22/04/2001 - 04/05/2008 arasında yazılan 361 adet köşe yazısı

Amerika lehine bir yazı
Gündüz Vassaf
04/05/2008

Geçen hafta ABD seçimlerini kim kazanacak diye sormuĢ olsaydınız, "Obama'nın seçilmesini bir tek ona sıkılacak kurĢun engelleyebilir," diye cevap verirdim. Adaylığını açıklar açıklamaz hükümetin ona verdiği koruma, ülkenin tarihinde herhangi bir baĢkan adayına verilenin fevkinde. Cumhuriyetçı partinin adayı McCain'e, o da kendi istediği üzerine, daha geçen ay koruma verildi. ABD'nin tarihinde baĢkanlara suikast giriĢimleri unutulacak kadar çok. Özellikle gençler arasında yayılan Obama coĢkusuna benzer bir kitlesel heyecan bu ülkede en son John Kennedy baĢkan seçilmeden önce, bir de kardeĢi Robert'in baĢkan adaylığında görülmüĢtü. Ġkisi de öldürüldü. Ġkisinin de çocukları Obama'yı destekliyor. ABD politikasını tarihi açıdan değerlendirenler bu ülkenin emperyalist politikasının kim baĢkan olursa olsun değiĢmediğini söylediklerinde haklı olabilir. Ancak baĢkanların kim olduğunun farketmediğini söylemek de, tarihte insan unsurunun etkisini hiçe indirgeme gafletine düĢmek olur. Sanırım Çin dıĢında, bütün dünya ABD seçimlerini özellikle Obama'nın adaylığı nedeniyle izliyor. Obama'nın seçilmesiyle gerginliklerin, savaĢların azalacağını, ABD tarihinin en az sevilen baĢkanı, benden yana olmayan benim düĢmanımdır diyen Bush'dan kurtulmanın dünya için büyük bir kazanç olacağını düĢünüyor. Obama'nın dünyaca benimsenmesi, ona ABD'de düĢmanmıĢ gibi bakanların, onu yeterince Amerikalı saymayanların, ekmeğine yağ sürüyor. Obama seçimleri kazanırsa ABD hükümetinin nasıl bir politika izleyeceğini bilemeyiz. Ama, önseçimlerde en çok oyu almasına rağmen partisinin adayı olamaması ihtimali gibi akla gelen ya da akla gelmeyen nedenlerden ötürü partisinin adayı olmaması, baĢkan seçilememesi halinde ABD demokrasisinin gerek dünya kamuounda gerek kendi vatandaĢları nezdinde meĢruiyetini daha da yitireceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Benim yerim dünyada mazlumların yanında, ABD seçimlerinden bana ne diyebilirsiniz. 21. yüzyıl Çin yüzyılı mı olacak? Günümüzde ABD'nin karĢısında her gün güçlenen, uzay savaĢlarına, siber savaĢlara giderek daha hazırlıklı olan, Afrika gibi koca bir kıtanın doğal kaynaklarını kapatmaya yeltenen Çin var. Demokrasinin esamesi okunmayan, hangi dinden olursanız vicdan özgürlüğü olmayan, köylünün, iĢçinin kırıldığı, köle gibi çalıĢtırıldığı, geçen haftadan itibaren de dünyayı en çok kirleten ülke konumunda da olan Çin. Dünya kamuoyunun Çin üzerinde etkisi sivri sinek vızıltısından az. Sansürden geçebilirse, barbarların düĢmanlığı diye algıladıkları eleĢtiriler, Çin milliyetçiliğini bir o kadar daha körüklüyor. Evrensel hukuk ve insan haklarının en son Irak'da olduğu gibi ulu orta çiğnenmesine rağmen, ABD'nin önderlik yaptığı Batı cephesinde durum farklı. Son bir kaç yüzyılın özgürlük mücadelesinin kazanımları, bugün bu ülkelerin vatandaĢlarının gündelik yaĢamında geçerliliğini koruyur. Geçerliğini koruduğu için de, sanattan siyasete kadar bu ülkelerdeki egemen düzene karĢı en büyük muhalefet gene bu ülkelerin bağrından çıkabiliyor. Son yıllarda dünyada Amerikan düĢmanlığı otomatiğe bağlanmıĢ durumda. Bundan en çok yararlananlar infiali kendi emellerine alet eden totaliter düzen meraklıları. Batı'da ve özellikle ABD'de yerleĢik özgürlük normların korunmaması, bu ülkelerde demokrasinin meĢruiyetini yitirmesi dünyanın kaybı. YaĢatılıp geliĢtirilmesi hepimizin kazancı.

Karı koca niçin kavga eder?
Gündüz Vassaf
27/04/2008

Türümüzün en çeliĢkili, git gelli iliĢkilerinden biri evlilik. Ortada kimse yokken, yaĢımız bile tutmazken, evliliğin turĢusunu kurar, hayalimizdeki eĢimizi her türlü vesileyle yaĢatırız. Bir de onu bulduğumuzu mu sandık? Akan sular durur. Evlenebilmek için deveye hendek atlattırır, atlatamazsak intihar bile eder, katil bile oluruz. Evlendikten sonta? Polonyalıların kurtuluĢlarini kutladıkları 11 Kasım'da VarĢova Ģehir meydanında birikmiĢ kalabalığın içindeyim. Bürokratlar, politikacılar, askerler birbiri ardına nutuk atıyor. Oltasına balık bekleyen biri gibi gözlem peĢindeyken birdenbire yakaladım ilk ikizlerimi. Ne kadar da çok 'ikizlesen çift' varmıĢ. Birinin elinde poĢet varsa öbürü de öyle. Paltolu kocalar paltolu karılarıyla, parkalı kocalar parkalı karılarıyla. Biri Ģapkasız sa öbürü de öyle. Koyu renkli koyu renkliyle, açik renkli açık. Birinin sırtında sırt çantası varsa yanındakininde de. Karı kocanın zaman icinde ses tonlarindan kiyafetlerine kadar ne kadar birbirlerine benzedikleri dehĢet verici değil mi? Evlenmeden önce, evliliklerin 50. yıl kutlamalarında yapılan konuĢmaları dinlemenizi tavsiye ederim. Kutlanan coĢku değil sabırdır. Kutlanan 50 yıl birbirlerini idare etmiĢ olmak, 50 yıl sonra nihayet birbirlerini anlamıĢ olmaktır. Ġki kiĢi arasındaki evlilik türünün ne kadar sorunlu olduğunu hepimiz biliriz. Türümüzün iĢlediği cinayetlerin çoğu karı koca arasında. ArkadaĢlarımızla ne kadar iyi geçiniriz yoksa.

Kendimden de biliyorum. Bence iki yüzlüyüz. Kendimizi iyi huylu, sabırlı, seven, sevilen kiĢiler olarak biliriz. Kanıtı arkadaĢlarımızla iliĢkilerimiz. Bin yıllık dostlarımız. Ya eĢimiz? Odur her tartıĢmayı, tatsızlığı baĢlatan. EĢimizdir dinlemesini bilmeyen. Ġnatçı olan. Sözümüzü kesen. Bizim ne kadar fedakar, anlayıĢlı birisi olduğumuzu takdir etmeyen. ArkadaĢlarımızla her buluĢtuğumuzda bin yıl görüĢmemiĢ gibi kucaklaĢır, öpüĢür, en güler yüzümüz, sevecen bakıĢlarımızla beslerimiz dostluğumuzu. TartıĢmalarımızda birbirimizi dinleriz. Uyumluyuzdur. Ġki yüzlüyüz çünkü arkadaĢlarımızı kullanırız bizi iyi bilsinler diye. Ġki yüzlüyüz çünkü arkadaĢımızın tarafını tutarız eĢiyle olan geçimsizliğinde. Ġki yüzlüyüz çünkü arkadaĢlarımızı bile aldatırız onların eĢleriyle. Azıcık daha kendimiz gibi olsak. Birisiyle geçinmeyi, öbürüyle geçinmemeyi otomatiğe bağlamasak. ArkadaĢlarımızla bu denli uyumlu olmasak. Bakarsınız eĢimizle çok daha iyi anlaĢırız. Çok sevdiğim bir çift var. Bir gün biri eĢinden sözederken, "Bunca yıl beraberiz, hep beni ĢaĢırtıyor" demiĢti. ĠlĢkilerimizi besleyen aynı olmak değil, Nazım Hikmet'in sözleriyle, "Çocuk gibi bakarcasına ĢaĢarak yaĢamak".

Din ve Dünya
Gündüz Vassaf
20/04/2008

Televizyonda, gazetelerde haberlere bakınca kendimi ortaçağı gösteren filmleri seyreder gibi hissediyorum. Yorumcular din uzmanı kesilmiĢ. Cehaletleri ürkütücü. Gençliğimde, nerdeyse önüne gelen Marksist terminolojiyi eksik etmeyip, sınıf savaĢı, burjuva, sömürü, iĢçi sınıfı gibi 'simge deyimler' kullanırken, bugün aynı olaylara dini açıdan bakan, anlamaya çabalayanlarla karĢı karĢıyayız. Televizyonda iki uzman Irak'ı konuĢurken birinin diğerine, "BaĢbakan Maliki, ġii, Sadr'da ġii, peki alıp veremedikleri ne?" diye sormasının doğal karĢılandığı bir dünyada yaĢıyoruz. Eskiden Marksism üzerine kitaplar okuyup tartıĢmak modaydı.Günümüzde din. Eskiden dünyamızda sınıfı savaĢlarında taraflaĢanlar, günümüzde dinleri adına cepheleĢmeye itiliyor. Aydınlanmadan bu yana giderek ibadet yerlerimize çekilen din yeniden gündelik yaĢamımıza girdi. Akademik toplantılarda, dost sohbetlerinde din konuĢuluyor. Dünya çapındaki siyasi ittifaklar da, ulusallığın sorgulandığı, bayraklarımızın giderek gölgeler gibi durduğu dinler üzerinden mi kuruluyor? Geçen yüzyılın ikinci yarısı boyunca süren soğuk savaĢın bitmesi, Sovyetler Birliği'nin çökertilmesinde, ilk 'kurĢun' Papa'nın, Polonya'da, Walesa önderliğinde rejime karĢı kiliseyi seferber etmesiyle sıkılmıĢtı. Papa'yla ABD, bugün Washington'da ittifak tazeliyor. ABD'nin tarihinde ilk defa bir baĢkan, baĢka bir baĢkanı, devlet baĢkanı sıfatıyla Papa'yı, askeri bir üsde törenle karĢıladı. Ġkisi de çıkarlarına, dünya egemenliklerine tehditi aynı yerlerden görüyor: Çin, Rusya, Ġslam. Ġkisi de Avrupa Birliği'yle aynı cephede. Dünyada olup biten açısından bakıldığında, yeni oluĢan dengeler açısından Türkiye kritik ve belirsiz bir noktada. Türkiye'yi Çin, Rusya ve Ġslam cephesinde görmek isteyenler de var, Vatikan'ın yoldaĢlık yaptığı Avrupa-ABD cephesinde görenler de. Ben ne Türkiye'yi, ne de kendimi, bu cepheleĢmede taraflardan biri olarak görmek istemiyorum. Ne de iki ipte oynayan bir canbaz olmasını. Hiç olmazsa Hindistan nisbeten bağımsız. Tarafların hepsi çıkarlarıyla, sermayeleriyle, birbirleriyle pazarlıklarıyla, yoksulu yoksullaĢtıran, zengini zenginleĢtiren yaĢam tarzlarıyla, mevcut düzene sımsıkı bağlı. Kurulmakta olan ittifaklar bizi dünyalı olmaktan, dünyanın karĢı karĢıya olduğu sorunlarla uğraĢmaktan alıkoyuyor. Hele yeni kuĢaklar tarihten yeniden hortlatılan dini çatıĢmaların ne tarafı ne de kurbanı olmayı hiç mi hiç istemiyorlar. Ne var ki meĢruiyeti çökmüĢ bir dünya düzeninin getirdiği açlık, sefalet ve adaletsizlik, nice genci çatısmalarda saf tutsunlar diye provoke edenlerin iĢini kolaylaĢtırıyor. Dünyamıza aitliğimizin yolunu kesen, ille Ģu ol, bu ol diye bize çeĢit çeĢit kimlikler biçen, haklı ve haksızın yol göstericiliğinde hadlerini aĢanlar o kadar çok ki.

'Neyin Yakarışı'
Gündüz Vassaf
13/04/2008

Can Yücel bir Ģiirinde Ģöyle der, "Gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiĢ./Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmıĢ, / Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım." Bırakın dünyada olup bitene, kendimizi dünyalı gibi hissetmeye, içinden kopup geldiğimiz kültürlere ne kadar kapalı olduğumuzun farkında mıyız acaba? Gururluyuz. Yaptıklarımızdan çok kendimizi ciddiye alıyoruz. Anadolu'nun, Rumeli'nin çok dinli, çok dilli, binlerce yıllık kültür mirası olduğunu, bak biz ne kadar uygarız dercesine kerrat cetveli gibi kendimize, yabancılara tekrarlar dururuz da, bunun sanatımıza, romanlarımıza, tiyatromuza, Ģiirlerimize, sinemamıza nerdeyse hiç yansımamasının yokluğundan yakınmayız. Sanatımız büyük ölçüde, hala, köylüsüyle, Ģehirlisiyle çağdaĢ Türk insanını, yani kendimizi, tanıma çabalarıyla sınırlı. Evet, sanat yerellikte de evrenselliği yansıtabilir. Ama biz, yalan ve kompleks dolu otoportlerimizden öteye pek gidemiyoruz. Ġnsanı,

kendimizi samimiyetle, tüm çıplaklığıyla yansıtmanın yollarını aramak yerine, yargılıyoruz. Sevgiyi iĢlemekten çok öfkemizi, kederimizi diri tutuyoruz. Sanatımızın içine kapanıklığı yetmiyormuĢ gibi, dıĢarıda yaĢayan sanatçılarımıza da kapılarımızı aralamıyor, pencerelerimizden onları takip etmiyoruz. Geçen akĢam Boston'da Huntington Tiyatrosu'nda Sinan Ünel'in yazdığı, Çiğdem Onat'ın 'baĢrolü' oynadığı 'Cry of the Reed' (Ney'in YakarıĢı) adlı oyunun dünya prömiyerine gitmiĢ olmamın ayrıcalığıyla bu satırları yazabiliyorum. Oyunun konusu sevgi ve ıstırap, kendi elimizle örüp, aĢmaya çabaladığımız sınırlarımız. Ġdeolojlerimizin, dinlerimizin, ailelerimizin birbiri ardına açtığı ve kapattığı kapılar. Gurur. Duygu ve düĢüncelerimizle kat kat yoğunlaĢıp yükseldiğimiz 'Ney'in YakarıĢı'nda olaylar, Irak'ın kuzeyinde rehin alınan biri Kanadalı, diğeri Amerikan kökenli Türk, iki savaĢ muhabiri ve onları rehin alanlarla, Türk muhabirinin sufiliği benimseyen annesi (Çiğdem Onat) ve muhabirin izini arayan Amerikalı sevgilisi etrafında geçiyor. Hepsi kendi sınırlarını aĢarak diğerlerinin sınırlarını zorluyor. Oyun, bireylerin derinliklerine inip iç hesaplaĢmalarını yansıtıyor. Seyirciye kafasındaki Ġslam, din ve terörizme iliĢkin yüzeysel kategorileri sorgulattırırken düĢmanını insancıllaĢtırıyor. Bunu yaparken kah güldürüyor, kah ağlatıyor. Özellikle Batı seyircisini kalıplarından özgürleĢtiriyor. Anne rolünde ustalığını çeĢitli yönleriyle sergileyen Çiğdem Onat'ı da düĢünerek bu oyunu yazan Sinan Unel, AIDS'den ölmek üzereyken Ģifaya kavuĢmuĢ. 'Ney'in YakarıĢı'nda' kendisi bize Ģifa veriyor.

Can simidimiz hoşgörü
Gündüz Vassaf
06/04/2008

Aklınız-dan hiç geçti mi, bizdeki 'hoĢgörü' kelimesinin Batı dille-rinde karĢılığı olmadığı. Geçenlerde Osmanlı tarihçisi Cemal Kafadar, Harvard'da bir toplantıda Ģu sözleriyle dikkatimi çekti, "Ġngilizce, Fransızca gibi dillerde tolerans kelimesi, farklı olana tahammül etmeyi çağrıĢtırır. Türkçe'ye özgü 'hoĢ görmek' bambaĢka, insancıl bir anlam taĢıyor." Toplumumuzda din ve özgürlü-ğün yoğun olarak tartıĢıldığı bu- günlerde, konunun sağlıklı ve adil biçimde değerlendirilmesi için baĢ örtüsünden öte, tüm boyutlarıyla ele alınmasında yarar var. Günümüz Türkiyesi'nde, hele din konusunda, bırakın hoĢgörüyü ya da toleransı, hukuk sistemiz bile, kısmen de olsa, hepimizi dine dayalı bir anlayıĢın sultasına boyun eğmeye zorunlu kılmakta. Yeryüzünde baĢka kaç devlet var vatandaĢlarının nüfus kağıdına dinini yazan? Laik olduğu iddiasında bir devlete sorulmaz mı sana ne benim dinimden diye. Nüfus kâğıtları-mızda, vatandaĢları dinlerine göre ayıran bilgi kim için, niçin gerek-li? Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği, bu bilgileri zorunlu kılanların ibret verici uygulama-larının uç örnekleri. Yeryüzünde laiklik iddiasında baĢka kaç cumhuriyet var vatandaĢlarından topladığı vergileri din adamı ve ibadet yeri yapılmasına harcayan? Hele bu parayı, Türkiye'de olduğu gibi, hükumet kim olursa olsun, tek bir dinin tek bir mezhebinin iktidarı için kullanan? Aklımıza gelmediğinden, gündelik yaĢamımızda gözümüzden kaçan, dine dayalı öyle uygulamalar var ki. Özgürlüklerin kısıtlanmasına muhalefet oluĢunca bir hak arama eylemi vardır. Tehlikeli olan, çoğunluğun değer yargılarının hukuksal ve kurumsal uygulama-lara dönüĢmesinin norm olarak kabullenilmesi, yaĢam biçimi olarak benimsenmesi. Bireyin, boyun eğdiğinin bile farkında olmadan, uygulamaları gündelik yaĢamında içselleĢtirmesi. Türkiye'de dininiz yoksa ölünüz ortada kalır. Herhangi bir dini uygulamaya tabi tutulmadan gömülebilen bildiğim tek kiĢi Aziz Nesin. O da, son dakikada çıkarılan bir Bakanlar kurulu kararıyla gerçekleĢebildi. Türkiye'nin en büyük Ģehirlerinde, baĢkent Ankara'da, Ġstanbul'da, yapılan cenaze törenlerine, ölüleri var diye gidip dini törenlere katılmayan, arkada duran kitlenin görüntüsü, devletin zoraki bir uygulamasının ifadesi değil mi? Laik bir devlette, evlilik için olduğu gibi, neden cenazeler için de laik törenler yapılamaz? Toplumumuzda herhangi bir dine mensup olmayanları dıĢlama, onlara, dine, devlete karĢıymıĢlar gibi bakma alıĢkanlığı da var. Bu kısmen de, kapitalizmin 20. yüzyılda Sovyetler Birliği'ne karĢı mücadelesinden kaynaklanıyor. Türkiye'de Kanlı Pazar ve çok daha büyük çapta, Endonezya'da kitle kıyımlarında olduğu gibi, Ġslamı seferber eden kapitalizm, solculara dinsiz ve düĢman gözüyle bakmıĢtı. Günümüzde din, özgürlük ve demokrasi adına yapılan tartıĢma-ları, hangi 'tarafta' olurlarsa olsunlar, bir tek türbana indirge-yip cepheleĢenler, evrensel düĢün- ceden uzak anlık tepkileriyle ortalığı birbirine katıyor. Bugün Türkiye'deki çatıĢma, New York Times'ın da temcid pilavı gibi defalarca öne sürdüğü, yurt dıĢın-da ve ülkemizde de kimilerinin bize zorlanan bu bölücü kalıbı, belki de farkında olmadan, benimsediği gibi, 'laik devlet' ile 'demokrat iktidar' arasında değil, toplumumuzda hepimize sinmiĢ olan hoĢgörüsüzlükle, farklı olana tahammül edememizle ilgili. Hıristiyan ülkelerinde tolerans, birbirlerini mezhep savaĢlarında yüzlerce yıl katletmelerinin herke-se zararlı olduğunun bilincine varmalarıyla 1648'de yapılan Westphalia AndlaĢmasıyla yerleĢ-ti. Osmanlı gibi Ġslam toplumların- da hoĢ görü, her dine kendi alanını tanıyan çok kültürlü toplumlarda oluĢmuĢtu. Cumhuriyet'in kurulu-Ģunda, Türkleri Asya topraklarına geri sürmek isteyen 'yedi düvele' karĢı verilen mücade-le, toplumu tek ulus ve tek dine indirgerken, hoĢgörü alıĢkanlıklarımız bu mücadelenin kurbanı oldu. Bizim gibi baĢka ülkelere göre geç ulus devlet olmamızın sancılarına, devleti dinden bağımsızlaĢtırmak çabalarına, Ģimdi de, dünya kabuk değiĢtirmek üzere bocalarken, tarihte bir kez daha dinlerin siyaset ve savaĢa alet edilmesi eklendi. Can simidimiz, geleneğimizde-ki, dilimizdeki hoĢ görü kelimesi.

Türkiye'nin dostları, Türkiye'nin düşmanları
Gündüz Vassaf
30/03/2008

Beyzbol ABD'nin milli sporu. Her Ekim ayında yaptıkları turnuvanın galibini dünya Ģampiyonu ilan ederler. Ġkinci Dünya SavaĢı'nı, Japonya'ya attıkları iki atom bombasıyla sona erdirip ülkeyi iĢgal ettikten sonra, Japonlara beyzbol oynamasını da öğretmiĢlerdi. Bu sene Japonya, ABD mahalli liginin ilk maçına Tokyo'da ev sahipliği yaptı. Japonların, kendilerini katledip ülkelerini iĢgal edenlerin milli sporunu bu denli benimsemiĢ olmaları, günümüzde pek kimsenin ilgisini çekmeyecek kadar sıradan bir olay. Batı'nın kültürel değerlerini dünyaca içselleĢtirmeye alıĢtık. Eskiden 'kültür emperyalizmi' diye adlandırılan fenomen günümüzde gönüllü edilgenliğe dönüĢtü. Bir çok ülke gibi Türkiye de, siyasetten kültüre kadar gönüllü tutsaklığımızın sayısız örnekleriyle dolu. Gençliğimde, Batı bize NATO ülkesi der, biz de kendimizi öyle bilir, çeĢitli iç ve dıĢ provakosyanların da ortalığı birbirine katmasıyla, sol ve sağ diye çatıĢırdık. Birbiri ardına kapatılan 'Müslüman' siyasi partilere Batı sesini çıkarmaz, hatta tasvip ederdi. ġimdi, New York Times'ın neredeyse sözcülüğünü yaptığı ABD'nin öncülüğünde Batılılar bize 'Müslümansınız' demeye baĢladı. Biz de, Batı'yla birlikte, gündemimizi değiĢtirdik. Devlete karĢı demokrasi ve özgürlük mücadelesi din üzerinden verilir oldu. Türkiye'ye çağdaĢ sömürge görüntüsü veren Batı'ya gönüllü tutsaklığımızı o denli içselleĢtirdik ki, kültürel yaĢamımızda da sorgulamıyoruz. Bir yazarımızın kitabı Batı'da herhangi bir ülkenin diline çevrilsin, gazetelerimizde haber, yazarlar arası kıskançlık vesilesi oluyor. Eseri Çin'de, Hindistan'da tanınsın, umurumuzda değil. Soğuk savaĢ yıllarında kimi sol yazarlarımız, Sovyetler Birliği güdümündeki Asya Afrika Yazarlar Birliği davetleriyle farklı adresler bulmuĢlardı. Sovyetler çöktü, ilgi kesildi. Belediye baĢkanlarımız Batı ülkelerinde kardeĢ Ģehir aramaya düĢkün. Üniversitelerimiz de farklı değil. Hocalarımız, Doğu uygarlık yüzü görmemiĢ gibi, her fırsatta kapağı Batı ülkelerine atmaya meraklı. Üstelik mimarisiyle, edebiyatıyla, tarihiyle yemeğiyle, müziğiyle sınırlarımızın doğusu, kültürümüzün de bir uzantısı. Akademisyenlerimizin, aydınlarımızın merak ettikleri, öğrenecekleri hiç mi bir Ģey yok doğumuzda, doğumuzdaki üniversitelerde? Ya müzelerimiz? Ġlgi alanları Batı'yı bize tanıtmak üzerine yoğunlaĢmıĢ. Bir Picasso sergisi geliyor, serginin reklamlarıyla Türkiye'de yer yerinden oynuyor. KomĢumuz Ġran, kaç bin yıllık kültürüne rağmen, Ģeriat denilince, ya da ABD saldıracak mı, saldırırsa bizden yardım isteyecek mi diye akla geliyor. Batı bizden istedi diye, nerdeyse övünürek, Afganistan'a asker yollamayı, Irak iĢgali için lojistik destek vermeyi de akıl ediyoruz etmesine. Batı dostlarımızın, doğu düĢmanlarımızın yaĢadığı yer mi? ġimdi de ABD baĢkanlık seçimleri gündemde. Acaba yeni baĢkan kim olacak diye Türkiye'de, dünyada, hepimizin ilgisini çekiyor da... geçenlerde Zaman gazetesinden bir köĢe yazarımız sanki kendisi ABD'de kara panterler ya da benzer kuruluĢun üyesi militanmıĢ gibi "Ben Obamı'yı tutuyorum çünkü hem göbek adı Hüseyin hem de siyahi" diye bile yazdı. Evet, Washington'da yağmur yağdığında Ģemsiyelerimizi açtığımızdan, ABD baĢkanları, ülkelerimizdeki politikacılardan daha da çok hayatımızı etkiliyor. Bu nedenle, dünyada herkes bir anlamda ABD vatandaĢı. Orada olup bitenlerle ilgilenmeli. Ama edilgen tüketiciler olarak değil, düĢüncelerimizle aktif katılımcılar olarak. ABD'nin dünyayı etkilediği gibi, dünya kamuoyu da ABD için önemli. Ġlgimizse, televizyonlarımızdan Hollywood'un Oscar ödülleri törenlerini, Chicago Bulls'un basket maçlarını izleme düzeyinde. Bana, haklı olarak, "Bu ne perhiz bu ne lahana turĢusu, sen de bizim kadar, bizden çok Batılı değil misin?" diyenler olacak. Bu itiraz, hepimizi daha dünyalı yapacak kritik bir yaklaĢımı içeriyorsa, ne mutlu. Mesele Batı'ya karĢı çıkmak değil. Özellikle özgürlük ve insan hakları, din ve devletin ayrıĢmasında, Batı'nın da oluĢmasında kritik katkısı olduğu evrensel dünya kültürümüzü birlikte sahiplenebilmek. ABD'ye mesafe alma gayretinde, totaliter ideolojilerin, dini ve milliyetçi provakasyonların tuzağına düĢmemek. Türkiye, Batı'ya bağımlılığında, edilgenliğinde, aĢağılık kompleksinde baĢka bir çok ülkeden farklı değil. Farkı, iç çekiĢmelerinden kurtulup, evrensel değerlerin benimsenmesinde öncülük yapması olabilir.

Mezopotamya işgali: Yıl 5
Gündüz Vassaf
23/03/2008

Bütün savaĢlara karĢıyım, çünkü bütün savaĢlar insana karĢı. SavaĢ günlüğümde ilk kayıt, 27 ġubat, 2003, Ġstanbul. SavaĢın baĢladığı nasıl anlaĢılır? ABD, Ġskenderun liman ve tesislerini kullanmak için ayda üç milyon dolar kira ödüyormuĢ. Ankara'da Meclis'ten herhangi bir izin çikmadığı halde burada teçhizat depolamaya baĢlamıĢlar. Hollanda'dan Patriot füzeleri getirtilmiĢ. Sokaktaki insana sorsanız ülkede savaĢ isteyen yok gibi; savaĢtan kazançlı çıkabileceğimizi, ekonominin zenginleĢeceğini diyenler sesiyse daha çok duyuluyor.. AkĢam AKM'de Samson ve Delila operasından sonra Marmara Oteli'nde kahve içtik. Bir arkadaĢımın eĢi bir aydır YataĢ'da Ģilte bulunamadığını, Amerikan ordusunun 60,000 Ģilte sipariĢi verdiğini söyledi. Bütün savaĢlara karĢıyım çünkü bütün savaĢlar insana karĢı. SavaĢın meĢrulaĢtırıldığı bir dünyada savaĢa karĢı çıkmak, savaĢmaktan daha büyük cesaret gerektiriyor. Egemen düzen en çok savaĢ isteyenlerin seslerini duyuruyor. Egemen düzen en çok savaĢ isteyenlerin seslerini duyuruyor.

Bizler savaĢ istiyoruz, imparatorlarımız, baĢkanlarımız, meclislerimiz ve paĢalarımız da, biz istiyoruz diye mi savaĢa gidiyorlar? Egemen düzenin savaĢ yapma ihtiyacımıza boyun eğip, bizim adımıza savaĢ üstüne savaĢ ilan ettiğine kim inanır? Ġsyanlarımız, 'özgürlük' savaĢlarımız da, egemen düzenlerin zulüm ve Ģiddetinin Ģiddet doğurmasının sonucu. Sovyetler Birliği ile ABD geçen yüzyılda Küba'da savaĢın eĢiğine geldiğinde Khruschev Kennedy'e yazdığı mektupta onu Ģu sözlerle uyarmıĢtı. "Ġkimiz de savaĢ görmüĢ insanlarız. SavaĢ baĢlatmanın kolay, bitirmesinin güç olduğunu biliriz." Delinin kuyuya attığı taĢı yüz akıllının çıkaramaması gibi ABD'nin Irak'da baĢlattığı, bir kaç hafta içinde biteceğini sandığı savaĢ, yıllardır sürüyor. Günlüğü 200 milyon dolara gelen, Ģimdiye kadar 600 milyar dolara mal olduğu söylenen iĢgal ve kıyımdan kazananlar çok. Uzun vadede kazanansa barıĢ olacak. SavaĢanlar bindikleri dalı kesiyor. Geçen her gün, savaĢın anlamsızlığını yeni kuĢaklar nezdinde egemen kılıyor. Yakın geçmiĢimizde hangi savaĢa baksanız barıĢseverler bile taraf tutar, savaĢan güçlerden birine karĢı çıkarken diğerinden yana olurlardı. ġili'de, ABD askeri bir cuntayla Allende hükumetini devirdiğinde, Ġspanya iç savaĢında faĢizme karĢı oluĢturulan gönüllü birliklerin benzerini beklediğimi hatırlıyorum, Güney Amerika'ya gidip özgürlükten yana savaĢabileyim diye. Irak savaĢıyla belki de tarihimizin yeni bir aĢamasındayız. Malum sözcüler dıĢında dünyada kime baksanız, ABD'nin savaĢına karĢı. Ama eskiden olduğu gibi, ABD'ye karĢı savaĢanlardan yana tek barıĢsever tanımıyorum. Günümüzde apolitik olduğu söylenen yeni kuĢaklar da emperyalizmi bir zamanlar olduğu gibi, savaĢ çağrılarıyla değil, ilgisizlikleriyle gayri meĢru kılmaktalar. Irak'da ya da herhangi baĢka bir ülkede ne barıĢın ne de demokrasinin savaĢla sağlanılamayacağını da bir kez daha öğrendik. Bugün içinde yaĢadığımız düzenin meĢruiyetini çoktan yitirmiĢ olması yeni bir demokrasi modeline mi gebe, yoksa küreselleĢme adı altında totalitarizmin güçlenmesinin belirtisi mi, zaman gösterecek. SavaĢ günlüğümdeki son kayıt, 19 Mart, 2008, Boston Bugün televizyonda konuĢan ABD BaĢkanı, "Usame bin Laden, zayıf ve kuvvetli iki at arasında tercih yapmak durumunda olan birinin her zaman kuvvetli atı seçtiğini söylemiĢti. Ona göstereceğiz kuvvetli atın kim olduğunu." (ALKIġ)

Türkiye! Sen kimsin?
Gündüz Vassaf
16/03/2008

Batı'nın kerrat cetveli ezberinde yeni bir Türkiye tanımı var. Bizlerse alıĢığız kimliklerimizi Batı'dan giyinmeye. Dünya psikoloji tarihi üzerine hazırlanan bir kitap için Türkiye'yi yazmam istenmiĢti. Ülkemizde psikoloji, geçen yüzyılın baĢlarında Ġstanbul Üniversitesi'nde felsefe bölümü nezdinde açılan bir programla baĢladı. Bir akademik disiplinin doğması, geliĢmesi, olgunlaĢması ve zaman içinde kimliğini oluĢturmasının bir göstergesi de, o dalda kitaplar. Bu nedenle ben de Ġstanbul Üniversitesi psikoloji bölümünün kitaplığında neler olduğunu araĢtırmak istedim, kalkıp gittim. Ne varsa bir camekanın arkasında kilitli. Güçlükle bulunabilen yetkileden anahtar almak gerekiyordu. Vitrinin arkasında saklıydı mesleğimin kimliği. Nihayet kitaplara ulaĢtığımda bu kimliğin Batı'dan esen rüzgarlara göre ithal edildiğini gördüm. Türkiye'de psikolojinin kurucusu ġekip Tunç Ġsviçre'de okuduğundan, kitaplık ilk yıllarında Fransız-Ġsviçre ekolünü yansıtıyor. Derken II. Dünya savaĢı öncesi Wilhelm Peters gibi Nazi'lerden kaçan akademisyenler gelince ülkemizde de psikoloji, sade ekol değil, dil de değiĢtiriyor, Alman etkisine giriyor. Türkiye'de psikolojinin uydu kimliği 1950'li yıllardan itibaren gene baĢka bir boyunduruğun altına giriyor, Atlantik ötesine geçerek AmerikalılaĢıyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde okuttuğum yıllarda ülkemizde psikolojinin konumu, baĢka bir çok ülkede olduğu gibi, ABD'nin ikinci sınıf müsveddesi idi. Geçen yüzyıla yakın zamanda, bu akademik disiplin ülkemizde kendine özgü bir kimlik oluĢturamamıĢ, baĢka ülkelerde yapılanları kendi çapında tekrarlamakla yetinmiĢti. Psikolojinin bağımlı ve değiĢken kimliği, Türkiye'de egemen düzenin Batı taklitçiliğinin, bu taklitçiliğin hepimize yansımasının, günlük yaĢantımızda bile yankı bulmasının ancak küçük bir ifadesi. 20 yüzyılın ikinci yarısında Batı'nın Türkiye'ye biçtiği, Türkiye'nin kraldan fazla kralcı yaklaĢımıyla benimsediği rol, sola düĢman NATO ülkesi olmasıydı. Dünya Türkiye'yi bu kimliğiyle tanır, yabancı basında her adı geçtiğinde "NATO ülkesi Türkiye" diye söz edilirdi. Bizdeki egemen düzen de Türkiye'nin anti-komünist kimliğini, her derde deva olarak kullandıkları Atatürk aracılığıyla, sokağa kadar indirmiĢti. Ankara'da, Kızılay'ın göbeğinde, Mustafa Kemal'i mareĢal üniformasıyla gösteren koca tabelada ona atfen (sonradan devletin yalan olduğu anlaĢıldı) Ģu sözler yazılıydı, "Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir." (Kimlik değiĢti, levhayı kaldırdılar.) Derken kapitalizmin sola karĢı savaĢında Mustafa Kemal MüslümanlaĢtırıldı. Washington'da ABD BaĢkan'ına "Bizim oğlanlar becerdi" diye haberi verilen 12 Eylül askeri darbesiyle Ku'ran'ı eline alan Kenan Evren, Atatürk'ün dinine bağlılığından örnekler vererek Türkiye'yi turladı, YÖK'ü kurup baĢına getirdiği Ġhsan Doğramıcı'yla el ele verdi, çağdaĢ dedikleri türbanı icad ettiler, gündelik yaĢantımıza soktular. Günümüzde yabancı basında Türkiye, "NATO ülkesi" yerine kendisine yeni biçilen rolle "Müslüman ülke" kimliğiyle tanıtılıyor. (Oysa Batı ne Japonya'dan budist ülkesi diye söz eder, ne Kanada'dan Hristiyan, ne de Hindistan'dan Hindu diye) Türkiye'nin hızla benimsenen ve benimsettirilen yeni kimliğine uygun yeni bir tarih yazılıyor, yeni bir geçmiĢ yaratılıyor, yeni bir cepheleĢme, gündelik yaĢamda yeni bir dil oluĢturuluyor. New York Times gibi gazetelerin öncülüğünde yabancı basının yansıttığı tabloya göre, cumhuriyet boyunca devlet seçkinleri tarafından yönetilen Türkiye'de değiĢim rüzgarları esiyor. KuruluĢunda solun, hatta komünistlerin de desteklediği Demokrat Parti "Yeter söz milletindir" diye Ankara'ya karĢı Anadolu'yu seferber ederek tek parti istibdatına baĢ kaldırmamıĢ gibi, sanki çobanlık yapan Demirel ve akranları, köy kökenli Özal ve biraderleri Çankayalı olmamıĢ gibi, sanki Sabancılar, Koç'lar gibi Türkiye'de zenginler, Genel Kurmay BaĢkanı askerler hiç "halktan" gelmemiĢ gibi, aynı onlar gibi devlet ve ABD'yle bütünleĢen günümüz iktidar ve yandaĢlarını, üstelik mağdurlarmıĢ gibi, ilk diye lanse ediyorlar. Irk, din, dil, hangisi olursa olsun, bize giydirilen , giyindikçe kendimizden ayirt edemedigimiz simgelerden kurtulup, Ģöyle bir kimliksizleĢ ebilsek. Nazim Hikmet'in sözleriyle, "Ağaç gibi tek ve hür orman gibi kardeĢcesine," Hrant Dink'e göre de "Birbirimizin

ötekisi olmadan farklılıklarımızla bir olabilsek." Ġnsan hakları konusunda bile çifte standartlarımızla taraflaĢmak yerine soyunabilip çıplaklığımızın da kerametini takdir edebilsek. Bu da yeni Anayasa'lar ya da Anayasa Mahkemeleri'yle değil ancak karĢılıklı hoĢgörüyle gerçekleĢebilir.

Anayasa taslağı Amerika'da
Gündüz Vassaf
09/03/2008

Aylardır yurtdıĢındayım. Türkiye'nin ĢaĢkınlığını ben de uzaktan ĢaĢkınlıkla izliyorum. Kimi ülkenin özgürleĢtiğinden söz ediyor, kimi kaosa sürüklendiğinden. Kimi yasaları uyguluyorum diyor, kimi yasaları uyguluyorum diyenler ceza kanununa göre hapse atılmalı diyor. Aldığım mektuplardan, gelip gidenden belli ki sinirler gergin. Dün akĢam uzakta olanı yakından takip etmek fırsatını bulduğumu sandım. Yer: Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Konu: Türkiye'de Yeni Anayasa Taslağı Ankara'dan hükümeti temsilen anayasayı anlatmak için iki milletvekili taa buralara gelmiĢler diye sevindim, kalkıp gittim. Aziz Nesin sağ olsaydı kimbilir neler yazardı. Benim birkaç gözlemimle yetinmek mecburiyetindesiniz. Belki toplantıya katılan konuĢmacılar bu yazıyı okur da, onlar da sizlerle izlenimlerini paylaĢmak isterler. Öylesine güler misin ağlanacak halimize türünden bir toplantıydı ki gelenler ve düzenleyenler adına üzüldüm ve utandım. Türkiye'den konuĢmacılar hazırladıkları yeni anayasanın taslağını anlatacaklar diye herkes gibi merakla bekledim. Meğer gizliymiĢ. GizliymiĢ çünkü anayasa tepeden inmeci olmasın diye halkın önerilerini bekliyorlarmıĢ. Ama gene de, gizli tuttukları, anlatamayacakları bir konu üzerine konuĢmak üzere kalkıp Amerika'ya gelmiĢler. Belki buradayken baĢkalarıyla baĢka Ģeyler konuĢtular. Bize söyledikleri niçin yeni bir anayasa gerektiğini anlatmalarıyla sınırlı kaldı. Onu da pek anlatamadılar. Anlatamadılar çünkü milletvekillerinden konuĢkan ve yaĢlı olan konuĢma yapmak üzere geldiği ülkenin dilini konuĢmadığı gibi Ġngilizce bilen diğer milletvekiline de soru cevap faslında pek fırsat bırakmadı. Davet sahipleri son anda kendisine tercüman bulmaya mecbur kaldılar. Böylece milletvekili aldı sazı eline, sanki bir hükümet temsilcisi değil de yeraltı bir özgürlük örgütünün üyesiymiĢ gibi, "Maalesef," dedi, "her ne kadar yeni bir anayasa hazırlaniyorsa da, ilk üç maddesinin değiĢtirilmesini teklif bile edemeyiz. Yoksa partimi kapatırlar." Salonda bir hukuk profösörünün sözlerine gülümsemesi üzerineyse, "Ülkemde sizin gibi gülme özgürlüğüm yok," diye acı acı ilave etti, bir Ģeyler daha söylese siyasi sığınma talep etme durumunda kalacakmıĢ gibi bir hava estirdi. Ardından baĢına iktidar partisinin Ģapkasını geçiriverdi. Harvard Üniversitesi'nde değil de köy kahvesinde propaganda yaparcasına partisinden baĢka aklına geleni eleĢtirmekten geri kalmadı. Derken bir edebiyatçı duyarlılığıyla eski anayasanın kötü Türkçesi'nden yakındı milletvekili. Dilimizin güzelliği baĢka bir gerekçesiydi yeni bir anayasa yazılması gerektiğinin. Devlete karĢı bireyi savundu milletvekili. Ġktidarları döneminde Türkiye'de yargılanan, öldürülen, Türkiye'de yaĢamları güvence altına alınmayan bireylerden, partisinin sahiplendiği 301 ve kurbanlarından tek söz dahi etmeden. Bol bol din özgürlüğünden söz etti milletvekili. Din özgürlüğünden kastettiği sünni kızların türban takmasıyla sınırlıydı. Partisinin icraatinden korkan bir kadın dinleyicinin sorusuna, korkanların aradığı cevabı hukukta değil psikiyatride bulacaklarını söylerken de bu sefer bir ruh sağlığı uzmanı gibi fobilerin klinik niteliği üzerinde durdu. Evet baĢka özgürlükler de önemliydi, ama kendileri siyasetçiydi. Huzur getirmek, beklentilere cevap vermek zorunluluğunda olduklarından baĢörtüsü için anayasa değiĢikliğine gitmiĢlerdi. Zamanla baĢka özgürlükler de sağlanabilirdi ama mesela Türkiye "üçüncü cins" diye tanımladığı eĢcinsellerle ilgili düzenlemelere hazır değildi. Üzülerek ayrıldım toplantıdan. Hem bir üniversiteden beklediğimi bulamadığım, hem de Türkiye'de özgürlükçü bir anayasanın taraflaĢarak sağlanamayacağını, özgürlük adına bölücülük yapıldığını bir kez daha ibretle gördüğüm için.

İstanbul'un ağalarıyla kulları
Gündüz Vassaf
02/03/2008

Boston'da sessiz sedasız bir mahelledeyim. Yazı masam pencerenin önünde. Gece yazdığımda, gözüm konu komĢuda yanan tek tük ıĢıklara takılıyor. Amerikalılar erken yatıyor. AkĢam dokuzdan sonra pek kimse birbirine telefon etmez. On dedin mi ıĢıklar sönüyor. Sabah erkenden herkes iĢine gider, akĢam döner. Yakın zamana kadar gündüzleri sokağımız genellikle bomboĢdu. Genç bir kız, elinde dört beĢ tasma, evlerde yalnız bırakılan köpekleri öğleye doğru yürüyüĢe çıkarır, ellerinde bastonları Rus göçmeni yaĢlı bir kaç çift kol kola gezinir, postacımız Jane öğleden sonra mektupları getirirdi, o kadar. Son yıllarda gözüm sokaktaki hareketliliğe takılmaya baĢladı. ÇeĢit çeĢit araçlar gün boyunca cirit atıyor sokakta. Biri gidiyor. Biri geliyor. ġöförler evlerin önünde duruyor, araçlarından indirdikleri kutuları, paketleri, bahçe içindeki evlerin kapısının önüne bırakıp gidiyor. Bizim sokakta, baĢka sokaklarda, internet

üzerinden alıĢ veriĢ yapanların aldıklarını evlerine teslim ediyor. Eskiden alıĢ veriĢ merkezlerine gidenlerin, dükkan dükkan dolaĢmaya ayıracak ne vakti var ne de arzusu. Bilgisayar ekranının baĢında aradığı malın çeĢitlerini bir kaç tıklamayla bulabiliyor. Bir kaç tık daha, sipariĢ tamam. Ismarladığını beğenmezse, gene evinin kapısının önünden alıyorlar iade etmek istediklerini. Dükkanlarda alıĢ veriĢe harcayacağı vaktini ya iĢine ayırıyor, daha çok mesai yapıp daha çok para kazanıyor, ya da keyfine göre, canı ne isterse onu yapıyor. Dükkanlar kapanmaya baĢladı. Dünyanın en büyük müzik dükkanı Virgin Records bunlardan biri. Aslında bu satırları Ġstanbul'un geleceğini düĢünerek yazıyorum. Belediye ve yatırımcılar el ele vermiĢ rant sağlamak için Ġstanbul'u semt semt koca bir alıĢ veriĢ merkezine dönüĢtürme peĢindeler. HaydarpaĢa, Galataport, TarlabaĢı ilk akla gelenlerden. AlıĢ veriĢ yapmasak bile, biz de zenginleĢtik, modernleĢtik duygusunu veren bu merkezlerin yarınını düĢünen yok. Belediye ve yatırımcılar benden sonra tufan anlayıĢındalar. Ġngiltere'de Manchester gibi sanayii devriminin öncülüğüni yaparak fabrikalaĢan kentlerin bilim kurgu filmlerinden çıkma hayalet Ģehir merkezlerine dönüĢtüklerini, koca koca metruk fabrikaları unutmayalım. AlıĢ veriĢ merkezlerini bence aynı akıbet bekliyor. Kendine yeterli mahallelerin yerini, insan iliĢkilerinin anonimleĢtiği merkezler alıyor. ġehirlerimizin geleceğini planlayanlar, herkesi katma değeri olan birer istatistik olarak görüyor. Siyaset ve sermayenin isbirliği yaptığı günümüzün totaliter Ģehir yönetimleri bize sormuyor ne isteriz diye. Ne planladıklarını, ne yapacaklarını bile gizli tutuyorlar. SözleĢmeler imzalandıktan, yıkım ve inĢaaat baĢladıktan sonra haberimiz oluyor. Dünyada baĢka bir çok Ģehir gibi, Ġstanbul da rant peĢinde iĢgal ordularının, talanın, yolsuzluğunun ibret verici örnekleriyle dolu. ġehrimizi kendine özgü bitki örtüsüyle yeĢerteceklerine, ithal çiçeklerle süslüyorlar. Ancak, asıl ibret verici olan, apartmanlarımızda kimin kaç kalorifer dilimi var gibi konularla ilgili toplantılarımızda birbirimize girerken, aklımızdan geçmiyor Ġstanbul'un bize ait olduğu. ġehrimizin planlanmasına katılmayı talep etmek, totaliter yönetimleri ĢeffaflaĢtırmanın yolunu açmak, mahalle bazında örgütlenerek demokratik kent yönetim modelleri geliĢtirmek gündemimizde değil. Demokraside en az oy vermek kadar, hesap sormak ve katılım da elzem unsurlar. Ġlle de taraflaĢma merakımız parti aidiyetimizi pekiĢtirirken ödümüz kopuyor örgütlenerek yönetenlerden hesap sormaktan. Katılımcı demokrasi mi? Hala belediye bürokratlarının huzurunda ceketimizin düğmesini iliklediğimiz bir ülkede yaĢıyoruz.

Bizim tarihimiz kimin tarihi?
Gündüz Vassaf
24/02/2008

Tarihimiz nasıl yazılmalı? Okullarda çocuklar tarihimiz diye neyi öğrenmeli?Ne okutulacağına kimler karar vermeli? Fransa CumhurbaĢkanı ülkesinde baĢlatacağı bir uygulamayı açıkladı. Eylül'den itibaren ilkokul son sınıf öğrencileri, II. Dünya savaĢı'nda Nazilerin soykırımında öldürülen 11 bin Fransız Yahudi çocuğunun hayatını öğrenecek. Her ilk okul çocuğunun katledilen bir Yahudi çocuğunun yaĢam öyküsüyle özdeĢleĢmesi istenecek. BeĢinci sınıf öğrencilerine zaten soykırım tarihinin okutulduğu Fransa'da, bu uygulamaya ABD'den esen köktencilik rüzgarının etkisini görenler var. CumhurbaĢkanı sözlerini, geçtiğimiz yüzyıldaki savaĢların nedenini "Tanrı'nın yokluğuna" bağlarken, Judea-Hıristiyan dinlerinin ırkçılığa karĢı olduğunu, Tanrı'nın insanı özgürleĢtirdiğini, öğretmenlerin 'iyi-kötü'nün ne olduğunu açıklamada papazların yerini alamayacağını, AB'nin anayasasından Avrupa'nın köklerinin Hristiyanlık olduğu sözlerinin çıkarılmasına da karĢı olduğunu açıklamıĢ. YaĢasın bizim takım, baĢka büyük yok. Öyle anlaĢılıyor ki, Fransa CumhurbaĢkanına göre sade ülkesinin değil Avrupa'nın da tarihi, iktidarın çıkar ve görüĢlerine ne denk düĢüyorsa o olmalı. Okullarda o okutulmalı. Ġktidar da seçimle iĢ baĢına geldiğine göre, demokrasinin ifadesine, dinin sultasının kamuya dayatılması diye bakılmamalı. Dinin siyasete, okullara sirayet etmesine karĢı Fransa birbirine girerken, Soykırımı Anma Vakfı'nın onursal baĢkanı Simon Veil bile "haksızlık" diyerek yeni uygulamayı eleĢtirmiĢ. ÇeĢitli ülke ve dinlerde, köktencilik sanattan eğlenceye, iĢ hayatından eğitime kadar her alanda yaygınlaĢıyor. Bu gidiĢle önümüzdeki yıllarda Hollywood yıldızlarının sansasyon haberleri, yerini dini dedikodu ve skandallara bırakacak. Yeryüzünde cennet vaad eden sosyalist rejimlerin çökmesinden sonra, her dinden köktenci akımlarla bütünleĢen kapitalizm yeni bir kimlik kazandı. YoksullaĢtırdıklarına, temkinli olurlarsa gelecek dünyada cennet vaad ederken, benden sonra tufan diyenlere de yürü ya kulum demenin formülünü, asırlar sonra yeniden canlandırdı. Sosyalizmin çökmesiyle geliĢen küreselleĢmenin karĢısında, ulus devletin de zayıflamasıyla, kitlelerin dini aidiyetlikleri ön plana çıktı. Aydınlanmanın yüzyıllar önce getirdiği özgürlüklerle birlikte, günlük hayatta, düĢüncede ve teknolojide dini engelleri yıkarak geliĢen kapitalizm, günümüzde egemenliğini dinlerle bütünleĢerek sürdürüyor. Din ve devlet ayrımı bir çok ülkede giderek ortadan kalkıyor. Gerçekten bizim tarihimizin kimin tarihi? Eğer Fransa'da yaĢıyorsanız, Fransa'nın tarihi sade savaĢ yapanların değil, barıĢtan yana olanların da tarihi. Ġkinci Dünya SavaĢından bu yana ülkeye yerleĢen, dört kuĢaktır bu topraklarda yaĢayanların da tarihi. Fransa'nın sömürdüklerinin tarihi. Fransız tarihi Katoliklerin olduğu kadar, Katharların, Hugenotların, Yahudilerin ve Müslümanların da tarihi. Fransız tarihi dini istibdata karĢı gelenlerin, dinlerden özgürleĢenlerin de tarihi. Türkiye'nin tarihi de, bu topraklarda yaĢamıĢ, yaĢayan herkesin tarihi değil mi? Yıllar önce Galatasaray'ın Fransa'dan transfer ettiği Didier Six adlı futbolcu, Türk vatandaĢlığına geçmiĢ, adı Dündar Siz olmuĢ, muhtemelen din değiĢikliğiyle bir zafer kazanılmıĢçasına Dündar'ı bağrımıza basmıĢtık. Türkiye'nin yazılmamıĢ tarihi biraz da neden Didier'en Dündar olması gerektiğinin cevabında yatıyor.

Türküm
Gündüz Vassaf
17/02/2008

Türküm Kimliğim-Japonya'daydım. Onlar kadar ben de Asyalıyım. Dilim Korelilerin akrabası. Soyadım Arapça. Nitelendiren demek. Selamın aleyküm dedim Kahire'de, Benim gibi Hacı torunlarıyla karĢılaĢtığımda. Balkanlar anamın, babamın doğduğu topraklarBaba tarafından Filibeli, annemden Ustrumcalıyım. Kırım'dan sülalece sürülmüĢler, orada hemĢerilerim var. Boston'da doğdum, beyzbol oynadım, severim. Kilisede Ģarkı söyledim, Havra'da ayine katıldım. Küba'da beni kardeĢ ilan ettiler. Havana'da Atatürk heykeli var, "Sen bizdensin, anti-emperyalistsin dediler." Din, ideoloji, ırk, gözetmez Uluslararası Af Örgütü. Onlarla çalıĢtım herhangi bir dünya vatandaĢı gibi. Geçenlerde Kazakistan'da buldular. Adı Niyazi. DNA'sına göre Avrupalılar da, Amerikalılar da soyundan türemiĢ. Artık kesinleĢti. Afrika'dan yola çıkmıĢ 50,000 yıl önce bir kaç bin kiĢi. Onlarsa hepimizin atası. Dünya vatandaĢı olmak çoğumuza ürkütücü. Bana acı, gülünç gelen ise Ģu Ben Türküm ya, Türklüğümden Ģüpheye düĢenler.

Türk gazetelerinde ölüm
Gündüz Vassaf
10/02/2008

'En büyük benim ölüm, baĢka büyük yok'. Ölülerini dev ilanlarla anan Türkiye'den baĢka bir ülke bilmiyorum. Gösteriye düĢkünlüğümüzden, gazetelerin reklam gelirlerini ölülerimizle besliyoruz. Ölen birkaç Ģirkete ortak mı? ġirket sahibinin karısı, annesi, bir yakını mı ölmüĢ? Firmaların verdikleri ilanlar gazete sayfalarından, hem de bir kaç yerden birden tekrar tekrar seslenir bizlere. Ölülerimizi Ģirketlerin kartvizitleriyle tabutlarına yolluyoruz. Adı sanı bilinmeyenler savaĢ haberlerinden iri puntolarla gazete sayfalarından arz-ı endam ederler ölünce. Ölülerimizi duyurma geleneğimiz, parası olmadıkları için ölülerini duyurmak istedikleri halde duyuramayanlara saygısızlıktan öte, ölene de hakaret değil mi? Kimdir, neyin nesidir? Hayatta ne yapmıĢtır? Tanımadığımız ölülerinin adlarını günlük gazetelerimizden bağıra çağıra duyuranlar, ölülerinin kısa özgeçmiĢlerini koysalar da, tanıma fırsatını bulsak. Ġlanın büyüklüğü, hangi gazetede çıktığı önemli. Neye, nasıl karar verirken, reklamcılardan farkımız yok. Ölüm ilanı reklamı ucuz bir gazetede yarım sayfa olarak mı yer almalı, çok okunan bir gazetede dörtte bir sayfa olarak mı? Yoksa ölümüzü küçük ilanlarla üç gazetede birden mi duyurmak en doğrusu? ĠĢ ilan vermekle de bitmiyor. Ölülerimiz baĢka ölülerle rekabet halinde. Ġlan öyle yazılmalı ki, aynı büyüklükte olan diğer ilanlardan önce okurun dikkatini çeksin. Ölü adlarını duyurma yarıĢının Türkiye'de televizyon reklamlarına henüz yansımadığına ĢaĢıyorum. Yakında olur mu? ÇeĢitli kanallarda Coca Cola, diĢ macunu ilanlarıyla birlikte ölüm ilanlarına da rastlar, dünyada bir ilke daha imza attık diye övünebiliriz. Ġleride toplumumuzu inceleyen tarihçiler bu ilanları görünce ne diyecek? Bizi nasıl yargılayacak? Son söz Ömer Hayyam'dan, Bir gün kızarırken tava üzerinde balık, Der ördeğe: 'Dostum, Ģu benim Ģüphemi yık. Niçin bu nehirler dönmez acaba? Biz ölmedeyiz, felsefeden geç be alık!

Dünya başkanı kim olmalı?
Gündüz Vassaf
03/02/2008

ABD dünyanın en güçlü ordusuna, en güçlü ekonomisine sahip. Bildiğini okuyor. Uluslararası hukuk, ancak çıkarlarına denk düĢerse geçerli. Ekonomisi hapĢırınca dünya nezle oluyor. ġu ya da bu Ģekilde hepimiz hegemonyası altındayız. Bu politika Bush yönetimine özgü değil. ABD'nin, özellikle II. Dünya SavaĢı'ndan yana, baĢkan kim olursa olsun, çizdiği yol. Gelecek yıl yeni baĢkanlarını seçecekler. Dünya basını Ģimdiden ve taraf tutarak merakla izliyor adayları. O denli ki, Türkiye'de bir köĢe yazarı, "Esas tercihim Barack Obama'dır. Çünkü Obama'nın baba tarafından kökleri siyah Afrika'ya uzanır, göbek adı Hüseyin'dir. ABD'nin dünyadaki imajını yenileyebilecek isimdir" diyerek tercihinin ibret verici gerekçesini de belirtmiĢ. Mesele seçilen her yeni baĢkanla ABD'nin imajını değiĢtirmesi, belki bu sefer hepimiz için daha iyi olur diye hüsranla sonuçlanan bir umut yayılması, yeni suratlarla bildik düzenin devam etmesi değil. Mesele bu ülkenin politikasını değiĢtirmesi, rotasının hepimizin sahiplendiği evrensel ilkelere yönlendirilmesi. Yoksa, ABD'de demokrasi yolundan çıkıp rejimi de hoyratlaĢtıkça, bununla birlikte geliĢen Amerikan düĢmanlığı, farklı ülkelerde farklı Ģekilde tezahür eden milliyetçilikleri, köktenci akımları körüklüyor. Amerikan düĢmanlığı Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Ġran gibi totaliter rejimleri, kendi ülkelerimizi de demokrasinin olmazsa olmazı, yargı, yürütme ve yasamanın sermayeyle de bütünleĢerek, popülist maskeler arkasında tek elde toplanmasını, gözden kaçırmamıza neden oluyor. Dünya öyle bir noktaya geldi ki, ABD'de demokrasinin esenliği ABD'lilere bırakılmayacak kadar önemli. Hem kendi ülkeleri hem de daha yaĢanabilir bir dünya için bize ihtiyaçları var. Bu ülkede yaĢayan beĢ kiĢiden biri güneĢin dünyanın etrafında döndüğüne inanmakta. Nüfusun yüzde 55'inin evlerinde, iĢyerlerinde bilgisayar kullanması da bizi aldatmamalı. SanayileĢmiĢ ülkelerde nüfusun yüzde 80'i Darwin'in evrim kuramını benimserken, bu oran ABD'de yüzde 40. BaĢkan adaylarından biri dünyanın yaĢının Ġncil'de yazıldığı gibi olduğuna inanıyor. Televizyonda ana haber bültenlerini izleyenler genellikle yaĢlılar. Amerika dünyaya egemen. Amerikalılar dünyadan bihaber. Eğer bu ülkenin baĢkanlık seçimleriyle ilgileniyorsak, ki ilgilenmeliyiz, seçim gündemindeki sorunların belirlenmesinde de dünya sesini duyurmalı.BaĢkan seçimlerine ilgimiz Hollywood filmlerini, ABD basket liglerini izleme edilgenliğinden öteye gitmedikçe, savaĢtan barıĢa, insan klonlanmasından uzayda yaĢama kadar geleceğimizi, gözümüz kapalı, birilerine teslim ediyoruz demektir. Ne mi yapılabilir? -Beyaz Saray'ın kapısını sömürge valisiymiĢ gibi aĢındıran baĢkanların, baĢbakanların, ABD'nin böl yönet politikasını teĢvik edercesine, birbirlerini Ģikâyet ederek, benim için Ģunu yap, bana bunu ver demeleriyle değil, senden dünyamızın karĢı karĢıya olduğu sorunlar adına Ģunu da istiyoruz talepleriyle, -Seçimler dahil, bu ülkede geliĢmeleri izleyecek uluslararası sivil toplum örgütleri aracılığıyla internet gibi hızlı iletiĢim teknolojilerinden de yararlanarak oluĢturulacak dünya kamuoyunun baskısıyla, Bizler de Amerikalılar kadar söz sahibi olmanın yollarını aramalıyız dünyamızın geleceği için. Uygarlığımızın evrensel ilkelerini benimsiyorsak, ezilmiĢliğimizin aĢağılık kompleksinden de etkilenen ulusal ve dinsel aitliklerimiz, dünya vatandaĢlığına doğru atılacak adımlarımıza engel teĢkil etmemeli.

Meksika mektubu
Gündüz Vassaf
27/01/2008

Tatil kelimesi akla dinlenmeyi, eğlenmeyi getirir. Tanıdık herkes bir yerlere gider. Tatil hakkını kullanır. Bu hakkı elde edebilmek için iĢçi sınıfının, sendikaların uzun yıllar mücadele vermesi gerekti. Artık bir yerlere gitmek sıradanlaĢtı. Batı ülkelerinde iĢsizlik maaĢı alanlar Asya'da, Afrika'da turistler için özel mekânlarda birkaç haftalığına 'krallar gibi' tatil yapabiliyor. Acaba yüzyıl sonra günümüzde tatil yapanlara nasıl bakılacak? Bize de, eğer geçmiĢimizi yargıladığımız gibi bakacaklarsa halimiz ibret verici. Tarihimizin sayılı uygarlıklarından Roma Ġmparatorluğu'nda günlük yaĢamının en büyük eğlencelerinden, çoluk çocuğun stadyumlarda toplanıp vahĢi hayvanlarla döğüĢtürülen kölelerin birbirlerini parçalamasını seyrettikleri günler geride kaldı. Sıradan saydığımız, hemen hepimizin yaptığı, doğal karĢıladığı kimi Ģeyler, tarihi perspektiften bakılınca türümüzün ayıplarına girebiliyor. Geçenlerde Meksika'da, Yucatan bölgesindeydim. Bundan 30 yıl önce bir bilgisayar programı aracılığıyla Meksika hükümeti, ülkenin turizm için en elveriĢili bölgesini saptamıĢ. Program, Karayip denizi kıyılarında ana karaya bitiĢik 30-40 kilometre boyunda bir adayı seçmiĢ. Bugün burası dünyada metrekare baĢına en çok otel odasının düĢtüğü yer. Ana caddede Hard Rock Cafe türünden gece kulüplerinden, en moda markaların satıldığı butiklerden geçilmiyor. Bir zamanlar balıkçı köyü olan Cancun yakınlarına kocaman havaalanı yapmıĢlar. ABD'de 21 yaĢ altında olanlara içki yasağı olduğundan özellikle bu ülkeden üniversite öğrencileri akın akın yaz kıĢ buraya eğlenmeye, içmeye geliyor. Maya uygarlığı dokuzuncu yüzyılda doruk noktasına ulaĢmıĢ. Özellikle matematik ve astronomiye katkılarıyla uygarlığımızda yer edinmiĢler. 'Yeni dünya'nın keĢfiyle buraya altın ve köle peĢinde bulaĢıcı hastalıklarıyla gelen Avrupalılara yüzyıllarca direnmiĢler. Taa 1936'da BarıĢ AndlaĢması imzalanana kadar Meksika'yla savaĢ halindeler. Mayalar bugün kendi topraklarında hizmetçi durumunda. Çoğu ibadete kapalı, her yıl milyonlarca turistin gezmeye geldiği tapınaklarında incik boncuk satıyor. Gözden ırak yoksul köylerinden gelip otellerde yatakları yapan, tuvaletleri temizleyen, bavulları taĢıyan, garsonluk yapan, gece klüplerinde geleneksel danslarını yapan onlar. Günümüzde turizmin kalkınmaya katkısı tartıĢılmaz bir gerçek. Gelecekte ne diyecekler?

Üniversite öğrencilerinin dikkatine!
Gündüz Vassaf
20/01/2008

Hocalarınıza yardımcı olun. Yardıma ihtiyaçları olduklarının bile farkında değiller. Üniversitede son yılımda seçmeli bir ders almıĢtım. Hocası zamanın ABD'deki en ünlü psikologlarındandı. Tek dersini kaçırmadım. Ġmtihanlardan ve projeden tam not olan 'A' aldım. Dönem sonu notum 'B' geldi. Hocaya nedenini sordum. "Derslerde uyudun" dedi. "Uyumadım, siz uyuttunuz" diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. Gençliğimin haksızlığa sert ve kaba tepkisinin utancını hâlâ taĢıyorum. Yoksa bütün iyi niyetlerime rağmen her derste beni gerçekten uyuttu. Monoton sesle konuĢan, sınıfta tartıĢmaya olanak tanımayan kötü bir hocaydı. Kabahat onun değil. Üniversite hocaları ders vermesini bilmeden iĢe baĢlar. Pedagojiden, psikolojiden bihaberdir. Eğitim sertifikaları yoktur. Doktorasını alan öğrencilikten hocalığa geçer. Sınıfa girer, baĢlar ders vermeye. Adil bir Ģekilde nasıl not verilmesi gerektiğinin yöntemlerini bile bilmez. Üniversite hocaları konularını bilir. Ömür boyu, her yıl değiĢen öğrencilerinden baĢka kimse farkında olmadan, meslektaĢları dersine girmeden, onların düĢüncelerini almadan iĢini sürdürür. Zaten genellikle tercihi, ders vermekten çok üniversitenin olmazsa olmazı, yayın ve araĢtırmaya odaklanmaktır. Rönesans'tan sonra Ġtalya'da kurulan ilk üniversitelerde öğrencilerdi hocalarının maaĢını ödeyen, iĢlerini nasıl yaptıklarını denetleyen. Sonraki yüzyıllarda üniversiteler hiyerarĢik bir yapıya büründü. Hocaların, öğrenciler ve eğitim üzerinde kurdukları iktidar 1968'e, totaliter, köhnemiĢ eğitim anlayıĢına karĢı gelen gençlerin üniversite iĢgallerine, bir dizi eğitim reformunu zorlamasına kadar sürdü. Öğrenci temsilcileri oy hakkıyla üniversite senatolarına katılmaya baĢladı. Ders programları, önerileri doğrultusunda zenginleĢtirildi. Hocaların performansları öğrenciler tarafından anketlerle değerlendirilip üniversite camiasınca paylaĢılır oldu. Günümüzde eski hamam, eski tas.Üniversiteler hem eski hiyerarĢik yapılarına döndü, hem de giderek meslek okullarına benzemekte. Hele Türkiye gibi askeri cuntadan kalma totaliter bir sistemle yönetilen üniversitelerde, hocalar rejimin taleplerine uygun sicillerinin olup olmadığına göre de değerlendiriliyor. Popülist nedenlerle ülkenin dört bir yanında açılan gecekondu üniversitelerinde eğitim yetersizliği de eklenince, öğrenciler kurban konumunda. Üniversite özerkliğini, akademik özgürlüğü ihlal eden YÖK gibi bir kurumsa, yıllardır hocalarla birlikte öğrencileri de kıĢla eğitimine zorlamakta. Her ülkenin elit üniversitelerinde münferit çabalar yok değil. Onlar da futbolcu transferi yapar gibi, nispeten yüksek maaĢlarla yayınlarıyla tanınmıĢ (dersleriyle değil) iyi hocaları kapınca, arkada kalanların öğrencilerine ders verme Ģevki daha da kırılıyor. Can alıcı soru üniversitelerin yüzyılımızda geleceği. Bilgi aktarımında yeni iletiĢim teknolojilerinin ağırlık kazanması, kritik düĢüncenin korunup geliĢtirildiği üniversitenin bu en temel iĢlevini, önümüzdeki yıllarda daha da vazgeçilmez kılacak. Bunun sağlanması büyük ölçüde hocanın 'ders verme dersini' iyi çalıĢmasına bağlı. Hocalar bu konuda uyarılmadığı, ders verme yöntemlerini geliĢtirmedikleri takdirde, üniversiteyle birlikte kritik düĢüncenin geleceği tehdit altında. Bilgisayar programlarıyla beslenen düĢünce sistemimiz 'hep- hiç', 'ya o, ya bu' Ģeklinde biçimlendiği dijitalleĢme sürecine çoktan girdi bile.

Amerikan düşmanlığı
Gündüz Vassaf
13/01/2008

Dünya film klasiklerinden Casablanca'yı geçen gün bir kez daha seyrettim. Film 1942'de çevrilmiĢ. Avrupa'nın nerdeyse tümünün faĢist rejimlerle yönetildiği yıllar. KurtuluĢ'un sihirli kelimesi, özgürlüğün adresi Amerika. Filmde kim varsa, umudu Amerika'ya gidebilmek. ABD, bugün de dünyada en çok insanın göçmen olarak gidip yaĢamak istediği ülke. Ancak Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan bu yana 'Kahrolsun Amerika' sloganının her ülkede yankı bulduğu bir dünyada yaĢıyoruz. Filmi seyrederken nereden nereye diye düĢündüm. Amerika'yla dünya savaĢının eĢiğine gelen Sovyetler Birliği çöktü. Çin rota değiĢtirdi. Sosyalizm adına 100 milyona yakın vatandaĢlarını kıydıktan sonra, ikisi de kapitalist sistemle bütünleĢti. BaĢka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de uydu sol sahipsiz kalınca dağıldı. Bunlara rağmen ABD karĢıtlığı bugün, her zamankinden daha güçlü. KarĢıtlık, ideolojiden değil, baĢka nedenlerden kaynaklanıyor olmalı. Dünya geleceği belirsiz bir dönüm noktasında. Öfkemiz Amerika'ya odaklanırken, Rusya, Çin ve baĢka birçok ülkede yargı, yürütme ve yasamayı tek elde toplamaya yeltenen totaliter, yarı-totaliter rejimler, köktenci akımlar evrensel insan hakları mirasımızın temel ilkelerine karĢılar. Güçlü devleti en yüce değer olarak benimsetmek peĢindeler. Kamuoyunu, demokrasiyi küçümseyecek, kurumlarını anlamsızlıĢtıracak doğrultuda yönlendirmekteler. Kendi ülkelerimizde demokratik değerleri yadsıyarak dünya imparatorluğuna karĢı gelmekle bir yere varılmıyor. Tersine, evrenselleĢeceğimize yerelleĢiyor, aczimizle birbirimize karĢı taraflaĢıyor, öfkemizle terörizmin her türünü azdırıyoruz. Son yıllarda dinler inançlarımızın, ulusal aitlikler birlikteliğimizin ifadesi olmayı aĢtı. Evrensel ilkeleri benimsemek yerine kimliklerimizle siyasallaĢtık, saldırganlaĢtık. Çoğunluk adına özgürlükler çiğneniyor, cemaat adına birey sindiriliyor, gelenek adına kültür kerrat cetveli tekrarında tekdüzeleĢtiriliyor. Bunda emperyalizmin böl ve yönet politikasının da rolü var. Bugün rakipsiz süper güç ABD'nin hegemonyası altında yaĢanıyor. Dünyanın karĢı karĢıya olduğu sorunların çözümü de, büyük ölçüde bizim, herkesin Amerika'yı etkileyebilme gücünde yatmakta.

Kültürüyle, ürünleriyle, teknolojisiyle, hatta değer yargılarıyla dünya her gün daha fazla ABD'nin tüketicisi konumunda. ABD'nin politikası her ülkede, herkesin gündeminde. Ortak dilimiz Ġngilizce. Bu ülkenin gelecek yıl seçeçeceği baĢkanı, belki kendi liderlerimizden de çok, hayatımızı etkileyecek. Bu anlamda dünyada herkes, dünyalı olduğu için, Amerikan vatandaĢı konumunda. Yerel medyamızda, mitinglerimizde, meclislerimizde, kendi aramızdaki tartıĢmalarımızda ABD'ye karĢı gelinirken havanda su dövdüğümüzü söylemek istemiyorum. Ama sırf karĢı gelmek için karĢı gelmek, sonuç alamamak, insanı acz içinde bırakıyor, etkisizleĢtiriyor. Geleceğimiz için bizi karamsar kılıyor. Irak savaĢına karĢı dünyanın dört yanında milyonlar yürüdü, sonuç alınamadı. Amerika istediğini yapar görüĢü kabullenildi. SavaĢa hâlâ karĢı gelenler bugün ne Türkiye'de, ne Çin'de, ne de Güney Amerika'da. Buralardan ses çıkmıyor. SavaĢa en çok karĢı gelenler gene Amerika'da. Amerika'nın, dünyanın kendine yol göstermesine bizim de, kendisinin de ihtiyacı var. BaĢka totaliter rejimlerden farklı olarak, bu ülke, toplum ve kurumlarıyla buna hâlâ açık. Bu fırsatı iletiĢim teknolojisinden de yararlanarak kullanmak bizim elimizde. Aksi takdirde, tepkisel düzeyde kalan Amerikan karĢıtlığı, evrenel değerlerimizin çökmesini fırsat bilen her türlü köktenciliğin, milliyetçiliğin ve totalitarizmin ekmeğine farkında olmadan yağ sürmekte. Kaderimizde ya evrensel ilkeler üzerine kurulu yeni bir dünya uygarlığı var ya da farklı totalitarizmlere boyun eğmek.

21. yüzyılda çıldıranlar, çıldırmayanlar
Gündüz Vassaf
06/01/2008

Mesleğimden vazgeçmemde Hacettepe Üniversitesi Hastanesi psikiyatri polikliniğinin bekleme odasının duvarında asılı yazınının mutlaka etkisi olmuĢtur. "Dünyayı değiĢtirmeye çalıĢacağına kendini değiĢtirmeye bak." Nerdeyse tüm dünyada gençliğin ayaklandığı yıllardı. Düzene karĢı gelen '68 kuĢağının, sınırsız, savaĢsız dünya özlemini belki en iyi John Lennon'un 'Imagine' adlı Ģarkısı özetliyordu. Sonuçta '68 kuĢağı yaĢlandı, düzenle bütünleĢti. 'OlgunlaĢtı,' 'gerçekçi' oldu. 21. yüzyılın yeni kuĢakları insanı çıldırtan bir dünyaya doğuyorlar. Teröre karĢı verildiği söylenen savaĢ çıldıranları daha da çıldırtıyor. Türümüzün tarihinde zengin yoksul uçurumu bu kadar aĢılmaz olmamıĢ, zenginler servetlerini bu kadar fütursuzca sergilememiĢ, servet, Ģöhret uğruna değer yargılarımız bu denli altüst edilmemiĢ, ahlak bu denli umursanmamıĢtı. Dinlerine sığınıp birbirlerine karĢı taraf olanlar dikiĢleri patlamıĢ düzene karĢı çaresizliğimizin ifadesi. Psikiyatri, düzene uyumlu kiĢilikler kılmak sevdasından çoktan vazgeçti. Ġnsanları, ilaçla sakinleĢtiriyor, ilaçla denetliyor. Günümüzde normal olabilmek, mutlu olabilmek, patolojik bir iyimserlik ya da 'Benden sonra tufan' anlayıĢını gerektiriyor. Belki Ģu anda dünyanın en sağlıklı insanlarıysa, birçoğumuzun apolitik diye damgaladığı gençler. Kimliklerinin zırhında cepheleĢenlerin tersine, kendi küçük dünyalarını yaratabildikleri, koruyabildikleri sürece olan bitene sınırlı bır kayıtsızlık içindeler. '68 kuĢağından farklı olarak egemen güçlere karĢı gelmemeleri, dünyanın düzenini benimsediklerinden değil, ciddiye almadıklarından. Belki asıl onlar John Lennon'un sınırsız dünyasını, 'Face Book,' 'You Tube,' 'My Space' sitelerinde yaratan, buralarda yeni değer yargılarını paylaĢtıkları evrensel bir kültür, bir hareket potansiyeli oluĢturanlar. Tarihimizde hep çıkarlara dayalı ticaretti, farklı kültürlerden tüccarları bir araya getiren. Günümüzde dünyanın dört yanından yüz milyonlarca genç sırf dostluk ve haberleĢmek nedeniyle, insan sevgisi ve merakla ortak bir ağ kuruyorlar. Ġngilizcenin giderek dünyanın ortak dili olması, ücretsiz, sınırsız, sansürsüz ve hızlı iletiĢim teknolojisiyle birleĢince tarihimizde ilk kez bu kadar çok genç yeni bir oluĢum içinde bütünleĢiyor. Dünya çapında bir gençlik cemaati oluĢuyor. Düzen ayaklarına bastıkça isterlerse düzeni bir çırpıda uyaracak, hatta siber taktiklerle felç edecek tarihimizde görülmemiĢ bir güce sahipler. Dünya çapında eylemler aylar öncesinden örgütlenme, planlama gerektirmiyor. Yüz milyonların text mesajlarıyla, e-postalarıyla, seferber olması artık anlık bir iĢ. Dünyayı çığırından çıkarmanın tam da eĢiğindeyken, gençlerin denge sağlayıcı bir unsur olabileceği günlere gebeyiz. Tarihimiz boyunca gençler yaĢlılardan öğrendi. YaĢlılar hep gençleri savaĢtırdı. Hele yeni teknolojilerle, roller değiĢiyor. Yeni kuĢaklar, asırlardır bizleri taraflaĢtıran kimliklerden arınıyorlar. Evrim sürecimizde ilk kez, türümüz gençlerden öğrenmenin eĢiğinde.

Kendimden kendime
Gündüz Vassaf
30/12/2007

YaĢamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartıĢmaz. YaĢam gecenin konusudur. *** YaĢamın amacı ölünceye kadar yaĢamak. *** AĢk hastalığı değil, âĢık olmama hastalığı vardır. ***

Beklentilerimiz gözümüzü rehin almıĢ. *** ÂĢık olan için gözü dünyayı görmüyor diyen biziz. Ama gene de biziz, aĢık olunca evrene bambaĢka bakılabileceğini bilen. *** Kendimizden kaçtığımız için mi gözlerimizi kaçırıyoruz birbirimizden? Bize, 'Beni gör!' diye bakanlardan. *** Görülecek o kadar çok Ģey var ki... *** Fizikçilerin, dört-beĢ boyutlu olduğunu söyledikleri evrenimizde, kimbilir, beĢ değil, beĢ bin duyumuz vardır keĢfedilmeyi bekleyen. *** Sakladıklarımız, ileride baĢkalarının çöpü olup olmama sınavından geçecek. *** Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik, sözcüklerimizin tutsağı olduk. *** Kahramanlar öylesine totaliterdir ki, öldükten sonra da sorun olmaya devam ederler. *** Ġktidarların en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamak. *** Cinsel iliĢkinin gerçekleĢmesi için türümüzde iki değil de üç farklı cinsiyet olsaydı? *** Ait olmaktan kendi portremizi yapma yeteneğimizi yitiririz. *** Totalitarizm, "En çok kimi seviyorsun?" sorusuna cevap vermekle baĢlar. *** Yaratıcılıkta taraf yoktur. *** Durmadan birbirimiz için gösteri yaptığımız, ama asla birlikte icrada bulunmadığımız toplumlarda yaĢıyoruz artık. *** Ġnancımız insan için mi olacak, insanın inancına kulluğu için mi?

Hangi ülkede yaşanır, Türkiye'de yaşanır mı?
Gündüz Vassaf
23/12/2007

Gazetede okumuĢtum. Ġngiltere'de bir çift ülkeden çekip gitmek zamanı geldi der. DüĢük maaĢlar, kötü eğitim, artan cürüm, aksayan sağlık hizmetleri, berbat iklim derken yaĢam koĢullarını tahammül edilmez bulurlar. Atlası çıkarıp dünyayı gözden geçirir, Ġngilizce konuĢulan ideal bir yer bulurlar. Çocuklar okuldan alınır, ev satılır, taĢınılır. Bir ay geçmeden vardıkları yerde savaĢ çıkar, Güney Amerika'nın kıyısında Falkland adalarında Ġngiliz ve Arjantin orduları çarpıĢmaya baĢlamıĢtır. Milli ġef Ġnönü rejiminin aydın kıyımlarında Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes'le birlikte Muzaffer ġerif de, kısa bir süre hapis de yattıktan sonra, yurdundan ayrılmaya mecbur bırakılır. Türkiye'nin kaybı baĢka ülkelerin kazancı olur, üç bilim adamı kendi alanlarında dünya çapında ünlü olur. Muzaffer ġerif Türkiye'ye o denli küser ki, hiç dönmediği gibi, kendisiyle ABD'de tanıĢtığımda, Ġstanbul Üniversitesi'nde felsefe okurken annemin sınıf arkadaĢı olduğunu bilmesine rağmen, baĢkalarıyla da yaptığı gibi, öfkesinden benle de Türkçe konuĢmayı reddetmiĢ, Ġngilizce hal hatır sormuĢtu. Reddi o kadar Ģiddetliydi ki, reddinin Ģiddetinde reddettiği yeri daha da çok yaĢıyordu. Gurbet psikolojisini yaĢamayanlar, Türkiye'de sılanın ne anlama geldiğini belki de en iyi Nâzım Hikmet'in 'Memleket, Memet, Münevver' üçlüsüne hasret Ģiirlerinden bilir. Washington'da öğrencilik yıllarımda tanıdığım, gurbette yazdığı 'Vakvaka'nın Tasası' adlı okurumuza ulaĢamayan Ģiir kitabı da olan Sadi Koylan, askerliğini yapmadığından elliyi aĢkın yaĢına rağmen Türkiye'ye dönemiyordu. Sık gördüğü bir kâbusunu bizlerle paylaĢmıĢtı. Potomac nehrinden suya girip yüzmeye baĢlar. Dalgalarla cebelleĢerek Atlas Okyanusu'nu, Cebelitarık Boğazı'nı geçer, Akdeniz'in sularında duyduğu hazla Ege'ye varır. Tam sahile ulaĢıp, yurduna doğru son kulacını atacak, aniden denizin suları çekilir, yatağında çarĢaflarla boğuĢurken uyanır. Ġnsanlar bazen daha iyi yaĢam koĢulları uğruna, bazen Nâzım Hikmet gibi canlarını korumak pahasına, bazen de Stalin'in Kırım'dan sürdüğü Türkler gibi topluca sürgüne, sılaya mahkûm olabiliyor. Ama çoğu zaman, koĢullar ne denli tahammül edilmez olursa olsun, yaĢadığımız yere uyum sağlarız. Doğamızda çevremizle bütünleĢmek, temerküz kampları örneğinde olduğu gibi en ceberrut ortamlara bile ayak uydurmak var. Ağır çekimde film gibi olan uyum süreçlerimizde, farkında olmadan içselleĢtiririz değiĢen ortamımızın değer yargılarını, kurallarını. Uyum sağlamak, 'iyi'yi benimsemek ya da 'kötü'yü reddetmek ağır basan temel bir dürtü türümüzde. Böyle olmasa, imparatorluklarımızın uyumlu kulları olmaktan cumhuriyetlerin uyumlu vatandaĢları olmaya, geçen yüzyılın baĢlangıcında demokrasilerin savunuculuğundan totaliter rejimlerin hararetli taraftarları olmaya nasıl geçilebilirdi ki? Atina demokrasisinde, ABD'nin plantasyonlarında, Osmanlı'nın konaklarında, köleler de, köle sahipleri de uyumlu değil miydi yaĢadıkları ortama?

Hayatını idame ettirebilen iyi köleydi, isyan eden değil. Ülkelerimizde ne varsa hem bize rağmen hem de bizim sayemizde. Biz değil miydik, 7 bin kiĢi için idam cezası istenen, 400 gazeteci için 3 bin 315 yıl hapis cezası verilen, seçtiğimiz baĢbakanlarımızı, milletvekillerimizi hapse atan 12 Eylül darbesinin baĢının cumhurbaĢkanlığını oylarımızla onaylayan? Bizim akademisyenlerimiz değil mi, askeri rejimin YÖK'üne karĢıyız demelerine rağmen, 20 küsur yıldır bu kurumun kapıkulluğuna boyun eğen? Ne kahvaltı etmiĢ, ne öğlen yemeğe vakit bulabilmiĢtim. Ada vapuruna binmeden simit aldım. Vapur kalabalık. Güvertede oturdum. Simitten bir parça kopardım. Yemeye baĢladım. Birden aklıma ramazan olduğu, yanımda, karĢımda oturanların oruçlu olabileceği geldi. Usulca kalan simidi cebime koydum, yemeye devam edersem saygısızlık hatta tahrik olabilir diye. Yoksa kimsenin ters bir bakıĢını hissetmemiĢtim. Ömrüm boyunca Ġstanbul'da, bundan önce hiçbir ramazanda aklıma böyle bir Ģey gelmemiĢti. Kendimce saygılı davrandım, değiĢen Türkiye'ye uyum sağladım. Aç kaldım.

Devlete karşı gelmek
Gündüz Vassaf
16/12/2007

ġiddet kullanması meĢru olan bir kurum tasvip edilebilir mi? Tarihimiz boyunca çözülemeyen çeliĢki, devleti var etmekle karĢı gelmek arasında gidip gelmemiz. Bir uçta canımızı devlete kurban etmeye gönüllü halimiz, bir uçta devletin topyekûn yok oluĢunu, yıkımını öngören ideolojilerimiz. Tarih boyunca iki arada bir deredeyiz. Son yıllarda Türkiye'de, özellikle sinema, bir ölçüde de edebiyat, estetik kaygısını koruyarak, birbirinden çok farklı dillerle toplumda bireyin konumunu da ifade eder oldu. Akademisyenler ise 20 küsur yıldır YOK'ten özgürleĢmeyi bile beceremedi. Genel olarak, baĢka birçok ülkede olduğu gibi, bizde de aydın giderek filin sırtında sivrisineği andıran ABD'deki yazar çizerlerin konumuna dönüĢmekte. Eskisine göre hem yerelleĢmekte hem de toplumun vicdanını yansıtmamakta. Nazım Hikmet'i 12 yıl hapiste tutan tek parti rejimi, Soğuk SavaĢ'ta Türkiye'ye biçilen rolde solu yaĢatmayan tek kanatlı demokrasi, 1960'lı yıllardan itibaren özgür düĢünceyi düzenli aralıklarla biçen askeri rejim ve sıkıyönetimlere rağmen aydın, her seferinde bedelini ödediği cesaretle, hem ülkesinde hem de dünyada olanlarla ilgili kaygılarını dile getirdi. Günümüzde de cesaret istiyor özgürlüğü, insan haklarını savunmak, hele dinin, devlete, özel yaĢama yaygınlaĢan baskısına dikkati çekmek. Ancak eskisi kadar, ergenlik çağında delikanlı gibi ceberrut babaya baĢkaldırmak gerekmiyor. Artık devlet nispeten olgunlaĢtı. Her seferinde tokadı basacağına, dinlemesi gerektiğini, bazen de dinliyor gibi yaparak geçiĢtirmesini öğrendi. Aydınsa, tek tük istisnalar dıĢında, yerinde sayıyor. Yerinde sayarken tartıĢtığı konulara yaklaĢımı genellikle magazin basınından farksız. Oysa dünyanın baĢka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de demokrasinin olmazsa olmaz temel ilkeleri yok edilmekte. Yasama, yürütme ve yargının birbirini dengeleyecek, denetleyecek Ģekilde ayrıĢması gerekirken, birçok ülkede bu hassas saç ayağının iki unsuru yürütmeye teslim olmakta. Ses yok. Demokratım diyenler, demokrasiyi savunanlar, kıstas olarak hâlâ seçimleri gösteriyor. Siyasi partiler arası farkların azaldığı, hükümetlerin uygulamalarının benzeĢtiği dünyamızda, rejimler meĢruiyetlerini, geçen yüzyıla göre giderek anlamsızlaĢan seçimlerle tanımlıyor. Sağlık, eğitim, hatta yer yer güvenlik güçlerinin bile özelleĢtirilmesiyle, herkesin gündelik hayatını denetleme hakkı maddi gücüyle sınırlanmakta. Ses yok. Dünyamız, istediği ülkeye saldıran, uluslararası hukuku yadsıyan, maddi gücü ve tehditle ulusların hayatını etkileyen tek bir gücün elinde. Kültürümüz, tüketim alıĢkanlıklarımız giderek bu güce tabi olmakta. Gelecek yıl seçilecek baĢkanları, kim olursa olsun, hepimizin hayatını etkileyecek. Aydınsa, yerel konumundan nadiren baĢını kaldırdığında, belki imza atarak birkaç Ģeyi protesto ediyor, kendi sesiyle boğulduğu tepkilerle yetiniyor, ezikliğiyle edilgenleĢiyor. Oysa, aynı dünyayı paylaĢtığımız bu güce ulaĢmanın, onu etkilemenin yollarını aramak, mekanizmalarını oluĢturmak, selefleri gibi baĢka bir geleceğin ufkunu gösterebilmek de ona düĢer. Ses yok.

Romeo varken Mecnun'u kim takar?
Gündüz Vassaf
09/12/2007

Önüne gelen dünyamızdaki kültür çatıĢmasından söz ediyor. Pek farkında olmadığımız, bu çatıĢmadan söz edenlerin kültürden ne kadar az nasiplendiği. KeĢke çatıĢan kültürler olsaydı. Soğuk SavaĢ'ta taraflar, herkesi refah içinde yaĢatacak, yoksulluğu sona erdirecek bir düzen uğruna çatıĢtıkları iddiasındaydı. TartıĢma yoksulların hangi ideolojiyle kurtulabilecekleri üzerine odaklanmıĢtı. Günümüz dünyasında zengin-yoksul arasındaki fark tarihimizde olmadığı kadar açılırken, yoksulluk gündemden düĢtü. ABD'li Fukuyama'nın, sosyalizmin çöküp kapitalizme yenik düĢmesiyle tarihin bittiğini, Huntington'ın da uygarlık çatıĢmaları dönemine girdiğimizi açıklamasından bu yana, yoksulluk

türümüzün kaçınılmaz hali olarak kabullenilir oldu. (Sömürgecilikten ve kölelikten nasibini alan Afrikalılar baĢta olmak üzere dünya nüfusunun üçte biri!) Uygarlıklar çatıĢması lafını ortaya atan Huntington'ın satırlarının arasında, üstün Batı kültürünün saldırı altında olduğu iması yatmakta. Ġngiliz sömürgeciliğinin zirvedeki yıllarında, Rudyard Kipling'in "Doğu Doğu'dur, Batı da Batı, asla bir araya gelemez bu ikili" Ģiirindeki sözleri de 19. yüzyılda farklı bir Ģey ifade etmiyordu. Kipling, kültürleri bile olmayanların yükünü beyaz adamın taĢımaya mahkûm olduğunu söylerken, Batı'nın dünyayı uygarlaĢtırma görevine iĢaret etmiĢti. Geçtiğimiz yüzyılda Batı'nın dünyaya bakıĢındaki cehaletini, hiç olmazsa akademisyenleri kabul etmiĢ, sosyal bilimlerde, özellikle antropolojide baĢka uygarlıklardan ilkel, vahĢi diye söz etmek yerine farklılıkları vurgulamaya baĢlamıĢtı.Kültürler çatıĢması trenine binilene kadar. ġimdi herkes kendi kültürünü üstün görmekte. Hele din ve bayrakla kültür birleĢti mi, kültür çatıĢmasından çok, kültürsüzleĢme baĢladı demektir. Avrupa, baĢka uygarlıklara göre tarihsel olarak çokkültürlülüğe yabancı. Binlerce yıl bir arada yaĢadıkları Yahudiler bile farklı dönemlerde Ġspanya, Fransa ve Ġngiltere'den topluca sürüldü, Almanya'da soykırıma uğratıldı. Sömürge iliĢkisi dıĢında, yakın zamandaki ekonomik göçlere kadar baĢka dilden, dinden, renkten insanlarla bir arada yaĢama tecrübesi olmadığı gibi, onlara tepeden bakmayı da kültüründe içselleĢtirdi. Batı'nın cehaletinden kaynaklanan vurdumduymazlığın ekonomik egemenliğiyle birleĢmesi, dünyanın çeĢitli yerlerinde eziklikle örtüĢük ibret verici bir kültür Ģovenizmini provoke ediyor. ABD'nin de, Batı uygarlığıyla birlikte anılan insan hakları ve uluslararası hukuku son yıllarda fütursuzca yok sayması, birçok ülkede bu Ģovenizmi körükler oldu. Ama Batı'nın kültür cehaletinin kökleri daha derinlerde. Geçen hafta Boston'da, ünlü çelist Yo Yo Ma'nın Ġpek Yolu projesinin kapsamında Azerbaycan'dan gelen 'Leyla ve Mecnun' operasından bir uyarlama seyrettim. Gazel ve makamın Batı musikisindeki yolculuğu huĢu içinde izlendi, ayakta alkıĢlandı. Gelenler o güne kadar ne böyle bir müzik duymuĢlardı ne de böyle bir destana aĢinaydılar. Sıradan bir Azerbaycanlı ya da Ġranlı 'Leyla ve Mecnun'u neredeyse ezbere bilir. Bu destan dünya Müslümanlarının ilk akla gelen eserlerinden. Ne var ki Hindistan, Endonezya, Mısır ya da Türkiye'de yüz milyonlar 'Leyla ve Mecnun' gibi 'Romeo ve Juliet'in de kim olduğunu bilirken, dünyada metrekare baĢına en çok doktoralı insan düĢen Boston'da bile, Doğu'nun bu ikilisi tanınmıyor. Harvard Üniversitesi'nin dünyanın en zengin kütüphanelerinden Widener'da bile, Nizami'nin hiç, Fuzuli'nin ise bu eserinin Ġngilizcesinin tek kopyası var. O da Can Yücel'in babası Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı'yken verdiği destekle çevrilmiĢ. 'Romeo ve Juliet'in sahipleri 'Leyla ve Mecnun'u tanımazken ortada bir kültür çatıĢması değil, olsa olsa cehalet var.

Türkiye uzmanı Türkler
Gündüz Vassaf
02/12/2007

Soracağım soru, ıstırabımın, infialimin ifadesi. Bunca yazarımız var. Neden hep Türkiye'yi yazarlar? Biri cesaret etsin istiyorum. Mesela New York'u yazsın. Romanı New York'ta geçsin. New York'lular, bir de Ġstanbullu bir yazarın gözünden kendi Ģehirlerine, insanlarına baksın. Yüzlerce yazarımız var, yurtdıĢına giden, orada okumuĢ olan, oraya yerleĢen. Hangisi gittiği yerde, gittiği yere iliĢkin yazdıklarıyla tanınıyor? Bırakın tanınmayı, bir Ģey yazdı mı? Yerellik içimize sinmiĢ. Ġlle oralara gitmek de gerekmez. Kafka, Amerika'ya adım atmadan yazdı, 'Amerika' adlı kitabını. Bu sade Türklerin derdi değil. Kendini ezik gören her ülkenin yazarı böyle.Yazmaması kabiliyetsizliğinden değil, ezikliğinden. Cesaret edememesinden. Bir Amerikalı, Ġstanbul'da Abdülhamit döneminde geçen dedektif romanları yazabiliyor. Kitapları ödül de alabiliyor. Bir Türk'ün, bir Hintli'nin, "New York'un, New Amsterdam diye bilindiği günlerde geçen aĢk hikâyesi yazsam," demeyi aklından bile geçirebileceğini tahmin etmiyorum. 'Taranta Babu'ya Mektuplar', 'Jakond ve Siyau' gibi eserler veren, Nâzım Hikmet bir istisna Türk edebiyatında. Bir yazar, yerel kalarak dünyanın takdir ettiği edebiyat yapabilir. Onlardan çok var. Yazdıkları ülkelerinin sınırları dıĢına çıkmayan, romanlarının yerel kahramanlarıyla aynı dili konuĢan, Ģiir yazan nice Nobel ödüllü yazarı var çeĢitli ülkelerden. Akademisyenlerimiz de farklı değil. Tabii ki yurtdıĢında doktora yapan Türk Osmanlı tarihçisi olsun. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yakın tarihimize düĢmanca bakmamız nedeniyle, istisnalar haricinde iki kuĢak ara verildi, ciddi Osmanlı tarihçileri yetiĢtirilmeye. Ama neden ABD tarihçisi olarak tanınmıĢ akademisyenlerimiz yok? Tabii ki yurtdıĢında doktora yapan Türkler, tezlerini Türkiye'ye özgün araĢtırma konularına ayırsınlar. Ama neden bir Türk Eskimolar'da aile yapısı üzerine bir tez hazırlamasın? Türkiye'nin ilgi alanı dıĢındaki sosyal konularda, öğrencilerini tezler yazmaya üniversite hocalarımız neden teĢvik etmesin? Batı'nın da Türklerden, Hintlilerden ya da baĢkalarından beklentileri farklı değil. Onlar, dünyada istedikleri yerde istedikleri konuyu araĢtıracak, uzman kesilip kitap yazacaklar... Sana, ister Shakespeare uzmanı ol, ister klinik psikolog, bu konuları bilmek haddin değilmiĢ gibi, kendi ülkenle ilgili Ģeyler sormakla yetinecekler. Sen de bu oyuna düĢüp, bu beklentiyi gerçekleĢtirip, sazı alacaksın eline. Ya da, sırtında yumurta küfesi, cılız sesinle Batı'ya saldırırsın çifte standartlı diye. Türk, Türkten baĢka bir Ģeyle ilgilenmezse, Türkün Türkten baĢka dostu niçin olsun ki?

Dünyada en çok insanı kim öldürdü?
Gündüz Vassaf
25/11/2007

Doğum tarihimiz, tarihe bakıĢımızı nasıl etkiler? Ya da geçmiĢi yargılamamızı? Ġstanbul'da babamın elinden tutup Tophane'de köle pazarında dolaĢmıĢ olsaydım, hissedeceklerim, bugün kölelik hakkında düĢündüklerimden Ģüphesiz farklı olurdu. Kölelik gibi, geçmiĢe bakınca kınanan, yaĢandığı dönemde normal karĢılanan ne kadar çok Ģey var. Bugünkü değer yargılarımızla kimbilir neler derdik, eli kırbaçlı bir köle sahibi tarihin küllerinden öylesine karĢımıza çıkıverse. Düzenin kaçınılmazlığının ifadesi, sıradan bir uygulayıcısı olan bu kiĢiyi yaptıklarıyla yüzleĢtirmemizin ne anlamı olurdu acaba? Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan sonra doğmuĢ biri olarak, benim için ABD'nin atom bombasını atması, dinozarları yok ettiği söylenen göktaĢı gibi, tarihte olan bir Ģeydi. Benden önce olmuĢtu. Yapabileceğim bir Ģey yoktu. Herkes gibi, herkes kadar günümden sorumluydum. Ben doğmadan olanlar tarihin sayfalarında dondurulmuĢtu. Zaman yolculuklarında ya geçmiĢe gidilir ya da geleceğe. Geçenlerde öyle bir Ģey oldu ki, öldü sandığım biriyle kendimi aynı zaman diliminde yaĢamıĢ buldum. Sade kendimi değil hepimizi. Günümde olup bitenle sınırlı sorumluluğumun bir anda yok oluvermesinin çaresizliğiyle bu yazıya koyuldum. New York'ta ikiz kuleler çöktükten sonra, televizyonlar dünyada birçok ülkenin tepkisini gösterdiğinde ibret verici görüntülerden biri, Pakistan'da zafer kazanmıĢcasına dans eden çocuklardı. ABD, HiroĢima ve Nagazaki'ye atom bombasını attıktan sonra New York sokaklarında Amerikalılar da, sevinç gösterileriyle coĢarken, Japonya'da kül olan insanların dehĢetini idrak etmekten kimbilir ne kadar uzaktı. Aynı, bu sefer de, hepimizin tarihinin beĢiği Mezopotamya'da kalkıĢtıkları yıkıma, dehĢete duyarsızlıkları gibi. HiroĢima'ya atom bombasını atan Paul W. Tibbetts'in birkaç hafta önce New York Times'da ölüm haberini okuduğumda, yaĢadığını bilseydim, bu savaĢ kahramanına yaptığının yanlıĢlığını halkına anlatmaya ikna etmiĢ olabilseydim, Amerikalılar, askerlerinin dünyanın orasında burasında ortalığı kasıp kavurmasına, hiç olmazsa sivillerin katliamlarına, bu kadar da duyarsız olmayabilirdi duygusuna kapıldım. Ġkna edebilseydim kendisini, belki hiç olmazsa annesinin adını (Enola Gay) verdiği uçağının müzelerde sergilenmesini, ülkesinde çocukların atom bombasının atılmasını efsaneleĢtirmelerini engellemeye gayret edebilirdi. Tibbetts, ülkesinin resmi sözcülüğüne de soyunarak, "Bombayı atmasaydık, Japonya teslim olmayacak, savaĢ sürecek, daha çok insan ölecekti; yaptığım ahlaken doğruydu" demiĢ. Bu, ne HiroĢima'dan üç gün sonra Nagazaki'deki katliamlarında uranyum yerine plutonyum çekirdekli atom bombasını denemelerinin gerekçesini açıklayabiliyor, ne de amaç Japonya'yı derhal pes ettirmek idiyse, niçin insanları katlederek değil de, bombanın tahrip gücünü önce denizde ya da çölde bir denemeyle Japonlara göstermediklerinin sorusunu cevaplandırıyor. Çocukken bir Ģirketin 'promosyonu' olarak Miami'de uçaktan yeryüzüne çikolata atan, emekli olduktan sonra iĢadamları için uçak taksisi Ģirketi kuran General Paul W. Tibbetts, daha birkaç hafta önceki ölümüne kadar, dünya tarihinde bir çırpıda en çok sivili öldürmüĢ kiĢi olarak insanlığa karĢı suçlardan yargılanabilirdi de. Mezar taĢı tahrip edilir endiĢesiyle, torununa cesedinin yakılmasını vasiyet etmiĢ. Ölmeden bir yıl önce, ABD okullarındaki tarih kitaplarında yer almayacağından Ģimdilik emin olduğum Ģu sözleri de söylemiĢ olmasıysa, önce kendimizle yüzleĢmemizi hatırlatması bakımından manidar, "SavaĢta ahlak yoktur. Aramızdaki sorunları çözmek için savaĢtan baĢka bir yol bulmalıyız."

New York mektubu
Gündüz Vassaf
18/11/2007

Ġngiltere'de yaĢayan bir arkadaĢım 15 yıl aradan sonra geçen hafta ilk defa New York'a geldi. ġehri huzurlu ve ĢıklaĢmıĢ buldu. Ben de üniversite yıllarımda bu Ģehre geldiğimde, yolumu çevirenlere vermek üzere yanımda uygun bir miktar para taĢırdım. ġimdi de ABD baĢkanlığına soyunan Giuliani'nin, New York belediye baĢkanıyken sokaklardaki iĢsiz güç tayfasını polise toparlatıp, Ģehir dıĢına attırdığını arkadaĢıma anlatırken, aklımdan Sabahattin Ali'nin öyküleri, Milli ġef Ġnönü rejiminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın, baĢkentte köylü kıyafetinde dolaĢanlara aynı muameleyi yaptığı geçti. ABD'nin, vatandaĢlarını bu tür uygulamalarla da bastırıp uyumlu kılma becerisi, sosyolojinin kurucusu Max Weber'in, 'Devlet, Ģiddet kullanmaya meĢru hakkı olandır' tanımına tıpatıp uyuyor. Buradayken gördüğüm, Melis Birder'in New York hapishanelerinde mahkumların ziyaretçileri üzerine tamamlamakta olduğu çarpıcı belgesel filmi de, nüfusuna oranla dünyada en çok tutuklunun ABD hapishanelerinde olduğu bilgisiyle baĢlıyor. Sosyalist ve kapitalist ideolojilerin çarpıĢtığı Soğuk SavaĢ yıllarında, sizin de Ģimdi yukarda yazdığım satırlardan edineceğiniz intiba gibi, Moskova, ABD'yi polis devleti olarak tanıtır, bu ülkenin her kesimine yayılan tüketim olanaklarını örtbas etmek isterdi. Üniversitede 'Psikoloji ve Propaganda' dersinde hocamız bize Sovyetler Birliği'nin bu sansürünün nasıl geri teptiğini Ģu örnekle anlatmıĢtı. Moskova'da bir fabrikada, iĢçilere ABD'de zencilerin polisten dayak yediğini belgeleyen bir film gösterilir. Stalin döneminde açlıktan ölenlere, Sibirya'da gulaglara sürülüp dönmeyenlere alıĢık olan iĢçiler, fabrika çıkıĢında film hakkında kendi aralarında konuĢurken, en çok üstünde durdukları zencilerin giydikleri ayakkabıların Ģıklığı ve çeĢitliliğidir. Sovyetler Birliği ve Çin gibi totaliter rejimler, kendi halklarının tepesine binerek güçlenirken, ABD gibi, Batılı emperyalist ülkeler dünyayı sömürerek ülkelerine servet aktardı. Benim bu kaba açıklamamın ötesinde, kapitalizmin egemenliğini açıklayan çeĢit çeĢit kuramların sonu yok. Sosyal devletin kurumsallaĢtığı Avrupa'ya rağmen, doktoruyla, aĢçısıyla, ressamıyla, dünyanın dört yanından akın akın gelen her sınıftan insanın ABD'ye yerleĢip yaĢamayı tercih ettiği gerçeği, yadsınamaz olduğu kadar açıklaması da kolay değil. Geçen hafta New York metrosuna bindiğimde, tüm diğer yolcular gibi benim de gözüm güzergâhımızı yanıp sönen ıĢıklarla

gösteren tabelaya takıldı ve orada kaldı. Brooklyn'den Manhattan'a yapacağım yolculuk, ıĢıkların yanıp sönmesiyle, duraktan durağa bir beklenti gerçekleĢmesine dönüĢtü. Durduğumuz her durağın ismi yanında ıĢık yanıyor, metronun tekrar hareket etmesiyle bir sonraki durağın adı ıĢıklanıyor, baĢka bir ıĢık, sonraki duraklara kaç durak kaldığını, gene yanıp sönen sayılarla belirtiyordu. Yol boyunca ne kitap okuyabildim, ne âdetim olduğu gibi diğer yolcuları süzüp onların dünyalarında gezindim, ne dinlenmek için gözlerimi kapatabildim, ne de sallana sallana giderken hayatın anlamını ya da eski sevgililerimi düĢünebildim. BaĢkaları gibi benim de gözüm, rotamı gösteren ıĢıklı tabelada, benliğim, her yeni durağa gelince kendimi bir Ģey baĢarmıĢ gibi hissetmemde, hayatımın amacı, ineceğim durağa vasıl olmaya indirgenmiĢti. Aynı, önceden belirlenmiĢ seçenekler içinde ilerleyebilen, bir sonra neyi tüketebileceklerinin düĢüne hapsolan milyonlarca Amerikalının günlük yaĢantısı gibi.

Dünyanın en tehlikeli insanı
Gündüz Vassaf
11/11/2007

Evi Londa dıĢında ücra bir köyün ücra bir köĢesinde. Tıp tahsilini yarıda bırakmıĢ, papaz olmak istemiĢ. Fosil toplama merakını yenemeyerek yelkenliyle beĢ yıl dünyayı dolaĢmıĢ. Dönünce gözlemlerini yayınlamaktan uzun yıllar çekinmiĢ. Evinde karısı, yedi çocuğuyla sakin bir hayat sürdürmüĢ. Bugün dünyanın en tehlikeli insanı kimdir diye sorulacak olsa, George Bush adı birçok ülkede akla gelse de, egemen düzen için bu isim, büyük olasılıkla Usame bin Ladin olurdu. Charles Darwin'in Down House adlı evinin alt katındaki çalıĢma odasını benimle birlikte dolaĢanlardan acaba kaçımızın aklından, zamanının en tehlikeli adamı ilan edilen birinin evinde olduğumuz geçti. Oysa 1859'da yayımlanan 'Türlerin Kökeni' adlı kitabıyla dünyayı birbirine katmıĢtı. Hâlâ da katıyor. ABD'deki Hıristiyan köktenci akımlar, evrim kuramına karĢı faaliyet ve yayınlarıyla baĢka dinlerdeki köktencilik akımlarını da besliyor, okullarımızdaki fen derslerinde kendi inançlarına da yer verilsin istiyor. Türkiye'de de evrim kuramına din adına itirazlar yakın zamana dayanmıyor mu? Darwin, farklı din ve mezheplerin temsilcilerinin günümüzde oluĢturdukları uluslararası dayanıĢmasının bir numaralı hedefi. Son yüzyılları düĢünceleriyle etkilemiĢ baĢkaları gözümün önünden geçiyor. Baskı altında tuttuğumuz cinsel düĢüncelerimizi Ģuuraltımızın derinliklerinden özgürleĢtiren Freud'un yazdıkları pop kültürümüzde bile sıradanlaĢtı. Darwin'in kitaplığında gördüğüm, 'Hayranınız Karl Marx' imzalı 'Das Kapital'ın etkisiyle geçen yüzyılda dünyanın yarıdan fazlası sosyalizm adına kurulan rejimlerle yönetilmiĢken, Marx'ın yazdıkları bugün üniversitelerde bile pek tartıĢılmaz oldu. Einstein'in izafiyet kuramının yaĢantımız açısından ne anlama geldiğiniyse henüz idrak edebilmiĢ değiliz. Dünyayı dolaĢtıktan sonra evine kapanıp yıllarca deniz kabuklarının evrimini ya da piyanosunun üstüne koyduğu solucanların iĢitme yeteneği olup olmadığını inceleyen Darwin, günümüzde de düĢüncelerini dine dayandıranların çaresizliklerini kaçınılmaz kılıyor. Evrim kuramı Ġngiltere'de ilk duyulduğunda ülkenin önde gelen aristokratlarından Lady Wilberforce, "Umarım doğru değildir, gerçekse mutlaka halktan gizli tutmalıyız" demiĢ. (Darwin'in karısı Emma bile, kocası düĢüncelerinden ötürü tanrının gazabına uğrayacak diye korktuğundan, "Onunla cennette beraber olamayacağım" diye ömrü boyunca ıstırap çekmiĢ.) GüneĢin dünyanın etrafında dönmediğini söyleyerek kiliseyi dünyevi tahtından indiren Kopernik ve Galileo, cinsel tabularımızı yıkan Freud ya da Darwin gibi çoğu bilim adamı sessiz sedasız kendi yollarında yürümüĢ. Hepsi hayatı, doğayı merak etmiĢ, sorular sormuĢ, cevaplarını aramıĢ. Hepsi karĢılarında, güçlerini yitirmekten korkan dinlerin kendilerinden menkul sözcülerini bulmuĢlar. Dünyanın evrenin merkezinde değil, kenar mahallesinin boĢluğunda dolandığını öğrenen, ardından atalarımızın maymunlarla bir olduğunu kendisine yakıĢtırmayıp art arda psikolojik Ģoklara giren türümüz, kapıldığı aĢağılık kompleksinden kurtulmanın yolunu, dini otoritenin sorgulanamayıĢına sığınarak buldu. Ġnanmak, insanın bir hali. Dinleri dokunulmaz kılıp iktidarlarına alet etmek ise, inancı düĢünceye düĢmanlaĢtıranların çapsızlıklarının ibret verici ifadesi.

İngiltere mektubu
Gündüz Vassaf
04/11/2007

Çifte standartlarla cebelleĢiyorum. "Ne güzel," diyorum sokakta zaten nadiren rastlanan polisin silah taĢımadığını gördüğümde. "ĠĢte bilinçli vatandaĢlar," diyorum, dünyanın öbür ucunda, Myanmar'da askeri rejime karĢı kamuoyunun duyarlılığını gördüğümde. Ġngilizler de kendilerini böyle mi görüyor? Neleri görüyor, neleri görmüyorlar? Uluslararası Af Örgütü'nde yıllardır çalıĢan bir arkadaĢım eski BaĢbakan Blair'in anıları için bir yayınevinden 8 milyon sterlin avans almasını, "Hakkıdır, devletten ne maaĢ aldı ki?" diye karĢılıyor. Anketlere göre bu ülkenin insanlarının belki yüzde 70'i Irak savaĢına karĢıyken iktidar ve muhalefet partileri savaĢtan yana. Kimilerine göre, BirleĢmiĢ Milletler'i hiçe sayıp uluslararası hukuku ihlal ettiklerinden Bush ve Blair savaĢ suçlusu olarak yargılanmalı. Kamuoyu Blair çiftinin yeni satın aldıkları üçüncü evlerinin fiyatıyla meĢgul.

Demokrasiye hasret duyan ülkelerde yaĢayanlar, demokrasi ihlallerine daha mı duyarlı? Temel özgürlüklerden yoksun yaĢamaya mahkûm edilenler, uyurgezer demokrasilerinde özgürlüklerini kullanmayanlardan daha mı bilinçli? Dünyaya demokrasi dersi vermeye soyunanlar gündelik yaĢamlarında emperyalizmi ne denli içselleĢtirdiklerinin bilmem farkındalar mı? BaĢında Kraliçe'nin olduğu, Anglikan kilisesinin merkezi Canterbury Katedrali'ndeyim. Etrafımda ünlü ölülerin lahitleri ve mezar taĢları. Turistler, Ġngiliz aileleri, okul çocukları katedrali huĢu içinde dolaĢıyor. Gömülenlerin çoğu asker. Vatanı korumak değil, imparatorluğu geniĢletmek için Hindistan, Afganistan, Malaya, Güney Afrika'da savaĢan subaylar. TaĢlardaki yazılar emperyalizm tarihinin özeti. Özellikle bir taĢ ibret verici, "Major Simon Willard (1604-1676) Saldırgan Kızılderili kabilelerine karĢı Ġngiliz Kuvvetleri BaĢkomutanı. Amerikan hükümetinin askeri, idari ve adaletine üstün hizmetleriyle tanındığı gibi, New England'da kurulan Ġngiliz sömürgesinin öncülerinden." Mezar taĢının Canterbury Katedrali'ne ölümünden yüzyıllar sonra, 1902'de konmasıysa ayrıca düĢündürücü. Dover Kalesi'nde kilisedeyim. Burada gömülenler de çoğunlukla asker. Duvarda dünyada iyilik için savaĢan Ġngilizler diye yazıyor. Winston Churchill'in evi Chartwell'deyim. Ġkinci Dünya SavaĢı'nda demokrasi adına faĢizme karĢı seferberliğin öncülüğünü yapan Churchill, Hindistan'ın Ġngiltere'den bağımsızlığına karĢı çıkanlardan. Nedenini sorduğumda, özgürlüğe alıĢık olmayan Hintlileri kendilerinden korumak, birbirlerini katletmelerini engellemek gerekiyordu, cevabını alıyorum. BaĢka bir arkadaĢımın oğlu Mısır'dan yeni dönmüĢ. Babası, oğlu Ġngiltere'de bulunmayan bir mikrop kapmıĢcasına, "RüĢvetle tanıĢtı," diyor. TanıĢan kim? TanıĢtıran kim? Daha geçenlerde Ġngiltere'nin silah satmak için Suudi Arabistan'a, belki rüĢvette dünya rekoru olan, milyonlarca sterlin verdiği açıklanmıĢtı. Harvard'da tarih profesörlerinden C. Elkins'ın yazdığı, Ġngiltere'de çıkan bir kitap* bu ülkenin eski sömürgesi Kenya'da 1950'lerdeki soykırımını ilk defa gün ıĢığına çıkarıyor. Toplumun, basının gündemine yansımamıĢ. Sanki kimsenin umurunda değil. Çifte standartlarla cebelleĢiyorum. Burası yasaklar ülkesi değil. Bir müzede dolaĢırken Ģu yazı gözüme çarptı, "Lütfen dokunmamaya gayret edin." *Elkins, Caroline, Britain's Gulag The Brutal End of Empire in Kenya, Jonathan Cape, Londra, 2005.

Acı tecrübeleri kadar yaşlı, rüyaları kadar genç
Gündüz Vassaf
28/10/2007

Venedik'te gondollar siyahtır. New York'un taksileri sarı. Ġstanbul' da da tek tip elbise giyer taksiler. Altan'dan bayrak tasarımı isteseler ne yapardı bilmiyorum. Belki yapmazdı. Belki de öyle bir bayrak yapardı ki renkleri değiĢirdi durmadan. Bir gece geç vakit Bebek'ten yola çıktık. Boğaz'da sahil boyu bir süre yürüdük. Taksiye bindik. KuruçeĢme'ye gelirken Altan, "ġurda inelim," dedi. Ġndik. Önümüzden bir kaç taksi geçti. Ortaköy'e doğru yürümeye devam ettik. Altan birden baĢka bir taksiyi durdurdu. Bindik. Ġnelim dedi. Ġndik. Yolun karĢı tarafına geçti, uzaktan geldiğini gördüğü, Bebek'e doğru giden baĢka bir taksiyi durdurdu. Bindik. Bir saat içinde, o taksi bu taksi derken, istikamet de değiĢtirerek, birçok arabaya bindik. Altan'la iliĢkimizde birbirimize pek soru sorduğumuzu hatırlamıyorum. Neyi, kim, neden, niçin yaptı sorularının soframızda yeri yoktu. Sözler mecrasını bulurdu. Ya da tam tersi sözler peĢimizden gelirdi. Saati sormaz, istediğimiz zaman istediğimizi yapardık. Bir taksiden inip bir diğerine bindiğimizde de Altan'a bir Ģey sormadım. O gece Altan'ın yanında olsaydınız, siz de bir Ģey sormadan, sonunda anlardınız ne yaptığını. Altan renklere biniyordu. O yıllarda rengârenk olan Ġstanbul taksilerinin bir renginden inip bir diğerine biniyordu. Yoksa her yere gidip, hiçbir yere gitmeyenlerdendi. Akademi, ev, tek tük dost eviyle sınırlamıĢtı coğrafyasını. Sizi de yanına alır düĢlerinde dolaĢtırırdı. GümüĢsuyu'nda, devletin, kendine yakın bulduğu bir Ģahıs ismiyle adını değiĢtirdiği Bağodaları Sokağı'nda ki evinin bir köĢesinde yığılı duran, imzasız, isimsiz, arkadan mühürlü tualleri de, Altan'ın, yaĢamına adıyla iz bırakmak yerine, düĢleriyle iç içe yaĢadığının ifadesiydi. Yoksa farkındaydı ressamların damgalarının değerinin. Andy Warhol'un imzasıyla az mı dolaĢmadık birlikte. Evinin duvarında asılı Warhol imzalı dört küçük papatya resminin altındaki divanda oturur, tuallerin kaç para edebileceğinin pusulasıyla düĢlerimize bilet kesip, içtikçe daha uzaklara giderdik. Divanın baĢucunda duran, dünyanın seslerini dinlediğimiz kısa dalgalı radyonın rehberliğinde de belki dolaĢtığımız olurdu. Ama Altan, Eflatun'a göre, ötesinde Atlantis olan Cebellütarık kayaları kadar da yerleĢikti. Evinde bir gece, Orhan Veli'nin mısraları, muhabbetimize radyodan katılır, "ġu ada senin, bu ada benim, alıp baĢımı giderim" diye müphem bir yolculuğa çağırıken, Altan irkilmiĢ, "BaĢımızı alıp da nereye gideceğiz" diye karĢılık vermiĢti bizi olduğumuz yerden kaçmaya itekleyen Ģarkıya. Afrikalıları, sayı saymasını bilmez diye düĢünen Viktorya döneminde yaĢayan bir Ġngiliz antropoloğu, acaba bu insanlar kaç yaĢlarında olduklarını neye göre hesaplar, merak etmiĢ. Afrikaya gitmiĢ, ilk gördüğüne sormuĢ, "Kaç yaĢındasın?" diye. "Acı tecrübelerim kadar yaĢlı, rüyalarım kadar gencim" demiĢ karĢısındaki. Altan genç yaĢında öldü. *****

Adalı, TÜYAP Sanat Fuarı'nda
Altan Adalı bugün açılan TÜYAP Sanat Fuarı'nda anılıyor. Ulusal Kanal Bindallı Sanatevi tarafından düzenlenen proje kapsamında '20. Yılında Altan Adalı' baĢlıklı bir sergi düzenleniyor. Sergiyle eĢzamanlı olarak Adalı üzerine Fatma Kılıç'ın hazırladığı bir kitap yayımlandı. Önsözünü Gündüz Vassaf'ın yazdığı kitapta 'ÇağdaĢ Resim Sanatında Nesne Kavramı' tezi ve gravürde özel baskı tekniklerinin oluĢumuna yaptığı katkı çok önemli olmasına rağmen yeterince yakından tanınmayan sanatçı üzerine Mimar Sinan Üniversitesi- Paris W. Hayter Atölyesi'nden yakın arkadaĢlarının ve eleĢtirmenlerin belge bilgi ve yorumları yer alıyor. Fuarda aralarında Özdemir Altan, Dinçer Erimez, Zehra Aral, Yusuf Taktak, Bahri Genç'in de bulunduğu Adalı'nın hocalar, dönem arkadaĢları ve öğrencilerinden oluĢan 23 sanatçının eserleri bulunuyor. Fuar kapsamında ayrıca 4 Kasım'da Adalı üzerine çekilen belgesel film gösterilecek. Aynı gün Prof Dr. Dinçer Erimez, Prof. Dr. Oktay Anılanmert, Argun OkumuĢoğlu, Yusuf Taktak'ın konuĢmacı olarak katılacağı '20. Yılında Altan Adalı' adlı bir panel düzenlenecek ve Hüsrev Ġsfendiyaroğlu panel öncesi bir dinleti gerçekleĢtirecek.

Türkler ırkçı mı?
Gündüz Vassaf
21/10/2007

Roman kahramanlarının bile, Türklüğe hakaretten mahkemelerin gündeminde yer aldığı bir ülkede yaĢıyoruz. Devletin hâkimlerinin nezdinde kendilerini bu gerekçe karĢısında savunmaya mecbur bırakılanlar arasında çeĢitli gazetelerin önde gelen yazarları, dünyaca ünlü edebiyatçılarımız var. Onlara vatan haini gözüyle bakanlar seslerini millet adına her yerde duyuruyor. Hakaretten yargılananların aldıkları ölüm tehditleri o kadar çok ki, bizleri duyarsızlaĢtıracak ölçüde sıradanlaĢtı. Bu kiĢilere koruma verilmesini, can güvenlikleri için yurtdıĢına gitmeye mecbur hissetmelerini doğal karĢılıyoruz. Türklüğe hakaret mefhumunun belirsizliğinde buzağı altında öküz arıyoruz.. Hrant Dink'in, Türk düĢmanlığından arınılması için, kanınızdaki zehirden kurtulun sesleniĢi bile ters yorumlandığından mahkûmiyetine, katledilmesine neden oldu. Hal böyleyken tek baĢına yeni bir anayasa çıkarma gücünde olan hükumet, bu yargılamalara neden olan, belki de Hrant Dink cinayetini tetikleyen 301 no'lu maddenin arkasında duruyor. Neden? Özellikle Batı'dan Türkiye'ye bakıldığında cevap, Türklerin ırkçı olduğu. Bu görüĢü kanıtlamak için, Ermeni soykırımı tasarıları karĢısında sade devlet değil milletten de gelen tepkiyi iĢaret edenlere, yakın zamana kadar anadilleri bile olduğu inkâr edilen Kürtlerin konumunu dile getirenlere ilaveten, Türkiye'yi yakından takip edenler Rumlara yönelik 6-7 Eylül saldırılarını da örnek gösteriyorlar. Irkçılıkla, yabancı düĢmanlığını sosyal bilimlerde birbirinden ayırt etmek o kadar çetrefil bir sorun ki, üstün körü bakınca, 'yarım düzine' mi yoksa 'altı' mı ayrımı da bundan farklı bir Ģey değil. Ancak, bence Türkiye'de yaĢananlar ırkçılık değil, bildiğim baĢka ülkelerde bu Ģiddette hiç rastlamadığım yabancı düĢmanlığının bir ifadesi. Güney Afrika ve ABD'de siyahilere, Avustralya'da Aborijinlere, ya da Avrupa'da Almanya'nın Yahudilere karĢı uyguladığı soykırımda uç noktasına varan ırkçılıkla, Türkiye'de olup bitenleri benzetmek bir zorlama olduğu kadar, Türklere karĢı tarihten de gelen baĢka tür bir ırkçılığın tezahürü. Türkiye'de sade, azınlıklar ve Kürtlere değil, bir ölçüde Alevilere karĢı da geleneksel tutumumuz, 'Biz' derken onları yok sayarcasına bizden görmemek, hem de gündelik yaĢantılarında farklı olmamaya yönelik gayret ve yatkınlıklarına rağmen onları ötekileĢtirmek, son kertede de bu insanları, devlet ve birliğimizi tehdit eden yabancı güçlerin maĢası, dini bütünlüğümüze ters gelen güçler diye algılamak olmuĢ. Bu korkumuz, Türkiye'nin parçalanmasını öngören Sevr'den sonra kurulan Cumhuriyet'le birlikte o denli had safhaya çıkmıĢ ki, Osmanlı'da en yüksek kademelere kadar çıkabilen azınlık mensuplarına, yeni kurulan devlette güvenliğimizi tehdit edici unsurlar olarak bakılmıĢ. Onlara devlet kadrolarında, bürokraside görev verilmemiĢ, Soğuk SavaĢ'da Moskova'nın emrindedirler diye kara listeye alınan solcular gibi sakıncalı muamelesi yapılmıĢ. 'Yerli yabancılarımız' yetmiyormuĢ gibi, sınırlarımızın dıĢında kalanların da düĢman diye algılanmasında patolojik boyutlara varan paranoyaya bir örnek, yakın zamana kadar ülkeyi yurtdıĢında temsil edecek dıĢiĢleri mensuplarımızın yabancılarla evliliklerinin bile yasaklanmasıydı. Irkçlık son kertede baĢkalarını aĢağılamak, onları hor görmekle ilgili. Irkçıların nezdinde, öteki aptaldır, çirkindir, uygar değil ilkeldir. Irkçılıkla karıĢtırılabilen ve Türkiye'de sık gördüğümüz Ģovenizmde ise, baĢkalarını aĢağılamaktan çok kendimizi üstün görmek söz konusu. Bu da o denli patolojik boyutlara ulaĢabilir ki, Ġtalyanca'da yerleĢik bir deyim olan, 'Türk gibi sigara içmek' sözleri bile bizler için iftihar vesilesi olabilir. Hitler Almanya'sının ortalığı kasıp kavurduğu, yedi düveli dehĢete düĢürdüğü günlerde herkes korku içindeyken ABD BaĢkanı Roosevelt, "Korkulacak tek Ģey korkunun kendisidir" demiĢti. Gücümüzle övünmekle birlikte, Türkiye'de yabancı düĢmanlığının altında yatan baĢlıca duygu kendimize güvenmemekten kaynaklanan korku değil mi?

Nobel ödülü
Gündüz Vassaf
14/10/2007

Nobel ödülü tartıĢmalı, tartıĢmalı olduğu kadar da popüler bir konu. 2007 ödülleriyle Nobel gene gündemde. Hangi konuda olursa olsun, kim alırsa alsın tartıĢmalar hep süregelmiĢ. Örneğin edebiyata aĢina olmayanların bile, kimin edebiyat ödülünü almayı hak edip etmediğini tartıĢabildiklerine, hepimiz yakın zamanda tanık olduk. Kimin niçin Nobeli aldığı, ilk bakıĢta, belki en çok alan için önemli. Zaten istediği belli ki ödülü kabul ediyor. Çoğunun, ödülü belki bir gün alacakları yıllarca akıllarından çıkmamıĢ. Kimine daha çocuk yaĢtan hedef gösterilmiĢ. ÇalıĢmalarını sürdürürken ödülü göz önünde tutmasalar, akıllarından kovmak isteseler, baĢkaları hatırlatıyor. Genellikle tanınmamıĢ, az tanınmıĢ kiĢilere verilen ödül, sahibini, bir anda dünya çapında meĢhur kılıyor. Onlar artık, sade çalıĢmalarından ötürü değil, meĢhur oldukları için de meĢhurlar. Medya görüĢlerini almak için peĢlerinden koĢuyor. Krallar, baĢkanlar sofralarına davet ediyor. Ödülü kabul etmelerinden doğan sorumlulukları da tam bu noktada baĢlıyor. Adını unuttuğum bir Nobel ödülü sahibi, ödülün değerinin asıl alındıktan sonra anlam kazanabileceğini söylemiĢti. Ya ödülü alıp evinize kapanır, ödüle "Benim" diye bakarsınız ya da ödülü almakla kabullendiğiniz meĢhurluğunuzun sorumluluğuyla dünyaya seslenirsiniz. Ödülü alana kadarki baĢarıları kendilerine ait. Ödülü aldıktan sonra neler yapıp yapmadıkları, insanlığın güzel günler görmesini teĢvik için verilen ödüle ne kadar kıymet verdiklerinden de öte, evrensel değerlere ne denli sahip çıkmak istedikleriyle ilgili. Egemen düzenin neden olduğu, hasıraltı etmek istediği sorunlarımızı ne kadar gündeme getirmek istedikleriyle ilgili. Egemen düzenin uyurgezer demokrasilerinin yüzüne ne kadar ayna tutmak istedikleriyle ilgili. Yüzlerce sivil toplum örgütünün çabaları, on binlerce insanın meydanlarda haykırıĢları günümüzün tekelleĢen medyasında ses bulamazken, tek bir Nobel ödülü sahibinin tek bir cümlesi egemenleri dünyanın vicdanıyla yüzleĢtirme gücüne sahip. 2007 Nobel BarıĢ Ödülü sahibi Al Gore. Düzenin içinden gelmesine rağmen dünyaya sahip çıkması, bu ödülü hak edeceğinin somut bir ifadesi.

21'inci yüzyılda din
Gündüz Vassaf
07/10/2007

Ortadoğu'da üç din arasında derin çatıĢmaların, birbirlerine tahammülsüzlüklerinin boy göstermesi daha çok son iki yüzyılın eseri ve önemli ölçüde bölge dıĢından zorlamalarla ortaya çıkmıĢ bir durum... Ġster Ortadoğu'da olsun ister Hindistan'da, bugün dinler arası çatıĢmalar eskiden olduğu gibi Tanrı'yı yorumlayıĢ biçimlerimizden, Tanrı Ģöyle değil, böyle söylemek istemiĢtir diye gerekçelerle cepheleĢmemizden kaynaklanmıyor. Devletler, baĢkalarının dinini değiĢtirmek üzere birbirlerine saldırmıyor. En aĢırı Hıristiyanlar artık, 'Ġsa'nın katili' diye Yahudileri suçlamıyor. Bilakis günümüzde ABD imparatorluğuna yön verenler kıyamet günü beklentilerinde Ġsrail'i kollayan Judeo-Hıristiyan oluĢumlu köktenci akımlar. Binlerce yıllık dini aidiyetliklerimiz siyasal ve kültürel kimliklere büründü... Aydınlanma'dan sonraki yüzyıllarda dinsizlik de, ideolojiler de bir tür din oldu. Devlet, toplumsal iliĢkilerin düzenlenmesinde dinin oynadığı rolü yerine getirirken, 21. yüzyılda varlıklarını yeniden anlamlı kılmak için çabalayan geleneksel dinler, bugün devletdin ayrımında yitirdikleri dünyevi güçlerini telafi etmenin arayıĢında... 20. yüzyılın sermaye ve iĢgücü göçleriyle, küresel sermayede de her dinin parası var... Ġnançlarımız uğruna kolaylıkla kıĢkırtılan, farklılıkları vurgulanan dini aidiyetliklerimiz ise, dünyalı olma bilincimizin yerleĢmesini, yaygınlaĢmasını köstekliyor... Dinin dokunulmazlığında, katledilen kurbanlarıyla din üzerinden siyaset yapanlara gün doğdu. Hıristiyan, Hindu, Müslüman ve ġintocu akımlar, günümüzde birçok ülkede milliyetçlikle harmanlanarak, yabancı düĢmanlığı zemininde 'öteki'ne karĢı seferber ettikleri bayraklı köktencilikle milyonları peĢlerinden sürüklüyor... Dinin dokunulmazlığında dinlerin geleceğini göremez olduk. Günümüzdeki dinlerimizi güneĢ kadar sabit sanıyoruz. Tarih gelecek için bir ipucuysa dinler de değiĢecek. Yerlerine yenileri ya da tek bir yenisi gelecek, belki tanrısız dinler olacak, belki yok olup gidecekler. Tarihte her Ģeyin değiĢtiği, en kalıcı uygarlıklarımızdan Mısır'da binlerce yıl sürmüĢ dinlerin yok olkup gittiği gibi günümüz dinleri de benzer süreçlerden geçmekte. Dinler konusunda tutucu olduğumuzdan, çoğumuz o ya da bu dine ait olduğumuzdan böyle bir gerçeği kabullenmekte zorlanıyoruz... Tarihte tek referans noktamız Batı'da Hıristiyanlık olsaydı dinlerin değiĢebilirliği düĢüncesine varabilmemiz çok zor olurdu. Ortadoğu, Asya ve Afrika, tarihleri boyunca birçok din ve kültürlerden insanlarla kaynaĢmıĢ, farklı dinlerin varlığına alıĢmıĢ, farklı dinlerden etkilenip nice dönüĢümler geçirmiĢ. Dinin değiĢebilirliğinin Batı dıĢında çok örneği var. Türkler ġamanlıktan sonra, farklı yer ve dönemlerde Budizm, Taoizm, ManiĢesizm, Hıristiyanlık ve Hazar Ġmparatorluğu'nda topluca Yahudiliği benimsedikleri gibi, Ġslam çağında kurdukları devletlerde de, etkilenip etkiledikleri baĢka dinlerle birlikte yaĢadılar. Onlara hukuk sistemlerinde özel bir yer tanırken, Batı Hıristiyanlık zırhına büründü. Dinler üzerine kurulu medeniyetler çatıĢması tezinin bir Batılıdan çıkması tesadüf değil. * Vassaf, G., Tarihi Yargılıyorum, İletişim Yayınları, 2007

Dinlerin dokunulmazlığı
Gündüz Vassaf
30/09/2007

Futbolseverler eleĢtirmezler mi futbol takımlarını? Hem de nasıl! Siyasi partileri tutanlar da öyle. Umduğunu bulamasın, ilk seçimlerde partisini alaĢağı eder seçmeni. Memleketimizi severiz ama yerin dibine de batırırız. Ağzımızdan kimbilir kaç defa çıkmıĢtır, "Biz adam olmayız" sözleri. VatandaĢlarımızdan baĢka ülkelerin uyruğuna geçen olunca da vatan haini diye kınamayız. Evlatlarımızı severiz ama, az mı duyduk analardan seni doğurmaz olaydım sözlerini. Nice babalar da vardır darıldığı evladıyla konuĢmayı reddeden. Hele ölesiye beraber olacağız diyen sevgililer? AĢk ve nefret sözleri sanki onlar için var. Konu din olunca iĢler değiĢiyor. Dinimize aitliğimizi sorgulamıyoruz, sorgulayamıyoruz. Üstelik, herhangi bir dine ait olmamız seçim değil tesadüf sonucu. ĠĢ dinlerimizin tarihte kalmıĢ uygulamalarını bile eleĢtirmeye gelince, sessizlik. Vatikan'ın prezrvatif yasağından ötürü Katoliklerin korumasız cinsel iliĢkiye girmesi sonucu, her yıl dünyamızda AIDS'ten milyonlarca insan ölüyor. Kilisenin buyrukları yüzünden toplu bir katliam söz konusu. Ses yok. Pakistan, Suudi Arabistan, Ġran gibi Ġslam hukukunun ağırlıkta olduğu ülkelerde ırzına geçilen kadın, erkek Ģahit bulamazsa yandı. Cemaat ise, ırzına geçileni, hakkını aramaya teĢvik edeceğine, gencecik kızları intihara zorluyor. Ses yok. Üstelik, kendi dininde kınayacaklarına toz kondurmazken, Batı'da yozluk var diye söylemedikleri kalmıyor. Okuma-yazma bilmeyen, karar verme olgunluğunda olmayan, ilkokul çağı öncesi çocuklar, Ģu ya da bu dine mürit olarak yetiĢtiriliyor. Çocukları koruyan bunca yasa, Evrensel Çocuk Hakları Beyannamesi var. Fark etmiyor. Laik geçinen devletlerin ordularının imamları, papazları, hahambaĢları var, askerler savaĢa ölmeye, öldürmeye gönderilmeden önce onlara "Gazanız mübarek olsun" diyen. Din devletinde yaĢamadığımız halde doğal karĢılıyoruz. Dinimizi seviyorsak, dinimize değer veriyorsak neden eleĢtiremiyoruz dinimize ait uygulamaları? Günlük yaĢantımıza müdahalesini doğal karĢıladığımız dinlerimizin tek karıĢmadığı doğamızın korunması. Herhangi bir din adamının havayı kirletmeyin, bu kadar tüketmeyin diyen vaazını en son ne zaman duydunuz? Aidiyetliklerinden kaynaklanan katılıkla dinlerinin dokunulmazlığına sığınanlar, kendilerini inançlarının altında ezilmeye mahkûm bırakıyor. Dinlerin, dokunulmazlıklarında ĢahlanıĢını eleĢtirmeyen, engellemeyen müritlerin dinlerine en büyük tehditse kendileri. Ġnsan kıymet verdiğini eleĢtirir.

Yakarış
Gündüz Vassaf
23/09/2007

Bugünden düne, türümüzün inanç yolunda serüvenine baktığımızda, "Biz ne kadar daha iyiyiz" diye geçmiĢimizi yargılamamız âdetten. Avcı toplayıcı döneminde mağara yaĢantımızı gösteren karikatürlerimiz, erkeğin, elinde sopası, kadını saçından inine doğru sürüklediğini gösterir. Günümüzde, kadın-erkek eĢitliğini inkâr edenler, Ġran'da, Vatikan'da iktidarda bile olsalar, inançlarının kalebentliklerinde özgürlüklerimizi kısıtladıklarının bilincinde olduğumuz için, hiç olmazsa kendimizi avutabiliyoruz. Putperestler de yolunu bulamamıĢ zavallılardır bizim için. TaĢ parçasına, ağaca tapan batıl itikatlıları yaratanın gücünü takdir edemezler diye düĢünürüz. GılgamıĢ, Ġlyada, Mahabarata gibi destanlarından da tanıdığımız tanrılar insan kadar zaaflı, insan kadar aymazdırlar. Onları da geçmiĢte bıraktık diye avunuruz. Tektanrılı dinlerimizin peygamberlerinden Ġbrahim'in oğlunun boğazını keserek tanrıya kurban etmek istediğinden bu yana da, artık çocuğun da dokunulmazlığı var. Evrensel Çocuk Hakları Beyannamesı onlara fiske bile vurulmasına karĢı. Ancak daha bebeklik çağını bile neredeyse tamamlamadan, dini telkinlerle, hem de teknolojinin son olanaklarını seferber ederek, onları anlayamadıkları inançların müritleri yapmıyor muyuz? Ġspanyol, Ġngiliz ve Osmanlı imparatorluklarında tektanrılı dinlerimizin müritlerinin insanı av gibi yakalayıp köle olarak satmasının yasaklanmasının, bugün nasıl böyle ilkellik ve vahĢet olabilirdi diye düĢünüyor, köle sahiplerini kınıyoruz. Acaba, gelecekte de, 100-200 yıl sonra bizlere bakanlar ne diyecekler? Bir zamanlar köleliğin yasal, çocuk kurban etmenin tanrılar adına makbul sayıldığı gibi, bugün farkında olmadığımız için sıradan, hatta doğal sayılan, ama ileride dehĢetle bakılacak ne yapıyoruz? Tüm bunları geçen gün Boğaz Köprüsü'nden geçerken trafikte tıkandığımızda, güneĢin batıĢını fark eden bir arkadaĢımla konuĢurken düĢündük. O güneĢ ki bizi var ediyor, her gün bizimle vedalaĢmasını fark etmez olduk. O yıldızlar ki bizim evrende yolculuğumuzun tanıkları, Ģehirlerimizin aydınlığında onları tanımaz göremez olduk.

O canlılar -bitkiler, hayvanlar- ki onları bir tek, cansızlaĢtırıp içine tıktığımız yiyecek paketlerinden tanımanın eĢiğindeyiz. Biz insanlar kendimize benimsediğimiz yaĢam tarzının aymazlığında, sanki her Ģeyi var eden bizmiĢiz gibi varlığımızı mümkün kılan doğayı unuttuk. Hepsi doğaya kapalı karanlık tapınaklarımızda, savaĢa gitmeden dualarla silahlarımıza sarılıp birbirimizi katlediyoruz. Ölümü, öldürmeyi takdis edenler ordularımızın maaĢlı din adamları. Tanrıya kul olmanın, tanrıya ait olmanın fütursuzluğunda nice vahĢetimizi mubah kılıyoruz. Hak yolunda olduklarına inananların, kendilerinden yana olanlar öyle kalsın, baĢkalarıysa, kendileri gibi olsunlar diye baskıları daha ne kadar süregelecek? Tanrıdan aldıklarına inandıkları delaletle daha ne kadar sevaptır diye baĢkalarını kurtarmak adına yollarından çevirecekler? Kurbanlarımızın da katillerimizin de aynı dualarla sesleniĢleri gelecekte nasıl yankılanacak? Ġnancımız insan için mi olacak insanın inancına kulluğu için mi?

Meksika Çankaya'ya ne kadar yakın?
Gündüz Vassaf
09/09/2007

Cancun dünyamızın gözde tatil yerlerinden. Avrupalı, Asyalı, Amerikalı burada bir araya gelir, birlikte eğlenir. KüreselleĢmenin simgelerinden. Uluslararası kongre turizmi merkezi. Ülke ekonomisine katkısı büyük. Dünyanın en zengin ülkeleri G8'lerin liderler zirvesi için toplandıkları, geleceğimize yön verdikleri yerlerden biri. Cancun'un baĢarısı, baĢka bir çok ülkede tekrarlanmak istenen bir örnek. Maya dünyanın en eski uygarlıklarından. Cancun'un da bulunduğu Orta Amerika'da yaĢayan Mayalar, eski Yunan ve Roma ölçüsünde bir mimari geliĢtirmiĢler. ġehir planlamasında, matematikte, astronomide yarattıkları, kendilerine özgü yazı sistemleri, takvimleri, türümüzün zenginliklerinin sayılı örneklerinden. ĠniĢli çıkıĢlı tarihlerine rağmen Ġspanya'nın istilasına kadar kültürleri açısından dünyamızın en dinamik uygarlıklarından. Bugün sayıları 6 milyon olan Mayalara istilacı Ġspanyolların hâkimiyet kurabilmeleri 200 yıla yakın sürümüĢ. Rigoberta Menchu Mayalara özgü geleneksel elbisesiyle geçen ay Cancun'da beĢ yıldızlı bir otele gider. Kapıdan girer girmez otel yetkilileri tarafından kovulur. Cancun sokaklarında turistik eĢya satan, dilenen yerli Maya halkından birinin böyle bir yere girmeye cüret etmesine doğal bir tepkidir bu. Kapıdan kovulan Menchu, "Benim kim olduğumu biliyor musunuz?" dememiĢ. DememiĢ ama otel müĢterileri tarafından tanındığından kovulmasına müdahale edilmiĢ, olay basına yansımıĢ. Meğer Rigoberta Menchu Cancun'a Meksika cumhurbaĢkanının davetlisi olarak gelmiĢ. Kendisi ayrıca Guatemala'da cumhurbaĢkanı adayı olmuĢ, Nobel BarıĢ Ödülü sahibi. Güney Amerika yerlilerinin insan hakları için mücadele veren biri. Otele girmek isteyen kiĢi Rigoberta Menchu olmasa bu olayı ben de ne öğrenebilecektim ne de Ģimdi, dünyanın bambaĢka bir kıtasında bu insanın baĢına gelenleri bu satırlarda paylaĢabilecektim. Günümüzde kıyafet tartıĢmalarının sürdüğü, insanların kıyafetlerine göre hangi kapılardan içeri girebileceğinin tartıĢıldığı bir ülkede yaĢayan biri olarak da olay dikkatimi çekti. 27 Mayıs askeri darbesinden bu yana CumhurbaĢkanlığı KöĢkü'ne Çankaya'da köĢkleriyle komĢu olan kuvvet komutanlarıyla, bugün CumhurbaĢkanlığı KöĢkü'nde yaĢayanların kapılarındından kimlerin girebileceğinin tartıĢması, hem Menchu'nun baĢından geçenler kadar, armut ve elmanın birbirine benzemediği kadar, bize uzak hem de o kadar yakın.

İstanbul'un susan duvarları
Gündüz Vassaf
02/09/2007

Bir Ģehrin canlılığı duvar yazılarından da belli olur. 12 Eylül diktasına kadar Ġstanbul'da afiĢlemeye çıkmak örgütlü gençler için yaĢam tarzıydı. Gençlik örgütlerinin içinden gelmiĢ, kimi 12 Mart döneminde hapis yatmıĢ tecrübeli ağabeyler bile, duvarlardan da izlemeye çalıĢtıkları değiĢken siyasi yelpazenin içinde kaybolabilirdi. ĠĢe, okula gitmek üzere evden çıkan Ġstanbullular sabah yola koyulduklarında yepyeni duvar yazılarıyla karĢılaĢırdı. Kimi yazılar rakip örgütler tarafından silinir, kimi son günlerin siyasi olaylarının ifadesi olurdu. Duvar yazıları aynı zamanda birbirlerini öldüren gençlerin, 'Kanı yerde kalmayacak' ibareleriyle bir tür cenaze ilanı gibiydi. 12 Eylül askeri darbesiyle Ġstanbul duvarları temizlendi. Özal döneminde duvarlar kiralandı. Amerikan sigarası, kahvesi gibi kaçak getirilen tüketim mallarının ithalinin serbest bırakılmasıyla Ġstanbul duvarları reklamlar geçidine dönüĢtü. Apartmanların duvarlarında Nestle kahvesinin dumanları tüttü, Marlboro'nun yaĢlı kovboyları at sürdü. Zaman içinde ilan panoları keĢfedildi. Duvarlara ihtiyaç kalmadı. Bir süre boĢ kaldı duvarlar. Derken âĢıkların isimleri tekrar kalplerin içini doldurdu, futbol takımları uzun bir aradan sonra duvarlardaki yerlerine döndü. 'Buraya iĢeyen eĢektir' yazılarının yerinde 'Park yapılmaz' yazıları olmasa 50 yıl önceki Ġstanbul'a bir zaman yolculuğu yapmıĢ olabilirdik. Günün Ġstanbul'unun duvarları gene boĢ. Seçimler oldu. Siyasi partiler kiralık panoların içinde kaldı.. Hiçbirinin sesi duvarların serbest kürsüsünden duyulmadı.

ModernleĢiyoruz, uygarlaĢıyoruz, düzene giriyoruz diyenler olabilir. Belki duvarlardaki ifadeler artık cep telefonlarından iletilen SMS mesajlarına dönüĢmüĢtür. Stockholm'de bir tuvaletin duvarında, çerçeve içinde bir pano ve yanında iple asılı bir kalem görmüĢtüm. Üstündeki yazı 'Lütfen graffitinizi buraya yazın' diyordu. Ġstanbul'un duvarlarına bakıp Türkiye'nin de ĠsveçleĢme yolunda birkaç adım daha attığını düĢünüp, ne güzel kurallara uyan uslu puslu gençlerimiz var diye sevinenler de olabilir. Duvar yazıları bir Ģehrin, bir toplumun canlılığının ifadesi. Duvar yazıları gençlerin diliyle konuĢurdu. Gençler gene konuĢuyor ama artık biz onların dilini duyamaz olduk. 21. yüzyılda, zengin-yoksul ayrımının hiç olmadığı kadar açıldığının nerdeyse herkes farkında. Farkında olmadığımız, türümüzün tarihinde ilk kez yaĢlıların yeni teknolojileri gençlerden öğrendiği... Farkında olmadığımız özellikle Türkiye gibi ülkeler gençleĢirken yaĢlı ve gençler arasında açılan uçurum ve kopukluk... Gençlerin sesini, kim kime oy verdi gibi istatistiksel analizlerde, ezberlenmiĢ kalıplarımızda, kliplerdeki Ģarkılarda arıyorsak kendimizi aldatıyoruz. Gençlerin aitliklerinin sessiz dayanıĢması ise bir tıkanmıĢlığın ifadesi. Artık ne Ġstanbul'un duvarlarından yankılanır oldu gençlerin sesleri ne liselerden ne de YÖK sultası altındaki üniversitelerden. Oysa, RADĠKAL GENÇ'teki sesler toplumumuzun yoksun kaldığı düĢünce ve tartıĢmaların somut bir ifadesi. Toplum Gönüllüleri gibi ülke çapında örgütlenen üniversiteli gençler ise olanak tanındığında seferber edilebilecek gücün çarpıcı bir örneği.

Vatandaş çık dışarı!
Gündüz Vassaf
26/08/2007

Dayım Zekeriya Sertel gazeteciydi. Anılarını yazdığı 'Hatırladıklarım' kitabında cennete de gitse oradan kovulacağını, çünkü gazetecinin iĢinin ne iyi gitmiyorsa onu ortaya çıkarmak, eleĢtirmek olduğunu yazmıĢtı. BaĢına ne geldiyse bu nedenden geldi. Ġkinci Dünya SavaĢı yıllarında Yunus Nadi'nin çıkardığı Cumhuriyet gazetesi Hitler Almanya'sını, Zekeriya Sertel'in çıkardığı Tan demokrasi, cephesini destekliyordu. Milli ġef Ġnönü hükümeti, tertiplediği nümayiĢlerle üniversite öğrencilerine Tan gazetesinin binasını yağmalattırıp yıktırttı. Karı koca Serteller'i bugün yerinde Four Seasons oteli olan Sultanahmet cezaevine attı. Devlet baskısı nedeniyle ülkelerinde barınamayan Serteller sonunda Viyana'ya gittiler, oradan Nâzım Hikmet'in de çağırısıyla Bakü'ye yerleĢtiler. Babam öldükten sonra dayımın hayatımda önemli yeri oldu. Sertel, Sovyetler Birliği'ndeki totaliter düzenden kaçmıĢ, ancak BaĢbakan Demirel dayımın yurduna dönmesini yasaklamıĢtı. Oysa dayım bu ülkenin vatandaĢıydı. Türkiye'ye dönmek için uçağa bindi. Ġstanbul'a indi. Polisler Ankara'ya gideceksiniz diye dayımı apar topar Paris uçağına bindirdi. Devlet adına yalan söylemeye memur edilmiĢlerdi. BaĢbakan'ın emriyle bir TC vatandaĢı yurtdıĢına atıldı. Zekeriya Bey 80 küsur yaĢındayken siyasi mülteci olarak kızı Yıldız'la Fransa'ya sığındı. Ölmeden önce yurduna dönebilen dayımla Paris'te bulunduğu yıllarda sık sık buluĢur, konuĢur, tartıĢırdık. Ben de onun gibi eleĢtirinin vazgeçilmezliğine, yol göstericiliğine inandım. Dayımın baĢına gelenler Türkiye'de demokrasinin temel unsurlarından olan eleĢtiri geleneğinin yerleĢmemesindendi. Bugün de öyle. Demokrasilerde kanunlar vatandaĢı devlete karĢı da korur. Bizde roman kahramanları bile yargılanıyor. Türkiye'de tek parti sisteminden bu yana bir hayli yol almamıza rağmen, askeri rejimler ve sıkı yönetimler sonucu, vatandaĢın devlet ve onun temsilcileri karĢısında konumunu algılaması hâlâ kapıkulu gibi. Bugün sivil hükümetler de bu buyurgan geleneği benimsiyor. Ondan değil mi görevi bize hizmet etmek olan devlete yazdığımız dilekçelerde arz ederim diye hitap etmemiz? Karikatürlerimize bakın. Demokrasinin kök saldığı ülkelerde devletin baĢındakiler hedef alınırken Türkiye'de gazetelerde yayınlanan karikatürlerin çoğunda ancak kendimizle dalga geçebiliyoruz. Bu halimiz, eleĢtiriyi engelleyen yasalarmızdan ya da devlet korkusundan da öte, alıĢkanlıklarımızın, Ģartlanmamızın sonucu. Cumhuriyet tarihinde Atatürk'le ilgili tek bir karikatür bilmiyorum. Böyle bir Ģeyin olabileceğini düĢünmek bile bize ters geliyor, ürkütüyor. Keza aynı Ģey asker için de söz konusu. Gündelik yaĢamımızda bunca yeri olan bir genelkurmay baĢkanının, bir yüzbaĢının ya da bir erin karikatürünü gören var mı? Hele dini siyasete alet edip her an teyakkuz konumunda olanlar? Dinle ilgili karikatürlere tepki olarak kitlelerin nasıl galyana getirtilip kan döküldüğünün yakın zamanlardan tanığıyız. Türkiye'de eleĢtiriye alıĢmadığımız, eleĢtiriyi kaldıramadığımız, sanat dünyamızdaki eleĢtirmenlerin yok denilecek kadar az olduğundan da belli değil mi? Hele bir eleĢtirmen bir sanat eserini tanıtmak ve övmek yerine kritik bir yoruma tâbi tutacak olsun, ona hemen küsülür, eleĢtirisi dava konusu bile olabilir. EleĢtiri geleneği olmayan Türkiye'de eleĢtiri yapanlar da hakaret ve eleĢtirinin arasındaki ince çizginin farkında olmayabiliyor. Basında, köĢe yazarları arası kavgalarda, hedef aldıkları kiĢilere ibret verici hitap tarzlarında bunun örneklerini görüyoruz. Sanatkârların, yazarların tahammülsüz olduğu bir ülkede devletin vatandaĢına kapıkulu diye bakmasına, bir baĢbakanın tersine giden bir gazeteci için 'Çık bu ülkeden git' demesine ĢaĢmamalı. Devlet sorumlularının sorumsuzluğunu demokrasi kültürünün yerleĢmemiĢ olmasında aramak lazım. Askeri darbeyle Çankaya'ya yerleĢen bir eski devlet baĢkanımız da 'Asmayacaktık da besleyecek miydik?' diye bir çok kiĢiyle birlikte çocuk yaĢında vatandaĢımız Erdal Eren'i de idama yollamıĢken, anlaĢılması güç kibarlığımızla ona hâlâ 'sayın' diye hitap eden de biziz. EleĢtiriden eleĢtiriye de fark var. Geçenlerde ABD'nin Connecticutt eyaletinin sınırında otoyolun kenarına yerleĢtirilmiĢ Ģöyle bir yol tabelasının fotoğrafını gördüm. 'Connecticutt Eyaleti size hoĢ geldin der. ABD'nin 43. BaĢkanı George W. Bush'un doğum yeri.' Ve levhanın alt kısmında, parantez içinde: 'Özür Dileriz.'

Asker ve savaş
Gündüz Vassaf
19/08/2007

Ġngiliz aristokrasisindeki geleneğe göre en büyük erkek çocuk aileden gelen toprağın sahibi olurken, ikincisi asker, üçüncüsü papaz olurdu. Askerler ve din adamlarının dünyadaki eski itibarı kalmadı. Milliyetçi ve köktenci akımların günümüzde Ģahlanması, bence tarihteki ayrıcalıklı konumlarına ölüm çırpınıĢlarıyla veda etmelerinin ifadesi. Dünya kabuk değiĢtiriyor. Anne ve babaların çocuklarının din adamı ya da asker olmalarını istediği günlerden bu yana çok Ģey değiĢti. Dini ve askeri kurumlar, 'Eleman Aranıyor' diye pek kimsenin çalıĢmak istemediği iĢler için ilan verenler gibi. Hele Batı ülkelerinde bu iki kurum, adam bulabilmek için binlerce yıllık geleneklerini değiĢtirdi. Kadınları asker ve papaz yapmaya baĢladılar. 'Türkiye'de de imam hatip okullarına rağbet, din adamı olmak için değil, arka kapıdan üniversitelere girmek, devlet kurumlarında çalıĢmak için.' AĢağıdaki örnekler özellikle askerin toplumsal konumunun son yüzyılda nasıl değiĢtiğinin çarpıcı birer ifadesi. *Tarih boyunca kahramanlarımız asker olmuĢtu. ABD beĢ yıldır Irak ve Afganistan'da savaĢıyor. Hollywood'da bile kendisine tek bir savaĢ kahramanı yaratamadı. Ölen askerler için törenler yapılmıyor, tabutlarının fotoğrafının bile çekilmesi engelleniyor. Bu iki ülkede ABD askerlerinin intiharı rekor düzeyde. Bundan böyle dünyanın hiçbir yerinde asker heykelinin dikileceğini sanmıyorum. 20. yüzyıl edebiyatında savaĢ karĢıtları baĢrolde. Kahraman asker devri kapandı. Dünyanın neredeyse her yerinde savaĢ var, kahraman yok. *Birinci Dünya SavaĢı'nda devletler cephede savaĢmak istemeyen gençlerini vatan haini diye kurĢuna diziyordu. Günümüzde vicdani redcilik birçok ülkede yasal hak. Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan sonra Avrupa'da birçok ülke zorunlu askerliği kaldırdı. Gençler silah altına alınacaklarına, eğitim, sağlık gibi alanlarda mecburi hizmeti tercih ediyor. *Ordu mensupları tarihimizde, yakın zamana kadar üniformalarını neredeyse sırtlarından çıkarmaz, balolara bile üniformalarıyla katılırken, günümüzde sivil kıyafetleriyle dolaĢmayı tercih ediyor. Bunun nedeni, özellikle 20. yüzyılda askerlerin düĢman diye kendi ülkelerinde sivillere karĢı darbe yapıp, birbirinden ibret verici askeri rejim görüntülerinin dünyaya yayılmıĢ olmasında aranabilir. *Belki de tarihimizde ilk defa, gençler savaĢmak istemediği için, dünyanın en güçlü ülkesi ABD, Vietnam'da mağlubiyeti kabul edip geri çekildi. Zorunlu askerliği kaldırıp profesyonel ordu kurdu. Yoksullardan oluĢan ve ancak iyi maaĢlarla ayakta tutulan bu ordu da o denli kifayetsiz ki bugün Irak'ta ABD asker sayısı kadar, özel Ģirketler için çalıĢan güvenlik elemanı konumunda paralı askerler var. *Eskiden düĢmana karĢı verilen savaĢlar hepimizi bütünleĢtirirdi. Günümüzde savaĢlar düzenin meĢruiyetini sorguluyor, sarsıyor. Demokrasinin beĢiği diye bilinen ve de övünen Ġngiltere'de hükümet ve muhalefet partileri Irak iĢgalinden yanayken bu ülkenin vatandaĢlarının belki yüzde 80'i, (Türkiye'nin de içine sokulmaktan son anda kurtulduğu) savaĢa karĢı. *** SavaĢları haklı ve haksız diye ayırt edip taraf tutmamızda bir gariplik var. Mısır ve Hitit, Kartaca ve Roma uygarlıklarının savaĢlarında kim haklı kim haksızdı diye soruyor muyuz? Türkler Asya'dan Anadolu'ya gelip burada yaĢayanların topraklarını iĢgal ettiklerinde haklı mıydılar? Eğer Türkler haklıydıysa, daha sonra aynı topraklara el koymak isteyen Haçlı Seferleri haksız mıydı? Ulusal kurtuluĢ savaĢları haklıdır deniyorsa, Osmanlı'ya karĢı Yunanlıların, Bulgarların ulusal kurtuluĢ savaĢları haksız mıydı? Hele Irak'ın yakın tarihi haklı haksız kavramlarımızın anlamsızlığının ibret verici bir örneği. Saddam'ın Kuveyt'e, Bush'un Irak'a saldırması haklı haksız mefhumlarıyla ele alınabilir mi? Irak'ta bugün yaĢanan taraflaĢma ve tarafların karĢılıklı katliamları da bizleri taraf tutmaktan çok savaĢların anlamsızlığı üzerine düĢünmeye itiyor. Haklı ve haksız savaĢ var mı? Yoksa savaĢların hepsi insana karĢı olduğu için haksız mı?

Şerif Mardin
Gündüz Vassaf
12/08/2007

Olacağı buydu. 12 Eylül ve YÖK'le birlikte Türkiye'de üniversite susturuldu. Akademik özerklik ve bilimsel özgürlük gasp edildi. Üniversite'den istifa edenler kaleyi terk etmekle itham edildi. Kalanlar, kaleyi korumak adına kapıkulu olmanın bedelini sineye çekti. Kimi kanun emrediyor diye sakalını kesti, kimi profesör olabilmek için yayınlarını gizledi. "Asmayalım da besleyelim mi," diyen darbeci baĢına fahri hukuk doktorası verildi. Yıllar geçti. Günümüzde pek çok Ģey değiĢti, kimi Ģeyler değiĢmedi. Türkiye'de hâlâ bilimsel özerklik ve akademik özgürlük yok. Böyle bir talep de yok. Üniversite devleti denetleyen güçlerin emir kulu. Bir sesi çıkadursun, Meclis kürsüsünden, hükümetten vatan hainliğiyle itham edildiğinde bile sineye çekiyor.

YÖK BaĢkanı, son seçim örneğinde gördüğümüz gibi, Ģu olabilir Ģu olamaz diye fetva üstüne fetva verdi. "Ne haddine!" diyemeyen üniversite sustu. Diyelim ki, bunlar zamanında yaĢanan bir kâbustan arta kalan kalıntılar. ġerif Mardin'in meslektaĢları tarafından bir bilim kuruluĢuna önerilen üyeliğinin, hem de üçüncü kez, reddedilmesine ne demeli? KuruluĢun adı Türkiye'de bile pek bilinmez.. ġerif Mardin ise, bilim çevrelerince dünyaca tanınır. Mardin'in üyeliği bu kuruluĢu onurlandırır. Üyeliğinin reddi, TUBA adlı bu akademisyenler topluluğunu töhmet altında bırakır. Bırakır mı? Bırakacak mı? Üniversitelilerin sessizliğine bakılırsa, bırakmayacak. 12 Eylül'de meslekdaĢlarının üniversiteden tek tek atılmasına seyirci kalanlar, bu sefer kendileri özgür düĢünceyi yargılamaya baĢlamıĢ. Mardin'in üyeliğinin reddedildiği oylamaya katılan bir profesör, "Gerekçe gizlidir, açıklayamam," demiĢ. Hem ben yapmadım dercesine kendini temize çıkarıyor, hem de kararı meĢrulaĢtırıyor. Bilim adına, engizisyon mahkemesi benzeri böylesine ibret verici bir karar veren kuruluĢun üyelerinin hepsi üniversite hocası. Oylamada azınlıkta kalanlar, ilkeleriyle konumlarını bağdaĢtıramamanın ezikliğini yaĢayanlar, bir zamanlar 12 Eylül'de de iddia edildiği gibi, kaleyi terk etmeyelim diye mi seslerini çıkarmıyor? ġimdi, üniversite yaz tatilinde. Sesi aranıyor. O kadar sessiz kaldı ki, sessizliği fark edilmez oldu. ġerif Mardin'in eserleriyse ortada.

Sevginin teslimi
Gündüz Vassaf
05/08/2007

0her ülkede öyle, vatan sevgisi gelir önce. Ölür, öldürürüz, seviyorum diye. Hapis, iĢkence, sürgün, Sevmesini bilemeyenlere. Sevgimizle taraf, Sevgimizle düĢman, Sevgimizle öfkeli, Sevgimiz, tehlikeli. Gücümüzden Ģüphe duymasın kimse, Dikkat komĢu gözüm sende, hepimiz vatan için tetikte. ġarkımız tek, sesimiz tok, Bu sevgiden kaçmak yok. Tarihten kahramanlarımız, Yanyana gelseler, kaçı birbirine düĢer? Heykellerini yapan biz, yıkan biz, BaĢımızda sevgi bekçilerimiz. Tarihin med cezirinde, Toprakların kayıtsızlığında, Çok diyar gördük, hazırolda sevgiyle, SavaĢ çocukları, el üstünde. Ülkeler destanlarla Ģahlandı, SavaĢlarında taraf, tanrıları. Böle böle koca dünyamızı elde kalan, Sevgiye meydan okuyan vatan. (G. Vassaf, 2007)

Türkiye'nin bilirkişileri halkını arıyor
Gündüz Vassaf
29/07/2007

Türkiye'de anketler ilk yapılmaya baĢlandığında Ġstanbullu anketçi, köylüye kime oy vereceğini sorar. Cevap: "Sen benden daha iyi bilirsin beyim, kime vermeli?" Üniversitede bulunduğum yıllarda bu cevap Türkiye gibi geri kalmıĢ olduğu söylenen bir ülkede alan çalıĢması yapmak isteyen sosyal bilimcilerle anket yapanların karĢılaĢtığı güçlüklere iliĢkin bir örnek olarak anlatılırdı. Tek parti zulmünü yaĢamıĢ, sonraki yıllarda seçtiklerinin askeri darbelerle devrildiğini, hatta asıldığını görmüĢ, meclisin, siyasi partilerin kapatıldığına tanık olmuĢ, düĢüncesini açıkladığı, ana dilini konuĢtuğu için hapishanelerde iĢkenceden geçmiĢ Anadolu insanının, anketçiye külahını ters giydiren, kendisini korumaya yönelik bu cevabını cahilliğine yorarlardı. Unutmayalım ki hâlâ çocukların öğretmenlerin gözünün içine bakmasının küstahlık sayıldığı, parmaklarına cetvelle vurulup kulağının çekildiği, gülümsediğinde ne sırıtıyorsun diye azarlandığı, delikanlılık çağına gelince vatana hizmet adına dayak yenildiği bir ülkede yaĢıyoruz. Bunu görmezlikten gelip, kendilerini hayat tarzlarının birkaç kilometrekarelik alanına büyük kentlerde hapsedenlerle, artık kösele ayakkabı giymemelerinin hazzıyla kökenlerini BatılılaĢma adına hazımsızlıktan kusanların seçim sonuçlarına ĢaĢmalarından doğal ne olabilir? Hâlâ Ġstanbul'a kar yağdığında, gazetelerine yılın ilk karı diye atılan manĢetlerden Türkiye'ye bakanların, bu aymazlıklarını sürdürerek ülkenin artan nüfusuna rağmen gazete satıĢlarının gerilemesini halk dedikleri o ne idiğü belirsiz kitlenin ilgisizliğine, cahilliğine atfetmeleri yetmiyormuĢ gibi, Barbie bebek yaĢam tarzlarını benimsemek istemeyenlere bir de hakaret ediyorlar. DüĢüncelerimizin nispeten özgürce ifade edilebildiği bir döneme girmiĢ olmalıyız ki, son seçimler öncesi yapılan anket sonuçları, Türkiye'nin bilir-öğretir kiĢilerince ĢaĢkınlık ve infialle karĢılanmasına rağmen, gerçeği yansıttı. Seçim sonuçlarını ilk kez Türkiye'ye gelen, Türkçe bilmeyen bir Rus dostumla seyrettim. Televizyon kanalları arasında gidip geldik. Hangi programı açsak, karĢımda basından ve üniversitelerden tanıdık yüzler sonuçları yorumluyordu. Seçim öncesi medya kuruluĢlarının ilginç görüntüler ve görüĢler yakalamak peĢinde nerdeyse sirk gösterisine dönüĢtürdükleri vatandaĢ görüntülerinin yerini, bize neyi niçin yaptığımızı açıklayan bilirkiĢilerimiz almıĢtı. Müteakip günlerde basın da aynı tabloyu çizdi. Oy verenlerin görüntüleri, sesleri bir sonraki seçime kadar rafa kaldırıldı. Gördüğüm kadarıyla sonuçları nasıl karĢılıyorsunuz diye Beyoğlu sokaklarına bile tek bir tv ekibi, gazeteci yollanmadı. Sovyetler Birliği'nde de hep vatandaĢ adına konuĢurlardı dedi dostum. Türkiye'de toplum değiĢiyor ama insanlara tepeden bakan eski devlet-kapıkulu alıĢkanlıklarımızdan vazgeçmek zor. Partileri, parti liderlerini konuĢmaktan, oy dağılımlarının istatistiksel analizlerini yapmaktan, seçmenlerin özlemlerini, düĢüncelerini, infiallerini dinlemek aklımızın ucundan bile geçmiyor olmalı ki, bilirkiĢilerin yorumlarıyla yetiniyor, onların dediklerini birbirimize tekrarlıyoruz. Yıllar önce bir seçim öncesi Türkiye'de sol bir partinin lideri bir köyde konuĢup ayrıldıktan sonra köylülerin hakkkında ne düĢündüğünü merak eder. Köydeki partili kendisine, "Seni sevdiler, samimiyetine inandılar, ancak piliçlerin hikmetini anlamadılar" der. Meğer köylülerle konuĢmasında son söz olarak, "Kurtulmanız için bilinçlenin" demiĢ. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu denli çok sesli, çok renkli bir meclis seçilmesine rağmen sanki karĢımızda hâlâ bir halk var, hepsi birbirinden bilinçli bilirkiĢi mezheplerine göre bilinçlenmemiĢ olan. Adına konuĢulan bizlerse ekran baĢında, gazete sayfalarında bilirkiĢilerimizin soyut düĢüncelerini çarpıĢtırmalarına taraf olma bencilliğimizle kendimizden geçtiğimizden, hiç mi merak etmiyoruz bizi biz yapan insanların kimler olduğunu? Tek tip elbise düĢkünü rejimlerle ideolojilerin bir düĢü, insanlara tepeden bakmanın bir ifadesiydi halk deyimi. Halk yok, çeĢitli ve değiĢken aitlikleriyle insanlar var. Halk dediğimiz o meçhul kitle çoktan özgürleĢti halk olmaktan.

Kararsızlık kasidesi
Gündüz Vassaf
22/07/2007

Kararsızlık kötüdür (derler). Nerdeyse herkes kararsızlığın kötü olduğu kervanına katılır. Özellikle siyasetçiler. Onları çileden çıkarır, kararsız denilen ne idüğü belirsizlerin oylarını nereye verecekleri. Oysa siyasetçiler değil mi kararsızlıkları kandırmak için reklamlarla tezgâhladıkları maskeleriyle karĢımıza çıkan, söyledikleri birbirlerini tutmayan, bırakın kararsızlığı, kaypaklıklarıyla ünlenenler? Ama oyunun kuralı bu. Bizi kararlı olmaya çağırıyorlar. Bizse özgürleĢtikçe kararsızlığımızı ilan ediyoruz. Bağımsız tepkilerimiz bize karĢı oynanan bu oyunun ezberini bozduğumuzun ifadesi. Ġlkeler çiğnenerek demokrasi adına oynanan oyunda ülkelerdeki genel gidiĢ, oy verenlerin sayısının yıllar içinde azalması, kararsız seçmenlerin çoğalması. Totaliter rejimler de, meĢruiyetlerini oy vermeyi zorunlu kılarak, darbelerini referandumlarla onaylattırarak sağlamanın peĢinde. Kararlılığımızla meĢrulaĢtıklarını sanıyorlar. Aklımda Ģöyle bir anektod var.

Bir arkadaĢımın o zaman ilkokulda olan oğlu, babasıyla çıktığı tren yolculuğunda aynı kompartımanı bir öğretmenle paylaĢır. Öğretmen dokuz yaĢındaki çocuğun sohbetinden, bilgisinden hoĢlanır. Sonunda ona Ģu soruyu sorar, "Söyle bana evladım, mutluluğun sırrı nedir?" Çocuk tereddüt etmeden, "ġıkları söyle, amca" der. Bizden istenen kararlılık bize verilen Ģıklarla sınırlı. Demokrasinin beĢiği diye örnek gösterilen Ġngiltere'de, halkın belki yüzde 70'i ülkelerinin Irak iĢgaline karĢı. Seçtikleri muhalefet partisi de, iktidar partisi de uluslararası hukuku ihlal eden bu savaĢtan yana. SavaĢ suçluları iktidarda. Düzen, bizi sunduğu seçenekler çerçevesinde karar vermeye zorlayadursun, bilimde, doğada kararsızlığın esas olduğuna iĢaret eden gözlemlerin baĢında gelen Alman nükleer fizikçi Heisenberg'in 'Belirsizlik Prensibi'nin benimsenmesinden bu yana bir asır geçti. Psikologlar da kararlı olmamızı ister. Kararlı kiĢiliğin meziyetlerini saymakla bitirmez, kararsızları, kendilerine güven duygusundan yoksun diye tanımlarlar. 18. yüzyıl anlayıĢından kalma pozitif bilim olamama komplekslerinden kurtulamadıklarından, bizi hâlâ Newton yasalarına tabi deterministik bir kararlılık içinde görmek isterler. Eğer kararlılık günümüzde dünyaya egemen düzenin sunduğunun ifadesi ise... Eğer kararlılık bize sunulan seçenekler çerçevesinde taktığımız at gözlükleriyle bostan kuyusunun etrafında dönüp dolanmak ise... Kararsız olmak, ben bu oyunu oynamak istemiyorum demektir. Kararsız olmak aile yapısından aĢk iliĢkisine, baĢarı tanımından insan haklarına kadar özlemlerimizi karĢılamayan bir düzene uyum sağlamamak demektir. Düzen adına konuĢanlar ne kadar da kendilerinden eminler. Kendilerini ne kadar ciddiye alıyorlar. Karikatürlerini bile kaldıramıyorlar. Sesleri tok, ifadeleri net, kendilerinden memnun ve suçlular gibi sorgulanmaktan rahatsızlar. Kararsız olmak sağlıklıdır. Tarihimizde az mı gönüllü tutsaklığımızın kurbanı olduk? Kararsız olanlardır yeni yollarını keĢfini kaçınılmaz kılan.

Kiralık hükümetler *
Gündüz Vassaf
15/07/2007

Oy vermek tarihe karıĢtı. Seçimle iĢbaĢına gelmiyor artık hükümetler. Siyasi partiler de kalkalı yıllar oluyor. Kurtulduk o günlerden. Ne maskaralıklar kepazelikler yapılırdı seçim kazanmak için. Ülkenin bölünmez bütünlüğünden söz eden siyasi partiler bölücülüğün baĢlıca unusuruydu. Ġktidara gelsinler diye halkı birbirine düĢürür, durmadan kargaĢa yaratırlardı. Ya seçim gündeme geldiğinde sorumsuzca akıtılan oluk oluk paralar! Bir yanda para bekleyen eğitim, sağlık, ulaĢım, öbür yanda milyonlar harcanan siyasi sirk gösterileri. Bitti, bitti, hepsi bitti. AĢağıdaki ilan New York Times gazetesinde tam sayfa olarak çıktı. Kiralık Hükümet 1. New York'ta kurulan, Singapur, Zürih, Buenos Aires ve Darüsselam'da Ģubeleri olan Glasnost Uluslararası Yönetim firmamızın faaliyete geçtiğini müjdeleriz. 2. Kiralık hükümetlerimizin uzman kadrolarının hepsi Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Sağlık TeĢkilatı (WHO), BirleĢmiĢ Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) gibi kurumlarda çalıĢmıĢ olup en az beĢ dil bilmektedir. 3. Ġlgili devletlerle anlaĢma sağlandığında, firmamız kiralık hükümetimizin söz verdiği ekonomi, sağlık, eğitim vb. alanlardaki hedeflere belirlenen süre içinde varacağını taahhüt eder. Hedeflere ulaĢılamadığı takdirde tazminat öder, hedef aĢıldığında ek prim alır. 4. Kiralanan hükümet ve kabine üyelerine halkınızca arzulanan uygun görüntüyü (liberal, anarĢist, muhafazakâr, askeri, feminist, dindar) ya da bu ve benzer görüntülerden oluĢacak bir yelpazeyi sunacak kadromuz mevcuttur. 5. Firmamızın kiraladığı hükümetler BirleĢmiĢ Milletler Evrensel Ġnsan Hakları Beyannamesi'ne uymayı taahhüt eder. Kiracı devlet ile aramızdaki ihtilaflarda Lahey Adelet Divanı'nın kararları esastır. ĠĢte böyle idi ilan. Zaten hapishanelerini, okullarını, itfaiyelerini, sokak temizliğini, polis teĢkilatını çoktandır özel firmalara devretmiĢ olan ABD gibi ülkeler kolayca alıĢtı çokuluslu Ģirketlerden hükümet kiralamaya. Kısa bir süre içinde bu tarzda birçok firma kuruldu. Kimileri birbirlerinden hükümet transferine bile baĢladı. Kötü firmalar battı, iyilerin hisse senetleri borsalarda kapıĢılır oldu. Ne varki bu firmaların hiçbiri hâlâ Türkiye gibi gerçek demokrasiyi kurmaktaki kararlılığını sürdüren ülkelere nüfuz edebilmiĢ değil. * Cennete Övgü kitabımdan aldığım yukardaki yazının kısaltılmıĢ biçimi 1 Nisan yazısı olarak bu sütünda yer almıĢtı. Türkiye'de zinde güçlerin demokrasinin temel ilkelerini yaz boz tahtasına dönüĢtürdüğü, siyasi partilerin seçmenleri, duygularını kızıĢtırarak sandık baĢına savurduğu, bizleri Ortadoğu'da savaĢa sokup sokmayacakları konusunda sessizlikleri ve bağımsız konum ve tutumlarıyla cumhurbaĢkanı niteliklerine de haiz Baskın Oran ve Ufuk Uras'ın gözlem, uyarı ve önerilerine vurdumduymazlıkları, seçimleri bir an önce bitsin de kurtulalım dedirten bir egzersizden ibaret kılıyor.

Apolitik gençlik
Gündüz Vassaf
08/07/2007

Hangi ülkenin gençlerine baksanız öyleler. Gazete, kitap okumazlar. Siyasetle ilgilenmezler. Tarihlerini bilmezler. Geleceğimizi emanet edeceklerimiz olup bitene sırtlarını çevirmiĢler. Ayrı ayrı kendi takıntıları peĢinde, dünyada bunca açlık, sefalet, adaletsizlik varken, umursamazlık içindeler. Sokağa çıktıklarında kulaklıklarıyla müziklerine bağlı, uyurgezer gibi dolanıyorlar. Dertleri iĢ bulmak, para kazanmak. Onlar için apolitik gençlik deniliyor. Yoksa günümüz politikası, politikacılarıyla ilgilenmemekle, düzenin oyununa katılmamakla asıl gençler mi politik olan? Düzenin derdi, gençleri egemen değerlerin tüketicisi yapmak. Onları düzenin seçeneklerinin Ģıklarında hapsetmek. Düzen, ordularında savaĢacak, çıkarları uğruna öldürecek, ölecek olanları bulamadığı için telaĢ içinde. Yüz yıl önce cephede savaĢmak istemeyeni vatan haini ilan eden devletler gençleri kurĢuna dizerken, günümüzde savaĢ halinde olan Ġsrail'de bile Filistinlilere kurĢun sıkmaya hayır diyen vicdani redciler var. Apolitik oldukları iddia edilen gençler bugün düzenin, demokrasi adına oynanan büyük oyunun, meĢruiyetini asıl sorgulayanlar. Devletlerin vatandaĢları adına giriĢeceği en büyük eylem savaĢ ise demokrasinin beĢiği diye geçinen ülkelerde oyun iflas etti, meĢruiyetini yitirdi. Ġngiltere halkının belki yüzde 70'inden fazlası ordularının Irak iĢgaline karĢı. Hükümet savaĢı destekliyor. Ana muhalefet partisi savaĢı destekliyor. Bunun neresi demokrasi? BirleĢmiĢ Milletler kurallarını hiçe sayıp ABD'nin peĢinde savaĢ suçlusu konumuna düĢen baĢbakanları geçen hafta, hem de parlamentoda, veda konuĢmasında ayakta alkıĢlandı. Bu ikiyüzlü düzene gençlerin itibar etmesini, taraf olmasını bekliyorlar. Yarının kurulması için gençlerin önünü açacaklarına, onların ufkunu geçmiĢin hüsumetlerinde gömmeye yeltenenlerimiz, tarihin küllerinin haklı haksız avında körleĢenlerimiz, gençleri kin ve intikamla silahlandırmak isteyenlerimiz de çok. Çarklar bir tek bizim savaĢlarımızın haklı olduğuna inanalım diye döndürülüyor. Türümüzün tarihinde düne kadar gençler yetiĢkinlerden öğreniyordu. YaĢlıların, aktardığı yüzyılların tecrübesiydi hayatımızı idame ettirebilmemizi sağlayan. Bugün tarihimizde ilk kez yaĢlılar yeni teknolojilere çaresizlikle bakarken, uzayda, tıpta, hayatın her alanında gençlerin geliĢtirip uyguladıkları teknolojilerle yol alıyoruz. Egemen düzen kendisine baĢkaldırmayan, pazarlananları tüketen gençlerden memnun. Konumlarını belki de hiç bu kadar sarsılmaz, iktidarlarını bu kadar kalıcı, karuni boyutlarda servetlerini bu kadar sorgulanmaz zannetmemiĢlerdi. Onlar bayraklarıyla dinlerinin gölgesinde inançlarını çarpıĢtıradursun, gençler için çoktan gerçekleĢmeye baĢladı dünya vatandaĢlığı- bu dünyada yaĢıyor olmanın yazgısının bilinci ve sorumluluğu. Seyahatle, internet aracılığıyla onlar yüzyılların yapaylaĢmıĢ sınırlarını aĢıyor, yeni diller, değerler sistemi geliĢtiriyor, yetiĢkinlerin anlam veremedikleri dünya çapında bir ağ oluĢturuyorlar. ġimdilik ekranlarının baĢındalar. Düzen siyaset yapıyor. Seyircisi diye gördüğü, alkıĢlayanlar zannettiği, aymazlığında putlaĢtırdığı aynada kendi sureti.

'Biz adam olmayız' kültürü
Gündüz Vassaf
01/07/2007

Psikolojide 'Ne ekersen onu biçersin' diye özetlenebilecek ünlü bir deney var. ABD'de bir ilkokul. Öğretmen sınıfa girer. "Çocuklar" der, "Okuduğum son araĢtırmaya göre mavi gözlü çocuklar zeki, kahverengi gözlüler ise ağır öğreniyormuĢ." (Bilim adına insanları kobay olarak kullanmanın neden olabileceği zararlar ve kimi bilim adamlarının ahlaki sorumsuzluğu yukarıdaki satırları okuyunca sizin de hemen aklınızdan geçmiĢtir.) Devam edelim. Öğretmenin konuĢmasını takip eden günlerde okulda çocukların sınandığı konu ne olursa olsun, mavi gözlüler kahverengi gözlülerden yüksek puan alırlar. Bir hafta geçer. Öğretmen, "Çocuklar," der, "Sizden özür dilerim. Sonuçları yanlıĢ açıklamıĢım. Doğrusu kahverengi gözlülerin zeki, mavi gözlülerin ağır öğrenenler olduğuymuĢ." Tahmin edebileceğiniz gibi ikinci açıklamayı izleyen günlerde de kahverengi gözlüler okulda daha baĢarılı olur. Yukardaki deney beklenenleri gerçekleĢtirmeye eğilimimizle birlikte kendimizle ilgili belleğimizin ne kadar kısa vadeli olduğuna, bir gün bir Ģeye inanırken ertesi gün tam tersine inanabileceğimize de iĢaret ediyor. Yıllar önce, 12 Eylül cuntası günlerinde Türkiye'de insan hakları ihlalleri üzerine inceleme yapan Batılı bir heyet, gördükleri acımasızlık ve vahĢet karĢısında irkilmiĢ, içlerinden ünlü bir yazar Türklerin sık darbe yapmalarının, iĢkenceci olmalarının nedenlerini, tarihlerinden gelen etmenlerle açıklamaya giriĢmiĢti. Son aylarda Ġstanbul gazetelerinde yazılanlara topluca baktım. Çoğu kiĢi, 'Türkiye'nin çalkantılı haline, darbe tehditlerine bakıp, bunca yol gittik, arpa boyu yol kat etmemiĢiz, biz adam olmayız', diye dövünmeye baĢlamıĢ. Bu gözlemlere ilk tepkim, dünya adam olmadan biz de adam olamayız demek. Ne kadar da çabuk unutuyoruz Adnan Menderes'in nispeten bağımsız bir politika izleyebilmek için Moskova'ya gideceği duyulduktan sonra yapılan 27 Mayıs darbesinden bu yana yaĢadığımız, ya da daha doğrusu bize yaĢattırılan darbelerin arkasında ABD'nin olduğunu, bu olguyu, bırakın gazetelerin, devlet adamlarımızın bile açıkladığını. Ne kadar da çabuk unutuyoruz, sade Türkiye'den değil, soğuk savaĢ yıllarında Batı müttefiki diye bilinen solu ezmeye kararlı baĢka ülkelerden de polislerin, ABD'nin Panama'da kurduğu polis akademisinde son moda iĢkence yöntemlerini öğrenmeleri için yetiĢtirildiklerini. Beyaz adamın uygarlıklarını dünyanın dört yanına götürdükleri inancıyla beslenen Ġngilizlerin de kirli çamaĢırları az değil. Bugünlerde Londra, Ġngiltere'nin Suudi prensine silah ve uçak alımı karĢılığı bir milyar sterlin rüĢvet verdiğinin ortaya çıkmasıyla çalkalanıyor. (ġunu da ilave etmeliyim ki, skandalın bugünlerde patlak vermesinin muhtemel nedeni, Guardian gazetesinin baĢarısından çok, rüĢvet açıklamasının Batı'nın bundan sonraki Suudi kralının kim olması istediğine iliĢkin pozisyonu.) Bu

konuda eski Ġngiltere savunma bakanının Ģu sözlerinin arkasında yatan mantık da ibret verici, "Ortadoğu'dakiler silahlarımızı, rüĢvet verirsek satın alıyorlar." Batı'nın geleneksel böl ve yönet yöntemlerinin de neden olduğu çatıĢmaları, aĢağıladıkları insanların vahĢetine, demokrasiye yabanlıklarına, yozluklarına atfetmesi yetmiyormuĢ gibi, bir de kendine bağlı haber ajansları kanalıyla bu insanları dünyaya gerilikleriyle sergiliyorlar. Sonuç- Biz (Batı) ne kadar uğraĢsak, onlar adam olamaz. Bu görüĢe, yakın çevremizden de bildiğimiz, Cezayirli psikiyatrist Frans Fanon'un 'beyaz maskeli siyah tenliler' diye tanımladıkları da var. (Bir de Türkiye'de bizi adam yerine koymayıp gerektiğinde silah zoruyla kendi reçetelerini dayatıp kollayanlar da unutulmamalı.) Ancak Batı'ya yüklenmenin kendimizi aldatıcı kolaylığı da 'adam olmamızı' engellemiyor mu? Kim kimin ölçülerine göre adam değil, adam olamıyor? Türkiye gibi birçok ülkede milliyetçilik ve din sarmalının kolaycı aitliğinde yabancı düĢmanlığına kadar varabilecek bir infiale doğru sürüklenirken aynada kendi yüzümüzü giderek göremez oluyoruz.

Otomobilde seks, Bağdat'ta ölüm
Gündüz Vassaf
24/06/2007

ABD'li oyun yazarı Arthur Miller 12 Eylül döneminde yazarlarla dayanıĢmaya Türkiye'ye Harold Pinter'le geldiğinde Ġstanbul Hilton'da kalmıĢtı. Bir gün otel odasında oradan buradan sohbet ederken gözleri pencereden gördüklerine takıldı. Bir an daldıktan sonra, "Otomobil," dedi, "Bizi kendisine tutsak etti. YaĢamı onsuz düĢünemez, uygarlığımızı onsuz planlayamaz olduk." Laf lafı açar. Birbiri ardına sıraladığımız karĢılıklı örneklerle konuyu besledik durduk. Miller Amerikalı erkeğin hafta boyu çalıĢtıktan sonra cumartesi günlerini büyük bir hevesle arabasını yıkamaya, cilalamaya, orasıyla burasıyla oynamaya feda ettiğini, ben Ankara'dan Amerika'ya yeni gitmiĢ bir tanıdığımın ilk maaĢıyla araba aldıktan sonra Türkiye'de yaptığı gibi, Washington'da da kızları tavlamak için onlara Amerikan arabasında dolaĢmayı teklif ettiğini, Miller, 'Satıcı'nın Ölümü'nde Amerikan rüyasına inanan Willy Loman'ın arabasının egzos borusundan çıkan zehirle intihar ettiğini, ben Türkiye'yi Küçük Amerika yapacağız diyen Demokrat Parti'yi deviren askerlerin aĢağılık komplekslerinin sonucu darbeden sonra yaptıkları ilk iĢlerden biri olan, pat pat diye birkaç yüz metre gidip Genelkurmay BaĢkanlığı'ndan gelme cumhurbaĢkanının önünde bozulup duran Devrim adlı otomobili, Miller da kim bilir baĢka neleri anlatacaktık ki otelin lobisinden gelen telefonla yeniden 12 Eylül kâbusunun içine girdik. Miller'in anlattıkları, küresel ısınmanın dünyamızı tehdit ettiği, günlerimizin sayılı olduğunun söylendiği bugünlerde her zamankinden daha geçerli. Geçenlerde okuduğum bir haber Amerikalının otomobiline körü körüne bağlılığının, otomobil müptelalığının baĢka bir örneği. Ruslarve Türkler için ekmek neyse, Amerikalılar için de benzin o. Benzinin en ucuz olduğu ülkelerden birinde yaĢamalarına rağmen Amerikalılar son yıllarda artan benzin fiyatlarından Ģikâyetçi. Gene de, istatistiklere göre ülkede aile baĢına düĢen otomobil sayısı ikiden fazla. Çevre dostu geçinenlerin bile, çocuklarını sabah yuvaya götürürken, ordularının Bağdat'ta kullandıkları zırlı aracın sivil modeli Hummer gibi mini tank benzeri arabaları kullanmaları ayrıca ibret verici. Gazete haberine göre benzin fiyatlarının artıĢına dayanamayan Amerikalılar, daha az araba kullanmak yerine, kendilerine tasarruflu, küçük üçüncü otomobiller satın almaya baĢlamıĢ. ABD'nin otomobil müptelalığının, otomobilden vazgeçilebileceğini ölüm pahasına bile idrak edememelerinin en uç örneği bugün Bağdat'ta yaĢanıyor. Dünyamızın en güçlü ordusuna sahip olmakla övünen bu rakipsiz süper güç her yıl harcadığı yüzlerce milyar dolara rağmen dört küsür yıldır, bırakın Irak'ı, Bağdat'ın en küçük mahallesine bile hâkim olamadı. Otomobillerde patlatılan bombalarla katledilenlerin haddi hesabı yok. Buna karĢın Amerikalıların buldukları çözüm otomobil rekabeti. Patlayan, patlatılan araçlara karĢı patlatılmaya dayanıklı yeni model araçlar üretmek. Bir yanda infilak ettirilen otomobiller, bir yanda araçlarında öldürülen Amerikan askerleri. Amerikalıların akıllarının ucundan bile geçmiyor Bağdat'ta otomobili yasaklamak. ġimdiye kadar baĢkalarını katletmek, askerlerini korumak için harcadıkları paralarla Bağdat'ta otomobili gereksiz kılacak dünyanın en ileri ve güvenli kamu ulaĢım sistemini kurabilir, otomobilin bir katliam aracı olarak kullanılmasını savaĢ tarihinin yıpranmıĢ sayfaları arasına katabilirlerdi.. Otomobillerinde yiyip, içip, seviĢip, ana rahmine otomobillerde düĢen, otomobillerinde kiliseye gidenler, otomobillerinde ölmemek için otomobilden vazgeçmenin yeteceğini bile akıl edemiyor.

21. yüzyılda İstanbul
Gündüz Vassaf
17/06/2007

21. yüzyılda Ġstanbul dünya imparatorluklarının baĢkenti. Yapıldıkça yıkılan, yıkıldıkça yapılan Ġstanbul. Doğasıyla, insanlarıyla, kâh uyumlu, kâh kavgalı. Kiminin saldırısıyla yıkılmıĢ, kiminin ihmalinden çökmüĢ. 2 bin yıldır kesintisiz birilerinin yaĢadığı, dünyanın en eski Ģehirlerinden. Buraya ilk yerleĢildiğinde dünyamızda Ģehirlerde yaĢamak ayrıcalık idi. Bugün dünya nufusunun yarısından çoğu Ģehirlerde yaĢıyor. ġehirlerde yaĢamak artık ayrıcalık değil kaçınılmaz. Ölçüsüz sanayileĢme çılgınlığımızla, uygarlığın beĢiği bildiğimiz Ģehirlerimiz, topraklarından kopartılan sokağa mahkûm

ettiklerimizle, sefaletin, isyanların mekânı oldu. Parası olan Ģehir dıĢına kaçtı, parasız olan Ģehre akın etti. Bugün de Asya'da, Afrika'da, Güney Amerika'da milyonlarca çaresizin mekânı olan Ģehirler, insan merkezli olmayan egemen düzenin kaçınılmaz sonuçları. Bu gidiĢe dur demek için Moskova, Ġstanbul gibi Ģehirlere giriĢleri pasaportla denetlemeyi düĢünenler bile var. BaĢka bir yol, büyük yatırımlarla Ģehirlerin yapısını değiĢtirmek. 21. yüzyılın Ġstanbul'u, turist çekmek, kongre düzenlemek için seyirlik bir Ģehir olmaya hazırlanıyor. Yoksulların yaĢadıkları mekânların yıkılarak alıĢveriĢ ve eğlence merkezlerinin yapılması, eski mahallelerin turistik bölgelere dönüĢtürülmesi, kent içi yaĢamın paralı kesimlere hitap ederek hayat pahalılığına dayanamayan eski Ġstanbulluların 'iç Ģehri' terke zorlanmasıyla, Ġstanbul 1453'ten bu yana en çarpıcı toplumsal ve mimari dönüĢüme gebe. Ġstanbul'un sınırlarını surlar gibi çevreleyen beton siteler ise, baĢka Ģehirlerin tecrübesine bakılırsa, mahalle ve ailenin çözülüp cemaat yaĢantısının yok olmasıyla, cürümün, yalnızlığın getirdiği sorunların, yıkıcı eylemlerin habercisi. Tüketilecek mamulmüĢ gibi pazarlanan, ulaĢım gibi, çoktan çözümlenmiĢ olması gereken geçen yüzyılın sorunlarından öte ilerisini göremeyen, halkına değil, yatırımcıların kıstaslarını ölçü alarak rekabet eden Ģehirlerin yaĢamla göbek bağı iplik kadar ince, piyasanın git-gelleri kadar belirsiz. Gün gelir, Batı'da fabrikalar çürümeye terk edildiği gibi, bu yeni koca alıĢveriĢ merkezleri de baĢka mekânlarla birlikte boĢ kalabilir. Gün gelir, küresel ısınmaya karĢı almaya zorlanacağımız acil tedbirlerle, terör korkusuyla, ya da yeni teknolojilerle, turizm anlayıĢımız, alıĢveriĢ âdetlerimiz değiĢir. Turistler evlerinde kalır. Hayalet mekânlar oluĢur. Amaç, Ģehirlerimizi dünyada değiĢen koĢullara duyarlı, yerli, yabancı, herkes için yaĢanabilir kılmak. ġehirlerin sürekliliği ancak, okuluyla, hastanesiyle, herkesin cebine uygun yaĢam kalitesiyle, yüzyılımızın gereksinmelerine uygun yeni iĢ alanlarının yaratılmasıyla mümkün. 21. yüzyılda sorun, geçen yüzyılın hatalarını tekrarlayarak, otomobillere yeni yollar, köprüler yapmak değil, Ģehirleri otomobillerden kurtarmak. ġehirleri lunapark gibi aydınlatıp Ģenlendirmek değil, ıĢıklandırmanın, ısınmanın enerjisini doğa dostu kaynaklardan sağlayacak yatırımlara yönelmek. Öncelik, betonlaĢmıĢ Ģehirlerimize ağaç, çiçek dikip sulamak değil, kaynaklarını kuruttuğumuz, atıklarımızla zehirlediğimiz sularımıza sahip çıkmak. Ġstanbullular için düĢünülmeyen bir Ġstanbul'u, uluslararası Ģehir yatırım borsasına mahkûm kılmayalım.

Çağdaş savaş kültürleri
Gündüz Vassaf
10/06/2007

Çok eskidenKimi seçkin insanlar savaĢçı olarak yetiĢtirilirdi. Silahını nasıl yapacağını, nasıl koruyacağını bilir, savaĢçı olarak nasıl davranması gerektiğini öğrenirdi. DüĢman, insandı. Onunla yüz yüze gelir, çarpıĢarak öldürür ya da tutsak ederdi. Her toplumda, savaĢçı olmak Ģerefli bir Ģeydi. Bu tür savaĢlar miladını doldurmakta. Bir süredir mümkün olanSağ iĢaret parmağıyla düğmeye basıyor. Füze rampasından fırlıyor. Binlerce mil katederek büyük bir kent üzerinde menziline varıyor. Ġnmeye baĢlıyor. Köprüleri, binaları görüyor. Giderek arabaları, insanları seçiyor. Hedefi vuruyor. HiroĢima gibi, Dresden gibi Ģehir yerle bir oluyor. Cayır cayır yanan insanlar, dört bir yana saçılan kollar, bacaklar. Düğmeyi basan ekran baĢındaki yerinden kalkıyor. BaĢka bir makinanın önüne geçiyor. Sağ iĢaret parmağıyla baĢka bir düğmeye basıyor. Kahvesi hazır. Belki 100 bin kiĢiyi öldürdü. Ne adı biliniyor, ne göğsüne madalya takılıyor. Geçen haftaTürkiye'de silahlı kuvvetlerin e-muhtırası, teknolojinin arkasına saklanmak bakımından çağdaĢ olmaksa çağdaĢtı. Ancak Avrupa'da patlayan yeni tür bir savaĢın yanında sivrisinek vızıltısı gibi kaldı. Tarihin ilk siber saldırısında bir e-devlet'in dijital altyapısı çöktürüldü. Dünyada bilgisayarların en yaygın kullanıldığı ülkede devlet durdu. Tahminlere göre sayıları bir milyondan çok bilgisayarın saldırısı sonucu giriĢilen topyekûn savaĢta cumhurbaĢkanının, baĢbakanın, bakanlıkların, bankaların, gazetelerin ve Ģirketlerin web siteleri çökertildi. Ülkenin haberleĢme sistemi felce uğratıldı. NATO'dan, Avrupa Birliği'nden, ABD ve Ġsrail'den olay mahalline gelen bilgisayar uzmanları iç hafta boyunca süren bu baskın karĢısında hazırlıksız yakalanmalarının vahameti karĢısında donakaldı. Brüksel'de NATO adına konuĢan bir yetkili, "Bu ittifakımızın iĢleyiĢini kalbinden vurdu" dedi. Saldırıya maruz kalan ülkenin, Estonya'nın savunma bakanı Jaak Aaviksoo verdiği demeçte, bu iĢin arkasında, Talinn'de bir Rus askeri heykelinin yerinin değiĢtirilmesine tepki gösteren Rusya olduğunu ima etti. YarınGeçmiĢte gençler dünyayı değiĢtirmek için isyan ederdi. Egemen düzenin karĢısında günümüzde böyle tehdit yok. Gençler, dünyayı değiĢtirmenin cefasını çekeceklerine, kafalarına düzenin coplarını yiyeceklerine, bilgisayar ekranları baĢındaki oyunları ve haberleĢmeleriyle yeni bir dünya yaratıyor, bu dünyayı istedikleri gibi yönlendiriyor, istedikleri rolleri oynayabiliyorlar. Ancak bu süreçte, milyonların anında herhangi bir eylem için birleĢmesi, parmaklarının ucu kadar yakın. Dünyamızın vahim, korkunç ve adaletsiz hali böyle gitmeye devam ederse, gün gelecek, ekran baĢında olanları da rahat bırakmayacak. Ġklim değiĢiklikleri, açların infiali, adaletsizliğın kıĢkırttığı din savaĢları onları da etkileyecek. Egemen düzen farkında olmadığı potansiyel bir dünya örgütlenmesi ile karĢı karĢıya. Nasıl savaĢlar, dünya ekonomisi, günümüzde bilgisayar baĢından yönetiliyorsa, geleceğin düzene karĢı eylemleri de, bilgisayar baĢından yürütecek olanların tecrübesi ve birlikteliğinin yeri kaçınılmaz. Sanal âlemlerindeyken günümüz politikasıyla ilgilenmeyen gençler, yaĢlı kuĢakların iddia ettiği gibi apolitik değil. Tersine, düzenin oyununa katılmamakla, düzenin oyununda piyon olmayı reddetmekle, düzenin çoktan seçmeli Ģıklı özgürlüklerine rağbet etmemekle, her geçen gün dünya düzenini daha da gayrimeĢru kılmaktalar. Günümüz düzenini sorgulamayarak, tepkisiz kalan sanal âlemciler, tepkisizliklerinde dipten gelen bir dalga gibiler.

Demokrasi nasıl korunur?
Gündüz Vassaf
03/06/2007

Demokrasinin ne olup ne olmadığı üzerine yazılar, anlamı üzerine tartıĢmalar, Eflatun'dan bilmem kime kadar demokrasi tanımları, seçimler yaklaĢınca birçok ülkede gündeme gelir. Durum, evlerinde musluklarından bir kaç damla suyla idare etmeye alıĢanların, belirli günlerde belirli miktarda su kullanmaya Ģartlandırılanların, susuzluklarını fark etmesine benzer. Demokrasi kelimesinin kullanımı ile demokrasinin varlığı arasında ters orantılı bir iliĢki var. Kelime ne kadar çok kullanılıyorsa, demokrasi o kadar yok. Resmi adlarında demokrasi kelimesi geçen ülkeleri gözden geçirin. Sonra onları, günümüzde isimleri çağdıĢılığı çağrıĢtıran ülkelerle karĢılaĢtırın. Bir yanda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, bir yanda Norveç Krallığı. Bir yanda Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, bir yanda Büyük Lüksemburg Dükalığı. ABD'de seçimler yaklaĢtı. Partilerin aday adayları az çok belli. Paranız yetmezse, arkanızda para babaları yoksa bırakın seçilmeyi, varlığınızdan kimsenin haberi olmaz. Bu ülkede seçim dönemine girildiğinde yönetim tarzının plutokrasi, yani zenginlerin yönetimi olduğu hep gündeme gelir. Kimi adaylar, sistemi değiĢtirmek üzere söz verir. Bir sonraki seçimlerde daha da çok parası olan adaylar yarıĢır. CumhurbaĢkanı seçiminin gündeme gelmesiyle Türkiye'de de demokrasi olmadığı gene anlaĢıldı. Sanki bu ülke kaç seçimdir bir askeri darbenin totaliter anayasasıyla yönetilmiyormuĢ gibi demokrasimizin tehlikeye girdiğinden söz etmeye baĢladık. Gerçi son yıllarda musluklarımızdan her zamankinden çok su akmaya baĢlamıĢtı, ama biz gene boyun eğmeye Ģartlanmamızla durumu idare etmeyi sürdürdük. Küçük bir örnek. D'üĢünün ki yasalara göre bir üniversite hocasının basında açıklama yapabilmesi için amirinden izin almasının gerektiği, bunu uygulayan YÖK'ün baĢına askeri darbecilerin tayin ettiği kiĢinin parlamento rafından geçen hafta devlete hizmetle ödüllendirildiği, bir 'demokrasi' de yaĢıyoruz. Türkiye'de 60 küsur üniversitenin ikisinden itiraz sesleri geldi. Diğer yandan YÖK baĢkanının cumhurbaĢkanlığı seçimleri öncesi siyasete müdahalesine kimse karĢı çıkmadı. Totalitarizm, kurumlarımızın ruhuna sinmiĢ. ġimdi de baĢladık demokrasiyi koruyormuĢuz gibi ikiye bölünmeye. Tabii bölündükçe, olanı da yitirme tehlikesiyle karĢı karĢıyayız. Bir tarafta kuvvetler ayrılığını tanımayan, yargı, yasama ve yönetimin tek elde birleĢmesine olanak sağlayan askeri anayasadan, fırsat bu fırsat diye iktidarlarını monopolleĢtirmek isteyenler, bir tarafta demokrasinin, demokratik kurumlarla korunmasıyla güçlerini yitirecek olanlar. Ortamı geren, ülkeyi bölen iki taraf demokrasiye bağlılıklarını söylerken, mevcut sistemde milletin oylarının parlamentoya yansımaması konusunda sessizler. Oylarımızın yarıya yakınının çöpe atılmasına göz yuman bizler de sessiziz. Sessiziz çünkü olanla idare etmeye alıĢtık. Taraflar kendi güçlerini korumaktan yana. Bari biz onların arasındaki çatıĢmaya katılıp, taraf olup, kızıĢtırılan ortamlarda bir o yana bir bu yana savrulacağımıza, demokrasiden yana taraf olabilsek. Son noktadaysa demokrasi, devlet korkusunun olmadığı bir toplum demek.

Bugün 27 Mayıs!
Gündüz Vassaf
27/05/2007

Türkiye'de demokrasi kültürü olgunlaĢtı. Türkiye artık askeri darbelerini bayram diye kutlamıyor. Oysa 27 Mayıs askeri darbesi, baĢka bir askeri darbeye, 12 Eylül'e kadar, sade resmi tatil olarak kutlanmakla kalmadı, ülkede sol kültürün, aydınların, sol gösterip sağ vuran bildik iktidar partilerinin baĢ tacı idi. Solcu olmak hem de 27 Mayıs'ı eleĢtirmek mümkün değildi. 12 Mart askeri darbesi öncesi de devrimci gençler kimi gazetelerin öncülüğünde 'Gençlik-Asker El Ele' sloganlarıyla darbe çağrıları yapıyordu. 12 Eylül'le solun aklı baĢına geldi ama sol da kalmadı. Hapishanelerde, iĢkencede, vatandaĢlıktan atmalarla sindirildi, bitti. Günümüzün tek kanatlı demokrasisi, sade askerin, askerin arkasındaki ABD'nin değil bu NATO ülkesini istikrarsız kılmak isteyen Sovyetler Birliği'nin uzantılarının da Türkiye'ye mirası. Ne varki, Kenan Evren'in 12 Eylül'de darbe yapmaları için "KoĢulların olgunlaĢmasını bekledik" sözleri, tek güç olmaya özenen iktidarın iĢine gelen yürürlükteki darbe anayasası, Türkiye'de silahlı kuvvetlerin geçmiĢteki eylemlerinde çözümü demokrasiden beklemediğinin somut bir ifadesi. 27 Mayıs darbesi de seçime giden bir hükümete karĢı yapılmıĢtı. Bugün Türkiye'de solun yerini siyasal Ġslam'ın aldığı söyleniyor. Sade Türkiye'de değil baĢta ABD olmak üzere birçok ülkede dini akımlar iktidarı belirliyor. Bu akımlar son iki yüz yılın bilimsel geliĢmelerinin kazanımlarını, eğitimde, sağlıkta geliĢmeleri, evrensel insan hakları ilkelerini korumak isteyenleri ürkütüyor. Tanrı'nın dünyayı altı günde yarattığına inananların nüfusun yüzde 60'ı olduğu, dünyada araĢtırma ve geliĢtirme projelerine öncülük eden, en çok Nobel ödülünü alan ABD'de, Darwin yerin dibine batırılıyor, hastalıkların tedavisinde devrime yol açacak kök hücre araĢtırmaları Beyaz Saray kararıyla engellenmek isteniyor, kürtaj hakkının kısıtlanmasıyla kadınların sağlığı tehdit ediliyor, toplumda istenmeyen çocukların doğumlarına neden oluyor, ülkenin savaĢkâr politikasını köktenciler kamçılıyor. Nijerya, Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya, Ġran gibi Ģeriat ve Ġslam ağırlıklı yasaların geçerli olduğu ülkelerde de din adına yürütülen vahĢet haber olmayacak kadar sıradanlaĢtı. Dünyanın herhangi bir yerinde din adına evrensel ilkeleri, insan haklarını ihlal eden uygulamalar yaygınlaĢıyor. Günümüzde dünyaya egemen düzen zengin ve fakirin arasını Ģimdiye kadar görülmemiĢ biçimde açıyor. Dünya nüfusunun belki üçte ikisi sistemin içinde var olabilirken, üçte biri açlığa, yoksullağa terk ediliyor. Ahlaksızlık, geleneksel aile değerlerinin yitirilmesi, yitik gençlik, her toplumun sorunu. Düzenin benden sonra tufan anlayıĢının körüklediği küresel ısınma dünyamız için

mahĢer gününün habercisi. Bu koĢullarda dinlerin benimsenmesi kaçınılmaz olduğu gibi bir boĢluğu da doldurduğu ortada. Zamanında sol, Sovyetler Birliği'nde, Çin'de ve baĢka bir çok ülkede sosyalizm adına uygulanan vahĢeti eleĢtirmekten kaçınmıĢ, bu iki ülkede 100 milyona yakın insanın kıyılmasında otosansür uygulamıĢ, halk nezdinde inandırıcı olamamıĢtı. Günümüzde de din adına çiğnenen evrensel ilkeler, insan hakları, her zamankinden çok, dünyanın, hepimizin gündeminde. Solun aymazlığını siyasal dini akımlar tekrarlıyor. Bugün 27 Mayıs'ın yıldönümü. Türkiye'yi ikiye bölen bu darbenin ardından yıllar geçti.. Bu darbeye sahip çıkanlar bile artık piĢman. Atatürk Kültür Merkezi'nin karĢısındaki boĢ alanda 27 Mayıs'ı simgeleyen süngü maketi, yıllar önce bir gece sessizce kaldırıldı. Türkiye artık askeri darbelerini kutlamıyor.

ABD'de din ve demokrasi
Gündüz Vassaf
20/05/2007

'Hepimiz doğar doğmaz kendimizi iyi ve kötünün çarpıĢtığı bir savaĢ alanının içinde bulur, bazen iki ateĢ arasında kalırız. Ġki taraf ta bizi kendi cephesine çağırır. ġeytan bizi ölüme sürüklemek ister. Tanrı sonsuzluğun kapısını açar.' Bu sözler, din ve siyaseti birleĢtirip milyonları seferber eden, ülkesinde baĢkanlık ve meclis seçimlerinin sonuçlarını, müritlerinden aldığı destekle yönlendiren Jerry Falwell'e ait. Geçen hafta ABD'de ölen köktenci rahip Falwell'in baĢarısı, Ġncil'i farklı farklı yorumladıkları için çeĢitli mezheplere bölünmüĢ dindarları düĢman bildiklerine karĢı birleĢtirmesi üzerine kurulu. Falwell, bir elinde bayrak, bir elinde Ġncil, halkının milliyetçi duygularını da seferber ederek elde ettiği siyasi zaferlerle, ülkesinin günümüzdeki konumuna gelmesinde belirleyici rol oynadı. 1970'li yılların sonunda kurup öncülük ettiği 'Ahlaki Çoğunluk' hareketi, sosyalist ülkeleri 'ġeytan Ġmparatorluğu' diye tanımlayan Reagan'ı baĢkan seçtirmekten, Irak'ta petrol üzerinden kıyamet günü politikası güden köktenci Bush ve ekibini iktidara getirmeye kadar kritik bir rol oynadı. Avrupa, yüzyıllar süren Hıristiyanlar arası din savaĢlarından kurtulmanın yolunu devlet ve dini birbirinden ayıran ulus-devlette bulmuĢtu. Son birkaç yüzyılın tarihi, bu kıtada demokrasinin devleti denetlemesine dinin özel hayatımıza indirgenmesine sahne oldu. Nispeten farklı bir yol izleyen ABD'de ise, devlet kurulana kadar geçen yüzyıl boyunca, Boston ve Jamestown gibi çeĢitli yörelerdeki yerleĢim birimlerinde dine dayalı bir düzen egemendi. Demokrasiyle yönetilen ülkeler arasında en dindarı, parasında 'Tanrıya güveniyoruz' yazan ABD'de, 20. yüzyıla gelindiğinde bile onüç yıl alkol yasaklandı. Kimi eyaletlerin kanunları, vatandaĢların yatak odalarındaki davranıĢlarıyla ilgilenip, karı koca arasında hangi tür ve pozisyonda cinsel iliĢkinin yasal olup olmadığını denetledi. ABD'de din ve devlet iliĢkisini yeniden tanımlayan Falwell'in 'Ahlaki Çoğunluk' hareketi, bu ülkenin dıĢ politıkasını, baĢka devletlerle iliĢkilerini, emperyal konumundan dünyaya nasıl baktığını etkilerken, birçok ülkeyle birlikte Türkiye de bundan payını aldı, alıyor. Son yıllarda Türkiye'nin birdenbire Ġslam demokrasisi, örnek Ġslam ülkesi vs. diye tanımlanmasına neden olan oluĢum, 12 Eylül darbesine, cuntanın baĢı Kenan Evren'in meydan mitinglerinde Atatürk ve Ku'ranı birleĢtiren nutuklarına, ABD'nin sola karĢı 'YeĢil KuĢak' kurma çabalarına kadar gidiyor. Tarih boyunca dinlerin iktidarı belirlemesinin çeĢitli ifadeleri var. Günümüz dünyasının artan adaletsizliği ve egemen düzenlerin benden sonra tufan anlayıĢında, dinlerin yeniden politik yaĢamda gündeme gelmesi, toplumlarımızın esenliği açısından, zıtlaĢma yerine, hepimizi daha duyarlı kılmaya, dinlerin hangi siyasi boĢluğu doldurduğunu tespit etmemize yardımcı olmalı. Ne var ki, bırakın siyasete soyunan dini akımların savaĢlardan yana tavırlarını, küresel ısınmayla dünyamızın kıyamete gidiĢine bile, Galileo ve Darwin'den bu yana bilime karĢı çıkma alıĢkanlıklarıyla, kimi böyle bir Ģey yok derken, kiminin sesi çıkmıyor. Kyoto protokolünü imzalamayan tek tük ülkeler arasında Türkiye, ABD ve Vatikan var.

Demokrasiden kim korkar?
Gündüz Vassaf
13/05/2007

Annem anlatmıĢtı. Çocuk ağaca tırmanmıĢ, bindiği dal ağırlığından kırıldı, kırılacak. Annesi seslenir, "Dal kırılırsa ne olabileceğini düĢündün mü?" diye. Zekâ testlerinde Ģöyle bir soru vardır, "Sinemada yangın çıktığının ilk farkına varan sensin. Ne yapmalısın?" Aklımda bir de Ģu sözler var, "Türkler kendilerini çok, iĢlerini hiç ciddiye almaz." Demokrasi kültürü olmayan yerlerde, anne, "DüĢeceksin!" diye yaygarayı basınca çocuk korkusundan ağaçtan düĢer; sinemada "Yangın var!" diye haykırınca insanlar panikte birbirlerini ezer, kurtuluĢ yollarını tıkarlar; iĢlerini ciddiye almayıp kendilerini ciddiye alanlar, otoriter tavırlarıyla etraflarına saldıkları bulaĢıcı korkuyla toplumlarda kendiliğindenliği yok ederler. Demokrasi kültürünün olmazsa olmazı, korkusuz bir toplum.

Bu sözler, hep vatandaĢın devletten korkmadığı bir toplumu akla getirir. Devletin de vatandaĢından korkabileceğini, korktuğunu pek düĢünmeyiz. Geçen akĢam Boston'da ABD'nin Ġran'a karĢı giriĢebileceği bir savaĢı konu alan bir toplantıda, Noam Chomsky Ģu örnekle devletlerin vatandaĢlarından korkusunu vurguladı. Vietnam SavaĢı döneminde Johnson Hindiçin'de asker sayısını artırmak isteyince, Pentagon, Amerika'da savaĢ karĢıtlarına karĢı kullanılacak yeteri sayıda asker kalmaz gerekçesiyle, BaĢkan'a talebinin sakıncalı olduğunu bildirir. Devlet sırrı olarak halktan gizlenen yukardaki bilgi, o yıllarda Elsberg adlı bir kiĢi tarafından çalınıp New York Times'ta 'Pentagon Papers' adı altında basılmasaydı, haberimiz olmayacaktı. Devlet sırrı, düĢmandan çok vatandaĢtan korkulduğu için gizli. Türkiye'de demokrasiye muhtıra verenler kadar, meclis de milletten korkmuyor mu? Yoksa Ankara'da beĢ yıl boyunca 12 Eylül cuntasının anayasasına sahip çıkıp, oylarımızın belki yarıya yakınını tekrar çöpe atacakları bir yasayla Ģimdi seçime giderler miydi? Ya da hakkımdır diye yargı, yasama ve yürütmeyi tek elde toplamaya yeltenen bir iktidarın, milletten korkmanın, kuvvetler ayrılığından kaçmanın ifadesi değil mi? Milletin en çok kendilerine güvendiğini söyleyenlerle, milletin sesi olduklarını iddia edenler, Türkiye demokratik bir anayasaya kavuĢmasın diye, sanki gizlice iĢbirliği yaparcasına, kıllarını kıpırdatmıyor. Ya biz? Meclis'teki koltuklarını millete karĢı koruyanlar tarafından demokrasi adına sürdürülen oyunda, tribünlerdeki yerlerimizden birbirimize karĢı taraf oluyoruz. Biz onları ciddiye aldıkça, onlar da kendilerini ciddiye alıyor. Kimileri ağacın en ince dallarına tırmanıp, bu kadar yükseklere çıkamayacağımızı sandınız değil mi, diye meydan okur, kimileri yangın çıkmadan yangın var diye bağırırken, bizler de korku kültürlerine özgü, ilkesizliğin vesayetine sığınıp yolumuza devam ediyoruz.

Biz bize benzeyebiliriz!
Gündüz Vassaf
06/05/2007

Biz bize benzeyebiliriz, çünkü biz biziz. Bizim bize benzememizde gocunacak, utanacak bir taraf yok. Herkes, her ülke, zaman zaman yakıĢtırmasa da, kendine benzer. Biz bize benzeriz demeyi müphem bir Batı'ya benzemediğimizde, kendimizi küçük gördüğümüzde kullanıyoruz. Bu kadar engin tarihimiz olan biz, bir terslik çıkınca ilk defa oluyormuĢ gibi baĢlıyoruz öfkemizden biz adam olmayız, bunca yol gittik arpa boyu yol gitmemiĢiz demeye. Belki koca bir Türkiye'yi, sanki çocuğumuzmuĢ gibi sahiplendiğimiz için ne dizini kanatmasını kaldırabiliyoruz, ne de kalp krizini. Türkiye'ye çocuğumuz gibi sahiplenmemizin bencilliğinde bizim gibi olsun istiyor, bizim gibi olmamasını kabul edemiyoruz. Türkiye'ye tek çocuğumuzmuĢ gibi bakıp seviyor, Türkiye'ye tek çocuk muamelesi yapıyoruz. Üstüne düĢüyoruz, Ģımartıyoruz, sınırsız sahiplenmemizle büyümesine, olgunlaĢmasına müsaade etmiyoruz. Bu tür ilginin, insanın kendisini baĢkasına bakmaya muhtaç kılmasının, 'Vekâleten Münchausen' adlı hastalığı bile var. Bu hastalıktan mustarip olanlar o denli muhtaç ki baĢkalarına bakmaya, için için hastalığın sürmesini istiyor, hatta hastanın iyileĢmesini sabote ediyorlar. Yoğun sevgimizde zor olan, sevgimizi, ilgimizi, memlekete sahip çıkmamızı frenleyememizde. 'Çocuk sahibi' olma sözlerinin iticiliği, bir insanı sahiplenme kelimesinin olumsuz çağrıĢımları, konu memlekete sahip çıkmak olunca bana daha da itici geliyor. Memlekete sahip çıkma iddiasıyla birbirleriyle didiĢenler, sahip çıkma hakkını, ister meĢru ister gayrimeĢru yollardan olsun, bir tek kendilerinde görebiliyor. Bu hakkı tanrılar bahĢetmiĢ gibi tek kendisinde gören, kaçınılmaz olarak baĢkalarını da hak iddia etmeye kıĢkırtabiliyor. Sorun sahip çıkma hakkını bir tek kendimizde görmemizde. Ama asıl sorun sahiplik, sahip çıkma mefhumunda. Voltaire'in, "DüĢüncelerine karĢıyım ama söyleme hakkını sonuna kadar savunurum" sözlerinde bana neyin ters geldiğini, daha doğrusu bu sözleri Ģimdiye kadar niçin yanlıĢ anladığımı düĢündüm bu satırları yazarken. KarĢı olduğumuz halde bir baĢkasının konuĢma, düĢünce hakkını savunmak, yan yana yaĢayabilmemizin sağlanmasından çok öte bir anlam taĢıyor. Çocuklarımız gibi, toplumlarımız da birçok kiĢinin görüĢünden etkilenerek yolunu buluyur, olgunlaĢıyor. Mesele herkesin görüĢünü özgürce ifade edebilmesi değil, herkesin görüĢüne ihtiyacımız olduğunu idrak edemememizde. Tarihimiz boyunca toplumlarımız nice rejim, nice din, nice dil değiĢtirmiĢ. Biz hepsinin sonucu, hepsinin devamıyız. Mesele beğenmediğimiz düĢüncelerle ortaya çıkanlara tahammül etmek değil, tam tersine onlara ulaĢabilmenin koĢullarını, düĢüncenin ifadesinin korkusuz ortamlarını mümkün kılmak. Birbirimizden öğrenerek geliĢebilmek. Sonuçta doğru düĢünce değil evrensel değerler var.

Tanrılara yakarı*
Gündüz Vassaf
29/04/2007

Efendimiz Hatti'nin Fırtına Tanrısı Sizler, Efendimiz olan tüm tanrılar! Doğru: Günah, tüm insanlara vergidir ya, Benim Babam da günaha girdi, Sözünü dinlemedi Efendimizin, Hatti'nin Fırtına Tanrısı'nın. Doğru: Baba günah iĢlerse oğluna da geçer: Babamın günahı bana geçti iĢte. Efendimize, Hatti'nin Fırtına Tanrısı'na Efendimiz olan tüm tanrılara itiraf ederim: Babam da günah iĢledi, ben de. Efendimiz, Hatti'nin Fırtına Tanrısı, Sizler, efendimiz olan tüm tanrılar, ĠĢte babamın suçunu ve kendi günahımı itiraf ettim ya, Yalvarırım, değiĢtirin davranıĢınızı, Yine iyi Ģeyler düĢünün benim için, Hatti ülkesinden kovun vebayı artık! Ey efendimiz olan tanrılar, Kan davası güdüyorsunuz, TuthaliyaĢ'ın öcünü almak için yapıyorsunuz bunu, Ġyi bilin, onun kanına girenler Cezalarını çektiler, Hatti'nin sonu geldi nerdeyse o yüzden, Cezasını çekmiĢ olmadı mı Hatti? Kefaret sırası bana geldiyse Ben kendimi ve ailemi hem günahtan Hem kefaretten kurtarmak istiyorum. Sizler, efendimiz olan tanrılar, Öfkeniz yatıĢsın artık.. Efendimiz olan tanrılar, Ġyi Ģeyler düĢünün benim için yine. Tek dileğim huzurunuza çıkıp dua etmektir: Dinleyin beni, ben hiç kötülük yapmadım ki... Eskiden günah iĢleyenlerden Kötülük yapanlardan hiçbiri yok artık, Hepsi ölüp gitti. Babamın suçu bana bulaĢtı diye, Sırf bu yüzden kınamayın beni. ĠĢte, Efendimiz olan tanrılara, sizlere, Ülkemin hayrı için, Vebadan kurtarmak için ülkemi Adak kurbanları sunuyorum. Yüreğimden çıkarıp alın bunca acıyı, Ruhumdan kovun bunca korkuyu. Hitit Ģiiri, MÖ 2000, Ġngilizceden çeviren Talat Halman, Eski Anadolu ve Ortadoğu'dan Ģiirler, Akbank, Ġstanbul, 1996

'Öteki'
Gündüz Vassaf
22/04/2007

Bu yazı Türk ve diaspora Ermeni toplumlarının birbirlerini algılamasındaki psikolojik boyutlarla sınırlı. DüĢüncelerim, son aylarda Boston'da dinleyici olarak katıldığım toplantılarda gözlemlerimden kaynaklanıyor. Gayri ihtiyari de olsa, katılanların milli maça çıkarcasına taraflaĢmaları. TaraflaĢma genellikle, soykırım oldu mu olmadı mı ikileminde vücut bulmakla birlikte, kimin neyi savunduğundan bağımsız bir algılama sorunu var. Diasporada yaĢayan Ermeniler atalarından öte kendilerini de soykırım mağduru olarak algılıyor. Öyleki, 1915'i yaĢayıp da kurtulmuĢ gibi, "Ermeni soykırımından sağ kalan ikinci kuĢak mensubuyum" diye kendini tanıtanlar var. Nerdeyse, herkesin ailesinin bir kaybı olduğundan, mağduriyet duygusu, dini gibi, kültürü gibi, Ermeni kimliğinin çarpıcı özelliği. Ermeniler inkârcı konumlarıyla, günümüz Türkiye'sinde yaĢayanları, soykırım sorumlusu olarak algılıyor. Ermeniler için Türkler o kadar güçlü ki, kendilerini yaĢadıkları topraklardan ettikleri gibi, soykırım tasarısı çıkmaması için ABD'ye isteklerini yıllarca

dayatabilmiĢler. Diaspora Ermenilerinin kendilerini merhametsiz bir dev karĢısında mağdur gördükleri bu iliĢkide Türkleri yerleĢtirdikleri konum, Türklerin de kendilerini mağdur görmelerine taban tabana zıt. Balkanlar'dan savaĢ ve bir tür soykırımla sürülen, emperyalizmin Anadolu topraklarını bile çok gördüğü Türkler, ulus-devletlerinin kurulmasıyla yok edilmekten kurtulabilmiĢken, Osmanlı'nın düĢmanlarıyla iĢbirliği yapan Ermeni ulusal hareketine de kendilerini arkadan hançerleyen düĢman diye bakagelmiĢler. Herkes için acılarla dolu geçmiĢ, Cumhuriyet'in kuruluĢuyla birlikte kapatıldığından, yeni kuĢaklar için Ermeniler, yıllar sonra Asala'nın öldürdüğü Türk diplomatlarıyla gündeme geldi. Kendilerine yönelik ölesiye bir nefretle tanıĢmak, geçmiĢten bihaber yeni kuĢak Türkleri Ermenilere karĢı cepheleĢtirdi. Ġki sene önce, Türkiye'de konuyu ilk defa akademik ortamda gündeme getirmek isteyenler, hükümet sözcüsü tarafından vatan haini ilan edilince, bu konuda yazan ve konuĢanlar Türklüğe hakaretten yargılanınca, kamuoyunun, 1915 konusunun açılmasını bile, iç ve dıĢ düĢmanların saldırısı olarak algıladığı fikri pekiĢti. Buna, Kuzey Amerika ve Avrupa'da Ermeni diasporasının basın ve parlamentolar üzerinde maddi ve siyasi güçlerinin etkisi de eklenince, Türkler kendilerini dünyaca köĢeye sıkıĢtırılmıĢ mağdur konumunda hissediyor. Konu tarihçiler, devlet kurumları, uluslararası mahkemeler tarafından nasıl ele alınırsa alınsın, husumetin giderilmesi özünde iki ulusun insanlarının birbirleriyle iliĢkilerine bağlı. Soğuk savaĢın en kritik günlerinde bile, Sovyetler'le Amerika'da, halkların kardeĢliğinden söz edilirken, Türk-Ermeni iliĢkilerinde böyle bir anlayıĢın slogan düzeyinde bile olamaması, ibret verici olduğu kadar, belki herkesin kendisini mağdur, her mağdurun kendisini haklı görmesinden kaynaklanıyor. Mağdurların acılarını teĢhir edercesine ısrarla sergilemesiyse, birbirlerinin ıstıraplarını propaganda olarak algılamalarına neden oluyor. Gün, her iki toplumun nezdinde, 'öteki'nin insancıllaĢtırılmasını bekliyor. Not: Bu satırları yazdığımın ertesi günü ABD'de Brown Üniversitesi'nde yapılması planlanan Ermeni ve Türk öğrenci derneklerinin ortaklaĢa düzenlediği Osmanlı musikisinde Ermeni bestekârlar konserinin, bu yakınlaĢmayı bile hoĢ karĢılamayan diaspora baskısıyla iptal edilmesi ibret verici.

Kadın soykırımı!
Gündüz Vassaf
15/04/2007

Çevremizde bunca insan varken neden birine ya da birilerine âĢık oluruz? Neden o da bir baĢkası değil? Her Ģeyi öğrenme merakımıza rağmen aĢkı Ģairler, psikologlar ya da nörologlar çözemedi. Ġlle kimi Ģeylerin nedenlerini kurcalamak bizi yıkıma da götürebiliyor. AĢkta, nedensizliğimizle coĢalım. AĢk, su gibi, uyku gibi ihtiyaç mı, o da belli değil. Türümüz tarihinde ilk kez milyonlarca erkek kadınsız. AĢksız yaĢanabilir mi? YaĢanamazsa, kadınsız kalan erkekler 'aĢk ihtiyaçlarına' nasıl çözüm bulacak? Tanrı'ya mı yönelecekler? Birbirlerine mi? Kadın isteriz diye ortalığı mı kasıp kavuracaklar yoksa teknoloji mi imdatlarına yetiĢecek? Neyin tarihi olup olmayacağı bazen yüzyıllar sonra belli oluyor. Günlük yaĢantımızda haber niteliğinde olaylar en çok dikkatimizi çekerken, ağır ağır değiĢen tarihsel süreçlerin, sonradan farkına varıyoruz. Yakın tarihimizde bile, Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan sonra Avrupa'nın imarı, ekonomisinin canlanması için Kuzey Afrika ve Türkiye'den iĢçi çağıranlar, tarihlerinde ilk kez Müslümanlarla birlikte yaĢamaya baĢladıklarının farkına, ancak ikinci bir kuĢağın, iĢçi çocuklarının büyüyüp okul kapılarını çalmasıyla farkına vardılar. Ġstatistikler insana dönüĢüp, pop tarihçilerinin kıĢkırtıcı etiketleri de liste baĢı olunca, buyrun size medeniyetler çatıĢması. Bugün de dünyanın gözünün önünde Çin ve Hindistan'dan gelen istatistikler var. Bu iki ülke yüzyılımızın devleri olmaya aday. Ekonomileriyle, kültürleriyle günlük yaĢantımızın parçası olacaklar. ABD hapĢırınca dünya nasıl nezle oluyorsa yakında bu ülkelerde olup bitenler bize yansıyacak. Günümüzde soykırımlardan, savaĢlardan, açlık ve hastalıklardan ölüme mahkûm olanların sayısı, Çin ve Hindistan'da doğar doğmaz öldürülen, kürtajla doğmaları engellenen kız çocuklarının sayısından az bile olabilir. On yıl sonra bu iki ülkenin nüfusundaki kadın-erkek dengesizliğinden, toplam 55 milyon kadınsız erkek olacağı öngörülüyor. Çin'de birden fazla çocuk yapmak yasak olduğundan, sosyalizmin çökmesinden bu yana gelecekleri için güvenceleri olmayan 800 milyon köylünün umudu, yaĢlandıklarında erkek çocuklarının kendilerine bakması. Çeyiz parasının yükünü kaldıramayacak 500 milyon Hintli köylü için de erkek çocuk daha makbul. Kaç milyon kız cenininin yok edildiği, kaç milyon kız çocuğunun doğar doğmaz öldürüldüğü, sırf bu iki ülkede açıkta kalacak 55 milyon erkek sayısından belli. Kadın soykırımıyla toplumsal çalkantılara gebe bir ortama sürükleniyoruz. FuhĢun yaygınlaĢması, daha çok sayıda kadının seks kölesi olması kaçınılmaz. Çin ve Hindistan zenginleĢtikçe yoksul ülkelerden gelin ithali de baĢlayabilir. Bakarsınız edebiyatımız da, 'Çinli erkek Afrikalı kadın' aĢk destanları yazıp bu toplumsal cürümün dehĢetini, ne güzel çokkültürlü bir dünyada yaĢıyoruz diye pembe dizilere dönüĢtürür. Tarihçiler, yarından günümüze baktıklarında, bir imparatorluğun daha orada burada çıkardığı savaĢları not etmekle yetinirken, asıl kadın soykırımının sessiz seyircileri mi olduğumuzu yazacaklar?

Millet Meclisi'ne hatırlatma
Gündüz Vassaf
08/04/2007

Siz, askeri cuntanın kapattığı Meclis, askeri cuntanın üniversitelerin baĢına getirdiği Ġhsan Doğramacı'ya onur ödülü veriyorsunuz! Kiminiz o günleri hatırlayamayacak kadar çocuktunuz, kiminiz üniversiteyi anlayamayacak kadar genç. Ancak zamana rağmen tarihi perspektiflerini yitirmeyen Boğaziçi Üniversitesi'nden 109 akademisyen geçen hafta kurumlarına sahip çıktı. AĢağıda o günleri hatırlatan, 20 Kasım, 1982'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir mektubumdan alıntılar. Ġhsan Doğramacı'ya Açık Mektup Sayın Prof. Doğramacı, Ġstifa etmelisiniz. Üniversitenin çeĢitli kesimlerinden YÖK'e yöneltilen yapıcı eleĢtirilere kayıtsız kalınırken, eleĢtiri sahiplerinin iĢine son veriliyor. Hatta eleĢtiri yasaklanıyor. Dediklerinizi koro halinde onaylayanların üniversiteyi temsil ettiklerini mi sanıyorsunuz? YÖK ile üniversitenin tüm özerkliklerini yok ederken, dünyanın en özgür üniversitelerinin Türkiye'de olduğunu açıklıyorsunuz. Bir yandan Türkiye'nin öğretim üyesine ihtiyacı olduğu söylenirken, bir yandan da yüzlerce öğretim üyesinin iĢine son veriliyor, siz ise açığı Ġngiltere'den getirilecek hocalarla kapatacağınızı söylüyorsunuz. ÇeliĢkiler içindesiniz. Üniversitenin itibarını küçük düĢürüyorsunuz... Üniversiteyi kalıcı bir kargaĢaya soktunuz... Üniversitelere disiplin mi getiriyorsunuz? Disiplinli toplumun bir koĢulu özgürlük, diğeri ise sorumluluktur. KiĢiler ancak sorumlu oldukları ölçüde özgür, özgür oldukları ölçüde de sorumlu olabilirler. Sorumluluk ve özgürlüğün yaygınlaĢtırılması yerine, hocaların kapıkulu haline getirildikleri bir yere üniversite denebilir mi? Bilimin geliĢmesi düĢünce, toplanma ve seyahat özgürlüğüne bağlıdır. DüĢüncenin cezalandırıldığı, toplanmanın yasaklandığı, seyahatlerin engellendiği bir yere üniversite denilebilir mi? Hacettepe Üniversitesinde öğrenci olduğum ylllarda rektördünüz. Üniversitenin kendi yöneticilerini seçtiği, öğrencilerin üniversite senatosunda temsil edildikleri yıllardı. Siz de dünyanın dört bir yanından konuklar çağırır, örnek bir üniversite olarak Hacettepe'yi tanıtırdınız. Hatta bu modelin baĢarısından ötürü Dünya Sağlık TeĢkilâtı'nca ödüllendirildiniz de. Demokratik bir üniversite modeli ıĢığında oluĢan Tıp Fakültesi'nin baĢarısı dünyaya örnek gösterildi... Artık 'büyük iĢler' değil, yanlıĢ iĢler yapan bir kiĢinin yalnızlığı içindesiniz... Ancak yanlıĢlarınız her gün üniversiteyi azıcık daha batağa saplarken birçok kiĢiyi de periĢan ediyor. Üniversiteleri o denli bir kargaĢa içine soktunuz ki kendi çıkardığınız yasaları kendiniz çiğniyor, kendi açıklamalarınızı kendiniz bile anlayamıyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'deki terör birçok üniversite öğrencisinin ve hocasının da öldürülmesine yol açtı. MeslektaĢlarımız ve öğrencilerimizin cenaze törenleri sürekli birbirini izledi. Ancak her Ģeye karĢın yılmadık. Canımızı diĢimize taktık ve mümkün olduğu kadar eğitimi aksatmadan üniversitedeki görevlerimizi sürdürdük. Üniversiteye yılgınlık YÖK'le birlikte gelmiĢ, YÖK'le birlikte istifalar ve iĢten ayrılmalar baĢlamıĢ,YÖK'le birlikte eğitim, araĢtırma ve yayın faaliyetleri aksamıĢtır. Acaba gücünüz nereden geliyor? Üniversite öğrencisinden değil, hocasından değil, bir an önce demokrasiye dönmek arzusu ile anayasal döneme geçiĢi onaylayan Türk halkından da değil. Gücünüz nereden geliyor? Gücünüz yok. Ġstifa etmelisiniz!... Saygılarımla, Gündüz Vassaf.

1 Nisan Devleti*
Gündüz Vassaf
01/04/2007

Oy vermek tarihe karıĢtı. Seçimle iĢbaĢına gelmiyor artık hükümetler. Siyasi partiler de kalkalı yıllar oluyor. Kurtulduk o günlerden. Ne maskaralıklar kepazelikler yapılırdı seçim kazanmak için. Ülkenin bölünmez bütünlüğünden söz eden siyasi partiler bölücülüğün baĢlıca unusuruydu. Ġktidara gelsinler diye halkı birbirine düĢürür, durmadan kargaĢa yaratırlardı. Ya seçim gündeme geldiğinde sorumsuzca akıtılan oluk oluk paralar! Bir yanda para bekleyen eğitim, sağlık, ulaĢım, öbür yanda milyonlar harcanan siyasi sirk gösterileri. Bitti, bitti, hepsi bitti. AĢağıdaki ilan New York Times gazetesinde tam sayfa olarak çıktı. Kiralık Hükümet 1. New York'ta kurulan, Singapur, Zürih, Buenos Aires ve Darüsselam'da Ģubeleri olan Glasnost Uluslararası Yönetim firmamızın faaliyete geçtiğini müjdeleriz. 2. Kiralık hükümetlerimizin uzman kadrolarının hepsi Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Sağlık TeĢkilatı (WHO), BirleĢmiĢ Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) gibi kurumlarda

çalıĢmıĢ olup en az beĢ dil bilmektedir. 3. Ġlgili devletlerle anlaĢma sağlandığında, firmamız kiralık hükümetimizin söz verdiği ekonomi, sağlık, eğitim vb. alanlardaki hedeflere belirlenen süre içinde varacağını taaahüt eder. Hedeflere ulaĢılamadığı takdirde tazminat öder, hedef aĢıldığında ek prpm alır. 4. Kiralanan hükümet ve kabine üyelerine halkınızca arzulanan uygun görüntüyü (liberal, anarĢist, muhafazakâr, askeri, feminist,dindar) ya da bu ve benzer görüntülerden oluĢacak bir yelpazeyi sunacak kadromuz mevcuttur. 5. Firmamızın kiraladığı hükümetler BirleĢmiĢ Milletler Ġnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne uymayı taahhüt eder. Kiracı devlet ile aramızdaki ihtilaflarda Lahey Adelet Divanı'nın kararları esastır. Maalesef her zaman olduğu gibi Türkiye dünyaya ayak uydurmakta hem geç kalıyor hem de bir Ģeye tam hakkını verceğine ürkek adımlarla yarım yamalak iĢe soyunuyor. AĢağıdaki alıntı geçen hafta Ġstanbul'da çıkan bir günlük gazetenin baĢ köĢesinde, Kiralık Hükümetler sirketinin Cennetin Dibinde kuruluĢundan 10 küsur yıl sonra çıktı. Acaba ülkelerin bakanlar kurullarına, yabancı yönetim kurulu üyesi gibi, yabancı birkaç üye alınsa ne olur? *Vassaf, G, Cennetin Dibi: Modern Zamanlarda Eğlencelik Hayat, ĠletiĢim Yayınları, 1999, (I. Bölüm-Kiralık Hükümetler'den)

Bağdat, 2007
Gündüz Vassaf
25/03/2007

ABD'nin Irak'a saldırısı ve iĢgali beĢinci yılına girdi. Mezopotamya toprakları, Haçlı Seferlerinin, Moğolların, Osmanlı'dan sonra da Fransız ve Ġngilizlerin suntasına girdiğinde bölgenin kültür mirasına göz dikmiĢti. ĠĢgale gelenlerin değer verdikleri sanatçılar baĢka saraylara, tarihi eserler baĢka beldelerde onlar için kurulan müzelere, kutsal emanetler baĢka ibadethanelere taĢındı. Yakın geçmiĢimizde, Napolyon, Mısır'ı iĢgale geldiğinde beraberinde bir ordu arkeolog getirdi; Almanlar taĢ be taĢ söktükleri Bergama için Berlin'de müze inĢa etti; British Museum, bir imparatorluğun yağmaladıklarına değer verip sahip çıkmasının ifadesi. Irak'a saldırdığında dünyanın en güçlü ordusuyum diye çalım atan ABD bir Bağdat Müzesi'ne sahip çıkmadı. Müze yağmalanırken sesini çıkarmadı. Bombalarının Bağdat'ı yıkmasını, öldürenlerin, öldürülenlerin, görüntülerini gizledi. Dünya âleme gücünü, iĢgal ettiği ülkenin liderinin alçıdan heykellerini devirmekle gösterdi. Mezopotamya toprağında kalan Sümer'in son izleri, Bağdat'a gelen ABD'yle birlikte yağmalanan, kapıları kapanan müzenin karanlığında kaldı. M.Ö. 3500'lü yıllardan bir Sümer ağıtı: Edin-nau-sag-ga* Ot fıĢkırsa da topraktan Ot değilim, Varamam yakarıĢına. Sular yükseliyor Bulunduğu yerde, Su değilim AğlayıĢına akayım. Ot olamıyorum Ölü toprakta *Sümerce ölü toprak ya da çöl. Ġngilizce'den çeviren G. Vassaf (2007) Poems of Heaven and Hell from Ancient Mesopotamia, Penguin, London, 1971, s.124

Cebrail'in borusu
Gündüz Vassaf
18/03/2007

Bu sabah oğlumuzu okula bıraktıktan sonra, çocuğum bir ülke, o ülke de Türkiye olsaydı, ülke sahibi baĢka anne babalarla neler konuĢurdum diye hayal kurdum eve dönerken. Bir araya gelince baktım onlar gibi ben de çocuğumla iftihar ediyor, bir yandan da sanki yeni yeni yürümeye baĢlamıĢ da düĢecekmiĢ diye endiĢeleniyorum. Ama, psikologlarımızın kaç kez uyardığı gibi, bağımsız kiĢiliğinin geliĢmesi için ona karıĢmamam gerektiğini biliyorum. DüĢe kalka olgunlaĢmasına fırsat verilmeyen çocuklarımızın acil servislere yatırıla yatırıla kendilerini bakıma muhtaç hissettiklerini, böylece doktorların da koruyucu hekimliğe ağırlık vereceklerine müdahalelere teĢne konumuna getirildiklerinin ibret verici örneklerini de biliyorum. Ne var ki baĢka anne babalarla konuĢurken bütün bildiklerimi unutuyorum. Çocuğum, Türkiyem hasta diye haykırdım, haykıracağım. KonuĢma fırsatı bile vermiyorlar bana. Bilmiyorlar mı baĢımızdan hele bu günlerde geçenleri? Hepsi kendi derdinin peĢinde. Lafımı ağzıma tıkıyorlar. Hepsini korku sarmıĢ. Hepsi yabancılardan korkuyor. Ayrı ayrı sesleniyorlar ülkelerinden. Fransa memleketin dört bir yanında otomobilleri devirip ateĢe veren göçmen gençlerden korunmak için geçen sene sokağa çıkma yasağı ilan ettiklerini hatırlatıyor, Ġspanyol, ölülerinin üst üste yığıldığı bombalanan tren istasyonlarını. Rus, Çeçen'den korkuyor, Ġsrailli Filistinliden, Çin Uygur'dan, Amerika herkesten. Herkes Amerika'dan. Vazgeçtim Türkiye'den söz etmekten. Hem utandım, hem de sevindim konuĢmama kararımdan. Kendi çocuğumu sevmenin, onu nazardan korumanın bencilliğinde, iyi ki Lübnan gibi, hem de bir değil, iki defa evimin bombalandığını, yuvamın yıkıldığını, yurdumun istila edildiğini görmediğime utanarak sevindim mesela. Asıl utancımsa ülkemizde bırakmadığımız 'yabancı' yokluğunda, birbirimizi düĢman bellediğimizdendi. Birkaç isim, birkaç simge yetiyor birbirimize düĢmemize. Ġnançlarımızı, ilkelerimizi koruyacağız derken, asgari müĢtereklerimizi birbirimize hatırlatacakken, kendi çıkardığımız yangınların üstüne ateĢle gider olmadık mı? Çocuğumuzun hastalığını abartıyor, ayakta tedavi yerine birbirine zıt, birbirinden cahil tedavi yöntemlerinin tantanasında, ateĢini yükseltip yoğun bakımın kapısını çalıyoruz. Ġster savaĢ suçlusu diye yargılanması gerekenlerin çıkardıkları savaĢlarla bölgemizin kana bulanmasına infialimiz, ister memleket elden gidiyor saplantısında donup kalmamız, çaresizliğimizin öfkesini birbirimizden çıkardığımız sürece, hedef ĢaĢırtmacanın aymaz kurbanları olmayı daha ne kadar sürdüreceğiz? Oğlumuz akĢam okuldan eve döndüğünde yanında, yolda çöp tenekesinde bulup kurtardığı, orası burası kırılmıĢ, ama mahĢer gününde çalacağı borusunu yitirmiĢ olduğundan bize zaman tanıyan bir meleği, Cebrail'in alçıdan bir heykelini getirdi.

Bir Cümle Vatan
Gündüz Vassaf
11/03/2007

Uzaydan gelen sesler dünyaya çarpıp geri döner, bilinmedik yönlere yol alır, ben bu satırları yazar, siz okurken, birlikte yol aldığımız Samanyolu'nun bize kayıtsızlığında anlam vermeye çalıĢtığım, inancımızla, anılarımızla, beklentilerimizle ve bazen hayal kırıklığımızın okkalı küfürleriyle adam olmayız derken de sevdiğimiz vatanımızın, bir kez daha elden gidiyor korkusunda, kaç kere uyarmıĢtım yanlıĢ yolda olduğumuzu diyenler, gidiĢ nereye olursa olsun kanlarının son damlasını istemedikleri gidiĢe karĢı akıtmaya can atanlar, arada kalanlar, gününü gün edenler ve etmeyenler, Ģikâyet kutusu Anıtkabir'de çekilen fotoğraflarının ciddiye alınmamasının endiĢesinde, endiĢelerini konudan konuya, duygudan duyguya taĢıyıp taĢıranlar, ille de hep birlikte, ille de herkesi mutlu, yurdu esen kılacağına azimle inandıkları zıt düĢleriyle düĢe kalkmanın öfkesinde, bastonlarını silah, silahlarını çözüm zannedenler, birbirimizle bu denli didiĢtiğimizin cevabı onurumuza dokunan bir Ģeylerde aranmalı deyip, yabancıların baĢımıza örmekte olduğu çoraplardan söz ederken, en çok birbirimize, onursuz diye, satılık diye, kanı bozuk diye kızıp saldırırken, denize döktüğümüzden beri bir türlü ele avuca gelmeyen düĢman bildiklerimiz için biriktirdiğimiz keskin laflarımızı, öfkeyle hısım akrabaya bağırır, neleri unuttuğumuzun, neleri umduğumuzun kırıntılarını kırıp döker, anlamsızlıklara anlam, boĢ laflara kulp takıp geceleri uykumuza yatırır, sabahları dün olmamıĢ gibi aynı yerden baĢlarken yeni hiçbir Ģeye baĢlamamaya, farkında değil miyiz bugün değiĢmemiĢ gibi görünen her Ģeyin ne kadar baĢkalaĢtığının, farkında değil miyiz bazen keyfimizden ıslık çalarken nasılsın diye sorulunca boynu bükük durduğumuzun, farkında değil miyiz kendilerini feda edenlerin de etmeyenlerin de ayrı kelimelerle anlaĢıp, aynı kelimelerle anlaĢmadıklarına; yaĢamak ve yaĢatmak varken, ĢaĢmıyor değilim hem fikir olduklarımızla sürekli beraberliğimizden sıkılmamamıza, hem fikir olmak, ikna etmek, yola getirmek, inatla kıbleyi göstermek için bunca kanlı kansız, tatlı tatsız gayretlerimizden gına gelmemesine, tekrarlaya tekrarlaya uyur gezer gibi girdiğimiz çatıĢmalarımızdan yankılanan kurĢun seslerinin kimi kulaklara Ģarkı gibi gelmesine, buna kah ĢaĢan, kah ĢaĢmayan bizler kısır beklentilerimizin sevdasında görmez olduk korkunun herkesin yüzünde, dilinde farklı ifadesini, korkunun sardığını adalar vapuruna binenleri, otöbüslerde birbirlerini süzenleri, Ģu biletleri satsam da bir an evvel eve gitsem diye yıl sonuna doğru büyük çekiliĢi bekleyen milli piyango satıcılarını- korkunun sardığı bildik, bilmedik yüzleri Ģimdi dikkatle incelemeli, en yüksek kimin sesini çıkartacağı, en çok bağıranların arkalarına en çok kalabalığı toplayacağı günlere gebeyken, ilk önce onların sesi kısılacak, gene birbirimizi duymaya baĢlayacağız, her zamanki gibi anlayıp anlamadan, kaldırım değiĢtiremediğimiz

yürüyüĢlerimizde güler yüzlü olmayı hatırladığımızda, korkulukların arkasından çaresizce inecek çaresizliklerinde iktidar arayanlar. NOT: TTK BaĢkanı Yusuf Halaçoğlu'ndan geçen hafta kendisinden de söz eden yazımla ilgili olarak Anadolu Ajansı'na verdiği demecin basına ve özellikle Radikal'e gerçekten çok farklı aktarıldığını, benim de buradan yola çıkarak bulunduğum atıflarda haksızlık olduğunu ifade eden son derece nazik bir mektup aldım. Haklıdır. Demecinin aslını görmedim; kamuoyuna yanlıĢ yansıtılmasındaki delaletimden ötürü kendisinden ve okurlardan özür dilerim. Kendisi de kutuplara ayrıĢmamızdan son derece tedirgin.

Hrant Dink Harvard'da
Gündüz Vassaf
04/03/2007

Geçen hafta Harvard Üniversitesi'nde bir konsere gittim. Hrant Dink bize Ģu sözleriyle seslendi hepimizin seyrettiği filmden, "Hasta iki toplumuz biz... Ermeniler büyük bir travma yaĢıyor Türklere yönelik. Türkler ise Ermenilere yönelik büyük bir paranoya yaĢıyor. Ġkimiz de klinik vakalarız. Tam klinik vakalarız. Kim tedavi edecek bizi? Fransız senatosunun kararı mı? Amerikan senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru. Bunun dıĢında doktor, ilaç, hekim mekim yok! Diyalog tek reçete, doktor da birbirlerinin doktoru. Bunun dıĢında bir çözüm yok, yok, ve de yok..." Harvard Üniversitesi Ortadoğu AraĢtırmaları Merkezi'nin katkılarıyla düzenlenen dinleyicilerin çoğunu Boston'da yaĢayan Ermenilerle Türklerin oluĢturduğu konserde bu reçete Arto Tunçboyacıyan'ın müziği oldu. Tarihe kazanılacak bir maçmıĢ gibi bakan, Cumhuriyet tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birini rakip güçlerin tertibi diye görebilen Türk Tarih Kurumu BaĢkanı Halaçoğlu'nun isyanını duyuyor gibiyim bu satırları yazarken. 'Bu sefer de yurtdıĢında toplanmıĢlar, cenazede yaptıkları gibi gene bir tertip' diyecek, belki devlet bütçesini bu sefer de, 'Biz de konser verelim,' diye seferber edecektir. Ermenistan'da, Türkiye'de ya da baĢka bir yerde birbirlerine karĢıt tezler sunup tariçinin hakemlik yapmasını isteyenler bilemiyor mu, geçmiĢi anlamakla yargılamak kargaĢasında bocalayanların hakemliği günümüzün propagandası olmaya mahkûm. Geçen hafta Boston'da olsalar belki anlayabilirlerdi. Geceyi düzenleyenlerden bir öğrenci, "ABD'de Türklerle Ermeniler bir araya geldi mi siyaset, siyaset tarihi tartıĢır dururlar. Bu seferki birliktelik, bambaĢka olduğu gibi, ne duygular abartıldı ne de düĢünceler depreĢti; hep beraber geleceğe bakıldı." Harvard'da doktora yapan bir tarih öğrencisi, "Konserden sonra bir araya gelip Osmanlı Ġmparatorluğu'nda Ermeni tarihini inceleyen bir dizi konferans düzenlemeyi düĢündük. GeniĢ bir tarihi perspektif içinde Türk-Ermeni iliĢkilerini incelemek istiyoruz." Ve baĢka bir doktora öğrencisi, o da tarihçi, "Hepimiz Hrant'ız' demek, biraz da- Bizler kendi evrenimizden çıkıp, farklı evrenlerde, kısa süreli de olsa, var olma çabası göstermek istiyor, bu çabaya herkesi davet ediyoruz' demekti." Hele bu sözleri, bir Tarih Kurumu baĢkanı anlıyamıyorsa, tarih biliminin en temel metodoloji nosyonundan yoksun demektir. Ġstifa eder mi? Türkiye'nin tarihe ve tarihçilere yakıĢır bir çalıĢma içinde olması isteniyorsa, evet. Harvard'da Hrant Dink konseri 'Buradan nereye gideriz?' sorusuna cevap arayan tarihçileri okyanusun bu kıyısında da buluĢtururken, tarihe milli maç yaparcasına çıkmaya soyunanların Türk-Ermeni iddialaĢmaları, anlaĢma zemini arayan herkes için hüsranla sonuçlanmaya mahkûm.

Barbarları Beklerken*
Gündüz Vassaf
25/02/2007

Neden bekliyoruz böyle hep birlikte pazar yerinde? Barbarlar gelecekmiĢ bugün. Senato niçin böylesine durgun? Neden kanun yapmıyor senatörler? Çünkü bugün barbarlar gelecek. Hangi kanunları çıkarsın ki senatörler? Barbarlar, geldiklerinde, yapar kanunları. Ġmparatorumuz niçin bu kadar erken kalkmıĢ? Ve niçin Ģehrin en büyük kapısında, oturuyor tahtında, ihtiĢamla, kafasındaki tacıyla? Çünkü bugün barbarlar gelecek. Ve imparator bekliyor kabul etmeyi, onların liderini. Bir takdirname de hazırlamıĢ onun için. Sıfatlarla dopdolu. Ġki konsül ve hâkimimiz neden bugün büründüler al renkli, iĢlemeli tolgalarına? Mor kristalli bileziklerini, pırıldayan zümrüt yüzüklerini neden takıyorlar? Niçin taĢıyorlar altın gümüĢ kakmalı muhteĢem değneklerini? Çünkü bugün barbarlar gelecek. Ve böyle Ģeyler gözlerini kamaĢtırır barbarların. Ve saygıdeğer hatiplerimiz her zamanki gibi neden nutuk atmıyor, neden söylemiyorlar söyleyeceklerini? Çünkü bugün barbarlar gelecek; Ve onların canı sıkılır, güzel söz ve hamasi nutuklardan. Ne anlama geliyor bu huzursuzluk, ve bu ĢaĢkınlık? (Ne kadar vahim bir ifadeye büründü yüzler) Sokaklar ve meydanlar neden boĢalıvermeye baĢladı birdenbire, ve neden herkes, düĢüncelerinde kayıp, tutmuĢ yollarını evlerinin? Çünkü artık gece ve barbarlar gelmedi, Ve sınırlardan gelen erkekler barbarların artık olmadığını söylüyorlar. Ve Ģimdi, ne olacak barbarların yokluğunda halimize? Bir tür çözüm gibiydiler. *C. P. Kavafis (Yunancadan İngilizceye çeviren Edmund Keeley ve Philip Sherrard. Türkçe çeviri: G. Vassaf, 2001.)

'Türkiye Türklerindir'
Gündüz Vassaf
18/02/2007

Adımız, dinimiz gibi doğduğumuzda terziye sipariĢi çoktan verilmiĢ aidiyetlerimizden biri de milletimiz. Çoğumuzun adıyla sorunu yok. Onu, bize verilmiĢ haliyle sahipleniyor, baĢkalarıyla paylaĢıyor, ağaçlara, okul sıralarımıza, eski uygarlıkların tapınaklarına bile kazıyoruz. Ġstersek değiĢtirebiliriz de. Özgür irademiz dinimizle iliĢkimizde de geçerli. Dinimize bağlılığımızı bin bir vesileyle baĢkalarının gözüne soka soka gösterebilir, sessiz kalıp Tanrı'yla aramızdaki iliĢki benden baĢka kimseyi ilgilendirmez der, dinsiz olduğumuzu ilan eder, milyonlarca insanın yaptığı gibi dinimizi de değiĢtirebiliriz. Örneğin Türk'ün Müslüman'ı olduğu gibi Hıristiyan'ı, Yahudisi, Mani'si, Taoist'i, Budist'i, ġaman'ı da var. Millet bağımızda kimsenin böyle bir özgürlüğü yok. Neysen osun. Milli aidiyetlikle git gelli iliĢkilerimizin farklı ruh halleri belki bu nedenden de kaynaklanıyor. Pasaportumuzu bürokrasinin gerektirdiği bir evrak olarak da taĢıyabiliyoruz, onu ötekine karĢı, hele bizi aĢağılıyorsa, benliğimizin kalkanı diye de. Evrensel olan sanatta, bilimde bile milletimizle tanınıyoruz. Nobel ödülleri kimyagere, iktisatçıya, romancıya değil, ABD'li fizikçiye, BangladeĢli iktisatçıya, Türk romancısına veriliyor. Ödülü alan da, hiç de zorunlu olmadığı halde, ödülü milleti adına kabul ettiğini söyleyebiliyor. Türkiye'de Türkler için yayımlanan Hürriyet gazetesinin her gün birinci sayfasında 'Türkiye Türklerindir' ibaresi yer alması, milli kimliğin, kimlik belirtmek dıĢında amaçlarla kullanılmasının baĢka bir örneği. Ġster meydan okumak için deyin ister övünmek ya da sahiplenmek için, milletimize aitliğimizi belirtmekle milliyetçi olmak arasındaki çok ince çizginin alıĢa alıĢa aĢılması örgütlü güçleri tetikleyip aynı milletten insanları bile kanlı bıçaklı olmaya, iç savaĢlara götürebiliyor. 300 küsur yıldır milletler üzerine kurulu dünya düzeni kabuk değiĢtiriyor. Bağımsızlık anlayıĢımızın küreselleĢen ekonomide temelden sarsılıp sorgulandığı, insan haklarıyla çokkültürlülük kavramlarındaki evrimle yeni tür bir vatandaĢlığın benimsendiği, bu geliĢmelere rağmen ulusal devlet olmamıĢ milletlerin bağımsızlık mücadelelerini sürdürdüğü, uluslararası hukuku yadsıyan emperyalizmin yeniden Ģahlandığı günümüzde, yeni kuĢaklarla birlikte bu değiĢim karĢısında bocalamamız, neyi koruyup, neye ayak uydurup neye karĢı çıkacağımız konusunda tereddütlerimiz ve tarihsel ĢaĢkınlığımız kaçınılmaz olduğu gibi öfkeli bölünmüĢlüğümüzün de ifadesi. Bu topraklarda 1000 yıla yakın bir arada yaĢayanlar, üst kimlik, alt kimlik, Türk, Türkiyeli tartıĢmalarında birbirlerini, kendilerini nasıl çağıracaklarında bile bocalıyor. Devlet katında, üniversitelerde, sanatta ve sokakta, ülkemiz ve dünya tarihinin yeni bir dönemecinde, kendimizi yeniden tanımlamaya çalıĢıyoruz. Ülke olarak bu hassas ve belirsiz konumdayken, milliyetçilik adına yapılan 'milletin birlik ve beraberliği' çağrısının karĢısında en büyük tehdit ve tehlike milliyetçiliğin kendisinden geliyor. DeğiĢime karĢı tetikte bekleyen bir ruh hali, içinde bulunduğu tarihsel süreçte yerini sorgulayacağına, saldırarak duygusal meĢruiyetini bile yitiriyor, bindiği dalı kesiyor. Keserken ortalığı birbirine katıyor, tırmanan tedirginliğimizde ülkemizi yaĢanmaz kılabiliyor. Sorun, kültürlüsü kültürsüzü, incesi kabası olan milliyetçiliği anlamak değil, milliyetçilik adına hareket edenlerin kendilerini denetleyememelerinde, denetlenmemelerinde, toplum olarak yıllardır sorgulamadan sürdürdüğümüz söylemlerde.

14 Şubatçılara aşk bilmecesi
Gündüz Vassaf
11/02/2007

Bu öykü Ġtalyan yönetmeni Giuesseppi Tornatore'nin 'Sinema Paradiso' filminden... Bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı gibisi yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. BakıĢ o bakıĢ. Prensese âĢık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanıĢmayı baĢarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aĢkının gücünden etkilenir. Ona Ģöyle der, "Eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum." Asker baĢlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akĢam balkonundan, aĢağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. KuĢlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar. Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taĢ kesilmiĢ gibi durmaktadır. Gözlerinden boĢalmakta olan yaĢları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz.

Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca Prenses de bekler. Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiĢtir. Asker arkasını dönmeden gider. Filmde hikâyeyi anlatan kör sinemacı yanındaki delikanlıya dönüp sözlerini Ģöyle bitirir, "Ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma, çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle."

Yasam, sanatı korumak
Gündüz Vassaf
04/02/2007

Ülkelerin dengesiyle oynandığı, kıĢkırtmalarla bölündüğünde, kültür ilk kurbanlardan biri oluyor. Sinema seyircisi azalıyor, Ģiir daha az okunuyor, müzeye daha az gidiliyor. Gelecek endiĢesi, bana, bize, ülkeme ne olacak korkusu hepimizi ciddiyete, inandığımız değerleri korumaya, öfkeli siyasete, sokağa ve farkında olmadan Ģiddet ve provokasyon'un tam göbeğine götürebiliyor. Oysa kim düĢünebilirdi 12 Eylül Ģiddetine Shakespeare ile kafa tutulabileceğini. Dönemin askeri rejimi Ġstanbul Belediye Tiyatrosu sanatkârlarını ülke için tehlikeli bulup onları memuriyetten men ederek iĢten atmaya baĢlayınca, Can Yücel'in çevirdiği, BaĢar Sabuncu'nun sahneye koyduğu Shakespeare'in Bahar Noktası oyununda, her kadrodan atılanın yerini baĢka bir oyuncunun alması sonucu sahnelenen oyunda, perilerle cinlerin, eĢeğe çevrilmiĢ âĢığın, orman kraliçesinin ve kralının, marangozun, terzinin, dokumacının ve kalaycının her sözü, tiyatroyu haftalar boyunca dolup taĢıran seyircilerin kulaklarında özgürlüğün sesi olarak yankılanmıĢ, tiyatrodan gelen bu duygu, Ģehrin sokaklarına, evlere sessizce yayılmıĢtı. Gene o günlerde Taksim'den geçiyordum. ABD'nin göz kırptığı 12 Eylül darbecilerinin ilk icraatlarından biri, meclisi hapse atıp baĢbakanını asan baĢka bir askeri darbenin, 27 Mayıs Ġhtilali'nin simgesi, Taksim Meydanı'nın üst köĢesinde duran gri metal rengine boyanmıĢ, tahtadan yapılmıĢ bir metre boyundaki süngüyü bir gece yarısından sonra kaldırtmak olmuĢtu. Gene aynı meydanda bir 1 Mayıs günü, nerden geldiği belirsiz kurĢunlardan paniğe uğrayan yüz bine yakın insanla birlikte, ölüm korkusuyla bir o yana bir bu yana kaçıĢırken, aramızdan 33 kiĢiyi çiğneyerek öldürmüĢtük. O gün meydandan geçerken adımlarım beni Atatürk Kültür Merkezi'ne ve tesadüfen bir Bach konserine götürdü. Bach'ın müziğini bestelediğinden bu yana geçen yüzyıllarda, ülkeler imparatorluklar yok olur, yerlerine yenileri türerken, müzisyenler müzikseverler, veba dememiĢ, savaĢ dememiĢ, nice totaliter düzenlere boyun eğmiĢ, onun eserlerini günümüze, Taksim'deki o acı dolu meydanın yanıbaĢına kadar taĢımıĢtı. Bir gün dünyanın da sonuna geldiğimizde bizden arta kalan, orada burada döktüğümüz kanlarımız değil, bir tek evrensel kültür mirasımız olacak. 12 Eylül'ü yapanlar en büyük bayrakların arkasına gizlenip biz Atatürkçüyüz dediler, ellerinde Kuran Müslümanlıklarını da eksik etmediler. ĠĢkence yaptıkları hapishaneleri, askeri hâkimlerin kurĢun kalemlerini kırdıkları mahkemeleri, idam sehpaları, silahları, kelepçeleri vardı; ama Shakespeare'in Bahar Noktası oyununu kaldırmaya, yasaklamaya cesaret edemediler. Bir ülkenin düzenini sarsmak isteyenlerin, halkı yıldırmak isteyenlerin en büyük baĢarısı o ülkenin insanlarını günlük alıĢkanlıklarından vazgeçirmek. Bizim gücümüzün bir ölçüsüyse, her yerde, her Ģeye rağmen kültürün özgür ortamında buluĢmayı her zamankinde daha çok sürdürmek.

İslam, özgürlük ve provokasyon
Gündüz Vassaf
28/01/2007

Ġlk Danimarka'nın sıradan bir gazetesinde yayımlanan, Muhammed'in kiĢiliğinde Müslümanları terörist gibi tasvir eden bir dizi karikatür dünya çapında protesto, ölüm, tutuklama, ekonomik kayıp ve diplomatik gerilimlere sebep olurken, iletiĢim tarihinde de bir dönüm noktası oldu. Olayda Ġslam adına hareket edenlerin kıĢkırtılmaya teĢneliği kadar, özgürlük adına hareket edenlerin de provokasyonu söz konusuydu. Bundan böyle medyayı yönlendirenlerin, kendi haber tüketicilerinden de öte, karĢılarında hiç beklenmedik bir Ģekilde her an dünya kamuoyunu bulabileceklerinin bilincinde olmaları kaçınılmaz. Daha duyarlı olup olmayacaklarını zaman gösterecek. AĢağıda Galatasaray Üniversitesi'nden Yasemin Ġnceoğlu ile Ġnci Çınarlı'nın bu konuda, geçenlerde Ġngiltere'de Westminster Üniversitesi'nde sundukları, 'Karikatür Krizi ve Uygarlıkların Manipülasyonu' adlı tebliğilerinin özetini bulacaksınız.* "Karikatür krizi beraberinde, ifade özgürlüğünün sınırlarını, ahlaki sorumluluğun önemini, medyanın krizi nasıl ele aldığı ve kültürlerarası diyalogdaki rolü gibi pek çok ciddi soruyu da getirdi. ... Karikatürler tarihsel olarak, güçlü grupları küçük düĢürmek ve utandırmak amacıyla kullanılan 'zayıfların silahı' olurken, zaman zaman , Almanya'da Ġkinci Dünya SavaĢı öncesi Yahudi karĢıtı karikatürlerin yayımlanması örneğinde olduğu gibi, güçlünün de silahı olmuĢtur. ... Van Dijk, manipülasyonu, elit gücün yeniden üretilmesinin söylemsel biçimi olarak tanımlar. Bu anlamda elitler gerçeği kontrol

edebildiklerinden güçlüdürler. Böylece bizler, haberlerin ve beraberinde gelen önyargıların yorumlayıcısı olmak yerine pasif alıcısı haline getiriliriz. Karikatür krizinde de, global medya, ifade özgürlüğünü manipülatif amaçla kullanarak istismar eden elit bir güç olmuĢtur. Sonuç olarak bu tutum, 9/11'in ertesinde ortaya çıkan 'Ġslam eĢittir terörizm denklemini güçlendirerek, Ġslamofobiyi beslemektedir'. ... Batı medyasında kimi gazetelerin düĢünce özgürlüğü adına dayanıĢma amacıyla karikatürleri tekrar tekrar yayımlaması, Doğu'ya ifade özgürlüğü ve demokrasi hakkında ders veren, Avrupa merkezci bakıĢ açısını ortaya koymaktadır. Batı medyasının aksine, karikatürleri yayımlamayarak sorumlu bir davranıĢ gösteren Türk medyasının, kamu düzenini koruyarak, izleyicisine herhangi bir provokatif mesaj göndermekten kaçındığını, dini sansasyonun Ģiddete dönmesini engellediğini söyleyebiliriz. ... Söz konusu 12 karikatürün tekrar tekrar yayımlanması yabancı düĢmanlığının tırmanması sonucunu doğurmuĢ, global medya 'öteki' hakkındaki derin cehalet ve önyargıyı manipüle etmiĢ, ifade özgürlüğünü provokatif bir Ģekilde bile bile kullanarak kamusal söylem üzerinde imal edilmiĢ 'medeniyetler çatıĢması'nı pekiĢtirmiĢtir. 'Batı'daki Bizler' ve 'Doğu'daki Onlar' kutuplaĢmasını güçlendirmek yerine global medya gücünü kültürlerarası diyalog baĢlatabilmek için kullanmalıdır." *Tebliğin tümü için bkz. www.yasemininceoğlu.com

Hrant Dink
Gündüz Vassaf
21/01/2007

BilirkiĢiler "Hayır," dedi. BaĢsavcı "Hayır," dedi. Devlet durup dururken Hrant Dink'i mahkûm etti. Türkiye'de yeniden bir hedef gösterildi. Hükümet bu sefer de nerdeydi? *** Hrant Dink'in öldürülmeden bir hafta önce 'Ruh halimin güvercin tedirginliği' baĢlıklı makalesinin sonunda kendisini de inandırmak istediği Ģu sözleri daha ne kadar bu ülkede yaĢayanların yazgısı olacak? Olmaması için ne yapmalıyız? "Yargılanmalar sürecek, yeniler baĢlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karĢı karĢıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken Ģu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaĢamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

Menderes'ten Saddam'a...
Gündüz Vassaf
14/01/2007

12 Eylül'de kapanmadan önce Uluslararası Af Örgütü'nün Ġstanbul baĢkanıydım. Kenan Evren'in, "Asmayacaktık da besleyecek miydik?" dediği, askeri cuntanın 60'a yakın genci astırttığı yıllardı. Ölüm cezasına karĢı dünya çapında bir kampanyayla ilgili olarak imza topluyorduk. Sade solcu bilinen kiĢiler metni imzaladığından kampanyayı yaygınlaĢtıramıyorduk. Oysa, Türkiye'de idam deyince bizzat acısını çekmiĢ çevreleden biri Demokrat Partililerdi. Bu nedenle Adnan Menderes'in bakanlarından, onun hakkında kitap yazmıĢ, babamın da arkadaĢı eski bir DP'liye gittim. Konuyu anlattım. Kısa bir sessizlikten sonra elini dizime koyarak, "Gündüz, haklısın, idama ben de karĢıyım, ama açıklarsam yanlıĢ anlaĢılır" demiĢti. Aynı yıllarda Uluslararası Af Örgütü, doktorların infazda hazır bulunup ölüm raporunu imzalamalarının Hipokrat yeminiyle bağdaĢmadığından onları, Tabip Odaları kanalıyla, bu görevi kabul etmemeye çağırmıĢtı. Doktorlar devletle iĢbirliğini reddettiği taktirde infaz olamaz. Kanun böyle. Çağrıya kimse kulak asmadı. 27 Mayıs'tan sonra Yassıadada'da askeri mahkemenin idam kararı üzerine, Adnan Menderes, gizlice biriktirdiği uyku haplarıyla intihara teĢebbüs etmiĢti. Doktorları, Menderes'in midesini pompaladı, hayatını kurtardı, nedense prostat muayenesi yaptılar, alelacele yazdıkları 'sağlığı yerindedir' raporuyla Menderes'i idam sehpasına yollayıp, ölü raporunu imzaladılar. Kimdi bu doktorlar diye hep merak etmiĢimdir. Belki yaĢıyorlardır. En kutsal mesleklerimizden bildiğimiz tıp mensupları, vahĢete bu denli uyumluysa, bizim halimizi, nelere muktedir olduğumuzu düĢünmek ürpertici. Saddam Hüseyin'in öldürülüĢ biçimi ve tavrı, dünya kamuoyunda onun vakur duruĢunu takdir eden öylesine bir yer etti ki, asıl ipleri çeken ABD, böyle olsun istemizdik diye, yedi düvele yakarmak mecburiyetinde kaldı. Türkiye'de de, 27 Mayıs askeri darbesine alkıĢ tutanlar bile, ordunun düzmece Yassıada mahkemesini aĢağılayan Celal Bayar'ın 'mert' tavrını takdir ederken, mahkeme baĢkanına "Reis bey" diye hitap etti diye Adnan Menderes'i hâlâ küçümserler. Derken Süleyman demirel ve partisi 12 Mart cuntasının açık tuttuğu Meclis'te demokrat partinin intikamını alırcasına üçeüç talebiyle Deniz GezmiĢ, Hüseyin Ġnan ve Yusuf Aslan'ın idamı için parmak kaldırdı. Onlar da ölümlerine kararlılıkla gitti. Humeyni ve mollların da, Ġslam adına astıkları Ġranlı generallerin idam sehpasındaki vakur davranıĢları takdir edilmiĢti.

Devletin insan öldürmesinin vakurca kabul edilmesi, infazın sözde insan onuruna yakıĢır biçimde yapılması, bu soğukkanlı cinayeti, dünya kamuoyu nezdinde meĢrulaĢtırıyor mu? Okuduğumuza göre Saddam infaz yerine götürülmek üzere helikoptere bindirilinceye kadar, öldürülmeyeceğini düĢünüyormuĢ. Belki, mahkemede ABD'nin bir zamanlar kendisiyle nasıl iĢbirliği yaptığını anlatmaması, Washington'un kendisini astırmayacağı inancından, hatta pazarlığından kaynaklanıyordu. Belki, bitmez tükenmez megolamanlığıyla Iraklılara seslensin diye, Amerika'nın yardımını isteyeceğine inanıyordu, inandırılmıĢtı. YaĢamayı sevdiğimizi haykırmaya cesaret edemediğimiz, mezbahaya gider gibi pisi pisine öldürülmeye götürülürken ayaklarımızın geri geri gideceğinden korktuğumuz, korkumuzu belli etmemek için ölümlerine kahramanca gidenleri baĢ tacı ediyor olmayalım?

Babamın sesi
Gündüz Vassaf
07/01/2007

Babam Ethem Vassaf, son yılları ABD'de olmak üzere 50 yıla yakın psikiyatrist olarak çalıĢtı. Tıbbın diğer alanlarına göre, psikiyatride bireyin anlattıklarıyla dünyasının derinliklerine girildiğinden, doktorun tuttuğu vaka notları, örneğin bir apandisit olayının tıbbi tutanaklarından daha değiĢken ve kapsamlı. Babam öldükten sonra annem onun hayatıyla ilgili birçok Ģeyi toplayıp albümler hazırlamıĢ. Zaman zaman yaptığım gibi, geçen gün bunlardan birisini gözden geçirirken, bir zarfın içinden mavi renkte, Ģeffaf, bükülebilir nitelikte, günümüzün CD'lerine benzeyen disketlerle karĢılaĢtım. Zarfın üstünde, annemin el yazısıyla not 'Ethem'in son hastasıyla ilgili bilgiler' diyordu. AĢina olmadığım bu teknolojiyi, demek 1960'larda ABD'de doktorlar, hastalarının kayıtlarını tutmak için kullanıyordu. Bende hiç kaydı olmayan babamın sesini duyma özlemiyle, ABD'nin önde gelen tıp merkezlerinden biri olan Boston'da hastaneleri dolandım. Hiçbirinde, bırakın elimdeki nesneyi dinletebilecek cihaz olmasını, ilgililer, sanki uzaydan gelmiĢ bir nesneye bakıyordu. Kayıp olan sadece babamın sesi değil. Türkiye'de, önce Osmanlıcanın sonra da Ġstanbullunun sesi çoktan unutuldu. Son duyduğum Osmanlı sesi, 2006'da ölen, Sultan Abdülmecit'in kızı Cemile Sultan'ın torunu, yengem Behrement Sertel'e aitti. Tarihin farklı dönemlerinde bir dilin nasıl konuĢulduğunu bilmek isteyebiliriz. Örneğin Shakespeare döneminde Ġngilizcenin sesi artık unutulduğu gibi, ne hızda konuĢulduğunu da bilmediğimizden, oyunlarının, mesela Hamlet'in sahnelenmesinin de ne kadar sürdüğünü tam kestiremiyoruz. Ġngilizcenin, bugün Amerika'da benim çocukluğuma göre bile daha hızlı konuĢulduğunu söyleyebilirim. Babamın ses kayıtlarına dönersek, ileride bir gün 1960'lı yıllarda sadece psikiyatristlerin değil, diğer doktorların da tuttukları kayıtlardan yola çıkıp araĢtırma yapmak isteyen tarihçi, teknolojik engellerden ötürü bu bilgilere ulaĢamayacak. Bir dönemin hastalarla ilgili bilgileri, Rosetta taĢı bulunana kadar çözülemeyen Mısırlıların dili gibi anlaĢılmaz olacak. Belki, CIA, FBI gibi kuruluĢlarda bu bilgileri çözebilecek cihazlar bulunacaktır, ama her halükârda geçmiĢe ulaĢmak hiç de kolay olmayacak. Sorun, 5 bin yıllık yazı ve matbaa geçmiĢimizden sonra, ömrümüz boyunca bile, birini bırakıp yenisini kullandığımız geçici teknolojilerin, ileride eriĢilemez, anlaĢılamaz olmasından da ibaret değil. Tarihçilerin elindeki en dayanıklı kayıt malzemesi hâlâ Mezopotamya'da ilk yazılarımız için Sümerlilerin kullandıkları tabletler. Papirüs kilden, kâğıt papirüsten daha az dayanıklı. Çoğu kitap ve gazetelerimizde kullandığımız ucuz kağıdın ömrü belki yüz yıl bile değil. Sümerlerin kil tabletlerini hâlâ okuyabilirken, bugün kullandıklarımız, bırakın gelecek kuĢak tarihçileri tarafından anlaĢılmasını, biz bile ölmeden yok oluyor. Çoğumuz bilgisayarımızın aniden çökmesini, içindeki bilgilerin yok olmasını yaĢamamıĢ da olsak, mutlaka bir yakınımızın bu durumla kaĢılaĢtığının birinci elden tanığızdır. Korkum, elektronik, dijital ortamlarda saklanan bilgilerimizin, adını koyamayacağım bir tür elektro-manyetik radyosyonla dünyadaki tüm bilgi saklama sistemlerini çökertebileceği. Tarihimizin ilk bilgi kayıt malzemelerinin kalıcı olmasına özen gösteriliyordu. Yeni teknolojilerle kaydettiğimiz romanlarımız, Ģiirlerimiz buza yazılan yazı gibi. Kaybolan kendi sesimiz.

Pasternak'ın Nobel Ödülü
Gündüz Vassaf
01/01/2007 (1535 kiĢi okudu)

Geçenlerde bana gelen bir e-postası Boris Pasternak'ın, 1958'de verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülü'nü, Soğuk SavaĢ'ta Batı tarafından Sovyet Birliği aleyhinde kullanılır kaygısıyla, kapitalizme alet olmamak için iyi bir yurtsever ve sosyalist olarak reddettiğini yazıyordu. Pasternak'ın ödülü reddettiği doğru. Ansiklopediler de öyle yazar. Ödülün aslında bir değil, hem de iki defa kabul edildiği pek bilinmez. Olayın perde arkası, 2001 yılında Moskova'da yayımlanan Pravda gazetesinde çıkmıĢ. Yazan Pasternak'ın oğlu. Sovyetler Birliği'nde partinin öngördüğü sosyalist gerçekçilik anlayıĢında yazmak yerine gençliğinde sembolik ve mistik Ģiirler yazdığından Pasternak'ın eserleri yayımlanmayınca, yazar, geçimini de sağlayabilmek için daha çok çeviriyle uğraĢır. Shakespeare'in, Goethe'nin eserlerini Rusçaya tercüme eder. Ġlk ve tek romanı 'Dr. Zhivago', 1917 devrimi sürecinde Sovyetler

Birliği'nin panoramasını sunar. Romanın kahramanı devrimin tasvip etmediği, kendini lirik Ģiire vermiĢ bir doktordur. Roman çeviri olarak, Ġtalyan Komünist Partisi aracılığıyla ilk 1957'de Roma'da basılır. Önceki yıllarda da Ģiirlerinden ötürü Pasternak'ı gündeminde tutan Nobel komitesi, 1958 ödülünü aldığını telegrafla Moskova'nın dıĢında Pederelkino'da oturan, Pasternak'a bildirir (O yıllarda Nâzım Hikmet de Pasternak'ın komĢusudur.) Pasternak hemen cevaben yolladığı telgrafında, "Memnunum, medyunum, onurlandım, ĢaĢırdım," diyerek ödülü kabul ettiğini bildirir. Karısı Zinaida Nikolaevna, Stockholm'de ne giyeceğim diye kara kara düĢünmeye baĢlar. Aradan 24 saat geçmeden Pasternak, Stockholm'a yolladığı ikinci telgrafında, "Ödülü reddetmeye zorunluyum, bu gönüllü reddimi hakaret kabul etmeyin" diye yazar. Aradaki kısa sürede Pasternak ve önceden gulaglarda da yatan karısı sürgünle tehdit edilmiĢ, Hindistan BaĢbakanı Nehru'nun araya girmesiyle, Komünist Partisi Genel Sekreteri Khrushev yazar hakkında fevri önlemler almaktan vazgeçmiĢtir. Pasternak Sovyet Yazarlar Birliği'nden atılır. Onunla konuĢmaktan korkan dostlarının sayısı daha da azalır. Ödülü reddetmeye zorlanmadan önce Pasternak, Yazarlar Birliği'ne, "Beni öldürebilirsiniz, sürgüne yollayabilirsiniz, istediğinizi yapabilirsiniz. Sizden adalet beklemiyorum. Ama acele etmeyin. Yaptığınız size ne mutluluk verecek ne de Ģan getirecek. Unutmayın, gelecekte itibarımı iade etmeye mecbur kalacaksınız" diye yazar. Boris Pasternak'ın doğumunun 100. yılında, 1 Aralık, 1989'da Moskova'da 'Pasternak'ın Dünyası' adı altında açılan sergiye gelen Ġsveç Büyükelçisi, Pasternak'ın oğluna, babasının Nobel Ödülü diplomasını takdim eder.

Diktatörün ölümü
Gündüz Vassaf
24/12/2006

David Baytelmann ile Ankara'da bir diĢçi arkadaĢımın muayenehanesinde tanıĢtım. Yeni hastası ile anlaĢamayınca tercümanlık yapayım diye beni çağırmıĢtı. BirleĢmiĢ Milletler Tarım ve Gıda Örgütü, Doğu'da sefaletin sürmesine, gurbette amelelik yapan ırgatların sürünmesine son verecek toprak reformu için David'i Türkiye'de görevlendirilmiĢti. Yıl 1975. Meclis istemedi, ileride Susurluk sanıklarından da olacak aĢiret liderlerinin engellediği toprak reformu yapılamadı. Ardından Kenan Evren'le birlikte 12 Eylül askeri darbesi geldi. Doğu, her türlü terörizmin kucağında, kana bulandı. Türkiye iĢkenceler, idamlar ülkesi oldu. Franko öldüğünde, David'le Çankaya'daki evinde radyo baĢındaydık. Hayattayken, Ġspanya iç savaĢında katletmediklerinden sağ kalan savaĢ esirlerine, Madrid kuzeyinde bir dağın derinliklerine oydurttuğu mezarını, yıllar sonra gördüğümde kendimi korku tünelinin içinde hissettmiĢtim. Diktatörlerin sokak köpeklerine benzer bir huyu var. Etrafa saldıkları korkunun üstüne gitmeye, mahallenin kabadayısı gibi boy gösterip dehĢet saçmaya yatkınlar. Franko'nun öldüğü akĢam David'e, Madrid'de sürgünde yaĢayan ġilili dostundan gelen telefonda, çok geç açıklanan ölüm haberinin niçin bekletilmiĢ olabileceğini konuĢtular. Totaliter ülkelere has fıkralara, Ġspanya'nın 'El caudillo'su ölür ölmez, yenisi eklenmiĢti. "Franko birkaç gün önce ölmüĢ, cesedi baĢında bekleĢen doktorlar, diktatörün dirilebileceğinin dehĢetinde, cesaret edememiĢ ölüm raporuna imza atmaya." David'in Ankara'da, dostunun Madrid'de sürgünde olmalarının nedeni, bir baĢka diktatördü. Nixon, baĢkanlıktan istifaya zorlanmadan, hapse girmekten halefinin çıkardığı afla kurtumadan önce, savaĢ suçlusu olarak yargılanır korkusuyla, bugün eskisi gibi seyahat edemeyen, milli güvenlik danıĢmanı Kissinger ile el ele verip, ġili'de seçimle iĢbaĢına gelmiĢ sosyalist Allende hükümetinin, bir 11 Eylül gününde, askeri darbeyle devrilmesini teĢvik etmiĢ, Pinochet'nin kanlı iktidarından kaçabilen ġililer dünyanın orasına burasına dağılmıĢtı. Son yıllarında bile,"ġili'de titreyen her yapraktan haberim var" diyen Augosto Pinochet'nin ölümüyle insanlar, sevinçlerinden değil, korkularının kâbusundan kurtulmalarının ferahlığıyla geçen hafta sokaklara fırlamıĢ. David'i ölmeden önce en son Hollanda'da gördüm. Felç geçirmiĢ, konuĢamıyor, Allende döneminde toprak reformunu gerçekleĢtirdiği ülkesinin hasretini çekiyordu. Ben de, David gibi ülkelerindeki askeri darbelerle savrulan milyonlarca kiĢiden biri olarak, o sıralar Amsterdam'da yaĢıyor, bir klinikte Türk iĢçileri için psikologluk yapıyordum. Pinochet iktidardayken, ileride Türkiye'de Kenan Evren ve diğer darbeci generallerin onu örnek alacağı gibi, anayasaya kendisini korumak için dokunulmazlık maddesi koydurtmuĢtu. Geçen hafta, 90 yaĢında ölmeseydi, Pinochet katliam ve yolsuzluktan yargılanmak üzereydi.

Türkiye'nin otoportresi
Gündüz Vassaf
17/12/2006

YurtdıĢından Türkiye'ye bakmak lunaparklardaki aynalar odasında dolaĢmaya benziyor. Her ayna baĢka bir Türkiye gösteriyor. Ancak lunaparklardaki aynalı odaların giriĢ çıkıĢlarında, insanı olduğu gibi gösteren ayna da vardır. Cehaletten, iĢlerine gelmediğinden ve kim bilir baĢka hangi nedenlerden, bu aynayı Türkiye'nin yüzüne tutmuyorlar, tutmak istemiyorlar. Gazetelerden, televizyondan, dünyada olup biteni izleyenler Türkiye'yi hep bu çarpık aynalardan görüyor. 'Türklere yedi düvel düĢman,' ezberimizi tazelediğim zannedilmesin. Dünyamızın aynalar odasında herkes var. Medya, yanlıĢ, eksik ve yalan bilgiyle harmanlandığından sade Türkiye'nin değil, belleğin ve bildiklerimizin, her yerde, her konuda çarpıtıldığı bir dünyada yaĢıyoruz. Türkiye'nin algılanmasını baĢka birçok ülkeden farklı kılan, medyanın burasını yeni keĢfetmeye baĢlaması. Türkiye'yi, dünyanın merkezi bilenlerimiz inanmak istemese de konumuyla, tarihiyle, yazarıyla, mutfağıyla burası yeni keĢfediliyor. Yakın bir zamana kadar tek bir yabancı gazetenin burada bürosu bile yoktu. ġimdi Türkiye uzmanlarından geçilmiyor. Ancak Türkiye'nin ne kadar az tanındığının bir örneği okurları iyi eğitim görmüĢ kiĢiler olmalarına rağmen, New York Times'ın bile, Papa'nın geliĢini haber yaptığında, ülkenin tarihinin özetini habere ilave etmesiydi. "Burası bildiğiniz gibi değil", diyen sesler çıkmazsa, az tanınan bir ülkenin çarpık imajlarının yerleĢmesi kolay. Hele o ülke Türkiye gibi, Batı'nın kimliğini oluĢtururken, asırlardır 'öteki' diye önyargılarla baktığı, bizdeki askeri darbelerin, hükümetlerin bu önyargıları doğrulamak için sanki ellerinden geleni yaptığı bir yerse. Türkiye'nin çarpık görüntülerine o kadar alıĢıldı ki bizi olduğumuz gibi gösteren aynaların eksikliği bile hissedilmiyor. Hatta, artık Türkiye'de bizler bile zaman zaman kendimizi bu çarpık aynalarda görür belki de farkında olmadan bu çarpık aynaların görüntülerine kendimizi uydurur olduk. Son günlerden üç örnek - Newsweek dergisi, Türkiye'de ordudan birileriyle konuĢtuktan sonra, askeri darbe olabilir diye yazdı. Biz de abesle iĢtigal edip burada tartıĢtık, olur mu olmaz mı, iyi midir, kötü müdür diye. Bu durumda tek yapılacak bunu ihbar sayıp soruĢturma açılmasını talep etmekti. -New York Times, Türkiye Ġslam'a kayıyor diye birinci sayfadan manĢet attı. Bir sosyal bilimcimiz aynı gazeteye 'Ġki Türkiye' var diye demeç verirken, kimilerimiz, ikisi bir arada olamazmıĢ gibi, demokrasi olan tek Ġslam ülkesi ĢiĢinmemizle, Batı'nın 'Dünyaya karĢı Ġslam' ezberine çanak tuttuk. Demokrasinin dini olmaz. Japonya'da Budistlerin, Hindistan'da Hinduların, Ġngiltere'de Hıristiyanların demokrasisi diye bir tanımlamayı hiç duydunuz mu? Böyle bir yaklaĢımın Türkiye'yi Ġslamı ve de demokrasiyi aĢağılamanın bir ifadesi olduğunu unutmayalım. Yabancı gazeteler, 301'den yargılananlardan yola çıkarak Türkiye için yeni bir 'Geceyarısı Expresi' imajı yarattı. Biz de, burada kendimizi bu çarpıtmaya müstahak görüp, söylenenleri doğruladık. Türkiye'nin gerçeklerinin, bir avuç angaje milliyetçinin, tribünlere oynama giriĢiminden, yargı ve hükümetin, sonradan telafi etmeye gayret ettiği piĢman olduğu beceriksizliğinden, ibaret olmadığını söyleyemedik. Dünyadaki tekelleĢmeye rağmen, medya Ģirketlerinden bağımsızlığını koruyabilen yayınevlerimizin özverili çalıĢmalarını, dıĢarıda tasavvur dahi edilemeyen, kültür ve yayın dünyamızın zenginliğini, çeĢitliliğini, fırsatlara rağmen, dile getiremedik. Ressam arkadaĢım Altan Adalı en zoru kendi portreni yapmaktır, yalan söylediğini hemen anlarsın demiĢti. Kendimize baĢkalarının gözünden baktığımız sürece, ne onlar bizi anlayabilecek, ne de biz yüzümüze tuttuğumuz aynalarda kendimizi görebileceğiz.

e-posta hayatımı nasıl değiştirdi?
Gündüz Vassaf
10/12/2006

Gece geç saatlarde daktilomun sesinin ninni gibi geldiğini söylemiĢti sevgilim. BaĢka bir evde, baĢka bir sevgiliyle beraberken, bilgisayar kullanmaya baĢladım. Sevgilimin migreni vardı. Artık, gazeteye yazılarımı e-posta'yla yolluyorum. MektuplaĢmamız nerdeyse yazı kadar eski. Kırmızı kurdeleyle sarılan, Ģöminede yakılan, 'GörülmüĢtür' diye damgalanan, okunmadan düĢ kurulan, çalınıp okunan, öfkeyle yırtılıp atılan, banka kasasında bekletilen, saklaması için en yakın arkadaĢa emanet edilen, cephede taĢınan, kelimelerine gözyaĢı, zarfına parfüm damlatılan, el yazısı fal gibi okunan açılmadan iade edilen, mühürlü pulundan yolda geçirdiği günler hesaplanan mektuplar... bildik bilmedik Ģehirlere, baĢka ülkelere uzanan, küçücük, dünya dolu adres defterlerimi... Son mektubumu kime, ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum. Gelen mektuplar, fatura, reklam. E POSTA RAP Ding Dong Dong, Ding Dong KüreselleĢmenin milli marĢı. Microsoft'un sesi dünyanın her yerinde aynı. Bilgisayarımı açtım, Ģifremi girdim Bir tıkladım, iki tıkladım, Tele kulakları uyardım. E postam var, sayılarla uyarıldım. Seçenekler çok.

Her mektup bir karar. Yüz mektup, yüz karar. Sil, Ġlet, Yanıtla. Yaz. Gönder'i tıkla. Yazdıklarım kısaldı. Gramerim bozuldu. Mektuplarım çoğaldıkça, çoğaldı. Kaplumbağaları korudum, savaĢları kınadım, Fıkralardan gına geldi, Bu kadar mektuba cevap vermeli mi, vermemeli mi? Hot mail, Yahoo, doğrusu bu. Günümüzde herkes çok adresli olmalı. On mektup kaldı açılacak. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı.BeĢ. Az kaldı. Gene altı... Mektubumu anında yanıtlamıĢ ekranbaĢındaki Ģip Ģakçı. Gitti belleğim, gitti bilgim, Aklımdan parmaklarımın ucuna. Subaysız, kobaysız sanal dünyamızda, EĢitiz, ekranda biz BenSenO@ekolay, e posta adresimiz.

Vatikan Büyükelçisi eliyle Papa'ya dilekçe*
Gündüz Vassaf
03/12/2006

Vatikan'ın buyruklarına göre kendi kendini tatmin edenden kilisede günah çıkarması beklenir. Katolikler için cinsel iliĢki çocuk yapmak amacıyla olmalıdır. Dünya Sağlık Teskilatı'nın, AIDS'le mücadelesinde en büyük engel, kilisenin prezervatif takma yasağı. Bush baĢkanlığında ABD'nin de, doğum kontrolü önlemleri için katkıda bulunmayı reddedip, bu tutumu desteklemesiyle, özellikle Afrika'da her yıl milyonlarca insan öldüğü gibi, bu hastalıkla doğan çocukları da ölüme mahkûm. ġüphem yok ki, Ġslam'da böyle bir yasak olsa, Batı basını, dinlerinin kanunları yüzünden Müslümanlar dünyaya hastalık yayıyor diye, tekrarlar durur, onlarla kimse seviĢmesin diye alarm çanları çalar, Güney Afrika'da beyaz ırkçı rejimin uyguladığı apartheid'i aratacak, olmadık önlemler almaya kalkıĢırlardı. Sevgili Papa, Bunu nasıl söylemeli sana? Terslik var, Adem Havva masalında. Ne sen olurdun Ne ben, Onlar seviĢmeseydi doya doya. Hatta bak, Bilselerdi dünya bizlere kalacak Habil'in yası tutulup Kabil'den hesap sorulacak, Havva sormaz mıydı Adem'e, 'Bir Ģey taktın mı?' diye. Kısmet, kader Ne dersen de, Bu güne gelindi böyle. ġimdi dinle. Vatikan'da tahtındasın, as'an elinde Müritlerin yalvarır durur, KurtuluĢları, söyleyeceklerinde. Adem'le Havva'dan bu yana Ġnsan insanla seviĢmek için soyunmakta. Yasaklarına* uyan, korunamadı, Ölümlerden geriye, ölecek çocukları kaldı. Tanrı'nın sana bağıĢı, kalbinin acısı, Ġnadın, inancının can düĢmanı. MahĢer gününe gidiliyorsa birlikte, Ġstersen sen de katıl, SeviĢsin insan gönlünce *Vatikan, çocuk yapma amacı dıĢında cinsel iliĢkiyi yasaklıyor. Prezervatif kullanmak ya da mastürbasyon yapmak Vatikan'a göre yasak. Vatikan'ın emirlerine uyduğu için AIDS'e yakalanan ve ölen onbinlerce Katolik olduğu tahmin ediliyor.

Kötümser Türkler, iyimser Amerikalılar
Gündüz Vassaf
26/11/2006

'Nasılsın?'... 'Fena değil.' 'Nasılsın?'... 'ġöyle, böyle.' 'Nasılsın?'... 'Ġdare ediyoruz.' 'Nasılsın?... 'Nasıl olsun, Allaha Ģükür.' 'Nasılsın?'... 'Ġç güveysinden hallice.' Nasılsın sorusuna olumsuz cevap verme antolojisi yazılsa Türkçe dünya birincisi olabilir. Kendinizin, yakınlarınızın verdiği cevapları gözden geçirin. Hangi sınıftan, cinsten, yaĢtan olursa olsun, yukardakilerden farklı çıkmayacak. Bir de ABD'de cevaplara bakalım. 'How are you?'... 'Okey' 'Fine' (Ġyi) 'Couldn't be better' (Daha iyi olamazdım) 'Great' (Fevkalade) 'Like a million dollars' (Milyon dolar gibi) Nispeten az rastlanan sonuncu cevap, insanın kendisini milyon dolar gibi hissetmesi, iki toplum arasındaki farkı vurgulayan bir örnek. Kültürlerarası farkların nedenleri, saymakla, araĢtırmakla bitmez. ġüphesiz ki, 'Nasılsınız?' gibi, bu basit, gündelik soruya verilen cevapta, belki birinde tasavvufun, diğerinde kapitalizmin etkisi de var. Farklılıkların konuĢmamıza yansıması kaçınılmaz. Türkiye'de görüĢelim denince de, genellikle önce, 'ĠnĢallah,' ABD'deyse, 'Saat kaçta?' diye karĢılık verilir. Ama sonuçta, her iki toplumda da, ister iĢadamları olsun ister sevgililer, buluĢmak istediklerinde buluĢur. 'Nasılsınız' sorusuna verilen cevaptan 'Türkler, kötümser ABD'liler, iyimserdir' sonucuna varmak abes olur. Bu tip gözlemlerden yola çıkanlar, hele anketlerle donanımlı sosyal bilimciler, konu baĢlıklarının dipsiz kuyularına malzeme toplamakla meĢgul. ABD'nin sosyal bilimlerinde egemen olan, analitik yerine yüzeysel yaklaĢımlar, artık Türkiye dahil birçok ülkede kullanılır oldu. Orada doktoralarını alanlar, uzmanlaĢanlar, ülkelerine döndüklerinde, toplumlarını anketlere verdikleri tepkilerle inceler oldular. Ġlk, hangi diĢ macununu tercih edersiniz türünden piyasa araĢtırmalarında kullanılan anketler, benzer yöntemlerle pazarlanan siyasi parti tercihlerine sıçradı. Artık tanrıya inancımızı ölçmek için bile kullanılıyor. Çıkan sonuçlardan, körlerin fili tanımlaması gibi, herkes kendine göre bir Ģey buluyor. Toplumlara günden güne değiĢen hava raporuymuĢ gibi bakan, kâh Allaha inananlar çoğaldı, kâh Ģeriat isteyenler azaldı, türünden yaklaĢımlar, içinde yaĢadığımız toplumsal dönüĢümleri anlayabilmekten bizi daha da uzaklaĢtırıyor. Nitekim, Türkiye çapında yapılan bir anketin geçen gün açıklanan sonuçlarına bakan araĢtırma grubunun sorumlusu da çeliĢkiler karĢısında, 'Bugünkü sosyal bilimlerin Türkiye'yi anlama Ģansı yok' demiĢ. Gündelik yaĢamlarında, tırnak sağlığından terörist saldırısına kadar korkutularak Ģartlandırılmalarına rağmen kendilerini 'milyon dolar gibi hissedenlerin' dünyayı anlayabilmekten uzaklaĢmalarının bedelini, kendileri dahil, herkes ödüyor. Türkiye'de son yıllarda yaygın olarak kullanılan, ancak iĢin içinden çıkılmayacak sonuçlar veren anketler de, kendimizi anladığımızı sanarak aldatmamızın, yanıltmamızın bir göstergesi.

21. yüzyıl alarmı
Gündüz Vassaf
19/11/2006

ABD sürekli göç alan ülke olmasa, gündelik, sıradan iĢleri yapacak insan bulamayacaklar. Yüzyılın ortasına doğru anadilin Ġspanyolca, Anglo-sakson asıllıların azınlıkta olması bekleniyor. Batı Avrupa'da ikinci din Ġslam. YaĢlanan yerli nüfusu göçmenler yeniliyor. Yabancılarla yerlilerin etkileĢimi tarihte beklenmedik sonuçlara yol açmıĢ. Mısır'a köle olarak götürülen Memluklar ülkenin sahibi bile oldu. Koca imparatorluk kurdular. Göçler sonucu, elli yıl öncesine göre tanınmayacak hale gelen Avrupa'da, Avusturalya'da, ABD'de aynı Ģey olur mu? Binlerce yıllık toplumların hızla değiĢtiği çeliĢkiler dolu ortamlarda yaĢıyoruz. Çok renkli, çok dilli birliktelikler de artıyor, sokaktan devlete terfi edip kurumsallaĢan ırkçılık da. Göçmenlerin varlığıyla yeni toplumsal dinamikler oluĢuyor. Batı'da toleranssız, hoĢgörüsüz bir topluma kayıĢ var. Göçmenler de giderek yerlilerle zıtlaĢıyor. Ama ikisi birbirine mahkûm. Yoksa kim çalıĢacak, kim kazanacak? Asya'da durum Batı'nın tam tersi. Japonya, ABD'den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Japonya'nın da nüfusu yaĢlanıyor. Batılılar gibi Japonlar da, aĢağıladıkları iĢlerde çalıĢmak istemiyor. Ama onlardan farklı olarak, yabancıları ülkelerine sokmuyor. Yabancı iĢçilere ihtiyacı oldukları halde dünyanın en safkan, kapıları en sımsıkı kapalı ülkesi burası. Japonya çözümü robotlarda buldu. Fabrikaları büyük ölçüde robotlaĢtı. Ġlerde, yaĢlıların kahvaltısını robotlar hazırlayacak, yaĢlıların altını robotlar temizleyecek. BaĢkalarıyla yaĢamaktansa, Japonlar, kendilerine benzeyen esmer robotlorla birlikte olmaya karar verdi. Ülkenin baĢ robot mucidi geçenlerde son modelini gösterdi. Ġkizini yapmıĢ. 21 yüzyılın ülkeleri diye sözü edilen Çin ve Hindistan'da, sayıları yüzmilyonlara varan yoksullarla, her türlü iĢ için insan var. Bir yanda Asya'nın yabancılara kapalı, Çin gibi tarihleri boyunca yabancılara barbar gözüyle bakan, Hindistan gibi karmaĢık ama kendine yeten, Japonya gibi safkan ülkeler, bir yanda yabancılarla dolu, yabancı düĢmanlığıyla kendi kuyusunu kazan Batı ve

ırkçılığın tırmandığı, nev-i Ģahsına münhasır Rusya. Ġki kutuplu dünya yaratılıyor. Her ikisinde de sosyal devletin temelleri yıkılıyor. Uzmanlar, dünya için küresel ısınma alarmı verirken, Afrika, açlık, hastalık, iĢsizlikten kırılırken, onlar önce silahlanma diyor. Evrensel kaygılar yerine kimliklerin kalkan yapıldığı hem Doğu hem de Batı'da, benden sonra tufan aymazlığında. Yüzyılımız, insanlığa duyarlı, adil yeni yönetim biçimlerine gebe. Aksi takdirde, Ģimdi yaptığımız gibi, denize düĢen yılanlara sarıldıkça, gelen gideni aratabilir.

'Türkiye'yi şikâyet etmeyeceğim'
Gündüz Vassaf
12/11/2006

Geçenlerde Türkiye'de bir arkeolog, Asurlarda bakireler baĢörtüsüz dolaĢırdı, baĢörtüsü cinsel iliĢkide bulunmuĢ kadınların simgesiydi dedi diye, 'kutsal sayılan değerlere hakaretten' yargılandı. Dünya basınında Türkiye'de düĢünce özgürlüğü ihlalleri bir kez daha gündeme geldi. Ġlk duruĢmada davalı beraat etti. Savunması alınmadan önce, "Hapse bile atsalar, AB'ye Ģikâyet etmeyeceğim ben ülkemi" dedi. Bir günlük gazete dediklerini, aferin dercesine, manĢet yaptı. Söyledikleri, yargılanma nedeni kadar ibret verici. Kirli çamaĢırlarımızın yabancılar önünde yıkanması bizleri rencide ediyor. AĢiret mantığımızla, aymazlığımızla, herkesle aynı güneĢin altında çamaĢırlarımızı kuruttuğumuzu görmeyi reddediyoruz. Evrensel insan haklarını çiğneyen yargılamalar söz konusu olduğunda bile, yabancı düĢmanlığı üzerine de kurulu aitlik duygularımızdan kurtulamıyoruz. Kenan Evren günün birinde insanlığa karĢı suçlardan uluslararası bir mahkemede yargılanacak olsa, 12 Eylül mağduru Türkiye'de mağrur milliyetçilik destanları yazılabilir. Türkiye'ye, Türklüğe sahip çıkmak söz konusu olduğunda aklım 1930'lara, Boston'da, Harvard'da doktora yaparken anneme, bir ameliyat sonrası kan verilmesi gerektiğinde, "Ben Türk kanı isterim" dediğine gider. Annem Cumhuriyet'in ilk doktoralı kadınlarından, yabancı kanını reddediyor-YetmiĢ yıl sonraysa, baĢka bir bilim kadını, uluslararası hukuku. Romancılara malzeme, psikologlara inceleme konusu olan, duygularımızla düĢüncelerimiz arasındaki tutarsızlığımızla insan kendisini hep doğru tarafta görebiliyor. Ġstanbul'da Rumca yayımlanan Apoyevmatini gazetesinin yönetmeni Mihail Vasiliadis'le konuĢan Dora Mengüç'ün 17 Ekim 2006 tarihli Radikal Genç yazısında bunun çarpıcı bir örneğini okudum. 6-7 Eylül olaylarında Ġstanbul, TarlabaĢı'nda oturan Vasiliadis anlatıyor, "Binada, ikinci kattaki Muhibe hanım hariç Rumlar, Ermeniler otururdu. Kapıcımız Ahmet efendi o gün kırıp dökenler yaklaĢırken kapıyı kapadı. 'Burada gâvur yok!' deyip elinde bayrak sallayarak bizi kurtardı. Bizi kurtardıktan sonra kapıyı açtı, bayragı içeri koydu, kazmasını aldı, kapıyı kapattı, onların peĢinden gitti ve diğer Rum evlerini kırıp dökmeye, yağmalamaya baĢladı." Ġnsanın ülkesinden yana olması 'Kurtarıcı Ahmet Efendi'yle 'Yağmacı Ahmet Efendi' arasında taraf tutmasına benziyor.

Amerika'da futbol neden tutmaz?
Gündüz Vassaf
05/11/2006

Tarihte sporun bu denli sanayileĢtiği, sporla bu denli yatıp kalkan baĢka bir ülke olmadı. Basket maçlarından gelir bile ihracat kalemleri arasında. Bırakın profesyonel liglerini, üniversiteler bile spora yatırım yapıyor. Liselerden iyi oyuncu kapmak için birbirleriyle yarıĢıyor, onlara burs veriyor, bilet satıĢı ve maçların televizyon haklarından her yıl milyarlarca dolar kazanıyorlar. Takım sahibi olmak o kadar kârlı ki önüne gelen servetine servet katıyor. George Bush baĢkan seçilmeden önce Teksas'ta bir beyzbol takımının ortağıydı. Mafyanın en büyük gelirlerinden biri maçlarda bahsi müĢterek. Tek bir takım tutmakla yetinen dünyanın tersine, Amerikalı yıl boyunca üç, hatta dört takım tutuyor - son baharda Amerikan futbolu, kıĢın basket ve buz hokeyi, yazın beyzbol. Golf, tenis, bowling, güreĢ, cabası. Otomobil yarıĢları o denli popüler ki, yılda bir kaç kez yarıĢ seyredebilmek için sırf pistlere baksın diye yapılan apartman daireleri kapıĢ kapıĢ satılıyor. Portekiz'in eski diktatörü Salazar, "Futbol olmasaydı ülkemi idare edemezdim" sözleriyle ünlenmiĢti. Dediklerinde Ģu kadarcık doğruluk payı varsa burası totaliter düzen heveslilerinin cenneti. Yatırımcıların tüm gayretlerine rağmen tek tutmayan futbol. Ligler kuruyorlar, Pele gibi dünyanın en iyi oyuncularını getirtip New York Cosmos gibi takımlarda oynatıyorlar, olmuyor. Ligler iflas ediyor, pes etmiyor yenilerini kuruyorlar, gene olmuyor. Yıllardır gençlere okullara yatırım yapıyorlar. Yuvadan baĢlayarak, erkek-kız, çocukların en çok yaptığı spor futbol. Bu gayretle ABD milli takımı günün birinde dünya Ģampiyonu olursa, gene bir Ģey değiĢmez. Her Ģeyin kazanmak, kazanmak ve daha çok kazanmak üzerine kurulu bu ülke insanlarının 90 küsür dakika boyunca bir maç seyredip 0-0 biten sonuca katlanabileceklerini düĢünebiliyor musunuz? Amerikalılar için kazanmak kadar boyutlar, sayılar da önemli. Her Ģeyin en büyüğüne, en çoğuna meraklılar. Dünyanın en büyük tüketicisiler. En çokla, en büyükle, doymak bilmiyorlar. Yüzlerce sayılık basket maçları yetmediği için oyun kurallarını değiĢtirdiler. Basketi onlar icat ettiklerinden olmalı, yaz boz

tahtalarına dünyadan itiraz gelmedi. Yeni kurallara Londra'dan Tokyo'ya kadar herkes uydu. Daha çok sayı olsun diye 24 saniyede potaya topu atma zorunluğunu getirdiler, yetmedi. Basket alanına yarım aylar çizip dıĢından atılan her baĢarılı topu üç saydılar. Futbolda bu kadar uğraĢıp, nice gayretlerden sonra gol olunca bir, baskette tek atıĢta üç sayı! Amerikan futbolunda sayılar daha da abartılı. Topu rakip takımın alanının sonuna kadar götürmeyi baĢarmak, altı sayı birden. Bildiğimiz futboldaki bir gole altı gol birden tekabül ediyor. Rakip takımın savunmasını üç defa aĢana 18, dört defa aĢana 24 sayı! Her çocuğun yapabileceği, duran topa vurup 10 metre öteden direklerin üstünden geçirmek iki sayı daha. Beyzbol maçlarında oyun süresi dokuz devre, ama birisi kazanırsa. Taraflardan biri galip gelene kadar saatlerce sürebiliyor, akĢam yedide baĢlayan oyun gece yarısını geçebiliyor. Her maçın galibi olması lazım. Bir beyzbol takımı sezonda ortalama 200'e yakın maç yaptığına, beyzbol liglerinde elliye yakın takım olduğuna göre siz hesaplayın Amerikalının kazanma bağımlılığını, galibiyet sarhoĢluklarına alıĢkanlığını. Bu ülkedeki spor oligarĢisinde futbolun Ģu kadar Ģansı varsa, o da oyunun AmerikalılaĢtırılmasında. Denerler mi? Irak iĢgaline karĢı saman alevi gibi yanıp sönen dünya çapındaki tepki, mesele futbol olunca, farklı olabilir diye düĢünmek bile hepimiz için ibret verici...

Google'da Cumhuriyet Bayramı
Gündüz Vassaf
29/10/2006

Eskiden 29 Ekim birlikte kutlanırdı bugün ikiye bölündük diye yakınanlar infial içinde. Bir yakınım bayram tebriki diye eĢe dosta yolladığı e postasında, "Kendi içinizdeki ses ile Cumhuriyet'in 83. yılını kutlayın, belki ileride hiç sesiniz çıkmayacak," diye yazmıĢ. EndiĢesi kaygı verici. Hangi ülke olursa olsun, kuruluĢlarında dönüm noktası teĢkil eden olaylara bakıĢımız zamanla değiĢir. O günleri yaĢayanlar ölüp gider. YetiĢen çağdaĢ kuĢaklar, geçmiĢe farklı gözle bakar. Ülkelerinin tarihi, arĢivler açıldıkça zenginleĢir. Aradan yılların, nerdeyse bir yüzyılın geçmesiyle, biz de tarihimize daha bir soğukkanlılıkla, mantıkla bakabiliyoruz demek isterdim, ama özellikle Türkiye gibi tarihin dondurulduğu totaliter nitelikli rejimlerde, putlaĢtırılmıĢ bir geçmiĢ, kaçınılmaz olarak günün meselelerinin hedefi, hatta paratoneri olabiliyor. '70'li yıllarda Ankara'da yaĢıyordum. Cebeci'de Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Emperyalizme karĢı ikinci bir kurtuluĢ savaĢı" vermemiz gerekir diyenlerin afiĢlerinde kalpaklı Mustafa Kemal, Kızılay'da komünizme karĢı Türkiye'yi savunan devletin panolarında ise mareĢal üniformasıyla Atatürk imajları kullanılıyor, farklı cepheler iĢlerine göre 'Ulu Önder' varyasyonlarıyla oynuyordu. Günümüzde de Cumhuriyet'in kurucusu hâlâ farklı imajlarla farklı eğilimlerin temsilcisi rolünde. Arkasına sığınanlardan geçilmiyor. Onu ellerini açmıĢ dua ederken gösterenler de var, baĢında silindir Ģapka sırtında smokinle de. Daha geçen gün Londra'da bir konferansta, Ermeni sorununda Türkiye'nin resmi görüĢünün zıddını, kuĢandığı akademisyen kimliğiyle savunan bir konuĢmacı bile, belki muhaliflerini de tavlayabilir diye, aklı sırasınca cinlik yapıp Atatürk'ün gençliğe hitabesini kullandı. Ne var ki, Türkiye'de dondurulup kalıplaĢtırılarak benimsenen, benimsettirilen Cumhuriyet tarihi geçmiĢe sığınanların güç bulma gayretlerinde bağlamından kopartılıp anlamsızlaĢtırılıyor. GeçmiĢimizin ezberini bozanlar karĢısında kâh dilimiz tutulup kekeliyoruz, kâh onlara kırmızı gören boğa gibi saldırıyoruz. Bence 100 yıla yakın serüveninde, ABD'nin de desteklediği askeri darbelere rağmen, bir hayli olgunlaĢmıĢ Cumhuriyet'i hâlâ çocukmuĢ gibi bayrak ve borazanla oyalayıp, onun dünyaya yetiĢkin gözleriyle bakabileceğinden kuĢku duyanlar, bakmasından çekinenler var. Google'da 'Cumhuriyet Bayramı' diye girince karĢılaĢtığım ilk maddenin içeriğinin bile, yüzyılını doldurmakta bir Cumhuriyet'in neredeyse karikatürleĢtirilerek tanımlanmasının hepimize hakaret sayılabileceğinin farkında bile olamayabiliriz. "Tahtını, rahatını düĢünen padiĢah, yenilen düĢmanla birlikte yurdumuzdan kaçtı. Ġmzalanan Lozan AntlaĢması'yla yeni bir devlet doğdu. Bu doğan devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemiĢti... Atatürk düĢmanın ülkeden atılıp sınırlarımızın belirlenmesinden sonra çoktan beri tasarladığı Cumhuriyet'in ilanı üzerine hazırlıklar yapmaya baĢladı. 28 Ekim 1923 akĢamı yakın arkadaĢlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı. Onlara, 'Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz,' dedi... Cumhuriyet'in ilanı yurtta sevinç ve coĢku ile karĢılandı." Ġlkokul çocukları 'bile' daha fazlasına layık.

Sol deyince aklıma gelen
Gündüz Vassaf
22/10/2006

Sol'un hayımda ilk çağrıĢımı istenilmeyen bir Ģey olduğu. Levent Ġlkokulu'nda müdür beni sınıftan çıkarıp odasına çağırdı, birinci sınıfın bitmesine, yaz tatilinin baĢlamasına az kalmıĢ olmasına rağmen, okuma yazmayı sökemememden duyduğu tedirginliği, her Ģeyin birinci olmak için yarıĢ olduğu hayata, sınıfımın sonuncusu olarak baĢladığımı, kalemi sol elim yerine sağ elimle tutmasını bile beceremediğimi söyledi. Gene bu yaĢlardayken Türkiye'nin sağcı bir ülke olduğunun, gazetesi 'Tan'ın, Ġnönü'nün milli Ģefliği döneminde Tek Parti güçlerinin delaletiyle yıkılan dayım ve yengem Zekeriya ve Sabiha Sertel'in solcu oldukları için Türkiye'den ayrılarak Sovyetler

Birliği'ne yerleĢmeleriyle öğrendim. Sol yüzünden hem ilkokul'da sınıfta kalınabiliyor hem de yurdundan oluyordu insanlar. Yıllar sonra bir psikoloji kongresi için gittiğim Moskova'da kaldığım otelde kat görevlisinin uzattığı kağıda Ģimdi hatırlamadığım bir Ģey için imza atarken, görevli Ģeytan çarpmıĢcasına dehĢete düĢmüĢtü sol elimle yazdığımı görünce. Oysa hiç olmazsa burada solaklığıma olumsuz tepki gelmeyeceğini düĢünüyor, 19 yaĢında bir solcu olarak Marksism-Leninizm'in baĢkentinde olmaktan heyecan duyuyordum ki, sol düĢüncenin cenneti diye Sovyetler'e sığınan yengem ve dayım "Buraya faĢizm gelmiĢ," dedi. Birbirlerinin zıddı diye gösterilen komünizmle faĢizmin, totalitarizmde benzeĢmelerini anlayabilmemiz, anladıktan sonra da iç sansürümüzden kurtulup söyleyebilmemiz, 20. asrın son 50 yılını almasından da öte, ancak Sovyetler Birliği'nin çökmesi, silahlanma yarıĢında ABD tarafından çökertilmesiyle, genel anlamda konuĢulabilir oldu. Özgür irademizle düĢündüğümüzü, kararlaĢtırdığımızı zannettiklerimiz, Pavlov'un köpeğinin Ģartlanmasına, sandığımızdan çok yakın. Toplumsal dönüĢümlerin ne anlama geldiğinin, neyin habercisi olduğunun yaĢarken farkına varamadığımızdan, hangi düĢünce ve akımların tarihe damgasını vuracağının anlaĢılması ancak bizden sonraki kuĢaklara, yüzyıllara kalıyor. Almanya'da Hitler ve faĢizme, Sovyetler'de komünizm ve Lenin'e inanılması, tarihsel olarak kaçınılmaz olan aymazlığımızla bağlantılı olmalı. ġimdi de dünya egemeni Amerikan Ġmparatorluğu'nun, her imparatorluk gibi ve hele bu gidiĢiyle mutlaka çökeceği düĢlerinin yaygınlaĢtığı, görünürde Güney Amerika'daki popülist akımlar dıĢında sol alternatifin kalmadığı dünyamızda, ben de ileride ne olacak diye tahmin yürütmekten kendimi alıkoyamıyorum. Birçok düĢünürün öne sürdüğü gibi yüzyılı Çin'in yüzyılı olarak görmediğim gibi, hiçbir ulus ya da dinin egemen konuma geçeceğine de inanmıyorum. Öyle bir süreçte yaĢıyoruz ki, çıkmaz yol olduğunu bile bile, eski aitliklerimizin kalıplarında kof ümitler peĢinde savaĢıyoruz. ġu anda dünyayı her gün daha çok meĢgul eden Hıristiyanlık-Ġslam, Hinduizm-Ġslam görüntüsü altındaki savaĢlarda her iki tarafın da dünyayı kendi inançları doğrultusunda değiĢtiremeyecekleri, canını diĢine takmıĢ olanlar için bile ortada olmalı. Yeni düzen, bu savaĢların iflası, açlıkla, yoksullukla giderek kırılmakta olan dünyamızın enkazı, bu cehennemden kurtulmanın ümitleri üzerine kurulacak. Bardağı taĢıracak nokta, içinde yaĢadığımız kaos ve baĢıbozukluğun, dünyanın üçte birinde yaĢayan nüfusu yok sayıp har vurup harman savuran ticareti de vurması mı olacak? Soru, yeni düzenin nasıl olacağında. Aydınlanmanın getirdiği tolerans ve akılcılığın yerini, tarihsel iĢlevini asırlar önce yitirmiĢ köktenci ve milliyetçi akımlara, evrensel değerlerimizi göreceliğe mahkûm eden post-modern savlara terk ettiği bir dünyada yaĢıyoruz. Korkum, tarihin bu tür dönemlerinde önceden de olduğu gibi, insanların, özgürlüklerinin yok edilmesi pahasına güven verecek, gündelik yaĢamlarında istikrar sağlayacak güçlü totaliter rejimlere sığınmaları. Bu tür rejimlerden medet ummaları. Bu dönemlerde çığı gibi büyüyerek benimsenebilen akıl almaz marjinal hareketlerin egemenlik kurmaları. Yeni teknolojiler, haberleĢme sistemlerinin dünya çapındaki ağı, bu tür küresel hareketleri günümüzde mümkün kılıyor. Korkuma karĢı, Romain Rolland'a ait, Gramsci ve Edward Said'in de benimsedikleri bir söz, "Bildiklerimle kötümser, irademle iyimserim."

Kitap nasıl okunmalı ve Pamuk'a teşekkür*
Gündüz Vassaf
15/10/2006

Belki nasıl okunmasından önce neden kitap okunmalı diye sormalı. Sormalı ama kime? Devlete soracak olsanız, milletimizin mitleri, kahramanlarımızın destanları okunmalıdır. Din adamları kutsal kitaplarında ısrar eder. Ġdeolojilerin demagogları, düĢüncelerini yaymak ister. Kitap, tüketilen bir nesnedir Coca Cola, kot pantolon, kaset gibi; bundan para kazananlar da binbir tür reklamla bize neden ve hangi kitabı okumamız gerektiğini söyler. Modayı takip edercesine kitap okuyanların raflarındaki kitaplar pek farklı değildir birbirlerinden. C vitamini, cimnastik gibi, kitabın da faydalı olduğuna inanırız. Kendiliğinden menkul düĢünce bekçilerimiz bizi 'zararlı' kitaplara karĢı korumak için çırpınadursun, onlara karĢı kendilerini tanımlamanın etkisiyle kitap sevenler sırf okudukları için üstünlük kompleksine bile kapılabilir. Anne babaların göğsü kabarır çocukları her kitap okuduğunda. Metrolarda, otobüslerde kitap okuyanların sayısını, bir ülkenin geliĢmiĢliğinin ölçüsü olarak kabul ederiz kimin ne okuduğuna bakmadan. Oysa, genellikle aldığımız kitaplar, 'ġu da okunmalı,' 'Bu da okunmalı'ya dayandığından, süpermarkette arabaya doldurduğumuz çamaĢır tozu ile dondurulmuĢ mantı arasında yerini alır. Bir de Schopenhauer'in söylediği gibi, bilge kiĢiler bile vardır ki aptallaĢana kadar okur. Onlar için bilgi okudukları kitapların ölçüsüdür, insanın ne kadar çok kitap okursa o denli saygın olduğuna inanırlar, kitap insan için değil insan kitap için vardır. *** En iyisi kendimize sormak neden kitap okuduğumuzu. Okuduğum nice kitap var adını, yazarını, içindekileri hatırlamadığım. On binlerce yazar var, bir dönem tanınır gibi olmuĢ, zamanla unutulup gitmiĢ. Unutulacak yazarların, unutulacak kitaplarıdır okuduklarımızın, okuyacaklarımızın çoğu. Yazarın siyasi düĢüncelerinin de rolü olabilir neyi okuyup okumayacağımızın belirlenmesinde. Lakin, bunlar da neyin okunup okunmayacağının ölçüsü olmamalı. ġimdi düĢünüyorum da, daha seçici bir okur olsaydım, herkesin okuduğunu okumasaydım, günün kitaplarını okuyarak günün okuru olma gafletine kapılmasaydım, klasikler kelimesine kanmayıp kimin klasikleri diye sorsaydım, kim bilir, bir Eskimo'nun karın türlerini, balıkçının balıkları tanıdığından da öte, ben de kendi dünyamı kurabilir, bana özgü kitaplarla bu dünyamı zenginleĢtirebilirdim. Elbette kendime göre tuttuğum bu özgür yolda yeni tanıĢtığımız birinin zamanla baĢka arkadaĢlarıyla da beraber olmamız gibi, bir kitap da bizi çok farklı baĢka kitaplarla tanıĢtırabilir. Bir romandan yola çıkıp, tarih ya da astronomiye de yönelebiliriz, yemek kitaplarına da Ģiire de. Kimini beğenir kimini beğenmeyiz, ama bu, dıĢ etkilerin değil özgür seçimimizin ifadesidir. ***

Kitap alırken kendimize özgü en doğru seçimi yaptığımızı sansak bile, her kitap alanın okuyanın kitap okumasını bildiğini de söyleyemeyiz. Bir kitabı okumaya baĢladıktan sonra, yeterince gayret göstermeyip, hitap tarzı, dili, alıĢtığımızdan çok farklı diye çabucak bıraktığımızı, okunamayacak kitap yazmıĢ diye yazarını küçümseyerek kendimizi aldattığımız gibi, hoĢumuza gitmese de iĢ yarım bırakılmaz inadıyla sonuna kadar pek bir Ģey anlamadan okuduğumuz kitaplar da vardır. Ġngiliz feylosofu Francis Bacon, bazı kitaplar bir an için tadımlık, bazıları bir çırpıda okunabilen, pek azı ise hazmetmek içindir der. * Bu yazıyı yazdıktan sonra Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Onun kitapları Bacon'ın tarif ettiği türden. Üstelik, ne mutlu ki Andy Warhol'un bir gün 15 dakikalığına herkesin meşhur olacağını söylediği dünyamızda, Orhan Pamuk üzerinden bu 15 dakikalarını oynayanlar ibret verici olsa da, onun gibi ömür boyunca sevdikleri, inandıkları bir işle uğraşanların ödüllendirildiğini de görebilmek, yitirilen değerlerimizin korunması açısından ümit verici.

Sofya'dan notlar
Gündüz Vassaf
08/10/2006

Bir kriminoloji kongresi için burdayım. Konu cürüm ve Ģiddet. Sofya Üniversitesi ev sahipliği yapıyor. Ele alınacak konular cinsel Ģiddet, taciz edilen çocuklar. Benim tebliğim bireylerin değil, toplumların patolojisi ile ilgili. Sağlıklı insanlar düzene uyum sağlayanlardır diye bir ezberimiz var. Sağlıksız olan düzen. Bulgaristan'da düzen değiĢti, Moskova'da yağmur yağınca Ģemsiyelerin açıldığı Sofya, Ģimdi Washington'un bir dediğini iki etmiyor, emperyalizme karĢı kurulan VarĢova Paktı'ndan çıkıp Rusya'nın sınırlarına dayanan NATO'ya girdi. Politikacılar, askerler aynı kiĢiler. Uyum sağlayıp taraf değiĢtirmiĢler. Düzen değiĢmiĢ, düzen iktidarda. Bulgaristan sosyalist ekonomilerin örgütü COMECON üyesiydi. YılbaĢında Avrupa Birliği üyesi olacak. Üniversite kantininde öğrencilere göre, ülkeye daha çok para girecek, egemen düzenin temsilcileri daha çok çalacak, maaĢlar aynı kalacak, fiyatlar artacak, tarım sektöründe iĢsizlik baĢ gösterecek, bir zamanlar hak olan eğitim ve sağlık hizmetleri pahalılaĢacak, yeni Bulgaristan'ın uyumsuz vatandaĢları, iĢ peĢinde baĢka ülkelere göç edecek, göçmenlerin uyumsuzluğu araĢtırmalarının konusu olacaklar. Totaliter sistem sonrası Bulgarlar, çok sevmedikleri otoriter babaları birdenbire ortadan yok olunca, geriye, kimine az, kimine çok para bırakılmıĢ çocuklar gibi. Tek baĢlarına babasız kaldıkları dünyalarında yaĢamı keĢfediyor, iĢ eğlenmeye, tüketmeye gelince pek nerede olduğunu bilmedikleri sınırları zorluyorlar. Özellikle gençler için savaĢtan yeni çıkmıĢ bir toplum gibi gününü gün etmek anlayıĢı hakim. ABD markalı filmlere, dergilere, mamullere baka baka, kafalarındaki çağdaĢ Batı imajıyla uyumlu bir yaĢam sürdürdükleri havasındalar. Hayallerinde kurdukları, ekranlardan izledikleri sanal yaĢamlara uyumlular. YaĢlılar, köy, kasaba gibi küçük yörelerde oturanlar için bu tür yaĢam biçimi ürkütücü. Onlar uyumsuz. Yıllar önce Bulgaristan'a ilk gittiğimde burada yaĢayan Türkler dillerini konuĢamaz, camileri yıkılır, isimleri zorla değiĢtirilir, topluma uyum sağlamaları için SlavlaĢtırılırken, Türkiye'de bu konuların konuĢulması, sola uyumsuzluk, aydın olmaya ihanet sayılırdı. Bulgar Türklerinin bakıĢlarında özgürlüğün açlığını görmüĢtüm. Adeta korkuyla bütünleĢmiĢlerdi. Bugün hükümete ortaklar, ama baĢkalarıyla ortak bir yaĢantı kurmaya niyetli olmadıkları gibi, parti olarak demokrasiden en çok kazanan oldukları halde, demokrasiye en az uyum sağlayanlardanmıĢlar. Sofya'ya Hollanda'dan yeni taĢınmıĢ bir kızla tanıĢtım. Burada çok mutlu. O da Hollanda'daki ırkçılığa uyum sağlayamamıĢ. Bulgaristan'da her Ģey daha insani diyor. Yakın zamanlara kadar Hollanda pasaportlarının her sayfasında sömürgecilerin hayat öykülerinin yer aldığı, Noel Baba'nın çocuklara getirdiği hediyeleri zenci kölelere taĢıttığı bir ülkede yaĢayamazdım diyor. Ona göre de asıl uyumsuz olanlar baĢkalarına özgürlük dersi verirken, sermayeleri, askerleri ve misyonerleriyle yüzyıllarca kasıp kavurdukları dünyadaki evrensel adaletsizlikten sorumluluk duymayanlar.

Roma'dan İstanbul'a bakınca...
Gündüz Vassaf
01/10/2006

Sağduyu ve duygunun kendiliğindenliğinin düzenle harmanlandığı Ġtalya gibi Akdeniz uygarlıklarının varlığını, her Ģeyin saat gibi çalıĢtığı iddiasındaki Ġsveç gibi toplumlara özenenlere rağmen sürdürebiliyor olması, türümüzün geleceği için ümit verici. Gündelik yaĢantımızda, iliĢkilerimizde de makineleĢerek her tür modernleĢmeden göğsü kabaranların Ġtalya gibi bir yere gelip havaalanında bavul bekleme süresinin uzunluğundan, korsan taksi Ģoförlerinden, belirsizlik olarak gördükleri esneklikten yakınmasıysa, gülünç olduğu kadar ürkütücü de. Türkiye gibi kimi ülkelerin küreselleĢtirme modeli kâh uygun adımlarla modernleĢmenin peĢinde, kâh geçmiĢi karikatürleĢtirmenin. Kendilerini tanımaktan korkarcasına, sürekli imaj değiĢtiriyorlar. Kültürlerini, kentlerini, reklam Ģirketlerinin,

halkla iliĢkiler uzmanlarının, yatırımcıların maskarasına çeviriyorlar. Tarihimizi, geçmiĢten günümüze sürekliliğinin parçası olarak değil, eline öylesine geçirdikleriyle her akĢam farklı bir kıyafetle çalıĢan sokak kadını gibi sergiliyorlar. Türkiye adlı yosmamız peçeli de olabilir, mini etekli de. Ama mantık aynı, bahtına ne düĢerse, müĢterisinin gözüne girme gayreti. Ġstanbul'u çağdaĢlaĢtırmanın pespaye gayretlerinden sonra Roma'nın 21. yüzyılda da, 'yaĢayan' imparatorluk geçmiĢiyle karĢılaĢmam çarpıcı geldi. Kuzeyden gelen kabilelerin imparatorluğun sonunu getirmelerinden sonra, buradan taĢınıp yeni baĢkentleri Constantinople'da görkemli uygarlıklarını sürdürenler, arkalarında terk edilmiĢ bir Ģehir bırakmıĢ. Belki de 500 yıldan uzun bir dönem Roma'nın kendi haline terk edilmesi, burasının bu denli korunmuĢ, bozulmamıĢ olmasının baĢlıca nedeni. Bu Ģehirde gördüğüm iç içelik sade mimaride eski ve yeninin doğal birlikteliğinden gelmiyor. Ġstanbul'da gün geçmiyor ki 'ilericigerici' karĢıtlığı yaĢanmasın. Roma'da özgürlük ve tahakkümün temsilcileri balık ekmek gibi beraber. DüĢüncesini savunduğu için Vatikan'ın kazıkta yaktırttığı aydınlanmanın öncülerinden Giordano Bruno'nun heykelinin olduğu meydanda gece geç saatlerde toplaĢanlarla, ortaçağ zihniyetini hortlatan Papa Ratzinger'in iktidarının ilan edildiği San Petro meydanında dolaĢanları birbirlerinden ayırt etmek mümkün değil. Romalılar da, Ġstanbullular gibi dünyanın en güzel Ģehrinde yaĢadıkları düĢüncesinde. Aradaki fark, Ġstanbul her an bir hilkat garibesine dönüĢtürüleceği tedirginliğini yaĢarken, Roma'nın hep Roma kalacağının güvenini soluması. Türkler için kendilerini çok, iĢlerini ise hiç ciddiye almaz derler. Ġtalya tam tersi olmalı. Dünyanın en kısa kitabı 'Ġtalyan SavaĢ Kahramanları'dır diyebilenlerin tarih ve uygarlık anlayıĢları günümüz Ġstanbul'unda olsa olsa Türklüğe hakaret diye mahkemelerimizde yargılardık.

Anti-emperyalizm şarlatanlığı
Gündüz Vassaf
24/09/2006

ABD baĢkanı Bush terörizme karĢı müttefiki diye ilan ettiği Pakistan baĢkanına, beĢ yıl önce 11 Eylül'den sonra, eğer istediklerimi yapmazsan sana da savaĢ açar, ülkeni yerle bir eder, taĢ çağına gönderirim diye mesaj yollamıĢ. Uluslararası diplomasi kültürü artık mahalle kabadayısı ağzıyla yürütülüyor. Pakistan baĢkanı bu kadarına dayanamamıĢ, yıllar sonra içini dökmüĢ, ben elimden geleni yapıyorum ama böyle konuĢulmaz diye. Milyonlarca insan önünde Amerikan televizyonunda bu ifĢaatta bulunduğunun ertesi günü Bush'la birlikte yaptıkları basın toplantısında, ABD BaĢkanı böyle bir Ģeyden haberim olmadı deyince de, MüĢerref "Yakında kitabımı basacak Ģirkete namus sözüm var, bu konuda bir Ģey söyleyemem" diyerek, kim bilir nasıl yeni bir tehditle susmak mecburiyetinde bırakıldı. ABD'nin, istediği zaman, istediği yerde savaĢ açan denetimsiz, rakipsiz gücü altında boyun eğen eğene. Bükemedikleri eli öpmek için devletler Beyaz Saray'dan davet bekleme kuyruğunda. Seslerini çıkarabilecek güçte olanlar fırsattan istifade kendi totaliter düzenlerini güçlendirmekte. Tek istisna Güney Amerika'dan anti - emperyalizm adına yükselen sesler. BaĢı çeken Venezüella BaĢkanı Chavez. BirleĢmiĢ Milletler Genel Kurulu toplantısından, Bush'u kastederek Ģöyle sesleniyor kendisini dinleyen baĢka ülkelerin diplomatlarına ve dünyaya, "Dün burada aynı kürsüden Ģeytanın kendisi konuĢtu. Onun kokusunu hâlâ duyuyorum. Etraf kükürt kokuyor." KonuĢmasının bu noktasında Chavez dramatik ve ağır bir tavırla Ģeytanı BirleĢmiĢ Milletler binasından uzaklaĢtırmak için istavroz çıkardıktan sonra devam ediyor, "ABD BaĢkanı dünyayı babasının evi sanıyor. Onun iyi bir psikiyatriste ihtiyacı var." Chavez'in konuĢması esnasında televizyon kameraları bir delegeden bir diğerinin yüz ifadesine odaklanıyor. Ekrana getirilenlerin çoğu Bağlantısızlar grubu diye bilinen 3. dünya ülkelerinin lider ve diplomatları. Hepsi söylenenlerden memnun. Göz ve yüz ifadelerinden "Bush'a amma de geçirdi, helal olsun" dedikleri okunuyor. Sanki ilkokuldalar da, aralarından biri ortaya fırlamıĢ, öğretmenlerinin sınıfta yokluğundan yararlanarak onunla alay ediyor. Chavez, BirlemiĢ Milletler toplantısından sonra da ziyaret ettiği New York'un fakir mahallelerin sakinlerine önümüzdeki kıĢ, önceki yıllarda da yaptığı gibi, Venezüella'dan ucuz yakıt yollayacağını vaat etmiĢ. Yıllardır yoksullukla boğuĢan vatandaĢlarının ve ülkesinin petrol gelirinin azalmasıyla gerekecek ihtiyaçları karĢılayacak uzun vadeli bir ekonomik planlama yerine, Amerikan Ġmparatorluğu'nun yoksullarına sadaka verircesine geçici olarak yardım elini uzatması, dünyanın karĢı karĢıya olduğu acil ve somut sorunlar karĢısında yeni düĢünce ve çözüm eylemlerinin beklendiği BirleĢmiĢ Milletler kürsüsünden ABD BaĢkanı'yla alay etmesi, Chavez ve onun gösterisinden haz duyan hayranlarının aĢağılık komplekslerini tatmin etmekten baĢka bir iĢe yarayabilir mi? Dizginlenemeyen emperyalizmin ve vahĢi kapitalizmin karĢısında belki de en büyük tehlike, içinde yaĢadığımız çözümsüzlük ve kötümserliği hafife alarak Chavez tipi gösterilerle gülerek geçiĢtirmek. Bir zamanlar astığım astık, kestiğim kestik padiĢahlarla krallar da, saraylarında Ģarlatanlara istedikleri gibi güldürme, istedikleri gibi hakaret etmek hakkını tanıyarak güçlerine güç katarmıĢ. Chavez tipi performansların medya aracılığıyla yaygın bir Ģekilde duyurulması, dünyamızın can alıcı konularına değinenlerin dediklerini arka plana iterek onların dikkatimizden kaçmasına da neden oluyor.

İngiltere'de çöp ve demokrasi
Gündüz Vassaf
17/09/2006

Ġngiltere'den baĢka kendi insanlarına bu kadar az güvenen bir ülke var mı diye sormadan edemedim geçenlerde. Londra'dan Brighton'a gitmek için tren biletimi aldıktan sonra, her hareketimi denetler hissettiğim, farklı rütbeli bir sürü üniformalı görevlinin baĢında durduğu turnikelerden birine biletimi soktum. Göğüs hizamda, iki kanatın açılmasıyla daracık geçitten bavulumu zorla sığdırarak, perona, oradan da trene geçtim. Tıklım tıklım trende ayaktaki yolcuları kendisine yol vermesi için daha da sıkıĢtırarak ilerleyen kondöktör, kibarca teĢekkür ederken, aynı zamanda, görevinin bilincinde olduğunun kararlılığıyla herkesin biletini pür dikkatle inceledi. Brighton'da trenden indikten sonra, peron dibinde üniformalı görevlilerin gözetiminde, iki kontrolden geçmiĢ biletimizi gene bir makineye okutup turnikelerden geçmeye mecbur kaldık. Bu yetmiyormuĢ gibi peronlardaki kameralar da her hareketimizi kaydediyor. Tren istasyonlarındaki afiĢler, görevlilere saldıracak olursak baĢımıza gelebilecek olanları hatırlatarak bizi uyarıyordu. Bunca görevli, bunca makine, sistematik bir Ģekilde hepimizi tekrar tekrar denetliyordu içimizdeki kaçak yolcuyu bulmak için. Ġngiltere, tren istasyonlarına, havaalanlarına, parklara, sokak köĢelerine, alıĢveriĢ merkezlerine yerleĢtirilen yüzbinlerce kamerayla, dünyada vatandaĢlarının davranıĢlarını en çok kaydeden, izleyen ülke. Bu memlekette oturanların çöplerinin de yakında denetleneceğini bildiren haberse, sade beni değil burada yaĢayan hemen herkesi hayretlere düĢürdü. Yunanistan ve Portekiz'den sonra Ġngiltere, kâğıt, ĢiĢe, plastik vb. çöplerin ayrıĢtırılmadan atılmasında Avrupa sonuncusuymuĢ. Devlet katındakiler, ne yapacağız diye düĢünmüĢler, taĢınmıĢlar, herkesin evinin önüne bıraktığı çöp kutusuna hangi tür çöpün hangi miktarda atıldığını ölçen bir elektronik aygıt yerleĢtirmeyi kararlaĢtırmıĢlar. Ġngilizler Ģikâyetçi, ama Ģikâyetlerin çoğu çöplerinin denetleneceğinden değil. Bu aygıt için belediyelere ödemeleri gerekecek ücretten müĢtekiler. Ġngiltere'de devletin gündelik yaĢamla ilgili çöp, tren bileti gibi konularda vatandaĢlarına takındığı tavır demokrasi anlayıĢındaki duyarsızlığıyla bire bir örtüĢüyor. VatandaĢların ezici çoğunluğu yıllardır Irak'taki savaĢ ve iĢgale karĢı. Çok kiĢi baĢbakanlarını savaĢ suçlusu olarak görüyor. Ülkeleri parlamenter demokrasinin beĢiği diye her fırsatta övünen iktidar ve ana muhalefet partileriyse kulaklarını tıkayıp, halka rağmen, savaĢ gibi en temel bir konuda bildiklerini okuyor, ABD'nin bir dediğini iki etmiyor.

Amerika nasıl Amerika oldu?
Gündüz Vassaf
10/09/2006

Shakespeare, 'BaĢka bir isimle de çağrılsa, gül gene gül gibi kokardı' der sonelerinin birinde. Öyle de, kimi düĢünürlerin, her Ģeyin simgelerle temsil edildiğini iddia ettikleri dünyamızda, kelime, neyi temsil ettiğinin, neyi çağrıĢtırdığının önüne geçebiliyor, çeĢitli mecazlara bürünebiliyor. Muhtemelen Çince geçmiĢi olan Türk kelimesinin yüzyıllar boyunca geçirdiği serüven buna örnek. Aynı yüzyılda 'Türk gibi kuvvetli' olan 'Avrupa'nın hasta adamı' da olabiliyor. Günümüzde de, ecdadımızın kanıyla bütünleĢmiĢ addettikleri bu kelimeye bayrakmıĢ gibi sarılanlar varken, kimileri kendilerine zorla benimsettirilmek istenen bu aidiyetten yakınıyor. Geçenlerde Beyrutlu bir dostumun, Avrupalılığıyla övünen, Avrupa'ya, dünyanın son kalan nefes alınabilecek uygarlığı diye bakan baĢka bir dostuma, 'Avrupa'nın Asyalı olduğunu biliyor muydun?' diye sorduğundaki yüz ifadesi görmeye değerdi. Yunan mitolojisinde Finikeli bir prenses olan Europa'yı, boğa kimliğinde Zeus Girit'e kaçırır, Minos adlı, sonradan kral olacak çocukları olur. Minos'la birlikte Minoan uygarlığı yayılır. Zamanla, önce bugünkü Yunanistan'a, giderek tüm kıtaya, Minos'un annesine atfen Avrupa denir. Avrupa'ya niçin Avrupa dendiğine dair baĢka iddialar da var. Bunlardan biri, Ġbranice 'güneĢin batıĢıanlamına gelen 'erebu'dan gelmiĢ olabileceği. Bu iddia, eski Yunanca da Anadolu kelimesinin 'güneĢin doğduğu yer' anlamına gelmesiyle tamamlanıyor. Avrupa'nın Asya'dan geldiği gibi, Romalılardan gelen Afrika kelimesinin kaynağının da, Afrika'nın çoğunluğunu oluĢturanlardan bambaĢka özellikleri olan Afi adlarında bir Berber kabilesinin olduğu düĢünülüyor. Kıtalar arasında bir tek Avustralya adıyla bütünlük teĢkil ediyor. Latince 'australis' güney demek. Yıl 1507. Genç bir haritacı, Martin Waldseemüller, önündeki eski Ptolomy haritasına Yenidünya'yı eklemek üzere. Günlüğüne Ģöyle yazıyor, 'Americus Vesputius dünyanın dörtte birine tekabül eden bu yeri keĢfettiğine göre, böylesine bilge bir kiĢinin adının buraya verilmesine kimsenin itirazı olabileceğini sanmam.' Genç haritacının yanılmasının, Columbus'tan söz etmemesinin nedeni, tüccar ve denizci olan Amerigo Vespuci'nin, kendini pohpohlamak amacıyla uydurup yazdıklarına inananıp, gerçeği araĢtırmaması. 'Mondus Nevus' adlı kitabında Yenidünya'yı 1497 yılında keĢfettiğini yazan, dostu olan Colombus'la bir ara aynı evi de paylaĢan Vespuci, aslında, buralara ilk yolculuğunu 1499'da, yani Columbus'un Güney Amerika'yı keĢfettiğinden bir yıl sonra yapmıĢ. Amerika bir yalan üzerine kurulmuĢ, adını büyük bir yalandan almıĢ.

Çaresizliğe alışmak
Gündüz Vassaf
03/09/2006

ġu anda dünyada kaç yerde kaç savaĢ var bilmiyoruz. Katliamlar, kırımlar o denli olağanlaĢtı ki haber değerleri yok. Olsa da haber Ģirketlerinin gündeminde değil. Kongo'da seçimler olmasına rağmen iç savaĢın devam ettiğini kaçımız biliyor? Darfur'da neler oluyor? Belki çoğumuz için önce Darfur neresi diye sormak daha geçerli. Doğu Timor'da çatıĢmalar devam ediyor. Sri Lanka'da da. Doğu Türkistan, Çin yayılmacılığı altında ezilip gidiyor, yıllardır tek bir satır yok. Afganistan'dan, Irak'dan, katliam, iĢkence haberlerine alıĢtık, alıĢtırıldık. Eskiden Ġdi Amin gibi despotlarla ilgilenilir, kendi halkını kıran, aç bırakan, her tür muhalefeti zindanlara atanlara karĢı, dünya kamuoyunun vicdanı sızlar, ah ne yapalım diye çırpınılır, yürüyüĢler, boykotlar düzenlenirdi. Günümüze Asya'nın, Afrika'nın yarısı belki dikta rejimleriyle yönetiliyor. Ġlgilenemiyoruz. Açlık, hastalık ve savaĢlar yanında zorbalar solda sıfır kalıyor. Tepki gösteren toplumlar yerine haber tüketenlerin dünyasında yaĢar olduk, istisnalar ancak Irak gibi çığrından çıkartılan ülkelerde yaĢayan insanlar. Kuzey Amerika ve Avrupa, göçe karĢı duvar çekiyor. Göçmen politikalarının insanileĢmesi yerine göçmen polisi güçleniyor. Batılı insan, evinden dıĢarı korkarak adım atıyor. Metroya, otobüse bindiğinde Arap görünümlü koyu tenli yabancıdan terörist midir diye Ģüpheleniyor. Araba benzettiği gencin Ģüpheli davranıĢlarından tedirgin olan Londra polisi masum Brezilyalıyı öldürüyor. Yeni ırkçılıkta tek rahat eden zenciler olmalı. Bir yandan Arap korkusu, zencilerin aĢağılanmasına ağır basarken, özellikle ABD'li zenciler yeni düĢmana karĢı ezikliklerini telafi ediyor. Asyalılar, kendi âlemlerinde çağdaĢ barbarlığımızdan uzak durur, kültürlerinin üstünlük kompleksi Ģovenizminde kendilerini avuturken, zenginlik ve yoksulluk dehĢetinin alıĢageldikleri dengesizliğinde yollarına devam ediyorlar. Afrika deyince, söze gerek yok. Kıtanın adını telaffuz etmek, dehĢeti, çaresizliğimizi çağrıĢtırmaya yeterli. Bir tek, ABD'nin arka bahçesinde olmasına rağmen bağımsızlaĢan, diktatörlüklerden, askeri rejimlerden kurtulan, Güney Amerika nefes alıyor. O da Ortadoğu batağında saplanıp kalan Washington'un sıkıĢtığı seçeneksizlikten. Bu gidiĢle kendi ülkelerimize, kıtalarımıza kapanıp kalacağız. Japonya örneği Batı'nın gözünde tütüyor olmalı. ABD'den sonra dünyanın en büyük ekonomisi (Çin dahil diğer Asya ülkelerinin toplamının iki misli) olmasına rağmen, kendisini vebadan korur gibi, ülkesini yabancılara kapattı. Nüfusu da yaĢlanan bu ülkenin emekçileri robotlar. Tek bir iĢçinin çalıĢmadığı fabrikalara çok kalmadı. Tarihe baktığımızda, çaresiz görünen kaotik dönemler üzerine yükselmiĢ, astığım astık, kestiğim kestik imparatorluklarla diktatörler. Ticaret yollarında güvenlik sağlansın diye zapturat altına almıĢlar kervanların geçtikleri topraklarla, gemilerinin yelken açtıkları denizleri. Ezilenlerin umutsuzluğunu seferber etmiĢler totaliter güçler peĢinde. Umutsuzluğun, açlığın, korkunun kol gezdiği dönemlerde sığınmıĢız sırtımıza binen imparatorluklara. Çaresizliğimiz, diktatörlerin davetiyesi olmuĢ. Tarih boyunca içimize inim inim iĢlenen, iĢletilen çaresizliğimiz olmuĢ, düzen uğruna bizi özgürlüklerimizden vazgeçiren. Bezecek miyiz? Eli kulağında mı yeni dünya imparatorluklarıyla diktatörler? Bu yazıda yazılanları tekrarlamakla yetinir, dünya çapında sari bir hastalığa yakalanmıĢ gibi ah baĢımıza neler neler geldi diye dövünmemizi, bükemediğimiz eli öpmeyi sürdürersek, evet!

Pinokyo buraya yumruk havaya
Gündüz Vassaf
27/08/2006

Gazetelerde okuyoruz, Batı klasikleri sayılan çocuk kitaplarını basanlar, kiĢilerin adlarını, metinlerdeki konuĢmaları TürkleĢtirip ĠslamlaĢtırmıĢlar. Pinokyo'nun babası Gepetto, Galip Dede olmuĢ. Aslında Türkiye'de böyle Ģeyler yapmaya alıĢık olduğumuz gibi tepki de göstermeyiz. Rum, Ermeni, Kürt köylerinin adı TürkçeleĢtirilir, uyum sağlarız. YaĢarken bile cumhurbaĢkanlarının adlarının oraya buraya verilmesi karĢısında gösterdikleri piĢkinliği suret-i haktan kabul ederiz. Bulgaristan'da Türklerin isimlerinin SlavlaĢtırılmasını, haklı olarak, ulusal sorun yaparken, hülleyle Türkiye vatandaĢlığına geçen yabancı sporcuları bağrımıza basar, Marco'ların Mehmet, Nobre'lerin Mert olmalarını içten içe, Türklüğün, Ġslam'ın zaferi, üstünlüğünün ifadesi diye kabul ederiz. Demek kırılma noktamız Pinokyo imiĢ. Sen bunca isim gaspına yıllarca göz yum, ondan sonra gel Pinokyo'nun babası Galip Dede olunca, bu kadarı fazla de! Belki iĢin içine çocuklar karıĢınca, en safiyane duygularımız isyan ediyor. Nasıl çocuklara musallat olan pedofiller hapishanelerde bile barındırılmıyor, yaĢatılmıyorsa, Galip Dede'nin Pinokyo'ya sahip çıkar konuma getirilmesi de bize öyle gelmiĢ olmalı. Kendimi bu iĢi yapanların yerine koymaya gayret ediyorum. Birçok kiĢi için ilk akla gelen bunun Türkiye'de bazen açıktan, bazen derinden yürütülen, ĠslamlaĢtırma politikasının parçası olduğu. Washington'dan üniversite öğrencilik yıllarımdan hatırlıyorum. Köpeğin kendi mahallesini belirlemek için tanıdık kokusunu oraya buraya yerleĢtirdiği gibi, bizde, yeni geldiğimiz, yabancı olduğumuz bu Ģehirde birçok Ģeyi TürkçeleĢtiriyorduk. Aklımda bir tek

Safeway süpermarket zincirinin dükkânlarına koyduğumuz Seyfi Bey adı kalmıĢ. Ama Washington'u TürkçeleĢtirmekten neler hissettiğimizi unutmadım. Bir fetih duygusundan çok, etrafımızı 'bizden' yaptıkça hem eğleniyor, hem de kendimizi evimizde, bildik yerde olmanın güveni içinde hissediyorduk. Yabancı birisini 'bizden' yapmanın baĢka boyutları da var. Cumhuriyet'le, Osmanlı'dan baĢlayan Batı kültürüne açılmamızı sürdürmekle birlikte, bugünkü Kuzey Kore kadar olmasa da, dünyada yabancılara karĢı en kapalı toplumlardan biri olduk. Sade Batı'dan gelen yabancılara değil, bizden önce bu topraklarda yaĢayanları, TC vatandaĢlarını, yasalar önünde bile eĢit tutmadık. Azınlıkların orduda subay olamaması buna küçük bir örnek. Bu açıdan bakıldığında. Örneğin, Almanya'dan gelen yabancı gelinlere Türk adı vermemiz, belki de onları bizim bağrımıza basmamızı kolaylaĢtırıyor. Yoksa öyle bir Ģekilde Ģartlandık ki, Batılı isimlerle ilk aklımıza gelen emperyalistlerle, ajanlar. Bir de Hollywood yıldızlarının, bir zamanlar ülkemizde çok popüler olan Dallas'taki Sue Ellen gibi gibi televizyon karakterlerinin isimlerini alan kadınlarımız var ki, bu da ancak kem kadınların hem de bu isimde kadınlardan hoĢlanan erkeklerin aĢağılık kompleksinden olabilir. Bu isimlerde olan kadınların pavyonlarda kullandıkları takma adlar olması bu gözlemin baĢka bir ifadesi. Patırdının bir kukla etrafında çıkması olaya bir boyut daha katıyor.

Gazete niçin okunur?
Gündüz Vassaf
20/08/2006

Gündelik yaĢamımız düĢünmeden yaptıklarımızla dolu... Bu, sabahın ilk sigarası da olabilir, namaz kılmak da, makyaj tazelemek de. DüĢünen hayvan dediğimiz insan âdetlerinin mahkûmu. 'Yevgeni Onegin'de Chateaubriand'den alıntıyla Ģöyle der PuĢkin, 'AlıĢkanlık bize istenenden fazla verilir: AlıĢkanlık mutluluğumuzun alır yerini.' Askerin, her gördüğünde 'üst'üne selam vermesi, sağ yerine sol adımıyla yürümeye baĢlaması gibi, bizler de, kimi güler yüz, kimi zorla türlü Ģartlanmalar sonucu, onu bunu yapan mahluklarız. Gazete okuma, haber edinme alıĢkanlığımız bunlardan biri. Teker teker her alıĢkanlığımızın nedeninin üstünde dursak, arpa boyu yol gidemez, psikolojik sorunlarının kurbanı, psikiyatristlerin müĢterisi olurduk. Ama bir ay boyunca, her gün Ġsrail'in Anglo-Amerikan destekli savaĢını izledikçe, bir kez daha, dünyada olup biteni bilmek ne iĢimize yarıyor diye sormadan edemedim. Herkesin bir merakı var. Kimi maç sonuçlarıyla ilgilenir, kimi cinayet haberleriyle, kimi hava durumunun tiryakisidir, kimi parasını kollamanın peĢinde. Çoğumuz falanca yerdeki zelzele ya da savaĢla ilgili haberleri bilmeyenleri ayıplayıp küçümseriz, konuĢacak bir Ģeyimiz olsun diye okuruz haberleri, kimimiz çok bildiğimizi göstermek, baĢkalarıyla tartıĢmak için... Hele tuttuğumuz tarafı haklı çıkarmak için can atarız. Politikacılar, kimi sanatçılar, yazarlar, iĢadamları da, reklamları olsun diye medyasız edemez. Piyasa araĢtırmalarından yola çıkan medya pazarlamacıları da, gazetelerini, haberlerini satsınlar diye farklı yöntemlerle ilgimizi çekmeye çabalıyor. Beceremiyorlar. Dünya nüfusunun artmasına rağmen, medyanın hangi dalında olursa olsun haberleri izleyenler azalıyor. Gazeteler kapanıyor, tirajları düĢüyor. Televizyon haber programları yıldız sunucularla, müĢteri tavlamanın peĢinde. ABD gibi ülkelerde akĢam haber programları, yaĢlı seyircilerle, onların hastalıklarına hitap eden ilaç Ģirketlerinin reklamlarıyla, ayakta durabiliyor. Medya, haber yerine ilginç olaylar satmanın, korkularımızı deĢip pekiĢtirerek ilgimizi çekmenin, bizi eğlendirmenin peĢinde. Buna rağmen beceremiyorlar. Dünya kamuoyunun güvenini yitiren politikacılar ve hükümetler gibi, medya da özellikle genç kuĢaklara hitap edemiyor. Dünyada olup biteni bilmenin iĢimize yarayıp yaramayacağı egemen güçleri etkileyebilme arzumuz ve gücümüzle ilgili. Demokrasinin beĢiği diye bilinen Ġngiltere'de halkın yüzde 80'e yakını baĢından beri Irak savaĢına karĢıyken, ülkenin hem iktidar hem de anamuhalefet partisi savaĢtan yana. Halksa, gündelik iĢlerinin peĢinde. Hangi ülke olursa olsun, düzenin düzenbazları, dört-beĢ yılda bir oy kullanmamızla, meĢruiyetlerini sağladıkları iddiasındalar. Sessizliğimizde, hadlerini bilmemezliklerini tırmandırmaktalar. Haberleri izlememiz, vakit geçirmekten, sinirlenmekten, bedbin ve kötümser olmaktan da öte, haberleri satanları zengin etmekten baĢka iĢe yaramıyor. Dünyayı değiĢtirmek için haberleri izlemiyorsak, hiç izlememek, ruh sağlığımızı korumak, düzenin dolambaçlı dünyasının ibret verici yollarında kaybolmaktansa kendi dünyamızı diri tutmak, değerlerimizi koruyarak sonraki kuĢaklara aktarabilmek daha iyi olmaz mıydı? Ya da medya ve devletlerin denetim ağına girmektense, yeni teknolojilerden yararlanarak kendi haberlerimizi üretmeyi, tanıklıklarımızı paylaĢmayı deneyemez miyiz? Gazete sayfalarının arkasında, televizyodn ve bilgisayar ekranları baĢında koltuklarımızda kaldıkça, oy vermenin, demokrasinin bittiği değil baĢladığı nokta olduğunu unutmuĢ gibiyiz.

Dünyanın geleceği
Gündüz Vassaf
13/08/2006

Hollandalı arkadaĢım, "Türkiye'de insan hakları ihlalleri ibret verici, insanlıksa müthiĢ" dedi. TeĢvikiye metrosunda düĢünce, yardıma koĢanları anlatıp bitiremiyordu. Kendine gelsin diye bir odaya almıĢlar, isterse hastaneye, evine, refakat etmeyi önermiĢler. Bir ay önce Amsterdam'da süpermarketteyken tersi olmuĢ. Olmaması gereken yerdeki malzemeye çarpıp düĢünce, etrafındakiler suçlarcasına bakıp, Ģahit olmamak için gözlerini kaçırırken, ilgililer, ihmallerinden kaynaklanan kazayı görmezlikten gelmiĢler. Aynı, Irak'a uygarlık götürdüklerini iddia edip, birbirlerine düĢürdükleri, acz içinde bıraktıkları yerli halkı suçlayıp aĢağılayanlar, Ġsrail'in iĢlediği savaĢ suçlarının adını koymadan, "Ama Hizbullah..." diye baĢlayıp, kendiliğinden menkul küresel hakem pozisyonlarından üstünlük taslayanlar gibi. Dünyamız isyan edenlerle, suçlu sensin diyenler arasında ikiye bölünüyor. Magna Carta'dan bu yana insan haklarını evrensel ahlakımızın parçası haline getiren uygarlıklar, uygarlık götürdüklerini iddia ettikleri yerlerde yaĢam hakkını çiğniyor. 20. yüzyılda devlet terörizmi dengesinin iki ayağından biri olan Sovyetler Birliği'nin çökertilmesiyle Anglo-Amerikan egemenliğinde Batı, yüzyılın baĢında olduğu gibi meydanı tekrar boĢ buldu. Ġnsan haklarıyla hukuku, 21. yüzyıl haritamızda geçersiz kılmalarıyla, biz de türümüzde hâlâ varolan içgüdüsel duygularımızla sürdürmeye baĢladık insanlığımızı. Bir yanda Batı'da toplumsal kurumların kayıtsızlığında anonimleĢen insan iliĢkileri, bir yanda insani duyguları infiale indirgenen mağdurların adalet anlayıĢı. Bir yanda Batı'da yalnızlaĢan, korkuyla beslenenler, bir yanda mağdurların intikama yönelme potansiyelini taĢıyan içgüdüsel duygularının tezahürü. Bir yanda gündelik yaĢamlarının tüketicisi, değer mefhumlarını yitirip her Ģeyin fiyatını bilenler, bir yanda ölümle iç içe yaĢamaya mahkûm edilen, hayatta değerli bulduklarımızın maddi karĢılığı olamayacığını bilen, mağdurlar. Yıllar önce Ġngiltere'de bir çift, bakmıĢlar ki ülkelerinde cürüm artıyor, eğitim ve sağlık sistemlerinden gelir dağılımındaki adaletsizliğe kadar her Ģey kötüye gidiyor, insanlar psikiyatristlere muhtaç, kültür metalaĢtırılıyor, demokrasi oligarĢiye dönüĢüyor, ırkçılık kol geziyor, ne yemekleri yemek ne iklimleri iklim, çocuklarıyla haritayı açıp uygun bir ülke bulmuĢ, tası tarağı toplayıp taĢınmıĢlar. Bir hafta geçmemiĢ, Güney Amerika'da Ġngiliz müstemlekeciliğinden kalma Falkland Adaları'na, Arjantin'in sahip çıkmasıyla gittikleri yerde savaĢ çıkmıĢ. Yitirdikleri değerler peĢinde Batı'dan kaçan Batılılar, hiç olmazsa emeklilik yıllarında huzura kavuĢabilecekleri, alıp baĢlarını gidebilecekleri bir dünyayı gün geçtikçe yok eder oldu. Davos toplantılarında, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü'nde aldıkları kararlarla kârlılık adına desdekledikleri totaliter rejimlerde, çökerttikleri ekonomilerde, neden oldukları göçlerle milyonlarca insanı Batı'ya sığınmaya, onları aĢağıladıkları iĢlerde ikinci sınıf vatandaĢ olmaya zorladılar. ġimdi bu insanların yaĢam tarzları, tepkileri, Batı'yı kendi evinde de huzursuz ediyor. KüreselleĢtirdikleri dünyada tatil için seyahate çıkmaya korkan Batılı, artık kendi evinde de korku içinde yaĢıyor. Kendileriyle birlikte baĢkalarını da batırıyorlar. Belki teknolojilerine güveniyorlar, belki de mahvettikleri dünyayı yoksullara bırakırken kurtuluĢlarının uzayda olacağına inanıyorlar. Batı, kendi uygarlık bunalımı içinde yolunu kaybetmiĢken, infaz ettiği vatandaĢlarının organlarını bile satan 21. yüzyılın dev adayı Çin, olup biten karĢısında ellerini ovuĢturarak gelenin gideni aratacağı tahtına oturmaya hazırlanıyor. Borges'in 'The Secret Miracle' (Gizli Mucize) adlı öyküsünde kurĢuna dizilmeye mahkûm kahramanı, geleceğimizi kestiremediğine göre, eğer ölümümü düĢlersem belki olmaz diye gözlerini yumar ve umulmadık bir yolculuğa çıkar.

Çocuklar öldürülüyor
Gündüz Vassaf
06/08/2006

KarĢıyızdır çocukların öldürülmesine, Kınıyoruz, Ģiddetle. Çocukların öldürülmesini Ģiddetle kınadıkça KarĢılıklı kanıtlarız birbirimize, Sen, ben uygarız diye. Kınıyoruz çocukların öldürülmesini Ģiddetle. Katilleri de Ģiddetle kınıyor çocukların katledilmesini, Anneleri de. x x x ... x x x ... x x x ... x x x ... x x x Beyrut'ta Filistin göçmen kamplarında çocuklarla konuĢtum yıllar önce, Onlar ölmeden, öldürülmeden, Büyüyüp öldürmeyi öğrenmeden. Resim yapın dedim çocuklara,

Hepsi yuvada, beĢ altı yaĢlarında, Beyrut'u bombalarken Ġsrail uçakları Filistinli bir çocuğun resmini yaptı. Otuz çocuğun otuz resmi aynı. Kol, bacak, kafa, gövde ve KalaĢnikof her çocuğun elinde. Beyrut'u bombalarken Ġsrail uçakları Filistinli çocuklar Ġsrailli bir çocuğun resmini yaptı. Otuz çocuğun otuz resmi aynı. Ne kol, ne bacak, ne kafa, ne gövde, çarpı iĢaretleri her sayfanın tepesinde, Ne kol, ne bacak, ne kafa, ne gövde, yüzlerce nokta aĢağı doğru inmekte, Beyrut'u bombalarken Ġsrail uçakları, Kâğıtta, çarpılarla noktalar Ġsrailli çocuğun yerinde. x x x ... x x x ... x x x ... x x x ... x x x Çocuklar öldürülüyor. Katilleri kınıyor çocukların öldürülmesini, Anneleri de. KalaĢnikoflar Filistinli çocukların elinde, Ġsrailli çocuk deyince, Çarpılar, onlar savaĢ uçakları gökyüzünde, Noktalar, bombalar gökyüzünde. xxxxxxxxxxxxxxxxxx ........ ...... .........

Güler yüzlü totalitarizm
Gündüz Vassaf
30/07/2006

Merdivenlerden çıkarken bana dikilen gözlerinin farkına vardım. 20. yüzyıllı anti-faĢist, demokrasi kahramanının tablodaki sureti ürkütücüydü. 'Naçiz vücutları toprak olduktan' sonra kahramanlarımızın vekâletlerini gasp edenlerin, biz geride kalanlara, hissettirdikleri öksüz ruh hali yetmiyormuĢ gibi, ressamlarla heykeltıraĢların, aĢağılık komplekslerinden kaynaklanan çapsızlıklarıyla, onları ebediyete yerleĢtirme edepsizliklerinden de kurtulamıyoruz. Gayretlerinin ibret verici örneklerinden biri, Londra'da, Dartmouth House adlı binanın merdivenlerinden üst kattaki düğüne çıkan bizlere hadlerimizi bildirircesine bakıyordu. Tablodaki Winston Churchill, yüzünde Mussolini'nin, gücünü koyun kesmekten alan kasap ifadesi, kafasında, Hitler'in ideal Alman tipi olarak benimsediği Grek kahramanlarının yaprak taçlarına gönderme yapan birkaç yeĢil fırça darbesi, hele günümüzden bakıldığında, hilkat garibesi gibiydi. Resmin asıldığı, imparatorluğun heyheyli günlerinde English Speakers Union'un (Ġngilizce KonuĢanlar Birliği) merkezi olan bina ise artık düğün salonu olarak da kiralanıyor. Eğer dünya bugün Churchill'i saldırgan bull dog görünümlü fotoğrafından tanıyorsa, Ġkinci Dünya SavaĢı boyunca Ġngilizler direnme güçlerini bu fotoğraftan aldıysa, bunu Yousuf Karsh'ın ünlü fotoğrafını çekmeden önce ani bir hamleyle Churchill'in ağzından purosunu çekip atmasıyla, hemen deklanĢöre basıp öfkesini yakalamasına borçluyuz. Geçen yüzyılda, savaĢ ve totaliter ideolojilerden beslenen toplumların acımasız sert ifadeli, gülmek nedir bilmeyen liderleri günümüzde bize itici hatta gülünç geliyor. Bu tepkimizin arkasında totalitarizmin ille de asık yüzlü olduğu aldatmacası yok mu? Seçimlerle, oylarımızla iktidara getirdiğimiz günümüzün savaĢ suçlusu liderlerinin gülen yüzlerine, Ģarlatanlığa kaçan populist imajlarına ne denli programlandırıldığımızın, Ģartlandırıldığımızın bir ölçütü değil mi onları 20. yüzyılın canavarlarıyla bir tutmamamız. Tarihimiz boyunca bu kadar güler yüzlü savaĢ çığırtkanlarıyla karĢılaĢtığımızı sanmıyorum. KurgulanmıĢ, sözde sempatik tavırlarına alıĢtırıldığımız Anglo - Amerikan ikizlerinin geçenlerde St. Petersburg'daki dünya liderleri zirvesinde, farkında olmadıkları açık bırakılmıĢ mikrofon önünde sergiledikleri fütursuzluk, çocuk bahçesinde kumdan kalelerle oynar rahatlığıyla dünyaya nerede nasıl haddini bildireceklerini konuĢmaları, 20. yüzyılın kendilerinden geçmiĢ totaliter liderlerinin en vahĢi görünümünden de ürkütücüydü.

İnsanlar nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyor?
Gündüz Vassaf
23/07/2006

Sorun Ġsrail'in Cenevre Konvansiyonu'nu bir kez daha çiğneyerek, sivil halkı öldürüp savaĢ suçu iĢlemesinden öte. Lübnan'da, evlerinden dıĢarı çıkamayanlar da katlediliyor, yollara dökülüp canlarını kurtarmak isteyenler de. ABD öncülüğünde uluslararası hukukun hiçe sayılmasına kaç ülkede, kaç kıtada, çoktan, alıĢmıĢ, alıĢtırılmıĢtık. Sorun terörizmle baĢ etmek adına, devletlerin terörizmi meĢrulaĢtırmasından, bir ülkenin insanlarını rehin almaktan da öte. Nazi iĢgali altında Danimarka'da, Yahudilerin sokakta dolaĢırken kollarına sarı bant takmaları emredilince, ilk takanlardan biri, o zaman ben de Yahudi'yim diyen Danimarka kralı olmuĢtu. Ve Ģöyle bitiyordu Rahip Martin Niemoller'in vicdanı mirasımıza yerleĢen o günlerdeki sözleri, "Yahudiler için geldiklerinde Sesimi çıkarmadım, Yahudi değildim. Benim için geldiklerinde Kimse kalmamıĢtı sesimi duyacak" Asıl sorun bizde. Sorun, evrensel ilkelerin, ahlakın evriminde, yüzyıllardır nice badireden geçip bugüne gelen bizlerin, Beyrut'ta olup biten önünde artık ĢaĢırmayacak konuma gelmemizde, dünyamızda felaketlere, adaletsizliğe duyarsızlaĢma noktasına getirilmemizde. Sorun, en azından infialimizi diri tutan çaresizliğimizi kabullenmek yerine, kim haklı kim haksız TartıĢmalarımızın çarpık mantığında ahlak anlayıĢımızı yitirmemizde. Zekâ testlerinde "Batan gemide neden önce kadınlar ve çocuklar Kurtarılmalıdır?" sorusu vardır. Doğru cevabı geçersiz kılan, vicdanını yitirmiĢ bir toplumun bireyleri olma yolunda sürükleniyoruz. Çocuklar, kadınlar değil, kurtarılacak olan bizim insanlarımız diyor, aralarında gemi içindekilerle batsın diyen kimi Batılı devletler. Amerikalılar, Ġngilizler kaçıyor Beyrut'tan, Ruslar, Kanadalılar, kaçıyor, Ġtalyanlar, Fransızlar, Ġsveçliler, Ġsviçreliler... YaĢadıkları Ģehirden kaçıyorlar. Sevgililerini, sınıf arkadaĢlarını, komĢularını ölüme terkederek, onlarla vedalaĢarak kaçıyorlar. Kaçanlar, yabancı oldukları için, yabancı pasaportları var diye kaçabiliyor. 'Yabancılar' Batılı. Sri Lankalı 60.000 temizlik iĢçisi kadın, makus kaderlerinin mahkûmu. Ġnsanın insana yaptığı vahĢet karĢısında günümüzde yabancı olmak, yabancılaĢmak kurtarıyor insanı. Geride kalanlar katlediliyor. Beyrut Doğu sabrıyla, Doğu usuyla bekliyor. Ġnsan kalabilmenın nöbetini tutuyor. Bağdat olmamak için, BağdatlaĢtırılmamak için direniyor. Tarihte zamanın hep mağdurdan yana olduğunun baĢ tanıklarından Ġsrail, kendi gücünün kurbanı mı olacak? Aklımda Rilke'nin dizesi, "Zaferlerden söz eden kim? Ayakta kalmaktır her Ģey."

Türk mü? Müslüman mı?
Gündüz Vassaf
16/07/2006

Günübirlik tatilcilerin getirdiklerini yiyip içtikten sonra çöplerini bıraktığı bir harabe var evimizin yakınlarında. Farklı türleriyle karĢılaĢtığımız, 'Çöp atan eĢĢektir' uyarılarının çözüm olmadığını bildiğimizden, zamanla gözümüz görmez oldu gündelik hayatımızla bütünleĢen pisliği. Çöplüğümüze ev sahipliği yapan harabenin sekizinci yüzyıldan kalma Bizans manastırının kalıntıları olduğunu yıllar sonra, o da yabancılar için hazırlanmıĢ bir Türkiye rehberinden öğrenebildim. Paris'in göbeğinde, St. Michel ile St. Germain Bulvarlarının kesiĢtiği noktada, dünyanın en güzide eseriymiĢ gibi korunan, geceleri aydınlatılan, Roma kalıntısının yanında, bizde manastırın çöplük olarak kullanılmasına, tarihi eser olduğunu bilmememize, infialim uzun sürmedi. Burasını mutlaka yetkililere duyurmalı, en azından mahallece koruma altına almalı, tarihi eser olduğu yazıyla belirtilmeli diye düĢünürken aklıma arkeolog bir arkadaĢımın anlattıkları geldi. Ege'de bir kazıda, baĢkalarının sıradan taĢ parçası diye bakabileceği bir kalıntıyı bulup mutluluğundan zıplayınca, tecrübeli meslekdaĢı hemen uyarmıĢ, "Aman, sakın sevincini gösterme, kazıdaki iĢçiler çok kıymetli bir Ģey bulduğunu zannedip akĢama kalmaz burayı yağmalarlar" diye. ĠĢçiler mi? Yakın zamana kadar, çeĢmeden mezar taĢına kadar Osmanlı adına ne varsa çökmeye, çürümeye bırakan, bizden önce bu topraklarda yaĢamıĢ uygarlıkların eserlerinden ahır, taĢlarından duvar, hela yapan biz değil miyiz? Buna cevap olarak 'halkın cahilliği', 'ülkenin fakirliği' diye kendi kendimizi kandırmayı daha ne kadar sürdüreceğiz? Bayrağımızı yırtanı, cami duvarına iĢeyeni linç etmeye teĢebbüs edecek kadar duyarlı bir Ģekilde geliĢen bilincimizin, bu topraklardaki binlerce yıllık kültürü korumak için neden geliĢmediğini hiç mi kendimize sormayacağız? Genç Cumhuriyetimiz, Türk kimliğiyle çağdaĢlaĢma seferberliğinde, 700 yıllık Osmanlı geçmiĢine, Atatürk'ün sözleriyle 'ulusumuzun esaret yılları' diye bakarken, Osmanlı tarihini, eserlerini, ayaklarının altına alan iĢgal kuvvetleri muamelesi yapmadı mı? Sade bu topraklarda değil, dünyada uygarlıkların kökeninde de Türklüğün izlerini arama peĢine düĢtüğümüzde, bir Türk'ün dünyaya bedel olduğunu ilan ettiğimizde, sokaklarımızda Rumca, Ermenice konuĢan yurtdaĢlarımızı 'VatandaĢ Türkçe konuĢ' diye ikaz ettiğimizde farkında değildik, asıl o zaman muasır medeniyetlere sırtımızı döndüğümüze. Türklükle vaat edilen güzel günlere varamayınca, ĢaĢılacak ne var, bu sefer de Türk yerine Müslüman deyip, aynı adaletsiz düzeni sürdürerek dini polikada hortlatanların hızı, hırsı kesilmeyen iktidarına? ġaĢılacak ne var ülkemizde giderek çok sayıda insanın kendisini Türk yerine Müslüman olarak tanımlamasına? Biz değil miyiz, emperyalizme karĢı olma gerekçesiyle Batı düĢmanlığını körüklerken, solu ezmek için zaman zaman yeĢil kuĢak kuĢanan, her seferinde Türkiye'yi daha da çok stratejik ortağımıza bağımlı kılan askeri darbelere çağrı çıkaran? Hepsi birbirinden yurtsever, Türksever hangi rejim, hangi parti, dinine, mezhebine, ismine bakmaksızın bu topraklarda yaĢayan herkesi eĢit haklara sahip vatandaĢlar olarak gördü ki? Bugün görüyor mu? Evrensel insan haklarıyla demokrasinin toplumca benimsenip kurumsallaĢmadığı bu ülke, hâlâ ergenlik çağında delikanlı gibi kimlik arayıĢında. Ergenlik çağında delikanlı gibi iddialı, tavizsiz, ĢaĢkın.

Apoletli tarikatçı
Gündüz Vassaf
09/07/2006

Ġstanbul yemek kültüründe balık ve yoğurdun aynı sofrada yeri yoktur. Yan yana gelmez bildiğimiz neler yok ki hayatımızda? Amasya'da erkeğin küpe takıp dolaĢabileceğini düĢünebiliyor musunuz? Bunu eĢcinsellere, yabancılara yakıĢtırırız. Oysa kardeĢi Cem'i alt edip padiĢah olmadan önce buranın valisi olan Beyazıt'ın kulağından küpesi eksik olmazmıĢ. Kadınların pantolon giymesine Ģehir merkezlerinde alıĢtık, hatta eteği özler olduk. Ama daha 12 Eylül günlerinde Kenan Evren devlet dairelerinde kadınların pantolon giymesini yasaklamıĢtı. Çok değil, eski filmlere bakın, 1950'li yıllarda kadının sigara dumanını ciğerlerine iyice çektikten sonra beraber olduğu erkeğin yüzüne üflemesi, delikanlıların düĢlerini canlandıran cinsel bir uyarıcıydı. Halifelerin, Papaların saygınlığı, tanrı katında düĢündüğümüz bu insanların dokunulmazlığı var. Oysa en yüzeysel tarih okumasında bile, cinayet, ırza geçme, hırsızlık, sapıklık, müptelalık, ihanet deyince nerdeyse birbirleriyle yarıĢtıklarını görürüz. Kavram olarak, ilk duyuĢta ters gelse de, aĢk-nefret gibi zıtların birliği, sandığımızdan çok tarihimizin, gündelik yaĢantımızın parçası. Ama taraf tutmak bizi körleĢtirdiği, alıĢkanlıklarımız güven verdiği için gözümüzün önünde olup biteni göremiyoruz. Türkiye'de rejimi konu alan tartıĢmaların baĢında, son yıllarda baĢörtüsüyle simgelenen din ile, Cumhuriyet'in kurucusuyla simgelenen devlet arasındaki uzlaĢmaz çatıĢma geliyor. Bir tarafta, minareler süngümüz dedikten sonra değiĢtim diyen günün BaĢbakanı, bir tarafta süngü takmadan post-modern darbe yapan asker. Oysa ülke çapında yapılan yeni bir ankete göre 'halk' ya bu zıtlaĢmadan bihaber, ya da zıtların birliğinin ta kendisi. Sonuçlara göre çoğunluk hem askerden yana hem de baĢörtüsünden. Din ve askeri bağdaĢtırabilen bu tür verilerin, topluma yön vermeye yeltenenlerin nezdinde rolü küçümsenmemeli. Demokrasi bir uzlaĢma kültürü, politika mümkün olanı hayata geçirmekse, anket sonuçlarından yola çıkıp bizlere bemimsetmek istenebilecek hedef son derece makul. Makul olduğu kadar da ürkütücü. Hele evrensel insan haklarının toplumca benimsenmediği, kısa vadeli politik çıkarlar için bir araç olarak kullanıldığı bir toplumda yaĢıyorsanız. Hele uzlaĢma adına din -asker birlikteliğinin geleneklerden de kaynaklanan totalitarizmi söz konusuysa. Hele hele, kimi de ulusçu bilinen siyasetçilerimizin demeçlerini, yurtdıĢında cemaat liderlerine çağrılarını göz ardı etmiĢ isek. Bir sonraki cumhurbaĢkanımızın apoletli tarikatçı olabileceği hiç aklınızdan geçti mi?

Bu acele niye?
Gündüz Vassaf
25/06/2006

Türümüz aptallaĢıyor mu? Böyle bir tezi savunmak güç. Tarihimiz boyunca gençlerdi yaĢlılardan öğrenen. Hızla yenilenen teknolojilerin egemen olduğu 21. yüzyılda yetiĢkinler geriden takip ediyor gençlerin doğallıkla benimsedikleri becerilerini. Breughel'in 16. yüzyılda yaptığı resimlere bakın. Hollanda'da köy meydanında çember çeviren, uzun eĢek, körebe oynayan çocuklar gibi, aynı oyunları ben de 400 yıl sonra Ankara sokaklarında oynuyordum. Bizden sonra çocukluk, geleneklerden uzmanların eline geçti. Bin bir türlü becerimize yönelik bin bir türlü eğitim programına, malzeme, oyuncak geliĢtiriliyor. Çocukların eğitimine bebek yaĢlarında baĢlanıyor. Yuva giriĢ sınavlarına hazırlık kursları, bebekler için özel televizyon programları var. Korkum, geliĢmelerin yeni kuĢakları körelteceği. Çevresindeki doğayı keĢfederek kendiliğinden büyüyen çocuklar, programlı uyarıcılar bolluğunda boğuluyor. Sosyal geliĢme adı altında anne babadan genç yaĢta koparılıp yaĢıtlarıyla sınırlı ortamlara mahkûm edilenler toplumdan soyutlanıyor. Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası, Ġsrail kibbutzlarında çocuklara yönelik özel eğitim programlarının neden olduğu felaketleri, çağdaĢlık adına hilkat garibelerinin yaratıldığını unutmuĢuz. Bu tür programların baĢarısızlığını çeĢitli ideolojilerin iflasıyla açıklayanlar, bugün yaptıklarının çocuklar için değil çocuklara rağmen olduğunun farkında değilller. Geleneksel rolleri sorgulanan anneler babalar geliĢmeler karĢısında kendilerini yetersiz hissetmelerinin suçluluk duygusu içinde, çocukları için dayatılan her Ģeyi tüketmenin tuzağında bocalamakta. Evrim değiĢkenlikle, değiĢkenliğe uyum üzerine kuruluyken giderek sağ duyusu dumura uğrayan bir türe dönüĢme tehlikesiyle karĢı karĢıya olabiliriz. Yıldızlara yolculuğa hazırlanırken, aydınlık Ģehirlerimizin kapalı mekânlarında göremez olduk gideceğimiz yerleri. VaroluĢ serüvenimiz evreni anlama, kaos'un içinde düzen görebilme, doğayı denetleme çabalarıyla geçmiĢken, düğmeye basarcasına türümüzü değiĢtirme cüretine sahip kuĢaklar yetiĢtiriyoruz. Acelemiz ne? Nereye?

Frambuazlı Türkiye'de ahududu
Gündüz Vassaf
18/06/2006

'VatandaĢ Türkçe konuĢ' kuĢağı azınlıkların gitmesiyle birlikte tarihe karıĢtı. Sokaklarımızda ne Rumca, Ladino konuĢan vatandaĢlarımız kaldı ne de onları Türkçe konuĢmaları için ikaz edenler hayatta. SaflaĢtık, tek saf olduk. Ben, dilimizin Arapça ve Farsça kelimelerden de ayıklandıktan sonra öztürkçe konuĢup yazmamız dayatılan, o güne dek 'seyredilen' televizyonun 'izlenmeye' baĢladığı kuĢaktanım. Hacettepe Üniversitesi'nde bölüm baĢkanı profesörün baskısı nedeniyle birçok kelimesi değiĢtirildiğinden ne anlama geldiğini bilmediğim kelimelerle dolu bir tezim bile var. Hostes karĢılığı olarak Dil Kurumu'nun önerdiği gökkonuksal avrat tutmamıĢtı ama, solcu aydınlar, halkla bütünleĢme çabalarında evlerinde halı yerine kilim sererken, halkın anlamadığı bir dil konuĢmaya baĢlamıĢlardı. Asker de dilimizin milli olmasına özen gösteriyordu. 12 Mart darbesinin ilk uygulamalarıyla, baĢka yerlerle birlikte Ankara'daki Sancho Pancho meyhanesinin ismi TürkçeleĢtiriliyor ama Ege'nin sahil kasabalarında, turizmin de etkisiyle dilin yavaĢ yavaĢ değiĢtiğini, 'Restoran Lokantası' gibi bir ismin garipliğini, yörenin insanları fark etmiyordu. Bıyık biçiminden ideolojinin okunduğu Türkiye'de, dil de aĢırı siyasi anlamlarla yüklenmiĢti. 12 Eylül cuntasına, Washington'un 'Bizim oğlanlar' demesine rağmen, Ecevit darbe öncesi askerle iliĢkisini, Ġngilizce 'koordinasyon' yerine, Türkçe 'eĢgüdüm' diye tanımlamaya özen göstererek mecazi bir anti-emperyalizm sevdasındaydı. 12 Eylül'ün de ilk uygulamalarından biri olan Dil Kurumu'nun kapatılmasıyla, Cumhuriyet boyunca 'yüzde yüz Türk' olmasına özen gösterilen Türkçe, kısa zamanda günümüz Amerikan sömürgesi diline dönüĢtü. Askerden sonra gelen ülkenin yeni cumhurbaĢkanı Özal, nevi Ģahsına münhasır özgürlük ortamında, bir ABD kasabası belediye reisi görüntüsünde, üstünde Ģort ayağında tokyo ile askeri teftiĢ eder, televizyondan ulusa seslenirken konuĢmalarına bol bol Ġngilizce kelimeler serpiĢtirerek, bize Türkiye'nin çağ atladığını anlatıyordu. Ölmeden birkaç yıl önce Bağdat Caddesi'nde yürüyüĢe çıkan annem, kendini tutamayıp 'Tiffany& Tomato' isimli dükkâna dalıp bir kilo domates istediğinde, dükkânın genç çağdaĢ yöneticisi, bütün samimiyetiyle annemin zerzevatçı yerine yanlıĢlıkla buraya girdiğini sanmıĢtı. Frambuazlı Türkiye'mizde ahududu çoktan unutuldu. Din elden gidiyor diye bugün iktidara soyunanlarsa, dilleri döndükçe geleneklerimizi, misafirperverliğimizi bile Ġngilizce sunuyor. Dünya'da baĢka bir Ģehir bilmiyorum ki sokaklarına, mendil açmıĢ dilenci gibi, Ġngilizce 'Welcome to Istanbul' diye bezler asmıĢ olsun.

Noam Chomsky harp akademisinde
Gündüz Vassaf
11/06/2006

Ġngiltere'de yapılan bir araĢtırmada dünyanın en saygın aydını kimdir diye sorulduğunda MIT'de dil bilimi profesörü Noam Chomsky, listenin baĢında yer almıĢ. Chomsky'nin dünya çapındaki ününün, çocukların gramer öğrenmeden karmaĢık gramer kuramlarını biliyormuĢcasına anadillerini nasıl konuĢabildiklerini açıklayan kuramından gelmediğini biliyoruz. 30 yıldır yazdığı kitaplar, çeĢitli ülkelerde verdiği konferanslarla Chomsky, yüzyıllık ABD emperyalizminin bir numaralı eleĢtirmeni. Nisan ayında yaptığı bir konuĢmada da, Irak savaĢıyla ilgili çok kez söylemiĢ olduklarını yeniden tekrarladı. Özetle ABD'nin savaĢ suçlusu olduğunu söyledi. Ġkinci Dünya SavaĢı ve Nürnberg Mahkemeleri sonrası oluĢan uluslararası hukuka göre herhangi bir savaĢın meĢru olabilmesi için birincisi BirleĢmiĢ Milletler Güvenlik Konseyi onayı Ģart. Ani saldırı karĢısında, sonradan Güvenlik Konseyi'nin onayını almak kaydıyla, bir ülkenin meĢru müdafaa hakkını kullanması da mümkün. Bu yerleĢik hükümlere göre, II. Dünya SavaĢı'nı çıkarttığı için sonradan yargılanan Almanya gibi, ABD ve Ġngiltere'nin, bugün Irak'ta savaĢ suçlusu olduklarının tartıĢılır yanı yok. Chomsky'nin bu seferki konferansının farkı konuĢtukları değil, konuĢmasının ABD'nin müstakbel generalleri önünde, West Point Harp Akademisi'nde yapılmasıydı. Son kitabı 'Failed States'i tanıtsın diye, akademinin felsefe profesörü Chomsky'yi okula davet etmiĢ. KonuĢma, C-span televizyon kanalının kitap tanıtma programından Amerika'ya yayıldı. Ġnsan haklarını ihlal eden, katliamlar yapan Saddam, kitle imha silahları geliĢtirmiĢ olsaydı bile, uluslararası hukuk açısından Anglo-Amerikan saldırısının gayrimeĢru olduğunu belirten Chomsky, harp okulu öğrencileri önündeki konuĢmasını Ģöyle sürdürdü: Amerika kendisine saldıracak diye Irak'a girdiyse, aynı mantıkla asıl Küba'nın, Florida'da teröristler beslediği için ABD'ye saldırmaya hakkı olmalıydı! Olası bir saldırıya karĢı korunmak için bugün Ġran'ın da, ABD'ye saldırmaya hakkı olduğu gibi! Chomsky'ye göre, ABD'nin bugün Irak'ta olması, bu deli saçması son iki örnekten hiç de farklı değil. KonuĢma boyunca, Irak'ta ölmeye ve öldürmeye gidecek olan geleceğin subaylarının tepkisini merakla bekledim. Chomsky, askerin çatısı altında ABD'nin savaĢ suçlusu olduğunu beyan ederken, kendisini dinleyenlerin de yakın bir zamanda aynı konumda olabileceklerini ima ediyordu. Sözlerinin kesilebileceğini, konuĢması esnasında itiraz sesleri yükseleceğini beklerken, salonda tek dikkatimi çeken, sükûnetten de öte, Chomsky'nin cezbedici bir hatip olmamasından, gözlerini güçlükle açık tutanlarla, uyuklayanlardı. Sıra sorulara geldi. Dananın kuyruğu Ģimdi kopacak diye düĢündüm. Sorular da, konuĢma kadar bildik ve sıkıcıydı. Sanki bir saattir karĢımdakiler, ABD Harp Akademisi'nde, Amerikan emperyalizminin ağır bir eleĢtirisini dinleyen müstakbel kurmaylar değil de, dünyanın herhangi bir üniversitesinde, sıradan bir derste canları sıkılan, bahar gününde akılları bambaĢka yerde olan öğrencilerdi. Ortam ancak toplantının sonunda, Chomsky'nin

sıkı bir Ģekilde alkıĢlanmasıyla canlandı ve bir öğrenci temsilcisinin 2008 sınıfı adına Chomsky'ye küçük bir hediye vermesiyle doruk noktasına ulaĢtı. Özellikle Avrupa'dan farklı olarak ABD'de toplum nezdinde aydının rolü, filin sırtındaki sinekten farklı olmadığı için mi, en beklenmedik yerde bile saygınlığı var, bilemiyorum. Ama benzer bir ortamı baĢka herhangi bir ülkenin Harp Akademisi'nde görebileceğimi de hiç sanmıyorum.

0 kilometrede tarih
Gündüz Vassaf
04/06/2006

Tarihimizin en uzun süreli uygarlığının unutulacağı, o uygarlığın süregeldiği 5 bin yıl boyunca, kimin aklından geçebilirdi? Firavunların Mısır'ıyla tanıĢabilmemiz için Napolyon'un Osmanlı topraklarına arkeologlar göndermesi, çöllerin kazılması gerekti. KaybolmuĢ bir uygarlık! Rosetta taĢı çözülene kadar unutulmuĢ bir dil! Günümüze sımsıkı sarılan aitliklerimiz öyle dıĢlayıcı ki, bugün Mısır'da yaĢayanlar, Arap ve Ġslam kültürü yerine binlerce yıl öncesinin kalıntılarını görmeye gelen turistlere karĢı aĢağılık kompleksi içindeler. GeçmiĢi yadsıyan Fransız ve Sovyet devrimleri gibi, Orta-Asya'da yarı mitolojik bir tarihi alelacele benimseyen Türkiye Cumhuriyeti de, Osmanlı geçmiĢine sırtını dönerek sıfır bir tarihle kurulmak istendi. Cumhuriyet'in yeni kuĢakları, sona erdirdikleri imparatorluğun kıvılcımlarında tarih aramak yerine, ileriye, yeni kurdukları Türkiye'de gerçekleĢtirmek istedikleri hedeflere baktı. ġerif Mardin'in yıllar önce Türkiye'de ne kadar az biyografi yazıldığından yakındığını hatırlıyorum. Türk tarihi ve kültürü üzerine yetmiĢ küsur kitap yazan Cumhuriyet'in ilk tarihçisi Fuad Köprülü, oğlu Orhan Bey'den aktarılana göre, Osmanlı'ya yüzyıllarca damgasını vuran Köprülü ailesinden söz etmezmiĢ. Tarihi sıfır kilometreden baĢlatan devrimci ortamda kimin biyografisi yazılabilirdi ki? PaĢaları, padiĢahları yazacak olsanız, onlar hain. Hocaları, hacıları yazacak olsanız, onlar da gerici. Böylece Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Falih Rıfkı gibi Atatürk'ün yakınları tarafından kaleme alınanlar dıĢında pek kimsenin biyografisi yazılmadı. GeçmiĢimizi yeniden keĢfetmemiz yolunda yüz yıla yakın zaman geçmesi gerekti. Artık Osmanlı tarihimiz, günlük gazetelerimizin bile en çok okunan sayfalarından. Perde yeni açılıyor. Bu bağlamda, ben de sıfır kilometrede tarihle yetiĢtirilen Cumhuriyet kuĢaklarındanım. Tarihte bu tür bir 'Zeitgeist'a (Zaman ruhuna) aĢina olmayanların, geçmiĢimizin örtbas edildiğine, gizlendiğine, tahrif edildiğine dikkat çekmekle yetinenlerin, tarihi belgelerden ibaret sananların, Cumhuriyet'in geçmiĢi yadsıyıp ileriye baktığı bu ortamın özelliklerini göz ardı etmemeleri gerekiyor. Hukukta geriye dönük yargılama söz konusu olmasa da, 1948 BirleĢmiĢ Milletler tanımına göre, soykırım kategorisine giren Ermeni katliamından, genç yaĢımda, ancak ABD'ye gidince haberim oldu. Ama, aynı tanıma göre soykırım olan, ne Türkiye'de ne de yurtdıĢında sözü edilmeyen, Balkanlar'da, Kırım'da Türk'lerin yok edilmelerinden, çok daha geç yaĢımda 'Annem Belkıs' kitabını yazarken farkına vardım. Tarihin bölük pörçük yorumlanarak ilkelerle politikanın birbirine girdiği çifte standartlar dünyasında, özellikle yurt dıĢından Türkiye'yi yargılayanların, Cumhuriyet kuĢaklarının bu özelliğini es geçmeleri ĢaĢılacak bir Ģey değil. Bizim benzer çifte standartlarla, geçmiĢten kopuk serzeniĢlerle birbirimize düĢmemiz, ya da tam tersine 0 kilometrede kalmamız ise ibret verici.

Yüzde 100 Türk
Gündüz Vassaf
28/05/2006

Babam, Ethem Vassaf 1898 doğumlu. 16 yaĢına geldiğinde ileride sınırları kalkacak olan Avrupa'da akranları, kazdıkları toprağın içine girerek 100 metre mesafeden, ikincisi çıkınca Birinci diye adı değiĢtirilecek olan Büyük SavaĢ'ta birbirlerini öldürüyordu. Sonradan Ġstiklal Madalyası alan babam da, o yıllarda ülkesinin toprağını savunanlar arasında yer aldı. Dünyanın uzaydan çekilmiĢ ilk fotoğrafını gördüğümde ben de aynı yaĢlardaydım. '68 kuĢağının, barıĢ ve çevre hareketlerinin öncülüğünü yapmıĢ olmasında belki bu fotoğrafın rolü vardır. Evrenin sonsuzluğunda bir vaha gibi görünen bu küçük, hayat dolu noktaya hepimizin evi bilinciyle bakmaya baĢladık. Sınırlar, savaĢlar anlamsızlaĢtı, dünyalı olduk. Gücümüz Vietnam savaĢını durdurmaktan öteye gidemedi. Dünyayı değiĢtiremeyince içimize kapandık, tür tür aitliklerimizin dipsiz kuyularına daldık. Çoğu tarihten silinen, isimleri unutulan ülke ve dinler adına savaĢlarımız yetmiyormuĢ gibi, bizim de mirasımız kimliklerimizin kaleleĢtirilmesi oldu. Çokkültürlülük adına, birbirinden kaygan kimlik siperlerimizden, önce ben diye bağırırken baĢkalarını göremez olduk. Biz olmanın anlamını unuttuk. Washington'da 100 yıl kadar önce sağır ve dilsizler icin kurulan Gallaudette Üniversitesi'ne mutevelli heyetinin atadığı yeni rektör, geçenlerde öğretim üyeleri ve ogrencilerin 'istifa' çağrılarının hedefi oldu. Nedeni, iki çocuğuyla kocasının normal olması, iĢaret dilini ancak 20 yaĢına geldikten sonra öğrenmesi. Sağır ve dilsizler, rektörlerini tam sağır ve dilsiz olmamakla suçladı.

Kimi, kültürlerinin yok olacağı gerekçesiyle,daha iyi iĢitmelerini sağlayabilecek teknolojinin kullanılması ve geliĢtirilmesine de karĢı. Aitliklerini korumak, kimliklerinden ödün vermemekte kararlılar. Yuva cocukları, omuzlarında tüfek, ellerinde bayrak, bando mızıka peĢinde resmi geçitte. En öndeki çocuk, asker kıyafetiyle resmedilmiĢ kocaman Atatürk portresi taĢıyor. Etrafta, boy boy Türkiye bayrakları, Türkçe konuĢanlar. New York'ta, trafiğe kapatılmıĢ Madison Avenue'dan baĢlayan geleneksel Türk Günü YürüyüĢü BirleĢmiĢ Milletler binasının önünde sona erecek. 'BeĢiktaĢ USA' flamasından, Dünya Türkler Konseyi'nin 200 milyon kiĢi adına pankartına, Eyüp Sultan Ġstanbul Kültür Merkezi'nden, 1975 Hava Assubayları Derneği'ne kadar ne ararsan var. Yabancı bir ülkede Türkler aitliklerini kutluyor. Amerika'ya biz buyuz diyorlar. BaĢka ülkelerin de bu tür günlerine tanık olan konuĢtuğum New York'lular, Türklerin yürüyüĢünün nev-i Ģahsına münhasır olduğunda hemfikir. Az ötemde, Madison'la 57. sokağın kesiĢtiği köĢede bir delikanlı. Beyaz gömleğinin üstünde yüzde 100 Türk yazıyordu.

Solsuz demokrasi kültürü ve Türkiye
Gündüz Vassaf
21/05/2006

Kapitalizm için dünyanın en özgür ortamı olan ABD'de tüketiciye sunulan birbirinden albenili tekliflerden geçilmiyor. Ancak iĢ iĢten geçtikten sonra Arizona çölünde olduğu anlaĢılan yok pahasına arsalar, bir anda rüyalarınızın gerçekleĢmesini sağlayan ucuz ev kredileri, Ġstanbul'da gafillere Galata Köpüsü'nü satan Sülün Osman'ı bile hayrete düĢürebilirdi. Kapitalizm üzerine dertleĢmek için yanlıĢ adamı bulmuĢum. Geçenlerde tanıĢtığım Boris, Sovyetler'de Stalin'in sosyalizm uğruna katlettiği vatandaĢlarının, Nazilerin Ġkinci Dünya SavaĢı boyunca öldürdükleri düĢmanlarından çok olduğunu hatırlattı. Marx'ın, Almanya, Ġngiltere gibi geliĢmiĢ ülkelerin bir sonraki aĢaması diye düĢündüğü sosyalizm, Sovyetler Birliği totalitarizminde iflas edince rakipsiz kalan kapitalist ülkelerde sosyal devlet anlayıĢı giderek yıkıldı, emperyalizmin önü açıldı. küreselleĢme tabir edilen günümüz vahĢi kapitalizmine eĢlik eden yeni emperyalizmin önü açıldı. Ne var ki, sade Sovyetler Birliği değil, Çin, Macaristan, Kuzey Kore, Kamboçya da iktidardaki komünist partilerinin katliamları, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de 20. yüzyıl boyunca, aydınların otosansürü, solun 'karĢı devrimci' korkutmasıyla örtbas edildi. Evet, ancak Milli ġef Ġnönü döneminden sonra çok partili sistemde nefes almaya baĢlayan sol, askeri darbelerden, sağcı iktidarlardan, irticanın hortlatılmasından, kontrgerilla provokasyonlarından nasibini aldı. NATO'nun bu uç kalesinin hükümetleri için, ulusal savunma sola karĢı olmakla eĢanlamlıydı. Ama gene de, Türkiye'de sol kurduğu bunca siyasi partiye, ülkenin aydın kesiminden, üniversitelerden, tabiplerden, barolardan, sendikalardan, hatta bir dönemin polis derneklerinden aldığı bunca desteğe rağmen, ilk yıllarında Sovyetler Birliği'nden bağımsız çizgi güden TĠP dıĢında, parlamentoya girmeyi beceremedi, halkın desteğini alamadı. Sosyalist ülkelerdeki totalitarizmi örtbas ederek, olumlu yönlerinin sözcülüğünü yapması yetmiyormuĢ gibi, Sovyetler Birliği, Çin, Bulgaristan gibi ülkelerde Türklerin, Müslümanların kıyımını, devrim adına gerekli gösterir ya da gizlerken, Türkiye'de halk nezdinda inandırıcı olamadı. Köylüler, emekçiler sağ partilere yöneldi. Bir zamanlar askeri darbeyle iktidara gelmeye yeltenen kripto-solcular, partilerinde bile demokrasiye tahammülü olmayanlar da Türkiye'de solun cezbedici olmamasının, Türkiye'deki solsuz demokrasi kültürünün baĢka ibret verici örnekleri. Türkiye artık o konumdaki son askeri darbenin yasalarından meĢruiyetini alan, seçmenlerin büyük çoğunluğunun oylarıyla temsil edilemediği bir parlamento doğurdu. Bugün, yargı ve yürütmeye karĢı tutumuyla kendisini düĢman konumuna koyan bir iktidar ile, sırf Meclis'te bulunduğundan muhalefet adını benimseyen diğer parti, yüzde 10 barajı koruyarak Türkiye'nin sesini bulamayan oylarının gaspçısı konumunda. Mevcut yasayla seçime gidilmesi, önümüzdeki günler ve yıllarda, ülkede demokrasiye karĢı en büyük provokasyon olur.

Bir savaş davetiyesi
Gündüz Vassaf
14/05/2006

BirleĢmiĢ Milletler'in kuruluĢ bildirgesinde, "Ġnsanın düĢüncesinden doğan savaĢlar, orada durdurulmalıdır" diye yazar. Günümüzde kimi bilim adamları savaĢların durdurulamayacağı düĢüncesinde. SavaĢa eğilimimizin doğal olduğunu kanıtlamak için laboratuvarlarında harıl harıl çalıĢıyor, kitap üstüne kitap yazıyorlar. Aradıkları saldırganlık geni. Sovyetler Birliği'nin çöküĢünden sonra ideolojik rekabetin bitmesiyle, kapitalist ülkelerde sosyal devlet anlayıĢi giderek terk ediliyor. Sade siyaset değil, bilim de sağa kayıyor. Çevrenin, insan zekâsının üstündeki belirleyici rolü yerine, 20. yüzyıl baĢlarında ırkçı sosyal-Darwincilerin bilime damgalarını vurduğu dönemde olduğu gibi, bugün tekrar kalıtımın rolü vurgulanıyor. Geçerliliği sorgulanmayan zekâ testleri, yoksulların zekâsını zenginlerinkinden düĢük gösterdiğinden, sağcılar eĢit eğitim koĢulları yaratmaktansa, yoksulları meslekokullarına yönlendirmeyi siyasetlerinin baĢarısı olarak gösteriyorlar. Olası bir saldırganlık genimizin neden olabileceği felaketlere karĢı silahlanmayı da önlem olarak düĢünenler var. Sovyetler Birliği'yle ABD arasındaki soğuk savaĢın sıcak savaĢa dönüĢmemesi, iki tarafın nükleer silahlara sahip olmasının caydırıcılığıyla açıklanır. Bu mantık, barıĢ için dünyada her ülkenin eĢit derecede silahlanması anlamına geliyor. Tarihimizde bu tezin

abesliğinin defalarca kanıtlanmıĢ olmasına rağmen, (Barutu keĢfettikleri halde bunu bir tek havai fiĢek yapımında kullanan ve yüzyıllarca kendi sınırları içine kapanan Çin örneği yeterli olmalı) yeni yeni savaĢ oyuncaklarından çıkarları olanlar her ülkede egemen düzenin parçası. Genlerimizin yüzde 99'unun Ģempanzelerle aynı olduğunu vurgulayan, Dawkins, Wilson gibi neo-Darwinci kimi bilim adamları, özellikle Ģiddete yönelik davranıĢlarımızın kökeninde hayvan geçmiĢimizin olduğu iddiasında. Geçenlerde bir toplantıda beraber olduğum, insanda Ģiddetin uç noktaları üzerine yakında kitabı çıkacak olan Catherine Thomas tam tersini söylüyor. ġiddet, insani bir Ģey. Diğer hayvanlarda genellikle beslenme ve savunmayla sınırlı olan Ģiddetin bizatihi kültürel yaĢantımızda yeri var. Çocuklarını Tanrılarına kurban etmek isteyen peygamberlerimiz, sembolik gereksinmelere dayalı yamyamlık, bu kültürün uç örnekleri. Bence modern savaĢlarımız da Thomas'ın tezini doğruluyor. Özellikle son yüzyılımızın savaĢları toklar arasında geçmedi mi? Ġnsan en az savaĢa olduğu kadar barıĢa da yatkın. Ne var ki Ġskender'leri, Sezar'ları kahramanlaĢtırıyor, barıĢtan söz edenlere hayalperest, savaĢçılara gerçekçi diye bakıyor, tarihimizi incelerken uzun süreler için geçerli olan barıĢcıl dönemleri, bu dönemlerin liderlerini göz ardı ediyoruz. Türümüz genç. Tarım toplumundan bu yana bir arada yaĢamasını öğrenmeye baĢlayalı 10 bin yıl geçmedi. Evrim açısından baktığımızda, homo sapiens sapiens olarak emekleme aĢamasında bebek konumunda bile değiliz. ġarkısında "BarıĢa bir fırsat verin" diyen John Lennon'un sözleri bir gün gerçekleĢtiğinde, 1960'lı yılların sloganlarında da söylediğimiz gibi, birileri bizi savaĢa çağırdığında kimse davete icabet etmeyecek.

21. yüzyıl savaşları
Gündüz Vassaf
07/05/2006

Dünya resim tarihinin en ünlü tablolarından 'Guernica'da Picasso, Ġspanya Ġç SavaĢı'nda faĢistlerin sivilleri öldürülmesine karĢı tepkisini resmeder. Resim, ne sanatta dönüm noktasıdır ne de estetik anlayıĢımızda yenilik. Onu ünlü yapan konusu, sivilllerin katliamını kabul edemeyen ahlakımızın haykırıĢı, savaĢların sivilleri hedef almasına isyanımızın dile getiriliĢidir. Pandora'nın kutusu Guernica halkının bombalanmasıyla açıldı. Aradan 10 yıl geçmeden Amerikalılar, Hiroshima ve Nagazaki'de atom bombasıyla yüz binlerce sivilin katledilmesini, iki Japon Ģehrinin haritadan silinmesini mübah karĢılıyordu. Tarihin ibret verici bir cilvesi ki, faĢizme karĢı II. Dünya SavaĢı'ndan galip çıkan ABD'de, bırakın sivillerin öldürülmesinin kınanmasını, askerin hayatı sivilinkinden daha kıymetli addedilir olmuĢtu. Hükumetin gerekçesi açıktı. Japonya'nın hemen teslim olmasıyla savaĢ bitmiĢ, daha çok Amerikan askerinin telef olması önlenmiĢti. (ABD'nin bu gizli silahını patlatmasının bir diğer gerekçesinden, savaĢın uzamasıyla Sovyetler'in Japonya'ya girerek, Almanya'da olduğı gibi, ülkenin yarısına hâkim olmasını engellemiĢ olabileceğinden pek söz edilmez, söz edilmesinden hoĢlanılmaz) Atatürk'ün Çanakkale'de ölen düĢman askerleri için "Onlar da bizim evlatlarımız" demesinden bu yana köprülerin altından çok sular aktı. SavaĢlarda taraf olan, taraf addedilen, taraf olmaya zorlanan sivillerin öldürülmesine o denli alıĢtırıldık ki, bırakın onları anmayı, istatistikleri tutulmaz oldu. Günümüzde Ģehit askerlere devlet törenleri düzenlenir, adlarına dikilecek anıtların tasarımları için uluslararası yarıĢmalar düzenlenirken, öldürülen siviller umursanmaz, sayıları tutulmaz. Amerika'da, Vietnam'da ölen askerlerinin sayısının 53 bin olduğunu okul çocukları bilirken, belki yarısından fazlası sivil, 1 milyonun üstünde Vietnamlının öldürüldüğünün farkında değildirler. 21. yüzyıl savaĢlarında sivillerin dokunulmazlığı diye bir ahlak, ne devletler için söz konusu ne de devletlere karĢı savaĢanlar için. Tersine bir tarih bitmek üzere. Orduların savaĢ alanlarında karĢılıklı çarpıĢtığı binlerce yıllık dönem geride kaldı. Günümüzde düzenli ordular Ģehirlerde, siviller, sivillerden oluĢan güçlerle çarpıĢıyor. Devlet dahil, kimden gelirse gelsin, terörizm denilen olay, çağdaĢ savaĢlarımızın adı. Bilgisayar oyunlarımızdan, askerlerimizin, polisimizin kafalarındaki beyzbol Ģapkalarına kadar kültürüyle dünyaya yayılan ABD, 21. yüzyıl savaĢlarımızda orduların nasıl eğitileceği konusunda da öncü. Kaliforniya'da, Los Angeles'a yakın Mojave Çölü'nde, küçük bir Avrupa ülkesi büyüklüğünde bir alanda Pentagon, köyleriyle, kasabalarıyla, insanlarıyla yeni bir Irak yaratmıĢ. Ġntihar bombacıları, ayaklanmalar, ġii-Sünni çatıĢmaları ve bunlarla baĢ etmek üzere Amerikan askerleri. Zamanında Saddam'dan kaçıp ABD'ye yerleĢen Iraklılar, çöldeki köylerde Ġngilizce bilmeyen direniĢçi rolünde yapay bir Irak'ta yaĢıyor. New York Times, "Her Ģey o kadar gerçekçi ki savaĢ stresinden hastanelik olan, ordudan erken terhis edilenler bile var" diyor. Ve tabii ki Pentagon'un Iraklı kobaylarının nelere maruz kaldıklarından tek bir kelimeyle söz etmiyor. ÇağdaĢ uygarlığımızın bu aĢamasında, siviller sade savaĢ kurbanı değil, savaĢ oyunlarının da baĢ aktörü konumunda.

Dönek!
Gündüz Vassaf
30/04/2006

Ġnançları için ölenleri yargılamak kimin haddine? Onlar uluslarımızın, dinlerimizin, ideolojilerimizin kahramanları, onlarsız yazılamazdı destanlarımız. Ġnançlarından vazgeçen, inançlarını terk edenler de var. Onlar örnek gösterilmez çocuklarımıza. Geçenlerde inançları uğruna ölümü göze alanları anlatan iki film seyrettim. Alman yönetmen Volker Schlöndorf '9 Gün' filminde faĢizme direnen bir papazı anlatıyordu. BaĢka Katolik papazlarla Almanya'da temerküz kampında olan kahramanımıza, memleketi Belçika'ya dönmesi için dokuz gün izin verilir. Katolik kilisesinin desteğini isteyen Naziler, papaza izni boyunca, Hitler'in dinsiz BolĢeviklere karĢı savaĢtığını anlatıp, onu savaĢı desteklediğini ilan etmesi için ikna etmeye uğraĢırlar. Kabul

ederse sade kendisi ve ailesini değil, temerküz kampındaki diğer papazları da kurtarabilecektir. Almanların teklifini, ayrıca direniĢçilerin de onlara katılma önerisine sırtını çeviren kahramanımız, kendisi ve baĢkalarının ölümünü göze ala ala, temerküz kampına dönmeyi seçer. Fred Zinnemann'ın yönettiği, Audrey Hepburn'un baĢrolde oynadığı 'Rahibe'nin Öyküsü'nde genç bir kadın dünyevi hayattan uzaklaĢıp rahibe olmaya karar verir. Kendisini Tanrı'ya adar, manastırlarda, Katolik hastanelerinde yılları geçer. Ġkinci Dünya SavaĢı çıkar, ülkesini Almanlar iĢgal eder, babasının öldürüldüğü haberi gelir. Ölen Almanlara acı duymayıp, öldüren Almanlara öfkelendiğinden Tanrı'ya layık olmadığına kanaat getiren kahramanımız, güvenli bir konumda olduğu manastırı, hemĢirelik yaparak insanların hayatını kurtardığı hastaneyi terk eder. Filmin son karesinde onu, faĢizmin iĢgali altındaki ülkesinin sokaklarından birinde, elinde bavulu, kararlı adımlarla tek baĢına yürürken görürüz. Hayatta nadir rastlanan ve aslında o kadar da siyah beyaz olmayan bu tür konumlar her ne kadar 'örnek insan' mitolojilerimiz için dramatik konular oluĢtursa da, biraz olsa abartmıyor muyuz kararlarımızın hayatımızdaki rolünü? Jean Paul Sartre'ın bir öyküsünde, Nazilerin yakaladığı Fransız direniĢçisi, iĢkenceyle öldürülmesini birkaç saat erteler düĢüncesiyle, sorgulamasında, zaten nerede olduğunu bilmediği arkadaĢlarının mezarlıkta saklandığını uydurur. Mezarlığa giden Naziler gerçekten orada gizlenen direniĢçileri bulup öldürür, kahramanımızı serbest bırakırlar. Bugün gazetede çıkan yengem Behrement Sertel'in ölüm ilanında büyükbabası Mahmut Celalettin PaĢa'nın da adı geçiyor. O da, damadı olduğu Abdülhamit'in emriyle, eski Sadrazam Mithat PaĢa ile birlikte Taif'de zindanda öldürülmüĢ. Kimilerine göre hain oportünistler, kimilerine göre idealist özgürlükçüler. Belki ne o ne de bu. Tarihin cilvesi. Ama modern insan bireyin hikmetine inanmıĢ bir kere.

Türkiye lisesi dünya birincisi
Gündüz Vassaf
23/04/2006

Haftada bir kez buluĢup poker oynarlar.Hepsi arkadaĢ, kara gün dostu ve poker masasında birbirlerinin gözlerinin içine baka baka yalan söyleme, blöf yapma ustası. Haftada bir kez buluĢup top oynarlar. Hepsi arkadaĢ, kara gün dostu, ve sahada birbirlerine çalım atma, kaleciyi ters köĢeye yatırma ustası. Pokerde gözümüzün içine baka baka yalan söylenmesini, bir çalımla kıç üstü düĢürülmemizi doğal karĢılarken, farklı düĢünenleri muhatap almayı bile reddediyoruz. ĠĢ düĢüncelerimizi yarıĢtırmaya gelince, mutlak doğrularımızın tahtından ters düĢüncelere karĢı namus savaĢı veriyoruz. Kanunla, toplum baskısıyla, zorbalıkla susturuyoruz ters görüĢleri. Tekrarlana tekrarlana ezbere dönüĢen düĢüncelerimizi esas alarak kurduğumuz takım aitlikleriyle düĢünmesini unutuyoruz. DüĢüncelerin çarpıĢmasından gerçekler doğar sözlerini bir yana bırakalım, sorgulanmadıkça dogmalaĢan doğrularımızın barutsuz toplardan farkı yok. TartıĢmadan yoksun kalınca inandıklarımızı ifade edebilmenin dilini unutuyoruz. HoĢgörüsüz, tahammülsüz oluyor, Ģiddeti tartıĢmaya, hakareti eleĢtiriye egemen kılıyoruz. Türkiye'de lise düzeyinde münazara kulüpleri kurulduğunu, öğrencilerin ulusal yarıĢmalarda aĢağıdaki görüĢleri karĢılıklı takımlarda tartıĢabildiklerini tahayyül edebiliyor musunuz? - Cumhuriyet rejimi yerine Ġngiltere, Ġsveç'teki gibi anayasal monarĢi daha uygun olurdu. -Tanrı yoktur. -Resimde çıplaklık sanat değil pornografidir. -Tehcirde gayrimenkullerinden olanlara tazminat ödenmemeli. -12 Eylül'ün sorumluları yargılanmamalı -Ġsteyenler dini tören yapılmaksızın defnedilebilmeli -Vicdani ret hakkı tanınmalı, askerlik görevi sivil kuruluĢlarda da ifa edilebilmeli -Ulus-devletlerin sonu geldi -Bayrak yakılması düĢünce özgürlüğünün bir ifadesidir. Bir sonraki aĢamada da mantık ve retorikte ustalaĢan bir lise münazara takımımızın dünya birincisi olduktan sonra Ankara'ya döndüklerinde Meclis'te ayakta alkıĢlandıkları günü düĢünün.

İlgisiz gençler... Bencil gençler!
Gündüz Vassaf
16/04/2006

Boston'dayım. Televizyonda günün haberi yılda 15 milyon dolar maaĢla CBS kanalının bir kadın sunucuyla akĢam haberleri için anlaĢması. Bu popüler kadın sayesinde daha çok Amerikalının televizyon haberlerini seyredeceğini, son yıllarda yüzde elliye yakın düĢüĢ gösteren seyirciyi, daha yumuĢak ve cezbedici bir yaklaĢımla geri çekeceklerini umuyorlar. Akıntıya kürek çekiyorlar. Haberleri izleyenlerin azalması vazgeçtiklerinden değil öldüklerinden. Ekranda yaĢlıca bir kadın topallayarak yürüyor, dizine yapay mafsal takıldıktan sonra koĢmaya baĢlıyor. Sancılarından uyuyamayan yaĢlı erkek yatağında kıvranıyor, uyku ilacıyla huzura kavuĢuyor. Spikerin endiĢeli sesi, "Yüzünüzdeki ilk yaĢlılık lekesini herkesin fark ettiğinden mi kuĢkulanıyorsunuz?" diye sorup krem tavsiye ediyor.

Malum, kapitalist ülkelerde, haberler dahil herhangi bir programın ekranda var olması reklam alabilmesine bağlı. 30 dakikasının sekizi reklam olan bu akĢamki haber programında, biri hariç, yukarıda sözünü ettiğim reklamların hepsi yaĢlılara yönelikti. Eski alıĢkanlıklarıyla, hâlâ haberlere inanan, haberi bir tür kamu hizmeti sanan yaĢlılar seyrediyor akĢam haberlerini. Gençlerse cep telefonlarında, bilgisayar ekranlarında birkaç ana baĢlıkla yetiniyor. Medyanın türü ne olursa olsun, en az ilgi çeken dıĢ haberler. Haber dergileri, gazeteler, televizyonlar son yıllarda dünyada olup bitene ayırdıkları zaman ve yeri azaltırken, ömrü bir günlük bile olmayan 'dramatik' haberlerle ilgi çekmeye, eğlendirici, hoĢ vakit geçirici olmaya çalıĢıyorlar. TröstleĢen dünya medyasının da para kazanma formülü bu. Dünya küreselleĢmiyor. Finans tekellerinin dünyaya egemenlikleri yaygınlaĢıyor. Neyi ne zaman bilip bilmeyeceğimizi onlar kararlaĢtırıyor. Darfur'daki soykırım kaç kiĢinin, hangi medyanın gündeminde? Sermaye karĢısında giderek kuklalaĢan politikacılar, sağ ve sol ideolojilerin birbirleriyle yarıĢtığı 20. yüzyıl boyunca olayların gidiĢatında daha belirleyici rol oynarken, dünyada olup bitenle ilgili daha söz sahibiyken, haberlerin hepimizin hayatında önemli bir yeri vardı. Yeni haber sahiplerimiz giderek daha az haber veriyor, daha çok olay satıyor, akıllarınca toplumun nabzını ayarlıyorlar. Sonuç, her ülkede düĢen gazete tirajları, daha az seyredilen haber programları... Gençlik ilgisiz diyorlar, gençlik bencil diyorlar. Kim ilgisiz? Gençler parasız, gençler iĢsiz, gençlerin geleceği çıkmaz sokak. Gençler ciddiye almıyor, ciddi konularla uğraĢmayıp kendilerini ciddiye alanları. Afrika, Asya değil, yaĢlanan Avrupa'nın göbeğinde bile gençlerin haykırıĢlarına sağır kulakların açılması için ayaklanmalar, ölümler gerekmedi mi?

Dönme dolaplarda özgürlük
Gündüz Vassaf
09/04/2006

Evet, okullarımızda ezberle yetiĢtirildik.. Evet, iktidarların kalebentleri gibi koĢullandırıldık. Evet, bilimi kullanacağımıza, bilime taptık. Ya Ģimdi? GeçmiĢi hep bir ağızdan eleĢtirir, geçmiĢten özgürleĢmek için çabalarken Ģimdi de yeni bir ezberimiz var. Birey. Hedefimiz birey olmak. Evet, farklıyız. Evet, eğitimde amaç matematiğin Mehmet'e öğretilmesi değil, Mehmet'in matematik öğrenmesi. Evet, eğitimde amaç izci vatandaĢ değil özgür bireylerin yetiĢmesi. Ama Ģunları da unutmayalım Etnik, dini, cinsel kimliklerimizle binbir gruba bölünüp haksızlık en çok bize yapılıyor diye adımızı duyurma yarıĢında kimlik politikalarımızın gönüllü tutsakları olurken, baĢıboĢ bıraktığımız iktidarları bir o kadar daha güçlendirdik. Evrensel değerlerin hepimiz için geçerli olacağı bir dünya kurmak yerine, bu değerleri ancak kendimize Ģemsiye olacağı ölçüde benimser olduk. Aydınlanmadan bu yana bir tür dini inanca dönüĢen pozitivizmden kurtulalım derken, her Ģeyin göreceliğini abarttığımız postmodernizmin kaygan, zeminsiz ortamında birbirinden anlaĢılmaz düĢüncelerin sağırlar diyaloğunda kaybolduk. Ben bireyim diye, bize dayatılan çoktan seçmeli özgürlük Ģıklarının edilgen tüketicileri olurken, dönmedolaplarda yönsüz kaldık. Ben bireyim diye farklılığımızı yüceltirken, küreselleĢen karar odakları için cüceleĢtik, hepimiz birer istatistik olduk. "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" diyen roman kahramanlarımız, nerdesiniz? Ocak, 2006 Eğitim, Zil, Teneffüs

Ölüler niçin ölmez?
Gündüz Vassaf
02/04/2006

Geçenlerde Harvard Üniversitesi'nde bir derse dinleyici olarak katıldım. Öğrenciler önlerindeki metinden okumalar yapıyor, okuduklarını Ġngilizceye çeviriyorlardı. Ġstemesem bile dinleyici olmaya mecburdum. Metinler, beni özellikle ilgilendiriyorsa da, atalarımızın, bu topraklarda yaĢayanların tarihiyle ilgili olsa da, öyle yazılmıĢtı ki okuyabilmem mümkün değildi. Dersi yeni alan öğrenciler de güçlük çekiyor, yabancı bir dilin alfabesini sökmeye baĢlayan ilkokul çocuklarının tedirginliğiyle okuyorlardı kelimeleri. Ancak okudukları onlar için sade baĢka bir alfabe değil, 15. yüzyıla özgü bir kaligrafiyle yazılmıĢ o dönemin Osmanlıcasıydı. Dedelerimin, nenelerimin mezartaĢlarında adlarını bile okuyamayan benim durumuma göre ne kadar da Ģanslıydılar, önlerinde yepyeni bir ufuk açılacağına, bir kültürü ve insanlarını birinci elden, kendi dillerinden tanıma fırsatına kavuĢacakları için. Böylece çoğu Türkiye kökenli öğrenciler önlerindeki metni çözdükçe ben de onlarla paylaĢtım Fatih Sultan Mehmet'in son zamanlarında hazırlanan Kanunname-i Al-i Osman'ı, Osmanlı devletinin protokol kurallarını, dönemin suç ve cezalarını, devlet ricali için kullanılan resmi hitapları.

Ne var ki Cumhuriyet'in 80 küsur yılını arkada bırakmamıza rağmen öğrencilerin okullarda isterse seçmeli ders olarak bile, eski Türkçe diye tabir ettiğimiz yazıyı, alfabesini öğrenmeleri mümkün değil. Sanki ideolojileri, devletlerin yönetim tarzlarını bir dizi harf belirlermiĢ gibi, yeni Türkçeyi laiklik, eski Türkçeyi Ģeriatla bir tutma gafletinde olanların, tutumu ibret verici. Bugün bile eski Türkçenin okutulmasını önermek, devleti içerden ve dıĢarıdan yıkmak isteyenlerle suç ortaklığı olarak algılanıp mahkûmiyetle bile sonuçlanabilir. Tarihiyle bu kadar övünüp tarihini bu kadar az bilen, tarihinin dilini okumaktan, anlamaktan aciz, dilini bu denli yoksullaĢtıran baĢka bir ulus var mıdır bilmiyorum. Tedirginlikten öte birçok kiĢiyle birlikte ben de ürküyorum din ve devletin, gündelik yaĢamın çeĢitli alanlarında kesiĢtiği ABD modelinin Ortadoğu'ya dayatılmasından, Japonya'da Budist, Ġsrail'de Yahudi, Amerika'da Hıristiyan demokrasisinden söz etmeyen ABD'nin 'Ġslam demokrasisi' trenine binenlerden. Ama Ġstiklal MarĢı'nı yaĢamımız boyunca tekrarlama çabasının onda birini tarihimizin alfabesini öğrenmeye verebilsek, biz de belki asıl o zaman saldırgan ve evhamlı kalıplarımızın cehaletini terk edeceğiz. Annemle Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye uzun bir yolculuk yapmıĢtık. Üç gün sürdü tren yolculuğumuz. Annem yolda aramızdaki baĢka türden bir demir perdeyi yıkmayı, bana eski Türkçe öğretmeyi önerdi. ĠĢte, koca bir imparatorluğun, ailemin yazılı tarihiyle kucaklaĢma fırsatı. "Kolay," diyor, "Ġki günde öğretirim sana." Kompartmanda masamızın üstüne koyduğu bir kâğıda kalemle yazarken "Elif" diyor bana bakarak. Levent Ġlkokulu'nda birinci sınıfı bitirdiğimde okuma yazmayı sökememiĢ, onu da bir haftada annem öğretmiĢti. Reddettim. Annemin bildiğini, emeğini benle paylaĢmasını geri çevirmenin acısı dinmiyor, yaĢlandıkça azıyor.

Hollanda Büyükelçisi'ne
Gündüz Vassaf
26/03/2006

Modern dansın öncüsü Isadora Duncan Rus sevgilisi Ģair Yesenin'i koluna takar, Amerika'ya gelirler. Gazeteciler peĢlerinde. Basın toplantısında Yesenin'e Amerika hakkında ilk intibaları sorulur. ġair cebinden tabancasını çıkarır, havaya birkaç el ateĢ eder, toplantı biter. Yesenin komünist, Sovyet devrimine inanmıĢ, fırsattan istifade, iĢte benim için Amerika bu diyor. Bir ülkeyi sevmeyenlerin, onu yerden yere vurmalarının örneği çok. Hiç rastlanmayan devletin kendi topraklarında yaĢamak isteyenleri ürkütmesi, burada senin hoĢuna gitmeyecek, sana ters gelecek neler neler var diye film yapıp dünyanın dört bir yanına yollaması. Hollanda hükümetinin yeni hazırladığı bir film aynen böyle yapıyor. Bu ülkeye göçmen olarak yerleĢmek isteyenler, artık az da olsa, yerli halkın bile geçersizliğiyle dalga geçtiği, Hollandaca bilmenin yanı sıra bir tür 'yurttaĢlık bilgisi' sınavından geçmek zorunda. Film müstakbel göçmenleri sınava hazırlamak için yapılmıĢ. Batı, Hıristiyan ülkelerinden gelenler imtihandan muaf. Göçmen Bakanlığı sözcüsü Ģöyle diyor, "Yabancıların ne biçim bir ülkede yaĢayacaklarını bilmesi gerekli." Film Hollanda'da iĢsizlikten söz ediyor, göçmenlerin yaĢamaya mahkûm olduğu gettoların görüntüleri eĢliğinde yapılan söyleĢilerde, mahalle sakinleri Hollandalıların ne kadar soğuk, mesafeli insanlar olduğunu anlatıyor. Müstakbel göçmenlere Hollanda'nın değer yargılarını tanıtmak da ihmal edilmemiĢ. Bir sahne Baltık Denizi kıyısında çıplaklar plajında sereserpe güneĢlenenlere ayrılmıĢ. BaĢka bir sahnede birbirleriyle öpüĢen eĢcinseller gösterilirken, seyircilere Hollanda'da eĢcinsellerin birbirleriyle evlenebileceği anlatılıyor. Ama bunlar da göçmen adayını Hollanda'da yaĢamaktan vazgeçirmeye yeterli olmayabilir. Olur ya, Amsterdam'a yerleĢmek isteyen bir Sudanlı, burada trafik sorunundan önceden haberdar olsa belki gelmek istemeyebilir. Türkiye'den müstakbel bir gelin, deniz seviyesinin altında olan bu ulkede sel tehlikesi olduğunu bilmeli ki, kararını ona göre versin. Filmde trafik sorunları, ülkeyi her an yok edebilecek sel felaketi de iĢlenmiĢ. Hükümete göre film ve sınavın amacı bu ülkede yaĢamak isteyenleri Hollanda'nın gerçeklerine hazırlamak. Göçmen kuruluĢları, asıl amacın, özellikle Fas ve Türkiye gibi Müslüman nüfusunun yoğun olduğu ülkelerden göçün önünü kesmek olduğunu söylüyor. Hollanda hükümetinin çabası, göçmenlerin uyumsuzluğundan çok, göç karĢısında kendi uyumsuzluklarının çaresizliğinden, iflas eden göçmen politikalarının yerine göçmen polisine baĢvurmalarından kaynaklanıyor. Göçmenlere yaĢayacakları yeni ülkeyi tanıtmak tabii ki iyi fikir. Zaten bu ülkede yaĢadıkça, iyi kötü taraflarıyla, hoĢgörüsü ve ırkçılığıyla Hollanda'yı tanıyacaklar. Ama soru göç alan ülkeler ne zaman, dün, bugün ve yarınlarının parçası olan göçmenleri tanıyacak? Avrupa'nın da ihtiyacı yok mu yeni gelenlerin tarihini, dinini, değer yargılarını anlamaya? Danimarka'nın densizliğinden kaynaklanan karikatür krizi yeteri derece ibret verici değil miydi? Türümüzün tarihi kadar eski olmasına, on binlerce yıllık tecrübemize rağmen, doğumun, çocuk bakımının tanıtılması için müstakbel anne babalara Avrupalı devletler, kurumlar her geçen yıl bu konuda daha çok para harcar daha mükemmel eğitim programları geliĢtirirken yepyeni kimliklerle oluĢan dünyalarını 19. yüzyıl ulus devlet mantığıyla bakma delaletindeler. Avrupa'nın göçmenlere karĢı tutumu hâlâ gayri-meĢru çocukları olmuĢ ebeveyn konumunda. Ġstenmeyen bir çocuğun geleceğinin nasıl tıkandığını, neler hisettiğini, ortamına nasıl yabancılaĢtığını, hatta düĢmanlaĢtığını hepimiz biliyoruz. Bu yetmiyormuĢ gibi, göçmen yollayan ülkelerin bilim adamları, yazar-çizerleri, aydınları da kafalarındaki Batı'nın 'çağdaĢlığının' ezberini bozamıyor, tutumları bir tek Batı'nın gündemindeki insan haklarıyla sınırlı kalıyor, kendi ülke ve insanlarını yargılamakla yetiniyor, evrenselleĢmek yerine 'HollandalılaĢtırılamayanlardan' yakınıyorlar. Sovyetler Birliği çöktükten bu yana ABD baĢta olmak üzere kapitalist ülkeler sosyal devlet anlayıĢını terk eder, insan hakları ve özgürlükleri 'güvenlik' gerekçesiyle teker teker yok ederken, kendi ülkelerimiz dıĢında olanlara kayıtsız kalmamız ibret verici.

Zalim mazlum Salman Rüşdü
Gündüz Vassaf
19/03/2006

Egemen güçlerin dehĢetini, duyarsızlığını asırlardır vicdanımızın büyütecinde yargıladık durduk. Bu tutumumuzun vazgeçilmez yönü haksızlığa olan isyanımızdan kaynaklanıyor olmalı. Ġster Roma Ġmparatorluğu'nda çarmıha gerilen Spartaküs ve Nazilerin kurbanı Anna Frank'ın çektiklerini birbirimize tiyatro ve film aracılığıyla hatırlatmayı sürdürelim, ister katliama, soykırıma uğrayanların badirelerini, dillerinden, dinlerinden cefa cekenlerin acılarını gündemimizden indirmeyelim, uluslararası hukuktan sanata kadar bu konuda duyarlılığımızı göstermenin binbir yolunu bulduk... Hedef egemen güçler olunca haksızlığa karĢı çıkmak vicdanımızı rahatlatıyor. Tersi olunca susuyoruz. Kim ister ezilenleri eleĢtirir konumda olmayı? Olup olmadık yerde onları alkıĢlarken, hoĢumuza gitmeyenleri sineye çekiyoruz. Ezilenlerde de sık rastlanan bir olgu, düĢman bildiklerinin tüm özelliklerini kötülemek. Böylece Amerikaya karĢı dünyada emekçilerini temsil etme iddiasındaki Sovyetler'de caza, dejenere bir müzik türü olarak bakıldı. Ermeni diasporası için Türkler, duymak istediklerini söyleyen istisnalar dıĢında kötü, Türkiye, soykırımı kabul etmediği müddetçe dünyanın en az yaĢanılabilir, karanlık ülkelerinden. YaĢadığım Yunan adasında sevgilimin bir oğlan çocuğuna hamile olduğunu öğrenen lezbiyen feministlerse onu kürtaj yapmaya ikna etmek istemiĢti... Egemen güçlere karĢı gelenlerin diğer özelliği, 20. yüzyıl boyunca dünya solunda rastladığımız gibi, kendilerini eleĢtirme eğiliminde olanlara hain, dönek, devrim düĢmanı diye bakmaları, onları dıĢlamaları, öldürmeleri, iĢlerine gelmediğinde sansür uygulamaları. Ezilenlerde, azınlıklarda sık rastlanan baĢka bir özellik, benmerkezcilik- 'haksızlık en çok bize yapılıyor' diye kendi davalarından baĢka bir Ģeyle ilgilenmemeleri, hatta benzer konumda olanlara rakip diye bakmaları. Beyrut'ta )0'lerin sonunda bir heyetle Arafat'ı ziyarete gittiğimde tanıĢtığım Filistinliler, Amerika'nın askeri darbeyle devirdiği Allende'den ya habersizdi, ya da konuyu açınca, 'bana ne' gibilerinden bakmıĢtı. 12 Eylül'den sonra Cenevre'de Uluslararası Üniversiteler Birliği'nde (WUS) Türkiye'de YÖK'le birlikte üniversite özerkliğinin yok edildiğini anlatacağım bir konuĢmayı ise, ilgiyi salt kendi üzerlerinde tutmak isteyen Latin Amerikalı temsilciler benzer baskılardan mustarip olmalarına rağmen boykot etmiĢlerdi. Bunlar, az dile getirilse de, davamızın önce insan olduğunu unutunca rastladığımız bildik Ģeyler. Geçenlerde buna bir yenisi eklendi. Danimarka'da Muhammed'i aĢağılayan karikatürlerin ardından patlayan Müslümanların protestolarını düĢünce özgürlüğüne tehdit gören, kendileri de zamanında ölümle tehdit edilen Salman RüĢdü ve Teslime Nesrin gibi yazarlar imzaladıkları bir bildiride 'Ġslam totalitarizmi' diye adlandırdıkları hareketi kınarken aynen Ģöyle demiĢler, "Nazizm ve Stalinizmi yendikten sonra, Ģimdi dünyanın karĢısında yeni bir tehlike var, Ġslamizm." Bu üç izm'in, elma ve armutların karıĢtırılmasından kaynaklanan, cahil ve bağnaz bir bakıĢın sonucu olduğuna değinmeyeceğim bile. Adı geçen yazarların mağduriyeti onları yeni tür bir 'izm'i hedef göstermelerine kadar götürmüĢ. Belki de ezilenlerin, RüĢdü gibi mağdurların evrensel sorunu bu. Egemen çevrelerin, iktidarların, ideoloji ya da din adına hareket edenlerin hoĢgörüsüzlüğü ve kini, mağdurlarının gözünde onları dünyanın en büyük düĢmanı yapıyor. Özellikle sahip çıkmalarını beklediğimiz evrensel ilkeler, onların da düĢmanla birlikte düĢmanlaĢmasıyla unutuluyor, unutturuluyor...

12 Mart: Deniz Gezmiş niçin asıldı?
Gündüz Vassaf
12/03/2006

12 Mart, Türkiye'de devletin baskıcı varlığının doruk noktasına geldiğini simgeleyen günlerden biri. 25 yıl önce bugün, anayasanın sağladığı özgürlükler Türkiye insanına 'lüks geldi' gerekçesiyle asker darbe yaptı. Devlet, Deniz GezmiĢ, Hüseyin Ġnan, Yusuf Aslan gibi mağrur gençlere karĢı acz içinde kaldı, onları astı. Devleti korumak adına iktidarı gasp edenlerin gerekçeleri hep aynı. Özünde bizlere, vatandaĢlarına hakaret ediyorlar. Diyorlar ki, toplum yönetilemez hale getirildi, iĢler çığrından çıktı, sizi kurtarmaya geldik. Mesajlarını bayrak, besmele ya da her ikisi eĢliğinde dayatınca, biz de, dayak atan elleri öpe öpe 12 Mart'ları var ediyoruz. Devletin en güçlüsünü, gaddarını var eden de biziz, demokrasinin en geniĢ yelpazeli ortamını da. Ġstanbul'da, Boğaz'da yaĢam, kendiliğinden oluĢan huzur ve ahenk içinde yaĢanabileceğinin çarpıcı bir örneği. Boğaz sularında karĢıdan karĢıya mekik dokuyan ġehir Hatları vapurlarının arasından tankerler bir aĢağı bir yukarı geçiyor. DolmuĢ motorları teğet geçiyor sükût içinde kürek çeken âĢıklara. Yüzlerce balıkçı sandalı binlerce yıldır bildik sularda her zamanki seyir yerlerinde. Deniz otöbüsleriyle mavnalar birbirlerini kolluyor. Transatlantiklerin arasından su kayağı, rüzgâr sörfü yapanlar süzülürken, sahilden atılan on binlerce oltanın açıklarında yüzenler, akıntılarda kulaç atmanın keyfini çıkarıyor. Devlet bir gün bu sulardaki yaĢamı denetlemeye kalkıĢĢa, baĢımıza 'Boğazlar Güvenlik Kurulu' ya da 'Boğazların Tek Adamı' peydah olsa, kendiliğindenliğin tepesine oturacak beceriksiz, cebi aç yönetici, bürokrat ve zabitlerin Boğaz'a özgü yaĢam kültürünü, yok edecekleri gibi, mantıksız düzenlemeleriyle facialara neden olacaklarına Ģüphem yok. Devletin burada tek yapacağı dıĢarıdan gelen saatli bomba niteliğindeki petrol tankerlerinin geçiĢini durdurması. Ama tarih boyunca devletler, vatandaĢlarını ezmekten, aldatmaktan aldıkları güçle, savaĢlarında bizleri kurban etmeye kadar götüren, karĢılıklı çıkarlarla bağlı. Böylece tek yapılması gerekenleri, tek yapabileceklerini yapmıyor, faciaların binbir çeĢidini baĢımıza musallat ediyorlar. Demostenes'in Ġskender'e dediği gibi, gölge etmesinler baĢka ihsan istemez. Ama tam da bu noktada, 21. yüzyılda küreselleĢen kapitalizmin kültürü, devletleri alıĢılagelmiĢ konumlarından alaĢağı edip küçültürken, kimilerinin iddia ettiği gibi özgürlük değil, devletin düĢürdüğü bayrağı kapmak isteyenlerin yarattıkları benmerkezci bir kaosla karĢı karĢıyayız.

Boğaz'da, bugüne kadar hepsi ahenk içinde yaĢamıĢken, artık vapurlar kendilerini yutmaya hazırlanan deniz otobüslerine karĢı, ikisi birden yollarını kesen sandallara düĢman, kaybolmaya yüz tutan sandallarsa, buranın en eskisi, sahipleri biziz diyor herkese. Ve bu köĢe kapmaca aymazlıklarında, farkında değiller üstten beton ve çelikle örtülürken tünellerle de altların oyulduğunun.

Bayrak yarışı
Gündüz Vassaf
05/03/2006

'Kurtlar Vadisi' filmini göklere çıkarıp benimseyen hükümetin ileri gelenleri, basınla konuĢmaktan kendilerini tutamayan eĢleri, eminim ki hiç de farkında olmadan, ABD'yi en hassas noktasından vurdu-milliyetçilik. Türkiye'nin milliyetçi gözlükleriyle dünyaya bakmaya Ģartlananlar, kendilerini dünyada 'En milliyetçi biziz' diye bilenler, bu konuda hiç de geri olmayan Amerikan milliyetçiliğinin farkında değiller. Zaten milliyetçiliğin özünde kendini dev aynasında görmek yok mu? Bayrağını, toprağını dünyada en çok seven ülke bizmiĢiz gibi kendi kendimize pompaladığımız bir imajımız var. Buna bir örnek milli maçlarda, göğüslerini parçalayıp, karĢı takımın taraftarlarına meydan okurcasına mutlaka onlardan daha yüksek sesle Ġstiklal MarĢı'nı söyleyenler. Londra'da bir milli maç öncesi Türklerin statta açtığı 'Buraya ölmeye geldik' pankartına Ġngiliz basını anlam verememiĢti. Avrupa'da 'holiganlar' olay çıkarıyor. Milliyetçiler savaĢa gidiyor. Türkiye taa 1950'li yıllarda CumhurbaĢkanı Celal Bayar'ın özendiği 'Küçük Amerika' olamadı ama milliyetçilik konusunda, ABD'yle benzerliklerimiz çok. Hatta milliyetçilikte geride kaldığımızdan, örneğin neden bir Bursaspor-Fenerbahçe maçında milli marĢımızın söylenmediğinden hayıflananlar çıkarsa ĢaĢmam. Zira, adettir Amerika'da yerel takımların oynadığı beyzbol maçlarında bile oyun baĢlamadan milli marĢ söylenir. Yerel beyzbol ligini kazanan takımlarına 'dünya Ģampiyonu' demeleri ise bizde 'Bir Türk dünyaya bedeldir'in karĢılığı olmalı. Bundan 30 yıl kadar önce Almanya'nın Russelsheim Ģehrinde Ford fabrikasına karĢı Avrupa'nın en büyük grevlerinden biri yapılmıĢ, Türk iĢçileri mitinglerde, yürüyüĢlerde ön safta yer almıĢtı. Asıl dikkati çeken, bir Amerikan Ģirketine karĢı Avrupa'da yapılan iĢçi grevinde Türklerin kocaman Türk bayrakları eĢliğinde yürüyüĢe katılmalarıydı. Ama bayrak deyince Amerikalılara da dünya dar geliyor. Uzaya gidip aya ayak bastıklarında ilk iĢ orada olmayan rüzgârda dalgalanıyormuĢ görüntüsünü verecek biçimde imal ettikleri bir Amerikan bayrağını dikmek oldu. Gene de bayrak konusunda iki ülke arasındaki fark gündüz gece gibi. Türkiye'de Bayrak Kanunu var saygıda kusur edenlere mahkûmiyet kapısını aralayan. Kınalıadasıda oturan bir arkadaĢımın gündüz vakti bayrak direğinin altında uyuyakaldı diye yargılandığını hatırlıyorum. ABD'yse bayrağı yatak çarĢafı ya da iç çamaĢır yapmanız, dilerseniz yakmanız ifade özgürlüğü kapsamında. Ancak sözde küreselleĢen dünyamızda milliyetçilik artıyor. 'Bu kadarı da fazla' anlamına gelen bir yasa tasarısını geçenlerde New York Senatörü Hilary Clinton meclise sundu. Son olarak da tarihimizde gelmiĢ geçmiĢ binbir ulusun, binbir farklı Ģekilde söylediği bir marĢ*: "Kahraman evlatlarım Bayrak için savaĢın Onlarınki bez parçası Gerçek bizimki Renklerimiz dalgalansın evlatlarım Zafer özgürlüğün, Tanrı haklının yanında" *James T. Fields (1817-1881)

Türkler kimi sever?
Gündüz Vassaf
26/02/2006

'Kendisine bu kadar düĢkün millet var mı, acaba?' diye soracak olsam, bu sözde eleĢtirisel yakınma bile kendimize düĢkünlüğümüzün ifadesi. Bir yakınım Almanya'dan 'temelli dönüĢ' yaptı. Türkleri sordum. Artık üçüncü kuĢaktan söz ediyoruz. Onlar da babaları, dedeleri gibi 'Almanları' sevmiyor. Çoğu ebeveyn için de hâlâ en büyük korku, çocuklarının, hele oğullarının, bırakın bir Alman kızı ya da Almanlık bulaĢtığı için orada doğma büyüme bir 'Türk'le evlenmesini, memleketten, köyden getirtilen bir kızla nesli devam ettirmesini istiyorlar. Bunu ġerif Mardin'in Anadolu'da 'küçük yerel aidiyet toplumu' gibi kavramlarla açıklayanlar var. Ama aynı korkuyu çocukları yurtdıĢında üniversitelerde okuyanların, kentli 'Batılı' ebeveynin de yaĢadığına yıllardır tanık olurum. BaĢka bir yakınım geçenlerde ġili'den döndü. Türkiye'de yokken olup bitenler hakkında bir Ģeyler söylemek değil de, söylenmek üzerine kurulu bildik ulusal sohbetimiz kısa sürdü de, anlat dedim gördüklerini. ġili'nin coğrafyası ve tarihinden ötürü dıĢarıya kapalı, dünyayı umursamaz bir ülke olduğunu anlatmaya baĢlamıĢtı ki, dediklerini duymamıĢım gibi sözünü kesip "Bizi nasıl tanıyorlar, Türkiye hakkında ne düĢünüyorlar?" diye sordum. Soru anlamsız, cevabı belli değil mi? Onların ne kadar az Ģey bildiklerini, muhtemelen de sevilmediğimizi bilmiyorcasına üstüne üstüne gidiyoruz, yabancıların hakkımızdaki cahillik ve önyargılarını tekrar tekrar 'doğrulamak' için.

BaĢkalarının bizi sevmemeleri, 'yanlıĢ' tanımaları o denli bir sorun ki, devlet politikamızla bizi küçük düĢüren hükümetlerimiz, askeri rejimlerimiz, kurumlarımız ve onlarla bütünleĢmiĢ kiĢilerden hesap sorup bataklıklarını kurutacağımıza, ayıplarının uluslararası platformlarda duyulmasına, izlenmesine karĢı milli seferberlik ilan ediyor, yabancılara öfkeleniyor, Türk'ün Türk'ten baĢka dostu yoktur tekerlemesiyle avunuyoruz. Bir yandan da dünyada olumlu bir Türkiye imajı yaratmak, Türkiye'yi markalaĢtırmak için reklam firmalarının dipsiz kuyularına akıttığımız paraların karĢılığını New York otobüsleriyle Paris metrolarının 'billboard'ları'nda görünce, Picasso Ġstanbul'da haberlerinde duyunca, paspasın altına süpürdüklerimizi unutuldu zannediyoruz. Bu halimiz yurtdıĢından bizi izleyenlere de o denli sirayet etmiĢ olmalı ki önümüzdeki aylarda Ġngiltere'de Middlesex Üniversitesi'nde tam da bu konuda, Türkiye niçin düĢman olarak tanınıyor, sesini daha iyi nasıl duyurabilir diye, yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin katılacağı, 'Türkiye'yi Yazmak' adlı bir toplantı yapılacakmıĢ. Türkiye'nin 1453'ten beri niçin düĢman telakki edildiği bir kez daha irdelenecek, yabancıların bizi nasıl anlamayıp dıĢladığı bir kez daha gazetelerimize manĢet olacak, kendi evimizi düzene sokmayı engelleyen, bizi tembelliğe sevk eden ulusal mazoĢist kiĢiliğimiz biraz daha beslenecek. Gene de Batı'nın tarihten de kaynaklanan husumeti karĢısındaki basiretsizliğimiz, son derece önemli, irdelenmesi gereken bir konu. Ama her Ģeyden önce kendimize hiç sormadığımız, belki aklımızdan bile geçmeyen bu yazının baĢlığındaki sorunun sorulmasını isterdim. Biz kimi seviyoruz?

'Che' Polat Kurtlar Vadisi Irak'da
Gündüz Vassaf
19/02/2006

Türkiye farkında olmadan kendi 'Geceyarısı Ekspresi' filmini mi çevirdi? Olmayabilir de. Filmden gocunacak olanların, bizim kadar 'BaĢkaları hakkımızda ne diyor' vehmi içinde olduklarını sanmıyorum. Ancak, Meclis BaĢkanı gibi hükümet partisi AKP'nin önde gelenlerinin, BaĢbakan eĢinin, filmin galasındaki varlığıyla demeçleri, içeriği ve sanatsal değeri açısından tartıĢmalı olan 'Kurtlar Vadisi'yle birleĢince alıĢılmadık bir Türkiye imajıyla karĢı karĢıya geliniyor. Gösterime bile girmediği ülkelerden filme gelen ağır eleĢtiriler karĢısında, Türkiye adına konuĢma ihtiyacını hissedenler, hiç de inandırıcı olmayan, 'Bu sade bir filmdir,' 'Sanat özgürdür' diye Batı'ya, Batı'nın özgürlük anlayıĢı silahıyla cevap verebilmiĢ olmanın çocuksu keyfini yaĢarken, ABD askerini, fanatik köktenci Hıristiyan; Yahudi doktorunu, organ taciri olarak gösteren filmin, bu dinleri ırkçı denilebilecek bir yaklaĢımla kabaca aĢağıladığı da ortada. Nasıl Müslümanlık adına Danimarka'da yayımlanan karikatürleri tel'in toplantıları yapılıyorsa, önümüzdeki günlerde, Hıristiyanlarla Yahudilerin tepkisine duyarlı olan ülkelerde, bu filmle birlikte Türkiye'yi hedef alan protestolar yaĢanabilir, birileri çıkıp Türkiye mallarını boykot çağrısında bulunabilir, Türk bayrağı yakılabilir. Her bakımdan endiĢe verici olan filme ilk tepkiler Ģimdiden nelerin beklenebileceğinin habercisi. Türkiye'nin 'stratejik müttefiki' ABD ordusunun komutanları, dünyanın her tarafına yayılmıĢ Amerikan askerlerine seslenen 'Stars and Stripes' gazetesinden, bu Türk filmine gitmeyin, tanımadığınız kiĢilerle bu filmi konuĢmayın diye uyarıda bulunuyor. Filmde organ ticareti yapan Yahudi doktor rolünü oynayan Gary Busey, gerçek hayatında hastalandığı taktirde doktorlar onu tedavi etmeyi reddetsin diye Amerika'da çağrıda bulunan örgütler, bu filmin neden olabileceği vahametin baĢka bir göstergesi. ĠĢin Türkiye açısından diğer bir boyutu, Osmanlı Ġmparatorluğu'nun küllerinde kıvılcım arayanların, yeni dünya imparatoru önünde hissettiği ezikliğin, 'Kurtlar Vadisi Irak'ta, intikam alıyormuĢcasına, sade Türkiye değil dünyayı da sarıp sarmalayan, neomilliyetçilikle birlikte Ģahlanması. James Bond, yıllarca cirit attığı ülkeleri ve insanlarını aĢağılayan bir Batı kahramanı olarak beyazperdede boy gösterdi. Hollywood tüketicisi, Batı hayranı dünya, James Bond'u, kendilerini nasıl aĢağıladığının bile farkına varmayarak bağrına bastı. Hâlâ da basıyor. 'Kurtlar Vadisi'nde Polat Alemdar'ın, kendisini bu tür kahramanlardan ayrı tutarak, "Rambo değilim, Türküm" diye tanıtması ülkemizde ibret verici yeni bir kahraman tipinin yaratılmıĢ olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Polat'la birlikte, kültür ve tarihimizle bağdaĢmayan, Batı taklidi, yeni bir Türk imajı yerleĢtiriliyor. Gül koklayan, Ģiir yazan, çeĢitli kültür, dil ve dinlere aĢina Fatih Sultan Mehmet, Çanakkale'de düĢmanının Ģehitlerine bizim evlatlarımız diyen, düĢmanına saygılı Mustafa Kemal, ezilenden mağdurdan yana ġeyh Bedrettin ile Yılmaz Güney yerine intikamcı, süper kahraman, sade Türk olmakla övünen, gözü kin bürümüĢ Polat geliyor. Malkoçoğlu, Cumhuriyet'in gençlik yıllarında Türk'ün Türk'e propagandası idi. Anti-emperyalist kılığındaki 'Milliyetçi Che Polat' dünyaya göz kırpıyor. Filmin, Danimarka karikatürleri gibi dünyayı birbirine katmayacağına olan bir ümidim varsa, o da, 'Kurtlar Vadisi'nin siyasi film olarak değil, üçüncü sınıf Hollywood taklidinden öteye gitmeyen, cılız bir çaba olarak algılanabileceğine olan beklentim. Yoksa, Irak'ta yaptıklarından ötürü tüm dünyada yaygınlaĢan Amerikan aleyhtarlığı, bu filmde sesini, kahramanını bulduğu zannıyla zavallılaĢırsa, boğanın kırmızı görmesi gibi içgüdüsel tepki ve provokasyonlarla tarafların zıtlaĢtığı dünyamızı hal yoluna koymamız daha da zorlaĢacak.

Âşıklar Günü, kadın, milliyetçilik
Gündüz Vassaf
12/02/2006

ÂĢıklar Günü için sizde sevgilinize bir Ģey almanın tüketici kalıbına girdiniz, buna isyan ediyor, benim gibi, böyle münasebetsiz hediyeler de nerden çıkıyor diyenlerdenseniz rahatlayabilirsiniz. Hiç aklınızdan geçmiĢ miydi sizleri büyüleyen, kalbinizi hoplatan o güzel kadına alacağınız hediyenin hakaret olabileceği? Ġtalya'dan yeni tanıdığım büyükçe bir yayınevi sahibiyle KapalıçarĢı'dayız. Güzel bir kadın. Küpe ve yüzüklere bakıyor. Nâzım Hikmet'in Ģiirlerinin Ġtalya'da basılmasına önayak olduğundan ona çoktan bir hediye almak istiyordum. Her ne kadar KapalıçarĢı'da dolaĢmaktan sıkılsam da ona uygun bir Ģey bulmak, ne sevdiğini anlamamda bundan daha uygun fırsat olamazdı. Onun için hemen refakat edebileceğimi söyledim ÇarĢı'ya gitmek istediğini söylediğinde. Ġç Bedesten'de dolanıyoruz. Küpe ve yüzüklere bakıyor. Elinde bir mücevherci ismi. Herkes tanırmıĢ dedi. Gerçekten ilk sorduğum kiĢi dükkânın yerini tarif etti. Kapıdan girer girmez anladım ölçülerimi aĢan bir yerde olduğumu. Maria Therizia , beğendiklerini camekândan gösteriyor, dükkân sahibinin itinayla önüne koyduğu pırlantalara hayranlıkla bakıyor, fiyatını sorduğundaysa gülen yüzü ümitsizliğe dönüĢüyor. "Ne yapalım" diyor dükkân sahibi, KapalıçarĢı'nın babadan kalma 'iltifatla pazarlama' yöntemiyle, "Sizin öylesine ince, müstesna zevkiniz var ki her seferinde en pahalısını seçiyorsunuz." Maria Therizia'nın her fiyatı duyduğunda hissettiği hayal kırıklığıyla içim burkuluyor. Yapabileceğim bir Ģey yok. Ezikliğimi, erkekkadın rollerinin eskiye göre nasıl değiĢtiğiyle açıklamak, çaresizliğimi onunla paylaĢmak, belki de bu yolla gözüne girmek istedim. "Ah, Ģimdi yüzyıl öncesi olsa, benim yerinde olan erkek ne yaparsa yapar birlikte olduğu kadına borçla harçla da olsa, mutlaka istediğini alırdı. Ne kadar da kabalaĢtık. Ben 21. yüzyılın vurdumduymaz erkeği burada oturmuĢ refakat ettiğim güzel kadının pazarlık yaptığını seyrediyorum" dememle Maria Therizia, okun yaydan fırlama gerilimiyle bana bir veriĢtirdi ki ĢaĢtım kaldım. Ama sonunda, haklısın dememi, alabileceğim bir hediyeden daha çok takdir etti. "Kaç yıldır uğraĢtım" dedi Maria Therizia. "Kendi iĢimi kurdum, erkeklerin arasından sivrildim, çalıĢıyorum, kazanıyorum. Gözüme girebilmek, benle yatabilmek için hediye almak isteyenlerin tekliflerinin, hayatımda sivrisinek vızıltısı olduğu konuma geldim. GeçmiĢ yüzyılın ikiyüzlü centilmenlik anlayıĢından kurtuldum, bağımsız bir kadınım" dedi; benim hiç beceremeyeceğim bir pazarlıkla istediği yüzüğü alıp parmağına taktıktan sonra mutlu bir ifadeyle dükkândan çıktı. Ertesi gün Ġstanbul Bağcılar'da beĢ gazete yazarının yargılandığı davaya dinleyici olarak gittim. Bir tarafta onları suçlayan, gövde gösterisine gelen, vatan elden gidiyor bağrıĢlarıyla hâkime saldıran, ancak polis gücüyle sinen, yakarıĢlarıyla kendilerini kurban yerine koyan silme erkek avukatlar- bir tarafta düĢünce özgürlüğünü savunan, hukuk dıĢı davranıĢları kınayan, vakur, yarısı kadın avukatlar Türkiye'de bağımsızlık, demokrasi ve çağdaĢlaĢma yolunda nereye geldiğimizin, kimlerin neyi savunduğunun çarpıcı bir göstergesiydi.

Münih: Devlet terörizminin aldatıcı yüzü
Gündüz Vassaf
05/02/2006

Topluca yaptığımız kötülüklerin farkında olmamamızdan gelen bir saflığımız var. Kiralık katiller yaptıkları iĢe duyarsızlaĢsalar bile yeraltı dünyalarında gizlenmeye mahkûm. Oysa bizim aynadaki yüzümüzden ürkeceğimize, kötülüklerimizi meĢrulaĢtırmak gibi bir huyumuz var. Steven Spielberg'in 'Münih' filmi, 'Kurtlar Vadisi' gibi, kötülüklerimizi meĢrulaĢtırmanın ibret verici bir örneği. Filmin gösterime girdiği ülkelerde baĢlıca tartıĢma yönetmenin siyasal konumu. Arapların aĢağılandığını söyleyenler çoğunlukta. Bu görüĢtekiler Spielberg'in ancak, Filistinlileri de anlatan bir film yaparsa 'Münih'le yitirdiği 'hümanist' itibarını geri alabileceğini söylüyor. Diğer yandan 'Münih'in, Hollywood'da, tabuları yıktığına, Yahudileri ilk kez mağdur göstermeyen bir film olduğuna iĢaret ederek, yönetmenin, Ġsrail'in beyazperdedeki dokunulmazlığını deldiğini söyleyenler de var. Filmin, iki zıt taraftan eleĢtirildiğinden yola çıkanlarsa, Spielberg'in tarafsızlığını, ustalığını vurguluyor. Ancak tüm eleĢtirilerde, her ne kadar filmin sanat yönüne değinilse de, egemen konu Ġsrail-Filistin çatıĢması ve yönetmenin siyasal konumu. Her zamanki taraf tutma alıĢkanlığımızla, filmi ve yönetmeni değerlendirenler, terörizmin, uygar bir devletin politikası olarak meĢrulaĢtırılmasını gözlerinden kaçırıyor. Bugün köleliğe, insanları alıp satmamıza ne vicanımız ne de yasalarımız el vermiyor. Ġyi ya da kötü köle sahipleri arasında bir ayrım yapmıyoruz. Köle sahibi olmak bizatihi kötü bir Ģey. 'Münih'in kahramanı, devlet teröristi Avner sanki iyi bir köle sahibi. Spielberg, bizi yakıĢıklı kahramanımızın yönettiği cinayet Ģebekesiyle çıkardığı Avrupa turunda bir cinayetten ötekine götürürken, cinayetler arası yerleĢtirdiği karelerde Avner'i, masum bir Arap çocuğunu koruyan, yaĢlı annesinin ev iĢlerine yardım eden, yeni doğan çocuğunun telefonda sesini duyduğunda ağlamaktan kendini alamayan, öldürdüğü insanların 'suçlu' olduğuna dair kanıt arayan, görevinin yararına kuĢkuyla bakan, vatanperver bir ajan olarak gösteriyor. Üç saate yakın film boyunca sade bir kez devlet terörizmi sorgulanıyor. Sorgulanansa devletin terörist olması değil, terörü kullanma politikasında ne kadar etkili olabildiği. Daha filmin baĢlangıcında halim selim teyze kılığında kadın baĢbakanın gerekliliğini ilan ettiği, filmin sonuna kadar devletin kararlılıkla sürdürdüğü terörizminin yanında kahramanımızın, istatistiksel çaresizliğe dayanan, "Her öldürdüğümüz Filistinli için altısı daha çıkıyor" gözlemi ibret verici, vicdanıysa, iĢlediği vahĢetin yanında sivrisinek vızıltısı. Spielberg, isteyerek ya da istemeyerek devlet terörizmini meĢrulaĢtırırken, uluslararası hukuku tanımayan yeni düzenin ahlakdıĢı değerlerini de bize hayatın gerçeğiymiĢ gibi gösteriyor.

Katil aramızda!
Gündüz Vassaf
29/01/2006

Devletin hukuku çiğneyerek vatandaĢlarına çektirdiği ıstırap kayda geçmeyecek kadar sonsuz. Bir çok ülkede filme, romana konu olacak olaylar bizde o kadar sıradan ki, yaĢananlar dost sohbetlerinden öteye gitmiyor. Devleti tazminata mahkûm kılacak olaylar, o kâbusu bir daha yaĢamamak için, 'ġükür ki o günler geride kaldı' temennileriyle geçiĢtiriliyor. Devletin hukuk tanımamasına o denli alıĢtık ki, ancak dünyanın gözü önününde yaptıkları ipe sapmaz gelen davranıĢlarla karĢılaĢınca, çileden çıkmıĢçasına sesimizi çıkarıyoruz. Ama bu bile, hukukun çiğnenmesine tepki olmaktan çok, bu kadarı da olmaz türünden bir infialden kaynaklanıyor. Heyecanlarımızla olaya odaklandığımızdan, hukuk ve insani boyutunu kaale almadığımızdan, dost ve düĢman diye taraf tuttuğumuzdan, devlet bildiğini okumaya devam ediyor. Ġktidarların özgürlüklere düĢmanın silahlarıymıĢ gibi bakmasının bile yetmediğinden, devletin gene bir askeri darbeyle ele geçirildiği 12 Mart döneminde Ģöyle bir olay geçmiĢti çok sevdiğim bir arkadaĢımın baĢından. Binlerce kiĢi gibi o da tutuklanmıĢ, hâkim önüne çıkmadan, herhangi bir avukatla görüĢemeden, ailesinine, yakınlarına bilgi verilmeden iĢkence göreceği hapishaneye atılmıĢtı. Ve gene hukuk dıĢı bir davranıĢla, bir gece aniden kendisine serbest bırakıldığı bildirilir. Saati, cüzdanı iade edilir, gece yarısına doğru kendisini hapishane kapısının önünde sokakta bulur. Yol uzun, vasıta yok, Ģehrin merkezine doğru yürümeye baĢlar. Arkadan gelen bir arabanın yavaĢlamasıyla sevinir, durun diye elini sallamasına gerek kalmadan, araba durur, zorla içeri alınmasıyla birlikte dayak baĢlar. Devlet mahkûmuyla dalga geçmiĢ, onu iĢkence olsun diye öylesine bırakmıĢtır. Tekrar hapishaneye götürülür, gene hukukla ilgisiz bir af çıkana kadar bir yıl daha yatar. Geçen hafta Mehmet Ali Ağca serbest bırakıldığında, galeyana geldik, onun insan olduğunu unuttuk,'Katil aramızda,' 'Katil kebap yedi' diye, hayatının önemli bir kısmı hücrede olmak üzere yirmi yıla yakın hapishanede yatmıĢ bir insana, psikolojik davranıĢlarında, konuĢmalarında ciddi psikolojik sorunları olabileceğini her haliyle belli eden bir insana yüklendikçe yüklendik. Devletin onu bırakmasındaki sorumsuz davranıĢı, tepkilerimiz sayesinde düzeltilince, sanki adalet yerini bulmuĢ duygusuyla ulusça rahatladık. Ağca'nın, hem de sıkıyönetim varken, askeri hapishaneden kaçırılması, Ağca'nın hapishaneden bir bayram vakti oldubittiye getirilerek birdenbire cezası bitti diye serbest bırakılması, Türkiye'de devletin kendi içinde 'Ben senden daha devletim' diyenlerin mücadelesinin bir parçası. Bizim aczimizin, sonuçlarla yetinip, devletin bir usulsüzlüğünün daha üstüne gidememimizin, elbette korku gibi bir insani boyutu var. Ama bu çaresizliğimizle galeyana gelip, her tür yardıma muhtaç bir kiĢiye, hele belki anlayıĢla davransak olayların perde arkasını anlatacak bir kiĢiye, insan olduğunu unutarak yaklaĢmamız da ibret verici.

Bir soykırım örneği
Gündüz Vassaf
22/01/2006

Zaman içinde kelimelerin nasıl anlam değiĢtirdiğinin çok örnekleri var. Hacı Halim Efendi, Ustrumcalı toprak ağası olan dedemin adı. Üsküp yakınlarından kalkıp 19. yüzyılda, hacca gitmiĢ. Bugün de hacca gidene hacı diyoruz. DeğiĢen bir Ģey yok. Efendi öyle değil. Dedem, Ku'ran okumuĢ kiĢi, ulemadan sayıldığı için Osmanlı'nın taĢrasında, Makedonya'da kendisine efendi deniyor. Tarihçi arkadaĢlarım anlattı. Efendi'nin bu Ģekilde kullanımıyla taa Bizans'ta, dini eğitimden geçmiĢ, kalem erbabı kiĢilere 'authentıkos' denmesi geleneği, biraz telaffuz farkıyla devam etmiĢ oluyor. Dedem, Tanzimat sonrası Osmanlı'nın baĢkenti Ġstanbul'a gelecek olsaydı, burada artık bürokratlara, katiplere ve saygın, 'centilmen' kiĢilere efendi denmesini, belki eski bir tabirin modern zamanlara ayak uydurmasının örneğidir diye fazla yadırgamayabilirdi. Ama bugün, komĢularımın bodrum katındaki karanlIk izbe dairesinde oturan kapıcıya cıyak cıyak 'Bilal efendi' diye bağırıĢlarına nasıl tepki göstereceğini siz kestirin. Yüzyıl içinde tepetaklak olan efendi deyimi ulemalıktan kapıcılığa dönüĢtü. Bunlar, Amerika'da soykırıma uğrayan Kızılderililerin konumunun nasıl değiĢtiğini düĢünürken aklıma geldi. Soykırımın vahĢeti ortada. BirleĢmiĢ Milletler'in 1948 soykırım tanımına göre, geçtiğimiz yüzyılda yüzlerce, tarihimize baktığımızda nerdeyse her ırktan, dinden insanın, belki de binlerce kırıma maruz kaldığını görünce, soykırımın türümüzün tarihinde nerdeyse sıradan bir olay olduğunu görüyoruz. Belki de sırf bu nedenle, kelimenin kendisi, insan olarak hepimizi irkilttiği için onu sıradanlaĢtırmamalıyız ki, bizi uyarma iĢlevini sürdürebilsin. GeçmiĢte yapılanların ıĢığında, bizi günümüze geleceğe daha duyarlı kılsın. Bugün soykırım kelimesinin, tarihte yapılan tüm soykırımlardan, daha ibret verici bir iĢlevi var. Burada, kendi önerime karĢı çıkıp, Kızılderili soykırımından söz etmemin nedeni, bu insanların katledilmekten öte, kelimelerinin, isimlerinin de tarihten silinmesiyle ilgili. BaĢka bir egemen kültür tanıyormusunuz ki, insanları yok etmekle kalmayıp, onların kelimelerine de fütursuzca el koysun. Amerika'da geçmiĢi tarihsizleĢtirerek tarihi unutturmuĢlar, Kızılderili isimlerine verdikleri yeni anlamlarla geçmiĢi anlamsızlaĢtırmıĢlar. Diğer Kızılderili milletleriyle birlikte soykırıma uğrayan Cherokee bugün otomobil markası, Iroquis'leri 16. yüzyılda tek bir devlette birleĢtiren Hiawatha, Boğaz'da seyreden ABD Konsolosluğu'nun teknesinin adı. Tomahawk, Amerikalıların Irak iĢgali öncesi Mezopotamya'yı yerle bir ettikleri füzelerin, Apache savaĢ helikopterlerinin adı. Kızılderili lideri Geronimo, askerlerin paraĢütle uçaktan atlamadan önce, kendilerine moral versin diye haykırdığı kelime. Bugün banka olan Shawmut, Kızılderililerin Boston'a verdikleri eski isim.

Yahudi soykırımından sonra Almanların otomobillerine Mercedes yerine Kohen dediklerini, sürat teknelerine, süs köpeklerine Yahudi isimlerini verdiklerini düĢünebiliyor musunuz? Shakespeare'in Hamlet'te dediği gibi, 'KokuĢmuĢ bir Ģeyler var Danimarka'da.'

İstanbul'da New York düşleri
Gündüz Vassaf
15/01/2006

ABD'de geliĢtirilen, dünya çapında uygulanan bir zekâ testinde, Ģehirlerde toprağın niçin kıymetli olduğu sorulur. Doğru cevap kapitalizmin mantığının icabı arz-talep kanununun ifadesidir. Birbirlerine ulaĢılmaz köylerde binlerce yıl yaĢayan türümüz giderek gökdelenlerde birbiri üstüne yaĢıyor. Rus Ģairi Mayakovski New York'a 1925'te geldiğinde bu binalardaki asansörlerden etkilenmiĢ, "Her katta duran düzinelerce asansör, ayrıca ekspres asansörler var, önce 17., sonra 20., sonra da 30. katta duran. Aynı binada iki ayrı kata, 7 ve 24'e gitmeniz gerekiyorsa önce her katta durana binip 7'de iniyor, iĢiniz bittikten sonra 24'e kadar durmayacak olan ekspres asansöre binip altı dakika kazanmıĢ oluyorsunuz. Özel saatler, asansörün kaçıncı katta olduğunu, kırmızı, beyaz ıĢıklar yönünü gösteriyor." Nâzım Hikmet'in Moskova'da gençlik yıllarında 'trrrrrum, trrrrrum, trrrrrum, tiki tak, makinalaĢmak istiyorum' Ģiirinde etkisi olan Mayakovski, modernliğin uç göstergesi New York'a hayrandır. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğünü kanıtlamak iddiasında olan Stalin de, Amerikan zekâ testlerinin mantığının tersini ispat etmek istercesine, New York'la yarıĢa tutuĢur. Özel mülkiyetin, arztalebin olmadığı, sosyalizmin beĢiği Moskova'da, gökdelen inĢasına baĢlanır. Biri Moskova Üniversitesi olmak üzere dört bina yapılır. Stalin öldüğünde, inĢaatına yeni baĢlanmıĢ beĢinci gökdelenin temeli yüzme havuzuna dönüĢtürülür. Ama sosyalist ülkelerde insanların kat kat üstüne, tıkıĢ tıkıĢ, kutu kutu dairelerde yaĢamaları sürer. Ġsviçreli mimar LeCorbusier, özellikle II. Dünya SavaĢı'ndan sonra Avrupa'da konut darlığından ötürü, 20. yüzyıl insanının devasa sitelerde, blok apartmanlarda yaĢamaya sevk edilmesinin öncüsü olarak bilinir. "Ġdeal ev, içinde yaĢanan makinedir" diyen Corbusier, standardizasyon ve sanayileĢmeyi mimariye yansıtmasıyla ünlü. O da New York'a ilk gittiğinde gökdelenleri umduğu kadar yüksek bulmadığından yakınmıĢ. Marsilya'da yaptığı en ünlü projelerinden biri 'Unite d'Habitation' adlı 1600 kiĢinin 337 dairede oturduğu bina öyle tasarlanmıĢ ki, yaĢamın gereklerini sokağa çıkmadan bu yekpare çimento canavarında gidermek mümkündü. Binanın bir koridoru, dükkânların olduğu, alıĢveriĢinizi yapabileceğiniz cadde olarak düĢünülmüĢ. Dam, kocaman bir bahçe. Her ne kadar Le Corbusier kimi mimarlık öğrencileriyle toplu konut meraklısı devletlerin kahramanıysa da, halk arasında Fransa'da bu projesine verilen isim 'La Maison du Fada' (Deliler Evi). Ümitle uygulanan, büyük yatırımlar gerektiren, ayaklarımızı yerden kesen toplu konut projeleri sonuçta birer hilkat garibesine dönüĢtü. Ġnsanlar birbirlerine, çevrelerine yabancılaĢtı, gençler çeteleĢti. Her tür cürümün baĢ gösterdiği bu mekânların birçok ülkede yıkılmasına gidildi. Ġngiltere'de uygulanan bu tip projeleri Prens Charles Nazilerin II. Dünya SavaĢı'nda Londra'yı yerle bir etmesinden daha zararlı görüyor. Sıra Ģimdi Türkiye'nin yeniden tekerleği keĢfetmesinde. BaĢka ülkeler kurtuluĢu ancak bu tür binaları yıkmakta bulurken, biz, gecekondudan kurtuluĢ tekerlemesiyle, insanları yığdığımız sitelerde onları modern yaĢama kavuĢturma adı altında, nice toplumsal Ģiddete gebe bir yıkıma gidiyoruz. New York'ta yeni kurulan bir Ģirketin adı 'Bio-recovery Corporation' bu tip binalarda intihardan, silahlı saldırıdan, yalnızlıktan ölenlerin cesetlerinin neden olduğu pisliği temizlemekte uzmanlaĢmıĢlar.

Romancı nasıl olunmaz?
Gündüz Vassaf
08/01/2006

Bir dansçı, kemancı ya da ressamın eserinin keyfine varmakla yetiniriz. Ama elimiz kalem tuttuğundan, içimizde yazılmamıĢ bir romanımız vardır. Bir romancının kitapları kadar, onları nasıl yazdığını da en ince ayrıntısına kadar merak ederiz. Özellikle okuma günlerinde yazarlara bu türden, çoğu yazdıklarından ilgisiz sorular sorulur. Cevaplar, sorular kadar çeĢitlidir. Ġngiliz yazarı Graham Green'in koca bir kitabı, sonunu getiremediği, sorunlu yazılarının çözümünü rüyalarında nasıl bulduğuyla ilgili. Hemingway, "Ertesi gün yazacağın ilk cümleyi bilerek masa baĢından kalk" der. Kimi kahramanlarıyla birlikte, romanda yol aldıkça keĢfeder ne yazacağını. Kimi, ince ince kurar, neyin, nerede, ne zaman, nasıl olacağını. Çoğu yazarın, her gün tekrarladığı kendine özgü garip merasimi vardır kitabını yazmaya koyulmadan önce. Belki de yazarları, romanlarının kahramanları ve olayları ile özdeĢtirdiğimizden, hayatlarının da romanları gibi dolu dolu olmasını bekliyoruz. Bir balerin ya da piyanistten beklediğimiz çalıĢma disiplinini onlara yakıĢtıramıyoruz. Beklentilerimiz doğrultusunda, onların gündelik yaĢantılarına, aĢklarına, kavgalarına, sıradan evliliklerine bile olağanüstülük atfetmek istiyoruz. BaĢarılı yazarların ne kadar çalıĢkan oldukları ilgimizi çekmiyor. Romanlarını yazmadıklarında, hayattan kopuĢlarını telafi etmek çabasıyla dağıtırken bile malzeme toplamakla cebelleĢenler az değil. ABD'li yazar F. Scott Fitzgerald'ın defterlerine göz gezdiriyordum geçenlerde. GeliĢigüzel baĢlıklar altında binbir çeĢit not düĢmüĢ. Her Ģeyle ilgilenmiĢ. 'Kulak Misafirliği' bahsinde tek bir madde var, "Bir rüyayı tekrarlamak kadar gereksiz." 'Gençlik ve

Ordu' baĢlığı altında "Bana para tuttuğun ellerinle dokunma!" diyen bir kızın dediklerini not etmiĢ. Bir bölüm sırf kadınlarla ilgili tanımlamalara ayrılmıĢ. BaĢka bir bölüm 'ĠĢ Tavsiyeleri' baĢlığını taĢıyor. Bir bölüm, birbiri ardına geliĢigüzel yazılmıĢ Ģarkı sözleri. Belli ki Fitzgerald, karĢılaĢtıklarını kaydetmekten edememiĢ, duyduğu, gördüğü her Ģeye romanında iĢine yarar gözüyle bakmıĢ. Bu raddede yazarlık, aĢırı çalıĢkanlıktan da öte, bunaltıcı tutku haline dönüĢebiliyor. Yazarlığın belki de en sorgulanır kısmı Borges'in Ģu sözlerinde saklı. "Bence yazılan her Ģeyin kaynağı mutsuzluk." Mutsuzluklarımızı, sorunlarımızı paylaĢmaya, abartmaya, ona buna bas bağır duyurmaya, sanatımıza yansıtmaya alıĢkınız da, mutluluklarını gizlemek gibi garip bir huyu var yetiĢkin insanın. Mutsuz olmak bize daha kolay geldiğinden mi?

Yeni yılın yargıçları
Gündüz Vassaf
01/01/2006

Her yerde iktidardakiler, inandırıcı olmasa bile, güzel Ģeyler söylemekle, bugün değilse gelecekte, güzel günleri vaat etmekle mükellef. Bilim adamlarımız, doktorlarımız var, aĢılarıyla, araĢtırmalarıyla, yaĢamın acılarını dindirmeye çalıĢan. Sanatçılarımız var, bunca açlık, savaĢ dolu bencil tarihimize karĢı direnip güzeli bizlerle paylaĢan. Anneler babalar var, her doğurduklarında çocuklarının daha güzel günlerde yaĢayabileceklerine inanan. Sevenlerimiz var, kendilerini siper ederek sevdiklerine hep güzeli göstermeye çalıĢan. Sevenler var, hepimizi dünyamızın güzelliklerini kucaklamak arzusuyla coĢturan, bize 'zamanın inim inim inleyen ağırlığını unutturan', bizi, 'Ģarapla, Ģiirle, ya da erdemle sarhoĢ eden.' Güzel bir yere gittiğimizde içimizi çekip 'Burada Ģair olunur', dememiz boĢuna değil. Ama gel gör ki, Ģairlerimizin de, eninde sonunda, ne kadar da güzel söylesele de, hayatın geçiçiliğidir esasta paylaĢtıkları. Her an dünyayı bekleyen tehlikeler var. 30 yıl önce dünyanın sonunu getirecek nükleer savaĢtan korkuluyordu. Bugün küresel ısınmanın neden olacağı belirsiz felaketlerden. Avrupa 1000 yılına doğru felaketi bekledi. Olmadı. 2000 yılına doğru gene vardı bekleyenler. Bugün, her türden köktencilerin felaket senaryolarıyla uğraĢıyoruz. Zaman zaman felaket tellalarına kulak versek de, mazoĢist değiliz. Mutlu olmak istiyoruz. Mutlu etmek istiyoruz. Her an unutmaya hazırız tekrarlanan doğal felaketlerin göbeğinde oturduğumuzu, insanın insana ettiklerinin vahĢetini. Ama hatırlamaktan da tutamıyoruz kendimizi. Eğlenelim diye dostlarımızla buluĢmalarımızın ilerleyen saatlerinde, tutamıyoruz kendimizi ciddiyete davet etmekten. DertleĢiyoruz. Rahatlıyoruz, dertleĢtiklerimizle bir olduğumuzda. Öfkelenebiliyoruz dertleĢirken. Kızabiliyoruz ülkemizi, dünyamızı bu hale getirenlere. Harekete geçiyoruz öfkemizi dile getirenlerle. Geleceğimizi planlıyoruz. Geleceğimiz, düĢman bulup, düĢman yaratmaya yatkınlığımız sürdükçe, geleceğimizi engelleyenlerle mücadelemizin tarihi olacak hep. En münasebetsizler, o baĢkaları. Tam düĢmanı, sorumluları, geleceğimizi engelleyenleri bulmuĢken hedef ĢaĢırtanlar. Aynayı yüzümüze tutanlar. Durup dururken Ģeytanın avukatlığını yapan, cennete koysalar cenneti eleĢtirecek olanlar. Mutluluğumuzda bizi sarhoĢ eden iksirin içinde ne olduğunu araĢtırıp, tadını kaçıran, inananları uyarmayı üstüne vazife edinen, bizden değilmiĢ gibi konuĢanlar. O baĢkaları... Kimilerini, yıllar, asırlar geçtikten sonra kahramanlaĢtırıp, azizleĢtirdiklerimiz. Tarihin tahterevallisinde, haklı kim, güzel kim diye, her yeni doğuĢun, her yeni yılın, kendisini önyargısız, hoĢgörülü sanan yargıçlarıyız hepimiz.

Kimliksiz devlet
Gündüz Vassaf
25/12/2005

Aitliklerimiz çoğalınca özgürlüklerimiz kısıtlanıyor. Aitliklerimizden arınınca özgürleĢiyoruz. Özgürlük, insanın istediği zaman istediğini yapması, 'Figaro'nun Düğünü'nde, Kontes, 'Ama niye bu kadar çok içiliyor?' diye sorduğunda, Antonio, 'Bizi yabani hayvanlardan ayıran Ģey budur Madam, susamadığımız zaman içmek, canımız istediği zaman seviĢmek' cevabını verir. Bu cevaptaki kendiliğindenlik, herhangi bir Ģeyi aitliğimizi gerektirdiği için değil, istediğimiz için yapabilmemiz durumu ise en demokrat toplumda bile aitlikler, bir tür kalebentliktir. Hele baĢkalarından, atfettiğimiz aitliklerine uygun davranmalarını bekliyorsak. Türkse, Türk olacaktır. Erkekse, erkek. Müslümansa Müslüman. Bunlardan herhangi birinde, tek kimlikte tutarlılık, yeteri kadar problemken, birkaç kimliğimiz yan yana gelince, hayatı ne kadar zorlaĢtırdığımız gündelik yaĢantımızdan da belli, tarihimizden de. Hepsinin ayrı ayrı ilgi alanlarının, menfaatlerinin çakıĢmama ihtimali, milli piyangoyu herkesin aynı anda kazanması kadar imkansız. Aitliklerimizi birleĢtirip tutarlı gözükmek için, çok iyi yalancı olmak gerekiyor; ya da kendi propagandamıza kanarak,

içselleĢtirdiğimiz toplumsal cambazlıklarımızı görmezlikten gelmek. Kimsenin kimseyi takmadığı bir toplumun çıplaklığında, kendimizi iktidarsız hissedeceğimizden korkuyoruz. Yücelttikçe ortaya çıkıyor birleĢtirici sandığımız aitliklerin bölücülüğü. Toplumu bölmenin, birbirine düĢürmenin, zayıflatmanın en kolay yolu, ona aitlikler atfetmek, ona aitliklerine göre davranması, dünyaya bakması gerektiğini belletmek, alıĢtırmak. Din ya da bayrak için toplumun çimentosu diyenlere, sert Ģeylerin kırılgan olduğunu hatırlatmakta yarar var. Geçtiğimiz yüzyılda vatandaĢlarına ideolojik kalıp zorlayan toplumların, süper güç addedilen devletlerin, bir çırpıda, kurĢun sıkılmadan, iç harpler çıkmadan, nasıl çöktükleri ortada. Uzun vadede toplumu diri tutan, ona esneklik kazandıran, aitlikleri yücelterek dayatmanın tersine, farklılıkları barındırıp, yaĢatmak ve teĢvik etmek. Aitlik, kendi sınırları içindeki kültürü tekdüzeleĢtiriyor, körleĢtiriyor. Farklılık bireyleri de, toplumu da güçlendiriyor. Kimliklerin, aitliklerin, altı üstü olamaz. Devlet kimliksizdir. Devletten beklenen evrensel değerlere, insan haklarına herkes için sahip çıkmasıdır. Devletle bireyin arasındaki iliĢkide, benim devletten istediğim, istediğim gibi olma hakkımı tanıması. Onunla yaptığım sözleĢmede, benim vereceğim, baĢkalarının da istedikleri gibi olabilmesi için desteğim. Devletin vazifesi, bu koĢulları yerine getirmesi, bunu sağlayacak olanakları yaratması, seferber etmesi. Ġstemeyerek de olsa, ben devleti var ettim, o beni değil.

Dava dünyalı olabilmek
Gündüz Vassaf
18/12/2005

Amerikalıların beĢte birine göre GüneĢ Dünya'nın etrafında dönüyor. Dinozorlarla insanların aynı dönemde yaĢamadığını bilenlerle bilmeyenlerin sayısı aynı. Maymunlarla atalarımızın bir olduğuna inanmayanlar nüfusun yüzde 60'ı. KüreselleĢmenin, bu denli bilgi akıĢını sağladığı söylenen bir dünyada, ellerindeki ileri teknolojilere, her evde bilmem kaç televizyon, bilgisayar, radyoya rağmen Amerikalıların dünyalı olduğunu iddia etmek kolay değil. Onlar Amerikalı. Kendi ülkelerindeki koĢulların, kültürün, nevi Ģahsına münhasır ürünü. Peki, Dünya'nın GüneĢ'in etrafında döndüğünü biliyor olmak Dünyalı olmak için yeterli mi? Bu soruyu bizim için soruyorsam Dünyalı değiliz. Gazetelerimizin manĢetleri hep Türkiye'de olup bitenle ilgili. Dünyayı takip edebilecek olanların derdi gene Türkiye. Konu insan haklarıysa, olay Türkiye'de insan haklarının ihlali. Konu azınlıklarsa, sınırlarımızın ötesinde, baĢka ülkelerde, olup biten hakkında fikir beyan edenimiz yok. Bu ister Çin, ister Hindistan, ister Osmanlı olsun, Doğu'nun geleneksel aldırmazlığının günümüzde süregelmesi, bir tek Batı'ya olan ilgimizin de, maddi, teknolojik yanıyla, oyuncaklarıyla, ya da hasmane tavır almamızla sınırlı kalmasının bir sonucu mu? Yoksa, ya da buna ilaveten, bizim de tarihte burjuvazinin geliĢmesinin mümkün kıldığı, devletten bağımsız 'ulusal aydın' aĢamasına yeni gelmemizle mi? DüĢünce özgürlüğünün kurumsallaĢtığı Batı'da, hele ABD'de, geleneksel rolünü yitiren aydın kaale alınmazken, Türkiye ve benzer birçok ülke, Emil Zola'larını yeni keĢfediyor. Daha yeni yeni alıĢıyor devlet kadrolarından çıkmayan, devletin beslemediği, sözlerinin, sanatlarının gücüyle var olup, düĢüncelerini açıklayanlara, devleti eleĢtirenlere. Batı'nın bu kiĢilere ilgisi, onları ödüllendirmesi, tarihine, hukukun üstünlüğü mücadelesine sahip çıkmasının parçası. Bu açıklama, gerçeği barındırsa da, günümüz dünyasındaki geliĢmelere bakınca tatmin edici değil. Öyle olmadığı için de özellikle Batı devletlerinin baĢka ülkelerde insan haklarına, demokrasiye duyarlılıkları, dünyanın birçok ülkesinde kuĢkuyla karĢılanıyor. Batı'nın çifte standartlarının ayyuka çıkması, 'ulusal ayıplara' odaklananları kendi ülkelerinde gerektiğinden de zor durumda bırakıyor, etkilerini azaltıyor, samimiyetleri sorgulanıyor. Avrupa'da insan kaçırıp, gizli hapishanelerde iĢkencelerle uluslararası hukuku çiğneyen, savaĢ açıp baĢka ülkeleri iĢgal ederek BirleĢmiĢ Milletleri hiçe sayan, Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla serbest ticaret adına milyonları iĢsiz bırakıp açlığa mahkûm edenlerin yaptıkları hepimizin gündeminin baĢında olması gerekirken, aynı zamanda küreselleĢen dünyanın küreselleĢen aydınlara ihtiyacını vurguluyor. Türümüzün tarihinin belki de en büyük soykırımı Ģu anda Afrika'da Darfur'da. Neden bizden ses yok? Irak'ta savaĢ suçlarına, Çin'de insan hakları ihlallerine dur dememiz için önce yurtdıĢındaki kuruluĢların mı harekete geçmesi lazım? ABD, Kyoto Protokolü'nü imzalamamakla, dünyayı ve yaĢayanları önlenemez akıbetlerin eĢiğine getiriyor. Farkında değil miyiz? Dünyalı olmamızın ölçütü, sorunlarımızla yüzleĢmek, hukuk devletini tesis etmekten de öte, bizim de, aydınlarımızla birlikte, dünyada olup bitenle bütünleĢmemizle ilgili. Birçoklarının farklı niyetlerle 'örnek bir Ġslam demokrasisi' olarak pazarlamak istediği Türkiye'nin asıl örnek olma fırsatı, (illa örnek olmak gerekiyorsa) hem doğusu da hem de batısında evrensel ilkelere sahip çıkmasıyla olabilir. Asker sipariĢli anayasası, ulemayı hukukun üstünde tutmaya eğilimli hükümeti, faili meçhul cinayetleri, Ģaibeli hukuk sistemiyle Türkiye, 'Geceyarısı Ekspresi' filmlerini çekmeyi sürdürdükçe, çok da vakit kalmıyor dünyalı olmaya. Yıllar boyunca baskıcı rejimler altında yaĢamak normal yaĢantımızın o denli parçası oldu, totalitarizmin dilini o denli içselleĢtirdik ki, toplum olarak ağrımıza gidiyor yüzümüze ayna tutulması. Ġnanmak istemiyoruz. Ama aynı Ģekilde, mağdur durumda olanların Türkiye'nin demokratikleĢmede son yıllarda kat ettiği mesafeyi kaale almaması, bilmeyenlere, görmek istemeyenlere hatırlatmaması da mazeret değil.

Yüzyıl sonrasına bir ipucu
Gündüz Vassaf
11/12/2005

Birkaç ay önce Londra'daydım. Tuttuğum notlara Ģimdi bakarken, 100 yıl sonra dünyamızın halini açıklamaya, bugün yaĢayan bizleri anlamaya çalıĢanları düĢündüm. Eylülün ilk haftası. Birkaç gündür Londra'dayım. Tanıdıklarımı sordum. Biri Milano'daymıĢ. ĠĢi Avrupalı zenginlere eğlence düzenlemek. Yeni Ġtalyan müĢterilerine Fas'ta hafta sonu partisi planlıyormuĢ. BaĢka bir arkadaĢım psikiyatrist. Onu da bulamadım. Sevgilisi, yıllık iznini liseden arkadaĢlarıyla birlikte geçirmeye karar verdiğini, her sene yaptıkları gibi, hafta boyunca mitolojik varlıkların Ģahsiyetlerine büründükleri bir oyun oynayacaklarını söyledi. Para çekmeye gittiğim bankada televizyon ABD'de New Orleans'ı vuran kasırga haberiyle birlikte, 4000 mil uzaktaki felaketin Ġngiltere'ye uğramayacağını, hafta sonu havanın güzel geçeceği müjdesini veriyordu. Bir yemekte tanıĢtığım ünlü ve yaĢlı tiyatrocular, ABD'nin Birinci Dünya SavaĢı'nda Ġngilizlerin safında savaĢıp Almanlardan kurtardıklarını bilmiyordu. Gazeteler, Avrupa'da en çok bu ülkenin gençlerinin alkol sorunu olduğunu yazıyor. ĠĢsizler ve umutsuzlar. 15-16 yaĢlarında kızların istemeden, bilmeden gebe kalmaları da Avrupa'da en çok Ġngiltere'de. Arabasına bindiğim Tanzanyalı taksi Ģoförü burada doğup büyüyen çocuklarını, karısıyla birlikte, memleketine, amcalarının yanına geri yollamıĢ. Ahlaksız Hristiyanları Allah'ın AIDS ile cezalandırdığına inanıyor, hatta sanki içinden oh olsun diyordu. Para biriktirdikten sonra o da memleketine dönüp lokanta açacakmıĢ. Sokaktaki Afrikalı böyle medeniyet olur mu diyedursun, Ġngiltere'nin yeni göçmenleri de Avrupalı-Sovyet sisteminden kurtulup özgürleĢirken aynı zamanda iĢsiz kalan, Avrupa Birliği'ne girmeleriyle iĢ peĢinde koĢan Polonyalılar. British Museum'ın önünde mevsimine göre yıllardır sıcak kestane ya da dondurma satan Kıbrıs'tan Girneli Hasan bey, Londra Metrosu'nda patlayan bombalardan sonra anti-terörist eğitimli polisin yanlıĢlıkla öldürdüğü Brezilyalı genç yüzünden, ağustos ayının kötü geçtiğinden, turistlerin eskisi gibi gelmediğinden yakınıyor. Metroda, sahipsiz çantaları, Ģüpheli kiĢileri ihbar edin anonsları. Terörizm deyince akla gelen Doğu görünümlü esmer insanlar. Irkçılıktan yıllardır nasiplerini alan Afrikalılar nispeten rahat. Eski Ġngiltere BaĢbakanı Margaret Thatcher'in oğlu Mark'ın Afrika'da Ģirketlerine dost bir hükümet gelsin diye paralı askerlerle Ekvatoryal Gine'de darbe teĢebbüsünden hüküm giydiği halde, kimse ondan terörist diye söz etmiyor. Dünyanın belki de gelmiĢ geçmiĢ en büyük barıĢ gösterisinin burada Irak savaĢı öncesi yapılmasına, Londra sokaklarında milyondan çok insanın protestosuna rağmen, iktidar ve ana muhalefet partilerinin iĢgalden yana çıkmalarına da kimse 'Bu ne biçim demokrasi' demiyor. Ama iki kadeh arası Bush ve Blair için savaĢ suçluları deyip, bunu demiĢ olmakla rahata kavuĢanlarla ben de kadeh kaldırdım; eskiden idam cezasına karĢı birlikte Uluslararası Af Örgütü'nde çalıĢtığım arkadaĢımın babasının 90. yaĢgününü kutladık. Afrika açlıktan kırılırken, piyasanın arz-talep iliĢkisi bozulmasın diye tarım fazlasının yakılmasından, çiftçilere topraklarını iĢlemedikleri için para almalarındaki çılgınlıktan söz eden kimseye de rastlamadım. Bugünlerde neĢe dolu sokaklarda Nottingham Karnavalı kutlanıyor. Batı'da yasaklanan zararlı mamullerin baĢka ülkelerde satılmasına karĢı uluslararası bir örgütte çalıĢan arkadaĢımın kızı evlilik hazırlıklarında. Doktor olan müstakbel kocasıyla belki Yeni Zelanda'ya taĢınacaklar, ama pek de istemiyorlar. Evlerinde kaldığım arkadaĢlarımın ikisi de yıllardır yazdıkları, biri roman, diğeri tarih, kitaplarını bitirmek üzere. Ben de, her Ģeyin dıĢarıdan gözlemcisi, not tutuyorum. Hava güzel. Londra'nın küresel ısınmadan suların altında kalmasına en az 50 yıl var. Pub'ların sokaklarda kurdukları masalarda bira içenlerin neĢeli sesleri geliyor. Londra'nın yemyeĢil parkları, güneĢlenen insanlar, el ele tutuĢan, öpüĢen, ilk aĢklarını yaĢayan gençlerle dolu.

Her derde deva! Picasso Türkiye'de
Gündüz Vassaf
04/12/2005

New York Times, "Ġstanbul'daki özel bir müze Picasso sergisi açarak Avrupa'yla bütünleĢme yolunda önemli bir adım attı." Financial Times, "Avrupa'nın Türkiye'yi, Türkiye'nin Avrupa'yı kabulünde Picasso altın anahtar olabilir mi?" Serginin açıldığı ilk üç günde ziyaretçi sayısı 10 bin kiĢi. Ülkede bayram havası esiyor. Türkler modern sanata bağlılıklarını, ne kadar Batılı olduklarını, hem kendilerine hem de Batı'ya kanıtlıyor. Ġlgimize, Cumhuriyet'in baĢarısının bir kanıtı hem de modern sanata açlığımızın göstergesi olarak bakılıyor. Picasso'nun Türkiye'ye gelmesi, Galatasaray'ın UEFA kupasını yurda getirmesi gibi milli bir zafer olarak dile getiriliyor. Ben de emeği geçenlerin rüyasının gerçekleĢmesinden mutluluk duyuyor, Türkiye'nin bir kültür olayı ile sözünün edilmesine seviniyor, modern sanata yönelik bu ilgi önünde herkes kadar ĢaĢıyor, kendime Ģu soruyu sormadan edemiyorum. Bu ilgi bizim ne denli kültür peĢinde bir toplum olduğumuzun göstergesi mi? Eğer öyleyse, Ġstanbul Arkeoloji Müzesi'nin, bu topraklardan gelmiĢ geçmiĢ uygarlıklara ait bölümlerinin bekçi yetersizliğinden, yıllarca kapalı kalmasına kültür çevrelerinin aldırmamasını açıklayamıyorum. Öyleyse, Topkapı Sarayı'nın, kapalı olduğu bir günde özellikle açılıp kuĢağımın ileri gelen tarihçilerinden birinin eĢliğinde Batılı bir film yıldızına, Sean Connery'e dolaĢtırılması doğal karĢılanırken, aynı sarayın kapısından duvarlara sürtünerek geçen turist otobüslerinin ekzozlarını saça saça yıllarca neden oldukları tahribata, sorumlu kültür çevrelerince tepki gösterilmemesine anlam veremiyorum. Öyleyse Heybeliada Deniz Harp Okulu'nda, askerin 1773 tarihli yapıyı yok sayarcasına yanına yaptırdıkları ucube inĢaat uğruna, adanın simgesi haline gelen devasa Preveze Deniz SavaĢı muralini tahrip etmelerinin niçin engellenemediğini soruyorum. Öyleyse, bize Batı yaĢamı vaat eden yüzme havuzlu, fitness center'lı, yabancı markaları satın alabileceğimiz alıĢveriĢ merkezli, Amerikan filmlerinde bile örneklerini görmediğimiz sitelerde, tek bir kütüphane yapılmamasının eksikliğinin dile getirilmemesini açıklayamıyorum. Öyleyse, Ege ve Akdeniz'in arkeolojik yerinde, Türklere nerdeyse hiç rastlanmamasına anlam veremiyorum. Öyleyse, Picasso'nun bir resmini gördüğünde, "Bunu ben de yapardım" dediği söylenen 12 Eylül'ün yargılanamayan sorumlularından Kenan Evren'in

resim sergilerine ilgimizi, resimlerinin yok satmasını, bunun karikatürlere bile konu olmamasını, anlıyorum anlamasına ama, anlamak istemiyorum. Sanatın evrenselliğini takdir etmek, sanatın evrenselliğinin farkında olmak, önce insanın burnunun dibindeki sanatı korumasından, onunla bütünleĢmesinden, sanatı gündelik hayatının parçası yapmaktan geçmez mi? Türkiye'de gerçekten Picasso'nun sanatçı kiĢiliğine, yapıtlarına ilgi olsa, sanatseverler onun orijinal eserlerini görmeyi sabırla yıllarca beklemiĢ olsalar, ülkemizde Ģimdiye kadar onunla ilgili kitaplar tercüme edilmez, mağazalarımızda onun ucuz röprodüksiyonları satılmaz mıydı? Ġlgilendiğimiz Batı'dan gelen Picasso adlı bir marka mı? Türkiye'ye ilk geldiklerinde gene rekor düzeyde ilgi gösterdiğimiz Mc Donald's hamburgerine, IKEA möblesine merak mı? ġuna da iĢaret etmek istiyorum. Batılı bir Türkiye imajının, psikolojik ihtiyaçlarımızı da gidermekten öte, son yıllarda önemli siyasi bir rolü olduğunu biliyoruz. Sivil alanlarımızı giderek Ģeriat esaslarına göre bölmeye yeltenen bir hükümetin Avrupa Birliği görüĢmeleri arifesinde Ġstanbul Modern'i alelacele açtırması, Ġslam demokrasisi adlı bir siyasi hilkat garibesinin Batılı bir görüntüyü kendi amaçları doğrultusunda 'sunmasının' bir örneği değil miydi? Yakında Turkiye'de beklenmedik çevrelerden yeni Picasso'cular çıktığında Ģasırmamalı.

Biz sömürge aydını mıyız?
Gündüz Vassaf
27/11/2005

Her ne kadar evrensel insan hakları beyannamesi gerçekten evrenselse de, hangi insan haklarının gündemde olduğu, hangi insan hakları ihlallerinin kovuĢturulacağını belirleyen, uluslararası örgütleri, basını seferber eden Batı. Yazının baĢlığı kadar gözlemim de tehlikeli. Tehlikeli, çünkü insan hakları, içiĢlerimize karıĢmak isteyen, kültürümüze saygısı olmayan Batı emperyalistlerinin silahıdır iddiasındaki rejimlerin ekmeğine yağ sürüyor, faĢizan ya da dine dayalı milliyetçiliği körüklüyor, "Sen misin yabancıların koruduğu ülkemizin düĢmanı?" denilirken mağdurların mağduriyetinin artarak süregelmesine neden oluyor. Bu nedenle, kaynağı neresi olursa olsun, herhangi bir insan hakkı ihlalini mazur gösterecek, haklı çıkarabilecek tek bir neden yok. Olamaz da. Yoksa bugünlerde ABD'de aynı mazeretler peĢinde. Terörizmi engellemek, binlerce kiĢinin olası ölümünü durdurmak kisvesi altında, bilgi verebilecek konumda olduğu sanılan kiĢilere iĢkence yapmanın mübah olduğu tartıĢması ABD Kongresi'nde yapıldığı gibi, bir süredir bu ülkenin, baĢka memleketlere iĢkence ihracatı yaptığı da apaçık ortada. Bunlar bilinen Ģeyler. Benim sözünü etmek istediğim, Türkiye gibi ülkelerde insan hakları konusunda canla baĢla uğraĢanların, hayatlarını tehlikeye atanların, bu nedenle hapse giren, iĢkence görenlerin, yargılananların bildirilere imza atanların genellikle gündemde olan konularını Batı'nın tayin ettiği. Aklımda Kosta Rika'dan bir örnek var. Batılı bir çevre koruma örgütü bu ülkede baĢlattığı bir kampanyayla, sokak çocuklarına topladıkları pet ĢiĢeleri karĢılığında cüzi para ödedikleri proje geliĢtirir. Tam çocuklar mutlu, sokaklar temiz derken çocuk hakları, çevreyi koruma ağırlık kazanır. Pet ĢiĢe toplayarak çevreyi koruma projesi, çocukların çalıĢtırılmasına karĢı baĢka bir projeyle durdurulur. Konu, kim haklı, hatta kim haklı diye karar verilebilir mi tartıĢmasından da öte, Ģu prensip bu prensip derken bir ülkenin ve insanlarının yaz boz tahtası yapılabilmesi. Uluslararası Af Örgütü'nün geleneksel konuları, iĢkence ve ölüm cezası dıĢında, geçtiğimiz yıllar içinde çalıĢma kapsamına aldığı etkinlikler de Batı'nın kendi toplumsal dinamiğinde oluĢan önceliklerden seçilme. Bugünlerde Batı için gündemde olan insan hakları türü neden kadınlar, eĢcinseller, azınlıklar, neden Türkiye söz konusu olduğunda kâh gündeme getirilip kâh gündemden düĢürülen Kürt ve son zamanlarda Ermeni sorunu, ve neden bizler de demeç ve eylemlerimizi bu gündeme kilitliyoruz da; iĢçi hakları, göçmen sorunları, hapishane koĢulları, savaĢ suçlularının yargılanması, üniversitelerde özgürlük, sansürsüz iletiĢim, haber alma özgürlüğümüzü engelleyen medyanın monopolleĢmesi, e-postalarımızın okunması, telefonlarımızın dinlenmesine de odaklanmıyoruz? Neden iĢçinin, göçmenin mağduriyeti ile uğraĢanlara miyadını doldurmuĢ mücadelelerin müritleri diye bakılırken, Batı'nın gündemindeki konulara dikkat çektiğimizde, ön plana çıkarılıp el üstünde tutulmamızdaki çifte standarta sesimizi çıkarmıyoruz? Cezayirli psikiyatr Franz Fanon, Afrika'da Tarzan filmi gösterildiğinde, Tarzan ne zaman beyazperdede görünse Afrikalıların onu alkıĢladığını, kendileri gibi karaderilileriyse aĢağıladıklarından yola çıkarak 1960'ların sömürge aydınının tipolojisini çizmiĢti. Türkiye'de aydın denilen kiĢi uzun yıllar Cumhuriyet'in kadrolarından çıktı, devletle el ele BatılılıĢma projesi içinde yer aldı. Çok partili seçim sistemiyle geliĢen demokratikleĢme sürecinde ortaya çıkan yeni sol aydın tipi de mesajını gene dıĢarıdan, bu sefer uluslararası soldan aldı. Günümüz aydını da Batı'da oluĢturulan gündemin temsilcisi. Yapılan yanlıĢ değil, BaĢbakanlık Ġnsan Hakları Kurulu üyelerinin (Baskın Oran, Ġbrahim Kaboğlu) raporlarında yazdıklarından yargılanması az bile yapıldığının kanıtı. Ama eksik. Batı'da öncelik kazandı diye, modayı takip edercesine, her ülkede aynı anda, aynı türden insan hakları ihlallerinin gündemde olması Ģart mı? Bizim gündemimizi bununla sınırlamamız ibret verici değil mi? Ya da, son bir örnekle, Batı'nın yerinde bir Ģekilde Türkiye'de arka çıktıklarının canı can da, bizim nezdimizde Van Üniversitesi Rektörü AĢkın'ın canı patlıcan mı?

İlkeli ilkesizlikler ülkesi
Gündüz Vassaf
20/11/2005

Taraf tutmayandan hoĢlanmayız. Bu yazının baĢlığı 'Derin devlet kültürü' de olabilirdi, ama o zaman daha yazı okunmadan taraf tutmaya davetiye çıkarmıĢ olabilirdim. Meraklıyız taraf tutmaya. Tek baĢımıza, kendi fikirlerimiz doğrultusunda konuĢmaya cesaretimiz yok. Kendimizi tehlikeye atmasına atıyor, özverili davranıyor, gözü kara, baĢımıza gelecekleri düĢünmeden, devleti, iktidarı karĢımıza alacağımızı bile bile düĢüncelerimizi açıklıyor ama tek baĢımıza olamıyoruz. Arkamızda mutlaka birileri gerekiyor. Bana arka çıkacak, benim gibi düĢünen, benimle aynı tarafta olan. Doğru bulmadığımıza karĢı taraf bizden önce tepki verince de susmayı tercih ediyoruz. Böylece, konu konu olmaktan çıkıyor, meselenin özü kayboluyor, ortada bir tek taraflar kalıyor. Yıllar önce Türkiye'de basın günlerce sağcı aydın olup olmayacağını tartıĢmıĢtı. Aydın dediğin solcu olmalıydı. Sağcı aydın deyimi, (Türkçe karĢılığı olmayan) Ġngilizce tanımıyla bir 'oxymoron', yani anlamı zıt kelimelerin yan yana gelmesiydi. TartıĢmada garip olan aydının sağcı olup olamayacağı değil, aydın tanımının bir tarafa aitlikle değerlendirilmesiydi. Toplumun vicdanı adına bize yol gösteren, bizi aydınlatanlarda aranan en önemli vasıf taraf tutmaktansa tutarlı olmaları değil mi? Apo'nun idamına karĢı çıkıp Adnan Menderes'in asılmasını onaylayıp, Küba'da idam mangalarına nezaret eden Che Guevara'ya bunca yıl sonra bile kahraman gözüyle nasıl bakılabilir ki? Herhangi bir konuda tutumumuzu belirlerken, bir tarafla, bir ideolojiyle bütünleĢmemiz, sade Türkiye'de değil, 20. yüzyılda milliyetçilikle de örtüĢen faĢizme karĢı mücadelede tüm dünyada oluĢmuĢ bir tavır. Buı tavrın, 'iyi kötü', 'ilerici gerici' gibi, hâlâ siyah-beyaz gördüğümüz dünyamızda taraf tutarak, cepheleĢerek süregelmesi, bağımsız düĢünebilmenin, ilkeler çerçevesinde bir araya gelebilmemizin önünde engel. Fransa'da ırkçılığa ve aĢağılanmaya karĢı göçmenlerin ayaklanmasını 'Oh oldu!' diye karĢılayanların, Türkiye'de aynı ulus-devlet modelini savunmaları, takım tutmalarından kaynaklanan bir ilkesizlik, tutarsızlık değil mi? Ama bu modelin artık Türkiye için geçerli olmadığını savunanların da, 'Ġmparatorluğun ÇöküĢ Döneminde Osmanlı Ermenileri' toplantısının, Hırant Dink'in, Orhan Pamuk'un, Ragıp Zarakolu'nun yargılanmasına karĢı çıkıp, Van Üniversitesi Rektörü'yle genel sekreterinin baĢına gelenler karĢısında sessiz kalmayı tercih etmeleri de ilkesizlik değil mi? Bir arkadaĢım bu konuyla ilgili mektubunda, 'adama ne yapılıyor sorusu yerine, adam kimlerden denmesinden' yakınıyor. Sade taraf tuttuğumuz konularda sesimizi çıkarmak, hiç sesimizi çıkaramayacağımız günlere de davetiye çıkarmaz mı? Sade taraf tuttuğumuz konularda sesimizi çıkarmak, bizi 'ilke tüccarlarıyla', siyasete ilke kılıfını giydirenlerle aynı konuma düĢürmez mi? Ġkinci Dünya savaĢı yıllarında Alman rahibi Martin Niemüller'in aĢağıdaki ünlü sözleri günümüz bağlamında da geçerli. "Önce Yahudilerin peĢine düĢtüler,Yahudi değildim, itiraz etmedim. Sonra Katoliklerin. Katolik değildim, itiraz etmedim. Sonra sendikacıların, sendikacı değildim, itiraz etmedim. Benim için geldiklerinde itiraz edecek kimse kalmamıĢtı." Ġlkelerini psikolojik doyumsuzluklarına ya da günlük çıkarlarına göre seçenler inandırıcı olmuyor. 'Derin devleti' besleyen de bu ilkesizlik değil mi?

İstanbul'da inecek var!
Gündüz Vassaf
13/11/2005

Bakın ne kadar mutluyuz. Bakın Avrupalı gibi yaĢıyoruz. Onlar Müslümansınız, Türksünüz, farklısınız diye aĢağılayadursunlar ama bir de gelip görsünler lütfen, Bağdat Caddesi'nde, Akmerkez'de bir turlasınlar. Newsweek dergisi, hem de kapağından, Ġstanbul'u Avrupa'nın en 'cool' Ģehri ilan etmedi mi? Amerika diye diye de yıllardır ölçüyü kaçırdık. Kasırga'dan sonra gördük, hiç de Türkiye'de alıĢık olmadığımız New Orleans'taki üçüncü dünya manzaralarını. Ne ararsak dükkânlarımızda. Sinemalarımızda Londra'da oynayan film, aynı günde hatta daha da önce burada vizyonda. Borsa fırladı gitti, geçen sene yüzde 46 verdi. Çocuklarımız hatırlamaz eskiden yurtdıĢına gidenlerin dönerken bavullarında torba torba Nescafe taĢıdıklarını.Çocuklarımıza yaĢatmayacağız çektiğimiz sıkıntıları, elektrik kesildiğinde mum yaktığımızı, sular kesildiğinde küvette biriktirdiğimiz suyla yetinmeye çalıĢtığımızı, kaldırımları kazılan, sokakta yürümesini bilmeyen insanlar arasında taĢan sabrımız, gerilen sinirlerimizle psikologlara taĢındığımız günleri. Artık biz de sitede yaĢıyoruz. Çamlar arasında temiz hava. ElveriĢli taksitler ile ev sahibi olma, Amerikan dizilerinde görmediğimiz yüzme havuzlu, fitness center'lı, bizim gibi insanların yaĢadığı, dubleks, tripleks daireler, bahçeli evler, koĢu parkurları, hepsi otoyoldan Ġstanbul'a en fazla yirmi, bilmediniz otuz dakika uzaklıkta bir sitede ben de yaĢadım. Kapkaççıların cirit attığı, 'idüğü belirsiz' diye adlandırdıklarımızın küfürleĢip tükürdüğü Ģehirde bir zamanlar apartmanlara hapsolan çocukların, sitemizin parklarında, oyun alanlarında, ilerde onları isyan ettirecek ıĢıklarla sınırlandırılan tekdüze özgürlüklerine kavuĢtuklarını gördüm. Gün gelecek, sizin sıkıntılı geçmiĢinizi, bizim için özverilerinizi dinlemekten gına geldi diyecekler. BaĢkaldıracaklar sentetik sitelerde, sentetik yaĢamlarına. Ġstanbul'u yaĢanılmaz kılan yönetimler, gecekondularda yaĢayanlara cennet vaadiyle göz kırpan, sitelerden rant alan, gökdelen projeleriyle iktidarlarının muhasebesini yapanlar, kenti turistlere, yabancılara kucak açacak bir mekân olarak, yatırımcılara pazarlarken (devletin sırtından geçinmeye alıĢık bildik kapitalistlerimizi de ĢaĢırtan bir hızla), farkında değiller gecekondu ve sitelerle kuĢatılan Ġstanbul'un gelecekteki gençlerini nasıl bir Türkiye'ye doğru ittiklerinin. Türkiye'nin huzurunu hep azınlıklar sorununa bağlı görenler, farkında değiller yeni kentleĢme modelleriyle dünyanın en genç

nüfuslu ülkelerinden biri olan ülkemizde nasıl bir patlamaya yeĢil ıĢık yakmıĢ olabileceklerinin. Farkında değiller kent yaĢantısında gençler arası yaratılan uçurumların, farkında değiller inanç ve tüketimin toplumsal huzuru sağlamaya yetmeyebileceğinin, farkında değiller ülkemizin geleceği diye söz ettikleri gençleri nasıl böldüklerinin. Farkında değiller Ġstanbul'u Ġstanbul'a nasıl yabancılaĢtırdıklarının. Farkında değiller.

Yunanistan'da asker olmak
Gündüz Vassaf
06/11/2005

Yunanistan'da askerlik zorunlu. Kıbrıs sorunu ve Türkiye ile yaĢadığı gerilimlerden dolayı bu ülke 1976'dan beri genel askeri seferberlik halinde. Askerlik kara kuvvetlerinde 19, hava kuvvetlerinde 21, donanmada 23 ay. Yunanistan'da askerlik zorunlu ama silah altında olmak zorunlu değil. Ordu dıĢında sivil alternatif hizmet hakkı 1998'den beri Yunanistan'da tanınıyor. Yasaya göre dini ya da vicdani nedenlere dayanarak sivil hizmet hakkı talep edilebiliyor. Vicdani ret hakkı profesyonel askerlere tanınmıyor. Igal Rosenberg 14 gün Ġsrail'de hapse mahkûm edildi. Ġgal, orduya kaydolmayı reddettiği için Ģimdiye dek 3-21 ġubat ile 26 ġubat-22 Mart tarihleri arasında hapis yatmıĢtı. Igal, liseli gençlerin BaĢbakan ġaron'a yazdığı ve 60'dan çok gencin imzaladığı açık mektubun imzacılarından biri. Türkiye'de geçtiğimiz 8 Nisan'da Sivas Askeri Cezaevi'ne konulan vicdani retçi Mehmet Tarhan dört yıl hapse çarptırıldı. Askeri mahkeme Tarhan'a 'emre itaatsizlik' ve 'askerlik yapmamak için emre itaatsizlik' suçlarından ikiĢer yıl hapis cezası verdi. Nüfusu Türkiye'nin beĢte biri Yunanistan'da genel seferberlik hali olmasına rağmen sivil hizmet hakkı var. SavaĢ halinde olan Ġsrail'de askere gitmeyi reddedenin hapis cezası 14'er gün. Dünyanın en büyük ordularından birinin beslendiği Türkiye'de askere gitmeyi reddettiği ve baĢka tür hizmet olanağı olmadığı için Mehmet Tarhan'ın cezası dört yıl hapis. Gün gelecek, Avrupa Birliği yolunda Türkiye askerde sivil alternatif hizmet hakkını tanıyacak. Ama niçin bugün değil? Yoksa, yurtdıĢından bildik heyetler gelecek, Türkiye'deki durumu inceleyip onur kırıcı raporlar verecek, gözlem ve tavırları nedeniyle Meclis'te, basında, genelkurmay açıklamalarında sert eleĢtirilere uğrayacaklar. Avrupa Birliği'yle sinirler gerilecek, iliĢkilerin dondurulmasından söz edilecek. Dünyanın, Türkiye'ye bu konuda ilgisinden cesaretlenenler asker karĢıtı eylemlere baĢlayacak, onlara karĢı olanlar harekete geçecek ya da geçirilecek, Türkiyeyi bölmek isteyen güçler hortlayacak ve hortlatılacak. Bir gün göstericileri koruma, ertesi gün müdahale etme emri alan polis iki arada bir derede kalacak, Meclis'te komisyonlar kurulacak, yeni kırmızı çizgilerden söz edilecek, diplomatlar ne diyeceklerini ĢaĢıracak, kapalı kapılar arkasında uzlaĢılacak, uzlaĢanlar vatanı satmakla suçlanacak... Asırlardır kendisini 'asker millet' olarak tanımıĢ bir kültürde tabuların yıkılması hiç de kolay değil. Vatan duygusunun bu kadar güçlü olduğu Türkiye gibi bir ülkede, gençlerin askerliklerini öğretmen, huzurevlerinde bakıcı, turizm polisi, kütüphaneci, çevre temizleyicisi, kamu projelerinde hizmet elemanı olarak yapmaya hevesli olabileceklerini hiç sanmıyorum. Tersine, böyle bir yasa geçtiğinde, Genelkurmay'ın gençleri kamu hizmetlerine yönlensinler diye büyük çapta bir teĢvik faaliyetine girmesi bile gerekebilir. Konunun özü, vatana hizmet kadar, vatandaĢlık haklarıyla da ilgili.

Quo Vadis Türkiye?
Gündüz Vassaf
30/10/2005

Ġlkokulda öğretilenleri, ortaokullarda, liselerde öğretmen-lerimiz, üniversitelerde hocalarımız da tekrarladı. Yazarlar, belgesel filmciler, kurmay subaylar, turist rehberleri, modernleĢme kuramcıları, Marksist ideologlar aynı Ģeyleri söyledi. Cumhuriyet'ten de önce baĢlayan Türkiye'nin batılılaĢma süreci Ġslam'dan uzaklaĢma sürecidir. Batı geleceğimiz, Doğu geçmiĢimizdir. Batı düĢünmektir, Doğu inanmak. Batı bilgiden gücünü alır, Ġslam Allah'tan. Bu düĢünce bir döneme damgasını vurdu. Derken, köktenci Hıristiyan olarak bilinen ABD CumhurbaĢkanı, Ġslamcı siyasi gelenekten gelen bugünkü Türkiye BaĢbakanı'na Beyaz Saray'da ilk buluĢtuklarında, "Sizle çok iyi anlaĢacağız çünkü ikimiz de Tanrı'ya inanıyoruz" dedi. Her ne anlama geliyorsa, ABD'nin stratejik müttefiki, müstakbel AB üyesi Türkiye için artık, yerli-yabancı kim olursa olsun, yeni bir deyim kullanıyor - 'Ġslam demokrasisi'. Türkiye'ye sanki ayrıcalıklı bir konum veren, dünyaya örnek gösterilen bu yakıĢtırmaya paye diye bakanlarımız memnun görünüyor. Ġslam'dan ayrıĢarak BatılılaĢan Türkiye Cumhuriyeti, bugün ĠslamlaĢarak BatılılaĢıyor. Türkiye'nin stratejik ortağı ABD, köktenleĢtikçe Türkiye de köktenleĢiyor. Ġbret verici bir ilgisizlikle kimse sormuyor neden Japonya'dan Budist demokrasisi, Hindistan'dan Hindu demokrasisi, Kanada'dan Hıristiyan demokrasisi, Ġsrail'den Yahudi demokrasisi diye söz edilmediğinden. Batı ittifakına dahil bir NATO üyesi olarak kimse Türkiye'den 'Müslüman NATO ülkesi' diye de söz etmemiĢti. Bugün Türkiye bir Ġslam ülkesi olduğundan Avrupa'da yeri yok denmesi, özünde aynı anlama geliyor. Her halükârda Türkiye'ye Ġslam ülkesi olarak bakılıyor. Türkiye'ye Ġslam markası takıldı, Türkiye kendine Ġslam markasını taktırdı. Dünyanın egemen güçleri çıkarlarını, Avrupa Birliği'nin içinde ya da dıĢında olsun,

Ġslam demokrasisi olan bir Türkiye'de görüyor. Laik olduğunu iddia eden bir ülkenin vatandaĢları, yazarları, çizerleri, politikacıları ülkelerine nasıl 'Ġslam demokrasisi' diyebilirler? Demokrasisine Ġslam denilen bir ülkenin yakında niçin üniversitelerine Ġslam üniversitesi, hastanelerine Ġslam hastaneleri, ordusuna Ġslam ordusu denmesin? Niçin Türkiye milli takımı Ġslam tipi futbol stiliyle tanınmasın, sinemacılarından, yazarlarından Ġslam sanatkârları diye söz edilmesin? Modacıları niçin çağdaĢ Ġslam stilinin öncüleri olmasın? Niçin Darwin'in evrim kuramıyla birlikte okullarda dünyanın Tanrı tarafından yedi günde yaratıldığı da yakınlarda okutulmasın? Niçin kadınların kendi bedenlerinin sahibi olmalarının bir belirtisi olan kürtaj sınırlandırılmasın? Türkiye'de niçin bildik çevrelerin özellikle eğitime yıllardır büyük yatırımlar yaparak özlemle beklediği, 'Ġslam aydınının' rönesansı yaĢanmasın? Londra'da Mehmet Ergen'in sanat yönetmenliği yaptığı Arcola Tiyatrosu'nda bugünlerde Jack Shepard'ın bir oyunu sahneleniyor. Yazar, Tanrı'dan gücünü alan, kritik kararlarını alırken Tanrı'yı yanlarında hisseden, kendilerini her Ģeyden ve herkesten önce Tanrı'ya hesap verme konumunda görenleri anlatıyor. Ġngiltere'de kralı astırtarak diktatörlüğe yönelen Oliver Cromwell ile kutsal düzene inanan Ģair John Milton'ın ormanda bir piknikte ibret verici tartıĢmalarında konuyu canlandırıyor. Sonuç türümüzün tarihinin bir özeti-siyasi güçlerini Tanrı'dan alan, eylemleriyle ona hizmet ettiklerine inanan, kendilerini baĢkalarına değil de Tanrı'ya karĢı sorumlu hissedenler için, (son Irak örneğinde de gördüğümüz gibi) her Ģey mubahtır.

Aptal sarışın salak erkek
Gündüz Vassaf
23/10/2005

Kadının giderek özgürlüğünü kazanmasının yaĢantımızı nasıl etkilediği binbir doktora tezine gebe. Konu hassas sayıldığından, feminist yaklaĢımlar ağır bastığından yeteri kadar eleĢtirel mesafe alınamıyor, kadının yeni rolü üzerine kimi düĢüncelere ister istemez bir tür otosansür uygulanıyor. Oysa eĢitliğin getirdiği baĢka geliĢmeler de var. Örneğin eskiden sigara içen kadın ayıplanır, nerdeyse fahiĢe muamelesi görürdü. ġimdi böyle bir sorun yok. Kadın da, erkek gibi istediği yerde istediği kadar sigara içiyor. EĢitliğini böylece ispatlamıĢ olurken, gayriihtiyari erkeklerin bile bile kendine zarar verme özelliğini de kaçınılmaz olarak taklit etmiĢ oluyor. Artık kadının da gırtlak ya da akciğer kanserinden ölme olasılığı erkeklerden düĢük olmadığı gibi, çocukları da sağlık sorunlarıyla doğabilir. Kadınlar eĢit haklara sahip oldukça okullardaki eğitim kalitesinin düĢtüğüne iliĢkin bir yazı okumuĢtum. Ġkinci Dünya SavaĢı yıllarına kadar ABD'de kadınların evde oturması beklenir, ekmek parasını erkekler getirirdi. SavaĢla birlikte erkekler cepheye gidince kadınlar vatanı kurtarmak uğruna savaĢ sanayiine sevk edildi, fabrikalarda erkeklerden boĢalan iĢlere yerleĢtirildiler. Kendilerine güven geldi. Sınırlı ve az sayıda Yahudi, Zenci ve kadınların da alındığı üniversite kapılarını zorladılar. Bir zamanlar sade erkeklere açık olan mesleklere girdiler, doktor, avukat, mühendis, asker oldular. Meslek seçimi çoğaldıkça, eskiden ancak öğretmen olabilen yetenekli kadınlar, erkeklerle aynı iĢler için rekabet ederken, öğretmenlik alanı yeteneksiz kadınlarla, baĢka iĢlerde kadınlarla rekabet edemeyen yeteneksiz erkeklere kaldı. Özellikle ilkokullarda kalitesiz öğretmenlerle birlikte, eğitimin de kalitesi düĢtü. Erkeklerin, birçok kültürde binlerce yıldır sorgulanmadan süregelen egemenliği, Tanrı denince akla bir erkeğin gelmesi, peygamberlerin silme erkek olması, günümüzde de seks köleliğinin küreselleĢen kapitalizme layık bir Ģekilde güçlenmesi, reklamlarda, kadınların cinselliğinin her zamankinden çok pazarlanması, Ģeriatla yönetilen Ġslam ülkelerinde ırzına geçilen kadının ifadesinin bile geçersiz sayılması, bunlara rağmen erkeklerin bulaĢık yıkarım demesinin kayda değer bir geliĢme sayılması karĢısında, kadınların uyanıĢının yumuĢak tepkilerle dile getirildiği söylenebilir. Ancak bugünkü kuĢakların belki pek de tanımadığı 'aptal sarıĢın kadın' imajından kurtulmuĢken Ģimdi de televizyon dizilerinde, filmlerde güçsüz, gülünç, salak erkek imajıyla karĢılaĢmaktayız. Özellikle televizyondaki aile dizilerinde, pot kıran, her Ģeyi berbat eden, en ufak bir konu komĢu probleminde çaresiz düĢen erkek, vaziyete el koyup onu kurtaransa kadın. Kadınlara ve eĢcinsellere yönelik eĢitlik arayıĢlarının yaĢantımıza çeĢitlilik getirmesi beklenirken bunun, artık çocuk yapılmasında bile kendisine ihtiyaç duyulmayan erkek cinsinin küçümsenerek, alaya alınarak yapılmasının gelecekteki toplumsal maliyeti meraka değer.

Çılgın Türkler'in demokrasi arayışı
Gündüz Vassaf
16/10/2005

12 Eylül askeri darbesini gerçekleĢtiren Milli Güvenlik Konseyi'nin iki numaralı ismi ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı eski Genelkurmay BaĢkanı emekli orgeneral Nurettin Ersin dün Ankara'da Cebeci Askeri ġehitliği'nde toprağa verildi.. Ersin'in cenaze namazına 12 Eylül'ün Milli Güvenlik Konseyi (MGK) BaĢkanı daha sonra da 7. CumhurbaĢkanı olan Kenan Evren, CumhurbaĢkanı Ahmet Necdet Sezer, BaĢbakan Tayyip Erdoğan, DıĢiĢleri Bakanı Abdullah Gül, Genelkurmay BaĢkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Devlet Bakanı Ali Babacan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ĠçiĢleri Bakanı Abdülkadir Aksu, konseyin yaĢayan üyeleri Nejat Tümer, Tahsin ġahinkaya katıldı. Cenaze törenine 12 Eylül'de siyaset yasağı konularak sürgüne gönderilen eski BaĢbakan ve 9. CumhurbaĢkanı Süleyman

Demirel, eski BaĢbakan Bülent Ecevit, CHP Genel BaĢkanı Deniz Baykal ve dönemin diğer siyasetçileri katılmadı... Demirel Nurettin Ersin'in kardeĢi Nejat Ersin'e baĢsağlığı mesaji gönderdiğini belirterek 'insani vazifemi yaptım' dedi.(9 Ekim, 2005, Hürriyet)Dünyanın çeĢitli ülkelerinde darbeler ve totaliter rejimler sonrası demokrasiye geçiĢ ve toplumsal uzlaĢının çok farklı örnekleri var. Galiplerin mağlupları yargıladığı Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan sonra Almanya ve Japonya'da kurulan Nurnberg ve Tokyo mahkemelerinde sorumluların cezalandırılmasıyla yetinilmeyip, toplumda yeni bir demokrasi kültürü yaratabilmek için Almanya'da faĢist partiler yasaklandı. Ġbret olsun diye bu ülkede ilkokul çocukları müfredat programlarının zorunlu bir uygulaması olarak temerküz ve ölüm kamplarını bugün hâlâ ziyaret eder. Japonya, anayasasında savaĢ yapmayı yasakladı. Nazi geçmiĢini yok sayan Avusturya ise savaĢta Almanlara katılmasını, biz iĢgal edildik yorumuyla bugün de değerlendirirken, savaĢ suçlusu olduğu için ülkesi dıĢına çıkamayan eski cumhurbaĢkanları Kurt Waldheim bir dönem BirleĢmiĢ Milletler Genel Sekreteri bile oldu. Yunanistan albaylar cuntasını yargıladı, hapse attı. Yargılanmayanların bugün toplumdaki yeri kimsenın yüzüne bakmadığı birer hayalet gibi. Irkçı apartheid rejiminden sonra Güney Afrika cezalandırma yerine geçmiĢle barıĢ yollarını aradı, 'Hakikat ve UzlaĢma' komisyonları aracılığıyla, meclis ve özel teĢebbüsün maddi ve manevi desteğiyle, ülke çapında sessizliğe gömülen mağdurların öyküleri dile getirildi, kendilerine saygınlıkları iade edildi, tazminat ödendi, sorumlularınsa gönüllü itiraflarla arındırılmasına olanak sağlandı. Eski Sovyet Komünist Partisi sorumlularıyla bugün hâlâ iktidarda olan Çin Komünist Partisi'nde ise, (geçmiĢte uygulanan politikalar sonucu birinde en az 20 milyon diğerinde 50 küsur milyon insanın ölmesine, öldürülmesine rağmen) eski kadrolar ve selefleri, yeni konumlarında iktidarlarını sürdürdüğü gibi, ne bu ne de baĢka ülkelerde proletarya diktatörlüğü yanlısı Marksist-Leninist partilerin yasaklanması hâlâ hiçbir ülkenin gündeminde değil. Cumhuriyet döneminin belki de yarısına yakın bir süreyi, kısmi de olsa, sıkıyönetim, olağanüstü hal, ya da darbe rejimleri altında geçiren Türkiye'de geçmiĢin demokrasiyi nasıl etkilediği hâlâ üstünde toplumsal uzlaĢı sağlanmamıĢ bir konu. Eğer bugün ülkede, 12 Eylül WAnayasası'na da rağmen nisbi de olsa bir demokrasi varsa, bunu aĢırı akımlara, Cumhuriyet'in temel ilkelerine ters düĢenlere karĢı askerin kararlı tavrından kaynaklandığını iddia edenler de var. Bir yandan da askerin ayrıcalıklı konumundan dolayı yüzyılı aĢan çabalara rağmen demokrasinin bir türlü oluĢamadığı, askerin bu konumunun Türkiye'nin Avrupa birliği yolculuğunda bir engel teĢkil ettiği gerçeği de ortada. Türkiye'de her darbe toplumun farklı sivil kesimlerinden, üniversiteden, basından, iĢ adamlarından destek gördü. Her seferinde darbelerin bir hedefi de Meclis olmasına rağmen, milletvekilleri askeri hükumetlerde yer aldı, uygulamalara aracı oldu. Özetle ülkede yasama ve yürütme erkleri de darbelerde askerle iĢbirliği içinde oldu. Belki de bu nedenlerle, olup bitenlerle yüzleĢmek ve toplumsal uzlaĢı yerine, aynasında biraz da kendimizi gördüğümüz darbeci geçmiĢimizi ancak törenlerle anabiliyoruz.

'Anne, Türkler geliyor!'
Gündüz Vassaf
09/10/2005

Osmanlı Ġmparatorluğu ilk yüzyılları boyunca Avrupa'ya elçi bile göndermeye tenezzül etmiyor. Buralara bir Osmanlı padiĢahıysa ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru gidiyor. Ġmparator I. Napolyon, Kraliçe Victoria, Kral Leopold, Kaiser Wilhelm ve Ġmparator Franz Josef, Sultan Abdülaziz'i, 1867'de ayrı ayrı saraylarına davet eder. Ancak davet Ġstanbul'da ulema arasında sorun yaratır. Osmanlı'nın egemen olduğu topraklar 'Dar-ül Ġslam', Avrupalıların, yani Hıristiyanların toprakları ise 'Dar-ül harp' olarak telakki edilmektedir. Yani padiĢah, kendi toprakları dıĢında olan Avrupa'ya ayak bastığında savaĢmaya mecburdur. Saray uzun bir süre iĢin içinden çıkamaz. Çözümse, kurnaz olduğu kadar bence endiĢe verici. Bugün de Türkiye'de yapıldığı gibi sorun kökünden halledilmeyip, ilkelerle yüzleĢmek yerine pragmatizmin cevalliğiyle 'idareten' bir çözüm bulunur. PadiĢahın ayakkabılarına özel bir bölme yapılıp içine toprak yerleĢtirilir ki, gittiği yerlerde düĢman toprağına ayak basmasın. Madalyonun öbür yüzündeki durum da aynı. Hıristiyan Avrupa için de 'öteki' hep Ġslam'ın temsilcisi Osmanlı Ġmparatorluğu olmuĢ. Üstelik daha 11. yüzyılda ilk Haçlı seferlerinde Kudüs'e varabilmelerinin yolu Selçuklu Türkleriyle savaĢmaktan geçiyor. Bugün, aradan bin yıl geçmiĢ olmasına rağmen, ortak düĢman mefhumu hâlâ bir çok Avrupa dilinin günlük deyimlerinde yaĢıyor. Fransızların panayırlarında kafasına üç top atıp devirmeye çalıĢtıkları bezden bebeğin adı 'Tete de turc' (Türk kafası), Ġtalyan anneler çocuklarını 'Mamma li Turchi' (Anne, Türkler geliyor) diye korkutuyor, Shakespeare'in 'MacBeth'inde cadılar kazanlarındaki iğrenç karıĢıma bir de Türk burnu atıyor. Dorebelia'nın Ġnebahtı SavaĢı tablosunda Türklerin bir kısmı Ģeytan suratlı ve kuyruklu. Türkiye'de de çokkültürlü Osmanlı geçmiĢiyle övünülmesine rağmen, Müslüman olmayan vatandaĢlarımızdan günlük yaĢantımızda hâlâ 'gâvur' diye söz ediyoruz. Farklı kültürlerden gelip önce yan yana, zamanla bir arada yaĢayanların uzun vadede yeni ortak kültürler yarattıkları unutulmamalı. Bunun en yakın örneği çok kısa zamanda bir Amerikalı kimliği oluĢturan, bugün hükümetinde, ordusunda, yaĢamın her alanında farklı ırk, din ve dillerden gelenlerin temsil edildiği ABD 21. yüzyılda Avrupa'da doğup birlikte büyüyen, gençlerin de, kendilerini geçmiĢ yüzyıllardan kalma bir 'öteki'ye göre tanımlamaları artık söz konusu değil. Irkçılar tersine inansa da farklı kültürlerden gelenlerin Avrupa'da bir arada yaĢayabilecekleri çoktan kanıtlandı. Gündemdeki sorun yeni Avrupa'da kimsenin ikinci sınıf vatandaĢ olmaması, herkesin birlikte bir kültür evriminden geçmesi...

Kuzey kutbunda özgür olmak
Gündüz Vassaf
02/10/2005

CumhurbaĢkanı karısını aldatıyor. Basında yazılar, televizyonda görüntüler, basit bir seks olayı herkesin dilinde skandala dönüĢüyor, mecliste muhalefet bastırıyor, hükümet çalkalanıyor, komisyonlar, mahkemeler, dünya kamuoyu, cumhurbaĢkanı yargılanıyor, cumhurbaĢkanı özür diliyor, yoluna devam ediyor, emir veriyor, birkaç ülke daha bombalanıyor. Kuzey kutbu eriyor. Son 10 yılda yüzde 30'u yok olmuĢ. Kalınlığı yarı yarıya inmiĢ. Yüzyılın ortasına kadar, kalan yarısının kaybolacağı, yüzyılın sonunda tümden yok olacağı söyleniyor. Dünya'nın iklimi değiĢecek, türlerin nesli tükenecek, Ģehirler terkedilecek, insanın, hayvanın, bitkinin yaĢam tarzı tanınmaz hale dönüĢecek. Küresel ısınma yoktur diye kesip atıyor iktidar odakları, reklamlardaysa kullanılıp atılacak tüketim mallarının reklamları. Zengin olmak istiyorum diyor üniversiteye hazırlanırken bilgi adına bilmece çözerek beyinleri beyin salatası yapıldıktan sonra düzenin kurumlarında devĢirilen gençler, zengin olmak istiyorum diyor yabancı dillerde yabancılara hizmet etmeyi öğrenip onlar gibi görüntü zengini olmaya özenenler, zengin olmalıyız diyorlar büyük balıkların küçük balıkları yuttuğu söylencesiyle denizlerimizi kurutan, zamanımızı nakte çeviren, aitliklerimizi markalaĢtırmak isteyenler. Kendi koĢullarında iĢtahını doyuran dünya pazarının görünmeyen sınırları dıĢında yaĢayanlarsa biliyorlar yoksulluktan yok olacaklarını... Dünyanın demokrat olmayan beldelerine demokrasi götüreceğiz deyip oralara askerlerini yollayan, demokrasinin beĢiği diye bilinen bir ülkenin baĢkentinde, dünyanın Ģimdiye kadar görmediği en büyük 'SavaĢa hayır' mitinginin yapılması, vız geliyor iktidar ve muhalefet partilerinin demokratik düzenine. Açlıktan, AIDS'ten, soykırımlardan ölünmesin diye, Ģarkıcıların dünya konserleri, devlete karĢı yitirdikleri iktidarlarını yeniden elde edebilmek için fırsat kollayan din adamlarının vaazlarıyla, yitik zamanların düĢlerinde eĢelenip güne isyan etmeyen vicdanımızla, önceden haberimiz olduğu halde önlem alamadığımız kasırgalar kadar doğal karĢılıyoruz yarınlarımızı feda eden aymazlığımızı. Roma'yı yaktıktan sonra yanarken seyrettiği söylenen Neron'un gözlerinden gazetelerimizi okuyor, televizyonlardan haberleri seyrediyor, iyi ki bunlar bugün bana olmuyor diye avunuyor, otomobilimizin, her anahtarı çevirdiğimizde çalıĢmasıyla güvenimizin pekiĢtiği gündelikçi yaĢamlar sürdürüyoruz. Yakın gelecekte belki de tek bir çocuğun çağrısı, bir Ģiirin mısrası, bir savaĢtan arta kalan mektubun anısıyla boydan boya saracağımız dünyamızı sahipleneceğiz. Yoksa Ģimdiye kadar görülmemiĢ büyüklükte, her yeri kapladığından farkında olmadığımız tek bir bayrağın gölgesinde gözlerimizi kamaĢtıran özgürlüklere, insanın ilkel özlemlerinin bir tezahürü olarak mı bakacağız?

Demokrasi, ulusal çıkar, üniversite
Gündüz Vassaf
25/09/2005

Son yıllarda Türkiye'nin özgürlük ve demokrasi yolunda ne kadar mesafe kat ettiğinin bir kanıtı, ilk bakıĢta akla gelmese de, idare mahkemesinin Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak olan 'Ġmparatorluğun Son Günlerinde Osmanlı Ermenileri' adlı konferansı durdurma kararı. Toplantının Bilgi Üniversitesi'nde, tüm olası provokasyonlara karĢı yapılmasıysa, tez canlı da olsa, Türkiye'de üniversitelerin yıllardır özlenen akademik özerkliğe yüreklilikle sahip çıkma gayretinden de öte, düne kadar eksikliği hissedilen devlet sorumluluğunun heba edilmemesi çabası. Toplantıyı durdurma kararının çıkması için baĢvuran Hukukçular Derneği adlı bir kuruluĢun sözcüsünün üniversiteyi bu toplantıyı yapmasın diye uyararak, "Bu millet, sizi engin hoĢgörüsünden istifade ettirmeyecektir" sözleriyle tehdit etmesi Cumhuriyet tarihi boyunca, memleketin çıkarları ile demokrasi arasında çeliĢki gören bir zamanki egemen görüĢün acz içinde çırpınmasının belirtisi. Anayasa'daki sosyal haklar bize lüks geldi diyen darbeci baĢbakanların yerini, günümüzde idari mahkeme koridorlarında sessizce karar çıkartmak isteyenlerin alması, kararın hukuksal temelinin zayıflığına rağmen, ülkede demokrasinin giderek kurumsallaĢtığının baĢka bir belirtisi. 12 Eylül darbesiyle YÖK'le susturulup kapıkulları locası haline getirilen üniversitede akademik özerklik ve düĢünce özgürlüğünün, aslında Türkiye'nin de çıkarlarının elzem bir parçası olduğu da, mahkeme kararına ulusal ve uluslararası tepkilerle bu Ģekilde gündeme gelmiĢ oldu. Daha dün Osmanlı tarihini bile özgürce konuĢamayan bir ülke konumunda diye bilinen Türkiye, son mahkeme kararıyla birlikte, BaĢbakan'dan sokaktaki insana kadar düĢünce özgürlüğünün önemini vurgulayan bir ülke. YurtdıĢından Türkiye'ye bakınca da, artık bir kiĢi ya da bir avuç insanın, insan hakları ve demokrasi havarisi olduğu gerçekdıĢı görüntüsü tepetaklak oldu. Tersine asıl Türkiye'de demokrasiyi, düĢünce özgürlüğünü engellemek isteyenlerin bir avuç kiĢi olduğu manzarası, ortaya çıkmaya baĢladı. Üniversite toplantısının mahkeme kararıyla durdurulması çoğu kiĢinin üzülerek vurguladığı gibi Türkiye'nin AB'ye layık olmadığı görüntüsünü de bence vermeyecek. (Zaten, 'Gözünün üstünde neden kaĢın var?' diyen Türkiye karĢıtları her fırsatta hezeyanlarını sürdürecek.) Tam tersi, hukuku çiğneyerek hukuku kullansalar da, AB karĢıtlarının eski alıĢkanlıklarıyla toplantı basarak değil, nispeten demokratik sayılan yöntemlerle tutumlarını belirttikleri bir durumla karĢı karĢıyayız. Türkiye'nin de Avrupa yolculuğunu, hükumetin yangından mal kaçırırcasına kendi özel gündemi için sürdürdüğü görüntüsünün yanında, bu ülkede dünden itibaren basını, parlamentosu, sivil toplum kuruluĢları ve kamuoyuyla demokratik ilkelere sahip çıkan bir tablo var. AB yolunda Türkiye elbette önümüzdeki uzun süreç içinde çeĢitli nedenlerle kendisine dayatılmak istenen kimi taleplere direnecek, bu süreçten önceden geçen her ülke gibi, kendi tercih ve önceliklerini vurgulayacaktır. Bunun sağlıklı bir Ģekilde olabilmesi ise herkesin düĢüncelerini özgürce kamuoyuna yansıtmasına, tartıĢmaların kamuoyuna mal edilmesine bağlı.

Toplantının durdurulmasıyla gündeme gelen fikir özgürlüğünün ülke için hayati önemi, ülke çıkarlarıyla demokrasinin ayrılmaz bir bütün olduğu, belki Cumhuriyet tarihinde son günlerde hissedildiği kadar hiç duyulmamıĢtı. Belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümet ülkede üniversite özerkliği ve akademik özgürlüğün gerekliliğinin, daha üç ay önce Meclis kürsüsünden seslenen kendi sözcüsüne rağmen, bu vesileyle bu denli farkında oldu. Ġlk kez üniversite özerkliği ve akademik özgürlük basın ve kamuoyunun kendi meselesi oldu. Ġleride bu ya da baĢka bir hükümetin ya da baĢka güç odaklarının bugün oluĢmasına arka çıktığı özgür tartıĢma ortamının, bir gün baĢka bir bağlamda aleyhine geliĢebileceğini de görmesi, o hükümetin zayıflığından çok, ülkede demokrasinin güçlü olduğunun kanıtı olacaktır.

İçimiz polis, dışarımız ajan
Gündüz Vassaf
18/09/2005

Büyük maceralar sonucu Türkiye'den 12 Mart'tan sonra kaçan, Fransa'da siyasi iltica talebinde bulunan Ġstanbullu beĢ genç Paris'te kiraladıkları küçük dairedeler. Paraları az olduğundan pek sokağa çıkmıyor, vakitlerini evde Türkiye'deki devrimci mücadelenin sorunlarını tartıĢarak geçiriyorlar. Bugün oldukça sinirliler. Yüzleri gergin. AkĢam kuracakları devrim mahkemesinin iddianamesini hazırlıyorlar. Yiyecek almaya giden arkaĢlarının polis olduğuna kanaat getirmiĢler, eve dönmesini bekliyorlar. Mahkeme kuruluyor, iddianame okunuyor. Talep idam. Kendini savunması istenen, bunca yıldır beraber oldukları, aralarında su sızmayan dava arkadaĢları suçunu itirazsız kabulleniyor. "Evet, ben polisim" diyor ve ilave ediyor, "ġu andan itibaren hepiniz tutuklusunuz." Yüzlerdeki devrimci ciddiyet ifadesi önce ĢaĢkınlığa sonra kahkahaya dönüĢüyor, daha demin suçladıklarıyla, uzun zamandır görüĢmemiĢler gibi kucaklaĢıyorlar. Yaptıkları saçmalağın gerçekten bir cinayetle sonuçlanması, son anda arkadaĢlarının espri gücüyle engelleniyor. Paris'teki gençlerin içlerindeki polisi araması, belki çok daha eskilerden, Abdülhamit dönemi ve öncesinden, ama en azından Türkiye'de Ġsmet Ġnönü'nün Milli ġef diye anıldığı tek parti döneminde demokrasi mücadelesi verenlerin günlerinden kalma bir geleneğin devamı. Sabahattin Ali'nin öldürülmesi olayı, Mahir Kaynak gibi 12 Mart'ta askeri darbe provokatörleri, iĢin vahametinin sadece birer göstergesi. Yakın tarihimizde yaĢayanlarla konuĢunca, anılarını okuyunca, parti, toplantı, dernek ve eylemlere katılanların birbirlerine kuĢkuyla baktığını, içimizdeki polis kim diye sessizce merak ettiklerini, en yakınlarıyla birlikte olduklarında bu isimleri dile getirdiklerini, hızla yayılan dedikodularla birçok kiĢinin adının polise çıktığını görüyorsunuz. Atatürk'ün Selanik'deki evinin gizli polis tarafından bombalanması ve provokasyanda basının rolü gibi 6-7 Eylül'ü tetikleyen olaylar da dostların birbirlerinden Ģüphelenme temayüllerini güçlendirmiĢ, paranoyaya varan ölçüde etrafta gizli polis aranır olmuĢtu. Oysa Türkiye'de 'muhalefet' adına söylenen ve yapılanların çoğu herhangi bir demokratik ülkede son derece normal olan Ģeylerdi. Her ülkede olduğu gibi, gizli polisin günümüz Türkiye'sinde de görevi baĢında olması son derece olağan. Ne var ki, artık geliĢtiği söylenen demokrasimizde, kimi Ģeylerin daha özgürce konuĢulabilindiğinden midir, yoksa tam tersi, 12 Eylül totalitarizminin, 25 yıldır süregelen anayasası ve YÖK gibi kurumlarıyla, diĢe dokunur herhangi bir muhalafetin tohumlarını yok ettiği, düĢünceyi sindirdiği, postmodern bir kapıkulu kültürü yarattığından mıdır, artık Türkiye'de gizli polisten söz edilmez oldu. KüreselleĢen dünyanın yeni Türkiye'sinde bugün ulusal paranoya, yabancılarla onların 'yerli iĢbirlikçilerine' yönelik. Türkçe konuĢan Belçikalı Ağrı Dağı'na bir Kürt rehberin eĢliğinde mi tırmandı, akla iĢin içinde bir iĢ gelir. Yabancı bir gazeteci orduda bir yolsuzluk olayını haber mi yaptı, Türkiye'nin aleyhinde çalıĢan bir ajandır. Van'da Ermenice adlı bir otel mi açıldı, KurtuluĢ SavaĢı hatırlanır. Bir yazarımız yurtdıĢında bir edebiyat ödülüne mi layık görülüyor, ülkemizi bölmek isteyenlerin oyununa gelmiĢtir. Muhalefetini yitiren, milletvekillerinin bile neye parmak kaldırdıklarını bilmeden yasaların değiĢtiği tartıĢmasız bir düzene alıĢtırılan Türkiye'de bir zamanlar kamuoyunun ilgisini çeken, demokrasinin iĢleyiĢiyle ilgili temel konuların irdelenmesi yerine siyaset marjinalleĢir ve magazinleĢirken, ülkede hükümetin, ABD'deki iktidarın köktencilik anlayıĢı ile bütünleĢen gizli bir ajandası olabileceğine kuĢku, genel hoĢnutsuzluk ve bilgisizlikten kaynaklanan hüsumetlerle birleĢtirilerek, yabancılara yöneltiliyor. En ufak bir kıvılcımla parlamaya hazır milli duyguların galeyana getirilmesiyle ulusal çıkarlar da feda edilebiliyor. Ġçimizdeki polis dıĢarıdaki ajanı ararken satrançta piyonlara odaklanmaktan öteye gidemeyenler evrensel değerlerin Türkiye'de geçerlilik kazanmasının da yolunu kapıyor.

12 Mart, 12 Eylül, Bugün: Dilini Arayan Gençlik
Gündüz Vassaf
11/09/2005

Avaz avaz bağrıldı 1970'lerin baĢında. Ama yürekten. Dil inanç idi. Darağacında üç fidan asıldı diye yazdı Ģair Nihat Behram. 'Üç'e üç' diye bağırdı milletvekilleri Meclis'te. Zorlu, Polatkan ve Menderes'in öcünü aldılar Yusuf, Hüseyin ve Deniz'den... Nice fidanlar iĢkence odaları ile rutubetli hücreler arasında sürüklendiler. Dil, kol kola yeni bir dünya kurmak idi. Gözünü kırpmadan. Zaman çok kısa, Ģimdi, hemen. Kıyafetler tek tip elbiseydi-parka. 12 Mart, 1970'de Demirel eline tutuĢturulan muhtırayı radyodan okuduktan sonra 'Ģapkasını alıp giderken' öğrenciler, göğüslerinde kalpaklı Mustafa Kemal resimleri askeri alkıĢlıyordu. Cumhuriyet'te Ġlhan Selçuk'un 'cici demokrasi' diye adlandırdığı parlamenter demokrasi, yerini asker güdümünde BaĢbakan Nihat Erim'in 'beyin kabinesi'ne bıraktı. Aldatıldıklarını ilk anlayan gençler oldu. Kimi Nurhak Dağları'na çıktı, vuruldu. Üniversite kıĢlaya çevrildi. ODTÜ'nün baĢına general getirildi. 12 Mart zindanlarından sonra romantik devrimciler yerine devrimci örgütler geldi. Dil, devrimci sorumluluk, sorgusuz itaat oldu. Pir Sultan türküleri yerine marĢlar söylenmeye baĢlanmıĢtı. Duygu kendini kitaba, coĢku disipline bıraktı... Okunanlar oturumlarda tartıĢılıyor, talepler mitinglerde dile getiriliyordu. Örgütlenme kendi sansürünü de getirdi. Bilinenler söylenmedi. Evlatlar ailelerini reddetti. Örgütler aile, ideolojik tartıĢma kan davası oldu. Düzen Ģiddet idi. Bir milletvekili, 'Bu gençleri önce asmalı sonra yargılamalı' dedi. 19 Mayıs Gençlik Bayramı'nda, bayramı kutlanan gençler iĢkencede, kutlayanlar boyları büyüyen bayraklarla yükselen kürsülerdeydiler. 12 Eylül,1980. Dil-suskunluk, susturulmuĢluk, susmak. Gene gençler idam sehpalarında. Asılmadan son sözlerini söylediler. Basında yasak vardı. Duyamadık. 12 Eylül'den yıllar sonra, Meclis'te, Diyarbakır hapishanesinde bir gecede 40 küsur mahkûmun öldürüldüğü öylesine soruĢturuldu. Bebek'te, babalarının otomobillerini park edip, kahkahalar atarak su tabancalarıyla birbirlerini kovalıyordu gençler, 1982'nin bir bahar günü. Az ötede kahvede, YÖK'ten sonra üniversiteden istifa eden öğretim üyesi eski öğrencilerinden kampüste nelerin değiĢtiğini dinliyordu. ġapka devrimi Batı hayranı kuklalarla varlığını sürdürüyor, Ġzmir Ġktisat Kongresi Boğaziçi Üniversitesi ĠĢletme Kulübü'nde meyvelerini veriyordu. Artık yeni üniformalarımız vardı Benneton, Converse ve askeri, terliklerle denetleyen yeni BaĢbakanımız Özal'ın tercihi, Lacoste. Bugün Yeniden korkup eskiyle Ģerbetlenenler. Düne din bayrağıyla sığınan, yarına ulus bayrağıyla örtünen. Her gördükleri yeniye tapanlar da var köĢe dönmeci bayrak yarıĢında. Akademi mezunları amblem yetiĢtiremiyor bu gençlerin girmeye can attığı Ģirketlere. Birileri daha var. GeçmiĢe sırtlarını dönmüĢ, kendi kendilerine, kimseye güvenmeden yol arıyorlar- yaptıklarını severek, sevmeyi her Ģeyin ilk Ģartı kılarak. Özgürlüğün dilini arıyorlar. Önce ben diyorlar, aklıma yatarsa, keyfime giderse... Kahrolsun demek yerine güzeli yaĢayıp yaratarak. Ciddiye almayarak resmi geçitleri, havanda su döven politikacıları, profesörleri ve bilumum ibrikçi baĢlarını. Yeni bir dil arıyorlar Ģiirde, sokakta, cinsellikte, teknolojinin getirdiklerinde. Ama yapayalnız, çoğu zaman birbirinden habersiz, kopuk kopuk. YaĢamın her alanını sorguluyorlar. Sessizce, sınırlarını geniĢleterek, isyan etmeden, putlara tapmadan.Ürkekçe, çırılçıplak, geçmiĢleriyle giyinik giysilileri utandırırcasına yeni bir dil arıyorlar.

Tarihte hep sınıfta kalıyoruz
Gündüz Vassaf
04/09/2005 (923 kiĢi okudu)

Geçen 100 yıl boyunca inandık, aldandık, aldatıldık, kendi yalanlarımızla kendimizi de kandırdık. Belki de tarihimizin en büyük savaĢ karĢıtı hareketi Birinci Dünya SavaĢı öncesi Avrupa'daydı. Evrensel kardeĢlik türküleri tüttürenler savaĢın çıkmasıyla bir anda bayraklarının cazibesine kapılıp, dünyada bir daha savaĢ çıkmayacağına da inanarak cephelerde süngülerle birbirlerini deĢtiler. SavaĢın dehĢetini en ücra köyden en büyük kente kadar herkes yaĢadı. Her Ģey herkesin gözünün önünde cereyan etti. Masumiyetimiz gitti. Sonuçta modern insan doğdu. Haddini bilmez enerjisinin coskusuyla hüsran dolu karanlık geçmiĢine sırtını dönen, her türlü yeniliğe sarılan modern insan. SavaĢ bittiğinde, Avrupa uygarlığının enkazı altında tanrılar da kalmıĢ olacak ki, totaliter ideolojilerimizden tanrılaĢtırdığımız liderlerimiz peĢinde, bu sefer de çağdaĢlaĢarak saflaĢmaya baĢladık. Ġnandıkça gözümüzün önündekini görmek istemedik, aldatıldıkça gözümüzün önündekini göremez olduk. Koca Avrupa kıtasını yolları ve yandaĢlarıyla örümcek ağı gibi boydan boya birleĢtiren nasyonal sosyalizmin temerküz ve ölüm kamplarında milyonların can vermiĢ olduğunu, Japonya'nın Asya'da vahĢetini, ancak 2. Dünya SavaĢı bittikten sonra ĢaĢırarak öğrendik. Burnumuzun dibinde yıllarca süregelenlerin farkında olmadığımızı tarihe kaydedip, Nürnberg ve Tokyo'da kurduğumuz savaĢ galipleri mahkemelerinde sorumlu bulduğumuz beĢ-on kiĢiyi astık, iĢimize yarayanları kayırdık, yolumuza devam ettik. 'OlgunlaĢan' 20. yüzyıl insanı artık savaĢsız bir dünya ülküsünü terk etmiĢ, haklı ve haksız savaĢları, ideoloji ve inançlarının değiĢken pratiğine göre tanımlar olmuĢtu. SavaĢtan Sovyetler Birliği'nin bayraktarlığında galip çıkan 'enternasyonal sosyalizm', 'güzel günler göreceğimiz' bir dünyanın kurulacağına inananlarımızın gözlerinin önündeki kâbusu, rüya olarak görmelerini sağladı. Stalin'in gulaglarının 20 milyonu aĢkın kurbanından, ancak yıllar sonra Solyenitzin'in romanlarına konu olduğunda 'dünya'nın haberi oldu. Olunca da, Yahudilerin telefinde olduğu gibi, bu sefer de sınıf düĢmanlarının ölüme müstahak olduğuna inananlar az değildi. Çin'de sosyalizmin kurulmasının bedeli 70 milyon ölüyü, Çin toprağı için en doğal gübre olarak açıklayan Mao'nun ölümünden 30 yıl sonra öğrendik. Vietnam SavaĢı'nda olduğu gibi, her Ģeyi canlı televizyon yayınlarından izleyebileceğine inanmıĢ dünyanın katliamlarından habersiz kalması yetmiyormuĢ gibi Batı basını, Sovyetler'e karĢı tavır alan Mao'nun yaptıklarını övmekle

bitirmemiĢti. ġimdi, kimilerinin iletiĢim çağı diye de adlandırdığı 21. yüzyılda kör noktamız, olup bitenden her zamankinden çok haberdar olduğumuzu mu sanmamız? Kendisini özgür dünyanın öncüsü ilan ede ede her savaĢtan daha da palazlanarak çıkan ABD imparatorluğunun, terörizmle savaĢmak adına fütursuzca sürdürdüğü yeni dünya savaĢında acaba neyin farkında değiliz? Çaresizliğimizde, ya da milyonlarca Müslüman, Hıristiyan, Hindu ve Yahudi'nin karĢılıklı taraflarda kümelendiği köktenciliğin kalebentliğinde, davamız uğruna her türlü dehĢeti kanıksar, kabullenir mi olduk? Gözümüz neyi görmüyor, kulaklarımız neyi iĢitmiyor? Öfkemiz bizi boğa gibi tek bir kırmızı noktaya odaklanarak etrafımızda olup biteni görememenin aymazlığına mı sürüklüyor? Yoksa körlüğümüz, bayrağımızdan cinsiyetimize, dilimizden dinimize kadar evrenselliğimizi unutturan aitliklerimiz peĢinde birbirimizle mücadele ederken, nasıl bölünüp yönetildiğimizin farkında olmayıĢımızda mi? Bilemiyorum.

Türkiye'de imza kampanyaları
Gündüz Vassaf
28/08/2005

Uluslararası Af Örgütü, kim için olursa olsun yıllardır idam cezasının kalkması için çalıĢmalar yürütür. Biz de bu örgütün yeni kurulmuĢ Ġstanbul Ģubesi olarak, 12 Eylül askeri cuntasının baĢı Kenan Evren'in 'Asmayacaktık ta besleyecek miydik' dediği günlerin arifesinde dünyada kimsenin idam edilmemesi için bir kampanya baĢlatmak istiyorduk. ĠĢe, siyasi eğilimlerine bakmaksızın, Türkiye'nin ileri gelen düĢünürlerinin bu konuda görüĢlerini almakla bir zemin yoklaması yapmak istemiĢtik. Bir adım mesafe kat edemedik. 27 Mayıs askeri cuntasının mahkemesi, BaĢbakan Adnan Menderes ile bakanları Fatin RüĢtü Zorlu ve Hasan Polatkan'ı astırdığında, Demokrat Parti yanlıları, ilkesel olarak asılmaya karĢı çıkmak yerine en çok mahkemenin düzmece olduğu üstünde durmuĢtu. Aradan on yıl geçmedi. Bu sefer 12 Mart askeri darbesinin Parlamentosu'nda Demokrat Parti'nin devamı sayılan Adalet Partisi'nin BaĢkanı Süleyman Demirel ve milletvekilleri, 'Üç'e üç' diye bağrıĢarak, Deniz GezmiĢ, Hüseyin Ġnan ve Yusuf Arslan'ın asılması için Meclis'de parmak kaldırıyorlardı. Askeri mahkemenin düzmece olmasının bile sözü edilmiyor, milletvekilleri Meclis'te kan davası güdüyordu. Gene bir on yıl sonra, 12 Eylül cuntası günlerinde, bu sefer de biz dünyanın her ülkesinde idamın kaldırılması için Türkiye'de zemin yokladığımızda, ülkemizin çoğu düĢünürlerinin ilkelere değil de, körü körüne bağlı oldukları 'takımlarının' esirleri olduklarını bir kere daha keĢfettik. Kendilerini sağda ya da solda bilenler ilkesel olarak idama karĢı çıksalar bile, bu konuda görüĢlerini birlikte açıklamak için yan yana gelmeyi adeta davalarına ihanet sayıyorlardı. Adnan Menderes'in hayatını da yazan yakın bir arkadaĢıyla konuĢtuğumda, bana idama karĢı olduğunu, ama bunu açıklamasının halkımızca yanlıĢ anlaĢılabileceğini, kendisinin, solcuları koruduğu sanılacağını söylemiĢti. Kimi solcu aydınlar da, idamın proletarya diktatoryasının olduğu sosyalist ülkelerde halk düĢmanlarına karĢı gerekli olduğunu, ama aynı cezanın kapitalist ülkelerde, bir sınıfın baĢka bir sınıfa tahakkümünün neticesi uygulandığından, giriĢimimizin aslında anti-komünist bir tavır olduğunu belirterek bizi suçlamıĢtı. Sonuçta dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca imza toplanırken Türkiye'de bu konuda bir Ģey yapılamadı. ġimdi geriye baktığımda, bizlerin, yani bu iĢin öncülüğünü yaparak imza toplamak isteyenlerin de hata yaptığını ve bu hatanin istisnalar dıĢında günümüzde de artarak tekrarlandığını görüyorum. Türkiye'de ilkelere iliĢkin tutumumuzu gündelik politik olaylardaki duruĢumuz belirliyor. Ulusal kültürümüz evrensel ilkeleri benimseyip onları her koĢulda korumak üzerine kurulu değil. Bundan ötürü Türkiye'de yürütülen imza kampanyaları da kendisini arkasına alması gereken kamuoyu nezdinde birleĢtirici olmaktan çok bölücü oluyor. Belki de Türkiye'de, temel ilkelerin hâlâ yerleĢememesi, Türkiye'nin insan ve vatandaĢlık haklarına dayalı bir hukuk devleti olma yolunda bu denli bocalaması, cemiyet yaĢamında esas olan ilkeleri benimsemek yerine cemaat yaĢamına dayalı taraflardan biri olmaya yatkınlığımızdan hâlâ kurtulamadığımızdan... Tabii Türkiye'de kendilerine aydın sıfatı yakıĢtıran kimilerinin de 27 Mayıs gibi askeri darbelerden yana çıkıp diğer askeri darbeleri yermesinin, demokrasinin en temel anlayıĢında bile ne denli ilkesiz olduklarının baĢka bir örneği.

Müze*
Gündüz Vassaf
21/08/2005

Tabaklar kalakalmıĢ sofraların ardından, iĢtahdan eser yok, alyanslar, en az üçyüz yıldır aĢktan bihaber. ĠĢte bir yelpaze, nerede pembe yanaklar? Kılıçlar var-ya öfke? Gün batımında Ud da uykuda On bin eski Ģey yan yana dizilmiĢ

sonsuzluk arayıĢında. Bekçi, rüya aleminde, uzaklarda, bıyıkları camekânda yansımakta. Bilumum maden, çanak çömlek, kuĢ tüyü, hepsi, zamanın sessiz galipleri, eski Mısır'dan kalma iğne, unutuldu, tatlı sahibesinin gülümsemesi. Taç baĢsız kalmıĢ, el, yenik düĢmüĢ eldivene, sağ ayakkabı ayağın galibi. Bense, inanın ki yaĢıyorum. Elbisemle yarıĢ bitmedi henüz. Rakibimin hırsıysa akıl almaz, illa da, illa da kalacak ben gittiğimde. *Wislawa Szymborska, Nobel Edebiyat Ödülü 1996. Lehçeden Ġngilizceye çevirenler, M.J. Krynski, R.A. Maguire. Türkçe çeviri, G.Vassaf, 2003.

21. yüzyılda can sıkıntısı
Gündüz Vassaf
14/08/2005

New York Times'ın birinci sayfasında çıkmıĢtı haber. Yirmi yıldan fazla zaman geçti. New York eyaletinin kuzeyinde bir çiftçi patateslerini toplayacak adam bulmak için gazeteye ilan verir. BeĢ on kiĢinin cevap vermesini beklerken yüzden fazla insan çiftliğine gelir patates toplamaya. Olayı haber yapan, Ģehirlilerin patates toplamak ayrıcalığı karĢılığında çifçiye para ödemeleriydi. Daha çok patates toplayan, çiftçiye daha çok para vermiĢti. O günden bu yana 'yaĢantı ekonomisi' (experience economy) tabir edilen, dünya çapında hızla geniĢleyen yeni bir pazar çıktı. Kendimizi baĢkasının yerine koyarak, onun heyecanlarını, maceralarını, acı ve mutluluklarını paylaĢmamızın köklerinin efsanelerimizde binlerce yıllık geçmiĢi var. Asırlarca dilden dile dolaĢan Enkidu ile GılgamıĢ'ın düĢmanlıktan dostluğa dönüĢen destanları, 'Mahabarata'nın Arjuna'sıyla 'Ġlyada'nın AĢil'inin kahramanlıkları, Yunan tiyatrosunda ihtiraslarımızdan ötürü düĢtüğümüz gülünç ve trajik durumlara tanıklığımızdan bu yana Hamlet, Don KiĢot, Raskolnikov'larla neler neler yaĢadık. Günümüzde de, televizyon dizilerinde özdeĢtiğimiz yaĢam biçimleri ve bunu canlandıran kiĢilerde, düĢlerimizi dile getiren tanıklığımızı sürdürüyoruz. Dokümanter filmlerde, haberlerde, günün 24 saatine sıkıĢtırılmıĢ aĢklar, ihanetler, mucizeler, cinayetler ve savaĢları seyrede seyrede, türümüz tanıklığa doyum noktasını aĢtı. Tarih boyunca bu tür tanıklığımızın doruk noktası televizyonlarda gösterilen anglo-Amerikan kaynaklı 'reality show'lar. Bunların hepsi Aristo'nun 'Poetika'da sanatın iĢlevini açıkladığı, mimesis yani, benzetme eyleminden farklı bir Ģey değil. Artık 21. yüzyıl insanına tanıklıklar yetmiyor. Gelecek kuĢaklarda ne olur bilmiyorum ama henüz ayağı toprağa basan günümüz insanı için sanal yaĢantılar da hâlâ bir aldatmaca. Bugün geliĢmiĢ toplumların tehlike ve kendiliğindenlikten arındırılmıĢ ruhsal ve fiziksel hijyenik mekânlarında sıkılarak yaĢayanların en büyük sorunlarından biri depresyon. Birçok Batılının heyecansız hayatlarında, havaalanında bir bavullarının kaybolması bile unutamayıp defalarca anlattıkları bir macera. Hele günün birinde iĢlerimizi robotlar yapmaya koyulduğunda, kendimizi her yaĢantıya aç tüketici konumunda bulacağız. Yeni totalitarizmin baĢ göstergelerinden 'political correctness'ın da yaĢamı, düĢüncelerimizi hatta konuĢurken sözcük seçimlerimizi bile denetlediği bir dünyada, mal mülke doyanlara maceralar satılıyor. YaĢantı ekonomisi bu alanda yatırım yapanlara büyük paralar kazandırıyor. Bu yeni ekonomide, herhangi bir maldan çok düĢlerimizin tüketicisiyiz. Ġstanbul'da özel alanı olan ve savaĢcılık oynanan 'paint ball' buna bir örnek. Üstümüzde askeri kamuflaj üniformaları, saklandığımız yerden pusu kurarak tüfek namlularımızın ucundan çıkan boyalı toplarla yapmacık düĢmanlarımızla savaĢıp, ölüp, öldürebiliyoruz. Paramız varsa astronot olabiliyor, ünlü politikacılarla para karĢılığı yemek yiyip onlarla parlak düĢüncelerimizi tartıĢıp dünyayı kurtarıyor, çoğu yasadıĢı olan seks ve macera turizminde Freud'un tahayyül edemeyeceği Ģuuraltı düĢlerimizi gerçekleĢtirebiliyoruz. Dünyamızda varlıklı ile yoksul arasında giderek açılan uçurum, türümüzü hayatın anlamı ve ahlaki değerlerimiz açısından da baĢka bir uçurumun eĢiğine getirmekte.

Hitler Makro'da
Gündüz Vassaf
07/08/2005

Yaz sofrası, yaz muhabbeti derken arkadaĢımız sazı aldı, birbiri ardına Türkiye'de her Ģeyin nasıl kötüye gittiğini sıralamaya baĢladı. Öfkesi artıp sesi yükseldikçe, biz de kafalarımızı, önceden kaç kez katıldığımız bir ayindeymiĢcesine, denilenleri tasdik ederek sallarken, vecde gelenlerimiz de arada sırada amin dercesine "Evet, evet" diyerek denilenleri tasdik etmeye baĢladı. Her Ģey o kadar kötüye gitmiyor demeye yeltenen çatlak sesler, kabul görmeyen donuk bakıĢlarla hemen susturuldu. Böylece Türkiye'de kahvelerde,meyhanelerde, ev sofralarında, balkon sohbetlerinde oldum olası çevrilen filmde bildik rollerimizi üstlenen bizler, bir kez daha vatan batıyor nidalarıyla yurdumuza duyarlılığımızı, bayrağımıza bağlılığımızı birbirimize kanıtlamıĢ olduk. Amsterdamlı Liesbeth van Milgen 1978'den beri yılın birkaç ayını TeĢvikiye'nin arka sokaklarındaki küçük dairesinde geçirir. Belçika'da tur rehberi ve psikolog. Türkiye'yi batıra batıra kafa bulduğumuz sofranın ertesi günü aynı masada, bu sefer de onunla beraberim. AkĢamdan kalma konuĢmaları Liesbeth'le de paylaĢtıktan sonra otuz yıldır gidip geldiği Ġstanbul'da ona göre nelerin değiĢtiğini sordum. Eskiden ne zaman Laleli, Sultanahmet civarına gitse, otobüse binse, mutlaka birkaç erkek kıçını eller, çimdik atar, kalabalık yerlerde arkasına dayanıp sürtünürmüĢ. Artık sokakta kadınların taciz edilmediğini, tersine Türkiye'de ilk yaĢamaya baĢladığı yıllarda birlikte gezen kızlı erkekli gençlere rastlanmazken Ģimdi el ele tutuĢanlar, hatta öpüĢenlerle karĢılaĢtığını söyledi. Ama dedi, "Bir Avrupalı kadın olarak burada arkadaĢlarımın, örneğin istedikleri gibi giyinemediklerinde 'Kocam beni bırakmıyor' demelerini de anlayamıyorum." Liesbeth konuĢmasını sürdürdü. "Eskisi gibi ter kokusu da yok.Yalnız Ģu da dikkatimi çekmiĢti. Hollanda'da, ozon tabakasını deldiği için '80'li yılların sonunda fıs fıslı koltuk ilaçlarının kaldırılmasından hemen sonra bir baktım bunlar Türkiye'de piyasaya sürülmüĢ." ArkadaĢım geçenlerde burada olmadığı günlere tekabül eden üç liralık mayıs ayı su faturasını yatırmak için Ziraat Bankası'nda nerdeyse bir saatini alan kuyruğa girmiĢ. Duvarda kocaman bir yazı. "Misyonumuz" baĢlığı altında müsteriye sunulmak istenen hizmetin ilkeleri tek tek sıralanmıĢ. "Eskiden bankaya gittiğimde terslenmekten korkardım," dedi Liesbeth. Ama garip ve yeni bir kimliğe bürünmüĢ olan memurlar da Türkçeyi daha az kullanıyor. Ben bankadayken telefonda birisiyle konuĢan memur durmadan "Okey, okey" dedikten sonra "Bye bye" deyip telefonu kapattı. Normal dost sohbetlerinde de insanlar artık Ġngilizce kelimeler kullanıyor, sürekli alıĢ veriĢ yaptıklarımla hep Türkçe konuĢtuğum halde benle Ġngilizce konuĢarak ne kadar bildiklerini göstermekte ısrar edenler az değil." Devam etti, "Eskiden zenginler yazlıklarına giderdi. ġimdi orta halli insanlar, hem daha sık hem de daha uzun tatile gidiyorlar, gazetelerde bir yığın otel ve tur reklamları çıkıyor. ġu anda bizim 15 dairelik apartmanımızın 12 dairesi tatilde. Güzel de, bu arada hırsızlık da Ġstanbul'da iyice yaygınlaĢmıĢ. Liesbeth her yerde yeni yeni kitapçıların açılmasını, Ġstanbul'da satılan kitap çeĢitlerini hayranlıkla anlatıyor. Geçen gün alıĢveriĢ için NiĢantaĢı'nda Makro'ya gitmiĢ. Orada da göz alıcı bir Ģekilde bir yığın mamulün arasında bir kaç kitabın da promosyonu yapıldığı dikkatini çekmiĢ. Bir bakmıĢ Hitler'in 'Kavgam' kitabı. "MüĢterilerin gözüne soka soka bu kitabın böyle tantanalı bir Ģekilde sergilenmesi Ġkinci Dünya SavaĢı'nın mağdurlarına hakaret değil mi?" diyor Liesbeth, "Üstelik günümüz de Almanya'dan Türkler defolsun diyen ırkçıların baĢ kitabına Türkiye'de bu rağbet niye?" Aldıklarını olduğu yerde bırakarak Makro'dan çıkıp Migros'a gitmiĢ.

Almanlarda yüksek zekâ düzeyi
Gündüz Vassaf
31/07/2005

Leipzig Genetik AraĢtırma Enstitüsü Direktörü Volkmaar Weiss "Almanya'da Türk çocuklarının zekâ düzeyi Almanlardan düĢük", dediğinden ötürü bilimsel kamuflajlı ırkçılık yapmakla suçlandı. Kendisinin ırkçı olup olmadığını bilmiyorum ama zekâ testlerinin tarihsel iĢlevi ve toplumdaki rolü açısından bihaber olduğu, mevkiine rağmen dersini iyi çalıĢmadığı ve cehaletin verdiği cesaretle konuĢtuğu ortada. Bu vesileyle Türklerin de kendileri hakkında ulu orta konuĢanlara aĢırı derecede hassas olduğunu da bir kez daha görmüĢ olduk. Yoksa bu konu basınımızı kaç gündür iĢgal etmezdi. Ama diğer yandan, bırakın Türkiye'de bir bilim adamının, herhangi birisinin 'Türkiye'ye yerleĢen Alman göçmenler aptal' gibi bir düĢünceyi, bırakın söylemesini, aklından bile geçirebileceğini de sanmıyorum. Ancak asıl konu bilim adına açıklama yapma cüretini gösterenlerin, bilerek ya da bilmeyerek ırkçılığı körüklemeleri. Volkmaar Weiss adlı kiĢi ve ona katıldığı anlaĢılan Berlin Hür Üniversitesi Rektörü Dieter Lenzen, bu konuda görüĢlerini akademik yayınlar yerine basın yoluyla ifade etmeyi seçtiklerinden, ola ki zekâ testlerinin tarihçesini inceleyen bilimsel kaynaklar yerine, fikirlerini oluĢtururken iĢlerine gelen popüler yayınları seçmiĢ olabilirler. Bu nedenle, ben de Türkiye'deki Alman basın ataĢesinin olası aracılığına güvenerek, taa 1984'te Meksika'da toplanan Uluslararası Psikoloji Kongresi'nde verdiğim bir tebliğin özetini, burada aktarıyorum.* Sorun zekâ testlerinin bizatihi toplumsal iĢlevinde ve bu testleri geliĢtirenlerin ideolojisinde yatıyor. Ġlk zekâ testlerini geliĢtiren ve uygulayan 'bilim adamlarının' bu konuda görüĢleri ibret verici. 20. yüzyılın baĢlarında ABD'ye yeni gelen göçmenlere zekâ testi veren Prof. Goddard, bu kiĢilerin geri zekâlı olduğunu saptar. Goddard'a göre Yahudilerin yüzde 83'ü, Macarların yüzde 80'i, Rusların yüzde 87'si geri zekâlıdır. Geri zekâlılar listesi içinde Türkler de vardır. Princeton Üniversitesi'nde benzer sonuçlar bulan Prof. Brigham da Ģöyle yazar.

"Kuzey Avrupalılar idarecidir, aristokrattır.Güneyden gelenler ise ideal birer köle. Test sonuçları sanıldığı gibi Yahudilerin de zeki olmadığını göstermektedir." Bu sözlerin sahibi Prof. Brigham ABD'nin üniversitelerarası giriĢ sınavı sisteminin (College Boards) baĢına getirilir. Günümüzde Avrupa'da egemen görüĢü hatırlatan göçmen 'sorunu' ABD meclisinde o yıllarda Ģöyle tartıĢılır. Bugün tek değiĢiklik aĢağıda adı geçenlerin yerine Türklerin aĢağılanması. "Doğu ve Güney Avrupalıların zekâsı düĢük olduğundan bunların Amerika'ya girmesi kısıtlanmalıdır. Genellikle Yahudilerden oluĢan bu grubun tekstil sektöründe çalıĢtığı ve Yahudilerin sendikalarının ülkemizdeki en radikal sendikalar olduğu unutulmamalıdır." Böylece Batı Avrupa dıĢındaki ülkelerin göçmenlerinin sayısını zekâ testleri sonuçlarına göre kısıtlayan ve yakın zamana kadar yürürlükte olan ırkçı ABD göçmen kanunu 1924 yılında mecliste kabul edilir. En son da ABD'de ilk uygulanan ve bugün hâlâ Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde kullanılan Stanford-Binet zekâ testini Stanford Üniversitesi'nde geliĢtiren Prof. Terman'dan bir alıntı: "Meksikalılar, Ġspanyol asıllılar ve zencilerin zekâsı düĢük olup gerilik bu ırklarda kalıtımsal olan bir özelliktir. Eğer devletimizi ona layık olanlar için korumak istiyorsak zekâ geriliği olanların nüfusunun artmasını engellemeliyiz. Aradan bir yüzyıl geçti. ġimdi de Berlin Hür Üniversitesi Rektörü Prof. Dieter Lenzen Ģöyle diyor, "Türk çocuklarının IQ'su (zekâ puanı) Almanlardan düĢük." *Vassaf, G. 'Psychological Tests and the Third World: From a Test Moratorium to a New World Culture' in Cross-Cultural and National studies in Social Psychology, edited by R. Diaz-Guerrero, North Holland, 1985.

Kültür endüstrileri ve aydınlar
Gündüz Vassaf
24/07/2005

Ġstanbul önemli bir kültür ve sanat merkezi olma yolunda ilerliyor, baĢka ülkelerde de olduğu gibi burada da peĢ peĢe müzeler açılıyor, birbiri ardına kültürel etkinlikler düzenleniyor. Kimilerinin kapitalizmin en vahĢi dönemlerinden birinde yaĢadığımıza iĢaret etmesine rağmen, dünyada birdenbire ne oldu da kültüre bu denli yatırım yapılıyor? ArkadaĢım Ġsmail Ertürk, aĢağıda özetlediğim uyarıcı yazısında yeni bir kültür endüstrisi oluĢmakta olduğuna dikkati çekiyor. "Son yıllarda kültürel etkinlikler yalnızca 'onur' ve 'uygarlık' gibi manevi değerler için yapılmıyor. Müze ve öbür kültür kurumlarının çok önemli maddi amacı da var. Artık devletlerin resmi ekonomi politikalarında, neoliberal yaklaĢım doğrultusunda, devlet destekli giriĢimcilerin, özel sektörün önü çektiği 'kültür endüstri'lerinden söz ediliyor. Avrupa Kültür BaĢĢehri politikasında görüldüğü gibi, dünyanın önde gelen büyük Ģehirlerindeki kültür etkinlikleri artık bu Ģehirler için önemli bir gelir kaynağı, maddi kazanç yolu. ABD Kongresi, 2005 yılında hazırladığı 'Yaratıcılık Endüstrileri' adlı raporda sinemadan kitap okumaya, müze ziyaretlerinden müzik aletleri üretimine, mimarlıktan dans gösterilerine uzayan geniĢ bir yelpazede, kültür etkinliklerinin ekonomik ağırlığını ölçüp, geleceğin 'yaratıcılık iĢçileri' ve 'yaratıcılık tüketicileri'nin yaratılabilmesi için ilkokuldan baĢlayarak sanat eğitimi verilmesini öneriyor. Kültürün geleneksel aydınlanmacı özellikleri düĢünüldüğünde korkutucu deyimler bunlar. Çin'i, dünyanın ucuz mallar fabrikası durumuna getirdikten sonra, ABD ve Avrupa kendi nüfusu için yeni ekonomik büyüme modellerinin peĢinde. Dünya Bankası bu modelin geliĢmekte olan ülkelere uygulanabilirliği üzerine çalıĢmalar yapıyor. Ġrlanda'da böylesi bir giriĢimin baĢını çeken bir etkinlik, kültür endüstrilerinin tanımını Ģöyle yapıyor: "Kültür endüstrilerinin dinamiğini giriĢimci-sanatçılar oluĢturur ve bu endüstriyi oluĢturan iĢletmeler bilgi ekonomisinin üretim birimleridir. Kültür endüstrileri, yaratıcı sanat alanında çalıĢan bireylerin, teknoloji üreten ve yöneticilik yapan bireylerle ortaklıkları üzerine kuruludur ve bu ortaklık, ekonomik değerleri kültürel ürünü olmalarından kaynaklanan piyasaya sürülebilir ürünleri üretmeyi amaçlar. Aydınların belirleyici olduğu ve eleĢtirel geleneğin beslendiği kültür alanı, artık, devletin serbest piyasayı geliĢtirmek için desteklediği bir endüstriye mi dönüĢüyor? Aydınlar, kapitalizmin olası yeni dünya dinamosu olacak bir endüstrinin çalıĢanları ve yöneticileri mi olacak?" Bu soruları tartıĢmak için Manchester Üniversitesi ile Açık Üniversite ortak bir araĢtırma merkezi kurdular (www.cresc.ac.uk). Türkiye'de müze açılıĢlarındaki hız, aydınları ve üniversiteleri, kültür yöneticiliği yanı sıra eleĢtirel-yaratıcılık üzerine de düĢündürmeli."

İnanmamaya övgü
Gündüz Vassaf
17/07/2005

Ġnananlardan korkuyorum, inanarak insanları, dünyayı ne hale getirdikleri için. Uygarlıklarının, dinlerinin yüceliğine inananlar, iĢkenceyi, katliamı mübah görüyor. Dünyaya doğru yolu göstermeye inanan demokrasi havarisi köktenci yöneticiler inançları uğruna Mezopotamya'dan kalma uygarlıkların kalıntılarını bile yerle bir ederken, yeni imparatorluklarını kurmayı çoktan kanlanmıĢ düĢleriyle hak ettiklerinin inancında. Ġnananların vicdanları tertemiz. Sabahları rahat uyanıyorlar. Eminler, tanrılarının kendilerine doğru yolu gösterdiklerinden. Dünya âlemi onları lanetlerken bile kendilerini yalnız bırakmadıklarına inandıkları tanrılarından güç alıyorlar. Ak sakallı, kara sakallı mollalar, otobüslerde, bankalarda, gece kulüplerinde, iĢsiz kuyruklarında, okullarda, gökdelenlerde, metrolarda patlayan canlı bombacılarını, cennete varacaklarına inandırıyor. Mazlumluklarının bilinçsiz çaresizliğinde anneler, babalar, son duasını yaptıktan sonra günü bir anda cehenneme çeviren inançlı evlatlarına, tanımadık kurbanlarının cesetlerinin cennet kapısını açacağına inanıyor. Ġnananlar Vatikan'dan fetva veriyor, her yıl fetvalarına inanan milyonlarca insanın AIDS'ten ölümlerine yol açan. Erkeklerin tanrının imtiyazlı kulu olduğuna inanan Yahudi, Katolik ve Müslüman cemaatlerinin erkek önderleri karar veriyor kendilerine inanan kadınların hayatları, onların kızlarının, çocuklarımızın gelecekleri için. Yeryüzü cennetinin bolluk ve tüketimle gerçekleĢeceğine inananlara inanmıyorum. Herkes gibi tüketemeyenlerin herkes gibi tüketmelerinin bir hak olduğuna inananlar, yoksulları herkes gibi tüketmeye azmettiriyor. Daha az değil daha çok tüketilen bir dünyada, dünyanın da tüketildiğinin aymazlığında, yapay ihtiyaçlarımızın kanser gibi özümüzü kemirip zamanımızı tutsaklaĢtırdığını göre göre, daha çok, daha da çok tüketerek mutlu olacağımıza inanıyorlar. Tüketmenin, herkes için refah vadettiğine, dünya ekonomisinin tüketim üzerine kurulu olduğuna inananlar, daha çok tüketmemiz için düĢlerimize, duyularımıza saldırıyor. Tüketim dünyasının reklam ve simgelerinin düĢleriyle, bir az daha diĢlerini sıkarlarsa yeryüzü cennetinde yaĢayabileceklerine inananlar, merhametsizce yitiriyor sevgiyi, özveriyi, dünyayı paylaĢıyor olmanın yoldaĢlığını. Post-modern olduğu söylenen dünyamızın sanatkârları, felsefecileri, sözcüleri Ģüpheye yer bırakmadan inananların, tam da karĢısında durur gözükürken, inanmamakla inanç tazeliyor, inançlarını inanmamaktan, güçlerini temelleri inkâr etmekten alıyorlar. Aydınlanma çağının, pozitivizmin çıkmaz sokaklarında köreldiğine, bildiklerimizin, değerlerimizin, güzel ve çirkinin, doğru ve yanlıĢın göreceliğine, doğrulanabilmeyi, yalanlanabilmeyi kıstas alan bilimsel yöntemin geçersizliğine inanıyorlar. Mantığımızın kalıplara kalebentliğini, kimliklerimizin aitsizliğini sergileyerek bizi içgüdüsel hezeyanlarımızın hedonizmiyle baĢ baĢa bırakır, insanı tarihinden kurtardıklarına, geçmiĢinden özgürleĢtirdiklerine inanırken, yarattıkları boĢlukta mutlak tanrılarının mutlak doğrularına inananları cezbedici kılıyorlar. Ve Nietzche: 'Yalandan çok inançtır gerçeğin düĢmanı olan.'

Bir zamanlar İstanbul
Gündüz Vassaf
10/07/2005

Yıldız Sarayı Hümayunu BaĢ Kitabet Dairesi- Dün gece yanan Galatasaray Lisesi'nin yerine yeniden bir mektep inĢası gerekli olup, ancak vaktiyle Amerikan sefiri tarafından zat-ı Ģahanelerine takdim olunup hükümette görüĢülmek üzere tarafımıza gönderilmiĢ olan katologdaki resimlerden anlaĢıldığı üzere, Amerika'da çelik demirden çok güzel görünümlü pek çok bina inĢa edilmektedir. Bu cihetle söz konusu mektebin o suretle inĢası halinde Ġstanbul'da ilk defa olarak vücuda getirilmiĢ bulunacağı gibi, yangın vesaire gibi Ģeylere karĢı da faydalı olacaktır. Nihayet beĢ altı katlı, mevkien gösteriĢli, çelik ve demirden bir mektep inĢası zat-ı Ģahanelerince tasavvur ve arzu buyrulmaktadır. Keyfiyetin bugünkü hükumet toplantısında müzakere edilerek, sefaret aracılığı ile Amerika'dan getirtilecek haritasına uygun olarak iĢe giriĢilmek üzere meselenin bugün saraya sunulması ve söz konusu kataloğun iadesi PadiĢahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindedir. (Saray BaĢkâtibi Tahsin, 11 Mart 1907) -Heybeliada'da ikamet eden bazı Ġslam hanımlarının örtünme kuralına riayet etmeyerek, açık saçık Ģurada burada ve gazino ve otel bahçeleri gibi yerlerde oturdukları, bazı memurların alenen içki içtikleri, bazı Müslüman kadınlarının da YeĢilköy'de Ponti namında birinin dükkânında içki âlemi yaptıkları haber alınmıĢtır. Müslüman kadınlarının örtünme kurallarına riayet etmeleri padiĢah fermanı gerektiğinden olup, içki kullanmanın da yasak olduğu bilindiği halde, Ġslam Ģiarına külliyen muhalif olan Ģeylerin bu aralık meydana gelmesi zat-ı Ģahanelerince teessüfle karĢılanmıĢtır. Cenab-ı Hakk varlığını her daim devam eylesin, Osmanlı Devleti'nin bekası Ġslam dini ile mümkündür ve onun gereklerine uymaya itina göstermenin ehemmiyetini beyan etmeye gerek yoktur. Bu sebeple içki yasağının devam etmesi ve Müslüman kadınlarının Ġslam'ın adap ve Ģiarına uymayan kıyafette bulunmaları hakkındaki kararın muhafaza edilmesi PadiĢah efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindedir. (Saray BaĢkâtibi Tahsin, 2 Temmuz 1904) -Galata'dan Tophane'ye kadar olan caddenin hemen her iki tarafındaki binalar ve gelir getiren mülkler geçen zaman içinde Hıristiyanların ve yabancıların eline geçmiĢ bulunmaktadır. Bu durumun meydana getirdiği sakıncalara binaen artık daha ileri gitmelerine izin verilmeyerek bir sınır getirilmesi ve öncelikle Tophane'den BeĢiktaĢ'a doğru olan hanelerin yabancılara kiralanmamasının kayıt altına alınması PadiĢahımız hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindedir. (Saray BaĢkâtibi Tahsin, 14 Ocak 1899) -Malumat Gazetesi sahibi Tahir Bey'in Heybeliada'da bir otel açarak pazar günleri ve bazı geceler oyunlar ve balolar tertip ettiği ve bir nüshası ekte sunulan ilanı dahi dağıttığı haber verilmiĢtir. Böyle Ģeylerin gazetecilikle ilgisi olmadığı gibi, izin alınmaksızın

faaliyete geçilmesi de güvenliğe aykırı bulunmuĢtur. Bu sebeple icap edenlerin yapılması PadiĢah efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindedir. (Saray BaĢkâtibi Tahsin, 12 Temmuz 1903) -Gazetelerde ayet ve hadislerin yayımlanması, bu tür kutsal ibarelere hürmetsizlik olacağından daha önce yasaklanmıĢtı. Buna rağmen Ġzmir'de çıkan MünteĢir-i Hidmet gazetesinde, mübarek Kadir gecesi münasebetiyle bazı Kur'an ayetlerinin yayımlandığı zat-ı Ģahanelerine duyurulmuĢtur. Bu konuda yasağın titizlikle devam ettirilmesi ve bundan sonra gazetelerde ayet-i kerime ve hadis-i Ģerif yayımlanmaması PadiĢahımız efendimiz hazretlerinin mir ve iradeleri gereğindedir. (Saray BaĢkâtibi Tahsin, 12 Aralık 1904) Vahdettin Engin'in Sultan Abdülhamid ve Ġstanbul'u kitabından (Simurg, 2001)

İstanbul'a dev projeler
Gündüz Vassaf
03/07/2005

Eskiden 'iyi' lokantalarda Ģef garson yemek esnasında masanıza gelir, hafifçe eğilip kulağınıza bir Ģeyler fısıldar, onayınızı alıp gözünün ucuyla yardımcılarına iĢaret etmesiyle tekerlekli küçük bir masa sofranızın yanına yanaĢtırılır, yerdeki prize fiĢ takılır, diğer müĢteriler size ne kadar da önemli insanmıĢ diye gıptayla kıskançlık karıĢımı bakıĢlarla süzer ya da tam tersi olanları görmezlikten gelirken, yemeğinizi yarıda kesecek kadar önemli telefon konuĢmanıza baĢlardınız. Bugün iyi lokantalarda vestiyerin yanıbaĢında sırf bu iĢ için orada olan görevliye, çaldığında cevap versin diye cep telefonunuzu teslim ettikten sonra sofranıza oturuyorsunuz. Ġnsan, ne kadar görgüsüz ve terbiyesizken, artık günümüzde yemek esnasında, telefonda konuĢmayı ayıp saydığını düĢünüyorsanız bence aldanıyorsunuz. Telefonun kıt olduğu, telefon konuĢmasının bir güç hatta iktidar ima ettiği günlerde, hele lokantada, masaya telefon getirilmesi sizi çarpıcı bir Ģekilde ayırteden bir olaydı. Herkesin her yerde cep telefonlarıyla konuĢtukları bugünlerdeyse ayrıcalık telefonun kullanmadıldığını ilan etmekle belirtiliyor. Yani dikkati çekmemek havasıyla gene dikkat çekmek için, gösteriĢ üzerine kurulu yapay bir ortam yaratılıyor. Doğal olan, en uygun bir Ģekilde yeni iletiĢim teknolojisinden yararlanılırken telefonun kimseyi rahatsız etmeden kullanılması. Ġstanbul'un yeni yöneticileri herkesin taktirini toplayarak çevremizi çiçeklerle donatır ve yeĢillendirirken Ģehrimizle olan kimi iliĢkilerinde bana nedense telefon kullanmayı baĢkalarının gözüne soka soka güç gösterisi olarak görenleri hatırlatıyor. Örneğin, köklü gelenek ve görünümü olan Ġstanbul'un kendisine özgü zengin ortamını hiçe sayarcasına Ģehrin bir yerine kocaman bir derviĢ baĢka bir yerine de Fatih heykeli dikmeleri arzusu bana, Süleymaniye Camii'ndeki geleneksel lokantada özel bir masa üstünde sofranıza getirilen telefonu çağrıĢtırıyor. Heykel projelerinin destekçileriyse telefonun taĢınıp takılmasından kendilerine düĢen payı bekleyen garsonları, yan masalardan telefonda konuĢuna gıptayla bakanlar, baĢkasının gücüyle güçlendiklerini sananları çağrıĢtırıyor. Cep telefonlarını hiç kullanmamaktan yana olan 'Ģeçkinler'se eskiye eski diye tapan, her yeniye karĢı çıkan görüĢün tezahürü. Böylece bir yandan dev projelerle fark edilsin diye kendine özgü bir kimliği yokmuĢcasına marka yapılmak istenen Ġstanbul bir yandan da, yıllardır her Ģeye karĢı çıkmayı adet haline getirenlerin proje üretmemesinden çökmeye terk ediliyor. Yüzyıldır bu Ģehrin simgelerinden biri haline gelmiĢ vapurları, son teknolojilerden yararlanarak koruyup geliĢtirmek yerine onların birer birer çürümeye terk edilmesine göz yumup bambaĢka vasıtalarla dev projelere yönelmeyi kaçınılmaz kılmak ise, eski ve yeniye tapanları aynı potada birleĢtiriyor. Uzun yıllar gündelik yaĢamın bilinçiz med cezirlerine terkettiğimiz Ġstanbul'da olan mirasın farkına varıp onu günümüzle en uygun Ģekilde buluĢturmak varken, kabusla düĢü birbirine karıĢtırmanın sonucu çıkacak bir hilkat garibesi Ġstanbul'un dev projeleriyle övünenler, bizi lunaparklarda binbir Ģekle sokan aynaların önünde hiç durmamıĢ mı?

Irak Dünya Mahkemesi, İstanbul 2005
Gündüz Vassaf
26/06/2005

Uluslararası normlar o hale dönüĢtürülmek isteniyor ki, neredeyse savaĢ suçluları karar verecek kimin savaĢ suçlusu olduğuna. Anket bolluğunun yanlı seçeneklerinde dünyamızda insanların ne düĢündüğünden uzaklaĢtırılıyoruz... Tüketim simgeleriyle haĢır neĢir oldukça türümüzün cebelleĢtiği açlık, hastalık ve savaĢlar giderek fark edilmez oluyor. Özgürlüklerimiz, babasına karĢı gelen çocukmuĢcasına bağırıp, ertesi gün baĢkasının haykırıĢına yabancı kaldığımız çıkıĢlarımız. Özgürlüklerimiz kullanmaya kullanmaya kuramlara, kelimelere hapsettiğimiz uyurgezer beklentilerimiz. Özgürlüklerimiz, iktidarların olup olmadık yerde, olup olmadık nedenlerle iyi gelir alın kullanın diye dağıtmak istedikleri. Oysa vicdanımız dopdolu. En suskunumuz bile kuĢkulu. Kimilerimiz teknesini kararlılıkla yanlıĢ rotada götüren kaptanın cezbesine, gücüne, kalıcı addettiği egemenliğine inanmak istese bile, kaptansız seyretmekten korktuklarından gözlerini kırpmaz görünmenin aymazlığında. Belki de asıl onlar yargıladıklarımız vicdan mahkemelerimizde. Belki de biz. Yoksa hepimiz biliyoruz suçlular değil suçun ebesi olan. Suçun suspayının aileler, ülkeler, ideolojiler dinler geçindirdiğini de.

Değerler sistemimiz, düĢman addettiğimiz her kimse onunla barıĢ olamayacağı, barıĢtan yana olmanın sorumsuzluk olduğu inancı üzerine kurulu. Sözlerimizi, düĢüncelerimizi, çağlar boyu süregelmiĢ egemen Ģiddet düzeni o denli belirliyor ki, barıĢtan yana olanlara savaĢ karĢıtı derken, savaĢanların barıĢ karĢıtı olduğundan kimse söz etmiyor. SavaĢ bakanlıklarımızın adlarını savunma bakanlığı diye değiĢtirerek aynaya baktığımızda bile yüzümüzü gizler olduk. UygarlaĢtıkça uluslararası normlarımızla tanımlar olduk meĢru ve gayrimeĢru savaĢlarımızla, savaĢlarımızın savaĢ tutsaklarına nasıl davranacağımızı. Ama türümüzün doğal olarak saldırgan, savaĢların kaçınılmaz olduğu nakaratına, savaĢın sosyo - biyolojik-kalıtımsal açıklamalarına da hiç inanmıyorum. Evrim açısından türümüzün ne kadar genç, tecrübesiz ve birbiriyle yaĢamayı öğrenmenin çok baĢlangıçlarında olduğunu görmezlikten geliyoruz. Binlerce yıl sonra olsa bile çocuklarımızı, eĢlerimizi dövmeyi cürüm sayma aĢamasına geldi türümüz. Çocuklarını kurban etmek isteyen peygamberlerimiz giderek masallaĢan geçmiĢimizde kaldı. Hâlâ onurumuza toz kondurmuyoruz, ancak uğruna düello yapmamızı da yasakladık. Tazminat davaları renkli olmayabilir ama onurumuz da ölmeden, öldürmeden tescil ediliyor. Belki de savaĢ suçlularını yargılaya yargılaya bir gün savaĢın kendisini bizatihi suç diye bildiğimiz olgunluğa varacağız. Geleceğimiz bugün kendimizi nasıl yargıladığımıza bağlı.

Letonya'da çifte standartlar
Gündüz Vassaf
19/06/2005

Cenevre'de bir uluslararası üniversiteler toplantısındaydım. Ev sahipliği yapan Dünya Üniversiteler Birliği (WUS) üniversite özerkliği ve akademik bağımsızlığı kollayan bir kuruluĢ. Toplantıya katıldığım yıl, ABD arka bahçesi addettiği Latin Amerika'da kendisine bağımlı askeri rejimleri her Ģey pahasına ayakta tutma politikasını güttüğünden, bu ülkelerdeki üniversiteler de nasibini almıĢtı. Aynı politika 12 Eylül ve YÖK'le birlikte Türkiye'de de uygulanıyordu. Toplantıda gündem, Türkiye'deki durumun konuĢulmasına gelince, Güney ve Latin Amerika delegasyonları salonu terk etti. Kendilerinden baĢka bir ülkenin mazlum duruma düĢmesine tahammül edememiĢ, Türkiye'nin çektiği acıları kendi konumlarına rakip görmüĢlerdi. 12 Eylül rejimi, özgürlük yanlılarını, Türkiye'yi dıĢarıya jurnal'liyor diye tepinedursun, o yıllarda, edebiyatından müziğine kadar sanki bir moda olan Güney ve Latin Amerika dayanıĢmasında kenetlenenler, buralarda olup bitene ilgi bile göstermek istemiyordu. Üniversitede özgürlük için uluslararası dayanıĢma beklentisi ile geldiğim bu toplantıdan hayal kırıklığıyla ayrıldım. Gene o günlerde benzer bir vurdumduymazlığı, Ankara'ya davalarını anlatmaya gelen Filistin KurtuluĢ Örgütü mensuplarıyla yaĢadım. GeliĢleri, ġili'de Allende hükümetinin ABD'nin desteklediği askeri bir darbeyle yıkıldığı, dünyanın bu olayı her vesileyle protesto ettiği günlere denk gelmiĢti. Filistinliler Allende'nın adını bile duymamıĢ, orada olup biteni anlatma çabamla hiç ilgilenmemiĢlerdi. Aradan nerdeyse 25 yıl geçti, Türkiye üniversiteleri hâlâ 12 Eylül'ün totaliter yasasının, Filistinlilerle diğer Araplar sırtlarını dünyaya çevirmenin kurbanı. Ve hâlâ, Türkiye üniversitelerinde özerklik ve akademik özgürlük, kimsenin ve özellikle Avrupa Birliği'nin de gündeminde değil. Onlar için özgürlük deyince akla ilk gelen bu ülkedeki azınlıkların konumu. Türkiye denilince, demokrasinin baĢ ölçütü bu. Son hayal kırıklığımı da, tam bu konuda, geçen hafta Letonya ve Estonya'yı ziyaret ederken, insan hakları ve azınlıklar konusunda ülkelerüstü ilkeler benimseme iddiasında olan Avrupa Birliği'yle ilgili olarak yaĢadım. Türkiye, kimilerine göre sessiz bir devrim, kimilerine göre Yeniçeri adımlarıyla bu ilkelerı uygulamaya çabalayadursun, Estonya ve Letonya'da bu ilkelerin temelden nasıl çiğnendiği, Avrupa Birliği'nin hiç de kamuoyuna yansıtmadığı, en gizli sırrı olmalı. Bir ülke düĢünün ki, nüfusunun yarısına yakını vatandaĢ olamıyor, azınlık statüsü bile tanınmayan bu insanların kendi dillerinde eğitim veren bütün okulları kapatılıyor, devletin, doğup büyüdükleri topraklarda yüzlerine bütün kapıları kapatan politikaları sonucu hepsi göçe, yani bir tür 'gönüllü' tehcire zorlanıyor. Son 20 yıla kadar Baltık ülkelerinde herkesle birlikte Sovyet vatandaĢı statüsünde olan Ruslardan söz ediyorum. Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan bu yana elit konumunda olan ve yerel dilleri öğrenme ihtiyacında olmayan Ruslar, Baltıkların bağımsızlığı ve bir anda değiĢen yeni vatandaĢlık ölçütleriyle birlikte, birdenbire istenmeyen insanlar konumuna düĢüyor. Normal koĢullarda bu üç ülkenin, ama özellikle Latvanya ve Estonya'nın bırakın Avrupa Birliği üyesi olmayı, aday bile olamaması gerekirdi. Soğuk SavaĢı kazanmanın coĢkusu ve Rusya'yı Baltık Denizi'ndeki stratejik çıkar ve üslerinden uzaklaĢtırma politikası, en temel insan hakları ilkelerine bakmaksızın, bu ülkeleri kulübün birer özgürlük simgesi haline dönüĢtürüyor. Böyle baĢa böyle tıraĢ.

Dikkat tehlike!
Gündüz Vassaf
12/06/2005

'Hain kurttan kim korkar?' Tehlikelidir vahĢi hayvanlar. Eskiden herkes korkardı hain kurtlardan. Günümüz insanının korkularını inceleyen psikologların kurtları tek gördüğü yer hayvanat bahçeleri. Aslanlar, kaplanlar, yılanlar... on binlerce yıl korktuğumuz vahĢi yırtıcı yaratıkları biz korumaya baĢladık yok olmasınlar diye. Biz besliyoruz aç kalmasınlar diye. Türümüzün geliĢmesiyle korktuklarımız da değiĢti.

Karanlıktan korkuyoruz hâlâ. Ama, Tanrı korkusunun yerini giderek sanallaĢtırılan terörist korkusu almıĢ yeni dünyada. Bir zamanlar tehlikenin kokusunu alırdı insan. Biz, koltuk altlarımızın kokacağından korkuyor, kokusuzlaĢtırdığımız dünyamızın yapay kokularında koklaĢıyoruz. DüĢmandan korkardık, hâlâ da korkuyoruz. Ama artık düĢmanın kendi içimizde olduğunu da biliyoruz. Biziz tehlikeli olan ve tehlikelerimizi yaratan. Ġki ayağımızın üstünde doğrulduktan sonra yüksele yüksele katedrallerin, minarelerin, gökdelenlerin tepelerine vardığımızda yükseklik korkusunu keĢfettik adına akrofobi dediğimiz. Kendi ellerimizle ördüğümüz mekânların duvarları arasına tıkıĢıp, kapalı yerlerde kalma korkumuz klostrofobiyi keĢfettik. Küçücük beynimiz evrimle geliĢtikçe düĢüncelerimizin de tehlikeli olduğunu söyleyenler oldu... DüĢünceyi doğru yola sevk etmek için iĢkenceyi keĢfettik tehlikesiz toplumlar yaratmak uğruna... Kan döke döke bayraklarımızı koruduk birbirimize karĢı. Ölümden, öldürmekten korkmasınlar diye eğitiyoruz askerlerimizi. Askerlerin sivilleĢmesini tehlikeli buluyor komutanları. Aynı sivil toplumların askerleĢmesini tehlikeli bulduğumuz gibi. DoğuĢumuzdan itibaren "Dikkat, tehlike!" diye uyarılıyoruz. Bir ömür boyu yiyip içtiklerimizin, arkadaĢlarımızın, eĢlerimizin nasıl tehlikeli olabileceğini dinler olduk, doktorlarımızla psikologlarımızdan. Kendini koru! Çoğunluğumuz, her yıl yoksulluktan milyonlarımızın ölümüne neden olan hastalıklar ve açlığı kanıksayıp, gündelik yaĢamın en küçük ayrıntılarında korku arar bir konumda, bireysel evhamlarının derdine düĢtü. Nükleer tehlikenin yerini panik ataklar aldı. Dağ baĢında oturanları kandırıp sel sigortası satıyorlar. Sevilmeyiz diye, sevmekten korkuyoruz. Korkutulmaya o kadar alıĢtırıldık ki, korkacak bir Ģey olmadığ zaman da korkmaktan korkuyoruz.

Ermeni konferansı
Gündüz Vassaf
05/06/2005

Son Ermeni konferansı tartıĢmaları, toplumun kimi temsilcilerinin temel kavramlar üzerine cahilliklerini bir kez daha ortaya koydu. Devleti korumak iddiasıyla yaptıkları fevri çıkıĢlar Türkiye'ye 'Geceyarısı Ekspresi' filmi kadar zararlı oldu. Türkiye'nin normalleĢerek oluĢturmaya baĢladığı yeni konumuna sekte vurdu. Meclis kürsüsünden üniversitelerin lanetlenmesine hükümetin ilk günlerdeki suskunluğu, kendi sözcüleri için, bırakın onu görevinden azletmeyi, 'Ģahsi görüĢüdür' diye geçiĢtirmeleri ibret vericiydi. Cumhuriyet'in yarı tarihini kapsayan tek parti döneminden sonra, Türkiye'nin yaĢadığı askeri darbeler bu ülkede demokrasi kavramının geliĢmesini engelleyip, toplumun vakurla değil heyecanla yönlendirilmesine de neden oluyor. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü'nün toplantıyı ertelemesi, hükümet sözcüsünün Meclis kürsüsünden yaptığı provokatif haykırıĢların neden olabileceği öngörülmez felaketler karĢısında, üniversite özerkliğinden kaçınılmaz olarak ödün vererek üstlendiği bir sorumluluk örneği, devleti temsil etme iddiasındakilerin sorumsuzlukları karĢısında zorunlu bir davranıĢ idi... Osmanlıca 'münazara' kelimesinin Türkçede tek bir kelimeyle bir karĢılığı olmaması, toplumumuzda temel kavramların geliĢmemesinin vahim bir belirtisi. Son bir kaç haftadır, iki tarafın karĢıt görüĢleri savunduğu anlamına gelen münazarayla, konferans ve akademik toplantıları, sade devlet ve basın değil, üniversite adına konuĢanların bir kısmı bile birbirine karıĢtırdı. Bu cehaletimize de ĢaĢmamak gerek. Birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye'nin lise ya da üniversitelerinde, karĢıt görüĢlerin tartıĢıldığı münazara kulüpleri olsaydı bile, buralarda kanlı bıçaklı olmadan, polis baskısına maruz kalmadan, örneğin 'Türkiye'de, cumhuriyet yerine anayasal monarĢi, toplumun dokusuna daha uygundur' gibi bir konu tartıĢılabilir miydi? Konusu ne olursa olsun münazara, yani karĢıt görüĢlerin tartıĢması, genellikle okullarda ya da münazara kulüplerinde yapılır, üniversitelerde değil. Akademik toplantılarda hiç değil. Münazara bir tür fikir cimnastiğidir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde aymazca öne sürüldüğü gibi 'bilimsel tartıĢma' değildir. Üniversitelerde yapılan konferanslar ya da toplantılardaysa, münazaraların tersine, çok değil, tekseslilik hâkimdir. Örneğin, 'Türkiye'de 12 Eylül döneminde Mamak Askeri Cezaevi'nde Kullanılan Psikolojik ĠĢkence Yöntemleri,' bir doktora tezi ya da bilimsel bir toplantının konusu olabilir. Bu toplantıda konuĢmacıların, iĢkence yöntemlerini, iĢkencecilerin eğitimini, iĢkence görenlerin psikolojisini incelemekle yetinmesi doğaldır. Burada kimsenin iĢkence yapılmadı, ya da iĢkence yapıldı ama onlar vatan hainiydi gibi, ya da Kenan Evren'in dediği gibi, 'Asmayacaktık da besleyecek miydik' türünden konuĢma yapması beklenmez. Böyle fikirler beyan edenlerin de davet edilmesi önerilmez... Üniversitede 'Türkiye'de 12 Eylül Döneminde ĠĢkenceyle Ġlgili Devletin Tutumu' gibi iĢkencenin nedenlerini, stratejik ortaklıkları araĢtıran bir toplantı da düzenlenebilir. Üniversite toplantılarında temel amaç, münazaranın tersine, tartıĢmak değil, öncelikle bilgi üretmektir. Ancak bilgi üretildikten sonra tartıĢmaya açılır. Üniversite, ordu gibi, milli menfaatleri korumakla yükümlü bir kurum da değildir. Üniversitenin devletle bütünleĢmesi, kritik düĢünceyi susturarak bilimin geliĢmesine ket vurduğu gibi, uzun vadede toplum ve devletin de aleyhine olduğunun vahim örnekleri tarihte çok görüldü. Türkiye'de de, Milli ġef Ġnönü döneminde, devletin, köylü ve iĢçiler üzerine araĢtırma yapılmasının bile milli menfaatlere aykırı görüldüğünü, bu nedenle Muzaffer ġerif, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes gibi profösörlerin üniversiteden atılıp Türkiye'den ayrılmak zorunda bırakıldıklarını, her birinin kendi alanında dünyanın sayılı bilim adamları arasına girdiğini, yine mi hatırlatmak lazım? Devlet adına hareket edenler yakın tarihlerinden bile ders alamayacak kadar aciz mi? Önümüzdeki günlerde Türkiye'de gereken, yakın zamanda gerçekleĢeceğini umduğum 'Ġmparatorluğun ÇöküĢ Döneminde Osmanlı Ermenileri' toplantısı üzerine odaklaĢmak yerine, hassas konu ya da milli menfaat anlayıĢımızın normalleĢerek, üniversitelerimizin, özellikle baĢka ülkelerle de karĢılaĢtırıldığında, sosyal bilimlerde de kendi bilgilerini üretir hale gelmesi. Son günlerde olduğu gibi, kimi fevri ve cahil çıkıĢların paniğine kapılanlar olacaktır. Oysa, Türkiye artık bilgi ve eleĢtiriyi birbirinden ayırt edecek olgunlukta olduğu gibi, yurt sevgisini de 'düĢman'a göre tanımlamayacak güçte.

İstanbul'un Fethi-Yıl 552
Gündüz Vassaf
29/05/2005

KENDĠ KENTĠME AĞIT Sabret. Dinle. Kentimizin eski simgesi tavuskuĢu, Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor 'Durup dururken ne diye beni andın?' diye. Kilitli kapılı, Kayıp anahtarlı, Kentte dolaĢıyorum. PadiĢahsız kalmıĢ kapıkullarının birbirlerini kollamaktan Konaklarını yitirdikleri kentin kaldırımlarına, Umutla zincirlenmiĢ, Dağlardan, yaylalardan kopup gelenler. Tanrının silip süpürülen mermerlerde taĢlaĢtığı, KapalıçarĢıların gökdelenlerde putlaĢtığı Zamanın kentindeyim. Sürekli adlarını değiĢtiren sokaklarında Çocuklarin saklambaç oynayamadığı, Ġnsanların otomobillerden hızlı gittiği Tek istikametli kaldırımların soluksuz yayasıyım Kentin gözcüleri Ġtfaiye kulelerinden ineli yıllar oluyor. Yerlerinde yabancılar, Elektriğin aydınlattığı eski yangın yerlerini, BeĢ yıldızlı otellerinden süzüyorlar geceleri. Tarihin med-cezirinde Gözlerim geçmiĢte yaĢayanların düĢlerini kolluyor. Kentim nice dinler, diller yaĢamıĢ. Kent ayaklanmıĢ. Kent uykuda. Kentim, her kent gibi, sokaklarında çöpü, köpeği, seviĢeni ve didiĢeni Konstantinople'in Mavi ve YeĢillerle sarsıldığı, Ġstanbul'da sarının, kırmızı ya da lacivertle coĢtuğu Bir kentteyim... Köprülerinden kıtalar aĢıyorum, Topkapı'da saraylardan Körler ülkesi Kalkedon'da stadyumlara. Asırlardır birlikte yaĢadığımız tanıĢlarımızdan Gözlerimizi kaçırır olduk, Dünya kentimizin karanlığı masallaĢtıran havai fiĢekli Ģölenleriyle, Meyhanelerde inleyen nağmelerimizde. Kapılar, kapılar, Anahtarları kayıp kilitli kapılar, Açmasını unuttuğumuz anahtarsız kapılar. PaslanmıĢ demirlerin ardında, KararmıĢ mermerlerin altında, Yatan padiĢahlarımız, imparatorlarımız. Dilini anlamadığımız, TaĢlarını tanımadığımız mezarlarda Dedelerimiz, ninelerimiz. Kapılar, kapılar Özel korumalı Ģeffaf kapılar; Ġçerden bize bakıldığında tümü Ģeffaf, Bize karanlık görkemli binalar. UnutulmuĢ tüneller, Susuz sarnıçlara çarparak, Vınlayarak geçen metrolar. Ama niyeki Küllerde kıvılcım arayıp

Gününü sakınan Bu kuskunluk? Dinle! Günümüzde hindi kılığında dolaĢan Kentimizin eski simgesi tavus kuĢu, Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor, 'Durup dururken ne diye beni andın' diye? Gündüz Vassaf, 2002

Kapitalizmde değer kavramı
Gündüz Vassaf
22/05/2005

-Ġngiltere Kraliçesi, görev baĢında ölen polisler adına 2.3 milyon sterline mal olan granit heykelin açılıĢını yaptı. -11 sivil Çeçen'in polis tarafından öldürülmesinden Rusya'yı suçlu bulan Avrupa Ġnsan Hakları Mahkemesi bu ülkeyi 180 bin dolar tazminat ödemeye mahkum etti. -Ġflas eden Polaroid Ģirketinin son baĢkanına 12.8 milyon dolar, yöneticisine 8.5 milyon dolar hizmetleri karĢılığı verilirken, Ģirketten emekli 4 bin kiĢiye tazminat olarak adam baĢına 47 dolar ödendi. -Hindistan'da 'Dokunulmazlar'a mensup çocukların günde 10 saat çalıĢıp futbol topu dikmelerinin yevmiyesi yarım doların altında. -Dunyanın en pahalı futbol oyuncusu David Beckham'ın hamile karısı Victoria'ya hediye ettiği, üstünde 10 karatlık pırlanta olan platin vibratörün fiyatı 1.8 milyon dolar -Ġngiltere Kraliçesi Elizabeth ile oğlu Galler Prensi Charles, özel çiftlikleri için destek alım fiyatı karĢılığı AB'den 2004 yılında bir milyar sterlin aldılar. -Londra'da bir sterlin değerinde pizza promosyonu üzerine çıkan tartıĢma sonucu dükkândaki görevliyi bıçakla öldüren Hakeem Johnson, ömür boyu hapse mahkûm edildi. -Çeçen lideri Aslan Mashadov'un ölümüne yol açan ihbarcıya 10 milyon dolar ödeyen Rusya sözünü tuttuğunu açıkladı. -Laura Zubulake, kadın olduğundan ötürü iĢvereni UBS Bankası'nın terfi etmesini engellediği gerekçesiyle kazandığı dava sonucu 29 milyon dolar tazminat aldı. -HSBC Bankası geçen sene tarihinin en büyük kârını elde etti: 17.6 milyar dolar. -Geçen sene Ġngiltere'de rekor düzeyde düĢüĢ gösteren ecstasy, eroin, crack, kokain ve marijuana'nın fiyatları kahve ve bira fiyatlarının altına indi. Hapı iki sterlinden satılan ecstasy bir pint biradan daha ucuz. -Maliyeti günde yarım dolarlık ilaca ödeyecek paraları olmadığından 2 milyona yakın Afrikalı bu yıl AIDS'den ölecek. -Romanya'nın Caracal kasabasından Bogdan Ghirda ve mesai arkadaĢlarının saatine yarım dolar karĢılığı günde 10 saat gamersloot.net adlı Kuzey California firması adına bilgisayar oyunları oynayarak kazandıkları puanları, aynı firma ABD'li gençlere 500 dolar karĢılığında satıyor. -Afganistan'da ABD askerlerinin yanlıĢlıkla bir karakolu bombalamaları sonucu beĢ kiĢinin öldürüldüğü saldırıda bacağını kaybeden Afgan polisine 500 dolar ödendi. -Satın aldığı kullanılmıĢ otomobilin eski sahibinin Papa olduğunu öğrenince açık artırmayla satıĢa çıkaran Benjamin Halbe'nin altı yıllık Volkswagen Golf'una aldığı son teklif 100 bin dolar. -Irak iĢgalinin aylık maliyeti 9 milyar dolar. -Dünyada günde bir dolardan az bir parayla yaĢayanların sayısı 1.3 milyar kiĢi.

Afrika'dan bana ne!
Gündüz Vassaf
08/05/2005

YaĢadığımız dünyayı anlamak için Afrika'yı anlamak lazım. Afrika'yı anlayabilmek için de yazarlarını okumak. Onları okumakla kendimizi de daha iyi tanıyabilir, görmeyi reddettiğimiz geçmiĢ ve günümüzle yüzleĢebiliriz. Ġlk iki ayağımızla yürüyerek üstüne bastığımız bu kıtayla tarihimiz boyunca iliĢkimiz sömürüden öteye gitmemiĢ. Ġnsanlarını köleleĢtirmiĢ, doğal zenginlikleri için koca kıtayı sömürgeleĢtirmiĢiz. Yakın zamana kadar edebiyatımıza konu olduğunda bile, Joseph Conrad'in 'Karanlığın Yüreği' kitabındaki gibi, Afrika'ya 'kara insanların yaĢadığı vahĢi topraklar' olarak bakmıĢ, burasını yaratıcılığımızın dekoru olarak kullanmaktan öteye gitmemiĢ, insanlarına sırtımızı dönmüĢüz. Diğer kıtalarda yaĢayanların kültürlerine, siyasi mücadelelerine, dinlerine az çok aĢina olan bizler için, Afrikalılar bambaĢka, bizden olmayan insanlar. Ġlk insanın Afrikalı olduğu söylendiğinde aklımıza gelen atalarımızdan çok Afrikalıların maymunlara benzedikleri. Futbol maçlarında ırkçı seyircilerin siyah oyuncuları muz sallayarak provoke etmesi, özellikle Hıristiyan âleminin Darwin'e kızması biraz da bu nedenden değil mi? 20. yüzyılı en çok etkileyenler arasında olan üç yahudi Marks, Einstein ve Freud'un, Makedonyalı

Ġskender, Korsikalı Napolyon, Selanikli Mustafa Kemal'in, Hz. Ġbrahim'den Muhammed'e kadar peygamberlerin hepsinin, köklerinin Afrika'da olduğunun hatırlatılması sanki provokatif, aĢağılayıcı bir tespit. Bir milyona yakın insan 1994 yılında bir ay içinde Ruanda'da katledilirken dünyanın yardım etmemesinin tek bir nedeni var. Afrikalı olmaları. Böyle diyor BirleĢmiĢ Milletler BarıĢ Gücü'nün komutanı. Aralarında tek beyaz olmayan Afrikalı askerlerden oluĢan 300-400 kiĢilik bir güç yeterli görülmüĢ tarihimizin en büyük soykırımlarından birine seyirci kalırken. Bugün de Darfur'daki katliamlara seyirci kalıyor dünya. Nedeni, orada olup bitenlerin güvenliğimizi etkilememesi. Nedeni, Bosna'da, Bağdat'ta, Beyrut'ta olduğu gibi orada stratejik çıkarımız olmaması. Ulusal güvenliğimiz adına bir kayalık için komĢumuzla savaĢmayı ciddiyetle planlarken, dünyanın güvenliğini düĢünmekten hâlâ aciz miyiz? Kaçımız buralarının adını duyduk, kaçımız hangi takımın küme düĢme mücadelesinden daha çok önemsedik, daha çok düĢündük, daha çok kalem mürekkep tükettik Ruanda, Darfur ya da Afrika için? Afrika edebiyatının moda mı olması lazım ilgilenmemiz için? Her yıl milyonlarca insanın, soykırımdan, açlıktan, hastalıktan öldüğü Afrika'yla ilgili haberlerin dünya medyasına yansımamasını, yansıdığında 'Afrika'da böyle Ģeyler olur' bağlamında algılanmasını nasıl açıklayabiliriz? Türümüzün yüzünün kızarması bizim kuĢaklarımızla mı kalıtımsal mirasımızdan silinip gidecek? Üç Afrikalı yazar ismi ve birer romanı-Chinua Achebe (Ruhum Yeniden Doğacak), Amos Tutuola (The Palm-Wine Drunkard), Woli Soyinka (The Interpreters) ve Ruanda'daki BirleĢmiĢ Milletler komutanı Romeo Dallaire'in kitabı 'Shaking Hands with The Devil'. Ġnsanın tekrar özüne kavuĢması belki de Afrika'yı yeniden keĢfiyle, oraya bu sefer Afrika'yı sömürmek için değil, kendimizi kurtarmak için gidiĢimizle olacak.

Nobel edebiyat ödülü
Gündüz Vassaf
01/05/2005

Dünyada metrekare baĢına en çok üniversite, en çok doktoralı insan, en çok kitap, en çok konferans olan yer Boston olmalı. Harvard, MIT gibi üniversiteler, Berklee ve New England Konservatuvarı gibi müzik eğitimi veren kurumlarında yapılan toplantılar, gösteri ve konserler halka açık olduğundan, isteyen için bu Ģehirde yaĢamak sonu olmayan bir kültür panayırı. Dünyada olup biteni de yetkili kiĢilerden, birinci elden öğrenebiliyorsunuz. Türkiye-ABD iliĢkilerinin son durumunu anlatmak için geçen hafta Washington Büyükelçisi Boston'a gelmiĢti. Onunla aynı günlerde eski Ġngiltere Ġstihbarat TeĢkilatı'nın baĢı 21. yüzyılı neler beklediğinin üzerine bir konuĢma yaptı. Yarın Ankara'dan BaĢbakan'ın dıĢ iliĢkiler danıĢmanlarından Egemen BağıĢ burda. Pazar günü Benazir Butto Pakistan ve terörizm üzerine konuĢacak. Dün El Cezire ile ABD medyasını algılama farklarını anlatan bir filmin ardından yapımcısı da konuĢtu. Daha sonra molla kılığına bürünen bir haydutu anlatan Ġran sinema tarihinin en popüler filmi, 'The Lizard'ın gösterimi vardı. Bugün bir milyona yakın insanın katledildiği Rwanda'da BirleĢmiĢ Milletler kuvvetlerinin baĢında olan general Dallaire, bütün çağrılarına rağmen dünyanın yardıma gelmemesinin içyüzünü bir film eĢliğinde anlatacak. Boston'da bu tip olaylar o kadar sık ve sıradan ki haberlere bile yansımıyor. Onun için sabah gazetede dün gittiğim toplantıya iliĢkin bir Ģey bulamayınca üzüldüm, ama ĢaĢmadım. Dört Nobel edebiyat ödülü sahibini aynı anda, aynı masa etrafında bir araya getirebilmek dünyada ender rastlanan bir olay. Bu Ģehirde olup biteni az çok takip etmeme rağmen, Harvard'a dün baĢka bir toplantı için gittiğimde, kalabalığı görünce tesadüfen öğrendim. St.Lucia'lı Ģair ve oyun yazarı, sömürgecilik sonrası günleri anlatan epik Ģiiri 'Omeros' ile tanınan Derek Walcott (1992), beyaz egemen toplumda yaĢayan zencilerin, psikolojik bedel ve mücadelelerini dile getiren ABD'li yazar Toni Morrison (1993) ve kitapları Güney Afrika'da yasaklanan, yazdıklarında evrensel değerlerle yüzleĢmemizi anlatan Nadine Gordimer (1991), ülkesinde iki yıla yakın hücre hapsindeyken, kemikten kalem, ottan mürekkep, sigaradan kâğıtla yazan, ölümle tehdit edilip hayatına kastedilen, Nijerya'da çağdaĢ tiyatronun kurucusu, 'Bunalım Mevsimi' ve 'Çevirmenler' romanlarıyla ünlü Wole Soyinka'nın (1986) 70'inci doğum gününde eserlerinden okumak için Boston'da toplanmıĢlardı. Dört Nobel ödüllü yazar yaĢadıkları toplumlarda egemen değerlerin hedefi olmuĢ. Onlarla, 'bizim' diye hoĢlarına gideni bulunca iftihar edenler, beğenmedikleriyle karĢılaĢınca hayal kırıklığına uğrayıp onları yerin dibine batırmıĢ, üzmüĢ, hapse atmıĢ, ülkelerinden uzaklaĢtırmıĢlar. Ve zaman geçmiĢ piĢman da olmuĢlar, utanmıĢlar. Bu yazarları birleĢtiren en önemli ortak noktaları, düĢ ve düĢüncelerini ustalıkla ifade etmeleri. Nobel ödülüne layık görülenler değer yargılarımızın avukatlığını baĢkalarına bırakmıĢ. Çoğumuzun konuĢmaktan çekindiği,sorgulamayı düĢünmediği konularda, yalnızlığın dayanılmaz sıkıntısı ve isyanıyla, toplumsal vicdanın sözcüsü, yazdıklarıyla evrensel kültürümüzün parçası olmuĢlar.

Kapitalizmin gücü?
Gündüz Vassaf
24/04/2005

Sovyetler Birliği'nde vaat edilen sosyalist cennetin gerçekleĢememesi, toplumda acı acı gülünen fıkralara yansımıĢtı. Sosyalist rejimden kaçan tavuk sınırda pire ile karĢılaĢır, "Sakın bizim oralara gelme," der, "Batı'yı yakalayıp geçeceğiz diye yumurta üretimimizi artırmamız için gene hedef yükselttiler. Sizin oralarda tavuklar günde bir defa yumurtluyormuĢ. Senin derdin ne?" "YaĢadığım yerlerde hayat zorlaĢtı," der pire, "herkesin kendi odası kendi yatağı var." Bugünden bakınca asıl kapitalizm tavuğun iĢini zorlaĢtıran. Kafeslerinden ömür boyu çıkmadan sahte aydınlatmayla günde bilmem kaç kez yumurtlamaya aldatılan tavuk cehennemi oldu ABD. Ġnsanlarının da yalnız yaĢamaktan yabancılaĢıp ilaç ve psikiyatristlere sığındığı, maceranın bile tüketim biçimine dönüĢtüğü, nedensiz panik atakların dünyasının merkezi değil mi ABD

kapitalizmi? Moskova Üniversitesi'nde bir psikoloji kongresi için gittiğimde kalırken, odamda tek istasyondan yayın yapan radyoyu kapatmak mümkün değildi. Sesini kısabiliyorsunuz o kadar. Orwell'in '1984', Huxley'nin 'Cesur Yeni Dünya'sından yıllar önce totaliter distopyaları yazan Yevgeny Zamyatin, Sovyetler'de yasaklanan 'Biz' kitabında, tek kanaldan yayın yapan, hiç kapatılamayan ve izleyicisini gözetleyen televizyondan bahseder. Sovyetler Birliği'ndeki totaliter düzeni öngörerek 1929'da Fransa'da sonra basılan kitabı, aslında önümüzdeki yıllarda gündelik yaĢantımıza girerek baĢka tür bir totalitarizme ivme kazandıracak geliĢmenin habercisi. Çağımızın düzeni, 20. yüzyıldan farklı olarak tepeden inme totalitarizm yerine gönüllü totalitarizm üzerine kurulmakta. Direnen insan özgürlük tutkusunu koruyabiliyordu. Günümüzün edilgen insanı kendisine sunulan özgür olma kalıplarının tüketicisi. Önümüzdeki yıllarda yaygınlaĢması beklenen yeni televizyon sisteminde program ve reklamlar seyircinin el aletini tuĢlayarak kendisi hakkında sürekli vereceği bilgilere göre hazırlanacak. Aynı programı seyredenlere farklı reklamlar, hatta belki aynı programın farklı uyarlamaları olabilecek. Ġstediklerimizi göstersinler diye özgeçmiĢimizden en ince zevklerimize kadar bilgileri depolayan biz olacağız 'Büyük Ağabey'in belleğine. Ġzleyen izlenen olacak. Marksizm-Leninizm müritlerinden gelecek uğruna gündelik nimetlerden fedakârlık talep ediyordu. Kapitalizm fedakârlık yerine, yapıĢık ikizlerini, özgürlük ve tüketimi sunarken dünya dahil her Ģeyimizi yitiriyoruz. Zaten gücü de, yaĢam biçim ve düĢlerimizi sorgulamak yerine tüketimle bütünleĢtirmesinden kaynaklanmıyor mu? Nereye kadar?

Hitler'in ilk fotoğrafı*
Gündüz Vassaf
17/04/2005

Kim bu minnacik bornuzlu Ģirin çocuk? O ufak bebek mi? Adolf, Hitler'lerin oğlu! Büyüyünce avukat mı olur? Belki de Viyana operasında tenor? Kimin bu minnacık eller, kimin bu küçük kulak, bu göz, burun? Kimin karnı sütle doymuĢ böyle, bilemeyiz: gelecekte matbaacı, doktor, tüccar, papaz? Bu minnacık ayaklar nerelere varacak? Bahçeye, okula, büroya, bir gelinin yanına? Belki de belediye baĢkanının kızına? Benim canım küçük meleğim, annesinin güneĢi, baldan tatlı. Sen doğmak üzereyken geçen sene, yerde, gökte, geçilmiyordu iĢaretlerden: bahar güneĢi, pencerelerde sardunyalar, bahçede laternacı'nın müziği, pempemsi bir kâğıda sarılı uğurlu fal. Ve tam doğumdan önce annesinin anlam dolu rüyası. Rüyalarda güvercin mutluluğun habercisiyakalanırsa, yolu kaç zamandır gözlenen misafirin gelmesidir. Tak, tak, tak! Kim o? Adolf'cuğun minicik kalbi çarpıyor. Emzik, çocuk bezi, çıngırak, mama önlüğü, Allah'a Ģükür, aman iki defa tahtaya vur, nur topu oğlumuz, sepette kedi yavrusu, ne kadar benziyor anasına, babasına, herkesin aile albümlerindeki bebekler gibi. ġııııııh, Ģeker çocuk ağlama. ġimdi fotoğrafını çekecek, siyah örtünün altındaki adama baksana. Klinger atölyesi, Grabenstrasse, Braunau. Braunau küçük ama Ģerefli bir kasabadırdürüst iĢ adamları, kadirbilir komĢular, taze hamur, eski sabun kokusu. Ne havlayan köpek ne de ecelin ayak sesleri. Bir tarih öğretmeni yakasını gevĢetiyor ve esniyor düzeltirken ödevleri. *Wislawa Syzmborska, 1996 Nobel Edebiyat Ödülü, Lehçeden Ġngilizceye çevirenler Stanislaw Baranczak ve Clare Cavanaugh. Türkçe çeviri G. Vassaf, 2005.

Papa öldü, yaşasın Papa
Gündüz Vassaf
10/04/2005

Her ne kadar ruhani de olsa, belki de yeryüzünün en totaliter, en gizli kapaklı, en zengin örgütünün lideri öldü... Dünya basını, Papa II. Jean Paul'ü yaĢantımızın parçası yapmaya bizi otuz yıla yakın alıĢtırmıĢtı. Onun söylediklerini dinledik, onunla birlikte dünyayı dolaĢtık, ölümünü dünyanın bir kaybı olarak saygıyla andık. Süper güçlü ülkelerin liderleri, çokuluslu dev Ģirketlerin yöneticileri, BirleĢmiĢ Milletler Örgütü'nün baĢları, iktidarın dönmedolabına binip inerken, bir Papa kalmıĢtı yerinde oturan, bir de Castro. Kendisini öldürmeye, ülkesini iĢgale kalkıĢmıĢ ABD'nin burnunun dibinde, polis devleti yöntemleriyle bir tür sosyalizmin nimetlerini koruyan Castro ile, dinlerin barıĢ içinde bir arada yaĢaması, Irak savaĢının sona ermesi, Katolik olsun olmasın herkesin kurtuluĢu için dua eden Papa'yı aynı nefeste anmakla ilk bakıĢta kuzuyla kurdu karıĢtırmıĢ mı oluyorum? Yoksa, asıl kuzu kılığında dolaĢan kurtlar değil mi dünyayı yöneten? Vatikan, müritlerinin adına, öbür dünyanın anahtarlarına emaneten sahip olmasının yanı sıra, bir milyarı aĢkın insanın gündelik yaĢamlarının denetimini de teslim almıĢ. II. Jean Paul, seleflerinden devralıp sertleĢtirerek sürdürdüğü politikayla, bilerek tenhalaĢtırdığı bir dünyanın bekçiliğini yaptı. BirleĢmiĢ Milletler'in AIDS gibi çeĢitli hastalıklardan her yıl milyonlarca ölümü önleme çabası, yıllardır Papa'nın her tür doğum kontrolünü önleyen vaaz ve giriĢimlerine çarptı. Vatikan politikalarından ötürü her yıl kim bilir kaç milyon insan ölüyor? Ufak yaĢta ölüme mahkûm, istenmeyen kaç çocuk dünyaya geliyor? Ġnsan sağlığına, yaĢamına karĢı, dünya çapında ölümcül politikalar güden bu örgüt ve ruhani lideri II. Jean Paul'un baĢka konularda tutumlarıysa, dünyevi iktidar mücadeleleriyle cebelleĢen, kirli çamaĢırlarını gizleyen, sıradan devlet politikalarından farksızdı. Ancak, bağımsız bir ülke konumundaki Vatikan'ın denetimindeki servet ve dünya çapındaki örgütünün din adına dokunmazlığı her ülkeye nasip değil. Leh asıllı Karol Wojtyla Papa seçilir seçilmez, önce Polonya ve Sovyetler Birliği'ndeki rejimlerin devrilmesinde, ardından da, Güney Amerika'da yoksullukla totaliter rejimlere karĢı kilisesinde geliĢen 'liberation theology' (kurtuluĢ kuramı) hareketinin susturulmasında belirleyici rol oynarken Stalin'in "Papa'nın kaç birliği var?" sözlerinin sanki intikamını alıyordu. Güney Amerika'daki papazlarını ABD emperyalizmine karĢı gelip siyasete karıĢtılar diye azat ederken, kendisi komünizme karĢı ABD'yle aynı safta yer aldı. Zaten belki bunun için Papa seçilmiĢti. Kilisenin liberalleĢme politikalarını sürdüreceği öngörülen selefi Papa seçildikten bir ay bile geçmeden ĢaĢırtıcı bir Ģekilde öldükten sonra II. Jean Paul'ün onun yerine geçmesinde, sonra Sovyetler Birliği'nin baĢına gelecek o dönemin istihbarat Ģefi Andropov, ABD Milli Güvenlik Kurulu'nun önemli bir rolü olduğunu açıklamıĢtı. II. Jean Paul'ün kilisesinin dünya kamuoyuna yansıyan skandalları karĢısında, kurumuna kararlılıkla sahip çıkması kimseyi ĢaĢırtmadı... ABD'nin bir tek Massachusetts eyaletinde 250 Katolik papazının 1000 küsur çocuğu yıllarca taciz ettiği ortaya çıkınca, bunun kabul edilmez olduğunu açıklamaya mecbur kalırken, bir yandan da papazlarına bir fırsat daha verilmesini savundu. Kamuoyu baskısı karĢısında görevinden istifa etmeye zorlanan Boston BaĢpiskoposu'nu Roma'da Aziz Meryem Bazilikası'nın baĢına getirerek taltif etti. Suya sabuna dokunmadan kilisenin 2000 yıllık tarihindeki hatalar için özür dilerken, faĢist geçmiĢinden ötürü savaĢ suçlusu olduğu keĢfedilince ABD'ye girmesi yasaklanan eski BirleĢmiĢ Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'a Vatikan adına Ģövalye unvanı vermekten de çekinmedi. Sözde ĢeffaflaĢan dünyanın en karanlık örgütülerinden birinin gizlilikle seçeceği yeni Papa için iki Ģeyden emin olabiliriz. Bir, erkek olacağından. Murat Bardakçı'nın 3 Nisan'da Hürriyet'te kaynaklara atfen belirttiği gibi, dokuzuncu yüzyılda, cinsiyetini gizleyen Joan adında bir kadın papa olmuĢ. O günden bu yana, Vatikan'ın uyguladığı geleneksel testte, altı delikli özel bir sandalyeye oturtulan Papa'nın iki taĢağının da olup olmadığı elle kontrol edildikten sonra, ruhani iktidarı "Duo testis bene benedata" (Ġki adet testisi var, uygundur) sözleriyle dünyaya duyuruluyor. Yeni Papa'nın, hepimizin kurtuluĢu için bizi Ġsa'ya kazandırma politikalarını sürdüreceğinden de emin olabiliriz. Bu gidiĢle Vatikan'ın 21. yüzyılda karĢısında en güçlü rakibi Çin olacak. Günümüzde Batı'nın çıkarlarını kamufle eden moda deyimle 'uygarlıklar çatıĢması,' eskiden Britanya krallığının, Osmanlı enkazı üzerine petrol zengini Ortadoğu'yu denetleme projesi yerine, bugün ABD'nin aynı rolü oynamasından ibaret. Biri uygarlaĢtıracağım diyordu öteki demokrasi getireceğim diyor. Yeryüzü küremizde kültür uyuĢmazlıkları aramaya meraklılar, bence, ikisine de en az birer milyar insanın kendisini ait hissettiği, Çin ve Vatikan'a bakmalı. Bunun bir göstergesi papalığı süresince, kimilerini defalarca olmak üzere 129 ülkeyi ziyaret eden II. John Paul'ün Katolik dininin tanınmadığı Çin'e bir kez olsun gitmezken, Taiwan rejimini Çin'in meĢru hükümeti olarak tanımasındaki ısrarı.. Papazlığa intisab etmeden Krakow'da aktör olan Karol Wojtyla, dünya kamuoyunu ustalıkla yönlendirerek ömrünün sonuna kadar rolünü baĢarıyla oynadı. Hem Katolik kilisesinde '68 ruhunun özgürlük rüzgârıyla baĢlayan değiĢimlerin önünü ödünsüz uygulamalarıyla durdurdu, hem de halkla iliĢkiler konusundaki ustalığıyla dünya kamuoyunun gönlünü fethetti.

Yolculuk ne zaman biter?
Gündüz Vassaf
03/04/2005

Uçağın kapısından, geminin güvertesinden el sallanır filmlerde. Tren hareket etmeden peronda son öpücük, kapıda taksinin geç kalıyoruz kornası, otelde hesabın ödenmesi, pasaportun damgalanmasıdır yolculuğun bitiĢi. Eve dönüldüğünde teĢekkür telefonu, bavulların boĢaltılıp sonraki seyahata kaldırılması, yaĢadıklarımıza sessizce tanıklık etmiĢ çamaĢırın yıkanması, son hazmettiklerimizin bizi terk etmesidir yolculuğun sonu. Yolculuğun sonu elvedadır hiç unutulmayan, düĢlerin derinliğinde uykuya yatmıĢ anıdır, yıllar sonra kendisini hatırlatan. Yolculuk ne zaman biter? Yaban ellerden, garip diyarlardan, anlaĢılmaz geleneklerden kurtuluĢ hissidir, ayrıldığınızda. Derin bir nefes alıĢtır, zulüm,

iĢkence, açlık... BaĢka bir diyarın gündelik yaĢantısı olarak aklınızda kaldığında. Yol boyunca gün be gün uzaklaĢan kavuĢacağınızın canlanmasıdır yolun sonunda. Ev anahtarının kilidin yuvasına yerleĢmesindeki huzur, tanıdık sokak sesleridir yolcuğun bitiĢi. Yolculuk ne zaman biter? Posta kutusunda, kapının altında ödenmemiĢ elektrik, su faturalarıyla karĢılaĢmanızdır yolun sonu. Su sürahisini giderken doldurup buz dolabına koymayı unuttuğunuzun, çamaĢır makinesinin miyadını doldurduğunun, yola çıkmadan hastanede ziyaret etmediğiniz sınıf arkadaĢınızı mutlaka hemen aramanızın, okuldaki mendebur hocayla, iĢyerinde ağzı kokan çapkın teknisyenle yarın karĢılaĢacağınızın aklınıza gelmesidir. BirikmiĢ gazetelere bakıp basmakalıp küfürleriniz geri geldiğinde, yanlıĢ insanla, yanlıĢ evde, yanlıĢ Ģehirde, yanlıĢ memlekette olduğunuzu bilmem kaçıncı defa idrak ettiğinizde, ceketinizi dolaba asar, çoraplarınızı çıkarır, diĢlerinizi fırçalarken tanıdık aynada yüzünüzü gördüğünüzde, birdenbire anlarsınız yolculuğun bitmiĢ olduğunu. Yolculuğum bitmedi. Yazı masamın yanındaki boĢ duvarlara, oteldeki odamızın penceresinden gördüğüm Douro Nehri'nin, dünyanın en güzel tren istasyonuyla kitapçısının, dar sokaklarına binadan binaya asılmıĢ çamaĢırlar arasında dalgalanan Portekiz bayraklı kartpostalları astım. Adelina Silva'nın fadolarını dinliyorum Ģimdi. Yolda not tuttuğum küçük siyah defter masamın üstünde. Yarın o Porto anılarımı yazmaya baĢlayacağım.

Avustralyalı milliyetçiler*
Gündüz Vassaf
27/03/2005

Avustralyalı milliyetçiler ülkelerindeki gidiĢattan memnun değil. Memleketlerinin hızla değiĢtiği, Avustralyalıyı Avustralyalı yapan geleneklerin yitirildiği, bayrakları uğruna canlarını Çanakkale'de feda edenlerin kanlarıyla suladıkları ulusal mirasın yok edildiği düĢüncesindeler. Avustralyalı milliyetçiler, tehdit altında gördükleri ulusal değerlerinin korunması için seferber olmuĢ. Demokrasiye tamam ,ama bizi yok etmek için kullanılacaksa, böyle demokrasi olmaz diyorlar. Çokkültürlülük adına, Asyalı göçmenlerle Aborijinlere yönelik liberal yaklaĢımın, Hıristiyan kültürünü temelden dinamitlediğini söylüyorlar. Avustralyalı milliyetçiler, 'çağdaĢ Ģıklık' icabı benimsenen liberal politikalara karĢı. Yahudiler, Müslümanlar, eĢcinseller hatta sakatlar üzerine fıkra anlatmanın bile baskısı altında ezildiklerine dikkati çekiyorlar. Azınlıklar mafyasının gücünden Ģikâyetçiler. Avustralyalı milliyetçilerin en büyük korkusu AsyalılaĢmak. ġöyle diyorlar: "Ülkemizdeki egemen güçler ulusumuzu AsyalılaĢtırmak istiyor. Çokkültürlülük, Asyalı geleceğimizin ilk adımı. Ulusumuzu, Asya'nın ekonomik gücüyle bütünleĢtirmek isteyen politikacı, iĢadamı ve bürokratların aleti olmayacağız." Avustralyalı milliyetçiler Amerikan emperyalizmiyle, ABD kaynaklı yabancı ideolojilerin ülkelerindeki kültürü zehirledikleri inancında... Avustralya milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan ulusal kahramanlarının gücünü, eğitim kampanyasıyla ülke çapında pekiĢtirecekler. Avustralya'nın gerçek milli kahramanlarını, Avustralyalılara tanıtacaklar. Avustralyalı milliyetçiler, sözde demokrat olan mevcut egemen düzenin, özde anti-demokrat olduğu, siyasi parti kararlarının dört beĢ kiĢilik güçlü elitler tarafından saptandığı, kozmopolit enternasyonalizmin medya, eğitim ve parlamentoyla bütünleĢtiği düĢüncesindeler. Avustralyalı milliyetçiler 'Ġngiliz-Avustralyalı' kafa yapısının tehlikesinin de bilincinde. Bu kafa yapısı, AsyalılaĢma ya da çokkültürlülük kadar tehlikeli olmamakla birlikte, ulusal kimlik ve milliyetçi kültürün oluĢması önünde ciddi engel. ġöyle diyor Avustralyalı milliyetçiler: "Avustralya'ya 'Gerçek Avustralyalılar' önderlik eder. Ulusumuzun ilelebet yaĢaması bizim varlığımıza bağlı." *Kaynak: Australian Nationalism Information Data Base

Seyahat notlarımdan
Gündüz Vassaf
20/03/2005

Ġspanyolların çok sevdiği bir fincan sıcak çikolatalı sütü, kahvaltı niyetine içtikten sonra Escorial'den yola çıktık. Richard'ın yolculuğumuz için internetten indirdiği kılavuz, evden hareketimizden Porto'da otele varıĢımıza kadar nerelerden geçeceğimizi adım adım haritada gösteriyor, ayrıca yazıyla belirtiyor.. evden çıkar çıkmaz Calle de Toledo'da 207 metre, solda Calle de alcudia 788 metre, sağda Camino de Escorial 29 metre ve böylece otoyola varıyoruz. Bilgisayar çıkıĢı ayrıca o gün geçeceğimiz yerlerdeki hava durumunu da vermiĢ... 231.8 kilometre sonra varacağımız Zamora parçalı bulutlu, 476.9 kilometre sonra Verin güneĢli... 572 kilometre sonra son durak Porto gece. Cumhuriyetçilere karĢı galip çıktığı, yarım milyon insanın ölüp, yarım milyonun yurtdıĢına kaçtığı iç savaĢtan sonra iktidarı gasp edip, 1978'de ölene kadar Ġspanya'nın diktatörü olan Franko, ölmeden kabrini yaptırtmıĢ. Oradan buradan konuĢtuktan sonra Richard'la yol sohbetimiz diktatörler üzerine odaklaĢtı. Buralara son geldiğimde Franko'nun mezarına gitmiĢtim. Madrid'in kuzeyinde bir dağ içine oyulmuĢ. Mısırlı firavunların ehramlarına sanki nispet olsun diye yaptırtılmıĢ. Onların yapımında ne esir

kullanılmıĢtı ne de köle. Franko, 16 yıl boyunca, ölesiye çalıĢtırmıĢ faĢizm karĢıtı tutsaklarını. Kendisinden baĢka 40 bin asker de burada gömülü. Kazmalarla oyulmuĢ koca dağın içindeki 250 metre tünelimsi yoldan, sağda solda tutuĢturulmuĢ meĢalelerin eĢliğinde sonsuzluk hissi veren kara deliğe doğru yürüdükçe, yutulacakmıĢçasına ürperiyorsunuz. Sonunda görkemli olmaktan çok korku verici bir lahitle baĢ baĢa kalınıyor. Franko öldüğünde Ankara'da yaĢıyordum. ġili'de hükümet, CIA darbesiyle devrildikten sonra ülkesinden katliamdan kaçabilip BirleĢmiĢ Milletler'de çalıĢmaya baĢlayan, Allende'nin toprak reformundan sorumlu, David Baytelmann'ın evindeydim. Ġspanya'dan telefon eden arkadaĢları o günlerde Madrid'de fısıldaĢılan, gerçek mi, fıkra mı belirsiz bir söylentiyi anlatmıĢtı. Franko ölüyor. YanıbaĢında hekimleri. Doktor olmalarına rağmen yıllardır sonsuz gücü önünde ezilip yoğuruldukları koca diktatörlerinin inanılmaz sükûtunu kabullenemiyorlar. Cesedin baĢında uzun süre duruyorlar. Nihayet Franko'nun mucize sonucu dirilmeyeceğine de kanaat getiriyorlar. Ne var ki doktorlardan kimse cesaret edemiyor ölüm raporunu yazıp imzalamaya. Saatler geçiyor. Sabah olmak üzere. Bu sefer de, birbirlerine ben korkak değilim dercesine, hepsi birden imzalıyor raporu. BeĢ saate yakın araba kullandıktan sonra Ġspanya - Portekiz sınırına geldik. Yemeklerimizi muhafaza ettiğimiz tel dolaplar, gündelik hayatımızın nesne dünyasından nasıl kaybolduysa, sınır mefhumu da Avrupa'da, günümüz kuĢakları için, tarihlerinin garip, saçma kalıntısı. Ġspanya-Portekiz sınırı artık yok. Hepsi metruk, çürümeye terk edilmiĢ, pasaport kontrolü, polis, gümrük binaları arasından geçiyoruz. yıkılmaz da öyle kalırlarsa, ileride ancak arkeolojik kalıntılar olarak anlam kazanacaklar. Oysa daha 50 yıl öncesine kadar geçtiğimiz yer, Avrupa'nın en önemli, en iyi korunan sınırlarındandı. Nazi Almanya'sı, gücünün doruk noktasında Avrupa'ya hâkimken, Lizbon ve Porto, faĢizmden kaçmak isteyenler için özgürlük timsaliydi. Kıta boyunca Gestapo'yla iĢbirlikçilerini atlatıp ya da ayarlayabilip, savaĢta tarafsız olan Portekiz'e ayak basabilen, buradan da Ġngiltere'ye, ABD'ye ulaĢabiliyordu. ÇeĢitli, çeliĢkili nedenlerle tarihte kimi Ģeyler unutturulmuyor, kimi unutulmuĢ, unutturulmuĢ Ģeyler yeniden canlandırılabiliyor, çoğu Ģeyler geçip gidiyor. II. Dünya SavaĢı yıllarında milyonlarca insan için bir ümit ıĢığı olan, nice roman, film ve anılara konu, Portekiz'in bu unutulup kaybolan sınırında 'Club' yazılı iki bina dikkatimi çekti. Bir tür kerhaneymiĢ. Onlar da metruk.

Londra'da Türkler
Gündüz Vassaf
13/03/2005

Londra'da açıldığı ilk ayda 'Türkler 600-1600' sergisini ziyaret eden 80 bin kiĢiden biri de bendim. Sanat ve kültür 'halkı aydınlatıp yüceltmek' amacıyla sunulan bir hizmet olmaktan öte, hızla dünya ekonomisiyle bütünleĢmekte. Geçen yıl dünyanın en popüler sergisi, Tokyo Ulusal Müzesi'ndeki 'Kutsal Dağdan Hazineler'i günde 8 bine yakın kiĢi ziyeret etmiĢ. 'Türkler' bu yıl açılan dünyanın kayda değer sergilerinden biri. Sergiyi dolaĢtıkça, son derece olumlu olan beklentilerim, önce karĢılığını buldu, sonra da, gördüklerimin ufuk açıcı zenginliğinin de etkisiyle, beklentilerim sunulanları aĢtı. Vakit kaybolmasın diye arada su bile içmediğim sergiden yedi saatten sonra dıĢarı çıktığımda arayıp bulamadıklarımın da özlemi vardı. Türk, Türklük kavramı, onu ifade eden birbirinden ilginç ve güzel binbir nesne aracılığıyla, bu yoğunlukta hiç sunulmamıĢtı. Tarihte ilk kez yapılan bu türden sergi, büyük bir olasılıkla baĢka bir yere de gitmeyeceğinden, özenle seçilmiĢ ve yerleĢtirilmiĢ her ayrıntıya mıknatıs gücü veriyor. Sonuçta sergiden, Ġngiliz gazetelerindeki eleĢtirilere göre de, kafanızı allak bullak eden Ģöyle bir izlenimle ayrılıyorsunuz: Neredeyse altıyüz yıl boyunca Hırıstiyan âleminin 'ötekisi' olarak tanınan Osmanlılar, dünya tarihindeki Türklerin sadece bir kesiti. Herhalde dünyada bu kadar çok faklı dine sahip baĢka bir topluluk olmamıĢtır. Türklerin Gök tanrıları var. Türkler Ģaman. Türkler Budist, Ahura Mazdacı, Manikeist, Nestoryan Hıristiyanı ve Müslüman. Dünyada, hem zaman hem de mekân açısından bu kadar uzun bir göç silsilesi sonunda, kendilerini gene ilk baĢtaki isimleriyle çağıran baĢka bir topluluk olmamıĢ. Orta Asya'da Uygurların kurduğu imparatorluğu, Selçukluların Ġran ve sonra Anadolu'da kurdukları imparatorluklar ve Timurlular takip ediyor, sergi Osmanlı ile sona eriyor. Doğudan batıya göç ettikçe, gittikleri yerle kaynaĢıp gittikleri yerleri kendilerine kaynaĢtırdıkça Türklerin yüzleri, kıyafetleri, dilleri, dinleri değiĢiyor ama 600'den baĢlayıp günümüzde de süregelen uzun bir serüvenin ilk baĢında kendilerine Türk diyenler sonunda da Türk diyor. Serginin bir sorunu bu uzun göç serüvenindeki sürekliliği, Türk'ü Türk yapan unsurları, dünyanın çeĢitli müze ve koleksiyonlarından binbir güçlükle bir araya getirilmiĢ nesnelerde görememek. Yoksa, böyle bir bakıĢı aramak yerine, sergilenenlerin estetiği ile mi yetinilmeli? Ancak Ģu kesin ki, genellikle hem bizim nezdimizde hem de Batı'da Osmanlı'dan çıkma ulus-devlet ve Ġslam'a hapsolmuĢ Türk kimliği, bu serginin açtığı yol ile birlikte yepyeni soru ve araĢtırmalara gebe. Göçler sonucu Türklerin, müzik ve mutfaklarında, dillerinin yapısında, edebiyatlarında, zamanla ilgili kavramlarında, neye gülüp neden korktuklarında, neleri korurdu? Neleri değiĢti? Sergi, Batı'nın Türkleri tanımasından da öte, Türklerin Türkleri, bizim kendimizi keĢfimizin sergisi. Gerek Osmanlı uleması gerekse Cumhuriyet aydını çeĢitli nedenlerle geçmiĢini hiçe saydı, geçmiĢini kötüledi, son zamanlarda da 'güneĢ dil teorisi' gibi safsatalar üretti, ya da tersine kimi zaman geçmiĢine ilgiyi ırkçılıkla karıĢtırdı. Ama sergide nelerin sunulmadığı, kimlerden söz edilmediği düĢünülürse, serginin 'Türkler 600-1600' adı yanıltıcı. BaĢka Türk ya da Türki uygarlıklar tarihte hiç olmamıĢ gibi davranılmıĢ. Kültürümüzü zenginleĢtirecek daha çok Ģey var. Hindistan'da Tac Mahal'la doruk noktasına ulaĢan Mughullar, Mısır'da kölelikten iktidara gelen Memluklar, Karadeniz'in kuzeyinde Yahudi imparatorluğu kuran Hazarların sergide adının bile edilmemesi kimlerin hangi kıstaslara göre seçildiği sorusunu cevapsız bırakıyor. Güney Amerika ve Uzakdoğu'dan sonra dünyanın Türkleri keĢfinin eĢiğindeyiz. Önümüzdeki yıllarda Türk mutfağının, edebiyatının, müziğinin, sinemasının her yerde ilgi odağı olacağına Ģüphem yok. 'Türkler 600-1600' ufuk açıcı bir baĢlangıç noktası. Yeter ki yalanlarımızla yaĢamaktan vazgeçip kendimizi olduğumuz gibi göstermekten çekinmeyelim. Eğer, özellikle bu sergi aracılığıyla gündeme gelen geçmiĢimizle böbürlenip aĢağılık kompleksimizden kaynaklanan alıĢkanlığımızla kendimizi gene dev aynasında görürsek çok Ģey kaybederiz. Ressam arkadaĢım Altan Adalı, devamlı yalanlarıyla yüzleĢmek zorunda kalındığından, en güzel ama en zor resmin, ressamın kendi portresi olduğunu söylemiĢti. Bu bizim kadar herkes için geçerli.

Bireyin iflası
Gündüz Vassaf
06/03/2005

Dünyada dünya çapında ne kadar ünlü var dünyanın tanımadığı. Dünyanın en meĢhur tasarımcılarından diye takdim edilen Karim RaĢit'in Moskova'da takı defilesindeyken bu sözler geçti aklımdan. Fotoğrafçılar birbirleriyle kavga ediyordu RaĢit'in en iyi pozunu yakalayabilmek için. Önce hepsi Ģeffaf giysili olduğundan göğüs ve meme uçları görünen mankenler, bir yandan kocaman bir lastik topu birbirlerine yuvarlarken boyunlarından sallanan birbirine benzeyen takıları sundular. Derken Moskova'nın önde gelen Ģık ve genç insanlarına bir konuĢma yapmak için Karim RaĢit çıktı sahneye. O da sahnede kendisinden az önce yürüyen mankenlerin yolunu kat ettikten sonra mikrofonun baĢına geçti ve yarım saat kadar süren konuĢmasını yaptı. Özetle bireyin, birey olmanın, farklı olmanın öneminden söz etti RaĢit. Yaratıcılığını, dünyaca ünlü olmasını kendi içinden gelen sesini dinlemesine borçluydu. ġanĢlı olduğunu, dünya tarihinin en iyi döneminde, sonsuz olanaklarla donatılabildiği bir çağda yaĢadığını, geçmiĢe ilgi duyanları hiç mi hiç anlamadığını söyledi. ġu anda hepsini birden üstlendiği 75 tane projesi varmıĢ, - New York'ta mücevherci dükkânı, Paris'te suĢi barı, Ġstanbul'da sinema salonu... Rönesans'tan bu yana bireyi, bireyin önemini o denli vurguladık ki, 21. asrın baĢında bulunduğumuz bu günlerde birey fetiĢizmine kapıldığımızı sanıyorum. Ne varsa, ne yapılacaksa bireyin mutluluğu, bireyin kendini gerçekleĢtirmesi için. Çoğu boĢanmayla biten evlilikler bile birbibirimizi mutlu edelim diye değil ben mutlu olayım diye yapılıyor. Tüketim sanayii bireyin ihtiyaçlarını karĢılamaktan da öte, bireye sonu gelmeyen yeni ihtiyaçlar yaratıyor, bireyin yeni ihtiyaçları için yeni mamuller pazarlıyor. Yüzyıllar boyunca, dinlerin cemaat anlayıĢından, ulus devletlerin aidiyetinden çıkıp kendimize kavuĢtukça, kendimizden baĢka bir Ģey görmez olmaya baĢladık. Dünyada birey hiç bu kadar önemli olmamıĢtı. Ne var ki dünyada zengin ve yoksul arasındaki fark da hiç bu kadar derin olmamıĢtı. Günümüzün felsefe, sanat, pedagoji ya da psikolojisinde bir yandan bireyin mutluluğu, bireyin gücü pekiĢtirilirken bir yandan da dünyanın ne kadar kötüye gittiği vurgulanıyor. Birey iyi. Dünya kötü. Birey olmak için çok iyi bir zaman. Dünya yaĢanır gibi değil. Ġçimdeki ben içimdeki biz de olsun istiyorum.

Vatan haini
Gündüz Vassaf
20/02/2005

Almanya'da yaĢıyordum. ÂĢık oldum. Sevgilim Ġngiliz. KarĢılıklı soru ve sohbetlerle birbirimizi tanımaya çalıĢıyoruz. 'En çok nerede yaĢamak istersin?' diye sordu. 'Türkiye'de', diye cevap verdim, 'Ġstanbul'da' 'Neden?' 'En çok küfrettiğim yer orası da ondan.' 12 Eylül sonrası günlerde Aziz Nesin'in giriĢiminde darbe hükümetinin gidiĢine dur demek için sonradan 'Aydınlar Dilekçesi' diye anılan bir hareket baĢlamıĢtı. Askeri rejim neredeyse her tür ifade özgürlüğünü yasakladığından, gidiĢi tasvip etmediğimizi ancak bir dilekçe olarak dile getirebilecektik. Bir gün Aziz beyle karĢılıklı dertleĢiyoruz. 'Yaptığımız iĢ çöpçülüğe benziyor,' dediğimi hatırlıyorum, 'Durmadan baĢkalarının, devlet adına hareket ettiklerini iddia edenlerin çöplerini temizlemekle uğraĢıyoruz.' 14 ya da 15 yaĢındaydım. Babam, 'Bizim memleketin insanları çok kıskançtır,' demiĢti. Ġstiklal Madalyası sahibi, Atatürk'ün akrabası olmakla övünen babam gözümde birdenbire vatan hainine dönüĢtü. Kendi insanlarını nasıl kötüleyebilirdi ki birisi? Gene Aziz Nesin bir gün çıkıp Türkiye'deki insanların çoğunun kötü beslendiğine dikkat çekmek için 'aptal' olduğunu söylemiĢti. Söyledikleri nedeniyle kendisini mahkemede yargılamak isteyenlere, 'Aman,' demiĢti, 'Beni haklı çıkaracaksınız.' Memleketlerini eleĢtirenlere her ülkede verilen cevap, farklı boyut ve inceliklerde de olsa, aĢağı yukarı aynı -'Sev ya da terk et.' Oysa belki de en büyük sevgi insanın memleketinde olanla yetinmemesi, Pamuk Prenses hikâyesindeki cadının tersine aynanın karĢısına geçip, kendisini kusursuz bir güzel olarak görmemesi. Kusurlarını örtbas etmek için kendi kendine söylediği yalanlarıyla herkesten önce yüzleĢebilmesi. Yoksa yalanlarını bir yaĢam biçimine dönüĢtürenler eninde sonunda Ģık kıyafetlerle ihtiĢamla duran çıplak kralın konumuna düĢmeye mahkûmlar. Aynı ufak çocuklar gibi genç ülkelerin de, hele kuruluĢ aĢamalarında, aferinlere, en ufak hareketlerinde bile sırtlarının sıvazlanmasına ihtiyacı vardır. Aynı ufak çocuklar gibi genç ülkeler de doğum sancılarından bihaberdir. Aynı nazardan korunan ufak çocuklar gibi genç ülkeler de, yabancı etmenlerden, anne ve babalarının sözünü etmek istemedikleri geçmiĢlerinden korunmak ister. Çocuklarının hep ufak kalmasını istedikleri için kimi ebeveynin onların büyümesine müsaade etmedikleri gibi, bebekken dinledikleri ninnileri dinlemeyi sürdürüp çocukluk aĢamasında kalan ülkeler de vardır. Lozan antlaĢmaları çalıĢmasıyla Cumhuriyet tarihinin temel taĢlarından birini tüm ayrıntılarıyla günümüze mal eden Prof. Seha Meray'ın Ģöyle bir sözünü hatırlıyorum, 'Türkler kendilerini çok, iĢlerini ise hiç ciddiye almıyor.'

Aşkta totalitarizm*
Gündüz Vassaf
13/02/2005

'Sensiz yaĢayamam' sözü, bir baĢkasına kendimizi sunmak anlamına gelir. Bu sözü söyleyen kiĢinin demokrasi, bağımsızlık, özgürlük konusunda 'vazgeçilmez' inançları olabilir. Ama aĢkta, bunların tam karĢıtı değerleri benimseriz. Sevdiğimize sahip olma karĢısında biz de sahiplenilmeyi öneririz. AĢkı ifade eden sözlerimiz yalnız birbirimize hükmetmenin bir belirtisi olarak kalmaz, kendi bireysel aĢkımızı her Ģeyin üstüne yerleĢtirdiğimizi gösterir. AĢkımızın, iĢimize, baĢkalarıyla olan iliĢkilerimize, yaĢam biçimimize, değer yargılarımıza hükmetmesine izin veririz. YaĢam, aĢk uğruna inanç ve davranıĢlarını tümüyle değiĢtiren kiĢilerle doludur. AĢkın totalitarizmi kıskançlıkta da kendini gösterir. AĢk kavramımız totaliter olmasıydı, aĢk ile kıskançlığın aynı kiĢide varlığını sürdürmesi olanaksız olurdu. "Kıskançlık, sürekli bir iliĢkinin besinidir," der Proust. Ama neler pahasına. AĢka, tüketilecek, sahip ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ÂĢıklar arası cinayet oranı neden bu denli yüksek? AĢk öylesine bencil, öylesine büyük bir kendini koruma güdüsüyle ifade edilir ki, insan tüm duygularını sergilemez. En azından hepsini aynı anda sergilemez. Duygular, adım adım, taksit taksit açıklanır. Böylece karĢılık görmek garanti altına alınır. Hatta, bunda öyle ileri gidilir ki, ne zaman 'seni seviyorum' sözcüklerini kullanacak olsak karĢımızdakinden de aynı sözcükleri bekleriz adeta mübadele ekonomisinde değiĢ tokuĢ yapıyormuĢuz gibi. ĠĢte bu mutlak teslimiyet yüzündendir ki aĢk sürekli olamıyor. AĢka sahip çıkmakla aĢkı bitirmiĢ oluyoruz. AĢkı yaĢarken geliĢtirdiğimiz ifadeler ve jestler giderek yoğunluğunu ve içtenliğini yitirir, sonunda iliĢki biter. 'Sensiz yaĢayamam' sözleri, sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan baĢka bir Ģey değildir artık. AĢkın bu denli çabuk tüketilmesi, hatta herhangi bir Ģekilde tüketiliyor olmasının hiçbir sebebi yok aslında. Burada sorgulanması gereken kafamızdaki aĢk kavramıdır, aĢkın buyurduğu özel dil ve âdetler yüzünden birbibirimize karĢı takındığımız tavırdır. AĢka öyle bir üniforma giydirmiĢ, onu öyle totaliter bir biçimde tanımlamıĢız ki, âĢık olma hali anlık bir Ģey olup çıkmıĢ... AĢkta totalitarizmin bir baĢka örneği de bir aĢk deneyimini baĢka bir aĢk deneyiminin ıĢığında değerlendirmekten, birini diğeriyle kıyaslamaktan kaynaklanıyor. Girdiğimiz her yeni iliĢkide, bundan önceki iliĢki(ler)de neyin kötü olduğunu birbirimize anlatırız. Yürüdüğü sürece neden yürüdüğünü değil de, sonunda neden yürümediğini konuĢur dururuz. Tüm sürecin anlamını değerlendirecek yerde, aĢkı unutup iliĢkiyi ve onun sonucunu yargılarız. Oysa yaĢadığımız her aĢk, tüm geçmiĢ aĢkların bir devamıdır. Ve ABD'li yazar Saul Bellow'un dediği gibi "Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar." Cehenneme Övgü, G. Vassaf, ĠletiĢim Yayınları, 2004

Türkiye'nin düşmanları
Gündüz Vassaf
06/02/2005

Biz düĢmanlarla yaĢamaya, düĢmanlarla savaĢmaya alıĢık insanlarız. Orta Asya'dan buralara dört nala savaĢarak geldik. Geldiğimizden bu yana da hep düĢmanımız oldu, hep savaĢtık. Kâh Arap oldu düĢmanımız, kâh Rum, kâh Latin. Türk olarak Türk düĢmanımız, Müslüman olarak Müslüman düĢmanımız da oldu. Asırlardır, hepsiyle savaĢtık. Ġlkokul tarih kitaplarımız baĢka ülkelerde ancak harp akademilerinde okutulur. DüĢmanı dehĢete düĢüren askeri müzik, mehter marĢımızdan miras dünyaya. SavaĢarak dünyaya o denli ün saldık ki, Türk gibi kuvvetli dediler bize. 21. asrın baĢladığı bugünlerde düĢmansız kaldık birdenbire. Yakın zamana kadar hepsi mayın döĢeli sınırlarımızdaki komĢularımızla dost olma yolundayız. Binlerce cana mal olan sağ-sol çatıĢmaları bittiği gibi, mefhumu bile tarihe karıĢmak üzere. Ġç muhalefetsiz de kalan Türkiye bir süre için tek partili rejime bile dönüĢecek gibi. Ġç savaĢ biteli yıllar oluyor. Kim bilir kaç kuĢaktır kültürümüzün parçası olan Ģu tekerleme artık geçerli mi? 1, 2, 3'ler, yaĢasın Türkler 4, 5, 6 Polonya battı 7, 8, 9 Almanlar domuz 10, 11, 12 Ġngilizler tilki 13, 14, 15 Ruslar kalleĢ Çocukların artık yeni kahramanları var. DüĢmanları, kahramanlarının düĢmanları -Spiderman Dr. Octopus'a, Ninja Kaplumbağları, adları sürekli değiĢen düĢmanlara karĢı. Ve Türk çocuklarının kahraman ve düĢmanları artık bir Alman, Fransız ya da Ġngiliz'inkinden farklı değil. Eski ulusdevletler, kuruluĢlarındaki düĢmanlarını yaĢatma, kendilerine yeni düĢman yaratma çağını kapatıyor. 'Terörist' gibi sıfatlar, iĢlerine göre her an değiĢebilen müphem düĢmanlarla savaĢıyorlar artık. Sömürge döneminin husumetleri tarihe karıĢtı. Ne Hintliler Ġngilizlere düĢman, ne Brezilyalılar Portekizlilere, ne de Endonezyalılar Hollandalılara. Avrupalılar, 20. yüzyılda birbirlerine girip iki dünya savaĢı çıkarmıĢtı. Bugün hepsinin yeni marĢı Beethowen'in 9. senfonisi, ortak bir anayasaları var. ABD'ye karĢı bağımsızlık savaĢında bir milyondan fazla ölü veren Vietnamlılar bugün en çok Amerikalıları seviyor. Tam düĢmansız kalmıĢken yeni düĢmanlar yaratılıyor. Benden yana olmayan bana karĢıdır diyor yeni imparator. Miyadını doldurmuĢ düĢmanlıklar hortlatılıyor. Kim olacak yeni düĢmanlarımız? Artık düĢmanlarımızı baĢkaları bizim için mi seçecek? DüĢman Ģart mı?

Şarlo, Michael Moore'a karşı
Gündüz Vassaf
30/01/2005

KonuĢulanlara kulak kabartıyorum. "Amerika gizli nükleer deneme yapmıĢ yeraltında," diyor 20 yaĢlarında delikanlı yanındaki kıza, "Yoksa hiç öyle yer yerinden oynar, tsunamiler olur muydu?" "Allah cezalarını versin" diyor kız, ve sevgilisine soruyor, "Johnny Depp'in son filmine gidelim mi?" Ġstiklal Caddesi'nde bir kitapçıdaki bu konuĢma dünyanın baĢka birçok yerinde geçebilirdi. ABD, dünyada akla gelen ve gelmeyen her kötülüğün kaynağı, hem de her Ģeyine özenilen bir ülke. Kerrat cetveli gibi tekrarlanır oldu ABD'nin kötülükleri. Uygar, duyarlı insanlar olduğumuzu birbirimize kanıtlamak için, konuĢmalarımızda ABD'yi yeren karĢılıklı besmelelerle rahatlıyor, sonra da o ülkenin kültüründe klonluyoruz dilimiz, eğlencemiz ve özlemlerimizi. Antiemperyalist söylemlerle dolu gündelik gazetenin spor sayfası ABD ulusal basket liginin Türkiye tribünlerine sesleniyor. Televizyonda dıĢiĢleri bakanını sorgulayan deneyimli spikeri anlayabilmek için Ġngilizce-Türkçe sözlüğü gerekli. Devletin polisinin kafasında beyzbol Ģapkaları, dünyanın en popüler çekiliĢi ABD'de yaĢayabilmek için YeĢil Kart piyangosu. ABD yönetimi yeni imparatorluğunu kurmanın yolunda. Ġbn Haldun'un 'Mukaddime'sini toplumca unutmuĢ olsak bile, her imparatorluk gibi bir gün onun da çökeceğini bilmemiz, dünya vatandaĢları olarak sorumluluklarımızı hiçe sayan züğürt tesellisi. Dünyada yaĢama kültürünü oluĢturmayı ABD'nin tekeline bırakanlar ona tabi olup taklitçiliklerini sürdürdükçe, bu Ģizofren konumumuz kaçınılmaz. Bir yandan ABD imparatorluğuna siyasi muhalefet, diğer yandan kültürel tabiyet. Yeni dünya düzenine ayak uydurmanın, ne kebap yansın ne ĢiĢ tarzından, en kolay yolu. 'Fahrenheit 9/11' filminin yapımcısı Michael Moore'un dünya çapında bu denli sahiplenilmesi, ABD yönetimine muhalefet kadar, gizil olarak bu ülkenin değerler silsilesinin de benimsenmesi anlamına gelmiyor mu? Bir ġarlo'nun sessiz flimlerinde evrensel değerleri ezip geçen düzenin eleĢtirisine bakın, bir de Moore'un, baĢtaki birkaç yöneticiyi küçük düĢürüp onlarla alay etmenin dıĢına çıkmayarak, düzeni kabullenip sorgulamamasına. Dünyamızda çeĢitli kültürlere mensup olanların kendilerini tanıyıp tanımlaması bile Batı'nın süzgeçinden geçebiliyor. GeçmiĢi unuttururcasına, öğrencilerine yıllarca tayyör gibi 'çağdaĢ' giysiler dikmesini öğreten Ankara'daki OlgunlaĢma Enstitüsü, ancak Batı'da moda olduktan sonra tedrisatına 'ġark'tan esinlenen kıyafetleri katmıĢtı. Londra'da 'Türkler' sergisinde, bir yakınımın deyimiyle, en çok Türkleri keĢfedecek olanlar gene Türkler. Eğer ABD, dünya için ABD'lilere bırakılmayacak kadar önemliyse, onların, dünyayı ve kendilerini baĢka kültürlerin de gözünden görememelerinin nedenleri, sade o ülkenin yapısında aranmamalı.

Düşman
Gündüz Vassaf
23/01/2005

En yıpratıcı duygularımızdan biri düĢmanlık. BaĢka türlerin saldırganlığa yönelik içgüdüsel davranıĢlarını varolma mücadelesi tetikliyor. Biz farklıyız. Avcı toplumundan çıktığımızdan bu yana baĢka canlıları öldürüp yememiz sıradanlaĢıp sanayileĢti. Avımız düĢman değil,fiyatı ve besin değeriyle ölçülen bir nesne. Müslümanlarda kurban kesmek gibi istisnalar dıĢında eli kana bulaĢmayan munis bir türüz. Diğer etobur türlerde nerdeyse her fert uluorta öldürerek varolma mücadelesine katılırken, bizler için bu maaĢlı küçük bir azınlık tarafından, gözden ırak kapalı yerlerde, çoğu zaman makinelerin yardımıyla sessiz sedasız yapılıyor. Gıda teknolojisinin geliĢmesiyle belki birkaç yüzyıl sonra beslenebilmek için baĢka canlıları öldürmemiz de tarihe karıĢacak. Varolabilmek için öldürmeyen türümüz esas düĢmanlık duygularını kendisine yöneltiyor. Bizim kadar saldıran, savaĢlar çıkaran yok. BaĢka türlerin, çok sevdiğimiz yunusların bile, durup dururken birbirlerine saldırdıklarının örneklerine rastlanıyorsa da, savaĢmak için ordular besleyen bizim boyutlarımızda değil. Ama insan türünün mutlaka birbirini öldürmesini gerektiren genetik bir donanımı olduğuna iliĢkin bir kanıtımız da yok. Geleceğin savaĢları ölüsüz olabilir. Yeni savaĢ teknolojileri, propaganda ve beyin yıkama yöntemleri ve toplumsal denetim mekanizmaları zaten buna yönelik. Bu gidiĢata duyarlı olmazsak gelecek iktidarların uyurgezer vatandaĢları olabiliriz. Ancak bizi asıl ve acilen ilgilendiren gelecekte ne olacağından çok günümüzdeki vahĢet ve bunun nasıl durdurulacağı. Zaten çok kısa bir ömrü olan uluslararası hukukun da çökertilmesiyle, bir yanda ABD'nin çıkardığı savaĢlar, diğer yanda canlarını bile silah olarak kullanan insanlar. En son yapılan BBC anketlerine göre tüm dünyada hızla geliĢen ABD yönetimine karĢı tepki Bush'u tekrar seçtiler diye artık bu ülkenin halkına da yönelik. Zaten yanlıĢ, eksik ve yalanlarla bilgilendirilenlerin, bir de dünyanın husumetinin odak noktası olması, onları dünyadan daha da çok tecrit ediyor. Rejimler ne olursa olsun 'halklar dosttur' Ģiarı giderek unutuluyor. Bu ülkenin vurdumduymaz politikasında herhangi bir değiĢiklik, intihar saldırıları düzenleyenlerin aciz çabalarından çok, Vietnam SavaĢı'nda da olduğu gibi gene ABD kamuoyunun gücüyle olabilir. Yüzyılımızın bu kritik dönemecinde düĢmanlaĢmak yerine dünya adına, tek bir tanıdığımıza mektupla da olsa, ABD kamuoyuna ulaĢmak orada yeni bir kamuoyu oluĢturmak konumundayız. Dünya için ABD, bir tek ABD'lilere bırakılmayacak kadar önemli. Ġlerde Çin'le cebelleĢmek çok daha güç olabilir.

Türümüzün rüyası
Gündüz Vassaf
16/01/2005

'Ne mutlu Türküm diyene' sözleri Cumhuriyet'in ilk yıllarında topluma özgüven vermek için aĢılanmıĢtı. Zaman içinde bu 'Biz adam olmayız' laflarına dönüĢtü. Dünyada benzer bir gidiĢ var. 20. yüzyılın güzel yarınlar vaat eden ideolojileri günümüzde kurbanlarıyla anılıyor. Onlara karĢı kurtarıcılıkla Ģahlanan yeni dünya imparatoru kaba Ģiddete dayanan gücüyle birlikte ahlaki çöküĢünün doruk noktasında. Daha da geniĢ bir zaman diliminden bugüne bakarsak da değiĢen bir Ģey yok. Rönesans'da insan aklının her Ģeye muktedir olduğunu vurgulayan aydınlanmacı düĢünce, günümüzde yerini, insanın her Ģeyi mahvettiği görüĢüne terk ediyor. KüreselleĢmenin karuni zenginlerinde bile kötümserlik hâkim. Pop tüketim pazarına yönelik çağdaĢ sanatlar, sorgulamadan çok infial Ģeklinde yansıyan yalnızlık, karamsarlık, aidiyetsizlik ve inkâr üzerine kurulu. Klasik bale ve özellikle operanın, geleneksel kalıplarında yeniden canlanmasına, günümüzden kaçıĢ olarak bakanlar çok. Bilim ve teknolojinin toplumsal yaĢantımıza yansıma biçimi en karamsar bilimkurgu senaryolarından daha gerçek. Benim Ģimdi yukarıda yaptığım gibi toplumun ve türümüzün geleceğine iliĢkin bu tür gözlem ve yorumlar, sık sık tekrarlandığında, insanı edilgenlikle hedonizmin harmanlandığı bir ortama çağıran davetiyelerden ibaret. Geçtiğimiz yüzyılda psikiyatri ve psikolojinin insanı tanıma ve tanımlama çabasını felsefeden koparmasıyla birlikte kendimizi patolojinin aynasında görür olduk. Tarihte bir ilerleme olduğu tezi üzerine kurulu ideolojilerimiz, iĢlerine yarayan tek tük örnek kahramanlar dıĢında, geçmiĢi kötüledi. BaĢka kültürlerdeki yaĢam biçimlerine antropolojinin ilgi konusu olmasından öteye bakamıyoruz. Ġntiharı inceleyen uzmanlarımız çok, âĢık olma halimize bakanlar yok. SavaĢ psikolojisi en hızla geliĢen bir bilim dalı, barıĢ psikolojisi diye bir alan da yok. Kendimizi ve geçmiĢimizi sürekli kötüler bir konumdayız. Oysa türümüzün, hele birlikte toplu halde yaĢamamızın, tarihi çok kısa. Tarım toplumuyla birlikte ilk küçük Ģehirlerimizi kuralı altı yedi bin yıl bile olmadı. Evrim açısından olsa olsa emekleme döneminde olduğumuzu söyleyebiliriz. Eksikliklerimizi görebilmemiz, özlemlerimizi dile getirebilmemiz baĢka türlere göre bizim en baĢta gelen ayrıcalıklarımızdan biri. Birisine yaĢı sorulduğunda "Acı tecrübelerim kadar yaĢlı, rüyalarım kadar gencim" demiĢ. Din, devlet, iktidar kavgalarımızla o denli oyalanıyoruz ki, türümüzün rüyalarını görmeye baĢlayamadık bile.

Gençliğe hitabe
Gündüz Vassaf
09/01/2005

Fransa'yı devrim noktasına getiren, ABD'nin Vietnam'dan geri çekilmesine yol açan, Türkiye, Almanya, Hindistan, Japonya gibi birçok ülkede rejimleri sarsan 1968 gençlik hareketinin Ģiarlarından biri "30'un üstündeki kimseye güvenme" idi. O günlerde özellikle Avrupa ve ABD üniversitelerinde öğrenci liderleri üzerinde etkili olan filosof Herbert Marcuse, düzenin ancak öğrenciler ve azınlıklar tarafından değiĢtirilebileceğini 'Eros ve Uygarlık' ile 'Tek Boyutlu Ġnsan' kitaplarında savunuyor, iĢçi sınıfının çıkarlarının, onları düzene bağımlı hale getirdiğini yazıyordu. Günümüzde, kendi kuĢaklarının bencillik ve edilgenliğinden sikâyetçi, '1968 hareketine' özenerek bakan gençler olduğu gibi, içinde bulunduğumuz vahĢi dünya düzenini yöneten, her alanda gençlerin yolunu tıkayanların da, bu kuĢaktan olduğuna dikkati çekenler var. Gençlikten bir güç olarak söz etmek ayrımcılık. Gençliği, geleceğin güvencesi diye taltif etmek kandırmaca. Gençlik, tepeden inmeci toplum mühendislerinin en güçlü silahlarından. Geçtiğimiz yüzyılın en azgın totaliter ülkelerinde rejimler, gençliğe güvenerek, gençliğe yatırım yaparak, gençliği seferber ederek iktidarlarını sürdürdüler, insanları sindirdiler. Almanya'da 'Hitler Gençliği', Sovyetler Birliği'nde 'Genç Öncüler', Çin'de 'Kızıl Muhafızlar' bu rejimlerin politikalarının en ateĢli ve saldırgan uygulayıcıları oldular. Yeni bir dünya kurma hayallerine, milyonlarca vatandaĢlarının canlarının feda edilmesinde kullanıldılar, feda edilmesini çılgınca desteklediler. Kendileri, bu ve baĢka ülkelerde, nice provokasyonlara kurban gittiler. Keza dini kuruluĢ ve önderlerin, çocuk yaĢtakiler üzerinde kurdukları hâkimiyetle, onları yönlendirmelerinin ibret verici sonuçlarına da tarihimiz boyunca sık sık tanık olduk. Modern zamanlarda sık duyduğumuz 'Gençliğe inanıyorum' sözleri dünya düzeninin iflasının ifadesi olduğu kadar, gençlere yaranmanın, kendi beceriksizliklerimizi örtbas etmenin, geçmiĢimizle yüzleĢip özür dilemenin kaypak bir biçimi. Oysa artık gerçekten de türümüzün tarihinde ilk kez gençlerin, yaĢlılardan değil, yaĢlıların gençlerden öğrenerek hayatlarını idame ettirtikleri bir dünyada yaĢıyoruz. Ava giderken ormanda elinden tutulan, Ģamanlara tapan tecrübesiz genç, günümüzde, bilimde, sanatta, teknolojide arayıĢlara öncülük ediyor. Ne var ki, bireyin özgürleĢmesi ve teknolojinin geliĢmesiyle bütünleĢen yeni kuĢaklar, bin yıl öncesi gibi, toplumsal hayattan dıĢtalanıyor. Onlara, kendi geleceğimizin, kendi düĢlerimizin, uzantıları olarak bakılıyor.Toplumun kurumsallaĢmasında gençlere yapılan ayrımcılığın süregelmesi, hepimizi egemen düzenin kalıplarında ufuksuzlaĢtırıyor. Dini, dili, cinsiyeti ne olursa olsun herkesin ortak yaĢamımızın kararlarında birleĢmesi gerektiğini çoktandır tekrarlıyoruz. Sıra gençlere gelince onları geleceğin bekçileri, düĢlerimizin köleleri olarak görüyoruz.

Doğu mu? Batı mı?
Gündüz Vassaf
02/01/2005

Londra'daki Victoria & Albert Müzesi'nde geçen ay bir sergi vardı, 'Doğu ve Batı'nın BuluĢması: 1500-1800.' Osmanlı'nın Bizans Ġmparatorluğu'nun yerine geçmesinden sonra Batı'nın Hindistan, Çin, Japonya gibi ülkelerle deniz üzerinden ticaret yolları kurmasıyla baĢlayan iliĢkiyi anlatıyor. Batı'nın Doğu'dan alacağı çok, satacağı pek yok. Avrupalılar doğru dürüst don giymeye bile 17. yüzyıl sonlarından itibaren Hindistan'dan aldıkları pamuk sayesinde baĢlıyor. Ticaret o denli dengesiz ki Ġngilizler açıklarını Hindistan'da yetiĢtirdikleri afyonu savaĢ zoruyla Çin'e satarak kapatıyor. Liman Ģehri Kanton'da, tek bir mahallede yaĢamalarına izin verilen Batılı tüccarların oturduğu yere verilen isim 'Barbar Evleri'. Afyon savaĢı sonrası ġanghay'ın en iyi mahallelerini iĢgal eden Ġngilizler giriĢe 'Köpekler ve Çinliler giremez' diye tabelalar asıyor. Hindistan'dan pamuk, Çin'den porselen, Japonya'dan lake ve bir çok yerden baharat alan Batı'nın, Doğu'ya en büyük ihracatı silah. Bir de Hıristiyan misyonerleri. Zaman değiĢti. Günümüzde, Batı Avrupa ülkelerinde tutulan istatistiklere göre buralara yerleĢen Çinliler ölmüyor. Doğan çok ölen yok gibi. Tahmin edilen, ölenlerin bir Ģekilde yok edilip onların kâğıtlarıyla ailelerin akrabalarını bu ülkelere gizlice getirdiği. Ġngiltere'de Çinlilere devletten para alan iĢsizler arasında rastlanmıyor. Onları mahkemelerde de görmüyorsunuz, hastanelerde de. AlıĢveriĢlerini kendi dükkânlarında yapıyor, Çin'de yaĢıyormuĢçasına iĢlerini kendi aralarında hallediyorlar. Lokantalarında her yemeğe bir numara verme sistemini icat etmiĢler, yaĢadıkları ülkenin dilini öğrenmeye gerek kalmaksızın, para kazanıyorlar. BaĢka ülkelerin yoksul göçmenleri gibi sokakta fuhuĢla para kazanan Çinli kadınlara da rastlanmıyor. Çin kendi vatandaĢlarına karĢı dünyada insan haklarını en çok çiğneyen, acımasız, totaliter bir ülke konumunda. Ama yurtlarından uzak yaĢamaya mecbur kalanları Londra'da ya da baĢka bir ülkede, elçilikleri önünde, ülkelerini protesto ederken de göremiyorsunuz. Dünyamızı daha yaĢanılır kılmak için yapılan giriĢimlerde, tartıĢmalarda, çeĢitli sivil toplum ve barıĢ hareketlerinde de Çin ya da Çinlilere rastlanmıyor. Çinliler, 20. yüzyılda iki kez dünya savaĢı baĢlatan, Ortadoğu'dan çıkma üç tek tanrılı dinleriyle 2 bin küsur yıldır birbirlerini geçimsizlikten kıyıp öldürenlere, bugün de her zamankinden çok barbar, kendi geleceklerineyse dünyanın yeni egemenleri olarak bakıyor. Daha 20 yıl öncesine kadar Sovyet ve ABD imparatorlukları arasında hangisi ehven-i Ģer tartıĢmalari yapılıyordu. Evrensel değer ve özlemlerimizi çiğnenmesine seyirci bırakılmak pahasına, Doğu-Batı diye, yeniden taraf tutma tuzağına düĢmenin eĢiğindeyiz.

2005
Gündüz Vassaf
26/12/2004

Uygarlığımız insan haklarını ihlal aĢamasından öteye gidemiyor. Isaac Asimov'un 1942'de geliĢtirdiği Robot Yasaları artık gündemimize girmek üzere. (Özellikle nüfusun yaĢlandığı, kimi iĢlerin aĢağılandığı, göçmenlerin nerdeyse yasaklandığı Japonya'ya dikkatle bakmalı) Robot Yasaları 1.Robot insana zarar veremez,insanın kendine zarar vermesine hareketsiz kalarak olanak tanıyamaz. 2.Robot insanın emirlerine itaat etmeye, birinci yasayla çeliĢmediği sürece, zorunludur. 3.Birinci ve ikinci yasalarla çeliĢmediği sürece, robot kendi varlığını korumaya zorunludur. Yukadaki yasaların toplumun korunmasında yetersiz olduğu düĢüncesiyle Asimov, 'Robotlar ve Ġmparatorluk' kitabında ilk üç yasanın da üstünde olan 'Zeroth' yasasını ekler. Robot insanlığa zarar veremez, insanlığa zarar gelmesine hareketsiz kalarak olanak tanıyamaz. *** Demokrasi Yokluğunda Yönetim Biçimleri Genç yaĢta Güney Afrika'da Boer SavaĢı'nda gönüllü, Çanakkale'de düĢleri denize dökülen Bahriye Nazırı, Ġkinci Dünya SavaĢı'nda "Doğru yerde, doğru zamanda, doğru insan" BaĢbakan, Soğuk SavaĢta Demir Perde'nin isim babası Churchill, "Demokrasi yönetim sistemlerinin en kötüsü ama daha iyisini bilmiyoruz," demiĢti. BaĢka sistemleri denemek heveslileri günümüzde cirit atıyor, aklımızı çelebiliyor. Pantisokrasi-herkesin eĢitçe yönetime katılımı Potokhokrasi-yoksulların yönetimi Timokrasi-mülk sahiplerinin yönetimi Otokrasi-tek kiĢinin yönetimi Hagiarki-azizlerin yönetimi Gerontokrasi-yaĢlıların yönetimi Patriarki-en yaĢlının yönetimi Andokrasi-erkeklerin yönetimi Teokrasi-dini yasaların egemenliği Kritarki-hâkimlerin yönetimi Dulokrasi-kölelerin yönetimi Ginarki-kadınların yönetimi Bir de kakistokrasi denilen tür var.' Oxford English Dictionary' sözlüğü bunu, olabilecek vatandaĢlarının en kötüsünün devlet yönetiminde olduğu durum olarak tanımlıyor.

Batı'nın feryadı
Gündüz Vassaf
19/12/2004

ÇağdaĢ Batı uygarlığını can evinden vuran 'Howl' (Feryat) Ģiirinin 'doğuĢunu' Jack Kerouac bir romanında anlatır. San Francisco'da bir Ģiir okuma gecesinde altı Ģairden sonuncusu Allen Gingsberg'in, Ģiirini okumaya baĢlamasıyla tempo tutan dinleyiciler giderek kendilerinden geçer. Devlet kitabı yasaklar. Anayasa mahkemesi kararıyla dört yıl sonra, 1957'de serbest bırakılır. Düzen içerden çoktan kanamaktadır. AĢağıda 'Howl'ın ikinci bölümünden yaptığım çeviri, artık günümüzde Batı uygarlığı için sıradan bir gözlem. Rönesans'tan bu yana köprünün altından çok sular aktı. II. Çimento ve alüminyumdan hangi sfenks kafataslarını parçaladı, beyinleriyle, düĢ güçlerini yiyip bitirdi? Moloch*! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Kalorifer külü varilleri ve elde edilemeyen dolarlar! Merdivenlerin altında haykıran çocuklar! Askerde ağlayan gençler! Parklarda gözü yaĢlı ihtiyarlar! Moloch! Moloch! Moloch'un kâbusu! Sevgisiz Moloch! akıllı Moloch! Moloch insanın acımasız hâkimi! Moloch anlamsız hapishane! Moloch korsan bayrağında çapraz kemikli hücre, Moloch kederlerin meclisi! Moloch binaları hükmümüz! Moloch savaĢların koca taĢı! Moloch ĢaĢkın hükümetler! Moloch kafası saf makine! Moloch kanında para akan! Moloch on parmağı on ordu! Moloch memesi yamyam dinamo! Moloch kulağı duman tüten kabir! Moloch gözleri kör bin pencere! Moloch sokaklarda sonsuz tanrılar gibi yükselen gökdelenler! Moloch siste düĢ görüp inleyen fabrikalar! Moloch bacalarının ve antenlerin Ģehirleri taçlandırdığı! Moloch aĢkı sonsuz petrol ve taĢ olan! Moloch ruhu elektrik ve bankalar! Moloch dehasının hortlağı yoksulluk! Moloch kaderi seksten habersiz hidrojen bulutu! Moloch adı akıl olan! Moloch yalnız baĢıma oturduğum! Moloch meleklerin rüyasını gördüğüm! Deli olmak Moloch'da! Ağzına alan Moloch'da! Sevgisizlik erkeksizlik Moloch'da Moloch ruhuma gençken sirayet eden! Moloch gövdesiz bilincim! Moloch kendimden geçme doğallığımın korkutucusu! Terk ettiğim Moloch! Uyandığım Moloch! Gökden akan ıĢık! Moloch! Moloch! Robot apartmanlar! görülmez banliyöler! iskelet hazineler! ġeytan hazineler! kör baĢkentler! hayalet ülkeler! garantili tımarhaneler! granit yarraklar! canavar bombalar! Sırtları parçalandı Moloch'u Cennete taĢırken! Kaldırımlar, ağaçlar, radyolar, tonlar! Etrafımızı saran varolan Cennette Ģehri kaldırmak! Hayallerimiz! kehanetler! sanrılar! mucizeler! Amerika'nın nehrinde aktı gitti! Rüyalar! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir tekne dolu duygusal bok! Cepheyi yarmalar! nehri geçerek! takla atmalar çarmıha germeler! selle aktı gitti! Kafayı kırmalar! Tezahürler! 10 yıllık hayvan çığlıkları ve intiharları! Akıl! Yeni AĢklar! Deli kuĢak! Zamanın kayalarına çarpan! Nehirde gerçek kutsal gülüĢ! Her Ģeyi gördüler! deli gözler! kutsal feryatlar! Veda ettiler! Çatıdan atladılar! Huzurlu ıssızlığa! el sallayarak! çiçek taĢıyarak! Nehirden aĢağı! sokağa! *Ammoniler ve Fenikelilerin çocuk kurban ettikleri tanrı 'Howl', Allen Gingsberg. Çeviri G. Vassaf (2004)

Seyahat notlarımdan
Gündüz Vassaf
12/12/2004

Amerika'da ve Kanada'da ġükran Günü, ulus-devlet ya da din öğelerinin anılmadığı dünyadaki yegâne bayram. Boston yakınlarına 1620'de yerleĢen beyazlar yılın ilk mahsulünün toplanmasını, yol yordam gösteren Kızılderililerle birlikte kutluyor. BaĢ yemekleri o güne kadar varlığını bilmedikleri hindi. Fazla zaman geçmeden, bu ilk sofranın kurulmasına yardımcı olan dost ve cömert insanlar, Kızılderililer, bu topraklardan sürülüyor, öldürülüyor. Daha bugün gazetede okuduğum bir haber, 1675'ten beri Kızılderililerin Boston'a girmelerini yasaklayan bir kanunun yakında değiĢtirilebileceğini yazıyordu. Hindi, sade ġükran Günü sofrasının değil, tarihimizdeki Doğu-Batı kimlik krizinin de ilk kurbanı olmalı. Kristof Kolomb'un ayak bastığı toprakları Asya sanmasıyla, Amerikalı kuĢumuz Doğulu hüviyetine bürünüyor. KuĢun Ġngilizcede, Türkiye'nin adıyla anılmasının birkaç öyküsü var. Birine göre Ġngiltere'de gemiler yüklerini boĢaltırken limanda biriken halk, doğudan geldiğini 'bildikleri' bu garip kuĢu görünce, 16. yüzyılda görkeminin doruğunda olan Osmanlı Doğu'yu çağrıĢtırdığından 'turkey' adını veriyorlar. ġükran Günü tatili için 40 milyon insanla birlikte ben de yoldayım... Boston'un Logan Havaalanı binası ABD'nin Alman köklerini anımsatıyor. Her Ģey sağlam, pratik ve kaba. Her iki dünya savaĢında da Almanya ile savaĢan bu ülkede Germen varlığı ancak Ģuuraltı, satıraralarında hissediliyor. Oysa Birinci Dünya SavaĢı öncesi ABD'de neredeyse Ġngilizce gazete sayısı kadar Almanca da günlük gazete basılıyor. Havaalanında ağılda bekleyen hayvanlar gibiyiz. Etrafımızda oraya buraya atılan yarı boĢ cips paketleri,yerlerde uyuklayan insanlar, halılara dökülmüĢ ezik kola kutuları... Güvenlik kontrolünde pabuçlarımızı çıkardıktan sonra üstümüzün ellenip aranması... Ancak bir zamanlar uçakla seyahat etmenin keyifli olduğunu hatırlayabilenler bu ıstırabın farkında. Bizden önce biletini göstermek için sırada bekleyen genç kıza, Houston uçağının iptal edildiği, ertesi sabah altıda uçacağı söylendiğinde tek

tepkisi saatine bakıp havayolu görevlisine kayıtsızca teĢekkür etmek oldu. Ancak bunları sessizce kabullenince ABD'ye uyum sağlanabileceğini insan zamanla öğreniyor. Yoksa hayatınızı, Kafka'nın tüm çabalarına rağmen bir türlü giremediği ġato'sunda olduğu gibi dev Ģirketlerde sizi dinleyecek birini bulma peĢinde tüketebilirsiniz. Sıra bana geldi. Uçak bir saat rötarla kalkacakmıĢ, bana önceden bildirdikleri gün ve saatte de dönüĢ seferleri yokmuĢ...

24 Kasım, Çarşamba
Gündüz Vassaf
05/12/2004

Odamıza kahvaltı ve gazete getirdiler. San Francisco Chronicle'ın, New York Times hariç diğer ABD ya da Ġstanbul gazetelerinden pek farkı yok. Hepsinin baĢ sayfası dünyada olup bitene kapalı. Bu sabah tek dıĢ haber Irak'ta kaç Amerikan askerinin öldüğü. Otel odalarına kahvaltı ve gazete getirilmesi âdeti baĢka birçok ülkede de var, ama baĢucumdaki komodinin üst çekmecesinde Ġncil bulundurulmasına, ABD ve kısmen Ġngiltere dıĢında rastlamadım. Türkiye'de otel odalarına birer Kuran konulacak olsa, çıkacak çıngarı tahmin bile etmek istemiyorum. Ġncil'i geliĢigüzel açtım, Ġsa'nın, suratımıza tokat yediğimizde öbür yanağımızı da sunmamıza dair bildik sözleri çıktı. Ġster çok, ister tektanrılı olsun, hepsinde Ģiddet olan Ortadoğu kökenli dinlerde, pasifistten farkı olmayan Ġsa'nın müstesna bir yeri var. "Bir devenin iğne deliğinden geçmesinin zengine göre çok daha kolay olduğu" gibi kimi sözleri de, Ġsa'nın, nerede geçirdiği bilinmeyen 13-29 yaĢ arası 'kayıp yılları'nda, Hindistan ve Tibet'de Budist rahiplerle olduğu tezini güçlendiriyor. Hıristiyanlığın egemen düzenin bir parçası olmasıyla bu tezler karanlıkta bırakılmıĢ. Ġnternetten 'Lost years of Christ' diye girin, neler neler bulacaksınız. Burada rastlayacağınız en ilginç kaynaklardan biri Rus bilim adamı Nicolas Notovich'in 'The Unknown Life of Christ' (Ġsa'nın Bilinmeyen Hayatı) adlı 1894'te yazdığı kitap. Notovich, Himalayaların eteğinde geçirdiği kaza sonucu bir manastırda kalırken bulduğu Tibet yazmalarında, burada yaĢamıĢ olan 'Aziz Ġssa'nın öğretilerini okuduğunu anlatıyor. Benzer yazmalar, sonraları baĢka manastırlarda baĢka dillerde de, örneğin Bengalcede de bulunuyor. Ġsa'nın ölümünden en az yüzyıl sonra Ġncil'i yazanlar da onun, on altı kayıp yılı konusunda sessiz kalmayı tercih etmiĢ. Tek atıf, Yeni Ahit'in dört yazarından biri olan Luka'dan." Ve Ġsa'nın kutsallık ve insanlık adına hem bilgisi hem de yılları çoğaldı." Böylesine barıĢcıl ve eĢitlikçi mesajlarla yayılan Hıristiyanlığın, çeĢitli istibdat dönemlerinden sonra, günümüzde de Bush gibi köktenciler tarafından emperyalist politikalara alet edilmesi, benden sonra tufan anlayıĢıyla, havasından, yeraltı kaynaklarından Antarktika'ya kadar dünya nimetlerinin arsızca tüketilmesine teĢviki, ibret verici değil mi? Egemen düzen her zaman iĢine gelen simgelerle yüzünü maskelediğinden, bugün Ġsa'dan çok Eski Ahit'ten yola çıkan Beyaz Saray, basın toplantılarında 'ġeytan'a karĢı savaĢ' verdiğini ilan ediyor. Ġsa'nın yaĢamıyla ilgili istenilmeyenin gün ıĢığına çıkarılmadığına iliĢkin baĢka bir örnek, Sydney Üniversitesi Teoloji Kürsüsü'nde Prof. Barbara Thiering'in 'Jesus The Man' (Ġnsan Ġsa) adlı kitabı. BoĢ yere aramayın, nasıl oluyorsa, dünyanın en büyük kitap satıcısı Amazon'un listesinde bile bulamazsınız. Dağıtımı 'sınırlanan' kitap ancak Harvard Üniversitesi'ndeki gibi, dünyanın bellibaĢlı kütüphanelerinde bulunabiliyor. Thiering, Ġsa'nın çarmıhta can vermeyip Maria Magdelana'yla evlendiğini, çocukları olduğunu ve boĢandıktan sonra Roma'ya taĢınıp bu Ģehirde 64 yılında öldüğünü en ince ayrıntılarıyla anlatıyor. HoĢgörü ne kadar da önemli. DüĢünüyorum da, buna benzer konular bir de Musa ya da Muhammed için yazılıp tartıĢılsa.

Çokkültürlülük çıkmazları
Gündüz Vassaf
28/11/2004

Batı Avrupa'ya 1960'lardan sonra büyük iĢçi göçü baĢladı. Sayılarının milyonları aĢmasına rağmen, gelenler birçok ülkede yok sayıldı. Max Frisch'in deyimiyle 'ĠĢçi çağırdık, insanlar geldi' olgusunun ancak iĢçi çocuklarının okula baĢlamasıyla farkına varıldı. Göçmenler için zamanla iki zıt politika uygulanır oldu. Sağ hükumetler asimilasyondan sol hükümetler çokkültürlü bir toplumdan yana oldular. Zaten iflas etmeye mahkûm olan asimilasyon yanlıları kısa zamanda göçmen politikaları yerine göçmen polisinden yana ırkçı bir tavır aldılar. Çokkültürlülük adına yapılanlarsa, gayriihtiyari de olsa, gettolaĢmaya neden oldu. Farklı cemaatlerin iç içe yaĢamasını desteklemek yerine, zamanında Güney Afrika'da siyahlarla beyazların ayrı ayrı geliĢmesini öngören 'apartheid' türü bir politika uygulandı. Hollanda'da futbol oynayan genç Türklerin, mevcut takımlara girmelerini destekleyecek programlardan çok, bir tek Türklerin oynadığı ligler teĢvik edildi. Televizyon programları ülkedeki çeĢitli kültürleri yansıtıp herkese hitap etme yerine, Faslıların. Türklerin kendi dillerinde kendi televizyon, radyo programları yapmaları desteklendi. Göçmenler, kapalı cemaatler içinde gündelik yaĢamlarını yürütmenin kolayına kaçtılar, tutuculuğuna sığındılar. Aralarında köktenci ve Ģoven akımlar güçlendi. Anavatanlarıyla bağlarının sürekliliğini sağlayan yeni ulaĢım ve iletiĢim kolaylıkları bu eğilimleri güçlendirdi. Aradan kaç kuĢak geçmesine rağmen göçmenlerin nispeten vasıfsız ve ikinci sınıf vatandaĢlar olarak kalması, sürekli ucuz emek gücü sağladığından egemen düzenin çıkarlarını karĢıladı. Bugün Batı Avrupa, göçmenleriyle bir arada yaĢayamamanın krizinin eĢiğinde. Yıllardır uyguladıkları yanlıĢ, kısa vadeli politikaların iflasını kabul etmektense, Ģimdi de sorunu kültürel ve tarihi nedenlerde arıyorlar. Devletler bazında giderek kurumsallaĢan ırkçı görüĢ, göçmenlerin Avrupa'ya uyumsuzluğunu iddia etmekte. Bu

iddianın ne kadar çürük olduğunu görmek için, günümüzde göçmenlerin hem kendi dillerini konuĢup hem de dolara tapıp, Amerikan bayrağı salladığı ABD'ye, ya da geçmiĢte Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına bakmak yeterli. Bugün ABD BaĢkanı'nın kabinesinde bile bol sayıda göçmen ve azınlık yer alırken, Avrupa'da tek bir göçmenin meclise girebilmesi, bunca yıl sonra bile olay oluyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, asimilasyoncu baskılarla, herkesin kendi kültürünü koruyup geliĢtirmesini engellemek ne kadar totaliterse, çokkültürlülük adına birbirlerine kapalı cemaatlere destek verip, ortak yeni uygarlıklar oluĢturmaya set çeken politika ve köktenci aidiyetler de, ibret verici olduğu kadar tehlikeli. Günümüzde, cinsel ya da etnik kimlik gibi, ilericilik açısından benimsenen binbir türlü aitliğin birleĢtirici olması toplumları zenginleĢtirme potansiyeli taĢırken, ister Hollanda'da olsun ister Irak ya da baĢka herhangi bir ülkede, tersi eğilimler herkes için hüsran verici sonuçlara neden olabiliyor.

Arafat'sız günlük
Gündüz Vassaf
21/11/2004

Arafat'la Beyrut'ta 1978'de görüĢmüĢtük. Kaç gündür bekliyorduk buluĢmayı. Bir gece yarısından sonra aniden bir sığınağa götürüldük. Ġsrail o günlerde Beyrut'u geliĢigüzel bombaladığından, Arafat, kendisine düzenlenen suikast giriĢimlerine karĢı, sürekli yer ve program değiĢtirerek tedbir alıyor, randevularını beklenmedik anlarda beklenmedik yerlerde veriyordu. Kısa boylu, güler yüzlü, üç günlük sakallı baĢkan, hoĢ beĢten sonra avucundaki mavi bilyaya dikkatimizi çekti. Masasındaki sürahinin altına bu küçücük bilyayı koyup, sürahiyi, devrilmemesi için kulbundan tutarken, "Sürahi Ortadoğu, bilya Filistin. Bizim sorunumuz hallolmadığı müddetçe Ortadoğu bir o yana bir bu yana sallanıp gidecek" dedi. Durup dururken bilyayı buldu da aklına birdenbire bu örnek mi geldi, bilemiyorum. Belki gelen heyetlerle saatlerce konuĢmaktansa birçok Ģeyi özetlemek için bulduğu çarpıcı bir çözümdü. Dünyanın en yaygın yazı türü günlükler olmalı. Ve de en az okunanı. BaĢka kimse okuyamasın diye kilitli, anahtarlı defterler bile satar kırtasiyeciler. Zamanla, onu yazan kiĢi tarafından bile, belki de hiç okunmadan, kaybolur, yok olur defterler. Çoğunda, ilk gençliğimizde bizden hiç haberi olmayan sevgiliye yazdıklarımız dıĢında, dünyaya, düĢüncelerimize tanıklık için tuttuğumuz nice satırlar, sayfalar vardır. Arafat için yukarıda yazdıklarım aklımda kalmıĢ. O seyahatten fotoğraflar var da notlara kim bilir ne oldu. Ġnsan yaĢadıklarını unuttuğu gibi yazdıklarını da unutuyor. GeçmiĢimiz, günün farklı çıkarları, akımları ve kendimizi haklı çıkarma çabalarımızla yeniden yazılıveriyor. Tarih dediğimiz yazı türü de, yeni bulunmuĢ belgelere dayansa da, sürekli değiĢen yorumlarla geçmiĢin yeniden yazılmasından ibaret değil mi? Çin'de, Mao döneminde dıĢiĢleri bakanı olan Cho-en Lay'a Fransız devrimi hakkında düĢünceleri sorulduğunda, belki de korkusundan, bir Ģey söylemek için henüz erken demiĢti. Eli kalem tutan herkesin günlük tutması, aynı arĢive giren tarihçiler gibi, zaman zaman geçmiĢlerine dönüp yazdıklarını okuması gerektiğine inanıyorum. Sosyal bilimlerde 'Zeitgeist' denilen günün ruhunu en iyi günlükler yansıtıyor. Günlük tutmak aynı zamanda özgürlüğümüzün bir ifadesi. Özgürlüğümüzü bir koruma biçimi. ABD'den dünyaya yayılıp sınırlı seçeneklerle standartlaĢan yaĢam ve düĢünce biçimine karĢı ufkumuzu açık tutabilmenin bir yolu. Günlük tutmak ailemize bırakabileceğimiz bir miras. Günlük tutmak yanlıĢ, eksik ve yalan bilgilendirmenin egemenliğine karĢı hakikat parçacıklarını saklamak. Ve tabii ki günlük tutmak ve ona dönüp okumak, Sokrat'a göre en büyük erdeme, insanın kendisini tanımasına açılan bir kapı.

Felluce için
Gündüz Vassaf
14/11/2004

Yarısı kadın ve çocuk olmak üzere 100. 000'e yakın Iraklı sivil, çoğu koalisyon güçlerinin hava saldırılarıyla, iĢgalden bu yana öldürüldü (Guardian Weekly, 5-11 Kasım, 2004). Geçen hafta Irak'ta öldürülen sivillerin sayısı hakkında yetkililer bilgi vermeme kararı aldı.

Vietnam*
Kadın, adın ne? -Bilmiyorum. Nerede doğdun? Nerelisin? -Bilmiyorum Niçin kazdın bu çukuru? -Bilmiyorum. Neden saklanıyorsun? -Bilmiyorum. Nedir bu dostluğumuza ihanet? -Bilmiyorum. Bilmiyor musun, zarar gelmez bizden sana? -Bilmiyorum. Kimden yanasın? -Bilmiyorum. SavaĢtayız, seçmeye mecbursun! -Bilmiyorum. Köyün duruyor mu hâlâ? -Bilmiyorum Bunlar, senin çocukların mı? -Evet

Beklenmedik karşılaşma*
Ne kadar da naziğiz birbirimize, Israrla tekrarlıyoruz, bunca yıl sonra karĢılaĢmak ne kadar da hoĢ diye. Süt içiyor kaplanlarımız. ġahinlerimiz yerlerde. Suda boğuluyor köpekbalıklarımız. Kurtlarımız açık kafeslerinin önünde esnemekte. Yılanlarımız yıldırımdan arınmıĢ, Maymunlarımız meraktan, Tavus kuĢlarımız tüylü taçlarından. Yarasalar, çoktandır dolanmıyor baĢımızda. Sözümüz cümlenin ortasında kesilmiĢ, Gülümsememiz çaresiz. Ġnsanlarımız, Birbirlerine diyeceklerini yitirmiĢ. Wislawa Szymborska, Nobel Edebiyat Ödülü, 1996, Lehçeden Ġngilizceye çevirenler, S.Baranczak, C.Cavanagh ve M.Krynski, R.Maguire. Türkçe çeviri G.Vassaf (2004)

Gönüllü tutsaklar imparatorluğu
Gündüz Vassaf
07/11/2004

Evet,anketlere göre ABD'lilerin yüzde 42'si kendilerini köktenci Hıristiyan olarak tanımlıyor. Evet, uzmanlar baĢa baĢ giden iki aday arasından kimin kazandığını, Irak ve ekonomiden çok, Bush'un, eĢcinsel evliliklerle kürtaja karĢı tutumunun belirlediğini söylüyor. Evet, ABD'de din ve devlet ayrımı giderek belirsizleĢiyor. Evet, seçimlere katılan üçüncü aday Nader ve Chomsky gibi birçok aydın ABD'nin tutucu iç ve emperyalist dıĢ politikasının bu ülkenin yüzyıldır süregelen bir özelliği olduğunu vurguluyor. Ve evet, Birinci ve Ġkinci Dünya SavaĢlarında olduğu gibi, bugün de ABD baĢka ülkelerin geleceğini belirleme gücüne sahip. Ġlginç olan dünyanın geriye kalan kısmının ABD seçimlerine Ģimdiye kadar göstermediği ilgi. Sanki ABD, tarihinde ilk kez dünyanın geleceğini etkileme konumunda. Sanki seçim sonuçları, ABD'nin geleneksel politikasını etkileyerek temel çıkarlarından vazgeçirecekti. Sanki ABD seçmeni dünyaya kulak verecekti de, oyunu ona göre belirleyecekti. Seçimlere bir gün kala ABD'de, hamburgerlerinde domates salçası tercih edenlerin Bush'u, hardal tercih edenlerin Kerry'yi desteklediklerini belirten bir anketin sonuçları yayımlandı. Aynı anket, tercih edilen müzik (Bush 'country/ western',Kerry klasik/ caz) ve otomobil türüne (Bush kamyonet,Kerry SUV) göre de seçmenlerin baĢkan tercihini belirtiyordu. Gene seçimlere bir gün kala ülkenin ileri gelen gazetelerinden Boston Globe'ın birinci sayfasında Bush'un bu sene Ģampiyon olan beyzbol takımının bir oyuncusu, Kerry'nin de Ģampiyon takımın sahipleriyle çekilmiĢ fotoğrafları yayımlandı. Kerry, seçmeni ürkütür ve belki de vatan haini damgası yer korkusuyla arkasında dünya desteği olduğunun en ufak sözünü bile etmek yerine, halkına güçlü bir aday olduğu imajını vermek için tüfeğiyle ördek avından dönerken poz verdi. Kot pantolondan sigaraya, Hollywood kültüründen zenci müziğine, basket maçlarından cinsel davranıĢlarına kadar dünyanın, ABD kaynaklı ne varsa tüketmesine alıĢtık. Sıra ABD seçimlerini tüketmeye geldi. McDonald's ile Burger King arasında tercihimizin esasta hamburger kültürünü yaygınlaĢtırıp meĢru kıldığı gibi, Bush ile Kerry'ye gösterdiğimiz ilgi ve ikisi arasındaki tercihimiz de ABD'nin dünyada egemenliğini meĢru kılmamızın ifadesinden baĢka bir Ģey değil. Ġlginç olan ABD'nin bu ilgiyi dünyada kimseye asla zorlamaması. Gelin benim özgür seçimlerimi seyredin, sonuçlarını hep birlikte tartıĢalım diye herhangi bir propaganda giriĢiminde bulunmaya gerek görmemesi. Her yıl kapılarını orada yaĢamak isteyen milyonlarca göçmene ardına kadar açması.Berlin duvarı Sovyet imparatorluğundaki tutsak yaĢamın bir kanıtıydı. ABD'yi, izleyip orada olup bitenin edilgen, gönüllü tüketicileri olmaksa bambaĢka bir tutsaklık. Gönüllülük esasına kurulu tutsaklık, kurtuluĢu en güç, ama kendi kendimizi özgürleĢtirmekle ilgili olduğu için de en Ģiddetsiz, insana en yakıĢır olanı.

Medeniyetler tesadüfü
Gündüz Vassaf
31/10/2004

Eski Mısır uygarlığı en az 3000 yıl sürdükten sonra çöktü. Bizans 1000 yıl kadar sürdü. Osmanlı, Aztekler ve az kiĢinin farkında olduğu Afrika'daki Benin gibi birçok uygarlığın ömrü 600 yıl kadar. Günümüze dek kesintisiz süregelen en uzun ömürlü uygarlıklardan biri Çin. Ancak uygarlıkla kendi toprakları üzerinde egemenliği bir tutuyorsak yakın bir dönemde ġanghay'da Batı emperyalizminin temsilcilerinin 'Çinliler ve köpekler giremez' yazdıklarını da unutmamalı.Yoksa süregelen en eski uygarlıklar arasında hâlâ öz be öz ülkelerinin kuzeyinde yaĢayan Japonya'nın sarı saçlı mavi gözlü yerli halkı Ainolar ile Avustralya'nın Aborijinleri de var.

Sade tarihçilerin değil bizim de kafamıza zaman zaman takılan, hem cevapsız kalan hem de bin bir türlü cevaplandırılan soru, uygarlıkların neden yükselip çöktüğü. En baĢta akla gelen unsurlardan biri din. Günümüzün egemen toplumları ve onlara özenenler Batı'nın baĢarısını Hıristiyanlığa bile bağlıyor. Bu nedenle örneğin Avrupa Birliği'nde Türkiye'nin olası varlığına kuĢku ve korkuyla bakanlar çok. Sosyolojinin kurucularından Max Weber'in protestan ahlakının kapitalizmin itici gücü olduğu konusundaki iddiaları hâlâ popüler. Buna karĢın Ġslam'ın ilerlemeyi kösteklediği, reforma ihtiyacı olduğu, hatta hiç olmasaydı her Ģeyin daha iyiye gideceğini söyleyen de çok. Tarihin küllerinde Ġslam kıvılcımı arayanlar da aynı kuvvetle din faktörüne bağlı olarak Abbasilerin, Emevilerin ya da Endülüs'ün baĢarısını dinle açıklamakla kalmıyor, günümüzde cihat çağrılarıyla, eskiyi kurabilecekleri sanrılarıyla dehĢet saçıyorlar. 'Ġlerlemenin' dine dayalı olabileceği düĢüncesi bence abuk sabuk olduğu kadar bu denli sorgusuz kabullenilmesi ĢaĢırtıcı olduğu kadar ürkütücü. Tarihin her evresinin bir ilerleme olup olmadığı zaten baĢka bir tartıĢma konusu (20. yüzyılın türümüzün en vahĢi çağı olması ilerleme argümanını temellerinden sarstığı da Ģüphesiz). Ancak uygarlıkların yükseliĢ ve çöküĢlerinin dine bağlı olduğu tezini geçerli sayanlar Ģunları da kabul etmemeli mi? - Roma Ġmparatorluğu çoktanrılı pagan dinlerle yükseldi, Hıristiyanlığı benimsemesiyle çöktü. - Osmanlılar Ġslam'ı, Hazer Türkleri Museviliği benimsedikleri için güçlü imparatorluklar kurdular. - Çinliler Budhizm'i terk ettikleri için komünist oldular. Gene Budhizm'i terk eden ve aynı Ģekilde emperyalizmin ezdiği Hintliler, Hinduizm'i benimsedikleri için komünist olmadılar. Tüm bu saçmalıklar Batı'nın Hıristiyan olduğu için bugün güçlü olabildiği tezinden farklı değil. Bence tarihin farklı dönemlerinde farklı uygarlıkların egemen olmasının açıklaması daha çok Darwin'inkine benzer bir evrim kuramında aranmalı. Nasıl çevredeki durum ve koĢullara göre 'baĢarılı' türler mutasyon sonucu, yani tesadüfen ortaya çıkıyorsa, bence uygarlıklar da öyle-iklim, kadın erkek iliĢkileri, komĢularda olup biten, buluĢlar, yıldız fallarının yorumu, doğal kaynaklar, göçler, saymakla bitmeyecek etmenlerin tesadüfi ve geçici bir Ģekilde yan yana gelmesi, bir süre bir topluluğu baĢkalarına göre tarihte ayrıcalıklı kılıyor. Tarihçi Toynbee'nin de dediği gibi "Uygarlık bir yolculuktur, liman değil."

Almanya Başkonsolosu'na mektup (2)
Gündüz Vassaf
24/10/2004

12 Eylül darbesini takip eden günlerde askeri cunta Türkiye'de üniversitelere de el koyup YÖK'ü kurdu, baĢına Ġhsan Doğramacı'yı getirdi. Cumhuriyet gazetesinde onu istifaya çağıran açık bir mektup yazdım. Mektubun 'yanıtı' peĢime adam takılması, yurtdıĢına çıkma yasağı Ģeklinde geldi. Bu arada binlerce hoca üniversiteden istifa etti, atıldı, öğrenciler iĢkencehaneleri boyladı, yılların birikimi bir çırpıda yok oldu. Bostancı-Büyükada vapurundaki çımacı, tuvaletlerin kokusu ve pisliğinden yakınan o zaman 89 yaĢındaki anneme devletin ciddiyetini hatırlatarak dilekçeyle kaptana baĢvurmasını söylemiĢti. Az sonra kaptan köĢküne elinde yazılı bir kâğıtla çıkan annemi kaptan "Def ol bunak karı senle mi uğraĢacağım, burası yasak bölge" diye bağırıp mekânından kovmuĢtu. Almanya BaĢkonsolosu'na bu köĢeden yazdığım ağır, ama ağır olduğu kadar da içten açık mektuba cevap geldiğini öğrenince devlet tarafından yıllarca ĢartlanmıĢ bir Türk vatandaĢı olarak ĢaĢırdım, iyi ki Almanya'dan vize talebim yok diye düĢündüm, mektubun ilk satırlarını okumaya baĢlamamla birlikte gardını almıĢ boksör pozisyonuna girdim. Ve mektubu okumaya baĢladım, Sevgili komĢum Gündüz bey, 10 Ekim tarihinde RADĠKAL gazetesinde Ģahsıma hitaben yazmıĢ olduğunuz mektup için çok teĢekkür ederim. Tesadüfe bakın ki, 11 Ekim'de bir bayan komĢum baĢkonsolosluğa ziyarete geldiğinde, dikkatimi bu mektuba çekti. Ġstanbul'da olup, bir çayımı içmeye gelmiĢ olsaydınız, size de söyleyeceklerimi, bu seviyeli ve Ģık bayan komĢuma Ģöyle arz ettim: "Ġstanbul'a geçen yılın temmuz ayında göreve geldiğimde ve baĢkonsolosluğun vize bölümü önündeki yakıĢık almayan manzarayı gördüğümde, aynı Gündüz bey gibi Ģok oldum." KomĢuma ayrıca Ģunu da söyledim: "Tabii ki, her gün vize kuyruğunun yanından geçmedim, ancak her sabah banyomun penceresinden vize bölümünün önünde cereyan eden olayları izlediğimde, Ģok olmamak mümkün değildi." Bu durum böyle devam edemezdi! Ġzin verirseniz, size sevindirici bir haber vereyim: Bu yılın 1 Haziran tarihi itibarıyla vize bölümünün yaratıcı görevlileri bu onur kırıcı duruma son vermiĢ bulunmaktadırlar! Evet, aynen öyle, 1 Haziran itibarıyla vizeye müracaat edenler için bir randevu sistemini baĢlattık. Bundan böyle bu sistemin sayesinde, genç veya yaĢlı, erkek veya kadın, hiç kimse gece yarıları kuyrukta beklemeye zorlanmayacaktır. Bu durum artık kesinlikle gerilerde kalmıĢtır ve bu hususu benimle birlikte yerinde görebilmeniz için sizi davet ediyorum. Ve sevgili komĢuma bir sevindirici haber daha: Gelecek hafta, yani adadan döndüğünüzde, öğlen saatlerinde de artık kuyruk göremeyeceksiniz, çünkü arzu eden her müracaatçıya vizeli pasportu UPS kanalıyla gönderilecektir. Bu durum komĢuluk yaĢamını daha değerli kılan unsurlardan değil mi Sizden büyük bir ricam var: Ġstanbul'dan 8 yıl ayrı kaldıktan sonra beni özellikle rahatsız eden bir konuda, komĢuluk iliĢkileri içinde birlikte bir güç oluĢturamaz mıyız? KuĢkusuz tahmin etmiĢsinizdir, müĢterek komĢumuz, yerini koca siyah bir deliğe terk etmiĢ olan Park Oteli! GüzelleĢtirilmiĢ olarak bulduğum Beyoğlu'nda bu kara leke değiĢmemiĢ vaziyette halen duruyor. Gelin bu cephede kavgamızı birlikte yapalım! 1930'lu yıllarda Park Oteli'ni çok beğenen ve orada günlerini geçiren M. Kemal Atatürk ve Alman mülteciler bize teĢekkür edeceklerdir. AnlayıĢınız için teĢekkür ederim. Sizi ziyarete her zaman hazır olan komĢunuz, Reiner Möckelmann

Size sen diyebilir miyim? (2)
Gündüz Vassaf
17/10/2004

Geçenlerde 'siz' sözcüğünün yaĢatılması gerektiğini, bir tek 'sen'in kullanımıyla sade dilimizin değil insan iliĢkilerinin de tekdüzeleĢeceğine iliĢkin kuĢkularımı belirten bir yazı yazdım. (Radikal, 26 Eylül,2004). Dostum Haluk Muratoğlu Bey'in bana ilettiği bu konudaki yazısını sizle paylaĢıyorum.

SEN
Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine, / AĢkım canavarlar gibi seni takip edecek. Abdülhak Hamit Parçalan ey Ģikestefer iklil, / ġu yığınlarla ihtiyacı sefil, / ĠĢte senin, hep senin eserin. / GözyaĢından yapılma incilerin / Bak artık nasıl yosunlanmıĢ Tevfik Fikret Ne sen, ne ben, / Ne de alamı fikre bir mersa olan Ģu mai deniz, / Melali anlamayan nesle aĢina değiliz. Ahmet Haşim Seni iniyorum yüksek kaldırımdan, / Seni dolaĢıyorum insanların içinde. / ... / Seni toriklerin mavisine, / Seni sandal, / Seni martı, / ... / Bir sen varsın senden öte, Oktay Rıfat Bu âlemi gören sensin / Yok gözünde perde senin / Haksıza yol veren sensin / Yok mu suçun burda senin Âşık Veysel Ich liebe dich, mich reizt deine schöne Gestalt, / Und bist du nicht willig, so brauch ich Gewalt. / (Seni seviyorum, güzel endanmın beni büyülüyor / Ve eğer razı değilsen, zor kullanırım.) Göethe Thou aren't so unkind / As men's ingratitude. / (Sen acımasız değilsin / Ġnsanın nankörlüğü kadar) Shakespeare Sen yerine siz düĢünebiliyor musunuz? Sen Ģiirseldir, siz nesnel. Sen cıvıl cıvıl kaynar, siz ürpertir. Sen aĢk doludur, siz yalnızlık. Ve sen, Ģiirin dilidir, Ģiir sen'le seslenir. Sen dönĢümĢüz bir yoldur. Tıpkı yaĢam gibi, zaman gibi tek yönlüdür. Siz kaypaktır, her an sen'e dönüĢebilir. Siz. onun için korkuyla yoğrulmuĢtur. Sen mütevekkil, baĢı diktir.

Almanya Başkonsolosu'na mektup
Gündüz Vassaf
10/10/2004

Sevgili komĢum, Önce senden özür dileyerek baĢlayayım. Hem böyle kapı komĢusu ol, hem de benim gibi otur da komĢuna mektup yaz, vallahi olmaz. Hele bizim ülkedeki komĢuluk hukukuna hiç mi hiç sığmaz. ġuracıkta senden iki sokak aĢağıda, Molla Bayırı'nda oturuyorum. Üstelik orada kaldığım zamanlar her gün de önünden geçiyorum. Onun için yerden göğe kadar haklısın, 'Ġnsan gazete köĢesinden el âleme sesleneceğine gelip, kapımı çalıp da bir derdini anlatmaz mı?' diyecek olursan. Lakin sen konsolosluğa bambaĢka bir kapıdan giriyor olmalısın. Çünkü ne zaman önünden geçsem orada bir kalabalık, sen de görsen inanamazsın. Sen de görsen diyorum, çünkü bu yürekler acısı ayıbı görmüĢ olamazsın. Bilsen mutlaka bu bizim mahalleye, hatta belki de ülkeme yakıĢmaz deyip hemen bir çaresini bulurdun. YaĢlısı genci, kadını erkeği senin kapından bir kâğıt parçası uzatabilmek için daha gece yarısından itibaren orada, konsolosluğun dibinde kuyruktalar. Neyse fazla üzülme. Hiç olmazsa sabaha karĢı o erken saatlerde takatları kesilmiĢ olacak ki ayakta değiller. Yırtık gazeteler, uyduruk mukavvalar üzerinde kaldırımda oturmuĢ, kapını açmanı bekliyorlar. Öyle yerlerinde sabırla durmasalar sanki Ġkinci Dünya SavaĢı'nda iĢgal ordularından kaçan bir göç kafilesi gibiler. Bir yüz yıkayacak yer, tuvalet, yiyecek, bekleme odası hak gezer. Yani insaf be komĢu, sen bizim mahallenin kaldırımında insanları sefil etmekle kalmamıĢsın, bir de kaldırımı gasp etmiĢ, utanmadan bekleme odan diye kullanıyorsun. Yani, daha çok memur çalıĢtırmak için paran yetmiyorsa, bu insanları böyle gece gündüz kuyrukta bekleteceğine hiç olmazsa bir sıra numarası veremez misin? Ben de bir ara senin ülkende az buçuk yaĢadım, üniversitelerinde hocalık yaptım, ve Almanya'nın yolunu yordamını bilmediğim için az mı mahcup oldum. Bir defasında Münih'te arkadaĢımın balkonuna gömleğimi asmıĢtım kurusun diye. Sen misin düzeni bozan? KarĢı binadan komĢumuz haber vermiĢ, hemen Hausmeister gelip gömleğimi indirttiydi. Bir defasında da Bremen'de alt kat komĢum ikaz ettiydi 'bei uns' otomobil böyle kirli tutulmaz, manzaramı bozmaya hakkın yok, yıkamalısın diye. Bak tam bunu yazmıĢken bu sefer Ġnönü Caddesi'nde ön kaldırımını da konsolosluğunun arabalarıyla özel park yerinmiĢ gibi gün boyu iĢgal ettiğin gözümün önüne geldi. Kaldırımda yürüyemez olduk senin yüzünden. Bilmiyorsundur diye söylüyorum, mahalleliler arabalarını yanı baĢındaki Park Otel garajına bırakıyor. Tabii ki komĢularının yaptığı gibi küçük bir ücret ödemeyi umarım çok görmezsin. Ama Saray Arkası Sokağı'na inen belediye yolunun yarısını ortadan bölüp kendi binana özel giriĢ yolu yaptığını nasıl açıklayabileceğine ise aklım ermiyor?

Biliyorum bana diyeceksin ki bak komĢu, burası Türkiye. Sanki memlekette baĢka yer yok mu kaldırımda araba park edilen, ya da milletçe kuyrukta bekletilen? Durup dururken neden çatıyorsun bana gözümün üstünde kaĢım var diye? Gene haklısın da. Baktım günün birinde Avrupa Birliği'ne girecekmiĢiz, hiç olmazsa komĢum iyi örnek olsun istedim. Hem, ya komĢular iĢe el koyup 'Mahallemize yakıĢıyor musunuz?' diye bir de referandum yapalım deseler... KomĢun Gündüz

Yassıada'ya sandal gezintisi
Gündüz Vassaf
03/10/2004

Ülkelerin geçmiĢlerine bakıĢları ne kadar da birbirlerinden farklı diye düĢündüm geçenlerde. Sandalımla Yassıada'ya gittim. Bu metruk adaya baĢka türlü ulaĢmak imkânsız. Oysa 27 Mayıs darbesinden sonra Galata Köprüsü'nden her gün yüzlerce kiĢiyi taĢıyan özel vapur seferleri düzenlenmiĢti buraya. Türkiye'de yeni kuĢaklar, Ġstanbul'un burnunun dibinde, Kınalı ve Heybeli'ye bakan Yassıada'nın pek nerede olduğunu bilmedikleri gibi adını bile ancak hayal meyal duymuĢlardır. Sandalım adaya yaklaĢtıkça, camları kırılmıĢ, çerceveleri parçalanmıĢ metruk askeri yapılarda gizlenen çocukluğumun korkuları Marmara Denizi'ne yayılıverdi. Her gece yatmadan önce nezaret altında verilen, teker teker dilinin altında gizlediği uyku haplarını hep birden alınca doktorların yardımıyla ölümün eĢiğinden döndürülen BaĢbakan Menderes, aynı doktorların birkaç gün sonra verdiği 'Sağlıklıdır' raporuyla buradan bir sabaha karĢı Ġmralı'ya götürülüp asılmıĢtı. Rivayete göre darağacını kurup kendisini asanlardan biri, adının altına baĢ cellat ibaresi yazılana kadar, ölüm tutanağını imzalamayı reddetmiĢ. Herhalde dünyada pek az mimara mensup olmuĢtur adalete bir türlü ulaĢılamayan bir hapishane adası inĢa etmek. Adadayım. Denizin ortasından gökdelen gibi yükselen yıkık dökük binaları (parlamentonun yarısından çoğunun hapis tutulduğu), kertenkelelerin birbirlerini pislik ve moloz arasında kovaladığı 'Önce Vatan' yazılı mahkeme salonlarını dolaĢıp Cumhuriyet tarihinin yakın geçmiĢiyle yüzleĢtikçe, ıssız adaya ürkek ürkek basan adımlarım yerine, bu çirkinliği bitkilerle örtmeye baĢlamıĢ doğanın gücünün, adanın açığından geçen balıkçı motorunun, denizin mavisinin, martıların, 18. yüzyılın ortalarında burada çılgınca partiler düzenleyen Ġngiliz elçisinin yıkık Ģatosunun farkına varıyorum yavaĢ yavaĢ. Günümüzde Rusya gibi kimi ülkeler geçmiĢlerini yıkarak yok ediyor, geçmiĢi hatırlatacak hiçbir Ģeyi görmek istemiyor. Ġngiltere, sevap ve günahlarıyla imparatorluk geçmiĢini müzelerde sergiliyor. Ġlkokul çocuklarını temerküz kamplarını ziyarete mecbur tutan Almanlar bugün de Nazi geçmiĢlerinin günahını çıkarmakla meĢgul. Duyduğuma göre Çek Cumhuriyeti'nde Sovyet rejimini anımsatıp ziyaretçilerin mazoĢiĢt eğilimlerine hitap eden Disneyland'vari bir tesis varmıĢ. Türkiye'de yaĢanan, terk edilmiĢliğe mahkûm ettiğimiz gözlerimizin önündeki geçmiĢimizi görmemek. Ġntikam alırcasına geçmiĢimizi sil baĢtan yok etme cesaretimiz olmadığı gibi onunla yüzleĢmekten de korkuyoruz. Aynı darbeler gibi tepeden inme demokrasi alıĢkını bizler bunu yapabilmek için yeterli hukuk ve özeleĢtiri kültürüne hâlâ sahip değil miyiz? Türkiye kadar eski diktatörlerini, katillerini onurlandıran, baĢka bir ülke var mı acaba? Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiĢ de böyle olmadı mı? GeçmiĢimiz, kâh düĢlerimizi kâh nefretimizi yansıtan bir yaz boz tahtası gibi. Tam yok etmekten de korkuyoruz sahiplenerek yaĢatmaktan da. Deniz otöbüsünün dalgalarından korumak için sahilin kuytu bir köĢesine çektiğim sandalıma binmeden önce ada hep böyle kalacak mı diye düĢünüyorum. Belki de ileride bir gün kendini tanıyıp geçmiĢiyle huzur içinde olan yeni Türkiye'nin Yassıada'ya katkısı burayı, dünyanın ilk askeri darbe müzesi yapmak olabilir. Mahkeme salonu ise kendimizi daha iyi görebilmemiz için boydan boya aynalarla donatılmalı.

Size sen diyebilir miyim?
Gündüz Vassaf
26/09/2004

I. Sizden sene yolculuk tek istikametli totaliter bir iliĢki biçimi. II. Siz diyerek tanıĢtığımız insanlarla sen diyerek seviĢiriz. 'Size' dönüĢ yoktur. En son görmek istediğiniz insan da olsa, eski sevgilimiz hep sen olarak kalacak, o istenmedik karĢılaĢmalarda karĢılıklı senleĢilecektir. SizleĢerek, iliĢkimizin, daha doğrusu iliĢkisizliğimizin, gerçek biçimini yansıtmak, aramıza ölçülü mesafe koymak varken, takılıp kalırız senleĢmenin sahte kalıplarında. Ayrıldıktan, bozuĢtuktan, küstükten sonra belki de tekrar siz demeli insanlar birbirlerine? Ve bu girdap sürer gider -bir yanda zaman içinde tüketip senleĢtirtiklerimiz, diğer yanda siz demenin gizeminden arındıracağımız müstakbel sevgililerimiz. III. Ġnsan iliĢkilerinde olmayan eĢitlik ve özgürlüğü, varmıĢ gibi gösteren sahte, aldatıcı, yalan bir ifadedir senleĢmek. Ġktidar siz, köle sendir. Hocayla, hâkimle, kocayla senleĢmek eğitimi demokrat, adaleti adil, evliliği eĢitlikçi yapmaz. Otomobili kullanan siz, park eden sendir. Otoparkçının sen diyebilmesi onu, arabasına dahi binemeyeceği iktidarın sahte ortaklığında kendi kendini aldatmasıdır.

EĢit olalım diye, Alman Sosyal Demokrat Parti'sinde taa kurulduğu günden bu yana odacısından parti baĢkanına, baĢbakana kadar herkese birbirine sen diye hitap etmeyi zorluyor. SenleĢmek, hiyerarĢiyi, devleti, polisi, parayı, ortadan kaldırmaz. IV. Krallar, diktatörler kendilerine sen dedirtmemenin Ģatafatlı saltanatında yıkılacakları günün korkusuyla sallanadursun, asıl güçlü olan günümüzün senli benli demokrat imparatorlukları, sinsi, sessiz sultalarını unutturuvermenin ustasıdırlar. V. Dili senleĢtirmek, tekdüzeleĢtirmektir. Birbirimizle eĢit, samimi olmak adına dilimizden siz kelimesini kaldırmak onu fakirleĢtirmek, geçmiĢteki insan iliĢkilerinin dokusunu unutturmak, tek bir kalıba döküp dondurmaktır. ĠliĢkilerimizde yeni hitap yolları arayarak, yeni kelimelerle iktidarları anlamsızlaĢtırmanın, akıĢkan iliĢkilerimizin dilini yaratmanın yerine, gönüllü tutsaklarıyız her Ģeyi senleĢtirerek birbirimize benzetilmenin. Ġktidarların varlığını unuttururcasına çeĢitli aitliklerimizin adına benimsediğimiz kelime iktidarlarıyla uğraĢırken, insanın birbirine siz ya da sen demesinden çok nasıl yaĢadığının önemini unutur olduk günlük yaĢantımızda. Siz-sen siyah beyazı ikileminden özgürleĢip aradaki tonları, baĢka renkleri keĢfedeceğimize tekdüzeleĢiyoruz, hep birlikte senleĢirken...

Otomobille serbest çağrışım
Gündüz Vassaf
19/09/2004

I Ġngiltere'de atlı arabalarla dörtnala yolculuğa çıkıldığı günlerde, yeni kullanılmaya baĢlayan otomobillerin saatte dört milden hızlı gitmesi yasak olmasına rağmen, otomobil sürücüleri, karĢıdan gelenleri ikaz eden kızıl bayraklı bir adamı takip etmek mecburiyetindeydiler. Ġlk yapıldıklarında, Daimler. Packard, Olds, Ford gibi insan adları taĢıyan otomobillere sonraları Cougar, Mustang, Doğan, ġahin gibi nesli tükenmeye yüz tutmuĢ hayvanların adları verildi. Ata bindiği binlerce yıl boyunca en çok açık havada seviĢen insan türünün günümüz temsilcilerinden ABD'li gençlerin ilk çiftleĢmelerinde kullandıkları en popüler mekân, yerden vitesli olmalarına rağmen, otomobiller. II Otomobil üretimi esnasında vuku bulan iĢ kazalarındaki artıĢ hep üretim hızındaki artıĢın önünde gitmiĢ. Otomobil her girdiği ülkede bir numaralı ölüm nedeni. Hangi marka arabanın içinde kaç kiĢinin öldüğü istatistiklerini ne zaman tutmaya baĢlayacağız? III Henry Ford ilk imal ettiği arabalarda kullandığı parçaların eĢit derecede çürük olduğundan emin olabilmek için, adamlarını oto mezarlıklarına hangi parçaların sağlam kaldığını araĢtırmaya yollarmıĢ. Amaç ileride yapacağı otomobillerde kullanılacak parçaların en iyisi kadar sağlam değil, en kötüsü kadar zayıf olması. IV Aynı Henry Ford genç Türkiye Cumhuriyet'ine, kendisine otomobil ve yedek parça tekeli verilmesi karĢılığında memleketin bütün karayollarının yapımını üstleneceğini teklif eder. Genelkurmay BaĢkanı Fevzi Çakmak, yeni yollar Sovyet ordularının Türkiye'yi istilasını kolaylaĢtırır gerekçesiyle teklifi geri çevirtir. 27 Mayıs darbesini yapan askerler ise tam otomobil heveslisi. ABD'nin göz kırptığı darbeyi kolay yapıp, parlamentonun yarısından fazlasını zindanlara yollar, BaĢbakan ve iki bakanını asarlar. Ama iĢ otomobil yapmaya gelince çuvallarlar. Bir hayli uğraĢtıktan sonra adını 'Devrim' koydukları ilk Türk otomobilini yaparlar. Büyük tantanayla sundukları 'Devrim' azıcık gittikten sonra durur ve bir daha çalıĢmaz. Bakarsınız bir gün Türkiye'de bir askeri darbe müzesi kurulursa bu otomobili de orada görebiliriz. V Türkiye'de ilk trafik lambaları Ankara'da Atatürk Bulvarı'nda 1960'ların sonuna doğru yerleĢtirildi. Hiç gelip geçen olmadığı halde kırmızı ıĢıkta durdu diye kimi sürücülerin güpegündüz dayak yediğini hatırlıyorum. VI Otomobillendikçe otomobilleĢen davranıĢlarımızdan bir örnek. Sakin bir sokaktaki kaldırımın tam ortasına otomobiller için kullanılan bir 'Dur' tabelası yerleĢtirilir. Yayalar, tabelanın önüne gelince durur, sağ ve sollarına baktıktan sonra, aynı kaldırımdan yollarına devam ederler. VII Bir devrim sayılan seri üretim sonucu otomobil fabrikalarında gün boyu aynı vidayı sıkıĢtıran iĢçiler,sonuçta ne yapacaklarını bilemez oldular. Emeklerine,hayata yabancılaĢtılar.Ve seri üretimin ilk baĢladığı ABD'de, hiç tanımadıkları insanları öldüren seri katillerin çıkması da uzun sürmedi. VIII "Ata binenler olduklarından daha güzel, otomobile binenler daha çirkin gözükür." (Marya Mannes)

Yaz sonu Büyükada
Gündüz Vassaf
12/09/2004

'Desene' dedi arkadaĢım, "Demek Büyükada Beyrut olma yolunda." Adanın Maden semtinde bu yaz açılan iki yeni tesisten söz ediyorduk. Ulus-devlet aidiyetliğinin, özellikle postmodern söylemde küçümsenip kınandığı, ideolojik ya da sınıfsal birlikteliğin horlanıp marjinalleĢtirildiği ABD egemenliğindeki yeni dünya düzeninde, 20. yüzyılda asgari ortak değerler çerçevesinde anlaĢıp bütünleĢen cemiyet toplumu 21. yüzyılda cemaatler tarafından parçalanmakta. Birbirimizi dıĢtalayan, düĢmanlaĢtıran, egemen düzene karĢı zayıflatan cemaatlerimiz çerçevesinde kenetlendikçe, dünyada ortaklaĢa kurabileceğimiz bir uygarlıkta ayrı ayrı ama bir arada yaĢayabilme güç ve Ģevkimizi, bizi bölüp yönetenlerin dünyasının artıklarını tüketebilmek uğruna hadım ediyoruz. GeniĢ kitleleri birleĢtiren ulus-devlet anlayıĢı ve ideolojik aitliğin kaybolmasıyla toplumun cemiyetsizleĢmesi sonucu kültürel çoğulculuk gibi albenili sloganlar çerçevesinde yeniden güçlenen (ve böl yönet politikasına da yeni olanaklar sağlayan) cemaat anlayıĢı her ne kadar müritlerine ve medyaya daha özgür ve zengin bir dünyanın tezahürü olarak yansısa da ABD'deki egemen çevrelerin yönlendirdiği uluslararası sermaye karĢıĢında, bizi açlık, hastalık, savaĢ, eğitim, çevre gibi hepimize ortak konulara yönelmemizi köstekliyor. Dünyada her yer gibi Büyükada'da yaĢayanların da hepsini ilgilendiren, çözüm bekleyen ortak sorunları var. Özellikle kıĢın burası bir mahrumiyet bölgesi. ġehirle ulaĢım azgari noktada. Isınma odun, kömür sobası ya da tüpgazla. Gerekli sağlık hizmetleri denizaĢırı Kartal'da. Türkiye'de sosyal ve ekonomik adaletsizliğin en çarpıcı örneği Büyükada'da. Bir yanda Nizam ve Maden'de konaklar, bir yanda en sefil Güney Amerika varoĢlarından daha da tüyler ürpertici arabacıların konutları ve mahallesi. Ġskele gibi tarihi eserlerin 'akıllı bilet' giĢeleri uğruna tahrip edilmesi, bir zamanlar tüm ada halkını besleyen 'bostan'ın yok edilip atıl kalması ve istisnalar dıĢında yıllar içinde cılızlaĢan bir kültür yaĢamı. Dünyada her yer gibi Büyükada'da yaĢayan cemiyet de giderek cemaatler bazında çözülüp yıkılıyor. Herkesin ortak geleceğini belirlemekte kilit rolü oynayan belediye, cemiyetin apolitikleĢerek seçim sürecine katılmaması, cemaatlerin ise politikleĢmesiyle, aynı nedenle meĢruiyetini yitiren hükümetler gibi, toplumsal dayanağını yitiriyor. Yazının baĢında sözü edilen Ada'da Maden'de bu yaz açılan iki yeni tesis hem dünyadaki geliĢmelerin buraya yansıması hem de acaba BeyrutlaĢmanın bir baĢlangıcı mı? Bir tesisin halk arasında adı 'Küçük Ġsrail'. Deniz kıyısındaki bu yere ancak Museviler üye olabiliyormuĢ. Etrafı yüksek duvarlar, duvarların üstü tel örgülerle çevrili. Her yerde gözetleme kameraları, korumalar. Belediye tarafından bilmem kaç yıl için kiralanmıĢ. Az ötede gene deniz kıyısında Orman Bakanlığı'na bağlı plaj ve lojmanlardaysa artık 'Küçük Ġsrail'in yeni bir komĢusu var. Burası da devlet tarafından Ġslam değerlerini koruyup geliĢtirmeye, kadınların erkeklerde ayrı ya da denize tesettürlü girebileceği bir kampa gene bilmem kaç yıllığına kiralanmıĢ. Günümüzde 'ilerici' kisvesinde Batı'dan esen rüzgârın etkisiyle, birçok alanda devletin yerini sivil topluma terk etmesini, cemiyeti var kılan kurumların çökertilmesiyle karıĢtırıyor olabilir miyiz? ABD'li 'Türkiye uzmanı' Graham Fuller'ın Radikal'de çevirisi yayımlanan yazısında (Turkey's Strategic Model-Myths and Realities) bakılısa belki zaten istenen de bu. Devleti cemiyetsizleĢtirerek Türkiye'yi cemaatleĢtirmek. Türkiye ve birçok ülkede böyle bir yöneliĢ çağdaĢlık adına teĢvik edilirken dünya imparatoru bir ulus-devlet olarak ABD'yi baĢarılı kılan ise tam tersi bünyesinde barındırdığı çeĢitli dil, din ve ırktan cemaatleri tek bir ideolojide birleĢtirmek, onları güçlü bir cemiyetin bireyleri olarak devĢirmek.

Yalanın ana tarihi
Gündüz Vassaf
05/09/2004

I. Anamız. Bizi ilk besleyen, bize ilk seni seviyorum diyen. Anamız bize ilk yalan söyleyen. II. Onun için dünyanın en güzeli, en akıllısı, en beceriklisiyiz. Onu için doğar doğmaz sınıfın birincisiyiz. Taa ki bir gün, belki de kendisinden, tersini duyana kadar. Birisi 'doğru' diğeri 'yalan' mıdır? Ġkisi arasında kalıp hayat boyu ararız, acaba ben kimim diye. Gerçek nedir diye. III. O, söylediğimiz bazı Ģeylerin yalan olabileceğini kafamıza ilk yerleĢtiren. Ġlk 'yalanımızı' yakalayan, kafamıza yalan mefhumunu yerleĢtiren. Hayatımızda gizlediğimiz ilk Ģeyler hep o görmesin diye. Tokken aç, açken tok, çiĢimiz varken yok, yokken varmıĢ gibi yaptık hepimiz onun yanında. Ve yok deyip donumuza ettiğimizde, tokum deyip yediğimizde ilk annemizdi bunun farkına varan. IV. Analarımızın masalları, tarihimizdir. Kimin bizlerden kimin bizlerden olmadığının, kimin dost kimin düĢman olduğunun ilk anlatıcısıdır. Ġnsanların ya dost ya da düĢman diye ayrıĢtığının ilk yalancısıdır. KurĢunlar anamızın namusunun korunması için sıkılmıĢtır tarih boyunca. GözyaĢlarıyla ya da metanetle, ama gene de savaĢa yollayan odur bizi. Ve kendi kendine yalan dünya Ģarkısını mırıldanan da odur. V. Anaokul, anavatan, anakara, anayol, anayemek, anayasa, anadili, anaduvar, ana yüreği, anakucağı, anafikir...

Lakin öyle bir sansürdür ki ana, o bizi tüm kötülüklerden koruyan, köreltendir. Yoktur sözlüklerimizde anafelaketler, anahainler ya da anakatiller. Böylece, gözümüzün içine baka baka yalan söyleyebilen de anasının gözüdür. VI. Analarımız ilk tanrıçalarımız. Çamurdan heykellerini yaptığımız ilk tanrıçalar bizi yalanlarımızdan koruyan analarımızın putları. VII. Analarımız kat kat yalanlarla vücudumuzu örtüp gizleten. Analarımız,anadan doğma çıplaklığımızı ilk sansürleyen. Bizi hayat boyu Adem ve Havva'nın utancına mahkûm eden. VIII. Analarımız, onların suyundan giderken bizi sahte gülücüklerle gülmeye alıĢtıran, yüzümüze taktığımız, sesimizi süslediğimiz binbir maskeyle, binbir yalan dille konuĢmasını öğreten. Analarımız bize meme verip vermemekle, Ģefkat gösterip göstermemekle, beslenmenin, sevginin birer iktidar aracı olduğunu gösteren. IX. Ve çok çok sonraları... Hepimiz, kendimizin de birer yalancı olduğunu öğrenince, kendimizin ya da baĢkalarının tarih boyunca söylenmiĢ yalanlarından hüsrana uğrayınca... DüĢlerimizde ya da kollarında sığındığımız gene analarımız.

Buz üstünde Türkler
Gündüz Vassaf
29/08/2004

Bir ilke imza atmak... Hele bunu yapan bir Türk'se nasıl da ilgimizi çekiyor. Ġstanbul'da çıkan bir derginin Ağustos-Eylül 2004 sayısından: "1998 Nisan ayında bir ilke imza atan xxxxxx, 2000'li yıllarda soyunun tükenmesinden endiĢe edilen Bengal kaplanını fotoğraflayan ilk Türk oldu." BaĢka birileri de, Devlet Planlama TeĢkilatı'ndan bu amaç için tahsil edilen parayla, orayı burayı kazıp ilk Türklerin Anadolu'ya Ermenilerden önce geldiğini kanıtlamak peĢindeymiĢ. Erzurum'da bir kazıya iliĢkin gazete manĢeti '3500 Yıllık Türk Ġzi', ve kazı ekibi baĢkanının demeci. "Bu, Türklerin buraya Ermenilerden 1000 yıl önce geldiğini gösterir." Penguin Yayınları tarafından neĢredilen bir kitapta Türklerle ilgili Ģu ilklere rastladım. Fransa'da 'croissant' olarak bilinen ay çöreği dünyaya Osmanlıların Viyana muhasarası sonucu yayılır. Fırıncılar Ģehirlerinin Türklerden kurtarılmasını düĢman ordusunun simgesi olan hilal biçiminde çörek yaparak kutlar. Aynı simge 400 yıl sonra Osmanlı Ġmparatorluğu'nun diplomatik giriĢimleri sonucu Müslüman ülkelerde Kızılhaç teĢkilatının Kızılay olarak tanınmasına neden olur. Penguin, Ġlkler kitabında Türklere iki ülkenin en önemli ulusal günlerini belirleme rolünü de atfeder. Ülkeler tarihi zaferlerini, bağımsızlıklarını baĢlıca ulusal günleri olarak kutlarken aynı derecede önemsenen tek mağlubiyet Türkler sayesinde. Osmanlı ordusunu Birinci Dünya SavaĢı'nda saf dıĢı bırakmak amacıyla buralara gelip, yedi ay sonra Çanakkale'yi terk eden Avustralya ve Yeni Zelandalılar için geliĢ ve ayrılıĢlarına denk düĢen 25 Nisan 'Anzak Günü', bu iki ülkenin tarihlerinin en önemli günü olarak anılır. ĠniĢli çıkıĢlı arazilerde arabaların halatla çekildiği ilk Ģimendifer hattı 1875 yılında Haliç-Pera arası Ġstanbul'da faaaliyete geçen ve günümüzde de kullanılan Tünel. Orta Asya'dayken atlarına daha rahat binebilmek için pantolonu icat ettikleri söylenen Türklerin gene atlarını daha iyi sürebilmeleri için üzengiyi de icat ettikleri söylenir. Kimileri apartman pencerelerinden sarkıtılan sepetlerin de bir Türk ilki olduğu kanısında. Her ülke 'ilkler olimpiyatları'nda çok hassas. Yakın bir zamana kadar Rusya'da nerdeyse her Ģeyin mucidinin bir Rus olduğu öğretilirdi. Geçenlerde Ġtalya ABD Kongresi'ne baĢvurup telefonun asıl mucidinin Bell değil bir Ġtalyan olduğunu belirterek bu hatanın düzeltilmesini istedi. Ġskoçlar, mucitlerine sahip çıkan Ġngilizlere o denli duyarlı ki birçok hediyelik eĢya dükkânında üstünde kendi ilklerini yazan turistik eĢya satarlar. Penguin kitabında Türklere atfedilen son ilk, buz pateni. Kitaba göre Çin'deki Tang Hanedanı'na iliĢkin kaynaklar Orta Asya'da Doğu Göktürk devletinde Türkler 7-10. yüzyıllar arası ayaklarının altına bağladıkları tahta parçasıyla bir yerden bir yere buz üstünde hızla gittiklerini kaydediyormuĢ. Ġlklerle bu denli ilgilenmemiz, yaratıcılığımızın sonsuzluğuna ulaĢma dürtümüzden çok, türümüzün hâlâ çocukluk aĢamasında olduğunun bir belirtisi. GeniĢ bir perspektiften yoksun olduğumuzdan, ıvır zıvırla doldurduğumuz kısa tarihimizde 'Dağları ben yarattım, anne bana bak' dememizin aczi.

İntihar
Gündüz Vassaf
22/08/2004

Bencilliğin en uç noktası intihar. Mektup bırakmalar. Hepinizi seviyorum,benim için üzülmeyin deyip kendi kendilerine fedakârlık madalyası takanlar. Kızıyorum intihar edenlere. Acıya tahammül edemeyecek kadar kendilerini zayıf görüp intiharı cesaretlerinin bir ölçüsü olarak görenlere, Kendi kendilerine bunu yapabilirsin,yapacaksın,baĢaracaksın diyenlere, Sımsıkı kapalı midye açıldığında içinden midye yerine çıkan küçük ölü balığa ve yanında bıraktığı yumurtalara ĢaĢmayacak kadar kendileriyle meĢgul olanlara. Kızıyorum intihar edenlere. Onlar intihar ettikten sonra intihar ettikleri için üzülenlere, Önceden yazılan sessiz mektupları okumayıp ölüm haberini gündelik yaĢamlarına manĢet edinenlere, Ölenin arkasından durup dururken de ne kadar acı çektiklerini gösterip, intiharlarıyla hatırlanmak isteyenlere yol gösterenlere, Ġnanacaksın her intihar etmek isteyenin yaĢamak istediğine. Sustur! Cesetler üzerine felsefe yapan o leĢ kargalarını. Sana onurlu ölümden söz eden onur avcılarının en çok baĢkalarının yaĢamlarına öfkelenerek ömür tükettiklerini de unutma. "Hiç de bencil değilim. Ġzim kalmasın bu dünyada" diyorsan da sakın intihar etme. Kendini aldatmıĢ olursun. Ne demiĢler, "Ardında iz bırakmamak Yere basmadan yürümekten daha kolay" Ve pratik bir öneri. Ġnsanın ancak beline kadar gelen Boğaz Köprüsü'nün parmaklıkları yükseltilse...

Başbakan'a çağrı
Gündüz Vassaf
15/08/2004

Nilgün Cerrahoğlu'nun 2 Ağustos 2004 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısını aktarıyorum: ROMA-Repubblica gazetesinden afallamıĢ, ĢaĢkın bir gazeteci "Bu haber doğru mu?" diye beni evden aradı. "Herkesten önce sizin gazete konuyu haber yaptı." "Nasıl yani?" dedim: "Senin gibi ben de olayı burdan, Ġtalyan basınından izledim. Asparagas olabilir mi?' "Hayır kastettiğim 'asparagas' değil" dedi hattın ötesindeki meslektaĢım: "Ama çok tuhaf. Türkiye'den hiçbir tepki gelmedi. Uluslararası basında tek satır yok. Haber kaynağında bir zaaf, boĢluk olabilir mi diye merak ettim. Haber doğruysa durum çok vahim; Türkiye adına çok, çok vahim. Bilmem anlatabildim mi?" Ahizenin baĢında taĢ gibi kaldım. Telefonu kapattıktan sonra Türkiye'yi aradım. "Evet" dedi dostlar: "Gazeteler böyle bir Ģey yazdı ama kimse üzerinde durmadı. Tren kazası günlerine denk düĢtüğü için dikkatler baĢka yöndeydi. Haber arada kaynadı." Türkiye'de 'kaynayıp giden' vahĢet; burda kaynamadı. Denizde tesettürle boğulan beĢ kızı konuĢuyor herkes. Her gün bir gazete bir yorum, bir yazı yazıyor. Corriere della Sera (30 Temmuz) baĢ sayfasında hikâyeyi Ģöyle özetliyor: "Olay Suudi rejiminin karanlığında değil, laik Türkiye'de geçiyor. Bir yangında dahi kadınlara el sürmeyen Suudi itfaiyecilerin alevlere terk ettikleri kızlar gibi, AB kapısında tarih bekleyen Türkiye'de de dalgaların yuttuğu kızlar ölüme terk ediliyor. Ġzmir'deki trajedi tüyler ürpertici. 16 yaĢında 5 tesettürlü Kuran kursu öğrencisi el ele denize giriyor... Yüzme bilmeyen kızlar, giysilerinin ağırlığı ile denizin dibine çökerken; bağıra çağıra yardım istiyorlar. Denize atlamak isteyen 'erkekler'; kurs hocaları tarafından 'günah' diye durduruluyor. Aileler de demeçlerinde 'Allah'ın emri!' diyor..." Çizme'nin en yüksek tirajlı (700 bin) gazetesinin arkadan yaptığı yorum özetle Ģöyle: "Erdoğan'ın inandırıcılığı bu olayla ağır darbe yedi... Recep Tayyip Erdoğan 'çift yüzlü' bir baĢbakan. Bir yüzü reformcu. Diğer yüzü geleneksel Ġslamcı. Siyaset ve ekonomide cesur kararlar alabiliyor. Ama Ġslami konularda bloke oluyor... 70 ölüyle sonuçlanan Kasım bombalarında, partinin ilham kaynağı Ġslamcı çekirdeği güçlendirmemek adına 'Ġslamcı terör' tanımını kullanmadı... 39 kiĢinin yaĢamına mal olan son tren kazasında hükümetin tayin ettiği Demir Yolları Genel Sekreter Yardımcısı, 'Allah'ın emri' dedi. AKP'nin imam-hatip mücadelesi, partinin Ġslamcı çehresine diğer örnek... Tolerans kaldırmayan son Ġzmir faciası üzerine BaĢbakan'ın gösterdiği suskunluk Türkiye ve Türkiye'nin AB hevesleri için iyiye iĢaret değil..." 'Denizde tesettürlü ölüm' üzerine yapılan yorumlar bununla sınırlı değil. Sol entelektüellerin referans gazetesi Unita'nın genel yayın müdürü Furio Colombo da konuyu bir 'baĢyazıya' taĢıdı. Ve Repubblica'dan Michele Serra köĢesinde Ģunları yazdı:

"Haberi dehĢetle okudum. Fanatik, bağnaz inanç adına iĢlenen bu öylesine alık ve canavarca bir cinayet ki, inanmak çok güç. Ġnsan böyle bir Ģey olsa olsa; 'Dünya Ateleri Dinsizlik Propaganda Merkezi' tarafından uydurulmuĢ bir gerzeklik olabilir diye düĢünüyor. Ama ne yazık ki gerçek... Birbiri arkasına gelen ilkellikler zinciri ve kör itikatlar nedeniyle yaĢanan trajedinin; laik Türkiye kamuoyunda hak ettiği tepki ve laneti uyandırmasını dilerim..." Türkiye'den bir tepki, bir ses bekliyor herkes... Basında bu yorumların çıktığı gün, Ġtalyan büyükelçilerinin baĢkent Roma'da her yaz düzenlediği geleneksel 'dıĢ politika değerlendirme toplantısı' vardı. Dünyanın dört bir yanında görev yapan Ġtalyan büyükelçilerinin hepsi bu yazıları birinci elden gazetelerde okudu. Aynı akĢam deneyimli iki diplomatla bir yemekte bir araya geldim. Gazeteciler gibi onlar da afallamıĢ ve 'Ģoke olmuĢlardı'. Bir diplomat Ģu yorumu yaptı: "AB kapısındaki bir ülkede bu olay havada kalamaz. Adli soruĢturma açmalısınız. Kızlar 'kazayla boğulduysa', Ģahitler 'ölüm tehlikesi karĢısında yardımı esirgedikleri için' suçlu sayılır. 'Yardım engellendiyse' durum çok daha vahim. Söz konusu olan, bir hukuk devletinde asla kabul edilemeyecek olan bir 'cinayettir'. SoruĢturmanın yanı sıra Erdoğan da siyasi tavır almalı. Çıkıp açık açık; 'Ġnsan hayatı kutsaldır. Hiçbir dini ilke böyle bir barbarlığı mazur gösteremez. Bu, bizim Ġslam anlayıĢımıza sığmaz!' demeli..." Der mi? Ne dersiniz?

'Medeniyetler çatışması'
Gündüz Vassaf
08/08/2004

Yedi saat önce. Marmara'da ıssız bir adada, Neandros'un tepesinde, tek baĢımayım. DüĢlerimi dillendiren sessiz sözcükler deniz ve ufkun birleĢtiği noktadaki sonsuzluğa doğru uzanıyor. Gün batımı. Fransızların, 'köpeğin kurda dönüĢtüğü' (entre chien et loup) dediği, deniz ve gökyüzünün aynı renkte birleĢtiği saat. Ben de bu anı yaĢayan herkes gibi, Ģair coĢkusuyla kovalayıp kucaklıyorum kelimeleri. Nefes alıyormuĢcasına inip kabaran denizin üstündeki rüzgâr kırıĢıklıkları kelimelerle dolu. Kelimeler, martı sesleriyle birlikte yükseliyor, yabani bitkiler arasından bir Bizans manastırının kalıntıları arasında dolaĢtıktan sonra çıplak girdiğim denizin kıyısındaki kayaya bağlı, beni akĢam karanlığında tekrar evime götürecek sandalımın üstüne konuyor. Yedi saat sonra. Londra'da Heathrow Havaalanı'ndan, vardım diye Ġstanbul'a telefon ederken konuĢtuğum kelimelerin hızında makineye para atamadığım için 'medeniyete hoĢ geldin' diyen karĢımdaki insan sesi birdenbire kulağımda düdük sesine dönüĢüyor. Bristol otobüsü gecikti. Peronda bir görevli. Hepimizi bir ilkokul öğretmeni edasıyla sessiz olmaya davet edip tek tek dikkatimizi çektiğine emin olduktan sonra, otobüsün geciktiğini, yolda kaza olduğunu ve havaalanına henüz gelmediğine iliĢkin sözlerini tam da bitirmek üzereyken arkasından perona giren Bristol otobüsünün önünden hiç istifini bozmadan birdenbire çekilmek zorunda kalıyor. Otobüsteyim. ġoför, bir anne ve çocuğunun yan yana oturabilmesi için tek olan yolculardan rica ediyor yer vermelerini. Çantasını, gazetesini, ceketini yanındaki boĢ koltuğa koyan herkes uyku numarasında. Guardian gazetesi birinci sayfasında bir haber. Ġngiltere'nin yüzde 70'inde, geceleri dokuzdan sonra 16 yaĢ altındakiler için sokağa çıkma yasağı var. Son olarak polis bu yasağı Londra'nın merkezinde Piccadilly Circus, Trafalgar Square, Regent Street gibi bölgelerde uygulamak üzere talimat almıĢ. Hafta sonunu geçireceğim dairede yemekten sonra çöpü atmamı rica ettiler ve unutma C6835 dediler. Bu, bir tek çöp bidonlarının muhafaza edildiği bölmenin Ģifresi. Herhangi baĢka bir isimle gülün gene mis gibi gül koktuğunu unutmayan Shakespeare'in torunları baĢka ülkelerde standart olan 'park yasaktır' gibi basit ifadelerle yetinmiyor. Bristol'un zengin mahallesi Clinton'da yan yana beĢ garajın kapısındaki yazılar. Hiçbir zaman park edilemez garaj sürekli kullanımdaPark yasak garaj gece gündüz kullanımda. Park yasak garaj 24 saat kullanımda. Lütfen park etmeyin garaj kullanımda. Park her zaman yasak. Virgin Megastore'da 'sev ya da ter ket' dercesine yüksek sesle rock müziği çalıyor. Kasiyer, 'AlıĢveriĢi bitmiĢ müĢteri'' formülü gereğince soruyor. "Ġstediğiniz her Ģeyi buldunuz mu?" "TeĢekkürler, Don KiĢot hariç, evet. Kasiyer, gene formül gereği önündeki bilgisayar ekranında derhal müzikali aramaya baĢlıyor. "Zahmet etmeyin müziğin sesinden fazla duramayacağım. Ve nihayet kasiyerden kendiliğinden bir tepki "Emin olabilirsiniz ki, sizin aldığınız müzik de benim hiç hoĢuma gitmedi." Avon Nehri kıyısındaki parkta güneĢlenenler, el ele tutuĢmuĢ yürüyenler, çime uzanmıĢ kitap okuyanların, tasmalı ve tasmasız köpek sahiplerinin birbirlerine girmesi karĢısında sessiz tanıklığı, yolda yürürken istemeyerek bir kadına çarpan Fransız çocuğuna, kadının kocasının, herkesin duyabileceği yüksek bir sesle burasının Ġngiltere olduğunu hatırlatmasından sonra çocuğun babasının da yanağını okĢaması, üstü çıplak vücudu dövmeli erkeklerin yaz sıcağında sokaklarda bira içip nağra atmaları, annesini babasını kalabalıkta kaybetmiĢ altı-yedi yaĢlarında bir çocuğu kedi fareyle oynarcasına dört holiganın bir köĢeye sıkıĢtırması ve Ġngiltere'de iki günlük kalıĢımın son anlarında postanede karĢılaĢtığım Ģu manzara. Pul almak için kuyrukta bekliyoruz. Fırsat bu fırsat bir otomobil sigortası satıcısı zaten baĢka gidebileceği bir yer olmayan bizlere teker teker yanaĢıp baĢlıyor elimize broĢürünü tutuĢturup anlatmaya. Tam sıra bana gelecek önümdekinin, "Arabamı sattım. Ġspanya'ya taĢınacağım" demesi üzerine satıcı her Ģeyi bırakıp ona sıra gelene kadar yanından ayrılmayıp Ġngiltere'den taĢınmakta ne kadar haklı olduğunu anlattı. Ġstanbul'a dönerken uçakta okuduğum yurduma ait bir gazete haberi. Vücudun görünmesi günahtır diye Ġzmir dolaylarında denize giyinik giren dört kız suda ağırlaĢan kıyafetlerinin de etkisiyle boğularak ölürken kendilerini kurtarmak isteyen erkeklerin çabaları da günahtır diye engellenmiĢ. Kamuoyunda, hükümette, BaĢbakan'da çıt yok. SoruĢturma yok. Genç kızların ölümüne 'Allahın emridir' diye seyirci kalanların ülkesi mi Türkiye?

Hilal, haç ve sonrası
Gündüz Vassaf
01/08/2004

Asırlar boyu din insanları birleĢtirmiĢ ve bölmüĢ. Dinlerin simgeleri aracılığıyla cemaatler geleneklerini sürdüregelirken bir yandan da aynı simgeler uğruna birbirlerinin canlarına kıymıĢ. Özellikle 'haç' ve 'hilal' birleĢtirici ve bölücü simgeler olarak bin yıldır simgeler tahtında iktidarlarını sürdürmekte. Aslında ikisi de birer 'kukla simge'. Bunları katiller de kullanmıĢ ermiĢler de. Dinlerimiz, imparatorluklardan, devletlerden de uzun ömürlü. Bizlerde yarattığı adeta kalıtımsal aitlik türümüz için sürekli gerginlik ve çatıĢma konusu. Ötekiye karĢı saldırganlığımızı dizginlemekteyse 'hoĢgörü' sahibi olmanın önemli bir yeri olduğu söylenir. Olumlu bir çağrıĢımı olan bu kelimenin Mario Levi'nin de geçenlerde bir toplantıda belirttiği gibi aslında ne kadar aĢağılayıcı olduğunun genellikle farkında değiliz. Delidir hoĢgörürüz. Çocuk olup olmadık yerde bağırır, ağlar, kakasını yapar, çocuktur diye hoĢ görürüz. Ama baĢka dinden, ırktan, milletten birisine karĢı hoĢgörülü olmak ne demek? DizginlenmiĢ bir ırkçılığın ifadesi hoĢgörü. Neyseki küreselleĢtiği söylenen dünyamızda bizi birleĢtiren, hepimizin tanıdığı, hepimize eĢit mesafede simgeler türümüzün tarihinde ilk kez türemeye baĢladı. Ortak aitliklerimizde hoĢgörüye gerek kalmayacak. Artık dünyanın en iyi bilinen simgeleri ne haç ne de hilal. Brezilya'nın yağmur ormanlarında ok ve yayla avlanan kabilelerden tutun da dıĢ dünyayla belki de en az teması olan Kuzey Korelilere kadar herkesin bildiği tek bir simge var: Coca Cola. ġimdiye kadar bu çamur suyu rengindeki içecek kadar türümüzü bu denli birleĢtiren bir simge olmamıĢtı. Coca Cola, Cola Turka ya da Mekke Cola tüketmemiz için ayrı simgelerle hepimize aynı çamur suyu. Tarihimizdeki bu yeni aĢamada bize buyurulan, kitlesel olarak simgelerle galeyana gelip kontrolsüz bir Ģekilde oraya buraya saldırmamız yerine, simgeleri tüketmemiz. Yeni dünya düzeni simgelerle denetlenebilen insanlar üretiyor. SavaĢlar gene olacak. Silah sanayiinin geliĢmesi sürecek. Ama egemen düzenin savaĢçıları, geliĢen yeni teknolijiler sonucu sayıları giderek azaltılan askerler yerine, robotlar, pilotsuz uçaklar, yerin altında hedefini bulabilen, ortama göre biçim değiĢtirip kapının eĢiğinden ya da anahtar deliğinden girebilen butik bombalar olacak. DüĢman, yedisinden yetmiĢine kadar, yeni dünya iktidarının kurulmasında varsın kırılsın. Ondan sonra kurulan yeryüzü cenneti dünyada herkes, düĢlerimizi bile denetleyen, sıkılma noktamızı da hesaba katarak programlı bir Ģekilde değiĢtirilen, simgelerin tüketicisi olsun. Artık siyasette bile partilerin ideolojilerinden çok simge ve imajları ön planda. Farklı simgelere bağlanarak sözde özgürce seçtiğimiz ve demokrasilerde farklılık görüntüsü veren aidiyetliklerimizin özü esasında aynı. Dünya 'milli' marĢımız da çoktan hazır. Nerede olursak olalım her gün 100 milyonlarca insan, hem de aynı gün içinde defalarca, bu marĢı dinliyor. Bilgisayarlarımızı her açtığımızda duyduğumuz 'Windows Notaları' da bizi parmaklarımızla hazırol pozisyonundan programların dünyasına sevk ediyor.

Türümüzün geleceği
Gündüz Vassaf
25/07/2004

Türümüz önce avcılığı terketti. Atalarımızdan kalan tek tük kemiklere bakılırsa o zaman daha boylu posluymuĢuz. Bir on bin yıl da toprakta ter dökerek tarımla uğraĢtık. Var olabilmemiz için vücudumuzun güçlü olması gerekiyordu. Descartes'ın 'DüĢünüyorum ki varım' diyebilmesi için asırlar geçti. Sanayii devrimiyle birlikte açık havadan binalara kapandık. Son yıllarda da kol emeğinin yerini kafa emeği alıyor. ABD'de bugün tarımla uğraĢan nüfus %1'in, iĢçiler %10'un altında. Artık kapandığımız kapalı dünyada eskisi gibi iĢe yaramayan vücudumuzu korumanın yollarını arıyoruz. ġiĢmanlık türümüzü tehdit eden baĢlıca sağlık sorunlarından. Vücudumuzu, tonunu ayarlayacak makinelere devretmeye baĢladık. Evlerde kürek çekme makineleri, mahallelerde, birkaç günlüğüne kalınan otellerde 'fitness center'lar, binbir türlü masaj, giderek 21. asır insanının gündelik hayatının vazgeçilmez bir unsuru. Özetle vücudumuzu emekten özgürleĢtirdik. ġimdi onu sağlıklı tutmaya çabalıyoruz. Ancak bu sefer de egemen düzene beynimizi tutsak ettik... Özellikle dijital teknolojinin geliĢmesiyle çalıĢma hayatında beyin kullanımının kol emeğinden farkı kalmadı. Bilgisayar ekranlarında tekrarlanan simgelerle, sorgulanmayan formüllerle edilgenleĢen insan, kalıp kararların uygulayıcısı konumunda. Yaratıcı düĢünce, iĢyerlerindeki AraĢtırma ve GeliĢtirme (Research and development) bölümlerindeki uzmanlık alanlarına terk edildi. Bunu telafi etmeye yönelik sözde katılımcı çağdaĢ iĢyeri uygulamaları genellikle içi boĢ bir görüntüden ibaret. ÇalıĢma hayatı dıĢında da hayal gücü kısırlaĢtırılan insan eğlenceden politikaya kadar kendisine sunulan kof seçeneklerin tüketicisi konumunda. Türümüzün evrimindeki en büyük tehlike, genetik manipülasyonlarla hastalıksız, üstün yetenekli, fabrika sipariĢi mükemmel insanlar yaratmamız sonucu doğal çeĢitliliğimizi yok etmekten çok, gündelik yaĢantımızda beynin dumura uğratılması. Evrimimizin bir aĢamasında nasıl kuyruğumuzu kaybettiysek önümüzdeki süreçte de nüfusun büyük çoğunluğunu soyut düĢünceden uzaklaĢtırmanın eĢiğindeyiz. Edilgen, kısa vadeli bellekle yaĢamını idame ettiren, haz merkezlerinin uyarılmasına bağımlı, düĢünmek yerine anlık tepkilerle yetinen bir tür olmanın yolundayız. Bugün bireylere özgü bir hastalık diye baktığımız ve giderek yaygınlaĢan alzheimer ileride türümüzün özelliğine dönüĢebilir. Çevremizi korumaya, soyu tükenmeye yüz tutmuĢ türleri sahiplenmeye öncelik verirken, türümüzün gidiĢatının, bırakın seyircisi olmayı farkında bile değilmiĢiz gibi davranıyoruz. Geleceğimiz, yeni teknolojilerin perçinleĢtirdiği egemen düzeni devirip, tarihimizde hep yaptığımız gibi yeni egemen düzenler kurmak olmamalı. Belki de düzenin oyununu oynamayarak, egemenleri seyircisiz bırakarak, beynimiz ve vücudumuzu birlikte çalıĢtırabileceğimiz, benzeĢmek yerine farklılıklarımızı benimseyebileceğimiz yeni yollar aramalıyız.

Yabancılar için Türkiye
Gündüz Vassaf
18/07/2004

Türkiye'yle ilgili 'hassas' konuları yabancılara nasıl anlatıp tanıttığımız baĢlı baĢına bir konu. Yeni tanıĢtığımız biriyle anlaĢmanın en kolay yolu, küçük burjuva yemek sofrası nezaket kurallarını uygulayıp, hiç politika konuĢmamak. ġu politikacılar olmasaydı herkes dünyada birbirleriyle gül gibi geçinirdi edebiyatı, iliĢkimizin pürüzsüz geçmesinin sigortası. Siyaset konusunda mangalda kül bırakmayan, yakınlarına, sevdiklerine son derece kırıcı olabilen biri, o güne kadar hiç tanımadığı bir yabancıyla, hele onunla yurtdıĢında tanıĢmıĢsa, süt dökmüĢ kedi gibi olabiliyor. Böylece aynı yatak zıt görüĢlere ev sahipliği yapabiliyor. Bu yeni tanıĢla koklaĢtıkça, hele ortak bir düĢman seziledursun, o zaman da vur abalıya. ĠliĢkiyi perçinleyen saldırının olası hedefleri telefon rehberini dolduracak kadar çok. Bizi birbirimize yakınlaĢtıran kedi sevmeyenler de olabilir emperyalistler de. Yeter ki ülkelerimize dokunmayalım. Ya da güzel denizi, yemekleri, falanca müziği, yazarı gibi dünya mirasına ait olan özellikleri üzerinde duralım. KarĢılıklı ülkelerimizi pohpohlamakla geçen, hem de birbirimiz hakkında neler neler bildiğimizi göstermemize vesile olan bu tür iliĢkide de, alan da memnun, veren de. Özellikle Türk-Yunan iliĢkilerinde bu tür yaklaĢımlar çok. Benim asıl üstünde durmak istediğim türden 'Alan memnun veren memnun' iliĢkisi farklı aitliklerden gelen kiĢilerin oluĢturduğu ortak ideolijik birlikteliklerle ilgili. Aynı marka gömlek ya da pabucu giyercesine takındığımız tavırlar birbirimizi ve ülkelerimizi tanımamıza engel olabiliyor. Hatta bu tür aitliklerin oluĢturduğu beraberlikler, saçları çeĢit çeĢit renklerde olan kiĢilerin hepsinin sarı peruk taktıkları bir topluluğu andırabiliyor. Geçenlerde Türkiye ile ilgili yurtdıĢında bir konferansa gittim. Konu Ermeniler. KonuĢmacının anlattıklarının hemen hepsi bildiğim, çoğu hem fikir olduğum, devletle uzun bir mücadele sonucu artık Türkiye'de de, sınırlı da olsa, giderek okunan, tartıĢılan, Ģeyler. Sıra sorulara gelince anlıyorum ki toplantıdaki dinleyiclerin çoğunun Türkiye hakkında bildikleri bir büyüteç altına yaĢattıkları kâbuslarıyla sınırlı. KonuĢmada bu eksikliği gidermeye yönelik tek bir bilgi yok. Onların gözünde konuĢmacı da karanlıklar ülkesinden kaçabilmiĢ eĢsiz ve cesur bir kahraman. O da, belki gayriihtiyari de olsa, kendisine yakıĢtırılan bu rolü itirazsız kabulleniyor. Türkiye'yi hiç görmemiĢ dinleyicilerin kimliklerinin önemli bir parçası olan önyargılarını kıracağına, bilakis pekiĢtiriyor. Toplantı bittiğinde oradakilerin bildikleri tekrarlanmıĢ, öfkeleri bileylenmiĢ, insanın birbirini tanıyıp nefretlerini barıĢa yöneltebileceği günler bir kez daha ertelenmiĢ oluyor. Burada konuĢmacının yaklaĢımı, Türkiye'de alıĢılagelen "Benim ülkemde sokaklara kimse iĢemez" türünden tavrın ya da böyle bir Ģeyi inkâr etmek mümkün değilse, nedenini milletimize toz kondurmayacak yerlerde aramamızın ve bunu genellikle bir tek yabancıların sırtına yüklememizin tam zıddı. Sanki yetiĢmemizde her birimiz yabancılar karĢısında bu ülkenin büyükelçileri olmamız gerekiyormuĢ gibi Ģartlandık. Buna isyan edenler arasında kendilerine tam tersi bir konumu yakıĢtıranlar da var. Belki de bu nedenle birbirimize 'Ģoven milliyetçi' ile 'vatan haini' yaftalarını bu denli kolaylıkla yapıĢtırıyoruz. Ve belki de Türkiye'yi sevmek ve eleĢtirmenin birbirini dıĢtalayan değil bilakis tamamlayan Ģeyler olduğunu, hatta kendi eleĢtirebilmenin, geçmiĢle hesaplaĢabilmenin, bir yurtdaĢlık ödevi olduğunu da henüz benimsemiĢ değiliz. Yoksa, çifte standatrlarımızdan kurtulabilirsek, yabancı olsun olmasın, kime neyi nasıl anlattığımız fark etmemeli.

İktidar tımarhanesinden notlar
Gündüz Vassaf
11/07/2004

Ġktidarların koyduğu yasaklar, yarattıkları bataklıklardan kurtulabilmek için uğraĢıp duruyor insanoğlu. Kendisine yaraĢır bir Ģekilde nice güzellikler yaratabilmek varken iktidar pisliklerinin çöpçüleri olmaya zorlanıyoruz. ĠĢte 2004 yılının temmuz ayından örnekler. - Ġspanya'nın kuzey doğu bölgesi olan Katalonya'da gençler arasında AIDS'in yayılmasını engellemenin karĢısında Vatikan'da yaĢlı Papa, köklerini diplere salmıĢ inatçı bir çınar ağacı gibi duruyor. Tutumundan ötürü nice ıstırap ve ölümün sorumlusu Vatikan, iĢkencelerle, kazıkta insan yakmalarla dolu iktidarını günümüzde de prezervatif yasağıyla sürdürüyor. Cinsel iliĢkinin bir tek çocuk doğurmak için mubah olduğuna hüküm veren kilisenin bu tutumuna karĢı verilen mücadele sonucu, Katalonya'da umumi yerlere prezervatif makineleri yerleĢtirilmesine karar verilmiĢ. Böylece gençler arasında yayılan AIDS gibi ölümcül hastalıkların, kısmen de olsa, engellenebileceği umuluyor. - Ermenistan hükümeti verdiği sözden dönerek deprem bölgesinde faaliyet gösteren nükleer santralını kapatmamaya karar vermiĢ. Türkiye dahil tüm bölgeyi tehdit eden bu karar üzerine toplanan Avrupa Birliği, çaresizliğini kısmen telafi edebilmek adına Ermenistan için öngörülen 100 milyon euro'luk yardımı durdurarak hükümeti bu kararından ötürü cezalandırmıĢ. - Dünyanın 1 numaralı gücü olma hedefine hızla yaklaĢan Çin zenginleĢmek uğruna vatandaĢlarının sağlığını feda ediyor. Komünist Partisi'nin yeni uygulamaları sonucu komünler dağıtıldığından beri 800 milyon köylünün sağlık sigortası yok. Birçok hastalık hızla yeniden sadece Çin'de değil, oraya buraya giden Çinli turistler aracılığıyla dünyaya da yayılıyor. Bu konuda da Dünya Sağlık Örgütü Çin'deki iktidarı uyarma seferberliğinde. - Hint Okyanusu'ndaki Diego Garcia adaları, ABD'nin Asya'yı denetimi altında tutmak için kullandığı, iki Irak ve Afganistan savaĢlarında kritik rol oynayan önemli bir hava ve deniz üssü. Demokrasi taĢeronluğuna soyunan ve Diego Garcia'dan kalkan uçaklarla bu ülkeleri bombalayan ABD, bir yandan da üssün güvenliği için adaları kendi halkından süren Ġngilizlerle iĢbirliği içinde. Son alınan bir karar doğrultusunda Diego Garcia halkının kendi topraklarında yaĢaması hatta buraya ayak basması yasak. Diego Garcia'lılar ülkelerine dönme haklarını elde etmek için mahkemelerde sürünmeleri, terörist avındaki ABD ve Ġngiltere'nin yüzüne ayna tutuyor.

- Dünyanın ilk Ģehri sayılan Çatalhöyük'e yerleĢtirdiğimizden beri giderek benimsediğimiz gürültülü yaĢama karĢı türümüzün benimsediği yol birbirimize ulaĢabilmek için daha da gürültülü olmak. AraĢtırmalara göre baĢka türler de gürültü kirliliğine karĢı seslerini yükseltmekte. Ġngiltere'de Middlesex Üniversitesi'nde yapılan bir araĢtırmaya göre Londra'daki ördeklerin vakvakları ülkenin baĢka yerdeki ördeklerin seslerine göre çok daha yüksek. Ama ördekler de dahil bizler bağırdıkça günümüzün aymaz iktidarları ya sesimizi duymazlıktan geliyorlar ya da iĢte bakın demokrasi deyip kanal değiĢtiriyorlar.

Evliliğin 50. yıldönümü
Gündüz Vassaf
04/07/2004

BenzemiĢ olamazlardı eskiden birbirlerine, ateĢ ve su karĢıtlıklarının Ģiddetinde, farklılıklarına saldırmıĢ olmalılar Ģehvetin git gelinde. SarmaĢ dolaĢ kenetlenip, zamanla götürmüĢler birbirlerini birbirlerinden, kollarının arasında uçup giden yıldırımlardan havanın saydam boĢluğu arda kalan. Bir gün cevap sorudan önce gelmiĢ. Bir gece, sessizliğin tınmazlığında, (tınnetinde) (çınlamasında) birbirlerinin bakıĢlarından anlar olmuĢlar karanlıkta. Cinsiyet sönüverir, gizler çözülür, farklılıklar benzerlikte buluĢur birleĢince beyazlaĢan renkler gibi. Hangisi ikizleĢmiĢ, hangisi yok? Hangisi gülüyor ikisi için? Kimin sesi ikisininki? Kimin baĢı evet deyince eğilen? Kimin eli kaldırıyor çay kaĢığını dudaklarına? Kim kimin derisini canlı canlı yüzen? Kim yaĢıyor, kim ölmüĢ, kim kimin avucunun çizgisinin esaretinde? KarĢılıklı bakıĢmak, ikizleĢmek. Anaların anası alıĢkanlık nur topu çocuklarını kayırmadan, bazen birini diğeriyle karıĢtırmak. Bu kutsal günde, evliliklerinin ellinci yıldönümünde, tıpatıp aynı pencerenin önüne konarken gördükleri güvercin. Wislawa Szymborska (Nobel edebiyat ödülü 1996), Lehçeden Ġngilizceye çeviren S.Baranczak, C.Cavanagh, Türkçe çeviri G.Vassaf, 2003.

Kızılderililer neden demokrat olamadı?
Gündüz Vassaf
27/06/2004

ABD'de sokaktaki insanın bile her an tetikte olan para bilinci ve giriĢkenlik mefhumu, Ģüphesiz bu ülkenin kendine özgü geçmiĢinden de kaynaklanıyor. Vatan topraklarının önemli bir kısmı damla damla kan dökerek değil, dönüm dönüm satın alınarak oluĢmuĢ. Amerikalılar her Ģeyin bir fiyatı olduğuna içten inanıyor. Tarihte, sınırlarını toprak satın alarak geniĢleten baĢka bir ülke olduğunu sanmıyorum. ABD'nin en büyük emlakçısı Napolyon olmalı. Avrupa'yı 'Risk' oyunu oynarcasına bir çırpıda fetheden Napolyon, 1803 yılında 'Lousiana Purchase' adı verilen mukaveleyle

ABD'nin üçte biri kadar olan ve Kanada'dan Meksika körfezine uzanan (Arkansas, Missouri, Nebraska, Iowa, South Dakota, North Dakota, Minnesota, Kansas, Oklahoma, Colorado ve Wyoming) geniĢ toprakları, oranın sahibi Kızılderililer yokmuĢ gibi, Washington'a satar. Aynı Ģekilde Alaska 1867 yılında Ruslardan satın alınır. Uzay ve gezegenleri bile özelleĢtirmeyi doğal sayan bir mantığın, sadakatten vatan toprağına kadar her Ģeyi satılık görmesine ĢaĢmamalı. ABD'nin 'Al Ģu kadar para' demesine rağmen istediklerini yapmayanı anlayamaması, hatta ona düĢman gözüyle bakması da aynı mantığın ürünü. Bu ülkenin kuruluĢunda da köklü imparatorluklar batıracak güçte Ģirketler belirleyici rol oynamadı mı? Kuzey Amerika'nın birçok bölgesi, aynı Ġngilizlerin Hindistan'da da yaptığı gibi Ģirketlerin yönetiminde. Örneğin böyle bir Ģirketin el koyduğu Georgia bölgesi kısa zamanda dünya pamuk ticaretine hâkim olur. II.Mahmut, Osmanlı'nın tekstil sanayiinin ve giderek imparatorluğun batıĢını, BatılılaĢmayla engellemeye uğraĢadursun, Afrika'dan getirtilen zenci kölelerin ürettiği Georgia plantasyonlarındaki pamuk, Osmanlı Ġmparatorluğu'nun akıbetini belirler. (1790'da yılda bin ton pamuğun üretiminde çalıĢtırılan 500 bin kadar köle sayısı, yılda bir milyon ton üretildiği 1860'ta dört milyona çıkar.) ABD'nin bir dünya gücü olabilmesi için, yaptıklarını unuttururcasına, kalkınmanın ancak demokrasisini örnek alan ülkelerde gerçekleĢebileceği savı, tarihi açısından çeliĢkilerle dolu. Bugün çoğumuz adlarını bir tek otomobil markasından bildiğimiz soyları kurutulan Cherokee Kızılderilileri, beyaz adamınki gibi bir demokrasi kurarsak bizi rahat bırakırlar diye bir düĢünceye kapılır. 1820'lerde ABD anayasasının hemen hemen aynısını benimseyerek parlamentolu bir hükümet kurarlar. Bu demokratik cumhuriyetlerinin ömrü on yıl bile sürmez. 1829'da topraklarında altın bulunur. Hemen akabinde ABD BaĢkanı Andrew Jackson üzerlerine asker gönderip Cherokee ulusunu topraklarından sürer. Çoğu yolda ölür. Florida yakınlarındaki Seminole ulusunun aynı beyazlar gibi zencileri köle edinmesi de iĢlerine yaramamıĢ. Kızılderililer, kölelerine beyazlardan çok farklı davranmıĢ. Onlarla evlenmiĢ, çocukları özgür doğmuĢ. Zaman içinde bölgede Kızılderililerle zencilerin birlikte yaĢadığı köyler oluĢmuĢ. Beyazlar, bu sefer de köleler Kızılderilileri tercih ediyor diye onlara bin kat daha düĢman kesilmiĢ. 'En iyi Kızılderili ölü Kızılderilidir' sözlerini doğrularcasına, Amerika'nın bu yerli halkı ne yapsa beyazların gözüne girememiĢ. Peki günümüzdekiler?

Florida notları
Gündüz Vassaf
20/06/2004

SavaĢ kaybeden bir ülkenin bilim adamları ve sanatkârlarını galip ülkenin hizmetine alması eski bir adet. ABD ve Sovyetler Birliği de uzay programlarını, Ġkinci Dünya SavaĢı sonrasında ülkelerine getirdikleri Alman faĢistlerinin öncülüğünde kurdular. Ġngiltere'de sivilleri katleden, Ģehirleri yerle bir eden V-2 roketlerinin mucidi Von Braun da aya ilk giden insanların hareket ettiği Florida'daki Cape Kennedy Uzay Merkezi'nin kurucusu. ġaĢırtıcı olan bu yolculuğun Florida'dan yapılacağı olmasının daha 1863'te öngörülmüĢ olması. 'Dünyadan Aya Yolculuk' adlı kitabında Jules Verne'in uzay roketi de yolculuğuna bu eyaletten baĢlar. Burada karĢılaĢtığım baĢka bir ĢaĢırtıcı bilgi de, bana Hollywood imajlarının üzerimizdeki esaretini ve bu nedenle günümüzde birçok Ģeyi öğrenmenin önce öğrendiklerimizi yıkmaktan geçtiğini hatırlattı. Meğer ilk kovboylar KızılderiliymiĢ. Avrupa'dan yeni dünyaya yerleĢen çapulcular, Amerika'nın yerli halkı olmasa aç kalacaklar. Amerika'nın asıl sığır çobanları, hayvanları gütme maharetlerinden ötürü beyazların Florida'da köle edindikleri Kızılderililer. Soykırıma uğratılan bu halkın ABD'deki egemen düzen tarafından günümüzde nasıl simgeleĢtirildiği ise tüyler ürpertici olduğu kadar ibret verici... Tomahawk füzeleri, Apache helikopterleri... Almanların Yahudileri katlettikten sonra geliĢtirdikleri yeni silahlara Ġbranice isimler verdiklerini düĢünebiliyor musunuz? Az zamanda çok para kazanıp Florida'ya 'emekliliklerini' geçirmeye gelen genç zenginlerin yaĢadıkları yerlerin dünyadaki en uç örneklerinden biri Cape Kennedy ve Orlando yakınlarındaki 'Celebration Town' olmalı. BoĢ yere haritada aramayın bulamazsınız. Orada oturan Brezilyalı tanıdıklarını ziyaret eden arkadaĢlarım anlattı. Sıfırdan inĢa edilen Celebration Town, mimari olarak 1950'lerden kalma orta halli bir ABD Ģehri görüntüsündeki film seti gibi. Her Ģeye retro modası hâkim. Sakinleri Hong Kong'dan, Brezilya'dan, ABD'den ve Ģüphesiz ki Türkiye gibi ülkelerin, paralarıyla garip ve farklı her Ģeye tav olan yeni kuĢak zenginleri. Sade Ģu anlatacağım bu tür insanları anlatmaya yeter. Noel vakti, aynı Ģarkılarda olduğu gibi 'White Christmas' (Beyaz Noel) geçirebilmeleri için, Florida güneĢi altındaki Ģehirlerine kar makineleriyle bir Ġsviçre dağ köyü görüntüsü veriyorlar. Sonbaharda yaptıkları ise dünyamızda yaĢamın ne denli çığırından çıktığının baĢka bir örneği. Eğer istikbalde bugün gibi Ģuurunu yitirmemiĢ bir dünyada yaĢanacaksa, kim bilir günümüzün ibret verici tarihi nasıl yazılacak. Evet, Celebration Town'da sonbaharlar da farklı. Bu sefer de New Hampshire, Vermont gibi kuzey eyaletlerinden satın aldıkları dökülmüĢ rengarenk yapraklarla kaplıyorlar Ģehirlerini. Olabilse, bir filmde gördüğüm, zenginlere nesli tükenmeye yüz tutmuĢ hayvanları sunan bir lokantanın burada benimseneceğinden hiç Ģüphem yok. Florida'da bir masalda yaĢıyormuĢcasına insanın kendisini aldatması hiç de zor değil. Burada hayat Disneyland'ın sınırlarını çoktan taĢmıĢ, neĢeli bir oyun gibi. Zengin-fakir herkesin bir eğlencesi, gerçekleĢebileceğine inandığı bir rüyası var. Bir ülkenin dünya çapında yarattığı kâbus ne kadar ürkütücüyse masalları da o kadar inandırıcı olmak zorunda. Ġmparatorun çıplaklığı ancak bu denge bozulduğunda görülüyor.

Savannah-İstanbul
Gündüz Vassaf
13/06/2004

ABD Ġç SavaĢı'nda Güney'de iĢgal ettiği her Ģehri ateĢe verip yağmalattıran General Ulysees Grant, Savannah'ya vardığında buranın güzelliğinden o denli etkilenmiĢ ki, CumhurbaĢkanı Abraham Lincoln'a telgraf çekip, "Bu Ģehri sana armağan ediyorum" demiĢ. 100 küsur yıl sonra, G-8 diye adlandıran 'dünya yöneticisi' ülkelerin baĢkanları ve 'özel' konuklarının burada bir araya gelmeleri Ģehrin güzelliğinden çok korktuklarından olmalı. Birbirlerine dünya lideri sıfatı yakıĢtıranların dünyada belki de en az sevilen insanlar arasında yer aldığı düĢünülürse, gözden ırak bu küçük Ģehirde göstericilerden kaçmak istemeleri doğal. Toplantı yeri olarak Savannah yakınlarında bataklıklarla çevrili eskiden kölelerin çalıĢtırıldığı metruk bir ada seçmiĢler. Oysa suratlarına birkaç çürük yumurta yemeleri onlar için yararlı olabilirdi. Ġmparatorlar güç delisi olmasın diye Roma'da Ģöyle bir âdet varmıĢ. Halkın alkıĢlarını kabul ederek atlı arabasında geçen imparatorun yanıbaĢında, "Unutma ölümlüsün... ölümlüsün" diye fısıldayan bir cüce dururmuĢ. Oysa baĢta ABD, Rusya ve Çin olmak üzere günümüzün yeni imparatorluklarında, küresel ısınmadan kirli savaĢlara kadar her konuda dünya kamuoyu vız geliyor. Savannah'da esnaf, gelebilecek göstericilerden nasıl korunurum değil de, nasıl para kazanabilirim diye hazırlık içindeydi burada bulunduğum günlerde. Kapitalizmin belki de en büyük baĢarısı karĢıtlarından da para kazanmayı becerebilmesinde. Bunun en uç örneğine yıllar önce Washington'da rastlamıĢtım. Bir sabah üniversite kantinindeki iĢ arayanlar için bulunan panado Ģöyle bir ilan gördüm. 'Beyaz Saray önünde protesto için göstericiler aranıyor.' Çiftçilerden tutun da öğretmen sendikaları, itfayeciler ya da eĢcinsellere kadar geniĢ bir yelpazeye dahil olan insanların koca Amerika'nın dört bir yanından kalkıp baĢkentte gösteri yapmalarının yüklü maliyetini hesaplayan birkaç müteĢĢebbis öğrenci 'Rent a Picket' adı altında bir Ģirket kurmuĢlardı. Kısa zamanda bu iĢten zengin oldular. Fiyat tarifelerini gösteri türüne göre ayarlamıĢlardı. En ucuzu Beyaz Saray'ın önünde bildirisiz, pankartsız sessiz yürüyüĢ, en pahalısı pasif direniĢ ve tutuklanmaydı. Ara fiyat kategorisinde Ģirketin ürettiği sloganlar eĢliğinde Ģarkılı gösteriler vardı. Artık günümüzde milyonlarca insan e-posta aracılığıyla bir tür eylem yapabiliyor. Ama gene de basının ilgisini çekebilen iyi planlanmıĢ bir gösterinin yerini hiçbir Ģey tutmuyor. Savannah eĢrafını, Bush'lu, Blair'li, Putin'li zirve toplantısında dünyamızın geleceği açısından neler kararlaĢtırılacağı değil, kaç para kazanacakları ilgilendiriyordu. Çok da yadırgamıyorum tutumlarını. Bu ayın sonunda Ġstanbul'da yapılacak ve Türkiye'nin bölgemizde ve dünyada konumunun gündemde olduğu NATO toplantısına, istisnalar dıĢında, baĢlıca ilgimiz de trafiğin aksamasından çekeceğimiz rahatsızlık değil mi? Daha sonra iyi para kazanacaklarını uman Savannah eĢrafının bu günlerde turizmden en büyük geliri, kitabı bir yıl boyunca New York Times'ın çok satanlar listesinde kalan John Brendt adlı bir yazar sayesinde. 'Midnight in the Garden of Good and Evil' (Ġyilik ve Kötülüğün Bahçesinde Geceyarısı) kitabında Savannah'da geçen bir cinayet çerçevesinde, travesti gece kulübünde askerlerin nasıl eğlendiğinden bir dolandırıcının marifetlerine kadar çeĢitli serüvenler var. Turistler için düzenlenen turlarda, kitapta olayların geçtiği ve kiĢilerin yaĢadığı mekânları, cinayeti ballandıra ballandıra anlatan rehberlerin eĢliğinde tek tek gezebiliyorsunuz. Gene çok ilgi çeken baĢka bir yer Savannah mezarlığında annesini öldürdükten sonra babası da intihar eden ve Ģimdi onların ortak mezarının karĢısında oğulları Ģair Conrad Aitken'in de yattığı yer. Ġstanbul ve Selanik yerine, 1492'de din değiĢtirmedikleri için Ġspanya'dan sürülen bir kısmı da Savannah'ya gelen Sephardim Yahudilerinin izlerine de buralarda rastlayabilirsiniz.

Greyfurtun tarihi
Gündüz Vassaf
06/06/2004

HoĢunuza giden bir meyvenin tadını bilip tarihiyle ilgilenmemek sevdiğimiz bir insanın nereli olduğuna kayıtsız kalmak gibi. Ankara'da kıĢın üĢüyerek geçen ve ender bulunan vaĢington portakalının pahalıya satıldığı çocukluğumda, Amerika'yı sokakları kaloriferli, yüzme havuzları da istediğin kadar içebileceğim portakal suyuyla dolu bir ülke diye düĢlerdim. Yıllar sonra Amerika'yla ilgili baĢka bir çok Ģeyle birlikte, çok sevdiğim portakalın da buradan geldiği efsanem yıkıldı. Narenciye diye bildiğimiz meyve türünü Amerika'ya, 16. yüzyılda yeni dünyayı altın ve köle uğruna talan etmeye giden 'konkistadorlar' Ġspanya'dan götürmüĢ. Ama vaĢington portakalı ya da greyfurtun anayurdu Ġspanya da değil. Ġlk Güneydoğu Asya'da yetiĢen portakal Akdeniz havzasına Araplar aracılığı ile 10. yüzyılda yayılmıĢ. Ġngilizce ve Fransızcada portakal anlamına gelen 'orange' kelimesinin Arapça kökeni 'naranj', Farsça kökeniyse 'narang', yani narenciye. (Kelimelerin kökenine dalınca süprizlerle dolu yolculuğun sonu yok, mesela Ġspanyolca 'ole'in de Arapça olan kökeni Allah). Florida'dan Georgia'ya giden otoyol üzerindeki benzin istasyonları sanki narenciyeci de... Ġnsan boyunun birkaç misline varan greyfurt dolu torbalar benzin pompalarının yanıbaĢında yığılmıĢ. Kafamı öyle mi kurdum farkında olmadan bilemiyorum. Florida'da nereye baksam sanki karĢıma Arabistan çıkıyor. Fiyatı bugünlerde dünya piyasalarında hızla yükselen benzin muhtemelen oradan. Çoğu mimari öyle. Ġspanyollar Endülüs geleneklerine dayalı mimariyi buraya da getirmiĢler. ABD'nin Irak ve Afganistan'a karĢı sürdürdüğü 'savaĢ'ın yürütüldüğü komuta merkezi, cepheden 10 binlerce kilometre ötede, az önce ayrıldığım Tampa'da. Merkezin baĢında Arap asıllı general Abu-zaid var.

Irak'daki savaĢ ve dünyanın belleğinden uzun zaman çıkmayacak iĢkencelerin sorumluları buraya ve muhtemelen buradan da Washington'a uzanıyor. Sağlıklı bir greyfurt ağacının bir mevsimde sayısı 1000'e kadar varabilen meyve verebilmesi için yılda 300 güneĢli güne ihtiyacı varmıĢ. Ama Türkiye'nin günlük güneĢlik Akdeniz ve Ege sahillerine greyfurtun girmesinin yüzyıllık bir geçmiĢi bile yok. Üstelik bunu da Cumhuriyet'in ilk yıllarında kurulan Ġstiklal Mahkemeleri'nde iki yazarın önce idama mahkûm olup sonra cezalarının sürgüne çevrilmesine borçluyuz. Halikarnas Balıkçısı, nam-ı diğer Cevat ġakir, Zekeriya Sertel'in gazetesinde asker kaçakları affedilsin diye bir yazı yazar. Ġdamdan kalebentliğe çevrilen cezalarını çekmek üzere dayım Zekeriya Bey Sinop'a, ġakir de Bodrum'a gider. Sürgün yerini benimseyip buraya yerleĢen Cevat ġakir bitkiye de meraklıdır. Greyfurtun tohumunu ilk Türkiye'ye getirtip eken de o. Rivayete göre bu meyveye yerli bir isim de vermek isteyen Cevat ġakir ona 'kadın memesi' demiĢ. Ama biz daha o yıllardan Amerikanca isimleri Türkçemize yakıĢtırmaya baĢlamıĢız...

Kendi kentime ağıt
Gündüz Vassaf
30/05/2004

Sabret. Dinle. Kentimizin eski simgesi tavuskuĢu Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor "Durup dururken ne diye beni andın?" diye. Kilitli kapılı, Kayıp anahtarlı Kentte dolaĢıyorum. PadiĢahsız kalmıĢ kapıkullarının, Birbirlerini kollamaktan konaklarını yitirdikleri kentin kaldırımlarına, Umutla zincirlenmiĢ, Dağlardan, yaylalardan kopup gelenler. Tanrının silip süpürülen mermerlerde taĢlaĢtığı, KapalıçarĢıların gökdelenlerde putlaĢtığı Zamanın kentindeyim Sürekli adlarını değiĢtiren sokaklarında Çocukların saklambaç oynayamadığı, Ġnsanların otomobillerden hızlı gittiği Tek istikametli kaldırımların soluksuz yayasıyım Kentin gözcüleri Ġtfaiye kulelerinden ineli yıllar oluyor. Yerlerinde yabancılar, Elektriğin aydınlattığı eski yangın yerlerini, BeĢ yıldızlı otellerinden süzüyorlar geceleri. Tarihin med-cezirinde Gözlerim geçmiĢte yaĢayanların düĢlerini kolluyor. Kentim nice diller, dinler yaĢamıĢ. Kent ayaklanmıĢ. Kent uykuda. Kentim, her kent gibi, sokaklarında cöpü, köpeği, seviĢeni ve didiĢeni Konstantinople'in Mavi ve YeĢillerle sarsıldığı, Ġstanbul'da sarının, kırmızı ya da lacivertle coĢtuğu Bir kentteyim. Köprülerinden kıtalar aĢıyorum Topkapı'da saraylardan Körler ülkesi Kalkedon'da stadyumlara. Kuduz, kolera, açlık, iĢkence Asırlardır birlikte yaĢadığımız tanıĢlarımızdan Gözlerimizi kaçırır olduk, Dünya kentimizin karanlığı masallaĢtıran Havai fiĢekli Ģölenlerinde, Meyhanelerde inleyen nağmelerimizde. Kapılar, kapılar, Anahtarları kayıp kilitli kapılar, Açmasını unuttuğumuz anahtarsız kapılar.

PaslanmıĢ demirlerin ardında, KararmıĢ mermerlerin altında Yatan padiĢahlarımız, imparatorlarımız. Dilini anlamadığımız, TaĢlarını tanımadığımız Mezarlarda, Dedelerimiz, ninelerimiz. Kapılar, kapılar Özel korumalı Ģeffaf kapılar; Ġçerden bize bakıldığında tümü Ģeffaf, Bize karanlık görkemli binalar. UnutulmuĢ tüneller, Susuz sarnıçlara çarparak, Vınlayarak geçen metrolar. Ama niye ki Küllerde kıvılcım arayıp Gününü sakınan Bu küskünlük? Dinle! Günümüzde hindi kılığında dolaĢan Kentimizin eski simgesi tavuskuĢu Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor, "Durup dururken ne diye beni andın" diye?

Eşcinsel evlilikler
Gündüz Vassaf
23/05/2004

Uzun zamandır ilk kez geçen hafta Irak, ABD'de birinci haber olmaktan çıktı. Bu yeni habere gazete manĢetlerinde verilen yer, bir yıl önce ilk Irak'a saldırı haberindekinden bile daha büyüktü. Vietnam savaĢı yıllarında ABD baĢkanının özel danıĢmanı Walter Jenkins Beyaz Saray yakınlarındaki YMCA (Young Man's Christian Association-Genç Erkekler Hıristiyan Birliği) tuvaletinde baĢka bir erkekle seviĢirken yakalandığında iĢinden istifa etmeye mecbur kalmıĢtı. Yanılmıyorsam bir yıl sonra da intihar etti. Bu hafta, dünyada baĢka her Ģeyi arka planda bırakan ABD basın ve televizyonundaki haber aynı cinsten çiftler arası ilk yasal evlilikleri duyuruyordu. Çocukluğumda siyah ve beyazların aynı okula gitmelerinin yasak olduğu bu ülkede, Boston'da bir kilisede evlenen erkek çiftten, beyazın siyah eĢini dudaklarından uzun uzun öptüğünü seyrettim televizyonda. Aynı cinsten kiĢiler arası evlilik daha önce Belçika, Hollanda ve Kanada'nın üç eyaletinde kabul edilmiĢti. ġimdilik tek bir eyaletinde de olsa, ABD'nin de bu düzenlemeyi kabul etmesi, birçok kiĢiye göre köleliğin kaldırılması ya da kadınlara eĢitlik sağlanması gibi, yakın bir gelecekte herkesi etkileyecek bir geliĢme. Eğer önceden de olduğu gibi ABD'deki yaĢam biçimi ve değer yargılarının dünyaya nasıl hızla yayıldığını düĢünürsek haklı da olabilirler. Boston'da ilk evliliklerin yapıldığı gün ben de yakınımızdaki belediyeye gittim. Zaten birlikte yaĢayanlar bu günü yıllarca beklemiĢ. Yüzlerce çift evlenmek için yağmura rağmen sıra bekliyor. Çoğu sokaklarda sabahlamıĢ. Günlüğümde kısa kısa Ģöyle notlar var. Erkek çiftler kadınlara oranla daha az (üçte bir nispetinde), daha genç (30-40 yaĢ arası) ve daha bakımlı. Nispeten yaĢlı kadınların çoğu öylesine bir kot pantolon giyip üstüne herhangi bir Ģey atıĢtırmıĢken, çoğu koyu takım elbiseli erkek çiftler belli ki bu özel gün için bakımlarına ayrıca itina etmiĢler. Kadın çiftler arası yaĢ farkı da çok, 65-70 yaĢlarında bir kadının eĢi 35-40 olabiliyor. Erkekler genellikle aynı yaĢta ve daha genç. EĢcinsel çiftlerin, evli olmamalarına rağmen evlat edindiği çocukların bolluğu da dikkat çekici. Ġki anneli erkek çocuklar, iki babalı kızkardeĢler, nikâh defterine imza atan ebeveyninin fotoğraflarını çekiyor. Belediye memurlarının, öylesine ayak üstü evlendirdiği her çiftin yerini bir sonraki çifte bırakmasıyla alkıĢ tufanı kopuyor. Erkekler bu tezahürata mahçup bir tebessümle karĢılık verirken, kimi kadın çiftler aynı anda yumruklarını havaya kaldırıyor. Kapının yanında küçük bir masanın arkasında kendisini kalabalıktan koruyan yaĢlı belediye memuru teker teker evlenecek çiftleri çağırıyor, "92 numara... 93 numara... 94 numara..." Evlilik gibi tutucu bir kurumun 'ilericilik' adına benimsenmesi ĢaĢırtıcı bir geliĢme. Hele, evlenmeden birlikte yaĢamanın, uzun bir mücadele sonucu artık hukuksal dayanakları da olan toplumsal bir norma dönüĢtüğü de göz önünde tutulursa, oldukça da çeliĢkili.

Çıplaklığın siyasi tarihi
Gündüz Vassaf
16/05/2004

'Saddam'ın iĢkenceleri, insanın hapishanede çırılçıplak soyulup onurunu kaybetmesinden bin kat daha iyiydi.' Bir Iraklının geçen hafta gazetede çıkan sözleri bunlar. Ġngilizlerle beraberdim gazeteyi okuduğumda. Onlar da ABD askerleri ve güvenlik Ģirketlerinde görevli sivillerin zulmünü herkes kadar dehĢet verici buluyordu. Ama, Iraklının iĢkenceyi çıplaklığa tercih eden mantığını da son derece ters buldular. Ġnsanın vücudunu, olup olmadık yerlerde, üstelik de yabancıların önünde teĢhir etmesi, Anglo-Sakson kültürünün neredeyse sıradan sayılacak eğlence biçimlerinden. ġehrin anacaddesinden geçen otobüsün içindeki Oxford Üniversitesi öğrencilerinin bir anda pantolan ve donlarını indirip kıçlarını pencerelerden gelip geçene sergilemeleri (bunun Ġngilice adı da var, 'mooning'), Michigan Üniversitesi'nde bir grup gencin her yıl kıĢın en soğuk gününde çırılçıplak sokakta koĢma gelenekleri ('streaking'-bu kelimenin de baĢka dillerde karĢılığı yok) ya da liseli öğrencilerin mezuniyet töreninde birdenbire soyunup çıplak koĢmaları çok da ĢaĢırtıcı olmayan tarzda eğlenceler. Ayrıca ABD'de Katolik kilisesi mensubu papaz ve rahibelerin, sağır ve dilsizler de dahil olmak üzere, yıllarca cinsel tacizde bulundukları gençler hakkında neredeyse her geçen gün yeni bir skandalın muhatabı olmaları, bu toplumlarda. Pornografinin yaygınlığı, ergenlik çağına varmamıĢ çocuklar için geliĢtirilen ve bilmem kaç kiĢiyi öldürdükten sonra çıplak bir kadın görebilecekleri video oyunları da Anglo-Saksonlar'da yerleĢik psikopatolojinin baĢka boyutları. Diğer yandan ta Vikinglerden bu yana aile içinde evde, hem de saunalarda, plajlarda, spalarda, çıplaklık da birçok kiĢi için normal gündelik hayatın parçası. Ama, Iraklı erkekleri çırılçıplak soyup baĢlarına kadın külodu geçiren, onların ırzına geçen Amerikalılarla, vucütlarına iĢeyen Ġngilizlerin yaptıklarını, kültürlerinde hiç de yabancı olmadıkları bir davranıĢ biçiminin aĢırı bir uygulaması olarak görmek de yanlıĢ. Arapların onurunu bu derece sarsılabilecek iĢkence türünün, ancak istihbarat birimlerinin inisiyatifiyle geliĢtirildiği ve sistematik bir Ģekilde uygulandığı düĢüncesi, Guantanamo ve Afganistan'da göze alındığında, bence gerçeği daha iyi yansıtıyor. Çıplaklığın, dünyanın bu bölgesinde, gerek günlük yaĢamda gerek tarihteki yeri Batı'dakine neredeyse taban tabana zıt. Mezopotamya'da baĢlayan uygarlığımızın ilk topluluklarında, Sümerlerde, sonra da Asur'da, Mısır'da ve de Girit'teki kabartma ve duvar resimlerinde, çıplaklık o denli aĢağılanıyor ki ancak yenik düĢmüĢ, öldürülmüĢ düĢmanlara mahsus. Çok daha yakın zamanlarda harem ya da hamam gibi mekânlardaki çıplaklık ise bir tek Ingres gibi oryantalistlerin düĢlerinde mevcut. Yoksa günümüz Ortadoğu'sunda da en yakın aile fertleri arasında bile mahrem yerlerin görülmesi, ABD'li iĢkence uzmanlarının da çok iyi farkında oldukları gibi, en büyük ayıplardan biri. (Bu ayıbın altında yatan tatmin edilmemiĢ cinsel dürtüler, cinayetler ve çifte standartlar ise gene psikopatolojinin konusu.) Birkaç yüzyıllık bir geçmiĢi olan ABD'nin tarihsel belleği çok kıt olduğu gibi, bu ülkede gözler, hemen herkesin üstünlüğüne inandığı Amerikan yaĢam biçiminin dünya çapında yaygınlaĢtırılmasında. Hükümet için, ancak basına sızdırılınca gündeme gelen, Iraklıların çıplak fotoğrafları, giderek büyüyen bir halkla iliĢkiler skandalından ibaret. Ortadoğu için ise, bugün bile tarihsel belleğinde tazeliğini koruyan Haçlı seferlerinden bu yana, belki de en büyük saldırının simgesi. ABD için 11 Eylül ne ise, bu fotoğraflar da dünyada aynı Ģekilde bir dönüm noktası. Ġlk yayımlandığında ipe sapa gelmeyen Huntington'ın uygarlık çatıĢmasının üstüne sanki körükle gidiliyor. Ve kitabın üç dininin mensupları Ortadoğu'da birbirlerini katletmeyi sürdüredursun, yeryüzünün en totaliter toplumlarından Çin emin adımlarla yoluna devam ediyor.

Stalin harikalar diyarında
Gündüz Vassaf
09/05/2004

Yazarın adı Simon Montefiore. Son kitabı Stalin'in hayatı. Moskova'da arĢivler açıldıktan (ve dolarlar gelsin diye Sovyetler Birliği tarihinin önemli kısmı bir tür açık artırmayla satıĢa çıkarıldıktan) sonra kitabını yazmıĢ. Sen neredeyse bir yüz yıl boyunca, KruĢçev'in BirleĢmiĢ Milletler'de söylediği gibi "Sizin mezarınızı kazacağız" Ģiarıyla kapitalizme karĢı savaĢ, sonra da meydanlarındaki tanrı dokunulmazlığı haiz Lenin, Stalin heykellerini bile, ABD'li zenginler Teksas'ta, Kaliforniya'da bahçelerini sadistçe 'süslesin'ler diye haraç mezat satıĢa çıkar. Tarihin ibret verici cilvesi. Yazar kitabının promosyonu için ABD turnesine çıkmıĢ. Ben de okuma yaptığı kitapçıya gittim. 40 kadar dinleyicinin çoğu 60-70 yaĢlarında, eski Sovyetler Birliği'ni yıllar önce para karĢılığı terk etmelerine izin verilen Yahudiler. Yazar Ģimdiye kadar gizli kalmıĢ Stalin'in özel yazıĢmalarından yola çıkarak kiĢiliğini anlattıkça korku dolu eski günlerine yolculuk yaptılar, sorularıyla kendi anılarını deĢtiler, bazen de duyduklarına inanamadılar. Verdiği emirlerle 20 milyon küsur vatandaĢını gulaglarda ölüme yollayan Stalin'in, özel hayatında da kızı Svetlana'dan talebi, kendisine emir vermesi. "Baba bana çilekli dondurma almanı emrediyorum. Ġmza-Kızın Svetlana." Garip bulduğu bu oyundan sıkılan küçük Svetlana'nın babasına verdiği son emir, kendisine, benden artık emir isteme diye emretmesi. Stalin'in arĢivlerinden, kendisinin ve yakın çevresindeki yoldaĢlarının davalarına büyük bir inançla bağlandıkları ortaya çıkıyor. Hiçbir konuda tereddütleri yok. Yaptıkları insanlığın iyiliği, etraftakiler anlamasa bile, hepimizi bekleyen güzel günler için. Katlettikleri 10 milyonlarca köylü tarihin önünde duran inançsızlar. Kitabın yazarı, aynı gün öylesine girdiği baĢka bir kitapçıda dükkânın sahibiyle sohbete koyulduğunda, bir anda, yazdıklarım

değer mi diye, kendisini sorgulamaya mecbur kalmıĢ. Hangi vesileyle Boston'da olduğunu söylediğinde kitapçı, kendisini Simon Montefiore üzerine yazdığı kitabın promosyonu için Ģehre gelen Joseph Stalin adlı bir yazar zannetmiĢ. Shelley'nin 'Ozymandias' Ģiirindeki, "Bana bakın ve haddinizi bilin" diyen o yüce imparatorlar zamanla unutulsa bile sanki baĢka isim ve yüzlerle tarihimizde rol almaya devam ediyorlar. Televizyonda ABD BaĢkanı'na soruyorlar Ģimdiye kadar hiç hata yaptın mı diye. Bilmem diyor, tabii tarihçiler hep yaptıkları gibi ileride mutlaka bir Ģey bulup çıkarmaya gayret ederler, ama hayır diyor, hata yapmadım. Irak iĢgali öncesi TC BaĢbakanına, "Ġkimiz de Tanrı'ya bağlıyız, iyi anlaĢacağız" diyen BaĢkan'ın, 'Bush SavaĢta' ve 'SavaĢ Planı' kitabının yazarı Bob Woodward gibi muhaliflerinde bile bıraktığı intiba, kendisinin ve yakınlarının, davalarına son derece inanmıĢ olduğu. Azmi, ülkesinin emperyal çıkarlarından, adı hiç ama hiç edilmeyen petrol ve uzun vadede Çin'in denetiminden öte. "Derilerinin rengi farklı olsa da Müslümanların demokratik bir rejim kurmalarında bizden hiçbir eksiklikleri yok" dediğinde, söylediklerindeki kavram kargaĢasına rağmen, son derece samimi. Bush için Irak'ta direnenler, öldürülenler özgürlük düĢmanları. Gelecekteki güzel günlere, tarihe karĢı duran inançsızlar. Kennedy'ye göre Irak, ABD tarihinin en büyük gafleti. Buna rağmen Bush, bence kasımda kaybedecek olsa bile, Ģu anda, hem yeniden seçilecek güçte hem de ülkesi dıĢında, özellikle kimi politikacı ve gazeteciler arasında kraldan fazla kralcı denilebilecek türden bir desteğe sahip. Türkiye'deki ünlü örneklerinde gördüğümüz gibi, bunların bir kısmının gençliklerinde de Stalin'e duydukları yakınlık, insanın güçlüye tapma zafiyeti açısından kayda değer. Bu açıdan, eskiden Moskova'da yağmur yağınca Ģemsiyelerini açan ve Avrupa Birliği'nde muhtemelen ABD'nin troya atı rolünü oynayacak Doğu Avrupa ülkelerinin bugün de benzer sadakatle Washington'un politikasını gütmelerinin sunduğu 'klinik' tabloya da ĢaĢmamalı.

Azınlık duygusu
Gündüz Vassaf
02/05/2004

Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de 'azınlık' sözcüğünün itici, aĢağılayıcı bir anlamı var. Onlar, Lozan'da yabancıların dayatmasıyla koruma altına alınıp, bu topraklarda Türklerden uzun geçmiĢi olmalarına rağmen, Ģüpheyle baktığımız 'buralı' olmayan insanlar. Avrupa'ya iĢçi olarak gitmeye mecbur kalan milyonlarca Türk-Almanya gibi ülkelerde 'ikinci sınıf vatandaĢ' muamelesi görmeye baĢlayınca azınlık olmanın ibret verici yüzüyle kısmen tanıĢabildik. Geçenlerde Ġstanbul'da bir 'fitness' kulübünde, boynundaki haç baĢkalarını tedirgin ediyor diye, bir kadının üyeliğine son verilmesi, Türkiye'de azınlıkların günlük yaĢamlarında karĢılaĢtığı sıradan ve genellikle üstünde durulmayan örneklerden biri. Ġnsan seyahat ettikçe azınlık olmanın ince boyutlarıyla karĢılaĢıyor. - Almanya'nın Bremen Ģehrinde çöp olarak atılan ev eĢyalarının toplandığı gün, mahalleden mahalleye değiĢiyor. Evlerini, komĢularının attıkları eĢyalarla, yavaĢ yavaĢ kuran dört Türk öğrenci, iĢi bedavaya mal ettiklerinden memnun ama komĢuların 'ĠĢte, çöpçü Türkler' demelerinden de tedirgin. Bir akĢam Bremen'in baĢka bir mahallesinde atılan televizyon, bilgisayar, yatak gibi eĢyaları toplayıp karanlıkta sessizce evlerine taĢıyorlar. Çöp atma günü mahallelerine gelince, komĢuların dikkatini çekebilmek için bolca gürültü çıkararak, bir gün önce topladıklarını evlerinin önünde kaldırıma atıyorlar. - Stockholm'da bir uluslararası psikoloji toplantısı sonrası beĢ-altı kiĢi sokakta yürüyoruz. Önümüzdeki kaldırımda, kıyafetlerinden Afrikalı oldukları anlaĢılan iki zenci bize doğru geliyor. Grubumuzdaki ABD'li zenci psikolog onları görür görmez uzaktan merhaba diyor, birbirlerini hiç tanımayan bu insanlar geçerken karĢılıklı selamlaĢıyorlar. - Birkaç ay sonra Tokyo Metrosu'nda gidiyorum. Her ne kadar Türk kökenimden ötürü burada kendimi Asyalı hissetsem de vagonda tek çekik gözlü olmayan benim. Ġki durak sonra metroya bir sarıĢın beyazın binmesiyle göz göze gelip baĢımızı eğerek,birbirimizin halinden anlarcasına selamlaĢıyoruz. Sokakta, metroda, Japonlar kesinlikle kimseyle göz teması kurmazken, beyazlar sürekli selamlaĢıyor. Tokyo'dan Hindistan'da Mumbai'a gittim. Burada beyazlar birbirlerinin yüzüne bile bakmıyor. - Çin'de Nushu adında üçüncü yüzyıldan beri konuĢulan bir dil var. Çin alfabesinden farklı olarak ideogramlar, düĢünce yerine sesleri temsil ediyor. 20 yıl öncesine kadar 'bilinmeyen' bu gizli dili erkekler tarafından evlerine ve cehalete mahkûm edilen köylü kadınlar yaratmıĢ. Asırlar boyu içlerini günlüklerine dökmüĢ, erkeklerin anlamadığı bu dil aracılığıyla birbirleriye gizlice dertleĢmiĢler. - Martha's Vineyard adası Boston yakınlarında. ABD'nin özellikle doğu yakasında yaĢayan 'elit' tabakanın yazlık evlerinin bulunduğu yer. 16. yüzyılda buraya Ġngiltere'nin Kent bölgesinden yerleĢen 12 aile arasında yapılan akraba evlilikleri sonucu adada çok sayıda sağır ve dilsiz bir nüfus oluĢmuĢ. Ama gündelik yaĢamlarında ne dıĢlanmıĢlar ne de 'özürlü vatandaĢ' olmuĢlar. Geçtiğimiz yüzyılda buraya dıĢarıdan zenginler yerleĢene kadar adada nerdeyse herkes çift dilli. Sağır olan ya da olmayan birbirleriyle kâh Ġngilizce konuĢuyor, kâh parmakların iĢaret diliyle. Ġnsanlar 'Bir' olunca azınlık kalmamıĢ. Tarihte kimin azınlık olup olmadığı son derece göreceli. Nüfusun yarısını oluĢturan kadın bile, düzenin yapısına göre, azınlık konumunda olabiliyor. Marksizm gibi, ezilenleri birleĢtiren ideolojilerin çekiciliğini yitirdiği günümüzde, insanlar, ancak azınlık olabilirse seslerini duyurup haklarını elde edebilirlermiĢ gibi garip bir anlayıĢ türedi. Bunu binbir çeĢit sivil toplum kuruluĢundan postmodern sanata kadar görmek mümkün. Yüzyıllar boyunca emperyalizm psikolojik gücünü insanları 'böl yönet' politikasından almıĢtı. Günümüzün egemen düzeninde insanlar kendi kendilerini bölmekle meĢgul.

Kara enerji
Gündüz Vassaf
25/04/2004

Bilimin geliĢmesiyle bildiklerimiz olağanüstü hızla değiĢiyor. Evrende Samanyolu gibi 200 milyar galaksi var. Her galakside güneĢ gibi 200 milyar yıldız. Bunları teleskoplarla izlemek mümkün. Bilinmeyen, evrenin geriye kalan yüzde 96'sı. Görebildiklerimiz evrenin ancak yüzde 4'ü. Astronomlar, yüzde 23'ün görebildiklerimizden kat kat daha ağır olan 'kara madde', yüzde 73'ün de 'kara enerji' olduğunu söylüyor. Sonsuzluğa doğru olağanüstü hızla geniĢlediği söylenen evren hakkında bildiklerimiz bilmediklerimiz kadar ĢaĢırtıcı. Daha çok bildikçe ne kadar da az bildiğimizin farkındayız. Dünyamızda olup biteni öğrenmekse sanki evreni izleyebilmekten daha güç. Kamuoyu oluĢturma ve yönlendirme yöntemleri sonucu, dünya bize çoğu zaman evrenin sonsuzluğundan da uzak. Bugün neredeyse bilimsel bir uğraĢ haline gelen kamuoyunu yanlıĢ, eksik ya da yalan bilgilendirme, tarih boyunca egemen düzenin kandırma yöntemlerinden biri olmuĢ. Aldatılmamız evreninin kara maddesiyse, düzenin çarklarının nasıl döndüğü, bazı konularda hiç bilgilendirilmememiz de kara enerjiyle eĢdeğer olmalı. Kapıları kamuoyuna kapalı bir dünya hakkında örnek vermek imkânsız. Kimi olayların 'iç yüzünü' ve dinamiğini ancak yüzyıllar geçtikten sonra tarihçilerin araĢtırmalarından öğrenebiliyoruz. Örneğin artık Haçlı seferlerinin Müslümanlar kadar Yahudileri ve doğudaki Hıristiyanları da hedef aldığı tartıĢılmıyor bile. Ama asıl üstünde durmak istediğim üç 'küçük' örnekle günümüzde dikkatlerimizin nasıl bazı yerlerden uzak tutulduğunu sergilemek... Birincisi Haiti. Ülkenin CumhurbaĢkanı Aristide, "ABD, hükümetimi devirtti, beni aldattı, zor kullanarak beni ülkemden kaçırdı" diyor. BirlemiĢ Milletler'in Güvenlik Konseyi'nin acilen toplanmasını gerektiren bu konu nedense tek tük istisna dıĢında gazetelerde bile pek yer almıyor. Haiti'de bugün ABD askerleri 'asayiĢi' sağlıyor. Seçimle iĢbaĢına gelmiĢ Aristide'in yerine getirilen yeni hükümet baĢkanı Florida'dan ithal bir mülteci. Ġkincisi Sudan. Türkiye'nin burnunun dibinde 10 yıldır süregelen katliamlarda bir milyondan çok kiĢinin öldürüldüğünden kaçımızın haberi var? Üçüncüsü Doğu Türkistan. Petrol zengini, Fransa'nın üç misli büyüklüğünde, 934 yılından 1759'a kadar bağımsız olan Çin'in bu bölgesinde Uygur Türklerine karĢı tarihin en sert asimilasyon politikalarından biri uygulanmakta. 1949'da nüfusu yüzde 93 olan Doğu Türkistan, Çinli Hanların yerleĢtirilmesi sonucu günümüzde yüzde 50'ye düĢmüĢ durumda. Ġnsan hakları ihlalleri doruk noktada. Dünya egemen düzeninin gündeminde, baĢka birçok Ģey gibi, bu konunun da yeri yok. Fukuyama'nın tezine göre 'liberal demokratik kapitalizmin' rakipsiz kalmasıyla alternatifsiz bir dünya düzeni kuruldu ve tarihin sonu geldi. Artık beklenebilecek tek devrim biyoteknoloji alanında. Görünürde dedikleri doğru gözükebilir. Bırakın egemen düzene karĢı farklı ideolojiler ya da seçeneklerin gündemde olmamasını, eğer öbür dünyada cenneti kollayanları saymazsak, ütopyalarmız bile yok oldu. Ama Ģüphe yok ki, kimileri itiraf etmek istemese de, hem dünya için için kaynıyor, hem de artık evrimimizde öyle bir noktaya geldik ki, herkes için çok daha adil ve mutlu bir yaĢamı sağlamanın olanaklarına sahibiz. BaĢka türlere göre türümüz henüz çok genç. Bir arada yaĢama tecrübemizin geçmiĢi ancak 20 bin yıl kadar. O bilmediğimiz kara enerji içinde,henüz adını koyamadığımız yeni bir dünyanın devinimi de var.

Dokunmatik demokrasi
Gündüz Vassaf
18/04/2004

Sadece 12 Eylül cuntasının anayasası değil Türkiye'de demokrasiyi geri bırakan. Kenan Evren, artık biz yokuz alın değiĢtirin diyor, toplumda tıs yok. Ülkemizde seçim var demekle de demokrasi olmuyor. Son seçimlerde iktidar partisinin propaganda biçimi, eski Sovyetler Birliği gibi hükumet ve devletin bütünleĢtiği, herhangi bir totaliter düzende yürütülen kampanyalardan farksızdı. EğitilmiĢ bir halk olmadan Türkiye'de demokrasi olamaz diyenler de var. Oysa profesörlerimiz YÖK'ün altında yıllardır tıpıĢ tıpıĢ kapıkulu görevlerini ifa ediyor. Üstelik Türkiye'de okuryazarlık ve kentleĢme oranının artması peĢ peĢe gelen askeri darbelere denk gelmedi mi? Ya da özellikle kendilerini 'aydın' diye tanımlamıĢ olanların yıllardır değiĢmeyen darbeci tutumlarına ne demeli. (Sadece Türkiye'de değil, tarihin en iyi eğitilmiĢ 'yüksek' kültürlü ülkelerinden Almanya'da değil miydi 'Mein Kampf'ın yazarı Hitler'in seçimlerle iktidara gelmesi?) Yalnız öyle günlerin eĢiğinde olabiliriz ki Türkiye gibi ülkelerde eleĢtirdiklerimiz bile ABD'deki son geliĢmelerin yanında fuzuli kalabilir. Bazen, toplumlar hiç farkında olmadan ellerindeki özgürlükler yitip gidebiliyor. Önümüzdeki kasım ayında ABD baĢkanlık seçimlerinde kullanılacak yeni oy verme ve sayma teknolojisi, demokrasinin olmazsa olmaz kurumunu, yani seçimleri, tamamıyla anlamsız kılabilir. Bu konu Ģimdiye kadar ne yeterince duyuruldu ne de üstünde tartıĢıldı. Demokrasi kültürümüzde esas olan gizli oy açık tasnif

uygulaması tarihe karıĢmak üzere. Yeni sistem kimi bankamatiklerde kullanılan 'dokunmatik' gibi. Tek fark parmağınızın ekrana bir dokunuĢuyla para miktarı yerine kimi seçeceğinizi belirtmeniz. Oy pusulası yok. Sonuçlara itiraz olursa yeniden sayım olanağı yok. Sisteme dıĢarıdan müdahaleyle elektronik bir iz bırakmadan seçim sonuçlarını değiĢtirmenin mümkün olduğu uzmanlarca kanıtlanmıĢ durumda. Bilimkurgu gibi bir durumla karĢı karĢıyayız. Sisteme girmeyi becerebilen tek bir 'hacker' bile iktidarı belirleyebilir. Makineleri üreten dört Ģirketten üçünün Cumhuriyetçi partiye yakınlıklarıyla tanınması ve Ģimdiye kadar bu makinelerin kullanıldığı yerel seçimlerin bazılarında Cumhuriyetçilerin sürpriz baĢarısının kayda değer olduğunu düĢünenler var. Sistemlerinin nasıl çalıĢtığı, patent hakkının ihlali sayıldığından, herhangi bir kamu kuruluĢunun incelemesine açık değil. ABD ve diğer Batı ülkeleri yıllardır baĢka rejimlerde seçimlerin özgür koĢullarda yapılıp yapılmadığını denetleyebilmek için oraya buraya heyetler gönderir dururlar. Öyle anlaĢılıyor ki sıra dünya imparatorluğunda yapılan seçimlerin denetlenmesine geldi. Ama nasıl? Oyların tekrar sayımının mahkeme kararıyla durdurtulup baĢkanın seçmenin arzusu hilafına belirlendiği son ABD seçimlerinden sonra, bu sefer de kendilerini bekleyen olası tehlikelerden habersiz bırakılan 'seçmenler' ne yapabilir ki?

Sanat terörizmi
Gündüz Vassaf
11/04/2004

Terörizm günlük dilimizde artık çok sık kullanılan bir deyim. Yoksa, onu sanatla birlikte aynı nefeste herhalde ele almazdım. Ancak terörün giderek gündelik yaĢamımızın bir parçası olması da onun çeĢitli ifade biçimlerine bizi körleĢtiriyor. Terör, hepimizi ölüme mahkûm eden, toplum ve bireyleri korkunun totalitarizmine tabi kılan bir olgu. Sanatsa, bence tam tersi, ifade biçimi ve türü ne olursa olsun, hem bizi hem de sanatçıyı kalıplarımızdan özgürleĢtiren katılımcı bir eylem biçimi. Bu nedenle sanatçının ayrıcalıkı bir yeri var. Ailesini, çocuklarını, kendisini sevenleri istismar ya da ihmal etmesini, baĢka meslektekilere göre, daha bir anlayıĢ ve hoĢgörüyle karĢılamıĢız. Alkol, eroin gibi alıĢkanlıklarla ölümünü hızlandırmasını, yaratıcılığının bir yoldaĢı olarak kabul etmiĢiz. Bencilliğini, kendisini uğraĢına vakfetmesi açısından kaçınılmaz, haddini bilmezliğini, kabına sığamaması olarak görmüĢüz. Nedeni, sanatçının yaratarak, dünya kültür mirasına, türümüzün ayrıcalıklı varlığına, bir katkıda bulunduğuna inancımız. Günümüzde sanatçının nesnesinin değiĢmesiyle bu konumu da değiĢmiyor mu? Kültür mirasımıza katkı adına doğa ya da insanın kendisine müdahalesi evrensel ahlakımız açısından nasıl değerlendirilmeli? ġöyle bir haber okudum geçen hafta. BaĢlığı, 'Bu Buzul Benim, Bana Ait.' Kopenhag, Danimarka (25 Mart)-Bir sanatkâr, 780 galon kırmızı boya, üç itfaiye hortumu ve yirmi kiĢilik ekibiyle yaratıcı dürtüsünü tatmin edebilecek büyüklükte bir tuval bulabilmek için Grönland'a gitti. Sonuç, ülkenin batı yakasındaki kan kırmızı bir buzul. "Hepimiz doğa anamızı süslemeliyiz" diyor Danimarkalı sanatkâr Marco Evaristti, "Bu benim buzulum, bana ait." Evaristti baĢka bir eserinde de öğütüceleri süs balıklarıyla doldurup, sergisini dolaĢanları, bu balıkları öldürmeye davet etmiĢti (Evet, balıkları öldürenler oldu). Sanat adına doğayı bu Ģekilde sahiplenip dönüĢtürmeye ne ölçüde insanın hakkı var? Herhalde sanatçının bu eylemi, çiftçinin kendi toprağını (özel mülkiyet hakkı kavramını sorgulasak bile) gübrelemesiyle karĢılaĢtırılamaz. Buzul boyamanın baĢka bır tarzı, özellikle bienal tipi sergilerde, kentlerimizdeki kamu alanlarının sanatkârların kullanımına sunulması. Böylece örneğin Ġstanbul'da Boğaz Köprüsü'nün yanıp sönen ampullerle donatıldığına, bina dıĢ cephelerinden sandalyelerin sarkıtıldığına, Londra'nın göbeğinde birisinin havadan sarkıtılan Ģeffaf bir kutu içinde kendisini açlığa mahkum etmesine tanık olduk. Ben Ģahsen bunları ilginç, düĢündürücü bulmuĢ olabilirim. Ancak bu tür sergileme biçimi de kentlinin kamu alanına bir tecavüz olarak düĢünülemez mi? Sanatçının eserlerini galeri ya da müze gibi, ancak isteyenin ziyaret edebileceği mekânlarda sergilemesi ile herkesin bunları görmeye mecbur bırakılması arasındaki fark nasıl açıklanmalı? Yakın bir zamana kadar Ģehirlerin göbeğinde, halka açık infazlar, 'çağdaĢ' düĢünceyle bağdaĢmadığı için kapalı mekânlara alındı. Londra'da bir insanın açlıktan günbegün ölüme yaklaĢmasının kamuya seyirlik bir olay olarak sunulmasını evrensel ahlakımızla bağdaĢtıramıyorum. Yukarıda seçtiğim örnekler özellikle en çarpıcı olanları değil. Sanıyorum ki, belki de türümüzün en vahĢi dönemi olan 20'nci yüzyıldan itibaren, bizler, bir yandan Ģiddet ve terörü içselleĢtirir, bir yandan da kapitalizmin her Ģeyi metalaĢtırmasına tanık olurken, özgürlük adına sanatçının kendini ifade tarzında da çarpıcı değiĢimlerle karĢı karĢıyayız.

Ömrüm seni sevmekle...
Gündüz Vassaf
04/04/2004

Dünyada konuĢulan 6 bin küsur dil var. Yüzyılın sonuna kadar yarısı yok olacak. Avustralyalı yerlilerin dillerinden 'Mati' ke'yi bir kiĢi Ġngilizceyi ise iki milyar kiĢi konuĢuyor. Ama kaç kiĢi konuĢursa konuĢsun, her dil dünyaya açılan farklı bir pencere, çevremizi farklı bir algılama biçimi. Diller kayboldukça türümüz de tekdüzeleĢiyor. Dünyaya bakma biçimimiz, kendimizi ifade ediĢimiz giderek birbirine benziyor. Dilbilimci Whorf'un bir tezine göre neyi nasıl algılayacağımızı kullandığımız dil belirliyor. Eskimo dillerinde karın çeĢitli türlerini anlatan birçok kelime var, Ġngilizcede yalnızlığın, Farsçada aĢkın. Türümüz ihtiyacına, baĢkalarıyla ve doğayla iliĢkilerine göre kelime üretiyor. Ġnsan en son sevgilisine Türkçe,'Senden baĢka kimseye bir daha âĢık olmayacağım, ömrümün son aĢkı sensin', derken ne kadar dil dökmek, dil cambazlığı yapıp samimiyetini bin bir kelimeyle kanıtlamak konumunda. Oysa bunu tek bir kelimeyle de ifade etmek mümkün. Güneydoğu Asya'daki Boro dilinde 'onsra' bir daha âĢık olmamak üzere âĢık olmak anlamına geliyormuĢ. Ama inandırıcı gelmiyorsa gene baĢka bir sürü kelimeyle deveye hendek atlattırmaya gerek yok. BaĢka bir iliĢki biçiminin adı da 'onsay', yani âĢıkmıĢ gibi davranmak. Hatta 'onsay' iliĢkisinde, adı da konduğundan, kimse kimseyi yalancılıkla, sahtekârlıkla itham edip küçük düĢürmek konumunda da değil. Asıl yalan ve de kabul edilmez olan, âĢıkmıĢ gibi davranmak değil (bu her iki kiĢiyi mutlu da edebilir), öyle davranıldığını inkâr etmek. Boro dili, insanın ruh halinin çeĢitliliğini, adlandırarak, kabul ediyor. Suçlamıyor. Yadırgamıyor. Oysa, suçluluk ve günah çıkarmak üzerine kurulu Hıristiyan ahlak anlayıĢının da yansıdığı ve bugün dünya dili olan Ġngilizcede, 'iyi' ve 'kötü' diye ayrılan davranıĢ kalıpları çok daha net. Boro ya da Mati'ke gibi dillerin yakında kaybolacak olması bizi tekdüzeleĢtirmekle bırakmıyor. Aynı zamanda kimi toplumlarda normal sayılan davranıĢlarımızı ifade eden kelimelerin, o dillerle yok olması sonucu, bizi totaliter bir ahlak anlayıĢına da tabi kılıyor. AĢkın, cinsel birleĢmenin, bin bir Ģeklinin heykellerde iĢlendiği Hindistan'daki kutsal tapınakları bir an için gözünüzün önüne getirin. Bir gün bunları George Bush gibi Amerikalıların dünyaya yaydığı Ġngilizce ile algılamak konumuna gelirsek, müstehcen diye bu tapınaklara giriĢ de yasaklanır, belki de kim bilir, putları yıkıyoruz düĢüncesiyle bir kültür mirası daha yerle bir edilir.

Yaşlı Finli, kadınsız Çinli
Gündüz Vassaf
28/03/2004

Ġleride nasıl bir dünyada yaĢayacağız? Herhalde en doğru kehanet, kehanetlerin genellikle yanlıĢ çıktığı. Ancak sorum yakın geleceğimizle, bugün 20-30 yaĢlardakilerle ilgili. Yarın ne olacağını kestirebilmemiz için elimizde yeteri kadar ipucu var. Önce, bildiklerimizin kısa bir özeti. Zenginlerle yoksullar arasında türümüzün tarihindeki en büyük ayrım bugün de bütün Ģiddetiyle sürüyor. Aradaki fark, sosyalist sistem çöktüğünden beri, açılmakta. Dünya nüfusunun 'unutulan' üçte biri, yoksulluğa terk edilmiĢ durumda. Türümüzün tecrübesi Ģunu gösteriyor- azınlıktaki zenginler çoğunluktaki yoksulları Ģöyle ya da böyle tarih boyunca alt etmenin yollarını bulmuĢ. ġiddet, propaganda karıĢımı yöntemlerle yakın gelecekte de bu adaletsiz düzen sürecek gibi. Ancak günlük yaĢantımızda göze çarpmadığı halde, tarihimizde tanık olmadığımız baĢka demografik geliĢmelerle de karĢı karĢıyayız. Bunlar dünya çapında yeni tür bir çatıĢmanın nedeni olabilir. En azından bildik toplumsal normlarımızın yakında alaĢağı edileceği kesin. ġöyle bir ikilemle karĢı karĢıyayız. Zengin ülkelerde yaĢlı, eli ayağı tutmayan, bakıma muhtaç bir nüfus var. Dünyanın gerisindeyse önemli bir kısmı yoksul, iĢsiz ve aç gençler. Zengin ülkeler, çocuk yapmadıkça, göçe kapalı kaldıkça yaĢlanıyor, nüfusları azalıyor. Yoksullar gençleĢiyor nüfusları çoğalıyor. Tarihimizde ilk defa bilgi açısından gençler yaĢlılara hükmetmek konumunda. Hızla değiĢen teknoloji onların tekelinde. Geleneksel toplumlarda hayati olan yaĢlıların tecrübesi, günün gereksinmeleri açısından anlamsız anılardan ibaret. Kapılarını göçe açık tutan ABD değiĢen demografiye ayak uyduruyor. Ancak burada da 2050 yılına doğru Avrupa kökenli beyazların azınlığa düĢmesiyle bu toplum çarpıcı değiĢimlere gebe. Diğer uçta, Japonya gibi, Koreli 'atalarını' bile göçmen olarak kabul etmeyen, ırkçı ve nüfusu yaĢlanan bir ülke var. Japonlar ve Avrupalılar var olabilmek için ya sermayelerini ihraç edip giderek birer huzurevini andıracak ülkelerinin yükselen duvarlarının ardında yaĢayacaklar ya göçlerle ülkelerinin tanınmayacak hale gelmesine razı olacaklar -ya da dilim varmıyor ama dünya çapında Hitlervari soykırımcı çözümlere mi baĢvuracaklar? Yeryüzünde her dört kiĢiden birinin yaĢadığı Çin de, yakın geleceğinde çarpıcı demografik dönüĢümlerin Ģokunu yaĢamakla karĢı karĢıya. Artık Çinlilerde uzun yaĢıyor. Ne Mao öncesi ne de Mao dönemi gibi açlıktan ölmüyor. Yakın bir gelecekte kendine bakamaz hale gelecek olan yüzlerce milyon yaĢlının yükünü sistem kaldırabilecek mi? Ayrıca bu ülkede çiftlerin birden fazla çocuk sahibi olmaları yasaklandığından ve kız çocuk istenmediğinden, erkek nüfusu çoğalıyor. Bir Türkiye nüfusu kadar kadınsız erkek ne yapacak? Toplumsal yapı ne tür bir değiĢime zorlanacak, barbar addettikleri dünya Çin'e gelin mi gidecek? Bugünlerden itibaren türümüzün tarihinde ilk kez Ģehirlerde yaĢayanlar kırsal kesimdekilerden daha çok. Ancak eskiden sanayi devriminin iĢçi ihtiyacıydı Ģehirleri cazip kılan. Bugün tarımın monopolleĢmesinden ötürü göçe zorlanan iĢsizler orduları Ģehirlerde... Ne köylü kentleĢiyor, ne kent köylüleĢiyor. Yeni bir oluĢumla karĢı karĢıyayız. Pazarın gücünün her Ģeyi çözeceğinin iddia edildiği bir düzende yaĢıyoruz. Oysa kapitalizmin borsalarında gelecek, altın, buğday, petrol ve benzeri mamullerin fiyatlarının ne olabileceğinden öteye gitmiyor.

Mc Medya
Gündüz Vassaf
21/03/2004

Noam Chomsky (MIT Üniversitesi), "Totalitarizm için siddet neyse, demokrasi için de propaganda aynı Ģey." Ġki yüzyıl önce, Thomas Jefferson (ABD CumhurbaĢkanı), "Gazetelere bakmayan birisi, olup biteni gazete okurundan iyi bilir. Kafası yalan ve yanlıĢlarla doldurulanlar, gerçeğe, hiç bilmeyenlerden daha uzaktır." Sovyetler Birliği döneminin ünlü gazetesinin adı 'Pravda.' Pravda, Rusça gerçek demek. New York Times gazetesinin her sayısında Ģöyle bir ibare var. "All the news that's fit to print." (Basılmaya değer olan bütün haberler) Kapitalist basının bayrak gemisi, iĢlevini tanımlamakta daha gerçekçi, daha dürüst. Gazetelerden, medyadan, dünyada olup bitene pencere olmalarını beklemek haksızlık. GerçekdıĢı, safça bir beklenti. Medya tekellerinin de tersini iddia etmesi düpedüz yalan. Ya da kimi iyi niyetli temsilcilerinin kendi kendilerini kandırmaları. Bu düzende, tabii ki her medya kuruluĢu kendisine göre değer verdiği, önemli bulduğunu sayfalarında, ekranlarında yansıtacak. Biz okurlar da tercihimizi, kendi gerçeğimize yakın gördüğümüzü seçerek yapıyoruz. Ancak monopolleĢen medyada farklı değerleri (aynı değerin farklı Ģekilde ifadeleri değil) yansıtan tercihlerimizin azalması sonucu McMedya imparatorluğunun tutsak tüketicileri konumundayız. Daha da ürkütücü olan, enformasyon sanayiinin kitle imha silahları kadar tehlikeli bir hale gelmesi -ABD egemenliğinde yeni dünya düzenini kurma savaĢında en ince propaganda yöntemlerinin seferber edilmesi. Türümüz, 'GılgamıĢ' destanını yazana kadar, ilk efsaneleriyle binlerce yıllık bir sözlü tarih belleğine sahip olma özelliğini taĢıyor. Peki, nasıl oluyor da bugün kamuoyunun belleğinin çok kıt olduğu, her Ģeyi hemen unuttuğu söylenince, evrensel bir gerçekmiĢ gibi, baĢımızı tasdik edercesine sallıyoruz? Günümüzde kullanılan haber teknolojisi "Ġzleyicinin ne kadar az Ģey aklında kalırsa o kadar baĢarılıyız" anlayıĢı üzerine kurulu. Özellikle ekrandan aynı anda gelen çeĢitli simge ve mesajlarla izleyici boğulurken, karĢılaĢtığı bolluk önünde de bilgilendirildim diye kandırılıyor. Düzen böyle ayakta duruyor. Kıt olan belleğimiz değil. Belleğimizi duyarsızlaĢtıran, bilincimizi edilgenleĢtiren bir taarruzla karĢı karĢıyayız. Anketler de nasıl düĢündüğümüzün değil, o gün için nasıl yönlendirildiğimizin bir ölçütü. Dünyayı beterinden koruyan, sırrı çözülemediğinden kimsenin sirayet edemediği, vicdan.

Büyük Hendek Sokak
Gündüz Vassaf
14/03/2004

Ġstanbul'un Galata semtinde 1889-90 yılı kayıtlarına göre Büyük Hendek Sokak'ta oturanlar arasında, isimlerine bakılırsa, tek Müslüman yok. (Türk demiyorum, çünkü bu kelimeyi 'kendimizi' tanımlamak için resmen ilk kullanıĢımız 17 ġubat 1919'da Ġstanbul'da toplanan mecliste.) ĠĢte Büyük Hendek Sokak sakinlerinin bir kısmı. - No. 4. Sterio, bakkal 8. Const. Nicolau, heykeltıraĢ 9. Leopold Krause, terzi 11. C. Reiser, komisyoncu 13. Dim. Voulgarakis, pastacı 16. Antonie Sifneos, kunduracı 24. Garabet Kebabdjioğlu, tütün dükkânı 27. Louis Porurier, rantiye 32. N. Ġpirotis, kasap 37. Sifneo Biraderler, emekli tüccar 38. Thanassi Evangheliou, manav 39. Leon Sellie, Ġstanbul Sular Ġdaresi Müdürü 44. Jean Schneiberg, otomobil imalatçısı Celestin Triarire, duvar ustası 46. Isaac Abramovich, Ģapkacı 54. Mmme. Darmon, ebe 56. Pierre Byron, ġark Demiryolları'nda yönetici 58. J. Szako, ilaç imalatçısı 59. Leon Schor, gazoz fabrikası 63. Alliance Ġsraelite, Universelle Kız Okulu 66. Panany Bonafacio, fırıncı

87. Dimitrio Logothetti, otelci 89. Leon Rosenthal, Sultan'ın döĢemecisi. Listeye bakınca Ġstanbul'un bir zamanlar ne kadar kozmopolit bir Ģehir olduğu insanın gözlerinin önünde canlanıyor, kulağınızda, sokaklarda konuĢulan çeĢitli diller çınlıyor. Cumhuriyet'le birlikte Ġstanbul'un taĢralaĢtığını, bir dünya Ģehri olmaktan çıktığını biliyoruz. Ancak bugünlere özlem duyarken, Birinci Dünya SavaĢı'ndan sonra Ġstanbul'un iĢgal altında olduğu günlerde, belki de bu sokaklarda oturanların birçoğunun neredeyse bayram ettiğini, evlerden Yunan bayraklarının asıldığını da unutmuĢ gibiyiz. Unutanlar 'çağdaĢlaĢmak' uğruna ulusal çıkar mefhumunu bile neredeyse reddediyor. Hatırlayanlarsa, herhangi bir politika üretmek, alternatifler sunmak yerine, gözü dönmüĢ bir Ģekilde, içeride ve dıĢarıda tekrar bir kurtuluĢ savaĢı verme havasındalar. Ġki grup da azınlıkta ama en çok onların sesleri duyuluyor, sinirler geriliyor. Asıl olanlar gözden kaçıyor.

Beyin jimnastiği
Gündüz Vassaf
07/03/2004

Psikologların bu konuda hâlâ bir kitap yazmadığına ĢaĢıyorum. Vücudumuzu ölümsüzleĢtirmek istercesine gösterdiğimiz gayret ve harcadığımız paranın dünya ekonomisinde kayda değer bir yeri var. Günümüzün aletli jimnastik salonlarını, yatak odalarındaki sabit bisikletlerle kürek çekme makinelerini, Belgrad ormanı koĢucularını yıllar öncesinin vücudu zinde tutmaya yönelik kitaplarına borçluyuz. 'Kanada Atlı Polisinin Egzersiz Kitabı' bile bir ara ABD'de en çok satan kitaplar listesine girmiĢti. Sonraki yıllarda rejim yazıları moda oldu. Bugün de öyle. Bu konuda söyleyecek yeni bir Ģeyiniz varsa ya da Ģimdiye kadar söylenenleri sanki ilk defaymıĢ gibi çok farklı bir Ģekilde sunmayı becerebiliyorsanız, Batı'nın önde gelen yayınevleri size astronomik avanslar ödemeye, kitabınızı Tagalagdan Çinceye kadar birçok dile çevirmeye hazır. Milano'da defileye çıkmıĢ gibi boy boy, boyalı vitaminler, sıfır sigara, kalbe iyi gelir diye akĢamları tek kadeh kırmızı Ģarap, programlı seks, her gün hava raporunu takip edercesine piyasaya çıkan yeni aletlerle vücudun çeĢitli fonksiyonlarını ölçmek, dünyanın her yanında milyonlarca 'çağdaĢ insanın' yaĢam biçimi. Modern insan, vücudunu garantiye almıĢ olmanın yalancı huzuru içinde. Tıptaki buluĢlarla yaĢam süresini uzatan türümüzün yeni korkusu vücut sapasağlamken kafanın koyuvereceği. Unutmak. Saçmalamak. Evin yolunu ĢaĢırmak, havaalanı yerine sinemaya, tuvalet yerine komĢuya gitmek. 21. asrın sağlıklı insanının yaĢlılığında 'kafayı üĢütme' korkusu var. Kim bilir bu korkular üzerine ne gibi yeni ürünler piyasaya sürülecek, nasıl pazarlanacak? Yakında beyin vitaminleri modasıyla birlikte, beyin jimnastiği kitapları ve uzmanları, gündelik yaĢantımızın parçası olursa hiç ĢaĢmamalı. Her sabah uyandıktan sonra beĢ dakika bilmece çözülecek, eĢ dost ziyaretlerinde en yeni, beyni dinç tutma buluĢları konuĢulacak, düzenli aralıklarla beyin fonksiyonlarımız ölçülecek ve ona göre butik beyin jimnastiği programları geliĢtirilecek. Ama daha o günlere gelmeden belki de modern insan, alıĢık olmadığı bir Ģey yapmayı da deneyebilir. Bilgi çağı denilen günümüzde düĢüncelerimizi metalaĢtırmanın, paraya çevirmenin o denli peĢine düĢüldü ki, Newton'un 'Elma kafama neden düĢtü?' ya da Eflatun'un 'Ahlaklı insan nasıl olur?' türünden sorular sormak, cevaplarını aramak önemsenmez oldu. Bir tanıdığımın çocuğuna 'Erdem nedir?' diye sorulduğunda, 'Amca bana Ģıkları söyle' diye cevap verdiğini hatırlıyorum. Yeni dünya düzenini alternatifsiz görmenin aymazlığı, bize, dünyamıza, yaĢantımıza, geleceğimize iliĢkin en temel soruları sormayı unutturuyor. 'Ġnsanlar neden aç?', 'Neden iĢsizlik var?' gibi sorularla barıĢ arayıĢı, çağdaĢ 'uygarlığımızın' olgun temsilcilerine çocuksu özlemler gibi geliyor olmalı. Ġkinci Dünya SavaĢı bittiğinden bu yana çıkan 100'e yakın savaĢta ölenler 100 milyondan fazla. Yurtlarından olup göçe zorlananlar, uygarlığımızın tarihindeki toplam göçmen sayısından çok. Ve derdimiz sağlıklı yaĢamak.

Üniversitenin cenazesi
Gündüz Vassaf
29/02/2004

Ġspanya'daki Salamanca Üniversitesi 1239'da kurulmuĢ. Bologna, Paris ve Oxford üniversiteleri ile birlikte döneminin dünyada en iyi eğitim kurumlarından biri. 16'ncı yüzyılda 25 fakültesi ve 10 bin küsur öğrencisi var. Katolik kilisesinin baskısına rağmen egemen düzeni alt üst eden Kopernik devrimi, GüneĢ'in Dünya'nın etrafında değil de Dünya'nın GüneĢ'in etrafında döndüğü, burada savunuluyor. Engizisyonda apar topar götürülen üniversite rektörü beĢ yıl mahkûmiyetten sonra tekrar döndüğünde ilk dersine "Dün bıraktığımız yerden devam edelim" sözleriyle baĢlıyor. Avrupa'da taassuba, kilise ve krallara karĢı düĢünce burada korunmuĢ, burada yaĢatılmıĢ, buradan da yayılmıĢ. Salamanca Üniversitesi'nde bugün de 10 bin küsur öğrenci okuyor. Ancak eski Ģehrin sokaklarında kararlı adımlarla derslerine

yetiĢmek isteyen öğrencileri görmesem burada bir üniversite olduğunu anlayamayacağım. Görünürdeki iki kitapçının kapladığı toplam alan Ġstanbul'da Markiz'i andıran Ģık çikolatacının yarısı kadar. Üniversite binalarının panolarında duyurular sade not ve imtihanlarla ilgili. Sokaklarda ne el ilanı dağıtan var, ne bir toplantıyı duyuran afiĢ, ne de imza toplayan. Duvarlarda tek göze çarpan, geleneğe göre mezun olunca öldürdüğü bir boğanın kanı yerine artık boyayla yazılan öğrenci isimleri. Salamanca'yla birlikte aynı dönemde kurulan dünyanın gözde üniversiteleri Oxford, Paris ya da Bologna'da da durumun pek farklı olduğunu sanmıyorum. Hepsinde aynı telaĢ-mezuniyet, iĢ ve para. Salamanca'yı ziyaretimden bir hafta sonra Boston'da Harvard Üniversitesi'nin kitapçısındaydım. Burada karĢılaĢtığım manzara bana Türkiye'de 12 Eylül'ü, askeri cuntayı ve yakalarlarsa 'Beni hapse atıp iĢkence yaparlar' korkusuyla banyo küvetlerinde kitapların yakıldığını, bahçelere gömüldüğünü hatırlattı. O günlerde Boğaziçi Üniversitesi'nin kütüphane sorumlusu bile, kendi kendine iĢ edinip, sırf baĢlığında ideoloji kelimesi var diye ġerif Mardin'in 'Din ve Ġdeoloji'si de dahil olmak üzere yüzlerce kitabı gözden ırak bir yere kaldırmıĢtı. Ġhsan Doğramacı ve YÖK'le birlikte de Türkiye'de üniversitenin cenazesi kaldırıldı. Harvard Üniversitesi'nin kitapçısında karĢılaĢtığım manzara bundan da dehĢet vericiydi. Geçen sene kanunlaĢan Patriot's Act'in (Vatanperverlik Yasası) bir maddesine göre devlet, kimlerin hangi kitapları alıp okuduğunu denetleyebiliyor. Kitapçılar ve kütüphaneler, kimin hangi kitabı aldığını devletin talebi üzerine bildirmeye mecbur. Okurlarına da bilgi topladığını bildirmeye hakları yok. Böyle bir yasaya karĢı 'O zaman biz de kitapçımızı, kütüphanemizi kapatırız' (bir gün için bile olsa) diye protesto niteliğinde bir tepki de yok. Benim Harvard Üniversitesi Kitapçısı'nın kuytu bir köĢesinde gördüğüm ve o ana kadar üç kiĢinin imzalamıĢ olduğu bir dilekçe, bu maddede değiĢiklik yapılmasına yönelik cılız bir çağrıydı. Nazi Almanyası ya da Sovyetler Birliği'nin ilkel totalitarizminde kitaplar yakılıp yasaklandığında Batı âleminde yer yerinden oynardı. Yeni totalitarizmin özgürlük vitrininde kitap serbest. Okur fiĢleniyor. 'Ortaçağda kuruluĢundan bu yana, tarihinin uzun bir döneminde hümanizmanın beĢiği olan üniversite üç maymunlar gibi sessiz, sağır ve kör. Üstelik, geleneklerine ve topluma duyarsızlığı bir yana, insanı da metalaĢtıran yeni dünya düzeniyle süratle bütünleĢmekte.

İstanbul
Gündüz Vassaf
22/02/2004

Ġstanbul'u dünya markası yapacaklarmıĢ... Bizans ve Osmanlı Ġmpratorluğu dönemlerinde dünya baĢkenti olan Ġstanbul'u Türkiye Cumhuriyeti'nin 59'uncu hükumeti bir dünya markası yapacakmıĢ. Beyoğlu alıĢveriĢ merkezi, Sultanahmet müzeler bölgesi, Kilyos deniz eğlenceleri beldesi olacakmıĢ. Belki de ülkenin 'geri kalmıslığına' mantıklı bir çözüm. Borçları giderek artan Türkiye, dıĢa açıldığından beri eskisi gibi kendini besleyemiyor. Herhangi bir ticari alanda baĢka ülkelere göre rekabet gücü de yok gibi. Tekstil sanayii bile belki 10 yıl içinde çökecek, emeğin çok ucuz olduğu, BangladeĢ'in bile rekabette güçlük çektiği, Çin'e kayacak. Bugün Türkiye, Irak'ta ABD iĢgal ordularına sattığı ekmekten kazandığı parayla bile iftihar eder konumunda bir ülke. 21. asırda 'boy gösterebilecek' bir insan yatırımı da olmadığına göre ümitler Ġstanbul'da. Ġstanbul bir dünya markası olacak. Gecekondulardan, Ģehrin eğitim, sağlık, çöp, ulaĢım sorunlarından, adalarda söndürülemeyen yangınlardan, depremlere hazırlılıktan söz edilmiyor. Ġstanbul, bu Ģehirde oturanların yaĢam ihtiyaçlarını karĢılayacak bir mekan olarak değil, yabancıları memnun ederek sırtından para kazanılacak bir mal olarak düĢünülüyor. Yabancılara kollarını açan Yeni Ġstanbul, Ġstanbullulara kapalı bir Ġstanbul mu olacak? Yönetimlerin normal vazifesi olan iĢler, Ģehrin reklam tahtalarında baĢarı olarak ilan ediliyor. Her yıl kar yağan bu Ģehirde kar temizlemekteki beceriksizlik, dünyada belki de örneği görülmemiĢ bir Ģekilde kar öncesi tatil üstüne tatil ilan edilerek örtbas ediliyor. ġehir vapurlarıyla deniz otobüsleri tarifelerinde hafta sonlarının hangi günler olduğunda dahi anlaĢamayan bir mantıkla çalıĢıp sürekli değiĢtirdikleri kaldırım taĢlarında seksek oynayan 'vizyonlu' yöneticiler bu Ģehri dünya marka yapma çabası içinde. Ġstanbul Osmanlı Ġmparatorluğu döneminde çok kültürlü, çok dilli bir dünya Ģehriydi. Cumhuriyetle birlikte tekdüzeleĢti, içine kapandı, geçmiĢini inkar etti, modernleĢme adına tarihi tahrip edildi, ihmal edildi. Ġnsan dokusu değiĢti. ġehir ve Ģehirde yaĢayanlar arasındaki bağ koptu, kopartıldı. Yeniden de kurulmadı. Ġstanbul ve yeni sakinleri birbirlerine yabancı kaldı. ġehir insan bütünlüğü olmayınca da Ġstanbul'un kendisi tüketilir oldu. Ġstanbul'u bir dünya markası yapmak, Ģehri allayıp pullayıp yabancılara satmak, bu koĢulların yarattığı kiĢilerde oluĢan bir mantığın ürünü. Bugün Ġstanbul'da yaĢayan çoğu Ġstanbullu, Ġstanbullu olmamakla övünüyor, daha çok geldiği yere 'memleketine' sahip çıkıyor. Dünyada en çok ziyaret edilen Ģehirlerden biri olan; New York, Londra, Paris'den çok, görkemli tarihiyle Ġstanbulla karĢılaĢtırılabilecek ender Ģehirlerden Venedik, bir dünya markası değil. Venedik her Ģeyden önce Venediklilerin Ģehri. Gelenler Venediklilerin Venediğini ziyarete geliyor. Kendileri için hazırlanmıĢ bir 'Venedikland'ı' değil. Ġstanbul, ancak bu Ģehirde yaĢayanların hayatına imrenildiğinde, burayı ziyaret edenler keĢke Ġstanbul'da yaĢayabilseydim dediğinde yeniden bir dünya Ģehri olabilir. Amaç varlıkları metalaĢtırıp markalaĢtırmaksa, bu sömürgeleĢtirilmiĢ mantığın tezgahında yakında camilere de bilet de kesilir, mehmetçik de kiralanır, bayrağa da yıllık sözleĢmelerle logo alınır.

Mi amas vin
Gündüz Vassaf
15/02/2004

Ek het jon leef......................Afrikaans ......................Braille Nin ko ngachitde; Chit pa de.........Burmaca Ngor oi ley..........................Kantonca T'estimo.............................Katalanca Mina rakastan sinua..................Fince Tha gradh agam ort...................Galce Se erotao............................Klasik Yunanca Maney tamari satey pyar che..........Gujaratça Aloha i'a au oe; aloha au la o'e.....Hawaiice Ani ohev otach.......................Ġbranice Mai tumaha pyar karta hu.............Hintçe Aishite imasu........................Japonca KhoĢim awee..........................Kürtçe As tave myliu........................Litvanyaca ..// —- - ./-.— —- .. ...............Mors alfabesi Kocham cie...........................Lehçe Eu te amo............................Portekizce Te iubesc............................Romence Ya tebya lyublyu.....................Rusça Volim te; ljub'm te..................Sırpça Jag alskar dig.......................Ġsveççe I Chaa di Garn.......................Ġsviçre Almancası Iniibig kita; mahal kita.............Tagalag Phom Rak Khun........................Tayca Mi - an aap say piyar karta hun......Urdu Ngiya kuthanda.......................Zuluca Mi amas vin..........................Esperanto Seni seviyorum.......................Türkçe

Polonya'yı tüketmek
Gündüz Vassaf
08/02/2004

Seyahat yazıları... gezi notları. Marko Polo, Ġbni Batuta. Günümüzden Colin Thubron, Paul Theraux, Bill Bryson. Hepsinin ayrı ayrı seyahat etme tarzı, kendilerine özgü yazma biçimleri var. YaĢamın uç noktalarının gözlemcileri olan savaĢ muhabirlerinden çok farklılar. ÇeĢitli kültürlerden insanlarla haĢır neĢir oluyor, onların geçmiĢini, âdetlerini araĢtırıyor, evlerinde kalıyor, dertlerini dinliyor, kısacası gittikleri ülkelerin 'özel' yaĢantısını dile getirmeye çalıĢıyorlar. Yüzeysel kalan seyahat yazılarıysa çala kalem yazılmıĢ düzensiz bir turist rehberine benzemekten öteye gidemiyor. Ġyi bir seyahat yazarı, dil bilmese bile, gittiği yerlerdeki insanların dünyasını paylaĢabilen biri. Sosyal bilimciler çeĢitli konularda yıllarca uzmanlaĢırken, seyahat yazarları da empresyonist ressamlar gibi az zaman içinde kendi tablolarını yaratıyorlar. Sosyal bilimcilerin karĢılaĢtığı ahlaki sorunlar seyahat yazarları için de geçerli. Ġkisi de gittikleri toplumların yaĢantısından bir Ģeyler almaya gidiyor. KarĢılığında ne verdikleri ya da bir Ģey vermelerinin gerekip gerekmediği bence yeteri kadar tartıĢılan bir konu değil. Her ikisi de baĢkalarının dünyalarını yansıtmak iĢinden para kazanıyor. AlıĢveriĢe, kum ve güneĢe giden turistlerden farklı olarak, onlar da gittikleri yerleri, tanıĢtıkları insanları tüketmeye gidiyor. Marko Polo ve Ġbni Batuta gibi gezginler çağdaĢ seyahat yazarlarından farklı. Ġlki tüccar. Gezisinin baĢlangıcında alıĢveriĢe dayanan baĢka bir iĢi var. Üstelik çeĢitli diller öğrenip Kubilay Han'ın gözüne girdikten sonra onun vekili oluyor. Moğol Ġmparatoru adına Tibet, Burma, Hindistan gibi yerlere resmi gezilere gidiyor. Anılarınıysa, ancak ülkesine dönüp Cenevizlilere bir savaĢta esir düĢtükten sonra, hapishanede Pisa'lı Rustichelli'ye dikte ediyor. Kendisi gibi 14. yüzyılda yaĢayan, Afrika ve Asya'daki bütün Müslüman ülkelerini ve kimi komĢularını gezip gören Ġbni Batuta da öyle. KarĢı konulmaz bir arzusu var seyahat etmek için ve keyif için dolaĢıyor. Ama gene gittiği yerlerde topluma bir tür hizmet veriyor. Hocalık yapıyor, Delhi ve Maldive Adaları'na kadı oluyor. Bu arada Osmanlı öncesi dolaĢıp anlattığı Anadolu, Türklerinin tarihi açısından özellikle ilginç bir dönemi kapsıyor. Batuta da, 28 yıl süren yolculuğun sonunda ülkesine dönünce, Fas sultanının ricası üzerine anılarını (Rihlah) zamanın ünlü yazarlarından Ġbni Cuzai'ye dikte ediyor. ÇağdaĢ seyahat yazarları çok farklı ve profesyonel bir konumda. Yayınevleriyle, gazeteleriyle önceden antlaĢmalarını yapıp, yolculukları için avans da alıp, yazmak amacıyla yola koyuluyorlar. Bir de benim gibi kendilerini tutamayıp gün gelir de yazarım diye gittikleri yerlerde not tutanlar var. En son Lehistan'dayken defterime düĢtüğüm ilk not Ģöyle, '11 Kasım'da Polonya'yı tüketmeye geldim:'

Afrika, 1 Şubat 2004
Gündüz Vassaf
01/02/2004

Ülkelerin, dinlerin, uygarlıkların önyargıları saymakla bitmez. Küçücük Avrupa'da bile insanların birbirlerini horlamaları ulusal kültürlerinin parçası. Ġtalyanların çocuklarını korkutmak için 'Mamma li Turcha' (Türkler geliyor) ya da Fransızların odun kafalı anlamında 'Tete de Turc' (Türk kafası) tabirleri, yedi düveli bize düĢman görmeye yatkınlığımızdan, baĢkalarını unutturuyor. Avrupalıların da birbirlerini nasıl aĢağıladıklarının en çarpıcı örneklerinden biri bu kıtada belsoğukluğuna verdikleri isimler. Fransızlar belsoğukluğuna 'Mal de Napoli' (Napoli kötülüğü) diyor, Ġngilizler 'The French disease' (Fransız hastalığı). Bel soğukluğu Ruslara göre Leh hastalığı, Lehlere göreyse Rus hastalığı. Avrupalıları birleĢtiren bir görüĢ ise hastalığın Avrupa'ya Yeni Dünya'nın keĢfinden sonra yayıldığını iddia ederek, belsoğukluğundan Amerika'yı sorumlu tutmak. Ancak bu ülkelerin birbirlerini aĢağılamaları karĢılıklı olduğundan bir eĢitlik söz konusu. Ürkütücü olan dünya çoğunluğunun tek bir uygarlığa karĢı birleĢip onu aĢağılaması. Ürkütücü olan Afrika'daki çeĢitli uygarlıklara ya da kabaca Kara Afrika'ya karĢı birleĢtiğimizin farkında bile olmamamız. Onları geri, vahĢi, adam olmaz, yok saymamız. Dünyayı bir yana, onları baĢka yana görmemiz. Onları aĢağılayıcı, ırkçı fıkralarımızın konusu olmaya bile layık görmememiz. Onları açlık, sefalet ve hastalıklarıya dünyanın sırtında yük olarak görmemiz. Afrika'ya ilgimizi bu kıtanın insanlarından çok vahĢi hayvanlarına, doğasına göstermemiz. Bu uygarlığın tarihine, kültürüne, dillerine ne kadar da yabancıyız. Asırlar önce yaĢamıĢ bilge Çinlilerin atasözleri, Latin Amerikalıların müziği, Hintlilerin yogası, Türklerin halıları, Fransızların mutfağı, Arapların göbek dansları artık sıradan ortak bir dünya kültürünün unsurları. Afrika'nın ne atasözlerini biliriz, ne Ģarkılarını, Ģiirlerini, danslarını, filmlerini, efsanelerini. Bilmek istesek de ne kitabı pek bulunur ne de üniversitede bu konuda uzmanı. Bulabildiklerimiz de, daha önce Afrika'da hiçbir Ģey olmamıĢ gibi, dıĢ dünyanın bu kıtadaki varlığı, yani sömürgecilik tarihi üzerine kuruludur. Dünyanın ilk insanı Afrika'da iki ayak üstünde durduktan sonra göçlerle yayılıp çeĢitli uygarlıklar kurmuĢ, kalanlarsa o günden bu yana aynı ilkellikle yaĢamlarını sürdürmüĢlerdir. Yüzyıl önce bir soykırımda milyonlarcasına öldürülmüĢler mi? Dünyanın en güvenilir ansiklopedisi Britannica'da Belçika'nın Kongo'da yaptığı soykırıma iliĢkin tek bir atıf bulamazsınız. Küçücük Ġskoçya, Hong Kong ya da Küba hakkında bildiklerimiz nice imparatorluklar kurulan Kara Afrika'dan fazladır. Ġlk Amerika'ya yerleĢen beyazlar eski dünyanın dıĢlanmıĢ, tutunamamıĢ sefilleri, Afrikalılarsa uyum içinde yaĢadıkları toplumlarından köle olarak koparılıp getirilmiĢken, genellikle tersini yani beyazları uygar, karaları vahĢi biliriz. En az Afrika'ya gitmeye meraklıyız, en az Afrika'daki devletlerin, Ģehirlerin adlarını yerlerini biliriz, en az Afrika'daki savaĢların, doğal afetlerin farkındayız. Afrika'yı felaketler kıtası olarak algıladığımızdan en az burada olup bitenin haber değeri vardır. Bunları bana geçen hafta okuduğum bir kitap düĢündürttü. Adı 'Sundiata'. Roma'nın kuruluĢunu anlatan Virgil'in Anead'ına benzetilebilir. Sekiz yüzyıl boyunca kuĢaktan kuĢağa halk ozanları griotlar tarafından aktarıldıktan sonra nihayet 20. yüzyılda kaleme alınan bu Afrika efsanesi,bir uygarlığın, Mali Ġmparatorluğu'nun nasıl kurulduğunun öyküsü.

Kahvaltı
Gündüz Vassaf
25/01/2004

En ürkütücü kahvaltımı Berlin'de misafir kaldığım bir evde yapmıĢtım. Vakit keyifli geçiyordu. Ta birlikte kahvaltı edene kadar. KarĢılıklı oturmuĢ önümüzdeki kahve makinesinin vazifesini bitirmesini bekliyoruz. Aramızda duran makinenin makineliği yetmiyormuĢ gibi bir de üstünde yılı, günü, dakikaları saniyeleri gösteren elektronik bir saat var. Neon ıĢıklı. YeĢil saniyeler mavi dakikalara, mavi dakikalar kırmızı saatlere dönüĢüyor. Zaman bir iĢkence makinesine sıkıĢtırılmıĢtı. AkĢam yemeklerinin özgürlüğüyle karĢılaĢtırıldığında kahvaltının totaliter bir yönü var. Ġlk öğrendiğimiz kurallardan biri kahvaltının gerekliliği. Yemeğin keyif olabileceği akĢam yemekleriyle keĢfediliyor. BaĢka ülkelerin de mutfaklarından hoĢlananların tecrübeleri akĢam yemeği üzerine kurulu. Yemek kitapları da öyle. Çin yemeğini sevenlerden kaç kiĢi bir buçuk milyar Çinlinin kahvaltıda ne yediğini bilir? Ne lokantada Çin kahvaltısı edebilirsiniz ne de bir yemek kitabında tarifesi bulunur. Yeni tanıĢan çiftler hayat felsefesinden cinsel isteklerinin gizlerine kadar birçok Ģeyi paylaĢırken, genellikle sabah kahvaltısıdır sona kalıp saklı kalan. AkĢam yemeğinin aĢkı kahvaltıda ĢaĢalar. Çiftler arası sürtüĢmeler, hayal kırıklıkları, ya da bunlara sözde kalkan olan sessizlik duvarı da yemekler içinde en çok sabah kahvaltısının parçası. Birlikte yaĢamaya karar verenler, iliĢkilerinin baĢlangıcında, sabah kahvaltısındaki uyumluluklarına seks kadar önem verseler belki hüsranla biten birçok iliĢki peĢinen engellenebilirdi. En tutucu halimiz kahvaltı sofrasında. Kendimizi bilmemizden ölümümüze kadar fabrikada aynı vidayı robot gibi üretircesine, aynı kahvaltıyı yaparız. Macera akĢam yemeğindedir. Uzak diyarlardan kiĢilerle seviĢircesine, tadıp genellikle adlarını unuttuğumuz tanımadık yemeklere iĢtahımız akĢam vakti kabarır. Kahvaltıysa her ülkenin en sadık yemeği. Sabahları milli hatta ırkçı olan damak tadımız akĢamları çokkültürlü olur. Ama sabah kahvaltısını bu kadar yerden yere vurmak da haksızlık. Bireyi koruyucu bir yanı var. Kahvaltıda yediklerinden kimsenin midesinin bozulduğunu hiç duymadım mesela. O belirsiz, kimi zaman ürkütücü, uçsuz bucaksız rüya âleminden çıktıktan sonra, kahvaltı sofrasının değiĢmeyen düzen ve âdetlerinin, yumurtanın kaç dakika kaynaması gerektiğine hükmedebilmenin, güven verici bir yanı olmalı. Kıyafet, mekân, zaman ve baĢkalarıyla paylaĢıp paylaĢmama seçimindeki özgürlük ve denetimimiz de en çok kahvaltıya özgü. Kahvaltı, farklılıktan, belirsizlikten korkan bireyin imparatorluk yemeği.

Ancak bu sabah dokunulmazlığı da 'iĢ kahvaltısı' olarak son yıllarda kapitalizmin her saniyemize tecavüz eden hükümranlığına girmekte. Zamanın sahibi olabilir mi?. Bir gazete haberi okumuĢtum. Mutlu bir çift. Uzun yıllar evliler. Adamın tek Ģikâyeti sabah kahvaltısıyla ilgili. Tam üç dakika olmasını istediği rafadan yumurtanın kıvamını karısı bir türlü tutturamıyor. Koca ölür, vasiyeti üzerine yakılır. Kadın kocasının küllerini üç dakikalık bir kum saatine koydurtur.

'Kill Bill'
Gündüz Vassaf
18/01/2004

Ġnsan türünün korkmaya,Ģiddetten haz almaya ihtiyacı olduğu söylenebilir mi? ABD'li film yönetmeni Tarantino'nun bol kanlı, Ģiddet dolu filmleri hem seyirciye çekici geliyor hem de birçok eleĢtirmen, yönetmenin ustalığından söz ediyor. En son 'Kill Bill' filminde seyirci, Uzakdoğu savaĢ sanatının nasıl karikatürize edilebileceğine, California güzeli sarıĢın kahramanımızın kılıcıyla kestiği kollar, uçurduğu kellelerle hepsi birbirine benzeyen Japonların kolsuz kellesiz gövdelerinden fıĢkıran kana bol bol tanık oluyor. Tarantino, baĢka Ģiddet filmleri ve insanın korkma eğilimiyle dalga geçercesine, zaman zaman seyirciyi de güldürerek, vahĢet dozu giderek artan film kareleriyle ilgimizi çekebiliyor. Kendimi, kendimizi anlamaya çalıĢıyorum. Ġnsan türünün Ģiddet ve korkusu üzerine kurulmuĢ bu film biz seyirciler için bir eğlence biçimi mi? Kimilerinin dediği gibi Tarantino Ģiddete yabancılaĢmamızı sağlayarak bizi bu vahĢi yönümüze daha duyarlı mı kılıyor? Problemli geçen çocukluğundan beri korku ve dövüĢ film ve çizgi romanlarıyla haĢır neĢir olmuĢ bir yönetmenin bu konuda ustalığı mı bizi cezbeden? Tarantino'nun filmini beyazperdede alıĢılagelen Ģiddet ve korkudan farklı kılan ne? Bilemiyorum. Belki ABD'nin öncülüğünde geliĢip Hollywood aracılığıyla da yayılan yeni dünya kültürünün, örneğin Japonların çay seremonisini değil de, dövüĢ sanatını popülarize etmesi bizim sanatsal tercihlerimizi değil de çağdaĢ ABD toplumunun yüzünü yansıtıyor. Ġlkokul çocukları tarafından iĢlenen toplu cinayetlerin tekrarlandığı, devletin ölüsüne ödül koydukları düĢmanlarının kesik baĢlarının görüntülerinin haber programlarında yayımlandığı, korkunun ulusal paranoyaya dönüĢtüğü bu ülkede Ģiddetin de özellikle sinemaya bu 'hafiflikte' yansıması kaçınılmaz. Batı edebiyatında ilk Edgar Allan Poe'nun Ģiirlerinde hayal gücümüzün uç noktalarını uyaran korku bugün ABD'ye özgü bir tür vahĢetle artık gündelik yaĢamda bile sıradanlaĢmıĢ. Tarantino da bunu, kendi ülkesi olan ABD'de vahĢetin sıradanlaĢmasını, kanıksanmasını yansıtıyor. Filmlerinin baĢka ülkelerde de benimsenmesiyse, bir zamanlar Tarzan filmini seyreden Afrikalıların kendilerini bu yabancı kahramanla özdeĢleĢtirmelerine benzetilebilir. Amerikan hegemonyasının yeni dünya düzenindeki her tür Ģiddetine karĢı çıkan bizlere, Amerika'nın Ģiddeti yabancılaĢma adına içselleĢtirme ya da kabullenme biçimi de cazip gelebiliyor. Kimi toplumlar ya da topluluklarda Ģiddetin günlük yaĢama yansıması, kendine özgü bir kültürü yaratabiliyor, sanat da bizi, bu eğilimlerimizin tüketicisi konumuna getirebiliyor. Yoksa içimizdeki Ģiddetten daha da güçlü olan, sevmeye olan eğilim ve gereksinimimiz. 1968 kuĢağının aĢk ve barıĢ sanatı bunu yansıtmıĢtı. Tarantino ve benzerleri giderek ahlak dıĢı bir konuma sürüklendiğimiz dünyamızda klinikleĢmiĢ halimizin temsilcileri.

Bulgaristan'da üç köy
Gündüz Vassaf
11/01/2004

Bulgaristan'da Türkiye için 'komĢiya' diyorlar. Rakı 'rakiya', turĢu 'turĢiya'. Seyahat etmek, yeni yerler görmek de bir tür tüketim biçimi. Kendimize tabirini yakıĢtırmasak da, turist olarak gittiğimiz yerlerde sade fotoğraf makinelerimiz ve cüzdanlarımız değil seferber olan. Gördüklerimiz, yaĢadıklarımız üzerine yorum yapma gayretiyle beynimiz de harıl harıl çalıĢıyor. Yeni bir yerde olmanın heyecanıyla yolda en alıĢık taĢ parçasına farklı gözle bakabiliyor, hatta evimize götürmek üzere cebimize bir iki tane koyabiliyoruz. Ġntibalarımız, gittiğimiz yer kadar kendi hakkımızda da bir Ģeyler anlatıyor. Osmanlı geçmiĢinin bilinciyle Bulgaristan'ı dolaĢan bir Türk'ün, kendine özgü bir üstünlük kompleksiyle, orada neyi nasıl algıladığıyla, bir Ugandalı'nın, Ġsveçli'nin ya da Amerikalı'nın aynı yere bakıĢ açıları çok farklı. Aslında turizmde de diyalektik bir iliĢki söz konusu. Biz gittiğimiz yerlerin insanlarını seyrederken onlar da bizi seyrediyor. Sonuçta, karĢılıklı olarak kimi ipe sapa gelmez, kimiyse son derece uyarıcı binbir çeĢit ĢipĢak yorumlarla gördüklerimizi de tüketiyoruz. Soğuk SavaĢ yıllarında Bulgaristan, Türkiye'de ideolojik bir Ģablona göre anlatılırdı. Sol, Bulgaristan'a cennet, Türkiye'ye kapitalizmin batağına saplanmıĢ bir ülke olarak bakar, çarpıcı örneklerle bu gözlemler dile getirilirdi. Sağ, Türklerin ikinci sınıf vatandaĢlar olarak bu ülkede çektiği zulümden söz eder, kamyon Ģoförlerinin bir çift naylon çorap karĢılığı Bulgar kadınlarıyla nasıl beraber olduğunu adeta övünçle anlatırdı. Soğuk SavaĢ'ın bitmesiyle Türk yazınında eski sosyalist ülkelere ilgi de kayboldu. Benim aĢağıda anlatacaklarımsa Bulgaristan'ın güneyinde Rodop dağlarında hepsi birbirlerine 15-20 dakika mesafede olan üç köye iliĢkin kısa ve herhangi bir yorum getirmekte son derece güçlük çektiğim gözlemlerim.

Birinci köyün adı Gorno Drianova. Pomak köyü. Yani Bulgaristan Osmanlı egemenliğine girdikten çok sonra 15. yüzyılda Müslüman olan Slavlar. Köyde düğün vardı. Meydanda çamura bata çıka halay çekiliyor, seyreden erkek ve kadınlar meydanın iki ayrı ucunda birbirinden uzak duruyordu. Yollar, evlerin önü pislik içinde, etrafta poĢetler, bezler. Her yerde bir düzensizlik, kendi haline bırakılmıĢ bir köy görüntüsü. Aynı yolda on beĢ dakika uzaklıktaki Ortodoks köyü Kovachhevitza bir baĢka ülke. Kerpiç evlerin badanası dökülmüyor, odunlar her yerde düzenli bir Ģekilde istiflenmiĢ, arabalar yoldan baĢka arabaların da geçeceği düĢüncesiyle kenara park edilmiĢ, yol kenarlarında oturabilmek için banklar, hasır sepetlerden çöp atılacak yerler, köyün kahvesinde hep birlikte yiyip içen gençler. Yolda yürüdüğünüzde somurtkan suratlar yerine güler yüzle merhaba diyenler. Gene aynı yolun üstünde yarım saatlik mesafedeki üçüncü köyün adı Dolen. Çingene yani Roma köyü. Sanki bir felaket haberi gelmiĢ de köy ve köydeki yaĢam altüst olmuĢ. Etrafta gürültülü patırtılı bir insan karmaĢası. Herkes nesi varsa sokağa atmıĢ, köylerinden kaçmak üzereler buradan kaçıp gidecek insanların görüntüsü. Neden bu farklılık? Birbirine komĢu bu üç köyde maddi koĢullar aĢağı yukarı aynı. Farklı olan insan unsuru. Ġnsanların birbirleriyle, çevreleriyle iliĢkileri. Din bir ayırt edici unsur olarak en önce akla gelenlerden. Ama daha derinlerde de bir Ģeyler olmalı. Ġnsanların zamanında çektikleriyle, kendilerini ikinci sınıf vatandaĢ hissetmeleriyle, mekânlarını benimsemeleri arasında bir iliĢki var mı bilemiyorum.

21. yüzyılda özgürlük
Gündüz Vassaf
04/01/2004

Yağ satarım, bal satarım, hakkında bildiğim her Ģeyi satarım. Eflatun'a göre bilgi bir erdem idi. Günümüzde diĢ macunu gibi alınıp satılan bir meta. Aynı zamanda en güçlü silah. Hele terörizme karĢı açtıkları savaĢta dünyanın egemen güçleri her Ģey hakkında her türlü bilgiyi toplamayı meĢru kıldılar. Her telefon konuĢmamızı, her e-postamızı kaydedecek güçte makineler durmaksızın çalıĢmakta. Güvenlik birimleri, kamu kuruluĢları ve özel teĢebbüsün hakkımızda her türlü bilgiyi toplama giriĢimleri bire bir örtüĢmekte. Nasıl kabilelerde bireyin özel dünyası yok idiyse yeni dünyada da olmayacak. Tarihimizdeki özgür/anonim birey dönemi kapanıyor. AĢağıdaki e-postayı "Böyle bir olasılık pek uzak gözükmüyor" ibaresiyle arkadaĢım Salih Katipoğlu'ndan aldım. - Pizza Hut'a telefonunuz için teĢekkür ederiz. SipariĢinizi ala... - Evet, sizden... - Önce Çok Amaçlı Kartınızın numarası lütfen. - Veriyorum, 6102049998-45-54610. - Evet Bay Ran ev telefon numaranız 218 3557456. Ekranıma göre Ģu anda size kayıtlı cep telefonunuzdan arıyorsunuz. SipariĢinizin 17 Tan Bulvarı'ndaki evinize mi gönderilmesini istiyorsunuz? - Evet, ama bu sizi ilk arayıĢım. Telefonumu nerden biliyorsunuz? - Sisteme bağlıyız beyefendi! - Deniz mahsulleri pizzası istiyorum. - Sizin yerinizde olsam bunu ısmarlamazdım beyefendi. - Neden? - Sağlık sigortası kayıtlarınıza göre yüksek tansiyon ve kolestrolünüz var. Primlerinizin artmasını istemiyorsanız az yağlı soya fasulyeli yoğurt pizzamızı tavsiye ederim. - Neden? - Geçen hafta kütüphaneden 'Soya Soslu Yoğurtlu Yemekler' adlı bir kitap almıĢsınız. - Peki, peki yoğurtlu pizza olsun. Ne kadar zamanda gelir? - 45 dakika. Ama motosikletinizle gelip almanız on dakika bile sürmez. - Moto... Ģimdi baĢlayacağım ama... - Tavsiye etmem zaten 15 Aralık'ta polise küfretmekten aldığınız ceza var. Özgürlük günümüzün mitolojisi. Yasaklar, baskılar kalksın istiyoruz ki hepimiz her ortamda korkmadan özgürce düĢüncemizi ifade edelim. Daha çok paramız olsun istiyoruz ki özgürce tüketelim. Oysa öyle bir yeni düzen kurulmakta ki, biz konuĢup tükettikçe kodlanıp fiĢleniyor, hakkımızdaki bilgileri birleĢtirip toplayanlar da bizi yönlendirebiliyor, incir çekirdeğini doldurmayacak tercihleri dev aynasında sunarak bizi bölüp yönetebiliyor. Her Ģeyin çözümünün piyasada olduğu söylendiğine göre, bu gidiĢle bakarsınız 'geliĢmiĢ ülkelerde' özgürlüğümüzü koruyabilmemiz için bize birden çok kimlik satan Ģirketler de çıkar. Hem yeni düzenin temsilcileri, hem de gizli kimliklerde özgürlük tüketicileri.

Savaş anonim şirketi
Gündüz Vassaf
28/12/2003

SavaĢın kültürü değiĢiyor. Artık Ģirketler de savaĢta. 21. yüzyılın yeni savaĢ doktrinlerine göre ordunun küçültülmesi, her an her yerde her türlü düĢmanla olası çatıĢmalara karĢılık verebilecek esnekliğe sahip olması gerek. Ver elini özel teĢebbüs. ABD ordusu taa Kuzey Amerika'dan kalkmıĢ Irak'a gitmiĢ. Çölün ortasında bu askerler nasıl beslenecek? Eskiden olsa askerin bir görevi de üstünde önlük, elinde bıçak, mutfakta patates soymaktı. ġimdi astronotların yedikleri türden hazır yemekler var. Ya da Türkiye gibi komĢu ülkelerde askerleri besleme ihalesini alan firmalar. Askerleri barındırma ya da yedirme gibi ayak iĢleri özelleĢtirmenin ufak bir kısmı. Irak savaĢında özel teĢebbüs, planlama ve eğitim dıĢında B-2 uçaklarının bakımına kadar iĢin içinde. Keza yeni Irak ordusu ve polisini eğitenler de özel teĢebbüs elemanları. ABD adına Irak'ta bulunan her 10 kiĢiden birinin özel teĢebbüs için çalıĢtığı söyleniyor. Bu Ģirketler de kendilerini koruyacak silahlı elemanları gene baĢka Ģirketlerden sağlıyor. Orduyla iĢ yapan Ģirketlerin yönetim kurullarında ise emekli askerler var. Irak'ta ABD'nin en büyük müttefiki çeĢitli ülkelerden gelen sembolik askerlerden çok, özel teĢebbüs. Bu Ģirket elemanlarının kaçının öldüğü ya da kaç kiĢiyi öldürdüğü ne savaĢ istatistiklerine giriyor ne de günümüz koĢullarında uluslararası hukukun değinebildiği bir konu. eski ABD CumhurbaĢkanı Eisenhower'ın kendi ülkesi ve demokrasi için geleceğin en büyük tehlikesi olarak gördüğü ordu-sanayi iĢbirliği artık savaĢ alanını da kapsayacak bir biçimde, her gün biraz daha kurumsallaĢıyor. SavaĢ Ģirketleri barıĢ için de çarpıĢmaya hazır. Bir tek Kongo'da 3 milyon sivilin öldürülmesine dünya seyirci kaldı. Bırakın seyirci kalmayı bundan kaçımızın haberi oldu? Uluslararası haber tekelleri sessizliği tercih etti. Ama konu elmas gibi kıymetli madenlerin korunmasına gelince, sermayenin çıkarı adına savaĢan paralı ordular Sierra Leone gibi ülkelerde silah baĢında. BirleĢmiĢ Milletler de özel teĢebbüsün paralı ordularından niçin yararlanmasın diye soranlar var. BirleĢmiĢ Milletler'in kuruluĢ bildirgesinde 'Ġnsanların düĢüncesinden doğan savaĢ orada durdurulmalıdır' diye yazar. Ġkinci Dünya SavaĢı yılları sonunda buna inananlar, inanmak isteyenler çoktu. Günümüzde egemen görüĢse savaĢın, doğal halimizin kaçınılmaz bir unsuru olduğu ve ayakta kalabilmemiz için hep daha çok güçlenmemiz gerektiği. Bu görüĢ, inananlarını da kurban ederek, tarih boyunca defalarca iflas etmiĢ. Ama bugün özellikle baĢta ABD, Çin, Rusya, Ġsrail'in uluslararası hukuku fütursuzca çiğnemesiyle, ezen de, ezilen de var olabilmelerini Ģiddette arıyor. KüreselleĢme, zenginyoksul uçurumunu derinleĢtirerek her türlü infiali körüklüyor. Ama belirli refah ve uygarlık seviyesine gelenler de savaĢmak istemiyor. Vietnam SavaĢı'nın neden olduğu toplumsal huzursuzlukla profesyonel orduya geçmeye mecbur kalan ABD, Irak felaketiyle artık paralı ordusuna bile asker bulmakta güçlük çekiyor. Avrupa'da, Japonya'da gençler yıllardır savaĢ karĢıtı. Dünya çapında büyük göçler sonucu bayrak ve vatan toprağı birçok ülkede eski anlamını yitirdi. ġirketlerin savaĢlara bulaĢmasıysa, sivil toplumun, parlamentoların, BM'nin savaĢ üzerinde denetim gücünü askıya alma tehlikesini barındırıyor. Futbolcuların sırtlarında reklam taĢımasına alıĢtık. Sıra askerlerde mi?

Dünyadan paragraflar
Gündüz Vassaf
21/12/2003

Ġsviçre'de yapılan son seçimlerde sağcı SVP partisi en çok oyu aldı. Partinin bir özelliği göçmenlere olumsuz tavrı. Seçimde kullandıkları afiĢlerden örnekler: Bir zencinin kapkara yüzü. Yanındaki yazı: 'Ġsviçreliler zencileĢiyor.' BaĢka bir afiĢte sözde polisçe arananların fotoğrafları. Yanındaki yazı: 'Bizim sevgili yabancılarımız.' *** Pentagon'un 2004 yılı bütçesi yeni bir rekor. Tam 368 milyar dolar. Bir milyarı ABD askerlerine yepyeni bir hizmet götürmek için ayrılmıĢ. Bush yönetimi terörle mücadelesine farklı bir boyut katıyor. Savunma bütçesine eklenen bu yeni kalemle askerler bundan böyle Shakespeare'in oyunlarını seyredebilecek. *** Sırplardan kurtulan Kosovalılar Ģimdi BirleĢmiĢ Milletler'in gitmesini istiyor. Bölgelerinde neredeyse tüm hizmetleri sağlayan BirleĢmiĢ Milletler personelinin ayrıcalıklı konumundan Ģikâyetçiler. Onların dolgun maaĢlarının bölgede fuhuĢ ve esrar trafiğini artırdığını, yolsuzluğun çoğaldığını söylüyorlar. Son örnek Kosova Elektrik ġirketi'nin baĢına getirilen Joe Trutschler adlı bir Alman'ın 5 milyar doları zimmetine geçirmekten hapse atılması. *** KüreselleĢmenin dünyada herkesi birbirine yaklaĢtırdığının son örneği Hindistan'daki Bangalore bölgesinden. Bir Ģirketin elemanları, yakında Hindistan'da telefona cevap verdiklerinde karĢılarında Ġngiltere'deki tren tarifelerini, bilet fiyatlarını ya da falanca trenin rötar yapıp yapmadığını soranları bulacaklar. Bu görevi Ģimdiye kadar Ġngiltere'de yapanlar iĢsiz kalacakken, bir Hintli'nin alacağı maaĢ Ġngiltere'dekinin onda biri. Hindistan'daki görevliler, kendilerine telefon eden Ġngilizler yabancılık çekmesin diye, güne Ġngiltere gazetelerini okuyarak baĢlıyorlar. *** Ticaretin dünya çapında serbestleĢmesine yönelik bir adım da geçenlerde Bangkok'ta toplanan Asya-Pasifik Ekonomik ĠĢbirliği Forum'unda atıldı. Toplantının gerçekleĢebilmesi için Tayland'ın baĢkentinde büyük çapta temizlik yapıldı. 10 bin evsiz barksız

sokaklardan toplanıp Ģehir dıĢındaki askeri bir kampa yerleĢtirildi. 500 küsur insan hakları savunucusunun toplantı süresince ülkeye girmeleri de ayrıca yasaklandı. *** Son haber de Arjantin'den: Veri 1: AraĢtırmalara göre kadınlar erkeklerden üç misli sıklıkla iĢiyor. Veri 2: Buenos Aires'de bir süpermarket zincirinde çalıĢan kasiyerlerin hepsi kadın. Sonuç: Kasiyer kızların sık sık tuvalete gitmeleri iĢbaĢında zaman kaybına neden olduğundan, kızlar bundan böyle ihtiyaçlarını görev baĢındayken giydikleri çocuk donlarında görecek.

'Türküm, doğruyum...'
Gündüz Vassaf
14/12/2003

Ġgor Stravinsky 20. yüzyıl müziğini etkileyen belki de en baĢta gelen isim. Rusya'da doğan bestekâr, ömrünün çoğunu yurtdıĢında, Avrupa ve ABD'de geçirir. Eserlerinin çalınmasını yasaklayan Sovyet rejimine o denli kızgındır ki, dünyanın ilk uydusu Sputnik'i uzaya yollamıĢ olmalarını bile öfkeyle karĢılar. Birinci Dünya SavaĢı öncesi St. Petersburg'da geçen çocukluk yıllarını, "Herkes ve her Ģeyin cehenneme bir an önce gitmesini sabırsızlıkla beklediğim yer" diye tanımlar. Ölümünden bir yıl önce, 50 yıl aradan sonra, bir davet üzerine, ilk kez ülkesine kısa bir ziyaret için döner. Moskova'da son gecesinde, bir yemekte içini döker. "Rus toprağının kokusu bambaĢkadır... Ġnsanın ancak tek bir memleketi olabilir... Olayların beni anavatanımdan uzak bıraktığına, genç Sovyetler Birliği'nin yeni müziğini yaratmasına katkıda bulunamadığıma üzgünüm... Bu ülkede tasvip etmediğim çok Ģey olmakla birlikte elimde olmayan nedenlerden ötürü ayrıldım. Ancak benim Rusya'yı eleĢtirme hakkım var. Hakkım var, çünkü Rusya benim. Hakkım var, çünkü Rusya'yı seviyorum. Ve bu hakkı asla yabancılara tanımıyorum." Sanırım Stravinsky'nin sözlerinin son cümlesi yabancılar konusunda aĢırı duyarlı olan Türkiye'de olağanüstü bir anlayıĢ ve alkıĢla karĢılanır. Üstelik biz, bu eleĢtiri hakkını bırakın yabancılara, kendimize de tanımıyoruz. Geç uluslaĢmıĢ genç bir ulus olarak tüm benliğimizle her an tetikteyiz. Osmanlı'nın çöküĢ dönemiyle baĢlayan, belki yüzyıllık geçmiĢi bile olmayan Türklük kavramı üzerinde o denli duyarlıyız ki, gündelik yaĢantımızda bile sürekli bir ulusal seferberlik konumundayız. PadiĢahın kulları arasında en son Türklerde geliĢen ulusal aidiyet, Cumhuriyet'le birlikte ulusal ideolojinin tabiyetine girdi. ġiarımız sev ya da terk et. 'Gulliver'in Yolculukları'nın yazarı Dublin doğumlu Jonathan Swift, Ġrlanda halkına atfen 1724'te yazdığı ünlü 'Drapier Mektupları'nda Ģöyle der: "Zor koĢullar altında yaĢamaya uzun zaman mahkûm kalanlar giderek özgürlük nosyonlarını yitirir, kendilerini baĢkalarının merhametine teslim edilmiĢ biçareler gibi görür, otoritenin buyruklarını yasal ve zorunlu sanarlar." Kamuoyu yoklamalarında, ne olur ne olmaz korkusuyla, "Beyim sen benden daha iyi bilirsin" diye karĢılık verebilenler olmasına rağmen, Türkiye tabii ki Ġngiltere'nin tahakkümündeki 17. yüzyıl Ġrlandası değil. Hapishanelerimizin çeĢitli dönemlerde siyasi tutuklularla dolup taĢması böyle olmadığımızın baĢlıca kanıtı. Ama Cumhuriyet boyunca yıllarca süren olağanüstü haller, sıkıyönetimler ve özellikle askeri darbeler sonucu, düĢüncelerimizden ötürü o denli cezalandırıldık, üniversiteleri öylesine kapıkulları kurumlarına dönüĢtürdük, doğal bir süreç içinde özgürlük nosyonlarımızı geliĢtirmemiz o denli engellendi ki, düĢüncenin tartıĢılması yerine her adımda aitliğimiz sorgulanır oldu. Buna özellikle son yıllarda dini aitliğimizi de eklemek isteyen güçler var. Biz kendimizi eleĢtirebilseydik yabancıların hakkımızda söylediklerini bu denli önemsemez, onları 'Türk dostu' ya da 'Türk düĢmanı' diye damgalandıran fikr-i sabitimizden çoktan kurtulmuĢ olurduk. Biz kendimizi eleĢtirebilseydik aynadaki görüntülerimizi taĢlamaz 'Geceyarısı Ekspresi' gibi Türk düĢmanı ikinci sınıf filmler her an hortlayacak diye endiĢelenmezdik. Biz kendimizi eleĢtirebilseydik, el âlem ayıbımızı görmesin diye cemaat gibi utanmak yerine, her yüzleĢmeden toplumca daha da güçlenmiĢ, olgunlaĢmıĢ olarak çıkardık.

Türkiye'de İslam
Gündüz Vassaf
07/12/2003

'Ġlahi Komedya' Ġtalyan yazarı Dante'nin en ünlü eseri. Kitap, yazarın 1300 yılında Paskalya'dan bir hafta önceki cuma günü Hatalar Ormanı'nda kaybolmasıyla baĢlar. Yolda Virgil'in ruhuyla karĢılaĢan Dante, onun eĢliğinde dünyanın derinliklerine inip cehennemin yedi katının dehĢetini gördükten sonra Araf'a, oradan da hiçbir zaman kavuĢamadığı sevgilisi Beatrice'in eĢliğinde, cennette Tanrı'nın huzuruna çıkar. Türkçeye birkaç kez çevrilen bu eser çoğumuzun kitaplığında olmasa bile genel kültürümüzün bir parçası. Dünya kültürü, geriye doğru çevirdikçe sayfaları çoğalan bir kitap gibi. Herhangi bir sayfayı açtığımızda ilk kez tanıĢtıklarımızın 'akrabaları' önceki sayfaları karıĢtırırsak teker teker karĢımıza çıkabiliyor. Ancak kültürü yerelleĢtirme eğilimlerinin sonucu genellikle kendi sayfamızda çakılı kalıyoruz.

Karganın tilkiyi nasıl aldattığını La Fontain'in 17. yüzyılda Fransa'da yazdığı masallarından biliriz. Oysa kurnaz karga tilkiyi milattan 300 yıl önce Frigyalı köle Azop'un masallarında da alt eder. Romalı Ovid'in de anlattığı bu masallar, daha da öteye, 1000 yıl öncesi Uzakdoğu ve Mısır'a kadar gider. Bugün Yunanistan'da bir çocuk, ilk kez 'Karageorgis' ile karĢılaĢtığında onun çok önceden beri Ġstanbul'da 'Karagöz' olarak yaĢadığını ve de aslında bu gölge tiyatrosunun köklerinin Hindistan'a dayandığını bilmez. Dünyada çoğumuz Karagöz'ü tanımayan Atinalı çocuk gibiyiz. Ortak bir geçmiĢi bilmememizin nedenleri inkârdan cahilliğe kadar geniĢ bir yelpazeyi kapsıyor. Dante'nin, 'Ġlahi Komedya'yı yazdığında, onun bir benzeri olan 'Miraçname'yi bilip bilmediği tartıĢma konusu. Yoksa bu ünlü Ġslam eserinin onun yaĢadığı dönemde Avrupa'da tanındığı, Dante kitabını yazmadan 50 küsur yıl önce, Latince ve Fransızcaya çevrildiği biliniyor. TartıĢma konusu olmayansa Türkiye'de 'okuryazar' ya da aydın bilinenlerin belki de yüzde 99'undan fazlasının yazılıĢından 1000 yıl sonra 'Miraçname'nin adını bile duymadığı! Türkiye'de kaç kiĢi Muhammed'in, kadın suratlı deve kuyruklu atı Burak'ın sırtında, cennet ve cehenneme yolculuğunu resmeden bu kitabı bilir ki? Her biri diğerinden 50 bin yıl uzakta, her biri dünya büyüklüğünde 700 bin çadırlı cennet tasvirlerinin, çıkarları uğruna dindar gözükenlerin cehennemde çektiklerinin, Muhammed'in Ġsa ve Musa'yla tanıĢması ve Musa'nın Muhammed'e dediklerinin, kapkara zebanilerle Karadeniz kıyısındaki meleklerin, Muhammed'in cennet ve cehennemde serüvenlerinin edebi değerini takdir etme olanağından sivil toplumumuz ne kadar da uzak. Üstelik ilk Arapça yazılan bu kitabın bir nüshası da 15. yüzyılda Uygur alfabesiyle Türkçe yazılmıĢ. Ya da Muhammed'in süt kardeĢi de olan amcasının 1001 Gece Masalları çekiciliğinde serüvenlerini birbirinden çarpıcı resimlerle anlatan 'Hamzaname'yi acaba kaçımız biliyoruz. Keza Ġslam kültürüne özgü müzik, halı, çini, mimari? Türkiye geçmiĢine sırtını çeviren genç cumhuriyetlik yıllarını çoktan geride bırakmıĢ olmalıydı. Bugün yaptığımız gibi dini ibadetin ya da siyasetin bir unsuru olarak tanımakla yetinip, kültürüne uzak kalmak, Türkiye gibi ender ülkelere özgü bir konum. Ġslam'a, ibadetten ve siyasetten apayrı bir gözle bakmak henüz Türkiye'nin tadına varmaktan uzak olduğu bir uygarlık anlayıĢı. Bu sığ görüĢ sonucu Ġslam kültürü ile laiklik, modernite ile Doğu zıt kutuplarda algılanabiliyor. Hal böyle olunca parlak düĢünceli yabancılar ve onların yerli taklitçileri bu ülkenin kimliğine yaftalar yakıĢtırabiliyor. Bunun son örneği, sanki demokrasinin çeĢitleri olabilirmiĢ gibi, Washington'ın Türkiye'ye birdenbire Ġslam demokrasisi tabirini yakıĢtırması ve kimi fırsatçı çevrelerin bunu hepimiz adına kimlik edinmesine seyirci kalmamız. Kültürel boĢluğumuzu ya da bocalamamızı siyasi bir aitlikle doldurmaya çalıĢmanın gafleti içinde değil miyiz? Din üzerine kurulan siyasetinse dini teröre kapı aralaması kaçınılmaz değil mi?

Bir aşk hikâyesi
Gündüz Vassaf
30/11/2003

Bu öyküyü bir filmde dinlemiĢtim. Aklımda öyküden baĢka bir Ģey kalmadı. Bir de anlatanın kör olduğu. Bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı prenses gibi de yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. BakıĢ o bakıĢ. Prensese hemen âĢık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanıĢmayı baĢarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aĢkının gücünden etkilenir. Ona Ģöyle der, "Eğer benim balkonumun önünde yüz gün ve yüz gece bekleyebilirsen/ben de senin olacağıma söz veriyorum." Asker baĢlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akĢam balkonundan, aĢağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. KuĢlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar. Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taĢ kesilmiĢ gibi durmaktadır. Gözlerinden boĢalmakta olan yaĢları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca Prenses de bekler. Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiĢtir. Asker arkasını dönmeden gider. Hikâyenin sonunu ĢaĢkınlıkla dinleyene kör adam Ģöyle der, Ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle.

Terörist seyrediyor
Gündüz Vassaf
23/11/2003

Bardaki bomba onüç yirmide patlayacak. Saat henüz onüç onaltı. Birilerinin bara girmesine vakit var daha birilerinin çıkmasına da. Terörist Ģimdiden karĢı kaldırımda. Mesafe onu tehlikeden korumakta, manzarasına da diyecek yok -filmlerdeki gibi. Sarı ceketli kadın içeri giriyor. GüneĢ gözlüklü adam dıĢarı çıkıyor. Kot pantolonlu gençler konuĢuyorlar. Onüç onyedi ve dört saniye. Kısa boylu olanı ĢanslıymıĢ, mopedine biniyor, ama uzun boylusu giriyor içeri. Onüç onyedi ve kırk saniye. ġurda yürüyen kız, saçı yeĢil kurdeleli. Birdenbire otobüs geçiyor önünden. Onüç onsekiz. Kız yok. Gafilin teki miydi, içeri girdi mi girmedi mi, Onüç ondokuz. Kimse girmez oldu her nasılsa. Kel ve ĢiĢman adam çıkıyor ama. Yoo, ceplerinde bir Ģey arıyor gibi ve yirmi saniye kala onüç yirmiye adi eldivenlerinin peĢinde tekrar girdi içeriye. Saat tam onüç yirmi. BitmeyecekmiĢ gibi bu bekleme. Birkaç saniye daha. Hayır, henüz değil. Evet, Ģimdi. Bomba patlıyor. Wislawa Szlmborska, Nobel Edebiyat Ödülü 1996. Lehçeden Ġngilizceye çeviren S. Baranczak, C. Cavanagh. Türkçe çeviri G. Vassaf, 2003

Kitap kaçamakları
Gündüz Vassaf
16/11/2003

Ġlk tanıĢtığımızda bizi etkileyen, bir daha hiç görüĢmediğimiz kiĢiler vardır. O tanıĢma anında yeni bir dünyanın pencereleri açılır. Bir maceranın ya da aĢkın eĢiğinde hissederiz kendimizi. KarĢımızdakinin cezbesine kapılır onunla birlikte zamansızlığı yaĢar, tekrar buluĢmak üzere ayrılırız. Aynı, ilk gittiğimiz bir evin kütüphanesinde o güne kadar farkında bile olmadığımız yeni kitaplarla karĢılaĢmak, kimilerinden birkaç sayfa okuyup, ileride onları almayı aklımıza not etmek ve belki de daha akĢam sofrası bile kurulmadan, onları unutmamız gibi. Kitap dergileriyle iliĢkimiz de çoğu ileride görüĢmeyeceğimiz insanlarla bir anlık el sıkıĢmaya benzer. Ya da bir kitapçının raflarında her biri bizi ayrı ayrı çağıran isimler üzerinde gözlerimizi dolaĢtırmak, kuytu bir köĢede baĢ baĢa kaldığımız bir roman ya da Ģiirle kısa âlemlere dalmak, sonra da birdenbire saatimize bakıp, onları arkada bırakarak bir Ģey almadan çıkıp gitmek de gizli bir buluĢma gibidir. Aslında kitaplarla bu tür iliĢkimiz de farklı bir seviĢme biçimi değil mi? Yıllardır evliĢmiĢçesine tanıdık düĢünce ve dokunuĢları tazeleyen türden kitaplarla beraber olmanın ötesinde, alıĢkanlıklarımızdan soyunmanın özgürlüğüyle tesadüflerin anlık

serüvenine teslim olmak? Geçen gün, öylesine, göz gezirdiğimiz bir kitapta, 16. yüzyıl Fransız filozofu Montaigne'in okuduğu söylenen aĢağıdaki satırlarla karĢılaĢmak bile, baĢka diyarlarla kucaklaĢtırmaz mı günümüze sımsıkı sarılmıĢ kollarımızı? "Güney Amerika kabilelerinden birinde bakire kızlar hiç örtünmez, zifaf gecelerinde çılgın seks âlemlerine katılır, erkekler birbirleriyle evlenir, ölülerin kaynatıldıktan sonra eze eze lapalaĢtırılıp Ģarap katılan eti akrabaları tarafından yenir, kadın ayakta erkek çömelerek iĢer, insanlar birbirlerine sırtlarını dönerek selamlaĢır, çirkinliğine tahammül edilemeyen beyaz diĢler güzel olsun diye kimi yerlerde simsiyah kimi yerlerde kıpkırmızı boyanır, erkekler göğüslerindeki kılları kesip sırtlarındakini uzatırmıĢ." Diyelim ki iğrenç, itici ve garip bulduk kitapta karĢılaĢtıklarımızı. Raftan, bildik aĢklarıma sığınırcasına, tanınmıĢ bir ismin bilmediğim bir kitabını alıyorum. Tolstoy'un 'Ġtirafnamesi'. Yazar, 'Anna Karenina' ve 'Harp ve Sulh'u yazdıktan sonra 51 yaĢında birdenbire kendisiyle yüzleĢmek üzere bu kitabı yazmıĢ. Güney Amerika yerlileriyle 16. yüzyılda geçirdiğim anlık maceradan dakikalar bile geçmeden bu kez de Tolstoy'la birlikte hayatın anlamını sorgulayarak kendimi yargılayıp tanrı katına dikiyorum gözlerimi. Derken, devrimimiz kansız, kıyımsız olacak diye baĢlayan bir Karaip Ģiirleri kitabı bana göz kırpıyor...

Amerika'da pazar sabahı
Gündüz Vassaf
09/11/2003

Alkolizmden kurtulduktan sonra Hıristiyan köktenciliği keĢfetti. Kimilerine göre seçimleri çaldı; mahkeme kararıyla Beyaz Saray'a yerleĢti. BaĢkan Bush ve arkadaĢlarının, Eski Ahit'deki kehanetlerin yerine getirilmesinde kendilerine biçtikleri role inatla bağlılıkları, ABD'nin Çin'i kuĢatmak ve petrolü denetlemekle özetlenebilecek emperyal misyonuyla, kâh örtüĢüyor, kâh geri tepiyor. Eğer düzenli ibadet dindarlığın bir ölçüsüyse, özellikle küçük Ģehirlerde herkesin birbirini kilisesinden tanıdığı ABD, dünyanın en dindar ülkelerinden biri. Protestan mezheplerinden birine ait olmamak sosyal intihar. Pazar sabahları kilise çanları herkesi ibadete çağırıyor. Bu sabahsa yeni bir ibadet tarzının sesleriyle uyandım. Rüyama giren elektrikli süpürge sesi bizim evden geliyor olamazdı. Dün bizzat yapmıĢ olduğum ev temizliğinin fark edilmediğini, bembeyaz üniformalarını giymiĢ temizlik Ģirketi mensuplarının elektrik süpürgeleriyle benim odama doğru yöneldiklerini rüyamda görmeme fırsat bırakmadan gözlerimi açtım. Az sonra beĢ yaĢındaki çocuklarıyla kiliseye gidecek olan komĢum, bahçesine çıkmıĢ, elinde basınçlı hava püskürtücü makinesi, rengârenk sonbahar yapraklarını kaldırıma doğru uçuĢturuyordu. Ġnsan, doğa ve makine. Hele sabahın bu saatinde kötü sese tahammül edilebilse, gördüklerimi bir yerleĢtirme sanatı gibi seyredip anlamlaĢtırmaya çalıĢacağım. Bahçeyi örten yapraklar, komĢumun makinesinin gücüyle sarı, kahverengi, kırmızıdan oluĢan bir renk cümbüĢünde havalandıkça altında beliriveren, yemyeĢil çimende mevsim git gelleri yaratılıyor, bir zaman makinesinden bakarcasına gözlerimin önünde sonbahar ve yaz birbiriyle karıĢıyordu. Gürültüyü kesmek için pencereyi kapatıp ardından bakınca mahalledeki diğer komĢularımın da aynı faaliyette olduklarını gördüm. Bu güzel pazar sabahında hepsi, kuaför bakımlı saçlarından kepek temizlercesine, sonbahar yapraklarını bahçelerinden tırpanlamakla meĢguldü. Zaten ikbaharda güllerinin üstüne, binbir çeĢit ilaç sıkıp çiçeklerinin koku ve rengini yapaylaĢtırmalarından belliydi sonbahar yapraklarının ölüsüne tahammülsüzlükleri. Kutsal kitaplara göre haftanın yedincisi olan Tanrı'nın istirahat ettiği bugünde, ABD'de sabahları kiliseye gitmek kadar yerleĢik diğer bir ayin türü de yatakta yüzlerce sayfalık pazar gazetelerinden birini okumak. Eski mesleğime tepkimi depreĢtiren New York Times'da okuduğum bir haberse, bu ülkedeki türdaĢlarımızın, ister yaprak olsun, ister insan, 'iĢe yaramayana' bakıĢının bir baĢka göstergesi. Ruh halimizi denetleyici güçlü ilaçların kullanılmasıyla birçok Batı ülkesinde olduğu gibi burada da büyük arazilere sahip akıl hastaneleri teker teker kapatılmakta, otel, alıĢveriĢ merkezleri, golf sahalarına dönüĢtürülmekte. Yeni açıklanan bilgilere göre akıl hastanelerinin toprakları isimsiz mezarlarla doluymuĢ. Bir tek Massachusetts eyaletinde, bu hastanelerde ölüp oracıkta gömülen 18 bin 33 'hasta'dan ancak 375'inin mezarının yeri belli. Bu tür haberleri okumayaysa pek kimsenin vakti yok. Sahifelerinin çoğu reklamlara ayrılan pazar gazeteleri, okurlarını öğleden sonra baĢlayacak alıĢveriĢ yarıĢına çağırmakta.

Uluslararası totalitarizm
Gündüz Vassaf
02/11/2003

Egemen güçlerin evrimine iliĢkin son yıllardaki gözlemlerimi tek bir ifadede toparlayan 'uluslararası totalitarizm' deyimini bu yazıda ilk defa kullanıyorum. Ancak, her yeni deyim gibi buna da temkinle yaklaĢmalı. Ġsim vermek bir yere bayrak dikmek gibi. Her Ģey her an değiĢiyor, isimler aynı kalıyor. Doğumumuzda verilen adla ölüyoruz. YaĢlandıkça tanınmayacak hale gelsek de, yaĢadıkça birbirinden farklı kimlikler edinsek de ismimiz değiĢmiyor. Hayat boyu taĢıdığımız isimlerimizi seçen de biz değiliz. Anne ve babalarımız aracılığıyla isimlendirilmemiz, baĢkalarının üzerimizde bir iktidar kurma biçimi. AĢiretimiz, dinimiz, ülkemiz isimlerimizden belli. Sevgililerin, yakın dostların, sınıf arkadaĢlarının birbirlerine baĢka isimler yakıĢtırması, kalıplarımızdan kurtulma yolunda attığımız bir özgürlük adımı. DeğiĢmez isimlerle damgalanmamız, hem bizi adım adım izlemek merakında olan devletlerin iĢine geliyor hem de tüketici profilimizi çıkarıp

tercihlerimizden para kazanmak isteyenlerin. Hep böyle sürecek mi diye merak ediyorum. Tarihimizde farklı farklı isim değiĢtirme örnekleri var. Ancak bunlar genellikle bir kalıptan çıkıp baĢka bir kalıba girmekle ilgili. Örneğin ABD insanların tarihte en çok isimlerini değiĢtirdikleri ülkelerden biri olmalı. Irkçılığa hedef olmamak için bu ülkedeki göçmenler çözümü egemen Anglo-Sakson kültürünün isimlerini almakta bulmuĢ. Bu ülkeden baĢka bir örnek, zamanında Afrika'dan getirilen kölelere, sahipleri tarafından ünlü Romalıların isimlerinin verilmesi. ABD'den dünyaya yayılan farklı bir geliĢme ise bilgisayar kullananların internette haberleĢirken kendilerine baĢka baĢka isimler yakıĢtırması. Ancak sanıyorum ki, yeni teknolojilerle devletin bizi denetleme ve izleme gücü arttıkça, ister DNA'mızdan olsun ister gözbebeği izimizden, ya da vücudumuza yerleĢtirilen mikro çiplerden, isimlerimiz üzerine kurulan hegemonya giderek azalacak. Devlet bizi yeni yöntemlerle fiĢledikçe isimlerimize ihtiyacı kalmayacak. Ġsimlerimiz, kolye ya da küpe gibi, keyfimizce takıp değiĢtirdiğimiz birer süs olacak. Uluslararası göçle birlikte hızla sayısı artan kültürlerarası evliliklerden doğan çocuklar, küreselleĢen dünyada çok seçenekli tekdüzeliğe mahkûm olan yeni kuĢakların farklı olma merakı ve eski dinlerin toplumsal denetim gücünü yitirmesi, Ģimdiden yeni tür isimlerin bolluğuna yol açmakta. 21. yüzyıl insanı, özgürlük adına egemen güçlerin eski iktidar kalıplarını kırıp, ismi dahil, dıĢ görüntüsünü çeĢitlendirmek ya da farklı kimlikler benimsemekle uğraĢadursun, uluslararası totalitarizmin yeni denetim güçleri usul usul yayılmakta. Postmodern 'özgürlüklerimiz' uluslararası totalitarizmin böl ve yönet politikasının bir yansıması olabilir mi?

Ankara
Gündüz Vassaf
26/10/2003

Sakarya Caddesi civarında meyhaneler ay baĢında dolar, ay sonunda sinek avlardı. 1970'li yılların baĢından söz ediyorum. Memur Ģehri Ankara'dan. Kavaklıdere'de genellikle yabancıların gittikleri tek tük lüks lokantalar. Evlerde, acele bir yemekten sonra, çay eĢliğinde beĢ-on kuruĢun el değiĢtirdiği saatlerce süren konken masaları. Zengin çocukları, Halk Partisi kodamanlarından birinin oğlunun Kuğulu Park'ın karĢısında açtığı kentin ilk diskosunda. Sigaralar filtresiz. Birinci'yle Bafra öylesine idare edenlerin. Müdürler Yeni Harman içiyor. Ben imtiyazlıyım demeye getiren sivillerin sigarası Silahlı Kuvvetler. Gece ayazına rağmen Atatürk Bulvarı'nın kaldırımında biriken kalabalık bir mağazanın vitrinin arkasına yerleĢtirilmiĢ sesini duyamadıkları televizyonu seyrediyor. Gençler, elleri ceplerinde, Kızılay'da voltada. Ya da hapishane avlularında. Güven Parkı'nın yanında bir direğin tepesinde plastikten yapılmıĢ kocaman tabelada Atatürk'ün sureti. Altındakı yazı -"Komünizm görüldüğü her yerde ezilmelidir." Askerin, müesseselerde yabancı isimlerin kullanılması yasağı. ÇalıĢtığım yerde tek otomobil Amerika'dan yeni gelmiĢ psikiyatrist Aydın beyindi. Derken Anadol çıktı. Vehpi Koç taksidi keĢfetti. Bir yıl içinde araba sahibi dörde çıktı. Çocukluğumun Ankarası 1950'li yıllar. Zenginliğin ölçüsü milletvekili maaĢı. Babam da mebus ama komĢularımız gibi bizim de buzdolabımız yok. Balgat'taki Amerikan askerlerinin karılarının kullanılmıĢ naylon iç çamaĢırları kaçak satılıyor. ġehrin tek oyuncakçı dükkânı Kızılay'da. Gençlerbirliği futbol takımının formaları kulübün yöneticisinin evindeki çamaĢır makinesinde yıkanıyor. Subayların, evin bütün iĢlerini gören emirerleri var. Evimizdeki radyo kumbaralı. Ġçine para atınca çalıĢıyor. Kapıcı çocukları, bakan çocukları, Karanfil Sokağı'ndaki boĢ arsada hep birlikte top oynuyor. Birkaç hafta önce günübirliğine hâlâ memur Ģehri diye bildiğimiz Ankara'daydım. Havuzlu villalar, dünya markalı alıĢveriĢ merkezleri, göklere erme yarıĢında devlet binaları... ġehri yoktan var eden gizli gizli yeni meslek grupları mı türemiĢ, anlayamadım. Biz gazetelerde üç-beĢ hortumcunun devletin içini nasıl boĢalttıklarının öykülerini okuyaduralım, devlet de sessiz sedasız bir büyümüĢ bir büyümüĢ ki ĢaĢırdım kaldım.

Gözetim altında kitap okuma
Gündüz Vassaf
19/10/2003

Gazeteler "50 milyon korsan kitap yakalandı" diye yazdı. Hesaplar doğruysa, her yıl kiĢi baĢına üç kitabın düĢtüğü ikiyüz milyon kitaplık bir Türkiye var. KuĢkuluyum. Düzenli kitap okuyanlar bize hiç de yabancı değil. Ama kitabın yabancıdan farksız olduğu bir Türkiye de var. AĢağıdaki haber 3 Haziran 2003 tarihli Yozgat gazetesinden. "Alpaslan Yiğit, halkın rahatını bozacak Ģekilde sarhoĢluktan 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Hâkim daha sonra hapis cezasını tedbire çevirerek Yigit'i her gün jandarma gözetiminde 1,5 saat kitap okumaya mahkûm etti." Alpaslan Yiğit'le Yozgat gazetesinin yaptığı söyleĢiyi aynen aktarıyorum. - Suçunuz neydi Alpaslan bey? - Cahillik edip sarhoĢ bağırmıĢım biraz. - Cezaya tepkiniz ne oldu? - Hakim beye, "Bana da herkes gibi ceza verin" dedim. Bu cezayı verirseniz herkes benimle alay eder. Ha evde bulaĢıkları yıkamıĢsın, ha evde kitap okumuĢsun diyordum kendi kendime. Ama hâkim bey kararını değiĢtirmedi. Ben de kafam çok

karıĢtığı için Ankara'ya gittim. - Neden geri döndünüz peki? - Tam altı ay dolaĢtım durdum. Sonra anladım ki bu kitapları okumadan bana rahat yok. - Kütüphaneye ilk girdiğinizde neler hissettiniz? - Önce çok kötü hissettim kendimi. ĠĢkence gibiydi. Sanki bütün kasaba beni izliyor da, kıs kıs gülüyor gibi geliyordu bana. BaĢıma da bir adam dikmiĢler beni takip ediyor. - Hangi kitapla baĢladınız? Gerçekten okuyor muydunuz sayfaları? - "Türk Yazarlar Sözlüğü" diye bir kitapla baĢladım. Bir de Atatürk'ün hayatını okudum. Ġkisi de çok kalın olduğu için bir ayda bitirdim zaten. Aslında okuyor gibi yapıp sayfaları geçiĢtiriyordum. Hâkimin okuduğum yerlerden sınav yapabileceğini söylediler, okumaya baĢladım. Allah düĢmanına bile böyle ceza vermesin. - KeĢke hapis yatsaydım da okumasaydım dediğiniz oldu mu? - BaĢından beri öyle dedim zaten. Belediye BaĢkanımız, "Sabıkana iĢlenir, iĢ bulamazsın bir daha," deyince bağrıma taĢ basarak okudum. Yoksa 15 gün nedir ki? Aslanlar gibi yatar çıkar, köy kahvesine girerken de baĢımı dik tutardım. - ġimdi dik değil mi baĢınız? Dik ama o kadar dik değil. Köylülerin beni görünce kıs kıs güldüklerini biliyorum. Ama kitap okuyunca onların bilmediği çok Ģeyi öğrendim. Ben de onlara gülüyorum Ģimdi. - Cezanız bittikten sonra da okumaya devam ettiniz mi? - Aslında okumanın o kadar kötü olmadığını anladım. Demek ki bilgi para ediyormuĢ dedim kendi kendime. Ahmet Rasim ve Refik Halit Karay çok güzel geldi bana. Fırsatım olursa okuyorum Ģimdi.

Keşif
Gündüz Vassaf
12/10/2003

Büyük keĢfe inanıyorum. Yapacak olana da. Büyük keĢfi yapacak olanın Korkusuna da inanıyorum. KeĢfinden, yüzünün kul gibi olacağına, Huzursuzluğuna, soğuk terinin birikeceği üst dudağına. Notlarının yakılabileceğine inanıyorum, en son satırına kadar kul olacağına Rakkamların kayalara karıĢmasından PiĢmanlık duymayacağına inanıyorum. Onun telaĢına inanıyorum, Tüplerden sivillerin boĢaltılıp IĢınların etkisizleĢtirileceğine. Sonuç iyi olacak eminim, çok geç kalınmadı, Ģahitler de olmayacak, kimse bilmeyecek ne yaptığını. Ne karısı, ne duvar, ne de titrek sesli kuĢ. Bir Ģeye katılmamanın gerektiğine inanıyorum. Meslek hayatının altüst olup, Yılların emeğinin kaybına, Mezara giden gizlere inanıyorum. Bu sözler benim için her kuralın ötesinde. Somut olayların desteğine ihtiyacım da yok. Ġnancım kuvvetli, kör ve temelsiz. Wislawa Szymborska, Nobel Edebiyat Ödülü 1996, Lehçeden Ġngilizceye çevirenler S. Boranezak, C. Lavanough, Türkçe çeviri G. Vassaf

Kırmızı Ermeni siyah Yahudiler
Gündüz Vassaf
05/10/2003

Bazen insanların birbirlerine ne kadar çok benzediğine ĢaĢıyorum, bazen de ne kadar az birbirimize benzediğimize. Bundan dört bin yıl önce yazılmıĢ eski Mısır aĢk Ģiirlerindeki duygular günümüz pop Ģarkılarının sözlerinde de dile getiriliyor. Hintlilerin destanı 'Mahabarata' ya da Ġzlanda sahalarındaki savaĢlar ve iktidar kavgalarını okuyunca insanın aklına kaçınılmaz olarak tarihin bir tekerrür olduğu tezi geliyor. Diğer yandan her bireyin baĢka kimseye benzemediği de açık seçik ortada. Hatta kendimizin bile günden güne ne kadar farklı olabileceğimize ĢaĢabiliyoruz. Herakles'in 'Aynı suda iki defa yıkanılamaz' sözlerini çeĢitli vesilelerle durmadan kanıtlıyoruz. Bir Dostoyevski romanını tekrar okuyuĢumuzda, hem kendimizin hem de okuduğumuzun farklılaĢtığını görüyor, tarih diye bir Ģeyin olmadığını, tarihin ancak farklı yorumlarının olabileceğini söylüyoruz. Sokrat'ın 'Kendini tanı' demesinden de çok önceden beri süren arayıĢımızı ise günümüzde bilim kurgu benzeri aletleriyle nörologlarımız sürdürüyor. Ancak benzemek ve benzememek arasındaki git gelimizde totaliter yanımız ağır basıyor. Sanki bütün kurumlar bizi bir Ģeye benzetmekten yana. Bu aile ya da evliliğin örf ve âdetlerine boyun eğmemizde de öyle, devlet ve dinlerin iktidarlarını giysilerimizin rengine kadar egemen kılmalarında da. Örneğin çokkültürlülüğüyle tanınan Osmanlı Ġmparatorluğu'nda ayrı milletlere mensup kiĢilerin giymesi zorunlu kıyafetlerin yanı sıra, Boğaz'daki yalıların renkleri bile sahibinin Yahudi (siyah), Ermeni (kırmızı), Rum (kurĢuni) ya da Müslüman (her renk) olduğuna göre değiĢirdi. Ancak gönüllü olarak da aidiyeti, olabileceğimizin sonsuz olanaklarında aramak yerine, birbirimize benzemekte buluyoruz. Sevgililer ilk tanıĢtıklarında aynı renkleri, kokuları, yazarları ya da dondurmaları sevmekten bahtiyar oluyor. BenzeĢmemeliklerini birbirlerinde keĢfedip yeni yaratacakları dil ve dokunuĢlarla karĢılıklı zenginleĢmek yerine adeta ikizleĢme peĢindeler. Bizleri, markaların, ideolojilerin, kahramanların ya da inançlarımızın bile tüketicisi konumuna düĢüren de bu eğilimimize boyun eğmemiz. Bir yandan dizginlenmeyen merakımızla türümüzün genetik yapısıyla uğraĢıp uzayın sonsuzluğuna tereddütsüzce dalarken, bir yandan da genellikle baĢkalarının üzerimizde iktidar kurmasına yol açan aidiyetliklerle çeĢitliliğimizi bile marjinalleĢtiriyoruz. Ġktidarlardan nice uğraĢlarla kaçırıp ihtimamla koruduğumuz marjinal aitliklerimizde bile kendimize baĢka baĢka üniformalar yakıĢtırıyoruz. 'Biz birbirimize benzeriz' diye özgürlük adına nice iktidarlar kurduk gönüllü köleleri olduğumuz.

Kavram + Sanat= ?
Gündüz Vassaf
28/09/2003

Ben bundan bir Ģey anlamıyorum diyenler çok. Bu sanat değildir diyenler de. Sanat dünyası 'ressamlar' ve 'yerleĢtirmeciler' diye bölünmüĢ durumda. Ama dünyanın her yerinde bu tür iĢlerin sergilendiği mekanlar da tıklım tıklım doluyor. Buna en son örnek özellikle video gösterilerinin ağırlık verildiği Ġstanbul Bienali. Kavramsal sanat olayının bir boyutu da 'Sanat nedir?' tartıĢmasını popüler gündeme getirmesi. Çay torbalarının yan yana dizilmesine, bir dizi gencin iĢsizlik ve ırkçılığa iliĢkin söylediklerine, ya da bir kadının ameliyatlarla görüntüsünü çirkinleĢtirmesine sanat denmezken, aynı Ģeyler sergilendiğinde neden sanat diye soranlar çok. Bu tartıĢmaya en son katılanlardan biri de, belki de dünyanın en ünlü psikoloğu Steven Pinker. Ona göre, zevklerimizin, tarihle birlikte degiĢen modaların sonucu oluĢtuğunu iddia eden görüĢün etkisiyle, müzik ve resim gibi alanlarda kalıcı eserler giderek azalmakta. Tabii Pinker'a verilecek cevap herhangi bir Ģeyin kalıcılığının, onun ille de benimsendiği anlamına gelmemesi. Bin yıllık imparatorluk olma iddiasıyla iktidara gelen Alman Nazi partisinin sanatsal mirasını düĢünebiliyor musunuz? Pinker belki de kalıcılıktan çok, her zaman ve her yerde güzel olabilecek Ģeylerin peĢinde. 'Kavramsal sanat' deyimiyse bana itici geliyor. Mağara resminden günümüze kadar süregelen sanatta kavram olmadığının iddia edildiğini sanmıyorum. Herhalde kastedilen sosyoloji, psikoloji ya da siyaset biliminin 'konusu' olan olgu ve gözlemlerin görsel nesnelere dönüĢtürülmüĢ hali. Ama niçin? Özellikle 20. yüzyıl Avrupa ülkelerinde çok özel bir konumu olan aydın denilen kiĢi 'son yirmi-otuz yılda tahtından indirildi. Toplumun vicdanı, nereden gelip nereye gittiği onlardan pek sorulmuyor. Aynı ABD'deki gibi dünyanın diğer ülkelerindeki aydınlar da artık filin sırtına konmuĢ birer sivrisinek gibi. Ulus ve devlet birlikteliğinin kopması, 'altkültürlerin' yaygınlaĢması ve Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle Marksist düĢüncenin itibarını yitirmesi monolit bir aydın duruĢunu da ortadan kaldırdı. Ufkunu yitiren sosyal bilimlerse klasik kalıplarında donup kaldı. Ekonomi, siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji yerinde sayarken en büyük atılımlar antropoloji ve arkeolojide. BoĢluk, bugün kavramsal sanatçılar tarafından dolduruluyor. Bir arayıĢ ve heyecan olduğu kesin. Ancak ortada genellikle estetik kaygısından yoksun, haz vermekten uzak bir sanat ile anlaĢılması güç kavramların birlikteliğinden meydana gelen bir karmaĢa var. Emekleme döneminde olan kavramsal sanat ve sanatçılarının olgunlaĢmasıyla bu durum zaman içinde ortadan kalkabilir. Beni ürküten ise çoksesli bir dünyayı ve bunun önündeki engelleri anlatmaya çalıĢan kavramsal sanatın, çok biçimliliğine rağmen teksesliliği. Sosyalist gerçekçi anlayıĢın taraf tuttuğu gibi, kavramsal sanatta da tam parmak basamadığım, angaje bir yön var. Toplumsal eleĢtiri dozu yüksek tutulurken doğada ve insanda güzel ve yüceyi arama ihmal ediliyor. Duyu ve duygularımızın sonsuz yelpazesi sanki ancak insanı anlama, anlamdırma çabasının kısırdöngüsünde var olabiliyor. Gerçeklerin dönmedolabında 'güzel' feda ediliyor.

Hâlâ askerler var hepsi üniformalı
Gündüz Vassaf
21/09/2003

SavaĢın resimleri. SavaĢının resimleri. SavaĢ ressamları. Ordular, ressamları peĢlerine takardı kahramanlıklarının resimlerini yapsınlar diye. Asker gibi ressam da kadroluydu genelkurmayların bütçesinde.

Müzelerde Ģimdi, yüce savaĢları yücelten yüce kahramanların resimleri. Kahramanlar insanlaĢıp, savaĢlar sorgulandıkça ressamlar çağrılmaz oldu cephelere. SavaĢın psikolojisi, çok filtreli senaryolarının bukalemun görüntüleri, sunucuları var onların yerinde. Ve artık her yer cephe. Korumasız siperlerimizden, gördüklerimizle vicdanımız arasında giderek açılan uçurumlardan sesleniyoruz, birbirimize,

kendi kendimize, savaĢın, savaĢanların eskisine göre çok farklı resimleriyle. Kimimizin düĢmanı karĢımızdaki aynada,

kimimizin düĢmanı tanımadık diyarlarda, kimimizse birbiri ardına düĢman yaratıp tüketmekte. Ve hâlâ askerler var. Hepsi üniformalı. Mehmet Güleryüz'ün resimleri, KarĢı Sanat'taki 'Eksik Olan' adlı sergide görülebilir.

Yazılmayacak kitaplar
Gündüz Vassaf
14/09/2003

Kitap yazmaya heveslenen çok kiĢi ya ne yazacağını bilmez ya da bir türlü bu iĢe vakit ayıramaz. Ama insan hele bir kitap yazsın bu sefer de kendisini ileride yazacağı baĢka binbir türlü kitabın yazarı olarak görür, dosyalar çekmeceler ileride çoğu asla yazılmayacak kitaplara ayrılır. ĠĢte ileride yazmayacağım kitaplar ve yapmayacağım arastırmalardan iki örnek:

Kötü Öğretmenler Kitabı
Derleme cinsinden hazırlanacak bu kitapta herkesin baĢından geçen kötü öğretmen anıları bir araya getirilecek. Amaç 'kutsal varlık' diye baktığımız, 'eti senin kemiği benim' diye çocukları teslim ettiğimiz, bayramlarda elini öptüğümüz öğretmenin gizli kalan yüzünün teĢhir edilmesi. Toplumumuzda sıradan sayılan dayak, rüĢvet ve sık rastlanan cinsel taciz olaylarının yanı sıra, çocukların, nasıl öğretmenlerin aĢağılık komplekslerine hedef olduğu kitapta özellikle yer almalı. Kendi ideoloji ya da inançlarına çocukları alet eden, ya da devlet ve din adına çocukların özgür düsüncesini tahakkum altına alan öğretmenler de kitabımızın baĢ konuklarından. Kitaba katkıda bulunmak isteyen öğrenciler bu konuda günlük tutabilir, ya da bir internet sitesinde baĢlarından geçenleri öğretmenlere de duyurulabilecek bir Ģekilde paylaĢabilirler. Amaç, öğrencileri bilgilendirerek korumak.

Türkiye'nin Komşuları
Hiçbirini tanımıyoruz. Hiçbirini sevmiyoruz. Rus, Bulgar, Arap, Ermeni, Rum... Peki onlar bizim hakkımızda ne düĢünüyor? Merak bile etmiyoruz. Bizi sevmediklerini fark ettiğimizde ise, dünyada bir-çok insanın neden kendilerine kötü gözle baktığına ĢaĢan ve kendisini onların yerine koymaktan aciz bir Amerikalı'dan farkımız yok. Osmanlı geçmiĢleri hakkında ne düĢünüyorlar? Romanlarında, filmlerinde Türk imajı ne? Cumhuriyet'in ilk yıllarında Osmanlı'yı yerin dibine batırıp nerdeyse tarihimizden silerken, Ģimdi de Ģöyle insancıldı böyle uygardı diye üstüne toz kondurmuyoruz. Ġlkokuldaki bir Arap ya da Bulgar çocuğunun Türk imajı ne? Batı'yı abartıp, komĢularımızı küçümsüyoruz. Türkiye'de yaĢayan Batılılar basınımızda sık sık yer alırken, Ġslam Darbesi'nden sonra Türkiye'ye sığınan bir milyona yakın Ġranlının günlük yaĢantımızdaki varlığını bile yok sayabiliyor, her gelen Rus kadınına 'NataĢa' diyor sonra da bu dünyada yapayalnızız diye karĢılıklı ağlaĢıyoruz. Türkiye'de herhangi bir gazeteci, üniversite hocası ya da politikacıdan Ermenistan ya da Suriye hakkında bildiklerini anlatmalarını istesek acaba kaç cümleyi yan yana getirebilirler? Bu kitapta bizim komĢularımız hakkında bildiklerimiz bölümünün çok kısa olacağına Ģüphem yok. Onların bizim hakkımızda ne bilip düĢündükleriyse eminim hepimiz için göz açıcı olacak. ĠĢte yazılmayacak iki kitap. Birincisi okul yılı baĢındaki hamasi müdür nutuklarına ibret, ikincisiyse Irak'a gönderilmesi düĢünülen Türk askerinin Orta-doğuyu iyi bildiğini ileri sürenlere bir hatırlatma.

Biz neonihilistler...
Gündüz Vassaf
07/09/2003

Televizyonda bir kanaldan diğerine geçmek gündelik yaĢantımızda sıradan bir olay. Bu davranıĢımızı, televizyondaki programların birbirinden beter olduğu gerekçesiyle açıklayanlar çok. Ama bence doğru değil. Gerçekten seçici olsaydık, ya Ģöylesine bir turlamadan sonra televizyonu kapatır, ya da önceden seçtiğimiz programları seyretmekle yetinirdik. Oysa kanal sayısıyla birlikte seçeneklerin artmasına rağmen kanal değiĢtirme de artıyor. AraĢtırmalar, sinemadan farklı olarak, televizyonu sanki birer uyurgezermiĢ gibi seyrettiğimizi gösteriyor. Yıllar geçse bile eskiden gördüğümüz filmlerin görüntülerini sohbetlerimizde tazeleyebilirken, çarpıcı da olsalar, televizyon imajları kısa vadeli belleğimizde bile fazla yer etmiyor. Gene araĢtırmalar, ister en heyecanlı bir spor müsabakasını izlerken olsun, ister haberleri, ya da bir aĢk dizisini, seyircinin beyin dalgalarının genellikle uyku ya da hipnoz öncesi beyin dalgalarıyla aynı olduğunu gösteriyor. Televizyon karĢısında uyuya kalmak, programların kötülüğü ya da seyircinin yorgunluğuyla değil, ekranın neden olduğu beyin dalgalarının özelliğiyle de açıklanıyor. Acaba TV imajları önündeki kayıtsızlığımız hatta 'körlüğümüz' sokakta, iĢyerinde, evde ve eğlencedeyken karĢılaĢtığımız gündelik yaĢantımızdaki imajları da nasıl algıladığımızı etkiliyor mu? Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan bu yana evlerimize girdiğinden beri televizyonda süregelen imaj bombardımanı bizi dünyada olup bitenlere daha kayıtsız mı kıldı? Her Ģeyden haberli olduğumuz iddia edildiği iletiĢim çağında, türümüz imaj doyumuyla birlikte edilgenleĢip tepkisizleĢtirildi mi? Günümüzdeki acı, açlık ve Ģiddet karĢısında ancak 'neonihilizm' diye adlandırabileceğim tavrımız, ideoloji ya da lider yoksunluğundan çok beynin imaj saldırısı karĢısında kendini bir tür koruma mekanizmasından mı kaynaklanıyor? Postmodern denilen dünyada imajların bize hükmettiği tezini kabul etmiyorum. Ya da zamanında Marshall McLuhan'ın dediği 'the medium is the message' (herhangi bir Ģey anlamını içeriğinden değil, onu ileten araçtan alıyor) saptamasına da katılmıyorum. Dünyanın delicesine yönetildiği ve tüketildiği gerçeğinin hemen herkes farkında. Türümüz dünyada olup bitene karĢı bir tepkisizlik bunalımında. Vicdanımızla davranıĢlarımız arasında giderek büyüyen bir uçurum içindeyiz.

Bunun sonucu, dünyaya ayak basmıyorcasına, bin bir parçaya bölerek sorunlaĢtırdığımız kiĢiliğimizin karabasanlarına saplanmıĢ, bocalıyoruz. Romanda, resimde, filmde ve sanatın diğer dallarında yaratıcılığımız bile genellikle bu bunalımların ifadesinden öteye gitmiyor. Her ne kadar teknolojimizle evrene doğru açılıyorsak da bize nasıl olduğumuzu anlatan yıldız falcılarının, psikoanalistlerin gönüllü tutsaklarıyız. Olmayabiliriz de. Mesele, atomun elektronlarının yerini ve hızını aynı anda tespit edemediğimiz gibi nasıl olmadığımızı anlayabilmekte, belirsizliğin boyutlarında zenginliğimizin ifadesini bulabilmekte.

İnsana karşı 'psikoloji'
Gündüz Vassaf
31/08/2003

MGK bünyesinde kurulan Psikolojik Harekât Merkezi yıllardır kim bilir ne iĢlerle uğraĢtı, bu yolda vergilerimizden nice milyonlar kimler için harcandı bilmiyoruz. Herhalde bunun faturası günün birinde çıkarılır, kimlerin kaç paraya neler yaptığını öğrenebiliriz. Babam psikiyatrist, annem psikologdu. Onlarla ilk tanıĢanların mesleklerini öğrenince nasıl irkildiği çocukluk anılarımın bir parçası. Benimle de yeni tanıĢıp psikolog olduğumu öğrenenler arasında "Aman söylediklerime dikkat etmeliyim" diyenler çoktu. Toplum, psikolojiye kendisinde olmayan bir kudret atfediyor. Psikologlar ve psikiyatristler sanki modern dünyanın ġamanları. Beynimizin içinde olup biteni okuyabilecek bizi yönlendirebilecek güçte insanlar. Sokrat'ın "Kendini tanı" demesinden de çok daha önceden insan kendisini anlamaya çalıĢıyor. Psikoloji ve psikiyatri günümüzde buna bir anahtar. Toplum, psikolojiye kendisinde olmayan bir kudret atfediyor. Birbirinden ayırt edilmesi güç olan Ģarlatanlarla egemen düzenin kimi temsilcileri de bu gafil halimizi istismar ediyor. Gafillerin baĢında herhalde asker geliyor. Meslek icabı askerin en büyük korkusu yeni silahlardan, teknolojiden, taktik ve stratijilerden habersiz kalmak, yeni geliĢmeleri bünyesine katamamak. Askerin yeni geliĢmeleri hemen bünyesine katmak gafletiyle sergilediği en gülünç örneklerden biri Ġkinci Dünya SavaĢı yıllarında Ġngiltere'de olmuĢ. Hitler'in orduları Avrupa'yı ele geçirmiĢ. Bombardıman altında olan Ġngiltere ha düĢtü ha düĢecek. Orduda, halkta moral sıfır. Genelkurmaydan gelen bir talep üzerine ülkenin önde gelen psikoanalistleri Ġngiltere'nin savaĢı kazanabilmesi için bir proje geliĢtirirler. Psikoanalistlerin raporuna göre Almanlar millet olarak gizil homoseksüeldir. Onları savaĢ alanında yenmek bu zaaflarına hitap etmekten geçmelidir. Dolayısıyla, ne kadar hazırlıksız ve cephanesiz de olsalar Ġngiliz birlikleri derhal ManĢ'ı geçmeli ve arkalarını dönerek Alman ordusuna teslim olmaları, düĢmanın anında dağılmasını sağlayıp çökertecektir. Türkiye'de 'kafası kirletilen halkı istenilen yöne çekmek' için ne yapıldığını bilmiyoruz.

Erkeğin sonu?
Gündüz Vassaf
24/08/2003

Daha geçen yüzyılın baĢında kadınların oy hakkı bile yoktu. Bugün, kadınlara çağlar boyu yapılan haksızlığı kimse tartıĢmaya bile gerek görmüyor. Kadın-erkek arası geleneksel denilebilecek eĢitsizliğin tipik örneklerinden biri günümüz Japonya'sından. Her ay iĢyerinden maaĢını alan erkek, eğlenmesi için gereken parayı ayırdıktan sonra, kalan miktarı evi evirip çevirsin diye karısına teslim ediyor. Evde bir tür köle konumundaki kadın yaĢamı boyunca kocasının kahrını çekiyor, eĢinin sık sık geceleri barlarda düĢüp kalkıp eve sarhoĢ dönmesine tahammül ediyor. Ancak son yıllarda bu konumdaki kadınların yaĢamlarında çarpıcı bir değiĢiklik olmuĢ. Erkek emekli olduğunda, aynı maaĢıyla yaptığı gibi kendisine verilen toplu parayı karısına teslim ediyor. Parayı alan kadın da kocasını boĢayıp evi terk ediyor. Elinden hiç iĢ gelmeyen erkek periĢan durumda. Terk edilmiĢ kocaların biçare konumu o denli toplumsal bir vaka olmuĢ ki, Japon televizyonunda onlara yönelik özel yemek piĢirme dersleri veren program bile koymuĢlar. Kadınların çektiği ıstırabı, haksızlığı araĢtırmak artık parlamento komisyonlarının, üniversite kürsülerinin gündemindeki sıradan iĢlerden biri. Ancak, istisnalar dıĢında, tarih boyu süregelen bu sömürüye rağmen, kadın erkek eĢitsizliği açısından kimsenin açıklayamadığı bir olgu var. Kadınlar erkeklerden daha çok yaĢıyor. Neden? Sosyalist ülkelerde de bu böyle olmuĢ, kapitalist ülkelerde de. Kadının sınıfı da fark etmiyor. Ġster sütçünün karısı olsun ister uçak mühendisinin, kocasından daha çok yaĢıyor. Sırf bu nedenle dünyanın en zengin ülkesi ABD'de servet kadınların denetiminde. Erkek öldükten sonra genellikle serveti de karısına kalıyor. Erkeğin az yaĢamasını çevre koĢullarıyla açıklayanlar var. Hayatınının önemli bir kısmını ev dıĢında geçirdiği için daha çok tehlike, hastalık, çatıĢma ve strese maruz kalıyor. Ancak çalıĢan kadınlarda ölüm oranının yükseldiğini gösteren bulgular olmaması bu tezi doğrulamıyor. Cambridge Üniversitesi'nden David Brainbridge farkın kalıtımla açıklanabileceği düĢüncesinde. Mantığı çok basit. Her lise

öğrencisinin bildiği gibi kadını kadın yapan anne ve babasından aldığı iki ayrı 'X' kromozomunun 'XX' yapısında bir araya gelmesi. Aynı kadınlar gibi 'X' kromozomu taĢıyan erkeği kadınlardan ayırt eden 'XY' yapısı, yani ikinci kromozomunun 'Y' olması. 'X' kromosomu kanın pıhtılaĢması gibi hayatta kalabilmek için birçok önemli Ģeyin belirleyicisi. 'Y' kromozumu ise erkeğin cinsiyetini tayin etmek dıĢında pek bir iĢe yaramıyor. Kadının 'X' kromozumunda problem olduğu zaman yedek konumundaki ikincisi devreye girebiliyor. Erkeğin böyle bir Ģansı yok. Bilim hızla geliĢiyor. Bundan 10 yıl önce bile bir gün hiç erkeğe ihtiyaç duyulmadan çocuk yapılabileceğine kimse inanmazdı. Türümüzün daha uzun ve sağlıklı yaĢaması da erkeğin tarihten yok olmasına bağlı olabilir. Zaten gidiĢ böyle. Erkekler 'Y' kromozomlarını bir sonraki kuĢağa daha az aktardıklarından dünyadaki kadın nüfusu çoğalıyor. Erkeklerin kadınlardan niçin daha çok yaĢadığını en nihayet anlamıĢ olabilir miyiz?

Eyüp'te ölü yarıştırması
Gündüz Vassaf
17/08/2003

Eyüp Müslümanlar için Ġstanbul'un en kutsal yeri. Buradaki mezarlıktan sorumlu olanlar, ABD pop ressamı Andy Warhol'un "Ġleride bir gün herkes 15 dakika için meĢhur olacak" sözlerini kendilerine özgü bir Ģekilde yorumlamıĢlar. Bugünlerde Eyüp Mezarlığı ölüleri meĢhur etme yolunda. Birileri, koca mezarlığı dolaĢıp kendilerine göre orada yatan meĢhurları teker teker tespit etmiĢ. Sonra da kocaman bir mermer taĢa altın varaklı harflerle bu ölülerin isimlerini kazımıĢlar. Bu kendinden menkul görevlerini ifa ederken aralarında kim bilir nasıl konuĢmalar geçmiĢtir. Ölüler üzerinde iktidar kurup Ģu ölü meĢhur bu değil diye bir bir yargılamıĢlar toprak altındakileri. Muhtemelen din ve devlet yetkililerinden oluĢan bu heyetin elinde meĢhurluk vasıflarının tek tek sıralandığı bir liste var mıydı acaba? Ellerindeki listeye çarpı eksi iĢaretleri koyduktan sonra her ölü için toplam bir puan mı çıkardılar. Sırf puanların yeterli olmayacağını düĢünüp 'Benim ölüm seninkinden daha meĢhur' türü tartıĢmalara girdiler mi? Yoksa Eurovizyon Ģarkı yarıĢmasındakine benzer bir yöntem mi benimsediler? Öldükten sonra da kahramanların hainleĢtirildiği, hainlerin kahramanlaĢtırıldığına sık rastlanan bir toplumda yaĢadığımız göz önünde bulundurularak, arkalarını sağlama almak için seçtikleri meĢhur ölülerin MIT raporlarını incelediler mi? Belli ki MeĢhur Ölüleri Seçme Heyeti birçok kıstas kullanmıĢ. Altın yaldızlı isimlerdeki çesitlilik bunu açıkça ifade ediyor. Sizi mezarlığa çıkan yolun baĢlangıcında karĢılayan koca mermer taĢta cihan pehlivanlarımızdan Hergeleci Ġbrahim'in adını da bulabilirsiniz genç yasta ölen ressam Avni Lifij'in de. Tercüman gazetesi yazarlarından Ahmet Kabaklı da orada eski Genelkurmay BaĢkanı Fevzi Çakmak da. Ġsimlerin tümüne bakıldığında MeĢhur Ölüleri Seçme Heyeti'nin özellikle bir konuda hemfikir oldukları gözüme çarptı. Bu kutsal görevlerini 'Kadının ölüsü de meĢhur olmaz' doğrultusunda ifa etmiĢler. Heyet her ne kadar ölülerle uğraĢmıĢ da olsa geleceğe yönelik bir planlama da yapmıĢ olabilir. Ġsimlerin iĢlenmediği 15-20 kiĢilik boĢ bir yer var beyaz mermer taĢta. Kendileri için bu yerlerin boĢ bıraktıklarını düĢünmek bence haksızlık olur. Ancak bundan sonra öleceklerin nasıl seçileceklerini kararlaĢtırabilmek için bir fırsat var önümüzde. Acaba geleceğin meĢhur ölüleri halkoylamasıyla mı kararlaĢtırılmalı? Yoksa gazetelerdeki çarĢaf çarĢaf ölüm ilanlarından da yakından tanığı olduğumuz gibi daha çok zengin ölülerinin meĢhur olduğu günümüzde, geleceğin meĢhur ölüleri de açık artırmayla mı tespit edilmeli? Ya da günümüzün çoğulculuk anlayıĢını yansıtabilmek için tek bir totaliter meĢhur ölü listesi yerine, postmodern neo-korporatist bir yaklaĢımla farklı meĢhurluk kategorileri mi saptanmalı? Bu tür marazi uğraĢlar kutsal kitaplarda da yazdığı gibi 'Bırakalım ölüler ölüleri gömsün' sözlerini akla getirmiyor mu?

Türkiye'de cesaret
Gündüz Vassaf
10/08/2003

Marmara Üniversitesi' nden Ayhan Aktar'ın bir yazısını okudum. Toplum ve Bilim dergisinde çıkmıĢ. BaĢlığı 'Son Osmanlı Meclisi ve Ermeni Meselesi'. Yazı Ģöyle bitiyor: "Dünyada milli marĢı 'Korkma' sözcüğü ile baĢlayan tek ulus biziz. Cesaretle 'bizi biz yapan' korkularımızın üstüne gitmemiz ve artık büyüdüğümüz konusunda önce kendimizi ikna etmemiz gerekiyor. Ġçimizde sürekli karabasan üreten korkuların saltanatını yıkmanın baĢka çaresi yok galiba. Bunu becerdiğimiz zaman, bu ülkede Ermeni kırımı dahil,her Ģeyi soğukkanlılıkla tartıĢacak olgunluğa ulaĢılacağını düĢünüyorum." Her toplumda olduğu gibi Türkiye'de de korku ve cesaretin kendine özgü konumları var. 12 Eylül öncesi Ġstanbul'da yapılan bir mitingde göğüslerini polis ve askerden oluĢan sıkıyönetim güçlerine siper etmiĢ iĢçiler 'FaĢizme geçit yok' diye yürümüĢler, fiĢlenmeyi, iĢten atılmayı, hapse girmeyi, iĢkenceyi, ölümü, kol kola kenetlenmenin gücüyle göze almıĢlardı. Bu tür 'güruh cesareti'nin kitleyi nasıl kurban ya da katil kılabildiğini hepimiz biliyoruz. Türkler ya da Müslümanların kitle olarak verdiği cesaret örnekleri zaten çocukluktan belleklere kazınan milli kültürümüzün parçası. O denli ki, toplu cesaret konusunda Türklerin bir 'üstünlük kompleksi' olduğu düĢünülebilir. Bu kompleksin ırkçılık mertebesinde son örneğini ABD'nin Irak saldırısında "Araplar korkaktır, üç gün dayanamazlar, kaçarlar" düĢüncelerinde gördük. Satırarası vurgulanan Türklerin cesareti idi. Toplu halde cesur olanlar tek baĢlarına farklı davranabiliyor. 12 Eylül'den sonra kurulan mahkemelerden birinde de sendika liderleri yargılandı. 'FaĢizme geçit yok' diye bağıran yüz binlerce isçinin temsilcilerinin yargılanmasında mevcut duruĢma salonlarının yetersiz olacağını düĢünen asker, bir spor salonunu 'DĠSK davası'nın görüĢülmesine ayırmıĢtı. Aylarca süren

duruĢmalar boyunca tribünler boĢ kaldı. 'Medeni cesaret' Türkiye ya da Türkçeye özgü bir deyim değil. Fransızcadan alınmıĢ olabilir. 1215'te Magna Carta'yla kralların gücünü ilk kısıtlayan Ġngiltere'de ise böyle bir kavram yok. 'ÇağdaĢ uygarlık düzeyine' geçiĢte Batılı gibi pantolon giyip çatal bıçak kullanmanın 'medeni cesaret' örneği olmadığı ortada. Ġnsanın düĢüncesini açıkça belirtmesine 'medeni cesaret' diyoruz. VahĢi kaplanların üstüne giderken cesur, düĢüncemizi korkmadan belirtirken medeni cesaret sahibi oluyoruz. Ailenin çocuk yetiĢtirmesinde, okulda, askerde, devletin vatandaĢlarına muamelesinde 100 yıllardır Ģiddeti esas alan bir toplumda bu ĢaĢılacak bir Ģey değil. Edilgenlik içimize o denli sinmiĢ olmalı ki son günlerde Türkiye demokrasisinde bir 'devrim' niteliğinde olduğu yazılan ve 1960'tan bu yana askeri darbelerin yerleĢtirdiği 'devleti vatandaĢtan korumayı' esas alan korku yasalarının değiĢtirilmesi, toplumsal coĢkuyla karĢılanmadı. Belki esas ruhu itibarıyla anlaĢılmadığından, belki benimsenmediğinden ve en kötüsü belki de değiĢikliklere aracı olan hükümetlere güvenilmeyip onların art niyetinden korkulduğundan. 'Müttefik' Batı devletlerinin temel demokrasi ve insan hakları ilkelerini yerle bir ettiği bu dönemde, Türkiye ve benzer konumda ülkeler, verilen Ģablonlara uymaktan da öte, dünya güçlerinin yaptıklarına rağmen de bir demokrasi anlayıĢını koruyup yerleĢtirmekle karĢı karĢıya. Esas medeni cesaret de bu olmalı.

Kasım, 2004
Gündüz Vassaf
03/08/2003

Dünyada olup biten BirleĢmiĢ Milletler'de değil Washington'da kararlaĢtırılıyor. Siyaset bilimcileri 'Amerikan Ġmparatorluğu' deyimini kullanır oldu. Beyaz Saray'da alınan her karar her kıtada herkesin geleceğini etkiliyor. BaĢta savaĢ ve barıĢ. ABD'nin, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve baĢka kurumlardaki konumu gündelik yaĢantımızın esenliğinin, dünyanın geleceğine yönelik endiĢelerimizin, uzaya iliĢkin düĢlerimizin belirleyicisi. Dünyanın dört yanına yayılmıĢ insanlar ABD'lilerden çok sayıda ABD kültür ve ürünlerinin tüketicisi, skandalından sporuna kadar orada olup bitenlerin seyircisi. KüreĢelleĢme, neyin nerede ne kadar tüketileceğinin belirlenmesinden öte, insan haklarına bağlı evrensel değerlerin korunup geliĢtirilmesine de olanak sağlayan bir süreç. Dünya kamuoyu ABD'yle birlikte ikinci bir 'süper güç'. Bu güç Ģimdiye kadar sesini sokaklarda, protestolarda duyurmakla yetindi. Gelecek sene ABD'de de baĢkanlık seçimleri var. Uluslararası hukuk ve iliĢkilerin yeniden tanımlandığı bu dönemde baĢkanının kim olacağı ve seçilebilmesi için programında neler vaat edeceği sadece ABD değil dünya için de tarihi bir önem taĢıyor. Bu seçimler çoğu oy bile kullanmayan ABD'li seçmenin tercihine bırakılmayacak kadar önemli. II. Dünya SavaĢı galiplerinin veto hakkı olduğu BirleĢmiĢ Milletler'in en üst kurulu, Güvenlik Konseyi, üye ülkelerin temsil gücünü zaten yansıtmazken, Ģimdi, bu kurumun giderek devre dıĢı bırakılmasıyla, ahlaki meĢruiyeti de sorgulanabilir bir karar verme mekanizmasi ile karĢı karĢıyayız. Dünya kamuoyunun sorumluluğu bugünden itibaren ABD'de baĢkan adaylarını izlemesini, tepki ve düĢüncelerini onlara ve ABD kamuoyuna ulaĢtırmasını gerektiriyor. ABD'dekiler baĢta olmak üzere sivil toplum kuruluĢları, çesitli ülkelerdeki siyasi partiler, sendikalar bu konuda el ele verip uluslararası bir seçim izleme ağı oluĢturmalı. Dünyanın düĢüncelerini ABD'ye yansıtması kadar ABD'nin de dünyanın düĢüncelerine ihtiyacı var. Bir zamanlar aynı konumda olan Roma Ġmparatorluğu'nda hoĢnutsuzluk baĢ gösterince imparator çözümü iĢgal ettikleri yerlerin insanlarını da Roma vatandaĢı yapmakta bulmuĢ. 21. yüzyılda bizi nasıl bir gelecek beklediğini bilmiyoruz. Bir dünya devleti de kurulabilir, tek bir devletin egemenliğinde bir dünya da. Mevcut yapılar katılaĢabilir ya da yıkılabilir. Ancak temel esasların yeniden belirlendiği bu geçiĢ sürecinde tüm dünya vatandaĢlarının üstüne düĢen bir sorumluluk var. ABD yanlısı ya da karĢıtı olmakla yetinip, kamplara bölünerek edilgenleĢmek yerine, yeni bir gündem hep birlikte oluĢturulabilir. 2004 Kasım'ında bir tek ABD'lilerin oy kullanabileceği bir dünya seçimi var.

Güçlü lider manzaraları
Gündüz Vassaf
27/07/2003

Alexander Lukashenko Belarus CumhurbaĢkanı. Ülkesinde yeni bir yasak yürürlükte. ġirketlerin yönetim kurulu baĢkanlarına, sendika liderlerine, ya da herhangi bir kuruluĢun baĢındaki kiĢiye 'baĢkan' denmesi yasak. Ancak Lukashenko, yasakla bile olsa yeni bir demokrasi anlayıĢını yerleĢtirmek peĢinde değil. O da, ocak ayına kendi ismini veren Türkmenistan CumhurbaĢkanı TürkmenbaĢı gibi mutlak iktidarın peĢinde. Ülkesinde kendisinden baĢka kimseye baĢkan densin istemiyor. BaĢkan tetikleyici bir sözcük. Emekli bile olsalar edilgenlik eğilimlerimizi körükleyebiliyorlar. 11 Eylül,ikiz kulelerin yıkılmasıyla ABD'nin yeni yayılmacı politikasının baĢlangıç tarihi olarak simgeleĢirken baĢka bir 11 Eylül'ü de belleğimizden sildi. 11 Eylül, 1973'te de ABD'nin düğmeye bastığı kanlı bir CIA darbesiyle, ġili'de serbest seçimlerle iktidara gelen tek sosyalist olma sıfatını taĢıyan ve bakır madenlerini devletleĢtiren Allende hükümetini devirmiĢti. Darbenin elebaĢısı general Pinochet'nin, 12 Eylül'ün baĢı general Evren gibi hayranları var. Evren'in resimleri 'kapıĢılıyor'. Pinochet'nin de kredi kartı. ġili'de 'patrioticard' ismiyle yeni piyasaya sürülen kredi kartını kullananlar çeĢitli hizmet ve dükkânlardan indirimle alıĢveriĢ yapabiliyor. Kartın özelliği, üstündeki çeĢitli simgelerle Pinochet ve 11 Eylül darbesinin propagandasını yapıyor olması. Finlandiya CumhurbaĢkanı Kekkonen Türkiye'ye gelir. Ankara'daki resmi temasları bitince Boğaz'da balığa çıkar. Çetin Özbayrak anlatmıĢtı. Kekkonen usta bir balıkçı ama misafirperver devletimiz de onu baĢkanlara layık bir Ģekilde ağırlamak ister. Sonuçta Deniz Kuvvetleri'nden özel dalgıçlar Boğaz'ın diplerine inip baĢkanın oltasının ucuna balık takar. Çek yazarı Havel Granta dergisinde o zaman Sovyetler'in baĢındaki Gorbaçov'un Prag ziyaretini yazmıĢ, Gorbaçov örneğinde devlet baĢkanlığını küçümsemiĢti. Havel az bir zaman sonra beklenmedik bir Ģekilde Çekoslovakya'nın cumhurbaĢkanı oldu. Edilgenliğimizin bir uç örneği ise Franko Ġspanya'sından. 20. yüzyılın en uzun süre baĢta kalan diktatörlerinden biri Franko olur. Etrafında doktorlar. Ölüm raporunun yazılması lazım. Saatler geçer biri cesaret edip eline kalemi alana kadar. GelmiĢ geçmiĢ en büyük liderlerden Napolyon da Ģöyle demiĢ, "Devletim ben... Fransa'nın bana olan ihtiyacı benim Fransa'ya olan ihtiyacımdan daha fazla." En son da geçen haftanın Radikal gazetesinden bir baĢlık, "BaĢbakan herkesi fırçaladı."

Alzheimer özgürlüğü
Gündüz Vassaf
20/07/2003

KıĢ boyunca sincapların tavan arasındaki ahĢabı kemirmelerinin sesleri geldi. Havalar ısınınca giderler sandım. Tersine çoğaldılar. Bu iĢin de uzmanı varmıĢ. Paul, özel kapanlara kıstırıp, çatımıza dönmesin diye mahallemizden uzakça bir yere saldığı sincap baĢına 25 dolar aldı. Mesleğe nasıl baĢladığını sorduk. Gençlik yıllarını ABD deniz piyadesi olarak geçirdikten sonra kendi deyimiyle 'insan avlamaya' terfi ettirilmiĢ. Bazen adını sanını bile bilmediği avını vurmak için günlerce pusuda beklediği olmuĢ. Çatıdan sincap sesleri kesildi. Bir yıl da garanti verdi. Sincapçıya sormadım Taksim Meydanı'ndaki 'Kanlı 1 Mayıs'ta, benim de dahil olduğum on binlerin üzerine geliĢigüzel kimin ateĢ açtığını bilip bilmediğini. HiroĢima'da yüz binleri tek bir atom bombasıyla katleden ABD'li pilot gibi belleğinde yok öldürdükleri. Charles Schultz'un çizgi karakteri Snoopy ve kardeĢleri doğdukları 'Daisy Hill Puppy Farm'i bir kez daha görmek isterler. Bindikleri otobüsün Ģoförü çiftliğe geldiklerinde iĢte burası diye indirir yolcularını. Etraf kocaman binalar, otoparklarla çevrilidir. YanlıĢ yere geldiklerini düĢünürken Snoopy bir kenara atılmıĢ 'Daisy Hill Puppy Farm' yazan tahta levhayı görünce, "Belleğimizin üstüne park etmiĢler." der. Bir tanıdığım geçenlerde annesini 'huzurevinde' ziyaret etti. Yılda iki, en az bir kere görüĢüyorlar. Son gidiĢinde de her zamanki gibi aileden son haberleri vermiĢ, annesi de aman kendini yorma, kilona dikkat falan diyerek oğlu için endiĢelenmiĢ. Huzurevi görevlisinin her seferinde aynı olan konuĢmalarını kesmesiyle birdenbire ziyaretin seyri değiĢmiĢ. Görevli, tanıdığımı kolundan çekip az uzakta koltuğunda uyuklayan baĢka bir kadını gösterip, "Anneniz bu!" demiĢ. "Ne yapayım," dedi tanıdığım, "YaĢlılar birbirlerine benziyor." Bir yandan "Ben özgürüm" diye mırıldanırken 21. yüzyılda tür olarak sanki Alzheimer hastalığına kapılmıĢ gibiyiz. Ne cinayetlerimizi umursuyoruz; ne de tükettiklerimizi.

Tembel barış çalışkan savaş
Gündüz Vassaf
13/07/2003

SavaĢ yok eder. Yok edebilmek için var gücüyle çalıĢır insanlar. Bilim adamları yeni silahlar geliĢtirir, kurmaylar her zamankinden güçlü ve kurnaz savaĢ planları. Psikologlara düĢmanı yıldırma, kamuoyunu kandırma görevi verilir. ĠĢçiler emeklerini savaĢ için seferber eder. Sanatkârlar cephede moral verir, askerleri güldürür, eğlendirir. SavaĢ toplumun yapıcı güçlerini seferber eder. SavaĢ yapıcıdır. BarıĢ yıkıcı. Yaratıcı değil karĢı çıkıcıdır. BarıĢ koca devletlerin politikalarına, en ulvi vatandaĢlık duygularına, milli davalara, nice beynin titizlik ve gizlilikle oluĢturduğu planlara, nice casusun fedakârane giriĢimlerine karĢı çıkmaktır. Devletlerimiz savaĢanları onurlandırır, onlara kahraman der, göğüslerine madalya takar. SavaĢa karĢı gelenler cezalandırılır, toplumdan dıĢlanır, vatan haini damgasını yer, hapse girer. Tarihte savaĢ isteyenlerin dediği olmuĢ. SavaĢ kazanmıĢ barıĢ yenilmiĢ. Her yenilgiden sonra meydanı sessiz sedasız terk etmiĢ. SavaĢtan sonraki barıĢı hep galipler paylaĢmıĢ. BarıĢ, azıcık da Ģımarık bir çocuk gibi. Ne zaman 'Baba'lar savaĢ çıkarmak istese ben istemem diye bağırıp çağırır, savaĢ baĢlayınca kusup susar, zamanla protestosunu vicdanını oyalattıran baĢka Ģeylere yöneltir. Oysa savaĢçılar savaĢmadıkları zaman da hep savaĢ hazırlığı içindedir. SavaĢ hep çalıĢkan olmuĢ, barıĢ tembel. SavaĢçılar her savaĢla birlikte yeniliyorlar kendilerini. BarıĢ, bildik Ģarkılar ve sözlerle, bir sonraki savaĢı beklemede. Halbuki hepimiz biliyoruz ki, insan barıĢtan yana. SavaĢçılar her savaĢla birlikte yeniliyor kendilerini. BarıĢçılar tekrarlamada.

Kolay yargının donuk duygusu
Gündüz Vassaf
06/07/2003

PadiĢahlar alaturkadır. Tahtlarında, bağdaĢ kurar, tespih çeker, göbek atan cariyelerle sarayda saz âlemi yapar. Cumhuriyet alafrangadır. 'Ġlk cumhurbaĢkanlarımız,Ankara Palas'ta erkeklerin frak, kadınların tuvalet giydiği balolarda foxtrot yapıp, Türkiye'ye Batı kültürünün kapılarını açar' demiĢti öğretmenlerimiz. 31. Uluslararası Ġstanbul Müzik Festivali'nin 'Boğaziçi Mehtaplarında Sultanlarla Dans' adlı programından bazı parçaların adı ve bestekârları: 'Invitation a la Valse' (Valsa Davet), Sultan Abdulaziz 'Sol major Polka', Sultan Abdulaziz 'Do major Schottich', Sultan V. Murad Ayrıca padiĢahların arzusu üzerine bestelenen Ģöyle parçalar da vardı Emre Arıcı'nın yönettiği gecede. 'Ġstanbul Kadrili', d'Albert 'Tarabya Gavotu', Pisani 'Aziziye MarĢı', Guatelli Pasha Osmanlı Ġmparatorluğu'nda 19. yüzyılın ikinci yarısı anayasal bir düzeni oturtma mücadelesiyle geçmiĢtir. O dönemde Avrupa'da ihtiyar, köhnemiĢ imparatorluklara yeni bir ruh vermek isteyenler, buradaki hareketten esinlenerek, 'Genç Türkler' diye anılırdı. Türkiye Cumhuriyeti'nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki tarihi, anayasal düzene karĢı birbiri ardına yapılan askeri darbelerle geçmiĢtir. Bu darbeleri yapanlardan Washington'da 'Bizim Oğlanlar' diye söz edildi. Ankara OlgunlaĢma Enstitüsü'nde Türkiye'de çağdaĢ modanın yerleĢmesi için dikiĢ öğrenen kızlarımız yıllarını tayyör dikmeye verdi. Ne zaman ġark motifleri Paris'te moda oldu, Doğu'yu Batı'dan ithal eder olduk. PadiĢahların, paĢaların yabancı kadınları eĢ seçmesini kimse imparatorluğun varlığına karĢı bir tehdit olarak görmedi. Cumhuriyet Türkiyesi'nde diplomatların, subayların ülkenin bütünlüğü ve güvenliğine tehlike teĢkil eder düĢüncesi ile yabancılarla evlenmesi yasaklandı. Osmanlı döneminde bu topraklarda konuĢulan hepimize miras anadillerinin bugün telaffuz edilmesine karĢı yasaklarla uğraĢıyoruz. Oruç Aruoba, Rilke'nin 'Saatler Kitabı'ndan bir dizeyi Ģöyle çevirmiĢ, "ve kolay yargılamalarının donuk duygularıyla soylulanırlar." Ġlber Ortaylı da, 'Ġmparatorluğun En Uzun Yüzyılı' adlı kitabında Ģöyle yazar: "19 Mart 1877'de toplanan ilk Osmanlı parlamentosu, etnik ve dini yönden o çağın kosmopolit Avrupa imparatorluklarının parlamentolarında bile görülmeyen bir renkliliğe sahipti... Günümüz Türkiyesi'nde bilinçle değerlendirilmesi gereken Osmanlı mirası budur."

Şair Sultanlar
Gündüz Vassaf
29/06/2003

II.Murad (1404-1451). Fatih'in babası. Karısı Huma Hatun. Sevgilisi Sırp Prensesi Mara, padiĢahın ölümünden sonra manastıra kapanıp rahibe olur. Bu Ģiir muhtemelen onun için yazılmıĢ. Sensizin cana, beni bir lahza bu cân alamaz. Cennete varsam eger hür ile gılman anlamaz. Ben bana yar olayım tek gayri yari neyleyim? Bensizin, gayri beni bir dem ve bir an anlamaz. ġerhimi ezberledim, virdim odur çün daima Güftgû, mazi, muzari, kıssa, destan anlamaz. Müntehayı bahri kalbin , fülki olmuĢ, 'kâf'ü 'nûn' ĠĢbu kalbi anın için seyri umman anlamaz. Gel, Murad'ın kavlini ezberle, harzı can kıl. ÂĢık olan kimseyi Nu'mânı devran anlamaz. Sensizim sevgili, anlamaz bir lahza bu can beni. Cennete varsam eğer, anlamaz cennetin genç delikanlılarıyla hurileri. Ben kendime yar olayım tek, baĢka dostu neyleyim? 'Ben' sizim, zaman ve an bile anlamaz artık beni. Açıklamamı ezberledim, dilimden düĢmeyen odur sürekli Dedikodu, geçmiĢ, geniĢ zaman, öykü, destan beni anlamaz. Kalb denizindeki suyun, gemisi olmuĢ 'kâf'ü 'nûn' ĠĢte bu kalbi, bu nedenle engin denizleri dolaĢan anlamaz. Gel Murad'ın sözünü ezberle, canın gibi bil. ÂĢık olan kimseyi, evrenin Nu 'mân'ı anlamaz. Cem Sultan (ġehzade Cem 1454-1495). Belki de tarihimizin ilk Avrupalı Türk'ü. Babası Fatih'in tahtı için, kardeĢi II. Bayezıd'a baĢkaldırdıktan sonra Rodos Ģövalyelerine sığınır, ölene kadar Fransa'da ve Papa'nın gözetimi altınta Ġtalya'da yaĢar. Bu gurbet cana gayet kâr kıldı Ki âlemde beni bizâr kıldı. Görün, gerdûni dûnun himmetini, Bu gurbette Cem'i bîmar kıldı. Bu gurbet canımı çok etkiledi Ki âlemde beni rahatsız etti. Görün, aĢağılık dünyanın himmetini, Bu gurbette Cem'i hasta kıldı. III. Mustafa (Cihangir 1717-1774). Osmanlı'nın hızla çöktüğü dönemde padiĢah olmuĢ. Yıkılupdur bu cihan, sanma ki bir dem düzele. Devleti, çerhi denî, Verdi, kamu mübtezele. ġimdi ebvâbı saadette gezen, hep hazele. ĠĢimiz, kaldı hemen, merhametî lemyezele Bu evren, bu toplum yıkılmıĢtır artık. Bir an olsun düzeleceğini sanma. Devleti, aĢağılık felek, verdi tümüyle soysuzlara. ġimdi en önemli hükümet kapılarında bulunanlar hep bozguncu ve soysuz takımıdır. ĠĢimiz kaldı hemen Allah'ın acıma ve esirgemesine. Sardağ RüĢtü, "ġair Sultanlar", Türkiye ĠĢ Bankası Kültür Yayınları, l982, Ankara.

Neo-tahterevalli Türkiyesi
Gündüz Vassaf
22/06/2003

Roma Ġmparatorluğu'nda bir dönem köleler ayaklanmıĢ. BaĢtakileri devirmiĢler. Artık özgürler. Ne var ki onlar da kura kura kendi krallıklarını kurmuĢlar. Köleleri de olmuĢ kölelikten kurtulanların. Gene Roma'da bir dönem erkekler evliliklerinin ilk gecesinde, yeni eĢlerinin bakireliğine ve heyecanına saygı duyduklarından cinsel iliĢkiyi arkadan gerçekleĢtirirmiĢ. PadiĢah soyunun sürgünde, posta pullarında Ġnönü suretinin olduğu yıllarda Stalin bastırınca, Marshall yardımıyla birlikte Türkiye ABD'ye kapılarını açar. Sonraları, CumhurbaĢkanı Celal Bayar devletin yeni politikasını tek bir cümleyle özetler, "Küçük Amerika olacağız." Bugün, kendi kendine yakıĢtırdığı beyaz ve zenci Türkleriyle, Türkiye Gölge Tiyatrosu Washington'a oyun beğendirmeye çalıĢıyor. Üstelik kendi gölgesinden korkuyor, gölge boksundaki boksör gibi hayali düĢmanlarla boğuĢuyor. Kendi seyircisine ayna bile tutamıyor. Türkiye'de bir doğum günü partisine davetiye: "Canci's Birthday Party Time: 15.30 Place: Kemer Kids Garden" Aynı davetiyeyi Arap harfleriyle yazmak isteyenler de var. AĢağıdaki alıntı Ġstanbul'da Voyvoda Caddesi'ndeki Osmanlı Bankası Müzesi'nden: "Mimar Alexander Vallauri'nin imzasını taĢıyan bina birçok açıdan simgesel öneme sahipti... Bunun bir boyutunu kullanılan mimari üslup oluĢturuyordu. Doğu ve Batı arasında yer alan bir kuruluĢun merkezi olarak, Beyoğlu'na bakan cephesinde neoklasik, Haliç ve Ġstanbul'a bakan cephesinde neo - oryantalist bir üslup kullanılmıĢtı. Bankanın ilginç konumuna dayanan bu çifte kimlik, bankanın iç mekânında kullanılan kitabelere kadar taĢınmıĢtı." Türküm, doğruyum, çalıĢkanım yasam, aynı tahterevallinin iki ucunda inip çıkanlarla hop kalkıp hop oturmak. Minik Sezarlar ülkesi Türkiye'de doktorlar bile hiçbir tıbbi nedeni olmadan sezaryen doğum yaptırıyor kadınlara. Hele bir müdahalesiz doğum yapılabilse.

Kiralık Türkmenbaşı
Gündüz Vassaf
15/06/2003

Dünya GüneĢin etrafında dönüyor. GüneĢ Samanyolu'nun. Dünya GüneĢ'in etrafında 12 ayda dönüyor. GüneĢ Samanyolu'nun etrafında 200 milyon yılda. Türkmenistan'ın diktatörü TürkmenbaĢı'nın baĢkentteki altın heykeli öyle bir yapılmıĢ ki, o da GüneĢ'in etrafında dönüyor. Türkmenistan'da ocak ayının adı, 'TürkmenbaĢı'. Nisan, 'Kurbansultan'-annesinin adı. Sezar'ın hakkı Sezar'a. Roma Ġmparatorluğu'nda bir dönem yeni yıl martta baĢlarmıĢ. BeĢinci ayın adı 'Quintillis.' Jul Sezar iktidara geldikten sonra bu aya kendi adını vermiĢ- 'Julius". BeĢinci aydan sonra gelen altıncı ay, 'Sextilis'. Jul Sezar'dan sonra gelen imparatorun adı Augustus. O da bu aya kendi adını verir. Ancak, Jul Sezar'ın temmuzu 31 gün. Augustus'un ağustosuysa 30. Ġmparator bir karar daha alıp Ģubatı bir gün kısaltınca, ağustos da 31 çeker. Ġmparatorlar, diktatörler, darbeciler istediklerini yapar. Tevrat, Tanrı'nın dünyayı altı günde yaratıp, yedincisinde istirahat ettiğini yazar. Laik Fransız devrimi haftayı 10 güne çıkarıp, günlere, aylara yeni isimler verir. Artık serbest pazar, rekabet ve demokrasi dönemindeyiz. Günlerimiz, ne tanrıların, ne de imparatorların. Satalım, kiralayalım hepsini. ÖzelleĢtirelim! Açık artırmayla ihaleye çıkaralım günlerimizin, aylarımızın adlarını. McDonald's ayında kayağa çıkıp, muharrem ayında denize girelim. Hafta Coca-Cola'yla baĢlayıp, Viagra'yla sona ersin. Havada, suda, karada sonsuzluğa dek rekabet. ABD'nin astronotlarını, Rusların kozmonotlarını tanıdık. Sıra 'Taykonot'larda. 'Taykong', Çince uzay demek. Bu yılın sonuna doğru ġenzu V roketiyle ilk Çinli taykonot uzaya fırlatılacak. Hindistan Ay'a adam yollama hazırlığı içinde. Japonların Nozomi roketi ocak ayında Merih yolcusu. Cumanın tatil günü olması için uğraĢanlar da var. Moskova'da yağmur yağsa Sofya'da Ģemsiyeler açılır denildiği yıllarda Ankara da 'Küçük Amerika' olma iddiasındaydı. Sovyetler Birliği ve ABD önderliğinde dünya sosyalizm ve kapitalizm diye iki kampa bölünmüĢtü.

Ole! Ole! Allah
Gündüz Vassaf
08/06/2003

Türkiye'de 'hilal' de 'süngü'de Avrupa Birliği'nden yana olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği'ne ilk adım atan Sultan Abdülaziz. Osmanlı Ġmparatorluğu'nda dünya ikiye ayrılır. Müslümanların egemenliğinde 'Dar-ül Ġslam' ve fetih için gidilen 'Dar-ül Harp'. Abdülaziz Avrupa'ya savaĢmamaya giden ilk padiĢah. Londra'da, Paris'te, Viyana'da krallarla kraliçelerle yiyip içer, onlarla dostluk kurar. PadiĢah, düĢman toprağına ayak basmadan Avrupa'ya gidebilsin diye din adamları bir çözüm bulmuĢ. 'Takiye' yapmıĢ olabilirler mi? Abdülaziz'in özel olarak yapılan ayakkabalarının içindeki gizli bölmeye buranın toprağından koymuĢlar ki, Buckingham Sarayı'nda Kraliçe Viktorya ile karĢılaĢtığında bile padiĢahımızın ayağı hep 'Dar-ül Ġslam'a basmıĢ. Ona bu fikri veren ulema 'Allah'ın gâvurunu nasıl da oyuna getirdik' diye kis kis gülmüĢler midir? Tokyo Camii'ni ziyaret eden Meclis BaĢkanı bir gün Japonların Hakkın yolunu bulacağını umduğunu söylemiĢ. Malta için ne düĢünüyor acaba? Açık açık 'Allah' diye diye günümüzde Avrupa Birliği'ne giren ülkeler var. Katolik olan Maltalılar tanrılarını 'Allah' diye çağırır. Ġspanya denilince akla ilk gelen Ģeylerden biri boğa güreĢleri. Boğa güreĢleri deyince de kulaklarımız 'Ole! Ole!' diye tınlar. Ġyi bir sözlüğe baktığınızda bu kelimenin kökeninin 'Allah' olduğunu göreceksiniz. Türkiye'de 'Allah'a yakınlıklarını siyaset malzemesi yapanlar içkiyi ne kendilerine yakıĢtırır ne de hepimize vekâleten iĢletmesini devraldıkları muesseselere. ġarapçılığın geliĢmesinde önemli katkıları olan Güven Nil bir mülakatında Ģöyle der: "ġarap en büyük tokadı dini ve sosyal baskılardan yemiĢ. Osmanlı zamanında büyük Ģarap üretimi vardı. ġu anda Ģarap üretimi 60 milyon ĢiĢe. Oysa kayıtlara göre Osmanlı Ġmparatorluğu sırasında 230 milyon ĢiĢe üretilirmiĢ. Elbette bugünkü Yunanistan, Bulgaristan, Romanya dahil." Güven, bu söyleĢisinde dünya Ģarap ihracatının, buğdaydan daha önemli bir kalem olduğuna da dikkati çeker. Türkiye'nin zenginleĢmesinde Ģarap üretiminin nasıl büyük katkısı olabileceğini rakamlarla açıklar. Dini nedenlerle Ģarap içilmesine karĢı olanlar genellikle kadınların da örtünmesinden yana. Yıllardır Suudi Arabistan'da yaĢayan bir inĢaat mühendisinin gözlemi: "Burada suratlar kapalı olduğu için iĢler daha kolay. Yanındaki kadının kim olduğunu kimse bilemiyor. Birçok hanım büyük 'shopping mall'lara gidip Ģoförlerine 'Üç saat sonra gel beni al' diyor, baĢka kapıdan dostunun arabasına binip tüyüyor." Müslümanların, Hıristiyan ülkelerinde yaĢamasına müsaade edilip edilmeyeceği uzun yıllar ulema arasında tartıĢma konusu olmuĢ. Genel kanı, 'Hayır!' Peki ya 'Dar-ül Ġslam'ın herhangi bir parçası, Endülüs örneğinde olduğu gibi Hıristiyan egemenliğine geçerse? Müslümanların orada yaĢamlarını sürdürmeleri caiz mi? Özellikle hoĢgörülü bir rejimde dönme tehlikesi olduğundan cevap gene kocaman bir 'Hayır'. ġimdi de Ġslam ülkesi olarak bilinen Türkiye'de, Ġslami özgürlük adına Avrupa Birliği'ne girmek isteyenler var. Ordu da Avrupa Birliği diyor. Fırtınadan sağlam çıkan bir Venedik savaĢ kalyonu Osmanlı sahillerine vurmuĢ. Teknenin üstün vasıflarını takdir eden bahriye, bundan yararlanmak caiz midir diye ulemaya sormuĢ. Cevap. DüĢmana karĢı kullanılacaksa, "Evet." Iraklı Araplar Körfez SavaĢı'nda Baba Bush'a da 'Haci Bush' adını takmıĢlardı. 'Hilal Süngü El Ele, Haci Bush HoĢ Gele'li karmaĢık bir dünya yaĢadığımız.

'Fethin' 550. yılında
Gündüz Vassaf
01/06/2003

KENDĠ KENTĠME AĞIT Sabret. Dinle. Kentimizin eski simgesi tavus kuĢu Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor "Durup dururken ne diye beni andın?" diye. Kilitli kapılı, Kayıp anahtarlı Kentte dolaĢıyorum. PadiĢahsız kalmıĢ kapıkullarının, Birbirlerini kollamaktan konaklarını yitirdikleri kentin kaldırımlarına, Umutla zincirlenmiĢ, Dağlardan, yaylalardan kopup gelenler. Tanrının silip süpürülen mermerlerde taĢlaĢtığı,

KapalıçarĢıların gökdelenlerde putlaĢtığı Zamanın kentindeyim Sürekli adlarını değiĢtiren sokaklarında Çocukların saklambaç oynayamadığı, Ġnsanların otomobillerden hızlı gittiği Tek istikametli kaldırımların soluksuz yayasıyım Kentin gözcüleri Ġtfaiye kulelerinden ineli yıllar oluyor. Yerlerinde yabancılar, Elektriğin aydınlattığı eski yangın yerlerini, BeĢ yıldızlı otellerinden süzüyorlar geceleri. Tarihin med-cezirinde Gözlerim geçmiĢte yaĢayanların düĢlerini kolluyor. Kentim nice diller, dinler yaĢamıĢ. Kent ayaklanmıĢ. Kent uykuda. Kentim, her kent gibi, sokaklarında copu, köpeği, seviĢeni ve didiĢeni Konstantinople'nin Mavi ve YeĢillerle sarsıldığı, Ġstanbul'da sarının, kırmızı ya da lacivertle coĢtuğu Bir kentteyim. Köprülerinden kıtalar aĢıyorum Topkapı'da saraylardan Körler ülkesi Kalkedon'da stadyumlara. Kuduz, kolera, açlık, iĢkence Asırlardır birlikte yaĢadığımız tanıĢlarımızdan Gözlerimizi kaçırır olduk, Dünya kentimizin karanlığı masallaĢtıran Havai fiĢekli Ģölenlerinde, Meyhanelerde inleyen nağmelerimizde. Kapılar, kapılar, Anahtarları kayıp kilitli kapılar, Açmasını unuttuğumuz anahtarsız kapılar. PaslanmıĢ demirlerin ardında, KararmıĢ mermerlerin altında Yatan padiĢahlarımız, imparatorlarımız. Dilini anlamadığımız, TaĢlarını tanımadığımız Mezarlarda, Dedelerimiz, ninelerimiz. Kapılar, kapılar Özel korumalı Ģeffaf kapılar; Ġçerden bize bakıldığında tümü Ģeffaf, Bize karanlık görkemli binalar. UnutulmuĢ tüneller, Susuz sarnıçlara çarparak, Vınlayarak geçen metrolar. Ama niye ki Küllerde kıvılcım arayıp Gününü sakınan Bu küskünlük? Dinle! Günümüzde hindi kılığında dolaĢan Kentimizin eski simgesi tavus kuĢu Yelpazesinde açtığı renk cümbüĢünden Aniden beliriveren gözleriyle soruyor, "Durup dururken ne diye beni andın?" diye?

İslam ülkelerinde futbol
Gündüz Vassaf
25/05/2003

ABD ve yerli sözcüleri için Türkiye birdenbire 'Müslüman' ülkesi oluverdi. Bu gidiĢle, Galatasaray ve BeĢiktaĢ, Ġslamla futbolun bir arada olabileceğinin örnekleri diye gösterilecek. Geçenlerde Ġsmet Berkan da bu tehlikeli geliĢmeye iĢaret etti. Farelerle laboratuarlarında deney yaparcasına, kimi 'think thank' aklı evvelleri, 'Ġslam terörüne' karĢı 'Ġslam demokrasisi' oyununu oynamaya baĢladı. Washington'da kimilerinin senaristliğine soyunduğu bu oyunda 'tarihi' rol almak isteyenler çok. Kimileriyse perde arkasında film yönetmenine akıl veren aktörler gibi. Geçenlerde de yazdım. Neden Japonya'dan Budist bir ülke diye söz edilmiyor? Neden kimse Japonya için, demokrasinin Budizmle birlikte olabileceğinin kanıtıdır diye deli saçması bir laf etmiyor? Bugün Türkiye için Müslüman bir ülke diye söz edenler, dini hangi politikaya, kimin çıkarlarına alet etmenin peĢindeler? Örnek bir 'Müslüman Türkiye' ya da 'Müslüman Irak'ın, Huntington'un medeniyetler çatıĢması tezini cürüteceğini ileri sürenler, belki de farkında olmadan bir dinler olimpiyatina soyunurcasına, tehlike ve tuzaklarla dolu bir ırkçı politikayı güdüyorlar. Politikaları geri tepiyor. Zulme, adaletsizliğe, emperyalizme karĢı Ġslam göstermek isteyen aymazların nefretini paylaĢanlar çoğalıyor. Oysa, Danimarka, Norveç ve Ġsveç bayraklarındaki haçlardan yola çıkıp, bu ülkelerdeki sosyal demokrat ve anti-emperyalist gelenek ya da Irak savaĢına karĢı Batı'da karĢı çıkan milyonlar Hristiyanlıkla açıklanabilir mi? Batı'nın örnek aldığı Yunan demokrasisi Zeus'a tapıldığı için mi kuruldu? Ġspanya ve Suudi Arabistan krallıkları arasındaki fark, din değil demokrasi anlayıĢlarından kaynaklanmıyor mu? Türkiye, Ġsrail ya da baĢka bir ülke. Dinini kanıtlayarak değil, demokrasinin kurumlarını yaĢatarak örnek bir ülke olabilir. Tersini düĢünmek, bu ülkelerin insanlarını da, dinlerini de aĢağılamak, Batı'nın üstünlük kompleksine boyun eğmek anlamına gelir. Dinler, bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp, rejimlerin kimliğine büründükçe, kendilerinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil, totalitarizme araç olur. Kendi kendimize bu tuzağın içine düĢmeyelim.

Çin otobüsüyle New York-Boston
Gündüz Vassaf
18/05/2003

George Orwell'ın gelecekte totaliter bir dünyayı anlatan romanı '1984', "Bir yalan çok tekrarlandığında ona gerçek diye inanılır" tezinin örnekleriyle doludur. Devletler bu olguyu, tarihi propagandalaĢtırarak kullanır. 'Propaganda olarak tarih', tarihi 'tabu' sayan Türkiye'yi, özellikle yabancı basında, sık sık hedef alan bir yöntem. Hiç tekrarlanmayan doğrular ise gerçekliğini yitirir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri Belçika emperyalizmi. Kral II. Leopold döneminde Afrika Kongosu'nu lastik uğruna sömürgeleĢtiren Belçika, 10 milyona yakın insanın ölümüyle tarihin en büyük soykırımlarından birine neden olur. Mazlum Afrikalılar, hâlâ seslerini de çıkaramadıklarından bu gerçek de katledilenlerle birlikte gömülür. Bu bilgiyi Batı'nın saygın ansiklopedilerinde bile bulamazsınız. Barbarlığı unutturan Belçika'nın bugün tekrarlaya tekrarlaya bellediğimiz dünyadaki en meĢhur temsilcileri bile birer hayal ürünü-Herge'nin sempatik gazetecisi 'Ten Ten' ile Agatha Chrisitie'nin ünlü detektifi 'Hercule Poirot'. Bu bağlamda çok ayrıcalıklı bir konumu olan Çin, ne tekrarlanan bir yalan, ne de unutturulan bir gerçek. 21. yüzyılın süper gücü olacağı söylenen bu dünyanın nüfusu en büyük ülkesi, küreĢelleĢme iddialarına rağmen sanki kendini görünmez kılan bir sis perdesi içinde. Gizli servisi bile o kadar gizli ki, CIA, KGB, MI5, Mossad gibi, adını bile kimse bilmiyor. BaĢkalarına barbar olarak bakan Çin'in kendi geçmiĢine yaklaĢımı 'propaganda olarak tarih'in en iyi örneklerinden biri. Avrupa nüfusunun belki de yarısını götüren veba, ya da Birinci Dünya SavaĢı'nın kurbanlarından çok insanın ölümüne neden olan nezle gibi, günümüzde dünya sağlığını tehdit eden SARS gibi bir bulaĢıcı hastalığı bile aylarca gizledi Çin. Batı'da, kendi ülkeleri dıĢında yaĢayan Çinliler bile tam bir sır küpü. Onları, diğer ülkelerin göçmenleri gibi, hastanelerde göremezsiniz. Çinliler mahkemelere düĢmüyor yaĢadıkları ülkelerde. Hapishaneye de girmiyor. ĠĢsizlik parası alanlar arasında da onlara rastlayamazsınız. Kendi dükkânları, mahalleleri var, Hollanda'da Faslılar, Fransa'da Cezayirliler, Almanya'da Türkler vs... üzerine sayısız araĢtırma yapılmasına rağmen, göçmen denilince, Çinliler sosyal bilimcilerin aklına bile gelmez. Öyle bir kapalı cemaat kurmuĢlar ki, her iĢlerini gözden ırak, kendileri görüyor. Batı Avrupa'da Çinliler olmuyormuĢ. Madrid'de, Paris'te ölüm oranları araĢtırıldığında Çinli isimlerine rastlanmayınca, anlaĢılmıĢ ki ölülerini bir Ģekilde yok edip, onların oturma müsaadeleri ve pasaportlarıyla Çin'den baĢkalarını getiriyorlar. Birçok ülkede Japonlara vize gerekmediğinden, Çinlilerin onların çalıntı pasaportlarıyla Batı'ya yerleĢtikleri söyleniyor. ABD'de Çinlileri evlat edinmek isteyenleri, Çin konsolosluğu üç yıl araĢtırıyormuĢ müstakbel anne baba Çin kültürüne, adetlerine saygılı mı diye. Geçenlerde baktım, New York-Boston arası kendi otobüs servislerini bile kurmuĢlar. Onlarsa bizi, büyük kentlerin göbeğinden en ücra kasabalara kadar dünyanın her tarafına yayılmıĢ Çin lokantalarında her gün görüyor.* Acaba diyorum, buraları da, adını bile bilmediğimiz gizli servislerinin birer istihbarat merkezi mi? * Bknz. G. Vassaf/Cehennemin Dibi/ĠletiĢim Yayınları/s. 201-207

Hiroşima, Dresden, Bağdat
Gündüz Vassaf
11/05/2003

Yale Üniversitesi'nde psikologlar yabancı korkusu üzerine yeni bir araĢtırmanın sonuçlarını açıkladı. Beyaz deneklere dört grup fotoğraf gösteriliyor: Tanıdıkları beyazlar, tanıdıkları zenciler, tanımadıkları beyazlar, tanımadıkları zenciler. Deneklerin fotoğraflara gösterdiği sessiz tepki beyinlerine bağlı cihazlarla kaydediliyor. Sonuç tahmin edileceği gibi. Gösterilen yüz, tanıdık ya da beyaz olunca, beyaz deneklerde korku belirtisi yok. Zenci yüzü gördüklerinde, beyin, ben korkuyorum, diye sinyaller gönderiyor. ABD, acaba Irak'ın nasıl bir yüzle tanınmasını istiyor? Korkulacak tanımadık zenci mi? Yoksa, dost tanıdık mi? Modern zamanlarda, savaĢın topyekünleĢmesiyle birlikte, savaĢlarına gerekçe arayan devletler için yeni bir problem türedikamuoylarının desteğini alabilmek için düĢman olmayanı düĢmana benzetmek. Bunu, örneğin Hitler yönetimi, yüzyıllar içinde Germen kabileleriyle kaynaĢarak önemli bir kısmı ayırt edilemeyen Yahudileri, çeĢitli propaganda yöntemleriyle hilkat garibeleri gibi göstererek, baĢarıyla uyguladı. Daha birkaç ay önce Türkiye'de Meclis'in savaĢ tasarısını reddetmesiyle ABD basınında 'Türk' diye gösterilen karikatürlerdeki aĢağılayacı figürler, kamuoyunda tanıdık dostun tanımadık düĢmana kısacık bir zamanda nasıl dönüĢebileceğine iliĢkin küçük ve basit bir örnek. KarmaĢık olan, evdeki hesabın çarĢıya uymamasıyla ABD'nin Irak'ta Ģimdi karĢı karĢıya kaldığı dost-düĢman ikilemi. Ġkinci Dünya SavaĢı boyunca düĢman gözüyle bakılan, HiroĢima, Nagazaki ve Dresden'in bombalandığında topluca katledilen Japon ve Almanlar, ABD iĢgali altına girince herhangi bir direniĢte bulunmadılar. Tersine gündelik yaĢamın sürdürülmesi için tüm devlet kadroları iĢgal kuvvetlerine hizmet etti. Irak'taki manzara tam tersi. Sivillerin can güvenliği gözetilerek düĢman rejiminden 'kurtarılan'lar, 'kurtarıcı' kuvvetleriyle her gün çatıĢıyor. ġiilerin, ABD varlığını tümüyle dıĢlayan yeni bir devlet dokusunu oluĢturdukları söyleniyor. Alman ve Japonlara savaĢ sonrası dost muamelesi yapılmıĢken, kurtarıcısını çiceklerle karĢılayacağı beklenen Irak halkına Ģimdi düĢman muamelesi mi yapılacak? Uluslararası hukuk açısından da ABD'nin 'muzaffer taraf' olarak Irak'ı iĢgali, Almanya ve Japonya'dan çok, 19. yüzyılın sonundaki ilk yayılmacılık savaĢlarında Ġspanyollardan kurtarmak adına iĢgal ettiği Filipinler ve Küba'daki konumuna benziyor. Önümüzdeki günlerde medya monopollerince kullanılan resim ve görüntüler, ABD hükümetinin Irak halkına nasıl bakılması istendiğine iliĢkin ipuçları verirken muhtemelen eski sömürgecilik yıllarından kalma terminolojilere de sığınılacak; "Irak demokrasiye hazır değil."

Anti-Amerikanizm tuzakları
Gündüz Vassaf
04/05/2003

ABD askerleri Irak'ta çocuklara bedava futbol topları ile beysbol malzemesi dağıtıyormuĢ. Boston Globe gazetesinden: "Psikolojik harekât birliğinde beĢ yıllık geçmiĢi olan ÇavuĢ Ted Vytlacil, çocukların mayın tarlalarından, patlamamıĢ bombalardan ve elektrik tellerinden uzak durmalarını topların üstüne yazdıklarını söyledi. 'Böylece söylemek istediklerimizi güzelce anlatabiliyoruz,' diyor ÇavuĢ Vytlacil, 'bunları dağıttığımızda tonlarca çocuk kuyruğa giriyor.' Genelde ABD kamuoyunun, askerlerinin hayatı pahasına, dünyanın da parasını harcayarak, Irak halkına özgürlük getirdiklerine, onlara nerdeyse melek gibi davrandıklarına iliĢkin pek bir süpheleri yok. Bush'a yüzde 70 civarında olan destek rekor düzeyde. Petrolden o kadar az söz ediliyor ki, sanki Ġngilizcede böyle bir kelime yok. Graham gibi köktenci Hıristiyan papazlarını Irak'ta vaaz vermeye yollamalarının vurdumduymazlığı en doğal halleri. Yayılmacılık savaĢlarının ilkini Ġspanya'ya karĢı 19. yüzyılın sonunda baĢlatan ABD, tarihinin hiçbir döneminde dünya kamuoyunu bu denli karĢısına almamıĢtı. Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan sonra geliĢtirilen Evrensel Ġnsan Hakları Beyannamesi, uluslararası hukuk normları ve BirleĢmiĢ Milletler gibi kurumları ABD'ye karĢı koruyup geliĢtirmek günümüzde özgürlük mücadelesinin bir parçası. Ancak bununla birlikte dünya çapında güçlenen anti-Amerikanizm'in ABD'yi etkilemesinden çok baĢka ülkelerdeki özgürlük hareketlerini bastırma tehlikesi de bence göz ardı ediliyor. Özellikle Avrupalı aydınlar arasında nerdeyse yüzyıldır moda olan ve bir ölçüde yeni dünyaya üstünlüklerini yitirmelerinin kompleksinden kaynaklanan anti-Amerikanizm, Soğuk SavaĢ yıllarındaki ideolojik cepheleĢme ve Vietnam'la birlikte üniversite gençliğine de yayılmıĢtı. Irak'taki petrol savaĢından sonra Coca Cola içimi kadar artık dünyayı birleĢtiren bir görüĢ. Ancak anti-Amerikanizm kisvesi altında dünyanın çeĢitli yerlerindeki totaliter düzen heveslileri de kendi iktidar ve akımlarını güçlendirmekte. Kitleleri azdırmaya yönelik ilkel sloganlarla körüklenen ABD düĢmanlığı Çin ve Rusya gibi baskıcı rejimlere, Ġslam ve Budist köktencilerine, zeminlerini geniĢletmeleri, ülkelerindeki nisbi demokratik ortamları yıkmaları, azınlıkları ezmeleri için fırsat yaratmakta. Ġran'da mollaların solun desteğiyle kurduklari 'antiemperyalist' Ģeriat rejimi örneği hâlâ yanıbaĢımızda. Üstelik, ABD düĢmanlığıyla iç politikada göz boyayanların, dıĢ politikalarında ABD'yle iĢbirliği yapmaya yatkınlıklarını da yakından biliyoruz. Türkiye'de olup bitenler bu geliĢmelerden ayrı düĢünülemez.

Son ve başlangıç
Gündüz Vassaf
27/04/2003

Her savaĢtan sonra Birinin temizlik yapması gerek. Kendiliğinden düzelemez ki Hiçbir Ģey. Biri molozları Yol kenarına itecek ki, Ceset dolu arabalar Geçebilsin. Birine bulaĢacak Pislik ve küller. Yatak yayları, Kırık camlar Ve kanlı çaputlar. Biri kiriĢleri sürükleyecek Duvarı tutmak için Biri pencereye cam takıp Kapıyı eski yerine koyacak. HoĢ görüntüler değil bunlar, Yıllar sürecek tüm çabalar. Bu arada fotoğrafçılar, Artık baĢka bir savaĢta. Köprülere tekrar ihtiyaç olacak, Yeni tren istasyonlarına da. Kollarını sıvamaktan Gömleklerimiz yırtılacak. Biri, elinde süpürge, Hâlâ hatırlarken olup biteni, Onu dinleyenler Sessizce baĢlarını sallayacak. Ama daha Ģimdiden Sıkılanlar var, Bir Ģeyler olsun diye. Biri, çalıların oradan PaslanmıĢ tartıĢmaları kazıp Çöplüğe taĢıyacak. Burada olup bitenleri bilenlerin, Az bilenlere Onlardan da az bilenlere Ve nihayet Hiç bilmeyenlere Yol vermeleri gerek. Yeni büyüyen otlar, Neden ve sonuçları örtmüĢ. Biri uzanıyor olmalı, Ağzında sarman çöpü Gözlerini bulutlara dikmiĢ. Wislawa Szymborska, Nobel Edebiyat Ödülü, 1996. Lehçeden Ġngilizceye çeviren J. Trzeciak, Türkçe çeviri: G. Vassaf, 2003.

Bir savaş nasıl satılır?
Gündüz Vassaf
20/04/2003

Reklamcıların diĢ macunu, çamaĢır tozu sattığı gibi, ABD hükümeti de son savaĢını satmaya çalıĢtı... Bunun için yepyeni bir yöntem geliĢtirdi. Gazetecileri askere aldı. Bundan önceki Körfez SavaĢı'nda basının haber vermesi istenmedi. Ekran baĢından füzelerin ıĢıklarını seyretmekle yetinmeye mecbur kaldık. GeliĢmelerden dıĢlanan gazeteciler, askerin basın toplantılarındaki bilgilerle sınırlı bırakıldı. Basının bağımsızlığını savunan Peter Arnett gibi ender kiĢiler iĢlerinden atıldı. Pentagon, Vietnam SavaĢı'ndan ders almıĢtı. Yıllar süren bu savaĢ boyunca basın, ABD'ye her gün savaĢın korkunç boyutlarını ulaĢtırdı. 'New York Times' ve 'Washington Post' gibi gazeteler ünlü Pentagon belgelerini yayımlayarak hükümetin yalanlarını, kendi meclisini bile nasıl aldattığını yüzüne çarptı. Halk, kendi ordusunun Vietnam'dan sivilleri katlettiğine tanık oldu. Saygon'daki son büyükelçisinin binanın damından helikopterle kaçıĢını, ülkesinin mağlubiyetini izledi. Kamuoyunun baskısıyla hükümet savaĢı bitirmeye mecbur kalmıĢtı. SavaĢtan dönen askerler kendi ülkelerinde bile kabul görmedi. Irak SavaĢı'nda ABD sade son silahlarını değil, yeni geliĢtirdiği kitle kontrol yöntemlerini de denedi. Ne Vietnam SavaĢı'nda olduğu gibi basını karĢısına aldı ne de Körfez SavaĢı'nda yaptığı gibi ne basını yok sayıp çalıĢmasını engelledi. Tam tersine, insan psikolojisinin püf noktalarını ustalıkla kullanarak, basını orduyla bütünleĢtirdi. Bu savaĢta Amerikalı gazeteciler Pentagon'un planları doğrultusunda birliklerin içine yerleĢtirildi. MeslektaĢlarından uzak bırakılan gazeteciler, günlerce, aynı askerlerle birlikte yiyip içti, onlarla birlikte düĢmanın nereden çıkacağından korktu, onlarla birlikte taarruzun heyecanını, onlarla birlikte Irak'ı iĢgal etmenin, savaĢı kazanmanın gururunu yaĢadı. ABD basını bu savaĢta halkına tüm nesnelliğini yitiren gazeteciler aracılığıyla seslendi. Ölüm kalım mücadelesinde kendisini koruyan askerlerle bütünleĢen gazeteciler, kaçınılmaz olarak haber vermekten çok birliklerinin halkla iliĢkiler temsilcisi oldular. Basın savaĢın habercisi değil, aynı füzeler, tanklar ve tüfekler gibi savaĢın bir unsuru oldu. Sözde küreselleĢen dünyada sanki iki ayrı savaĢ yaĢandı. Biri ABD'ye yansıdığı Ģekilde, diğeri dünyanın geri kalan kısmında. Newsweek dergisi bile dünyanın Körfez SavaĢı'nı CNN'den, Irak SavaĢı'nı ise El Cezire'den izlediğini kapak hikâyesi yaptı. Bir diĢ fırçası reklamı nasıl haber yapılabilirse, bu savaĢ da böyle satıldı.

Türkiye'nin dili Tarzanca mı?
Gündüz Vassaf
13/04/2003

Türkiye farkında olmadan yeni bir 'dil devrimi'nden mi geçiyor? Ġstanbul'da sarayın Osmanlıcası, Cumhuriyet rejiminin, Farsça ve Arapça kelimeleri 'temizleyip' Orta Asya'daki 'ana yurdumuz'dan da saf kelimeler ithal etmesiyle, yerini yeni bir dil ve alfabeye bıraktı. Eski dilde ısrar edenlere sert müeyyideler uygulandı. Genç Cumhuriyet, bayrağıyla birlikte Türkçeyi ulusal varlığının bir göstergesi olarak gururla benimsedi. Hatta o kadar ileri gidildi ki, rejimin geliĢtirip propagandasını yaptığı GüneĢ Dil teorisine göre dünyada birçok dilin kökeninin Türkçe olduğu bile iddia edildi. Ġstanbul sokaklarında binlerce yıldır konuĢulan Rumca ve Ladino (Ġspanyol Yahudilerinin dili) gibi azınlık dilleri, 'VatandaĢ Türkçe konuĢ!' kampanyalarıyla duyulmaz oldu. Amaç, imparatorluktan cumhuriyete geçiĢle birlikte kafaları değiĢtirmekti. Bir kültür yok edildi. GeçmiĢle bağımız koparıldı. Zamanla bu yeni dil, Nâzım Hikmet gibi Ģairler, Orhan Kemal gibi yazarların eserleriyle kendi edebiyatını yarattı, üniversitelerdeki yayınlarla bilim diline kavuĢtu, basın ve radyo öncülüğünde, gündelik konuĢmalarımızda canlanıverdi, Nurullah Ataç gibi dilbilimcilerinin çalıĢmalarıyla yapısına oturdu. Ancak Türkiye'de 12 Eylül rejimiyle çok Ģey değiĢti. ABD, komünizme karĢı Ġslami yeĢil kuĢağın yaygınlaĢmasını istediğinde, kürsüden ayetler okuyan Kenan Evren'in kiĢiliğinde Atatürk'ü MüslümanlaĢtırma çabalarına, Evren'in yerine gelen Turgut Özal'ın kiĢiliğinde de bir Anadolu insanının AmerikanlaĢıp, Türkçenin ĠngilizceleĢmesi sürecine tanık olduk. Artık bir zamanlar köylü ağzıyla politika yapan Süleyman Demirel, 'Televole aydınları', reklamcılar, sanki Türkçe karĢılığı yokmuĢ gibi her fırsatta oraya buraya yerleĢtirdikleri birkaç Ġngilizce kelimeyle anadillerine yabancılaĢmanın, Batı'ya karĢı aĢağılık komplekslerinin, örneklerini verdiler. Kimileri, alfabemize, 'x' ve 'w' gibi harflerin alınmasını önerdi. Devlet liselerinde, üniversitelerde derslerde Türkler Türklerle 'Ġngilizce' konuĢuyoruz diye Tarzanca konuĢur oldu. Kimsenin bilmediği, anlamadığı bir dilde eğitim yapma gayretleri sade acıklı ve aĢağılayıcı bir manzara değil, aynı zamanda Cumhuriyet boyunca geliĢmiĢ olan bir bilim dilini yok etmeye yönelik. YÖK'ten sonra Boğaziçi Üniversitesi'nden istifa etmiĢtim. Türkiye'de Ġngilizce eğitimin "Amiral Gemisi" sayılan bu kurumda bile, bu dili bildikleri varsayılan ve hiçbir sınava tabi tutulmayan hocaların önemli bir kısmının Ġngilizcesi dökülüyordu. Akademisyenler, Ġngilizce bilimsel yayınları takip edebilmeli, makale yazabilmeli, meslektaĢlarıyla fikir teatisinde bulunabilmeli. Ve hatta akademik kariyerinde ilerleyebilmesinde, göstermelik değil, "Makaleler Bibliyografyası"nda (Citation Index) yayınlar gibi evrensel kıstaslar esas tutulmalı. Ama bu, ulusal dil ve kültürlerin öldürülmesi pahasına olmamalı. Türkiye'de üniversiteye yönelik tartıĢmalar hâlâ siyasi platformda yapılıyor. YÖK'ün kapıkullaĢtırdığı üniversite hocaları seslerini çıkarmıyor, çıkarmaya korkuyor. Kafanın dıĢındaki baĢörtüsü konusunda karĢılıklı cepheleĢirken, kafalarımızın hangi dillerde düĢünüp Ģekilleneceğini konuĢmuyoruz bile.

Gandhi mutlu muydu?
Gündüz Vassaf
06/04/2003

Ġnsanlık adına 'yüce' bir davaya kendimizi adadığımızda önce kendi insanlığımızdan yitiririz. Gözümüz o nihai hedeften baĢka bir Ģey görmez olur. Bu kiĢi sanatkâr da olabilir satranç ustası da. BarıĢ ödülü sahibi de, kurtuluĢ savaĢı kahramanı da. Amacına ulaĢan kiĢiyi tarihe geçirir, kahramanlaĢtırırız. Yeteneği ve arzusu doruk noktasında olan o nadir kiĢiler, olağanüstü özveri ve kaskatı bir disiplini göstermezlerse, hedeflerine ulaĢamaz. Tarih boyunca, bizlere örnek gösterilen, izlerinden gitmemiz telkin edilenler, hep bu tür kiĢiler olmuĢ. Lenin, devrim üzerine yoğunlaĢtırdığı beynini yorar diye satrançtan, kendisini duygusallaĢtırıp ölümcül kararlar vermesini engeller diye de, Beethoven'in 'A Passionata'sını dinlemekten vazgeçmiĢ. Gandhi, sivil itaatsizlik felsefesine kendisini daha iyi adayabilmek için cinsel iliĢkiden vazgeçmekle kalmamıĢ, aynı tutumu benimsemeyen oğlunu evlatlıktan reddetmiĢ. Ġradesini sınamak için ergenlik çağındaki kuzinleriyle aynı yatakta yatması, çelik iradesinin baĢka bir ifadesi. Özellikle Hıristiyanlıktan dünyaya yayılan suçluluk kompleksi düĢüncesi, Aziz Augustine'in 'Ġtirafname'sini yazıp, hepimizin gündelik yaĢamımızda keyif aldığı dünya nimetlerini kötülemesiyle baĢlar... Lenin, Gandhi, Aziz Augustine ve diğerleri milyonların değil, yüzlerce milyonların kahramanı. Günümüzde modern toplumların benimsediği sağlıklı insan modeli de beslenme, barınma gibi sorunlarını hallettikten sonra kendisini gerçekleĢtirmeye. Ġdeallerine ulaĢmaya adayan birey üzerine kuruldu. Andy Warhol'un "Bir gün herkes on beĢ dakikalığına dünyaca meĢhur olacak" demesi gibi artık çağdaĢ insan kendisinin kahramanı olma peĢinde... Mutlaka bir Ģeyin elde edilmesi, baĢarılması gerek. YaĢamın, eğer bir amacı varsa, onun hep birlikte mutluluk olduğunu, kültürel evrimimiz bastırmıĢ. Mutluluğu, ya 'böylesine bir dünyada' olamayacağı düĢüncesiyle öbür dünyalara ertelemiĢiz ya da yaratıcılığımızın inancıyla, en yakınlarımızı bile dıĢlayan, bencil duygularımızın sınırlarına hapsetmiĢiz.

1-2-3'ler, yaşasın Türkler
Gündüz Vassaf
30/03/2003

1-2-3'ler, yaĢasın Türkler 4-5-6, Polonya battı, 7-8-9, Almanya domuz, 10-11-12, Ġngiltere tilki, 13-14-15, Ruslar kalleĢ, 16-17-18, geriye kaldı Portekiz. Bir ülkenin, baĢkalarını kötüleyip, kendini de yalnızlaĢtırıp yüceltmesinin bundan garip bir örneğine az rastlanır. Portekiz bile, tarihi neden olmaksızın, sırf ses uyumundan kara listemizde. Yıllar önce çocukların diline yerleĢmiĢ bu tekerleme, hükümetin de uluslararası iliĢkilerinde Türkiye'yi getirdiği konumu yansıtıyor. Günümüzde serseri mayın gibi dolanıp daha iktidarının baĢlangıcında hem ABD hem de Irak'ı karĢısına almayı becerebilen, Avrupa Birliği'ne ters düĢen hükümet, tekerlemenin mantığını birlik ve beraberlik çağrısı kılıfında tekrarlarken, kendisini de yedi düvele karĢı kahramanmıĢ gibi göstermek peĢinde. Ne var ki, ABD de Ġngiltere ile birlikte, haksız bir savaĢın suçlusu sayılmaktan öte diplomaside de beceriksizliğin örneklerini veriyor. Prof. Bernard Lewis, bir ülkenin kendi kendini eleĢtirmesinin sağlıklı olduğundan ancak Türklerin bu iĢin dozunu kaçırdığından söz eder. Eminim günümüzün BaĢbakanı onunla hemfikirdir. "Bizden yana olmayan bize karĢıdır" diyen George W. Bush'un da Tayyip Erdoğan'dan farklı düĢünmediği ortada. Ancak Lewis'in baĢka bir sözü de, iĢler ters gittiği zaman gösterdiğimiz tepkiye iliĢkin. "Bunu kim bize yaptı?" diye suçlu arayanlar da var, "Biz nerede yanlıĢ yaptık?" diye hatayı kendilerinde arayanlar da. Örneğin Müslüman Arapların bir kısmı Batı karĢısında bu hale düĢmelerinden, kendi uygarlıklarını yıktığını iddia ettikleri Türkleri sorumlu tutarlar. Aynı Türkiye'nin sorunlarının nedenini Ġslam'dan uzaklaĢmakta bulanların, geçmiĢin külleri arasında kıvılcım aradıkları gibi. Oysa Batı, din sayesinde değil, tersine, devlet ve bilimi Hıristiyanlık'tan ayırıp bağımsızlaĢtırarak bugünkü konumuna gelebildi. Aynı Japonya ve bugün hızla geliĢen Brezilya ya da Hindistan gibi. Dünyada yeniden iki süper güç olduğundan söz ediliyor. Biri ABD, diğeri de uluslararası hukuk normları ve insan haklarından yana dünya kamuoyu. BaĢkanlık koltuğuna, rakibinden daha az oy aldığı halde gelen Bush, her ne kadar birlik ve beraberlik dese de bu gidiĢle gelecek yıl seçimleri bile kaybedebilir. Türkiye'deki birlik ve beraberlik çağrıları ise sırf çağıranı bulanık sularda kahramanlaĢtırmaya yönelik, içeriği günden güne değiĢen bir meçhulse, bana ürkütücü geliyor.

Savaştan nasıl korunulur?
Gündüz Vassaf
23/03/2003

Kimlerden korkacağımızı çocukluğumuzda öğretmeye baĢlarlar. Büyüdükçe liste geniĢler, korkularımıza düĢmanlar eklenir. Tarih boyunca dinler, kavimler, kiĢiler ve ideolojiler birbirlerine, bizlere düĢman gösterilmiĢ. Dünya düzeninin egemen güçlerinin ortaya saldığı son korku terörizm. Tarihimizde ilk kez düĢman, günden güne değiĢebilen, içi istediği gibi doldurulacak bir sıfat. Daha 11 Eylül'den önce terorizmi baĢ düĢman ilan eden ve "Bizden yana olmayan bize karĢıdır" diyen ABD BaĢkanı, savaĢın yıllar sürebileceğini söylüyor. Kendimizi bir an için 'seyirci' konumunda bile hissetsek, dünyanın neresinde olursa olsun, artık hepimiz bu savaĢın içindeyiz. Ġçindeyiz çünkü en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmıĢ yalan, yanlıĢ ve eksik haberlerle hepimiz askeri harekâtın bir parçası olan psikolojik savaĢın hedefleriyiz. Çoktan kararı verilmiĢ bu savaĢın er veya geç baĢlayacağı biliniyordu. Bizi savaĢ fikrine aylarca alıĢtıra alıĢtıra savaĢı baĢlattılar. SavaĢ karĢıtlığına rağmen savaĢacaklarını kanıtladılar. Bizi savaĢa alıĢtırmaya çalıĢıyorlar. Birinci ve Ġkinci Dünya SavaĢı'nda insanlar savaĢa alıĢtı, alıĢtırıldı. SavaĢtan önce barıĢtan yana olanlar, savaĢla birlikte karĢı cephelere geçti. Biz de onlar gibi olacak mıyız? Onların duvarlarına astıkları haritalardan yaptıkları gibi, biz de, televizyon ekranlarından mavi ve kırmızı oklarla dost ve düĢman kuvvetlerin cephelerdeki mevzilerini günbegün takip edecek miyiz? Bizden önce savaĢlarda yaĢayanlar gibi askeri stratejiler ve taktikler üzerinde ahkâm kesecek miyiz? Son silah teknolojilerinin neye kadir olduğunu merakla izleyecek miyiz? 18-19 yaĢlarında henüz tanımaya fırsatını bulmadıkları bir dünyanın savaĢına atılan gariban çocukları kahramanlaĢtırıp destanlarını yazacak mıyız? Önceden pek de farkında olmadan mırıldanmaya baĢladığımız savaĢ Ģarkılarını giderek hep bir ağızdan söyleyecek miyiz? SavaĢ önünde acizliğimizin öfkesini birbirimize, en yakınlarımıza, ne idüğü belirsiz tartıĢmalarla boĢaltacak mıyız? Herhangi bir tarafın değil de, savaĢın bizi yenmesine müsaade edecek miyiz?

'Binbir Gece Masalları'
Gündüz Vassaf
16/03/2003

SavaĢı durdurabilmek için belki çok geç. Belki değil. Tarihte barıĢ hareketleri herhangi bir savaĢın çıkmasını önleyebildi mi acaba? Ġster Doğu olsun ister Batı, evrensel kültürümüzün efsaneleri kaçınılmaz savaĢları anlatır. Hinduların Mahabharata'sı Homer'in Ġlyada'sı -ikisinde de barıĢtan yana, dövüĢten uzak kiĢiler savaĢ alanında kahramanlaĢır. Birbirleriyle yıllardır savaĢan Ispartalı ve Atinalı erkeklerin karılarını, barıĢ için seks boykotuna çağıran Aristofanes'in Lysistrata'sı ancak bir komedinin kahramanı. Ġmam, hahambaĢı ya da papazların bırakın barıĢı korumasını, onların amigoluğuyla Tanrı adına yaptığımız savaĢların zaten haddi hesabı yok. Gene de var gücümüzle savaĢı engellemeleyiz. ABD nasıl olsa istediğini yapacak onu durdurmaya çalıĢmak trenin önüne geçip karate yapmaya benzer, diyen arkadaĢlarım var. SavaĢa karĢı gelmenin barıĢa bile zarar getirebileceğini ileri sürenler var. 1980'lerde ABD'nin amansız silahlanması ve yıldızlar savaĢı projesi, terör üzerine kurulmuĢ totaliter bir rejimi, Sovyetler Birliği ve yandaĢlarını içten çökertti. BarıĢ hareketi baĢarıya ulaĢsaydı, hâlâ nükleer bir savaĢla her an yok olabilecek bir dünyada yaĢıyor olmanın korkusu içinde olacaktık diyen bir sınıf arkadaĢımın yazısını okudum. Aynı gerekçeyle savaĢın Ortadoğu'ya barıĢ ve demokrasi getireceğine inandığından, barıĢ hareketine karĢı çıkıyordu yazısında. Türkiye, Almanya gibi güçlü değil, kendisini korumak için ABD'den yana savaĢa girmeli diyordu baĢka bir arkadaĢım da. SavaĢ bir an önce olsun bitsin, ekonomi yoluna girsin, insanımız zenginleĢip refaha kavuĢsun diyenler de çok. ABD'nin postmodern totalitarizminde sanki herkes barıĢtan yana ama savaĢ da gerekli ve kaçınılmaz. Böyle düĢünenler muhalefetsiz yeni bir dünya totalitarizminin kurulmasına davet çıkarıyor. Bugün savaĢa dur dememek, vicdanımızı susturup, ahlakımızı askıya alarak katliama göz yummanın utanç ve sıkıntısının vebalini yaĢamaktan ibaret değil. SavaĢa dur dememek önümüzdeki yıllarda bizim ve çocuklarımızın özgürlüklerinin gasp edilmesine onay vermek demek. Ġki dünya savaĢından edindiğimiz acı tecrübelerle yarattığımız uluslararası hukuk ve evrensel insan haklarından vazgeçmemiz demek. ABD'nin dediği nasıl olsa olacak diye susmak, kendine özgü açık bir toplum modelini yaĢatma ümidi olan bu ülkeye, belki de geçmiĢ imparatorlukları aratacak bir dünyayı teslim etmek demek. Yeni bir dünya düzeni kurulur, bizler de ancak orada kul olarak yerimizi alırız demek. Çocuksu ve çaresiz bile gözükse, barıĢ hareketine katılmamak, türümüzde yüzümüzün kızarma özelliğini evrimin tarihine terk etmek demek.

Bağdat'ta geçen 'Binbir Gece Masalları'nda her akĢam birbirinden çekici bir öykü anlatan Sehrazad ölümünü günbe-gün erteleyip sonunda mutluluğa kavuĢur. Acaba diyordu yeni tanıĢtığım biri, Bağdat'ta Ģimdi de 1001 gün ve gece süren bir uluslararası müzik Ģöleni düzenlense?

Felekten bir dolmuş
Gündüz Vassaf
09/03/2003

Türkiye'den Ġtalya'ya turist götüren bir rehber anlatıyor. Grubundaki Ġstanbullulardan biri Roma'da dolmuĢ olmadığını öğrenince Ġtalyanları küçümsemiĢ. Dünya'nın küreselleĢip küçülmesi ille de tek bir değer sistemi yaratıldığı anlamına gelmiyor. Tersine kültürel benmerkezciliğimizi gittiğimiz yerlere taĢıyarak üstünlük kompleksine girebiliyor, 'adamların dolmuĢu yok' diye baĢkalarını küçümseyebiliyoruz. Ancak New Yorka'ta limuzin ya da Venedik'te gondol gibi, dolmuĢun da bize has bir Ģekilde ulaĢım sorununa çözüm getirme gayretimizden öte bir yeri var. Ġçinde olup bitenle kiĢiliğimizi ve toplumsal iliĢkilerimizi yansıttığımız bir sahne aynı zamanda. DolmuĢ sohbetlerinin rengi nasıl da değiĢti yıllar içinde. Türkiye'de köy kahvelerinin bile Demokrat Partili ve Halk Partili diye ayrıldığı yıllarda bol politika konuĢulur, Menderesçi ve Ġnönücüler açıkça fikirlerini beyan ederdi. Son derece seviyeli bir üslup içinde geçen bu sohbetlerin ortasında 'müsait bir yerde' diyerek inen birisinin yerine bir baĢkası biner, gene de tartıĢma, yeni konuĢmacılarıyla hiç kesilmemiĢ gibi devam ederdi. 27 Mayıs askeri darbesinin Türkiye'ye demokrasi getirdiği de söylenir ama bu dolmuĢ tartıĢmalarına hiç de öyle yansımadı. BaĢbakan ve iki bakan aĢılıp parlamentonun çoğu da Bizans'tan kalma Yassıada'daki zindanlara atılınca, sohbetlere de teksesli totaliter bir düzen girdi. Bir yanda darbeyi göklere çıkaranlar, bir yanda da susanlar. Sonraki yıllardaki politik tartıĢmalarında daha bir temkinliydi dolmuĢ yolcuları. Giderek hayat pahalılığından, havaların soğukluğundan, uzak ülkelerdeki deprem ve sel felaketlerinden, futboldan konuĢulur oldu. 70'li yılların ortasından itibaren siyasi düĢüncelerin kutuplaĢması ve sokakta sağ-sol diye ayrılan görüĢlerin Ģiddete dönüĢmesi ile konuĢmaktan korkulur oldu dolmuĢlarda. Sohbetler, Ģoförün iktidarına teslim edildi. Önünde ani fren yapan arabaya sinirlenince onunla birlik olunuyor, inerken kapıyı sertçe vurup giden yolcunun arkasından konuĢunca, Ģoföre koro halinde hak veriliyordu. Derken, 12 Eylül ve devamına tanıklık etti dolmuĢ sohbetleri. Rejimin yumuĢayıp sivilleĢmesiyle korku da giti konuĢmalardan. Artık arabadaki politik sohbetlerin yerini dolar, ekonomi ve renkli televizyon dizileri almıĢtı. Ġnsanların sanki birbirlerine siyasi alanda söyleyecek fazla bir Ģeyleri kalmamıĢtı. Ve bugünlere geldik, insanların birbirleri yerine cep telefonlarına sarılıp seslendikleri bugünlere. 'DolmuĢ cemaati' yok oldu, sohbetler tarihe karıĢtı. Ancak? Geçen Pazar gecesi, Bostancı'dan Taksim dolmuĢuna binen ve birbirlerini hiç tanımayan beĢi genç altı yolcudan biriydim. 10 dakika içinde isimlerimizi ve ilerleyen dakikalarda, o gün yaĢadıklarımızı, neler yaptığımızı paylaĢtık; kimimiz evde bekleyenimizi, kimimiz adada gördüğü mimoza çiçeklerini ve kedileri, kimimiz bisiklet turunda tekerleğe sıkıĢtırdığı beyaz kaĢmir paltosunun baĢına gelenleri... Sonuçta, birbirine yabancı olan insanların bu kadar kısa sürede birbirleriyle kaynaĢmasına ĢaĢıran Ģoförün, bundan sonra eĢlik edemeyeceği için buruk ve ĢaĢkın bakıĢları arasında, hepimiz aynı durakta inip BeĢiktaĢ'ta bir kafede soğuk birer bira içerek gecenin içine daldık.

İğne ve çuvaldız
Gündüz Vassaf
02/03/2003

ABD savaĢa girdi. Ya da girmedi. Kendimizi aldatmayalım. Onlar fırsat varken, rakipsiz olan imparatorluklarının gereği neyse onu yapacaklar... Tarihte belki hiçbir savaĢa bu denli karĢı çıkılmadı. Ama kendi beyzbol liglerinin galibini bile dünya Ģampiyonu ilan eden ABD'nin, benden yana olmayan bana karĢıdır inancıyla, dünya tarihindeki en büyük savaĢ karĢıtı gösterileri önünde vurdumduymazlığına, umursamazlığına da ĢaĢmamak gerek. Yakın geçmiĢimizde Hitler ya da Stalin'in katliamlarına bile bu denli karĢı çıkılmamıĢtı. Ancak yeni iletiĢim teknolojileriyle nasıl bir Ģehrin kenar mahallelerinden çıkan Eminem dünyaya yayılabiliyorsa, Bush'un kötü adam imajının da aynı hızla bilincimize yerleĢmesi doğal. Üstelik artık hepimiz biliyoruz ki kötü adam imajının iyiye, iyinin kötüye dönüĢmesi, hem kitle manipulasyon yöntemleri hem de bizim edilgenliğimizden ötürü sıradan bir olay. Hele savaĢlar baĢlayıp evlatlar cepheye gittikten sonra komuoyunda barıĢtan yana olanların da giderek saf değiĢtirmesi istisnalar dıĢında tarih boyunca tekerrür eden bir gerek. Birinci ve ikinci dünya savaĢları bunun en çarpıcı örnekleri. Esas konu bence bu Amerikan devinin vurdumduymazlığını, bizim, onun simgelerine edinginliğimiz, hatta kabulümüzle, (belki de farkında olmadan) büyük ölçüde yaratmıĢ olmamız. Mickey Mouse'lardan, kovboylardan, rambolardan uzay adamlarına kadar onun değerlerini yansıtan bütün kahramanlarını dünya bunca yıl benimsedikten sonra, ABD ĢaĢmaz mı yeni uyduruk düĢmanını niçin onun gibi ciddiye almadığımıza? Birçok ülkede asker ya da polis üniformalarını beyzbol Ģapkalarıyla tamamlayan, liderlerinin karılarına 'first lady' adını takan, gazetecilere birlikte poz verdikleri süs köpekleriyle ABD baĢkanlarına özenen devletlerin temsilcilerinin, dil, din, gelenek ve kendilerine özgü ideolojilerini ciddiye aldıklarına, baĢta ABD, kim inanabilir ki? Garip bir olgu ama, ABD, dünya çapında haddini bilmez bir emperyalist olarak, binbir türlü sohbette yerden yere vurulurken, kültürü, müziği, modası, yaĢam biçimi de o denli benimseniyor. Birbirlerini gözlerine kestiren genç kız ve erkekler, ister Güney

Afrikalı olsun, ister Koreli, birbirlerine bağlılıklarının siftahını ABD ve Bush nefretiyle açtıktan sonra filminden, müziğinden, yiyeceğinden, insan hal ve tavrına kadar Hollywood'dan çıkma değer ve kahramanları paylaĢıyorlar. Yoksulluğa itilip unutulmuĢ dünyanın geriye kalan üçte biri ise bu düzende zaten umursanmıyor. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki ressam için ölçü New York'ta sergi açmak. Bir yazar kitabı ABD'de basılmadıysa mahalli sayılmakla karĢı karĢıya. Her politikacının rüyası ABD baĢkanıyla birlikte fotoğraf çektirebilmek. Para kazanmak isteyenlerin kendilerini ispat edecekleri yer gene ABD. Dilimizden güzellik mefhumumuza kadar nasıl AmerikanlaĢtığımızın örnekleri saymakla bitmez. Ġlginç olan ve ABD'nin dünya imparatorluğunu meĢru kılan, bizim ABD'ye karĢı çıkarken bile onun değerlerini benimsememiz. Onun ikiyüzlülüğü ya da çeliĢkileri karĢıĢında kendimizi aldatılmıĢ hissetmemiz. O denli ABD bağımlısı olduk ki yeniyi, özgürlüğü, düzene karĢı gelmeyi bile oradan biliyoruz. Yeni ABD imparatorluğunu biz de yaratıyoruz -kendimizi küçümseyerek, geçmiĢimizi geleceğe yönelik yeniden yaratmayarak. ABD'nin gücü, silahından çok baĢkalarını güçsüz olduklarına inandırmasında. Bu gidiĢle yeni imparatorluk nasıl olsa kurulacak. Üstelik, son yüzyıllardaki imparatorluklardan farklı olarak belki de 'açık toplum' ihtimalini yaĢatarak. Ama hiçbir açık toplum da bizler gibi edilgen kullarla yaĢatılamaz.

Savaştan kim korkar?
Gündüz Vassaf
23/02/2003

Nice papanın, savaĢların karargâhı Vatikan BarıĢ istiyor. BarıĢeverdir Katolikler. Ordularıyla kâfirleri kılıçtan geçirmiĢ Müslüman peygamberinin ahvadı da, Hayır diyor savaĢa. ArkadaĢlarımın çocukları, Sırtlarında, Devrim mahkemelerinde idam fermanı imzalamıĢ Che Guevara'nın t-shirtleri, Onlar da barıĢtan yana. BarıĢtan nasıl da yanaymıĢ Gandhi Hint askerlerini Ġngiliz hesabına Hince hesaplarla Çanakkale SavaĢı'na helallarken? Beyaz güvercinlerimiz, Bronz, mermer ve alçıdan Elinde kılıç, at sırtında ulusal kahramanlarımız... BarıĢ için savaĢ ister. Bizim de bağımsız bir devletimiz olsun diyenler. "SavaĢları sona erdirecek savaĢ" Öyle demiĢti Birinci Dünya SavaĢı'nın havarileri. Haklı ve haksız savaĢ mantığımızın Satranç tahtasında Hep yeniden dizdik Arkalarından ağıtlar yaktığımız Ģah, vezir Ve unutulmuĢ bolca piyonu. Tarihte yok olmuĢ Binbir devlet, din ve dilden Artakalan biz Yeni devlet, din ve dillerimizi Korumaya azimli BarıĢ savaĢçılarıyız. Ve nedense de SavaĢları bekler Tarihten tatile çıkmıĢ vicdanlarımız.

Sofya notları
Gündüz Vassaf
16/02/2003

Sofya'nın Ģehir merkezinde her gün kurulan bitpazarında, üstüne gamalı haç iĢlenmiĢ pusula, saat, sigara tabakası gibi çeĢit çeĢit eĢya satılıyor. Bu tip Nazi artığı nesneleri toplamaktan kim ne tür bir haz duyabilir kayda değer. Ancak benim için ĢaĢırtıcı olan Avrupa ülkelerinde satıĢı yasak olan Nazi ıvır zıvırının burada serbestçe el değiĢtirmesi. Belki Yahudi soykırımı konusunda Bulgarların vicdanı baĢkalarına göre daha rahat. Zira Ġkinci Dünya SavaĢı yılları ve öncesinde burada da faĢist bir rejim kurulmuĢ olmasına rağmen Bulgarlar kendi ülkelerindeki Yahudileri temerküz ve ölüm kamplarına yollamamakta direnmiĢler, Yahudi vatandaĢlarını korumuĢlar. Koca Avrupa'da bu konumda olan baĢka bir tek Danimarka var. SavaĢta tarafsız olan Türkiye bile yahudilerin yerleĢim yerlerinden kaçmaya mecbur kaldığı 1943 Trakya olaylarından sabıkalı. Tabii Bulgaristan'ın da gerek Balkan savaĢlarında gerekse sosyalizm döneminde Türk kırımı ve zulüm üzerine kurulu politikasını unutmamak gerek. Türklerse Bulgaristan'da 500 küsur yıllık bir Osmanlı geçmiĢini unutmuĢlar gibi. Her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında baĢlayan bağımsızlık ayaklanmalarında birçok cami Sofya'da yıkılmıĢsa da, Ģehrin göbeğinde 1566 yapımı Sinan'ın son eserlerinden birisi dimdik ayakta duruyor. Yeni onarımdan geçmiĢ. Bu da tabii binbir beceriksizliğine ilaveten Ġstanbul'da Arkeoloji Müzesi'nin yarısından fazlasını bile yıllardır kapalı tutmayı becerebilen Kültür Bakanlığı, ya da çeĢitli festivallerde koca koca flamalarla sponsorluk yaptıklarını ilan eden kuruluĢlar sayesinde değil. Yıllarca harap kalmıĢ caminin onarımını Sedat Peker üstlenmiĢ. GiriĢteki küçücük plaket öyle yazıyor. Ben ve arkadaĢlarımı, iki gün kaldığımız Sofya'da en çok çarpan bu Ģehrin bol eğlenceli gecelerine de yansıyan sosyal hayatı oldu. Türkiye'den Bulgaristan'a geçiĢte otoyolda ilk kahveniz için durduğunuz yerde kadın erkek iliĢkisinde rahatlık ve kendiliğindenlik göze hemen çarpıyor. Ġstanbul'dan bile alıĢtığımız erkeklerin açlığı ve kadınların sıkıntısı sınırın hemen ötesinde kendisini baĢka düzeyde huzurlu bir iliĢki biçimine terk ediyor. Bulgaristan'ın 2007 yılında Avrupa Birliği'ne girmesi bekleniyor. O zaman Avrupa sınırı Kapıkule'de, Türkiye'nin baĢladığı yerde bitiyor olacak. ġu anda sınırda Avrupa'dan gelenleri ilk çarpan görüntüsüyle Türkiye zaten bu kıtaya lakaytlığı ve 'Geceyarısı Ekspresi' görüntüsüyle sırtını çevirmiĢ. Ülke karartma altındaymıĢ gibi kasvetli bir giriĢten sonra ilk dikkatinizi çeken cılız neon ıĢıklarla Türkçe dıĢında her dilde yanlıĢ yazılmıĢ ve samimiyetinden kuĢku duyulacak bir hoĢ geldiniz yazısı. Yazının az ötesinde de, Avrupa'dan düĢman bekleniyormuĢ gibi, kocaman harflerle yazılmıĢ Ģu ibareyle karĢılaĢıyorsunuz: "Bayrağı bayrak yapan üstündeki kandır Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır."

Ben bir deniz feneriyim
Gündüz Vassaf
09/02/2003

Eskiden savaĢ bakanlıkları vardı. 100 milyon küsur insanın öldürüldüğü II. Dünya SavaĢı'ndan sonra, savaĢtan nefret edilir oldu. Egemen düzen, savaĢ mekanizmasını yürüten bu devlet birimine yeni bir isim buldu... Savunma Bakanlığı. Artık asker nereye giderse gitsin, amaçları savunmak olacaktı. Böylece Türk askeri taa Kore'ye, ABD askeri Vietnam'a savaĢmaya değil savunmaya gitti diye anlatıldı bizlere. Geri tepeceği olasılığını da göz önünde tutarak, muhalefeti zorla bastırmamayı tercih eden rejimler, kitleleri yanıltarak, desteğini alır görünerek, yönlendirir. Yakında savunma bakanlıkları, 'George Orwell'in 1984 kitabında olduğu gibi, 'BarıĢ Bakanlığı' adını alırsa buna ĢaĢmamak gerek. Günümüzde kavramlar, simgeler tepetaklak oluyor. SavaĢ isteyenler sanki barıĢtan yanaymıĢ gibi gözükürken, savaĢ karĢıtları, 'BarıĢ SavaĢçısı' gibi bir deyimi bile benimseyebiliyor. Artık savaĢ yapanlar barıĢ hareketlerini yasaklamak, ondan kacmak, ka'ale almamak, bastırmak yerine bilakis onu yönlendirmenin, hatta geliĢtirip tüketerek, yılgınlaĢtırmanın, öldürmenin peĢinde. Örneğin Irak'a olası saldırıyla ilgili, dünyanın çeĢitli yörelerinde sürdürülen barıĢ hareketinin, kendi hükümetlerine, silahlı kuvvetlerinin katılımına yöneltilmesi yerine, ABD'ye odaklanmıĢ olması dikkat çekici. Çekler, Türkler, Macarlar ya da Ġspanyollar, kendi hükümetlerinin destek ve katılımlarını, iktidarların ikiyüzlü tutumlarını ciddi ve kalıcı bir muhalefetle sorgulamıyor bile. Genellikle ülkelerinin sokaklarında ABD karĢıtı sloganlarla yetiniliyor. Ve, bizim de yakından tanık olduğumuz gibi, barıĢtan yanaymıĢ gibi gözüken hükümetler, yurttaĢlarını aylardır adım adım savaĢın vazgeçilmezliğine alıĢtırıyor. Bunlara, özel çıkarları için servetlerini ABD karĢıtı reklamlara harcayan barıĢ tacirlerinin çabalarını da eklemek gerek. Günümüzdeki barıĢ hareketi, Türkiye'de Meclis'i açık oylamaya çağırma gibi talepler dıĢında, daha çok Soğuk SavaĢ günlerinden kalma yürütülüyor. Oysa e-postasıyla bana iletilen aĢağıdaki olay ABD'nin normal koĢullarda bile ne kadar gözükara olduğunu anlatan ilginç bir diyalog: Metin, Ġngiltere Savunma Bakanlığı'nca 10 Ocak 1995 tarihinde açıklanmıĢ. ABD donanmasına ait bir gemi ile Ġngiliz yetkilileri arasında, bu ülkenin sahillerine yakın bir yerde geçen bir telsiz konuĢması aynen Ģöyle: Ġngiltere: ÇarpıĢmamak için lütfen rotanızı 15 derece güneye değiĢtirin. ABD: ÇarpıĢmamak için, biz sizin yönünüzü 15 derece kuzeye değiĢtirmenizi öneriyoruz. Ġngiltere: Negatif. ÇarpıĢmayı engellemek için rotanızı 15 derece güneye değiĢtirmeniz gerekiyor.

ABD: Ben bir ABD donanması kaptanıyım. Tekrar söylüyorum. Yön değiĢtirin. Ġngiltere: Negatif. Tekrar söylüyorum. Yönünüzü değiĢtirmeniz gerekiyor. ABD: Burası Uçakgemisi USS Abraham Lincoln. ABD Atlantik filosunun ikinci büyük gemisi. Bize ayrıca üç destroyer, üç kruvazör ve çok sayıda destek gemisi refakat ediyor. Gemimin güvenliği için yönünüzü 15 derece, yani 15 derece kuzeye değiĢtirmenizi emrediyorum. Yoksa gereğinin yapılacağından emin olabilirsiniz. Ġngiltere: Biz deniz feneriyiz. S..... git.

Papa'yla hahambaşı
Gündüz Vassaf
02/02/2003

Ġnsan en iyi hiç konuĢmadıklarıyla anlaĢır. Belki de birbirimizle en iyi anlaĢtığımız yer ölülerimizi gömmek için toplandığımız mezarlıklardır. Ġnsanın en sadık olduğu anlaĢma birbirleriyle konuĢmamak üzerine kuruludur. Kabileden cemaate, cemaatten cemiyete geçtikçe, dünyadaki insan nüfusu arttıkça birbirimizle konuĢmamak üzerine yazısız anlaĢma daha da güç kazanmıĢtır. Köydeyken aynı köyde yaĢıyor olmanın sıfatıyla birbirlerimizle konuĢurken, kentlerde apartmanlara taĢınınca komĢularının kim olduğunu bile bilmez olduk. YanıbaĢımızda ama yabancı diye bellediğimiz baĢka bir insanla bırakın konuĢmayı gözlerimizi bile birbirimizden kaçırır olduk. Artık sözden çok iĢaretler, simgeler, logolar belirler oldu günlük yaĢantımızdaki davranıĢlarımızı. Uygarlığın geliĢmesi insani daha çok değil daha az konuĢan, daha az birlikte Ģarkı söyleyen, daha kapalı bir varlık yapmıĢtır. KonuĢtukça birbirimizden ayrıĢmaya baĢlarız. KonuĢmalarımız insanı salt söylediklerinden ötürü cepheleĢmeye, birbirini öldürmeye kadar götürür. En çok cinayet, birbirleriyle ömür boyu yaĢama düĢüncesiyle yola çıkan karı koca arasında iĢlenir. 50 yıl süren bir evlilikte karı koca birbirlerini çok iyi anladıklarından konuĢmadan anlaĢtıklarını iftiharla söyler. Tabii konuĢmadan da pek anlaĢamayız ama kendimizi anlaĢıyoruz diye kandırmamız konuĢmayınca daha kolaydır. Bir fıkra. Papa, Ġtalya'daki Yahudilere dinlerini değiĢtirmezlerse ülkeyi terk etmelerini buyurur. Tepki üzerine bir teklifte bulunur. Yahudilerin seçtiği bir temsilciyle tartıĢacak, kazananın istediği olacaktır. HahambaĢı ile Papa karĢı karĢıya gelir. HahambaĢı Latince papa da Ġbranice bilmediğinden munazaranın sessiz olmasına karar verilir. Papa eliyle üç parmağını gösterir, hahambaĢı tek parmakla karĢılık verir. Papa ufku gösterir, hahambaĢı yere iĢaret eder. Sonunda Papa'nın Ģarap ve ekmek çıkarmasına hahambaĢı tek bir elmayla karĢılık verince papa yenilgisini kabul edip Yahudilerin Ġtalya'da kalabileceğini söyler. Kardinal Papa'ya ne oldu diye sorar. Ben üç parmağımla ona Ġsa, Meryem ve Tanrı'yı hatırlatırken o bana Tanrı'nın tek olduğunu belirtti. Ben ufka iĢaret edip Tanrı'nın hepimizin üstünde olduğunu söyleyince o da yeri gösterip Tanrı her yerdedir dedi. ġarap ve ekmekle günahlarımızdan arınabileceğimizi belirtmemle o da bana elmayla ilk günahı hatırlatınca pes ettim. HahambaĢı da kendi cemaatine ne olduğunu anlatmakta. Bana Ġtalya'yı terk etmemiz için üç günümüz olduğunu söyleyince bu parmağım da sana girsin dedim. Elini havada sallayıp burada yok olacaksınız demesine karĢılık da yeri gösterip buradan bir yere kımıldamayacağımızı söyledim. "Eee ondan sonra?" "Hiç" der hahambaĢı, o öğle yemeğini çıkardı ben de benimkini. Herkesin baĢka bir Ģey anladığı günümüzün simgeler dünyasında da, eli sopalı diktatörlerden uzak, böyle sessizce anlaĢıyoruz iĢte.

Yakın tarih yalanları
Gündüz Vassaf
26/01/2003

Avrupa-Amerika arası Atlas Okyanusu üzerinde yolcu uçak seferleri baĢlamadan önce de bir kıtadan diğerine hava yoluyla gitmek mümkündü. Hem de çok daha rahat bir biçimde. Aynı bir transatlantikte gider gibi lokantalar, kütüphaneler, dans pistleri ve yataklar vardı zeplinlerle yapılan eski gökyüzü yolculuklarında. Hindenburg adlı Alman hava gemisinin l937 yılında New Jersey'de iniĢi sırasında infilak etmesinden sonra bu teknoloji terkedildi. Zeplin devri aynı zamanda Stalin'in öncülüğünde Sovyetler Birliği'nin kapitalizmle amansız bir yarıĢa girdiği döneme denk gelir. ABD'de ne varsa mutlaka daha iyisi, daha büyüğü, daha hızlısını biz de yapmalıyız diye düĢünür komünist partisinin baĢındakiler. Stalin döneminde Moskova'da gökdelenler bu yarıĢın sonucu yapılır. Yoksa toprakta özel mülkiyetin kaldırıldığı sosyalist rejimin baĢkentinde, New York'taki gibi bir arz-talep iliĢkisi olmadığından daracık pahalı arsalarda gökyüzüne tırmanan binaları sıkıĢtırma gereği yok. Ama boyunun kısalığını gizlemek için asansörlü ayakkabılar giyen Stalin, baĢkentinde de gökdelenler istemektedir. Hayatında, biri bugünkü Moskova Üniversitesi olmak üzere, döt gökdelen yapılır. Stalin öldüğünde, henüz temeli atılmıĢ beĢincisi yüzme havuzu olur. Bir diğer yarıĢ ise kimin en çok zeplini olacağı konusunda. Sovyetler Birliği bu hava gemilerinin yapımında ABD'nin fersah fersah önüne gecer. Pravda gazetesi, posta pulları, radyolar, zeplinlerin koca Asya kıtasını boydan boya kat ettiklerinin haber ve fotoğraflarıyla herkesi heyecanlandırır. ABD telaĢ içindedir. Bunun büyük bir yalan olduğu ve sade birkaç tane hava gemisi yapıldığı ancak Stalin'in ölümünden sonra anlaĢılır.

Açık rejim olduklarını iddia eden Batı demokrasilerinin en büyük yalanı ise bu tür olayların kendi rejimlerinde olamayacağıdır. Yıl 1968. ABD, Vietnam SavaĢı'nın kazanılamayacağını anlamıĢ, 'onurlu barıĢ' sloganı altında bu ülkeden bir an önce kaçıĢ yollarını aramakta. CumhurbaĢkanlığı'na tekrar aday olmayacağını açıklayan Johnson, Kuzey ve Güney Vietnam liderlerini Paris'te barıĢ görüĢmelerine davet eder. BaĢkanlık seçimlerine bir hafta kalmıĢtır. Cumhuriyetçi Parti'nin adayı Nixon gizlice temas kurduğu Güney Vietnam hükümetine, görüĢmelere gelmeyin, ben seçilirsem sizi kollarım, yoksa Johnson sizi satacak mealinde bir mesaj yollar. Güney Vietnam Paris'teki toplantıya temsilci yollamaz. BarıĢ görüĢmeleri suya düĢer, savaĢtan sorumlu tutulan demokratlar seçimi kaybeder, Nixon Beyaz Saray'a barıĢ sözleriyle yerleĢir. ABD'nin bu kirli iç politikası sonucu daha yüz binlerce insanın öleceği savaĢ dört yıl uzar. BaĢkan Carter'a karĢı seçimlere giren Reagan da benzer bir gizli pazarlığı, ülkesinin baĢ düĢman ilan ettiği Ġran'daki rejimle yapar. Tahran'ın, serbest bırakmak üzere olduğu elindeki ABD'li rehineleri seçim sonrasına ertelemesi Reagan'a Beyaz Saray'ın yolunu açar. Asya'da yayılan ABD varlığıyla güç dengelerinin çoktan zorlandığı yeni bir savaĢın arifesindeyiz. Gündelik yaĢantımızdan da bildiğimiz gibi, insana en ağır gelen Ģeylerden biri aldatıldığını kabul etmesi. Aldatılabileceğini kendine kondurmaması. Devletlerin bizleri aldatma alıĢkanlığı ise artık en son silah teknolojisinden de hızla geliĢen bir 'bilim' olma yolunda. BarıĢ sözcüğünün bile savaĢın silahı olarak kullanıldığı bir dünyada yaĢıyoruz. Ama Abraham Lincoln'un Ģu sözleri de kayda değer: "Herkesi bazen, bazılarını her zaman kandırabilirsiniz. Ama, herkesi her zaman kandıramazsınız."

Barışın bedeli, savaşın maliyeti
Gündüz Vassaf
19/01/2003

Türkiye'de birdenbire Kerkük petrollerinden kaç para alacaklıyız diye hesap yapanlar türedi... Devletin sırtından zengin, kaynaklarından iktidar olmanın getirdiği alıĢkanlıkla bu ülkenin kendi kendini kurtaramayacağı kompleksine kapılanlar, Ģimdi de savaĢ piyangosu peĢinde. Bugüne kadar niçin bu hesabı yapmadılar? Dedelerinden kalma gizli bir miras bulmuĢçasına hop oturup hop kalkıyorlar. KomĢunun mağdur durumunu fırsat bilip savaĢtan ne kazanılabileceğini hesaplamanın onursuzluğu o denli içimize sinmiĢ ki, barıĢ için neler verebileceğimizin düĢüncesi bile sanki yanağından makas alınıp yüzü okĢanan çocuklara mahsus. SavaĢ kokusu, savaĢ korkusunu hiç de yakıĢtırmadığımız ecdadımızdan arta kalan ganimet genlerimizi hortlatmıĢ olmalı. GeçmiĢten alacaklarımıza bu duyarlılık ile bu toprakların tarihine gösterdiğimiz duyarsızlık ise ibret verici. Anadolu'da sözde koruma altında olan eski eserlerin Talibanvari katlini gazetelerden okumaya, gezilerimizde görmeye alıĢkınız. Ama hiç olmazsa bu barbarlığa bir istisna olması gereken Ġstanbul Arkeoloji Müzesi de sanki tarihi eserlere konukluk etmekten çok bir ganimet sergileme yeri. Genç nüfuslu ve hızla büyüyen ülkelerden biri olmamıza, baĢka ülkelere göre en büyük ordulardan birini besleyecek güçte bulunmamıza rağmen, dünya kültürünün bu sayılı müzelerinden birinin, belki de yarısından fazlası kadrosuzluk nedeniyle kapalı. Tek tük bekçiler buz gibi müzenin orasına burasına konmuĢ iğreti elektrik ısıtıcılarının baĢına sinmiĢ üĢüyerek emekliliklerini bekliyor. Binlerce yıllık bir tarihten arta kalan çeĢitli Anadolu uygarlıkları ise kapalı kapılar, gerilmiĢ ipler arkasında. Ziyarete kapalı ama, bir ara Avrupa'da yılın müzesi de seçilmiĢ olan bu yer, seçkinlerin sefahatine açık. Çünkü biliniyor ki devlet ve zenginler arzuladığında her tarafı açılan bina sımsıcak ısıtılınca, tarihi eserler, oraya buraya yerleĢtirilen ziyafet masaları ve kokteyller için binbir gece masallarıvari bir fon oluĢturuyor. Onun bunun Ģerefine kaldırılan kadehlere Jül Sezar'ın büstleri, Büyük Ġskender'in lahidi, Venüs'ün heykelleri tanıklık ediyor. Aynı eserler reklam Ģirketlerinin ürünlerine konu mankeni olarak da kiralanabiliyor. Kerkük petrollerine göz dikenler hiç akıllarından geçirir mi Bağdat müzesinde, Mezopotamya topraklarında bombalardan sonra ne kalacağını? Türkiye'de barıĢın değerini unutanlar savaĢın maliyetini hesaplıyor. Her Ģeyin fiyatını bilenler hiçbir Ģeyin değerinden anlamaz. Hele yaĢamın. Peki, geçmiĢten alacaklarına bu kadar duyarlı bir ülke geçmiĢten kalan hazinelere nasıl bu kadar duyarsız olabilir? Nüfusu sürekli gençleĢen, dünyanın en büyük ordularından birini besleyen, herhangi bir lokantada parmağınızı kaldırdığınızda etrafınızda birkaç garson, komi beliriveren bir ülkenin geçmiĢinin sergilendiği arkeoloji müzesinin büyük bir kısmının kadrosuzluktan sürekli kapalı kalması nasıl açıklanabilir? Ya turizmden gelmeyecek paralar? ABD de onu ödesin. Ġstanbul'da Levent çarĢısının baĢında az bir zaman öncesine kadar sabahları her iĢi yapmaya hazır küçük bir iĢsizler mangası beklerdi. Beceri değil de güç isteyen iĢler için onlara gidilirdi. Buzdolabı mı taĢınacak, bahçe mi kazılacak adres belliydi. Ne var ki orada günlerce ekmek parası için iĢ bekleyenler çoğu teklifleri geri çevirir ancak büyük para koparacakları bir iĢe evet derler, ufak ufak kazanmaktansa voliyi vurup birkaç gün boĢta kalmayı tercih ederlerdi.

Küreselleşmenin güler yüzü
Gündüz Vassaf
12/01/2003

Yakın tarihimizdeki güçlü liderlerin simalarını gözünüzün önüne getirin. 20. yüzyıl hepsi birbirinden ciddi, otoriter liderlerin çağı. Çanakkale'de, Güney Afrika'da, Avrupa'da, hayatının her döneminde savaĢ peĢinde koĢan Churchill'in yüzü gözünüzün önüne geliyor mu? Onu en iyi Yusuf Karsh'in çektiği bull-dog'a benzeyen fotoğrafından tanırız. Churchill'in dünyaya nasıl kudurmuĢ bir köpek gibi baktığının öyküsü Ģöyle. Hiç ağzından düĢmeyen meĢhur purosuyla poz vermektedir ki, Yusuf Karsh bir hamleyle puroyu ağzından çekip deklanĢore basar ve o anda öfkesinin doruk noktasına varmıĢ Churchill'in yüzünü tarihe mal eder. Ama böyle oyunlara gerek yok. Hitler, Mussolini ya da Stalin de Churchill gibi her yerde herkese kötü kötü bakmıĢ. Ġsteseler onları güler yüzlü tanırdık. Ama yirminci yüzyıl, lider imajının henüz uzmanlarca kuklalaĢtırılmadığı, günümüze göre ilkel bir yüzyıl. Liderler güçlüyse, ki güçlüydüler, görüntüleri de öyle. Atatürk, Franko, Tito, Salazar hiçbirisi kitlelere sempatik görünme, diĢlerinin beyazlığını gösterme yarıĢında değiller. Ġhtiyaçları da yok. Ġktidarları mutlak. ġu ya da bu nedenle kimse vatandaĢlarına mutluluk da vaat etmiyor. Ġleride, çok ileride, güzel günler görülecek ama istenen fedakârlık, güçlü liderin yolundan gitmek, onun sözünün dıĢına çıkmamak, örnek bir komünist, Türk, faĢist vs. olmak. Radyodan ülkelerine seslendiklerinde onları evlerinde ceketlerinin düğmelerini ilikleyip neredeyse hazır ol vaziyetinde dinleyenler bile var. SavaĢ da, çocuk bayramı da ciddiyetle anlatılan ciddiyetle dinlenilen Ģeyler. Bu gelenek günümüzün eski tip totaliter rejimlerinde suruyor. Saddam Stalin'in Arap, Kim Yang-il'se çekik gözlü kopyası. Onları hiç Amerikan tipi liderliğe özenen Turgut Özal gibi, ayağında tokyo, üstünde Ģort, sanki piknikteymiĢ gibi bir hafiflikle asker kıtasını denetlerken düĢleyebiliyor musunuz? 20. yüzyılın sonlarında ikinci sınıf bir Hollywood aktörünü cumhurbaĢkanı yapan ABD lider imajında yeni bir çığır açtı. Reagen hem ülkesini, Ģeytani ilan ettiği Sovyetler Birliği'ne karĢı amansız bir silahlanma yarıĢına sokarak soğuk savaĢı yeni bir doruğa tırmandırdı, hem de 'sempatik' ve 'medyatik' kiĢiliğiyle dünyanın yeni bir felaketin eĢiğine geldiğini örtbas etti. O günden bu yana emperyalizm de güler yüzlü, faĢizm de. Mehmet Ali Aybar'ın mayası tutmayan 'Güler yüzlü sosyalizm' anlayıĢını küreselleĢmenin totaliter güçleri tekeline aldı. Bugün gene önümüzü göremiyoruz. Ġlk iki dünya savaĢı dörder yıl sürmüĢtü. Bush, kime karĢı süreceği belli olmayan belki de 20 yıllık bir savaĢın içinde olduğumuzu söylüyor. Dünyada açlık ve iĢsizlik bilimkurgu boyutlarında. Ġnsanlar ağlıyor, ölüyor, çıldırıyor. Ama çağdaĢ liderlerimiz sürekli gülücükler dağıtıyor. Mezopotamya'daki ilk uygarlığımızdan bu yana onlar tarihimizin en güler yüzlü liderleri.

16 Mayıs 1973
Gündüz Vassaf
05/01/2003

Tek bir anısı olmayan Bir yığın günden biri O gün nereye gidiyordum, Ne yapıyordum, bilmiyorum. Kimlerle karĢılaĢtım, neler konuĢtum hatırlayamıyorum. YanıbaĢımda bir cürüm iĢlenmiĢ olsa mazeretim olmayacaktı GüneĢ, ufkumun ötesinde kızıllaĢıp batmıĢ Dünyanın deviniminin kaydı yok günlüğümde Ölümden de beter yaĢadıklarını hatırlayamamak. Hayalet değildim ya! Nefes aldım, yemek yedim, yürüdüm. Sesi vardı adımlarımın, Mutlaka izi kalmıĢtır kapı tokmaklarında parmaklarımın. Aynalarda karĢımdaydım, ġu ya da bu renkten Ģöyle ya da böyle bir Ģey giydim. Beni mutlaka görmüĢ olmalı biri. Belki o gün bir Ģey bulmuĢtum Önceden kaybettiğim Belki de bir Ģey kaybettim sonradan bulduğum O gün beni heyecanlandırıp coĢturanlar

ġimdi parantez içinde belirsiz noktalar. Nerede saklanıyordum, nerelere gizledim kendimi? Garip bir oyun kendimi kendimden kaybetmek Belleğimi sarsıyorum, dallarında uyuyakalmıĢ bir anı çırpınıverir diye. Hayır. Belli ki istediğim çok fazla. Koca bir saniyeden bile az. Wislawa Syymborska (1996 Nobel Edebiyat ödülü) Lehçeden Ġngilizceye çevirenler S.Baranczak ve C.Cavanagh. Türkçe Çeviri G.Vassaf (2003)

Savaşa karşı ne yapmalı?
Gündüz Vassaf
29/12/2002

Kendi konusunda, sosyal bilimlerde, dünyanın en iyi üniversitesi London School of Economics. Hocaları çeĢitli uluslararası kuruluĢların sürekli danıĢtığı kiĢiler. Mensuplarına verilen 13 Nobel ödülüyle dünyanın çoğu ülkesini ve sözde üniversitelerini utandıracak konumda. Mezunları arasında 24 devlet baĢkanı ya da baĢbakan var. Öğrencilerinin yarısı Ġngiltere dıĢında 120 ülkeden geliyor. 1968 yılında Kaliforniya'da Berkeley'de Vietnam SavaĢı'na karĢı baĢlayan öğrenci hareketi kısa zamanda bütün kıtalara yayıldı. ABD büyükelçisinin Saygon'daki elçilik binasının damından helikopterle kaçıĢı bir milyon Vietnamlıyla ellibin ABD askerinin olduğu savaĢın bitiĢini simgeliyordu. Emperyalizme karĢı çıkan öğrenci hareketi o yıllarda birçok ülkede o kadar güçlüydü ki, asker müdahale etmese Fransa'da, iĢçilerle birlikte devrimci bir hükümet kurmanın eĢiğine gelmiĢti. Geçen hafta London School of Economics'in mezuniyet törenine katıldım. Okulun mütevelli heyetinin baĢkanı, ben ve o gün kızı mezun olan arkadaĢımla aynı kuĢaktan, kuĢağımızdan birçok kiĢi gibi o da değiĢmiĢ. KonuĢmasında kendisinin de öğrenciyken katıldığı hareketin sonucu üniversitesinde 1968'den bu yana uzun yıllar mezuniyet törenlerinin yapılmadığını, ama nihayet dünyanın ve öğrencilerin normale dönmesiyle eski geleneklerin canlanmasından duyduğu mutluluğu anlattı. KonuĢmasında pek yakında, belki de bu hafta, Bağdat'ı bombalayarak dünyayı yeni bir savaĢın içine sokacak ABD'den, ve ona dur demek yerine, peĢinden giden çömez devletlerden tek bir söz yoktu. Belli ki mezuniyet töreniyle üniversitesinin geleneklerine sahip çıktığını iddia eden mütevelli heyeti baĢkanı, George Bernard Shaw, H.G. Wells, Sidney ve Beatrice Webb gibi eĢitlikten yana ama sınıf savaĢına karĢı olan Fabian sosyalistleri tarafından 1895'te kurulan okulunun temsil ettiği barıĢcıl değerlerin günümüzde geçerliliğini görmekten acizdi. Törenden sonraki akĢam sofrasında doktora ve yüksek lisans derecelerini alan öğrencilerle beraberdim. Onları da, kendilerinden önce mezun olanlar gibi, maaĢı bol, statüsü yüksek iĢler bekliyor. Ama günün moda deyimiyle ABD 'hegemonya'sına karĢı ilkesizliğin ve duyarsızlığın da çaresizliği içindelerdi. Sofra, bir mezuniyetin kutlanmasından ne yapılabilirin masasına dönüĢtü. Bir Ġngiliz sömürgesiyken Hindistan'ın özgürlüğüne kavuĢmasına, Güney Afrika'daki ırkçı rejimin çökmesine yol açan eylemler belleklerindeydi. Sonuç, kendi tüketimimizden baĢlayarak sigarasından sinemasına kadar ABD mamullerine boykot. ÇeĢitli sivil kuruluĢların, sendikaların katılımıyla boykotu güçlendirmek, dünyaya duyurmak. Coca Cola, McDonald's, Boeing, Pizza Hut, Marlboro, Ford ve binbir çeĢninin dünya tüketicilerine barıĢ için daveti var yeni mezunların. ġirketler birleĢiyor, ekonomi küreselleĢiyor, ama ya tüketiciler bir gün, bir hafta ya da bir ay tüketmekten vazgeçerlerse? Marx iĢçileri birleĢmeye davet etmiĢti, günün daveti tüketicilere.

New York'ta bir Arap
Gündüz Vassaf
22/12/2002

Bildiğim kadarıyla, Nobel Edebiyat Ödülü tarihi boyunca iki defa reddedildi. Ġlki 1958'de. Boris Pasternak'a seyahat izni bile vermeyen Sovyet Komünist Partisi onu bir Ģekilde ödülü de kabul etmemeye ikna ettiğindeydi. Altı yıl sonra, varoluĢculuk akımının öncülerinden Jean Paul Sartre'ın ödülü reddediĢinin nedeni ise tamamen kiĢiseldi. Belki hayatın anlamsızlığını vurgulayan, temsil ettiği akım gereği bu tip ödülleri de saçma sapan buluyordu. Bu nedenle yaptığı konuĢmasında inançlarından ötürü ödüllendirilmenin kiĢiyi zayıflatabileceğini söylemiĢti. Sartre hayatın anlamsızlığına rağmen inançlarımız uğruna mücadele vermemiz gerektiğini savunan birisiydi. Bu felsefesini, bir hikâyesinde Ģöyle özetler. Fransa II. Dünya SavaĢı'nda Nazi iĢgali altındadır. Gestapo, bir Fransız direniĢçisini yakalar ve ondan arkadaĢlarının nerede gizlendiğini söylemesini ister. Her türlü iĢkenceye direnen kahramanımız, sonunda dayanamayıp hiç olmazsa iĢkenceye ara verilsin diye ve yalanı keĢfedildiğinde öldürüleceğini bile bile, bir Ģeyler uydurup

arkadaĢlarının mezarlıkta saklandığını söyler. Ġfadesi üzerine mezarlığa baskın yapan Gestapo, orada tesadüfen bulunan Fransız direniĢcilerini öldürür; onları ele veren kahramanımızı serbest bırakır. Metro adıyla dünyanın birçok Ģehrinde bedava bir gazete yayımlanıyor. Geliri sırf reklamlardan. Basıldığı her Ģehirde en çok okunan gazete. VarĢova, Stockholm, Londra gibi birçok Avrupa Ģehrinde olduğu gibi Kuzey Amerika'da da basılıyor. Geçen gün Boston'un Metro gazetesinde okuduğum aĢağıdaki haber, 11 Eylül'den sonra bu ülkede polisin Gestapo taktiklerini, özellikle Arap kökenlilere nasıl uyguladığına iliĢkin bir örnek. Aradaki önemli fark, FBI'ın yargılanabilir olması. Abdullah Higazi adlı bir Mısırlı öğrenci 11 Eylül günü kalmakta olduğu Dünya Ticaret Merkezi yakınında, Hilton Otel'indeki odasında, uçaklarla haberleĢmede kullanılan bir telsiz bulundurduğu gerekçesiyle hücre hapsine atılır. Sorgulamada polis hem kendisini, hem de ABD ve Mısır'daki ailesini tehdit edince, baskıya boyun eğen Abdullah radyonun kendisine ait olduğunu itiraf eder. Ancak radyoyu otelin baĢka bir odasında unutan bir pilot ortaya çıkınca, telsizi Mısırlı öğrencinin odasında bulduğunu söyleyen güvenlik görevlisinin yalanıyla FBI'in foyası ayyuka çıkar. FBI ve Hilton Oteli'ne açtığı tazminat davasını kazandığı takdirde Abdullah Higazi 20 milyon doların sahibi olacak. Fransız direniĢçisi ile Mısırlı öğrenci. Biri Gestapo'nun, diğeri FBI'ın mağduru. Ġkisi de baskı altında yalan söylemeye mecbur kalıyor. Ġlkinin yalan itirafından ötürü, beklenmedik bir Ģekilde hayatı kurtuluyor. Ġkincisi yalan itirafından ötürü firavun gibi zenginleĢebilecek. Ama iĢin en saçması, bu saçmalıkların kaynağı olan hükmedenlerin iktidarı. Ġnsanın insana iktidar kurmasının bizatihi saçmalığı.

Son barış ödülü
Gündüz Vassaf
15/12/2002

New York'un Ģık butiklerinin olduğu bir caddede tam anlamıyla günün modasına uygun bir mağaza açıldı.ÖzelleĢtirmenin her derde deva diye sunulduğu dünyamızda devletin belki de bir numaralı görevine, vatandaĢların savaĢtan korunmasına, bir butik el attı. 'Safer America'(Daha Güvenli Amerika) adlı mağazada Ģimdiye kadar ancak devletin elinde bulunan mamüller satılıyor. ABD'nin kimyasal saldırıya uğraması halinde kendinizi ve ailenizi korumak için giymeniz gereken koruyucu kıyafetlerin envai çeĢidini burada bulabilirsiniz. Tabii uygarlığın bir ölçütü gereği, insanlar kadar hayvanlar da düĢünülmüĢ. Kediniz ya da köpeğinizi korumaya uygun özel kimyasal zırhlar için ayrı bir satıĢ reyonu var. Satılan mamüller arasında gökdelenlerden atlamaya mecbur kaldığınızda kullanabileceğiniz paraĢütler, gaz maskeleri, radyasyon ölçme aletleri de bulunuyor. Yakın bir tarihte baĢka yerlerde Ģubelerinin de açılacağı bildirilen 'Safer America' dükkânlarına yurtdıĢından da talep olacağı umuluyor. Korku tellallığı suçlamalarını reddeden mağaza sahipleri mevcut bir ihtiyaca karĢı hizmet sağladıklarını iddia ediyor. Geçen gün Boston sokaklarında karĢılaĢtığım bir manzara bu ülkede hissedilen korku ve güvensizliğin baĢka bir örneğiydi. Önce sirenlerle irkildim. Tam teçhizatlı motosikletli polisleri, gene sirenlerini öttüren polis arabaları takip etti. Nihayet refakat ettikleri arabalar çıkageldi. Onların arkasında da ilkyardım ekibinin bulunduğu bir ambulans. Noel öncesi belediye kentin birçok yöresinde Ģenlikler düzenlemiĢ. Bando mızıka ve Noel Baba'dan oluĢan seyyar bir ekip de mahalle mahalle dolaĢıp sakinlere hoĢ vakit geçirtiyor. Bunca polisiye tedbir Noel Baba ve dostları içindi. Çok yakın ir zamanda 21. yüzyılın tek süper gücü ABD, Irak'a karĢı, insanlığın ilk destanı GılgamıĢ'ın yazıldığı Mezopotamya'yı bombalarıyla yerle bir ederek, savaĢa girmiĢ olacak. Kendi dıĢındaki dünyaya giderek duyarsızlaĢan bu Kuzey Amerika ülkesinde korkunun savaĢla birlikte ne boyutlara varacağını ve bu korkunun etkisiyle de ABD devinin sağa sola nasıl vuracağını kestirmek bile bir kâbus. Son Nobel BarıĢ Ödülü'nün sahibi eski ABD BaĢkanı Carter'in ödül konuĢmasındaki aĢağıdaki sözleri ne kadar uyarıcı ise, Türkiye gibi ülkelerde savaĢtan ne elde edebilirim beklentileri de, kelimenin en hafif deyimiyle, o kadar ibret verici. "SavaĢ bazen kaçınılmaz bir kötülük olabilir. Ama ne kadar gerekli olursa olsun savaĢ her zaman kötü, hiçbir surette iyi değildir. Birbirimizin çocuklarını öldürerek birlikte yaĢamayı öğrenemeyiz." Ve Ģöyle uyarıyor petrol çıkarlarına endeksli ülkelerin yönetimini, "Güçlü ülkelerin, koruyucu savaĢ mantığıyla yola çıkmalarının sonucu felaket olabilir."

Neden Türkiye?
Gündüz Vassaf
08/12/2002

Neden Japonya'dan Budist bir ülke diye söz edilmiyor? Onlar da herkes kadar dindar. Tapınakları hafta sonları ailelerle dolup taĢıyor. Kedi ve köpeklerini bile dini törenlerle gömüyorlar. Ama kimse Japonya'nın ileri teknolojisi ya da demokrasisi için, "Bunlar, modernleĢme ve hoĢgörünün Budizm'le birlikte varolabileceğinin kanıtıdır." diye deli saçması bir laf etmiyor. Yarım asır önce de Pearl Harbor'daki üsleri bombalandığında bu düĢman ülkenin insanlarından, ABD'de Budistler değil Japonlar diye söz edilmiĢti. Bugün Türkiye için Müslüman bir ülke diye söz edenler dini hangi politikaya, kimin çıkarlarına alet etmenin peĢindeler? Danimarka, Norveç ve Ġsveç bayraklarındaki haçlardan yola çıkıp bu ülkelerdeki sosyal demokrat geleneği, ve antiemperyalizmi

Hıristiyanlık'la açıklayan tek bir kiĢi tanıyor musunuz? 3.Dünya hareketinin öncülerinden Nehru'nun Kongre Partisi'nin Hinduizm'le ne alakası vardı? Floransa'da geçenlerde ABD'nin savaĢ politikasını protesto eden yüz binleri Katolik ve Protestan diye tanımlayan da olmadı. Yarın Türkiye, Avrupa Birliği ya da ABD'den umduğunu bulamazsa hükümet bunu Ġslam'a karĢı bir tavır olarak değerlendirip, "Müslümanız" diye sokağa mı dökecekler? Hangi tarafta olursa olsun, hangi tarafta gözükürse gözüksün, Ġslamı emperyalizmin zıddı, Batı'nın karĢıtı gibi gösterenler bu kadar cahil mi? Yoksa, baĢka hesapların mı peĢindeler? Türkiye birdenbire örnek bir Müslüman ülke oluverdi. Yakın geçmiĢte Haçlı seferler lafını ağzından kaçıran Bush'un Beyaz Saray'daki yeni misafiri, "Camiler kıĢlamız, minareler süngümüz" diye Ģiir okuduğu için siyasetten men edilen AKP'nin lideri. ABD yetkilileriyle Ankara'da yeni iktidarın yandaĢları koro halinde Türkiye'nin örnek bir Müslüman ülke olabilmenin tarihi Ģansını yakaladığından söz ediyor. Demokrasinin dinle ne ilgisi olabilir ki? Batı'nın örnek aldığı Yunan demokrasisi Zeus'a tapıldığı için mi kuruldu? Ġspanya ve Suudi Arabistan krallıkları arasındaki fark din değil demokrasi anlayıĢlarından kaynaklanmıyor mu? Örnek bir 'Müslüman Türkiye'nin Huntington'un medeniyetler çatıĢması tezini çürüteceğini ileri sürenler, belki de farkında olmadan bir dinler olimpiyatına soyunurcasına tehlike ve tuzaklarla dolu ırkçı bir politikayı körüklüyor. Türkiye ya da Ġsrail gibi baĢka herhangi bir ülke dinini kanıtlayarak değil demokrasinin kurumlarını yaĢatarak örnek bir ülke olabilir. Tersini düĢünmek bu ülkenin insanlarını da, dinlerini de asağılamak, Batı'nın üstünlük kompleksine boyun eğmek anlamına gelir. Dinler, bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp rejimlerin kimliğine büründükçe, kendinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil totaliterizme araç olur.

Namık Kemal ve Orhan Pamuk
Gündüz Vassaf
01/12/2002

Londra'daki British Public Library, kitapları kadar okurlarıyla da ünlenmiĢ bir kütüphane. Eski el yazmalarıyla Karl Marx gibi okurlarının aynı çatı altında bir araya geldiği bir yer. Türkiye'de vatan bilincinin yerleĢmesinde önemli rolü olan Namık Kemal de kütüphanenin müdavimlerinden olmuĢ. Rivayete göre buraya ilk geldiğinde okurlardan istenen bilgi kayıt formunda millet (nationality) hanesinin karĢılığını doldurmakta bir hayli güçlük çekmiĢ. Namık Kemal önce 'Osmanlı' yazmıĢ milletinin karĢılığı olarak. 'Hayır' demiĢ kütüphane görevlisi, "Bu imparatorluğunuzun adı. Lütfen milletinizi yazın.' Azıcık düĢündükten sonra 'Müslüman' yazmıĢ. Kütüphane memuru basit bir kimlik fiĢini bile doldurmaktan aciz gördüğü Namık Kemal'i tekrar uyarmıĢ, 'ġimdi de dininizi yazdınız!" diye. Türkiye'nin ilk ulusal kahramanlarından biri olan yazarımızın aklına sonunda 'Türk' yazmak gelince, okuma salonuna girebilmiĢ. Bu fıkra Osmanlı Ġmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'e geçiĢte Türkiye'de ulus bilincinin ilk yıllarda ne kadar yabancı bir kavram olduğunun örneği olarak anlatılır. Bu bilincin ülkemize ne ölçüde yerleĢtiğini araĢtıran sosyal bilimciler Ġngiliz kütüphanesinin kayıt fiĢine benzer bir madde kullanıp seçenekler arasından kendimizi en iyi tanımlayan kelimeyi seçmemizi ister. Yanılmıyorsam Boğaziçi Üniversitesi'nden Oğuz Arı Ġzmir'de yaptığı bir araĢtırmada kendilerini öncelikle 'Müslüman' diye tanımlayanların Cumhuriyet'in yerleĢmesiyle 'Türk' dediğini göstermiĢti. Kendimizi nasıl tanımladığımız baĢkalarının bizi nasıl gördüğüyle de ilgili. Soğuk SavaĢ yıllarında Batı'da tanıĢtıklarımın bizler için imajı Kore'deki Türk askeriydi. Bu görüntü insan hakları ihlalleri ve 'Midnight Express' filmiyle 'Gaddar Türk' görüntüsüne dönüĢtü. Son yıllarda turizmin geliĢmesiyle 'misafirperver Türk' olmuĢtuk. Birdenbire, 3 Kasım seçimleriyle hem içeride hem dıĢarıda 'Müslüman' oluverdik. BaĢta, düne kadar Türkiye'de Ģeriat yanlısı olduklarını ilan ederken Ģimdi Ġslam kelimesini bile ağızlarına almayanlar. Bir zamanlar demokrasiyi komünizmle bağdaĢtırmak isteyen kimi aydınlarsa bugün 'Ġslam demokrasisi' havarisi. Batı'ysa sanki Türkiye'de yaĢayanların çoğunun Müslüman olduğunu yeni keĢfetmiĢ. Bu ülkenin yüz yılı aĢkın demokrasi deneyimini hiçe sayarak manĢetlerinden Müslüman bir ülkede demokrasinin yaĢatılıp yaĢatılamayacağını soruyorlar. Namık Kemal'in 'Türk' oluĢundan yüz küsur yıl sonra, baĢka bir yazardan, düne kadar postmodernist bildikleri Orhan Pamuk'tan birdenbire Müslüman bir ülkenin yazarı diye söz etmeye baĢladılar... Demokrasinin orduyla yerleĢemeyeceğini Cumhuriyet Türkiye'si, anayasalar dahil demokrasinin bütün kurumlarını yıkan askeri darbelerle geçmiĢte defalarca kanıtladı. ġimdi de Ġslam'la kurulamayacağını kanıtlama döneminde miyiz? Hep negatiflerden yola çıkılıyor. Türkiye'de kimlik saplantıları demokrasinin yolunu tıkıyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuĢ olmayalım.

Türkiye niçin Kıbrıs'ta
Gündüz Vassaf
24/11/2002

'Türk'ün Türk'-ten baĢka dostu olmadığı' sözleri uluslararası iliĢkilerimizin gündelik yaĢantımıza nasıl yansıdığının tek cümlelik özeti. Bu düĢünce tarzı süphesiz Türklere özgü değil. Ama baĢka ülkelerle karĢılaĢtırıldığında Türkiye birçok ittifak ve kuruluĢa üye. Her darbede ABD'ye bağlılığını ilan edip desteğini alıyor. Birbirlerinden farklı sivil iktidarlar ABD'yle dostluklarını sürekli vurguluyor. Bunlara rağmen kendimizi bu denli yalnız hissediyor olmamızın bir nedeni olmalı. Acaba, diye soruyorum kendi kendime, ister sivil ister askeri olsun Türkiye'deki iktidarların bizden gizli tuttukları bizle paylaĢmadıkları bir- takım Ģeyler olmasın?

Uluslararası iliĢkilerinde Türkiye' nin yalnızlığının en çarpıcı örneği Kıbrıs. Bizim bildiğimiz Ecevit dönemindeki askeri çıkarmayla Türkiye yedi düvele meydan okudu. Günümüzde de Kuzey Kıbrıs'taki DenktaĢ rejimini dünyada tek bir ülke tanımıyor Türkiye dıĢında. Bu konuma nasıl gelindi? Bir ara Yunanistan'da yaĢarken tanıĢtıklarım, Türk olduğumu öğrenir öğrenmez bana Ecevit'in askeri çıkarmasının arkasında ABD olduğunu söylerdi. Yunanlılar da, bizim gibi, ABD'nin hep karĢı tarafı tuttuğuna inandıklarından pek de ĢaĢmamıĢtım dediklerine. Christopher Hitchins'in 'The Trial of Henry Kissinger' (Henry Kissinger'in DuruĢması) adlı geçen yıl çıkan bir kitabını okuyorum. Yazar, Kissinger'ın insanlığa karĢı suçlardan, savaĢ suçlarından, uluslararası hukuku hiçe saymasından, katliam, insan kaçırma ve iĢkence suçlarından uluslararası bir mahkemede yargılanması gerektiğine inanıyor. Kitabı, tezini destekleyen düĢünce ve bilgilerden oluĢuyor. Bir bölüm de Kıbrıs'a, Yunanistan'daki albaylar cuntasının Moskova yanlısı diye bilinen Makarios'a karĢı baĢarısız darbe giriĢimine ve Türkiye'nin askeri çıkarmasına ayrılmıĢ.Yazar, o günlerde ABD DıĢiĢleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan Kissinger'ın bu darbeyi desteklediğini, de facto olarak ABD'nin yeni rejimi tanıyan tek ülke olduğunu, ama Makarios'a karĢı da Türkiye'yi tuttuğunu ve özellikle Ġngiltere'nin Türkiye'nin askeri çıkarmasını durdurma planını engellediğini yazıyor. Kissinger'ın amacı, Kıbrıs'ın öncelikle Yunanistan, olmayınca da Türkiye aracılığıyla Sovyetler'e karĢı güvenilir bir müttefik olması. Bu tertip doğrultusunda yapılan darbe, karĢı darbe, askeri çıkarma, ölen öldüren, yurdundan olan nice insanı Hitchens, Kissinger'ın suç hanesine yazıyor. Türkiye'nin Kıbrıs'taki Soğuk SavaĢ kalıntısı bugünkü yalnız konumu dostsuzluktan çok belki de 'dost'larının gafletinden kaynaklanıyor. Ama yedi düvele meydan okuduk diye tanınmak varken, baĢkaları da istediği için Kıbrıs'a çıktık demeyi kim ister ki? O günlerde Ankara'nın öncelikleriyle Soğuk SavaĢ'ın gerekleri örtüĢmüĢ. Acaba arĢivlerde ne diyor?

Umberto Eco'yla 'Manastırda Seks'
Gündüz Vassaf
17/11/2002

Çevirmenlere ihtiyacımız Tanrı'nın Babil kulesini yıkmasıyla ortaya çıkmıĢ olmalı. O günden bu yana herhalde aynı tartıĢma sürüp gidiyor. Çok usta bir elden çıkan çevirinin aslından iyi olabileceğini iddia edenler de var, bir metnin asla çevrilemeyeceğini de. Böyle düĢünenler arasında Shakespeare'i okuyabilmek için Ġngilizce, Kuran'ı okuyabilmek için Arapça öğrenenler bile var. Nâzım Hikmet'e sımsıkı sarılanlar onun Türkçeden baĢka bir dilde tadına varılamayacağı düĢüncesinde. Ama Can Yücel'in 'Bahar Noktası' diye çevirdiği Shakespeare'in 'Bir Yaz Gecesi Rüyası' bence kendi baĢına bir edebi Ģahaser. Geçen ay bir konferansına gittiğim Umberto Eco, ilan edildiği gibi yeni çıkan 'Baudilhino' adlı romanı üzerine konuĢması beklenirken (4. Haçlı Seferi'nde Konstantinople'in yağmalanmasını da konu alan), gelecek yıl çıkacak olan çeviri sorunlarıyla ilgili bir baĢka kitabı üzerine konuĢtu. Eco, çevirilerinin sıkı bir takipçisi. Tunus'ta 'Gülün Adı'nın korsan baskısının 'Manastırda Seks' diye basılmasına müdahale edememiĢ ama tercümanlarını nasıl titizlikle denetlediğini örnekleriyle anlattı. Küfür, yer isimleri gibi sıradan sayılacak Ģeylerin çevirilerdeki kritik önemini vurguladı -alıĢılagelmiĢ Ġtalyanca bir küfürün Almanca çevirisi kahramanın tanrıtanımaz olarak algılanmasına neden olabiliyor, New York'taki 'Uptown'ın 'Yukarı ġehir' diye çevrilmesi yerin özelliğinin anlamını yitiriyor. Eco için iyi bir çeviride önemli olan, okurun bir mesafeyi ya da yabancılığı hissedebilmesi. Bu anlayıĢın daha yalın bir ifadesini Münevver Andaç'tan duymuĢtum. Onu kimimiz Nâzım Hikmet'in karısı olarak biliriz. Oysa Nâzım Hikmet, YaĢar Kemal ve Orhan Pamuk çevirileriyle çağdaĢ Türk edebiyatının Batı'da tanınmasında kilit rol oynayan, Fransızcaya yaptığı çevirilerle ödüller alan bir kiĢi. Orhan Pamuk'un bir romanının kahramanlarının AmerikalıymıĢ hissini veren Ġngilizceye çevirisini Münevver hanımla tartıĢırken bana "Ġyi bir çeviri, çeviri kokmalı" demiĢti. Kimi diller pek eskimiyor, kimi ise yenileniyor. Bu Shakespeare'in eserlerinin çevirisinde oldukça belirgin. Ozanın 16. yüzyılda yazdıklarını bugün Ġngiltere'de okul çocukları bile anlayabilirken baĢka birçok dilde sürekli 'çağdaĢ' çevirileri gerekiyor. Ancak bir roman ister çevrildiği dilde yazılmıĢ havasını versin, ister çeviri koksun, hiçbir zaman iyi bir çeviri olamayacağı tezini destekleyen ve bizatihi dilin kendisinden kaynaklanan baĢka sorunlar da var. Adını unuttuğum bir dilbilimcinin Tolstoy'un 'Harp ve Sulh' (SavaĢ ve BarıĢ) romanının farklı dillere çevirileri üzerine bir yazısını okumuĢtum. AraĢtırmacı 'SavaĢ ve BarıĢ'ın Almanca, Fransızca ve Ġngilizce çevirilerini karĢılaĢtırmıĢ. Doğu'dan Batı'ya, yani Rusçadan Ġngilizceye doğru gittikçe, romanda bedene ve maddeye yönelik atıflar çoğalırken ruha yönelik atıflar da azalıyor. Her dilin kendine özgü bir dünyaya bakıĢı var. Shakespeare bir Ģiirinde 'BaĢka herhangi bir isimle de çağrılsa, gül gene güzel kokardı' der. Bence iyi bir çeviri de aslı gibi güzel ama aslından farklı kokmalı.

Evren ne işe yarar?
Gündüz Vassaf
10/11/2002

'En çok'ların 'en büyük'lerin meraklısıyız. ABD'li yazar F. Scottt Fitzgerald tuvaletin bir köĢesinde sıkıĢtırdığı Hemingway'e "Bir bakıversene Zelda benimkinin çok küçük olduğunu söylüyor" diye düĢüncesini sorar. Ġkiz kulelerin yıkılması gibi bir felaket karĢısında gayri ihtiyari aklımızdan geçiriveririz dünyanın en yüksek binalarının sıralamasını. Aynı insanlar kâh 'En büyük Türkiye' kâh 'En büyük Cim Bom' diye meydanları doldurur, bir oturuĢta en çok karpuz yiyenin adını Guinness Rekorlar kitabına koyarız. Bu tür ölçülerin değeri tartıĢma konusu olsa da gene biliriz kimin kitabının çok satar olduğunu, en çok balığı kimin tuttuğunu... Bir insanın hayatı boyunca en çok sorduğu nedir? Cevabını ben de bilmiyorum. Bu konuda bir araĢtırma olduğunu da sanmıyorum. Beynimizin olağanüstü tekamülüne rağmen dünyada en çok sorulan soru evrenin gizlerini merak etmekten çok 'Tuvalet nerede?' ya da 'Kaça?' gibi son derece sıradandır sanırım. Süphesiz ki sorduğumuz sorular tarih içinde de değiĢiyor. Para olmadan önce 'Kaç para' diye bir soru olmadığı gibi tuvalet olmadan önce de nerede olduğu tabii ki sorulmuyordu. Avcı ya da tarım toplumlarında hiç olmayan 'Büyüyünce ne olacaksın?' da bu tür sorulardan biri. VahĢi kapitalizmin boyunduruğundaki dünyanın üçte birisinin bu soru etrafında düĢünme lüksü olmasa da, gençlere en çok sorulan ve onları en çok bunaltan sorulardan biri 'Büyüyünce ne olacaksın?'dır sanıyorum. GeçmiĢte yeri olmayan bu sorunun yakında da anlamı kalmayacak. Bilgi patlaması ve teknolojinin geliĢmesiyle birbiri ardına yepyeni meslekler oluĢuyor. Katı, totaliter bilim ve meslek kalıpları kalkıyor. Sıradan sorularımızla sıradanlaĢıyor, hiç sorulmamıĢ, az sorulmuĢ sorular sordukça dünyamızı zenginleĢtiriyoruz. Milyarlarca yıldız kümesinden biri olan Samanyolu'nun 100 yıl önce evrende tek olduğunu sanıyorduk. Geçen gün bir konuĢmasını dinlediğim Harvard Üniversitesi Astrofizik Bölüm BaĢkanı Robert Kirshner'in sorusu da Ģu. Dünya, biz, yıldızlar, evrende gördüğümüz her Ģey aynı maddeden oluĢtuğu halde, tüm bu maddeler sürekli geniĢleyen evrenin ancak yüzde 1'ine tekabul ediyor. Ya gerisi? Kara madde, kara enerji ve kara baryon gibi isimler vermiĢiz gerisine, ama bunları göremediğimiz gibi ne olduğunu da henüz bilmiyoruz. Evren'in yüzde 99'unda ne var? ABD BaĢkanı'nın bilim danıĢmanları Kirshner'a araĢtırmaları hakkında 'iĢe yarar' sorular soruyormuĢ, 'Uzay araĢtırmalarının ekonomimize ne gibi katkıları olur?'. 'Savunmamızı nasıl güçlendirir?' ArĢimed, Galileo, Newton, Einstein gibileri 'Elma niçin kafama düĢtü?' gibi iĢe yaramayan sorularla bilim tarihini yazmıĢlar. BarıĢ için kurulan BirleĢmis Milletler'i savaĢ örgütüne dönüĢtürmeye çalıĢanlar evrenin bilinmeyen yüzde 99'unun da nasıl iĢe yarar hale getirilebileceğinin peĢindeler.

Endülüs'te raks ABD'de Boston Red Sox
Gündüz Vassaf
03/11/2002

Endülüs'te dolaĢırken aklıma takılmıĢtı. Hâlâ cevabını bulmuĢ değilim. BaĢta Alhambra olmak üzere Granada'da, Cordoba'da Müslümanlardan kalma saraylar, bahçeler olduğu gibi duruyor. Ġbn-Rusd (Averroes), Abu Imran (Maimonides) gibi düĢünürlerin, Ortaçağ Avrupası'nı kıĢ uykusundan uyandırıp Katolik dünyasının iskolastik tutumunu sarsan kitapları bugün dünyanın sayılı kütüphanelerinde. Endülüs'te müzik gündelik yaĢamın önemli bir parçası. Felsefe, Ģiir, müzik bunlar tamam da Endülüs'te herkesin tatil günlerinde birikip heyecanla seyrettiği spor yapılmamıĢ mı? Hiç böyle bir emare yok. ġöyle bir kabaca düĢündüm spor ve kültür iliĢkisini. Ġlk Akdeniz imparatorluklarında, Roma ve Bizans'ta, seyirlik sporların önemli bir rolü var. Hipodromlar dolup taĢıyor. Takımlar ve taraftarları var. Bizans'ta yeĢillerle maviler kapıĢınca arbedede Ayasofya bile yıkılıyor. Arap ve Türklerin Akdeniz imparatorluklarını kurmasıyla geniĢ kitlelere hitap eden seyirlik sporlar ortadan kalkıyor. Memluklarda da yok. Müslüman egemenliğiyle birlikte kitle sporları kalkıyor. Hipodromlar, amfitiyatrolar kullanılmaz oluyor. Neden? Kitlelerin yeniden stadyumlarda toplanması için aradan 500 küsur yıl geçmesi, Ġngiliz Ġmparatorluğu'nun futbolu sömürgelerinde yaygınlaĢtırması gerekecek. Günümüzde de takım tutmak farz oldu. Askerlerin kendi kendilerine durmadan taktıkları madalyaları gibi, ulusal, dinsel, cinsel kimliklerimize ABD Ġmparatorluğu'nun takımları da eklendi. Gece geç saatlere kadar televizyonda ABD takımlarının basket maçlarını seyrettiklerinden Lagoslu, Hong Konglu, Ġstanbullu iĢadamları sabah randevularına aynı nedenlerle geç kalıyor. Ġsrail ordusuna karĢı savaĢan Filistinli gençler ABD takımlarının logosunu taĢıyan gömlekler giyiyor. Avrupalı aristokratlar, MarakeĢli dilenciler, Çinli komünist yöneticiler beysbol Ģapkalarıyla fotoğraf çektiriyor. Bizans'ın son yıllarında ancak iki takımdan biri tutulurdu. ABD'de yaĢadığınız Ģehre göre değiĢen birden çok takım tutuluyor. Boston'da yaĢıyorsanız beysbol takımınız 'Red Sox', basket takımınız 'Celtics', hokey takımınız 'Bruins', Amerikan futbolu takımınız 'Patriots', futbol takımınızsa 'Revolution'. Ayrıca kentin 60 küsur üniversitesi ve çocuklarınızın gittiği ortaokul ve liselerin de takımlarını tutmakla, oyunlarını takip etmekle de yükümlüsünüz. Yoksa iyi bir Amerikalı sayılmazsınız. Geçenlerde Kaliforniya'dan iki takım bu ülkenin beysbol Ģampiyonası için oynadı. Her yıl olduğu gibi bu sene de kazanan takımı 'Dünya ġampiyonu' ilan ettiler.

Şarap faslı
Gündüz Vassaf
27/10/2002

BakıĢıyla, "Ne kadar güzelsin" deyince, Ben de güzel gördüm kendimi. Mutluydum. Yıldızlara uzandım Gözlerinde Beni yaratmasına Ġzin verdim Danslar ettim Bana taktığı kanatlarımla. Masa masadır, Ģarapsa Ģarap ġarap kadehin içinde, kadeh masanın üstünde. Ben bir hayal. Hayallerin de ötesinde Bir hayalin simgesi. Ona duymak istediklerini Yasemin burcunun altında AĢktan ölen karıncaları, anlatıyorum. Yemin ediyorum, Üstüne Ģarap damlatılınca, Beyaz güllerin Ģarkı söylediğine. Bir icadı denercesine Bir yana büküyorum baĢımı gülerken. Yeniden yarattığı ĢaĢkın vücudumla Danslar ediyorum Her kucaklayıĢında. Havva kaburgadan, Venüs deniz köpüğünden, Minerva Jove'un kafasından. Hepsi benden daha gerçek. Ve, O bakmadığında bana Ararken yansımamı Tek gördüğüm, Yitik bir resimden kalma Duvardaki çivi. Wislowa Szymborska, 1996 Nobel Edebiyat Ödülü / Lehçe'den Ġngilizceye çeviren Joanna Trzeciak, Türkçe çeviri: G. Vassaf, 2002.

Bağdat'ı bombalamak
Gündüz Vassaf

20/10/2002

Telefonunun ucunda Bağdat. BBC radyo muhabiri Iraklı bir aydından hesap soruyor, "Endonezya'da Bali Adası'nda öldürülenler Irak basınına hiç yansıdı mı" diye. "Amerika bunu da bizden bilecek, bombalarını baĢımıza yağdıracak, korkuyoruz" diyor Bağdat'taki ses. Tarihin her çağında iz bırakan olağanüstü bireyler olmuĢ. Yaratıcı güçleri ve 'güzel'e varma çabalarıyla çevreye de direnerek kendilerine özgü bir dünya yaratmıĢlar. Oysa tarihte olup bitenler genellikle saçma sapan, tesadüfi Ģeyler. GeçmiĢimizin önemli bir kısmı hırsımızın, kıskançlığımızın, aptallıklarımızın sonucu. Aydınlanma çağından sonra fizik, kimya gibi tarihi de bilim sanan

görüĢ çoktan iflas etti. Coğrafya, ekonomi, teknoloji gibi maddi koĢullar yapabileceklerimizi belirlemekten çok, sınırlıyor. Çerçevesini çiziyor. GeçmiĢi inceleyip gelecekte ne olacağını söylemek falcıların iĢi. Tarihten ders alınmıyor. Bugün daha iyi anlaĢılmıyor. Gelecek bilinmiyor. Ġçgüdülerimiz, ihtiraslarımız ve aymazlığımız, kendimize, doğaya ve dünyaya nasıl zararlı olabileceğimizi görmemizi engelliyor. Tarihi yücelten, onu yazan ve yazdıranlar. Peygamberlerinin, krallarının, kraliçelerinin tarihlerini yazanlar onların müritleri, maaĢlı kulları. Birkaç yüzyıl öncesine kadar aynı topraklarda beylik ve imparatorluklarda yaĢayanlar birdenbire ulus devletlerde yaĢadıklarına karar verince de yeni bir geçmiĢ yaratmak zorunda kaldılar. Masallar efsaneleĢti, insanlar kahramanlaĢtı, bayramlar millileĢti. Bu mayanın tutmadığı ya da çözüldüğü Müslüman ülkelerdeyse gelecek geçmiĢte aranıyor. Devletlere, dinlere sarıldıkça geçmiĢ yüceltilip kutsallaĢtırılıyor, gün hoĢgörüsüzlük ve totalitarizme teslim ediliyor... Putlar ancak zamanla aĢınıyor, özgürlükle yıkılıyor... GeçmiĢe mesafe alındığında geçmiĢin kutsallığı kalkıyor. Tarihçiler dogmalardan arındıkça tarihle tarihi roman arasındaki ayrım giderek kayboluyor. Haçlı Seferleri üzerine bir filmi defalarca seyrediyorum bugünlerde. Nasıl da değiĢebiliyor geçmiĢin algılanması! Filmin danıĢmanı dünyanın sayılı tarihçilerinden Stephen Runciman. 'Barbarlığın medeniyete saldırısı' olarak tanımlıyor bin yıl önce Ortadoğu'ya sözde dini kurtarmak adına gelen Batılı çapulcuları. Yola çıkmalarıyla vahĢet baĢlıyor. Ġlk kurban Avrupalı Yahudiler. (Almanya sade Hitler'in ölüm kamplarının değil, Haçlı seferlerin katliamlarının da izleriyle dolu). Dördüncü Haçlı seferinde yağmalayacakları Konstantinopol'ün zenginliğiyle gözleri kamaĢtıktan sonra Bizans'taki Hırıstiyanlara da saldırıyor kutsal savaĢçılar... Yollarını ĢaĢırınca kutsallığına inandıkları bir kazın peĢine düĢüyorlar. Aç kalınca esir aldıkları Selçukluları kazıkta kızartıp butlarını yiyorlar. Bunlar daha Birinci Haçlı Seferi'nde olanların bir kısmı. Yeni barbarların bombaları uygarlık adına yükleniyor Türkiye'deki uçaklara. Hedef Mezopotamya petrolü.

Emperyalizmin adı yok mu?
Gündüz Vassaf
13/10/2002

Kelimeler yok olunca karĢılıklarına ne oluyor? Sözlükler kelime mezarlıkları gibidir... Yıllarca, asırlarca yaĢatıldıktan sonra kimi kelimeler kullanılmaz olur. Kullandığımız, anlamını unuttuğumuz kelimelerin çağrıĢtırdıkları nesneleri müzelerde bulabiliriz. Sekstant gibi. Bu sözcük artık gündelik dilimizde yok. Gökcisimlerinin yüksekliğini ölçerek denizde yön bulunmasına yardımcı olan bu alet pusuladan sonra kullanılmaz olunca kelimesi unutuldu. Artık uydular kullanıldığından pusula da aynı akıbete uğrayacak. ĠĢkence aletleri de öyle. Yeni yöntemler eskilerinin isimlerini, biçimlerini unutturuyor. Ancak aletler değiĢse de, yeni iĢkence teknolojilerini geliĢtirip ihraç eden ABD ve bunları uygulayan Türkiye gibi baskı rejimlerinin sayesinde iĢkence kelimesi yerli yerinde duruyor. AĢağıdaki cümledeki kelimelerin ifade ettiği düĢüncelere bugün kaç kiĢi aĢina? VaroluĢçuluk... Kafa Güç... Diyalektik Materyalizm... Bilimsel Sosyalizm. Cisimler gibi düĢünceler de kayboluyor mu?20 yıl önce, Sartre, Carmichael, Hegel, Marks ve Engels'le ilintili olan düĢünce akımlarının etrafında fırtanalar kopuyordu. Aynı emparyalizm gibi. Dünya değiĢti, bunlar geçerliliğini yitirdi, gençliğimizde kaldı deniliyor. DüĢünce ve tepkilerimizi, küreselleĢme gibi, egemen düzeni temelden sorgulamayan, alternatif getirmeyen kelimelerle ifade ediyoruz. Ġdeolojilerin baskısından kurtulup düĢünce yoksulluğunun batağına saplandık. Olayları, savaĢları, ABD baĢkanlarının kiĢilikleri, seks skandalları ya da zekâlarının kıtlığıyla açıklama tuzağına düĢüyoruz. Günümüzün gündemini 'Amerikan emperyalizmi'nden baĢka ne açıklayabilir ki? ĠĢte Beyaz Saray'ın en son 'ulusal enerji politikası raporu'. Enerji kullanımının yarısını ithal petrolüyle karĢılayan bu ülke, önümüzdeki yıllarda ihtiyacının üçte ikisini ithal petrolle karĢılamaya zorunlu... 11 Eylül'den sonra ABD'nin Suudi Arabistan'la iliĢkileri sarsıldı... Suudi Arabistan'dan sonra dünyanın en büyük petrol rezervleri Irak'ta. Saddam rejimi ABD'nin tüm petrol rezervlerine eĢit bir alanı iĢletme hakkını (44 milyar varil) Rusya, Çin ve Avrupa'ya devretti. ABD'nin desteklediği Londra'daki Irak Ulusal Kongresi sözcüsü iktidara geldiklerinde bu antlaĢmaları iptal edeceklerini Ģimdiden beyan etti. ĠĢletme haklarının ABD firmalarına verilmesi bekleniyor. Eski kafalı sanılmak korkusuyla kimi kelimeleri kullanmaktan çekiniyoruz. ABD'yi kollamak konumundaki politikacılar zaten korkuyor. Bazı Ģeylerse kelimesi kullanılmayınca anlaĢılmıyor. Emperyalizm gibi... Belki de yanılıyorum. Michael Hardt ve Antonio Negri son kitaplarında emperyalizmin ötesi yeni tür bir imparatorluktan bahsediyor. Kitabın adı da 'Ġmparatorluk.'

Yaşar Kemal'in sanatı
Gündüz Vassaf
06/10/2002

Türkçe bilmenin Ģanslarından biri YaĢar Kemal'i kendi dilinden okuyabilmek. 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana' romanı bir adada geçer... Yunanlıların, nüfus mübadelesi gereği Türkiye'de terk etmeye mecbur kaldıkları evlerine, değirmenlerine, bağlarına yavaĢ yavaĢ yeni sahipleri yerleĢir. Gidenlerle birlikte anıları da gider. Eski balıkçı tekneleriyle baĢı boĢ dolaĢan kedilerin isimleri değiĢiverir... Bu Ege adası artık Kafkas mitolojisinde tanrılardan ateĢi çalan Amirani'yi zincirlerinden kurtaran Kafkasyalıların (Yunan mitolojisindeki Promete'nin buradan geldiği söylenir), Ġstiklal SavaĢı'nda ġark cephesinde dönüp ölenlerin, asker kaçaklarının köylerini bastığı Yezidilerin, Fırat sularından gelenlerin de anılarının sahnesidir... Yıllardır erteledikten sonra ancak okuduğum Nobel Edebiyat ödülü sahibi Ivo Andric'in 'Drina Köprüsü' adlı romanındaki köprü de YaĢar Kemal'in adası gibi... Roman, Osmanlıların Bosna'da yaptırdığı bu köprünün tanıklığını anlatır... Bir kuĢak için köprü isyan etmek isteyen Sırplara ibret olsun diye kazığa geçirilen Radisav'ı akla getirirken, bir baĢka kuĢak köprüye bakınca Mustabeylerin köyüne gelin giderken Drina'nın sularına atlayıp intihar eden Fata'yı hatırlar. Köprünün altından akan sular gibi üstünde yaĢananlar da üç yüz yıl boyunca birbirini unuttururcasına yitip gider. Tarihi romanlara dalınca gündelik hayatımızın nasıl değiĢtiğini, değiĢtirildiğini unutuveriyoruz. Sabit bir noktadan bakıyoruz geçmiĢe... Günümüzde bir döner kapı hızıyla gidip gelen yeni savaĢ, iktidar ve düĢünce biçimleriyle birlikte, mazlum ve kahramanlar da , Andy Warhol'un, "Bir gün herkes 15 dakikalığına meĢhur olacak" lafını doğrularcasına sürekli değiĢiyor. Aynı yerde yaĢarken, bırakın sokak isimlerinin ve bayramların, ülkesinin bile üç kez isim ve bayrak değiĢtirdiğini görenlerin dünyasındayız artık. 11 Eylül gibi geliĢigüzel bir tarih bile üç kez anlam değiĢtirdi benim kuĢağımdakiler için... Ġlki ġili'de askeri cunta, ABD'nin desteğiyle Allende'yi devirdiğinde. Geçen sene, 11 Eylül'le birlikte ABD mazlum rolündeydi. Teroristler bir sonra nereyi vuracak diye korkarken. ġimdiyse, olayın yıldönümünde, akla gelen ABD'nin ne yapacağının korkusu. Mazlumlar da hızla değiĢiyor. Kırk yıl önce bu ülkenin güneyinde, yasalara baĢ kaldırarak beyazlarla aynı kapıdan geçmek istedi diye linç edilebilen zenciler, bugün Mezopotamya'yı bombalayacak diye korkulan ABD'nin yöneticileri ve askerlerinden. YaĢar Kemal ve Ivo Andric'in romanlarında hiç olmazsa birkaç kuĢak boyu yaĢatılan 'dün', zamanın daha yavaĢ aktığı, değerlerin daha kalıcı olduğu bir dünyanın Ģiirselliğini taĢıyor. Günümüzün değiĢkenliğini yakalamaya çalıĢan, sanat üsluplarıysa biçim ve içerik bakımından bambaĢka sorunlarla karĢı karĢıya. Modern romanın çoğu zaman abartarak getirdiği çözümse, insan psikolojisini doğadan, çevresinden ve tarihten soyutlamak.

Lenin'in Türkleri
Gündüz Vassaf
29/09/2002

Sovyet film yönetmeni Dziga Vertov sinemanın öncülerinden sayılır. Batı sinemasının, senaryolu film çekme yaklaĢımına karĢı çıkmasıyla ünlü. Önce çeĢitli görüntülerin çekilmesi, sonra da yönetmenin bunları birleĢtirerek anlamlı bir bütün yaratmasından yana. Bu anlayıĢla çektiği, geçenlerde Ġstanbul Film Festivali'nde de gösterilen 'Kameralı Adam' filmi sinema tarihinin baĢyapıtlarından sayılıyor. Sovyetler Birliği döneminde ülkesi dıĢında adı pek duyulmayan Vertov'u bugün Batı âlemi yeni keĢfetmekte. Vertov'un son gördüğüm 'Lenin Ġçin Üç ġarkı' filmi ise bana bir kez daha Sovyetler Birliği ile Türkiye arasındaki benzerlikleri hatırlattı. Bu iki ülke, yüzyıl boyunca düĢman politik kamplarda olmalarına rağmen, biri partinin, diğeri de ordunun ağır bastığı güçlü devlet rejimlerini benimsemiĢ. Totaliter bir kurum olarak YÖK'ün örneğin, eski Sovyetler Birliği'ndeki üniversite yönetiminden farkı yok. Bir üniversite için olmazsa olmaz olan özgür ve kritik düĢünceyi hiçe sayan ikisinde de esas olan, amaçlarında da açık seçik belirttikleri gibi, devlet ideolojisinin bayraktarlığı. 'Lenin Ġçin Üç ġarkı' da birkaç isim değiĢikliğiyle Türkiye için yapılmıĢ olabilirdi. Filmde, kulağımıza önce bağlama sesi geliyor, ardından acıklı, ağlamaklı bir türkü, Türkçe. Ġlk görüntü, sımsıkı tuttuğu baĢörtüsünün arasından ancak birkaç parmağını görebildiğimiz bir kadın. Altyazı -"Yüzüm kapkaranlık bir hapishanedeydi. Kör, kör, cehalet içinde yaĢıyordum." Bir sonraki görüntü. Yıkık dökük bir camide namaz kılanlar. Altyazı -"Ama gerçeğin ıĢığı parıldamaya baĢladı. Lenin'in gerçeği." Borazan sesleri. Ekranda izciler, borazancının peĢinde. Görüntüler art arda değiĢiyor. ÇarĢaflı kadın örtüsünü savurup gülücükler içinde yüzünü açıyor. Bir sonraki görüntü, aynı kadın bir binanın giriĢinde, kapısında 'Türk Kadınlar Kulübü' yazısı. Kadın içeri giriyor. Masalarda kitaplar, hepsinin kapağında 'Lenin'. Altyazılar -"Onu ne gördük, ne de sesini duyduk, ama babamızdı hepimizin. Karanlıkları aydınlık, çölleri bahçe yaptı, bize her Ģeyini verdi, aklını, kanını ve kalbini." Vertov bu filmi 1924'te çekmiĢ. Geçenlerde Antalya Devlet Balesi'nin Ġstanbul'da bir gösterisine gittim. Perde açıldı. Sahnede çarĢaflı kadınlar, cübbeli

erkekler. Ellerinde tespih. Sandalyelerine tünemiĢ, boĢ boĢ sallanıp duruyorlar. Kızlardan biri çarsafını savurdu. Altında frak boynunda papyon kravat. Ardından diğerleri de soyundu ve çarĢafını çıkartmamakta direnen son kız da ikna edildikten sonra hep birlikte dans etti fraklı gençler. Son olarak sahneyi boydan boya kaplayan devasa bir pano indi dansçıların ortasına. Üstündeki yazı. Atatürk'ün gençliğe hitabesi. Vertov'un filminin bir sahnesinde Türkçe konuĢan Sovyet subayı "NiĢan al" diye komut veriyor silah kullanmasını öğrettiği kadın kahramanımıza. "Aldım" diyor kadın. Tarihin tahterevallisinde kimileri devlet adına dinden kurtulmak istemiĢ, kimi de din adına devlet olmak.

Misafirin öyküsü
Gündüz Vassaf
22/09/2002

ġehre yeni gelmiĢti. Sabahtan buluĢtular. DolaĢacaklar, yiyip içecek, havadan sudan hayattan konuĢacak, birlikte hoĢ vakit geçirecekler. "Biliyor musun" dedi, Ģehrin yerlisi, "Gazetede okudum. Koyunlar iki sene önce gördükleri insan yüzünü bile hatırlayabiliyormuĢ. Yeter ki ona dostça davranmıĢ olsun. Aynı bizim gibi de unutabiliyorlarmıĢ." "ġahnamelerden birinde atını hatırlayan ama seyisinin yüzünü unutan bir Ģahin hikâyesi vardı" dedi arkadaĢı. Altı ay önce bıraktıkları yerden sürdü konuĢmaları. Müzeyi birlikte dolaĢtılar. Çok beğendiler. Öğle yemeğinde kaĢarlı ve sucuklu tostlarıyla bir ĢiĢe birayı, ortak tanıdıklarıyla ilgili ortak düĢüncelerini, küçük küçük sırlarını paylaĢtılar. Rönesans öncesi Bizans sanatının Roma'ya etkisi, Ġslam minyatüründe göz ve bakıĢın önemi, müzelerin sosyal sınıflar arası ayrım fonksiyonu olduğunda hemfikirdiler. "Taksiye binelim" dedi arkadaĢı, "Masraflarımı ödüyorlar". "Değmez" dedi Ģehrin yerlisi. Otobüse bindiler. Tek bir aktarmayla istedikleri yere vardılar. ÇarĢambaları kapalıymıĢ. Zaman az, görülecek gidilecek yerler çok. Tekrar otobüsle Ģehrin merkezine döndüler - aktarmasız. Tarihi yerleri, roman kahramanlarının mahallerini dolaĢırken fotoğrafçı dükkânına girdiler. ArkadaĢının makinesi kırılmıĢ. ĠĢi için yenisi gerekli. Fiyat soruldu. "Çok daha ucuzlarını satan dükkânlar var," diyerek aldırtmadı Ģehrin yerlisi. Tam tersi, çok daha pahalıydı bir sonraki gittikleri dükkândaki fotoğraf makinesi. ġehrin yerlisi arkadaĢına kazık yedirtmemeye kararlı. "Evet, evet" diye onu dürttü, "Pazarlık yapmalısın mutlaka." Mahçup misafir, dostunun, dostluğunun mahkûmu sıkılarak baĢladı pazarlığa. 190... 180... Fiyatı düĢürttükçe terledi, Ģehrin yerlisinin çatık kaĢları milim inmedi. "Gidilecek baĢka dükkânlar var az ileride, hem hepsi Ģehrin en iyileri." Dükkânlar kapanmak üzereyken, telaĢ içinde Ģehrin en büyük mağazasından içeri daldılar. Makyaj reyonundaki kız, "Biz satmıyoruz," dedi, "Aradığınız makineyi." Mağazanın çıkıĢına doğru erkek reyonunda gömlekler... Birine eli değecek oldu. ArkadaĢını öteki gene durdurttu. "Alt kattakiler çok daha iyi, üstelik yarı fiyatına". Bir saat böyle geçti. ġehrin yerlisi arkadaĢına kurtardığı paralardan memnun, görülecek yerler ucuzluğun peĢinde yitti. Hava karardı. KilitlenmiĢ kapısını onları görünce açan ilk dükkâncıdan aldıkları fotoğraf makinesiyle, geç kaldıkları akĢam sofrasına doğru, aç, bitap misafirle birlikte evin yolu tutuldu. "Taksiyle" dedi arkadaĢı, "Bekletmeyelim sofradakileri." Otobüsle gittiler. Sadece tek aktarmalı.

Savaş tuzakları
Gündüz Vassaf
15/09/2002

11 Eylül. Bir yıl sonra ABD. Ġlkokullarında vatanperverlik ve kahramanlık konulu ödevler. Haberlerde, geçen sene kaçırılan uçaklarda, çöken gökdelenlerde ölen babalarının ardından doğan bebekler. Anma törenlerinde ağlayan askerler. Ġtfaiyecilere, polise pasta dağıtan çocuklar. Terörizme meydan okurcasına evlerde, otomobillerde her gün asılan bayraklar. Nutuk üstüne nutuk atan politikacılara bugünü istismar ediyorlar diye kızanlar. Gökyüzüne salınan beyaz güvercinler. Güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerin kısıtlandığından yakınanlar, insan haklarını savunabilmemiz için önce ABD'nin var olması Ģart diyenler... 11 Eylül'ün sene-i devriyesinde alarm durumuna geçirilen baĢkent Washington'da füzesavarlarını beklenmedik saldırılara karĢı seferber eden ABD, parmağı tetikte matem içinde. Tarihimiz boyunca düĢmanlarımızı, isimleri, bayrakları, ülkelerinin, aĢiretlerinin adlarıyla tanıdık. SavaĢlarımızın baĢı da belliydi, sonu da. Günümüzün düĢmanı isimsiz, savaĢı belirsiz. Sonsuzluğa kadar savaĢabileceğimiz bir sıfat var karĢımızda: Terörizm. (Usame bin Ladin gündemden hızla düĢtü, düĢürüldü.) Terorizmi kınarken "Evet.. ama..." diyenler kararsız mı, düĢmandan mı sayılmalı? Ġkiz kulelerde, Pentagon'da, uçaklarda ölenlerin ölümünü, "Amerikan emperyalizmi buna müstahaktı" duyarsızlığıyla karĢılayanlar hangi safta? Kendisi de YahudiymiĢ gibi ülkesi Nazi iĢgali

altındayken göğsüne sarı yıldız takan Danimarka Kralı gibi, ABD'de ölenler için "Ben de Amerikalıyım" diyenleri emperyalizmin saflarında görmek isteyenler de var. Almanya'da yeni doğan çocuklarına Usame bin Laden adını koyan Türk çiftine ne demeli? Geçen gün, 11 Eylül'ün yıldönümünde, 9. ayın 11. gününde, New York'ta çekilen sayısal lotoda 9-1-1 çıktı. Bu garip tesadüfü yorumlayanlar bile kim bilir birbirlerine karĢı nasıl düĢecek, düĢürülecek? Derin devletler de, inançlarını düĢmansız yaĢatamayanlar da, dinliyor, dürtüyor saflaĢmamızı. Dünyamız yeniden bölünecek mi 'bizler' ve 'onlar' diye. Sembollerle, renklerle, baĢörtüsü, bayrak, kravat, sakal, rozetlerle sürdürülen cephesiz savaĢlarda kendimizden kaçarken gölgelerimizi, korkularımızı saflaĢtırıyor, saflaĢtıkça yeni savaĢların psikolojik ortamını yaratıyoruz... Nereye kadar? Güney Afrika'nın Nobel BarıĢ ödüllü piskoposu Desmond Tutu gözyaĢlarınızı silmeye yardımcı olacağız diye sesleniyor ABD'lilere. BaĢkan Bush'sa, Pentagon'da yaptığı konuĢmasında, 11 Eylül'le birlikte yeni yüzyılın ilk büyük mücadelesinin baĢlamıĢ olduğunu söyledi. Asıl mücadele terörizmin tuzağına düĢmemek. Mücadele savaĢa karĢı.

'Vatandaş Amerikanca konuş'
Gündüz Vassaf
08/09/2002

Bugünlerde okullar açılacak. Cumhuriyet ideolojisinin önemli bir özelliği, çoğu Amerikalı Protestanlar tarafından kurulan misyoner okullarının yasaklanmasıyla birlikte, Türk okullarında Türkçe ders verilmesini benimsemesiydi. ABD'nin egemenliğinde küreselleĢen dünya ile birlikte Türkiye de değiĢti. Doğru dürüst Ġngilizce bilen öğretmenler bile bulunamazken bu dilde eğitim giderek önem kazandı. Komünist Partisi'nin yönetimindeki Çin'de de bu böyle oldu, Bruney Sultanlığı'nda da, biz de de. Eski kültürlerin modern mirasçıları devletler, dillerini, alfabelerini basitleĢtiriyor. ÇağdaĢlaĢmak Ġngilizceden geçiyor. Türkiye'de Kemalist ya da Ġslamcı akımlar arasında bile bu konuda sanki kendiliğinden bir eylem birliği var. Amaç, Ġngilizce. Hedef, ABD üniversiteleri.. Ġlahiyat fakültesi mezunları devlet hesabına en çok Mısır, Suudi Arabistan ya da Pakistan'da değil, ABD ya da Ġngiltere'de tahsillerine devam ediyorlar. Aynı harp okulları mezunları ya da kurmaylar için de bu ülkelerin tercih edildiği gibi. SavaĢın da dili Ġngilizce, Ġslam'ın da. Ancak yeni alfabe ve diller karĢısında da direniyor insan yetiĢtirmemizdeki. Eski alıĢkanlıklar.. BaĢımızda ister kavuk olsun, fes ya da Ģapka, Türkiye'de dayak, okulda, askerde ve de evlerimizde yüzyıllardan beri süregelmiĢ. Çin'de, ailelerin birden fazla çocuk yapmasının yasak olduğundan, doğması bile istenmeyen kız çocuklarının geleneksel ikinci sınıf vatandaĢ konumu, bırakın okumalarını, yaĢam hakları bile ihlal edilerek sürmekte. Ġngiltere'nin önde gelen kimi özel okullarında da, eski Yunan medeniyetine meraklarından, hâlâ dayağın benimsendiği, kadınların küçümsendiği, erkeklerarası eĢcinselliğin özendirildiği bir kültür yaĢatılmakta. Dil ve davranıĢlarımız arasındakı iliĢki, tarihimizin en cetrefil ve tartıĢılır konularından biri. Ama bir zamanlar Avrupa'nın 'tek' dili olan Latincenin tahtından indirilmesine düĢünceyi özgürleĢtiren bir ilerleme olarak bakanların, Ģimdi de çağdaĢlaĢmak adına yeni bir dünya dili benimsemelerinin abesliği de ortada. Ġngilizce bilmek belki teknolojinin kullanımını kolaylaĢtırıyor, ya da yeni bir tüketim biçimini yaygınlaĢtırıyor ama ne bir Çinliyi 'çağdaĢlaĢtırabiliyor,' ne bir Amerikalıyı ne de bir Türk'ü.. Hatta Amerikancanın, bir dil olarak insanlara ve dünyamıza pragmatik ve çıkarcı kelimelerle yoğunlaĢmıĢ yaklaĢımının, bizleri, birbirimize ve geleceğimize karĢı körleĢtirdiği bile söylenebilir.

Uzay kapitalizminin tanrıları
Gündüz Vassaf
01/09/2002

Marmara Ereğlisi, Konya Ereğlisi, Karadeniz Ereğlisi... Anadolu'nun çeĢitli yerlerine serpiĢtirilmiĢ bütün bu Ereğliler Yunan mitolojisinin baĢ kahramanı Heraklion, yani Herkül adından geliyor. Zeus'un karısı Hera, bu dünyanın en kuvvetli insanını çıldırtınca, kahramanımız karısı ve çocuklarını katlediyor. Sonra da kendisini affettirmek için oradan oraya gidip bir dizi uğraĢ veriyor. Anadolu'da uğradığı bugün Ereğli diye bildiğimiz yerler onun adı Heraklion'un Yunancadan bozması. Aynı 'Anadolu'nun da Yunancadan bozma bir kelime olduğu gibi. Bu kelimenin aslı Bizanslılar için güneĢin doğduğu yer anlamına gelen 'Anatole'. Ġslam kültüründe özel bir yeri olan Konya Latince. 'C(K)aeserium'dan bozma. 'Marmara'nın kökü gene Yunanca. Mermer anlamına geliyor. Bir dönem 'Trebiond' diye de bilinen Trabzon'un ilk adı Trabezus. Bir yerin tarihi azıcık da oranın tarihinin yok edilmesi demek. Türkiye'de adları değiĢtirilen Ermeni, Kürt, Rum, Süryani köylerinin, bırakın isimlerini, sayısının bilindiğini bile sanmıyorum.

Türkiye'yi TürkçeleĢtirdikçe bu toprakların insanlarını, tarihini, efsanelerini de unutuyoruz. Yer isimlerini değiĢtirenler orayı fethettikleri hissine kapılıyor olmalı. Aymazlıkları ise kendi geçmiĢlerini de kaybettiklerinin farkında olmamaları. KurtuluĢ SavaĢı'ndan sonra asker kaçaklarına anlayıĢla bakan yazdığı bir makale nedeniyle dayım Zekeriya Sertel'le birlikte önce idama sonra da Bodrum'da sürgüne mahkûm olan Cevat ġakir, bu balıkçı köyünde Anadolu'nun tarihini keĢfetmiĢti. Halikarnas Balıkçısı diye kaleme aldığı kitaplarında, bu topraklarda, resmi ideolojinin kafalara kazıdığı gibi Türk değil, Anadolu insanının tarihi olduğunu vurgulamıĢ, yazdıkları uzun yıllar bu ülkenin düĢünce hayatında bir yer etmiĢ, kabul görmüĢtü. Farilya'sı Gündoğan, Myndos'u GümüĢlük olan günümüzün Bodrum'unun gündemindeyse günbegün yok edilen bir tarih yerini, Anadolu'nun son fatihlerinin bile tahammül edemedikleri kendi eğlence dünyalarının dayanılmaz gürültüsüne bırakmıĢ... Ġsim soykırımlarıyla tarih üzerinde iktidar kurmanın örnekleri çok. Baba tarafından dedem Filibeli. Geçen gün Bulgaristan'dan yeni gelmiĢ bir Türk göçmeni nereden söz ettiğimi ancak Plovdiv deyince anladı. Ġngilizler değiĢtirene kadar New York'un eski adı 'New Amsterdam'dı. St. Petersburg, Petrograd ve Leningrad'dan sonra üçüncü ismini yaĢıyor. Ġrlandalıların Derry'si Ġngilizler için Londonderry. LefkoĢe ve Nicosia aynı sehrin iki adı. Bu ibret verici isim değiĢtirme oyunumuzu uzayda isimlendirdiğimiz yerlerle de devam ettirecek miyiz merak ediyorum. Ama nasıl olduysa gezegenlerimiz isim soykırımından kurtulmuĢlar. Putperestlerin tapınaklarını yerle bir eden tektanrılı dinlerimiz gezegenlerimizin aĢk tanrıçası Venüs, ölüm tanrısı Pluto, denizler tanrısı Neptün gibi isimler taĢıdıklarının hiç farkına varmamıĢlar mı? Ama günümüzün egemen düzeni bu fırsatı kaçırmayacak gibi. Her Ģeyi özelleĢtirmenin moda olduğu dünyamızda bir bakarsınız uzaydaki gök cisimlerinin ve yıldızların isim haklarını geçici sürelerle kiralayan Ģirketler de çıkar. Gökyüzümüz Mercedes, Viagra, SabancıSa gibi her açık artırmada adı değiĢen yıldızlarla dolar.

Van rektörünün kalesi
Gündüz Vassaf
25/08/2002

Yolunuz Van'dan çıkıp Hakkâri yoluna düĢerse ÇavuĢtepe'de Urart krallarından kalma bir kısmı tapınak bir kısmı saray olan kalenin kalıntılarıyla karĢılaĢırsınız. YapılıĢından bu yana 2 bin 700 yıl geçmiĢ. Urart uygarlığı mücevherciliğiyle ünlü. Ġtalya'ya, Etrusklere kadar gitmiĢ buralarda iĢlenen gümüĢ. Sonradan Van adını alan eski baĢkentleri TuĢpa kimilerine göre Tevrat'ta sözü edilen cennetin ta kendisi. Aya inen ilk astronot Armstrong'un da uzay yolculuğundan sonra gelip aradığı efsanevi Nuh'un gemisine, Ağrı Dağı'na birkaç saatlik mesafede. Ermenilerin de tehcir ve katliam öncesi bin yıldan fazla bir geçmiĢi var buralarda. ġehrin eski Van diye anılan kısmı, Birinci Dünya SavaĢı'nda Ermenilerin Rusları desteklemesi sonucu Osmanlı tarafından topa tutulup yerle bir edilmiĢ. Günümüzde cami kalıntıları arasında yer yer manda dıĢkılarına rastlanan bir harabe. Her iki yerde de, Van'da ve ÇavuĢtepe'de günümüze kalan baĢlıca eser birer kitabe Van Kalesi'ndeki Pers Kralı Xerxes için üç ayrı dilde kayalara oyulmuĢ beĢinci yüzyıldan kalma bir methiye. ÇavuĢtepe'deki Urartça yazılmıĢ çivi yazısı da Ģöyle diyor: "Haldi'nin yüceliği ile Argisti oğlu Rusa bu kaleyi Eiduru dağının önünde inĢa etti. Rusa Ģöyle der: Bu kayalığa hiç dokunulmamıĢtı. Benden önce hiçbir Ģey inĢa edilmemiĢti. Ben buraya kutsal bir alan ve bir kale inĢa ettim. Yeni bağlar ve meyve bahçeleri kurdum... Bu baĢarıları ben elde ettim. Bu kente Rusahinili adını verdim. "Haldi'nin yüceliği ile ben Arsisiti oğlu Rusa, güçlü kral, yüce kral, Blamili kralı, Tuspa kentinin hâkimi, Ģöyle der: Her kim ki benim adımı kazıyıp silerse ve kendi adını koyarsa Fırtına Tanrısı Haldi ve GüneĢ Tanrısı onu yok etsin". Günümüzde Van gene baĢka bir memleket. Yakın geçmisi Ermeni, Kürt ve Türk için acı, birbirine karĢı acımasızlıkla dolu. Kime sorsanız geçim kaçakçılıktan-eroin ve mazottan. Eski uygarlıkların ustalarının, sanatkârlarının yerini günümüzün define avcıları, mezar kazıcıları almıĢ. Ancak tarihin bu çöplüğünde bile Urart kralı Rusa gibi kimilerinin kendini yüce görme, baĢkalarına haddini bildirme duyusu sanki hiç değiĢmemiĢ. Van'da birkaç bina dikkatimi çekti. Biri yeni açılan ve adı Ermenice 'Zafer' anlamına gelen Vartan Oteli. (Sahibi buraya oğlunun adını verdiğini söylüyor). Diğeri 100. Yıl Üniversitesi'nin bir imparatorluk merkezinin kalesi gibi duran rektörlük binası ve ondan az ötede rektörün göle nazır ĢaĢaalı malikânesi-(yakındaysa, dıĢ görüntüsü yeni gördüğüm Auschwitz temerküz kampı binalarından beter durumdaki hoca lojmanları duruyordu).

Olabilirdi
Gündüz Vassaf
18/08/2002

Olabilirdi. Kaçınılmazdı. Önceden olmuĢtu. Sonra. YaklaĢtıkça. UzaklaĢtıkça, oldu. Ama yoktun. Kurtuldun ilk olduğun için. Kurtuldun son olduğundan. Tek baĢına. BaĢkalarıyla. Sağda. Solda. Yağmur yağdığından. Gölgeden GüneĢ olduğu için. ġanslıydın - çünkü ormandaydın. ġanslıydın - tek bir ağaç yoktu. ġanslıydın - tırmık, kanca, kalas, Fren yan yana yan dönme yarım santim bir an ġanslıydın - birdenbire havalanıverdi bir saman çöpü. Çünkü, sayesinde, rağmen, sonuç itibarıyla. Ne olurdu o el, bacak Kıl payı Teğet geçmeseydi o istenilmez rastlantı? Demek buradasın hâlâ? KurtuluĢunun, gelecek sefere'nin, az kalsındı'nın ĢaĢkınlığında Sıyırdın mı ağın içindeki o delikten. Dilim tutuldu olanlardan. Afalladım. Dinle Kalbin benim içimde çarpıyor. Wislowa Szymborska, Nobel Edebiyat Ödülü, 1996, Lehçe'den Ġngilizceye çevirenler Stanislaw Boranczak, Clare Cavanagh, Türkçe çeviri: G. Vassaf, 2002

Sansürcülerimizi sahiplenmek
Gündüz Vassaf
11/08/2002

O kadar çeĢitli ki bağımlılık geliĢtirdiğimiz nesneler... Ama genellikle 'kötü' bilinenlere karĢı duyarlıyız. Örneğin, alkole karĢı mücadele dernekleri kurar, din adamlarının alkolün zararları üzerine vaazlarını dinler, bizleri alkol bağımlılığından kurtarabilsinler diye üniversitelerimizde uzmanlar yetiĢtirir, az içilsin diye alkole yüksek vergiler koyarız. Diğer yandan müptelası olduğumuz baĢka birçok Ģey de toplumca kabul görür-oysa iĢkoliklerin de alkolikler gibi aileleri dağılabilir, koleksiyoncular servetlerini batırabilir, okuma hastaları kelimeler içinde kaybolup gerçeklerden kopabilir. Sanki türümüz herhangi bir Ģeye bağımlı olmaya bağımlı. KiĢiler gibi devletler de onun bunun müptelası olabiliyor. Bu konuda en ağır vaka, bizleri zararlı Ģeylerden koruma müptelası olan totaliter devletler. Kendi çıkarlarını sürdürebilmek için sahte düĢmanlar yaratanlar. Ġdeologlar, muhbirler, sansürcüler, mektuplarımızı açıp telefonlarımızı dinleyen, televizyon kapatıp kitap yasaklatanlar. Bizi bizden korumak için geliĢtirilen teknoloji ve onu kullanan personele harcanan paranın haddi hesabı yok... Franko'nun faĢist Ġspanya'sında, kitabın konusu ne olursa olsun, basılır basılmaz 12 kopyası kanunen sansür kuruluna gönderilirmiĢ... 12 kitap l2 ayrı kiĢi tarafından en ince ayrıntısına kadar okunur, zararlı olduğuna dair bir karar çıkmazsa

serbestçe dağıtılırmıĢ. Bana bu bilgileri veren Madridli yayıncı arkadaĢım Richard Crosfield Ġspanya'da o yıllarda ne kadar kitap basıldığını hatırlamıyor. Ama günde sade 10 kitap basılan bir ülkede, bu sansürcülerin haftada 840, yılda 43,680 kitap okuması demek. Buna ayrıca haftalık, aylık dergiler, günlük gazeteler, kasetler, CD'ler, film senaryoları, tiyatro metinleri, radyo ve televizyon programları, opera, bale de eklenince ortaya kültür faaliyetlerini beleĢten izleyip üstüne de para alan koskocaman bir sansürcü ordusu çıkıyor. Ġspanya'nın, kralları öncülüğünde demokrasiye geçip Avrupa Birliği'ne girmesiyle Katalanca ya da Baskça gibi ne yasak dil kaldı ne de da yasak kitap. Ama birdenbire issiz kalan sansürcüler iĢlerinden olmamıĢ. Amaç Franko'nun ölümünden sonraki kritik dönemde demokrasiye dönüĢü baltalamamalarını sağlamak. Ölene, emekli olana kadar devletten maaĢ almaya devam etmiĢler. Avrupa Birliği üyeliğine doğru adımlar atan Türkiye'nin silahlı ya da silahsız sansür bürokrasisini bakalım nasıl bir gelecek bekliyor. O kadar tecrübe kazanmıĢ olmalılar ki hepsi bir araya getirilse belki baĢka totaliter devletlere sansür uzmanı olarak gönderilip Türkiye için de yeni bir ihracat kalemi oluĢturabilirler.

Bir dişi casus
Gündüz Vassaf
04/08/2002

Boston'ın kimi mahallelerinde kaldırımların yanıbaĢına dikilmiĢ ilan tahtalarına, isteyen istediğini yapıĢtırabiliyor. Tek baĢına yaĢayanların kalp krizinin geleceğini hissettiğinde derin nefesler alıp öksürerek ölümden kurtulabileceğini bildiren yazılardan tutun da, sevicilerle birlikte dairelerini paylaĢmak isteyenlere seslenen mesajlara, ABD'nin günlük yaĢantısına iliĢkin bir fikir edinmeniz mümkün. Yazıların çoğuysa satacak eĢyası olanlara ait. Bunların arasında ben de aradığımı buldum -satılık bir faks makinesi. Bildirilen yere telefon edip adresi aldım. EĢyalar taĢınma nedeniyle satılık. Ġlanı verenler sakin bir mahalledeki evlerinin kapısında beni birlikte karĢılayan anne ve kızı. Memleketleri olan Ġsrail'e dönmek üzere olduklarını söylediklerinde cepheye gidecek birisine son defa bakıyormuĢçasına hissettim kendimi. 19 yaĢında olduğunu öğrendiğim genç güzel kız bir yandan faks makinesinin özelliklerini gosteriyor; bir yandan da konuĢuyoruz. Bana taĢınma nedenini söyleyince olası bir geleceği birdenbire gözlerimin önünde canlandırarak ürktüm. Askerliğini yapmaya gidiyormuĢ. Onu Filistinlileri öldürürken gördüm. Ya da canlı bir Arap bombası tarafından tanınamayacak kadar küçük parçalara dağıldığını. Ne öldürsün ne de öldürülmesin umuduyla askerliğini cephe gerisinde öğretmen, sağlık personeli gibi sivil hizmetlerde yapmasının mümkün olup olmadığını sordum. Ama o çoktan kararını vermiĢ. Bana istihbarat servisinde calıĢmak istediğini söyledi. Faksın fiyatında küçük bir pazarlık yaparken askerdeki maaĢının da 100 doların altında olacağını öğrendim. YanıbaĢındaki annesi iftiharla dinliyordu kızının yakın geleceğine iliĢkin kararlılığını. Ġstihbaratçı olacağını söyleyerek gafilliğini uluorta göstermesinin farkında bile olmayacak kadar gözleri karaydı ikisininde. BaĢka bir anneyi yıllar önce Beyrut'ta tanımıĢtım. Ġsrailliler tarafindan bir hava saldırısında öldürülen küçük oğlunun cenaze toreninden sonraydı. Onun da gözü karaydı. Ölen, öldüren her oğluyla iftihar ediyor; her yeni Ģehitle zafere bir az daha yaklaĢıldığına inanıyor, bu inançla yeni çocuklar doğurmak istiyordu. Geçen gün bir arkadaĢım son gittiğimde ABD'yi nasıl bulduğumu sorduğunda, "Eskisine göre daha çok Amerikan bayrağı ve daha az Ġngilizce bilen var ama değerler sistemi pek değiĢmemiĢ" diye cevap verdim. Farklı cephelerdeki insanlar aynı hırsla ölmek ve öldürmek isteyince, hangi taraf kazanmıĢ, hangisi kaybetmiĢ fark eder mi?

Moğolcanın gücü
Gündüz Vassaf
28/07/2002

George Orwell, Ġkinci Dünya SavaĢı'ndan az sonra yazdığı '1984' adlı bilimkurgu kitabında totalitarizm altında yaĢayan gelecekteki bir dünyadaki yaĢantıyı anlatır. Günün siyasetine uygun diye tarihte olup bitenleri bile değiĢtirmekle görevli memurları vardır Orwell'in gelecekteki düzeninin. Gerçeğe hiçbir yer yoktur bu dehĢet verici toplumda. Eğer falanca ülkeyle savaĢa girildiyse, arĢivlerde yaptıkları değiĢikliklerle bu ülkenin yüzyıllardır düĢman olduğu 'belgelenir'. 'Bilgiler' anında kamuoyuna tekrar tekrar yansıtılır. Totaliter rejimin günlük siyasetini haklı çıkarmak için dün hep bugüne uysun diye değiĢtirilir. Rejimin baĢarısı, bir yalan ne kadar tekrarlanırsa o denli inandırıcı olacağı gerçeğinde yatmaktadır. GeçmiĢin günümüze değiĢtirilerek yansıtılması totaliter rejimlere özgü değil. Avrupa Birliği'nin oluĢmasıyla ilk ele alınan konulardan biri de okullardaki tarih kitaplarının yeniden yazılması projesi olmuĢtu. Yüzyıllardır birbirleriyle savaĢmıĢ Almanya ve Fransa'nın tarih kitapları çok farklı gerçeklerle dolu Ģimdi dost olan bu ülkelerinin tarihi de bu yakınlaĢma göz önünde tutularak yeniden yazılıyor. Türklerin

de kendi tarihlerine iliĢkin aymazlığı Osmanlı Ġmparatorluğu'nun boyunduruğu altında yaĢayanların tarihlerine iliĢkin ulusal cahilliğimizden kaynaklanmıyor mu? Artık sade ülkeler değil Ģirketler de çıkarlarına göre kendi tarihlerini denetleme, yeniden yazdırma peĢinde. Ford, Philipps gibi çokuluslu Ģirketlerin özel olarak tuttukları tarihçileri var. Son 'eser'leri II. Dünya SavaĢı'nda Nazilerle iĢbirlikçilerini ve esir iĢçi çalıĢtırmalarını temize çıkarma amacıyla yazılmıĢ. ArĢivleri de haliyle bu Ģirketlerden maaĢlı tarihçilerinin denetimi altında. Yarına, gelecek kuĢaklara yönelik bir tarihin de nasıl yazılacağını günümüz güç odakları Ģimdiden denetlemeye çalıĢıyor. Özellikle ABD'yi yönetenler bu konuda çok dikkatli. CumhurbaĢkanları seçildikleri andan itibaren yaptıklarının tarihe nasıl yansıyacağını, hangi belgelerin nasıl yazılıp hangilerinin imha edilmesi gerektiği konusunda programlı bir çaba içinde. Böylece, demokrasilerde adet olduğu gibi elli ya da yüzyıl sonra açılacak olan arĢivler günümüzde oluĢturulurken bile çarpıtılıyor, kabızlaĢtırılıyor. Bu bilinçli çarpıtma rejimin kamuoyunu denetlemek için kullandığı medyayı yanlıĢ ya da eksik (disinformation, misinfomation) bilgilendirme yöntemleriyle pekiĢtiriliyor. Geleceğimizin tarihi üzerinde oluĢturulan bu yeni tür totalitarizme karĢı elimizdeki en etkin yöntem belki de herkesin kendi günlüğünü tutması, kendi yaĢamını belgelemesi... Ancak her ne kadar çevremizde olup bitenleri hiçbir tesir altında kalmadan özgürce bakıp yansıtabileceğimizi hissetsek de her an kendi çarpıtılmıĢ gerçeklerimizin gönüllü kulluğunu yapmakla da karĢı karĢıyayız. Bunun baĢlıca örneklerinden biri egemen düzenin küreselleĢme propagandasının etkisi altında kalmamız. Örneğin ABD egemenliğindeki ekonomik çarkın doğrultusunda davranıĢ ve değerlerimizin dünyanın her tarafında giderek birbirine benzediğini sanmamız. Özellikle çeĢitli kuruluĢların davetleriyle bir gün Çin'e, bir baĢka gün Fransa ya da Brezilya'ya dört beĢ günlüğüne giden iĢadamları, gazeteciler, akademisyenler ve hatta turist grupları oralardaki McDonald's, Coca Cola gibi tanıdık markaları ya da vizyondaki Amerikan filmlerini görüp dünyanın küreselleĢip kültürlerin tekdüzeleĢtiği zannına kapılıyorlar. Hele Çin gibi alfabesini de tanımadığınız bir ülkedeyseniz, geçenlerde oradan bir Türk gazetecisinin yazdığı gibi, gözünüz Cola ve hamburgerden baĢka bir Ģey görmez olduğundan kendilerinden baĢka herkese barbar gözüyle bakan Çinlileri bile küreselleĢmiĢ zannedebiliyorsunuz. Egemen düzenin kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı tekdüzeleĢtirmek isteyen gözlükleriyle algılama tuzağına düĢenler teknolojinin yerel kültürleri, dilleri, din ve gelenekleri koruyup güçlendirdiklerinin farkında değiller. Telefon, televizyon, radyo, internet ve kasetlerin dili Ġngilizceden çok giderek baĢka dillerde yaygınlaĢıyor. Teknoloji aracılığıyla çeĢitli kültürler daha bir kenetleniyor. Örneğin bugün Almanya'da yaĢayan Türklerin önemli bir bölümü kırk yıl öncesine göre Almanya'ya daha da kapalı. Türkiye'yi ve Türkçeyi daha çok yaĢıyorlar gündelik hayatlarında. Önümüzdeki beĢ-on yıl içinde yaygınlaĢacak olan cepte taĢınabilir sesli tercüme makineleri bakalım Ġngilizce'den baĢka dillerin kullanımını nasıl etkileyecek. KüreselleĢen sade Ġngilizce değil. Moğolcanın da yaĢama Ģansı bugün düne göre çok daha fazla. Oysa düzeninin tekdüze görüntüsünü o denli içselleĢtiriyoruz ki, dünyamızdaki çeĢitlilik ve zenginliği görmezlikten geliyor, binlerce yıllık kültürlerin yaĢama ve yaratma gücünü küçümseyebiliyoruz.

İstanbul'un fidanları
Gündüz Vassaf
21/07/2002

YurtdıĢında tanıĢtığım Fransız çifti bir ara, Ġstanbul'da bulunduklarını söyleyince ne diyecekler diye merak ettim. Sevdiğiniz bir kitap ya da insan gibi, Ģehrinizi görmüĢ bir yabancının burayı sevip sevmemesi onlara duyacağınız yakınlığı etkileyebiliyor. Genellikle herhangi bir olumsuz bakıĢla karĢılaĢınca da, eleĢtiriyi içimizden paylaĢsak bile, savunma mekanizmalarımızı hemen seferber ediyoruz. Hava kirliliğinden ölen insan sayısının yüksekliğine rağmen poyraz, keĢiĢleme gibi Ģehrimizin çeĢitli rüzgârlarını bir Ģiir gibi anlatmayı tercih ederiz, Ġstanbul'u eleĢtiren yabancılara. Tabii ki Boğaz'da son kalan sekiz-on tane yalının dünyada baĢka örnekleri olmadığından söz edilecek, ama bu yalıları, denize girmesini bilmeyen komprador korsanların nasıl sahiplendiklerinin karanlık hikâyeleri anlatılmayacaktır. ġehrimizde yıkılıp giden Bizans tarihini arayanlara Türk düĢmanı gözüyle bakılacak, Ġstanbul'un simgesi olabilecek Ģehrin en eski abidesi ÇemberlitaĢ'ın üzerine yapıĢtırılmıĢ 'Çırak aranıyor' yazılı kâğıt parçalarını doğal karĢılayıp, bu Bizans anıtının özelliğini belirten tek bir yazı olmamasını fark etmeyeceğiz bile. Topkapı Sarayı'nın bir zamanlar ihtiĢamlı Bab-ı Hümayun kapısını zehirli egzoz dumanlarıyla karartıp giren turist kervanlarının, padiĢahlarımızın avlularını otopark olarak kullanmalarına kayıtsız kalacağız. O yolculukta tanıĢtığım Fransız çifti de bana Ġstanbul'u gördüklerinde hayal kırıklığına uğradıklarını söyleyince, Ģehrimi savunmak için kendimi nafile bir seferberliğe hazırladım. ġikâyetleri, doğru dürüst bir bahçe görememiĢ olmaları. 16. yüzyıl Avrupa'sındaki baĢlıca bahçecilik kitaplarının Osmanlıcadan kendi dillerine çevrildiğini biliyorlar. Bahçe, çiçek, bitki deyince, ilk Ġstanbul, bu iĢten anlayan Avrupalıların aklına gelen. Akıllarının ucundan geçirmemiĢler asırlar sonra Ġstanbul'un bitkisiz bir Meksika kasabası gibi olacağını. Avrupa'nın çiçek ve bitki örtüsünün önemli bir kısmının bu kıtaya Anadolu'dan yayılmıĢ olduğunun artık Ġstanbul'da pek kimsenin bilmediğinin de farkına varmıĢlar. Ġmparatorluklara kaç asır payitahtlık yapmıĢ Ġstanbul gibi, eĢi olmayan bir yeri dünyanın herhangi bir kültür öksüzü modern Ģehri haline getirmek tabii ki kolay değil. Para ve haddini bilmezliğin maraz bir karmaĢası gerekti Ġstanbul'un son yıllarda maruz kaldığı hilkat garibesi konumuna girebilmesi için. Umursamazlıkla yok edilen bir kültürden sonra, Ģimdi de sıra o Fransız çiftinin özlemle aradıklarının belde çapında tahrifatında. Merkezini betonlaĢtırıp hızla geniĢliyor Ģehrimiz. Kendisine özgü bitki örtüsü, orman ve suları Ġstanbul cehenneminin dıĢında cennet vaat eden tantanalı sitelerin istilası altında.

Ġstanbul'un Asya tepeleri, Ömerli ve Istıranca'ya kadar uzanan su havzaları yeni yeni yapılaĢmalara açılmak isteniyor. Ġnsan haklarını çiğnemekle ün salmıĢ Türkiye'nin son sabıkası koruma altına alınan bitki türlerini tek tek sayan Bern SözleĢmesi'nin ihlali. Uygarlıklar uygarlıklar üzerine kurulmaya mahkûm belki ama kendisi de bir göçebeymiĢ gibi oraya buraya giden Ġstanbul doğaya duyarlı günümüz uygarlık anlayıĢından en çok uzaklaĢtığımız noktada.

Aşkın bin bir suratı
Gündüz Vassaf
07/07/2002

Sana âĢıktım itiraf ediyorum Hâlâ Kıvılcımları aĢkımın Koruyorlar ateĢini Sıkmasın seni Bu söylediklerim istemem Bir daha üzülmeni SevmiĢtim seni ümitsiz Dili tutulmuĢ ürkek, kıskanç sevgililerin Acısıyla Ne kadar da içtendi aĢkım Ne kadar Ģefkatli Tanrı'ya dua ediyorum Böyle sevsin seni Bir baĢkası Aleksander PuĢkin (Rusçadan Ġngilizceye çeviren R.M. Hewitt Siyah Ģalımın altında ellerim kenetli... 'Neden yüzün soluk? Bu umursamazlık niye?' Çünkü sevgilim, kederimde boğdum seni. Hiç unutmayacağım. Sendeleyerek çıktı; Ağzı çarpılmıĢ, periĢan... Merdivenlerden aĢağı koĢtum, parmaklıklara dokunmadan, Bahçe kapısına kadar gittim peĢinden. Nefes nefese bağırdım; Ģakaydı. Beni bırakma, ölürüm acımdan. Güldü bana. Ah ne kadar da sakindi. Korkunçtu. 'Yağmurun altında kalma' dedi. Anna Akhmatova (Rusçadan Ġngilizceye çeviren M.Hayward ve S. Kunıtz) Türkçe çeviriler G. Vassaf, 2001

Ölümsüzlük mönüsü
Gündüz Vassaf
30/06/2002

ABD'li psikiyatrist Lifton bilinçli olarak yaĢamımız boyunca ölümsüzlüğü kovaladığımızı yazar. Ġnsanları diğer hayvanlardan ayıran bir baĢka unsur da belki öleceğini daha yaĢamının erken günlerinden itibaren biliyor olması. Yoksa davranıĢlarını incelediğimiz kimi yaratıkların da içgüdüsel olarak öleceklerini sezdikleri sanılıyor. Üstelik ölümünden az önce kuytu bir yere çekilen kedilerden bir hayli önce. Bu konuda somon balığının davranıĢları çok ilginç. Bu balığın ABD ve Kanada'nın kuzey batısında doğduğu küçük derelerden itibaren yaĢamlarını izleyen psikologların gözlemleri Ģöyle. Yumurtasından çıkan balığı uzun bir yolculuk bekliyor. Ġlk iĢ doğduğu derenin o küçük köĢesinden ayrılıp nehre kavuĢması. Nehrin kuvvetli akıntısından da yararlanarak bundan sonra varacağı yer Pasifik Okyanusu. Denizde açıldıkça açılıyor, dile kolay iki bin mil kadar bir yol kat ediyor. Bu uzun yolu yüzmesinin türe ne sağladığı bilinmiyor. Beslenebilmekse, bu ilk doğduğuna yakın yerlerde de olabilirdi. Ancak somon gibi diğer göçmen balıklarda da bu hareketliliğin nedeni henüz anlaĢılmıĢ değil. Psikologları asıl hayretler içinde bırakan özellikleri ise bu andan itibaren baĢlıyor. Somonlar bir noktadan sonra yön değiĢtirip tekrar geldikleri yöne, Kuzey Amerika'ya doğru yüzmeye baĢlıyor. Yeniden bir iki bin millik yolculuk bu. Yönlerini ana karadan ilk denize çıktıkları nehrin bulunduğu yere göre ayarlıyorlar. Bunu da nasıl yaptıkları belli değil. Kimine göre yanlarında bir pusula varmıĢçasına yönlerini ayarlayabiliyor, kimine göre güneĢe göre istikamet tayin edebiliyorlar. Denize ilk kavuĢtukları nehri bulduklarında bu sefer de bir zaman yararlandıkları kuvvetli akıntıya karĢı zaman zaman adeta havada uçarak yüzüp doğdukları dereyi buluyorlar. Tüm yolculukları boyunca karĢılaĢtıkları en büyük tehlike de tam bu aĢamada. Onların dönüĢ takvimini bilen ve akıntıya karĢı mücadelelerinde zayıf düĢmelerinden yararlanmak isteyen türümüzün kurnaz balıkçıları. Ellerinde teknoloji harikası kamıĢları, tetikte bekliyorlar yağlı avlarını. Kurtulabilenler dereyi de bulduktan sonra dosdoğru tam doğdukları noktayı buluyorlar. Ve orada yeni nesillerini yetiĢtirmek üzere yumurtalarını bıraktıktan sonra ölüyorlar. Ġntihar etme özelliğiyle bile ölümsüzlüğe ulaĢabileceğine inanabilen insansa sonsuzluğa dek var olma arzusunu dört ayrı Ģekilde gösteriyor Lifton'a göre. Bunlardan ilki genetik ölümsüzlük. Çocuk yapma nedenimiz buna bağlanıyor. Hele yüzüm kaĢım da biraz benziyorsa çocuğumunkine ne mutlu bana. Ana babalar onun için mi çocuğumun neresi bana benziyor diye bir ömür boyu usanmadan konuĢurlar acaba? Lifton'a göre türümüzdeki ikinci tür ölümsüzlük örneği dinsel. Belki buradan göçüp gidiyoruz ama iĢin sonunda ilelebet yaĢayacağımız cennet var. Nedense bu tür ölümsüzlükten huzur duyanlar en azından tek tanrılı dinlere göre hemen cennete gitmeyeceklerinin farkında değiller. Daha son nefeslerini vermeden cennetin ıĢığını gördüklerini sananlar dini öğretiye göre mahĢer gününe kadar mezarda çürüyerek bekleyeceklerini unutmuĢ görünüyorlar. Üçüncü tür ölümsüzlük yaratıcılığımız üzerine kurulu. Ahmet AyĢe'yi seviyor diye bir yazının ağaç kabuğuna kazılması cinsinden. Sanatkâr, mimar, heykeltıraĢ vs. de kendilerini böyle kandırıyor. Öldükten sonra eserlerinin ilelebet yaĢayacağını, yaĢatılacağını, yaĢarken anlaĢılmamıĢ değerlerinin ileride bir gün takdir edileceğini umuyorlar. Dördüncü tür ölümsüzlük ise tarihi. Ġnsanoğlu her davranıĢı ile türünün tarihini yazıyor. Bu tür bir yaklaĢım özellikle diktatörlere hitap eden cinsten. Devrimler, uluslar ilelebet yaĢayacak, onları izleyenlerin adları tarihin Ģanlı sayfalarına birer birer yazılacaktır. Böyle bir ölümsüzlük mertebesine eriĢmek için diktatör olmak da Ģart değil. O güne dek sıradan bir yaĢamınız olmuĢ olsa da kendinizi anında canlı bombaya dönüĢtürüp can alıcı bir intihar komandosu olarak tarih boyunca anılacağınızı sanarak caniyane eyleminizi gerçekleĢtirebilirsiniz. Oysa onurundan intihar eden koca Roma imparatorlarının adlarını o dönemin tarihçilerinin bile bildiğini sanmıyorum. Dinler, devletler, aileler önümüze böyle ölümsüzlük örnekleri koydukça türümüzün çoğunun da bu doğrultuda kendini Ģartlaması ĢaĢılacak bir Ģey değil. Belki de bu denli aceleciyiz mutlaka bir iz bırakmak için. Çocuk yapmanın, icatlarımızın, savaĢlarımızın önüne koyduğumuz pek bir fren yok. Ġnsanoğlu zekâsını, gücünü, kalıcılığını, ölümsüzlüğünü kanıtlamak için sanki mutlaka bir Ģey yapmak, bir iz bırakmak zorunda. Oğlumuz dört beĢ yaĢında oyuncaklarıyla keyifle oynarken o anın 'ırzına geçercesine' sordum büyüyünce ne olacaksın diye. Oynayacağım, oyuncu olacağım diye cevap vermiĢti. Yunusların da en az bizim kadar belki bizden fazla zeki olduğu söyleniyor. Zekânın yattığı söylendiği beynin cerebral corteksindeki kıvrımları bizimkinden çok olduğu sanılıyor. Kesin olansa yunusların bizden çok oynadığı.

Shakespeare'in zararları
Gündüz Vassaf
23/06/2002

Shakespeare 18 yaĢından küçük çocuklara yasaklanmalı mı? Büyükada'da yazlık sinemada Nabokov'un 'Lolita' filmini seyretmeye gitmiĢtik. O günlerde ABD'nin çeĢitli yerlerinde filmin gösterimine iliĢkin kıyamet kopuyordu. Orta yaĢlı bir yazarın reĢit olmayan üvey kızıyla girift iliĢkisini anlatan bu film, özellikle kilisenin baskısıyla kimi yerlerde gösterilemez olmuĢtu. Psikolojide 'reaction formation' adı verilen ve egonun savunma mekanizmalarından biri diye anılan kiĢisel özelliklerimizden biri de insanın kendisinde temayülü hatta alıĢkanlığı olan kötü Ģeylere karĢı kamu nezdinde Ģiddetle karĢı çıkmaya yatkın olmasıdır... Oraya buraya gidip gizli gizli kumar oynayan, aynı zamanda gazetedeki köĢesinden kumarın ülkede yasaklanması için bir kampanya baĢlatır. EĢcinsellerin cezalandırılmasını her fırsatta ulu orta savunan biri kendi eğilimlerini saklayan, ondan suçluluk duyan bir eĢcinseldir. Toplumsal ahlak adına dini kuruluĢların gündemi ellerinde tutma gayreti de bir yerde o kurumlara mensup kiĢilerin kendi 'ahlaksızlıklarını' örtbas etmelerine yarar. Çocukların cinsel sömürüsüne karĢı çıkan ve kadınları 'kirli' diye papaz yapmayan Katolik kilisesinde aynı papazların oğlanlarla girdikleri iliĢkiler artık alıĢtığımız skandallar. 'Lolita'nın Büyükada'daki gösteriminde çocukların sinemaya alınmaması diye bir sorun yoktu. Dondurmaları ve çekirdekleriyle onlar da aramızdaydılar. Gösterimin baĢında ekranda beliren '18 yaĢının altında olanlara filmin uygun olmadığı' ibaresi buna dikkat eden anne babaların kahkahalarıyla karĢılandı. Aynı anne babalar bir gece önce de Ada'da bir kulüpte, dans pistine fırlayıp öylesine eĢcinsel taklidi yapan sekiz dokuz yaĢlarındaki çocuklarını gene kahkaha ve alkıĢlarıyla karĢılamıĢlardı. Gece kulüplerinde benzer tavır takınan sanatçıları da benimseyip alkıĢladıkları gibi. Gündelik hayata yerleĢen sıra dıĢı sayılabilecek davranıĢları toplum içselleĢtirdiği gibi tepki de verebiliyor. Bazen de ikisi arasında gidip geliyor. Hem bir tür haz duyuyor, hem de bu hazdan rahatsız olup kaynağını kaldırmak gereğini hissediyor.. Geçenlerde Ġstanbul'da yapılan Uluslararası Tiyatro Festivali'nde Taksim'de bir sokak tiyatrosu gösterisi olmuĢtu. Alanın bir köĢesinde bir kadın ve erkek birbirlerine bağırıp çağırıyor, küfrediyor, sonra da hızlarını alamayıp sille tokat birbirlerine girip yerlerde yuvarlanıyordu. Etraflarında biriken elli altmıĢ kiĢiye yakın bir kalabalık da sessiz sessiz bu olayı izliyordu. Sonunda erkek otomobiline binip çekip gitti. Ġstanbul sokaklarında hele Ģoförlerin küfürleĢip yumruklaĢması olağan bir görüntü... Oradan öylesine geçerken ne oluyor diye kalabalığın içine girip, olanları garip bir hazla azıcık seyrettikten sonra döğüĢenleri kimsenin ayırmadığına ĢaĢanlar, birileri kendilerini ikaz edene kadar kavganın tiyatro olduğunun farkına varmadılar. Son yıllarda çocukları korumak için çıkarılan bunca yasa ve uluslararası çapta giriĢimler, anne ve babalarınsa çocuk psikolojisine iliĢkin kitapları ellerinden düĢürmemesi belki de toplum olarak yaĢadığımız en büyük çeliĢkilerden birinin göstergesi. ÇağdaĢ anne babaların türümüzün tarihinde çocuklarını sevmede ya da korumada bir üstünlükleri olduğunu hiç sanmıyorum. Sevgiden değil suçluluktan bu olağanüstü ilgi. Yoksa tarihte hangi dönemde çocuklar bu denli savaĢlarımıza alet edildi, sapık dürtülerimiz tatmin olsun diye seks turizminde ve porno sitelerinde dünya çapında bu denli pazarlandı, bu denli dilendirildi, bu denli çalıĢtırıldı, bu denli aç bırakıldı. Ne yasalar koruyor kendimizi kendimizden ne de psikologların çocuklarımızı nasıl yetiĢtireceğimizi anlatan en yeni kuramları. Eğer biz çıkardığımız çağdaĢ yaklaĢımlarla, çocuklar kendilerini ebeveyinden koruyabilsin diye anne babalarını çeĢitli kurumlara ihbar etmelerini teĢvik ediyor, hatta çocukların onlardan boĢanabilmeleri yönünde yasalar çıkarıyorsak, falanca filmin falanca yaĢlar, falanca filmin falanca yaĢlar için seyredilmez olduğuna karar veriyor, zararlı ve zararsız oyuncukların tasnifini yapıyorsak bu çocuklara yönelik tarihte görülmemiĢ toplumsal vahĢetimizi uygarlık kılıfı altında örtbas etmek içindir. Aynı kumara karĢı çıkan kumarbazın yaptığı gibi. Böyle giderse bitmez tükenmez birbirinden kanlı cinayetlerin öykücüsü Shakespeare'in de çocuklarımızı kötülüklerden korumak adına yasaklanacağı günler çok uzak değil...

Delilik oyunları
Gündüz Vassaf
16/06/2002

Tıp literatüründe psikiyatristlerin hiç de hoĢlarına gitmeyen neredeyse yok saydıkları bir araĢtırma vardır. Söz konusu çalıĢma bundan 25 yıl kadar önce ABD'nin çeĢitli akıl hastanelerinde yapılmıĢ. Aralarında ileri gelen üniversite hastaneleri de var, parasızlık ve personel eksikliğinden güç bela ayakta durabilen ikinci sınıf devlet hastaneleri de. AraĢtırmayı yürüten Rosenhan ve kendisi gibi psikiyatrist olan arkadaĢları 10 ayrı hastane seçip buralara hasta olarak baĢvurmuĢlar. Yanlarında doktor raporu, bir aile yakını falan yok. Hepsinin Ģikâyeti aynı. Zaman zaman iĢittikleri ama gerçek olmayan seslerden Ģikâyetçiler. BaĢvuruları sonucu hepsi muayeneden geçer. Hastanesine göre değiĢen testlere, mülakatlara tabi tutulurlar özgeçmiĢleri, aileleri, çocuklukları vs. hakkında formlar doldurur, psikiyatristlerin bir yığın sorgu sualine cevap verirler. Mesleklerinin ne olduğu dıĢında hiçbir Ģeyi gizlemezler, kendilerini oldukları gibi anlatırlar. Hepsi birer akıl hastası olarak hastanelere kabul edilir, koğuĢlara, odalara yerleĢtirilir. Artık tedavi süreci baĢlamıĢtır. Yöntemler hastaneden hastaneye değiĢir. Ancak bu araĢtırmaya katılan tüm denek

psikiyatristlere meslektaĢları Ģizofren teĢhisi koymuĢtur. Tedavi de, ilaç ağırlıklı olmak üzere buna göre yapılır. Denekler, kendilerini herhangi bir olumsuz yan etkiden korumak için dillerinin altına sakladıkları ilaçları almazlar. Görevliler de bunun farkına zaten varmaz. Ancak ilaçları almamak dıĢında bulundukları hastanelerin tüm kurallarına uyar, iyileĢmeleri için önerilen tüm etkinliklere, grup ve bireysel psikoterapilere, mesleki tedavi seanslarına, psikodramaya, davranıĢçı tedavi uygulamalarına katılırlar. Hastaneye yatırıldıktan itibaren hepsinin birer 'deli' olarak algılanmasına neden olan Ģikâyetlerini, sanrılarını, sesler duyduklarını bir daha dile getirmezler. Normal hayatlarında oldukları gibi davranır, öyle konuĢurlar. Birkaç ay kadar oldukça uzun bir süre geçer. Akıl hastanelerinin koĢulları artık tüm denek psikiyatristler için dayanılmaz hale gelmiĢtir. Ancak hepsinin normal davranmasına rağmen hiçbirisine artık sen iyileĢtin çıkıp gidebilirsin denmemekte, tedaviler tüm ağırlığıyla sürmektedir. Sonuçta dıĢarıdan müdahale gerekir. Hastanelere, bu kiĢilerin bir deneye katılan psikiyatristler olduğu bildirilince serbest bırakılırlar. Ancak deneye karĢı oyuna gelen hastaneler baĢta olmak üzere tıp camiasından olumsuz tepkiler gelir. BaĢlıca eleĢtiri Ģudur. Denir ki bizim hekim olarak tutumumuz insanların iyi niyetine inanmak, onlara Ģikâyetleri doğrultusunda yardımcı olmaya çalıĢmaktır. Deneyin baĢarısı, bizim bilgisizliğimiz olarak değil iyi niyetimizin istismarı olarak algılanmalıdır. Eğer böyle bir deneyin yapılacağını önceden bilseydik, bize numaradan birilerinin geleceklerine hazırlıklı olur gerçek hastalarla onları ayırt edebilirdik. Hodri meydan der Rosenhan ve arkadaĢları. Yeni deneye katılmayı kabul eden akıl hastanelerine bir ay içinde kendilerine yalancı semptomlarla bir ya da birkaç kiĢinin baĢvuracağı bildirilir. Deney yinelenir. Bir ay sonunda hastanelerden kendilerine kaç kiĢinin uyduruk semptomlarla baĢvurduklarını bildirmeleri istenir. Her hastane elindeki listeyi teslim eder. Kiminde bir kiminde birkaç kiĢinin adı yazılıdır. Oysa bu müddet zarfında tek bir denek gönderilmemiĢtir söz konusu hastanelere. Listelerine yalancı, numara yapıyor, hasta değil diye kaydettikleri isimler gerçek semptomlarla baĢvuran hastaların adlarıdır Maalesef diğer tıp dalları gibi bilim olduğunu iddia eden psikiyatriyle ilgili bu acıklı öykü burada bitmiyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde ders verdiğim yıllarda bu araĢtırmayı sınıfta tartıĢmıĢtık. Çok sevdiğim bir öğrenci aynı araĢtırmayı tek baĢına ve kimseye haber vermeden Bakırköy'de tekrarlamaya karar vermiĢ. YanlıĢ hatırlamıyorsam hasta olarak kabul edildikten sonra elektroĢok uygulanması aĢamasına bile gelinmiĢti ki nihayet kayıp oğlunun izini bulabilen babası Harun'u hastaneden güç bela kurtarmayı baĢarabildi. Hasta olmadığı halde akıl hastanelerinde zorla tutulan o kadar çok kiĢi var ki...

Bir şiir yorumu
Gündüz Vassaf
09/06/2002

Ne atom bombası Ne Londra konferansı Bir elinde cımbız Bir elinde ayna Umurunda mı dünya? Orhan Veli belli ki bu bencil küçük burjuvaya, niçin dünyada olup bitenle ilgilenmiyor diye sinirlenmiĢ. Belki sinirlenmemiĢ de ayıplıyor. Ya da dünyamıza sahip çıkmamız için ibret olsun diye böyle bir portre çizmiĢ.. BoĢ boĢ oturacağımıza bir idealimiz olsun.Olup biteni takip edelim, politikayla ilgilenelim. ġiirini bu günlerde yazsa belki de Portekiz'in eski diktatörü Salazar'ın "Futbolsuz ülkeyi yönetemezdim" sözünden esinlenerek cımbız ve ayna yerine, evinde televizyon ekranda futbol diye bitirirdi. Ancak ister seçtiğimiz politikacılar olsun ister diktatörlerimiz, Orhan Veli'nin kınadığı insan onların da iĢine gelmiyor. Politikacıların bu tür insanlar hakkında Ģikâyeti Orhan Veli'den pek farksız değil. Onlar da davalarının, partilerinin bayraklarını taĢımamızı istiyor. Dünya Kupası vesilesiyle belediye baĢkanları bile adlarının bir süre anılmayacağından korkmuĢ olacaklar ki futbol aracılığıyla kendi propagandalarını yapmanın bir yolunu bulmuĢlar. Ġstanbul'un ana caddelerinde gerilmiĢ boydan boya bezler. BüyükĢehir ya da Kadıköy Belediye BaĢkanı falanca falanca milli takımımıza Dünya Kupası'nda baĢarılar diler, diye yazıyor. Kore'ye telgraf çekip bunu milli takıma iletseler azıcık anlaĢılır da baĢarı dileklerini oyunculardan baĢka herkese uluorta duyurmaları, birkaç haftalığına futbolla ilgimize tahammül edemediklerinin, bizsiz var olamayacaklarının basit bir göstergesi. Totaliter rejimlerin de aynalı cımbızlı apolitik insanlara tahammülü yok. Onlar da milli ya da ideolojik davalarıyla hepimizin yatıp kalkmasını, barıĢ deyince herkesin barıĢtan, savaĢ deyince herkesin savaĢtan yana olmasını ve yüce liderlerinin, Nâzım Hikmet'in Stalin'in ölümünün ardından yazdığı Ģiirindeki gibi, "...taĢtandı, tunçtandı, alçıdandı, kaatdandı iki santimden yedi metreye kadar... parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taĢtan, tunçtan, alçıdan ve kaatdan gölgesi taĢtan, tunçtan, alçıdan ve kaatdan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın..." her an her yerde anılmasını isterler." Belki de bizi çıkarlarına araç olarak görenlerin en büyük korkusu bu aynalı, cımbızlı dünyayı umursamaz diye bildikleri kiĢiler. '68 kuĢağının bir Ģiarı vardı, birilerinin gene savaĢ çıkardığına ama kimsenin savaĢa gitmediğine dair. Bugün

demokrasinin beĢiği diye bilinen ülkelerde seçmenin büyük çoğunluğunun oy bile vermemesi acaba geniĢ kitlelerin dünyayı umursamadıklarından mı, yoksa rejim ve yönetimlerin gerçek meĢruiyetlerini bizim gözümüzde çoktan yitirmiĢ olmalarından mı?Sermaye ve bürokrasinin bir araya gelip ömürlerinde ayak basmadıkları, insanlarını hiç tanımadıkları yerleri tek bir merkezden yönetmeleri değil mi asıl aynalı cımbızlı aymazlığın göstergesi? Asıl dünyayı umursamayanlar onlar değil mi ki din ve ideolojik savaĢları ve kısır iktidar kavgalarıyla dünyayı bu hale getirdiler? Bizlerse sorumluluk duygusu, iyi niyet ve garip bir sorumluluk duygusu ve bir eli aynalı diğeri cımbızlı olmama kaygısıyla, ufkumuzu sıkıĢtırıp gündelik hayatımızda bile bizi boğan köhnemiĢ rejimlerin gönüllü kulluğunu yapıyor, bir bardak suda çıkardığımız fırtınalarda geleceğimizi arıyoruz...

Tanrı totalitarizmi
Gündüz Vassaf
26/05/2002

Çoktanrılı dinler demokrasisi yerini tektanrılı dinlerin totalitarizmine terk edeli binlerce yıl geçti. BaĢlangıçta tanrısını seçebilen insan sonunda tek bir tanrının tutsağı, din savaĢlarının kurbanı oldu. Ege kıyılarında Efes'te, Priene'de, Labranda'da, Miletos'ta. Priene'de ve bize çok tanrılı günlerden kalma baĢka harabelere dikkat edin önceleri sur bile yapmaya gerek görmemiĢler. Bu topraklarda kaleler, burçlar ve surlar en çok tek tanrılarına tapanların ürünü. Dünya baĢkenti, her tür inanca hoĢgörülü, tarihin en zengin kütüphanelerinden birine sahip bin yıllık egemenliğini sürdürmüĢ Efes Ģehrinin insanları Lidya saldırısına karĢı, tanrıçaları Artemis'in mabedinin önüne ip çekerek engel olmaya çalıĢıyorlar. Ġnancın militaristleĢtirilmesi tektanrılı dinlere özgü. GeçmiĢin savaĢan tanrılarını yeren günümüz uygarlığı tanrı adına savaĢanların ĢakĢakçısı. Hepsi Ortadoğu'dan çıkma bu dinler bellek ve bilincimiz üzerinde de o denli bir sulta kurmuĢlar ki ilk tek tanrımız, Mısır'da Aknaten döneminin Ra'sının adı Aten dinler tarihi kitaplarında bile geçmez. Tek tanrılı dinlerin totaliter düzenleri bir esasa göre kurulmuĢ. Toplumun gelenek ve eski tanrılarını Ģiddet kullanarak yok etmek, baĢ edemediklerini de değiĢtirerek kendi kitaplarına uydurmak. Özellikle Ege tarihi bunun örnekleriyle dolu. GeçmiĢin üzerine Ģiddetle gitmenin bir örneği Didim'deki Apollon Tapınağı'nın tarihinde yatıyor. Büyük Ġskender gibi nice imparatorla birlikte her bir yandan akın akın 'sıradan' insanlar da buraya geliyor adak vermek, dilekte bulunmak ve tapınağın kâhininden geleceğini öğrenmek için. Tarihin bir döneminde dünyanın baĢ tapınağı burası. Bizans'ın devlet dini olarak Hristiyanlığı benimsemesinden sonra Apollon'dan dilekte bulunmanın cezası idam. Tapınağı geleneksel anlamından koparmak için de aynı yere bir kilise dikiyorlar. Bir baĢka örnek Bafa Gölü kıyısındaki Heraklion'un geçmiĢinde gömülü. YakıĢıklı çoban Endymion'a Ay tanrıçası Selene âĢık olur. Çobanı müteaddit defalar rüyasında ziyaret eden tanrıça, ondan 50 kez hamile kalıp 50 kız çocuk doğurur. Geceleri uykusunda aĢkın doruk noktasına ulaĢan çoban bu tür rüyalarının süregelmesi için tanrılar tanrısı Zeus'a baĢvurur. Talebi kabul görür ve Yunan mitolojisinin özellikle genç erkeklerin ilgisini çeken bir tür 'hamamcı' tanrısı olur. Ta ki Hıristiyanlık bu bölgede yayılana kadar. Erkeklerin uykularında tatmin olmasını sağlayan bu güçlü simgeyi yok edemeyince Hıristiyanlar efsaneyi değiĢtirir. Endymion'un Ay ile iliĢkisi tamamen ruhsal olup uykusunda girdiği trans sonucu Tanrı'nın gizli adını öğrenmiĢtir. Böylece bölgenin Hıristiyanları yılda bir kez Endymion'un mezarını açıp azizin kemiklerinin birbirine vurmasından çıkan seslerden Tanrı'nın adını öğrenmeye çalıĢırlar. Özellikle Katoliklerde insanın gündelik hayatına yönelik totaliter Ģiddet o denli güçlüdür ki delikanlıların mastürbasyon yapmasına bile cehenneme gitme korkusu eĢlik eder. Tektanrılı dinlerin asırlardır tanığı olduğumuz vahĢet ve Ģiddeti 21 yüzyılla birlikte yeni doruklara tırmanıyor. Müritler hem saflarını sıklaĢtırmak için kendilerinden olana eziyet ve baskılarını artırıyor hem de inançlarını paylaĢmayanlara karĢı savaĢıyor. 'Terörizm' ve 'Terörist' sözcükleri iç içe girmiĢ egemen düzen ve dinlerin kendi Ģiddetlerini örtbas edip bizleri de giderek edilgenleĢtirme politikalarının vazgeçilmez simgeleri.

Richard Cory
Gündüz Vassaf
19/05/2002

Ne zaman Richard Cory ġehre inse Biz kaldırımdakiler Bakakalırdık Tepeden tırnağa bir efendi Pir-i pak HaĢmetli ve ince Her zaman sakindi KonuĢması sımsıcak 'Günaydın'ıyla, Yüreklerimizi hoplatır IĢıl ıĢıl parıldardı Yürürken. Ve zengindi. Krallar gibi zengin Terbiyesi kusursuz Mükemmel bir insan Yerinde olmak için Can attığımız. Böyle sürüp giderken hayatımız O hiç de göremeyeceğimiz Güzel günlere doğru Soframız etsiz Ekmeğimiz bayat Richard Cory Bir sakin yaz gecesi Sıktı kurĢunu kafasına. Edwin Arlington Robinson (1869-1935) Türkçe çeviri: G. Vassaf (2002)

Ütopyasız çiçekler
Gündüz Vassaf
12/05/2002

Kimse kendini aldatmasın. 21. yüzyılın en yaygın yönetim sistemi, ülkesine göre uygulama biçimleri değiĢen totalitarizm. Türkiye'yi zaten biliyoruz... Atatürk'ün de Nutuk'ta belirttiği demokrasinin askıya alınmasını gerekli kılan 'fevkalade tedbirler' Ģu ya da bu nedenle hep vazgeçilmez olmuĢ kısa Cumhuriyet tarihimizde. BirleĢmiĢ Milletler'e üye 200'e yakın Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin de çoğu Türkiye'ye benzer konumda. ABD 'dolar demokrasisi' üzerine kurulu. Paranız yoksa seçilmeniz de mümkün değil. Bu ülkede cumhurbaĢkanlığı seçimlerine birçok adayın katılmasına rağmen seçmen de, basın da ancak iki ya da en fazla üç adayın adı ve varlığından haberdardır. Almanya'da demokrasi dedikleri temel anlamda hiçbir siyasi hakkı olmayan kölelerin emeği üzerine kurulan eski Yunan demokrasisini andırır... Milyonlarca insanın birkaç kuĢaktır Almanya'da yaĢamasına ve vergi ödemesine rağmen yerel seçimlerde bile seçme seçilme hakları yok. Yoksa aynı hakları Ġskandinav ülkeleri yıllardır tanıyor. Unutmayalım ki ilk modern demokrasi olan ABD, Ġngiltere'ye karĢı kurtuluĢ savaĢını 'temsil hakkı yoksa vergi de yok' Ģiarıyla baĢlatmıĢtı... Ġsrail'de vatandaĢlık ırk esasına göre kurulu. Müslüman ülkeler erkeklerin iktidarı için var. Suudi Arabistan'da Ġslam polisi, öğrenci kızların kıyafetleri uygun olmadığı gerekçesiyle sokağa çıkmalarını engelleyerek diri diri yanmalarını caiz bulabiliyor. Rusya'da devlet ve mafyayı birbirinden ayırt etmenin kolay olmadığı söyleniyor. Ülkeleri değerlendirmede elimizdeki tek ölçüt çoğunun altında imzası olan çeĢitli uluslararası insan hakları beyannamelerine ne ölçüde sadık kaldıklarına bakmak. Ama özellikle kadınlar söz konusu olunca kültür öne sürülüp, Afrika'da kadınların sünnet edilmesine arka çıkıldığı ya da Almanya'da Türkiye kökenli kızların yüzme derslerine

girmemesinin devletçe de düĢünebileceği örneklerindeki gibi, çifte standartlar ve sömürgecilikten arta kalma 'böl ve yönet' politikaları gündeme geliyor. Kendilerinden aĢağı gördükleri zencilerin kültürel özelliklerini korumak ve onlara 'özel' alanlar tanımak daha yakın bir zamana kadar Güney Afrika Cumhuriyeti'nin de bir politikasıydı. ġimdi de Avrupa'daki göçmenleri kabileleĢtirme eğilimi var. Tüm bunların önünde dünya kamuoyu ve aydınları kendi ideolojik kalıplarının dar boyutları içinde çeĢitli haklar adına sanki bir tür gölge boksu yapmak konumunda. Kalemlerini devamlı yanlarında taĢıdıkları birer minyatür yangın söndürücü gibi taĢıyanlar, reklamlardan bile daha sık değiĢen insan hakları ihlalleri konusunda bildiri üstüne bildiri yayımlıyorlar. Devamlı tepki halinde olmalarını besleyen kaynak ise birkaç tekelin elinde olan uluslararası medyanın belirlediği gündem. Soykırımlar, iç savaĢlar gündeme geldikleri çabuklukta gündemden de düĢüyorlar. Ama örneğin Çin gibi dünyanın en büyük totaliter ülkesinde olanları da nedense pek kimse kaale almıyor. Dünya pazarına sattığı ucuz oyuncaklarda imalat hatası çıktı diye ekonomik sabotajdan iĢçisini idam etmekten kaçınmayan, sonra da idam ettiklerinin organlarını oraya buraya sattığından söz edilen bir devlet burası. Kendisinden baĢka ülkelere barbar gözüyle bakan Çin kim bilir ne sabırla izliyordur hor gördüklerinin aczini. Tüm bunlara tepki verme kuklaları konumundan nasıl kurtulunur bilemiyorum. Ama bitip tükenmeyen çöpleri temizlemekten çok kendi 'güzelimizi' koruyup yaĢatmaya da duyarlı olabilsek. Dini ya da ideolojik 'ütopyaları' olanlar, tepki göstermekte de, kendi bahçelerini düzenlemekte de, tarihi misyonlarından aldıkları güçle, günümüz dünyasında ön plandalar. Ġnançları önünde engel tanımadıklarından evrensel değerleri, uluslararası hukuku hiçe sayan da onlar. Ama buna rağmen ne inançlarını gözden geçirmeye cesaret edebiliyorlar ne de tek tip bahçelerini zenginleĢtirmeye. Ütopyaları olmayanların yetiĢtirmeye çalıĢtıkları çiçekler ise en zor büyüyenler.

Babil kulesinin yası
Gündüz Vassaf
05/05/2002

Ġyi bir çeviri, çevirmeni de aĢan bir Ģey. Bazı duygu ve düĢünceler vardır, kimi dillerde tek kelimeyle ifade edilir. Ama baĢka dillerde tam karĢılığı olmadığı için ne anlama geldiğini uzun uzun açıklamak zorunda kalırsınız. Ne kadar gayret etseniz o kelimenin tam karĢılığını veremezsiniz. Bunun zorluğunu en iyi sözlük hazırlayanlar bilir. Doğada gördüklerimiz, sudan, denizden, ağaçtan ne kastedildiği bile dilden dile değiĢiyor. Ayrı dilleri konuĢanların 'gördükleri' doğa da birbirlerinden farklı olabiliyor... Bir Ġstanbullu çocuğun kar dediği Ģey için bir Ġniuit'in (Eskimo'nun) onlarca farklı kelimesi var. Kimi diller rüzgârları çeĢitlendirir, kimi renkleri. Sosyal bilimlerde önemli bir yeri olan 'Whorf hipotezi'ne göre kelimeler dünyayı nasıl algıladığımızı belirler. Dünyada herkes her Ģeyi belki aynı Ģekilde görür, duyar ve koklar ama onları nasıl algıladığımız dilden dile değiĢir. Doğayı algılamada bile bu denli çeĢitlilik olduğuna göre düĢünce ve duyguların bir dilden bir diğerine çevirisi çok daha çetrefil bir mesele. Örneğin Türkçedeki Arapça kökenli 'keyif' sözcüğü, dilimizde haz alma, memnun olmayla ilgili birçok kelimeden sadece bir tanesi ve baĢka dillere çevirisi belki de en güç olanı. Kimi diller daha çok 'ruh', kimileriyse 'madde' üzerine kurulu. Tolstoy'un 'Harp ve Sulh' romanının çevirilerinin dilden dile nasıl değiĢtiği üzerine bir makale okumuĢtum. Romanın Rusça orijinali ile Almanca, Fransızca ve Ġngilizce çevirileri karĢılaĢtırılmıĢ. Ġncelenen eserler, uzmanlar tarafından en iyi çeviri diye kabul edilenler. AraĢtırmacı herhangi bir sayfayı karĢılaĢtırdığında Doğu'dan Batı'ya doğru değiĢen çarpıcı bir anlam değiĢikliğinin farkına varıyor. Romanın Almanca çevirisinde bedene ve maddeye iliĢkin atıflar çoğalırken 'ruh'a yönelik atıflar azalıyor. Bu eğilim Fransızca ve Ġngilizce çevirilerinde artarak sürüyor. Özetle Rusya'dan Batı'ya doğru gittikçe Tolstoy'un da 'Harp ve Sulh' kitabındaki dünyası giderek 'ruh' yerine 'madde' üzerine kuruluyor. Kimi kelimeler var, ilk karĢılaĢıldığında insanı böyle bir Ģey de olamaz dedirtebilen. Almancadaki 'schadenfreude' kelimesinin anlamını ilk öğrendiğimde bana çok ters gelmiĢti. Ama insan kelimenin anlamını kavrayıp o gözle de dünyaya bakılabileceğini görünce böyle bir düĢüncenin de geçerliliğinin farkına varmakta güçlük çekmiyor. 'Steuerwald' Almanca-Türkçe Sözlüğü'ne göre 'schadenfreude'nin karĢılığı 'baĢkalarının zararlarına sevinme, komĢusuna gülme.' Bireyin ön planda olduğu diğer Batı toplumlarında bile bu kelimenin kastettiği duygunun anlaĢılması oldukça güç. Cemiyet yerine daha bir cemaat toplumu olan, komĢuya derdini paylaĢmadı diye kızılan Türkiye gibi ülkelerdeyse bırakın kelimeyi anlamanın zorluğunu ne anlama gelebileceğinin sezilmesi bile dünyanın ilk kelime 'lincine' neden olabilir. Ama kimse kabul etmek istemese de 'Ġyi ki yıldırım benim baĢıma düĢeceğine komĢuya çarptı' düĢüncesine yabancı olmadığımızı da pekâlâ biliyoruz. Kimi diller de kısalığıyla bilinir. Bir gazeteci arkadaĢım Ġngilizce yazdığı bir makaleyi Ġsrail'de Ġbranice basılan bir gazeteye satmak üzere kelime baĢına belirli bir ücret karĢılığı anlaĢmıĢ. Kötü bir anlaĢma yaptığını yazısının Ġbranice olarak nerdeyse Ġngilizcesinin yarısı kadar kelimeyle ifade edildiğini görünce anlamıĢ. Totaliterizmin boyunduruğuna mahkûm olan ülkelerin dilleri ise Türkçe örneğinde olduğu gibi ibret verici bir konumda. Bildiğim kadarıyla tek bir karikatürünün bile yapılmasına cesaret edilmeyen Atatürk nasıl kutsallaĢtırılmıĢsa onun adına

Türkçede, iktidar sahiplerinin toplumu denetlemek ve yönlendirme giriĢimlerinde sorgulanamayan silahları olmuĢ. Cumhuriyet boyunca 'ilerici' ve 'gerici' diye bölünen dil silahĢorları çeĢitli kisveler altında kavgalarını günümüzde de sürdürüyorlar. Egemen sınıfların dilde güzel ve çirkini ya da doğru ve yanlıĢı hep kendi kendilerini yüceltici bir biçimde saptamaları ise dünya edebiyatının bile kurtulamadığı bir hastalık. Ankara'nın, Moskova'nın ya da Paris'in dili niçin doğru ve güzeldir de Sivas'ın, Vladivostak'ın ve St. Malo'nun ki yanlıĢtırın cevabı ancak sınıf baskısında bulunabilir. Babil kulesinin yasını tutmak ancak kulsuz kalmaktan korkanlara, bir tek kendi doğrularına inananlara düĢer...

İşkence
Gündüz Vassaf
28/04/2002

Hiçbir Ģey değiĢmedi. Beden, sancı içinde, Yemesi, nefes alması ve uyuması lazım, Derisi var, hemen altında akan kanı, Mebzul miktarda diĢ, tırnak, Kemikleri kırılgan, eklemleri esnek. Bütün bunlar hesaba alınır iĢkencede. Hiçbir Ģey değiĢmedi. Titriyor beden, Aynı Roma'nın kuruluĢundan önce Ve Ġsa'dan sonra Yirminci yüzyılda titrediği gibi. ĠĢkence, her zamanki gibi, dünya küçüldü sade, ve artık ne olursa olsun yanıbaĢımızda gibi Hiçbir Ģey değiĢmedi. Daha çok insan var. Haddini bilmezliklerimize yenileri eklendi, Kimi söylenti, kimi gerçek, uçucu ya da uyduruk, Ama bedenin tüm bunlara tek cevabı Çığlığı. Tüm yaĢamlar kadar yaĢlı masumiyetin çığlığı. Hiçbir Ģey değiĢmedi. Kimi huylar, merasimler ve danslardan baĢka. Aynı, Kafalarımızı korurken kollarımızın sarılması. Beden kıvranıyor, karĢı koyuyor, kurtulmaya çalıĢıyor, Yıkılıyor, düĢüp bağrına çekiyor dizlerini, morarıyor, ĢiĢiyor, sızıyor ve kanıyor. Hiçbir Ģey değiĢmedi. Nehirlerin yatağı, Ormanların deniz kıyısının, çöllerin ve buzulların sınırları dıĢında. Bu manzaranın içinde dolanan gariban canlar, Kayboluyor, geri dönüp yaklaĢıyor, çekiliyor. Kendinden kaçıyor, kendine yabancı, Bir an kendinden emin, bir an varlığından kuĢkulu. Bedense olduğu gibi, beden beden gibi ve gidecek hiçbir yeri yok. Wislawa Szymborska (1996 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) Lehçeden Ġngilizceye çeviren: Joanna Trzerink, Türkçeye çeviren: G. Vassaf, 2002.

Palamutların sırrı*
Gündüz Vassaf
21/04/2002

Günümüzde Eiffel Kulesi Paris'in, Big Ben Saat Kulesi Londra'nın, Hürriyet Abidesi New York'un, köprü San Francisco'nun, Opera Binası Sydney'in, soğan kubbeli kilise Moskova'nın simgesi. BaĢka hangi Ģehir aklımıza gelse de hepsinin simgesi, bina, heykel, kule, köprü gibi bir Ģey. Buna tek istisna Ġstanbul. GeçmiĢlerini bilmeyen Türkler modern zamanlara ayak uydurup kimlik arama, imaj bulma peĢindeler. Ġstanbul yıllardır bir simge arayıĢı peĢinde. Bunun için reklam Ģirketlerine bile sipariĢ veriyor günümüzün aklı evvel idarecileri. Lale mi olsun, Kız Kulesi mi? Boğaz Köprüsü mü? Sultanahmet ya da Süleymaniye gibi camiler, Topkapı gibi saraylar ve de Ayasofya var aday olarak. Oysa Ģehir kurulur kurulmaz simgesiyle buluĢmuĢ ve onu sikkelerine basmıĢ. Nasıl Cumhuriyet'in simgesi olarak paralarında Atatürk resmi var ise Byzantium'un da simgesi olarak sikkelerinde palamut resmi var. Bazen tek, bazen çift, bazen de bir yunusla birlikte. Sikkelerin öbür yüzündeki imparator, tanrı suretleri falan geçici. Biri gidiyor biri geliyor. Augustus yerine Tibenus, Apollo'nun yerine Artemis geçiyor. Aynı 'Ebedi ġef'in yerine geçen 'Milli ġef' Ġnönü'nün iktidarı devralınca para ve pula Atatürk'ün yerine kendi resmini koydurtması gibi. Kalıcı olan palamut. Ve daha ilk günden belli tutulmak için yaĢadıkları. Çünkü kimi sikkelerde palamutlarla birlikte kullanılan bir baĢka simge de onların yakalanmasında kullanılan palamut sepetleri. Ġstanbullular artık bilmez ama Byzantium'un Sarayburnu'nda kurulmasının nedeni de palamutlar. Eğer Romus ve Remulus'u emziren kurt, Roma'nın simgesi ise palamut haydi haydi bu Ģehrin sembolü. Üstelik herhangi bir efsaneye değil, gerçeğe dayanarak. Balıkçılık, Byzantion'un en önemli gelir kaynağıdır. Bu Ģehrin hokkabazları, medyumları ve büyücüleri gibi ünlü olan balıkçılarından, Aristo bile söz eder 'Politika' adlı kitabında. Romalı tarihçi Strabon da Ģöyle yazar: "KarĢı kıyıdaki Khalkedonlular (Kadıköylüler), fazla uzakta olmamalarına rağmen, bu zenginlikten pay alamamaktadırlar, çünkü palamutlar onların kıyılarına yanaĢmaz." (Khalkedonlular da Herodot'un yazdığı gibi 'körlüklerinden' değil, Heybeli'deki bakır madenlerine yakın olmak için yerleĢmiĢlerdir bu kıyıya.) Haliç'e 'Altın Boynuz' denmesinin nedeni de gene palamutlardan ötürüdür. BaĢka bir Romalı tarihçi Plinius, "Asya yakasındaki Khalkedon yakınında, dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan Ģahane beyazlıkta bir kaya vardır. Palamutlar bu kayayı birden karĢılarında görünce her zaman ürkerler. Sürü halinde dosdoğru karĢı taraftaki Byzantion Burnu'na (Haliç'e) yönelirler. Buranın 'Altın Boynuz' olarak anılmasının nedeni de palamutun Ģehrin bir numaralı gelir kaynağı olmasındandır. Sonunda tümü Byzantion'da yakalanır." Palamudun Haliç'e girince elle bile yakalandığını söylerler. ġehrin en belirgin sembolü olan palamut binlerce yıl sonra Cumhuriyet Türkiye'sinde ancak rakı ve balık edebiyatında anılır olmuĢ. Palamudun dramını Ģu mısrasıyla belki de en iyi Orhan Veli dile getiriyor, "Bir de rakı ĢiĢesinde balık olsam." Ancak sikkelerdeki palamut sembolü unutuladursun baĢka bir Byzantion sikkesinin sembolü günümüze kadar gelip Türk bayrağına yerleĢivermiĢ. Hilal ve yıldız motifi bundan iki bin yıl önce kullanılan Byzantion sikkelerinde de var. O dönemde bu simge ay tanrıçası Hekate'ye ait. * Uçmakdere balıklarının ilkokullar için kısa Boğaz tarihinden.

Boğaz Köprüsü *
Gündüz Vassaf
14/04/2002

Zafer komutanların, meçhul abideler askerlerindir. Köprü, onu yaparken düĢüp ölenlerin. ÇavuĢtu, zenciydi, Amerikalıydı. Köprü herkesten önce Amerikalılar yarıĢsın diye açıldığında Göğsünde 128 sayısıyla Start almayı bekleyenlerden biriydi. Avrupa-Asya ayak koĢusunu O kazandı. Ve düĢüp öldü. 'Köprünün ilk ölümü' diye yazdı gazeteler. *** 'Arkadaki arabanın da parası benden' Deyince Boğaz Köprüsü'nün giĢesinde Sistem kabul etmedi Memurun çaresiz bakıĢlarında Türk misafirperverliğini. *** Köprü yapıldığında Altında kalan yalının

Bulutsuz Yağmursuz GüneĢsiz Bahçesine, Yeni Tanrı'sının yağdırdığı Bira Prezervatif Tek tük otomobil kapısı BoĢ cüzdan Bir sabah vakti de Ġnsan kolu DüĢtü *** Köprüden atladı Kurtuldu Suda çırpınıyor Sandalla yanaĢıyorlar 'Elimden tut' 'Ölmek istiyorum, git' Bir silah çekiliyor 'Binmezsen öldürürüm' Biniyor. *** Her gidiĢin bir dönüĢü de vardır. Köprüden geçeren arkasına bakanı görmedim hiç. Oysa köprüler insanı insana kavuĢturur derler * 15 Nisan-15 Mayıs arası Ġstanbul Ihlamur Artist Galerisi'nde Argun OkumuĢoğlu-Gündüz Vassaf 'Boğaziçi' sergisinden alınmıĢtır.

Bir ressamın mektuplarından
Gündüz Vassaf
07/04/2002

Mektup 1: Devrim'in tahttan indirdiği Maria Antoinette'i ölüm odasında (hücrede) herkes dikizliyor, üstünü baĢını değiĢtirirken (38 yaĢında galiba). Danton, Belçika'yı soyan Cumhuriyetçi ordudan yüzde alırmıĢ. Marat (lağımlarda saklanıp da deri hastalığı kapan) 100 bin kelle daha istiyor kralın kafası kesildikten sonra. Ölüm karĢısında aristokratlar gibi cesur olabileceğimizi sanmıyorum. Hipertansiyon oldum, ödüm koptu. Pek hoĢ olurdu efsane dolu yaĢlı dünya içinde taĢımasaydı ölümü. Gökyüzü senden daha ĢaĢkın Neden her Ģey için imdada çağırırsın meni? (Attar, 'Esrarname') 1898'de Bayer firması eroini icat ediyor, morfinkeĢlerin tedavisi için. Rasputin'in mucizesi hemofil olan Çar'ın oğluna yutturulan aspirinleri yasak etmesi. Mektup 2: Cam-i Cem Nus Eyle Ey Cem-Bu Frengistandır Her Kulun BaĢına Yazılan - Gelur-Devrandır ġiir Cem Sultan'ın derler. Batı Avrupa'daki ilk Türk göçmenlerimizden. Orta Avrupa'nın son Osmanlı mahallesi PeĢte'de 1920'lerde yıkılmıĢ. Çingeneler, pislik yapıyorlar diye. Mahallenin ismi Taban. Popol Vuh-Da ilk insanlar odundan. Kendilerini yaratanı unutuyorlar. Tanrılar bu iĢe çok bozulup yakıyorlar odun adamları. Türkiye'deki odunlar yangından kurtulanlar. Mektup 3: Sezar'ın 'Gal SavaĢları'ndan' (benim tercümem), "Bretanya ve Sakinleri: Kadınlar on, on iki kiĢiye müĢterektir. Özellikle kardeĢler, babalar ve çocukları aynı kadını paylaĢır. Bu iliĢkilerden peydahlanan çocuklar ilk kocanın sayılır." Nasıl da sallıyor Sezar efendi. 'Kadınların Kocası', 'Kocaların Karısı' denilen Sezar. Namusçu oluyor iĢine gelince. Mali'de Bambaralar, hanımlarının klitorislerini 'erkek ruhu var' diye keserlermiĢ. ġu ara bir Frenk Amerikan füzesinde misafir olarak uçuyor. Fransa baĢvekili yemekleri sordu. Astronot da Ģikâyet etti. Ağzının tadı bozulmasın diye peynirler taĢımıĢ füzeye astronot bey. Keçi peyniri nasıl yenir yer çekimi olmayan bir yerde? Mektup 4: Ġslam öncesi Kâbe'de 360 tane put varmıĢ. Allah'ın 360 bakıĢı gibi. Hindistan'da kala kala 15 tane beyaz kaplan kalmıĢ.

Mezopotamya yemekleri üstüne bir kitap çıkmıĢ. Tercüme etsene. Kime nasıl mektup yazılır? Adamın ismi Mehmet Nergisi. BoĢnak'mıĢ. 1592-1635 Mostar Kadısı. Eserin ismi de 'MünĢeat'. Orhan beye sor. Bulmaya çalıĢ.

Tanıdık var mı?
Gündüz Vassaf
31/03/2002

Bu ülkede hangi iĢimizi yaptıracak olsak, akla gelen belki de ilk soru bu: Tanıdık var mı? Tanıdık olması o kadar önemli ki bir gün lazım olur diye bankaya para koyanlar gibi her fırsatta tanıdık biriktirenler var. Bunlar gündelik hayatlarında karĢılaĢtıkları insanların, postane müdürünün, iskele memurunun, mahalledeki karakol amirinin isimlerini öğrenen ve kendilerini onlara tanıtan insanlar. Eski bir bakan tanıyorum, bir gün iĢime yarayabilir diye birini gözüne kestirdi mi, hemen ona bir kartvizitini verir. Sonrası kolay. Denizyollarının çıkar çıkmaz tükenen vapur tarifesini mi istiyor: 'Aman Ahmetçiğim bana birkaç tane ayır' demesi yeterli. Ahmet de, kendini naza çekiyor görünse de, bunu seve seve yapar. Çünkü o da kendi 'dost bankası'na yeni isimler yatırmanın peĢindedir. Ola ki ileride ikmale kalacak yeğenine torpil yapacak bir öğretmene ihtiyacı olacaktır ya da belediyede ruhsat iĢini halledecek birine. Totaliter sistemlerde birey güçsüz olunca, devletin kendisini hiç sayan, 'horlayan muamelesini eleĢtiremeyince', haksızlığa karĢı gelemeyip durumunu değiĢtirmek için hiçbir Ģey yapamayınca, 'tanıdık'ların önemi artıyor. Mahalledeki çöpçü, hastanedeki müstahdem ya da köĢedeki bankanın güvenlik görevlisi ihtiyaca ve duruma göre bir doktor, avukat ya da emekli albay kadar güçlü, önemli olabiliyor. Bu tür