P. 1
YARAM VE BELAM (Roman)

YARAM VE BELAM (Roman)

|Views: 2,219|Likes:
Yayınlayan: Ibrahim Halil Aycan
İbrahim Halil Aycan'ın son romanı.
İbrahim Halil Aycan'ın son romanı.

More info:

Published by: Ibrahim Halil Aycan on Nov 29, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial Share Alike

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC or read online from Scribd
See more
See less

07/10/2013

YARAM ve BELAM

İbrahim Halil Aycan
Roman

1

Kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi Sadece birer sunu değiller, güzellik vaat edilen yerlerde Olsaydı tanrılar el pençe dururlar mıydı Cenneti, cehennemi, bütün var olanı Ayaklarının altına geçit yaparlar mıydı Ulaşılmak istenene…

2

Az önce yağmaya başlayan sağanağın etkisiyle olmalı ki, odanın içerisi soğumuştu. Zaten içimi dolduran acı, keder ve yalnızlık duygusunun verdiği etkiyle olsa gerek, daha da üşümüştüm. Yine de açık duran pencereyi kapatmak istemiyorum; penceresi kapalı odada yüreğim daralıyor. Ilık sonbahar sağanağının eşliğinde esen serin rüzgârın etkisiyle yağmur damlacıkları açık duran pencereden içeri vuruyor ara sıra; ince tül perde içeriye doğru havalanıyor. Yağmurun, rüzgârın kendine özgü o senfonik sesi ruhsuz bir külçe gibi duran bedenime, atışından şüphe ettiğim yüreğime, içerisi bomboş kalmış beynime etki etmiyor. Odanın pencereye bakan duvarının yanındaki koltukta oturmuş açık duran pencereden boş ve anlamsız bakışlarla dışarıyı izliyorum. Aslında bir şey gördüğüm de yok, sadece arada bir, bahsettiğim görüntüler ruhsuz bir şekilde gözlerime ilişiyor. Her şeye rağmen içimde bir şeyler oluyor. Tasvir edemediğim garip duygular gelip, adeta taş kesmiş yüreğime çarpıyor. Dalıp dalıp gidiyorum. Bomboş sandığım beynimin içerisi karmakarışık oluyor. Arada bir karnımın, göbek kısmından başlayıp göğsüme, oradan bütün bedenime tarifsiz ince bir sızı yayılıyor. Anlık duygu değişimleri gel-gitlere sürüklüyor beni… Geçmişimden, yaşanmışlıklarımdan bazı kareler geliyor gözlerimin önüne. En çok da benim bir başıma buralara savrulmama neden olan o ve onunla ilgili yaşanmışlıklarım. Hızla bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Yüzüm, ellerim, kollarım, bedenim şekilden şekle giriyor; yumruklarımı hiddetle sıkıyor, dişlerimi birbirine geçiyor, hayıflanıyor, sinirleniyor, acı çekiyor, kahroluyor… sonra duruluyorum. Sanırım en çok da kendime acıyorum… Avucumla yanağımı kapattığım elimin, koltuk kolçağındaki dirseğinin uyuştuğunu, uyuşukluğun verdiği ince sızının etkisiyle koltuktaki pozisyonumu değiştiriyorum. Bu arada gerinmeye çalışıyorum. Bütün vücudumda bir ürperti hissediyorum. Üşüdüğümü fark ediyorum. Uzanıp, yatağın üzerindeki sigara paketinden bir sigara alıp, yakıyorum. Derin bir nefes çekip, ciğerlerime doldurduğum dumanı içeriye öylesine savuruyorum. Umarsız bir şekilde pencereden bakıyorum. Yağmur ufuklarda açık görünen havaya rağmen yağıyor. Sanki yağmurun yağışını ilk defa fark ediyorum. Pencerenin dışarısı, pencere pervazının çevrelediği bir tablo görünümünde. Mavi deniz, uzaklarda bir karaltı gibi görünen gemi, daha uzaklarda hayal meyal tepeler… Ayağa kalkıp pencereye yöneliyorum. Sağ elim cebimde, sol elimin parmakları arasına tutuşturduğum cigaramdan bir nefes daha çekip dumanı dışarıya savuruyorum. Dışarının serin havasını çok belirgin bir şekilde yüzümde hissediyorum. Dalıp dalıp gitmelerimi engelleyemiyorum bugün. Oysa yaklaşık bir haftadır bütün tatilcilerin terk ettiği, inin cinin top oynadığı bu tatil kasabasında ruhsuz bir beden gibi dolaşıp duruyorum. Nedense ilk defa yüreğimde yaşadıklarıma dair belirtiler hissediyorum. Yüreğim, denizde oluşan med-cezir gibi dalgalanıp duruluyor. Günlerdir yüreğime hapsettiğim duygularımı yağmur harekete geçiriyor. Zira kendimi bildim bileli mevsimin ilk ve son yağmurlarında hep duygulanmışım; içime hapsettiğim ne kadar yaralı yanım varsa yağmurla birlikte kanar ve içime ince kanamalar akar. İçimi kuşatan çelişkilere öylesine gömülmüşüm ki, yüzüme vuran birkaç damla yağmuru gözyaşım sanıyorum. Yüreğimi dinliyorum; yüreğim kabına sığmaz durumda… Ha bire beni bu ekim ayında, bu ıssız kasabanın üçüncü sınıf oteline sürükleyen nedenleri sorgulamaya zorluyor. Oysa hiç de yüzleşmek istemiyorum. Hatta hatırlamak bile istemiyorum… Zaten bütün o yaşananları unutmak için gelmemiş miydim buraya? Olmuyor işte… Tek dostum olan yüreğim beni bir türlü rahat bırakmıyor. Yaşadıklarımın da yaşama dair olduğunu, onları da istesem de istemesem de kabul etmem gerektiğini haykırıyor bana...

3

Yine de bir türlü kabullenemiyorum aşkın bu denli kirli olabileceğini veya bu denli kirletilebileceğini; ihanetlerin aşkın varlığının ispatı olabileceğini… Hep aldatılanın kadın olabileceğini ya da kadın olduğunu sanıyordum. Kadının bu denli çirkinleşebileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Zira, hayatım boyunca kadını hep bir kır çiçeği dokunulmazlığında, sadeliğinde, temizliğinde görmüş ve buna bütün içtenliğimle inanmış, kendimi hayatımın kır çiçeğine karşı tertemiz korumuş, cennetimi, cehennemimi, güzellik ve çirkinliklerimi ona saklamıştım. Hiçbir şeyimi başkalarının paylaşmasına izin vermemiştim bugüne kadar... Çevremdeki bazı insanların anlattıklarını uydurulmuş hikayeler sanmıştım hep. Zira insan teni, hele aşk yerleri benim için hep dokunulmaz kutsallıktaydı, tılsımlıydı, büyülüydü, dokunulmazdı. Bunca koruma ve korunmuşluğuma rağmen şimdi ihanete uğramış, uyduruk sandığım o hikayelerden birisinin baş kahramanlarından biriydim… Ellerim titriyor. Sinirimden birbirine geçen dişlerimin gıcırtısını duyuyorum bir an. Titreyen elimin parmak arasındaki sigarayı güçlükle ve hırsla ağzıma götürüp üst üste nefesler alıp dumanını açık duran pencereden dışarıya savuruyorum. Ağzımdan çıkan duman yağmurun ve rüzgarın etkisiyle hemen dağılıp gidiyor. Ne yapacağımı bilemez durumdayım. Vücudumu saran ve öfkeden olduğuna inandığım titremenin etkisiyle ayakta durmakta güçlük çekiyorum. Bir şeyler yapamamanın çaresizliğiyle içeriye yöneliyorum. İlk adımda geri dönüp dudaklarımı yakan bitmiş sigaramı öfkeyle açık duran pencereden dışarıya fırlatıyorum ve her şeyimi rasgele fırlattığım odanın içerisinde, çaresizlik içerisinde dolanıp duruyorum. Hiçbir şeye dokunmak gelmiyor içimden. Dokunduğum her şey O’ndan bir parça taşıyor sanki… Hatta kendimden bile zaman zaman nefret edesim geliyor. Zira O’nun en büyük parçasını ben taşıyorum bütün bedenimle, ruhumla… En acısı da sıyrılamıyorum bundan bir türlü. Kendimi kirlenmiş, kirletilmiş hissediyorum. Gözlerimi her kapattığımda O’nun (artık bana çok iğrenç gelen) alaycı kahkahaları geliyor gözlerimin önüne; kulaklarımda bir zebani çığlığı gibi yansıyıp duruyor o yaralayıcı ses. Ona, aşka ve sevgiye tezahüratsız ve karşılıksız verdiğim emeklerime hayıflanıyorum… Aslında aşka ve kutsallığına öylesine inanmıştım ki zaman zaman arkadaşlarımın, özellikle de bu konuda hayli tecrübeli olan Furkan’ın, anlattıklarını hep “bu mümkün değil, olamaz…” diyerek, aşkı, sevgiyi ve kadını kirlettiği için ona çıkışır, anlattıklarını olması imkansız şeyler olarak değerlendirirdim. Olabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermiyordum. Gerçekten aşk gözlerimi kör etmişti… Kendimle olan, bu yararsız ve beni ha bire stres ve sıkıntıya sürükleyen duygu, düşünce ve dayanılmaz daralmadan sıyrılabilirim düşüncesiyle dışarı çıkmak üzere kapıya yöneliyorum. Tam kapıyı açacakken tekrar içeri dönüp yatağımın baş ucuna savurduğum hırkamı alıyorum. Bu sırada gözlerim sigara paketine ilişiyor. Onu da çakmağımla birlikte alıp çıkıyorum. Hızla merdivenden aşağı iniyorum. Otelin resepsiyonundaki adam her zamanki kendine özgü sempatik yüz ifadesiyle başını eğip selamlıyor. -Yağmur güzel yağıyor. Yürüyüşe çıkıyoruz herhalde… Bu mevsimin ilk yağmuru hocam, tadını çıkarın, diyor. O, içimdeki fırtınalardan habersiz, kendince müşterisine kibarlık ediyor. Başımla onaylar gibi yapıp hızla yanından geçiyorum. Dış kapıdan çıkarken o hala arkamdan benzer şeyler söylemeye devam ediyor. Yarım yamalak duyduğum bu sözleri önemsemiş gibi kafamı sallıyorum. Kapının önünde durup elimdeki hırkayı giyiyorum ve az önceki şiddetini yitirmiş yağmurun altında yürümeye koyuluyorum. Otel bahçesinin dışındaki plaja kadar inen yolu çevreleyen, yer yer kurumuş, renkleri bahar canlılığını yitirmiş süs ağaçları ve bodur bitkilerin arasından geçerken kendimi bir sonbahar tablosunun hüzün bürünmüş kişi figürü gibi hissediyorum. Yağmur tanecikleri çimlerin üzerinde çiğ damlaları gibi görünüyor. Beton harcının üzerine rastgele serpiştirilmiş renkli mermer parçacıklarının sıkıştırılarak yapılmış

4

yoldan geçerken yağmurdan oluşan küçük su birikintilerini önemsemiyorum. Paçalarıma sıçrayan su yazlık ayakkabılarımı ıslatıyor. Bir süre hızlı yürüdükten sonra yavaşlıyorum. İçim içime sığmıyor. Hızlı mı, yavaş mı, koşarak mı, nasıl yürüyeceğime bir türlü karar veremiyorum… Pantolonumun arka cebine koyduğun sigara paketine gidiyor elim. Birden vazgeçiyorum. Hava daha etkileyici geliyor bana; sigara içme isteğimi bastırıyor. Yolun bitiminde durup sahile, denize, çevreye geniş bir açıdan gözlerimle tarayarak bakıyorum. Yağmur şiddetini tamamen yitirmiş, tek tük damlalar değiyor yüzüme. Hatta çok uzaklarda, denizin ufukla birleştiği noktada belli belirsiz oluşmuş gök kuşağı görünüyor. Durduğum noktada öylece bekleyip, ellerim pantolonumun cebinde derin derin nefes alıyorum. Ciğerlerime, bütün damarlarıma yağmur sonrası havanın o kendine özgü berrak, serin, rahatlatıcı kokusunu çekiyorum. Bütün doğa adeta yosun, balık ve deniz kokuyor… Bu, pek tanıdığım bir koku olmamasına rağmen, yine de çok hoşuma gidiyor. Hiçbir şey düşünmeden bu anı yaşamak isteği geçiyor içimden. Olmuyor… Ne zaman kendimce güzel bir şeylerin hissine kapılsam o korkunç an ve anlar gelip, dikiliyor gözlerimin önüne. Yine karnımdan başlayan ve kısa bir süre içersinde bütün bedenimi saran o inceden yayılan sızı dayanılmaz oluyor… Şimdi nerededir acaba? Nasıl yaşıyor? Kiminle? Beni hiç düşündüğü oluyor mu? Bana yaşattığı onca acının farkına vardı mı? Birden onun o vurdumduymaz, umursamaz tavrı beliriyor gözlerimde ve peşinden beni hiçbir zaman ciddiye almadığı hali, çıldırtan kahkahaları… insanlara şirin görünmek çabasıyla herkesle paylaşırdı gülüşlerini... Oysa bakışlarının, gülüşlerinin sadece benim için olması gerektiğini söylerdim her fırsatta. O, çağdaş bir tavır takınarak -Neden sadece senin için olsun ki! İnsanlar beni seviyor, sayıyor… Eğer bir güzelliğim varsa onlarla da paylaşmalıyım… Derdi. Deliye dönerdim onun bu tavırları karşısında. Çevresindekileri tanıyordum, onun bu halini hafif meşreflilik bilip, nasıl faydalanacaklarını düşünürlerdi hep. Bence o da bundan hoşlanıyordu. Kendimi aptal yerine konmuş gibi hissediyordum. Çoğu kez onunla tartışır, bildiğim bütün bilimsel terim, tanım ve kavramları anlatarak kadın-erkek ilişkisinin tanımını yapmaya çalışırdım. O benim anlattıklarımı hiç mi hiç kayda almazdı. Hatta inandığını sandığım filozofların, bilim adamlarının, sanatçıların bu konudaki görüşlerini anlatırdım. Yırtınırdım saatlerce. O, soluk soluğa, hiç duraksamadan anlattıklarıma bir an zorunlu ara verdiğimde, yine kendi bildiğini okurdu… Bana anlattığı uçuk fikirlere tam olarak inanıp inanmadığını bilmiyordum ama, mantıklı hiçbir insan anlattıklarının var olan ve yaşanan koşullarla uyuşmadığını bilebilirdi. Bana göre her eylem zamanında ve kendi koşullarında gerçekleşmeliydi. Donkişotluğun hiçbir anlamı ve gereği yoktu. Önceleri kadın-erkek ilişkilerine dair görüşlerinin sadece görüş olduklarına inanıyordum. Belki de kendisini bana daha farklı, kendince çağdaş göstermeye çalıştığını sanıyordum. Onun için sadece birer fantezi olduğunu düşünüyordum. Beni düşünce ve bedeniyle altadabileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Belki de böylesi bir ihtimali düşünmekten korkuyor ve kaçınıyordum. Sonunda anladım ki, savunulan her düşünce yaşanmak istenen ve yaşanan birer gerçekti. Kirli, pasaklı ve delirten gerçek… Anladım ki aldatılma sadece, tensel bir olay değilmiş… Beynimin her noktasına pervasızca hücum eden ve gömleğimin düğmelerini koparırcasına bağrımı açmaya ve avazım çıktığınca bağırmaya yönelten bu kirli düşüncelerden kurtulmak istiyorum. Olmuyor bir türlü… Yağan yağmurdan çamura dönmüş kumsala hiç aldırmadan dalıp, hırçın dalgalara doğru yürüyorum.

5

Denizle hiçbir zaman samimi olmamıştım. Hep bir yabancı gibiydi benim için. Tanımadığım, bana zarar verebilecek bir yabancı… Kumsalda dalgalara doğru bir süre yürüdükten sonra duruyorum. Yarıya kadar ıslak kuma batan ayaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Kendimi ıssız bir bataklıkta, çaresiz, savunmasız, kurtarılmayı bekleyen bir insan gibi görüyorum. Dikildiğim noktadan çevremi gözlüyorum. Uzunca kumsalın sol bitimindeki kayalara takılıyor bakışlarım. Oraya doğru yürümeye karar veriyorum aniden. Bakışlarım yarıya kadar kuma batan ayaklarıma yöneliyor, sonra kaçamak bakışlarla ardıma bakıyorum; yürüdüğüm yerde derin izler bırakıyorum. Çok geçmeden orada hiç yürümemişim gibi; ıslak kumsaldaki ayak izlerim kayboluyor. Kendimce en uygun kayayı bulup, yönümü denize doğru dönerek oturuyorum. Güneş, arada bir beyaz bulutların ardına gizlense de, hemencecik bulutlardan sıyrılıp, gülümseyen yüzünü tekrar gösteriyor, yağmur sonrasındaki bütün berraklığıyla… Günün bitimine yakın olan bu saatte, batmak istemiyormuş gibi, çok yavaş ilerliyor. Islanmış ayakkabılarımı çıkarıyorum. Birbirlerine vurarak, içlerine dolan kumları silkeliyorum. Kurumaları için dik bir şekilde güneşe yüzlerini çevirip kayaya dayıyorum. Islanan paçalarımı hafiften sıyırıp çıplak ayaklarımı ovuyorum. Ellerimin sıcaklığını serinleyen, hatta hafiften üşüyen ayaklarımda hissediyorum. Güneşin hafif sıcaklığı bütün vücuduma sızıyor. Gevşeyip, ağırlaşıyorum. Kendimi kocaman bir tablonun içersindeki çaresiz, savunmasız, yıkılmış küçücük bir nokta gibi görüyorum. Uzaklardan peş peşe gürültüyle, köpürerek gelen azgın dalgaların kayayı dövüp, üzerinde erimesini izliyorum. Aslında izleyip izlemediğimi de bilemiyorum. Çünkü bomboş ve ruhsuz bir şekilde bakıyorum nesnelere… * * * Yıllar önceydi, onunla yeni tanışmıştım. Henüz aşkımızın aşk olduğu, teninin, yüreğinin coğrafyasının bakir olduğuna inandığım, o bakir coğrafyanın ilk kâşifi edasıyla keşfe çıktığım günlerdi. Bir sahil kasabasında akşam serinliğinin yalayıp geçtiği bedenlerimizi birbirine dolamış, süzülen ayın altında dakikalarca yürümekten yorulmuş, sahilin bittiği yerde, yine böylesi bir kayanın üzerine oturmuştuk. Ellerini avuçlarımın içerisine almış, denizin üzerinde oluşan yakamozlara bakarak içimde kabarıp duran ve kabına sığmayan ona dair duygularımı büyük bir keyifle anlatmaya hazırlanırken, o derin bir iç çekerek avuçlarımın arasından elini usulca çekmişti. -Biliyor musun, yıllar önce Murat’la Bodrum’daki tatilimizi hatırladım birden… demişti. Hiç beklemediğim bir şeydi bu. Üzerime bir anda kocaman bir kovadan kaynar sular dökülür gibi oldu. “Murat da kim?” dememe fırsat kalmadan çok içten ve büyük bir özlemle uzun uzadıya anlatmaya koyulmuştu. Sözünü kesmemiştim. O anlattıkça her sözü bir bıçak darbesi gibi bedenimin muhtelif yerlerine saplanıyordu. Yaralanmıştım. Her yanımı sızılar sarmıştı… İçim incelmişti… Boğazım kurumuştu… Çok derinlerden gelen gizli hıçkırıklarım boğazıma düğümlenmişti. Kendimi istenmeyen, tali, sıradan, küçülmüş bir cüce gibi görmüştüm. Yıkılmış, harap olmuştum. O ise kendini kaptırmış, anlattıklarının coşkulu mutluluğunu yaşıyordu. Titreyen sesime ilişen ağlamaklı tonla, söyleyeceklerimi umursamayacağını bildiğim halde çekingen ve ürkek bir şekilde; -Öylesine içten ve özlemle anlatıyorsun ki arkadaşını, keşke sevgilin olacağıma sıradan bir arkadaşın olsaydım… demiştim. Buna çok sinirlenmiş; -Acayip şeysin ya, ben onunla sadece arkadaştım. Bir hafta beraber tatil yaptık. Bunda kıskanılacak ne var yani?...

6

Sonra, sesinin tonuna cilveli bir iştah yükleyerek; -Ayrıca geçen kış Uludağ’daki tatilimiz daha da keyifliydi… Ay, o günleri unutamıyorum… Ben kendimi her şeyden soyutlamış, bütün hücrelerimle, her yanımla onunla doluyken, o benden çok uzaklarda, başka dünyalarda, başka kişilerle paylaşıyordu o güzelim anları… Kirlenmiş, kirletilmiş gibi hissediyordum aşkımı-aşkımızı… Çaresiz, ne yapacağını bilemez bir durumdaydım. Sadece ölmek istiyordum. O an aklıma ilk gelen ilk cümleyi medet umar bir şekilde ona bakarak söylemiştim. -Biliyor musun, şuan kendimi denize atıp ölmek istiyorum… Buna üzülür müsün? O, hala bana anlattığı arkadaşının etkisindeydi, benim bu denli önemli bir sorumu dikkate bile almamıştı… -Sen delisin… Kıskanç bir böceksin… demişti, umursamaz bir edayla. Oysa içimde beni ölümün eşiğine götürecek kadar acılarla dolu fırtınalar kopuyordu... İhanet sadece tensel temaslardan ibaret değildir ki… düşünsel de olsa ihanet ihanettir ve daha da acı veriyor... Bence o beni hayallerinde aldatıyordu. Kendimce çok romantik bulduğum o anımı kendisiyle paylaşmak isterken, sevgilim ise o anın güzelliğini kendi iç dünyasında başkasıyla paylaşıyordu... Bundan daha büyük bir ihanet olur mu? Ama onu çok seviyordum. Allah kahretsin, sabır taşımı zorluyordum; belki uslanır, belki farkına varır, belki gerçekten yaptığının yanlış olduğunu anlar diye kendime sürekli telkinlerde bulunuyordum. O anlatıyor, ben donmuş bedenimle onu dinliyordum. Neden sonra çektiğim acının farkına varmıştı sanki. Koluma girmiş, usulca sokulmuştu bana; teninin beni kendimden geçiren sıcaklığını bütün bedenimde hissetmiş, içim bir hoş olmuştu. Başını omzuma dayayarak, o okşayıcı ses tonuyla; -Ben seni seviyorum canım… Kıskanç böceğim benim… Yanlış bir şey yapmıyorum… demişti. Bana pek de inandırıcı gelmemişti söyledikleri. Güven duygusu vermiyordu bana. Bu yüzden hiç konuşmasını istemiyordum. Sanki konuşunca beni yaralayacak şeyler söyleyecekmiş gibi korkuyordum artık. Peki ona göre yanlış neydi?... Yaptıklarının yanlış olduğunu neden kavrayamıyordu? Oysa hiç de aptal değildi... Okuduğu üniversiteleri başarıyla bitirmiş, bir çok sosyal çevrede bulunmuştu hayatı boyunca. Çoğu kez bulunduğu ortamlarda etkileyen, yönlendiren bile olmuştu. Şimdi neden böylesine aptalca davranıyordu? Belki de beni aptal sanıyordu… Kendimi toparlamaya çalışıyordum. Sesime müşfik bir ton yükleyip, elimden geldiğince kırmamaya özen göstererek; -Belki kendince yanlış yapmıyorsun ama, senin doğru sandığın şeyler bana göre yanlış… İnsan sevgilisiyle beraber iken başka sevgililerden bahseder mi hiç? Bahsedince yanındakini yaralamaz mı? Şimdi ben aynı şekilde sana geçmişte yaşadıklarımdan bahsetsem sıkılmaz mısın? Ben seni yaşamak istiyorken, her şeyim sen doluyken, sense başkasını yaşıyorsun iç dünyanda… Eğer buna kıskanmak diyorsan, kıskanıyorum. Hem de milyon defa, hem de ölesiye… Benim olmalısın. Her şeyinle benim olmalısın. Korkum, sen şu an sadece fiziğinle benimlesin… Buna çok sinirlenmiş, söylediklerimi hakaret olarak algılamıştı. Bana sokulmuşluğundan sıyrılıp karşıma dikilmişti. Göz göze gelmiştik. Yüzünün ifadesi çok sert ve acımasızdı. Öfkeli, mahalle kadınlarının kavgalarını andıran, çığırtkan bir ses tonuyla; -Tabii ki erkek arkadaşlarımdan bahsedeceğim. Onlar benim yaşamımın bir parçasıdır. Onlarla onca güzel yaşamışlıklarım oldu. Kusura bakma ama onları söküp atamam yaşamımdan…

7

Öfkem artık başka duygulara dönüşmüştü; şeklini bilmediğim kirli duygulara… Yine de yalvarır bir şekilde; -Gel geçmişi geçmişte bırakalım. Hayatımızda yeni bir başlangıç yapalım. Biz bize iki kişilik bir dünya yaratalım. Tabii ki dostlarımız, arkadaşlarımız olacak. Ama bunlar özel yaşamımızda yaralayan engeller olmamalı. Bir çizgi çekelim. Geçmiş çizginin öbür yanında kalsın ve hiç görmeyelim. Ya da elimizden geldiğince görmemeye çalışalım… O hiç beklemediğim bir şekilde bana sarılarak; -Seni seviyorum canım. Ama üzgünüm. Yine de onlar benim arkadaşlarım. Onlardan hiçbir zaman vazgeçemem… Bana yaşattığı bütün o acılara rağmen sarılmasına dayanamıyordum. Bana sarılınca her şeyi unutuyor, bütünüyle onun olmak istiyordum. Yine de kırmamaya özen göstererek; -Böyle olur mu hiç canım? Bir tarafta yaşamının çok önemli bir yerine koyduğun erkek arkadaşların, diğer taraftan da ben, ki beni çok sevdiğini söylüyorsun… Ben bütün geçmişimi sana ve sevgimize feda ediyorum… Oysa sen bildiğinde diretmekle, böyle yapmakla beni kırarak inandırıcılığını yitirmiyor musun? Ne olur, kendini benim yerime koy bir an… Bir an sessiz kaldı, sessizliğinden de faydalanarak sözlerimi uzattım; -Sahi senin hiç kız arkadaşın olmadı mı? Hayatın boyunca hep erkeklerle mi arkadaşlık ettin? Neden?... Öfkelenmiştim birden. Çıldıracakmış gibi olmuştum. Onun benimle paylaştıklarını başka erkeklerle paylaşıyor olma duygusu kanımı beynime sıçratmıştı, onu haram, bayat, kirli görmüştüm bir an. Kolundan sıyrılarak; -Canım, gerçekten bu böyle olmaz. Ya onları, ya da beni tercih etmek zorundasın, ki ben sana hayatımı adamaya hazırım… Yine sözlerimi bitirmeme fırsat vermeden, ukala bir tavırla; -Ben böyleyim canım ve değişmeyeceğim. İnsanların beni sevmesi, benimle ilgilenmesi hoşuma gidiyor. Tabii ki onlarla görüşeceğim, onlarla olacağım. Kabul ediyorsan ben buyum… Zaten seninle olmayacak böyle… Haydi, hoşça kal, diyerek, yanımdan ayrılmıştı. Beklemediğim bu tavır karşısında olduğum yerde dona kalmıştım. Bomboş gözlerle bakakaldım ardından. Aynı boş bakışlarla gidişini izliyorum bir süre. Neden sonra kendime gelmiştim. Nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir anda binlerce soru hücum etmişti beynime, yüreğime… Bu kadar basit miydi, bunca yaşanmışlığımızı bir anda silip süpürmek? Bu nasıl sevgiydi? Bu nasıl insanlık? Bu nasıl insan? Beklemediğim ve hak etmediğim bu ani gidişi onun daha önceki benzer tavır ve davranışları hatırlatıyordu bana; defalardır hep aynı şekilde davranıyordu. Hatta bazen daha çok acımasız oluyordu. Onun bu davranışları kadınlara bakış açımı olumsuz yönde etkiliyordu. Ama her seferinde içimde oluşan o kötü düşünceleri kırmaya çalışıyordum. Ama bu defa çok kırılmıştım. Kendimi çok güçsüz ve kirletilmiş hissediyordum. İstemediğim halde bütün kadınlara karşı bir nefret duygusu gelişmişti içimde. “Artık hayatım boyunca hiçbir kadını sevmeyeceğim. Ben bunları hak etmiyorum ki…” demiştim kendi kendime… Olduğum yere yığılmış, bir şeyler yapamamanın çaresizliğiyle ağlamıştım saatlerce. Oysa, ona yaptıklarının yanlış olduğunu söylemek istemiştim sadece. Arkadaşlığın ve sevginin çok farklı şeyler olabileceğini, sevgilinin, eşin bir ömür boyu birlikteliği, can birlikteliği gerektirdiğini, gerisinin sadece hayatının bir yerlerinde olabileceğini ve daha bir çok şeyi söylemek istemiştim. Zira söylemek isteyip de söyleyemediğim o kadar çok şey vardı ki, hepsi boğazımda düğümlenip kalmıştı... Bu kadar ucuz bitmemeliydi. Günün ilk ışıklarıyla, bir polisin beni dürtmesiyle uyanmıştım uyuyakaldığım parkın içindeki banktan. Perişan bir halde ilk otobüse binip, yüreğimi orada bırakarak o kentten ayrılmıştım…

8

** * Oturduğum sert kayanın kalçalarıma ağrı verdiğini, ayaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Yüreğimin paramparçalığı karşısında bu acıları hiç de umursamıyorum. Nemlenen gözlerimi silip, derin bir soluk alıyorum. Kirli, kabuslu bir uykudan uyanmışçasına ürkek bir şekilde sağıma soluma bakınıyorum. Güneş ufka inmiş, hava hayli serinlemişti. Birden bir titreme tutuyor beni. Üzerimdeki hırkamı iyice sarıyorum kendime. Uyuşan ayaklarımı ileri geri uzatarak hareket ettiriyorum. Bir süre sonra, bana yokmuş gibi gelen uyuşmuş ayaklarımın üzerinde güçlükle doğruluyorum. Sağa sola geriniyorum. Yüksek kayanın üzerinde kendimi uçmaya hazır bir kartal gibi hissediyorum. Ve durup bir süre daha bomboş gözlerle köpüren denize bakıyorum. Cebimdeki sigara paketinden bir tane sigara çıkarıp yakıyorum. İlk nefesi derince çekip dumanı denize savuruyorum ve ayakkabılarımı elime alarak, otele dönmek üzere hareket ediyorum. Otelde, resepsiyondaki görevli ve benim dışında kimse olmadığı için, terkedilmiş bir virane gibi çok sessiz ve sakin... Bu sessizlik bazen ürkütücü geliyor insana. Cam kapıyı itip içeri giriyorum. Adamı her zamanki yerinde bulamıyorum. Sanırım ikimiz için akşam yemeği hazırlamaya gitmiş olmalı. Resepsiyon sehpasının yanında duruyorum. Adama seslenmek geçiyor içimden. Vazgeçiyorum. Merdivenleri isteksizce, trabzanlara tutunarak, ayaklarımı sürterek çıkıyorum. Odamın kapısının önünde durup aynı isteksizlikle kapıyı açıp içeri giriyorum. İçerisi loş bir aydınlıkta. Pencere açık, tül perde rüzgarın etkisiyle hafifçe dalgalanıyor. Işığı yakmıyorum. Elimdeki anahtarı rastgele yatağın baş ucundaki tuvalet aynasının önünde bulunan masaya atıyorum ve kendimi yatağa bırakıyorum. Sırtüstü uzanıp bakışlarımı tavana dikiyorum. Bir süre öylece baktıktan sonra yorulan gözlerimi kapatıyorum. Gözlerimi kapatmamla beraber bir hayalet fluluğunda siluetini görüyorum. Onun o kendine özgü gülüşünü, ısırılası elmacık kemiklerini, ışıl ışıl parlayan gözbebeklerini… Göz kapaklarımı her iki elimin baş parmaklarıyla bastırarak ovuşturuyorum. Öylesine sert bir şekilde ovuyorum ki, gözlerimin önünde kızıldan başlayıp çeşitli renklere bürünen ışıklar beliriyor. Yine yüreğimi saran o tarifsiz sızı dayanılmaz oluyor... Bütün kadınlar onun gibi miydi? Öylesine hain ve içten pazarlıklı mıydı? Nedense anam geliyor aklıma. Peşinden Anadolu’nun köy kadınları. Hepsi de ana kutsallığında… Onların koynunda sarmalansam, hiçbir şey düşünmeden, bir ömür boyu… O kutsal ten sıcaklık ve kokularında kaybolup gitsem, diyorum. Sonra, birden daha önce tanıdığım kadınlar geliyor gözlerimin önüne bir bir. Onlarla yaşadıklarım. Başlangıç ve bitimlerim… Arkadaşım Furkan’ın anlattığı ve bazılarını tanıştırdığı kadınlar… Furkan’la ve tanıştırdığı kadınlarla yaptıkları konusunda çoğu kez tartışırdık. Bunlar genelde çevrede saygın kadınlar olarak biliniyorlar. Sokakta birer hanımefendiler; önlerinde el pençe divan duruluyor… Aralarında evli iş kadınları, bürokratlar, ev kadınları, kendilerini entel sayanlar, hatta geleceğimizin teminatı öğrencileri yetiştiren bazı öğretmen ve akademisyen kadınlar… internet’te çetleşerek tanışıp birbirinin adını bile bilmeden yaşanan bir gecelik birliktelikler… Toplumu yöneten-yönlendirecek noktalarda olan bu insanların, yaptıklarının yaşadıklarıyla çeliştiğini günlerce düşünmüş, çelişkileri çözememiştim. Az önce Furkan’ın kollarında bütün kadınlığını cömertçe sunan kadın birazdan kocasının yanına gidecek. Bu sefer kendini kocasına çok temiz, sade ve dokunulmamış olarak sunacak. Bu ihanet ve iki yüzlülük karşısında çıldırıyordum. Ellerimi şakaklarıma götürüp beynimin içerisine bir anda hücum eden onca bilimsel kavram, tanım, hatırayı derin bir ah çekerek kendimden uzaklaştırmaya çalışıyorum. Yine o

9

aklıma geliyor. İçimde oluşan kaygılara yönelerek, o kadar çok anlatmış olmama rağmen, “keşke bütün bu bilimsel tanı ve kavramları ona anlatabilseydim ve inandırabilseydim” diye geçiriyorum içimden. Yatağımın başucundaki telefon çalıyor. Sadece duygu ve düşüncelerimin doldurduğu odanın içerisinde yankılanıyor bu yabancı ve beynimi tırmalayan ses. İkinci çalışında isteksizce ahizeyi alıp kulaklarıma götürüyorum. Arayan resepsiyondaki adamdı; her zamanki kibarlığıyla beni yemeğe çağırıyordu. Elimdeki ahizeyi bir an göğsüme bastırarak öylece bekledim. Bana her şey onu hatırlatıyor. Ani bir hareketle uzandığım yataktan doğrulup oturuyorum. Ahizeyi yerine koyup ayağa kalkıyorum. El yordamıyla banyoya yöneliyorum ve kapının yanındaki ışık düğmesine basıyorum. Banyoda yanan parlak ışık gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerimi bir iki sefer açıp kapatıyorum. Güçsüz hissettiğim bedenimi lavaboya dayayarak, musluğu açıyorum ve akan soğuk suyu rastgele, üst üste yüzüme çarpıyorum… Deniz suyundan ıslanan ve parmak aralarına ince kum giren ayaklarımı yıkıyorum. Aynanın karşısında durup kendimi izliyorum; gözlerim kıpkırmızı olmuş… Saçlarımı ıslak ellerimle arkaya yatırıyorum. Sonra ıslak ellerimi, yüzümü sol yanımda askısında duran havluyla kuruluyorum. Üstümü başımı düzelterek banyodan çıkıyorum. Dışarıda yürürken ıslanmış olan ayakkabılarıma bakıyorum, onları giymekten vazgeçip terliklerimi geçiriyorum ayaklarıma. Aşağıya indiğimde resepsiyondaki otel görevlisinin ikimiz için güzel sayılabilecek bir masa hazırlamış olduğunu ve beni beklediğini görüyorum. Beni görür görmez, ayağa kalkarak sevinçle “Buyur ağabey, hoş geldin.” deyip, masaya davet ediyor. Beraberce masaya oturuyoruz. Aslında canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Sadece, sigara içmekten çamur haline gelmiş ağzımın içerisini ve artık ağrısı başıma vuran midemi bastırmak için bir şeyler atıştırmak istiyordum. Oysa adam son derece özenerek hazırlamıştı masayı. Yemekte havadan sudan konuşuyoruz. Elimden geldiğince adamın bana soru sormasını engelliyorum. Zaten artık fazla soru sormuyor. İlk geldiğimde bana birkaç soru sormuştu, ona çok stresli ve gürültülü bir işimin olduğunu, bu yüzden tatilimi bu aya ertelediğimi ve gelip sessiz bir ortamda kafamı dinlendirmek istediğimi söylemiştim. Sorduğu sorulara kaçamak cevaplar verdiğimi görünce, fazla konuşmak istemediğimi anlamış, sıkıcı sorularından vazgeçmişti. Daha az konuşmaya başlamıştı. Daha doğrusu o konuşuyor ben dinliyordum. Sırf bana soru sormasın diye, genelde onu konuşturmaya çalışıyordum. O da hiç usanmadan bana başından geçen, orada yaşadıklarına dair değişik hikâyeler anlatıp duruyordu. Yemek faslımız en az bir saat sürüyor. Bu sürenin büyük bir bölümünü sessizce geçiştiriyoruz. Sessizliği sadece çatal bıçak sesleri bozuyordu. Geri kalan kısmında ise yine o konuşuyor ben dinliyordum. Aslında orada olmam onu bir anda sevindirmişti. Çünkü ben olmasaymışım tek başına sıkıcı günler geçirecekmiş. Arada bir patronlarının kaçamak yapmak için oraya sevgili ve arkadaşlarıyla beraber gelmeleri dışında, aylarca kimseyi görmeyecekmiş… Yemekten sonra masayı beraber topladık. Bulaşıkları ben yıkamak istedim, engelledi. Biraz utanarak, sıkılarak, “Birer kadeh rakı içelim mi abi…” dedi. Hiç de beklemediğim bu teklifi gülümseyerek karşıladım. Bu davranışım onu onayladığım anlamına geliyordu. Sevinmiş bir şekilde, “Bulaşıkları sonra yıkarım…” deyip, tezgahın üzerindeki rafa uzanarak bir şişe rakı aldı ve iki kadeh doldurup, oturduğumuz masaya getirip koydu. -Yanında bir şeyler ister misin ağabey?... Hiç gerek olmadığını söyledim. Beraber masaya oturup, doldurduğumuz kadehlerimizi tokuşturduk. İlk yudumlarımızı aldıktan sonra, söyleyeceğini onaylamamı beklercesine yüzüme

10

bakarak “Kalkıp teybe bir de müzik koyayım…”. Cümlesini, söyleyiş şeklini garipsedim, ama sadece mimiklerindeki tebessümle geçiştirdim. Çalınan müzik hiç de sevdiğim bir türden değildi. Ama arkadaşımın zevklerine saygı duymalıydım… Masaya döndüğünde, beni memnun etmiş olduğunun verdiği duyguyla gülümseyerek “Güzel değil mi ağabey?…” diyor. Deminki gülümseyen edamla “Çok güzel. Harika” diyorum. Müzik ve rakı onu etkilemiş olmalı ki, kırk yıllık dostuymuşum gibi bana yaşamına dair anılarını anlatmaya başladı. Aralıksız olarak, aşklarından, birlikte olduğu kadınlardan, otele gelen insanların yaptıklarından bahsetti. Otele gelen insanların kaçamak aşklarını kendince anlatırken yüreğimdeki sızı değişiyor, kadehimdeki rakıyı dipliyorum. İçimi kuşatan acımasız duygulardan habersiz, anlattıklarından etkilendiğimi sanarak, boğuk bir ses tonuyla, “Vay, abime bak…” deyip, sendeleyerek ayağa kalkıyor ve gidip tezgahın üstündeki rakı şişesini getiriyor. Kadehime tekrar dolduruyor. Bu arada kendi kadehini de fondip yapıp onu da dolduruyor. Şişenin bitiminde ikimizde çakırkeyif oluyoruz. Ona çıkıp yürümeyi öneriyorum. Teklifimi keyifle gülümseyerek kabul ediyor. Masadakileri olduğu gibi bırakıp kapıya yöneliyoruz. Dışarısı çok sessiz, hafiften rüzgâr esiyor, yanaklarımızı yalıyor esen rüzgâr. Ay gökyüzünde bütün berraklığıyla gülümsüyor geceye. Otelin geniş bahçesinde labirentleri andıran yolda yürüyoruz sessizce. Bana ürkütücü gelen sessizliği bozuyorum; -Evli misin? diyorum. Böylesine bir soru veya herhangi bir soru bekliyormuş gibi, henüz sorum daha son harfindeyken iç çekerek adeta atlarcasına; -Evliyim ağabey. Üç tane de çocuğum var. Başlıyor karısından, çocuklarından içli içli konuşmaya. Onları çok özlediği her halinden belli oluyor. Onları en son ne zaman gördüğünü soruyorum. -Senin geldiğin gün ben de geldim ağabey, ayda bir eve gidiyorum. Yerime başka biri geliyor, birkaç gün evde kalıyorum. Bu sezonda sadece bir kişi kalırız burada. Aslında bakma, ben burada bekçilik yapıyorum... “Bekçilik yapıyorum” cümlesini derin bir ah çekerek, içerlenerek söyledi. Kim bilir belki onun da düşünde hep bir otelin şefi, yöneticisi veya sahibi olmak var. Başımı gökyüzüne çevirip derin bir iç çekiyorum. Bu hareketime karşın “Seni sıktım değil mi ağabey…” diyor, mahcup bir edayla. Onu üzmüş olmanın korkusuyla atılıyorum; -Hayır, hayır bilakis mutlu oluyorum, lütfen anlat... Hatta istersen sahile inip kumsalda yürüyelim… -Sen nasıl istersen ağabey… En büyük isteklerimden birisi mehtaplı gecelerde onunla hiç konuşmadan, sarmaş dolaş kumsalda yürümekti. Yorulunca ılık kumlara sırt üstü uzanıp yıldızları seyredip bize, ikimize dair düşler kurmaktı. Bunu bir türlü gerçekleştirememiştik. İçimde uhde olarak kalmıştı. Arkadaşımın aralıksız anlattıkları eşliğinde kumsala yöneldik. Islak kumlarda terlikle yürümekten rahatsız oluyorum. Terliklerimi çıkarıp elime alıyorum. Islak kumsalın serinliği ayaklarımın tabanından bütün bedenime yayılıyor. Ufak bir ürpertiden sonra alışıyorum buna. Yanımdakinin anlattıkları, kulaklarıma çok uzaklardan bir vızıltı gibi geliyor. Kendi düş âlemimde gidip gidip geliyorum. Bana yaptıklarına, her şeyine rağmen yine de onu düşlüyorum. Onun şu an yanımda olmasını ve bu anımı onunla yaşamayı çok isterdim. Bu isteğim dayanılmaz bir hal alıyor. Yüreğim yine daralıyor, inceliyor kırılma noktasına geliyor. Onu her şeyiyle düşlüyorum; bedeniyle, beyniyle, anlattıklarıyla… bedenini, tenini, teninin yumuşaklığını, bana dokunuşunda hissettiğim şehvi duygularımı… Bir an ona karşı

11

cinsel duygularım kabarıyor. Hayatımda hiçbir kadınla bu denli tensel uyum sağlamamıştım. Birlikteyken dünyanın en mutlu insanı oluyordum. Sonra, birden anlattıkları geliyor aklıma; değişik insanlarla yaşadıkları, özellikle de onları anlatırken ki duyduğu mutluluğu… Birden bütün şehvet duygularım sönüyor, yerine yine ona karşı duyduğum nefret kaplıyor her yanımı. Allah kahretsin, ben onu sevmeyi hayatım kadar ciddiye alıyordum. Bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyordum da, bunu anlamak istemiyordu belki de. O mutluluğu, ona hayatımı verecek kadar ciddiye almama rağmen bende aramıyordu. Hep başka kişilerde, yerlerde ve olaylarda, hatta geçmişinde arıyordu. Hâlbuki sevgimi anlamak isteseydi ve anlayabilseydi. Ona bir ömür, fazlasıyla yetebileceğimi öğrenecekti. İç dünyamda savaştığım bu sözlerimin bir kısmını farkına varmadan seslice söylemiştim. İç didişmelerimden habersiz, hararetli bir şekilde konuşmasını sürdüren arkadaşım “Efendim ağabey, bir şey mi dedin?” diyor. Birden ona dönerek, birazda utanarak “Hayır hayır… Sen devam et, baksana deniz ne kadar güzel bu akşam…” diyerek, geçiştiriyorum. Bu alemde ondan daha dertli olabileceğine ihtimal vermeyen adam hiç ara vermeden anlatmaya devam ediyor. Islak kumsalda çok yavaş bir şekilde arada bir sendeleyerek yürüyoruz. Kumsalın ince kumu bastığım yerlerde ayaklarımın altını okşarcasına yumuşak bir şekilde kayıyor ve zaman zaman ayaklarım yarıya kadar kuma batıyor. Bir süre yürüdükten sonra, gündüz üzerinde oturduğum kayalıkların olduğu yere geliyoruz. -İstersen biraz oturalım ağabey… diyor arkadaşım. Oteli, işini unutmuş anlaşılan. Belli ki içkinin etkisiyle deminden beri anlattıkları ona her şeyi unutturmuş. Ayaklarımın ve bedenimin üşüdüğünü hissediyorum. Arkadaşıma; -Geç oldu, istersen dönelim… diyorum. O, her söylediğimi memnuniyetle kabul ediyor. Yine itiraz etmiyor. Dönüş yolunda birde çok içli bir türkü tutturuyor. Kendimi tutamayıp türküsüne eşlik ediyorum, sesimiz gecenin sessizliği içerisinde eriyip gidiyor. Otelin kapısının önüne kadar acemice söylediğimiz türkümüz devam ediyor. Arkadaşım kapıyı açarken dilindeki türküyü mırıltıya dönüştürüyor. Dışarıda farkına varmadan öylesine üşümüşüz ki, içerisi sıcacık geliyor bize. Resepsiyon sehpasının önünde durup göz göze geliyoruz, alkolün etkisinden olsa gerek, sanki ilk defa karşılaşmışız gibi bir birbirimizle kucaklaşıp, öpüşüyoruz iyi geceler diliyoruz birbirimize. Merdiven korkuluğuna tutunarak yukarı çıkarken, arkadaşım peşimden sesleniyor; -Bir emrin olursa telefon et ağabey… Başım önümde teşekkür edip odama çıkıyorum, kolu çevirip itiyorum, kapı açılıyor. Kilitlememişim demek ki, odanın loş aydınlığında gözüm sehpadaki anahtara ilişiyor. Işığı yakmıyorum. Dışarıdan sızan ışık içeriye daha loş bir hava veriyor. Deminden beri elimde tuttuğum terlikleri yere atıp lavaboya yöneliyorum. Karanlıkta el yordamıyla musluğu açıp avuçlarımla doyasıya su içiyor, ıslak ellerimi yüzüme sürüyorum. Gelip köşedeki koltuğa adeta yığılıyorum. Bir süre ruhsuz bir şekilde, bir yığıntı gibi koltukta bekliyorum. Biraz kendime gelince gözlerim odanın içerisindeki loş aydınlığa alışıyor. Yine de içerde darmadağın rast gele duran eşyam birer karaltı olarak görünüyor gözlerime. İçinde bulunduğum durumu düşünüyorum... Elimde olmadan içimden yüzlerce soru yöneliyor bana. Neden buradayım? Evim, işim, dostlarım geride bıraktıklarım bir bir sorguluyorlar beni. Bu kadar yoğun soru karşısında kendimi zavallı, çaresiz, savunmasız hissedip, acıyorum kendime. Gözlerim doluyor birden, öfkeleniyorum bu zavallı halime. Ellerimi koltuğun kolçaklarına destek yapıp doğruluyorum. Giriş kapısının yanındaki fosforunun etkisiyle ışıldayan lambanın düğmesine basıyorum. Odanın içerisi aydınlanıyor.

12

Öylece durup odanın içersini gözlüyorum. Pencereye yöneliyorum, dizim yatağın köşesine çarpıyor. Acı hissediyorum. İstem dışı bir hareketle eğilip elimle ovalıyorum acıyan yeri. Pencerenin kenarında durup, bir sigara yakarak, dışarıdaki gökyüzüne bakıyorum. Sigaram bitene kadar bu seyrim devam ediyor. Alıp götürüyor beni gökyüzü köyüme, çocukluğuma henüz kirletilmemişliğime… Umutlarıma, yaşama dair gelecek düşlerime, ki bu düşlerimin çoğunun şimdi gerçekleşmiş olması gerekiyordu. Çocukken olmasını hayal ettiklerimle şimdi yaşadıklarım arasında gidip gidip geliyorum. Hiç bir şey çocukluk düşlerimdeki gibi değil. Hiçbir çocukluk düşüm gerçekleşmemiş… İçtiğim filtresiz sigara dudaklarımı yakıyor. Parmak ucuyla dudaklarımdan alıp pencereden dışarı atıyorum. Ellerim cebinde odaya yöneliyorum. Neler yapacağımın çaresizliğiyle bir süre kendimi dinliyorum. Çıplak ayaklarıma bakıyorum, parmaklarımın arası, ayağımın yanı ve üstüne ince kum taneleri yapışmış vaziyette. Lavaboya gidip ayaklarımı yıkıyorum, ellerimi kurulayıp odanın içerisine geliyorum. Soyunup şortumu ve geceleri giydiğim tişörtümü giyiyorum. Yatağıma oturuyorum. Canım uyumak istemiyor. Ne yapacağımı da bilemez durumdayım. Yatağımın ayakucunda yarı açık duran valizime takılıyor gözlerim. Valize uzanıp elime gelen kısmını tutarak kendime doğru çekiyorum. Buruşan nevresime aldırmadan, valizi açıyorum. İçerisi tıka basa eşya dolu. Apar topar evden ayrılırken, ayrım yapmadan elime geçen ne varsa; elbiselerimi, tıraş takımımı (gerçi tıraş olmayı düşünmüyorum) diş macunumu, fırça… valiz kapağında boydan boya bulunan cepte, ‘belki okuyabilirim’ umuduyla birkaç tane kitap, bloknotum, kalemler, günlüğüm vs. valize doldurmuştum. Geldiğim günden bu yana hiç bir şeye dokunmadım. Ne tıraş oldum, ne dişlerimi fırçaladım, ne de canım kitap okumak- bir şeyler karalamak istedi. Hep kendimle baş başa kaldım, kah kendimi yedim bitirdim, beynimdeki sorularla ve yüreğimdeki sızılarla savaştım, kah yaşama, yaşanan her şeye sitem ettim. Ve sanırım böyle de devam edecek. Canım hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyor. Bir şeyler yapmak, bir şeylerle ilgilenmek gelmiyor içimden. Elbiselerimin, öylesine tıkınmış olarak durması beni geçmişe, bir kaç gün öncesine götürüyor. Her şey öylesine taze ve öylesine sıcak ki, kokusunu alıyorum, baktığım noktalarda silueti görünüyor gözlerime sanki. O gevrek ve beni çıldırtan kahkahaları beliriyor odanın her yerinde. Öfkeleniyorum, öfkemden dişlerimi geçiriyorum birbirine, parmaklarım kırılırcasına yumruklarımı sıkıyorum. Valizimin fermuarını açıyorum. Fermuarın çıkardığı kendine özgü sesi odayı dolduruyor. İsteksizce, kapak cebinde bulunan üsteki kitabı çekiyorum, onunla beraber bitişiğindeki kitapta çıkıyor ve valizde tıka basa duran elbiselerimin üzerine düşüyor. Elimdekine değil de düşen kitabın kapağına bakıyorum. Sanki ilk defa gördüğüm bir kitapmış gibi garip geliyor bana, hâlbuki daha önce okumuştum. Kitap bir erkeğin karısını nasıl aldattığını büyük bir iştahla ve marifetmiş gibi anlatan bir eser. Aslında güzel bir çalışmaydı. Okuduğumda kaderime, kendime defalarca küfretmiştim. İhanetin hiç bir şeklini onaylamadığım halde, elimde olmadan hayıflanmıştım: “Neden ben tam tersini yaşıyordum?...” diyerek. Burada neden ben her yönüyle aldatılan oluyorum. Erkeğin egemen olduğu ve çoğu kez istediği gibi yaşadığı bu toplumda kala kala benim mi payıma düştü erkek olarak ihanete uğramak. Elimdeki kitabı bırakıp deminden beri baktığım ve kafamda anlamsız sorular oluşturan kitabı alıyorum. Daha yakından bakıyorum kapağına, rastgele sayfaları çeviriyorum. Geldiğim toplumu düşünüyorum bir an; eğer şimdi orada olsaydım, yaşadıklarımın sonucunda bana dayatılacak olan; katletmek, ölüm, hapis ve daha bir çok acı olacaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bana yaptıklarını düşündükçe o acımasız toplumsal değer yargılara uyarak kendimi de onu da mahvetmeyi aklımdan geçirmedim değil. Halen birlikteliğimiz boyunca bana çektirdikleri aklıma gelince bütün bedenim geriliyor, dişlerimi bir birine geçiriyorum... Az kanatmadım dişlerimle dudaklarımı…

13

Hele gözlerimin içerisine bakıp “Ay sen ne kadar ilkel ve kıskançsın…” deyip çıldırtırcasına sırıtması… Aklıma gelince kendimi bıçaklamak geliyor içimden, bağırmak, küfretmek her şeyi dağıtmak kırmak, alıp başımı gitmek… Kitabı hırsla yatağın üzerine fırlatıp ellerimi yüzüme kapatıyorum. Yine o çok sevdiğim gülüşü ve gülerken belirginleşen elmacık kemikleri, gamzeleri geliyor gözlerimin önüne. Beynimde belirginleşen bu görüntüye öfkeleniyorum. Yüzüme hızla bastırdığım ellerimi yüzümden çekip, bana akacakmış gibi gelen burnumu çekiyorum. Halen pantolonumun arka cebinde olan sigara paketimi çıkarıyorum. Üzerine oturduğumdan dolayı büzüşmüş sigaralarımdan bir tane alarak yakıyorum ve bütün hırsımı sigaradan çıkarırcasına derin nefesler alıyorum üst üste. Gözlerim yaşarıyor. Ayağa kalkıp odanın içerisini dolaşıyorum, ruhsuz, duygusuz, bomboş, sadece öfkeyle… Açık duran valizime yabancı bir şeye bakar gibi bakıyorum tekrar. Mavi meşin kaplı günlüğüm gözlerime ilişiyor. Eğilip onu çekiyorum. Aslında ona artık dokumak ve yeni bir şeyler yazmak istemiyordum, neden yanıma aldığımı da anlamıyorum. Yatağımın yanı başında bulunan tuvalet aynasının önünki masaya oturuyorum. Aynaya perişan bir vaziyette yansıyan halime bakıyorum. Bir an utanıyorum bu halimden. Aynanın üst tarafındaki lamba düğmesine bağlı ipi çekiyorum. İnce küçük florasan lambası yanıyor. Tavanın ortasında yanan ışığı gereksiz buluyorum. Ya da, her tarafı karanlık odanın içerisinde bu küçük ışık huzmesinin cılız aydınlığında daha çok kendimle baş başa kalabilirim duygusuyla, kalkıp odanın genel ışığını söndürüyorum. İçerisi romantik, loş bir havaya bürünüyor. Kim bilir kaç kişi bu odanın loş ışığında ne aşklar yaşamıştır? Bu aynanın karşısında kaç kadın, yatağında onu sabırsızlıkla bekleyen erkeğine az sonraki sevişme için kendini hazırlamaya çalışmıştır. Beğendirmek adına ne boyalar sürmüş, onlarca kez tarağını saçına sürmüştür. İpeksi saçlarında gezinen tarağın dişleri yerine onu yatakta sabırsızca bekleyen erkeğin parmaklarının şehvetli dokunuşlarını hissetmiştir teninin her yerinde. Bense şimdi, bütün bedenimi tarifsizce saran ihanet duygusunun verdiği acıyı yaşıyorum aynı sehpa ve masada. Aynada güzel bir sevgilinin yüzü yerine darmadağın yüzüm görünüyor ve kendimden nefret ediyorum… İsteksizce sehpanın önündeki tabureye ilişiyorum. Ve sehpada duran mavi meşin kaplı ajandaya bakıyorum korkuyla. Aynı korkaklıkla ellerimi uzatıp kapağını çeviriyorum. Bu sırada, bir sürü sayfa birden bir yelpaze gibi peşi sıra açılıyor. Birkaç fotoğrafın konduğu yerden ikiye bölünüyor. Fotoğraflar tersyüz bir şekilde ajandanın arasından sehpanın üzerine kayıyor. Fotoğrafları alıp bakıyorum. Bunlar, benim çeşitli zamanlarda çektiğim fotoğraflar. Baktığım ilk fotoğraf, mutfakta çekilmiş. Üzerinde vücudunun bütün detaylarını açığa çıkaran mavi kısa bir şort, göbeğini dışarıda bırakan askılı sarı bir tişört var. Elleri evyenin içerisindeki yığılı duran bulaşıklarda, yan dönmüş yine o can alıcı gülüşüyle sırıtarak bana bakıyor. Ona karşı bu kadar öfke ve olumsuzlukla doluyken, nedense cinsel arzu duyuyorum birden. Hâlbuki cinsel anlamda hiç de iyi değildi. Buna rağmen hiçbir kadına bu denli istekte bulunmamıştım. Bu fotoğrafı evime ikinci gelişinde çekmiştik. Mum ışığında ve romantik bir müzik eşliğinde yediğimiz bir akşam yemeğinin sonrasında biriken bulaşıklarımızı yıkıyordu. Ben ondan habersiz, mutfak kapısını açıp içeri girmiş ve onun bana bakmasıyla beraber denklaşöre basmıştım. Önce, hafiften kızar gibi olmuştu, sonra gidip arkasından sarılmış, ellerimle göbeğini okşamış ve ensesinden, kulak memelerinden öpmüştüm. Hemen gevşemiş ve o halimizle mutfakta saatlerce sevişmiştik. Bir süre öylece kaldım, elimdeki fotoğrafı görmüyordum artık. Bütün ruhum ve bedenimle onun ve o anın içerisindeydim. Bedenimin bir yerlerini acayip duygular sarıyor bir anda. Hem göğsümdeki ince sızının etkisiyle gözlerim doluyor, hem benimleyken başkalarını yaşıyor olmasını öğrendiğim anki gibi nefret duygusu, hem de karşı konulmaz bir cinsel arzu…

14

Birden tiksinti kaplıyor o ince sızının yerini, fotoğrafı yırtmak istiyorum, vazgeçiyorum, önümdeki sehpanın üzerine yüzü yere dönük bir şekilde bırakıyorum. Diğer fotoğraflara hızla bakıyorum. İçimi, anlam veremeyeceğim tarif edilemez duygular kaplıyor. Masadan kalkmaya yelteniyorum, sonra vazgeçiyorum. Sanki masadan kalkıp odanın içerisini turlamak rahatlatacakmış gibi beni... Her iki elimin avuçlarını yanaklarıma kapatıp dirseklerimi masaya koyuyorum. Bakışlarım karşımdaki aynaya yansıyor, aynadaki yüze bakıyorum; bana çok yabancı geliyor. Boş gözlerle bana yabancı gelen yüzümü süzüyorum bir süre. Yüzümün her karesine sinen; keder, hüzün, acı, özlem, istek, yıkılmışlık, perişanlık, birbirine geçmiş karmakarışık onlarca ifade... Gözlerimin içi adeta kan çanağı olmuş; ıslak ve kıpkırmızı. Yoğunlaşan ıslaklık kirpiklerimin arasından, burnumun yanından süzülüyor ve önümdeki sehpanın üzerinde açık duran ajandaya damlıyor. Gözyaşımın düştüğü sayfaya bakıyorum. Günlük olarak kullandığım ajandanın 3 Mayıs tarihli sayfası. Bu onunla ilk tanıştığım gün. Demek ki fotoğrafları özellikle bu sayfanın arasına koymuşum. Fotoğrafları gördüğüm ilk anın heyecanı gibi duygulanıyorum. Okumaya karar veriyorum. Gözlerimdeki ıslaklığı silip, daha rahat okuyayım diye, ajandayı elime alıyorum. 3 Mayıs… Bugün çok yoğun bir gün yaşadım. Aylardır tek düze sayılabilecek günlerin sonunda, bu günü böylesine yoğun yaşamak beni hayata karşı umutlandırdı. Gün boyu değişik yerler gezdim. Yeni insanlarla tanıştım. Her gördüğüm yeni yer ve tanıdığım yeni insan benim içime umutlu şeyler düşürdü. Özellikle de Serap ismindeki yeni tanıştığım kız her yönüyle benim hoşuma gitti. Gün boyu onunla yakın temastaydık. Hep kaçamak bakışlarla birbirimizi izledik. Hatta fırsat bulup bir ara onunla konuştum. Çok sempatik, zeki ve kendinden emin. Zaman zaman onunda beni izlediğini fark ettim. Bir ara bir şeyler sormak bahanesiyle yanına yaklaştım, o bana gülümseyerek cevap verdi. Sanki, o da benimle tanışmaya dünden hazırmış... Hemen elini uzattı merhabalaştık “… Adım Serap, tanıştığıma memnun oldum…” Gülümseyerek söylediği bu sözleri, hiç unutmayacağım. Hele gülünce belirginleşen elmacık kemiklerini ve yarım gamzelerini asla… ……….. ………… ………… *** Nurten’le ayrılmamızın üzerinden yedi ay geçmişti, müthiş acılar çektiğim tam yedi ay... Kendimi günlerce, haftalarca evime hapsetmiştim. Artık hiçbir kadını sevmeyeceğime, birlikte olmayacağıma yemin etmiştim. Nurten, üç yıllık birlikteliğimiz süresince bana etmediğini bırakmamıştı... Yine de düzelir veya düzeliriz diye beklemiştim. Son zamanlarda ona karşı olan duygularım acıma duygusuna dönüşmüştü. Genç ve güzel bir kadını yalnız bırakmaya gönlüm razı olmuyordu. Ama o bütün iyi niyetime ve ona karşı dürüst davranmama rağmen bana yanlış yapmayı sürdürmüştü. Evde olmadığım bir zamanda, yıkadığı perdelerini yerine asmasında kendisine yardımcı olması bahanesiyle eve çağırdığı ve benim hiç hoşlanmadığım bir erkek arkadaşıyla ilgili

15

tartışmamız bardağı taşıran son damla olmuştu. Onunla bunu tartışırken bile o hiç umursamadan “Ne olmuş ki, perdeleri tek başıma asamadım, Ahmet’i çağırdım. Ahmet benim eski arkadaşım…” demişti. Çıldırmıştım adeta. Çünkü ben Ahmet’in nasıl rezil bir adam olduğunu biliyordum… “Peki, ben ne güne duruyorum. Akşama beraber asamaz mıydık?…” demiştim. Tam o sırada cep telefonu çalmış, Ahmet aramıştı. Hiç çekinmeden, gözlerimin içine bakarak Ahmet’le iç gıcıklayıcı bir konuşma yapmıştı. Öfkeyle hiçbir şeyimi almadan evden çıkmıştım. Ve bir daha da onunla hiç görüşmedim. Daha sonra öğrendim ki, benimle beraberken Ahmet ve başka arkadaşlarıyla da birlikte oluyormuş… Bu denli güvendiğim kadınımın kaşla göz arası beni aldatıyor olmasına delirmiştim… Çapkın arkadaşım Furkan’ın, birlikte olduğu kadınlarla ilgili anlattıklarını da hatırladıkça bütün kadınlardan adeta nefret etmiştim. Çevremdeki her kadına kuşku ve kaygıyla bakar olmuştum. Hele Furkan’ın birlikte olduğunu söylediği kadınların çoğunun toplumda saygın yerlerde olduğunu; iş kadını, akademisyen, evli, çocuk sahibi ev kadını olduğunu söylüyor olması… Çok inandığım kadınımın da bu gibi davranışlarını görmem alt-üst etmişti beni… Yedi aydan fazla oldu, hiçbir kadınla konuşmadım, birlikte olmadım. Ta ki o güne kadar. O gün tanıştığım Serap bana farklı gelmişti. Çok soylu bir yapısı vardı. “İşte aradığım kadın bu olabilir” demiştim. Kadınlarla ilgili bütün olumsuz duygularım bir anda yok olup gitmişti. Sanki ilk defa bir kızla tanışıyordum. O denli heyecan içerisindeydim. Gün boyu bütün bakışlarım onun üzerindeydi. Giydiği daracık kot pantolonu ve üzerindeki beyaz buluzun altında vücudunun tüm çekici yanları bana hitap ediyordu. Bir ara yan yana otururken, ikimiz de kısa kollu tişört giydiğimiz için çıplak kalan kollarımızın dirsekten sonrası birbirine temas etmişti, teninin sıcaklığı ve yumuşaklığı içimi gıcıklatmıştı. Hiç unutmam o anı, ona karşı bütünüyle kendimi tutamıyordum. Diğer duygularımla beraber, dayanılmaz bir cinsel arzu duymaya başlamıştım. Bu, aylar sonrası ilk defa hissettiğim bir duyguydu… İnsanın içinde bir kadına karşı beslediği nefret duyguları varken başka kadınlara istek duymaz sanıyordum. Ama birden bütün duygularım boyut değiştirmişti. Yerimde duramaz olmuştum. Çocuksu davranışlar içerisine girmiştim. Sanırım, bu davranışlarımın nedeni, bilinçaltımda onun dikkatlerini üzerime çekmek ve onun ilgi alanına girmek vardı. Bir ara, bir şeyleri bahane edip ellerini tutmaya çalışmıştım. Onun ince, narin parmaklı, yumuşacık eli kocaman ellerimin arasından kaybolmuştu. Bana, aylar sonra ilk defa böylesine garip ve hoş duygular yaşatan günün bitmesini hiç istemiyordum. Hatta zamanın durmasını istiyordum. Kabına sığmayan haylaz bir çocuk gibiydim. Kuş gibi hafiftim ve adeta uçuyordum. Bu mutlu anımı bozan tek şey günün sonrasında bir daha görüşemeyecek olmamızdı. Bir rüya bitecekti ve ben yine kendi yalnız cehennemime dönecektim. Bunu hatırlayınca bütün bedenimi ılık bir ter basıyordu. Birden ona yönelip bu ilişkinin sürekli olması için, içimden bildiğim bütün duaları okuyarak, medet umar bir şekilde ona bakıyor, içimden geçenleri ona ifade edebilmenin yollarını arıyordum. Bir türlü beceremiyordum. Onun zeki ve soylu tavırlarına karşı, davranışlarım acemice, çocukça ve hoyratça kalıyordu… Bir ara, beni reddetme riskini de hesaba katarak, bütün cesaretimi toplayıp, ondan çok önemli bir şey isteyecekmişim gibi titreyen sesimle “Sana telefonumu verirsem beni arar mısın yada siz veriniz ben sizi arayım?” demiştim. O, çok tatlı ve güven veren bir edayla gülümseyerek “Tabii, neden olmasın…” demişti. Beklemediğim bu cevap karşısında, üzerimdeki ani şoku attıktan sonra cebimden çıkardığım kâğıda titreyen elimle söylediği telefon numarasını yazmıştım. O da aynı şekilde not defterine telefon numaramı ve adresimi

16

yazmıştı. Mutluluktan yerimde duramaz olmuştum. Bu onunla tekrar görüşebilmek için bir umut düşürmüştü içime. Onun öylesine sıcak ve ilgili davranışı karşısında cesaretlenmiştim. Günün bitiminde kendimi tutamayıp, bir hamlede daha bulunmuştum. Grup halinde oturduğumuz masada, eğilip, kulaklarına “Bu gece beraber olalım mı?” demiştim. O çok soğukkanlı bir şekilde, beni kırmamaya özen göstererek “Gün boyu beraberdik ya, gece ne yapacağız?’’ demişti. O teklifte bulunduğum için utanmıştım birden. Bunu kendimce telafi etmek için “yanlış anlama lütfen, belki tek başımıza sahilde yürürüz…” diyebilmiştim. O, sadece “İyi geceler…” diyerek benden uzaklaşmıştı. Bu kuru ayrılığı kendime yedirememiştim. Peşinden giderek, kolundan tutup kendime çevirerek, gözlerinin içine bakıp “sadece böylesine kuru, sıradan bir iyi geceler mi?…” demiştim. Aslında hiç bu kadar cesaretli olmamıştım. Ama ne yapacağımı bilecek durumda değildim. Bir ömür sürmesini istediğim rüya bitiyordu. Can havliyle son bir hamle yaparak, ikimizin de beklemediği bir hareketle kendime doğru çekmiş ve yanaklarından öpmüştüm. -İyi geceler, belki bir daha görüşemeyiz, seni hiç unutmayacağım…” Bu ani hareketim karşısında şaşırmış, hiç bir şey söylemeden dönüp gitmişti. Gece boyunca yatağıma sırt üstü uzanmış hep onu düşünmüştüm. Gece benimle olma istediğimi reddetmesine sevinmiştim nedense. Bu reddedici tavrıyla yüreğimde ve beynimde daha da büyük ve anlamlı bir yer edinmişti. Dönüş yolculuğum boyunca hep onu düşünmüş, dört saat boyunca ağlamıştım. Ve neden ağladığımı çözemiyordum… Ondan sonraki günler hep onu düşünmüştüm. İçimdeki umudu yitirmeden, bir gün mutlaka arar diye, özlemle beklemiştim. Bir şeyler özlemeyi ne kadar çok özlemiştim… 6 Mayıs Bugün çok ilginç bir şey oldu; Serap’la telefon görüşmesi yaptım. Yine, öğlene doğru yaptığım kahvaltıdan sonra, her günkü rutinlikle sokakları, alışveriş merkezlerini dolaştım. Akşama doğru bir şişe şarabımı alıp eve geldim. Yemek yaptım. Alışkanlığım olduğu üzere yemek hazırlarken açtığım şarap şişesinin yarısını aç karnına içtim, diğer yarısını da yemekle beraber bitirdim. Henüz yemek masasındayken cep telefonuma bir mesaj geldi. Muhtemelen beni yemeğe çağıran bir arkadaşımdır veya bilgi mesajıdır, diye umursamadım. Ama, gözüm masadaki telefondaydı. Merakımı yenemedim. Ağzımdaki lokmayı çiğneye çiğneye masadaki telefonu alıp, gelen mesajı okudum. “Neredesin?, ne yapıyorsun? …” diye yazıyordu. Mesajın geldiği telefon numarasına baktım. Yabancı bir numaraydı. Telefon rehberimi karıştırdım. Numara Serap’ındı. Donakaldım. Ağzımdaki lokma boğazımdan geçmedi. Masadan şarap kadehimi alıp bir yudum içtim. Dizlerim, titreyen bedenimi kaldıramıyordu. Oturdum. Ona cevap olarak ne yazacağımı bilemez durumdaydım. İlk aklıma gelen cümleyi yazdım. “Evdeyim, seni düşünüyorum bütün kalbimle…” Mesajı geçtim. Tekrar kadehimden bir yudum içtim. Kısa bir süre sonra çağrı sinyali aldım. Mesaj hanesine girdim, okudum; “Özür dilerim, ben mesajı yanlışlıkla sana geçmiştim…” Yazılıydı. Bütün dünyam yıkıldı bir anda. Hemen cevap yazdım. “Ne bileyim bana sanmıştım, çok umutlanmıştım, özür diliyorum…” Donakalan halimle beklerken telefonum çaldı. Açtım, arayan oydu, beni üzmek istemediğini söyledi. Epeyce konuştuk. O kapattı bu sefer ben aradım. Ben kapadım, o aradı. Dakikalarca konuştuk. Son olarak o aradı; “Sonra yine sizi ararım” dedi ve telefonu kapattı.

17

Şuan dünyanın en mutlu insanıyım, desem yeridir. Bu gece uyumak istemiyorum… ……… ……….. …………. * * * İlk mesajlaşmalarımızdan sonra bütünüyle alt-üst olmuştum. Umudum bir anda yıkılmıştı. Sonra karşılıklı aramalarımız ve konuşmalarımız beni yeniden umutlandırmıştı. “Ararım…” demişti en son. Keyifle mutfağa gidip yeni bir şarap açmıştım. İçtikçe içiyordum. Gece çoktan yarılanmıştı. Kafam çatlayacak gibiydi. Söylediği sözler onlarca kez kafamın içerisinde yankılanıp durdu. Mutluluktan ev başıma daralmıştı. İçim içime sığmıyordu… Kalkıp, üzerimi giyindim, sokağa çıktım. Sokakta benden başka kimse yoktu. Sarhoştum, yalpalaya yalpalaya yürüdüğüm her halimden belli oluyordu. Ama bu halimi hiçte umursamıyordum. Birden bire içimdeki duygular şekil değiştirmişti. İyimser yanım yerini karamsarlığa bırakmıştı. Geçmiş ilişkilerimden kalan yaralarım açılmıştı yeniden. İçimi müthiş bir korku sarmıştı. Bütün cesaretimi yitirmiştim. Yeni bir sevdayı omuzlayacak gücüm var mıydı?… “Keşke hiç aramasaydı” diye geçirmiştim içimden. Çevremdeki hiçbir şeyi umursamadan sokakları dolaşmıştım geç saatlere kadar. Telefon konuşmamızı defalarca tekrarladım kendi kendime. Ses tonu, söyledikleri hiç de güven vermiyordu bana. Aslında olayların hep kötü yanından baktığımı biliyordum. Ama elimde değildi; bir türlü kadınlara karşı içimde gelişen kötümser duyguyu yenemiyordum. Hem bir şeyler yaşamak istiyor, hem de buna cesaret edemiyordum. Beynimdeki ve yüreğimdeki bu karmakarışıklıkla bir parka gitmiş, ücra bir köşedeki banka yığılmıştım. Oysa, günlerdir ona dair umutlu, iyimser düşler kurmaya kendimi ne kadar da alıştırmıştım… Belki nazlanıyor, belki beni etkilemeye çalışıyor… Bir kadın hemen “tamam, ben de seni seviyorum, gel…” diyemez ki… Sonra yine kızıyorum; bu oyunlara ne gerek vardı, beni arayıp sadece merhabalaşabilirdi. Hem o mesaj geçtiği arkadaşı kimdi? Acaba bir erkek arkadaşı mı vardı? Eğer var ise, neden bana bu denli yakın oldu? Neden beni beklenti içerisine soktu? Beynimden silmeye çalıştığım, kadınlara duyduğum kötü duygularım kabarıyor birden. Elimde olmadan gecenin sessiz karanlığına küfürler savuruyorum… O gece, o parkın sert bankında sızmıştım. Sabaha doğru belli belirsiz yakındaki camiden gelen ezan sesini duymuş, günün ilk ışıkları kentin sokaklarını aydınlatırken, park bekçisinin dürtüklemesiyle uyanmıştım. Kafam kazan gibiydi... Perişan bir halde eve gelmiştim. Evin içersindeki her şey bana düşmanımmış gibi görünüyordu. Hele telefonlarım… bana ihanet etmişler gibi, tutup onları parçalamak istiyordum. Evin içerisinde darmadağın duran, akşamdan kalan hiç bir şeye dokunmadan yüz üstü divana kapanmıştım. Her şeyi unutmak istiyordum. Ama bu mümkün değildi... Her pozisyon rahatsızlık veriyordu, uzandığım yerde defalarca dönüp durmaktan divanın örtüsü buruşmuş, buruşan yerler batıyor, tenimi incitiyordu. Kalkıp lavaboya gitmiş yüzümü yıkamıştım. Aynanın karşısında durup dakikalarca perişan bir halde olan yüz hatlarıma bakıp, kendime acımıştım.

18

Kendime, acımasız iç dünyama öylesine gömülmüştüm ki, kapının çaldığını fark etmemiştim, ancak üçüncü kez sürekli çalınca duyabilmiştim. İsteksizce gidip kapıyı açmıştım. Gelen Furkan’dı. Benim perişan halimi önce fark etmemiş, o her zamanki hayat dolu cıvıl cıvıl haliyle içeri girmiş hemen söze girmişti. -Biliyor musun dün neler oldu?… demişti. Anlamıştım; bize hayal gibi gelen, kendi gerçek dünyasından benimle paylaşacak yeni haberleri vardı. Ama onu çekecek durumda değildim. Neden sonra benim o suskun ve perişan halimi fark etmişti. Birden duraksamış, sesindeki coşku sönmüş, hayretle yüzüme bakarak, dostça ve zayıf bir ses tonuyla “Ne oldu oğlum, ne bu halin?” demişti. Ona yaşadıklarımı anlatıp, anlatmamak arasında kararsız kalmıştım, sonra anlatırsam belki biraz rahatlarım düşüncesiyle olayı kendisine özetlemiştim. O, coşkun sesinin yerine daha şefkatli bir ses tonu takınmış ve sanırım biraz da beni rahatlatmak düşüncesiyle yerinden kalkıp, omuzlarıma dokunarak; “Boş ver, kadın milleti değil mi, hepsi aynı…” deyip, yerine oturmuştu. Onun kadınlara bakış açısı belliydi… Kadınlarla ilgili, onları basite alan düşüncelerinden dolayı zaman zaman onunla tartışırdım. Bu sefer ona hak verip vermemek konusunda kararsızdım. Aramızdaki kısa sessizlikten sonra, yine o vurdum duymaz tavırlarıyla her zamanki Furkan olmuştu; -Bak dün akşam ne oldu? Internet’e girdim, yeni bir kadınla tanıştım. Kadınla bir iki çetleşmeden sonra bana çıplak fotoğraflarını gönderdi. Onunla en kısa zamanda görüşeceğiz. Bugün de geçenlerde tanıştığım kadınla bir araya geleceğiz... Kadından uzun uzadıya bahsetmişti. Bahsettiği kadın bulunduğumuz kentteki saygın bir holding patronunun saygın karısıydı. Onu ciddiye almadığımı görünce; -Oğlum kadın çok güzel, bakımlı, üstellik entel takılıyor, bir mimar… Furkan’ın bahsettiği kadını tanıyordum. Birkaç sefer kimsesiz çocuklar yararına düzenlenen etkinliklerde karşılaşmıştım. Gerçekten güzel ve saygın bir kadındı. Söylediklerine inanamıyordum, ama onunla uğraşacak durumda değildim. Ben istemesem de anlatacaktı. Söylediklerini umursamadığım halde, anlatmaya devam ediyor. -Ona kendimi yatırım danışmanı olarak tanıştırdım. Şu an New york’tayım, ama her an sana sürpriz yapabilirim... Furkan’ın anlattıklarına inanmıyordum. Çok ilginç ve inanılması güç şeyler gibi geliyordu bana. Birden aklıma bir fikir geldi. Bunu uygulayarak, bana inandırıcı gelmeyen sürekli anlattığı o fantastik hikayelerinden kurtulabilecektim. Onun beklemediği bir anda, beklemediği bir tavırla; -Sana ve anlattıklarına inanmıyorum... -Aşk olsun üstat, istersen yanında konuşayım… -Haydi konuş da göreyim… Dayatmalarımdan tahrik olan Furkan cep telefonunu çıkararak numarayı tuşluyor . Karşıdan konuşanı duymuyordum, ama Furkan’ın konuşmaları beni şaşırtıyordu; -Alo… merhaba canım… …………. -Sana bir sürprizim var… ……….. -Evet, Türkiye’deyim. Hatta sıkı dur, şu an buradayım… Karşıdakinin çok heyecanlandığını, Furkan’ın hınzır ifadeyle konuşmasından anlıyorum. Aynı yüz ifadesiyle bana bakarak;

19

- Hayır hayır hayır, beş yıldızlı otellerden bıktım. Benim burada çok sevdiğim ve güvendiğim bir arkadaşım var. Buraya her geldiğimde genelde o arkadaşımda kalırım. Onun basit, mütevazi evi çok hoşuma gider… ………… -Tamam aşkım adresini veriyorum. Evimin adresini bilmiyormuş gibi bana dönerek; -Adresi söyler misin üstat? Bana bakan Furkan’a gülerek başımı sallıyorum ve adresimi söylüyorum. Sanki adresimi bilmiyormuş gibi ona söylediklerimi kelime kelime karşıya tarif ediyor. Hala inanamıyordum, ama yarım saat sonra Furkan’ın cep telefonu çalıyor. Heyecanla bir şeyler konuştuktan sonra, bana dönerek “Tamam üstat arkadaş gelmiş, gidip onu alayım” diyor. O arkadaşı almaya gittiğinde bende alelacele sağı solu topladım, ne de olsa gelen bir bayandı ve kentin en itibarlı ailelerindendi... Az sonra Furkan’la beraber içeri girdiler. Şaşkınlığımı kısa bir sürede üzerimden atıp içeri davet ettim. Son derece sevecen, sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi rahat davranıyordu... Bir süre onlarla beraber oturup, sohbet ettim. Onlara kahve ikram ettim. Furkan’la önceden sözleştiğimiz gibi bir şeyleri bahane edip, ikisini evde yalnız bırakıp çıktım. Sokağın köşesinde kadının son model BMW arabasını görünce içim bir garip olmuştu... Kocası, aile yaşamı, çocukları geldi gözlerimin önüne, içimden bir şeylere karşı tiksinti duydum… Kim bilir, belki de kocası kendisinden başka dokunulmamış, sadakat sahibi sanıyor karısını… Akşama onu kıskanç bir sevgili duygusuyla bekleyecek ve az önce teninin coğrafyasında gezinen şehvetli okşamalardan ve dudak izlerinden habersiz bakir bir yerleri keşfetmenin duyumsuz çığlıklarını atarak doyuma ulaşacak. Kadınsa, bu sevişmeden çok etkilendiğini kocasına ispatlamak için belki Furkan’ı, belki diğer sevgililerinden birisini hayal ederek suni orgazm çığlıkları atacak. Zira, Furkan’ın bana anlattığına göre kadın sevgilileriyle seviştikten sonra banyo yapmadan kocasıyla birlikte oluyormuş. Bu ona büyük keyif veriyormuş. Gördüklerim kafamın içerisini çamur haline getirmişti. Kadınlara karşı, iyiye doğru gelişen duygu ve düşüncelerim karmakarışık olmuştu yine… Doğrusu, kocasına acımıştım kadının. Kim bilir, belki de Furkan’ın üzerinde kalan salyalarını yıkamadan bile kocasını koynuna girecekti… Eşine sadık görünüp, onu aldatmak çok daha rezil bir şey olsa gerek… Çok geçmeden cep telefonum çaldı, arayan Furkan’dı, beni eve çağırıyordu. Kestirme bir sokaktan eve gittim. Furkan yalnızdı, kadın gitmişti. Bana bir şeyler kanıtlamış olmanın keyfiyle sigarasını içiyordu. İçimdeki karmakarışıklıkla hiçbir şey söylemeden yandaki divanda oturdum. Furkan, yine o hınzır ifadesiyle bana dönerek; -İş tamam, artık kadın senin… Söylediği karşısında şaşırmıştım. Daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan; -Oğlum aramı bilerek bozdum, o seni arayacak. Artık iş sana kalmış… Bak bunun sayesinde bir çok sosyete kadınını tanıyacaksın… Furkan’ın dediği gibi oldu, kadın akşama doğru beni aradı. Furkan’dan yana dert yandı, benimle görüşebileceğini söyledi. Daha sonra görüşmelerimiz sürdü. Beni başka kadınlarla da tanıştırdı. Aralarında hayal bile edemeyeceğim kesimden kadınlar vardı… ***

20

İçim daralmıştı. Serap’ı da o kadınlar gibi düşünmeye başladım. Yaşanacak ihtimalleri aklıma getirdikçe çıldıracak gibi oluyordum. Elimdeki meşin kaplı, günlüğümü yazdığım ajandaya benden çok acı bir parçaymış gibi bakıyorum. Adeta ömrümün yaşanan kısmını içeriyordu. Yıllardır bu günlükleri her gün yazıyorum. Doğrusu neden yazdığımı da bir türlü çözemedim. Çoğu kez her günün sonunda kendimle hesaplaşmak için yazdım. Yıllar geçmiş olmasına rağmen hiç de geriye dönüp bir sayfasını bile okumadım. İlk defa bir günlüğümün geçmiş tarihlerinde yazdıklarımı okuyordum. Keşke acılarımın tazelenmesinin yerine, daha yararlı olabilecek çalışmalarım için okuyor olsaydım. Normal günlerde yazdıklarımı hızla geçiyorum. Ama yinede bütün sayfalarında Serap’la ilgili bir şeylerle karşılaşıyorum. Her şeye rağmen iyi, güzel şeylere… 7 Mayıs ……. Serap’ın içime düşürdüğü ince sızı, haz, sevgi, kim bilir belki de aşk… Her ne ise beni mutlu ediyor. Baktığım her şey gözlerime güzel görünüyor. Sabah fırına ekmek almaya gittiğimde sokakta oynayan çocuklarla şakalaştım, fırıncıya içten gülerek selam verdim. Gün boyu sokakları, alış-veriş merkezlerini dolaştım içimdeki coşkuyla. İçimden kanatlanıp uçmak geliyor. Çok hoş bir duygu, bitsin istemiyorum… ………..

8 Mayıs ……… Bugün kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Sanırım önceki gece parkta yatarken üşütmüşüm. Hiç iştahım yok. Zaten içime düşen coşkun duygunun etkisiyle canım kaç gündür bir şey yemek istemiyor. Bugün dünden daha kötüyüm. Öğlen sıcağında iki aspirin içtim ve battaniyeye sarılarak terlettim kendimi. Serap’ın yanımda olmasını çok istiyorum. Gün içinde cep telefonuyla mesajlaştık. Bana gönderdiği mesaj çok resmi olmasına rağmen yine de mutlu oldum. Şuan saat gece bir otuz, son gönderdiğim mesaja hala cevap alamadım. Olsun, yıllardır unuttuğum bu güzel duyguları bana hatırlattığı için ona teşekkür ederim… Yeter ki bu güzel duygularım bitmesin… ……………. ……………. *** Sabah uyandığımda, vücudumdaki bütün kemiklerim kırılmış gibi hissediyordum. Her yanım ağrıyordu. Öylesine takkatsız kalmıştım ki, kahvaltı bile yapmaya mecalim yoktu. Sanırım böylesi durumlarda insan daha da hassaslaşıyor, yanında yakın birilerinin olmasını istiyor. Yanımda olmasını istediğim ilk kişi o an Serap’tı… Zaten bir an bile aklımdan çıkmıyordu. “Keşke şuan yanımda olsaydı, benimle ilgilenseydi, bana kahvaltı hazırlasaydı,

21

nazımı çekseydi, o yumuşacık ellerini avuçlarıma alsaydım, saçlarımı okşasaydı, terimi silseydi alnımdan…” Onu yanımda hayal ettikçe mutlu oluyordum, içim içime sığmıyordu. Daha fazla dayanamamış, cep telefonumla ona kısa bir mesaj geçmiştim. Mesajı geçtikten sonra pişman olmuştum. “Keşke geçmeseydim, ya kötü veya olumsuz bir şeyler yazarsa bana, o zaman ona dair içimde beslediğim bütün güzel hayallerim bitecekti…” Oysa, içimdeki bu umudun bitmesini istemiyordum. İçimdeki korku ve kaygılara rağmen, yine de sabırsızlıkla ve heyecanla onun cevabını bekledim. Mesajıma cevap üç saat sonra gelmişti. Gönderdiğim mesaja karşılık sadece “Teşekkür ediyorum…” Yazılı bir cevap göndermişti. Bu iki kelimelik cümleye bile çok sevinmiştim, sanki kendinden yana bir parça vermişti bana… Gündüzki mesajlaşmadan cesaret alarak gece yatmadan önce yine bir mesaj geçtim, “iyi geceler” diledim. Ancak saat gece yarısını çoktan geçmiş olmasına rağmen bir cevap gelmemişti. Buna hiç de üzülmemiştim. En azından artık onunla ilgilendiğimi biliyordu. Bunu bilmek bile yetiyor bana… Yıllardır unuttuğum ve yeniden hatırladığım, bana mutluluk veren, yaşama karşı amaç ve direnme gücü veren o güzel duygunun bitmesini istemiyordum… 9 Mayıs Bu sabah kendimi daha iyi hissediyorum. Gece iyi uyuyabilmiştim. Sabah da erkenden kalktım. Çay suyunu koyduktan sonra fırına gidip, ekmek aldım. İştahım iyi. Kahvaltımı yaptım. Kahvaltı sonrası çayımı içerken, Serap’tan mesaj aldım. Bu beni çok mutlu etti. İçim içime sığmıyor… Mesajına karşılık onu telefonla aradım. Bir saate yakın konuştuk. Bugün çok mutluyum. İçimi kuşatan bu tanımsız güzelliklerin bitmesini istemiyorum… …………. …………. …………. *** O gün kendimi çok iyi hissediyordum. Her şeye rağmen içim içime sığmıyordu. Sabah kahvaltısından sonra, her zaman yaptığım gibi pencerenin kenarındaki koltuğa oturarak, gazetemi okuyup, çayımı içiyordum. Cep telefonum mesaj alındı sinyali vermişti. Heyecanla kalkıp bakmıştım. Mesaj Serap’tandı. “Gece gönderdiğin mesajı şimdi aldım. Teşekkür ediyorum. Günaydın…” diye yazmıştı. O mesajı bedenimi kuşatan heyecanla belki yüz defa okumuştum. Her okumadan sonra dalıp dalıp onu hayal ediyordum; yüzünü, yüzünün her detayını, bedenini, konuşmasını, gülüşlerini… Kim bilir, belki onun da yüreğine az da olsa benimle ilgili bir şeyler düşmüştür… Belki o da bu mesajı yazarken beni yanında hayal etmiştir… Onun mesajına, mesajla cevap vermek basit kaçar diye bütün cesaretimi toplayıp telefon açmıştım. O bana huzur ve mutluluk veren sesiyle konuştukça içimdeki duygular şekilden şekle giriyor, umutlanıyor, mutluluk duyuyor, yerimde duramıyordum…

22

Yarım saatten fazla, bir saate yakın telefonla konuşmuştuk. Konuşmaları, bana hitap şekli çok samimi, içten ve davetkardı. Bence artık aramızdaki büyülü tılsım bozulmuştu. Uzun süren konuşmamızın sonunda “İstediğin zaman beni arayabilirsin…” demişti. Mutluluktan yerimde duramıyordum. Kendimce, yıllardır aradığımı sonunda bulmuştum. Tam benim aradığım kadındı; zeki, entellektüel, kendinden emin ve soylu bir yapısı vardı… İçimi kuşatan coşku heyecan ve mutluluktan, evin içerisine sığmıyordum. Müzik setine koyduğum kasetten seslice müzik dinliyor ve melodilere eşlik ediyordum. Bu arada, o saatlerde hiç içmediğim halde bir de bira açmıştım. Öğlene doğru telefonum çaldı. Müziğin sesisin kısıp “Alo” dedim, karşımdaki ses onundu “Neden beni aramadın? Mesaj bırakan bendim.” demişti. Gürültülü müzik dinlerken bana gönderdiği mesajın farkına varamamıştım. Ona, o an içimdeki yaşadığım ona dair duyguları tezahüratsız ve katıksız bir şekilde anlatmıştım. Buna çok mutlu olduğunu söylemişti. Yine uzun bir konuşmadan sonra; “Gönlünce bir gün geçirmeni diliyorum.” diyerek, telefonu kapatmıştı. İkinci telefon konuşmamızdan sonra daha da kabıma sığamaz olmuştum. Artık içimdeki duyguları tanımlayamaz duruma gelmiştim. Adeta kanatlanmış, uçuyordum… İçerisi yine dar gelmişti bana. Aldığım pozitif enerjiyle dışarı çıkıp, hiç kimseye, hiçbir şeye aldırmadan, bildiğim bütün türküleri mırıldayarak, hatta yer yer seslice söyleyerek sokakları, alış-veriş merkezlerini, parkları, gün boyu dolaşmıştım. Bütün insanlar bana şirin ve sevimli görünüyordu... Akşam geç saate eve gitmiştim. Bir türlü uykum gelmiyordu. İçimdeki, coşku uyumamı engelliyordu… Saat gecenin yarısını çoktan geçmişti. Elim kaç sefer telefona gittiyse de, sesinin tonu, rengi, hitap şekli içimi kuşatan güzel duyguları bozar korkusuyla ona ‘iyi geceler’ dilemekten vazgeçmiştim. İçimdeki duygular olduğu gibi kalsın istiyordum. Bütün bedenimi kuşatan bu büyü bozulmasın istiyordum… 10 Mayıs Şu an yine paramparça olmuş durumdayım… Oysa güne çok iyi başlamıştım. Kahvaltıdan sonra Serap aramış, dakikalarca konuşmuştuk. Yine sokakları, parkları coşkuyla dolaşmıştım. İnsanlara sevgiyle bakmıştım. Gördüğüm her kadının bir yanını Serap’a benzeterek, kadınları yeniden kutsamıştım yüreğimde… İki saat önce, her geceki yürüyüşüme çıkmıştım. Birden önceki sevgilim Nurten’i bir adamla sarmaş dolaş karşımda gördüm. Beni görmezlikten geldi. İnşallah görmemiştir. Çok kırıldım… Şu an uykum gelmiyor, canım yazmakta istemiyor. Hayat ne kadar acımasız… *** Evet gerçekten paramparça olmuştum. Yüreğim feodal bir iklimde kan davası sonrası talana uğramış gibiydi… Herkes payına bir şeyler koparıp almaya çalışıyordu sanki, bense çaresizlik içerisinde hiçbir şey yapamadan sadece seyrediyordum.

23

Oysa güne son derece umutla başladım. Perdelerimi aralarken yeni güne, bütün içtenliğimle “Merhaba” demiştim, yaşanana ve yaşanacak olan her şeye… Serap’ı aramış onunla dakikalarca konuşmuştuk. Daha sonra, okuduğum eski bir dergide aşkı anlatan bir yazıyı kendisine fakslamıştım. Faksı aldıktan sonra beni aramış ve yazı üzerinde dakikalarca fikir alışverişinde bulunmuştuk. Mutluluğuma diyecek yoktu, adeta bir rüya aleminde yaşıyordum... Gece geç vakitlerde her zaman yaptığım gibi akşam yürüyüşüne çıkmıştım. Hiç beklemediğim bir anda. Nurten’i tanımadığım genç bir adamla kol kola dolaşırken gördüm. Dünya bir anda etrafımda döndü, kendimi oturacak bir yere zor attım. Beni görmemiş olsun diye içimden dualar okudum. Eğer beni görmüşse, bunu bana karşı bir üstünlük gösterisine dönüştürecek. Beni kıskandırmak ve acı vermek düşüncesiyle daha da abartacaktır. Aslında içimdeki acılar Nurten’i kıskandığımdan değildi. Sadece ona acıyordum. Bana göre kadın kutsaldı ve yazboz tahtası olmamalıydı. Kendisini kullandırmamalıydı… Bunun için onun düzenli bir ilişki kurmasını istiyordum. Ona birlikteliğimiz süresince defalarca “evlenelim” demiştim. Her seferinde bir bahaneyle bu teklifimi geçiştirmişti. Neden bunu yapmıştı, hala anlamış değilim. Yanımdan geçerek, geçen yıl beraber yaşadığımız eve doğru gitmişlerdi. Çıldıracak duruma gelmiştim. Ne kadar kirli düşünce varsa gelip içime yerleşmişti. Her hafta sonu onunla yaşadıklarımızı şimdi bir başka adamla yaşayacak… Bu düşünce dayanılmaz acılar veriyordu bana… Kadınlardan bir kez daha iğrenmek gelmişti içimden. Ne garip duygu, bir yanımda aynı cinse duyulan sınırsız özlem saygı ve sevgi diğer yanımda nefret ve tiksinti. Ne yapacağımı bilemiyorum. Çok yalnız ver gerçekten mutsuzdum. O gece günlüğüme hiç bir şey yazmak gelmemişti içimden… 11 Mayıs Sabah Serap’ın beni aramasıyla uyandım. “Günaydın” dedi bana. Onun sesiyle uyanmak son derece mutlu etti beni. Bir süre konuştuk. Ona gelmesini söyledim. Önce bunun mümkün olmadığını söyleyip telefonu kapattı. Sonra cep telefonuyla bana mesaj geçti. Karşılıklı mesajlaştık. Bu çok heyecan ve keyif verici geliyordu bana. Canımın sıkıldığını söyledim. “Çık, dolaş, pikniğe git.”Dedi. “Gel beraber piknik yapalım” dedim. “Mümkün değil” dedi. Öğlene doğru bir mesaj geçti. “Saat 12;30 otobüsüyle geliyorum” Bunu beklemiyordum. Çok heyecanlandım. Bu, günlerdir kurduğum düşlerimin gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Sağı solu düzelttim. Alelacele temizlik yaptım. Tıraş oldum. Güzel elbiselerimi giyindim. Otogara gittim, bekledim. Otogarda onu beklerken hayatım boyunca bu denli heyecan verici bir şey yaşamadığımın farkına vardım. Her gelen otobüs yüreğimi ağzıma getiriyordu. Nihayet beklediğim otobüs geldi. Otobüsün merdiveninden inerken göz göze gelmiştik, elim-ayağım birbirine dolanmıştı. Elimi uzattığımda elim titriyordu. O sarıldı, öptü. Eve geldik. Çok rahattı. Sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi davranıyordu. Mutluluktan ölebilirdim… Akşam beraber yemek yaptık. Mum ışığında, kırmızı şarap ve hafif müzik eşliğinde yemek yedik. Ve yaşamım boyunca unutamayacağım bir gece yaşadık…

24

*** O gün cumartesiydi. Bu yüzden hiç bir şey düşünmeden doyasıya uyumak istiyordum. Üstelik gece boyunca uyumamıştım. Erkenden uyanmış olmama rağmen, tekrar uyumak için yataktan kalkmadım. Saat dokuzda telefonum çaldı, isteksizce ahizeyi kulaklarıma götürdüm, “Alo” dememle beraber karşıdaki ses, gülümseyen bir tonla “Günaydın” dedi. Serap’tı arayan. Birden içime tarifsiz mutluluklar düşüvermişti. Hemen yataktan doğruldum. -Sana ‘günaydın’ demek istedim. -Beni ne kadar mutlu ettin, bilemezsin. -Bugün ne yapmayı düşünüyorsun? -Bilemiyorum. İşsiz ve yalnız bir insan ne yapabilir ki? Bunu özellikle söylemek istemiştim. Biraz da kendimce ona zarf atmıştım. -Madem işin yok, kalk giyin gönlünce bir tatil günü yaşa… Artık ona karşı daha rahat konuşabiliyordum. Söylemek istediklerimi hiçbir kılıfa sokmamaya çalışıyordum. -Haydi, gelsene beraber tatil yaparız… Pikniğe gideriz… Sanki böyle bir teklif bekliyormuş gibi, gayet sakin bir ses tonuyla; -Bu mümkün değil… Sesindeki rahatlık beni daha da cesaretlendirmişti. -Neden olmasın, atladın mı otobüse üç saat sonra buradasın… Uzun süren konuşmamızın sonunda onun bir gün mutlaka benimle birlikte olabileceğine dair, düşüncem ağır basmıştı. Telefonu kapattıktan sonra, bu sefer öğlene kadar cep telefonuyla mesajlaşmalarımız başlamıştı. O gelmesine gelecekti ama, sanırım kafasındaki sorulara cevap arıyordu. Bunun bilincindeyim. Onu rahatlatmak için sorularına daha ustaca cevaplar veriyordum… Çelişkiler yaşadığı her halinden belliydi. Yine de bu kadar kısa bir sürede gelebileceğine ihtimal vermiyordum. Bir süre sonra telefonum tekrar mesaj aldı. Heyecanla okudum. Mesaj ondan geliyordu; “Saat 12:30 otobüsüyle geliyorum…” Buna inanamamıştım. Aynı mesajı birkaç kez daha okudum. İmkânsız gördüğüm düşüm gerçekleşiyordu. En fazla iki buçuk saatim vardı. Alel acele sağı solu temizledim, duş aldım, traş oldum, dişlerimi fırçaladım, çıkıp ufak-tefek alış veriş yaptım, bir saat önceden otogara gittim. Gelmesini bekledim. Hayatımda hiçbir şeyi bu kadar heyecan ve mutlulukla beklememiştim. Onu bir insan olmanın dışında, tasavvur edemeyeceğim güzel bir şey olarak düşünüyordum… Otogara giren her otobüs heyecandan yüreğimi ağzıma getiriyordu. Heyecandan dilim damağım kurumuştu. Sonunda beklediğim otobüs geldi. Otobüsten inen üçüncü kişi o oldu. Elimi uzatıp; “Hoşgeldin” dedim, sarıldı yanağımdan öptü. Heyecandan ne yaptığımı bilemez durumundaydım. Acemice ve çocukça davranışlarıma engel olamıyordum. Titreyen sesimle “Gidelim mi?” dedim. Arabama yöneldik. Her tarafı dağılmış, eski model arabamı görünce gülerek “ Aa bu araba gider mi?” demişti -Sen ne sanıyorsun bunu? Bu benim düldülüm… demiştim. Bir taraftan da arabanın beni mahcup etmemesi için içimden dualar okuyordum. Zira çoğu kez böylesi durumlarda, çalışmayarak bütün karizmamı çizmişti. Bu sefer mahcup

25

etmemişti beni. Birkaç tıklamadan sonra çalışmıştı. Ve şehir merkezindeki evime doğru yola koyulmuştuk. İkimizde konuşmuyorduk. Salt aramızdaki sessizliği bozmak için; -Yolculuğun nasıl geçti?, dedim. -İyi geçti. Yani sıkıcı değildi... Yol boyunca pek fazla bir şey konuşmadık. Neler konuşacağımı da bilemiyordum doğrusu. Arabayı eve yakın bir yere park ettim. Eve giderken, sokakta kimse bizi görmesin istiyordum. Evin önünde durup cebimden anahtarı çıkarırken “işte bu evde kalıyorum” dediğimde, arabam için gösterdiği küçümseyici tavrını evim için de göstermişti. Buna aldırmadan içeri buyur etmiştim. Günlerdir hayalini kurduğum kadın yanı başımdaydı işte, evimin içerisindeydi... Salonun ortasında durup, şaşkın bakışlarla evin içerisini süzerken, terleyen ve titreyen ellerimi uzatarak “Tekrar hoş geldiniz.” demiştim. Ve birbirimizi terlemiş yanaklarımızdan öpmüştük. Titreyen elimle gösterdiğim divana oturdu. Saçlarını arkaya savurup, eliyle yüzünü yellendirerek “Üff hava da çok sıcak…” dedi. Ben hala ayakta duruyordum. Nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım. Evimi küçümseyen tavırlarından olacak ki, biraz mahcup, biraz da ihtimal vermemekle beraber, yumuşak bir ses tonuyla; -İstersen bir duş alabilirsin, dedim. -Hayır, teşekkür ederim. Şimdi yüzümü yıkar kendime gelirim… Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Birbirimizi kaçamak bakışlarla süzerken, birden göz göze geldik, bakışlarımız kilitlendi bir anda. İkimiz de aynı anda “Ee… nasılsınız..?” dedik. Aynı şeyi, aynı anda söylediğimize gülüştük. Gülünce elmacık kemikleri daha da belirginleşmişti. Islak dilini dolgun dudaklarında gezdirerek, aynı anda insanı içine çeken zeytin karası gözlerini bana dikmişti. Çok tahrik olmuştum. Bütün bedenim kendi içinde tarifsiz çırpınışlar yaşıyordu. Dayanamadım, bakışlarımı çektim. -Evimi nasıl buldunuz? Gezmek ister misiniz? diyebildim. -Tabii gezeceğim ama önce biraz soluklanayım… Susunca, içerisi kör bir sessizliğe bürünüyordu ve zaman duruyordu... Sırf laf olsun diye; -Bir şey içer misiniz? -Bir bardak su olabilir... Gidip mutfaktan bir şişe soğuk su getirdim. Yanı başında durarak, doldurduğum bardağı uzattığım, suyun yarısını içti ve bardağı sehpaya koydu. Ben kaçamak bakışlarla ona bakıyordum, o garip bakışlarla evin içerisini süzüyordu. Sırf bir şeyler söylemek ve aramızdaki sessizliği bozmak için; -Müzik dinler misin? -Fark etmez, nasıl istersen canım… “Canım” kelimesi çok içten gelmişti. Bir hoş olmuştum. Müzik setine yöneldim “Hangi tür müzik dinlemek istersiniz?” dedim bu sefer. Gülümseyerek “Fark etmez” dedi yine. Ona daha entellektüel görünmek için müzik setine bir klasik müzik CD si koydum. Sorularımla onu sıktığımın farkındaydım. Ama aramızdaki suskunluğu bir türlü bozamıyordum. Ben sorular soruyorum, o sorularıma kısa cümlelerle cevap veriyordu. Onu karşıdan görecek şekilde karşı koltuğa otururken bir kez daha; -Lütfen rahat ol, evinmiş gibi içinden geldiği gibi davran… -Çok rahatım canım... Birazdan evini dolaşırım... Bunu sıkılmış bir ses tonuyla söyledi. Sanırım sıkboğaz ediyordum.

26

Böylece yarım saat geçti. Sonra kalkıp kitaplarımı inceledi, mutfağa geçti, lavaboyu kullandı. Onun bu gezisine adeta bir protokol yaveri gibi eşlik ediyordum. Evin her tarafını dolaştı, gördüklerini titizlikle inceledi. Tekrar oturma odasına döndük. Yerine otururken; -Hoşuma gitti... Kitap okuyor olmanız güzel… dedi. Ben de hemen bitişiğine oturdum. Artık ona daha yakın olmak istiyordum. Özellikle yumuşacık pazılarını tutmayı, okşamayı, öpmeyi çok arzu ediyordum. Onunla ilk tanıştığımızda çıplak pazularımızın birbirine değdiğinde duyduğum hazzı hiç unutamıyordum. Yine aynı şeyi denedim. Ona sokuldum ve pazularımız dokundu birbirine, müthiş bir cinsel istek sardı bütün bedenimi. Gülümseyerek bana baktı, kendini yana çekti. Çok acele davrandığımı, yaptığımın ayıp olduğunu düşündüm. Yaptığımdan utanmıştım. Mahcup bir şekilde ayağa kalktım. Kekeleyerek “kahve içer misiniz?” dedim. Gayet sakin ve olgun şekilde; -Olabilir… dedi. İçimi saran o dayanılmaz cinsel arzuyla mutfağa geçip kahve hazırladım. Kahveyi hazırlarken bir taraftan da ona yakın olabilmenin hesaplarını yapıyordum. İçim, ellerim bütün vücudum titriyordu heyecandan, bu benim için inanılması güç tarihi bir andı… Karşılıklı oturarak kahvelerimizi içtik. Arada bir bakışlarımız aynı anda kilitleniyordu. İçimdeki onu arzulayan istek dayanılmaz olmuştu. Hiç beklenmedik bir anda ayağa kalkıp, ellerimle yanaklarına kapanıp, alnından, yanaklarından öptüm. Şaşırmıştı bu ani hareketime. Tam dudaklarından öpecekken çok kibar bir şekilde beni geri itti. -Lütfen ama… Çok hızlısın. Ben bunun için gelmedim. Seni daha yakından tanımak istemiştim sadece… dedi. Birden mahcup olmuştum. Yine de kendimi zor tutuyordum. Özür dileyip yerime oturdum. Ama her konuşmasında davetkâr bir hal vardı. Bu şekilde davranması beni ona karşı cesaretlendiriyordu. Şansımı son bir kez daha denemek istedim. Ayağa kalktım ve yine ellerimle yanaklarını kavrayarak “Seni çok arzu ediyorum, sarılmak, öpmek istiyorum”. Ve dudaklarına kararlı bir şekilde yapıştım. Kısa bir karşı koymadan sonra elleriyle saçlarımı okşamaya başlamıştı. Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Bütün vücudumu bir ateş basmıştı. Ancak onun da tahrik olduğunu fark etmiştim. Kendisiyle bu ilk buluşmamızda, aramızdaki münasebettin bu denli hızlı gelişmesine içi razı gelmiyordu. Ağırdan alıyordu ve içindekini ne pahasına olursa bastırmaya çalışıyordu. Oysa beni çok arzuladığının farkındaydım. Bekli de bu farkındalıktı beni cesaretlendiren. Bu sefer daha yumuşak ve iç gıcıklayıcı bir ses tonuyla “yeter” diyerek doğruldu. Ben de şimdilik bu kadarını yeterli bulmuştum “teşekkür ederim” deyip, yanına oturdum ve elimi boynuna attım. Konuşurken, çaktırmadan saçlarını, pazularını okşuyordum. Bundan tahrik olduğu her halinden belli oluyordu. Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. Hiç beklemediğim bir anda bana dönerek; -Bu böyle olmayacak, prezervatifin var mı? dedi. Bir anda olduğum yerde donakalmıştım. Şoke olmuştum. Bunu hiç beklemiyordum, sadece onunla öpüşmek, onu sarmak, okşamak istemiştim. Oysa o benimle cinsel ilişkiye girmek istiyordu. Yani daha önce bu gibi ilişkileri, hatta cinsel ilişkiyi yaşamıştı… Bütün umutlarım yıkılmıştı. Onun ilk erkeği olduğumu düşünerek, ömür boyu sürebilecek bir birlikteliğe hazırlıyordum. Kendimi bir anda büyük bir boşluk içerisinde hissettim. Yine yıkılmıştım… O an ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyordum. Söylediğinin karşısında şaşkına döndüğümü görünce, ellerini tahrik edici bir şekilde vücudumda gezdirerek “haydi canım, vaz mı geçtin?” demişti. Kısa bir şaşkınlıktan sonra dudaklarımın arasından çıkan titrek ve şaşkın sözcüklerle “yok… var tabi… iyi olur..” diyebilmiştim.

27

Günlerdir içimde yanıp tutuşan, beni kavuran, ona karşı duyduğum berrak, temiz arzu, aşk, sevgi gibi duygularım bir anda hayvani bir cinsel arzuya dönmüştü. O kadar kutsamıştım ki, yüreğimde, içimdeki duyguya haksızlık etmekten korkuyordum. Yine de sanırım sadece yalın bir cinsel arzu değildi ona duyduğum; hissettiklerim aşka banıyordu kendi içinde… Hayatımda şimdiye kadar hiçbir kadınla bu denli uyum içerisinde sevişmemiştim. Doğrusu o da bu konuda çok iyi yapıyordu. Büyük bir cinsel açlıkla birbirimize saldırıyorduk adeta… Bir saatten fazla sürmüştü bu ilk sevişmemiz. Buruşan nevresime aldırmadan sırt üstü uzanıp bir sigara yaktım. Bu sırada onun ince uzun ve yumuşacık parmakları göğsümün uzun ve sık kılları arasında geziniyordu. Sigaramdan son nefesi alıp, göğsümün üstündeki kül tablasında izmariti söndürdüm. Uzanıp kül tablasını yandaki sehpaya koyup, tekrar ona döndüm. Çok şirin görünüyordu gözlerime. Eğilip, davetkar, dolgun dudaklarına bir öpücük kondurarak “Harikaydın, beni mutlu ettin, teşekkür ederim…” dedim. Üzerime bir şey giyinmeden kalkıp banyoya gittim. Serin bir duş aldım. O kadar rahatlamıştım ki, kendimi bir tüy kadar hafif hissediyordum. Beynimin içi bomboştu; hiçbir şey düşünmüyordum. Sanırım mutluydum… Banyodan çıkıp odaya döndüğümde, yataktan kalkmış giyiniyordu. Duş almadan, iyice temizlenmeden giyiniyor olması hoşuma gitmemişti. Kırmamaya özen göstererek “Yüzünü yıkamayacak mısın? Su akıyor, istersen duş de alabilirsin…” dedim. Bana doğru dönerek, ıslak yanaklarımı öpüp, gülümseyen bir tavırla “Tamam canım banyoya gireceğim…” dedi. Salondaki kanepenin üzerinde sevişmiştik. O banyoya giderken, bende kanepeyi doğrultum, çarşafı katlayıp yatak odasına bıraktım. Sağı solu düzettim. Koltuğa oturup, bir sigara yakarak gelmesini bekledim. Odaya girince ayağa kalktım, söylemiş olmama rağmen yine de duş almamıştı. Sadece yüzünü yıkamıştı. Ona, onun için çıkarttığım temiz yüz havlusunu uzattım. Yüzünü kuruladı, teşekkür ederek havluyu bana uzattı. Ve demin ki koltuğa oturdu. Onun kafasındakileri bilmiyordum, ama ben bundan sonra ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Yine aramızdaki sıkıcı suskunluk başlamıştı. İkimizde konuşmuyorduk. Sırf bu sessizliği bozmak ve bir şeyler yapmış olmak için; -Çay içelim mi? Dalgındı, ilk söylediğimi duymadı, sözümü yineledim. Cılız bir sesle; -Olur… içelim… Mutfağa gidip çay suyu kodum. Döndüğümde odanın içerisinde dalgın ve tedirgin bir şekilde dolaşıyordu. Ya da bana öyle gelmişti. -Pişman mısın? -Hayır, kesinlikle pişman değilim… Duvardaki kocaman tablonun karşısında durmuş, hem tabloyu inceliyor, hem benimle konuşuyordu. Arkasından sarılıp, uzun siyah saçlarını yana alarak, ensesinden öptüm. “Çok tatlısın” dedim. Ön tarafımı kavrayan dolgun kalçaları, kafamın içerisindeki bütün çelişkileri unutturmuştu bana… Bir süre bu tahrik edici davranışıma sessiz kaldı. Sonra, daha ileriye gideceğimi düşünmüş olmalı ki, çok kibar bir hareketle kollarımın arasından sıyrılıp, benden kurtuldu. Yüzüme bakmadan; -Hani çay içecektik… Dedi. Daha fazla sıkmak istemedim. Nasıl olsa daha çok zamanımız olacaktı. Hiçbir şey söylemeden mutfağa gidip çayı demledim. Çaylarımızı içerken ilk tanıştıdığımız günden, ortak arkadaşlarımızdan, çok azda olsa kendimizden konuştuk. Açıkçası ilk günden kendimle ilgili çok şey konuşmak istemiyordum. Benimle ilgili sorduğu sorulara kaçamak cevaplar veriyordum.

28

Kafamın içerisini kuşatan ve birbirleriyle çelişen binlerce soruya rağmen mutluydum. Beni mutlu eden bu zaman dilimini hiç fire vermeden, sorgusuzca doyasıya yaşamak istiyordum. Ama o çaktırmadan sürekli benimle ilgili sorular soruyordu. Bu sorulardan kaçmak, konuyu başka yöne çekmek amacıyla, sohbetimizle hiç alakası yokken; -Akşam yemeğini dışarıda yiyelim mi? Soruma karşılık hiç düşünmeden; -Yok be canım. Evde yersek daha iyi olur… -Ne yemek yapalım? Hangi tür yemekleri seversin? -Fark etmez, beraberce bir şeyler hazırlarız… Önceden alışveriş yapmıştım. Dolabım hiç bu denli çeşitle dolmamıştı. Akşama doğru, beraber mutfağa geçip yemek hazırladık. Mutfakta hamarat bir ev hanımı maharetiyle yemek hazırlıyordu. Ona yardım etmekten fırsat buldukça arkadan sarılıp öpüyor, ellerimi vücudunda gezdirip okşuyordum. O da zaman zaman şehvetle karşılık veriyordu bana. Bundan tarifsiz, müthiş zevk alıyordum. Yemek için salondaki büyük masayı hazırladım. Yeni aldığım örtüyü serdim, iki tane uzunca kırmızı mum, papatyalar, kırmızı şarap ve masanın her tarafını gül yapraklarıyla süsledim. Kenara çekilip ustalıkla süslediğim masaya baktım. Kusursuzdu. Bu masa bu eve geldiğinden bu yana ilk defa böylesine güzel hazırlanmıştı. Mutfağa gidip masanın hazır olduğunu söyledim. Ellerini silip peşimden salona geldi. Masayı görünce boynuma sarılarak; -Ay sen neler yapmışsın…? Harikasın bir tanem… diyerek, dudaklarıma yapıştı. Canıma minnet, dakikalarca öptüm. Yemek servisini kendisi yaptı. Sonra dokunmamamı söyleyip, banyoya giderek, makyajını tazeledi. Masaya otururken ışıl ışıldı. Mumları yaktım. Müzik setine bir hafif müzik kaseti koydum. Odanın ışıklarını söndürdüm. Şarap kadehlerimiz masanın ortasında çın sesiyle buluşurken kendimi bir rüyada sanıyordum… Mum ışığında ve hafif müzik eşliğinde hiç unutamayacağım bir akşam yemeği yedik. Şarap ve ortamın romantik etkisinden olsa gerek, çok kısa bir sürede ikimizde çakır keyif olmuştuk. Zaman zaman kalkıp dans ettik. Danstan ziyade daha çok ayakta sevişiyorduk. Daha fazla dayanacak halimiz kalmamıştı, düğmeleri yarıya kadar açık olan gömleğimin yakasından tutup divana çekti. Geç saatlere kadar deliler gibi seviştik…. Gecenin geç saatlerinde ikimizde çok yorgun düşmüştük. Masadaki hiçbir şeye dokunmadan öylece bıraktık. Başı göğsümde uyuyakalmışsız. Sabah uyandığımda bana sarılmış başı göğsümde bir yavru ceylan gibi uyuyordu. Uyandırmamaya özen göstererek saçlarından öptüm, göz kapakları hafiften oynadı, bana baktı, gülümsedi. Elini yanaklarımda okşayarak gezdirip, yüzümü kendine doğru çevirerek usulca dudaklarımdan öpüp, “Günaydın canım…” dedi. Öğlene kadar yataktan çıkmadık kâh seviştik, kah dinlendik. Unutulması imkansız bir yatak sefası yaşıyorduk, her dokunuşumuzda tenlerimizde yeni dünyalar keşfediyorduk… Ancak ikindiye doğru yataktan kalkabildik. Kahvaltıyı da akşam yemeği güzelliğinde yaptık. Kahvaltı sonrası keyif çaylarımızı içiyorduk. İkimiz de suskunduk. Başı önündeydi. Hafiften başını kaldırdı, zeytin karası gözlerini bana dikerek; -Bir-iki saat sonra gideceğim... Biliyorsun, değil mi…? dedi, içini çekerek. Aslında bunu biliyordum. Yine de o kaçınılmaz gerçeği yüzüme söylediğinde, içimde inceden bir şeyler kırılmıştı ve bir yerlerime acı sızılar inmişti bir anda... -Biliyorum ve hiç düşünmek istemiyorum…. dedim. İçimi bir anda müthiş bir hüzün kapladı. Günün bitmesini istemiyordum. hiç konuşmadan masayı beraber toplamıştık. İkimizin de yüzünde sadece hüzün vardı. Aynı suskunlukla giyinerek çıktık. Memleketine giden bir otobüs firmasının bürosundan otobüs bileti aldık.

29

Otobüsü iki saat sonra kalkacaktı. Sokakta dolaşırken kalabalığın içerisinde kendimi çok yalnız ve çaresiz hissediyordum. Sanki gidince her şey bitecekti… Bu düşünce beni kahrediyordu. Ona beni hatırlaması için birkaç hediye aldım. Bir süre anlamsızca dolaştıktan sonra eve döndük. O kendi halinde suskun bir şekilde çantasını hazırlamaya koyulurken, ben de koltuğa oturmuş, konuşmadan onu izliyordum. Gidince her şey bitecekmiş gibi, içim kaygılar doluydu. Çarşıdan aldıklarım beni hatırlamasına yetmeyecekmiş korkusuyla, evimden değer verdiğim bir şeyler vermek istiyordum. Sağa sola bakınırken, salonumun en görkemli köşesinde, özel hazırlattığım sehpasının üzerinde mağrur bir şekilde duran ve dedemden kalan çok değer verdiğim, altmış yıllık vazoyu gördüm. Bu evimin en değerli eşyasıydı ve geçmişimden, köklerimden bir parçaydı. En az benim kadar bendi… Yerimden kalkıp vazoyu aldım, yanına giderek; -Beni unutmaman için bunu sana vermek istiyorum. Dedemden kalma, benim için çok değerlidir… diyerek, vazoyu ona uzattım. O benden beter gergindi. Sinirli bir şekilde yaşaran gözlerle bana bakarak; -Birbirimizi unutmak için mi bunca şeyi yaşadık?… dedi ve bana sarıldı. Büyük bir açlıkla yüzünün her yerini öptüm. -Tabiî ki unutmayacağız… Kollarımın arasında kayıp olan bedeninin, elimin ulaştığı noktalarında şefkat ve şehvetle ellerimi gezdirdim. Titreyen bacaklarımız bizi taşımıyordu. Divana uzandık. Otobüsün hareketine yarım saat kalana kadar, ağlamaklı ve her yanımızı kuşatan ayrılık hüznüyle tekrar seviştik. Bir türlü ona doyamıyordum… Evden ayrılmamız başlı başına bir hüzün senfonisiydi…. Otogara vardığımızda otobüs hareket etmek üzereydi. Çok tedirgindim. Paniktim. Acı ve hüzün bütün bedenimi sarmıştı. Konuşmadan, el ele tutarak, otobüsün yanında bekledik. Muavinin çağrısıyla içimdeki acı doruk noktasına ulaştı. Son kez bana sarıldı, öptü, derin derin kokladı ve arkasına bakmadan otobüse bindi. Otobüs hareket ederken parmaklarımızla öpücük gönderdik birbirimize. Titrek elimi salladım ardından. İşte geldi, yaşandı ve gitti… Yüreğimin, hatta bedenimin yarısı da gitmişti onunla. Bir süre otogarın orta yerinde donakaldım. Sonra anlamsızca sağı- solu turladım. Eve geldiğimde, ev bomboş ve soğuk gelmişti bana. Mezarlıktan dönülmüş bir cenaze evi soğukluğu ve kasvetindeydi. Sadece ayrılık sonrası hüzünle tıka basaydı. Baktığım her noktada bana gülümseyen suretini görüyordum. Dayanılmazdı bu… Çıktım, geç saatlere kadar sokaklarda dolaştım. Akşama, istemeye istemeye eve geldim. Sanki yıllardır onunla beraber yaşamıştım ve ilk defa yalnız kalmıştım. Bomboş kalan evin içinde dolanarak onu ve yaşadıklarımı hayal ettim. Yaşadıklarımızı bir bir yaşadım yeniden... İçimdeki karmakarışıklık dayanılmaz olmuştu. Çaresizliğim karşısında kendimi tutamadım, divana kapanıp dakikalarca ağladım. Sonra hıçkırıklarımı içime gömüp, sırt üstü uzanarak tavana dikilen bomboş bakışlarla yaşadıklarımıza kimlik aradım… Onunla bir ömür beraber yaşamaya hazırdım. Peki, o buna hazır mıydı, beni isteyecek miydi, benimle aynı duyguları taşıyor muydu? Bana karşı duyarsız olabileceği düşüncesi kahrediyordu beni… Kendimi teselli etmeye çalışarak; olsun, bunun için ne gerekiyorsa yaparım… Ansızın içimdeki bu güzel duygulara kara bir endişeler düşüyor; bu denli rahat bir kız olması içimi incitiyor. Hele ilk görüşmemizde hemen koynuma girmesi ve kırk yıllık birlikte yaşıyormuşuz gibi davranması, beni çok endişelendiriyordu. Aşk yaşadıklarımızın neresindeydi?... Oysa aşk emek ister, emekse zaman gerektirir. Biz kısa bir sürede tanıştık ve bu kısa sürede kırk yılda yaşanması gerekeni bir çırpıda yaşadık…

30

Onun ilk ve son erkeği olmayı isterdim. Kim bilir şu ana kadar kimlerle neler yaşamış… Acaba ilk ilişkisini kiminle yaşadı? Neden, nasıl yaşadı? Benimle sevişirken attığı mutluluk çığlıklarını başkalarıyla da yaşamış mıydı? Bu ihtimalleri düşündükçe düşlerim kirleniyor, kahroluyordum… Evet, benim de daha önce ilişkilerim olmuştu elbette ama bu sefer yaşadığım başka bir şeydi. Elimde olmadan onu kıskanıyordum. Günlerce bir an bile aklımdan çıkmadı. Yanımda olmamasına rağmen hep onunla yatıyor, onunla kalkıyor, günümün her saatini onunla yaşıyordum... En güzel ve mutlu anlarımda yanımda olmasını, onunla o güzellikleri beraber paylaşmayı istiyordum. Her sabah onun sesiyle uyanıyordum. Telefon edip, o saran-sarmalayan sesiyle “günaydın” diyordu bana. Gün boyu onlarca kez telefonlaşıyor, onlarca kez aşk ve sevgi mesajları geçiyorduk bir birimize… Artık, divane bir avareydim, içimden hiçbir iş yapmak gelmiyordu. Elim hiçbir işe varmaz olmuştu. Tek meşgalem oydu ve ona dair düşlerdi... Gündüz ve gecelerimin her saati onunla doluydu. Akşamları sadece aşk ve ayrılık şarkıları dinliyor, içki içiyor ve onu düşünüyordum. Yanımda olmadığı için kahroluyordum. Tek başına neler yapabilirdi ki genç ve güzel bir kız?. Böylesi rahat bir kızın benimle yaşadıklarını başkalarıyla da yaşayabileceği ihtimali beynimin içerisini kirletiyordu. Ve işte o an çıldırıyordum. Hele Furkan’ın kadınlarla ilgili anlattığı yaşanmışlıkları, çevremde tanık olduğum kirli ilişkileri düşündükçe kendime hâkim olamıyor, bütün güzel yanlarımla bir çamur deryasında boğuluyor gibi oluyordum… Yine de her şeyine rağmen onu çok özlüyor ve arzuluyordum…. 17 Mayıs Artık Serap’ın özlemine dayanamıyorum… Dün akşam karar vermiştim; bugün Serap’ı görmeye gideceğim diye. Sabah erkenden uyandım. Çantamı hazırladım. Tıraş oldum. Giyindim. Her sabah olduğu gibi beni arayıp “günaydın” demesini bekledim. Aslında ona sürpriz yapmayı düşünüyordum, ama dayanamadım. Arayıp, “günaydın” dediğinde “Seni görmeye geliyorum” dedim. Çok sevindi. İlk otobüse binip yola koyuldum. Öğlene doğru oraya vardım. Bir çay bahçesinde oturup bira içtim. Aradım “Geliyorum” dedi. Onu beklerken içimdeki heyecan dayanılmazdı. İlk görüşmemizdeki gibi heyecanlıydım. Geldi, sarıldık, konuştuk. Çıkıp yürüdük. Akşama kadar dolaştık. Kuytularda, kaçamak öpücükler aldım ondan. Akşam yemeğini dışarıda yedik ve bir arkadaşının evine gittik. Mutluluk, hüzün, acı ve içimi kemiren olumsuz duyguları bir anda yaşıyorum. Sanırım bunlarda yaşama dairdir. Yine de bitmesini istemiyorum… ……………………… ………………………….. . *** Bindiğim otobüs beni hızla, günlerdir içimde yanıp tutuşan özlemime, yüreğimdeki yangına götürüyordu... Kafamın içerisi karma karışıktı… İnsana dair ne kadar duygu varsa bir bir geliyordu usuma. Başım otobüsün yan camında bakışlarım hızla bir görünüp, bir kaybolan görüntülerde… Otobüsün teybinden yükselen müziğin etkisinden de olsa gerek duygu ve düşüncelerim hızla boyut değiştiriyordu.

31

Bazen anlamsız ve umutsuz geliyordu her şey bana, gözlerim doluyordu… Sanırım yaşadığım aşktı ve doğal olarak hissettiklerim de aşka dairdi… Aşksa saf, temiz ve paylaşılmazdı… Elbette o aşklar masallarda kaldı, hem ben de o kadar temiz değildim, ama aşkımın da masallardaki gibi olmasını istiyordum yine de… Oysa yaşadıklarım o kadar da berrak görünmüyordu bana. Onu yüreğimde hep bir ak güvercin gibi görmek isterdim; ürkek ve dokunulmamış... Dokunmalarımda irkilecek, ilk keşfin anlamını şaşkınlıkla karşılayacak, o keşfin verdiği dayanılmaz hazın tadının mucizesinin bende gizli olduğunu düşünecek, yani bir tenin sınırsız coğrafyasında ilk defa duyacağı hazlarla benimle olmalıydı… Bu duyguları daha önce başkalarıyla yaşamış olması beni kahrediyor. Bunu düşündükçe başıma ağrılar giriyor, bedenimin bir çok yerinden sızılar yayılıyor her yanıma… İçimdeki bu karma karışık duygular içerisinde otobüs kentin varoşlarından geçerek merkezdeki otogara giriyor. Otobüsten inmek istemiyorum. Aynı anda geri dönmek geliyordu içimden. Ama, ona duyduğum dayanılmaz istek ve özlem beni bu fikirden vazgeçiriyor. Otogarın tuvaletine gidip elimi, yüzümü yıkıyorum, saçlarımı tarıyorum. Hava çok güzel, öylesine dolaşıp kokusunun sindiği kentin havasını derin derin soluyorum içime. Artık kendimi onunla görüşmeye hazır hissediyordum. Bindiğim dolmuş beni Şehrin işlek bir yerine götürdü. Sahile yakın bir çay bahçesinde oturdum. Yolculuğum boyunca kapalı tuttuğum cep telefonumu açtım. Açar açmaz mesaj sinyali aldım. Mesajlar ondandı… Daha mesajları okuyordum ki telefon çaldı; arayan oydu. “Geldin mi?” dedi. Onu biraz kızdırmak ve heyecanlandırmak için “Hayır canım, kusura bakma işim çıktı gelemeyeceğim…” Çok şaşırdığı konuşmasından belli oluyordu. Yarı öfkeli ve üzüntülü bir ses tonuyla; -Ay gerçekten mi gelmedin? Gelmeni sabırsızlıkla bekliyordum... Sesi gittikçe ağlamaklı bir hal alıyordu. Onun bu haline daha fazla dayanamadım. -Şaka ediyorum canım, geldim sahildeki çay bahçesindeyim... Birden solgun sesi canlandı, coşkuyla; -Yüreğime indirdin be… Orada bekle hemen geliyorum. Kendimi psikolojik olarak ona hazırlamam için geç gelmesini istiyordum. Bu arada garson yanıma geldi, bir bira istedim. Gelen birayı kısa sürede tükettim. İkinci biramı isterken içimdeki heyecan biraz yatışmıştı. Yerini onunla karşılaşacağım anın hazzı sarmıştı. Gelmesi yarım saatten fazla sürdü. Yine de onu beklerken içimdeki heyecanı tam anlamıyla yenememiştim. Hayalimdeki ve yüreğimdeki özlemim olan kadın çay bahçesinin kapısından göründü. Onu görür görmez elim ayağım birbirine dolandı. İçinde çok az kalan bira bardağını bir dikişte bitirdim. Bahçenin girişinde beni gördü. Gülümseyerek el salladı. Masama geldiğinde ayaktaydım. Ona dakikalarca sarılmak, koklamak, öpmek istiyordum. Ama, ağırbaşlı davranmalıydım, sadece elini sıkıp, yanaklarından öptüm. O da aynı ağırbaşlılığı göstererek; -Hoş geldin. Dedi. Onunla konuşurken dudaklarımın arasından her sözcük titreyerek çıkıyordu. Henüz heyecanımı tam anlamıyla yatıştıramamıştım. Yanımıza gelen garsona siparişlerimizi verdik. Bu şaşkın ve heyecanlı halimi görünce manasının üzerinde titremelerine engel olamadığım ellerime dokundu, kaçamak bir şekilde sıktı, “çok tatlısın canım” dedi, dudaklarından düşüremediği gülümseyişiyle. Bu beni daha da heyecanlandırmıştı. Ben onunla ve içimde zaptedemediğim duygularımla meşgulken, o tedirgin bakışlarla etrafı süzüyordu. Beni kırmamaya özen göstererek; -İçeceklerimiz bittikten sonra kalkalım mı? Artık bundan sonra kendimi ona bırakmak zorundaydım. Çünkü bu kentin hem yabancısıydım hem de onun konuğuydum. Burada her şey onun istediği gibi olmalıydı. Bu isteğine karşılık; -Olur. Sen nasıl istersen… dedim.

32

Sanırım tedirginliğini anladığımı düşünmüş olmalı ki, açıklama gereği duydu; -Burası pek hoşuma giden bir yer değildir. Arkadaşlarla sürekli oturduğumuz bir yerimiz var, oraya gidelim… Garsonu çağırıp, hesabı ödedim. Ve kalktık. Sahil boyu epeyce yürüdük. Buraları ilk defa görüyordum. Bir sahilde, bir sevgiliyle yürümek keyfini ilk defa yaşıyordum. O hala o çekingen tavrını üzerinden atamamıştı. Yürüdüğümüz yerde tanıdık birilerinin bizi bu şekilde görmelerinden çekindiği her halinden belliydi. Aslında bu hali beni rahatsız ediyordu. Yine de içimde, bu çekingenliğine rağmen ona karşı büyük bir istek vardı. Sarılmak, okşamak, hatta aralıksız sevişmek istiyordum… Gittiğimiz çay bahçesi de deniz sahilinde, genelde gençlerin oturduğu güzel bir yerdi. Belirlediği kuytu bir yerde karşılıklı oturduk. Birden bir birimize çok yabancı kalmıştık. Konuşacak bir şey bulamıyorduk. Onun bu tutumu karşısında kafamın içerisine binlerce soru işareti takıldı… Sorularımın cevabı için şaşkın gözlerle çevreme bakınırken; -Eh, nasıl geçiyor günlerin? Dedi, usulden. Konuşmak için bir kıvılcım bekliyormuşum gibi hiç beklemeden; -Kötü. Seni hiç unutamıyorum... Her an aklımdasın…? Hoşuna gitmişti söylediklerim. “Bende…” dedi, derin bir iç çekerek. Bunu o kadar sıradan bir ifadeyle söylemişti ki, hiç inandırıcı gelmemişti bana. Bir süre havadan sudan konuştuk. Kelimenin tam anlamıyla havadan sudan… Ortam biraz yumuşamıştı. Nedenini bilmediğim tedirginliğini kısmen de olsa üzerinden atmıştı. Bir ara falıma bakmak bahanesiyle elimden tuttu. İnce uzun parmaklı yumuşak ellerini avuçlarımda gezdirdi, kendince bir şeyler söyledi. Kulağım söylediğinde değildi, parmağının ucunu avucumda gezdirmesi hoşuma gitmişti. İçimdeki ona karşı duyulan istek dayanılmaz olmuştu. -Kalkalım mı? Dedim. Amacım, sadece ikimizin olabileceği tenha bir yerlere gitmekti. Belki ona sarılır, özlediğim teninin sıcaklığını hisseder, o çok hoşuma giden yumuşak pazularına dokunabilirdim. -Nereye gidelim? Gitmek istediğin bir yer var mı? -Bilmiyorum. Şöyle ikimizin baş başa kalacağımız bir yer olsun… Yüzüme baktı, hınzırca gülümseyerek, aklından bir yerleri geçiriyormuş gibi duraksadı; -Bilmem ki…neresi olabilir acaba? -Şöyle sahilde yürüsek, tenha bir yerde otursak falan... dedim, kekeleyerek. Hesabı hangimizin ödeyeceği konusunda yaptığımız kısa tartışmadan sonra oturduğumuz çay bahçesinden çıktık. Onunla beraber olmak her şeye rağmen mutluluk veriyordu bana. Yanında kendimi içimdeki bütün karmakarışıklığa rağmen mutlu hissediyordum. Onunlayken sadece o anı yaşamak istiyordum, yarınları geleceği hiç düşünmeden. Bir süre yürüdük. Karşıdan gelen genç adamı görünce bana hiçbir şey söylemeden yanımdan ayrıldı gidip, adama sarıldı öptü, nasıl olduğunu, uzun uzadıya hatırını sordu. Konuşurlarken çok samimi ve içtendiler. Konuşmaları boyunca birbirlerinin elini bırakmadılar. “Aramadık yer bırakmadım. Seni çok merak ettim. Nerelerdesin sen?” dediğini duydum. İçimden bir şeyler koptu bir anda… Kendimi çok anlamsız, yalnız, yabancı ve büyük bir boşlukta hissettim. Konuşmaları bittikten sonra adamdan ayrılıp yanıma geldi. Bir şeyleri telafi etmek istercesine, panik bir halde adamla ilgili şeyler anlattı. Hiç umursamıyordum anlattıklarını. Kimdi bu adam? Neden onu görünce panik olup, beni tanımıyormuş gibi davrandı? Oysa onunla tanıştırmasını isterdim. Çok kırılmıştım. Ona dokunma, sevme, duygularımı yitirdim bir anda. Sanırım bunu hissetmişti. Kaçamak bir şekilde elimi tuttu; -Neler düşünüyorsun bakayım? Hiç düşünmeden, birazda kırgın bir ses tonuyla;

33

-Şuan çok güçlü bir arabamın veya karavanımın olmasını isterdim. Ve alıp başımı gitmek, hiç kimseyle tanışmadan, konuşmadan bir başıma konup göçerek yaşamak isterdim… Yaşadıklarım karşısında o an hissettiklerimi, çok samimi bir şekilde, içimden geldiği gibi uzun uzadıya anlattım ona. Konuştuklarım çocuksuydu ve çok acemiceydi. Ama, gerçekten de alıp başımı gitmek istiyordum. Hatta o adamla, o şekilde davranışını görünce hemen oradan ayrılıp, evime dönmeyi bile düşünmüştüm. Çok garip bir duygu içimdeki. Onu çok kıskanıyordum. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Bazen onunla bir ömür geçirmeyi, bazen de hiç bir şey yaşamadan hemen bitsin istiyordum. Her hareketi çok çabuk yaralıyordu beni… Soluk soluğa anlattıklarımı hiç konuşmadan dinledi. Konuşmamın bitiminde yine derin iç çekti. Bu savunmasız hali, sürekli çevresine kaçamak bakışları, iç çekmeler ona karşı duyduğum güveni zayıflatıyor, içimi kuşkulara boğuyordu. -Bakıyorum da senin geleceğe dair düşlerinde bana hiç yer yok…Dedi, anlattıklarım karşısında. Çok anlamsız ve yersiz gelmişti bu sorusu. Kaçamak bir cevapla geçiştirdim. Sonradan defalar kez karşılaşacaktım ki, onun için “en iyi savunma karşıdakini suçlamaktır.” Ne zaman bir konuda tartışırsak o hiç alakası olmayan bir şeyler ortaya atarak, konuyu ustalıkla saptırıp zeytinyağı gibi üste çıkardı… Konuşmadan epeyce yürüdük. Sahil boyu denize bakar bir şekilde oturma banklarıyla dizili bir yere geldik. Bankların önünde iki şerit halinde yürüyüş parkuru vardı. İnsanlar akşamın bu güzel saatinde eşofmanlarını giymiş spor yapıyorlardı. Uygun bir bank bulup oturduk. Aramızda bir kişi daha oturacak kadar aralık bırakarak, nerdeyse bankın öbür ucunda oturdu. Adeta birbirini tanımayan iki yabancı gibi… Bu durumdan rahatsızdım, bana biraz daha yaklaşmasını söyledim. “Olmaz, bak her yer kalabalık…” Oysa kalabalığın çoğu kadın erkeklerden oluşan, sadece kendileriyle ilgilenen çiftlerdi. Kimisi sarmaş dolaş geçiyor, kimi banklarda bir birlerine sarılmış kimseyi umursamadan öpüşüyordu… Yani herkes kendi alemindeydi. Bizi kimse umursamazdı bile. Önerime duyarsız kaldığını görünce daha fazla üstelemedim. Bakışlarımı ufka dikip, uzaktan geçen gemilere bakarak içimdeki çatışan duygu ve düşüncelerle savaşmaya başladım yine. Onun bakışlarının üzerimde olduğunu bilmiyordum. Beklemediğim bir anda yorgun bir ses tonuyla; -Bana baksana… dedi. Umursamaz bir şekilde ona döndüm. Ona dönmemle birlikte şimşek hızıyla dudaklarıma kaçamak bir öpücük kondurdu. Şaşırtmıştı beni. Doyurucu gelmemesine rağmen yine de hoşuma gitmişti bu yakınlaşması. -Biliyor musun hep bir sevgilimin olmasını, onunla burada oturmayı istemiştim… Bu söylediği bana pek inandırıcı gelmemişti. -Gerçekten mi? Hiç kimseyle burada oturmadın mı şimdiye kadar? Dedim. -Oturdum tabii ki, ama bir sevgiliyle değil… Demek ki daha önce burada başka erkeklerle de oturmuş. Onun orada bir erkekle oturmuş olabileceği fikri bile beni kahrediyordu. Demin karşılaştığımız adam geliyor gözlerimin önüne, onunla o samimi sohbeti… Daralıyorum. Konuyu biraz daha açmasını istedim. O sadece “Bayan arkadaşlarla gelirdik buraya…” demekle yetindi. Aramızda kocaman dağlar vardı sanki. Usulden konuşuyorduk sadece. Diyalogumuz çok ruhsuz ve anlamsız geliyordu. Güneş ufka inene kadar orada oturduk. Ben çok sıkılmıştım. Sanırım o benden de fazla sıkılmıştı. Üstelik panik halde ve tedirgindi… -Kalkalım mı? Dedi. -Sen nasıl istersen?… Dedim, sıkılmışlık belirten bir ses tonuyla.

34

Hava serinlemişti. Kalkıp şehir merkezine doğru yola koyulduk. Yol boyunca ona yakın olmaya çalıştım. O hep uzak durdu benden. Hatta iki yabancı gibi yürüdük çoğu kez. Dalgındı, bakışları çok uzaklardaydı. Zaman zaman göz göze geldiğimizde mimiklerine zoraki bir tebessüm yayılıyordu. Yolda çiçek satan bir çocuktan bir tane kırmızı gül aldım ve ona verdim. -Bu bir kıza verdiğim ilk güldür… Söylediğim ona pek inandırıcı gelmemişti. Ama gerçekten bir kıza aldığım ilk güldü bu… Bir süre daha bu şekilde yürüdük. Birden dalgınlığından sıyrılarak; -Bak istersen bize gidelim. Ev fikri hoşuma gitmemişti. Tanımadığım bir evde kalmak, oldum olası bana çok sıkıcı gelmiştir. Hem ailesinin yanında rahat edemezdim. Onunla hiçbir şey paylaşamazdım. Oysa ben oraya ona daha yakın olmak, onunla paylaşmak için gitmiştim. O ana kadar yaşadıklarım adeta bir kabus gibiydi. Teklifine kesin bir tavırla; -Olmaz, beraberce yemek yer, sonra ben bir otele giderim, dedim, biraz da içerlenmiş bir şekilde. -Lütfen, ben gece de seninle olmak istiyorum… -Aile ortamında seninle neyi paylaşabiliriz ki? Ben alışkın değilim aile ortamlarına, bana çok yapmacık ve sıkıcı geliyor. Hem ailene ne diyeceğim?… -Ailem alışkındır, arkadaşlarımın bize gelmesine… -Arkadaşların yatıya da mı kalır? Erkek arkadaşların da mı? Dedim, şaşkınlıkla. -Ne var ki bunda? Tabi bize gelir, kalırlar. Bende onlara gider, onlarda kalırım… Hiç hoşuma gitmemişti söyledikleri. Beynimin içerisine yeniden binlerce olumsuz soru hücum etti. Demek ki başka erkek arkadaşları da var. Hatta gidip onlarda kalabilecek, onları evine davet edecek kadar yakın buluyor. Belki bunlar doğal şeylerdi, ama bu doğallığı kabullenemiyordum bir türlü. İçimde yine bir şeyler gürültüyle kırılmaya başladı. Onunlayken her an yeni bir sürprizle karşılaşmam yıkıyordu beni. Yaptıkları, anlattıkları bana, yaşam biçimime çok yabancı şeylerdi… Bana göre yaşadıkları bir genç kızın yaşamaması gerekenlerdi... Evine gitme önerisini katı bir şekilde reddettim. Yürüdüğümüz yerde ısrarla tartışmamızın uygun olmayacağını düşünerek; -Tamam, bunu yemekte konuşuruz… Deyip, geçiştirdim. Önceden belirlediği lüks bir kebapçı lokantasına gittik. İçerisi çok kalabalıktı. Onunla daha önce tanıştığı belli olan şef garson bizi görünce koşarak yanımıza geldi. Tokalaştılar, ayak üstü hal hatır sordular. Kısa bir sohbetten sonra bizi bir masaya oturttu. Yemek boyunca beni evlerine götürmeye ikna etmeye çalıştı. Ama hiçbir şekilde kabul etmedim. Dalgındı, belli ki yine kafasında planlar yapıyordu. -Bir arkadaşımın evine gidelim mi? Diye sordu, birden. Önce bu teklifini de reddettim, sonra en azından geceyi beraber geçirebiliriz diye kabul ettim. Arkadaşını aradı. Onunla konuşurken arkadaşının erkek olduğunu anladım. Buna çok sıkıldım. Yemeğe ara verip bir sigara yaktım. Karşıdan olumlu cevap almış olmalı, telefon konuşması bittiğinde sevinerek; -Tamam, arkadaşıma gideceğiz … -Arkadaşın erkek mi?... -Evet erkek, ne olacak ki? Çok öfkelenmiştim; sevgilimle bir erkek arkadaşının evinde beraber olacağız… O öfkeli sesimle; -Olmaz, ben gelmem… Artık yalvarıyordu, “Ne olursun beni kırma…” Daha fazla onun bu yalvarmalarına dayanamadım. Teklifini istemeyerek kabul ettim. Rahatlamıştı, iştahla yemeğinden bir lokma aldı. Bana baktı, rahatlamış olduğumu düşünmüş olmalıydı, yüzündeki sevecen ifadeyle;

35

-Ay sen bir acayipsin, biz hep arkadaşlara gider geliriz, orada kalır onlar bizde kalırlar, ne olacak ki... Hiç konuşmasa daha iyiydi. O konuştukça içimde eksilen ve kırılan şeylere yenileri ekleniyordu ha bire... Lokantadan çıktığımızda hava kararmıştı. Bir dolmuşa binip gittik. Hiç konuşmadık. Arkadaşının evine yakın bir yerde dolmuştan indik. Evin önüne gelene kadar hep geri dönmeyi düşündüm. Kapının zilini çalarken üstünü başını düzeltti. Kapıyı genç ve yakışıklı bir erkek açtı. İçeri davet etti. Bana usulünce elini uzatıp “hoşgeldin” dedi. Onunla çok samimi bir havada sarılıp öpüştüler. O erkek arkadaşına o şekilde sarılıp, öpüşünce, ben kendimi kelimenin tam anlamıyla boynuzlanmış hissediyordum… Salona geçtik. İçerde ikisi bayan, beş kişi daha vardı. Hepsiyle tanıştırıldım, merhabalaştık. Sevgilim onlarla çok samimiydi. Ben tek kişilik koltuğa oturdum. Daha doğrusu oturtuldum. O karşımdaki iki kişilik koltuğa yakışıklı ev sahibiyle oturdu. Bir bayan arkadaşları çay demledi… Çaydan sonra meyveler geldi… Vakit geçtikçe sohbetleri koyulaştı. Ben çoktan unutulmuştum bile… Karşımda oturan sevgilim başını, askılı atlet ve kısa şort giyen adamın çıplak omuzlarına dayamış, adeta kendinden geçmişti. Konuşmasının bazı yerlerinde ellerini adamın çıplak bacaklarına koyuyor, üzerinde okşar gibi gezdiriyordu. Gördüklerim, yaşadıklarım inanılmaz gibi geliyordu. Hemen oradan uzaklaşmak istiyordum ve yaşadıklarımın bir rüya, kirli bir kabus olmasını diliyordum. Bir an evvel beni kahreden bu görüntüden kurtulmak için; -Çok yorgunum, yatabileceğim bir yeriniz var mıdır? Bunu kendimce öfkeli ve alaylı bir şekilde söylemiştim. Karşımdaki koltukta kendinden geçmiş bir şekilde oturan sevgilim(!) sesimle farkıma varmıştı. Başını dayadığı omuzdan güçlükle alıp; -Daha erken değil mi? -Hayır, ben uyumak istiyorum… Bunun üzerine ev sahibi sandığım adam kalkıp bana eşlik etti. Beni götürdüğü oda, sağa sola savrulmuş elbiseler, dağınık ve kirli duran çarşafıyla çift kişilik yatağı bulunan bir yatak odasıydı. Suratından düşen bin parça adam, benden kurtulmak istercesine kaba bir tavırla “burada yatacaksın…” deyip çıktı. Yatağın başucunda öylece kaldım. Serap’tan umudumu kesmiştim artık. Tek isteğim, biran evvel sabah olsa da bu kirli kabustan kurtulsam... Az sonra Serap geldi. Umursamayan bir edayla ve soğuk bir şekilde; -Burada yatacağız… Açıkçası bende artık onu umursamıyordum. Yine de; -İkimiz aynı yatakta mı yatacağız? Yanlış anlaşılmaz mı? Arkadaşların beni sadece öylesine bir arkadaşın olarak bilmiyorlar mı?... -Neden yanlış anlaşılsın canım? Biz bunu hep yapıyoruz. Bazen yatak bulamazsak ikiüç kişi erkek kız fark etmez, aynı yatağı paylaşıyoruz… Şaşkınlıklarım her an biraz daha artıyordu. Artık nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım. “Bence buraya kadarmış. Bu ilişkiyi bu gece bitirmeliyim” diye, geçirdim içimden. İlişkimizi bitirme düşüncesinin verdiği rahatlıkla; -Sence bu normal mıdır? Yani hiçbir duygusal veya ailevi bağı bulunmayan karşı cinsten iki kişinin aynı yatağı paylaşması?... Üstünü çıkarmış, arkadaşının verdiği şortu ve tişörtü giyiyordu bu arada. Bakışlarımı bütün vücudunda gezdirerek bir süre süzdüm. Hiç kimseyle paylaşamadığım bedeni bütün çıplaklığıyla karşımdaydı. Onu öylesine dolgun meme ve kalçalarıyla çıplak bir şekilde karşımda görünce, bütün öfkeme rağmen erkeklik güdülerimle sevişme isteğim kabardı birden. Sevişme isteğim ve öfkem arasında kısa suren çatışmada, öfkem galip geldi; onunla sevişme isteğimi acımasızca bastırarak; -Tamam, yarın konuşuruz belki…

36

Sırtımı ona dönerek yatağa uzandım. O erkek kokan tişört ve şortu giyindi. Saçlarını taradı. Yatağa gelip yanıma uzandı. Yavaşça bana sokuldu. İncecik tişörtün altında çıplak duran dolgun memelerinin sıcaklığını sırtımda hissettim. Tahrik olan erkeklik güdülerimi bastırmada güçlük çekiyordum. İşini iyi biliyordu, yönümü kendine çevirmesine karşı koyamadım. Yüzüne bakmak gelmiyordu içimden. Elini ustalıkla vücudumda gezdirip, beni yumuşatmaya çalışarak, o dayanamadığım cilveli sesiyle; -Neden böyle imalı konuşuyorsun?; Belki konuşuruz falan... Bu gibi şeyler buralarda çok normaldir... Hele böylesi konuşmaları var ya… yani beni bu gibi ilişkileri onaylamadığımdan dolayı ilkel görmesi kahrediyordu beni… Kâbus gibi geçen gecenin ardından sabahı zor ettim. Erkenden kalktım. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Salondakiler henüz uyuyordu. Kapıyı açıp kapamamla sevgilim(!) uyanmıştı. Yatakta kıvranarak bir-iki gerindi. Mahmur gözlerini ovuşturarak; -Uyandın mı? Günaydın… dedi, esneyerek. Ona bakmak istemiyordum. Zira o haliyle öylesine çekiciydi. Kendime hakim olmakta güçlük çekiyordum. İçim bir tuhaftı. Bir ara bakışlarımı ona çevirdim, yatakta bütün ihtişamıyla sere serpeydi. Ona, “şimdi hangi erkek bu sahne karşısında cinsel duyarsızlık içerisinde kalabilir ki?” diyecektim. Vazgeçtim sonra. Yine sabah sabah tartışmak istemiyordum. İsteksizce kalktı, giyindi. Bir not yazıp kapıya iliştirdi ve evden çıktık. Henüz sokaklar bomboştu. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Peşine takılmıştım öylesine. Nedense ona bir şey söylemeye gerek duymuyordum. Sessizliği o bozdu. -Bir çay bahçesine gidip açık havada güzel bir kahvaltı yapalım. Sesine o dayanamadığım cilveli tonu katarak ekledi; -Ay Allah aşkına yine ne oldu? Canını sıkan bir şey mi yaptım? Canımı sıkmanın ötesinde bana cehennemi yaşatıyorsun. Yaşadıklarımın kirli, pasaklı, yapışkan bir kabus olduğunu söylemek istedim. Vazgeçtim. Sadece soğuk bir ses tonuyla; -Yok, galiba gece iyi uyuyamadım. Gittiğimiz çay bahçesi sakindi. Erken olduğundan pek kimse yoktu. Yine sahile yakın bir masada oturduk. Az sonra yanımıza gelen ve sevecen sesiyle “günaydın” diyen garsona kahvaltı yapacağımızı söyledi. Kahvaltımız gecikmeden geldi. Hiç bir şey yiyecek durumda değildim. Tek isteğim bu rezaleti bir an evvel bitirip şehirden gitmekti. Ama, içimde birikenleri boşaltmadan da gitmek istemiyordum. Sadece çaya şeker atıp karıştırdım. İlk yudumumu alırken, içimden, konuya nasıl nereden başlayacağımın hesabını yapıyordum. Ağzındaki lokmayı çiğnedi ardından çayından bir yudum aldı; -Bak ne güzel oldu, hem arkadaşlarımla da tanışmış oldun. Ne şeker şeyler değil mi? Bir de otele gidecektin… Dedi. Bu konuşmam için işimi kolaylaştırmıştı. Akşamdan beri içimde biriken öfkeyle; -Sence hiçbir duygusal bağı olmayan iki insanın aynı evde yaşamaları, hele aynı yatağı paylaşmaları normal mıdır? O hiç üzerine bir şey alınmadan, alaycı bir tavırla; -Öff çok acayip şeysin ya… bence sen çok kötü kalplisin. Söylediğine çok sinirlendim. Öfkem iki kat büyümüştü. Bu yılışık tavırlarla onunla baş edemiyordum. Artık her şeyi bitirmenin zamanıydı; -Ben kötü kalpli değilim. Hatta tahmin edemeyeceğin kadar çok dürüsttüm. Bence en namuslu tavır benim koyduğum tavırdır. Eğer bir erkek yada kız, ailevi bağları olmadan karşı cinsten birisiyle aynı yatağı paylaşıyorsa ve cinsel anlamda hiçbir şey hissetmiyorsa o kişi normal sayılmaz. Bunun bilimsel tanımı da apaçıktır. Sen üniversite okumuş, üstelik kendini çok zeki ve entellektüel sayıyorsun. Bilindiği gibi insan sosyal, psikolojik ve biyolojik bir

37

varlıktır. Biyolojik olarak bir takım ihtiyaçlarını gidermek zorundadır; yemek, içmek, uyumak seks yapmak gibi. Eğer bunları tam anlamıyla gideremese psikolojik olarak pek sağlıklı sayılmaz. Farzet ki seninle tanışmıyorduk bir duygusal bağımız da yoktu ve aynı yatağı paylaştık. Yine farzet ki, ilk aşamada cinsel isteğim olmadı. Uyduğumuz yerde sere serpe yatıyoruz. Gecenin bir vaktinde sana döndüm, elim veya tenimin herhangi bir yeri tenine değdi. Bu durumda bizim birbirimize karşı cinsel istek duymamamız imkânsızdır. Mutlaka duyulur ve bence duyulması da normaldir. Sen eğer, “hayır sen çok kötü kalplisin, biz duymuyoruz” diyorsan, bence yalan söyleyen ve kötü kalpli olan sizlersiniz. Burada namuslu ve dürüst davranan benim. Zira duygularımı dürüstçe anlatıyorum. Sizler bunu, bir birinize yalan söyleyerek, birbirinizi aldatarak, kendi iç mastürbasyonunuzla bastırmaya çalışıyorsunuz. Bu hiç de dürüstçe değil. Bu arada beni sıkıntıyla dinleyen Serap, bir konferans havasında anlattıklarımın arasına girmek için fırsat kolluyordu. Soluk aldığım bir sırada hemen atılıyor. -Tamam belki aynı yatakta fikri olmayabilir ama, aynı evde yaşanabilir. Beni sürekli küçümseyen tavrı, bu konuşmam karşısında, yenilgiye uğramışçasına teslimiyetçi bir hal alıyor. Hızımı almışken konuşmama devam ediyorum. -Ha aynı evde yaşamak, ha aynı yatağı paylaşmak. Değişen hiçbir şey yok. Yatak odası evin sadece bir bölümüdür. Aslında karşı cinslerin mahremiyetinin daha çok yaşandığı bölümler var. Örneğin, evin banyosu, tuvaleti ya da mutfağı… Birbirimize yalan söylemeden gerçekçi olursak ancak o zaman anlaşabiliriz. Bir kadının yapısı itibariyle çok özel ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleri vardır. Aynı şekilde bir erkeğin de… Bu ihtiyaçlar ancak cinse özel şartlarda giderilir veya paylaşılabilir. Hiçbir birliktelik bağı olmayan karşı cinsten birisiyle bunun paylaşılması ne kadar doğru olur bilemiyorum… Karşılıklı duygusal anlamda bir şey hissedilmemesi bana göre imkansızdır. Hissedilmez diyorsan o zaman birlikteliğin insani değeri kalmaz. Sence bu bir şey ifade eder mi? Sen her fırsatta bilime inandığını, hatta yaptıklarının çağdaş, bilimsel olduğunu söylüyorsun ve çoğu kez beni ilkellikle suçlayıp, aşağılıyorsun. Felsefede en önemli kavramlardan biride “Etik ve estetik kavramı” dır. İnsanı hayvandan farklı kılan bu değerlerin korunması gerekir. Hiçbir ahlaki temele dayanmadan, yani estetik ve etik değerlerden uzak yaşarsak o zaman hayvansal yanımız ağır basar. Birey ikilem içerisine girip, kişilik sorunlarıyla karşı karşıya kalır. İç kimlikleri sürekli çatışma ve didişmeler yaşar. Bunun sonucunda kişi takınacağı kimlik bulamaz. Ne olduğu, neler istediği, neleri nasıl, nerde yapması gerektiğine dair sorunlarla karşılaşır. Bunları çözmek yerine işin ucuz ve basit yanına kaçar. Bunu meşrulaştırmak için de kendi gibi sağlıksız, problemli insanlardan oluşan bir çevre oluşturur. Bu çevre onun için bir sığınma alanıdır. Unutma ki, bazı değerleri korumak erdemli olmayı gerektirir... Benden beklemediği bu konuşmamdan rahatsız olmuştu. Tedirginlik ve biraz da öfkeyle; -Demin etik ve estetikten bahsettin. Ayrı cinsten iki insanın aynı evi paylaşmasının neresi estetik değildir? Üstelik etikten bahsediyorsun, değer yargılardan bahsediyorsun. Bu değer yargıların doğruluğunun derecesi nedir? Çağdaş insanın yıllardan süre gelen bir takım toplumsal değer yargıları değiştirmesi gerekmez mi? Aksi takdirde okumanın ne anlamı olur?... Takındığım ciddi tavrımı hiç bozmadan çayımdan bir yudum alıyorum. Nedense bunları anlatmak beni biraz da olsa rahatlatmıştı. Kendimi ifade ediyor olmanın rahatlığı içerisinde bir bilge edasıyla sorusuna cevap veriyorum; -Tabii ki farklı cinsten iki insanın bir ortamı paylaşması çok doğaldır. Hatta bana göre verimliliği de artırır. Ama bizim burada bahsettiğimiz aynı evi ve aynı yatağı hiçbir bağı olmadan paylaşmaktır. Paylaşması doğal olabilir. Ancak kesinlikle bir bağın olması gerekir.

38

Eğer bir bağ yoksa dahi çok kısa sürede bir şeyler oluşacaktır. Bunu engellemek kişinin elinde değil. Sağlıklı her insan cinselliği yaşamak ister. Gerek kendince yüklendiğini sandığı değiştirme ruhu, gerekse bunu bir misyon olarak kabullenme zorunluluğu içerisinde olma duygusu, onu sürekli baskı altında tutar ve iç dünyası ile gerçekler arasında çelişkiler yaşamaya başlar. Sonunda bildik sonları ortaya çıkar ve bunları çok farklı bir şekilde dışavurmak zorunda kalır… Bu dışa yansımalar, çoğu kez gerçek temelden yoksun, içgüdüsel yani hayvani bir biçimsellik kazanır. İşte buda estetik değildir... Söylediklerimin onu çok sıktığını, hatta beni dinlemediğini biliyordum. Ana ben işi bitirmek noktasındayım. Bu yüzden içimi boşaltmak istiyorum. Beni dinleyip, dinlememesini umursamıyordum bile. Hararetle konuşmama devam ediyordum; -Eğer yanlış gördüğüm bir takım değerleri değiştirmek istiyorsan bunun sürecini ve zamanını iyi belirlemelisin. Zira zamanı, yeri ve koşulları olgunlaşmamış hiçbir eylem başarıya ulaşmaz. Yıllarca süre gelen ve yanlış gördüğün bir takım değer yargıları, yeni bir altyapı hazırlamadan değiştirmeye çalışırsan, kendince değiştirmeye çalıştığın ve yanlış sandığın o yargıları beslemiş olursun. Çağdaş olmak, ille de toplumun etik ve sosyal yaşam biçimine aykırı davranmak değildir. Onları küçümseyerek dışlayarak onları değiştirebileceğimizi sanıyorsak yanılmış oluruz. Tam tersi onlarla bütünleşerek, onlara değer vererek ve kavrayarak başarı sağlanır. Bence çağdaş insan entellektüel insandır. İlişkilerine ve birlikte yaşadığı topluma karşı sorumluluk bilinci taşıyan insandır. Yani çağdaşlık beyinde ve yürekte başlar, orada gelişir ve şekillenir. Sizler ya da çevrendeki insanlara bakıyorum da, gerçekten çoğunu bilgi ve erdemden yoksun, hiçbir alt yapısı olmayan şekilci, taklitçi ve boş insanlar olarak görüyorum. Saçını uzatıp arkadan bağlamak, top sakal bırakmak, göbeğini, bacağını, şurasını burasını açmak, bedenini salyalı bakışlara teşhir etmekten başka bir şey yaptıkları yok… Hâlbuki bu insanlar biraz okusalar. Beynini ve yüreğini geliştirirseler, ne kadar yanlış yaptıklarını anlayacaklardır. Ama nerde?... Onlar işin hep ucuz ve basit yanına kaçıyorlar. Yaptıkları görsellikten öteye gitmiyor. Bence bu gibi insanlar kendilerini bile anlamaktan acizler. Toplumsal değişime nasıl faydası olacak onu bilemiyorum… Aslında… Konuşmamdan çok sıkıldığı her halinden belli olan sevgilim(!) oflana, puflana sözümü kesiyor. Çok ruhsuz bir ifadeyle; -Haydi, birazda kahvaltını yap benim filozof sevgilim… Anlattıklarımın onu kendisiyle yüzleştirdiğini düşünüyorum. Daha fazla kırmamak için tabağımdan bir parça peyniri, elimdeki ekmekle ağzıma alıyorum. Üzerine soğuyan çayımdan içiyorum. Söylediklerimin etkisinde kaldığı belli oluyordu. Ama o bunu kendine yediremiyordu, yine her zamanki gibi, beni küçümseyen tavrıyla “yeter sıkıldım” demeyi ihmal etmedi çay molamda. Oysa biraz daha konuşmak niyetindeydim. Artık kesinlikle kendimi ona kabul ettirmek gibi bir kaygı taşımıyordum. Asıl istediğim, sevgilim dediğim ve kendisiyle bir ömür paylaşacağım insanın artık beni aptal yerine koymaması ve bir takım değerlerin farkına varmasıydı... Onun daha erdemli, namuslu ve gerçekten dürüst, ilişkimize sadık ve benim farkıma varan birisi olmasını istiyordum. Bence iki insan bir hayatı birlikte paylaşmaya karar vermişlerse, bir birlerine karşı dürüst olmalıdır. Arttık yıllardır yaşanan tek kişilik hayaller iki kişilik olmuştur. Dolayısıyla birbirlerine karşı sorumlulukları olmalıdır. Bana göre toplumsal, bilimsel, dinsel… ne bileyim, bütün ahlak yargıları bunu gerektirir… Aslında ona toplumların değişim süreçlerinden, bu değişim süreçlerinin bireyler üzerinde yarattığı tahribatlardan da bahsetmek istiyordum. Özellikle bizim gibi feodal yaşam biçiminden kapitalist yaşam biçimine geçen toplumların bu geçiş sürecinde yaşadıklarını örneklemek, insanların, yıllardan süregelen yaşam biçimlerini bırakıp hiç tanımadıkları ve sürecin kendilerine dayattığı yeni bir yaşam biçimine adapte olmalarının zorluklarını…

39

Sonucunda bu gibi çatışmaların yaşanabilir olduğunu, önemli olanın en az tahribatla bu geçişin sağlanması gerektiğini, bu çatışmadan sağlıklı bir şeylerin doğabileceğini söylemek isterdim. Kaçamak bakışlarla onu süzüyorum. İçimde tanımlayamadığım garip duygular beliriyor… Onu tamamen içimden bitiremediğimi anlıyorum. Eğer birlikteliğimiz sürerse, benzeri konuları daha çok konuşacağız. Umut ederim, başka bir zamanda yine laf buraya gelir ve ben ona bu konuyu da anlatırım… Anlattıklarım bende bir rahatlama sağlamıştı. Ama yine de onun beni anlayıp anlamadığı konusunda tam emin değildim. Çünkü bana karşı çok ön yargılıydı ve beni anlamak için hiçbir emek harcamıyordu. Beni en çok yaralayan da, ciddiye almaması, sıradan bir Anadolu erkeği olarak görüyor olmasıydı… Bana sürekli aptal muamelesi yapması, küçümsemesi çok acı veriyordu. Derin bir nefes alarak çevreme göz atıyorum; geldiğimizde boş duran masalara insanlar doluşmuş, garsonların koşuşturmaları hızlanmıştı. Önümdeki kahvaltı tabağına bakıyorum; pek bir şey yememişim. Dibinde az bir şey kalan çay bardağıma dokunuyorum. Bardak çok soğumuş, içmekten vazgeçip, karşımda oturan, fakat benden ve yanımdan çok uzaklarda olduğu dalgınlığından belli olan Serap’ın gözlerine çeviriyorum bakışlarımı. Göz kırpıp, gülümsüyorum. Yaptıklarımı fark etmiyor bile. Elimi uzatıp, önündeki kahvaltı tabağının içerisinde anlamsızca gezdirdiği çatalı tutan eline dokunuyorum. Yumuşacık elinin sıcaklığını ta derinlerimde hissediyorum… Yumuşacık elini avuçlarıma aldığımda irkilir gibi oluyor ve birden göz göze geliyoruz. Ben, deminki öfkemden sıyrılmış kendimden emin, o ise beyninin içerisinde binlerce soruyla çok uzaklarda, dalgın ve iç çelişkilerle dolu... Gülümsüyorum ona, dudaklarına ilişen zoraki tebessümle karşılık veriyor bana. İstediğimi elde etmiş olmanın rahatlığıyla; -Birer çay daha içelim mi? İçinde hapsettiği bütün fırtınalara rağmen, şirin görünmeye çaba göstererek, dudaklarında hala sönmemiş zoraki tebessümle; -Olur içelim, benim bilge sevgilim… Garsona elimle iki çay getirmesini işaret ediyorum. Onu daldığı o derin kuyudan çekip tekrar yanıma getirmek için, yüzüne dökülmüş zülfüne dokunup “çok tatlısın…” diyorum. Bunu bütün içtenliğimle söylüyorum aslında. Sonra kayıtsız kaldığını görünce, biraz da muzurluk olsun diye, dokunduğum zülüflerini okşayıp; -Şuan seni çok arzuluyorum… Diyorum. Gülüyor. Bu sefer gülüşünün içtenliğine inanıyorum. Masanın altından bacağıma dokunup, sözcükleri çiğneyerek erotik bir ses tonuyla; -Ay sen gerçekten sapıksın. Deli, ben de seni çok arzuluyorum. Garson çayları masaya bırakırken tamamlamaya çalıştığı cümlesi yarım kalıyor. Göz ucuyla garsona bakıyoruz ikimiz de. Bizi umursamayan garson çayları bırakıp uzaklaşıyor. Susuyorum. Susuyoruz. Masaya bir sessizlik hâkim oluyor birden. Saatime bakıyorum, aynı anda içime bir hüzün düşüyor. Birazdan ayrılacağız. Uzaklardan geçen gemiye takılıyor bakışlarım. Hiç alakası olmadan Arşimet’i düşlüyorum; suyun kaldırma kuvvetini, o kocaman demir yığınına suyun üzerinde nasıl durduğunu... Tarih içerisinde yolculuklar başlıyor içimde, aşklar, sevdalar, ihanetler, ayrılıklar, umutlar umutsuzluklar… Dalgınlığım düş gezginliğimi, zarif, yalvaran ve ağlamaklı sesiyle bozuyor. -Bugün gitmek zorunda mısın? Bir süre daha kalamaz mısın?... Baktığım noktadan sıyrılıp, ona dönüyorum. -Aslında çok isterdim. Ama gerçekten gitmem gerek canım… Gördüklerim ve yaşadıklarıma rağmen onu arzuluyordum. O konuştukça, bana dokundukça bir anda her şeyi unutuyor, onun sesinde, sıcaklığında eriyip gidiyordum. Orada kalmayı, onunla yaşamayı gerçekten çok istiyordum şimdi…

40

Olumsuz cevabımı alınca umutsuz bir şekilde başını önüne eğiyor. Masumlaşıyor, hüzün onun da bütün bedenine yayılıyor. Bu sefer, “acaba çok mu yüklendim?..” diye üzülüyorum. Kaçamak bir bakışla saatime bakıyorum. Hüznün bütün tonlarının iliştiği sesimle ona dönüp, isteksiz bir şekilde; -Artık kalkalım mı canım? -Off, ne olur yani biraz daha kalırsan? diyor, tekrar ve biraz da öfkelenerek ekliyor “aman peki kalkalım hadi. Madem bu kadar çok istiyorsun.” -Hayır! Tabii ki senden ayrılmak çok acı veriyor bana. Ama gitmek zorunda olduğumu sen de biliyorsun... İsteksizce masadaki çantasını alıyor, ben de sigara paketimi… -Bak karışmam, bu sefer hesabı ben ödeyeceğim… -Tamam tamam, diyorum, gülümseyerek. Bahçenin dışında durup ona eve gitmesini, otogara gidebileceğimi söyledim. İtiraz etti. “En azından otogara kadar beraber yürürüz…” dedi. Caddede beni tanımıyormuş gibi davranan kız, hiç beklemediğim bir şekilde koluma girerek, omzuma yaslandı. Galiba onun da içinde en az benimki kadar hüzün ve karmakarışıklık vardı… İçimizde kopan fırtınalarla otogara kadar hiç konuşmadan yürüdük. Yarım saat sonraki kalkacak otobüse bilet aldım. -Sen bekleme, istersen git. Dedim. Yine kızdı. O yüreğimi parçalayan masum, ağlamaklı sesiyle; -Anlıyorum, bir an evvel benden kurtulmak istiyorsun… Aslında, otobüse binerken vedalaşmak, ağlamaklı gözlerle ardımdan bakarak el sallaması, bana daha çok acı veriyordu. Bu yüzden gitmesini istiyordum. Bir banka oturduk. Kolunu koluma geçirip, elimi avuçlarına alarak omzuma yaslandı. Gözlerimiz her an boşalmaya hazırdı… Aramızda arkadaşları, inandığına inanmadığım saçma sapan düşünceleri, bana göre yanlış istemleri olmadığı zamanlarda, onunla olmak bana göre dünyanın en güzel şeyiydi... O zaman bütün dünya duruyor sadece ikimiz, tek kişi olup yaşıyoruz sanıyordum. Ayrılırken o sıcacık ve yumuşacık pazularından öpmüştüm yine… 19 Mayıs Bütün gece onu rüyamda gördüm. Uykumdan yer yer kâbuslarla uyandım. Sabah erkenden kalktım. Canım kahvaltı yapmak istemedi. Aç karnıma sigara üstüne sigara içtim. Evin içerisinde deliler gibi dolandım durdum. Ev zindan gibi geliyor bana. Serap aradı. Ağlamaklıydı. Şimdiden çok özlediğini söyledi. Bende ona aynı duyguları yaşadığımı söyledim. Çıktım sokakları dolaştım avare avare gün boyu. Kentin kalabalık sokakları en az ev kadar sıkıcı ve daracık geldi bana. Canım hiç bir şey yapmak istemedi. Sanki asırlar geçti aradan onu görmeyeli. Oysa daha dün beraberdik. Sokakta gördüğüm her kesin bir yanını hep ona benzettim. Bugün sokaklar kalabalıktı. 19 Mayıs tatilinin coşkusunu yaşıyordu insanlar. Kulağım hep cep telefonumdaydı. Defalarca telefonlaştık. Onun sesini duymak daralan dünyama soluk oluyor. Gazete, kitap okumadım, televizyon seyretmedim. Dünyada, ülkede olup bitenleri hiç umursamıyorum. Yarın işe gideceğimin sıkıntısını bile unuttum. Şuan saat gecenin 24.oo. Ona telefon edip “iyi geceler” dileyeceğim birazdan.

41

Allah kahretsin uykum da yok, sarhoş gibiyim. Daralıyorum… Çok çaresiz ve yalnız hissediyorum kendimi… ……………………….. ……………………….. *** Dönüş yolculuğum çok perişan bir şekilde geçmişti. Yol boyu onu düşünmüş ve abartısız söylüyorum, üç saat boyunca ağlamıştım. Sadece ondan ayrılmış olmama değildi o gözyaşlarım. Orada gördüklerime, yaşadıklarıma, yüreğim karşısındaki çaresizliğime ve gerçekten geleceğe dair belirsizliğime idi biraz da... Eve varır varmaz, beni merak ediyor olabileceğini düşünerek aramış, eve sağ salim vardığımı söylemiştim. O, birkaç saat önce gözyaşları ve hüzün içerisinde bıraktığım kadın olmaktan çıkmış, yine her zaman ki şen şakrak tavrıyla, akşam arkadaşlarla bir bara gidip eğleneceklerini anlattı uzun uzadıya. O konuşurken, olduğum yerde donakalmıştım. Kim bilir, yine o zıpır arkadaşlarıyla gidecek... Orada ya da sonradan yaşayacaklarını düşünmek bile istemiyordum… Ben ondan ayrılmış olmanın delirten hüzün ve acısıyla savaşırken, o bir bara gidip arkadaşlarıyla eğlenecekmiş. Bütün bedenimi kuşatan öfkeden neler söyleyeceğimi bilemiyordum. Sadece; -Ben şu an seninle dopdoluyum ve ayrılığımızın hüznünde boğuluyorum, sense gidip bensiz o hiç sevmediğim arkadaşlarınla eğleneceksin. O, yine beni çıldırtan offf unu çekerek; -Ne yapmalıyım yani? Sen yaşıyorsun diye ben de mi hep hüzün yaşayacağım… Söyleyecek söz bulamıyordum. Kekeleyerek; -Yahu sen nasıl bir insansın? İnsan sevgilisinden ayrılırken biraz o ayrılık hüznünün tadını çıkarır. Bence senin şu an yapman gereken sadece beni, beraber geçirdiğimiz o anları, yaşadıklarımızı düşünmen. Orada yaşadıklarımızın muhakemesini yapmalıydın. İlişkimizi zedeleyebilecek nedenleri, bunların çözüm yollarını düşünmeliydin… Beni sevdiğini, benden ayrıldığında mutsuz olduğunu söylüyorsun. Şimdi benden kurtulmuş gibi gidip barlarda kim bilir kiminle dans edip eğleneceksiniz… Beni çıldırtmak için mi anlatıyorsun bunları. Şimdi bana dünyanın en büyük eğlencesini bile verseler içimdeki seninle dolu hüznü yaşamaya değişmem… -Üff…! Aman, seninle uğraşamam şimdi, deyip, telefonu yüzüme kapatıyor. Yaşadıklarım uzun soluklu bir kabus mu acaba? Bu nasıl sevgili? Nasıl sevgi? Nasıl aşk? Daha dün onunla biraz daha kalmam için bana yalvarıyordu. Hatta aradan bir gün bile geçmeden nasıl böylesine değişebilir bir insan. Bütün mutluluğumu ona, onunla yaşayacaklarıma, ondan gelecek güzel sözlere bağlamışken, o gidip başka yerlerde, başka kişilerle veya kişilerde bulacak bunu… Üstelik telefonu yüzüme kapatıyordu. Öfkem dinmek bilmiyor. Kalkıp, zaten bana zindan gibi gelen odanın içerisinde dolaşıyorum, duvarları yumrukluyorum. Gidip mutfaktan bir bira alıp açıyorum. Derken bira sayısı üçü-beşi buluyor. Sesini duymaya tahammülüm kalmamıştı artık. Zira her aradığında mutlaka beni üzecek bir şeyler anlatıyordu. Bütün ışıkları söndürüyorum. Sadece çalışma masamdaki ışığı yakıp, masama bir külçe gibi yığılıyorum. Bana cevap yazmasına fırsat bırakmadan, cep telefonumla üst üste onlarca mesaj geçiyorum. Onun o an bardaki halini hayal ediyordum; muhtemelen bir erkeğin yanında oturuyordur, adam sırf onu eğlendirmek için akla gelmeyecek şaklabanlıklar yapıyordur,

42

sevgilim(!) o şuh kahkahalarını patlatıyor. Peşinden adamın omzuna yaslanıyor, derken adam tavına getirmiş olacak, ufaktan koklaşmalar, yakın dokunmalar… Sarmaş dolaş bardan çıkacaklar. Adam, “geç oldu, bize gidelim” diyecek, bizimki dünden razı… sonrası midemi bulandırıyor. Çaresiz ve perişan bir vaziyette masaya gömülüp ağlıyorum. Artık kendimden geçmiş, düş ve gerçek arası bir haldeydim. Telefonum çalar gibi oluyor. Başımı masadan güçlükle kaldırıyorum. Telefonun sesi kulaklarıma çok uzaklardan geliyor gibi. Ekranın yanan ışığı gözlerime vuruyor. Uzanıp alıyorum. Arayan o. Onu çok büyük bir ganimetten mahrum etmişim gibi öfkeli ve kırılgan bir ses tonuyla; -Mutlu ol, bara gitmedim…. Göz ucuyla duvardaki büyük saate bakıyorum, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Bara gitmediğine inanmıyordum. Yine de beni aramış olup, bunu söylemiş olması kısmen de olsa içimi rahatlıyor. İçtiğim onca biranın etkisiyle; -Gitmiş ya da gitmemiş olman önemli değil artık. Önemli olan senin böyle bir eğilim ve düşünce içerisinde olman. Aldatmak sadece tensel değildir. Sevgilisinin dediklerine uymamak, ona yalan söylemek, onu umursamamak ve istemediklerini yapmaktır biraz da… Sen ne yapmaya çalışıyorsun, neyi ispatlamak istiyorsun, bir anlayabilsem belki rahatlayacağım… Onun beni dinlemediğini bildiğim halde, biraz da yumuşak bir tonla ağzıma geleni, yüreğimde yoğunlaşanı peş peşe anlatmaya koyuldum. Yine de ne söylediysem her şey hep biraz yarım kalıyordu ve içimdekini tam anlamıyla ifade edemiyordum… Ertesi günün sabahı her zamanki saatte beni telefonla uyandırmıştı. Hiç bir şey olmamış gibi o sevecen ve her yanımı okşayan sesiyle; -Günaydın canımın içi. Bugün nasılsın bakayım? Demişti. Ben, halen gecenin etkisinden kurtulamamış perişan bir haldeydim. -Nasıl olabilirim ki, daha güne başlamadan, daha senden sürpiriz haberler almadan… Demiştim. Son söylediğime karşı sessiz kaldı. Bunun üzerine gururunu okşamak ve biraz da duygusal anlamda etkilemek için. -Gece boyunca seni rüyamda gördüm. O beni nasıl etkileyeceğini artık çok iyi biliyordu. Yine o şefkatli sarmalayan sesiyle; -Oy oy oyy canım benim, yerim seni… umarım iyi görmüşsün beni. İçimden ona “senin gibi umarsız, duyarsız, ne zaman, nerede, ne yapacağı belli olmayan sevgilisi olan bir insan nasıl olabilir ki?” demek geçmişti... *** Tuvalet aynası lambasının loş aydınlığı altında, deminden beri gömüldüğüm mavi meşin kaplı günlüğümün, canımdan parçaları taşıyan sayfalarını okumaktan kamaşan gözlerimi ovuşturuyorum. Hele o yaşadığım acı dolu günlerin, istemesem de yüreğimde, beynimde bir yerlerimi tekrar tekrar çizerek kanatması, beni ruhsuz bir yığın haline getiriyor. Oturduğum yerde ellerimi belime koyup, sağa sola geriniyorum. Her tarafım tutulmuş. Ayağa kalkıp odanın içerisine boş gözlerle bakınıyorum. Aynı boş bakışlarla pencerenin önüne geçip, dışarıyı izliyorum. Bu arada birden aklıma sigara geliyor. Ani bir hareketle odanın içerisine yönelip, sigara paketimden aldığım sigarayı yakıyorum ve tekrar pencerenin önüne dönüp dışarıyı seyrediyorum. Dışarısı öylesine sessiz ve terk edilmiş gibi ki, insanın içine yalnızlık korkusu ve hüznü düşünüyor. Oysa, bütün bu dış yalnızlığa karşı, sanki büyük bir kalabalığın içerisinden sıyrılıp gelmişim gibi kafamın içerisi uğulduyor. İçim, dünya kadar duygu, düşünce, ilişki ve çelişkiyle dolup taşıyor.

43

Aslında, günlüğümü okumakla iyi mi ettim yoksa kötü mü ettim, bilmiyorum. Gerçi kendi irademle okumadım, okumak için bir şeyler beni dürtükleyip durdu. Acaba kendime eziyet etmekten mi hoşlanıyorum? Zira, her sayfa, her satır beni yeniden yaralıyor. Birçok yeri okurken, yaşadığım anlar eksiksiz canlanıyor gözlerimde, öfkemden mideme kramplar giriyor, dişlerim dudaklarımı yaralıyor... Oysa buraya, kendimle baş başa kalıp, çektiğim her şeyi unutmak, yaşadığım acılardan arınmak ve sonucunda yeni bir hayata, yeni bir kimlikle başlamak için gelmiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse, tam olarak bunun için gelip gelmediğimi de bilmiyorum. Bana yaşattığı onca kirliliğe rağmen yine de onu düşünmekten kendimi alı koyamıyorum işte… Şimdi ne yapıyor acaba? Kiminle, ya da yeniden yaşadığı birileri var mı? Eminim vardır. O acımasız ve doyumsuz kadının bir an bile boş durabileceğini sanmıyorum. Her zaman söylerdi; “Hayat çok kısa, sadece yaşayacaklarım bana kar kalır.” Ona göre, o an mutluluk veren her şey mübahtır. Niçin, nasıl gibi sorularla başlayan cümlelerimi yarıda keser “aman ne olacak ki, ay ne olmuş ki, boş versene…” gibi, bana çok sıradan gelen cevaplar verirdi. Bence insanı, insan olmaktan uzaklaştıran; değer yargısız bırakan, ilkesizleştiren, akıllı düşünmekten yoksunlaştıran, anlık bireysel ihtiyaçlarını hayvani içgüdüselliğe dönüştüren, hatta ahlaksızlaştıran, ileride onarılması güç kişilik problemleri doğuran her şey o üç sözcükle başlar: Aman, ne olacak ki… Ne kadar anmak istemesem, gördüğüm, dokunduğum, düşündüğüm her an, her nesne onu hatırlatıyor bana. Ne kadar acı, keder çekiyorsam, bir o kadar da tasavvur edemeyeceğim garip duygular düşürüyor içime… İtiraf edeyim ki; yine de şuan yanımda olmasını çok arzuluyorum. Onun değişebileceğini bilseydim ve buna inanabilseydim her şeye rağmen gidip yeniden denerdim. Belki de beni günlüklerimi okumaya yönlendiren bilinçaltımdaki bu dayanılmaz istek ve duygudur. Okudukça sanki ondan yana güzel bir şeyler bulacakmışım gibi umutlanıyorum. Bu umutla olsa gerek, parmaklarımın arasında yanan sigarayı pencereden atıp tuvalet masasının üzerinde açık duran meşin kaplı deftere yöneliyorum yeniden. 21 Mayıs Kaç gecedir uykum gelmiyordu. Sabahlara kadar yarım yamalak uyuyordum. Uyukladığım anların da büyük bir bölümü kötü rüyalar ve kâbuslarla geçiyordu. Dün gece iyi uyumuşum. Bu sabah iyi bir uyku sonrasındaki rahatlıkla uyandım. Yataktan kalkmadım yine de. Serap’ın her gün beni arayıp öpücükle uyandırması için bekledim. Her zamanki saatte, tam 8:15 de aradı, “günaydın canım, iyi bir gün geçirmen dileğiyle öpüyorum seni…” dedi. Kalkıp kahvaltımı yaptım. Çıktım sokakları dolaştım. Onu çok özlüyorum. Öğleden sonra eski arkadaşım Çiğdem aradı. Eve geldi. Her zaman deliler gibi arzuladığım Çiğdem’e rahatsız olduğumu söyledim gitti. Canım hiçbir kadınla birlikte olmak istemiyor. Serap hep bir perde gibi giriyor aramıza. Olsun, Serap’ı düşünmek bile yetiyor bana… ………. ………… ………….. ***

44

Abartısız söylüyorum, günlerimin tamamı, her anı, yirmi dört saati kesintisiz onu düşünmekle geçiyordu. Onun her sabah aynı saatte uyandırmasına öylesine alışmıştım ki, iki dakika geç arayacak olsa bütün ev başıma daralırdı. Ancak aradığında soluk alıyor, kendime geliyordum. Kalkıp odanın içerisinde keyifle şarkılar mırıldayarak dolaşır, kahvaltımı yapar, güne öylece başlardım. Sokakta gördüğüm her kadının bir yanını mutlaka ona benzetirdim. Onca kalabalığın içerisinde kendimi yalnız hisseder, onun yanımda olmayışına içerlenirdim. Ancak hiçbir kadını arzulayamıyordum. En şuh ve güzel kadınları bile onun kadar çekici etkileyici bulamıyordum. Bu yüzden yıllar önce tanıştığım ve gerçekten çok güzel bir dostluğumuz olan, hatta zaman zamanda cinsel birliktelik yaşadığım Çiğdem’i bile istemez olmuştum. Onunla görüşmemek için bazen telefonumu kapalı tutuyordum. Uzun bir süredir her aradığında görüşmemek için sudan bahanelerle kaçamak cevaplar veriyordum. Bırakın cinselliği yaşamayı, bana göre onunla olmak, onunla güzel vakit geçirmek bile Serap’a ihanetti. Aslında kadın bendeki bu değişimi de çok merak ediyordu. Beni bir anda değiştiren nedenleri soruyordu her telefon görüşmemizde. Ben sadece “kendimi psikolojik olarak hiç iyi hissetmiyorum” diyordum. O gün, henüz evden çıkmamıştım. Kapı çaldı, açtım, gelen Çiğdem’di. Benim ona karşı bu umarsız halimi merak etmiş eve gelmişti. Oturmuş, ona çay demlemiştim, beraber içmiştik… Çiğdem gerçekten çok değerli bir dosttu. İlişkimizin bir adı olmamasına rağmen bana son derece bağlıydı. Sevgisinden hiçbir zaman şüphe etmedim. O gün ona çekilmez görünmek, benden soğuması için, kendime elimden gelen bütün kötülüğü yaptım… Yine de çok uğraştı benimle; “mademki biz dostuz, eğer bir sorunun varsa söylemelisin, ben elimden geldiğince sana yardımcı olmak isterim…” demişti. Bir saat boyunca yalvararak didişmişti benimle. Bense onu kendimden soğutmak için elimden ne geliyorsa yapıyordum. Sadece ona karşı değildi bu isteksizliğim, Serap dışındaki bütün kadınlara karşı böyle bir istek kalmamıştı bende. Çünkü Serap’la birlikteliğimizde yaşadığımız her şeyi kutsamıştım içimde. Onun dışında yaşayacağım her şey haram geliyordu bana … O gün Çiğdem, gözü nemlenmiş bir şekilde son bir kez bütün samimiyetiyle ve içtenliğiyle bana sarılmış, kapıdan çıkarken ağlayan gözlerle dönüp gözlerimin içine medet umar gibi bakarak;“seni böyle etkileyen illet her neyse, umarım biran evvel kurtulursun ve tekrar şen şakrak hayat dolu arkadaşımız olarak aramıza dönersin…” demişti. 22 Mayıs Serap hiç aklımdan çıkmıyor. Ondan başka hiç bir şey düşünemez oldum. Sabahki telefonlarını yine saat 8:15 de yatakta bekledim. Aradı konuştuk. Telefonla da olsa güne onun öpücüğüyle başlamak bana hayat veriyor. Ona karşı olan duygularım sürekli bir birliktelik arzusuyla doluyor… Öğlen sonrası bir çay bahçesinde oturup onun bana verdiği ve okumamı istediği kitabı okudum. Aradı. Konuştuk; “bu gece telefonum kapalı olabilir canım, Makbule hanımlara gideceğim” dedi. Şu an gecenin 24’ü hala telefonu kapalı ve bir mesaj bile göndermedi, kafamın içi karmakarışık… ***

45

O gece arkadaşına gitmesini çok normal karşılıyordum. Ama cep telefonunu kapalı tutmasına anlam veremiyordum. Oysa, beni arar kaygısıyla bir an bile telefonumu yanımdan ayırmıyordum. Hatta, ona yakın olayım diye bu kentten bile ayrılmıyordum. Buradan ayrılıp bir yerlere gittiğimde sanki ondan uzaklaşıyordum gibi geliyordu bana. Hem bir bayan arkadaşına gidiyorsa neden cep telefonunu kapatsın ki? Üstelik onu merak edeceğimi biliyordu. Gece boyunca onun bu tavrını düşünmüş, bir türlü anlam verememiştim. Bir sürü olumsuz düşünce beynimin içerisine aralıksız hücum edip durmuştu. Gece gerçekten Makbule hanımlara mı gitmişti? Yanlarında başka kimler vardı? Neler yapıyorlardı acaba? Gece orada mı kaldı? Kiminle kaldı? Sorular sorular sorular… Bunalıyordum. Sıkıntıdan ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Daha kötü şeyler de geliyordu aklıma; örneğin, bir erkek arkadaşıyla olabilirdi. Bir bayan adı söyleyerek, beni yanıltıyor olabilirdi. Zaten gelip bende kaldığında da ailesini arayıp, bir bayan arkadaşının adını vererek orada olduğunu söylemişti. Daha sonra da o bayan arkadaşını arayıp, onun bu suçuna ortak olmasını istemişti… O gece cehennem azabı çekmiştim. Sabaha kadar gözlerime uyku girmemişti. Belki de Makbule bir hayal kahramanıydı… 23 Mayıs Uyanık olmama rağmen yataktan kalkmayıp, Serap’ın beni aramasını bekledim. Saat 8:15’i geçti aramadı. Oysa her gün mutlaka aynı saatte arardı. Aramamasına moralim çok bozuldu. Dün gece geldi aklıma. İnadına yatakta bekledim, saat 10 da aradı. İşlerinin yoğunluğu nedeniyle aramadığını söyledi. Anlattıkları hiç de inandırıcı gelmemişti bana. Bundan dolayı güne çok kötü başladım. Yine kahvaltı yapmadım. Çıktım her günkü sokakları bir hayalet gibi dolaştım. Hiç kimseyle görüşmek istemedim. Gün içerisinde birkaç kez öylesine aradı. Bana çok anlamsız gelen o ruhsuz aramaları beni mutlu etmedi. Öğlen yemeği, akşam yemeği yemedim. Kitap okumadım. Erkenden eve geldim ve içki içtim. Şuan saat 24’ü çoktan geçmiş olmasına rağmen hala beni aramadı. Ben de özellikle aramıyorum. Ama onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Kahretsin, çıldıracak durumdayım. Uykum gelmiyor. Sanırım bu notları karaladıktan sonra çıkıp sokaklarda dolaşacağım yine. Belki parkta sabahlarım… *** O gece günlüğümün son satırlarını yazdıktan sonra divana oturup, içtiğim şarap şişelerine iğrenerek bakmıştım. Üç şişe vardı masada. İkisini bitirmiş, üçüncüsünü de yarılamıştım. Düştüğüm bu durum karşısında kendime acıyordum… Darmadağın halimle masadaki yarım şişe şarabı alarak sokağa çıkmıştım. Gecenin o saatinde sokaklar bomboştu. Yürüdüğüm kaldırımda sağa sola yalpalıyordum. Seslice küfürler savuruyordum gecenin karanlık sessizliğine. Küfürler diyorum, çünkü her sözcük küfre dönüşmüştü içimde... Şişedeki şarabı son damlasına kadar içtim. Sabaha kadar da içmek istiyordum. Etrafta açık büfe bulamamıştım. Artık dolaşmaktan takatsiz kalmıştım. Bir sokak lambasının dibine yığılmış, dakikalarca bu rezil halime ağlamıştım. Ne zaman, nasıl gittiğimi hatırlamıyordum, ama günün ilk ışıkları yüzüme vurduğunda kendimi parkta bir bankın üzerinde sabahlamış buldum. Bütün vücudum tutulmuştu, başım

46

zonkluyordu. Banka oturup, talan olmuş halimle uzun süre sabahın bu erken saatinde işlerine koşuşturan insanları seyrettim. Canım eve gitmek istemiyordu. Ancak öğlene doğru eve gitmiştim. Yüzümü yıkamış, sırt üstü divana uzanmıştım. Telefonum çaldı, arayanın o olduğunu biliyordum. Açmak istemedim. Telefonun sesi o kadar rahatsız ediciydi ki, sonunda dayanamamış açmak zorunda kalmıştım. Tahmin ettiğim gibi arayan oydu. Hiçbir şey olmamış gibi, yine sesine o sevimli tonu yükleyerek; -Nerdesin canımın içi? Sabah erkenden nereye gittin bakayım? Bir taraftan ondan nefret edesim geliyordu, ama beni arayıp, o iç gıcıklayıcı sesiyle konuşunca her şeyi unutuyordum bir anda. İçimi kavuran yangına su serpilmiş gibi oluyordu. Onunla tartışacak gücüm yoktu. Belki de kendisini savunmak için yeni yalanlar söyleyecekti yada yeni sürprizlerle karşılaşacaktım. Her an yeni bir şey duymaktan korkuyordum. Bunun için onu sorgulamak istemedim. Sorusuna gayet sakin bir şekilde cevap verdim. -Dün gece aramadığın için seni merak ettim. Defalarca aradım, telefonun hep kapalıydı. Bu yüzden moralim çok bozuldu. Evde canım sıkılınca da gidip bir parkta yattım. Az önce eve geldim… O, yine umursamaz şen şakrak tavrıyla; -Ay sen bir âlemsin… Cemal beyler yemeğe çağırmıştı oraya gittik. Seni aramaya fırsat bulamadım. Yine kan beynime sıçramıştı. “Cemal de bey kim?” diyecektim, vazgeçtim. Hiç yoktan bir sürü yalan uyduracaktı. Hatta baskın çıkmış olmak için, onu yanlış anladığımı, ona güvenmediğimi söyleyecek, fırça bile atacaktı… Yanına birileri gelmiş gibi sesini kısarak “kapatmak zorundayım.” dedi. Tam telefonu kapatacakken; -Baksana kıskanç böceğim, yine kızacaksın ama bu akşamda lokalde yemeğimiz var, oraya gideceğim. Eve dönünce seni ararım… Yine içime kurtlar düşmüştü. Günüm daha başlamadan zehir olmuştu. Belki arar diye günün büyük bir bölümünü, başıma zindan gibi daralan evde bekleyerek geçirdim. Ama aramadı. Defalarca evin içerisini turladım. Beni oyalayacak işler bulmaya çalıştım. Olmadı. Akşama doğru sokağa çıktım, ararsa duymam diye cep telefonumu elime aldım. Gürültüsüz, sakin yerlerden yürüdüm. Aramadı… Akşam da aramadı. Onu aramak istedim, açıkçası korkumdan arayamadım. Çıldıracak gibi olmuştum. Yine çareyi içkiye sığınmakta aramıştım. Kaç şişe içtiğimi, ne zamana kadar içtiğimi hatırlamıyorum. Ertesi sabah oturma odasındaki kanepede perişan bir vaziyete uyanmıştım… 25 Mayıs Üstüm açık divanda uyuduğumdan olacak, bütün vücudum ağrıyor. Sanırım soğuk almışım. Saat 8:15 de Serap aradı. Her zaman ki okşayıcı sesiyle “günaydın canımın içi” dedi ve dün gece için özür diledi. Uyuyakaldığını bu yüzden aramayı unuttuğunu söyledi. Bu yalanı yutmadım tabii, ama tartışmak istemedim. Öğleden sonra kitap okumak istedim, olmadı, bir türlü kendimi veremiyorum. Beni aradı, kitabı okuyup okumadığımı sordu. Yalan söyledim ona “okuyorum” dedim.

47

Akşam güzel bir yemek yaptım. Şarap koydum masama ve iki servis açtım. Onu aradım şu an yanımda olduğunu, karşımda karşılıklı şarap içeceğimizi söyledim. “Ay ne kadar iyi olurdu…çok isterdim bir tanem” dedi. “yinede sen beni yanında bil “ diye ekledi. Gece boyunca ona mesaj geçtim. Cevaplarını geç de olsa aldım. Uyumadan önce sesini duymak istedim. Çok kalabalık ve müzik seslerinin yoğun geldiği bir yerde olduğu belli oluyordu. Ortalık çok gürültülüydü. Zor bela “iyi geceler” diyebildim. Telefonu kapadıktan sonra içime kurt düştü. Haydi, gel de uyu! Canım günlüğü bile yazmak istemiyor. Nerededir bu yine? Allah kahretsin neden? Neden? Neden?... *** Neden?… den sonra günlüğe bir şeyler yazmamışım. Zaten son satırları öylesine karma karışık yazmışım ki, kendi yazımı okumakta güçlük çekiyorum. O zamanki öfkemi şimdiki gibi hatırlıyorum. Hatta şu an bile dişlerim bir birine geçiyor ve sinirleniyorum. O gece de sersem gibi olmuştum. Her konuşmamızın sonunda kocaman bir balyozla beynime ve göğsüme vuruyordu adeta… Ertesi sabah bana “günaydın” demesini yatakta beklemedim. Zaten doğru dürüst uyuyamıyordum. Sabah erkenden kalkıp çay demlemiş, aç karnıma sigara ve çaya yüklenmiştim. Aramasını sabırsızlıkla bekledim. Bakalım bu sefer ne yalan söyleyecekti. Her zamanki saate olmasa da, aradı. O iç gıcıklayıcı sesiyle; -Günaydın aşkım. Hala yatakta mısın? Hadi kalk uyuşuk tembel… Ona usulünce “günaydın” dedim. Sesimdeki soğukluktan kırıldığımı anlamış olacak ki, ben bir şey sormadan kendisi anlattı. -Canım, Fatma diye bir kız arkadaşım var ya, sahi sen tanımadın değil mi? Onun doğum günüydü. Beni de davet ettiler beraberce bir bara gidip eğlendik. Ben eğlenemedim tabii, hep seni düşündüm… Anlattıklarına inanmadığımı bile bile yalan söylemesine dayanamıyordum. Fatma ismini ilk defa duyuyordum. Zaten onun hiçbir bayan arkadaşının olduğuna inanmıyordum. Zira şu ana kadar tanıştırdığı ya da tanışmak zorunda kaldığım bütün arkadaşları erkekti. Onun için gece boyunca çektiğim bütün acılara rağmen, sesimi yumuşatarak; -Canım, neden bana bunu söylemedin? Mademki sevgilimsin, benim bazı şeylerinden haberimin olması gerekmez mi? Yani en azından seni merak edebileceğimi düşünmelisin… Elimden geldiğince sözlerimi yumuşatmaya çalışıyorum ve alttan alıyorum. Artık onunla tartışmaktansa, ona bir şeyleri öğretmek istiyordum. Ama ben alttan aldıkça o baskın çıkmak için yükleniyordu; kızıyordu, ağlamaklı oluyordu ve bana karşı suçlamalarda bulunuyordu… -Sen bana hiç güvenmiyorsun. Ben seni hiç sorguluyor muyum? Peki ben senin ne haltlar karıştırdığını nerden bileyim… -Ne zaman arasam hep bir yerlerdesin, Allah aşkına aradığımda bir gün de seni evde bulayım… -Hayır… hayır sen bana hiç güvenmiyorsun… Ona, hayatına bu kadar yalan ve riya yükleyen bir insana nasıl güvenilir ki. Sevgilisine aldırmadan, onu hiçe sayarak, ona yalan söyleyerek, her gece bir eğlencede, bir barda olan genç bir kıza güvenmek saflık olmaz mı? demek gelmişti içimden, ama yinede onu kırmamak için söylememiştim. Ses tonumu daha da yumuşatarak; -Canım, senin olmadığın hiçbir ortam bana mutluluk vermez. Bu yüzden sensiz bir şey yapamam. Yapmak istesem de yapamam, elimde değil… 48

Gerçekten bu davranışlarından dolayı ona olan güven duygularım çok zayıflamıştı. Söylediklerimin hiçbir şeye faydasının olmadığını da biliyordum. Zira o yine bildiğini okuyor, bildiğini yapıyordu. Olan bana oluyordu. Her an kendimi yiyip bitiriyordum. Günlerce sevgili kavramı üzerinde kafa yordum. Acaba ben mi hatalıyım? O böylesine doludolu yaşarken, ben neden onsuz yaptığım hiç bir şeyden zevk almıyordum? Neden onun içerisinde olmadığı hiç bir şeyi canım istemiyordu?... Bana göre beni aldatıyordu. Önceden söylediğim gibi aldatmak sadece tensel değil. O her gece başka bir bayan arkadaşının adını veriyor ve onlarla olduğunu söylüyor. Bu apaçık yalan söylemektir. Sevgililerin birbirlerine yalan söylemesi bence en büyük aldatmadır. Üstelik bunu bir bayanın adını kullanarak kamufle edip yapıyor… Her şeyine rağmen onu yüreğimden söküp atamıyordum… 27 Mayıs Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımı yaptım. Serap’la konuştum. İçimde güzel duygular vardı. Tıpkı bir bahar esintisi gibi… Arabama binip ormana gittim. Ayakkabılarımı çıkarıp, çıplak ayaklarla saatlerce yürüdüm. Serap’ın o an yanımda olmasını çok istedim. Onunla sık sık cep telefonundan mesajlaştık. Oda bana bugün güzel mesajlar geçti. Gün boyu onu arzuladım yine. Akşama doğru eve geldim. Evde yemeği yapmakla uğraşmak istemedim. Dışarıda, sokak arasındaki kebapçıdan yedim. Yarın hafta sonu, tatil. Akşam Serap’ı aradım. Gelmesini yarın beraberce pikniğe gidebileceğimizi söyledim. O, yine beni deliye çeviren bir cevap verdi: “yarın arkadaşlarla yaylaya gideceğiz. Geceyi dağda geçireceğiz”. Buna karşılık hiç bir şey söylemek gelmedi içimden. Şu an, öfkemden soluk almakta güçlük çekiyorum. Sevgili günlük sen her halimin en yakın tanığısın. Bari sen namuslu ol da, çektiklerime tanıklık et. Ne kadar acı çektiğimi en iyi sen görüyorsun… Neden ondan nefret edemiyorum? Neden bunca olumsuzluğuna rağmen ondan vazgeçemiyorum?... …………. …………. *** O gece günlüğümle saatlerce dertleşmiştim. Günlüğümün önümde açık duran sayfasına kutsal bir kitapmış gibi kapanıp dualar okumuş, odanın içerisinde rastgele dolaşarak, duvarları yumruklamış, küfürler savurmuş ve saatlerce halsiz düşene kadar ağlamıştım... Önümdeki günlüğün açık duran sayfasında gözyaşlarımın ıslattığı ve mürekkebi dağılmış satırları görüyorum şu an. Günlüğü okurken içimi dayanılmaz bir acı sarıyor. Sanki yazılanlar bana ait değilmiş gibi, yazılanlara sitem edip, günlüğün kahramanına acıyorum. Oysa o kahraman benim. Kahramanın kendim olduğunu anımsayınca bu acım daha da katlanarak artıyor... Serap’la hafta sonu telefonlaşamamıştık. O, arkadaşım dediği insanlarla dağ evine gitmişti. İki günü ve iki geceyi arzulamadığım halde, hiç tanımadığım insanlarla bir dağ evinde geçiriyor olması bana göre zaten başlı başına bir skandaldı.

49

Bildiğim kadarıyla zenginler bu dağ evlerini çoğu kez hafta sonu kaçamakları için veya aileleriyle baş başa olmak için kullanılıyordu. Ne bileyim, ya da av meraklıları olanlar gidip avlanıyorlar… Peki sevgilim düşündüğüm bu üç seçeneğin hangisinde ve neresinde rol alabilirdi?... Onu başkalarıyla bir dağ evinde şöminenin karşısında şarap içip eğlenmeleri, ilerleyen zamanda birileriyle sevişmeleri geliyor gözlerimin önüne. Kan beynime sıçrıyor. Gömleğinin yakasını yırtarak, bağıra çağıra sokağa fırlamak geliyor içimden… Kendime iyimserliği telkin etmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince olumlu düşünmeye zorluyorum. Olmuyor. Ne yaptıysam bir çözüm bulamıyordum. Bütün yollar kirli ve karanlık noktalara çıkıyordu… Sevgilisi olan genç bir kızın iki gün, iki gece boyunca bir dağ evini erkeklerle paylaşması bana hiç mantıklı ve ahlaki gelmiyordu. Yüreğime yüklediğim bütün iyi niyetli düşünceler bir anda kararıyordu ve kirleniyordu. Beni de ha bire o karanlığın içerisine çekiyordu. Boğulur gibi oluyordum… Bir insan yüreğinde bir başkasının sevgisini taşıyorsa nasıl olur da onu hiçe sayıp, başkalarıyla keyif çatabilirdi ki, huzursuz olmalıydı. Bu onu mutsuz etmeliydi… Ama, benim sevgilim hiç onaylamadığım halde hafta sonunu bir dağ evinde erkeklerle geçiriyor. Onurlu hiçbir yürek ne böylesi bir istekte bulunabilmeliydi ne de yapabilmeliydi… Hatta böyle şeyleri düşünmeyi sevgilisine saygısızlık olarak görüp, bu gibi eğilimleri varsa bile vazgeçmeliydi. Oysa haftasonu onu ben davet etmiştim. Benimle geçirmesi gerekmez miydi? Ama o, onları veya öylesi bir yaşamı bana tercih etmişti… Bir kâbus yaşıyordum sanki. Hafta sonu bana zehir olmuştu. İki gün boyunca hiç kimseyle konuşmamış, görüşmemiş, boyuna alkol almıştım. Artık bu ilişki çoktan bitmeyi hak etmişti. Yine de yapamıyordum. Beni arayıp konuştuğunda hemen yelkenlerim suya iniyor, onun o beni saran, sarmalayan sesi karşısında zayıf kalıyordum. Pazartesi sabahı tam saat 8:15’te beni aradı. Sesi çok dinçti ve mutlu olduğu her halinden belli oluyordu. Ona hafta sonunun nasıl geçtiğini sormak istemedim. Çünkü her söyleyeceği beni yaralayacaktı. Bunu anlamış, sormadığımı görünce, ona kızdığımı anlayarak, beni biraz rahatlamak amacıyla yine bir sürü yalan sıralamıştı... Anlattıkça batıyordu aslında. Bütün bedenim saran öfkeme hakkim olamayıp, konuşmak zorunda kalmıştım. -Allah aşkına beni artık aptal yerine koyma ne olursun.... Eğer seninle mutlu anlar yaşamayacaksa, bir erkek seni bir dağ evine neden götürsün? Yani siz şimdi kardeş kardeş oturup sohbet mi ettiniz? Buna inanmamı bekleme… Bende bir erkeğim ve bazı şeyleri bildiğimi de unutma… -Senin için fesat. O arkadaşların hepsi aydın, çağdaş insanlar… Öfkeyle lafını kesiyorum. -Peki, çağdaş mağdaş dediğin o namussuzlar neden eşlerini veya çocuklarını da yanlarına almıyorlar da yalnız seni alıyorlar?... Çok kızdığımı ve artık tavizsiz konuştuğumu görünce sesi yumuşuyor; -Ama canım ben yalnız değildim ki, yanımızda iki bayan arkadaş daha vardı... -Tabii, bir hareme bir halayık yetmezdi, daha başkaları da olmalıydı, demiş ve ağzıma geleni sıralamıştım… Onun bir anlık zevk için her şeyini verecek, her şeyi göze alacak kadar doyumsuz ve aç gözlü olması mevki, makam, para ve şatafata önem vermesi beni çok korkutuyordu. Bütün bunların yanında benim lafım mı olurdu? Ben kimdim ki? Onun yaşamının neresindeydim? Sadece bir figüran mıydım?... Peki, ama neden ben? Bu soruları defalarca kendi kendime soruyordum, bulduğum cevaplara kendimi inandıramıyordum. Yine de hep iyimser yanımdan taraf çıktım. Beni sevdiğini, bana aşık olduğuna inandırmak istedim kendimi… Zaten onun da hep söylediği bu değil miydi; “Seni çok seviyorum. Yıllardır aradığım erkeksin sen” demiyor muydu?

50

Belki benim sevgilim olmasaydı, onu bu kadar çok sevmeseydim ve hala birlikte olmasaydık ona bunları söyleme hakkını kendimde bulmazdım. Ama artık bir dünyayı iki kişi paylaşıyorduk. Bir birimize karşı sorumluluklarımız olmalıydı... Ben onun için, yaşamımdaki bütün ilişkilerime, onsuz olunca zevk alamadığım için sınırlar koyarken, onun bu pervasızlıklarına akıl erdiremiyordum. Yaptıklarını hiçbir kişiliğe ve görüşe sığmıyordum… *** O anı yeniden yaşar gibi oldum. Öfkeyle oturduğum masadan kakıp, bir sigara yaktım. Odanın içersinde anlamsızca dolaşıyorum. Okuduklarım benim yaşadıklarım değil de başkalarıymış gibi kahramanlara öfke duyuyorum. Kahramanlarından birisinin ben olduğumu anımsayınca da, kendimden utanıyor, o zamanki pısırıklığıma ve her şeyi o denli iyi niyetli, karşıladığıma öfkeleniyorum. Üşüyorum, bedenimi bir titreme sarıyor ansızın. Aslında o zaman bitmeliydi, diyorum sesli bir şekilde. Sesim, bütün acımasızlığıyla kendimle baş başa kaldığım bu otel odası içerisinde, beni yargılar gibi kulaklarıma geliyor. Resepsiyondaki görevlinin telefonla yemeğe çağırdığında, telefon zilinin çıkardığı sesten bu yana odanın içerisinde yankılanan ilk ve tek sesti bu; acımasız, yargılayıcı, pişmanlık dolu... Sigaramı bitirip kül tablasına bastırıyorum. Bir romanın heyecanlı sayfalarına geri dönmek isteğiyle tuvalet aynasının önündeki masaya oturuyorum tekrar. Açık duran ve içinde apaçık ihanetin tüm kirliliklerini çok masum anlatan kendi parçamdan olan günlüğümü okumaya devam ediyorum. Sayfaları hızla okuyarak çeviriyorum. Okuduğum her sayfa yüreğime acımasızca bir çizik atıyor. Bir sayfaya geliyorum ki, yazdıklarımın hepsi ondan bahsediyor. İşte bu sayfa, hayatım boyunca üzerimden atamayacağım travmalarla dolu ve beni buralara kadar getirecek çok acımasız günlerimin başladığı günü anlatıyordu… 2 Haziran Bugün uyuyakalmışım. Serap’ın telefon etmesiyle uyandım. Hem uykulu iken onun sesini duymak çok etkiledi beni. Yatakta onun her halini hayal edip, kıvrandım. O yine şuh, güzel ve okşayıcı sesiyle konuştu. Yıllık izine ayrıldığını söyledi. Kalktım, kahvaltı yaptım. Çıktım, sokakları dolaştım. Yine sık sık cep telefonuyla mesajlaştık. Hava sıcak olduğundan öğlene doğru eve geldim. Ev telefonum çaldı, arayan Serap’tı “Uygunsan sana gelmek istiyorum” dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım. Hemen heyecanla atlayarak “Tabii ki, senden başka daha önemli neyim olabilir…” dedim. “yola çıktığımda seni ararım” dedi. İçimi sıcak bir heyecan ve telaş sardı. Yarım saat bile geçmeden bineceği otobüsün firmasının ismini ve hareket saatini söyledi. Büyük bir telaşla evi temizledim, sağı solu düzelttim. Alışveriş yaptım. İki tane yeni şarap bardağı ve kırmızı mum aldım. Tıraş oldum, duş aldım. Otogara gidip onu karşıladım. Arabama binip, eve geldik. Sanki onu ilk defa göreceğim yada görüyorum gibi çok heyecanlıyım… Vay be hayalimdeki kadın yine evimde… ………… ………….

51

………….. *** Bu hiç beklemediğim bir gelişmeydi; onun “geliyorum” demesiyle, ona karşı duyduğum tüm olumsuzlukları unutmuştum. Bütün bedenimde tarif edemeyeceğim bir heyecan, bir koşuşturma başlamıştı… Bana hayal gibi gelmişti söylediği; geliyorum… Defalarca “geliyorum” kelimesini kendi kendime tekrarlayıp durdum. İnanamıyordum bir türlü. Gerçekten geliyordu. Yarım saat sonra arayıp bineceği otobüs firmasının adını, hareket saatini bildirmişti. Bende büyük bir koşuşturma başlamıştı. Panik içerisinde yapacaklarımı planladım. Evi temizlemekle işe başladım. Titiz bir ev hanımı hamaratlığıyla sağı solu düzeltmeye koyuldum. Evim öylesine dağınık ki, nerden başlayacağımı bilemiyordum. Önce mutfağa geçtim, yığılı duran bulaşıkları yıkadım. Salondaki eşyaları sildim, halıları süpürdüm. Yatak odam zaten bir felaketti; yatağıma yeni ve temiz bir çarşaf serdim. Lavaboları sildim, banyoya yeni sabun, şampuan, duş alırken kullanması için hiç kullanmadığım temiz havluyu çıkardım. İçimi saran telaş ve heyecanla yapabildiğim kadarıyla temizliğimi bittirdim. Alışveriş yapmak için evimin yakınındaki markete gittim. Kendimce güzel bir akşam yemeği hayal ediyordum. Yapabileceğim yemekleri önceden belirlemiştim. Ona göre sebze, meyve ve diğer malzemeleri aldım. Bu arada ilgimi çeken iki tane de yeni şarap kadehi ve kırmızı mum da aldım. Vakit geçtikçe heyecanım daha da artıyordu. İki dakikada bir saate bakıyordum. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Otobüsün geleceği yol güzergahını adım adım hayal ediyordum; şuan falanca yere vardı, falanca yeri geçtiler, şuradadır… Aynen günlüğümde yazdığım gibi, alelacele eve gelip düş aldım, tıraş oldum. Aceleyle tıraş olurken yüzümü kestim. Keskin limon kolonyası bile akan kanı durduramamıştı. Buna çok öfkelenmiştim. Sırası mıydı bunun? Kanın durması için en az yarım saat bekledim. Sıkıntıdan deliler gibi odanın içerisini dolanıp durdum. Üzerimi giyindim, çıkmadan önce aynanın karşısına geçip, saçlarımı taradım, kendime son bir çeki düzen verdim. Otobüsün tahmin ettiğim geliş saatinden bir saat önceden otogarda gittim. Zaman gerçekten durmuştu sanki, içimi saran heyecan dayanılmazdı. İki de bir saate bakıyorum. Otogarı boydan boya adımlıyorum. Otogarın görüntü yansıtan aynalı camlarının karşısında durup, kendimi süzüyorum, rüzgârın dağıttığı saçlarımı düzeltiyorum. Bekleme banklarına oturuyorum. Gara giden her otobüsün durmasıyla yerimden fırlıyorum. Bir buçuk saten fazla bekledikten sonra, nihayet beklediğim otobüs geldi. Adeta kanım donmuştu. Otobüsten inenleri o donmuş halimle uzaktan izledim. Varlığımın sebebi sandığım kadın da indi. Sağa sola bakındı, beni göremeyince çantasından telefonunu çıkarıp, beni aradı. Bu sırada arkadan yaklaşıp “merhaba bayan” dedim, gülerek. Korkmuştu, dönüp boynuma sarıldı; “deli, beni korkuttun…” dedi. Saçları yanaklarımı okşuyordu, saçlarına dokundum. Onun, beni kendimden geçiren o güzel kokusu ve teninin sıcak yumuşaklığı bedenimde erimişti. Ayrıldık… Elimdeki kırmızı gülü uzattığımda tekrar beni kendine çekip, “canım benim, teşekkür ederim…” deyip, yanaklarımdan öptü. Evim ile otogar arası hiç bu kadar uzun gelmemişti bana. Arabayı hızlı sürüyordum, yinede yol bitmek bilmiyordu. Dilimiz tutulmuştu sanki, ikimizde konuşmadık. Sadece bir kez konuştu; arabayı hızlı sürdüğümden dolayı beni uyardı. İçimdeki heyecanı bir türlü bastıramıyordum. Evime yakın otoparkın önünde arabayı durdurup, anahtarı park bekçisine fırlattım. Eve doğru gelirken koluma girdi. Bu çok hoşuma gitmişti. İlk defa bir kadınla kol kola sokaktan geçip, eve geliyordum.

52

Kapıyı açmaya çalışırken ellerim titriyor, anahtarı yere düşürüyorum. Eğilip, düşen anahtarı alırken göz ucuyla ona dönüp gülümsüyorum. Oda gülümsüyordu bana. Sanırım en çok da bu panik halime gülüyordu. İçeri girdik. Antrede onun ayakkabılarını çıkarmasını bekledim. Eğilince kalçaları önüme değiyor. Bütün bedenim sarsılıyor bir anda. Salona geçiyoruz. Çantasını divanın üzerine bırakıyor. Ayakta durup bir süre bakışıyoruz. Ona dokunamadan öylece durmaya dayanamıyorum. Ansızın kendime doğru çekip, kemiklerini kırarcasına sarılıyorum. Kollarımın arasında kayıp oluyor. Sonra, yanaklarını avuçlarımın arasına alıp, yüzüne bakıyorum. Bütün yüzünü büyük bir titizlikte santim santim inceliyorum. Bir anda kendime doğru çekip dolgun dudaklarına yapışıyorum. O da yaptıklarıma karşı duyarsız kalmıyor; ellerini bedenimde gezdirerek her yanımı okşuyor. Dakikalarca öylece ayakta öpüşüyoruz. Yüzünün her yanını öpmekten ağzımın içi onun teriyle doluyor. Bir avuç tuz yutmuş gibi oluyorum. Avuçlarımın arasında bulunan yüzüme bakıyorum. Hayalimdeki yüz avuçlarımın arasındaydı. Kendime hâkim olamıyorum artık, o an aklıma gelen ve özlemi, aşkı, mutluluğu anlatan sözleri peş peşe sıralıyorum. Tekrar kendime çekip, sarılıyorum. Başını göğsüme bastırıp, saçlarını okşuyorum. -Oturalım mı canım… diyor, yorgun bir sesle. Onu sımsıkı saran kollarımın arasından sıyrılıp, divana oturuyor. Karşısında dikilip bir süre daha ayakta izliyorum. Sonra karşısındaki koltuğa oturup, peş peşe sorular soruyorum; “Yolculuğun nasıl geçti? Beni ne kadar özledin? Gelmekle beni ne kadar mutlu ettin, bilemezsin…” O, yüzünden hiç eksik etmediği gülümseyişiyle sorularıma cevaplar veriyor. Hafiften geriniyor, elini yüzünde gezdirip “kalkıp bir yüzümü yıkayayım…” diyor. Hemen atılıyorum “istersen duş al canım” diyorum. Oturduğu divandan kalkıp yanıma geliyor dudaklarıma küçük bir öpücük kondurup, “daha sonra canım, canımın içi…” diyor. Ayağa kalkıp, elinden tutarak onunla birlikte lavaboya gidiyoruz. O yüzünü yıkarken ona arkadan sarılıyorum. Su damlacıklarının döküldüğü ıslak yüzünü ve benim yüzümü aynada seyrediyoruz bir süre. Aynadaki suretimize bakıp gülüşüyoruz. Islak yanaklarından öpüyorum. Kolumu omzuna atarak yarı sarılmış bir vaziyette tekrar salona geçiyoruz. Kendimi tutamıyordum, ona karşı duyduğum cinsel isteği daha fazla bastırmam imkânsızdı. O da bu davranışlarıma karşı kayıtsız kalmıyordu. Yine salonun ortasında ayakta durup, bir birimize sarılarak, ateşli bir şekilde öpüşüyoruz. Bu arada boş ellerimizi bedenlerimizin en can alıcı yerlerinde gezdiriyoruz… Ona karşı duyduğum öfke, onca olumsuz düşüncelerimin hepsini unutmuştum. Adeta güzel bir rüyadaymışım gibi geliyordu bana. Ve ben kutsal bir meleğe sarılmıştım… Mahçup ve utangaç bir şekilde ve biraz da espriyle karışık, tanımadık birinden bir şey ister gibi; -Şey… sevişelim mi?... Şehvetli bir ses tonuyla; -Peki, bizim şuan yaptığımız ne ki?... Bu sözlerinden cesaret alarak üzerindeki askılı buluzu bir çırpıda sıyırıyorum. Aynı anda o da benim üzerimdeki tişörtü çıkarıyor. Yumuşacık elleri çıplak kalan sırtımda, tenimde geziniyor. Eğilip, göbeğinden öpüyorum. Sutyenin altından fırlayacakmış gibi duran memelerinin ara vadisinde dilimi gezdiriyorum. Bu arada ellerim sırtındaki sutyenin kopçalarını çözmekle meşgul. Çözdüğüm sutyeni de buluzunu fırlattığım yere atıyorum. İri memelerini avuçlayıp sıkıyorum. Memelerine dokununca yüzünün ifadesi şekilden şekle giriyor, aralanmış dudaklarının arasından iniltiler çıkıyor. Göğsünü göğsüme basıyorum. Onun yumuşak teni, iri memeleri kıllı göğsümde gezinirken ellerimle eteğini sıyırıp dolgun kalçalarını okşamaya başlıyorum.

53

Bu didişmelere daha fazla dayanacak gücümüz kalmıyor ve kendimizi yerdeki halının üzerinde çırılçıplak buluyoruz. Çıplak tenlerimiz halının üzerinde dakikalarca zevk çığlıkları eşliğinde yuvarlanıp duruyor. Yorgun bir halde halının üzerinde sırt üstü uzanıyor, ellerimi her iki yana açıyorum. Derin derin nefes alıyorum. O da, yana açtığım sol kolumun üzerine başını koyup, yanıma uzanıyor ve aynı şekilde derin soluk alıp veriyor. Kaçamak bir bakışla yanı başımdaki çıplak bedenine bakıyorum. Sevişmeden önceki arzunun aynısını hissediyorum bir anda. Ama bu isteği bastırmak istiyorum. İçimde kopan ve dayanılmaz hal alan bu hayvani arzumu şimdilik yenmenin en iyi yolunun kalkıp giyinmek olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi aniden hatırlamış gibi, doğrulup oturuyorum. Göğsümde gezinen elleri bacaklarımın arasına doğru kayıyor. Yorgun ve iniltili bir ses tonuyla “Nereye ?” diyor. Onu kırmamaya özen göstererek eğilip dudaklarından öpüyorum, “banyoya canım…” diyorum. Gülümseyerek, bacaklarımın arasını sert bir şekilde sıkıyor. Kasıklarımda duyduğum acıyı önemsemiyorum bile, kalkıp banyoya gidiyorum. Banyodan döndüğümde onu kalkmış, giyinmiş bir vaziyette gördüm. İlk ilişkimizin sonrasında olduğu gibi, yine duş almadan, en azından elini yüzünü yıkamadan giyinmiş olması, hoşuma gitmemişti. Yine de kırmamak için gülerek “sen yıkanmayacak mısın canım?...” diyorum. -Daha sonra yıkanırım aşkım… Ünlü bir şairimizin dizeleriyle sesleniyorum ona; -Benim “sidikli kontesim”… Suratı asılıyor bir anda; -Ay saçmalama, ben hiçte sidikli değilim. Öfkelendiğini görünce sarılıp öpüyorum. “canım seni çok seviyorum…” diyorum. Bu arada dışarıda güneş çoktan batmış, perdeleri çekilmiş odanın içerisi kararmıştı. Işıkları yakıyorum. Gidip oturduğu divana, yanına sokularak oturuyorum. Yanaklarını okşayarak; -Acıktın değil mi? Ellerini göbeğimde gezdirip; -Sen acıkmadın mı?... Hiç iştahım olmadığı halde onun acıkmış olabileceğini düşünerek; -Çok acıktım. Kurtlar gibi açım. Seni yemem bile doyurmadı beni… Gülüşüyoruz. Ayağa kalkıp sehpadan bir sigara alıp, yakıyorum. -Bak istersen yemeği dışarıda yiyelim… -Ne gereği var canım, evde bir şeyler hazırlarız… Aslında bunu ben de istiyordum, ama yine de kibarlık olsun diye söylemiştim. Beraberce mutfağa gidiyoruz. Önceden içerisini doldurduğum dolabı açıyor. İçerisindeki kalabalığa bakarak; -Ooh her şey var, ben şimdi güzel bir yemek hazırlarım… -Peki canım, o zaman yapacağın yemeğe göre eksik varsa listeyi ver hemen gidip alayım. Eğilip dolaptaki malzemeye tekrar bakıp; -Yok canım, hiç eksiğimiz yok. Sen bir tane ekmek al yeter… O mutfakta yemek yapmaya koyulurken, ben fırına gidiyorum. Daha önce iki şişe almış olmama rağmen karşı köşedeki büfeden bir de kaliteli kırmızı şarap alıyorum ve çabucak geri dönüyorum. Kapının önünde durup zili çalıyor, onun açmasını istiyorum. Yıllardır kapımı hep ben açtım. İçimde bir uhde olarak kalmış; ben zile basayım içerden karım kapıyı açsın, boynuma sarılıp “hoşgeldin” desin. Sonra vazgeçiyorum. Kapıyı açıp içeri giriyorum. İlk defa evimin içerisinde bir kadının olması ve ikimiz için yemek yapıyor olmasına çok duygulanıyorum. Antrede ayakkabılarımı çıkarırken ona sesleniyorum; -Serap hayatım, ben geldim…

54

Mutfağa yönelip elimdekileri tezgâha bırakıyorum. Yan tezgâhta bir şeyleri doğramakla meşgul olan Sevgilimin arkadan belini kavrayıp, siyah uzun saçlarını elimle yana alıyorum. Bembeyaz ensesinden, kulak memelerinden öpüyorum, kollarımın arasındaki bedeni balık gibi kıvranıyor. “Ay, yapma canım, gıdıklanıyorum” diyor. Ona arkadan sarıldığımda ön tarafımın dolgun kalçalarına kilitlenmesi, dayanılmaz bir şekilde beni tahrik ediyor. Onun da tahrik olduğu her halinden belli oluyor. -Yaramazlık yapma, haydi sen git masayı hazırla. Aslında onu bu sitemlerinde haklı buluyorum. Kendimizi, içimizdeki zapt olmayan hayvanla, boşluksuz, dolu dolu geçecek geceye bırakmalıyız. O mutfakta yemek yapmakla meşgul olurken, ben salona gidip, güzel bir masa hazırlamaya koyuluyorum. Salonun ortasında hazırladığım masanın ortasına, içinde yapma plastik kırmızı güller olan vazoyu, iki tarafına da kırmızı mumları yerleştirdiğim uzun şamdanları koyuyorum. Peçeteleri, çatal, kaşık ve bıçakları şık bir şekilde yerleştiriyorum. Bu arada bir şeyler almak üzere mutfağa her gidip gelişimde bir kez sarılıp öpüyorum. Bir taraftan da keyifle dilime takılan şarkıları mırıldanıp duruyorum. Masayı hazırlama işlemim bittiğinde mutfağa gidip ona rapor veriyorum; -Benim işim bitti canım… Bu sefer o sevecen bir şekilde bana sarılarak dudaklarımdan öpüyor. -Benimde bitmek üzere bir tanem… Böylesine ben zorlamadan kendi istediğiyle bana sarılması veya öpmesi bende “gerçekten beni seviyor” hissi uyandırıyor. Onun bu yaklaşımından çok hoşlanıyorum. İçimi saran mutlulukla şarap kadehlerini alıp, dilimdeki melodiyi daha da hızlandırarak tekrar salona dönüyorum. Eksik olup olmadığını kontrol etmek içi kenara çekilip son bir kez masama bakıyorum. Şarabın açılmamış olduğunu görüyorum. Tiribüşonu alıp şarabı açıyorum. Kendimce estetik bir görünüş vermek için şişeye beyaz bir peçete sarıyorum. Müzik setine, sadece onunla beraberken dinlediğimiz hafif müzik kasetini koyuyorum. Bu arada mutfaktan bana sesleniyor. -Gelir misin canım… Beğeneceğine emin olduğum masama bir kez daha bakıp mutfağa gidiyorum. Yemekleri tabaklara doldurmuş, tabaklar üzerinde son rütuşleri yapıyordu. -Haydi bakalım aşkım bunları masaya götürelim… Tabakların bir kısmını ben alıyorum, bir kısmını da o alıyor ve beraberce salona geçiyoruz. Hazırladığım masayı görünce, ışıldayan gözlerle bana bakarak, hayret belirten bir ifadeyle; -Vay canına, çok romantiksin. Harika olmuş… Onun bu beğenisi karşısında daha da keyifleniyorum. Mumları yakıyor, odanın ışıklarını söndürüyorum. Geçip karşısında oturuyorum. Hata yapmamaya özen göstererek, şarap kadehlerimizi dolduruyorum. Ve kadehlerimizi ikimize, ikimizin sürekli mutluluğuna kaldırıyoruz… Karşılıklı bir iki gülüşme ve şakalaşmadan sonra masada sessizlik oluyor. Önümüzdeki yemekle meşgul oluyoruz. Çatal, bıçak sesleri odanın içerisini dolduran romantik müziğe eşlik ediyor. Gözlerimi, karşımda duran ve yüreğime tarifsiz duygular dolduran doyumsuz manzaradan bir an olsun ayıramıyorum. Dalgınlığını, sessizliğini ortamın romantik havasına yorumluyorum. Rahatlasın diye, kadehimi sık sık onun kadehiyle tokuşturarak içmesini sağlıyorum. Birkaç kadehten sonra ikimiz de hoş oluyoruz… Aramızdaki sessizliğin hiç bitmeyeceğini sandığım bir anda, baygın bir şekilde bakarak, içli ve derin bir ah çekip, belki tutabilir umuduyla masanın üzerinde hazır bulundurduğum elime dokunarak; -Canım benim, her şeye rağmen seni seviyorum… “Her şeye rağmen” cümlesini o havada hiç de umursamıyorum.

55

-Aslında seninle çok şey konuşmak istiyorum... diye ekliyor, içli sesiyle. Konuşacaklarının beni yaralayacağından korktuğum için, hatta bundan emin olduğum için, yalvaran bir ses tonuyla; -Lütfen bu akşam hiç bir şey söyleme, hiç konuşmayalım, aramıza hiçbir şey, hiç kimse girmesin… Olur mu?. Bu isteğimi susarak cevapsız bırakıyor. Kadehindeki son yudum şarabı dudaklarının arasına götürürken, içini çekip; “tamam bir tanem, konuşmayalım...” Boşalan kadehlerimizi tekrar dolduruyorum. Gece o kadar güzel ve istediğim gibi geçiyor ki, bitmesini istemiyorum. Beklemediğim bir anda, bakışlarını anlamsızca diktiği tabağından alıp, gözlerimin içine bakarak, masada tuttuğu elimi sıkarak “haydi dans edelim” diyor. Buna dünden razıydım. Dans etmeyi pek beceremediğim halde karanlığa göz kırpan mumların loş aydınlığında, iç gıcıklayıcı müziğin eşliğinde, salonun orta yerinde birbirimize sarılıp dakikalarca öylesine dönüyoruz… Yaptığımız danstan başka her şeye benziyordu. Birbirimizle sevişiyorduk. Kenetlenen bedenlerimiz, vücutlarımızın muhtelif yerlerinde gezinen ellerimiz ve kulaklarımızın dibini ıslatan ıslak ve yakıcı nefeslerimi bizi yeterince hırpalıyordu. Daha fazla dayanamıyoruz. Kısa bir süre sonra kendimizi salondaki kanepenin üzerinde yarı çıplak buluyoruz. Artık, pembe bulutlar üzerinde uçuşan bir dünyadaydık ikimizde. Bunun ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Sadece bir ara sabah ezanını duyuyor gibi olduğumu hatırlıyorum… Uyandığımda perdeleri çekilmiş odanın içerisi hafif aydınlıktı. Çıplak bedenlerimiz kenetlenmişti. Başı göğsümde, bir bacağı bacağımın üzerinde, kolları bedenimi sarmış, bir yavru ceylan gibi masum, temiz, savunmasız, zavallı bir şekilde uyuyordu. Onu uyandırmamak için, hiç hareket etmeden öylece bekledim. Yattığım yerden ona, akşamdan öylece bıraktığımız masaya, odanın içerisindeki eşyalara göz gezdirdim. Kafamın içerisi buğulanıyor. İlişkimizin geleceği, zaman zaman yaşadığımız olumsuzluklar ve şiir tadında geçen gecem. Karmakarışık oluyorum bir anda. Benden ayrıyken veya benimleyken yaptığı o akıl almaz şeyleri anımsıyorum. O an onu bir tarafa fırlatıp, yataktan kalkasım geliyor. Sonra aniden bu kirli düşünce silinip gidiyor kafamın içerisinden. Başımı yan çevirip, ağzımın hizasında gelen alnından öpüyorum. Sırtında bulunan elimi şefkatle çıplak teninde gezdiriyorum. Hafiften hareket ediyor, geriniyor ve göz kapakları aralanıyor. Baygın bir şekilde bana bakıp “günaydın canım” diyor, kısık bir sesle ve daha sıkıca sarılıyor. Canımız yataktan kalkmak istemiyor. Yatak keyfimiz öğlene kadar sürüyor. Öğlene doğru yataktan kalkıp üzerimizi giyinmeden, çıplak bir şekilde akşamdan kalan masayı topladık. O duşa girerken, ben çay koydum, bulaşıkları yıkadım, kahvaltı masasını hazırladım. Duştan çıktığında işleri bitirmiştim. Kurulanmamıştı. Su damlacıklarının üzerinden süzüldüğü bedeni, çok diri ve çekici geliyordu bana. Sertleşmiş memelerini avuçluyorum ve dudağından öpüp “sıhhatler olsun canım” diyorum. O yine irkilip “yapma, haydi sen de duşa gir “ diyor. Banyoda sıcak suyun altında dakikalarca bekliyorum. Çıktığımda, hazırladığım kahvaltı masasını beğenmemiş, kendine göre yeniden düzenliyordu. Masaya eğilmiş bir şeylerle meşgulken, arkadan sarılıyorum “yaramazlık yok, haydi kahvaltı yapalım.” diyor. Zaten ben de yaramazlık olsun diye yapmıştım bunu. Üzerimdeki bornozla kahvaltıya oturuyorum. Kahvaltı sefamız en az akşam yemeği güzelliğinde ve tadında geçiyor. Birkaç sefer “seninle konuşalım biraz…” dediyse de, yaşadığımız bu güzel anların büyüsünün bozulabileceği korkusuyla araya laflar sıkıştırıp, onun bu konuşma istediğini hep erteledim. Aslında korkuyordum. Sanki söyleyecekleri, benim için bir rüya gibi geçen bu anlarımızı bir anda bittirecekti. Oysa geleceği düşünmek istemiyordum. O anı veya anlarımızı olduğu gibi yargısız, yorumsuz ve pazarlıksız yaşamak istiyordum.

56

Onun konuşma isteklerini sürekli çeşitli bahanelerle ertelememe sıkılıyor. Biraz da sitemkar bir şekilde; -Peki ne zaman konuşacağız?... Artık gerçeklerle yüzleşmek kaçınılmaz olmuştu. İçimi inceden bir korku tabakası kaplıyor. Sesim titriyor; -Zamanı geldiğinde konuşuruz canım. Biraz sabırlı ol… Zeytin karası gözlerini bana dikerek, büyüklerinden bir şeyler isteyen çocuklar gibi; -Zamanı ne zaman gelecek peki? Vakit hızla geçiyor ve biz geleceğimizle ilgili hiç konuşmuyoruz. Bir birimizi pek tanımıyoruz. Bana kendinle ilgili bir şey anlatamıyorsun ve benim de sana anlatmama izin vermiyorsun… Sözlerini dudaklarına kondurduğum öpücükle kesiyorum. -Çıkıp biraz dolaşalım mı?... Bu isteğini sürekli geçiştirdiğimi görünce, ısrarcı olmuyor. -Hava sıcak değil mi? İstersen serinlikte çıkalım. Galiba başbaşa kalınca onun bu isteğini tekrarlayacağından korkuyordum. Bu yüzden; -Ancak hazırlanırız, diyorum. -Tamam, kahvaltıdan sonra çıkarız… Kahvaltıdan sonra pencerenin yanındaki koltuklara karşılıklı oturup keyif çaylarımızı içiyoruz. Israrcı tutumundan vazgeçmiş, havadan sudan konuşuyorduk. Yine de aklımın bir yanında tahmin ettiğim, söyleyecekleri vardı… Çaylarımızı içtikten sonra birlikte masayı topluyoruz, mutfağa geçip bulaşıkları yıkıyoruz. Birbirimizi yargılamadan, sorgulamadan birlikte yaptığımız her şey keyif veriyordu bana. Mutfaktaki işimiz bittikten sonra, sarmaş dolaş yatak odasına geçiyoruz. -Haydi, sen çık ben giyineceğim… diyor, gülümseyerek. -Ne olacak canım sen giyin, bende şurada giyinirim… -Hayır, sen rahat durmuyorsun… -Yemin ediyorum dokunmayacağım sana... Bana sarılıp öperek, koklayarak kapıya kadar sürüklüyor; -Haydi canım, haydi bir tanem çık dışarı… deyip, beni dışarı atıyor. Samimi ve masumca gördüğüm bu davranışı, hoşuma gidiyor. Az sora, muzurluk olsun diye kapıyı aralayıp “geleyim mi?” diyorum. Cevabını beklemeden içeri dalıyorum. İç çamaşırlarını giymiş, bluzunu geçiriyordu üzerine. Henüz eteğini giymemişti. Eğilip dolgun kalçalarından öpüyorum. Bornozumu üzerimden çıkarıp tekrar dünkü giydiğim spor kıyafetimi giyiyorum. Yatak odamdaki tuvalet aynasının karşısında oturup, uzun saçlarını tarıyor, makyajını yapıyor. Koltuk altlarıma, göğsüme deodorantımı sıkarken çaktırmadan onu izliyorum. Nedense bu sahne beni duygulandırıyor. Odanın içerisi ikimizin sürdüğü kokularla doluyor… Dışarı çıktığımızda, güne akşam serinliği inmişti. Öğlen sıcağında boşalan caddeleri insan kalabalığı doldurmuştu. Bu güne kadar bir bayanla sokakta yürümekten hep çekinmiştim. İlk defa kimin ne düşüneceğini umursamadan, gönül rahatlığı içerisinde bir bayanla sokakta dolaşıyordum. Ve çok mutluydum. Yanımdaki giyimiyle, davranışlarıyla tam bir hanımefendi görünümündeydi... Onunla ilgili geleceğe dair beklentilerimiz belirsiz olsa da, onu seviyor ve sahipleniyordum. Şu ana kadar tatmadığım bir duyguydu bu ve bana mutluluk veriyordu… Bir süre sokakları, alışveriş merkezlerini, kalabalık yerleri gezip, ilgisini çeken ürünlerle ilgilendik. Artık hem yorulmuştuk, hem de havanın serin olmasına rağmen, terliyorduk. Sürekli oturduğum çay bahçesine gittik. Kendimi garip hissediyordum. Bahçede oturan insanların meraklı bakışları üzerimdeydi sanki. Beni tanıyanlar, ilk defa bir bayanla

57

oturduğumu gördükleri için sanırım garipsiyorlardı. Ya da bana öyle geliyordu. Bunu hiç umursamıyordum. Kim ne derse desin, yanımdaki hayatımın kadınıydı ve onunla mutluydum… Gelen garsona soğuk içecekler ısmarladık. Ne zaman kendimizle baş başa kalsak o malum konuşma isteğini yineler diye ödüm patlıyor. Durgun ve düşünceli halinden bu isteğini yine dayatacağı belli oluyordu. Bir süre öylece suskun oturduk. Yine suskunluğu bozuyor. Aniden bakışlarını bana çevirerek; -Eh, konuş… ne düşünüyorsun?... Kaçamak bir cevap veriyorum. -Çok mutluyum, biliyor musun? Seninleyken ve sadece ikimizle ilgili konuşuyorken hiçbir şeyi düşünmek istemiyorum... -Peki, bu sessizliğimiz ne zamana kadar sürecek?... Konuşmama espri katarak, hafif alaycı bir şekilde; -Ne sessizliği canım, konuşuyoruz ya… senin sustuğun mu var? Bunu söylerken, artık sorularından kaçmamın bir anlamının olmadığını da biliyordum. Eninde sonunda konuşacaktık. Doğrusu tam olarak ne konuşacağımızı da bilmiyordum, sadece tahmin ediyordum. Tam “haydi konuşalım, ne konuşacaksak” diyecektim ki, cep telefonu çaldı. Telefonu kulağına götürür götürmez, deminden beri dalgın, düşünceli olan kızın yüzünün şekli değişiyor. Kahkahalarla gülüyor, karşıdakinin sorularına cevap verirken kaçamak bakışlarla bana bakıyor “evet…hı hı… tamam…” diyerek, kısa kelimelerle geçiştiriyor. Bu arada karşıdakine “bir dakika Muratçığım” diyor ve masadan kalkıp, az ileride, tenha bir yere çekilip, konuşmasını sürdürüyor. Konuşurken “Muratçığım, canım, hayatım, bende seni…” gibi bazı kelimeleri duyuyorum. Yine bütün dünyam alt-üst oluyor… Karmakarışık oluyorum. Öfkemi bastırmak için bir sigara yakıyorum. Telefon konuşması bitince, yüzünü saran sevinç dalgasıyla yanıma geliyor. Masaya otururken, hiçbir şey olmamış gibi bana dönerek; -Ay sen yine mi sigara yaktın? İçimi dolduran öfke acı karışımı duyguyu ona yansıtıp yansıtmamak arasında kararsız kalıyorum. Ama onun bu umarsız tavırlarına dayanamıyorum; -Elimde değil öfkeleniyorum, senin bu telefon konuşmaların beni çok üzüyor… O yine o umursamaz tavrıyla, gülerek; “sen çok kıskançsın…” diyor, ona öfkeyle baktığımı görünce; -Anladım, yine kıskançlık halleri… Ne var yani, Murat çok sevdiğim bir arkadaş. Birkaç gündür görüşemiyoruz, merak etmiş, hatırımı soruyor… -Sevgilimin yanımdayken başka erkeklerle konuşması beni rahatsız ediyor. Hele onların sesini duyar duymaz mutluluktan kendinden geçmesini… Hazmedemiyorum işte. Benimleyken sadece benimle olmalısın, ama her şeyinle… -Çok tutucu davranıyorsun. Yani şimdi evli bir kadın veya bir erkek eşleri dışında başka arkadaşlarıyla görüşmemeli mi?... Bunu söylerken, aslında konuyu geldiğinden beri konuşmak istediği mecraya çekmek istiyordu. -Bak, bunun tutuculukla alakası yok. Her şeyi birbirine karıştırma. Tabii ki konuşabilir, hatta beraber gezebilir. Aslında sen benim ne demek istediğimi anlıyorsun. Ama anlamazlıktan geliyorsun. Söylemek istediğim, çiftlerin birbirlerinin ilişkilerinden, yaptıklarından haberi olmalı. İstekler karşılıklı saygı ve sevgi dahilinde, biri diğerini rencide etmeyecek şeklinde olmalı. Örneğin, karım eve geç kaldığında, onu merak etmem doğal değil midir? Eğer etmiyorsam onu sevmiyorum demektir… -Yani sen diyorsun ki, yanlarında ben olmadan eşim kimseyle görüşmemeli, onlarla bir şey paylaşmamalı ha…

58

-Sen beni anlamak istemiyorsun. Karıma “nerdeydin” dediğimde, o da falanlaydım veya falan erkek arkadaşımla sinemaya gittim dediğinde, eğer o kişiyi tanımıyorsam ve karımı seviyorsam, saygı duyuyorsam onun için kaygılanmamdan daha doğal ne olabilir ki?... -O zaman karına güven duymuyorsun, anlamına gelmez mi bu?... -Hayır. Zaten bana göre karım beni seviyorsa benim rahatsız olabileceğim şeylerden kaçınmalı. En azından yapacaklarından haberdar etmeli. Dediğim gibi eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Karım benden habersiz, hoşuma gitmeyeceğini bildiği halde, beni hiçe sayıp, kafasına göre davranıyorsa… bence bu ihanetle eşdeğerdir… Söylediklerim karşısında dudak bükerek “ihanet bu kadar basit mi?” diye, mırıldanıyor kendi kendine. Mırıldayarak konuştuklarını duyduğumu vurgulamak için; -İhanet, birlikte yaşadığın insanı hiçe saymakla başlar… Aslında konunun açılması iyi olmuştu. Günlerdir ikimizin de söylemeye kaçındığı, sürekli ertelediğimiz konulardı bunlar. Böylece onun bakış açısını daha da iyi öğrenebileceğimi sanıyordum. İkimiz de, kısmen üstü kapalı da olsa, sürekli bir birlikteliğe dair düşüncelerimizi anlatıyorduk. O da bunun bilincindeydi. Hatta, daha da ustaca davranıp, beni tahrik ederek, bile bile sohbetimizi bu mecraya çekiyordu… Ama, tavizsiz davrandığımı, kolay lokma olmadığımı görünce, öfkeleniyor, sinirleniyor, panik oluyordu. -Sen düzelmesi imkansız, umutsuz bir vakasın… diyor, yarı öfkeli bir şekilde. Aslında “düzelmesi imkansız…” cümlesi zoruma gidiyor. Ama, umursamıyorum, söylediklerinden kırılmıyor, onu kıracağımdan da çekinmiyorum artık. Ses tonumu biraz daha sertleştirerek; -Hatta, biz seninle sevgiliyken bile, yani birlikteliğimizin bu ilk tanışma aşamasındayken bile, senin bu sık sık çalan telefonlarına, gelen mesajlarına çok sinirleniyorum, onları anlamsız, daha da ilerisini söyleyeyim; bana karşı bir ihanet olarak görüyorum. Zira benim bundan hiç hoşlanmadığımı biliyorsun ve sanki nispet olsun diye yapıyorsun. Allah aşkına iki gündür beraberiz hiç telefonum çaldı mı?... Çünkü ben seninle birlikteyken mutlu oluyorum. Bu mutluluğu hiçbir şeyin, hiç kimsenin bozmasını istemiyorum. Peki sen ne yapıyorsun, hiç tanımadığım erkeklerle saatlerce konuşuyor, mesajlaşıyor, onlarla, onların söyledikleriyle mutlu oluyorsun. Yani hep aramızda birileri var. En azından nezaketen de olsa, benimleyken bu mereti kapat… Buna karşılık o da sinirlenerek bana cevap veriyor; -Ay ne kadar ilkelsin… Yaptığın çok ilkel bir davranış. Şahsen evlensem dahi bu ilişkilerimden vazgeçmem. İstediğim zaman arkadaşlarımla gezer, eğlenir, onlarla birlikte olurum. Bunu kocam bile engelleyemez… Sanırım artık aramızdaki ipleri koparmıştık. İçimizdekileri birbirimizi, kırma endişesi duymadan öfkeyle anlatıyorduk. Bu sefer gerçekten kızıyorum. Hele, “ilkel” kelimesi beni çileden çıkarıyor. Beni ilkel olarak nitelemesini kabullenemiyorum… -Çağdaş olmak, insanın beynini ve yüreğini insanlığın yararına olabilecek bilgilerle doldurulması ve onu pratikte uygulamasıdır, canım… Kendisini birilerinin anlık zevklerine, çıkarlarına anlamsızca peşkeş çektirmesi değildir. Daha öncede söylediğim gibi, çağdaş insan ilişkilerine karşı sorumluluk bilinci içerisinde olan insandır. Birlikteliklerin, hele evliliklerin yükledikleri bazı sorumluluklar var: Bir kere insanın sosyal statüsü değişiyor. Artık iki ayrı kişi, aynı dünyada ortak paylaşımlar için ortak yaşamalıdır… Eşler birbirlerine karşı her anlamda sorumlu olmalıdırlar. Bence çağdaş insan sorumluluklarını bilen insandır. Eğer sürekli birliktelik düşünülüyorsa kişilerin karşılıklı saygı ve sevgi içerisinde bu sorumlulukları yüklemeleri gerekir… Galiba onu yine köşeye kıstırdım. Sesi yumuşuyor;

59

-Ama, benim eşimle paylaşamayacağım şeyler de olabilir. Gerekirse bunu kendime yakın gördüğüm bir erkek arkadaşımla da paylaşabilmeliyim… -Eşlerin karşılıklı paylaşamayacakları hiçbir şey olmamalı. Zaten eğer eşlerden biri diğeriyle acı veya mutluluklarını paylaşamıyorsa, bunun çaresini dışarıda, başkalarında arıyorsa her şey bitmiş demektir… Eşler birbirilerine karşı açık ve dürüst olmalılar. Çabuk biten evlilik ve birlikteliklerin çoğunun temelinde şeffaflık ve dürüstlüğün olmaması yatıyor. Ben eşimin her şeyi olabilmeliyim; cenneti ve cehennemi… Bir açığımı yakalamış gibi, hemen atılıyor; -Ben eşimin cehennemi olmak istemem. Onun da benim cehennemim olmasına izin vermem… -O zaman, gerekirse karşılıklı özverilerle cehennemi cennete dönüştürmeli. Bunun için de eşlerin birbirlerinden gizleyecek bir şeyleri olmamalı. Karşılıklı şeffaf olmak şarttır… Tartışmamız onu çok sıkıyor. Konuyu değiştirmek için, daha sevecen bir tavır takınarak; -Bugün hava çok güzel, değil mi?... Fırsat bulmuşken onun bu yerli yersiz telefon görüşmelerini de konuşmak istiyordum. Konuyu değiştirmesine ufaktan kızmış gibi görünerek, daha yumuşak bir ses tonuyla; -Örneğin, benimleyken yaptığın bu telefon görüşmelerini kısıtlamayla başlayabiliriz. Hatta benimleyken telefonunu kapatmanı önerirsem... Hiddetle sözümü kesiyor; -Hayır, bunu hiçbir zaman yapmayacağım… Onlar benim arkadaşlarım. Onlarla paylaştıklarım farklı, seninle paylaştıklarım daha da farklı… Tartışmamızın bizi bir yere götürmeyeceğini, kırmaktan öteye gitmediğini, faydadan ziyade zarar verdiğini görüyorum. İstemeyerek de olsa ben de konuyu kapatıyorum. Bir süre sessizlik oluyor aramızda. Sanırım, ikimizde tartışma boyunca söylediklerimizin anlamını yorumlamak için kendi içimize kapanıyoruz. Onunla olmak, ona dokunmak, onunla paylaşmak bana mutluluk veriyor, ama bu söylediklerini ve yaptıklarını düşündükçe yaralanıyorum. Hele, arkadaşlarıyla konuşurken, onlardan birer efsanelermiş gibi, büyülenmiş bir şekilde bahsederken kendimi çok küçücük, hatta çok farklı bir dünyaya sürüklemiş gibi yapayalnız hissediyorum. Çok derinlerden acı duyarak, “keşke bu denli sevmeseydim, sadece arkadaş olarak kalsaydık” diye, geçiriyorum içimden. Zira, o arkadaşlarına benden çok önem veriyordu. Artık arkadaş olmamız imkansızdı, çünkü o canım kadar önemsediğim sevgilimdi… Oturduğumuz bahçenin restaurant bölümünde masalar akşama hazırlanıyor. Birden aklıma parlak bir fikir gelmiş gibi; -Yemeği dışarıda yiyelim mi?... diyorum. Sözlerim, deminden beri sessizliğe boğulan masada tekrar konuşmamıza vesile oluyor. Sanki hiç bir şey konuşmamışız, sanki içimize acı veren, geleceğimizi ilgilendiren konulardan bahsetmemişiz gibi, her zamanki şirin gülümseyişiyle; -Bence de iyi olur aşkım… diyor. Bu vurdum duymaz tavırlarına deli oluyorum. Kalkıp, bahçenin restorand bölümüne geçiyoruz. En dipte, tenha bir masada oturuyoruz. O masanın duvara bakan tarafında oturuyor. -Aman neyime lazım, yönüm duvara dönük olsun, yoksa bana bakanlardan kıskanırsın yine… diyor, espriyle gülerek. Aslında doğru da söylüyordu. Kıskanırdım… Yanımıza gelen garsona siparişlerimizi veriyoruz; ben tavuk şiş, o ise patlıcan kebabı. İçecek olarak da, beyaz şarap istiyoruz. Yiyeceklerimizle içeceğimiz arasındaki tezatlığa aldırmıyoruz. Zaten o alkollü içecekleri fazla sevmediğini söylüyordu. Yemekte gülüşüyoruz, şakalaşıyoruz, deminki gergin havadan eser yok. Aramızda geçen her şeyi unutmuşuz gibi, daha farklı, sıcak ve sevgi dolu konuşuyoruz. O tıpkı bir

60

hanımefendi gibi davranıyor. Bense atmosferin verdiği etkiyle daha da muzırlaşmış, söylediklerine gülüyor, şakalaşıyor, ona takılıyorum. Her seferinde, tutması veya dokunması için masada hazır beklettiğim ellerime dokunuyor, sıkıyor, okşuyor… Böylece, muzır hareketlerimi romantik bir üslupla kamufle ediyor. Ama her şeye rağmen kafasında dünya kadar soru işaretinin olduğunu, yeni planlar yaptığını gizleyemiyor… Sanırım birazda çakır keyif olmamı beklemiş olmalı ki, ikinci kadehimin son yudumunu devirirken masadaki sol elimi tutup sıkıyor, yumuşak dokunuşu içimi gıcıklıyor. Gözlerimin içine bakarak, yalvaran, acındıran bir ses tonuyla; -Canım biz neyiz?... İşte yeniden başlıyorduk. Susuyorum. Boşalan kadehime yeniden şarap doldurup, yarıya kadar içiyorum. Masaya ve içime hüzün düşüyor birden. Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım… Ama, anlamazlıktan geliyorum. İçime düşen hüzne ve soru işaretlerine rağmen muzır tavrımı sürdürüyorum. Sarhoşmuşum gibi gevrek gevrek gülerek; -İnsanız bir tanem, insanız biz… O, gülüşümün sahte olduğunu ve gerçekten ne demek istediğini anladığımı biliyor. -Olayı çarpıtma, sen ne demek istediğimi gayet iyi anladın… Onu anlamamış gibi görünmekte ısrar ediyorum. -Sen benim sevgilimsin, canımsın, candan öte canımın içisin... Aslında söylediklerimde çok samimiydim ve gerçekten içten söylemiştim. Onu çok seviyordum. Onunla yaşadığım her an hayatımın en mutlu anıydı. Ancak, yaptıkları, yapmak istedikleri, kadın erkek ilişkisi hakkındaki görüşleri kafama soru işaretleri düşürüyordu… Açıkçası sürekli bir birliktelik düşüncesi korkutuyordu beni. Onunla olmak, onun çıkarlarını düşünmek, kollamak, korumak, onun da benim için aynı şeyleri yapacağına inanmak… ona dair her şeyi; acıyı, hüznü paylaşmak mutluluk ve güç veriyordu bana. Bunun sürmesini istiyordum. Ama, pazarlıksız, hesapsız, “yarın ne olacak” kaygıları olmaksızın… İlişkimizi kendi mecrasında özgür bırakmalıydık. Bana göre bu ilişkiye bir ad konulacak olursa tılsımını yitirecekti. Ve henüz çok erkendi. Zaten bu kadar sıkboğaz etmesi de beni düşündüren başka bir konuydu. Her şeyin kendi süreci içerisinde yoğunlaşması gerektiğini düşünüyordum. Avucundaki elimi sıkarak, ısrarla; -Canım, ben de seni seviyorum. Sonumuz ne olacak yani. Bu ne zaman kadar böyle sürecek? diyor, ısrarcı bir şekilde. -Şimdi bunların sırası mı? Ne güzel bir akşam ve seninle mutluyum. Bırak anı yaşayalım. Sorusuz, pazarlıksız ve hesapsız olsun... -Ama zamanımız hızla geçiyor. Sen bana bir süre ver, ben de umutlanayım ve kendimi ona göre şartlandırayım… Bu kadar ısrarcı davranmasına ve dayatmasına sinirleniyorum. Doğrusu, hayatı özgürce yaşamak isteğiyle dolu bir kadının evliliği bu kadar çok ve alelacele istemesi de garibime gidiyor. -Demek ki beni sevmiyorsun. Baştan beri benimle pazarlıklı bir ilişki içerisindesin. Kendince her şeyi önceden hesaplamışsın. Oysa, ben tam tersine seninle sevgiyi, aşkı, geleceğe yönelik kaygılar taşımadan, doyasıya yaşamak istiyorum. Eğer bir ilişkiye önceden ad konulursa bunun biç bir romantik yanı kalmaz. Bırak ilişkimizi boğmayalım. Ona zaman tanıyalım; yerini kendisi belirlesin. Seninle tanışmamız daha iki ayı bile doldurmamışken, sen gelip önüme hesaplar, planlar koyuyorsun… Yeniden öfkelendiğimi görünce panik oluyor. Hedefine ulaşması için beni ürkütmemeliydi. Sanırım biraz da haklı yanımın olabileceğini düşünmüş olacak ki, yumuşak ve alttan alan bir tavırla;

61

-Beni yanlış anladın canım. Hiç de pazarlıklı değilim. Şu an hazır olmayabilirsin, ama bana bir süre verirsen; mesela altı ay, sekiz ay, bir sene dersin, ben de seni beklerim. Yanındaki konumumu bilirim en azından… -Yani sen şimdi hiç acımadan içimdeki bu aşka bir ömür biçiyorsun. Ben de, süresi belli olan bir hastalığın sonucunu bekler gibi olacağım. Peki, aşk ve sevgi bunun neresinde olacak? Vay canına… Oysa ben seni, ilişkimize bir pazarlık yüklemeden sınırsız ve hesapsız sevmiştim… Son cümlemi, derin bir iç çektikten sonra ağlamaklı bir şekilde söylemiştim. Duygulandığımı, gerçekten üzüldüğümü görünce, avucundaki elimi dudaklarına götürüp öpüyor. -Canım benim, ben de seni çok seviyorum. Ay sen beni çok yanlış anladın. Tabii ki senden bu kadar kısa bir sürede bunca şeyi istemeye hakkım yok… diyor ve beni son söylediklerine inandırmak için daha bir sürü şey sıralıyor. Söyledikleri gerçekten bana acı vermişti; demek ki bu aşk bir gün bitecekti. Oysa bunu hiç düşünmemiştim. Efkarıma boğulup, kafamın içine hücum eden sorularla hesaplaşırken, konuşmalarını duymuyordum artık. Sesi çok uzaklardan cılız bir vızıltı gibi geliyordu kulaklarıma. O yüreğimde kutsadığım aşkıma hüküm vermiş bir cellattı… -Demek aşkımızın ömür süresi belli, cellâdı infaz için bu süreyi bekliyor… Farkında olmadan, bu sözleri derin bir ah sonrası sesli olarak söylemişim. Bir hatayı telafi edercesine, heyecanla atılıyor. -Tamam, tamam. Ne ben bir şey söylemiş olayım, ne de sen bir şey duymuş ol. Bu konuyu hiç konuşmamış olalım. Tamam mı aşkım?... Masada kısa bir sessizlik oluyor. Beni nasıl yumuşatacağını çok iyi biliyordu... Birden o dayanamadığım, şirin tavrını takınarak kadehini kaldırıyor. -Haydi sevgilim, bize ve gerçekten sadece sevgimize içelim… Zoraki gülümsüyorum ve kadehlerimiz, ikimizin de aynı anda “aşkımıza” temennisiyle masanın ortasında buluşuyor… Yemek boyunca o andan itibaren, ilişkimizle ilgili tek kelime konuşmuyoruz. Daha çok kültür, sanat, sinema, magazin konularından dem vuruyoruz. O, daha entelektüel bir görüntü vermek için bale, opera ve benzeri sanatsal aktivitelerden bahsediyor. Opera ve baleyi pek sevmememe rağmen, konunun dışında olmadığımı ispatlamak ve birazda desteklemek amacıyla, söylediklerine ek olarak konuyla ilgili düşüncelerimi anlatıyorum. Yani bu konuda birbirimize karşılıklı jestlerde bulunuyoruz. Gecenin sonunda her şeyi unutmuş, aldığım alkolün etkisiyle çakırkeyif bir haldeydim. O ise az içtiği için daha rahat davranıyordu. Eve giderken koluma giriyor. Bense ona sarılmayı tercih ediyorum. Sokak lambalarının yanmadığı, karanlık ve tenha yerlerden geçerken muzır davranışlarda bulunuyor; öpüyor, mıncıklıyor, sağını solunu elliyordum. Bu hareketlerime gülerek, sıcak ve yumuşacık tavırlarla, beni kırmamaya özen göstererek karşı koymaya çalışıyordu. Evden içeri girer girmez, henüz antredeyken ona sarılıp, öpüyorum. Yaptıklarımdan hiç de rahatsız olmamış, memnuniyet belirten ifadeleriyle; -Ay, kudurdun mu ne, biraz sabret içeri girelim… Salona geçiyoruz. Kendimi koltuğa atıyorum. Ve yanıma çağırıyorum. Dizlerimi göstererek, gelip oturmasını istiyorum. Uzun, ipeksi saçlarını yana savurup, cilveli, nazlı, kırıtarak gelip dizime oturuyor. Tahrik edici sesler çıkararak, beni en çok tahrik eden yanını; memelerini avuçluyorum, yanağını ısırıyorum. Ani bir hareketle oturduğu dizimden kalkıyor. Benden bir metre ötede durup, utangaç gülerek; -Yapma gıdıklanıyorum. Ay gerçekten sen bir sapıksın…

62

Sırtımı koltuğa dayayıp bir sigara yakıyorum. O gün fazla sigara içtiğimden ağzımın içi çok tatsız olmuştu, içtiğim sigaradan hiç zevk almıyordum. Kaşla göz arası ortadan kayboluyor. Bir süre sonra üstünü değişmiş, üzerinde ince, askılı bir buluz, kısa mavi şortunu giyinmiş bir vaziyete içeri giriyor. Sutyen giymediği için meme uçları buluzunun altında top top görünüyor. Beni son derece tahrik eden bu görüntüye daha fazla dayanamıyorum, ayağa kalkıp, onun hiç beklemediği bir anda sarılıp, buzlun altında fındık gibi görünen meme uçlarını ısırıyorum. İrkiliyor. Gülüşüyoruz. Beni illeri iterek; -Haydi git üstünü değiştir… diyor. Hızlı hareketlerle hemen oracıkta üstümdekileri sıyırıyorum ve rasgele odanın içerisine fırlatıyorum. -Ne yapıyorsun sen?... Diyor, hayret belirten bir ifadeyle. Ona bakarak, tahrik edici bir şekilde elimi çıplak vücudumda gezdiriyorum. -Haydi gel, bu gece çıplak bir şekilde uyuyalım... Bu teklifime karşı çıkıyor. -Sen bu günkü istihkakını tamamladın… Çocuksu bir tavır takınarak, yalvarır bir şekilde; -Bana ne, bana ne, seni istiyorum… Kesin bir ses tonuyla, “hayır!” diyerek, beni reddediyor. Bu isteksizliğine anlam veremiyorum. Buruk bir ifadeyle; -İnan bir şey yapmayacağım, sadece tenlerimiz birbirine değsin istiyorum… Bunu kabul ediyor ve isteksizce üzerindekileri çıkarıyor. Yerde dağınık duran elbiselerimizi toplayıp yatak odasına geçiyoruz. Hiç konuşmadan, çıplak bir vaziyette yan yana uzanıyoruz. Onu tahrik etmek amacıyla, arada bir ellerimle muhtelif yerlerine dokunmaya çalışıyorum. Her seferinde kızarak, tepki gösteriyor. Bu duyarsızlığı karşısında içimi garip duygular sarıyor... Onunla sevişme isteğim kırılıyor. Uğraşmaktan vazgeçiyorum. Bu denli isteksiz olmasına anlam veremiyordum. Aklıma yine binbir çeşit fikir, kurgu ve beni rahatsız eden düşünceler doluşuyor… Ona karşı soğuyorum. Yatağın içerisinde ikimizde hareketsiz uzanıyoruz. Çaktırmadan yana dönüp bakıyorum; uyuyordu veya uyuyor gibi yapıyordu. Yanından yavaşça sıyrılıp, üzerimi giyinerek salona geçiyorum. Divana sırt üstü uzanıp bakışlarımı tavana dikiyorum. Elimde olmadan, benden önce yaşadıkları ilişkilerini, boyutunu, benimleyken hala yaşadığını varsaydığım ilişkilerini düşünüyorum. Beynimin içi kirleniyor, kahroluyorum... Belki de benden hiç zevk almıyor. Sadece geleceğe yönelik bir takım planlarını gerçekleştirmek için birlikte oluyor. Belki de beni, diğer ilişkilerini örtbas etmek amacıyla kullanıyor. Beni yasal bir vitrin olarak göstererek, yaşadığı karanlık ilişkilerini gizleyecek… Beynimin içerisindeki bu karma karışıklık, bu kirlilik yüreğimi daraltıyor. Uykum kaçıyor. Lavaboya gidip yüzümü yıkıyorum. Çalışma odası olarak kullandığım odaya geçiyorum, masanın üzerinde duran günlüğümü karalıyorum. Günlük defteri, kendimle hesaplaştığım, ağlama duvarım, günah defterim olmuştur hep… Ne zaman salona geçtiğimi, uyuduğumu hatırlamıyorum. Sıcak ve yumuşacık bir bedenin usul usul yanıma sokulduğunu hissedince uyanıyorum. Dudaklarımdan öperek, sıkıca sarılıyor. -Benim kaprisli sevgilim… Salona gelip, divanda uyumuş olmama kızıyor. Kulağımın dibinde fısıldayıp, elini vücudumda gezdirerek, beni tahrik etmeye çalışıyor. Onun bu davranışlarına kayıtsız kalıyorum. Bende her hangi bir tepki almadığını görünce; -Haydi, biraz daha uyu… Sen burada rahat uyumamışsındır…

63

Hiç bir şey söylemeden, uyur gibi yapıp, gözlerimi kapatıyorum. Aslında, o kadar tahrik edici davranıyordu ki, kendimi zor tutuyordum. Ama, yine de bu arzumu bastırıp, gözlerimi kapatarak, uyuyor numarası yapıyorum. Bir süre benimle uzandıktan sonra, umutsuz bir şekilde yanımdan sıyrılıp gidiyor. Tabak, bardak seslerinden mutfağa gittiğini anlıyorum. Yatakta hiçbir şey düşünmeden öylece kıvranıp, duruyorum. Epey zaman geçtikten sonra ayak seslerinden geldiğini anlıyorum. Hemen gözlerimi yumup, uyuyor numaramı sürdürüyorum. Uzandığım divanın yanında diz çöküp, ıslak ellerini yüzümde gezdiriyor. Gözlerimi aralayıp “günaydın” diyorum. Usulden söylediğim bu söze, beni öperek karşılık veriyor. -Haydı kalk kahvaltı yapalım. Ben acıktım… Buna karşılık hiçbir şey söylemeden kendime çekiyorum ve ısırırcasına dudaklarına yapışıyorum. -Hayır, sevişelim… O müşfik bir edayla gözlerimin içine bakarak, yanaklarımı okşuyor; -Tamam söz, kahvaltıdan sonra bir tanem… Daha fazla üstelemiyorum. Serin bir duş almak üzere banyoya gidiyorum. Döndüğümde çok güzel bir kahvaltı masası hazırlıyordu. Televizyonun yönünü de kahvaltı masamıza doğru çeviriyoruz. Ben “haberleri izleyelim” diyorum, o çizgi film izlemek istiyor. Sonunda çizgi film izlemeye karar veriyoruz. Kahvaltı keyfimiz bir saatten fazla sürüyor. Onunla yemek yerken, kahvaltı yaparken, gezerken, otururken eğer cep telefonu çalmasa ve arkadaşlarından bahsetmese dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Ve o zaman ona ait bütün olumsuz düşüncelerim bir anda yok olup, gidiyor. Gözümde bir hanımefendi, gönlümde bir melek kadar temiz, dokunulmamış oluyor. Sadece onunla o an, anı paylaşmaktan başka bir şey düşünemiyorum. Sanki ikimiz birbirimiz için yaratılmışız; her şeyimle ben onun, o da benim oluyor... Kahvaltıdan sonra, güzel güzel konuşup, keyif çaylarımızı içiyorduk. Yine korktuğum oluyor; cep telefonu çalıyor. Birden bütün keyfim kaçıyor. Önce gözlerimin içine bakıyor, sonra telefonunu alıp, kulağına götürüyor. Karşıdan gelen sesi duyar duymaz yüreğimi parçalayan bir kahkaha atarak konuşmaya başlıyor. Telefondaki sesle paylaştıklarından çok mutlu olduğu her halinden belli oluyordu. Bana saatlerden uzun gelen telefon konuşması bittikten sonra, mutluluktan ışıldayan gözleriyle bana bakıyor. Dalgın dalgın elimdeki çatalı önümde boş duran kahvaltı tabağında gezdirdiğimi görünce; -Ne yani, yine ne oldu? O benim çok sevdiğim bir arkadaşım… Gerçekte artık bu konularda onunla tartışmaya gücüm kalmamıştı. Her tarafım yara bere içerisindeydi sanki ve kanıyordu… İç çekerek, kısa bir cümleyle; -Tabii erkek arkadaşlarından biriydi yine… -Ne olmuş yani erkekse, onu seviyorum, onula güzel şeyler paylaşıyorum, diyor ve ardından “seni gidi kıskanç böcek.” demeyi de ihmal etmiyor. Fazla üzerine gitmediğimi, sorular yöneltmediğimi ve suskun kaldığımı görünce; -Canım benim, o çok farklı bir insan, beni merak etmiş, sadece hatırımı soruyor. Deyip, arkadaşını, onun marifet ve maharetlerini dakikalarca anlatıyor, methediyor. O anlatırken, ben gittikçe ondan uzaklaştığımı hissediyordum. Öylesine uzaklaşıyordum ki, kendimi küçücük bir nokta gibi görüyordum; küçük, basit, sıradan ve hiç işe yaramayan... İçim daralıyor, göğsümün ortasına bir şeyler yumruk gibi oturuyor. Ağlamaklı oluyorum. Masadan kalkıp, bir sigara yakıyorum ve pencerenin kenarındaki koltuğa oturuyorum. Bir süre pencereden, dünyadan ve içimdeki fırtınalardan habersiz berrak birer nokta gibi oynayan çocukları izliyorum. Çocuk olmak isterdim o an… Boşalmaya hazır, yağmur yüklü bir bulut gibi duran, gözlerimi ona çevirerek, o ağlamaklı ses tonuyla;

64

-Canım Serap’ım, seni çok seviyorum. Ama, neden bu gibi güzel anlarımızı hep arkadaşların bölüyor, gelip aramıza girip, sana yakın olmamı engelliyorlar? Yanlış anlama ama, benimleyken başkalarıyla paylaşmanı kaldıramıyorum. Kendimi ihanete uğramış gibi hissediyorum. Sanırım sen arkadaşlarınla çok daha mutlusun. Ben senin dünyada bir fazlalık gibi, bir asalak gibi kaldığımı düşünüyorum… O an ki duygularımı içimden geldiği gibi, hiçbir kaygı, kuşku taşımadan anlatıyorum. Başını önüne eğmiş, konuşmadan beni dinliyordu. Duygulanmış olmalı ki, oturduğu masadan kalkıp, yanıma geliyor ve önümde diz çöküp, elleriyle yanaklarımı okşuyor. Beni sevdiğini söyleyip, teselli etmeye çalışıyor. Tanıştığım ilk günden bu yana, kırmaktan veya gerçekle yüzleşmekten korkup, sormaya cesaret edemediğim, sürekli içimi kemiren soruyu soruyorum. -Sen hala geçmişinde yaşadığın ilişkilerinin etkisindesin. Onları unutmuyor, onlarla mutlu oluyorsun. Ben seni mutlu edemiyorum galiba? Lütfen bana yalan söylemeden kendini anlatır mısın? Sen kimsin? Neden benimle beraber olmak istiyorsun? Ben senin hayatının neresindeyim?... O an aklıma gelenleri, olduğu gibi, düşünmeden sıralıyorum. Yanaklarımı şefkatle okşayan ellerini yavaşça yüzümden çekerek, oturduğum koltuğun yanına yere iyice yığılıyor. -Bak canım, benim pek fazla ilişkim olmadı. Şu ana kadar sadece birkaç insanla birlikte oldum… Birkaç insan, sözcüğü kafamı allak bullak ediyor. Aynı cümle, aynı anda kafamın içerisinde şekilden şekle giriyor… Birkaç insan… Peki bu insanlar kimdi? İlişki boyutları, birliktelik şekilleri, süreleri, hala devam ediyorlar mı? Arayanlar onlar mı?... beynimin içerisine hücum eden sorularla kuşatılıyorum. Kafamın içerisi ve karşımdaki insan kirleniyor gözlerimde. Ben beynimi ve yüreğimi kirleten düşüncelerle savaşıp dururken, o anlatmayı sürdürüyor. -Bak, ilk cinsel ilişkimi birkaç yıl önce yaşadım. Bu hiç de istediğim gibi bir ilişki değildi. Hayatımın sonuna kadar beraber yaşayabileceğime inandığım insan tarafından adeta tecavüze uğradım, diyor ve ilişkisinin detaylarını anlatıyor. Araya giriyorum; -Onu bir hata olarak gördüğünü söylüyorsun, peki bir daha o adamla görüştün mü? -Evet, bir kez daha onunla görüştüm, ama bu sefer yaptıklarını sorgulamak için... Başka soru sormuyorum. İkimiz de susuyoruz bir anda. Bir süre öylece bekledikten sonra, mahcup bir şekilde yanımdan kalkıp, sessizce masayı toplamaya gidiyor. Deminki, yüreğimi dolduran öfkenin yerini acıma duygusu kaplıyor. Oturduğum yerden kalkıp yanına gidiyorum. Masaya eğilmiş tabakları kaldırıyorken arkadan sarılarak, uzun saçlarını yana çevirip, hiçbir cinsel istek duymadan ensesinden öpüyorum; -Canım olur böyle şeyler, üzme kendini… diyor, kendimce teselli etmeye çalışıyorum. Konuşmadan, sessizce birlikte masayı topluyoruz. O mutfakta düzenleme yaparken, ben gelip masayı siliyorum. Sağı-solu düzeltiyorum. İşim bitince, elime bir kitap alıp, tekrar pencerenin yanındaki koltuğa oturuyorum. Okumaya çalışıyorum, olmuyor. Sayfaları rastgele çeviriyorum. Beynimin içi karmakarışık. Başından geçen bu olaydan dolayı ona kızamıyorum, böyle talihsiz bir olay yaşadığından dolayı acıyorum. Onunla ilk ilişkimde onun bakire olmadığını görünce, böylesi bir şeylerinin yaşamış olabileceğini tahmin etmiştim zaten. Eğer onu bundan dolayı suçlayacaksam, neden ilişkimi şimdiye kadar sürdürdüm ki? Bana anlattıklarından öğrendiğim kadarıyla, yaşam koşullarını sorguluyorum kendi kendime. Ona gerçekten üzülüyor ve acıyordum. Ardından, bundan ders çıkarmayıp halen insanlara bakış açısını değiştirmemiş olmasına sinirleniyorum. Bir anda “birkaç ilişki daha yaşadım…” cümlesinde kilitleniyorum. Bu sefer onları çok merak ediyorum...

65

Mutfaktaki uzun süren işini bittirmiş, yanıma gelmişti. Ağladığı ve yüzünü yıkadığı belli oluyordu. Bitişiğimdeki divana oturuyor ve çok masum bir şekilde; -Benden soğudun değil mi?… Bunu söyleme şekli yüreğime kor düşürüyor. Yerimden kalkıp, gidip oturduğu divanda yanına oturarak, kolumu boynuna atıyorum. Zavallı bir kedi yavrusu gibi bana sokulup, başını göğsüme dayıyor. Saçlarını okşuyorum. Ona daha şefkatli davranarak, teselli eden, yumuşak bir sesle; -Hayır canım senden soğumadım. Bana karşı dürüst olmanı istiyorum. Burada önemli olan, bunun sana ders alabilmiş veya olmamış olmasıdır… Cevap vermiyor, omzumdaki başı sarsılıyor, bana sıkıca sarılıp, hıçkırıklarla iç çekiyor. Bu savunmasız hali karşısında ona çok üzülüyorum. Daha da müşfik davranmaya çalışıyorum; saçlarından öpüyor, çıplak omuzlarını, pazılarını okşuyorum. Başını kaldırıp, yüzümü kendime çeviriyorum. Avuçlarımın arasındaki yüzüne, gözlerinin içine bakıyorum. Başparmaklarımın uçlarıyla ıslanan gözlerini siliyorum. Ve uzanıp dudaklarından öpüyorum. Öpüşmemiz uzadıkça uzuyor. Bana tutku ve istekle sarılıyor. Ondan soğumadığımı, onu hala çok sevdiğimi kanıtlamak için, ona aynı şekilde karşılık veriyorum. -Haydi, gel bugünkü hakkımızı kullanalım… diyor. Bunu hiç beklemiyordum. Onun bu davranışına, bu isteğine anlam veremiyordum. Ellerimden tutup, ayağa kaldırıyor. Ayakta sevişiyoruz bir süre. Üzerimizdekileri hızla çıkarıp, sağa sola fırlatıyor. Divanı açıp üzerine uzanıyoruz. Bu sefer kendimi tamamen ona bırakıyorum. Her seferinde bana karşı soğuk olduğunu hissettiğim ya da soğuk olan kadın adeta kudurmuş ve beni zevkten çıldırtıyordu. Ellerini, dilini vücudumda büyük bir maharetle gezdiriyordu. Çıplak, dolgun memelerini göğsüme, karnıma, yüzüme, dudaklarıma dokunduruyor. Ellerimi kalçalarına, bacak arasına götürüyor. İstekle onu okşuyorum. Bacaklarının arası sırılsıklam olmuş… Parmaklarıma bulaşan kaygan ıslaklığını kalçasına, bacaklarına bulaştırıyorum. Adeta kenetleniyoruz, zevk çığlıklarımız birbirine karışıp, odanın içini dolduruyor. Her şeye rağmen beynimin bir tarafı bana anlattığı ilişkilerinde kalıyor. Onlarla yaşadığı sevişmeleri geliyor aklıma; şuan kollarımın arasında zevkten kıvranan kadın kim bilir daha önce kaç kez, değişik kollarda aynı zevk çığlıklarını atmıştır. Dokunmaya kıyamadığım, ellerimin, dilimin gezindiği yerlerinde kaç kişi zevkin doruklarında gezinmişti… Soğuyorum. Bir az sonra içimdeki dürtüler aşktan, sevgiden yoksun bir şekilde hayvanlaşıyor ve ona azgın, aç bir boğa gibi saldırıyorum. Zevk çığlıkları eşliğinde kenetlenen bedenlerimiz son sarsıntılarını da tamamladıktan sonra, bitap düşmüş bir şekilde yan yana yığılıyoruz. Hiç bir şey konuşmadan dakikalarca öylece sessiz bekliyoruz. Öylesine rahatlamıştım ki, üzerime tatlı bir rehavet çökmüştü. Yumuşacık parmaklarını göğsümün uzun kulları arasında gezdiriyordu... Çok mutluydum, o anın hiç bitmesini istemiyordum. Elimde olsaydı, hiç yataktan çıkmaz, aylarca öyle kalırdım. Sessizliği yine o bozdu. Bana dönüp yüzüme bakarak “mutlu musun? dedi. Mutlu olduğumu bütün içtenliğimle anlattım. Şimdiye kadarki sevişmelerimizde hep ben yönlendirici olmuştum. İlk defa kendimi tam anlamıyla ona bırakmıştım. -İnsan isterse oluyor demek ki… dedim. Bunu söylemekle, bugünkü sevişmemizin ne kadar güzel olduğunu, beni çok mutlu ettiğini vurgulamak istemiştim. Sanırım söylediğimi yanlış anlamıştı. Hemen cevap veriyor; -Ben seninleyken hep mutluyum ve inan ki sadece seni yaşıyorum. Dediğim gibi, hiç kimseyle böylesine detaylı ilişkim olmadı. Sadece kısa birliktelikler yaşadım. Aklınsıra, bana dürüst görünmek ve bunu ispatlamak için diğer ilişkilerini anlatmaya kararlı olduğunu anlıyorum. Açıkçası, bir yanım anlatmasını istemiyorsa da, buna karşı

66

koyamıyorum. Kafamın içersinde de yoğunlaşan soru işaretlerinden kurtulmak için anlatmasını istiyorum. -Beş sene önceydi. Bir adamı sevmiştim, ona âşık olmuştum. Onunla kısa süren bir birlikteliğim oldu… Bir şeyleri düzeltir gibi heyecanla; -Ama, yaşadıklarım böyle detaylı değildi… -Detayı mı var? İlişki ilişkidir. Anlattıkları beni yaralıyordu, dayanamıyordum. Ama onu konuşturmak için sinirlerime hakim olmalıydım. -Zaten çabuk bitti… Nerden aklıma geldi, neden sordum bilemiyorum; -Adam ne iş yapıyordu?... demiştim. -Bir kurumda müdürdü… Müdürdü dediğine göre, bizde müdürler hep kelli-felli olur ya, ondan yaşça çok büyük olması gerekiyordu. -Evet, adama âşıktım. Karısı ölmüştü, benim yaşımda iki tane kızı vardı, biri üniversite öğrencisiydi, diğeri evli… Anlattıkları karşısında şoke olmuştum. O, bana aldırmadan, beni umursamadan anlatmaya devam ediyordu. Bazen sözünün arasına girip detay için sorular soruyorum. -Yani baban yaşındaki bir adama aşık olduğunu söylüyorsun? Ağzımdan çıkan son kelimenin tiksinti belirten, çok sert bir ifadeyle, “iğrenç” olduğunu hatırlıyorum. -Hani adam sana tecavüz etmişti. Ondan nefret ediyordun… -Hayır o bir öncekiydi. -Allah aşkına bu anlattığın kaçıncısı? -Bahsettiğim ikinci tanıştığım adam… -Halen onunla görüşüyor musun?... -Evet. İki arkadaş gibi… Zaten şimdi başka kadınla yaşıyor... Bu son söyledikleri beni çileden çıkarıyor. -Ne demek hala görüşüyorum? Sana bunca saygısızlık yapan bir insanla nasıl hala görüşüyorsun?... -Bana hiç saygısızlık yapmadı, onunla olmak istedim olduk. Sonra da bitti... -Bu kadar basit mi? Eğer o adam gerçekten seni seviyor ve sana saygı duyuyor olsaydı, senin geleceğini düşünür, böylesi bir birlikteliğin mantıksız olduğunu söylerdi. Senin bu isteğini reddeder, sana bir baba şefkatiyle doğru yolu gösterirdi. Belki sen gençliğin verdiği duyguyla bunu anlamıyordun. Ama o yaptığı her şeyin bilincindeydi. O adam sana hiç de namuslu davranmamış. Seni kullanmış, kirli, iğrenç emellerine alet etmiş. Sense hala, bana karşı bu adamı savunuyor ve kutsuyorsun. Bu çok mantıklı değil, hatta bence iğrenç… O, içimi saran tiksintiyle, söylediklerimi hiç umursamıyor ve konuşmasını sürdürüyor. Konuştukça, ona karşı duyduğum bütün güzel duygularım kirleniyor. Yüreğimdeki yerini nefret, tiksinti ve dayanılmaz ihanet duygusunun verdiği acı sarıyor. Onu, o adamla sevişirken hayal ediyorum; sevişmelerindeki fantezilerini, adamın pörsümüş tenini, yanımda çıplak duran kadınımın diri teninin üzerindeki hayvani abanmalarını, kadınımın onun altındaki çırpınışlarını, zevk çığlıklarını, ilişki sonrasındaki sevgiye dair yalancı sözlücüklerini... Tavanına bakışlarımı diktiğim oda başıma daralıyor. Beynimin içerisi, yüreğim allak bullak oluyor. Banyoya gidip, kusmak geliyor içimden… Bu gibi yaşlı zamparaların genç kızları tuzaklarına ne oyunlarla düşürdüklerini, kirli, iğrenç emellerine nasıl alet ettiklerini ve sonra da onlarla alay edip, bir kenara atıklarını biliyorum. Bu olaylara onlarca kez tanık olmuşumdur. O yaşlı zamparaların, gerçekleştirdikleri emellerini nasıl iğrenç bir şekilde, alay ederek ballandıra ballandıra çevresine anlattıklarını

67

biliyorum… Bunun farkında olmayan aptal kurbanlarının(!) onlara hala sevgiyle bakmalarına şaşıyordum…. Az önce kollarımda aşk çığlıkları atan sevgilimin soğukkanlılıkla anlattıkları karşısında buz kesiliyorum. Yanımda yatan kadına, haram bir leş gibi bakıyorum ve bir an önce yanımdan kalkmasını istiyorum. Sanki bedenimdeki ve yüreğimdeki bu soğukluğu anlamış gibi üzerimden sürtünerek uzaklaşıp, divanın öbür tarafına geçiyor. Sonra da, sağa sola saçtığı elbiselerini toplayıp, giyiniyor… Üzerimden sürtünerek geçerken, teninin tenime değmesi bütün nefret duygularıma rağmen içimdeki hayvanı uyandırıyor. Karşımdakini bir sevgili, hatta bir insan olarak bile görmüyor, sadece cinsel duygu ve arzularımı tatmin edecek bir obje olarak görüyorum... Giyindiği yerde konuşmasına devam ediyor. Anlaşılan her şeyin anlatmak istiyordu. Onu kurnazca biraz daha deşiyorum. -Peki, sonraki... -Sonraki ilişkim iyi başlamıştı. Yine ona inanmıştım, ama o bana saygısızlık etti. Bu yüzden ilişkimiz kötü bitti. Artık onunla hiç görüşmüyorum… -Nasıl yani? O kaç yaşındaydı? Bekar mıydı? -O da yaşça benden büyüktü. Hatta, iki sefer evlenip boşanmıştı... Tanrım, çıldıracak gibi oluyorum. Bu kız manyak mı? Nasıl bu kadar aptal olabilir? Ne biçim ilişkiler yaşamış? Genç bir kız, bunları bile bile, böylesi adamlarla nasıl birlikte olur? Onlarla nasıl bir gelecek düşünebilir?... Birlikteliklerini, ilişki boyutlarını ayrıntılarıyla anlatıyor, giyinirken. İçimdeki duygulara hâkim olamıyorum, elimde olmadan onu çok kirlenmiş bir fahişe olarak görüyorum. Öfkeli bir ses tonuyla; -Şimdi sen bütün bunları bilerek, bu ilişkiyi yaşadın yani... -Ne bileyim işte… bana yanlış yapacaklarını düşünmüyordum. Gözlerinin içine tanımlayamayacağım bir ifadeyle bakarak; -Neden tekrar tekrar yaşadın? Çok zeki görünüyorsun oysa, bir kız bu kadar aptal olamaz. Umarım diğer ilişkilerin de bu kadar kirli değildi… Ağlamaklı bir şekilde, kızarak; -Daha başka ilişkim olmadı… -Hani üç beş tane olduğunu söylemiştin... Üstüne daha fazla gitmiyorum. Zaten yeterince kirlenmiş gibi görünüyordu gözlerime. Üstüne gidip, sorular sormakla kendimi de kirli hissediyordum. Giyinip salondan çıkıyor. Sanırım lavaboya gidiyordu. Ne yapacağımı bilemez durumda öylece bakıyorum ardından. Uzanıp, sehpanın üzerinde duran paketten bir sigara alıp, yakıyorum. Aylardır özlemle ve acıyla hayal ettiğim ve günlerdir büyük bir kutsallıkla sarıldığım tenin nasıl ilişkiler yaşadığını öğrenince kendime acıyorum. Aslında, onun da bahtsızlığına acımıyor değildim… Lavabodan gelirken elindeki havluyla ıslak yüzünü kuruluyordu. Karşımdaki koltuğa oturup, dağılan saçlarını düzeltiyor. Onun, o çok sevdiğim yüzüne acıyarak bakıyorum. Bir anda acıma duygum nefrete dönüşüyor. Kim bilir daha neler yaşamıştır diye geçiriyorum içimden. Duygu ve düşüncelerim, nefret, acıma, aşk, ihanet…anlık değişerek şekilden şekle giriyor… Biraz da beni kahreden bu karmaşık duygulardan kurtulmak için, kalkıp lavaboya gidiyorum hızla yüzüme su çarpıyorum. İçimin acıyla yandığını hissediyorum. Lavaboda yüzüme çarptığım soğuk su kesmiyor beni. Banyoya geçip, dakikalarca iç çekerek soğuk duşun altında duruyorum. Kurulanmadan bornozumu giyinip, salona geçiyor ve tam karşısındaki koltuğa oturuyorum. Masum bir şekilde bana bakarak; -Yaşadıklarım sadece bunlardan ibaret, başka da önemli bir ilişkim olmadı…

68

Daha ne olsun ki, demek geçiyor içimden. Ama, yine de rahatlaması açısından faydalı olur diye, daha yumuşak bir tavırla; -Her insan geçmişinde hata yapmış olabilir. Önemli olan insanın hatalarını görmüş olması ve yeri gelince onları yargılaması, onlardan ders çıkarması, bir daha tekrarlamaması ve hatta gerektiğinde lanetlemesidir... Ona kötü bir şey söylemişim gibi, sözlerimi keserek, hemen atılıyor; -Hayır, ben onları hata olarak görmüyorum. Geçmişimde yaşadıklarımdan hiç de pişman değilim. Belki de o zaman, o şekilde davranmam gerekiyordu... Bu sözlerine çok sinirlenmiş olmama rağmen, soğukkanlılığımı koruyarak; -Hatadır!, hem de büyük hatadır. Şimdi bunları tartışmayalım. Geçmişi geçmişte bırak ve bu yaşadıklarını unutmaya çalış. Artık geleceğe bakmalısın. Sen halen geçmişinle yaşarken, o ilişkilerinden kurtulamamışken, başkasıyla nasıl mutlu olabilirsin ki? Onları bitirmelisin, içinde öldürmelisin… Söylediklerimi anlamsız buluyor sanırım. Cevapsız bırakıyor… *** Deminden beri yüreğimi kanatarak okuduğum, beni geçmişime götürüp, yaşadıklarımı yeniden yaşatan meşin kaplı günlüğümün başında, damarlarından kanı çekilmiş, ruhsuz bir ceset gibi, bir heykel gibi duruyorum. Zaman zaman hayıflanarak, zaman zaman tiksinti duyarak.... nemlenen gözlerimi silerken, “hatalıydım. Bence ilişkimiz o gün bitmeliydi” diye geçiriyorum içimden. Ellerimi masaya destek edip umutsuzca ayağa kalkıyorum. Sessiz bir şekilde, sadece tuvalet aynasının yanındaki ışığın aydınlattığı, odanın orta yerinde kararsız bir şekilde duruyorum. Sigara yakmak istiyorum, paketi alıyorum ama canım çekmiyor. Akşamdan beri bir paket sigara bitirmişim. Başım zonkluyor, ağzımın içerisi çamur gibi... Birden üşüdüğümü, titrediğimi hissediyorum. Kollarımla bedenimi sarmalıyorum, aynı anda bakışlarım açık duran pencereye yöneliyor. “Artık havalar iyiden iyiye soğudu galiba.” diyorum kendi kendime. Gidip, pencerenin önünde duruyorum, derin derin nefes alıp veriyorum. Ciğerlerime aldığım soğuk hava boğazımı yakıyor. Perdeyi yana çekip, pencereyi kapatıyorum. İçerisi bir anda kör bir sessizliğe bürünüyor sanki. Odanın ışığını yakıyorum. Ani aydınlık karşısında gözlerimi kısıyorum. Kolumdaki saate bakıyorum; vakit çok geç olmuş… Gözlerim ağırlaşmış olmasına rağmen, içimdeki günlükleri okuma arzumu yenemiyorum. Yaşamımdaki, belki de yaşamımın en önemli bölümünden kesitler okuyorum. Okudukça kendimle hesaplaşıyorum, günah çıkarıyorum... Aslında kadınlara karşı nefret duygumun bu denli gelişmesi, sadece Serap’ın bana yaptıklarıyla sınırlı değil. Yıllardır birlikte olduğum, tanıdığım, ilişkilerine tanık olduğum birçok kadının yoğunlaşan birikimlerini taşımasıdır biraz da... Çoğu zaman yine de kadınları hep saflıklarının kurbanı olarak görmüştüm. Erkekleri ise kadınların bazı zayıf yanlarından yararlanan uyanık fırsatçılar olarak gördüm. Hayatım boyunca birlikte olmak istediğim hiçbir kadın beni reddetmedi. Birlikte olduğum hiçbir kadına saygısızlık etmedim, onları ilişkiye zorlamadım. Şu ya da bu şekilde arzuladığım her kadınla beraber oldum. Bunların bazılarının sevgilileri ya da eşleri vardı. Yani ilişkilerine ihanet ediyorlardı. Zaman zaman acaba “yaptıklarımın günahını mı çekiyorum?” diye geçiriyorum içimden. Ama şu gerçeği de belirteyim ki, birlikte olduğum hiçbir kadına ihanet etmedim. Çünkü birlikte olduğum her kadını çok sevdim. Bütün arzularımı birlikte olduğum kadınla giderdim. Başkasına duyulacak arzuya zamanım olmadı. Sadece birlikte olduğum kadınımı sevdim onunla yaşadım yaşanması gerektiğine inandıklarımı… Serap’la yaşadığım zamanlarda da aynı şekilde... Onunla tanıştıktan sonra yaşamımdaki bütün kadınlarla bağlarımı kestim. Zaten hiç birine vaat etiğim bir süreklilik yoktu.

69

Birlikteliklerimiz karşılıklı istek doğrultusundaydı. Zaman zaman bu gibi eğilimlerim olduysa da, Serap hep bir kalkan gibi durdu önümde. Bununla gurur duydum. Sevgiye ihanet edilemezdi ve ben etmiyordum… Ama ne acı ki yine de tanıdığım, çevrede gözlemlediğim bir çok kadın ihanet içerisindeydi; eşlerine, sevdiklerine karşı… Ve işte sonunda bende ihanetin acısını yaşadım. Can parçam, Serap’ım benimleyken, başkalarını da yaşıyordu. Hatta, aynı zamanda onlarla da birlikte oluyordu. İnsan başkasının kadının ihanetini fazla önemsemiyor belki. Ama, başına gelince daha iyi anlıyor. Bu anlamda en büyük acıyı Serap’ta yaşadım… Bana göre ihanet günlük yaşamın her noktasında var. Hele çapkın arkadaşım, Furkan’ın tanıdık olduğum ilişkilerini düşündükçe kendimi bu duygudan alamıyorum. Furkan, kadınlarla Internet aracılığı ile tanışıyor. Biri diğerinin gerçek adını bile bilmiyor. Telefonlaşıp randevulaşıyorlar ve birlikte oluyorlar. Furkan’ın birlikte olduğu kadınların bir çoğu iş adamı eşi, kızı, bürokrat kadın, bilim kadını, akademisyen... Bu ilişkilerinin bazılarına bizzat tanıklık etmiştim. Her iki tarafta farklı kimlikler yüklemişlerdi beyinlerine, kimliklerinin gerçek olmadıklarını bildikleri halde bunu büyük bir inançla sunuyorlardı birbirlerine… İlişkiler zaman zaman iğrençleştikçe iğrençleşiyordu. Anne ve kızıyla aynı anda birlikte oluyordu. Veya kadın onu kaybetmemek için, adama gelinini sunuyordu. Ve anlatırsam rivayet sanılacak daha birçok olay, ilişki ve yaşam biçimi… İnsanda tiksinti uyandıran ve kadına karşı güven duygusunu yitirten yaşam biçimleri... Neden insanlar böyleydi?; doyumsuzdu, acımasızdı ve birçok değerden yoksundu… Neden her şey bu kadar basitti? Yaşamın kendisi olan ve insanı insan kılan onur, neden bu kadar ucuzdu ve çok çabuk harcanabiliniyordu? En acısı da, insani ilişkilerce kamufle edilerek, kirletiliyordu… Herkes birbirlerinin gözlerinin içine bakarak aldatıyordu, aldattıklarını ve aldatıldıklarını bildikleri halde bunu yapıyorlardı. Hatta yaşam biçimi haline getiriyorlardı… Bunları düşünmek, geçmişimi ve kendimi yargılamak acımı hafifletmeye yetmiyordu. Ama kendimi biraz rahatlamış gibi hissediyorum nedense… Odanın içerisinde, karanlık duvarlara bakarak kafamın içerisindeki ve tamamen bana ait olan parçalarımı sorgulayarak dakikalarca dolaşıyorum. Yorgun düşen bedenim yatmak veya günlüklerimi tekrar okumak arasında ikilem yaşıyor. Yaşadığım ihanetleri okumak daha cazip geliyor. Tuvalet aynasının önündeki masaya geçiyorum tekrar. Açık duran meşin kaplı günlüğümün ışıkta parlayan beyaz sayfasına bakıyorum yine. 6 Haziran Bugün de Serap aramadı. Sadece, gün boyu cep telefonuyla çağrı bıraktı. Buna moralim çok bozuluyor. Güya telefon faturası kabarık gelmiş. Aramamı istemediği için, bende aramıyorum. Bence bu fatura meselesi bahanedir… Kahvaltımı her günkü saatte yaptım, yine çıkıp her gün aynı saatte dolaştığım çarşıyı gezdim. Aynı vitrinlere, aynı boş gözlerle baktım. Çok güzel bir kadın elbisesi gördüm, Serap’ın üzerinde iyi duracağını düşünerek fiyatını sordum, çok pahalıydı. Eğer param yetseydi onu Serap’a almak isterdim… Akşam dayanamadım, “beni arama faturan fazla gelir” demesine rağmen aradım. Sesini duyunca çok mutlu oldum. “Aradığın zaman bana nerde olduğumu sorma” dediği için de, nerde olduğunu, neler yaptığını sormadım.

70

O söyledi; “bir iş arkadaşımla yemekteyiz” dedi. Sesini duymak güzeldi. Ama iş arkadaşıyla yemekte olması acı verdi bana yine. “arkadaşın erkek mi?” demeye cesaret edemedim. Muhtemelen yine bir erkek arkadaşıdır. Yoksa kadın olsaydı, adıyla söylerdi. İçime kurt düştü yine. Haydi gel uyu, uyuyabilirsen… 8 Haziran Sabah erkenden çalan telefonun sesiyle uyandım. Arayan Serap’tı. Beni aramasına çok sevindim. Beni çok sevdiğini, özlediğini, dün gece yine rüyasında gördüğünü söyledi. Güne çok mutlu başladım. Keyifle kahvaltımı yaptım. Sokağa çıktım, ıslıklar çalarak yürüdüm, içim içime sığmadı. Öğlen aradım, telefonu kapalıydı. İçimdeki heves birden söndü, kendimi yine boşlukta hissettim… Akşama kadar defalarca aradım. Telefonu hep kapalıydı. Akşam, günlerdir ağzıma sürmediğim rakıyı içtim. Çakırkeyif oldum ve yine aradım. Telefonunu açtı ve şarjının bittiğini, telefonunun bu yüzden kapalı olduğunu söyledi. İnanmadım. Ona “seni arayabileceğimi, seni merak edebileceğimi bilmiyor musun?” dedim. O bunu umursamadan güldü. “ayol ben çocuk muyum, beni merak edeceksin?” dedi. Çok üzüldüm, onun bu vurdumduymaz tavırlarına. Oysa, ben telefonumu sırf onun için, beni arar diye açık bırakıyorum. Beni arar konuşuruz diye bütün gün onu bekliyorum... Gece çıkıp sokakları dolaştım. Sarhoş bir şekilde, az önce eve geldim ev yine zindan gibi geliyor bana. Birazdan uyuyacağım, tabi uyuyabilirsem… 9 Haziran Bugün işten atıldım… Sabah perişan bir halde işe gitmiştim. Arkadaşlar şefin benimle görüşmek istediğini söylediler. Yanına gittim. Beni çok kibarca karşıladı ve elime işten atıldığıma dair yazıyı verdi. Nedense pek üzülmedim. Sadece bir anlık üzüntü yaşadım, o kadar. Kıravatımı çıkarıp eve geldim. Serap’ı aradım, işten atıldığımı söyledim. Sadece güldü. Artık işsiz, güçsüz, sıradan bir insanım. Ya Serap işsizliğimi bahane ederse? İşte şimdi işten atıldığıma moralim bozuldu. Gerçi onunla tanıştığımda zaten işsizdim. Sırf onun için bu işe girmiştim. Ama, Serap’ı daha sık görebilirim düşüncesi beni rahatlatıyor. Akşam dışarıda yemek yedim. Biraz yürüdüm eve geldim. Serap beni aramadı. En azından üzüntülü olabileceğimi düşünebilirdi... Az önce iyi geceler mesajı çektim hala cevap alamadım. Kendimi çok yalnız, kırgın ve çaresiz hissediyorum... ……………….. ……………….. ………………… ***

71

Önceki akşam Serap’ın telefonunun kapalı olması ve bunu sorduğumda bana verdiği can sıkıcı cevabının etkisiyle de olsa gerek, kendime hakim olamayıp, yine içkiyi fazla kaçırmıştım. Sabah geç uyanmıştım. Dolayısıyla işe de geç kalmıştım. Tıraş olmadan, alelacele üzerimi giyinip işe gitmiştim. İçeri girer girmez iş arkadaşlarımın bana tuhaf ve acıyarak baktıklarından olumsuz bir şeylerin olduğunu anlamıştım. Herkese “günaydın” deyip, çalışma masamın başına geçtim. Henüz oturmuşken, bir arkadaşım yanıma gelmiş ve usulca eğilerek şefin benimle görüşmek istediğini söylemişti. Beni o perişan halimle görmesini istemediğim için, lavaboya gidip, sağımı-solumu düzeltmiştim. Kapısının önünde durup, düğmelerimi kapatarak odasının kapısını çalmış ve öylece içeri girmiştim. Şef, biraz üzgün, biraz da acıyan bir tavırla bana bakarak, oturmamı söylemişti. Beni oturttuğuna göre kötü bir şeylerin olduğunu tahmin etmiştim… Uzun uzadıya bir şeyler anlattı; işe son zamanlarda istenilen ilgiyi gösteremiyormuşum, geç gidiyormuşum, sık sık rapor alıyormuşum ve daha birçok bahane… Aslında söylediklerinin hepsi de gerçekti ve doğruydu. Bu yüzden kızamıyordum ona. -İşte bu durumun patronun kulağına gitmiş ve senin işten ayrılmanı uygun görmüş. Benim yapabileceğim bir şeyin olmadığını biliyorsun. Zaten üç aylık bir deneme süren vardı… dedikten sonra, sümenin altından çıkardığı yazıyı bana uzattı. Kâğıdı aldım, ayağa kalktım, o da kalktı. Elimi uzattım vedalaştık, tam çıkarken “muhasebeye uğra, sana tazminatını da verecekler” dedi. Bunu bir lütufmuş, bana karşı bir iyilikte bulunmuş gibi söyledi. Doğruydu; birçok insan tazminatsız işten atılıyordu… Muhasebeden tazminatımın miktarını yazan çeki alıp, çıktım. Çok üzüleceğimi sanmıştım. Tam tersine üzerimden kocaman bir yükün kalktığını hissediyordum. Bankadan çeki bozdurdum. Paranın bir miktarını yine vadeli olarak bankaya yatırdım. En az bir ay yetecek nakiti de cebime koyup çıktım. Bir süre başı boş, avare bir şekilde sokakları dolaşmıştım. Yarınları düşünmek istemiyordum… Serap’ı aramış, durumumu ona anlatmıştım. O, çok şuh bir kahkaha atarak, “üzülme, maaşım ikimize de yeter” demişti. Onun bana anlamsız gelen o şuh kahkahası çok şey ifade ediyordu aslında… Hep kendi işinin daha iyi olduğunu, bu yüzden yaşadığı kente taşınmamı istiyordu. Orada kendi çevresinden bana daha iyi bir iş bulabileceğini söyler dururdu. Ben ise, hiçbir ilişkimin olmadığı, sadece sevdiğim kadın için tanımadığım bir memlekette yaşamayı içime sindiremiyordum. Kendimi hep bir iç güveysi gibi görecektim. Ayrıca, oraya taşınacak olursam, daha çok onun egemenliğine girecek, onun dayattığı, bana çok saçma sapan gelen ilişkilerine boyun eğmek zorunda kalacaktım. Bütün bunların yanı sıra; sürekli aramıza giren ve ilişkimizi bozan o çevreden kopması için, o kentten ve çevreden uzaklaşmasının daha uygun olabileceğini düşünerek, ondan yaşadığım kentte gelmesini istiyordum hep. Şimdi artık bir sıfır öndeydi. Sanırım işsiz kalmış olmamdan dolayı, isteklerine boyun eğip, yaşadığı kente yerleşebilmek zorunda olabileceğimin anlamını çıkarıyordu. Belki de beni delirten kahkahası, sevinci bundandı… Düşüncesinin o olduğunu daha sonra çok acı bir şekilde öğrenecektim. Gece boyunca kafamın içerisinde bin yıkar, bin yapar olmuştum. Yeni planlar, kurgular, düşünceler dolup dolup taşıyordu beynimin içerisinde. Ama hepsi de sonuçsuz kalıyordu, çelişiyordu birbirleriyle... Şimdi oraya gitmem için dayatacaktı. Oysa, ben onun memleketime gelmesini istiyordum… Gün boyu aramadı. Akşam aramadı. Gece gönderdiğim “iyi geceler” mesajıma cevap vermedi. Halbuki benim bu zor günümde yanımda olmalıydı. Gerektiğinde yanıma gelmeliydi ya da beni oraya davet etmeliydi…

72

Artık işsiz kaldığım için, her şeyine rağmen onu kabullenmek zorunda kalırım, diye düşünüyor herhalde… Aramamasını buna bağlıyordum, işte o zaman işsiz kalışıma kahroluyorum… Tabii ki onunla birlikte olmayı çok istiyordum. O artık benim yaşamımın en büyük parçasıydı. Ama dayatmalarla değil, istekle, sevgiyle, aşkla… Çünkü ben günübirlik değil, karşılıklı istekle gerçekleşebilecek sürekli bir birliktelik istiyordum. Serap’ın artık her şeyiyle benim olmasının daha güç olabileceği düşüncesi beni bitiriyordu... 10 Haziran Alışkanlık olduğu üzere yine erkenden uyandım. Artık işe gidemeyeceğimi anımsayınca birden içime ince bir hüzün düştü. Yatakta bir süre oyalandım. Uykum gelmiyordu, üstelik kafamın içine hücum eden sorulardan da rahatsız oluyordum. Son zamanlarda Serap’da sabahları aramıyor, bana “günaydın” demiyordu artık. Çaresiz yataktan kalktım. Çay koydum. Gidip fırından ekmek aldım. Kahvaltımı yaptım. Serap hala aramadı. Oysa işten ayrıldığımın bu ilk gününde sıkıntılı olabileceğimi düşünmeliydi... Kahvaltım bitene kadar, arar diye kulağım hep telefondaydı. Aramadı… Ben arayıp çağrı bıraktım. Çağrıma ancak öğlen cevap verdi. İşlerinin yoğun olduğunu bu yüzden aramadığını söyledi. Nasıl olduğumu, işten ayrılmaktan dolayı üzgün olup olmadığımı bile sormadı. Kırıldım. Ama yine de, aramasına sevindim. Sesini duyunca soluk alıyorum sanki, rahatlıyorum birden... Akşam kendime bir ziyafet çektim. Yine rakı içtim. Oysa rakı içmeyi pek sevmiyorum. Artık bira içmek beni kesmiyor galiba. Çakırkeyif olunca Serap’ı aradım. Telefonu kapalıydı. Dışarı çıkmadım. Nedenini bilmiyorum, içimden ağlamak geldi. Bir saatten fazla ağladım. Uyumak istiyorum ve bir daha hiç uyanmamak üzerek, uyumak istiyorum… Allah kahretsin, onsuz olmuyor ve onu çok seviyorum!... *** Günlüğümün bu sayfası da yine çok kötü harflerle ve kesik cümlelerle yazılmış. Evet, o gece, ne cep, ne de ev telefonlarım hiç çalmamıştı. Kendimi terkedilmiş, çok yalnız ve kimsesiz hissetmiştim. Gece geç vakit olduğu için ailemi de arayamıyordum. En azından annemle konuşmak istiyordum. En çaresiz zamanlarımda annem hep sığındığım son liman olmuştur. Onun o sıcacık ve içten sevgisinden hiçbir zaman kuşku duymadığım, benim için rahatlıkla canını bile verebileceğine inandığım anam… Sorgusuz, sualsız, pazarlıksız, hesapsız sığınabileceğim tek yürek, en güvenli ve son limanım… Aslında kadınları sorgularken, hep annemi ve annem gibi kadınları da düşündüm. İşte o zaman yanan yüreğime kar suları serpiliyordu. O da kadındı; muayene için bile doktorunun yanında düğmelerini açmaya ar eden bir kadın… Serap’ın beni aramasını geç saate kadar beklemiştim. Aramamış, mesaj bile göndermemişti. Kendimi işe yaramaz bir zavallı gibi görmüştüm. Şişedeki rakıyı son damlasına kadar içmiş, kalkıp odanın içerisinde dolaşarak, saatlerce ağlamıştım; çaresizliğime,

73

kimsesizliğime, yalnızlığıma... O kadar yalnız ve çaresizdim ki ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım. Hiçbir şey yapmadan, düşünemeden sadece ağlamıştım… Günlüğümü öfkeli harflerle karalamış ve açık pencerenin kenarındaki divana oturup, başımı divanın sırt tarafına yaslamış, ne zaman uyuduğumu hatırlamadan, öylece uyuyakalmıştım… 11 Haziran Başım zonkluyor. Boğazım ağrıyor. Sırtım tutulmuş bir vaziyette uyandım. Güneş bütün sıcaklığıyla içeriyi doldurmuş. Saate baktım öğlene geliyor. Bakışlarım hemen telefona gidiyor. Cep telefonuma bakıyorum, cevapsız çağrı yok. Yine arayanım olmamış. Arayacak kişinin sadece Serap olmasını istediğim halde, şimdi kim olursa olsun fark etmez, bir arayana ihtiyacım var… Canım evde kahvaltı hazırlamak istemedi. Çıkıp dışarıda bir çorba içtim. Serap’a beş defa çağrı bıraktım. Bir defasından beni azarlayarak cevap verdi. Günüm her zamanki rutinlikle geçti. Eve gelmek istemedim. Ev içimi daraltıyor, zindan gibi geliyor bana. Serap akşama doğru aradı. Akşam evde olmayacaklarını, bir akrabasına yemeğe gideceklerini, onu aramamamı istedi. Eve dönünce kendisi arayacakmış… Yine kafamın içerisi karmakarışık oldu. Gel de içme. Eve gelip bir rakı açtım, içine su katmadan, sek olarak içmeyi denedim. Hep ayrılık ve hasret türküleri dinledim. Hayat ve kadınlar çok acımasız... Ama neden hala bu kadar çok seviyorum Serap’ı?... ………….. …………… ……………. 12 Haziran Bugün Serap aradı, uzun uzadıya konuştuk. Bir ev tuttuğunu, oraya taşınacağını söyledi. Bu kararına anlam veremedim. İçim daraldı, kafamın içerisi allak bulak oldu yine. Verdiği kararın hoşuma gitmediğini söylememe rağmen, çıkacağını, artık ailesiyle yaşamasının güç olduğunu söyledi. Düşüncelerime yeni kaygılar, korkular eklenmiş oldu… Gün boyu Serap’ın tek başına tutacağı evi düşündüm… Kararı kiminle aldığını, böyle bir kararı niçin aniden aldığını sorguladım. Haberim olmadan böyle bir kararı almış olmasını içime sindiremedim bir türlü. Bu akşam içki içmeyeceğim, diye ne kadar zorladıysam da olmadı. Yine eve gelip, bir şişe rakı açtım, bitene kadar içtim. Yine sarhoş oldum, yine oturup saatlerce çaresizliğime ağladım… Neden ben?, Neden böylesi bir sevgili?, Acaba günahlarımın ceremesini mi çekiyorum? Allah kahretsin; seni çok seviyorum Serap! Her şeyine rağmen… …………. …………… …………….

74

*** Onun tek başına bir eve taşınma düşüncesi beni son derece üzmüştü. Ailesiyle beraber yaşarken bile bu denli pervasızca, sorumsuzca davranan bir kız, tek başına yaşayacağı bir evde kim bilir nasıl yaşayacaktı… Önceki gece kahrımdan içmiş, yine fazla kaçırmıştım. Pencerenin kenarındaki divanda sabahlamıştım. Telefonum çaldığında uyanıktım, ama başım öylesine ağrıyordu ki, kalkmak istemiyordum. Zor uzanıp telefonu aldım. Arayan Serap’tı. Sesi cıvıl cıvıldı... -Günaydın aşkım, sana müthiş bir haberim var… Onun müthiş dediği her haberin altında veya sonunda mutlaka beni üzecek bir şeyler oluyordu. Bu yüzden pek sevinemedim. Vereceği haberin bende yaratacağı tahribatı düşünerek, korku ve kaygıyla, isteksizce; -Söyle bakayım nedir bu müthiş haber, yoksa buraya mı geliyorsun? Aslında yanıma gelmeyeceğini biliyordum. Bunu özellikle söylemiştim. Sanırım böyle bir haberin hoşuma gitmeyeceğini bildiği için, sözüne bin dereden su getirerek, evire çevire şekilden şekle sokarak önce bir şeyler anlattı. Sonunda sesine hüzünlü bir ton yükleyerek; -Aşkım, artık ailemle yapamıyorum. Ayrı eve taşınacağım… Beni şok etmişti söyledikleri. Bir anda kafamın içinde binlerce kirli görüntü, şekilleriyle, renkleriyle, sesleriyle belirmeye başladı. İlk sorduğum soru şu olmuştu; -Sen şimdi eve erkek arkadaşlarını da alırsın… Olmuştu. Sanırım böyle bir tepki vereceğimi önceden hesaplamış olacak ki, hiç düşünmeden, kendinden emin, kararlı bir şekilde; -Ay senin gibi kıskanç böcek görmedim. Ne olacak ki? Tabii arkadaşlarım gelecek, eğleneceğiz yiyip, içeceğiz. Ama bu her zaman olmayacak… Ona, yer yer yalvardım, yer yer kızdım, tek başına yaşayacak bir kızın başına neler gelebileceğini anlattım. Olmadı, ne söylediysem kar etmedi. Aksine kızdı, beni azarladı ve kötü kalpli olmakla suçladı yine. Oysa hiç de kötü kalpli değildim. Tam tersi çok dürüst ve samimiydim. Eğer ona karşı bu denli dürüst ve samimi olmasaydım, verdiği kararın iyi olduğunu söyler, gider onunla yaşar, bir süre sonra da, olmadı deyip, gelirdim. Hatta, ikinci evim olarak kullanırdım. Ama ben onu seviyordum ve onunla namuslu, onurlu, sürekli bir birliktelik düşünüyordum. Tek başına yaşayan genç bir kızın ne zorluklarla karşılaştığının en yakın tanıklarından biriyim. Zira, Serap’tan önce birlikte olduğum Nurten de yalnız yaşıyordu. Yaşamını, çevredeki yansımalarını çok iyi biliyorum… Güvenip, evine aldığı çok yakın bildiği bazı arkadaşları dahi yer, içer paylaşır ardından da söylemediklerini bırakmazlardı… Sosyal yaşam koşullarımız henüz genç bir kızın ev tutup, bir başına yaşamasına uygun değildi. Aslında beni en çok kaygılandıran da Serap’ın böylesine rahat olmasıydı. Eminim ki o daha ilk günden, erkek-kız, iyi-kötü ayrımı yapmadan arkadaşlarını evine alacaktı… Ne anlatıysam boşunaydı, o bir kere kararını vermişti. Sonunda bana restini çekiyor; -Sen istesen de, istemesen de ben bu evi tutacağım ve tek başıma kalacağım… Söylediklerimin onun için anlamsızlığını biliyordum. O kafasına koyduğunu yapacaktı… Benimki son bir umuttu işte. Sustum. Konuşmadığımı görünce, sesi yumuşuyor, alttan alan bir edayla, sesine beni etkileyecek cilveler yükleyerek; -Canım benim, lütfen biraz anlayış göster… Hem artık bir evimiz olacak, rahatlıkla gelip, burada kalabileceksin. Seninle çok mutlu anlarımız olacak… Görsen ne kadar şirin bir ev… Bak, işin de yok artık, ne yapacaksın ki orada?... -Koşullarım ne olursa olsun, o eve hiç gelmeyeceğimi bilesin, diyorum ve telefonu kapatıyorum.

75

Son cümlesi balyoz gibi iniyor kafama: “bak, işin de yok artık…” Evet, artık bir işim yoktu. Belki işim olsaydı o bana böylesi tekliflerde bulunamayacaktı. Şimdi bu koşullarda yanına taşınsam, kim bilir bana neler yapacaktı… Sonunda düşündüğüm gibi olmuştu; Serap tek başına o eve taşınmıştı. Ne zaman arasam evde misafirlerinin olduğunu söylüyordu. Bunların çoğu erkek arkadaşlarıydı. Zaten Serap’ın fazla kız arkadaşı da yoktu. Her telefon görüşmemiz sonunda kahroluyordum. Yemekten kesilmiştim, saçlarımı-sakallarımı tıraş etmiyor, üstüme başıma bakmıyordum. Aralıksız alkol alıyordum, adeta gün be gün eriyordum. Yine de onu düşünmekten, sevmekten kendimi alamıyordum. Defalarca, ‘artık görüşmeyelim’ deyip, beni bir daha aramamasını istedim. Ama, olmadı. Ne ben onsuz edebiliyordum, ne de o bensiz… Her seferinde konuşmasıyla beni etkiliyor, ona bağımlılığımı güçlendiriyordu. Artık içimdeki duygunun şeklini unutmuştum. Ondan kurtulması imkansız bir bağımlılıktı benim için... Günlerim acıdan başka bir şey vermiyordu bana. Mütemadiyen aldatılıyor olma duygusu içimi kemirip bitiriyordu… 17 Haziran Nedense, son zamanlarda sabahları erkenden uyanıyorum. İçimde hep acı ve hüzün bir hava oluyor. Bugünde erkenden aynı hüzünle uyandım. Bir süre yatağın içerisinde öylesine anlamsızca kıvrandım, durdum. Serap geldi aklıma; yeni evinde nasıl, hangi koşullarda yaşıyordu? Evine davet ettiği arkadaşlarıyla neler yapıyorlar acaba?... Hiç olmaması gereken şeyler düşünüyorum. Kafamın içerisi kirleniyor… Kalkıp, ocağa çay suyu koydum. Koridorda yürürken duvarlara, kapı yanlarına çarptım. Çayım demlenene kadar, aç karnıma birkaç tane sigara içtim. Yine iştahım hiç yok. Mutfak tezgâhının üzerinde duran bayat ekmek ve bir parça peynirle kahvaltı yaptım. Ağladım, çıktım yürüdüm. Ne yapacağımı bilemiyorum. Sadece gecelerden sıkılıyorken, şimdi gündüzlerden de sıkıldım. Yaşamak bir azap gibi geliyor bana… Serap, iki kez aradı beni. İçimden ona mesaj çekmek ve aramak gelmedi. Kendimi onun hayatında anlamsız bir fazlalık gibi görüyorum… Akşam yemeği yemedim. Erkenden uyumak istiyorum. Kahretsin, ondan vazgeçemiyorum, kafamdaki bütün olumsuzluklara ve cevabını bekleyen onlarca soruya rağmen onu çok seviyorum… ………….. …………… …………….. *** Evet, artık uyku tutmuyordu gözlerim. Yatak sıkıyordu beni, sabahları çok erkenden kalkıp, aç karnıma sigara üstüne sigara içiyordum. Gerçekten, sanki evin içerisini anlamını bilemediğim hüzünlü bir hava kaplamıştı. İçim daralıyordu, ağlamaklı oluyordum gördüğüm her şeye. Bazen ağlamamak için yataktan kalkar kalkmaz pencerenin kenarındaki koltuğa oturup, sokakta oynayan çocukları seyrederdim. Onların, o kendine özgü saflıklarına, berraklığına sığınırdım. Yine de çoğu zaman kendimi tutamayıp, saatlerce ağlardım. Neye ağladığımı bilmeden. Ağlamak için yaşama dair en ufak bir hüzün yeterli olmuştu. Ve göz yaşlarım bir fiskede saklıydı her an…

76

O sabah da aynı hüzünle uyanmıştım. Gece boyunca yarım yamalak uykumda Seraplı kâbuslar, rüyalar görmüştüm. Sıkıntıdan kıvranarak, döne döne uyumaya çalıştığım yatağımın çarşafı bir kenarda toplanmış, nevresim bacaklarıma dolanmıştı. Yatağımın içerisinde doğrulmuş, ruhsuz bir külçe gibi aynı noktaya ölü bakışlarla bakıyordum. Gögsüm daralıyordu, nefes almakta güçlük çekiyordum. Her iki elimle daralan göğsümü sıvazlıyorum. Olmuyor... Öfkemden, sert yumruklarla üst üste göğsüme vuruyorum… Sonra dayanamayıp, ellerimi yüzüme kapatıp dakikalarca ağlamıştım. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerle yataktan kalkıp, salona geçmiş ve albümümden Serap’ın fotoğraflarını çıkarıp, dakikalarca bakmıştım. Serap’la ilgili çok acımasız düşler kurmuştum. Yeni evinde hayal etmiştim onu, evine gelip gidenlerin tavır ve davranışları, oradaki yaşam biçimlerini hayalimde canlandırmıştım... Eminim evi görmek bahanesiyle her gün birileri evini ziyaret ediyor ve gelenlerin çoğunun aslında sadece Serap’la ilgilendiklerini biliyordum. Çoğu kez, Serap’ın “çağdaşlık” diye yorumladığı, o çok rahat davranış ve tavırlarını yaşamlarına meze yapmak için geliyorlardı. Zaten Serap’ın görevi sanki insanları mutlu etmekmiş gibi... Kirlenen kafamın içerisinde çok kötü davranışları, sahneleri tasvir etmeye başlamıştım. Nasıl olsa Serap her davranışı normal karşılıyordu. Kim bilir belki mutfakta yemek hazırlarken bir erkek arkadaşı ona arkadan sarılıp öpüyordur. Veya yanaklarından makas alıyordur. Bunu sevgi belirtisi gören Serap’ta “ay canım” deyip adamı yanağından öpüyordur. Veya yemek yenildikten sonra içilen içkinin rehaveti bahane edilerek, başını Serap’ın göğsüne dayayıp, saçlarını okşatıyordur… Belki de, gecenin geç vakti olduğunu söyleyip, orada kalmaya karar veriyordur. Fazla yatakları olmadığı için aynı yatağı paylaşıyorlardır... Zira, daha önce bunlara tanık olmuştum. Belki de adam başından geçmiş, yalandan bir sürü felaket uydurarak, kendisini acındırarak, duygu sömürüsü yapacak. Benim çağdaş(!) sevgilimse adamı teselli etmek için koynuna girecek, belki de sevişeceklerdir. Ne de olsa bir mahsuru yoktu, sadece arkadaşına yardımcı oluyordu. İçimden nefret etmek geliyordu, ama edemiyordum. Aslında bunlar Serap’ın rahatlıkla yapabileceği şeylerdi. Çünkü o hep “ne olacak ki…” der ve bu gibi davranışları çok normal karşılardı. Bunların yanlış olduğunu söylediğim her seferinde bana kızar, ilkellikle suçlayarak; “ay ne olacak canım, sen de çok kıskanç ve kötü kalplisin…” derdi. Hayatta insanın başına gelebilecek her türlü kötülüğün temellinde “bir kereden ne çıkar… ne olacak ki canım…” cümlelerinin yattığını defalarca tekrarlamıştım ona. Ama hep kötü kalpli, kıskanç, ilkel olarak suçlanmıştım… Daha önce “arkadaşım” dediği birkaç kişiyi tanımıştım; kelimenin tam anlamıyla fırlama tiplerdi… Her şeyi bu kadar kötü ve kirli düşündüğüm için kendimi suçluyorum. Belki de abartıyordum. Belki de gerçekten ilkel kalmıştım. Serap’ın yaptıkları normaldi. Ne kadar iyimser düşündüysem de, olmuyordu; seven hiçbir canlı sevdiğini başkalarıyla paylaşamazdı. Günlüğümde yazdığım gibi, iştahım kaçmıştı, canım o sabah kahvaltı bile yapmak istememişti. Kalkıp mutfağa çay koymak için gittiğimde koridorun duvarlarına tutunarak yürümüştüm. Sarhoş gibiydim. Mutfak kapısından girerken de sanki kapı dar gelmişti, kapının yanlarına çarparak içeri girmiştim. Acıyan omuzlarımı hiç umursamamıştım. Çay suyunu ocağa koyduktan sonra isteksizce yüzümü yıkamış salona geçmiştim. Çayım demlenene kadar sigara üstüne sigara içmiştim. O kadar çok sigara içmiştim ki, midem bulanmaya başlamıştı. Sırf midemin bulantısını bastırsın diye ekmek torbasından çıkardığım bir parça bayat ekmeği, bir lokma peynirle mutfak

77

tezgâhına yaslanarak, doldurduğum çayın yardımıyla yutabilmiştim. Lokmalar boğazımdan geçmiyordu bir türlü. Çay bardağımı almış, salona geçip, pencereden dışarıyı seyrederek, sigara ve çay içmeye devam etmiştim. Artık Serap’ın beni her zamanki gibi düzenli olarak aradığı saatte aramasını beklemiştim. Eskiden yataktayken arayıp “günaydın” derdi. Son zamanlarda çeşitli şeyleri bahane ederek aramamaya başlamıştı. Aradığında da; “neden sesin soğuk geliyor? Bana kırgın mısın?” gibi sorularla alay edercesine konuşuyordu. Anlamlı gelmiyordu bana söyledikleri, kızmaları... Ancak, ondan da vazgeçemiyordum bir türlü. Acaba mutlu olabilmem için acı çekmem mi gerekiyor? Ya da acı çekmekten mutlu mu oluyorum?... Bilmiyordum. Öğlene doğru beni aradı. Bunu hiç beklemiyordum. Yine şen şakrak bir sesle, yeni evinden, dün akşamki misafirlerinden uzun uzadıya bahsetti. Ben sadece susup, onu dinledim. Aslında dinlemiyordum. Çünkü anlattıkları sevmediğim şeylerdi ve beni yaralıyordu. Suskun kaldığımı görünce, sesini masumlaştırarak; -Canım memnun değil misin kendi evime taşındığıma? Ben çok mutluyum biliyor musun? Artık istediğim gibi arkadaşlarımı ağırlıyorum… Ona ne kadar acı çektiğimi, onun için kaygılandığımı söyleyemedim. Sadece “mutlu olmana sevindim” dedim. Uzun zamandan beri ilk defa bana “gel” demiyordu. Aslında, “gel” deseydi, gidecektim. Yeni evini, yaşam biçimini ve ilişkilerini yakından görmek istiyordum. Belki gitme isteğimin nedeni biraz da; kendimce onu varsaydığım kötü ilişkilerden az da olsa, korumak içgüdüsüydü… İçimi dolduran hüzünlü kırgınlıkla giyinip, evden çıktım. Her zamanki dolaştığım cadde ve sokakları gezdim. Mağaza vitrinlerine, sokakları dolduran kalabalığa bomboş gözlerle bakıyor, hiçbir şeyi görmüyor, duymuyor ve zevk alamıyordum. O caddeleri ve sokakları bir gün görmesem sanki bir şeylerim eksik kalacak gibi geliyordu bana… O günkü anlamsız gezimi erken bitirmiş, akşama doğru eve gitmiştim. Yine iştahım yoktu. Canım yemek yemeyi istemiyordu. Erkenden uyumak istiyordum. Uzanmadan önce ona cep telefonuyla mesaj geçtim. Az sonra beni aradı. Bu sefer daha sakin, daha müşfik bir ses tonuyla, bir az da alttan alarak konuştu benimle; -Bak, senin bir şey söyleyeceğin yok. Ben sana önemli bir teklifte bulunacağım. Orada ne yapıyorsun ki, hem işin de yok artık, gel burada beraber yaşayalım. Söyledikleri o kadar yaralayıcı gelmişti ki bana, aptallaşmıştım bir anda. Ne söyleyeceğimi bilemez durumda bir an bekledim. “…beraber yaşayalım” cümlesi bana çok basit, sıradan gelmiş ve acı vermişti. Ben ikimizin geleceği için neler düşünüyordum, o bana neler teklif ediyordu. Cevap vermekte geciktiğimi görünce, teklifi karşısında dilimin tutulduğunu zannetmiş olacak ki, kendinden emin ve argo bir söylemle; -Huu aloo orda mısın? Dilini mi yuttun? Öfkemden ona ne diyeceğimi bilemedim. Aynı öfkeli ses tonuyla o an ağzıma geleni sıraladım; -Yahu sen neler saçmalıyorsun? Benim metresim değilsin, sevgilimsin. Ben seninle çok farklı koşullarda bir ömür yaşamak isterken, sen neler düşünüyorsun. Sevgimiz bu kadar basit mi? O söylediklerime hiç aldırmadan; -Fena mı yani… Hem birbirimizi daha iyi tanıma fırsatımız olur… Bu çok iğrenç bir teklifti. Ne demek bu; yani bir süre birlikte yaşayacak, sonra bir takım bahanelerle, birbirimizi beğenmediğimizi söyleyip ayrılacaktık...

78

Artık aşktan bahsetmeyi aşka ihanet sayıyordum. Bana göre söylediklerimiz aşkı kirletiyordu. Aşk bu kadar ucuz muydu?... Belki de bu kız, benim gibi bir aşk budalasıyla, saçma sapan ilişkilerini gizleyecekti. Oturduğum yerde ellerim, ayaklarım titriyordu. Öfkeme sahip olamıyordum. -İlişkiler yaz boz tahtası mı be? Ben sana sonsuza kadar hayatımı, ömrümü vermek istiyorum. Sözlerimi kesip, vurdumduymaz tavrıyla; -Tabii ki değil. Ama başka türlü birbirimizi nasıl tanıyabiliriz? Artık gerçekten ne söyleyeceğimi bilemez durumdaydım. Soluk soluğa kalmıştım. Çaresiz, teslim olmuş bir şekilde; -Ben oraya gelmem. Eğer orada beraberce yaşarsak, özellikle senin o abuk subuk arkadaşların yüzünden ilişkimiz iki aydan fazla süremez… Söylediğime kızarak; -Neden burada yaşarsak ilişkimiz iki ay sürecek ki? Ona, “orada, geçmişinde yaşadığı ve kutsayıp, halen sürdürdüğün, bana göre kirli, karanlık ve olmaması gerektiğine inandığım ilişkilerini kaldıramam, bunları bana ihanetin olarak görürüm” diyecektim, diyemedim. Bunun yerine daha yumuşak bir ses tonuyla; -Ama, sabırlı olursan, işlerimi bir yoluna koyayım, seni buraya getireceğim… Söylediklerim hoşuna gitmemişti, henüz konuşmam sürerken; -Kapı çalıyor canım, ben seni ararım, deyip, telefonu kapatmıştı. Donakalmıştım olduğum yerde. Telefonu yüzüme kapatmasından ziyade, kimin o saate kapıyı çalıyor olmasını merak etmiştim. Kimdi acaba? Bu saate neye gelmişti? Yine neler yapacaklardı? Allah kahretsin yine kafamın içerisi talan oluyor. Ona soru sormayacağıma da söz verdiğim için bir kez daha arayıp, gelenin kim olduğunu sormaya cesaret edememiştim. Telefonu kapatıp, yüzümü yastığa gömmüş, saatlerce derin derin iç çekmiştim. Artık dayanamıyordum, yarın oraya gitmeye karar vermiştim. 18 Haziran Bugün, Serap’ın kokusunun her taşına sindiği kentine geldim… Sabah erkenden uyandım. Çantamı hazırladım. Düş aldım, günlerden beri ilk defa tıraş oldum. Hatta dişlerimi fırçaladım ve ilk otobüse binip yola koyuldum. Serap’ı arayıp gelmek istediğimi ya da geldiğimi söylemedim. Sürpriz olsun istedim. Kente vardığımda vakit henüz erkendi. Onu iş yerinden çıkarken karşılamak istedim. Sahile gittim, onunla daha önce oturup, kahvaltı yaptığımız bahçeye oturdum. Uzun uzun denizini seyrettim. Çay içtim. Çok heyecanlıydım. Beni cep telefonumdan aradı. Konuştuk, neşeliydi. Bende ona bugün çok neşeli olduğumu söyledim. Buna hayret etmişti. Vakit geçmek bilmiyordu. İşten çıkacağı saate yakın gidip, bir deste gül aldım ve işten çıkmasını bekledim. Ona gül verip sürpriz yapacaktım. Çıkışta onu gördüm, bir kez daha dünyam yıkıldı başıma... Mahvoldum adeta. Otele gittim… ……………. ……………. ……………. ***

79

Belki de hayatımın en acı günüydü ya da günlerinden biriydi… Günlerdir yüreğimi, beynimin içerisini kemiren, beni yaşamdan koparan, Serap’ın ev meselesini, yeni yaşam biçimini, bana karşı umarsız davranışlarının nedenlerini görmek, ilişkimizi görüşmek ve en çok da özlemine dayanamayıp, yanına gitmeye karar vermiştim. Benimleyken benim, yüreğimdeyken ve ben onun için böylesine acılar çekiyorken. Onun, bunu umursamayıp, başkalarıyla gününü gün etmesine dayanamıyordum. Ona gideceğimi önceden bildirmedim. Sürpriz yapmak istemiştim. Sabah erkenden kalkmış, büyük bir heyecanla hazırlanmaya koyulmuştum. Gittiğimde mutlaka birkaç gün kalırım düşüncesiyle, ona göre giyebileceklerimi, tıraş takımımı, havlu, diş fırçası, telefon şarj cihazı, telefon rehberimi, hatta banyo havlumu da valiz şeklindeki küçük çantama koydum. Ayrıca, sevebileceğine inandığım birkaç parça da hediye aldım. Ona güzel ve hoş görünmek için güzel elbisemi giyindim, tıraş oldum, dişlerimi önce parlatıcıyla, sonra normal diş macunuyla fırçaladım. Ve çantamı alıp, otogara gittim. Yarım saat sonra kalkacak otobüsten bilet aldım. Onu ilk defa görmeye gidecekmişim gibi heyecanlıydım. Otobüs hareket edip, yola koyulduğumda heyecanım daha da artmıştı. Yol boyunca onu yeni evini, onunla yaşayacak güzellikleri hayal ettim. Bu sefer daha rahat birlikte olacaktık. Çünkü kendi evi vardı artık. Ama, önce evine gitmemek için biraz nazlanacaktım. Sonra zorla kabul ettirmiş gibi yapıp, istemiyormuşum gibi nazlana nazlana gidecektim. Bir başımıza yemekler yapıp, güzel sofralarda şarap içecek, akşamları hep hayal ettiğim gibi, sahilde yürüyecek, çok özel ve mutlu anlar yaşayacaktık. Biraz ısrar ederse, belki de hiç gelmeyip orada kalacaktım. Ancak, çoğu kez yalnız kalamayız, oraya alışan arkadaşlarının olur olmadık zamanlarda bizi rahatsız edebilecekleri düşüncesi bir anlık karamsarlığa sürüklüyordu beni… Boş ver, bunu da çözerdik zaman içerisinde. Onu ve onunla beraber yaşayabileceğim güzel şeyleri düşünmek her şeye rağmen çok güzeldi… İçim içime sığmıyordu. Ve sanırım uzun süreden beri ilk defa bu kadar mutluydum... Öğlene oraya vardım. Her zaman yaptığım gibi, otogarın lavabosuna gidip, elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı taradım, kendime çeki düzen verdim, çevreme çaktırmadan bir de parfüm sıktım. Sanki ilk defa geliyordum, kent bana öylesine güzel ve gizemli gelmişti ki... Heyecanımı yatıştıramıyordum. Yolculuk boyunca kapalı tuttuğum cep telefonumu açtım. Hemen çaldı. Oydu arayan; saatlerdir aradığını, telefonumun neden kapalı olduğunu söyledi. Boşalan bataryası için şarja taktığımı, sonrada açmayı unuttuğumu, bunun için özürlerimi ilettim. Beni burada, onun bir iki yakın arkadaşı dışında kimse tanımıyordu. Bu yüzden çok rahat dolaşabilirdim. Akşamüstü işten çıkarken ona sürpriz yapacaktım. Kim bilir nasıl sevinecek. Bence önce, beni öyle aniden karşısında görünce şaşıracak, sonra boynuma sarılıp öpecekti. Bunu yaptığım için, tatlı tatlı gülümseyerek kızar gibi yapacak, yanaklarımdan makaslar alacaktı. Ulu orta öpecek değil ya… İçim gıcıklanıyordu bunları düşündükçe. Hele sonrasını, yani eve gidip, onunla saatlerce sevişmelerimizi düşündükçe... İçim içime sığmıyordu. Birden onu müthiş bir şekilde arzuladığımı hissettim. Çarşıya vardığımda, saatime baktım, işten çıkmasına daha üç saatten fazla vardı. Bu kadar uzun zamanı nasıl geçinebileceğimi bilemez durumdaydım. Bir iki sokağı dolaştım, mağaza vitrinlerine baktım. Birden aklıma, onunla oturup, tartıştığımız çay bahçesi geldi. Oraya gitmeye karar verdim. Hava felaket sıcak, yapış yapış terliyorum. Üstelik bir de elimde çantam var… Onunla oturduğumuz masayı aradım, doluydu. Bir çift oturmuş, birbirlerinin bakışlarında eriyorlardı… Yakın bir masaya çantamı bıraktım. Her yanımdan ter akıyor. Lavaboya gidip, elimi yüzümü güzelce yıkadım, saçlarımı taradım. Şimdi kendimi daha rahat ve güven içinde hissediyordum.

80

Onunla o bahçedeki olduğumuz günü, tartışmamızı düşündüm. Yeniden, baştan yaşadım o anları. Ta ki başımda dikilip, “ne içersin abi?” diyen, garsonun sesini duyana kadar. Çay söyledim. Denize karşı oturmuş, çayımı yudumlayıp, sigaramı tüttürüyorum. Uzaktan geçen gemileri, köpürüp gelen ve kayalarda eriyen dalgaları izliyorum. Keyfim yerindeydi yani. Bir ara telefonum çaldı. Onun olduğunu biliyordum. Zira, son zamanlarda pek kimseyle görüşmüyordum. Herkesle ilişkilerimi en aza indirmiş durumdaydım. Ben aramayınca haliyle insanlarda beni aramaktan vazgeçtiler. Sadece onunla görüşüyordum. Uzun süreden beri ilk defa keyifli bir telefon konuşması yaptık. O yine “buraya gel. seni çok özledim. Bak artık evimde var, daha rahat ederiz” dedi. Ona, orada olduğumu söylemedim. Sadece “bakalım, en kısa zamanda gelirim belki.” Demiştim. Çay içmeden oturmayı ayıpsadığım için, garson her yanımdan geçtiğinde çay istiyordum. Çay ve sigara içmekten dolayı başım dönüyor, midem bulanıyordu. Garson altıncı çayımı masaya bıraktığında, bu kadar uzun süre tek başıma oturduğumu yadırgamış olmalı ki, bana garip garip baktı. Doğrusu ben de sıkılmaya başlamıştım. Çayımı içtikten sonra hesabı ödeyip, çıktım. Onun işten çıkmasına daha bir saat vardı. Sahilde biraz yürüdükten sonra, üzerine gölge düşen bir bank buldum ve oturdum. Vakit yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. İşten çıkmasına yarım saat kala, çantamı alıp, kalktım. Yol üzerindeki bir çiçekçi dükkânına gittim. İlk defa buket alacaktım. Nasıl bir şey alacağımı bilemiyordum. Çiçekçiye sevgilime vereceğimi söyleyince, oda özenerek kırmızı güllerden oluşan çok güzel bir buket hazırladı. Bu arada ben de dükkândaki aynada kendime bakınıp, kendimce en güzel tavrımı belirlemeye çalışıyordum. Ellerimle saçlarımı düzeltirken, çiçekçi “tamam ağabey, buyurun” deyip, buketi uzattı. Parayı ödeyip, dışarı çıktım. Öylesine, elimde çiçeklerle dolaşmaktan sıkılıyordum. Alışkın değildim bu gibi şeylere... İşten çıkış saatine birkaç dakika kala binanın köşesinde gizlenerek, onu beklemeye koyuldum. Aniden karşısına çıkıp onu şaşırtacaktım. O anki heyecanımı anlatmam imkânsızdı... Az sonra çıkış kapısında göründü, hemen peşinden orta yaşın üzerinde bir adam çıktı. Sokağın köşesini dönmüşlerdi. Adam ona seslendi. Arkasına dönüp, adama baktı ve onu bekledi. Bir süre beraber yürüdükten sonra, adamın elini tuttu. O anda bütün kent bir kez etrafımda döndü, durdu… Onları bir süre uzaktan, görünmeden takip ettim. Adamla gülüşüyor, şakalaşıyorlardı. Çok mutlu görünüyorlardı. Bir çay bahçesine gidip, oturdular. Benimle yaptığı gibi, adamın masanın üzerinde duran elini tutmuş, çok samimi bir şekilde konuşup, gülüşüyorlardı. Onların beni göremeyecekleri bir yere oturdum ve izlemeye koyuldum. Benimleyken fazla içki içemediğini söyleyen kadın, bira ısmarlamıştı kendine. Gördüklerime dayanamıyordum. Onu cep telefonundan aradım. Telefonu çaldı. Aldı, ekranına baktı, arayanın ben olduğumu görünce, isteksizce kulağına götürdü. -Merhaba, ne yapıyorsun? Nasılsın? Çok acele, biran evvel kapatması gerekiyormuş gibi; -Şuan yoldayım, eve gidiyorum. Ben seni daha sonra ararım... Bana söylediği bu yalan karşısında ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyordum. Telefonunu, usanmış bir edayla masaya fırlattı. Adam ona bir şeyler söyledi. O adamı rahatlamak için olsa gerek, uzanıp dudaklarından öptü. Artık söylenecek bir şeyim kalmamıştı. Gerisini takip edip, onu izlemeyi yüreğim kaldırmıyordu artık. Muhtemelen geceye onun evinde devam edeceklerdi. Ve ben aradığımda yine bana yalanlar söyleyecekti… Dünya başıma yıkılmış bir vaziyette, oturduğum sandalyeden kalkıp, çıktım. Terleyen avucumun kavradığı gülleri unutmuştum bile. Bir çöp sepetinin yanından geçerken, onlara son bir kez acıyla baktım ve yüreğimden kopan bir parçayla birlikte çöpe attım…

81

Kenti denizle ayrıştıran genişçe caddenin kaldırımında nereye gittiğimi, ne yapacağımı bilemez bir şekilde öylesine yürüdüm. Güneş çoktan batmıştı. Akşam evlerine, gidecekleri yere biran evvel ulaşmak için caddeyi dolduran arabaların gürültüsü, yanımdan geçen insanların koşuşturmaları, kokuları, şekilleri, duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Bir ruh gibi o kalabalığın içinde yürüyordum… Sahil boyu dizili banklardan birine yığılır gibi oturdum. Sevgilimin de içinde bulunduğu kentin ışıkları yanıyordu. Kim bilir, o ışıkların aydınlığında neler yaşanıyordu… Bense dipsiz bir kuyunun zifiri karanlığındaydım. Hiçbir şey düşünemeden, yargılamadan yorumlamadan, öylesine çaresizdim ki... Uzaktan denize binbir renk cümbüşüyle yansıyan çay bahçelerinin, gazinoların, barların ışıklarını boş gözlerle seyrettim uzun uzadıya... Aslında, her şeyi olduğu gibi bırakıp, ilk otobüsle o kentten uzaklaşmayı ve bir daha oraya hiç gitmemeyi düşünmüştüm. Ama onunla son kez olsun konuşmak istiyordum yine de. Oturduğum yerden isteksizce kalkıp, şehir merkezine gittim. Üçüncü sınıf bir otelde kendime bir oda kiraladım. Merdivenin drabzanlarına tutunarak, ikinci kattaki odama çıktım. Önce rastgele yatağın ucuna iliştim. Sonra sırt üstü uzanıp bakışlarımı tavana diktim. Beynim dışarı fırlayacak gibiydi. O gün gördüklerim, bir şimşek gibi hızla çakıyordu gözlerimin önünde, sahneler çok belirgindi ve içimi kirlettikçe kirletiyordu. Bağırmak, çağırmak geliyordu içimden. Sokağa çıkıp, üstümü-başımı yırtıp, kendimi yerden yere atmak istiyordum... Uzandığım yerden güçlükle doğrulup, pencerenin kenarına gittim. Dışarıda, kendi içinde akan ve bana çok yabancı gelen kalabalığı seyrettim. Elimde olmadan, özellikle kadınlardan tiksiniyordum. Bunun pek de insani bir duygu olmadığını biliyordum. Ama, çok çaresiz ve panik haldeydim. Nasıl davranacağıma, ne yapacağıma bir türlü karar veremiyordum. Onunla tartışıp, gözlerimin içine baka baka söyleyeceği yalanlarına, duygu sömürülerine tahammülüm yoktu artık… Uzun süre kendimle ve yüreğimle savaştıktan sonra, sonunda ona çok uzun ve detaylı bir mektup yazmaya, yarın sabah mektubu ona verip, hiç bir şey söylemeden gitmeye karar vermiştim. Dışarı çıkıp, kırtasiye malzemesi satan bakkaldan bir tomar mektup kâğıdı ve zarf aldım. Bir tomar kağıt aldım, çünkü, o kadar yoğundum ki, sanki içimdekileri ona anlatmak için kâğıt yetmeyecekti… Odama çekilip, tuvalet aynasının yanındaki kırık masanın başına geçtim. Ona, uzun uzadıya bir mektup yazmaya koyuldum. Birden ona nasıl hitap edeceğime karar veremedim. Sevgilim mi deseydim? Sevgili Serap mı desem? Serapcığım mı, sadece Serap mı… Mektubu yazarken içimdekileri tam anlamıyla ifade edecek sözcük bulmakta güçlük çekiyordum. Zira ‘her sözcük küfre dönüşüyordu içimde’. Bu yüzden onlarca kâğıt karaladım. Çoğunu buruşturup çöpe attım. Sonunda zehir zemberek mektubu bitirdim. Zarfına koyup, başucuma bıraktım ve üstümü çıkarmadan öylece yatağa kapandım. Ne zaman uyuyabildiğimi hatırlamıyorum. Ancak, sabahın ilk ışıkları odaya dolup, gözlerimi kamaştırınca uyandım. Duşa girdim. Sanki içim, bedenim kir ve pislik içindeydi. Bütün bu pisliklerden arınmak istercesine dakikalarca soğuk duşun altında kaldım. Giyindim, dışarı çıktım. Geç kalmıştım. Onu sabah işe gelirkenki saatinde yakalayamamıştım. “öğlen arası görüşürüm” deyip, ara sokaktaki küçük çay ocağına gittim. Dışarıdaki gölgeliğe sıraladıkları sandalyelerden birisine oturdum. Gelirken aldığım simitle çayı katık ederek yemeye çalıştım. Boğazımdan geçmiyordu. Simidin yarısını çayın yardımıyla ancak yiyebildim. Biten çayımı tazelemesi için garsona seslendim, sigaramı yaktım.

82

Ona dair, içimdeki her şeyin bittiğini sanmıştım. Üzerimden kocaman bir yük kalkmış gibi, kendimi rahatlamış hissediyordum. Artık onunla ilgili hiçbir şey düşünmek istemiyordum… Öğlene kadar sokaklarda dolaştım. Zamanın bir an evvel dolmasını bekliyordum. Bu arada beni cep telefonumdan bir kez aradı. Onunla çok soğuk bir şekilde konuştum. Orada olduğumu, öğlen yemeğine çıktığında buluşmayı teklif etmiştim. Çok sevinmiş, yarım saat sonra çıkacağını söylemişti. Onu tenha bir yerde bekledim. Beni görünce bütün yüzünü bir gülümseme kapladı. Koşar adımlarla yanıma gelip, boynuma sarıldı, üst üste yanaklarımdan öptü. Dokunuşlarını hissetmiyordum bile, bedeni bana çok haram gibi geliyordu. Ona soğuk davrandığımı görünce, ellerini üzerimden çekip, hayretlik belirten bir ifadeyle; -Ne oldu canım, bir şeyin yok inşallah, rahatsız mısın? -Hayır iyiyim. Seninle tenha bir yerde oturalım. Fazla zamanını almayacağım. Yüzündeki o şen şakrak ifade değişti, parıldayan gözleri soldu, canlılığını yitirdi birden. Yüzündeki ve bedenindeki solgunluk sesine de yansımıştı. Çok az duyulabilecek bir sesle; -Peki, nasıl istersen, dedi. Yine onun belirlediği tenha bir yere gidip, oturduk. Hiçbir şey söylemeden bakışlarını bana dikmiş, korku ve şaşkın bir halde söyleyeceklerimi bekliyordu. Ben de şaşkın ve çaresizdim. Nerden, nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Oysa bunu tahmin ettiğim için, ona sadece yazdığım mektubu verip, hiç bir şey söylemeden yanından uzaklaşacaktım. Yapamıyordum işte... Nedense onu görünce, elim ayağım birbirine dolanıyor, önceden planladığım gibi davranamıyordum. O, gözlerimde, yüreğimde, beynimde canavarlaşan kadına acıyordum şimdi. Kötü bir şeylerin olduğunu tahmin etmiş, karşımda çok çaresiz, masum ve acınacak bir şekilde duruyordu. Şaşkın, yüreği ağzında, dudaklarımın arasından çıkacak sözcüklere kilitlenmişti… Sözcüklerime hiçbir tezahürat yüklemeden, kırılır kaygısı taşımadan ve kıvırmadan, olduğu gibi, söze girmiştim; -Dün akşam ne yaptın?... Nerdeydin?... -Evdeydim... Sözcükler ağzından ezilerek çıkmıştı. Yalan söylemesine çok öfkelenmiştim. Yine de kırmamak için, sert ve yumuşak karışımı bir ses tonuyla; -Yalan söylüyorsun… demiştim. Gözleri kocaman olmuş bana bakıyordu. İlk defa benim böylesine katı tavır koyan yüzümle karşılaşıyordu. Şaşkındı, ama soğukkanlılığını elinden bırakmıyordu. -Ne oldu ki? Ben gerçekten evdeydim… Ona buraya dün geldiğimi, sürpriz yapmak için önceden haber vermediğimi söyledim. Dün gördüklerimi ve yaşadıklarımı bütün içtenliğimle, detaylı olarak anlattım. Bir an panik olmuştu. Ama bunu bastırması uzun sürmedi. Her zaman yaptığı gibi, kendisini haklı çıkarmak çabasıyla, kızarak beni suçlamaya başladı. -Sen beni takip mi ettin? Bunu nasıl yaparsın? Sen kim oluyorsun? Buna hakkın yok? Öfkeli ses tonumu daha da yükselterek, bana yönelttiği suçlamaları bölüyorum; -Öyle mi!? Hakkım vardı canım… Çünkü sen benim sevgilimdin. Ve beni sevdiğini söylüyordun her fırsatta. Benden başka hiç kimseyi sevmediğini, yüreğinin sadece benimle dolu olduğunu söylüyordun. Ben de kendimi her şeyimle sana vermiştim. Seni, sevgini kutsamıştım yüreğimde. Sense göz göre göre bana ihanet ediyordun… Demin ki öfkeli sesi biraz daha yumuşuyor. Her şeyi bitirmişim gibi, mişli konuşmama üzüldüğü her halinden belli oluyordu. Yarı yalvaran sesiyle; -Hayır, ben sana ihanet etmedim. O sadece bir arkadaştı. Onunla biraz dolaştık. Sonra ayrıldık, ben eve gittim...

83

Sözünü kesiyorum; -Sen arkadaşlarınla el ele mi gezersin? Onlarla dudaktan mı öpüşürsünüz?... Yine, pişmanlık ifade eden, yalvaran sesiyle sözlerimi kesiyor; -İnan bildiğin gibi değil. O zaten evli bir arkadaş, eşiyle yaşadığı bazı sorunları vardı, onları benimle paylaştı... -Ne güzel, keşke benim de öylesine dudaklarımdan öperek, beni teselli etmek için gece koynuna girecek bir arkadaşım olsaydı... Bunları konuşurken o anları yeniden yaşıyorum. Hele arkadaşının evli olduğunu söylemesi…Sanki evli biriyle yaşandı mı normalmış gibi, olayı bir de bununla kamufle etmeye çalışmasına dayanamıyordum… Aslında şimdi onunla orada ihaneti tartışmayı çok istiyordum. Ama artık ona bir şeyler anlatmaya gücüm kalmamıştı. Zaten benim için bitmişti. Yaşanan ihanetti ve çok iğrençti… -Merak ediyorum, bütün kadınlar senin yaptığını mı yapar? Yani, “mutsuzum” diyen bir arkadaşını teselli etmenin yolu onunla cinsel yakınlaşmadan mı geçiyor? Yada en ufak bir mutsuzluk anında, mutluluğunu başka erkeklerin kollarında mı arıyor? Bu nasıl bir birliktelik? Bu nasıl bir ahlak anlayışıdır? Sadakat, sevgi bu mudur? Bu mudur çağdaşlığınız, medeniyetiniz? Bence bu hayvan olmanın resmidir… Sözlerimi içimden geldiği gibi sıralarken, hırsımdan dişlerim kırılırcasına birbirine geçiyor. Biraz da alaycı bir tavırla: -Kahretsin, neden benim de böyle insani duygularla dolu bayan arkadaşlarım olmadı? Oh ne güzel, onlara her gün acı çektiğimi söylerdim… Masanın üzerinde duran ve öfkeden titreyen elimi tutuyor. Ağlamaklı, acındıran bir ses tonuyla; -Canım, gerçekten çok üzgünüm, diyor ve üst üste yutkunuyor. Artık hiçbir şey hissettirmeyen dokunuşları bana çok anlamsız geliyor. Tuttuğu ellerimi çekiyorum. -Farz etki bu adamla hiç bir şey yaşamadın. Peki, telefonuma “eve gidiyorum” deyip, söylediğin yalana ne demeli… Bu ihanet değil mi? İhanetin sadece tensel birliktelik olmadığını daha önce söylemiştim sana… Hiçbir şey söylemeden başını önüne eğiyor ve ağlıyor. İçimdekileri kısmen de olsa boşaltılmış olmak, rahatlatıyor beni… Onunla konuşurken yüzüne bakıyordum, ama görmüyordum. Şimdi rahatlama duygusunun verdiği cesaretle ona bakıyorum. Oturduğu sandalyede bir yumak haline gelmiş, hıçkırıyordu. Yüreğimin derinliklerinden acımayla karışık bir sızı hissediyorum. Zira öylesine acınacak durumda görünüyordu ki... Biraz daha müşfik ve yumuşak bir sesle; -Ağlama, çok hatalı olduğunu biliyorsun… Gözlerinden sicim gibi inen yaşlardan ıslanan yüzüne ve dudaklarına kadar inen gözyaşlarına aldırmadan hıçkırarak; -Biliyorum… Ne olursun beni bağışla… Ben hatalı olduğuma kesinlikle inanmıyorum, ama sen öyle düşünüyorsun. Yine de çok pişmanım. Kesinlikle bir daha olmayacak. Sana söz veriyorum. -Bak, yine hatalı olmadığını söylüyorsun. Hatalı olmadığına inandığın bir şeyden neden vazgeçesin ki? Bir dahası zaten olmayacak, ben artık gidiyorum. Gidip, kendi acıma gömülerek seni unutmaya çalışacağım. Sen de beni unut. Eğer aklına geliyorsam tabi… Gerçi sana beni unutturacak çok kişi var. En kısa zamanda unutursun. Hatırlamazsın bile… Ses tonumuz daha yavaş, yumuşak ve öfkeden yoksun. Artık ona mektubu vermekten vazgeçiyorum. Çantama uzanıp kalkmaya hazırlanıyorum. Başını hafiften kaldırıp, umar bir edayla bana bakıyor. Bakışları öylesine masum ve zavallı geliyor ki bana. İçimden bir şeyler kopuyor.

84

-Gidiyor musun yani?... Bir daha aramayacak mısın?... Unutma, sen benim tek sevgilimsin… -Öyle olmasını çok istiyordum. İstiyordum ki, ben senin son erkeğin olayım, sen de benim son kadınım. Olmadı işte... Çantamı alıp, ayağa kalkıyorum. Gerçekten gideceğimi görünce, deminden beri kısmen yapmacık gelen üzüntülü ve acılı bakışları aniden ciddileşiyor. -Nereye? Dün akşam ona vermek üzere yazdığım mektuptan aklımda kalan bazı şiirsel dizeleri peş peşe sıralıyorum. -Eve döneceğim. Ama önce sahile gideceğim. Seni yüreğimden çıkarıp suya atacağım. Çöpe atacaktım ama yaşadığımız onca güzel günlerin hatırına bunu yapmak istemiyorum. Yüreğimde senden boşalan yere tuz ve biber ekeceğim, acısı bir ömür dinmesin diye. Seni göğsümün sol yanına saplanan bir hançer olarak taşıyacağım... Elveda göğsümün sol yanındaki hançer… Arkamı dönüp gidiyorum. Beni aramasın diye, giderken yolda cep telefonumu kapatıyorum. Başıboş bir şekilde hiç kimseye, hiçbir şeye aldırmadan gitmeyi söylediğim sahile varıyorum. O sıralı banklardan birisine oturuyorum. Yüreğim darmadağın, beynimin içerisi karma karışık. Beynimin içerisinde şekilden şekle giren ve beni rahat bırakmayan, duygu ve düşüncelerin neresinden, nasıl yakalayacağımı düşünüyorum. Ayrıldığımda arkamdan bakarkenki hali geliyor gözlerimin önüne, söylediği son sözleri, davranışları, mimikleri, yaşlardan sırılsıklam olmuş yüzü... Zaten kan revan olan içimi acılar kaplıyor. Onun o anki duygularını anlamaya çalışıyorum, içim daralıyor. “muhtemelen çok acılar çekmiştir ve halen çekiyordur” diyorum, kendi kendime. Acaba benden sonra ne yaptı? Tekrar işine mi döndü, yoksa evine mi gitti? Belki de bir erkek arkadaşını arayacak, bu defa o teselliyi arayacak onun kollarında. Bu düşünce içimdeki acıma duygusuna gölge düşürüyor. Elimde olmadan üzüntüyle karışık kıskançlık hissediyorum. Aynı bankta kaç saat, aynı düşüncelerle savaşarak oturduğumu hatırlamıyorum. Onun hakkında bir ömür boyu düşünebileceklerimi birkaç saate düşünmüştüm. Şimdi acıma duygularım daha ağır basıyordu. Onu tekrar arayıp aramamak düşüncesi beliriyor beynimde. Bu düşünceyi söküp atıyorum, yine beliriyor, yine atıyorum. Kendimle ve bu iyimser, insancıl düşüncelerimle baş edemiyorum. -Belki pişman olmuştur. Bir daha böyle davranışı tekrarlamaz… Bu ona büyük bir ders olmuştur belki de… Ne kadar sıyrılmaya çalıştıysam da, iç dünyamı, duygularımı ikiye bölen bu gibi sorulardan kurtulamıyorum. Kafamın içine peş peşe saldırarak beni rahatsız ediyor. Her seferinde ondan yana tavır koyanlar ağır basıyordu… İçimi kemiren bu duygu ve düşüncelerden biran olsun kurtulmak için, dikkatimi başka şeylere dağıtmaya çalışıyorum. Sağa sola bakınıyorum. Güneş ufka inmiş, insanlar sahilde yürüyerek akşam serinliğinin keyfini çıkarıyorlardı. Güneşin battığı yerden büyük bir gemi limana doğru yavaş yavaş yaklaşıyordu… Bunlarla avunamıyordum. Oturduğum banktan kalkıp, akşam sefasındaki güleç yüzlü o insanlar arasında bir ruh gibi yürüyorum. Onunla buradaki ilk yürüyüşümüz canlanıyor gözlerimde. İçim daralıyor, ağlamaklı oluyorum. Dalgaların gelip yaladığı bir kaya yığınının yanında duruyorum. Sağ ayağımı kayaya koyup sonsuzluğa uzanan denizin mavisine bakıyorum… İçimdeki muhalif duygularım ha bire didişiyorlar benimle… Hepsi elbirliği yapmışçasına, çok kalabalık bir koroyla onu aramamı söylüyorlar. Daha fazla karşı koyacak gücüm kalmıyor içimdeki muhalif tezahüratlara. Elim isteksizce cebimdeki telefona uzanıyor. Şifreyi girip, telefonu çalışır vaziyete getiriyorum. Öylece bekletiyorum elimde. İçimdeki koro hızla, coşkuyla aramamı istiyor. Beynimin içini kemiren korodan kurtulmamın başka çaresi

85

yok. Ve telefonunun numaralarına basıyorum. İkinci çalışında, şoke olmuş, kekeleyen bir ses geliyor karşıdan. “aaalo” diyor ve peşinden ağlıyor. -Ne yapıyorsun? Nerdesin? Bütün umutları yitirilmiş, hayalleri yıkılmış, harap olmuş, kekeleyen o ses tonu; -Evdeyim… çok yalnızım… perişanım…. Sıralayıp, duruyor. O perişan sesini duyar duymaz yüreğim kabarıyor, kabına sığmaz oluyor. İçimi kaplayan acıma duygusu gururumu ve diğer duygularımı bastırıyor. Ona sakin, müşfik bir ses tonuyla; -Yalnızsan, yanına gelebilir miyim? Karşıdan, duydukları karşısında adeta şaşkına dönmüş, pek de duyduğuna inanmayan, ama her şeye rağmen şansını denemek isteyen, umarlı, pişman, yalvaran bir ses; -Gerçekten mi geleceksin? Benimle alay etmiyorsun, değil mi? Eğer gelirsen kölen olurum. Evini bilmediğim için, gelip beni almasını söylüyorum ve telefonumu kapatıyorum. Konuşmamızdan sonra içimi pişmanlıkla beraber tanımlayamayacağım garip duygular sarıyor. Onu tekrar aramaktan dolayı pişmanlık duyuyordum. Ama, bununla beraber başka duygular da… Yirmi dakika geçmeden, karşıdan görünüyor. Beni görür görmez koşarak yanıma geliyor ve hiç bir şey söylemeden boynuma sarılıyor. Dakikalarca sarsıla sarsıla ağlayarak, öylece kalıyor. Dayanamıyorum onun bu haline. Yüreğim inceliyor, titriyor koyuveriyorum kendimi; ağlıyorum. Ağlıyoruz… Yanaklarını avuçlarımın arasına alıp yüzüne bakıyorum. -Olmasın, bir daha lütfen böyle bir şey olmasın, diyorum, yalvarırcasına… -Olmayacak… tövbeler olsun, bundan sonra sadece seninim ve senin istemediğin hiç bir şey olmayacak, seninle öleceğim, seninle güleceğim… Eğilip, çantamı alıyorum ve evine gidiyoruz. *** O gün ondan ayrıldığımda bir daha aramamalıydım… Ona gitmemeliydim. Artık, o son olmalıydı. Zira, ne o sözünde durdu, ne de ben karşı koyabildim bir daha, onun onlarca kez bana cehennemi yaşatmasına rağmen… Nemlenen gözlerimi ovuşturup, ayağa kalkıyorum. Ona tekrar gittiğime ve birlikte olduğuma hayıflanıyorum. Artık ne yüreğim ne de beynim kaldırabiliyor… Sanki yüreğimi jiletle çizip, üzerine tuz ekmişler gibi dayanılmaz acılar hissediyorum. Okumaktan vazgeçiyorum. Defteri kapatıp, ayağa kalkmaya çalışıyorum. Yalpalıyorum. Kendimi sırt üstü yatağa atıyorum. Bomboş gözlerle karanlık tavana bakıyorum; gözlerimde renkli parıltılar, yıldızlar uçuşuyor. Sonra şekilden şekle giren görüntüler… Kendimi, onu düşünmekten alamıyorum. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Yarı uykulu bir haldeyken, telefonun sesini duyar gibi oluyorum. Uykulu gözlerimi aralayıp, kolumdaki saate bakıyorum; nerdeyse öğlen olacak. Aralıksız çalan telefona uzanıp, aldığım ahizeyi kulaklarıma götürüyorum. Arayan otelin (tek) personeliydi. Beni kahvaltıya çağırıyordu. Yatakta bir iki gerindim, kıvrandım. Üzerim açık uyuduğumdan bütün vücudum tutulmuştu. Zor kalkabildim. Duş almak istedim “soğuk alırım” diye vazgeçtim. Üstümü değiştirdim, yüzümü yıkadım ve aşağı indim. Merdiven başında beni bekleyen otel görevlisi doğal, sempatik tavrıyla;

86

-Günaydın ağabey bugün geç kaldın... Aslında rahatsız etmek istemezdim, ama merak ettim… Ona sıcak bir gülümsemeyle, yaptığından minnet duyan bir edayla; -Günaydın canım. Uyandırdığına iyi ettin. Teşekkür ediyorum... Hazırladığı güzel kahvaltı masasına geçtik. Hayatıma birkaç gün önce giren ve samimiyetine, dürüstlüğüne şüphe duymadığım oteldeki tek dostumla havadan sudan sohbet ediyoruz. Ama, o yine kahvaltı boyunca büyük bir özlemle ailesinden, köydeki yaşamından, hatta akrabalarından bahsedip, durdu. Beynimin ve yüreğimin içerisinde kopan fırtınalardan dolayı, çoğu kez onu dinliyor gibi yapıyor, arada bir söylediklerini çeşitli mimik hareketleriyle onaylıyordum. Ailesini özlediği her halinden belli oluyordu. Hele bu yıl okula başlayan kızından bahsederken, gözleri doluyordu. Benim orda olmamı, yalnızlığını paylaşmamı bir şans olarak görüyordu. -Ağabey, eğer sen de olmasaydın bir başıma ne yapardım burada? Peşinden, ona daha fazla yarenlik edemediğimden dolayı, yarı şakayla sitem ederek; -Sen de pek konuşmuyorsun be ağabey… Pek beraber olamıyoruz. Yukarıda tek başına canın sıkılmıyor mu?... Bu son söylediğine gülümsüyorum. Beynimin ve yüreğimin içerisindeki delirten kalabalığımı bir bilebilse, diye geçiriyorum içimden... Bardağımdaki çayın son yudumunu da içip, sigara paketimden bir sigara alıp yakıyorum. Daha sigaramı bitiremeden içimi bir sıkıntı basıyor. Dışarı çıkmak için ayağa kalkıyorum. -Ben biraz hava alayım… Kahvaltı masasını topladığı yerde; -Ağabey hava serin, üzerine bir şey al… Bu havalara pek güven olmaz. Onun söylediklerini ciddiye alıyorum. Yukarı odama çıkıp, yün hırkamı alıyorum. Dışarıda hava çok güzel. Güneş bütün cömertliliğiyle sıcaklığını sunuyor olmasına rağmen havada gevrek bir serinlik var... Halbuki bundan bir ay öncesine kadar buralar sıcaktan kavruluyordu. İnsanlar güneşten ve sıcaktan korunmak için gölgelik yerleri tercih ediyor, suya girip serinliyorlardı. Şimdi ise, güneşte dolaşarak mevsimin bu son sıcaklığı iliklerimize kadar işlesin istiyoruz. Yine de otel görevlisinin tavsiyesini dikkate alıyorum; yürüdüğüm yerde elimde tuttuğum yün hırkamı sırtıma atıyorum. Uçsuz bucaksız kumsal çok sessiz ve sakin… Kendi içindeki bu kalabalık sessizliği deniz kuşlarının ve dalgaların ritmik sesi ile rüzgarın hafif uğultusu bozuyor. Ne garip, çoğu zaman kalabalıkların içerisinde yaşamak istememe rağmen, nerdeyse bir haftadır bu ıssız yerdeyim, ama kalabalıkları ve kendine özgü koşuşturmalı gürültülerine hiç de özlem duymuyorum. Beynim öylesine yorgun ki, aslında zaman zaman bu sessizliğin içindeki ses bile bana rahatsızlık veriyor. Sanki bütün sesler kulaklarımın içerisinde geliyor ve beynimin içerisini tırmalıyor. Oysa kalabalıklar içerisinde yaşarken daraldığımda, sıkıldığımda hep böyle bir dinginliği hayal ederdim. Hele sahilde bir kayanın üzerinde oturup denizin sonsuzluğuna dalıp, gitmeyi… İşte şimdi o daralma sonrası hayallerini kurduğum tablonun içerisindeyim… Sahilde küçük bir tepe gibi duran, kaya yığınlarının olduğu yere giderek, her gün üzerine oturduğum kaya parçasına oturuyorum. Denizin sonsuzluk hissi uyandıran görkemine dalıp gidiyorum… Kafamın içerisi o kadar karmaşadan, beni rahatlayacak güzel şeyler düşleyemiyorum. Çoğu kez beni buraya kadar getiren nedenler ve okumaktan kendimi alamadığım günlüklerimin bana yeniden yaşattıkları doğrultusunda; yakın geçmişime dair... Bunlardan ne kadar sıyrılmaya çalışıyorsam da olmuyor. Kısa bir aradan sonra kurduğum hayal veya daldığım her neyse bir yolunu bulup, hemen Serap’la ilgili bir hal alıyor.

87

Gerçekten beni sevdiyse, ya da en azından, bunca birlikteliğin az da olsa bir hatırı olmalıydı... Belki şimdi o da beni düşünüyordur. Nasıl ki duyduğum, dokunduğum her şey onu hatırlatıyorsa bana, beni de ona hatırlatacak çok şey olmalı; evin içerisindeki her şey, teni, bedeni, elleri, dudakları… Ne bileyim; teninin her yerinde santim santim dokunuşlarımın izi kalmıştır… Bendeki ona ait bu karmakarışıklığa bir türlü anlam veremiyorum. Duygularım anlık boyut değiştiriyor. Sevgi, aşk, romantizm, öfke, acıma hepsi bir arada… Beraber yaşadığımız onca güzel şeyleri düşünüyorum. Ama elimde değil, yaralı yanım, kindar bir kanlı gibi dikiliyor karşıma. Acımasızca yaşattığı ihanet duygusunu ve iğrenç bir boyuta ulaşan ilişkimizi anımsatıyor. Öfkelenip, hiddetle doluyorum. Dünya etrafımda dönüyor, baktığım noktalar gözlerimde dalgalanıyor, şekilden şekle, renkten renge giriyor. Ellerim yumruk haline geliyor, dişlerim gıcırtıyla birbirlerine geçiyor ve dediğim gibi, her sözcük küfre dönüşüyor dudaklarımda. Uçsuz bucaksız diye bir şey kalmıyor, bütün yaşam alanları dar geliyor bana… Oturduğum kayadan kalkıyorum. Bir süre hiç kıpırdamadan olduğum yerde duruyorum. Zihnimi başka şeylerle meşgul edip, dikkatimi dağıtmaya çalışıyorum. Kahretsin, o kadar ağır basıyor ki, dikkatimin başka şeylerde yoğunlaşması imkansız… Bana yaptıklarına karşın ona onca sabrı ve sadakatı gösterdiğim için kendime kızıyorum. Bilerek, göre göre ihanetlerine göz yumup, düzelir diye sabrettiğim için bir türlü kendimi affedemiyorum. Ama onu seviyordum. Sevgi emek isteyen bir şey değil miydi? Ona emek vermek; düzelir, değişir, yaşamın gerçeklerinin farkına varır umudunu taşımak kadar insani bir şey olabilir mi? Zira ona bu anlamda çok emek verdiğime inanıyorum. İnanamadığım şey ise; bir insanın bu kadar soysuz ve nankör olabileceğidir... Patlamak üzere olan başımı gökyüzüne çeviriyorum. Boynumun gıcırdaması hoşuma gidiyor. Güneşin direkt gözlerime gelen ışınları gözlerimi kamaştırıyor. Başımı tekrar önüme eğiyorum. Bazen neden yaptığıma anlam veremediğim bu gibi hareketler sıkıyor beni. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Kayalardan sahile inip, yürüyorum. Anlamsızca, bata çıka yürüdüğüm kumsaldan aldığım yassı bir taşı, var gücümle denize fırlatıyorum ve suda seken taşı izliyorum. Çocukluğumun geçtiği köyümde yağmur sularının oluşturduğu genişçe bir göl vardı. Bu göl yaz kış dolu olurdu. Çocuk aklımla bütün gölleri onun kadar büyük sanırdım. Özellikle yazları köyün çocukları gölün kıyısında oynar, yüzer ve çamurdan evler, oyuncaklar yapardık. Ve taş sektirme yarışmaları düzenlerdik. Saatlerce suda sekebilecek yassı taşlar arardık. Ceplerimize, kazaklarımızın eteklerine doldurduğumuz taşlarla gelip, gölün kıyısında toplanırdık. Herkesin ortak görüşüyle belirlendiği bir hakem eşliğinde yarışma başlardı. Hakemin direktifiyle elimizdeki taşı teknik bir şekilde var gücümüzle göle fırlatırdık. Taşı en uzağa atan ve en fazla sektiren yarışmayı kazanırdı. Gölün nimetlerinden en az yararlanan kişi bendim. Annem gölün tehlikeli ve suyunun kirli olduğunu söyleyip, orada oynamama fazla izin vermezdi. Kızardım, ağlardım, küser eve gitmezdim… Yıllar sonra anneme bu korunma içgüdülüğü için hak verip, minnettar kalmıştım. Özellikle kışın donan buzun üzerinde kaymak çok tehlikeliydi. Bir seferinde gölün kıyısında incelen buz kırılmış, çocuklardan biri kırılan yerden buzun altına gömülmüştü. Bir sürü insan onu zor bela kurtarabilmişlerdi. Annem geliyor aklıma; yalnızlık, acı, hüzün dolan bu naçar bedenimi bütün analık güdüleriyle sarmalıyor… Anneme olan özlemim bütünüyle bir anda büyüyor. Nedense annemi düşlediğimde hep gözlerim dolar ve ya gözlerimin ağlamaya ihtiyacı olduğu zaman annem gelir aklıma… Şuan onun sınırsız ve paylaşımsız kucağına ne kadar çok ihtiyacım var…

88

Bir kurtuluş gibi gördüğüm ana özlemim dayanılmaz oluyor. En kestirme yoldan otele dönüyorum. Otel görevlisine telefonun şehirlerarası görüşmelere açık olup olmadığını soruyorum. Bu telaşlı halime şaşıran görevli yüzüme hayretle bakarak;“açık ağabey, görüşme yapabilirsin” diyor. Resepsiyon tezgahının üzerindeki telefonun tuşlarına basıyorum. Karşı taraftan çalıyor sinyali alıyorum. Defalarca çaldırıyorum, cevap veren olmuyor. Telefonu kapatıp, bir süre bekliyorum. Annem muhtemelen dış kapının önünde oturmuş, mahalleli kadınlarla sohbet ediyordur. Veya bir yerlere gitmiş diye geçiriyorum içimden. Yaşlı kadın bir başına evde sıkılıyordur tabi… Onbeş-yirmi dakika geçtikten sonra tekrar arıyorum. Bir kaç çalmadan sonra annemin o saran sarmalayan şefkatli sesini duyuyorum. Soluk almadan peş peşe hal ve hatırımı soruyor. Ona üzülmesin diye ona işimden, eşimden ayrıldığımı söyleyemedim. Gerçi onun işten ziyade, en büyük derdi evliliğim, Serap ve biran evvel kucağına almayı hayal ettiği torunuydu. Zaten hiç vakit geçirmeden konuyu evirip çevirip yine evliliğime, çocuklara getirdi. Ben yine her zamanki gibi kaçamak cevaplarla geçiştiriyorum. Bu davranışımdan dolayı bana tatlı sert kızıyor. Canım annem, benim Serap ve evliliğim yüzünden neler çektiğimi, şu an nerede olduğumu nerden bilecek… Ona işlerimin iyi olduğunu, fırsat bulur bulmaz kendisini ziyarete gideceğimi söyleyip telefonu kapattım. Telefonu kapatırken o hala benim için dualarına devam ediyordu. Anlaşılan hala Serap’la görüşmemişlerdi… İçimi karmakarışık duygular sarıyor yeniden. Otel görevlisine içecek bir şeylerinin olup olmadığını soruyorum. Bu teklifim karşısında şaşırmış, hayretle bakarak; -Hayırdır ağabey, kötü bir şey yoktur inşallah… Ona kötü bir şeyin olmadığını, sadece annemle görüştüğüm için biraz efkarlandığımı söyleyince; -Sen emret ağabey, ne istersen var. Olmasa bile yaratırız… Bir kadeh sek votka istiyorum. Hemen koşuşturuyor. Az sonra elinde, içine bir parça limon koymuş votka dolu kadehle geliyor. Kadehi bana uzatırken, benim için bir iyilik yapmış olmanın keyfiyle gülerek; -Böyle daha hoş içilir… diyor. Adama teşekkür ederek kadehi alıp, dışarı çıkıyorum. Otelin solmaya yüz tutmuş çimenlerle kaplı bahçesinde yürüyorum. Elimdeki kadehten derin bir yudum içiyorum. İçki gittiği yere kadar yakıyor. Başımı gökyüzüne çevirerek, deniz ve yosun kokan havadan ciğerlerime derin derin nefes alıyorum. İklimine yabancısı olduğum bu bölgenin kendine özgü kokusu hoşuma gidiyor. Galiba efkarlanıyorum. Kadehimden aldığın ikinci yudumdan sonra en sevdiğim türkü gelip, dilime yerleşiyor. “tutam yar elinden tutam çıkam dağlara dağlara…” bu türkü bana hep dağları, dağlarsa, özgürlüğü, yiğitliği hatırlatmıştır. Yari kollarından tutup, dağlara çıkmak… Dağlar ki ulaşılmaz, dost yüreği gibi güvenilir, dokunulmazlığıyla sınırsız özgürlük duygusu verir insana… Ama neyleyim ki, sevdam hain, yarim yalancı, yarim kirli, yarim bana yabancı ve ihanet içerisinde… Elinden tutup, her şeyi göze alarak dağlara çıkaracak kadar soylu, temiz, uğrunda ölünecek bir yarimin, sevdamın olmayışına hayıflanıyorum… Ve ansızın yine o bütün bedenimi tarifsiz saran ince sızı sarmalıyor beni… Ona bu türküyü defalarca en içten duygularımla okumuştum. İstisnasız her seferinde türkünün sonunda oturup ağlamıştım. Onun duyarsızlığına ağlamıştım, onun beni anlamamasına ağlamıştım. Belki de uğrunda dağlara çıkılacak bir sevda istediğimdendi ağlamalarım… Ama ağlıyordum işte… Yine öyle oldu; türkünün son bölümünü söyleyemeden gözlerim doldu ve son dörtlüğü hıçkırıklarla karışık söyledim. Türkünün bitiminde kadehimin içinde kalanı bir çırpıda

89

dikiyorum tepeme. Durduğum yerde sendeliyorum. Otel görevlisinin beni bu halde görmesini istemediğimden sahile doğru yürüyüp, otelden uzaklaşıyorum. Bu arada elimde bir fazlalık gibi duran boş bardağı cebime koyuyorum. Otel bahçesinin plaja açılan kapısının yanındaki yükseltiye oturuyorum. Dakikalarca ağladıktan sonra biraz rahatladığımı hissediyorum. Yüzümdeki ıslaklığı silmek için cebimden mendil arıyorum. Bulamıyorum. Burnumu üst üste çektikten sonra, yüzümü hırkamın etekleriyle siliyorum. Zaman zaman sıkıntıdan elime geçen taşları denize fırlatarak, içimde kaynayan volkan dinene kadar orada oturuyorum. Bu ıssız yerde, içimdeki bunca kalabalığa rağmen, bir anda bütün kalabalıklarım çekiliyor. Kendimi müthiş çaresiz ve yalnız hissediyorum. Birden oteldeki odam geliyor aklıma, sanki orada beni bekleyen ve bana benim kadar yakın birileri varmış gibi seviniyorum. Biran evvel odama gitmek için sabırsızlanıyorum. Oturduğum yükseltiden kalkıp, otele doğru hızla yürüyorum. Otel görevlisine kötü görünmemek için içeri girmeden önce kendime çeki düzen veriyorum. Bu arada cebimdeki kadehi çıkarıp, elime alıyorum. İçeri girdiğimde otel görevlisi resepsiyon tezgahının arkasında bir şeylerle meşguldü. Elimdeki kadehi tezgahın üzerine bırakıp, görevliye “ben odama çıkıyorum” dedim. Merdivenleri çıkarken peşimden, “ağabey bu akşam güzel bir şeyler hazırlayacağım.” diye sesleniyor. Ona “sen yemeğini ye, canım şuan bir şey istemiyor. Acıkırsam inerim” diyorum. Muhtemelen bu sözüm hoşuna gitmemiştir. Zira, o da yalnızlık çekiyor. En azından akşam yemeklerini beraber yemek, benimle paylaşması onu mutlu ediyor. Odanın kapısını sabırsızlıkla açıyorum. İçeri girer girmez beni sadece bana ait bir koku karşılıyor. Sabah çıkarken, içerinin havalanması için pencereyi açmayı unutmuşum. Gidip pencereyi açıyorum. Üzerimden hırkamı çıkarıp, dağınık duran yatağımın üzerine atıyorum. Kutsal bir ayine başlayacakmışım gibi hazırlanırcasına, gözlerim arada bir tuvalet aynasının yanında duran meşin kaplı deftere takılarak, odanın içerisini turluyorum. Bir süre sonra kendimi hazır hissettiğimde o küçük tabureye oturup, masanın üzerinde açık bıraktığım sayfaya bakıyorum. 21 Haziran Üç gündür Serap’tayım. Aramızda hiçbir olumsuzluk yaşanmamış gibi ikimiz de rahatız. Beni mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Bugün de işe gitmek üzere yine saat 7.30 da kalktı. Beni uyandırmamaya özen göstermesine rağmen onun uyanmasıyla ben de uyandım. Beraber kahvaltı yaptık. Onu kapıda öpücükle işine uğurladım. Çıkarken “akşam dışarıda yemek yeriz” dedi. Ona, akşam yemeğini evde hazırlayacağımı söyledim. O gittikten sonra bulaşıkları yıkadım, sağı-solu düzelttim. Giyinip, dışarı çıktım. Önce sahile gidip, spor olsun diye yürüyen insanlara katılarak bir süre yürüyüş yaptım. Çarşıya indim. Akşam yemeği için alışveriş yaptım. İş çıkışı gizliden Serap’ı izlemeyi düşündüm. Bu bana çok çirkin geldi, vazgeçtim. Güzel bir buket çiçek alıp, eve geldim. Yemek hazırlıklarına başladım. Serap akşam tam saatinde eve geldi. Çantasını bırakır bırakmaz bana sarıldı, öptü. Mutluydu, mutluyduk. Akşam yaptığım yemeği çok beğendi. Yemek faslımız güzel geçti. Sonrası çok daha güzeldi… Serap’ı çok seviyorum. Keşke aramıza hiç kimse, hiçbir şey girmese. Sadece biz bize iki kişilik bir dünyamız olsa… …………… …………….

90

……………. *** Uzun süreden bu yana, ilk defa bugün ona gül aldım. Bugün, Serap’la evinde beraberliğimizin üçüncü günü. İlk iki günümüz birbirimize sarılıp ağlamakla, sızlamakla, günah çıkarmakla, kendimizi birbirimizin karşılıklı aşklarına inandırmakla geçmişti. Çoğunlukla yaptıklarından pişmanlık duyduğunu söyleyerek ağlamıştı. Ama her şeyden ziyade hoşuma giden ve beni umutlandıran; eve geldiğinde artık cep telefonunu kapatıyordu. O zaman dünyada sadece ikimiz yaşıyorduk sanki. Ve işte o zaman, yani aramızda hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığı anlarda bana karşı cömertliği sınırsız oluyordu… Artık geçmişi geçmişte bırakıp, her şeye sıfırdan başlamaya yemin etmiştik. Aramıza kimsenin girmesine izin vermeyecektik… Aramızdaki bu sıcaklığa rağmen, ayrı odalarda ve ayrı yataklarda yatma önerimi geri çevirmemişti. Ama yine de, kendimi zor tutmama rağmen zaman zaman gelip yatağıma oturmasını, benimle konuşmasını, sonra da usul usul yanıma sokulmalarını görmezlikten geliyordum. Çünkü ona çaktırmasam da bu hoşuma gidiyordu. O sabah da erkenden yatağıma gelmiş, koynuma girmişti. Hiç tepki göstermeyip, uyuyormuşum gibi yapmıştım. Bütün sıcaklığıyla bana sarılıp, bir saatten fazla benimle uyumuştu. İşe gideceği saate uyanmış, beni uyandırmamak için dikkatlice yataktan sıyırmıştı kendini. Sonra da eğilip usulce yanağımdan, dudağımdan öpmüştü. Bu sırada yeni uyanmış gibi yatakta kıvrandım, gerindim, gözlerimi hafiften aralayarak ona baktım. Yataktan yeni kalkmış olmasına rağmen çok düzenli görünüyordu. Yumuşak, okşayıcı sesiyle; -Uyandırdım mı seni? Günaydın aşkım. Sen rahatsız olma uyumana devam et… Uzun bir süreden bu yana ilk defa onu yatağa çekip, öpmek, hatta saatlerce sevişmek isteği doğmuştu içimde. Yine de içimdeki bu dayanılmaz arzuyu bastırdım. Odadan çıktıktan sonra bir süre yatakta kıvrana kıvrana onu düşündüm… Yatak bana rahatsızlık vermeye başlamıştı. Çaresiz yataktan kalkıp banyoya giderek, duşa girdim. Bu memlekette insan günde en az iki sefer duş alamayınca rahat edemiyor. Hele öğlene doğru sokaktaysan, terden yapış yapış oluyorsun. Banyodan çıktığımda, çatal-bıçak sesinden hala mutfakta olduğunu anladım. Yatak odasına giderek üzerimi giyinip, mutfağa, yanına gittim. Beni görünce gülümsedi. O an eğilip, belirginleşen gamzelerinden öpmeyi ne kadar çok istemiştim… Artık kendimi bastırmakta güçlük çekiyordum. Bu kadar nazlanmak yeter, diye geçirdim içimden. Kafama koydum; bu akşam onunla aynı yatağı paylaşacağım. Ama, bunun için akşama kadar sabretmek zorundaydım. Yanına, kahvaltı masasına oturdum. O kahvaltısını bitirmiş çay içiyordu. Birden saatine baktı, “oh yine geç kalacağım” dedi. Ona “sen git, geç kalma, masayı ben toplarım” dedim ve kapıya kadar eşlik ettim. Mutfağa dönüp, sandalyeme oturdum. Hiç iştahım yoktu. Kendime demli bir çay koydum ve bir de keyif sigarası yaktım. Ne zaman onunla tekrar yakınlaşma isteğim belirginleşirse, beynimin içerisine binlerce olumsuz düşünce hücum ediyor bir anda. Artık olumsuz hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Sadece akşamki yaşayacağıma inandığım güzel anları, sevişme fantezilerini düşünmek istiyorum. Bunun için elimden geldiğince iyimser yanımdan taraf oluyorum. Zaten onu yatakta hayal etmek, bütün olumsuz düşünceleri beynimden silip atmaya yetmişti. O kadar çok özlem duymuştum ki ona, içim bir tuhaf olmuştu… Anlaşılan akşamı zor bekleyecektim… Çayımı ve sigaramı içtikten sonra, kapının arkasında asılı duran mutfak önlüğünü boynuma geçirip, yan iplerini arkamda bağladım. Bir sigara daha yaktım. Masayı topladım,

91

bulaşıkları yıkadım. Dışarıya çıktığımda alayım diye, mutfaktaki eksiklerin listesini çıkardım. Yatak odasına geçtim. Yatağımı topladım, düzelttim… Hava çok sıcak. Az önce duş almış olmama rağmen yine terden sırılsıklam oldum. Tekrar banyoya gidip serin bir duş aldım. Üzerimdeki bornozla salondaki divana uzanıp, kitap okumak istedim. Serap’ın kitapları da çok ilginç; çoğu felsefeyle, psikolojiyle ve sosyal konularla ilgili bilimsel kitaplar. Kitaplarını karıştırırken, o sıralar çok satan kitaplardan birini buldum, onu okumaya koyuldum. Nedense fazla kitap okuyamıyorum. Hemen gözlerim ağırlaşıyor ve uykum geliyor. Yine öyle oldu; uykum geldi… Kitabın okuduğum sayfanın arasına kaybolmasın diye bir kağıt parçası koyup, öylece, divanın üzerinde uyudum. İki saatten fazla uyumuşum. Uyandığımda canım kalkmak istemiyordu. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Ama, çıkıp akşam için alışveriş yapmak zorundaydım. Bir-iki gerindikten sonra kalktım. Tekrar duş almak istedim, vazgeçtim. “Artık dönüşte alırım” dedim. Sadece yüzümü yıkamakla yetindim. Giyindim ve çıktım. Akşam için henüz erkendi. Bana yabancı olan bu kentin sokaklarını dolaştım. En çok da sahilde oturup denizi seyretmeyi sevdiğimden, bir seyyar satıcından kabak çekirdeği alıp, sahile gittim. Sahil boyu sıralanmış banklardan gölgesi bol olan birine oturdum. Keyifle çekirdeklerimi çıtlattım. Geleceğe dair bütün belirsizliklere rağmen mutluydum. Güneş günün büyük bölümünü geride bırakıp, denizin ortasında batmaya doğru gidiyordu. Gün yorulmuş ve gölgeler uzamıştı artık. Kalkıp, yavaş yavaş çarşıya doğru yürüdüm. Serap’ın işyerinin bulunduğu caddeye geldiğimde içimde şeytani bir fikir belirledi yeniden; akşam işten çıkarken onu gizliden takip etmek istedim. Bir anda utanmış, yüzümün kızardığını hissetmiştim. Aslında, onun işten çıkış saatini bekleyip, beraber eve gidebilirdik. Ama yanlış anlaşılabilir düşüncesiyle vazgeçtim. Sanırım bunun için henüz erkendi. Büyük bir markete gittim. Buralar klimalı olduğundan serin oluyor. Serin ortamda hem alışverişimi yapar, hem de biraz vakit geçiririm. Cebimden çıkardığım listeme bakarak, sürüklediğim arabanın içerisine raflardan aldığımı atıyorum. Ellerimde bir sürü dolu poşetle marketten çıktım. Yolumun üzerindeki çiçekçiden de güzel bir buket yaptırdım. Artık eve gidip, gece için hazırlıklara başlamaktan başka işim kalmamıştı. Kimsenin umurunda olmamasına rağmen, hala eve girerken birilerinin beni görmesini istemiyordum. Kapıyı aceleyle açıp içeri girdim. Mutfağa geçip, aldıklarımı dolaba ve raflara yerleştirdim. Yapacak fazla bir işim kalmamıştı. Salona geçip televizyonu açtım. Ve sevgilimi beklemeye koyuldum… Her zaman onu beklemek bende müthiş heyecan yaratmıştır. Yine çok heyecanlıydım. İkide bir saate bakıyordum. Cep telefonum çaldı. Baktım arayan oydu; -Canım ben çıkıyorum. Evde misin? Bir isteğin var mı? Evde olduğumu, hiçbir şeye gerek olmadığını, onu beklediğimi söyledim. Sevinçle; -Tamam bir tanem, geliyorum… Beraber yaşıyor, aynı evi paylaşıyor olmamıza rağmen ona güzel görünmek istiyordum. Eve gelmesi onbeş-yirmi dakika sürerdi. Hemen banyoya gittim. Aceleden duş aldım, aynanın karşısında durup, yüzüme baktım, sakallarım uzamamış olmasına rağmen tıraş oldum, dişlerimi fırçalayacaktım ama önce bir sigara içmek istedim. Üzerimi giyindim. Ağzım kokmasın diye gelene yakın dişlerimi fırçaladım. Lavabodan yeni çıkmıştım, ağzımın içerisi henüz mentollu kokuyla doluydu, kapı çaldı. Ani bir hareketle kapıya yöneldim. Anahtarı olmasına rağmen kapıyı çalmıştı. Kapıyı açar açmaz karşımda o kocaman gülüşüyle duruyordu. İçeri girdi, çantasını vestiyere bırakır bırakmaz büyük bir özlemle boynuma sarılarak; -Canımın içi nasıldır bakayım?

92

-Bir başına candan öte cananı beklemek çok zor geliyor… Ve hiç beklemediği bir hareketle sarılıp, dudaklarına gömüldüm. Bu arada bakışlarım hala açık duran kapıya takıldı ayağımla açık duran kapıyı kapattım. Bu şehvetli sarılmama karşı koymamakla beraber, benden daha fazla bir istekle sıkıca sarılarak dakikalarca dudaklarını dudaklarımdan ayırmadı. Birbirimize sarılı bir vaziyette salona geçtik. Salonun ortasında durup tekrar yapıştık birbirimize. Artık yorgunluktan mıydı yoksa heyecandan mıydı bilmiyorum, dizlerim titriyordu. Ondan kopup, divana oturdum. Gülümseyerek elimle dizlerimi işaret ettim. O da gülüşüme hınzır bir sırıtmayla cevap vererek gelip dizlerime oturdu. Eğilip kor dudaklarını dudaklarıma kilitledi. Dakikalarca hiç konuşmadan, aşkla o şekilde öpüştük. Büyük bir özlemle saçlarımı, yüzümü okşadı. Kucağındaki bir çocukla konuşur gibi, şefkatli bir şekilde; -Söyle bakayım, günün nasıl geçti? Aşkım, bir tanem, canımın içi… Son üç kelimeyi şehvetle çiğneyerek, çıkarmıştı dudaklarının arasından. Yaramaz, şımarık bir çocuk edasıyla, o gün yaşadıklarımı bir bir anlattım ona. Dudaklarıma son bir kelebek öpücüğü kondurarak, oturduğu dizimden kalktı. Elimden tutarak beni de ayağa kaldırdı. Beraber mutfağa geçtik. Hizmetçisinin çalışmalarını kontrol eden bir hanımefendi edasıyla sağa sola, raflara, dolaba baktı; -Ayy… canım, ne gereği vardı bütün bunlara? Bir sürü şey almışsın… Yine çok masraf etmişsin… Bunu içtenlikle söylediğine inanıyordum. Hakkını yemeyim; özellikle işsiz kaldığımdan bu yana ekonomik anlamda bana hissettirmeden birlikteliğimize katkılar sağlıyordu. Bu yüzden yaptığım alışverişten dolayı içten üzüldüğüne inanıyordum. Daha akşama çok vardı. Üstelik, bu saatlerde, bu kentin akşam üstleri güzel olur. Canım dışarıya çıkıp, beraberce yürümeyi çok istiyordu. Ama yine bir uğursuzluk olur da moralim bozulur, diye bunu teklif etmeye çekindim. İçimi okumuş gibi, bana dönerek; -Canım ben bir duş alayım. Sonra çıkar biraz yürürüz. Akşama da eve gelir beraber güzel bir yemek hazırlarız… dedi. Çok istiyor olmama rağmen, içimdeki endişeler sevinmeme engel oluyordu. Sadece, “harika olur” dedim. Bu olumlu cevabım karşısında, dudaklarıma bir öpücük kondurup, keyifle banyoya gitti. Ben zaten önceden giyinmiştim. Pencerenin kenarında oturup, bir sigara yaktım. Daha sigaram bitmeden dışarı çıkmaya hazır bir şekilde karşıma dikilip; -Ben hazırım, bir tanem… dedi. Çantalarımızı alıp, dışarı çıktık. Bu, son tartışmamızdan bu yana beraberce ilk görünmemiz olacaktı. İçimden kötü bir şeyler olmasın diye dualar ediyordum… Evi sahile çok yakındı. Sahile doğru yürüdük. Akşamüstünün bu saatlerinde yürüyüş parkuru kalabalıktı. Biz de akşam serinliğinin keyfini çıkaran kalabalığa karıştık. İlk tanıştığımız günler geldi aklıma, burada çok yürümüştük. İlk aşk kıvılcımları burada düşmüştü içime, ilk acımı burada yaşamıştım, ilk yalnızlığımda da yine buradaydım. Beni aldattığına inandığım o rezil günün sonunda da buraya gelmiştim. Yani burası benim bir çok ilkin geçtiği, bir çok şeyimi paylaştığım bir mekandı... Bu hatırlamalardan dolayı bazı olumsuz duygular beliriyor içimde. Derin bir ah çekip, elimdeki elini biraz daha sıkıyorum. Yüzüme bakıp, gülümsüyor. Ben de buruk bir gülümsemeyle cevap veriyorum. Yürüyüş parkurunun sonundaki çay bahçesi kalabalıktı. Defalarca oradan geçmiş ama hiç oturmamıştım. Birden dönüp bana baktı; -Aşkım, buraya oturalım mı? Dedi. Henüz kurtulamadığım o karmakarışıklıklardan olacak, önce söylediğini tam olarak anlayamamış onaylar gibi başımı salladım. Peşinden “iyi olur canım, oturalım…” dedim.

93

Bahçeden içeri girer girmez beyaz gömlekli bir garson koşarak yanımıza geldi ve bizi oturacağımız masaya götürdü. Çantalarımızı boş sandalyelerden birisine koyduktan sonra karşılıklı oturduk. Gözlerimin içerisine bakarak tatlı tatlı gülümsedi. O an uzanıp, içimi gıcıklayan gamzelerinden öpmek geldi içimden. Kısa bir sessizlikten sonra ani bir hamleyle masanın üzerinde bulunan elerimi tuttu, okşadı; -Ehh, konuş aşkım… dedi. Bir an panik oldum. Sonra toparladım kendimi. Açıkçası ne konuşacağımı bilemiyordum. Bana sorduğu sorunun cevabını beklemeden yine o konuştu. Hayallerinden, geleceğe dair beklentilerinden bahsediyordu. Konuştuğu yerde ellerimi okşamayı da ihmal etmiyordu. Ben de sırf kayıtsız olmadığımı göstermek için arada bir kısa cümlelerle ona katılıyordum. Doğrusu, her an karşımıza bir tanıdığı çıkar, gelip masamıza oturur, onunla konuşur, bende sıkılır, üzülür, öfkelenirim diye çok tedirgindim. Zira tanıdık birilerini görünce çok farklılaşıyordu. Onu tanıyamıyordum o zaman. Oysa, daha yeni yeni kendime geliyordum. Ve yaşamayı hayal ettiğim geceyi hiçbir şeyin bozmasını istemiyordum. Kendimle ne kadar didiştiysem de içimdeki bu korku ve kuruntuları yenemiyordum. Hatta olumsuz bir şeyler olacak korkusu öylesine büyüdü ki birden sıkıntı bastı. -Canım, kalkıp eve gidelim mi? Sözlerini keserek, kötü bir şey olmuş gibi heyecanla yüzüme baktı; -Bir şey mi oldu bir tanem? Eve gitmek için henüz erken değil mi? Ona içimi kuşatan korku ve kaygılarımı anlatamazdım. Elimden geldiğince rahat görünerek, onu da endişelendirmeden ellerini sıkıp; -Ancak gideriz bir tanem. Evde yapacak bir sürü işimiz var. Hem bu akşam yemeği ben yapacağım… Ondan sonrasını da sen düşün… -Ondan sonrası ne ki bakayım? dedi, gülümseyerek. -Eve gidince görürsün sen… dedim, neyi düşündüğümü ima ederek. -Tamam sevgilim. Nasıl istersen. Gidelim o zaman… Toparlanıp, kalktık. Çıkışta garsona hesabı öderken aklım “sevgilim” sözcüğündeydi. Bunu ilk defa içten söylediğine inanmıştım. İçim bir hoş olmuştu. Birkaç gündür aynı evde yaşamamıza rağmen, evinin bulunduğu sokağa geldiğimizde, hafif bir gülümsemeyle yüzüme bakıp, deminden beri tuttuğu elimi bırakıyor. Bu davranışını yadırgamıyorum. Hatta hoşuma da gidiyor. Ama evden içeri girer girmez, henüz antredeyken intikamımı alıyorum; dudaklarına öyle bir yapışıyorum ki, ellerimden zor kurtuluyor. Rahat duramayacağımı düşündüğünden olsa gerek, benden sıyrılır sıyrılmaz nefes nefese; -Hemen üzerimizi değiştirip yemeğimizi yapmaya başlayalım… Hiçbir şey söylemeden yatak odasına geçiyoruz. Ona dokunmaya çalışıyorum, tatlı sert bir şekilde karşı koyuyor. -Dur hele, ne yemek yapacaksın bize? Yapabileceğim yemekleri sıralıyorum. Sonunda onun da sevdiği bir yemekte karar veriyoruz. Bu arada dışarı çıkmadığımı görünce, çok yumuşak bir ses tonuyla; -Haydi canım lütfen dışarı çık da, ben rahat rahat giyineyim… -Aşk olsun, ben yabancı mıyım? Söz, hiç bakmayacağım... Sana sırtımı dönüp, şuracıkta üzerimi değiştiririm… Çaresiz kabul ediyor. Onunla hiç ilgilenmiyormuşum gibi yaparak, odasında bulunan çantamı alıp, içerisinden temiz şortumu çıkarıyorum. Bir taraftan da kaçamak bakışlarla onu izliyorum. Sırtını bana dönmüş şekilde üzerindeki tişörtünü çıkarmış, eteğinin fermuarını çözüyordu. Eğilip, eteğini çıkardığında, giydiği ince iç çamaşırı dolgun kalçalarının derin aralığında kaybolmuştu. Önceden sutyenini çıkardığından memeleri öylesine boşlukta sallanıyordu.

94

Bu görüntüye daha fazla dayanamıyorum. İçimdeki erkeklik duyguları bir anda kabarıyor. Kendimi kontrol etmekte güçlük çekiyorum. Gömleğimi çıkarmış olduğumdan bedenimin üst tarafı çıplak. Pantolonumun kemerini açmaktan vazgeçiyorum. Sessizce yanına yaklaşıp, kalçalarından öpüyorum. İrkiliyor. Bana dönerek, çok şuh ve seksi bir ses tonuyla; -Beni çok mu istiyorsun? Hiç cevap vermeden üzerine abanıyorum. Yüz üstü bitişikteki yatağa uzanıyor. Omzundan başlayıp aşağılara doğru inerek, dilimi bütün sırtında ustalıkla gezdiriyorum. Dolgun kalçalarına ufak ısırıklar atıp, daha aşağılara iniyorum. Bundan müthiş tahrik oluyor. Yana açılan kolları yatağın üzerinde tutacak bir şeyler arar gibi dolaşıyor. Parmaklarını buruşmuş çarşafı avuçluyor. Bacaklarının arasına yerleşen iç çamaşırını sıyırıyorum ve parmaklarımla ıslanmış, kayganlaşmış, yumuşacık olmuş bacak aralarında geziniyorum. Altımda çığlıklar atarak kıvranıyor. Ani bir hareketle dönüp, yüzünü bana çeviriyor ve elleriyle bedenimi kavrayıp, kendine doğru çekiyor. Dudaklarıma koparırcasına yapışıp, sünger gibi emiyor. Nefessiz kalıyorum. Dudaklarımı kurtarıyorum dudaklarından. Yanaklarını, kulakmemelerini, boğazını öpüyor, dilimi yalayarak güzünün her noktasında gezdiriyorum. Yine aşağılara iniyorum, birer sihirli tepecik gibi duran memelerinin nohut büyüklüğündeki uçlarını öpüyor, dudaklarımın arasına alıp, dilimle üstlerini yalıyorum. Bu arada hafif ısırıklar atmayı da ihmal etmiyorum. Daha fazla dayanamıyor, iniltileri artıyor. Bacaklarının arasına kadar inmiş bedenimi yukarı çekip, pantolonumun kemerini çözüyor. Pantolonumu daha rahat çıkarması için pozisyonumu değiştiriyorum. Her iki paçamdan çekip, bir çırpıda çıkarıyor. Aynı hızla kilotumu da… Maharetli, yumuşacık parmakları bacaklarımın arasında şimdi… Biraz sonra parmaklarını gezdirdiği yere başını gömüyor. Ve uçsuz bucaksız bulutlar arasına sürüklüyor beni… Birbirimizden günlerce ayrı kalmanın ve bana çektirdiklerinin acısını çıkarırcasına hayvanlaşan bir saldırganlıkla bir saatten fazla zevk çığlıkları arasında boğuşuyoruz… Artık ikimizin de yorgunluktan kımıldayacak hali kalmıyor, bitap düşüyoruz ve olduğumuz yere yığılıyoruz. Yanı başımda yatağa sırtüstü sere serpe uzanıyor. Göz ucuyla o büyüleyici bedene bakıyorum. İçimden, o tenin, bedenin kudretine dair düşünceler doluşuyor… Yeniden cinsel istek duyuyorum. Şimdilik bu kadar yeterdi ama. Yataktan kalkıp, çantamdaki paketimden bir sigara alıyorum. Ayakta durup, onun bütün cömertliğiyle yatağa sere serpe yayılmış bedenini izlerken sigaramı yakıyorum. Sehpadaki kul tablasını alarak yatağın yanı başına giderek oturuyorum. Elimdeki kül tablasını hızla inip kalkan göbeğinin üzerine koyuyorum. İrkiliyor. Başını çevirip bana bakıyor. Göz göze geliyoruz ve gülüşüyoruz… Sigaram bitene kadar öylece yanında oturup, elimi vücudunda gezdirerek onu seyrediyorum. Biten sigaramı kül tablasında ezerek, kül tablasını alıp, banyoya gitmek üzere yanından kalkıyorum. Banyodan döndüğümde o hala yatakta sere serpe uzanıyordu. Yanına gidip, kurulamadığım saclarımı tenine değdiriyorum. Saçlarımın soğuk ıslaklığını hissedince gözlerini açıp bana bakıyor. Dudaklarına bir öpücük kondurup; -Haydi kalk tembel aşkım. Daha yemek yapacağız… Diyorum. Halsiz düşmüş, kısık bir sesle; -Ay çok yoruldum canım ya. Suyumu çıkardın zalim… Elinden tutup kendime doğru çekiyorum. Güçlükle doğrulup, bana sarılıyor. O şekilde beraberce banyoya kadar gidiyoruz. -Haydi sen keyifle duşunu al ben mutfakta gerekli hazırlıkları yaparım… Mutfakta önlüğümü bağlamış çalışıyorken, üzerinde mavi şortu ve ince askılı pembe tişörtüyle içeri girdi. Yanıma gelerek, arkadan bana sarıldı. -Kolay gelsin aşkım… Deyip, ensemden öptü.

95

Beraberce akşam yemeğimizi hazırlamaya koyuluyoruz. Açıkçası yemek yapma konusunda benden daha becerikli. O yemek yapmakla uğraşırken ben de balkonda masayı hazırlıyorum. Masaya koyacağım bardağı, çatalı, bıçağı, tabağı almak için ikide bir mutfağa girip, çıkıyorum. Her girip çıkmamda onu çimdikliyor, öpüyor kızdırmaya çalışıyorum. Bir ara masayı kontrole geliyor. -Vay canına, sen de az değilsin. Yine döktürmüşsün, gerçekten bu konuda iyi sayılırsın… Diyor. Beraberce hazırladığımız masaya karşılıklı oturuyoruz. Ve kırmızı şarap dolu kadehlerimizi hiç bitmesini istemediğimiz mutluluğumuza kaldırıyoruz. Bu arada havada duran kolunu göstererek; -Canım bak kolumu fazla sıkmışsın, yine moraracak… Diyor. Muzırlık olsun diye, gülerek; -Olsun canım. Teninde bir mührüm olsun… Diyorum. -Olur mu, şimdi görene ne diyeceğim? -Kim soracak ki Allah aşkına? -Öyle deme. Geçen defa yine morartmıştın ya, iş arkadaşlarımdan Cezmi bey bana takıldı “sevgiline söyle seni fazla morartmasın” demişti. Ay ne kadar utandığımı bilemezsin… Bu cümlesi daha ilk kadehimizde bütün keyfimi kaçırmıştı. Ses tonumu biraz sertleştirerek; -Sizin iş yerinizdeki erkekler vücudunuzla, ilişkilerinizle mi ilgileniyorlar? Yani siz onlarla yaşadıklarınızı mı paylaşıyorsunuz?... -Ne olacak ki canım? Günün en az sekiz saati beraberiz, tabi ki çok şeylerimizi paylaşıyoruz… -Yani sen birlikte yaşadıklarımızı onlara anlatıyorsun ? diyorum, şaşkınlıkla… -Hepsini değil ama… -Hepsini değil ne demek ya, yabancı bir erkek bir kadının en önemli, en hassas, en mahrem yerlerine, konularına, ilişkilerine nasıl karışabilir? Bu hakkı kendisinde nasıl bulabilir? Ya da bir kadın yabancı birisine bu hakkı nasıl verebilir? Yine çok öfkeleniyorum. Bunu görünce alttan almaya çalışarak; -Hayatım, buralarda bu böyledir. Sen çalışan kadınların gün boyu sadece çalıştıklarını, hiç kimseyle şu ya da bu şekilde konuşmadıklarını, hatta onlarla paylaşmadıklarını mı sanıyorsun? Eğer bunu aldatma olarak görüyorsan, o zaman çalışan kadınların yüzde doksanı aldatıyor demektir. Hatta işinde tutunabilmek için patronunun, amirinin tacizlerine, tecavüzlerine katlanmak zorunda kalan öylesine çok kadın var ki… -Hayır, neden olsun. Onurlu bir kadın her koşulda kendisini koruyabilmelidir. Unutma ki, yaşamak onurlu olunduğu zaman güzeldir… diyorum, ses tonumu yükselterek. -Nasıl korusun kendini? Patronun veya amirin çeşitli yaptırımları uygulayacağını söyleyip, bunu sana dayatıyor. Önceleri elle tacizler, sonradan seksin her çeşidi; oral, anal ne bileyim her türlüsü işte… Ya işinden olacaksın, ya da isteklerine boyun eğeceksin. Çalışan kızların, kadınların büyük çoğunluğu bunu kabul etmek zorunda kalıyor. Zaten zaman içerisinde kanıksanıyor... Bir kere yaptıktan sonra gerisi geliyor. Ha bir kere, ha on kere yapmışsın ne fark eder. İnsan bunun normal olduğuna inanıyor artık. Hatta birilerine zevk bile veriyor… O konuştukça beynimin içerisinde adeta davullar çalıyor. Hiçbir şey söyleyecek halim kalmıyor. Öylesine boş gözlerle ona bakıp, yutkunuyorum. Anlattıklarının beni ne kadar çok şaşırtmış ve acı vermiş olduğunu görünce; -Allaha şükür benim patronum çok namuslu bir insan. Bizleri her zaman ailesinden birileri gibi gördü…

96

İçimden yaşama, insanlara lanetler okuyorum. Bu arada, hiç bir şey olmamış gibi kadehini kaldırıp “boş ver bunları. Haydi bize ve şu anımıza içelim…” diyor. Şaşkın bir şekilde kadehimi kaldırıyor ve ona eşlik ediyorum. Artık o masada değildim. Kafamın içerisi karmakarışık olmuştu yine. “böylesi bir kadınla nasıl evlenebilirim?” diye geçiriyorum içimden. Bir süre kendi içimde, kendimle savaşırken umutlu ve iyimser yanım ağır basıyor, “herhalde artık böyle şeyler yapmıyordur. Onunla her şeyi detaylı bir şekilde konuşmanın zamanı geldi. Geçmişte yaşadıklarımızı geçmişimizde bırakmalıyız. Aramızda hiçbir engel kalmamalı. Gelecek ve geçmiş arasına bir çizgi çekmeliyiz, geçmişimiz bütün yaşananlarıyla, hiç kurcalanmamak kaydıyla çizginin öbür yanında kalmalı ve zaman içinde yok olup gitmeli. Çizginin bu yanında sadece biz olmalıyız ve ancak ikimizin istediği şeyler, kişiler girmeli hayatımıza…” yaşama dair, onun şu ana kadar bana anlattıkları, yaşadıkları kafamın içerisinde birbirleriyle çarpışıp, zaman zaman çelişip duruyor… Kafamın içerisindekilere savaşımım sürerken, masadaki sessizliği yine o bozuyor; -Bak canım, gerçekçi olmalıyız. Artık kızlar kendilerini ilk geceye kadar bekletmiyorlar. Canlarının istediğini, istedikleri zaman, istedikleri kişiyle veya kişilerle yaşıyorlar. Her ne kadar gizlenmeye çalışılıyorsa da, toplumun her kesimindeki kadınlarda, bir noktada cinsel tercih söz konusu. Sen zannediyor musun ki, kızlar hiçbir şekilde dokunulmamış, evlenecekleri günü bekleyip, tenine sadece kocası olacak adama dokunacak?... Artık öyle bir şey yok. Kesinlikle kızlar evlilik öncesi cinsellik yaşıyorlar. Evlenen kadınlar da bunu bir şekilde yaşıyorlar. Bazı kızlar tutucu ve gerici zihniyetlerden korktukları için evlenecekleri zaman gidip, diktiriyorlar… Zaten bu çok basit bir operasyon. Artık dayanamıyorum, hele çağdaş bir şeymiş gibi anlatması… Anlattıkları bütün değer yargılarımı alt üst ediyor. Güzel başladığımız gece yine kan revan içinde. Konuşsam bir türlü, konuşmasam bir türlü… kendimi tutamıyorum; -Yani bu işleri yapmak çağdaşlık mı oluyor? Bunu yapanlar çağdaş mı oluyorlar? Bence bu tamamen ahlaksızlıktır. Çağdaş insan tenini bilinçsizce birilerinin ahlaksız zevklerine sunan insan değildir. Beynini ve yüreğini doldurmadan, sadece tenini ve bacak aralarını düşünen insan ancak ahlaksız olur. Bence en büyük oruspuluk budur… Kadın ve erkek ilişkilerinde cinselliğin dışında paylaşılacak başka şeyler de olmalıdır… Soğukkanlılığını hiç bozmadan, kadehinden bir yudum şarap içtikten sonra; -Tabii ki olmalıdır. Vardır da… Ama henüz genç bir kızken, kendisine veya ailesine bakmak için çalışmak zorunda kalan bir kızın ya da kadının gittiği her iş yerinde cinselliğinden faydalanmaya çalışılması ve çoğu kez bunun silah gibi dayatılması durumunda kadın ne yapsın? Erkeklerin yaptıkları da şerefsizlik değil midir? -Elbette bu şerefsizliktir, hem de en iğrencinden şerefsizliktir… Ama kadınların çoğu aptallık yapıyor; birkaç güzel söze, hediyeye veya vaade hemen kananlar da var… Soluk soluğa kalıyorum. Soluklanmak için durduğumda, beni bir şeylere ikna etmek ister gibi, daha yumuşak bir ses tonuyla; -Bak kızma ama, isteseydim ben de sana karşı iki yüzlü davranabilirdim. Sana hiçbir ilişkimden bahsetmezdim. Sana geldiğimde, senin namus anlayışına göre hiç dokunulmamışım gibi rol yapabilirdim. Hatta ilişkimiz ciddiye bindiğinde gidip kızlık zarımı diktirebilirdim. Sen bunu farkına bile varmazdın. Peki bu sana saygısızlık olmaz mıydı? Ben her şeyi açıkça konuşmanın daha dürüstlük olabileceğini düşünmüştüm… Bütün iştahım kaçıyor. Karşımda oturan ve canım kadar çok sevdiğim kadının kaçamakları ve olası yaşadığı ilişkileri yine canlanıyor gözlerimin önünde. Kim bilir, benimle yaşadığı cinsellikte aldığı zevkten attığı çığlıkları daha kaç kişinin kollarında yaşamıştır. Ve hala benim dışımda yaşıyor olabilmesi ihtimali midemi bulandırıyor. Masada duran elimin titrediğini görüyorum. Kendi kendime, “insanlar ve yaşam bu kadar kirli mi? Kahretsin kime güveneceksin, neye, nasıl inanacaksın?” fısıldıyorum. Bu fısıldamamı duymuş olmalı ki, beni kendince rahatlatmak amacıyla;

97

-Boş verelim şimdi bunları. Ben seni seviyorum, senin dışında hiç kimse, hiçbir şey umurumda değil… -İnsan çevresinde olup bitenleri umursamadan da yaşayamaz ki… O kendince konuyu saptırıp, sohbetimizi başka mecralara çekmeye çalışıyor. Aslında içimi bu kadar kirleten şeyler olmasa ben de gecemizin güzel geçmesi hatırına söylediklerine katılırdım. Ama olan olmuş, ne yapsam da kendimi sıyıramıyorum içimi kuşatan kirliliklerden… Durgunluğumu fırsat bilip, konuşmasına daha yumuşak bir üslupla devam ediyor; -Bir tanem bu işler hep böyle yapıldı, yapılıyor. Hiçbir güç ihanet istemine engel olamaz. Sen ihanet olarak yorumladığın için ihanet diyorum. Kadın isterse her koşulda erkeğini aldatabilir. Üstelik bu sadece çalışan kadınla için geçerli değil. Toplumun her kesiminden kadınlar bunu yapar. Hatta değişiklik olsun, heyecan olsun diye bunu yapan ev kadınları bile var. Sürekli birliktelikte cinsel yaşam rutin bir hal alıyor, ilişki artık zevk vermiyor. Biliyor musun, belki de bu gibi değişiklikler bazen gereklidir… Bunu o kadar rahat ve sanki olması gereken bir şeymiş gibi anlatıyor ki, sadece bakakalıyorum. Birden aklıma geliyor. Ona biraz da kurnazca; -Tabii zaman içerisinde bizim ilişkimiz de böyle olacak, değil mi? -Saçmalama… diyor, kızarak. Bu tek kelimelik, kızgınlığı karşısında bir şey söylemiyorum. Sadece, “kadınlar için bu, bu kadar normal bir şeyse, senin ne farkın var bütün kadınlardan? Üstelik bu kadar rahat ve sorumsuzca davranıyorken ve normallığine inanıyorken…” demek geçiyor içimden. Ama gerçekten bu konudan çok sıkılmıştım. Konuyu bireysel ilişkilerden kurtarıp daha genel bir alana çekmek istiyordum. Hem ona bu konuda cahil ve sandığı gibi tutucu olmadığımı da göstermiş olurdum. Kadehimden bir yudum şarap alıyorum, parmağını sessizce masadaki bardağının ağzında gezdiren sevgilime dönerek; -Bak canım, genelde gelişmekte olan toplumlarda değişim sürecine paralel olarak toplumun her alanında bu gibi olaylar yaşanabilir. Ve çoğu kez de anlamsızca, mantıksızca yaşanır. Kişi anlam yüklemekte güçlük çekince, yaptıklarının çağın gereği olduğunu söyleyip, çağdaşlığın arkasına sığınır… Değişime aday toplumlarda yıllarca süregelen bir yaşam biçimi, geleneksel değer yargılar zinciri oluşmuştur. Şimdi bunun tam tersine, daha rahat, daha açılıma açık bir yaşam biçimiyle karşı karşıyayız. Her ne kadar tam anlamıyla misyonunu bilmiyorsak da, ileri bir yaşam biçimi olduğunu biliyoruz veya bize öyle aşılanıyor. Biz bu yaşam biçiminin entelektüel boyutuyla ilgileneceğimize, kolayına kaçarak, sadece fiziki anlamda yansıtılan yanıyla ilgileniyoruz. Çağdaşlığı, oramızı, buramızı açmak, tenimizi anlamsızca teşhir etmek, bizi var eden öz değerlerimizden uzaklaşmak olarak görüyoruz. Halbuki, her eylemin bir anlamı ve amacı olmalıdır. Kişi bu anlamda körü körüne kabullenmektense sorgulayıcı, yargılayıcı, yorumlayıcı, araştırmacı olmalıdır… Biz gelişmiş toplumların en az yetmiş yıl gerisindeyiz. O toplumlar da şuan yaşadığımız sıkıntılı dönemleri yaşamışlardır. Umut ederim yaşanılması kaçınılmaz bu gelişmeler karşısında toplum, gelişmiş toplumların sadece ahlaksız değerlerini almaz. Biraz da gelişmenin bilimsel yanıyla ilgilenir. Zaten eğer bununla ilgilenseydik şimdi seninle bu konuları konuşmazdık. Daha çok geneli ilgilendiren ekonomi, iktisadi ve politik konulardan konuşurduk… Konuştuklarım onu son derece sıkıyor. Bilerek sıkıldığını vurgularcasına esneyip duruyor. Bunu biliyorum, bilerek de devam ediyorum. -Unutma ki, insanı var eden, geliştiren ve verimli kılan kendi öz değerleridir. Kendi varlığının nedeni olan öz değerlerini tam anlamıyla kavramayan ve küçümseyen insan başarılı olamaz. Gerçek bir başarı öncellikle yereli kavramaktan geçer…

98

Sıkıldığını görünce konuşmamı kesiyorum. Oysa evinde bu konuları işleyen bir sürü kitap görmüştüm. Biraz da bundan cesaretle bu konuyu açtım ve bunca irdeledim. -Her neyse, boş ver bunları… diyorum, derin bir iç çekerek. Her ne kadar beni dinlemediyse de anlattıklarım beni biraz rahatlatmıştı. Zaman zaman ona kızıyorsam da, yine de onun karşımda suskun, sakin durmasına üzülüyorum ve ona acıyorum… İlerleyen geceye paralel olarak sohbetimiz de ağırlaşmıştı. Daha doğrusu yine benim konferans havasında anlattıklarım ortamı sıkmıştı. Bu ağır havayı belki birazcık toparlayabilirim diye kadehimi kaldırıp; -Haydi gelecek güzel yarınlara içelim… Yüzünü, dirseğini masaya koyduğu elinin avucuna almış, diğer elindeki çatalı anlamsızca tabağında gezdiriyor. Bakışlarını diktiği noktadan zorlukla alıp, yorgun bir şekilde bana bakıyor. -Hayır canım, daha içmeyeceğim, başım dönüyor... Bardağım öylece elimde kalıyor. İçmekten vazgeçip, kadehimi tekrar masaya bırakıyorum. Birkaç tabak alıp, “ben yüzüme bir su dökeyim” diyerek, masadan kalkıyor. O gittikten sonra bende ayağa kalkıyorum. Olduğum yerde sağa sola geriniyorum. Balkonun kenarına gidip, biraz da sarkarak caddeden gelen geçenleri seyrediyorum. Az sonra yanıma geliyor. Yanımda durup elini belime doluyor. Dönüp, ona bakıyorum, yıkadığı yüzünü kurulamamıştı. Gerçekten çok yorgun görünüyordu. -Çok yorgunum canım. Uykum geliyor yatalım mı? Aslına bakarsanız, sohbetten gidişatı, şekli ağırlığından ve anlamsızca içmiş olduğumdan olsa gerek bende kendimi uykulu ve yorgun hissediyorum. -Tamam bir tanem, uyuyalım. O yorgun haliyle masayı toplamaya koyuluyor. Ona engel oluyorum; -Bırak öylece kalsın, ben sabah toplarım. Zaten gün boyu yapacak iş arıyorum kendime... Bu teklifimi hiç konuşmadan kabul ediyor. Zaten o kadar yorgun görünüyordu ki, karşı koyacak durumda değildi. Balkonun ışığını söndürüp, beraberce yatmaya gidiyoruz. Uzun bir süreden bu yana ilk defa geceyi aynı yatakta geçireceğiz. Kendimizi, daha doğrusu o kedisini olduğu gibi yatağa atıyor. Hemen “iyi geceler” deyip, gözlerini kapatıyor. Oysa ben bu gece için neler hayal etmiştim… Böyle olabileceğini tahmin etmemiştim. Ama, hayıflanmıyordum da… Yanında sırt üstü uzanıyorum. En azından bana sarılıp yatmasını bekliyordum. O, başını göğsüme koyup bana sarılarak uyumasını sevdiğimi çok iyi biliyor. Sanırım bunu hatırlamış olmalı ki, yüzünü bana dönerek, bacağını bacağımın üzerine atıp, başını göğsüme koyarak sarılıyor bana. Saçlarından öpüyorum, uyuyoruz... Sabah erkenden keskin bir parfüm kokusuyla uyandım. Erkenden uyanmış işe gitmek üzere hazırlanmıştı. Yatağın ucuna oturmuş, saçlarımı okşuyordu. Uyandığımı görünce yumuşak bir sesle; -Canım sen uyumana devam et, sonra seni ararım. Haydi iyi uykular… Deyip, eğilip, dudaklarıma bir öpücük kondurarak, gidiyor. Sıcağın da etkisinden olacak, artık uykum gelmiyor. Yatakta bir-iki esneme ve gerinmeden sonra ben de yataktan kalkıyorum. Banyoya gidip, yüzümü yıkıyorum. Ellerimi lavabonun kenarına koyup, aynadaki yüzüme bakıyorum. Sanırım akşam fazla içtiğimden olacak, başım zonkluyor, ayakta durmakta güçlük çekiyorum. Acı bir kahve beni kendime getirir düşüncesiyle ıslak yüzümü kurulamadan mutfağa gidiyorum.

99

Mutfakta her şey akşam bıraktığımız gibi duruyor. Demek ki Serap kahvaltı yapmadan çıkmış. Şekersiz, koyu bir kahve yapıp, balkona geçiyorum. Akşamdan kalan masaya oturup, sabahın bu serin ve koşuşturmalı saatinde keyifle, bir de sigara yakarak kahvemi içiyorum. Biriki nefesten sonra sigara midemi bulandırıyor. İçerisinde yemek artıkları olan tabaklardan birisinde söndürüyorum. Kahvemi bitirip, bir süre dinlendikten sonra masadaki bulaşıkları mutfağa taşıyıp, evyenin yanına yığıyorum. Mutfak önlüğünü bağlayıp, bulaşıkları yıkıyorum. Gidip, balkondaki masayı da siliyorum… Yapacak işim kalmayınca ne yapacağımı bilemez bir şekilde öylece mutfakta dolanıyorum. Balkona çıkıp, caddeden gelip, geçenleri izliyorum. Bir süre sonra salona geçiyorum. Televizyonu açıp, rastgele kanallar arasında dolaşıyorum. Televizyonların sabah programlarından nefret ediyorum. Bir kanalda haberler var, onu izliyorum. Bu arada gözlerimi evin içerisindeki eşyalarda gezdiriyorum. Olmuyor, içim daralıyor. Oturduğum yerden kalkıp, evin içerisini dolaşıyorum. Bazı eşyalara dokunuyorum. Elime alıp, öylesine inceliyorum. Masadaki tanıdık bir yazarın, cinselliği ve erotizmi işleyen hayli kalın kitabını alıyorum. Sayfalarını rastgele çeviriyorum. Kitabın arasından bir kart düşüyor, eğilip, kartı alıyorum. Önemsiz bir şey olduğunu düşünerek kartı okuyorum, “Canım Serap, aşkın ve sevginin yoğunca yaşanacağı güzel yarınlara…” yazılmış bir metin ve metinin altında, imzasını atmış bir erkek adı. Nedense bunu pek önemsemiyorum. Tanık olduğum yaptıkları ve gördüklerimin yanında bu kart çok masum kalmıştı belki de… İçim daralıyor yine, dışarı çıkmak için hazırlanıyorum. Mutfakta unuttuğum cep telefonumun çalan sesini duyar gibi oldum. Kulak kabarttım gerçekten çalan telefonumdu. Koşarak mutfağa geçtim ve arayanın kim olduğuna bakmadan hemen açtım. Arayan Serap’tı. Önce o tatlı diliyle neler yaptığımı, sıkılıp sıkılmadığımı falan sordu, ardından “aşkım buraya yakın bir yerde öğlenleri yerel yemekler yapan güzel bir yer var. Öğlene buraya gel de beraber yemeğe gidelim.” Her ne kadar, kahvaltıyı yeni yaptığımı, aç olmadığımı söylediysem de, ısrarı sonunda teklifini kabul etmek zorunda kaldım. Öğlen tatiline yakın gidip, tenha bir yerde onu bekliyorum. Birden onu bir erkekle el ele işten çıktıkları günü hatırlıyorum. İçim eziliyor. Bir an onu beklemekten vazgeçip oradan gitmek geçiyor içimden. Panik oluyorum, içim içime sığmıyor. Sırf oradan uzaklaşmak için cebimde sigaram olmasına rağmen gidip köşedeki büfeden sigara alıyorum. Sıkıntıdan neler yapacağımı bilemiyorum. İkide bir saate bakıyorum. Stresten olsa gerek terliyorum, ellerim, ayaklarım titriyor. Bana seneler kadar uzun geçen bu kısa zaman sonunda nihayet bir erkek arkadaşıyla kapıda beliriyor. Bir an oradan uzaklaşmak, bir yerlere gizlenmek istiyorum. Kapıda durup, sağa sola bakınıyorken, beni görüyor. Gülümseyerek el sallıyor. Artık kaçma şansım kalmamıştı. Yanıma geldiler. “merhaba canım” deyip, öpüşüyoruz. İlk defa yanımızda başkası varken böyle samimi davranıyordu. Bu davranışı az da olsa deminki kaygılarımı gideriyor. Yanındakini benimle tanıştırıyor. -Metin, iş yerinden arkadaşım. Beraber yemeğe gidelim istedim… Soğuk bir şekilde adama memnun olduğumu söyledim. Yürüdüğüm yerde hiç konuşmuyorum. Adamın samimi sorularına da tek kelimelerle cevap veriyorum. Bundan memnun olmadığımı görünce usulca bana sokuluyor ve adama hissettirmeden “seni gidi kıskanç böcek” diyor. Yemek boyunca onları izliyorum. Bir birlerine o kadar yakın ve samimi davranıyorlar ki, sanki ben orada yokmuşum gibi şakalaşıyorlar, işle ilgili, iş yerindeki arkadaşlarıyla ilgili konuşuyorlar. Kendimi çok yabancı ve dışlanmış gibi hissediyorum. Bir ara onları o samimi sohbetleriyle baş başa bırakıp, gitmek geçiyor içimden. Bizimki o kadar mutluydu ki hiç oralı değil. Allahtan adam anlayışlı çıktı. “Ben kalkıyorum. Biraz işim var da... Tanıştığımıza

100

sevindim.” diyerek, elini uzatıyor tokalaşıyoruz. Bu arada Serap adamın kalması için çok ısrar ediyor. Onun bu ısrarcı davranma anlayışsızlığına daha da sinirleniyorum. Arkadaşı gittikten sonra, bana dönerek “iyi çocuk değil mi?” diyor. Yine tartışmamak için bütün soğukkanlılığımı toplayıp, sakin bir ses tonuyla; -Yemekte sadece ikimizin olacağını sanmıştım… Daha sözüm bitmeden çok iyi bir şey yapmış gibi coşkuyla atılıyor. -Kötü mü oldu aşkım? Senin arkadaşlarımla tanışmanı istedim. Onları tanırsan nasıl insanlar olduğunu görür daha rahat olursun diye düşündüm. Gördün işte ne iyi bir insan… Deminden beri içime hapsettiğim öfkem bir anda dışa vuruyor. -Canım, lütfen beni yanlış anlama, ben seninle olmak istiyorum, arkadaşlarınla değil. Seni tanımama, seni kavramama, sevmeme fırsat vermeden arkadaşlarınla tanışmamı, onları sevmemi istiyorsun. Senin hiçbir arkadaşın benim umurumda değil. Ben sadece seninle seni yaşamak istiyorum. Arkadaşlarınla seni değil… Önce bir birimizi özümsemeliyiz, bir birimiz için önemli olduğumuza inandırmalıyız birbirimizi… Kendince iyi olabileceğine inanmıştı. mahcup olmuş bir şekilde susuyor. Aslında onunla ikide bir tartışmak hoşuma gitmiyor. Onun üzülmesine ben de üzülüyorum. Ama kendime bir türlü hakim olamıyorum. Ortamı biraz yumuşatmak için, espriyle karışık; -Yahu senin hiç kız arkadaşın yok mu? Buna da cevap vermiyor. Belki de yaptığının hata olduğunu algılamıştı. Yoksa şuan bana yapmadığını bırakmazdı. Üstüne fazla gitmiyorum. Sadece konuşturmak için, yalvaran bir ses tonuyla; -Bak canım, ortamımız buz gibi oldu yine…Oysa sadece ikimiz olduğumuzda her şey ne kadar güzel oluyor, değil mi? -Ama, bu hayatta sadece ikimiz yokuz ki... Diyor, benim zor duyabileceğim bir şekilde. -Elbette sadece ikimiz yokuz. Sosyal varlıklarız, doğal olarak sosyal bir çevrede yaşayacağız ve paylaşacağız. Ama mutluluğumuzu engelleyecek birilerini yaşamımıza sokmak zorunda değiliz. Birbirimizi hoşlanmadıklarından kaçınmalıyız. Aşk, sevgi veya sürekli birliktelik özveri ister. Bu sahnenin sadece iki başrol oyuncusu olmalı; sen ve ben. Gerisi sahnemizin kalabalık figürasyonu olmalı… Anlattıklarımla yine onu sıkıyorum. Saatine bakıyor, “Kalkalım mı? Beş dakikam kaldı.” diyor ve garsondan hesabı istiyor. Bütün ısrarlarıma rağmen hesabı kendisi ödüyor. Hiç konuşmadan çalıştığı iş yerinin kapısına kadar gidiyoruz. Kapıda durup, bana dönerek; -Canım, akşam yemeğini dışarıda yiyelim mi? Bu arada gelip, gidenler bana tuhaf tuhaf bakarak, onunla selamlaşıyor, o da her selem verene gülümseyerek karşılık veriyor. Sanki herkes alaycı bir şekilde bana bakıyor gibi geliyor. Üzerimde hissettiğim bakışlardan rahatsız oluyorum. Bir an evvel oradan uzaklaşmak için, kaçamak bir cevapla; -Hele akşam olsun, düşünürüz… O benim sıkıldığımı, bir an önce oradan uzaklaşmak istediğimi anlamıştı. Sırf muzırlık olsun diye; -Sen akşam gelip beni işten almayacak mısın? -Bakarız, seni ararım, diyorum, yanından uzaklaşırken. Çarşıda bir süre oyalanıyorum. Sıcaktan ve terden yapış yapış oluyorum. Bir gazete alıp sahildeki çay bahçesine gidiyorum. Bu sıcak havada hararetimi sıcak bir cayın düşüreceğini düşünerek, çay söylüyorum. Masaya bıraktığım gazeteyi açıyorum, okumaya çalışıyorum. Ama kendimi tam anlamıyla gazeteye veremiyorum. Aslında hiçbir şeye kendimi tam anlamıyla veremiyorum. Hep onu, davranışlarını, arkadaşlarını, ilişkilerini, arkadaşlarıyla olan ilişki şekillerini düşünüyorum. Kendimi bir türlü bu olumsuz psikolojiden kurtaramıyorum. Bazen ilişkimiz, içinden çıkılmaz bir bela gibi geliyor bana...

101

Akşam, yemeğini dışarıda yeme fikri geliyor aklıma. Şimdi yemeğe gidersek, yine kim bilir beni çıldırtacak neler yapacak. Yine bir sürü tanıdığıyla karşılaşacağız, belki masamıza gelenlerde olabilecek. Ben bütün ilişkilerinin altında yine art niyet arayacağım. Yine tartışacağız, o ilişkilerini ve arkadaşlarını savunacak, ben delireceğim… Peki bu ne zamana kadar böyle sürecek? Her an beni yaralayacak, geçmişinden bir sürprizle karşılaşmaktan ne zaman, nasıl kurtulacağım?... Bence bu kente yaşadığımız sürece bu sürprizler hep olacak. Ve hiçbir zaman içim rahat etmeyecek… Sürekli kendimle hesaplaşmaktan yoruldum. Her şeyi kötü görmekten, kötüye yormaktan beynimi ve yüreğimi kirlenmiş gibi hissediyorum. Sanki dünyada güzel hiçbir şey kalmamış gibi umutsuzluğa düşüyorum. Gazetemi toplayıp çay bahçesinden ayrılıyorum. Eve vardığımda terden sırılsıklam olmuştum. Hemen kendimi duşa atıyorum. Duştan çıktığımda rahatlayabileceğimi düşünmüştüm, ama kafamın içerisindeki anlamını çözemediğim karmakarışıklığa hiç faydası olmamıştı. Sadece terimden kurtulmuştum… Üzerimdeki bornozla kendimi öylece divana atıyorum. Divana uzanır uzanmaz uyumuşum. Uyandığımda terden boğulacak gibi olmuştum, ağzımın içerisi kurumuştu. Kalkıp mutfağa gidiyorum, dolaptan çıkardığım buz gibi soğuk sudan peş peşe iki bardak içiyorum. Saat başı duş almaktan sıkılıyorum, bu yüzden sadece yüzümü yıkıyorum. Nasıl olsa akşam yemeğe gittiğimizde tekrar duş alacağım. Üzerimdeki bornozu da atıp, çıplak bir şekilde perdeleri çekilmiş odanın içerisinde dolaşıyorum. Serap’ın işten çıkmasına daha bir saatten fazla vardı. Gidip onu iş yerinden almak bana çok sıkıcı geliyor. Bu yüzden telefon edip, onu evde beklemeyi önerdim. Bu teklifime çok kızdı. Üstelik aradığıma pişman etti. -Sen hemen çık gel, büromda beraber birer kahve içeriz sonra çıkarız… Dedi. Bunun imkansız olduğunu, daha hazırlanmam gerektiğini bahane edip, şimdilik gelemeyeceğini söyledim. Sanırım o artık ilişkimizi daha yasal bir boyuta çekmeye çalışıyordu. Herkesin bunu bilmesi için de kendince yavaş yavaş, alıştıra alıştıra çevresine girmemi sağlayacaktı... Onun çevresini istemiyordum. Tanıştırdığı her insanın bana bakışları, yanlarında olmama rağmen onunla ilişkileri çok yaralayıcı ve aşağılayıcı geliyordu bana… Yine de, evde beklemek içime sinmedi. Kalkıp, giyindim, hazırlandım ve çıktım. Yolda beni aradı, yolda olduğumu söyledim. İş yerine gideceğimi düşündüğü için sevindi. Ancak, ona iş yerine yakın bir kafeyi tarif ederek, orada bekleyeceğimi söyledim. Buna üzüldü, mızmızlandı, kesin tavırlı olduğumu görünce, istemeyerek de olsa bu teklifimi kabul etti. Hiç gecikmeden iş çıkışı soluk soluğa oturduğum yere geldi. Ayağa kalktım, sarıldık, öpüştük. Daha oturmadan “İstersen gidelim” dedi. İçmekte olduğum kahvenin hesabını ödedim ve çıktık. Yolda yürüdüğümüz yerde elini tutuyorum. Dönüp, bana bakıyor. İkimizin de yüzünde sadece hafif tebessümler beliriyor. Elini tutmamdan cesaret alarak; -Canım yanlış anlama, ben seni iş yerimdeki çalışma koşullarımı görmeni istediğim için gelmende ısrar ettim. -Bir gün geleceğim. Ama şimdi değil… diyorum, gülümseyerek. Birkaç alışveriş mağazasını geziyoruz. O daha çok takı ve giyim eşyalarının satıldığı reyonlarla ilgileniyor. Gezimiz sırasında koluma giriyor, elimi tutarak gösterdiği ürünler hakkında fikir veriyor… O kadar içten ve o kadar yakınız ki, gören karı koca sanıyor bizi. Hatta girdiğimiz bir reyonda beğendiği takı hakkında konuşurken yanımıza gelen satış elemanı “ağabey yengem haklı…” dediğinde gerçekten eşim gibi hissetmiştim. İçim bir garip olmuştu. Sonradan ‘yenge’ lafına çok gülmüştük…

102

Epeyce dolaşıyoruz, birkaç parça da eşya alarak, eve doğru yola koyuluyoruz. Yine evinin bulunduğu mahalleye geldiğimizde, bana bakıp, gülümseyerek elini elimden çekiyor. Onun bu davranışına karşılık kahkahayla gülüyorum. Merdivenlerden çıkarken çantasından evin anahtarını arıyor. O araya dururken ben elimdeki anahtarla kapıyı açıyorum. Her zaman yaptığım gibi içeri girer girmez kapıyı ayağımla itip, antrede sarılıp, öpüyorum. Onunla yalnızken çok mutlu oluyorum. Sadece onu, sevişmelerimizi, birlikte yemek hazırlayıp, yememizi ve az da olsa geleceğimizden konuşmayı seviyorum. Ne zaman ki, çevresinden, ilişkilerinden, geçmişinden konuşmaya başlarsa kirli bir bataklığa saplanmış gibi hissediyorum kendimi. Bocaladıkça da kirleniyor, kirleniyoruz… Çantasını antredeki yerine bırakıp, mutfağa geçiyor. Dolaptan çıkardığı soğuk suyu içerken çevresine bakınıyor. Mutfakta yaptığım temizlikten dolayı, “ne kadar hamarat bir sevgilim varmış, eline sağlık canım her yan pırıl pırıl olmuş” diyor. Ben de içmek için elindeki su şişesini alıyorum. O hızla yatak odasına giderken bir taraftan üzerindekileri çıkarıyor. Az sonra beline doladığı havluyla banyoya geçiyor. Gördüklerim o kadar tahrik edici ki, gidip sarılmamak için kendimi zor tutuyorum. Şimdilik sadece bakınmakla yetiniyorum. Hevesimi geceye saklıyorum. Zaten yarın da Pazar olduğu için birbirimize ayıracak çok zamanımız olacak… Suyumu içtikten sonra salona geçiyorum. Kendimi bir koltuğa atıp, sehpadaki gazeteyi alarak boş gözlerle sayfalarına bakıyorum. Duştan çıktığında salona, yanıma geliyor. Elimdeki gazeteyi yana fırlatarak, “sıhhatler olsun canım” deyip, ıslak dudaklarından öpüyorum. -Haydi canım, sen de duş almayacak mısın? Diyor. Daha önce aldığımı, bir daha almaktan erindiğimi söylediğimde, beni gıdıklayarak; -Benim tembel sevgilim. Haydi lütfen sen de duşa gir. Diyor ve gidip, yarı çıplak bir şekilde karşımdaki koltuğa oturarak, elindeki havluyla saçlarını kuruluyor. Bu dayanılmaz görüntü karşısında, bütün cinsel arzularım kabarıyor bir anda. Orada kalırsam kendime hakim olamayacağımı anlayınca, sehpadaki sigara paketimi alıp, balkona çıkıyorum. Bu evin uzak da olsa denizi gören güzel bir balkonu var. Sigaramı yakarken içeriye “aslında bu saate balkonda oturmakta güzel olur” diye sesleniyorum. Sanırım sesimi duymamıştı. Zaten ben de öylesine söylemiştim bunu. Az sonra benim de hazırlanmam için içeri çağırıyor. Sesinin geldiği yatak odasına gidiyorum. Üzerini giyinmiş tuvalet aynasının önünde saçlarını tarıyordu. Giyinmem için yatağın üzerine daha önce ütülediği lacivert tişörtümü ve gri pantolonumu koymuştu. Tam giyinecekken, hayret belirten bir ifadeyle; -Ay sen gerçekten duş almamışsın… diyor ve elimden tutarak, söylenmemelerime aldırış etmeden beni banyoya kadar götürüyor. Çabucak duş alıp, çıkıyorum. Yatak odasında beni bekliyor. Omzuma atığım havluyu alıp, bir annenin yaramaz çocuğunu azarlaması gibi beni azarlayarak saçlarımı kuruluyor. Üzerimi giyinirken, nereye gideceğimizi, neler yapacağımızı soruyorum. -Sen nereye gitmemizi istersin canım? Bu kenti fazla bilmediğimi, kararı ona bıraktığımı söylüyorum. -Tamam aşkım sen bana güven o zaman… Bu geceki bütün kararları onun vereceğini kararlaştırıp, şen şakrak, güle oynaya evden çıkıyoruz. Bir süre yürüdükten sonra yoldan geçen boş bir taksiye biniyoruz. Şoföre bir duymadığım, bilmediğim yer ismi söylüyor. Şoför başıyla “anladım” şeklinde onaylayıp, arabayı gazlıyor. Şehirden epeyce uzakta, sahilde büyük, gösterişli bir restaurantın yanında arabadan iniyoruz. Restauranta girerken papyonlu bir garson karşılıyor bizi. Denizin en az eli metre kadar içine giren platformdaki gösterişli masalardan birine oturuyoruz.

103

Kaçamak bakışlarla çevreyi gözlemliyorum. Hayatım boyunca hiç böyle bir yere gitmemiştim. Burası gerçekten havadar ve güzel bir yerdi. İçimdeki korkuyu eğilip, kulaklarına fısıldıyorum. -Canım burası çok güzel ama, pahalı değil mi? -Olsun, her zaman sevgilimle böylesi bir yerde yemek yemeyi istemiştim. Böyle yerlere gelmek bizim de hakkımız değil mi? diyor, gülümseyerek. Hemen peşinden; -Ha aşkım, itiraz istemem, şimdiden söyleyim hesabı ben ödeyeceğim… Diyor. Nezaket gereği bu teklifine karşı çıkıyorum. Ama cebimdeki paranın hesabı karşılayamayacağından korktuğum için, kısa bir itirazdan sonra teklifini kabul ediyorum. Akşam yemeğimiz çok güzel geçti. Bir birimizi rahatsız edecek konulardan kaçındık. Gece boyunca kendimizden ve ortak noktalarında buluştuğumuz konulardan konuştuk. Beni ya da bizi rahatsız edecek hiçbir şey olmadı. Yemekten sonra hesabı ödedi ve çıktık. Bir süre sahilde birbirimize sarmaş dolaş, yanaklarımıza, dudaklarımıza kaçamak öpücükler kondurarak yürüdük. Sonra da bir taksiye binip, eve gittik. Ve hiç eksilmeyen bir istekle ve iştahla sabaha kadar aralıksız seviştik. Aramızda yaşanan bütün tatsızlıkları unutmuş, dünyanın en mutlu insanıydım… 25 Haziran Dün akşam yaşadığımız onca güzelliğe rağmen, bu günüm çok kötü geçti. Adeta bir kabus gibiydi... Ne yapacağımı bilemez durumdayım. Dönüp dönüp hep başa geliyoruz yeniden… Her şey tam da düzeldi derken, bir bakıyorum ki Serap hep aynı Serap… Aslında güne iyi başladık. Tatil günü olduğu için, günümüzün büyük bir bölümü yatakta geçirmek istemiştim. Ama, öğlene doğru kalktık, beraber güzel bir kahvaltı yaptık. Banyoya birlikte girdik. Hatta sırtımı bile keseledi. Öğlen sonrası yaşadıklarımızdan dolayı, akşama doğru yine olanlar oldu… Fena tartıştık. Çok kırdı beni. Bu sefer gerçekten her şeyi bitirip, gitmek için çantamı hazırladım. Yine ağladı, sızladı, dayanamadım… ……………. …………….. …………….. Kahretsin onu çok seviyorum… *** Evet, güne çok iyi başlamıştık… Sabah ondan önce uyanmıştım. Başını üzerine koyduğu kolum uyuşmuştu. Bana acı veriyor olmasına rağmen, uyanmasın diye uyuşan kolumu kıpırdatmadım. Bir süre sonra kendisi uyandı. Bana baktı, gülümsedi. Uyku mahmurluğundaki yüzüne o gülümseme öylesine güzel yakışıyor ki, zavallı masum bir çocuk sadeliğinde, berraklığında görünüyordu… Bu onun en acınacak, en sevimli anıdır… Onunla yattığımda, bu yüzünü(!) görmek ve seyretmek için hep ondan erken uyanmayı istemiştim. Hafiften hareket ederek başını kıllı göğsüme koyuyor. Bir elinin yumuşak parmaklarını göğsünün kıllarında gezdirirken, diğer elini başka yerlerimde… Bu benim en sevdiğim pozisyondu. Adeta kendimden geçiyor, hiç bir şey düşünmek istemiyordum. Sadece tanımlanması güç o anı yaşamak istiyordum… Bu arada başını göğsüme koyduğunda boşta kalan uyuşan kolumu hafifçe hareket ettiriyorum, sonra elimin ulaşabildiği noktaları; saçlarını, omzunu, pazılarını okşuyorum. Bir saatten fazlasını öyle hafif didişmelerle geçirdik. Bir ara iniltili bir ses tonuyla saati sordu. Saatte baktım öğlene geliyordu. Saati söylediğimde, “ohh çok geç olmuş” deyip, beni

104

gıdıklıyor. Huylanmıştım. Bende onu muhtelif yerlerinden gıdıklamaya başladım. Derken bir birimizle şakalaşmalarımız yoğunlaştı. Birden kendimi yataktan aşağıya attım. Yerde, halının üzerinde canım incinmiş gibi yüzümü ekşiterek kıvrandım. Hemen yataktan çıkıp, yanıma diz çökerek, “Ayy aşkım, canın çok mu incindi” dedi. Hiç beklemediği ani bir hareketle yanıma çekerek dudaklarından öptüm, ısırdım… -Sen gerçekten delisin. Canın incindi diye çok korktum. Deyip, kollarımın arasından sıyrılıyor. Çırılçıplak bir şekilde karşımda dikilip, saçlarını arkaya savuruyor. -Haydi tembellik yapmayalım, bugün çok işimiz var… Arkasını dönüp odadan çıkarken, gözden kaybolana kadar seyrine doyamadığım kalçalarının ritmik hareketlerini izliyorum… Birkaç gerinmeden sonra ben de kalkıp, peşinden gidiyorum. Lavaboda yüzümü yıkarken, o duştan çıkıyor. Beline havlusunu bağlayıp, giyinmek üzere yatak odasına gidiyor. Kararımı değiştiriyorum; yüzümü yıkamaktan vazgeçip, duşa giriyorum. Yatak odasına gidip giyiniyorum. Yanına mutfağa gittiğimde çayın suyunu koymuş, hafiften bir şarkı mırıldayarak, kahvaltı malzemelerini masaya yerleştiriyordu. Arkadan sarılıp, “günaydın canımın içi” diyorum. O da başını bana çevirip, yüzümün dudaklarına isabet eden yerlerini öperek, “günaydın sevgilim” diyor. Onunla beraber kahvaltı yapmayı hiçbir şeye değişmezdim... Kahvaltı faslımız en az iki saat sürerdi. Benim evimde genelde salonda, televizyonun karşısında kahvaltı yapardık. O kahvaltı yaptığımız yerde çizgi film seyretmeye bayılırdı. Bende haberleri izlemeyi isterdim. Bu yüzden sürekli aramızda tatlı bir çekişme olurdu. Birden bunu hatırlamış gibi içini çekerek, “keşke mutfakta küçük bir televizyonumuz da olsaydı...” diyor. -Tabii çizgi film seyretmen için… diyorum, gülerek. -Aşk olsun. Canım arada bir sende haberleri izlerdin… Öğlenden sonra ona bir sürpriz yapıp, cebimdeki paranın büyük bir bölümüyle veya kredi kartıyla ona küçük bir televizyon almayı aklıma koyuyorum. Bana akılcı gelen bu düşünceyle gülümseyerek, “sen bunu dert etme, inşallah en kısa zamanda bir televizyonun da olur” diyorum. İçini çekerek, tek kelimeyle “inşallah…” diyor. Kahvaltımızı bitirmiş, keyif çaylarımızı içerken havada sudan, ülke gündeminden, magazin haberlerinden konuşuyoruz. Benim en sevmediğim şey bu magazin sohbetleriydi. Oysa o, kendisini entelektüel göstermesine rağmen bu magazin dedikodularına bayılıyordu. Aniden aklına gelmiş gibi, heyecanla atılarak; -Canım, bak ne diyeceğim, istersen bugün denize gidelim. Hava da sıcak, tam zamanı. Ben hemen çantalarımızı hazırlarım, dolmuşa binip, gideriz… Beklemediğim bu teklif karşısında, hiç düşünmeden; -Olmaz canım, başka zaman gideriz. Hem böyle aniden olmaz, akşamdan hazırlığımızı yaparız falan… Sabahtan gider, bütün günümüzü orada değerlendiririz. Şimdi gidip, gelene kadar zaten akşam olur. Biraz düşündükten sonra, beni haklı buluyor. -Tamam canım sende haklısın. O zaman bugün evde temizlik yapalım. -Ha işte bu çok daha iyi olur. Temizliğe mutfaktan başlıyoruz. Ben bulaşıkları yıkıyorum, o duruluyor. Raflardaki bütün tabak, tencere, bardak, raflarda ne varsa tezgahın üzerine yığıyoruz. Sandalyeye çıkıp, rafları siliyorum. O tezgahı üzerindekileri tek tek silip bana veriyor ve yine eski yerlerine yerleştiriyorum. Raflara yerleştirme işimi bitirip sandalyeden inerken, “aslında yeni taşınan biri için epeyce fazla sayılabilecek eşyan var…” diyorum. -Sağ olsunlar. Bir çoğunu evimi ziyarete gelen arkadaşlar hediye olarak getirdiler… diyor.

105

Evimi ziyarete gelen arkadaşlar, cümlesi kafama takılıyor ve bana çok olumsuz çağrışımlarda bulunuyor. Onun arkadaşlarına toz kondurmadığını bildiğim için, aman bir terslik olur da günümüz bozulur diye, konuyla ilgili olarak hiçbir şey konuşmuyorum. Mutfağın temizliğini büyük bir maharetle bitirip, salona geçiyoruz. Aslında salon fazla dağınık görünmüyor. Ama bir sürü ufak tefek biblo, vazo, resim ve sus eşyası dolu. Hemen her sehpanın üzerinde kalabalık oluşturan benzeri şeyler var... Koltuk ve kanepeleri salonun ortasına çekmekle işe başlıyoruz. Yerlerini süpürüp, sildikten sonra yine yerlerine yerleştiriyoruz. O paspasla yerleri silerken, ben elimdeki bezle o kalabalık sus eşyalarının tozlarını alıyorum. Bütün bunların ona hediye geldiğini tahmin ediyorum. Çoğunun da erkek arkadaşlarından…. Yine ballandıra ballandıra onları getiren erkek arkadaşlarından bahseder korkusuyla, hiç konuşmadan yalancıktan bir melodi mırıldıyorum. Masadaki seramik vazoyu silerken, “aman canım dikkat et, o çok kıymetli bir vazo” diyerek, beni uyarıyor. Bu uyarısı nerelerime dokunuyor, bilmiyorum ama, kızıyorum. -Tamam tamam anladım. Muhtemelen bu kıymetli şeyi Emrah getirmiştir. Diyorum, mırıldayarak. Sesimi duymuştu. Bu alaycı serzenişim karşısında hiç istifini bozmadan; -Hayır canım, bilemedin. Selma ve arkadaşı geldiklerinde getirmişlerdi, diyor. Yanıma geliyor. Eşyaları tek tek göstererek; şunu falanca getirdi, bunu filanlar getirdi, şunlar geldiklerinde bunu yaptık, bunlar geldiklerinde şunları yaptılar… uzun uzadıya anlatıyor. Eşyaların çoğu erkek arkadaşları tarafından getirilmiş. Ve her gelen arkadaşı en az bir gece orada sabahlamış. Ağzının suyu aka aka arkadaşlarından, yaşadığı o anlardan bahsediyor. Yine geriliyorum. Kafamın içerisi kirleniyor bir anda. Çok iğrenç düşünceler doluşuyor kafamın içerisine. Ona “bir vazoya karşılık bir gece geçirmek ucuz değil mi?” demek geçiyor içimden, vazgeçiyorum. Konuşmamak için kendimi zor engelliyorum. Masadaki sigaramdan bir tane alıp, yakıyorum. Bu arada o elinde tutuğu çerçevenin içindekine baygın baygın bakarak. -Aaa, bak canım, bu nasıl? Deyip, çerçevenin yönünü bana çeviriyor. Çerçevenin içerisinde, etrafında kalp ve benzeri figürler yapılmış, çok sıradan bir şiir, daha doğrusu geri zekalı bir kadını kandırmak için peş peşe sıralanmış, çoğu ünlü şairlerden çalınmış dizeler... Yüzüne yayılan özlem dolu ifadeyle, çerçeveyi okşayarak; -Bunu Murat getirmişti. Canım benim, bu şiiri de benim için yazmıştı... Bu arada sırf onun dikkatini kendime çekmek için, ona hediye ettiğim tabloyu duvardan alıp siliyorum. -Aslında bu daha güzel değil mi? diyerek, sildiğim tabloyu ona uzatıyorum. Umarsız bir şekilde elimden alıp, “tabii bu da güzel ama…” diyerek, göz ucuyla bile bakmadan koltuğun üzerine bırakıp, elindekini methetmeye devam ediyor. Adeta kendinden geçerek, adamı yere göğe sığdıramıyor. Buz kesiyor her yanım, donuyorum olduğum yerde. Hele ona hediye ettiğim o güzelim tabloyu öylesine umarsız bir şekilde, yüzüne bile bakmadan kenara koymasına dayanamıyorum… Öylesine içten ve aşk ile erkek arkadaşından bahsederken, yapayalnız kalıyorum. Böylesi durumlarda yaşadığım, ona karşı yabancılaşma duygum kabarıyor yine. Kendimi öylesine uzak, öylesine yabancı ve yapayalnız hissediyorum ki… Üşüyor, titriyor, ağlamaklı oluyorum. İçimden, içerisinde bütün bu duyguların olduğu uzun havalar geçiyor. O an bağıra çağıra, hiç kimsenin olmadığı yerlere alıp başımı gitmek istiyordum. Elindeki çerçeveye bakarak, içten konuşmasını sürdürürken, koltuğun üzerine bıraktığı ona hediye ettiğim tabloyu alıp, balkona geçiyorum. Bu orijinal bir tablo, ona o kadar çok değer vermiştim ki, cebimdeki son paramla almıştım. Çünkü sevgilim ancak böylesine değerli bir şeye layıktı.

106

Tabloyu ona verdiğim gün ve sonrasında yaşadıklarım geliyor aklıma. Çok duygulanıyorum. Burnumun direği sızlıyor ve kendimi tutamayıp ağlıyorum. Bir ara tabloyu yırtıp, balkondan atmak geçiyor içimden, ama yapan sanatçının emeğine saygısızlık olur diye vazgeçiyorum. Usulca çerçevesinden çıkarıp, rulo yapıyorum. Çerçevesini kırdıktan sonra, yatak odasına giderek rulo yaptığım tabloyu çantama yerleştiriyorum. Yatağa oturup, içimdeki kaynayan volkanın dinmesini bekliyorum. Salona geçtiğimde elindekini silmiş, duvara asmıştı. Başka şeylerin temizliğiyle meşguldü. Göz ucuyla bana bakarak, öylesine bir sesle; -Nereye kayboldun canım?... Diyor. -Hiç, lavaboya gittim… Bu arada elinde sildiği bibloya bakarak, yüzünü kaplayan memnuniyet ifadesiyle, bibloyu getiren arkadaşıyla ilgili olarak kendi kendine konuşuyor. “Bunu da Zafer getirmişti…” İstem dışı bakışlarım elindeki bibloya yöneliyor. Elinde tuttuğu bibloda, cinsel organı dışarıda bir erkek figürü var. -Canım Zafer’i bir tanısan… ay bir alem… bir o kadar da muzır bir çocuk… Ama her şeye rağmen çok iyidir… Diyerek, kendisine cinsel organı getiren arkadaşını övmeye devam ediyor. Bana olan bu duyarsızlığı karşısında dayanacak gücüm kalmıyor. Kendimi artık tutamıyorum. Öfke ve duygu karışımı bir sesle; -Galiba hayatının tek önemsiz şeyi benim. Bu kalabalık dünyanda kendimi bir fazlalık, bir asalak gibi görüyorum. Galiba öyleyim de… Söylediklerim karşısında birden dikkati bana yöneliyor. Şaşkın ve panik bir halde elindekini masaya bırakıp, yanıma geliyor. Kollarını boynuma dolayarak; -Canım benim, senin yerin çok farklıdır yanımda. Neden böyle düşünüyorsun ki bir tanem, aşkım… diyor. Bana inandırıcı gelmeyen bu davranışı karşısında, onu ileri iterek, kendimden uzaklaştırıyorum. Az önce sildiğimiz divana oturuyorum. Birden içim tekrar kabarıyor. Zaten boşalmak için bir fiskede duran göz yaşlarıma hakim olamıyorum. O şaşkın haliyle gelip yanıma oturuyor. Şefkatli, acıyan ses tonuyla; -Aşkım ne olursun, lütfen yapma yine… Aslında hiç konuşmak istemiyordum. Ama konuşmasam çıldıracaktım. Hele o çok sıradan, anlamsız ve aptalca şeylere verdiği değeri görünce, dayanamıyorum. -Hayır hayır, gerçekten artık yaşamında bir fazlalık olduğuma kesin inanıyorum. Anlamadığım şey, onlarla bu kadar doluyken benim neden burada olmamı istemen... Baksana arkadaşlarının sana getirdiği o boktan şeylerin üzerine nasıl titriyorsun. Onları silerken gözlerinin içi gülüyor. Bunu göremediğimi mi sanıyorsun? Hiçbir şey anlamadığımı mı sanıyorsun? Tabii senin gözünde ben sıradan, basit bir Anadolu erkeğiyim. Unutma ki, ruhunun bile hissetmediğini ben hissediyorum, her şeyin alasını anlıyorum. Ama kahretsin ki senden vazgeçemiyorum… Mesela sana getirdiğim tabloya ne oldu, biliyor musun? Hayır, elinde tuttuğun o boktan şeylerden gözünü alamadın ki… Oysa sanat değeri yüksek bir tabloydu. Sen böyle değerli şeylere layıksın diye, ne güçlüklerle almış ve sana, yani kendimce değerli bulduğum sevgilime(!) bir ömür saklar ve her baktığında beni hatırlar diye doğum gününde vermiştim. Sense sabahtan beri bilmem kimin getirdiği siki bir karış dışarıdaki bibloyu okşayıp, sana onun boyu kadar değer veren arkadaşından, saçma sapan sözler sıralamış, sözde şair arkadaşından için eriye eriye bahsediyorsun. Benim sana verdiğim tabloyu, ve diğer şeyleri umursamıyorsun bile. Yazıklar olsun… Bu arada ona verdiğim hediyelerden sadece tabloyu görmüştüm. Diğerleri ortalıkta yoktu. Daha yeni tablonun farkına varmıştı. Birden yapmacık ifadeyle;

107

-Sahi sen o tabloyu ne yaptın? Diyor. -Senin için çok mu önemliydi? Burada çok yalnız kaldığını, acı çektiğini gördüm. Bana “beni kurtar” diye yalvardı, bende kıymetini bilmeyenlerin elinden kurtardım onu… Diyorum. Kızmış ve üzülmüş gibi yaparak, birkaç sefer üst üste; -Ay lütfen, saçmalama… ne yaptın sen onu? Onu yırttığımı, çerçevesini kırdığımı ve çöpe attığımı söylüyorum. Bunun için hiç de inandırırcı olmayan bir tavırla kızıyor. Bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi unutup, gidiyor. Onun bu umarsızlığı bana çok acı koyuyor. Oysa, gidip çöpe bakmasını, bunu yaptığım için gerçekten, inandırarak bana tavır koymasını beklerdim. O içimdeki bu didişmelere aldırmadan, eline bezini alıp, temizliğine devam ediyor. Gerçekten biz neyiz? Bunca olumsuz didişmeye, yaralamaya rağmen neden hala birlikte olmakta ısrar ediyoruz?... Mantığım bir türlü almıyordu. Belki de içimdeki; aşk falan değildir. Sadece ona karşı korumacılık duygusudur. Belki de, onun görmediği kirli arkadaşlıklarından, ilişkilerinden, geçmişinden kurtarmak iç güdüsüdür. Ama ne yapıyorsam olmuyor; bana doğru bir adım bile atmıyor. Gözleri o kirli karanlığa öylesine alışmış ki, bütün koyu renkleri de beyaz görüyor. Sanırım bunun nedeni, hiçbir zaman gerçek beyazı görmemiş olmasıdır. Gerçekten ona acıyorum. Ve onu o şekilde yüz üstü bırakıp gitmeyi içime sindiremiyorum. Akşama kadar kafamın içerisindeki çıkmazlarla savaşıp, didişerek, temizlik işinde bir ruh gibi ona eşlik ediyorum. Ancak o bunun hiç de farkında olmuyor. Zaman zaman diline doladığı popüler bir şarkının anlamsız melodisiyle temizliğini yapıyor. İşimiz bitene kadar pek bir şey konuşmuyoruz. Sadece “şunu ver, bunu al, onu buraya koyalım, bunun yeri şurası…” gibi kısa cümlelerle geçiştiriyoruz. Elindeki temizlik eldivenini çıkarırken, yorgun bir şekilde demin temizlediği koltuğa yığılıyor. Derin bir oh çekerek; -Oh be elimize sağlık. Her yer çok temiz oldu. Haydi canım duşumuzu alalım ve balkonda karşılıklı çay içelim. Teklifini duymazlıktan geliyorum. Koltuğa oturmuş, başımı arkaya yaslayarak, bakışlarımı tavana dikmiş öylesine dalmıştım. Benim bu halimi yeni fark etmişti. Aramızda olumsuz hiçbir şey yaşanmamış gibi, kendine özgü bir dille; -Kuzum ne oldu yine, niçin havan söndü? diyor. O kadar anlamsız tavırlar takınıyor ki, artık ona kızamıyor öfkelenemiyordum bile… Bana sorduğunun cevabını bile almadan kalkıp, duşa gidiyor. Bir süre sonra bana mutfaktan sesleniyor; -Haydi benim tembel tenekem, sende duşunu al da gel. Bak çay koyuyorum… İsteksizce oturduğum yerden kalkarak duşa gidiyorum. Giyinip, yanına gittiğimde balkondaki masaya demliği, şekeri ve bizim kupa bardaklarımızı koymuştu. Karşıyı görecek şekilde yanına oturuyorum. Uzanıp, yanağımdan öperek “sıhhatler olsun aşkım” diyor. Akşamın o serin saatlerinde karşılıklı oturup, bir şeyler içmek gibisi yoktu. Mesela o anı hiçbir şeye değişmezdim. Her şeyine rağmen onu öylece karşımda seyretmek bile bir yerlerimin okşanması için yeterli oluyordu. Galiba ona olan sevgimin, aşkımın bir tanımı yoktu... Çayımdan birkaç yudum aldıktan sonra, biraz da ortamın etkisiyle olacak, yine duygulanıyorum. Hiç beklemediği bir anda elini tutup; -Canım keşke sen dilsiz olsaydın. Ya da ben seni bu kadar çok sevmeseydim. Sadece arkadaşlarım dediğin insanların sevgi şekli ve boyutları kadar sevseydim. Veya sen onları sevdiğin gibi beni sevseydin… Uzayıp, giden sözlerimi kesiyor. -Üff… Sen hala orda mısın? Sana daha kaç sefer söyleyeceğim onlar sadece benim arkadaşlarım. Sense sevgilimsin. Senin ve onların yerleri çok farklı…

108

-Ama onlardan birer efsane gibi bahsediyorsun. Onları anarken bile kendinden geçiyorsun. Eğer arkadaşlık bu ise, arkadaş olmayı sevgili olmaya tercih ederim. Yani ben de bir insanım. Bir yürek taşıyorum. Kızıyorum, kıskanıyorum… -Allah aşkına keser misin? Ben onlardan vazgeçmem, onlar benim yaşamımın vazgeçilmez birer parçasıdırlar… Son cümleyi usanç belirten bir ses tonuyla söylemişti. Aslında bunun üzerinde yine konuşmak istemiştim, ama nedense vazgeçiyorum. Uzun süre masada öylece, hiç konuşmadan, sessiz bir şekilde oturup çaylarımızı içiyoruz. Bakışlarım evin balkonundan, ana caddede akşamın o serin vaktinde koşuşturan insan kalabalığında dolaşıyor bir süre. Sonra o kalabalıklardan sıyrılıp çok uzaklara gidiyor. Sadece onunla ikimizin yaşadığı bir dağ evine... Kendimizi geçmişimizden ve ilişkilerimizden soyutlamış, iki kişilik kocaman bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyimizle sadece ikimizin olduğu kocaman bir dünya… Gerçi ben zaten her şeyden kendimi soyutlamış, tamamen ona vermişim. Sorun onun bunu başaramaması. Belki de bir başıma ona yetemeyeceğimden korkuyordu. Oysa ben, her şeyine rağmen onun bana yeteceğine inanıyordum. İç yolculuğumda daldan dala sıçrıyorum. Bazen hiç kimsesi, ilkeleri, idealleri, umutları, kaybedecek değerleri olmayan, nerede akşam orada sabah yaşayan birisi olmak isterdim. Belki de bu kadar duyarlı olmayan, bir hayvan gibi… Düş yolculuğumdan samimi, yumuşak ses tonuyla “canım çayını tazeleyim mi?” diyerek alıkoyuyor beni. Derin bir uykudan aniden uyandırılmış gibi şaşkın ve umarsız bir şekilde ona bakarak; -Tamam… içerim… sağ ol… Diyorum, kesik kelimelerle. Bir taraftan masadaki elime dokunup, hafiften okşayarak, insanın içine huzur veren yumuşak ve sevecen sesiyle; -Bakıyorum yine dalıp, gittin. Neler geçiyor kafandan?… Canım benim. Gerçekten seni seviyorum. Seni nasıl mutlu edebileceğimi düşünmediğimi mi sanıyorsun? Ben o kadar da duyarsız değilim, inan ki yanlış bir şey yapmıyorum… Ben de onunki kadar değilse de benzeri bir ses tonuyla, ortamı tekrar germemeye özen göstererek; -Belki yaşadıkların sana göre yanlış olmayabilir. Ama çoğu bana yanlış geliyor. Galiba değer yargılarımız çok farklı. Biliyorum bu yaştan sonra seni değiştiremem, değiştirmeye de hakkım yok zaten. Ama en azından değer verdiğimiz şeylere asgari düzeyde de olsa saygı göstermeliyiz. Zaman zaman kendimizi birbirimizin yerine koyabilmeliyiz. Biri diğerinin hoşuna gitmeyeceğini düşündüğü şeyleri yapmamalı. Hatta gerekirse vazgeçmeli. Eğer birlikte bir ömür sürdüreceksek, bunu yapmak zorundayız… İnan ki, o anlata anlata bitiremediğin bir çok arkadaşından daha zeki, anlayışlı, eğlenceli ve dünyaya daha geniş bir pencereden bakan bir insan. Yeter ki biraz beni tanımaya çalış, söylediklerimi önyargısız olarak anla ve bir az üzerinde düşün… Ama sen bunu yapmıyorsun. Bana karşı sürekli önyargılı, reddedici ve öz eleştirisiz oluyorsun. Birbirimizi biraz anlamaya çalışırsak, değer vermeye değer olduğumuzu kabul edersek ve biraz da özveride bulunursak, inan ki birlikte mutlu olmamamız için hiçbir neden yok… Bir suçlu gibi başını önüne eğmiş, boş çay bardağında kaşığını gezdirerek; -Seni anlamaya çalışıyorum. Ama senin de biraz değişmen gerek. Bilmelisin ki zaman çok değişti… Çağ dışı kaldığımı ima etmesine kızmıyordum. Çünkü kendi çağdaşlık ölçülerime inanıyordum. Çağdaşlığın onun ve arkadaşlarının düşündükleri bir şey olmadığını çok iyi biliyor ve inanıyordum. Hatta onlara, bu gaflet içerisinde oldukları için acıyordum. Belki diğerlerine gücüm yetmez, ama en azından, kendimce kirli ve karanlık bir bataklık olarak gördüğüm o dünyadan sevgilimi kurtarmak istiyordum. Kendimi bir eğitimci gibi görmek belki haddim değildi ama, o an kendimi öyle hissediyordum.

109

Kızmadan, gücenmeden bu eğitimci tavrımla ona; -Bak bir tanem. Ben çağ dışı bir insan değilim. Sizin çağdaşlık diye anladığınız yaşam biçimini çözmek için inan ki çok kafa yordum. Ama bir tülü anlayamadım. Hatta, belki ben hatalıyım, belki Serap’ın dediği doğrudur diye yurt dışında yaşayan bazı dostlarımı arayıp, çağdaşlık ölçüsü olarak algıladığınız yaşam biçimini sordum, onlar bana bulundukları ülkelerde, ki bu ülkeler dünyanın en çağdaş ülkeleri olarak bilinir, öyle bir şeyin mümkün olmadığını söylediler. Kaldı ki, az çok coğrafi fark varsa da biz aynı ülkenin insanıyız ve ben de senin kadar yaşamın içerisindeyim… Sana defalarca bu konudaki düşüncelerimi anlattım. Hem de bilimsel verilere dayanarak. Çağdaşlık; sorumsuzluk, vurdumduymazlık, pervasızlık, sevgisizlik değildir… Bütün dinlerde, bütün dillerde, bütün uluslarda, bütün bilimlerde çağdaşlığın ölçüsü; saygı ve sevgi temelinde o sorumluluk bilincini kavramakla ve kişiyi var eden kendi öz değerlerine sahip çıkmakla başlar. Senin sözde çağdaş gördüğün o arkadaşlarının hiç birisi kalıpların dışına çıkma cesaretini taşımayan, sadece bu gibi kompleksleri olan insanlardır. Hiç birisinin eşi, sevgilisi veya kız kardeşi senin yaptığını yapmaz, yapamaz… Zira senin o çağdaşlık budalası arkadaşlarını karşılarında bulurlar. Dikkat ettim de beraber olduğumuzda senin bu arkadaşlarının hiç birinin yanında sevgilileri, kız kardeşleri veya eşleri yoktu. Bunların içerisinde evli olanlarda vardı… Hemen sözlerimi kesip araya giriyor; -Ay eşlerinin yanımızda ne işleri var... Bu söz öylesine aptalca ve anlamsızca geliyor ki bana cevap bile veremiyorum. Demek ki söylediklerimi hiç dinlemiyor ve bir kadın olarak hemcinsine saygısının ölçüsü işte bu kadar… Ses tonumu daha da yumuşatarak konuşmamı sürdürmek istiyorum. -Bak canım, hayat sadece cinsel figürlerden ibaret değildir. Seninle arkadaş olan erkeklerin hiç birisi seni gerçekten sevmiyorlar. Sadece senden yararlanıyorlar. Onların yaşamlarının çok kısa bir diliminde onlara mutluluk veriyorsun, o kadar. Ben kendi hemcinslerimi iyi tanıyorum; evlerine, eşlerinin, çocuklarının yanına gittiklerinde sen akıllarına bile gelmesin. Ben senin artık uyanmanı ve kendini kullandırmamanı istiyorum. İnan ki hayatta o gibi yüzeysel ve sıradan ilişkilerin dışında, daha uzun ömürlü, sürekli güzellikler de vardır… paylaştıkça çoğalan, büyüyen… Ben seni o sonsuz sürekliliği olan bir yürekle seviyorum… Susmuş, beni dinliyor veya dinliyor gibi yapıyor. Bu arada demliğe uzanıp, çayımı dolduruyor ve çok samimi bir duyguyla yanaklarımdan öpüyor. Onun bu içten davranışından cesaret alarak; -Lütfen sevgilim bu söylediklerimi ciddiye al. Ciddiye alırsan bana inanırsın, beni daha çok seversin ve ancak o zaman mutlu oluruz. Ne kadar anlatırsam anlatayım, söylediğim her şey hep eksik kalıyor ve doyurmuyordu beni. İçimin yaralı ve yanan kısmı öylece kalıyordu… Ona dair kuşku, kaygı ve korkularımı yenemiyordum. Bana inanmadığına, söylediklerimi anlamadığına veya anlamak istemediğine inanıyordum. Oysa bana inanması ve güvenmesi için elimden geleni yapıyordum. Bunun hiçin her şeyi deniyordum… Aramızdaki o soğuk hava akşam boyunca sürmüştü. Akşam yemeğini sırf onun hatırı için, hiç iştahım olmamasına rağmen yemeye çalışmıştım. Çok az konuşmuştuk. Aynı yatağı paylaştık, ama her geceden daha farklı… Bana sarıldı, sevişmek istedi, yorgun olduğumu bahane edip, bu teklifini reddettim. Halbuki, içimde ona karşı dayanılmaz bir istek vardı. Ertesi sabah o benden önce uyanmıştı. Yatakta olmadığını görünce gözlerimi açıp, odanın içerisinde bakışlarımı gezdirdim. Tuvalet masasının yanına iki tane küçük çanta koymuştu. Birden bugün denize gideceğimizi hatırladım. Bu çantalar onun içindi herhalde. Söylediği şarkıdan mutfakta olduğunu anladım. Tekrar gözlerimi kapatıp, uyuyorum gibi yaptım. Bana çektirdiği onca acıya rağmen gelip, beni öperek uyandırmasını bekliyordum.

110

Bir süre sonra sesin yatak odasına doğru yakınlaştığını duyunca, yarı aralık gözlerimi tamamen kapatıp, uyuyor numarama devam ettim. Gelip, yatağın ondan boşalan kısmına oturdu. Yumuşacık elini, okşayarak saçlarımda gezdirdi. Uyuyor olduğumu düşünmüş olmalı ki, mırıldar gibi bir sesle “canım benim, ben de seni çok seviyorum. Ama elimde değil, kendimi değiştiremiyorum. Keşke yapabilseydim…” diyor. Bir süre daha o halimi izledikten sonra, derin bir ah çekti ve eğilip dudaklarımdan öptü. Yine beni o her yanımla tahrik eden sesiyle; -Canım, aşkım, bir tanem haydi uyan… kahvaltı hazır… Hemen gözlerimi açmadım. Derin bir uykudaymışım sansın istedim. Birkaç defa daha o okşayıcı sesiyle tekrarlayınca, hafiften gerindim ve gözlerimi araladım. Hiçbir şey söylemeden saçlarından tutup, kendime çektim. Dudaklarından uzun uzun öptüm. Beklemediği bu davranışım karşısında şaşkındı. Ama gözlerinin içi gülüyordu. O gülen gözlerine bakarak, coşkulu bir şekilde “günaydın aşkım… kalkıyorum.” dedim. Mutfağa giderken, arkasına dönüp, “geç kalma. Tembel erkeğim benim.” diyor. Bir-iki gerindikten sonra, kalkıp banyoya gidip, duş aldım ve tekrar yatak odasına gelerek üzerimi giyindim. Mutfağa, yanına gittiğimde masayı hazırlamış beni bekliyordu. Beni pantolonlu ve gömlekli görünce; -Neden böyle giyindin hayatım? Keşke daha rahat bir şeyler giyinseydin. Hava çok sıcak, biliyorsun denize gideceğiz… Gayet ciddi bir tavır takınarak, biraz da espri olsun diye; -Bu benim imajım bir tanem… Ağız dolusu kahkaha atarak; -Vay senin imajını sevsinler… diyor ve sarılıp öpüyor beni. Sabah her şeye rağmen keyifliydim. İçimden “inşallah bu keyfimizi bozacak bir uğursuzluk olmaz” diye geçirdim. Nitekim ne zaman mutlu olursam mutlaka beni üzen kötü bir şeyler oluyordu. Masaya henüz oturmuş, çaylarımızı dolduruyorken kapının zili çalıyor. Şaşkın bakışlarla birbirimizin gözlerine baktık. Kapıyı açmak için onayımı bekler gibi kısa bir bakışmadan sonra “hayırdır, kim olabilir ki bu tatil sabahı…” diyerek, kapıyı açmak üzere kalktı ve mutfaktan çıktı. Az sora antreden çok coşkulu bir erkek sesi geldi. -Hayatım kaç gündür arıyorum telefonun hep kapalı… Ses birden kesiliyor. Sanırım benim içerde olduğumu anlamıştı yada Serap bunu ona ima etmişti. Yanındaki erkekle beraber mutfağa geldiler. Çok şaşkın ve kızgındım. Ama bunu gizlemeye çalışarak, adamın içeri girdiğini görünce ayağa katlım. Adam elini uzattı “merhaba” dedi. Serap hemen araya girip, bizi tanıştırdı. Gelen, muzır olduğunu söylediği, Zafer adındaki arkadaşıydı. Birden Serap’a hediye getirdiği, o cinsel organı dışarıdaki erkek figürlü biblo geliyor aklıma. İçimdeki, ona duyduğum kızgınlığım daha da artıyor. Çok sıradan, laubali bir şekilde Serap’ın omzuna dokunarak, alaycı bir tavırla; -Umarım sizi rahatsız etmedim kız… Serap kısa bir an ikilem içinde kalıyor. Ama onu gördüğüne mutlu olduğu her halinden belli oluyordu. Çok kısa biran göz göze geliyoruz. Adama dönüp; -Olur mu canım? Aslında ben de seni çok özlemiştim… Duraksayıp, “aman sende kim oluyorsun” der, gibi bana bakıyor. Bana danışmadan adama “bak biz denize gideceğiz. Sende bize katılsana” diyor. Adam buna dünden hazırmış gibi hiç düşünmeden atılıyor. -Vallahi iyi olur canım. Seninle denize girmeyi özledim… Bu arada sözünü kesip, bana bakıyor; “tabii arkadaşın da uygun görürse…” diyor. Doğrusu söyleyecek bir şey bulamıyordum. İçimi dolduran öfkeyle adama “yok canım ne mahsuru olacak. Lütfen…”. Daha sözüm bitmeden Serap araya girerek;

111

-Hem bir birinizi daha iyi tanımış olursunuz… İçimdeki öfke dayanılmaz bir acıya dönüşüyor. Hani baş başa bir gün geçirecektik... Hele adamın “seninle denize girmeyi özledim” sözü, kafamın içerisindeki her güzel şeyi kirletmeye yetmişti. Kendimi kocaman bir aptal gibi hissediyordum. Zaten adamı görünce yine beni unutmuştu. Deminki o her şeyiyle benim olan Serap gitmiş, yerine başka birisi gelmişti. Artık kendimden hiçbir şey bulamıyordum onda. Yine bir yabancı gibi olmuştum. İçimden Allaha sığınıp “bu işkence ne zaman bitecek…” diyorum. Zafer, teklifsiz masaya oturup, bizimle beraber kahvaltısını yaptı. Kahvaltıda benim dışımda, onların keyiflerine diyecek yoktu. Son derece mutluydular. Bir ara başka arkadaşlarından bahsederek, onları da arayıp, davet etmeyi konuştular. Serap bana dönerek sıradan bir tavırla “sence de iyi olmaz mı canım…” diyor. -Siz nasıl isterseniz öyle yapın. Bak ben gelmeyebilirim de… Sözlerimi ne kadar sitemkar bir ifadeyle söylediğimi bile fark etmiyor. Adam “boş ver onları bugün biz bize gidelim” diyor ve diğerlerini çağırmaktan vazgeçiyorlar. Bunun üzerine Serap “haydi o zaman ne bekliyoruz? Masayı dönüşte toplarız” deyip, mutfaktan çıkıyor. Zafer de hemen peşinden kalkıp ona takılıyor. Yatak odasına gidiyorlar. Uzaktan seslerini duyuyorum. Zafer ona “kız benim mayom falan yok…” diyor. Bizimki ağzından düşürmediği kahkahayla “merak etme, sana bir şeyler uydururuz…”. Bu arada kahkahası kesiliyor ve daha alçak bir sesle “yapma, seni yaramaz şey…” cümlesini duymuştum. Gerisini duymaya dayanamadım ve kalkıp, balkona çıktım. Sigaramı yakıp, yüreğime bir ok gibi saplanan o sözlerini düşünüyorum ve o an orada yaşadıklarını tahmin ettiklerimi… Gidip, ikisini de öldürmek istedim. Bu anlamsız düşüncem biranda dağılıyor. İkisine de acıyorum. Adamın ne suçu vardı ki, her türlü ahlaki değerden yoksun bir insandan başka ne beklenebilirdi? Serap’ı düşünüyorum; hastalıklı gibi birisi olarak görüp, ona da acıyorum. İçimin acısı doygusal bir boyut alıyor. Onlara gıpta ile bakıyorum… Az sonra Serap, şen şakrak bir şekilde elindeki küçük çantayla mutfağa geliyor. Beni mutfakta bulamayınca; balkona bakarak; -Haydi hayatım gidelim, geç kalıyoruz… Elimdeki sigarayı balkondaki masada bulunan kul tablasına bastırıp, mutfağa geçiyorum. Yorgunluk ve usançlık belirten bir ifadeyle; -Siz bensiz daha rahat edersiniz. Lütfen ben gelmeyeyim… Kolumdan çekerek, kızgın bir şekilde “saçmalama…” diyor. Adeta ayaklarımı yere sürte sürte dışarı çıkıyoruz. Bizi dışarıda Zafer’in son model arabası bekliyordu. Arabayı göstererek bir lütufmuş gibi; -Bak, hem arabayla gideceğiz… Arabanın yanına vardığımızda Zafer radyodan keyfine göre müzik çalan bir istasyon bulmakla meşguldü. Serap, arabanın arka kapısını açıp, elindekileri içeri atıyor. Bir ara bana baktıktan sonra ön kapıyı açıp, arkadaşının yanına oturuyor. Çaresiz arka koltuğa geçiyorum. Serap’ın ön koltuğa geçip, adamın yanında oturmasına öylesine rahatsız olmuştum ki, arka koltukta adeta dikenler üzerindeydim. Ben arkada içimde şekilden şekle giren acılarla savaşırken, onlar son derece mutlu bir şekilde kendilerinden, arkadaşlarından, geçmişlerinden konuşuyorlardı. Zafer elini arada bir Serap’ın bacağına vurarak, “kız bir alemsin sen…” diyor. Kaç sefer içimden arabadan inmeyi geçirdiysem de, her seferinde iç güdülerim buna engel oldu. Onlar için çok zevkli, benim içinse işkence gibi geçen bir yolculuğun sonunda denize gireceğimiz plaja varıyoruz. Serap, nerdeyse kucağına atılacak arkadaşına ağzı bir karış açık kahkahalarla, gülüşmelerle, “canım Zaferciğim, senin de olman ne kadar iyi oldu. Arabayı park edip, şöyle biraz oturup, bir şeyler içelim ha…” diyor. Bu arada yeni aklına gelmişim gibi arkaya dönerek, sanki söyleyeceklerim umurundaymış;

112

-Hayatım sen ne dersin? Rahatsız olmasını istediğim bir ses tonuyla; -Sen daha iyi bilirsin. Nasıl istiyorsan öyle olsun… Ses tonumu, tavırlarımı, söylediklerimi umursamadan, Zafer’le beraber neler yapacağımızı kararlaştırıyorlar. Arabanın anahtarlarını plajın otopark görevlisine verip, çantalarımızı alarak çıkıyoruz. Zafer’le Serap şakalaşarak önde, bende arkalarında soyunma kabinlerinin olduğu yere gidiyoruz. Hangimizin daha önce girip, üzerini değiştirmesi için kısa bir tartışmadan sonra, önce Serap’ın üzerini değiştirmesine karar veriliyor. Serap çıktığında içim burkuluyor; üzerinde çok ince, sanırım tanga diyorlar, kalçalarının arasında kaybolmuş minicik bir mayo vardı. Zafer, Serap’ı ince bir ıslık çalarak, tepeden tırnağa süzüyor. Şaşkın bakışlarla onları izlerken, Zafer “buyur hocam sen gir…” diyor. Kararsız olduğumu görünce, cevabımı beklemeden kendisi kabine giriyor. Serap’la tartışıyoruz. -Ben üzerimi değiştirmeyeceğim zaten. Denize girmeyi pek canım istemiyor… -Ama oyun bozanlık yapma. Senin için geldik biliyorsun… -Yok canım, sen Zaferle girersin. Bak ne güzel anlaşıyorsunuz. Sanırım ben olmasaydım daha da iyi olacakmış… -Saçmalama, senin yine kıskançlık krizlerin tuttu… Bu sırada Zafer kabinin kapısını açıp, dışarı çıkıyor. Giydiği şortu üzerinde düzeltmeye çalışırken, “haydi dostum girsene” diyor bana. Serap kırgın bir sesle daha sonra gireceğimi söylüyor. Zafer bana dönerek; -Yahu en azından üstünü değiştir, daha rahat edersin… Bu arada Serap atılıyor ve alaycı bir tavırla; -Canım beyefendi böylece karizmasını koruyor… Bu alaycı tavrı karşısında ona çok sert bir şekilde bakıyorum. Tam da bir şeyler söyleyecektim ki, Zafer araya giriyor; -Haydi bırakın bunları da, şurada oturup, bir şeyler içelim… Sıcak kumlara bata çıka, plaja hakim bir yükselti üzerine kurulmuş, bar şeklindeki yere gidiyoruz. Yükseltinin köşelerine yerleştirdikleri kocaman kolonlardan alabildiğine rahatsız edici, gürültülü müzik yükseliyordu. Zafer hemen müziğin ritmine göre sallanmaya başlıyor. Etrafa şöyle bir şekilde göz gezdiriyorum. Oturanların hemen hepsi mayoluydu. Bir tek ben giyiniktim. Çevremdekilerin üzerime yönelen bakışlarını umursamıyorum bile. Yine Zafer’in karar verdiği kenar yerden boş bir masaya oturuyoruz. Oturur oturmaz da, teni güneşten esmerleşmiş, üzerinde şortu olan bir garson gelip siparişlerimizi alıyor. Ben bira istedim. Serap ve sevgili arkadaşı Zafer de kola istediler. Hava çok sıcak olmasına rağmen burası estiğinden kısmen serin sayılıyordu. İnce kumlu plaj ayaklarımızın dibinden alabildiğine uzanıyor. Adeta bir atlas gibi dalgalanan suya giren insanlar, kumsalda güneşlenenler, oynaşanlar, şakalaşanlar… bir şenlik yeri burası. İçkilerimizi yarılamıştık, deminden susan Serap bana dönerek, yalvaran bir sesle; -Haydi ya… lütfen oyun bozanlık yapma, gidip üzerini değiştir de beraber denize girelim. Bak deniz ne kadar güzel görünüyor… Diyor. Bakışlarımı uzaklara dikerek, söylediklerini duymazlıktan geliyorum. Aslında Serap, onu duyduğumu, konuşmak istemediğimi ve çok mutsuz olduğumu biliyordu. Bu sırada Zafer kolasından bir yudum alarak yerinden kalkıyor. Tepemizde dikilip; -Ben gidiyorum arkadaşlar, siz bu güzelim günü tartışarak geçirin… Onunla beraber denize girmeye hazırlanan Serap, izin ister gibi bana bakarak, “bir dakika canım” diyor. Başımla “gidebilirsin” der gibi işaret ediyorum. Zafer koşarak önden gidiyor, peşinden Serap arasında ince mayonun kaybolduğu dolgun kalçalarını sağa sola kırıta

113

kırıta peşinden gidiyor. Serap’ı o halde görmek içimi tarifsiz sızlatıyor. Acıyla beraber utanma duygusu sarıyor bedenimi… İçimdeki çelişkilerle hesaplaşırken, yanıma gelen garsona ikinci biramı söylüyorum. Çevremde bu kadar güzel, sadık olabilecek, değer yargılarımı sahiplenecek kız varken, bana çektirdiği bunca acıya rağmen Serap’a bu denli bağlanmış olmamı bir türlü çözemiyorum. Üstelik yaptığı her hareketi, her davranışı benim bütün değerlerimi alt-üst ediyorken. Bu denli bağlılığım karşısında kim olsaydı, en azından insani yanından dolayı diz çökerdi önümde. Zira her yanımı kuşatan ve zaman zaman sağlıklı düşünmemi bile engelleyen sevgim beni ona köle durumuna getirmiş… Tam onunla sürekli bir birliktelik için karar verecekken, bütünüyle dünyamı darmadağın eden bir şeylerle karşılaşıyorum. Hiç batıl inançlarım olmamasına rağmen, bazen bütün bunların ondan vazgeçmem için birer işaret olduğunu düşünüyorum. Allah aşkına böyle bir kızla nasıl bir evlilik düşünülebilinir ki?… Yine beynim ve yüreğim arasında müthiş bir didişme başlıyor. Kafamın içerisi karmakarışık oluyor. Biramdan derin bir yudum alırken suya giren insanlara bakıyorum. Aslında bilerek gözlerim kalabalığın arasında onları arıyor. Suyun içerisinde öylesine mutlu görünüyorlar ki… Onlara gıpta ile bakıyorum. O an Zafer’in yerinde ben olmak isterdim. Bir birlerine su atıyorlar, Zafer onu kafasından suya bastırıyor, o Zafer’e aynısını yapıyor. Birbirlerini kucaklıyorlar, Zafer’in omzuna biniyor, o indirmesi için yalvarıyor, sonra onu suya atıyor. Doğrulup, birbirlerine sarılıyorlar… Zafer’in onu omzuna almasına, kucaklamasına tahammül edemiyorum. Gidip, bu rezil tavırlara müdahale etmek istedim. Nasıl olsa ona söz geçiremeyecektim, vazgeçtim. En azından kalkıp, evime dönmeyi çok düşündüm. Bu düşüncemi de bir türlü uygulama cesaretini gösteremiyorum. Ne gidip, müdahale edebiliyor, ne de ondan vazgeçebiliyordum. Bu esaretimin nedenini bir türlü çözemiyorum… Kafam başka yerlerde, gözlerimse onlarda. Uzun bir süre suda şakalaşıp, oynaşıyorlar. Sonra yorgun bir şekilde denizden çıkıp, kumsalda yan yana sırt üstü uzanıyorlar. Serap, birden hatırlamış gibi uzandığı yerden doğrulup, bana el sallıyor. Zafer ona bir şeyle söylüyor. El sallamaktan vazgeçip, tekrar arkadaşının yanına uzanıyor. İçtiklerimizin hesabını ödeyip, çıkıyorum. En az bir kilometre kadar yürüdükten sonra kumsalın en son noktasında bulunan, hangi tarihten kaldığını umursamadığım kalenin yıkıntılarını dolaşıyorum. Sonrada denize karşı yüksekçe bir yere oturuyorum. İçimdeki efkarıma gömülmüşken bir tarih canlanıyor gözlerimde… Kimler yaşamıştı buralarda? Nice hükümdarlar, krallar, kraliçeler, yiğitler, caniler hiç ölmeyeceklermiş gibi hüküm sürmüşlerdi. Kim bilir ne acılar, ne umutlar, ne aşklar yaşanmıştı burada… Kim bilir kaç yürek aşkın, sevdanın ateşiyle yanıp, kavrulmuştur. Ne güzeller, ne yiğitler aşklarınısevdalarını yaşamadan yüreklerine hapsetmişlerdi… Belki de yıllarca sadece kendilerinin çektiklerini sandıkları o acılarla yanmışlardı… Belki de benim şuan yaşadıklarım onların yaşadıkları yanında hiç kalırdı… Onları düşündükçe kendi acılarımı küçümsediğim hissine kapılıyorum. Birden, çektiklerimi küçümsediğim için kendime kızıyorum; hayır benim çektiğim acıları çok az insan yaşamıştır… diyorum kendi kendime. Kafamın içerisine bir anda hücum eden sorular karşısında aciz kalıyorum. Benimki ne ilk ne de son olacak, insanlık var olduğu sürece aşk, ihanet, ayrılık, acı hep olacaktı… Acılarıma yandaş acılar bulmuş olmak, içime kısmen de olsa rahatlama duygusu düşürüyor ve beni cesaretlendiriyor. Hemen oradan ayrılarak, onu kendi başına bırakıp, gitme fikri bir an hoşuma gidiyor. Sonra bir anda, onunla yaşadığım ve yaşayabileceğimi sandığım onca güzel şeyin haz veren düşüncesi karşısında zayıf kalıyorum. Kendimi “belki değişir, belki benimle mutlu olmayı dener, belki akıllanır…” gibi, olması imkansız hayallerle aldatmaya devam ediyorum.

114

Eğer o beni sevmeyi, beni anlamayı, keşfetmeyi ve gerçekten benimle yetinmeyi denerse onu hayatım boyunca mutlu edebileceğime inanıyorum… Sanırım içtiğim biranın ve saatlerdir altında kaldığım güneşin de etkisinden olacak, başım felaket ağrıyor. Parmaklarımla şakaklarıma bastırıp, sert bir şekilde ovuyorum. Bu başımın ağrısının geçmesine yetmiyor. Deminden beri üzerinde oturup, tarih içerisinde kendime yandaş bulmaya çalıştığım yıkıntıların arasından plaja doğru yürüyorum. Serin sularda, kumsalda mutluluk içerisinde yaşamın tadını çıkaran kalabalığın arasından kumlara bata çıka yürürken, kendimi müthiş yalnız ve mutsuz hissediyorum. Sevgilim az ileride beni umursamadan, başka bir erkekle kumun, güneşin ve denizin tadını çıkarırken, ben burada mutluluklarının yüreğime düşürdüğü acıları yaşıyorum… Oysa şuan Zafer’in yerinde ben olmalıydım. Herkesten çok bunu ben hak ediyorum… Onunla cinsellik dahil yaşanabilecek her şeyi yaşıyorum, ama ne çare ki mutlu değilim. Zira bir türlü kendimi onun yüreğinde hissetmiyorum. Ne zaman ki yaşamından birilerini görünce unutulup, gidiyorum. Yürüdüğüm yerde sendeliyorum. Yumuşak ve çok ince kuma batan yazlık ayakkabılarımın içeri sıcak kumla doluyor. Açık bırakılmış bir musluğun aktığı, duşların olduğu yerde başımı akan suyun altında tutuyorum. Islanan gömleğime ve pantolonuma aldırmadan az ötedeki gölgeliğe oturup, ayakkabılarımın içerisindeki kumları boşaltıyorum. Oturduğum yerde boş bakışlarla, plajı dolduran kalabalığın içerisinde onları arıyorum… Serap yüz üstü uzanmış, arkadaşı ise elini kafasına destek ederek yanında yan yatmış ve diğer elini de Serap’ın sırtında gezdiriyor. Serap’ın çıplak duran kalçalarında güneş yansıyor. Adamın elinin ve bakışlarının uysal bir kedi gibi duran Serap’ın bakmaya bile kıyamadığım çok özel yerlerinde gezinmesine dayanamıyorum. Serap’a göre bu çok normal, adam sadece arkadaşı ve aklına hiç de kötü düşünceler gelmiyor. Eğer o sahne karşısında adam gerçekten cinsel bir istek duymuyorsa ben o adamın erkekliğinden şüphe ederim… Muhtemelen beni çekiştiriyorlar. Kendini bir şey sanan o zibidi, benim gibi bir yabanide ne bulduğunu ona söylüyor, Serap’sa “ay öyle deme, aslında hoş çocuktur…” diyordur. Bir ara pozisyonunu değiştirmek isterken, benim onları uzaktan seyrettiğimi görüyor. Aynı anda yerinden doğruluyor ve yanıma geliyor. -Ay sen nereye kayboldun aşkım?... diyor, gülümseyerek. -Nereye kaybolmam senin umurunda mı ki? Bak, keyfine diyecek yok… sen keyfini bozma, ben sadece biraz yürüdüm. Diyorum. -Yalvaran bir edayla elimden çekiştirerek; -Yapma Allah aşkına canım, biz senin için geldik. Hem Zafer planda yoktu ki, o olmasaydı yine gelmeyecek miydik?... Haydi üzerini çıkar da sen de bir az serinle, diyor. -Boş verin siz beni. Bak nasıl da mutlusunuz… Ben şimdi keyfinizi bozmayayım. Biraz daha ısrar ettikten sonra, suratını asıp, kızarak “keyfin nasıl isterse…” deyip, arkasını dönerek, arkadaşının yanına gidiyor. Halbuki ben biraz nazlanmak istemiştim. Onun öylesine çekip gitmesi karşısında olduğum yerde donakalıyorum. Arkasını dönüp gidişini, haram bir et yığınına bakar gibi seyrediyorum. Kuma bata çıka yürürken olgun ve dolgun kalçalarının ritmik hareketlerini çevredeki bakışlardan kıskanıyorum. Bütün kirliliğine rağmen yine de onu arzuladığımı hissediyorum. Ne garip, etrafta bu kadar çıplak ve güzel kadına rağmen sadece onu arzulamama anlam veremiyordum. Soyunma kabinlerinin bulunduğu yerdeki beton yükseltide oturup, onları seyrediyorum. Zafer’in yanında durup, bir şeyler konuşuyorlar. Uzandığı yerden doğrulması için Zafer’in uzattığı elini tutuyor ve eski filmlerdeki sevgili sahneleri gibi, el ele denize doğru koşuyorlar. Bu sefer uzun süre denizde kalmıyorlar. Bir-iki dalmadan sonra çıkıp, geliyorlar. Soyunma kabinlerinin yakınındaki duşların altında durup, vücutlarını tuzlu deniz suyundan temizliyorlar. Önce Serap kabine giriyor, sonra Zafer üzerlerini değiştirip, yanıma geliyorlar. Serap ne kadar

115

sıkıldığımı ve bir an evvel bu cehennemden gitmek istediğimi bildiği halde “haydi barda bir şeyler içelim, sonra gideriz…” diyor. Zafer elindeki çantaya bakarak “siz gidin oturun ben bunları arabaya bırakıp, geliyorum” diyor. Serap’la, oturacağımız yere gidene kadar hiç konuşmuyoruz. Yine yanlarda boş bir masaya oturuyoruz. Oturur oturmaz öfkeli bir şekilde; -Yaptığın iş mi yani, bir türlü anlam veremiyorum senin bu anlamsız tavırlarına. Yahu sen deli misin? Diyor. Aslında ben ondan da çok öfkeliydim, içimde anlatmak istediğim o kadar çok şey yoğunlaşmıştı ki, her an patlamaya hazırdım. Şimdi bunları tartışmanın hiçbir anlamı yoktu. Sadece sorusuna cevap olsun diye; -Evet deliyim. Beni sen delirttin… -Yaaa öyle mi? Yani kötü olan yine benim. Peki… Garsonun masaya gelmesiyle konuşmasını kesiyor. Doğrusu burada ağız dolu tartışamayacağımız için konuşmasının kesilmesine seviniyorum. Garsona, az sonra siparişlerimizi vereceğimizi söylüyor. O sırada Zafer görünüyor. Bizden, henüz fazla uzaklaşmayan garsonu tekrar çağırıyor. Ben bir şey içmeyeceğimi söylüyorum. Kızarak “üç tane buzlu kola” diyor, yanımızda duran garsona. Hemen bitişiğimdeki sandalyeye oturan Zafer, bana dönüp, gerinerek “su çok iyi geldi. Keşke sende girseydin…” diyor. Ona denize girmeyi pek sevmediğimi söylüyorum. Beni garipseyen bir bakışla savıp, Serap’la deniz hakkında konuşuyorlar. Artık onların bu yakınlaşmalarını, samimi tavırlarını kanıksamıştım, umursamıyordum. Havadan sudan şeylerden muhabbetleri eşliğinde içkilerimizi içtikten sonra kalkıyoruz. Yine aynı şekilde; ikisi önde, ben arkada arabaya binip, yola koyuluyoruz. Yol boyunca hiç konuşmuyoruz. Zafer bizi apartmanın kapısının önünde bırakıyor. Serap’ın bütün ısrarlarına rağmen eve gelmiyor. İçerisinde deniz kıyafetleri olan küçük çantayı alıp merdivenleri çıkıyoruz. Ben bir yığın gibi sadece onu takip ediyorum. İçeri girdiğimizde elimdeki çantayı antrede bırakıp, hemen mutfağın balkonuna geçiyorum. O ise yatak odasına… Az sonra üzerini değişmiş bir şekilde yanıma geliyor. Islak mayosunu ve Zafer’in giydiği şorttu kuruması için yanımdaki sandalyenin üzerine seriyor. Bir süre hiç konuşmadan somurtan yüz ifadelerimizle öylece oturuyoruz. Ben bir sigara yakıyorum. İkimiz de hangisinin bir an evvel konuşacağını bekliyor. -Kahve içer misin? diyor, göz ucuyla bana bakarak. -İstersen suyu ben koyayım… diyorum. -Hayır hayır… deyip, yerinden kalkıyor ve mutfağa gidiyor. Hayırları öylesine öfkeli bir şekilde söylüyor ki, bir az sonra çıkması kaçınılmaz savaşın habercisi gibi… Suyu ocağa koyup, yanıma gelmesini bekliyordum. Oysa o, su kaynayana kadar mutfakta demliğin başında kalmayı tercih ediyor. Yaklaşık onbeş dakika sonra elinde iki kupa bardağı kahveyle geliyor. Kupalardan birisini önüme bırakıyor. Başım önümde ona teşekkür ediyorum. Yerine geçip oturuyor. Onunla konuşmak istediğim o kadar çok şey var ki, kafamın içerisinde bunların hesabını yapıyordum… Bu yüzden kaşığı bardakta ne kadar süreyle çevirdiğimi hatırlamıyorum bile. -Yeter artık, kaşığın başı döndü… diyor, öfke ve espri karışımı ses tonuyla. -Pardon… diyorum, yaptığım garipliğe içimden gülerek. İçimden defalarca konuşacaklarımı planlamama rağmen yine de nerden, nasıl başlayacağıma karar veremiyordum. Anlaşılan tartışmayı benim başlatmamdan umudunu kesiyor. Ve kendisi başlatıyor. -Beyefendi bugünkü tavır ve davranışlarının anlamı neydi? Böyle davranmakla neyi ispatlamaya çalışıyorsun?...

116

-Bir şey ispatlamaya çalıştığım yok. Sadece canım denize girmek istemedi… -Hayır hayır nedeni var. Bunu konuşmalıyız. Biz denize gideceğimizi dünden karar vermemiş miydik? Bütün neden Zafer’di, değil mi? diyor. Hiç beklemeden kızarak “evet senin o zıpırtı, anlayışsız arkadaşındı” diyorum. -Sen çocuğun ne kötülüğünü gördün yahu!? Bak ne kadar kibar bir arkadaş… -Çok kibar canım. Zaten ben hariç, bütün arkadaşların çok kibar… -Yine saçmalıyorsun, seni sevdiğimi biliyorsun… -Gerçekten artık beni sevip, sevmediğine tam emin değilim. -Ne yapmamı istiyorsun peki? Sevgimi sana ispatlamam için daha neler yapmamı istiyorsun? -Hiçbir şey… Doğrusu ne diyeceğimi bilemez durumdaydım. Oysa ona o kadar çok şey söylemek istiyordum; Zafer’in sabah erkenden genç bir kızın evinde destursuz ne işi vardı? Üstelik bir tatil günü… Hani ikimiz baş başa denize gidecektik, onu ısrarla yanımıza almamızın ne anlamı vardı? Arabada yanında oturması, ben yokmuşum gibi muzır şakalaşmaları, plajdaki tavır ve davranışları, giydiği seksi mayosu… Bütün bunlardan hoşlanmadığımı bile bile yapması ve daha içimdeki anlatılması güç, milyon kere acıları… Ama anlatamıyordum işte... Aylardır ona içimdekileri anlatmaktan çok yorgun düştüm artık. Zaten anlatsam da bir şey değişmeyecekti, o yine beni anlamak yerine, yaptıklarına kendince mantıklı kılıflar uyduracaktı… -Sen yine kıskandın değil mi? -Kıskandım. Çünkü seni seviyorum. Seni hiç kimseyle paylaşmak istemiyorum, diyorum, öfkelenerek. -Ay sen gerçekten delisin, kıskanılacak ne vardı? Alt tarafı Zafer’le denize girdik… -Bu kadar basit!… Yahu sen ne kadar geniş mezhepli bir insansın… İçimde onu bittirdiğimi sanıyordum. Anlatacaklarımı dinlemeyeceğini, yaptığı her hareketinden dolayı haklı olduğunu söyleyerek, ön yargılı bir şekilde bana cevap yetiştireceğini biliyordum. Bu yüzden kırmadan, o gün yaşadıklarımızı santim santim anlatıyorum. Tahmin ettiğim gibi her söylediğime düşünmeden cevaplar yetiştiriyor. Tartışmamız yine bizi bir sonuca götürmeyecekti. Bir şeyin düzeleceği, bu kızın değişeceği yoktu. En iyisi yol yakınken ayrılmaktı. Yarın evlenirsek dahi, her zaman ‘pat’ diye eve gelecek arkadaşları olacak. Onları bir türlü hayatından çıkarmayacak. Her an beni böyle rahatsız edecek, bana cehennem azabı çektirecek münasebetsiz olaylarla karşılaşacaktım… Evet, en iyisi yol yakınken ayrılmaktı. Ama nasıl? Bu rezil gönlüme söz geçiremiyordum ki… Onu bu çirkef hayatın içerisinde nasıl bırakabilirdim. Yaşamında ben olmayacaksam dahi, artık düzenli bir hayat yaşamasını istiyordum. Bu, günü birlik yaşamı daha ne kadar sürebilirdi ki? Gün gelecek, etrafındaki bu insanların hepsi çekilip gidecek. Çünkü artık onların anlık zevklerine meze olma yaşını çoktan aşmış olacak ve posası çıkmış, işe yaramaz bir baş belası olarak bir tarafa atılacaktı… Başımı kaldırıp, ona bakıyorum. Masum ve savunmasız bir çocuk gibi geliyor bana. Acıyorum. Yüreğimin çok derinlerinden başlayan inceden bir sızı bütün bedenime yayılıyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Akşam pek fazla konuşmadık. Dünden, önceki günden kalan yemekleri ısıtıp, yedik. Gece sırt sırta vererek uyuduk. Gece boyunca aldığım kararın ağırlığı altında ezilip, durdum. Yarın son bir kez şansımı deneyecektim. Onunla son bir kez detaylı bir şekilde konuşacaktım. Eğer koşullarımı kabul ederse yada asgari müştereklerde buluşursak kalacaktım, olmasa kesin gidecektim. Böyle bir yaşamım olmadı diyecektim ve artık bir daha hiç ardıma bakmayacaktım…

117

Sabah çok erkenden uyandım. Yatakta kıvranıp, gerinme ve esnemelerimden rahatsız oluyor ve o da uyanıyor. Usulden birer öpücük kondurarak dudaklarımıza, günaydınlaşıyoruz. Kalkıp, banyoya gidiyor. Döndüğünde beni giyiniyorken görünce, hayretle bakıp; -Hayırdır, bugün erkencisin… istersen sen biraz daha uyu… -Hayır, bugün uykum yok. Beraber işe kadar yürüyelim… Onu işe bırakacağıma seviniyor. Erkenden uyanıp, giyindiğimi gördüğü andaki duyduğu, yüzündeki hayret ifadesinin yerini tebessüm alıyor. -O zaman neden giyiniyorsun ki benim dalgın sevgilim. Haydi üzerini çıkar da duşa gir, yolda kahvaltı yaparız…Diyor. Hiçbir cevap vermeden giyindiğim tişörtümü üzerimden sıyırıp, duşa giriyorum. Duştan çıktığımda hazır beni bekliyordu. Hemen üzerimi giyinip, evden çıkıyoruz. Evden epeyce uzaklaşana kadar konuşmadan yürüyoruz. Bir ara koluma giriyor. Bu arada kafamın içerisindekilerle savaşıyordum. Konuya neresinden, nasıl başlayacağımın hesabını yapıyordum. Bir türlü planlı konuşmayı beceremiyorum. Yine rastgele, plansız bir şekilde konuya giriyorum. -Bak canım yine sabah sabah seni kızdırmak istemiyorum. Ama eğer birlikte yaşayacaksak kendimize biraz çeki düzen vermeliyiz... Sanki bu konuşmamı bekliyormuş gibi hiç şaşırmıyor. Sanırım dün akşamdan bu yana ki tavırlarımdan tartışacağımızı bekliyordu… Belli ki önceden kendisini bir tartışmaya hazırlamış. Ben ne kadar doğaçlama konuşuyorsam, o da o kadar hesaplı, planlı ve pazarlıklı konuşuyor… -Nasıl çeki düzen? Sen beni hep yanlış anlıyorsun. Oysa senin dışında herkes beni çok düzenli ve saygın buluyor… Kendime kızmamak, öfkelenmemek konusunda ne kadar da telkinde bulunmuştum. Ama daha konuşmamızın başında kendime sahip olamıyorum ve öfkeleniyorum. -Bence hiç kimse sana saygı ve sevgi duymuyor. Çevrendeki herkes seni hiçe sayarak, senden faydalanmaya çalışıyor. Saygı ve sevgi duyulan birisine karşı bu şekilde davranılmaz… O da kızıyor ve ses tonunu yükselterek; -Nasıl davranılmaz?!... -Bir kere genç bir kızın evine, bir tatil gününün sabahında böylesine çat kapı dalınmaz. Tüt ki gelindi. Uygun olmadığını görünce, bir şeyler bahane edilerek, özür dilenip gidilmeliydi. Yanındaki sevgilindir(!) yani ben… Bence eğer o insanlar senin dostunsa, saygınlığını istiyorlarsa, benim etkilenebileceğimi düşünerek, en azında benim yanımda sana karşı bir hanımefendi gibi davranmalılar. Benim içime kuşku düşürecek davranışlardan kaçınmalılar. Senin yada bizim mutluluğumuz için bunu yapmalıydılar. Hepimizin arkadaşları var. Ben hiçbir zaman, hiçbir bayan arkadaşıma senin erkek arkadaşlarının sana davrandıkları gibi davranmadım… Öfkeli sesiyle sözümü kesiyor. -O sensin ve onlar da senin arkadaşların canım. Ben böyleyim ve arkadaşlarım da gördüğün gibi, anlıyor musun? Kendim duyacağım şekilde “keşke senin arkadaşlarından birisi olsaydım” diyorum, hayıflanarak. Sesimi duymuştu. -Ben sana daha kaç sefer diyeceğim; senin yerin ayrı, onların ki ayrı. Ama istemiyorsan, sen bilirsin… Bu son cümlesi yani ‘sen bilirsin’, ona karşı duyduğum duyguları yaralıyor ve vereceğim karar konusunda bana yardımcı oluyor… -Yani hiç değişmeyeceğini söylüyorsun. Sadece benimle yetinip, mutlu olmayı düşünmüyorsun değil mi? -Ben seninle mutluyum. Değişmesi gereken bir şey de yok anlıyor musun? -Bu kadar umarsız davranman beni çıldırtıyor, biliyor musun?

118

-Seni umursuyorum. Ama arkadaşlarımı ve geçmişimi de umursuyorum. Onlarla da mutluyum… -Benim hiç arkadaşlarım yok mu zannediyorsun. Ama ben seninle daha çok mutluyum. Seninle geçireceğim güzel bir anımı dünyaya değişmem. Her şeyimi sildim ve bunu severek yaptım. Çünkü sen yetiyorsun bana yada yetebileceğine inanıyorum. Sense tersine sana yetebileceğime inanmıyorsun. Bence, artık beni sevdiğine tam olarak emin değilim. Sadece kendini kandırıyorsun ve kendine güvenmiyorsun. Eğer gerçekten beni sevseydin ve bana inansaydın, hoşuma gitmeyecek şeylerden kaçınırdın. Zira, sevgi, aşk özveri ister... Eğer aşkın ve sevgin uğruna bir takım değerleri feda etmiyorsan veya feda etmeye değer görmüyorsan, buna inanmıyorsan o aşkın ve sevginin hiçbir anlamı yoktur. Zaten ona da aşk denilmez. Bence bu anlamda yüreğini tekrar gözden geçirmelisin… Beni tam olarak dinlediğine emin değildim. Caddede benimle paralel yürümekten kaçınıyor. Ya geride kalıyor yada önden gidiyor. Arada bir gelip geçen tanıdıklarıyla, göz ucuyla selamlaşıyor. Bütün bu koşuşturma içerisinde yine de ona laf yetiştirmeye çalışıyorum. -Bak canım, arkadaşlarınla, geçmişinle bu kadar doluyken, bu kadar mutluyken. Benimle mutlu olamazsın zaten. Çükü yüreğin onlarla dopdolu. O tıkış tıkış olan yüreğine girmeye çalışıyorum. Olmuyor. Kendime bir yer bulamıyorum. Hep kıyısında kalıyorum. Oysa sen benim yüreğimin tam orta yerindesin… Hem hiç geçmişinle yüzleşmiyorsun. Geçmişin sana neler kattı şimdiye kadar ve neler aldı… Bunu hiç hesaplamıyorsun... Yaşın gelip, geçiyor. Bunca ilişki yaşamışsın... Neden şimdiye kadar biri çıkıp sana daha dürüst bir yaşam sunmadı? Onlar sürekli birliktelikleri için hep başkalarını seçtiler. Yani başkalarıyla evlendiler veya evlenecekler. Seni bu anlamda hiç düşünen olmadı. Allah aşkına bu güne kadar “seni bunca seviyorum, evlenelim, geleceği birlikte paylaşalım…” diyen oldu mu? Hayır olmadı, değil mi?... Çünkü onlar seni yaşamlarında sadece gönüllerini hoş edici biri olarak gördüler. Halen farkında değil misin? Senin evlenmeni, düzenli bir hayat yaşamanı çevrendekiler istemiyor. Çünkü yaşamlarında zaman zaman kendilerine zevk verecek bir rengi kaybetmek istemiyorlar. Karılarından veya sevgililerinden bıktıklarında gidecekleri bir adreslerinin olması işlerine geliyor… Bak söyleyeyim sana; senin o çevrem dediğin, arkadaşım dediğin ve kutsadığın herkes seninle gönül eğlendiriyor. Sadece onlar için güzel anlarında mezesin… Aslında hiçbir şekilde kimsenin de umurunda değilsin… Yürüdüğümüz yerde aniden durarak, bana dönüp öfkeli bir şekilde sözlerimi kesiyor; -Arkadaşlarım ve geçmişim yaşamımın en önemli kesitini oluşturuyor. Hiçbir şekilde onlardan vazgeçmeyi, onlarla ilişki şeklimi değiştirmeyi düşünmüyorum. Hem bir daha arkadaşlarım, ilişkilerim, geçmişim hakkında böyle saçma sapan konuşmanı istemiyorum… -Yani arkadaşlarını bana tercih ediyorsun… -Sen öyle sanıyorsan, öyle olsun. Ama hem seninle, hem de arkadaşlarımla da mutlu yaşayabiliriz… -Ben hiç sanmıyorum. Sen onlarla bu kadar doluyken, orada kendime bir bulabileceğime inanmıyorum… O benim bir yol ayırımında olduğumu bilmiyordu. Bu yüzden kendinden çok emin ve rahat konuşuyordu. Aslında yol ayırımında olmanın acısını bütün damarlarımda hissediyordum. İstiyordum ki, sadece biraz olsun bana umut versin… Beni bu karardan vazgeçirecek ufacık da olsa bir ışık yaksın. Ama o her zamanki dik kafalılığını sürdürüyor. Ondan istediğim cevabı alamamanın ezikliği ve acısıyla sesime tüneyen titrekliliği engelleyemiyorum. -Son sözün bu mu? -Ne son sözü yahu!… Bunu iyi bil ki, ben senin için arkadaşlarımdan vazgeçmem. Onlar benim için çok önemli… diyor, öfkeli bir şekilde. İçimi dolduran acı tarifsiz bir hal alıyor. Titreyen sesim ağlamaklı oluyor. -Kahretsin, ben tali bir sevgili olmayı istemiyorum…

119

-Sana daha kaç sefer söyleyeceğim, arkadaşlarım benim sevgilim değil… -Ama, onlarla bir sevgiliden de öte yaşıyorsun… Son söylediğimi umursamıyor bile. Epeyce yol alıyoruz. Hiç beklemediğim bir anda duruyor ve “haydi burada ayrılalım. Ben seni sonra ararım…” deyip, hızla benden uzaklaşıyor. Bu davranışına hiçbir anlam veremiyorum. Olduğum yerde donakalıyorum. Bir süre öylece boş gözlerle arkasından bakıyorum, ta ki yanımdan hızla geçen adamın koluma çarparak, beni sarsana kadar. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemez bir şekilde çarşıda dolaşıyorum. Onun bu anlamsız hareketi neden yaptığını düşünmekten beynimin içi allak bulak oluyor. Böylece çekip, gitmesi her şeyi yarım bırakmıştı yine… Canım, okumayı istemediği halde bir gazete alıp, yakındaki bir caminin avlusuna konulmuş banklardan birisine oturuyorum. Öylesine, boş gözlerle gazetenin sayfalarına bakıyorum. Bakışlarım gazetenin sayfalarında ama aklım hala onda ve sabahki konuşmalarımızdaydı… Özellikle son söyledikleri ve “burada ayrılalım…” cümlesi hiç aklımdan çıkmıyordu. Sahne defalarca gözlerimde canlanıyor. Böylesi durumlarda hissettiğim o dayanılmaz acı yine göbeğimden başlayıp bütün bedenimi sarıyor bir anda... Ondan ayrılacak olmama mı, bir daha göremeyeceğime mi, söylediklerinin beni aşağıladığına mı yoksa toplumun böylesine umursamazlığına mı, dejenerasyonuna mı yanayım? Bilemiyordum… Ama bildiğim tek şey, o an çektiğim tüm acılar, içimdeki karmakarışıklık hepsi onun yüzündendi… Elimdeki gazeteyi katlayıp, oturduğum banka bırakıyorum ve oradan kalkıyorum. Kendimi öylesine yalnız ve çaresiz hissediyorum ki, dokunsan onca kalabalığa rağmen hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdim. Çarşıda ha bire bir yerlere koşuşturan kalabalığa karışıyorum. Hızla yanımdan ona benzeyen, mavi bluzlu bir genç bayan geçiyor. Aynı anda içimden bir şeyler kopuyor. Burnumun direği sızlıyor ve artık kendime hakim olamıyorum. Deminden beri boşalması için bir fiskede duran gözyaşlarım sicim gibi boşalıyor gözlerimden. Kendimi tenha bir köşeye zor atıyorum. Göğsüm inip kalkıyor ve bırakıyorum kendimi; hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Öylece ne kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Ancak cep telefonumun çalmasıyla kendime geliyorum. Hıçkırıklarımı kesip, “alo” diyorum. Arayan oydu. Sabah aniden benden ayrılmasına bir kılıf bulmuştu. İş yerinden bir arkadaşını gördüğü için beraber görünmemizin uygun olmadığını düşünmüş ve o yüzden hemen ayrıldığını söyledi. Peşinden beni işyerindeki bürosuna, beraber kahvaltı yapmak için çağırıyor. Ona kahvaltı yaptığımı söyledim. Fazla ısrar etmeden “tamam o zaman sonra görüşürüz…” dedi ve telefonu kapattı. İçimdeki ona dair onca fırtınaya rağmen beni araması azda olsa içimi rahatlatıyor. Beynimin ve yüreğimin içerisini bir bataklığa dönüştüren çelişkiler ve bütün vücudumu saran dayanılmaz acıyla burnumu çeke çeke, ne yapacağımı bilemez bir şekilde, anlamsızca dolaşıyorum bir süre… Söylediği her söz kocaman bir çivi gibi batıyordu beynimin ve yüreğimin içine… Ondan ayrılacak olma fikri, ölüm gibi dönüşü olmayan sürekli bir son gibi geliyordu. Bu konuda karar vermek öylesine zordu ki… Bütün gururumu ayaklarımın altına alıp, son bir kez sesini duymak istiyorum. Eğer sıcak davranırsa ve biraz da olsa umut verirse yine de kalacaktım… Bir Telekom bayisine gidiyorum. Daha rahat konuşabiliriz diye onu iş yerinden, sabit telefonundan arıyorum. Sesimi duyunca şaşırıyor. -Evet canım bir şey mi oldu? diyor, telaşla. -Hayır, bir şey yok. Ama demin söylediklerini unutamıyorum. Yani gerçekten arkadaşlarını bana tercih etme fikrini… bunda samimi miydin? Fikrini değiştirebilme olasılığın yok mu? Bu mümkün olamaz mı? diyorum, kesik kesik cümlelerle konuşarak.

120

Konuşmam ona saçma ve sıkıcı gelmişti. Derin bir of çekerek; -Yahu şimdi sırası mı bunların Allah aşkına? Şuanda çalışıyorum. Bunları daha sonra konuşuruz. -Sonrası olmayabilir, diyorum, ağlamaklı sesimle. -Hele şimdi biraz oyalan, öğlen yemeğinde buluşur, bunları konuşuruz… Hem ben söylediğim her sözün arkasındayım… -Yani arkadaşlarını bana tercih ediyorsun, değil mi? -Hayır, onların yeri ayrı seninki ayrı. Onlar olmadan da olmaz. Ben hiçbir zaman onları yaşamımdan söküp atmayı düşünmüyorum. Aman yine başladık. Şimdi benim işim var, haydi öpüyorum, deyip, telefonu yüzüme kapatıyor. Elimdeki ahizeyle öylece kalıyorum olduğum yerde. Neden sonra sıradaki adamı fark edip kendime geliyorum. Hemen dolmuşa atlayıp, evine gidiyorum. Aceleyle eşyalarımı toplayıp, çantama dolduruyorum. Bu arada gözlerim evin her yanını acı bakışlarla tarıyor. Ondan ayrılacağıma ve bir daha buraya hiç gelmeyeceğime hayıflanıyor, üzülüyordum. Üzerine not yazmak için boş bir kağıt arıyorum. Bulamıyorum. Mutfaktan bir peçete alıp, ağlayarak üzerine o an aklıma gelen şu notu yazıyorum;“Keşke sürdürebilseydik. Ben seni tahmin edemeyeceğin kadar çok sevmiştim ve hala da seviyorum. Seninle hiç kimsenin olmadığı bir dağ başında bile yaşamaya razıydım. Olmadı işte göğsümün orta yerindeki yara… olmadı! Hoşça kal…”. İçim fena olmuştu. Evin içerisinde dakikalarca rastgele ağlayarak dolaşmıştım. Onca güzel yaşanmışlığı bırakıp, bir türlü oradan ayrılmak gelmiyordu içimden. Keşke şimdi arasa diyorum, kendi kendime “Seni seviyorum, seninle bir ömür cennetini ve cehennemini paylaşmaya hazırım” dese… Sanırım biraz da, belki arar diye oyalanıyordum. Çaresiz notu yazdığım peçeteyi mutfak kapısına iliştirip, son bir kez yaşlı gözlerle arkama dönüp bakarak evden çıkmıştım... 4 Temmuz Bugün evime geldim. Oradan biran evvel uzaklaşmak istercesine, otogara gidip, hareket eden ilk otobüse bilet alıp, yola koyuldum. Yolculuğum iyi geçti. Ama yol boyunca kafamın içerisindeki karmakarışıklıkla, yüreğimdeki sızıyla savaşıp, durdum. Her şeye rağmen gelmekle iyi yaptığımı düşünüyorum. Akşama doğru ancak eve varabildim. Serap’la yaşadığım kabus gibi günlerin ardından, işte yine evimdeyim. Evimi ve sadece bana ait olan yalnızlığımı çok özlemişim. Pencereleri açıp, odaları havalandırdım. Bir süre hiç kimseyle konuşmak istemiyorum. Hemen ev telefonunun fişini çektim. Duşa girip, dakikalarca suyun altında kaldım. O kadar çok yorgunum ve uykum geliyor ki... Erken olmasına rağmen hemen yatacağım. Ve günlerce uyanmamak istiyorum… *** O sabah ki tartışmadan sonra ilişkimizin artık iflah olmayacağını anlamıştım. Ona bu kadar müsamahakar davranmama ve üzülebileceğine inandığım için bu kadar sabır göstermeme, belki düzelir diye yalvarmalarım, yakarmalarım, kendimce doğru bildiğim bazı

121

yanlışları anlatmalarım hiçbir işe yaramamıştı. O Nuh diyor peygamber demiyordu. Kendi bildiklerinden santim sapmıyordu. Beni anlamak anlamında en küçük bir adım bile atmıyordu. Sonuç olarak, bir ilişkinin bitmesi için elinden geleni yapıyordu. Ve bence söylenmemesi ya da söylendikten sonra geri dönüşü olmayan sözünü de söylemişti; “ben arkadaşlarımı, ilişkilerimi sana tercih ediyorum…” Artık benim orada, yanında bir sığınma, asalak bir böcek gibi yaşamamın hiçbir anlamı yoktu… Son telefon görüşmemizden sonra telefonu kapatır kapatmaz evine gittim. Bizim evimiz olmasını istediğim bu mekandan ayrılmam hiç de kolay olmamıştı. Orada kısa bir dönem yaşamış olmama rağmen, sanki yıllarım orada geçmişti; her yerinde, her noktasında ona dair, bize dair, yaşanmışlıklarımıza dair anılarımız vardı… Ve her anı sadece güzel yaşanmıştı gibi anılıyordu. Oysa ki, benden çok onun arkadaşlarıyla yaşadıkları ve benim çıldırmışlıklarım vardı… Bütün odaları bir bir dolaşmıştım. Orayı terk etmek istemiyordum bir türlü. Ama terk etmekten başka da çarem kalmamıştı. İnsanın bir konuda çaresiz kalması kadar kötü bir şeyin olmadığını o gün anlamıştım. Biliyordum, daha fazla kalırsam Serap’ın yapacakları daha da anlamsızlaşacaktı ve acımasızlaşacaktı. Kişiliğim üzerindeki egemenliğim bitecek, belki de telafisi imkansız travmalar yaşayacaktım. Gün geçtikçe onun için anlamımı yitirecek, gözünden biraz daha düşecek, basit görülecek ve hatta baştan atılması gereken bir baş belası olarak görülecektim. Belki de başta kendime, sonrada insana ve insanlığa olan saygımı, sevgimi yitirecektim. En iyisi ilişkimizi, kişiliklerimize daha fazla zarar vermeden, tadında bırakmaktı. Gerçi hiçbir tadı da kalmamıştı ya… Mutfak kapısına astığım peçeteye o veda metnini yazarken ellerimle birlikte bütün bedenim titriyordu. Çok yoğun acı yada mutluluk duyduğum anlarda ki, o göbeğimden başlayıp bütün bedenimi saran tarifsiz acı dayanılmaz olmuştu. Bu sefer safi acıydı… Ne yapacağını bilemez durumdaki savunmasız bir çocuk gibi iç çekerek sağa sola koşuşturuyordum. Gerçekten çaresizdim... Metni mutfak kapısına astığımda, sanki yüreğimi de sol yanımdan almış, onunla beraber oraya asmıştım. Acıydı… O kadar büyük bir acıydı ki, anlatılamaz, tanımlanamazdı… Dış kapıyı açıp, çıkacakken aynı anda hızla kapatıp, içeri girmiştim. Keşke şu an kapıdan girse, “gitme bir az daha deneyelim, belki bir şeyler değişebilir, artık sadece ikimizin olacağız” dese… Bunun imkansız olduğunu, gelmeyeceğini, gelse dahi bunları söylemeyeceğini biliyordum. Anlamsız, çocuksu bir umuttu işte… İmkansızlık düşüncesi beynimde yoğunlaşınca içimi saran acı daha da dayanılmaz oluyordu. Antrenin önünde çantamı yere bırakmıştım. Çaresizce, şaşkın, yapayalnız bir yabancı, bir bilinmeyende kaybolan bir çocuk gibi sağa sola bakınıp, dakikalarca ağlamıştım. Eninde sonunda bu evden çıkmam gerekiyordu. Çıkmak için kapıya yönelirken, ağlamaktan kızarmış gözlerimle arkama bakarak, hıçkırıklarla karışık “hoşça kal sevgilim… bağrıma saplanan paslı hançer hoşça kal” demiştim. Sokağa çıktığımda sarhoş insanlar gibi sağa sola yalpalıyordum. Ne bedenime, ne de yüreğime hakimdim. Üzerime yönelen şaşkın bakışlara da aldırdığım yoktu… Otogara yürüyerek gitmiştim. Onunla beraber gezdiğimiz, oturduğumuz, konuştuğumuz yerlere bir bir uğramış kendimce oralarla vedalaşmıştım. Artık bu kente hiç gelmeyecektim. Hatta haritamdan silecektim. Benim için böyle bir kent ne oldu, ne de vardı… Otobüse bindiğimden hareket ettiği ana kadar camların ardından gözlerim hep onu aradı anlamsız ve umutsuzca… Olsaydı şimdi el sallardı, telaşlı telaşlı öpücükler yollardı bana parmaklarını dudaklarına değdirerek.

122

Gelmeyeceğini, orada olmayacağını bildiğim halde yine de onu aradım durdum. Ta ki otobüs otogardan çıkıp, yola koyulana kadar. Otobüs kentten ayrıldığında, az da olsa içimdeki umudun yerini kapkara bir umutsuzluk kapladı. Derin, kör bir kuyunun içindeydim… Ne kadar bağırsam da sesim duyulmazdı artık. Büyük bir bölümünü orada, o kentin değişik yerlerinde; evinde, onda, birlikte paylaştığımız yerlerde parça parça bıraktığım yüreğimin bendeki kısmının acıyla çırpınışları bilinmeyecekti… Yol boyunca başımı otobüsün yan camına dayayıp, bomboş ve anlamsız gözlerle dışarıda hızla kayan görüntüleri izledim. Elimde olmadan zaman zaman gözlerim doldu, iç çektim. Gözlerimden sicim gibi akan yaşlarımı kara camlı güneş gözlüğümle, bitişiğimde oturan adamdan gizlemeye çalıştım… Yaşadığım kentin otogarına indiğimde başımı gök yüzüne çevirip, üst üste derin nefesler aldım. Evime geldiğimde, içeri girerken ilk hissettiğim; büyük bir gürültü ve patırtı sonrasındaki dingin sessizlikti… Sadece bir düğün sonrası davulun uğultusuydu kulaklarımdaki… Evim öylesine benden yana gelmişti ki, beni her türlü kötülükten koruyacak, güvenli bir sığınak gibiydi… Muhtemelen eve gitmiştir, ona yazdığım veda metnini görünce çok duygusuz bir şekilde bana kızmıştır. Önce bunu blöf olduğunu düşünerek, hemen beni cep telefonumdan aramış, kapalı olduğunu görünce oradan gerçekten ayrıldığıma emin olmuştur. Panik içerisinde buraya varacağım saati bekleyecek ve evi arayacaktır. Bunun için eve vardığımda ilk işim ev telefonunun fişini çekmek oldu. İçeri girer girmez evdeki hiçbir şeye dokunmadan, perdeleri ve pencereleri bile açmadan kendimi öylesine divanın üzerine attım. Ve yüzü koyun uzandım. Uyumak istiyordum, bir daha hiç uyanmamak üzere uyumak istiyordum. Böylece artık ne duyacak, ne görecek, ne hissedecek, her şeyden, herkesten uzaklaşmış olacaktım… Ne yaptıysam olmadı. Ne zaman gözlerimi kapatsam o, onunla yaşadıklarım hızlı birer görüntü şeklinde, adeta parlak ışıklarıyla rahatsız edici bir flaş gibi patlıyordu gözlerimin önünde. Sağa döndüm, sola döndüm, yan yattım, ayaklarımı karnıma çektim, bir yumak haline geldim, sere serpe sırt üstü uzandım olmadı, ne yapsam olmuyordu… O rahatsız edici görüntüler bir türlü gitmiyordu gözlerimin önünden… Çaresiz uzandığım divandan kalktım. Perdeleri araladım, pencereleri açtım. Pencerenin kenarında durup, bir sigara yaktım. Onu düşünmemek için dikkatimi sokakta oynayan çocuklar üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştım. Olmuyordu bir türlü… O ve anılarım hep karşımda dikilmiş duruyorlardı… Hiç yapmadığım halde sigaramın izmaritini pencereden dışarı atıyorum. Tekrar perdeleri çekip, üzerimdekileri çıkarıyorum. Odanın içerisinde çırılçıplak bir şekilde dolanıyorum. Divana oturup, çıplak tenime bakıyorum, bütün uzuvlarıma… Elimle bazı yerlerime dokunuyorum. Onun dokunuşlarını hatırlıyorum. Öfkeleniyorum. Artık tenim de benim değildi… Yerimden kalkıp, banyoya gidiyorum. Önce şofbeni açıyorum, sonra vazgeçip, kapatıyorum. Soğuk duşun altına giriyorum ve musluğu sonuna kadar açıyorum. Dakikalarca hiç kıpırdamadan, suyun serinliği içime işleyene kadar, soğuk suyun altında öylece kalıyorum. Üzerimi kurulamadan ve bir şey giyinmeden gelip, tekrar divanın üzerine sırt üstü, bakışlarımı tavana dikerek uzanıyorum. O tatsız diyalogumuzdan sonra, o muhtemelen bugün erkenden eve gitmiştir. Yine beni yargılamak için hışımla içeri girmiştir. Önce onun için yazdığım notu fark etmemiş, evin içerisine bağırarak bana seslenmiştir. Mutfağa bir şeyler içmek için girerken yapıdaki notu görmüştür. Oradan ve ondan ayrılmış olmama üzüleceğine, elindeki notu hırsla buruşturup çöpe atarken, ağzına geleni söyleyerek bana kızmıştır…

123

Belki de yanılıyorum. O kirli ve sonu olmayacak ilişkilerini daha rahat yaşayacağı için benim gibi bir baş belasından kurtulduğu için sevinmiştir. Zira çoğu kez beni bir baş belası gibi gördüğünü hissediyordum. Ama ne yapayım, onu çok seviyordum. “seviyordum” kelimesi içimi burkuyor bir anda… Kahretsin hala unutamıyorum. Aslında ben onun için bir beladan ziyade, o bataklıktan kurtulması için bir şanstım. Hayatımda ilk defa bir insanla sürekli birlikteliği, yani evliliği düşünmüştüm. Bunun için az mı mücadele verdim? Dizlerinde ağladım, nazlandım, yalvardım, kızdım, küstüm, bilimsel yaklaştım, neye inandıysa ona dayanarak yanlışlıklarını izah etmeye çalıştım. Olmadı… O beni her zaman ukalalık yapmakla, kıskançlıkla suçladı, hep kendi bildiğini yaptı. Bu yüzden az da olsa içim rahattı. İlişkimizi bir de bu yönüyle dakikalarca düşündüm. Zaman zaman kendimi onun yerine koydum, sonra kendim oldum, yargıladım, öz eleştirimi yaptım. Evet, kısmen de olsa rahatlamıştım. Uzandığım yerden kalkıp, sehpadaki paketten bir sigara alıp, yaktım. Derin nefesler çekip, dumanını rastgele odanın içerisine, çıplak tenime üfledim. Bakışlarımı çıplak tenimde gezdirdim yine, onu anmamaya, hatırlamamaya kararlı olmama rağmen elimde olmadan mutlaka bir şekilde aklıma geliyordu. Yatak odama geçtim. Üzerime sadece tenim kokan bir tişört ve şort giydim. Perdeleri tekrar araladım, pencereleri açtım. Güneş batmış, çocuklar henüz yanan sokak lambasının aydınlığında, kendilerine özgü berraklığıyla oynuyorlardı. Binamızın hemen köşesindeki büyük sokak lambasının ışığıyla salonun içerisi loş bir aydınlığa boğulmuştu. Bir bir evin bütün odalarının ışıklarını yaktım. İçerisi ışıl ışıl oldu. Evimi, evimin içerisindeki yaşama özgürlüğümü özlediğimi fark ettim. Yine sokakta oynayan çocukların seslerine, seyyar satıcılara, üst katımda gürültü yapanlara, komşunun çığırtkan bebeğine kızacaktım. Zaman zaman kitap okuyacak, televizyon seyredecek, istediğim müziği dinleyecek, zaman zaman çıkıp, sokakları dolaşacaktım. Yine akşam yemeklerini hazırlarken, mutfaktaki küçük radyodan efkarlı memleket türkülerini dinleyerek, bir yandan şarap içecektim. Yine efkarlarımın, duygulanmamın hiçbir hedefi olmayacaktı… Yine yalnızlığım, sadece benim, bana ait, benden yana yalnızlığım olacaktı… Evimin bütün odalarını, mutfağı, banyoyu, tuvaleti tek tek dolaştım. Lavaboda musluğu açıp, defalarca yüzüme su çarptım. Başımı kaldırıp, karşımdaki aynada, bana yabancı gelen yüzümü seyrettim. Acıyla gülümsedim. Başımı sağa sola sallayarak, bu garip gülümseyişime güldüm. Koridoru bir yürüyüş parkuru gibi defalarca, hızla yürüdüm. Yorulduğumu hissettim. Demin yaktığım tüm ışıkları bir bir söndürdüm. Yatak odama geçerek, uzun bir uyku için yatağıma uzanmıştım. 5 Temmuz Bu sabah erkenden uyandım. Canım bir türlü yataktan kalkmak istemiyordu. Ama yatakta kaldığım sürece, elimde olmadan onu düşünüyordum. Bu da beni rahatsız ediyordu. Bir süre anlamsızca kıvrandıktan sonra kalktım. Mutfağa gidip, ocağa çay suyu koydum. Elimi yüzümü yıkadım, giyindim, fırına gidip, taze susamlı yufka ekmeği aldım. Ekmeği biraz da gevrettim. Özlediğim bir iştahla kahvaltımı yaptım. Pencerenin kenarında oturup, sokaktan gelen geçenleri seyrederek, kahvaltı sonrası keyif çayımı içtim. Çıktım sokakları dolaştım. Kentimin sokaklarını, mağaza vitrinlerini özlemişim. Bir parka oturup, aldığım magazin gazetesini okudum. Hiç kimseye aldırmadan oturduğum banka uzandım. Hava felaket sıcak. Öğlen üzeri eve geldim, uyumak istedim.

124

Yine öğlen yemeği yemedim. Akşam serinliğinde çıkıp, tekrar yürüdüm. Birkaç tanıdıkla karşılaştım. Onlarla ayak üzeri konuştuk. Akşam eve gelip, keyfime göre bir yemek yaptım. Şarap içtim. Çakırkeyif olup, hüzünlü melodiler mırıldandım. Başım ağrıyor. Bu akşam yürüyüşe çıkmayacağım. Günlüğümü yazar yazmaz uyumaya çalışacağım… …………………. …………………. …………………. *** Evet, o gün sabah erkenden uyanmıştım. Ama canım gerçekten yataktan kalkmak istemiyordu. Hem artık yapacak hiçbir işim de yoktu. Buna rağmen, alışkanlık olduğu üzere yatağımda uzandığım yerde günlük çalışma programımı çıkardım. Bütün gün neler yapabilecektim ki? Sadece gazete, kitap okuyacak, televizyon seyredecektim. Birden aklıma, çoktandır okumak istediğim fakat zaman bulamadığım için okuyamadığım bir kitap geliyor. İlk fırsatta gidip o kitabı alacaktım. Bir ara tatile çıkmak fikri oluştuysa da bende, ekonomik nedenlerden dolayı hemen vazgeçiyorum bu fikirden. Belki bu yazı böyle geçirecektim. Sonra bir iş bulup, çalışacaktım. Birden bir yerlerimde işsiz, amaçsız ve artık sevgisiz olma duygusunun verdiğini tahmin ettiğim inceden bir sızı hissediyorum. Kafamın içi bir anda binlerce olumsuz soruyla doluyor... Yatağın içerisinde kıvranıp duruyorum. Kendimi bir anda çok yalnız ve çaresiz biri olarak görüyorum. Sanki birileri ellerini boğazıma dolamış ha bire sıkıyordu. Üstüne üstlük bir de Serap geliyor aklıma. Her yanımı kuşatan o olumsuzluklardan kurtulmaya çalışıyorum, olmuyor. Gücümün yetmediği bu karabasan ordusu karşısında aciz kalıyorum ve yine gözlerim doluyor. Ağlamamak için kendime telkinlerde bulunuyorum; ağlamayacağım artık, değmiyordu işte, ne yaptıysam olmadı… Yine de gözlerimin nemlenmesine engel olamıyorum. Daha fazla yatakta kalsam bu olumsuzluklar ordusu boğacaktı beni. Onlarla savaşacak gücümün olmadığını biliyordum. Bu yüzden ani bir hareketle yataktan fırlayarak, kalkıyorum ve odanın ortasında öylece duruyorum. Gözlerim, yatak odasının kapısının arkasındaki askıda duran ve sadece onun kullandığı banyo havlusuna takılıyor. Onu gözlerimin önünden kaldırmayı unutmuşum. Zira ona ait, onu bana hatırlatacak her şeyi yok etmeye karar vermiştim. Hemen alıp katlıyorum. Bu sırada, belki de sadece bana öyle gelen, onun kokusunu alıyorum. Havluyu burnuma dayıyorum ve ciğerlerimi patlatırcasına derin derin içime çekiyorum. Havlunun onun çıplak tenini kurulaması, teninin her yanında dolaşması duygusu, onun çıplak halini gözlerimin önüne getiriyor. Acıyla karışık dayanılmaz bir cinsel arzu duyuyorum. Onunla yaşadığımız şehvet dolu anlarımızı anımsıyorum. Teninin her santiminde ellerimin gezindiği bedeni, bütün çıplaklığıyla gözlerimin önünde dikiliveriyor bir anda. İçerisinde aşk, ayrılık, ihanet, mutluluk olan onlarca duygunun beynimin içerisine doluşması karşısında karmakarışık bir hal alıyorum. Havluyu buruşturup, gardrobun en alt gözüne, kışlık elbiselerimin altına saklıyorum. Sabah sabah beni alt-üst eden bu duygulardan kurtulmak istercesine hızla yatak odasından çıkıyorum. Lavaboda yüzümü yıkarken, aynada yansıyan yüzüme bakıyorum. Gözlerimin şiştiğini, göz altlarımın torbalaştığını fark ediyorum. Belki de bana öyle gelmiştir. Bunu dikkate almayıp, ıslak yüzümle mutfağa geçip, ocağa çaydanlığı koyuyorum. Üzerimi giyinip, fırına gidiyorum. Özlediğim sıcak, gevrek pidelerden iki tane alıp, eve geliyorum. Eve gelene kadar bir tanesini yolda bitiriyorum. Kahvaltımı yaptıktan sonra daha önceleri yaptığım gibi, pencerenin kenarındaki koltukta oturup, sokakta oynayan çocukları seyrederek, keyif çayımı ve sigaramı içiyorum.

125

Bana ait olan bir çok şeyi ne kadar da çok özlemişim… Her şeyden önce kendimi özlemişim. En çok da yalnızlığımı, sadece bana ait ve benim olan, yansız, yalansız, pazarlıksız yalnızlığımı… Bana ait yalnızlığımdan da güç alarak, onu bana hatırlatacak, ona ait her şeyi yok edeceğime dair düşüncemi gerçekleştirmek için kararlı bir şekilde ayağa kalkıyorum. Demin yatak odasında gördüğüm havludan başlamak üzere yatak odasına yöneliyorum. Attığım ilk adımda duruyorum. Eşyalarını yok etmek işe yaramayacaktı. Zira eşyalarından ziyade bedenim, göğsümün sol yanı, duygularım, yüreğim, cinselliğim, okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar, türküler yani yaşanan ve insana dair olan her şey onu hatırlatıyor bana… Birden bire umutsuzlaşıyorum. Derin bir “offf” çekiyorum ve anlamsız bir şekilde yürüyorum. Onu unutabilmek için belki de her şeyden önce kendimi yok etmem gerekiyor… Elimdeki boşalan çay bardağını mutfak tezgahının üzerine bırakırken, “onu yok etmeye mutfaktan başlayım” diyorum kendi kendime. Ama bu imkansızdı. Çünkü mutfağın dizaynını o yapmıştı. Mutfaktaki her şeyin üzerinde onun bakışları ve parmaklarının izleri vardı. İşe mutfaktaki dizaynı bozmakla başladım. Bütün eşyaları tek tek indirip, yerlerini değiştirdim. Onun aldığı el bezlerini, mutfak önlüğünü ve eldivenleri katlayıp, bir poşete koydum. Bana yılbaşında hediye ettiği şampanya bardaklarını, kahve fincanını poşete koyacakken vazgeçiyorum. onları kırıp, çöpe atıyorum… İşte o an vücudumun bir yerlerinde de bir şeylerin parçalanarak kırıldığını ve acısının kısa bir sürede bütün bedenimi sardığını fark ediyorum. Deminden beri tutmaya çalıştığım göz yaşlarım bardaktan boşanırcasına dökülüveriyor gözlerimden. Gözyaşları içerisinde banyoya gidip, kullandığı şampuanı, tarağını, oturma odasından terliklerini, yatak odasından havlusunu, geceliğini, bluzunu, salondaki bibloları, yumuşak kadifeden yapılan maymunu, beraber dinlediğimiz kasetleri… toplayabildiğim kadarıyla ona ait eşyaları, göz yaşlarımla beraber, acıyla yüreğimden kopan parçaları da poşete dolduruyorum. Darmadağın bir halde elimdeki poşete bakıyorum. Bir sigara yakarak dışarı çıkıyorum. Bibloları, oyuncak maymunu sokakta oynayan çocuklara dağıtıyorum. Diğerlerini de fakir olan sol taraftaki komşumuzun Türkçe bilmeyen kadınına veriyorum. Bu davranışıma anlam veremeyen kadının şaşkınlığını gidermek için onun anlayacağı dilden bildiğim kadarıyla, “bunları kullanmıyorum, sizin olsun” diyorum. Kadın aldığı poşetle içeri girince, içimden bir şeyleri de götürüyordu. Ardından gidip, poşeti elinden almak geçti içimden. İçeri girip, kapısını kapatana kadar ardından baktım. Eve döndüğümde onu yok edemediğimi anladım. O hala içerdeydi; duvarların boyasındaydı, ışıkların düğmelerindeydi, kapı kolundaydı, yemek masasındaydı, buzdolabının kapağındaydı, çarşafların, divan ve koltukların, halıların, kitapların, televizyon düğmelerinin üzerindeydi… Onu böyle küçücük bir poşetle yok etmem imkansızmış… Karşıma dikilip, o alaycı kahkahasını patlatarak; “beni bir poşetin içerisine koyup atamazsın. Çünkü yaşamındaki yerim bir poşetin içerisine sığmayacak kadar büyüktür. Ben senin gözlerindeyim, baktığın her noktadayım, yüreğindeyim, gecendeyim, gündüzündeyim, öfkendeyim, küfründeyim, kederindeyim, alıp verdiğin her nefesteyim…” diyordu. Evin her yanına sinen ve onu yok edemeyeceğimi, benimle alay edercesine yüzüme haykıran bakışlarından kurtulmak için alelacele üzerimi değiştirip, sokağa çıkıyorum. Değişik bir şey yapmak gelmiyor içimden. Her zaman yaptığım gibi, önce sürekli sigaralarımı aldığım büfeye gidip, sigara alıyorum. Büfeci, kaç zamandır nerelerde olduğumu soruyor, sadece gülümsedim ona. Eskiden olsaydı dakikalarca şakalaşırdık. Ara sokaktan ana caddeye çıkıyorum. Özlediğim alışveriş merkezlerini geziyorum. Marka satan, pahalı mağazaların vitrinlerini seyrediyorum. Caddedeki kalabalığa karışarak, başı boş anlamsızca yürüyorum. Yolumun üzerindeki bayiden gazete alıyorum. Her zaman oturduğum parka gidiyorum, aynı banka oturuyorum. Gazetede göz gezdirirken mayışıyorum.

126

Hiç kimseyi, hiçbir şeyi umursamadan banka uzanıyorum. Yanımdan gelip, geçen gençlerin alaycı bakışlarını üzerimde hissediyorum. Gülümsüyorum deliliğime… Üzerine uzandığım bankın tahtalarının batığı yerlerim ağrıyınca kalkıp eve geliyorum. Telefonun fişini takıp, annemi arıyorum. Onunla dakikalarca konuşuyorum. Onun o bildik nasihat ve sitemlerini dinliyorum… Onları da çok özlemiştim. Şu an yanımda olsaydı, yaşıma aldırmadan onun o sıcacık, pazarlıksız, hesapsız kucağına bir çocuk gibi sığınmak isterdim. Kendimi o kadar yorgun ve halsız hissediyorum ki, ayakta duracak durumda değilim. Üzerimi çıkarmadan öylece divana uzanıyorum. Uyumak istiyorum. Sokakta oynayan çocukların sesleri, seyyar satıcıların bağırtıları rahatsız ediyor beni. Uzanıp sehpadaki televizyon kumandasını alıyorum, açtığım televizyonun sesini de sokaktaki sesleri bastıracak kadar ayarlıyorum. O kadar çok uykum geliyor olmasına rağmen yine de uyuyamıyorum. Göğsümün sol yanındaki yaram ha bire acıyordu. Akşam üstü serinliğinde tekrar sokağa çıkıyorum. Bana tamamen yabancı gelen insanların arasından bir hayalet gibi süzülüyorum. Yanımdan geçen insanın çalan cep telefonunu kendi telefonum sanıp, elimi telefonumu koyduğum pantolonumun arka cebine götürüyorum. Telefonumun cebimde olmadığını kapatıp, eve bıraktığımı anımsıyorum bir anda, burkuluyorum, sol yanımdaki yara inceden sızlıyor yine… Sokakta dolaşmamın, kalabalığa karışmamın hiçbir faydası yoktu. Yaşadığım en ufak bir şeyde onu hatırlıyor, sol yanım burkuluyor, acısı dayanılmaz oluyordu. Yolumun üzerindeki büfeden ucuz bir şarap alarak eve geliyorum. İçeri girer girmez elimdeki şarap şişesiyle mutfağa geçiyorum. Hemen şişeyi açıp, doldurduğum kadehi tepeme dikiyorum. Bir çırpıda içtiğim şarabın boşalan kadehini tekrar doldurup, yemek hazırlığına başlıyorum. Aslında yemek için hiç de iştahım yok. Ama yine de, biraz da bir şeylerle oyalanmak için makarna pişiriyorum. Yemeğimi hazırlayana kadar aç karnıma bir şişe şarabı bitiriyorum. Gidip, büfeden yeni bir şarap alıyorum. Salonda oturuyor, hüzünlü türküler eşliğinde o şarabı da bitiriyorum. Efkarlanacağıma, duygulanacağıma içtiğim şarap ağırlık veriyor. Teybi kapatıp, televizyonu açıyorum. İçerisinde aşk, sevgi, duygusallık, ayrılık temaları olmayan bir film arıyorum. Onlarca kanalı olan televizyonumda bir türlü istediğim gibi bir film bulamıyorum. Bütün filmler yapmacık aşk öyküleriyle dolu… Elimdeki kumanda aletiyle kanallar arasında anlamsızca dolaşıyorum. Sıkıntıdan patlayacak durumdayım. Kahretsin, bir türlü uykum da gelmiyor. Nihayet bir kanalda yeni başlayan bir kovboy filmine rastlıyorum. Beni geçmişime, çocukluk yıllarıma götürüyor. Her şeyin böylesine kirlenmediği bir dünyaya… Filmin görüntüleri eşliğinde geçmişe yaptığım yolculuk beni biraz olsun rahatlatıyor. Göz kapaklarım ağırlaşmış, esnemelerim başlamıştı. Uyuyabilmem için bu bir fırsattı. Zira uyumak için saatlerce yatakta kıvranıp, duruyorum. Film bittikten sonra günlüğüme öylesine bir şeyler karalamış, uyumak için yatak odama geçmiştim… *** Hayal bile edemediğim bu otel odasının kasvetli havasında, oturduğum masanın başında acı, duygu, öfke ve hayıflanma yumağı olmuşum. Tuvalet aynasının üzerindeki küçük folorasan lambasının loş aydınlığı meşin kaplı günlüğümün parlayan beyaz sayfaları gözlerimi, okuduklarımın hatırlattıklarıysa yüreğimi ve beynimi yormuştu… Gözlüklerimi çıkarıp, yorulan gözlerimi ovuşturuyorum. Kabuslarla dolu derin bir rüyadan uyanmışım gibi, derin derin nefesler alıyorum. Saatlerdir oturduğum taburenin üzerinde sağa-sola geriniyorum. Ayağa kalkıp, loş aydınlıklı odanın içerisinde öylesine dolaşıyorum. Pencerenin kenarına geçerek dışarıyı seyrediyorum; uzaklarda yanıp, söner gibi görünen birkaç ışık topluluğundan başka bir şey görünmüyor.

127

İçerdeki karanlık ve dışarıdaki karanlık arasında gidip gidip geliyorum. Uzaklar bana onu hatırlatıyor. Uzaklardaki onu hayal ediyorum. Efkarlanıyorum; “keşke şimdi içecek bir şeyler olsaydı” diye, geçiriyorum içimden. Odanın içerisine yöneliyorum sehpadaki masada bulunan sigaramdan bir tane alıp, yakıyorum. Tekrar pencerenin kenarına geçerek uzak ışıklara bakıyorum. İçimi kuşatan duygular bir birleriyle çelişip, duruyor. Kimi zaman ona karşı bu kadar özverili davranmama kahrediyor, kimi zaman hayıflanıyor, kimi zaman da onun bu denli pazarlıklı, her ayanıyla bana karşı ihanet içerisinde olmasını bilmeme rağmen onu hala çok sevmeme ve içimden atamadığıma kızıyorum. Belki daralan içimi rahatlatacak bir şeylere rastlarım umuduyla tekrar küçük masama dönüp, günlüklerime göz gezdiriyorum. Okuduğum bu sayfaların çoğunda hayatımın rutin işleyişinden, günlerce iş arayıp da bulamamdan, parasızlığımdan, yoksulluğumdan, ev sahibimin zalimliğinden, ailemin sorunlarından bahsetmişim. Ama öyle bir sayfaya geliyorum ki, yine yüreğim dağlanıyor. O tarihli günlüğümü daha koyu renkli bir kalemle yazmışım. “Şu an sabah ezanı okunuyor. Ve ben bu satırları salondaki sehpanın üzerinde allak bullak olan kafamla yazıyorum. Bu sabah da her zaman ki saatte kalktım. Her gün sabah yaptıklarımın aynısını yaptım; duş aldım, tıraş oldum, kahvaltımı yaptım. Kahvaltıdan sonra bir-iki iş görüşmesine gittim. Yine olumsuz cevaplar aldım. Öğlen sonrası gelip, uyudum. Kapı zilinin sesiyle uyandım. Pencereden baktım, gözlerime inanamadım. Gelen Serap’tı. Elim ayağım titreyerek gidip kapıyı açtım. İçeri girer girmez boynuma sarılarak dakikalarca ağladı. Az öncesine kadar konuştuk, tartıştık, ağlaştık… Artık halsiz düşüp uyudu. Bende bu satırları yazdıktan sonra içimdeki bütün karmakarışıklığa rağmen gidip, uyumaya çalışacağım. Neler yapacağımı bilemez durumdayım. Çok karmakarışık ve kararsızım. Ama her şeye rağmen yine de onu gördüğüme çok sevindim. Galiba onu içimden söküp, atmayı hala başaramamışım…” *** O sabah yine her zamanki saatte kalkmıştım. Artık belli bir saate beni uyandıracak, “günaydın” diyecek kimsem yoktu. Zaten telefonlarımı, arar diye hala kapalı tutuyordum. Ama alışkanlık olduğu üzere, istemeyerek de olsa her sabah saat dokuzda kulaklarım ve gözlerim bağlantısını kestiğim telefonda oluyordu. Nedense o gün çok efkarlıydım, içim daralıyordu. Hatta sabah uyandığımda kendimi tutamayıp, ağlamıştım yine. İşsizdim. Başvurduğum her işyeri bir şeyleri bahane ederek beni geri çeviriyordu. Kendimi çok yalnız, işe yaramaz ve çaresiz hissediyordum. Üstelik bu yalnızlığımı, perişanlığımı paylaşacak kimsem de yoktu yanımda. Bütün duygularımda med-cezirler yaşatan o gürültülü, hengameli gönlerden sonra bunca sessizlik dayanılmaz bir yalnızlığa sürüklemişti beni. Artık arayanım, soranım yoktu. Telefonla mesaj gönderenim, çağrı bırakanım yoktu… Yalandan da olsa beni sevdiğini söyleyenim yoktu… Bu kocaman hayatın içinde işe yaramaz, fazladan bir nokta gibi görüyordum kendimi. Canım o sabah yataktan kalkmak, kahvaltı yapmak, hatta çok sevdiğim çayı bile içmek istemiyordu. Ama kalkmak zorundaydım; birkaç işyerine gidip, iş başvurusunda bulunacaktım. Gözyaşlarımdan ıslanan yastıktan başımı zor kaldırıp, doğrulabildim. Burnumu çekerek, elimin tersiyle yaşlarımı sildim. Duvara tutunarak lavaboya gidip, yüzümü yıkadım. Aynada

128

yansıyan yüzüme tuhaf tuhaf baktım. Gözlerimin akı kıpkırmızı olmuştu. Sakallarım uzamış, beyazları daha da belirginleşmişti. Derin derin iç çektim. Neden böylesi anlarımda hep annem geliyor ki aklıma…? Onun o şefkatli kucağı, saçlarımı okşayıp, düşen aklara acıklı ezgiler mırıldaması… Şu an yanımda olsaydı ve bu halimi görseydi kim bilir ne kadar acı çekecekti… Yüz ifadem değişiyor, dudaklarım büzüşüyor ve hiç zorluk çekmeden gözlerimden yaşlar boşalıveriyor. Aynada, yüzümdeki ıslaklığın arasından süzülerek kaybolan sıcak gözyaşlarımı izliyorum. Avuçlarımla kızaran yanaklarıma serin su çarpıyorum. Mutfağa geçerek ocağa çay suyunu koyuyorum. Bugüne kadar hiç söylemediğim bir türkünün dizeleri dolanıyor dilime. Kendimce acemi bir melodiyle, ağlamaklı bir şekilde; “sanki bir gün çıkıp gelecekmişsin/ sensiz ne haldeyim görecekmişsin…”. Aynı dizeleri defalarca mırıldıyorum. İş görüşmesine gideceğim için tıraş olmam gerektiğini hatırladım. Çayın suyu kaynayana kadar dilimdeki melodiyle tıraş oldum. Yüzümdeki sönük ifadenin yerini, daha canlı bir ifade almıştı. Mutfak tezgahının üzerinde dünden kalan bir parça ekmek ve birkaç zeytinle kahvaltımı yaptıktan sonra çayımı tazeleyip, salondaki pencerenin kenarına geçerek dışarıyı seyrettim. En son ne zaman giydiğimi hatırlamadığım takım elbisemi giyindim, kıravatımı bağladım ve iş görüşmesi için evden çıktım. İş görüşmelerim istediğim gibi geçmemişti. Her iki görüşmeden de olumsuz cevaplar almıştım. İkinci iş yerinden de olumsuz cevap alınca moralim iyice bozuldu. Artık iş ile ilgili bütün umutlarım bitmişti. Dışarı çıkar çıkmaz boynumdaki kıravatı çıkarıp, ceketimin yan cebine sıkıştırdım. Küfürler savurarak sokağa daldım. Bir süre başıboş bir şekilde beni boğan kalabalığın arasında dolaştım. Cebimdeki parayı kontrol ettim; ancak birkaç gün yetecek kadar param kalmıştı. Buna rağmen bir büfeye gidip, alkol derecesi yüksek bir bira alarak her zaman oturduğum parkın ücra bir yerine gidip oturdum. Biramdan bir iki yudum aldıktan sonra, terden sırılsıklam olan ceketimi çıkarıp, yanı başıma koydum. Üzerimdeki gerginlik azda olsa geçmişti. Ama, bütün bedenimi dalga dalga saran içimdeki gel-gitlere hakim olamıyordum. Annem, kardeşlerim, babam, engellemeye çalıştıysam da Serap bir bir gelip dikiliyorlar karşıma… Artık bunları kaldıracak gücüm kalmamıştı. Biram bittikten sonra ceketimi omzuma atıp, yalpalaya yalpalaya eve gelmiştim. Terden sırılsıklam olmuştum ve başım felaket ağrıyordu. Sanırım başımın ağrıyor olması için yeterli sebebim vardı… Hemen üzerimdekileri atıp, duşa girdim. Musluğu sonuna kadar açıp, serin suyun altında dakikalarca bekledim. Biraz rahatlamıştım. Üzerimi kurulamadan salona geçerek divanın üzerine attım kendimi. Uzandığım divanda uyuyakalmışım. Kapı zilinin uzun uzun çalmasıyla uyandım. Canım kimseyle görüşmek istemiyordu. Bu halimle kimseyi çekecek durumda değildim. Bu yüzden kapıyı açmadım. Ama ısrarla çalmaya devam edince, sinirlenerek, söylene söylene kalkıp, perdeyi araladım ve pencereden eğilip, zili çalana baktım. Kapıdakini görünce gözlerime inanamadım. Gözlerimi ovuşturup, tekrar baktım. Evet, kapıyı çalan Serap’tı. Beni pencerede görünce, yüzüne o her zamanki tebessümü yayıldı. Başıyla kapıyı açmamı işaret etti. Şaşkın bir şekilde gidip kapıyı açtım. İçeri girer girmez, henüz antredeyken boynuma sarılarak, bir şey söylemeden ağladı. Adeta kucağımda eriyip, kaybolmuştu. Çok masum, zavallı bir çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordu. Zaten ağlamak için bir bahane arıyordum. Kendimi tutamayıp, ben de ağlamaya başladım. İki beden bir yumak haline gelmiştik. Teninin yumuşaklığını, saçlarının kokusunu öylesine özlemiştim ki… Kollarımın arasındaki bedenini kıskıvrak sıkıyorum. Saçlarının kokusunu derin derin içime çekiyorum. Sonra elimle bütün damarlarıma dolana kadar

129

kokusunu çektiğim saçlarını okşuyorum. Omzunda, sırtında, çıplak pazılarında elimi gezdiriyorum. Eğilip, o çok sevdiğim çıplak pazısına dudağımı değdiriyorum. Dakikalarca ayakta öylece ağlaştık. Yavaş yavaş bedenlerimize kenetlenen kollarımız gevşedi. Çantasını aldım, ayakkabılarını çıkardı ve salona geçtik. Neden sonra elimi uzattım “hoş geldin canım” dedim. “canım” kelimesi öylesine çıkıvermişti ağzımdan. Ama onu çok etkilemişti; hoş geldin dediğimde, uzattığım elimi tutarak kendine çekti ve tekrar boynuma sarıldı. Mırıltılı bir sesle, peş peşe; “canım, bir tanem, aşkım, seni seviyorum…”dedi. Ondan ayrılıp; “otur” dedim. Hiçbir şey söylemeden gidip, divana oturdu. Parıldayan gözleriyle bana baktı. Bakışlarımız aynı anda kilitlendi. Gidip, yanına oturdum. Gayet resmi, bir birimize değmeyecek şekilde yan yana oturuyorduk. Telaşlı bakışlarla duvarlara, odanın içerisindeki eşyalara, arada bir kaçamak bakışlarla bana bakıyor. Aslında bende çaktırmadan onu süzüyordum. Bütün yaşananları unutmuştum. Sanki ilk defa bir araya gelmişiz, olumsuz hiçbir şey yaşamamışız gibi içimde ona karşı dayanılmaz arzular vardı. Bir ara çıplak kollarımız birbirine değdi. Bütün bedenimin titrediğini sandım. Heyecandan kalbim durabilirdi. Çekinerek elimi uzatıp, bacaklarının üzerindeki elini tuttum. Bana baktı, gülümsedi; -Seni çok özledim, dedi, yutkunarak. Beklemeden, avucumdaki elini daha da sıkarak, onu damarlarıma kadar arzuladığımı ima eden bir ses tonuyla; -Ben de seni çok özledim, biran bile olsun aklımdan çıkmadın, dedim. Masum ve ağlamaklı bir sesle, gözlerimin içine bakarak; -Beni artık kabul etmeyeceğini sanıyordum. İçeri aldığın için teşekkür ediyorum… -Lütfen sus. Sensiz ne kadar acılar çektiğimi bilemezsin… -Ya benim çektiklerim?… -Peki neden hala birbirimizi üzüyoruz? Anlaşılan onu böyle sıcak karşılayacağımı beklemiyordu. Onu bu denli sıcak bir şekilde karşılamamdan dolayı hem çok şaşırmıştı, hem de bundan cesaret alarak daha rahat davranıyordu. Evet, bunu bana deselerdi, bir daha asla onun yüzünü görmek istemediğimi, böylesi bir durumda kesinlikle içeri almayacağımı söylerdim. Ama, onu görünce elim ayağım bir birine dolandı, bir anda bütün yaptıklarını unuttum… Ona bu denli sıcak ve samimi davranmamdan dolayı yüzünün her yanından mutluluk akıyordu… Işıldayan gözleriyle yüzüme bakarak; -Beni hala seviyor musun?, dedi. Sadece gülümsedim. Oysa yüzüne haykırarak “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim ki, seni hep sevdim ve sevmeye devam edeceğim…” demek geçiyordu içimden. Ama nedense, içimdeki duyguları söylemekten ziyade gülümsemeyi tercih ettim. Belki de erkeklik gururum buna engel olmuştu. Sanki beni ilk defa görüyormuş gibi bütün detaylarını incelercesine bakışları yüzümün her noktasında geziniyordu. Bu arada elleri de boş durmuyordu; saçlarımda, yanaklarımda, yüzümün her noktasında geziniyordu. Sanırım bunu, beni tahrik etmek amacıyla bilinçli olarak yapıyordu. Daha fazla dayanamayıp, ani bir hamleyle sarılıp öpmemi ve her zaman ki gibi saatlerce sevişmemizi umuyordu. Onu o kadar çok arzulamama rağmen, bu sefer bunu yapmamaya kararlıydım. Benden isteği doğrultusunda herhangi bir hamle görmeyince, uzanıp dudaklarımdan öpüyor. Kısa bir süre kendimi ona bıraktım. Daha fazla kendimi tutamayacağımı anlayınca ondan ayrıldım. Bu hareketim karşısında o da geri çekilip oturdu. Sehpadaki paketten bir sigara aldım. Sigaramdan bir nefes aldıktan sonra usulden “nasılsın?” dedim.

130

-İyi değilim canım. Sensiz olmayacağını, sen olmadan yapamayacağımı anladım. Bu yüzden sana geldim… Hiçbir şey söylemeden öylece susarak onu dinledim. Araya girip, bir şeyler konuşacağımı umuyordu. Söylediklerine karşı cevap alamayınca konuşmasına devam etti. -Aslında sana haksızlık yaptığımı fark ettim. Defalarca af dilemek için sana ulaşmaya çalıştım. Ama telefonların hep kapalıydı. O gün eve gittiğimde mutfak kapısına iliştirdiğin o metni görünce bana şaka yaptığını sanmıştım. Yine sana kızmıştım, akşama geldiğinde bunun hesabını sana soracaktım. Geç saatlere kadar bekledim, gelmediğini ve aramadığını görünce içime kurt düştü. Seni cep telefonundan defalarca aradım, ulaşılamıyordu. Sonra evinden aradım oda cevap vermeyince gerçekten beni terk ettiğini anladım. Ama, bu gerçekle yüzleşmeyi bir türlü kabul edemiyordum. Beni bırakıp, gidebileceğine hiçbir zaman ihtimal vermemiştim. Bu gerçeği zor kabul ettim. Günlerce kendimle yüzleştim. Özeleştiride bulundum. Kendimi senin yerine koydum… Sana ulaşamayacağımı bildiğim halde her gün aynı saate aradım. Her aramamdan sonra seninle iletişim kuramayınca kahroldum, yıkıldım… Beraberce gezdiğimiz yerleri dolaştım. Çaktırmadan bütün ortak arkadaşlarımızı arayıp sordum. Hatta senin doktor arkadaşın Ahmet’i de aradım. O da günlerdir seni görmediğini söyleyince aklıma neler neler gelmedi ki… Günlerdir kendimi lanetledim. Her şeyden dolayı kendimi sorumlu tuttum. Sana bir şey olsa yaşayamazdım… Ve artık anladım ki sensiz olmayacak. Senin sağlıklı olduğunu görmeden, senden af dilemeden yaşadığım her an zehir olacaktı bana. Kabul edilmemeyi, kovulmayı, yapacağın her türlü hakareti de göze alarak geldim. İşte şimdi kapındayım. Sana yaşattıklarımdan dolayı af diliyorum. Artık nasıl istersen öyle olması için, istediğin gibi ‘her şeyin…’ olmak istiyorum… Özellikle son söyledikleri ağzından yer yer ağlamaklı ve yutkunarak çıkıyordu. O her zaman bana diklenen, dayatan, direten, bağıran, çağıran kadın karşımda zavallı ve çaresiz bir şekilde duruyordu. İçimden ona karşı zaptedemediğim ve mutluluk, hüzün karışımı binlerce çelişik duygu çarpışıp duruyordu. Ama bir tek şeyden emindim; onu hala çok seviyordum… Hemen pes etmiş görünmemek için kendimden emin bir tavırla; -Söylediklerinden emin misin? Yani gerçekten söylediklerine inanıyor musun? dedim. -Evet, bunun için çok düşündüm. Sen nasıl istersen. Koşulları sen belirle. Artık, seninle bir ömür yaşayabileceğimi, acıyı, tatlıyı birlikte paylaşabileceğimi anladım… Bu ve buna benzer sözleri ondan defalarca duymuştum. Ama bu defa söyledikleriyle tamamen farklılaşmış, hiç tanıyamadığım biri olup çıkmıştı; o reddedici, dediğim dedik diyen, sürekli bildiğini okuyan kadın yoktu... Yine de temkinli olmak zorundaydım. İçimde onun için kopan fırtınaları bastırarak, sanki hiç umursamıyormuşum gibi, gayet soğukkanlı bir şekilde; -Bak canım, söylediklerine ve verdiğin karardan ötürü sonradan pişman olmayasın. Kısa bir süre bunu böyle sürdürüp, sonra da, “olmuyor işte, beni kısıtlıyorsun…” falan demeyesin… -Hayır hayır, kesinlikle hayır, buna çok eminim, piyor, panik bir şekilde. -Peki o zaman. Şimdi seninle ikimizin özel tarihi sayılabilecek ve ikimizin de hiçbir zaman unutmaması gereken bir konuşma yapmalıyız. Sen aşağı yukarı benim neleri sevdiğimi, neleri sevmediğimi, ilişkimizin nasıl olması gerektiği konusundaki fikrimi biliyorsun. Ama yine de konuşmalıyız ve bu konuşmamız artık son olmalı... Panik ve heyecanla sözlerimi keserek atılıyor; -Tamam. Sen ne dersen tamam… Doğrusu ondan çok da emin değildim. Zira her seferinde aynı şekilde söz veriyordu ve kısa bir süre sonra yine eskisi gibi oluyordu. Ama yapacak bir şeyim yoktu. Onu görünce adeta eriyordum. Onun başkasıyla evlenmesi veya birlikte yaşaması düşüncesi bile beni kahrediyordu…

131

Ona söylemek istediklerimi hızla aklımdan geçirdim. Olmuyordu. Ona anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki, ne söylesem hep biraz eksik kalacaktı. Kendimi toparlayıp, içimden geldiği gibi doğaçlama konuşacaktım yine; -Her şeyden önce şunu iyi bilmelisin ki ben kötü bir insan değilim. Hayatı bir insana zehir edecek bir insan hiç değilim. Hele sana, canım kadar önem verdiğim bir insana asla… İnan ne yaptıysam ve yapacaksam sadece ikimizin iyiliği içindi ve hep öyle de olacak. Bundan emin olmalısın. Ve özellikle bilmelisin ki, hiç bir zaman senin cehennemin olmayacağım. Şunu unutma; cahil, ilkel, gerici, bilinçsiz hiç değilim. Hatta bazı konularda radikal bile sayılırım. Bu konuda bir çok insan beni referans bile alır. O yüzden rahat olmanı isterim. Ben sana ömrümü, her şeyimi vermeye hazırım. Ama senin de artık bazı özverilerde bulunman gerekecek. İkimizin mutluluğu için bu gerekli. Yani senin sürekli geçmişini, geçmişteki yaşadıklarını, arkadaşlarını ilişkimizin içine sokman hiç hoşuma gitmiyor. Bunu biliyorsun… Unutma ki herkesin bir geçmişi ve yaşanmışlığı var. İkili ilişkilerde bunları iki de bir öne çıkarmak ilişkiyi bozuyor işte. Geçmişimizde yaşadıklarımız güzel birer anı olarak geçmişimizde kalsın. İki kişilik bir tarih için yeni bir sayfa açalım ve bu boş sayfayı beraberce yaşayarak dolduralım. Birlikteliğimiz ikimizin de hayatında yeni bir milat olsun… Senin bir rahibe gibi yaşamanı tabi ki istemiyorum. Hem ben, aşkı güzel kılanın biraz da içindeki fahişelik ruhunun olduğuna inanıyorum. Farklı olman hoşuma gidiyor. Ama bu farklılığımızı ikimizin iyiliği için kullanmalıyız. Artık dünyayı iki kişilik yaşamalıyız. Ortak çıkarlar, ortak umutlar, ortak paylaşımlar inan ki çok güzel şeylerdir... Yine söylüyorum; anlattıklarım, istediklerim gerçekten ikimizin mutluluğu için. Bundan emin olmalısın ki, küçük bir dünyaya hapsolmayacağız, bilakis birlikte kocaman bir dünya yaratacağız. Ve yarattığımız o dünyanın baş kahramanları sadece biz, ikimiz olacağız. Göreceksin ki, insan yaratıkça vardır, insan yaratıkça güzelleşir ve yaratılan şeye emek verildikçe, yaratılan şeyin adı mutluluk olur… Soluk soluğa sürdürdüğüm konuşmamı kesip, beni can kulağıyla dinleyen Serap’a bakıyorum. Bir anda o da bana bakıyor ve göz göze geliyoruz. Gülümsüyorum. -İşe senin cep telefonundan başlayalım istersen. Onu içindeki telefon numaralarıyla beraber çöpe atalım. Sana yarın gidip yeni bir telefon alalım. Bu isteğimin, onun yapacağı en son şey olabileceğini biliyorum. Hatta onun zaman zaman olmazsa olmaz dediği ve çok önem verdiği bazı şeyleri de yaşamından atmasını isteyeceğim. Bunları dayatmakla kendimce onu, olmazsa olmaz dediği kırmızı noktalarında sınamış olacağım… -Ha, senin için istediğim her şey benim için de geçerli. Seni rahatsız edecek hiçbir ilişkim olmayacak. Görüşmemi, ilişkide olmamı istemediğin hiç kimseyi iki kişilik dünyamıza sokmayacağım… Hiç konuşmadan beni dinliyor. Aslında onun da konuşmasını, bazı yerlerde tepki koymasını, fikrini söylemesini istiyorum. Böylece ben de konuşmamın seyrini belirlemiş olacaktım. Ama onun hep susup, dinlemesi konuşmamı monotonlaştırıyor. Belki konuşur, en azından fikrini söyler diye onun kırmızı noktalarına bilerek dokunmaya devam ediyorum. -Sonra, o çok sevdiğin ve seni sevdiğini sandığın çevrenle, arkadaşlarınla artık bilgim olmadan görüşmeyeceksin. O çok sevdiğini söylediğin ve herkesten, her şeyden çok değer verdiğin arkadaşlarının sana kattıklarını ve senden aldıklarını hiç düşündün mü? Bunu biraz sağduyulu düşünürsen sana hiçbir şey katmadıklarını anlayacaksın. Hatta yaşamından yıllardır ne kadar çok şey çalmış olduklarını göreceksin… Aralarında seninle sürekli bir birliktelik yaşayacak hiç biri yok muydu? Yoktu ve olmayacaktı da. Çünkü onlara istediklerini, istedikleri zaman verebiliyordun. Sen yaşamlarında anlık ilişkileri için varsın. Sadece seni eğlence yaşamlarına mutluluk veren bir figüran yaptılar. Ve öyle gördüler. Onlar için beraber bir ömür

132

yaşayabileceğin bir insan değildin… Bu yüzden onları yaşamından silmelisin. Artık yeni bir yaşama başlamalısın, beraberce başlamalıyız. Ve bunu başaracağız da… Sözlerimin zaman zaman onun için incitici olduğunu biliyordum. Dediğim gibi bunu özellikle yapıyordum. Kendimce onu en uç noktalarda deniyordum. Aylar önce bana söylediklerini hiç unutamıyorum. O zaman da yanıma böyle içtenlikli gelmiş, birlikte olmamızı önermişti. Ona inanmıştım, peşinden gitmiştim. Ama, uzun sürmeden o yine bildiklerini okumuş, bana çok basit, sıradan ve kirli gelen ve beni sürekli yaralayan alışkanlıklarından vazgeçmemişti. Çünkü ona yetebileceğime bir türlü inanmamıştı ve inanmak için de hiçbir çaba içerisine girmemişti. Özellikle ona; artık bu bohem hayatı bırakmalısın, yalnız yaşayan bir bayan için hayat risklerle doludur, kendine düzenli bir yaşam kurmalısın, ben senin son erkeğin olmalıyım. dediğimde, bana verdiği cevap hala göğsümün ortasında bir hançer gibi saplı duruyor; “Ya seninle olmazsa?...” Ona; benimle olmasa dahi, artık seninle olacak erkek son erkeğin, yani kocan olmalı, demiştim. Buna dakikalarca gülmüş “Ay nasıl olacak, tanımadan, etmeden, birlikte yaşamadan…”demişti. Ona çok kızmış, “Yahu sen yaz boz tahtası mısın? Evleneceğin insanı tanıyabilmek için illa altına yatmak zorunda mısın? Her şey bu kadar ucuz mu?...” demiş, ağzıma geleni sıralamıştım. Hatta ona, erkeklerin ilk tanışmalarında cinsellik yaşadıkları kadınlara hangi gözle baktıklarını uzun uzadıya anlatmıştım... Yine bana aldırmamış, tepkimi kahkahalarla, çok basit bir düşünce olarak karşılamıştı. Anlayacağınız, sütten ağzım yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyiyordum. Deminden beri başı önünde beni sükunetle dinleyen Serap, hafiften başını kaldırıp, hafif bir ses tonuyla; -Artık, söylediklerini kutsal bir kitabın metinleri gibi kabul ediyorum… Belki inanmayacaksın ama, değiştim. Söylediklerine gerçekten inanıyorum. Buraya gelmeden önce çok düşündüm, artık benim için iyiyi düşündüğünü biliyorum. Bu yüzden nasıl istiyorsan, öyle olacak… Sanırım söylediklerinde daha inandırıcı olduğunu vurgulamak düşüncesiyle, tuttuğu elimi daha sert bir şekilde sıkarak, biraz da sesini yükselterek, yalvarır bir tonda; -Bak, istersen bir süre beraber yaşayalım. Baktın olmuyor, yine ayrılırız… Söyledikleri yine beni sinirlendiriyor. Çok kızgın bir ses tonuyla; -Bu nasıl söz? Yahu sen neden bu kadar basite indirgiyorsun her şeyi?… Defalarca sana söyledim; sen benim metresim değilsin. Sevgilimsin ve olacaksa karım olmalısın. Beni, eski, sıradan, çeşitli yalanlarla ve vaatlerle seninle birlikte olup, istediklerini aldıktan sonra bir kenara atan ilişkiler gibi görme. Artık bu ucuz, basit fikirlerden vazgeçmelisin… Öfkelendiğimi görünce bana sarılarak, yarı ağlamaklı bir şekilde; -Canım benim. Lütfen beni yanlış anlama, sadece ne kadar değiştiğimi görmeni istediğim için böyle konuştum… Aslında bu amaçla söylemiş olduğunu anlamıştım. Ama yine de dayanamıyordum bu gibi sapkın fikirlerine… Gerçekten onu bırakamayacağımı biliyorum. Gelmesine, böylesine ciddi bir şekilde özeleştiri yapmasına, kendisiyle hesaplaştığını söylemesine inanmıştım. Zaten ona inanmam için bir bahane yeterli oluyordu… Onu, sürekli “kırmızı çizgilerim” dediği noktalarda biraz daha sınamak istiyorum. Her zaman alttan alan, yalvaran tavrımdan eser yok. Kendimden emin, kararlı bir şekilde; -Beni tanıyorsun. Zengin bir insan değilim. Evim, arabam, malım, mülküm, hatta bir işim bile yok. İşte öylesine kendi halinde, sıradan yaşayan bir insanım. Ailemin ekonomik ve sosyal yapısını, onlara karşı olan bağlılığımı da biliyorsun. Benim dünya görüşümü, aile

133

kurumuna olan sadakatimi biliyorsun… Beni bu şekilde kabul edecek misin? Sonradan bunların sorun olmasını istemiyorum. Ama şunu da iyi bilmelisin; eğer ben bir insanın sorumluluğunu üstleniyorsam, yani seninle evleneceksek, bunun da altından kalkabileceğime inanmalısın. Ben eşime de, çocuklarıma da iyi bakarım … Peki şimdi git çantanı al ve gel desem, her şeyini geride bırakıp, bu koşullarda buraya gelmeye hazır mısın? Hiç tereddüt etmeden “evet” diyor. Hatta “evlenmek” sözü onu çok heyecanlandırıyor. Gözlerinin içi parlıyor. Bana daha da sıkı sarılarak, beni sonsuza kadar nasıl mutlu edeceğine dair peş peşe bir sürü şey sıralıyor. Ben de heyecanlanıyorum. İçim bir tuhaf oluyor. Ama bir yandan da az da olsa, bütün tekliflerimi itirazsız, olduğu gibi kabul etmesinin şaşkınlığını yaşıyorum. Bir süre bu heyecanı yaşadıktan sonra, başını göğsümden kaldırıp, çekingen bir tavırla; -Ben de bir şey söyleyebilir miyim? Ama, kızmadan önce beni dinleyeceksin. Gözlerinin içine sevecen bir şekilde bakıyorum. Bu onun için “söyleyebilirsin” anlamına geliyordu. Aslında düşüncelerimi olduğu gibi kabul etmesi hoşuma gitmiyordu. Bir şeyler konuşacak olmasına sevinmiştim. -Bak geçici de olsa, burada şu an bir işin yok. Burası küçük bir yer, iş bulmak çok zor. Paran olmadığını söylüyorsun, herhalde çoktandır uğraşıyorsun, iş bulmakta da güçlük çekiyorsun. Benim oraya gelirsin, sana hemen bir iş buluruz. Zaten daha önce bu konuda bir iki başvurum olmuştu. Benim de iyi kötü bir işim var… Daha iyi olmaz mı? Aslında söyledikleri çok mantıklıydı. Ama, onun o çevresinde rahat bırakılmayacağımızı biliyor, her gün yeni yeni sürprizlerle karşılaşacağımdan korkuyordum. İçimi kuşatan binlerce çelişik soru ve ona dair kaygılarım vardı. Hala ona tam olarak inanamıyordum. Belki ilişkimiz bir süre iki kişilik sürecekti. Sonra yine çevresi, arkadaşları, gelen gidenleri ve kabusa dönecek bir birliktelik… Kendimden emin bir tavırla “olmaz” diyorum. “Burada yaşayacağız. Sana da, bana da yeni işler bulacağız ve iki kişilik mutlu bir hayatımız olacak” Söylediklerime ben de inanmıyordum. Bu küçücük kentte iş bulmak gerçekten çok zordu. Çaresizliğim içimi eritiyor. Ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Ama her şeye rağmen bugün bir karar vermek zorundaydım. Bir anda kafamın içerisinde onlarca plan yapıyorum. Her planın sonunda çıkmaz sokak… Sehpadaki masadan bir sigara alıp, yakıyorum. Sanırım beni köşeye kıstırdığının farkındaydı ve içten içten bunun tadını çıkarıyordu. Sonunda onun teklifini kabul etmek zorunda kalacağımı düşündüğünden olacak, sürekli alttan alıyor ve beni hiçbir şekilde zorlamıyordu. O özlediğim şekliyle yanaklarımı okşayarak, sevecen bir şekilde; -Bak canım, benimki sadece bir öneri. Yine de sen nasıl istersen öyle olsun… -Peki, oraya yerleşirsek sen işini değiştirir misin? Yani yeni bir çevre, yeni bir ev, yeni bir başlangıç… -Tabii ki, niçin olmasın? Ama en azından yeni bir iş bulana kadar çalışırsam iyi olmaz mı? Beni teslim almıştı. Söyleyecek bir şeyim yoktu. Çünkü ona sunacak mantıklı bir seçenek bulamıyordum. Onun önerileri daha mantıklıydı. Yine de erkeklik gururuma yediremiyordum çaresizliğimi… Bir şey söylemeden kalkıp, mutfağa gidiyorum. Ocağın altını yakıp, çay suyu koyuyorum. Bunu sırf içimi daraltan sıkıntılarımdan sıyrılmak için yapıyorum. Mutfakta bir süre oyalandıktan sonra tekrar salona geçiyorum. Onu ayakta tedirgin bir şekilde sağı solu incelerken görüyorum. -Çay suyu koydum...

134

Bana şefkatlı bir şekilde sarılarak; -Canım neden söylemedin ben koyardım… Onun bu içten sarılmasından ve söylediklerinden çok etkileniyorum. Sahiplenilmişlik duygusu veriyor bana. Başını avuçlarımın arasına alarak, yanaklarından öpüyorum. Sanki ilk defa öpüyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Sarılmam, öpmem onu da mutlu ediyor. Aramızdaki bu sıcaklıktan faydalanarak, elinden çekip, divana oturuyoruz. -Aslında söylediklerin, önerilerin çok mantıklı. Ama bir tanem, kaygılarımdan kurtulamıyorum. İnan ki bu kaygıları ikimizin mutluluğunu düşündüğüm için taşıyorum. Allah kahretsin, keşke biraz param olsaydı, seninle hiç kimsenin bizi tanımadığı bir yerde yeni bir hayata başlasaydık, diyorum, içimi çekerek ve parasızlığıma hayıflanarak. Tamamen yumuşadığımı, artık karar ve önerilerine boyun eğmekten başka seçeneğimin olmadığını görünce, bana tekrar sarılıyor ve kendinden emin, daha rahat konuşuyor. -Hiç önemli değil. Ben seninle çok sıradan koşullarla, basit bir yaşama bile hazırım. İnan, bak göreceksin, her şey çok iyi olacak… Kolunu belime dolayıp, sarmaş dolaş beraberce mutfağa geçiyoruz. Çay suyu kaynıyor. Ateşi kısıp, çayı demliyorum. O bu arada mutfağın rezaletine hayretle bakıyor ve bana dönerek; “Ben şimdi sana ne yapayım, bak her tarafı batırmışsın yine…” diyor ve yanaklarımdan hafiften ısırıyor. Hemen mutfak önlüğünü takıyor, bana ipleri arkada bağlamamı işaret ediyor. Önlüğün iplerini bağlarken içimi dayanılmaz bir arzu sarıyor. Kendime hakim olamıyorum, arkadan sarılıp, saçlarını yana atıyorum ve ensesinden öpüyorum. O sırada bana dönerek, açık duran musluğun altında ıslanmış elleriyle yanaklarımı okşuyor ve dudaklarımız büyük bir istekle buluşuyor... Çift gözlü eviyede daha önceleri yaptığımız gibi, o bir gözünde kirli bulaşıkları deterjanla yıkıyor, diğer gözde de onun yıkadıklarını duruluyorum. Bulaşıkları bitirdikten sonra o mutfak tezgahını silerken, ben iki kupa bardağına doldurduğum çaylarımızı alıp, salona geçiyorum. Çok geçmeden, ardımdan o da geliyor. Çaylarımızı salonun ortasında ayakta durarak içiyoruz. Bu arada evin içerisini denetler gibi geziyor. Ben de peşinden dolaşıyorum. Onun, ilişkimizin geçmişinden bir şeyleri aradığını biliyorum. Onları imha ettiğimi söyleyemezdim. Bu yüzden konuşmalarımızı sürekli değişik konulara çekerek, saptırmaya çalışıyorum. -Yemeği dışarıda mı yiyelim? -Ne gereği var hayatım. Kendimize evde güzel bir sofra hazırlarız… Buna seviniyorum. Çünkü cebimde değil dışarıda yemek yemeğe, kahve içecek para bile yok. -Neler yapacaksın bakayım? Listeyi ver ben alışverişe gideyim. -Karnıyarık ve pirinç pilavına ne dersin? -Harika olur… Sanki içimi okumuş gibi, beni kırmamaya özen göstererek, okşayıcı sesiyle; -Aşkım, içimden geldi, lütfen izin ver de bu akşamki alışverişi ben yapayım. Hem gelirken elim boş geldim… Buna çok ihtiyacım vardı, ama kendime yediremiyorum. Ona kızıyorum ve alışveriş için dışarı çıkıyorum. Bir bankamatikten kredi kartımla faizli para almaktan başka seçeneğim yoktu. Bana pahalıya patlayan alışverişimi yapıp, eve geliyorum. Yemeği yapıp, yiyene kadar geceyi yarılamıştık. Akşamdan beri onun kaygılı tavırları gözümden kaçmamıştı. Benden henüz somut bir cevap alamamış olmanın sıkıntısını çektiğini tahmin ediyordum. Yemekten sonra kahvelerimizi içerken, hangi konuda konuşursak konuşalım, mutlaka lafı evirip çeviriyor ve bize getiriyordu. Ben her seferinde kaçamak cevaplar vererek, konuyu saptırıyorum. Sonunda dayanamadı;

135

-Peki hayatım, sabahtan beri konuşuyoruz, bana vereceğin cevabın nedir? -Sabretmelisin canım. Yarın yine konuşuruz ve yeri geldiğinde sana cevabımı söylerim. Derin bir iç çekiyor. Ona olumsuz bir cevap vereceğimden korkuyordu. Sarıldım, o an aklıma gelen güzel sözleri sıraladım. -Geç oldu yatalım mı? Çaresiz bir tavır ve usanç belirten ses tonuyla; -Olur, yatalım… Yatak odasına geçiyoruz, ona giyinmesi için temiz bir şortumu ve tişörtümü veriyorum ve salona gidiyorum. Az sonra yanına gitmem için bana sesleniyor. İçeri girdiğimde onu yatağın üzerinde çırılçıplak, sırt üstü uzanmış bir şekilde görüyorum. Yatağın üzerinde kıvranarak, davetkar bir şekilde bana bakarak; -Benimle yatmayacak mısın? -Hayır! diyorum, kesin bir tavırla. Aslında o an içimde ona karşı zaptedemediğim arzularımı anlatamam… Yatağa atlayıp, sabaha kadar delice sevişmeyi çok istiyordum. Üstüne üstlük iniltili bir ses çıkararak; -Ama neden? Seni çok özledim… Orada daha fazla kalırsam kendime hakim olamayacaktım. Yanına gidip, aceleden dudaklarından öperek “iyi geceler” diyorum. Yatak odasından çıkarken arkamdan umutsuzca; -Nasıl istersen, sana da iyi geceler canım… Diyor. O gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Salondaki divanın üzerinde içimi yiyip, bitiren cinsel istekle kıvranıp durmuştum. Kafamın içerisindeki bütün karmakarışıklığa rağmen onu seviyordum ve delice arzuluyordum… 17 Temmuz Bugün Serap’a evlenmeyi teklif ettim. Bu hayatımda önemsediğim en önemli teklifti ve ilk defa bir kadına ediyordum. Sabah geç uyandık, beraberce güzel bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıda fazla bir şey konuşmadık. Öğlen sonrası çıkıp, çarşıda dolaştık. Ona bir cep telefonu aldım. Onunla beraber iken gerçekten her şeyi unutuyorum ve dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Akşam yemeğini dışarıda yedik. Bütün olumsuzluklara rağmen onu çok seviyorum. Ve ömrümün sonuna kadar onunla yaşamak istiyorum… …………… …………… …………… *** O gün öğlene doğru uyanmıştık. Aynı evde olup da geceyi birlikte, aynı yatakta geçirememenin sıkıntısıyla uyuyamamıştım. Üstelik onu o kadar çok arzuluyorken… Sabah ezanı okunduğunda hala ayaktaydım. Daha sonra ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Yumuşacık bir elin yanaklarımda, saçlarımda gezinmesiyle uyanmıştım. Hafiften gözlerimi araladığımda, yanı başıma oturmuş, sevgiyle ellerini gezdiriyordu saçlarımda.

136

Gözlerimi araladığımı görünce yanaklarındaki gamzeler belirginleşene kadar gülümsedi. Bu yüzü, gülümseyişi ve yumuşak dokunuşu ne kadar çok özlemiştim… Esneyerek “günaydın canım” dedim. Eğilip, dudaklarımdan öperek “günaydın aşkım. Kahvaltıyı hazırladım, kalk da kahvaltı yapalım” dedi. Onu kendime çekip saatlerce sevişmek istemiştim. Bu isteğimi yattığım yerde acıyla kıvranarak bastırdım. Bir iki gerinmeden sonra yattığım divandan doğruldum. Yanı başımdaki kocaman yemek masası zengin bir kahvaltıyla donatılmıştı. Lavaboya gidip, yüzümü yıkayana kadar, o masadaki diğer eksikleri de tamamlamıştı. Salonda, yanında durup, yüzümü kurularken “bir eksiğimiz var mı?” diyorum. Mahcup bir ifadeyle “evet, susamlı ekmek eksik” diyor. Giyinip, fırına gidiyorum. İki tane gevretilmiş, susamlı ekmek yaptırıyorum. Eve geldiğimde anahtarlarımı yanıma almayı unuttuğumu fark ediyorum. Kapının önünde durup, zile basıyorum. Gelip, kapıyı açıyor. İçerden birilerinin kapıyı açması hoşuma gitmişti... Kahvaltı masasına televizyonu karşımıza alacak şekilde oturuyoruz. En keyif aldığımız şeydi bu. Her ne kadar çizgi film ve haberler arasında gidip geliyorsak da... Bugün de onun istediği oldu, üstelik ben, kendi isteğimle kanallar arasında arayıp, bulmuştum çizgi filmi. Bu şekilde kahvaltı yapmayı çok özlemiştim. İkimizde çok sevdiğimiz için elimizden geldiğince uzatıyoruz bu kahvaltı keyfimizi. Konuşuyoruz, şakalaşıyoruz, yer yer tartışıyoruz. Ama her şeye rağmen o anı seviyordu(k)m… Bütün samimi davranışlarıma rağmen onda bir durgunluk seziyordum. Sanırım ona kesin bir cevap vermeyişimin tedirginliği içerisindeydi. Sorun buysa onu bir süre daha bekletecektim… Kahvaltıdan sonra çıkıp, dolaşmayı teklif etmiştim. Dışarının şimdi sıcak olduğunu, evde kalıp, temizlik yapmak istediğini, dışarıya akşam serinliğinde çıkmanın daha uygun olacağını söylemişti. Önerisi mantıklıydı, ama içimde ona karşı bunca dayanılmaz sevişme isteği varken, aynı mekanda, ona dokunmadan nasıl durabilecektim?… Beraberce temizliğe başladık. Evin bir çok yerine aylardır dokunmamıştım. Bu yüzden her yan toz içindeydi. Bu kadar paspal olmamdan ötürü kızıyor, ama hemen ardından bir öpücükle bunu telafi ediyordu. Öpmeleri, sarılmaları beni çileden çıkarıyordu… Bana adeta işkence gibi gelen saatlerden sonra, akşama doğru temizliği bitiriyoruz. Sırayla duşa giriyoruz. Önce o duşunu alıp, çıkıyor. Sonra ben duşa giriyorum. Duştan ona sesleniyorum; -Canım gelip, sırtımı sabunlar mısın? -Yok öyle numara, şimdiye kadar nerdeydin? Zaten ben de öylesine söylemiştim. Ne onun geleceğini tahmin ediyordum, ne de bu saatten sonra gelmesini istiyordum. Duştan çıktığımda o aynanın karşısında durmuş saçlarını tarıyordu. Özelikle, üzerime bornozumu giyinmeden çıplak bir şekilde yakınından geçtim. Kolumdan çekti ve dudaklarıma okkalı bir öpücük kondurarak “sıhatler olsun canım. Lütfen hemen giyin…” dedi. Beni öptüğünde titrediğini fark etmiştim. Onu tahrik etmeyi başarmıştım. Yatak odasında üstümü giyinirken, geri dönüp, onu mutfak tezgahına yatırarak bu hayvani iştahımı gidermeyi düşündüysem de, vazgeçiyorum. Antredeki boy aynasının karşısında parmaklarımla saçlarımı düzeltirken, o ayakkabılarını giymiş beni bekliyordu. Sokağa çıktığımızda koluma girmeyi denedi, bunu istemediğim için yanımızdan geçen çocuğun uzanıp saçlarını okşuyorum. Dolayısıyla bu isteğinde pek başarılı olamıyor. Sanki bütün kent sokağa çıkmak için bu saati beklemiş; cadde çok kalabalıktı. Alışveriş merkezlerini, kapalı çarşıyı, kuyumcuların olduğu sokağı dolaştık. Ona yüzük almak istedim.

137

Ama buna param yetmeyecekti, içim burkularak vazgeçtim. Aslında akşam yapacağım sürpriz için bu gerekliydi. Birden içimin ezildiğini hissettim. Hemen oradan uzaklaştık. Bir çay bahçesine oturduk. Konuşacak pek bir şey bulamıyorduk. O zaten dalgın bir şekilde kaşığı önündeki çay bardağının içerisinde gezdirip, duruyordu. Onun sıkıntısının nedenini biliyordum… Masamıza bizi tanıyan birkaç ortak arkadaşımız geliyor. Onların gelmesiyle masamızdaki sessizlik bitiyor. Uzun uzun sohbet ediyoruz… Akşam güneş batana kadar oturuyoruz. Yanımızdakiler bir bir kalkıyorlar. Açıkçası ikimiz de sıkılıyorduk. Deminden beri bakışlarını diktiği noktadan alıp, bana bakarak; -Artık eve gidelim mi canım? -Tamam canım, kalkalım… Hayatımın en önemli kararını verecektim. Bu yüzden gece yaklaştıkça bendeki heyecan da artmıştı. Akşam serinliğinde pek fazla konuşmadan evin yolunu tutuyoruz. Kafamın içerisindeki kurguyla boğuşa boğuşa eve kadar geliyoruz. İçeri girer girmez mutfağa doğru yöneliyor, ben de peşinden gidiyorum. Dolabı açıyor, içerisinden soğuk su dolu şişeyi alıp, doldurduğu bardağı tepesine dikiyor. -Şimdi söyle canım, bu akşam sana canının istediği yemeği yapmak istiyorum. -Boş ver evde bir suru zahmet çekeceksin. Bu akşam dışarıda yiyelim. -Bak canım dışarıda pahalı olur. Ben evde senin istediğin yemeği yaparım. Hem daha rahatta ederiz… -Lütfen ısrar etme bu akşam dışarıda yiyeceğiz. -Peki o zaman hazırlanalım da çıkalım. Ben çok acıktım. Hemen üzerimdeki tişörtü sıyırıp, eline veriyorum. Ardımdaki şaşkın bakışlarına aldırmadan lavaboya gidip, acele traş oluyorum. Dilimdeki acemi melodiyle yatak odasına geçip, lacivert takım elbisemi ve beyaz gömleğimi giyiniyorum. Lavabonun önündeki aynanın karşısında kravatımı bağlarken o mutfaktaki, sabahtan kalan bulaşıkları yıkamış elini siliyordu. Beni o halde görünce çok şaşırmıştı. Şaşkınlık belirten bir ifadeyle; -Ohh, hayırdır beyefendi, bu şıklığını neye borçluyuz? deyip, yanıma geliyor ve kravatımı takmama yardımcı oluyor. -Hiçbir neden yok canım, sadece içimden geldi. Güzel bir bayanın yanında biraz düzenli olmak istedim, o kadar… -Ay keşke şu an benimde güzel bir kıyafetim olsaydı… Deyip, kıyafetinin olmadığına hayıflanıyor. Ona iltifatlar yağdırıyorum; -Senin öyle özel kıyafetlere ihtiyacın yok ki, güzelliğin yetiyor. Ben senin yanında, sana yakışır bir şekilde durmak için bunları giyindim… Söylediklerim onu çok mutlu ediyor. Kravatımı bağladıktan sonra, dudaklarımdan öperek, bir adım geri çekilip, bana bakıyor. -Çok şık oldun bir tanem. Diyor, gülümseyerek. Salona geçip, üzerime parfüm sıkıyorum. Bu arada o da makyajını yapıyor. Sokağa çıkarken koluma girmesi için işaret veriyorum. Koluma girerken, mimiklerine yayılan şaşkınlık belirten ifadeyle gülümsüyor. Yemeğe gideceğimiz yer eski bir Ermeni konağı. Birkaç sene önce restore edilerek, turistik restauranta dönüştürülmüştü. Dolayısıyla eski bir ev olduğundan odalara ikişer kişilik, dörder kişilik masalar atmışlar. Bahçeden içeri girer girmez, bizi tarihsel mistik bir hava karşılıyor. Yanımıza gelen kırmızı papyonlu garsona “iki kişilik sakin bir oda” diyorum. Bizi ikinci katta sade döşenmiş, loş ışıklı bir odaya çıkarıyor. Masaya karşılıklı oturuyoruz. Hala yanı başımızda duran garson, mavi, meşin kaplı menüleri elimize tutuşturuyor. Listeye bakmadan masaya bırakıyorum. -Sen bize kaliteli bir kırmızı şarap getir…

138

Tam kapıdan çıkarken arkasından “ha bir de, lütfen masamıza mum ve biraz da çiçek getirir misiniz?” diye sesleniyorum. Serap, adeta dilini yutmuş, bütün bunları şaşkınlıkla izliyordu. Şaşkınlığının sindiği, mırıltılı bir sesle, gözlerimin içine bakarak; -Canım bütün bunlara ne gerek vardı? Hem burası kim bilir ne kadar pahalıdır. Masanın üzerindeki elini avucumun içerisine alarak, dudaklarıma götürüp, öpüyorum. -Gereklidir aşkım. Her zaman senin gibi güzel bir bayanla yemeğe çıkmak nasip olmuyor. Bırak da tadını çıkarayım… Ekonomim açısından beni benden daha fazla düşündüğünü biliyorum. Bu yüzden onu rahatlatmak için, sahibinin arkadaşım olduğunu, hesabın bütçemize göre olacağını söylüyorum. Az sonra garson, yanında yardımcısıyla birlikte içeri giriyor. Bir anda masamızı donatıyorlar. İçerisinde çiçeklerin olduğu vazoyu, kırmızı mumların bulunduğu şamdanı, kadehleri itinayla masaya diziyor. Kadehlerimizi doldurarak kenara çekilip “başka bir emriniz var mı efendim?” diyor. Ana yemek siparişlerimizi daha sonra vermek üzere, Serap’ın acıkmış olduğunu düşünerek ortaya yiyecek bir şeyler istiyorum. Garson dışarı çıkar çıkmaz Serap, masanın üzerinden uzanıp, beni öpüyor. -Seni çok seviyorum, aşkım… diyor. Ben de onu sevdiğimi söyleyerek, kadehimi kaldırıyorum. Kadehlerimiz, ikimizin mutluluğuna dileklerimizle masanın ortasında buluşuyor. Ben kadehimi ilk yudumda yarılarken, o yine sadece dudaklarını değdirip, masaya koyuyor. Bu gece buna aldırmayacağım. Ona söyleyeceklerimi kafamın içerisinde değişik şekillerde tasarlıyorum. Böylesi bir teklifi yapmanın bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Biraz daha cesaretimi toparlamam için ikinci kadehimi de bitiriyorum. Deminden beri o panik halimi şaşkınlıkla izleyen Serap, o kadar hızlı içmem karşısında suskunluğunu bozuyor. -Aşkım biraz yavaş içsen… Şişenin dibindeki son şarabı da kadehime boşalttıktan sonra, kadehimi ona doğru uzatarak, şarabın etkisiyle peltelenmiş dilimle; -Haydi sen de iç… Bu davranışımı sarhoşluğa verip, kadehini nezaketen kaldırıyor. İçmesi için üsteliyorum. Beni kırmayıp, içiyor. İstediğim ikinci şişe şarap da masamızdaydı. Garson boşalan kadehimi doldurup çıkıyor. Artık zamanının geldiğini düşününce, heyecandan olsa gerek bütün vücudumu ateş basıyor. Defalarca kafamda tasarlamış olmama rağmen yine de nasıl teklif edeceğimi bilemiyorum. Bir anda, damdan düşer gibi “benimle evlenir misin?” diyorum. Söylediğime bir anlam veremeyen Serap, bana bakıp, şaşkınlıkla yutkunarak; -Sen ne dedin, bir daha söyler misin?.. Kelimeleri heceleyerek; -Sana diyorum, benimle evlenir misin?... Bakışları yüzümde dona kalıyor. İlk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra, ağlamaklı bir şekilde üst üste defalarca; -Evet evet, yüzlerce, binlerce kez evet… O aldığı teklifin şaşkınlığı ve sarhoşluğu içerisinde, bense içimdekini söylemiş olmanın rahtlığını ve ardındaki tanımlayamadığım duyguları yaşıyordum… Kısa bir şaşkınlıktan sonra yerimden kalkıp, yanına gidiyorum. Eğilip, öpecekken, o da ayağa kalkıyor. Tam dudaklarından öpecekken boynuma sarılarak ağlıyor. -Ağlama canım, yoksa bu senin iki gündür sorduğun sorunun cevabı olmadı mı? İçini çeke çeke ağlayarak, başını koyduğu göğsümden kaldırıp; -Sadece benim mi? Sen de bunu istemiyor musun?

139

-Tabii ki, hem de seninle ilk tanıştığımız andan beri… Masaya uzanarak, ikimizin de kadehlerini alıyorum. Onunkini eline verdikten sonra; -Haydi bari bu gece gerçekten iç… Daha sözüm bitmeden dolu kadehini bir dikişte bitiriyor. -Bu gece içmeyeceğim de, ne zaman içeceğim. Bağırarak, çağırarak bunu her kese duyurmak istiyorum... -Duyur anasını satayım. Herkes duysun, diyorum, gülerek. Gelen yemeklerimize dokunmuyoruz bile. İkimizde bir şey yiyecek durumda değildik. Zile basıyorum, gelen garsondan hesabı istiyorum. Biraz sonra içeri giren garson kulağıma eğilerek “ağabey hesabınız ödenmiştir.” diyor. Kim ödemiş, neden ödemiş önemsemiyorum. Teşekkür ederek çıkıyoruz. Lambaları yanmayan sokakta bir birimize sarılarak, yalpalaya yalpalaya eve geliyoruz. Bir-iki manevradan sonra anahtar deliğini buluyorum. Aceleyle kapıyı açıp, içeri giriyoruz. Antrede hiç vakit kaybetmeden, salona geçiyoruz. Onu divanın üzerine itiyorum. Peşinden de kendimi üzerine atıyorum. Günlerdir içime hapsettiğim ve hayvanileşen duygularımla dudaklarına yapışıyorum. Bir ara sevişmeme ara vererek doğruluyorum. Ciddi bir tavır takınarak; -Bak, söylemeyi unuttum; çocuk da istiyorum… Söylediğimi pek ciddiye almamıştı. Gülerek; -Sadece bir tane mi?... -Hayır, mümkünse birkaç tane… -Hemen başlayalım o zaman. -Hayır canım, o kadar da acelemiz yok… İkimizde birbirimize öylesine susamıştık ki, yasal bir aşkın tadını çıkarırcasına, gece boyunca deliler gibi sevişmiştik. 18 Temmuz Bugün Serap gitti. Geleceğe yönelik, evliliğimizle ilgili diğer planlarımızı ve programlarımızı detaylı olarak konuştuk. Sabah kahvaltıdan sonra yine seviştik. Öğlenden sonra gidip, akşam otobüsü için ona bilet aldık. Akşam yemeğini evde yedik. Serap en az bana iki gün yetecek yemek hazırladı. Otobüsün kalkışına yarım saat kala otogara gittik. Bu sefer onu yolcu etmenin ve ondan ayrılmanın acısının şekli daha farklıydı. O istediğini elde etmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bense tepeden tırnağa kadar hüzün doluydum… İlk defa, gerçekten bir parçamı onunla gönderdiğimin farkına vardım. Hiç aklımdan çıkmıyor… …………… …………… …………… ***

140

Başını çıplak göğsümün üzerine koymuş, kollarıyla beni sarmalamıştı. Her şeyden habersiz, masum bir yavru ceylan gibi uyuyordu. Uyandırmamaya özen göstererek saçlarını okşadım. İlişkimizi yasal bir boyuta çekmenin rahatlığıyla çok mutluydum. Artık koynumdaki kadın benimdi, ben de onun… Bir süre bundan sonrasını düşünerek, saçlarını, vücudunun elimin yettiği yerlerinde elimi gezdirdim. Hafiften gerindi, sonra gözlerini açtı. Bana bakarak, gülümsedi; -Canım benim, bu rüya değil, gerçek değil mi? Kendime çekip, dudaklarından öperek; -Gerçek canım… seni çok seviyorum. -Çok mutluyum bir tanem… ya sen? Ona ne kadar çok mutlu olduğumu, bunu sözcüklerle ifade edemeyeceğimi söyledim. Gözleri doldu, ağlamaklı oldu; -Biliyor musun, bu gece annemi rüyamda gördüm; bana sarılıyor, kokluyor, öpüyordu… Bunu öylesine içten söylemişti ki, benim de gözlerim doldu. Annesi henüz o küçükken ölmüştü, üvey anne tarafından büyütülmüş. Belki de bu kadar başı boş yaşamış olmasının nedeni öksüz büyümesiydi. -Annene ayan olmuştur. O artık huzur içinde uyuyacaktır… -Sana söz veriyorum, seni çok mutlu edeceğim. Artık sen benim için herkesten ve her şeyden daha önemlisin, deyip, ağlıyor. Gözyaşlarının sıcaklığını çıplak tenimde hissediyorum. Annesini rüyada görmüş olması ve bunu bana anlatması beni de duygulandırmıştı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Biraz da aramızdaki kasvetli havayı dağıtmak için, elimi vücudunda gezdirerek, deminki sorusuna cevaben; -O zaman beni mutlu etmeye hemen başlamalısın… -Yaramazlık yapma, şimdi sırası değil. Kalkıp kahvaltı yapmalıyız, diyor, hafiften elime vurarak. -Biraz yaramazlık yapsak ne olacak ki?... Kendimce duygu sömürüsü yapıyorum. Yataktan doğrularak, sesimi acındıracak bir ton yükleyip; -Anladım, sen artık beni istemiyorsun… -Ay ben sana kıyar mıyım? Saçmalama tabi ki istiyorum seni… diyerek bana sıkıca sarıldı. Her şeye dünden hazır olan bedenim, hiçbir detayı ve fırsatı kaçırmıyor. Büyük bir iştahla dudaklarına yapışıyorum. Kendinden geçmiş bedenlerimiz dakikalarca zevkin doruğunda inilti ve çığlıklarla bir birleriyle boğuştular. Üst üste derin nefesler alarak, kollarımı yana açıp, sırt üstü yatağa yığılıyorum. Hala üzerimde duran Serap, parıldayan gözleriyle bana bakarak; -Yoruldun değil mi? diyor, gamzeleri belirginleşecek kadar gülümseyerek. Söylediği erkeklik gururumu incitmişti. Hemen omuzlarından tutup, kendime çekiyorum ve ağzıma gelen yerlerini ısırırcasına öpüp; -Haydi yeniden başlayalım… -Aman aman, maşallah boğa gibisin. Şaka yapmıştım… -Canım sadece kahvaltı öncesi bir aperatif olsun… Şaşkın gözlerle bana bakarak; -Ne yani bir de kahvaltı sonrası mı olacak? -Ne olacak ki kız, senden bir şey eksilmiyor ki, eksilen ben oluyorum… diyorum, muzırca gülerek.

141

Boş bir anımı fırsat bilip, yataktan sıyrılıyor. Peşinden hınzır hınzır gülümsüyorum. Salonun ortasında durup, avcıdan kurtulmuş bir ceylan gibi, ardına dönüp bana bakıyor. Bir süre sonra duş almış, havluyu beline sarmış bir şekilde salona geliyor. Yanıma dikilip; -Haydi aşkım, sen hala kalkmadın mı? Onu gafil avlıyorum; bir anda sarıldığı havlunun ucundan tutup, çekiyorum. Çırılçıplak vücuduyla bir anıt gibi duruyor önümde. Sadece gülerek, seyrediyorum. -Alacağın olsun… Haydi lütfen kalk duşunu al. Kalkıp, duşa gidiyorum. Serin suyun altında dakikalarca keyifle bir şarkı mırıldayarak kalıyorum. Duştan çıkana kadar, yine o görkemli kahvaltı masasını hazırlamıştı bile. Üzerimi giyinip gidip ekmek alıyorum. Nedense bugün ki kahvaltımız daha bir anlamlı geliyor bana. Kahvaltımızı bittirdikten sonra masayı toplamadan birer keyif çayı doldurup, pencerenin kenarındaki koltuğa oturuyorum. O da karşımda sandalyesinde, karşılıklı çaylarımızı içiyoruz. O sabah her şeyin tadı bir başkaydı… Gelecekle ilgili hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Onun gerçekten mutlu görünmesi ve teklifim karşısındaki samimiyeti, söyledikleri düzelebilir diye, beni umutlandırıyordu... O kadar da çok karamsar olmanın bir anlamının olmadığını düşünüyordum. Bu anlamda ilişkimizin başından beri ilk defa kendimi bu kadar huzurlu hissediyordum... Oturduğu sandalyeden kalkıp, yanıma geliyor. Koltuğun kolçağına oturup, kolunu boynuma doluyor. Bir şeyler konuşacağını tahmin ediyorum. Saçlarımı, yanaklarımı öptükten sonra, ciddileşerek; -Canım biraz da ciddi şeylerden bahsedelim. Şimdi bana oraya gittiğimde neler yapmam gerektiğini anlat istersen… -Vay benim ciddi sevgilim… deyip, sözlerini alaylı bir şekilde karşılıyorum. Sonra hemen toparlanıp, ciddileşiyorum; -Gittiğinde, öncelikle senin o bahsettiğin yerlerin birisinde bana iş ayarlamak için görüşmelerde bulunacaksın. Bak istersen beraber gidebiliriz… -Ay bu çok harika olur… diyor, sevinç çığlığı atarak. Birden bunu söylediğime pişman oluyorum. -Hayır hayır ben şimdi gelmeyeyim. Bu arada bende buradaki işlerimi ayarlarım. Sen ön görüşmeden sonra beni ararsın, ona göre gelirim… Planımı olduğu gibi ona anlatıyorum. Açıkçası doğru dürüst planladığım bir şey de yok. Sadece o an aklıma gelenleri sıralıyorum. Bütün söylediklerimi can kulağıyla dinliyor. Önce, burada evlenip, sonra oraya yerleşmeyi pek gururuma yediremiyorum. Bence oraya yerleşmeliyim. Bir süre sonra aileme “evlenmek istediğimi bunun içinde bir aday olduğunu” söylemek ve her şey yeni başlıyormuş gibi, geleneklere bağlı olarak ailemi çağırmak ve Serap’ı istemek… Belki çok sıradan ama, ailemin de mutluluğu için, toplumsal değer yargılarını göz ardı edemeyiz. Yıllardan süregelen bir takım değer yargılarını bir anda değiştirmek mümkün değil. Karşılıklı düşüncelerimizi dikkate alarak, geleceğimizle ilgili olarak saatlerce konuştuk. Çoğu kez ortak noktada buluşmanın keyfiyle, sohbetimizi kesip, o an ki ruh halimizle sarılarak öpüşüyoruz. Zaman zaman anlaşamadığımız çok basit detaylar üzerinde tartışıyoruz. Örneğin; çocuklarımızın hangi okula gidecekleri, hangi mesleği seçecekleri, kız mı yoksa erkek çocuk mu olmaları gibi… Aslında bize henüz çok uzak olan bu konular ve detaylar üzerindeki tartışmalarımızın sadece sohbetimize renk katığını biliyorduk… Olsun, yine de hoşumuza gidiyordu. Bir ara saatime baktım ve ani bir hareketle; -Oh canım, bugün bu kadar plan yeter, geç kalıyoruz, deyip, ayağa kalkıyorum.

142

O da peşimden kalkıyor. Masanın üzerindeki kahvaltılıkları mutfağa götürüyoruz. Beraberce masayı siliyoruz. Bu arada çalıştığımız yerde bir taraftan da konuşmamıza devam ediyoruz. Genelde kafamıza takılan konularda sorular yöneltiyoruz birbirimize. Mutfak tezgahının üzerine yığdığımız malzemeyi dolaba yerleştirdikten sonra, önlüğünü bağlayıp, bulaşıkları yıkamaya koyuluyor. Yanında durup onu seyrediyorum. Bir anda bana dönüp, emir verir bir şekilde; -Ne dikiliyorsun yanımda? Haydi sende gidip, salona çeki düzen ver… diyor. Hoşuma giden bu tatlısert çıkışı karşısında, arkadan sarılıp, ensesinden öptükten sonra; -Emrin olur sevgilim… Diyorum. Yarım saatten fazla sürmüyor evdeki işlerimiz. Dışarı çıkmak için giyinip, hazırlanıyoruz. Tam kapıdan çıkacakken beni gafil avlıyor; hızla dudaklarımdan kaçamak bir öpücük alıyor. Kapıyı açtığımda, ona dönüp, gülerek; -Unutma, senden alacaklı konuma düştüm… diyorum. Karşılıklı gülüşerek, sokağa çıkıyoruz. Serap’a koluma girmesini söylüyorum. Anlamlı bir şekilde bana bakarak koluma giriyor. Ve adeta sarılıyor. Biz kendimizce yasallaştırmıştık birlikteliğimizi. Artık kimin ne söyleyeceği hiç umurumda değildi. Yolumuzun üzerinde bulunan, otobüs firmalarının bürolarından birisine gidiyoruz. Görevli biri gece yarısında sonra, diğeri daha erken kalkacak iki otobüslerinin olduğunu söylüyor. Serap, bana dönerek “canım istersen erkenden gideyim, geç gittiğimde eve gitmek sorun oluyor.” diyor. Ben de onun geç bir saate sokakta olmasını istemiyordum zaten. Bu yüzden erken gidecek otobüse bilet aldık. -Şimdi neler yapalım?... -İçinde kutsadığın ve ayrılmayı dünyanın sonu sandığın şehrinizi biraz dolaşalım… diyor, serzenişte bulunarak… Onu böyle boş göndermeye gönlüm razı değildi. Küçük de olsa ona bir hediye almak istiyordum. Fakat cebimdeki param bir şey almaya yeterli değildi. Birden aklıma kredi kartıyla almak geliyor. Bu beni müthiş mutlu ediyor. Ama ona çaktırmadan almalıydım. Çünkü dünyada izin vermezdi buna. Kentin en büyük alışveriş merkezine gidiyoruz. Serap vitrinlerdeki eşyalarla tek tek ilgileniyor, bazı ürünlerle ilgili görüşlerimi alıyor. Kadınlık iç güdüsü mudur nedir bilmiyorum, ama genelde çarşaf, nevresim, havlu yatak takımı, çanak, tabak satan dükkanlara girip, çıkıyoruz. İlk defa bir kadınla gezdiğimi hissediyorum. Onun bu içten telaşını hoş karşılıyorum. İmkanım olsaydı, görüp, beğendiği her şeyi ona almak isterdim… Saatlerce mağaza mağaza gezmekten yorulmuştum. Bir ara eğilip, kulaklarına “beni yormaya çalışıyorsun, ama işe yaramayacak. Biliyorsun, senden bir alacağım var.” diyorum. Ağız dolusu gülümseyerek “ay düşündüğün şeye bak… vallahi sen delisin” diyor. Bir süre daha dolaştıktan sonra, bütün karşı çıkmalarına rağmen ona bir-iki küçük parça eşya alıyorum… Elimde aldığımız birkaç eşyanın poşeti, eve doğru gelirken içimde, evlilik teklif ettiğimde ona bir hediye verememenin sıkıntısı vardı. Kafamın içerisinde bu sıkıntıdan kurtulma yollarını ararken, bana dönerek; -Yine neler düşünüyorsun? Tamam ben borcuma sadığım. Boş ver onu da, bu akşam sana ne yemek yapayım? Diyor. O, kafamın içerisinde sadece sevişme isteğinin olduğunu sanıyor. Oysa biraz sonra ayrılacağımızın hüznü, ona güzel bir hediye verememenin ezikliği içerisindeyim. Ona bakıp, sadece gülüyorum. Eve gelir gelmez elimdekileri antrenin yanındaki vestiyere bırakıyoruz. Hemen mutfağa geçiyor, bende peşinden… -Aşkım, fazla vaktimiz kalmadı. Ben hemen çalışmalara başlayayım.

143

O yemek yaparken ben de yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu arada sudan bahanelerle dokunuyor, arkadan sarılıyor, öpüyor, okşuyor, yaramazlıklar yapıyorum. Artık o da buna alışmış, hatta zaman zaman ben uslu durduğumda bu sefer o rahat durmuyor, bana sarılıyor, canım, ciğerim, sevgilim gibi okşayıcı kelimeler kullanıyor. Dolabı açıp, içerisinden bir bira çıkarıyorum. Elimde birayı görünce kızıyor. -Aman yine başladın... Şimdi bunu içmenin ne gereği vardı? Diyor. -Nasıl ne gereği var birazdan sevgilim gidecek, içim yanıyor… Islak ellerini dokundurmamaya özen göstererek, şefkatle bana sarılıyor, öpüyor; -Oy kıyamam sana canım benim. Bence sen içmek için bahane arıyorsun. Unutma, bu seferki ayrılığımız kısa olacak ve artık hep beraber olacağız. Bu yüzden bu ayrılık hiç koymuyor bana. Çok mutluyum bir tanem… Aslında gerçekten de içimde ayrılık öncesi derin bir hüzün vardı. Diğer ayrılıklarımızdaki gibi değilse de, yine de hüzün vardı. Üstelik bu seferki daha başka boyuttaydı, karmakarışıktı… Sanırım içimdekini az da olsun dağıtmak ve biraz da naz yapmak için, hiç alakası olmadığı halde; -İstemiyorsan, mutfaktan gideyim canım. Biliyorum, kadınlar ayağının altında dolaşan erkekler istemez, hele mutfakta hiç istemezler. Ama elimde değil, her anımı seninle dolu dolu geçirmek istiyorum… -Canım benim, beni hiç de rahatsız etmiyorsun. Tam tersi benim de hoşuma gidiyor, diyerek, deminki gibi sarılıp, yüzüme bakıyor. Onu o şekilde yakından izlemek, müthiş tahrik ediyor beni. Bu fırsatı kaçırmamalıyım diyorum, kendi kendime. Ve dudaklarına gömülüyorum. Bana karşı koymuyor. Hatta o da istekli bir şekilde cevap veriyor. Sonra bir anda “ay yemeği yakacağız” deyip, benden ayrılıyor. Tenceredekini, keyifle karıştırırken, onu seyrettiğimi anlayınca; -Bolca yaptım. Bu en az üç gün sana yeter... -Bunca zahmete ne gerek vardı canım. -Sana hizmet etmek mutluluk veriyor bana, diyor, gülerek. -Mesela bu hizmetini başka türlü de verebilirsin, diyorum, muzırca sırıtarak. -Ay sen gerçekten sapıksın. Hiç başka bir şey düşünmez misin? Şimdiden evimin kadını gibi görüyorum onu. Böyle çalışırken, ikimiz için bir şeylerle uğraşırken onu izlemek garip bir duygu veriyor bana… Mutlu oluyorum. Tezgahın üzerindeki biradan bir yudum aldıktan sonra, bir sigara yakıyorum. Sigara yaktığımı görünce, yüzünün ifadesini değiştirerek; -Bu mereti bırakmadın gitti… -Sana söz veriyorum, evlendiğimizde bırakacağım. Şimdi yalnız olduğum için içiyorum, diyor ve inandırmak için yemin ediyorum. Birden aklıma geliyor. Sigarayı bahane ederek dışarı çıkabilirdim; -Canım, seni biraz yalnız bırakacağım. Hemen bir sigara alıp, geliyorum, diyorum. Tam kapıdan çıkarken, içeriye seslenerek; -Bir ihtiyacımız var mı canım? diyorum. -Hayır bir tanem. Çabuk gel… Hızlı adımlarla yakındaki bedestene gidiyorum. Öğlen sonrası onunla gezdiğimizde, ona hediye vermek isteğini içimden geçirdiğim antika kolyeyi alıyorum. Hesabı kredi kartıyla ödüyorum. Satıcının özenle paketlediği kolyeyi çantama koyarken, içimi kemirip, duran bir sıkıntıdan kurtulmuş olmanın huzurunu yaşıyorum. Eve gelir gelmez, çantamı salona bırakarak mutfağa geçiyorum. Yanağından öpüp “ne haber aşkım” diyorum. Nefes nefese olduğumu görünce; -Hele biraz sakin ol. Ne bu halin? -Sana biran evvel gelmek için koşuşturdum…

144

Bu arada yemeklerin altını kapatmış, servis için hazırlık yapıyordu. Gülerek, şakalaşarak hazırladığımız yemekleri soğutmaya bırakıp, salona geçiyoruz. Salonda da oturmuyor, sağı solu düzeltiyor. -Bir daha ki sefer geldiğimde buraları dağınık görmeyeceğim… Masayı hazırlamak bana düşüyor. Salondaki yemek masasını hazırlıyorum. Dolaptan hiç kullanmadığım bir örtü çıkarıp, masaya seriyorum. Ona bu örtüyü ilk defa kullandığımı söylüyorum. Buna çok seviniyor. “Haydi çabuk hazırla ben yemeklerle ilgileneyim” deyip, mutfağa geçiyor. Masaya iki tane kırmızı mum, gerçekmiş gibi görünen plastik papatyalar, renkli peçeteler koyuyorum. Mutfağa gidip, çatal, kaşık, bıçak, bardak getiriyorum. Her gidiş gelişlerimde mutlaka bir öpücük alıyorum. Bu arada, böylesi bir gün için zulada sakladığım kırmızı Makedonya şarabını da masaya koyuyorum. Elindeki servis tabaklarıyla salona geldiğinde, itinayla hazırladığım masayı görünce çok şaşırıyor. -Ay sen gerçekten bir romantiksin… -Ya sen beni ne sanıyorsun? Yeri gelince tahmin bile edemeyeceğin kadar romantik olurum… Beraberce hazırladığımız masaya karşılıklı oturuyoruz. Kadehlerimize şarabı doldururken birden aklıma gelmiş gibi, yerimden kalkıyorum ve müzik setine, sadece romantik olmasını istediğim zamanlarda dinlediğim enstrümantal hafif müziği kasetini koyuyorum. Mumları yakıp, odanın ışıklarını söndürüyorum ve gelip, masadaki yerime oturuyorum. İnsanın içini bir hoş eden müzik loş ışıklı odanın içerisinde dalgalanarak yayılıyor. Mum ışığının loş yansımasında, farklı bir görüntü veren, bana erotik çağrışımlarda bulunan yüzüne bakarak, kadehimi kaldırıyorum. Onunla bu şekilde yemek yemek gerçekten doyumsuz bir şey... En az onunla sevişmek kadar haz veriyor bana... Yine de gitmeden önce son bir kez sevişmeliydik. Bunun için, içimde zaptedemediğim arzuyla kıvranıyordum. Sohbet faslımızı hep kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Sanki ilk defa birlikte olacakmışız gibi çok heyecanlanıyorum. Bunu nasıl teklif edeceğimi bilemiyorum. Sanırım dans etmek yakınlaşma için en iyi bahane. Kadehimi kaldırıyorum, o da kaldırıyor “sürekli olacak mutluluğumuza içelim” diyorum. Kadehimi masaya bıraktıktan sonra kalkıp, yanına gidiyorum. Gayet kibarca, resmi bir dille; -Hanımefendi bu dansı bana lütfederler mi acaba?… -Tabii ki beyefendi. Neden olmasın… deyip, gülerek elini uzatıyor. Müziğin ritmi umurumda değil. Sanırım, o an bizim için önemli olan birbirimize sarılmak ve gereğinden fazla yakın olmaktı. Zaten bizim yaptığımız oydu; birbirimize sarılarak, ritme aldırmadan öylece sallanmak… Beline kıskıvrak sarılıp, bedenlerimizi birbirine perçinliyorum. Başımı eğip, kulak memelerinden, boğarından usul usul öpüyor, teninde dilimi gezdiriyorum. Böylece onu tahrik etmeye çalışıyorum. Bense bütün erkeklik güdülerimle dimdik ona hazırdım. Bir süre böylece dans ettikten sonra, sandalyeye oturup, onu yanıma çekiyorum. Bana karşı koyacak durumda değildi. Gelip, kucağıma oturuyor. Aşk dolu zevk serüvenimize, başını avuçlarımın arasına alarak dudaklarını emmekle başlıyorum. Üzerimizdekileri bir bir çıkarırken kulaklarına fısıldayarak “yapmamı istediğin bir fantezin var mı?” diyorum. O da bana, aynı fısıltılı ve şuh sesiyle “seninle yaptığımız her şey beni çıldırtmaya yetiyor” diye cevap veriyor. Ve ellerini, üzerimden sıyırdığı tişörtten sonra çıplak kalan bedenimde gezdirerek, aşağılara doğru iniyor. Kısa bir sürede iki bedende çırılçıplaktı. Ve bir birine değdiği yerlerde adeta kızıl alevler çıkarıyordu… Sandalyenin üzerindeki oyalanmamız kısa sürüyor. Zira sandalye manevra alanımızı daraltıyordu. Kendimizi salondaki halının geniş alanına bırakıyoruz. Dakikalarca,

145

hayvanlaşarak, çığlıklar atarak kendimizden geçiyoruz. Hiç bitmesini istemediğimiz bu tanımsız serüvenden sonra, derin solumalarla halının üzerinde sere serpe yığılmış buluyoruz kendimizi. Hayatta yaşanan ve yaşanacak en büyük mutluluk bu olsa gerek, diyorum. Belki de dünyanın bütün dengesini bu anlar belirliyor. Bu olmasaydı yaşamın ne tadı olabilirdi ki… Biraz da bu yüzden değil midir ki asırlardır süregelen savaşların nedeni… Bir an tarihin akışını cinselliğini, cazibesini kullanarak değiştiren kadınlar geçiyor içimden; onların yatak odaları, yüz ifadeleri, cilvelenmeleri, onlara yem olan hükümdarlar… Yavaşça bana sokulup, elini vücudumda gezdiriyor. Çok hoşuma giden bu hareketine karşılık bende elimi yetebildiğim yerlerinde gezdiriyorum. Vücutlarımızda gezinen parmaklarımızın her yeni keşfi, yeni bir keşif doğuruyor tenlerimizde. Dokunmasalar aylarca hiçbir şey yapmadan o şekilde kalabilirdim. Serap’ın gideceğini unutmuştum. Birden aklıma gelince içimden bir şeyler kırıldı gibi oluyor. Başı göğsümde, elini vücudumda gezdiren sevgilime hissettirmeden, uzandığım yerden başımı çevirip, duvardaki saate bakıyorum. Otobüsün kalkmasına az zaman kalmıştı. Ona bakıyorum, göz göze geliyoruz. Hüzünlü bir ses tonuyla; -Ayrılık vakti, değil mi? Diyor. Sadece aynı hüzünlü ifadeyle gülümsüyorum. İstemeyerek uzandığımız yerden kalkıyoruz. Üzerimize bir şey giyinmeden çıplak bir şekilde bir birbirimize sarılarak banyoya gidiyoruz. İkimiz de aynı anda duş alıyoruz. Duş alırken de bir birimizi sabunluyoruz. Salona döndüğümüzde ışıkları yakıyorum. İçerinin birden aydınlanması, uykudan uyanmışız gibi gözlerimizi kamaştırıyor. O bedenine sardığı havluyla kurulanırken, ben de koltuğa oturarak, bir sigara yakıp, onu izliyorum. Onu giyinirken izlemekten müthiş keyif alıyorum. Sigara içip, onu izlediğimi görünce; -Eh, haydi kalk sende hazırlan canım, geç kalacağız… Diyor. Sigaramı kül tablasına bastırıp, isteksizce doğruluyorum. Aynı isteksizlikle odanın içerisine rastgele savurduğum elbiselerimi tek tek alıp, konuşmadan giyiniyorum. İkimizin de içinden konuşmak gelmiyordu artık... Benden önce giyinip, hazırlanıyor. Bu arada masayı toplamaya koyuluyor. -Canım, şimdi bunları yıkayacak zamanımız yok sen sonra yıkarsın, diyor, hüzünlü bir ses tonuyla. -Yıkarım canım, diyorum sadece. Sözcüklerimiz hüzne banıp, çıkıyordu dudaklarımızın arasından. İkimizin de sesinde hüzün, keder, ayrılık acısı vardı. Evin içerisi safi hüzün dolmuştu. Çantalarımızı alıp, çıkmak için antreye yönelirken, dönüp; -Canım seni çok özleyeceğim. Lütfen buradaki işlerini çabuk bitir, olur mu? Diyor. Aynı anda hüzünlü bakışlarımız kilitleniyor. Her an boşalmaya hazır dolan gözlerimizle sıkı bir şekilde birbirimize sarılıyoruz. O kendine hakim olamıyor ve ağlamaya başlıyor. Onu teselli etmeye çalışırken ben de ağlıyorum. Dışarıda hava kararmıştı. Otogara gidene kadar, yol boyunca ona yapacaklarını bir kez daha tekrarlıyorum. Söylediklerimi can kulağıyla dinliyor. O da buradaki işlerimi biran evvel bitirmem için uyarılarda bulunuyor. Otogardan içeri girdiğimizde yolcular otobüse biniyorlardı. Koşar adımlarla otobüsün yanına gidiyoruz. Tam vedalaşmak için bir birimize sarılacakken “bir dakika” diyorum. Çantamdan onun için aldığım kolyenin küçük paketini uzatıyorum. -Bu evlilik teklifimin bir hatırası olsun… Bu onun için beklemediği bir şeydi. Ağlayarak bana sarılıyor. -Canım, bir tanem, aşkım, diyor, ağlamaklı sesiyle. Muavinin uyarısıyla ayrılıyoruz. Otobüs hareket ettiğinde camların ardından el sallayıp, parmaklarımızla öpücük yolluyoruz bir birimize…

146

Bu seferki ayrılık gerçekten çok farklıydı. Kendimden bir parçayı uzaklara gönderiyordum. O an içimden bir şeylerin kopup, hareket eden otobüsle beraber gittiğini hissettim. Dolan gözlerimle bakakaldım giden otobüsün ardından. Eve gelir gelmez, elimdeki çantayı rastgele koltuğun üzerine atıp, bakışlarımı tavana dikerek, sırt üstü divana uzanıyorum. İçim karmakarışık ve tuhaf duygularla dolu. Yaşadığım bu iki günü bir rüya sanıyordum. Her şey o kadar hızlı gelişti ki, bazen gerçekten yaşadığıma bile inanmakta güçlük çekiyordum. Verdiğim kararı gözden geçiriyorum. Acaba bu kadar çabuk karar vermekle yanlış mı yaptım? Ya oldu bittiye getirilen bu yaşadıklarım bir oyunsa… Korku ve kaygılar düşüyor içime yine. Ev başıma daralıyor. Dakikalardır anlamsızca bakışlarımı diktiğim tavandan alarak odanın içerisindeki nesnelere yoğunlaşmak istiyorum. Beceremiyorum. Her seferinde, alay edercesine kahkahalar atarak, gelip dikiliyor bakışlarımın önüne… Kendimi çok yorgun ve halsiz hissediyorum. Biraz uyuyabilirsem daha sağlıklı düşünebilirim diye, uyumak üzere yüzümü divanın üstündeki yastığa gömüyorum. Ama eve vardığında beni arayacaktı, cevap veremesem olmaz. Bu yüzden uyumamam lazımdı. Uzandığım yerden doğruluyorum. Uzanıp sehpadan aldığım sigarayı yakıyorum. Bakışlarım her şeyiyle öylece bıraktığımız yemek masasına takılıyor. Yapacak bir iş bulmanın heyecanıyla yerimden kalkıp, masayı topluyorum. Bütün bulaşıkları yıkıyorum. Yaptığım her şey onu hatırlatıyor. Daha birkaç saat önce burada beraberdik, ona sarılıyor, öpüyordum. Yaramazlıklar yapıyordum. Evin içerisi cıvıl cıvıldı. Şimdi evin her yanı rahatsız edici bir sessizliğe gömülmüş sanki… Bulaşıkları yıkadıktan sonra banyoya gidip, serin suyla duş alıyorum. Üzerimden kocaman bir yük atılmış gibi bütün bedenim rahatlıyor bir anda. Bornozumu giyinip, salondaki divana uzanarak, bir sigara daha yakıyorum. Elime aldığım kumanda aletiyle televizyon kanalları arasında rastgele dolaşıyorum. Arada bir, oraya varış saatini kontrol etmek için duvardaki saate bakıyorum. Yorgunluktan ve sıkıntıdan olsa gerek uykum geliyor. Ağırlaşan gözkapaklarımın kapanmalarına hakim olamıyorum. Tam da ‘eğer herhangi bir sorun olmamışsa şimdi varmış olması gerekiyordu’ diye geçiriyorken içimden telefonum çalıyor. -Canım ben şu an evdeyim. Yolculuğum iyi geçti, diyor. Sesini duyduktan sonra rahatlıyorum. Yatak odama geçip, uyumak üzere üstümü değiştiriyorum… *** Çaresiz, yapayalnız kaldığım bu küçük otel odasında geçmişimi bütün çıplaklığıyla, yer yer acı çekerek, yer yer duygulanarak, ama en fazlada verdiğim emeklere hayıflanarak yeni baştan yaşıyorum... O gün geldiğinde sadece konuşmalıydım ve artık aramızdaki her şeyin bittiğini söylemeliydim. Ona nasıl inanabildim? Uslanamayacağını nasıl da unuttum?... İçimi saran pişmanlık duygusu kahrediyor beni. Masadan kalkıp, yorulan gözlerimi ovuşturuyorum. Bir sigara yakarak, pencereden dışarıyı seyrediyorum. Yine uçsuz bucaksız denizin ortasında, çok uzaklardaki gemilerin parıldayan ışıklarını görüyorum. Gemileri, o an içerisinde yaşananları, başka dünyaları hayal etmeye çalışıyorum. Hayallerimin her noktasında içimi parçalayan kahkahalarıyla gelip, benimle alay edercesine dikiliyor karşıma… Bacaklarımın ayakta dikilmekten yorulduğunu ve biraz da üşüdüğünü hissediyorum. Odanın içerisine dönüp, hızlı adımlarla dört metrelik odayı, yorulana kadar defalarca gidip, geliyorum. O çıldırtan kahkahalarıyla beni bir türlü rahat bırakmıyor…

147

Kendimi yatağa atıp, sırt üstü uzanıyorum. Odanın loş aydınlığında, yine de beyaz görünen tavana bakışlarımı dikip, cam kırıklarıyla dolu bir kutunun içerisindeki kalbimin dayanılmaz acılarını ve sızılarını çekerek o günden sonrasını düşlüyorum… *** Gittiğinin ikinci gününün sabahında beni aradı. Henüz yataktaydım. Sesi o kadar okşayıcı ve tahrik edici gelmişti ki, onu yatağın içerisinde, kıvrana kıvrana bütün çıplaklığıyla hayal ederek dinlemiştim… O şekilde bir saate yakın konuşmuştuk. Sohbetimiz beni hem hüzünlendirmişti, hem de mutluluk vermişti… Yataktan keyifle kalktım. Kahvaltımı, dilimdeki melodiyle yaptıktan sonra, pencerenin kenarındaki koltuğa oturarak, oraya taşınacağımda yanımda götüreceğim ve burada bırakacağım eşyalarımın listesini çıkardım. Bunun için elime aldığım kağıt, kaleme düzenli bir program yaptım. Çayımı bitirip, o gün ki çalışma programımı yazdığım kağıdı cebime koyarak dışarı çıktım. Arkadaşımın tezgahtar olarak çalıştığı bir markete gittim. Bir sürü boş karton kutu ve bir makara koli bandı aldım. Eve geldiğimde getirdiğim boş karton kutuları öylesine salonun ortasına attım. Nereden, nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Zira, o karton kutulara sadece eşyalarımı koymayacaktım; onlarla birlikte yılların yaşanmışlıklarını da kolileyecektim. Her eşyam üzerinde acılarıyla, mutluluklarıyla, öfkeleriyle, tatlarıyla, özlemleriyle onsekiz yılımın yaşanmışlıklarını barındırıyordu. Anlaşılan yıllarımı alan bu kentten, bu evden ayrılmak hiç de kolay olmayacaktı… İçim burkula burkula eşyalarımı kolilere yerleştirmeye başladım. Akşama doğru Serap aradı, benim için daha önceden tasarladığı iş için belediye yetkilileriyle telefon görüşmesi yapmış, onlar da kendisine yarın için randevu vermişler. Bana bunları anlatırken mutluluktan uçuyordu. Oysa benim içimde bir şeyler kırılmıştı... Sonu karanlık bir macera gibi görünen o kente gideceğime hala inanmak istemiyordum. Daha ne zaman gideceğim tam olarak belli olmadığından bütün eşyalarımı bir günde toplamak istemedim. Hem elim, anılarımı kolilere koymaya varmıyordu… Yıllardır, kendime göre dizayn ettiğim, gözlerim kapalı bulabildiğim her parça eşyam kolilere girmemek için bana isyan ediyordu. Kırık, dökük kalbimle, yer yer ağlayarak, yer yer hüzünlenerek, kaderime öfkelenerek ancak birkaç koli hazırlayabildim. O gece yabancı bir evde yatıyorum hissiyle uyumaya çalıştım. Sabah çalan telefonun sesiyle uyandım. Arayan Serap’tı. Sesi yine cıvıl cıvıl mutluluk doluydu. Bugün belediyedeki iş için yetkililerle görüşeceğini söyledi. Bu arada sahil yolunda ucuz, güzel bir ev bulduğunu, fiyatını evin konumunu detaylarıyla uzun uzadıya anlattı. Keyifle anlattığı hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu. O mutlulukla, coşkuyla anlatırken ben hüzünleniyordum. Sırf mutluluğuna ortak olduğumu göstermek için, mutlu görünerek ona rol yapıyordum… Canım kahvaltı yapmak istemiyordu. İçimde her şeye karşı müthiş bir isteksizlik vardı. Salonun ortasında duran kolilere her baktığımda içim daralıyor, sıkılıyor, hüznüm burnumun direğini sızlatıyordu. Kolilere hapsederek, zoraki bir sürgüne göndereceğim yaşanmışlıklarımın isyan dolu bakışlarını her an üzerimde hissetmek acı veriyordu bana… Sadece birkaç tane temli çay ve sayısını unuttuğum kadar sigara içerek, kolilerimi hazırlamaya devam ettim. Olmuyordu, yapamıyordum… Üzerimi giyinip, sokağa çıktım. Onsekiz yılıma tanıklık eden ve hemen hemen her gün dolaştığım sakaklar, çarşılar, parklar, bakışlarımı dinlendirdiğim mavi gökyüzü, seyyar

148

satıcılar, işportacılar, kaçak tütün aldığım Adıyamanlı Kürt Abuzer, aşklarıma, acılarıma, umutlarıma tanıklık eden bu kent de küskündü bana… Ve ben bu kenti ilk defa bir yabancı gibi, bir daha göremeyeceğimin hüznüyle dolaştım. Akşama doğru Serap tekrar aradı. İş için adamlarla görüştüğünü, özgeçmişimle ilgili belgelerin onları etkilediğini, ancak bir de yüz yüze görüşmek istediklerini söyledi. Ardından “aşkım beklediğimden de iyi geçti. Sıcağı sıcağına görüşmek iyi olur. Lütfen yarın gelir misin?” dedi. Çaresiz, şaşkın ve isteksiz bir sesle “olur, yarın geleceğim…” dedim. Evin içerisinde fazla kalmak itemiyordum. Akşam yemeğini basit bir lokantada, bir daha tadına bile bakamayacağım yörenin kendine has sevdiğim bir yemeğini yedim. Çıkıp, özlem duyacağına inandığım sokakları, parkları, caddeleri tekrar dolaştım. Aslında, yıllarca taşlarına basarak yürüdüğüm bu yerleri öylesine bir akşamlık veda turuyla geçiştiremezdim. Bunu sonradan bir tören havasında yapmalıydım… O akşamki veda gezimi yarım bırakarak eve geliyorum. Yarınki yolculuğumda yanıma alacağım, eşyalarımı çantama yerleştiriyorum. Muhtemelen orada en az bir hafta kalacaktım. Zira iş görüşmeleri, söylediği evi kiralamak, ev için ufak tefek hazırlıklar yapmak çok zamanımı alacaktı. Uykusuz geçirdiğim gecenin sabahında erkenden kalkarak, tıraş oldum, güzel elbiselerimi giyindim ve akşamdan hazırladığım çantamı alarak çıktım. İçim acıyordu. İçimdeki acı Serap’la buluşacağımın mutluluğunu bastırıyordu. Daha birkaç hafta önce bir daha hiç gitmeyeceğime, hatta gönül haritamdan sildiğimi söylediğim o kente bütün yeminlerimi bozarak tekrar gidiyordum işte. İçimde, kendime dair hissettiklerim tamamen ihanet duygusuydu... Bindiğim otobüs hareket edince, cızıltıyla bir şeyler koptu içimden. Kent gözden kaybolana kadar öylece bakakalıyorum ardıma. Artık koşullar ne olursa olsun, geri dönüşüm olmayacak, bir çok sürprize gebe, yarınları belirsiz bir hayata gidiyordum. Kafamın içerisini karmakarışık eden bu duygu ve düşüncelerle boğuşarak üç saat sonra deniz kokan kente varmıştım. Hava çok sıcak ve bunaltıcıydı. Gideceğim yer yakın olmasına rağmen, dolmuşa binmeyi tercih ettim. Daha doğrusu nereye gideceğimi de bilmiyordum. Direkt Serap’ın iş yerine mi, evine mi gideyim yoksa bir yerde buluşup, nereye gideceğimize karar mı verelim?... Sanırım alışkanlık olsa gerek, yine gidip, o ilk buluştuğumuz çay bahçesinde oturdum. Orada yaşadıklarımın tekrar gözlerimde canlanmasına izin vermeden, oturur oturmaz Serap’ı aradım. bulunduğum yeri söyledim, coşkulu bir sevinç çığlığı atarak, “hemen geliyorum aşkım…” dedi. Yanıma gelen garsona çay söyledim. Garson henüz çayı masaya koymuştu ki, gülen yüzüyle bahçenin girişinde göründü. Nefes nefeseydi. Kırk yıldır birbirimizden uzakmışız gibi, hiç kimseye aldırmadan sarıldı bana. Öpüştük, hasret giderdik… Elimi avuçlarının arasına alarak, yanıma oturdu. Yüzünde hiç eksiltmediği gülücüğüyle, heyecanlı bir şekilde peş peşe sorular yöneltti. İçimdeki kaygı ve korkulardan ötürü yüzüme yayılan zoraki tebessümle sorularını cevaplamaya çalıştım. Bu sefer ki tavır ve davranışları, çevreye aldırmadan elimi tutması, sarılması, öpmesi gerçekten bana daha samimi gelmişti. O da içtenlikle çantasından çıkardığı mendille yanaklarımdaki teri silerek; -Canım sırılsıklam olmuşsun. Haydi eve gidelim de güzel bir duş al… Dedi. Yumuşacık parmaklarının tenimde, samimiyetine inandığım bir şekilde dolaşması içimi bir hoş ediyor. Yanağımdaki dolaşan elinin avucunu öpüyorum. Çaylarımızı içtikten sonra çantamı sırtlayıp, kalkıyoruz. Artık evinin yolunu bildiğim için dolmuş durağına yöneliyorum. Kolumdan çekip; -Aşkım bu sıcakta dolmuş çekilmez, diyor ve durakta bekleyen taksiye gelmesini işaret ediyor.

149

Eve giderken, yol boyunca son tartışmamız, o evde yaşadıklarım bir bir geliyor gözlerimin önüne, içimde tuhaf, ince sızılar hissediyorum. İçeri girer girmez içimdeki tuhaf duygular farklı bir boyut alıyor. Bir daha hiç gelmeyeceğim dediğim bu eve tekrar gelmiş olmak beni rahatsız ediyor. Tedirgin bir hal alıyorum. Elimden geldiğince bunu Serap’a hissettirmemeye çalışıyorum, ama bir an evvel de buradan kurtulmak istiyordum. Çantamdan temiz bir kıyafetimi alıp, banyoya giriyorum. Duştan çıktığımda Serap mutfakta yemek hazırlıyordu. Üzerimi giyinip, yanına gittim. -Canım zamanımız sınırlı olduğundan ayak üstü bir şeyler atıştırıp, çıkalım… Bu benim de işime geliyor. Acele bir şekilde yemeğimizi yerken, bir taraftan Serap’ın beni izlediğini fark ettim. -Ne o tanımadın mı? diye espri yapıyorum. Gülüyor. Yanaklarımdan bir makas alarak; -Hayır canım. İlk intiba çok önemli. Başkanla görüşeceksin ya… Söylediği beni heyecanlandırıyor. Gerçekten bunu unutmuştum. Üstümü başımı düzeltiyor, tam çıkacakken sarılıp, beni öpüyor, -Bu sana şans getirsin, bir tanem… Yine bir taksiye biniyoruz. Şoföre belediye binasına gideceğimizi söylüyor. Biraz sonra belediye sarayının dev binasının önündeydik. Gerçekten çok heyecanlıydım. Onun yanımda olmasını istememe rağmen, dönüp ona; -Sen işe gitmeyecek misin? Diyorum. -Hayır canım seni hiç yalnız bırakır mıyım? Yarım gün izin aldım. Girişte kayıtlarımızı yapıyorlar ve verdikleri ziyaretçi kartlarını göğsümüze iliştirip, içeri giriyoruz. Serap önde ben peşinde ikinci katta çıkıyoruz. Kendimi ilk okul için kayıt yaptırılmaya götürülen bir çocuk gibi hissediyorum. Merdivenin tam karşısındaki odaya yöneliyoruz. -Başkanla görüşmeyecek miydik biz? -Yok canım, bu işte yetkili kişi başkan danışmanı… Başkan danışmanıyla görüşmemiz çok verimli geçiyor. Gerçekten kibar bir insan. Bana bir hafta içerisinde gerekli evrakları hazırlayıp, işe başlayabileceğimi söyleyerek, hazırlamamı istedikleri belgelerin yazılı olduğu bir kağıt uzatıyor. Ayağa kalkıyoruz ve adama teşekkür edip, çıkıyoruz. Serap’ın keyfine diyecek yoktu. Bense tam tersine, kafamın içerisindeki bilinmeyenlerle boğuşup, duruyordum. Kafamın içerisindeki çözemediklerim, mutlu olmama engel oluyordu. Tekrar bu kentte gelmenin ve zorunlu olarak, sürekli burada yaşayacak olmanın huzursuzluğu içerisindeydim. Öğlen sonrası izin almış olduğundan beraberce kiralayacağımız evi görmeye gidiyoruz. Ev gerçekten kentin güzel bir yerindeydi. Kapıcıdan anahtarı alıyoruz. İçeri girip, evi geziyoruz. Ev hem kullanışlı, hem de Serap’ın dediği fiyatla olacaksa, çok ekonomikti. Cep telefonuyla ev sahibini arıyor ve görüşmek için randevu alıyor. Evi gezdikten sonra adamın dediği yere gidiyoruz. Ev sahibine nişanlısı olduğumu ve bir ay içerisinde evleneceğimizi söylüyor. Yaşlıca yüzü temiz, ehli kamil olan ev sahibi bize mutluluklar diledikten sonra, “madem yeni evleneceksiniz, bir sürü ihtiyacınız olacak. Sizden depozito almıyorum.” Diyor. Adama minnettarlığımızı ifade ettikten sonra, anlaşmamızı kontratla belgeliyoruz ve anahtarımızı alıp, oradan ayrılıyoruz. O gün yaşadığımız her şey Serap’ın keyfine keyif katıyordu. İstediği her şey adım adım gerçekleşiyordu. Artık evlenmek için sorun kalmamıştı. İşimiz sadece bir imzaya kalmıştı.

150

Önemli sayılabilecek işlerimizi bitirmiştik. Akşama daha çok vardı. Dışarısı öyle sıcaktı ki, gezilecek gibi değildi. Daha iki saat önce üzerimi değiştirmeme rağmen, giydiklerim terden sırılsıklam olmuştu. Beni bu halimle gören Serap; -Bak her şey ne kadar kolay oldu. Haydi şimdi eve gidelim, duş alalım, bir az dinlenelim, diyor. -Hayır, bu saate eve gitmek istemiyorum. Diyorum. Oysa canım güzel bir duş almayı ve üzerimi değiştirmeyi o kadar çok istiyordu ki… Ama Serap’ın evine gitmektense o şekilde gezmeyi tercih ediyordum. Zira, o ev beni yaralayan, binlerce kötü anıyla doluydu... Serap’ın bütün ısrarlarına rağmen eve gitmiyoruz. Önce, bazı mağazalarda görüp, beğendiği ve ev için almayı düşündüğü bazı eşyaları bana da göstermek için o mağazalara gidip, geziyoruz. Almak istediği hiçbir şeye itiraz etmiyorum. Beğendiklerini bende beğendiğimi söylüyorum. İçimi kuşatan huzursuzluk duygusundan, onunla tartışmaya mecalim yoktu. Ona, kentten uzakta bir kır lokantasına veya kahvesine gidip, oturmak istediğimi, böyle bir yeri bilip, bilmediğini soruyorum. Heyecanla atılıyor; -Tam da istediğin gibi bir yer biliyorum bir tanem. Bir taksiye biniyoruz, kentin dışında onbeş-yirmi dakika daha yol aldıktan sonra zenginlerin yazlık evlerinin yamaçlarına, kuytuluklarına yapıldığı dağlık bir bölgeye geliyoruz. Adeta genişçe bir dehliz gibi iki dağın arasına açılan, giriş kapısında dinlenme tesisleri yazılı tabelanın önünde arabadan iniyoruz. Daha kapıdan girerken büyük gürültüyle yukarıdan inen şelalenin sesi her yanı kaplıyor. Gördüklerime inanamıyordum; burası muhteşem bir doğa manzarasına sahipti. İki dağın birleştiği noktadan inen şelale, yine iki dağın birleştiği noktada bir ırmak olmuş, köpürerek akıyordu. Suyun sesi, dağların serin eteklerine tünemiş kuşların sesi ve tesisin çeşitli yerlere koyduğu hoparlörlerden yükselen klasik müzik, vadide yankılanarak kendi içerisinde, kendine özgü bir senfoni oluşturuyordu. Masalar suyun hemen yanına kurulmuş platoların üzerine yerleştirilmişti. Güzel giyimli, kibar bir garson bizi kapıda karşılıyor ve oturacağımız masaya kadar bize eşlik ediyor. Sandalyeye otururken, şaşkın ve büyülenen bakışlarla çevreyi gözlüyorum. Ben bira, Serap’sa kola içmek istiyor. Garson siparişlerimizi alıp, gittikten sonra, Serap masanın üzerindeki elimi sıkarak, her zaman ki güleç yüzüyle bana bakarak; -Nasıl? Beğendin mi? -Beğenmek ne demek, burası harika, diyorum, ağzım bir karış açık. Birden yine kötü düşünceler beliriyor kafamın içerisinde; acaba burayı nasıl keşfetmiş, daha önce kimlerle buraya gelmiş olabilir… Tam da bunları düşünürken; -Geçen yıl ağabeyim ailece hepimizi buraya getirmişti. İlk gördüğümde senin gibi bende büyülenmiştim. Sen kır lokantası deyince hemen burası aklıma geldi. Gerçekten güzel bir yer değil mi?... Söylediği pek inandırıcı gelmemiş olmasına rağmen, yinede içimi rahatlatmıştı. Bu güzelliğin keyfini çıkarmak istiyordum. Garsonun getirdiği soğuk birayı bir dikişte yarılıyorum. Sıcaktan kurumuş ciğerlerime ulaşan bira değdiği her yeri serinletiyor. Keyifleniyorum. Serap’a dönerek; -Bence sende soğuk bir bira içmelisin… -Ay ben almayayım. Yine uykum gelir… Serap’ın evlilik kararımızla ilgili konuşmak istediğini biliyordum. Ama ben sadece bu güzelliği, bu güzel anı yaşamak istiyordum. Bu yüzden konuyu açmak için her girişiminde bulunmasını, hiç alakası olmayan sözlerle savuşturuyorum. Sonunda, hafif kırgın bir sesle; -Anlıyorum. Sen yine konuşmak istemiyorsun… Avucumdaki elini sıkıyor, yanaklarını okşuyorum. Gözlerinin içerisine bakıp, gülümseyerek;

151

-Aşkım, bir tanem, sevgilim. Şu an çok mutluyum. Seninle böylesine güzel bir ortamın tadını çıkarmak istiyorum. Bu büyülü anın bozulmasını istemiyorum, o kadar. Tabii ki konuşacağız, akşam konuşuruz. Olur mu?... -Tamam bir tanem. Burayı beğenmiş olmana sevindim. O zaman akşam yemeğini de burada yiyelim… -Harika olur, diyorum ve garsonu çağırıp, ikinci biramı söylüyorum. Akşam yemeğimizi orada yedik ve gece geç saate kadar orada oturduk. Canım kalkmak istemiyordu. Çünkü kalkınca Serap’ın beni sıkan o evine gidecektik. Elimden geldiğince o eve gitmemeye çalışacağım. Eğer utanmasam geceyi kiraladığımız evde geçirmek istediğimi söyleyecektim ona. Eve gittiğimizde gece yarısını çoktan geçmişti. İçeri girer girmez içimi garip bir duygu sarıyor. Nerdeyse ona, benden sonra bu evde başkalarıyla beraber olup, olmadığını soracaktım. Ama geçmişimizi konuşmayacağımıza dair bir birimize söz vermiştik… Yine de onun benden sonra burada çok iğrenç şeyler yaşadığına emindim. Onun bu evde başkalarıyla ilişkiler yaşadığı olasılığı midemi bulandırıyor. Üzerimizi değiştirirken, Serap’ın sevişme isteğiyle yakınlaşmasına, hatta tahrik etmeye çalışmasına rağmen ondan uzak duruyorum. Ona yakın olmak, artık onunla bu evde sevişmek bir türlü içimden gelmiyordu. Onu kırmamaya özen göstererek, uygun bir dille bu duygularımı ona anlatıyorum. Kırgın bir şekilde “tamam, ama en azından aynı yatakta yatalım” diyor. Bunu da istemediğimi söylüyorum. Başını önüne eğerek “sen nasıl istersen” diyor ve çıkıp, gidiyor. O gece, o yatak odasında yattı, ben de salondaki divanda yattım. Ertesi sabah erkenden uyanmış, gelip yattığım divanın ucuna oturmuş, saçlarımı okşayarak beni uyandırmıştı. -Aşkım, ben işe gitmek zorundayım. Sen istersen uyuyabilirsin… Panik içinde yattığım divandan kalkıyorum. -Hayır bir tanem, daha dünya kadar işim var. Benim de gitmem gerekiyor. Aceleyle duş alıp, giyiniyorum. O daha önce giyinmiş olduğundan hiç vakit kaybetmeden çıkıyoruz. İş yerine kadar yürüyoruz. Yol boyunca yapmamız gerekenleri konuşuyoruz… İş yerine yakın bir yerde sabahın serinliğinde sandalyeleri ağaçların gölgelerine çekmiş bir çay ocağında aldığımız simitlerle kahvaltımızı yapıyoruz. Bir an evvel oradan ayrılmak istiyordum. Bu yüzden aceleyle çayımı içtikten sonra; -Kalkalım mı canım? Ben ilk otobüsle gideyim. Daha orada yapmam gereken dünya kadar iş var… Bu sefer orada kalmam için ısrar etmiyor. Ocağa gidip, içtiğimiz çayların hesabını ödeyerek, birbirimize sarılıyoruz. Ondan ayrılırken gözleri doluyor. Benim de içim bir tuhaf oluyor. Birkaç metre uzaklaştıktan sonra, arkama dönüp, ona bakıyorum. Hala ardımdan beni izliyordu. Gülümsüyorum, o da gülümsüyor ve el sallıyor ardımdan… Artık otobüslerin kalkış saatlerini iyi bildiğimden, kalkacak ilk otobüse yetişiyorum. Yıllardır yaşadığım ve bir türlü doyamadığım kente vardığımda daralan yüreğim bir anda ferahlıyor. Otobüsten inince başımı gökyüzüne çevirip, üst üste derin nefesler alıyorum. Ama, bu uzun sürmüyor. Oradan, bir daha gelmemek üzere uzaklaşacağımı anımsayınca bir anda her yanımı derin bir hüzün sarıyor... Eve gelir gelmez, hiç vakit kaybetmeden, içimdeki bütün hüzünlü duygularımı bastırarak, bir kısmını daha önceden kolilediğim eşyalarımı toplamaya başlıyorum. Geç saatlere kadar çalışmıştım. Yarın için, evde yapacak pek bir işim kalmamıştı. Ertesi sabah erkenden uyanıyorum. Gidip, bir çorbacıda kahvaltımı yapıyorum. Ev sahibimi arayıp, evi iki gün içerisinde boşaltacağımı söylüyorum. Vedalaşmaya değer gördüğüm tüm dostlarımı tek tek arıyorum.

152

Asıl mesele bunu aileme nasıl anlatmaktı... Akşam ararsam babam da evde olacaktı, bu yüzden ailemi aramayı akşama bıraktım. Yıllardır her gün defalarca sokaklarını dolaştığım kenti bugün son kez geziyorum. Hiçbir sokağın, hiçbir caddenin, mağazanın, vitrinin, parkın, gök yüzünün gönlü kalmamalıydı bende… Hepsini bir bir dolaşıp, yüreğimde kopan ayrılık fırtınasının gözlerime yansımasıyla vedalaşıyorum. Akşam canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Bir şişe şarap alıp, içerisi bir talan sonrasını andıran evime geliyorum. Burada bırakmayı düşündüğüm eski divanımın üzerine oturarak, şarap içiyorum. Artık babamın da eve gelmiş olacağını düşünerek, aileme telefon açtım. Annem sesimi duyar duymaz, sevinçle babama seslenerek benim aradığımı söyledi. İçimdeki acıları sesime yansıtmamaya özen göstererek, müjdeli bir haber veriyormuşum gibi, çok iyi bir devlet işi bulduğumu ve oraya taşınacağımı, uzun uzadıya anlattım. Annem bu habere çok mutlu olmuştu. Ona göre, yıllarımı geçirdiğim bu kent bana hep uğursuzluk getirmişti. Yıllardır bu kentte yaşıyor olmama rağmen bir baltaya sap olamamıştım… Annemden telefonu alan babam “iyi ettin oğlum. Tebdili mekanda hayır vardır…” diyor. Her ne kadar, dürüstçe işin iç yüzünü onlara anlatmadığım için huzursuz olduysam da, ailemin olgunlukla, hatta sevinçle karşılamasına seviniyorum. Telefonu annemin bitmeyen duaları eşliğinde kapatıyorum. Kendimi tutamayıp, bağıra çağıra ağlıyorum ki, çığlıklarım yıllardır duvarlarına sinen anılarımla son bir kez kucaklaşsın… Bu son gecemde zil zurna sarhoş olana kadar, parkları dolaşıp, banklarda uzanarak içmek istiyorum. Belki böylece ayrılık acımı biraz da olsa hafifletebilirdim… Bu kenti bırakıp, gitmek çok zor geliyor bana. İki yönden zor geliyor; birincisi, onca yıldır yaşanmışlıklarımı geride bırakıp gitmek… İkincisi; tüm yeminlerimi çiğneyip, tam anlamıyla içime sinmeyen belirsiz bir yaşama gidiyor olmak… Şarabımı bitirdikten sonra sokağa çıkıyorum. Kasetçinin önünden geçerken çalınan şarkı bir anda bana arkadaşım Murat’ı hatırlatıyor. Hemen arayıp, gelmesini söylüyorum. Murat şiir de yazan bir arkadaşım olduğu için beni en iyi anlayacak ve bu gece bütün kahrımla çekecek tek kişinin o olduğunu düşünüyorum. Az sonra Murat söylediğim yere geliyor. Birbirimize sarılıyoruz, öpüşüyoruz. Bu perişan halime bir anlam vermeyen arkadaşıma, fazla konuşmak istemediğimi, bu kentten yarın ayrılacağımı, geceyi doyasıya yaşamak istediğimi söyledim. Murat’la sabah ezanı okunana kadar sokaklardaydık ve hala içiyorduk. Artık onun evine gitmesini istedim. Beni yalnız bırakmak istemeyen tüm ısrarlarına rağmen, onunla sabah ezanında vedalaştık. Eve gelerek, o eski divanın üzerine attım kendimi. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum. Kapının ısrarlı çalmasıyla uyandım. Hemen saate baktım; nerdeyse öğlen olacaktı. Kapıyı açtım, önceden anlaştığım taşıma şirketinin kamyoneti ve şoförü ile ev sahibim kapıdaydılar. Kamyoneti kapıda görünce içimden cızıltıyla bir şeyler kopmuştu… Günaydınlaştık, içeri girip, yüzümü yıkadım. Eşyalarım kamyonete yüklenirken, her eşyayla birlikte canımdan bir parçada koparılıp, yükleniyordu. Evin içerisini boşaltıp, kamyonetin kapağını kapayınca, içerde çok şeyim kalmış gibi şoföre “bir dakika” deyip, tekrar içeri giriyorum. Bütün odaları bir bir dolaşıyorum. Yıllarımın anılarıyla vedalaşıyorum. Bom boş salonun ortasında çömelip, kendimi tutamayarak, ağlıyorum. Yaşadıklarım bir film şeridi gibi hızla geçiyor gözlerimin önünden: burada neler yaşanmadı ki, bir insanın yaşayabileceği her şey… acı, mutluluk, hüzün, hayal kırıklıkları, ihanet, dostluk, yalnızlık, kalabalık, öfke, kahır, umut, umutsuzluk… bazen yaşananları sözcükler tanımlamakta aciz kalıyor. Duvarların dili olsa da söyleseydiler... Göz yaşlarımı silip, kapıdan çıkarken, son bir kez arkama dönüp, çok canlı ve dost bir sesle “hoşça kalın bütün yaşanmışlıklarım…” diyor ve kapıyı çekiyorum.

153

Ön koltukta şoförün yanına oturuyorum. Kontağı çevirirken “gidelim mi ağabey?” diyor. Başımla onu onaylıyorum. Kamyonet ara sokaklardan geçerken, belki bir daha hiç gelemeyeceğim bu kentin sokaklarını, hiçbir detayı kaçırmadan izliyorum. Bir gün yine dönebilir miyim, bilmiyorum ama, döndüğümde aynı duygularla beni bağrına basacak mıydı? Kentten uzaklaşıp, otobana girdiğimizde, tam anlamıyla inanmadığım, içimde dünyalar dolusu kaygı ve kuşkularla bir meçhule gidiyordum işte… Cep telefonumla Serap’ı arayıp, yola çıktığımızı söylüyorum. *** Odanın içerisindeki boğucu sessizliği, kendine özgü sesiyle çalan telefonun sesi bozuyor. Okuduklarımın bana hatırlattıklarıyla yoğunlaşan duygu dünyamdan sıyrılmak kolay olmuyor. Ancak birkaç sefer daha çaldıktan sonra uzanıp, ahizeyi kaldırıyorum. Arayanın kim olduğunu tahmin ettiğimden “efendim arkadaşım” diyorum. Tahmin ettiğim gibi arayan otel görevlisiydi, uykusu kaçtığından kendisine arkadaş arıyordu. -Ağabey taze çay demledim, belki sen de içmek istersin, diye aradım… Sırf onu kırmamak için teklifini kabul ediyorum. Oturduğum yerden zorlukla doğruluyorum. Hüzün, acı, keder dolu geçmişimde yaptığım yolculuk, bir rüyadan uyanmışım hissi veriyor bana. Lavaboya gidip, yüzümü yıkıyorum. Adama kötü görünmemek için üstümü, başımı düzeltip, isteksizce aşağıya iniyorum. Beni henüz merdivenin başındayken büyük bir içtenlikle karşılıyor. Merhabalaşarak, hazırladığı masaya oturuyorum. O hala yanımda ayakta duruyordu. Başımı çevirip, ona oturmasını söyler gibi baktım. -Ağabey çayın yanında bir şeyler yemek ister misin? Onun söylemesiyle acıkmış olduğumu hissediyorum. Ama bu saatte oteldeki biricik arkadaşımı rahatsız etmek istemiyordum. Sorusuna karşı suskun kaldığımı görünce; -Akşam yemeğinden bir şeyler kaldı. Çayın yanında iyi olur… -Sana zahmet olmasın kardeşim… -Aşk olsun, ne zahmeti be ağabey, diyerek, keyifle mutfağa yöneliyor. Az sonra içerisi yiyecek dolu, kocaman servis tepsisiyle masaya geliyor. Karşılıklı masaya oturarak, getirdikleriyle kendimize ziyafet çekiyoruz. Beraber olduğumuzda genelde ben susar, o konuşurdu. Ama bugün arkadaşımı dalgın, içine kapanık ve suskun olduğunu görüyorum. Bu halinden, konuşmak istediğini fakat nerden, nasıl başlayacak kararsız bir insanın tavırlarını gözlüyorum. Anlaşılan bu akşam onu konuşturmak ve dinlemek sırası bendeydi. İçindekileri anlatmasına yardımcı olmak amacıyla; -Eh dostum, bugün neler yaptın? Sanki dakikalardır bunu sormamı bekliyormuş gibi hemen atılıyor. -Ne yapayım be ağabey? Ortalığı sildim, bahçede temizlik yaptım… Öylesine günü geçirmeye çalıştım. Başını önüne eğerek, derin bir ah çekiyor ve devam ediyor; -Asıl çocukları merak ediyorum. Okullar açıldı… ihtiyaçları var mı, yok mu, nasıl gidiyor, hanıma bıraktığım para yetti mi?… Soluk almadan sıralıyor. -Arasaydın... Telefon dışarıya açık değil mi? -Aramasına aradım, hanım da her şeyin yolunda olduğunu söyledi, ama bugün öylesine gönlümde tütüyorlar ki… Onları çok özledim be ağabey… Yüz ifadesinden acı çektiğini anlıyorum. İç çekerek nemlenen gözlerini ovuşturuyor. Bana her zaman yarenlik eden arkadaşımın bu hali içimi incitiyor. Eğer vakit geç olmamış olsaydı belki de sırf onun için bir iki kadeh içerdik. Onu teselli etmek için aklıma bir şey de gelmiyor. Kabul etmeyeceğini tahmin ettiğim halde yine de öneriyorum;

154

-Bak, nasıl olsa ben buradayım. İstersen yarın bir ara git çocukları gör ve gel. Böylece için rahat eder. Diyorum. -Gidemem ağabey, sonra patronlar duyar, falan da… işimden olmak istemiyorum. Zaten bu işi zor bela bulabildim… Onu teselli etmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. -Farz et ki askerdesin… Hem önümüzdeki hafta sonu izninin başladığını söylemiştin. Bir hafta nedir ki, çabuk geçer… diyor, onu teselli etme çabama katkı sağlar diye, kendime dair uyduruk acıklı hikayeler anlatıyorum. Anlattıklarım onu çok etkiliyor. Bana öyle acıyor ki, bir anda sorunlarını unutuveriyor. Artık kendisiyle ilgili değil de, anlattığım uyduruk hikayelerimle ilgili bana sorular yöneltiyor. Rahatladığını hissediyorum ve içimden gülüyorum. -Ya işte böyle sevgili arkadaşım… Sen haline şükret. O kadar inanmıştı ki anlattıklarıma, bu sefer o beni teselli etmeye çalışıyor. Böylece onun tamamen rahatladığını anlıyorum. İki elimi masaya bastırıp, kendime destek yaparak, ayağa kalkıyorum. -Eh, ben artık gidip, yatayım. Haydi sende uyumaya çalış, yarın ola hayrola, deyip, iyi geceler diliyorum. Aslında canım odaya çıkmak istemiyor. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, mutlaka onu ve onunla ya da ondan yana yaşadıklarımı hatırlıyorum. Ama nedendir bilmiyorum; bu anmaların bana acı vermesine rağmen, yine de o günlükleri okumak istiyorum. Beni geçmişimle yüzleştirdiğinden midir yoksa yalnızlığımı paylaştığından mıdır bilmiyorum, ama kısmen de olsa beni rahatlatıyor. Odamdan her uzaklaştığımda, sanki beni orada bekleyen birileri varmış gibi bir an evvel odama dönmek istiyorum. Bu gece artık okumak istemiyorum. Zaten geçmişimle ilgili kafamın içerisinde baş edemediğim yeterince duygu, düşünce, öfke, acı, hüzün çarpışıp duruyor... Odaya girdiğimde bıraktığım gibi, sadece tuvalet aynasının ışığı yanıyordu. Odanın loş aydınlığında parlayan meşin kaplı defterimin açık duran sayfasına öylece bakıyorum. İçimden okumak gelmiyor. Açık duran yere kırmızı renkli ayıraç ipini koyup, defteri kapatıyorum. Üzerimdekileri çıkarıyorum. Artık havalar soğuduğundan eşofmanlarımı giyiniyorum ve uyumak üzere yatağıma uzanıyorum. Sabaha doğru kan ter içinde uyanıyorum. Gece yattığımdan bu yana, Serap’ın içerisinde bulunduğu kabuslarla savaşmıştım. Nefes nefese lavaboya gidip, yüzümü yıkıyorum. Bir süre aynada perişan yüzümü seyrediyorum. Odaya dönerek, pencerenin kenarına geçip, dışarıya bakıyorum. Deniz ve gök mavisinin iç içe geçtiği bir yerde, güneşin doğmadan önceki kızıllığını görüyorum. Bomboş gözlerle o noktaya dalıp, gidiyorum. Kendimi o kadar yorgun ve bitkin hissetmeme rağmen, tekrar yatağa dönmeye korkuyorum. Her gözlerimi yumduğumda, gece boyunca gördüğüm o kabuslar geliyor gözlerimin önüne… Odamın küçücük balkonundaki plastik sandalyeyi içeri getirip, pencerenin kenarında dışarıyı seyrederek oturuyorum. Öylece uyuyakalmışım. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum. Uyandığımda güneş bütün parlaklığı ve sıcaklığıyla içeriye dolmuştu. Güneşin parlak sıcağında kalan bedenimin her yanı gevşemişti. Hafiften esneyerek, geriniyorum. Boynumun, omuzlarımın tutulduğunu hissediyorum. Ellerimi sandalyenin kolçaklarına destek yaparak ayağa kalkmaya çalışıyorum, bütün vücudum ağrıyor. Güçlükle odanın içerisinde dolaşıyorum. Başım şakaklarım çatlayacak gibi, çok yorgun ve halsizim... Birden burnum sızlıyor ve üst üste hapşırıyorum. “kahretsin, bir bu eksikti. Şifayı kapmışım işte…” diyorum, kendi kendime. Lavaboya gidip, yüzümü yıkıyorum. Serin su yüzüme değdiğinde birden ürperiyorum. Yüzümü kurularken, aynadan yansıyan yüzüme bakıyorum; sakallarım epeyce uzamış ve beyaz teller olduğu gibi kaplamış yüzümü. Sakallarımdaki bu kadar beyazı şimdiye kadar hiç fark

155

etmemiştim. Birden annem geliyor aklıma; canım, sırf sakallarımdaki beyazları görmesin diye onu ziyarete gittiğimde mutlaka tıraş olurdum. Şimdi beni bu şekilde görse kim bilir ne kadar üzülürdü… İçimi annemin özleminin verdiği, özlem ve acı karışımı bir duygu sarıyor yine. Üzerimi giyinip, aşağı iniyorum. Otel görevlisi ortada yoktu ve dış kapı hala içerden kilitliydi. Sanırım henüz uyanmamıştı. Kilidi sessizce çevirip, kapıyı açıyorum. Bahçede bir süre dolaştıktan sonra sahile doğru yürüyorum. Kumsalın otel bahçesiyle buluştuğu yerde durarak, kollarımı hareket ettirip, deniz ve yosun kokan o temiz havayı doyasıya içime çekiyorum. Bir zamanlar bana çok yabancı olan deniz, yosun ve sahille şimdi çok sıkı dost oldum. Sağa sola bakınırken, ayaklarım beni her gün gidip, üzerinde oturarak düş kurduğum kayalara doğru götürüyor. En yüksek kayaya çıkarak başımı gök yüzünün sınırsız mavisine çeviriyorum. Kendimi kayalara tüneyen mağrur bir şahin gibi hissediyorum. Demin sahilde yaptığım gibi kollarımı her iki yana açarak hareket ettiriyorum. Bakışlarımı, denizin sonsuzca uzanan mavisine, oradan uzayıp, giden sahile çeviriyorum; uzaklardan köpürerek gelen dev dalgalar, bir anda kumsalda eriyip gidiyor. Daha bir ay önce coşkulu cıvıltılarla dolu olan burada şimdi in cin top oynuyor. Sahile uzak sazlıktan birkaç köpek birbirlerini kovalayarak sahile iniyor. Bitişik otelin görevlisi bahçede çalışıyor. Kaldığım otel kendine özgü yapısıyla, öylece terkedilmiş gibi duruyor… Doğadaki her şey kendi içinde bir sessizliğe gömülmüş gibi. Bu arada bizim otelden görevlisi çıkıyor. Bana doğru geldiğini görünce, bulunduğum kayalıktan sekerek iniyorum ve ona doğru yürüyorum. Uzaktan el sallayarak, “hayırdır ağabey, bugün erkencisin…” diye sesleniyor. Yanına yaklaşana kadar çağrısına cevap vermiyorum. Sonra “uyku tutmadı, bende erken kalktım” diyorum. Yanıma geliyor ve beraberce hızlı adımlarla sahilde yürüyoruz. -Bugün nasılsın? -Sayende çok iyi iyiyim. Sen olmasaydın dün gece sıkıntıdan uyuyamazdım. İyi ki buradasın ağabey… -İyi olmana sevindim. Ama bugün de benim başım felaket ağrıyor. Otelde ilaç, aspirin gibi bir şey var mı?... -Olacak galiba. Otelde çeşitli ilaçlarla dolu bir dolap var… Kumsalda bir süre havadan sudan konuşarak yürüdükten sonra otele dönüyoruz. Bana içerisinde ilaçların olduğu ecza dolabını gösterip, mutfağa çay suyu koymaya gidiyor. Dolapta soğuk algınlığına iyi gelebileceğini sandığım başka ilaçlarla birlikte aspirin de vardı. Birkaç tane aspirin alıp, kahvaltıdan sonra içmek üzere cebime koyuyorum. Güneşin kendini bütün cömertliğiyle sunduğu pencerenin kenarında hazırladığımız masada keyfimize göre bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra keyif çayımla beraber iki tane de aspirin içiyorum. Güneş, çay, aspirin… biraz rahatlıyorum. Odama çıkmak üzere ayağa kalktığımda yine de kendimi yorgun hissettiğimi anlıyorum. Otel görevlisi arkadaşıma; -Bugün üzerimde bir kırgınlık var. Öğlen yemeğine beni bekleme. Sanırım akşama kadar inmeyeceğim, diyorum. -Olur ağabey. Akşama ne yapalım? Neler yemek istersin? -Aslında imkanımız olsaydı da, bu akşam balık yeseydik… Bu teklifime çok seviniyor. Saf, temiz görünüşüyle içten bir çığlık atarak; -Şimdi balık tutmaya gideceğim. Artık şansımıza ne yakalarsam… Onun bu içten, Samimi, arı hali çok hoşuma gidiyor. Gülümseyerek “haydi Allah kolaylık versin. Rastgele…” diyorum ve odama çıkıyorum.

156

Açık duran pencereyi kapatıyorum. Üzerime, hala yatağımın üzerinde duran kalın eşofmanlarımı giyindikten sonra, bir aspirin daha içip, battaniyenin altına giriyorum. Uyumuşum. Uyandığımda her yanım ter içindeydi ve odanın içerisi karanlıktı. Demek ki güneş çoktan batmıştı. Yataktan çıkıp, ışıkları yakıyorum. Üzerimdeki terli eşofmanımı yenisiyle değiştiriyorum. Banyoya giderek yüzümü yıkıyorum. Yaptığım birkaç vücut hareketiyle sağlığımı sınıyorum. Galiba uyku ve aspirin iyi gelmişti; kendimi iyi hissediyordum. Geç kaldığımı düşünerek, hemen giyinip, aşağı iniyorum. Görevli arkadaşım yine resepsiyonda bir şeylerle oyalanıyordu. Beni görünce yüzü gülüyor. -Rahatsız etmek istemedim ağabey. Şimdi nasılsın? İyi uyudun mu? -Şimdi daha iyiyim. Sahi balık işi ne oldu?... diye soruyorum, yeni hatırlamış gibi. -Merak etme ağabey, balıklar hazır. Seni bekliyordum… -O zaman sen balıkları hazırla, bende salata yapayım… -Sen salata yapabilir misin ki? diyor, hayretle. -Sen görürüsün şimdi, hayatında şu ana kadar hiç yemediğin bir salata yapacağım… Bir saat sürmeden balıklarımız ve salata hazırdı. Beraberce güzel bir masa donatıyoruz kendimize. Arkadaşıma dönerek; -Galiba masada bir eksiğimiz var… -Anladım ağabey, balığın yanında rakıdan başka ne içilebilir ki… Gülüşüyoruz. Dolaptan otelin özel rakılarından bir şişe alıp, masaya koyuyor. İlk kadehlerimizi ikimizin sağlığına ve güzel yarınlarımıza kaldırıyoruz. Sahi benim yarınlarım olacak mıydı? Olacaksa nasıl olacaktı? Bugüne kadar hiç yarınları düşünmediğimi anladım. Sonsuza kadar bu otelde kalacak değildim. Ve insanlardan, hatta kendimden ne zamana kadar kaçabilirdim ki? Her şeyi olduğu gibi bırakıp, kaçtım. Mutlaka Serap’la ilişkimizin bir finali olacak… Onunla tekrar yüzleşmek olasılığı iğrendiriyor beni… Bu arada çatalını salataya daldırıp, ağzına götüren arkadaşım, daha çatalın ucundakini yutmadan, iltifatlarda bulunuyor. Ben de ona balıkları güzel pişirdiğini söylüyorum. Kafamın içerisindekilerden sıyrılmak için rakıya yükleniyorum. İçtikçe içimdeki yaralar daha da depreşiyor. Yine çok uzaklardan gelen türküler dilime dolanıyor. Acemi melodilerle, yarım yamalak, detone sesimizle birbirimize eşlik ederek, belki de kendimizi dünyanın en iyi türkücüleri sanarak, güzelim türküleri katlediyoruz. Yemekten sonra arkadaşım zil zurna sarhoş oluyor. Buna rağmen dolaptan iki tane de bira alıyoruz. Alkolün da etkisiyle gevremiş sesimle; -Bak bunları daha sonra hesabıma yazacaksın… Diyorum. -Halederiz abi… diyor, ayakta durmakta güçlük çeken arkadaşım. Ellerimizde biralarımız, dilimizde naraları andıran türküler ve bir birimize iltifatlar yağdırarak, sarmaş dolaş sahile iniyoruz. Sahil boyunca, içimizdeki efkarlara savurduğumuz türkülerle gecenin sessizliğini bozarak, yürüyoruz. İçimdeki efkara bağırıp, çağırmak rahatlatmıştı beni. Eski günlerdeki gibi, sanki odamda Serap beni bekliyordu. Bu düşünceye içim bir hoş oluyor. Bir an evvel odama dönmek istiyorum. Arkadaşımı ikna ederek, otele dönüyoruz. Bir birimize sarılıp, öpüşerek, iyi geceler diliyoruz. Merdivenden çıkarken arkama dönerek “beni sabah uyandırma” diyorum. Odama çıktığımda, çoktan gecenin yarısını geride bırakmıştık. Gündüz, gün boyu uyuduğumdan olsa gerek, hiç uykum yok. Üstelik kendimi rahatlamış ve duygulu hissediyorum. Bir sigara yaktım ve meşin kaplı defterimi, ayıraçla kaldığım yerden açtım… 22 Temmuz Bugün yaşamımda yeni bir başlangıcın ilk günü. Hatta yeni bir hayatın…

157

Eşyamla beraber yeni memleketime geldim. Hamal bulamadığımızdan dolayı bütün eşyayı şoförle beraber içeri taşıdık. Bu yüzden çok yoruldum. Kolileri rast gele iki odanın içerisine koyduk. Serap aradı, ona geldiğimi ve eşyaları içeri taşıdığımı söyledim. Bir saat sonra mesaisi bittiğinde gelebildi. Birkaç parça eşyayı onunla beraber yerleştirdik. Akşam yemeğini dışarıda yedik. Evine gitmemi istedi. Bütün ısrarlarına rağmen kabul etmedim. Çaresiz o benimle kaldı. Yatağımı yere açtık. Onunla olmak, onunla ortaklaşa bir şeyler yapmak çok güzel. Bu beni çok mutlu ediyor… Yine de içimdeki gelecekle ilgili kaygılarımı bir türlü söküp atamıyorum… *** Evet yaşamımda yeni bir başlangıcın ilk günüydü. Arkasına eşyamı yüklediğim kamyonet kentten uzaklaşınca içimi şu ana kadarki yaşamım boyunca hiç hissetmediğim bir duygu sarıyor. Kendimi, zoraki göçe sürüklenen garip bir mülteci gibi, yapayalnız bir göçebe gibi görüyordum… Şimdiye kadar çıktığım hiçbir yolculuk bu kadar acı gelmemişti. İlk defa böylesi hüzünlü, bilinmeyenlerle, çelişkilerle dolu bir halde yolculuktaydım. Hele bu kenti terk ediyor olma düşüncesinin verdiği rahatsızlık duygusu çekilmez oluyordu. Kaç defa “şoföre geri dönelim” demekten son anda vazgeçmiştim. Yolculuğumuz boyunca pek konuşmuyorum. Yanımdaki şoförün birkaç girişimini kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Sessiz, suskun geçen birkaç saatlik yolculuktan sonra, işte hayatımın bundan sonraki bölümünü yaşayacağım sıcak, nemli Akdeniz kentindeyim. Kente girer girmez içimdeki hüzne bir de yalnızlık duygusu ekleniyor. Semtini bildiğim evin adresini tam olarak bilmiyordum. Yanlışlıkla girip, çıktığımız birkaç ara sokaktan sonra, bundan böyle artık evimin olacağı yüksekçe binayı görüyorum. Şoföre binayı işaret ederek, oraya gideceğimizi söylüyorum. Bu kentin kültürel ve sosyal estetiğine uymayan kamyonetimiz, gelip geçenlerin garip bakışları arasında apartmanın önünde duruyor. Serap’ı arayıp, geldiğimizi bildirmek için telefonumu çıkarıyorum, sonra; eşyaları yukarı taşıdıktan sonra, işim bittiğinde aramak üzere o an aramaktan vazgeçiyorum. Kan ter içinde kolileri binanın üçüncü katındaki daireme taşıyoruz. Bütün eşyalarımı rastgele, kendimce belirlediğim iki odanın içerisine yığdım. Şoföre teşekkür ederek, ücretini ödeyip, onu yolcu ediyorum. Artık eşyalarımla baş başa, yeni yaşamımın geçeceği evimin içerisindeydim… Tam ortasında durduğum odanın, duvarlarına, tavanına, tabandaki parkelere boş gözlerle bakıyorum. Evi ilk defa görüyormuşum gibi, tek tek odalarını, mutfağı, banyoyu, tuvaleti ve balkonları dolaşıyorum. Aklımdan, eşyalarımı koyacağım yerleri belirliyorum. Tabii Serap’ın da eşyalarının olacağını, bu evi ikimizin paylaşacak olacağımızı hiç düşünemiyorum. Deniz manzaralı balkonun korkuluğuna oturup, bir sigara yakıyorum. Sıcak, yakıcı bir esinti terden sırılsıklam olmuş vücudumu yalayıp, geçiyor. Burası akşam yemeklerini yemek, çay içmek için çok iyi olur diye geçiriyorum içimden. Serap’ı arayıp, geldiğimi söylemek çok ağır geliyordu bana. Ama artık geldiğimi bilmesi gerekiyordu. Tam telefonumu çıkarıp, arayacakken, telefon çalıyor. Arayan Serap’tı, kaygılı bir ses tonuyla; -Nerde kaldınız aşkım, daha gelmediniz mi?... -Az önce geldik canım, bir az soluklandıktan sonra seni arayacaktım…

158

Sesinin tonu birden değişiyor. Nerdeyse mutluluktan çığlıklar atacak bir şekilde; -Hoşgeldin bir tanem, aşkım, sevgilim… Terden sırılsıklam olan, üzerimdeki incecik gömlek tenime yapıştıkça rahatsızlık veriyor. Sigaramı bitirdikten sonra banyoya gidiyorum. Muslukları çeviriyorum suyun akıp, akmadığını kontrol ediyorum. Herhangi bir ısıtıcısı olmamasına rağmen su insanı rahatsız etmeyecek sıcaklıkta akıyor. Elbiselerimi koyduğum valizimden temiz çamaşırlarımı çıkarıyorum, henüz pencereler perdesiz olduğundan, banyoda üzerimi çıkarıp, ılık suyla duş alıyorum. Kuru ve temiz elbiselerimi giyiniyorum. Şimdi kendimi çok daha rahatlamış hissediyordum. Terden ıslanmış elbiselerimi kuruması için balkonda, bizden önceki kiracıdan kalma ipe seriyorum. Batmaya doğru yol alan güneş yavaş yavaş etkisini azaltıyordu. Balkonda ikinci sigaramı içerken kapının zili çalıyor, peşinden açılıyor. Serap’ın geldiğini anlıyorum. Onu karşılamak için antreye gidiyorum. O içeri girmiş, rastgele odanın içerisine yığdığım eşyama bakıyordu. Beni görünce yanağındaki gamzeler belirginleşene kadar gülerek koşup, boynuma sarılıyor. Coşkuyla yanaklarımdan, dudaklarımdan öpüyor. Dolgun dudaklarını dudaklarımda bulunca birden ona karşı dayanılmaz bir cinsel arzu hissediyorum. Eğer yorgun olmasaydım, bir hamlede kucağıma alarak karton kutuların üzerine atardım… O benden beter heyecanlıydı. Ne yapacağını bilmiyordu; eşyalara bakıyor, odaları dolaşıyor, gelip boynuma sarılıyor… Hayalleri gerçek olmuştu işte. Ben artık onun istediği gibi onun yanındaydım. Ellerini belime dolayıp, yüzüme bakarak; -Aşkım, bak ne diyeceğim; eşyalar öylece kalsın, bu akşam bende kalırız. Ben yarın birkaç bayan arkadaşımla gelip, düzenlerim… Teklifini kesin bir dille reddediyorum. -Kusura bakma aşkım, ben o eve bir daha gelmeyeceğimi söylemiştim sana. Şimdi paketleri açar, eşyalarımı yerleştirebileceğim kadar yerleştirir, sonra seni evine bırakır gelir yatağımı yere serer yatarım. Zaten en fazla on gün sonra sen de buraya taşınacaksın… Deyip, yanaklarını sıkıyorum. Daha ilk günden bana karşı koyma riskini göze almıyor. Çocuklar gibi dudaklarını büzüştürüp, çocuksu bir sesle; -Sen çok gıcıksın… Diyor. Beraberce koltukları yerleştiriyoruz. Mutfak eşyalarının olduğu koliyi açıp, ufak tefek eşyaları mutfağa götürüyoruz. Bu arada ona; -Bu böyle olmaz. Kendimi açıkta hissediyorum. Yarın ilk işim gidip, perde almak olacak. Diyorum. -Ben perdeleri hazırladım bile. Nasıl olsa artık bu ikimizin evi olacak diye sana söylemeden perdeleri aldım. Zevklerime güveniyorsun değil mi?... Perdeleri almış olmasına seviniyorum. Bundan dolayı ona bir öpücükle teşekkür ediyorum. Bütün yakınlaşma çabalarına karşın, onu çok arzulamama rağmen, bu isteğimi bastırıyorum. İçimde hep bir şeyler ona yakın olmamı engelliyor sanki. Oysa, son zamanlarda, istediğim gibi, kusursuz davranıyor. Yorgun ve halsiz bir şekilde çalıştığımı görünce; -Haydi bırakalım. Yarın biz halederiz canım. Şimdi seni yemeğe davet etmek istiyorum. Bu teklifi bana çok aç olduğumu hatırlatmıştı. Hazırlanıp, çıkıyoruz. Beni yerel ev yemeklerinin yapıldığı gayet şık bir lokantaya götürüyor. Yemeği yerken bile uykum geliyordu. Birkaç sefer ona çaktırmadan esnemeye çalışıyorum. Ama o bunu fark ediyor. Masadaki çatal tutan elimi sıkarak; -Canımmm, çok yorgunsun, uykun geliyor galiba, yemeklerimizi yedikten hemen sonra kalkalım, olur mu?

159

Hesabı ödeyip, çıkıyoruz. Akşam ona gideceğimden emin göründüğü için dışarı çıkınca, koluma giriyor ve evinin olduğu yöne doğru yürüyoruz. Yolda evimizle ilgili planlarını; döşemeleri, perdeleri, odaların dizaynıyla ilgili konuşuyor. Ben sadece onu dinliyorum. Benim tek isteğim; bir an evvel güzel bir duş alıp, deliksiz bir uykuya yatmak. Evinin bulunduğu caddeye geldiğimizde, yine bana bakarak gülümseyip, kolumdan ayrılıyor. Çantasını kurcalayıp, anahtarını arıyor. Bu arada “ben de gideyim artık” diyorum. Hiç de beklediği bir şey değildi. Şaşkın bir şekilde bana bakarak; -Nereye gideceksin aşkım?... -Eve. Şey, yani eşyalarımı bıraktığım evimize… Diyorum. Kapının önünde, onda kalmam için çok ısrar ediyor. Yalvarıyor. “olmaz” diyorum. Kararımın kesin olduğunu anlayınca masum, acınacak bir tavır takınarak; -Ay, sen şimdi oraya kadar bir de yürüyeceksin… Vedalaşmak için uzattığım elimi isteksizce sıkıyor ve aynı isteksizlikle sarılıp, öpüyor. Bu yeni hayatımda, hayalsiz, umutsuz, tek başıma geçireceğim ilk gece. Evin içerisini dolaşıyorum. Balkona gidip, denizi seyrederek, bir sigara içiyorum. Öylesine yorgunum ki, kafamın içerisi bomboş, olumlu yada olumsuz bir şey düşünemiyorum. Uyumak için salona geçiyorum. Önce divana uzanıyorum. Perdeler olmadığı için kendimi açıkta yatıyor gibi hissediyorum. Bundan rahatsız oluyorum. Yatak balyamı açarak, pencerenin dibine yere serdiğim döşeğe uzanıyorum. O kadar yorgun olmama rağmen bir türlü uyku tutmuyor beni. Bırakıp geldiğim evim, oradaki yaşadıklarım, geleceğin belirsizliği arasında gidip gidip geliyorum… Hava felaket sıcak olduğundan yine terden sırılsıklam oluyorum. Kalkıp banyoya gidip, geldiğimde aldığım gibi soğuk bir duş alıyorum. Üzerimi kurulamadan gelip, öylece uzanıyorum. Sabah Serap’ın yanağıma kondurduğu öpücükle uyandım. Erkenden gelmişti. -Günaydın canım, iyi uyuyabildin mi bari? Arkadaşlarım birazdan gelecekler… Arkadaşlarım deyince, yaramazlık yapmaya hazırlandığım yataktan hemen toparlanıyorum. “Arkadaşların kim?” der, gibi bakıyorum. Bakışlarımdan panik oluyor. -Hayatım sen tanıyorsun onları; Meltem, Fatma, Minüre, öğlenden sonra da Ezgi gelecek. Ben de zaten izin aldım… Önce şaşırıyorum, sonra alaycı bir şekilde ona bakarak; -Hayatım bunlar yetmez ki, birkaç kişi daha çağırsaydın… -Canım dün gece gözlerime uyku girmedi; sen öylesine kuru bir evde, ben orada. Bırak gelsinler de, bugün evimizi eve çevirelim… -Aslında, neyim var ki zaten, seninle beraber yavaş yavaş düzenlerdik. Kim bilir arkadaşların eşyamın ne kadar çok olduğunu düşünecekler… Dediği gibi az sonra arkadaşları geldiler. Hepsinin yüzü gülüyordu. Anlaşılan Serap her şeyi onlara anlatmış. Hepsiyle tek tek merhabalaşıyorum. Eşyaların yerlerinin belirlenmesinde, evin düzenlenmesinde düşüncelerimi dikkate almasına rağmen Serap’ın dediği gibi oluyordu. Bana sadece perdeleri asmak ve ağır şeyleri taşımak düşmüştü. Öğlene doğru fırına giderek, memleketimin usulüne uygun genişçe bir tepsinin içerisinde yemek yaptırdım. Açılıp, kapanan masamı balkona açarak, güle eğlene tepsinin içerisindekileri silip süpürdük. Akşama doğru bütün eşyalar yerli yerine konulmuş, ev biraz da olsa eve benzemişti. Hepimiz büyük bir iş yapmış olmanın keyfiyle balkona oturduk. Şakalaşıyoruz, konuşuyoruz. Onlarla bu denli yakın olmam Serap’ın hoşuna gidiyor. Bunu kendi çevresine girmem açısından ilk adım olduğunu düşünüyor.

160

-Arkadaşlar bizde adettir; bu kadar çalıştınız, size bir çay içirmeden giderseniz kendimi af edemem, deyip, mutfağa geçiyorum. Henüz büyük ocağı bağlamadığımdan, demliği piknik tüpünün üzerine koyuyorum. Serap yanıma geliyor, keyifle boynuma sarılıyor “aşkım, çok mutluyum. Arkadaşlarımla da böylesine bütünleşmen hoşuma gidiyor.” diyor. Ona “ben de mutluyum” diyecektim, vazgeçtim. Şakalaşarak; -Bu arkadaşların çok tatlı, hep böyle tatlı arkadaşlarınla tanıştırsana beni… deyip, dudaklarına bir öpücük konduruyorum. -Benim tatlı sapığım… deyip, beni gıdıklıyor. Balkonda güle eğlene çaylarımızı içiyoruz. İçimdeki kara bulutlar dağılmıştı. Kendimi şimdi daha huzurlu hissediyordum. Sohbetimizle hiç alakası olmadığı halde, Serap’a dönerek pat diye; -Yarın da bütün teknik işleri bitirdim mi, tamamdır artık… Gözleri fal taşı gibi açılan Serap şaşkınlıkla bana bakarak; -Nasıl teknik işler yani?... Anlaşılan o, “teknik işler” dememi, nikah işlerini kastettiğimi düşünmüş. Bunu anladığım için hemen cümleme devam ediyorum. -Yani şofben, buz dolabı, fırın gibi işleri, telefon için müracaat etmeliyim. Ne bileyim, işte bu gibi ıvır, zıvır işler… Yüz ifadesi değişiyor, derin bir “haaa” çekiyor. Yine de ağız dolusu gülüyor. Akşam bize yardımcı olan arkadaşlara teşekkür ederek, yolcu ettik. Uzun bir süreden beri kendimi ilk defa mutlu hissediyordum. Artık Serap’la baş başa kalmıştık. Ona keyifle sarıldım, beni öptü; çok mutlu olduğunu söyledi. İçimdeki mutluluğu ona anlatmakta temkinli davranıyorum. Sanki ona mutlu olduğumu söylersem, bunu hemen suistimal edecekmiş gibi... -Canım, yarın hafta sonuna kadar izin alacağım. Bendeki getirilmesi gerekenleri de buraya taşıyalım… Ha unuttuğumu sanma, bu arada yeni bir iş için de görüşmelerim var, bilesin. Ben sözümde duracağım aşkım. Çünkü seni çok seviyorum… Artık sen de pazartesi günü işe başlarsın... Söylediklerini onaylıyorum. Dört gün boyunca ev işleriyle ilgilendik. Kendime göre hazırladığım plana harfiyen uydum. Ertesi gün su tesisatçısını, elektrikçiyi eve çağırdım. Evdeki elektrik ve su ile ilgili sorunları halettik. Serap, hafta boyunca evindeki eşyaların büyük bir kısmını bize taşıdı. Sadece, bu eve gelmesini istemediğim daha önce erkek arkadaşlarının verdiği o abuk-sabuk hediyeler dışında… Her şey çok iyi geçiyordu. Serap başka bir kadın olmuştu; uysal, uyumlu, paylaşan, kurallara uyan, sadakat sahibi bir kadın… Artık geceleri kalkıp, kimseyle erotik telefon görüşmeleri yapmıyor, erkek arkadaşlarının harikalarından bahsetmiyordu… Aslında onun bu ani değişimi beni rahatsız ediyordu. İşleri oluruna bırakmaktan ve mutlu olmaya çalışmaktan başka seçeneğim yoktu. Evini büyük bir oranda bana taşıdığından dolayı geceleri bende kalıyordu. Planlarının yavaş yavaş gerçekleştiriyor olmasının mutluluğunu yaşıyordu… 1 Ağustos Bugün işe başladım. Hafta içi hazırladığım evraklarımı verdiğimde, bana bir ağustosta işe başlayabileceğimi söylemişlerdi.

161

Sabah erkenden kalkarak tıraş oldum, takım elbisemi giyindim, kravatımı bağladım. Aylardan beri ilk defa resmi giyindim. Serap hazırlanmamda yardımcı oldu. Beraberce evden çıktık. Önce onu işine bıraktım, sonra kendi işime gittim. İlk iş günümde masaya otururken heyecandan nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım. Yeni iş arkadaşlarımla bir bir tanıştım. Öğlene doğru Serap’ın yeni işime başarılar dileyen kartını iliştirdiği çiçeği geldi. Bu beni mutlu etmişti. Öğlen tatilinde buluşup, beraber yemeğe gittik. Bugün pek fazla çalıştırılmadım. Zaten işim, zevkle yapabileceğim, daha çok kültürel etkinlikler, organizasyon ve halkla ilişkiler… Akşama yeni işimi kutlamak için, Serap beni yemeğe davet etti. Geç saatte eve geldik. Çok mutluyum… *** Bugün o yabancı kentte yeni işimin ilk günüydü. Serap’la beraber erkenden uyanmıştık. Heyecanım her halimden belli oluyordu. Panik halde banyoya gidip, duş almış, tıraş olmuştum. Yine yüzümü kesmiştim. Yüzüme bastırdığım limon kolonyası da kanı durdurmaya yetmemişti. Telaşla sağa sola koşuşturmalarıma Serap alaycı bir şekilde gülüyordu. Ona kızacağıma bende halime gülüyordum. Onun taciz eden hareketlerini göz ardı ederek, güne bir eğlence havasında başlıyoruz. Akşamdan ütülediğimiz pantolonumu ve gömleğimi giyindim. İlkokula yeni başlayan bir çocuk gibi, giyinmeme, kravatımı bağlamama Serap bizzat yardımcı oluyor. Tam kapıdan çıkarken, içeri dönüp, unuttuğum cep telefonumu alıyorum. sokağın köşesindeki pastanede süt içip, sandviç yiyoruz. Bu arada Serap, kesintisiz olarak öğüt ve telkinlerde bulunuyordu. Onun bana bir çocukmuşum gibi davranmasına kızamıyordum… Serap’ın iş yeri yol üzeri olduğundan önce onu bıraktım. Bana sarılarak “yeni işinde başarılar diliyorum şaşkın sevgilim” dedi, öpüştük ve ayrıldık. İş yerimin bulunduğu büyük binanın önünde durunca, içimi bir korku sardı. Bir an geri dönmek geldi içimden. Kendimi telkin edip, bildiğim duaları okuyarak içeri girdim. Önce, daha önce görüşmeler yaptığım bölüm amirinin odasına gittim. Beni çok sıcak karşıladı; çay söyledi. Biraz benden, birazda yapacağım işle ilgili konuştuk. Bu arada kıyafetimden dolayı, “Şuan yaz mesaisi uyguluyoruz. İstersen kravat takmayabilirsin” diyor. Bu sıcakta çok sıkıcı geleceği için söylediğine memnun oluyorum. Telefonun düğmesine basıp, çalışacağım servisin şefini çağırıyor. İki büklüm içeri giren, yalaka bir tipe benzeyen şefle tanıştırılıyorum ve onunla beraber çalışacağım servise çıkıyoruz. Şef, salonda bulunan iki bayan ve erkek memurla beni tanıştırıyor. “haydi hayırlı olsun gardaş…” deyip, oturacağım masayı gösteriyor. Aylardan sonra ilk defa bir çalışma masasına oturmak büyük heyecan vermişti bana. Bir süre koltukta öylece oturdum. Neler yapacağımı, nerden başlayacağımı bilemiyordum. Odanın içerisindeki diğer arkadaşlar bu halimi anlamışlardı. Onların, nerden geldiğime, işe nasıl girdiğime, yaşamıma dair sorularını cevapladıktan sonra biraz rahatlıyorum. Yerimden kalkıp, ne iş yaptıklarına bakıyorum. Herkesin ne iş yaptığını, benim neler yapabileceğimi öğrenmeye çalışıyorum. Bu benim rahatlıkla yapabileceğim bir işti, kurumla ilgili organizasyonlar, yazışmalar, onların tasarımları, planları vesair… Bilgisayarın başında bir etkinliğin afişinin tasarımını yapan bayan, sanırım nezaketen bana fikrimi sordu. Ona önerdiklerim karşısında şaşırmıştı.

162

Daha önce bu işi yapıp yapmadığımı soruyor. Ona, biraz da abartarak, daha önce altı yıl buna benzer bir işte çalıştığımı söylüyorum. Aslında bu ilk iş günümde onlara müdahale etmek istemiyordum. Çalışan bayanın beni ukala görmesi ve “bununla işimiz var” der, gibi süzmesi rahatsız etmişti beni. Öğlene doğru elinde kocaman bir çiçek buketiyle, bir çocuk girdi içeriye. Adımı söyledi ve çiçeği masama bıraktı. İçerdekilerle tuhaf tuhaf bakıştık. Çekinerek, çiçeğe iliştirilen kartı alıp, okudum. Çiçek Serap’tan geliyordu. Bana yeni işimde başarılar diliyordu. Bu bana, bu koca kentte yalnız olmadığımı hatırlatmıştı. Çok mutlu olmuştum. Öğlen tatilinde Serap aradı, beraber yemeğe çıktık. Yemek boyunca işimle ilgili sorular sordu. Ben de ona neler yaşadıysam, bir bir anlattım. Bir çocuk gibi üzerime titremesi, zaman zaman beni rahatsız edecek noktaya getiriyor. Ama, yine de benimle bu şekilde ilgilenmesi hoşuma gidiyordu. Öğlen sonrası işe, daha rahat, sabahki çekingenliği üzerimden atmış bir şekilde gidiyorum. Hem yapacağım işin mahiyetini, hem iş arkadaşlarımı kısmen de olsa tanımam bende bir güven duygusu yaratmıştı. Arkadaşların benimle ilgilenmesi, zaman zaman işlerle ilgili fikirlerimi sormaları beni onlarla kaynaştırmıştı. Artık daha rahattım ve mutluydum… Akşam mesai bitimine yakın yine Serap aradı. İş çıkışında ona uğramamı ve beraber çıkmamızı önerdi. Bizim iş yerinin mesaisi onlarınkinden yarım saat önce bitiyordu. Onu daha önceki köşede bekledim. Bir anda o gün, onun bir adamla çıkışı, onunla el ele yürümeleri, gittikleri çay bahçesinde öpüşmeleri, bana “eve gidiyorum” yalanını söylemesi, elimdeki gülleri acıyla çöpe atmam… içim bir tuhaf oluyor. Birden yanımda bitiveriyor. Öylesine dalmışım ki, onu görmemişim bile. Çok mutlu bir şekilde gülerek, sarılıp, öpüyor beni. Hala aklımdan geçenlerin etkisinde olduğum için onun bu coşkulu sarılmasına duyarsız kalıyorum… Sahil boyu dizili çay bahçelerinden birine gittik. Elimden geldiğince daha önce oturmadığımız bir yeri tercih ettim. Önce günümün nasıl geçtiğini, işimin durumunu konuştuk. Sonra da, bundan sonra neler yapacağımızı konuştuk. Planın onun istediği gibi işliyor olmasından dolayı mutluydu. Onun bütün isteklerini yerine getiriyor olmama karşın o da kendince bana karşı, arada bir jestler yapmayı ihmal etmiyor. -Canım, bugün patrona işten ayrılacağımı çıtlattım. Ama, her şeye rağmen görüşmeler yaptığım diğer işlerden kesin cevap gelene kadar, arayı esnek bıraktım... Onun hep benden beklediği şeyi söylüyorum. -Artık nasıl istersen… En kısa zamanda işlerimizi düzene sokmalıyız. Ben de bir süre daha işe alışayım, olmasa haftaya ailemi çağırıp, seni resmen istetelim… Bu sözüm onu öylesine mutlu ediyor ki, heyecandan masadaki boş çay bardağını deviriyor. Masadaki elimi sıkıyor, bana bakan gözleri doluyor. -Canım, benim seni çok seviyorum… Onun bu denli sevinmesine karşın, sürekli kafamı kurcalayan soruyu soruyorum; -Peki canım, sen hiç bunu ailenle konuştun mu?... -Zaten kardeşlerim biliyor. İstersen bu akşam babama da söyleyebiliriz. Ama olmaz, bu akşam seninle yemeğe gideceğiz… -Peki, bu neyin yemeği? diyorum, yarı kızmış bir şekilde. -Aaa, hayatım yeni işini kutlayacağız ya... Şöyle seninle baş başa güzel bir akşam yemeği, fena mı olur?… Biraz nazlandıktan sonra önerisini kabul ediyorum. Kalkıp, eve gidiyoruz. Birbirimizle şakalaşarak, üzerimizdekileri değiştiriyoruz, duş alıyoruz. Onu dayanılmaz arzulamama rağmen daha önce “evlenmeden sana dokunmayacağım” dediğim için, onun bütün davetkar tavırlarına karşın bu dayanılmaz isteğimi bastırıyorum. Doğrusu bu kararı neden verdiğimi de bilmiyorum.

163

Daha önce hiç gitmediğimiz bir sahil lokantasına gidiyoruz. Çok harika geçen akşam yemeğimizin menüsü; bolca şarap, balık ve salataydı… Gece geç saatlerde sarmaş dolaş, yarım yamalak çakırkeyif olmuş bir şekilde eve geliyoruz. Biraz da sanırım aldığım alkolün etkisinden olacak, içimdeki dayanılmaz sevişme isteğine karşı koyamıyordum. Verdiğim kararlar kimin umurunda, içeri girer girmez, kolundan tutup, salona çekerek, hoyrat bir şekilde divana yatırdım. Üzerine abanarak, müthiş bir istekle dudaklarına yapıştım. Hareketlerime duyarsız kalmıyordu; üzerimizdekileri yırtarcasına sıyırıyor. Günlerin acısını çıkarır gibi zevk çığlıkları arasında saatlerce sevişiyoruz. Onunla bütünleşmek, çığlıkları arasında kaybolmak, bende tanımlanması mümkün olmayan bir mutluluk duygusu yaratıyordu… Elimde olsa o anlarımızı öylece dondurmak isterdim… 6 Ağustos Bugün Serap’ın ailesiyle tanıştım. Daha doğrusu babası ve üvey annesiyle. Zaten kardeşleriyle daha önce tanışmıştım. Beni akşam yemeğine davet ettiler. Gece boyunca heyecandan nasıl davranacağımı bilemiyordum. Serap ve kardeşleri sürekli rahatlamam konusunda bana yardımcı oldular. Ailesi beni son derece iyi karşılamıştı. Ama, yine de heyecandan yemek faslı bana bir işkence gibi gelmişti. Beni kapıda yolcu eden Serap; ailesinin bana sıcak baktığını, artık topun bende olduğunu söyledi. Akşam kardeşi beni arabasıyla eve bıraktı. Bu gece evde tek başımayım. Serap’la beraber olmaya öylesine alıştım ki, evin içerisindeki yalnızlık zor geliyor… *** O günlerde hayatımın bir çok ilkini yaşıyordum. Üstelik çoğunu da iradem dışında, kendime gücümün yetmemesinin çaresizliğiyle yaşıyordum... Dün, Serap ailesiyle benimle ilgili olarak görüşmüş. Onlarda benimle tanışmak için bugün evlerine akşam yemeğine davet etmişlerdi. Zaten kardeşleri, yengeleri, ailesi daha önce benimle tanışmışlardı. Serap’la ciddi bir beraberlik yaşadığımızı biliyorlardı. Akşam iş çıkışında Serap’a uğramadan direkt eve gittim. Daha erken olmasına rağmen tıraş oldum, giyecek elbiselerimi ütüledim… Çok heyecanlıydım ve kendimi bir o kadar da yalnız hissediyordum. Annemi aradım, ona bunu söylemek, onunla paylaşmak istiyordum. Zira yüzlerce kilometre uzaklarında bile olsam, yaptığım işlerden onları haberdar etmek beni daha huzurlu kılıyordu. Böylesi bir habere her şeyden daha fazla mutlu olacaktı… Ama, yine de durumumuz tam olarak kesinlik kazanana kadar aileme durumu anlatmak istemiyordum. Anneme sadece yeni işimden bahsettim. Annem de, babam da bu habere mutlu olmuşlardı. Ailemle konuşmak rahatlatmıştı beni. Telefonumu kapatır kapatmaz Serap aradı. Beni beklediklerini söyledi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordum. Böyle bir durumda gidilirken neler götürülebilirdi, nasıl davranılırdı, bilmiyordum. Sadece bazı eski filmlerde gördüklerim aklıma geliyordu… Aileye karşı mahcup olmamak için bu konuda Serap’tan fikir aldım. Buranın bunaltan havasına bir türlü alışamadım. Saat başı duş almak gerekiyor. Tekrar duş aldım, giyindim ve gidişimin hayırlara vesile olması dileğiyle dualar okuyarak kapıdan çıktım.

164

Yürüsem yine terleyecektim. Bu yüzden bir taksi çağırdım. Çarşıda bir çiçekçinin önünde durup, canlı bir saksı ve bitişiğindeki pastaneden de, güzel bir paket içerisinde yaş pasta aldım. Daha önce Serap’ı birkaç sefer bıraktığım için evinin bulunduğu apartmanı biliyordum. Kapının önünde arabadan inerken heyecandan her yanımın titrediğini sanıyordum. Aman kimseler beni görmesin diye aceleyle içeri girdim ve asansöre bindim. Çıkacağım katın düğmesine basarken artık geri dönüşümün olmadığını anlayarak, asansör aynasının karşısında saçlarımı, üstümü-başımı düzelttim. Kapının ziline basarken ellerim titriyordu. Az sonra kapı açıldı ve Serap karşımda o gülen yüzüyle duruyordu. Üzerinde çok şık bir elbise vardı. Sanırım o da heyecanlıydı. Gayet resmi bir dille beni içeri buyur etti. Antrede elimdekileri aldı. Bu arada beni karşılamaya kardeşi ve yengesi de geldiler. Onlarla antrede merhabalaştık ve beni salona aldılar. Babası ve üvey annesi, diğer aile fertleri hepsi ayakta beni karşıladılar. Hepsiyle tek tek merhabalaştık, üvey annesinin elini öptüm. Ve gösterdikleri yere oturdum. Bu defa usulden hal hatır sormalar başladı. Yemekten önce Serap’ın ikram ettiği kahveleri içtik. Bir tören havasında geçen bu fasıldan sonra bütün aile kocaman bir masanın etrafında bir araya geldik. Kendimi artık o ailenin bir ferdi olarak görmek çok garip bir duyguydu… Zaman geçtikçe sohbetimiz koyulaştı, o ilk geldiğimdeki resmi havanın yerini daha samimi bir hava almıştı. Bu beni kısmen de olsa rahatlatmıştı. Ama, gerek heyecandan, gerekse sıcaktan olsun terden sırılsıklam olmuştum. Boğulacak gibiydim. Bunu fark eden kardeşinin önerisiyle çaylarımızı balkonda içtik. Gece yarısına kadar orada kaldım. Ailenin sıcak ve samimi ilgisi beni benimsediklerinin göstergesi olarak algılamıştım. Artık geç olmuştu, Serap’la göz göze geldik ve saatime baktım. Kalkmak için izin istedim. Aile büyükleriyle salonda, diğerleriyle kapı çıkışında vedalaştık. Çıkarken babası, “her zaman bekleriz oğlum, burayı kendi evin gibi bil…” dedi. Evet, sanırım bu beni benimsediklerinin kanıtıydı… Kapıda vedalaşırken kardeşi ısrarla beni arabasıyla bırakmak istedi. Eve geldiğimde hemen üzerimdekileri çıkarıp, duşa girdim. Üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı. Mutfağa gidip, dolaptan soğuk bir bira alarak, balkona geçtim. Plastik sandalyeme oturarak, denizden gelen serin esintinin eşliğinde biramı içtim. İçimde rahatlama duygusuyla karışık, heyecan ve geleceğe dair kaygılar vardı. Her şeye çok iyi gidiyor olmasına rağmen huzurlu değildim. Huzurlu olmamı sürekli engelleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardı içimde… Günü, ailesiyle yaşadıklarımı, Serap’ı, ilişkimizi, ailemi, geleceğimizle ilgili olası şeyleri düşündüm… Yaşananlar bir dayatma gibi geliyordu bana ve bu kadar tıkırında gitmesi korkutuyordu beni. Ama, girdiğim yolun artık dönüşü yoktu. Şimdi bir an evvel ailemi bilgilendirmek ve gelip Serap’ı istemelerini sağlamam gerekiyordu. Serap’la hiçbir endişe duymadan, aynı evde, resmen karı koca olarak yaşamak, ortak paylaşımlar çerçevesinde buluşmak duygusu mutluluk veriyor bana, içim gıcıklanıyor. Onu müthiş bir cinsel istekle arzuluyorum. Aynı evde, resmi bir mührün garantisinde, kimin ne diyeceğini umursamadan, hiçbir kaygı ve korku taşımadan sınırsızca beraber olmak ve paylaşmak, acı ve mutluluklarımızı aynı çıkar doğrultusunda paylaşmak heyecanlandırıyor beni. İçim içime sığmıyor. Sokağa çıkıp, saatlerce yürümek geliyor içimden. Bütün bu duygu bombardımanı altında uykum kaçıyor. Gidip, mutfaktan yeni bir bira alıyorum. Gecenin ve içimdeki sessiz çığlıkların eşliğinde içiyorum.

165

Serap, tahmin ettiğim gibi sabah erkenden geldi. Geldiğini görmeme rağmen yine uyuyor numarası yaptım. Nasıl olsa bugün tatil, ikimiz de evde olacağız, gönlüce yaramazlık yapayım dedim. Yanıma geldi, yanağımdan öptü ve mutfağa geçip, çay suyu koydu. Evde çalıştığını, sağı-solu düzelttiğini fark ediyorum. Bir süre sonra yanıma gelip, yatağımın ucuna ilişti ve saçlarımı okşadı. Hiç beklemediği bir anda kolundan tutarak, yatağa çektim. Acele acele öptüm, okşadım. Bu ani davranışım karşısında şaşırmış ve ürkmüştü. Ellerimi şehvetle memelerinde ve muhtelif yerlerinde gezdiriyorum. -Yaramazlık yapma… Kahvaltı hazırladım, haydi kalk duşunu al… sana anlatacaklarım var, diyor, elimden kurtulmaya çalışırken. İsteksiz olduğunu anlayınca, onunla didişmekten vazgeçiyorum. Kalkıp, duş alıyorum ve üzerime tişörtümü, şortumu giyinerek içeri geliyorum. Serap balkonda güzel bir kahvaltı masası hazırlamıştı. Beraberce keyifle kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltıda dün geceden konuşuyoruz. -Ailen beni nasıl görmüş? Bunu hiç konuştunuz mu? Diyorum. -Ailem seni çok beğenmiş canım. Zaten seni babam ve annem tanımıyorlardı. Onlar da, “hoş ve kibar bir çocuk” dediler… Söylediklerinden keyif almıştım. Bir az da onu konuşturmak için; -Öyle mi? Sadece hoş ve kibar mı? -Ne bekliyordun peki? Daha seninle yeni tanışıyorlar canım… Tam ağzındaki lokmayı yutuyorken, yeni hatırlamış gibi; -Ha, baksana canım, yarın kardeşimin arabasıyla hep beraber denize gideceğiz. Ben senin adına da söz verdim… Fikrimi almadan benim adıma karar verdiği için ona kızıyorum. Aslında bu kararları hoşuma gitmişti. Ama sırf usulden kızar gibi yapmıştım… *** Her yönüyle bana yabancı olan bu kentte, gün geçtikçe yeni dostlar ediniyor, işime, ortama ve yeni yaşamıma daha da alışıyordum. Serap’la haftanın hemen her günü beraber oluyorduk. Her birlikteliğimizde dünya sadece ikimizin oluyordu. Verdiğimiz tüm kararlar ikimizin istediği doğrultuda oluyordu. Yani çok uyumlu ve mutlu bir beraberlik sergiliyorduk. Sonraki haftanın dördüncü iş gününde Serap eski işinden ayrılmıştı. Artık gündüzlerini de benim evimde geçiriyordu. Akşamları işten geldiğimde yemeğim hazırlanmış, evim derli toplu oluyordu. Çoğu kez beni iş yerimden arayarak, akşam yemeği için canımın hangi yemekleri çektiğini, neler hazırlayacağını soruyordu. Boş zamanlarımızda, evin ufak tefek eksikleri için beraberce alışveriş yapıyorduk. Onun benim için, bizim için bu denli didinmesi mutlu ediyordu beni… İşinden ayrıldığı günün akşamında beraber çarşıya gezmeye çıkmıştık. Bir kuyumcuya gidip, parmaklarımıza uygun, beğendiğimiz nişan yüzüklerimizi almıştık. Bütün ısrarlarıma rağmen yüzüklerin parasını Serap ödemişti. Akşam da oturduğumuz çay bahçesinde çantasından çıkardığı bir tomar parayı bana vermişti. -Canım, bu iş yerinde aldığım tazminat, al sende kalsın… Bunu kesinlikle kabul edemeyeceğimi söylememe rağmen, ısrarları karşısında almak zorunda kalmıştım. -Atık ayrımız, gayrımız mı var. İhtiyacım olursa yine senden isterim. Hem bundan sonra alacağım tüm maaşımı da sana vereceğim. Paramız tek merkezde toplansın, demişti ve ardından gülerek; -Unutma, sen artık bizim yuvamızın reisisin. Ben de iç işleri sorumlusuyum… diye eklemişti.

166

Doğrusu bu davranışını çok beğenmiş ve duygulanmıştım. Benim de ondan beklediğim buydu… Ona, maaşımı aldıktan sonra ailemi çağırıp, onu isteteceğimi söyledim. Bir az da beni kırmamaya özen göstererek, -Buna ne gerek var bir tanem, eğer sorun paraysa, bak şimdilik yeterli paramız da var. Bence bu hafta sonu gelsinler. Söyledikleri çok mantıklı gelmişti bana. Ama bunu aileme nasıl anlatacaktım. Zira ilk defa anneme vaya babama bir kızdan bahsedecektim. En iyisi konuyu önce ablama anlatayım, o onlara bunu uygun bir dille anlatabilirdi. Serap’ı şaşırtacak ani bir kararla cep telefonumu açıp, ablamı arıyorum. Bu hafta sonu gelmelerini, gidip benim için kız isteyeceklerini söyledim. Ablamın bu haber karşısında, sevincinden dili tutulmuştu. En çok annemin bu karara sevineceğini de eklemişti. Bu mutlu haberi bir an evvel onlara iletmek istediğini söyleyip, telefonu kapattı. Ablamla konuşmamızı dinleyen Serap, adeta donakalmıştı. Sevincinden boynuma sarılarak, ağladı. Aslında bu kararı almak beni de rahatlatmıştı. Sevincinden eli ayağı bir birine dolanan Serap; -O zaman bunu aileme söyleyebilirim... Kendimden emin bir tavırla; -Tabi canım. Hafta sonu seni resmen ailenden isteteceğim… Her şey çok hızlı yaşanıyordu ve yaşananlar bir rüya gibi geliyordu bana… 13 Ağustos Bugün Serap’ı istemek için ailem geldi. Annem, babam, kardeşlerim, eniştelerim, yeğenlerim… Evimin içerisi şenlik alanı gibi. Herkes çok mutlu. Bense çok heyecanlıyım. Serap’ı arayıp, ailemin geldiğini söyledim. O da buna çok sevindi. Akşam ailemle isteyecekleri kızla, ailesiyle ilgili konuştuk. Bu gibi konularda annem ve babamla konuşmaya utandığım için, daha sonra ablama ve enişteme detaylı olarak anlattım. Babam daha çok işimi, paramın olup, olmadığını sordu. Çıkarıp, bir miktar para verdi. Annemse takı için birkaç parça altın getirmiş. Bu günleri yaşayacağıma inanamıyorum. Şu anki mutluluğumu tarif edemiyorum… ………. ……… ………. *** Sabah erkenden eniştem beni aramış, gelecekleri otobüs firmasının adını ve geliş saatini bildirmişti. Serap, gece bende kalmıştı. Ailem geleceği için, erkenden kalktık ve sağı-solu düzenledik; evi ailem için hazır duruma getirdik. Otobüsün orada olacağı saate yakın Serap’la birlikte evden çıktık. Serap’a, muhtemelen yarın onu istemeye geleceğimizi, bunun için hazırlıklı olmalarını söyledim. Ben otogara, Serap’sa sevinç ve coşkuyla babasının evine gitti Otogarda ailemi beklerken içim içime sığmıyordu. Beni en çok mutlu eden ve içimdeki coşkunun en büyük nedeni, böylesi bir olaya ailemin sevinecek olmasıydı. İkide bir saate bakıyor otogara giren her otobüs yüreğimi kaldırıyordu.

167

Sonunda beklediğim otobüs geldi. Ailem görünüşü ve sosyal yapıları itibariyle bu kentin kültürüne çok uzak oldukları için, karşılamamızdaki sevgi gösterimiz ürkekçeydi. Annem otobüs yolculuğuna alışkın olmadığından dolayı bitap düşmüştü. Yani burada tezahüratlı bir karşılamaya gerek yoktu. Hemen iki taksiye doluşup, evimin yolunu tuttuk. Evimin içerisi hiç bu denli şenlenmemişti. Bu arada telefonum çaldı, arayan Serap’tı, ailemin yanında konuşmaya utandığım için balkona geçerek konuştuk. Ailemin gelip, gelmediğini soruyordu. Ona yeni geldiklerini, daha sonra programımızı ileteceğimi söyledim. İçeri döndüğümde ablam hemen “gelinimizin sende hiç fotoğrafı yok mu?” dedi. Utana sıkıla ona Serap’ın birkaç güzel fotoğrafını gösterdim. O anneme verdi, annem diğerlerine, derken fotoğraf elden ele bütün evi dolaştı. Fotoğrafa bakınca, bütün yorgunluğunu bir anda üzerinden atan annemin yüzüne ilişen sevinç ifadesini tanımlamakta güçlük çekeceğim… Ailemin heyecanı benimkini bastırmıştı. Akşam ailemle beraber coşku dolu bir mutluluk tablosunu oluşturan sofrada yemeğimizi yedik. Bir mutluluk yumağı olan bu tablonun özlemiyle yüreğim burkuluyor... Yemek boyunca benden ziyade Serap’tan ve ailesinden konuşuluyordu. Serap’ın ne iş yaptığı, ailesinin nasıl olduğu, aslen nereli oldukları, hamaratlığı ne bileyim, akla gelebilecek her türlü sorularıyla beni soru bombardımanı altında terletmişlerdi. Annem evimin içerisine uzun uzadıya göz gezdirdikten sonra, babama dönüp, içini çekerek “bu çocuğun evinde bir sürü ihtiyacı var” diyor. Babam cebinden çıkardığı bir tomar parayı bana uzatarak “al oğlum, eksikliklerini tamamlarsın” diyor. Bu yaşta babamdan para almak zoruma gidiyor. Ona paramın olduğunu söylememe rağmen ısrar edince, eniştem parayı alıyor. Üzerlerinde yol yorgunluğu olan annem, babam ve çocuklar erkenden yatıyorlar. Ablam ve eniştemle beraber balkona geçip, ablamın hazırladığı kahveleri içerek, konuyu etraflıca konuştuk. Eniştem babamın verdiği parayı bana uzattı… Evet gerçekten muhteşem bir tabloydu. Rengini, şeklini unuttuğum, gerçek mutluluk denen şeyin öyle bir şey olduğuna inanmıştım… 14 Ağustos Bugün gidip, babasından Serap’ı resmen istedik. Sabah erkenden bütün aile telaşla hazırlandı. Serap’ı erkenden aradım, bu akşam onlara gideceğimizi söyledim. “yemek yemeden gelin, biz bunun için hazırlık yaptık” dedi. Akşama doğru, aldığım çikolata ve çiçeklerle Seraplara gittik. Önce havadan sudan konuşuldu, sonra yemekler yenildi, kahveler içildi ve babam resmi bir tören havasıyla Serap’ı babasından istedi. O anki heyecanımı anlatamam. Annemin ve ablamın, bacımın zılgıtları eşliğinde nişan yüzüklerimiz takıldı. Düğün tarihimizi daha sonra biz belirleyeceğiz. Gece geç saate kalkıp, bize geldik. Herkes çok mutlu, özellikle annem… Ben çok yorgunum. Mutlu bir yorgunluk var üzerimde… Ne bileyim işte, içimdekileri şu an tanımlayamıyorum… *** Sabah çok erkenden, annem ve babamın sabah namazına kalkmalarıyla beraber ben de uyandım. Nede olsa ev sahibiydim. Onlarla ilgilendim. Annem “namazlığın var mı?” dedi.

168

Gerçekten evde namazlık yoktu. Ancak, bir arkadaşımın arabamın koltuklarına sermem için verdiği kuzu postu vardı evde, onu serdim. Henüz çok erken olmasına rağmen, içimdeki heyecandan olsa gerek, bir türlü uykum gelmiyordu. Balkona çıkıp, plastik sandalyeme oturarak, güneşin denizin ortasından doğuşunu izledim. Manzara öylesine doyumsuzdu ki, erkenden uyandırılıp, bu manzarayı görmemi sağlayan anneme ve babama teşekkür ediyorum içimden. Bu evde ilk defa böylesi bir sabah yaşıyordum. Bu arada annemin ve babamın namazdan sonra yataklarının üzerinde tespihlerini çekerlerken uyukladıklarını görüyorum. Bu sevimli ve samimi görüntü mimiklerime derin bir gülümseme düşürüyor... Bir ara oturduğum sandalyenin üzerinde uyuklarken düşer gibi oluyorum. Erkenden uyanıp yanıma gelen sevimli yeğenimin “dayıcığım burada ne yapıyorsun” demesiyle kendime geliyorum. Çocuğu kucağıma alarak, sabahın serin sessizliğinde yol alan gemileri gösteriyorum. İlk defa deniz ve gemi gören çocuk, peş peşe sorular yöneltiyor bana… Bu yaşamı yeni keşfeden çocuğun sorularını keyifle cevaplandırıyorum. Güneş hayli yükselmiş olmasına rağmen, saatime bakıyorum, henüz çok erkendi. Demek ki bugün zamanın akışı bana çok yavaş geliyordu. Ablam da uyanmış, balkona yanımıza geldi. Yeni bir dünya keşfeden çocuğun heyecanla anlattıklarına kayıtsız kalıyor annesi. Henüz uyku mahmurluğunu üzeriden atamayan ablam sabahın serin sıcaklığından yakınıyor. Ona günün en serin ve güzel saatlerinin olduğunu, öğlen zamanı üzerini yapış yapış yapacağı yakıcı sıcaktan bahsediyorum. Ablam ve yeğenimle balkonda sohbet ederken, diğerleri de uyanıyor. Evimin böylesine aile ortamıyla kaynaması bana müthiş keyif veriyor. Bu benim hayatımda ilkti ve gerçekten güzel bir duygu… Kardeşlerimin hazırladıkları kahvaltıyı, masada yemeye alışkın olmayan ailemle yer sofrasında yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra henüz çaylarımızı içiyorken, annemin direktifleri başladı; haydi oyalanmayınız, daha bir sürü işimiz var… Ablamın, daha çok erken, ta akşama gideceğimizi söylemesine karşın, “olsun kızım, el aleme rezil olmayalım, hiçbir eksiğimiz olmamalı…” diyor. Sonra da bana bakarak, bir çocuğu şımartarak sever gibi sevmeye başlıyor. Öğlene doğru annemi, babamı ve çocukları evde bırakıp, alışveriş için çarşıya çıktık. Çıkarken annem ardımızdan “oğlum, sen bunların adetlerini bilirsin, aman ha eksiğimiz olmasın... geç kalmayın çocuklar…” telkinlerde bulunuyor. Onları gezdirdim, sahildeki çay bahçelerinden birinde oturup, meşrubat içtik, bütün eksiklerimizi aldık. Yani akşam için hazırdık. Bu arada Serap aradı, o da telaşlıydı. Bir birimize akşam programımızı anlattık. Onların evinde de hummalı bir telaş varmış. Ablam, takı için bir şey almamıza gerek olmadığını, takıları memleketten getirdiklerini söyledi. Sadece, Serap’la ilgili benden aldığı bilgi doğrultusunda ona şahsi bir şeyler aldı. Eve döndüğümüzde annem bizi yine telaşla karşılayıp, geç kaldığımızı düşünerek çıkıştı. Akşama doğru Serap arayarak, yemek hazırladıklarını, yemek yemeden gitmemizi söyledi. Bunu aileme ilettim. Artık gitme zamanı gelmişti, bütün ailem de hazırlanma telaşı başladı. Babam cebinden çıkardığı paketi anneme verdi. İçerisinde takı için getirdikleri altınları varmış… Hazırlıklarımız bittikten sonra, telefon edip, duraktan iki taksi istedim. Çıkışta yine annem, telaşlı bir şekilde yüzükleri unutup, unutmadığımı söyledi. Ona usanmış bir ses tonuyla aldığımı söylediğimde bizimkiler kıs kıs gülüyorlardı. Arabalara binip, yola koyulduk. Yolda pasta, çiçek, çikolata ve sairleri de aldım. Seraplara gittiğimizde herkes en az benim kadar telaşlıydı. Bizleri kapıda Serap’ın yengesi ve kardeşi karşıladı. Diğerleri de salonda ayakta bizi bekliyorlardı. Onlara ailemi tek tek tanıştırdım. Tanışma faslı, ailemin çekingen tavırlarına karşın bir tören havasında geçti.

169

Malum, havadan sudan konuşmalardan, “Eh daha daha nasılsınız?”… lardan sonra, salonun yan tarafında kızların hazırladıkları büyük masaya buyur edildik. Bizimkiler çatal bıçak kullanmaya alışık olmadıklarından yemek yemede sıkıntı çekiyorlardı. Anneminse geldiğinden beri bakışları hep Serap’ın üzerindeydi. Yemekler yenildi ve tekrar salonun oturma bölümüne geçildi. Babam lafı fazla uzatmadan “gelme sebebimiz malumdur. Gençler….” diye başlayan o klasik cümleyi yarım yamalak sıraladı… Kısa süren karşılıklı laf düellosundan sonra karşıdan olumlu cevap alındı. Serapla karşılıklı büyüklerin elinden öptük. Annem gelinini çok sevmişti. Serap elini öperken ona övgüler ve dualar sıralıyordu… Daha önce bilmelerine rağmen babam yine de “biz gelmişken nişanımızı da takmayı düşünmüştük” diyor. Onlar da babamın önerisini uygun görüyorlar ve nişan takma merasimimiz annemin, ablamın ve bacımın zılgıtları eşliğinde başlıyor. Nişan takıldıktan sonra herkes rahatlamıştı. Ailem de artık, o ilk geldiklerindeki çekingenliği üzerlerinden atmışlardı. Kahveler, çaylar içildi, tatlılar yenildi, sohbetler edildi ve gece çoktan yarılanmıştı. Eve geldiğimizde, ufak tefek dedikoduların dışında, herkeste çok önemli bir işi başarıyla bitirmiş olmanın gururu ve tatlı yorgunluğu vardı… *** Nişanlandıktan sonra Serap’la ilişkimiz çok daha sıcak ve güçlü bir bağlılık içerisinde geçmeye başladı. Artık rahatlıkla bize gelebiliyor, evin bütün işleriyle ilgileniyor, beraber çıkıp, dolaşıyor, hatta aile içi davetlere de beraber gidiyorduk. Ekonomimiz sınırlı olduğundan evin tüm ihtiyaçlarını bir anda karşılamamız imkansızdı. Ama Serap bunu hiç sorun etmiyordu. Hatta zaman zaman aldıklarımızın fuzuli olduğunu bile söylüyordu. Onun tek derdi; eksiklerimiz olsa da biran evvel evlenmemizdi. Bu tutumlu davranışları beni çok mutlu etmesine karşın, sürekli bir an evvel evlenmemizi istemesi de o kadar tedirgin ediyordu… Artık Serap’ı tanımakta güçlük çekiyordum. Eski Serap’tan eser kalmamış, yepyeni bir insan olup, çıkmıştı… Babamın da verdiği parayla evimizin büyük oranda ihtiyaçlarını gidermiştik. Ona göre artık evlenmememiz için hiçbir neden yoktu. Boşu boşuna birbirimizden ayrı yaşayarak, iki evin kirasını, masrafını ödüyorduk. Bir akşam işten döndüğümde beni daha içten karşılamış, akşam yemeği için de güzel bir masa hazırlamıştı. Durup dururken böyle bir şeyle karşılaşmak şaşırtmıştı beni. Nedenini sorduğumda, “sadece içimden geldi aşkım…” demişti. Yemek boyunca konuşmalarımızın her yerinde lafı evirip, çevirip düğün tarihimize getiriyordu. Onun bu ısrarlı tutumu karşısında pes ediyorum. Ve o gece her şeyi etraflıca konuştuk. Uzun uzadıya hesabımızı, kitabımızı yaptıktan sonra düğün tarihimizi belirledik. Eğer resmiyette bir sorun çıkmasa önümüzdeki hafta sonu evlenebilirdik… Düğün yapmadan, yine aile içerisinde, herkesin katılacağı sade bir tören olacaktı. Ertesi gün işyerinden yarım gün izin alarak, belediyeye gidip, nikah tarihimizi aldım. Akşama bunu Serap’a anlattığımda sevincinden boynuma sarılmıştı. Ve o gece yatakta içimdeki korku ve kaygılardan uzak, yasal bir aşkın tadını çıkarırcasına bulutlar üzerinde sabahlamıştık yine… Bana verilen nikah tarihimize kadar diğer resmi evrakları Serap hazırladı. O gün iş yerimden izinliydim. Serap’ın yengesi, kardeşi, ablası ve bir-iki ortak tanıdıkla beraber sade bir havada resmi nikahımız kıyıldı.

170

Artık Serap resmen eşimdi... Bir anda ben evli bir erkek, Serap’sa evli bir kadın oluvermiştik. Nikah mucizesini dikkate almayan bir insan olmama rağmen nikah salonundan çıkarken, kendimi çok farklı bir insan gibi görmüştüm. Bu çok garip bir duyguydu… Akşama ağabeyinin onurumuza verdiği yemekle bu resmiyetimizi kutlamıştık. Serap, ağabeyi ve kardeşleriyle gitmiş, ben de evime dönmüştüm. Bu resmen evli olmama rağmen evimde yalnız başıma geçirdiğim ilk gecemdi. Ertesi gün evleneceğimiz tarihi ailelerimize bildirdik. Ve o günden sonra düğün için telaşlı koşuşturmalarımız bitmek bilmedi. Onunla beraber bu hazırlık için yaptığım koşuşturma ne kadar sıkıcı ve yorucu geliyorsa, bir o kadar da keyif veriyordu bana. Sanki ilk defa tanışmış ve bir birimize karşı, yeni yeni tanımaya çalışan iki insan gibi davranıyorduk; her konuda mutlaka karşılıklı görüşlerimizi dikkate alıyor, kendi kafamıza göre hiçbir iş yapmıyorduk. Ben artık eski Serap’ı, geçmişte yaptıklarını unutmuştum, hatırlamıyordum bile… 25 Ağustos Bugün Serap’la evlendik. Düğün için ailem iki gün önceden geldi. Bu onların ikinci gelişleri olduğundan dolayı, bu sefer üzerlerindeki çekingenliği atmış, yanına aldıkları birkaç parça çeyizle, kiraladıkları minibüsle geldiler. Babam aldığı koyunu kesip, konuklara yemek yapmak istedi. Düğün olmayacağını söyledim ve koyunu Seraplara verdik. Sabah erkenden kız kardeşlerimle beraber gidip, Serap’ı kuaföre götürdük. Sonra da evine bıraktık. Öğlen sonrası giydiğimiz gelinlik ve damatlıklarımızla fotoğrafçıya gidip, fotoğraflarımız çekildi. Akşama doğru, daha önce anlaştığımız müzikli bir restoranda gidildi. Halaylar, çifte telli, her iki ailenin istediği müzikler eşliğinde oyunlar oynandı ve geç olmadan düğün işimizi bitirdik. Bu protokol havalarını hiç sevmiyorum. Ailemle beraber birkaç arabayla kortej halinde eve geldik. Bize eve kadar eşlik eden ailem de, bizlere mutluluklar dileyerek, mutlu bir şekilde minibüslerine binip gittiler. Serap’la evde bir başımıza kaldık. Artık her yönüyle, korkusuzca ve kaygısızca, yasallaşan aşkımızı yaşayabiliriz. O her şeyiyle benim, ben her şeyimle onunum… Çok huzurlu ve mutluyum… *** Evet o gün Serap’la evlenmiştik. Artık birlikte yaşamamız için aramızda hiçbir engel kalmamıştı. Hem yasal yönüyle, hem de ailelerimizin onayıyla o benim karım, bende onun kocası olmuştum. İkimizin ortak çıkarları ikimizin ortak yüreğinde paylaşılacaktı... Kaygılarımız, umutlarımız, sevinç, keder ve mutluluklarımız ikimizin ortak yüreğinde hissedilecekti… İyi günde, kötü günde hep yan yana, can cana olacaktık… Ve artık, bir ömür boyunca, ölene kadar tüketilebilecek ne varsa ortakça yaşayacaktık… İki gün önceden gelen ailemde müthiş bir koşuşturma vardı. Onlar için kolay değildi; ben onların evleneceği ilk erkek çocuğuydum. Ellerinden geldiğince gelenek ve göreneklerine

171

uygun bir düğün yapmak istiyorlardı. Ama, onlara dar bir imkan bırakmıştım ki, ancak daha önce belirlediğimiz programladıklarımızla yetineceklerdi. Bunun için bana ne kadar içerlendiklerini biliyordum. Olsun, oğulları evleniyordu ya; mürüvvetini göreceklerdi, düzenli bir ailesi, çoluğu-çocuğu olacaktı. Gözleri arkada kalmayacaktı… Bu kadarı da onlara yetiyordu… Akşam yemeğinden sonra gelin evine gidildi ve sevgili eşim Serap’a dokunulmamış, bakir, saf bir köylü kızı görkemiyle kına yakıldı. Serap’ın bütün ailesi, tanıdığım bazı kız arkadaşları da oradaydı. Gelin evindeki kınadan sonra bizimkiler, bizim evde gece geç saatlere kadar kendi aralarında eğlencelerini sürdürdüler. Geceki o yoğun ve yorucu geçen hengameye rağmen, bizimkiler sabah erkenden kalkmış, banyolarını yapmış ve beraberlerinde getirdikleri düğün elbiselerini giymişlerdi bile. Kız kardeşlerimden birisi gelinlerine refakat etsin diye Seraplarda kalmıştı. Sabah erkenden telefon trafiği başladı. Bizim gidip, gelini kuaföre götürmemiz gerekiyormuş. Bana son derece sıkıcı ve anlamsız gelen bütün formaliteler bir bir yerine getirildi; gelin kuaföre götürüldü, gelinlikli ve damatlıklı fotoğraflar çekildi, oradan bir pastaneye gidilerek tatlılar yenildi. Ve sair ve sair… Öğlen sonrası, iki ailenin fertleri, çok seçkin aile dostları ve bazı davetlilerle beraber daha önceden ayarladığımız restoranda buluştuk. Aslında bu merasim ailelerimiz arasında yapılacaktı, ama salonda yine de en az yüz kişiye yakın insan vardı. Salonun parasını Serap’ın babası ödeyecekti. Demek ki konukların çoğu onların davetlisiydi. Yemekler yenildi, halaylar çekildi, oynandı, takılar takıldı ve konvoy halinde bize eve kadar refakat ettiler. Ailem taze gelinlerini zılgıtlar eşliğinde eve yerleştirdi. Artık çektiğimiz işkenceler bitmişti. Babamın direktifleriyle bizimkiler dönüş için hazırlıklarına başladılar. Hepsiyle tek tek vedalaştık. Annem evden en son ayrılan oldu. Defalarca Serap’ı öptü, kokladı, bana iyi bakmasını söyledi. Minibüs hareket etti, o hala sevinç göz yaşları ve o bildik dualarını okumaya devam ediyordu… Onları yolcu ettikten sonra evime, aşk ve mutluluk yuvama çıktım. Serap, beyaz gelinlik içinde vakur bir güvercin gibi görünüyordu. Aynı anda göz göze geldik ve ikimiz de aynı anda bu garip halimize güldük. Sabahtan beri beni boğan, üzerimdeki ceketi ve kravatı çıkarıp, divanın üzerine fırlattım. Nazlı bir gelin edasında konuşmadan oturan Serap’ın yanına gidip, duvağını açtım ve usulden alnına bir öpücük kondurarak, yüz görümlüğünü taktım. İkimizde çok ciddi bir şekilde klasik gerdek gecesi formalitelerini yerine getiriyorduk. Aslında eğlence olsun diye yaptığımız bu tören yine de beni çok heyecanlandırmıştı. Bundan sonra neler yapılacağını bilemiyordum. Serap’ı kollarından tutup, ayağa kaldırıyorum. Göz göze geldik. Benim tıkandığımı görünce; -Eh, şimdi… Başka bir şey kaldı mı? diye sordu. Gerçekten heyecanlanmıştım. Kekeleyerek “şey…ben…” bir türlü sonunu getiremiyordum. Gözlerimizin içine bakarak, ağız dolusu gülüştük. Sanki ilk defa dokunacağım gibi heyecan içerisindeyim. Ellerim, dizlerim titriyor. Bütün cesaretimi toplayıp, bir anda sıkı bir şekilde omuzlarından tutarak, kendime çekiyorum; -Asıl her şey şimdi başlıyor, deyip, dudaklarına yapıştım. Dakikalarca ayakta şehvetle öpüştük. Deminden beri vakur bir gelin gibi duran Serap birden kuduruyor. Kollarımın arasından kurtulup “of sıkıldım bütün bu formalitelerden…” diyerek, üzerindeki gelinliği sıyırıp, bir kenara fırlatıyor. Peşinden diğerlerini de… Büyük bir özlemle arzuladığım, bedeni bütün cömertliğiyle çırılçıplak karşımda duruyordu. Hızla beyaz damatlık gömleğimin düğmelerini çözdüm ve pantolonumu da bir çırpıda çıkararak yana fırlattım. Salonun orta yerinde çırılçıplaktık ikimiz de. Sarılıp,

172

öpüşüyoruz. Terden sırılsıklam olmuş, çıplak bedenlerimiz aralarındaki bütün engelleri aşmış olmanın sınırsız özgürlüğüyle yekvücut oluyor. Terlerimiz bir birine karışıyor… Bir süre oracıkta ayaküstü seviştikten sonra, Serap’ın da önerisiyle sarmaş dolaş banyoya girdik. Bütün yorgunluğuma rağmen ona karşı duyduğum cinsel arzu dayanılmaz noktadaydı. Bu arzumu orada gidermek için yaptığım birkaç hamle Serap tarafından engelleniyor. -Burada olmaz aşkım. Yatak odasında, geniş yatağımızın üzerinde tadını çıkaralım… diyor. -Tamam o zaman, deyip, alelacele, kurulamadan, havlumu omzuma atarak banyodan çıkıyorum. Yatak odasında, geniş yatağımızın üzerinde sırt üstü uzanarak, büyük bir iştahla onu bekledim. Az sonra üzerine giydiği pembe bornozuyla, elindeki havluyla saçlarını kurulayarak içeri girdi. Beni o şekilde görünce gülümsedi. Elimi yatağın boş tarafına vurarak, yanıma gelmesini istedim. O bu hareketimi umursamadan, tuvalet aynasının karşısında oturup, saçlarını taramaya başladı. Onun oturmuş halini arkadan izleyince artık dayanamıyorum; -Yeter be insafsız çıldırtma beni, haydi gel artık… -Bir az daha sabret benim sabırsız böceğim… Saçlarını taradı, yüzüne, gözüne bir şeyler sürdü ve yavaştan ayağa kalkarak, aynı yavaş hareketlerle bornozunu üzerinden sıyırıp, yatağın ayak ucuna atarak, yanıma oturdu. Sesimi çıkarmadan hareketlerini dikkatle izliyorum. -Eh, geldim işte, yanındayım… Sessiz duruşuma aldanarak koyuveriyor kendini. Ani bir hareketle üzerine abanıp, yatağa yatırdım. Dudaklarıma gelen her yerini hızla ve hırsla öpmeye başladım. O da elleriyle vücudumu okşayarak, kayıtsız kalmıyor bana. Tam cinsel ilişkiye girecekken, kollarımın arasından sıyrılıp, kenara çekiliyor; -Hop hop, ne yapıyorsun sen? Hani prezervatifin nerde…? Bana çok anlamsız ve bir o kadar da tuhaf gelen bu yaklaşımı karşısında şaşakalmıştım. Sesime sinen hayret dolu bir ifadeyle; -Ona ne gerek var canım? Biz artık karı koca değil miyiz? Kurnazca ellerimi okşayarak; -Olmaz bir tanem, bir süre daha o şekilde devam edeceğiz… Kafamın içerisine şimşek hızıyla binlerce soru ilişiyor. Ona duyduğum bütün isteğim ve şehvi duygularım bir anda bitiyor. Şimdi bunları tartışmanın yeri ve zamanı değildi. İsteğine boyun eğerek, sırf bir görevi yerine getirmek için, yarım yamalak bir iştahla, birlikte olduk. Kendimi yana çekerek sırt üstü uzanıp, anlamsızca bakışlarımı tavana dikiyorum. Daha evliliğimizin ilk gecesinden neler oluyordu bize?... Güya biz anlaşmıştık; evlenir evlenmez, çocuk yapacaktık… İçimi acıyla karışık, korkular sarıyor. Yataktan kalkıp, banyoya gittim. Duş aldım, uzun uzadıya vücudumu kuruladım. Canım yatağa dönmek istemediğinden oracıkta kendimi oyalıyordum. Üzerime bornozumu giyinip, isteksizce yatak odasına geçip, aynı şekilde sırt üstü yatağa uzanıyorum. Yaptığını telafi etmek istercesine, başını göğsüme koyarak, bana sarılıyor ve elini vücudumda gezdiriyor. Hiç konuşmuyoruz. Bende şok etkisi yaratan bu hareketine günün verdiği yorgunlukta eklenince bitap düşüp, öylece uyuyakalmışım. Uyandığımda, perdeleri örtük pencerelerden içeriye günün ilk ışıkları, cılız bir şekilde sızıyordu. Yanı başımda savunmasız, zavallı bir çocuk gibi uyuyan Serap’a, yani karıma bakıyorum. Eğilip, yanaklarından öpmek istiyorum, ama birden içime korkular düşüren, akşamki o anlamsız hareketini hatırlıyorum. Bir yerlerimden ince acılar hissediyorum. “Umarım yine o kabus dolu günlere geri gitmeyiz…” diyorum, kendi kendime...

173

Yataktan kalkarak, duş almak için banyoya gidiyorum. Duştan sonra çay suyunu ocağın üzerine koyarak, gelip üzerime hafif bir şeyler giyiniyorum. O hala yatakta aynı şekilde uyuyordu. İçimde sızılar hissederek bir süre onu izliyorum. Aptallığıma derin bir iç çekip, mutfağa geçiyorum. Demlediğim çayımdan bardağımı doldurup, balkona çıkıyorum. Denize, yavaş yavaş yol alan kocaman gemilere, sokaktaki akan kalabalığa bakıyorum. Beynimin içerisi karmakarışık… Plastik sandalyemi çekerek, oturuyorum. Akşam yaşadığım hayal kırıklığının nedenlerini düşünüyorum. Oysa daha önce günlerce evlilikle ilgili her konuyu detaylı olarak konuşmuştuk. Çocuk sahibi olmayı ne kadar çok istediğimi biliyordu. Hatta en başta bunu konuşmuştuk. Daha neyi bekleyeceğiz?... Şimdi neden böyle davranıyordu? Acaba benim bilmediğim bir sorunu mu var? Ama olsaydı bunu bana söylemeliydi… Çıkamıyorum işin içinden. Bunu hemen Serap’la konuşmalıyım. Eğer bir sorunu varsa ve bunu bana anlatmaya bir şekilde çekinmişse onu olgunlukla karşılayacak ve yardımcı olmak için elimden geleni yapacağım… Kafamın içerisindekilerle boğuşurken, Serap’da uyanmış, üzerine atlas kumaştan yapılan sabahlığını giymiş, esneyerek yanıma geliyor. Eğilip, dudaklarımdan öperek “günaydın sevgilim” diyor. -Günaydın canım. Çay demledim, içer misin? Diyorum. -İçerim aşkım. Ama önce bir duş alayım… Az sonra duşunu almış, elinde çay bardağıyla, balkona yanıma geliyor. Üzerindeki atlas sabahlığın altında, vücudunun ortaya çıkan detayları, bütün albenisiyle iştahımı kabartıyor. Dayanamayıp, uçları fındık büyüklüğünde görünen iri memelerini avuçluyorum. Beklemediği bu davranışım karşısında irkiliyor. Bir birimize bakarak, gülüşüyoruz… -Yapma aşkım. Çayımın tadını çıkarayım. -Ama dayanılmaz seksi görünüyorsun. Elimde değil, ne yapayım…. Alaycı bir tebessümle geçiştiriyor bu iltifatımı. İçimdekileri bir süre daha içimde hapsedeceğim. Evliliğimizin bu ilk günlerini tartışmalarla geçirmek istemiyordum. Elimden geldiğince anlarımızı, tartışmasız güzel geçirmeye çalışacağım. O gün, o gece, izinli olduğum bir hafta boyunca karşılıklı jestlerle ve güzel sevişmelerle geçirdik. Ama, yine de tam anlamıyla bütünleştiğimizi hissetmiyordum. Bunu bana hissettirmiyordu. Zaman zaman bir anda yabancılaşıyorduk birbirimize… Evlendiğimizden bir hafta sonra tekrar işe başladım. Sabahları erkenden benimle beraber kalkar, mutlaka beraber kahvaltı yapardık. Üzerindeki atlas sabahlığıyla, öpücüklerle yolcu ederdi. Akşamları işten dönerken de aynı şekilde kapıda, öpücüklerle, “canım, aşkım, bir tanem” lerle karşılardı. Gün içerisinde telefonlaşır, akşam yemeği için fikrimi sorar, bazen iş çıkışımda beni bekler beraber alışverişimizi yapar, gezer, bir yerlerde oturur bir şeyler içerdik… Ortak karar verdiğimiz filmlere gider, okuduğumuz kitaplar hakkında görüşlerimize baş vururduk. Bir birimizin düşüncelerine hükmetmez, saygı duyardık. En azından ben inanarak saygı duyuyordum. O da öyle görünüyordu… Artık her şeyiyle birbirimizindik. Sadece bizden, geleceğimizden, ilişkimizden, ortak dostlarımızdan, ailelerimizden konuşuyordu. Aramızda kötü olan, o tek şeyden başka sorunlarımız yok gibiydi. Onun için de üzerine gitmek istemiyordum. Zaman içerisinde bunu da çözeceğimize inanıyordum. İkimizin de çok mutlu olduğuna inandığım bir gece, sevişmeye hazırlanırken ona içimdeki o kaygıyı anlattım. Başını önüne eğerek, soğuk bir ses tonuyla; -Şimdi zamanı değil. Bir süre daha böyle devam edelim. Hem acelen ne ki senin? -Hayır, benim bilmediğim bir sorunun varsa sana yardımcı olmak istiyorum… Yüzüme bakmadan ses tonu biraz daha sertleştirerek; -Ay ne sorunum olacak. Ben sadece şimdilik çocuk falan istemiyorum…

174

Onun bu sert ve reddedici tavrına karşı yine de alttan alarak; -Ama aşkım, benim çocukları ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Bak, erkenden bir-iki çocuğumuz olursa onlarla daha iyi ilgileniriz. Yaşlı anne ve babaların çocuklarıyla sorunları oluyor. Okuduğum kadarıyla aralarında kuşak farkından doğan iletişimsizlikler sonucunda çocuklar sosyal anlamda sağlıksız büyüyorlarmış… Hem biz bunu seninle daha önce konuşmamış mıydık?... -Ay sen yine başladın felsefe yapmaya. Ben günlerimi çocuk bakmakla geçiremem… Konuşmamız uzadıkça tartışmamız kırıcı bir boyut alıyordu. Yanımdan kalkarak üzerine sabahlığını geçiriyor. Kolundan çekip, “tamam tamam, vazgeçtim” diyorum. Tuttuğum kolunu hırsla çekerek, bir sigara yakıp, balkona geçiyor. Bu davranışı karşısında yatağın içerisinde donakalıyorum. Zira, ilk defa sigara içtiğine tanık oluyordum. Kalkıp, yanına gitmek istedim, yine tersler diye vazgeçiyorum. Mutlu günlerimiz fazla sürmemişti. İçimde taşıdığım kaygılarla bu kadar erkenden yüzleşeceğimi tahmin etmiyordum. Benden iki hafta sonra da Serap yeni işine başladı. Sabahları çoğu kez kahvaltı yapmadan evden çıkıyorduk. İlk birkaç gün öğlen aralarında buluşup, yemek yiyor, beraberce boş zamanımızı değerlendiriyorduk. Yavaş yavaş akşam yemeklerini de dışarıda yemeye başladık. Hatta bazen eve geldiğinde “ben yemek yedim, aç değilim. İstersen sana bir şeyler hazırlayabilirim…” demeler, sık sık arkadaşlarından, yeni ilişkilerinden bahsetmeler, telefonu çaldığında balkona çıkıp konuşmalar, mesajlaşmalar başlamıştı… Evde iki yabancı gibi olmuştuk. Aramızdaki uçurum gün geçtikçe büyüyordu. Ne olmuştu bize? Neler oluyordu yine? Neden bu kadar çabuk bozulmuştu tılsımı ilişkimizin?... Aklım almıyordu bir türlü... Günümün, gecemin her anı onu, ilişkimizi, yaşadıklarımızı düşünmekle geçiyordu. Artık çocuk falan lafı etmiyordum. Şimdi tek derdim, Serap’ı tekrar kazanmak ve evliliğimizi kurtarmak olmuştu. Bir akşam eve geldiğinde yüzü gülüyordu, hatta beni öpmüştü bile. Şaşırmama rağmen bunun altından bir şeyler çıkacağını tahmin etmiştim. İsteyeceği her neyse, ikimizin mutluluğu için olacaksa yapmaya hazırdım. Kahvelerimizi alıp, balkona geçtik. Neler söyleyeceğini merak ediyordum. Kahvelerimizden birer yudum aldıktan sonra, şımarık bir ses tonuyla; -Bir tanem, canım bu akşam eğlenmek istiyor. Şöyle bir bara falan gitsek… Buna mutlu oluyorum. Bu bizi belki biraz yakınlaştırır diye düşünüyorum. İçimdeki mutluluk mimiklerime yansıyor. Coşkuyla; -Neden olmasın aşkım. Bence de iyi olur… Daha sözüm tam bitmeden, içeride unuttuğu cep telefonu çalıyor. Heyecanla yerinden fırlayarak gidip, telefonuyla konuşuyor. Konuşmalarına kulak kabartıyorum. Canım, ciğerimli girişten sonra “ay bizimkini kandırabilirsem geleceğim…” cümlesini duyuyorum. Müthiş bir hayal kırıklığıyla beraber, beynimden vurulmuşa dönüyorum. Demek ki boşuna heveslenmişim, bizimkinin planı ayrıymış… Telefonunu kapatıp yanıma geliyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorum. -Evet, canım nereye gideceğiz bu akşam? Diyorum. Yüzünün şekli değişiyor. Yılışık bir ses tonuyla; -Canım, yanlış anlama ama, beni arkadaşlarım davet etmişlerdi. Yani, diyorum bu gece tek başıma gitsem… Bak inan ki geç kalmayacağım… Diyor. Telefon konuşmasından bunu tahmin etmeme rağmen, ağzından duymak beni şoke ediyor. Buna rağmen alttan alır bir tavırla; -Neden ben de gelmeyeyim ki?...

175

-Ya, sen bizim aramızda sıkılırsın… Buna çok kızıyorum. Kızgınlığımı bastırmaya çalışarak; -Neden sıkılacakmışım, onlar da insan değiller mi? -Hayır, yani yanımızda erkek arkadaşlarımız da olacak. Sen yine kıskançlık gösterirsin… Konuştukça her sözü kurşun yarası gibi geliyor bana. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Artık öfkemi gizleyemiyorum. Her yanımın titremesi sesime de ilişiyor; -Bak canım, sen artık evli bir kadısın. Biz artık evliyiz. Birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Ben eşimi hiç tanımadığım insanlarla barlarda eğlenmesine dayanamam. Eğleneceksek beraber eğleneceğiz… Yani sen şimdi bara gidip, başka erkeklerle eğleneceksin, bende evde yalnız başıma seni bekleyeceğim. Allah aşkına bu senin içine nasıl sinecek?... Seni tanıyamıyorum… Deyip, yerimden kalkarak içeri geçiyorum. Şaşkın bir şekilde odanın içerisinde dolaşıyorum. Telefonu çalıyor, sanırım yine o arkadaşları olacak. Onlara gelemeyeceğini söylüyor. Bütün öfkeme rağmen “gelemeyeceğim” demesi, yine de içimi rahatlatıyor. O gece yemek yemedik, gece boyunca somurtan yüzlerle ayrı koltuklarda televizyon izledik. Her şeye rağmen, ertesi gün elimde bir gülle eve gelmiştim. Ondan güzel birkaç söz beklerken, o verdiğim gülü umursamadan; -Hatanı anladın değil mi?... diye sormuştu. Aramızdaki buzları eritmek düşüncesiyle, bir hafta sonu iş çıkışı bir markete giderek, beraber geçireceğimiz güzel bir akşam için alışveriş yaptım. En iyisinden iki şişe şarap, çiçekçiden bir buket de gül yaptırarak, erkenden eve gittim. Ona hazırlayacağım güzel bir masayla sürpriz yapacaktım. Hemen önlüğümü bağlayıp, işe koyuldum. Cep telefonum çaldı. Açtım, arayan Serap’tı. Coşkulu bir şekilde evde olduğumu, onu beklediğimi söyledim. O, çok anlamsız bir sesle; -Ay bu saate evde ne işimiz var? Bak, biz arkadaşlarla sinemaya gideceğiz. İstersen sen de gel… Peşinden, kendince beni rahatlatmak için; -Arkadaşlarım evli çiftler, diyor. Bir anda kolum kanadım kırılıyor. Gece için umut ettiğim hayallerimin yıkılması bir tarafa, asıl onun bu anlam yükleyemediğim davranışına yıkılıyorum… Mutfaktaki sandalyeye yığılmış bir şekilde hiçbir şey düşünemeden öylece oturuyorum. Bir süre sonra kendimi toparlıyorum. Ne yapmalıydım? Gitmesem, o zaten kafasına koymuş, bir başına gidecekti. En iyisi yanında olayım, diyorum kendi kendime. Üzerimi değiştirerek, dolmuşa binip, yanlarına gidiyorum. Arkadaşlarıyla sinemaya yakın, bir kahvenin bahçesinde oturmuş çay içiyorlardı. Beni görünce şaşırıyor. Sanırım gideceğimi beklemiyordu. Masaya gidip, “merhaba” diyorum. Serap, oturduğu yerde bizi tanıştırıyor. İçlerinden birisi ayağa kalkarak, yandan bir sandalye çekip, bana yer açıyor. Diğerleri sadece göz ucuyla merhabalaşıyorlar benimle. Anlaşılan, başta karım olmak üzere benim gitmiş olmamdan pek memnun kalmamışlardı. Kendi aralarında, çok sıradan şeylerden bahsederek, sohbet ediyorlar. Serap, onlarla o kadar mutlu ki, benim orada olduğumun farkında bile değil. Çok sıkılıyorum. Saatime bakıyorum. Biraz da onlara katılmak için “film kaçta başlıyor?” diyorum. Sorumu umursayan olmuyor. Sadece, oturmam için bana yer açan arkadaşı fısıldar bir şekilde “daha kırkbeş dakika var” diyor. O kırkbeş dakika bana kırkbeş yıl kadar uzun ve sıkıcı geliyor.

176

Biri hesabı ödüyor ve kalkıyoruz. Sinemaya giderken, Serap beni azarlar gibi “neden geleceğini söylemedin?” diyor. Cevap vermiyorum. Daha doğrusu ne cevap vereceğimi bilemiyordum… Daha önceden biletlerini aldıklarından dolayı, sadece benim için bir bilet alınıyor. İçerde yanlarına oturmam için bitişiğindeki kişiden rica ediyorum; yerlerimizi değiştiriyoruz. Sinema çıkışında Serap fikrimi sormadan arkadaşlarını eve davet ediyor. Sıkıntıdan patlayacak gibi oluyorum. Allahtan arkadaşları bu teklifini kabul etmiyorlar. Eve gelir gelmez, daha ona yapmak istediğim sürprizi anlatacaktım, o hırsla atılıyor; -Arkadaşlarımın yanındaki o tavırların neydi öyle… Konuşmadan sus pus oturmalar falan… -Hayır canım ben elimden geleni yaptım, arkadaşların benimle ilgilenmediler... Sesi birden kabalaşıyor; -Sen arkadaşlarıma bir şey diyemezsin. Sorun sende, bir türlü uyum sağlayamıyorsun… Ne diyeceğimi bilemiyorum. Daraldıkça daralıyorum, hıçkırıklar gelip boğazıma dayanıyor. Bir sigara yakıp, balkona çıkıyorum. Üst üste kaç sigara içtiğimi hatırlamıyorum. Elinde ona aldığım güllerle, mahcup olmuş bir edayla yanıma geliyor. Başı önünde yumuşak bir tonla; -Sen bunları bana mı almıştın? -Evet. Başka şeyler de almıştım. Karıma sürpriz yapıp, belki güzel bir akşam geçirebiliriz diye hayal etmiştim… Balkondaki diğer sandalyeyi yanıma çekerek, oturuyor. Başımı ondan yana çeviriyorum. Göz göze geliyoruz. Her an boşalacakmış gibi ağlamaklı gözleriyle bana bakıyor. Ürkek bir şekilde elini uzatarak, bacağıma koyup, sıvazlıyor. -Canım bunu bilmiyordum… Özür diliyorum… Bu davranışı içimi yumuşatıyor. Hatta duygulanıyorum. Utanmasam ağlayacaktım. Sesime ilişen o ağlamaklı tonla; -Bilseydin bir şey değişecek miydi? Sen benim karımsın, canımsın, sevgilimsin… senin için yapamayacağım hiç bir şey yoktur. Çünkü seni çok seviyorum. İnan ki, benim seni düşündüğüm, seni sevdiğim kadar hiç kimse ne sever, ne de değer verir. Bunu anla artık. Ve buna göre davran… Boynuma sarılarak ağlıyor. Bende koyuveriyorum kendimi… O gece hiçbir şey yapmadan, erkenden birbirimize sarılarak çocuklar gibi uyuduk. Ertesi gün sabah uyandığımda, yanı başımda oturmuş saçlarımı okşuyordu. Gözlerimi açtığımı görünce “günaydın aşkım” deyerek, eğilip, dudaklarımdan öpüyor. Bir an ona kırgınlığımı unutup, yatağa yatırıyorum. Tam sevişecekken dün yaşadıklarımı hatırlıyorum. Birden soğuyorum. Kendimi yana bırakıp, sırt üstü uzanıyorum. Şaşırmıştı. Bana dönerek; -Ne oldu canım? -Bir şey yok. İçimden gelmiyor… Oysa içimdeki ona karşı dayanılmaz arzuyla kıvranıyordum. O da fazla diretmiyor, bir süre yanımda öylece sessizce uzanıyor. Benden bir girişim görmeyince, kalkıp üzerini düzeltiyor. Kapıdan çıkarken; -Kahvaltı hazır… Duş alıp, giyindikten sonra yanına gidiyorum. Balkonda güzel bir kahvaltı masası hazırlamış. Beni görünce çaylarımızı dolduruyor, tekrar “Günaydın” diyor. Ona, “günaydın. Masan yine harika olmuş” diyorum. İkimiz de tatil günlerinde gönlümüzce yaptığımız bu kahvaltıları çok seviyoruz. Karşılıklı iltifatlarımız bir süre daha devam ediyor. Hiçbir şeyin bu tatil günümüzü bozmasına izin vermeyecektim. Elimden geldiğince onunla tartışmayacak, gerekirse hep alttan alacaktım.

177

İkinci çayımı dolduruyordum. Onun bardağına baktım, az bir şey kalmıştı bardağın dibinde. Tam onun bardağını da doldururken yine cep telefonu çalıyor. Göz göze geliyoruz. Başımı önüme eğiyorum. Telefonunu açıyor. Karşıdan ne denildiğini bilmiyorum ama, birden bizimkinin yüzü gülüyor. “sağ ol canım… ne bileyim oldu bir kere… olabilir… ben sonra seni ararım… bende canım…” Yerimde sessizce oturmuş, bu içten ve samimi konuşmasını dinliyordum. Telefonunu kapatıp, masaya bırakıyor. Kısa bir süre duraksamadan sonra, bana izahatının gereksinimini duymuş olmalı ki; -Bu eski bir arkadaşım. Evlendiğimi yeni duymuş, tebrik ediyor… -Ne güzel…Canımlı falan konuştuğuna göre çok seven samimi bir arkadaşın olmalı. -Ay, yine yanlış anlayacaksın ama, tanısan çok şeker bir çocuk… Erkek arkadaşlarından biri olduğunu tahmin etmiştim. Bu tatil günümüzde umut ederim ki bununla yetiniriz diye düşünüyordum. Bu kadarla kalmasını istediğim için konuşmuyorum. Birden omzuma dokunarak, yine o yalvaran sesiyle; -Canım, bununla senden önce altı ay kadar bir arkadaşlığımız olmuştu. Bak, seninle tanışmak istedi. Çok çağdaş bir insan… Denize gideceklermiş, gelip, bizi de almak istiyorlar. Ne dersin, gidelim mi? diyor. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Yine lokmalar boğazımda düğümleniyor. Beni ne sanıyordu bu kadın?... Öfkeden ellerim ayaklarım titriyor. Donakalan beynimde vereceğim cevabı düşünmeye çalışırken; -Haydi aşkım, lütfen kıskançlık yapma… Artık laflarımı tartıp söylemekten vazgeçip, aklıma ilk gelenleri sıralıyorum; -Ben, senin eski yada yeni fark etmez, sevgililerinle tanışmak zorunda mıyım? Allah aşkına sen beni delirtmek mi istiyorsun? Artık evli bir kadınsın diyorum, bazı sorumlulukların var. Beni adam yerine koymayabilirsin, ama en azından evlilik kurumunun kutsallığı adına bir az kendine çeki düzen ver… Hiç beklemediğim ya da beklediğim fakat, yüzleşmek istemediğim bir tavırla karşıma dikilip, adeta gözlerinden ateş püskürterek; -Ben bir rahibe değilim. Sen beni bütünüyle sosyal yaşamdan soyutlamak istiyorsun… -Allah aşkına bir hafta sonunu karımla baş başa geçirmek benim de hakkım değil mi? Biz artık bir aileyiz, bir aile özelimiz olsun. Zırt pırt oraya buraya, o arasın, bu arasın… Bağırarak sözlerimi kesiyor. -Eğer aile bu ise, ben aile olmak istemiyorum… İster istemez benim de ses tonum yükseliyor. Balkonda bağıra çağıra konuşarak çevreye rezil oluyorduk. Kolundan tutarak içeri çekiyorum. Dakikalarca, zaman zaman kızarak, zaman zaman alttan alarak, ağlayarak evime geldiği, evlenmeden önce belirlediğimiz ve kendisinin de kabul ettiği koşulları bir bir anlatıyorum. Konuşmadan koltuğa yığılıp ağlıyor. Onun o şekilde ağlamasına dayanamıyorum. Yanına gidip, önünde diz çökerek, ellerini okşuyorum. Daha yumuşak ve birazda yalvarır bir şekilde; -Bak canım biz artık evliyiz. Bizim sorumsuz, genç çocuklar gibi, bir başımıza her gece bir barda, her gün bir toplantıda, her gün bir davette olmak gibi bir lüksümüz yok. Senden istediklerim fazla çekilmez, sıkıcı, ağır şeyler değil. İkimizin ortak onayıyla belirleyeceğimiz bir yaşam istiyorum. Birlikte paylaşmamızı istediğin hangi şeye “yok” dedim? lütfen, mutluluk bize çok uzak değil, sadece bir birimize ve beraber aldığımız kararlara biraz saygı duyalım, o kadar. Senden istediklerim, inan ki ikimizin mutluluğu içindir… Senin dışında paylaşacağım hiçbir şey beni mutlu etmiyor. Ancak sen olursan ben mutlu olabilirim. Çünkü seni çok seviyorum… Parmaklarıyla göz yaşlarını silerek, burnunu çekip; -Ben de seni çok seviyorum… -O zaman neden başkalarının yaşamlarımızı zehir etmesine izin veriyoruz?...

178

Oturduğu koltuktan aşağı süzülüp, boynuma sarılarak ağlamaya devam ediyor. Saçlarını okşuyorum. Ağlamayla karışık bir şekilde, mırıldayarak; -Bilmiyorum… bilemiyorum… O gün saatlerce konuşmuştuk. Onun o tanımlayamadığım zavallı haline, ilişkimizin durumuna, çıkmazlarıma ben de ağlamıştım. Karşılıklı özür dilemeler, bir daha olmayacak sözleri… vesair, vesair… Bir daha aradıklarında onlara cevap vermek zorunda kalmasın diye, kendi isteğiyle cep telefonunu kapatmıştı. Aramızda hiçbir şey olmamış gibi, gün boyu beraber temizlik yapmış, evi düzenlemiştik. Akşamüzeri duş alıp, çıkmıştık. Sahilde yürümüş, bir yerlerde oturup, karşılıklı bir şeyler içmiştik… Birlikteliğimiz gün geçtikçe çekilmez ve içerisinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Bir iyi bir çok kötü oluyordu… Onun bu değişken yapısına anlam veremiyordum. Zaman zaman bunun hastalık olabileceğini düşünerek daha toleranslı ve müşfik davranıyordum. Bu durumda daha da pervasızlaşıyordu… Artık beni hiç dinlememeye başlamıştı. O aşık olduğum kadın gitmiş yerine hiç tanımadığım bir kadın gelmişti… Yine, evlenmeden önceki gibi cepten telefonlaşmalar, mesajlaşmalar, çağrı bırakmalar… Hayatında ben yokmuşum gibi yaşıyordu… Her gün, her an kahroluyordum. İşe gidince bütün aklım onda kalıyordu. Bu yüzden kendimi tam olarak işime de veremiyordum. Açıkçası, beni aldatıyor duygusu yiyip, bitiriyordu beni. Gerçi, yaptıkları aldatmak değil de neydi?; benden gizli telefon konuşmaları, mesajlarıyla, beraber gitmemizi istediği ve benim gitmediğim, arkadaş toplantılarına gitmekle, onlarla gizliden buluşup, barlara, eğlencelere gitmekle, sözünü tutmamakla, sürekli yalan söylemekle zaten aldatıyordu beni… Ona, bildiğim yada onun için okuyup öğrendiğim, bütün inançlara, felsefelere, bilim adamlarına, onların sosyal yaşamı tanımlamalarına dayanarak, yaptıklarının yanlış olduğunu, hiçbir dine, felsefeye, görüşe, yaşam biçimine uymadıklarını günlerce anlatadurdum… Biz artık evliyiz, bir birimize ve evliliğimize karşı, topluma karşı, ailelerimize karşı sorumluluklarımızın olduğunu… Hiçbir söylediğime kulak asmıyordu. Çünkü o beni sıradan bir köylü çocuğu olarak görüyordu ve bana inanmıyordu ya da inanmak işine gelmiyordu. Beni sürekli a sosyal olmakla, ilkel olmakla suçluyordu. Artık ona çağdaşlığın tanımını hangi felsefeyle, hangi inançla, hangi bilimle anlatacağımı bilemiyordum. Ve buna da gücüm kalmamıştı… Onun çağdaşlıkla ilgili olarak bildiği tek şey vardı; hiçbir sorumluluk duymadan istediğini yapmak ve öyle yaşamaktı. Bunun adına da özgürlük diyordu. Kadının özgürlüğü… Günlerim yine eskisi gibi birer kabusa dönmüştü… Başka yerlerde, başkalarıyla gezmeleri, eğlenmeleri yetmiyormuş gibi, bu yaşamını eve taşımaya başlamıştı. Bu ev partilerinde beni kendilerine uyum sağlamamakla, sorun çıkarmakla, misafirlerine istediği hizmeti yapmamakla suçluyordu. Dünyam öylesine daralmıştı ki, kendimi onların arasında basit, işe yaramaz, bir sığınma gibi hissediyordum. Bu dayanılmaz ev toplantıları sıklaşmıştı. Sıklaştıkça pervasızlıkları da artıyordu… Benim evde olmamdan dolayı rahat eğlenemediklerini, onların sapıkça eğlencelerine engel olduğumu söylüyor ve kibarca, onlar geldiğinde beni evde istemiyordu. Çoğu kez onları kendi evimde, kendi karımla baş başa bırakıp, gitmek zorunda kalıyordum. Eve döndüğümde muhtemelen sarhoş oluyordu ve bana ağzına geleni söylüyordu... Ona karşı koyduğumda, beni kadına şiddetle, mülkiyetçi davranmakla suçluyordu. Kaç sefer her şeyi olduğu gibi bırakıp gitmeyi düşündüysem de, olmadı… Geride bırakacağım ve kendi özel tarihim saydığım o kadar çok şey vardı ki…

179

Dosta, düşmana, aileme karşı koşul ne olursa olsun bu evlilik sürdürülmeliydi. Kendimi böylesine saçma sapan bir inanışa kaptırmıştım işte. Dayanacaktım, ama nasıl? Dayanacak gücüm kalmamıştı. Kedimi sıradan, güçsüz, zavallı, bir asalak, pire, bit, Serap’ın kirli yaşamında bir kamuflaj malzemesi gibi görüyordum. Bütün çıkış yollarım kapanmıştı. Bağırarak, çağırarak imdat isteyeceğim kimsem de yoktu. An be an beni yiyip, bitiren çaresizliğimi lanetliyordum... 2 Eylül Bugün zindanımda ölümcül bir gün daha yaşadım. Serap, akşam arkadaşlarıyla yine evde parti verdi. İş arkadaşları dediği sadece iki kişiydi. Diğer erkekleri hiç tanımıyordum. Beş erkek, üç bayan geldiler. İki bayan, iki erkek işyerinden Serap’ın arkadaşlarıymış. Öbürlerinin nerden geldiklerini, kim olduklarını bilmiyordum. Akşam erkenden toplandılar. Serap’ın kız arkadaşlarıyla önceden hazırladıkları, mezeleri, yemekleri salondaki masaya dizdiler. En az bir aylık harcamamız kadar masraf yapılmış… Ben yine partinin etkisiz elemanı, figüranıydım. Gece boyunca dayanılmaz acılar çektim. Başta karım beni aşağılıyor, sonra da o züppeler, o fahişeler… Bu anlamda karım hangi kategoriye giriyor, bilemiyorum… Geç saatlere kadar eğlendiler. Sarhoş olup, sarmaş dolaş, loş ışıklar altında dans ettiler, fiskos yaptılar. Karım ben yokmuşum gibi davrandı. Geceye yalnız gelen Ferit denilen zibidiye eşlik etti… Çıldırmak bu olsa gerek… …………… …………… …………. *.* * Evet, gerçekten çıldırmanın öyle bir şey olması gerekiyordu... Öğlenden sonra Serap beni arayarak, bu akşam iş yerinden arkadaşlarıyla evde parti verip, eğleneceklerini söylemişti. Buna hiçbir zaman “olmaz” demek gibi bir şansım yoktu. Seri bir şekilde emrivaki birkaç şey daha söyledikten sonra, yine ona vereceğim cevabı beklemeden telefonu yüzüme kapatmıştı. İş yerinde mesaim bitene kadar, neler yaptığımı, nasıl yaşadığımı, günümün nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile. Sadece bedenim oradaydı. Ruhum, beynim paramparçaydı… Zaten elimi eteğimi evden çekmiştim. Serap’tansa umudumu… Akşam eve gidememezlik de yapamazdım. Zira, bu konuda Serap’ın kesin emri var; akşam mutlaka evde olmalıydım. Sanki bana işkence olsun diye bunu yapıyordu. Aslında benim evde bulunmam onun umurunda bile değildi. Amaçları, dışarıya, komşulara karşı karı kocamla beraber evimizde dostlarımıza davet veriyoruz, ailece eğleniyoruz imajı vermekti. Bunu bilmek ve bu emellerine alet olmak beni daha da kahrediyordu… İş çıkışında canım eve gitmek istemedi. Kafamın içerisi karmakarışık, başı boş, divane divane sokakları dolaştım. Sahile inip, uzun uzadıya denizi seyrederek halime yandım. Çok çaresiz ve acınacak durumdaydım… Evleneli henüz iki ay bile olmadı. Şimdi olduğu gibi bırakıp gitsem, çevreme, dostlarıma, en çok da aileme ne diyebilirdim. Bunu nasıl izah edebilirdim… Annem kahrından ölebilirdi. Oysa evlenmem onları dünyanın en mutlu insanları yapmıştı. Belki de bizden dört gözle çocuk bekliyorlardır. Her şeyi geride bırakıp, başımı alıp giderek onların bütün

180

hayallerini yıkamam. Daha kötüsü, yaşadıkları o küçücük yerde çevrelerine karşı hep ezik kalacaklar. Onlara bu haksızlığı yapamam… Bunları düşündükçe, çektiklerimi önemsemiyorum. Ama onların hayallerinin yıkılmasına dayanamam. Güneş batana kadar sahildeki bankta kafamın içerisindeki bu çıkmazlarla savaşıp durdum. Artık zindanıma dönüp, o dayanılmaz işkenceleri çekmenin zamanı gelmişti. Ben eve gidiyordum, ama ayaklarım beni geri çekiyordu. Sanki şiddetli esen bir rüzgara karşı koyarak, güçlükle adım atar gibi yürümeye çalışıyordum. Onu içeride başka biriyle uygunsuz bir şekilde yakalayabilirim korkusuyla, önce zile bastım, peşinden anahtarımla kapıyı açarak içeri girdim. İçeri girer girmez Serap’ı üzerinde transparan bir kıyafetle, şen şakrak bir şekilde karşımda buldum. Beni görür görmez aniden yüz ifadesi değişiyor ve hiç bir şey söylemeden içeri dönüyor. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Sanırım başkasını bekliyordu. Böylece içeri girer girmez ilk hançer darbemi yemiştim. Ayakkabımı çıkarıp, terliklerimi giyerek salona geçtim. Salon, adeta bir bayram günü süslenen ilk okul sınıflarını andırıyordu; renkli balonlar, kağıtlar, kurdeleler, masada mumlar, kekler, pastalar, envai çeşit yemek ve içkiler vardı. Serap, genç bir bayanla beraber masadakileri düzeltmekle meşguldü. Koltuklarda, sere serpe yayılmış, ellerinde viski bardaklarıyla, şimdiye kadar hiç görmediğim iki erkek oturuyordu. İçeri girip, selam vermeme rağmen hiç istiflerini bozmuyorlar. Yanlarına giderek, elimi uzatarak “hoş geldiniz” diyorum. Beni umursamaz bir tavırla, usulden elimi sıktılar. Serap, aynı umursamazlıkla, hatta sıkılarak, onlara dair bir şey söylemeden, sadece beni onlara tanıttı. Daha sonra onların adlarının Ferit ve Cem olduklarını, şirket sahibi iş adamları olduklarını öğrenecektim. Adamların ve karımın beni küçümseyen ve kayda almayan tavırlarına rağmen masaya yönelip karıma “yapabileceğim bir şey var mı, canım?” diyorum. O, beni azarlarcasına “şöyle bir yerlerde otur” diyor. İçim daralması öfkeye dönüşmüştü. Oturma odasına geçerek, bir sigara yakıp, odanın içerisini rastgele adımladım. Ne yapacağımı bilemez durumdaydım ve çaresizdim… Yatak odasına geçtim, üzerimi değiştirip, mutfaktan kendi biralarımdan bir tane alarak balkona çıktım. Onlara görünmemek ve onları görmemek için beyaz plastik sandalyemi balkonun kuytu bir köşesine çektim. İçinde bulunduğum çıkmaz, yüreğime dayanılmaz acılar düşürmüştü. Gözüm içerdeki, hiç tanımadığım züppeleri hiç tutmamıştı. Her ikisi de, orta yaşın üzerinde, puşt bakışlı, parasını güç olarak kullanan, genç kadın avcıları tipi vardı. Hele, parmaklarının arasına tutturduğu puroyla caka atarak, bakışlarıyla Serap’ı çıplak soyarak, ağzı salyalı Ferit denilen züppeyi elimden gelse gidip boğasım gelmişti. Bu arada dış kapı peş peşe çalmaya devam ediyor. Her kapının çalmasında, yeni züppeler geliyor, diye yüreğim ağzıma geliyordu. Her kapının açılmasıyla beraber antreden kahkaha sesleri yükseliyordu. Özellikle Serap’ın o şuh ve davetkar kahkahaları, girenleri karşılarken kullandığı canımlı, aşkımlı kelimeleri, beni çileden çıkarıyordu. Çıldırmak üzereydim… O an her şeyi olduğu gibi bırakıp, gitmeyi aklımdan geçiriyordum. Bunu yapamazdım, her şeye rağmen Serap’ı o leş kargalarıyla baş başa bırakıp gidemezdim. Bir saatten fazla, beni yiyip bitiren iç hesaplaşmalarımla beraber öylece balkonda kaldım. Birden suratı bir karış, öfkeli bir şekilde Serap’ı yanımda buldum. Azarlar bir tonda; -Yahu, sen adam olmazsın, hep bir yabani olarak kalacaksın… Ne işin var burada? Gel de, nezaketen de olsa gelenlerle biraz ilgilen, ev sahipliğini göster… Hiçbir şey söylemeden, oturduğum sandalyeden kalkıp, kuzu kuzu Serap’ın peşinden salona geçiyorum. Yeni gelenlerle merhabalaşıyorum. Bunlardan sadece ikisini tanıyordum.

181

Biri önceden gelip, Serap’a yardımcı olan Nesrin, diğeri ise ne olduğu, ne yaptığı belli olmayan, Serap gibi eğlence düşkünü Figen’di. Diğerlerini tanımıyordum. Onları gözlemliyorum, içlerinden adam gibi birisi yoktu. Kır saçlı, tıknaz, yaşı eli civarında, abartılı giyimli adam; -Serapçığım beyefendi eşiniz mi? Maalesef der gibi, alaycı ve küçümseyen bir şekilde yüzüme bakan Serap; -Evet, eşim… diyor, iki kelimeyle. Serap’ın seksi vücudunda erimiş adam, sulanmış ağzıyla, hayıflanarak; -Çok şanslısın delikanlı… diyor. Masanın etrafında toplanılıp, kadehler kaldırıldı. Ben de mecburen bir kadeh kaldırmak zorunda kaldım. Yaşlı adam, tören havasıyla “kadehlerimizi bu gecenin güzel kadınlarına, en çokta bu imkanı bize sağlayan, güzel kadın Serap’a kaldıralım” diyor. Herkeste yapmacık bir kahkaha, kadehlerini masanın orta yerinde buluşturdular. Karımın güzel bedenine, salyalanmış ağızlarıyla kadeh kaldırılıyordu… Ben kadehimi usulden dudaklarıma değdirip, masaya bıraktım. Bir süre ayakta sohbet edildi. Erkeklerin her biri, kadınlardan birisini gözüne kestirmişti. Sanırım, Ferit’in payına da sevgili eşim Serap düşmüştü. Peş peşe devrilen kadehlerden sonra sohbetleri gittikçe iğrençleşiyordu. Beni umursayan yoktu. Ferit, arada bir elini Serap’ın omuzlarına koyarak, hayatım, canım, aşkım gibi sözcüklerle konuşuyor. Serap’sa bu durumdan son derece hoşnut. Adam bir ara kalabalığı susturarak, geçmişte Serap’la beraber yaptıkları bir gemi yolculuğundan ballandıra ballandıra bahsetti. Şoke olmuştum… Bunu bana anlatmamıştı. Anlıyorum ki Serap’ın bana anlatmadığı daha çok şeyi var. Ve yine anlıyorum ki, bu züppe de Serap’ın eski sevgililerinden birisi. Gece ilerledikçe, gürültülü müzik eşliğinde o bok çuvalı gibi duran iğrenç bedenlerini anlamsızca sallayıp duruyorlar. Yüzlerine baktıkça tiksiniyordum. Bu iğrenç ortama daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. Şarap kadehimi alarak tekrar balkona çıkıyorum. Daralan yüreğimi gökyüzünün sınırsız mavisinde eritebilir miydim, bilmiyorum?... Başımı, griye çalan tondan maviye dönmüş gökyüzüne çeviriyorum. Ay bütün cömertliğiyle süzülüyor, geceye göz kırpan parlak yıldızların arasından. İnandığım bütün kutsallıklara, dinlere, peygamberlerine, evliyalarına sığınarak, bu işkencenin bir an evvel bitmesi için dualar ediyorum… Yaşadıklarımın verdiği sıkıntıdan boğulacak gibi oluyorum. Yine o tertemiz sınırsız duygularıyla, şefkatlı ve sıcacık koynuyla annem geliyor, sarmalıyor beni… Peşinden aynı sıcak şefkatla bütün Anadolu kadınları, anaları… dokunulmamış, duru, sevgisi sevgi, aşkı aşk, yüreği sonuna kadar yürek kadınlar, bizim kadınlar… Yüreğim inceliyor, nefes alışlarım sıklaşıyor ve gözlerim boşaldı boşalacak oluyor. Ama ağlamamalıyım. Bu züppelerin gözyaşlarımı alaya almalarına izin vermemeliyim… Burnumu üst üste çekerek, gözyaşlarımı içime gömüyorum. Bu arada balkonda biri beliriveriyor. Işığı yakmadığımdan geleni yanıma gelene kadar tanıyamadım. Elinde viski bardağıyla sallanarak yanıma gelen Cem’di. Elini omzuma koyarak “seni sıktık mı koçum?” diyor. O an içimden, yüzünün ortasına bir yumruk indirip, balkondan aşağıya atmak geçiyor. Omzumdaki elini, kirli bir şeyi üzerimden atar gibi itiyorum. Onun ses tonuyla “sıktınız koçum” diyorum. Susuyor. Kanara çekilerek, balkonun korkuluk demirini tutup, deminki kaba hareketime aldırmadan “hava çok güzel, değil mi?...” diyor. Sorusunu cevapsız bırakarak, içeri geçiyorum.

182

Salondakiler kendilerinden geçmişçesine eğleniyorlardı. Tabi bu iğrenç tabloya eğlence denilirse… Gözlerim karımı arıyor. Ferit’in oturduğu koltuğun kenarına oturmuş, elli Ferit’in saçlarında, Ferit’in eli ise onun yarıya kadar çıplak kalmış bacaklarında bir şeyler konuşuyorlar. Diğerleri de benzeri şekilde yanına partnerini almış onunla meşgul. Sadece bir çift salonun ortasında birbirlerine sarılmış ve müziğin eşliğinde sallanıyorlar... İçeri girdiğimi fark eden biri bana bakarak “vay! Nerdesin be sen…” diyor. Adamın bana seslenmesiyle Serap’da beni fark ediyor. Yerinden kalkarak yanıma geliyor. Çevredekilere çaktırmadan, öfkeli bir şekilde “ikide bir nereye kayboluyorsun sen? Beni çevreye rezil ediyorsun…” diyor. Ona, iğrençlik belirten bir ifadeyle “zaten sen yeterince rezilsin ve yaptığınız iğrenç bir rezalet…” diyorum. Lafı fazla uzatmadan yanımdan ayrılıyor. Bu arada, ayakta güçlükle duran bir kadın müzik setini kapatarak içerdekilere “hey millet, bir dakika…” diyor. Kimsenin onu umursadığı yok. Çantasından çıkardığı kaseti müzik setine yerleştiriyor. Bir anda odanın içerisi seksi, slov müziğin sesiyle doluyor. Uzanıp, odanın ışıklarının bir kısmını da söndürdükten sonra yalpalayarak salonun ortasına geliyor “benimle ilgilenecek kimse yok mu?” diyor, sarhoş bir şekilde. Biri güçlükle yerinden doğrularak yanına gidiyor ve bir birlerine sarılıyorlar. Yaptıkları danstan başka her şeye benziyordu; adeta ayakta sevişiyorlardı. Zaten yanımdaki koltukta oturan çift kendinden geçmiş bir şekilde dudak dudağa öpüşüyorlardı bile... Serap’ın o geceki partneri olan Ferit, yerinden kalkarak yanıma geliyor. Elini masaya destek ederek ayakta durmaya çalışarak “dostum Serap gibi bir kadının olduğu için çok şanslısın. O mükemmel bir kadın be…” Adamın iltifatlarını duyan Serap hiç gocunmuyor. Tam tersi ağzı kulaklarında kendinden geçiyor. Bana “görüyorsun işte, kıymetimi bil” der gibi bakıyor. Akşamdan beri Serap’la yemediği bok bırakmayan adam, benimle alay eder gibi “sevgili karınla dans edebilir miyim?” diyor. Cevabımı beklemeden, elini Serap’a uzatarak, onu dansa kaldırıyor ve birbirlerine sarılarak, müziğin eşliğinde sallanıyorlar... Yandaki koltuğa yığılarak onların o iğrenç hallerini izliyorum; Serap kollarını adamın boynuna sarıyor. Adamsa, elleriyle Serap’ın kalçalarını kavramış. Yanak yanağa kendi aralarında fısıldıyorlar… Masanın yanında yalnız başına kalan Nesrin yanıma yaklaşıyor ve oturduğum koltuğun kenarına oturuyor. Elini saçlarımda gezdirerek, gözlerimin içine bakıp, insanın içini gıcıklatan, şuh bir ses tonuyla “seninle dans edelim mi?...” peşinden “Yok yok, canım sıkıldı, istersen bir odaya geçip kafamızı dinleyelim…” diyor. Aslında sırf Serap’ı kıskandırmak için, bir an onun istediğini yapmayı aklımdan geçirdim. Ama, o zaman benim o züppelerden ne farkım kalacaktı. Zaten Serap’ın beni umursadığı da yoktu. Ciddi bir tavır takınarak, ona “beni rahat bırak. Bu kadar erkek yetmiyor mu size?” dememe rağmen, kadın hiç umursamadan “acayip şeysin sen. Baksana karın başkasının kollarında ne kadar mutlu. Benim Serap’tan neyim eksik, sana alasını yaşatırım…” diyor. O daha sözlerini bitirmeden, yerimden kalkarak tekrar balkona çıkıyorum. İnanmakta güçlük çektiğim, yaşanan bu rezalete karşı balkon tek sığınağım oluyor. Yine de parçalanan yüreğim içerde kalıyor. O rezaletin ortasında, o rezil adamın kollarında orgazm oluyordu… Allah kahretsin, bitmek bilmeyen gece uzadıkça uzuyordu. Nesrin yalpalanarak yanıma geliyor. Ona kayıtsız kalıyorum. Yanıma sokuluyor, hiç beklemediğim bir şekilde dudaklarıma gömülüyor. Üzerimdeki şaşkınlığı attıktan sonra, onu üzerimden sert bir şekilde itiyorum. Hızla oradan uzaklaşıp, içeriye geçiyorum. İçerdekiler kendilerinden geçmiş, mayışmış bir şekilde birer bok yığını gibi duruyorlardı. Serap ve Ferit iki kişilik koltukta oturmuş, bir birleriyle meşguldular... İşte o an Serap’ı içimden söküp, atmıştım…

183

Artık bir şeyler yapmam gerekiyordu, yoksa delirecektim. Ani bir kararla gidip, müzik setini kapatıp, salonun ışıkları yakarak, kararlı ve öfkeli bir sesle “haydi bayanlar, beyler bu kadar rezalet yeter. Geç oldu herkes evine…” dedim. Beni umursayan yoktu. Bu sefer ses tonumu daha da sertleştirerek, bağırıyorum. Yalpalayarak yanıma gelen Serap, alaycı bir şekilde “ne o sevgilim erkekliğin mi tuttu? İlkel şey ne olacak…” diyor. Onu elimle itiyorum. Tam düşecekken, omzundan tutup, sandalyeye oturmasına yardımcı oluyorum. Balkondan dönen Nesrin, onun istediğini reddetmiş olmamın ezikliğiyle gözlerimin içine bakarak “tadı kaçtı buranın haydi, kalkalım millet…” diyor. Serap’sa içkinin verdiği sersemlikle kelimeleri kekeleyerek “bu gece burada kalsaydınız…” diyor. Göbekli adam ve Ferit yerinden kalkmışlardı bile. Ferit, gevrek bir ses tonuyla “yeter Serapçığım, kocan seni kıskanmaya başladı, biz artık gidelim…” diyor. Serap, zil zurna sarhoştu, hiçbir şeye karşı koyacak halde değildi… Salondaki her şeyi olduğu gibi bırakıp gittiler. Gidişleri de kendilerinceydi; sarmaş dolaş, bir birleriyle öpüşerek, saçma sapan yersiz iltifatlar yaparak… Figen ve Nesrin bizde kaldılar. Onlarla konuşmadan, bir şey söylemeden oturma odasına geçtim ve divanı açmadan öylece üzerinde uzandım. Kulaklarımda bir davul sonrası uğultu, yüreğimde bir talan sonrası yangınlar, alazlar ve yanan şeylerin külleri vardı… Ertesi sabah onlardan erken uyanmıştım. Başım patlayacak gibi zonkluyordu. Salona geçtiğimde, Nesrin yarı çıplak bir vaziyette koltukta, Figen aynı şekilde başka bir koltukta uyuyorlardı. Sevgili karım daha uygun yeri, yatak odamızı tercih etmişti… Duşumu aldım, üzerimi giyinip, evden çıktım. Aradığında bana ulaşmasın diye cep telefonumu kapattım. Tatil günü olduğundan sokaklar da, beynimin içerisi gibi bomboştu. Sahile indim. Sabahın bu saatinde, spor olsun diye koşan birkaç tombul hanım ve beyden başka kimsecikler yoktu. Bir banka oturup, uzak ufuklara dalarak beynimin içini güzelleştirecek düşler kurmaya çalıştım. Beynim o kadar yorgundu ki, hiçbir kurguyu kaldıramıyordu ve yüreğimin içindeki çıldırtan çelişkilere yenik düşüyordu… Ne yaptıysam, yüreğimdeki anafora söz geçiremedim bir türlü… Kalkıp, çarşıya doğru yürüdüm. Sadece yürüyordum. Rotam beli değildi. Ayaklarımın ruhsuz bedenimi götürdüğü yere, yerlere gidiyordum. Yalnızdım, çaresizdim ve dışarıdaki kavurucu sıcağa rağmen üşüyordum… Akşama, çaresiz zindanıma, yani evime dönmek zorundaydım. Ve beni neyin karşılayacağını tahmin ediyordum… Oysa hiçbir tartışmayı kaldıracak güçte değilim. Keşke her şey olduğu gibi kalsa, Serap’la hiç konuşmasak, bu konuyu bir daha hiç açmasak… Bana zindan gibi gelen evden içeri girerken, Serap, yüzü bir karış beni bekliyordu. Ona bir şey söylemeden direkt balkona geçtim. Peşimden o da balkona geliyor. Yüzünün her yanından şer akıyor. Yüzüme bakarak, öfke ve kin dolu bir ses tonuyla; -Sen adam olmayacaksın. Hep, ilkel bir yabani olarak kalacaksın… Ne zaman bitecek senin bu patavatsızlıkların? Allah aşkına akşam yaptıklarınla neyi ispatlamaya çalışıyordun?... Açıyor ağzını, yumuyor gözünü ve ağzına gelenleri sıralıyor…. Ona söylenecek söz bulamıyordum. Sadece içimden ona ve tanıştığımız güne lanetler okuyorum. Hatta, o an içim o kadar kirleniyor ki, bütün kadınlara, bu kadar aptal ve ihanete müsait olduklarını düşünerek lanetler okuyorum… Ben sustukça o üzerime gelmeye devam ediyordu. Ha bire beni ilkel olmakla suçluyor ve yaptıklarının çok normal olduğunu söylüyordu. Her suskunluğun bir sınırı vardı. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Bağırarak, öfkeli bir sesle; -Yeter artık! Yaptığınız rezaletti, skandaldı, iğrençlikti, namussuzluktu… -Sen çok namuslu davrandın sanki, Nesrin’i köşeye sıkıştırıp, onu öpmeye çalışman, ona sarkman sence çok mu namuslu bir davranıştı?

184

Ona Nesrin’e bir şey yapmadığımı söylemenin yararı olmayacaktı. Kim bilir, kendisine yüz vermediğim için Nesrin ona neler anlatmıştı… -Ben Nesrin’e hiçbir şey yapmadım. Onun bütün tacizkar davranışlarına rağmen bir şey yapmadım. Yapmam doğru olamazdı. Çünkü ben halen evliyim. Ve maalesef benden başka herkesin olan bir karım var… Söylediklerimin çok ağır olduğunu ve incindiğini söyleyerek; -Sen beni bu şekilde aşağılayamazsın. Onların hepsi çok temiz ve onurlu dostlarımdır… -Onurlu mu? Lütfen onuru onursuzlukla kirletmeyin. Peki o şerefsizler kızları yaşında olan sizlerle gönül eğlendirirken, karılarını, çocuklarını hiç düşünmediler mi? ya da siz çağdaş insanlar(!), bu soysuz davranışlarınızla hemcinslerinizin haklarını çiğneyerek, onlara da saygısızlık yapmıyor musunuz? Her fırsatta erkek aldatıyor diyorsunuz, peki erkek karısını kiminle aldatıyor? Yine bir kadınla… Anlattıklarımın onun için bir şey ifade etmediğini bildiğim halde yine de içimden geleni sıralıyorum… 8 Eylül Şu an saat gecenin yarısını çoktan geçmiş olmasına rağmen Serap hala eve gelmedi. Ve telefon bile etmedi. Onu defalardır arıyorum, ama telefonuna bir türlü ulaşamıyorum. Çıldıracağım. Bir kadın ancak bu kadar sorumsuz olabilir. Nerede?, Kimlerle?, Ne yapıyor? Aklıma neler gelmiyor ki… Aklıma gelenler, kafamın içerisindekiler, beynimi patlatacak şimdi… Kahretsin, delireceğim… …………….. …………….. …………….. *** Evet, saat gecenin yarısını çoktan geçmişti. Ama, Serap hala eve gelmemişti. Eve gelmeyişini bırakın, telefon edip, bir haber bile vermemişti. Defalarca onu cep telefonundan arıyordum, bir turlu ulaşamıyordum. Hep kapsama alanının dışında olduğunu söylüyordu o mekanik ses... Ya, rahatsız edilmek istemediği için telefonunu kapatmış veya gerçekten kapsama alanı dışında bir yerlerdeydi… O gün de, güne, her zamanki gibi onun asık suratı ve beni küçümseyen rutin edasıyla başlamıştık. Son zamanlarda hep aynı yüz ifadesi ve tavırlarıyla muattaptım ki, artık bu durumunu kanıksamıştım. İkimiz de işe gideceğimiz için erkenden kalktık. Birbirimizle konuşmadan ayrı ayrı hazırlandık ve yine kahvaltı yapmadan, beraberce evden çıktık. Sokakta yan yana iki yabancı gibi yürüdük. Sokağın başında o, dolmuşa binmek için durakta bekledi, ben de başım önümde yürüyerek işime gittim. Son zamanlarda gün içerisinde görüşmediğimiz, telefonlaşmadığımız için, bugün de böyle bir gereksinimimiz olmadı. Açıkçası her şeye rağmen, o beni umursamasa da, yine de onu hep merak ediyordum… Akşama doğru, mesaim bitince işten çıktım. Bir süre çarşıda dolaştım, oyalandım. Sonra eve gittim. Ev diyorum, aslında sadece uyuduğum yer desem daha doğru olur…

185

Ev yaşanılır gibi değil... Mutfağın hali perişan; akşamdan bırakılan tabak, tencere, bardak ne kadar kirli bulaşık varsa öylece duruyor. Salondaki kül tablaları sigara izmaritleri ve külle dolu. Yatak odası savaş alanı gibi; onun yatağın üzerine saçtığı iç çamaşırları, geceliği, temizini giydikten sonra rastgele attığı bluzları, buruşmuş, dağılmış çarşaf ve nevresimi gizliyor adeta… İçimi çekerek, söylene söylene evin içerisini dolaşıyorum. Mutfağa geçerek dolaptan bir bira alıyorum. Bir iki yudum içtikten sonra, mutfak önlüğünü bağlayıp, bulaşıkları yıkıyorum. Kısmen de olsa salonu toparlıyorum; kül tablalarını boşaltıyorum, sağa sola saçılmış gazete ve dergileri topluyorum. Yatak odasını sadece kendisi kullandığı için, neden topladığımı söyleyip, kızabilir korkusuyla oraya karışmak istemiyorum. Akşam için yemek yapmak istedim, dolap tam takırdı; yemeklik hiçbir şey kalmamıştı. Bakkala indim, yemeklik bir şeyler aldım. Yemeyeceğini bildiğim halde, yine de iki kişilik yemek yaptım. Mesaisi biteli üç saat oldu, hala gelmedi. Geldiğinde beraber yeriz umuduyla yemek yemedim. Birkaç kez cep telefonundan aradım ulaşamadım. Çaresiz, soğuyan yemeğimi ısıtarak, bir bira daha açıp, balkona geçtim. Lokmalar boğazımda düğümleniyor ve yutmakta zorluk çekiyorum. Bir türlü aklımdan çıkmıyor. Ona bu sorumsuzluğundan dolayı öfkeleniyorum, nerelerde olduğu içinde merak ediyorum. Gerçi merak etmem sadece beni yiyip, bitiriyor. Eminim ki, yine bir yerlerde o züppe arkadaşlarıyla beraber keyif çatıyorlar… Ondan fazla olmuştu onu cep telefonundan aramam; bir türlü cevap vermiyordu. Belki ailesine gitmiştir diye, onları aramak istiyorum, bunu duyunca bana kızacak… Bir keresinde yine böyle geç kalmıştı, merak edip, ailesini aramıştım. Bunun için bana dünya kadar fırça atmıştı. Vakit geçtikçe merakım beni yiyip, bitiriyor. İş yerinden tanıdığım bir arkadaşını arıyorum. Arkadaşı Serap’ın zamanında işten çıktığını söylüyor. Merakım büsbütün büyüyor. Üzerimi giyinip, dışarı çıkıyorum. Uğrayabileceğini tahmin ettiğim yerleri; barları, restoranları, çay bahçelerini dolaşıyorum, yok. İçimi saran öfke ve merak karışımı düşünce ve duygularla eve geldim. Şimdi karakollara, hastanelere gitmem daha kötü olabilirdi. Zaten gidip de ne diyecektim. Bu saat oldu karım hala eve gelmedi mi diyecektim?... Deli olmamak elde değildi… Artık onu evde beklemekten başka seçeneğim kalmamıştı. Balkona geçip, bir sigara yakarak, sokağı gözlemeye koyuldum. Öfkemden kaç sigara içtiğimi hatırlamıyorum. Gece hayli ilerliyor. Sokaktan gelip, geçenler seyreliyor. İçimi müthiş bir ümitsizlik sarıyor. Yatak odasına geçiyorum. Üzerime gece kıyafetlerimi giyiyorum. Onun dağınık duran çamaşırlarını görüyorum. Yine o göbeğimden başlayan acı, bir anda bütün bedenimi sarmaya başlıyor. Çamaşırlarını topladım, yatağı düzeltim. Ve kendimi tutamayıp, yatağa kapanarak, hıçkıra hıçkıra, çocuklar gibi ağlamaya başladım çaresizliğime… Nedir bu çektiklerim? Bu çıkmazlarım, çaresizliklerim, yaşadığım bitmez tükenmez çelişkiler… Bir yanda hala içimde dokunulabilir yanlarının olduğuna inanmak istediğim sevdam, bir yanda göz göre göre kirletildikçe kirletilen sevdam ve en acısı da kolumun kanadımın kırık olması… Sevgili karım, sevgilim gecenin bu vakti oldu hala eve gelmedi. Bana bir haber bile bırakma tenezzülünde bulunmayan karım şimdi nerde, kiminle, neler yapıyor?... Çıldıracağım aklıma bin türlü şey geliyor... En başta beni aldatıyor olma duygusu… Kesin aldatıyor inancı var içimde. Belki birileriyle şu an yatakta değil, ama şu saat olmasına rağmen bir haber vermemiş olması veya haber vermeden benden uzaklaşmış olması da zaten aldatmak değil mi?... Son zamanlarda çaresizliğim karşısında ölmeyi çok istemiştim. Hiç bu kadar intihar duygusuna yakın olduğumu hatırlamıyorum. Onu şu an bir başkasıyla yatakta sevişiyor olması

186

ve zevk çığlıkları atıyor olması ihtimalini düşündükçe, üzerimi parçalayıp, kafamı duvarlara vurmak geliyordu içimden… Ondan ayrılmak duygusu bir başka çıkmaz. En azından birkaç ay beraber kalabilseydik. Şimdi ayrılırsak, aileme, dostlarıma, düşmanlarıma ne diyecektim? Birkaç ay daha kendimi tutabilir miyim, onu da bilemiyordum… Beynimin içerisini kemiren bu duygu ve düşüncelerle oturma odama geçtim. Günlüğümü yazmaya karar verdim. Günlüğüme bir şeyler karalayınca kendimle hesaplaştığımdan mıdır, bilmiyorum, kısmen rahatlıyordum. Sanırım bu sayfalar benim ağlama duvarım, kendimle hesaplaşma yerim ve kendimi tek dostum olan kendimle hesaplaştığım günah defterim… Belki bu yüzdendir kısmen de olsa rahatlamam… Böylesi durumlarda insan neler yazabilir ki? Ülkede olup, bitenleri mi yazsam, o gün yaşadıklarımı mı yazsam, ya da sadece Serap’la yaşadığım yetiyor mu?... Son zamanlarda yaşamım öylesine sadece Seraplaştı ki, onun dışında hiçbir yaşanmışlık beni ilgilendirmiyor oldu. Yazdıklarımsa gerçekten beni utandırıyordu. Kendimi zaman zaman kalabalıklar arasında çırılçıplak soyunmuş gibi hissediyordum… O gece de yaşama dair bir şey yazmadım. Sadece Serap’ın o saate kadar eve gelmemiş olduğundan ve içimi kemiren duygulardan dert yandım. İçim o kadar çok yanıyordu ki, çevremde olup, biten başka şeyleri görmez durumdaydım. Sanki Serap’tan ve yaptıklarından başka hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu... O gece günlüğüme birkaç satır karaladıktan sonra çaresiz yatağıma uzandım. Bir türlü uykum gelmiyordu. İçimdeki sızı dayanılmaz durumda. Olumlu, olumsuz yüklediğim binlerce kurguyu kafam kaldıramıyordu artık, patlayacak durumdaydı. Bir sigara yakarak tekrar balkona çıkıyorum. Balkondan aşağıya sarkarak sokağa bakıyorum. Gecenin bu vaktinde kim olabilirdi ki? Sokaklar bomboştu… İçimdeki çıkmazlarla hesaplaşırken kapının açıldığını fark ediyorum. Hemen yerimden kalkıp, antreye fırlıyorum. Gelen Serap. Yarı sarhoş bir vaziyette, kirli bir şeye bakar gibi bana bakarak; -Sen daha uyumadın mı? Diyor. Öfkemden ne diyeceğimi bilemez durumdaydım. Sözlerimi ağzımda geveleyerek; -Saatin kaç olduğunu biliyor musun? Bu saate kadar nerdeydin? -Yine başlama… Bana kocalık taslamaktan vazgeç… -Bırak kocalığı, biz aynı evde yaşıyoruz. İnsan biraz olsun ahlaklı bir davranış göstererek, bir haber verir… Bana cevap vermeden ayakkabılarını ayağından sıyırıyor, çantasını rastgele vestiyere asarak yalpalaya yalpalaya banyoya geçiyor. Onun artık evde olmasına içim azda olsa rahatlamıştı. Ama, merakım ve içimi kuşatan kirli düşüncelerden kurtulamıyordum. Sinirimden her yanım titriyordu. Salona geçerek koltuğa öylesine ilişip, onun gelmesini bekledim. Onunla şimdi nerden, nasıl başlayarak konuşabilirdim? Acaba yarına mı bıraksam? Ama bu şekilde sabahı zor yapabilirdim... Epeyce bekledim, salona gelmedi. Yatak odasına geçtim; üzerini değiştiriyordu. Ona deminki sorularımı tekrarladım. Yine o baygın ve sarhoş sesiyle; -Arkadaşlarla sinemaya gittik. Oradan da gidip, bir yerlerde eğlendik… Beni umursamadan nevresimi açarak yatağa uzanıyor. Bu umarsızlığı karşısında delirecek gibi oluyorum. Şimdi konuşmakta diretmemin bir anlamı yok. Zaten hiçbir zaman da olmamıştı ya… Bir süre onu öylece yatarken seyrettim. Sonra salona geçerek, kanepeye uzandım. Çok kararsız bir vaziyette kıvranıp, duruyorum. Onu bu kirli yaşamıyla baş başa bırakıp gitsem mi? Kavga mı etsem? Dövsem, kovsam… Hiç biri olacak şey değildi. Hele bir kadını dövmek hiç de bana yakışmazdı. Hayatım boyunca hiç kimseyle kavga etmedim ki…

187

Evet benim için bu evlilik bitmiş olmasına bitmişti, ama bir süre daha nasıl sabredecektim; onun çözümünü bulamıyordum… Eğer onda birazcık insanlık onuru olsaydı bana karşı daha açık olurdu. Gerçekten benimle konuşur, olumlu veya olumsuz düşüncelerini açıkça paylaşırdı. Benimle ne konuşuyor, ne tartışıyor ve ne de çözüm yolları için bir adım atıyordu. Ne zaman ilişkimizle ilgili konuyu açarsam benden kaçıyor veya hemen beni suçlayarak baskın çıkmaya çalışıyordu… Çok çaresizim ve ne yapacağımı bilemez durumdaydım… 9 Eylül Bugün Serap’la epeyce tartıştık. Aslında tartışmamızın hiçbir anlamı da olmuyor. Ama olsun, en azından yaptıklarına karşı kayıtsız olmadığımı bilsin istiyorum. Yine ağladı. Değişmek için çabaladığını, fakat değişemediğini söyledi. Ona acıdım. Bana sarılıp, ağladığında öylesine zavallı oluyor ki, içim acıdı yine... …………… ……………. ……………. *** O gece ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Uyandığımda bütün vücudum kaskatı kesilmiş, her yanım tutulmuştu. Gece rastgele kıvrılarak uyuduğum kanepenin üzerinde bir süre gerindim. Kemiklerimin çatırdadığını hissediyorum. Zor bela kalkabildim. İşe geç kalmıştım. Alelacele duş aldım ve üzerimi giyindim. Yatak odasına geçtiğimde Serap hala yatağında sere serpe uyuyordu. Onu bir süre acıyan bakışlarla seyrettim. Yatakta öylesine masum ve savunmasız görünüyor ki, o vahşileşen kadından eser yok... Gidip, ona sarılıp, öperek, şefkat göstererek uyandırmayı, işe geç kaldığını söyleyip, giyinmesine yardımcı olmayı ve beraber işe gitmeyi aklımdan geçirdim. Sabah sabah olumsuz bir tavrıyla karşılaşırım korkusuyla vazgeçtim. Derin bir iç çekerek, onu o şekilde bırakıp, odadan çıktım. İşe giderken yol boyunca onu düşündüm. Acaba uyandırsa mıydım? Ona daha müşfik mi davranmam gerekiyordu? Belki de kötü bir dönem geçiriyor, ona yardımcı olmalıyım… Dönüp, aklımdan geçenleri uygulamak istedim. Bir anda yaptıkları aklıma geliyor ve bütün cesaretim kırılıyor… Kendimi tam işe veremiyordum. Aklım hep onda; acaba uyandı mı, şimdi nasıl, akşam yaptığına pişman olmuş mudur?... Buna pek ihtimal vermememe rağmen, öyle olmasını ne kadar çok isterdim… Bunu kendimden çok onun için istiyordum. Şu an beni arasa diyorum, yaptıklarından dolayı benden özür dilese veya en azından gece ki davranışından dolayı özgün olduğunu söylese, bende ona anlayışla yaklaşarak “akşam konuşuruz canım” desem. Ne kadar rahatlardım. Adeta dünya benim olurdu… Ama bunun mümkün olmadığını biliyorum. Ondan böylesi bir incelik beklemek çok saflık olur… Belki de, uyandığında ilk olarak gece beraber olduğu arkadaşını aramış veya onun aramasıyla uyanmış, geçirdikleri gecenin kritiğini yapıyorlardır. Belki de evde kimsenin olmadığını söyleyip, arkadaşını eve davet etmiştir. Aklıma gelen bu son düşünceler iğrendiriyor beni…

188

Akşama kadar aramadı. Ben de onu aramadım. Akşam işten çıkınca nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Canım hem eve gitmek istemiyor, hem de biran evvel eve gidip, onunla konuşmak istiyordum. Bir serseri gibi sokakları dolaştım. Bir bara gidip, bir iki kadeh bir şeyler içmek istedim, eve gittiğimde konuşmak istersem, sarhoş olduğumu, neler söylediğimi bilmediğimi bahane ederek, üstelik suçlayabilirdi. Bu yüzden eve alkol almadan gitmeliydim. Gittiğim barda bir kahve içtim ve çıktım. Ayaklarımı adeta yere sürterek isteksiz bir şekilde evin yolunu tuttum. Artık, eve gidip, onun o suratsız haliyle karşılaşmak büyük bir işkence gibi geliyor bana. Eve gidene kadar yine de kulaklarım telefonumdaydı, belki arar beni evde eksik bir şeyleri; ekmek falan ister diye… Kapının önüne gelene kadar bu masum umudum sürüyor. Ama, sonunda bu isteğim de kursağımda kalıyor; telefonum hiç çalmıyor… Kapıyı açıp, içeri girdiğimde, evin içerisini dolduran gürültülü bir müzik sesi karşılıyor beni. Aklım şaşıyor. Çantamı yere bırakıp, öylece dikiliyorum olduğum yerde. Hangi odaya gideceğimi, nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım… Geldiğimi fark etmiş olacak ki, mutfak kapısından bana baktı ve hemen içeri geçti. Bana hiçbir şey söylememesine çok kırılıyorum yine de… Onu mutfakta görmeseydim belki balkona geçecektim. Ayakkabılarımı çıkararak banyoya gidiyorum. Serin suyu dakikalarca yüzüme çarpıyorum. Derin derin soluk alıyorum. aynada, su damlacıklarının süzüldüğü yüzümü seyrediyorum. Yüzüm öylesine yabancı geliyor ki bana, yorgun ve derin çizgiler oluşmuş bu yüze acıyarak bakıyorum. Acıyarak baktığım yüzün benim olduğunu anımsayınca da içimi ince bir sızı sarıyor bir anda… İsteksizce yüzümü kurulayarak, salona geçiyorum. Salonun içerisinde kararsız voltalar atıyorum. Onunla konuşmak zorundaydım. Ama nasıl? Bir anda mutfağa onun yanına giderek, konuşmaya karar veriyorum. Mutfakta, ocağın başında durmuş, tencerede pişirdiği yemeği karıştırıyordu. Teybin sesini biraz kısarak sandalyeye oturdum. Göz ucuyla bana baktı, “merhaba” dedim. Bakışını benden alarak “merhaba” dedi. Bu tek kelimelik diyalogdan cesaret alarak; -Ne yemek pişiriyorsun? Diye soruyorum. Sorumu cevapsız bırakıyor. Amacım yemek falan değildi, konuya bir yerlerden girmem gerekiyordu. Oturduğum yerden kalkarak yanına gidiyorum. Pişen tencerenin üzerine eğiliyorum, yüzümü yemeğin buharı ve kokusu kaplıyor. -Beni sabah neden uyandırmadın? Bu yüzden işe geç kaldım… Alaycı bir ses tonuyla; -Uyandırmak istedim ama, gece çok yorulmuş olmalıydın ki, mışıl mışıl uyuyordun, rahatsız etmek istemedim. -Ne demek istiyorsun? Konuyu yine eve geç gelmeme getireceksin, değil mi? diyor, yarı öfkeli bir şekilde. Gidip, tekrar sandalyeye oturarak onu izliyorum. Yine de onu kırmamaya özen göstererek; -Genç ve evli bir kadının o saate kadar eşine haber vermeden dışarıda kalması sence uygun mu? İnsanın aklına neler neler gelmez ki? -Kesin yine senin aklına fesatlık gelmiştir. Yine beni çok kötü düşünmüşsündür… -Peki, bunun başka izah yolu var mı? Yani karım bana haber bile vermeden gece yarılarına kadar eve gelmeyecek, ben de rahat rahat uyuyacağım. Sence buna duyarsız kalmam dürüst bir davranış olur mu?... -Hangisi? Senin düşündüklerin mi yoksa benim yaptığım mı?

189

Şimdi bir anda yüklensem, tartışmamızı kızarak, kesip atabilirdi. Bu yüzden biraz daha sabırlı olmalıyım ve elimden geldiğince alttan almalıydım. -İkisi de… Bu cevabım karşısında bir az daha yumuşuyor; -Haklısın, belki telefon ederek geç gelebileceğimi söylemeliydim. Ama, telefonumun şarjı bitmişti… Birden kabalaşarak, “sana ne” deyip, konuyu kapatmasından korktuğum için yumuşak ses tonumu sürdürüyorum. -Peki bir yerden de arayamaz mıydın?... -Doğrusun belki, ama buna gerek duymadım... Bu duyarsızlığına ve anlamsızca cevaplarına karşı o kadar öfkeleniyorum ki… kendimi zor bastırıyorum. -Nasıl gerek duymazsın yahu, bırak eşin olmamı, seninle aynı evde yaşıyoruz, seni merak etmem bir insan olarak görevim… Beni kırıp, kırmayacağını düşünmeden ses tonunu yükselterek; -Eh!... Fazla üzerime gelme. Benim özgürlüğümü kısıtlamaya hakkın yok. Sana arkadaşlarımla sinemaya gittiğimi, sonrada bir yerlerde biraz eğlendiğimizi söylemiştim… Tahmin ettiğim şeyleri söylemesine hiç şaşırmıyorum. Bu kadar duyarsız olmasına çıldırmamak elde değil. Bütün bastırmalarıma rağmen, kendimi tutamıyorum. -Sence özgürlük nedir? Hiçbir şeye, hiç kimseye karşı sorumluluk duymadan hayvan gibi yaşamak mı?... -Artık birilerine, bir şeylere hesap vererek yaşamaktan bıktım… Ben de hayatımı istediğim gibi yaşamak istiyorum… -Bu hesap vermek değil ki… kişilerin birbirlerine ve yaşama karşı sorumlulukları gereği… Yaşamak paylaştıkça güzel… Eğer bu hayatı ortak paylaşıyorsak, bir birimize karşı olan sorumluluklarımızdan kaçamayız. Özgürlük ise bu sorumluluk bilincinin temelinde yatıyor. Yani senin özgürlüğünün sınırı benim özgürlüğüme dokunduğu yerde biter... Yine bana ilkel diyeceksin ama, daha öncede sana defalarca tekrarladığım gibi, çağdaş insan sorumluluklarını bilen ve gereğini yapan insandır. Gerisi ilkellik, barbarlık ve gerçekten sonu olmayan bir boşluktur. Unutma ki, boşlukta olan bir insan hiçbir zaman özgür değildir ve özgür de olamaz… Kimlerle sinemaya, bara gittin, onlarla nasıl eğlendin tabii ki önemlidir, ama asıl önemli olan bana karşı sorumluluklarını yerine getirmemen, yaşamında ben yokmuşum gibi davranman… Keşke az da olsa bu karşılıklı sorumluluk bilincini kavrayabilsen, en azından beni biraz olsun anlamak için çaba göstersen… Eğer bunu keşfedersen ve yerine getirirsen, işte o zaman özgür olursun. Yoksa her akşam bir yerlerde, birileriyle hayvani içgüdüyle yaşamak hiç de çağdaş ve özgür bir yaşam biçimi değil… Eğer benimle yaşamak seni sıkıyorsa, çağdaş insanlar gibi oturur konuşur, gerçekten çözümsüzse bitiririz ve sen de o zaman istediğinle, istediğin gibi yaşarsın. Ama bu seferde yeni ilişkine karşı sorumlu olmak zorundasın. Yani sorumluluk yaşamın her noktasında olacak ve peşini bırakmayacak… Unutma ki, ihanet bütün değerlerin düşmanıdır. Geçtiği yerlerde sadece anlamsız pişmanlıklar bırakır… Sözlerimi, yarı pişmanlık ve kararsızlık belirten ses tonuyla kesiyor; -Bilemiyorum… Seni gerçekten çok seviyorum. Ama elimde değil, öbür yaşamımdan da vazgeçemiyorum. Bu alışkanlığımı kötü görebilirsin, hatta seni sıkıyor olabilir, vazgeçemiyorum işte, ne yapabilirim?... -Vazgeçmek zorundasın ya da yaşanan her şeyde ikimiz olmalıyız… Bu anlamda seni fazla sıktığımı sanmıyorum. Defalarca söyledim sana; benim karımsın artık, canımsın, canımın diğer yarısısın. Sana dair düşündüklerim, beslediğim kaygılarımın hepsi gerçek. Ama

190

başkasının ki asla… Dediğim gibi onlar seni sadece yaşamlarında farklı bir renk, bir eğlence aracı olarak görüyorlar. Sen onların yaşamlarında meze olmaktan öteye gidemezsin… Sözlerimin yer yer hakaret boyutuna varacak kadar acımasız olduğunun farkındaydım. Bunu özellikle yapıyordum. Ama erkeklerle ilgili söylediklerimi bilerek ve inanarak söylemiştim. Zira ben de bir erkeğim ve hemcinslerimi iyi tanıyorum. -Çoğu erkek eşlerini evdeki bir demirbaş gibi görüyor. Çevresindeki diğer kadınları ise, sadece güzel vakit geçirdikleri birer figüran... Onlar için kadının fiziği, eğlence şekli, fantezi gücü önemli… Hele, feodal yaşam biçiminden kapitalist yaşam biçimine geçişin yaşandığı toplumlarda bu gibi eğilimler çok daha ahlaksızca yaşanıyor. Bir taraftan kişinin erkekliğine toz kondurmayan feodal yanı, diğer taraftan henüz tam olarak kavranamamış bir yaşam biçiminin dayattığı zorunluluk, iradesizleşmek ve pervasızlıklar… Bunu yaşam biçimi haline getirdiklerini zaneden erkeklerin çoğu, aslında geleneksel aile yaşamlarından henüz kopmamışlardır. Barlarda değişik kadınlarla kadeh tokuşturarak, yaptıklarının çağdaşlık olduğunu söyleyen erkeklerin çoğu evdeki kadınlarının oralarda olmasını istemezler, zira onlara göre evdeki kadınları kendi özel mülkiyetleri ve namuslarıdır… Başı önünde, sessizce beni dinliyor. Daha doğrusu beni dinlemesinden ziyade, kendi içinde uzun bir yolculuğa çıkmış olduğunu düşünüyorum. Hazır onu bu iç hesaplaşma anında yakalamışken bir az daha yüklenmek istiyorum. -Bak sen de bir kadınsın. Ve çağdaş, aydın olduğunu söylüyorsun. Seninle barlarda, sinemada eğlenen, vakit geçiren adamların da eşleri var. Onlar senin hemcinslerin. O adamlar seninle veya senin gibileriyle eğlenirken eşlerinin haklarını çiğnemiyorlar mı, onlara ihanet etmiyorlar mı? Üstelik bir başka kadını kullanarak… Ya da onları eve hapsederek özgürlüklerini kısıtlamıyorlar mı? Sen bir kadın olarak hemcinslerine saygısızlık yaptığınızı düşünmüyor musunuz? Eğer bu adamlar gerçekten seni seviyor ve saygı duyuyorlarsa, senin aile yaşamını da önemsemelidirler. En azından zaman zaman bir araya geldiğimizde metreslerinin yerine, pardon bayan arkadaşlarının yerine eşlerini getirmeliler. Bak canım, kusura bakma ama, sen onlar için hiçbir zaman bir değer olmadın. Sadece hoşça vakit geçirmek için bir araçsın… Söylediklerimden etkilendiğini fark ediyorum. Başı önüne sadece duyabileceğim bir şekilde; -Ama, çoğu eşleriyle problemler yaşıyor… Çoğu erkeğin kadınları etkilemek için başvurduğu bu yalana ikna olmuş olmasına sinirleniyorum. Hemen atılıyorum; -Yalan, bu kesinlikle yalan. Sizlerden ayrılıp, evlerine gittiklerinde eşlerine bin yalan söylerler. Çoğu kez akıllarına bile gelmezsiniz. Unutma ki, eşlerine yalan söyleyerek, onlara ihanet eden erkek kesin birlikte olduğu diğer kadına da yalan söylüyor ve ihanet ediyordur. Bu tip erkekler gerçekten haindirler ve dürüst olamazlar… Ses tonum, hitap şeklim yine beni bir konferans havasına sokuyor. Ben konuştukça o sadece pasif savunmalarda bulunuyor. Nerden icap ettiğini bilmiyorum, ama mahcup bir ses tonuyla; -Bazen insanın eşleriyle paylaşamayacağı şeyler de olabiliyor, diyor. -Neyi mesela?... Eşler arasında paylaşılmayacak hiçbir şey olmamalı. Eğer eşler aralarındaki sorunun çözümünü dışarıda ve başkalarında arıyorlarsa zaten her şey bitmiş demektir… Bence ilişki onurlu bir şekilde bitirilmelidir... Bak ben o onurlu sürdürmenin ya da bitirmenin mücadelesini veriyorum. Senin bunca sorumsuz davranmalarının beni ne kadar üzdüğünü tahmin bile edemesin. Ama yine de hala biraz umut olabilir diye düşünüyorum. Lütfen sende aklını başına al. Mantıklı ol biraz… Bu son olsun. Hiç kimse benim seni sevdiğim kadar sevmiyor. Ne olursun, biraz gayret göster ve artık sevgime ihanet etme, yeter…

191

Son cümle dudaklarımın arasından ağlamaklı ve yalvarır gibi çıkıyor. Elimde olmadan yine ağlamaklı oluyorum. Evliliğimi kurtarmak adına şu katlanmak zorunda olduklarıma bakın… Belki o şekilde ikna edebilirim diye, inandığını söylediği bütün değerleriyle onu yüzleştirmek için adeta bir filozof kesiliyorum. Elindeki kaşığı tezgahın üzerine bırakıp yanıma yaklaşıyor, bende ayağa kalkıyorum. Beklemediğim bir hareketle boynuma sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyor. -İnan kendimle çok savaşıyorum. Ama beceremiyorum işte… Allah kahretsin, alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum bir türlü… Yüzünü gömdüğü omzumda söyledikleri boğuk ve hıçkırıklarının verdiği ölçüde geliyor. Onu bu haline dayanamıyorum yine de, saçlarını okşayarak, teselli edercesine; -İnan ki becerebiliriz. Yeter ki sana yetebileceğime inan. Mutluluğu yanlarında aradığın insanların hiç birisi benden daha üstün, daha nitelikli değil. Onların farkı, yaşamlarına sadece yalan yüklemiş olmalarıdır. Bu yüzden onlardan daha iyiyim… Bence sorun biraz da kendine güvenmemenden kaynaklanıyor… “evet” diyeceğine hiç ihtimal vermediğim halde sırf onu sınamak ve bir az da korkutmak için, kararlı bir şekilde; -Bak, madem benimle mutlu olamıyorsun, istersen ayrılabiliriz. Sen de hayatını o et taciri arkadaşlarınla kendi özgürlük anlayışı içerisinde yaşarsın… Panik olmuş bir şekilde bana sıkıca sarılarak; -Hayır, hayır biz ayrılamayız… Ben gerçekten seni çok seviyorum aşkım. Onun bu panik halinden de cesaret alarak biraz daha yükleniyorum. -Biz ayrılacak olursak, sen çok yalnız kalacaksın. Ne zamana kadar o kirli insanlar seni sahiplenecek ki? Canım, onlar sadece et tacirleridirler, sevgi, aşk diye bir şey olmaz onlarda. Verecek bir şeyin, ya da onların senden alacakları bir şeyleri kalmayınca yüzüne bile bakmazlar senin… Ama dediğim gibi, ille de onları tercih edeceksen ayrılmamız daha mantıklı olur… -Ne olursun, ayrılıktan bahsetme. Beni bırakamazsın, seni seviyorum… -Beni bir eşyayı sever gibi değil, bir eş gibi inanarak ve inandırarak sev… Ancak o zaman mutlu olursun ve beni de mutlu edersin. İşte o zaman birlikteliğimiz sürer… Susuyor ve sadece ağlıyor. Onun bu pes eden ve savunmasız kalan haline acıyorum ve daha fazla üzerine gitmek istemiyorum. Birbirimize sarılarak dakikalarca ağladıktan sonra, hazırladığı akşam yemeğini beraberce yiyoruz… 11 Eylül Bugün Serap’la, baş başa tatil yaptık. Sabah erkenden kalktık. Beraberce hazırladığımız kahvaltıyı yaptık. Dün akşam verdiğimiz ani bir kararla, hafta sonunu geçirmek için bu tatil köyüne gelmeye karar vermiştik. Onunla beraberken ve gerçekten biz bize iken son derece mutlu oluyoruz. Örneğin, bugün yaşadıklarımın hiç bitmesini istemiyorum. Evliliğimizin hep bu şekilde sürüp, gitmesini diliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa karı koca gibiyiz… Çok mutluyum. Geçmişte yaşadığımız onca olumsuzluk hiç aklıma gelmiyor bile… ………. ……….. ………..

192

*** Gerçekten onunla iken ve sadece ikimizken çok mutluyuz… Geçmişte yaşanan tüm kirlilikleri, hatta az önce yaşadıklarımı bile unutuyorum. Sadece ona ve onunla yaşadığım güzel şeylere kilitliyorum kendimi. Sevinçten yüreğim bir kuşun yüreği gibi çarpıyor. Bir çocuk sadeliğinde paylaşıyorum onunla her anımı… Ellimden geldiğince onu ve kendimi mutlu etmeye çalışıyorum. Zaten sadece ikimiz olduğumuzda buna hiç diyecek yok... Dün akşam karar vermiştik; bu hafta sonunu herkesten ve her şeyden uzakta baş başa geçirmeye… Tatile çıkmaya karar verdiğimiz an kalkıp, beraberce çantalarımızı hazırlamıştık. O geceyi de aynı yatakta geçirmiştik. Sabah erkenden Serap’ın saçlarımı okşamasıyla uyandım. Dudaklarımıza kondurduğumuz “günaydın” öpücükleriyle güne merhaba diyoruz. O erkenden kalkmış kahvaltımızı hazırlamıştı. Acele aldığım duştan sonra mutfağa geçerek kahvaltı masasına oturuyorum. Bu arada gözlerim kapının yanındaki çantalarımıza takılıyor. Benim denizle pek bir samimiyetim olmadığı için, neleri giyeceğimi, orada nelerin lazım olacağını bilmediğimden, yanımıza alacaklarımız konusunu tamamen Serap’a bırakmıştım. Zaten gideceğimiz yeri de Serap belirlemişti. Ondan tek isteğim, gideceğimiz yerde tanıdık birilerinin olmamasıydı. Kahvaltıdan sonra çantalarımızı alarak, otogara gittik. Gideceğimiz yer kentin bir tatil beldesi olduğu için, bineceğimiz otobüs otogarın kırsal terminal bölümünden kalkıyordu. Yeni hareket eden yarım otobüse muavinin yardımıyla bindik. En arka koltukta boş yer bulabildik. Sanki Serap’la ilk defa tanışmış ve kaçamak yapıyormuşuz gibi heyecanlıydım. Kaçamak bakışlarla birbirimize bakarak gülüşüyor, ellerimizi terleyen avuçlarımızda tutup, kimseye çaktırmadan yanaklarımıza öpücükler konduruyoruz… Hele çıplak kollarımızın sürekli bir birleriyle teması beni son derece tahrik ediyor. O benim bundan çok hoşlandığımı bildiği için bazen özellikle kollarıma pazılarını sürtüyor, gülerek koluma sarılıyor. Kulağına fısıldayarak, “gideceğimiz yere bir varalım, ben sana gösteririm” diyorum. Kısacası keyfime diyecek yoktu… Öğlene doğru iki günlük tatilimizi geçireceğimiz tatil beldesine vardık. Serap bu işleri iyi biliyor. Hemen bir apart otelde daire kiralıyoruz ve yerleşiyoruz. Uzun bir süreden beri onu ilk defa bu kadar kendime yakın hissediyordum. Ve onu gerçekten müthiş bir açlıkla arzuluyordum. Yatağının başında üzerini değiştirirken sanki ilk defa gördüğüm çıplak bir kadına bakıyormuşum gibi tahrik oluyordum. Dayanacak gücüm kalmamıştı. O benim karımdı ve helalimdi. Bir noktada cinsel anlamda da beni mutlu etmek onun göreviydi. Bu rahatlıkla, mayosunun üzerini giyerken çıplak bedenine arkadan sarılıp, okşamaya başlıyorum. O sırada elindeki parçayı yatağın üzerine fırlatıp, bana dönüyor ve dudaklarıma koparırcasına yumuluyor. Ellerimizi büyük bir açlıkla çıplak tenlerimizde gezdiriyoruz. Ayakta durmaya gücümüz yetmiyor, kendimizi yatağın üzerine atıyoruz ve kendimizden geçerek dakikalarca mavi bulutlar üzerinde uçuşuyoruz… Takatsiz kalan bedenlerimiz terden sırılsıklam oluyor. İkimizde derin nefesler alarak sırtüstü yatağa uzanıyoruz. Yatağın başucundaki sehpanın üzerinde bulunan kül tablasını ve sigara paketimi alıyorum. Kül tablasını kıllı göğsümün üzerine koyup, yaktığım sigaradan derin bir nefes çekiyorum. Keyfime diyecek yok… Güzel şeylerin hayali dışında aklıma başka bir şey gelmiyordu... Sigaramın sonuna doğru tekrar bana sokularak ve usul usul vücudumu okşamaya başlıyor. Onun bu yakınlaşmalarına kayıtsız kalamıyorum. Parmaklarımın arasındaki sigarayı, göğsümün üzerindeki kül tablasına bastırıp, sehpanın üzerine bırakıyorum. Ve hayvani bir

193

açlıkla tekrar gömülüyoruz bir birimize. İnilti ve zevk çığlıkları arasında ikinci kez bulutlar arasında yolculuklar yaşıyoruz… Ancak akşamüzeri serinliğinde kendimize gelebiliyoruz. Beraberce duş almak için banyoya giriyoruz. Ben onu sabunluyorum, o da beni yumuşacık elleriyle sabunluyor. Bana bir rüya gibi gelen bu anları o kadar çok özlemişim ki, günlerce hiçbir iş yapmadan, yemeden, içmeden bu şekilde yaşayabileceğime inanıyorum… Uzun süren duş keyfinden sonra deniz kıyafetlerimizi giyinip sahile iniyoruz. Üzerindeki tişörtü sıyırıp, koşarak uzaklardan gelen dalganın önüne atıyor kendini. Kıyıda durup, önce ayaklarımı değdirip, kendimi yavaş yavaş serin suya alıştırmaya çalışırken bana yaklaşarak, üzerime su sıçratıyor. Ürkek bedenim bir anda suyun serinliğine alışıyor. Ve kendimi serin suyun derin sıcaklığına bırakıyorum. Fazla yüzme bilmediğimden uzaklara açılamıyorum. O benimle dalga geçer gibi sık sulara açılıyor ve uzaklardan el sallıyor bana. Panik oluyorum onun bu şekilde uzaklaşmalarına. Yanıma geliyor, beni suya batırıyor, ben onu… yorulunca sahile çıkıp, sıcak kumlarda uzanıyoruz. Güneş batana kadar sürüyor deniz ve kumsal sefamız. Tişörtlerimizi ıslak bedenlerimize giyinip, otele dönüyoruz. Hemen duşa girip, deniz suyunun tuzlu yapışkanlığını üzerimden atıyorum. Gelip, keyifle yatağıma uzanıyorum. Az sonra Serap’ta duşunu almış, üzerini değişmiş bir şekilde gelip, yanıma uzanıyor. Bu sefer çok masumca sokuluyor bana ve başını göğsüme koyarak ince, uzun ve yumuşacık parmaklarını yüzümde, saçlarımda gezdiriyor. Uzun bir süreden beri ilk defa, sorusuz, sorunsuz ve yorumsuz karı-koca gibi yaşıyoruz. Artık sahil kasabası akşam yaşamına hazırlanıyordu. Sahil boyu dizilmiş lokantalardan, barlardan, alışveriş merkezlerinden yükselen gürültülü müzik sesleri bir birine karışarak odamızın içerisine kadar geliyordu. Ve bizi gecenin coşkulu yaşamına davet ediyordu. Önce mahmurlaşan gözlerimizi ovuşturuyoruz, sonra yorulmuş bedenlerimiz yatakta kıvranıyor ve yataktan güçlükle kalkıp, giyiniyoruz. El ele tutuşarak dışarı çıkıyoruz. Sarmaş dolaş, sahil kasabasını bir boydan bir boya dolaşıyoruz. Romantik bir akşam yemeği için kendimizce uygun gördüğümüz bir lokantaya oturuyoruz. Masamızı mumlar ve çiçeklerle donattırıyoruz. Balık ve şarap ısmarlıyoruz. İlk kadehlerimizi yine sonsuz sürecek mutluluğumuza kaldırıyoruz. İkinci şişemizi gecenin yarısında bittiriyoruz ve hesabı ödeyip, kalkıyoruz. Birbirlerini yeni yeni keşfeden acemi iki aşık gibi bütün sahili bir boydan bir boya sarmaş dolaş yürüyoruz. Aldığımız alkolün etkisiyle peltekleşen dilimizle aşk sözcükleri fısıldıyoruz kulaklarımıza, yanaklarımıza kondurduğumuz kaçamak öpücüklerden fırsat buldukça… Gecenin ilerleyen saatlerinde sahil kalabalığı seyreldikçe sırt üstü kumsala uzanıp, köylü çocukları berraklığındaki yıldızları seyrederek, birbirimize çocukluğumuzu ve çocuk düşlerimizi anlatıyoruz. Anlattıklarımız gök yüzündeki yıldızlar berraklığında, içerisinde bizi yaralayacak hiçbir şey yok… O kadar mutluydum ki, hayatımın o kesitini öylece dondurmak ve hep o karede yaşamak isterdim… Otele döndüğümüzde sabaha az kalmıştı. İkimiz de yaşadıklarımızın sarhoşluğunu yaşıyorduk. Her şey o kadar narin ve dokunulmazdı ki… Biz de öyle yaptık; dokunmadık yüreklerimizi çepeçevre sarmalayan güzel düşlere. Üzerimizi çıkarıp, masum çocuklar gibi bir birimize sokularak uyuduk… Ertesi günün sabahında yine ondan erken uyanmış olmama rağmen, beni o çok özlediğim öpücükleriyle uyandırsın diye uyuyor gibi yaptım. Yatakta gerindiğini görünce gözlerimi yumdum. Bir süre sonra ellerini vücudumda gezdirdi, yanaklarımı, saçlarımı okşadı. Doğruldu dudaklarımdan, yanaklarımdan, kulaklarımdan öptü. Sadece kendisinin duyduğunu sandığı bir sesle “günaydın bir tanem, aşkım” diye fısıldadı. Ve beni uyandırmamaya özen

194

göstererek yataktan kalktı. Gözlerimi hafiften aralayarak arkasından baktım; üzerini giyinmeden odadan çıktı. O çıktıktan sonra bir süre yatakta kıvranıp esniyorum. Onu cinsel anlamda arzulamama rağmen, akşam ki duygusallığımızın devamını düşünüyorum ve içimdeki bu duyguyu bastırarak yataktan kalkıyorum. Duşunu almış, balkonda sigara içiyordu. Beni görünce bir anda yüzü gülüyor. “günaydın sevgilim” diyor. Bu cümle öylesine içten ve öylesine bana ait gelmişti ki, cevap vermeden yanına giderek, dizine oturuyorum. Kolumu boynuna dolayıp, gamzelerinden öpüyorum ve o an aklıma gelen ne kadar güzel sevgi sözcüğü varsa, hepsini sıralıyorum. Ben de giyinip hazırlandıktan sonra kahvaltımızı yapmak üzere aşağıya iniyoruz. İkinci günümüz de en az dün kadar güzel, doyumsuz ve bir o kadar bizim(!) olarak geçti. Yakınlardaki tarihi ve turistik yerleri gezdik. Bir birimize karşılıklı olarak hediyeler aldık. O kadar uyumlu bir çift tablosu çiziyorduk ki, görenler gıpta ile bakıyordu bize… Akşama doğru içimi tanımlayamayacağım bir hüzün sarıyor. İkimizin de üzerine sinen bu hüzünlü hava suskunluğumuza neden oluyor. Otele dönüp, aynı sessiz çığlık içerisinde eşyalarımızı toplayıp, dönüş yolculuğuna hazırlanıyoruz. Dolmuşa binerken sanki geride çok yakın birilerini veya yüreğimi bırakıyordum. Defalarca arkama dönüp, bakıyorum. Açıkçası eve gitmekten korkuyordum. Sanki oraya gidince Serap kimlik değiştirecek ve yine cehennem zebanilerini aratmayacak biri olup, çıkacak. Ya da orada o Serap beni, bizi bekliyordu… İçimi kuşatan korku o kadar belirginleşmişti ki, fiske vursan ağlayacaktım. Gelişimiz ne kadar coşkulu olduysa, dönüşümüz de bir o kadar sessiz, hüzünlü ve korku dolu olmuştu... Dolmuştan inmeden önce, koluma kıskıvrak sarılan Serap, kaygılı ve korku dolu bakışlarla bana bakarak, son bir kez kaçamak bir öpücük konduruyor yanaklarıma… 18 Eylül Bugün Serap’ın iş yerinde düzenlenen bir partiye gittik. Dün akşamdan konuşmuştuk; akşam iş çıkışı evde buluşup, hazırlanıp gidecektik. Konuştuğumuz gibi evde buluşup, hazırlandık ve çıktık. Şirketin bilmem kaçıncı kuruluş yıl dönümü kutlandığından bütün personel, en şık haliyle bir aradaydı. Önce ayak üstü kokteyl verildi, konuşmalar yapıldı, sonra yemeğe gidildi. İstisnasız herkesin yüzünde gülümseme vardı. Bir tek ben kaygı ve korkular taşıyordum… Canlı müzik eşliğinde oyunlar oynandı. Sonunda korktuğum başıma gelmişti; yine unutulmuştum, o kirli kalabalığın içerisinde bir başıma kalmıştım. Serap, her önüne gelenle dans ediyor, şakalaşıyor, eğleniyor. Hele patronuyla sarmaş dolaş, yaptığı romantik dans midemi bulandırdı… Tanrım, bu kadın neden hiç değişmeyecek mi?... ……………. ……………. ……………. ***

195

Evet, Serap’ın iş yerinin onbirinci kuruluş yıldönümü nedeniyle bir kutlama partisi verilmişti. Bir hafta önceden Serap’ın bu parti için telaşlı koşuşturmaları başlamıştı. Her akşam iş çıkışında mağazaları dolaşıp, elbise reyonlarını didik didik ediyorduk. Nihayet iki gün önce partide giyebileceğine inandığı bir elbiseyi, bir aylık maaşının üçte ikisi fiyatıyla almıştık. Eve gittiğimizde üzerine giydiği transparan elbiseyle aynanın karşısında defalarca prova yapmıştı. Bana son derece komik gelen bu abartılı davranışları, aynı zamanda beni kaygılandırıyordu… Doğrusu, içimdeki bütün kaygı ve korkulara rağmen, onu bu denli heyecanlandıran ve sabırsızlaştıran geceyi merak etmeye başlamıştım. Galiba onun bu coşkulu heyecanını kıskanıyordum. Keşke biraz da benim için, evliliğimiz için şuan duyduğu heyecanın yarısını duysaydı… Artık kendimi tutamayıp, dün akşam, geceyi neden bu kadar abarttığını sorduğumda bana söylemediğini bırakmamıştı. Ben de bu konuda onunla konuşmamaya karar vermiştim. Zaten ilişkimiz zor bela gidiyordu. Bir haftadır nispeten iyiyiz… Bunun bozulmasını istemiyordum. Günlerdir sabırsızlıkla beklediğimiz büyük gün bugündü. Sırf Serap’tan azar işitmemek için işten bir saat erkenden, izin alıp, hiç vakit geçirmeden doğruca eve gittim. Serap evdeydi. Yüzüne sürdüğü gerdirici kremle telaş içerisinde evin içerisinde koşuşturuyordu. İçeri girer girmez, yüzüne sürdüğü garip maskeyle karşıma dikilerek, azarlar gibi; -Nerde kaldın sen? Allah kahretsin çok geç kalacağız… Aramızda bir tatsızlık olmasın diye elimden geldikçe alttan almaya kararlıydım. Bu yüzden acele ederek ayakkabılarımı çıkarırken; -Merak etme canım, kokteylin başlamasına daha dört saat var. Rahatlıkla yetişiriz, diyorum, içimden küfürler savurarak. -Olur mu? Daha bir sürü hazırlık yapmam gerekiyor. Haydi sende çabuk hazırlan… Onun bu panik hali karşısında kaygılanmamak elde değil. Kesinlikle benim için çok kötü bir gece olacağından emindim. Yine de sesimi çıkarmadan dediklerini yapıyorum… Bu partinin benim için ne kadar sıkıcı olacağını, hatta yaralayıcı bir takım şeylerin yaşanacağını da tahmin ediyordum. Ama, gitmek zorundaydım. Üstelik gitmekle kalmayıp, kocalık rolümü de iyi oynamalıydım. Bunu Serap’ın mutluluğu için yapmalıydım. Benim mutluluğumu zaten kim umursuyordu ki… Duş ve tıraştan sonra yatak odasına geçerek, daha önce Serap’ın o gece giymem için belirlediği elbiseleri giyindim. Bu arada o da içeri giriyor. Bir taraftan azarlıyor, seviyor, gülüyor diğer taraftan giyinmeme yardımcı oluyordu. Kenara çekilip beni süzüyor “vallahi yakışıklı bir adam çıktı senden…” diyor. Aslında kırıcı olan bu davranışını hiç de ciddiye almıyorum. Ciddiye aldığım ve öfkemden kendi kendimi bittirdiğim, onun o komik telaşlı koşuşturmasıydı. Sırf kızmasın diye somurtkan durmayıp, arada bir zoraki tebessümlerle gülmeye çalışıyorum. İşte böylesi abartılı bir koşuşturma ve telaş içerisinde hazırlanıp, çıkıyoruz. Böyle abartılı bir şekilde sokakta görünmekten utanıyorum. Havanın sıcaklığını bahane edip, köşedeki taksi durağından bir taksiye binerek, şirket bürosunun olduğu plazaya gidiyoruz. Daha içeri girmeden, kapının önündeki çelenkler, hostes gibi giyinmiş kızlar ve genç erkekler sundukları çikolatayla bizi karşılıyorlar. Plazanın toplantı salonu bu gece için hazırlanmıştı. Salona girer girmez Serap’ın bunca telaşının nedenini anlıyorum. Özellikle genç bayanlar podyuma çıkmak üzere olan mankenler gibi giyinip, süslenmişlerdi. Ve istisnasız herkesin bir gözü patronda ve yöneticilerdeydi. Kendilerini onlara beğendirme telaşı şimdiden başlamıştı bile. Salonun girişinde de dış kapıdaki gibi giyinmiş kızlar ve oğlanlar vardı. Serap bir hanımefendi edasıyla onlarla merhabalaşıyor. Ben sadece tebessüm ediyorum. Çok şatafatlı ve adeta bir şenlik yeri gibi süslenen salonda henüz fazla kalabalık yoktu. Sadece görevliler,

196

personel ve birkaç çift vardı. Anlaşılan biz çok erken gelmiştik. Gördüğüm o yapmacık ve bana çok anlamsız gelen abartı karşısında şimdiden sıkılmaya başlamıştım bile. Kendimi hiç de yakıştıramıyordum o ortama… İçerisinde çeşitli içkilerin olduğu bir tepsiyle papyonlu bir garson yanımıza gelerek tepsidekileri bize sunuyor. Önce Serap’a sonra tepsiye bakıyorum, göz göze geliyoruz. -Ben sonra alırım, sen bir şeyler içebilirsin… Hem biraz oyalanmış olursun, diyor. Bunu yapmakla, erken gelmiş olduğumuz için canımın sıkılmış olmasına hak veriyordu. Bu arada kapıda birkaç kişi beliriveriyor. Serap, hemen onlara doğru yöneliyor, hepsiyle tek tek tokalaşıyor, öpüşüyor ve yanımıza davet ediyor. Yanıma gelen konuklarla beni tanıştırıyor. Bunlar kibar, vakur tiplerdi. Onların yanıma gelmesiyle kendimi daha rahat hissediyorum. Zira kocaman salonun içerisinde tek başıma kazık gibi dikiliyordum. Yavaş yavaş kalabalık çoğalmaya başlamıştı. Bu arada şirketin orta yaşın üzerindeki kocaman göbekli, kel kafalı ve gerçekten çok itici olan patronu da içeri girmişti. Önceleri hafiften çalan klasik müzik salona dinlendirici bir hava veriyordu. Ama, kalabalık çoğalmaya başlayınca yapmacık kahkahalar, gürültülü uğultu güzelim müziğin sesini bastırıyor. Doğrusu beni hiç kimse ilgilendirmiyordu. Gözlerim sadece Serap’taydı. Attığı kahkahalarla, onca kalabalığın içerisinde sürekli kendisini ön plana çıkarmasından hoşnut değildim. Zaten pavyon konstromatrisleri gibi giyinmiş olmasından yeterince rahatsızdım… Özellikle patron ve amirlerine karşı sergilediği tavır ve davranışları kabul edilecek cinsten değildi; onlara sokulup dokunmaları, şuh kahkahalar atarak her şeye maydanoz olması, baygın bakışlarla onları süzerek, davetkar davranışları karşısında gerildikçe geriliyorum… Aslında bunun böyle olacağını tahmin ediyordum. Ben Serap’ımı tanıyorum, dikkatleri üzerine çekmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacaktı… Onca kalabalığın içerisinde o kadar yalnız kalmıştım ki, kendimi bir fazlalık gibi hissediyordum. Arada bir merak edip, merhabalaşan ve elindeki tepsiden içki sunan garsonun dışında benimle ilgilenen yoktu. Zaten sevgili karımın gözü beni hiç görmüyordu. Benim dışımda salondaki herkesle ilgileniyor, onlarla şakalaşıyor, şuh kahkahalarıyla herkesin içini bir hoş ediyordu… Kafamın içerisindeki karmakarışıklıklarla didişirken, yanıma gelen bayanı fark etmemiştim bile. İnce ve erotik bir merhaba sesiyle kendime geliyorum. Sesin geldiği yanıma baktığımda, yanımda bitiveren bayanın Serap’ın iş yerinden, şu bizim evdeki partide bana sarkan kadın olduğunu görüyorum. Merhabalaşıyoruz. Doğrusu, hiç sevmediğim bir kadın olmasına rağmen, bu kadar yalnızlığın içerisinde gelip benimle ilgilenmesine sevinmiştim. -Hatırladınız mı beni? diyor, gülerek ve biraz da kırıtarak… Bir anlık duraksamadan sonra, sıcak bir ses tonuyla; -Nasıl hatırlamam, siz unutulacak bir kadın mısınız?... Yakınlık göstermem ve iltifatlarım hoşuna gidiyor. Hareketlerini biraz daha abartarak bana sokuluyor. -Eğleniyor musunuz?... Baksana Serap’ın keyfine diyecek yok… Bunu, beni kendisine karşı tahrik etmek için kullandığını biliyordum. Ama söylediğinin doğru olmasına da için için eriyorum… Evet doğruydu, Serap beni unutmuş, başka erkeklerle eğleniyordu. İçimi saran öfkemi ona hissettirmemeye gayret göstererek; -Doğrudur. Sanırım benim dışımda herkes eğleniyor… Biraz da davet olsun diye bunu özellikle söylüyorum. -Sizde eğlenin canım… Bence salondaki en çekici erkeklerden birisiniz. Eğer isterseniz ben büyük bir zevkle size eşlik edebilirim… Evet, karım başka erkeklerle eğleniyor ve buna son derece kızgınım ama, bu benim başka bir kadınla ilgilenmemi gerektirmez. O zaman onların tuzaklarına düşerek, onların bu iğrenç yaşam biçimlerinin içine çekilmiş olacaktım. Benim ne farkım olacaktı onlardan?...

197

Serap’ı kıskandırmak için onunla yakınlaşmayı aklımdan geçirdiysem de bunun çok ucuz, basit ve sıradan bir fikir olacağına inanıyor ve hemen vazgeçiyorum. O içimdeki fırtınadan habersiz hala umar bir şekilde bana bakarak, benden olumlu bir cevap bekliyordu. Bütün hırsımı içkiden çıkarırcasına elimdeki kadehten derince bir yudum alıyorum ve öfkemi gizleyerek, olumsuz bir ifadeyle yanımdaki kadına bakıyorum. Deminden beri sabırla ona olumlu cevap vereceğimi umarak bekleyen kadın, birden öfkeleniyor; -Kuzum sen ne biçim erkeksin? Herkes eğleniyor işte, sen de keyfine baksana… Bir an duraksayıp, kadehinden bir yudum alıyor ve seksi bir şekilde parmağını elindeki kadehin ağzında gezdirerek, erotik bir ses tonuyla; -Bak istersen, ben sana her türlü eşlikte bulunmaya hazırım… Her türlü eşlikten neyi kastettiğini çok iyi anlamıştım. Sorusuna cevapsız kaldığımı görünce, elini uzatarak, parmağını bardak tutan elimde gezdiriyor. Tüylerim diken diken oluyor bir anda. İçimi inceden dayanılmaz bir cinsel istek kaplıyor. Hissettiğim bu duygu karşısında utanıyorum. Tedirgin bir şekilde sağa sola bakınıyorum. O ise hiçbir şeye aldırmadan iri gözlerini bana dikerek; -Evet, ne dersin canım?... -Hayır. Sen gerçekten reddedilecek bir kadın değilsin, ama ben evliyim ve her şeye rağmen karımı çok seviyorum… “Karımı çok seviyorum” cümlesini çok komik bulmuştu. Etrafımızdakilerin duyabileceği bir şekilde şuh bir kahkaha atıyor. -O çok sevdiğin karını görüyorsun işte, neler yapıyor? Sen dürüst aptalı oynamaya devam et canım… Söylediklerinin hepsinde haklıydı belki, ama yine de Serap’a karşı duyduğum bütün öfkeye rağmen onun için söylenenlere içim razı olmuyordu. Ona dönerek biraz da kızgın bir tavırla; -Lütfen bayan, ne olursa olsun o hala benim karım. Onun hakkında konuşurken saygılı olman gerekiyor… Kadın benim iflah olunmaz, umutsuz bir vaka olduğumu düşünerek, kendi kendine “gerçekten sen aptalmışsın…” diyerek, şuh bir kahkaha patlatıp, yanımdan uzaklaşıyor. Beni kırmasına rağmen, kadının yanımdan gitmesine sevinmemiştim. Şimdi o anlamsız kalabalığın içerisinde yine yapayalnız kalmıştım. Belki de, kıskanır da benimle ilgilenir diye, Serap’ın onu yanımda görmesini istiyordum. Ama bu beklentim boşunaydı, Serap’ın beni gördüğü, ilgilendiği falan yoktu. Bir kenara çekilerek, partiyi ve o anlamsız yaratıkları izliyorum. Herkesin birbirlerine karşı yapmacık davranışları, iki yüzlülükleri her hallerinden belli oluyor. Patrona yaranmak için bir yarıştır sürüyor. Öyle gözüküyor ki, şu ana kadar yaptıklarıyla Serap birinci sırada… Zira, patronunu hiç yalnız bırakmıyor, hemen yanı başında durarak, birkaç tane göbekli adam ve kerhane patroniçesi kılıklı bir kadınla beraber her söylediğine şuh kahkahalarla destek veriyorlar. Sanırım şu ana kadar gösterdiği performansla patronun en önemli gözdesi durumda. Birden müzik kesiliyor. Herkes olduğu yerde durarak sahnenin olduğu tarafa bakıyor. Önce, şirketin halkla ilişkiler uzmanı olduğunu öğrendiğim genç bir adam mikrofonu alarak, şirketin geçmişi ve teknik yapısıyla ilgili, görüntüler eşliğinde bir konuşma yapıyor, sonra patronunu mikrofona davet ediyor. Giydikleri üzerinde emanetmiş gibi duran et yığını adam, uzun uzadıya başarılarından bahsediyor. O ukala konuşması, tavırları beni çok sıkıyor. O bok yığınına bakarken iğreniyorum. Bana hiç bitmeyecek kadar uzun gelen konuşmasını coşkulu alkışlar arasında bitirirken, “evet, dostlarım, şimdi yemeğe geçeceğiz, eğlenmemize orada devam edelim, ne dersiniz?...” diyor. Çok sempatik bir şey söylemiş gibi alkışlarla beraber bir kahkaha tufanı kopuyor. Serap, coşkulu bir şekilde, koşar adımlarla yanıma geliyor.

198

-Haydi çabuk ol, Zafer’in arabasıyla gideceğiz… diyip, kapıya doğru yöneliyor, ben de peşinden… Kalabalık dışarıda bekleyen lüks arabalara doluşuyor ve bir düğün konvoyu oluşturarak, daha önceden bugün için ayarlanan sahil lokantasına doğru yola koyuluyor. Zafer’le daha önce bizim evde, o malum gecede tanışmıştım. O gece yaptıklarından dolayı o adamdan tiksinmiştim. Arabasına binerken usulden merhabalaşıyoruz. Bu sefer yanına eşini de almıştı. Zavallı eşi, kocanın pisliklerinden habersiz, kendi halinde, kocasının bir dediğini iki etmeyen bir ev hanımı. Büyük sahil lokantası bu gece için kapatılmıştı. Salonun dizaynı da bu gecenin ruhuna göre hazırlanmıştı. Masalar “U” şeklinde salonu çevreliyordu, böylece orta kısımda eğlenecekler için boş bırakılmıştı. Patron ve yardımcıları “U” şeklinde dizilmiş masaların orta kısmına oturuyorlar. Protokol gereği olacak ki, yakınına yalakaları ve gözdeleri sıralanıyor. Biz de bu gözde kesimin arasında oturuyoruz. Bizim oraya oturmuş olmamızın bedelini sanki herkesin gözünden okuyordum ve bu yüzden bu konumumuzdan son derece rahatsız oluyorum. Herkes yavaş yavaş masalara kurulduktan sonra gözler patronun üzerine çevriliyor. Besili danalar gibi baş köşede oturan patron sağına soluna bakındıktan sonra ayağa kalkıyor. Kendisine getirilen mikrofonu ağzına dayayarak, bir iki öksürdükten sonra “dostlarım…” diye başlayan ve tek kelimesi bile anlaşılmayan, yemek öncesi konuşmasını yapıyor. Birkaç dakika süren, sıkıcı konuşması biter bitmez, yine salonda müthiş bir alkış tufanı kopuyor. Deminden beri, patronun konuşmasından dolayı kısılan müziğin sesi tekrar açılıyor. Ve yemek eşliğinde tahrik edici, davetkar ve kaçamak göz süzmeleri başlıyor... Gördüğüm kadarıyla yemekle ilgilenen yok gibiydi. Herkesin kafasında falancayı nasıl ayartabilirimin planları vardı. Bu planlarını uygulamak için birilerin ilk adımı atması gerekiyordu. İçkilerden alınan bir-iki kadehten sonra bu daha da belirginleşiyor... Kimse yanındaki eşiyle ilgilenmiyordu artık. O tahrik edici, tacizkar ve davetkar bakışlar kendilerine uygun kişiyi çekim alanlarına almışlardı bile… Alkolün dozu artıkça, deminden beri hanımefendi, beyefendi pozlarına girenler yavaş yavaş sapıtıyorlar. Bilinçaltlarındaki gerçek yüzlerini dışa vurarak, normal zamanlarda hiç yapmadıkları ve yapılmaması gereken sapkınlıklara yöneliyorlar… İri göbekli bir adam ve kalem gibi ince, narin bir bayan salonun ortasına çıkıp, gecenin iki yüzlü, kirli ruhuna hiç uymayan güzelim müziğin eşliğinde dans etmeye başlıyor. Kulağıma fısıldayan Serap, bunun genel müdürleri olduğunu söylüyor. Sanki herkes bu anı bekliyormuş gibi birden salonun orta yeri dans eden kalabalıkla doluyor. Bu arada salonun ışıkları kısılıyor ve loş bir hava oluşturuluyor. Böylece atmosfer birbirlerini ayartmaya daha da müsait bir hale getiriliyor. Kaçamak bakışlar masalarda fır dönüyor. Dans pisti dolup dolup boşalıyor. Serap’a bakıyorum, benimle ilgilendiği yok. Bakışlarını pür dikkat o besili danaların oturduğu masada, onlardan gelecek sinyali bekliyor. Bekleyişi fazla sürmüyor, kısa zamanda gerekli sinyaller alınıp veriliyor. Patron iri gövdesiyle ayağa kalkıyor, kocaman göbeğinin sığmadığı pantolonunu düzeltip, gömleğinin dışarı çıkmış alt kısımlarını kemerinin arasına sıkıştırarak oturduğumuz masaya yöneliyor. O ayağa kalktığında Serap’ta bir hareketlilik başlamıştı bile. Patron yanımıza geldiğinde, gözleri ışıl ışıl, dudaklarında şuh ve çekici bir gülüşle ayağa kalkıyor. Yanımızda duran iğrenç yapılı, puşt bakışlı adam beni aşağılayan bir edayla süzerek, alaycı bir tavırla “Serap hanımla dans edebilir miyim?” diyor. Ve daha cevabımı bile beklemeden, Serap’ın kendisine uzanan elini tutarak piste doğru yürüyorlar. Serap’ın bu davranışı karşısında tüm bedenimi dayanılmaz bir sızı sarıyor. Hırsla önümde duran içki kadehini alıp, içindekini bir dikişte son damlasına kadar içiyorum. İçim daralıyor, bütün salon etrafımda dönmeye başlıyor. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde sağıma

199

soluma bakınırken, birden karşı masada oturan ve kokteylde yanıma gelip, ilginç tekliflerde bulunan kadınla göz göze geliyorum. “Oh olsun” der gibi, alaycı bir şekilde bana bakarak gülüyordu. Küfür eder gibi ona bakarak, yüzümü çeviriyorum. Yüzümü çevirdiğim her noktada, sanki bütün bakışlar benim üzerimdeymiş gibi utanıyorum, sıkılıyorum… Garson boşalan kadehimi doldururken, bakışlarımı diktiğim masadan alıyorum. Bakışlarım sahnede dans eden Serap’a ve patronuna takılıyor. Adam her iki eliyle Serap’ı belinden kavramış, Serap’sa, kollarını onun boynuna dolayarak, yanak yanağa, kendilerinden geçmiş bir şekilde pistin ortasında dönüyorlar. Bu iğrenç görüntü karşısında, o göbeğimden başlayıp, bütün bedenimi saran sızım, yine gelip sarmalıyor beni ve dayanılmaz bir hal alıyor. Kalkıp, lavaboya gidiyorum. Yüzüme üst üste su çarpıyorum ve aynadan yansıyan yüzüme iğrenerek bakıyorum. Kendimi, karısını başkalarına peşkeş çeken rezil bir pezevenk gibi hissediyorum. İçim daraldıkça daralıyor, dışarı zor atıyorum kendimi. Lokantanın denize bakan tarafındaki verandanın korkululuklarına ellerimi koyarak derin derin soluyorum. Ne yapmalı şimdi? Gidip, Serap’ın kollarından çekip, eve götürmeli ve yüzüne tükürüp, terk etmeli mi? İkisini de orada öldürmeli mi? Yoksa, oturup, onun yasal pezevenkliğini yapmaya devam mı etmeli?... Çaresizliğim karşısında beynim patlayacak gibi oluyor. Başımı gökyüzüne çeviriyorum; o kadar içten, samimi ve dost geliyor ki bana, Tanrı’nın oralarda bir yerlerde olduğunu düşünerek tüm içtenliğimle o sınırsız maviye sığınıyorum ve ağlamaklı bir şekilde aklıma gelen duaları okuyorum… Biraz rahatladıktan sonra, erkeklik gururum baskın geliyor; birileri beni bu çaresiz halimde görmesin diye cebimden mendilimi çıkarıp, nemlenen gözlerimi siliyorum. Tam bu sırada, gün boyu peşimi bırakmayan Serap’ın o arkadaşı yine yanımda bitiveriyor. Elinde içki bardağı, ayakta zor duruyordu. Nerdeyse orada üzerime atlayacak gibi saldırgan, tahrik edici bir şekilde; -Ne o tatlı çocuk, bünyen karının yaptıklarını kaldıramadı mı? Onun o fahişe haline tiksintiyle bakıyorum ve ağız dolusu, sert bir şekilde; -Defol git başımdan, bir de seninle uğraşmayım. Şimdi elimden bir kaza çıkacak… Kadın aynı yüzsüzlükle, öfkelenmeme aldırmadan; -Vayyy, erkeğe bak, diyor, peşinden bir kahkaha patlatarak “hoş erkekliğini de görmedik ya…” deyip, sözde beni tahrik etmek için olduğu yerde erotik hareketler yapıyor. Benim dünyam şaşmıştı, onun hiçbir şeklini görmüyordum bile. Tek isteğim biran evvel başımdan gitmesiydi… Bu arada Serap da yanımıza geliyor. Önce bana, sonra kadına tuhaf tuhaf bakıyor. Sanırım kadına nispet olsun diye yanıma sokulup, koluma girerek; -Sevgilim, sıkıldıysan gidebiliriz… Söyledikleri bana o kadar yapmacık geliyor ki, adeta küfür etmiş gibi oluyor. Bu sıradan, yapmacık tavırlarımıza alaycı bir şekilde bakan kadın o şuh kahkahasını keserek “sonra görüşürüz tatlı çocuk” deyip, yanımızdan uzaklaşıyor. İçeri girene kadar ardından bakıyor. Kadının sözleri Serap’ı çileden çıkarıyor. Hırsla bana dönerek, öfkeli bir şekilde; -Ohh, beyefendi bakıyorum da keyfine diyecek yok… O şırfıntıyla kırdırmaya utanmıyor musun? Ay bir dakika boş bırakmaya gelmiyorsun… deyip, kolumdan çekiştirerek söylene söylene salona doğru sürüklüyor. İçeri girer girmez, kolunu belime dolayıp, tebessüm ederek, birbirine düşkün, mutlu bir çift tablosu oluşturuyoruz. Daha doğrusu o böyle davranıyor. Ben içimdeki fırtınalarla boğuşuyorum, yüzümden düşen bin parça… Masamızda hiç konuşmadan bir süre öylece oturuyoruz. Bu arada gece çoktan yarılanmıştı ve aklı selim çiftler yavaş yavaş protokolle vedalaşıp, evlerine gidiyorlar. Gecenin sonuna kalanlar ise, genelde gece boyunca birbirlerini ayartan ve geceye başka yerde devam

200

etmek isteyen tipler oluyor. Kendimi onların arasında daha da aşağılanmış gibi görüyorum. Sağa sola bakındıktan sonra, Serap’ın kulağına eğilerek; -Haydi biz de kalkalım… Aynı anda yüzünü sert bir şekilde bana çevirerek, tek kelimeyle; -Bekle!… Her halde o ibne tayfadan olduğumuz için en son biz gidecektik. Her dakika bana işkence geliyor. Nihayet bizimki gerekli yerlerden işaretini alıyor. Toparlanıp, kalkıyoruz. Protokole gidip, herkesle yapmacık, sıradan kahkahalarla öpüşerek vedalaşıyoruz. Kapıda bekleyen Zafer bizi arabasıyla bırakmak istiyor. Onun bu teklifini sert bir şekilde reddediyorum ve sırada müşteri bekleyen taksiye binip, eve doğru yola koyuluyoruz. Yol boyunca hiç konuşmadık, ama içeri girer girmez, o kirli yüzünü bir anda göstererek, bütün doluluğunu yüzüme kusmaya başlıyor. -Sen gerçekten inanılmaz ilkel, kaba ve çok sıradan adamsın… Sana ne diyeceğimi bilemiyorum, gecemi zehir ettin yine… Söyledikleri son derece kırıcı ve kaba sözler olmasına rağmen, artık kanıksadığımdan ve içimde ona karşı sevgi adına bir şey kalmadığından olsa gerek, onu ve söylediklerini umursamıyorum. -Adamcağız kibarlık edip, bizi arabasıyla eve bırakacaktı… şeklinde başlayan konuşmasının gerisini duymak istemiyorum. Bir taraftan ayakkabımı çıkarırken, bir taraftan da kulaklarıma beyin tırmalayıcı vızıltı gibi gelen sözlerini duymamak için kendimi zorluyorum. Ben sustukça o konuşmasının şiddetini artırarak sürdürüyor; parti boyunca patronuna, arkadaşlarına karşı kaba davrandığımı, tutarsız, uyumsuz bir tablo sergilediğimi, yanıma gelen bayanla ilgili olarak, “o şırfıntının…” diye başlayan uzunca aşağılayıcı cümle… Artık kendimi tutamıyorum ve beklemediği bir anda lafını bağırarak kesiyorum. -Ulan biz patronuna ne yapalım daha; karımızı ona peşkeş çekiyoruz… Şimdiye kadar benden hiç böyle bir ifade kullandığımı ve böyle bir şekilde davrandığımı görmemişti. Birden bire susarak, kaskatı kesiliyor. -Şırfıntı dediğin o kadının yaptıkları, senin yaptıklarının yanında çok masum kalır. Yaptığın iğrençlikleri tanımlamakta güçlük çekiyorum… Ağzımdan her sözcüğü küfür gibi çıkan bu sözlerim karşısında ilk anda ne söyleyeceğini bilemiyor. Sonra toparlanıp, bana dönüyor; -Sen benimle bu şekilde konuşamazsın. Ben ne yaptım ki? Tabii kendi yaptığını görmüyorsun; o kadınla ayakta bir birinizi halediyorsunuz be… Allah aşkına beni o rezil kadının seviyesinde mi görüyorsun?... Sözler ağzından kesik kesik ve öfkeyle çıkıyor. Öfkeden adeta kudurmuş bir şekilde ne yapacağını bilemez durumda, rastgele saldırıyor. Bence en çok da onu, o kadınla kıyaslamama kızıyor. Zira kendisini o kadar beğenip, özel görüyor ki… Tartışmamız bütün nezaket kurallarının dışına çıkıyor. Aramızdaki ipler kopuyor. Gece boyunca o ağzına geleni, ben ağzıma geleni acımasızca bir birimize karşı kullanıyoruz. -Ben o kadar da aptal değilim. Sen resmen beni aldatıyorsun be… Gittiğimiz her yerde, gözlerimiz önünde adamların altına bir yatmadığın kalıyor. Neden böylesin? Neden herkesin ilgisini ve beğenisini üzerine toplamak zorunda hissediyorsun kendini? Daha ne istiyorsun, ben sana yetmiyor muyum?... Ağlamaklı, öfkenden ağzı köpük köpük olmuş bir şekilde sözlerimi keserek; -Yetmiyorsun işte… Sen bana yetmiyorsun. Sen kendini ne sanıyorsun?... Tüm yaşamımı senin gibi pısırık, gelenekçi, tutucu bir aptal uğruna harcayacağımı mı sanıyorsun… Kimsin? Nesin be…? diyerek, konuşmasına devam ediyor. Söylediklerini hiç umursamıyorum. Sanırım, bir birimizi artık duymuyoruz, ikimiz de aynı anda aklımıza geleni acımasızca bağırıyoruz.

201

-Ben senin kadar iğrençleşmedim, olmayacağım da… isteseydim oradaki bir çok kadınla ilgilenebilirdim. Ama karakterim buna müsait değil. Çünkü ben sorumluluklarıma karşı her zaman dürüst oldum ve olmaya da devam edeceğim. Bunu senin için değil, kendi insani değerlerim için sürdürmek zorundayım… Tabii sen bunu anlayamazsın. Bu değerler senden çok uzakta. Sen yargısız, yorumsuz, eleştirisiz hayvanca yaşamayı tercih ediyorsun… Bana karşı bir türlü dürüst olmadın. Bulduğun her fırsatta beni aldattın. Ve her an aldatmaya da devam ediyorsun. Eğer bir bayan kendisini sürekli olarak erkeklere beğendirmek duygusu ve çabası içerisindeyse o bayan ihanete eğilimlidir. Toplum içerisinde hiç yeri değilken söylenen her şeye gülmek, söylenenleri anlayıp, anlamadan onaylamak, veya karşıdakinin isteği doğrultusunda yalan-yanlış tepki koymak, baygın baygın göz süzerek karşısındakine dokunarak, tensel iletişimden medet ummak… bunların hepsi ihanetin, basitliğin eğilim ölçüsüdür. Sen bunların hepsini ve daha fazlasını yapıyorsun… Bir çağdaşlık edebiyatıdır tutturmuşsunuz. Çağdaşlık, iğrençlik değildir. Sizin yaptığınız hiç bir değere bağlı kalmadan yaşamak, hayvanca yaşamaktır ve ilkelliktir. Ahlaki ve estetik olmayan çağdaş değildir. Sizin yaptığınızın estetikle ve ahlakla alakası yok… Ağzıma geleni hiçbir engel tanımadan sıralıyorum. Bu kadar acımasız olacağımı benden beklemiyordu. Bu yüzden afallıyor. Nutku tutulmuş, karşımda ruhsuz bir şekilde dikiliyor. Dayanacak gücüm kalmamıştı, bu gece ne pahasına olursa olsun bu işi bittireceğim. İçimde aylardır biriken öfkemden aklıma geleni söylemek istiyorum. -Sana ve iğrençliklerine dayanamıyorum artık. Seninle aynı çatı altında yaşamaktan sıkıldım. Bunalıyorum. İnsanlığımı unuttum… Bittim… Ben senin için neyim ha?... senin için ne ifade ediyorum?; Karısını başkalarına peşkeş çektiren bir pezevenk mi?... Seninle tanıştığım güne lanet ediyorum. Benim için bittin artık. Paylaşacak hiçbir şeyimiz kalmadı. Hiçbir şeyimiz, anladın mı? Benim hakkım olan paylaşımı başkalarıyla yaşıyorsun. Onların senden hoşlanmaları, beğenmeleri senin için daha önemli. O zaman sana onlarla güzel iğrençlikler diliyorum. Gidiyorum… Antrenin ortasında dikili bir taş gibi duran Serap’ı öylece bırakıp, söylenerek yatak odasına yöneliyorum. Aceleyle üzerimdeki, o bana hiç yakışmayan kıyafetleri sıyırıp atıyorum. Üzerime bana ait olan gündelik kıyafetlerimden birisini giyiniyorum. Uzanıp, gardrobun üzerindeki valizi çekiyorum ve içerisine giyebileceğim birkaç kıyafet sıkıştırıyorum. Hızla salona geçiyorum. Oradan da bazı özel eşyalarımı valize koyuyorum. Bu arada Serap’ta peşimden gelmiş bu telaşlı koşuşturmama, şaşkın bakışlarla anlam vermeye çalışıyordu. Tam çıkacakken göz göze geliyoruz. Yine o masum bir ses tonuyla; -Sen ne yapıyorsun?... -Gidiyorum işte, ne halin varsa gör… Seni, o seni çok seven çevrenle, arkadaşlarınla baş başa bırakıyorum. Şimdi istediğinin evinde kalır, istediğini evine alırsın… Son cümleyi söylerken ağlamaklı oluyorum. Valizimi kapatıp, antreye yöneliyorum. Tam çıkacakken kolumdan tutuyor. -Sen deli misin, bu saate nereye gideceksin? -Seni hiç ilgilendirmez. Zaten ilgilendirdiğini de sanmıyorum ya… diyorum, yutkunarak. Tuttuğu kolumu hırsla çekip, kapıyı açarak kendimi dışarıya atıyorum. Gecenin o saatinde tek başıma sokakta, elimde valiz öylece yürüyorum. Yine de yüreğimin bir kısmını geride bırakmış olmanın derin sızısını ve biraz da pişmanlığını yaşıyorum. Gecenin geç saatlerinde sahneye çıkan pavyon kadınlarının kaldığı üçüncü sınıf bir otele yerleşiyorum…

202

22 Eylül Bugün oteldeki dördüncü günüm. Dört gündür kapalı tuttuğum cep telefonumu ilk defa açtım. Her zamanki gibi erkenden kalkıp, tıraş oldum, giyindim ve artık hiç sevmediğim işime gittim. Aslında bu kentten de nefret ediyorum. Hala neden burada kaldığımı da bilmiyorum… Gündelik iş hengamesi içerisinde, yaşadıklarımı kısmen de olsa unutuyorum. Ama, yine de her an kulağım telefonda, gözlerim kapıda, buraya gelir veya beni arar diye ödüm kopuyor. Onu artık görmek istemiyorum. Akşam işten çıkıp, otele gelirken, yolumun üzerindeki lokantadan yemek yedim. Sahile gidip, dalgaları ve akşam serinliğinde sahilde dolaşan insanları seyrettim. Ama, ne yalan söyleyeyim, bir türlü Serap’ı aklımdan söküp atamıyorum. Akşam otele geç geldim. Odama çıkıp, üzerimi çıkardım ve uyumak için üzere uzandım. Tam uyuyacaktım ki, telefonum çaldı. Uyku sersemliğiyle kimin aradığına bakmadan açtım. Arayan Serap’tı ve ağlıyordu. Eve dönmem için yalvarıyordu. Hiçbir şey konuşmadım, sadece onu dinledim. İçimi dayanılmaz bir sıkıntı sarıyor. İçimden bir şeyler koptu; ona acıyordum. Kahretsin ne yapacağımı bilemiyorum… …………… ……………. ……………… *** O gün, içimdeki acılarla hesaplaşarak geçirdiğim dördüncü günümdü. İşe gitmek zorunluluğu içerisinde olduğum için sabah erkenden kalkıyorum. Giyinip, çıkıyorum. Artık kahvaltı hazırlayacak bir yerim yok, sokaktaki simitçiden simit alıyorum. Zaten pek bir şey yiyecek iştahım da kalmamıştı. Bol bol sigara içiyordum. Sabahları işe gitmek, oradaki insanların bana garip bakışları altında çalışmak işkence gibi geliyordu. Hele o kentten… nefret ediyordum. Sanki bütün kötülükleri o sokaklar, o evler, binalar, deniz yapmış bana… Orayı terk etmek için de bir türlü karar veremiyorum. Bir az daha zaman geçsin istiyordum. En azından aileme karşı söyleyecek bir şeyler uydurabileyim diye. Şimdi gidersem onlara ne diyecektim?... Günlerdir beynimin içerisini kemiren bu düşüncelerle savaşıp duruyordum. Aslında Serap’ı da merak etmiyor değildim. Ama yaptıkları aklıma gelince, acıdan burnumun direği sızlıyor, her yanımı acıyla karışık bir tiksinti sarıyordu. İlişkimizi bitirmiş olduğuma seviniyordum bir anda… Kendimi hayatımın kararını vermek zorunluluğu içerisinde hissettiğim ve sıkıntılarla boğuştuğum bugünlerde çalışıyor olmak az da olsa iyi geliyordu. En azından günün bir kısmını Serap’tan, evden, evlilikten, ihanetten başka şeyler düşünerek geçiriyordum. Onunla tekrar yüzleşmek, konuşmak, tartışmak, beraber olmak istemiyordum. Bu yüzden beni aramaması, buraya gelmemesi için sürekli içimden dualar okuyordum. İşyerinde her telefon çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu… Bir-iki ay görüşmeden, böylece idare edebilsem, daha sonra gidip, konuşur ve resmen ayrılırız… Akşamları işten çıkınca onun beni göremeyeceğini düşündüğüm ara sokaklardan yürüyor, onun gitmesine ihtimal vermediğim yerlerde dolaşıyorum. Zaten fazla dışarıda 203

kalmamaya özen gösteriyorum. Kendi kendime sürekli iki ay diyorum. Bu işkenceye iki ay daha katlanmalısın… Mesainin bitiş saati olduğundan bu saate caddeler kalabalık oluyor. Herkes bir yerlere yetişme telaşı ve koşuşturması içerisinde. Sadece benim yetişebileceğim bir yerlerim yok. O koşuşturan kalabalığın içerisinde bir ben ağır çekilen bir görüntü gibi dönüp, duruyorum… Üstelik öldürecek o kadar çok zamanım var ki, biraz da bunun şeklini düşünüyorum… Çarşıya inen caddenin kalabalığından rahatsız oluyorum. Her an Serap’la ya da tanıdık birileriyle karşılaşabilirim diye ödüm kopuyor. Ne bileyim işte, hiç yoktan istemediğim bir sürü anlamsız soruyla karşılaşacağım; nasılsınız? Serap hanım nasıllar?... Bir kaçak tedirginliği içerisinde dolaşıyorum sokakları. Genelde ilk sokaktan sağa, ara sokağa sapıyorum. Bu sokakta daha çok, Doğu’daki kirli savaşta evleri yakılan, köyleri boşaltılarak, göç ettirilmek zorunda bırakılan Kürtler, işi gücü olmayan, vakit geçirmek için işsizlerin, yaşlıların doluştuğu kahvehaneler var. Hayata anlamsız ve bomboş gözlerle bakan bu insanlar, genelde bu saate gölgelik yerlere çekilen sandalyelerde oturup, umutlu düşler kuruyorlar… Kahvenin en kuytu, gölge bir yerine küçük, tabure şeklindeki sandalyelerden birisini çekip oturuyorum. Önce garson çocuk, peşinden boyacı, mendilci, ciklet satıcısı bitiveriyorlar yanımda. Genelde bu çocuklardan bir şey almam. Ama, nedense bugün hepsi bana çok şirin, yakın, samimi ve dostum gibi geliyorlar. Hiç birisini kırmıyorum; boyacı çocuğa boyaması için kunduralarımı veriyorum, mendil satıcısı küçük kızdan mendil, ciklet satıcısından ciklet alıyorum. Onlarla sohbet ediyorum; yarım yamalak Türkçeleriyle bana kendilerinden, ailelerinden bahsediyorlar. Bu çocukların da çoğu o göç eden Kürt ailelerin çocukları, burada, bu acımasız hayata tutunmaya çalışıyorlar. Anlattıkları hikayeler hep aynı; “abi köyümüzü yaktılar, siz teröristsiniz dediler, bizi zorla göç ettirdiler, babam iş bulamıyor, aileme para götürüyorum…” İç acıtan ve insanı utandıran yaşamlar… Yanımdaki çocuklar gittikten sonra kendimi yapayalnız hissediyorum. Uzanıp, bitişik masadaki gazeteyi alıyorum. Gazete, hayatımda hiç okumadığım ve okumayı sevmediğim bir spor gazetesi. Sırf zaman geçirmek için bütün sayfalarını, reklam metinlerine kadar okuyorum. Bir iki derken üçüncü çayımı da bitiriyorum. Saate bakıyorum, bir saatten fazla olmuştu burada oturalı. İsteksizce kalkıp, garsona parasını ödeyerek çıkıyorum. Bir süre daha o ara sokaklarda oyalanmaya çalışıyorum. İşçi çocukların, seyyar satıcıların, işportacıların yemek yedikleri küçük lokantanın önünden geçerken acıkmış olduğumu hissediyorum. Böyle dağınık göründüğüne bakmayın, ucuz oldukları kadar bu lokantaların yemekleri de hem temiz, hem de lezzetli oluyor. İçeri girip kuru fasulye, bulgur pilavı istiyorum. Garson yemekle beraber kocaman bir soğan, yeşil biber ve turşu da getiriyor. Buranın müşterilerinin değişmez söyüş menüsüdür bu… Artık nefesimi paylaşacak, kötü koktuğunu söyleyecek kimsem olmadığı için istediğimi, istediğim gibi yiyebiliyordum. Yemekten sonra bir sigara tüttürüp, lokantadan çıkıyorum. Günün bu güzelim saatinde de otele kapanmak istemiyorum. Sahile yöneliyorum, ancak kalabalığı daha az olan, liman tarafına doğru yürüyorum. Limana yakın bir yerde bir banka oturarak, uzun uzun denizi ve limanı seyrediyorum. Hızla rıhtıma vuran dalgaların eşliğinde, dev gemilerin uzaklardan yavaş yavaş süzülür gibi gelip, limana yanaşmalarını, yükünü indiren gemilerin tepelerinde dolaşan vinçleri, vinçlerin ucunda küçücük sandıklar gibi sallanan konteynırları izliyorum. İçimdeki çıkmazlara anlamlar bulmaya çalışırken, güneş de günlük mesaisini bittirmiş, deniz ve gök mavisinin buluştuğu bir noktada, kızılın tüm tonlarından doyumsuz bir manzara oluşturarak batmaya hazırlanıyordu. Güneş suda kaybolana kadar gözlerimi hiç kırpmadan o doyumsuz manzarayı izliyorum.

204

Bakışlarımı denizden alıp, sağ yanıma çeviriyorum. Yarım ay şeklinde gözlerimin gördüğü noktaya kadar uzanan sahili insan kalabalığı göz dolduruyor. Gidip o kalabalığın içerisine karışmak istiyorum. Ama bir anda içimdeki bu istek sönüveriyor. Serap’ın kimliğinde bütün o kalabalığı, içimdeki acılara karşı sorumlu tutuyorum. Yine de ayaklarım beni o tarafa doğru götürüyor. Kalabalığa karıştıkça, onlarla yüz yüze, göz göze geldikçe, mimiklerini, hareketlerini coşkularını ve hüzünlerini gördükçe onlara haksızlık ettiğimi düşünüyorum ve deminki duygularımdan dolayı utanıyorum… Günün yorgunluğunu atmak için adeta bütün kent buraya akın etmiş. Herkes kendi havasında günün tadını çıkarmaya çalışıyor. Bir türlü uyum sağlayamadım buradaki yaşama ve insanlarına. Kalabalığın içerisinde kendimi yapayalnız ve herkesten çok farklı hissediyorum. Birbirleriyle sarmaş dolaş gezen sevgilileri, mutluluk tablosu oluşturan çocuklu aileleri görünce ne kadar engellemeye çalışıyorsam da kendimi Seraplı düşlerden alamıyorum kendimi. Tüm engellemelerime rağmen gelip kuruluyor yüreğimin orta yerine; kol kola, kulaklarımıza sevgi sözcükleri fısıldayarak yürüyoruz o kalabalığın içerisinde… Yarınlara dair güzel düşlerimizi anlatıyoruz bir birimize. Sonra çocuklarımız, onlarla bu mutluluk tablosunun içerisinde süzülüyoruz… Gözlerim nemleniyor, hayıflanıyorum. “kahretsin, ne olurdu ki, benim de karım herkesinki gibi olsaydı…” istem dışı bu cümleyi seslice söylemişim. Yanımdan geçenlerin şaşkın bakışlarını üzerimde görünce utanıyorum. Otelin o kasvetli, sıkıcı, bunaltıcı havasından nefret ediyorum. Oraya ne kadar geç gitsem o kadar iyi olacak. Bu yüzden geç saatlere kadar sahilde, çarşıda, ara sokaklarda dolaşarak vakit öldürüyorum. İsteksizce otelin kapısından içeri girdiğimde resepsiyondaki gençle göz göze geliyoruz, aynı isteksizlikle selamlaşıyoruz. Odama çıkmak için merdivene yönelirken, lobide kahkahayla gülüşen ve Kürtçe konuşan gruba bakıyorum. Sanırım bunlar doğulu koyun tüccarları olsa gerek, genelde bu gibi otellere hayat kadınları için geliyorlar. Ve herhalde bu keyifli sohbetleri de aynı doğrultuda olsa gerek… Evlerinde çocukları aç sefil yaşayan, kadın tenine salyalanmış bu kirli suratlı insanlara içimden küfrediyorum. Merdivenin tırabzanlarına tutunarak ayaklarımı sürte sürte yukarı, odama çıkıyorum. Işığı yaktıktan sonra üzerimdekileri çıkarmadan kendimi öylece yatağın üzerine atıveriyorum. İçimi basan sıkıntının bahanesini terden yapış yapış olan gömleğimde buluyorum. Kalkıp, gömleğimi ve diğer giysilerimi çıkararak çıplak bir vaziyette odanın içerisinde dolaşıyorum. Elimi çıplak tenimde gezdirerek elimdeki ter ıslaklığını kokluyorum. Banyoya girip, duş alıyorum. Yatağa öylece uzanıyorum. İçimdeki sıkıntı bunaltıyor beni; daralıyorum. Yatağın üzerinde anlamsızca kıvranıyorum. Telefonum çalıyor. Günlerdir duymadığım bana garip gelen bu ses karşısında birden irkiliyorum. Heyecandan telefonu alıp, arayanın numarasına bakmadan açıyorum. Daha “alo” demeden karşıdan Serap’ın ağlamaklı sesini duyuyorum. Hemen uzandığım yerden doğruluyorum. -Merhaba canım. Nerdesin? Ne yapıyorsun?diyor, kekeleyerek. Beklemediğim bu telefon karşısındaki şaşkınlığımı henüz üzerimden atamadan, aynı şaşkın ve soğuk ses tonuyla sadece “merhaba” diyebiliyorum. İçim bir garip oluyor... Aniden değişik duygular beliriveriyor bir yerlerimde… Terliyorum, kabuk tutmuş bir yaranın sıyrılan kabuğunun verdiği ince acıyı bir anda bütün bendimde hissediyorum. Şimdi onunla neler konuşacaktım?... Kafamın içerisine bir anda hücum eden binlerce duyguyla savaşırken, o bir anlık duraksamadan sonra konuşmasına devam ediyor. -Canım, lütfen son bir kez olsun beni dinle. Sadece dinle, ne olursun… Beraber geçirdiğimiz güzel günlerin hatırı için beni dinle… Biliyorum, sana ne anlatırsam anlatayım bana inanmayacaksın. Kesinlikle bunda haklısın da, ama ne olursun son bir kez olsun beni dinle…

205

Onu dinlemeyip, yüzüne telefonu kapatacağımdan korkuyordu, bu yüzden söylediklerini peş peşe, aralıksız ağlayarak sıralıyordu. -Seni çok seviyorum ve çok özledim. Sen gittikten sonra kendimi, yıllardır yaşadığım bu kentte yapayalnız, kimsesiz hissettim. Sen her zaman demez miydin, “hatalarından dolayı özeleştiride bulun” diye, inanki sen gittikten bu yana kendimi yargılayıp, özeleştiride bulunuyorum… Ve her hareketimin gerçekten yanlış olduğunu ve yapılmaması gerektiğinin, senin yerden göğe kadar haklı olduğunun farkına vardım. Defalarca kendimi senin yerine koydum, anladımki kim olsaydı senin yaptığını yapardı… Yine kızacaksın ama, ilişkimizi evli bir arkadaşımla da konuştum, onunla beraber bir psikologa gittik, hepsi de senin yaptığının normal olduğunu söyledi. Çok pişmanım aşkım. Artık yerimin senin yanın olduğuna inanıyorum. İlişkimiz boyunca zaman zaman bana, erkeklerle ilgili söylediklerinin muhakemesini yaptım, gerçekten bana yar olacak kişi sensin… Belki buna hakkım yok ama, ne olursun bana son bir şans daha ver… Ağlayarak, yalvararak, telefonu yüzüne kapatırım korkusuyla alelacele, peş peşe sıraladığı sözleri karşısında yüreğim inceliyor, duygusal bir hal alıyorum. Ona inanmayı çok isterdim. Ama o kadar çok yalan yükledi ki ilişkimize, inanmaya korkuyorum. Sesinin derin hıçkırıklarla kesildiği bir anda araya giriyorum; -Sana inanmayı çok isterdim. İnan ki, şu an hayatta bundan daha fazla isteyebileceğim başka bir şey yok. Ama inanamıyorum işte. Sana inanmamı engelleyen o kadar çok olumsuzluk var ki… Bu seninle kaçıncı sıfırdan başlamam olacak?... Sen her ayrılık sonrasında aynı şeyleri söylemdin mi? Şimdi sana inanmamı nasıl beklersin benden? Yoruldum artık, sıfırları tüketim... Son cümlemi söylerken, gerçekten yorulduğumu ve ona inanamadığıma inanıyor olmanın gerçekliliği karşısında dayanılmaz bir acı hissediyorum. Ağlayarak yalvaran sesi, söylediklerim karşısında umutsuz bir hal alıyor. Gittikçe hıçkırıkları boğuk boğuk iniltilere dönüşüyor. -Ne olursun, yalvarıyorum sana, son bir kez diyorum… Her şeye beraber karar veririz. İstersen beraberce bir psikologa da gidebiliriz… Ben sensiz yapamam, ne olursun… Bunları o kadar garip, bir ses tonuyla ve itinasız söylüyor ki, kendine bir şey yapar diye korkmaya başlıyorum. İçimdeki acıma duygusu panik ve korkuya dönüşüyor. -Sus lütfen, ağlama. Nerdesin?... diyorum, müşfik bir ses tonuyla. Bunu olumlu bir gelişme olarak görüyor ve heyecanla atılıyor. -Evdeyim. Çok yalnızım, perişanım ne olursun gel… diyor. -Sakin ol, sabırlı ol… Hani sen arkadaşlarınla, çevrenle mutluydun… Onlar artık mutlu edemiyorlar mı seni? Tabii onların işi gücü yok da hep seninle mi ilgilenecekler. Onlar sadece istedikleri zaman seninle olacaklar… Bunu sana defalarca kez söylemiştim... Aslında bu son söylediklerimi gereksiz buluyorum. Bir an için söylediğime pişman oluyorum. Ama, öylesine söylemek gelmişti içimden. Söylediklerim onu çok üzmüş olmalı ki, iniltili hıçkırıkları, bağırarak ağlamaya dönüşüyor bir anda… -Haklısın. Yemin ediyorumki, ne söylersen haklısın. Ben gerçekten kendini bilmez, ukala aptalın biriymişim. Seni sevdiğime inan ve ne olursun, yalvarıyorum; lütfen son bir şans ver bana… Onun bu yalvarmalarına ve hıçkırıklarına daha fazla dayanamıyorum. -Tamam, sus ağlama. Son bir kez daha deneyeceğiz. Ama gerçekten bu son kez olacak, bunu çok iyi bilmeni istiyorum… Daha sözlerimi bile bitirmeme fırsat bırakmadan, istediğini elde etmiş olmanın sevinci ve coşkuyla atılıyor;

206

-Olsun, bu son olsun. Yemin olsunki düzeleceğim. İlişkimizin düzelmesi için ne gerekiyorsa yapacağım… Nerdesin? Hemen gelebilir misin? Sana çok ihtiyacım var… -Hayır, bu akşam gelemem. Daha sonra ben seni arayacağım. Şimdi sakin ol ve uyumaya çalış… Benden döneceğime ilişkin sözü almış olmanın rahatlığıyla sesindeki tedirginlik yerini sevince bırakıyor. Yine de bu akşam eve dönmem için ısrarcı oluyor. Bunun karşısında sinirleniyorum ve daha fazla ısrar etmemesi konusunda tavır koyuyorum. Bu ısrarlarının beni fikrimden geri caydıracağından korkuyor; -Tamam tamam bir tanem, yarın görüşürüz… Görüşeceğiz, değil mi?... diyor, heyecanla ve biraz da ustaca... -Görüşeceğiz, ama yarın olmayabilir. Ben seni ararım… Kısmen de olsa istediğini elde etmenin sevinciyle, peş peşe ağzına gelen sevgi sözcüklerini sıralıyor yine; -Canım seni çoook seviyorum... Çok özledim… çok çok öpüyorum… O, bana artık inandırıcı gelmeyen sevgi sözcüklerini sıralarken “iyi geceler” deyip, telefonumu kapatıyorum. Her şeyin ani ve hızlı bir şekilde geliştiği bu görüşmeden sonra, koyduğum tavırdan geri adım atmış olmanın huzursuzluğu sarıyor her yanımı… Yine, duygusal sömürülerle oyuna getirilmiştim. Onun hiçbir zaman değişmeyeceğini bildiğim halde tekrar bir araya gelmeyi kabul ettiğim için kendime kızıyorum. İçimi kuşatan pişmanlık duygusuyla, elimdeki telefonu yatağın üzerine fırlatıp, kafamın içerisine hücum eden binlerce soruyla hırsla odanın içerisinde yorulana kadar dolaşıyorum. Bir pencerenin kenarında dikiliyor, sigara içiyorum, bir yatağa uzanıp bakışlarımı tavana dikerek verdiğim kararı ve karardan ötürü kendimi sorguluyorum. Kafamın içerisi kazan gibi oluyor. Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor… Saatlerce kendimle hesaplaşmaktan bitap düşüyorum. Artık hiçbir şey düşünecek halim kalmıyor ve çaresiz kendimi yatağa bırakıyorum. 24 Eylül Bugün Serap’la görüştüm. Günüm, onu arayıp, aramamak arasında yaşadığım ikilemle geçti. İş yerinde pek verimli olamadım. Zaten artık işi önemsemiyorum. Akşam işten çıktıktan sonra gidip bir çay bahçesinde oturdum. İçtiğim onlarca sigara ve çaydan sonra Serap’ı aradım. Yarım saat geçmeden yanıma geldi. Yine boynuma sarıldı, ağladı ve pişmanlığını defalarca kez tekrarladı. İki saatten fazla konuştuk. Beraberce otele gidip, çantamı aldık ve eve geldik. Evimi çok özlemişim. Ama, yine de içim karmakarışık… Serap bana bir yabancı gibi geliyor… …………... …………… …………… *** Telefon konuşmamızın üzerinden iki gün geçmişti. Bu iki gün boyunca eve dönüp, dönmemek konusunda kendimle savaş halindeydim. Çoğu kez, onun değişemeyeceğini, boşu boşuna yeni bir başlangıç yapacağımı düşündüm. Ve telefon açıp, Serap’a eve

207

dönemeyeceğimi söylemeyi geçirdim içimden. Ama yine ondan yana olan tarafım ağır basmıştı; onu arayıp, görüşmek konusunda ikna etmişti beni.... Nasıl olsa otelde yaşıyordum. Bir süre evi de otel gibi görecek, onunla aramıza ve ilişkimize mesafe koyup, gerçekten değişip, değişmeyeceği izleyecektim. O gün iş yerinde, yapacak pek fazla işim yoktu. Kafamın içerisindekilerle boğuşarak, elimdeki kalemle, mesai saatim bitene kadar önümdeki kağıtları karalayıp durdum. Onu mesai bitiminde arayacaktım. Bu yüzden mesainin bir an evvel bitmesini hem istiyor hem de istemiyordum. Bir taraftan, görüşeyim de bir an evvel içimi kurutan bu çelişkilerden kurtulayım diyorum. Diğer taraftan, yeniden kabus dolu günler yaşamamak için onunla görüşmek istemiyordum. Ama, her koşulda görüşecektim… Mesai bitiminde çantamı alıp, çıkıyorum. Önce barların, birahanelerin, eğlence merkezlerinin olduğu caddeye giriyorum. Onunla görüşürken kendimi daha rahat hissetmek için, bir bara girip, ayak üstü iki tane bira içiyorum. Onunla zaman zaman oturduğumuz çay bahçesine gidiyorum. Çay söylemeden önce onu aramak için cep telefonumu çıkarıyorum. Bir anda içimdeki arama isteği sönüyor. Çay söylüyorum ve sigara yakıyorum. Dakikalarca kendimle boğuşuyorum. Bilmem kaçıncı sigaramı ve çayı bittiriyorum. Verdiğim ani bir kararla onu arayarak yerimi bildiriyorum. Benimle konuşurken sesi coşkulu ve heyecanlıydı. Yarım saat geçmeden çay bahçesinin kapısında göründü. Onu görünce içim bir tuhaf olmuştu. İlk randevusuna giden bir genç gibi heyecanlanmıştım. Kapıda durarak, masalara baktı. Oturduğum yerde ona el salladım. Beni görür görmez yüzünde gamzelerini ortaya çıkaracak kadar derin bir tebessüm beliriyor ve koşarak yanıma geliyor. Onu ayakta karşılıyorum. Hiçbir şey söylemeden ve çevredekileri umursamadan ağlayarak boynuma sarılıyor. Çevredeki insanların tuhaf bakışlarını üzerimizde hissedince tedirgin oluyorum. Saçlarını, sırtını sıvazlayarak “tamam sakin ol, otur…” diyorum ve oturmasını sağlıyorum. Başını koyduğu omzumdaki göz yaşları terime karışmıştı… Bir suçlu gibi başını önüne eğerek karşımda oturuyor. Çantasından çıkardığı mendille gözyaşlarını siliyor. Onu öylece izliyorum; sanki her seferinde beni çıldırtan, entel, çağdaş olduğunu yüzüme haykıran, dostlarını, arkadaşlarını öven, onlarla daha güçlü olduğunu söyleyen, beni aşağılayan kadın o değilmiş gibi zavallı, masum, çaresiz ve acınacak durumdaydı. Ne de olsa sevdiğim kadındı; ona acıyorum… Hiçbir şey konuşmadan, onu bir süre hıçkırıklarıyla baş başa bırakarak sessizce izliyorum. Sonra elimi uzatıp, çenesinin altından tutarak, başını kaldırıp, yüzüme bakmasını söylüyorum. Başını zoraki bir şekilde kaldırarak, mahcup ve çekingen bir şekilde yüzüme bakıyor. Her seferinde beni bir anafor gibi içine çeken, ceylan gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuşu. Tıpkı oyuncakları elinden alınmış, küçük bir çocuğun ağlayan yüzü gibi… Serap’ı o şekilde görmesini istemediğim için yanımıza gelen garsona, daha uzaktayken iki tane çay işareti yapıyorum. Garson bize uğramadan geri dönüyor. Zoraki de olsa göz göze geliyoruz. Ama neyi konuşacağımı, nereden, nasıl başlayacağımı bilemez durumdaydım. Sanki ilk defa tanıştığım bir kızla oturuyordum. İkimizde de iki liseli gencin çekingenliği ve heyecanı vardı. Parmaklarımla, tırnaklarımla oynamaktan avuçlarımın içi terlemişti. Gerçekten perişan bir halde duruyordu. Elimi eline dokundurarak; -Haydi yeter ağlama artık, bak beraberiz yine… diyebildim, güçlükle. Kaçamak bir şekilde yüzüme bakarak, üst üste derin iç çekiyor. Artık aramızdaki bu suskunluğun bozulması gerekiyordu. Onu biraz rahatlatmak ve konuşmaya yönlendirmek düşüncesiyle; -Eh nasılsın? Nasıl geçiyor günlerin?

208

Söylediklerim öylesine basit ve sıradan geliyor ki, daha anlamlı bir şeyler söylemem gerektiğini düşünüyorum. Bu sırada garson çaylarımızı getiriyor. Deminki hareketimden rahatsız olmuş olmalı ki, çayları öylesine hoyrat bir hareketle masaya bırakıp, gidiyor. Serap’ın bardağını önüne sürüyorum. Bu sırada çok hafif bir ses tonuyla “teşekkür ederim” diyor. Elini tutuyorum ve hafiften sıkıyorum. -Yeter artık, bak yanındayım işte… diyerek, avucumdaki elini bir az sıkıyorum. Tam elimi çekecekken, elimden tutup, ateş gibi yanan dudaklarına götürüyor ve öpüyor; -Seni çok özledim, biliyor musun? Ama her şeyini; kızmanı, evin içerisinde mırıldayarak şarkılar söylemeni, öfkeli-öfkeli sessizce dolaşmanı, sesini, soluğunu… Sen gittikten sonra ev adeta başıma daraldı. Ve gerçekten o zaman yalnız olduğumu anladım… Anladım ki, benim tek dostum, arkadaşım ve biricik sevgilim sensin… Sözcükler dudaklarının arasından kesik kesik ve kelimeleri heceleyerek çıkıyor. Sessizce onu dinlediğimden cesaret alarak, bakışlarını diktiği masadan kaldırıp, bana bakıyor ve yalvaran bir ses tonuyla; -Eve dönecek misin? Beni affedecek misin?... Yüzüne bakıyorum; yüzüne ilişen her çizgi öylesine inandırıcı, öyle yalvaran bir şekildeki, aksini söylemek haksızlık olacaktı. Ama böylesine çabuk da pes etmemeliydim. Edersem çektiğim onca acıya haksızlık olacaktı… -Sana inanayım mı?... İnan ki, sana inanmayı çok isterdim. Ama sana olan inançlarımı yitirmem için elinden geleni yaptın. Senden ayrılma meraklısı değilim. Ben de seni çok seviyorum. Hem de senin tahmin edemeyeceğin kadar çok… Yoksa katlanır gibi değil yaşadıklarım… Biraz da suçlar gibi söylediğim bu sözlerim onu üzüyor ve eve dönmeyeceğim konusunda umutsuzluğa sürüklüyor. Söylediklerime cevap vermeden tekrar başını önüne eğiyor. Yer yer suçlayıcı, yer yer duygusal konuşmamı bir süre daha sürdürüyorum. O, süt dökmüş kedi gibi sessizce beni dinliyor. Düşünüyorum da orada tartışmamızın bir anlamı olmayacaktı. Zira kalabalığın içerisinde ne konuşulabilir ki… Kendimi ağırdan alsam da, nazlansam da, buluşmayı kabul ettiğime göre sonunda nasıl olsa eve dönecektim. Sıcağı sıcağına eve gidip, rahat bir şekilde tartışmayı geçiriyorum içimden. -Eve döneceğim ama, evde konuşacağız. Şimdi ikimizin de durumu konuşmaya müsait değil. Hem burada konuşmamız uygun olmaz… Söylediklerime inanamamış gibi bir anda bakışlarını hayretle bana dikiyor. Sevincinden gözlerinin içi parlıyor. O an boynuma atılacak gibi oluyor. Bakışlarımla bunu engelliyorum. Daha fazla konuşmadan hesabı ödeyip, kalkıyoruz. Onun kaldığım oteli görmesini istemiyordum. Hem karımın öyle sıradan bir otelde görünmesi iyi olmazdı; -Sen eve git, ben otelde valizimi alıp gelirim. Birden onu ekeceğimi düşünerek, panik oluyor. Korkuyla koluma girip; -Ne olursun aşkım, eve beraber gidelim, diye yalvarıyor. -Tamam o zaman beni bekle valizimi alıp, geliyorum, diyorum. Bu davranışıma bir anlam yüklemese de, çaresiz kabul ediyor. Otele gidip, odama çıkıyorum. Sağa sola saçtığım ve çoğu kirli çamaşırlarımı valizime tıkayarak, resepsiyona iniyorum. Birikmiş iki günlük hesabımı ödeyip, çıkıyorum. Beni sabırsızlıkla bekleyen Serap’la “dolmuş durağına gidelim” diyorum. O taksi çağırıyor. Yol boyunca içimde eve dönüyor olmanın buruk sevincinin yanı sıra müthiş pişmanlık duygusu kaplıyor. Kapıda heyecanla çantasını karıştırarak anahtarı çıkarıyor. Titreyen elinden düşen anahtarı eğilip, yerden alıyorum ve kapıyı açıyorum. O önden ben arkadan giriyoruz içeriye. Ardımdan kapıyı kapatıyorum. İçerisi bana o kadar özlem dolu geliyor ki, sanki yıllardır

209

buradan uzaktaymışım gibi, içimi garip bir heyecan duygusu sarıyor. Şaşkın bakışlarla çevreme bakınıyorum. Valizimi yere bırakır bırakmaz boynuma sarılarak, sesine engel koymadan bağırarak hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onun bu şekilde ağlamasına dayanamıyorum, benim de gözlerim doluyor. Ne kadar kendimi tutmaya çalıştıysam da olmadı ve koyuveriyorum kendimi; hıçkırıklarımız birbirine karışıyor… -Neden böyleyiz be canım? Neden bir birimize sürekli acılar yaşatıyoruz? Bir birimizle yetinmeyi neden denemiyoruz?... Hıçkırıklarla karışık peş peşe dudaklarımın arasından dökülen bu sözler karşısında, onun da hıçkırık tonu yükseliyor… Otelde olduğum süre içerisinde ilişkimizi masaya yatırdım. Onun yaptıklarına karşılık benim tavırlarımı, onu her tartışma sonrası gelip, ağlaması, pişmanlık duyarak af dilemesi, bir daha yapmayacağına beni inandırması, en kısa zamanda verdiği sözleri çiğnemesi ve daha çok şey… Bu yüzden onun psikolojik bir vaka olduğu düşüncesi bende hasıl oldu. Benimleyken beni önemsemiyor, benden ayrılınca da gerçekten özlüyor ve beni içten istiyor. Ben olmadığımda bütün yaşadıklarına karşın kendisini çok yalnız hissediyor… Sanırım, artık ona daha toleranslı davranıp, anlayış göstermem gerekecek. Elimi sevgiyle beline dolayarak, salona götürüyorum. Yan yana divana oturuyoruz. başını omzuma yaslayıp, içten içe hıçkırıklarına devam ediyor. Bir süre konuşmadan öylece ağlıyoruz. Sonra başını dayadığı omzumdan kaldırıp, masum bir çocuk gibi bana bakarak; -Kalacaksın, değil mi? Ne olur beni bir daha bırakma… -Ben seni hiçbir zaman bırakmak istemedim ki, hep sen beni bıraktın… Seninleyken beni yapayalnız bıraktın hep… Utanıyor ve başını önüne eğerek; -Biliyorum… Son bir kez olsun, yeniden sıfırdan başlayalım. Göreceksin, bir daha sözlerinin dışına çıkmayacağım. Her zaman dediğin gibi; kocamın karısı, ekmeğimin emektarı, çocuklarımın anası ve evimin hanımı olacağım… -Söylediklerine gerçekten inanıyor musun? Yani bunları yapabilecek misin? Çünkü bu söylediklerin sana çok uzak kavramlar… -Bana son bir şans tanı, göreceksin… Bir daha yanlış yaparsam gitmeni engellemeyeceğim. Hatta sen, değil ben giderim… Ondan ayrılıp, ayağa kalkıyorum. Odanın içerisinde saçlarımı sıvazlayarak sıkıntı içerisinde dolaşıyorum. Benim için gerçekten çok zor bir karar. Zira ona hiç güvenemiyorum. Ama bütün söyledikleri arasında, bir kelimesi içime küçücük de olsa bir mutluluk düşürmüştü. “Çocuklarımın anası olacağım…” Acaba gerçekten bu söylediğinde samimi miydi, yoksa öylesine mi söylemişti?... Gelip, yanına divanın ucuna ilişiyorum; -Bak canım, bu son olacak. Bir kez daha asla denemeyeceğim… Elimi sıkarak, sevinçle ve birazda utanarak gözlerimin içine bakıyor. -Ama bir şartım olacak. Sana hiçbir konuda müdahale etmeden, sadece iki arkadaş gibi beraber yaşayacağız. Eğer gerçekten başarabilirsen ya da başarabilirsek kalacağım. Yoksa beni bu evde misafir olarak bil… Bu şartıma da razı oluyor. Konuyu tatlı bir sona bağlamış olmanın heyecanı ve coşkusuyla, peş peşe sıralayarak; -Tamam tamam kabul ediyorum… Göreceksin, çok değişeceğim, tamamen evimin ve senin kadının olacağım… Daha önce defalarca benzeri tutulmayan söz duyduğum için, söylediklerine zerre kadar inanmıyorum. Ama yine de denemekten başka çarem yok… Ya gerçekten değişirse… İliştiğim divandan kalkıp, lavaboya doğru gidiyorum. Peşimden gelip, arkamdan bana sarılıyor. Şehvetle kulaklarımdan öperek; -Canım beni kırmadığın için sana minnettarım. Seni ne kadar özlediğimi bilemezsin…

210

İlk defa onun bu şehvi yaklaşımına duyarsız kalıyordum. Ne zamanı, ne de sırasıydı. Serin suyla yüzümü yıkayıp, çıkıyorum. Mutfağa geçiyorum; sanırım ilk defa mutfağı da böylesine düzenli görüyordum. Hayretle uzun uzun mutfağı inceledikten sonra balkona geçip, beyaz plastik sandalyeme oturuyorum. Beynim, yüreğim, bütün duygularım karmakarışık; ikilem ve çelişkilerle doluyum. Bir taraftan eve dönmeye seviniyorum, diğer taraftan içimi kuşatan umutsuzluk ve korku bu hüzünlü, buruk ve minnacık mutluluğumu bir çırpıda içimden söküp atıyor. Ve yerini kocaman bir karamsarlığa bırakıyor. Kendimle ve içimdekilerle boğuşurken, o da yanıma geliyor ve eğilerek yanaklarımdan öpüyor. Diğer beyaz sandalyeyi çekip, yanıma oturuyor. -Canım, seni tekrar evin içerisinde, burada oturarak görmekten ne kadar mutluyum, bilemezsin. Sen yokken ev bomboş kalmıştı… Yalan ve riyakarlık kokan bu iltifatvari sözlerinden sıkılmıştım. Bakışlarımı sert bir şekilde “yeter” der gibi ona çeviriyorum. Bir anda susuyor. Benimle iletişim kurmanın yollarını aradığını biliyordum. Ama ben istemiyordum. Sadece kafamı dinlemek istiyordum. Reddedemeyeceğim ilginç bir şey bulmuş gibi, sevinçle; -Birer kahve içeli mi canım? Yüzüme iliştirdiğim zoraki bir tebessümle “olabilir” diyorum. Yüzündeki sevgi ve coşkuyu yitirmeden kalkıp, mutfağa geçiyor. Beş-on dakika sonra tepside iki fincan kahveyle geliyor. Kahvelerimizi sessizce içiyoruz. Sırf konuşmak için bir iki sefer sormayı deniyor, her seferinde sorularını tek kelimeyle geçiştiriyorum. Kahvelerimizi içtikten sonra fincanlarımızı ters çeviriyor. Sanırım bu sefer fal bakmayı gerekçe göstererek iletişim kurmayı deneyecek… Bir süre ters duran fincanlardan önce benimkini çevirip, bakıyor. -Ay canım içiniz kararmış… aaa ama bak burada güzel bir balık görünüyor… Bana sokularak, fincanın içini bana gösteriyor. “bak aha şurada, görüyor musun?” diyor. Sırf mutlu olsun diye fincanın içerisine bakıp, balığı gördüğümü söylüyorum. Fincanın içerisine bakarak dakikalarca falımı anlatıyor. Sıra kendi fincanına gelince, kısaca bir şeyler sıralayıp, bırakıyor. Sanırım faldan da umduğunu bulamamıştı. Fincanları alıp, mutfağa götürüyor. İçerden bana sesleniyor; -Canım, sana yemek hazırlayım mı?... Yine tek kelimelik bir cevapla “hayır” diyorum. Gerçekten bir şeyler yemek için hiç iştahım yoktu. Güneş çoktan batmış ve hava kararmıştı. Balkonun ışığını yakıyorum. Caddeden gelip, geçenleri izliyorum. Uzaklardan birer karartı gibi görünen gemileri izliyorum… İçim sıkılıyor. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum. Kendimi bir yabancı gibi görüyorum. Fincanları yıkayan Serap’ta yanıma geliyor. Bana o kadar yabancı kalıyor ki, onca paylaşmamıza rağmen, şimdi onunla konuşacak bir şey bulamıyordum. Belki, anlatacaklarımın bir şey ifade etmediğini bildiğim için, artık konuşmak gelmiyordu içimden… Zira, bir zamanlar, ona yıllarca hiç ara vermeden anlatsam dahi bitmeyecekti anlatacaklarım… Arada bir kaçamak bakışlarla bir birimizi süzmenin dışında, tek kelime bile konuşmuyoruz. Bu arada Serap esnemeye başlıyor. Elimde olmadan “uykun mu geldi canım” diyorum. Son esnemesini yutkunarak şaşkın bir vaziyette yüzüme bakıyor. İsteyerek söylemediğim “canım” kelimesinden dolayı pişman olmuştum. O bu kelimeden cesaret alarak, “uyuyalım mı?” diyor, sırıtarak. -Hayır, henüz erken. Uykum gelmiyor… Aslında çok uykum vardı. Kendimi öylesine yorgun hissediyordum ki, bıraksalar aylarca hiçbir şey yapmadan uyumak isterdim.

211

Beni etkilemek için karşımda erotik bir şekilde gerinerek; -Olsun, biraz da yatakta oyalanırız, diyor. Cevap vermiyorum. Yanıma gelerek, elimden çekip kaldırıyor. Beraberce yatak odasına geçiyoruz. Yatağın yanı başında durarak, kollarını boynuma atıp, dudaklarıma yapışıyor. Onun o şehvetli öpüşüne kayıtsız kalıyorum. Kendimi ondan çekip, “haydi uyuyalım” diyorum. Bana karşı koymuyor. Yatmak için üzerini değiştiriyor. Üzerini değiştirirken onu öylece izliyorum. Bir çırpıda üzerindeki tişörtünü sıyırıp atıyor. Eğilip pantolonunu çıkarmaya çalışırken, dolgun kalçalarını, sarkan memelerini, bacak aralarını izliyorum. Saçlarından ayaklarına kadar dişilik kokan vücudu bende dayanılması güç bir cinsel istek uyandırıyor. Onu izlediğimi fark edince, doğrulup, yanıma sokuluyor. Çıplak tenini ve özellikle de memelerini göğsüme değdiriyor. Beni tahrik etmeye çalışıyor. Kendime hakim olmalıydım, içimdeki isteği zor bastırıp, yatağa oturuyorum. Karşımda elini çıplak vücudunda gezdirip, erotik kıvrımlar çizerek, şuh bir sesle; -İstemiyor musun? Böyle davranmasından dolayı ilk defa içimden ona karşı iğrenç duygular geçiyor. Erkeklerin cinsel dürtülerinin uyanması için striptiz yapan fahişelere benzetiyorum. Benim dışımdaki erkeklere de bu şekilde mi sunuyordu kendini?... İçimi kuşatan o iğrenç duyguyla, sert bir şekilde “Hayır, istemiyorum. Şimdi kes bu rezaleti…” diyorum. Koyduğum bu sert tepkiye anlam veremiyor. Şaşkın ve birazda mahcup bir şekilde toparlanıyor ve üzerini giyiniyor. Ben de üzerimi değiştirip, bakışlarımı tavana dikip, sırt üstü yatağa uzanıyorum. Benim dışımdaki ilişkilerinde kendisini onlara sunuş şekli, onların koynunda attığı zevk çığlıkları, patronunun bok çuvalı gibi bedeni, Zafer ve diğerleri bir anda hücum ediyor beynimin içine… Bir anda her yanımı ter basıyor, başım dönüyor, midem bulanıyor. Bağırarak odadan kaçmak geliyor içimden. Boğulacak gibi oluyorum. Derin derin soluk alıp veriyorum. İçimdekilerden habersiz gelip, usulca yanıma uzanıyor. Başını göğsüme koyarken, beni üzmemeye itina ederek, sakin bir şekilde; -Bir sorun mu var, neden istemiyorsun canım? Ona beynimi ve yüreğimi kuşatan kirlilikleri anlatamazdım, sadece; -Bir süre böyle yaşayacağız. Unutma, seninle anlaşmamız var. -Bu da mı anlaşmaya dahildi?... -Evet. Ve daha bir çok şey… -Mesela… -Bakacağız ve göreceğiz. Seni tamamen kendime ait hissettiğim zaman… Derin bir iç çekiyor. 30 Eylül Bugün Serap yine eve gelmedi. Akşama doğru beni telefonla arayarak, bu gece bir arkadaşında kalacağını söyledi. Ona, kiminlesin, nerdesin diye hiç soru sormadım. O bir bayan arkadaşında olduğunu, bayan arkadaşının adını, adresini ve telefonunu söyledi. Bir az rahatlamış olmama rağmen, yine de içimdeki kuşku ve kaygıları yenemiyorum. …………….. …………….. ……………..

212

*** Aşağı yukarı bir hafta olmuştu ve Serap’la ilişkimiz sorunsuz geçiyordu. Evde, sokakta, alışveriş yaparken, dolaşırken, sınırlı da olsa paylaşımlarımızda hiç sorun yaşamıyorduk. Evliliğe karar verdiğimiz o ilk günlerdeki gibi artık, yerli yersiz cep telefonu çalmıyordu. Eve gelir gelmez cep telefonunu kapatıyordu. Zaten evde cep telefonunun ne gereği vardı; ailelerimiz, ikimizin ortak dostları ev telefonumuzu biliyorlardı, isteyen, ev telefonundan arayabilirdi bizi... Bir çok hareketi normale dönmüştü; sokakta bir hanımefendi, evin içerisinde tam bir ev hanımı olmuştu. Ev işleriyle uğraşıyor, akşamları erkenden eve gelip, güzel yemekler hazırlıyor, beraber yemek yiyip, sohbetler ediyoruz. Boş zamanlarımızda ve hafta sonlarında beraberce dolaşıyor, ev için alışveriş ve beraberce temizlik yapıyorduk. Yani her şey tıkırında gidiyor gibiydi. Ama ne yaparsak yapalım, her an, her şey kötüye gider diye, içimde hep bir korku ve kaygılar taşıyordum. Ona olan inancımı ve güvenimi bir türlü sağlayamıyordum. Kafamın içerisini bana yaşattığı kirliliklerden arındıramıyorum bir türlü… Sanki evde olmadığım zamanlarda telefona sarılıp, o zibidi arkadaşlarıyla konuşuyor, onlarla gizliden buluşuyor. Hatta, belki de münasebetlerini iş yerine taşımışlar… Zaten, o besili dana kılıklı patronuna ve etrafındaki çakallara bir türlü içim ısınmadı. O kadın düşmanı insanlarla aynı ortamda çalışmasını bir türlü içime sindiremiyorum. Şimdi ona işini değiştir desem olmayacak. Gideceği yerde yine böylesi puşt zihniyetli, et tacirleri hep olacak, önemli olan onun değişmesi… Ona bir türlü güvenemiyorum. Bu güvensizlik duygusundan dolayı evin içerisinde kendimi ayaküstü yaşayan bir misafir gibi görüyorum. İmkanlarım olsa ona bu kentten gitmeyi, başka bir yerde, yeniden, yeni bir yaşam kurmayı teklif edeceğim, ama Allah kahretsin hiçbir koşulda geleceğe dair umut yok içimde. Belki güzel bir iş bulup, mütevazı bir hayat kurabiliriz, ama dediğim gibi Serap öyle mütevazılıkla yetinecek bir kadın değil. Birkaç hafta idare edebilir, sonra iş daha da içinden çıkılmaz hal alır… Mesaimin bitmesine yarım saat kala beni aradı. Hal hatır sorduktan sonra; -Canımın içi, eğer izin verirsen bu akşam bir bayan arkadaşımda kalacağım. Bazı ailevi sorunları varmış, onları benimle paylaşmak istiyor… Onu bize davet ettim, gelmedi. Benim ona gitmemi istiyor. Çok kötü durumda, ne dersin, gideyim mi? Ona gidebileceğini söyledim. Doğrusu, bunun samimi bir davranış olduğuna inanmadığım için, benden izin almış olmasını, alma şeklini hiç de umursamıyordum. Mesaim bittiğinde çantamı alıp, çıkıyorum. Nasıl olsa bu gece Serap olmayacağına göre kafama göre takılayım diyorum. Çarşıda bir süre öylesine dolaşıyorum. Sonra, elimdeki çantadan ve üzerimde terden yapış yapış olan gömleğimden kurtulmak için evin yolunu tutuyorum. Gün boyu iş yerinde oturduğumdan bacaklarım tutuluyor, acelem olmasa genelde yürümek istiyorum. Dolmuşa binmedim, akşam üzerinin bu serin saatinde yavaş yavaş yürüyerek eve gittim. İçeri girip, antrede ayakkabılarımı çıkarırken, antredeki vestiyerin tam karşısındaki mutfak kapısına iliştirilen not dikkatimi çekiyor. Bantla yapıştırılan notu çekip alıyorum. “Canım, Meltem’le eve geldik, üstümü değiştirip, gidiyoruz. Ben seni daha sonra yine arayacağım. Seni çok seviyorum aşkım… Serap”. Ayrıca notun altına Meltem dediği arkadaşının ev telefonunu da iliştirmiş. Umarsız bir şekilde okuduğum notu buruşturup, mutfaktaki çöpe atıyorum.

213

Dolabı açıyorum yine içi tam takır. Zaten evde oturmaya da niyetim yoktu. üzerime daha rahat bir şeyler giyindikten sonra dışarı çıkıyorum. Kimse bana ulaşmasın diye cep telefonumu da kapatıyorum. Gerçi pek arayanım olmuyordu ama, olsun… Yine dolmuşa binmedim, kestirme bir yoldan sahile indim. Sahili dolduran kalabalığa karışarak bir süre yürüdüm. Güneş denizin ortasında batmaya doğru süzülürken, kentin aşağı yukarı iki kilometre dışındaki kır lokantasına yavaş yavaş yürüyerek gidiyorum. Deniz tarafında kenar bir masaya oturuyorum. Oturur oturmaz, önüne bağladığı beyaz önlüğüyle, eski Türk filmlerinden çıkmış gibi duran, yaşlı, babacan adam, güleç yüzüyle “hoş geldiniz” deyip, yanımda bitiveriyor. Hiç tanımamama rağmen, kırk yıllık dostummuş gibi, samimi bir şekilde hal-hatırımı soruyor ve siparişlerimi alıyor. Kendime bu gece, gönlümce bir ziyafet çekecektim. Balık, rakı, bolca salata, yeşillik ve meyve istiyorum. Siparişini aldıktan sonra, babacan adam kendine özgü nezaketiyle yanımdan uzaklaşıyor. Çok geçmeden, yaşlı adam yanındaki genç garsonla beraber masamı donatıyor… İlk defa güzel bir akşam yemeğinde Serap’la beraber değildim. Ve ilk defa Serap’la ilgili kaygılar, kuşkular taşımıyor, adeta Serap’tan arınmıştım… Rakıyı keyifle bardağa boşaltım, üzerine soğuk su ve bir-iki parça da buz koyuyorum. Ve bardağımı sağlığıma kaldırarak ilk yudumu içiyorum. Masadaki sigara paketimden aldığım sigarayı da yakarak, kendimce keyfimi katmerleştiriyorum… Sigaramın dumanını havaya savururken, daha yeni etrafıma bakınıyorum. İlk bakışta, kuytu köşede, loş ışıklar altında oturan çift dikkatimi çekiyor. Bir anda bir yerlerimde garip duygular beliriveriyor ve bütün keyfim kaçıyor. Zengin olduğu kılığından belli olan, orta yaşın çok üzerinde bir adamla, yaşı onyedionsekiz ya var, ya yok, genç güzel bir kız oturuyorlar. İlk etapta yanındakini adamın kızı sanıyorum. Sonra adamın usul usul kıza sokulup, elini tutmaya çalışarak, onu köşeye sıkıştırdığını, zorla öpmeye çalıştığını görünce kızı olmadığını anlıyorum. Adamın tüm çabalarına rağmen kız uzak durmaya çalışıyor. Kim bilir, bu kart zampara kızı yaşındaki bayana ne vaatlerde bulunmuş… Aslında, adamdan ziyade yanındaki kıza kızıyorum. “Ne olacak ki, beraber bir akşam yemeği yiyeceğiz. Hem biraz da oramı buramı kurcalasa ne çıkacak… Zaten bir sefere mahsus yapıyorum, bir seferden bir şey çıkmaz…” Belki “bir akşam yemeğine fit olurum” diye yola çıkılmıştır ama, artık sonu gelmeyecek… İçimi saran tiksinti duygusuyla bardağımdan bir yudum daha alıyorum. Yüreğimi ve beynimi kirleten o kirli görüntüden bakışlarımı alıp, karanlıkta rengi tanımlanamayan, dalgalanan atlas bir örtü görünümündeki denizin üzerinde ay ışığında parlak gümüş parıltılar oluşturan yakamozları izliyorum. Ve müzik setinden yükselen nağmelerin eşliğinde uzaklara, henüz kirlenmemişliklere, kutsanan değerlere, onurun-haysiyetin yüceliğine inanan, bunu bir erdem olarak kabul eden insanların arasına, memleketime gidiyorum… Babacan lokantacının balıkları masama getirmesiyle aralanıyor düş yolculuğum. Sanırım deminden beri dalgınlığımı izliyormuş. Bundan etkilenmiş olacak ki, servis tabağını masama bırakırken, müşfik bir ses tonuyla “çok güzel bir akşam, değil mi?...” diyor. Söylediğini ona tebessüm ederek onaylıyorum. Gece ilerledikçe, avını yakalayan yaşlı zamparalarla dolup taşıyor orası… Çoğu lüks arabalarla, yanlarında kızları yaşındaki genç kızlarla geliyor. Her görüntü, her kare binlerce dünya taşıyordu içerisinde… ve dünyalarının çoğu kirli hesaplar ve pazarlıklar üzerine kurulmuştu. Çoğunlukla tiksiniyorsam da, genelde kayıp saydığım bu dünyalara acıyorum… Üst üste devrilen kadehlerin etkisiyle de olacak, anlamsız ve şuh kahkahalar ortalığı dolduruyor.

214

Beni yalnızlığa sürükleyen bu can sıkıcı ortamdan uzaklaşmak istiyorum. Zaten içkim de bitmek üzere. Garsona hesabı getirmesi için işaret ediyorum. Hesabı ödeyip, çıkarken lokantanın kuytu köşelerinde yanlarındakine sarkan zamparaları görünce dilime gelen her sözcük küfre dönüşüyor. Kent merkezine kadar sahil boyu yürüyerek gitmek istiyorum. Denizin kumsalla buluştuğu noktada, denizden gelerek, sadık bir yarin narin dokunuşları gibi vücudumu okşayan serin esintinin verdiği rahatlıkla, huzur veren gecenin sessizliğinde iki kilometrelik yolu nasıl yürüdüğümü hatırlamıyorum… Ara sokaklara sapıp kestirme yollardan eve gidiyorum. İçeri girer girmez, akşamdan bu yana ilk defa aklıma gelmiş gibi Serap’ı hatırlıyorum. İçime kocaman bir boşluk düşüyor bir anda… Yatak odasına geçip, üzerimi değiştirmeden kendimi öylece yatağın üzerine atıyorum. Yatağa henüz uzanmışken, ev telefonum çalıyor. Açıyorum. Arayan Serap, merak etmiş, kaygılı bir ses tonuyla; -Hayatım nerdesin sen? Merak ettim, cebin de kapalı… Kaç seferdir evi arıyorum, yoksun… Onu biraz kızdırmak istiyorum; -Hayret, sen beni merak eder miydin? Belki de gerçekten içimden gelen duygulardı söylediklerim… -Vallahi sen delisin. Akşamdan beri en az on seferdir arıyorum. Nerdeyse kalkıp, eve gelecektim… Ona beni merak etmemesini, dışarıda yemek yediğimi ve eve yeni geldiğimi söyledim. O konuşmayı uzatmak istiyordu. Anlaşılan keyfi yerindeydi. Espriyle karışık; -Eve kadın falan atmadın, değil mi? -Aman, hangi kadın benimle olmak ister ki?... -Ne bileyim, seni evde yalnız bıraktık da… Bu sözüne öfkeleniyorum. -Niye ben sen miyim ki?... Sonradan bu söylediğime bin pişman oluyorum. Bir an susuyor, sonra buruk bir sesle; -Tamam, haydi iyi geceler, deyip, telefonu kapatıyor. Son cümleyi kulanmış olmanın pişmanlığıyla tekrar yatağa uzanıyorum. İçime yine ona dair kaygılar düşüyor. Aslında, onu merak etmeyecektim. Ama eve gelip de onu görmediğimde içim bir tuhaf olmuştu… Neden ona bir türlü inanamıyordum?... Neden onu her an beni aldatacakmış gibi yanlış ve kirli düşünüyordum?... Acaba anlattıkları bende bir önyargı mı yaratmıştı? Zaman zaman “keşke bana geçmişini, yaşadıklarını anlatmasaydı… Onun o kirli yaşamına tanık olmasaydım” diye düşünüyordum. Kendimi eleştiriyorum. Empati kurmaya çalışıyorum. Olmuyor… Ne yapıyor, ne ediyorsam olmuyor… Bütün iyimser düşünmelerime rağmen, ondan yana olmalarıma rağmen, tüm yollar benim haklılığımdan yana çıkıyordu... Ne olursa olsun, şimdi genç ve evli bir bayanın dışarıda işi ne?... Onca olumsuz yaşanmışlıktan sonra, sevgili karım yine dışarılarda. Hangi amaçla olursa olsun, bu hassas dönemimizde evde, benimle olmalıydı… Bunu kendisi düşünmeliydi. Bu umarsız ve duyarsız davranışlarına bir türlü anlam veremiyordum… Aslında beni sevdiğinden kuşku duymuyordum. Ama, davranışları, yaptıkları, sorumsuzlukları, sevgimizi, birlikteliğimizi umursamayışını da içime sindiremiyordum…

215

6 Ekim Bugün mevsimin ilk yağmuru yağdı. Hava gün boyu bulutluydu. İşten çıktığımda çiseleyen yağmur eve vardığımda iyice hızlanmıştı. Mevsimin bu ilk yağmuru altında Serap’la dolaşmak istemiştim. Zira daha önce ona bu duygumu anlatmış ve ilk yağmurda beraber yürümeye karar vermiştik. Pencerenin kenarında saatlerce onu bekledim, gelmedi. Cep telefonundan aradım; bir erkek arkadaşının arabasıyla yağmurda dolaşıyorlarmış… Çok neşeliydi. Yine bütün dünyam yıkıldı. Bütün coşkum ve heyecanım içimde kaldı. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Allah’ım bu kadın ne zaman düzelecek?… ……………… …………….. …………….. *** Evet, o gün iri taneleriyle mevsimin ilk yağmuru düşmüştü toprağa. Gün boyu, uzak yerlerden gelen koyu bulutlar dolaştı kentin üzerinde. Bunlar son baharın ilk bulutlarıydı. İşte bir hazan mevsimine daha giriyorduk. Nedense bu mevsimlerde çok duygulanıyorum. Sanki bir şeylerin can çekişi, bitimi... Sanki insan sadece bu mevsimde bir yaş daha yaşlanıyor… Ve sanki, insanın bir yerlerinde, bir şeylerin zorunlu göçe durduğu bir mevsimidir sonbahar… Her şeye rağmen yaşamım boyunca bu mevsimi sevmişimdir. Daha önce Serap’a sonbaharı ve yağmurunu, yağmurun altında yürümeyi çok sevdiğimi söylemiştim. O da bana “Söz mevsimin ilk yağmurunda sırılsıklam olana kadar yürüyeceğiz…” demişti. Bu yüzden, gökyüzünde yağmurun habercisi bulutları görünce içim içime sığmaz olmuştu... İş yerinden her zamanki saate çıkmıştım. Gökyüzü çok ağır; yağmur ha yağdı, ha yağacak. Bir an evvel kendimi eve atıp, Serap’ın gelmesini bekleyecektim. Çarşıda fazla oyalanmıyorum. Üzerimde ince, kısa kollu yazlık gömlek olmasına rağmen, bu havanın tadını çıkarmak için eve yürüyerek gidiyorum. Havanın, yağmur öncesi tatlı serinliği bedenime inceden ürperti veriyordu. Evimin bulunduğu sokağın köşesine geldiğimde, ilk yağmur damlası çıplak koluma düşüyor. Adımlarımı hızlandırıyorum. Zira, bu ilk yağmurda Serap’la ıslanmak istiyordum. yine de eve varana kadar saçlarımı ıslatacak kadar yağmur yemiştim. Dışarısının gün boyu kapalı olması ve hafiften rüzgarın esmesi havayı serinletmişti. Bu yüzden içeri girer girmez, yüzüme okşayıcı bir sıcaklık vuruyor. Antrede çantamı bırakıp, lavabodaki havluyla az ıslanan saçlarımı kuruttuktan sonra, her zaman yanındaki koltuğa oturduğum pencerenin kenarına geçiyorum. Dört gözle Serap’ın gelmesini beklerken, gökyüzünü kaplayan yağmur bulutlarını izliyorum; aceleleri varmış gibi koşuştururcasına süzülüyorlar. Onlarla beraber, bir panayır yerine dönüşen yüreğimden neler geçmiyor ki; çocukluğum, büyüdüğüm köy, dağlar, koyun-kuzu melemeleri, köpek havlamaları, telaşla serili çamaşırlarını toplayan köylü kadınlar, saçları yağmurdan kırış kırış olmuş berrak yüzlü çocuklar, hasatlarını kış başlamadan bitirme telaşı içerisinde olan köylülerim, annem, babam, kardeşlerim ve içimi gıcıklayan Serap’lı düşlerim… Önceleri çiseleyerek iri tanelerini pencereye vuran yağmur sağanağa dönüşüyor. Saate bakıyorum; Serap’ın şu an evde olması gerekiyordu. İçimdeki coşkun duyguların

216

yaralanmasına izin vermemek için iyimser düşünüyorum. “Herhalde bir yerlere takıldı, birazdan gelir” diyorum kendi kendime. Pencereden, insanların ıslanmamak için sağanaktan koşuşturmalarını keyifle izlemeye devam ediyorum. Duygusallığım doruk noktasında… Heyecandan içim içime sığmıyor; Serap gelir gelmez, üzerimizde bir şeyler alır, yağmur altında yürüyüşe çıkarız. O da yağmur altında yürümeyi çok sevdiğini söylemişti. Bu onunla beraber ıslanacağımız, bir birimize sırılsıklam sarılıp, kaçamak ıslak öpücükler alacağımız ilk yağmur olacak… Yağmur, Serap ve ben… düşlerimin sınırsız kurgusu karşısında yüreğim ılık ılık terliyor. Bir yerlerimde bir şeyler oluyordu… İçimi kuşatan duyguyla tekrar saate bakıyorum; işten çıkalı nerdeyse bir saat olacak ama Serap hala gelmemişti. İnce bir burukluk hissediyorum. Ya bu şiir tadında yağan yağmur dinerse… Mutfağa geçip, acele ısıttığım sudan bir kahve yapıyorum kendime. Elimdeki kahve fincanıyla mutfağın balkonuna çıkıyorum. Balkonun kenarından sarkarak, apartman girişine bakıyorum. Sokağın köşesine kadar uzun uzadıya izliyorum; yağmurdan koşuşturan tanımadığım insanlar… Serap yok… İçimdeki coşkun duygular yerini kaygılara bırakıyor. Üşüdüğümü hissediyorum. Salona geçip, deminden beri dışarıyı heyecanla izlediğim pencerenin kenarında duruyorum tekrar. Kahvemden bir yudum alıyorum. Saatime bakıyorum; benim yağmurlu havaları ne kadar çok sevdiğimi biliyor, nerede olursa olsun gelmiş olmalıydı... Birbirimize zevklerimizden bahsederken, yağmurlu havalarda yürümenin bana ne kadar keyif verdiğini dakikalarca anlatmıştım. O da aynı duyguları taşıdığını söylemişti. Ve birbirimize söz vermiştik; birlikteliğimizin ilk yağmurunda koşul ne olursa olsun, beraberce iliklerimize kadar ıslanacaktık. Bunu o kadar içten anlatmıştık ki, unutmuş olmasına ihtimal vermek bile istemiyorum. Bu hava ilk beni hatırlatmalıydı ona ve koşul ne olursa olsun gelmeliydi veya telefon edip, beni çağırmalıydı. Acaba başına bir şey mi geldi?... Telefon deyince, ona telefon etmeyi akıl ediyorum. Ama, ona bir daha telefon etmeyeceğime söz vermiştim. “Belki yağmur şiddetlenince iş yerinden bırakmadılar…” bu cümle içimdeki kaygıları yenmeye yetmiyor. Koşul ne olursa olsun bu yağmur beni ona hatırlatmalıydı… En azından telefonla arayıp, telefonla da olsa duygularını benimle paylaşabilmeliydi… İçimdeki kuşkular beni rahatsız edecek düzeye geliyor. Elimi isteksizce telefonuma götürüyorum. Telefon elimde öylece bekliyorum. Arayıp aramamak arasındaki kısa bir tereddütten sonra telefonun tuşlarına basıyorum. Düşlerimdeki bütün büyü bozuluyor… Üç-beş çalmadan sonra telefonu açıyor. Ağzındaki kahkahayı yarım kesip, usançlık belirten bir ifadeyle “efendim…” diyor. Gayet yumuşak ve biraz da kaygılı bir ses tonuyla; -Canım, iyi misin? Nerdesin?... -Arkadaşlarla beraberiz… Sesinin arka planında romantik bir müzik ve başka insanların kahkahaları geliyor. -Bak, ne güzel yağmur yağıyor. Gelip seni alayım, bu güzel yağmurda yürüyelim mi? Bilirsin ben bu havaları çok severim… Daha sözlerimi bitirmeden; -Biz zaten yağmurda dolaşıyoruz… Bu söz bir hançer gibi saplanıyor yüreğime… Yine, göbeğimden başlayan o dayanılmaz acı tüm bedenime dağılıyor bir anda… -Ama seninle konuşmuştuk; ilk yağmurda beraber yürüyecektik… -Aman sen de canım… Şimdi sıcak kapoçinolarımızı içip, arabada arkadaşlarla beraber dolaşıyoruz. Lütfen keyfimi bozacak bir şey söyleme…

217

-Hani biz beraber… Yine lafımı kesiyor. -Biliyorum, ilk yağmurda seninle yürüyecektik. İnan ki unutmuşum. Bak, seninle başka zaman olsun, haa… Bu arada “yine seninki mi?” diyen bir erkek sesi karışıyor sesine. Öfkeden kuduracağım ama bunu belli etmemeye çalışarak; -Arkadaşların erkek mi? -Evet, ama bayan arkadaşlarım da var. Üfff, yine başlama! Haydi canım, sonra görüşürüz, deyip, telefonu yüzüme kapatıyor. Taş kesiliyorum olduğum yerde. Neden sonra elimdeki telefonun ve kahve fincanının farkına varıyorum. Telefonu rastgele divanın üzerine fırlatıyorum. Fincanı masaya bırakarak, sehpadaki sigara paketinden bir sigara alıp, yakıyorum. Bütün hayallerim bir kez daha yıkılmıştı. İçimde, deminden beri kurduğum düşlerim talan edilmişlerdi, kaçak insan etini pazarlayan korsan tacirlerce... Neler yapacağımı, neler söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemez durumdaydım. Ani bir kararla antreye geçip, vestiyerdeki montumu üzerime geçirip, kendimi sokağa atıyorum. Nereye gideceğimi bilmeden ve yağmurun beni rahatsız edeceğine aldırış etmeden hızla ve hırsla yürümeye başlıyorum. Birkaç ara sokak dolaştıktan sonra ayaklarım beni yine sahile götürüyor. Artık hava hepten kararmıştı. Başım önümde sokak lambalarının aydınlığında yürüyorum. Bir zamanlar terden sırılsıklam olarak, gelip dinlendiğim banklar, serin yaz akşamlarında tıklım tıklım, cıvıl cıvıl olan sahil bomboş, bir ben varım, bir de içimdeki beni terk etmeyen çoğul acılar… Yine yalnızlık, çaresizlik, sadece beni yiyip bitiren öfke ve ağlamaklı gözlerim… Alabildiğince ıslanmak ve sonsuza kadar yürümek istiyordum… İçimdeki ve beynimdeki yerleşik acı ve çelişkilerle beraber epeyce yürüyorum. Artık kuru hiçbir yerim kalmıyor. Islaklığına aldırmadan kendimi bir banka atıyorum. Oturduğum bankın ıslaklığını kıçımda hissediyorum. Bir yangın yeri olan yüreğimle, inci taneli yağmurun sokak lambasının aydınlığında süzülüşünü izlerken kısa anlarla dalıp, dalıp gidiyorum. Kurmak istediğim güzel düşlerimin yolu, beynimin içine hücum eden binlerce cevapsız sorularla kesiliyor. Beynimin ve yüreğimin içini bir anda allak-bullak ederek, sorularına cevap bulamamanın ezikliğiyle beni bir başıma bırakıp gidiyorlar… Çaresiz oturduğum banktan kalkarak, sahile paralel giden ana caddeye çıkıyorum. Farlarıyla gözlerimi kamaştıran ve hızla yanımdan geçen arabaların üzerime sıçrattıkları yağmur suyuna aldırmadan yürüyorum. Canım bir türlü eve gitmek istemiyordu. Hele Serap’la asla yüzleşmek istemiyordum. Onunla artık ne konuşabilirdik ki… Konuşulması gerekenleri, gerekmeyenleri yüzlerce kez konuşmuştuk. İşte sonuç ortadaydı; o yine bildiğini okuyor, bildiğini yaşıyor. Biliyorum, değişmeyecekti… Her yanımı saran, bir şeyler yapamamanın çaresizliği duygusuyla olsa gerek, bütün bedenimi bir titreme yayılıyor. Elimde olsa, yani kahrolası sorumluluklarım olmasaydı, kendimi bir kuytuluğa atıp, hiçbir şeye aldırmadan öylece yatardım… Vakit hayli geçmişti. Yağmur şiddetini yitirmiş, hatta durmuştu. Tek tuk gelip, geçen arabaların dışında, sokaklar bomboştu artık. Hiç istemediğim halde, bana sonsuz azap veren zindanıma ve cehennem zebanilerini aratmayan sevgili karımın yanına gitmek zorundaydım. Her yanı ıslanmış montumun iç cebinden sigara paketimi çıkararak, bir sigara yakıyorum. Ve istemeye istemeye, ayaklarımı sürterek evin yoluna koyuluyorum. Elimden geldiğince eve geç gitmek istediğim için, ara sokaklardan geçerek yolumu uzatıyorum.

218

Kapının önünde durup, uzun uzadıya evime, zindanıma bakıyorum. İsteksizce cebimden ıslanmış anahtarı çıkarıp, kapıyı açıyorum. Bir anda, içerinin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Antrede montumu çıkarırken, elimde olmadan üst üste hapşırıyorum. Sesimi duyan Serap, içerden seslenerek, hiçbir şey olmamış gibi “geldin mi canım?” diyor. Sesine cevap vermiyorum. Tekrar hapşırıyorum. Sanırım, şifayı kapmıştım… Hemen banyoya geçiyorum. Üzerimdeki ıslak elbiselerimi çıkarıp, havluyla kurulanıyorum. Bornozumu giyinip, yatak odasına gidiyorum. Serap’la karşılaşmak istemiyordum. Hele o gün yaptığından sonra adeta ondan tiksinir olmuştum… Şimdi yine bana çok yapmacık sevgi sözcükleri sıralayacak, bir sürü yalan bahane uyduracak, suçluluğunu bastırmak için belki de azarlayacaktı. Ama ne çare ki aynı evi paylaşmak zorundayız ve hala resmen karım… Üzerime eşofmanlarımı giyinip, öylece bekliyorum. Kafamın içerisinde onunla konuşacaklarımın hesabına dalmışken, içeri girdiğini fark etmemişim bile. -Ne yapıyorsun burada? demesiyle irkiliyorum bir anda. Soğuk bir ses tonuyla, umarsız bir şekilde; -Hiç, üzerimi değiştiriyorum… Keyfi yerindeydi. O şuh ve yapmacık tavırlarıyla yanıma yaklaşıp, elimden tutuyor. Kollarımı, yanaklarımı okşuyor. -Bana kırgınsın, biliyorum… Ona söyleyecek bir söz bulamıyorum. Ve gerçekten, her şeyine rağmen yüreğimin kuytuluklarında saklamaya çalıştığım ona dair bazı duygularımı da öldürmüştü. Artık onunla konuşmayı, tartışmayı gereksiz buluyordum. Onun bu sırnaşık tavırlarına karşı kayıtsız kalıyorum. Elimi elinden kurtarıp, salona geçiyorum. O da peşimden geliyor. Oturduğum koltuğun kolçağına oturarak, saçlarımı okşuyor. -Canım, biliyorum yağmurda seninle yürüyecektik. İnan ki önce unutmuştum, aklıma geldiğinde ise artık arkadaşın arabasındaydık. Onları bırakıp gelmem ayıp olurdu… -Doğru, ona ayıp olurdu. Ama bana olmazdı… Çünkü nasıl olsa benim bir önemim yoktu. Evdeki demirbaşınım. Beklemek zorundaydım… Birkaç tatlı sözle, olmasa yapmacık göz yaşlarıyla aldanırım… -Ama, lütfen öyle söyleme. Sen benim kocamsın, her zaman seninleyim, bir kez onlarla olayım, ne olacak ki? Sesi çok yapmacık ve o her suç sonrasındaki erotik tonda… Onunla konuşmayı istemediğim halde, içimdekileri ne kadar bastırmaya çalışıyorsam da, yine de sorularına cevap vermek zorunluluğu içerisinde hissediyorum kendimi. -Eğer hatırlamaya çalışırsan, insan yaşamında bazı şeylerin önemli olduğunu sana defalarca anlatmaya çalışmıştım. Gerçi artık benim için çoğu şey önemini yitirdi. Bundan sonra istediğin gibi, istediğin şekilde, istediğin anlarını, istediğin insanlarla paylaşabilirsin… Sesim çok soğuk ve gerçekten ruhsuz ve duygusuz. Hiçbir kaygı taşımadan içimden geldiği gibi konuşuyorum; -Artık seninle hiçbir konuda konuşmayacağım ve yaptıklarından dolayı hiçbir şekilde seninle tartışmayacağım. Sen aydın, çağdaş ve özgür bir kadınsın… Kendi özgürlük anlayışı içerisinde lütfen alabildiğince özgür yaşa… Bakalım, özgürlüğün sınırını nerede bulacaksın ve yorulabilecek misin?... Ama, bir gerçeği de unutma; bazı dönüşler için çok geç olabilir… O zaman dövünmelerin, hayıflanmaların hiçbir anlamı kalmaz… Her zaman olduğu gibi, anlattıklarımın onun için bir şey ifade etmediğini biliyordum. Çünkü o benim anlattıklarıma değer vermiyordu. Daha çok lümpen, iki yüzlü, iğrenç ilişki ve paylaşım hesabı içerisinde olan göstermelik, kaypak arkadaşlarının anlattıklarına inanıyordu. Zaten o an bile anlattıklarımı dinlemiyordu. İşi yılışıklığa vererek;

219

-Seni gidi kıskanç böcek, diyerek, kesiyor sözlerimi. Onun büyük bir kısmını içimden söküp, atmış olmaktan dolayı bir az rahatlamıştım. Ama hala içimde kalan artıkları bile bir yerlerimi kanatmaya yetiyordu… Artık ölü birlikteliğimi zamana bırakmaktan başka çarem kalmamıştı… Onu her şeyden çok sevmiştim ve hala bir yerlerim kanıyorsa, demek ki hala seviyordum… 10 Ekim Serap, bugün eve yine çok geç geldi. Onu her ne kadar içimde öldürdüysem de yada kendisini öldürdüyse de yine de onu düşünmeden edemiyorum. Son zamanlarda onunla çok az konuşuyorum. Yaptıklarından dolayı ona soru sormuyorum. Ama, sözde benim rahatsız olmamam için gelip yaptıklarını anlatıyor. Saat gece yarısını geçmiş, az önce eve geldi. daha oturur oturmaz telefonu çaldı. Gözlerime bakıp, odadan çıktı. Sanırım beraber olduğu erkek arkadaşı aramıştır. Buna içim sızlıyor, ama aldırmıyor gibi yapıyorum. Defalarca, uzun uzun konuştu. Çıldıracağım. Az önce yattı. Eğer uyuyabilirsem ben de uyuyacağım… Çok karışığım ve acı çekiyorum… *** Ne kadar umursamıyorum diyorsam da, olmuyordu. Bir türlü kendime yediremiyordum. Onun öylesine umarsız ve sorumsuz davranışlarına karşı kayıtsız kalamıyordum. Sanırım erkeklik gururumun rencide olunmasından ziyade ona acıyordum. Artık evi bir otel gibi kullandığımdan, ben de eve geç gidiyordum. Eve geldiğinde yine sarhoştu. Onu hiç öyle görmemiştim. Diline dolanan bir şarkının nakaratını tekrarlayarak, evin içerisinde figürler çizerek dolaşıyor, yürüdüğü yerde üzerindekileri tek tek çıkararak sağa sola savuruyordu. Gözlerimin içine alaycı bir şekilde bakarak, seke seke yatak odasına geçiyor. Gördüklerim karşısında şoke olmuştum. Peşinden yatak odasına gidiyorum. Tamamen soyunmuş, aynanın karşısında vücudunu seyrediyordu. Beni görünce sabahlığına uzanıyor. Bu sırada omzunda ve kalçalarındaki iri morluklar gözümden kaçmıyor. Bir anda başım dönüyor ve olduğum yere yığılıyorum. Yatağın üzerinde öylesine donup, kaldığımı fark edince, saten sabahlığını üzerine geçirerek, ağzını dolduran bir kahkahayla, sendeleyerek yanıma geliyor. Sırnaşık bir orospu gibi “ne o, seni domuz beni mi seyrediyorsun?” diyor. Sonra, bir ayağını yatağın üzerine koyup, sabahlığının eteğini yana sıyırarak bacak arasını gösterip; -İstediğini yapabilirsin koçum. İstersen beni sikebilirsin… İğreniyorum!… İğrenmem kusma noktasına geliyor. Onu hiddetle yatağın üzerine iterek, ayağa kalkıyorum. Birbirlerine geçen dişlerimin arasından “çok iğrençleştin…” diyorum. Odadan çıkarken, arkamdan gülerek “aptal şey… sen bilirsin…” dediğini duyuyorum. Koşarak, kendimi balkona zor atıyorum. Üst üste derin derin nefesler alıyorum. “Allah’ım, bu yaşadıklarım kabus mu?...” diyorum. Hıncımdan yumruklarımı bir birine geçirip, bir şeyler yapamamanın çaresizliğiyle ağlıyorum.

220

Yaşadıklarımın gerçek olduğuna bir türlü inanamıyordum. Bir insan bu kadar iğrençleşemezdi. Hele benim uğruna her şeyimi feda edebileceğim kadın bu olamazdı… Saatlerce balkonda öylece duruyorum. Düş ve gerçek arasında gidip, gidip geliyorum. Her dalmalarımda, kalçalarındaki morluklar ve yaptığı o iğrenç hareketleri geliyor gözlerimin önüne, içim yanıyor… Aşka, sevgiye, insana, insanlığa, kadına dair bütün güzel duygularımı öldürmüştü o gece. Onun sayesinde bütün kadınlardan nefret edecek noktaya gelmiştim. Sanki bütün kadınlar Serap’ın yaptıklarını yapıyordu… Artık elimde olmadan çevremdeki kadınlara potansiyel birer Serap’mış gibi bakıyordum. Hele, olur olmadık yerde konuşan, şuh kahkahalar atan, açık saçık giyinen kadınlardan tiksiniyordum… Bende oluşan bu duyguların hiç de iyi şeyler olmadığını, hatta ruhsal yaşamımda onarılması güç sonuçlar doğurmasından korkuyordum. Oysa annem de bir kadındı… Yaşama karşı yiğit duruşuyla, bir an olsun unutmadığı onursal mücadelesiyle Ayşe’de bir kadındı, Senem, Cemile, İslim… Yanan yüreğime kar suları akıtan, daraldığımda bana nefes aldıran tanıdığım kadınların onurlu, pak yüreklerine sığınıyorum çoğu kez… Ve kadına karşı bende oluşan bu olumsuz duygulardan dolayı utanıyor, sadece ağlıyordum… Aslında Serap’ı düştüğü bu çıkmazdan kurtarmayı da bir görev gibi algılayarak, yaptıklarımın sonuçsuz kalmasına da yanıyordum. Bana göre bir yaşam göz göre kirleniyordu. Bunun için sürekli kendimle hesaplaşıyor, özeleştiride bulunuyordum. Empati kuruyordum… Gerçekten ideal bir eş miydim?… Günlerce kendimle yaptığım bu iç hesaplaşmalar sonucunda, hep haksız çıkan Serap oluyordu. Bir türlü bana ve düzenli bir yaşama alışamadı. Ve artık alışabileceğine de inancım kalmamıştı… Bir şeyler yapamamanın çaresizliği daha da büyük bir acıydı…

12 Ekim Bugün Serap’ı iş çıkışında izledim. Aslı da kaç gündür bunu yapmayı düşünüyordum. Ama bir türlü kendime yakıştıramıyordum. Bana yaşattığı bunca acıya rağmen o hala karım ve ona karşı sorumluyum. Bu yüzden onu takip etmemin hakkım olduğunu düşündüm. Akşam iş çıkışında onu izledim. Sokağın köşesinde bekleyen bir arabaya binip, gitti. Bindiği Zafer’in arabasına benziyordu. Bir şey yapamamanın çaresizliğiyle eve geldim. Az önce geldi. onunla konuşmaya çalıştım. O yine her zaman ki tavırlarını koydu… Yeni yattı. Ben yine salondaki kanepeye uzanacağım… …………………. ………………….. ………………….. ***

221

Bir çok şeyiyle birlikte içimde bitirdiğime inanmış olmama rağmen, Serap’ın bana karşı gösterdiği davranış farklılıkları, o iğrenççe cinselliğini sunuş şekli ve vücudundaki morlukların nedeni kaç gündür içimi kemirip duruyordu. Kahretsin, demek ki hala bitiremediğim şeyler varmış… Serap’ı başkaların kollarında, onlarla cinsel fanteziler yapıyor olduğunu düşünmek, gerçekten çıldırma noktasına getiriyordu beni. Bir taraftan onu bittirdiğimi söylüyor, diğer taraftan onu düşünmeden edemiyordum. Hatta itiraf edeyim ki, kıskanıyordum… O geceden itibaren onu takip etmeyi kafama koymuştum. Ama, bunu ahlaki bulmuyor ve bir türlü kendime yakıştıramıyordum. Kendimle girdiğim uzun hesaplaşmalar sonucunda, ona yardım etmem için ne yaptığını, nerelere, kimlerle gittiğini bilmem gerektiğine kendimi ikna ediyorum. Akşam iş yerimden yarım saat erkenden çıkmıştım. Yaptığımdan utanarak, sıkılarak gidip, Serap’ın iş yerine giden caddenin köşesindeki kafeye, pencerenin kenarında çıkışı görebileceğim bir masaya oturmuştum. Nerden nereye; yangın yerine dönüşmüş, kan revan içindeki sevdama düşmüş lekelerin ispatı için hafiyelik yapıyordum… Her yanım titriyordu. Çok tedirgin, mahcup, utangaç ve anlamını tanımlamakta güçlük çektiğim karmakarışık duygular içerisindeydim. Bir anda zaman tünelinde yolculuklar başlıyor içimde. Aylar öncesi, hala yüreğimin içinde güzel şeyler barındırdığı, elimdeki güllerle gelip, sürpriz yapmak istediğim ve her dakikası saatler kadar uzun geçen, an geçtikçe kalbimin ölçeğini bilmediğim bir deprem hızıyla göğüs kafesime vurduğu o günü ve sonrasındaki hasarı tanımlanamaz yıkımı hatırlıyorum… Cam kırıklarıyla dolu bir kaba konulan kalbim çırpındıkça kanıyor… Aynı dayanılmaz sızıyı bir kez daha duyuyorum… Ama ne garip ki, varmış ve yokmuş gibi yaşanan, yüz yıllar sonrasında kalmış destan bir sevdaya duyulan acı kadar… Sanki ben o ben değildim, Serap’da o masal kahramanı kız değildi. Şimdi ben aşktan yoksun yüreğimle, sadece yardıma muhtaç, yabancı bir insana yardım etmek için oradaydım… Garsonun getirdiği kahveyi masaya koymasıyla sıyrılıyorum düş yolculuğumdan. Bir anlık şaşkınlığımı üzerimden attığımda kendimi gerçeğin içerisinde görüyorum. Ben, bendim, Serap’sa bir masal kızı değil ve zaman yüzyıllar öncesi değildi. Ben, bana ihanet ettiğini düşündüğüm karımı, sevgilisiyle görmenin ispatı için buradaydım… Yaptığım doğru muydu? Bir erkeğin karısını başka erkeklerle düşünmesi, ona saygısızlık sayılır mıydı? Tut ki onu bir erkekle beraber bastırayım, bu nasıl bir duygu hali yaratacak bende? Kin mi, nefret mi, acıma duygusu mu, hüzün mü?... İhanet duygusu nasıl bir duygu? Bunları kaldıracak gücüm var mıydı?... Binlerce karmaşık duygu ve düşünce çarpışıp duruyor kafamın içerisinde. Kendimi büyük bir felaket çemberinin ortasında hissediyorum. Vücudumdaki titreme hızlanıyor. Bir an olduğu gibi bırakıp, gitmek istiyorum. Saatime bakıyorum, tam mesainin bitiş saati. Bakışlarımı binanın girişine çeviriyorum; birer ikişer insanlar işten çıkıyorlardı. Aralarında tanıdığım kişileri görünce, utancımdan masanın altına saklanmak geliyor içimden. Sonra, Serap’ın yaptıkları geliyor gözlerimin önüne, kendimi haklı bulmanın kısmi rahatlığını yaşıyorum… Acaba kaç koca şu an yaşadıklarımı yaşıyordu?... Kocası ve çocuğuyla güle oynaya, şakalaşarak iş yerinden çıkan bir kadın mutlu bir aile tablosu çizerek, gelip oturduğum kaffenin önünden geçiyor. İçimde şekillenen aile özlemi yüreğimi burkuyor, gözlerim doluyor bir anda… Henüz bu mutluluk tablosunun içime düşürdüğü özlemle savaşırken, Serap’ın başı önünde, hızlı adımlarla iş yerinden çıkıp, caddenin köşesine doğru yürüdüğünü görüyorum. Birden irkiliyorum. İçtiğim kahvenin parasını masaya bırakıp, caddeye çıkıyorum. Onun biraz arayı açması için bekliyorum ve artık beni görmediğini düşünerek peşinden gidiyorum.

222

Aramızda kırk-eli metre mesafe kalacak şekilde ona görünmemeye çalışarak takip ediyorum. Ana caddeye çıkmadan, kuşkulu bir şekilde sağa sola bakındıktan sonra, ikinci ara sokağa sapıyor. Bu, kısmen tenha ve biraz da kuytu bir sokak olduğundan onu uzaktan da görebilirdim. Bir binanın girişine saklanıp, gözlemliyorum. Sokağın bitiminde yine sola sapıyor. Gizlendiğim yerden çıkıp, gözden kaçırmamak için hızlı adımlarla tekrar peşinden gidiyorum. Tam köşeye geldiğimde, sokağa çıkmadan, eğilerek peşinden bakıyorum. Son model beyaz bir arabanın kapısını açıp, içine giriyordu. Arabanın arka camından net görünüyorlar; koltuğa kurulurken direksiyondaki adamla öpüşüyor. Ve araba hızla uzaklaşıyor. Arabanın modelini ve plakasını hafızamda tutup, koşar adımlarla ara sokaktan ana caddeye çıkıyorum. Köşede müşteri bekleyen bir taksiye binerek, şoföre acele etmesini söylüyorum. Ana caddeye çıkabileceklerini tahmin ettiğim yöne doğru gidiyoruz. Tam da kaybettik korkusuyla sağa sola bakınırken, ileride kırmızıya dönen trafik ışığında arabayı görüyorum. Şoföre arabayı işaret ederek, onu takip etmesini söylüyorum. Macera meraklısı bir yapıya sahip olan genç şoförüm, büyük bir istekle “emredersin ağabey…” diyor ve arabayı takibe koyuluyoruz. Takibimizden habersiz olan araba, ana caddeden sahil yoluna çıkıp, hızla kent dışına doğru ilerliyor. Kenti beş-altı kilometre kadar geride bıraktıktan sonra ağaçlarla çevrili çağıl yola sapıyor ve zenginlerin aşk evlerinin olduğu ormanlık alana doğru ilerliyor. Şoförüm konusunda uzman birisine benziyor. Büyük bir dikkatle işini yaparken zaman zaman dikiz aynasından beni izlediğini fark ediyorum. Merakını daha fazla gizleyemiyor; -Ağabey gizli görevli misiniz?… -Evet canım. Aman dikkatli olalım. Ciddi bir iş peşinde olduğumuzu düşünen şoförüm daha bir şevkle direksiyona sarılarak; -Sen hiç merak etme ağabey, tam adamını bulmuşsun… Ormanın derinliklerine doğru giden yolda çukurlara bata çıka yarım saat kadar daha gidiyoruz. Önümüze lüks villalar çıkıyor. Takibimizin asıl amacından habersiz şoförüm, kendince beni aydınlatmak için; -Buralar zenginlerin aşk yuvalarıdır ağabey… “aşk yuvalarıdır…” cümlesi içimi incitiyor… Bu aşk yuvaların birisinde canımın bir parçası sandığım sevgili karım, aşk dedikleri kirli ilişkinin baş oyuncu… İçimdeki ince sızıyı tanımlayamıyorum… Usta şoförüm, öndeki arabanın hızına göre, aramızdaki mesafeyi korumaya özen gösteriyor. Böylece onların bizi fark etmelerine fırsat vermiyor. Bir süre sonra araba çok görkemli bir villanın önünde duruyor. İçerden bahçenin büyük demir kapısı açılıyor ve araba içeri giriyor. Arabayı kuytu bir yere gizleyen şoförüm, yaptığı hassas ve önemli işin verdiği heyecanla; -Şimdi bekleyeceğiz, değil mi? Çok kararsızdım. Ne yapacağını bilemez durumdaydım. Sırf sorusuna cevap olsun diye; -Birazdan gideriz… Bir yamaca kurulu olduğundan dolayı villanın bahçesi rahatlıkla görünüyor. Direksiyondaki adam arabadan inerken, yanlarına koşarak gelen biri de Serap’ın kapısını açıyor. Adam, arabadan inen Serap’ın yanına geliyor ve kolunu boynuna dolayıp, öpüyor. Sarmaş dolaş içeri giriyorlar. Orada bekleyip, onların içerideki aşk sahnelerini düşünmek beni çok kötü ediyor. Zaten, göreceğimi görmüştüm… Derin bir iç çekip, şoföre “gidelim…” diyorum. Dönüş yolunda şoförüm, oralarla ilgili çok ilginç hikayeler anlatıyor. Anlattığı her hikayenin kahramanlarından birisinin Serap olduğunu hayal ederek, ona çaktırmadan kahroluyordum.

223

Hiç konuşmuyorum. Sadece ona, çok önemli bir iş peşinde olduğumuzu, bunun mutlak suretle gizli tutulması gerektiğini, hatta beni sokakta gördüğünde bile tanımazlıktan gelmesini sıkı sıkıya tembih ediyorum… Arabadan inerken kısık bir sesle; -Ağabey her zaman emrinizdeyim, diyor. Eve gittiğimde perişan bir haldeydim. İçerideki her şey bana haram gibi geliyordu. Kendi elleriyle karısını başkalarının kollarına bırakıp, evine gelen bir pezevenk gibi hissediyordum kendimi… Belki biraz rahatlarım diye, alkolü bir şeyler içmek için mutfağa yöneliyorum. Bir anda bu düşünce bana çok iğrenç geliyor. Sanki karımın işini bitirip, eve gelmesini içki içerek keyifli bir şekilde vakit geçirecekmişim gibi… Kendimden tiksiniyorum. Salona geçip, büyük yemek masasının yanındaki sandalyeye yığılıyorum. Başımı avuçlarımın arasına alarak, beynimi parçalayan düşüncelerle savaşıyorum. Vakit bir türlü geçmek bilmiyor. Her an Serap’ı hayal etmekten kendimi alamıyorum. O an yaşayabilecek muhtemel şeyleri düşünüyor, öfkemden bütün vücudum zangır zangır titriyor ve kelimenin tam anlamıyla çıldırıyorum. Yerimden kalkıp, odanın içerisini turluyorum. Evin diğer odalarını dolaşıyorum. Mutfağa geçiyorum, balkona çıkıyorum, geri içeri giriyorum. Dışarı çıkmak isteğiyle antreye gidiyorum. Geri içeri dönüyorum… İçimi kuşatan öfkeyi ve hıncı bastıramıyorum bir türlü. Bağıra çağıra, çoğu kez küfürler savurarak, kendi kendimle konuşuyorum… Aklımdan kötü düşünceler geçiyor. Telefonun bulunduğu sehpaya yöneliyorum. Telefonu alıp, tuşlarına basıyorum. İlk üç rakamdan sonra vazgeçip, yerine bırakıyorum. Düşüncem, taksiyi çağırıp, gidip ikisini de orada öldürmekti… Değmeyeceklerine kendimi inandırmaya çalışıyorum. Nasıl olsa eve gelecekti, peki onu nasıl karşılamalıydım? Neyi, nasıl konuşmalıydım? Nasıl bir tavır koymalıydım? Gözlerimin içine bakarak söyleyeceği yalanlar karşısında kendime hakim olabilecek miydim?... Tüm iyi yürekli, onurlu kadınları unutup, bütün kadınlara karşı bende oluşan nefret duygularım kabarıyor bir anda… Hiçbir kadının gerçek güzelliğe layık olmadığını bağırıyorum… Saate bakıyorum, vakit epeyce geçmişti. Muhtemelen birazdan gelecekti. Onunla konuşmanın, didişmenin, bağırıp, çağırmamın, dövmemin, hatta öldürmemin bir anlamı var mıydı? Zaten onu içimde öldürmüşüm… Kendimi biraz teskin ettikten sonra, daha sağ duyulu düşünüyorum; tut ki, o battıkça batan bir kirliliğin içerisinde tanımadığım bir insandır… Onu bu şekilde, o bataklığın içerisinde bırakıp, gitmek doğru olur muydu?... Bir anda onu feleğin sillesini yemiş zavallı bir insan gibi görüyorum ve acıyorum… Beynimin ve yüreğimin içerisindeki bu çelişik duygu ve düşüncelerle savaşırken kapının açıldığını fark ediyorum. Hemen saatime bakıyorum; saat 22:45. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi salondaki, her zaman oturduğum koltuğa oturuyor, sehpadaki eski dergiyi alıp, okuyormuşum gibi yapıyorum. Antreden sesleniyor; -Canım, evde misin?... Ona cevap vermeme fırsat vermeden salona, yanıma geliyor. İçeri girmesiyle içeriyi, şuana kadar kullandığını görmediğim keskin bir parfüm kokusu sarıyor. Başımı baktığım dergiden kaldırıp, ona bakıyorum. Hiçbir şey olmamış gibi, yanıma gelerek; -Ne okuyorsun bakayım? diyor ve derginin baktığım sayfasına bakıyor. Eğilip, yanaklarımdan öpüyor.

224

Hayatımdaki ilk geneleve gittiğimde, bana o zaman çok gerçekçi gelen hayat kadının yapmacık sarılması geliyor aklıma. Bütün öfkeme ve hıncıma rağmen cinsel isteğim azıyor biranda… Üzerini çıkarırken, bir taraftan da o gün neler yaptığımı, günümün nasıl geçtiğini soruyor bana. Bana anlamsız gelen sorularına cevap vermiyorum. Sanırım, onu içimde bitirmiş olduğuma kendimi kısmen de olsa inandırmıştım. Bu yüzden deminki öfkemden eser yoktu. Sadece bana ne diyeceğini merak ettiğim için, soğukkanlı bir şekilde; -Eğer mahsuru yoksa, şimdiye kadar nerdeydin diye sorabilir miyim? Bu soruyu soracağımı bildiğinden olsa gerek, hiç düşünmeden önceden kurguladığı belli olan cevabını veriyor. -Arkadaşımdaydım. Tanıyorsun canım, şu bizim Filiz… bir türlü ailevi sorunlarını çözemediler, gitti. Onunla konuştuk işte… Hiçbir şey söylemiyorum. Salonda biraz oyalandıktan sonra gelip, yanaklarımdan öperek; -Hayatım ben uyuyacağım. Sende geç kalma… Salondan çıkarken, arkasından kirli, iğrenç, zavallı bir yaratığa bakar gibi bakıyorum… 15 Ekim Bugün iş çıkışında yine Serap’ı gözledim. Aynı şekilde, aynı arabaya binip, gitti. Bu sefer yanında, tanımadığım başka bir bayan daha vardı. Onları arabaya binene kadar gözledim. Sonrasını tahmin ettiğimden dolayı takip etmekten vazgeçip, eve geldim. Galiba artık yapabileceğim tek şey var, biran evvel ayrılmak. Yoksa elimden bir kaza çıkacak... Şimdi bunu aileme nasıl anlatacağım? Neyse, bir yolunu bulurum herhalde… Ayrılmamız gerektiğini, bu akşam döndüğünde ona söyleyecektim. İçimden gelmedi. Onunla hiç konuşmadım. Eve geç geldi. Yorgun olduğunu söyledi ve uyumaya gitti. Oturup, konuyu uzun uzun düşündüm ve kesin ayrılmaya karar verdim. Bu kararı verdikten sonra rahatladım. Onunla yatmayacağım. Yine salondaki kanepede uyumaya çalışacağım… …………… …………… …………… *** Onu öylesine takip etmenin bana ne kadar acı verdiğini anlatamam… Çok önemli bir kararın eşiğindeydim. Benim için bir dönüm noktasıydı, bu yüzden bazı şeylerden kesin emin olmalıydım. Gerçi emin olunacak pek bir şey de kalmamıştı. Her şey gün gibi ortadaydı; karım bana karşı bir fahişe gibi davranıyor ve apaçık birilerine metreslik yapıyordu… Gün boyu kendimi ve kısacık evliliğimi yargıladım. Kendime çok acımasız özeleştirilerde bulundum. Evliliğimi kurtarmak adına daha yapılabilecek bir şeylerin olup, olmadığını düşündüm… Ayrılmaktan başka çıkış yolu yoktu. Bunca yalan ve kirlilik üzerine kurulan bir ilişkinin iflah olması imkansızdı.

225

Onunla bir daha konuşmanın ve yeniden başlamanın da bir anlamı olmayacaktı. Artık kesin olarak değişmeyeceğine inancım pekişmişti. Yine işten erkenden çıktım ve gidip, aynı şekilde gözledim. O randevusu daha da iğrenç gelmişti bana. Zira bu sefer yanında başka bir kadın daha vardı. Yanındaki kadını ne amaçla götürdüğünü düşünürken, arabada ikinci bir adamın varlığını fark ettim. Serap, yine ön koltuğa, götürdüğü kadınsa, arkadaki adamın yanına oturmuştu. Demek ki karım artık muhabbet tellallığına başlamıştı… Gördüklerim karşısında söylenecek bir şey kalmamıştı… Onları aşk yuvalarına yolcu ederken, artık aşk yerlerim acımıyordu... Kendimi soğukkanlı bir pezevenk gibi hissediyordum. Şu ana kadar hiç gitmediğim bir bara gittim. Saatlerce barda oturup, anlamsız ve bomboş bir yürekle içki içtim. Gecenin geç bir vaktinde bardan çıkarak, yol üzeri bir büfeden de kutu bira alıp, montumun cebine koyuyorum. Görenlerin ne diyeceklerini umursamadan yalpalana yalpalana sahile doğru yürüyorum. Oradaki banklardan birine oturup, montumun cebinde sakladığım kutu biramı açarak, sigaramı yaktım… İlk defa bir şeylerin sorumluluğunu taşımamanın huzuru içerisinde hissediyordum kendimi. Serap’a ve onunla geçirdiğim azap dolu günlerime dair hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Zaten düşünemiyordum da; beynim ve yüreğim bomboştu… Uzun uzadıya, belki son kez yaşayacağım o kentin gök yüzünü, yıldızlarını, ayın bulutlar arasında, bir görünüp, bir kayıp olarak süzülüşünü izledim. Hava serinlemişti, üşüdüğümü hissettim. Kalkıp eve doğru yürüdüm. Bir anda kararımı değiştiriyorum; eve gidip de ne yapacaktım… Geri dönüyorum. Artık o eve gidemeyeceğime dair düşünce ince bir sızı dalgası yayıyor içime. Caddeler tenhalaşmıştı. Sokakta tek tük insanlar vardı. Onlar da ya eğlenmekten geliyorlardı yada bir yerlere eğlenmeye gidiyorlardı. Bu bomboşluk içerisinde nereye gidecektim? Birden aklıma, daha önce evden ayrıldığımda kaldığım otel geliyor. Otelin bulunduğu ara sokağa doğru yürüyorum. Hiç beklemediğim bir anda dudaklarıma, bir ayrılık türküsünün nakarat kısmı ilişiyor. Kuralsız, kaidesiz tekrarlayıp, duruyorum. Bir süre sonra melodi hıçkırıklarımla beraber, ağlamaklı bir tondan çıkıyor ağzımdan. Kaldırımın kenarına çekilip, duvarın dibine çömelerek, ağlıyorum. Oysa, ruhum, bedenim, yüreğim, beynim bomboştu. Neye ağladığımı bilmiyordum. Sadece ağlamak geliyordu içimden ve ağlıyordum… Gecenin serin karanlığında, o duvarın dibinde, bir saatten fazla ağlamıştım. Gözyaşlarımı yaramaz bir köylü çocuğu gibi, montumun kollarıyla silip, üst üste iç çektikten sonra, kalkıp, yine yalpalayarak otele gitmiştim. Yarın benim için büyük bir gün olacaktı. Hayatımda, ölüm gibi geri dönüşü olmayacak çok önemli kararlar verecektim… 16 Ekim Bugün işimden, eşimden, aşımdan ayrıldım… Sabah iş yerine erkenden gittim. Bütün iş arkadaşlarımla vedalaştım. Öğlen arası ailemi arayıp, annemle konuştum. Öğlen sonrası, yazdığım istifa dilekçesini müdüre verdim. Akşam erkenden, son defa evime gittim. Gözyaşları arasında valizimi hazırladım. Serap’la konuştum ve evi terk ettim… Yüreğim yanıyor… Bugün verdiğim tüm kararlar hayatımın en zor kararlarıydı...

226

Allah şahidim ki, başka seçeneğim kalmamıştı… ……………………………… ………………………….. ………………………….. *** Gece boyunca kafamın her yanını tıka basa dolduran ve beni zor bir karar vermek zorunda bırakan düşünceler yüzünden uyuyamamıştım. Uyuklar gibi olduğumda da kan ter içerisinde kabuslarla uyandım ve kadersizliğime ağladım… Sabah ezanıyla ayaktaydım. O gün hayatımın en önemli kararlarını verecektim. Daha doğrusu verdiğim kararları uygulayacaktım. Çok heyecanlı, sıkıntılı, tedirgin, üzgün ve yapayalnızdım… Bütün duygu ve düşüncelerim bir birlerine karışmış durumdaydı… Güneş sabahın ilk ışıklarını tül perdelerin ardından hüzün haneme vurduğunda, giyinmiş bir vaziyette odanın içerisinde, geceden beri beynimin ve yüreğimin içerisini bir yas yerine çeviren ve bir birleriyle çelişip duran karar ve kararlarla dolanıp, duruyordum. Kararlar alınmıştı artık, geri dönüşü yoktu. Şimdi bunları uygulamanın zamanıydı. Belki de en zor aşamasındaydım… Kendisini içimde bitiren Serap’a karşı hiçbir sorumluluk duymuyordum. Ona rahatlıkla anlatabilirdim. Ama aileme nasıl izah edebilirdim?... Zira, daha geçen hafta annemle yaptığım telefon konuşmamızda, biricik gelinini, yani sevgili karım Serap’ın uzun uzadıya hatırını sormuş, gelinini üzmememi söylemiş ve telefonu kapatırken de biraz utanarak, biraz sıkılarak “Elinizi çabuk tutun… Artık torun istiyorum…” demişti. İçim kan ağlıyor olmasına rağmen ona aramızdaki yaşananlardan bahsetmemiştim. Tam aksine, üzülmesin diye mutlu bir aile tablosu çizmiştim… Şimdi, hayatımda her şeyden daha değerli gördüğüm bu insana ne diyecektim?... Onu bu yaşında üzmeye, hayal kırıklığına uğratmaya ne hakkım vardı?... İçeriye dolan güneşin ısıttığı hüzün hanemden kafamın ve yüreğimin içerisindeki can çekişen yarım yaralı hayal kırıklıklarımı, acıyla yaşanmış yaşanmamışlıklarımı, her yanımı kanatan kararlarımı da yanıma alarak çıkıyorum. Kent çok farklı geliyordu o sabah; sabahın serin sessizliğinde işlerine koşuşturan insanlar, araçlar, binalar, sesler, sigaranın tadı, kokusu… Sanki ilk defa görüyordum. Veya bir daha göremeyeceğimin özlemiyle bakıyorum çevredekilere… Hiç iştahım olmadığı halde, yolumun üzerindeki çorbacıdan, sırf içimdeki bunaltıyı bastırmak için ekmeksiz çorba içiyorum. Yürüdüğüm yerde saatime bakıyorum, henüz erkendi; iş yerimin açılmasına yarım saatten fazla fardı. Çorbacının bitiştiğindeki çay ocağına geçip, demlice bir çay istiyorum. İçim içime sığmıyor. Bir an evvel güne başlamak ve bittirmek istiyorum. Tabii günle birlikte aylardır süren o kabusu da… İşten ayrılacak olmama karşın, yine de yanıma çantamı almıştım. Sıkıntıdan neler yapacağımı düşünürken birden Serap’a yazacağım mektup ya da not aklıma geliyor. Çantamdan kağıt ve kalem çıkarıyorum. Önce içimden geçenleri masum bir dille yazmaya çalışıyorum. Masumluk içimdeki yoğun duyguları kaldıramıyor. Bir daha yazmayı deniyorum, yine olmuyor; bildiğim hiçbir kelime, cümle içimdekileri tanımlayamıyor… Yazdığım bütün satırların üzerini karalıyorum. Kalemi öylesine öfkeyle gezdiriyorum ki, kağıt yer yer yırtılıyor. Yırtığım kağıdı aynı öfkeyle elimde buruşturuyorum. Atacak bir çöp

227

sepeti bulmak için sağa sola bakınırken atmaktan vazgeçip, çantama koyuyorum; o satırlar duygularımın eskizleri de olsa çöpe atılamazdı… Bir kez daha saatime bakıyorum ve yerimden kalkıyorum. İçtiğim çayın hesabını ödeyip, sokağa dalıyorum. Yürüdüğüm yerde kendimi o kentin en yalnız, en çaresiz, en kimsesiz, en yaralı ve en önemli kararlarıyla dolu insanı gibi görüyordum… İş yeri henüz açılmış olduğundan pek kimse gelmemişti. Güvenlik görevlisinin tuhaf bakışları arasında içeri geçiyorum. Çalışma masamın üzerindeki bazı eşyaların yerlerini değiştiriyorum. Birden, kimseler gelmeden bazı özel eşyalarımı toplamak geliyor aklıma. Topladığım her eşyamın bendeki anılarını düşünerek, masamın bir çekmecesine dolduruyorum. Serap’ın, masama koymam için hediye ettiği bibloyu da… Mesai arkadaşlarım bir bir geliyorlar. Her kes iştahla çalışma masasının başına geçiyor, şakalaşıyor ve günlük programla ilgili iş trafiği başlıyor. Bense içimdeki cam kırıklarıyla zamanı doldurmak için kendimi oyalıyorum. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Nedense, her şeyi bitirmiş olmama rağmen, yine de o an Serap’ın beni aramasını istiyordum. Akşam eve gitmemiştim, insan bir merak eder. Gerçi cep telefonumu kapalı tutuyordum, ama en azından iş yerinden arayabilirdi. Tesadüfün bu kadarı olur, tam o sırada santralden Serap’ın beni aradığını söylediler. Konuşmamı kısa kestim. Ona iyi olduğumu, akşama görüşünce konuşacağımızı söyledim. Bir taraftan aldığım kararlardan habersiz olmasına, onu yalnız bırakacağıma üzülüyordum. Ona anlattığımda kim bilir nasıl etkilenecek. Diğer taraftan da, aylardır çektiğim bunca azaptan kurtulacağıma, artık hiçbir korku ve kaygı taşımadan bunu onun yüzüne söyleme zevkini taşıyacağımı düşündükçe rahatlıyordum… Yine de buruk bir rahatlama… İstifamı şimdi verirsem birileri Serap’ı arayıp, durumu bildirebilirlerdi. Bu da bütün planlarımı alt-üst edecekti. Bu yüzden öğlenden sonra istifa etmeyi daha uygun görmüştüm. Her on dakikada bir saate bakıyordum; tüm oyalanmalarıma rağmen, zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Nihayet öğlen arası tatil saatimiz gelmişti. İş yerinden çıkar çıkmaz, nispeten tenha bir Telekom bayisine gidiyorum. Bütün gücümü toplayıp, bildiğim tüm duaları içimde okuyarak ailemin telefonunu çeviriyorum. Aslında, daha rahat konuşmak için eve gidip, arayabilirdim. Ama, ne olur, ne olmaz; her an Serap’da eve gelebilirdi. Onunla şimdilik karşılaşmak istemiyordum. Birkaç çalmadan sonra annem, o kendine özgü sesiyle “hı alo…” diyor. Sesimi duyar duymaz, duyduğu mutluluk bir anda sesine yansıyor. Coşkuyla peş peşe dualar ve sevgi sözcükleri sıralamaya başlıyor. Benimle ilgili faslı aceleyle geçip, Serap’ı soruyor. Birden içimde çok ince bir şeyler kırılıyor. -Hele sesini iyi aldım. Sen iyisin de, gelinim nasıl?... Bir gelişme var mı?... Bak oğlum onu incitirsen seni afetmem… O benim biricik gelinim… Sıraladıkça sıralıyor. Annemin bu coşkulu ve mutlu halini nasıl bozabilirdim? Onu nasıl hayal kırıklığına uğratabilirdim?... Ona diyebilir miydim ki, anne gelinin beni aldatıyor, artık dayanacak gücüm kalmadı; o her gece başka bir alemde gönlünü başkalarıyla eğlendiriyor, hatta, daha gerçekçi bir şekilde, senin kutsadığın o gelinin artık kötü yolda… Bunca yıldır içinde kökleşen tüm değerleri kirlenecekti ve oracıkta bir külçe gibi yığılacaktı... Annemin bu samimi ve inanç dolu umutlarını kırmaya hakkım yoktu. Anneme güzel bir şeyler anlatamamanın çaresizliğiyle gözlerim doluyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.

228

Şimdi anneme mutlu bir aile tablosu anlatmak istedim. Gelininin onun için düşündüğü güzel şeyleri, bir bebeğimizin olacağını, ne bileyim, bir annenin mutluluk duyabileceği ne varsa sıralamak isterdim… Ve isterdim ki, annemin duyduğu onca güzel haberden sonra her zaman olduğu gibi sıraladığı duaları eşliğinde telefonumu kapatsaydım… Olmuyordu işte… Acaba “anne ben bugün ölüyorum” desem, daha mı iyi olurdu?… Boğazımda düğümlenen hıçkırıklarımı güç bastırarak, ona Serap’ın çok iyi olduğunu, şu an işte olduğu için ona selam söyleyip, yerine ellerinden öptüğümü söylediğini söylüyorum. Telefon etmemin nedenini de, işim gereği bir-iki ay şehir dışına çıkacağım için, bunu ona bildirmek istediğimi söylemiştim. Buna karşılık annem beni değil de, yine Serap’la ilgili duyduğu kaygılarını sıralıyor. -Oğlum o kadar uzun süreli evden uzak kalma. Genç, güzel karın var, kadıncağızı öyle bir başına bırakma… Anneme söylediğim yalanın onun mutluluğu için olduğunu düşündüğüm için, fazla acı duymuyorum. Asıl acıyı; Serap’a duyduğu onca sevgi ve sadakate rağmen, kızından çok sevdiği, biricik gelinim deyip de üzerinde titrediği Serap’ın onu hiç umursamadığı, bir gün bile aramadığı ve sormadığı halde üzerine bu denli titremesi ve ona toz kondurmamasıydı… Telekom bayisinden çıkar çıkmaz, deminden beri bastırmaya çalıştığım hıçkırıklarımı serbest bırakıyorum. Kendimi kuytu bir yere atarak içimden geldiği gibi ağlıyorum. Öğlen sonrası mesaini umursamıyorum. Bağrım açık, pejmürde bir şekilde sokakları dolaşıyorum. Başlama saatine yakın bir caminin abdesthanesine gidip, yüzümü yıkıyorum ve son mesaime gidiyorum… Kimseyle konuşmadan, masama geçip, son bir kez oturuyorum. Çekmeceleri açarak içerisine koyduğum özel eşyalarımı, çevredekilere çaktırmadan bir poşete dolduruyorum. Önceleri, bakmaya doyamadığım ve gözlerimin önünde, masamın en güzel yerine koyduğum, sonraları, masadan alıp, çekmecenin arkalarına sakladığım, Serap’la evlendiğimizde çekilen ve altın yaldızlı bir çerçevenin içerisinde olan fotoğrafımızı buluyorum. Uzun uzadıya fotoğrafa bakıyorum. Yanındaki ben değilmişim gibi geliyor bana. Yine gözlerim doluyor. Bir an ne yapacağım konusunda kararsız kalıyorum, sonra onu da poşete atıyorum. Beyaz bir kağıda, el yazımla, çok kısa bir ifadeyle istifa dilekçemi yazıyorum. Bir süre boş gözlerle iş arkadaşlarıma, aylardır yaşadığım o mekana, kullandığım eşyalara bakıyorum. Ani bir kararla, artık bir daha oturamayacağım masamdan kalkarak, müdür odasının kapısında buluyorum kendimi. Elide dilekçemle kapıyı tıklatıp, içeriye giriyorum. Beni perişan bir şekilde karşısında gören müdür, şaşkınlıkla yüzüme bakıyor. Ona elimdeki kağıdı uzatıyorum ve aynı anda “istifa ediyorum efendim…” diyorum. Bu davranışıma anlam veremeyen müdür, şaşkın bir ses tonuyla oturmamı işaret ediyor. Makam masasının önündeki koltuğun ucuna ilişiyorum. Babacan tavırlı müdürüm, beni bu kararımdan caydırmak için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Sekreterine kimseyi içeri almamasını söyleyip, odacıdan çay getirmesini istiyor. Dakikalarca konuşuyoruz. Ama ben kesin kararlıyım. Ona son söz olarak; -Ben gerçekten sizden, mesai arkadaşlarımdan ve iş yerimden çok memnunum. Hatta yaşamımın en güzel anları burada geçti. Ayrılmamda buranın ve sizlerin hiçbir payı yok. Bu tamamen benimle ilgili bir durum… Yalan da değildi; Serap’ın cehenneme çevirdiği yaşamımda, tek sığınağım iş yerimdi… Bütün kararlılığına rağmen, ayrılmak kesin kararlı olduğumu görünce yerinden kalkıyor, sarılıyoruz, öpüşüyoruz ve odadan çıkıyorum. Servise geçip, iş arkadaşlarımla da tek tek vedalaşıyorum. Herkesin yüzünde, bu ani kararımdan dolayı şaşkın ve hüzünlü bir ifade vardı… Özel eşyalarımı koyduğum poşeti ve çantamı alarak çıkıyorum.

229

Binadan uzaklaşınca bir kez daha dönüp, arkama bakıyorum. O an içimden bir şeyler kopuyor… Uzun süre çalışmayı, kariyer yapmayı düşündüğüm, geleceğe dair hayaller kurduğum iş hayatım bitmişti işte. Daha yeni açtığım bu beyaz sayfalı defteri, daha karalamadan kapatıyor olmanın acısını yaşıyordum… Dolmuşa yada taksiye binmek istemedim; son kez göreceğim caddelerin, sokakların, deniz havasının tadını çıkarmak istiyordum. Bu yüzden tadını çıkararak, yavaş yavaş yürüyerek, sağa sola aç gözlerle bakınarak eve gitmiştim. Yine son kez kapıyı kendi anahtarımla açarak içeri girmiştim. Sanırım o gün yapacaklarımın çoğu son kez yapılacaktı… Her şeye rağmen o evde, yaşamım boyunca unutamayacağım güzel anlarım da olmuştu. İçeri girdiğimde nereden, nasıl başlayacağımı bilemez bir şekilde antrenin orta yerinde öylece donakalıyorum. Dolan gözlerime, baktığım her nokta, dalgalı ve flu görünüyor… Anlamsız bir hareketle tam karşımda duran mutfak kapısından içeri giriyorum. Bom boş gözlerle mutfağın içerisinde dolaştıktan sonra salona geçiyorum. Aynı şekilde salonu da defalarca anlamsız bir şekilde dolaşıyorum. Baktığım her nesne içime değişik anlamlarla dolu duygular düşürüyor. Hepsi bir bir beni geçmiş zaman içerisinde anlık uzun yolculuklara çıkarıyor… İnsana dair ne kadar duygu, düşünce varsa; acı, hüzün, hayıflanmak, öfke, mutluluk… hepsini bir anda çok hızlı bir şekilde yaşıyorum. Pencerenin kenarındaki koltuğuma oturup, sırtımı iyice arkaya yaslayarak, gördüklerimin yüreğimdeki çağrışımlarına ağlıyorum. Böyle olmamalıydı… Bu ev benim ve Serap’ın birlikte çocuklarımızı büyüteceğimiz, en azından yaşlanana kadar hayatı paylaşacağımız sevgi yuvamız olmalıydı. Kısacık da olsa, acısı ve mutluluğuyla dopdolu bir yaşanmışlığım var bu evin, bu odanın her noktasında. Yeni yerleşirkenki telaşımız, tabloları asarkenki tatlı tartışmalarımız, karşıdaki divanın üzerinde ilk öpüşmemiz, sevişmemiz… Nedense bu hüzünlü anımda hep güzel anı ve anlarımızı anımsıyorum ve hayıflanıyorum. Oysa, bu salon daha çok acı ve çirkin anı ve anlara tanıklık etmişti. Bizi bu sonuca getiren, Serap’ın o ilk toplantısının görüntüleri flaş gibi patlıyor gözlerimin önünde. Acıyla karışık bir tiksinti beliriyor içimde… Ellerimi yorgun bedenime destek yaparak oturduğum koltuktan kalkıyorum. Salonun içerisinde son bir-iki tur attıktan sonra benim için özel olduğuna inandığım birkaç parça eşyayı alarak yatak odasına geçiyorum. Burası kısa süren evlilik yaşamımın en güzel, en şehvetli ve en unutulmaz anlarımın yaşandığı odaydı. Son derece miskin, melül ve ağlamaktan bitap düşmüş bir şekilde uzanıp, gardrobun üzerindeki valizi çekerek alıyorum. Yatağın üzerine koyup, kapağını açıyorum. Evet, şimdi o evdeki onca yaşanmışlığımı, o küçücük valize sığdırmaya çalışacaktım. Umutlardan, sevdalardan, acı ve mutluluklardan, geleceğe dair hayallerimden neyi sığdırabilirdim ki o küçücük valizin içerisine… Bir an valizi yerine bırakıp, hiçbir şey almadan öylece evden çıkmak geldi içimden. Sonra, en azından birkaç parça giyecek alayım diyorum. Elbise dolabımdan giyebileceğim, nedense özellikle Serap’ın bana aldıklarını valize yerleştiriyorum. Tuvalet aynasının en alt gözünün kapağını açıp, içerisinden bazı fotoğraflarımı, özel karalama defterimi, günlüklerimi yazdığım bu ajandayı, yatağın başucundaki okuduğum ve okunması için sırasını bekleyen kitaplarımı, kitapları alırken salondaki dolapta bulunan ve değer verdiğim birkaç kitap daha aklıma geliyor, gidip onları da alıyorum. Gerçi bu cehennem hayatı yaşadığımdan beri bir sayfasını bile açmadım ama, yine de kitaplarım benim en değerli ve en yakın dostlarımdır. Onları orada bırakmak zorunda olmama çok üzülüyordum.

230

Tekrar yatak odasına dönüp, elimdeki kitapları ve iş yerinden getirdiğim poşeti de olduğu gibi valize sıkıştırıp, kapağını kapatıyorum. Bana göre çok yakınım birisinin tabutu gibi yanı başımda duran valizime bakıyorum. O an içimdeki dayanılmaz acıyı tanımlayamam… İşte kocaman bir yaşanmışlığı, sadece küçücük bir valize doldurmuştum. Elimde olmadan gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyor. Kendimi yatağın üzerine kapanıp, dakikalarca hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Bir zamanlar zevk ve mutluluk anlarımı yaşadığım yatağım, şimdi hüznüme, dayanılmaz acılarıma ve gözlerimden sicim gibi akan gözyaşlarıma tanıklık ediyordu. Üzerine kapandığım yatağımın burnuma gelen kokusu, çektiğim acılara acı katıyor; Serap’ın kokusu, evimin kokusu, sıcaklığımızın kokusu, yuvamın, sevişmelerimin, terk etmek zorunda kalmışlığımın kokusu… Dakikalar süren, kapanarak ağladığım yataktan başımı kaldırıp, içerisine ölü bir yaşanmışlıktan kurtarabildiklerimi sığdırdığım, tabut gibi duran valizime ürkek gözlerle bakıyorum… Bütün gücümü toplayıp, yarı uzandığım yataktan doğruluyorum. Valizimi alıp, gidip antreye, vestiyerin yanına bırakıyorum. Artık gitme zamanı gelmişti. Ama böylesine habersiz gidilemezdi. Önce Serap’ı arayıp söylemek istedim. Sonra vazgeçiyorum. Mutfağa geçip, bir peçete alıyorum ve mutfak masasının üzerinde gözyaşları arasında kısa bir not yazıyorum. Notumu yazdığım peçeteyi alıp, tekrar antreye geçiyorum. Valizime bakıyorum; yani ben artık bu eve hiç gelmeyecek miydim?... Son kez salonun kapısından içeri bakıyorum. Yatak odasına, oturma odasına, evin bakışlarıma takılan her yanına, yüreğime alabildiğim kadarını alayım açlığıyla bakıyorum… Elimdeki notu mutfak kapısına iliştirmeye çalışırken kapı açılıyor ve Serap hışımla içeri giriyor. Tuhaf bir haldeydi. Kapıyı kapatır kapatmaz “Sen ne yaptığını sanıyorsun?...” diyor. Sanırım iş yerimdeki arkadaşlar onu arayıp, durumu iletmiş olmalılar… Göz göze geliyoruz. Nedendir bilmiyorum, veda notunu yazdığım peçeteyi gizliyorum. Demin sorduğu soruya cevap vermemi beklemeden vestiyerin yanındaki valize bakıyor. İşin ciddiyetini anlamış olmalı ki, ses tonu birden yumuşuyor. Elindeki çantasını askıya asarak; -Canım, neler oluyor?... Boğuk ve ağlamaklı sesimle çok kısa bir cevap veriyorum; -Gidiyorum… Artık sınırsız özgürsün… Onunla konuşmak istemiyordum. Karşımdaki kadından, adeta tiksiniyor olmama rağmen, konuşur ve yine kendini acındırırsa dayanamayıp, gitmekten vazgeçerim diye korkuyordum. Yanıma yaklaşıyor ve elimden tutup, beni içeri çekiyor. -Haydi gel bir az konuşalım... Yalvarmanın ilk belirtilerini sesinin oldukça yumuşamasından anlıyorum. Yaptıklarını gözlerimin önüne getirerek, kararımdan vazgeçmemek için güç topluyorum. -Aylardır konuşuyoruz, artık konuşacak bir şeyimiz kalmadı. Hayatım boyunca hiçbir insana bu kadar çok yalvarmadım. Ama sen her zaman bildiğini okudun ve hiçbir zaman sözünde durmadın. Birazcık olsun değişmedin, bana karşı dürüst olmadın… Bunca zamandır konuştuklarımız bir şey ifade etmediğine göre, şu an konuşacaklarımız da ifade etmeyecektir… Hiçbir şey olmamış gibi masum ve şaşkın bir edayla; -Ay ne oldu ki yine? Aslında ona son yaşadıklarımla, gördüklerimle ilgili bir şey anlatmak istemiyordum. Ama, anlatmasaydım içimde kalır ve her an beni yiyip, bitirecekti… Israr etmeseydi yine de anlatmayacaktım. Sadece ima edecektim. -Çok şey oldu Serap. Artık birlikteliğimizin hiçbir anlamı kalmadı. Çünkü sen hiçbir zaman benim olmadın. Benimleyken bile başkasınındın. Şimdi birbirimizi daha fazla

231

üzmeyelim. İzin ver valizimi alıp, gideyim. Ve seni, hiçbir zaman terk etmeyeceğin dostlarınla, sevgili sandığın zibidilerle baş başa bırakayım. Yoruldum attık. Çok yoruldum… Son yaptıklarını anımsıyorum birden, elimde olmadan, cümlemin sonunda sesimin tonu yükseliyor. Masum rolünü oynamaya başlıyor. Mahçup bir şekilde başını önüne eğerek; -Yine mi arkadaşlarımın muhabbetti?... diyor, iç çekerek. -Bu sefer daha da ilerisi; sevgililerin, aşk yaşadığın para babaları, bok yığınları… -Ne aşk, ne para babası… sen neler saçmalıyorsun?... -Bak, bana artık yalan söylemenin hiçbir yararı olmayacak. Keşke son kez biraz dürüst olsaydın. Söylemek istemiyordum, ama söylemek zorunda bırakıyorsun beni. Günlerdir seni takip ediyordum. İş çıkışında arabalarına binerek, şehir dışındaki aşk villalarına gittiğin adamları ve o rezil yaşamını biliyorum. Bunu inkar etmenin bir anlamı olmayacak. Artık yaşamında yasal ve aptal bir pezevenk figüranı olarak yaşamaktan bıktım. Lütfen şimdi bana sevgi, aşk gibi kutsal sözcüklerinden bahsetme. Kirletme o güzel kavramları… -Şey… onlar… -Ağzında geveleyip durma. Artık yalan uyduramasın. Zaten hiçbir zaman yaşamında önemli bir yerim olmadı. İnan ki yaşamından çıkmam da bir şey ifade etmeyecektir. Değersiz bir vazoyu kırıp çöpe atmışsın gibi düşün… -Hayır, o kadar da haksızlık etme. Ben gerçekten seni sevdim. Ama zaman zaman sıkıldım. Arkadaşlarımla eğlendim, o kadar… Sinirleniyorum. O öyle basit şeylerden bahseder gibi konuştukça, ona karşı bastırmaya çalıştığım nefret duygularım kabarıyor… -Yani sen buna masumca eğlenmek mi diyorsun... Ne zamandan beri eğlenmek bu kadar iğrençleşti? Düpedüz beni aldatıyorsun be!... Hem de kalleşçe. Peki sana göre eğlence olan o yerlere gitmeyi neden bana söylemedin? Hani ben senin kocandım ve bir birimize karşı sorumluluklarımız vardı… Köşeye sıkışmıştı. Yalanlarına kılıf bulamamanın çaresizliğiyle başını önüne eğerek; -Sana söyleseydim yine kızacaktın… -Yani beni atlatmayı daha uygun ve daha dürüstçe görüyorsun. Biliyor musun senden iğreniyorum… Gerçekten iğreniyordum. Hele onu, o bok çuvallarının kollarında düşündükçe, iğrentim nefret boyutuna ulaşıyordu. Çıldıracak gibi oluyorum ve duygularıma söz geçiremiyorum; onun kimliğinde bütün kadınlardan nefret ediyorum. Zaten kaç aydır erkek olduğumu, hatta insan olduğumu bile unutmuş durumdaydım… -Ben gerçekten seni sevdim… Diyor, sessizce. -Lütfen bana yalvarma ve artık sevgiden söz etme. Senin beni sevmediğini biliyorum. Sadece kirli işlerine kalkan olarak kulandın beni. Gitmeme, evliliğimiz bitiyor diye üzülmüyorsun, artık seni kamufle edecek bir yasal pezevengin olmayacağına üzülüyorsun… -Bana hep aldatmaktan bahsediyorsun, Allah aşkına benim yaptığımı hangi kadın yapmıyor… Eğer benim yaptığım aldatmaksa, o zaman bütün kadınlar aldatıyor. Çünkü bir çok kadın yaşadığımı yaşıyor, hatta alasını bile yaşıyorlar. Bırak bu geri kafalılığı… Ağzıma geleni, hiçbir engele takılmasına izin vermeden sıralıyorum… -O zaman bütün kadınlar iğrençtir. Artık hiçbir kadını sevmeyeceğim… Aslında onurlu, namuslu, yürekli kadınlara haksızlık ettiğimi biliyordum. İçimden o kadınlardan özür diliyordum. Onun oyununa gelerek, bu sözleri tahrikleri sonucunda söylediğime de pişman oluyorum. -Çok haksızlık ediyorsun… Diyor, ağlamaklı ses tonuyla. Sırf ona boyun eğdiğimi sanmasın diye, pişmanlığımı gizleyerek;

232

-Keşke seninle hiç tanışmasaydım. Senin yüzünden bütün kadınlardan nefret ettim. Bana zorla kadınların ve aşkın kirliliğini dayattın. Oysa yaşıyordum ve inanıyordum. Şimdi yetmişlik annemden bile şüphelenir oldum… Almak için valizime uzanıyorum. Tam bu sırada panikle kolumdan tutuyor ve çaresiz bir şekilde yüzüme bakarak; -Gerçekten gidiyorsun ha?… Yani sana anlatacaklarım, seni çok sevdiğimi, değişebileceğimi söylesem… Çok sert bir ifadeyle yüzüne bakarak kolumu çekiyorum. Valizimi alarak kapıya yöneliyorum. Bir an aklıma geliyor ve arkama dönerek ona bakıyorum. Umutlanıyor. Artık yüreğimin dayanacağını sanmıyordum. Biran evvel çıkmalıydım. -Senden son bir ricam olacak. Bu ricamı yaşadığımız güzel günlerin hatırına yerine getir lütfen. Aileme durumu hissettirme. Eğer annem ararsa, bir iş gezisinde olduğumu söyle. Yoksa yüreğine iner kadının. Daha sonra ben ona uygun bir dille durumu anlatırım… Ha bir de kitaplarıma kimse dokunmasın… Yatağımızda kimseyle sevişme diyecektim, vazgeçiyorum. -Ben daha sonra gelip, eşyalarımı alırım, diyorum. Kapıyı açıyorum, o antreye çıkan mutfak kapısının yanındaki duvarın dibine adeta yığılıyor. Ve umar gözlerle bana bakarak ağlıyor. Yüreğim parçalanıyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Gidip, omuzlarından tutarak kaldırmak ve sarılarak beraberce ağlamak geçiyor içimden… Son bir kez içeriye bakarak, geride bıraktığım onca yaşanmışlığıma tebessüm edip, çıkıyorum… *** Acılarla geçen üç-beş aylık yakın yaşanmışlığımı an be an, yeniden yaşıyorum. Beyaz sayfalı, meşin kaplı defterimin bu sayfasından sonra bir şey yazmamışım. Bir anda derin bir boşluğa düşmüş gibi oluyorum. Kabuslarla dolu derin bir uykudan bir boşluğa düşerek uyanmak gibi… Şaşkın ve bomboş bakışlarla çevreme bakıyorum. Baktığım her noktada belli belirsiz evliliğime, Serap’a dair, yaşadıklarımdan karelerin siluetleri beliriyor gözlerimde. Gözlerimi ovuşturuyorum, yine aynı sahneler, bu sefer kırmızı fonda, ateş kıvamında yansıyor gözlerimde... Elimde olmadan üst üste derin derin ohlar çekiyorum. Başımın zonkladığını, boynumun ağrıdığını hissediyorum. Başımı hafiften sağa sola kıvırarak, boynumu çıtlatıyorum. Oturduğum tabureden kalkıp, sadece tuvalet aynasının aydınlığının vurduğu, loş ışıklı odanın içerisinde tutulan bedenimi garip hareketlerle çıtlatıyorum… Boynumun, belimin ağrılarını umursamıyorum. Bana en çok acı veren yerim kalbim oluyor. Adeta, keskin cam kırıklıklarıyla dolu, daracık bir kabın içerisine sıkıştırılmış, her hareket ettiğimde, iç çektiğimde, nefes alıp, verdiğimde bu keskin cam parçaları acımasızca kalbime geçerek, parça parça kanatıyor ve tarifsiz acısını sadece göğsümde değil bütün bedenimde derin sancılarla hissediyorum… Yaşamımın bu bölümünü unutup, hiç yaşanmamış saymak için geldiğim bu terk edilmiş otelde, kaderim yine beni kendimle yüzleştirmişti. Hem de çektiklerimi sıcağı sıcağına bir bir yeniden yaşatarak… Serap’ın yaşattıklarının bende yarattığı travmadan dolayı elimde olmadan, insanlara ve özellikle de kadınlara karşı duyduğum olumsuz duygularım yeniden depreşiyor. Bunun çok kötü bir duygu olduğunu biliyorum, ama elimde değil, kadınlara karşı nefret duygularımı bastıramıyorum bir türlü...

233

İçimi, her yanımı kaplayan öfkeyle duyabileceğim şekilde seslice konuşuyorum.; Artık hiçbir kadını sevebileceğimi sanmıyorum. Zira, hiçbir kadın aşka, sevgiye layık değilmiş... Hele aşka asla inanmayacağım. Aşk sadece aptallıktır. Aptalca yaşanan yoğun duygulara söz geçirememektir. Aşkı cazip kılan terk edilme, aldatılma, ihanete uğrama, kaybetme, sahiplenme gibi duyguları içerisinde barındırmasıdır. Yani, aşkı vazgeçilmez kılan, kutsayan içerisindeki fahişelik ruhudur biraz da… Yirmibirinci yüzyılda bütün değerlerin ekonomik, sosyal, siyasal gücün yoğunluğu boyutunda paylaşıldığı bir çağda, sevgi temeline dayanan bir birlikteliğin hükmü olmayacak. Güç ve kudret nerdeyse aşk da, sevgi de, saygı da, umut da orada olacaktır… Karmakarışığım; neye inanacağımı bilemiyorum. Acaba bu defteri yakarsam, o zaman yaşadıklarımı yok sayabilir miyim?... Sanmıyorum. Çevremde her gün tanık olduğum onlarca kirli ilişki, birliktelik, ihanet, yalan, yalan temeller üzerine kurulmuş hayatlar yaşanırken… günlüğüm sadece, benim kendimle masum bir hesaplaşmam olarak kalıyor. Yine de Serap’ın o sözlerini hiç unutamıyorum. Sanırım, ne zaman bir kadınla karşılaşırsam, onları hatırlayacağım; “Sadece ben mi bunu yapıyorum? En azından sana dürüstçe söylüyorum yaşadıklarımı. Ama bir çok kadın başkasıyla seviştikten sonra, banyo bile yapmadan, sanki hiç dokunulmamış gibi kendilerini kocalarının kollarına bırakarak, yalancı tahrik çığlıkları atıyorlar… Artık her kız evlilik öncesi ilişki yaşıyor. Kocasının ilk erkeği olduğu kız yok artık. Hem de defalarca ve değişik şekillerde… Zaten bir sefer yaşandı mı gerisi gelir… Ne olacak ki, sadece bir anlık zevk yaşanacak… Kimseye zararı olmaz ki bunun…” Kafamın içerisi yeniden kirleniyor. Peki, ya sadakat, onur, haysiyet, ahlak, estetik, aşk, sevgi, sorumluluk… Belki de gerçekten Serap, bana bütün bunları anlatma yürekliliğini gösterdiği için dürüst sayılıyordu. Ama anlattıkları çok ürkütücüydü, kadınlara olan inancımı tümünden kırmıştı. Oysa ben bugüne kadar kadına inanmış, yüreğimde kutsamıştım. Onları sadece cinsel istek doğrultusunda sevmedim. Sevgimi, yüreğimin kutsadığım, dokunulmamış yanından sunmuştum… Kim, hangi koşullarda yaparsa yapsın, ihanetin her türlüsü kötüdür. Hiçbir kitaba, bilimsel akıma, felsefeye, teoriye ve ahlak anlayışına uymaz. Zaten tarihin affetmediği tek şey olması da bundandır… Kendimle yaptığım bu anlamlı yada anlamsız, acemi hesaplaşmadan yoruluyorum. Başımın döndüğünü hissediyorum. Pencerenin kenarına koyduğum sandalyeye oturuyorum. Oturduğum yerden uzanarak, pencereyi açıyorum. Yüzüme, yağmur sonrası sonbahar serinliği vuruyor. Alabildiğince içime çekmek için üst üste derin nefesler alıyorum… Baktığım noktadan denizin görünen kısmının ufukla birleştiği yerde hafif kızıllıklar beliriyor. Evet, yeni bir gün başlayacak birazdan. Bulunduğum yerin uzaklarında yine içerisinde yaşama ve insana dair yaşanılması gereken ne varsa yaşanacak… Yine aldatmalar, ihanetler, sevgi adına, aşk adına gündelik, hatta anlık birliktelikler yaşanacak. Birileri bir çok değerini kaybederken, birileri kirli kazanımlarının sevinciyle sırıtacaklar sinsice… Ve yine hiç kimsenin gücü yetmeyecek bir şeyleri değiştirmeye. Dünya döndükçe var olacak bu döngü… İç hesaplaşmalarımla birlikte sandalyenin üzerinde uyuyakalmışım. Kuru kuru öksürerek uyanıyorum. Titreyen bedenimi kollarımla sarmalıyorum. Dışarıda ağır bir hava, yağmur ha yağdı ha yağacak… Yarım yamalak uyku halinde yine Serap’ı görmüştüm düşümde; el ele bir sahilde yürüyorduk. Ay ışığının altında ona sevgi sözcüklerini fısıldıyordum, bildiğim kadarıyla aşk şiirleri okuyordum… Sonra sırtüstü kumsala uzanmışız, kendimize gökyüzünden yıldızlar seçiyoruz. Onlar hep bizim olacakmış… nerede olursak, nasıl yaşıyor olursak olalım, o yıldızlara bakarak bir birimizi anacakmışız…

234

Yüreğimin bulunduğu kabın içerisindeki cam kırıkları gıcırtıyla bir birine geçiyor ve dayanılmaz acılar salıyor bir anda... Ağlamaklı oluyorum. Ellerimi destek yaparak oturduğum sandalyeden zorlukla kalkıyorum. Sonra ellerimi böğrüme koyup, odanın içerisinde öylece duruyorum. Dışarıda hava iyice kararıyor. Saatime bakıyorum; nerdeyse öğlen olacak. Yüreğimdeki cam kırıklarıyla beraber lavaboya gidiyorum. İsteksizce yüzümü yıkadıktan sonra, her zaman yaptığım gibi aynada yansıyan yüzümü seyrediyorum; aklarla dolan sakallarım uzamış, gözlerimin altında torbalar ve yanlarında derin çizgiler oluşmuş… ya da bana öyle gelen yüzüme acıyarak bakıyorum. Zaten bir fiskede saklı duran göz yaşlarım bir anda boşalıveriyor. Lavaboya dayanarak sarsıla sarsıla ağlıyorum. Her şeye ağlıyorum; yaşanan acılara, yitirilen mutluluklara, kırılan umutlara, zayi olan ömre, artık hiç olmayacağına inandığım sevgiye,aşka ve boşalan yerine… Beni var eden ve artık bir daha yaşanmayacağına ve olmayacağına inanarak hayıflandığım yitirdiklerime dakikalarca ağladıktan sonra umarsızca yüzümü siliyorum. Odaya geçerek, aynı umarsızlık ve isteksizlikle üzerimi giyiniyorum. Dışarıda şimşekler çakıyor, peşinden gök gürlüyor ve bardaktan boşalırcasına bir sağanak başlıyor. Kayalarıma gitmek istiyorum. Üzerime montumu giyinip, odadan çıkıyorum. Merdivenin başına geldiğimde, resepsiyondaki otel görevlisinin telaşla koşuşturduğunu görüyorum. Patronlarının geldiğini düşünerek, aldırmadan merdivenlerden iniyorum. Tam bu sırada otelin dış kapısından dört kişi içeri giriyor. Önde yaşlı bir bayan, arkasında orta yaşlarında bir bayan ve erkek, ardından genç bir kız… Bir anda göz göze geliyoruz. Merdivenlerden inen ayaklarım birbirine dolanıyor. Bütün vücudumu bir titreme alıyor. Kalbimdeki cam kırıkları gıcırdayarak bir birine geçiyor… Resepsiyona yönlendiklerinde ben dış kapının çıkışındaydım. Haylaz bir çocuk gibi direten yüreğime söz geçiremiyorum. Hafiften ardıma dönüyorum. Aynı anda o da dönüyor. Ve bakışlarını cam kırıklarıyla çevrili, arsız yüreğimin orta yerinde buluyorum… Gördüğüm her şey bir anda hızla etrafımda dönüyor. Kendimi, her gün gidip, dertleştiğim kayalara zor atıyorum. Söz geçiremiyorum arsız yüreğime. -Sus yüreğim, sus… sus başımın belası… sus ve cam kırıklarınla parçalan, yok ol… Bazen insan, içindekini tam anlamıyla ifade edecek sözcük bulmada güçlük çeker. Her sözcük biraz yarım kalır, tanımsız kalır… Yüreğimdekini tam anlamıyla ifade edecek sözcüğü bulamamanın çaresizliğiyle ağlamak geliyor içimden. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura aldırmadan, başımı avuçlarımın arasına alarak, ağlıyorum. Sadece ağlıyorum… Sonsuza kadar ağlamak istiyorum… İbrahim Halil Aycan

Yaram ve Belam
Ekim 2002-1 Mart 2007 Gaziantep

235

236

.

237

238

239

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->