.." Cevdet Bey'in ölümünden az önce yetiş­ tirmeye başladığı o tuhaf isimli tuhaf çiçeklere baktı. "Neredeydin?" dedi ve ilk sözünün böyle soğuk ve anlamsız olmasına şaştı. hızlı adımlar atarak bahçede dolaşıyordu. aptal kanıverdi hemen!" diye söylenip ona doğru yürüdü. Nermin'in o büyük ve gururlu ağzına hiç benzemeyen küçük ve sevimli ağzı. Suratını asmış yürü­ yordu. "Razı olmazsa ben ona yapacağımı bilirim! Nedir bu evin hali. Nigân Hanım onları kendi eliyle suluyordu. belli belirsiz bir meydan okuma gördü. Küçük. daha da öfkelendi. rahatı buluyordu. "Odamdaydım!" dedi Ayşe.. "İnsan başka yerde huzuru aramaz da ne yapar?" diye söylendi. ölü. susarak bekliyordu..onu mutlaka Taciser Hanimin yanına İsviçre'ye yollamak. Yüzünü ekşitti: "Gene o kemancı çocukla görmüşler seni!" Nermin'e ve Nigân Hanım'a bakıp ekledi: "Dildade Hanım'la Leylâ Hanım görmüş!" Hasır 313 ." Leylâ'nın o tombul oğlunun da orada olacağını aklından geçirdi. kendinden emin bir tavırla ağbisine bakıyor. yaş ya da korku değil. "Ah aptal. Yüzündeki meydan okuma ke­ sinleşti: "Kitap okuyordum!" "Ders kitabı mı? Hayır.. Böyle bir güven ve meydan okuyuş alışıldık bir şey değildi onda. "Şu evin içinde huzur istiyorum. Sonra Ayşe'yi gördü. Kerimanin. ama onu bunlann yüzünden. Şu çiçeklere bak solmuş!" Demin içine bahar kokusunu çekerken gördüğü yeşilliklerin yerinde sarı.. Kızkardeşinin çirkin ol­ duğunu aklından geçirerek." Refik'i hatırladı. "Ama ya razı olmazsa?" Bunu düşünmek cinlerini başına çıkardı. Birden bir haksızlığa uğramış gibi oldu: Babası hiç olmazsa evin içinde istediği düzeni. Metresini aklına getirdi ve haksızlık duygusu dengelendi. ama gözü yaşlı değildi galiba.

gazetesini okumadan önce söylenmesi gereken son şeyin ne olduğunu düşünerek: "Bir daha da eli keman kutulu çocukla görülmeni islemediğimi söylememe bilmem gerek var mı?" dedi. sonra Nermin'e baktı. otur ve beni dinle! Bu konuda seni iki kere uyarmıştım. "Nereye? Otursana şuraya. bundan sonra o adamdan piyano dersi almayacaksın." Öteki kulaktan nasıl çıktığını göstermek için kendi kulağının memesini parmaklarının ucuyla tutmuştu. Nuri gelir. Şunu unutma. bundan sonra yalnız o adamdan piyano dersi alma­ yacaksın demiştim!" diye tekrarladı Osman... Osman çayını içmeden.3/4 . Sonra o hiçbir işe yaramayan bahçıvan gelir. sinirime dokunuyor. Yazı orada geçireceksin. yalnızca bu hareketi yapmaya gelmiş de gitmesi gerekiyormuş gibi sabırsızlanarak kıpırdandı. Evet. "Bu sene artık al­ mazsın." Belli belirsiz bir zafer duygusuyla önce Nigân Ha­ nım'a. Bir diyeceğin var mı?" Yüzündeki meydan okuyuş son bir kere daha parıldarken Ayşe mırıldandı: "Bundan sonra piyano dersi almak istemiyorum!" Sonra bu parıltının yerini yenilgi ve umutsuzluk aldr— "Hayır..koltuğa otururken: "Söyleyecek bir şeyin var mı?" dedi. "Bilmem var mı?" diye tekrarladı.. Artık ben senin ağbinden çok baban sayılırım. öyle!. Birincisi. bu yaz İsviçre'ye. Onlara hemen bir mektup yazacağım. başlarını aşağı yukarı sallıyorlardı.... Gelecek sene. Ama şimdi açıkça görüyorum ki sözlerim bir kulağından girip ötekinden çıkmış.. Cevap bekleyen bir bakışla. birisi gelir işte!. Bunu larkedince kendisini gülünç buldu.. içindeki haksızlık duygusu alevlendi ve öfkeyle söyledi. Birincisinin bir rastlantı olduğunu düşünerek tatlılıkla.. Beni dinliyor musun? Beni dinlerken lütfen gözümün içine bak." Sözlerinin etkisini Ayşe'nin yüzünde izleyerek ekledi: "Okuldan da seni almaya birisi gelecek bundan sonra. ikincisinde ciddiyetle uyarmıştım seni. Nermin de: "İşte sonu böyle olur!" diye düşünüyormuş gibi dikkatle Ayşe'ye bakıyor... Bir de. Ama gelecek sene alacaksın.. Ayşe başını salladı. Taciser Hanimin yanına gideceksin. Sonra buraya.. ayaklarım sallama rica ederim. Nigân Hanım da. İkincisi. "Sözü uzatmıyorum. Babamız öldü... Sonra birden sordu: "Ne yapıyor onun babası?" .

bütün her şeyi!" diye mırıldandı."Öğretmen!" diye mırıldandı Ayşe. İyi çocuk dediğin bir kurnaz tilki. biliyor musun sen? İsviçre'ye yollayacağız seni." Öfkeyle ayağa kalktı.. ağlama. ama bu hareketinin gülünç değil. "Öğretmenmiş! Bir öğretmen çocuğu. "Seni kandırmış işte! Apaçık ortada! İyi bir ailenin kızı ol­ duğunu anlamış. başını hasır sandalyenin arkalığına hafifçe yasladı. "İyi bir çocuk!" dedi birden Ayşe ve ağlamaya başladı. Sonra içindeki haksızlık ve huzursuzluk duygusunu bastırmak için Hatay davası hakkında gazetelerde yazılanları bütün dikkatini vererek okumaya çalıştı. bir evin. Sinirlerini yatıştırmaya çalışarak koltuğa oturdu. istediği gibi küçümseyici olduğunu görerek sevindi.. ağla istiyorsan. Elini uzun uzun köpürterek bol suyla yıkamak istedi... ama burada değil. Rahmetli babanın odunculukla işe başladığını unutma! Peki. Bunun masraf olduğunu biliyor musunuz?" Birden içinde bir tiksinti uyandı. Niyetinin ne olduğunu anlamıyor musun? Bu kadarcık aklın yok mu senin? İyi çocuk! iyi çocuk her şeyin üstüne yatacak! Sonra sana da gıy gıy gıy keman çalar. "İyi çocukmuş. Çık yukarı odana ağla. bu aileyi.. babamın mirasından sana kalanların üzerine yatacak.. Bir annesine. Seni kandıracak." Belini büküp öne-eğilerek kollarıyla keman çalma taklidi yaptı..... bahçenin yüksek kestane ve ıhlamur ağaçlarına boş boş baktı.. Sonra hasır masanın üstünde duran çayın da soğuduğunu farketti. ağlamakla hiçbir şey elde edemezsin!" dedi. bütün ömrünce keyif çatacak. ama kendini toplayamadı. "Bütün bu işleri. Tabii sana borcunu ödemek için gıy gıy keman çalar.. şirketi. Daha da öfkelenerek: "Ağlama. peki." Mutfağa doğru yürüyen kızkardeşinin arkasından baktı. "Ağlayacağına aklını başına topla! Bütün bunların neye patladığını. Seni kan­ dırmış.. bir şirketin nasıl kurulduğunu gör. bir karısına döndü.. Para nasıl ka­ zanılıyor. Gazeteleri kucağına bıraktı. 315 .

gidip yüzünü yıkadı. uykulu olduğu için aklına geldiğine karar verdi. Yemeğin üzerine yatmış. Odasının içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. zayıf insanlara özgü bu düşün­ cenin. Masanın üzerindeki ga­ zetelere. Başkalarının başına gelen şeylerden biri başına gelmiş. sanki kansere yakalanmış. Şimdiye kadar bu soruyu kendine çok az sormuştu. çünkü içinde bir fırtına patlak vermişti. coşmak ve yüreğinin coşkusuyla aklının alevini söndürmek istiyordu. Fırtına Muhittin'e hiç alışık olmadığı bir soru sorduruyor. hep aklıyla çevresini didikleyerek karar vermişti. "Şimdi kendimi yüreğimin coşkusuna bırakıyorum. bir çocuğun itfaiyeci olmaya karar vermesi gibi. çünkü yüreğinin sesini dinlememişti. ama uyuyamamıştı. On gün önce Mahir Altaylı: "Biraz yüreğinizin sesine kulak verin!" demişti. Sıcaktan ve alnından damlayan terden hamura dönmüş yastığa başını yeniden yerleştirirken. Tıpkı bir delikanlının doktor. Güçsüz.\ YÜREĞİN SESİ Haziranın dördü cumartesiydi. sonra Rıza Nur'un Türk Tarihi'ni okumak istiyordu. ama gözüne uyku girmiyor. Uyuyup mühendislikte geçen sabahın yorgunluğunu üzerinden atmak. başını yastığa gömmüş. "Yapuğın doğru mu?" diyordu. coşmak istiyordu. Muhittin yüreğinin sesini dinliyor. hiç duymadığım şeyler duyuyorum ama alışacağım!" diye mırıldandı. ama kararının tuhaf olduğunu düşündüğü için. Huzursuzluğunun nedenini kes316 33 . kulağının arkasında nabzının atışlarım duyuyordu. Uyuyamayacağım anladı. gözlüğünü taktı. Düşüncelerinden korkmuş. kitaplar. terliyor. bir Türkçü olmaya karar vermişti. dergiler okuyor. Yüreği ağır ağır vuruyordu. Sonra korkaklığından utandı. yastığa gömülü başında. uyuyamamıştı. kitaplara bakarken. Sonra masada da oturamayacağım anladı. onlardan biraz farklı olduğunu anlıyordu. masaya oturdu. "Ben ne yapıyorum? Yapüğım doğru mu?" diye düşündü ve birden korkuya kapıldı. Neden uyuyamadığını araştırdı. Bir Türkçü olmaya karar vermişti. alışmak zo­ rundaymış gibi huzursuzdu. Yataktan kalktı. ya da birisini öldürmüş de. dergilere. Hep düşünceleriyle hareket etmiş.

Bu çirkin. derinden derine başka bir kavgaya hazırlandığını düşünmüştü. meyhane ve uyku arasında geçen. ama bu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Hatay davasından sözediliyordu. onu görmüştü. Mahir Altaylı onu sevgiyle karşılamış. "At koşturacağım bir alan buldum!" Sonra masanın üzerindeki dergilerFğördü ve bütün bu düşüncelerinden utandı. o eski mutsuz haline özlem duyar gibi oldu. yüreğimi coşturmam lâzım!" diye düşündü ve masaya oturdu. herkesin kendi yetenek. "O zaman her şey aklımın önünde apaçık durur. Mahir Altaylı'nın sesi: "Hatay'da ırkdaşlarımızın canına okuyorlar. eğlence arardı. "Gerçekten başka bir insan mı oluyorum. ya da bu oyunda oynatılmaya gönüllüler olduğunu sezinlemişti. Muhittin dergiye Türkçü olma düşüncesiyle değil. meraktan ve o günlerde aklını kurcalayan şeylerden kurtulmak için gitmişti. oynamaya yatkın olduğu bir oyunu oynamaya. kendisine hayranlık ve saygıyla bakan birkaç kişiye tanıtmış. "Ama düşünmekten başka bir şey de yapmadım ki!" diye ekledi. yoksa bir serüvene mi atılıyorum?" "Bir serüven!" Eğlenceli bir kelimeydi bu. sonra sıkıntıyla kendini sokağa atar. O insanlarla karşılaşır karşılaşmaz kendini koruması. Gene bu odada. herkesten nefret eden. "Tepeden tırnağa değişmem gerekiyor demek!" diye düşündü. sizse burada neler düşünü­ yorsunuz!" diyordu. 317 . bu masada oturur. ölçülü olması. zekâ ve kurnazlığını sergileyip. şiir yazmaya çalışır. Bu "kavga" kelimesi aklından geçince gülümsedi. bana bir düşünmek ka­ lırdı!" diye söylendi. kendini beğenen halimden kurtulmam. "Gene her zamanki Muhittin'im işte!" diye düşündü. Burada insanları ince­ lemek. genç yaşta küflenen hayatını parlatı­ yordu. Birden her şeyden. onları öğrenmek ve ruhlarını avucunun içine almak gibi. sözlerine dikkat etmesi gerektiğini de anlamıştı. yüreğini dinlemeye alışık olmadığı için böyle olduğunu anlıyordu. Gözünün önünde eski hali canlandı. Yazıhane. düşünür. "Ben kötü bir insandım.tiriyor. ama Muhittin başka şeylerden sözedildiğini. Meyhanede Mahir Altaylı'ya rastladıktan üç gün sonra Ötüken dergisine gitmiş. "Peki şimdi ne yapıyorum? Şimdi başka bir insan oluyorum!" Şüpheyle odanın ortasında durdu. sonra Hatay davasından sözedilmişti.

komünistler vardı. Sonra tabii. ama bu çok seyrek oluyordu.Yüreğini coşturması gerekiyordu. Şimdi ise nefreti hedeflere yö­ neltmeye çalışıyordu.. Muhittin de toplumun içinde eriyip yok olacak. sonra bizi arkadan bıçaklayan Araplar. sonra randevuevine gitmeden doğru evine dönmüştü "İşte. günahlarından arınacaktr. evet. Peki niye randevuevine gitmedim? Çünkü. Hatay'da ırkdaşlarımızı öldüren Fransızlar. eskisi gibi olurdum. imtihanlarda başkalarına kopya verir. Sonra gerine gerine bir daha esneyerek.. yardım eder. Sonra Arnavutlar ve Çerkezler vardı ki. yok. Bir de Kürtler vardı. çok içmiştim. Mühendislik Mektebi'nde bir Yahudi çocuk vardı. İlk bakışta iyi biri sanırdınız. Türkçü öğretmen meyhaneden çıktıktan sonra Muhittin bir kadeh daha içki içmiş. elleri temiz ve bakımlıdır. "Deliriyorum galiba!" diye düşündü. züppeliğe yaklaşan bir kibarlığı vardır. insana sabun kokusunu hatırlatan bir konuşması vardır." Yürüttüğü bu akıldan çıkan sonuca şaştı ve bunun mantıksız olduğuna karar verdi. ama olacağım. Birden çenesini bütün gücüyle açarak esnedi. "Ne oluyor bana? Nasıl biri oluyorum? Bir Türkçü oluyorum.. ama şimdi Muhittin onun bütün bu davranışlarında bir ikiyüzlülük olduğunu anlıyordu. Bütün mason dernekleri mallarını halkevlerine bağışlayarak kapanmışlardı. Yahudilere ve masonlara daha çok kızıyordu. Tam mason tavırları vardı onda: Kendini beğenir. sinsi ve hınzır alevini söndürecek. ama bu tek tek bütün masonların hareketten çekildiğini göstermezdi ki. Ama yok. yaptığı ödevleri çekmeleri için tembellere çekinmeden verirdi. O gece. Sonra "Doğru olan tek şey şu: 318 . Yüreği coşarak. Böylece o dergiye de gitmez. Sonra aklına masonlar geldi. Mason deyince de aklına hep Refik'in ağabeyi Osman geliyor. iyi bir tüccardır. Daha da tam olmadım. bana değersiz gözükecekti.. Nasıl oldu da böyle ol­ dum?" Hemen aklına Mahir Altaylı'ya rastladığı o gece geldi. mutlaka mason olduğunu düşünüyordu onun. her şey bundan!" diye düşündü: "Ran­ devuevine gilseydim adamın sözleri büyüsünü kaybedecek. Bazan yıllardır günahın içinde yüzdüğünü düşünüyor. bunlar Mahir Altayh'nın dediği gibi devletin içine sızdıkları için tehlikeliydiler. Geçmişini düşündüğü zaman daha çok nefret uyanıyordu içinde. akimin o küçük. kendisine kızıyordu.

Heyecanlanarak sandalyeden kalktı. Aklına Beşiktaş'ta meyhanede buluştuğu asker gençler geldi. yoksa böyle düşünmek mi istiyordu. O ilgilenmez. Kurtuluş Savaşı'na katılmadığı için de onu kınadığını farketti. çünkü o zaten Türk'e benzemez. bunu tam anlayamadı. "Bu mutsuzluktan kurtulurum. Kendimi otuz yaşında öldürmek gibi saçma saplantılara ka­ pılmam. biraz da küçümseyici bakışlarla süzmüştü. Hatay davası hakkındaki tartışmayı hatırladı. "O ne yapıyordur şimdi? Mektup yazmış. Daha onlara inançları konusunda bir şey söylememişti. Odanın içinde yürüyor. toplumun içinde kaybolmaya. Babasını artık hayatını boşa harcamış. Yüreğinin sesini dinlemeye. dikkatli olmaya karar vermişti. köy kalkınması diyor! Bana ne! Köy kalkınmasıyla uğraşacağına Türkçülükle ilgilense ya!. Orada birkaç delikanlı vardı. kütüphanenin gözünde. Kendini çok iyi hazırlamaya. Gözünün önünde Ötükcn dergisi canlandı. Muhittin'i şüpheyle. inançlı bir hayatım olur! Bana saygı duyarlar!" Birden "Saygı duyarlar!" diye yüksek sesle söylendi.Artık eskisi gibi olamam!" diye düşündü ve aklına. Gene odanın içinde gezinmeye başladı. zavallı bir insan olarak değil. Mahir Altaylı ve gençlerden biri barışçı çözüme karşı çıkıyor. Orackvdergide hiçbir 319 . Refik'in kendisine geçen sonbahar aynı sözleri söylediği geldi. Gerçekten böyle mi düşünüyordu. babasının resmini gördü ve babası hakkındaki düşüncelerinin de değiştiğini anladı. evet. Düzenli. öteki iki kişi aynı sonucu. yerine coşku koymaya alışacaktı. iyi bir Türkçü olunca başına neler geleceğini çıkarmaya çalışıyordu. Zaten ağbisi tam bir mason!" Birden öfkesinin yönünden ürkerek başını kaldırdı. şu küflü bilinci silip. "İkisi de aynı kapıya çıkar! Eninde sonunda alışacağım!" diye söylendi ve heyecanlandı. "Türkçü olmak için niye bu kadar geciktin. Alışacaktı işte. "Kendimi iyice hazırlayayım da öyle!" diye düşündü. Sonra kendi yaşında bir başkası vardı. O da züppedir. hiçbir şeyi anla­ yamamış.. Muhittin: "Benim bu konudaki düşüncem nedir peki?" diye mırıldandı. Türkiye'ye katılma sonucunu verecekse barışçı çözüme karşı çıkmanın yanlış olabileceğini söylüyorlardı. Bakışlarından. neredeydin?" diye düşündüğü anlaşılıyordu. Karşısında. kahraman ve inançlı bir savaşçı olarak gördüğünü. Mahir Altaylı'ya hayranlıkla bakıyorlardı.

Masanın üzerinde. yuvarlak laflarla sırasını savmıştı. Sonra Mahir Altaylı'ya meyhanede: "Ben milliyetçiliği doğru bulmuyorum!" dediğini utançla hatırladı. Ama kendini beğenmişlikten kurtulmaya da karar vermişti. belki de doğruluğundan daha önemli. bazı makaleler. "Ama bunlardan kurtulmam gerekir!" diye söylenerek masaya oturdu. Eski dergileri iyi okuyor. Beyoğlu meyhaneleri. Çünkü bir sözün böyle heyecanlandırıcı olması.320 . Gazetede sekiz sütunluk bir başlık vardı: "Hatay'da örfi idare ilân edildi!" Dün de başbakan bu konuda mecliste açık­ lamalar yapmıştı. aklımın gevezelikle­ rinden sıyrılmam. ama Hatay'ın bağımsız bir devlet olduğunu. orada seçimler yapıldığını. Türkçülük konusundaki bilgi­ sizliğinden utandı ve yeniden masaya oturdu. Rıza Nur'un Türk Tarihi. dikkatle. Sonra belki bir gün kendisinin de bunlardan çok daha değerli bir tarih yazabileceğini aklından geçirdi. Bu konulardaki. çeşitli Türk tarihlerini inceliyordu.. Eski haline kızdı ve farkında olmadan gene ayağa kalkmış olduğunu anladı. Onu basit. kendimi yüreğimin sesine ve coşkularına bırakmam gerekir!" Rıza Nur'un Türkiye Tarihi'ni açıp dikkatle okumaya başladı. "Ama o eski halimden de memnun olmadığımı ona söylemiştim!" diye heyecanla söyledi. Gene unutmaya çalıştığı mutsuzluk günlerinin anıları canla­ nıyordu içinde: Ömer'in nişanlandığı gün." Yürürken gözünün ucuyla masanın üzerindeki gazeteye baktı. ilkel ve yüzeysel buldu. aklından geçenlerden utanması gerektiğini anladı. ya da onun düşüncelerinin daha çok hayranlık toplayacağı ve gençleri heyecanlandıracağı. .. Ziya Gökalp'in kitapları. "Şimdiki düşüncem Mahir Altaylı'nın haklı olduğu. kendisine bir iki kere söz düşünce de. Rıza Nur'un tarihinin sayfalarını çevirirken yazarı düşündü. Türkçülerin kendi aralarında ve düşmanlarıyla yaptıkları tartışmaları iyi öğrenmek istiyor. dergiler ve son ayın gazeteleri vardı. çok içtiği zamanlar. bir de. Refik'lerin evinde duyduğu nefret ve yalnızlık.şey söylememiş. Dergide rastladığı insanların hepsinden akıllı olduğuna karar vermişti. "Bunlardan kurtulmam. seçim listeleri için kayıt yapılırken çeşitli toplu­ lukların çatıştığını gözünün önünde canlandırmaktan başka bir şey yapamadı. Olup biteni ayrıntılarıyla düşünmeye çalıştı.

Ateşin üzerinden az önce indirilen kuzunun parçalanmasını bekliyorlardı. "Çok cici. Az önce Kerim Bey'in barakasının çevresinde.. hoş geldiniz Herr!" dedi.. "Delikanlı Manisa milletvekili arkadaşımız Muhtar Bey'in kızıyla nişanlı. Ömer'i de gördü.." Ömer'in elini ya­ kalayıp yanındaki kısa boylu. arada bir onu onaylayan İhsan Bey'le anlatılanları karısına çeviren bir Danimarkalı mühendisin sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Kerim Bey dostlarını." Badem bıyıklı adam: "Aa Nazlı Hanım'la mı?" dedi. Amasya milletvekili ve doğu illerinden birinin parti müfettişiydi. Refik'i de parti müfettişine tanıttı. Kerim Bey Sivas-Samsun de­ miryolunun yapımıyla ilgili bir anısını anlatıyordu. çok hanım bir kızımızdır. Dilinin ucundaki adı söylemeye üşeniyormuş gibi bir süre sustu: "Herr Rudolph.. şöyle oturun lütfen. Hoş geldiniz. tanıştı­ rılacak öteki insanlara doğru çekti. O anlatırken herkes dinliyor. jeneratörün gücüyle aydınlatılmış geniş salonunda küçük topluluklar halinde fısıldaşan konuklar susmuşlar.ZİYAFET Kerim Bey: "Ooo. Sonra Refik'le Ömer'e bakarak başladığı bir cümleyi başka bir mühendise gülümseyerek bitirdi ve kolundan tuttuğu İhsan Bey'i masanın öteki ucuna.. Hoş geldiniz. doğu gezisinden dönen parti müfettişi İhsan Bey'in de konuklar arasında olacağı haberi yayılmıştı. bazı müteahhit ve mühendisleri her yıl verdiği bu akşam ye­ meğine çağırırken. işin iş ha!" diye düşünüyormuş gibi gülümsedi. "Bu da bir başka genç mühendisimiz. Kerim Bey. Badem bıyıklı adam da "Ah seni seni. "A.. Tebrik ederim!" Ömer gülümsedi. Oraya değil... Beyaz elbiseli bir ahçıyla bir uşak ilerde bir ağacın altında hayvanın üzerine eğilmiş kesiyorlardı. Yarım saattir sofranın çevresinde aç kediler gibi dolanan konuklar yavaş yavaş sandalyelere oturdular. bizim genç müte­ ahhidimiz de burada tabii.. sofrada oturan Kerim Bey'i dinliyorlardı.." Sofraya otu­ ruyorlardı. badem bıyıklı adama doğru çekti. 321 ." dedi Kerim Bey.

yaşlı bir devlet denetçisi de. "Hayatta iyilikle birlikte. O da anlatırken arada bir Kerim Bey'e bakıyor. her şeye hâkim olan kişiliğinden çekinmediğini göstermek. birşeyler söylemek. Etle birlikte sofraya kocaman büyük bir tepsinin içinde pilav da getirilmişti. ama herkes parti müfettişinin aslında bütün sofraya. "Sustursanıza şu eşeği!" demiş. açıkça . Beyaz önlüklü ahçı. güçlü. hatta gülünç olan da vardır.\ Parçalanmış etsofraya gelince herkesin dikkati bir noktada toplandı. memurlar arasında birisi gülmüş. acıklı. İhsan Bey sık sık dönüp Kerim Bey'e bakarak konuşuyordu. bu sırada bir eşek anırmaya başlamış. Sakin. Bu pilavın dağıtımı uzun sürdüğü için yemeğe bir türlü başlanamamış. ihsan Bey'den sonra. kendi varlığını hissettirmek için mi istiyordu. rüzgârsız bir haziran akşamıydı. Müfettiş bunları söyledikten sonra Elazığ'da bir köprünün açılış töreninde başından geçen gülünç bir olayı hatırladı: Valinin kızgın güneş altındaki açış konuşması iyice uzamış. kimse yarın kimbilir ne olacak diye endişelenmiyordu. Parti müfettişi bunu anlattıktan sonra hoşgörülü bir tavırla gülümsedi. parçalan dağıtmaya koyulunca İhsan Bey doğu gezisini anlatmaya başladı: Geçen yılın Dersim harekâtından sonra doğuda huzur sağlanmıştı. Kendisi de bu havaya katılmak. Bu gülümseyişle sanki masadakilere. konuklar da önlerine testilerle konan buzlu kaçak rakıdan içip dinliyorlardı. Uzakta işçi barakalarının durgun karanlığa dağıttığı ışık gözüküyordu. Artık kimse eşkıya korkusuyla titremiyor. bu hoşgörülü havanın etkisiyle Filyos hattında başından geçen bir olayı an­ latmaya koyuldu. saygılı havanın yavaş yavaş dağıldığını görüyordu. Ben bunları da sizlere anlatmaktan çekinmiyorum!" diyordu. ayrıca Cumhuriyet'in bayındırlık ve eğitim seferberliğiydi. Konuşmayı Kerim Bey'in insanı ezen. Ömer bu erken içilen ilk kadehin bazılarını gevşettiğini. özellikle geçen seneki harekât yüzünden paralarını vaktinde alamayan müte­ ahhitlere seslendiğini anlıyordu. konukların çoğu ilk kadeh rakıyı aç karnına içmişlerdi. yoksa içinden yalnızca neşelenmek geldiği için mi istiyordu. konuşmak istiyordu. ne yazık ki kötü. sofradaki düzenli. sonra o gülen küçük memurla eşeğin sahibini vah akşam karakola çektirip dövdürmüş.322 . uzaktan birisi de. Huzur ve düzeni sağlayan yalnız askerin gücü değil.

gözlerini de değişik insan yüzleriyle beslemeye gelmişti. Kerim Bey'le İhsan Bey bir ihtiyarı dinliyorlardı. Filyos hattında başından geçenleri anlatan yaşlı devlet denetçisi hikâyesini bitirip güldükten sonra. Ömer'in de işi düştüğü için tanıdığı bu ihtiyar. ama Ömer onun geceleri rahat uyuyamadığını. dertsiz. İçinden sofradan kalkmak geldi. Mühendisin başka yere. çünkü fısıldaşarak konuşamazlardı. hayatı için endişelendiğini. ihsan Bey bu hikâyeden çıkarılacak dersleri özetleyen bir konuşmaya başladı. ama rahat rahat karnım doyuran Refik'i görünce bunu yapmadı. sofrada anlatılanları dinliyor. Şimdi hayatında ilk defa çağrıldığı böyle bir yemekte parti müfettişine de rastladığı 32J . karşısında oturan orta yaşlı. tabağına yeniden pilav alıyor. Bunun üzerine Ömer ne olursa olsun birisine bir şey anlatmak. Üstelik aylardır durmadan aralarında konuştuklari için birbirlerine söyleyecek şeyleri de kalmamıştı. mühendis olmamasına rağmen geçen yıl devletin resmî denetçi kadrosuna alınmıştı. aylardır üzerinde çalıştığı şu "Köy Kalkınması" ile ilgili tasarılar için. sessiz mühendise dönerek geçen yıl başından geçen ve hiç de ilgi çekici olmayan bir olayı anlatmaya başladı. ama sofrada oturdukça bu isteğin arttığını anlıyordu. kendi sesini duymak için. bol bol yiyordu. Anlatılan şeylere herkes gibi yüzeysel bir heyecan duyuyor.bilmiyordu. ama onlarla bu masada konuşabileceği şeyler sınırlıydı. insanları seyrediyor. Herkes hesap kitaptan anlamayan bu adamın bu göreve getirilişini. arada bir gülümsüyor. kendi geleceği. tasasız oturuyordu. tecrübesi ve daha çok hastalık derecesine varan titizliği ve na­ musuyla açıklıyordu. Bir süre Rudolph ve Refik'le bir şeyler konuştu. ihtiyar denetmen geçen yıl bu görevde olmadığı için bu yemeğe de çağrılmamıştı. Kerim Bey'e bakmasına izin vermemek için gözlerini gözlerine dikerek uzun bir süre onu esir aldı. korkulara kapıldığını biliyordu. Refik hiç konuşmuyor. Ama hikâyenin bittiği ve gülünmesi gereken yere geldiği zaman mühendisin sofranın merkezine özür diler gibi baktığını görünce istediği neşeyi bulamayacağını anladı. Uzun ve yorucu bir işi başarıyla bitirip ziyafet sofrasına koşmuş bir insan gibi rahat ve huzurlu gözüküyordu. Sanki bu sofraya uzun zamandır duyuramadığı gövdesini yiyecekle.

bir şeye öfkeleniyor. herhalde önceden düşündüğü.. Masanın öbür ucundaki erkekler arada bir kadınlara bakıyorlar.• için galiba çok heyecanlanmıştı: Ateşli ateşli bir şeyler anlatıyor. Masanın bir ucunda iki kadın vardı. insana hayatta bir kere gelen şu fırsatı iyi değerlendiremediği için kendine kızıyordu. gülüyorlardı. Arada bir Kerim Bey'in herkesi bastıran sesi duyuluyor. Oysa bir yanlışlık yapmaktan korkan herkes devletle birlikte olmalıdır. sofranın merkezindeki hareketle değil. aralarında kendi dilleriyle konuşuyorlar. Üstelik şimdi. ama konuklar kendi konuş­ malarını sürdürüyorlardı.. Ömer onların bu yabancı kadınlarla.. bazı haksızlıkların düzeltilmesi için neler yapılması gerektiğini söylüyor." dedi genç mühendis. konukların kendi aralarında oluşturduğu küçük toplulukların gayretiyle sürükleniyordu. sonra o da o erkekler gibi rakısından daha çok içip 324 . Ama böyle küçük kusurları büyütmek sizi inkılâp düşmanlarının yanına götürür. onlardan birini çirkinleşmiş bir yüzle kadınları seyrederken görünce Nazlı'yı düşünüyor. Bunlar Danimarkalı mühendislerin karılarıydı. kendi hayadan ve istekleriyle ilgili bir şeyler düşündüklerini yüzlerinden anlıyor. değil mi?" diye sordu. sohbeti dinliyorlar. dikkatle rakı içiyorlar.. Parti müfettişi de ihtiyara." Neşe ve gürültü artıyordu. "Bu durumda ne yapılabilir?" "Bu durumda bordroların ve cetvellerin düzenlenmesine bir ay önceden başlanır ve bütün bu şikâyetler hemen tatlıya bağ­ lanır. hazırladığı cümleleri heyecandan birbirine karıştırdığı. Sonra badem bıyıklarının altında gizlenmiş gibi duran küçük ağzını rakı kadehine dayadı. "Elbette her şey kusursuz değildir. sonra kimseyle gözgöze gelmeyecekleri bir an yeniden kadınlara bakıp düşünceli düşünceli sigaralarını tüttürüyorlardı. bir yudum aldı ve gözünün ucuyla ihtiyar denetmene bakıp: "İnkılâba ve devlete güvenin!" dedi. İhtiyar denetmen sözünü bitirince İhsan Bey ihtiyarın ya­ nındaki gence: "Siz de mühendissiniz. aceleyle: "Gördünüz mü?" dedi ve telâşlanan denetmenin cevabını beklemeden sofranın çev­ resinde koşturan ahçıya: "Bana biraz daha pilav ver bakalım!" dedi. aklına Nazlı geldiği için şaşırıyor. Artık sohbet. rakıyla birlikte sigara içiyorlar. Yanyana otur­ muşlar. Hatay davası her şeyden önemli.

Yolaçan. kimisi de artık hiçbir şey yapamayacağı için yalnızca uyuşuk bir seyirciydi. Bunu farketmek . Daha yaşlıca. Demiryolu yapımı sırasında zekâlarını. ihtiyatlı ve titizdiler. hayranlık. Bunlar nasıl zengin olduklarını çok iyi bildikleri için bu birincileri küçümsüyorlar. Yerine göre. Ömer de Refik gibi çok içiyor. ama çoğunluğu onlar gibi olmak istediği için küçümsemeleri kıskançlık. gerçek neşe ve coşku. öfke ve tik­ sintiyle kanşıyordu. kimse şu demiryolu düzeninden hoşnutsuz kalmasın istiyorlardı. içten gelen söz yalnızca yabancı mühendislerle. Ama onlar da demiryolundan zenginleşen ötekiler gibi bütün varlıklarının ve geleceklerinin İhsan Bey gibi milletvekillerine ya da Kerim Bey gibilerine. memurlar. İkinci toplulukla devlet denetmenleri. kimisi birinci topluluğa girmek için aceleci ve terbiyeliydi. her şeyden nefret eder gibiydi. Kimsenin bir şikâyeti olmasın. ağırbaşlı. şu ünlü milletvekili toprak ağası ve müteahhit Kerim Naci Bey'in var­ lığının altında ezilmediğini farketmek istiyordu. girişkenliklerini kullanarak zengin olmuşlardı. Sofradan bu yüzden kendini denetlemeyen.325 . Kayadelen gibi soyadları alan bu yeni zenginler altı yedi yıl önce ya bir ufak taşeron. Herr Rudolph fazla konuşmuyor.yeni bir sigara yakarak sofradaki küçük topluluklardan birine kulak veriyordu. dikkatli erkeklerin oluşturduğu birinci topluluk bu demiryolu yapımı sırasında zenginleşen müteahhitlerden oluşuyordu. kimse haksızlığa uğ­ ramasın. nasılsa bu ilişkiler ağının dışında olan bir genç sarhoş mühendisten geliyordu. devlete bağlı olduklarını seziyorlardı. Bazan sanki birisi şikâyet eder. Refik ise yalnızca gözlerinin ve gövdesinin zevkiyle meşgul gözüküyordu. Kerim Bey'e. kimisi herkesten. ya da bir devlet memu­ ruydular. bastırılan Kürt isyanlarını. İhsan Bey'e korku ve saygıyla bağlı olmayan. Cumhuriyet'in ba­ şarılarını. Hatay davasını. Sofrada iki türlü topluluk vardı. kimisi aşırı namusluydu. kardeşlik ve beraberlik sözlerini bu yüzden sevinçle karşılıyorlardı. ya yeni mezun bir mühendis. Üç beş yılda ulaştıkları bu bek­ lenmedik zenginliğe de şaştıkları için çok dikkatli. maaşlı mühendisler vardı. Demirbağ. Soyadı kanunu çıktığı zaman Demirağ. sızlanırsa ellerindeki servet gidiverecekmiş gibi telâşlanıyorlar. kendi varlığının.

gecenin farkına varmanın keyfini çıkardı. Yanında oturan bir başka mühendis de gülümsedi. her köşeyi tutmuş!" diye cevap verdi. Sonra aklına bu düşünceyle her zaman birlikte gelen avuntuyu hatırladı: "İçki benim yalnızca mideme vurur!" Birden ayağa kalktı. Aynaya baktı. Yüzü beyaz değildi. durmadan birşeylerle uğraşmalı. 326 . Ömer: "Evet onlar gibi olmayacağım!" diye düşündü. kapadı. Ahçı bir baklava tepsisinin üzerine birşeyler serpiyordu. Kerim Naci Bey! Ondan neden nefret ediyorum?" Herr Rudolph'un sözünü hatırlayarak: "Çünkü o her yeri. göv­ desini rahatsız etmeli. sonra şu barakadakiler gibi de olamam tabii!" Masalara doğru yürüyordu. Ben onlardan değilim. ama oraya gitmek istemedi. Ben onlar gibi olmayacağım!" diye mırıldandı ve kendinden korktu. Kalabalıktan sıyrılıp kendinin. renkli ve sağlıklıydı. Sigara içerek lojmanın çevresinde yürümeye başladı. Sonra bir ressam gibi bir adım çekilip eserine baktı. Kerim Naci Bey'in lojmanında geçen yıl da yemek yediği için biliyordu. ya da aşırı bir şeyler yapmalı. kapıları açtı. yemeli içmeliydi. rakı testisini ye­ nilemesi için ahçıya seslenirken bunları düşündü ve birden içinden gene sofradan kalkıp gitmek geldi. Helaya girerken "Kusmak isti­ yorum galiba!" diye düşündü. Bir köşede mutfağın ışıklarını gördü. Bunu tam yapacaktı ki sarhoş olduğunu düşündü.. Mutfağın penceresine yaklaşıp içeri baktı. Sofranın gürültüsünü duydu.için ya demin yaptığı gibi kendini zorlayarak ve bağırarak başkalarıyla konuşmalıydı. Toprak ve ot kokusunu içine çekerek elerin derin soludu. "Bunun gibi. Tabağına ikinci defa dolma alırken. birşeyleri düzeltmeye başladı. "Bu doğru mu? Bu doğruysa ona.. Eline bir bıçak alıp yeniden tepsiye yaklaştı. Heladan çıktı. Ömer helaya doğru yürüdü. "Ben başkayım. Oradan kıpırtısız gecenin içine. "Efendiler ve köleler. devlete ve devletin şu iğrenç kullarına karşı yapacak bir şeyim yoktur! Ama bir şeyler yapmak. Ayağa kalkarken Herr Rudolph ile gözgöze geldi ve hiçbir şey düşünmeden mırıldandı: "Ben helaya gidiyorum!" Herr Rudolph anlayışlı bir tavırla gülümsedi. Muslukta ağır ağır suratını yıkadı. Sonra deliğe doğru eğildi ve kustu. Yana açılan bir kapı vardı. durgun karanlığa çıktı.

Evet.. ahlak! Neye yarar?. Kerim Bey kapının önünde konuklarıyla teker teker veda­ laşmaya başladı. "Bana hayran da olamazlar. Üstelik o Kerim Bey'den çok daha. Ne yapayım? Daha çok para kazanayım.her şeyi kırıp dökmek istiyorum! Ben bir efendi olmak istiyorum.. bir tüfeğin ve Ahmet Muhtar Paşa'nın dedesine hediye ettiği bir kemerin hikâyesini anlattı." Gene işçi barakalarına doğru baktı.. Kerim Bey konuklara duvarlarda asılı akraba fotoğraflarının. işlerimden başka bir şey düşünmeyeyim! Peki sofrada herkes ona bakarken ben ne yapacağım? Bunu düşünmeyeceğim ! " Sofraya oturdu.. Herkes tepsiye baktı. Kerim Bey havanın serinlediğini söyleyerek konuklan lojmanın içine çağırdı. • HEP AYNI SIKICI TARTIŞMALAR Baklavalar ve meyveler yendikten sonra. Yanında parti müfettişi İhsan Bey vardı. kalın kaşları. daha akıllı ve bir efendi... Kerim Bey'in yüzünü yakından gördü. Ömer'i görünce gene aynı bakışla. Ama gelip iş istiyorlar. Ahçı baklava tepsisini getirdi.. Herr Rudolph'u görünce de değişik bir tatlıdan almak üzereymiş gibi neşelendi. Sonra birkaç kere her şeyi unutarak esnedi ve konuklar dağılma vaktinin geldiğini anladılar. "Eylüle kadar köprü ve tünel yetişecek mi?" Büyük gözleri yarı yarıya örten gözkapaklan kıpırdanır gibi oldu. Kahveler burada içildi. Gözkapaklarının 327 35 .. Düşünceler. birbirine yakın büyük gözleri vardı. Bu boş düşünceleri bırakayım. Dar bir alnı. gidip oturayım. Kerim Bey ise Ömer'i görünce herhangi bir yüzü gördüğü zaman yaptığı gibi alışkanlıkla gülümsedi. Herkese söylediği sözleri onlara da söyledikten sonra birden Ömer'e döndü: "Düğün ne zaman bakalım?" "Eylülden sonra!" dedi Ömer. ya da gene Ömer'e öyle geldi.. sanki "İşin iş ha!" diye düşünüyormuş gibi başını salladı.

" dedi Refik. Sonra Refik'in de elini aceleyle sıkıp onların arkasından gelen yaşlı bir müteahhide döndü. sinirli bir kahkaha atlı. "Bu herifleri görünce içimden kaba olmak geliyor!" dedi. saf saf durup düşündü. Ömer: "Demek değişiklik ha!" diye gene bağırdı. "Ben eğlenmedim. "Hayvan herifin tekiyim ben. Kerim Bey: "İnşallah!" diye tekrarladı. Ömer. Sonra Refik gerine gerine esnedi: "Ohh be. yetiştirmeyeceğim desen de bir!" diyordu." Birden sustu.ağır ağır kıpırdanışı sanki Ömer'e. benim dünyamda senin sözlerinin ne değeri olabilir ki!" "Yetiştireceğim inşallah!" dedi Ömer. "Bizim hayatımız. "Allah hepsinin belâsını versin!" diye Ömer bağırdı. ulan. Sonra değişik insanlar gördüm. Refik ve Herr Rudolph lojmandan çıktıktan sonra uzun süre bir şey konuşmadan yürüdüler. Refikciğim!" diyerek arkadaşının 328 . Eğlencenin özünün ne olduğunu arıyormuş gibi. "Buraya da onun için geldin galiba: Değişik şeyler görmek için hayvanat bahçesine gelir gibi bizi. "Değişiklikti işte!" diye ekledi. işimiz. Sonra: "Sarhoşum ben ulan!" dedi. ne vardı?" diye bağırdı. değil mi?" "Eğlendik mi Herr Rudolph?" diye Ömer sordu. özentili bir kabalık var mı.. Sonra gene kabalık yapma özentisi içinde olup olmadığını dü­ şündü. "Yetiştireceğim desen de bir. sen ne diyorsun bu değişikliğe?" Alman gene tartışmaya. ne geceydi yahu!" Arkadaşlanndan karşılık almayınca da şüpheyle ekledi: "İyi eğlendik. Refik'in suratını gördü. "Değişiklikmiş yahu!" diye bağırdı Ömer. eğlenilecek. yok mu düşündü. kanımız canımız değişiklikmiş Herr Rudolph. ben de siz iyi kötü eğleniyorsunuz sanmıştım!" dedi. ama doydum!" dedi Alman mühendis. Refik: "Aaa. Uzakta kalan Kerim Bey'in lojmanına duyurmak istiyormuş gibi aynı şeyi yeniden bağırdı. Söz­ lerinde zorlama. nefrete başlamak istemediğini gösteren bir el işareti yaptı. Ömer: "Ne vardı.. Sonra tuhaf. "Yemek güzeldi. "Benim yanımda.

ama gene de söyleyeceğim. özür dilermiş gibi: "Yeni bir şey söyleyemeyeceğim size. başka şeyleri hatırladı. Bu konular aralarında çok konuşulduğu. Evet. Herr Rudolph: "Artık benim için yalnızca Amerika var!" dedi." dedi ve sustu. teyzesini.koluna girdi. "Bu karanlığın içinden?" Ömer alaycı bir sesle: "Her gecenin bir sabahı vardır dostum!" dedi. Sonra bir maniye başladı: "Ben bir yeşil fenerim/Hem yanar hem söne­ rim/Ben nişanlı değilim/Kime olsa dönerim. "Peki siz ne yapacaksınız? Siz nasıl çıkacaksınız işin içinden?" Eliyle göğü. babasını. Kendi kendine konuşur gibiydi. Anneannesini. kahveleri yaptı." dedi. Ama sohbet isteyen Alman a acıdığı için tartışmaya katılmamaya karar vererek biraz oturabileceğini söyledi. Herr Fatih'i biraz sıkacağız ama. yedi sekiz yaşındayken kendisi de sıkıntıyla dinlerdi. yalnızca coşkulu olduğuna. "Yalnızca Amerika var!" Sonra birden Refik'e döndü. sa­ bahlara kadar bir sonuca varılmadan tartışıldığı için önce Ömer içeri girmek istemedi. Sonra Refik'e döndü. bana 329 . cırcırböceklerinin ve Karasu'nun sesi duyuluyordu. Herr Rudolph: "O zaman içeri gelin. oysa hiçbir şeyim yok. Uzun bir süre hiçbir şey konuşmadan yürüdüler." Gülmeye başladı. Karanlıkta zor görülen bir tümseğin üzerinden atladı. İçeri girdiler. Ömer Refik'in kolunu sıktı. her seferi ndc. Herr Rudolph sabaha kadar uyuyamayacağını söyleyerek jeneratörü çalıştırdı. Bir süre sessiz yürüdüler.. toprağı işaret etti. "Bizim için endişelenmeyin.. Her zaman oturduğu koltuğa otururken tartışmayı alayları ve iğnelemeleriyle kesip kesmeyeceğini anlamak istiyormuş gibi Ömer'e baktı. konuşalım. Kendi lojmanını görünce. Sonra: "Bütün bu saçmalıkları düşünmeye. size birer kahve yapayım. sarhoş olup olmadığını düşünmeye başladı. söylemeye hakkım varmış gibi davranıyorum." dedi. Arada bir havlayan köpeklerin. Refik: "Ben o kadar mutsuz değilim ki!" dedi." Bu nereden aklına gelmişti? Hatırladı: Anneannesi söylerdi. "Aynı şeyleri söyleyeceğim. belki siz de aynı cevapları vereceksiniz. Sarhoş numarası yapıyorum. sarhoşmuş gibi davran­ maktan hoşlandığına karar vererek Refik'in kolundan çıktı. Sarhoş ol­ madığına. "Güzel bir şeymiş. ama saçma!" diye düşündü.

Odanın içinde yürümeye başladı.. Herr Rudolph'un da sohbet uzasın diye cevaplar verdiğini duydu. Bundan ne demek islediğimi anlatmıştım. Arkasından. kitaptan çıkma.. ama usta olduğuna değil. burada ruhların tutsak olduğunu söylemek istiyorum. Bir süre sonra Refik'le Alman'ın kendisinin satrançla uğraştığını görerek rahatladıklarını farketti. Bir başkasını da on dakikada çözdü ve dergide bu sürede çözenlerin satrancın çıraklık devresinde sa­ yılmaları gerektiğini okudu. yerleştirdi. "İki hamlede beyazların matı varmış! Ata da dokunulmayacak. ama ben sizin anlatmak istediğiniz şeyi başka türlü söylüyordum." "Evet. "Çocuk bunlar!" diye düşündü. çözüm süresi olarak onbeş dakika verilen bir sorunu yirmi dakikada çözdü.30 . derginin saçma görüşleri olduğuna inanarak öfkelendi.. Onları rahat bırakmak istediği için yeni bir sorun daha çözdü. Bundan burada insanların özgür olmadığını. Herr Rudolph'un satranç dergilerinden birini rafın üzerinden alıp açtı. tamam. Sakin... yok. hep aynı sıkıcı tartışmalarla eğleni­ yorlar.. düşünmeye başladı. kurdu. Benim hedefim fatih olmak!..göre burası. bir gün anlayacaksınız!" dedi. Ruhları önemsemeden!. "Gülünç. Nasıl?" Refik'in hâlâ anlattığını. her zamanki gibi: "Ah.. Dönüş yolunda Ömer Refik'e sordu: "Ne var o adamla o kadar konuşacak? Üstelik hep aynı şeyleri konuşuyorsunuz!" "Aynı şeyleri konuşuyoruz." Tartışmayı şimdiye kadar alayları ve iğneleriyle kesmediği için Ömer'e fazla kızamayan Herr Rudolph da. "İnsanın bir hedefi olmalı. Bari yeni bir şey söyleseler!. Sonra özgürlüğün yasal temelinin hiç olmazsa Türkiye'de biraz olsun bulunduğunu hatırlayarak ve. Bunu size söylemiştim ve buna karşı söyleyecek fazla bir şeyiniz." Ömer onlan dinleyemeyeceğini anlayarak ayağa kalktı. yani doğu. karanlığın ve köleliğin ülkesidir." Satranç sorununu dergiye bakarak çözemeyeceğini anlayınca tahtayı ve taşları çıkardı. .." Esnedi. yaşamalı.3. biraz metafizik bir dille söylersek. doğru!" dedi Refik. Bu sırada Herr Rudolph'un gene ezberden Hölderlin okuduğunu farkedince ayağa kalktı: "Amin!. Ama artık yatma vakti geldi. Çırak değil usta olduğuna inanmak için bir sorun daha çözdü. ah..

Anladın mı şimdi durumunu?" "Bir defa onlar dediklerinle değil. Niye her şey böyle bayağı olur?. ka­ pakları sarkık büyük gözlerini hatırladı ve bağırdı: "İşte ko­ nuşulacaksa öyle şeyler konuşulmalı. İnanıyorsun.. surat asma şimdi. Kerim Bey'in birbirine yakın... Niye bu ziyafet böyleydi.. yalnızca Süleyman Ayçclik ile mektuplaşıyorum. Sonra Ankara'ya onlara mektup yazıyorsun. Peki... zor seçilen bir ağacın altında durmuşlar. hadi!" dedi. ha!. Parti müfettişi en sonunda inkılâplara bağlıdır!" Ömer alaycı bir sesle: "Ve tabii bu inkılâplar da Türkiye'ye ışığı getirecek değil mi?" dedi. söyleyemezsin. yeni zengin mü­ teahhitlerde. "Sözü başka yerlere çekme.. neden hepsi öyle? Sen onları öyle bulmuyor musun?" ~~ "Hangilerini?" "Hepsini." "Biz üçümüz eskiden az mı tartışırdık? Sen. Boş laflar.. inanıyorsun.. Ama sen bu ziyafeti eğlenceli buluyorsun! Bu akşam neden böyleydi." "Doğru!" dedi Ömer. Bu akşam neden böyleydi?" Karanlıkta. 331 .. birbirlerine bakıyorlardı.... Ama ne tartışacağız?. ben ve Muhittin az mı?. köle ruhlu. "Sen bunlara inanıyor musun? Susuyorsun. onlara 'köy kalkınması' tasarılarını vere­ ceksin. Hah.. İkisini birbirinden ayırmak lâzım. Ömer yeniden: "Neden böyleydi?" diye söylendi." "İşte biz de onu söylüyoruz. istiyorsan tartı­ şalım.heyecansız bir sesle öğretmen gibi açıkladı: "Ama konuşmaya değer şeyler bu konuştuklarımız.." "Hayır! Bak orada parti müfettişi de vardı.. Neden o insanlar o kadar bayağı.. "Eskiden tartışırdık. çok bayağıydı!" Bunu söylerken kendisine ne zaman evleneceğini. Tartışarak neyi çözeceğiz? Bence tartışmaya değen tek şey şu ziyafet olabilir.." Ömer elinin tersiyle havaya iki tokat attı: "Boş laflar. ama düpedüz eğ­ lenceydi o tartışmalar. "Çok iğrençti.. ihalesini zamanında yetiştirip yetiştirme­ yeceğini soran Kerim Bey'i. Sonra senin inkılâplar hakkındaki dü­ şüncelerinin bu kadar küçümseyici olduğunu da ilk defa öğ­ reniyorum!" Ömer aceleyle: "Hadi..

Belki onlardır.. "Ben birşeyler yapılacağına inanıyorum. Refik: "Hayır. Şu karanlık eskiden olduğundan daha az koyu. Bunlardan sözetmek istemiyorum ben. Yakında bir yerde tuhaf kokulu bir ağaç. Refik de bir şey söylemiyordu. "Daha özgür ha?. boğuk bir ses çıkıyordu. En özgürleri de bunlar!" Eliyle karanlığın bir köşesini işaret etti. acınacak zavallı şeyler. yapıldı. Geçen yıl Dersim'de neler yapıldığını da biliyorsun.. zavallı. kötü. Kötü. değişik ziyafet masasında gördüklerindir? Ha. Alaycı olduğunu göstermek istiyor. "Belki söylediklerinde gerçek payı var.. Sen Rousseau filan diyorsun. Şimdi herkes eskisinden daha özgür. İç çekti. kötü. Yarım saattir yürüdüklerine göre işçi barakaları orada olmalıydı.. Belki özgür dediklerin şu senin eğlenceli. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Hepsi kişiliksiz. ya da çiçekler olmalıydı. Ne ilgisi var onların burayla?." Birden sustu. "Her şey o kadar kötü değil!" dedi. işte bunu anlayamıyorum!" dedi çok sonra. "Sen yapılanı görmüyorsun. ne dersin? Masada herkes Keıinı Bey'e bakıyordu... şimdi bir türlü aklına gelmiyormuş gibi sinirli sinirli kıpırdanıyordu. Bunu aklına yerleştir... O parti müfettişini de işittin. ırmağın sesi işitili­ yordu. "Daha özgür ha!" dedi Ömer. sen ise hiçbir şeye. Burada herkes ikiyüzlü.. yumuşak bir koku geliyordu. yüzeysel. Ömer bağırdı: "Burada herkes köle. yapılacak!" Söyleyecek daha çok şeyi varmış da. ama boğazından duygulu." "İşte burada ayrılıyoruz!" dedi Refik. İyi de­ nebilecek şeyler. masadakiler. Burnuna tatlı. Uzakta köpekler havlıyor. taklitçi. Gelip bize işe girmek için yalvarıyorlar. Rousseau Tür­ kiye'de yaşasaydı bir falakadan geçirir adam ederlerdi." —Refik yeniden yürümeye başladı. "En özgürleri.Onlarla hiçbir şey olmayacağını senin de anladığını biliyorum.. İki yıl önce altı liralık yol parasını veremiyorlar. angaryaya götürüyorlardı. Şimdiye kadar her şeyde anlaşmışlar da şimdi bir anlaşmazlık noktası çıkmışmış gibi heyecanlandı." Ömer aceleyle: "Ben kendi yapacağım şeylere inanıyorum!" dedi. Ama dünyayı 332 . iyi hiçbir şey yok. Birşeyler yapılıyor. yalancı. Ama bana ne bunlardan.. Onlarla hiçbir şey olmaz!...

vapurun her şeyinden kü.33. Türkiye'de insan hiçbir şeye aklıyla inanamaz.. İşte Türkiye bu. eh ne de olsa aralarında en iyisi oymuş. hiçbir şeye inanmadan nasıl yaşamaya devam ediyorsun. saf saf gülümsedi. Her şey taklit! Her şey yalan. daha doğrusu.. bizde beş ay bile sürmedi. Bizim Rousseau'muz kim? Namık Kemal mi? Okuyabiliyor musun? Okuyunca içinde bir şey uyanıyor mu? Belki bir zamanlar birilerinde birşeyler uyandırmış. ikiyüzlülük.. "Nedir kötü olan? Gerçeği gördüğünü söylemek mi? Bence hayallere kapılmak daha kötü. sen biliyorsun. Rousseau diyorsun. Saat kaç? Birazdan ortalık ışıyacak. ama işte!. Böyle düşünerek. "Ya onlar gibi Allah'a inanırsın. Düşünmemeli!" "Bütün bu söylediklerine/inanıyorsan çok kötü!" dedi Refik.3 36 ." Ömer gene işçi barakalarını işaret etti.. anlamıyorum?" "Ne var bunda? Herkes öyle yaşıyor.." ADAYA GİDİŞ Vapurun lüks kısmına çıkan merdivenlerini ağır ağır tırmanırken Nigân Hanım trabzanlara sıkı sıkı sarılmıştı: Dar ve yüksek vapur merdivenlerinden. Her şey gene eski bayağılığına.. "Sana şimdi aklıma gelen her şeyi söylemek istiyorum. kandırmaca dolu. Çünkü her şey sahte burada." Heyecanla ekledi: "Ama sen. Sonra? Şu Alman haklı: Fransa'da en azından elli yıl süren o çağ. Bir şeye inanmadan yaşayan bir ben iniyim? Bir yıl önce sen neye inanıyordun peki?" "Ben mi?" Refik iyiniyetle. Bir kere bildikten sonra olmaz artık." "Konuşalım.böyle kötü görmek neye yarar? O zaman insan hiçbir şeye aklıyla inanamaz!" "işte bu doğru. ikiyüzlülüğe gömüldü. Bu düşüncelerini doğru bulmu­ yorum.. düşününce içimden ağlamak geliyor. ya da hiçbir şeye. Burada. "Ben o zaman bir şeye inanıp inanmamak gerektiğini düşünmüyordum ki. Hem artık bunlan konuşmayalım. Ah Türkiye. konuşalım!" dedi Refik.

Osman onun yanına geçti ve bir sigara yaktı. geç başlamaya karar vermişti. Sonra . küçük de olsa sevindirici yeniliklerle karşılaştığı zaman Türkiye hakkındaki karamsar düşüncelerinden sıyrılabiliyordu. Bu yıl da Heybeliada için ayrı bir buzdolabı alınmamıştı. Sonra uzun bir koltuğu. Yerler de temizdi. bakımlı. Onu İsviçre'ye yollamak için uğraşılmıştı. Böyle. üstüne koyduğu şapkalar. Onu vapurda yer tutması için önceden yollamışlardı. geniş ve yeni bir vapurdu bu. "Yerinize oturmak isteyenler çıktı. üstelik. halatların yanına konan buzdolabını bekliyordu. iskeleden vaktinde kalkıyordu. Nigân Hanım salonun genişliğine. Nigân Hanım'ın karşısına Nermin oturdu. ama küçüklüğünden beri de adada bir evi olsun isterdi. Adı aklındaydı: Kalender. Uzun tartışmalara. ama Nigân Hanım. Refik yoktu. temmuzun bu ilk pazarına kalmalarının nedenlerinden biri buydu. Yanına Perihan oturdu. Geçen yıl Cevdet Bey'in ölümü yüzünden gidememişler.54 . Sonra Ayşe'nin lise bitirme imtihanları vardı. Emine Hanım köşeye çekildi. tatsızlıklara yolaçmıştı bu konu. geç kalmışlardı işte. Heybeliada'ya. Bu kadar gecikmelerinin. Merdiven geniş bir salona açılıyordu. çantalar. Kalkıp yer verdi. döşemelerin ve tavanların kaplamasına baktı ve biraz sevinir gibi oldu. Ama kalabalıktı. hanımefendi. yolculuğun tadını çıkarmak istiyordu. Küçüklüğünden beri vapurdan çok korkardı. şimdi iyi şeyler düşünmek. Herkes elini ağır tutmuştu. İşte. rahmetli Cevdet Bey'in ölümünden bir yıl önce yaptırdığı sayfiye evine gidiyorlardı.3. hazırlıklar yarıda kalmıştı. Osman'ın işleri çıkmıştı. Küçük torunlar Perihan'ın yanına iliştiler. kutularla işgal eden Emine Hanım'ı gördü." dedi hizmetçi. ya da kimbilir ne pislik taşıyan kâğıt ve çöp yığınlarına basmak zorunda da değildi insan. ama izin vermedim!" diye ekledi. Nigân Hanım kol­ tukları tıkabasa dolduran insanlara yüzünü buruşturarak baktı. sigara izmaritleri ve bilet parçaları.çüklüğünden beri çok korkardı. "Ah. Nigân Hanım birden: "Acaba bir şey unuttular mı?" diye söylendi. Ahçı Nuri alt katta. Araya bir ya­ şındaki bebeği koydu. Nigân Hanım oturdu. az daha yetişemeyeceksiniz sanmıştım. İsviçre'ye yollanan Ayşe de yoktu. Bu yıl Nigân Hanım hazırlıklara. belki de erken başlamanın uğursuz olduğunu aklından geçirdiği için.

Cevdet Bey'e adada bir evleri olmasını istediğini söylemişti. Ama bu keyfi uzun sürmedi. Burgaz Rumlar'm. O zamanlar Büyükada'ya giderlerdi. sattığı şeyin marifetlerini anlatıyordu. aşağıda elini beline dayayarak denize bakan Atatürk'ün heykeli gözüküyordu. Öteki eliyle çantadan çıkardığı bir dereceyi sallıyor. Nigân Hanım bu sözler üzerine fazla surat asacak gücü kendinde bulamamış. Her şey yolundaydı. çünkü seyyar satıcı hâlâ avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Eski . Büyükada da Yahudilerin olduğuna göre Türk tüccarlarına yalnızca Heybeliada kalıyordu. belki de bütün yazın en tatlı ânıydı bu. Altmış yaşlarında. üstü başı kirli. Sonra anılara gömüldü. Yalnız bütün yolculuğun değil. Nigân Hanım öğrendi: Cilâlı bir tahtanın içine gömülmüş olan Avrupa yapısı derece suda tıpkı bir gemi gibi yüzüyor. Elli yaşında olduğunu aklından geçirdi. hastaların banyolarında da kullanılabilirdi. o da kendinden hoşnuttu. Atatürk'ün hasta olduğu söyleniyordu. herkesi unutarak kendini düşünmeye başladı. gülümseyivermişti. Satıcı koltukların arasında gezinirken yaklaşınca Nigân Hanım onu yakından gördü. Gerektiği zaman azla yetinmesini bilen insanlardan olduğunu düşünürdü. Bir seyyar satıcının çığlıklarıyla kendine gelince neşesi kaçlı. Yukarıda. Nigân Hanimin aklının Büyükada'da olduğunu bildiği için de gevezeliğe başlamıştı: Kınalı Ermenilerin. Sonra bir gün Cevdet Bey Heybeli'de bir arsa aldığını açıklamış. Cevdet Bey de şimdilik kiralık yerlerle yetineceklerini belirtmişti. deniz suyunun sıcaklığını ölçmeye yanyordu. Her şeyi. Sonra Cevdet Bey şakalarından biriyle gevezeliği bağlamıştı: İsmet Paşa da zaten Türk tüccar­ larının ve askerlerinin dostu olduğu için Türk tüccarlarının ve askeri okulun yerleştiği Heybeliada'da bir ev almıştı. beyaz saçlı bir adamdı. Vapur ağır ağır Sarayburnu'nun önünden geçiyordu. Nigân Hanım başkalarını azarlama ve övme alşıkanlığı olan insanların rahatlığıyla: "Onun yaptıklarını takdir ediyorum!" diye düşündü ve gözlerini kırpıştırmaya başladığını anladı. Ayrıca küçük bebeklerin.335 . Oysa hoş şeyler düşünüyordu: Cevdet Bey'le Nişantaşı'ndaki ilk yıllarını hatırlamıştı.iyi şeyler düşünmek islediğini hatırlayarak pencereden dışarı baktı. Bir elinde eski bir çanta vardı. tepede Topkapı Sarayı. Şimdi bu düşüncenin tadını çıkararak gözlerini kırpıştırıyordu.

her sabah yıkanıp tıraş olmayı ne zaman öğrenecek?" diye düşündü.ceketinin dikişleri sökülmüştü. azınlıklarla çok iş yapan bir tüccar olmasına rağmen. rahmetli kocasının. azınlıklardan nefret ettiğini dü­ şünür. Üç gün önce sofrada. Yanyana oturuyor. Tartışma konusu. Nigân Hanım onların şu gürültülü insanlardan farklı olduklarını keyifle gördü ve ailesini bir kere daha beğenerek Cevdet Bey'i saygıyla andı. şimdi o Panama şapkası giyen beyin yaptığı gibi alışveriş etmek zorundaydı. Ama sonra Nermin ile Osman'ın iki gün önce yaptıkları sert tartışmayı hatırladı. herkesin önünde tartışmışlardı. Zaten gürültülü olan salon Kmalı'da inecek olanların. malını yolcularin teker teker gözlerine sokmaya koyuldu. başka bir soydan olduğuna karar verirdi. daha sert bir kelime kullanırdı. ya da vapurlarda gezen satıcılardan. ya istediğini Avrupa'dan getirtmek zorundaydı. bir şey unutmamak için seslenen annelerin. doğru dürüst konuşmayı. 336 . arada bir pencereden dışarı bakıyorlardı. Böyle bir şeye başkaları tartışma da demez. Cevdet Bey başka bir soydandı: Bahçesinde hanımelleri açan bir Müslüman ailesinden geliyordu ve bir paşa kızıyla evlenmişti. homurdanan ba­ baların gürültüsüyle dayanılmaz oldu. Nigân Hanım böyle za­ manlarda tüccar ailelerinden. Kendisine yaklaş­ masına fırsat vermemek için gözlerini satıcıdan kaçırdı. Çoğunluğunu Rumlarin. Sonra ama. Nigân Hanım gözlerini yolcuların üzerinden çekip karşısında oturan oğluyla gelininin üzerinde dolaştırdı ve onları da beğendi. uslu çocuklar gibi alçak sesle birbirleriyle konuşuyor. İşte Türkiye böyleydi: Dükkânlarda hiçbir şey yoktu. Ermeniler'in. Gene Atatürk'ü hatırladı ve hastalığı için üzüldü. Satıcı da bir müşteri bulduğu için daha çok bağırmaya. Yahudiler'in oluş­ turduğu yolcular arasında bir hareket başladı: Kınalı'ya yana­ şıyorlardı. birbirlerini kay­ betmemek için bağıran tüccar çocuklarının. kullanışlı eşya arayanlar. "Bu millet temiz giyinmeyi. teiniz ve bakımlı salona girdiği zaman içini saran duygudan kurtuldu ve Türkiye hakkındaki o karamsar ve umutsuz dü­ şüncelerine döndü. pantolonunda yağ lekeleri vardı. ama Nigân Hanım daha ağır bir sözü onlara yakıştıramadı. Nigân Hanım bu yeni. akşam yemeğinde. derecenin kullanışlı bir şey olduğunu aklından geçirdi.

ama ondan uzaklaştığına karar verdi ve bu can sıkıcı konuda düşünmeyi bir başka zamana erteledi. Panama şapkalı adam ayağa kalkmıştı. sonra sofraya bir sessizlik yerleşmişti. geveze bir kadındı. Nigân Hanım'ı telaşlandıran. güleç. Nigân Hanım. Nigân Ha­ nım'ın aklına Beyoğlu'ndaki terzisi Rum madam geldi. ama Rum olmalıydı bu adam. Nermin'in daha önce konuşulan bu konuda bu kadar direnmesinin asıl nedeni paranın nasıl kazanıldığını bilmemesiydi. sandıkları boşaltıp dolduran. İşte bunun üzerine Nermin. Nigân Hanım'ı telâşlandıran daha başka şeyler de sözkonusu edilmişti galiba. oradan buraya taşımanın artık yakışıksız olduğunu söylemişti. Hoş. Osman da ona. Osman'a. fincanları eski gazetelere saran bir kadının anlaşılabilir öfkesiyle. üstelik sesinin perdesinden hiç çekinmeyen Nermin'in öfkeyle birkaç kere bağırdığını duymuştu. Bir keresinde sırf çirkin kızma iyi bir koca bulmak için yazları Burgaz'a gittiklerini ağzından kaçırıvermişti. Vapur Burgaz'a yanaşıyordu. arkasına gizlenmişti. Osman'a göre. hiç de hoş olmayan bazı kendi harcamalarından kısıntı yapmalıydı. Nişantaşı'ndaki buz­ dolabını her yıl buradan oraya. Osman'ın başka bir kadınla ilgisi olduğuna. belki bütün bunlardan telaşa kapılmazdı. adada yalnızca yılda üç ay kaldıklarını ve elektriklerin de akşam saat sekizden sonra kesildiğini hatırlatarak asıl yakışıksızlığın işler bu kadar sıkışıkken ve şirketin paraya bu kadar ihtiyacı varken karısının böyle boş masrafları düşünebilmesi olduğunu söylemişti. ama akşam onların odasında ışığın geç saatlere kadar yandığını görmüş. Nermin bütün gün yolculuk için hazırlık yapan. şimdi karşısında uslu uslu oturan geliniyle oğluna bakarken. Oğlunu rahmetli Cevdet Bey'le karşılaştırmaktan çekiniyordu. ama daha başka şeyler. bir Nigân Hanım'a bakmış. Nigân Hanım.şimdi aşağıda başında Nuri'nin beklediği buzdolabıydı. Osman'ı da kıpkırmızı yapan o sözleri söylemişti: Kocası şirkete para ayırırken ailenin harcamalarından değil. 337 . tabakları. kişisel harcama dediği şeyin ne olduğunu söyleyiverecekmiş gibi bir tavır takınmış. Osman da zaten bu karşılaştırmadan korkuyormuş gibi elindeki gazeteyi çarşaf gibi açmış. Adalar arasında Cevdet Bey'e o şakayı yaptıracak kadar kesin bir fark yoktu. Büyük gelin bunu söyledikten sonra öfkeyle bir kocasına. yeni bir buzdolabı almaları gerektiğini.

bekleyin beni. Belki biraz şişmandı. eskiden alayla karşıladığı bu konuyu artık sessizlikle geçiştiriyor. ama onun şımarıklığı hoşgörülecek gibi değildi. efendi bir çocuktu şu Remzi. Ciddiye alınacak hiçbir rahatsızlığı yoktu. Ter­ biyeli. Nigân Hanım her zamanki gibi onun da bir çocuk olduğunu düşündü: Sonra Refik'i hatırladı O da çocuktu. Vapur Heybeli'nin çevresinde ağır ağır dolanıyordu. Öfkeli olduğu zamanlar herkesin duyacağı bir sesle. Çok yaşayacağına inanıyordu. Kaşıkadası'nm önündeyken birden vapur sallanmaya başladı. "Keman çalan bir oğlanla!" diye mırıldandı. Çam ağaçlarının arasından birazdan evin damı gözükecekti. Perihan da kucağına çocuğunu alarak ayağa kalkmıştı. ramazanlarda oruç tutan hizmetçi ve alıcılarla alay etmiyordu. Dine bağlılığının da hiçbir zaman yobazca olmayacağını biliyordu. Nigân Hanım rahmetli annesinden öğrendiği dualardan birini yarım yamalak mırıldandı ve gün geçtikçe dine yavaş yavaş bağlandığını düşündü. Soh­ betlerinin bir kısmında bozulan sağlıklarından bahseden bütün yaşıtları gibi o da. Küçük torunlar pencereye yaslanmış bakıyorlardı.338 . Leylâ'nın oğlu da orada olacaktı. kibar. Onu İsviçre'ye yollamak için çektiği sıkıntıları. Nigân Hanım'da gülünç bir hikâye dinlemiş gibi neşe ve biraz da Avrupa özlemi uyandırırdı. kızının düşüncesizliklerini aklından geçirdi. hemen gelmek istiyo­ rum!" derken bile çok yaşayacağına inanırdı. Geçenlerde gene bir mektup yazmış. Bu konu Nigân Hanimin yüreğinde bir yaraydı. çam ağaçlarının içindeki papaz okuluna hoşgörüyle bakıyordu. ahçı ve hiz­ metçilerde nefret uyandıran kara sakallı ve koca şapkalı bir şık Heybeli papazı. Zaten kızı da İsviçre'ye yollamışlardı. geliyorum yanınıza. Bu sözü kendi . ya da zurnacıya varacak kafada bir kız o!" Ama tatsız şeyleri düşünmek istemiyordu.Birden Nigân Hanım Ayşe'yi hatırladı. gene gecikeceğini bildirmişti. İşte şimdi de Heybeliada'nın tepesinde. Cevdet Bey'in ölümünden sonra yaptığı gihi I n h a l beklenmedik bir bağlanma değildi bu. Tabii. Ama kendi sağlığı iyiydi. "Cevdet Bey. Küçük torunlarda korku. ama keman çalan bir öğretmen çocuğundan her zaman daha iyiydi. elleri kolları gibi kafası da ağır işliyordu. Sonra bu konuya denk düşen o çok yaygın atasözünü hatırladı: "Zaten tam davulcuya. Korkuyla.

kilisenin karşısında yeni bir ev yapılıyordu. bir bu tarafa sallanarak hızlandı. vapurun içine uzatılan dar tahta iskelenin üzerinden küçük ve titiz adımlarla korkuyla yürüdü. tütün ticaretine de atılan Zekeriya Bey kızıyla çarşıya iniyordu. içine yerleşmek uzun sürdü. Vapur Heybeli iskelesine yanaşırken ayağa kalktılar. Sonra ağır yükü alan fayton yavaş yavaş hareket etti. yolsuzlukları anlaşılınca Avrupa'ya kaçan tüccar Leon'un evine başkaları yerleşmişti. Birden Nigân Hanım: "Zaman ne çabuk geçiyor!" diye mı­ rıldandı. Sözlerinin duyulup duyulmadığım anlamak için oğluna ve gelinlerine teker teker baktı. İsmet Paşa'nın evinin pancurları açıktı. torunlara dikkatli olmadıkları için söylendi. Merdi­ venleri inerken trabzanlara gene sıkı sıkı tutundu. ama şapkasını da bir kere olsun çıkarmayarak selâmlar dağıttı. Osman söylenerek bir fayton buldu. Nigân Hanım gene bir şey unutup unutmadıklarını düşündü.kendine sık sık söyler. atların düzenli ve yorgun nal sesleri Nigân Hanım'a çocukluğunun ve gençliğinin seyrek yapılan ve hep beklenen gezilerini hatırlattı. avukat Cenap Sorar Bey küçük evinin küçük bahçesini çapalamakla meşguldü. Bir o tarafa. Karaya çıkar çıkmaz at ve at pisliği kokusunu içine çekti ve Cevdet Bey'le ilk adaya gidişlerini hatırlayarak hüzünlendi. onlar dinliyorlardı. Gözleri bu açıklamaları gerektirecek kadar zayıf ol­ mamasına rağmen Nigân Hanım dikkatle dinledi: Kasap Foti dükkânının yerini değiştirmişti. bazan bu yara için Perihan'ı suçladığını farkederdi: Küçük gelini kocasını evde tutmayı başaramamıştı. Herkes kendi düşüncesine çekilmişti. her seferinde elini şapkasına götürerek. Osman anlatıyor. buzdolabının başında bekleyen ahçı Nuri'yi denetledi. demir tüccarı Sacit Bey'ler daha taşmmamışlardı. iki yıllık adalı olmalarına rağmen onları iyi tanıyan esnafa. Vapurdan inen kalabalık faytonların beklediği yere üşüştü. Duymamışlardı. Çarşı içinden geçerlerken Osman tanıdık yüzlere. Her verdiği selâmdan sonra da annesine kime selâm verdiğini söyledi. Mihrimah Hanımlar da yeni taşınıyorlardı. Büyük torun Cemil arabacının yanına binmek istediği için azarlandı. yanlarından geçen öteki fay­ tonların yolcularına. "Zaman ne kadar çabuk geçiyor!" Nigân Hanım adalara giden 339 .

ama Refik. oğlu çalışkandı. "Bugün. Sonra faytondan dikkatle indi." diye düşündü. şirketin ve ailenin bir gün anlaşılmayan korkunç bir dalgayla tepetaklak olmayacağından insan nasıl emin olabilirdi ki? Oysa zamanın çabuk geçtiğini düşünüyordu. Sesinden tanıdı: Hacı'nın tüylü çoban köpeğiydi. RAY DÖŞENİYOR 1 Refik bir gürültüyle uyandı. anlamıştı. herkes çevreyi saran şu zamandan ve varlıktan hoşnut olsun. eşeklerle su taşıyan sakalardan birini görmüştü. Araba eve yaklaşıyordu. Toraman sus!" diyordu. Gelecek korkunç ve belirsiz bir şeydi: Her şeyin bozulacağından. Dışarıda." Bugün "poz katarı. Geçmiş: Geçmişti ona gurur ve yaşama aşkı veren. Bir an kendisiyle onlar arasındaki ortak bağı hisseder gibi oldu. sıradan bir aile olduğu duygusuna kapıldı. Her şey yavaş yavaş değişsin. tanı penceresinin dibinde bir köpek havlıyordu. Ömer ya vaktinde ihaleyi yetiştirerek trene yol verecek. Hacı'nın sesini duydu: "Şşşt. yeni eskiyi hoşgörüyle karşılasın. Belki bir yarım günlük gecikme olacağını 340 . ailesinin bütün Türk tüccar ailelerinin arasında. Canı sıkıldı. Zaman yavaş aksın istedi. oradaki telâş ve hareketi görmüş. Refik saatine baktı: Onikiyi geçiyor! "Bugün bitecek. Dört saat önce yukarıya tünele çıkmış. 8 Eylül 1938. Nigân Hanım hiç kapılmadığı bir duyguya. torunlar sağlıklıydı. Ama bunlar da inandırıcı olmaktan uzaktı. Sonra kendi ailesinin benzersiz olduğuna ilişkin yeni kanıtlar aradı: Perihan çok güzeldi.öleki tüccar ailelerini düşündü. Yorgun atlardan biri başını sallayarak öfkeyle homurdandı. Sonra geçmişini hatırlayarak avunmayı akıl etti. Ömer'in vaktinde yetiştireceğini yatmadan önce anlamıştı." denen ray döşeyen tren Ömer'in tüneline gelecekti. Yaz başladı. ya da yarım gününe bin lira ödeyerek gecikmeyi kapatmaya çalışacaktı. kimse kimseye fazla dikkat etmesin istedi.

Bütün gece masanın başında oturup aylardır yazdığı şeyleri okumuş. Gerinerek odanın içinde gezindi. Dönüp dönüp yeniden okuduğu kitaplar da duruyordu. bakanlarla ilişki kurmaya çalışacaktı. yatıp uyumaya kalkmış. Suratına soğuk su çarpıp çıktı. sonra bir "von" olduğunu. oradaki. "Perihan'a mektup yazayım. Refik yatağın kenarından kalktı. Ömer iki gündür uyumuyordu. uyuyamamış. Perihan görse: "Yüzüne renk gelmiş. Dün akşam uyuyamamıştı. Yataktan kalktı. Ömer ile helanın taşlarına bakarak konuştuklarını hatırlıyordu." dediği şeyler duruyordu. Yüzü sağlıklıydı. Buraya ilk geldiği gün bıyığım da kesmişti. bir ay önce Herr Rudolph Amerika'ya giderken vermişti. Goethe'nin çerçevelenmiş resmini onların yanma koymuştu. İnsanın bir elle kolay okkalayamayacağı bir kâğıt yığınıydı. Helaya her girişinde buraya ilk geldiği günü. Ömer'in kayınpederinin yardımıyla milletvekilleriyle. odaya girdi. "Şimdi ne yapayım?" diye düşündü. kızarmış. Yatağın kenarına oturdu. Artık ne olacaksa An­ kara'da olacak!" 341 . babasının da bir general olduğunu hatırlatan bir tavırla başını hafifçe yukarı kaldırarak.söyleyen Ömer bunun da galiba kapatılacağını açıklamıştı. Refik yataktan kalktı. tüneldeki korkunç çalışmadan rahatsız olduğu için. Yedi ay oluyordu. biraz da kendi geleceğinden. Ankara'da İnkılâp ve Teşkilât adlı kitabın. Biraz. bu genç insanların ve genç ülkenin. bir süre birşeyler kekelemiş. Ömer'le birlikte Ankara'ya gidecekti. "Peki şimdi ne yapayım?" Tasarılarını yazmayı bitirmişti. İki bavula ve bir sandığa sıkıştırdığı eşyalarını ve kitaplarını kamyona yükletirken hediyeyi utanarak Refik'e vermiş. "Ne olacak ileride?" diye mırıldandı. "Teşkilât" adlı hareketin liderlerinden Süleyman Ayçelik'i görecek. Refik ve Ömer'in. Bu resmi. Aynaya baktı. On gündür onları yeniden okumaktan başka bir şey yapmıyordu. dönüşünden sonra da hâlâ havlayan köpeğin gürültüsüyle uyanmıştı." derdi. orasını burasını çizip düzeltmiş. sonra sabah tünele gitmiş. "Yedi ay!" diye düşündü. İşçilerin çoğu da çift mesai çalışı­ yorlardı. Masanın üzerinde "tasarılarım. helaya girdi. bir temize çekilmesi kalan şu "köy kalkınması" tasarılarıyla ne yapacağını kesinlikle bilemediği için uyuyamamıştı. Türkiye'nin geleceğini çok merak ettiğini söylemişti.

. onu ve çocuğu çok özlediğinden başka bir şey yazamıyordu. Kitabı okumaya başladı. bugün buraya poz katarı hiç uğramayacakmış. yazarın inkılâp ve yeni Türkiye heyecanını sevinçle karşılamıştı. Kapının önünde Hacı'yı gördü. ama yazamadı. yarım sayfa okuduktan sonra. Başkaları tarafından yürüne yürüne oluşan o küçük ve dar yoldan değil. Barakalar gene aşağıda. gözlerini alıştıra alıştıra başını göğe doğru kaldırdı. Kitabı her okuyuşunda Ankara'da kendisi gibi birşeyler yapmak isteyen insanların varlığı aklına geliyor. barakalar boşalmayacakmış gibi rahattı. durgun. ama hep bunların Perihan'ı öfkelendireceğini düşünürdü. çevreyi seyrediyordu. rahatlıyor. endişelerinden biraz sıyrılır gibi oluyordu. farkına varması için düşünerek onu dinlemesi. yaban otlan sannıştı.542 . Yedi ay önce karla kaplı olan toprağı şimdi dikenler. oysa geldiğim gün her gün . Refik varlığıyla onları ra­ hatsız etmek istemeden sessizce yanlarından geçip tepeye tır­ manmaya başladı. derin. Gene. bir hafta içinde bütün şantiyeler dağıtmayacak. Gene kendini zorlayarak birşeyler yazmaya çalıştı. insanlardan sözettiği olurdu. Uzaktaki ırmak da öyleydi: Refik uğultusuna alışmıştı. dikenlerin arasından gelişigüzel yürüyor. ama mektuba başlayamadı.Perihan'a mektup yazmak için masaya oturdu. acaba yetişecekler mi?" diye düşünüp ayağa kalktı. kıpırdanan insanlar arasında duruyorlardı. İlk geldiği gün onu heyecanlandıran aynı gökyüzüydü. Perihan'a her mektupta biraz daha gecikeceğinden. Odanın içinde biraz gezindi. Sanki ömrünün sonuna kadar burada patates soyacakmış. geniş. derme çatma damları ve küçük pencereleriyle yüzleri Refik'e yabancı gelmiyordu. Köpeği de yanına oturmuş. biraz da buradaki hayattan. "Şimdi tünelde ne oluyor. ama artık sarıya boyanmış tahtaları. sakin haliyle patates soyuyordu. Ama şimdi gökyüzüne bakarken aynı şeyleri duymuyordu: "Köy kalkınması tasarıları ne olacak? Perihan ne yapıyordur? Acaba şu milletvekili beni kimlerle tanıştırır? Nefes nefese kaldım. pırıl pırıl. Arada bir.. güneşin altında uyuyordu. Sonra gözü masanın üzerinde duran romana takıldı: Yakup Kadri'nin Ankara adlı romanını birkaç kere okumuş. seyretmesi gerekiyordu. Sonra tünele gitmeye karar vererek dışarı çıktı. Gene her zamanki huzurlu. her zaman yaptığı gibi. kayaların.

Artık yapacak hiçbir şeyleri olmamasına rağmen. katarın tünele ne kadar yaklaştığını anlamak. arada bir gözüne çarpan ilgi çekici 343 . sağa sola bağırıyor. kaybedilecek zamanın değerini işçilere duyurmak için oradan oraya koşuyor. Dekovil hattının üstü örtüldüğü için taş çok ilkel bir yöntemle. onlara iş bırakmak is­ temiyor. Bazı işçiler beylerin bu kol işine bulaşmalarından kendileri sorumluymuş gibi utanarak onların el attığı yere koşuyor. Gene tasarılarını. bir şeye el atacak olsalar yalnızca kalabalık edip işleri zorlaştırıyorlardı. konudan konuya. Refik'i görünce alaycı alaycı başını sallayarak gülümsedi. boşalan küfelerin sesini duydu. Ömer. Perihan'ı. çevreyi. Tünelde şimdi yalnızca iki yerde çalışılıyordu: Tünelin orta yerinde duvar örülüyor. öteki şantiyeleri yukardan son bir kere görmek istiyordu. kendi geleceğini aklından geçiriyor. Ömer'in çalışmasını.cimnastik yapmaya karar vermiştim!" Tünelin ağzından girerken. Refik de bir ara bir eşeğin boşaltılmasına yardım etmek için ona yaklaştı. Orada kargaşanın içinde. ama hemen içerdeki harekele kendini kaptırdı. Poz katarını görmek. eşeklerle taşınıyor. Son günün ciddiyetini. Tünelin her şeyi bitmiş. ama pişmanlık ve utanç duygusu gene içini sardığı için dönüp onlara bakmadı. zorlama ve iğreti olduğunu anlayıp oradan uzaklaştı. Ömer'in ortağı iki genç mühendis de Ömer ile birlikte oradaydılar. bir tek tabanın ray döşemeye elverişli bir hale getirilmesi ve bazı yerlerde duvarların örülmesi kalmıştı. Refik'in girdiği ağzın yakınında tabana taş dökülüyoıdu. Ömer de işçileri gayrete getirmek için aynı şeyleri yapıyordu. Sessiz çalışan duvar ustalarını da gördü. buraya her gelişinde içini saran pişmanlık ve suçluluk duygusuna gene yakalandı. Tünelden çıktıktan sonra rayların döşenmesi için hazırlanmış taşlann üstünde yürüyerek batıya doğru ilerlemeye başladı. eşeklerin boşaltılmasına yardımcı oluyorlar. bir düşünceden başkasına atlayarak. Tünelin öteki ağzından dışarı çıkana kadar oradan gelen bağı­ rışları. evini. bir kısmı da yorgunluktan hiçbir şey yapamıyor. bu da özellikle mühendislerin sinirini bozuyordu. ama hayvanın sırtındaki küfeye dokunur dokunmaz bu hareketinin ne kadar saçma. taş taşıyorlardı. ama bunların üzerinde tek tek ve uzun uzun durup bir sonuca varamadan.

Sonra barakaya döndü. Okuyamayacağını anlayınca bir türlü başlayamadığı mektuba kendini zorlayarak başladı. gene arsa alıyordu. Bütün demiryolu müteahhitlerinin nefret ettiği bu adamı Ni­ şantaşı'ndan tanıyordu. inkılâplara inanmış iyi insanlar üzerinde yapacağı etkiyi hayâl ederek sevindi. Sonra yeniden masaya oturup aceleyle mektubu bitirdi ve birkaç kere gerinince uykunun yeniden bastırdığını anlayıp yattı. . barakalara.344 . Sonra işçilerin arasında gene demiryolu dersinde hocanın sözünü ettiği Türkiye'nin tek ray döşeyicisi ünlü Pozcu Bekir'i de gördü. Kapının önünde Hacı'yı ve köpeği göremeyince bir eksiklik duygusuna kapılır gibi oldu. Masasına oturdu. tuhaf bir bitkiye.bir şeye. Ankara romanını karıştırdı. Sonra: "Bu tasarılar mutlaka benimsenecek. sonra başka bir demiryolunda gene kendi usta ve becerikli takımıyla ray döşüyor." düşüncesinin ve bu düşünceden yola çıkarak birleştirilmiş köy birimlerine modern şehirlerin bütün olanaklarının ucuza götürülmesi yollarının açıklandığı bölümlerin Ankara romanında anlatılan. her zamanki gibi gene gecikeceğini ekledi. bu olacak. ya da insan yüzünü hatırlatan bir buluta bakıp oyalanarak yürüyordu. Bunları tek tek düşünürken "köy kalkınması" taşanları gözünün önünde canlandı. çocuğun hatırını. Lokomotife. Ray döşemekten kazandığı parayla Nişantaşı'nda arsa alıyor. Her zaman yazdığı şeyleri. sırtındaki teri hissetti ve gecikme ne­ denlerini yazmaya başladı. çalışan işçilere fazla sokulmadan uzaktan demiryolu dersinde ayrıntı­ larıyla öğretilen şu "ray ferşiyatı" denen işlemi seçmeye çalıştı. Bir ara işçiler arasında sigara içerek dolaşan adamla gözgöze gelir gibi olunca. biliyorum!" diye heyecanla söylenerek ayağa kalktı. Tasarının özünü oluşturan "Biz bize benzeriz. Goethe'nin resmine baktı. ırmağa. "Burada ne işim var?" diye mırıldandı. sigara içerek odanın içinde gezindi. Altıyüz metre yürüdükten sonra poz katarını Kerim Bey'in yaptırdığı bir köprünün üstünde gördü. Sonra ray döşeyenlere bakarken birden bir zamanlar: "Hayatım rayından çıktı!" diye söylendiğini hatırlayarak kendisiyle alay ede ede güldü ve geri döndü. Bunu yazarken ulandı. Perihan'ın ve evdekilerin ne yaptığını sormayı alışkanlıkla hızlı hızlı yazarak bitirdikten sonra.

Refik'i görünce: "Hah uyandın mı?" dedi. Sonra demin konuşanın Salih olduğunu anladı." dedi." Refik dışarı çıktı. Düdüğünü çaldı. "Rüşvete boğduğu memurlardan biriyle konuşuyor. Barakanın önüne çıkarılan masanın üzerindeki gaz lambasını gördü. Oraya girdi. birşeyler konuşuyorlardı.Uyandığında hava kararmışa. Yataktan kalktı. Masanın iki yanında Ömer ile Refik'in Kerim Bey'in üç ay önce verdiği ziyafette tanıdığı bir denetmen oturuyor. karanlıkta kaybolan denetmeni işaret ederek: "Ona da hiç lüzum yokken birşeyler vermek zorunda kaldım!" dedi. Enver sert sert: "Sen de içer misin?" diye yeniden sordu." dedi Enver alaycı bir sesle. döşe rayını bakalım Pozcu Bekir dedik!" Bir kahkaha attı. Sonra Refik'in de eline sarılıp onu da kutladı." dedi. Refik: "Ömer nerede?" dedi. bitti. yetiştirmişler!" diye dü­ şünüyordu. bizimki geldi!" dedi bir ses. Lokomotif geldi. Denetmen gittikten sonra Refik utangaç bir tavırla: "Tebrik ederim. Acele acele birşeyler mırıldanıp Ömer'in elini sıktı. Mum ışığında masanın üzerindeki mektubu okudu. bir darbukanın sesi geliyordu. Orta odadan gürültüler. Refik tam Ömer'i kutlayacaktı ki. beğendi.. işçi barakalarının oradan. Sonra birden bir şey hatırlamışmış gibi ciddileşti: "Sen de içer misin?" diye sordu. Ömer. Bitti. Kapıyı kaparken arkasından gelen kahkaha seslerini duydu. "Sen daha uyu. Uzaktan. Refik masanın üzerinde ve köşede yanan gaz lambalarına gözünü alıştırmaya çalışıyor. "Neredeydin yahu?" Refik: "Uyuyakalmışım. Masanın üzerindeki rakı şişesini kaldırıp uzattı. Nah bayrağı böyle salladık. "Bitmiş. kahkahalar geliyordu. "Patron dışarıda galiba. denetmen-ayağa kalktı. gülüyordu. Ömer. "Ooo. Saatine baktı: On! "Yedi saat uyumuşum!" diye düşündü. Biz de ona yeşil bayrağı salladık. "Şimdi ray döşüyorlar. Bayrağın nasıl sallandığını gösteriyormuş gibi elini oynatıyor." diye Enver bağırdı. gel. Gel.. ulan. Birden yoğun bir rakı kokusuyla karşılaştı. Öteki de Enver'di. 345 _ . Biz işi bitirdik.

Kerim Bey'in. her şeyin Allah belâsını versin. Kızların ikisi de güzel değildi." İkisi de sustular. bu çingene topluluğunu biliyordu. yorgun bir halleri 346 . hiç yoktan rüşvet alması çok çirkin bir şey!" dedi Refik. onu demiyorum!" dedi. Bitti. "Bütün işlerin. Sonra geçen yıl gelişlerinde Kerim Bey'in şantiyesinde kızlardan biri için iki yaşlı taşeronun kavga ettiğini. Ömer daha önceden de gördüğü için. Kalkıp işçi barakalarına doğru yürüdüler. Barakanın içinden de arada bir sarhoş kahkahaları geliyordu. Ankara'dan gelen memurların. neşeli ve oynak bir müzik durgun geceye yayıldı. İşçi barakalarının oradan gelen darbuka sesine bir keman da katıldı. Darbukacıyla kemancı bir kenara çekilmiş çalıyor. bu kızın da pek güzel bir şey olduğunu homurdana homurdana ekledi. her şeyin.Derin derin soluyarak birkaç kere iç çekli: "Allah hepsinin belâsını versin!" "Evet. peki. Sivas'tan Erzurum'a kadar bütün şantiyeleri gezdiklerini. Ben de içeceğim. "Hadi. sonra kadınların. güzel mi?" Kahvenin önünde elli altmış kişilik bir işçi kalabalığı vardı. Kahvenin önü curcuna. Sonra başıyla müziğin geldiği yönü işaret ederek: "Bak. bitti!" dedi Ömer. "Evet. Ömer: "Ben de içeceğim. çalıp söyleyip oynadıklarını. bakalım. ortada iki kız oynuyordu. bir şantiyeden ötekine gidip." dedi." dedi... canım. Kahveye yakla­ şırken de birde Refik'ellöndü: "Benim hakkımda ne düşünüyorsun?" dedi. yıllardır ilkbahardan sonbahara kadar böyle konaklaya konaklaya dolaştıklarını anlattı." dedi. demin sözünü ettiğim o. "Nasıl. herkes eğleniyor. Galiba hemen bunu sorduğuna pişman oldu ve kalabalığın ortasında kızlardan birini işaret ederek: "İşte bak. "Çok para kazandım. Yaklaştıkça neşelenen müzik bu durgun gecenin içinde Refik'in alışamadığı uzak ve yabancı bir şeydi. ya da ustaların yanında gecelediklerini. bütün bu ilişkilerin." Refik endişeyle: "Neyse. bitti ya!" dedi. "Herkes bu demiryoluna söve söve eğleniyor. Ömer: "Hayır. taşeronların. Çingeneler gelmiş. Hoş." Refik: "Gidip bakalım mı?" dedi." dedi Ömer.

Sonra darbuka ve keman yeniden başladı. "Belki biraz do­ laşırım.347 38 . Refik bu kalabalık için birşeyler yapması gerektiğini düşünüyor. çoğu yorgun. ne güzel içeceğim. arada bir.. barakalara. yatmadan önce biraz eğleniyorlar. Bir durgunluk oldu. Kahvenin içinde de masalara abanarak uyuklayan birkaç kişi vardı." dedi Ömer. Darbuka çalıyor.. Düşündü: "Şu kalabalığın içine karışabileceğimi hiçbir zaman ileri sürmedim.. Kalabalık kıpırdandı. Orada uzun süren. "Oh." SON AKŞAM Ömer arkasından gelen müziği dinleyerek barakaya doğru yü­ rüyordu. yorgunlar. "Dönüp içeceğim. Sekiz on tanesi el çırpıyor. Ama şimdi bunların sirası değil!" . kanlı bir zaferden sonra evlerine dönmeyi bekleyen." dedi. "Hiç!" "Ben düşünüyorum.... pahalıya oturan. kalabalık bir şey bekleyerek seyrediyor." "E ne düşünüyorsun öyle?" diye Ömer sordu. "Şimdi zengin oldum. biri bağırıyor. ben bütün bunlardan. uykulu gözlerle: "Şu da aradan çıksa da gidip uyusak. uykuya doğru yürüdü. ben de birazdan gelirim. Ben? Onlar orada. Benden söz ederlerken artık 'zengin herif diyecekler. Onları niye seyrediyorum? Onlar işlerini bitirdiler. Kızlardan biri para toplarken sataşan birini itti. ama savaşın bittiğine bir türlü inanamayan bitkin askerler gibi birşeyler bekleyerek dikilip duruyorlardı. arada bir bağırıyordu. çevrelerine zorla gülümseyerek bakıyorlardı.. Bir ara darbuka sustu." Refik: "İyi. ama bu kadar dışarıda kalmak da çirkin.... Birkaç kişi güldü. Bir sarhoş kahvenin kapısına yaslanmış sal­ lanarak el çırpıyor." diye düşünüyormuş gibi esni­ yordu. Kahvenin kapısı açılıp kapandı.vardı. Allah'a şükür bitti!" diye düşündü. tünele her girişinde içini kaplayan pişmanlık ve utanç duygusuna yakalandığını anlıyordu. Beş altı kişi ağır ağır. Çevrelerindeki işçiler de pek neşeli gözükmüyorlardı.

çocuklar!" Enver. Bizim ortağımız. "Nasıl sataşayım?" diye düşünüyormuş gibi Ömer'e baktı. pay verdi: Ortak etti. Enver: "Şerefine ortak. Kendini zorlayarak." dedi. Mutfağın içinde: "Bardak. söyledikleri de Salih'in bilmediği şeylermiş gibi heyecanla anlatıyordu. Enver meydan okuyan bir tavırla: "Ne var? Ben söylerim." dedi. Tam çıkıyordu ki bardak almadığını anladı. Barakanın kapısını açarken cılız bir inilti duyuldu. şerefine!" dedi. Sonra aklının başka şeyle meşgul olduğunu anladı: "Ne konuşuyorlar onlar orda?" diye düşündü. Ömer'e baktı. Sonra: "Hem patron değil ki o. ama patron gibi. Biz de iş bizim işimiz diye eşek gibi çalıştık. "Yoksa benimkini alıp içtiler mi?" diye düşündü." Salih'e dönmüş. söylesene sen şarkını!" dedi. Babacan bir tavır takınmaya çalışıyordu. Sonra ikisi birlikte kahkahalarla gülmeye başladılar. Sonra: "Canım patronun gözünün içine bakarak da söylenmiyor ki!" dedi. sustu.. önlerine de büyük bir rakı şişesi koymuşlar. Ömer'e dönüp bakmadı bile. İİ48 - . Sonra: "Ama ne akıllısın sen ortak. ortak etti. ama bulamadı. "Patrona benziyor işte!" Ömer'e baktı: "Kızmıyorsunuz ya?" dedi." diye mırıldanarak gezindi. Ömer masanın karanlıkta kalan öteki ucunda iki boş şişe daha gördü. Enver bir şey anlatıyordu. On mühendisin işini ikimiz yaptık.. Öyle değil mi? Şerefine ortak!" Salih saf bir tavırla: "Tamam öyle. içiyorlardı. Salih birşeyler mırıldanmaya çalıştı. Ömer mutfağa girdi." dedi. yarasın!" dedi. "Ortak o. bir süre düşündü. Seslerini duydu. Ömer: "Afiyet olsun çocuklar. "Sen de içsene ortak!" Bir süre. ama Ömer'i görünce susmuştu. bardak.. Biraz söyledi. Evet. "Merhaba. orada Ömer yokmuş gibi." dedi. Salih'e döndü: "Başkaları gibi ücretle çalıştırmadı bizi. Salih'le Enver masanın bir köşesine oturmuşlar..Barakada yanan lambanın ışığını gördü. Galiba Salih şarkı söylüyordu. bağıra bağıra şarkıya başladı. Salih'in omuzunu dürttü: "Canım ne susuyorsun. İçeri girince ses kesildi. Önceden bir köşeye koyduğu rakı şişesini aradı. güldü. Sonra koyduğu yeri hatırladı.

Sandalyeyi çekip masanın öteki ucuna oturdu. "Ortak etmek için neden bizi seçti?" Enver hâlâ anlatıyordu: "Neden? Biz iyi mühendis olduğumuz anlaşıldı diye sevinirken. otur da iç! Bak işte. ulan. Ömer'i hiç duymamış gibi Salih'e anlatıyordu: "Evet. hem de dilenci sanıyor bizi. siz de çalışmasaydınız canım o zaman!" dedi." dedi Enver." Ömer birden: "Daha çok mu istiyorsunuz?" dedi. "Hah.." Ömer: "Çok sarhoşsunuz siz!" dedi. Hadi. Salih baksana şuna?" "Ben şimdiye kadar hiç dilenmedim. Enver. Öyle değil mi. Enver: "Dur. "Para dilendiğimizi sanıyor. söylesene?" "İçsin ya!" dedi Salih.. Tavladı bizi. otursun da bizle içsin değil mi Salih. bir arkadaş. "Benim zavallı anneciğim bana demişti ki. ama faturasını da ödüyoruz. ha!" diye bağırdı Enver. o da gitti taa oraya oturdu. Enver'i de çok se­ vindirdiğini anladı. Öteki kapıdan dışan çıkacak." Ömer dışarı çıkmak için davrandı. Üstelik patron gibi değil. ne olmuş sarhoş olmuşsak? Sen de içmeyecek misin? Otur da bizle iç. Otur da konuşalım. diye düşünmüştür. hadi. kurnaz herif. "Otursana bizle. Eşek gibi çalıştırdı bizi!" Ömer: "E. İyi mi? Bir şey istemiyoruz. Bana bulaşırlar. bunu istiyoruz. nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Ağbi oturup bizle içsenize!" Birden Enver: "Ne yaltaklanıyorsun ulan! Oturmazsa oturm nein "-<^*>rli Ömer babacan bir tavır takınmaya çalışarak: "Oturuyorum çocuklar oturuyorum!" dedi. Sonra gene bir yanlışlık yaptığını anladı. o bizi kaz gibi yoluyordu.. gene tenezzül etti değil mi?" 349 .Ömer elinde boş şişe ve bardakla içeri girdi. yakışmaz. "Eee. "Bizim yanımıza oturmadı. İyi.. tavladı! Sonra kaz gibi yoldu." dedi Salih. Onunla böyle konuşuyoruz. Ama hemen bu söylediklerinin çirkin olduğunu. sataşırlar. "Bak yaltaklandın. dışarıdaki masada açık havada tek başına içecekti. senden! Hem kaz gibi yoluyor. bir ağabey gibi davranmaya kalkıştı bize. hadi.

Enver bağırdı: "Hepsi kefere değil mi sonunda? Bu herif de keferelerle ahbaplıktan hoşlanmıyor mu? Avrupalıları bizden üstün buluyor.. şimdi de burada bu züppe onlarla ahbaplığı daha çok sevi­ yor. uzaktan bakıyor bize? Niye? Çünkü bunun gözü yukarıda. Briç oynar.." "Daha içeceğim. bizim gibi garibanı ne yapsın. ama acaba kız nasıl? İster misin. sen ister al ciddiye. keyfini çıkararak anlatıyordu: "Milletvekilinin kızı nasıl bir kızdır acaba? Bizimki maşallah yakışıklı. "Niye gelip yanımıza oturmuyor da oradan. ister alma. Ulan bunun oynadığı kâğıt bile başkadır. o pembe zarflara mektup koyan şey kaknemin teki olsun?" Birden sustu.." Ömer dikkatle dinliyordu. Sonra birden utanarak bar­ dağına rakı doldurup dikti." Sonra birden bağırdı: "Biz gariban değiliz ama!. Bizim gibi pişpirik oynamaz. sıradan sözlerdi bunlar. Bir sessizlik oldu. "Ciddiye alamazsın ha!" diyordu Enver.. "Ciddiye alamazsın. sinemalarda. Sıradan. evde onlar daha iyi dediler. kibirli. Kerim Bey ile." Sesini incelterek taklide başladı: "Monşer." Enver odada bulunmayan bir başkası hakkında dedikodu yapıyormuş gibi anlatıyordu. Okulda onlar daha iyi dediler." Kelimelerin teker teker üstünde duruyor. Yakışıklılığına söz yok bizimkinin. "Gözü de yukarıdadır. o Avrupalı mühendisle içmek ister o. düzenli. Milletvekilinin kızını tavlamış. "Sonra o kan kılıklı Almanla ahbaplıktan hoşlanır. ihtiyatlı sözle­ ri. Sonra sahte bir öfkeyle bağırdı: "Sen ne biçim herifsin. "Gözü yukarıda olduğu için şu milletvekilinin kızını tavlamış. Peki. dergilerde onları gördük." diye düşünüyordu Ömer. aklıbaşında bir yeni zenginin sıradan.. siz kaç kâğıt rica etmişti­ niz?" Salih dikkatle: "Ama 'monşer'i Fransızlar söyler!" diye mı­ rıldandı. Bıktım ulan bıktım. . elemek. Sonra satranç: Düşünce sporu! Hah hah haa.Ömer: "Orada yer yoktu!" dedi. ulan! Suratına tükürsek bir şey söylemeyeceksin!" Ömer de öfkeli görünmeye çalıştı: "Sarhoşsun sen! Seni ciddiye alamam!" Ama bayağı. ben söyleyeyim.350 .

. O bari boş duracağıma biraz para kazanayım diyor. şimdi de tadını çıkarıyor!" "Avukat mıydı?" diye tiksintiyle yeniden sordu Enver.. Babası ağa. "Sen onun tırnağı olamazsın. benimki garsondu.Ben söyleyeyim. "Haaa. Enver hâlâ: "O sosyete karılarının yüzünden!" diyordu. "Babası garsonmuş. bizi eşek gibi çalıştırdın. O senin gibi değil. Kerim Bey'e.. yoksa küçük bir tüccar mı?" Ömer. Sen kıçını yırttın. Sağolsun ortak bize iyi para kazandırdı!" Masadan kalktı." Biraz düşündü. Öyle bir asker ki paşalara hayranlığından benim adımı. sopuyla. Toprağı atla bir günde gezilmez." "Nerden buldu bunu?" diye düşündü Ömer. Onun toprağı bir ayda gezilmez. vaktinde yetiştireceğim diye. "Şimdi benden para bekliyor anam!" "İyi işte!" dedi Enver. Sonra: "Şu Kerim Bey var ya şu Kerim Bey. hızlı hızlı rakısını içiyor." dedi. Sesinde acıklı bir şey olduğunu utanarak anladı. Sen onun tırnağı olabilir misin? Senin baban avukat mıydı. gönlüyle. sosyete orospularının kırıttığı bir lokantada uşaklık edermiş anladın mı?" Salih'i bir ağabey gibi sahiplenerek ekledi: "Bu çocuk o sosyete karıları yüzünden lokantaya gidemez. Para kazanmak için yırtınmıyor. tırnağı. Hem de Tokatlıyan Oteli'nde. "Hedefi buldu. cüzdanıyla..." Salih: "Benimki garsondu.. "Yüzümden anladı!" diye düşündü. anladın mı. Ama nerden buldu?" "O Kerim Bey sana benzemez. bu hızla içerse dışarı çıkmadan burada hemen kusacağını dü­ şünüyordu." dedi.. O her şeyiyle zengin. Bir 351 . biliyor muydun? Senin gibi tuzu kuru zibidilerin ekmeğin yarısını koparıp yarısını masada bı­ rakarak ziftlendiği. öğren işte!" dedi Enver sert sert. Odanın içinde gezinmeye başladı.. soyuyla. bunu da biliyor muydun?" Ömer bir şey söylemek istemiyor. "Parayı kazandık. Ruhuyla. "Benimki de askerdi işte. "Hedefi bulduğunu yüzümden anladı.. Yetiştirdin! Çok kazandın! Ama Kerim Bey'e bak. Ömer'e yaklaşıp birden sordu: "Bunun babasının garson olduğunu biliyor muydun?" Ömer: "Şimdi öğrendim!" dedi..

" Birden Ömer'e seslendi: "Ama sen de söylemiyorsun. o kibar sosyete semtinde bunları kolkola gör­ müştüm. çünkü bir kere önceki kış Nişantaşı'nda görmüştüm. "Ama sosyete kızları da. iyi bilir bu yolları. "Dostum... Ulan." diye düşündü. Gene bir kahkaha attı. "Nişantaşı'nda. neden hoşlanırlar? Her gün sinemaya götürürüm vallahi!" Birden elini Salih'in omuzuna koydu: "Bak Salih. mühendisiz. Kendim hatırladı.. Ne karıydı o değil mi? Ortak. "Ruh güzelliği!" diye bağırdı. İstanbul'a gidince birer sosyete kızı tavlayalım. en yakın arkadaşım o benim!" diye düşündü. Salih. "Benim kim olduğumu... fıçı gibisin be kardeşim!" dedi Salih. Bir bu. Sonra birden ciddileşti: "Aslına bakarsan. daha iyi olmuştur..süre sustu. sen bilirsin.. Yanında lokum gibi bir şey vardı!" Ömer: "Refik'in düşünceleriyle alay ettim. arkadaşına toz kon­ duramıyor. "Bu düşünceleri küçümsedim. Haa. O Nişantaşlı. "Ne o.. Okuldan hatırlıyorsun değil mi bunları. sandalyesine oturdu ve bağırdı: "Ben de bir sosyete karısı tavlayacağım ulan! Bir sosyete kızı tavlayacağım." diye Enver anlatıyordu... Ben de İstanbul'a gidince Nişantaşlı bir sosyete kızı tavlayacağım.. Diplomamız var. Enver inançlı ve kesin bir sesle: "Önemli değil!" dedi. Şöyle ilik gibi bir karı tavlayacağım.352 . bir şu Refik.. Az önce birlikte orada. bu sosyete karıları nasıl tavlanır söylesene? Ne yapmak lâzım yani? Söylesene.. paramız var. be.. bir de cüce gibi biri vardı yanlarında. arkadaşının da kim olduğunu biliyoruz." "O bu işlerden çakar. ne olduğumu o bilir. şu çingenelere de razıyım ben!" dedi. O bu işlerden çakar!" Ömer: "Refik!" diye düşündü. Salih. Paramız var. Bunu şu Refik'e soralım. daha namuslu. Oysa görüyorum ki o her zaman benden daha ahlaklı. bozuldun mu? Şuna bak." "Ee uzattın ama!" dedi Ömer. biz senin de. asıl kime sormalı bunu biliyor musun? Bunun şu arkadaşına.. "Önemli olan ruh güzelliği. o işçilerin yamndaydılar.. Şu Danimarkalı mühendislerin karıları gibi bir karı tavlayacağım. Herkese şöyle . Refik'e. Salih." "Böyle lokum gibi gencecik bir şeydi. Sen yakışıklısın. kızma ama. Ben nasılım? Ben zekiyimdir!" "Sen." Bir kahkaha attı.

Bir de defter tutuyor biliyor musun? Hâtıra defteri. Niye gelmiş? Ağlamak için. O karı kılıklı Alman'a gidiyor. açlara..'" Birden Ömer sandalyeden fırladı.. Sonra birden şöyle düşündü: "Birazdan Refik gelecek. olmaz! Buraya gelip ağlayacak!" Ömer: "Sus. sus!" diye bağırdı. hödük Nişantaşlı sosyetiğe toz kondurtmuyor.. Herif nereye baksa ağlıyor. Enver'e doğru yürüdü.. Duymasın bu çirkinlikleri...küçümseyerek bakarlardı. ama anladım şimdi: Alıklıktan. Birini çağırmış. işlerini yürüt. o lokum gibi karının yatağını boş koyma! Hayır. ağır ağır yürürlerdi. ö n ü n iyınıyetli bir hali vardı. İkimiz de birbirimize vururuz. yeter!" diye Ömer bağırdı.. Oğlum.. Peri gibi bir lokum! Yatağı da boş değildir canım.. Bu sosyetikleri bilirsin. Geçenlerde açtım baktım. vah bu memleket. "Dövüşmek çok aptalca bir şey olur!" diye düşündü. ağlıyor. Refik de onun yüzünden kavga ettiğimi. Ileı şeyi küçümserlerdi.. Masasının üzerine koymuş. arkadaşına toz kondurtmuyor! O alık. Hiç kavga etmediğini aklından geçirdi ve Enver'in de dövüşmek istemediğini anladı. Kavgacılar. Enver de ayağa kalkmıştı. Göz­ lüklerinin arkasından bir bakışı vardı. Sonra: "Salih ayırır!" diye mırıldandı.. Bu züppeydi.. buraya gelmiş. Ömer: "Sarhoş olduğu için onu belki yere yıkabilirim!" diye düşündü. bardaklar kırılır. Yürürken gözünün önünde bazı kavga sahneleri canlandı. ağlıyor. Enver gözünün ucuyla Ömer'e bakıp aceleyle ekledi: "Hödük herif. yazmış!. Gülmekten ölürsün!... "Tekmeleşiriz. Şişeler. Kürtlere. Arada sevgili karıcığım da yazmış! Gül­ mekten donuma ediyordum! Karının adı da Perihan. ona göre değil böyle şeyler!" "Bak.. pipo içerdi. Köyü kalkındırmak için yazılar yazıyor. Öteki cüce hastalıklı bir şeydi. Kimin kazandığı anlaşılmaz... memleketin sefaletine bakmak için. ulan. ama sen bizim Periyi. şeytandan farksız...." 353 . Herif o lokum gibi karıyı bırakmış.. Hatırlıyorum bu ukalâ takımını. bak. kavgadan önce birbirlerinin gözlerinin içine bakarlar. Vah sefelat... Gene en iyisi şu Refik'ti. Biz -birinci sınıftaydık.. hödüklükten öyleymiş!" "Yetek artık. Her gün en şık kravat ceketle gelir. demiştir ki: 'Ben gidiyorum. madem tüccarsın İstanbul'da paşa paşa otur. canım.

başka ne ya­ pılabilir? Nasıl yaşanabilir? Sıradan bir hayata karşı koyulması gerektiğine ilişkin nutuklar atmıştım ben! Mesela şurada bir çiftlik de alabilirim. Darbuka hâlâ yorgun yorgun çalıyor. "İçki yalnızca mideme vurur!" diye mırıldandı. ama az önce barakada ondan sözedilirken içinde canlanan sevgi bu sefer canlanmadı. yaprakların ve otların üzerindeki sabah 354 39 .Birden Enver: "Seninle dövüşmem bile ben be!" dedi ve yerine oturdu. Sonra Ankara'ya gideceğiz. Dışardaki masaya oturdu. Osman evden çıkalı bir saat olmasına rağmen." diye düşündü. Şişenin dibinde kalan son damlaları bardağına boşalttı. SONBAHAR Nigân Hanım oturduğu yerden: "Cevdet Bey'in kendi elceğiziyle diktiği çiçekleri de öldürdüler!" dedi. ingiltere'den gelişini düşündü. Nazlı'yı düşündü. hasır koltuklarda oturuyorlardı. Sonra ağır ağır yaklaşan Refik'i gördü. Sonra bu unutkanlığından paraya değeı veunediği sonucunu çıkarıp tam gururlanıyordu ki. Sonra ben milletvekilinin kızını alacağım. Ömer şişesini alıp açık havaya çıktı. günlerdir doğru dürüst uyuyamadığını hatırlayarak gerine gerine esnedi. "Bitti!" diye düşündü. Hacı'nın gösterdiği çiftlik. Biraz konuşalım. Peki. Çok uykusu olduğunu. "Milletvekilinin kızı! Eh bizim de bir mutfağımız olur!" Barakayı dinledi. sayıyı hatırladı. "Refik'i bekleyeyim. Geceyi dikkatle dinledi. Oradan arlık ses gelmiyordu. Kaçadır? Ben bütün bu işlerden ne kadar kazandım? Dur bakalım: Birinci yıl toprağın metreküpü kaç kuruştan hesaplanmıştı?" Hiç unuta­ mayacağı. ağacın altında. "Şimdi ne yapacağım?" Nazlı ile evliliği düşündü. keman vızıldıyordu. "O gelsin. hesaplarında kaç yüz kere kullandığı bu sayıyı unuttuğunu anlayınca çok şaşırdı. Başıyla rahmetli kocasının Latincelerini ezberlediği çiçeklerin bir zamanlar dikili olduğu köşeyi işaret ediyordu. Nigân Hanım'la Perihan ve Nermin arka bahçede.

" dedi. Tepsiyi masaya koymadan önce Perihan'a döndü: "Küçük hanım. Sonra elinde tepsiyle mutfak kapısından çıkan hizmetçiye gözü takıldı. parmaklarının ucuyla omuzla­ rındaki şalın köşelerini çekiştiriyordu. 'kız. biraz yak­ laşmasını bekledi ve sordu: "Uyandı mı o?" Dört gün önce Avrupa'dan dönen Ayşe'den sözediyordu. Bu konuda düşünmek istemediği için Nigân Hanım'a kulak verdi. kız ağlı­ yor!" Artık onbeş aylık Melek'ten 'bebek. Bir ay önce bir gün. Herkesi. "O hiç olmazsa Cevdet Bey'e saygı duyar. zayıf sonbahar güneşi sabah serinliğini bahçeden çıkaramamıştı. Eylülün son günüydü. Adadan dönüleli iki hafta oluyordu. çiçekleri sulardı.." "Cevdet Bey onların isimlerini bir kâğıda yazmıştı galiba!" dedi Nermin. Perihan kalktı. Bir ay önceki o rastlantıdan sonra. Emine Hanım başıyla hayır işareti yaptı.' diye değil. sıkıntı ve sonbahar havası vardı: Ahçı Nuri iki hafta önce. her şeyi. Nigân Hanım aynı tohumları hiçbir zaman bula­ mayacaklarını.' ya da 'çocuk. "Gidip Eminönü'nden bugün alayım!" Dönüp Perihan'a sert ve soğuk bir yüzle baktı. tam taşındıkları günün sabahı oluvermişti. Perihan korkuyla gözlerini Nermin'in yüzünden kaçırdı. bulsalar da o hiçbir işe yaramayan bahçıvanın onları öldüreceğini anlatıyor. İki haftadır Nişantaşı'ndaki evde yoğun bir mutsuzluk. rahmetli Cevdet Bey dışında bütün dünyayı suçlayan bakışlarla gelinlerini süzdü.' diye sözediliyordu. Bakışı: "Bu öğleden sonra nereye gideceğimi anladın mı?" diyordu. Sözünün sonunu getirmeden. herkesin bildiği o mutsuz ve sıkıntılı suratı takınarak sustu. Nermin'in takındığı meydan okuyan tavrı anlaşılmaz buluyordu. Mutfak kapısından girerek yukarı çıktı. "Nuri de tam ona ihtiyacımız olduğu zamanda çekip gitti!" dedi. Tepsinin üzerindeki dolu çay fincanıyla gazetelerden birini alarak eve yürüdü. onu uzun boylu. Merdivenleri çıkarken kızın ağlayışından.. yakışıklı bir adamla Sirkeci tren istasyonunda kolkola görmüştü. Nigân Hanım yeniden: "Rahmetlinin kendi elceğiziyle diktiği çiçekler. bir kesilip bir güçlenen sesinden altına doldur355 .nemi kaybolmamış.

Evden ayrılmayı hiç düşünmediğini yazdığı mektupla övünüyor. En son yazdığı mektuba göre bir hafta içinde İstanbul'da olacaktı. Yıkarken Refik'i ve kendi durumunu düşündü. seni soytarı seni!" diye söylendi ve elindeki küçük şeyi dikkatle üzerine kalın bir örtü serilmiş masanın üzerine koydu. "Bu saçma!" diye düşündü. Odaya girer girmez küçük yatağın başına gitti. Melek de ona baktı ve derdini unutarak sustu. "Benim durumumda olan başka bir kadın ne yapardı?" diye düşündü. "Saçma değil!" diye mırıldandı. kızı ona hak vermiş gibi sevindi. Bunu çok düşünmüş. Sonra havaların soğuduğunu düşünerek: "Ama bir de hasta olursan daha mı iyi?" dedi. Refik'in onu değil. En üstteki gömleği çıkarırken: "Of. Temiz bez ve gömlek çıkardı. Refik'in de aynı duyguyu beslediğini seziyordu. Bir türlü açamadığı bir çengelli iğneyi zorlarken: "Baba gideli yedi ay oluyor!" dedi ve sesinden korktu. "Belki artık gelir!" diye düşündü. Ağlayan kızını görünce gülümsedi. Kızın üşümesinden korkarak aceleyle odaya geri döndü. Hapşırınca kızın soğuk sudan rahatsız olduğunu anladı ve telâşlandı. çünkü merdivenleri çıkan ayak seslerini duymuştu.duğunu anladı. Ona verdiği cevabı düşündü. Her zaman yaptığı gibi onunla konuşarak elbiseleri ve ince bezleri çıkarmaya başladı. Refik'ten bir ay daha gecikeceğini bildiren yeni bir mektup almaktan korkuyordu. terlemişiz galiba!" dedi ve kızını çok kalın giydirdiğini düşündü. Perihan. sonra gene ağlamaya başladı. Kız birden ağlamaya başlayınca. çünkü kendi durumunu benzersiz 356 . Sonra aklına Refik geldi. ama annesi onu caydırmıştı. Bacakların arasındaki yumuşak sıcaklığı farkederek: "Ah. üç ay önce kararını da vermiş. Buna her zamanki gibi gene cevap vermedi. İstanbul'u bıraktığını açıklayan sözlerini hatırladı. Bezin her yerine bulaşmış pisliği görünce yüzünü buruşturdu. "Buradan ayrılıp eve gitmem daha mı doğru olurdu?" diye düşündü. Sonra caydı. Kirli bezleri bir köşeye bıraktı. Melek birşeyler mırıldanınca da. bütün suçun kendisinde olduğunu yazan mektuplarını hatırladı. Refik'in özür dileyen. Annesinin. yıkadı. Perihan elindeki çay ile gazeteyi masamn üzerine bırakıp kızını yataktan bir küçük paket gibi kaldırdı. kızı kucağına alıp banyoya girdi. Aklına doktor olan babası geldi. Çengelli iğne açıldı.

telâşla aradı ve istenilen şeyi bularak uzattı. 357 . Birden o eski çantayı her görüşünde yaptığı gibi gülümsedi. Yedi aydır her gün aklında at koşturan bu düşünceleı"den kurtulmaya karar vererek masanın üzerindeki çay fincanını aldı. Ama kız elbiselerini giydikten sonra bir daha hapşırınca kendini cezalandırmak istedi: "Hâlâ bu evde otu­ ruyorum. küçümseyici. Perihan'da korku ve iğrenme uyandıran cinsten bir adamdı. bıyıkları ve elleri bakımlı. "Sende yeşil iplik var mı?" diye sordu Nermin. Sonra kendi düğmesi ve düğmeyi dikeceği elbiseyle ilgili duygularına döndüğünü belli eden düşünceli bir suratla odadan çıktı." diye yazıyordu. Bütün evde yurt ve dünya haberlerini kendisi kadar yakından kimse izlemiyordu. "İşte!" Öteki elini hızlı bir hareketiyle küçüklüğünü hatırlatan çantayı kapadı." diyor. "Teşekkür ederim!" dedi Nermin. Sanki onunla bu odada birlikte yalnız olmak suçmuş ve bu suçtan bir an önce kurtulması gerekiyormuş gibi dikiş kutusu olarak kullandığı eski ilkokul çantasını aceleyle açtı. Çamberlayn ve Musolini. Kızı yatağına yatırınca rahatladı.buluyordu. "Bu renkte!" Elinde tuttuğu fıstıkî bir düğmeyi gösteriyordu. Kendi durumunun benzersiz olmasının nedeni de Refik'in benzersiz olmasıydı: Tanıdığı hiçbir kadının Refik gibi kocası yoktu. "Daladiye. Münih'te Tam Bir Anlaşmaya Varıldı. Gazete: "Dünya Sulhu Kurtuldu. çünkü gurursuzum!" diye düşündü. Kapanan kapının arkasından ba­ karken yanılıp yanılmadığını araştırdı. kapı önceden vurulmadan açıldı. içeri Nermin girdi. hatta gene meydan okuyan bir şey gibi gelmişti. Hitler. Sonra onu yakışıklı adamla gördüğü günü hatırladı. yüzü güneşten yanmış. gazeteyi açtı. Çay soğumuştu. Perihan her zaman yaptığı gibi kendi dışındaki dünyanın içine girmek istiyormuş gibi gazeteyi iştahla okumaya başladı. Bu karşılaşma her geçen gün aklında daha değişik canlanıyordu. Münih konferansına ilişkin haberleri tam bitiriyordu ki. Perihan gene o belirsiz korkuya kapılarak ayağa kalktı. soğuk. Nermin'in ilkokul çantasına gülümseyişi bu sefer Perihan'a sevimli gözükmemiş. Yakışıklı olduğunu düşündüğü adam uzun favorili.

Gene gülümsedi. Gülümseyiş: "Bak. Perihan'ı yanaklarından öptü. Üzerinde mavi. zaten erken kalkmak istiyordum!" dedi. Birbirlerini aynı anda görmüşler. istasyonda gördüğünün Nermin'in bir ikizi olduğuna inanası gelmişti. seni. üstelik bir zamanlar bir de metres tuttuğunu öfkeyle kendisine açıkladığını hatır­ layınca davranışının bazı akılcı temelleri olduğunu düşünmeden de edemedi. Melek'in yatağına yaklaştı. Sonra her geçen gün Nermin'in meydan okuyucu sözleri ve hareketleriyle karşılaştıkça o rastlantı aklında daha değişik canlanmaya başladı. Pencereye yanaştı. Akşam Osman ile üçü birlikte adaya dönerlerken Nermin'in takındığı soğukkanlı tavır Perihan'ı o kadar şaşırtmıştı ki. Karaköy'de buluştuğu annesini banliyö trenine geçirmek için gelmişti. Perihan gözlerini kaçıramamıştı. sonra yavaş yavaş. "Ben senin anlayamayacağın kadar özgür bir kadınım. şaşırtan bir meydan okumayla gülümsemişti. "Yaramaz. Nermin önce telâşlanmış. Bir iki cümle okumuştu ki. Yatağın kenarındaki küçük çıngırağı alıp Melek'in yüzüne yaklaştırıp sallamaya başladı. Dönüp yeniden küçük kızın yatağına sokuldu. 358 .. Ayşe kapıyı kaparken esnedi. Nermin ile bir adam gar lokantasından çıkıyorlardı." Gene aynı şeyleri korkuyla aklından geçirdiğini. gülümseyişin aklında boyut değiştirerek kendisiyle alay ettiğini sanıyordu.Perihan istasyona. Sen ise böyle şeylerden yalnızca korkar ve uslu uslu kocanı beklersin. Perihan'ın yaptığı alışverişten sözeden annesi Nermin'i görmemişti. Nermin'i öğleden sonra yeşil elbisesini «giyerek bir yerlere gideceğini düşündüğünü anlayınca başka şeylerle uğraşmak istedi ve gazeteyi açtı. ipekli bir gecelik vardı. Gerindi. Ayşe gülümseyerek içeri girdi.. Perihan: "Aaa. ben bunu yapmaktan çekinmem!" diyordu. "Oooh ne güzel gün!" dedi. Osman'ın şirket denen şu para makinesini işleten bir makineden başka bir şey olmadığını. Ama bu rastlantıdan birkaç hafta sonra Nermin'in. Perihan'ı korkutan. uyandırdı mı?" dedi. Her geçen gün Nermin'in Sirkeci istasyonundaki o gülümseyişinin daha cesur ve daha korkunç olduğunu düşünüyor. Birbirlerine sekiz on adım kalmışken birden ikisi de başlarım başka yöne çevirmişlerdi. amma bağırıyorsun!" dedi. Ayşe: "Yok canım. kapı vuruldu.

Saat ikide. hatırladı: "Aa. Perihan: "Uykunu alamadın galiba!" dedi. Eli açık. göğüslerinin üst kısmını gö­ rüyor. Hem dört ay önce böyle gezip tozmamı isteyen de kendisiydi. "Hu.Perihan onun beyaz gerdanını.. Ah.. Ayşe: "Remzi o kadar iyi çocuk ki!" dedi. Tam bir centilmen. Hayata bakışım değişti belki de! Gülüyor musun? Yok. buradan o kadar başka ve güzel ki. Sonra hep birlikte Leylâ Teyzeler'e gidip oturduk. "Kim?" diye sormadı. Artık bizde de iyi yerler açılıyor. "Orada her şey o kadar değişik. peki birazdan geliyorum!" Perihan'a döndü. Ama öyle eğlendik ki. Gerinerek esnedi. oraya gidince insanın her şeye bakışı değişiyor. sonra birden döndü: "O kadar da iyi çocuk ki!" Perihan. diye düşündüm. Onun öyle biri olduğunu burada niye anlamadım diye kendime kızdım. işte anneme bak. Biz öyle olabilecek miyiz? Biz de onlar 359 . Fuat Bey ile Leylâ Hanım'ın oğlu Remzi ve arkadaşlarıyla birlikte olduğunu biliyordu: "Nereye gittiniz?" "Beyoğlu'nda. "Hep benim iyiliğimi istiyor. Ben kalktım! Peki. şuna! Halayı tanıdın mı. O kadar iyi çocuk ki.. o da başka bir şey ya. Suratını asmış beni bekliyor." Perihan onun. Görünce çok sevindim.. yok.. Bana İsviçre'de de yakınlık gösterdi. Dürüst. Tünel'de yeni bir lokanta açılmış!" dedi Ayşe. "Geç kalmışsam ne olacak ki. Zaten ben eskiden niye öyleydim.. Kibar. Hep beni düşünüyor. Sonra birden çıngırağı yatağın kenarına bıraktı. Biz ne zaman öyle olacağız. Anlayışlı bir tavır takınarak gülümsedi... ha! Şuna bak." Pencereye yaklaştı. Ayşe: "Hah... az önce sözettiği şeyin ne olduğunu araştırıyornıuş gibi düşündü. Dönüşte de Emirgân'a uğrayıp çay içtik! Acaba annem kaçta geldiğimi biliyor mu?" Perihan sırdaşlıklarının alışkanlığıyla: "Az önce uyanıp uyanmadığını sorduydu!" dedi. huu... "Geç yattım." Gözleri parladı.. evet.. aşağıya seslendi. Saçlarını karıştırmaya. "Çok güzel bir yer." Pencereyi açtı. İsviçre'den bambaşka bir insan olarak döndüğünü dü­ şünüyordu. halayı tanıdın mı küçük Melek?" dedi. ka­ şımaya başladı.

Elinde bir zarf vardı.." Gülümseyerek kızardı. Orada hayatımın bir hayat olduğunu anladım. gene gerdandan başka yere bakmaya gayret ederek ve kızararak: "Kahvaltınızı bahçeye mi getireyim?" dedi." Birden yanlış bir şey yapmış gibi sustu. Perihan dalgın dalgın: "Bilmem ki.. Oraya giden biri mutlaka bir başkası olur. Nuri'yi bir kere daha görmek islerdim. değil mi? Perihan. Üniversiteye kayıt yaptıracağım.. Ben zaten artık bu eve bu kadar kapanmaya"niyetli değilim. "Vurmadı ya. Birden kapı açıldı. Yılmaz. ama çok fazla da düşünmüyorum. Ama çok komik bir burnu var değil mi? Hemen de kızarıyor! Babasına ne kadar benziyor. insanın her şeye bakışı değişiyor. Nuri'nin ölümüne çok üzüldüm. Ayşe'nin çıplak gerdanına bakmamak için gayret ediyordu. kuru. Sonra birden eliyle gerdanını kapattı. neşesiz olduğum için herhalde... Ahçı Nuri'nin oğlu Yılmaz'dı. Ayşe: "Peki. Belki bir sene sonra bir gün bir bakarsın ben. onca yıl yemeğimizi pişiren adamın oğluna. Ayşe: "Geç oldu!" dedi." dedi. bu odada mı oturacaksınız canım!" dedi Ayşe. geliyorum!" Kapı kapandıktan sonra Perihan'a döndü ve eliyle arkasını işaret ederek: "Kapıyı önceden bir vurması lâzım canım!" dedi. Cenazesinde bulunmak isterdim. Perihan zarfı uzaktan görür görmez Refik'ten olduğunu ve onun bir ay daha gecikeceğini yazdığını anladı. oğlunu işe alması iyi olmuş. geceliğini çekiştirdi: "Neyse..360 . ağbimin. Yılmaz zarfı Ayşe'ye uzatırken: "Büyük hanım sizi aşağıya bekliyor.gibi olacağız inşallah bir gün. İyi akıl etmiş." . Perihan şaşkınlıkla: "Vurmadı mıydı?" dedi. okumamış diye depolarda hamallık ettirmemiz de yakışıksız olurdu. Belki birlikte gideriz! Ama orada. "Ben ağbimi kandırırım. 'çekirdek' derdi.. sen de mutlaka bir gün gitmelisin. Ah. biliyorsun. peki geliyorum!" dedi.. Camın. Her neyse." dedi.. Hemen öyle kalpten gidivermiş ha? Neyse.. Beni çok severdi. Ya da onlarla. "Hep burada. Çekirdek gibi küçük. Ağbimle gidin.. Bu da yavaş yavaş öğrenir artık.. getir birşeyler işte! Anneme de söyle. Bana.

Refik'in köyü kalkındırma tasarısıyla karısının hayatı arasında ne gibi bir ilişki kurabileceğini düşünerek mektubu yeniden okumaya başladı. mektubu okudu. "Gene aynı şey! Gene gecikeceğini yazıyordur!" diye düşündü. Perihan'ın gözünün nerede olduğunu farketti: "Haa sana mektup var. Hiçbir şey düşünmek is­ temeyerek zarfı açtı. Düşünceleri ve istekleri ona bir an saçma ve çözümsüz gelince korktu. "Hemen döneceğini yazsın! Hemen dönünce ne olacak? Ağbisiyle birlikte yazıhaneye gidecek!" Osman'ı. "Hava karardı! İçerde hâlâ ne konuşuyorlar?" Sanki o karşılık verebilirmiş gibi Refik'e bakarak sormuştu bunu. Yüksek tavanlı bakanlık koridorunda aşağı yukarı yürümeye başladı. Perihan bunların ne olabileceğini. "Annemi de bekletiyorum!" Kapıya yürüdü. Perihan kapanan kapıya ve elindeki zarfa boş boş baktı. Tam çıkarken yataktaki kızı gördü. bu arada içinde ne yazılı olmasını istediğini düşünürdü. "Söz vermişti." diyen Nermin'in gülümseyişini. ama şu "köy kalkınması" dediği şeylerden daha çok sözediyordu. Gene aynı şeydi: Gene gecikeceğini yazıyordu. ama hemen yırtmadı. neşeyle çıktı. Sonra aklına gelen şeyden korktu: "Refik'in nasıl olmasını is­ tiyorum?" diye düşündü. Zarfın bir köşesine soktu. "Ne istiyorum?" diye düşündü. i ANKARA Muhtar Bey birden öfkeyle ayağa kalktı. Refik'in her mektubunu böyle ağır ağır bekleterek açar. değil mi?" dedi. Utanarak gözlerini Refik'in gözlerinden kaçırdı: "Başka zaman gelirdik canım!" Birden 361 . Gene. Komodinin çekmecesinden bir tırnak törpüsü çıkardı. ama yarım saattir burada bekliyoruz!" diye söylendi.Perihan dalgın dalgın dinliyordu. Ayşe'yi düşündü. Zarfın üzerine baktı. ben de gevezeliğe daldım!" Zarfı Perihan'a verdi. Küçük çıngırağı salladı. Ayşe. "Ağbimden! Hay Allah. onun için "para makinesi işleten makine. Gözü Ayşe'nin elindeki zarftaydı.

Ankara'ya geldiği ilk günlerde tasarılarını kesin bir sonuca bağlamak için çalışmış. Sonra kapı açıldı. bakanlığa koşmuşlardı. Kemah'tan mektuplaştığı teşkilâtçı yazar Süleyman Ayçelik'i de daha görememişti. ama caydı. aşağı yukarı bir yürüdü. Ankara bu!" dedi. ben de Türk heyeti milisindenim. Sonra: "Eğer senin gibi birinden yararlanamazsak. Ziraat bakanının kapısında bekliyorlardı.. hatta İsmet Paşa ile görüştüreceğini açıklamış.. "Ankara bu! Ama sen hiç canını sıkma!" dedi milletvekili. Ankara'ya Ömer'le gelen Refik'in tasarılarını. gene. kararlı bir hareketle bakanın kâtibinin kapısını açarak: "Oğlum ben Manisa milletvekili Muhtarım. çoğu Ankara'da yoktu. herkes birşeylcı beklemeye başlamıştı. ama daha tasarıları konusunda hiçbir yetkiliyle görüşememişti.." Düşünceli bir tavırla sustu. gene öfkeyle ayağa kalktı ve kızı Nazlı'nın ufak tefek gövdesine hiç benzemeyen iri ve yaşlı gövdesini bakanlık ko­ ridorunda gezdirmeye başladı. Sonra gelip Refik'in yanına oturdu: "İşte görüyorsun." diye düzeltti. Refik'in tasarılarını dinledikten sonra onu bir bakanla. ama beklenen fırsat bir türlü çıkamamıştı. Meclis'tc ziraat bakanıyla karşılaştığını. Milletvekilinin yakını olduğu bakanlar çok meşguldü. acele Kızılay'a gelmesini söylemişti. Kapıyı vuracakmış gibi hareket yaptı. niyetlerini öğrenen milletvekili. Bir saat önce kaldığı otele telefon ederek Refik'e. gururlu. Sonra biraz zorlama bir öfkeyle: "O Alman heyeti ticaretindense. Refik derilerinin renginden. Bir yanlışlık ol­ masın?" diye söylendi.döndü. Milletvekili. Bir gürültü oldu. İçerden adamlar çıkmaya başladı. "Eğer senin gibi birine de yardım edemezsek.. sonra da yazarın yıllık iznini aldığını şaşırarak öğrenmişti." dedi. kulpu usulca çekti. ge­ lecekteki damadının bu yakın arkadaşına yardım etmeye karar vermişti. Atatürk'ün ağır hastalığı yüzünden her şey karışmış. ama kâtip onlara yarım saat önce bakanın meşgul olduğunu söylemişti. Koridorda. akşam saat beş için ondan randevu aldığını. Kâtibin cevabını dinlerken yüzünü buruşturdu. Refik. dimdik yürü­ yüşlerinden içerden çıkanların bazılarının Alman olduğunu . Manisa milletvekili Muhtar Laçin. Kızılay'da buluş­ muşlar. Yirmi gündür Ankara'daydı.

. dışan bakıyor.. "Başbakan bazı teknik ayrıntılar için heyetten birileriyle bizim de bir görüşme yapmamızı rica ettiler." dedi. Celâl Bayar'a yakınlığı olduğu için bakanlık almış olmalıydı.. Muhtar Bey gururla: "Delikanlı inşaat mühendisidir. birşeyler yapmak isteyen. Bu arada bakan Muhtar Bey'e gözünün ucuyla bir de selâm verdi." diye düşündü. bakanın odasına doğru onu öfkeyle çekiyordu." Büyük. Muhtar Bey'e dönerek ne kadar güç koşullar altında görev yaptığını gösteren bir surat takındı: "Şu deminki çocuk! Al­ manca'dan bir cümle çevirmek için yarım saat düşünüyor. "Muhtar Bey sizden sözetti. sözünü ettiğiniz delikanlı bu mu?" Refik'in elini sıktı. biliyor musunuz?" dedi bakan. ama. demek inşaat 363 . Mahcup oldum!" Yeniden Refik'e dönerek: "Memleketin bilgili.. "Tasarılarımın özünü ve çekirdeğini oluşturan şu düşünceyi ona söyleyeceğim. Az sonra acele acele geri dönüp odasına girdi. Sonra eliyle pencereden aşağısını işaret ederek: "Bu Almanlar. pencerenin kenarındaydı. Bakan masasında değildi. sigara yakıyordu. Hep birlikte koridorun sonuna kadar yürü­ düler. Bizim. bir dosyayı karış­ tırarak ve besbelli başka şeyler düşünerek: "Aa. Sizi beklettim.. aşırı saygı gösterilecek biri olarak görmü­ yordu. o çoktan Refik'in koluna girmiş.anladı... "Memleketin sizin gibi. Ooo evet.. Zaten o da bir koltuktan öteki bakanlık koltuğuna oturan. okumuş insanlara ihtiyacı var!" dedi. "Peki bakana ne söyleyeceğim? Ona her şeyi nasıl özetleyebilirim!" diye mırıldanıyordu. çırpınan evlâtlara ne kadar ihtiyacı var. geniş. Mühendismişsiniz!" Refik: "Evet!" diye mırıldandı. Şirndi bütün Ankara bu Almanlar'ın peşinde!" dedi. Kâtip Muhtar Bey'i çağırmaya geldi. ama eşya ile tıkış tıkış doldurulmuş bir odaya girdiler. Bakan onların içeri girdiğini farkedince döndü. Refik. Sonra gene. Refik gazetelerden az çok tanıdığı bakanı korkulacak. partide önemli bir yeri olan dar kadronun içinde değildi. Belki bir ticari anlaşma imzalanabilir... "Tasarılarımın özünü oluşturan. ne olur ne olmaz ayrıntılar üzerinde çalışmamız istendi. Muhtar Bey'den beklettiği için özür diledi. Bu sırada masasının başına geçen bakan. Arkalarından bakan olduğunu sandığı birisi ve bir çe­ virmen geliyordu.

.. bu kitabı ilk okuyacak olan benim!" dedi." dedi. Ben yayın komisyonunun üyeleriyle görüşürüm. "Çok ilginç." dedi. Utançla terledi. "Ne içindi?" diye söylendi. "Sizin kitabınız kalın mı? Yanınızdaysa bir görebilir iniyim?" Refik: "Daha daktilo edemedim!" dedi." "Tabii. "Ama siz niye oturmuyorsunuz?" diye onlara sorarak kendisi ayağa kalktı.. kalınsa bize bir özetini de verebilirsiniz!" dedi. delikanlı tartışılmasını istiyor!" dedi. kâtibiyle birkaç cümle konuştuktan sonra: "O halde siz kitabınızın kısa bir özetini bakanlığımıza verirsiniz. Kâtibiyle konuşuyor? Ah...mühendisi. bu konuda daha başka görüşlerle.. tabii. Biz bakanlık olarak belirli sayıda satın alırız. "Köylerimizin kalkınması ve ziraat üzerine bütün yeni düşûncelere değer veririz!" Sonra yeniden önündeki dosyaya döndü. "Köy kalkınması için bazı ilkeler getiriyorum. Bari ona benim için önemli olan yazdıklarımın yayımlanması olmadığını söyleyeyim. tabii!" diyordu bakan. Kâtibine seslendi... Refik: "Bazı tasarılarım var efendim. Refik: "Ona başka ne söyleyebilirim?" diye düşünüyordu." "Bakanlığımızın belirli yayınlar için bir ödeneği var!" dedi bakan.. tabii!" diye hoşgörülü bir tavırla başını salladı. İnşaat mühendisi ve ziraat bakanlığımıza müracaat ediyor. Refik'in cevabını dinlemeden de: "Aa. çekmecelerini karıştırmaya başladı. Bakan: "Tabii." dedi. Saatine baktı. çünkü. Refik'in yüzünü görünce: "Bir başka yol daha var. şey için?" Birden şaşkınlıkla başını kaldırdı.... "Bunları yayımlamak mı isti­ yorsunuz?" "Bunların okunmasını ve tartışılmasını." dedi. Refik'in yüzündeki şaşkın ifadeyi gören bakan: "Evet. çünkü. Muhtar Bey: "Yanılmıyorsam.. aklım başımda değil!" Bakan. "Siz kısaltmadan kendiniz yayımlarsınız.. Refik: "Okunmasını ve tartışılmasını!" diyerek araya girdi." Bu çözüm yolunu da önermek gibi bir cömertlik ettiği için başını 364 . "Ona benim için önemli olanın tartışma ve birleştirilmiş köy birimlerine şehirlerin bütün modern.

bir zamanlar babasının İsmet Paşanın yakını olduğunu. Yanlış bir şey söylediğini anladı. Ama onun modası geçti. gülümseyerek söylemişti. Muhtar Bey'e baktı: O da şa­ şırmıştı. soyadlarını İsmet Paşa'nın vermiş olduğunu söylediğini hatırladı. "Bugün Alman İktisat 365 .hafifçe kaldırarak Muhlar Bey'e gülümsedi. Teşkilât hareketi. Refik. Funk şerefine Alman sefaretinde yemek var!" Çantasını kapadı. Nazlı'nın. Refik: "Hayır. eline aldı. çekmecelerinden çıkardığı bazı kâğıtları aceleyle tıkıştırmaya başladı. "Ona mutlaka yardım edeceğiz!" Refik artık bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak: "Teşekkür ederim. "Hem o niye. nasıl bir insan olduğunu pazusunun kuvvetinden anlayacakmış gibi. Bakan. Sonra Refik'i kolunun üst kıs­ mından tutarak Muhtar Bey'e döndü: "Delikanlıyı bana getirdiğiniz için çok sevindim!" dedi. Ama şimdi başbakan Celâl Bey" dedi. Refik'in kolunu birden bıraktı: "Ah Teşkilât dergisi. Suratı kızarmıştı. benim istediğim bu değildi!" diye düşündü. bir tartışma ortamının açılmasını isterdim!" dedi. Birden Muhtar Bey'e döndü." Muhtar Bey'e döndü: "Geçti değil mi?" Sonra bir şey hatırlamış gibi bir tavır takınarak: "İsmet Paşa nasıl?" diye Muhtar Bey'e sordu. Gazi'nin bu en ağır hasta olduğu günlerde İstanbul'a bir kere olsun gitmiyor?" Kapıya doğru ağır ağır yürüyordu. Bakan: "İsmet Paşa'ya hepimiz bağlıyız. Elindeki çantayı işaret ederek: "İş başımızdan aşkın efendim!" dedi. "Dr. "Ama bu adam da bana yardım edebilir!" Bakan kâtibin koşarak getirdiği bir dosyayı da çantasına . birkaç adım atıp Refik'e yaklaştı. ama çabuk gitmem de gerekiyor!" dedi. Muhtar Bey: "Ben de sizin kadar bilgi sahibiyim!" dedi. ama ben böyle bir şeyden çok. ama bunu öfkeyle değil. Refik'in kolunu sıkıyordu: "Nasıl bir tartışma?" Refik: "Mesela Teşkilât dergisinde olduğu gibi!" dedi ve ba­ kanın neşesinin kaçtığını gördü. Sonra dolaptan çı­ kardığı bir büyük çantaya masadaki dosyaları.yer­ leştirdikten sonra: "Özür dilerim! Sizleri beklettim. Bakan delikanlının aklından neler geçtiğini. sigarasını küllüğe bastırdı. ama bunun ne ol­ duğunu çıkaramadı.

. eve dönmeden ayaküstü bir şey içenlerin kalabalığı vardı. Sonra kibar.İM. Bir odacının uzattığı paltoyu giydi." Şüpheyle Refik'i süzdü: "Elimden geleni yapacağım.." demişti bakan.. Muhtar Bey gene sert bir sesle: "Yürüyeceğiz!" dedi. Ne yazık ki Gazi de hasta. küçük meyhanelerde. çi­ çekçilerin önünde. dairelerinden çıkan memurların. Yani engeller diyor." Muhtar Bey'e baktı: "Milletvekillerinin dilekleri bizim için bir emirdir. kadının kolu incinmişti. Funk'un karısını çiftlikte gezdiren araba devrilmiş. Aranarak çevresine baktı. "Nerede devletin itibarı? Sonra İsmet Paşa'ya laf dokundurmaya cesaret edebiliyor. ama aynı zamanda ki­ barlığı küçümseyen bir gülümseyişle arabasına bindi. "Oğlum ver bakayım onu!" dedi. Refik. kuru ve ölüydü. "Dünkü kazaya ne dersiniz?" Dün Alman İktisat Bakanı Dr.. ben delikanlı için yayım komisyonu üyeleriyle konuşurum!" dedi bakan. "Soyları. Yenişehir'de. Muhtar Bey: "Bakan olacak adam. bir küçük Alman memu­ runun arkasından taa nereye kadar yürüyor!" diyordu. Herkes bizi yanına almak istiyor. Odadan çıkmış. "Bizimle ticaretleri bizim öteki ülkelerle tica­ retimizi engellemezmiş. şarlatan. Sonra gene Refik'in kolunu tutarak Muhtar Bey'e döndü: "Delikanlıyı bana getirdiğiniz için teşekkür ederim!" dedi. cadde üzerinde.Bakanı Funk. Öyle değil mi?" Arada bir sözünü onaylatmaktan hoşlanıyordu. "Ona yardım edeceğim. "Bekliyoruz. yarın bir de bakarsınız ingiliz İktisat Bakanı sir bilmem kim. Siz ne yana gidiyorsunuz?" Bunu eliyle makam arabasını göstererek sormuştu. otobüs duraklarında bekliyordu. Birlikte Kızılay'a doğru yürümeye başladılar. Herkes vitrinlerin başında. Araba gürültüyle hareket etti. Münih konferansına bakmayın: Dünya harbe gi­ diyor. "Ben de bekliyorum işte!" diye düşündü. Muhtar Bey arabanın karanlığa karışışını seyretti. . "O halde. akşam alışverişini yapanların. Bütün bunlardan ne çıkacak? Öyle değil mi?" Birden kapının eşiğinde durdu. Bekliyoruz. üçü birlikle koridorda yürüyorlardı. Hava soğuk. Merdivenleri inerken bakan: "Ya geçen günkü ziyafetle söy­ ledikleri!" dedi." . namussuz!" diye bağırdı sonra.

"Ben neyim?" diye söylendi. bakanın sözleri. Beşiktaş'ta. annem oturma odasında!" Utanç duyduğunu. Odasına çıktı. Refik. Perihan. Ama bu adam da çok bayağı imiş. korktu: "Hiçbir şey düşünmek istemiyorum!" diye mırıldandı." Kızılay'ın köşesine gelmişlerdi. Yatağa uzandı. buradaki yirmi günlük bekleyişi. çok talihsiz günlerde geldin buraya. "Yakında her şey.367 . oteline döndü. Cumhuriyet kimlerin elinde görüyorsun. . Caddedeki insanları. Böyle zamanlarda beklemesini bilen kazanır. Şu var ki. Seni maliye bakanıyla. ışıkları ölü. Teşkilât dergisinden niye sözettin? Her neyse. bir gün. "Her şey yoluna girer. surat asma bakalım!" dedi Muhtar Bey. değişecek. Her şey değişiyor. İsmet Paşa bu adama değil bakanlık. Muhittin'e."Perihan da beni odasında bekliyor!" diye düşündü Refik. Ulus'a. Yazdıklarının bu yönleri de var değil mi? Surat asma! Beklemesini bilmek lâzım. kitap satmak istediğimizi sandı. heyecansız ve bıkkın buluyordu. Dikkatli de olmak lâzım. Perihan'ı düşündü. Bakanla konuşmasını. "Şimdi nasılım?" diye mırıl­ dandı.. Küçük masanın üzerine koyduğu Goethe'nin resmine baktı. eskisi gibi olup olamadığını söylemişti. Gene her zamanki gibi önce okuduğunu gülünç ve zavallı buldu. sonra kendini zorlayarak yazarın heyecanına inandı. Kendisiyle alay edecekti. "Ağbim yazıhanede. taşısin diye çantasını bile vermez!. Çünkü bunlarda şu idealizm denen şeyin zerresi yoktur. Ama hâlâ aynı kadro iş­ başında. ondan para istedi­ ğimizi. eski hayatı geçiyordu. İstanbul'u. değişecek!" Refik: "Peki ben ne olacağım?" diye düşündü. ama aklından düşünceler değil. Uzun bir süre hiçbir şey düşünmeden otel odasının'kirli lambasına bakarak yattı. demiryolundaki yedi ayı. Yakında her şey değişecek!" İç çekti. bazı anılar. her neyse. Nişantaşı'ndaki evi. Sonra Yakup Kadri'nin Ankara romanını açtı. Otel odasında başucunda duran Ankara romanını hatırlayarak güldü. düşünmek istemediğini farkediyordu. "Aaa. inşallah. Muhtar Bey söyleniyordu: "Görüyorsun. Bir yıl önce. Milletvekili elini Refik'in omuzuna koyarak: "Yarın akşam Ömer Bey ile yemeğe bekliyoruz!" dedi. adliye bakanıyla da görüştürürüm.

Hangi elbiseyi giyeceğini dü­ şünmedi. Beyaz çizgili kırmızı elbisesini büfenin aynasında seyretti ve kendini beğendi. evi sıcak ve hoş bulacaklar ve Nazlı'nın herkesten önce uyandığını düşüneceklerdi. Yürümeye başladı. "Cumhuriyet Bayramı!" diye düşündü. terlikleriyle dolaşıyor.BİR CUMHURİYET KIZI Horoz öttü. Bayram sabahı yapılan bu yürüyüş unutulmaya başlanan eski bir aile geleneğiydi. Şimdi de bayrama aldırış etmiyormuş gibi bir hali vardı. "Cum­ huriyet Bayramı!" diye düşündü. Az sonra uyanacaklar. Eskiden. Kızılay'a kadar yürüyüp dönmeye karar verdi. Horoz bir daha öttü. Heyecanlandı. on yıl önce. pija­ masının üzerine palto geçirmiş bir adam. Kendini sağlıklı. Gene. Merdivenleri indi. Annesinin sağlığında. Sonra kediyi okşadı. Yan evin arka bahçesinde tavuklar vardı. kapıyı kimseye duyurmadan hafifçe çekti. daha kimse uyanmamış olmalıydı. Yiyecek birşeyler verecekti. Uzun sakalları ve soluk pijamasıyla Cumhuriyetin onbeşinci yılını karşılayan bir askerden çok. Pencereden dışarı baktı. çünkü dün akşam yatmadan önce bayram arifesinin alışkanlığıyla bunu kendiliğinden düşünmüştü. Vakit erkendi. Puslu. Günün ilk ışıkları kümesin üzerine vuruyordu. zeki ve sevimli buldu. kuru gökyüzü Ankara'nın üzerine asılmış bayram kokuyordu. Bu Milli Savunma Bakanlığı'rıda çalışan albay Muzaffer Bey'di. ama artık gelmiyordu. yalnız Cumhuriyet Bayramları'nda değil. hastane bahçesinde gezinen bir veremliye benziyordu. O sırada o Kızılay'da yürüyor olacaktı. Bütün bunları düşünmekten hoşlandı. Saatine baktı:: Yedi. babası milletvekili seçilip Ankara'ya geldiği yıllarda. Horoz bir daha öterken yataktan kalktı. Nazlı uyandı. Nazlı bu kasvet verici gö­ rüntüyle oyalanmak istemedi. sigara içiyordu. Horozun öttüğü bahçede. Son yıllarda. Sonra sobaları yaktı. Cumhuriyet Bayramları'nda karısıyla birlikte bayram ziyaretlerine gelirdi. Acele acele yıkanıp giyindi. ama hemen sokağa çıkmak istiyordu. bütün öteki milli bayramlarda gün ışıdıktan 368 41 . Odayı soğuk buldu.

az sonra hep birlikte Yenişehir'e yürür dönerlerdi. Coşkuyla. anacaddeye çıkmış.369 . Bunları düşünmeye. ciğerlerindeki hastalığı dikkatle büyütür. sonra akşam herkesle birlikle belki Yenişehir'de yürüyecekler. Nazlı okumak için istanbul'a gitmiş. Atatürk'ün de anne gibi olduğu. Dün akşam baba. biraz hüzünlü buluyormuş gibi gülümser. Manisa'da geçen çocukluğunun bayramlarını düşündü. bayraksız evlerin sahiplerine öf­ kelenmeye. fenerler pencerelere iliştirilmişti. Vali Muhtar Bey Cumhuriyet Bayramı nutkunu söylerken. bayramın coşkudan çok korku ve bekleyişle geçeceğini belirtmişti. coşkulu sözler söylerdi. dönmüştü. Yürüyordu. O zamanlar vilayeti ziyaret etmesi beklenen Atatürk şimdi hastaydı. geçmiş tatlı bayramları hatırlamaya çalışıyordu. rahmetli annesi daha çok şaka yapardı. . Annesi de. Nazlı insanların böyle kötü olmalarına üzülürdü. her şeyi biraz gülünç. yemek yerlerdi. Babası öğretici. Şimdi de bahçeli. stadyumda onun için boş yere hazırlık yapıldığını söylemiş. sonra valinin kırmızı elbiseli kızının örgülü saçlarındaki beyaz kurdelaları okşarlardı. gün önünde upuzun ve dokunulmamış onu bekliyordu. endişeyle. Ulus'a çıkıp fişeklere baka­ caklardı. bir yere yetişecekmiş gibi hızlı-hızlı yü­ rüyordu. sonra yapılması gerekenle. sonra baba Meclis'e kutlama törenine gidecek. neşeyle. O zamanlar babası her şeyin merkezindeydi. Atatürk resimli bayraklar. Babası bayraksız evleri kınayarak ve dertlenerek gösterir. ama başka şey vardı aklında. sonra hep birlikte stadyuma gidecekler. Nazlı anneyle babanın kendisini sevdiklerini ve hep birlikte böyle yürümenin çok güzel olduğunu düşünürdü. bundan kolay kurtulamayacağını bi­ liyordu: "Ne olacağız biz Ömer ile?" diye düşündü ve aklından geçenden korkarak. Krepon kâğıtları. Sabah Ömer ile arkadaşı Refik gelecekti. iyileşmeyeceği söyleniyordu. Anne ölmüştü. Atatürk resimleri. yanından geçtiği okulun pencerelerini seyretti. ama herkesin uyanmasına daha çok vardı. birörnek evlerin arasından yürürken bayraklara bakıyor. bayraksız ev görmediği için eski alışkanlığıyla seviniyordu. Çok acelesi varmış. Sonra mutlaka Refet Amca gelir. yapılmaması gereken arasındaki keskin çizgiyi yumuşak kelimelerle kızına hatırlatırdı. şehrin diğer ileri gelenleri birbirlerini kullar.

' bir genç kızın bütün özelliklerini taşıdığına da inanı­ yordu. ama aklına çoğu zaman bir şey gelmiyordu. kucağında çocuğunu taşıyan başörtülü bir teyze vardı. Caddede hareket başlamıştı. sonra da bir anlayışsızlık duvarıyla karşılaşmıştı. Babası. Eli bayraklı bir çocuk babasının elinden tutmuştu. şimdiye kadar yapılanları bir adım ileri tasarılar yazmış. Muhtar Bey . kültürlü bir mühendis gerçekçilikten bu kadar uzaklaşabihyordu? Kendi kendine: "Gerçekçilik nedir?" diye sordu. ama hep aynı sonuç alınmıştı. Ne zaman?" Ömer'in sık sık surat astığını aklından geçirdi. "Evleneceğim." diye yazıyordu. Ömer'e yazdığı mektupların 'çağdaş. Can sıkıcı düşüncelerden kurtulmak için birden karşı kaldırıma geçti. onun gibi akıllı. Gözünün ucuyla baktı: Halkla Beraber Halk İçin: Bunun üzerinde. bir şey bekliyordu. Yenilikler. Akılsız ya da niteliksiz biri olduğunu hiç düşünmemişti. ticaretle uğraşıyordu. Venedik manzarasının karşısındaki koltuğa oturur. Muhtar Bey onu bakanlara çıkarmış. inkılâplar için savaşan bir öncünün kızıydı. Aklına Refik geldi. Şehrin her yerine birkaç gün önce yapıştırılmıştı bunlar. Utangaç değildi. Bir çöpçü bulvarın küçük ağaçlarından dökülen yaprakları süpürüyordu. Nazlı: "Yirmiiki ya­ şındayım!" diye düşündü. yürüyordu. Ga­ zeteler "Onbeşinci Yıl. Aylarca uğraşmış. yere serilmiş gazetelere bakıyordu. Ömer eve gelir. sonra Nazlı'ya bakar.370 . Keçiören'de bir bağevi vardı. her şey hakkında kendine göre bir düşüncesi vardı. ama çirkin de değildi. Babası başını bükmüş. Bir Türkkuşu öğrencisi giydiği mavi elbiselerden utanıyormuş gibi bir yeni apartmanın kapısına sığınmış. Onun için üzülüyordu. Refet Amca siyaseti bırakmış. Onu oyalayacak birşeyler söylemesi gerekirdi. Yeni yapılan bir apartmanın tahta perdesine afişler yapıştırılmıştı. sırf onunla tanıştırmak için bazı milletvekillerini yemeğe çağırmış. ama bakışı Nazlı'yı delip geçerek onun arkasındaki bir noktaya takılırdı. Nazlı en çok Refik'in bunu farketmemesine şaşıyordu: Nasıl oluyordu da. Refet Bey'in gerçekçi olduğunu söylemişti. Cumhuriyet Devrinde Yeni Terbiye: Kasketli köylü kalabalığının üzerine okuma yazma bilenlerdeki artış yıllar ve sayılarla gös­ terilmişti. belki çok güzel değildi. Belki de ondan başka herkes bu başarısız sonucun alınacağını biliyordu.saat yediyi yirmi geçe.

İzci kıyafetli genç kız gururla yanından geçti. Sonra sordu: "Peki ben gerçekçi miyim?" Birkaç adım attı. şimdi de iyice zengin!" diye düşündü ve kıpkırmızı kesildi. "Kanaatinizce asri bir genç kız nasıl olmalı?" Cevap: "Kız-erkek münasebetlerinde çekingen olmamalı. "Cumhuriyet kızı onbeşinci yılda yürüyor!" Düşünmek istemedi. "Ömer akıllıdır. Atatürk'ün inandığı. Gittikçe daha hızlı yürüdüğünü farketti. bayram sabahı pijamalarıyla sigara içen komşu albayın da haklı olduğunu anladı. Sonra mutfak kokusunu da küçüm­ sediğini söylemişti. Herkesin önceden gördüğü şeyleri görmeyen şu Refik hiç gerçekçi değildi. Güne ve eğlenceye erken başlayan bir çocuk caddede bisikletle geziyordu. Kötü düşünceler peşini bırakmıyordu. Demiryolunda çok para kazanmıştı. onun gerçekçi olup ol­ madığını araştırdı. ama bu çocukça bir şeydi.. ama duvarlardaki afişlerin gülünç. "O da evlenecek. eski siyaset arkadaşını da gerçekleri görmeye çağırıyordu. ama içinden korku geçtiğini anlayınca caydı.37) . Bir roman kahraınanıyla. Bir kere Ömer'in bunu bir başkasını küçümsemek için söylediğini hatırladı.. Gene karşı kaldırıma geçti ve eve dönmeye karar verdi. "Bir Cumhuriyet kızı nasıl olmalı?" Erkeklerin aklındaki "genç ve modern kız" görüntüsünü düşündü. "O da Cumhuriyet kızı!" diye düşündü. Gazeteler bu konuda anketler düzenliyordu. Adımlarını düşüncelere yetiştirmeye çalışıyormuş gibiydi. şarap içiyor.Meclis koridorlarında gezinirken. Annesinin hüzünlü gülümseyişini hatırladı. Ona acıdı. Rastignac ile kendini bir tutuyordu. Babası gerçekçi değildi. çocukları olacak!" diye düşündü. Bunu ikinci rakı kadehinden sonra bazan babası ona söylerdi. Nazlı. kendinin de günaha iyice gömülmüş olduğuna karar verdi. Üstelik yorulmuştu. "Ben bir Cumhuriyet kızıyım!" diye düşündü. Nazlı bu özentiyi hoşgörü ve anlayışla karşılaması gerektiğini anlayana kadar iyice . yakışıklıdır. Karşıdaki Kızılay binasının bütün yüzünü bir büyük bayrak örtmüştü. Ömer'i düşündü." Sıkıldı. iki bekçi simit yiyerek yürüyordu. Bulvara açılan sokaklardan birinin köşesinde bir çiçekçi tezgâh kurmuştu. Sonra. Karşıdan izci kıyafeti giymiş bir genç kız geliyordu. Bu karara nasıl vardığını an­ layamadı. Birden Cumhuriyet'in de. o şöminenin başında tavla oyuyor. Valinin kırmızı elbiseli küçük kızı gibi saf ve günahsız olınak istedi.

gazetelerde sözü edilen genç kızı da. alaycı. balkonlardan sarkan bayrakları hep birbirinin aynıydı. dar bal­ konları. Kolay ve kısa bir cevap bulamadı. Nazlı sersemlikleri. Birden bayram sabahı böyle şeyleri düşünmek zorunda kaldığı için öfkelendi. Ona bunu da soracağım!" Yan so­ kaklara sapıp birkaç adım attıktan sonra bunu soramayacağını anladı. Ömer'in son zamanlarda bir de sık sık takındığı bir tavır vardı ki. "Beni almak istemiyorsa söylesin. kimi bahçesini duvarlarla çeviriyor.." Sonra Ömer ile babasını kıyasladı. Evlerin biçimi. Çünkü Ömer'in cevabı yüzünü kızartacaktı. Gene: "Bir Rastignac. bir Çinli bilge gibi her şeyi görüp geçirmiş birinin hoşgörüsüyle gülümsemeye başlıyordu. sonra . Nazlı sinir oluyordu: Gerçeğe ulaşmış bir ilkçağ filozofu. kimi de komşu albay gibi tavuk yetiştiriyordu. Yenişehir'in kooperatif evleri arasından yürüyordu. Öfkeyle: "Sonunda evleneceğiz işte!" diye mırıldandı. küçümseyici bir şey oluyor. Ömer Avrupa'da hayatının bir değeri olduğunu öğrenmişti. Şu adamın kafasında iğreti duran şapkayı da. Bunları tedirgin olarak Ömer ile konuşmuşlardı. basitlikleri sürekli affa uğrayan biri gibi hissetmeye başlayıncaya kadar sürüyordu. Sonra bunları herkese öğretmişlerdi. Cumhuriyet de Avrupa'dan birçok şey öğrenmişti. Ömer bütün bunları üstü örtülü kelimelerle bir kere açıklar gibi olmuş. Sonra bu gülümseyiş bir bilgenin gülümseyişi olmaktan çıkıyor.. "Ömer gibi özentilere kapılmam ben!" diye düşündü. küçük bacaları. bir fatih olma isteği!" diye söy­ lendi.372 . ama bahçeler. Erkeklerde zayıflık görmek insanın dünyaya olan güvenini azaltıyordu. Şu Refik'e de galiba bu yüzden sinirle­ niyordu.. Bir genç erkek ne ister?" diye sordu. Kimi ağaca meraklı oluyor. "İnsan niye böyle şeyler düşünür?" Ömer'in bu isteği Avrupa'dan aldığını düşündü. Gene birörnek evlerin arkasından.. birazdan kahvaltı ederler. bir hizmetçi tutar. Evlerin içindeki hayatı düşündü: "Şimdi uyanıyorlardır. ağaçlar ve çiçekler değişikti. kimi iııhnf riçpkW yetiştiriyor.sıkılmıştı. gazetelere bakarlar. Memurlar arasında da farklar vardı. "Her şeyi ona soracağım!" diye düşündü. ama öyle olacağımı da görüyorum. "Ben ne istiyorum? Ben annem gibi olmak istemiyorum. sonra bakışları gene o uzaktaki noktaya takılmıştı. "Mutfak kokusundan nefret ediyorsa karısını da oraya sokmaz.

"Bana niye haber vermedin? Ben de gelirdim. Nazlı'yı heyecanlandıran şeyin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. "Ona soracağım: Benimle evlenmek istiyor mu. Sonra kızının gülümsediğini görerek gülümsedi: "Bir milletvekili olarak tebrikleri kabule başladığımı bildiririm!" dedi. Merdivenleri çıkarken gene neşe istediğini düşündü. ne düşünceler. "Ben neye inanıyorum? Benim için hayatta değerli olan nedir?" diye söylendi. törene gitmek için hazırlanırlar. yalnızca böyle küçük şeylerin kendisine mutluluk verdiğini. Muhtar Bey elindeki gazeteyi indirmiş. ne de^ önündeki gün içaçıcı geliyordu. dalgın dalgın önüne bakıyordu. islemiyor mu? Bunu açıkça söylesin. Onu kaç yıldır ilk defa canayakın buldu. bir de kızma bakıyor. bir sofraya. ama kendini biraz kandırır gibi olduğunu da anladı. çevresine değil. Nazlı yaklaşıp babasının yanaklarından öptü. Komşu albay aynı kasvetli kı­ yafetle ön bahçeye çıkmıştı. Oturma odasına girdi. hayatta değer verdiği şeyin bu sıcak oda ve iki kişilik sofra olduğunu düşündü. Pencerelerden geceye hep birbirine benzeyen." Ömer'in başka bir şey söyleyeceğini düşündü. Ne yürüyüş. Annesi de İstanbul'u düşünerek kendini avuturdu." diye düşündü." diye düşündü. "istanbul'da yaşayacağız biz. Bayraksız evin kendisine huzur verdiğini şaşırarak farketti. Babasının koltukta oturduğunu hissederek döndü. Ömer'in bunlarla yetin­ meyeceğini aklından geçirerek korktu. gürüldeyerek yanan sobanın üzerine konmuştu. hep aynı şeyleri tekrarlayan günlük hayatın soluk ışıkları yayılırdı. Sonra aceleyle ekledi: "Belki biraz daha iyi olacağım!" Kendi sokağına girmişti. İki kişilik kahvaltı sofrası kurulmuştu.radyoyu açar. Milletvekili öpücüklere karşılık verdikten sonra: "Yürüdün mü?" dedi." 373 . Ama bu sefer yüzünün kızaracağını aklından geçirmedi." Karanlıkta bu sokaklarda yürüdüğü zamanlar da buna benzer şeyler düşünürdü. Sonra anahtarıyla kapıyı açıp eve girdi. Artık neşeyle. Seslerden babasının uyanıp aşağıya indiğini anladı. Çay demlenmiş. "Ben de herkes gibi olacağım. "Onu zehirleyen nedir?" diye mırıldandı ve sofraya neşeyle baktı. Birden bunların. İçerden fazla kızaran ekmeklerin yanıklarını kazıyan bir bıçağın sesi geliyordu.

374 42 . biz ne zaman evleneceğiz?" diye mırıldandı. Nikâh gününü durmadan küçük bahanelerle erte­ leyen. Nazlıların sokağına sapınca gene böyle bir alaycı gülümseyişle kendi kendine güldü."Yürüdüm. ama bu öfkeyi dışarıya yalnızca alaylı gülümseyişlerle yansıtıyordu. Şimdi öfke uyanıyordu. Ömer onun coşkusunu gülünç bulduğunu ağzından kaçırmaktan korkmuş. Yirmi ay önceki heyecanlı. Ömer nişanlı olduğu için böyle sıkıntılara ve görevlere boyun eğmek zorunda olmasına öfkeleniyordu. yaa!" diye iç çekti milletvekili. Bu bütün evleri ve hayatları birbirine benzeyen mahalleden Nazlı'ya bir kere sözetmeye kalkışmış. "Peki. hep birlikte gideceklerini her fırsatta tek­ rarlamıştı. Nişanlı olduğu için başka şeylere de öfkeleniyordu. Hep birlikte Nazlılarda öğle yemeği yiyecekler. "Yaa. Nazlıların yanındaki evin balkonunda pijamaları ve paltosuyla oturan bir adamı görerek şaştı. öğle ye­ meğine geç kalmamasını söylemişti. Otelden çıkalı yirmi dakika olmuştu. Refik caddelerde yürümek istediğini söyleyerek ondan ayrılmıştı. bu söz açıldı mı suratını buruşturan kendisi değilmiş gibi . Bu sokağa her sapışında buraya teyzeyi ve enişteyle söz kesmek için gelişlerini hatırlıyordu. Beklerken. neler gördüğünü. "Haydi kahvaltıya oturalım da." dedi Nazlı. "Şimdi zenginim!" diye söylendi. neler düşündüğünü bana anlat bakalım!" MİLLETVEKİLİNİN EVİNDE Ömer birörnek evlerin arasından yürüyordu. Milletvekili Muhtar Bey herkese teker teker stadyumda yapılacak törenden sözetmiş. tutkulu haliyle şimdiki alaycı ve öfkeli halini kıyasladı. sonra stadyuma törene gideceklerdi. Şimdi mahalleyi ve kendi hayatını düşünmek istemiyordu. "Hayatı tanıdım!" diye düşündü. Hesapladı: Yirmi ay önceydi. ama yenilgiye uğramış aptalların sözüydü bu: "Eskisi gibi hırslı ve heyecanlı mıyım?" Eskiden bu sokağa her sapışında içinde bir heyecan uyanırdı. onun tedirgin olduğunu görerek susmuştu. Çok güzeldi. Kapının zilini çaldı.

Sabah programı bir dizi konferanstan oluşuyordu. "Öyle bir şeye katlanacak gücü kendimde bu­ labilecek miyim? Ya ondan sonraki mutfaklı. Nişan törenini. Türkiye'nin dış siyasetinden sözediyordu. Muhtar Bey: "Bizim inkılâpçı delikanlımız nerede?" diye sordu. merdivenleri çıkarken. yakışıklı bulduğu için. Ömer onun az sonra geleceğini. Birlikte radyoyu dinliyorlardı. Bugün hizmete giren yeni Ankara radyosu bütün gün yayın yapacaktı. Nazlı'nın kırmızı bir elbise giydiğini. "Niye gülüyor? Evet. ellerini ceplerine soktu. eve sık sık ziyarete gelen Refet Bey'in her zamanki kendinden hoşnut haliyle başını salladığını.içtenlikle sormuştu bunu. bir delikanlı gördükleri için ona neşeyle gülümsediğini görmesine rağmen. Ömer'in iyi tanıdığı gülümseyişti: Çocukluğundan beri yaşlı kadınlar ya­ kışıklı. sofranın da kurulmuş olduğunu gördü. hoş. kedinin kendisini süzerek yastığında oturduğunu." diye düşündü. üç basamağı inemedi be şu kadın!" Birden içinden kapıyı yumruklamak gel­ diğini farkedince korktu. Refet Bey de hâlâ başını sallıyordu. Hiçbir şey konu­ şulmadan uzun bir süre radyo dinledi. Sonra odadakileri şöyle bir gözden geçirdi. Sonra sert. gezdiğini söyledi. sevimli bir çocuk. ben bir damat adayı olduğum için gülüyor. çerçeveli Venedik manzarasına bakan köşeye oturdu. Gelecekteki kayınpederinin elini sıkarken onun kendisini zorlayarak gülümsediğini farketti. terlikli aile havasına dayanacak gücü kendimde bulabilecek miyim? Ee. beni sevimli. o uzun süren geceyi hatırladı. Nazlı'ya bir daha bakarak. Hizmetçi kapıyı açınca Ömer'e gülümsedi: Bu. Sonra araya başka bir konuşmacı girdi ve Hariciye Vekâleti tarafından hazırlanan. "Belki de hiç evlenmem ben!" Dü­ şününce şaşırdı. Ömer de dikkatle dinledi: Spiker dünya başarısından. "Peki bunun ne faydası olur?" Merdivenleri inen hizmetçinin ayak seslerini duyuyordu. "Oniki yaşındaki kız gibi bayramda kırmızılar giymiş!" diye düşündü ve gidip her zaman oturduğu koltuğa. "Türkiye'nin Kuvveti Umumi Sulh İçin Lâzımdır'" konulu 375 . aceleci hareketlerle oturma odasına birden hızla girdi ve Muhtar Bey ile gözgöze gelerek herkesin kendisini sevimli bulmadığını anladı. Refik'ten böyle sözediyordu. Muhtar Bey başını salladı.

bak. Sonra düşünceli bir bakışla Refet Bey'e döndü: "Demek her şey eskisi gibi sürecek ha?" dedi. neşelendi." dedi. hayatlarının biricik amacı taşı gediğine koymak olan insanların sık sık çektiği. bu inkılâpçı çocuk nerede?" dedi. Saatine baktı. Bunun üzerine Muhtar Bey iri gövdesinden beklenmeyen bir hızla ayağa kalktı: "İyi. kendi evindeymiş gibi rahatlıkla koşup bir şişe şarap getirdi." Bir kahkaha attı. uygulamaları anlattı. Muhtar Bey şapka kanunu çıktığında Manisa'da aldığı önlemleri.. Odanın içinde aşağı yukarı gezinen Muhtar Bey'e bir bardak doldurup verdi. Sonra Refet Bey'e sert sert baktı. "Demek böyle düşünüyorsun^ — Refet Bey bu sefer. bir buzdolabı almak. Yobazlarla ve inkılâp düşmanlarıyla alay ettiler. ama önce bir görmek istediğini söylemiş.konferansın yayımlandığını açıkladı. her şey nasıl değişecek!" dedi. güzel sözler. hoş. "Canım. Sonra nişanlılara da bardak verdi. ama bundan sonra ne olacak?" dedi. Arkadaşının yüzündeki umutsuzluğu görünce: "Canım niye bu kadar kendini üzü­ yorsun?" diye ekledi. bu bekleyiş niye?" Nazlı: "Baba otursanıza!" dedi. Muhtar Bey öfkeyle: "Allah korusun. Refet Bey de içinde şarap şişelerini sakladığı dolabı açmış. Kimseden karşılık beklemeden. Odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. Nazlı'nın elbisesinin eteğine yapışan bir ipliği eğilerek aldı. "Bugün bayram! Neşelen biraz. "Bundan sonra ne olacak kim biliyor?" Refet Bey gazeteden başını kaldırarak: "Bundan sonra İş Bankası konulu bir konferans varmış. Bu keder. Refet Bey. yanlış anladın. şaka yapıp taşı gediğine yerleştirmek olan insanların keyfiyle kendinden geçti: "Demek ki gelecek program da Celâl Bey'e ait.. Sonra Muhtar Bey ile ortak Meclis anılarını tekrarladılar. Bir hikâye anlatıyordu: Hem hoca. Nazlı'nın sert bakışlarından kırdığı şeyin büyük­ lüğünü galiba anladı. sonra. Muhtarcığım. "Hadi şarap içelim!" dedi. göreceksin. birkaç 376 . Bu hikâyeden sonra Refet Bey buna benzer bir başkasını anlattı. bu endişe. taşı gedikten geri çıkarma sıkıntısıyla: "Muhtarcığım. Hacı önce şaşırmış. Hayatlarının biricik amacı. hem milletvekili olan Hacı Resul geçenlerde dükkânına gelmiş." dedi.

" dedi.. Muhtar Bey neşeyle hatıralarını anlatırken birden anlattığı şeyi yarıda kesip bağırdı: "Aaa. baba." dedi. adam sabah keyfi yapsın. Nişanlılar da şarap içtiler. biraz sakinleşsene sen!" diyordu. Refet Bey de güldü: "Aman Muhtar boşver! Abdülhamit za377 ." dedi. yahu bugün size?" dedi Muhtar Bey." dedi. Elinde içki gülüyorsun. Refet Bey hâlâ: "Yahu. içkinden başlatma şimdi. "Meclis'e geç kalacağım. Allahaşkına biz öldük mü? İnkılâpçı nesil öldü mü?" Refet Bey: "Canım bırak. Ee nerede bizim delikanlı?" Nazlı ayağa kalkmıştı: "Baba otursanıza.. Sabah sabah. "Bugün oturulacak gün mü?" dedi Muhtar Bey. yok!" diye bağırdı Muhtar Bey.. hâlâ o çirkin kıyafetle balkonda oturuyor yahu!" Refet Bey: "Kim?" dedi. yemekte elbisenize yağ damlatırsınız!" dedi Nazlı. siz artık içmeseniz. Ne gü­ lüyorsun Refet. hadi. "Saat kaç oldu? Onbirbuçuk. Muhtar Bey: "Ne sabah keyfi yahu!" dedi. "Onu yapma." "Ne oluyor. Sonra giyersiniz frakınızı. Ömer endişeyle: "Birazdan gelir efendim!" dedi. Nazlı: "Baba. "Bayram bu. "Ben şimdi gidip onun kapısını çalacağım. Nerede peki bizim delikanlı?" Nazlı: "Yemeği onikide yiyeceğiz dedik ya baba!" dedi. Bir karış sakal! Cumhuriyet'in onbeşinci yılında!" "Canım bize ne ondan!" dedi Refet Bey. der! Geç kalacağım! Bari şu elbiseyi değiştireyim de hazır olayım!" "Aman. "İçkiye de gelemiyorsun!" Muhtar Bey: "Hadi. "Vazgeçin. Gider komşunun kapısını çalarım vallahi.bardak şarabı da bu arada içti. "O da İstanbul'da içkiden gidiyor işte!" Yüzü kıpkırmızı kesildi. "Gidip şu komşunun kapısını çalacağım.." Gülmeye başladı. bunu yapma. "Bizim komşu albay! Hiç utanmak yok. dinlenir!" "Ydk. Sonra herkes Muhtar Meclis başkanını tebrike gelmedi. Söyleyeceğim sözü de biliyorum. ne var gülecek? Sen de onlar gibi oldun sonunda. Herkes istediği gibi eğlenir.

" dedi. ama bu sözlerin de hiç de. Ömer gene aynı şeyleri düşündü. Ömer." diyerek mutfağa yürüdü.inanında mıyız. sonra düşüncelerinin saçmasapan olduğuna karar verdi. . Daha çok şeyler göreceğim. sonra çıktı. Ömer: "İyi." dedi. içeri girmiş. Nazlı: "Evet.. radyoyu kapadı. Muhtar Bey'in koluna girdi: "Hadi. Refet Bey. Nazlıyla Ömer'e döndü: "İyi. Bir sessizlik başladı. çakı gibi!" Gülmeye başladı. Nazlı'nın bakışlarının üzerinde gezindiğini gördü. Sonra değişik bir şey söylemesi gerektiğini düşünerek: "Sinirli ve sabırsız!" dedi. Kalkıp bir sigara yaktı. Muhtar Bey: "Şimdi frakımı ve şapkamı giyeyim de görün beni. Birden bir şey hatırlayarak döndü. Sonra masanın üzerindeki boş şarap şişesini görerek suratını asar gibi yaptı. istediği gibi otursun. padişah zamanında mıyız? Bırak adam istediğini giysin. gülenlere bakıyor. Hizmetçi de gürültüye koşmuş. "Yaşıyorum.değişik olmadığını anladı." dedi. yaşaya­ cağım!" Nazlı birden: "Babamı nasıl buluyorsun?" dedi. Hürriyet var artık!" Nazlı da gülmeye başlamıştı. Nazlı: "Evet. Bugün bu ev. ama gene güldü. aile ve Cumhuriyet havasından çıkmak geliyordu içinden. nişanlımla oturuyorum!" diye mırıldandı. İyi ya işte.37« . beyefendi neşeli bugün!" dedi. aman iyi olsunlar da. gidelim de bana frak nasıl giyilir öğret!" dedi. "Şu inkılâpçı çocuk gelsin de görsün beni.. Biz hâlâ çakı gibiyiz. Uzun bir süre sustular. Hep birlikte gülüyorlardı. Şakasını kendisi de beğenmemiş olacak ki gülmedi. Kedi de ayağa kalkmıştı. Beylerin arkasından bakan hizmetçi. ama ne yapacağını bilmiyordu.. öyle değil mi. ama az sonra anlayacağına inanarak gülü­ yordu. Laf olsun diye kendi kendine: "Ben zenginim. bir şey anlamadan.. Muhtar Bey odadan çıkarken bir kahkaha attı. Hizmetçi: "Aman. Elbisesine damlayan bir lekeye bakarmış gibi yüzünü buruşturarak bir an Ömer'e baktı." dedi. sonra gene aynı koltuğa oturdu.

söylesene. Nazlı'nın hâlâ o tuhaf bakışla kendisine baktığını anlayarak döndü. Sonra tedirgin olduğunu düşündü.Nazlı: "Refik de ııerde kaldı?" dedi." dedi Nazlı. Nazlı'nın birşeyler söylediğini farketti. ama oraya bir kere gözlerini dikkatle diktiği için başka yere bakamadı. Nazlı elinin sinirli bir hareketiyle etekliğini çekiştirerek: "Bugün sen de hiçbir şey söylemiyorsun!" dedi. Hiçbir şey de istemiyorum!" dedi Nazlı. Ömer: "Gelir işte canım!" diye homurdandı. "Sana açıkça sormak istiyorum!" Ömer onun soracağı şeyi ağlayarak sormasından endişelenerek 379 . Baktığı şeyin kalın çerçeveli Venedik manzarası olduğunu farketti. Ömer bu bakışı önce tuhaf buldu. Nazlı'yı şöyle bir süzen bakışları gelip gene ağzındaki sigaranın ucuna takıldı. Bir şeyden kurtulmak istermiş gibi acele acele: "Seni sevdiğimi biliyorsun!" dedi ve birden orada çok önemli bir şey varmış gibi gözlerini bir noktaya dikti. Sonra tuhaf bir suratla Ömer'e baktı. Ömer. hiç. Gözünün bu sefer de buraya takıldığını düşünü­ yordu ki." dedi Ömer. hiç!" diye bağırarak Ömer ayağa kalktı. "Seninle konuşmak istiyorum!" diyordu Nazlı. "Bu sözler de nereden çıkıyor?" Bu beklenmedik hareketinden korktu. Sonra sigarasının ucuna baktı. hâlâ kırmızı eteği çekiştiren o sinirli ele bakarak: "Nen var senin?" dedi. ama oturamadı. Gözlerini ondan kaçırdı. peki?" "Huzursuz değilim ki. Resmi ilk defa görüyormuş gibi uzun uzun inceledi. "Bu bir soru değil ki!" "Niye böylesin. canım işle!" dedi Ömer. "İyi işte. "Son zamanlarda çok huzursuzsun. İçinden Nazh'ya yakınlık göstermek geldi. Oturmak istedi. nen var? Sen nasılsın. ama sonra eski ve hoş bazı şeyleri hatırladı. "Ne istiyorsun?" "Hiçbir şeyim yok. "Peki. Sigarasından bir nefes çekti. konuşalım!" "Sana bazı şeyleri sormak istiyorum!" "Sor. ne oluyor?" "Hiç. "Bilmiyorum!" diye mırıldandı Nazlı.

sıradan bir insan değil!" dedi. Hiçbir şey düşünmeden tuhaf bir coşkuyla yapmıştı bunları. bağırma. Nazlı: "Bağırma lütfen. "Sana açıkça sormak istiyorum. Beni almak istemiyor musun?" Ömer'in hemen arkasındaydı. Sigarasını söndürdü. Ömer aynı yüzü. duyacaklar!" dedi. Ömer onun yüzüne bakmadan: "Hep işlerim çıktığını bili­ yorsun!" dedi. Sonra gözlerinden yaş akmaya başladı." Nazlı ayağa kalkmış yaklaşıyordu. Sonra: "Ben bir fatihim. Ben bir erkeğim. Cevabını yüzümü kızartmadan karşılayabileceğimi sanıyorum!" Ömer sedef kakmalı kavukluğa bakıyor. Kırmızı eteğini süz­ dü. kendine doğru çekti. Ben sana ne yaptım? Beni küçümsüyorsan. Nazlı'nın yüzünü yakından gördü. Nazlı yaşları silerek başını kaldırdı: "İşte gene o alaycı. "Beni almak istemiyorsan söyle!" "Saçma!" diye bağırdı Ömer. Ömer onu bıraktı. Ömer onu yatıştırmak. "Sana şunu sormak istiyorum. Bir adım geri çekildi. ama sen istemiyorsun!" diyerek Ömer gül­ dü. omuzlarından tuttu. Bunu düşündüm. Birden iğreti ve tedirgin bir hareketle döndü. yanağının seyirdiğini. kü­ çümseyici bakışlar. Elleriyle başını yakaladı. Galiba titriyordu. Nazlı: "Nikâhı niye hep erteliyorsun!" diye mırıldandı. sonra uzandı. Nazlı gene ağlamaya başladı.. "Doğru değil!" "İşte yüzün kızarıyor!. istemiyorsan söyle!" "Ben istiyorum." diye bağırdı Ömer. avutmak isteyerek yaklaştı. "Beni almak istemiyorsan söyle!" dedi Nazlı. ağzının çirkin bir görüntüsü olması gerektiğini düşünüyordu. 380 . gene bütün gücüyle ve biraz canını yakmak isteyerek öptü. Büfenin üzerindeki kavukluğa yakından baktı. Soruyorum. ama içerden sesler gelince korkuyla çekildi. bütün gücüyle ağzından öptü. "Yüzüm kızarmayacak.odanın öteki ucuna hızla yürüdü.

Bir ara Ömer ile gözgöze geldi ve neşesi kaçar gibi oldu. Ben derdim ki ona: Bir kadeh şarap. Sonra galiba Nazlı'nın titrediğini hissemv omuzlarından tutarak kızının suratına baktı: "Aaa.. olup biteni olağan karşılamaya. "Şu içkiyi içmeyccektin. biliyorsun. ha." Aceleyle gidip az önce oturdukları yerlere oturdular. Onbeşinci yılı görecekti.. Sana dokunuyor. bir kaşık gözyaşı.. neşeli olmak lâzım!" dedi. Sonra Ömer'e baktı ve aralarında tatsız bir şey geçtiğini galiba anladı." Sonra Nazlı'yı yanaklarından öptü. Rahmetli de olacaktı burada. böyle diyecektir!" MI . Birkaç hızlı adım attı: "Çok iyisiniz baba!" dedi ve babasına sarıldı. Nazlıya gülümseyerek: "Nasılım. Nazlı'nın gülüm­ sediğini görünce de sevinerek: "Sahi. Ömer bu suçlayıcı bakıştan kurtulmaya çalıştı. Üzerinde temiz ve parlak bir frak vardı. Muhtar Bey kızma daha sıkı sarıldı. Annesi de böyleydi kızımın. ama yüzündeki neşeyi olduğu yerde tutmayı başardı. ağlıyorum işte!" dedi ve bu sefer herkese duyurarak ağlamaya başladı. Muhtar Bey de duygulanarak kızına sarıldı. Sonra bir şey hatırlayarak güldü: "Ah. Tabii. Sonra Muhtar Bey geldi. nasıl buldun kıyafetimi?" diye sordu." Gülmeye başladı: "Anasının kızı." dedi Ömer. lamam. şaraptan. Sonra kapının zilinin çaldığını işitince: "İşte genç inkılâpçı arkadaşımız da geldi!" dedi. ama kurtu­ lamadı. Az sonra Refet Bey içeri girdi: "Âlem adam şu baban!" dedi. ağlıyorsun sen!" dedi. Kendisini suçlu. ne diyecek? inkılâpçı nesil dimdik ayakta diyecektir! Evet. "Beni görünce bakalım. Sesinin perdesinden korktu. Muhtar Bey kızını bir daha yanaklarından öptü ve gülümsedi: "Bugün bayram. oturalım şuraya. kendinden iğrenmemek için başka şeyler düşünmeye. Her şey ondan."Hadi. neşeli olmaya çalışıyordu. Saçlarını okşadı. "Ne var ağlanacak şimdi?" Nazlı: "Ne bileyim ben. Sonra sırtına birkaç şaplak vurdu. nasılım?" dedi. Kori­ dordan neşeli sesler geliyordu. kötü ve aşağılık biri olarak görüyor. Birden Nazlı oturduğu yerden kalktı. Birden bir şaşkınlık oldu..

. siyaset dedikodusuna gömülmüşlerdi. Refik. Bu eve her gelişinde. efendim. ama bunların sonunda da gene neşe kaçırdığını görmüştü. "Evet. Perihan'ı. tanıştığı milletvekillerine tasa­ rılarını anlatmış. annesini. Muhtar Bey'in kendisini başka milletvekilleriyle tanıştırmak için verdiği yemeği hatırladı. Onu her görüşünde yaptığı gibi Nişantaşı'ndaki evi. yardımlar başarılı olmadığı için acınması ve biraz da karşısında suçluluk duyulması gereken biriyim ben onlar için. Son basamakları çıktı ve Muhtar Bey'in şık bir frak ve babacan tavırla kendisine baktığını gördü. beni nasıl buldun bakalım?" "Siz de iyisiniz. Merdivenleri çıkarken yukarıdan gelen kahkahaları duyunca.DEVLET Refik alışkanlıkla hizmetçi kadının hatırını sordu. "Genç inkılâpçı ara­ mızda. başka şeyleri hatırladı. Ömer de gülüyordu. Yemek nerede kaldı? Hatice Hanım. sofraya gelecek gibi olmadığını söyledi. onlar da bu tasarıları çok beğendiklerini söylemişler. Nazlı'nın yüzünde bir tuhaflık vardı. ama sonra kendileri için asıl değeri olan şeye. ama daha soğumadığını. ama odada değil de başka bir yerdeymiş gibiydi.. Bunun üzerine Muhtar Bey bir şişe şarap daha getirmesini istedi. Ben ne diye bütün sabah evde oturdum sanki? Sen şuraya geç. insanlarda hüzün uyandıran biri olarak görüyordu. "Gördünüz mü. "Şimdi neşelerini kaçı­ racağım!" diye düşündü. Beni görünce işte bu yüzden neşeleri kaçıyor!" Bunu daha önce de düşünmüş." Refik'in uzattığı eli sertçe sıktı. "Nerede kaldın? Gezdin. onların neşesini ka­ çırmamak için tasarılar yapmış. Sonra odada alışmadığı bir hava hissederek çevresine baktı. beni çakı gibi buldu delikanlı!" dedi Muhtar Bey. yemek?" Hizmetçi eti fırından çıkardığını. —Refet Bey ile Nazlı gülümsüyorlardı. Nazlı ile Refet Bey ona TW2 43 . kendisini neşe kaçıran." dedi Refik. sen de böyle. gördün değil mi? Her şey nasıl? İyi mi? Peki. Emine Hanimi. "İşte sonunda geldi!" dedi Muhtar Bey... "Hadi sofraya oturalım da bana gördüklerini anlat.

coşkulu insanları göreceğini umuyor. Sonra kaşlarını çatarak balkondaki adamı görüp görmediğini sordu. ama bunun önemli olmadığını. ama böyle olmamış. Kemalizm bir fikir hareketi midir. Bu sırada Refet Bey: "Yeni kadro işbaşına gelse bile biz eski taslarımızla yıkanmaya devam ederiz. peki çok güzel. civcivli meydanlan. köylere yeni yaklaşımda olduğunu söyledi. Eli bayraklı ve kasketli bir köylü ailesi gördüğünü an­ latıyordu ki. Ankara'da başka ne yapabileceğini düşünerek gezinmişti. Ömer'den ayrılırken askerleri. Refik ikisi arasında bir şey olduğunu.3 .karşı çıktılar.38. Sonra yeniden Refik'ten gördüklerini anlatmasını istedi. "Beni görünce hüzünleniyorlar!" diye mırıldandı. Bu yüzden Muhtar Bey'i sevindirecek birşeyler anlatmaya kalkıştı. ama bundan sonra ne olacak? Yeni bir kadro işbaşına gelecek mi?" Refik şaşkmlaştı: "Yeni bir kadro?" dedi. ama başarılı olamadı. İnkılâp ve Teşkilât dergisini düşündü. Muhtar Bey bu yeni yaklaşımın . Sonra." diyerek güldü. Refik caddelerde istediği coşkuyu duymadan aylak aylak yü­ rümüştü. Muhtar Bey onu azarlamaya gidecekmiş. Muhtar Bey'in coşkusundan da şüpheye düşerek onda coşkudan çok sabırsızlık ve telâş olduğuna karar verdi. O da Refik'e az önce iki kadeh içtiğini açıkladı. Muhtar Bey birden söylendi: "Peki. Refik bir şey anlayamayınca anlattı: Komşu albay say­ gısızlık etmek için bir karış sakal ve pespaye bir kıyafetle bahçesinde gezinip duruyormuş. bir kadro hareketi mi?" diye sordu. tasarılannı. içindeki heyecanı körükleyeceğini sanıyordu. ama kızı ile Refet Bey engellemişler. tören hazırlıklanm. Muhtar Bey: "Peki. Perihan'ı. asıl önemli noktanın başka yerde. İçinde uyanmasını istediği coşku yerine kendini küçümseme ve budala bulma duygusu uyanmıştı. Kendi düşünceleriyle Muhtar Bey'in istekleri arasında bir ortaklık arayarak yeni bir kadronun yeni bir düşünce ve plân ile ortaya çıkacağını düşündüğünü söyledi. sokaklarda evini. "Oysa ben buralara aydınlığı getirmeye karar ver­ miştim!" Milletvekiline yeniden gördüğü bazı şeyleri anlatmaya koyuldu. Hizmetçi eti sofraya koyunca milletvekilinin yeniden parlayan neşe ve coşkusuna anlayamadan baktı ve yeniden neşe kaçıran biri olduğunu düşündü.

konuyu değiştirmek için: "O parçaları bu tabağa koyun da kediye verelim. zeytinyağlı ıspanak ha?" "Hayır." dedi. bir hikâye anlatmaya başladı." dedi. Muhtar Bey: "Demek inkılâbın da öldüğünü söylüyorsun. Nazlı. Öf­ kelenmek istiyormuş. Refik de köye yeni yaklaşımın Halk Partisi'nin "Halkçılık" il­ kesinde anlatımını bulan bazı eğilimlerden kaynaklandığım söylemekten vazgeçti. asıl gayretinin konuyu değiştirmek olduğunu gü­ lümsemesinden herkes anladı. suçlayıcı bir yüzle Refet Bey'e bakıyordu. Doktorlar safra kesesindeki taşın ata binmekten iltihaba yolaçtığmı söylemişler." dedi. "Niye bugün böylesin? Ooh. Galiba açıksözlülüğünden korktu. Şakasının sofrada yaptığı etkiyi teker teker yüzlerde izleyerek güldü. ama bir bahane bulamıyormuş gibiydi. Sert. "Kadro yalnızca o ise ve o ölüyorsa inkılâplar da sona eriyor demektir." dedi. Ama Refik'in anlattıklarını dinlemedi: Elin sertliğinden yakındı. "Sonra ne olacak?" diye sordu. Refet Bey: "Gene yanlış anladın Muhtarcığım. Kaşlarını kaldırmış. İsmet Paşa hakkında ne düşünüyorsunuz?" Refet Bey: "İsmet Paşa hakkında Şükrü Kaya ne demiş. Bunu duyan Şükrü Kaya da paşanın yasağa uymasını iğnelemiş. duydunuz mu?" dedi. Sonra masaya oturdu­ ğundan beri ağzını bir kere olsun açmayan Ömer'e "Bunu yiyecek misin?" diye sorarak tabağının kenarındaki yağlı bir et parçasını gösterdi. Refet Bey hikâyenin bir yerinde durdu ve her şeyi birbirine karıştırdığını söyleyerek gülümsedi." dedi. sonra fazla sıcak olduğunu söyledi. herhalde. hayır doğru anladım.ne olduğunu sordu. Paşaya bir süre ata binmeyi yasaklamışlar. ama hikâyeye önem ver­ mediğini." dedi milletvekili. Halbuki hiç de öyle değil. . Muhtar Bey heyecanla: "Ve o şimdi İstanbul'da ölüm yata­ ğında. Hikâyede ismet Paşa'nın safra kesesindeki iltihap sözkonusu ediliyordu. karşısındakini tehdit eder gibi söy­ lemişti bunu." dedi. Refet Bey: "Bizde devlet dairelerinde yeni bir kadro çıkması için ne kadar beklenir bilirsiniz. Refet Bey: "İnkılâp bir kadronun eseriydi ve o da tek kişilik bir kadroydu.

Hah hah. devletle ve inkılâpla birlikte olur. "Dur dur.." dedi.. İnsanları bu saçma inançlardan kurtarmak lâzım. bizim tarihimizde ilerlemelere yolaçtığını herkes bilir. Ama buna bütünüyle karşı olduğunu da söyleyemeyeceğini anladı.. devletin gücünden yararlanmaya karşı çıkamıyorsun! Ama yol parasını. "Sopa ile. delikanlı cevap versin!" dedi Muhtar Bey. Zor olmadan hiçbir şey olmaz! Bize eli sopalı biri lâzım! Nazlı.. zaten hep yapılan şey bu değil mi?" dedi. Refik: "Zorun. ya da tek başına kalırsın belki de boş yere hapse girersin! Mesela tekkelerin kapatılması. eline sopayı alırsın. kızım. Bir yandan II. ama bu konuda ölçülü olmak gerekir. Dersim harekâtını da kötülemiştin!" dedi. bizim tarihi­ mizde zor kullanmanın oynadığı rol üzerine bildiklerini an­ latmaya başladı. "Zor kullanmaktan yana olduğunu söylesin hele!" Refik zor kullanmaktan yana olduğunu söyleyemedi. devletin uyguladığı şiddetin." dedi Refik." dedi. "Yani o zaman sen devletin zor kullanarak işleri ilerletmesinden yanaşın ha?" dedi. böyle durumlarda bir seçim yapamayan bütün insanların yaptığı şeyi tekrarlamak zorunda olduğunu hissederek ve bu duruma nasıl düştüğünü orada düşünerek. "İşte görü­ yorsun. "Ama bu doğru değil.. Ya bizimle. Ama onlar vazgeçmeye niyetli değil! Ne yapmalı?" 385 . sen yasak ve zor ile her şeyin çözüleceğine inanıyor musun?" diye Refik'e sordu.. Refet Bey: "Canım. Muhtar Bey birden: "Gördün mü? Zor kullanmaya.. Zor olmadan senin tasarılarını kim uygulayacak? Tasarıları köylüler mi okuyacak. istediğin reformları ve ilerlemeleri gerçekleştirirsin. Ama onların üzerine sopayla yürünmeseydi inkılâp tehlikeye girerdi. Muhtar Bey neşesini gizlemek için başka şeylerle meşgul olmaya çalışarak: "Yoğurt da çok güzelmiş." diye düşünüyordu. Bunun üzerine. Sonra neşeyle ekledi: "Nasıl karşı çıkarsın ki. Mahmut'un reformlarını anlatıyor. Sen Dersim'de yapılanların yanlış olduğunu söylemiştin. kırbaç ile aydınlık nasıl gelir? Bu yanlış! Ama benim tasarılarımın uy­ gulanması için söyledikleri yanlış mı? Ona bir cevap vereyim!" "Evet. bir yandan da neden böyle sıkıştığını araştırıyordu. yoğurdu versene!" Refik.Muhtar Bey: "Peki..

Önemli olan memleketin ilerlemesi.. geri ve sefil hallerini tercih ederler." dedi. Hiç de öyle değil.. Karanlık kalsın. İlerlemek önemli. sen gül daha. Meyve tabağıyla içeri giren hizmetçiye bakarak: "Evet. oğlum senin bu keli­ meleri n i j m j ^ y j m i i j w m i i r j ^ "Şu aydınlık dediğin nedir? İlerlemeyi anladım. göçebe kalmak istiyor. ama unutma ki inkılâpçı nesil dimdik ayakta. dimdik ayaktayız!" diye tekrarladı... 386 . sanayi ilerlesin.. Ne oldu? Verim arttı! Tarım ilerledi! Memleket ilerledi! Orada şimdi bütün dünyanın istediği pamuk ekiliyor! Onlara kalsa o eski. Sonra birden saatine baktı: "Aaa." diye düşünüyor. ama memleket ilerlesin. bir yere yerleştirildiler. So­ nunda zor ile. "İnsanları kırbaçlayarak yapılan hiçbir şey haklı çı­ karılamaz. Muhtar Bey: "Sen.. ama bayrağı taşıyacak başkaları var!" Refet Bey keyifle: "Bayrağı mı. Karanlık kalsın. İşte zorun önemi!" Refik: "Ama aydınlık ve ilerleme insanlara eziyet ederek ge­ tirilemez ki!" dedi. Memleket ilerlesin de. Muhtar Bey gene: "Ama onlar vazgeçmeye niyetli değil. İnkılâbın tek kişilik kadrosu İstanbul'da belki ölüyor. Ada'na'da aşiretleri iskân için yapı­ lanlar. Onlar.. ama. Muhtar Bey. "Refet sen şeyi anlatsana. öyle değil mi? Çünkü ne yapıldıysa sopayla yapıldı!" Refik'in yüzündeki umutsuzluğu görerek: "Belki ben seni yanlış anladım. hâlâ oturuyorum burada ben!" diye bağırdı. varsın etraf şu aydınlık dediğin şeye bulanmasın. "Ama burada herkesi serbest bırakan hiçbir şey olmaz!" Sonra keyifle Refet Bey'e döndü: "İşte komşu albaya onun için kızı­ yorum. sopayla." dedi. Refik ile şimdiye kadar yaptığı bütün tartışmalarda biriken hıncını almanın keyfiyle: "Ah. yüz yıldan beri iskân etmek istiyorlar. bayrağın sopasını mı Muhtarcığım?" dedi ve bir kahkaha attı. gül. Kendisi için en önemli şeyin yaptığı şakalar olduğunu göstermek istiyormuş gibi aynı şeyi bir daha tekrarlayarak bir kahkaha daha attı. Belki yanıldım. Göçebe Türkmenlcr'i taa kaç yıldan beri. ama gene ilke olarak ilerlemeye yolaçan zora karşı çıkılamayacağını düşünüyordu. herkes Muhtar Amca'nın düşüncelerini yabana atıyormuş gibi." dedi. Yoksa hiç ilerlenmeyecek. tarım ilerlesin.Refik. Peki bütün bunları niye söylüyorum? Çünkü bakıyorum..

stadyuma gitmek için herkesin hazır olmasını söy­ leyerek evden koşa koşa çıktı. masaya çarptı. üzerine paltosunu geçirdi. ama şimdi bu devletin zor kullanmasından yana olmamızı gerektirmez ki. Ben .. halk için. Refik bu şaşkınlıktan kurtulmak.. ama kimse kendisine gülmediği. "Gördün mü. Bir saat sonra geleceğini. Muhtar Bey koştu. bunu halk için istemiyor muyuz?" Kimse karşılık vermediği için bu sefer Refet Bey'in gözünün içine bakarak sordu: "Yenilik ve ileri bir toplumun halka zorla benimsetilmesi sizce yanlış değil mi? Halka karşı güç uygulanarak getirilen yenilik belki tarihi­ mizde var. arkasında bir şaşkınlık bıraktı. düşüncelerini bir düzene sokmak için az önceki konuşmayı sürdürmek ihtiyacı duyarak sordu: "Peki nasıl olur? Halkı sopalayarak aydınlığa getirmek nasıl olur? Biz eğer bu ülkede aklın ve yeniliğin ışığı parlasm istiyorsak. Refik Ömer'e de dönerek aynı şeyleri tekrarladı. sonunda bir şaka yaptı ve güldü. "Ona." Refet Bey her zamanki şakalarından birini yapmak için fırsat kollayarak Refik'i dinledi. Hiç gereği yokken kızını yanağından öptü. Önce. sonra da köy kalkınması tasarılarımı nasıl uygulayacağımı sorar. "O da bana halka karşı değil. Ama onun yüzünde Herr Rudolph ile tartıştıkları zamanlarda takındığı alaycı gülümseyişten başka bir şey göremedi." diye düşündü. Ben de o zaman böyle bir şey olmaz ki derim.38? . Ben de Meclis'in gücüyle elerim. Refik de nefret ile baktığı için kendi düşüncelerine çekildi. Ömer'e de sertçe baktı. işte yaptınız lekeyi!" dedi. Refik'e. sürahiyi devirdi. ama zorla."Meclis'e geç kaldım. işte ben böyleyim!" diye düşünüyormuş gibi. O da bana gülerek Meclis'i halkın seçmediğini söyler! Ben de bozulurum! Peki kim yanılıyor? Kimse! O yalnızca bana halka karşı zor kullanmanın kötü bir şey olmadığını kanıtlamak istiyor. diyecektir. Nazlı: "Baba. Sonra ne derler!" Heyecanla yerinden fırladı. Bunun üzerine içinde şimdiye kadar yaptığı hiçbir tartışmadan sonra uyanmayan bir eziklik uyandı ve Muhtar Bey'e vermesi gerekli olan cevapları düşünmeye başladı. ben hiçbir zaman halka karşı olan bir görüşü desteklemem! diyeceğim. O da bana keyifle önce tarihi örnekleri sayar.

Şu Güler'in evine gitmiş kendi evime dönüyordum. "O zaman bir dengem vardı. pencereden dışarı baktı. Oysa ben bu tasarıları aydınlık gelsin diye yaptım. Yeniden aynı düşüncelerin ve belirsiz kelimelerin çemberine girerek dönmeye başladığını farketti." diye düşündü. Ben de haklı sayılmam. Haklı gözükmesinin nedeni de benim şu tasarılarım. "Muhtar Bey haklı değil. Kaç ay önce? Sekiz ay oluyor! Şimdi ne yapıyorum? Burada oturuyorum ve bakıyorum. bu da doğru. Perihan'ı. her zaman hatırladığı şeyleri hatırladı. Ama ben iyiniyetliyim. Aynı düşünce çemberine girerek gene döndü. İyi ki onu giymiş. Nazlı'nın elbiselerinin kırmızı olduğunu görüyor ve bunu düşünüyorum. ama bunu yapama­ yacağını.de ona karşı çıkıyorum! Sonuç? Herkes kendi düşüncesini söylüyor. Ben birşeyler yapmak istiyorum! Ne yapmak istiyorum?" Herr Rudolph ile yaptığı tartışmayı hatırlayarak: "Aydınlığı getirmek istiyorum!" diye mırıldandı. Yeniden az önceki dü­ şüncelerine döndü: "Ben de ona o zaman Meclis'i halkın seçmesi gerektiğini söylerim. ikinci. Ben ne yapıyorum?" Birden bir şey yapmış olmak için gerinerek esnedi. Sonra bunu kaybettiğimi düşündüm. madrabazlar Meclis'e girer. sonra tüccarlar ve ağalar Meclis'e giremez. Kahvesini içti. o biraz daha haklı gözüküyor. hocalar. dengemi kaybettiğimi düşünüyordum. Bu arada epey vakit geçti. Sonra İstanbul'a eve döneceğim. Sonra eski hayatını.. "O kadar neşeliydi ki benim canımı 388 . herkesin kendi düşüncesine çekildiğini ve kimsenin sessizliği bozmak istemediğini hissetti. O da bana halkın kendisine yararlı olanı değil. Sonra halkı da iyi insanları seçecek bir şekilde eğitmeli! Başka?" Kendi kendine güldü. üçüncü partilere izin verilse bütün hacılar. O zaman onların Meclis'e girmesini engelleyecek kanunlar koymalı: Mesela din siyasete âlet edilemez. gözünü boyayanı seçeceğini söyler ki. Nişantaşı'nda yürüyordum. üniversite bitirmemişler milletvekili olamaz. Ömer ile Nazlı günlerdir karşılıklı surat ediyorlar. Sonra ben belki Süleyman Ayçelik'i göreceğim. Sonra ne olacak? Birazdan Muhtar Bey ge­ lecek. Stadyuma gideceğiz. Şimdi bir serbest seçim yapılsa.. "O zaman ne yapmalı?" diye söylendi. Herkesin surat astığı bu odada neşeli olan tek şey bayrak rengindeki o eteklik!" Etekliğe bakarak: "Ama Muhtar Bey neşeliydi. birisiyle birşeyler konuşmak istedi.

Az sonra içeri giren Muhtar Bey: "Hadi. canım. Bir süre sonra stadyum gözükünce şoföre parasını Verip: "Tamam biz iniyoruz ve yürüyoruz!" diyerek kapıyı açıp indi. sonra Refik'e dönerek gülümsedi. Arkasından gelenlere acele etmelerini söyleyerek büyük adımlarla yürümeye başladı. Muhtar Bey de neşelendi ve Meclisieki törenle alay etmeye başladı: "Nedir.. "Bu ne suratsızlık hepinizdeki. Üzerindeki elbisenin varlığını ilk defa farkediyormuş gibi dikkatle kendini inceledi. tebrik ederim efendim. babasını hatırladı. Sonra törenin her zamanki gibi geç başlayacağını anlayarak rahatladı. Refet Bey dostunu avutmak için gene bir şaka yaptı: Şükrü Kaya Malta'dayken sürgünün acısını iktidardan çıkarmaya yemin etmiş.. Refik: "Törenden dönünce ona diyeceğim ki. 389 . Derken. bir süre onu düşündü. çabuk.. işte yol tıkandı! Bir bu eksikti. nasılsınız efendim. başına çekidüzen verir gibi yaptı. sonra kapının çaldığını farketti. Şeref locasının girişine yaklaşırlarken başka bir mil­ letvekiliyle ailesini gördü. her eğilişte yüzü daha çok kızarıyordu.. Buna nedense herkes güldü. ben böyleyim! Her şey de böyle görüyorsun değil mi?" diyordu. Araba aşağıda bekliyor!" Koşa koşa arabaya bindiler. sonra yemini kendisi iktidara gelince hatırlamış. bütün bunlar! Tebrik ederim. Onun yaşında acaba ben nasıl olacağım?" Birdenbire esnedi ve ağır bir yemek yediğini düşündü. vaktin ne kadar çabuk geçtiğini aklından geçirdi. Muhtar Bey öfkeyle Meclis'te duyduğu dedikoduyu anlattı: Gene şu Şükrü Kaya bir gazeteciye: "Aydınlar ne düşünüyorlar? Sorumluluğa en çok beni lâyık görüyorlar değil mi?" demiş. Niye olmasın? Hoş ve iyi bir adam. hadi. Geç kaldık. üstüne." Ger­ çekten birisinin elini sıkıyormuş gibi öne eğilip kalkıyor. Belki bakanlık bekliyordur. Gülümseyişi gene: "Ya.. geç kaldık!" dedi. yüksek rütbeli bir askere selâm verdi." Araba durup durup ilerliyor. ya. her bekleyişte Muhtar Bey söyleniyordu. O ne düşünüyor? O İsmet Paşa'nın başa geçmesini ve kendisine bir görev vermesini istiyor. Nazlı'nın eteğinin bir köşesini çekerken pantolonundaki lekenin gözüküp gözükmediğini sordu. teşekkür ederim efendim.sıkmaktan bile çekinmedi." diye düşünüyor. Sonra birden başını kaldırdı: "Ah..

Gördüklerini küçümsememeye. sen konuş!" Nazlı: "Aman baba! Ne konuşacağım ki?" dedi. Bu sırada Nazlı. bu duygudan da korkuyordu. "Aa. Hep birlikte merdivenleri çıkıp milletvekilleri. Onunla birşeyler konuştu. Başlarında da kimse yok. Sağda solda küçük masalar. başlarını sallıyorlar. sonra dikkatle başkalarını ve başka aileleri süzerek. . ya da tanışanların selamlaşmaları ve hatır sormaları için duruyorlar. birisi için de özellikle eğilip şapkasını çıkararak çay tezgâhına kadar yürüdü. Piraye nasılsın?" dedi. ama asıl kalabalık ayaktaydı. "Ama eskiden yabancılarla konuşmaya bayılırdın. Muhtar Bey gibi bir frak ve bir gülümseyiş vardı. küçük adımlarla topluluklar halinde yürüyen erkeklerin çoğunda. üstelik çevresindeki şeylere ve insanlara da aynı duyguyla bakıyor. bakanlar. insanların değerli ve akıllı olduklarım dü­ şünmeye çalışarak." dedi Muhtar Bey ve yanından geçen kendisi yaşında bir adamın kulağına birşeyler fısıldayarak güldü. birşeyler bekleyerek ve yüzlerinden hiç eksilmeyen bir gülümseyişi yeni selâmlar için hazır tutarak salonun uğultusuna katılıyorlardı. eğer gerekliyse ailelerini tanıştırıyor. gene sabah gezintisinde olduğu gibi kendini küçümsüyor ve budala buluyor. Muhtar Bey'in büfe dediği geniş salonun bir köşesinde çay tezgâhı kurulmuştu. Muhtar Bey daha törenin başlamasına çok vakit olduğunu öğrenince birer çay içmelerinin doğru olacağını söyledi ve birkaç kişiye gülümseyerek. Sonra tezgâhtan uzatılan fincanları alırken bir köşede her şeyden yabancı olduğu anlaşılan bir baba-kız göstererek Nazliya döndü: "Bak. ama içinde uyanmasını istediği duygu sabah gezintisinde olduğu gibi gene uyanmıyordu. Hadi gidelim. Kendisi gibi küçük bir çığlık atan bir kızı sarılıp öptü. birisine selâm veriyorlar. Hepsi birbirleriyle konuşuyorlar. Sonra gülmesi çok yakışıksız bir şeymiş gibi kızardı. arada bir Muhtar Bey'e verdiği cevapları kendi kendine mırıldanarak Ömer ile Nazlı'nın arkasından yürüdü. Ayakta dikilen. dip­ lomatlar ve yüksek rütbeli askerlerle memurlar için ayrılmış tribünlerin öte yanındaki bir salona girdiler.çevresine dikkatle bakıyor. Tersine.390 . masalarda oturmuş çay ve kahve içen insanlar vardı. Fransız elçisiyle kızı orada.

seni tanıştırayım mı?" dedi. Babasının sağlığında para. ölümünden sonra mirastan pay istemişti. bir yandan sabahtan beri takındığı alaycı ve küçümseyici suratla Nazlı'ya bakıyor. ama daha önce yalnızca resimlerinden tanıdığı yazarın o gördüğü olamayacağına karar verdi. Refik de kalabalığa tanıdık bir yüz görmek umuduyla bakı­ yordu. bak. onbeşinci yıl törenlerine katılacağından adı gibi emindi çünkü. Ziya: "Ee. Bayramlarda tebrik kartları yollardı." m .parmağındaki yüzüğü gösterdi ve gülümseyerek Ömer'e baktı. Canı sıkılarak ona selâm verdi. Bir ara kalabalık arasında bir yüzü yazarın yüzüne benzetti. Kimseye yüz ver­ meden acele acele yürüyen bakanı seyrederken: "Aman. Refet Bey'i Ziya'ya tanıttı. onun kurumundan da yanına yaklaşılmaz. Ömer sözkonusu edilenin kendisi olduğunu anladığını gös­ termek için başını sallıyor. Kim olduğunu düşünürken yüz ona gülümsedi. Teşkilâtçı yazarın tatilden döndüğüne. "Dersim'e de gittin mi? Nasıl oralar." diye ekledi. Özellikle Süleyman Ayçelik'le karşılaşabileceği düşüncesi sabahtan beri aklının bir köşesini kemiriyordu. Gülümsemekle yetinmedi. Doğu gezisinden ha!" dedi Ziya. Refik'in onda hiç görmediği kararlı bir tavır vardı üzerinde. "Doğu gezisinden. Refik: "Bir arkadaşlayım. Doğu gezisinden dönüyordum!" diye kekeledi. beğenildiğini bilen bir damadın gururlu bakışıyla sağa sola sallandı ve suratını astı. Bu sırada Muhtar Bey Refik'e sokularak: "Bak. sütliman değil mi? Ordumuz her şeyi bastırdı. adliye bakanı geçiyor. Kendini Piraye'ye tanıttı. Bir topluluktan ayrılıp. Refik tanıdı: Amcasının oğlu Ziya'ydı. Sonunda bir karara vararak iki adım attı. Refik. nasıl buldun doğuyu?" diye yeniden sordu. "Nasılsın? Burada ne işin var bakalım?" dedi Ziya. nasıl buldun bakalım memleketi!" Bunu Muhtar Bey'i süzerek söy­ lemişti. Üzerinde asker üniforması olan biriydi. Refik'e yaklaşmaya başladı. "Ee. Muhtar Bey'i. Sonra göğsünün üzerindeki madalyayı görünce utanır gibi oldu. bir yandan da elinde olmadan Nazlı'nın arkadaşına gülümser gibi yapıyordu.

"İnkılâpçı." En son kelimeleri çarpılan hırslı bir yüzle söyledi. Muhtar Bey: "Yaa." Yüzüne düşen gölge gözlerinin altında. inançlı bir askere benziyor.Refik: "Dersim'e gitmedim!" dedi. "Ben de gitmedim canım!" dedi Ziya. İnkılâp oraya da giriyor. ne inkılâp ne ilerleme olur. Muhtar Bey: "Biz de tesadüf. memleketi geziyorsun. "Tabii.. "Ama şunu da unutmamalı ki hayatta ticaretten değerli şeyler de var. çünkü inkılâbın demir yumruğu orada. bunu sen de anlamışsın. Eee. Canlarına okuduk. madalya almış 392 ." dedi. Ziya: "Baban için üzüldüm. inkılâbın ve devletin gücü bunu da çözdü işte. Ordu da her zaman hakkını alır.. Tüccarlar da. "Onlar düşünmezse ordu hakkını onlardan da zorla almasını bilir. Yoksa ticari bir gezi miydi bu?" Yanından geçen bir askere selâm verdi. Tüccarlara da. "Gördün mü? İnkılâbın bu toprağa nasıl girdiğini görmeye gittin ha? Şimdi de orduyu seyredeceksin." dedi. "Ordu her şeydir." dedi Refik ve o kadar utandı ki Ziya'ya öfkeleneceği yerde kendine kızdı. değil mi?" Az önce selâm veren eli bir yumruk olmuştu. Öyle değil mi? Bir gün so­ nunda hakkını da alır. "Kimdi o? Nen oluyor?" dedi Muhtar Bey. Hakkını en sonunda alır! Ama başka zümreler de inkılâbı düşünmek zorundalar. Hakkını almasını da bilir. Artık bellerini doğrultamazlar. düzensizliklere karşı bekçidir. Bu ordu büyük~~bir güç! Bu güç olmazsa. Sonra: "Aa tamam geldi işte!" dedi ve aceleyle Refik'in elini sıkarak bir anda kalabalıkta kayboldu. Yüzüne gölge düşer gibi oldu: "Ordu olmazsa inkılâp olmaz. Hiç kimseye ayrıcalık yok. Ziya: "Ordumuz. "Hayır. efendim?" dedi. "Ama artık orası sütliman. Bak. Haksızlıklara. sadece görmek içindi. Ordu inkılâbı gözetir." Muhtar Bey'e bakarak: "Öyle değil mi. sabah aynı şeyleri konuşuyorduk. yaa!" dedi." dedi. tabii!" diye sevinçle bağırdı Ziya. bu demir yumruk olmazsa. milli mücadelede savaşmış. ağzının kenarında koyulaşıyordu. Nigân Hanım nasıl?" Refik mektuplardan edindiği bilgiye dayanarak ailede herkesin iyi olduğunu söyledi.

burası tamam. lütfen öteki kapıdan dedik ya kardeşim.. Nazlı Ömer'in elini tutmuştu. sonra gene karısıyla kızını paylamaya devam etti. Birden Refik stadyumun zeminini gördü. Her şeyin ortasındaydı. başlar bir anda aynı noktaya çevrildi. bizim hımbıl komşu gibi olacak değil ya. oturanlar arasından oradan oraya doğru yürümeye başladı. lütfen öteki kapıdan. Yaşlı bir milletvekili de: "Ah ben size daha önceden yer kapalım demedim mi?" dedi. Refet Bey'e de birşeyler söylüyordu.. lütfen!" diye bağırdı.biri. Memleketin geleceğinden hiç endişelenmiyorum artık. Alkış daha şiddetlendi.. Arada bir dönüp. Tam bu sırada tribünlerde bir kıpırdanma oldu. Böylelerini görmek beni ne kadar ferahlatıyor. Kalabalıkla birlikte öteki kapıya doğru koştular. . Milletvekili kızının. üniforma denizi içinde kıpırdanıyor. Başlar arasında az önce gördüğü enseyi ve yanakları gene gördü. ama bu sırada biri ayağına bastı. kadınların renkli elbiseleri. Muhtar Bey başını sağa sola uzatıp oturacak yer ararken birkaç kişiyle sclâmlaştı. her şey bir uğultu.. sonra gene çevresine selâm veriyor. Ensenin üzerinde bir el vardı ve tuttuğu şapkayı. bilsen. küçük şapkaları. Refik kalabalığın içinde başbakan Celâl Bayarin ensesini ve yanaklarını görür gibi oldu. sonra şeref locasına çıkan merdivenlere doğru esneyerek toplandı. silindir şapka. oraya buraya asılmış bayraklar tatlı tatlı dalgalanıyor. Bir itiş kakış oldu." Salondaki kalabalık ortasına ateşten bir top düşmüş gibi açıldı. Bütün şeref tribünü frak.. Herkes birbirinin üstünden görmeye çalışarak ayağa kalktı. Sonra bir alkış sesi duyuldu. madalya. Sahi geldi işle galiba. Sonra bir köşede karar kılarak. merak ve bekleyişin içinde titriyordu. Bu sırada şeref locasının kapısındaki bir görevli: "Efendim. Muhtar Bey'e eğilerek selâm verdi. yayıldı. kızının ve konuklarının gelip gelmediğine bakıyor. Ha! Demin söylediler.. Gözlüklerinin çerçevesini de gördü. Bir çay fincanı yere düşüp kırıldı.39. Şapkasını birkaç kere çıkarıp çıkarıp yerine koydu. İstanbul'da hastanın vaziyeti kötüleşiyormuş.3 . ağır ağır insanları teker teker okşuyormuş gibi sallıyordu. Sıkışa sıkışa merdivenleri çıktılar. El ve şapka hangi tarafa yönelirse o taraftan şiddetli alkış geliyordu. Refik dönüp baktı.

Hölderlin'in doğuya ilişkin sözlerini hatırladı. korkunç bir gürültüyle uçaklar geçiyordu. Herkes dönüp baktı.. Arka sıralardan biri: "Yedi düveli yenen o ölümü de yene­ cektir!" diye bağırdı. "Genç mühendisler de sizle demek!" dedi Kerim Bey. "Peki niye söyleyemiyorum!" diye düşündü. onun için yabancıyım!" diye düşündü. sizin sözlerinizin ne değeri . Sonra. benim yanımda sizlerin. Sonra saçma bulduğu başka şeyler rle düşündü ve marş bitince herkesle birlikte oturdu ve Celâl Bayar'ın okuduğu Atatürk'ün nutkunu dinledi. Gene onun. Refik marş söylenirken gene coşkuya katılamadığını düşündü. anlayamadım efendim?" dedi. seslerin iki saniyelik bir arayla birbirini izlediğini. Muhtar Bey önce: "Evet. Hep bir ağızdan söylenen marşın karşı tribünlerde yankılandığını. çünkü stadyumun hemen üstünden. "İçime aklın ışığı düşmüş.. Nutuktan sonra gene bir hareket oldu. kapaklarının yarı yarıya örttüğü gözlerini bir Ömer'in. Onların cevabını beklemeden babacan bir bakışla başını salladı. ama İstiklâl Marşı için yeniden ayağa kalktılar.394 . Seslenen Kerim Naci Bey'di.Az sonra herkesle birlikte oturdular. Sonra birden: "Nasıl. "Çünkü kendi sesimi duyuyorum ve bu çok tuhaf geliyor. Gene her zamanki gibi: "Benim dünyamda. nasılsınız bakalım?" dedi. Sonra lise yıllarında da herkesle birlikte marş söyleyemediğini hatırladı. Refik'in şantiyede gördüğü parti müfettişi İhsan Bey vardı. "Ona diyeceğim ki. Birlikte şeref locasına doğru yürüyorlardı. Muhtar Bey gösterişli bir selâm verdi." Gene Herr Rudolph'u düşündü. Kalabalığa katılamadığını dü­ şünürken Herr Rudolph'u hatırladı. Refik'e ve Ömer'e de selâm verdiler. bir Nazlı'nın üzerinde gezdirerek: "Siz evlendiniz mi?" diye sordu. Yanında. Bu sırada birisi: "Muhtar Bey. bu yüzden müzik dersinde öğrendiği "kanon"a benzeyen bu karışıklığın ortaya çıktığını aklından geçirdi. Muhtar Bey ile yaptığı tartışmayı aklından geçirdi. Kerim Bey: "Genç mühendisler de sizinle demiştim!" dedi ve sözlerini bir daha tekrarlamaya hiç niyeti olmadığını gösteren bir tavırla başını salladı. evet!" diyerek homurdandı." diye düşündü. ama İstiklâl Marşı söyleyememesi bundan değil ki.

hem milletvekili!" dedi. çünkü çok korkunç bir şeydi. Herkesin beklediği ve kendini hazırladığı şey olmuş. Ben de bir hiçim. Odasına girdi. bulamadı. Hem ağa. gene İstanbul'daki ve Meclis'teki öteki törenler gibi. gene ağlamaktan korktuğu için şehrin içindeki törene katılmamayı düşünmüştü. çok korkunç bir şeydi!" Bu kelimelerle birlikte tören sırasında içinde uyanan duygu da aklında canlandı. böyle dokunaklı sahnelere hiç da­ yanamayan Muhtar Bey gene herkesin arasında ağlamıştı. Kerim Bey uzaklaştıktan sonra Refet Bey bir şaka için fırsat yakalamanın keyfiyle: "Devlet gibi adam. Kapıyı kapadı. burada herkesle birlikte ağlayan Muhtar Bey. tribünler uçakları alkışlıyor. Onun yanında tam bir hiçim. Ağlayacak gibi oldu. utandı. Gene her şeyin boş. Meclis'tcki törene katılan. "İşte her şey bitti! Şimdi her şey başlıyor!" diye mırıldandı. Her şey boş. Çünkü ikinci bir uçak takımı gene alçaktan korkunç bir gürültüyle geçiyor. bir gözyaşı seli içinde geçmiş. İki kişilik büyük ve yumuşak yatakta döndü ve aynı şeyi kendine bir daha sordu: "Ağladım.olabilir ki." diye söylendi.. "Bakalım ne olacak?" Odanın beyaz tavanına bakarak: "Ölüm çok kötü." diye düşünüyormuş gibiydi. Yüzünü buruş­ turdu. Ağlamaya hazırlanan bir küçük çocuk gibi kendini yatağına atıverdi. "Peki niye ağladım?" diye düşündü. Kızını görme umuduyla oturma odasına ve yatak odasına baktı.. "Ne kötü. anlamsız ve değersiz ol395 A4 . bazıları da gökyüzüne doğru sesleniyordu. hem mü­ teahhit. Evet. Tören. MİLLETVEKİLİNİN UMUTLARI Muhtar Bey merdivenleri acele acele çıktı. Atatürk on gün önce İstanbul'da ölmüştü. Ama Muhtar Bey onu anlayamadı. Bugün cenaze Etnografya Müzesindeki geçici mezarına konulmuş. ama sonra orada bulunmasının doğru olacağını aklından geçirerek caymıştı. Şimdi ne olacak?" diye yeniden mırıldandı. bütün Ankara'nın katıldığı bir tören yapılmıştı.

. kararlılıkla bir yolda yürümesini de bildim. . başımdan başka şeyler geçecek! Evet. "Bundan sonra Celâl Bey artık çekilir! Celâl Bey çekilir ve İsmet Paşa'ya inananlar göreve gelir. Kendine gülecekti ki vazgeçti. bu isteğimi gülünç bulayım?" Başını heyecanla yastıktan kaldırdı. ama biraz yanılmıştı. Bu en azından bir iki ay için eski hükümetin görevde kalacağını gösteriyordu. "Allah için. Sonra neden bunu düşündüğünü araştırdı. böylece Celâl Bey'in eski hükümeti beş gün önce Meclis'te güvenoyu almıştı. her isimden sonra kendi üstünlüğünü sevinçle karşılayıp elinin parmaklarını bükerek sayıyordu: "Muhlis'ten mi? Doktor Hulusi'den mi? Yarım yamalak Fransızca bilen Sacit'ten mi? Hiçbirinden eksiğim yok hamdolsun! Üstelik onlardan daha cesur ve kararlıyım ve evet bir yolda tutarlılıkla yürümeyi de başardım!" Bu yolda ne kadar 39İ5 . Ama bu ölümü her düşünüşünde yaptığı gibi gene kendi ölümünü ve hayatını düşünmeye başladığını farkederek sinirlendi. Yeni kadrolar da görev için sabırsızlanıyor.duğunu düşünmeye başladı. "Bunda gülünç ne var? Sabırla bekledim.. Acaba bu ne zaman olacak?" Muhtar Bey Atatürk'ün ölümünden hemen sonra bu isin olacağını düşünmüş. "Bundan sonra ne olacak?" diye düşündü. Bu düşüncelerin sıkıntısından ve yanağının ve kulağının altında ısınan yastığın sıcaklığından kurtulmak için yatağında ablaya poflaya bir kere daha döndü. Ben o dağın yanında bir karıncayım!" Sonra. kıındffl eksiğim var ki? Tevfik'ten mi? Faik'ten mi?" Eski bakanlar ve bakan olabilecek kimseleri tek tek aklından geçirerek.—Muhtar B e y : — "Memleketi telâşlandırmamak için çöpe atılan iki ay!" diye düşündü. dünyada ne olup bitliğini görüyorum. tecrübem ve cesaretim var. yeniliğe. yeni kadrolara ihtiyacı var. Sonra." Umul ve heyecanla: "Ben de sabırsızlanıyorum!" diye mırıldandı. bundan sonra ne olacak bakalım?" Düşüncelerinden utandı ve kendini ce­ zalandırmak için gene Atatürk'ün ölümünü düşünmeye çalıştı. "Çünkü arkasından herkesin o kadar ağladığı bir insanın ölümü yanında benim hayatımın hiçbir değeri kalmıyor. Kimse memleketle büyük değişiklikler olacağı görüntüsü yaratılmasına cesaret edememiş. Neyim eksik ki. "Oysa memleketin bir an önce. çalıştım! Görev yüklenecek kadar bilgim. birden içinde sinsi bir alev parladı: "Ama ben yaşıyorum.

öğle yemeğinden sonra biraz kestirmeyi kimin alışkanlık edindiğini sormuş.tutarlılıkla yürüdüğünü. bir Şükrü Saraçoğlu olarak gö­ zünün önünde canlanan yeni başbakana İsmet Paşa: "Kimleri düşünüyorsunuz?" diye soracak. yazık!" Mutlaka hatırlanacağına bir daha inanarak başını yastığa dayadı. Laçin!" diye mırıldandı. İsmet Paşa da biraz düşündükten sonra "Laçin!" demişti. Herkes yakını olduğu bir büyüğünden kendisi için bir soyadı seçmesini rica ediyordu. Ama Paşa asıl ilgiyi. Meclis'e geldiğinin ilk aylarıydı. Hatırlanacağına. "Peki. mutlaka yeni hükümette göreve çağrılacağına inanarak. Sakin bir kişiliği vardı. Allın değerindeki günler teker teker geçiyor. sonra cevabı beklemeden kendisi hemen söyleyecekti: "Muhtar Laçin Bey'i düşündünüz mü?" Muhtar Bey odanın tavanına heyecanla bakarken: "Evet. Yazık. dikkati çekmeyi başarmıştı. Muhtar Bey satranç oynamak için Pembe Köşk'e davet edilmiş. İsmet Paşa kendi verdiği soyadını elbet de hatırlayacaktı. İsmet Paşa yeni hükümet kurulurken onu mutlaka hatırlayacak. olup biteni sabırla seyretmesini biliyordu: Sabırla. ne zaman Celâl Bey'in görevine son verilecek?" diye söylendi. sonra Paşa'nın imzasını taşıyan ve yıllardır sakladığı bu kâğıdın üzerindeki titrek yazıdan soyadının ne olduğunu anlamış. İsmet Paşaya ne kadar bağlandığını aklından geçirince daha da heyecanlandı. Beklemesini. onlarla günlük alışkanlıklar hakkında bir sohbete başlamış. ama uyuşuk ve hımbıl bir ka­ rarsızlıkla değil! Sabırla İsmet Paşa ya bağlanmıştı. Yeni milletvekilleriyle tanışan Paşa. bütün siyasi hayatı boyunca kendisine bağlanan Muhtar Laçin'i yeni başbakana tavsiye edecekti. soyadını başbakandan almak istediğini oyun bittikten sonra söylemiş. Bu bağlılığın nasıl başladığını hatırladı. evet. pek fazla bir anlamı olmayan bu kelimenin kendi kişiliğini hatırlatan sakin bir sesi olduğuna da karar vermişti. Muhtar Bey de heyecan ve saygıyla böyle bir alışkanlığı olduğunu söylemiş. Evet. satranç bildiğini öğrendiği zaman göstermişti. Meclis'e tayin olunmasından altı . Muhtar Bey Çankaya'da geçecek bir sahneyi ayrıntılarıyla gözünün önünde canlandırdı.397 . Dört yıl önceydi. Bir Refik Saydam. "Şu hükümetin de memleketi oyalamaktan başka bir işi yok. Muhtar Bey tam anlayamadığı bu kelimeyi bir kâğıda yazmasını rica etmiş.

sonra bütün hayatı. İçkiden de tat almazdı.ay gibi kısa bir süre sonra. değil girdiği salonu. Karısı daha ölmemişti. İnsan böyle bir görevden başka ne ile hayatına bir derinlik verebilir ki? Muhtar Bey sıkıntıyla: "Hele benim gibi biriyse o insan!" diye mırıldandı. Pembe Köşk'e satranca çağrılmak gibi kolay erişilmeyen bir yakınlığı kurmayı başarmıştı. ama Ankara'ya gelince gevezelik etmenin kişiliğinin hâkim bir çizgisi olmadığını anlamıştı. . özellikle valiliği sırasında çevresinde yerleşen ilgi ve hayranlık çemberinin parlaklığına kendisini kaptırdığı çok olmuştu. çok yönlü biri olarak görmemişti. memlekete hizmet ederek yükselmektir! Bu görev için de bir adım kaldı. sahte inkılâpçıların maskelerini düşürür. Gene benzerleri gibi bir salon adamı da olamamıştı. Hayattan kendisi gibi olanların çoğunun aldığı zevki de almamıştı. yaşlı gövdesinin isteklerini biraz kararsızlı­ ğından. biraz da uyuşukluğundan bastırmıştı. Meclis'te inkılâp düşmanlarıyla savaşır. Karısı öldükten sonra İs­ tanbul'da içkili bir eğlence gecesinde tanıdığı bir kadından başka kadın tanımamış. "Bütün hayatımı yönelttiğim hedefe bir adım kaldı!" Köşelerinde parlak pirinç topuzlar olan yatağında gene he­ yecanla döndü. "O zaman hayatıma derinlik verecek bu beklediğim görevden başka bir şey bulamam! Benim için hayatın anlamı hizmet etmek. Gençliğinin yenilik ve ilerilik heyecanı. Böyle yerlerde hep kenarda kaldığını. Bir adım atılacak. Ankara'yı çok sever. Hiçbir zaman kendini renkli. parlak bir geleceği olduğuna inanırdı. bir adım önümde!" diye mırıldandı. Muhtar Bey bu yılları hatırlayınca duygulandı. geçmişi de yepyeni bir boyut kazanacaktı. Üstelik boş gevezeliklerden de hoşlanmazdı. Gerçi kendisini de sık sık boş gevezelik ederken yakalardı. Umutla: "İşte şimdi sabrımın ve heyecanımın meyvesi olan o gelecek. Niteliklerini teker teker sayarken heyecanlandı: "Hatıra kitaplarından başka hiçbir kitapla da oyalanamam!" diye düşündü. Bir tek küçük adımcık!" Sonra ama. oturduğu koltuğu bile doldura­ madığını düşünürdü. ismet Paşaya düştüğü için huzuru kaçtı ve yatağında bir kere daha dönmek zorunda kaldı. orta yaşın kararlılığı. "Bir adımcık!" diye mırıldandı. olgunluğun büyük görevleriyle taçlandınlacaktı. bu adımı atmak kendisine değil. yalnız geleceği değil.

"Bir küçük adımcık!" diye mırıldanıyordu. ama taa arkada olduğu da söylenemezdi. İşte bu gençlikti. elbette ki. Fikret'ten öğrendiklerinin hakkını veriyordu. hem gazeteci olabilirdi. Meclis'e her oturumda gelir. Valiliği sırasında ölüm tehditleri. Şapka ve Kıyafet Kanunu'nu uygulamak bahanesiyle kentteki bütün küçük dükkân sahiplerinin. safların önünde yer bulamamıştı.. kimi avukattı. Birden Muhtar Bey: "Ama hem milletvekili. ama hiçbir zaman ilgiyi çekmez. hiçbir zaman bir gürültü koparamaz. hem inkılâpçı olmaya kurallar izin veriyor ve ben öyleyim!" diye düşündü ve heyecanla yatağından kalkıp odasının içinde yü­ rümeye başladı.. ama hem milletvekili hem vali olmaya kurallar izin vermiyordu. Yürürken gene aynı şeyi mırıldanıyordu: "Bir küçük adımcık. Bakanlık yapan. milletvekilliğinden başka işi olmamasıydı. Başarılı valiliği ve inkılâpçılığından dolayı milletvekili tayin edilen Muhtar Bey'in ise Meclis dışında başka bir işi olamazdı. hemen atılır.Yatağında dönüyor. O yılın Cumhuriyet Bayramı'nda şimşekleri üzerine çekmesine aldırış etmeden gericilerin ce­ zalandırılacağını bağıra bağıra ilân etmişti. Sonra akılcılığa ve kararlılığa dayanan Meclis'teki mücadelesi vardı. küfür ve iltiralarla dolu mektuplar alırdı. Zaten bunlar bu işlerinde gösterdikleri başarıdan dolayı milletvekili tayin edilmişlerdi. koridorlarda gezinir. düşüncelerini söyler. Başbakanlığı sırasında onu bütün varlığıyla desteklemişti. Oysa bu küçük adımcığın basamağına çıkabilmesi için neler geçirmişti. Bu mücadele sırasında. Çünkü insan hem milletvekili. ya da partide görevleri olanların dışındaki milletvekillerinin çoğunun bir ikinci işi vardı. din adamlarının canına okumuştu. Başbakanlıktan ayrılınca onun Meclis'teki sesi ve kulağı olmuştu. Bu kadar ortalıkta görünmesinin nedeni görevine bağlılığı kadar hiç şüphesiz. her zamanki sakin haliyle bir gölge gibi dolanırdı. her . bir yerde bir küçük tartışma görmeyegörsün. dikkatle dinler. bir küçük adımcık atsa İsmet Paşa!" Bir küçük adımcığı ile hayatını taçlandıracak olan İsmet Paşa için neler yaptığını ak­ lından geçirmeye başladı. Kimi gazeteciydi. kimi de toprak ağasıydı. Kulislerde hep İsmet Paşa'yı anar.399 . çünkü her şeyden önce inkılâpçı milletvekillerinin en devamlısıydı. Mülkiye'deyken Namık Kemal'den.

fırsatta onu över, Pembe Köşk'ü ziyaret ettiği zaman ona koridor dedikodularını özetlerdi. Gözden düştükten, başbakanlıktan çekildikten sonra İngilizcesini ilerleten, bir hocayla baştan sona bütün İngiliz tarihini okuyan, sonra keman dersleri alan, satranç dergileri okuyan Paşa, onun heyecanını hayretle karşılıyormuş gibi yapar, arada birkaç övgü sözüyle gönlünü alırdı. Bir kere­ sinde, her zaman olduğu gibi gene zaferle bitirdiği bir satranç partisinden sonra Paşa ona: "Sizin savunmanız iyi, lâkin hücum vakti gelince bekliyor, fırsatı kaçırıyorsunuz!" demişti. Muhtar Bey "Fırsatı kaçırıyorum ha!" diye mırıldandı. "Yok, yok, bu sefer İsmet Paşa beni hatırlayacak. Görev verdirtecek! Benim kendisine ne kadar bağlı olduğumu hatırlayacak!" Birden utanarak: "Bu mu benim marifetim; bağlılık mı?" diye mırıldandı, ama utançtan korktuğu için, "Kötü bir şey değil ki bu!" diyerek kendini ya­ tıştırdı. "Çok zeki biri olmadığımı kabul ederim. Dünyanın en zeki insanı değilim. Benim gibi insanlar zekalarıyla değil, bağlılık ve inançlarıyla yükselirler... Üstelik bizim memlekette dikbaşlı olmak, kendi kendine karar vermek hoş bir şey değildir ki! İnsan her zaman daha iyi bilen, daha iyi düşünen birine kendini emanet etmeli, birisine bağlanmalı, bir inancı benimsemeli. Evet, bağlılık ve inanç! İsmet Paşaya bağlandım, inkılâba inandım." Birden kendini gülünç bularak odanın ortasında durdu. Dönüp dolabın üstündeki aynaya korkuyla baktı. "Gülünç bir insan mıyım ben Allahım?" diye mırıldandı. "Değilim, değilim... Herkes gibiyim. Şu suratıma ve düşüncelerime bak... Ah, her şey böyle!" Cenaze törenini hatırladı. "Her şey böyle boş, gülünç, anlamsız. Onun yanında her şey boş ve anlamsız. Herkes nasıl ağlıyordu! Ben ise burada çirkin hesaplar yapıyorum. Başkaları benim iğrenç düşüncelerimi öğrenseler ne derler?.. Saçma! Peki, hayatta yapılması gereken nedir? Şu aynaya bak! Gövdem kocaman, ama burnum küçücük! Kim demiş onu. Kâmil Paşa mı?.. Haşmetli bir devlet adamının ilk meziyeti haşmetli bir burundur! Oysa bende yalnızca bu gülünç yelken kulaklar var..." Kendisini sıkıcı düşüncelere sürükleyen yalnızlıktan kurtulmak için odadan çıkmaya, birisiyle gevezelik etmeye karar verdi. Hızlı ve sinirli adımlarla mutfağa girdi. Hizmetçi ocakta bir şey kaynatıyordu. Pencerenin camları buğulanmıştı.
400

Muhtar Bey: "Bizim kız nerede, Hatice Hanım?" diye sordu. "Ömer Bey ile çıktıydı, cenazeye gidecekti." Muhtar Bey: "Daha gelmedi mi?" dedi. Sonra cevabı belli oları sorunun saçmalığına öfkelenerek mutfaktan çıktı. "Ee, nerede kaldı bunlar?" diye düşündü. Böyle bir günde gezip tozmayı düşündüğü için kızına öfkelendi: "Sev, büyüt, başının tacı et, sonra gitsin o züppe, kendini beğenmiş, para delisi herifi seçip beğensin!" Duvardaki Venedik manzarasına bakıyordu. Bu resmi kendisi almış, rahmetli karısı pek beğenmemiş, ama duvara da asmışlardı. Karısını hatırlayınca hüzünlendi: "Bir tek onu sev­ miştim. O da bütün hayatım boyunca hafif hafif güldü bana, sonra aldı başını gitti. Şimdi de Nazlı beni bırakıp gidecek. Üstelik o sevimsiz, kendini beğenmiş herifle... Bari başka birini bulaydı..." Refik'i hatırladı. "Evet, mesela o. Bütün saflığına rağmen, iyiniyctli ve temiz ruhlu biri..." Refik ile yaptığı tartışmaları hatırlayınca güldü: "Ama fazla saf... İnsan idealist olur, hatta böyle olmak gerekir, ama bu kadarı da fazla!" Tarım Bakanlığı'nın Refik'in kitabını yayımlamaya karar verdiği aklına gelince sevindi. Bakan, galiba ismet Paşa taraftarlarıyla iyi geçinmek için, Muhtar Bey'in getirdiği delikanlının işini görmüştü. Refik bu günlerde şu teşkilâtçı yazar Süleyman Ayçelik ile görüşecek, galiba sonra İstanbul'a dönecekti. Süleyman Ayçelik ve Teşkilât dergisi aklına gelince Muhtar Bey'in canı sıkıldı: "Hayalperestlerden hoşlanmıyorum!" diye mırıldandı. "Belki ben de şu görev umuduyla yanıp tutuşurken hayalperestlik ediyorum... Ben boş umutlar besleyen zavallı bir hayalperestim! Hele o cenazenin yanında hiçbir şeyim. Ölüm korkunç!.. Yaşıyorsun, uğraşıyorsun, birşeyler yapıyorsun, memleketin ve tarihin en büyük adamlarından biri oluyorsun. Sonra birden biti veriyor!" Ellerini iki yana açtı. "Ölüm çok kötü. Ben de bir küçük karıncayım. Hele onun ölümünden sonra... Ah, konuşacak, dertleşecek kimse de yok ! " Birden aklına Hatice Han ım ile dertleşebileceği geldi. Umutla mutfağa yürüdü. Hizmetçi hâlâ aynı tencereyle uğraşıyor, elindeki kaşıkla kaynayan şeyin kıvamına bakıyordu. Muhtar Bey: "Ee, ne kaynatıyorsun bakalım Hatice Hanım?" dedi. Hizmetçi sert bir sesle: "Dün sütlaç istediydiniz ya!" dedi.
401

"A, sahi sütlaç değil mi? Aman iyi pişir de, dibi tulmasın!" Hizmetçi gene aynı sert sesle: "Beyefendi size ne zaman dibi tutmuş sütlaç yedirdim?" dedi. "Canım şaka ettim!" dedi Muhtar Bey. Bir şey yapmış olmak için buzdolabını açıp karıştırmaya başladı. Dolaptaki tabaklardan birini görünce kederlendi. Karısının ölümünden üç ay önce almayı akıl ettiği bu tabak takımı evde tartışmalara yolaçmıştı. Muhtar Bey başka şeylere, koltuklara, salonun eşyalarına, giyeceğe masraf edilmesinin daha doğru olduğunu söylerdi. Şimdi bütün bu tartışmaların saçma ve boş olduğu ortaya çıkmıştı. "Ah, ah, hayal, ölüm, her şey boş ve saçma," diye mırıldandı. Buzdolabını kanştırdı, bir zeytinden başka hiçbir şeyi içi çekmedi. Zeytini yedikten sonra da susadı. Suyu içerken hizmetçiyle nasıl sohbet edebile­ ceğini düşündü. Kadının hızlı hızlı tencereyi karıştıran kaşıklı eline bakarak: "Demek, hep böyle karıştırmak lâzım!" dedi. Hizmetçi gene asık bir suratla: "Evet, karıştırmak lâzım!" dedi. "Çok karıştırılırsa tadı kaçmaz mı? Sonunda şey olur... Kı­ vamını bulmaz!" Hizmetçi cevap olarak kaynayan sütlacın içinden çıkardığı kaşığı tencerenin kenarına sert sert vurdu. Sonra tencerenin kapağını gene aynı sinirli, sert hareketlerle kapadı. Muhtar Bey pencerenin kenarına gitti. Buğulu camın üzerine parmağının ucuyla şekiller çizerken: "Eee, ne diyorsun Hatice 1 Hanım, koskoca Atatürk de öldü," dedi. Hizmetçi: "O büyük adamdı. Göçüp gitti. Hepimiz göçüp gideceğiz," dedi. Muhtar Bey: "Ama bundan sonra ne olacak? İsmet Paşa bakalım ne yapacak, kimleri başa getirecek ha, ne dersin?" dedi. "Aman beyefendi, ben o işlerden hiç anlamam ki, bir şey söyleyeyim!" dedi hizmetçi. Gözlerinde bir an bir kıvılcım parladı, yüzü renklendi: "Ben siyaset işinden anlamam da, karışmam da! Siz nasıl mutfak işinden anlamazsanız ben de o işlerden anlamam..." "Evet, evet," dedi Muhtar Bey. Hizmetçisinin ülkesini sevimli buldu. Mutfaktan çıktı. Salona girerken bütün sıkıntılarını unuttu. Hayatının değersiz olup olmaması da önemsiz gözüktü.
402

"Önemli olan yaşamam!" diye mırıldandı. "Yaşıyorum, gülü­ yorum, konuşuyorum! Neşeyle bana verilecek görevi bekliyorum! Mutfakta sütlaç kaynıyor... İşte bu!"

İNKILÂPÇI YAZAPLA
Refik kapının önünde duruyor, zile basmıyor, düşünüyordu: "Ona diyeceğim ki... Ona benim tasarılarımın özünü oluşturan biz bize benzeriz ilkesini önce söyleyeceğim. Sonra bu ilkeden yola çıkarak, köyleri birleştirme, yolları ve merkez köylere..." Birden zile bastı, "...diyeceğim. Sonra en önemlisi ondan ne is­ lediğimi söyleyeceğim: Süleyman Ayçelik, sizden istediğim, üzerinde anlaşmaya vardığımız bu noktalar çerçevesinde inkılâpları ve genç devleti etkileyecek bir hareketin oluşturulması için bana yardım etmeniz. Bunu istiyorum sizden... diyeceğim." Apartman kalının kapısı açıldı. Etli, sağlıklı, yuvarlak bir yüz Refik'e gülümsedi: "Demek, sizsiniz. Hoş geldiniz. Kolay bul­ dunuz mu burasını?" "Evet, evet, kolay buldum efendim!" diye Refik mırıldandı ve bundan sonra Teşkilâtçı yazara hep "efendim!" demek zorunda kalacağını düşündü. "Paltonuzu verin bakayım!" dedi Süleyman Ayçelik. "Oo üşümüşsünüz. Çay var, yeni demledim. Koridorun ucundaki odaya geçin, ben geliyorum. Yüzünüzün böyle olacağını hiç düşün­ memiştim. Hay Allah, bir tane askı bırakmamışlar burada!" Birlikte kitaplarla dolu geniş, ama alçak tavanlı bir odaya girdiler. Refik heyecanlandığını düşündü. Masanın üzerindeki kitapları inceledi. Gösterilen yere, bir yazı masasının kenarındaki koltuğa oturdu. "Masaya oturuyorum, kusura bakmazsınız değil mi?" dedi Süleyman Ayçelik. "Çalışma masama oturunca daha iyi düşü­ nürüm. Resmiyetten değil, insan o koltuklarda gevşiyor..." Refik: "Tabii, tabii rica ederim!" diye mırıldanıyor, gene ki­ taplara, duvardaki resimlere, kâğıtlara, kalemlere düşünen ve
40.3

45

düşündüklerini açıklayan bir insanın araçlarına heyecanla ba­ kıyor, anlatmaya karar verdiği şeyleri heyecandan yazara anlatamamaktan korkuyordu. Süleyman Bey çay getirmek için odadan çıkınca kendini toparlamaya karar verdi. Düşüncelerini son bir kere daha aklından geçirdi. Sonra duvardaki resimlerden birinde Atatürk ile İsmet Paşa'yı yanyana görünce duygulandı. Bu sırada odaya giren Süleyman Bey, Refik'in nereye baktığını görerek: "Ölüm ne kadar kötü değil mi?" dedi. Refik'in yüzüne bakmadan ekledi: "Ama burada iyi bir şey de var. Cumhuriyet, büyük kaybı ağırbaşlılıkla karşıladı. Telâşa, ne olacak korkusuna kapılmadık. Bu büyük bir başarı... Kaç şeker istersiniz?" Bir süre hayattan, ölümden, gençlik ve yaşlılıktan sözettiler. Biri orta yaşlı, öteki gençliğin sonunda iki aklı başında erkeğin birbirlerini daha yakından tanımak için yaptıkları bir sohbete başlamışlardı. Süleyman Ayçelik İstanbul'da lisenin son sınıfında okuyan oğlundan sözetti. "Mühendis olmak istiyor. Şimdi gençler tekniğe, mühendisliğe değer veriyorlar... Bizim zamanımızda herkes asker olmak is­ terdi..." "Ama siz asker olmak istemiyordunuz herhalde!" dedi Refik. "Siz üniversiteyi yanılmıyorsam Moskova'da..." "Evet, fakat şimdi bundan sözetmiyordum..." dedi Süleyman Ayçelik. "Bizim oğlan mühendis olmak istiyor! Olsun, bir sözüm yok! Hele sizden aldığım mektuplardan sonra, bir mühendiste ne kadar ayrıntılı düşünme yeteneği olabileceğini de gördüm. Ama asıl bizim oğlanda heyecan yok! Bu beni biraz üzüyor! Acaba diyorum, inkılâplar gençliğe gereken heyecanı vermedi mi?" Refik: "Evet heyecan önemli bir şeydir değil mi?" dedi. "Önemli ama gençlikte..." Refik: "Siz gençliğinizde heyecanlıydınız değil mi?" dedi. "Evet, evet gençliğimde!" dedi Süleyman Bey. Sinirli bir hareket yaptı. Ayaklarının yerini değiştirerek. "Şimdiki gençlik, ama, çok heyecansız! Heyecansızlıktan toplumdan uzaklaşıyorlar!" dedi. "Benim oğlanın, yaşadığı toplumda ne oluyor, hiç merakı, ilgisi yok. Elektrik âletlerine, makinelere meraklı. Radyo nasıl işler, onu düşünüyor... Hoş! Ben tekniğin ve sanayinin bize asıl gereken şey olduğunu savunuyorum, ama gene de oğlumun böyle
404

birisi olması canımı sıkıyor." "Evel, ortaçağın karanlığından kurtulmak için sanayi de ge­ rekli," dedi Refik. Sonra yalnızca bir şey söylemek için ko­ nuştuğunu aklından geçirdi. "Pedagojiyle hiç ilgilendiniz mi?" diye birden sordu Süleyman Bey. Refik: "Henüz pek ilgilenemedim!" dedi ve sözlerini bayağı buldu. Süleyman Bey: "Bizim gibi bir ülkede pedagoji şart!" dedi. "Siz o köylülerinizi nasıl eğiteceksiniz? Yalnız tasarılarınız için değil! Bu köylüler neyin, kimlerin kendilerinin iyiliğini istediğini bilmiyorlar." Refik konunun hiç beklemediği bir şekilde kendi tasarılarına geldiğini anlayarak: "Ben önce bazı iktisadi önlemlerin alın­ masından yanayım!" dedi. "İyi ama, ya köylüler bu önlemlere karşı çıkarlarsa?" "Bu yazdığım önlemlerin köylülerin karşı çıkacağı şeyler olduğunu sanmıyorum," dedi Refik heyecanla. "Ben tasarıla­ rımda..." "Evet, evet, tasarılarınızı okudum efendim!" dedi Süleyman Bey. Masanın bir gözünü açtı. Refik'in kendisine on gün önce bir aracıyla bıraktığı dosyayı aldı, bir kenara bıraktı. "Ama bunlar nasıl uygulanacak?" "İşte sizinle bunu konuşmak istiyorum efendim!" dedi Refik. Sonra kızararak, "Efendim dedim!" diye düşündü. "Ben bunları doğru bulmuyorum ki..." "Nasıl?" "Ben bunları doğru bulmuyorum. Siz Türkiye'yi köylü cenneti yapmak istiyorsunuz!" Refik, "Köylü cenneti" sözünün bir aşağılama olduğunu Teşkilâtçı yazarın sesinin perdesinden anlayarak: "Ben Türkiye herkes için cennet olsun istiyorum!" dedi. "Evet, mektuplarınızdan böyle bir isteğiniz olduğunu anlı­ yordum. Bunu herkes istiyor, söylüyor. Siz buna "Aydınlık" diyorsunuz. Ama bu aydınlık kimin yararına gelecek? Köylülerin, halkın, fakir fukaranın mı? Güzel! Ama bu güzel şeyleri hangi yağ ile pişireceğiz? Kendi yağımızla?.. O da güzel. Bizde sanayi
405

yok. Demek ki, bu yağ tarımdan alınacak, tarıma geri verilecek! Öyle mi?" "Bir bakıma. Ama burada inkılâbın görevi bu düzenlemeyi yapmaktır. Köylüleri yeni ilkeler ışığında birleştirmek..." "Demek tarıma geri vereceğiz yağı..." diye Süleyman Bey Refik'in sözünü kesti. "Eskiden yapılanlardan bir farkı yok ki bunun... Oysa amacımız bu yağ ile sanayi kurmak olmalıydı. Benim ileri teknikli, çelişkisiz bir millet görüşümü düşünme­ mişsiniz. Oysa bunu mektuplarınızda düşündüğünüzü söylü­ yordunuz." "Düşünüyordum!" dedi Refik heyecanla. "Düşünüyorsanız, oradaki amacın sermayedarlarımızın bu­ lamadığı sermayeyi devletin bulup bir sanayi yaratması olduğunu görmeniz gerekirdi. Devletçilik ilkesini siz yoksa başka türlü ınü anlıyorsunuz!" "Ben de öyle anlıyorum!" dedi Refik. Sonra neyi nasıl anla­ dığının önemli olmadığını, önemli olanın memlekete aydınlık getirecek şu tasarılarının uygulanması olduğunu düşündü. "Ben ona şu tasarılarımın uygulanması gerektiğini anlatmalıyım!" diye mırıldandı. —Süleyman Bey: "Devletçilik ilkesini siz de benim gibi anlı­ yorsanız nasıl olur da böyle düşünürsünüz?" dedi. Eliyle masanın üzerindeki dosyayı göstermişti. "Nasıl olur da bu anlayışla taban tabana çelişen bu köy cenneti anlayışına gelirsiniz?" Refik, Teşkilâtçı yazarın sözlerinden, kendi tasarılarının bazı ayrıntılarıyla yazarın bazı düşüncelerinin çeliştiğine karar verdi.Yazarın önemsediği bu çelişki Refik'e göre önemli bir şey ola­ mazdı. Çünkü eninde sonunda ikisi de aynı inkılâba inanıyorlardı ve ikisi de iyiniyetliydiler. lyiniyet ve inkılâp aşkı bütün bu küçük ayrıntıların üstündeki dayanak olduğu için Refik, Süleyman Ayçelik'in sözlerini karşı çıkmadan dinliyor, ayrıntılara değil, onun heyecanına dikkat ediyordu. Süleyman Ayçelik aralarındaki anlaşmazlığı su yüzüne çıkarmak ıçm kitabında ve ieşkilât dergisinde savunduğu görüşleri açıklıyordu. Düşüncelerini açıklarken kaşlarını çatarak sert sert Refik'e bakıyor, "Hadi, anlaşamadığımız noktayı göster bakalım!" diye düşünüyormuş gibi arada bir susarak bekliyordu. Görüşlerini
406

uzun uzun özetledikten sonra mutfağa çay getirmeye gitti. Refik onun görüşlerini düşünmedi bile. Çünkü bunlar birkaç kere duyduğu, doğru bulduğu şeylerdi. Süleyman Ayçelik an­ latırken Refik yalnızca onun hareketlerine, heyecanına dikkat etmiş. "Evet, aydınlık gelecek!" diye mırıldanmış, Süleyman Ayçelik'in neden arada bir hırçınlaştığını merak etmişti. Teşkilâtçı yazar elinde çay fincanlarıyla odaya dönünce gene aynı hırçın tavrı takındı: "Bütün bu anlattıklarımı doğru bul­ duğunuzu söylüyorsunuz. Sonra ama, bunlarla çelişen tasarılar yapıyorsunuz." Refik elinden geldiği kadar nazik olmaya çalışarak: "Ama ben hâlâ çelişkinin nerede olduğunu görmüş değilim!" dedi ve gülümsedi. Sonra Teşkilâtçı yazarla aralarındaki ortak gö­ rüşleri, birbirlerine yazdıkları mektupları da hatırlatarak saymaya başladı. Süleyman Ayçelik, Refik'in sözünü kesti: "Ortak görüş de­ diğiniz şeyler yalnızca bir heyecan ortaklığıdır. Size aramızdaki çelişkinin nerede olduğunu söyleyeyim efendim: Siz inkılâbın biricik gücünün devlet ve kadrolar olduğunu anlamamışsınız. Siz yalnızca köylülere bazı kolaylıklar sağlamayı, onları daha iyi şartlar içinde yaşatmayı, onlara modern dünyanın teknik olanaklarını götürmeyi tasarlıyorsunuz. Bunları en sonunda hepimiz istiyoruz. Ama siz önce ve yalnız bunları istiyorsunuz. Şunu anlamıyorsunuz: Bunlar hemen ilk adımda, kendiliğinden olmaz. Önce devletin daha güçlenmesi, eski gücünü koruması ve bu güçle ilerlemenin önündeki engelleri yıkması gerekir. Önce devlet! Bizde devletin çok kendine özgü bir yeri olduğunu anlamamışsınız!" "Bizim kendimize özgü olduğumuzu ben hep düşünmü­ şümdür," dedi Refik. Sesinin umutsuz olduğunu düşünerek korktu. "Şaşkınlaşıyorum işte!" diye mırıldandı. "Biz bize benzeriz!" dedi Teşkilâtçı yazar. Refik: "Evet ben de aynı şeyi savunuyorum!" dedi heyecanla. "Öyle eliyorsunuz, ama köylülerin hayat biçimin değiştir­ mekten başka bir şey öneremiyorsunuz!" "Köylükrin hayatı çok kötü!" dedi Refik. "Ben demiryolunda her şeyi gördüm!"
407

Birden Süleyman Bey ayağa kalktı. Soğukkanlı olmaya çalışarak gülümsedi: "Oraya gittiniz ve onlara acıdınız. Onlara ben de acıyorum. Eskiden ben bir Marksist olmaya çalışıyordum. Ama sonra duygularıma yenilmemeyi öğrendim. Siz de öğrenin. O zaman yazacağınız şeylerin bir değeri olur! " Bunları artık gizlemeye çalışmadığı bir kabalıkla söyledikten sonra yerine oturdu. "İnkılâp ve devlet o köylülere dayanarak yükselecek. Eğer duygularımıza yenilir, elde avuçta ne varsa onlara geri verirsek sanayii nasıl ku­ racağız? Sanayii kuramazsak çünkü emperyalizm bizi yutacak!" Refik: "Evet, çok kötü olur sanayi olmazsa!" dedi ve kendini iyice budala buldu. "Hem bunu söylüyorsunuz, hem de ötekini. İkisi birlikte olmaz. İlk önce yapılacak şey bir devlet sanayii kurmak. Bu hareket başlamıştı, durduruldu. Şimdi İsmet Paşa ne yapacak bilmiyorum, ama bir devlet sanayii şart. Bunu da tarımdan, yani sizin acıdığınız köylülerden sağlayacağız ! " "Bari köylülerin üzerindeki ağa baskısı kaldırılsaydı..." diye söylendi Refik. Kendini bir daha budala buldu. Süleyman Ayçelik gülümsedi: "Bunu inkılâbın yapamayacağını biliyorsunuz. Bunu Bolşevikler yapmak ister. Ama onlara Tür­ kiye'de hiç söz düşmüyor. Arkalarında kimse yok. O zaman onlar da en derin eleştiriyi yapıyorlar!" Eski yoldaşlarına açıyormuş gibi gülümsedi. Sonra gene birden bir şeye sinirlenerek: "İdealizm iyi şeydir, ama bana kalırsa hayatta elle tutulur bir şey yapmak daha iyi bir şeydir!" dedi. Öfkeli bir tavırla: "Nereden geldik buraya?" diye sordu. "Evet, inkılâp ağalara dokunamaz!" "İnkılâp bunu yapamaz ha!.." diye mırıldandı Refik. "Ama inkılâp gene de birşeyler yaptı," dedi Süleyman Bey. "Tarımın vergilenmesinden vazgeçildi. Askerlikte eşitlik getirildi. Bir yol parası vardı: Onu da iki yıl önce kaldırdık..." "O yol parası korkunç bir angaryaymış. Şunu biliyorsunuz herhalde: Yol parasını veremiyorlar, sonra..." "Biliyorum efendim, her şeyi biliyorum, isterseniz Dersim'i de anlatın. Onu da biliyorum," diye öfkeyle araya girdi Teşkilâtçı yazar. "Bütün günahları biliyorum, bütün günahları benimsi­ yorum. Çünkü başka bir yol olmadığına inanıyorum! Siz de eğer bir şey yapmak istiyorsanız, eğer devlete bir yararınız olsun
408

istiyorsanız, günahları benimseyecek kadar cesur olmalısınız... Doğrusu günah da diyemem onlara... Devlet için yapılan hiçbir şey günah sayılamaz. Ama siz, bu tuhaf, alışılmadık bakışınızla bu yapılanların bazısının günah olduğunu düşünüyorsunuz, sonra işte bu yanlış tasarıları yapıyorsunuz! İnkılâp nedir dü­ şünün. İnkılâp halkın hayrına olanları, halka rağmen, fakat halk için, halka getirmek işidir..." Refik birden: "Evet, aptalın tekiyim ben!" diye düşündü. Korktu. "Bütün bu tasarıları hayatıma bir yön vermek için yaptım. Hayatıma bir yön ve amaç vermek için köylülere acıdım. Sonra işte bütün bunların saçma ve boş olduğu ortaya çıktı." Bir suçlu, toplum dışı bir yaratık, bir sapık gibi hissederek oturuyor, öne doğru büktüğü başını hafif hafif sallıyor, ayaklarının ucuna bakıyordu. "Yanlış şeyler düşündüğüm, bir hayalci olduğum ortaya çıktı. Rousseau okudum... İstanbul'dan kaçtım. Köylülerin sefaletini gördüm... Ama yaıııldım..." İlk defa toplum dışı biri gibi hissetmeyi korkunç bulmuyordu. "Birşeyler yapmak iste­ miştim!" diye düşündü. "Hâlâ da istiyorum." "Ee, peki ne yapabilirim yani?" diyerek Süleyman Bey'e baktı. Sonra bu resmiyet dışı tavrından utanır gibi oldu. "Benim gibi yapabilirsiniz," dedi Süleyman Ayçelik. Refik düşündü: "O ne yapıyor? Ankara İktisat Müdürü. Devletin memuru... Ben bu devletin memuru olursam yapılan her şeyi benimsemiş olurum. Buna karşı çıkarsam da hiçbir şey yapamam..." "Size iyi bir görev bulabiliriz," dedi Süleyman Bey. "Tarım Bakanlığı bu kitabınızı yayımlıyormuş. Bence yanlış, ama önemli değil! Bir hizmettir sonunda, iyiniyetinizi gösterir. İktisat Ba­ kanlığı sanayi tetkik heyetinde bir yer bulabilirsiniz... Belki ben de oraya geçeceğim. Çünkü biliyorsunuz, ilk hedef devletin güçlü bir sanayi..." "Ah, ben ne devlette olabiliyorum, ne de ona karşı çıkabiliyorum!" diye inledi Refik. "İşte bu doğru!" dedi Teşkilâtçı yazar. O da ilk defa hüzünlenir gibi olmuştu: "Ama seçmeniz gerekiyor. Ya bizimle, ya da bize karşı... Bize karşı olanları biliyorsunuz." Elinin bir hareketiyle sol göğsünü gösterdi: "Bir yanda komünistler. Onların hiçbir
409

etkisi yok. Kimi de ne yazık ki hapiste." Aynı elle sağ göğsünü gösterdi: "Öte yanda da serbestlik taraftarları, İş Bankası takımı, sahte liberaller... Ağaoğlu Ahmet'in Devlet ve Ferl'ini okudunuz değil mi?.. Ama bizim Teşkilât hareketini engelleyen ne onlar oldu, ne de ötekiler... Bizi irtica ve inkılâp düşmanları engelledi. Bir gecede dağıttılar bizi. O çok sevdiğiniz Ankara romanının yazarının nasıl Tiran'a yollandığını biliyor musunuz? Şimdi belki İsmet Paşa ile birlikte kaldığımız yerden işi sürdüreceğiz. Bize katılabilirsiniz..." Refik şaşkmlaştı. Teşkilâtçı yazar, "Şu koltuğa oturabilirsiniz," der gibi söylemişti bunu. "Onlara katılabilir miyim?" diye dü­ şündü. "Bütün bu heyecandan sonra bir devlet memuru ola­ cağım." Bunun düşüncesini bile korkunç buldu: "Hayır, yapamam bunu!" dedi. Sonra ağzından kelimelerin nasıl döküldüğünü düşündü. Bir sessizlik oldu. Süleyman Ayçelik: "Üzüldüm," diye mırıldandı. Bir süre sustu. "Oysa gençlikte bulamadığımız heyecan sizde var! Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz?" "İstanbul'a gideceğim!" "Aa evet, siz uzun zamandır şu demiryolundaydınız değil ini?" Refik, "İstanbul'a gideceğim!" diye düşündü. "Yufka yürekli iniyim? Devletle birlikte olmak ha? Yufka yürekli değilim. Kötülüğe katılamıyorum! Yani şu Süleyman Bey'den daha iyi bir insan mıyım? Değilim: Üstelik biraz da budalayım... Ben eve dönmek istiyorum. Orada ne yapacağım? Her şey eskisi gibi mi olacak? O zaman ben de devlete karşı çıkarım... Buna cesaret etsem ne olur?" "İstanbul'dan gene bana yazarsınız!" dedi Süleyman Ayçelik. "Belki bir gün anlaşırız!" "Ben devletin değil, memleketin iyiliğini istiyorum!" dedi Refik. "Biliyorum, biliyorum! Ama siz bunların birbirinden ayrıl­ madığını, üstelik devletin önde geldiğini bilmiyorsunuz!" "Biliyorum, belki bu doğru olabilir, ama ben buna göre davranamıyorum!"
410

Bir durgunluk oldu. Sonra birbirlerini sonuna kadar anlayan insanların rahatlığıyla karşılıklı gülüştüler. Bu gülüşmeyle birlikte su yüzüne her şey çıkmış, bütün anlaşmazlıklar ortaya dökülmüş oldu. Süleyman Bey sandalyesinden kalktı, odanın içinde aşağı yukarı gezindi. Refik'in ondan hiç beklemediği utangaç bir tavır ta­ kınarak bir çocuk gibi gülümsedi ve birden: "Delikanlı sizi çok sevdim," dedi. "Mektuplarınız beni hem sevindiriyor, hem düşündürüyordu... Yolladığınız tasarıları okuyunca size kızdım... Ama şimdi söylüyorum işte: Sizi çok sevdim!.." Refik'in omuzurıa birkaç kere vurdu. "Yüzünüzün böyle olacağını hiç düşünme­ miştim... Şimdi anlıyorum. Böyle yuvarlak, saf ve sakin..." Utançtan sözlerini bitiremedi. Başka yere bakarak: "Hadi bana demiryolunda gördüklerinizi anlatın," dedi. "Size kabalık ettiysem özür dilerim... Evet, evet çay getireyim değil mi?" Küçük, çabuk adımlarla odadan çıktı. "Yüzüm yuvarlak ve sakin!" diye düşündü Refik. Budala gibi hissediyordu, "lyiniyetli bir budala! Yüzüme niye dikkat etti? Çünkü yüzümden aptallığım okunuyor olmalı!" Kütüphanenin sürgülü camlarında kendini görmeye çalıştı. Ayağa kalktı. Yüzünü seçer gibi oldu: "Sakin ve yuvarlak bir yüz!" Perihan'ı düşündü. Eski yaşantısını hatırladı. "Bu sakin ve yuvarlak yüzü kurban bayramlarında öğle yemeğini oturtur, yılbaşı gecelerinde tombala oynarken gülümsetirdim." Dokuz ay önce ayrıldığı İstanbul'daki son gününü hatırladı. Beyoğlu'nda dolaşmış, günlük hayattan tiksindiğini düşünmüş, kendini bir Hıristiyan'a benzetmiş, kimsenin ilgilenmeyeceği tuhaf bir yaratık olduğuna karar vermişti. "Bütün bunlar neden oldu?" diye mırıldandı. "Nasıl oldu? Ben neyim? Neden yoldan çıktım? Ben iyi bir insanım!" diye düşündü. "Beni böyle görüyorlar... iyi, saf, dürüst..." insanın başka bir özelliği olmayınca başkaları ondan öyle sözeder: İyi insan. Mutfaktan fincan tıngırtısı geliyordu. "Mesela şu adam benim hakkımda bir başkasına şöyle diyecek: 'Refik Işıkçı mı? A evet, iyi bir insan! lyiniyetli...' Karşısındaki de: 'Demek biraz aptal!' diye düşünecekti. Süleyman Ayçelik 'Devletle birlikte hareket etmekten korkuyor bu delikanlı' diyecekti... Sonra kaşlarını kaldırarak başlarını sallayacaklardır-*^ e insanlar var,
411

"Demek hiçbir şey benim iyiniyetime.yarabbim şu göğün allında!'" Bir fırtına gibi gelip geçen ko­ nuşmayı hatırladı: İlk önce bir şey anlayamamış. Toprak ağaları nefret ediyor! Köylüler duymamış. Özgürlüğü ben istiyorum!" Odanın içinde aşağı yukarı yürüyor. Arada bir rahatsız olursa da bunu gururla açıklar: "Bütün gü­ nahları biliyorum. cumhuriyet dedikleri şeyle çevrili. özgürlükmüş.. İyi neyse.. özgürlükten.. nereden çı­ kartıyorsun bunları? Bir kul olduğunu hatırla ve boyun eğ!" Gülümseyerek düşündü! Boyun eğmenin de keyfi vardı. Birden: "Ee. Birden. Devletin zorundan keyifle bahseden Muhtar Bey'in neşesini hatırlayarak öfkelendi: "Nasıl gelecek aydınlık? Ben buna inanmıştım.. "Şeytan girmiş bir kere içime! Ben de bu memlekette yabancıyım!" Ama bu sefer bu toplum dışı suçlu bilinçten keyif alıyor. yok. hangi özgürlük? Muhtar Bey'in dediğine bakılırsa. Karanlıksa boyun eğiyorum ve özgürlükten vazgeçiyorum demektir? Ama neden. yaşar. hah. Bir de ben! Hah. istemime ve seçmeme bağlı değil. duvarlardaki devlet büyüklerinin resimlerine bakıyordu. Dışarda kalmaya mahkûmdum. inkılâp. ama şefkatli insanlar şaşıyor gibiydiler: "Delikanlı sen kim oluyorsun?" diyorlardı ona. "Anlamıştım zaten!" diye düşündü. Bana yol yok!" Hölderlin'in sözlerini hatırladı. aydınlık nasıl gelecek?" diye mırıldandı. sigara gibi hafif içine çekerek damarlarında onu dolaş­ tırıyordu. Öyle mi? Peki özgürlüğü kim istiyor? Devlet istemiyor! Tüccarlar buna fazla meraklı değiller. hangisiyse. kimin için.. "Biz her şeyi düzenleriz. peki. Aydınlık mı karanlık mı? Ka­ ranlıksa hep mahkûmum ben demektir. suçu tarihe ve çevresindeki varlığa bırakır." Neşelenerek ekledi: "Bir kul olduğumu biliyorum!" Sonra ama öfkeyle gene Hölderlin'i hatırladı.. ya da aydınlıktan vazgeçmek bizi ilerletecek.. Oysa daha önce anlayabilirdi. O resimlerdeki sert. Başka kim var? İşçiler?.. İnsan boyun eğer. Birden: "Hayır. tarım bakanım gö­ rünce. aptal aptal gülümsemişti. Bu Ziya'yı görünce. yok. senin için uygun olan her şey neyse biz onu yaparız ! Senin gibi bir ölümlüye düşmez böyle şeyler! Karanlıkmış. bütün günahları benimsiyorum!. Çünkü ruhuma akim ve aydınlığın ışığı bir kere düşmüştü! Her şey şu devlet. yanlış!" diye söylendi ve 412 . aydmlıkmış. Kerim Bey'i görünce anlamıştım! Herr Rudolph'u hatırladı.

Kendi tasarılar dosyası da gülünçtü. ama iyi bir cimcimeye de sahipmiş. bunu benimsediğimizi "Irki ruhiyat'i buna karşılık olarak 413 .. mavi gözlüymüş. "lsmet'in kafatası önceden belki iyiymiş. Sonra bunun yayımlanacağını hatırladı ve birden az önceki bütün düşüncelerini unutarak: "Yayımlanınca belki bir benimseyen çıkar!" diye mırıldandı ve birden kendisinin de suçu tarihe ve çevresindeki varlığa atmaya hazır olduğunu hissetti. Sonra aklı gene küçük. "Mufassal Türklük Haritası"ndaki sayılar gelmişti. Teşkilâtçı yazarın masasının üzerine baktı: Bu odaya ilk girdiğinde kendisinde heyecan uyandıran bütün o kalemler." Muhittin böyle bir şeye daha önceden hiç dikkat etmediğini düşünerek şaşırdı. Muhittin: "Ellidokuzmilyon. Ona. Ama lsmet'in cimcimesi. "Rassen Psychologie" kavramından gö­ zettim. "Şaşırmış. Bu çemberde ve odanın içinde daha fazla dönmek is­ temediği için yerine oturdu. kâğıtlar. Düşüncelerimi. saçma gevezeliklerle uğraştığı için kendine kızdı. ırkçılığın. ikiyüzellibin!" diye düşündü. milliyetçiliğin kafatasçılık esasına dayandırılamaya­ cağını söyledim.gene her zamanki alışkanlığıyla bir düşünce çemberi kurduğunu farketti. bunamış! Bana neler söyledi! Mustafa Kemal belki sarışınmış. ama yandan sanki yumrukla içeri çökertilmiş gibiymiş. sigaralar ve küllükler. -bu cimcimeyi de kafatası yerine kullanıyor. Aklına son yapılan. Böyle şeylerle meşgul oluyor!. Biraz. Türk olduğunu anlamak için altmış milyon insanın teker teker kafatasını ölçmemiz lâzım!" dedi Mahir Altaylı. dosyalar ve kitaplar gülünç gözüktü.lsmet'in cimcimesi felâketmiş. Bana bunları ayrıntılarıyla anlatmaya kalktı. şaşırmış! Ona kalırsa. TÜRKÇÜLER ARASINDA "Şaşırmış o. yaşına ve tecrübesine duyduğum saygı gereği dinledim. ama sonra ona karşı çıktım.

ama görüşme istenilen sonucu vermediği için de bir şüphe ve 4M . ama bu. Türkçü hareket. Mahir Altaylı gene bir eşyaya bakar gibi baktı. Tam tersine. zaten hiçbir zaman birlikte olmadığımızı söyledi.. Hiçbir zaman birlikte olmadığımızı söylemekle ne demek istiyor?" Gençlerden biri: "Hiçbir zaman Türkçü hareketle birlikte olmadığını mı?" diye mırıldandı. Herkes." "Açıkça suçladı mı bizi?" diye sordu Serhat Güloğlu.aldığımızı anlattım. toylukla suçladı. Ben de ona bu durumda artık birlikte olamayacağımızı söyledim. Mahir Altaylı'nın Vezneciler'deki evinde otu­ ruyorlardı. dergi. Mahir Altaylı yemeğin başından beri Mustafa Kemal'in ölümünden sonra Türkiye'ye dönen Türkçü profesörle yaptığı görüşmeyi anlatıyordu. ama masadan kalkılamamıştı. Türkçü hareket bölündü. O ve onunla birlikte olanlarla biz birlikte değiliz.. artık birlikte olmak." Serhat: "Evet. yollar ayrıldı. sanki tarihi ânın keyfini çıkarmak için susuyordu. birlikte olamayacağımızı söyleyince tecrübeli. Muhittin'in dikkatini çeken kızı kahveleri getirmiş. "Dergiyi beğenmediğini söyledi. yapılacak işler hakkında konuşuyorlardı. Mahir Altaylı'nın karısı sofrayı toplamış.. Kendi kendine konuşuyormuş gibi biraz kafasını salladı. Türkçü hareketi gene doğru olan bir görüş. "Altık onunla yollarımız ayrılmıştır.." Bir sessizlik başladı. Beni dinlemedi bile. Az önce öğle yemeği bitmiş. evet küstahlıktır! Türkçü hareketi bütün dünyada temsil eden şu anda biricik dergi Ötüken'dir. Her pazar sabahı Ötüken dergisini çıkaran. taviz vermek demektir!" diye atıldı. Türk urukçuluğunu yanlış düşüncelerle bulandırdığımızı söyledi. "Ben. ama kimse fazla heyecanlanmadı. Beni ve benim gibi düşünenleri tecrübesizlikle.. Ama bu demek değildir ki. çok görmüş. Yalnızca Türkçü hareketten. Herkes neşeli ve kararlı gözüküyordu. hareketi yanlış yere çeken bu aşırı unsurlar ayrılmış bulunuyor.. Bunu kabul ediyoruz! Yaptıklarını hiç inkâr etmedik. Türkçülük davasına yaptığı hizmetlere her zaman saygımız var. Sonra peygamberimsi bir sesle açıkladı. dergide çalışan dört-beş kişi burada buluşuyor. Doğrusu onun tecrübesine. bir bütün olarak sürükleyecektir. kendini beğenen ihtiyarların takındığı o küçümseyici tavırla.

nasıl oluyor bu?' dedim. "Adın sahibini değil. ama başka şeyleri kaçırdık. okuduğu yeni kitaplardan. Serhat: "Evet. ama gene de dü­ şüncesini sordum!" dedi Mahir Altaylı. Üstelik üstü kapalı bir dille Almanlar'a çatar gibi de yaptı. Dergi için çalışanların en ateşlisiydi. kendiliğinden bugün Almanlarin yanında yerimizi alacaktık. Bozuldu. Bunları anlattım. ya da anlamamazlıktan geldi.. "Yaşlı bir profesör. İngilizlerle çatışmış olacak. değmez!" diye atıldı." "İşte belki bu addan yararlanabilirdik!" diye mırıldandı Mahir Altaylı. evet ona karşı bir şey yapmamız gerekiyor!" dedi Serhat. "Bilmem. benim gençliğimden. Blumchen ile Gobineau'dan sözetti. falan. Mahir Altaylı suyüzüne çıkan bu hayranlık belirtisine aldırış 4J5 . bizde kaldı. Yalnız adı var: Gıyasettin Kağan! Demek Üsküdar'daki evinin bahçesinde tavuk yetiştiriyor. Hatay'ı bize Fransızlarin. Almanlar'a yanaşmamız için verdiklerini anlayamıyor.. "Hatay davası hakkında ne düşünüyormuş?" diye sordu Ser­ hat. O da pasifizmden.. 'Bir yandan kafatasçılık..endişe vardı ortada. öte yandan Almanlara dikkat eden ılımlı siyaset. bilemem. Hâlâ Gobineau!" "Evet. yapmaya değer mi?" dedi Mahir Altaylı. Hatay iyi bir fırsattı. Ona karşı dikkatli bir siyaset izlememiz gerekecek." Gençlerden biri: "Dikkatli bir siyaset!" diye mırıldandı. Eğer Hatay'da zora başvurmuş olsaydık. kendisini kullanarak. Olmadı işte. Bunlara inanıyor mu. Türk milliyetçiliği nasyonal sosyalizmden çok çekiyormuş. Ama bir çelişkisine dikkatini çekmek istedim. Fransızlarla. Ama ben umut kesmiş değilim.. "ilhak" sonucu verecek bir barışçılıktan yana. "Yanlış şeyler düşünüyor. Belki haklı çıktı. onlara benzeterek bize faşist diyorlarmış.. Milliyetçi ve ırkçı çevrelerde çok saygınlığı ve etkisi olan profesörün yeni bir dergi çıkarmasından korku­ yorlardı.. Saf bir öğrenciyle konuşur gibi konuştu benimle. Alçakgö­ nüllülük vardı sanki üzerinde. bence bu dava artık kapanmıştır... bu yüzden Almanlar'a karşı dikkatli olmalıymışız. sinirlendi. anlamadı.. ama yanlış. yaşından.. "Evet.. kendi tecrübelerinden.

. bir eğlence ve bayram coşkusu uyandırdı.etmeden kahvesini içti. Mahir Altaylı sandalyeden kalkıyordu. şiirler gözden geçirilecekti.. Muhittin gence dönerek sabah gösterdiği kendi dosyasının da radyonun yanında olduğunu söyledi. Hayranlar ona. Ben inanıyor ve heyecanlanıyorum!" Masaya oturdu. Mahir Altaylı hâlâ profesörden sözediyordu. ya da duymaya hazır olmadığı için Muhittin'in dosyasını almadan gelip oturdu. kimbilir siliniriz!" Bu silinmek düşüncesi içinde bir felâket duygusundan çok. İçi şiir dolu dosyayı radyonun yanından aldı... "Onun hakkında bir övgü yazsak iyi olur! Hayranlarının ilgisini çekeriz.. "Belki de unuttular beni." "Biz ondan yararlanmalıyız!" diyerek Mahir Altaylı ayağa kalktı. Ama •ilb . biz de. Masaya doğru yürürken Mahir Altaylı'nın konuştuğunu. Serhat: "Ondan niye çekiniyoruz?" dedi. Derginin ocakta çıkacak olan sayısına konacak yazılar. gençlerin dikkatle onu dinlediklerini gördü. Dergide yayınlanacak şiirleri seçmek Muhittin'e düşüyordu. Bu konuda bir rahatsızlık olduğundan Muhittin'in hiç şüphesi yoktu. Muhittin öfkeyle ayağa kalktı. ama gençlerden biri ondan önce davrandı.. Benim ne işim var onların arasında?. "Onun bize ne zararı dokunabilir?" diye düşündü. "Anlaşılan o ihtiyarcık Üsküdar'daki köşesine çekilmiş. "Onlar onun çömezleri!" diye düşündü Muhittin. dergide yayımlanacak yazılardan değil.. "imtiyaz almışsa dergi çıkarır. saygıdeğer Türkçüler Mahir Altaylı'yı afaroz eder!" Bunları düşündükçe neşeleniyordu.. kütüphanenin üstünde duran iki dosyayı aldı. Masada yokluğu öneınsizmiş gibi Mahir Altaylı konuşmaya başladı. Hayır. hayır. Dosyalardan. ama sonra Mahir Altaylı'yı dinlemesinin doğru olacağını düşünerek kapadı. "Hayır. ama genç duymamış gibi yaptı. tavukları ve kitaplarıyla uğ­ raşıyor. şimdi bana düşen görev nedir?" Elinin altındaki dosyanın kapağını açtı. Birden korktu. "Dergi hiç satmaz.. "Kendimi vermeliyim! Evet. Onun için her şeyi yapabilirler. kendimi vermem gerekir!" diye söylendi. gene başlamayayım. Onun etkisinde olanlar dergiye güvenir. odanın bir köşesinde. "Şimdi dosyalara bakalım!" dedi. Biz ona ilişmesek. gene Gıyasettin Kağan'dan sözediliyordu.

" dedi Muhittin.." ı "Böyle birisinin övgü yazması daha iyi olur.. Şiirlerdeki kelimelerin onda biri birbirinin aynısıydı. Sonra Mahir Altaylı'nm kendisine seslendiğini farketti. Muhittin!" "Ama ben onu fazla tanımıyorum ki. istersen bana sor! İki sayfalık bir şey olsun. Onlardan yararlan. dosyanın en üstünde duran kendi şiirini gördü. des­ tanlardan alınmış aynı adlar vardı. cesaret kelimeleri. meyhanede buluştuğu askerlerden birinin bir şiirini de koymuştu dosyaya. Üstadın eserlerini hiç mi okumadın?" "Türk Tarihine Başlangıcı ve Türkistan Folkloru'nu oku­ muştum... Onu öven. "Ama dikkatli yaz!" dedi Mahir Altaylı. Mahir Altaylı'nm sesine dikkat etmemek için bu şiirlerden birini okumak istedi. ama yaşlandığını... Üç ayda onları Türkçülüğe bağlamıştı. aynı savaşma isteği. Dergiye gelen bütün şiirleri okuyor.. O kitaplarında hayat hikâyesini vermiştir. "Onlar da benim çömezlerim!" diye düşündü.." Muhittin bu işi yapmak istemediğini belirtecek sözler aradı.. Sanki denetiminden kaçan bir şey varmış gibi titizleşmişti..böyle bir yazıyı ben yazamam. susuyormuş gibi yürüyordu.. Ona karşı tavrımız bir cenazeye duyulan saygıdan.. mertlik. Beşiktaş'ta . kendisi hakkındal>ir şey düşündüğünü sezerek ve bir zamanlar yalnızlık ve ölüm şiirleri yazdığını hatırlayarak: "İki sayfalık.. Birden her zaman kapıldığı ve Türkçülüğe kendini vermesine engel olan meraka kapılarak: "Nasıl öyle oluyorlar? Nasıl o şiirleri yazıyorlar? İçlerinde ne var? Neler hissediyorlar?" diye düşünmeye başladı." Bütün gözlerin kendisini izlediğinden emin.. teşvik etmek... "Sen yazabilirsin belki böyle bir yazıyı. Muhittin bunlar arasından bazılarını seçmişti.. çabuk yazıveririm! " dedi.. Muhittin ona bakmak istemedi. ama birden herkesin kendisine baktığını. Zaten kendini tanıtmaya meraklıdır üstad. ama sözlerinin 417 . Mahir Altaylı gençleri coşturmak. iğreniyordu. "Yeter o kadarı. Önündeki dosyayı açtı. işinin bittiğini gösteren bir yazı yazmalı biri. "Dikkatli yazarım!" diye homurdandı Muhittin. dergiye bağlamak için bol bol şiir yayımlanmasını isti­ yordu. Hepsinde aynı kah­ ramanlık.

. Ama dosya orada.. ama karşısındaki ne de olsa bir öğretmendi. öfkeden çok.... Grip geçi­ riyormuş. Şimdiyse şeytan!" Annesini.. Arada bir. Her zaman yoldan çıkaran ben olacağım. Sonra irkildi: "Hayır. öteki şiirlere bakıyordu.... Mahir Altaylı gene. Şeytanım ben! Kurbanlarımın şiirleri de elimin altındaki dosyada.onlara. demek tanıyorsun!" dedi Mahir Altaylı." "Evet.. Muhittin onu meyhanede gördüğü zaman baktığı gibi. dosyalara bakalım.diye düşündü. yüzü kendini ele vermiyor. Muhittin onun yüzüne dikkatli baktı. okul arkadaşlarını hatırladı... "Ben senin içinden geçenleri okuyorum!" diye düşünerek bakıyordu şiirlere." Kendini zorlayarak dikkatle dü­ şündü: "Türkçü hareket dört yıldır uykudaydı.. 'Ben ölüyor muyum?' diye düşünür. "Milliyetçi bir asker.. En çok da üstadın kendisi şa­ şacaktır buna. şöyle ölçülü bir övgü... Birden sordu: "Bu Barbaros imzası nereden çıktı?" "Bir asker!" dedi Muhittin. ha! Anlayamaz! Zaten hasta... Beni de avucunun içine aldığını düşü­ nüyordur. "Beni kandırdı!". "Hepimiz genciz!" diye gülümsedi Mahir Altaylı. "Ben de bir çömezim. Ben yapılması gereken şeyleri yapıyorum. bir zamanlar Baudelaire etkisinde kalarak şiirler yazdığımı da hatırlatır! Hayır. Bölünmemek için... boyun eğme taşıdığım hissederek sinirlendi.. toparlanmaya başladı. Muhittin'in önünde duran dosyaya uzandı. Başına da bir âcil şifalar dileği koyarız... Dergimizi izliyor mu? Tanışmak isterdik onunla!" Muhittin elinden bir şey kaptırmak istemiyormuş gibi aceleyle: "Daha çok genç!" diye söylendi. kimse kandıramaz beni!" Mahir Altaylı'yı meyhanede gördüğü günü hatırladı: "O zaman halim selim bir ihtiyarcığa benziyordu.. Ötüken dergisiyle canlanmaya. Muhittin yayımlanabilecek olanları işaretlemişti." Mahir Altaylı masaya oturdu. ama Mu4 1 8 ." Mahir Altaylı şiir dosyasını açmış. "Hiçbir zaman yoldan çıkarılan kurban rolüne girmeyeceğim... Hah.. Muhittin dosyayı tutan bir tombul parmağı görünce. sanki. en üstteki şiiri görmüştü.... bunlar çirkin düşünceler. "Milliyetçi duyguları gittikçe güçleniyor! Soyadını yazmamasını söyledim!" "Oo.. Gıyasettin Kağan bir tehlike olarak belirdi. Burada bir hareketi canlandırmaya çalışıyoruz. Evet..

Hayır. Peki. sinsi komplolar karşısında yıllarca sabretmeyi başardı. açık açık. dinleyeceğim ve onlara katılacağım..... Allahım inanacağım. Refik... Kendimi şüpheye. ben o şiirleri nasıl yazıyorum.. Düşüneyim: Bugün ramazan. Onlar da dinliyorlar... Kızı rahatsız edecek kadar dikkatlice gözlerini üzerine dikmişti.. Muhittin neşeye katılmadığı için rahatsız olmuşlardı galiba. ama herhalde herkes onu düşünüyordu.. Mahir Altaylı'nın kızı içeri girdi. Türkçü hareket bütün baskılar.. şehvetperest ve aristokrat ruhluysalar... Ne diyor? Mesela İspanyollar hislerinde aşırı. Peki. "Beni iğrenç buluyorlardır! Beni fazla kültürlü buluyorlardır. ben de onlardanım.. istediği şeyi hemen anlamayacağını anladı.. Yok! Yaptıklarım doğru.. iğrenç şüpheye. ama öteki Muhittin'e saygılıydı." Kapı açıldı... inanacağım. cesaret ve savaşçılık . Baudelaire?." Öteki şiirlere acele acele gözattı.. "Evet. Sonra. Sinirli bir sessizlik oldu.. hiçbir şey saklamadan kıza baktı. O şiirler?. Kimse kıza bakmıyordu.. baktığını göstererek. bir kere daha baktı: "Sen ne yazdın. Mahir Altaylı kırk kere açıkladığı "Rassen Psychologie" kavramını açıklıyor....hitün'in yüzünden de. Barba­ ros'un şiiri ocak sayısında yayımlanır.. bakalım. tarihi özelliklerin de gözönüne alınması gerektiğini söylüyor.. aklımın küçük gevezeliğini susturacağım! Onlar ne konuşuyorlar? Bugün ramazan! Refik ne yapıyordur. Ya da fazla küstah.. Bekle­ mesini bilir. dosyayı kaparken kenara koyduğu Muhittin'in şiirine.." Serhat güldü. bu onların ırki psikolo­ jisinin. "Acele etmiyoruz canım biz... inanacağım. bu kadar şaka yeter! " dedi Mahir Altaylı. Babası kızı fincanları toplarken sustu. Gençlerden de biri güldü. Bu meseleyi kavradığıma göre benim dinlememe gerek yok. Muhittin birden içinde bir meydan okuma isteğinin alevlendiğini hissederek döndü. Onlar? Onlar kim?. Bu imzayı tanıyorum. "Şimdi benim hakkımda ne düşünüyorlar acaba!" diye düşündü. Bunu da. Hayır dinleyeyim. Onlar için ikisi de aynı kapıya çıkar. "Kahvelerimizi de içtik. biz Türkler'inki? Bunu mertlik.. Sonra meydan okuyabildiği için gururlandığını hissetti.. Hayır. Fizyolojik özelliklerin uruk tesbiti için yeterli olmadığını. Şimdi derginin. Güzel bir kız değildi. aklın gevezeliğine bırakmamam gerekir! Bırakmaya­ cağım.

günaşırı Nazlı'yı görerek geçiriyordu. Nazlı ile dün bu yüzden atışmışlardı. "Ne yapsam. "Kulübe gidebilirim. ama Ömer şimdi 420 47 . Cumartesiydi. kendi kendine kalmaktan çekindiği. koridorlarda hiç kimseye rastlamadı. Ya da bir sinemaya. Mart sonunda yapılacak seçim yüzünden Meclis ocak sonunda tatile girdiği için otel tenhaydı..olarak açıklarız.. Ömer aşağı inene kadar. Nazlı'ya gitsem ne olur?" Yataktan kalktı. Sonra otelin alt kattaki salonuna inmeye karar verip odadan çıktı. ahbaplık edecek akıllı bir dost aradığı için Mühendis Mektebi'nden arkadaşı Samim'e gidebilirdi. Sonra. Ulus'ta her zaman kaldığı otel odasında yatağa uzanmış tavana bakıyor. ya da son zamanlarda yaptığı gibi.. bir sandalyede uyuklayan bir uşaktan başka merdi­ venlerde.. Altı aydır Ankara'da günlerini. Yabancılar bunu misafirseverlik ve şişkebabı ve. ne yapsam?" diye mırıldanarak odanın içinde gezindi. hâlâ tıraş olmadığı için berbere gidebilirdi. Gene. Yeter!" SIKINTI Ömer. nisanın sonuna bırakılmıştı. nereye gideceğine bir türlü karar veremiyordu. Ankara'ya işi düşen işadamlarıydı. Ulus gazetesini açıp ge­ lişigüzel okumaya başladı: "Yurtta Seçim Hararetle Devam Ediyor! Dost Bulgaristan Başvekili Köse İvanof Şehrimizde. ne de evlilik hazırhklarıyla uğraşmak. zamanı nasıl geçireceğini düşünerek ve her gün. Nisanın sonuna kadar ne İstanbul'a gitmek geliyordu içinden." Gazeteyi kenara bıraktı. Canı sıkıldığı. Düğün tarihi en sonunda kesin­ leşmiş. kar yağıyordu.. ne yapsam?" diye mırıldanarak sandalyeye oturdu. "Yoksa şurada biraz içsem mi?" diye düşündü ve içkiden çekindiği için salona girdi. "Ne yapsam. Ama bu ikisini de çok çekici bulmadığı için başka şeyler de düşünüyordu. Altı aydır Ankara'da bu otelde kalıyordu. Ulus'taki otelin müşterilerinin çoğunluğu milletvekilleriyle. saat üçü geçiyordu.. Pencereden dışarı baktı.

gidebileceği yerleri yeniden gözden geçirdi. "Değer mi?" diye mırıldandı. Öğleden sonra hemen içkiye başlamaktan çekindiği için yeniden odasına çıktı. ama aradığı arkadaş yakınlığını şimdi orada bulamayacağını biliyordu. tıpkı İstanbul'daki benzeri gibi. Kravat taktı. esnedi. Bir krem ilânına bakarken. şartnamenin nereden alınabileceği açıklanıyordu. çünkü berber gibi sıkıntılı ve kasvetli bir yere insan ancak oradan çıktıktan sonra bir eğlenceye gidecekse dayanabilirdi. Her zaman milletvekilleriyle. çapkınlık dedikodularının çevresinde toplanan aynı insanların sigara dumanından ve bitip tükenmeyen kâğıt oyunları ve şakalardan başka bir şey yoktu. "Değer mi?" Sayfayı çevirdi. saatlerce briç oynadığı çok olmuştu. Ömer bunu bilmesine rağmen gene de gazeteyi açıp sinemalarda ne oynadığına bir kere daha baktı ve hiçbir şey bulamadı. Bu kulüpte de." diye mırıldandı ve neşeyle ayağa kalktı. Batı Karadeniz kıyısında yaptırılacak bazı köprülerin ihaleye verileceği. Ömer artık böyle büyük işlere girebilecek kadar zengin olduğu için kulüpte bu konudaki dedikodulan dinlemişti. aşağı inip anahtarı verdi. kulübü istemiyorum. oyalanacak birşeyler arıyordu. Sabah da okuduğu bir ihale ilânını yeniden okudu. "Ama ben bir fatih olacaktım ve çok para kazanacaktım!" diye düşündü.bunu da düşünmek istemiyor. rüşvet. Sonra gözü gazetenin eğlence köşesine takıldı. Kendi kendine güldü. Berbere gitmek istemiyordu. Köprülerin nerelerde yaptırılacağını okurken. Nazlı ile gittikleri filmlerin bayağı olduğunu düşündü. sinema yok. Ömer'in oraya gidip neşe­ lendiği. işadamlarıyla dolu olan salonda bir köşede gazete okuyan bir ihtiyarla. ikincisini neşelenerek okudu ve ga­ zetenin sayfasını çevirdi. Nazlı olmaz! Demek ki Samim'e gidiyorum. "Berber iç karartıcı. aynı iş. dışarı çıktı. sıkı sıkıya giyindi. "Daha çok para için taa oralara gidilir mi?" Şu son altı ay içinde yalnızca eniştesinin yardımıyla İstanbul'da birkaç arsayı alıp satarak dokuz bin lira kazanmıştı. . İnşaat Mühendisleri Kulubü'ne de gitmek istemiyordu. bavullarıyla birlikte bir şey bekleyen bir aileden başka kimse olmadığı için burada oyalanamayacağını da anladı. Sinemalarda bu hafta Nazlı ile iki kere gittikleri için yeni bir şey olamazdı. Bir fıkrayı gülünmesi beklenen şeyin aptallığına şaşarak.

Okuldayken aralarında şimdiki kadar bir yakınlık yoktu. o ev şimdi gidilecek tek yer!" diye mırıldandı. paltosu şık. "Genç. Samim'i. Evet beni böyle görüyor olmalılar?" Birden Samim'i ve karısını ha­ tırlayarak: "Onlar da beni öyle görüyorlar!" diye mırıldandı. Ömer de gülmüştü. yakışıklı. "Evet.. ama birbirlerine büsbütün yabancı da değildiler. dünkü tatsızlığı düşünmeyeceğim!" diye söylendi. Cumartesi öğleden sonrasının soğuğa ve kara aldırış etmeyen kalabalığı dükkânlara girip çıkıyor. Mühendis Mektebi'nden sınıf arkadaşıydı. "Ben sizden korkardım!" demiş. Ömer gelip geçen yüzlere dikkatle baktı. Hepsi evlerindeki eksik bir şeyi tamamlamak istiyor! Beni nasıl görüyorlar? Yakışıklı. kalabalıktı. Refik ve Muhittin'den de sözederek. Biz pek sevimli... Okulda onunla niye arkadaşlık kurmadığını sorduğu zaman Santim. "Evet. Yeni apartmanlar arasından caddeye inen kar taneleri eski ve sinir bozucu bir şiirden başka hiçbir şey hatırlatmadı: "Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar.Ulus'a ağır ağır kar yağıyor. Yolculuk boyunca bir şey düşünmedi. Üstelik daha da çok şey biliyorlar: Zengin.. Gördüğü şeylerle oyalandı." Her şeyin az önce düşündüğü gibi çirkin ol­ madığını hatırlamak istiyormuş gibi başını göğe doğru kaldırdı. Taksiden indikten sonra vaktin erken olduğuna karar vererek Kızılay'a doğru yürüdü. Genç. İnşaat Mühendisleri Kulübü'nde iki ay önce rast­ lamıştı. yeni evlendiği karısını. Samim'i okulda nasıl oldu da iyi tanıyamadım? Bizden korkarmış! Haklı. Şık bir paltosu var. Bunu hatırlayınca. "İçimde kirli.. Alan kalabalık değildi. Çünkü ben bütün bu 422 .. o da bana yakınlık duyuyorlar. onların kendisine gösterdikleri yakınlığı düşünmeye başladı. taneler yere düşer düşmez eriyordu. kaldırımlardan hızlı hızlı akıyordu. Ulus gibi tenha değil. bayağı bir cansıkıntısı var. iyi çocuk!" diye düşündü. "Hepsi evlerine dönmek için sa­ bırsızlanıyor." Birden Nazlı'yı.. dünkü tatsızlıkları hatırlamak üzere olduğunu anlayarak mırıldandı: "Samim'in karısı sıcak bir çay yapmıştır şimdi!" Ama avunmadı. "Karısı da. Samim'e. "Nazlı'yı. Ömer bir taksiye binip şoföre Sıhhiye'ye gideceğini söyledi.. canayakın insanlar değildik. bir türlü kurtulamıyorum! Neden? Çünkü dün Nazlı ile kavga ettik. Bir milletvekilinin kızıyla nişanlı. Ama ben Samim'e ayıp ediyorum. Şimdi nasılız? Şimdi ben nasılım?" Cadde.

en sıradan. Konu­ şuruz. "Bu kadar çirkin şeyler düşün­ dükten sonra zaten orada aradığım rahatlığı bulamazdım!" diye söylendi ve ferahladı. "Samim'den niye hoşlanmıyorum? Çünkü orada ağzımın içine bakıyorlar. Hayır. Orada şimdi çay içerim. Bir annenin günün birinde paşa olan oğluna gösterdiği cinsten bir yakınlık!" Suratını buruşturdu. hiçbir şey de konuşulmamıştı. "Ne yapayım. gitmeyeceğim şimdi oraya!" Sokağın ortasında durdu." Birkaç adım daha yürüdükten sonra geri döndü.5 . Niye? Çünkü ben bir kere fatih olmaya karar vermiştim. "Evet. çünkü bizim yaşadığımız. ama bizi görür görmez içlerinden öyle davranmak geliyor.ama herkes gibi! Beni sevmesinde ikiyüzlülük yok. tam geri dönüyordu ki Samim'in saf. bizim gibi olmak isli­ yorlar. bütün bu. Bana kimsenin göstermediği bir yakınlık gösteriyorlar. Yeniden caddeye çıktığında kar dinmişti.. Beni o niteliklerimden dolayı se­ viyor. herkes şaşırmış.. kapıdan çıkan bir çocuğa bakkaldan sirke almasını söyledi. bu çok tuhaf gözükmüş. ben kötüyüm. en saçma sözlerimi bile büyük şeylermiş gibi dikkatle dinliyorlar. Zengin. 42. iyi okumuş olduğum için. bir eşitiymiş gibi davranmaya kalkışmış. "Nazlı'ya gideyim de her şeyi bir daha konuşalım mı? Ama daha kötü bir tatsızlık da çıkabilir. bir milletvekilinin kızıyla nişanlı olduğum için.. Onlar iyi insanlar. Sanki bütün dükkânların. Bunu açıkça belki düşünmüyorlar. evlerin kapısında bunu bekleyen insanlar varmış gibi kaldırımlar bir anda dolmuştu. ama bir eşiti olmak istediği Nazlı'ya.. ya da yaşamakta oldu­ ğumuzu hayâl ettikleri çevreye girmek. akıllı." Samim'in evinde konuşulabilecek şeyleri gözden geçirince sıkıldı. ama farkında değil!" Bir kere Samim'in karısı bir eşit olarak görmediği. içten gülümseyişini hatırladı.evlilikten. ne yapayım?" diye mırıldandı. "Nazlı ile bana aşırı iyi davrandılar. "Ama o kötü bir insan değil ki! Kötü değil. bir kadın başı uzandı. onlar bana hayran. Hayır. Ömer. Ne yapayım? Geri mi döneyim?" Anacaddeden ara sokaklara sapmıştı bile.. Geri dönerse otelde içeceğini düşündü ve bu düşünceyi beklediği kadar korkunç bulmayınca şaşırdı. "Ne çirkin şeyler düşünüyorum!" Yanındaki bir evin pencerelerinden biri açıldı. Arkadaşının oturduğu apartman elli adım ötedeydi.. "Ne kötü şeyler düşünüyorum.

Otele gidecek. Arabada sigarasını tüttürürken. iyi ki Samim'e gitmedim!" diye düşündü ve ilk yudumu aldı. Ömer konyak içeceğini söyledi. gördüm. "Evet. başarılı bir müteahhit olmamı. içine konyak doldurulduğu zaman aldığı rengi çok iyi tanıyıp sevdiği kadeh önüne konunca ke­ yiflenerek: "Evet. Susturduğu şeyi. her şeyin en çirkin. Oysa şimdi her şeyi düşünmek. vicdanı son bir kere daha içki içmesinin kötü olacağını söyledi. Hepsi bu mu?" Başını salladı. ama kurallara uymak için bu saçma işlemi yerine getirmek zorunda olduğunu gösteren bir bakışla yaklaşıp ne istediğini sordu. ama Ömer yapacak başka bir şey olmadığını düşünerek onu susturdu. bazılarının "lobi" dediği salona girip her zaman oturduğu koltuğa yerleştikten sonra iyice yatıştırmak isteyerek: "İşte çıktım. Şoföre Ulus'a gideceğini söyledi. salonda içki içecekti. "Günah benden gitti. beni oyalayacak bir şey bulamadım!" diye söylendi. ama ihtiyar hâlâ aynı gazeteyi okuyordu. bir evimiz olmasını. "İşte başlıyoruz!" diye düşündü. en bayağı yüzünü görme eğiliminde olduğu için içkinin kötü düşünceleri coşturacağını biliyordu.. gezdim. Köşedeki büyük bir saksının yanındaki koltuğa bir yabancı oturmuştu. sonunda kendimi kandırmaktan başka bir şey yapmayacaktım. Ömer'in her zaman oturduğu. içki içtiği yere yerleştiğini gören garson onun ne içeceğini bildiğini. Şimdi biz Nazlı ile niye alıştık bakalım?" diye mırıldandı. Bugün canı her zamankinden sıkkın olduğu. Onu sevmemi. Kendi kendine şaşıyor. son zamanlarda sık sık içki içtiği." diye düşünerek rahatlamak istiyordu.İstemiyorum! Ne yapayım? Nereye gideyim?" Ama nereye gi­ deceğini çoktan biliyordu. Bavullu aile salondan çıkmıştı. "Samim'e gitseydim oradaki o boş gevezeliklerle kendimi unutmaya çalışacak. "Nazlı ile niye kavga ettim? Bu kavga öteki kavgalarla ilişkili olduğuna göre şunu sormalı: Niye biz hep kavga ediyoruz?" Birden dü­ şündüğü şeyden korktuğunu anladı ve düşünmek için yeteri kadar içmediğine karar vererek kadehini bir dikişte boşalttı. Bunu bildiği için ayakları kendiliğinden onu taksi durağına götürmüştü. Biçimini. otele girdikten. "İnsan hiçbir zaman hepsini sa424 . onu korumamı.. anlamak istiyorum!" İçkiden bir yudum daha aldı. "Nazlı benden ne bekliyor? İyi bir koca. Sonra. geniş tabanını.

"ingiltere'de mi kalsaydım? Yoksa Alman mı? Herr Rudolph! Refik ne yapıyor acaba? İstanbul'a tek başıma bir fatih gibi. 425 ." Boş kadehi eline alarak kapıya doğru yürüdü. çünkü o ne istediğini biliyor.. Peki.. Sonra garsonu çağırıp bir kadeh daha istedi. "Onu istiyorum!" Birdenbire içinde köpüren öfkeyi taşırmamak için bir şaka yaptı: "Ben onu istiyorum. azla yetinmek istemiyorum. çocuklar ve bir aileyle yetinen bir insan olmak istemiyorum. Garsonu görünce kadehi ona verdi ve yenisini getirmesini istedi. ya da bir an Ömer'e öyle geldi ve ona gülümsedi. "Hiçbir şey! Hiçbir şey! Ben yalnız onu istiyorum!" İçkinin kanına karıştığını duyarak kelimelerin üstünde durdu.." diye mırıldandı. "Sakin olmalıyım!" diye düşündü. Bunun çirkin olduğunu biliyorum. "Böyle düşünülmez. Peki." diyorum. ben ise bilmiyorum! Ben ne istiyorum? Benim ne istediğim açık! Ben bunu hep söylüyorum. "Ben ondan ne istiyorum?" Buna hiçbir zaman kesin bir cevap veremeyeceğini anlayarak: "Peki. Ben!. ama kolaylık olsun diye hepsinin bu olduğunu söylü­ yorum. İngiltere." Garsonun yeniden getirdiği kadehe düşmancaDaktı.. Ben sıradan bir aile babası.. bunların yerine ne istiyorum?. Ömer: "Ama orada kalan araçları elden çıkarmak için Kemah'a gitmem şart!" diye mırıldandı." diye söylendi ve birden ayağa kalktı. yeni eşyalarla. Oysa Ankara'da yapılacak hiçbir işi olmadığını ikisi de biliyorlardı.. Yabancı gülümsüyordu. "Bir İngiliz. benim durumumda olan. tutulacak ev için İstanbul'a gitmeleri gerektiğini söylerken." Yeniden koltuğa oturarak.. ben. daha önceki tar­ tışmalar bir anda açıklığa kavuştu: Nazlı evlilik hazırlıklarıyla uğraşılmasını. "Çünkü ben. Ben!... yeni bir ev. Ömer Ankara'da yapılacak işleri olduğunu ileri sürüyordu. ben ondan ne bekliyorum?" Bir süre bardağa baktı. "Nazlı ile tartışıyoruz.. ya da ne anlamı olması gerekir? Basit: Ben herkes gibi olmak. "ben.... Bir fatih olmak." Birden korkuyla durdu. Ben hep. benim gibi biri ondan ne bekler?" diye mırıldandı. Ben. "İs­ tanbul'a gitmek istemiyorum! istanbul'a gitmek istemiyorum çünkü.. o ise evimize eşya almak istiyor!" Dünkü kavga. Koltuğuna dö­ nerken de saksının yanında oturan yabancıyla gözgöze geldi. alınacak eşyalar. Peki.yamaz.. ama bu düşüncenin tartışmaya bir şey katmadığını da anladı. açıkça ne demek bu? Yani başkalarına göre bunun ne anlamı var.

hani yarın gelecekti?" "İşte şimdi telefon etti. neredesin? Ben gidiyorum!" "Buradayım. "Ne yapayım.. içkiden tiksinerek ayağa kalktı. Nazlı'nın kendisini beklediği gibi sevgiyle karşılamayacağını düşünerek korktu. ama ne olmak istediğimi bilmiyorum!" diye düşündü.. Gelmek istediğini söyledi. Nazlı'ya gideyim. Bulgar Başbakanı Köse lvanof onuruna verilecek yemek ve "suare" için Ankara Palas'a gidecekti." Otelden çıktı. Onunla konuşayım. "Ben gidiyorum. MİLLETVEKİLİ MUTSUZ Muhtar Bey saatine bir kere daha baktı: Altıbuçuğa geliyordu: "Tam vakti. yahu. Aynaya da son bir kere baktı: "Tam vaktinde hazırım! Ama beni niye çağırdılar oraya? Avutmak için!" Öfkelenmemek için çabuk çabuk odadan çıktı ve sinirlerini yatıştıracak şeyi odalarda arayarak seslendi: "Nazlı. ne olursa olsun onunla ko­ nuşacağı için sevindi. Düşünmeyeceğim." Nazlı utangaç ve suçlu bir tavır takındı." diye düşündü. ama orada Muhtar Bey'e rastlayacağını..." "Ömer mi? Ne istiyor?" "Bir saate kadar geliyor!" " E .. "Sarhoşum işte. düşünmeye başladım!. Böyle çirkin şeyler düşünmeyeyim. "Gelsin bakalım. Nazlı'ya gideceği. Kim?" "Ömer! Kravatınız uymamış baba. gelsin bakalım!" diye homurdandı Muhtar 42 d 48 . Telefonla konuşuyordum!" Nazlı telefonun ve Muhtar Bey'in çalışma masasının durduğu küçük odadan çıktı. "Ben gencim."Ben ne olmak istemediğimi biliyorum. Beni anlasın. Onunla evleneyim.. Muhtar Bey'in evde olup olmadığını anlamak için telefon etmeye karar verdi. kızım. ne yapayım?" diye mırıldandı. Ama. Düşünmek bana göre değil! Niye başladım sanki şu içkiye!" Bütün bu düşüncelerden.

Bunu yalnızca kendisiyle ilgili bir şeyden dertleniyormuş gibi söylediği için." Muhtar Bey bütün bir gündür içinde taşıdığı merakı doyur­ manın tam zamanı olduğunu hissetti: "Ne oluyor kuzum? Dün ne oldu? Senin de bir tuhaf halin var!" Nazlı gözlerini bir türlü iliklenemeyen düğmelerden birine dikerek: "Dün kavga etlik. ama sesinin boğuk çıkma­ sından korktuğu için hiçbir şey söylemedi. ar­ kasından gelen kızına duygulu bir tavırla sarıldı." "Biliyorum!" Muhtar Bey aşırı duygulu olan yüzünü kızından saklamak için kapıyı açtı.. "Senin için meraklanıyorum.. alınmıyorum. ama ben bu işlen pirelenmeye başladım. Sonra olup bitenlerden hoşlanmadığını göstermeye hakkı olduğunu düşünerek: "Ne oluyor doğrusu anlamıyor." dedi. Ama her seferinde böyle olmuyor mu? Onunla konuşayım ister inisin? Peki. onlar için daha iyisini mi giyeceğim! E.Bey. "Alınmıyorsun ya?" Kızının yüzüne bakmamak için iliklediği düğmelere gözlerini dikmişti. anlamı­ yorum." dedi." Nazlı'nın bu konuda daha konuşulmasnıdan hoşlanmayacağını düşündü: "Demek kravatımı be­ ğenmedin Yakışmamış mı? Yakışmamışsa yakışmamış. "Yok. peki suratını asma. Nazlı'nın cevap vermediğini görünce daha da meraklandı. sormam! Ama ben olup bilenlerden hoşlanmıyorum. Bir şey söylemek istedi." "Korkuyorsun ha? Korkma! Ben varken kimse seni mutsuz edemez. Merdivenlerden 427 . ne olacak ba­ kalım?" dedi. anladın mı?. Bu kavgayı da sormuyorum. Şunu unutma ki..." Askıdan paltosunu aldı." dedi.. hadi allahaısmarladık baka­ lım!" "Güle güle baba!" Muhtar Bey kapıya doğru yürüdü." "Peki... "Yaa! Niye?" "Lütfen artık sormayın. öteki kolu geçirirken: "Evlilik tarihi kesinleşti. Sonra birden döndü. "Bilmiyorum! Ben de korkuyorum. baban her zaman senin yanındadır. Paltosunun içinden bir kolunu geçirirken: "Off.

Elindeki şapkayı başına geçirdi. "Onun bütün ta­ lihsizliği kötü. ne İsmet Paşa bir adım atıp Muhtar Bey'e görev vermiş. Muhtar Bey bu yüzden kendini rüyaları ve tasarıları gerçekleşmemiş mutsuz bir insan olarak görüyordu. ama az sonra gene: "Ne yapıyorlar şimdi?. "Kendini beğenmiş bir herif!" diye bir süre mırıldandı." diye mırıldandı. sevilmeyecek bir herifi sevmiş olmasıdır!" diye söylendi. ne de eski kadrolar görevlerinden alınmıştı.. Kızım yardım istiyor. Daha Ömer'in eve gel­ memiş olduğunu anlayarak bir daha utandı. "Ben mutsuz bir insanım!" Yürümeye başladı.. Kızım mutsuz olmasın diye o herifle kavga etmeye hazinin!" Araba ağır ağır yokuşu çıkıyordu. Sonra Ömer'le kendi gençliğini kıyasladığını anlayınca utandı ve şöyle düşündü: "Kızımın mutsuz olmaması için her şeyi yapacağım. Arkaya yaslanan başını birden kaldırdı.. her şey bayağı. her şeyden nefret ediyordu." Anacaddeye yaklaşmıştı. Çirkinliklerden kendini korumak istiyormuş gibi başını omuzlarının arasına çekti. Köse İvanof Bulgar Başbakanı ha?" diye söylendi.. kendini beğenmiş.. Bir süre daha yürüdükten sonra bir taksi buldu ve şoföre Ulus'a çıkacağını söyledi. Üstelik tam ruhumun bir denge ve sağlık aradığı şu günlerde. Atatürk'ün ölümünden sonra Muhtar Bey'in beklediği şeylerden hiçbiri olmamış. "Bütün bu bayağılıkların üstüne bir de kızımın dertleri çıktı!" diye düşündü.. "Beni yalnız kızım avutabilir. Anacaddeye doğru ağır ağır yürürken.. "O herifin nesini seviyor?" diye mırıldandı. Bu konuda her zaman aklına gelen en kesin düşüncesi buydu.. ama hâlâ bir arabaya rastlayamamıştı.." Sonra birden. "Onlar orada. "Bir de şimdi şu herif. 428 . Açık havaya çıkınca derin derin nefes aldı.. "Beni arlık kolay avutamazlar ama." diye mırıldandı ve Nazlı'nın dertlerini düşünmeye başladı." Alaycı ve küçümseyici tavırla: "Köse lvanof. Hafifçe kamburunu çıkardı." Başını ileri geri sallıyordu. bir ayı aşkın zamandır.inerken. ikiyüzlü. adi!" diye mırıldandı. "Evet.. Ben ise beni avutmak için çağırdıkları şu saçma toplantıda. her şeye öfkeleniyor. Bütün hayatına derinlik ve anlam katacak göreve kavuşamadığı için.. "Ne yapıyorlar onlar şimdi evde? Hatice Hanım da izinli!" Saatine baktı. çirkin. "Sanki ne diye çağırdılar ki beni oraya?" diye düşündü ve gene aynı karşılığı verdi: "Avutmak için.. Beni artık kimse avutamaz.

Bir de Bandırma gemisine Atatürk'le binme talihi var! Başka da bir meziyeti yoktur! İsmet Paşa'nın kölesi olmaktan başka hiçbir meziyeti yoktur. Sonra bir kenarda. derken milletvekillerinin birinin gazetede okuduğu habere geldi. Muhtar Bey! Buyurun. ayakta sohbet eden iki milletvekiline gülümseyerek yaklaştı. Ben hiçbir şey! Refik Saydam! Askeri Tıbbiye mezunu! Harpte Ordu Sağlık Başkanı Süleyman Numan Paşa'nın sağ kolu. pişmiş ete göre insan sağlığı için çok daha yararlıydı. Yüzüne alaycı bir anlatım vererek çevresine baktı. Tam vaktinde geldiğinden hiç şüphesi olmadığı için kendinden emin hareketlerle daha önce de birkaç kere geçtiği koridorlardan. niye geldim sanki? Eve döneyim! Nazlı ne yapıyordur?" 429 .. gürültüden sakınmak istiyormuş gibi biraz köşede durdu. Salona girmeden çok önce takındığı alaycı gülümseyişin iyice yerine oturduğunu hissedince keyiflendi: "Beyler sohbetinize katılabilir miyim?" "Vay.. arada bir gözünün ucuyla salonu seyrediyor. çevresine fazla bakmamaya dikkat ediyordu. görevlilerden başka kimse yoktu.. Bir anda gözünü alan parlak ışıklardan. birkaç dakika içinde. Çağrılıların fazla olmadığını. kimin nerede oturduğunu. işte şimdi o başbakan. Çiğ ve pişmiş et konusundaki sohbet uzayınca Köse İvanof'un karısını ve Bulgar Başbakanı'nın üvey kızı. Muhtar Bey yüzünde aynı alaycı gülümseyişle iki milletvekilini dinliyor. benden üstün neyi var?" diye düşündü ve yüzündeki alaycı gülümseyişin kaybolduğunu anladı. Muhtar Bey'in onlara katılmasından sonra konu nasıl olduysa bir anda gazetelere. "Refik Saydam'ın Allah için. Bu habere göre çiğ et. merdivenlerden geçerek uğuldayan salona girdi. kimin kiminle birlikte olduğunu görmüştü. Ben ise bir hiç! Ah. bu da bakanlıktan çekildiydi. rica ederim!" İki milletvekili aralarında Balkan Antantindan sözediyorlardı. Etrafta uşaklardan.Otelin önünde duran taksiden indikten sonra da aynı şeyleri mırıldandı. "Refik Saydam başbakan oldu. Ö başbakanlıktan çekilince. şuradaki sekseni aşkın kişinin her birinin bir görevi olduğunu görünce buraya avutulmak için çağrıldığına bir daha inandı. Çevresine çok az bakmasına rağmen. ya da başka bir şeyi olduğu şakayla söylenen öteki kadını ve onlarla birlikte oturan Başbakan Refik Saydam'ın kabak kafasını gördü ve birden..

canım!" Bu sözlerin de gerçeğe uymadığını hatırladı. Sonra bakanın neşeyle koluna girdiğini gördü ve şaşırdı. Birlikte tenha bir köşeye doğru yürümeye başladılar. "Çok aptalca bir karşılık verdim!" diye düşündü. Çok güzel!" y "Evet. Faik Bey. "Kırık kalpleri tamir ha?" Sanki herkesin bugünlerde kullandığı bu sözü ilk defa işitiyormuş gibi bir kahkaha daha attı. "Senin nen var kuzum? Bir derdin mi var?" Muhtar Bey bakanın Mülkiye yıllarındaki ve İçişleri Bakaıılığı'ndaki dostluklarını hatırlatan bu resmiyet dışı dili kullan­ masına şaşarak: "Yok!" dedi. Gene bizimle çalışacaksın. Yalnızca Paşa. Muhtar Bey'in kolundan çıktı: "Çok güzel! Sevindim. Muhtar Bey öfkeyle: "Çok neşelisin!" dedi. Muhtar Bey. "Listeye girdin." "Kırgın olmamı gerektirecek bir şey mi var?" Muhtar Bey cevabını beğenerek gururlandı. "Ama suratın asık! Her yerde söyleniyormuşsun?" "Ben mi? Kim ne dedi?" "Kimse bir şey söylemedi canım. Kimse kimseye kırgın olmasın istiyoruz. ama istediği tavrı da takınamamıştı. Bir şeye dargın olduğunu sanıyorlardı. Herhalde seni unuttuğumuzu dü4. 'Muhtar Bey bize kırgın mı?' diye sordular. İçişleri Bakanı bir kahkaha attı. Bakan öteki iki milletvekiline Muhtar Bey'i aldığı için gü­ lümseyerek özür diledi." dedi. Paşa'nın bu kırık kalpleri tamir siyasetini çok iyi bi­ liyorum!" Muhtar Bey bunları alaycı gözükmeye çalışarak söylemişti.30 . Sonra yeri gelince neşelenen bir insan olduğunun anlaşılıp anlaşılmadığını görmek için çevresine bakındı. "Sen de her zamanki gibi katısın! Gül biraz. "Neyi daha iyi bilecekmişim?" İçişleri Bakanı. "Bilmem! Bunu sen daha iyi bilirsin!" dedi bakan ve şişman bir kadına gülümsedi. Seçileceksin. nasılsınız?" Muhtar Bey başını kaldırıp baktı: İçişleri Bakanı Faik Öztrak! "Bana niye öyle gülüyor?" diye düşündü. Bakan eski meslektaşının yüzündeki nefretten galiba korktu."Ooo. Sonra: "Hamdolsun.

" Birden düşüncelerinden ürperdi. "Hepinizden iğreniyorum. Maraş milletvekili Buriıanettin Okay'ı görünce daha da neşelendi. Ekrem.. 4M . Sennet söylemez. Ama niye bunu söy­ lediler?. onu gene seçtirdik.sunmuyorsun. İçişleri Bakam bu fırsatı kaçırmadı. Muhtar Bey onun gövdesine arkadan bakarken.. "Hepsinden nefret ediyorum. hepsinden iğreniyorum!" diye mırıldandı. Atatürk son aylarda hep Ismel'i öldü sanır. Recep Zühtü'nün kendisini vurmasından korktuğu için Atatürk'ün hastalığında İstanbul'a gidemeyen İsmet Paşa. Hepinizin ne mal olduğunu biliyorum! Hepiniz kölesiniz! Ben de öyleydim. Köse lvanof ile oturan Refik Saydaın'a baktı. Muhtar Bey: "Rica ederim!" diye mırıldandı. Bakanlık koltuğuna bunun ilk oturuşu. Bu sözünü saçma buldu. "Geçen devre bu birisinin ölümü üzerine milletvekili tayin olunmuştu. yanına kimse yaklaşmıyordu. gökte arayıp da bulamadığı birini kahkaha patlatılan o köşede buluvermişmiş gibi telâşlı ve heyecanlı bir tavırla Muhtar Bey'in yanından uzaklaştı. Paşa beni niye sorsun?" Döndü." Bir dedikoduyu hatırladı: Recep Zühtü. Bu dedikoduyu ha­ tırlayınca keyiflendi. "Demek İsmet Paşa beni sormuş!" diye düşündü. ama şimdi uyandım. Sermet ve Ekrem tanık oldular. Atatürk'e İsmet Paşa'yı vurduğunu söylemiş. şimdi onlarla barışıyor. İkisi de dönüp baktılar.. "Hepinizin. "Gülüyor!" diye düşündü." Hâlâ aynı yerde tek başına durmasına rağmen. Benim gidip Celaliler'le öpüşmemi istiyorlar. kalabalığın içinde tek başınaydı. "Paşa şuna demiştir ki 'Muhtar JBey'e söyleyin. Belki de işgüzarlık ediyordur. Salonun bir kenarında. Yemin için kürsüye çıktı. Çünkü herkes birbiriyle barışsın istiyorlar. üzülürmüş.. Uyanmama yardımcı olduğu için İsmet Paşa'ya da teşekkür borçluyum." Tiksintiyle mırıldandı: "Kırık kalpleri tamir!. Sonra birden arkasında bir kahkaha patladı." dedi azarlayıcı bir sesle. "Bu da ağzımı arıyor. her şeyin ne olduğunu biliyorum. surat asmasın!' Bu da geldi söyledi! Seçileceğimden şüphem yoktu. Meclis koridorlarında ileri geri konuştuğumu kim yetiştirmiştir? On gün önceki o öfke buh­ ranıma Hulusi. Ismet'in çocuklarının eğitimi için para ayrılmasını da onun için vasiyetnamesine yazdırmış.

gelin.. Ben he­ pinizden." Muhtar Bey... kraliçe İtalyancı. Bulgar milleti de Rus dostudur. aman her şey eskiden olduğu gibi yürüsün.. "Bu da onlardan!" diye mırıldandı. her şeyden nefret. "Bence bunların tarafsızlıkları bir siyaset değil.. Tavuk sever misiniz? Sonra Dobrice ve Makedonya'da bunların gözü. Gene gülüyordu." Gözleri kendiliğinden gidip Refik Saydami buldu. Aman kimse kimseye kızmasın. işi tatlıya bağladılar. eski Manisa valisi hepinizden nefret ediyorum! Ben mutsuzum! Benim bir tek kızım var. Mülkiye mezunu. "O ne yapıyordu? Kitabı yayımlanmış. millet seçti' dedik.. sen hâlâ gülüyorsun! Memleketin hali. görünce acıkırsınız. Gülünecek ne var? Memleketi düşünsene güleceğine! Her şey kötü! Memleket sefil. ama sonra. aman kimse alınmasın! Ama ben alındım! Ben Muhtar Laçin..'Beni seçtiğiniz için teşekkür ederim. Bir an İhsan Bey'in bilgisine imrenir gibi oldu." diye düşündü. çirkin.. bir mecbu­ riyettir. bu sefil dünyanızdan.' dedi.. Refik'i hatırladı." dedi ve daha önce bu konuda düşünüp hiç hazırlık yapmadığı için utanarak müfettiş ile birlikte büfeye doğru yürüdü. Siz bu Bulgarlar hakkında ne düşünüyorsunuz?" Muhtar Bey: "Ben düşünüyorum ki.. "Gülüyor... gülüyor!" diye düşündü Muhtar Bey." "Muhtar Beyciğim siz perhiz mi yapıyorsunuz?" "Efendim?" "Büfeye hiç iltifat etmiyorsunuz! Hadi gidelim ve tabaklarımızı dolduralım!" Muhtar Bey badem bıyıklı parti müfettişi İhsan Bey'i tanı­ yamamış gibi bakıyordu: "Tabaklarımızı mı dolduralım? Ama ben aç değilim ki!" "Gelin. bayağı iken gülüyor. O tarım bakanını da almadılar hükümete. "Bana bunları niye söylüyor? . "Ben bunlarla ilgilenmiyorum. hükümeti Almancı.. Sonra bir şey kalmayacak. Başka birkaç değişiklik de yapıldı tabii. Düşünsenize. zavallı." Birden gelecekteki damadının arkadaşı delikanlıyı. Ama yeter mi? Ah yeter mi? Bu kadarla yetinilir mi? Uzlaştılar. perişan. Hay Allah hepinizin!. 'Seni biz değil. Yeni kadrolara görev vermediler. 'Beni seçtirdiğiniz için teşekkür ederim!' diye bağırdı. bu gülünç soyadını utançla taşıyan. kralları İngilizci. O da. "Her şey bu kadar sefil.

.Oo.. bir an söylediğini sandı. Hayır.. Hayır. ama bir köşeye usulca bırakmaktan başka bir şey yapamadı. evet. Nasıl da atıştırıyorlar. dolu ağızlarıyla konuşmamak için başlarını sallayan. Ayakta duran.. Muhtar Bey?" "Nişanladım. tombul. Kerim Bey'in öfkesini yatıştırmak istiyordu. "Tavuk budu yiyecektim.. Kölelerin karıları.. Memleket aç." Muhtar Bey bu sefer bir başkasına eğilerek ve nedense belli belirsiz bir korkuya kapılarak selâm verdi.. "Muhtar Bey. bunlar burada tıkmıyor. ben ne söyledim? Ben ne söyledim!" diye mırıldandı. "Tavuk budu!" diye düşündü.. Nazlı ne yapıyordur? Hizmetçi de evde değil! Saat kaç? Ne diyor bu?" "Eğer biz Dobrice'deki Türkler'i yurda çağırmakta. Sonra şaşırdı. Ah burada ne işim var? Burada bir soytarıdan farkım yok! Şu yemekler. "Ben onların yanında bir hiçim!" diye düşündü." dedi İhsan Bey. onun koluna girmişti. Şükrü Saraçoğlu bana selâm. kızları." Masanın kenarından çekilmiş yürüyordu. biraz rahatsız galiba." "Biliyorsanız ne soruyorsunuz?" dedi Muhtar Bey. Tavuk budu. kendisini tanıyan..." Muhtar Bey Dışişleri Bakanı'na eğilerek selâm verdi. "Kızınızı evlendirdiniz mi.. Şimdi benimle alay ediyorlardır. Muhtar Bey birşeyler söylemek istedi.. Ben neyim? Bir zavallı. Şu çıplak kollu.." "Bunu biliyordum. birbirlerine gülen. ama yalnızca dudaklarının kıpırdandığını farketti. Kerim Bey'e sert cevap verdim. "Selâmım nasıldı? Ölçülüydü evet. "Bunu yiyecektim!" İçinden tabağı fırlatmak geldi... Selâm verdiği adamın gözlerini yarı yarıya örten gözkapakları kıpırdanır gibi oldu. Zavallı Muhtar Bey biraz kaçırmış 433 . "Bütün bu çirkinliklere rağmen. Muhtar Bey'in yanından ayrılmış. Muhtar Bey elindeki tabağa boş boş baktı. çok eğildim. Kerim Naci Bey'di. Ben zavallı bir insanım.. "Kerim Bey'e ne dedim? Ben ne dedim!" "Siz biraz rahatsızsınız galiba?" dedi Kerim Bey... iğrenç kadınlar. tanı­ dıklarını ve yakınlık duyduklarını göstermek için gülümseyen insanlann arasından sallanarak ağır ağır yürüyordu. burada tavuk yiyecektim.. "Aa.. benim kızım böyle olmayacak! Eve dörteyim.

para kazanmalı. Eve gidiyorum. insanların cinsel istekleri olduğunu unutmuş gözüküyor. ama öpüşmek için bile kızarmamız gerekiyor. bütün bu ikiyüzlülüğü bir kenara bırakıp. O zaman Keçiören'de bir bağevim olurdu." AİLE. sonra da Nazlı yemek pişirmeye mutfağa gitmişti. "Niye ' geldim buraya?" diye düşündü. Avunmadım! Beni kimse avutamaz. sofraya bir şey koyan Nazlı'nın arkasından baktı. "Benim bir erkek olduğumu. Ömer kendisi gibi Nazlı'nın da kavgayı.. keyfime bakmalıydım." diye mırıldandı. Öpüşüp barışmalarına rağmen." Az önce barışma öpüşünü hatırladı. hayat! Refet gibi yapmalıydım ben de. Nazlı mutfaktan elinde tepsi ve tabaklarla geldi. "Evlenirsek akşam işten döneceğim ve bu cızırtıyı dinleyerek yemeği bekleyeceğim!" Eve geleli yarım saat olmuştu. sonra dünkü tatsızlıktan sözetmemeye karar verip öpüşüp barışmışlar. öteki kavgaları düşündüğünü biliyor.. Neye gülüyorsunuz? Gülünç olan nedir? Ekrem söylemiştir. Refet gibi yapmalı. Beni de kendini 434 49 . AHLÂK. Kerim Bey haklı. Nazlı içeri gidince. yanan odunların çı­ tırdayışını dinleyerek sigara içerdim. mutfakta cızırdayan ızgaranın.. Kızımı ne diye evde tek başına o herifle bıraktım... Kızı da bir türlü evlenemiyor!. > Ona ne dedim! Refik Saydam gülüyor! Gazetede gördüm. "Onunla nişanlıyız. Nazlı ile önce hiçbir şey konuşmadan oturmuşlar.. Ömer gene Venedik manzarasına baktı. v b . Ömer Venedik manzarasının karşısında oturuyor. "Çünkü artık yalnız kalmaya da dayanamıyorum!" Yeniden odaya giren.. Bir tek kızım var! Ah. Kızım! Evde ne yapı­ yorlar? Ben eve gidiyorum. İsmet de gülüyordu. Bende ahlâk kalmadı. Buna nasıl dikkat et­ medim? Evet ben rahatsızım.galiba. Eve şömine yaptırır. Nazlı'nın tıngırdattığı çatal bıçağın sesini dinliyordu. Ben rahatsızım. Sofrayı kurdu. ama başka şeyleri de düşünmeden edemedi. "Sarhoşum. karşısında hiçbir şey konuşmadan dur­ maktan sıkıldığı için mutfağa gittiğini seziyordu.

küçük ve hızlı adımlarının Nazlı'yı rahatsız ettiğini anladı.." dedi ve ayağa kalktı.. "Ama sana iyi gehnıyor." "Köfteyi nasıl buldun? Daha alsana." dedi Nazlı. dur! Öyle içilir mi?" "Sen o sözle ne anlatmak istediğini söyle.5 . Niye sokaktan geri döndüğümü sormayacak mısın?" Nazlı neşelenmeden: "Niye geri döndün?" dedi. "Demek Samimlerin bayağı olduğunu düşünüyorsun. Sinirli." dedi.. Ama onun iyi bir çocuk okluğunu söylüyordun. Sinirli bir hareketle şişeyi aldı... Öyle göremediği zamanlarda da bir evimiz ve eşyalarımız olması gerektiğini hatırlıyor!" Düşüncelerinden ve kendinden iğrenerek ayağa kalktı. Şu aile havası sözüyle ne anlatmak istiyorsun?" Ömer şarabını acele acele içerek: "O sözle mi?" dedi. açtı. ağzının kokusundan anlamıştım!" "Samim'lere gittim. Dur. sonra yerinde duramayarak: "Ben daha içmek isliyorum. "Babanın şaraplarından var mı? Daha hemen dönmez.. "Biliyorum. Nazlı yeniden mutfağa gitti. Nazlı: "Ben de içmek istiyorum.. 'Köfteyi nasıl buldun?' 4. Oradaki o bayağı aile havası.. Ömer otururken: "Ben öğleden sonra içtim biliyor musun?" dedi. "O aile havası sözüyle mi?." Ömer az önce dilinin ucuna gelen sözü yutmak istedi. şimdi istiyorum. Odanın içinde gezinmeye başladı. "Çünkü Samim'lerde çirkin bir şey olduğuna karar verdim. onların iyi insanlarla tanışma. ama kendini tutamayarak: "O aile havası sözüyle işle. biliyorsun! Ağlıyorsun!" "Hayır. iyi bir çevreye girme. Yani gitmedim.." Ömer tabağına bakan Nazlı'nın yüzüne bir an baktı.de bir melek gibi görüyor olmalı.. Aa. değil mi?" "Mutfakta lel dolabın üstünde! Dönmez." Ömer koşup şarabı getirdi.. sen nasıl içiyorsun. Sokağın ortasından geri döndüm." "Alıyorum. Az sonra ızgaranın cızırtısı kesildi ve elinde bir tabak köfteyle sofraya oturdu.3. mutlu olma biçimleri ve istekleri iğrenç.

Alay ettiğin bu köfteleri yaptım!" Ömer karşılık vermedi." "Ben seni anlayamıyorum!" dedi Nazlı. senin küçümsediğin şeyleri küçümseyemediğim için yüzeysel olduğumu düşünüyorum. iyi elbiseler giyme." 436 . Ama neden? Bunu anlayamıyorum. Suçun kendimde olduğunu düşünüyorum. Biz. Kelimeler aklında koşuyordu. ama Ömer ona içmemesini söyleyemedi. Alaycılığa başlamak istedi. "Ben seni.. biliyorum. bize benzeyen insanlarla yaşama isteğimi. artık eskisi gibi bunu saklamaya bile çalışmıyorsun. Yanlış bir söz söylediğimi. hayır. "Sen ne istiyorsun? Eğer beni sevmiyorsan. İşte şimdi de öyle bakıyorsun. Nazlı bir bardak şarap daha içti.... Ben senin yalnızca ni­ şanlımın!" "Nişanı bozmak mı istiyorsun?" dedi Ömer.. Bir sessizlik başladı." diye bağırdı Nazlı. ne olacağız?" "Bir şey olacağı yok! Evleneceğiz işte!" Alaycı bir sesle ekledi: "Nisanın yirmialtısında... ama bunu da yapamadı... ama bir türlü kendiliğinden kopmayan bir ipliği koparmak istiyormuş g