P. 1
Victor Hugo - Sefiller Full

Victor Hugo - Sefiller Full

|Views: 687|Likes:
Yayınlayan: Veli Esen

More info:

Published by: Veli Esen on Nov 18, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/18/2011

pdf

text

original

VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 www.kitapsevenler.

com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.yasarmutlu.com www.kitapsevenler.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.com yasarmutlu@yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail.com kitapsevenler@gmail.com yasarmutlu45@gmail.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 VICTOR HUGO (1802-1885): Romantik gerçekçiliğin kurucusu olan ünlü Fransız yazar sadece romanlanyla değil, şiirleri ve tiyatro oyunlarıyla da tanınmıştır. 1848 devriminden sonra cumhuriyetçi görüşleri savunan Hugo, sürgünde yaşadığı yıllarda da verimli bir yazınsal etkinlik içinde olmuştur. Hugo, eserlerinde toplumsal sorunları, halkın hayatından çarpıcı kesitleri büyük bir başarıyla yansıtmıştır. Dünya edebiyat tarihinin en önemli romanlarından olan ve yazann başyapıtı sayılan Se/îHer'in yanı sıra Deniz İşçileri, Nötre Dame'ın Kamburu, 1793 Devrimi, Nişanlıya Mektuplar diğer önemli eserleri arasındadır. Ayrıca şiirleri Suçlar ve Seyirler, büyük ilgiyle karşılanmıştır. VICTOR HUGO SEFİLLER I. CİLT TAMAMI V CİLT TÛRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN VICTOR HUGO SEFİLLER I. CİLT DİZİ TASARIMI/KOORDİNASYON HASAN HÜSEYİN ARIKAN DÜNYA KLASİKLERİ EDİTÖRÜ VEYSEL ATAYMAN TÛRKÇESİ SEMİH ATAYMAN TÜRKÇE REDAKSİYON SÜLEYMAN ASAF FİLİZ GÖVER TASHİH

ESEN GÜRAY KAPAK GRAVÜRÜ EMİLE BAYARD DETAY TK. NO / ISBN © BORDO SİYAH KLASİK YAYINLAR 975-8688-51-0 / 975-8688-52-9 BASKI; İSTANBUL 2006 TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REK. ORG. SAN. TİC. LTD. ŞTİ MRK/MATBAA: MERKEZ EFENDİ MH. DAVUTPAŞA CD. NO: 6/3 İPEK İŞ MERKEZİ 7-9-10-11 TOPKAPI/İSTANBUL-TR ŞB/YAYIN&PAZARLAMA: CAFERAĞA MH. MÜHÜRDAR CD. NO: 60/5 POSTA KODU 34710 KADIKÖY/İSTANBUL-TR TEL: (0216) 348 98 03 Pbx FAKS: (0216) 349 93 45 LOJİSTİK: MERKEZ EFENDİ MH. DAVUTPAŞA CD. EMİNTAŞ DAVUTPAŞA SAN. SİT. NO: 532 TOPKAPI/İST.-TR DAVUTPAŞA VERGİ DAİRESİ/VERGİ NO: 859 020 1971 E-mail: info@bordosiyah.com.trWeb: www.bordosiyah.com.tr HUKUK SERVİSİ TEL: (0216) 348 99 18 FAKS: (0216) 349 93 45 BORDO,-----^SİYAH ROMAN İÇİNDEKİLER VICTOR HUGO ....................................... 9 ÖNSÖZ ................................................ 13 BİRİNCİ BÖLÜM FANTİNE BİRİNCİ KİTAP DÜRÜST BİR İNSAN 1. Mösyö Myriel................................ 29 2. Mösyö Myriel, Monsenyör Bienvenu Oluyor........................... 33 3. İyi Piskoposa Zor Piskoposluk....... 40 4. Birbirine Benzeyen İşler................ 42 5. Monsenyör Bienvenu'nun Cüppelerinin Uzun Süre Dayanması .......1........................... 53 6. Evini Kiminle Koruyordu .............. 57 7. Cravatte....................................... 65 8. İçkiden Sonra Felsefe ................... 70 9. Kız Kardeş, Ağabeyini Anlatıyor .... 76 10. Piskopos, Bilinmeyen Bir Işık ile Karşı Karşıya................................ 8i 11. Bir Sınıflandırma ..........................100 12. Monsenyör Bienvenu'nun Yalnızlığı......................................106 13. Piskoposun İnandıkları .................111 14. Piskoposun Düşündükleri..............117 İKİNCİ KİTAP DÜŞÜŞ 1. Bir Yürüyüş Günü Akşamı.............121 2. Akıllı Olan Temkinli Davranır .......137 3. Edilgen İtaatin Kahramanlığı ........143 4. Pontarlier Peynirhaneleri Üzerine Bilgiler.............................150 5. Sükûnet .......................................155 6. Jean Valjean.................................157 7. Umutsuzluğun Derinlikleri ............165 8. Kabaran Dalgalar ve Gölge ............176 9. Yeni Şikâyetler.............................179 10. Adam Uyanıyor.............................ıso 11. Jean Valjean'ın Yaptıkları.............184 12. Piskopos İş Başında ......................189 13. Küçük Gervais..............................194 ÜÇÜNCÜ KİTAP 1817 YILINDA 1. 1817 Yılı ......................................207 2. Çift Dörtler ..................................216 3. Dörde Dört ...................................222 4. Tholomyes Neşesinden İspanyolca Bir Şarkı Söylüyor .......227 5. Bombarda'nın Kabaresinde............231 6. Tapınma Faslı ..............................235 7. Tholomyes'in Akıllılığı..................237 8. Bir Atın Ölümü.............................244 9. Şenliğin Şenlikli Sonu...................248 DÖRDÜNCÜ KİTAP

GÜVENMEK BAZEN KENDİNİ ELE VERMEKTİR 1. Bir Anneye Rastlayan Anne...........253 2. İki Şüpheli Simanın İlk Taslağı .....265 3. Tarlakuşu.....................................268 BEŞİNCİ KİTAP İNİŞ 1. İncik Boncuk İşinde Bir İlerlemenin Hikâyesi ...............273 2. Madeleine .................................¦... 275 3. Laffitte'e Yatırılan Paralar.............280 4. Mösyö Madeleine'in Yası...............284 5. Ufuktaki Belirsiz Pırıltılar........^....288 6. Fauchelevent Baba .......................295 7. Fauchelevent, Paris'te Bahçıvan Oluyor...........................300 8. Madam Victurnien Ahlak Uğruna Otuz Beş Frank Harcıyor...............301 9. Madam Victurnien'in Başarısı .......305 10. Başarıların Devamı .......................309 11. Christus Nos Liberavit..................317 12. Mösyö Bamatabois'nin Aylaklığı .....318 13. Polisle İlgili Bazı Sorunların Çözümü.......................321 ALTINCI KİTAP JAVERT 1. Huzur Döneminin Başlangıcı.........337 2. Jean, Nasıl Champ Olabilir............342 YEDİNCİ KİTAP CHAMPMATHIEU DAVASI 1. Simplice Hemşire .........................355 2. Scaufflaire Usta'nın Uyanıklığı ....................................359 3. Beyinde Kopan Fırtına..................366 4. Istırap Çekmenin Yol Açtığı Biçimler .......................393 5. Tekerleklere Sokulan Sopa............398 6. Simplice Hemşire Sınamadan Geçiyor ......................413 7. Yolcu Ulaşır Ulaşmaz, Dönüş İçin Önlemlerini Alıyor........................423 8. İltimaslı Kabul .............................429 9. Kanaatlerin Belirginleşmeye Başladığı Bir Yer...........................434 10. İnkâr Sistemi...............................443 11. Champmathieu Giderek Şaşkına Dönüyor ..........................453 SEKİZİNCİ KİTAP KARŞI DARBE 1. Mösyö Madeleine Saçlarına Hangi Aynada Bakıyor ............................46i 2. Fantine Mutlu ..............................464 3. Javert Memnun ............................470 4. Otorite Gücünü Gösteriyor............475 5. Uygun Mezar ................................480 VICTOR HUGO (D. 26 Şubat 1802, Besançon - Ö. 22 Mayıs 1885, Paris, Fransa) Romantik gerçekçiliğin en önemli yazarlarından biri sayılan romancı, oyun yazarı ve şair. Babası, Napoleon'un ordusunda generaldi. Babasının imparatorluk ordusuyla birlikte ülkeden ülkeye dolaşması ve annesiyle babası arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden çocukluğu düzensizlikler içinde geçti. 1821'de annesi öldü. Bir yıl sonra'âşk mektupları yazdığı çocukluk arkadaşı Adele Fouc-her ile evlendi. Aynı yıl, ilk şiir kitabı olan Odes et poesies diverses'i (Odlar ve Çeşitli Şiirler) yayımlandı. Ardından ilk romanı Han d'Islande (İzlanda Hanı) çıktı. 1827'de manzum oyunu Cmrmvell büyük bir ilgiyle karşılandı ve tanınmasını sağladı. Aşkla arınan bir fahişeyi ele alan Marion de Lome (1829) adlı oyunu sansür tarafından yasaklanınca liberal eğilimleri güçlendi. Bu yasaklamaya hemen Hernani (1830) adlı oyunu yazarak karşılık verdi. Nötre Da-me de Paris (Nötre Dame'ın Kamburu; 1831) ile ününü daha da artırdı. Roman, başdiyakoz Frollo ve asker Phoebus'un kişiliklerinde, kambur Quasimo-do ile Çingene Esmeralda'yı mutsuzluğa boğan toplumu

lanetliyordu. Bir önceki romanı Le Dernier Jo-ur d'un condamne de (Bir İdam Mahkûmunun Son Günü; 1829) ölüm cezasına karşı çıkışın bir ürünüdür. Hugo aynı konuyu Claude Gueux (1834) adlı kitabında yeniden ele aldı. Temmuz Monarşisi sırasında dört şiir kitabı yayımlandı: Les Feuilles d'autom-ne (Sonbahar Yapraklan; 1831), Les Chants du cre-puscule (Şafak Türküleri; 1835), Les Vovc interieures -9I (Gönülden Sesler; 1837), Les Rayons et les ornbres (Işınlar ve Gölgeler; 1840). 1856'da Les Contemplations (Düşünceler) adlı kitabındaki şiirlerinde kızını kaybetmenin verdiği derin acıyı ele aldı. 1851'de III. Napoleon iktidara gelince Hugo için 4 Eylül 1870'e kadar sürecek olan bir sürgün hayatı başladı. Eserlerinin büyük bölümünü sürgün döneminde yazdı. Les Châtiments (Azaplar; 1853) adlı kitabı, Fransız dilinde yazılmış en güçlü yergili şiirleri içermektedir. 1854-60 arasında yazdığı La Fin de Satan (Ölümünden Sonra [Ö.S.] Şeytanın Sonu; 1886), Dieu Ö.S. Tanrı; 1891), La Leğende des Siecles'ı (Yüzyılların Efsanesi; 1859) ile şiir alanındaki çalışmalarını sürdürdü. 1862'de yayımlanan ve başyapıtı kabul edilen Les Miserables (Sefiller) ile büyük bir başarı kazandı ve roman çeşitli dillere çevrildi. Hugo'nun Fransa dışında da tanınmasını sağlayan Sefiller, Paris halkının destanı olarak kabul edilmektedir. Hugo sürgünden döndükten kısa bir süre sonra 1871'de Paris Komünü kuruldu. Komünün bastırılmasına karşı çıkan Hugo kısa bir süre sonra yeniden sürgüne gitti. 1874'te Çuatrevingt-treize (1793 Devrimi) yayımlandı. 1885'te ölen Hugo'nun cenazesi ulusal törenle kaldırıldı ve Pantheon'a gömüldü. Diğer Önemli Eserleri Şiirleri: Nouveües Odes (Yeni Odlar; 1824), Odes et baüades (Odlar ve Baladlar, 1826; genişletilmiş baskı,' 1828), Les Orientales (Doğulular; 1829), Les Chansons des rues et des bois (Sokak ve Orman Sarkılan; 1865), L'Art d'etre grand-pere (Büyük Baba Olma Sanatı; 1877), Les Quatre Vents de L'esprit (Usun Dört Rüzgârı; 1881), Toute la lyre (Ö.S. 1888, 2 dizi; 1893, 1 dizi; Bütün Lir), Les An-nees fimestes, 1852-1870 (Ö.S. Uğursuz Yıllar: 1852-1870; 1898) Roman: Bug-Jargal (1826), Les Travaiüeurs de la mer (Deniz İşçileri; 1866), L'Hom-tjıe qui rit (Gülen Adam; 1869). Manzum oyun: Le -10Roi s'amuse (Kral Eğleniyor; 1832), Ruy Blas (1838), Les Burgraves (Derebeyler; 1843). Düzyazı oyun: Amy Robsart (1828), Lucrece Borgia (1833), Marie Tudor (1833) Angelo, tyran de Padoue (Pado-va Tiranı Angelo; 1835), Theâtre en liberte (Ö.S. Özgürlükte Tiyatro; 1886). Eleştiri yazısı: Litterature et philosophie melees (Karışık Edebiyat ve Felsefe; 1834), Wiüiam Shakespeare (1864). Siyasal yazı: Napoleon le peüt (1852; Küçük Napoleon), Histoire d'un erime (Bir Suç Öyküsü; 1877), Actes etparoles (4 Dizi; Eylemler ve Sözler), Avant L'exü (1841-51, 1. dizi; Sürgünden Önce), Pendant L'exil (1852-70, 2. dizi; Sürgün Boyunca), Depuis L'exüe (1870-85, 3. ve 4. dizi; Sürgünden Bu Yana). Gezi: Le Rhin (Ren; 1842), Alpes etPyrenees (Ö.S. Alpler ve Pire-neler; 1890), La France et la Belgique (Ö.S. Fransa ve Belçika; 1894), Choses vues (Ö.S. 1887-99, 2 cilt; Görülen Şeyler). -11ÖNSÖZ Ansiklopedik bilgilerden çıkardığımız kadarıyla Victor Hugo bir edebiyat uğraşının büyük bir kısmını romandan çok şiirlere ve sahne oyunlarına ayırmıştır. Üç kalın şiir kitabı yayımladıktan sonra yeniden düzyazıya dönerek yarım bıraktığı Sefiüefi tamamlamıştır. Sefiller yayımlandıktan kısa bir süre sonra Hugo'yu sadece Fransa içinde değil, yapılan çevirileriyle ülke dışında da hızla büyük bir üne kavuşturmuştur. Romanın konusu Paris'in yeraltı dünyasında geçmekte ve bir dedektif öyküsüne dayanmaktadır; roman aynı zamanda Paris halkının direnişini anlatan bir destandır. Bu sıkıştırılmış ansiklopedik bilgiler, bu ciltlere sığmayan romanın temelinde bir polisiye öykü yattığını, ama bir tür destan özelliği de taşıdığını söylüyor. Ayrıca onun "romantizmin en güçlü beyni" olarak nitelendiğini de öğreniyoruz. İran asıllı bir doktor arkadaşım, başrolünü ünlü Fransız aktörü Jean Gabin'in oynadığı Sefiller filmini seyretmiş, ama adını bir türlü hatırlayamadığı ya da kendi kafasında bir tür kültürel çeviri yaptığı için, "ben çok acıklı bir film seyrettim" diye tutturmuştu. Sorunca da "Yazıklar" deyip duruyordu. "Yazıklar, Yazıklar." Sonunda Sefillefi kastettiğini anladık. Bu kavram, romanın özgün adına pek de uzak olmayan klasik Türkçe çeviri adı ile birleşince, bizi aslında biraz farklı bir boyuta taşıyor. "Les Miserables", muhtemel ki kendi kültürel coğrafyasında özgün çağrışımlar da yapıyor. "Sefil" (sefaletten), bizim dilimizde "yoksul" anlamına geldiği gibi, "her şeyi yapabilecek, kendisinden her türlü -13kötülük beklenebilecek" kimse anlamını da içeriyor. "Sefil bir hayat" yokluk içindeki bir hayatsa, "yazıklar" da, tam da bu hayata yönelik duyguyu içermekle kalmıyor, bir "merhamet" duruşu, bir üzüntü duyma halini de ifade ediyor. Ancak kavramın neresinden tutup çekersek çekelim, kitabın adı, "sosyal" bir olay ile karşı karşıya bulunduğumuzu düşündürmeye yetiyor. Öyleyse, Sefiller'e girerken, haklı bir soru da bu ad çağrışımıyla birlikte karşımıza çıkıyor: Bu roman toplumsal sorunları işleyen, "gerçekçi" bir roman mıdır?

Hayatı devrim sonrası Fransa'sının politik çalkantılarıyla savrulup durmuş olan Hugo, onca şiiriyle ve oyunuyla hemen hemen unutulmuş, Nötre Dame'ın Kamburu ve özellikle de Sefiller romanı ile günümüze kadar ulaşabilmişse, bu ikinci roman kendine yönelik ilgiyi tarihsel-toplumsal gerçekliğin bir belgesi olmakla mı hak ediyor? Yoksa onda, "verili gerçekliği", bir dönem belgesi olmayı aşan boyutları bulmak mümkün mü? Yaşadığı dönemin kurumsal ve toplumsal alanlarına, alt sınıflardan piskopos evlerine, cezaevlerinden manastırlara, didiklemedi-ği hiçbir ilişki ve yapı bırakmayan yazar, bu "gerçek belgeleriyle kurulu dönem mozaiği" üzerine hayata dair hangi "dersi" kuruyor; ya da hayata direnmenin hangi onurlu yolunu öneriyor? Biz bu son soruların yönlendiriciliğinde Sefillefi, dönemin Fransız romanının, özellikle de 'individual' roman diye tanımlanan bireyin hayat karşısındaki duruşunu ve direnişini öne çıkaran öbeği içinde bir yere koyabileceğimizi, bu bağlamda, geniş anlamda, "gerçekçilikten" çok, "romantik" bir toplum ve birey destanına daha yakın düşen bir metinle karşı karşıya bulunduğumuzu ileri süreceğiz. Elbette bu, bu yoğun metni okumanın ya da değerlendirmenin sonucunda ortaya çıkabilecek yorumlardan sadece biri olacak. Az aşağıda, bir metni yorumlamanın, o yorumlamada kullanılan yönteme bağlı olduğunu zaten hatırlatacağız. Ama daha önce, tanıtımda de--14ğindiğimiz tarihsel-dönemsel gelişmelerin, Hu-go'nun çağdaşı bir başka romancıya, H. de Bal-zac'a* yansıyışını kısaca değerlendirerek bir geçiş ayağı hazırlamaya çalışacağız. 19. Yüzyıl (Fransız) Gerçekçiliği Çok sayıda klasik ürüne yazmaya çalıştığımız önsözde, "yazar"-"toplum"-"insan" ilişkisine estetik düzlemin diliyle konuşabilecek şekilde belli bir çerçeve getirdiğimizi bizi izleyen okur hatırlayacaktır. Sanatın (estetiğin), dolayısıyla da edebiyatın görevini insanın bütünselliğini sosyal dünyasının bütünü içinde yansıtmak olarak anladığımızı, her türlü sanatın "öznesinin" son tahlilde insan olduğunu sıkça belirttik. Kuşkusuz estetiği (sanatı) farklı bir ihtiyaç ya da ihtiyaçsızlık düzleminde algılayan, yazarı belli toplumsal kaygılar taşımayan bir "estet" olarak görmek isteyen kimse, yazar-insan-sosyal dünya arasında kurmaya çalıştığımız bu ilişkiye itiraz getirebilir. Bu durumda, burada yapmaya çalıştığımız "girişler", yanlış olmayacak, sadece "metodolojileri" ayrıca tartışmalara açık hale gelecektir. Bu da zaten, günümüz edebiyatı bağlamında sıkça yapılıyor. Burada şöyle ucundan olsun değinmemize imkân olmayan "yorum yöntemleriyle", (bilinçli-bilinçsiz) kitap eklerinde, dergilerde, değerlendirmeler gerçekleştiriliyor; her bir yöntem, aynı yapıtı yeniden kendine göre kurup, yöntemin gerektirdiği yerden değerlendirip, belli sonuçlara varıyor. Örneğin "psikolojici" diyebileceğimiz bir yöntemle bir romanı okumaya kalktığımızda, yazarının (daha çok kendi bilinçdışı) alanında baskı altında tuttuğu "şeyleri" doğrudan ya da kişiler üzerinden dışavur-duğu düşünülür ve bastırılmış olanın dille kodlandığı varsayılarak, "göstergelerin" üzerinden metin analizine gidilir. Yapı çözümleyici diyebileceğimiz ve * Honore de Balzac (1799-1850): İnsanlık Komedisi başlığı altında topladığı roman ve öyküleriyle tanınan Fransız yazar. -15son yirmi yılda revaçta olan bir yöntem, "anlatıcının" anlattığı dünya ile kurduğu "bakış açısı" ilişkisinden yola çıkıp ilginç tespitler yapabilir (ben-an-latıcı, üçüncü-tekil kişi anlatıcı vb). Pozitivist edebiyat yöntemi, psikolojici yöntem ile yakın düşer. Yazarın (anlatıcının değil!) biyografisini, yapıtına yansıdığı yerde yakalamaya çalışır. Bu durumda yazarın çocukluğu, aile, anne-baba ilişkileri, okul yıllan, yoksulluk, zenginlik koşulları, ilk sevgilileri, karşı cins karşısındaki tavırları vb, yapıtları içinde doğrudan ya da dolaylı kodlanmış-lıklanyla yakalanmaya çalışılır. Önsözlerimizi izleyebilen okur, bütün bu yöntemlerden yeri geldikçe yararlandığımızı, yazan bir "toplumsal varlık" olarak kavradığımızı, onun yaşadığı dönemin sosyal-kültürel-politik-psikolojik bileşkenlerinin kesişmesinde, toplumsal bilinci ve dünya görüşüyle anlamaya çalıştığımızı hatırlayacaktır. Aynen yazar gibi, anlattığı insan da toplumsal bütünlüğün içinde bir belirlenmişliktir ve belirleyicidir. Fransız romanının büyük adı Balzac üzerine yazmaya çalıştığımız tanıtımlarda, okur, Balzac'ı, Büyük Devrim (1789) sonrasında acımasız bir sermaye birikim sürecine giren Fransa'nın kapitalist gelişmelerinin etkileşim ağı içinde yakalamaya çalıştığımızı bilir. Balzac Sönmüş Hayal-lefde, kapitalist üretim tarzına bağlı gelişmelerin yol açtığı umut ve hayallerin nasıl yanılsamalara dönüştüğünü, kapitalist hayatın kaba ve acımasız gerçekliğine çarpıp tuz buz olan hayaller ile birlikte yıkılıp giden insanlan anlatmıştır. Bu hayallerin temelinde, doğrudan burjuva-kapitalist toplumun zorunlu olarak yarattığı insana, topluma, sanata, zenginliğe vb ilişkin beklentiler, anlayış ve tasa-nmlar yer almaktadır. Balzac, büyük topraklann parçalanması, aristokrasinin zayıflaması karşısında köylü ile büyük burjuva arasındaki bir işbirliğinin hayalini kurmuş, kapitalist sermaye birikiminin aynlmaz parçası olan tefeci-bankerlere karşı -16ancak böyle bir ittifakın başarılı olabileceğini düşünmüştür. {Köylüler). Kapitalizmin (henüz adı konmamış olsa da) adeta tarihsel bir zorunluluk gibi ortaya çıkıp önceki bütün değerleri yıkıp geçtiği bir dünyada ve bu fırtınanın en şiddetli estiği Fransa'da, bu sorunlann sancılarını yansıtan roman "gerçekçiyse", Balzac gerçekçidir. Devrimin aristokrasiyi bir süreliğine de olsa eski konumuna bir daha gelemeyecek şekilde geri düzleme ittiği Fransa'da, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleriyle politik hayata hâkim olan burjuvazi, kendi

çelişki-leriyle birlikte eski düzeni restore etmekte kararlı Avrupa aristokrasisinin saldınlan karşısında yüzyılın başından ortasına kadar kıta Avrupa'sının bütün politik depremlerine sahne olacak bir Fransa'da tarihi belirlemeye çalışmış, burjuva bir kralı başa geçirmiş, cumhuriyetler cumhuriyetleri kova-lamıştır. Kişinin hayallerinin yıkılması, bir başka yorumla, onun dünyayı içten dışa kurma yanılsaması olarak da anlaşılabilir. "Özne" (Don Kişot'ta olduğu gibi) nesnel (dış dünyayı), "gerçekliği" kendi tasanmma indirgeyip onu kurgulamakta, ama uyanmak yerine, hayallerini yenileyip durmakta, gerçekliği kendi öznel bilincine bağlama inadından vazgeçmemektedir. Bu yönden bakıldığında, Cer-vantes'ten* (Don Kişot) Stendhal'den** Balzac'a, Flaubert'e*** gerçekliğe meydan okuyan bir "birey" vurgusu da yapabilir; "bireyin" mevcut politik, dini, ahlaki, felsefi ve estetik (geleneksel) yapılar karşısında kendi smırlannın gerisine çekilmesi durumundan söz edebiliriz. Gerçekten de "Aydınlanma yüzyılı", özellikle 19. yüzyılın başına kadar * Saavedra Cervantes (1547-1616): İspanyol romancı. Don Kişot adlı yapıtı roman türünün habercisi sayılmıştır. ** Stendhal (1783-1842): Asıl adı Marie-Henri Beyle olan, 19. yüzyılın önde gelen Fransız romancısı. •*• Gustave Flaubert (1821-1880): Fransız edebiyaünda gerçekçiliği başlatan yazar olarak kabul edilen Fransız romancı. -17uzanagelen dönemin "bireyi", politik hak ve özgürlüklerinin farkında olan, dini inancını "aklileştirdi-ği" ölçüde dogmalardan nefret eden, sınırlara, kurallara karşı özellikle edebiyat aracılığıyla mücadele veren, bir yandan da romantik arayışlarla, yitirilmiş (doğal) bir egzotik, romantik cennete özlem duyan bireydir. Bu bireysel anlatı ya da edebiyat, bir ayağıyla Rönesans hümanizma hareketine, Protestan Kilisesi'nin öteki Hıristiyan kiliselerine ve Katolikliğe karşı isyanına geri gider. Bireyin, hak ve görev anlayışını, Kartezyen (Descartesçi*) okulun "öznesine" kadar geri götürmek mümkündür: "Düşünüyorum öyleyse va-nm"ın yanı sıra "hissediyorum, öyleyse varım" anlayışını yerleştirmiş bir bireydir bu; sanatın, edebiyatın talepleri evrenselleşmiş, birey evrensel değerlerin temsilcisi olarak algılanmıştır. Tek tek insanların, bireylerin dünyayı değiştirebilecek, jenial (dâhiyane) müdahaleler yapma gücüne sahip olduğu yolundaki aydınlanmacı ruhun bir ifadesidir bu birey ve onun dünyaya bakışı (ya da hayalleri). Sanatçı (edebiyatçı) toplumda özel bir yeri temsil eder; kendi kaderini içten dışa tayin etmeye yönelmiş bir dünyanın sözcüsüdür o. Ama işte gerçekliğe müdahale, tasarımdan, hayalden fazlasını gerektirir. Bu da düş kırıklıklarının, çöküşlerin, kendi içine dönmenin kaynağıdır hep. İndividual roman başlığı altında toplanabilecek ürünlerle birlikte akla gelebilecek adlar arasında Germaine de Sta-el,** Benjamin Constant,*** F. R. Chateaubriand,**** Felsefede ve bilimde, çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız filozof Rene Descartes'in (1596-1650) görüşlerinden ve yanıtlarından kaynaklanan gelenek. Des-cartesçilik, kartezyenizm olarak da bilinir. Germaine Stael (1766-1817): Fransız-İsviçreli edebiyatçı, düşünür ve siyasetçi. Benjamin Constant (1767-1830): Fransız kökenli İsviçreli romancı ve siyaset yazarı. : François-Auguste-Rene Chateaubriand (1768-1848): Fransız diplomat ve yazar. -18Alfred de Vigny,* A. de Lamartine,** George Sand,*** Henri Beyle (Stendhal) gibi isimleri Fransız individual romanı içinde sayabiliriz. İndividual romanın önemli temsilcisi sayılan Stendhal, Kırmızı ve Siyah'a yazdığımız önsözde de değindiğimiz gibi, bireyi dış dünyanın acımasızlıkları, sertlikleri karşısında romantik bir kaçışın, melankolik bir iç dünyanın koruyuculuğuna sığındırmaz; kişi kendini olanca yürekliliğiyle ve kararlılıkla gerçekleştirmeye çalışır. Serinkanlılık, yüreklilik, onur ve direnme, dünya acısı karşısında çözülüp hüzne boğulmanın yerine geçer; dostluk ve aşk enerji ve çaba isteyen kurtarıcı ilişkilerdir; kişi (birey) ya kendini ne pahasına olursa olsun gerçekleştirecek ya da hiç de saygı duyulmayacak bir şekilde dağılıp çözülecektir. Fransız individual romanı Stendhal ile birlikte bireysel bir etiğin yüceltici gücünü öne çıkartırken, aynı dönemlerde edebiyatın bir gözü de topluma dönüktür. Yukarıda sözünü ettiğimiz "hayaller" ile gerçeklik ilişkisine bir kez daha dönerek şöyle bir tespit yapabiliriz: Yeni gerçekliğin (burjuva kapitalist) düzenin kendi önünü açarken giriştiği kaçınılmaz yıkımın karşısında yazar, romantik bir özlemle geçmişe, tarihe yönelip tarihsel tabloları estetik gerçeklik düzlemine taşır. Ama tarih kavramı ister istemez bugünü de içine alacak şekilde genişler durur. Artık yakın tarih, günün dünyası da bakış alanı içine girecek, dönemin romanı kendi sesini arayacaktır. İndividual romanın "programından" farklı olarak birey şimdi sosyal dokunun içinde tuttuğu yeriyle, sosyal bir varlık olarak temsil ettiği * Alfred de Vigny (1797-1863): Fransız romantizminin önde gelen adlarından şair, oyun yazarı ve romancı. *• Alphonse de Lamartine (1790-1869): Fransız şair ve devlet adamı. Fransız romantizminin önde gelen adlarından biridir. ••• George Sand (1804-1876): Fransız romantizminin ünlü bir ismidir.

-19kimliğiyle kavranacaktır. Toplumu olduğu gibi insanı da bütünlüğü ile anlamaya ve yansıtmaya çalışan edebiyatçı, insanı, geleneksel kurumlar ile, yapılar ve ilişkiler ile kendi arasına çekmeye çalıştığı sınırların içinde tarif edecektir. Bu sınırlardan taşan yan, her şeyin ötesinde ve üstünde insanı birey kılan özellikler, sanırım Sefiller'in ana temasını oluşturmaktadır. Bu önsözün girişinde, "Sefiller" adı üzerinde durduk. Böyle bir adın, en başta toplumsal ilişkilerin kurbanı insanları çağrıştırabileceğini ima ettik. Edebiyatın modern tarihinde "natüralizm" (doğalcılık) akımı bu tür çağrışımlarla birlikte akla ilk gelen modern edebiyat akımıdır (ondokuzuncu yüzyılın son çeyreği). Ancak Emile Zola'mn* Terese Ra-quine romanı bağlamında belirttiğimiz gibi, natüra-list akımın insanı edilgendir; o a) genetik kalıtımının, b) sosyal şartların ve c) içinde yaşadığı dönemin etki bileşkeninde eli kolu bağlı bir tarih figürü gibidir. Lukâcs** natüralizm ile gerçekçiliği birbirinden ayırmaya büyük önem verir ve natüralizmi "yüzey gerçekçiliği" olarak tanımlar. Ne var ki politik duruşu ve hedefleri bakımından Zola'nm arkasında durması gereken bir toplumcu gerçekçi, na-türalist edebiyatın gerçekliği ele ahşıyla yol açtığı çarpıtmayı da bir şekilde göğüslemek durumundadır. Zola ve natüralistler bir tür antropoloji yapmışlardır, yani insan bilimi. Onların insanı, biyolojik, sosyal ve zamansal koordinatlarda kolayca kavra-nabilen bir insandır. Bir soyağacmda zihinsel, kana bağlı hastalıklar varsa, kişi, yoksul bir çevrede yaşamak zorundaysa, bu "antropoloji" (insanbilim) en inandırıcı kanıtlarını buradan toplar. Victor Hugo da bir tür sosyal antropoloji yapar. SefiUefin Jean Valjean'ı, bir lokma ekmeğin, acı* Emile Zola (1840-1902): Fransız romancı ve eleştirmen. Edebiyatta doğalcılığın kurucusu olarak kabul edilir. •• György Lukâcs (1885-1971): Macar Marksist düşünür ve edebiyat eleştirmeni. -20masız bir sıkıntılar döneminin ve sosyal çevrenin kurbanıdır; ama işte, bu antropoloji, bizi daha sonraki Zola'nın natüralizm anlayışına değil, individu-al romanın "birey egosuna" (ahlakı yücelten ve bu ahlak ve inanç içinde kendisi de yücelen, öç almayı bireysel varoluşunun ilkesel duruşuna yediremeyen) insanına götürür. Bu yanıyla Sefiller, Stendhal'in o kendisini her ne pahasına olursa olsun mertçe direnip gerçekleştirmek zorunda olan, gözyaşı dökmek yerine ayakta durma onurunu koruyan estetiğine yakın düşer diye düşünüyorum. Ruh-Beden Paradoksu: Nötre Dame'ın Kamburu Victor Hugo'nun aslında en popüler ve defalarca sinemaya aktarılan romanı Nötre Dame'ın Kamburu, sadece toplumsal olumsuz şartların değil, aynı zamanda biyolojik (kalıtsal) eksilerin de (kambur, sakat ve kötürümdür, kulakları çan sesinden sağırlaşmıştır ve güçlükle konuşur) kişinin ahlaki ethos'unu, onun bireysel yüceliğini engellemeyeceğini söyler bize. Ruh/yürek ile beden (biçim) arasındaki karşıtlığın aldatıcılığına kanıt sunarcasına, kambur Quasimado, kiliseye kaçırdığı Çingene dilberi Esmeralda'yı, kıskanç, başdiyakoz* Claude Frollo'nun iftirasından korumaya çalışır. Diyakoz, Çingene dilberi Esmeralda'yı kıskandığı için cinayet işlemiş, ama cinayeti, büyücü olduğunu ileri sürdüğü Esmeralda'nm üzerine yıkarak, sahip olmadığı kadını mahvetme yoluna gitmiştir. Hugo'nun Sefillefde manastırlarla ilgili o ayrıntılı anlatımıyla bir kez daha göstereceği gibi, bu "dini mabetlerde", insan doğasına aykırı bir baskı vardır; ya da insan doğası ile bu kurumsal yapılar temelde tam bir uyumsuzluk içindedirler. Aydınlanma düşüncesinin devrim öncesinden başlattığı kiliseye yönelik yoğun eleştirinin üzerine oturtulacak bir * Hıristiyanlıkta bir çeşit kilise görevlisi. -21boyuttur bu. (Bir hatırlatma: Kartezyen okul [Des-cartesçilik] Fransız düşünce dünyasına ruh-beden ikilemini armağan etmiş; bedeni, ölü fiziksel bir makine olarak görürken, ruhu bu bedene yerleştirilmiş bir töz olarak anlamış, ama bu ikisi arasındaki uyumu açıklamakta güçlük çekmiştir. Örneğin Descartes için, hayvanlar ruhsuz, canlı birer makinedirler. Başdiyakoz'un bedeni, doğal yanı ya da modem dille dürtüleri, onun Tanrı'ya hizmete adadığı ruhuna isyan etmektedir.) Öte yanda Victor Hugo'nun Quasimado'su, ruh ve beden ikilemini bir kez daha karşımıza çıkartırken, hastalıklı, arızalı bedenler ile kötü bir ruh arasında önyargılı ilişkiler kuragelmiş kiliseci anlayışa da idealist bir yanıt verir. Nötre Dame'ın Kamburu, İngiliz korku romanından da esinlenmiş bir tür kara roman gibidir. Quasimado biraz da aydınlanmacı akıl dininin kilise kurumunun içine kapalı işleyişine, hayata uzaklığına ve görünürdeki koruyuculuğuna bir cevaptır. Ama asıl, Quasimado ile Sejittefin Jean Val-jean'ı ve öteki yoksulları arasında bir bağ kurmak mümkün diye düşünüyorum: Quasimado'nun hastalıklı bedeninin engelleyici işlevini bu kez Sefiüefde sosyal koşullar, hantal ve önyargılı işleyen bir hukuk ve icra sistemi, toplumsal önyargılar, hatta modern bir yoruma bile açık olan, Komiser Javert almıştır. 'Sefiller', çoğul olduğuna göre, Hugo en azından program olarak önüne tek'in değil belli bir öbek insanın kaderini koymuştur. Olayların fonunda güncel tarih yatar, aktüel sorunlar, manastırın görünürün gerisindeki işlevleri, hukuk sisteminin sorunları, politik hesaplaşmalar, barikat savaşları, vb yer alır. Komiser Javert'in, dönemin gerçek bir kişiliğinden örnek alındığına dair savlar bulunmaktadır. Fransa'da suçun kol gezdiği bir dönemde, eski bir mahkûm polis teşkilatının başına geçirilmiş, suç dünyasına hiç de yabancı olmayan bu adam, Paris suç örgütlerini ve suçluları şiddet aracılığıyla sindirmiştir. Miras kavgalarına ve -22-

oyunlanna alet olan manastırların, Tann ile, inanç ile dünyevi hayat arasına girmiş bu "mezarlıkların" işlevini sorgulamak toplumsal bir yaraya parmak basmak anlamına gelir. Cosette üzerinden yazar bizi dogmatikliğin bu ürpertici dünyasına sokup inanç sorununa cevaplar aratır; ama aynı şeyi adalet kurumu için yapmaz. Haksızlığa, adaletin işleyişine, küçük, ama çarpıcı değinmelerle işaret ederken, (Bir İdam Mahkûmunun Son Günü'nde idam cezasını doğrudan karşısına alır yazar) Jean Valjean, adaletin, haksızlığın köklerine ne iç sesli monologlarla iner ne de doğrudan adaletin haksız uygulamalarını hedef alan "çıkışlar" yapar. Çünkü, yazarın amacı, aynen sosyal sefaletin kaynağı gibi, adaletin temel ilkelerinin soyutluğuna yönelik bir eleştiri, bir "gerçekçilik" yapmak değildir. Yaklaşık elli yıl önce. Alman düşünürü Imma-nuel Kant'ın* savunduğu adalet anlayışı çıkar sanki burada karşımıza: Adaletin normları ve haklılığı sorgulanmaz, yasaların icra edilmesidir aslolan. İcra, meşruiyetini de beraberinde taşır. Dolayısıyla "salt hukuk" anlayışı gibi bir durum vardır karşımızda. Ama işte icra'nın kayıtsızlığı, kanıtlar karşısındaki önyargıları, işleyişin bütün aksaklıkları, belki budur eleştirilmesi gereken (Devrim sırasındaki ayaküstü mahkemelerin bir tür uzantısını, insan hayatını ilgilendiren kararlardaki sorumsuzluğu vb Sefiüer'deki duruşmalarda da buluyoruz!) Jean Valjean neyin kurbanıdır?: Korkunç bir sefaletin; peki bu sefalet zamanüstü bir olgu mudur, yoksa aşılabilecek, geçici bir durum mudur Hugo'nun bakışında? Okurun bu tür sorularla romana yaklaşması verimli bir okuma sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Hugo, hukukun normlarının meşruiyetini ve geçerlilik koşullarını sorgulamak yerine, yer yer imalar yapsa da haksızlığı ya da katı adalet anlayışını Komiser Javert'in patojen (hasImmanuel Kant (1724-1804): Aydınlanma felsefesinin en önemli temsilcilerinden Alman filozof. -23talıklı) kişiliğinde cisimleştirerek, bir yandan eleştirisini başka kanala yöneltir, öte yandan modern psikolojik romandan pasajlar çalar: Gerçekten de Javert, geçerliliği ve meşruiyeti tartışılamayacak yasaların "işletilişindeki" kristalleşmiş hali, bir tür robottur. Ödünsüzlüğü, kendinden emin oluşu, dünyayı suçlu ve suçsuzlar katılığında ikiye ayırışı, kuru mantığı, aydınlanmanın akıl mistisizmine de bir cevaptır belki; "düşünüyorum öyleyse varım"ın yerine, hissediyorum, öyleyse vanm"ın geçirilmesine bir çağrıdır. Belki bir an, Jean Valjean'ın üvey kızı Cosette'in sevgilisini barikatlardan kurtardığı o an, "hisseder" ve insanlaşır komiser, "akılcı" kimliğinden sıyrılıp "insan olur" ve Seine Nehri'nin karanlık sularına atlar. Onu hep bir izleyici olarak algılarız; Jean Valjean'ın geçmişinin peşindeki bir takipçi; ne ona ne içine bakabiliriz kolayca; bakabilmiş olsak, belki sevgisiz büyümüş ve ödipal yolun hemen başında tıkanıp kalmış, cinsel objeyi değiştirememiş büyük bir çocuk buluruz bu yalnızlığın gerisinde. Victor Hugo'nun bu romanı, Homeros'un* destanı ile karşılaştırılır. Destan; savaşların, zorlukların, kaderin acımasız kementlerinin engellerinden geçerek, ama hep genel geçerli "erdemlerin" sınırını ihlal etmeden kendini gerçekleştirenlere ithaf edilmiş bir türdür, ya da armağan. Victor Hugo, sokak serserisi Gavroche'dan, barikatlarda direnen avukat Mari-us Pontmercy'ye kadar "halka" bir destan armağan edebiliyor; ve bu destanın mimarı, Mesihimsi** kon-turlan pek de gizlenemeyen, o büyük, yüce ahlakın, en büyük özverilerin sahibi Jean Valjean. SEFİLLER Veysel Atayman Kasım 2005, İstanbul * Homeros (İÖ 9. ya da 8. yy): Eski Yunan'm en büyük destanları îlyada ve Odysseia'yı yazdığı kabul edilen yazar. ** İsa Peygamberin adlarından biri. -24BİRİNCİ BÖLÜM FANTİNE BİRİNCİ KİTAP DÜRÜST BİR İNSAN 1. Mösyö Myriel 1815 yılında, Monsenyör Charles-Franço-is-Bienvenu-Myriel, yetmiş beşlerine merdiven dayamış olan bu ihtiyar, 1806 yılından beri Digne'deki piskoposluk görevindeydi. Her ne kadar, anlatacağımız, ilişkilendireceğimiz şeyle çok uzaktan bağlantısı bulunsa da, her şeyi eksiksiz ve doğru sunma adına, onun piskoposluk bölgesine ulaşmasıyla birlikte hakkında dolaşmaya başlayan bilgileri ve söylentileri not etmek yararsız olmayacaktır. İster doğru ister yanlış olsun insanlar hakkında söylenenler, onların hayatında yaptıkları işlerden çok daha önemli bir rol oynar. Mösyö Myriel, Aix meclisinde danışmanlık yapan seçkin din adamlarından birinin oğluydu. Babası, meclis üyelerinin aileleri arasında yaygın olan bir âdete uyarak, yerini oğluna bırakabilmek için daha on sekiz yirmi yaşlarındayken onun için bir evlilik bağlantısı yapmıştı. Bu evliliğe karşı çıkmayan Charles Myriel'in kendisinden söz edilmesini sağlayacak ve dikkatleri üzerine çekecek başka şeyler yaptığı söyleniyordu. Ufak tefek olmasına rağmen hoş yapılı, kibar, zarif ve zeki bir insandı. Hayatının ilk dönemini dünyaya ve -29-

onun zevklerine adamıştı. Devrim gelince olaylar birbirini kovalamış, meclise mensup ailelerin bir kısmı kovulmuş, bazısı göç etmeye zorlanmış, sonunda dağılıp gitmişlerdi. Mösyö Charles Myriel, daha devrimin ilk günü İtalya'ya göç etti. Karısı yıllardır çektiği bir göğüs hastalığı nedeniyle İtalya'da öldü. Çocukları yoktu. Daha sonra Mösyö Myriel'in başına acaba neler geldi? Eski Fransız toplumunun yıkılışı, ailesinin dağılması, onlara uzaktan korku içinde bakan yurtdışındaki sığınmacılara daha yıldırıcı görünen 1793 yılının trajik sahneleri, belki de onun gönlünde, dünyadan el etek çekmek ve yapayalnız yaşamak düşüncesini doğurmuştu. Yoksa o, hayatını daha sonra tamamen belirleyecek ve tüketecek olan o hayallerden ya da heyecanlardan birinin ortasındayken, kimi zaman insanın yüreğine darbeler vurarak, sosyal felaketlerin sarsamadığı adamı bazen kahreden o esrarengiz ve korkunç rüzgârlardan birinin şiddetiyle mi sürüklenmişti? Buna kimse cevap veremezdi. Bilinen bir şey varsa, o da, İtalya'dan papaz olarak döndüğüydü. 1804'te Mösyö Myriel, Brignolles'de papazdı. İyice yaşlanmıştı ve yapayalnız yaşıyordu. Napoleon'un taç giyme törenine yakın günlerde göreviyle ilgili bir iş yüzünden (bu işin ne olduğu pek bilinmiyordu) Paris'e gitti. Kendi dini bölgesine yardım sağlamak amacıyla kilise otoritesini temsil eden kişiler arasında bulunan Kardinal Fesch'e başvurdu. Bir gün İmparator Napoleon, amcasını ziya-30rete geldiğinde, holde bekleyen bu değerli rahip, majestelerinin yolu üzerine çıkmıştı. Karşısındaki yaşlı kişinin kendisine ilgiyle baktığını gören Napoleon, yanındakilere dönerek, "Bana bakan bu adamcağız kim?" diye sordu. Mösyö Myriel, "Efendim, siz iyi bir adama, ben de büyük bir adama bakıyorum. İkimiz de bundan yararlanabiliriz," dedi. O akşam imparator, kardinale bu rahibin adını sordu. Aradan biraz zaman geçince, Mösyö Myriel kendisinin Digne piskoposluğuna atanmış olduğunu görüp şaşırmıştı. Bütün bunların ötesinde, Mösyö Myriel'in daha önceki hayatıyla ilgili olarak' anlatılanlarda ne derece doğruluk payı bulunduğunu kimse bilmiyordu. Devrimden önce Myriel'leri tanımış olan ailelerin sayısı pek azdı. Gevezelik eden dillerin çok, düşünen kafaların az olduğu küçük bir şehre yeni gelen insanların başına gelenlerin aynısı Mösyö Myriel'in de başına gelmişti. Piskopos olduğu halde ve bir bakıma da zaten piskopos olduğundan başına gelenleri çekmek zorunda kaldı. Ama onun adının karıştırıldığı dedikoduların hepsi, sadece dedikoduydu; kuru sesler, boş konuşmalar, boş sözler, sözün kısası, güneyin o etkileyici deyişiyle paîabres.* Ama Digne'de dokuz yıl süren piskoposluktan ve asıl ikametini oraya almasından sonra, önce küçük kasabaları ve küçük insanları sarıp sarmalayan bu dedikodular, gevezelik, sohbet konulan sonsuza kadar unuPalavra. -31tuldü. Artık kimse bunları söz konusu etmeye, hatta hatırlamaya cesaret edemiyordu. Mösyö Myriel, Digne'ye kendisinden on yaş küçük ve hiç evlenmemiş olan kız kardeşi Matmazel Baptistine'le birlikte gelmişti. Tek hizmetçi olarak yanlarında Matmazel Baptistine'le yaşıt olan Madam Magloire vardı. Daha önce Mösyö Myriel'in hizmetçisiy-ken, şimdi hem Matmazel Baptistine'in oda hizmetçiliğini hem de piskoposun kâhyalık görevini üzerine almıştı. Matmazel Baptistine, uzun boylu, zayıf, solgun biriydi. 'Saygıdeğer' sözünün ifade ettiği fikir ve anlamlan, kimliğinde dört dörtlük gerçekleştirmişti; çünkü, genelde bir kadının yaşlı ve saygıdeğer olabilmesi için anne olması gerekli gibidir. Oysa o, bu özelliği taşımıyordu. Gençliğinde de güzel değildi. Sürekli hayır işleriyle geçen dindar hayatı ona bir tür duru bir beyazlık, bir aydınlık vermişti ve yaşlandıkça, iyilikten gelen güzellik diyebileceğimiz bir güzellik kazanmıştı. Gençliğindeki zayıflık ve incelik, yaşlılığında onu iyice berrak bir görünüm vermişti ve bu kutsal, manevi hava, ona meleğin ışın saçan görünümünü sunuyordu. Matmazel Baptistine, ölümlü bir bakireden çok, bir ruhtu. Bedeninin biçimi gölgemsiydi. Fiziğinin özelliği ancak cinsiyetini ortaya koyabilecek kadar göze çarpıyordu. Sanki, ışıkla dolu bir tutam maddeydi. İri gözleri hep önüne bakardı. Bir ruhun yeryüzünde durmasına yarayan bir vesileydi sanki. Madam Magloire ufak tefek, beyaz, tom-32bul ve yaşlıydı. Hiç boş durmaz, bir yandan yaptığı işler, öte yandan astımı yüzünden her zaman soluk soluğa dolaşırdı.

Mösyö Myriel, görev yerine geldikten sonra piskoposluk sarayına, imparatorluğun piskoposunu, feld mareşal rütbesinin yanına yerleştiren kararnameyle atanmıştı. Binbaşı ve belediye başkanı, ona ilk ziyareti yapanlardandı. Mösyö Myriel de emniyet müdürünü ve generali ziyaretiyle onurlandırmıştı. Yerleşme bittikten sonra bu küçük şehir, yeni piskoposun ne yapacağını beklemeye başlamıştı. 2. Mösyö Myriel, Monsenyör Bienvenu Oluyor Digne'nin piskoposluk sarayı hastanenin yanındaydı. Bu güzel ve büyük taş yapı, geçen yüzyılın başında Paris İlahiyat Fakültesi mezunu, Simore rahipliği ve 1712'de Digne piskoposluğu yapmış olan Monsenyör Henri Puget tarafından yaptırılmışta. Saray gerçekten de lordlara layık bir yerdi; her şeyin üstüne büyük bir ihtişam havası sinmişti. Piskoposun oturduğu daireler, salonlar, eski Floransa anlayışına uygun olarak çok geniş tutulmuş ve gösterişli, büyük ağaçlarla kaplı bir bahçeyle çevrilmişti. Birinci katta bahçeye açılan, girişteki büyük yemek salonunda Henri Puget 29 Temmuz 1714 tarihinde büyük bir ziyafet vermişti. Bu ziyafette Em-brun arşöveği Charles Brûlart de Genlis, Grasse piskoposu Antoine de Mesgrigny, Sa-int Honore de Lerins rahibi ve Fransa'nın büyük keşişi Philippe de Vendöme, Venedik -33piskoposu François de Berton de Grillon, Glandeve piskoposu Cesar de Sabran de For-calquier ve kralın özel kilisesinin papazı Se-nez piskoposu Jean Soanen bulunmuştu. Birlikte yemek yemiş olan bu yedi büyük din adamının portreleri salonu süslüyordu ve bu unutulmaz 29 Temmuz 1714 tarihi de altın harflerle, beyaz bir mermer masanın üstüne kazınmıştı. Hastane tek katlı, alçak ve dar bir binaydı. Önünde küçük bir bahçesi vardı. Geldiğinden üç gün sonra piskopos hastaneyi ziyaret etti. Ziyaret bitince müdürden gelip kendisini görmesini rica etti. "Müdür bey, şu anda ne kadar hastanız var?" diye sordu. "Yirmi altı, efendim." "Evet, ben de öyle saymıştım." "Yataklarımız çok dolu." "Evet, fark ettim." "Odalarımız da küçüktür. Havası kolay kolay değişmiyor." "Evet, öyle." "Güneş açtığında da dışarı çıkan hastalara bahçemiz küçük geliyor." "Ben de bunu düşünüyordum." "Salgın hastalıklar olunca hastaların sayısı bazen yüze çıkıyor. Bu yıl tifüs oldu. İki yıl önce de başka bir salgın hastalıkla karşılaştık. Böyle durumlarda ne yapacağımızı bilemiyoruz." "Hakkınız var." "Ne yapalım efendim. Boyun eğmekten başka bir şey gelmiyor elimizden." -34Bu konuşma, birinci kattaki büyük yemek salonunda geçiyordu. Piskopos bir an sustu. Sonra ansızın hastane müdürüne döndü: "Bu salonun kaç tane yatak alabileceğini tahmin edersiniz?" "Efendimizin yemek salonunun mu?" Müdür şaşkına dönmüştü. Piskopos, salonun dört bir yanına bakıyor ve birtakım hesaplar yapıyor gibi görünüyordu. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi; "En az yirmi yatak alır," dedi, sonra sesini yükselterek, "müdür bey, şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin. Bu işin içinde bir yanlışlık var. Siz yirmi sekiz kişi, küçücük beş ya da altı odada oturuyorsunuz. Oysa biz üç kişi olduğumuz halde, altmış kişinin barınabileceği bir yere sahibiz. Bu işte bir yanlışlık var diyorum. Siz benim yerimi, ben de sizin binanızı alacağım. Siz burada oturacaksınız. Bana da ufak yeri verin." Ertesi gün, yirmi altı yoksul hasta piskoposun büyük konağına, piskopos da küçük hastanedeki yerine yerleşmişti. Mösyö Myriel'in serveti yoktu. Ailesi Dev-rim'de darmadağın olmuştu, kız kardeşinin beş yüz franklık ömür boyu geliri vardı. Bu para da ancak kendi özel masraflarını karşılıyordu. Mösyö Myriel de, piskoposluk görevine karşılık devletten on beş bin frank alıyordu. Hastaneye yerleştiği gün Mösyö Myriel gelirinin nasıl harcanacağını, bir daha değişmemek üzere şöyle tespit etti. Aşağıdaki sayıları kendi eliyle yazdığı bir nottan aldık: -35Evimin Masrafını Düzenlemek Üzere Aldığım Notlar: Küçük seminer için: Bin beş yüz livre. Ruhani kongresi için: Yüz livre. Montdidier Lazaristleri için: Yüz livre. Paris yabancı ruhani semineri için: İki yüz livre. Kutsal Ruh Toplantısı: Beş yüz livre. Kutsal-Toprak'ta dini ayin için: Yüz livre. Anne Sevgisi dernekleri için: Üç yüz livre.

Arles'deki dernek için: Elli livre. Hapishanelerin ıslahı için: Dört yüz livre. Tutukluların refahı ve ıslahı için: Beş yüz livre. Borç nedeniyle hapse giren babaların tahliyesi için: Bin livre. Yoksul öğretmenler için: İki bin livre. Alpler'deki ambarlar: Yüz livre. Manosque ve Sisteron'daki yoksul kızların okutulması için kadınlar birliğine: İki bin livre. Yoksullar için: Altı bin livre. Kişisel masrafım için: Bin livre. TOPLAM: On beş bin livre. Mösyö Myriel, Digne piskoposluk makamında bulunduğu süre boyunca bu harcama planında bir değişiklik yapmadı. Görüldüğü gibi, buna "evimin masraflarını düzenleme" diyordu. Bu kurallar, Matmazel Baptistine tarafından itirazsız kabul edildi. Bu dindar kadın için Mösyö Myriel, hem ağabeyi hem de piskoposuydu; kan bağlarıyla bağlı akrabası, kilise otoritesinin temsilcisi olarak da amiriydi. Ağabeyini ağırbaşlı bir tavırla duygularına ka-pılmaksızın hem seviyor hem de ona hayranlık duyuyordu. Ağabeyi konuştuğu zaman dinliyor, eylem ve davranışlarında ona yardım ediyordu. Az da olsa mırıldanan tek insan hiz-36metçi Madam Magloire'du. Piskopos kendisine bin frank ayırıyordu. Matmazel Baptistine'in geliri ile birlikte yılda ellerine bin beş yüz frank geçiyordu. Bu iki yaşlı kadın ve piskopos işte bu parayla yaşıyorlardı. Dahası, bir köy rahibi Digne'ye geldiği zaman Madam Magloire'un elinin sıkılığı ve Matmazel Baptistine'in kusursuz yöneticiliği sayesinde piskopos, misafirini ağırlayıp memnun edecek imkânı buluyordu. Piskopos, Digne'ye geldiğinden üç ay kadar sonra, bir gün şöyle dedi: "Bütün bunlara rağmen kıt kanaat yaşıyorum." Madam Magloire hemen söze karıştı: "Elbette. Monsenyör şehirdeki araba masraflarıyla piskoposluk bölgesindeki teftiş gezilerinin masrafları için devletin verdiği ödeneği istemedi. Eskiden bütün piskoposlar alırdı." Piskopos, "Çok doğru, hakkınız var Madam Magloire," diye cevap verdi. Bir süre sonra, piskoposun isteklerini göz önünde tutan genel konsey, kendisine yıllık üç bin frank verdi. Bu para, piskoposa 'araba ve yazın yapılacak gezilerin giderlerini karşılamak üzere' verilmişti. Bu paranın bağlanması Digne'de bulunan burjuvaların gürültü koparmalarına neden oldu. İmparatorluk senatörlerinden ve Beşyüz-ler Konseyi'nin üyesi, On sekizinci Brumai-re'ın avukatı ve şimdi de Digne'nin yakınlarında kendisine oturması için verilen muhteşem senatörlük konağında oturan bir imparatorluk senatörü, bu bahaneyle Diyanet İşleri Ba-37kanı Mösyö Bigot de Preameneu'ya piskoposla ilgili öfkeli, gizli bir mektup gönderdi. Aşağıdaki satırlar bu mektuptan alınmıştır: "Araba masrafı için para mı? Dört binden daha az nüfuslu küçük bir şehirde buna neden gerek duymuş olabilir? Kır gezileri masrafı mı? Bu geziler neye yarar ki? Sonra bu dağlık ülkede gezi yapmak nasıl mümkün olabilir? Yol yok. Dolaşmak için yalnızca at kullanılabilir. Durance ile Château-Amoux'daki köprüden bile öküz arabaları ancak geçebiliyor. Zaten din adamlarının hepsi para düşkünüdürler. Bu kişi, başlangıçta iyilik havarisi izlenimi bırakmıştı. Ama şimdi ötekiler gibi davranıyor; bir gezi, bir de posta arabası talep ediyor. O da eski piskoposlar gibi lükse düşkün. Bu yobazlar yok mu? Efendim, imparator bizi bu makarna rahiplerinden kurtarmadıkça işler yoluna girmez. Kahrolsun papa! (Roma'yla işler kötüleşiyor.) Kişisel fikrimi sorarsanız ben Sezar taraftarıyım..." vs... Öte taraftan, bu başvuruya Madam Mag-loire pek seviniyor, Matmazel Baptistine'e şöyle diyordu: "Monsenyör işe başkalarını düşünerek başladı; ama artık sonunda kendini düşünmek zorunda kaldı." Aynı akşam, piskopos, yazdığı bir notu kız kardeşine veriyordu. Notta şunlar yazılıydı: . Araba ve Teftiş Gezileri Masrafı Hastalara sıcak yemek için: Bin beş yüz livre. Aix'deki yardımseverler için: İki yüz elli livre. -38Draguignan Anneler Cemiyeti: İki yüz elli livre. Terk edilmiş çocuklar için: Beş yüz livre. Öksüz ve yetimler için: Beş yüz livre. TOPLAM: Üç bin livre. Mösyö Myriel'in bütçesi işte böyle düzenlenmişti. Evlenme ilanları, muafiyet belgeleri, vaftizler, nikâhlar, vs gibi piskoposluğa gelir sağlayan işlemlerden alınan harçlara gelince, piskopos bunları yoksullar hesabına öderken, aynı titizlikle zenginlerden almaktan geri kalmıyordu. Aradan bir süre geçince para bağışlan artmaya başladı. Parası olanlar da olmayanlar da Mösyö Myriel'in kapısını aşındırıyordu. Kimisi sadaka veriyor, kimisi istiyordu. Bir yıl geçmeden Mösyö Myriel, iyilikseverlerin

kasadan, ihtiyacı olan herkesin destekçisiydi. Elinden büyük paralar geçiyor, ama yaşam tarzında en ufak bir değişiklik bile olmuyordu. Geleneklere göre piskoposlar, emirlerinin ve resmi mektuplannm ya da kararnamelerin üzerine vaftiz adlarını yazarlardı. O bölgenin yoksullan, bir çeşit sevgi içgüdüsüyle piskoposun adlan arasından kendileri için bir anlam taşıyanını seçmişler ve ona sadece Monsenyör Bienvenu adını vermişlerdi. Biz de onlar gibi yapacağız. Zaten bu şekilde adlandı-nlmak Mösyö Myriel'in hoşuna gidiyordu. "Bu ad hoşuma gidiyor. Bienvenu, Mon-senyör'ün kusurunu gideriyor," diyordu. Burada çizmeye çalıştığımız portrenin akla yatkın olduğunu söyleyemeyiz. Sadece onun aslına benzediğini söyleyebiliriz. -393. İyi Piskoposa Zor Piskoposluk Piskopos teftiş gezilerini eskisi gibi sürdürmekten geri kalmıyordu. Yorucu bir işti Digne piskoposluğu. Pek az ova, pek çok dağ vardı ve az önce gördüğümüz gibi hemen hemen hiç yol yoktu. Otuz iki köy kilisesi, kırk bir papaz vekilliği ve iki yüz seksen beş şubesi vardı. Bunların birer birer ziyaret edilmesi zor bir işti. Ama piskopos bu işin üstesinden geliyordu. Yakın yerlere yaya, ovadakilere iki tekerlekli köy arabasıyla, dağdakilere ise katır semerine bağlanmış iskemle üzerinde gidiyor, iki yaşlı kadın kendisine eşlik ediyordu. Yol çok zahmetli olduğu zamanlar yalnız giderdi. Bir gün, piskoposluğa bağlı eski bir şehir olan Senez'e eşek sırtında geldi. O sıralar kesesi tamtakır olduğundan, başka bir taşıt bulmaya imkân olmamıştı. Piskoposluk binasının kapısında onu karşılamaya gelen şehrin belediye başkanı utangaç ve şaşkın bakışlarla onun eşekten inişini seyrediyor, çevresindeki birkaç kişi ise gülüşüyorlardı. "Sayın başkanım," dedi piskopos, "ve sayın mösyöler, görüyorum ki halim sizleri şaşırtıp utandırıyor. Yoksul bir rahibin Hazreti İsa efendimizin bineği olan bir hayvana binmiş olmasını gerçekten kendini beğenmişlik sayıyorsunuz. İnanın ki, bunu zorda kaldığımdan yaptım, yoksa boş gururumdan değil." Bu gezilerinde hoşgörülü ve yumuşak olurdu ve vaaz vermekten çok, sohbet ederdi. Akü yürütürken örneklerini öyle uzaklarda aramazdı. Bir yerin halkına, komşu yeri örnek olarak gösterirdi. Sıkıntıya düşmüş kişilere -40hor davranılan bir bölgede şöyle derdi: "Brian-çon'lulara bakın hele. Muhtaçlara, dullara, yetim ve öksüzlere ötekilerden üç gün önce çayırlarını biçme hakkını tanıdılar. Bunların evleri yıkıldığında hiçbir karşılık almadan yeniden yapıyorlar. Bu yüzden, Tann'nın takdisini kazanmış bir bölge oldular. Tam yüz yıl var ki, içlerinden tek bir katil bile çıkmadı." Kazancına ve ürününe düşkün köylerde şöyle diyordu: "Embrün'lüleri gidin de görün. Hasat vakti bir aile babasının oğullan askerde, kızları şehirde hizmetteyse ve kendisi de hasta ve iş yapamaz durumdaysa, papaz, vaaz verirken ona yardım edilmesini ister. Böylece pazar günü ayinden sonra b'îutün köy halkı erkek, kadın, çoluk çocuk, o biçarenin tarlasına gidip, ekinlerini kaldırır, samanını ve tanelerini de ambarına taşırlar." Para ve miras sorunlarından ötürü parçalanmış ailelere şunları söylüyordu: "Devoluy dağlılarına bakın hele. Öyle vahşi bir bölge ki, elli yılda bir bile bir bülbülün öttüğü duyulmaz. İşte orada, bir ailede baba öldüğü zaman oğullar, koca bulabilsinler diye malı mülkü kızlara bırakıp gurbete para kazanmaya giderler." Birbirlerini mahkemeye vermeye meraklı olan çiftçilerin pullu kâğıtlar arasında iflas ettikleri bölgelerde şöyle derdi: "Queyras vadisindeki şu iyi köylülere bakın. Topu topu üç bin can. Ama Yaradan'a kurban olayım. Sanki küçük bir cumhuriyet; ne yargıç ne de mübaşir bilirler. Belediye başkanı her işi görür: Vergileri bölüştürür, herkesi adil bir şekilde vergilendirir, miras kalan mallan ücretlisiz paylaştırır, ilanları bedelsiz verir. Ona itaat ederler, çünkü dürüst bir insandır." Öğretmeni olmayan köylerde yine Quey-ras'lılan örnek gösteriyordu: "Biliyor musunuz nasıl yapıyorlar?" diyordu. "On iki on beş ocaklı küçük bir yer, bir öğretmeni devamlı olarak besleyemeyeceğine göre, bütün vadi halkı birleşip bir öğretmen tutuyorlar, o da köy köy dolaşıp, sekiz gün birinde on gün ötekinde kalarak ders veriyor. Bu hocalar panayırlara da gidiyorlar, onları oralarda gördüm. Şapkalarının şeridinde taşıdıkları tüy kalemlerden tanınıyorlar. Sadece okuma öğretenler tek kalem, hem okuma hem yazma öğretenler iki kalem, hem okuma hem hesap hem de Latince öğretenler üç kalem taşıyor ve bu sonuncular büyük birer bilgin oluyorlar. Şu cahillik ne utanılacak bir şey! Siz de Qu-eyras'lılar gibi yapmalısınız." İşte onlarla böyle ciddi ve babacan bir tavırla konuşuyordu. Verecek örnek bulamadığında kendisi kıssadan hisse çıkartacak hikâyeler uyduruyor, dosdoğru amaca yönelen sınırlı, ama imge yüklü cümleler kullanıyordu. İsa'nın konuşma sanatı da buydu; inanmış ve inandırıcı. 4. Birbirine Benzeyen İşler Piskoposun sohbeti tatlı ve neşeliydi. Ömürlerini onun yanında geçiren iki kadının seviyesine göre davranıyordu. Güldüğü zaman, bir okul çocuğu gibi gülerdi.

Madam Magloire ona gönülden "Yüce Efendimiz," diye hitap ederdi. Bir gün, piskopos koltuğundan kalkıp kitap almak için kü-42tüphanesine doğru yürüdü. Üst raflarda duran kitaplardan birini alması gerekiyordu. Boyu epeyce kısa olduğundan, almak istediği kitaba bir türlü erişemiyordu. "Madam Magloire, bana bir iskemle getirin," dedi. "Yüceliğim şu rafa kadar erişemiyor." Uzak akrabalarından olan Lö kontesi, piskoposun huzurundayken, üç oğlunun 'umutlan' dediği şeyleri birer birer sıralama fırsatını hemen hemen hiç kaçırmazdı. Kontesin çok yaşlı, bir ayağı çukurda birçok akrabası vardı ve elbette oğullan bunlann mirasçılan durumundaydılar. Üç oğlundan en genci büyük bir haladan tam yüz bin livrelik bir gelire konacaktı. İkincisi, amcasının düklük unvanına adaydı. En büyükleri ise dedesinden Yüksek Yasama Meclisi üyeliğini devralacaktı. Piskopos, bu masum ve bağışlanabilir analık gösterisini genellikle sessiz sedasız dinlerdi. Ne var ki, bir defasında Madam de Lö bütün bu miras işlerini, bu 'umutlar'ı etraflı bir şekilde tekrarladığı sırada, piskopos her zamankinden daha dalgın görünüyordu. Kontes, sabn biraz taşmış bir tavırla piskoposa dönüp, "İlahi yeğen! Ne düşünüp duruyorsunuz canım?" dedi. "İlgi çekici bir şey düşünüyorum," diye cevap verdi piskopos: "Sanınm Aziz Augusti-nus'daydı: Umudunuzu hiçbir zaman mirasına konamayacağınız kimselere bağlayın." Bir başka zaman da, ülkenin soylulann-dan birinin öldüğünü bildiren bir mektup almıştı. Mektupta uzun bir sayfa ölünün ve bütün akrabalannm derebeylik ve soyluluk -43unvanları bir bir sayılıp dökülüyordu: "Ölünün amma da sağlam sırtı varmış!" diye yüksek sesle söylendi piskopos. "Ona çok rahat taşıttıkları şu unvanlara bak, ne muhteşem bir yük, mezar çukurunu bile kendi boş gururlarını tatmin etme yolunda kullanmak için, şu insanlar ne kadar da ince düşünceli oluyorlar." Sırası geldiğinde, içinde daima ciddi bir anlam bulunan tatlı bir alaycılığı vardı. Bir paskalya öncesi büyük perhizde Digne'ye genç bir papaz yardımcısı geldi ve katedralde vaaz verdi. Oldukça iyi ve yerinde konuştu. Vaazın konusu hayır işlemekti. Elinden geldiğince dehşet verici bir biçimde tasvir ettiği cehennemden kurtulup, yine elinden geldiğince arzulanır ve sevimli bir biçimde anlattığı cennete erişebilmek için zenginleri, yoksullara bir şeyler vermeye çağırdı. Dinleyiciler arasında, Mösyö Geborand adında, işten el çekmiş, tefeci zengin bir tüccar vardı. Kaba yünlü kumaş, çuha ve bir tür kasket satarak iki milyon kazanmıştı. Mösyö Geborand, ömründe hiçbir yoksula sadaka vermemişti. Ama bu vaazı dinledikten sonra, her pazar katedralin kapısındaki ihtiyar dilenci kadınlara bir metelik vermeye başladığı görüldü. Meteliği paylaşacak dilenciler altı kişiydiler. Bir gün, onu hayrını yaparken gören piskopos gülümseyerek kız kardeşine, "Bak, Mösyö Geborand bir meteliklik cennet satın alıyor," dedi. Hayır işi söz konusu oldu mu, reddedilmek bile onu yıldırmaz, hemen karşısındakini düşünmeye zorlayacak sözler bulup söyler-44di. Bir gün, şehrin salonlarından birinde yoksullar için para topluyordu. İhtiyar, zengin ve cimri Champtercier markisi de oradaydı. Bu marki aynı zamanda hem aşın kralcı hem de Voltaireci olmak gibi bir marifete sahipti. Bu tür insanlar vardır. Piskopos onun yanına gelince, koluna dokundu: "Marki hazretleri, bana bir şeyler vermeniz gerekiyor," dedi. Marki döndü ve kuru bir tavırla: "Mon-senyör, benim kendi yoksullarım var," diye cevap verdi. "Öyleyse onları verin bana," dedi piskopos. Bir gün katedralde şöyle bir vaaz verdi: "Çok aziz kardeşlerim, iyi dostlarım, Fransa'da bir milyon üç yüz yirmi bin köy evinin dışa açılan sadece üç deliği bulunuyor, bir milyon sekiz yüz on yedi binin iki deliği, yani bir kapısıyla bir penceresi ve sonuçta üç yüz kırk altı bin kulübenin de ancak bir tek deliği, yani kapısı var. Ve bunun nedeni de kapı, pencere vergisi denilen şey. Şimdi siz, o yoksul aileleri, yaşlı kadınları, küçücük çocukları bu barınaklara koyun, sonra da ateşli hastalıkları seyredin! Yazık! Tanrı insanlara havayı veriyor, yasalar ise bu havayı onlara satıyor. Ben yasayı suçlamıyorum! Ama Tan-n'ya şükrediyorum. Isere'de, Var'da, Yukarı ve Aşağı iki Alpler'de, köylülerin çekçek arabaları bile yok, gübreyi sırtlarında taşıyor, yakacak kandilleri olmadığından çıralar ve reçineye batırılmış ip parçalan yakıyorlar. Bütün yukarı Dauphine bölgesinde bu böyledir. Altı aylık ekmeklerini birden yapıyor ve tezek ateşinde pişiriyorlar. Kışın bu ekmeği -45baltayla kesiyor ve yiyebilmek için yirmi dört saat suda tutuyorlar. Kardeşlerim, merhametli olunuz! Çevrenizdekiler nasıl acı çekiyorlar, görünüz." Provence'li olduğundan, bütün güneyli ağızlarına kısa zamanda yatkınlık kazanmıştı. Örneğin, aşağı Languedoc'lular gibi, "Eh bel Moussu, ses sage?" Aşağı Alp'liler gibi, "Onte anaras passa?" ya da Yukarı Dauphi-ne'liler gibi, "Puerte un bouen moutou embe un bouen froumage grase," derdi. Bu da halkın çok hoşuna gidiyor ve onun bütün ruhlara kolayca nüfuz etmesine yardımcı oluyordu. İster kulübede, ister dağ başında olsun, kendi evinde gibiydi. En derin anlamlı şeyleri en kaba ifadeler içinde söylemeyi biliyordu, herkesle anlayacağı dilden konuştuğundan, gönülleri fethediyordu. Zaten yüksek sosyetedekiler için neyse, halktan insanlar için de oydu.

Ölüme mahkûm olmasının kendisinde yarattığı derin ruhsal sarsıntı. Bu cevabı kendisine ilettiklerinde piskopos şöyle dedi: "Papaz efendinin hakkı var. Bu boyun eğiş de gerçi bir suç. herkesin işlediği büyük bir suç bu. Bu matemli ölümün eşiğinde ayakta. titreyerek duruyor. âşığını itiraflarıyla ele verdi ve her şey ispatlandı. Olay dilden dile dolaşıyor. O. "Ah! Ah!" derdi gülümseyerek. kusurda bulunun. durum ve şartlan göz önüne almadan yargılamaz. Yanılın. ama diz üstüne bir düşüştür ve sonunda duaya dönüşebilir. Açılan bu uğursuz gediklerden bu dünyanın dışına doğru durmadan bakıyor ve karanlıklardan başka bir şey görmüyordu. güçlülerin. gerçeğin ışımasını sağlamış. Adamın biri cinayetten ölüme mahkûm edildi. aşağıdaki biçimde özetleyebileceğimiz bir doktrin öğretirdi: "İnsanoğlu. . ama bağışlanabilir bir suçtur. Onu ele geçirmişlerdi. sahte para basma yolunu tutmuştu. Onun için ölüm. sevgilisine ve ondan olan çocuğuna olan sevgisinden ve de çaresizliğinden. ona adıyla seslendi. Bunun üzerine kralın savcısının kafasında bir fikir belirdi: Kadının sevgilisi hakkında bir ihanet masalı uydurdu. Günah bir çekim merkezidir. günah işleyen değil. Piskopos. sadece takdis ederken piskopostu. "Açıkça görülüyor ki. çocukların. ama dürüst olun. O devirde kalpazanlık hâlâ ölümle cezalandırılıyordu. ya sayın kralın savcısını nerede yargılayacaklar?" Bir gün Digne trajik bir olaya tanık oldu. mahkûmun ruhu için Tann'ya dua edip. herkes savcının becerikliliğine hayran oluyordu. Çabucak alınıp öfkelendiğini görünce. Panayırlarda soytarılık ve yazıcılık yaparak hayatını kazanıyordu. Ona aslında basit şeyler olan büyük gerçekleri anlattı. Bu ne tam olarak okumuş. ama ortada sadece kadının aleyhindeki kanıtlardan başka bir şey yoktu. O zaman kıskançlıktan çılgına dönen kadın. adamın ilk yaptığı sahte parayı daha piyasaya sürerken tutuklanmıştı. İnkâr etmekte direndi. eski bir günahkâr olduğundan." Herkesin bağırıp çağırdığını. uçurum gibi bir şeydi. Adam mahvolmuştu. öfke aracılığıyla. bastırmalı ve ancak son kerteye kadar dayandıktan sonra ona uymalıdır. Mahkûmun son anlarında yanında bulunacak bir rahibe ihtiyaç vardı. kendisini dehşetle geri çekiyordu. ne de tam olarak cahil bir bahtsızdı. Dava şehir halkını hayli meşgul etti. benim yerim. zenginlerin ve bilginlerin kusurudur. İnsanoğlu için yasa. İşe kıskançlığı sokarak. kardeş ve dost oldu. Kadın. Piskopos ona ışığı gösterdi. Yakında. katı ahlakçılara özgü tutuculuktan tamamen uzaktı ve hatır gönül tanımaz. bütün bu anlatılanları sessizce dinliyordu. Bir baba. Kendisinin de gülümseyerek söylediği gibi. elini tuttu ve konuştu. -46İnsanoğlu bu teni gözaltında tutmalı. Şöyle derdi: "Kadınların. Kadın. Ölüme karşı kayıt-49sız kalacak kadar cahil değildi. âşığını suçlayabilir ve onu mahvedebüirdi. Söylendiğine göre. olabildiğince az günah işlemektir. Soytarının hücresine indi. suç ortağıyla birlikte Aix şehrinde yargılanacaktı." Hemen kalkıp hapishaneye gitti. Azizlik mertebesine erişmek bir ayrıcalık. Suçlu. "Hele yanılgıya götüren yolu bir görelim. Bittiği zaman sordu: "Bu adamla bu kadın nerede yargılanacaklar?" -48"Ağır ceza mahkemesinde. o da. parasız eğitim vermediği için toplum suçludur." Bir başka dediği de şuydu: "Bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. intikam duygusundan adaleti çıkarmıştı." Toplumun ağırlığı altında ezilen kadınlara ve yoksullara karşı son derece bağışlayıcıydı. Sanırım İncil'den almıştı." diyerek reddetti. ısrar ettiler. acizlerin. Bir ruh eğer karanlıkla doluysa. günah işleyin." derdi. Kararın infaz edilmesi için belirlenen günün arifesinde hapishanenin papazı hastalandı." -47Görüldüğü gibi. erdem erbabı gibi kaşlarını çatmadan ve oldukça yüksekte bulunan bir yerden. Hiç günah işlememek. Gidip köy papazını çağırdılar. her şey hakkında garip ve kendine özgü bir yargılama tarzı vardı. hem zaten benim yerim orası değil. ancak meleklerin rüyasıdır. babaların. hazırlık soruşturması yapılan ve yakında yargılanması başlayacak olan bir cinayet davasından konuşulduğunu işitti." Tekrar sordu: "Peki. Zavallı adam umutsuzluk içinde ölecekti. kendilerini temize çıkarmaya yelteniyorlar. Yemeği ve uykuyu unutarak. Bir gün. onun yeri orası değil. disiplin altına almalı. dürüst olmak bir kuraldır. ustaca tertiplenmiş mektup parçalanyla bir rakibesi olduğuna ve adamın onu aldattığına zavallı kadını inandırmayı başardı. İnkâr etti. "Beni ilgilendirmez. Zavallı bir adam. bu teni hem taşır durur hem de ona boyun eğer. Düşüş olmasına düşüştür. Bu iş angarya ve o soytarı bartâ göre değil. günah orada işini görür. Dünyevi olan her şey günaha bağlıdır. muhtaçların ve cahillerin kusurları. bizi o gizemli dünyadan ayıran ve adına hayat dediğimiz şeyde birtakım gedikler oluşmasına yol açmıştı. yarattığı gecenin sorumlusu odur. karanlığı yaratandır. üstünde kendisi için hem bir yük hem de bir baştan çıkarıcı olan ten taşır. bir salonda.Hiçbir şeyi hemencecik. Telaşa kapılan ikiyüzlüler hemen karşı çıkmaya başlayıp. Ona her şeyi öğretti. efendilerin. hizmetkârların. ona da kendi ruhu için dua ettirerek bütün günü onun yanında geçirdi. ayrıca ben hastayım. bu arada huzur ve teselli verdi. kocaların.

en bü-52yük işinin bu olduğunu çok iyi biliyordu. bu konuda ne olumlu ne de olumsuz bir yorum yapabilir. Varlığıyla. İnsan giyotini kendi gözleriyle görmediği sürece idam cezasına karşı az çok kayıtsız kalabilir. bazıları piskoposun böyle davranmasını yorumlarken. Onu yakından tanıma fırsatı bulan biri için Sayın Digne piskoposunun kendi isteğiyle sürdürdüğü bu yoksul hayat. Çürüyen şeyi düşünmeyin. O uğursuz anın çarpıcı sükûneti kaybolmuş. gerçek hayata girin. Yüzündeki solgunluğun mu. toplum adaletinin hayaleti ona musallat olmuştu. Mösyö Myriel. İdam sehpası yargıçla marangozun birlikte oluşturdukları bir tür canavardır ve verdiği ölümlerin toplamından yapılan korkunç bir hayat yaşayan bir hayalettir sanki. susulacak zamanı bildiği gibi. Piskopos ona sarılıp öptü ve bıçağın düşeceği an ona. artık bir karar vermek. İnsanlar ne hakla bu meçhul şeye el sürüyorlar?" Zamanla bu izlenimler hafifledi ve belki de büsbütün silindi. Ruhunun kutsal ruhla uzlaştığını hissediyor ve Tann'nın bağışlayıcılığma ereceğini umuyordu. yoksa huzur ve sükûnun mu daha hayranlığa layık olduğunu bilemiyorlardı. Onu gören.Ertesi gün talihsiz adamı almaya geldiklerinde piskopos hâlâ oradaydı. Örneğin. Monsenyör Bienvenu'nun Cüppelerinin Uzun Süre Dayanması Mösyö Myriel'in özel hayatı da sosyal hayatındaki düşünceleriyle paraleldi. titremelerin en esrarlısıyla sarsılır. Genellikle bütün yaptığı işlerden gönlünü nurlandıran bir hoşnutlukla dönen bu insan. ama onu bir kere gördü mü. kendisi tarafsız olmadığı gibi. bunun bir gösteriş olduğunu söylediler. idam sehpasını orada hazırlanmış ve kurulmuş görmek insanda bir halü-sinasyon etkisi yapar. İdam sehpasından indiği zaman bakışlarında halkı etkisi altına alan bir şey vardı. bir tahta iskele ya da bir makine değildir. bir yıldıza yönelen acıyı göstererek. iplerle bağlanmış bu zavallıyla yan yana kalabalığın önüne çıktı. ne idüğü bilinmez karanlık niyetleri olan bir tür canlı varlık gibidir. kız kardeşine. Bütün yaşlılar ve çoğu düşünürler gibi o da az uyuyordu. denilebilir. O. bu demir ve bu ipler istiyor-51lar. Dulların ya da öksüz ve yetimlerin ise onu çağırmalarına gerek bile yoktu. Göğün derinliklerinde sevgili ölünüzün canlı ışığını göreceksiniz. Yarı gülerek. Mais-tre gibi bazıları ölüm cezasına hayrandırlar. Zaman zaman hazin bir sesle kendi kendine konuşuyor. hangi saatte olursa olsun hastaların ve ölüm döşeğindekilerin başucu-na çağrılabilirdi. Sevdiği kadını kaybeden erkeğin. Bu kısa ama derin bir uykuydu. kız kardeşinin bir akşam duyup kaydettiği bir konuşmasında şöyle diyordu: "Bunun bu kadar canavarca olduğunu hiç sanmazdım. İnfazın ertesi günü ve hatta üzerinden birçok gün geçtikten sonra bile piskopos bitkin görünüyordu." İmanın en sağlıklı yol olduğunu biliyordu. Ama. en yüce şeyler en az anlaşı-labildiklerinden. o insan eti yer. bu makine işliyor. Ama piskoposun idamların yapıldığı meydandan geçmekten artık kaçınır olduğu da fark edildi. Sabahlan bir saat süreyle kendi içine kapanır. Ama bu sadece salonlarda söylenen bir söz olarak kaldı. Şöyle derdi: "Ölülere bakış tarzınıza dikkat ediniz. 5. ruhu daldırdığı korkunç rüya içinde idam sehpası dehşet verici bir görünüm ortaya koyar ve yaptığı işle karışıp birleşir. -50Çoğu zaman. konuşulacak zamanı da bilirdi. Acıyı unutarak silmeye değil. "Piskoposlara yaraşır bir ayin yönettim. cellat parçalar. demirden ve iplerden ibaret cansız bir mekanizma da değildir. sonra katedralde ya da kendi evinde sabah duasını okurdu. bu mekanizma akü yürütebiliyor. Babanız oradadır. bu tahta. zaten kendiliğinden onlara gidiyordu. Bir gün önce o kadar üzüntülü. İdam sehpası celladın suç ortağıdır. gözünü bir mezar çukurundan alamayan acıyla değiştirmeye çabalardı. ona cezalandırıcı derler. Üstü açık arabaya onunla birlikte bindi. ibret verici ve hoş bir manzara olurdu." dedi. umutla yüceltmeye çalışırdı. 'sarayım' dediği mütevazı evine giderken. tahtadan. Ölüm ancak Tann'ya aittir. lehinde ya da aleyhinde tavır almak zorundadır. Bütün toplumsal sorular bir giyotin satırının çerçevesinde kendi soru işaretlerini dikerler." dedi. giyotini görmek onda bir şok etkisi yaptı. İnsanoğlunun yasalarını göremeyecek kadar tanrısal yasalara gömülüp kalmak bir yanılsama olsa gerek. çocuğunu kaybeden ananın yanında saatlerce hiç konuşmadan oturmasını biliyordu. "İnsanın öldürdüğünü Tanrı yeniden diriltir. inanın. o kadar yıkılmış olan mahkûm. Gözünüzü ayırmadan bakın. şimdi ışıltılı bir çehre taşıyordu. yan duyulur bir sesle kekeleyerek mırıldanıyordu. uzun süre kendine gelemedi. boynunda piskoposluk haçı olduğu halde. İnsanları avutması hayranlık vericiydi. şimdi kendisini suçlar gibiydi. Giyotin. En büyük görevinin. kardeşleri tarafından kovulan. Baba'yı bulur. Umutsuzluğa düşmüş insana. Piskoposa gelince. Beccaria gibi bazıları ise nefret ederler. kaderine razı olan insanı göstererek. Bu yüzden etkisi feci ve derin oldu. Dua edin. sizin de tarafsız olmanıza izin vermez. Duayı bitir- . kan içer. Bu ahşap iskele sanki görüyor. idam sehpasına onunla birlikte çıktı. Bir hami gibi olan davranışlardan kötü anlam çıkarmak âdetinde olmayan halk duygulandı ve hayran kaldı. Adamın arkasından yürüdü ve kapşonlu mor cüppesiyle. sarsıntısı çok şiddetli olur. ona öğüt vermeye ve yatıştırmaya çalışır. İdam sehpası. konunun cisimleşmiş şeklidir. Gerçekten de.

ve her gün olmasa da sık sık baş yardımcılarını. Eve döndüğünde öğle yemeğini yer. Digne piskoposunun evi hakkında tam bir fikir vermemiz gerekiyor. Tann'nın rüzgârları esiyordu' diyen Arapça ibare. Madam Magloire bu fırsattan faydalanarak monsenyöre nefis bir göl balığı ya da lezzetli bir av eti sunardı. bu da sabah kahvaltısına benzerdi. Piskopos da buna aldırmazdı. Eğer hava iyiyse. daha sonra da çalışırdı. Her gün. söz konusu ibareyi üç ayrı metinle karşılaştırdı. Çocuklar ve yaşlılar güneşi görmeye çıkar gibi piskoposu karşılamaya gelirlerdi.-53dikten sonra kendi ineklerinin sütüne bandığı çavdar ekmeğiyle kahvaltı eder." derdi. olmadığı zaman da zenginleri ziyaret ederdi. Uğradığı her yerde adeta ısıtıcı. Onun olduğu her yerde bir bayram havası -54eserdi. Efeslilere Yeni Ahit'teki Mektup'a göre Özgürlük. Levil-lere göre Kutsal Varlık. kâh yazardı. dua ve ayin kitapları. onlar da onu takdis ederlerdi. Bir piskopos sürekli meşgul biridir. Bazen tek tek yapraklar üzerine. Örneğin şu an karşınızda bir kitabın sayfa kenarlarına onun tarafından yazılmış bir not duruyor. kâh okur. Kitabın adı: Lord Germaine'in General CÜnton ve General Cornıuallis ve Amerika'daki Amiraller ile Mektuplaşmaları. Tek başına düşüncelerine dalmış. Her rahip. Mezmurlara göre Hikmet ve Hakikat. Hz. yazılan kitabın içeriğiyle çoğu zaman hiçbir ilgisi yoktu. aydınlatıcı bir şey vardı. onu sabaha kadar zemin katta yalnız bırakırlardı. bir yandan papalık. Muhabilere göre Yaradan. Eğer piskoposun sofrasında rahiplerinden biri varsa. Krallara göre Rab. Cüppelerini uzun süre kullandığı ve bunun farkına varılmasını istemediği için. Bu yüzden şehirde. o. Akşam yemeğini saat sekiz buçukta kardeşiyle birlikte yerdi. bazen de bir kitabın sayfa kenarlarına yazardı. Süleyman Bağışlayan adını veriyor. ilahiyatla ilgili eserlerini incelemiş ve geçen yüzyılda Barley-court takma adıyla yayımlanmış çeşitli küçük el kitapçıklarının bu piskoposa ait olması gerektiği sonucuna varmıştı. İşte bütün adlarınız arasında en güzeli. Bunun dışında. gözü yere. Öyle bir yemekten daha mü-tevazısı olamazdı." derlerdi. bölge rahipleriyle belediye başkanları arasında giderilmesi gereken anlaşmazlıklar. Bu iki ayrı çalışmayı tek bir kelimeyle ifade eder. sonra odasına çekilir ve yaz-55maya koyulurdu. "Piskopos. . her günkü yemeği haşlanmış sebzelerle zeytinyağlı çorbadan ibaretti. "Zihin son bahçedir. Yohanna'ya göre Işık. muhtaçlardan kalan vaktini de çalışmaya veriyordu. -56Not şöyle: "Ey. buyandan devlet. uzun bastonuna dayanarak. Bazen de elindeki kitap ne olursa olsun. piskoposluk sekreterini -ki genellikle piskoposluk meclisinden bir rahiptir bu. Burada. sofrada onlara saygı gösterirdi. iyi bir yemek için bir bahane olurdu. dini ve idari yazışmalar. kaba ayakkabılar içinde yine mor çoraplar ve başında üç sivri ucundan altın yaldızlı. O onları. Versailles'da Poinçot kitabevi ve Paris'te des Augustinus rıhtımında Pissot kitabevi. dertlilerden. Herhangi bir şeye ihtiyacı olanlara onun evini gösterirlerdi. Hicret Kitabına göre Takdir-i İlahi. verilecek imtiyazlar. sık sık yoksulların yıkık dökük evlerini ziyaret ederdi. Bu da onu yaz mevsiminde biraz rahatsız ederdi. ayin ve dualardan artan vaktini muhtaçlara. 'bahçıvanlık' diye adlandırır. kilise adamlarına göre Kadir-i Mutlak. az buçuk bilginliği de vardı. Bu satırların. izin verilecek vaazlar. hastalara ve dertlilere ayırıyor. 'Yukarılardan gelen bir rüzgâr yeryüzüne doğru koşuyordu' şeklindeki Flavius Josephe'in ibaresi ve nihayet Tann'dan gelen bir rüzgâr suların yüzünde esiyordu' diyen Onkelos'un Kaide dilindeki mealen çevirisi. Kontrol edilecek dini kurumlar. onlara gülümser. Kâh bahçesini beller. sırtında pamuklu sıcacık mor paltosu. gözden geçirilecek koskoca bir kilise kütüphanesi. püsküllü üç top sarkan yassı şapkasıyla yol aldığı görülürdü. Madam Magloire masanın gerisinde ayakta durur. Esdras'a göre Adalet. Baruch'a göre Ululuk. kısacası bir yığın iş. Oldukça ilgi çekici beş altı el yazması eser bırakmıştır. Bu bir yığın işten. Bu eserinde. öğleye doğru dışarı çıkıp kırlarda ya da şehirde dolaşır. Orada burada küçük oğlanlarla ve kızlarla konuşur. Bunlardan biri Tekvin'in. parası olduğu zaman yoksulları. görüşmek üzere kabul etmesi gerekir. şehirde dolaşmaya daima mor paltosuyla çıkardı. Yaratıklara göre Tanrı." Akşam saat dokuza doğru iki kadın birinci kattaki odalarına çıkarlar. yazılacak emirler. Akşam yemeğinden sonra Matmazel Bap-tistine ve Madam Magloire ile yarım saat kadar sohbet eder. var olan siz! Siz ki. okurken birdenbire derin bir düşünceye dalar ve bu dalgınlığından kurtulduğunda hemen elindeki cildin sayfalan üzerine birkaç satır bir şeyler yazardı. 'Başlangıçta Tann'nın ruhu suların üzerinde yüzüyordu' ibaresi üzerine bir inceleme yazısıdır. Başka bir yazısında ise bu kitabın yazarının büyük amcası olan Ptole-maios Piskoposu Hugo'nun. rahip yemeği yemediği zaman keşiş yemeği yer. İnsana göre Baba'dır. hastalardan.

piskoposun devamlı oturduğu ev bir zemin katla. dindar kadınlar. bu yüzden onu yedek mobilyadan saymaya imkân yoktu. bu kışlık salonda da beyaz tahtadan dört köşe bir masa ile dört hasır sandalye. Digne'de odun çok pahalı olduğundan. örneğin vali. ibadethanesini süsleyen bir mihrap haline getirmişti.6. Şöminenin üzerinde yaldızı dökülmüş bir tahta çerçeve içinde. Karyolanın iki yanındaki duvarda oval çerçeveler içinde iki portre asılıydı. Mermer taklidi boyanmış ahşap şömine genellikle hiç yanmazdı. Digne'deki zengin tövbekar hanımlar. Matmazel Baptistine'in odasında da tahta kısımlan vaktiyle altın yaldızlı olan. eğer mevsim kışsa şöminenin yanında ayakta durur. Piskopos bu yatağı bazı işler için ya da cemaatlerinin ihtiyaçları dolayısıyla Digne'ye gelmek -57zorunda kalan köy papazlarına sunardı. Agde piskopos muavini rahip Tourteau'ya ait-60- . oysa bu iş için beş yılda ancak kırk iki frank on sou -59biriktirebildiğinden. piskopos alt katta oturuyordu. teselli bulup Tann'ya şükreden bir bahtsızın ruhudur. ama piskopos her defasında parayı alıp yoksullara vermişti. Yatağın gölgesinin vurduğu yerde. hastanenin eski mutfağı olan ve içinde piskoposun iki inek beslediği bir de ahır vardı. inek ahırında tahta bir bölmeyle ayrılmış kapalı bir yer yaptırmayı düşünmüştü. general. Buraya kışlık salon adını takmıştı. sıkıntılı durumu gizlemek için. üstünde bir mürekkep hokkası olan. Karyolanın önünde ise ibadethaneden alınmış bir dua iskemlesi. camlı büyük bir dolaptı. üstte tek bir kattan ibaretti: Zemin katta üç. yazsa bahçede turlardı. Matmazel Baptistine. diğeri ise Chartres piskoposluk bölgesi Citeaux tarikatından Grand-Champ rahibi. Hastanenin eczanesiyken eve eklenen ve bahçeye uzanan küçük yapı ise mutfak ve şarap kileri haline getirilmişti. böylece ziyaretçiler için on bir kişilik oturacak yer bulunabiliyordu. üçüncüsü de iba-dethanesiydi. en azından beş yüz franka patlayacağından. O zaman piskopos. Resimlerin arka fonu üzerine yazılmış altın yaldızlı küçük yazılardan anlaşıldığına göre. ibadethanedeki dua iskemlelerini ve yatak odasındaki koltuğu da almak gerekiyor." diyordu. "Vergimi ödüyorum. Evini Kiminle Koruyordu Söylediğimiz gibi. -58İbadethanesinde hasırdan iki dua iskemlesi. Bazen on iki kişi de olurlardı. yatak odasında da yine hasırdan kollu bir koltuğu vardı. Odası oldukça büyüktü ve kış mevsiminde ısıtılması da güçtü. kuğu boynu tarzında maundan kanepesi de olan bir salon takımı satın almayı düşünüyordu. birinci katta üç oda ve bir de tavan arası. Her yeni ziyaretçi geldiğinde odalardan birini boşaltıyorlardı. Şöminenin içinde ise bir çift demirden kütük desteği vardı. sonunda bu isteğinden vazgeçmişti. monsenyörün ibadethanesine yaptırılacak yeni bir mihrabın masrafını karşılamak için aralarında kaç kere para toplamışlar. İbadethanenin dip kısmında bir yüklük ve içinde de misafirler için bir yatak bulunuyordu." diyordu. yüksek arkalıklı büyük bir koltuk vardı. Evin arka tarafında çeyrek dönümlük bir bahçe vardı. biri şöminenin yanındaki ibadethaneye açılan. İbadethaneden çıkabilmek için yatak odasından. kapı-pen-cerenin yanında. kafasındaki ideale kim erişebilmiştir ki? Piskoposun yatak odasını göz önüne getirmek kadar kolay bir şey olamaz: Bahçeye açılan bir kapı-pencere. Çok soğuk havalarda akşamlarını bu bölmede geçiriyordu. buradan çıkabilmek için de yemek odasından geçmek gerekiyordu. Bu. kalın ciltlerle dolu bir masa ve masanın önünde hasır koltuk. ahırdaki kışlık salonun sandalyelerini. Zaten. portrelerden biri Saint-Claude piskoposu rahip Chali-ot'ya. eğlenceye düşkün bir hayat adamının kibar alışkanlıklarını açığa vuran tuvalet aletleri ve iki kapı. herhangi bir subay ya da küçük ilahiyat okulu öğrencilerinden bazıları ziyaretine geldiğinde. İneklerin verdikleri sütün miktarı ne olursa olsun. piskopos bunun yansını her sabah mutlaka hastanedeki hastalara gönderiyor. Piskopos. ikincisi yatak odası. Gerçi. çiçekli çin canfesiyle kaplı. Yemek odasında olduğu gibi. Kütüphane içi kitap dolu. öbürüyse kütüphanenin yanındaki yemek odasına. bir tür piskoposluk lüksüydü. beyaz örtüler ve taklit dantellerle uygun bir tarzda örterek. bir perdenin gerisinde. ayrıca zamk ve yumurta akıyla yapılmış sır boyasıyla pembeye boyanmış bir de eski büfe vardı. ama merdiven çok dar olduğundan bu koltuğu birinci kata indirmek için pencereden geçirmek zorundaydılar. ama hasın yan yanya dökülmüş ve sadece üç ayağı kalmış olan bu sandalye ancak duvara dayandınldığmda bir işe yarıyordu. Ama bu. İki kadın birinci katta. karmakarışık kâğıtlarla. İhtiyaç olduğunda yedi sekiz kişi birden. Sokağa bakan birinci oda uzun yemek odası. Yabancıların kalacağı kameriyede bir sandalye vardı. Bahçede ayrıca. dallı çiçekli san Ut-recht kadifesi kaplı. buna benzer bir büfeyi de. "Mihrapların en güzeli. aşınmış siyah bir kadife üstüne tutturulmuş gümüş kaplaması aşınmış bir haç. tam karşısında yeşil şayaktan cibinliği olan demirden bir hastane karyolası.

Yoldan geçen herhangi biri. Bu gümüşlere bir de büyük halalannm birinden ona miras kalmış saf gümüşten iki büyük şamdanı eklemeliyiz. Madam Magloire'un ara sıra ürktüğü oluyordu. Bu dikiş haç biçimindeydi. Matmazel Baptistine'in dairesini süsleyen resimleri son yıllarda badanalanmış duvar kâğıtlarının altında keşfetti. İleride göreceğimiz gibi Madam Magloire. -63çiçekleri sadece severdi. Söylediğimiz gibi. her yaz akşamı yeşil boyalı tenekeden bir bahçe ko-vasıyla tarhlarını sulardı. yolarak. günün hangi saatinde olursa olsun bu kapıyı itip içeri girebilirdi. bir yenisini alma masrafından kaçınmak için sonunda Madam Magloire tam orta yerine kocaman bir dikiş çekmek zorunda kalmıştı. Her -61f 1 karyolanın önünde bir hasır seriliydi. hastanedeki hastaların yerini aldığında portreleri burada bulmuş ve onlara el sürmeden olduğu gibi bırakmıştı. Tournefort'la* doğal yöntem arasında tercih yapmak gibi bir endişesi hiç mi hiç yoktu. Madam Magloire mumlan yakıp. keserek. iki kadın da onun güvenini paylaşmışlardı ya da öyle görünüyorlardı. piskoposun şöminesinin üzerinde dururlardı. Böceklere karşı. Süsler bundan ötürüydü. Balmumundan iki mum takılı olan bu şamdanlar. toprağın orasını burasını eşip tohumlar ekerek seve seve bir iki saatini burada geçiriyordu." diyordu. Piskoposun tek izin verdiği lüks de buydu. Gerek zemin katta gerekse birinci katta olsun istisnasız bütün odalar. piskoposun önceden sahip olduklarından elinde sadece altı tane gümüş çatal ve bıçakla bir çorba kepçesi kalmıştı. başka bir yol da bahçeyi çevreleyen beyaz duvar boyunca çepeçevre uzanıyordu. ama Digne piskoposu onlara. Burada çiçek yerine salata yetiştirmek daha iyi olurdu. yatağının başucun-da küçük bir dolap vardı. "Ne kadar iyi oldu. Penceresinde kaba yünlü kumaştan eski bir perde asılıydı. öbürünün de ömür boyu gelir sağlayan bir göreve getirilmiş olmalarıydı. yemek odasından düz ayak katedral meydanına açılan kapı. "güzel de yararlı kadar yararlıdır. İlk zamanlarda. gece gündüz yalnızca yaylı bir mandalla kapanıyordu. embriyonal özelliklere göre sınıflandırma yapmıştır. hastane olmadan önce şehir burjuvalarının lokaliymiş. onun bu . siz her şeyden yararlanmanın yolunu bulursunuz. * Joseph Pitton de Tournefort (1656-1708): Sistematik botaniğin öncülerinden Fransız botanikçi ve hekim. kışla ve hastanelerdeki gibi kireç suyuyla beyaz badana-lanmıştı. bir bahçıvan kadar insafsız değildi. şamdanlan sofranın üzerine koyardı. Bitkileri incelemezdi." Üç ya da dört çiçek tarhından ibaret bu tarla piskoposu neredeyse kitaplan kadar oyalıyor. iki kadın hiç kapanmayan bu kapı yüzünden hayli endişelenmişler. bugün bile geçerliliğini koruyan bir sınıflandırma sistemi geliştirmiştir. Zaten botanik konusunda hiçbir iddiası yoktu. Ve bu arada Digne piskoposunun ara sıra. Bu iki saygıdeğer kişi hakkında bütün bildiği kral tarafından. Bu özel bilgileri Madam Magloire tozlarını almak için tabloları bir gün yerlerinden çıkardığında Grand-Champ rahibinin portresinin arkasında dört adet mühür mumuyla yapıştırılıp. "Uygun görüyorsanız odalarınızın kapısına birer sürgü taktırın. Piskopos bunu sık sık belirtir. dördüncüsüne ise piskopos çiçekler ekmişti." Biraz sustuktan sonra ekledi: "Belki daha da fazla. Madam Magloire her gün bunların kalın beyaz masa örtüsü üzerinde pınl pınl parladıklannı mutlulukla seyrederdi. Bu yollann arasında ke-62narlan şimşirlerle çevrili kare şeklinde dört alan kalıyordu. Madam Magloire. ortadaki bir su çukurundan etrafa doğru haç şeklinde yayılan dört yoldan oluşuyordu. Anahtann daima dolabın üstünde durduğunu da belirtmeliyiz. Bu karelerden üçünde Madam Magloire sebze yetiştirmekteydi. Öyle çiçek gruplan. iki kadının baktığı bu ev yukarıdan aşağıya tertemizdi." demişti. bu da onlara saygı göstermesi için yeterli iki sebepti. Piskoposun odasında. ama cahilleri daha da fazla sayardı ve her iki saygıda da kusur etmeksizin. Sözünü ettiğimiz yapılardan ötürü biçimi biraz bozulan bahçe." diye cevap verdi piskopos. Yalnız. "Bu lüks yoksullardan hiçbir şey almıyor. her akşam gümüş takımlarla çorba kepçesini işte bu dolaba koyardı." "Yanılıyorsunuz Madam Magloire. Sonunda. Bu ev. ne çift çene yapraklılara karşı torbacıklılan ne de Linne'ye** karşı Jussieu'yu*** tutardı. sınıflandırmaları konusunda hiçbir şey bilmezdi. Odalar kırmızı taş döşeliydi. 27 Nisan 1785 günü birinin piskoposluğa. Yemekte bir misafir olduğu takdirde. Piskopos bütün bu demirleri çıkartmıştı ve şimdi bu kapı. ** Kari von Linne: İsveçli doğabilimci ve hekim. Piskopos. Evde hiçbir kapı yoktu ki anahtarla kilitlensin. *** Bemhard de Jussieu: Fransız botanikçi. Orada burada birkaç meyve ağacı vardı.ti. Gerçi bilginleri sayardı. Piskoposa gelince. Taşlar her hafta yıkanıyordu. oysa bakın bu kareyi hiçbir işe yaramadan bırakıyorsunuz." derdi. Perde o kadar eskimişti ki. zamanla sararmış dört köşe küçük bir kâğıt parçası üzerine artık beyazlaşmış bir mürekkeple yazılı olarak bulmuştu." dediğini de eklememiz gerekir. Bunlar rahipti ve muhtemelen bağış yapanlardı. "Gümüş takımlarla yemek yemekten vazgeçmek doğrusu bana güç gelirdi. Kısacası. önceleri hapishane kapısı gibi kilit ve sürgülerle donatılmıştı. Bir keresinde Madam Magloire tatlı bir muziplikle piskoposa şöyle dedi: "Monsenyör. Şunu da belirtmek gerekir ki.

Haklısınız. Barcelonnette yakınlarında boy göstermişti. Önce Jauziers'te." Bir gün bir rahip. altı delikli küçük flütlerle dağ havalan çalarlar. Digne piskoposunun nasıl bir insan olduğunu gözler önüne seren olaylardan biridir. Keyifli bir havayla. yoksa Pompierry rahibi mi. "Sizden kendisini barındırmanızı isteyen kişiye adını sormayınız." "Acayip şeyler mınldanarak geçen yaşlı bir rahibi mi? Pöh! Neye yarar ki?" "Aman Tannm! Ya onlara rastlarsanız?" ." Sonra başka şeylerden söz etti. "Ben de zaten bunun için mu-hafızsız gitmeyi düşünüyorum." "Soyulacak hiçbir şeyim yok. Eğer oraya gitmezsem korkak bir piskopos hakkında ne derler?" "Peki monsenyör." "Monsenyör! Bunu yapamazsınız. "Yalnız. Eşkıyalığı ülkeyi rahatsız ediyordu." "Ama monsenyör." dedi. belki de Hazreti İsa beni özellikle bu sürünün çobanı yapmıştır. Cravatte. "ben de onu düşünüyorum. onları üç yıldır görmedim. sonra Tuiles'de görüldü. sakin. Sığınağa muhtaç olan." "Orada. onların hasta dedikleri kendi hastaları: sonra da benim bahtsız dediğim kendi hastalarını." Tıp Biliminin Felsefesi adlı başka bir kitaba da şu notu düşmüştü: "Sanki ben de onlar gibi doktor değil miyim? Benim de hastalarım var. "Süvari albayının cesareti olduğu gibi. Hatta bir seferinde Embrun'e kadar uzandı ve gece katedrale girip mücevherleri." dedi. dağda yaşayan küçük. Boş yere üç dört jandarmanın canını tehlikeye atmak olurdu bu. Onlara rastlayabilirim. Arc-he'a ve daha ötelere kadar bütün dağlan tutmuştu. Chastelar'a teftiş gezisi yapıyordu." "Gidecek misiniz?" "Evet. Piskopos. Ve ilave etti. 7. Belki onlann da Tann'dan söz edilmesine ihtiyaçlan olabilir. -65Nice eyaletinde saklanmış. Couloubroux rahibi mi.konudaki düşüncesi bir İncil sayfasının kenarına yazdığı şu üç satırda açıklanmış ya da hiç olmazsa belirtilmiş sayılabilir: "Arada şöyle ince bir fark var. Joug-de-1'Aigle'deki mağaralarda saklanıyor ve oradan Ubaye ve Ubayette'deki sel yatakları yoluyla tarlalara ve köylere iniyordu. Madam Magloire'un teşvikiyle olacak. bazen de silahla karşı koyuyordu. muhafız eşliğinde gidilse bile tehlikeliydi. Belediye başkanı onu karşıladı ve geri dönmesini rica etti. Gözüpek bir sefildi. rahibin kapısı ise daima açık olmalıdır. Ollioules geçitlerini kasıp kavuran Gaspard Bes'in çetesi yok edildikten sonra. dürüst çobanlar."* dedi. yanıma da jandarma almayı kesinlikle reddediyorum. rahibin de cesareti vardır. bunlar çete! Bir kurt sürüsü!" "Sayın başkanım." "Sizi öldürürler.: Bu konutu Tann korumazsa. daha sonra Pi-emonte'ye geçmiş ve birdenbire yeniden Fransa'da. in va-num vigilant qui custodiunt eam. Belediye başkanı şaşırdı: "Gitmeyi mi düşünüyorsunuz monsenyör?" "Hem de nasıl. ama boşuna. Cravatte. doktorun kapısı hiçbir zaman kapalı olmamalı. Piskopos şefkatli bir ciddiyetle elini onun omzuna koyarak: "Nişi Dominis custodierit domum. gideceğim. onu koruyanlar boş yere uykusuz kalırlar. bunlar sizi soyarlar. çünkü bu. Benim iyi dostlanmdır. onun yardakçılarından biri Cravatte. bir saate kadar gideceğim. asıl adından sıkılan kişidir. Ara sıra kendilerine Tann'dan söz edilmesine ihtiyaçlan vardır. Gaspard Bes takımının kalıntılarından eşkıya yoldaşlanyla birlikte bir süre * Lat. Yünden renk renk çok güzel iplikler bükerler. Baktıkları otuz keçiden sadece biri onlarındır." dedi piskopos. kendi ha-66linde yaşayan bir topluluk var. tören elbiselerini çaldı." -64Başka bir yere de şöyle yazmıştı. İlahi hikmetin yollannı kim bilebilir ki?" "Monsenyör. Her defasında kaçıp kurtuluyor. bizimkisi sakin bir cesaret olmalıdır. bunlar önce. şimdi iyi hatırlamıyorum. ya eşkıya?" "Doğru. monsenyöre." "Yalnız?" "Yalnız. kapısını her önüne gelenin içeri girebileceği şekilde gece gündüz açık bırakmakla tedbirsizlik yaptığından emin olup olmadığını ve sonuçta bu kadar az korunan bir evde başına bir felaket gelmesinden korkup korkmadığını soracak oldu.dağlara sığınmıştı. İşte bu korku ve dehşet arasında bir gün piskopos çıkageldi. Cravatte Burada sırası gelmişken atlamayıp anlatmamız gereken bir olay var. Peşine jandarmayı taktılar.

Bunlar hep dış tehlikelerdir. İçkiden Sonra Felsefe Yukarıda kendisinden söz etmiş olduğumuz senatör işini bilir bir adamdı ama vicdan. muhteşem bir piskopos asası. bir başpiskopos haçı. yılının bir ayı. Zaten daha önce başkaları tarafından çalınmışlardı. Köy rahibine bu niyetinden söz etti. hayatın yalnızca iyi yanlarını ve fırsatlarını benimsemişti. ruhumuzu tehdit eden tehlikelere bakalım. Ayrıca sandığın üzerinde 'Cra-vatte'tan Monsenyör Bienvenu'ya' yazılı bir kâğıt vardı. bir ay önce Notre-Dame d'Embrun hazinesinden çalınan piskopos giyecekleri çıktı. akrabalarına. ayini yönetti. hiç de kötü bir adam değildi. bizim yüzümüzden kardeşimizin suçlu duruma düşmemesi için. adalet ve görev denen engellerden hiçbirine aldırış etmeden yolunda dümdüz gitmiş. oğullarına. yatmadan önce de. başarı onu yumuşatmıştı. kendi ilerlemesi. Chastelar'a dönerken yol boyunca herkes ona meraklı gözlerle bakıyordu. Atlılar hemen gittiler. Sonra kız kardeşine döndü. Esprili konuşurdu ve belki de ancak Pigault-Lebrun'un bir çömezi olduğu halde. Sonsuz. damatlarına. On beş gün yanlarında kalıp vaaz verdi." "Monsenyör." 8. Herkes bu telaş içindeyken. 'Piskopos . Tanrı mı. Sonra gülümseyerek ekledi: "Bir -68papaz cüppesiyle yetinene Tanrı. Gerisi ona çok aptalca görünüyordu." -69Piskoposun hayatında bu gibi olağandışı olaylar zaten çok enderdi. "zaten sorun da bu değil mi? Ben yeryüzünde hayatımı korumak için bulunmuyorum. Neyin Embrun katedralinin 'hazine'sine dönüştüğüne gelince. 'Tanrı!" dedi. Giderken Tann'ya inancımdan başka bir şey götürmüyordum. havı dökülmüş döşemelik kumaştan birkaç eski ve yıpranmış cüppe bulunan fakir bir köy kilisesi dolabından başka emrine verilebilecek hiçbir şey yoktu. gününün bir saati gibiydi." dedi piskopos. Üzerimize bir tehlikenin geldiğine inandığımızda dua etmekle yetine -lim. rahibe." dedi. bu konuda soru sorulması bizi şaşırtıp zor durumda bırakır. haklı değil miymişim?" dedi. küçük tehlikelerdir. bir başpiskopos pelerini gönderir. ruhları korumak için bulunuyorum. Bunların arasında çok güzel şeyler vardı ve çok tahrik edici. Tann aşkına! Hayatınızı tehlikeye atıyorsunuz!" "Başkanım. Biz asıl kendi kendimizden korkalım. bir katedral ilahicisini uygun bir şekilde giydirmeye yetmezdi. Dağı katır sırtında kimseye rastlamadan sağ salim aşıp "iyi dostlarım" dediği çobanların bulunduğu yere vardı. Biz. "Vız gelir. Piskopos genellikle hayatını daima aynı saatlerde aynı şeyleri yapmakla geçirirdi. Gerisini Tanrı bilir. Asıl hırsızlar bâtıl inançlardır. anlamı oldukça karanlık bir not. Geriye sadece hırsızlığın yönünü değiştirmek ve yoksullardan yana bir miktar yol alınmasını sağlamak kalıyordu. "Bak. burada sadece bildiklerimizi anlatıyoruz. Bu mütevazı kiliselerin bütün şatafatlı eşyaları bir araya toplansa bile. Bu konuda kesin bir şey söyleyemiyoruz. belki de bu sorunla ilgilidir."Onlardan yoksullarım için sadaka isterim. içinden altın sırmalı bir ayin başlığı. köy rahibinin evine iki meçhul atlı tarafından piskopos adına büyük bir sandık getirildi. Bu notta şöyle deniliyordu: "Bütün sorun bunun katedrale mi. yoksa şeytan mı?" Piskopos rahibin gözlerinin içine baktı ve emir veren bir tavırla." Köy rahibi başını gülümseyerek iki yana sallarken mırıldandı: "Monsenyör. kendisini Epikür'ün bir çömezi sanacak kadar okumuştu. Eski bir savcıydı. "Biz yine de pazar ayininde Te Deum okuyacağımızı ilan edelim. elleri dolu dönüyor. kendimiz için değil." Civardaki kiliseleri araştırdılar. Kafamızı ya da kesemizi tehdit eden tehlikelerin ne önemi var. yemin. dönerken bir katedralin hazinesini beraberimde getiriyorum. bir de büyük bir törenle Te Deum okumaya karar verdi. "Yoksul rahip. Hemcinsimizin yaptığına Tanrı izin vermiştir. Tann'ya dua edelim. yoksul kişilerin işine yarayacak çalınacak şeyler. asıl katiller kötülüklerdir. En büyük tehlikeler bizim kendi içimizde-kilerdir. Chastelar papazevinde Matmazel Baptistine ile Madam Magloire'u kendisini bekler buldu ve kız kardeşine. Ancak sonradan piskoposun kâğıtları arasında bulunan. ezeli ve ebedi şeylere. Sandık açıldı. Dönüşü yaklaşmıştı ki. "Ben Tanrı bilir dememiş miydim!" dedi piskopos. Ama nasıl olacaktı bu? Çünkü gerekli olan piskoposluk giysisi ile diğer eşyalar ortada yoktu. "Ne hırsızlardan ne de katillerden korkmalıyız. dostlarına elinden gelen bütün kü-70çük yardımları yapardı. gitmeyiniz. yoksul dağlılara eli boş gitti. kendi çıkarı doğrultusundan bir kere bile sapmaksızın dosdoğru hedefine yürümüştü. Biz. akıllı uslu bir tarzda. İşin yansı tamamlanmıştı." Akşam. yoksa hastaneye mi dönmesi gerektiğindedir." dedi piskopos. Yanında sadece kendisine kılavuzluk etmek isteyen -67bir çocukla birlikte yola çıktı. İçinde. bir rahibin asla hemcinsine karşı alacağı hiçbir önlem olamaz. öğretti ve onlara maneviyat aşıladı. sırma taklidi şeritlerle süsleri olan." Onu bırakmak zorunda kaldılar. "Kardeşim.

Yok. İki kâhiniz biz. bitkiler gibi çoğalma var. yok. iyi ile kötü." diye cevap verdi piskopos. kafası boş insanlar üretmekten başka bir işe yaramaz. bir piskoposun birbirlerinin gözlerine gözlerini kırpmadan bakmaları zordur. Size bir itirafta bulunayım. Sonsuzluğa kanmak ha! O kadar budala değilim. Öldükten sonra var olacak mıyım? Hayır. hani cennetliklerin yıldızdan yıldıza uçacağını söyleyen. Öyle olsun bakalım. ama bu arada acıyı da çekmiş olacağım. Bana eziyet eden şu büyük evrene lanet olsun! Selam! Sıfır! Beni yüzüstü bırakan! Sizinle aramızda kalmak üzere içimi dökmek ve rahibime gerektiği gibi günahlarımı çıkartmak için itiraf edeyim ki. Ne yapabilirim bu yeryüzünde? Seçmem gerekiyor: Ya acı çekmek. gölgeden bir elin tuttuğunu görmek isterdim. -72şayalım çünkü hayat sahip olduğumuz tek şey. fas ile nefas* üzerine kafa patlatmalıymışım. en yüksek felsefeye biz sahip olalım. valinin evinde birlikte yemek yemeleri gerekti. mezarcı orada. inanın bana. Tann'nm gereksiz olduğunu ispat etmektedir. Hele dur. insanın başka bir yerde. Hayır efendim." dedi.. toprağı deşmek ve onu yakalamak gerekiyor. sizinle şöyle bir konuşalım. Öyleyse doğanın içinde kalalım. herkes o büyük deliğe düşer. Bunlar." dedi piskopos. melek olacakmış. neye? Bir kurdun. -73lan tutup da Monüeufde yazacak değilim. bizler için orası Pantheon. Son.denen adamcağızın zırvalan'na içten içe. İnsan. Bu delik her şeyin kaybolup gittiği yerdir. hele. Ben seçimimi yaptım: Ya sen yiyeceksin ya da seni yiyecekler." Dünyayı cennete feda etmek. O zaman o. ne ilgisi var! Sadece dostlar arasında fısıldıyorum. Ta dibine inelim ve işte. bizim yarınımız gecedir.. Elbette bütün bun* Eski Roma inancında tanrıların izin verdiği ve vermediği şeyler. Ben yiyorum. Ha! Bana fedakârlık ve feragat tavsiye buyuruluyor. Damlanın daha iri. hiçlik. Bir avuç külü. "Size şunu söyleyeyim ki. niçin? Fedakârlıkmış. yaradılışın sırlarına ermişiz. Finiş. ya da haz duymak. Orada birisinin bulunup bana bir şeyler söyleyeceğini düşünmek beni güldürüyor. adil ile adil olmayan. Hobbes et M. başka bir kurdun mutluluğu için kendisini kurban ettiğini görmedim. Mezarın gerisinde birbirine eşit hiçliklerden başka bir şey yok. tatlı tatlı gülerdi. Biz ki." "Hatta akıllı şeytanlar. Sonra Tann'yı göre-cekmişiz. Ne zaman? Öldükten sonra.." Senatör cesaretlenmişti. İster . ama bu arada haz duyacağım. Doğmadan önce var mıydım? Hayır. İşte. ot olmaktansa diş olmayı tercih ederim. Ben. Kimdi o? Yardım edin canım. bunda hatalıydı. size tadına doyulmaz hazlar verir. Peki. Her fırsatta feragat ve fedakârlık öğütleyip duran İsa'nız için deli divane olmuyorum. Çocuklar için umacı. gerçeği açıkça söyleyelimf ne iyilik ne de kötülük var. biraz çakırkeyif olan. Neyim ben? Bir organizmayla birleşmiş bir parça toz. Kütüphanemde bütün filozoflarım mevcuttur. Bir senatörle. alın size dünya. kenarları yaldızlı olarak. Biz de yıldızların çekirgesi oluruz. Hatta bazen Mösyö Myriel'in önünde onu dinlerken bile nazik ama alay eder bir tavırla güldüğü olurdu." diye onun sözünü kesti piskopos. Inter pocula. yüreğinden Tann'ya inanan bir devrimcidir ve Voltaire'den çok daha bağnazdır. Niçin? Çünkü yaptığım işlerin hesabını vere-cekmişim. Feragatmiş. sütnine uydurmaları. insan ruh-muş. yalnızca canlı bir vejitas-yon." diye cevap verdi senatör. Bir kaşık hamura konulan bir damla sirke Jiat lıvduıi" yerini tuttu. ama yine de ağırbaşlılığını koruyan senatör seslendi: "Haydi bakalım sayın piskopos. İşte ben böyle düşünüyorum. gölge peşinde koşup eldeki avı kaçırmaktır. Yan resmi törenlerden birinde kontla {sözünü ettiğimiz senatör) Mösyö Myriel'in." "Haklısınız. Sayın piskopos. Gerçeği araştıralım. o bir ideolog. Birbirimizin burnunun ucundan ötesini göremeyecek olduktan sonra yüksekte olmak neye yarar? Neşe içinde ya* Kutsal Kitap'tan: "Işık olsun. öyle uzanıp yatar. çünkü Needham için yılanbalıklan. Siz leylak rengi yatakta yatıyorsunuz senatör. bir taraflarda başka bir geleceği olduğu masalının bir kelimesine bile inanmıyorum. gerçeğin kokusunu almak. yok. Senatör devam etti: "Diderot'dan nefret ederim. Voltaire. Tertullien değil miydi. Naigeon sahtekâr insanlar değildir. Ölüm öldü. Bundan sonra iş oluruna kalır. Needham'la alay etti. insanların ölümsüzlüğü boş laftır. Biz zirvedeyiz. haz beni nereye götürür? Hiçliğe. Onu iyice kazalım. her yaptığıma dikkat etme-liymişim. Ah! O tatlı vaat! Siz ona inanadurun. "kişi nasıl felsefe yapıyorsa. Benim adım senatör kont. Acı beni nereye götürür? Hiçliğe. kaşığın daha büyük olduğunu farz edin. Aslında ben açıksözlüyümdür. İsis'in örtüsünü kaldırmışız. Bu varsayım ancak çarpık çurpuk bedenli. sağduyu sahibiyimdir. O zaman. insanlar için Ye-hova. yukarıda. O zaman güçlü olursunuz ve yüzünüz güler. Sıra tatlılara gelmişti ki. Yehova varsayımı beni yoruyor. bir demagog. Toptan tasfiye. sözü yeniden aldı: "Akıllı dostlar olalım. yılanbalığıdır.. Ne tatlı hayal! Ben öldükten sonra beni yakalayana aşkolsun. Ben bir hiçim. Benim kendi felsefem var. Bir cimrinin dilencilere nasihati. 'ezeli ve ebedi babaya' ne gerek var ki? Sayın piskopos. aşağıda." -71"Sizin gibi. diyelim ki. "Argens Markisi Pyrrhon. kürek kemiklerinde mavi kanatlar çıkacakmış.

Her türlü tehlikeye atılıyor ve bunu fark etmiş görünmemizi bile istemiyor. dostlarla sohbet ederken. Ne geceden. çocukluk arkadaşı Boischevron vikontesine yazdığı bir mektubu buraya aynen almaktan daha iyi bir şey yapamayız. ebedi hayat. Madam Magloire bütün duvar kâğıtlarını yırtıp attı. Buna karşı çıkmam. Ama asil görülmeye değer olan benim odam. iyi olmamakla birlikte tahammül edilebilir resimler. İçinde eşya olmayan ve çamaşırları yıkadıktan sonra kurutmak için içine serdiğimiz salonun on beş ayak yüksekliğinde. Bu kadarı da büyük bir nimet.Sardanapal olun. sonuçta onu anlamak gerek. az kazananlara. kıt kanaat geçiniyoruz. sizin şatonuz tarzındaki bir şatoya bile uygun düşecektir. Digne 16 Aralık 18. unvanlı kişiler. Yağmurda dışarı çıkıyor. benim de bir felsefem ve filozoflarım var. Romalı kadınlar (burada bir kelime okunmuyor) ve daha başkaları. onun söylemesine bile gerek kalmadan nasıl yaptıkları konusunda bir fikir verebilmek için Matmazel Baptistine'in." 9. Hiçbir şeyi olmayanın iyi Tann'sı vardır ve bu. Madam Magloire tavan arasının bir köşesinde eski tarz iki ahşap konsol buldu. faydalı ihanetler. Hastane olduğu zamanlar bezle kaplıymış. artık kimse seni kandıramaz. tavanı eskiden boyalıymış. Kuru ekmeklerine katık yaparlar. Zırvalıklarla uyutulmama izin vermem. Ağabeyim o kadar iyi bir insan ki. Kendi nefsinizi. JVe benim ne de Madam Magloire'un onun için kaygılanmamızı istemiyor. düşüncelerini ve hatta oldukça ürkek olan kadın içgüdülerini piskoposun âdetlerine ve arzularına nasıl bağımlı kıldıkları ve bunu. Telemakos'un Minerve tarafından şövalyeliğe alınması ve yine onun. geceleri bile. suların içinde yürüyor. Ama aşağıdakilere. . zaten çok çirkin ve ben maundan yuvarlak bir masayı tercih ederdim. ne Caton gibi kendini sersemce sürgün ettirirsin ne Etienne gibi taşa tutulursun ne de Jeanne d'Arc gibi diri diri yakılırsın. Ağabeyini Anlatıyor Digne piskoposunun özel hayaünı ve hayatındaki iki kutsal kızın davranışlarını. hiç yoktan iyidir.. mevkiler. sizin için yapılmış bir felsefeniz var. "İşte. ne şüpheli yollardan ne de tehlikeli rastlantılardan korkuyor. Şöyle böyle ısınıp. sefillere bir şeyler gerekiyor. bütün bunlan hazmettikten sonra rahatça mezara girecekler. bazı küçük bozuklukları da bu yaz onaracak. Düşünün. siz bü-75yük beyzadelerin size özgü. Söylediği gibi. ama bunu yoksullara vermek daha doğru olur. Bu hayran olunası maddeciliği elde etmeyi başaranlar. Büyükannelerimizin devrinden kalma tahta oymaları var. bir gün bile geçmiyor ki. bunun için lütfedip Tanrı inancının da halkın felsefesi olmasını kötü bulmuyorsunuz. yaldız süslüymüş. özel araştırmacılar tarafından keşfedilmiş bir felsefe. Sohbetlerimizde bir piskoposun böyle olması gerektiğini söylüyor. kış ortasında seyahat ediyor. çalışılmadan kazanç sağlayan görevler. aydınlanıyoruz. Ne mükemmel! Bunlan sizin için söylemiyorum sayın senatör. hepsini cilalayacak. yalnız zenginlerce anlaşılabilen. Madam Magloire bunları temizledi. ruh. böylece odam gerçek bir müze olacak. Düşünebiliyor musunuz. konuşma diye buna derler!" diye haykırdı. ama bir neden daha var. ham hayaller. Şimdi artık eski duvar kâğıtları kireçle beyaza boyanmış iki odamız. Bunlan çiğner dururlar. üstüne en az on duvar kâğıdı yapıştırılmış resimler buldu. vicdanını seve seve teslim etmeler ve yine düşünüyorlar ki. adını hatırlayamadığım bahçelerdeki bir resmi. gerçekten harika! Her isteyen ona erişemez. Ben çok mutluyum. ikisi de aynı hiçlik eder. tıpkı zengin sofrasındaki artığın fakire ziyafet olması gibi.) -74sürece kullanın. çıkar için söz verip dönmeler. Söz konusu mektup elimizde bulunmaktadır. her şeyleri sıkıntısızca gövdeye indirebileceklerini düşünüyorlar. (Sadece içerken. Hiçbir şeyden korktuğu yok. onun cesareti de bu. -77Ağabeyimin kendine göre edindiği alışkanlıkları var.. iyi ya da kötü yoldan edinilmiş iktidar. Şu halde. Tann. ama bir kere de eriştin mi. baldın çıplaklara. Kız Kardeş. ama Mösyö Naigeon'u da kendime saklanm. Sizin de dediğiniz gibi.: Kadehler arasında." Piskopos el çırptı. sizdeki gibi kirişleri var. Bu bizim alışkanlığımız. Çok dardayız. Bunları yeniden yaldızlamak için iki ekü altı livre istediler. tavan ve duvarları yıkayıp toz alırken Madam Magloire bir keşifte bulundu. her şeyden önce yaşamaya bakın. kendilerini sorumluluklardan kurtulmuş hissediyorlar. hayatın bütün haz ve lezzetlerini mükemmelen tatlandıran bir felsefe bu. Ama siz iyi prenslersiniz. Her neyse. Ama yine de sizi kutlamam imkânsız. Gerçekten de size söyleyeceğim gibi. Altında bir -76şeyler vardı. Romalı kadınların bir geceUğine gittikleri yer. tadına doyum olmayan. halk için iyidir. her türlü sosa uygun. elindekini avucundakini muhtaç ve hasta olanlara veriyor. Efsaneler. evin kapısı hiç kapalı tutulmuyor. "Şu maddecilik ne mükemmel şey. on sekiz ayak genişliğinde ve dört köşe. ister Vincent de Paul. işte gerçek. Hava kışları çok sert ve hiçbir şeyi olmayanlar için bir şeyler yapmak gerekiyor. incelikli. Her isteyen içeri giriyor. sizden söz etmiş olmayalım. Size nasıl anlatsam? Hep Romalı erkekler. cennet. elinizde olduğu ¦ Lat. yıldızlar onlara yutturulur. demek bir yığın zevk tadıyorlar. Madam Magloire burada. Ta derinlerden çıkarılmış. "Sevgili hanımefendi.

Zaten bu evde korkacak ne var ki? Biri. onun için dua edip uyuyorum. erkeği. haydutların olduğu dağlarda yaptığı geziden de daha tehlikeli bir şey yaptı. yanınızda geçirdiği kısa zamanı bana mektup yazmakla harcamadığına iyi etmiş. 'Hiçbir tehlike onu durduramaz. Soylu bir aüeymiş. Digne piskoposu. Ona zıt gitmemesi için Madam Magloire'a gizlice işaret ediyorum. Selamlarını sizin sayenizde aldım. onun tehlikede olduğuna inandıkları zaman bile. Bunlar gerçekten de Ca-en eyaletinden çok. Sağlığının yerinde olduğuna. ama bunu yaparken kimsenin duymaması için ancak arabanın gürültü yaptığı zaman konuşmaya dikkat ettim.Geçen yû. şehir halkının gözünde. ama ona engel olmaya çalışmıyorlardı. ona göz-kulak olmaya kalkışmayacak kadar iyi tanıyorlar. Bunları ona haydutlar vermişti. 'Bakın. İlk zamanlar kendi kendime. Sevgili Sylvanie'nize gelince. Canını istediği gibi tehlikeye atıyor. İsmi de Faux. onun bir piskopos olarak davrandığını bir şekilde hissederler ve o zaman* artık evin içinde iki gölge kesilirlerdi. bunu düşünebiliyor musunuz? . Çünkü her zaman için çok hararetli bir kral yanlısı olmuştur. Ama şimdi artık o da huyunu kaptı. eve dönerken ona biraz çıkışmaktan kendimi alamadım. ağabeyinin sonunun kendi sonu olacağını söylüyordu. 'Bu atın dizlerinde ne var?' diye sordu. Bir konvansiyoncu. 10. Çok şirin şey! Küçük kardeşi de evin içinde eski bir süpürgeyi araba gibi sürükleyip. Binlerce iyi dilekler. haydutların kol gezdiği bir yere tek başına gitti. eski bir Normand ailesiy-miş. Bu yüzden. onu Tann'ya emanet ediyorlardı. -önemli noktayı hemen belirtelim. cesur ve olağanüstü şeyler yapıyordu. bu benim de sonum olur. herkes onu öldü sanırken. Embrun katedralinden çalınan mücevherlerle dolu bir sandığı açtı. kendisi de hiç farkında değilmiş gibi görünerek büyük. Zaten. Madam Magloire ise dile getirmiyordu. bu iki kadm.iki kadın. Fransa Kralı Büyük Vasali Louis de Gra-mont Dükü'nün oğlu Adrien-Charles de Gra-mont ile evlenmiş. Kadınlar korkudan titriyor. Ara sıra. çünkü iyi biliyorum ki ona bir şey olursa. ama huyunu. birlikte korkuyor ve uykuya yatıyoruz. ortadan silinmek eğer itaat yerine geçiyorsa. Madam Magloire. Faux ailesi hakkında benden istediğiniz bilgiler için ağabeyime danıştım. Huzur içinde-78yim. genç eşi ile hâlâ buradalar. Bu defa. Sevgili hanımefendi. Digne yakınlarında. Bazı anlarda. Hayret edilecek içgüdüsel bir incelikle. Bunun için mutluyum. Piskopos. Bunlardan biri. hatta bir işaretle bile olsa asla piskoposu rahatsız etmezlerdi. Adı da G. Bu adam. konvansi-yoncu* G. O konuşmadan da onu anlıyorum ve ikimiz de kendimizi takdtr-i ilahiye emanet ediyoruz. Dönüşünde bir şeyciği yoktu. piskoposun söylemesine gerek olmadan.eski Konvansiyon Meclisi üyesiydi. Yakında beş yaşında olacak. Şimdi artık kardeşimin bana bir kelime bile söylemesine gerek yok. yalnız her gün biraz daha zayıflıyorum. piskopos herhangi bir işine başlamadan önce ona çıkışmayı bir denerdi -80ama iş sırasında ya da iş olduktan sonra asla. Baptistine Not: Yengeniz hanımefendi.'den adeta dehşetle söz ediliyordu. Dün. Madam Magloi-re'u oradan uzaklaştırıp odama giriyorum. Beş yüz yıl kadar önce Raoul de Faux adında biri varmış. 'onun ihtiyatsızlıkları' dediği şeylere benden daha zor alıştı. idi. kırlık arazide tek başına yaşayan bir adam vardı. beni nasıl soydular!' deyip. Rochefort-Alexandre olup Bretag-ne'deki süvari birliklerinde alay komutanı ya da daha başka bir şeymiş. düşüncesini demeyeyim. belki o bile bunun farkında olmadığı halde -çünkü sadeliği o kadar kusursuzdu. İkimiz birden dua ediyoruz. kağıdım tükeniyor ve beni sizden ayırmak zorunda bırakıyor. Ben. Her şeyden bilgisi olduğunu ve ne çok anıları olduğunu bilirsiniz. Bilinmeyen Bir Işık ile Karşı Karşıya Yukarıdaki sayfalara geçen mektubun yazıldığı tarihten az sonraki bir tarihte piskopos. Sağlığım fena değil. Eve şeytan bile girse o her istediğini yapar. Ruhunda yücelik taşıyan biriyle ancak böyle beraber olunur. Başlanmış bir iş sırasında bir kelimeyle. On beş gün yok oldu. Tanrı'nın katına ağabeyim piskoposumla birlikte gideceğim. müthiş bir adam. erkeğin kendisini anladığından da daha iyi anlayan kadına özgü o özel deha ile piskoposun yaşayış tarzına ayak uydurmayı biliyorlardı. az önce okuduğumuz gibi Matmazel Baptistine. Kızı Marie-Louise de. Fauq ve Fao-ucq şeklinde yazılıyor. en güçlü olan biri hep bizimle beraber.' diyordum. İşte bu benim için yeterli bir neden. sizin arzularınıza uygun şekilde çalış-hğına ve her zaman beni sevdiğine eminim. Küçük yeğeniniz de pek sevimli. 'Deh!' diye bağırıyor. ama biliyordu. Hoşça kalın. siliniyorlardı. Şimdi alıştım." Bu mektuptan da görüldüğü gibi. -81Digne'nin küçük sosyetesinde. Madam Magloire. o gayet iyiydi. Zaten bütün istediğim de bu. özen gösterilerinin can sıkabileceğim biliyorlardı. bazen hiçbir zaman değişmeyen o yumuşak ve saf tavrıyla. kutsal akrabanız kar-79dindi hazretlerinden bizim için hayır duaları dileyiniz. bacaklarına dizlikler takılmış bir atın geçtiğini gördüğünde. Ona körü körüne hizmet ediyorlar. Şeytan buradan geçebilir ama Tann daima burada.

yüksek bir çalılığın ardında mağarayı gördü. Zaten o da diğerleri gibi dinsizin biriydi. hiçbir şeye ihtiyacım yok. Piskopos. Konvansiyonun en etkin grubu. Vahşi hayvanın inine yaklaştığını garip bir yürek çarpıntısıyla anladı. hatta neredeyse tiksindirici görünmeye başlıyordu. ama yaptığı buna yakın bir şeydi. halkın sorunlarını çözmekten aciz bir burjuva cumhuriyeti bıraktı. gerçekten bir akbaba mıydı? Yalnızlığındaki vahşiliğe bakılarak bir yargıya varılacak olursa evet. "Burada bulunduğumdan beri ilk defa biri beni ziyarete geliyor.Herkesin birbiriyle senlibenli konuşup. -82Kısacası. Nasıl olmuş da. Konvansiyoncu onda da açıkça ama farkında olmadan nefretin belirtisi gibi olan ve en iyi ifadesini 'uzaklaşma' kelimesinde bulan duyguyu uyandırıyordu. her türlü köyden ve köylülerden. Kralın idamı için oy vermediğinden sürgün kararnamelerinde yer almamış. kaldığı yere giden keçiyolunu otlar bürüyüp her yeri kaplamıştı. 1793 yılında Roberspierre 'Halk Kurtuluş Komitesi'ne girince terör dönemi başladı. çocuğun üzerinde durdu. yolu kapatan bir tahtayı kaldırdı ve bakımsız bir avluya girdi. Kimi de ardından ekliyordu: 'Tann'ya şükür. Ve düşüncesinin derinliklerinde ekliyordu: "Ona bir ziyaret borcum var. Bu_yadide kalmaya başladığından beri. Yaşlı adam. ihtiyar alçak ölmek üzereymiş. her türlü yoldan uzak. celladın evinden söz eder gibi söz ediyorlardı. birbirine 'vatandaş' dediği zamanlardan kalma biriydi. -83Ama koyun uyuz oldu diye. bir çiti aştı. ama sonra vazgeçerek geri dönüyordu. Şehirden üç çeyrek saat mesafede. 'Teşekkür ederim. Ve gülümsemesi güneşten sıyrılıp. yaşlı konvansiyoncunun oturduğu vadiyi gösteren bir ağaç kümesinin olduğu yere doğru bakarak. cesaretle birkaç adım attı ve birdenbire otlar bürümüş alanın ötesinde. Fransa'da kalabilmişti. Bazen o yana doğru yola çıkıyor. çoban onun yanına yaklaşmayacak mı? Ne ilgisi var! Ama koyun da ne koyun! İyi yürekli piskopos şaşkınlık içerisindeydi. onun yürürken çıkardığı sesi duydu ve oturduğu yerden başını çevirdi. Roberspierre 'Konvansiyon'a terörü ve şiddeti bir yöntem olarak benimsetmek isterken 1794'te ekibiyle birlikte giyotine gönderildi." Ama itiraf edelim ki ilk bakışta doğal olan bu fikir bir parça düşündükten sonra ona garip ve imkânsız." dedi. Uzun bir ömür sürmüş birinin duyabileceği şaşkınlığı dile getiren bir ifade belirdi yüzünde. Gelgeldim. Gerçi kralın idam edilmesi için oy vermemişti. sonuç olarak. Krallık yanlıları güçlendiler. sabaha çıkmazmış. Oturan ihtiyarın yanı başında ayakta genç bir çoban duruyor ve bir süt çanağını ihtiyara doğru uzatıyordu. cüppesi çok eskimiş olduğundan ve akşam rüzgârı neredeyse esmeye başlayacağından paltosunu giydi ve yola koyuldu. kim bilir hangi koyu vahşi vadinin gözden ırak bir kıvrımında oturuyordu. Bu yerden. Dediklerine göre. "Kimsiniz efendim?" Piskopos cevap verdi: "Adım Bienvenu Myriel'dir. Bir çukurdan atladı. Piskopos ilerledi. Konvansiyoncu Halk Kurtuluş Komitesi kuruldu. Alçak. Roberspierre. Halkın Monsenyör Bienvenu dediği siz misiniz?" . Bütün tavizlere rağmen Komün ve Jakoben'ler karşısında Konvansiyonun Giron-din kanadı geriledi. Konvansiyon. Konvansiyon." Piskopos bastonunu aldı. Directoire'a. Konvansiyoncu'lann karşısında sertlik yanlısı Jakobenci'lerin ellerini kuvvetlendirdi. bir canavar gibi bir şeydi. -84Piskopos baktığı sırada ihtiyar sesini yükseltip. Konvansiyon: Fransa'da 1789 Devrimi'nden sonra cumhuriyeti ilan ederek 21 Eylül 1792-26 Ekim 1795 arasında ülkeyi idare eden devrimci meclis." "Bienvenu Myriel ha! Bu" adı işitmiştim. daha önce söylediğimiz gibi. Krallığın lağvedilmesinden sonra 749 üyeli bir uzlaşma meclisi yeni anayasayı hazırlamak üzere halk oyuyla seçildi. aforoz edilen yere vardığında güneş ufka değmiş. Piskopos ise düşünüyordu. yasal prenslerin geri dönmesinden sonra bu adamı herkese ibret olsun diye temyizsiz karar veren olağanüstü mahkemelerden birine vermemişlerdi? Falan filan. orada bir tür tarlası. 1793'te kralın idam kararının alınması sırasında Jakoben'ler karşısında ilk tayin edici yenilgiyi aldılar. Nihayet. gülümseyen ak saçlı yaşlı bir adam vardı. yapayalnız bir ruh var. günlerden bir gün şehirde bir söylenti yayıldı: Konvansiyoncu G. önce Enrage'ler sonra Danton taraftarlarını ortadan kaldırdı. Yan yarıya bir kral katili sayılırdı. Kapının önünde tekerlekli eski bir iskemlede güneşe doğru oturmuş. Bunların karşısında Komün'ün ve Saus-Culotte'un desteğine sahip olan Jakoben (Montagnard) grubu oluştu. Ne bir komşusu ne de oradan gelip geçeni bulunuyordu. düşünüyor ve zaman zaman ufka. pek yoksul. İç ve dış sorunlar. doktor aramaya gelmiş. küçük ve temiz bir kulübeydi. Vaktiyle müthiş biriydi. ön yüzüne bir asma çubuğu çivilenmişti. kâğıt para kullanma mecburiyeti getirildi. tanrıtanımaz Enrage'ler politikası hâkim oldu. neredeyse batıyordu." dedi.'ye pis kovuğunda hizmet eden çoban kılıklı bir genç. G." diyordu. "Orada. her yanını felç sarmış. bir kovuğu ve ini vardı. Devrimin şiddetini savunan kilise karşıtı. Çünkü o da için için genel izlenimi paylaşmaktaydı. kazların akbaba hakkında yaptıkları dedikodulardı bunlar. merkezi yönetim karşıtı Girondin'ler ve Brissotin'lerdi. gittikçe muhafazakâr ve ılımlı bir rota çizmeye başladı.

Bu zalimi üreten." dedi.. canlı haliyle fizyolojistleri şaşkınlığa düşürecek seksenliklerden biriydi. güçlü omuz hareketlerinde ölümü şaşırtacak bir şeyler vardı. bilim ise gerçeklerden. Bir konvansiyoncu onda biraz yasadışı bir varlık etkisi yapıyordu. İhtiyar onu gözleriyle takip ederek. Krallık. Vicdan. son saatin nasıl geldiğini bilirim. şimdi beli-85me kadar çıktığını hissediyorum. bizde doğuştan bulunan bilgi miktarıdır. Gece olacak. sanki ölümü istediği için ölüyor gibiydi." . Sadece şöyle demekle yetindi: "Yanılmış olduğumu memnuniyetle görüyorum. gövdesi hemen hemen dimdik. cehalet. "Beni kutlamayınız efendim. Yor-gunsundur. "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu. sempatiden kaynaklanmadığı için. başka herhangi bir kimseye gösterse muhtemelen vicdanı onu rahatsız ederdi." İhtiyar. şimdi kendisine 'monsenyör' diye hitap edilmemesine az da olsa çarpılmış ve hatta. kalbime vardığı zaman işim bitecek. kaderin bütün sınamalarına dayanmasını bilen bir insan hissini veriyordu. sakin. bu halk vekili ne de olsa bir zamanlar bu yeryüzünün kudretli kişilerinden biriydi." diye ekledi piskopos. "O uyurken ben öleceğim. Piskopos bir taşın üzerine oturdu. İnsan ancak bilim tarafından yönetilmelidir. hatadan. G. Güneş güzel değil mi? Her şeye son bir defa göz atmak için iskemlemi dışarı çıkarttım. kendinden emin konuşmasında. Bu dikkat. Her şeyi olduğu gibi söylemeliyiz. Dün sadece ayaklarım soğumuştu. Bunun için sabahı beklemek gerekmiyor. onu doğuran krallığın. Devrim çağıyla uyuşan bu gibi insanlardan çok görmüştü. kafa ise hayatın bütün kudretiyle yaşamakta ve ışıklar içindeymiş gibi görünmekteydi. Hiç de hasta gibi görünmüyorsunuz. "Sizi tebrik ederim. onun alışık olduğu -86bir şey değildi. Ölümün bu türlüsünde Tan-n'nın huzurunu hissettiğine emin değildi. Karanlıklar onu. Bunda belki de toz olup dağılmaya bu kadar yaklaşmış olan bir insana yakışan alçakgönüllülüğün yansımasını görmek mümkündü. Yalnız bacakları ha-87reketsizdi. Piskopos." Çocuk kulübeye girdi. "O da aynı şeydir."Benim. genellikle günaha çok yakın bir şey saydığı meraktan her ne kadar uzak durmaya çalışsa da. çobana doğru döndü: "Hadi sen yat. "Yine de kralın idamına oy vermediniz. aşağısı mermerden krala benziyordu. Yüzündeki bütün gülümseme kaybolmuştu. bir doğu masalırıdaki yukarısı etten. piskoposa elini uzattı. Can çekişmesinde özgürlük vardı. doğrudan kaynaklanan otoritedir. Ölmek üzere olan bir insanı görmeye gelmekle iyi ettiniz. ama beriki bunu tutmadı. Varsın öyle olsun. benim de piskoposum sayılırsınız. bu ciddi anda. İki uyku iyi bir komşuluk yapabilir. 'vatandaş' diye karşılık vermeye niyetlenmişti. yanlış kapı çaldığını sanırdı. Bir an için doktorlarla rahipler için âdetten olan kaba bir teklifsizlik içine girmek isteğine kapıldıysa da. Benimle konuşabilirsiniz." "Biraz. Az buçuk doktorluktan anlar. O anın tanıkları olması iyidir." Konvansiyoncu. Bu ihtiyar." Bu. Dün gece uyumadın. İşte ben bu zalimin yok edilmesi için oy verdim." dedi azarlar gibi bir tavırla. G. Parlak bakışlarında. ben bir zalimin yok edilmesi için oy verdim. Ancak üç saatim kaldığını biliyorum. sert bir konuşma karşısında. Neyse. kendi kendine konuşurmuş gibi." "Ve vicdan tarafından. kibirli ve sade bir konuşmaydı. bu konvansiyoncu. sağlıklı olduğu zamanına ait bütün davranışlarını korumuştu." Konvansiyoncu bu "yine de" sözünün sakladığı acı imayı fark etmemiş göründü. Bu adam. Bir an durduktan sonra ilave etti: "Üç saate kadar öleceğim. ben de bu saatlerde çıkmayı istedim. Herkesin bir merakı var. Muhammed'in ölüm meleği Azrail. bugün bu soğukluk dizlerime ulaştı. yanlıştan kaynaklanan otoritedir." diye cevap verdi ihtiyar. Piskopos belki de hayatında ilk defa içinde sert davranma isteği duydu. Ayaklar ölü ve soğuktu." "İyileşeceğim efendim. bu beni hiç yormaz. sesinin o dinç. bu. yine de konvansi-yoncuyu dikkatle incelemekten kendisini alamıyordu. insanın bir zalimi vardır. Sonuna bu kadar yaklaştığı bir sırada bile. oradan yakalamışlardı. yarım bir gülümsemeyle tekrar konuştu: "Öyleyse. "Demek istiyorum ki. onu görünce tersyüz döner." İhtiyar. G. Oysa konvansiyoncu ona karşı son derece açıkyürekliydi. Ben de yıldızların altında ölürüm. Piskoposa gelince. çünkü büyük kalplerdeki küçük çelişkilerin de diğerleri gibi belirtilmesi gerekir: Sırasında kendisine 'yüce efendimiz' denmesine içtenlikle gülen piskopos. Piskopos tahmin edilebileceği kadar heye-canlanmamıştı. Konuşmanın ilk kısmı ex abrupto* oldu. ne yapalım! Ömrü tamamlamak basit bir iştir.

Louis'ye mi?" ¦ Bir an sessizlik oldu. ama kötülüğün kökünü kazımanın bir görev olduğunu hissediyordum. ama yüce Fransız Devrimi toplumun bütün gizli bağlannı gevşetti. Nurlar saçan değneği. aydınlattı. Kimin için gözyaşı döküyorsunuz siz? Masum bir çocuk için mi? Öyleyse tamam. "Hangisine karşı çıkıyorsunuz? Cartouc-he'a mı? XV. Değirmen artık yok. Masumiyetin soyluluk unvanına ihtiyacı yoktur." Piskopos. İsa'nın gelişinden bu yana insanlığın ilerleme yolunda attığı en güçlü adımdır. 93'ten eskiye gitmemiz. Louis'den söz ettiniz. Bence." dedi piskopos. sökecek şafağa oy verdim. Paçavralar içindeyken de. Louis?" diye ekledi. Kardeşliğe. ne demezsiniz! 93!" Konvansiyoncu adeta ölümcül bir ihtişamla iskemlesinde doğruldu ve ölmek üzere olan bir insanın çıkarabileceği kadar yüksek bir sesle haykırdı: "Hah! Tam üstüne bastınız! 93! Bu sözü bekliyordum. yani kadın için fuhuşun. Louis'ye gelince. Yoksa. XV. çocuk için zulmün son bulması için oy verdim. Sizinle beraberim." "Yıktınız. ama fikirlerde tamamıyla ortadan kaldıramadık. "Ya XVII." dedi. Bir insanı öldürmeye hakkım olduğuna inanmıyorum. Masumiyet kendi kendinin tacıdır efendim. sakinleştirdi. Zihinleri yumuşattı." "Hakkın da öfkesi vardır sayın piskopos ve hakkın öfkesi bir ilerleme unsurudur. On beş yüzyıl sonra bu bulut patladı. XVII. insan soyunun üzerine devrilîrken bir sevinç kâsesine dönüştü. . Bir çalı alıp mabedin tozlarını temizledi." diye devam etti konvansiyoncu G. rahip merhamet adına. ama içine öfke karışmış bir yıkıma karşıyım. Hataların. belki kendi kendine itiraf etmiyor ama içinde bir şeylerin söndüğünü hissediyordu. bütün eziyet çekerek ölenler. Konvansiyoncu. doğrulan aksesuarla-rıyla birlikte sevmiyorsunuz. Ama yine de soğukkanlılığını korudu ve şu cevabı verdi: "Hâkim adalet adına konuşur. yeryüzünde dalga dalga uygarlık selleri akıttı. Cumhuriyete oy verirken. -90Cartouche'un kardeşi olan ve sırf Cartouc-he'un kardeşi olduğu için suçlanan Greve Meydanı'nda koltuklarından asılıp ölünceye kadar öylece bırakılan masum çocuk." "Karşımızda olumsuz yanlar bulunan bir sevinç. önyargıların yıkılması. ama rüzgâr hâlâ esiyor. Herodes'in veliahtından çekinmiyordu." "Mösyö. * Lat: İsa'nın sözü. ben de sizinle birlikte ağlarım. Oysa İsa severdi. Fransız Devrimi. küçük çocuklar arasında fark gözetmiyordu. Yolsuzlukları yıkmak yetmez. Bizler eski dünyayı düşürdük ve eski dünya bu sefalet küpü. bunlara oy veriyordum. örf ve âdetleri değiştirmek gerekiyor. Bin beş yüz yıl boyunca bir bulut oluştu. kabul ediyorum. size dediğim gibi. ki bu da zaten daha yüksek düzeyde bir adaletten başka bir şey değildir. Latince: Hazırlıksız." Piskopos mırıldanmaktan kendini alamadı: "Evet. "Israr ediyorum. Siz şimdi bu yıldırımın davasını yapıyorsunuz. . "Bana XVII.. Kendisini belirsiz ve garip bir şekilde sarsılmış hissetmekteydi. "Bırakın küçük çocuklar bana gelsinler. "Doğru. Lo-uis'nin torunu olan ve sırf XV. ipek şallar içindeyken olduğu kadar onurludur. Önyargıların ve hataların çökertilmesine yardım ettim. -88Konvansiyoncu devam etti: "XVI. Sinite parvulosl. kabul. Eksik -89bir adım. yatıştırdı. Piskopos geldiğine neredeyse pişman oluyordu.Monsenyör Bienvenu. 1814 denilen geçmişin o uğursuz geri dönüşünden sonra o sevinç ve neşe kayboldu! Yazık! Eser tam değildi. kendisi için yeni olan bu dili biraz şaşırmışçasına dinliyordu. "Üzüntüyle karışık bir sevinç de diyebilirsiniz. Louis öncesinden itibaren gözyaşı dökmeye başlamamız gerekir. Bir noktada anlaşalım. Zalimin devrilmesi yönünde oy verdim." Piskopos alçak bir sesle. Konvansiyoncu tekrar söze başladı: "Ah! Rahip efendi. Bir yıldırımın hata yapmaması gerekir. insanlığın taç giyme törenidir." -91bütün aşağıdakiler ve yukandakiler için mi ağlıyorsunuz. kral çocuğu için mi? O zaman düşünmem gerekiyor. aydınlığı getirdi." dedi piskopos. eski rejimi yıktık. Ama öyleyse. beraberliğe. Louis ha! Hele bir bakalım. Louis'nin torunu olduğu için suçlanan Temple kalesinde işkenceyle öldürülen masum çocuktan daha az merhamete layık değildir. kaba bir doğruluk va-aziydi. Ben kral çocukları için sizinle birlikte ağlarım. Fransız Devrimi. "XVII." Ve sabit bir bakışla konvansiyoncuya bakarak. bu gibi isim yakıştırmalarını sevmem. Yıkmak faydalı olabilir." "Hepsi için ağlıyorum. bütün çocuklar. bütün masumlar. erkek için köleliğin. İyi oldu." dedi piskopos. Ve bugün. Barabbas'ın veliahtına yaklaşırken. Kim ne derse desin vız gelir.* diye haykırdığı zaman. yeter ki siz de benimle birlikte halkın evlatları için ağlayın.. hayır dedim. piskoposun kolunu yakaladı.

gözlerinde hâlâ bilincinin tamamen yerinde olduğunu gösteren bir pırıltı vardı. herhalde orada yol kavşağındaki baltalığın gerisinde bırakmış olmalısınız. halktan yana eğilmesi gerekir. armalı. ya Saulx-Tavannes nedir. ama Bossuet -94adının bu şekilde kullanılması ağrına gitmişti. kötü bir şekilde de gelmedi. güzel. Servetleriniz. ayrıca ek masraflar için on bin frank. bana da sizin düşüncelerinizi çürütmekle yetinmek yaraşır. Gerçi isminiz belli belirsiz kulağıma kadar geldi ve söylemem gerekir ki. insanlığın gücünün devasa bir onaylanışı olan devrimin dışında. "giyotine alkış tutan Marat için ne dersiniz?" "Protestanlara reva görülen eziyetler üstüne Te Deum okuyan Bossuet için ne dersiniz?" Cevap ağırdı. Kullanmayacağıma dair de söz veriyorum. kilisenin bir prensi. İyi. Piskopos titredi. sizi tanımıyorum. Devam etti: "Şuradan buradan birkaç söz daha edelim istiyorum: Bütünüyle ele alındığında." dedi piskopos. ama çelik bir hançer sertli-ğiyle doğruca hedefe saplanıyordu. ama bu beni sizin manevi kişiliğiniz hakkında bilgi sahibi yapmaz. Siz burada." dedi.: Bir solucanım.mutfakları. belki de bana hikmet getirme iddiasıyla buraya gelmiş olan sizin gerçek değeriniz. Konvansiyoncu sık sık. "Evet mösyö. bana XVII. öndeki ve arkadalû uşaklanyla tören arabalarında caka satan bir kişi! Siz ünlü bir kilise adamısınız. ne yazık ki bir tepkidir. saray. "Eğer terazi bir yana eğilecekse. Bu. Dediğim gibi. değil mi?" "Evet. Sessizliği konvansi-yoncu bozdu. arşidüşes ve Kraliçe Marie-Antoinet-te'e . 93. G. zengin sofralar." dedi piskopos. sorumu tekrarlıyorum: Kimsiniz? Bir piskopossunuz. Siz onu amansız buluyorsunuz. rica ederim? Peder Duchene gaddardır. hayatın bütün maddi nazları."Demek eşit olarak!" diye G. kitapları olan. Mösyö. Becerikli kişiler. siz ne hakla gelip beni sorguya çekiyor. kıvrılan başpar-mağıyla işaret parmağı arasına aldığı yanağını sıktı ve can çekişmekte olan birinin hayatta kalmak için son gücünü harcadığı sırada görülen türden bir bakışla piskopostan hesap sormaya başladı. para. cumaları su ördeği yiyen. altın yaldızlı. bana yardım eden bu çocuktan başka kimseyi görmedim. sofrasında iyi yemekler bulunan. ama Montrevel'e ne ad verirsiniz? Fouquier-Tinville rezilin biridir. yumuşak bir tavırla konuştu: "Öyle olsun efendim. -93Piskopos. -92arabanızın sesini duymadım. peki ama Lamoignon-Bâville'e ne dersiniz? Mail-lard bir felakettir. Hem sonra bakın hepsi bu kadar da değil. Ama bana açıklar mısınız. En parlak zihinlerin bile tabuları vardır ve bazen mantığın saygısızlıklarından kendilerini belirsiz bir şekilde incinmiş hissederler. öz değeriniz nedir. bu belki pek çok şey söylüyor ya da yeterince söylemiyor. haykırdı. Bir dirseği üzerinde doğruldu ve sorguya çeken ya da yargılayan bir kimsenin farkında olmadan yaptığı gibi. halk denilen babacan saf adamı kandırmanın çeşitli yollarını bilirler. peki ya o krallık? Carrier bir hayduttur. peki peder Letellier'ye hangi sıfatı layık bulursunuz? Jourdan-Coupe-Tete bir canavardır. Söyleyin. okkalı papaz ödeneği alan -Digne piskoposluğu için her ay muntazaman on beş bin frank. Şimdi yukarıdan alma sırası konvansi-yoncunun. sarayım ve uşaklarım nasıl oluyor da merhametin olmadığını. zengin sofram ve cumaları yediğim su ördekleri. ama bunları size karşı kullanmamam yerinde olur. benim şurada ağaçların iki adım ötesinde duran arabam. kiminle konuşuyorum? Siz kimsiniz?" Piskopos başını önüne eğerek cevap verdi: "Vermiş sum. Neredeydik? Ne diyordunuz? 93'ün zulmettiğini söylüyordunuz. Sırası gelmişken söyleyeyim." Yine bir sessizlik oldu. halk uzun zamandır acı çekiyor. Ben buralara geldiğimden bu yana bu kapalı çevrede tek başıma yaşadım. * Lat." 'Teşekkür ederim. atlar. "Size cevap vermeden önce beni bağışlamanızı rica ediyorum. nimetleriniz bu tartışmada size karşı elimde bulunan bazı avantajlar. Ne var ki. Siz benim fikirlerimi tartışıyorsunuz. mösyö. Size ince davranmam gerekirdi. ama Louvois Markisi kadar değil. bir bulutu uzaklaştırmak istermiş gibi elini alnının üzerinden geçirdi. uşaklar. dışarıya bir adım bile atmadım. Çünkü halk. Kısacası. benim misafirinisiniz. boynunu bükme sırası ise piskoposundu. beni aydınlatmıyor. devam etti: "Şimdi benden istediğiniz açıklamaya gelelim. son soluklara kansan can çekişmenin verdiği tıkanıklık ikide bir sesini kesiyordu. daha uzun zamandır ıstırap çekiyor. Bana piskopos olduğunuzu söylüyorsunuz. benim evimdesiniz. zulmedici. adeta bir patlamaydı. Louis'den söz ediyorsunuz. yirmi beş bin livre-lik gelirim. bir erdemi bağışlamanın bir görev ve 93'ün zulmedici olmadığını ispat ediyor?" Konvansiyoncu. toplam olarak yirmi beş bin frank. zorlukla nefes almaya başlamıştı. verecek cevap bulamadı. "Hata yaptım efendim. Ama bu bir şey ifade etmez. hepsi de sizde ötekilerde olduğu gibi var ve ötekiler gibi bu zevklerden tadıyorsunuz."* "Saltanat arabasında gezen bir yer solucanı ha!" diye homurdandı konvansiyoncu. gelirli kişilerden biri.

Yıllardan beri. -96Kısa bir sessizlikten sonra ihtiyar parmağını gökyüzüne doğru kaldırarak: "Sonsuzluk varolan tek şey. Ülke topraklan işgal edilmişti. Meyvesi. haklar ve ilkeler vardı. onları yok -97ettim." dedi. buz gibi bir soğukluktan derece derece heyecanın son kertesine geçmişti. Ülkem beni göreve çağırdığı. o vardır. Fransa tehlikedeydi. kalan birkaç saatlik ömrünü bir dakikada yaşayıp bitirmişti. Gözyaşları solgun yanağından aşağıya süzüldü ve bakışı derinliklerde kaybolmuş. kendi düşmanlarımı ve sizleri korudum. urbanist Sainte-Claire en Beaulieu manastırını 1793'te ben kurtardım. Onun en ürkütücü darbelerinden insan soyuna yönelik bir okşayış doğuyor. Ne istemeye geldiniz?" -98"Takdis etmeye. İşte. ama 1685'te Büyük Louis devrinde. alçak bir sesle ve kendi kendine konuşarak. dinsiz hizmetkârı olamaz. piskoposun içindeki bütün kaleleri birbiri ardına. Ve bu sırada cellat kadına. karalandım. ama bunu vatanın yaralarını sarmak için yaptım. Sırasında. inceleyerek ve seyrederek geçirdim. alaya alındım. Piskopos anladı. şimdi de fakirim. sürüldüm. hazinenin mahzenleri parayla öylesine tıklım tıklım doluydu ki. Merovingien krallarının yazlık saraylarının olduğu yerde. takibata uğradım. buz gibi soğuk yaşlı eli tuttu ve ölmek üzere olan adamın üzerine eğildi. Emre uydum. Göğüsleri sütle. zavallı cahil kalabalığın gözünde lanetli bir yüzüm var ve ben kimseden nefret etmeden. Orada işte. bu kapalı gözlere baktı. direğe bağlanan o zavallı Protestan kadına da acırım. daha iyi bir dünyadır. Bunlardan sonra da kovuldum. bense Arbre-Sec Sokağı'nda yirmi iki meteliğe yemek yiyordum. altın ve gümüşlerin ağırlığı altında neredeyse çatlayacak olan duvarlarını desteklemek gerekmişti. zorbalıklar vardı. kekeleyerek. Devletin büyüklerinden biriydim. Durum fazlasıyla benim lehimde.acırım. yüreği ıstırapla şişi-yordu." Ve konvansiyoncu. vakit daralıyordu. bu son sözleri yüksek sesle ve vecd titreyişleri içinde. göğsümü gerdim. Sözünü bitirince gözleri kapandı. "ben hayatımı düşünerek. ak saçlarıma rağmen birçoklarının beni hor görme hakkını kendinde bulduğunu hissediyorum. bir şey görür gibi söylemişti. Susuyorum. acı çekenleri rahatlattım. Şu halde onun bir ben'i vardır. Gelecek. ama yol almıştır. insanlık hırpalanmış. bu emzikli anaya. bunu bana emrettiği zaman altmış yaşındaydım. onlarla mücadele ettim. Bir anaya reva görülen bu cehennem işkencesine ne dersiniz? Mösyö. bu buruşuk. buraya bir rahip olarak gelmiş. Fakirlere yardım ettim. Belliydi ki. ruhun soyluluğundan gelen bir yavaşlıkla. Söylediği sözler. Sonsuzluğun bir •ben'i olmasaydı. Harcadığı çaba onu tüketmişti. onu çocuğunun ölümüyle vicdanının ölümü arasında bir -95seçim yapmaya zorlayarak. insanlığın kötü bir rehberidir. Ölmekte olan adam. bu göğüsleri göre göre açlıktan çığlıklar kopararak can çekişiyordu. Belki de tükenen gücünden çok. Oysa. savundum. başlangıçtaki katı fikirlerini yeniden dile getiren şu sözler çıktı: "İlerlemenin Tann'ya inanması gerekir. İnsanlığın ışığa doğru yürüyüşünü daima destekledim ve bazen de acımasız ilerleyişe karşı direndim. Mihrabın örtüsünü yırttım. Bir titreme geçirdi. Ve yere diz çöktü. şunu hatırınızda iyi tutun. Onlara sadece gökyüzünü göstermekle yetindi. onu ölümde bulunan şeye yaklaştırmıştı. Ölmek üzereyim. Şimdi seksen altı yaşındayım. Tann'yı inkâr eden. İyiliğin. İstismarlar vardı. Monsenyör Bi-envenu'nun en kutsal direnme kaynağını oluşturan bu kaleden. nefretin beni içine attığı yalnızlığı kabul ettim. Kısa kesiyorum. Görevimi gücüm yettiğince yerine getirdim ve elimden geldiğince iyilik yaptım. Ama yine de geriye içlerinden biri kalıyordu ki. herkesin içinde aşağılandım. Hatta Flandre'da Peteghem'de. "Saat. piskoposa artık bakmayarak sakin sakin ilave etti: "Evet. izlendim. Piskopos. 'Dininden dön!' diyordu. "Mösyö. ilerlemenin haşinliklerine devrim denir. sonsuzluğun ben'i Tanrı'dır.'den söz etmek istediler. Tann'nın saatidir. eziyet gördüm. O son an geliyordu. ." Konvansiyoncu. "Ey sen! Ey ideal! Yalnız sen varsın!" dedi. Zengin değildim." dedi. doğru. başka bir deyişle. Devrimler sona erdiği zaman farkına varılır ki. Gökyüzüne doğru baktı ve gözleri doldu. ölmek üzereyim. onları ilan ettim ve imanım olarak benimsedim. lanetlendim. sonsuzluk var olmazdı. Aç ve solgun yavru. anlatılması imkânsız olan bir sarsıntı geçirdi." İhtiyar halk temsilcisi cevap vermedi. Fransız devriminin kendi nedenleri vardır. Yüzüne gölgeli bir gurur damgasını vurmuştu. teker teker ele geçirdiğinin farkında değildi. Boş yere karşılaşmış olmamız sizce de hayıflanacak bir şey olmaz mı?" Konvansiyoncu gözlerini açtı. Piskopos evine derin düşüncelere dalmış olarak döndü ve bütün geceyi dua ederek geçirdi. ben onun sının olurdu." dedi piskopos. Ertesi gün bazı yürekli meraklılar ona konvansiyoncu G. o zaman o sonsuz olamazdı. Piskopos tekrar başını kaldırdığında kon-vansiyoncunun yüzüne onurlu bir ifade gelmiş ve son nefesini vermişti. onun öfkesini bağışlatacaktır. emzikteki çocuğundan koparılıp yan beline kadar çıplak olarak çocuğunun karşısında.

Öyleyse birkaç yıl geriye dönelim: Mösyö Myriel'in piskoposluğa terfi edilmesinden bir süre sonra imparator. Bir Sınıflandırma Bu söylediklerimize bakarak. üşüyen insanlar var. Anlaşılan bir dağ bölgesi piskoposluğunun. "Bereket versin ki. bir de üç dört özel konferansa ka-tjdı." Bir gün. Öyleyse oraya gitmenin anlamı ne? Orada görülecek ne vardı? Demek bir ruhun şeytan tarafından götürülüşünü görmeye meraklıymış. ne saçında bir yanık. Üzerlerinde açık bir kapı etkisi yaptım. alçalma devrinde Napoleon'a karşı buz gibi bir tavır . güzel kıyafetler! Bütün bunlar bir hayli can sıkıcı olsa gerek." diye cevap verdi piskopos. ne tırnağında bir karalık. doğayla iç içe. Başka bazı garip şeyler arasında. Zaten bu devrimcilerin hepsi de imansızdır. Ne var ki. belki de Fransız Kilisesi'nden çok. şapkada saygıyla karşılıyorlar. onu başka birtakım piskoposlarla birlikte imparatorluk baronu yapmıştı. köyde ve yoksulluk içinde yaşayan piskoposu olarak bu seçkin kişiliklerin arasında. bu sefaletten bir parça olsun kendi üzerinde taşımadan. Bütün bu aşın gereksiz şeylerin kulağımın dibinde durmadan bağırıp. yoksulluktur. bütün o kederli insanlara. Eski konvansiyon meclisi üyesi G. Bu acele dönüş hakkında kendisine soru sorulduğunda: "Onları rahatsız ediyor. Oysa çalışmanın -101tozu gibi. meclisin havasını değiştiren bazı fikirler ortaya atıyordu ki hemen Dig-ne'ye geri döndü. Bir rahibin fakirlere yakın olması gerekir. yine söylendiğine göre. güzel halılar. Ama yalnızca bir -100oturuma. Bilindiği gibi. lüksten nefret. onların temsil ettikleri şeylerin ve törenlerin dışında bir suçtur. O 'ihtiyar G. böyle bir tutum almayı herhangi bir şekilde düşünmüş olabileceğini farz ederek. alçağı'na yapılan her ima onu garip düşüncelerin içine savuruyordu. kilisenin ve devletin saygınlığının söz konusu olduğu sorunlarda suskun dururdu. Na-poleon tarafından Paris'te toplanan Fransa ve İtalyan piskoposları Sinod meclisine katılması için davet edildi. Hiç şüphesiz Digne piskoposu böyle düşünüyordu. yüce efendimizin ne zaman kırmızı külah giyeceğini merak edenler var. ölüm halindeki böyle bir hastanın başucu muydu? Dine dönme ihtimali yoktu elbette. burada kısaca belirtmek belki yerinde olur. ne vücudunda bir damla ter.O günden itibaren piskopos. dışarının havasını içeri estiriyordum. 'yüzyılın fikirleri' diyebileceğimiz düşünceleri paylaştığını sanmamalıyız. Notre-Dame'da toplandı ve ilk toplantısını 15 Haziran 1811 günü Kardinal Fesch'in başkanlığında yaptı. Zaten onun bazı hassas konularda. Servet sahibi bir rahip sağduyuya aykırı düşer. en önemli meslektaşlarından birinin evinde bulunduğu bir akşam ağzından şu sözler kaçmıştı: "Güzel saatler geçiriliyor. Toplantıya katılan doksan beş piskopos arasında Mösyö Myriel de vardı. kendisini nüktedan sayan küstah türünden varlıklı dul bir bayan ona şu çıkışta bulundu: "Monsenyör. Hepsi bu. ondan hoşlanmathışlardı. hele hele bir piskoposta hayır ve yardımseverliğin ilk kanıtı. küçüklere ve acı çekenlere karşı şefkatini ve kardeşliğini bir kat daha artırdı. Bu nedenle Mösyö Myriel de. Devrin ilahiyatıyla ilgili tartışmalarına az karışır. Bu 'kırsal kesim ziyareti' elbette şehrin küçük topluluklarında fısıldaşmalara neden oldu: "Piskoposun yeri. Hiç kimse. Her ne kadar Monsenyör Bienvenu bir politikacıdan başka her şey idiyse de. insan gece gündüz durmaksızın bütün o mutsuzlara. bu ruhun onun ruhunun önünden bu geçişinin ve o büyük vicdanın onun vicdanı üzerine yansıyışının." -99•m I "O! O! İşte önemli bir renk. sıcağıyla ısınmayan insan düşünülebilir mi? Sürekli olarak kızgın bir fırının başında çalıştığı halde. kilise adamlarının gözünde lüks." Gerçek şu ki. Burada bir portre çizdiğimize ve hiçbir şeyi saklamak niyetinde olmadığımıza göre. ile rastlaşması ya da belki daha uygun bir deyişle kavuşması. sanatlara karşı olan nefreti de içinde taşır. Öyle anlaşılıyor ki." Şunu da sırası gelmişken söyleyeyim ki. piskoposun kusursuzluğa yaklaşmasına bir katkısı olmadığını söyleyemezdi. üzerinde bir tür şaşkınlık izi bırakmış ve bu da onu daha yumuşak bir insan yapmıştı. Monsenyör Bienvenu'nun 'filozof bir piskopos' ya da 'yurtsever bir rahip' olduğu sonucunu çıkarmaya kalkarsak çok yanılırız. Sinod." cevabını verdi. 5-6 Temmuz 1809 gecesi papanın tutuklanması olayı meydana geldi. lüksün hayırseverliğe girmeyen alışkanlıklara yol açtığı düşünülmektedir. yoksullar var!' demelerini hiç istemezdim. onu külahta hor görenler. Ama üstüne fazla gidilecek olursa. Bir başka defa da şöyle dedi: "Ne yapalım? O saygıdeğer monsenyörlerin hepsi birer prens." 11. Bu nefret. bütün o yoksullara dokunup durabilir mi? Kor bir ateşin yanında durup da. 'Aç insanlar var. akıllıca bir nefret değildir. Bense yoksul bir köylü piskoposum. ne de yüzünde bir kırıntı kül olmayan bir işçi düşünülebilir mi? Bir rahipte. devrin siyasi olayları karşısındaki tutumunu. papalığa yakın olduğu görülürdü.

"Kalbimin üstünde üç kurbağa taşımaktansa ölmeyi tercih ederim. Bir rahipti. Bu kitabın konusunu ancak dolaylı olarak ilgilendiren sorunları derinleştirmeden. Ama yükselenlere karşı olduğunda hoşumuza giden şey. biri general. ama piskoposunu da seven halk -o uysal ve aciz sürü. o zamana kadar suspus duran Yasama Meclisi'nin. alçakgönüllü ve saygıdeğerdi. bin iki yüz kişilik bir kuvvetin başında sanki kaçıp kurtulması istenen biriymiş gibi imparatorun peşini takip etmekle yetinmişti. Tann'nın Monsenyör Bienvenu'yu hiç de siyasi bir görev için yaratmadığını kabul et-103mekle birlikte. Oysa ki biz ilahi takdir işe karışıp. Napoleon'un önünde açılan Waterloo uçurumu uzaktan hayal me-yal seçilirken. "İngiliz tozluğu takmış damla illetli pinpon! Kuyruklu saçıyla Prusya'ya defolsun. 1815'te. sonunda işinden attılar. öteki vali iki erkek kardeşi -102vardı. . büyük bir ulusla büyük bir adamın uçurumun kenarında birbirleriyle sarmaş dolaş olmasındaki ihtişamlı ve dokunaklı yanı herhalde hor görmemesi gerekirdi. Bu biçare. zaten bu da iyilik etmenin bir başka biçimidir. Şeref lejyonu nişanında artık imparatorun profili görünmez olduğundan beri.takındığını eklemek zorundayız. alkışlanması bir hataydı. darbelerini indirmeye başladığı zaman. sadece şunu söylemek isteriz: Gönül isterdi ki. Napoleon karşısındaki tavrı bile. 1814'te. bu büyük zihinde de. hakikatsever. ara sıra ağzından o devirde kanunun 'bozguncu sözler' diye nitelendirdiği düşüncesizce bazı sözler kaçırırdı. kenara çekilip meydanı ona bırakıyoruz. önce ilahlaştırdığına. iyiliksever ve iyilik isteyiciydi ki. yüzünü üzüntü bulutlarının kapladığı zamanlar olmuştu. ordunun ve halkın o kader mahkûmuna hazin bir halde alkış tutmasında -104gülünecek bir taraf yoktu ve o zorba hakkında her türlü çekince kaydı saklı kalmak şartıyla. Hatta. hafif yollu azarladı ve katedrale kapıcı yaptı. Cassette Soka-ğı'nda emekli hayatı yaşayan mert ve saygı gören öbür kardeşine yani eski valiye yazdığı mektuplar ise hep daha sevecen oldu. hak ve özgürlük adına bir protestoyu. o yüksek vatan sevgisi. Prusya ile İngiltere'yi." diyordu. Böyle bir adama muhakkak ki siyasi kanaatler taşımamak daha çok yaraşırdı. o hain mareşallerin karşısında rezillikten rezilliğe düşen. Elbe Adası'ndan geri gelişinde onu gerçekten görmeyi reddetti ve Yüz Gün Saltanatı sırasında kendi piskoposluk bölgesinde imparator için toplu dualar okunmasına yanaşmadı. 'siyasi kanaat' denilen şeyleri. 1813'ten itibaren bütün Napoleon aleyhtarı gösterilere ya katıldı ya da alkış tuttu. 1812 bizi gevşetmeye başladı. sonra hakaretler yağdıran o senatonun karşısında. XVIII. çünkü Cannes'a çıkış sırasında Provence'da komutanlık yapan general. daha uysaldı. son anda yok etme hakkına sahip olabilirler. Yükselme devrinde suçlamalarında inatla direnmeyene. Daima ezeli ve ebedi şeylerle meşgul bu şefkatli. adalet ve şefkati huzur içinde seyretmekten. nişanını taşımak zorunda kalmamak için. tatlı ve yumuşak davranışlarıyla Digne şehrini dokuz yılda adeta şefkatli bir aile sevgisi ve say-gısıyla doldurmuştu. Mücadeleyi ancak tehlikede olduğu sürece severiz ve her durumda ancak ilk andan itibaren mücadele verenler. Austerlitz lejyonerlerin-den kartal gibi Bonapartist bir adamdı. Digne piskoposu gibi bir kalp taşıyan bir kişinin. burukluk duyduğu." -105diyordu. mutlak güce sahip bir Napoleon'a karşı gururlu muhalefeti. Düşüşün tek yasal yargıcı. en büyük felaketler ufukta belirmişken. başarıların kötü içyüzünü açıkça ilan edendir. günümüzde her türlü verimli düşüncenin temelini oluşturması gereken o yüce ilerleme özdeyişiy-le. demokrasi ve insanlık inancıyla asla karıştırmıyoruz. Napoleon'un kendisine vermiş olduğu nişanda bulunan imparator sureti olan kabartmayı dindarca bir huşu ile bizzat çıkarmış ve yerini delik bırakmıştı.' turada konuşan bizden belki de daha hoşgörülü. söylemek gerekir ki. imparatoruna tapan. Belediye binasının kapıcısını bu işe imparator yerleştirmişti. adil. düşenlere karşı olduğunda o kadar hoşumuza gitmez. Kız kardeşi Matmazel Baptistine'den başka. sanki dolaylı olarak bağışlanmıştı. artık iç kıyafet talimatnamesine göre giyinmiyordu. Demek oluyor ki. bir bilgeydi. yukarıda kınadığımız ve bu yüzden onu neredeyse sert bir şekilde yargılamaya hazır olduğumuz siyasi düşüncelerinde bile. Louis ile yüksek sesle. doğru. putunun hem ayaklarını yalayıp. Bunun dışında o. En çok nefret ettiği iki şeyi. zeki. 1813'te. Fransa bu felaketlerin uğursuz bir şekilde yaklaştığını hissederek ürpertiler geçirirken. gerçeklik. kendi deyişiyle. Eski muhafız alayının yaşlı bir astsubayı. Monsenyör Bien-venu kral yanlısı olmasın ve bu dünyanın ham hayalleri ve sosyal olayların fırtınalı gelgitleri üzerinde açık seçik parladıklan görülen üç lekesiz ışığı. hem üstüne tüküren o putperestlik karşısında başını tiksintiyle başka tarafa çevirmek bir görevdi. Monsenyör Bienvenu'nun da taraf tuttuğu. yürekten gelerek alay ediyor. Düşüncemiz yanlış anlaşılmasın. Monsenyör Bienvenu kutsal faaliyeti. İkisine de sık sık mektup yazardı. bir insandı. bu sessizliğini felaketlerden cesaret alarak alçakça bozması ancak öfke ve nefretle karşılanacak bir şey iken. bakışlarını başka bir yana bir an çevirmesin. Paris'te.tarafından kabul edilmiş. yaşayan âna ait tutkuların gölgesi dolaşmıştı. Karısı ve çocuklarıyla aç bilaç sokakta kaldı. onun yerine hiçbir şey koymak istemiyor. O kadar ileri gitti ki. Birincisine bir süre kırgın davrandı. aynı paralellikte lanetlemek onu çok memnun ediyordu. Piskopos onu çağırttı. kötülük karşısında susmak düşer. tehlikeli ama haklı bir direnişi anlar ve hayranlıkla karşılardık.

kendi halinde bir kişi olan Monsenyör Bienvenu. yaltaklanan-lara ve kayırılanlara. bir piskoposun çevresinde de daima küçük bir rahipler mangası bulunur. becerikli bir insansınız demektir. bir yerde. gözdeye de o kadar büyük bir kilise bölgesi düşer. sizi büyük kişi sanırlar. Koruyucunun ruhani yetki sahası ne kadar genişlerse. Ve kardinallik ile azizlik arasında ancak bir oy pusulasının dumanı kadar uzaklık kalmıştır. Bunlar piskoposluk sarayında ortalığı kolaçan edip. teori bu. katedral görevleri yağdırır dururlar. tekrar söyleyelim. takkesi üç katlı papalık tacını hayal eder. ardından papanın özel kalem müdürü. o mesleğin tepesindeki kişilerin peşindeki korteji oluştururlar. başarının uşak üniformasını sırtında taşımakta ve onun bekleme odasında hizmet etmektedir. çevrelerine. Herhalde tutku. Her papaz. dinle diplomasi arasında birleştirici halka görevi gören. Başka yerlerde koca külahlılar olduğu gibi kilisede de koca kavuklular vardır. toy papazlar' diye bahsettiği şey budur işte. yeteneğin ve kapasitenin ürünü sayılıyor. bölge müfettişlikleri. derken yüce mahkeme kararlarının yazıcısı. Saygınlıklarının ve kudretlerinin kırıntılarını çevreye tatlı. Danışma kurulu üyeleriyle yardımcıları da onun gibi biraz halktan. ihtişamlı 'şimdinin' etrafında dururlar. tehlikelf bir komşudur. piskopos kılıklı piskoposlardır. papaların seçildiği meclisin yolunu açar. Mutlu olun. yağlı. Galip gelen kişi saygı görür. şüphesiz bu arada dua okumasını da bilen. onun gölgesinde yeşermeye kalkışma deliliğini göster-108miyordu. zengin. daha ilahiyat okulundan çıkar çıkmaz Aix ya da Auch başpiskoposları aracılığıyla kendilerinin önerilmesini sağlayıp çarçabuk çekip gidiyorlardı. Bolluk ve refah. nice genç rahip. küçük terfiler halinde dağıtırlar. uydularını da peşleri sıra ilerletirler ve bu. sosyetede yeri olan. papazların gelirini aşağılamayı gerektirmez. Monsenyör Bienvenu'nun Yalnızlığı Tıpkı bir generalin çevresindeki genç subaylar olduğu gibi. Çünkü. başarının tezahürü aşağı yukarı üstünlüğün ortaya çıkışıyla aynıdır. Biraz nüfuzlu bir piskoposun. Şu sevimli Saint François de Sales'in. Bunun yolunu yapmayı bilmeli. Juvena-lis'le Tacitus'a bu durumda sadece homurdanmak kalmıştır. o ise olgunluğun ve bilgeliğin en üst düzeyindeydi. diyakos yamaklığı için atlama taşıdır. düzenli bir şekilde yükselip. Bu arada kendileri de piskoposluk görev ve unvanlarını beklerler. Her metropolün bir kurmay heyeti vardır. . Müridi olmayan hiçbir güç ve iktidar yoktur. Başpiskopos olabilmiş bir piskopos ve kardinal olabilmiş bir başpiskopos kardinal olmak için size. Sonra. Bu hiç çevresinde dönen genç papazlar olmamasından belliydi. Bu münzevi bir hayat yaşayan ihtiyar için herhangi bir gelecek düşünülemezdi. Yeteneğin tıpatıp benzeri olan başarı her şeyden önce tarihi aldatır. Piskoposuna yaranmak. yukanlardaki kargaşalıktan üstümüze damla damla yağıp duran ders işte budur. Piyangoda kazandınız mı. sanki hareket halinde bir güneş sistemidir. saraya yerleşmiş. bütün sorun burada. Monsenyör Bienvenu'nun yalnızlığı şundan geliyordu: Biz karanlık bir toplumda yaşıyoruz. Günümüzde papaz. kim bilir? Belki de inanarak. Onun için insanlar bu uyuz türü erdemden kaçarlar. rahipten çok. hemen hemen resmileşmiş bir felsefe. ne de olsa herkes yükselmek ister. Sırası gelmişken söyleyelim: Basan iğrenç yüzlü bir şeydir. Başarınız. size iflah olmaz bir yoksulluk verir. Ne mutlu onlara yaklaşanlara! Saygıdeğer kişiler olduklarından. Şanslı iseniz gerisi kendiliğinden gelir. Saçtıkları ışık. uydularını da allara boyar. Roma da hemen şu-107racıktadır. yoksul. ilerlemek için gerekli olan mafsallarda kilitlenme yapar. bütün o göze girmesini bilen gençlere. Hiçbir yükselme hırsı. ne mutlu ona! Alçakgönüllü. sözün kısası. bir ilahiyat okulunun nasıl bir tutkular fidanlığı olduğunu varın bir düşünün! Yüzüne baksan kızaran nice koro şarkıcısı çocuk. Toplum için. başarının kapı-109sında hizmetçiliğe girmiş. kendisine kolaylıkla yetenek adını veriyor. koca kavuklular sırasından sayılmıyordu. Günümüzde. isteyeceğinizden fazla fedakârlık yapma gayreti bulaştırabilir. onun gibi kardinalliğe kapısı olmayan bu göreve kendilerini hapsetmiş ve tıpkı piskoposlarına benzeyen yaşlı başlı adamlardı. becerikli. Havarilik. her şeyin yerli yerinde olmasını sağlarlar ve mon-senyörün gülümsemeleri çevresinde nöbet tutarlar. ilahiyat okulu azizciklerinden olu-106şan bir devriye kolu bulunur. Yetiştirdiği gençler. başlarında Perrette'in süt güğümünü taşırlar. gelir getiren görevler. sadaka eminlikleri. Özveri ateşiyle yaşayan bir aziz. Monsenyör Bienvenu'nun yanında yükselmenin imkânsızlığını o kadar iyi anlıyor-lardı ki. Erdemle olan yalancı benzerliği insanı aldatır. Her mesleğin heveslileri vardır ve bunlar. kendisi de aklanarak. kral olmaya kadar varan tek insandır. Kendileri yükseldikçe. Paris'te 'başarılı olamamıştı'. Dünyaya takkeli gelin. Görmüş olduğumuz gibi. ruhani bölgeler. yalnız şu farkla ki. Başarmak. onlar bitmişlerdi. Her mutluluğun. her zenginliğin onu kuşatan bir çevresi vardır. Kendilerine gelecek arayanlar. piskopostan çok. Roma'daki on iki hakimli papalık yüce mahkemesine girersiniz ve omuzlarınıza üzerinde siyah haçlar bulunan yünlü beyaz geniş şeridi takarsınız. Hem de ne kral! Krallar kralı! Onun için. ama istemesini bilmekten de geri kalmayan. tamamdır. rahip kisveli. yüzünü göstermek için bütün cemaatini kapısında bekletmekten çekinmeyen. daha sonra da monsenyör oldunuz demektir ve yüce efendimizlikle kardinallik arasında sadece bir adım kalmıştır.12. Bunlar.

"Credo in Patremr* diye haykınrdı sık sık. Bu hayaller bazen ağzından garip sözler çıkmasına • Lat: Çok sevdiği için. Gökyüzünün derinliklerindeki Samanyolu'yla ördeklerin yumuşak çamur birikintisinde ayaklarıyla resmettikleri yıldızlan birbirine karıştırırlar. Yaldız. deyim yerindeyse ötesinde. Böyle bir ruh karşısında ancak derin bir saygı duyula-bilir. varlıklı bir konaKöy. adeta acırdı. altın yerine geçer. Noterin biri milletvekili olsun. içgüdünün acayiplikleri onu ne rahatsız eder ne de tik-sindirirdi. Monsenyör Bienvenu vaktiyle tutkulu. birden durdu ve yerdeki bir şeye baktı: Kocaman bir örümcekti. zaman zaman Tann'dan şefaat diler gibi bir hal alırdı. Gençliğine. Hiçbir şeyi hor görmeden yaşıyordu. . onun. kabul ama bu ulvi çocukluktan Aziz François d'Assise ve Marcus Aurelius de yapmışlardır: Bir gün. hayvanlara karşı içinde sakladığı bilinçsizce bir sertlik bulunur. İşte böyle yaşıyordu bu dürüst adam. Doğru bir kişinin sözü. hatta belki de haşin bir adammış. Claude'un tavrına ve havasına 'haşmetli' demeleri gibi. piskopos inancının dışında. Rastgele biri olmak zarar etmez. İşi Brahmanlığa kadar vardırmazdı. tüylü. onu maliye bakanı yapsınlar. bu oluşumlar asla yok olmaz. bir sahte Corneille Ttridate'ı yazsın. 'ciddi kişiler'. -1102ın vekilharcı işten ayrıldığında öyle zengin olsun ki. Aiskhylos. 'ağır başlı kişiler'. Bazen bahçesinde uyuyakalırdı. hadım edilmiş biri harem sahibi olsun. Basit insan. Doğada hâlâ bulunan birçok karışıklığı hiç kızmadan. sanki görünen hayatın ötesindeki nedeni açıklamaya ve mazereti aramaya çalışır. O zaman. kendisini yalnız sanıyordu. yeter ki sonradan görme biri olsun.bu yargıya varmışlardır. Dante. kara. iman konusundaki güçlüklerin onda hiçbir zaman ikiyüzlülüğe yol açmadığıdır. ama görünüşe göre Eski Ahit'in Vaiz kitabındaki şu söz üzerinde uzun boylu düşünmüş olmalıydı: "Hayvanların ruhunun nereye gittiği biliniyor mu?" Görünüşteki çirkinlikler. Her insanda. Düşünceye dalar." dediğini duydu. İşte bu yönden. kendi kendisine hayranlık duyan ve basitliği alkışlayan ihtiyar bir nar-sisttir. "Tann ile berabersin!" diyen memnuniyeti. bir vaiz genzinden konuşa konuşa piskoposluğa ersin. Basit insan için önemli olan hedefe ulaşmaktır. Birçok rahibin bile bir özelliğini oluşturan bu sertlikten Digne piskoposunda eser yoktu. Her alandaki yumuşaklığı ve uysallığı. bir eczacı Sambre-et-Meuse ordusu için kartondan postal tabanı icat edip kösele yerine satılan bu kartonla kendine dört yüz bin livrelik bir rant kursun. insanları aşan ve sırasında eşyaya kadar uzanan huzurlu bir iyilikseverlikti. Bundan heyecan duyar. Dahası. Piskoposun İnandıkları Digne piskoposunu Ortodoks bir anlayışın bakış açısından tartmamız gereksiz. İster Musa. pazar gibi yerlerde dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan esnaf. Yalnız. yaradılıştan gelen bir içgüdü olmaktan çok. bir seyyar çerçi* tefecilikle gerdeğe girsin ve baba olup bu anaya yedi sekiz milyon doğurtsun. Vicdanı yeterince doyuran ve size yavaşça. Kız kardeşi. Elmasın çürümesi mümkün müdür? Elinden geldiği kadar inanıyordu. vicdanına kefildir. Dinin dogması ya da filan sırn hakkında ne düşünüyordu? İç âleme ait bu gizlilikler ancak ruhların çıplak olarak girdikleri mezarda bilinebilir. hatta en iyisinde bile. Bir sabah bahçesindeydi. tıpkı bir parşömen üzerindeki yazılan çözmeye çalışan bir dil bilgini gözüyle incelerdi. hayır işlerinden zaten bol bol elde ediyordu. hatta olgunluk çağına dair anlatılanlara bakılırsa. 'aklı başında kişiler' -ukalalığın bir adının da bencillik olduğu hazin dünyamızın gözde deyimleri. bundan daha saygıya değer bir görünüş olmazdı. "Vah zavallı hayvan. emin olduğumuz tek şey. 13. -111nokta da şu ki. hayatı boyunca yüreğinden süzülüp düşünceden düşünceye ağır ağır dökülmüş bir büyük inancın sonucuydu. İyiliğin neredeyse tannsal denilebilecek böyle çocukluklardan ne diye söz etmemeli? Çocukluk. çağımızın hayranlığı miyopluktan başka bir şey değildir. gönlünde aşın bir sevgi beslemekteydi. İnsanlar bütün bunlara hemen deha adını yapıştı-nverirler. quia muttum amavit* kolayca yaralanabilirdi. bunda onun kusuru yok. Neydi bu aşırı sevgi? Bu. Tann'nın bütün yaratıklarına karşı hoşgörülüydü. Bunlar silinmez oyuklardır. ama kız kardeşi o görmeden arkasından yürümekteydi. bellibaşlı karakteristik huylan ortadayken. tıpkı Mousqueton'un suratına 'güzellik'. daha önce belirttiğimiz gibi.: Tann'ya inanıyorum. Belirtmemiz gerektiğine inandığımız bir * Lat. üstün yetenekleriyle hedefine ulaşan herkesi hemen alkışlar. -112yol açardı. bizimkinden farklı bir inanç içinde de insanlık erdeminin bütün güzelliklerinin pekâlâ gelişebileceğini kabul ederiz. Çünkü bir karakterde de tıpkı bir kayada olduğu gibi su damlacıklarının oyduğu delikler olabilir.Yüzyılımızı aydınlatan beş altı büyük istisna dışında. korkunç bir şey. bir asker Prudhomme bir devir için hayati önemi olan savaşı kazara kazansın. Michel-Angelo olsun ister herhangi biri olsun. bir kanncayı ezmemek için ayağını burktu.

Piskoposun Düşündükleri Son bir söz daha: . gündüz bahçe işleri. Bu iyilikten etrafa görkem dağılıyor. her türlü lüksten vazgeçme. havanın soğuk ya da yağmurlu olmasından ötürü akşamleyin iki kadın odalarına çekildikleri zaman. Uzun boylu değildi. Bazen. gecenin ilerleyen bir saatinde iki yaşlı kadın eğer uyumamışlarsa. İnsan. birkaç saat yanında kalıp. Monsenyör Bi-envenu'nun halk deyişiyle 'güzel bir başı" vardı. Bu aynntılar-113dan herhangi bir sonuç çıkarmak niyetinde değiliz. Buna rağmen. iyi işlerle tıklım tıklım doluydu. hayatın sınamalarından geçmiş. gökte bütün yıldızlar. Ona duyulan anlatılması imkânsız bir saygı derece derece içinize işleyip. XVI. bu kendi halinde adamcağız yavaş yavaş değişir ve adeta heybetli biri olurdu. Ama. Görmüş olduğumuz gibi. Geceler. güzelliğini unutturuyordu. yerde birkaç çiçek. geriye bunun dışında. Zavallı bitkilerin dikili olduğu. onun gökyüzündeki yüce manzaralar karşısında düşünceye dalarak uykuya hazırlanması için adeta dini bir tören olmuştu. çalışma hayatının her gününü dol-duruyordu. kardeşlik. o büsbütün garip sonsuzlukları düşünür ve anlaşılmaz olanı anlamaya çalışmadan O'na bakardı. bahçedeki yollarda onun ağır ağır yürüdüğünü duyarlardı. yıldızlı gecenin ortasında bir lamba gibi yanan kalbini açarak ve yaradılışın evren-115i sel yayılışı içinde coşkuyla kendinden geçerek. düşüncesi büyük. 1815'te piskopos yetmiş beş yaşına girmişti. onun kötü bir rahip olmasını engellemiyordu. çocuksu neşesiyle konuşmaya başladığı zaman insanın. "işte iyi. Gerçekten de. Daha önce de sözünü ettiğimiz bir başka güzelliği de. en yüce eserlerinin her birinden ayrı ayrı ibadet edebilmek için yeterli değil miydi? Gerçekten de her şey burada değil miydi. Bütün kişiliğinden sevinç fışkırıyor sanırdınız. geçmiş ezeli hayatı. Yaşlı. hoşgörülü bir ruh. okuma ve inceleme. Tann'yı incelemiyordu. köhne bir asma kütüğüne yaslanan tahta bir sıranın üstüne oturur. Bunlar sürekli olarak düğümlenip çözülmekte. güven. Tann'ya. Ruhun derin-likleriyle evrenin derinlikleri arasındaki esrarlı alışverişler! Tann'nın büyüklüğünü ve varlığını. "işte babacan bir adam" dedirtiyordu. mekân içinde oranlar. Böyle zamanlarda gece çiçeklerinin kokularını sundukları saatte. Atomları olağanüstü bir biçimde kaynaştırarak maddeyi bir şekle sokup görünür kılan. içine bir şeylerin indiğini hissederdi. ibadet ederek. kanaatkârlık. sakin. gülümseyen bir meleğin bir yandan gülümserken. kendisini onun yanında rahat hissetmesiydi. kulübe ve ambarlarla dolu bu bir çeyrek dönümlük toprak parçası onun için çok değerli ve yeterliydi. onu biraz olsun düşünürken görenler için. başının üstünde incele-nebilen ve üzerinde düşünülebilen şeyler. gözleri kamaşırcasına hayran oluyordu. sonsuzluk içinde sonsuz sayılar yaratan ve ışıktan güzellik yaratanı saygıyla seyrederdi. ona. Napoleon üzerinde de aynı etkiyi yapmıştı. bir yandan da ağır ağır kanatlarını açtığını görmenin verebileceği bir heyecan duyuyordu. karşınızda kudretli. müşfik olmamazlık edemeyecek kadar büyük bir ruh bulunmaktadır. kendi içine çekilmiş. Gregoire seksen yaşındayken dimdik durup gülümsüyor ama bu. Hatırlanacağı gibi. Bu. hatta büsbütün olgunluk veriyordu. meyve ağaçlarının cılız ve eğri büğrü siluetleri arasından yıldızlara bakardı. bir yaşlıya da. piskoposun günü iyi düşüncelerle. yüreğinize kadar yükseliyordu ve anlı-114yordunuz ki. Pembe. kalbinin huzurunu göklerin huzuruyla kıyaslayarak. biraz toplucaydı ve bunu giderebilmek için uzun yürüyüşler yapıyordu. ama bu arada iyilik de ışıltısını bütün parlaklığıyla sürdürmekten geri kalmıyordu. Ama altmışından fazla göstermiyordu. ama o kadar sevimliydi ki. beli pek az bükülmüştü. ciddi ve gururlu alnına düşünceli bir ifade. iyi sözlerle. 'dolduruyordu' kelimesi tam yerindedir. hâlâ koruduğu ve güldüğü zaman görünen bembeyaz dişleri ona huzurlu bir hava veriyor ve bir erkeğe. belki kendisi de zihninden geçenleri dile getirme gücünü kendisinde bulamaz. taze cildi. Beyaz ve dökülmüş olan saçları geniş. bir toprak parçasının ekilip biçil-mesi. uyumadan önce bahçesinde bir iki saat geçirmezse günü yarım kalmış sayılırdı. o garip sırrı. yıldızların görünen görkemiyle Tann'nın görkemi karşısında gecenin karanlığı içinde heyecanlanarak ve ruhunu bilinmeyenden yağan düşüncelere aça aça kendisiyle baş başa kalırdı. Orada. dua.Sanırız daha önce de söylemiştik. saf bir çocuk". gelecekteki ebedi hayatı. teklik içinde bireyler. İlk bakışta onu ilk gören biri için gerçekten de kendi halinde bir adamcağızdı. Ayaklarının altında ekilebilen ve toplanabilen şeyler. ötesinde istene-116bilecek ne kalıyordu? Gezinmek için küçük bir bahçe ve hayal kurmak için uçsuz bucaksız bir saha. 14. sadaka işleri. dertlilerin tesellisi. Hayatın pek az olan bu boş zamanlarını. Ayağına sağlamdı. geceleri de düşünce ve seyirle geçiren bu yaşlı adam daha ne isterdi ki? Tavanı gökyüzü olan bu daracık kapalı saha. konukseverlik. dini görevlerin yerine getirilmesi. böylece hayatı ve ölümü meydana getirmekteydiler.

"Peki. dogmalar üstünde yer alan muazzam derinliklerinde Tann'ya kendi fikirlerini kabul ettirmeye çalışırlar. Dinlemeyip girenlerin vay haline! Dâhiler. en akıllısı. Lucretius'un. cüretkâr olabilir. O. . -118ojaylann karanlık çalkantıları üzerine asla geleceğin ışığını yansıtmıyor. herkes birbiriyle savaşıyor. Yaratılmış şeylerin korkunç manzarası onda şefkat duygusu geliştiriyordu. Hayranlık verici bir tepki gösterme Tanrı'yla doğayı hayran bırakır. şu kendisini 'filozof sanan kişi. ama insan sevdiğinden daha fazla ibadet edemez ve kutsal metinler dışında kalarak dua etmek eğer inançtan sapma ise. en iyi şekilde acımanın ve acıyı en iyi şekilde dindirmenin yollarını bulmaya ve bunu başkalarına da telkin etmeye çalışıyor. Onun hiçbir sistemi yok." Monsenyör Bienvenu tartışmaya girmeden. dinin doğrudan doğruya olanıdır. bundan memnundu. Yokluk ve Varlık. Anlaşılması güç safsatalar baş dönmesi verir. eğer bu bir saçmalıksa. havari için Tann'da. Bizi çevreleyen esrarlı âlem böylece aldığını geri verir. cüretkâr tartışma önerileri taşır. ama eserleri çoktu. Duayı insanüstü bir özleyişe kadar genişlettiği oluyordu belki de. Hayranlıkla seyredenler de herhalde seyrediliyordur. Bu. zorunluluk. ona özellikle şu yaşadığımız zamanda ve halen moda olan bir deyimle. doğa. Onun maden daman bütün dünyayı saran sefaletti. Âlem. Bu iyi yürekli ve ender bulunur rahip için bütün varlıklar. mezarda hayatın özetinin yapılması. hayvanın düşünce taşıyan uyurgezerliği. Duaları. ne peygamberlikten ne de sihirbazlıktan nasibi vardı. Tapınırken sorguya çekerler. bu çetin yollar insanı ideal mükemmelliğe yaklaştırır. lehinde ya da aleyhinde uyandırabileceğinden ötürü. insan düşüncesinin kanatlı dev ustalarının eğildikleri uygunsuz derinlikler. insanı hem çeken hem de korkutan olağanüstü konulan. Monsenyör Bienve-nu'yu tanıyanlardan hiçbiri böyle bir şey düşünme cesaretini kendinde bulamamıştır. tıpkı bir istiridyenin içindeki inci tanesi gibi. sonsuzluğa dimdik baktıkları anda sanki orada yıldızlar açtıran ateşli gözlerle seyrettikleri muazzam uçurumlar. soyutlamanın ve saf spekülasyonun. diyebiliriz. Tann'yı inkâr eden için hiçlikte birleşen bütün o derin şeyleri bir yana bırakıyordu. bu sözü. ama piskoposun çekingen olması gerekir. sürekli teselli arayan bir üzüntü konusuydu. azize Teresa ile aziz Jerom da sapmış kişiler sayılırdı. Sizin. -117bir dehşet vardır. deyim yerindeyse. Ama ne olursa olsun. Birbirinizi seviniz. Bu karanlık ağızda orada öylece açık dururlar. engebeli dik yollarından tırmanmayı göze alanlar için acılar ve sorumluluklarla dolu bir din. aziz Pav-lus'un. Ama bu güçlü hayallerin manevi açıdan yararlı olduğu da muhakkaktır. Onun bilgeliği oradan gelen ışıktan yapılmıştı. ama belirsiz bir şey size.hayalin ufuklarında mutlağın yüceliklerini açık ve seçik olarak görmekte ve sonsuzluk dağının müthiş manzarasını seyretmektedirler. iyilik ve kötülük. sivri sorunlar. ruh. kader. yeryüzünde bazı insanlar -acaba bunlar insan mıdırlar. daha önce adı -119geçen senatör. o da merhamet çıkarmaya çalışıyordu. eşyanın pırıltılarını bir alev halinde yoğunlaştırmaya çabalamıyordu. yarayı sarmaya çalışırdı. ruh da onun içine kapanıp oturmalı. Çekilen ıstırap her yerde daima bir iyilik vesilesinden başka bir şey değildi. o. Ve gerçekten de istiridyesinin içine kapanıyor. Öyle cehennemlik şeylerle zihnini tehlikeli maceralara sürdüğünü gösteren hiçbir işarete rastlanmamaktaydı. birbirinizi seviniz demeniz saçmalık. cevher. İnsan düşüncesinin sınırı yoktur. yalnızca buna uğraşıyordu. Onun seçtiği ise kısa yoldu: İncil. Tehlikeyi ve riski göze alarak kendi hayranlığını durmadan analiz edip inceler. Altın çıkarmaya çalışan insanlar olduğu gibi.Digne piskoposunun yaradılışına ait bu ayrıntılar. her yerde ateş bulur. Bir gün. ayin giysisine İlyas Peygamber'in cüppesinin kıvrımlarını verdirmeye kalkışmıyor. Bu adamı aydınlatan şey yürekti. soyutlamanın erişilmez ufuklarını. değişmeden kalan benliğe birbiri ardınca değişik sevgilerin anlaşılmaz şekilde aşılanması. Monsenyör Bienvenu bir dâhi değildi. metafiziğin uçurumlarını. burada yaşıyordu. piskoposa şöyle dedi: "Şu dünyanın haline bakın. siz hayat yolcusuna içeri girmemenizi söyler. 'panteist'* • bir kimlik verebileceği ve bazen münzevi zihinlerde yeşeren ve dinin yerini alabilecek kadar yerleşip büyüyebilen kişisel felsefelerden birT-ne sahip olduğu sanısını. Manu'nun. günahının bedelini ödeyenin üzerine eğilirdi. hemen şunu ısrarla belirtelim ki. Danet'nin. Bilinmeyene açılan kapıların altında kutsal Doğanın tezahüründe Tann'yı bulan anlayış. öz." diye cevap verdi. özgürlük. bütün anlam ve kapsamıyla bildiriyor. Havari. en güçlü olan. dinlediği her yerden ıstırap sesleri duyaf ve muammayı çözmeye çalışmaksızın. o kadar. İnleyenin. bundan daha fazla hiçbir şey dilemiyordu ve bütün doktrini de bundan ibaretti. ölümün getirdiği dönüşüm. Sadece seviyordu. insanın bilinci. bundan başka. ona muazzam bir hastalık gibi görünürdü. Büyük ve müthiş düşünürlerin tekelinde sayılan bazı sorunları fazlasıyla kurcaladığı endişesine kapılmış olma ihtimali vardı. Swedenborg ve Pascal gibi bazı çok büyük kişilerin bile üzerinden çılgınlık uçurumuna kaydıkları bu yücelikler ona korku verirdi. hiçbir zaman. varlıkların varlıklara karşı savaşı.

yanında keklikler ve yaban horozlan olduğu halde uzun bir şişe geçirilmiş ateşin önünde çevrilip duruyordu. 'Tanıdığım dürüst bir adama gideceğim. General Drouot'nun 4 Mart günü şaşkın ve ürkek Digne halkına Juan Körfezi Bildirisi'ni okumak için üstüne çıktığı kapının yanında duran taş sırada bir jandarma oturuyordu. Bütün gün yürümüş olmalıydı. Kapının açılıp içeriye yeni bir müşterinin girdiğini duyan hancı. Çorapsız ayaklannda ise altı demir çivili paI. sıkıca kapatılmış yepyeni asker Çantası. geniş ve sağlam yapılı." dedi adam. Kasabanın aşağı tarafında kalan eski kentteki bazı kadınlar. bitişik odada büyük bir gürültüyle gülüşüp konuştuklan duyulan yük arabacıları için hazırlanan nefis bir akşam yemeği hazırYemek pişirmek için kullanılan ayaklı. Sıcak ve ter. -120İKİNCİ KİTAP DÜŞÜŞ 1. Belli ki bir yolcuydu. . belediye başkanına teşekkür ederek. başını maltızlardan kaldırmadan. ız-garalı ocak. yıpranmış. Bu hanın Jacquin Labarre adındaki sahibi. bir çeyrek saat sonra dışarı çıktı. taşınabilen. öbür dizi delik pantolonu. ülkenin en iyi hanı olan bu hana yöneldi. Semiz bir dağ sıçanı. güneşten ve rüzgârdan yanmış terler akan yüzünü kısmen örtüyordu. havı dökülmüş. sırtında içi tıklım tıklım dolu. ocak ayı içinde buraya sık sık gelmiş ve bazı askerlere madalyalar. elinde budaklı kocaman bir sopa. dinç bir adamdı. belediye binasına doğru yürüdü. ocakta büyük bir ateş neşeyle alev saçıyordu. onun Gassendi Bulvarı'ndaki ağaçların altında durduğunu ve gezinti yerinin ucundaki çeşmeden su içtiğini görmüşlerdi. pazar meydanındaki çeşmeden bir defa daha su içtiğini gördüler. İmparator sürgünden kaçıp Fransa'da karaya çıktığında bu Trois-Dauphins hanı hakkında hayli söylentiler dolaşmıştı. Gerçekte ise imparator. İp gibi bükülmüş boyunbağı. Başı tıraşlıydı. çünkü ardı sıra giden çocuklar iki yüz adım ötede onun tekrar durup. Bütün maltızlar* yanıyor. bir sonraki için. O sırada. çünkü çok yorgun görünüyordu. bu pejmürde kılığa bir tür iğrençlik katıyordu. İşte Trois-Dauphins'in sahibi Labarre'ın bu ünü yüz yirmi beş kilometre ötedeki La Croix-de-Col-bas'ın sahibi Labarre'a kadar yansıyordu. Belki de deniz kıyısı bir yerlerden. çünkü çıkmaya başlamıştı ve sanki epey zamandır kesilmemiş gibi duruyordu. Gre-noble'da TroisDauphins hanını işleten ve daha önceleri süvari alaylarında hizmet etmiş bir başka Labarre'la akraba olarak tanınmakta ve bu yüzden şehirde saygınlık görmekteydi. kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı sadece ciddi anlamda saygı besleyen bir adamdı. Aynı zamanda aşçıbaşı olan han sahibi. yakası küçük gümüş bir kancayla tutturulmuş gömleğinin aralığından kıllı göğsü görünüyordu." demiş ve Trois-Dauphins hanına gitmişti. Çok meşguldü. Yolculuk yapan herkesin bildiği gibi. Gözlerinin üstüne doğru indirilmiş. Nereden geliyordu? Güneyden. Çok susamış olmalıydı. ocaktaki tencereler arasında gidip geliyordu. yaya olarak yolculuk yapan bir adam Digne'ye giriyordu.Monsenyör Bienvenu esrarlı sorunlan dışarıdan tespit etmekle yetinen. bir dizi ağarmış. Kapısı düzayak sokağa açılan mutfağa girdi. yedi ay önce Cannes'dan gelip Paris'e giden İmparator Napoleon'un geçişine tanık olan yoldan girmişti. Söylentiye göre. mavi çuhadan. Sarı kaba bezden yapılmış. gün batımından yaklaşık bir saat kadar önce. Çünkü Digne'ye. selamına karşılık vermeksizin ona dikkatle baktı. evlerinin pencerelerinde ya da kapılarının eşiğinde oturan tek tük bazı sakinler bir tür kaygıyla bu yolcuya bakmaktaydılar. tabelasında La Cro-122ix-de-Colbas yazılı güzel bir han vardı. Bir Yürüyüş Günü Akşamı 1815 Ekim ayının ilk günlerinden birinde. bazı burjuvalara da' avuç avuç Napoleon altınları dağıtmıştı. Orta boylu. Bundan daha sefil görünüşte olan bir yolcuya güç rastlanırdı. Adam. Grenoble'e girdiği zaman vilayet konağına yerleşme teklifini reddetmiş. kanştırmayan. Onu kimse tanımıyordu. İçeri girdi. -121buçlar vardı. siperlikli meşin bir kasket. Sakinler. hiç kimse arabacılar kadar iyi yemek yiyemez. Maltızların üzerinde Lauzet Gölü'nden iki sazan balığı ile Alloz Gölü'nden bir alabalık pişmekteydi. jandarmayı saygıyla selamladı. dirseklerinden biri yeşil bir kumaş parçasıyla sicim kullanılarak yamanmış lime lime kruvaze köylü ceketi. yaya yolculuk ve toz. Poichevert Sokağı'nın köşesine gelince sola dönüp. Kırk altı kırk sekiz yaşlarında olabilirdi. -123lamakla meşguldü. sağlıklı. sakalı uzundu. bir süre gözleriyle izledikten sonra belediye binasına girdi. Jandarma. bunlan kurcalamayan. Saçları dipten kesik olmakla birlikte diken dikendi. Adam kasketini çıkarıp. O zamanlar Digne'de. arabacı kılığına giren General Bertrand. "Beyimiz ne isterler?" diye sordu. "Grenoble'dakinin yeğenidir. "Yemek ve yatak." diyorlardı.

Size adınızın ne olduğunu söyleyeyim mi? Jean Valjean. Yolcu. Kâğıdı geri getirmişti. sayın hancı Jacquin Labarre cebinden bir kurşunkalem çıkardı. Ekim ayında akşamlan soğuk olur. sizi kabul edemeyeceğim. Ayağa kalktı. kesin bir tavırla söylenen bu söz yabancıya ağır geldi. ocağa ve maltızlara doğru döndü: "Yok ha! Peki." diye üsteledi adam." Adam sakin bir sesle konuştu: "Beni ahırda yatırın. Adam ceketinin cebinden büyük bir deri kese çıkararak cevap verdi: "Param var." dedi hancı. Yolcuyu şöyle baştan aşağı gözden geçirdikten sonra." Adam tekrar oturdu ve sesini yükseltmeden." dedi hancı. bunlar ne?" "Onların hepsi önceden ısmarlandı." "Burada yirmi kişilik yiyecek var. Hızla döndü ve cevap vermek için ağzını açıyordu ki. Bir kucak saman bana yeter." "Kim ısmarladı?" "Şu arabacı beyler." "Sorun o değil." "Kaç kişiler?" "On iki. Bu konuyu yemekten sonra görüşürüz." diye ilave etti." "Yapamam. Bu arada. sopasını elinden bırakmadan ateşin yanındaki alçak bir iskemlenin üzerine oturdu. Parasını veriyorum. hancı bir yandan gidip geliyor." dedi yine hancı. "Parasını verince." dedi. Çocuk döndü." Ölçülü. çantasını sırtından indirdi." "Öyleyse emrinizdeyiz. Hancı. "ambarın bir köşesinde. Bu sırada yolcu öne eğilmiş. Dikkatle okur görünüyordu. Kırk beş kilometrelik yol teptim. Adam bir kahkaha atıp. belediyeye haber yolladım."Orası kolay. Adam kesesini tekrar cebine koydu. "Ben bir handa karnım aç olduğu için kalıyorum." dedi hancı. Sonra pek de huzurlu olmayan düşüncelere dalmış görünen yolcuya doğru bir adım attı." "Evet. Güneş doğduğundan bu yana yol yürüdüm. hancı ona gözlerini dikip alçak bir sesle ekledi: "Hadi bakalım. Yemek isterim." -125"Size yemek veremeyeceğim. "Nasıl? Yoksa paranızı ödemeyeceğimden mi korkuyorsunuz? Peşin ödeyeyim." dedi adam. pencerenin yanındaki küçük bir masanın üzerine atılmış eski bir gazetenin köşesinden bir parça kopardı. cevap bekleyen birinin telaşıyla kâğıdı açtı. Digne dağlık bir yerdir." "Yemeğim yok." dedi." dedi hancı. bu olup bitenlerden bir şey görmemişti." "Niçin?" "Atlardan yer yok. bir yandan da yolcuyu gözden geçiriyordu. sopasının demirli ucuyla ateşin içindeki korları eşeliyordu. Adam oturduğu yerden yan doğruldu. "Mösyö. Kâğıdın beyaz -124kısmına bir iki satır bir şeyler yazdı ve görünüşe göre hem aşçı yamağı hem de uşak olarak kullandığı bir çocuğa bu kâğıt parçasını zarfa koymadan katlayıp verdi. "Bak hele! Açlıktan ölüyorum. Yeni gelen arkası dönük ısınırken." "Hepsini ısmarladılar. Bir kere daha sordu: "Hemen yiyor muyuz?" "Birazdan. bu arada yamağın kulağına bir şeyler söyledi. "Birazdan. parasını da peşin verdiler. "Ama." Hancı bunu derken başını yeni gelenden yana çevirmişti. Başını salladı ve bir an düşünceli kaldı. "benim odam yok. "Hemen yiyor muyuz?" diye sordu adam." "Ya ne öyleyse?" "Sizin paranız var. bu kadar laf yeter. Bunun üzerine hancı adamın kulağına eğildi ve onu ürperten bir ses tonuyla: "Gidin buradan!" dedi. Kim olduğunuzu söylememi de ister misiniz? Zaten buraya girdiğinizi görünce bir şeylerden kuşkulanmış-tım." "Peki öyleyse. İşte bana -126- . ister misiniz? Param var. Ve çocuk belediye binasına doğru koşarak gitti.

belirsiz bir memnuniyet ifadesi de vardı. Çıkarken. Alevler. üzerinde çengele asılı demir bir tencereyi takırdatıyordu. Meyhaneci yanına geldi. Böylece bir süre yol aldı. pis bir barınak arıyordu. Bir tarafını lamba. Oturduğu yerden meyhaneciye belli belirsiz bir işaret çaktı. belediyeden de hana gidip gelen kâğıdı açılmış olarak yabancıya uzatıyordu. nereye gideceğim?" "Başka bir yere. okuma biliyor musunuz?" Bir yandan konuşuyor. Adam öfkeyle geri döndü ve çocukları sopasıyla tehdit etti. Zaten kararlı. yıkılmış insanlar geriye dönüp bakmazlar. Ezilmiş. meyhanenin camından basık salonuna baktı. ısının arkadaş. Birkaç adam içki içiyor. acı çekmenin verdiği son derece dokunaklı bir görüntünün yanı sıra. yatılır da. Gelin. Avluya süzüldü. Yolcu bir an durup. Chaffa-ut Sokağı'ndaki meyhane. bir yandan da handan belediyeye. öbür tarafını ocağın ateşi aydınlatıyordu. şöyle miskin bir meyhane. İçerisi bir masanın üzerinde duran küçük bir lamba ile ocakta yanan büyük ateşin ışığıyla aydınlanıyordu. yemek tencerede pişiyor. yere bıraktığı çantasını aldı ve çıkıp gitti. "Evet.. Bannabileceği bir yer bulup bulamayacağını anlamak için etrafına bakındı. elini kabaca adamın omzuna koydu ve "Buradan gideceksin. Gerçekten de. (âdını unuttum. Yolcu.verdikleri cevap. Alacakaranlığın beyaz göğünde. Eğer baksaydı. Burada yenir de. Rastlantı sırasında çok yorgun olan adam ondan kendisini atının terkisine almasını istemiş. yine düşüncelere dalmıştı. bu balıkçı. bu bir meyhaneydi. rüyordu. Meyhaneci ocağın yanına döndü. -127Bulunduğu sokağın ucunda bir ışığın yandığını gördü. bir an durakladı. hanındaki bütün yolcularla birlikte sokaktan gelip geçenleri etrafına toplamış. yatmak isteyen biri. bir balıkçı. o da bu isteğe hızını bir kat daha artırarak cevap vermişti. masada oturanlardan biri. Birdenbire Şiddetli bir açlık duydu. sokaktaki kapıdan girmeye cesaret edemedi. Yorgunluktan kan oturmuş ayaklarını ateşe doğru uzattı. Ne var ki. kendisini La Croix-de-Col-bas'dan beri takip eden ve görünüşe bakılırsa oradan çıkmasını bekleyen birkaç çocuk ona taş attılar. tıpkı bir çalılık altındaki ateş gibi parlıyordu. Adam kâğıda bir göz attı. Chaffaut Sokağı'ndaki meyhaneye gelmeden önce atını Labarre'ın ahırına bırakmaya gitmişti. adama. Meyhanenin sahibi. Aşa-128ğı çekilmiş kasketinin altından fark edilebildiği kadarıyla. yüzünde. Ama o. Tesadüf bu ya." dedi. Haydi. Aynı zamanda bir tür han olan bu meyhaneye iki kapıdan giriliyordu. bilmediği yollarda gelişigüzel gidiyor. Meyhaneci. İçki içenlerin hepsi yeni gelene doğru döndüler. Kısa bir sessizlikten sonra hancı yine konuştu: "Herkese terbiyeli davranmak huyumdur." -129"Beni öbür hana almadılar. üzgün bir halde yalpalıyor. "İşte ateş. Bir kere bile arkasına dönüp bakmadı. Gece yaklaşıyordu. evlere sürtünerek yü-." Adam sopasını ve çantasını aldı. yorgun olduğu aklına bile gelmiyordu. La Croix-de-Colbas'ın hancısının kapının eşiğinde. meyhaneci ateşte ısınıyordu. Hakarete uğramış. Yabancı döndü ve yumuşak bir tavırla. Gidip ocağın yanına oturdu. Kederli zamanlarda hep olduğu gibi. Tencereden güzel bir koku tütüyordu. enerjik ve üzüntülü bir profildi bu. "Ya! Siz de mi biliyorsunuz?" dedi. "Yemek yiyip." "İyi. Adam. . Kapılardan biri sokağa. gelişinin çok geçmeden bütün herkesi meşgul eden bir olay olacağını tahmin ederdi.." "Bundan da kovuyorlar. demir bir direğin ucuna asılmış bir çam dalının silueti seçiliyordu. hiçbirini görmedi. hararetli hararetli konuştuğunu ve parmağıyla kendisini işaret ettiğini görür ve topluluğun bakışlarındaki kuşku ve korkudan. sonra mandalı çekinerek kaldırdı ve kapıyı itti. Kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler. Sırtındaki çantasını yere indirirken bir süre onu gözden geçirdiler." Adam başını eğdi. Caddeyi tutturdu. "Kim var orada?" diye seslendi. durmadan yürüyor. Bu yüz ifadesinin tuhaf bir kompozisyonu vardı: Başlangıçta alçakgönüllü bir ifadeye bürünüyor. öbürü ise içi gübre dolu küçük bir avluya açılmaktaydı." dedi. Kaşlarının altındaki gözleri. Yarım saat kadar önce Jacquin Labarre'ın çevresini saran topluluğun içinde bu balıkçı da vardı ve sabahki nahoş rastlantıyı La Croix-de-Colbas'dakilere anlatmıştı. Çocuklar çil yavrusu gibi dağıldılar." Adam içeri girdi. Alçak sesle karşılıklı birkaç söz söylediler. o sabah bu yabancıya Bras d'Asse ile. sonra sonra sertleşir gibi oluyordu. çekip gitti. sanırım Escoublon olacak) arasında yürürken rastlamıştı." "Peki. O güzelim han kendisi için artık kapanmıştı. gidin buradan.

" dediğini işitti. "parası karşılığında bana bir tabak çorbayla. Bu neşeli evin konuksever de olabileceğini ve bu kadar mutluluğun görüldüğü yerde belki biraz da merhamet bulabileceğini düşünüyordu. aydınlık yüzlü bir adam oturuyor ve dizlerinin üstünde küçük bir çocuğu hoplatıyordu." dedi köylü. Bir an sonra da pencerenin kepengi kapandı Ve yerine konulan bir kol demirinin gürültüsü dışarıya kadar geldi. gözleri patlak patlaktı. Odanın ortasına sofra kurulmuştu." diye cevap verdi kocası. İçeridekiler duymamışlardı. Ev sahibi bir engerek yılanına bakar gibi adamı birkaç saniye süzdükten sonra.. huzur verici görüntü karşısında bir an dalıp gitti. Kafasını arkaya doğru eğmişti. Kadının. yan köylü. Yanındaki genç kadın. şu bahçedeki ambarda uyuyacak bir köşe verebilir misiniz? Söyleyin. Adam iki büyük sürgünün sürüldüğünü duydu. içeri gitti. Altmış kilometre yol kat ettim. yüzünün alt kısmı hayvan ağzı gibi çıkıntılıydı ve anlatılması imkânsız bir kendine güven havası taşıyordu. Koca ayağa kalktı. köylünün. Bu arada. Meyhanede yaptığı gibi. o zaman kapı açılır. Bir ses cevap verdi: "Hapishaneler han değildir. birkaç tahta iskemle ve duvara asılı bir tüfek vardı. Sonra da kapıyı öfkeyle kapattı. "Tanrı rızası için. "Defol!" dedi. kırmızı bir mendil ve barut kabı asılıydı." Köylü. gümüş gibi parlayan içi şarap dolu kalaylı ibriği ve dumanlan tüten kahveren-130gimsi çorba kâsesini aydınlatıyordu. Başından kasketini saygıyla çıkararak." dedi yolcu. Gece bastırdıkça . "Sakın siz o adam olmayasınız.Hapishanenin önünden geçti. kalın beyaz kumaş masa örtüsünü. Cama çok hafif vurdu. "Kocacığım. Labarre'm yerine gittiniz mi?" "Evet. Önlüğün karın kısmında çekiç." sözü üzerine kadın ayağa fırlamış. Chaffaut Sokağı'nda-ki. Bazılarının çevresi yalnızca çitlerle kapatılmıştı. Yabancı." "Öyleyse?" Yolcu sıkıntılı bir şekilde cevap verdi: "Bilmiyorum. iki çocuğunu kucakladığı gibi. lambayı aldı ve kapıya giderek açtı. Bugün ne panayır günü ne de pazar. Göğsü bağn açık. "Ama niçin hana gitmiyorsunuz?" "Yer yokmuş. Beyaz badanalı büyük bir odaydı bu. -131"Bağışlayın. beni kabul etmedi. Sol omzuna kadar çıkan geniş meşin bir önlük taşıyordu. Bu da sokağı süslüyordu. Üçüncü defa vurdu. bir köşede beşik. Bakır lamba. kocaman siyah favorileri vardı.. neşeli. "Bir bardak su." "Hadi canım! İmkânsız. bir bebeği emzirmekteydi. Baba gülüyor. penceresinde ışık olan büyük bir ev gördü. Bu bahçe ve çitler arasında tek katlı. galiba biri vuruyor. Adam bahçeli evlerin yoğun olduğu bir sokağa girdi. Çıngırağı çaldı." "Siz kimsiniz?" diye sordu ev sahibi. şeyin yerine. bu tatlı. "O da beni almadı. uygun bir kimseyi konuk etmeyi reddetmem. adama şöyle tepeden tırnağa baktı ve birden bir kükremeyle haykırdı: "Sakın siz o adam olmayasınız?" Yabancıya tekrar bir göz attı." Köylünün yüzünü bir güvensizlik ifadesi kapladı. anne gülümsüyordu.. burada da camdan içeri baktı. kekeledi." "Peki. Masada kırk yaşlarında. Adam cevap verdi: "Puy-Moisson'dan geliyorum. gittiniz mi?" Yolcunun sıkıntısı artıyordu. Bütün bu şeyler tıpkı bir cepte durur gibi kemere tutturulmuştu. "Şimdi kurşunu sıkarım!" diye bağırdı. yakası iyice açık ve kıvrık gömleğinden boğayı andıran beyaz ve çıplak boynu görünüyordu. Bir kapak açıldı. çocuk gülüyor." dedi adam." Kapak yeniden kapandı. Uzun boylu. verebilir misiniz? Parası karşılığında. beni bir geceliğine içeride barındırabilir misiniz?" dedi. Kalın kaşları. yan işçi tipi vardı. Kendinizi tutuklatın. Kapının önünde çıngırağa bağlı demir bir zincir sallanıyordu. İkinci defa vurdu. korkudan fırlamış gözlerle dehşetle yabancıya bakıyor. alçak sesle "Tso-maraude"* diye mırıldanıyordu. "Hayır. alelacele -132kocasının arkasına sığınmıştı.. Bütün gün yürüdüm." "Parasını verirse. Acaba içinden neler geçiriyordu? Bunu ancak kendisi söyleyebilirdi. Üstü pamuklu basma örtülü karyola. Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda olmuştu. "Lütfen kapıyı açıp. lambayı masanın üzerine koydu ve duvardan tüfeğini kaptı. Verebilir misiniz? Parasıyla.

Tam o sırada yaşlı bir kadın kiliseden çıkıyordu. yığıldı. görünen yalnızca gecenin karanlığı değildi. asker. Bu gibi meskenlerde genellikle geceleri oturan bulunmazdı." "Yazık!" dedi R. sonra ilahiyat okuluna geldi. bu bulutlar adeta beyazımsı bir kubbe oluşturuyor ve bu kubbeden yeryüzüne bir ışık süzülüyordu. imparatorun ve imparatorluk muhafız kuvvetlerinin orduya bildirileri ilk defa bu basımevinde basılmıştır. Bunlar tepenin üzerine abanmış gibi duran çok alçak bulutlardı ve yükselip bütün gökyüzünü dolduruyorlardı. Kapı olarak dar ve çok alçak bir deliği vardı. Ama o da kuvvetli ve korkulacak biriydi. Katedral meydanından geçerken kiliseye doğru yumruğunu salladı. Bahçeden de çıktı ama köpeği zararsız bir halde tutabilmek için. Yol bakımı yapan işçilerin yol kenarlarına yaptıkları küçük yapılara benziyordu. O kadar yorgundu ki. başı sürekli önüne eğik bir süre yol aldı. Bu bir köpek kulübesiydi. Ama ay doğmak üzere olduğu ve göğün tepe noktasında da hâlâ gün batışını andıran bir aydınlık kaldığı için. Bizzat Napoleon tarafından yazdırılıp. Adam gözlerini kaldırdı. bir an yatağa uzanıp hiç kımıldamadan öylece kaldı. zavallı ve çelimsiz hatlarıyla zifiri karanlık ufkun üstünde bulanık ve soluk bir görüntü oluşturuyordu. "Nasıl. "benim kesemde de sadece dört metelik var. şu saman yataktan ve sefil köpek kulübesinden bile kovulmuş olarak bulunca bir taşın üstüne oturmaktan çok. Tahta perdeyi aşıp. Karşısında biçilmiş ekin saplany-la kaplı.bastırıyor. yol kenarındaki bahçelerden birinde ot yığınlarından yapılmışa benzeyen kulübe gibi bir şey fark etti. Yorgunluktan tükenmiş ve her şeyden umudunu kesmiş bir halde. kayışlardan birinin bağını çözmeye koyuldu. orada barınma umuduyla şehirden çıktı. Günün sönen aydınlığında yabancı. markizi devam -136- . bu işi ancak geri geri giderek ve eskrim hocalarının kapalı gül dedikleri bir tarzda bastonunu kullanarak yapabildi. Kulübeye yaklaştı. tek başına. bu basımevinin kapısı önündeki taş sıranın üstüne uzandı. yoldan geçen biri onun. damsız. markizi. Bir ağaç ya da tarlalar arasında bir saman yığını bulup. Karanlıkta yatan bu adamı gördü. Dini savaşlar sırasında kuşatmalara uğrayan Digne'nin çevresi. zaten hazır bir yastık da olduğundan." Adam dört meteliği aldı. 1815'te hâlâ dört köşe kuleler olan ve daha sonra yıkılan surlarla çevriliydi. Ama bu gökte. bu sıranın üstünde mi?" diye üsteledi. Aynı yollardan geri döndü. "Dostum." "Olsun. kendini tekrar yolda. ama burası hiç değilse soğuğa karşı bir barınak olurdu. Ufuk simsiyahtı. bu düzlükte ve bu ağaçta öylesine sessizlik ve kederli bir şeyler vardı ki. İçerisi sıcaktı. Digne'nin bütün kapılan kapalıydı." dedi adam. markiziydi. Bu yüzden yeryüzü. verin. Açlığa katlanıyordu. çantasını kalkan gibi kullanıp. sopasını kavradı." -133oldukça iyi bir de yatak buldu. Tepe. Böylece vilayet konağına. bu tepede. Adam öfkeyle cevap verdi: "Görüyorsun işte be kadın. ne yapıyorsunuz orada?" diye sordu." "Asker miydiniz?" "Evet hanımefendi." Hanımefendi sıfatına pek layık olan bu kadın. yatıyorum. "Ben bir köpek bile değilim!" diye bağırdığını işitmişti. "On dokuz yıl tahta yatakta yatmak zorunda kaldım. Tarladaydı. Adamın geldiği meydanın köşesinde bir basımevi vardır. samandan * Fransız Alpleri ağzıyla: "Hırsız kedi. Yolcunun birkaç adım ötesinde titreyerek eğilip bükülen bir ağaçtan başka ne tarlada ne de tepede bir şey vardı. Alpler'in soğuk rüzgârı esiyordu. Yollan bilmediğinden. adam birdenbire dönüp. yine rastgele dolaşmaya başladı. hasattan sonra adeta tıraşlı kafalara benzeyen alçak tepelerden biri duruyordu. Yüzükoyun yatıp. Böylece. üstündeki partalların yırtıklarını daha da büyütmek pahasına kulübeden dışarı çıktı. Kendisini. geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Söylendiğine göre. gökyüzünden daha aydınlıktı. Bu da büsbütün korkunç bir etki yapıyordu. R. kulübenin kapısında iri bir köpeğin başı belirmişti. Elbe Adası'ndan getirilen. aslında R. Az sonra tekrar ayağa kalktı ve yürümeye koyuldu. Karanlıkta. -135Akşam saat sekiz sularıydı. Sonra sırtındaki çanta rahatsız ettiğinden. Adam bir yarıktan geçerek tekrar şehre girdi. Manzara bütünüyle çirkin ve kasvetliydi. evsiz. Adam şüphesiz bunun da yol işçilerine ait bir barınak olduğunu düşünmüştü. Bu adamın gizemli olandan etkilenip hoş ve zekice düşünceler üretecek biri olmadığı açıkça belliydi. kulübenin içine süzüldü. Soğuk ve açlık canına tak demişti. Kararlılıkla tahta perdeden atladı ve kendisini bir bahçede buldu." "Niçin hana gitmiyorsunuz?" "Çünkü param yok. Tam bu sırada vahşi bir homurtu duyuldu. bannaksız. insanların kalabalık olarak oturdukları yerlerden uzakta hissettiği -134aman gözlerini kaldırıp çevresine bakındı. "şimdi de taş yatakta yatıyorum.

1806 modasına uygun bir renkte. Kitabı iki bölüme ayrılmıştı: Birincisinde bütün insanlara düşen görevler.. anaların ve delikanlıların görevleri. Matmazel Baptistine ise konuşmaz. siyah kalın kumaştan bir elbise ve yakasından çıkan bembeyaz bir atkı. piskoposluk binasına bitişik. Bağışlayıcılık her zaman onun yapısında bulunan bir şeydi. Madam Magloire âdeti olduğu üzere yatağın yanındaki dolaptan gümüş takımları almaya geldi." "Öyleyse?" "Beni her yerden kovdular. Akıllı Olan Temkinli Davranır Digne piskoposu o akşam şehirdeki gezintisini yaptıktan sonra geç vakte kadar odasında kalmıştı. iyi biri olduğu her halinden belliydi. Harlı bir ateş yanan şöminenin yanındaki masada bir lamba etrafı aydınlatıyordu.. sofranın kurulduğunu ve kız kardeşinin kendisini beklediğini anlayan piskopos. Görevler üzerine büyük bir eser yazmakla meşguldü. o zamanlar Paris'ten satın alınan ve hâlâ kullandığı kahve-rengimsi ipekliden bir elbise giymişti. İkisi de altmışını geçkin olan bu kadınları kolayca göz önüne getirebilirsiniz: Madam Magloire ufak tefek." "Çalmadık kapı bırakmadım. bakirelerin görevleri de Korin-toslulara Mektup'ta belirtilmişti. Madam Magloire'da bir köylü. Bir yandan yemekleri koyuyor. Patlak. 20. Gerçekten de Madam Magloire sofrayı kurmuştu. bütün simasından. ancak üst dudağının alt dudağından daha etli olması ona aksi ve otoriter biri olduğu izlenimini veriyordu. başında boru gibi süsleri olan beyaz bir takke. ona saygı ve belli bir rahatlıkla kanşık resmi bir tavırla konuşur. 29. VI). narin. penceresi bahçeye açılan. Saat sekizde o hâlâ çalışıyor. 25). Hayır için size bir yer bulabilirim. yazık ki bu eser tamamlanamamıştır. Gençliğinde de güzel değildi.. canlı. çocukların ve hizmetkârların görevleri Efeslilere Mektup'ta. kitabını kapayıp masasından kalktı ve yemek odasına geçti. piskopos bunların başka yerlerde belirtilmiş ve emredilmiş olduğunu görmüştü: Hükümdarların ve tebaaların görevleri Romalılara Mektup'ta. babaların." 2. küçük bir evi gösterdi. Madam Magloire'un zeki. yaratıklara karşı -137görevler (Matta İncil'i. uzun ve kemerli bir burnu vardı. "Öyle. ayaklarında kaba kunduralar ve Marsilyalı kadınlar gibi san çoraplar taşıyordu. kocaman bir kitapla küçük kâğıt parçalarına özensizce bazı şeyler yazıyordu ki. Bütün bu buyrukları. ahenkli bir bütün içinde bir araya getirmek amacıyla inceden inceye uğraşıyordu. büyük mavi gözleri. köprü ilikli ve düğmeliydi. kısa kollu.. Bir sayfada zor ifade edilebilecek bir fikri tek kelimeyle dile getirme erdemine sahip halk deyimlerini kullanarak söylememiz gerekirse. Yemek odası." '^ "Hele bir çalın." Kadıncağız. bu bağışlayıcılığı yavaş yavaş azizelik mertebesine kadar . adamın koluna dokundu ve meydanın öbür yanında.geniş. canlı. Matmazel Baptistine'in elbisesi ise dediğimiz gibi 1806 modası kalıplarına göre biçilmişti: Bedeni dar." "Şu kapıyı da çaldınız mı?" "Hayır. insan ruhlarına sunmak üzere. evli kadınların. şişman. Monsenyör sustuğu zamanlar. 30). Dört çeşittiler. VI. omuzlan vatkalı. kapısı sokağa (daha önce söylediğimiz gibi). Matmazel Baptistine'de ise hanımefendi hali vardı. ait olduğu sınıfa göre düşen görevler ele alınıyordu. Ama başlangıçta da söylediğimiz gibi. "Demek bütün kapılan çaldınız. ruhu içten içe ısıtan bu üç erdem.*. Matmazel Baptistine ufak tefek. yeşil bir şeritle beline bağlanmış kırmızı yeşil "damalı pamuklu bezden ve üst kısmı yine aynı kumaştan ve yukarıda iki tarafa toplu iğneyle tutturulmuş bir önlük. ağabeyin-138jen biraz uzun. dizlerinin üstünde açık. Öbür görevlere gelince. ama monsenyör konuşmaya başladı mı -evvelce görmüştük. kendi halinde biriydi. boynunda altın bir haç -ki evdeki tek kadın mücevheri buydu. Biraz sonra da. Madam Magloire. kocaların. hâkimlerin. öyle mi?" dedi. Bütün insanlara düşen görevler büyük görevlerdi. Aziz Petrus tarafından. insanın kendi kendine karşı olan görevleri (Matta İncil'i. hayırseverlik ve umut. Aziz Matta bunlan şöyle sıralar: Tann'ya karşı görevler (Matta İncil'i. ikincisinde ise tek tek kişilere. uzun bir odaydı. bir yandan da Matmazel Baptistine'le konuşuyordu.etti: "Bu kadarcık parayla handa kalamazsınız ama yine de bir denemelisiniz. -139.tıpkı Matmazel Baptistine gibi o da körü körüne itaat ederdi. bütün kişiliğinden dile getirilmesi imkânsız bir iyilik havası etrafa yayılırdı. basık. şömineli. Kır saçlarını çocuk perukası denilen kıvırcık bir perukayla örtüyordu.. Geceyi böyle geçiremezsiniz.. zayıf. ama iman. Kesinlikle üşümüş ve aç olmalısınız. Kilise babalarının ve ilahiyat doktorlarının bu önemli konuda söylemiş olduklan her şeyi bir bir dikkatle gözden geçiriyordu. sadece monsenyöre itaat etmek ve onu memnun etmeye çalışmakla yetinirdi. V.

Kadın tekrar aynı şeyi söyledi. sağlamlaştırmaları ve de kapılarını sımsıkı kapatmaları gerekiyormuş. Sonuca ulaşacağını görerek sözünü sürdürdü: "Sahi monsenyör." Madam Magloire. Piskopos sakin bir halde adama bakıyordu. Akşam yemeği için bir şeyler almaya gittiği sırada. bence sürgüler gerekiyor monsenyör. Bunun için. Herkes öyle söylüyor. Şöminedeki ateş onu aydınlatıyordu. sopası elindeydi. aman Tanrım! İzin almaya bile gerek yok. Şuracıkta duruyorlar. gece yansı bile. Bunun üzerine Matmazel Baptistine. sürgülemeleri.. sanki hiç karşı çıkılma-mış gibi devam etti: "Biz diyoruz ki. Korkunç suratlı. Eli ayağı titriyordu. Piskopos içeri girdiğinde Madam Magloire hararetle Matmazel Baptistine'e. cüretkâr. Matmazel Baptistine döndü. Ağabeyimin her yaptığı iyidir. yorgun ve öfke dolu bir ifade vardı. Vali ile belediye başkanı birbirlerini sevmedikleri ve olay çıkararak birbirlerinin başını derde sokmaya çalıştıkları için polisin elinden de fazla -140bir Şey gelmiyormuş. Bu gece şehirde bir felaket olacak. monsenyör izin verirlerse çilingir Paulin Musebois'ya gidip kapının eski sürgülerini takmasını söyleyeyim. Gassendi Bulvarı'na doğru geldiğini ve akşam karanlığında yollarda başıboş dolaştığını görmüşler.. ipli bir herifmiş. Giriş kapısının mandalı sorunuydu bu. Kuşku uyandırıcı bir serseri gelmiş. İçeri bir adam girdi. dinse bir melek yapmıştı. bir adım attı. Ağzı açık kalmıştı. şehrin bir taraflarında olsa gerekmiş. Kalmak için Jacquin Labarre'ın yerine gitmiş.. kapıyı arkasında açık bırakarak durdu. İğrençti. adamın içeri girdiğini gördü. bu son sözleri üstüne basa basa söyledi. bildiği ve piskoposun da artık duymaya alıştığı bir konudan söz ediyordu. Ama piskopos odasından çok üşümüş olarak geldiği için şöminenin önünde oturmuş ısınıyor ve başka şeyler düşünüyordu. Uğursuz bir görünüşü vardı. Madam Magloire hikâyeyi yeni baştan ve elbette biraz da abartarak anlatmaya koyuldu: "Söylendiğine göre. korkuyla yerinden yarı doğruldu. ama onu kabul etmemişler. hem de mon-senyörün âdetidir. kolayca neşelenen yüzünü yaşlı hizmetçiye doğru kaldırarak. Onun için aklı olanların kendi polisliğini kendilerinin yapmaları. -1423. onu bir kuzu olarak yaratmış.yükseltmişti. her zaman 'buyurun' der. Madam Magloire'un belli bir amaçla ortaya attığı sözü karşılıksız bıraktı. ellerini dizlerine koydu ve ocaktaki alev ışığının aydınlattığı samimi. hâlâ hayatta olan birçok kimse bunları en ufak ayrıntılarına kadar hatırlar. Kötü suratlı bir serseriden söz ediliyordu. tereddüt etmeden itiyormuşçasına hızla ardına kadar açıldı. ağabeyinin canını sıkmadan Madam Magloire'u memnun etmek için çekine çekine şöyle diyecek oldu: "Madam Magloire'un dediklerini duydunuz mu ağabey?" "Belli belirsiz bir şeyler duydum. Üstelik." -141"Sahi mi?" dedi piskopos. Edilgen İtaatin Kahramanlığı Kapı hafifçe açıldı ve sonra biri kuvvetle. Bir sürü felaket işte! Ben diyorum ki monsenyör. evet. hiç değilse bu gecelik. matmazel de benimle beraber diyor ki. tehlikeli bir dilenci varmış. Çantası omzunda. Madam Magloire bir çığlık atacak gücü bile bulamamıştı. şu sırada şehirde yersiz yurtsuz bir baldın çıplak. polisin de elinden bir şey gelmiyor {yararlı bir tekrarlama). O zaman. orada burada dolaşıp duran yolcuydu." diye cevap verdi piskopos. "Ben bir şey demiyorum. Piskopos. Biz bu adamı artık tanıyoruz. gözlerinde katı. Hem ıssız bir yerde yaşa hem de geceleri sokaklarda lamba bile bulunmasın! Dışarı çıkıyorsun. Sonra iskemlesini biraz çevirip. Madam Magloire çeşitli yerlerde bazı söylentiler işitmişti. bu ev hiç de öyle tam olarak güvencede değil. . "Hele bakalım." Piskoposun kız kardeşi sözünü kesti. iyi korunmaları ve evlerini gereğince örtmeleri. Doğa. söyle ne olmuş? Büyük tehlike içinde miymişiz?" dedi. bu gece evine geç dönmeye kalkanların başlarına kötü şeyler gelebilirmiş. "Buyurun!" diye seslendi. Aynen böyle. çünkü her önüne gelenin dışarıdan mandalına basıp açabileceği bir kapıdan daha tehlikeli hiçbir şey olamaz. Kendisine böyle bir soru sorulması Madam Magloire'u yüreklendirdi ve ona piskoposun telaşlanmak üzere olduğu izlenimini verdi. Magloire. sonra başını yavaş yavaş şömineye doğru çevirerek ağabeyine bakmaya başladı ve yüzü yeniden derin bir huzur ifadesine büründü. Az önce barınacak bir yer arayarak." Tam bu sırada kapıya çok şiddetli bir şekilde vuruldu. çantalı.. Zavallı kutsal kız! Kaybolan tatlı anılar! Matmazel Baptistine piskoposun evinde o gece olup bitenleri sonra o kadar çok anlatmıştır ki. İçeri girdi. bir dakikalık iş.

Beni kovacaksınız sanıyordum onun için hemen kim olduğumu söyledim.Besbelli. orada dedikleri gibi. Bana burayı gösteren ne iyi bir kadın-mış!. "paranızı saklayınız. İyi bir rahip. 'Defol!' dediler.. Monsenyör diyorlardı. bakın kimlik kâğıdına ne yazmışlar: Jean Valjean. gittiğim her yerde kovulmama yarar. Hava açık değildi. bakışlarını sırasıyla ihtiyarın ve kadınların üzerinde dolaştırdı ve piskoposun konuşmasını beklemeden. "İşte kimlik kâğıdım. kimlik kâğıdını cebine sokup oturmuştu. belediyeye göstermiş olduğum san kimlik kâğıdımdan ötürü -çünkü göstermem gerekiyordu.beni geri çevirdiler." dedi piskopos.. Burası sizi ilgilendirmez.." dedi. Ne kadardı? Yüz dokuz frank demiştiniz. Hapiste öğrendim. Bu. öyle değil mi? Papaz değil mi?.. tıpkı bir insan gibi. Bunu da Grasse'da. Kalmama izin verir misiniz?" Piskopos. Aklını kaçırmış gibi kekelemeye başladı. Orada. Demek beni misafir edeceksiniz? Bir kürek mahkûmunu kovmuyor musunuz? Bana 'mösyö' diyorsunuz! Bana." dedi. yataklıktaki karyolaya bez çarşaflan serersiniz.. Kürekten geliyorum. "Madam Magloire. "Bir rahip ha!" dedi adam." dedi. çarşaflı bir ya-145tak! Herkes gibi! Bir karyola! On dokuz yıl var ki karyolada yatmadım! Gerçekten kalmamı mı istiyorsunuz?.. Ne kadar zamanda kazandınız bunu?" "On dokuz yılda. doğduğu yer.. Adam devam etti: "Siz gerçekten iyi adamsınız. şüphe ve sevinçle doldu ve olağanüstü yumuşak bir ifadeye büründü. herkes beni kapı dışarı etti. hapisha-necle bizim bir papazımız vardı. ne budalayım! Takkenizi görmemiştim. Misafirhanecisiniz değil mi?" Piskopos. Açık havada yatmak için tarlalara gittim.. Zaten param da var. Piskopos. size söyleyeyim. Oh!. "Bakın." dedi. Adam devam etti: "Param olduğu gibi duruyor. "Yüz dokuz frank on beş metelik. Okumak ister misiniz? Ben okumasını bilirim. Bütün bir gün yaya olarak altmış kilometre kat ettim ve akşam.. Çok tehlikelidir. Öyleyse. On dokuz yıl hapiste kalmıştır. bir kapı girintisi bulabilmek için tekrar şehre döndüm. Şu büyük kilisenin papazı öyle mi? İşte! Öyle ya. O ana kadar karanlık ve sert olan yüz ifadesi şaşkınlık. Madam Magloire. adam iki eliyle sopasına dayandı." dedi. adınız ne? Ne isterseniz ödeyeceğim. Siz nazik ve iyi bir insansınız.." diye ilave etti adam. Tam yüz dokuz frank on beş metelik.. Affedersiniz. Ben de çaldım. Bir köpek kulübesine girdim. Tou-143lon'dan beri dört gündür yürüyorum. "Oh! Soylu bir rahip!. tahliye edilmiş forsa." Cebinden büyük san bir kâğıt çıkararak açtı. kürekte on dokuz yıl çalışarak kazandım. "Ben. Demek sizce para ödememe gerek yok?" "Hayır. Dört gün önce tahliye edildim. meydanda bir taşın üzerinde yatacaktım ki. burada da bana. Dinleyin. sen demeyecek misiniz? Bana hep 'defol köpek!' derler. o kapıyı çal dedi." "On dokuz yıl!" Piskopos derin derin içini çekti.. Köpek beni ısırıp kovdu. "öyle değil. bu emirleri yerine getirmek üzere dışarı çıktı. benden para istemezsiniz.. Sonunda adam anladı. "Buraya balan!" dedi. bir forsa. Sonra bir gün bir piskopos gördüm. "Konuşurken çantasıyla bastonunu odanın bir köşesine bırakmış. İşte. Gideceğim yer olan Pontarlier'ye doğru yol alıyorum. iyi bir kadın bana sizin evinizi gösterdi. iyi anlamamış gibi. Hapishaneye gittim. Dört defa firar etme girişiminde bulunduğundan on dört yıla mahkûm olmuştur. değil mi?" "Ve on beş metelik. sofraya bir takım daha koyun.. Majöre .. burada oturan bir rahibim. Siz kabul ediyor musunuz? Burası misafirhane mi? Bana yemek ve yatacak yer verecek misiniz? Ahırınız var mı?" Piskopos. Dört günden beri ancak yirmi beş metelik harcadım. Adam üç adım daha atıp. Yağmur yağacağını ve buna engel olacak bir Tann'nın da olmadığını düşünüp. yüksek sesle. Burası nedir? Misafirhane mi? Yığınla param var. yeni gelene ne istediğini sormak için ağzını açmaya hazırlanıyordu ki. Soylu insanlarsınız. On dokuz yılımı zindanda geçirdim.. Rahip olduğunuza göre. Karşılığını bol bol öderim. Sanki benim kim olduğumu biliyordu. "Sahi mi? Ha. misafirhaneci mösyö. ısının. "Madam Magloire. Başka bir hana gittim. kapıcı kapıyı açmadı. Orada -144okumayı öğrenmek isteyenler için okul var. Marsilya'da. masanın üzerindeki lambaya yaklaştı. Matmazel Baptistine onu yumuşak bir bakışla gözden geçiriyordu. arabaların bo-146saltılnıasına yardım ederek kazanmıştım. İki kadının itaat etme konusundaki huylarını daha önce anlatmıştık. Çok yorgun ve çok açım. Duydunuz mu? Ben bir kürek mahkûmuyum.... Yemek yiyeceğim! Şilteli. buraya geldiğimde bir hana indim. Birazdan yemek yiyeceğiz ve yatağınız da siz yemek yerken yapılacak. Gördüğünüz gibi sarı kâğıt. "Adım Jean Valjean. İnsana aşağılayarak bakmıyorsunuz. bu çok iyi bir şey. adama döndü: "Mösyö oturun. Bir kürek mahkûmuyum. Nedeni: Zor kullanarak hırsızlık.

Biraz sonra piskoposun yokluğundan yakındığı masa örtüsünün üstünde parlayan üç takımı. "Haydi sofraya!" dedi. İşte' piskopos denilen insan budur. 149 kişi salda 12 gün aç susuz kalmıştı. . ayağında gülle. Tann katında yüz doğru adamın beyaz elbisesinden daha çok sevinç uyandınr. Bana teşekkür etmeyiniz. zeytinyağı. yavaşça eline dokundu." -148Piskopos ona bakarak. soğuk. Bir forsaya 'mösyö' denmesi. "adınız. açsınız. dinleyin. şefkat ve huzur dolu düşüncelerle çıkarsanız. Pişmanlık getirmiş bir günahkârın gözyaşlanyla ıslanmış yüzü. başında altından sivri bir şey vardı." dedi. içeri girene bir adı olup olmadığını sormaz. sizi evime kabul ettiğimi söylemeyiniz. Burada olan her şey sizindir. Masumca bir gösteriş. nasıl bahtsız bir adam olduğumu sizden saklamamıştım.. Oysa ben nereden geldiğimi. o takımı mümkün olduğu kadar ateşe yakın koyun. kötü şeyler söylüyorum." Piskopos onun yanma oturdu. siz burada benden çok. çocukça bir davranıştı adeta. Güneyin parlak güneşinde pırıl pırıl parlıyordu. ağırbaşlı ve son derece dostça konuşan piskoposun 'mösyö' kelimesini her söyleyişinde adamın yüzü işiyordu. siz o kadar iyisiniz ki. "acı ve çile çekilen bir yerden çıkıyorsunuz. bu hoş lüks özentisi son derece sevimli. yine âdeti olduğu üzere çorbayı kendi eliyle dağıttı. piskopos gidip ardına kadar açık kalan kapıyı kapattı. bir acısı olup olmadığını sorar. O konuştu. takdis duasını okuduktan sonra. Burası benim evim değil. bir mihrabın üstünde ayini yönetti. Adam tekrar konuştu: "Papaz efendi. Büyük bir istekle. karşımızda. ama bunlar bana o kadar uzak şeyler ki! -Anlıyorsunuz ya biz ötekiler!-Hapishanenin ortasında. Bu kapı. Oysa evdeki âdete göre piskoposun yemekte misafiri olduğunda masaya altı gümüş takım birden konurdu. Getirdiği sofra takımını masanın üzerine koydu. bizlerin her birimizden daha değerli bir insansınız demektir. ama çok arkalarda olduğundan duyamıyorduk. su. Kadın piskoposun her zamanki yemeğine kendiliğinden bir şişe de eski Mau-ves şarabı eklemişti. Sizin adınızı bilmeme ne gerek var? Zaten siz onu bana söylemeden önce de ben sizin bir adınızı biliyordum. Eğer o acılı yerden insanlara karşı kin ve öfke dolu düşüncelerle çıkarsanız. sopa. Madam Magloire içeri girdi." dedi. Bunu gelip geçici biri olan size söylüyorum. Sığınacak bir yere muhtaç olanlar dışında. ekmek ve tuzla yapılmış bir çorba. Bağışlayın." dedi. bir kelime bile söylemeden dışarı çıktı. "Bana bu masada eksik bir şey var gibi geliyor. beni kü-çümsemiyorsunuz. kendi evinizde sayılırsınız. Matmazel Baptistine sakin ve doğal bir davranışla piskoposun solunda yer aldı. Yemekte bir yabancı olduğu zamanlar yapmak âdetinde olduğu gibi. değil miyim bilemiyorum. Piskopos. sürekli iş. "Çok acı çektiniz değil mi?" dedi.Piskoposuydu." Adam haykırdı: "Bakın papaz efendi! Buraya girdiğimde çok açtım. öyleyse hoş geldiniz.. Piskopos birdenbire. taze peynir ve bir de kocaman çavdar ekmeği." Adam konuşurken. Piskopos. Köpekler. Bakın. üstünde uyuyasın diye bir tahta parçası. bütün o kürek mahkûmları. bir parça koyun eti." "Evet. merhamete layıksınız. üzerimize çevrili fitili ateşlenmiş toplar duruyordu. İyice göremiyorduk. Ve konuğuna dönerek: "Alpler'de gece rüzgârı sert olur. * 1816 Temmuzu'nda Meduse isimli gemi Batı Afrika açıklarında batmış. susuzsunuz. hasta yatağında bile zincir. yani üç takım koymuştu. Adam hırsla yemeye başladı." Bu sırada Madam Magloire yemeği getirmişti. "Madam Magloire. sıcak.. Yumuşak. papazların üstünde bir papaz. Şerefsizlik ve onursuzluk saygınlığa susamıştır. Şimdi de elimde san kimlik kâğıdı. artık geçti." dedi piskopos. Gerçekten de Madam Magloire masaya gerekli sayıda. kimse burada. yemekteki üç kişiden her birinin tam karşısına gelecek şekilde koymuştu. ama hayırseverlik. üşümüş olmalısınız değil mi mösyö?" dedi. Piskoposun yüzü birden konuksever yaradılışlı kimselere özgü bir neşe ifadesine büründü. mumlarınızı benim için yakıyorsunuz.. İşte böyle. kendi evinde değildir. "Kim olduğunuzu bana söy-lemeyebilirsiniz. "Bu lamba iyi aydınlatmıyor. "Oo! Sırtında kırmızı kazak. adamı sağ tarafına -149oturttu. Bilirsiniz." Adamın gözleri şaşkınlıkla açıldı: "Sahi mi? Adımı biliyor muydunuz?" "Evet. incir. biraz domuz yağı. Madam Magloire uyarıyı anladı. bir hiç yüzünden takılan çifte zincirler." diye cevap verdi piskopos. Piskopos yine. evet köpekler bile daha mutludur! Tam on dokuz yıl! Kırk altı yaşındayım. Siz acı çekiyorsunuz. Üç taraflı sıra olmuştuk. iyi bir insansınız. şimdi aç mıyım. ne demek istediğini anladı ve gidip monsenyörün yatak odasındaki şöminenin üstünde duran iki gümüş şamdanı aldı ve yakılmış olarak masaya koydu. kardeşim'dir. İsa'nın evi. -147Madam Magloire. bir tek kelime için hücre. Yoksulluğu soyluluk mertebesine çıkaran bu sıkı kurallara bağlı huzurlu evde. Beni evinize alıyor. Meduse* kazazedelerine bir bardak su verilmesi gibi bir şeydi.

. ağabeyim ne yemekte ne de gece boyunca. orada bir süre elimin emeğiyle yaşadım. bütün bunlar benim için fazlasıyla iyi.' Ağabeyim.' Sanırım adam aynen böyle söyledi. Ağabeyim şu cevabı verdi: 'Onlar benden daha çok yoruluyorlar. sadece ellerimiz. Bir de ortaklık yemişlikleri varmış ki. büyük saat imalathaneleri. kendisinin kim olduğunu ona anlatacak bir söz de söylemedi. Ağabeyim bütün bu ayrıntıları. Yalnızca bir seçme yapmak gerekiyor: Kağıthaneler.' 'İyi bir yere gidiyorsunuz. Yalnızca papaz mısınız? Ahi Eğer Tanrı adil olsaydı. Görünüşe bakılırsa. Pontarlier'ye gidiyorsunuz değil mi?' 'Oraya gitmek zorundayım. yağhaneler. derihaneler. 'ama 93'te ailemiz kalmamıştı.. Kendime iş buldum. Bir an durduktan sonra ekledi: 'Mösyö Jean Valjean. ataerkil ve pek cana yalan.' 'Hayır. Oysa kendisi pahalı olduğu için bu şaraptan içmez. bir sanayii Orada yaşayan halkın peynirhaneleridir bunlar. Geceler soğuk. diye ekleyecek oldu ve hemen durdu. Sözü sık sık iyi bir meslek olan peynir kâhyalığına getirdi. 'Vardı. Châtülon'daki. onun bedeniyle birlikte ruhunu da beslemek. Belki de papaz bile değilsiniz. orada bizim akrabalarımız yok mu?' diye sordu.' Söz aramızda. her yaz yedi sekiz bin tekerlek peynir imal edilirmiş. Sonra sözünü kesip bana döndü: 'Sevgili kardeşim. bakır imalathaneleri.' diye cevap verdim. Bunlardan dördü Lods'daki. Ağabeyimse ne onun hangi şehirden olduğunu ne de hayat hikâyesini sordu. adına da peynir kâhyası denirmiş. Pontarlier Peynirhaneleri Üzerine Bilgiler Şimdi bu sofrada neler geçtiğine dair bir fikir verebilmek için yapabileceğimiz en iyi şey. ürünü aralarında pay ederlermiş.' Böylece ağabeyim. Ben çalıştım. elli inek bulunur. kollarımız vardı. Bir başkası olsa. ama şunu söylemeliyim ki. yemişlik derler. gittiğiniz Pontarli-er denilen yerde tamamen ataerkil bir sanayii vardır. gün-düzlerse sıcak. 'Devrimde ailem mahvolmuştu. ağabeyim de ona. Siz yoksulsunuz. hem de oldukça ayrıntılı bir şekilde Pontarlier yemişliklerinin nasıl olduğunu açıkladı. o güzel Mauves şarabından içiriyordu. bunlar iki çeşit olurmuş. görül-150bir oburlukla yemek yiyordu. Yolculuk zor oluyor. Mösyö Vafjean. Hiç şüphesiz ağabeyimin yapmak . ağabeyim bir ara. O kadar ki. zenginlere ait olanlara büyük ambarlar denirmiş. bunu hatırlatabilecek her türlü şeyden -153kaçınır görünüyordu. Buralarda kırk.Bu adam kimseye aldırış etmiyor. 'Tanrı adil olmaktan da üstündür. ' 'Evet. Ne var ki. Efendim. zavallı elinin altında olduğuna göre belki bu fırsatı kaçırmak istemez ve bunu. Bu peynir kâhyası ortaklardan günde üç defa süt toplar ve miktarlarını iki nüshaya birden not edermiş. kendileriyle yemek yememe izin vermeyen yük arabacılarının sofrası bile sizinkinden daha zengin. Matmazel Baptistine'in Madam Boisc-hevron'a yazdığı bir mektubun.4. Bu peynirhanelere onlar. Oysa. ahlak dersleri ve öğütlerle ya da biraz merhamet ve gelecekte daha iyi biri olması için değişik bazı sitemlerde bulunmak için kullanırdı. kardeşimin saydığı isimler bunlardı. içeri ilk girişinde İsa hakkında söylediği birkaç sözden başka. Gözüme bir şey çarptı: Bu adamın nasû biri olduğunu size anlattım.. sizin de bildiğiniz o doğal neşesiyle çok beğendiğim bir tavırla araya başka sözler katarak anlatıyordu. masum insanlar oldukları için mutludurlar. forsa ile piskopos arasındaki konuşmaları büyük bir saflık ve dakiklikle anlatan bir bölümünü buraya aynen almaktır: ". parayla bir peynirci tutarlar.' Yanilmadım sanırım. onun yüreğinden geçenleri anladığımı sanıyorum. tasfiyehaneler. Orta dağlık bölgesinin köylüleri ineklerini ortaklığa koyar.' dedi adam. gökyüzüne yakın oturan ve huzurlu bir işleri olan Pontar-lier dağlılarından söz ederken. adamın hem karnını doyurup. Eski rejimde Pontarüer'de kapı komutanıydı. ' dedi. Haziran orta-152larına doğru da peynirciler ineklerini yaylaya çıkarırlarmış. çünkü ağzından kaçan bu sözlerde adamı incitebilecek bir şey olmasından korkmuştu. Sonra da şöyle devam etti: 'Yarın. Audincourt'daki ve Beure'deki çok büyük fabrikalardan. gün doğarken yola çıkmam gerekiyor. Peynir imalathaneleri nisan sonuna doğru faaliyete geçermiş. doğrudan ve hiçbir şekilde öneride bulunmadan adamın kendiliğinden ahlamasını istiyor gibiydi. onlar yoksulların yemişlikleriymiş.' dedi ağabeyim.' dedi ağabeyim.. 'onların paralan daha çok. Bu mesleğin ona iyi bir barınak olduğunu. sizin mutlaka papaz olmanız gerekirdi. bu adama nasıl bir insan olduğunu hatırlatacak tek bir kelime bile söylemediği gibi. bu ziyaretten bir iz kalmasını sağlamak için biraz vaaz vermenin ve kürek mahkûmu üzerinde piskoposluğun ağırlığını kullanmanın tam sırasıydı. yaklaşık yirmi de-151mir fabrikası var. bu gözlem beni biraz şaşırtıp sarstı. Adam yedikçe canlanıyor. yemekten sonra şöyle dedi: 'İyi Tann'nın papazı efendi. İyiniyet sahibiyim. 'Örneğin Mösyö de Lucenet. ben de önce Pranche-Comte'ye sığındım. Epey bir düşündükten sonra. Bunlar. Çünkü hayat hikâyesinin içinde onun işlediği suç da vardı ve ağabeyim ona.

M. kız kardeşine iyi geceler diledikten sonra. o eski bir post. ' dedi. Acaba sadece içgüdüsünden gelen ve kendisi için bile karanlık olan bir itilişe mi uyuyordu? Birden ihtiyara doğru döndü. Adam onu takip etti." 5. Tanrı'yi ilgilendirir. odamdaki kara orman karacası postunu adamın yatağının üstüne sermesi için Madam Magloire'u geri gönderdi. o an onu bu davranışa iten şeyin ne olduğunu anlamak bizim için zordur. ağabeyimin içten içe düşündüğü işte buydu. Geceleri buz gibi soğuk olduğu için bu post sıcak tutar. Bu sözleri sakin bir tavırla henüz söylemişti ki." dedi. insan sevgisinin en iyi anlaşılma yolu da bu değil midir? Vaazdan. Ge-deon Le Prevost ile ya da kilisenin vekiliyle nasıl yemek yerse. iki kutsal kadın onu görselerdi korkudan donakalırlardı. 'Uykuya ihtiyacınız olmalı. piskoposun karyolasının başucundaki dolaba gümüş takımları kapatmakla meşguldü. Diyebilirim ki. Biraz sonra bahçesindeydi. hayallere dalıyor. Piskopos perdenin önünden geçerken diz çöküp. kısa bir dua okudu. Şamdanı küçük bir masanın üstüne koydu. bunları hiç mi hiç belli etmedi." Adam. masanın üstünde duran iki gümüş şamdandan birini aldı.istediği. gerçekten öylesine yorgundu ki. Artık konuşmaz olmuştu ve çok yorgun görünüyordu. kollarını çaprazlama kavuşturdu ve ev sahibini vahşi bir bakışla süzerek. Uyanda mı bulunmak istiyordu. Madam Mag-loire. dua eden ya da kendi kendine konuşan biri gibi dudaklarını kımıldatarak." Sustu ve içinde canavarca bir şeyler olan bir gülüşle ekledi: "İyice düşündünüz mü? -156Benim katil olmadığımı ne biliyorsunuz?" piskopos cevap verdi: "Bu. Adama gelince. kafasındaki fikirler bunlar idiyse. Yürüyor." Sonra ciddi bir tavırla. Yemeğin sonuna doğru. bütün tüyleri dökülüyor. 'Teşekkürler rahip efendi. mumu burnuyla üfleyerek söndürdü ve hiç soyunmadan kendisini karyolanın üstüne attı. incir yemeye başladığımız sırada kapı çalındı. "Haydi bakalım. hiç değilse geçici bir zaman için başkalarından farklı bir insan olmadığına. Ağabeyim onu. en iyi merhamet o insanın bu yarasına hiç dokunmamak değil midir? Bana öyle geliyor ki. Adamın o sırada olup bitenlere dikkat ettiği yoktu. Bugün bile. ahlak dersinden kaçınan bu incelik. Hayırseverliğin. Kendisini. çamaşırları kurutmak için astığımız salonda oturup Tanrı'ya dua ettik ve hiçbir şey konuşmadan odalarımıza girdik. Onun her akşam yatmaya gitmeden önce aldığı son önlemdi bu. Madam Magloire sofrayı çabucak topladı. bunun için yapılacak en iyi şeyin onu oyalamak. baştan sona kadar. Ne yazık ki. Piskopos bahçeden odasına döndüğünde saat on ikiyi çalıyordu. bütün ruhu ve bütün düşüncesiyle Tann'nın geceleri açık duran gözlere gösterdiği o esrarlı büyük şeylere vermişti. Almanya'da Tuna Nehri'nin yakınlarındaki Tottlingen'dey-ken sofrada kullandığım fildişi saplı küçük bıçakla birlikte satın almışti. Yoksul Madam Gerbaud gittikten sonra. Daha önce söylediklerimizden de anlaşılacağı gibi. mümkün olduğu kadar kendinize yakın ağırlıyorsunuz. yola çıkmadan önce ineklerimizin sütünden sıcak sıcak bir bardak içersiniz. 6. Adam bu odadan geçerken. mihrabı örtüyordu." dedi. Ağabeyim çocuğu alnından öptü ve üstündeki on beş meteliği -154ödünç olarak Gerbaud anaya verdi. Jean Valjean . ikimiz de yukarıya çıkak. Ama az sonra. Jean Valjean'la da aynı havada aynı tarzda yemek yedi. etrafı seyrediyordu. ağabeyim şükran duasını okudu ve arkasından adama dönerek. hatta benim için bile o. Gelen. Forsaların yaptıkları gibi. ardından derin bir uykuya daldı. soğuk bir sesle bağırdı: "Ya! Demek öyle! Beni böyle evinizde. gerçekten de İncil'e yaraşır tavır değil midir hanımefendi? Ve eğer bir insanın kanayan bir yarası varsa. sağ elinin iki parmağını kaldırdı ve eğilmeden. öbürünü konuğuna verdi ve "Sizi odanıza götüre-yim mösyö. Sükûnet Monsenyör Bienvenu. Küçük evde birkaç dakika sonra herkes uyuyordu. "iyi bir gece geçirmenizi dilerim. kendi gözünde herkes gibi bir insan olduğuna onu inandırmaktı. Jean Valjean adındaki bu adamın sefil durumunu bir an bile aklından çıkaramadığını. yoksa tehdit mi savuruyordu. evin düzenlenmesi. Piskopos konuğunu yatak odasında bembeyaz. tertemiz bir yatağın başında bıraktı. Yatakta birisi yattığı zaman ibadethanenin bir başından öbür başına çekilen bir şayak perde. Yarın sabah. her akşamki insandı. birdenbire bu söyleyiş tarzına hiç uymayan garip bir davranışta bulundu. öyle ki. Yolcunun yatabilmesi için bizim çekilmemiz gerektiğini anladım. yatak bölmesinin bulunduğu ibadethaneye gitmek ya da buradan çıkmak için mutlaka piskoposun -155yatak odasından geçmeyi gerektirecek şekilde yapılmıştı." dedi. Madam Magloire hemen dönüp yukarı geldi. kucağında çocuğu ile Gerbaud anaydı. bembeyaz temiz çarşafların zevkine varmayı bile düşünemedi. öylece dimdik duran adamı takdis ettikten sonra başını çevirip arkasına bakmadan kendi odasına girdi.

Jean işsiz kaldı. Yedi çocuğun en büyüğü sekiz. Toplumun. o yemek yerken yemeğinin en iyi kısmını et parçasını. Bir 'yavuklusu' olduğu hiç görülmemişti. ne uğursuz bir dakikadır! Jean Valjean beş yıl küreğe mahkûm edildi.. gözlerini örtmüş olarak yemek yediğinden. Fave-rolles'da. Gerçi ablası da çalışıyordu. Drectoire'ın. hamal olarak çalışır. çoğu zaman insanlığı yok etmez. Gençliği böylelikle zorlukla. floreal 2 tarihli mesajında bu başkomutanına BuonaParte adı verilirken. En iyi nişancılardan bile daha iyi kullandığı bir tüfeği vardı. sonra bunu bir çit gerisinde ya da bir sokak köşesinde bakracı birbirlerinin elinden kapmaya çalışarak içerlerdi. bir insanın kafasından geçen fikirler arasında. Ve yedi çocuk! Bir pazar akşamı. düşünen bir varlıktan uzaklaştığı ve onu çaresiz bir yalnızlığa terk ettiği o dakika. Bütün ötekiler gibi. Budama mevsiminde günde on sekiz metelik kazanır. düşünmeyi bilen biriydi. domuz yağı dilimini. ama kederli biri değildi. bu tür adamlarla şehirlerdeki iğrenç katiller arasında uçurumlar kadar fark vardır. Jean Valjean ise yirmi beşine yeni basmıştı. yapabildiği her işi yapardı. -16022 Nisan 1796 günü. hâlâ avlunun kuzey köşesindeki dördüncü sıranın ucuna zincirlenen bu zavallıyı çok iyi hatırlamaktadır. Jean Valjean'dı. Ailenin ekmeği yoktu. Ekmeksizlik! Tam anlamıyla. Brie'de oturan yoksul. Annesinin adı Jeanne Mathieu'du. Ablası Jeanne Ana. heyecanlı duygusal kişilerin karakteridir. O ise daima sofranın üstüne eğilmiş. bir ekmeği kapmış götürüyordu. ananın haberi olmadan. Valjean ailesinin. bir görev olarak ve hatta biraz kabaca yapıyordu. Derken zor bir kış oldu. Yasanın hükümleri açık ve kesindi. anneleri mutlaka suçlulan sert bir şekilde cezalandınrdı. Voilâ Jean'ın birleştirilip kısaltılmasından oluşan bir lakap olması muhtemeldir. Kaçak avcılara karşı haklı olarak peşin bir hüküm vardır. Olay 1795'te oluyordu. Dağ. eşkıyaya oldukça yakın sayılır. dükkânının demir -159parmaklıklı vitrin camında şiddetli bir darbe sesi duydu. hiç değilse görünüşte oldukça uyuşuk. ' Görünüşe göre içinde olduğu durumun farkında bile değildi. Boynuna taktıkları halkanın perçin çivisini başının gerisinde sert çekiç darbeleriyle . Jean Valjean. az para getiren bir işte harcanıp gidiyordu. 'Bir haneye geceleyin zorla tecavüz ve hırsızlık' suçundan devrin mahkemesinin huzuruna çıkarıldı. Hırsız ekmeği almıştı. hırsız tabana kuvvet kaçıyordu. çorbasını içip bir kelime bile konuşmazdı. Valjean'lann kulübesinin yakınlarında sokağın karşı yanında Marie-Claude adında çiftçi bir kadın oturuyordu. Çocukluğunda okuma yazma öğrenmemişti. Kol. İsabeau telaşla dışarı fırladı. hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünür. Bu Vlajean'ın. Ergenlik çağına geldiğinde Fave-157rolles'de ağaç budayıcılığı yapıyordu. ama bunu yaparken. Bunlar. insanları vahşileştirir. Bu da onun aleyhine oldu. Babasının adıysa Jean Valjean ya da Vlajean'dı. kaba bir tavırla söylene söylene bütün parasını Marie-Claude'a öder. ancak berbat olduğunu biliyordu. insanlardan soyutlar. insanların düzenini allak bullak eder. Kaçak avcı da kaçakçı gibi.Gece yarısına doğru Jean Valjean uyandı. hiç ses çıkarmazdı. oldukça silik bir insandı. Anası. Beş-yüzler Meclisi'ne hitaben yıl IV. Âşık olacak zamanı yoktu. Jean Valjean. Bu hırsızlığı bilse. çiftçi. Paris'te İtalya ordusu başkomutanı tarafından Montenotte'da kazanılan zafer ilan edilir.. Jean Valjean suçlu bulundu. Faverolles'de kilise meydanındaki ekmekçi Maubert İsabeau tam vatmaya hazırlanıyordu ki. sonra da orakçı. sığırtmaç. kocası sağ olduğu sürece genç kardeşini evinde barındırıp beslemişti. Koşup geldiğinde. Jean Valjean'a kala kala dul bir abla ile kızlı erkekli yedi çocuğu kalmıştı. karınlan sürekli aç olan çocuklan bazen Marie-Claude'a gidip analan adına ondan bir bakraç süt alırlar. o da toprağın üstüne oturmuştu. aynı gün Bicetre hapishanesinde bir mahkûma büyük bir zincir takılıyordu. Jean Valjean bu işi sade bir şekilde. başı neredeyse çorbasına girecekmiş gibi ve saçları çorba tasının etrafına dökülmüş. Bu. Bugün yaklaşık doksan yaşında olan eski bir hapishane kapıcısı. deniz ve orman. demir parmaklıktan içeri cama indirilen bir yumrukla açılmış bir delikten geçmiş bir kol gördü. en küçüğü bir yaşındaydı. ama kolu hâlâ kanıyordu. Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Ama bütünüyle ele alındığında. lahananın göbeğini kardeşinin çanağından alır. Babasını ve annesini çok küçük yaştayken kaybetmişti. Şehirler ise gaddar insanlar yetiştirir. Kaçak avcı ormanda. bu işte aşırıya kaçan bir şey olduğunu sezinliyordu. Jean Valjean'ı ablası yetiştirmiş. çocuklar da ceza almaktan kurtulurlardı. Ama Jean Valjean. cezanın bir insanın mahvolmasını ilan ettiği anlardır. aklı başında. kaçak avlanırdı. ama yedi çocukla ne yapılabilirdi? Sefaletin avucuna alıp yavaş yavaş ezdiği hazin bir topluluktular. kendisi gibi ağaç budayıcısı olan babası ise ağaçtan düşerek ölmüş. -158cocuklanndan birine verirdi. Belki de her şeyin cahili olan bu zavallı. Ölen babanın yerini aldı ve kendisini yetiştirmiş olan ablasına bu defa o bakmaya başladı. Bu işi o kadar telaşla yaparlardı ki. köylü bir ailedendi. kaçakçı dağda ya da denizde yaşar. Akşamlan yorgun argın eve döner. bu da. sütün yansı küçük kızlann ağızlarına giderse yansı da önlüklerine dökülürdü. Ama sırası gelmişken söyleyelim. iyi tedavi edilemediği için süt hummasından. Jean Valjean. İsabeau da peşinden koştu ve onu yakaladı. Koca öldü.

Claude Gueux adında biri bir ekmek çalmıştı. ceza hukuku sorunlarına ve bir insanın kanunla lanetlenmesi üzerine yaptığı incelemelerde. her şeyden. Bu nedenle. Hangi yoldan olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Onları hiçbir zaman görmedi. Onlardan artık hiçbir haber gelmedi. sadece izi kaldı. burada işçi olarak çalışıyordu. Sabot Sokağı 3 numarada bulunan bir basımevine gidiyor. patikadan. daha az üşümek için kediye sarılarak uyuyordu. bir ekmek için yapılan hırsızlığın bir insanın kaderinde felaketin başlangıcı dernek olan böyle bir olaya ikinci defadır ki rastlamaktadır. Ne var ki. Gece devriye kuvvetleri onu inşa halindeki bir geminin omurgasının altına saklanmış buldular. Öbür altı çocuk neredeydi? Belki ablası da bilmiyordu. uykudan korkmak özgür olmaksa. bir vakitler işledikleri tarlanın sınır taşı onları unuttu. ablasını görmüştü. Onları tanıyanlardan biri. Altıncı yılda yine firar etme sırası geldi. sanki bir an bir şimşek çakmış. Bir öncekinden daha başarılı olamadı. 1796 yılında cam kırıp. Saat yedide okul açılıyor. oturduğu yerde uyuklar bir halde ve çoğu zaman da karanlıkta sepetinin üzerine kıvrılıp büzülmüş olarak uyurken görüyorlardı. son çocuğu olan küçük bir oğlan vardı. Onuncu yılda yine sırası geldi. Yaşadıktan yerlerden ayrıldılar. göz gördüğü için günden. adına varıncaya kadar her şey si-161lindi. bu acıklı hikâyenin devamı boyunca bir daha onlarla karşılaşılmayacaktır. bir ekmek aldığı için girmişti. çalışanları rahatsız ettiğini söylüyorlardı. her an başını çevirip arkasına bakmak. Bu yeni girişim için de üç yıl verildi: Etti on altı yıl. Sırasını yine kullandı. sanırım on üçüncü yılda son bir defa daha kaçmayı denedi. yaptığı iş neyse. Sabahın altısında. mahkûmiyetinin iki yılı çift zincirli olmak üzere beş yıl daha uzatıldı: Etti on üç yıl. Dördüncü yılın sonlarına doğru bu bahtsız yerde âdet olduğu üzere. dörtnala koşan attan. çalan saatten. Kendisini yakalayan muhafızlara karşı koydu. en ufak gürültüden ürkmek. boynunda zincir. . çocuğun bir saat süreyle avluda okulun açılmasını beklemesi gerekiyordu. bir çıkrık ve iki tahta sandalyeden başka bir şey yoktu ve küçük çocuk orada bir köşede. yoldan." diyebiliyor ve sonra da hıçkırıklar arasında sağ elini kaldırıp. Kış mevsimi ve gece. Gindre Sokağı'nda oturuyordu. kademe kademe yedi defada aşağı indiriyor. yoklamayı kaçırmıştı. kışın gün doğ-162madan çok önce işe başlaması gerekiyordu. Basımevinin bulunduğu binada bir de okul vardı. Bu dört saatin bedeli üç yıldı: Etti on dokuz yıl. ama kaçışı tam olarak gerçekleştiremedi. Bir araba üstünde. barınaksız gelişigüzel dağılıp gittiler. -164I Burada kısa bir parantez açmanın tam zamanı. eziyetli yürüyüşünde talihsiz başların birbiri ardından. Kulübede bir kerevet. 1815 Ekimi'nde serbest bırakıldı. Jean Valjean'a bunları anlatmışlardı. sonra her şey yine kapanıp karardı. göz görmez olduğu için geceden. bacası tüten damdan. Sabahleyin oradan geçen işçiler yavrucağızı kaldırıma oturmuş. ablası basımevine saat altıda geldiğine. Yanında sadece bir çocuk. sanki farklı boyda yedi başa sırayla dokunur gibi yapıyordu. havlayan köpekten. Arkadaşları yardım ettiler. Bir İngiliz istatistiği Londra'da beş hırsızlıktan dördünün doğrudan doğruya açlık nedenine dayandığını göstermektedir. Toulon'da sırtına kırmızı kazak giydirdiler. geçen adamdan. Tann'nm o yaratıkları. Eğer kovalanmak. Acaba ablası ne oldu? Yedi çocuk ne oldular? Onlarla kim ilgilenir? Testereyle kökünden kesilen körpe ağacın bir avuç yaprağı ne haldeydi? Hep aynı hikâyedir. Nihayet. Jean Valjean da bir ekmek çalmıştır. ziyarete bir kadın geldi. İkinci günü akşamı yakalandı. okulsa ancak saat yedide açıldığına göre. onlara asla rastlamadı. İki gün özgür olarak kırlarda dolaştı durdu. İşte. yedi küçük çocuğu giydirmek ve beslemek için yaptığı yorumu çıkıyordu. Toulon'da geçirdiği süre içinde ablasından söz edildiğini belki yalnız bir defa duydu.çakarlarken öylesine ağlıyordu ki. içinde kayboldukları hazin karanlıklara indiler. Ona bunları anlattıkları gün. o özgürdü. Her sabah. Artık Jean Valjean bile değildi. sadece ara sıra "Faverolles'de ağaç budayıcısıyım. Saint Sulpice yakınlarında yoksul bir sokakta. Jean Valjean'ın -163firar etme zamanı geldi. Bu kitabın yazan. Sırasını kullandı. Kim bilir? Belki her biri başka bir yana gitti ve münzevi kaderlerin içine gömüldüğü o soğuk sise yavaş yavaş daldılar. İşte hepsi bu. insanlığın zahmetli. Bu yaralı yürekte açılmış olan yara kapandı. O zavallı canlılar. yirmi yedi günlük bir yolculuktan sonra oraya vardı. Toulon'a doğru yola çıkarıldı. çalılıktan. Mahkeme bu suçundan ötürü cezasına üç yıl ekledi. Kaçtı. Bu hareketinden. Firar ve isyan. Böylece mahkûmiyet süresi sekiz yıla çıktı. gözyaşları onu boğuyor. konuşmasını engelliyor. bir saat açık hava! Çocuğun basımevine girmesini istemiyorlar. Bütün önceki hayatı. Artık bir daha onlardan söz edildiğini hiç işitmedi. birkaç yıl kürek mahkûmluğundan sonra Jean Valjean da onları unuttu. Yağmurlu havalarda ihtiyar kapıcı kadın ona acıyıp kulübesine alıyordu. Paris'teydi. Çıktığı yere. o da içeri giriyordu. yedi yaşında olan küçük oğlanı bu okula vermişti. Otuz altı saatten beri ne yemek yemiş ne de uyumuştu. Evvelce yaşadıkları köyün çan kulesi onları unuttu. yol göstericisiz. onu. 24601 numaraydı. Sanırım mahkûmiyetinin dördüncü yılı sonlarıydı. Top attılar. artık dayanaksız. Bu sefer de ancak dört saatlik bir kurtuluştan sonra yakayı ele verecek kadar başarılı oldu. yürekten sevmiş olduğu bu aziz varlıkların kaderi üzerine birden bir pencere açılır gibi olmuştu. Özel yasada yeri olan bu olayla.

okumayı. yalnızca bunu. anasından. çelimsiz. rastlantıların eliyle servetlerin bölüştürülmesinde en kötü payı almış olan ve bu yüzden korunmaya en çok layık bulunan üyelerine. yorgunluktan küreğin kızgın güneşinde. Sopa elinde. hesap yapmayı öğrendi. çünkü bunları yapan odur. Bunun yerine. Kininden başka silahı yoktu. Sonra kendi kendine sordu: Yaşadığı bu sonu kötü biten hikâyede kusurlu olan bir tek kendisi miydi? Önce işçi olduğu halde işsiz kalması. -165kınanması gereken bir davranışta bulunduğunu kendi kendine itiraf etti. bir halde kendi akılsızca basiretsizliğinin. hücrede. acımalarını beklemiş olsa bile daha iyi etmiş olurdu. hem de her gün yeniden başlayan ve on dokuz yıl süren bir suç olmuyor muydu? Yine kendi kendine sordu: Toplumun. Sebep olduğu zararla kendisine verilen zarar arasında bir denge olmadığına inandı. Kısacası. özellikle bunlara. Kendi içinde mahkeme kurdu. şerefsizliğe açılan kapı. O da. -167Öfke çılgınca ve saçma olabilir. Dediğimiz gibi o cahil bir adamdı. İşe kendi kendini yargılamakla başladı. Çocukluğundan. iyi niyetliler arasına katıldı. Toplumu kin ve nefretine mahkûm etti. kendi vicdanı üzerine kıvrılıp derin derin düşündü. daima göstermişti. hırsızlıkla sefaletten kurtulu-nabileceğini düşünmek. çalışkan olduğu halde ekmek bulamaması acıklı bir durum değil miydi? Ayrıca. hata etmişti. Bu zihinde bulunan birazcık ışığı o daha da artırdı. 'aç olunca beklenebilir mi. toplumun bireye karşı işlediği bir suç. kötülüğü pekiştirmeye yarayabilir. Öyleyse sabır göstermesi gerekirdi. Zihnini güçlendirmenin.' demek de büsbütün karşılıksız kalabilecek bir soru değildi. Acaba bu ruhta neler olmuştu? 7. ama insan kendini herhangi bir yönden haklı bulduğu zaman da öfke duyar. titreyerek girdi. Felaketin de bir aydınlığı vardır. Istıraptan ıstıraba geçerek. . cevabını verdi ve toplumu yargılayarak mahkûm etti. Ve ayrıca. Çok aşın.Jean Valjean hapse hıçkırarak. Yazgısından onu sorumlu tuttu ve bir gün her hal ve durumda bunun hesabını ondan sormakta tereddüt etmeyeceğine dair kendi kendine söz verdi. yanlışlıkla sinirlenebiliriz. Sonuçta. Kırk yaşında okula gitti. İçinde doğanın ışığı yakılmıştı. ablasından bu yana hiçbir zaman dostça bir sözle. zincirde. Oradan duygusuz bir insan olarak çıktı. suç işlenmiş ve itiraf edilmiş olsa bile. mutlaka bir adaletsizlik olduğu sonucuna vardı. Hapse girerken umutsuzdu. suçlunun o suçu işlemekle yaptığı kötülükten daha büyük değil miydi? Terazinin kefelerinden biri. sonuçta güçlü olanın güçsüz olana karşı bir tür suikastı. Sonra ne yazık ki ya da ne iyi ki. Rica etseydi. Jean Valjean öfke duyuyordu. cezanın bulunduğu kefe daha ağır basmıyor muydu? Sonuçta bu. Önce kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölmek çok ender rastlanan bir şeydir. canını yakmak için dokunmuşlardı. insan ölmeden önce. toplum ona kötülük yapmıştı. Herhalde. uzun süre manevi ve maddi çok acı çekebilecek yaradılıştadır. Kendisinin haksız yere mahkûm edilmiş bir masum olmadığım kabul etti. Gerçi. İyi niyetli talihsizlere burada gerekli olan bilgiler öğretiliyordu. şiddet kullanarak atılıp bütün toplumun birden yakasına yapışmak. durumu tersine çevirmez miydi? Suçlunun yaptığı hatanın yerine. iyiliksever bir bakışla karşılaşmamıştı. kaderi kötü olan biri için çılgınca bir işti. çektiği cezanın gerçekte bir haksızlık olmamakla birlikte. yavaş yavaş hayatın yalnızca bir savaş olduğuna ve bu savaşta yenik düştüğüne inanmıştı. forsaların tahta yatağında. sefaletten çıkmak için kötü bir kapı olmalıydı. hakka tecavüz edenin tarafına geçirmiş olmaz mıydı? Kaçma girişimlerinden ötürü art arda artırılarak büsbütün ağırlaştınlan bu ceza. eğitim ve aydınlanmak. suçluyu boynu bükük. Toulon'da. Bazı hallerde. Onlar tarafından yapılan her temas onun için bir darbe olmuştu. İnsanlar ona ancak. Adalet adını verdiği ve yalnızca vurduklanna gösterdiği o öfkeli yüzünü. ona verilen ceza gaddarca ve aşırı değil miydi? Kanunun bu cezayı vermekle yaptığı kötülük. Aynca böyle olması o zavallı küçük çocuklar için de iyi olurdu. borçluyu alacaklı yapmaz mıydı? Hakkı. yazmayı. kinini güçlendirmek olacağını düşündü. Ve sonuçta. Bu silahı kürekteyken bilemeye ve çıktığında yanına almaya karar verdi. Umutsuzluğun Derinlikleri Anlatmaya çalışalım: Toplumun bu gibi şeylere yakından bakması gerekir. yani iş yokluğu ile ceza bolluğu arasında ömür boyu kıskaca almaya hakkı var mıydı? Toplumun. ruhu kararmış olarak çıktı. Ignorantin kardeşler denilen bir tarikata mensup olan rahipler tarafından kürek mahkûmları için kurulmuş bir okul vardı. kendi üyelerine. bu şekilde -davranması dayanılmaz bir şey değil miydi? Bütün bu sorulan kendine sordu. belki o ekmeği kendisine vermemezlik etmeyeceklerdi. bir bolluk. bir diğer halde de merhametsizce basiretliliğinin acısını çektirmeye ve zavallı bir kişiyi bir yoklukla. suçu bas-166tırrnanın hatası koyulmuyor muydu? Bu durum. ama aptal da değildi.

bir yandan ışık. Jean Valjean. Evet. hatta bazen yırtıcı bir hayvan yapmasıdır. Şimşek geçince. insanı yavaş yavaş. vahşi. bu ruhta fark edebileceği karanlık mağaralardan gözlerini çevirir ve Dante'nin cehennemin kapısında yaptığı gibi. Ayrıca buna inanıyoruz. Ruhunun ve zihninin analizini yapmaya çalıştığımız bu durum. acaba Jean Valjean'ın kendisi için de. Tan-n'yı mahkûm edince dinsizleştiğini hissetti. -171destekler ve gerektiğinde. on dokuz yıllık işkence ve kölelik süresince bu ruh hem yükseldi hem de düştü. kaderinin iğrenç uçurumlarını. Kafesini açık bulan bir kurt gibi hışımla kaçıyordu. Neredeydi? Artık o da bunu bilmiyordu. ara sıra. Jean Valjean karanlıklar içindeydi. yerde sürüklenmesin diye zincirinin ucunu cebine sokmuş bu mağrur. çürütül-mesi mümkün olmayan. Jean Valjean çok yorucu işlerde. Toplumu mahkûm edince kötüleştiğini. körükle-yip alevlendireceği ve kötülüğün söndürmeyi asla başaramayacağı bir görkemle parlatacağı tanrısal bir unsur. balkona destek olan Puget'nin nefis heykellerinden biri yerinden oynadı ve düşecek gibi oldu. ne sonucunu ne de daha önceki deneyimlerini bir an olsun düşünmeden karşısına çıkan her fırsatta yineleye-bilirdi.kriko aletinin yerini alırdı. -168Görüldüğü gibi Jean Valjean kötü biri değildi. yıllardır zihninin iç ufkunu oluşturan meşum görüntülere kadar. gözlemci bir fizyolojist burada onulmaz bir ruh sefaleti görürdü. Yalnızca hayvan hareket ediyordu. Karakteri acımasızlık olan bu tür cezaların özelliği. çirkinlikler. Bazen çok büyük ağırlıkları kaldırır. Toulon belediye binasının balkonu onarılırken. halat bükmede. denilebilir ki. elleriyle -170yoklaya yoklaya yaşıyordu. ama felaketine neden olan toplumu yargıladıktan sonra toplumu yapan Tann'yı da yargılayıp mahkûm etti. Oralarda bulunan Jean Valjean hemen heykele omuz vermiş ve işçilere tutmalarına yetişecek kadar zaman sağlamıştı. Jean Valjean tamamen yararsız ve çılgınca olan bu girişimleri. bucurgat çevirmede dört kişinin yaptığı işi yapardı. karanlıklar içinde kin ve nefret duyuyordu. yasanın. İçgüdüsü ona. saklayacak değiliz. bunca felaketten sonra bile. o da kötü olabilir mi? Basık bir kemerin altından geçerken bel kemiğinin bükülmesi gibi. kalbin de ölçüsüz bir felaketin baskısı altında biçimsizleşmesi. Bir keresinde. gece tekrar çöküyordu. Unutmamamız gereken bir koşul da fiziksel güç olarak mahkûmların hiçbiriyle kıyaslanmayacak kadar üstün olmasıydı. .Söylemesi acı. bu yasa mağduru hastaya belki acırdı. Ortada yalnızca içgüdü vardı. Paris hali yakınlarındaki Montorgueil Sokağı adını buradan almıştır. zihninde pek çok bulanıklık kalacak kadar koyu bir cehalet içindeydi. akılsızca bir dönüşümle. kademe kademe çıkıp inmesine neden olan düşünce dizilerinin iyice farkında mıydı? Kendi içinde olup biten. bir acı dalgasına tutuluyor ve sonra ani çakan soluk bir şimşek bütün ruhunu aydınlatıyor ve çevresi ışıkla aydınlanmış olarak. ciddi. Küreğe geldiğinde hâlâ iyi bir insandı. yeniden acımasız davranışlarla karşı karşıya kalması onu büsbütün hırçınlaştırmak-tan başka bir şeye yaramıyordu. insan ruhu üzerindeki bu garip etkisini ispat etmeye 'yeter. Bu yüzden arkadaşları ona Kriko Jean adını takmışlardı. ama bu kadar şiddetli bir tahrik karşısında akıl siliniyordu. Yalnızca. gözlerini sert bakışlarla göğe diken bu uygarlık lanetlisini gören herhangi bir fizyolojiste bu sorulardan so-169nuncusunu soracak olsak. içten ya da dıştan gelen bir öfke sarsıntısına. okuyucularımıza anlatmaya çalıştığımız kadar açık mıydı? Jean Valjean acaba manevi sefaletini oluşturan bütün unsurları oluşumlarından sonra açıkça görebiliyor muydu ve derece derece oluşumları açıkça görmüş müydü? Bu kaba ve cahil adam. simsiyah ufuklarını ona gösteriyordu. düşünceli kürek mahkûmunu. bütünüyle kader tarafından değiştirilebilir ve kader kötüyse. o hiç tereddütsüz 'hayır' diye cevap verecektir. kendi geleceğinden nefret ediyordu. Jean Valjean'ın inatla tekrar tekrar kaçma girişimleri. kollarını çapraz kavuşturup bir bucurgatın sopasına oturmuş. birdenbire. ama onu tedavi etmeyi bile denemezdi. Böylece. Tanrı'nın her insanın alnına parmağıyla yazmış olduğu umut kelimesini bu varlıktan silip atardı. İnsanın doğası böyle doruktan dibe doğru tamamen düşebilir mi? Tanrı tarafından iyi yaratılmış olan insan. Burada bir an durup düşünmeden edemeyeceğiz. Zaman zaman ne hissettiğini kendisi de tam olarak bilmiyordu. yine insan tarafından kötü hale getirilebilir mi? Ruh. öbür dünyada ölümsüz olan ve iyiliğin geliştirebileceği. bu dünyada yozlaştınlması. kendi içinde kımıldayan her şeyin bilincinde miydi? Böyle bir şey söylemek zordur. Alıştığı bir şey olarak bu karanlıkta hayal kuran bir kör gibi. muhakkak. Aklı 'dur' diyebilirdi belki. özellikle de Jean Valjean'ın ruhunda. önceleri Orgueici denilen -sırası gelmişken söyleyelim. sessiz. insana öfkeyle bakan bu lümpen yasadışı adamı. Toulon'da hayal kurma saatleri anlamına gelen dinlenme saatlerinde. Tekrar ele geçirildiğinde. 'kaç' diyordu. onulrnaz sakatlıklar yapması mümkün mü? Her insanın ruhunda. öbür yandan karanlık girdi. bir kıvılcım yok mudur ve yok muydu? Bunlar ağır ve karanlık sorular.

azim. yavaş yavaş. ne güzel yaz günleri. İşte Jean Valjean bu durumdaydı ve düşünüyordu. güneş gibi bir şeyin içinde. en tepelerde de. orada başpiskopos ve başında serpuşu. ikincisi. Tanrı'nın uygarlığa verdiği o karışık ve esrarlı hareket sayesinde tepesinde durmadan ileri geri gidip geliyorlar. Ruhunu hangi bodrum pencereleri aydınlatıyordu. Görüldüğü gibi. Jean Valjean için ne güneş. Tasarımlan ancak belli kıvamda bir bünyeye sahip kişilerin başarabilecekleri şekilde art arda üç aşamadan geçiyordu: Muhakeme. ne ışıklı gökyüzü ne de taze nisan seherleri vardı dersek hemen hemen gerçeği dile getirmiş oluruz. Kalp kuruyunca. yani yasalar.. masuma. sırtını ve bacak adalelerini gererek ve taş gediklerine dirseklerini ve topuklarını yerleştirerek.. göz de ku-175- . önyargılar. Bütün bunlardan olumlu bir sonuç olarak çıkartılabilecek tek şey. Onu gören. uğradığı adaletsizliklerin doğurduğu derin acı. bir sihirbaz gibi üçüncü kata kadar tırmanırdı. onda adeta sonunda anlatılması hemen hemen imkânsız olan bir iç âlem yaratmıştı. gelişmesi sırasında herhangi bir tannsal müdahaleyle durdurulmadığı takdirde bir süre sonra topluma karşı. güç ile becerinin kaynaşmasını gerçek bir bilim haline getirirler. insanlığa karşı ve ardından yaradana karşı gelen ve herhangi bir kimseye. Bütün bu düşüncelerin hareket noktası da. hiç şüphesiz Jean Valjean'ın düşündüklerini düşünürdü. yasanın mahkûm ettikleri. gücünden de üstündü. İçinde süründüğü bu soluk. ciddi. Bir duvar köşesinde. Dimdik bir yere tırmanıp. iyiye." derdi. kuşları kıskanıp duran bu mahkûmlar. Az konuşurdu. başında tacıyla gözleri kamaştıran imparator. unutulmuş yerlerin en dibinde artık kimsenin göre-173meyeceği kadar kaybolmuş insanlar. ama kaçınılmaz bir şekilde kurumuş. önyargılardan. çevresinde olup bitenler ona tamamen imkânsız gelirdi. adeta bir şeytan gülüşünün yankıla-nışmı andıran o uğursuz forsa kahkahasını koparması için çok güçlü bir heyecan duyması gerekirdi. eğer varsa doğru ve dürüst olana bir tepkiydi. boş gölgeden boynunu her çevirişinde. şaşınca. şurada jandarma ve kılıcı. büsbütün karanlık yapıyor gibi geliyordu. ağır. bilinmez. küreğin ona verdiği eğitim sayesinde iki tür kötü şey yapabilecek bir hale gelmesiydi: Birincisi. olaylar. tamamen içgüdüye dayanan. üzerinde yürüyorlar. insanlardan ve olaylardan ibaret bir tür ürkütücü yığın görüyordu. hortlaklarla dolup taşan gerçekler. çekilen acıların bir tür misillemesi olan kötü bir eylem. Kıvıl kıvıl kaynayan şekilsiz bir bütünün içinde orada" burada bazen hemen yakınında. büsbütün kasvetli. işinin ortasında aniden durur. uygarlık adını verdiğimiz o olağanüstü piramitten başka bir şey değildi. Görünen doğanın varlığıyla yokluğu onun gözünde aşağı yukarı birdi. Sinekleri. varış noktası da hep insanların yasalanna karşı kin ve nefretti. altındakiler içinse alabildiğine korkunç olan bu şeyi. kimlik kâğıdında Jean Valjean'ın çok tehlikeli bir adam olarak nitelendirilmesi boşuna değildi. umursamaz insafsızlıkla onu eziyorlardı. Bütün bu şeyler. Onu korkutan. Uzaktaki bu görkemli şeyler. her gün ısrarla denge hareketlerine çalışırlar. Bu ruh yıldan yıla. bütün ağırlığıyla üzerlerinde hissederler. kuvvetle aydınlatılmış bazı ayrıntılar fark ediyordu: Burada zindan bekçisi ve sopası. ufacık bir çıkıntı gibi görünen yerlerde dayanak noktaları bulmak Jean Valjean için çocuk oyunuydu. hayaletlerle. düşünülmemiş. ona gecesini ağartmak şöyle dursun. -172Gerçekten de çok dalgındı. Gülmezdi. Bütün bunlar. bilinçle tartılmış ve ancak böyle bir felaketin verebileceği yanlış fikirlerle derinlemesine düşünülmüş kötü bir eylem. bir tür sakin bir gaddarlıkla. Bazen bu şekilde hapishanenin damına kadar çıktığı olurdu. ruh acılan. Kendi kendine. Olabilecek talihsizliklerin en derinine batmış ruhlar. on dokuz yıl -174içinde Faverolles'ün zararsız ağaç budayıcısı ve Toulon'un tehlikeli kürek mahkûmu Jean Valjean'ın. hem daha bulanık olan aklı isyan ederdi. bazı öbekler. üzerinde dev gibi bir şeyin ağırlığını belli belirsiz hissediyordu. Bir iki adım ötesinde ayakta dikilip duran zindan bekçisini bir hayalet gibi görür ve bu hayalet ona birden bir sopa indirirdi.Çevikliği ve esnekliği. Başına gelen şeyler ona bütünüyle saçma görünürdü. Onun davranışını belirleyen motifler. bu karmakarışık. Durmadan kaçış hayali kuran bazı forsalar. sanki sürekli çok korkunç bir şeye bakıyor sanırdı. Kusursuz olmayan bir karakterin ve boğulmuş bir zekânın hastalıklı algılan arasından. Bu. alışıldık öfke. toplum denen ve dışarda-kiler için alabildiğine heybetli. insanlar. irade. kasların bilimidir. gittikçe daha Çok katılaşmıştı. herhangi bir canlı varlığa sırf zarar vermiş olmak için zarar vermek isteyen böyle bulanık ve hayvanca bir arzuda ifadesini bulan sürekli kin ve nefret. bazen uzaklarda ve erişilmez yaylalar üzerinde. Zaman zaman tersanede. Kurduğu hayallerin anlamı ne olabilirdi? Değirmen taşının altındaki buğday tanesinde düşünme gücü olsaydı. bakışlarını kaldırmayı her deneyişinde öfkeyle karışık bir dehşetle üzerinde kat kat dehşetli sarp engebelerle göz alabildiğine yükselen ve yasalardan. eskisine oranla hem daha olgun. gerçeklik dolu hayaletler. şeyler. "Bir rüya bu. kadırganın gövdesi içinde. Yılda ya bir ya iki defa.

manevi ölüm! Deniz. o gemi. Kabaran Dalgalar ve Gölge Denize bir adam düşmüş. inanılmadık. Rüzgârda yırtılan. Ey. Gördüğü sadece bulutların kara sanlığıdır. Hemen tükeniveren bu zavallı kuvvet. boş-verir ve böylece insanı yutan uğursuz derinliklere doğru. O. 8. Gözlerini kaldırıyor. kayalıklara yalvarıyor. Sağanaklar esiyor. bilinçsiz kargaşa..Çevresi sadece karanlık. Rüzgâr. çırpınıyor. Ortalıkta insan yok. bütün köpükler onu eziyor. bir boşlukta olduğunu hissediyor. bir ceset olabilir. O da az önce oradaydı. düştü. köprüde başkalarıyla birlikte gidip geliyordu. süzülüyor. tekrar beliriyor. fırtınalı. işitilmedik bir an oldu. Yeni bir hayata başlayacağını sanıyordu. on dokuz yılda yaklaşık yirmi dört franklık bir eksilmeye yol . inşam dehşete düşüren korkunç sesler duyuyor. Bu çılgınlıktır ona işkence eden. Engine. azgın suların sayısız kıvrımları. Kendisini korumaya çalışıyor. Sanki bütün sular kin ve nefret kesilmiştir. bu karanlık geminin izlemek zorunda olduğu. Elleri kasılıp kapanıyor ve yokluğu avuçluyor. alacaka-177ranlığın o muazzam uçurumunda tek basınadır. O gemi nerelerde? İşte orada. soluklanacak yer yok. deliler gibi bakıyor. saatlerdir yüzüyor. köpüklere kanşıyor. yıldızlar faydasız! Ne yapmalı? Umudunu kaybeden adam kendini bırakıyor. Bu da. sesleniyor. Fırtınaya yalvarıyor. ötüyor. azgın dalgalar suratına tükürüyor. çöküşten başka bir şey yok. uçsuz bucaksızlık onun can çekişmesiyle oyun oynuyor. ama onun için ne yapılabilir? Onlar uçuyor. onu işitmiyorlar. hiç tükenmeyenle savaşıyor. parçalanan dalgalar onu korkunç bir şekilde kuşatıyor. Hepsi sağır. güneşten nasibi vardı. kıvrılıyor. altında görünmezliğin canavar dalgalarını hissediyor. Gece oluyor. Peki. sağanaklar. öbürü kefen. sesleniyor. Kürekten çıktığında. sulara gömülüyor. -178Bu uçurumda sürüklenip giden ruh. acılığı içiyor. geriliyor. Geçip gidiyor. dalgalara. onu kim diriltecek? 9. onun mürettebatmdan-dı. dalgalar onu birbirlerine atıyor. yosunlara. bir daha geri gelmemecesine yuvarlanır. Derinlikler içinde umutsuz çığlıklar atıyor. uçurumun yalpalayan sulan onu götürüyor. Tutunacak. O yine de mücadele ediyor.. on dokuz yıl boyunca bir damla gözyaşı dökmemiş biriydi. ötelerden. Artık canavar suların içindedir. Umurunda değil! Gemi durmuyor. kuvvetli bir ışık demeti canlıların hakiki ışığının demeti birden içine işledi. kendisini bırakır. ya şimdi ne oldu? Ayağı kaydı. ancak sonsuzluğa boyun eğer. belirsiz delikler onu yan yutuyor. Peki. Ayaklarının altında kaçıştan. kalleş okyanus onu hırsla boğmaya çalışıyor. içinde insanlar olan o uzak şey artık silinip gidiyor. Ufukta hiçbir şey yok. Rüzgâr esiyor. zavallı başı çok büyük dalgaların arasında yalnızca bir noktadan ibaret. dışına çıkamadığı bir rotası var. Biri mezar. bulutlar. bütün gücü tükenmek üzere. Bulutlarda kuşlar uçuyor. ne olduğu bilinmez iğrenç yo-176sunlar onu kavnyor. Duygusuz fırtına. yüzüyor. Kürekte geçen süre içinde biriken parasının yüz yetmiş bir frankı bulacağını hesaplamıştı. pazar ve bayram gibi zorunlu dinlenme günlerini katmayı unuttuğunu burada belirtmemiz yerinde olur. onun da nefes almaktan. her şey bitti. yalnızlık. sulara her dalışında zifiri karanlık uçurumlar görüyor. Gökte hiçbir şey yok. Onda ise dehşet ve yorgunluk. sis. Dipsiz soğuk onu kötürümleştiriyor. Peki Tanrı nerede? Sesleniyor: Birisi! Birisi! Durmadan sesleniyor. ¦ "" Ve bu eksen etrafında bir sürü acı. cezanın lanetlediklerinin atıldığı merhametsiz toplumsal bir gecedir. Ama bu ışık parlaklığını kaybetmekte gecikmedi. Cansız. o ise ölüm hı-nltılan çıkarmakta.rur. Adam kayboluyor. Özgürlük fikri Jean Valjean'ın gözlerini kamaştırmıştı. insanların amansız yürüyüşü! Yol boyunca ziyan olan insanlar ve ruhlar! Yasalar tarafından itilenlerin düştüğü okyanus! O uğursuz kendi başına terk edilmişlik! Ey. bilinmeyen bir yerlerden gelen. su üstünde durmaya çabalıyor. tekrar yüzeye çıkıyor. ayaklannı bağlıyor ve kendilerine doğru çekiyor. o da bir canlıydı. Uzaklaşıp giden şu yelkenli artık bir hayal! Adam ona bakıyor. Hesaplarken. İnsana yabancı gelen gürültüler işitiyor. kollarını uzatıyor. suyun bütün pırtılan ve partallan başının etrafında dönüp duruyor. Gücü tükenen ölümü seçer. tayfalar ve yolcular sulara gömülen adamı görmüyorlar bile. Yeni Şikâyetler Jean Valjean kürekten çıkış saati geldiğinde şu garip sözü işitti: Özgürsün! O an. Altında girdaplar dolu uçurumlar. Can çekişirken denizin muazzam çılgınlığına bakmaktadır. kapıp koyverir. Kendisini iki sonsuzluğa birden gömülmüş hissediyor: Okyanus ve gökyüzü. artık hissetmeyen bedeninin sınırsız kasvet ve hüznü içindeki gölgemsi serüvenlerini düşünüyor. girdaplar. tıpkı insanoğlunun felaketlerinin üstünde meleklerin olduğu gibi. ama san bir kimlik kağıdıyla verilen özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu çabucak anladı. Fırtınada titreyen gemi manevra yapmaya uğraşıyor. Ufkun solgun karanlığında şöyle böyle seçilebiliyor. sulara gömülüyor.

Gözlerinin önüne durmadan bu askının damalı deseni geliyordu. ama insanın yolunu bulması için yeterli olan bu alacakaranlık. Hakkını isteyecek oldu. Digne'de nasıl karşılandığını biliyoruz. Şimdi sıra onu perakende olarak soyan bireylerindi. dalınır ama tekrar uyunmaz. İnsanın zihnindeki fikirlerin bulanık olduğu ruhsal anlardan birini yaşıyordu. Sonra nedenini bilmeden. ürkütücü bir uğursuzluk duygusuna kapılırdı. üzerinde basınç yapıp duruyorlardı. yani tam anlamıyla soyulduğunu.. "Otuz metelik. Bulutlar yüzünden sık sık kesintiye uğrayan. cevaben. sınırsız büyüyor. sonra yeniden uyumak üzere gözlerini yumdu.Yemek odasına girerken sağ taraftaydı. "Haydi bakalım. hakkının yenildiğini düşünüyordu. bir süre karanlıkta çevresine bakındı. "Sana bu kadar yeter. Gökte dolunay vardı. büyük kepçeyi gözüne kestirmişti. Tahliye olmak kurtuluş değildir. işyeri sahibi de ondan memnun görünüyordu. hareketsiz kaldı. Bir türlü uyu-yamadı ve düşünmeye koyuldu. Daldığı bu iğrenç düşüncenin ortasında. Direndi. Jean Valjean uyandı. -Bu dolabı iyice görmüştü. -On dokuz yılda kazandığının iki misli. yine giriyor. güçlü kuvvetli ve becerikliy-179di. Adamın pantolonu pamuk ipliğinden örülmüş tek bir askıyla bağlı dururdu. içeride ise bir tür alacakaranlık vardı. Şöyle ya da böyle bu toplu para birtakım kesintilerle de ine ine yüz dokuz frank on beş meteliğe indi ve bu miktarı kendisine çıkarken verdiler. Saat üçü vurdu. sonra bacaklarını aşağıya sarkıtarak ayaklarını yere indirdi ve böylece adeta farkında olmadan kendisini karyolada oturur buldu. Uyuyan evde tek uyanık kişi olarak onu karanlıkta biri böyle görse. Bu işten hiçbir şey anlamamıştı. atölye sahibinin karşısına çıkıp parasını ödemesini rica etti. hayal gücünün mekanik olarak ısrarıyla. üzerinden rüzgârın kovaladığı büyük bulutlar geçiyordu. Bütün bir gün çeşitli izlenimlerin çalkan-üsıyla geçmişse. -180Gözlerini açtı." dedi. "Kodes!" dedi. İş aceleydi. bir aydınlanıyordu. Dinlenmeye fazla zaman ayırmamaya alışıktı. yukarıda belirttiğimiz düşünceler beyninde durmadan kımıldıyor. Eski anılarıyla şimdikiler karmakarışık yüzüyor ve bulanık bir biçimde buluşuyor. 'yönetim soymasaydı' daha fazla kazanmış olurdu! -181Zihni bütün bir saat boyunca birtakım mücadelelerle karışık çalkantılar ve kararsızlıklar geçirip durdu. Uykunun ikinci kez gelişi. Öylece duruyordu ve eğer saat çeyrekleri ya da yarımları vurmasaydı. Toplum ve devlet. Bu düşüncenin ne olduğunu hemen söyleyelim: Madam Magloi-re'un sofraya koyduğu gümüş takımla. Ayağa kalktı. zihni meşgul eden sorunlar varsa. ayın üstü. bu sırada şekillerini kaybediyor. elinden geleni yapıyor.Bulunduğu odaya gelmek için yandaki odadan geçerken." diyormuş gibi geldi. Burada da kendisini soyduklarını gördü. Hem de eski gümüşlerden. ama bunlardan özellikle biri dönüp dolaşıp yine geliyor ve öbür düşüncelerin hepsini kovuyordu. giriyor çıkıyor. belki de gün doğana kadar hep aynı durumda kalacaktı. Bu gümüş takım zihnine musallat olmuştu. ama mahkûmiyetten çıkılmaz. pabuçlarını çıkardı ve usulcacık karyolanın yanındaki hasırın üstüne koydu. Jean Valjean için de öyle oldu. San kimlik kâğıdını gösterdi ve az sonra Jean Valjean tekrar işine döndü. el ele vermiş biriken parasını azaltarak onu toptan soymuştu.Büyük kepçeyle birlikte. Bu yüzden dışarısı bir kararıyor. Az önce işçilerden birine bu işten günde ne kazandıklarını sormuş. Dört saatten fazla uyumuş. -Som gümüştendiler." diye cevap almıştı. 10. Adam tek kelime söylemeden ona on beş metelik verdi. önünden . Hemen hemen yirmi yıl vardı ki. Akşam olunca. onun gözlerinin içine bakarak.açıyordu. -Oracıktaydılar. yorgunluğu geçmişti.. yine bir duraksama geçirdi.Gerçi. Gece fazla karanlık değildi. en aşağı iki yüz frank ederdi. sonra küçük adım-182larla yan yarıya görebildiği pencereye doğru yürüdü. İcâh örtülüyor kâh açılıyordu. Hizmet önerdi. birincisi kadar kolay olmaz. Çalışırken oradan geçen bir jandarma onu fark etti ve kâğıtlarını sordu. ertesi sabah tekrar yola çıkmak zorunda olduğundan. Hapishaneden çıkılır. Beyninde bir çeşit kararsız gelgit vardı. sonra tekrar o dalgın haline bürünüp. Birkaç adım ötede. Grasse'da başından bunlar geçmişti. Bir süre bu durumda dalgın kaldı. sonra birdenbire çamurlu ve çalkantılı bir suya düşmüş gibi kayboluyorlardı. dinledi. Onu uyandıran yatağın çok rahat olmasıydı. kolunu uzatarak yatağın köşesine attığı sırt çantasını yokladı. Özgürlüğüne kavuştuğunun ertesi günü Grasse'da. Patron. Saatin bu çalışı.. birden yatağında doğruldu. kabul ettiler. Zeki. her yer sessizdi. Adam Uyanıyor Katedralin saati sabahın ikisini çalıyordu ki. ona. Aklına birçok düşünce geliyordu. ihtiyar hizmetçi kadın onları yatağın başucundaki dolaba koyuyordu. hapiste tanıdığı Brevet adındaki bir forsayı düşünmeye başladı. Gözlerini açtı. İşe koyuldu. Birden eğildi. portakal çiçeği işleme atölyesinin kapısının önünde yük boşaltan adamlar gördü. bir karyolada yatmamıştı ve soyunmuş olmamasına rağmen bu duygu uykusunu bozacak kadar yeniydi. İşte.

Bir an bekledi. Pencereyi açtı ama birden odaya soğuk ve keskin bir hava girince hemen kapattı. ciddi ve zekice bir tamamlayıcı olarak. Kapıyı parmağının ucuyla. duvarın bahçeyi ağaçlı bir caddeden ya da sokaktan ayırdığını gösteriyordu. Bir an mahvol-duğuna inandı. Menteşenin gürültüsü kulaklarında kıyamet gününün borusu gibi tiz ve korkunç bir yankı yaptı. Parmaklıkları yoktu. kapıyı ilk ikisinden daha kuvvetle. kaygılı yumuşaklığıyla açtı. Tam Jean Valjean yatağın karşısında durduğu an o bulut yırtıldı ve sanki özellikle yapmış gibi. 11. Buna rağmen gerilemedi. Bu demir parçasının hangi amaçla bu şekle sokulmuş olabileceğini karanlıkta anlamak zordu. Şurada burada bulanık. İhtiyar neredeyse kalkacak. üstünden atlaması kolay bir beyaz duvarla çevriliydi. Bu. Dipte. ayakkabılarını ceplerinden birine soktu. Yatağın yanındaydı. Umduğundan da çabuk gelmişti. kasketini giyip siperliğini gözlerinin üstüne indirdi. Kapı ardına kadar açılmıştı. bir masanın üstüne dağılmış kâğıtlar. Kapı bu itilişe uydu. Oldukça alçak. usulca içeri girmek isteyen bir kedinin kaçamak. içinden aldığı bir şeyi yatağın üstüne koydu. Madenci keskisini sağ eline aldı. Buzdan bir heykel gibi.yayaların gelip geçtiği bir bodrum penceresinden içeri düşen kurşuni aydınlığa benziyordu. Aralık artık geçebileceği kadar genişlemişti. Ses seda yoktu. Hapı yuttuğuna inandığı zamanlar bile geri çekilmemişti. Kapı bu itişe yeniden boyun eğdi. uyuyanları uyandırmak için köpek gibi havlamaya başladığını sandı. jandarmalar da ayaklanacaktı. -184Jean Valjean zorluğu anladı. Oda tam bir sessizlik içindeydi. Kapı aralıktı. Yarım saate yakındır büyük bir bulut gökyüzünü kaplıyordu. nefesini tutarak sessiz adımlarla bitişik odanın. Ama şimdi. kıpırdamaktan korkarak. bunun bir madenci keskisinden başka bir şey olmadığı anlaşılabilirdi. Jean Valjean'ın Yaptıkları Jean Valjean dinledi. bu menteşenin sanki canlandığını ve birden. ötede. kimileyin etkilerini ve tezahürlerini. Birden durdu. Cesaret edip odaya baktı. Jean Valjean titredi. etraftan yardıma koşacaklardı. uzun . Gündüz gözüyle bunlar. oraya bıraktığı şeyi kararlı bir tavırla kavradı. Acaba bir manivela çubuğu muydu? Yoksa bir gürz mü? Gün ışığında olsa. iyi yağlanmamış menteşelerden biri birden boğuk ve uzun bir ses çıkardı. Bir çeyrek saate kalmadan haber şehre yayılacak. Şakakla-nndaki damarların iki demirci balyozu gibi vurduğunu duyuyor. Kapı. inceleyen dikkatli bir bakışla bahçeyi kolaçan etti. Piskopos kapatmamıştı. üstünde giyecekler dolu bir koltuk ve bir dua is-kemlesiydi. Hiçbir kıpırtı -185yoktu. karıştırdı. Jean Valjean eşyalara çarpmamaya çalışarak dikkatle ilerledi. Paslı menteşenin gürültüsü kimseyi uyandırmamıştı. bir taburenin üzerine yığılmış ciltler. Birkaç dakika geçti. Kararını verdi. bir ucu kargı gibi sivrütil-183miş kısa demir bir çubuğa benziyordu. iki yaşlı kadın bağırmaya başlayacak. birbirlerine eşit uzaklıktaki ağaç tepelerini fark etti. Böylece etrafı kolaçan ettikten sonra kararını vermiş bir insanın kendine güveniyle yatağına doğru yürüdü.eylemlerimize katar. herkese haber vermek. bilindiği gibi piskoposun odasının kapısına doğru yöneldi. Kulak verdi. Bir adım attı. Ne yapıp ya-plp aralığı daha da genişletmesi gerekirdi. artık parmaklarının ucuna değil topuklarına basıyordu. İşini bir an öne bitirmekten başka bir şey düşünmüyordu. Bu da. bahçeye bakıyordu ve bölgede âdet olduğu üzere sadece küçük bir çengelle kapanıyordu. itilince işkillenmiş. engelleyici bir açı yapıyor ve girişi kapıyordu. üçüncü bir defa daha itti. sırt çantasını aldı. sakin nefes alışları geliyordu. Madenci keskileri som demirden olup. Bu öfkeli menteşenin çıkardığı dehşet verici gıcırtının bir deprem gibi bütün evi sarsmamış olabileceğine ihtimal veremiyordu. belirsiz şekiller fark ediliyordu. yaşayan korkunç bir varlık olup. el yordamıyla sopasını arayıp buldu ve gidip pencerenin köşesine koydu. odaya girdi. kayaya sokulabümeleri için alt uçları sivri yapılmıştır. Titreyerek şaşkınlık içinde dikkati darmadağınık bir halde durdu. O zamanlar kürek mahkûmlarını bazen Toulon'u çevreleyen yüksek tepelerden birinde taş çıkarma işinde kullanırlar ve bunun için de sık sık ellerine madenci aletleri verirlerdi. donmuş gibi olduğu yerde kalakaldı. seslenmişti. açık bırakılmış kitaplar. açtı. sonra kapıyı ikinci bir kez daha cesaretle itti. çıt çıkmıyordu. Bakmaktan çok. omzuna vurdu. loş yerlerden başka bir şey değildi. Bu ilk tehlike savuşturulmuştu ama yine de içinde ürkütücü bir huzursuzluk vardı. Jean Valjean pencereye gelince inceledi. -sanki bizi düşünmeye zorlamak istiyormuş gibi. Ama kapının yanında duran küçük bir masa. çantayı kapattı. İlk anın abartılı heyecanı içinde. Bu kere. farkına varılamayacak ve duyulmayacak bir hareketle aralığı biraz genişletti. Doğa. gecenin bu saatinde ise karanlık köşelerden. soluğunun ciğerlerinden bir mağaradan fırlayan rüzgâr gibi uğul-dayarak çıktığını sanıyordu. Kulağına odanın öbür ucunda uyuyan piskoposun eşit aralıklı. sonra yatağa dönüp.

halinden ve yüz ifadesinden açıkça ortaya çıkan tek şey. kilidi zorlamak ister gibi demir keskiyi kaldırdı. ışıma gibi bir şeydi. Yalnız kesin olan bir şey vardı ki. burada. Madam Magloire'a uzattı. Sakin sakin uyuyordu. Biri mahvedici. Sanki ya bu kafayı kıracak ya da bu eli öpecekti. Bu. heyecanlanmış ve sarsılmıştı. kollarını bileklerine kadar kapayan kahverengi yünlü -186kumaştan bir elbiseyle. bu ışıltılı ihtiyardan -187ürkmüş bir halde dikilmiş duruyordu. ibadethaneye girdi. -188Ay ışığı şöminenin üzerindeki haçı belli belirsiz aydınlatıyordu." -189"İyi ama!" dedi kadın. yataklığa girdi ve sonra yeniden piskoposun yanına döndü. sepeti yere attı. gülümsemeden 6te. "Tanrı'ya şükürler olsun!" dedi. "Yüce efendimiz. "demek sizi ilgilendiren gümüşlerdi. pencereyi açtı. Bu kaba bir şaşkınlıktı. Dürüst insanların ruhu." Madam Magloire göz açıp kapayıncaya kadar. biliyorlar mı?" "Evet. Bir süre sonra sol kolunu yavaşça alnına doğru kaldırdı. uyuklayan bu doğa. ilk gözüne çarpan şey gümüş takımların durduğu sepet oldu. Piskopos eğilmiş üzüntüyle içini çekerek çiçek tarhına fırlatılan sepetin düşerken kırdığı Guillons cinsi bir kaşıkotunu inceliyordu. hızla ve yaşlılığın bütün canlılığıyla ibadethaneye koştu. "Ne olduğunu bilemiyordum da. temkinli olmaya. zaman. her şeyiyle umut ve güven ifadesiyle dolu olan bu yüzü. doğruca başucundaki dolaba gitti. kasketi sol elinde. aynı zamanda ışıklı bir parıltıydı. Piskopos İş Başında Ertesi gün. kasketini çıkardı. bunca kutsal görevin aktörü olan. bu ak saçları. öbürünü bağışlamak ister gibiydi. Gümüşleri çantasına koydu. Başı dinlenmeye terk edilmiş bir durumda yastığın üzerinde yan duruyordu. sonra kolu yine aynı yavaşlıkla indi ve Jean Valjean. bu dingin bahçe. Piskopos bu dehşet verici bakışların altında derin bir hüzün içinde uyumaya devam ediyordu. Madam Magloire'un çığlığı üzerine doğruldu. Madam Magloire. Jean Valjean birden kasketini yine başına yerleştirdi. sakin bir hâleyle çevreliyordu. garip bir kararsızlıktı. Madam Magloire allak bullak olmuş bir halde ona doğru koştu. Ömründe buna benzer bir şey görmemişti. güneş doğarken Monsenyör Bienvenu bahçesinde dolaşıyordu. Manevi âlemin bundan daha yüce bir görüntüsü olamaz: Kötü bir davranışın eşiğine gelmiş bulanık ve kaygılı bir vicdan ve seyrettiği uyuyan dürüst bir adam. bir yücelik katıyordu. bunu anlayabilmek için en sevecen. Piskoposun üstüne işte bu göğün bir yansısı vurmuştu. Bu gök onun vicdanıydı. İçinden neler geçtiğini kimse söyleyemezdi. Jean Valjean ise karanlıkta demir keskisi elinde." Piskopos. sağ elinde demir keski. "İşte. çünkü bu gök onun içindeydi. ayakta hareketsiz. uyuyan rahip bir görkem içindeymiş gibi göründü. en öfkeli bir şeyi hayal etmek gerekir. saçları dimdik yine seyretmeye daldı. Ama bu görüntü yine de yumuşak ve anlatılamaz bir yan aydınlıkla peçelenmiş olarak kaldı. bu ihtiyar başını ve bu çocuk uykusunu adeta olağanüstü." dedi piskopos. sopasını kavradı. "Ya!" diye cevap verdi. . Bütün yüzü belli belirsiz bir memnuniyet. kendisi bile. Bu görüntü onu ürkütüyordu. "içi bomboş! Gümüşler nerde?" Piskopos. Ama bu heyecan nasıl bir heyecandı? Gözünü yaşlı adamdan ayıramıyordu. Ayın ışığı. Alnında görünmeyen bir ışığın anlatılması imkânsız yansısı vardı. "Monsenyör. Sadece gördüğü şeye bakıyordu. bu iç aydınlığa deyim yerindeyse gelip konduğundan. Gökteki bu ay." "Aman Tanrım! Çalındı! Dün akşam gelen adam çaldı. bu sakin ev. onu aldı. sessizlik. kapıya vardı. monsenyör!" diye bağırdı. bir kaplan gibi duvarın üstünden atladı ve kaçtı. Ama ne düşündüğünü kestirmek imkânsızdı. hepsi bu. bakmaksızın geniş adımlarla odayı geçti. sepeti o sıra bir çiçek tarhında bulmuştu. öbürü kurtarıcı iki seçenek arasında kararsız kaldığı söylenebilirdi. parmağını rahip yüzüğünün süslediği eli yataktan aşağıya sarkmıştı. umut ve kutsal bir mutluluk ifadesiyle parlıyordu. 12. pencerenin pervazından atladı. gürültü etmemeye. Bu. uykusunda esrarlı bir göğü seyreder. Haç sanki ikisine doğru kollarını açmış. piskoposa bakmaksızın yatak boyunca hızla yürüyüp. saat. acaba gümüşlerin durduğu sepet nerede. bir kutsallık vardı. anahtar kilidin üstündeydi. yatağında hemen hemen giyinik yatmıştı. Nerede olduklarını bilmiyorum. Aşağı Alpler'de geceleri soğuk olduğu için. Bunca hayır işinin. dolabı açtı. birini takdis etmek. bunu belirsiz bir şekilde ve bütün ağırlığıyla hissediyordu. bahçeyi aştı. Jean Valjean'm yüzünden de kesinlikle bir şey anlamaya imkân yoktu. bu kapalı gözleri. en merhametli bir şeyin karşısında en insafsız. Böyle bir yalnızlık içinde ve yanında böyle bir adamla uyunan bu uykuda ulvi bir taraf vardı.pencereden geçen bir ay ışığı piskoposun solgun yüzünü aydınla-tıverdi. hep bu adamın kutsal dinlenişine anlatılması zor bir şey. Farkında olmadan yüce olan bu insanda.

son derece kederli ve adeta yıkılmış gibi görünen Jean Valjean. "Beni bıraktıkları doğru mu?" dedi. şaşkınlıkla gözlerini açtı ve hiçbir insan dilinin anlatmaya gücünün yetmeyeceği bir ifadeyle bu saygıdeğer piskoposa baktı. Üç adam jandarmaydı. Üzerinde bu gümüşler vardı. Yine bir sessizlikten sonra piskopos devam etti: "Madam Magloire." Bu sırada Monsenyör Bienvenu. "Mahalle papazı değilmiş demek?" "Sus!" dedi jandarmalardan biri. "Sen şu akla bak!" diyordu." dedi. Jandarmalardan biri. bir dördüncüsünü yakasından -191tutuyorlardı. "Monsenyör. Bu adam kimdi? Besbelli bir yoksul. "gitmeden önce. Bu söz üzerine. Orada tırmanma izleri görülüyordu. Kaçan biri gibi gidiyordu. Şimdi monsenyör nerede yemek yiyecek?" Piskopos şaşırmışçasma baktı: "Ha! Bu mu? Canım. Jandarmalar Jean Valjean'ı bıraktılar. "Buyrun." dedi. "bu adamın söyledikleri doğru demek. piskoposu ağızlarını açmadan. kapı vuruldu." Piskopos gülümseyerek çavuşun sözünü kesti: -192"O da size bunları geceyi evinde geçirdiği ihtiyar bir papazın kendisine verdiğini söyledi değil mi? Durumu anlıyorum. ötekiler gibi onlar da gümüşten. size şamdanları da vermiştim." Piskopos. sonra bakışlarını ciddi bir tavırla kaldırdı ve tatlılıkla Madam Magloire'a. Kapı açıldı. adam gitmiş! Gümüşler de çalınmış!" Bu çığlığı atarken gözü bahçenin bir köşesine takıldı. "Hadi benim ya da matmazel için neyse. seni bırakıyoruz işte. "Öyleyse. Siz de onu buraya getirdiniz." dedi piskopos. "Monsenyör ha!" diye mırıldandı. bakın! Buradan gitmiş. bir yandan da hiçbir şey söylemeyen kız kardeşiyle." dedi piskopos. Bir yanlışlık olmuş. "Evet. Üç adam. "onu bırakabilir miyiz?" "Elbette. "Kalayın kokusu var.. İki kadın. Cochefilet Sokağı'na atlamış! Ah! Lanet olasıca! Gümüşlerimizi aşırdı!" Piskopos bir an sessiz durdu. hâlâ anlamadın mı?" dedi. Niçin onları da sofra takımlarıyla birlikte götürmediniz?" Jean Valjean afalladı." dedi çavuş. "Sizsiniz ha?" diye bağırdı. kendi kendine uykusunda konuşur gibi. piskoposa doğru ilerleyerek. Şaşkınlıkla geriye doğru birkaç adım attı ve belli belirsiz duyulan bir sesle. öteki de Jean Valjean. en azından iki yüz frank getirirler. hiç fark etmez. . İyi ama. Jandarma çavuşu. şamdanlarınızı da alın. Jean Valjean'a bakarak. ilerlemiş yaşının elverdiği kadar aceleyle onlara yaklaşmıştı. Anlamak için durdurduk. öyle mi? Ona yolda rastladık." "Öyleyse.. bu gümüşler bizim miydi?" dedi. Madam Magloire yalnız kaldığında ileri geri gidip gelirken. "Monsenyör. Monsenyör Bienvenu bir yandan kahvaltı ediyor. afallamış bir halde başını kaldırdı. 'Tut böyle bir adamı eve al! Yanı başında barındır! Sadece çalmakla kalması ne devlet! Aman Tanrım! Düşünmesi bile insanı ürpertiyor!" Ağabeyle kız kardeş sofradan kalkmak üzereydiler ki. "o. için için homurdanan Madam Magloire'a bir lokma ekmeği bir fincan süte batırmak için tahta kaşıkla çatala bile gerek olmadığını neşeli neşeli gösteriyordu. monsenyör piskopostur. Topluluğu yönetir görünen bir jandarma çavuşu da kapının yanındaydı." dedi." diye cevap verdi piskopos." "Öyleyse demir takımlar olsun. İçeri girdi. "Peki." Piskopos şömineye giderek iki gümüş şamdanı alıp Jean Valjean'a getirdi. onu rahatsız edebilecek bir bakıştan bile kaçınarak izliyorlardı. "Sizi gördüğüme çok memnun oldum. Duvarı destekleyen tahta kopmuştu. Aslında onlar yoksullarındı. Az sonra Jean Valjean'ın bir gün önce oturduğu masada kahvaltı ediyordu. kalaylı takımlar yok mu?" Madam Magloire omuz silkti. "İşte. Madam Magloire ne diyeceğini bilemeden kalakaldı. tahta takımları kullanırız." Madam Magloire anlamlı anlamlı yüzünü buruşturdu. "Dostum. ama ya monsenyör için." -190"Yazık! İsa aşkına yazık!" dedi Madam Magloire."Monsenyör. Eşikte öfkeli bir topluluk belirdi. bu gümüşleri ben uzun zamandır haksız yere elimde tutuyordum. "Onlarda da demir tadı var. ona asker selamı verdi. kıpırdamadan.

çalılığın birkaç adım ötesinden geçiyordu. Böylece bütün sabah hiçbir şey yemeden açlık da duymadan etrafta dolaştı durdu. orada burada. Tarif edilmesi imkânsız düşünceler böyle bütün gün kafasına yığılıp durdu. Çocuk üsteledi: "Param. Felaketindeki adaletsizliğin ona kazandırdığı bir tür korkunç huzurun. Jean Valjean ıpıssız. gözünü yere dikmiş duruyordu. aşağılanmış mıydı. dağsıçanı kutusu sırtında. Güneş. "Çekilebilirsiniz beyler." Sonra jandarmalara dönerek. Piskopos bu sözü kelimelerin üzerine basa basa söylemişti. mösyö!" Jean Valjean. Ovayı kesen bir patika. ne cevap vereceğini bilemeden kalakaldı. Burası tamamen ıssızdı. Jean Valjean. Başını çevirdi. kıpkızıl büyük bir ovada. Bu anılan hatırla-mayalı öyle uzun zaman olmuştu ki. Sizin ruhunuzu satın alıyor. Bu durum onu yoruyordu. içinde sarsıldığını kaygıyla görüyor. farkında olmadan ayağıyla paranın üzerine bastı. bahçeden geçmenize hiç gerek yok." dedi." 13. bu parayı dürüst bir insan olmak için kullanacağınıza dair bana söz vermiş bulunuyorsunuz. Telaş içinde tarlalarda yürüyor. Küçük Savoyard. Pantolonunun deliklerinden dizlerini göstere göstere diyar diyar dolaşan tatlı ve neşeli çocuklardan biriydi bu. şimdi onlara dayanması hemen hemen imkânsızdı." dedi piskopos." dedi.Jean Valjean'ın bütün bedeni titriyordu. "Mösyö. "paramı verin. "Küçük Gervais. "rahat rahat yolunuza gidin. Bazen olayların böyle gelişmemiş olmasını. doğru adamın yanına geldi. sadece uzak bir köy kilisesinin çan kulesi görünüyordu. partal elbiselerinden hiç de daha az ürkütücü olmayan bu derin düşünceler arasında neşeli bir ses duydu. Mekanik bir davranışla. Jean Valjean. Ancak çocuk parasını bakışlarıyla takip etmiş ve yuvarlandığı yeri görmüştü. "Şimdi. kardeşim. böylesi onun için daha az sarsıcı olurdu. Ona rastlayacak biri için." "Defol!" dedi Jean Valjean. Onuru mu kırılmıştı. hiç cevap vermedi. Jean Valjean. Bir tür öfke duyuyor. Ne ovada ne de patikada göz alabildiğince uzaklara kadar tek kişi bile yoktu. sazı yanında asılı. Hem şarkı söylüyor hem de ara sıra durup. Bu kere kırklık metelik elinden kaçtı ve yuvarlanarak çalılığa. Jandarmalar uzaklaştılar. -194jandarmalarla hapishaneyi boylamış olmayı tercih eder oluyordu. -196- . dönüp dolaşıp hep aynı yerlere geldiğini bile fark etmeden karşısına çıkan yollara. "Unutmayın. Savoie'lı küçük bir çocuğun patikadan kendisine doğru geldiğini gördü. "Senin adın ne?" diye sordu. Mevsim hayli ilerlemiş olduğu halde. Bu paralar arasında bir tane de kırk metelik vardı. Digne'den belki on beş kilometre uzaktaydı. Gökyüzünün çok yükseklerinden geçen bir kuş bulutunun küçük zayıf çığlıklarından başka bir ses işitilmiyordu. ona yaklaştı ve alçak bir sesle. O kapı gece gündüz sadece bir mandalla kapalı durur. belki de bütün servetini oluşturan elindeki birkaç bozuk parayla beştaş oynuyordu. Gururlu bir tavırla devam etti: "Jean Valjean. Her zaman sokak kapısından girip çıkabilirsiniz. "Mösyö. hiçbir zaman unutmayın. o ana kadar oldukça ustalıkla hepsini elinin tersiyle yakalayabildiği avucundaki metelikleri havaya fırlattı. bu duyguyu yenmeye çalışıyor. Jean Valjean'a kadar geldi. Çocuk. dalgın dalgın şamdanları aldı. bilgisizlik ve masumiyetinin verdiği çocukça bir güvenle. bir şefkat duygusu kaplıyor. -193Piskopos. efendim. Birçok yeni duygunun etkisi altındaydı. yirmi yıllık katılığıyla bu duyguya karşı çıkıyordu." dedi. Ufukta Alpler'den başka bir şey yoktu. onu karanlık ve kötü düşüncelerden çekip çıkarıyor. Sırası gelmişken söyleyeyim. en küçük bir taşın bile gölgesini yerde upuzun uzatarak batmaya doğru giderken. Jean Valjean bayılacak gibiydi." Jean Valjean'ın bakışları yere sabitlen-mişti. Küçük Gervais Jean Valjean şehirden kaçarcasma çıktı. Herhangi bir vaatte bulunduğunu hiç hatırlamayan Jean Valjean. çitlerde gecikerek açmış çiçeklerden gelen kokular çocukluk anılarını canlandırıyordu. Güneşin ışığı çocuğun saçlarına altın teller koyuyor. Ara sıra içini garip bir acıma. siz artık kötülüğe değil. Çocuk sırtını güneşe dönmüştü. iyiliğe aitsiniz. Jean Val-jean'ı görmemişti. Hiç şaşırmadı. bir çalılığın arkasında oturuyordu. patikalara sapıyordu. ama o. bu sarsılan huzurun yerini neyin alacağını kendi kendine soruyordu. Tanrı'ya veriyorum." diye tekrarladı. tekrar gelecek olursanız dostum. ama kime duyduğunu bilemiyordu. söyleyebilecek durumda değildi. -195Çocuk çalılığın yanında durdu. param. on yaşlarında. Jean Valjean'ın vahşi suratını da kanlı aydınlıkla hızla kızıla boyuyordu.

ova soğuk ve bulanıktı. Jean Valjean'ın çevresini karaltılar bastı. "Yoksullarınız için papaz efendi. gün batımı aydınlığında büyük mor sisler yükseliyordu. "Hadi bakalım. Otuz adım kadar sonra durdu. Tekrar yürümeye başladı. küçük olmasına rağmen öfkelenerek ve adeta tehdit edercesine. Birkaç dakika sonra titreyerek eğildi. Çocuğa şaşkınlıkla baktı. Dişlerinin arasından. izliyor gibiydiler. korkunç bir sesle: "Kim o?" diye bağırdı. "Bu da ne böyle?" dedi. Bir süre sonra çocuk gözden kayboldu. Birisini tehdit ediyor. durumunu hiç değiştirmemişti. hazinesinin üzerine basmış olan kocaman demirli ayakkabıyı yerinden oynatmaya çabalıyordu. Ama şüphesiz artık çok uzaklardaydı. sanırım bir de sazı var. Şu Savoyard'lar-dan. sonra koşmaya koyuldu. baktı. İşte o an. At sırtında giden bir rahibe rastladı. sanki onun üzerine dikilmiş açık bir gözdü. hiçbir şey göremedi. bakışlarını. Ağaççıklar küçük sıska kollarını inanılmaz bir öfkeyle sallıyorlardı. Jean Valjean başını ağır ağır kaldırdı. "Hayır. Gece bastırıyordu. bir çocuğa rastladınız mı?" diye sordu. ayakta." diye cevap verdi 'çocuk. çocuğun gözden kaybolduğu yöndü. Çocuk. "Küçük Gervais diye bir çocuk. Bir yandan da. Hiçbir şey duyulmuyordu. tir tir titreyerek ufkun her noktasına ayrı ayrı göz atıyordu. sonra elini sopasına doğru uzatarak. sırtında bir dağsıçanı kutusu. biraz önce ayağıyla çiğnediği noktadan ayırmadan durdu. Güneş batmıştı. Yayılan mekân onu çepeçevre sarmıştı." "Kimseyi görmedim. Bir an kendine geldi." dedi rahip. karanlıkta parlayan bu şey. Hiçbir şey görmüyordu. "Paramı isterim! Kırk meteliğim!" Çocuk ağlamaya başladı. düzensiz aralıklarla soluk alıyordu." Kesesinden iki tane beş franklık çıkarıp. Çocuk biraz uzaklaştıktan sonra soluk soluğa kaldığı için durmak zorunda kaldı ve Jean Valjean. birkaç saniye öylece kaldıktan sonra. bu. Yanına gitti: "Papaz efendi. Çocuğun kaçışından beri öylece duruyordu. Çayırlar karşısında başıboş. "Ah! Hâlâ mı sen!" dedi Jean Valjean. "Benim mösyö. kendisini göstermekten çekinirdi. Gözleri bulanık bakıyordu. bekledi."Param!" diye bağırdı çocuk. rahibe verdi. On on iki adım ilerisine dikilmiş duran bakışları. sonra tepeden tırnağa titremeye başladı. mösyö. kederle uzanıyordu. Birden elektrik çarpmış gibi sarsıldı. bir adım attı ve sopasını almak için yere eğildi. akşamın soğuğunu hissetmişti. On yaşlarında bir çocuk. Kasketini alnına indirdi. Üç adım geriledi. daldığı hayaller arasında. Hâlâ oturduğu yerden kımıldamamıştı. duyulabilecek seslerin en korkuncu. "parlak param! Benim param!" Jean Valjean söyleneni anlamamış gibiydi. Birden ürperdi. ne başını çevirip bakmaya ne de bağırmaya cesaret ediyordu. parayı yerden aldı ve kalkarken ovanın uzaklarına doğru bakmaya başladı. ayağını paranın üzerinden kaldırmadan ekledi: "Defolup gidecek misin!" Çocuk korkudan afallamış bir halde ona baktı. mekanik bir şekilde ceketini kavuşturup iliklemeye çalıştı. bildiniz mi?" "Hiç görmedim. onu gömleğinin yakasından tutup sarstı. kendisine sığınacak bir yer arayan ürkmüş. ayağınızı kaldıracak mısınız? Ayağınızı kaldırın diyorum size!" diye bağırdı." . ayağının toprağa yansına kadar gömdüğü çakılların arasında parlayan kırk meteliklik parayı gördü. en umutsuzu""ile bu sessizliğin ortasında haykırıyordu: "Küçük Gervais! Küçük Gervais!" Çocuk bu sesi duysa kesinlikle korkar. lütfen!" Sonra. Ve sonra bütün gücüyle bağırdı: "Küçük Gervais! Küçük Gervais!" Sustu. galiba ateşi de vardı. bütün gücüyle koşa koşa kaçmaya koyuldu. Gün boyunca yemek yememişti. otların arasına düşmüş mavi çiniden eski bir vazo kırığının şeklini derin bir dikkatle inceler gibiydi. onun -197hıçkıra hıçkıra ağladığını duydu. vahşi bir hayvan gibiydi. "Küçük Gervais! Ben! Ben! Lütfen kırk meteliğimi geri verin! Kaldırın lütfen ayağınızı. ara sıra duruyor. İnledi ve belli bir yöne doğru hızlı hızlı yü-198rünıeye başladı. Uzun.

bunlar çalılıklardan ya da yere yakın kayalardan başka bir şey değildi.-199"Etrafta köyler var mı? Bana tarif edebilir misiniz?" "Dostum. hayvanın bu davranışını görünce. Gördüğünüz gibi. Onları kimse tanımaz. daha önce yaptığımız gibi. rahibe verdi. eğer -201iyi olmak istiyorsa. adeta son bir çabası. Artık. tatlı sözlerine karşı direniyordu. hırsla beşer franklık iki ekü daha çıkarıp. aklı. adeta kör olmuştu." dedi. bunları görmekten çok. korkuyla kaçtı. ancak şöyle böyle seçebiliyordu ve bu fikirler onu anlatılması olanaksız. Tan-n'ya veriyorum. İçinden geçen duygulara ne olduğunun farkına varamıyordu." Jean Valjean." Rahip atını şiddetle mahmuzlayıp. Ama kimseye rastlamadı. bu son kötü davranışının onun üzerindeki etkisi çok kesin oldu. Onun son çabası oldu. 0u davranışı. küçük bir yabancı. Jean Valjean endişeyle geri sıçramış. bu olması mümkün olan hayat. dehşet içinde haykırmıştı. Bu ülkede böylelerine çok rastlanır. eğer bundan sonra çok iyi insan olmazsa. onu kötü düşüncelerden çıkarıyor. felaket zekâyı eğitir. yepyeni fikirlerin ortasında debelenip dururken. O zaman yüreği çatladı. Nerede olduğunu kendisi de gerçekten bilemiyordu. bu kere yenmek ya da yenilmek zorundaydı. Etrafına bakmıyor. Haşin bakışlarla böyle yürürken acaba Digne'deki macerasının onu nasıl bir sonuca götüreceğine dair bir bilince sahip miydi? Hayatın bazı anlarında ruhu uyaran ya da rahatsız eden bütün o esrarengiz uğultuları duyabiliyor muydu? Kaderinin büyük ve en önemli anını yaşamış olduğunu. "Dürüst bir insan olacağınıza dair bana söz verdiniz. Kürek denilen o kapkara yerden çıktığında. koyu karanlıkları bir yana. Bütün bu ışıkların arasında bir sarhoş gibi ilerliyordu. Böylece hayli yol aldı. On dokuz yıldır ilk defa ağlıyordu. Niçin? Bunu kendisi de açıklayamazdı. içinde her şeyin değiştiği. görünmez bir güç sanki onu kötü vicdanının ağırlığıyla orada o an eziyormuş gibi. tıpkı . Sonra şaşkın şaşkın ekledi: "Rahip efendi. piskoposun onunla konuşmasından. ona dokunmasından önceki gibi davranmasının artık mümkün olmadığıydı. Akıl uyanıp da. Ay çıkmıştı. "Yoksullarınız için. daha önce gittiği yöne doğru koşmaya başladı. Ben bir hırsızım. İşte bu ruh hali içindeyken Küçük Gerva-is'ye rastlamış ve onun kırk meteliğini çal--202mıştı. içgüdüyle ayağını o paranın üzerine koyan içindeki hayvandı. neredeyse ağrı veren bir huzursuzluk içine atmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. sesleniyor. Emin olduğu. kendimize bazı sorular sormamız gerekiyor. statik biliminde edinilmiş kuvvet denilen şeyin bir sonucu muydu? Hem buydu hem de belki bundan daha az bir şey. piskopos da onun ruhunu öyle kamaştır-mıştı. o da artık aynı adam olmadığı. ama Jean Valjean'ın bütün bu belirttiğimiz şeylerin içinden çıkabilecek durumda olduğu şüphelidir. Garip bir olaydı bu. yüzü dizlerindeydi. daha önce de söylediğimiz gibi. üç patikanın birleştiği bir yerde durdu. kürek mahkûmunun gözleri erdemin ışığından kamaşmış. O parayı. hiç şüphe etmediği bir şey varsa. o zamana kadar düşündüklerinin dışındaydı. koyu karanlıktan çıkarken çok kuvvetli bir ışık gözleri nasıl kamaştınr-sa. Jean Valjean piskoposun -200evinden ayrıldığında. beni tutuklatın. İki üç defa yatmış ya da çömelmiş bir insana benzettiği bir şeye doğru ovada koştu. Bu fikirler aklına gelse bile. Ruhunuzu satın alıyor. hiç bilmediği. bir içgüdü kalıntısı." Aklına hep bu sözler geliyordu. kürekten taşıyıp getirdiği kötü düşüncelerin son bir etkisi. içini titreyişler ve kaygılarla dol-duruyordu. boyun eğdiği takdirde ise başka insanların davranışları yüzünden yıllardır yüreğini dolduran ve hoşuna giden o kin ve nefretten vazgeçmesi gerekecekti. Jean Valjean. Güneşin doğduğunu birdenbire gören bir baykuş gibi. ancak içinde olduğu durumda mümkün olabilecek bir olay. ruhuna. bu bağışlamaya karşı direndiği takdirde artık^yü-reğinin katılaşması büsbütün çaresiz bir hale gelecekti. bir melek olması. şimdi artık ya piskopostan daha yükseğe çıkma ya da kürek mahkûmundan da aşağıya düşme zamanının geldiğini. kötülüğün içimizdeki kalesi olan şeyi koyuyordu. yumruklan saçlarında. ışıl ışıl kendisini sunan gelecekteki hayat. çok kötü insan olacağını. kendisi için artık orta yol olmadığını. haykırıyordu. kendi kötülüğü ile iyiliği arasında bir mücadele başlamıştı. o çocuktan çalarken bir daha asla yapamayacağı bir şeyi yapmıştı. Bakışlarını uzaklarda dolaştırdı ve son bir defa seslendi: "Küçük Gervais!" Ama bu belli belirsiz çıkan çok cılız bir sesti. Yaşlı adamın melekçe davranışlarına. ona tertemiz. bu rahibin affedişi o zamana kadar benliğini sarsan en büyük ve en korkunç saldırıdır. Her ne hal ise. kötü kalmak istiyorsa canavarlaşması gerektiğini acaba bir ses kulağına fısıldıyor muydu? Burada da. dağıttı. Ne olduğunu basitçe söyleyelim: Çalan o değildi. ağlamaya başladı. "Ben bir sefilim!" diye haykırdı. söylediğinize bakılırsa. aydınlığı öbür yana koydu. bitkin bir halde iri bir taşın üzerine çöktü. Bu kutsal bağışlanmanın karşısına gururu. aklındaki kargaşalığı ortasından biçip geçiverdi. Jean Valjean'ın düşüncesinde bütün bunlardan çıkardığı belli belirsiz bir gölge var mıydı? Gerçi. bacak kasları birden çözüldü. alışkanlıkla. Belli belirsiz bir şekilde hissediyordu ki. insan değildi. Sonunda.

pudra modası ve kraliyet kuşunun geri döneceği umuduyla gök mavisi renge badanalanmış. Lynch kontunun her pazar Fransa yüce meclisi üyesi elbisesi. alaylara lejyon deniyordu. karşısında. çocuğu bulup parasını geri vermeye çalıştı. beyninin içi aydınlandıkça aydınlanıyordu. O ağlarken. Daha önce de belirttiğimiz gibi. piskoposla Jean Valjean'ı sırayla gözden geçirdi. Bilinen bir şey varsa. ruhuna baktı. Aynı zamanda. çalınmış eşya dolu çantası omzunda. zambak çiçekleriyle süslenmişti. bir çocuğun kırk meteliğini çalması. Sonra bunun imkânsız olduğunu anlayınca. Potier saltanat sürüyordu. Kaç saat böyle ağladı? Ağladıktan sonra ne yaptı? Nereye gitti? Bu hiçbir zaman bilinmedi. Delalot tanınmış bir kişilikti. eskimo serpuşlarına benzeyen geniş kasketler giymeleri modaydı. Az kalsın kendi kendine bu adamın kim olduğunu soracaktı. bir gölgeden ibaret kaldı ve birdenbire kayboldu. bir çocuktan daha fazla korkuyla ağladı. Mösyö Lynch'in becerdiği parlak iş şuydu: Bordeaux belediye başkanıyken 12 Mart 1814'te. O günler. 1817'de Pellegrini şarkı söylüyor. Hayatına baktı. birinciden daha kolay olmadı. Sa-qui. kabalaşması. bu olağanüstü bir aydınlıktı. Louis'nin. Beyni o son derece şiddetli çalışüğı. hem de o zamana kadar hiç görmediği bir açıklık içinde. korkunç kürek mahkûmu Jean Valjean duruyordu. bir yığın intikam planlarıyla şenlenen tahliyesi. Jean Valjean uzun uzun ağladı. onun insan şeklinde olduğunu fark etti ve bu meşalenin piskopos olduğunu anladı. İşte o an orada. bir unsuru dibe çökertirken. saltanatının yirmi ikinci yılı olduğunu söylediği yıl ve Mösyö Bruguiere de Sorsum'un da üne eriştiği yıldı. düşünmeden. piskoposun evinde başına gelenler. bir kadından daha fazla zayıflıkla. M. 1817 Yılı 1817 yılı. Bu gibi kendinden geçmelere özgü garip olaylar yüzünden hayalleri uzadığı ölçüde.. Meşruiyet. Ama şimdi bu hayatın. rakam yerine eyaletlerin adlarım -207taşıyorlardı. İkinciyi çözmek. uzun yıllardır çektiği cezası. kaldırıma diz çökmüş dua eder bir halde gördüğüydü. bu ruhun üzerine iyilik dolu bir gün doğmuştu. ruhunun katılaşması. Yüce meclis üyeliği de buradan geliyordu. Görkemli bir ışımayla bu sefil adamın ruhunu dolduruyordu. kulaklıklı. Bilincine görünen bu ışığa daha dikkatle bakınca. öbürünü berraklaştırması gibi bir etki yaptı. Napoleon Sainte-Helene'deydi ve İngiltere. deyim yerindeyse yüz yüze kendi kendini seyretti. Monsenyör Bienvenu'nun kapısı önünde. piskopos büyüyüp gözlerine gittikçe -204daha görkemli bir şekilde görünürken. Sımsıcak gözyaşlarıyla. Jean Valje-an'ın beyni işte böyle anlardan birindeydi. gerçeği yutar. Carbonneau ve Tolleron'un önce . uzun burnu ve parlak bir iş görmüş kişilere özgü o şahane profiliyle kilise mütevellisi sıfatıyla kendine ayrılmış özel sırada oturduğu o masum ve saf günlerdi. Forioso'nun yerini alıyordu. ona yeşil çuha vermeyi reddettiğinden. büsbütün canavarca olan o suç aklına geldi ve apaçık bir şekilde göründü. kısa köylü ceketi sırtında. piskoposun bağışlamasından sonra işlendiği için büsbütün alçakça. Bütün berber dükkânları. maroken taklidi deriden. Artık görüntüde yalnızca piskopos kalmıştı. Fransa'da hâlâ Prusyalılar vardı. M. kırmızı şeridi. iğrenç tasanlar dolu düşüncesiyle. kendisini olduğu gibi gördü. etiyle kemiğiyle. o halüsinas-yonun gerisinde. içinde kibirin de eksik olmadığı krallara yaraşır azametli bir tavırla. sabahın üçüne doğru piskoposluk binasının olduğu sokaktan -205geçerken. Böylece. sadece bir ha-203yalet gibi hissedecek kadar ayrılıp uzaklaşmıştı. kenti dük d'Augouleme'e biraz fazlaca erken teslim etmişti. Cennetin ışığında İblis'i gördüğünü sandı. ama yine de korkunç derecede sakin olduğu anlardan birini geçiriyordu. -206ÜÇÜNCÜ KİTAP 1817 YILINDA 1. O nedenle bu kere de hayal görür gibi oldu. o da o devirde Gre-noble'a sefer yapan ve Digne'ye gelen bir arabanın sürücüsünün o gece. umutsuz bir halde durdu. Önce kendisini incelemeden. Matmazel Bigottini dans ediyordu. gözüne korkunç göründü. Kendinden. işlediği ilk suçu. Pleignier. o uğursuz suratını gördü. Önce bunu meşale sandı. Bu sırada hayaller o kadar derindir ki. Böylece bilincinin önünde duran bu iki insanı. bir adamı karanlıkta. esrarlı bir derinlikte bir ışık görüyordu. Jean Valjean gittikçe küçülmekte ve silinmekteydi.kimyada reaksiyon oluşturan bazı maddelerin bulanık bir karışımı etkileyerek. aynı zamanda hem büyüleyici hem de korkunç bir aydınlık: Geçmiş hayatı. kararlı ve kaygılı yüzüyle. Fransız ordusuna Avusturya tarzı beyaz üniforma giydirilmişti. iğrenç buldu. bu düşünceden dehşet duydu. XVIII. Karşısında gerçekten Jean Valjean'ı. dört ile altı yaşındaki küçük oğlan çocuklarının. Odry henüz ortalıkta yoktu.. 1817'de. İnsan karşısındaki nesneleri görmez olur ve zihnindeki şekilleri kendi dışındaymış gibi görür. kurtulmaya çabalayan biri gibi kendini kaybetmişçesine. sopası elinde. Öyle bir an geldi ki. hıçkıra hıçkıra ağladı. "Ben bir sefilim!" diye bağırdığı an. başından geçen o büyük felaket onu hayaller gören biri yapmıştı. eski elbiselerini tersyüz ettiriyordu.

Büyük gazeteler ufacıktı. Agnese'in yazan Mösyö Pae. Bütün genç kızlar. tersi durumda. XVI. 1817'de. 'düşmanlar' ya da 'müttefikler' demek. sayfaların boyutları küçülmüştü. Nitekim David. Chateaubriand'a 'Cha-teaubriant' diyordu. -208bir de üzerinde 1814 Fransız Anayasası yazılı tütün tabakası. 'Kral katilleri' ya da 'oy verenler' demek. onun yerine Marc-hangy adında sahte bir Chateaubriand vardı. kral yanlısı gazeteler bunu pek eğlenceli buluyor ve bu*ve-sileyle sürgünü şamataya alıyorlardı. Chaumareix'ye yüzkarası. Sassenaye markizinin Ville-Eveque Sokağı'ndaki küçük özel konserlerini yönetiyordu. -211Epingle Noire da kendi cephesinden komplo hazırlığı içindeydi. Gericault'ya onur getirecek olan şu uğursuz Meduse firkateyni hakkında hiçbir haber alınamaması Deniz Kuvvetlerini endişelendiriyordu. hem Austerlitz köprüsüne hem de Jardin des Plantes'a tebdili kıyafet getiren çifte bir muammaydı. Louvel'in daha şimdiden canına kastedici gözlerle kendisine baktığı Berry dükü. Cluny konağının sekiz köşeli kulesinin tavan arasında hâlâ. Gros-Caillou yakınlarında barakalara yerleşmiş olan Avusturyalıların kamp ateşleri nedeniyle yer yer yanıp. Bunlar iki yıl önce Champ de Mai'de imparatorun tribününe destek vermiş sütunlardı. Sicilyalı bir prensesle ev-lendirilmişti. Arlincourt adında sahte bir Marchangy -209henüz boy göstermemişti. Saint Dominique Sokağı 27 numaradaki penceresinde ayağında pantolon ve terlikler. kır saçları ipek ve pamuk karışımı bir sargıyla . Therese Sokağı 4 numaradaki gizli toplantılarını yapmaya başlıyordu. sonra da kellelerini keserek kendisini kabul ettirmişti.duruyordu. Louis döneminde deniz kuvvetlerinde astronom olan Messier'ye rasathane görevi yapan küçük ahşap kulübe. bu. 1817 yılında iki şey halk arasında çok tutuluyordu: Voltaire-Touquet tarzı koltuk. ama özgürlük büyüktü. Descartes da sürgündeyken bu durumdan yakınıyordu. Mösyö Canuel O'Mahony ve Mösyö Chappe-delaine. Louis stili döşenmiş küçük salonunda üç dört dostuna Ourifca'nın el yazmalarını okuyordu. adından vazgeçiyor ve Jardin du Roi adını alıyordu. akademisyen Napoleon Bona-parte adının listesinden silinmesine ses çıkarmıyordu. Sürgündeki birine postayla gönderilen mektupların alıcının eline çok ender geçtiğini herkes bilir. Süleyman Paşa olmak üzere Mısır'a gidiyordu. Hassa muhafızları Matmazel Mars'ı ıslıklıyorlardı. Albay Selves. çünkü Angouleme dükü büyük amiral olduğuna göre Angouleme kentinin de bütün o nitelikleriyle bir liman olmaya hakkı vardı. yaldızı dökülmüş kartal ve an resimlerinden kalma izler taşıyan mavi boyalı tahtadan büyük sütunlar görülüyordu. Arnault'da nükte. Belli bir ölçüde liberal kafada olan Mösyö Decazes bir otoriteydi. yağmur altında yatan. Bu yeni bir şey değildir. Mösyö Piet. dört köşe yüzlü. de Stael öleli bir yıl oluyordu. La Minerve. Ho-ratius'un eserlerine tırnak ucuyla işaretler koyup imparator olan kahramanlar ve veliaht olan ayakkabıcılardan başka bir şeyle meşgul olmayan XVIII. Napoleon'un da artık dehası kalmadığı bir gerçekti. Bu lakap. iki üç tanesi ise bu kampların ateşlerinde Kaiser askerleri ellerini ısıtırken yok olmuştu. piskopos sıfatıyla ayin duasını okumuş. Delaverderie. burjuvaları büyük yazarın arkasından güldürüyordu. Claire d'Albe ve Malek-Adel birer şaheserdiler. Onun gölgesinde. Trogoffla ilişki kuruyordu. Chate-aubriand. Louis'nin iki endişesi vardı: Napoleon ve Mathurin Bruneau. Bu kraliyet fermanı." diyorlardı. Le Constitutionnel gazetesi meşrutiyetçiydi. ileride 'su kıyısı suikastı' diye anılacak olan şeyi. Soult hiçbir savaşı kazanamamıştı. az da olsa kralın küçük kardeşi beyefendinin onayıyla planlamaktaydılar. La Harpe Sokağı'ndaki Thermes sarayı bir fıçıcı dükkânı olmuştu. kendisine yazılan mektupları almadığım bir Belçika gazetesinde biraz öfkeli bir şekilde açıkladığında. Franconi'nin afişlerini süsleyen ve sokaklardaki işsiz güçsüz takımının toplanmasına neden olan ip cambazı resimlerine göz yumulup yumulmayacağı tartışılıyordu. M. Louvre'da N harfleri siliniyordu.bileklerini. erkek kardeşinin kafasını kesip Marche-aux-Fleurs'deki havuza atan Dautun'un cinayetiydi. Enstitü. Aus-terlitz köprüsü. 'Napoleon ya da Bonaparte' demek. Le Nain Jaune değişip Miroir oluyordu. Pont-Neuf ün dolgu toprak setinde IV. Henri'nin heykelini bekleyen kaideye 'Redivivus' kelimesi işleniyordu. her ikisi de 14 Temmuz 1790 günü Champ de Mars'da federasyon ayinini yönetmişlerdi. Paris için yeni heyecan. kraliyet ilkesi zedelenirdi. Mösyö Bellart resmen sözbilim sahibi sayılıyordu. Paul-Louis Courier'nin alaylarına hedef olmaya aday. Carnot'da namus kalmamıştı. yine bu Champ de Mars meydanının yan yollarında. Louis'nin devrimler çağını ebediyen kapatmış olduğu bütün sağduyulu kişilerce kabul ediliyordu. Louis de diyakos olarak ona yardım etmişti. Angoule-me'de bir Denizcilik Okulu kuruyordu. kararmış. Champ de Mai'yın. haziran ayında Champ de Mars meydanında düzenlenmek gibi bir özelliği vardı. Fransız Akademisi'nin ödül konusu: 'İncelemenin sağladığı mutluluk'tu. Talleyrand. Bourbon'lan tutan Valois cafe'sinin karşısındaki Lemblin cafe'si de imparatoru tutuyordu. Sağın liderleri zor durumda kalındığında: "Bacot'ya yazmak gerek. yanağı etbenli adamcağız. Başmâbeyinci Talleyrand prensi ile maliye bakanı rahip Louis birbirlerine iki kâhinin gülüşüyle bakıyorlardı. çünkü polis bu mektuplara el koymayı kutsal bir görev sayar. Kendisine 'Anayasa'nın ölümsüz yaratıcısı' adı takılan XVIII. -210Satılmış gazetelerdeki aşağılık gazeteciler 1815 sürgünlerine hakaret ediyorlardı: Da-vid'de kabiliyet. iki insanı birbirinden bir uçurumdan çok daha fazla ayırıyordu. sözleri Edmond Geraud'ın Ermite de Scdnt Avelle şarkısını söylüyorlardı. Vekiller heyetinde. Duras düşesi gök mavisi satenden X. geleceğin Boe savcısı yetişmekteydi. otlar arasında çürüyen.

Lord Byron kendisini göstermeye başlıyordu. Alman süvarileri tümgenerali üniforması taşıyan Berry dükünden daha yakışıklı görünüyordu. İsviçre ve Fransa arasındaki Dappes vadisi çekişmesi bu arada generalliğe yükselmiş olan yüzbaşı Dufour'un verdiği bir muhtırayla başlamıştı. Orleans dükü. dine bağlılığından dolayı Mösyö Delaveau'nun emniyet müdürü olmasını istiyorlardı. burayı terk etmeden önce üstünüzü başınızı toparlayın!" İşte. bir buharlı gemi. Genel kanıya göre M. Paris şehri kendi kesesinden olmak üzere. Cugnet de Montarlot'nun ya yanında ya karşısında yer alıyordu. Hainler pervasızca boy gösteriyorlardı. bir savaş arifesinde düşman saflarına geçenler gördükleri ödülü gizlemeye gerek' âuymu-yorlar. Tarih bütün bu ayrıntıları ihmal eder. M. bu çekememezlik ona dişlerini geçirmeye başlamıştı. Bilimler Akademisi'nde gelecekte kimsenin hatırlamayacağı ünlü bir Fourier. pek sevimli olan dişlerini temizliyor ve bir yandan da sekreteri M. bu da bir zafer belirtisiydi ve hakkında şöyle bir mısra düzülmüştü: Loyson uçsa bile. yanlış olarak küçük denilen -bitkiler âleminde küçük yapraklar olmadığı gibi. yoksa sonsuzluğun hâkimiyetine girerdi. Charles Nodier Therese Aubertı yazıyordu. M. Odeon'da Çifte Phüibertlefi sahneliyordu. Clausel de Montals birçok yönden M. fosil kalıntılarını kutsal metinlerle uzlaştınp Musa'yı mastodond'lara pohpohlatarak yobaz ilticanın gözüne girmeye çabalıyordu. Trinquelagu-e'ın şu ya da bu durumda nasıl davranacağını düşünüyorlardı. eski Konvansiyon Meclisi üyesi. Hiç kimsenin tanımadığı Saint-Simon yüce hayalinin çatısını kuruyordu. Artois kontunun Notre-Dame'a girdiğini görünce yüksek sesle: "Lanet olsun! Bo-naparte'la Talma'nın kol kola Bal Sauvage'a girdiklerini gördüğüm günleri arıyorum!" diyen bir adamı adalet. "Lütfen. Feuillantines çıkmazındaki ilahiyat okulu öğrencilerinden küçük bir -213grubun toplantısında geleceğin Lamennais'i olacak Felicite-Robert adında hiç tanınmayan bir rahipten övgüyle bahsediyordu. Ciddi kişiler M. Rahip Caron. diye atıyordu. Voltaire'in bir baskısını Fransız Akademisi Üyesi Voltaire'in Eserleri adıyla yayımlıyor. Royer-Collard tarafından bir neolijizm olarak açıkça kınanmıştı. Charles Loyson yüzyılın dehasıydı. İngiltere'de genel tuvaletlerin iç duvarlarında yazılı şu sözü unutuyorlardı. Ne var ki. Kral köprüsünden XV. zaten başka türlü de yapamaz. Clausel de Coussergues'den ayrılıyordu. Hükümet darbesiyle. bilmem hangi karanlık tavan arasında da geleceğin hatırdan çıkarmayacağı başka bir Fourier vardı. Kitapçı Pelicier. M.bu ayrıntılar yararlıdır. Komedi oyuncusu Moliere'in kabul edilmediği Akademi'nin üyesi komedi oyuncusu -212picard. toptan tayinle Enstitü'yü ıslah eden birçok akademi üyesi yaratan seçkin adam Mösyö Vaublanc. Boşanma yasaklanmıştı. Louis köprüsüne kadar gidip geliyordu. Yakaları altın bir zambak çiçeğiyle süslü kolej öğrencileri Roma kralı konusunda tepinip duruyorlardı. Sarayın karşı istihbarat polisi. Fabvier hizipçi. Duman çıkaran ve yüzen bir köpeğin çıkardığı sese benzer bir ses Seine Nehri'nde şapırdayan Tuüeries'nin pencereleri altında. Iena köprüsünün üçüncü kemerinin altında Blücher tarafından köprüyü havaya uçurmak için açılmış olan deliğin iki yıl önce kapatılmasında kullanılan yeni taş hâlâ beyazlığından fark edilebiliyordu. Eski piskopos. kralcıların kalem tartışmalarında 'alçak Gregoire' olmuştu. kanatlarının olmadığı bilinir. Sözü geçen eleştirmenler Lafon'u Talma'ya tercih ediyorlardı. diye imza atıyordu. Saint-Germain dış mahallesiyle Marsan sancağı. Dupuytren'le Recamier tıp okulunun amfisinde 'baba-oğul-kutsal ruh üçlüsü' sorunu üzerinde tartışmaya tutuşup birbirlerini yumruklanyla tehdit ediyorlardı. işe yaramaz bir makineydi. Şu kullandığımız 'olmuştu' deyimi. eski senatör rahip Gregoire. Parisliler bu gereksiz şeye kayıtsızca bakıyorlardı. . Salaberry memnun değildi. François de Neufchâteau patates denilecek yerde 'parmentiâre' denilmesi için bin bir çaba sarfediyor. Ba-voux devrimciydi. nefret ve saygınlıklarının yüzsüzlüğü içinde güpegündüz hiç utanmadan ortalıkta dolaşıyorlardı. bu büyük bir kusurdu. Cuvier bir gözü Tekvin'de. bir gözü doğada. Liselerin adı kolej olmuştu. M. Pilorge'a 'Anayasaya göre Krallık'ı dikte ettiriyordu. Yüzyılların çehresini oluşturan yılların simasıdır. boş hayaller peşinde koşan bir mucidin uydurması. bugün artık unutulmuş olan 1817 yılından belirsiz bir şekilde akılda kalanların karmakarışık bir sıralanışı. Kardinal Fesch istifaya yanaşmadığı için Lyon diyakosluğunu Amasie başpiskoposu Mösyö de Pins yönetiyordu. insanlık tarihinde de küçük olaylar yoktur. Hoff-mann Z. tiyatronun cephesinde. mahkeme huzuruna çıkarıyordu: Bozguncu bir konuşma. -214M. önünde açık duran komple bir dişçi takımıyla. bir ütopyaydı. Millevoye'nin bir şii-rindeki bir not onu Fransa'ya 'Lord Byron adında biri' diyerek tanıtıyordu. Or-leans dükünün her yerde teşhir edilen portresini kralın eşi hanımefendiye ihbar ediyordu. Ligny ve Quatre-Bras kaçakları ücretli rezilliklerinin pejmürde kılığı içinde krallığa bağlılıklarını çırılçıplak sergiliyorlardı. akademi üyesi olmayı başa-ramıyordu. Invalides'in kubbesini yeniden altın yaldızlatıyordu. bir çeşit oyuncak. bu saf yayıncı. Parmentier'nin anısının övgüdeğer emekçisi M.örtülü. ama bir türlü emeline erişemi-yordu. harflerin koparılmış olmasına rağmen izlerden İMPARA-TORİÇE TİYATROSU yazısı açıkça okunuyordu. David d'An-gers mermeri yoğurmaktaki hünerini deniyordu. altı ay hapis. Feletz imzasını A. kararnameyle. "Böylesi alıcı çeker." diyordu. gözleri bir aynada.

Bilge olmakla filozof olmak farklı şeylerdir. Onun için. ileri yaşına rağmen evinde ders vermek zorundaydı. Onların henüz yeni başlayan romanlarında daha şimdiden geçirdikleri evrelerin sayısı birden fazlaydı ve ilk evrede adı Adolphe olan sevgili. güneş rengi olan güzel saçlarından ötürü ona 'Sarışın' diyorlardı. içmiş. öğle. Çift Dörtler Bu Parisli gençlerden biri Toulouse'dan. yemek dolabını açmış. dikiş iğnelerini büsbütün bırakmadıklarından hâlâ işçiydiler. "Beni tanıyor musunuz küçükhanım?" diye sormuştu. ne dâhi ne de budala. sadık aşk olduğunu söylemekle yetiniyoruz. bilinmezliğin işaretini taşıyordu. Listolier. Zephi-ne'e gelince. yemiş. daha kaygısız. Düşüşleri. Zephine ve özellikle Favourite için durum Fantine'inkinden farklıydı. Blachevelle. Bu Oscar'lardan birinin. ikincisinde Alphonse." Daha sonra. Öyleyse Tholomyes ne oluyor? Hz. üçüncüsü Ca-hors'dan. 2. dördüncüsü de Montauban'dandı. Parisli dört genç 'güzel bir oyun' oynadılar. ilk hayalini yaşayan Fantine'e. sonra kapıcıya misafirliğe inip kızını çekiştirirdi. Bir sabah kaba. Zephine ve Fantine mis kokulu. sonuncusunun Montauban'lı olanın da Blachevelle'di. Durmadan homurdanan dindar anne Favourite'le hiç konuşmazdı. Fantine. Paris'te okumak. sabah. çok güzel pembe tırnaklan olmasıydı. üçüncüsünde Gustave oluyordu. Fantine bilge bir kızdı. Dahlia'yı Listolier'ye ve belki daha başkalarına da çeken ve avareliğe sürükleyen şey. Bu tırnaklara nasıl iş gördürülebilirdi? Erdemli kalmak isteyen ellerine acımamalıdır. Montreuil-sur-mer'de doğmuştu. yatağını getirtmiş ve eve yerleşmişti.-215i İşte. ötekinin Limoges'lu olanın Fameuil. Bu öğretmen. çünkü o devirde Arther'ler henüz ortada yoktu. taşa tutuluşları bu yüzdendir. bir diğeri Limoges'dan. onu göreceğim! Ossian'dan çıkmışlardı. Pek genç yaşta 'benim' dediği bir evi olmuştu. Oscar. ne bilgili. Bu delikanlılar silik kişilerdi. Parisli demektir. bu uygunsuz küçük beraberlikler üzerine her türlü karşı çıkma kaydı bir yana. bilgeliğin parçasıdır." demesiyle fethetmişti. İyi korunamayan bu ruhlar bu fısıltıları dinlerler. büyüleyici güzellikte dört genç kızdılar. hiç evlenmemişti." diye cevap verirdi. Favourite'i seviyordu. akşam dört kişinin yiyeceği kadar yemek yer. Oscar ilerliyor. yani Sanşın'a göre öbür üç kız daha tecrübeli. Herhangi bir dört Oscar'dılar. Fameuil'in tapındığı Zephine -Josephi-216ne'in kısaltılmışı. Biz sadece Fantine'in aşkının ilk aşk. öbürünün Cahors'lu olanın Listolier. Favourite bu aşkın ürünüydü. Tholemyes'in sevgilisi ise Fantine'di. ne kötü. pırıl pırıl. Her birinin bir metresi vardı elbette. Zephine ve Dahlia birer filozofken. zarafetleri İskandinav ve Kaledonya zarafetiydi. atıp tutan yaşlı bir matematik öğretmeniydi. Toplumun ölçülemeyecek kadar derin karanlıklarından çıkmıştı. -218İspatı da şu ki. 'Arabistan'ın bütün buhurlarını yakınız' diye sesleniyordu şarkı. öbürü pohpohlar ve halktan güzel kızlar bu iki öğütçünün de kendi cephelerinden kulaklarına fısıldadıklarını duyarlar. o da savaş adı olarak çiçek adı almıştı." "Ben senin annenim. Dördünden birine içlerinde en küçüğü olduğu için genç. Favourite. denilebilir ki halkın en aşağı tabakasında bir çiçek gibi açan varlıklardandı. Dahlia. Süleyman buna. babası daima meçhul . halis İngiliz tarzı daha sonra revaçta olacaktı ve Arthur'ların ilki Wellington. ne canlı. Ama. tek aşk. Dahlia'ya tapıyordu.idi. daima bu gibi dostluklarla pekiştirilir. Bu gibi aşklar. Delikanlılar arkadaştılar. ve bunlar öğrenciydiler ve öğrenci demek. hiçbir günah lekesi taşımayan. Yoksulluk ve hoppalık tehlikeli iki öğütçüdür: Biri azarlar. Favourite. bu 1817 yılında. bu nedenle alnında ad-sızlığın. yazık! Ya eğer Jungfrau'nun karnı açsa? Favourite İngiltere'de bulunmuş olduğu -217için. Dahlia. 'Bilge' diyeceksiniz. Hangi ana babadan? Kim bilir? Anası. dindar kılıklı ihtiyar bir kadın eve gelmiş. Babası kaba saba. bu ihtiyarın yaşı yirmi üçtü. "Hayır. erişilmez olan şeyin ihtişamıyla ezerler. Toulouse'lu olanın adı FelixTholemyes. Kız ara sıra babasına rastlar. daha pişkindiler. Öyle saatlerce tek kelime söylemeden oturur. yirmi yaş denen o gençliklerinin baharında yakışıklı gençlerdi. ama yüzlerinde çalışmanın verdiği huzurun bir kalıntısı ve ruhlarında bir kadının ilk düşüşünden sonra da canlılığını koruyan namus çiçeğinden vardı. Paris'te doğmaktır. selamlaşırlardı. böyle kimseleri herkes görmüştür. Waterloo Sa-vaşı'nı daha yeni kazanmıştı. Zephine'le Dahlia ona hayrandılar. "Aşk. genç kızlar dosttular. bir diğerine de ihtiyar diyorlardı. "Evet efendim. o da Fameuil'ün gönlünü. Hiçbir şeyi gizlememiş olmak için şunu da söyleyelim ki. onları. Favourite'in bu adla çağrılmasının nedeni İngiltere'ye gitmiş olmasıydı. şuh ve okşayıcı bir tavırla. bir gün bir oda hizmetçisinin eteğinin ocağın kül siperine takıldığını görmüş ve bu kaza nedeniyle âşık olmuştu. geçici aşklarla rahatlan kaçmıştı. rastgele alınmış dört örnek: Ne iyi.

Bence zamanı geldi. Niçin Fanti-ne'di? Başka bir adı olup olmadığı hiçbir zaman bilinmemişti. vaftiz adı da yoktu. Puteaux'da çiçek topladılar. Çiçekler içinde bir harabeydi. henüz sulan akmayan şelaleyi seyrettiler. Ayrıca. Paris'in çevresi artık aynı değil. "Bak. zengindi. Tholomyes'i sevdi. olur iyi saatte. "küçük Fantine. yani ey san yüz. yalınayak yürürken gelip geçenlerden ona rastlayan birinin aklına esip koyduğu bu isimle adlandırılmış. liderdi. Bu ilişki delikanlı için bir aşk. Soyadı yoktu. Zephine ve Fa-vourite kendilerine bir sürpriz yapmamızı is-tiyorlar. düzenli bir şekilde gidiyor. çatanaların durduğu yerde şimdi gemiler duruyor. yağmur yağdığında bulutların suyu alnına nasıl düşerse. Güzel dişleri olan. Konuşalım. Dahlia. içlerinde tek yazı yazmasını bilen Favourite." dedi. Tatillerin başladığı sıcak ve aydınlık bir yaz günüydü. Kıvıl kıvıl kaynayan öğrenciler. Ona. kahkahalar koparıyor ve dışarıdan bakanlar onda yalnızca yanan bir ateş görüyorlardı. konuşmalarının geri kalan kısmı boşlukta kayboldu. iki ağızlı acem kılıcı. Blachevelle. bu iyi bir fikir işte!" Karşılarına duman dolu küçük bir meyhane Çikü. Vaktinden çok önce bohçasını düren gençli--220ği.kalmıştı. güzel bir sarışındı. sağlığın yerine alayı koyuyor ve ağlayan gözü de durmadan gülüyordu. çünkü kilise yoktu. alaycı ve dazlak olduğundan. gittikleri -222yerde elmalı poğaçalardan yediler. Listolier ve Fameuil'in oluşturdukları grupta başı Tholomyes çekiyordu. Bu karanlık görüşmenin sonucunda. özellikle de bana. o zaman için mümkün olan bütün kır çılgınlıklarını bir bir yerine getirdiler. arabayla Saint-Cloud'a gidip. bazı dişleri dökülmüştü. bu da zayıfların gözünde büyük bir kuvvetti. sonra yine yaşamak için sevdi. civardaki çiftçilerin yanında hizmete girdi. Ve bir gözünde de yaşarma başlamıştı. bizim güzellerimiz de Tholomyes sürprizini ne zaman yumurtlayacaksın?' deyip duruyor ve aynı zamanda ailelerimize de mektup yazıyorlar. Dişlerinin yerine maskaralığı. Neu-illy'de kamıştan düdükler aldılar. dört bin frank geliri vardı. İçeri girdiler. Dörde Dört Bundan kırk beş yıl önce öğrencilerle işçi kızların kır eğlentisinin nasıl bir şey olduğunu düşünmek bugün için zordur." Bu nedenle sabahın beşinde kalktılar ve sonra. dördü adına Tholomyes'e şöyle yazdı: "Çıkmak erken saatte. Fantine güzeldi. Ve Tholomyes sesini alçaltıp gizli gizli o kadar neşeli bir şeyler söyledi ki. Directoire döneminde doğmuştu. çünkü ailesi yoktu. Bir gün önce. bu ad da ona öyle gelip takılmıştı. Sevres köprüsünde acıbadem kurabiyesine rulet oynadılar. diz-kapağı kırkında. Paris'in çevre hayatı diyebileceğimiz şeyin çehresi yarım yüzyıldan beri tamamıyla değişti. elinden geldiği kadar uzun süre saf ve temiz kaldı. Tholomyes emektar eski öğrencilerdendi. 'İron' demir anlamına gelir. pastoral şiir gerçekleşti. saçlarının yerine sevinci. işçi kızlarla dolu Quartier Latin sokakları bu rüyanın başlangıcına güldüler. Bunca maceranın düğümlenip çözüldüğü Pantheon tepesinin bu dolambaçlı dehlizlerinde Fantine uzun süre Tholomyes'ten kaçmıştı. banliyösü bütün Fransa olan bir şehirdir. 3. Kimse daha fazlasını bilmiyordu. İçlerinde en esprili olan oydu. Dört çift. Biz de ciddi ciddi söz verdik. On beşinde Paris'e 'servet edinmeye' geldi. çünkü gönül de acıkır. ertesi * Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek alay etme. dört ağızdan birden. dört bin frank gelir SaintGenevieve tepesinde şahane bir rezalet demekti. Castaigue henüz oradan geçmemişti. Tholomyes otuz yaşında ama yaşından fazla gösteren bir hovardaydı. On yaşma basınca Fantine şehirden ayrılıp. coşkun bir kahkaha koptu ve Blachevelle haykırdı. İki tekerlekli arabaların olduğu yerde şimdi vagonlar var. Yaşamak için çalıştı. 1862'nin Paris'i. büyük havuzun çevresindeki geometrik şekilde dikilmiş ağaçlar arasında küçük bir eğlence yaptılar. Bir kişiden kaçınmanın onu aramayı anımsatan bir yanı vardır." diyorlardı. kız için tutkuydu. ama sürekli ona rastlayacak şekilde kaçmıştı." derdi. fa o miracolo. Durmadan bu konudan söz ediyorlar. tam anlamıyla mutlu oldular. Kısacası. başı dazlaklaşmaya doğru gidiyordu. Diogene fenerine çıktılar. Ara sıra gelişigüzel mısralar düzüyordu. -221pazar günü dört delikanlının dört genç kızı davet ettikleri parlak bir kır eğlentisinin düzenlenmesine karar verildi. Napoli'de ihtiyar kadınlar aziz Janvier'ye. Yüzü kırışmış. "Su olunca kim bilir ne güzeldir!" diye bağrıştılar. incileri de ağzının içindeydi. göster mucizeni!' diye bağırdıkları gibi. ironi* de bu sözcükten türemiş olmasın? Bir gün Tholomyes diğer üç genci bir kenara çekti ve bir kâhin tavrıyla onlara şöyle dedi: "Bir yıldır Fantine. bu. buna hiç üzülmez: "Kafatası otuzunda. Çeyizi altından ve -219incidendi ama altın başının üstünde. Yediklerini zor hazmediyordu. 'Faccia giaüuta. O zamanlar Saint-Cloud denirken bugün Fe-camp deniyor. Ama gençliği söndükçe neşesi alevleniyordu. Kısacası. . Sokakta küçücük. Adı Fantine'di. Tete-Noire'da kahvaltı ettiler. her şeyden şüphe ediyordu ki. Vaudevil-le tiyatrosunda sahnelenmesi reddedilen bir de piyesi vardı.

Fantine'e. işte Fantine böyleydi ve bu şeffaf kumaşların. "O ne pantolon! O ne canlılık!" Fantine'e gelince. sevdiğiniz bir kadınla beraber yağmurdan ıslanmış bir bayırdan gülerek kaydınız mı hiç? Hemen şunu söyleyelim ki." dediği halde. güçlü hareketlere sahip yumuşak bir ense. hatırlıyor musunuz? Çalılıklarda başa çarpmamaları için dallan ayıra ayıra yürüdünüz mü hiç? Elinizden tutan ve "Ah! Yepyeni ayakkabı-lanm. ritim açısından da güzeldi. Ah! Siz. çalı-lıklann üstünü çılgınlar gibi aşıyor. dikişli. narin bir profil. Eri-gone'un antik figürlerindeki gibi ağzının şehvetten kalkık duran köşeleri sanki cüretkârları yüreklendirmek hevesindeydiler. o gün Saint Cloud'un kestane ağaçlan altında dolaşırken bu dört güzel kızı sabahın onunda oradan geçerken gördü ve "Bir tanesi fazla!" diye bağırdı: Mitolojinin Üç Güzelleri'ni hatırlamıştı. bakırdan askısı olan. . güzel hava. aynı zamanda hem gizleyen. Tholomyes. bak ne hale geldiler!" diye haykıran. onda Paris zarafetinin şeffaflığı ardında antik çağın kutsal akılcılığını fark ederlerdi. cilve yapmanın içgüdüsüyle birbirlerinden hiç ayrılmıyor. canzou sözü 'quinze août'nun Canebiere'ler aksanında bozulmuş şekli olup. sıcaklık ve güney anlamına gelir. O nefis dişleri. O zamanlar çok ünlü olan bir klasik şair. orada burada damarların uçuk mavi ince dallarını belli eden beyaz bir ten. Karanlıklardan gelen bu kızda soyluluk vardı. belli ki Tanrı'dan görev almışlardı: Gülme görevi. Pembe du-daklan büyüleyici cıvıltılar çıkarıyordu. "Yerlerde salyangozlar dolaşıyor. Bu da. ağzında sigar denilen garip bir nesne taşıyordu. beyaz bağlan olan. yazın çiçekli şapkalar altında çok zarif ve iç gıcıklayıcı oluyordu. Zephine'le Dahlia'yı. Blachevelle sanki sırf pazar günleri Favo-urite'in Hint taklidi kumaştan biçilmiş şalını kolunda taşısın diye yaratılmıştı. Çok neşeliydi. bu keyifli topluluğun başına gelmedi. Yüksek tabanlı kahverengi. Uzun. Sessiz sedasız her şeyi mü-kemmelliyetle kıyaslayan ender rastlanır hayal adamları. güzelin esrarlı rahipleri bu küçük işçi kızı görseler. Hayatın sabah sarhoşluğu! Tapılası yıllar! Yusufçuk böceklerinin kanatlan titreşiyor. Aynca. adeta buna. hem gösteren tereddütleriyle. insanı çıldırtırcasına güzeldiler. böyle şen-lendirici bir aksilik. genç bir kır tannçası canlılığı içinde bu eğlenceye önderlik ediyordu. tesadüfler ancak birbirlerini tamamlayacak bir tarzda güzel yaratmıştı. Zephine'le Dahlia'nın saçları lüle lüle yapılmıştı. Mösyö Delvincourt ile Mösyö Blondeau arasında nasıl bir fark olduğunu anlatıyorlardı. adına 'canzou' denilen bir tür yeleği vardı. Elinde iki yüz franklık sağlam bir kamış baston ve istediği her şeyi mubah saydığından. Üslup ideal olanın biçimi. bu yağmur belirtisidir çocuklar. doğrusu şaşılacak şey. "Şu Tholomyes'e bakın. Şövalye De Labouisse. Fantine aynı zamanda utangaçlıktı. bu cüretkâr kıyafetlerin yanında Fantine'in canzou'su. yaldızlı ayakkabılarının bağlan ajurlu ince beyaz çoraplar^ üzerinde X'ler çiziyordu. Dediğimiz gibi. ama güzelliğinin pek farkında değildi. bu şeritlerin altında bir heykelin ve bu heykelin içinde de bir ruhun varlığı seziliyordu. ahlak ku-rallannın tahrik edici bir buluşu gibi duruyordu. yola çıkarlarken Favourite bilgece ve koruyucu bir tavırla. Üslup açısından da. Uçuşup dalgalanmaya hazır. sır saklamazlıklan. Bütün giyim kuşamında alev alev yanan bir şeyler vardı. kim olursanız olun. hiçbir kutsal şey tanımadığından tütün içmekteydi. hasır şapkasını başından çok. Deniz yeşili gözlü Cette Vikontesinin başkanlığındaki ünlü aşk divanı. bazen en bilgiç oluyor. neşesinde diktatörlük vardı. Fantine sevinçti dedik. ağırbaşlı bir havayla yüzünün alt tarafındaki bu yaramazlığın üzerine doğru iniyor. başlıca süsü. ritim ise onun hareketidir. kadınlar için melankoli modası çıkmaya başlamıştı daha sonraları erkekler için Byronculuk çıkacaktı-latif cinsin saçları açılıp dağıtılıyordu artık. Aiginalı İuno heykellerindeki gibi sağlam bir boyun. koyu mavi gözler. elinde taşımayı seviyordu. yönetimin onda olduğu hissediliyordu. -225Pırıl pırıl bir yaz. Hafif yünlü kumaştan mor bir elbise giymişti. etli göz kapaklan. ondan daha az çekingen olan öbür üç kız ise düpedüz açık elbiseler giymişlerdi. topluluğa hâkim bir durumda arkadan geliyordu. hayalle doldurulmuş bir neşe. içini göstermesi. birbirlerine yaslanarak İngilizvari pozlar alıyorlardı. neşenin ta kendisiydi. Dördü de. ama gölgeler dolu uzun kirpikleri. Ötekiler hayranlıkla. sürekli ye-224niden tutturulması gereken gür sarı saçlan. Bu da olağandır. En saf olan. kolayca çözülüveren. Fantine çok güzeldi. ara sıra delikanlılara küçük fiskeler vuruyorlardı. sanki söğütlerin altından kaçan deniz perisi Galatee için yapılmış gibiydiler." diyorlardı. ani bir sağanak. çocuksu ve körpe yanaklar. heykel gibi nefis. "biraz dur!" diyordu.Genç kızlar kafesten kurtulmuş çalıbül-bülleri gibi cıvıldaşıp gevezelik yapıyorlar. belki de cinsel cazibe ödülünü namus yansına giren bu canzou'ya verirdi. sanki Coustou'nun eliyle biçimlenmiş ve ortalarında muslin kumaşın altından görülebilen şehvetli birer çukur bulunan göğüsler. muslinden Marsilya icadı. Bu. Ele-onore adında sevgilisi olan adamcağız. pamuklu kumaştan pantolonuydu. Ama. Blachevelle'in sevgilisi Favourite hendeklerden atlıyor. Profesörleri hakkında bir tartışmaya tutuşan Listolier ile Fameuil. Keepsakes'ler yeni yeni ortaya çıkıyorlardı. o nedenle dostluktan -223çok. biçimli el ve ayak bilekleri. kemerli ve küçük ayaklar.

gülerler. ağaçlara kansan dört neşeli çift. anlaşılmayan direnişiyle içine kapanmış olan Fantine bunun dı-şındaydı. kanşık ve kabank. Biraz da İspanyol sayılan Toulouse'lu Tholomyes -çünkü Tolos'un kuzeniydi. kalplerinde hiçbir kötülük taşımayan bu kızların hepsi. Bu hiç bitmeyecekmiş sanılır. hülyalı. Bazı saatler bu yüz ciddileşiyor. birer nağme olan bozuk sözler. Psyche'yi Venüs'ten ayıran ince fark işte bu hafif şaşkınlıktır. öyle ki ağaç. bir hecenin söyleniş tarzından fışkıran hayranlıklar. İşte âşıklann açık havada. "sende hep şey hali var. ressamlar bu kendinden geçmeye bakıp ne yapacaklarını şaşınr-lar... Ve bu cennet diyarında konuşan. ajurlu pembe çoraplarını uzun otların içinde ıslatan taze. yüzü sakinken olağanüstü masum bir ifade taşıyordu. bir tannçanın yüksekten bakışını andın. eskiden dendiği gibi. derebeyi de cüppeli hâkimi de. bütün bu geçici aşklara kollanm açar ve Urfe. her yerden okşama ve ışık çıkarır. Sa-int-Cloud'un bütün çiçek tarlalan mis gibi kokular saçıyor. ağızdan ağıza alman kirazlar. "Hey. şehirlisi de hep bu perinin kullandır. yoncalann. havada ulvi bir aydınlık vardır. gözleri o kadar kamaşır. Küçük çığlıklar. pırıl pırıl parlıyorlardı." diyordu Favourite ona. sevimli bir ağaçtı bu. Bir sap üzerinde yükselen acayip. 4. ağaçlan sadece âşıklar için yaratmış. O seviyordu. Tholomyes Neşesinden İspanyolca Bir Şarkı Söylüyor Doğa sanki tatile çıkmıştı. Şu an adını hatırlayamadığımız bu bitki o dönemde bütün Paris'i Saint-Cloud'a çekiyordu. -228otlar arasında kovalamalar. milyoner olmuş bir satire* ya da Priape'ın suretine girmiş Turca-ret'e layık. Filozoflar. onda yaz mevsiminin ve gönül macerasının verdiği bu sarhoşluğun arasından çıkıp yayılan sarsılmaz bir temkinlilik ve alçakgönüllülük bulurdu. çiçeklerle bitlenmiş bir saça benziyordu. şarkı söyleyen. Çiftler birbirlerini ararlar.. beyaz ve ince parmaklan vardı.Onu dikkatle inceleyen bir gözlemci. Issy'de şöyle bir olay geçmişti: O tarihlerde savaş gereçleri yapan müteahhit Bourguin'in elinde bulunan kamu malı park nasılsa her-229kese alabildiğince açıktı. kelebek avlayan. mağarasındaki münzevi keşiş mankenini ziyaret etmişler.taşıyordu. Sanki biraz şaşırmış gibi duruyordu. Diderot. asaletsizliğin ressamı Lancret. yoksulu da. dükü de. Güzel kızlar kendilerini tatlı tatlı harcarlar. anlar yaseminleri yağma ediyor. Mutlu çiftlerin bu geçişleri hayata ve doğaya derin bir çağrıdır ve her şeyden. Fransa -227i kralının muhteşem parkında bir sürü serseri kuş dolaşıyordu. delikanlıların hepsinden şurada burada ufak bir öpücük alıyorlardı. yordu. Watteau: "Cythere'e gidiş!" diye haykırır. Friedrich'i. vahşi. burun ve çene hatlan. kabul. Ağacı seyrettikten sonra Tholomyes. mavilikler içinde uçan burjuvalan seyreder. yaban yulaflarının üstüne bırakıyor. kahkahaçiçeği toplayan. Burnun altını dudaktan ayıran o çok karakteristik mesafe. kırlara. Bu ani ve bazen sertlikle kanşık ciddileşme ifadesi. o vakitler kralın bahçesi adı verilen yere Hindistan'dan yeni gelmiş olan bir bitkiyi görmeye gitmişlerdi. "Eşek gezintisi yapmayı öneriyorum!" diye bağırmıştı. onlan eski Gal-ya rahipleriyle ilişkilendirir. Fantine'de altından bir iğ-226neyle kutsal ateşin küllerini karıştıran Vesta rahibesinin uzun. Fantine'de namusun esrarlı işareti olan o belli belirsiz. kelebekler topluluğu kendilerini civanperçemlerinin.bu güzel kızları birbiri ardınca salıncakta sallar. yapraksız dallan binlerce beyaz minik güllerle kaplıydı. etekler Gre-uze'ye bol bol ilham verecek şekilde kahkahalar arasında kat kat havada uçuşurken eski bir Gallega türküsünü . Tannm sevmek nasıl bir dönüşümdür! Noter kâtipleri birer ilah kesilirler. Icöne kazılarında bulunan bir Artemis heykeline âşık eden o kıvnmı. Bernis rahibi tarafından üne kavuşturulmuş olan iki kestane ağacına bağlı büyük hamağı kuvvetle sallamışlardı. gülüyordu. adeta sert bir gurur ifadesiyle kaplanıyordu ve neşenin bu yüzde bu kadar çabuk sönmesiyle birlikte bir çiçek gibi açılışın yerini birden bir içe kapanışa bırakması son derece garip ve şaşırtıcıydı. sevimli kıvn-mı -I. Parmaklıktan geçmişler. tahrik edici bir tuzak olan ünlü aynalı odanın esrarengiz marifetlerini denemişlerdi. delişmen. Sayılamayacak kadar çok iplik gibi ince. koşan. bütün bunlar bir meşale gibi alev alev yanıp semavi bir ihtişama kanşır. sen. Evvel zaman içinde bir peri varmış. Tholomyes'in hiçbir isteğini geri çevirmemiş olmasına rağmen. Vanves ve Issy yolundan geri dönülmüştü. saraylısı da. şairler. oranın dengesinden apayrı bir şey olan o dengeyi sağlamak? taydı. Soylusu da. havada yakalanan beller. Ezelden beri yinelenen bu kaçamak. çalılar ve okul öğrencileri olduğu sürece devam edip gidecektir. Bir eşekçiyle pazarlık edilmiş. İlkbahann düşünürler arasındaki iti-ban bu nedenledir. Alın. Seine'den gelen esinti yapraklan belli belirsiz kımıldatıyor. Aşk bir hatadır. Güneşe. çalılar arasında kurulan ezeli okullan buradan geliyor. dallar rüzgârda türlü hareketler yapıyor. dans eden. çiçeklere. Ama Fantine bu hatanın üstünde yüzen masumiyetti. yüzün ahengini oluşturan dengeyi." Sevinç dedikleri işte budur. • "" Yemekten sonra dört çift. çayırlan. Yalnızca. Bitkiyi hayranlıkla seyretmeye gelen sürekli bir kalabalık vardı.

derin bir krallığın güvenlik çağıydı." "Sabırlı ol. öbüründe yemekler. iki ağaca bağlanmış bir hamakta alabildiğine sallanan güzel bir kız ilham etmişti: Badajoz'luyum ben Aşk çağırıyor beni Bütün ruhum gözlerimdedir Çünkü sen bacaklarını Gösteriyorsun Yalnız Fantine sallanmak istemedi. Hepsi de îtüçük insanlardır.yanık bir havada tutturmuştu. Her şey neşe ışıltısı içindeydi. -231Masanın altındaki ayaklardan geliyordu O korkunç gürültü. Oysa bu mümkündür ve Paris halkının mucizesi de işte budur. Delorme Pasajı'nm yanında görülürdü. * Kabare: İçkili lokanta. o korkunç patırtı der Moliere. hiciv. iştahlar sönüyordu. Seine Nehri'ni gemiyle geçtiler. Sonunda az da olsa yorulan neşeli sekizler Bombarda'nm kabaresine üşüştüler. Neuilly Caddesi'nden aşağı inmekteydi. pencerelere şahane bir ağustos aydınlığı vuruyordu. bu kişneyen mermiler altından bir bulut içinde şaha kalkıyorlardı. Muhafızlardan oluşan olağanüstü bir müfreze. ışık ve tozdan başka bir şey değildi. Girdikleri yer büyük. Güneşin altındaki kalabalıklarla dolup taşan Champs-Elysees meydanı. kötülük yapmayan aşağılık insanlar." Bir kedinin aslanlaşabileceğine polis müdürleri ihtimal vermezler. Hatırlanacağı gibi. gelip geçenlerin çevrelerini sarıp alkışladıkları. Ama ne keder! "Pazarları yor* Alaylı bir dille yazılmış eleştiri yazısı. Taşra aşağı tabakası hareketli ise de. bira testileri şarap şişelerine karışmıştı. "yorgunluk pazarları çalışmaz. Burası ünlü lokantacı Bombarda'nm Champs-Elysees'de açtığı şubeydi. O zamanlar Bombarda'nm tabelası. 5. bir kısmı içki içiyor." diyordu Favourite. O dönemde yeniden XV. Arada sırada Favourite sesleniyordu: "Hani sürpriz? Sürprizi isterim. dipte bir karyolası vardı (pazar günü kabare çok kalabalık olduğundan burayı kabul etmek zorunda kalmışlardı). Louis meydanı olan Concorde meydanı. İki masa vardı. Favourite. Polis müdürü Angles'in Paris'in dış mahalleleri hakkında krala sunduğu gizli ve özel bir raporun şu sözlerle son bulduğu dönemdi: "Her şey iyice incelendiği zaman görüleceği gibi Efendimiz. muhafız kıtalannızda-ki erlerin her biri bunların uc uca getirilmiş iki tanesine bedeldir. halka olmuş dans eden küçük kız çocukları o sıralarda ünlü olan ve 'Yüz gün' iktidarını taşlamak için bestelenmiş olan Bourboncu bir şarkının nağmelerini havaya fırlatıyorlardı. hatta bazıları burjuvalar gibi çiçekler takmış kenar mahalle -232kalabalığı büyük parka ve Marigny parkına yayılmışlar halka oynuyor. Sonuç olarak. kahkahaları duyulan bazı matbaacı çırakları başlarında kâğıttan külahlar taşıyorlardı. Birçoğu." Saat üçe doğru mutluluktan ne yapacaklarını şaşıran çiftler. Başkentin ayaktakımın-dan yana korkulacak hiçbir şey yoktur. Bu söz götürmez bir barış ve huzur çağı. ama çirkin bir odaydı. Paris'in dış mahallelerinin halkı devrim öncesinde olduğundan daha kısadır. halinden memnun olan gezinenlerle dolup taşıyordu. Sabahın beşinde başlayan piknik sefası akşam saat dört buçuğa doğru işte bu haldeydi. Marly'nin atlan. masanın üstünde az da olsa bir düzen. Güneş yavaş yavaş batıyor. mızıkalanyla. tabaklar. antik çağ cumhuriyetlerinde değer verilen bir . O günlerde Beanjon tepelerini kaplayan bu garip yapı-nln yılankavi çizgilerini Champs-Elysees'nin ağaçlarının üstünden görmek mümkündü." diyerek biraz burukça söylendi. Passy'den yaya olarak Etoile'in parmaklıklarına geldiler. Belki de bu şarkıyı. Eşeklerden inince yeni bir şenlik başladı. bardaklar ve şişelerden oluşan neşeli bir kargaşalığı çevreleyerek oturmuş dört çift. "Böyle huylan da hiç sevmem. Elli yıldan beri bu halkın boyunun daha da kısal-mış olması dikkate değer bir konudur. Bombarda'nm Kabaresinde*' Rus Dağlan'nda kayma faslı bittikten sonra akıllarına akşam yemeği geldi. sabahın beşinden beri ayaktaydılar. Birinin üstünde erkek ve kadın şapkalarına karışmış demet demet bir yığın çiçek. Orada burada. -230gunluk olmaz. Tehlikeli değildir. Arabalar gidip geliyordu. atlı karıncalarda dönüyor. Şarkının nakaratı şöyleydi: Kavuşturun bizi Gand'daki babamıza Babamıza kavuşturun bizi Pazar elbiselerini giyiniş. zaferi meydana getiren o iki şeyden. Angles'in bu kadar hor gördüğü kedi. Paris'inki öyle değildir. meyhane. Batan güneşte hafifçe pembeleşen beyaz bayrak Tuil-eries'in kubbesinde dalgalanıyordu. Efendimiz. Ri-voli Sokağı. bu adamlardan korkulması için hiçbir neden yoktur." diye cevap veriyordu Tholomyes. altında ise düzensizlik vardı. Rus Dağına binmiş kayıp duruyorlardı. 1817'de henüz yaka iliklerinden tamamen kaybolmamış olan menevişli beyaz kurdeleye takılı gümüş zambak çiçeği taşıyordu. Kediler gibi kaygısız ve kayıtsızdırlar.

acele edip erken gelirse yandı demektir. Ah! Çok iyi bir çocuk. Ayağınızı denk alın. soluğu fırtına kesilecek ve bu zavallı sıska göğüsten Alp Dağlan'nın kıvrımlarını yerinden oynatacak güçte rüzgârlar çıkacaktır. Bu sözü duyan Blachevelle ona. Tholomyes müdahale etti. 'Aman Tanrım! Şimdi rahatım bozuldu. ama fazla güvenme-meli. dünyayı kurtaracaktır. Aman oğlum kafamı şişirme!' diyor. Önüne çıkacak ilk Grene-ta Sokağı'nı düşmanı için bir utanç meydanına çevirir. Paris halkı hiç de sanıldığı gibi. ikisi de ele avuca sığmaz şeylerdir. Fazla inciler döktürmek kafayı aptalca boşaltır. gururu okşanmış bir adamın haz dolu böbürlenmesiyle gülümsedi. -2367. özgürlük mü söz konusu? Hemen kaldırımları söker. Eve döndüğünde annesi. ben bir melankoliğim. suya atarım. önce bir düşünelim. ordulara karışıp Avrupa'yı fethetti. aşk sohbeti. O küçük beni neredeyse çıldırtacak. ama işin ucunda kazanılacak şanlı bir zafer olduğu zaman öfkeyle coşması hayranlık uyandırır. o zaman görürsünüz! Nakaratı la Carmagnole olduğu sürece." dedi. sofra sohbetleri dumandır. Aceleye gerek yok. Bana öyle tapıyor ki. nasıl da atıyorum!. acele konuşmayalım!" diye bağırdı. "Gelişigüzel. İngilizlerin dediği gibi.yaratıktı. Nasıl atıyorum ama. Ah! Çok iyi bir çocuk. ceketi antik çağın pelerinidir. Blachevelle'e kendisini sevdiğimi söylüyorum. sanki pazarda sadece bezelye var. onu tanıyor musun? Onda tam bir aktör havası var. 'kötü olmayan aşağılık insanlar' değildir." diyordu. Blachevelle de çok cimri. yerim. insan ne yiyeceğini bilemiyor. bu onun neşesi. polis çağırırım! Ne yani! Çekineceğimi mi sanıyorsun? Alçak!" Blachevelle mest olmuştu. ne bileyim? Çıkardığı sesler ta aşağıdan duyuluyor! Daha şimdiden bir avukatın yanında dilekçe yazıp günde yirmi metelik kazanıyor. Louis'yi devirir. Söylediği şarkıyı doğa ile kıyaslayın. her şey donar. Blachevel-le'e tatlı tatlı bakıp." Bir an durduktan sonra devam etti: "Biliyor musun Dahlia. Fameuil ile Dahlia şarkı mırıldanıyorlardı. Fantine gülümsüyor. Listolier. Favourite. -2346. la Marseülaise'i söyletin. Tholomyes içiyor. gerçi o her türlü gevşekliğe ve ihmale elverişlidir. Eline bir mızrak verin size 10 Ağustos'u yaşatsın. seni tırnaklar. artık seni sevmezsem ne yaparsın?" diye sordu. Vatan mı söz konusu? Hemen askere yazılır. -233Paris halkını oldukça 'iyi gözle' görüyordu. Acele yok beyler. Çok iyi bir delikanlı. eldivenlerinizi bile pişirip şerbete atsanız. üstüne atlarım. spleen: Karasevda.' dedi. tutuklatırım. bir yandan yemek yerken. akşam yemeği sona eriyordu. Zamanı geldiğinde bu kenar mahalle adamı büyüyecek. korkunç bir bakışla bakacak. "Sakın ha! Şakacıktan bile olsa böyle söyleme^Eğer beni sevmezsen." • İngilizce. karanlık deliklere. "Blachevelle. kimse onun kadar unutmuş görünemez. devrim.. Neyse. yüzümü çil basıyor. o şamatanın içinde Favourite'e usulcacık. "Parlak sözler söylemek istiyorsak." diye cevap verdi. Çünkü evde farelerin dolaştığı tavan aralarına. bir gün tatlı yapmak için hamur açtığımı görünce. Favourite. Danton'un ilham kaynağıdır. gururla iskemlesine yaslandı ve gözlerini kapadı. Şarkı söylüyor. fark etmez. Bunun nedeni bütün gün yağan yaz yağmurundan başka bir şey değil. tırmalar. Ortada gürültüden başka bir şey yoktu. Tapınma Faslı Sofra sohbeti. Sakin sakin yiyelim. tereyağı o kadar pahalı ki! Sonra şuraya bak. Fransa için Parisli de odur. evimin karşısında oturan çocuğu seviyorum. Yine gürül-235tü yapmaya başlayacak." Blachevelle. çıkabildiği kadar yükseklere çıkıp şarkı söylüyor. 'matmazel. Bahara bakın. Yunanistan için Atinalı ne ise. kayısı ağaçlarını . rüzgâr da sinirlerimi bozuyor. Kimse onun kadar rahat uyuyamaz. bu küçük insan ayaklanacak. seni çok seviyorum. Saint-Cloud'dan aldıkları bir borazanı çalıyor. bir tüfek verin size Auster-litz'i armağan etsin. Ben. içim daraldı*. Zephine gülüyor. Ben aktörleri severim. "Favourite. Angles'in raporunun kenarına bu notu yazdıktan sonra. bunlar beni bu hayattan tiksindiriyor. Favourite devam etti: "Evet. sadece XVI. Böyle bir işgüzarlık şeftali ağaçlarını. Korinthos meydanında bir kedinin bronzdan dev heykeli vardı. Napoleon'un dayanak noktası. ne çirkin. Tholomyes'in Akıllılığı Bu sırada şarkı söyleyip şamata yaparak konuşuyorlardı. Saint-Jacques-du-Haut-Pas kilisesinde eski bir şarkıcının oğlu. Paris'in kenar mahallesi sayesindedir ki. şimdi tekrar dört çiftimize dönüyoruz. içinde karyola olan bir yerde yemek yiyoruz. Şölene görkem katalım. O. Dediğimiz gibi. mideleri ağır ağır şenlendirelim. Akan bira köpüklen-mez. "Ben mi? Ondan nefret ediyorum. isteksizlik. bir şeyler yapıyor işte. Restorasyon'un saf polisi. "Demek Blachevelle'ini tapınırcasına seviyorsun. Ondan sakının! Onun öfke dolu saçları dillere destandır. onların gözünde özgürlüğü temsil ediyordu ve Paris'teki kanatsız Minerva'ya karşılık olarak. "Ben mi?" diye haykırdı Favourite. "Cimrinin biri. tamirat yapıyor. Böyle şeyler söyleyebilmek için insanın aktör olması gerek. Dahlia. Aşk sohbetleri bulut.

tekrar ediyorum. hatta ince nükteler. senyora. insan kendini tutmalı. Ve kadehini doldurarak ayağa kalktı: "Yaşasın şarap! Nunc te. yaşasın daha da büyük olan çizmesi! Küçükhanımlar. canarrû* Affedersiniz hanımlar. çünkü uy* Lat. acil bir durumda iştahına gem vurmalı. göbeğinizi çatlatın. zoraki çalışmaya koşun. Şunu da unutmayın ki.: Annesini öldüren Neron'dan söz ediyor. heveslerini hapsetmeli. Her şeyin sının olmalı." (. Kleo-patra'nın kelime oyunu Aktiom Savaşı'ndan hemen önceye rastlar. dizleri nasır bağlamış bir İngiliz hizmetçi kadını gibi . söz oyunu. sen sarhoşsun!" diye bağırdı Blachevelle. Her şeye tam zamanında son kelimesini yazmak gerekir."' ^ Tholomyes devam etti: "Kuiritesler.: Bilmecede ölçü var. çünkü Monnatios Demeus'ün baba katili davalannda hâkimlik yaptığı dönemde Roma'da nasıl işkence yapıldığına dair Latince bir tez verdim. Balear Adaları'nın kuartini yirmi altı. patırtı gürültü yok. "ne güzel kelime. İşgüzarlık yok beyler! Grimod de la Reyniere de Talleyrand'la hemfikirdir. o kadar. -238gUlanmış işkence ile uygulanmamış işkence arasındaki farkı bilirim. Kleo-patra. "Kadın ha!" dedi Tholomyes. neşede. Yılan onun için karşı köşedeki rakip dükkândır. buna bir de açlıktan geberesiye sıkı perhizi katın. Söz oyununu kötülemek aklımdan bile geçmez! Erdemleri ölçüsünde ona saygı duyarım. abartı yok. hazımsızlığı midelere ders vermekle görevlendirmiştir. Arzulannızda ölçülü olmanızı öneriyorum. kabaleroslar. Oburluk. Bilge kişi. Kardeşlerim. aziz Petris üzerine. su ve sirkeyle sıcak pansumanlar yapın." diye cevap verdi Tholomyes. İsa. Oktavianus üzerine kelime oyunları yapmışlardır. Mesleki kıskançlığından ötürü yılandan nefret eder." Listolier. "Doğruyu söylemek gerekirse. yüce ve hoşa giden şey varsa. Aşk macerası. Bu eski Yunanca ad. Yaşasın o büyük çar. gecelerinizi uyanık geçirin. kendi kendisini karakola götürmelidir. Bacche. uyumayuj. bilmecenin bile. gökten düşen her şey mutlaka heyecan ve saygıya değer demek değildir." "Tholomyes. iyi konuştuğum da o kadar doğrudur.. Kanarya Adaları'nın almudu yirmi beş. Bana biraz olsun güvenmelisiniz. kurşun suyu ile ovun. "Onlara güvenmeyin. taraf tutmak yok. Latince 'mutlu' demek. -237üzerine. Elmalı pastada bile sağduyuya ve sanata gerek vardır.*"' Tann. sevinçte. Gula punit Gukvc. Alicante'nin kantarası on iki. işgüzarlık güzel sofraların hoşluğunu öldürür. kepçe demektir.* uçan düşüncenin gübresidir. ama fazla yemeyin. kurşun levha koyun. taş taşıyın. belki de insanlığın dışında ne kadar ihtişamlı. Espri nereye olsa düşer ve düşünce de saçmalığı yumurtladıktan sonra göklere kadar gider. Est modus in rebus* Yemeklerin de bir sının olmalı." dedi. Küçükhanımlar. Kastilya ölçeği arab on altı litre. O olmasaydı. Dinleyin. sözlerine devam etti: "Dostlar. Çar Deli Petro'nun çizmesi otuz. Şunu aklınızdan çıkarmayın. kendinizi aşın yorun.) Tholomyes. sırası geldiğinde kendisini 'tutmayı' bilen kişidir. Musa. belinize çeşitli otlardan kemerler bağlayın. hepsi de sözcük oyunları yapmıştır. Vakti. dostlar! Hiçbir kışkırtmaya kapılmayıp. "Ben kadını tercih ederim. Kendini durmadan değişen kadın kalbine teslim edenin vay haline! Kadınlar -239kalleş ve hilekârdır. kelime oyunlarında bile. Bu noktayı belirttikten sonra. İshak ' Anlamlan farklı yazılışları ve söyleyişleri bir arada kullanmak. İnsanlıkta. Bu adı çok seviyorum. Cinas. centilmenler. görünüşe göre bütün bunlardan aptal olduğum sonucu çıkmaz. Torünea şehrini bugün kimse hatırlamayacaktı. siz elmalı pastayı seviyorsunuz. tutkulannızın her birinin. ispatı da şu: Halkına göre fıçı.. Felix Tholomyes olduğum ne kadar doğruysa. Kayanın üzerine yayılan beyaz bir leke akbabanın göklerde süzülmesine engel oluşturmaz. hatta aşkın bile bir midesi vardır ve bunu fazla doldurmaya gelmez. bende Amphiaraus'ün temkinliliği ve Sezar'ın dazlaklığı var.mahveder. saati geldiğinde cesaretle davranıp Sylla ya da Origenos gibi feragat edene ne mutlu!" Favourite derin bir dikkatle dinliyordu: "Felix!" dedi. bir parça hukuk okudum. evet!" dedi Tholomyes. Aşkın bir özelliği de aldanmaktır. Bakın." "Kabul. Çünkü sınavlarımın da gösterdiğine göre. "Öyleyse neşelen. bol bol azotlu içkiler ve aknilüfer suyu için. şimdi tavsiye edeceğim konuya geliyorum. Polynikea üzerine. ** Lat. haşhaş ve kandıraotu bulamacı tadın. size bir dost öğüdü: İşinize geliyorsa komşunuza şaşınn. İşte reçetesi: Limonata için. oburu cezalandınr. bu İspanyolca'dır. çünkü yakında doktor olacağım. gerdeğe girmekten vazgeçmek ve aşka meydan okumak mı istiyorsunuz? Çok basit. bunun da üstüne soğuk su banyolan yapın. Aiohkeplos.

ama kim olursak olalım. Sabin kadınlarını kaçırdı. Bir kadın tarafından sevilmeyen bir erkek başka erkeklerin sevgilileri üstünde akbaba gibi dolanır. boğazına düşkünlük de dişi! Göz alabildiğine derinlikte sevinç! Yaşa sen ey yaratılış! Dünya koskoca bir elmas. "Nefes al Tholomyes. ağacın hareketleri ya da rüzgârın gürültüsü kadar anlamsız. Kuşlar yırtıcı. Havva'dan söz ettim. peri kılığında. ona 'dudak ressamı' adını takmışlardı. çok yaşarsınız. elmayı Venüs gibi almak ya da Havva gibi yemek için yaratılmışsın. şarkı söyleyen. Bacchos! -240Guerin-Boisseau Sokağı'ndaki dereden geçerken güzel bir kızın. Ey Favourite. pipo dumanlanyla doğup. rastgele kelimelerden yazılmış. size ikinci bir öğüt. Gönüller fethedin. aldanmak insani bir özelliktir. Da-marlardaki kanın suyunu emer. Bu Yunanlı sadece senin ağzının resmini yapmaya layıktı. adlara güvenmeyelim. hadi canım! Şu söylediğim de laf mı? Boş yere çene tüketiyorum. Bunun için şeker hastalığı veremin kapı komşusudur. eldiven için Pau'ya mektup yazmak hata olur. Bu başlangıç hoşuna gitti ve Blachevelle ona âşık oldu. sizin yerinizde olsam. Güzel bir kadının olduğu her -242yerde düşmanlıklar başlamış demektir. Şeker bütün tozların en kurutucusudur. güzel bir kadın bir suç işleme nedenidir. şeker bir tozdur. kadının da akıllı olması gerek. Bayanlar. Örneğin. ey Periler. Aşkta dostluk yoktur. hiçbir şeyiniz yok! Her şey düşmanın elinde!'" Tholomyes sustu. güzel. Sevdiği Favourite'ydi. Tholomyes'in kafa şişiren söylevine cevap vermek için grubun tekrarladığı kıta şuydu: Para babaları çok para Verdiler bir görevliye Clement-Tonnerre efendi Saint Jean'a olsun diye papa Ama Clement papaz değildi Papa da olamadı elbette Görevli küplere bindi Paraları teslim etti -243Ama bu Tholomyes'in coşkunluğunu yatıştırmaya yetecek gibi değildi. Favourite'e gelince. Neyse. şunu bilmelisin. Euphorion adında bir Yunan ressamı vardı. Tarihteki bütün istilaların nedeni kadın etekleridir. çünkü şiirden nesre geçiyorum. ama mutlu değilim. kıyasıya savaş var! Güzel bir kadın. işçi kız hayatında yolunu kaybedip hayal âlemine sığınan. Güzellik seninle başlıyor. Bağışlamak yok.: Şimdi sen. Biz bilge kişiler ne dersek diyelim. Bir kusurunuz var ey kadınlar. Kadehini boşalttı. ey Musa'lar! Blachevelle bir gün * Lat. bedava bir Eüeuiou'dur. Güzel kadın yaratmanın 'uydurma belgesi' senin hakkın. O bunun için yaratılmamıştır. şunu aklınızdan çıkarmayın. ya tutmaz. Her toz da kurutur. yaz mevsimi selam sana. küçük beyaz dişlerin şekere bayılıyor. dinleyin. işçi kızların elmaslar içinde zengin kocalar hayal etmelerini önleyemeyiz. kanın pıhtılaşması. ne yaptığını pek bilmeden aylak aylak bahçede dolaşırken -241başını kaldırıp gökyüzüne bakan ve orada aslında olandan çok daha fazla kuş gören bir hayalet! Ey Fantine.çömelip aptallaşmak değildir. Ey Luxembourg! Ey Madam So-kağı'ndaki. bir savaş nedenidir. çok şeker yiyorsunuz. Ama. ne gördüğünü. dudakların İyonya kadınlannınki gibi. Ve söyler söylemez de. Kadın. İnsanı yanıltabilirler. yiyeceklerle tamamlayalım: Hazımsızlık ve sindirebilme. evlilik bir aşıdır. uçan. Kelimeler yalancıdır. yeniden doldurdu ve tekrar konuşmaya başladı. inci parlaklığında bir kadınsınız. Ey Zephine! Ey Josephine. öyle olsun. Kadehimi neşenin kayıtsızlığının şerefine kaldırıyorum. Ben de diyorum ki. ya tutar. Birbirinizin sevgililerini hiç vicdan azabı çekmeksi-zin ayartın. eğer çarpık olmasaydınız sevimli olurdunuz. neşeli olun! Öğrenimimizi çılgınlıkla. ciğerlerdeki yumrular bundandır. Bayanlar. onu yaratan sensin. Wilhelm. zengin ama boş kafiyelerle bezenmiş. dua eden. ben hepinize tapıyorum. tatlı seher aydınlığıdır. Evlilik konusunda kızların iflah olmasına imkân yoktur. Çiçeğin güzel kokması. bir ağıt makamında söylemeye başladı. o dalgın. Birbirinizi çapraza alın. Ey kemirici cins. siz Papatya ya da İnci gibi adlara layıksınız. Fantine için bir şey söylemeyeceğim. gençlik. Sen. düşünceli. Keyifli keyifli aldanır. ne er-demci olalım. Matmazel Dahlia. Az önce benim adımdan söz ediyordunuz. Öyleyse şekerleri çıtır çıtır yemeyin. Ey Favourite. Rosa adını alırdım. ne erdemli. Bırakın. Bize verdikleri bilgileri körü körüne kabul etmeyelim. Romulus. Romalı kadınları kaçırdı. Bu beni duygulandırdı. mantar tıpa için Liege'e. Benim adım Felix. Bonaparte'ın İtalya ordusuna . Jus-tinianus erkek olsun. bütün o dul kalmış talihsiz erkeklere. aldanmak aşktır. tatlı küçük aşk! Derler ki. Sezar.söylediği o ulvi sözleri haykınyorum: 'Askerler. Ne erdem satıcısı. boş hayallerin sarışın kızı! Zaten orada her şey tazelik. şeker kemirmek. asla evlenmeyin. ama baksanıza beni işitmiyor bile. Ben mutluyum. buruşmuştan da beter surat. Bana gelince. bu dumanlarla birlikte uçup dağılan atölye şarkılarından birini. rahibe utangaçlığında bir hayalettir. ben. böyle bir risk almaktan kaçının. Oysa. hayalci. Her tarafta eğlence! Bülbül. Yanlışlıkla üzerine oturulmuş güzel bir yüze benziyorsunuz. nefaset. Saksonyalı kadınları kaçırdı. duygulu bir kızdır. Şimdi erkeklere dönüyorum: Efendiler. Ey Fantine. Ey. Dinle bak! Senden önce hiçbir yaratık bu ada layık olmamıştır. Blachevelle. ben Tholomyes bir hayalim. ölüm bundandır." dedi. "Kahrolsun bilgiçlik! Bütün söylediklerimi unutun. ama güzeller. iyice gerilmiş beyaz çorap-İ! bacaklarını açılmış gördü. erkeğin hakkıdır. şimdi size sen demeyi artık bırakıyorum. Listolier ve Fameuil'in eşliğinde. sonra da katılaşması bundandır. rasathane yolundaki Georgique'ler! Ey hayalperest askercikler! .

Onaylıyoruz. Sessizlik oldu. Aspasia." Tholomyes. "Edon'un yemekleri Bombar-da'dan daha iyi!" diye haykırdı. Prometheus'a belki * Nil. "Tholomyes!" diye bağırdı Fameuil. Şu rahat rahat içtiğiniz hanımefendiler.. bitkin bir haldeydi daha fazla gidemiyordu. hiçbir yenilik yok. şafaktan daha serin bir ruh. iyice coşmuş olan Tholomyes hâlâ konuşacaktı. Bir Atın Ölümü Zephine. Süleyman.." dedi Favourite. oysa Edon'da kemikten. Bombarda'nın önüne kadar gelmişti. Choux. Sokaktan gelip geçenlerin uğultusu üzerine Tholom-yes'in neşeli dinleyicileri başlarını çevirdiler. Elephanta'lı Munophis'e kibar bir fahişe getirebilseydi Korene'li Thyge-lion'la aynı ayarda olurdu! Çünkü. Bu güzel bir şey. Ne yazık! Hep aynı şeyler. Pek ağır bir arabaya koşulmuş Beauce cinsi." Tam o sırada rıhtımın üstünde bir at yere devrilmeseydi. ateşten daha yakıcı. Böylece kestirip attıktan sonra devam etti: "Yaşamayı kabul ediyorum. çocuklara bakarken çocuk yapmanın yollarını deneyip. Her şey güzel.. Son bir söz: Aspasia'nm kim olduğunu biliyor musunuz bayanlar? Kadınların henüz ruhları olmadıkları bir zamanda yaşamış olmasına rağmen o bir ruhtu. Favourite'i öptü. eğlenirler! Odeon'un kemerleri olmasa Amerika'nın geniş ovalan hoşuma giderdi. "az önce Listolier ile tartıştık. "Bombarda'ya şan olsun! Bana bir şarkıcı dansöz bulabilseydi. Sinekkuşunu güneş ak-sınp burnundan çıkardı. Senin için en gözde yazar hangisidir?" "Ber." "Quin mi?" "Hayır. sıska bir kısrak." Fameuil. Carabine de Carabin'le birlikte Saint-Clo-ud kadırgasına atlar. ** Aşk her şeydir. Yalan söylüyoruz. faytonların dünyasındandı Onlarla aynı yazgıyı paylaştı Ve beygir de yaşadı diğer beygirler gibi Bir gün kadar kısa bir hayatı. ey hanımlar. 'Tartışma iyi şeydir." Ve Tholomyes devam etti. Yaratıcının yarattığında görülmemiş hiçbir şeye rastlanmıyor! 'NÜ sub sole novum!* der Hz. Blachevelle.Ey bütün o sevimli ev hizmetçileri ki. ama gülüyoruz. Şu dünyada hâlâ paradoksun sürprizlerle dolu kutusunu neşeyle açıp kapatmasını bilen insanlar var. ama kavga daha iyidir.. kadınlığın iki ucunu kendisinde birleştiren bir yaratıktı. Mader şarabıdır ve biliniz ki deniz seviyesinden üç yüz on yedi kulaç yükseklikte olan Coural das Freiras şaraphanelerinin ürünüdür! İçerken dikkat -245edin! Üç yüz on yedi kulaç! Ve Mösyö Bom-barda. bu üç yüz on yedi kulacı size dört frank elli santime veriyor!. Tholomyes de fırsattan yararlanarak konuşmasını şu hüzünlü dörtlükle bitirdi: Çekçeklerin. Olay. bir tapınak fahişesiydi. Daha Asyalı bir havaya sahip. Duvarlarda aynalar var. "Ben Bombarda'yı Edon'a tercih ederim. olağanüstü lokantacı. Blachevelle ısrar etti: "Bıçaklara bakın." dedi. eski Yunanistan'da da Mısır'da da Bom-barda'lar vardı. Alt salona bakın." diye cevap verdi. 'amor om-nibus ideni** der Virgilius ve Aspasia. kemikten daha değerlidir. güneşin altında yenidir. senin fikirlerin yasadır. Mantıksal kıyaslamadan beklenmedik şeyler fışkınyor. O sırada. Çarpmanın etkisiyle araba da hatip de durakladılar." dedi Tholomyes. Descartes'i mi. Bombarda'nm penceresinden görülen Invalides'in kubbesine bakıyordu. yaşlı. Aspasia. kalabalığın toplanmasına yol açtı. . yeryüzünde her şey bitmiş sayılmaz. Hâlâ saçmala-nabileceğine göre." Tholomyes." "Sen hangisini tercih edersin.. Perik-les'le birlikte Samos donanmasına bindiği gibi. "daha lüks. acımasız bir kırbaç darbesi eşliğinde büyük bir hırsla henüz savurmuştu ki." "Peki." dedi. 8. yoksa Spinoza'yı mı?" "Desaugiers'yi. ama şüphe de ediyoruz. -246bir kahpe gerekir diye yaratılmıştı. Bunu Latin yazan Apule-ius'tan öğreniyoruz. Gümüş." -244"Ben tabağımın içindekini tercih ederim. pembeyle kızıl arası. Sokrates artı Manon Lescaut. hayvan bir daha kalkmamak üzere yere serildi. Bombarda'da saplan gümüş. Küfreden öfkeli arabacı lanetle: "Seni koca it!" sözünü. •' "Felsefe üzerinde tartışıyorduk. Ölümsüz tannlara şükrediyorum. "Çenesi gümüşten olanlar için müstesna. Öp beni Fantine!" Yanıldı. yine onun sözünü kesti: "Tholomyes. Ruhum bakir ormanlarda uçuyor. Sinekler güneş ışığında vızıldıyorlar.

"Sürpriz bir öpücükle başlıyor." dedi." Böylece bir süre geçti. bu iyi adamlarla iyi kadınlar bize 'müsrif. Dahlia haykırdı: "Fantine'e bak. kararlı bir tavırla Tho-lomyes'e baktı: "Hadi bakalım! Sürpriz nerede?" Tholomyes. Bunlar olağan şeyler. Bir ara. altından olmasını isterim. bir görünüp bir kaybolan başlarla dolu kocaman bir araba zemini çiğneyerek. Araba da beni görünce durup alıyor. büyük ağaçların dallan arasından gördükleri su kıyısındaki hareketliliğe daldılar. Diyelim ki." Blachevelle. "Zavallı at!" diye içini çekti. O zamanlar. "şu sürprize ne oldu?" "Çok geç kaldılar!" dedi Fantine. bu şamata da genç kızları eğlendiriyordu. Favourite. posta arabasına. her gün olur. neredeyse atlara yas tutacak! Bu kadar da akılsız olunur mu?" O sırada Favourite kollarını kavuşturup başını arkaya eğerek." dedi." diye cevap verdi. "Çok geç kalmayın. yemek servisini yapan garson içeri girdi. güneye ve batıya giden hemen hemen bütün taşıma araçları Champs-Elyse-248es'den geçiyordu. bir demirci ocağı gibi kıvılcımlar saçıp duman yerine toz çıkararak hışımla kalabalığın arasına dalıyor. kaldırım taşlarını çakmağa çevirerek. kiş-neyen. Favourite. ama bakın üstünde ne yazıyor. Fantine. sıra halinde kapıya doğru yöneldiler. başlarını eğip pencereden pencereye konuşmaya başladılar. bayanlara verilmek üzere bıraktıkları bir kâğıt. hovarda çocuklar' diyor ve geri dönmemizi istiyor. Ama siz ebeveyn nedir pek bilmezsiniz. karaağaçların sık dallan arasında arabalardan biri bir an durdu ve sonra yine dörtnala yoluna devam etti. baylar onun ancak bir saat sonra bayanlara verilmesini emrettiler. tepinen atlar koşulu. "Tamam. "Ne patırtı! Sanki bir sürü zincir uçuşuyor. Fantine. "Kesinlikle güzel bir şey getirirler. "Ben posta arabasını hiç durmaz sanırdım.Fantine. Çok geçmeden. "Alından. Passy kıyısından çıkardı. Elinde mektuba benzer bir şey vardı. En basit şeylere bile şaşınyor. oyalanıp gittiler. Favourite. bir dakika bizi bekleyin. bu bayanları şaşırtmanın vakti geldi. Zamanı geldi. "Sizi bekliyoruz. -247Tholomyes." Favourite omuz silkti: "Bu Fantine çok tuhaf kız. Fantine buna çok şaşırdı: "Tuhaf!" dedi." diye ekledi. ben bir yolcuyum. "Baylar. "Ben. çıkarken ellerini çırptı. Her biri ciddi bir tavırla sevgilisinin alnına bir öpücük kondurdu. İşte bu ihtiyar ana babalar inleyip sızlanarak bizleri çağırıyor. Bayanlar. "O nedir?" diye sordu. Çoğu rıhtım boyunca gidip. Gerçekten de mektuptu. Favourite şaşkınlıkla. Az önce onu izledim. bavullar yüzünden şeklini kaybetmiş. -249Fantine'in iç geçirmesi henüz bitmişti ki. Zephine.' diyorum. denkler. "E. peki! Hani sürpriz nerede?" dedi. "Acaba bize ne getirecekler?" diye sordu. işte sürpriz bu. Sen daha hayatı tanımıyorsun yavrum." dedi. Şenliğin Şenlikli Sonu Genç kızlar yalnız kalınca ikişer ikişer her iki pencerenin pervazına dirseklerini dayayıp cıvıldaşmaya." diye mırıldandı. üstündeki sandıklar." dedi Dahlia. "Hayret!" dedi." Favourite kâğıdı garsonun elinden kaptı. uykudan uyanan biri gibi yerinden fırladı." Telaşla açtı ve okudu: "Ey sevgililerimiz! Bilin ki. "Gerçekten. bizim için sofralar . Birden Favourite." 9. Dahlia. Delikanlılar kol kola Bombarda kabaresinden çıkarken arkalarına dönüp gülerek onlara işaretler yaptılar ve Champs-Elyse-es'yi her hafta istila eden tozlu pazar kalabalığı içinde kayboldular. O çocuksu ve dürüst medeni kanunda buna ana babalar denir." diye ekledi. "Daha şimdiden çok eğlenceli. Posta ve yolcu arabalarının hareket saatiydi." "Niçin hemen getirmedin?" "Çünkü." dedi. "adres yok. Her dakika san ve siyah boyalı. "Çok geç kalmayın!" diye bağırdı. ağır yüklerle dolu. sonra dördü de parmaklarını dudaklarının üzerine koyup öpücükler göndererek. bizim ebeveynlerimiz var. 'Beni nhtımdan alırsınız. Garson cevap verdi: "Bayların.

Blachevelle Fameuil Listolier Felvc Tholomyes Not: Yemeğin parası ödenmiştir. Bize kin beslemeyin. Yaşasın Tholomyes!" "Yaşasın Tholomyes!" diye Dahlia ile Zephine bağırdılar. Ardından da kahkahadan kırıldılar. orta kısmı ise yere oldukça yakındı ve bu eğrinin üzerinde o akşam. uçurumdan. Belli oluyor." dedi Zephine. Loffitte'in kollarında. yani sizden. tıpkı bir salıncak ipinde oturur gibi. "Bu Blachevelle'in fikri olmalı. ağır. Kendimizi feda ediyoruz. Bu mektup içinizi parçalıyorsa. akla mamutların koşum takımını getiriyordu. Kapısının üstünde. Resmin altında şöyle bir yazı vardı: WATERLOO ÇAVUŞUNA. Bize saygı duyun. Bütün olay bu. Eski sosyal düzende de böyle müesseseler vardır ki. Kürek mahkûmlarının hapishanesini hatırlatan bir hava vardı. "Çok tuhaf." Dört kız bakıştılar. düzene dönüyoruz. bugün artık olmayan türden bir yan han. Dingilin altında bir zincir vardı. dingili ve araba okunu ince bir çamur tabakasıyla. taşımakla görevli olduğu kalas ve kütükleri hatırlatmaktan çok. katedralleri süslemekte kullanılan badanaya benzeyen sarımtırak çirkin bir badana ile kaplamıştı. Elveda. Bu ağır yük arabasının ön kısmı sokağın bu noktasında niçin duruyordu? Önce yolu tıkamak. tekerlek ispitlerini. görevimize. Dingilin altında Golyat gibi bir kürek mahkûmuna yaraşır irilikte bir zincir sarkıyordu. Derin tekerlek izlerinden oluşan yollar tekerlekleri." diye cevap verdi. Küt. demir de pasın altında kaybolmuştu.' Gidiyoruz ve gittik. Bu zincir. sonra da paslanmasını tamamlamak için. Homeros ona Polyphemos'u. yakın zamandır sizleri mutlu ettik. Caillard'ın kanatlarında kaçıyoruz. Bu lokanta-han Thenardier adında karı koca tarafından işletilmekteydi. kırmızı lekeler kan olduğunu gösteriyordu. Bir saat sonra odasına döndüğünde ağladı.donata-caklarmış. insanüstü varlıklara yaraşır bir hapishaneydi ve bir canavardan çözülmüş gibi duruyordu. siz de onu parçalayın. yan ucuz lokanta vardı. 1818 yılının bir bahar günü akşamında Waterloo Çavuşu isimli lokanta-hanın önünde yolu tıkayan bir taşıt. Erdemli kişiler olarak onlara itaat ediyoruz. Favourite. tekerlek göbeklerini. İki yıla. Danıştay üyesi olmamız ülkenin çıkarına. Shakespeare de Caliban'ı bağlardı. Sessizliği ilk bozan Favourite oldu. Kendisini Tholomyes'e bir kocaya verir gibi vermişti ve zavallı kız hamileydi. kolu demirden bir dingil ve ona takılmış olan bir araba oku ile bunu taşıyan oldukça büyük iki tekerlekten ibaretti. ey bizim güzel yavrularımız! Doludizgin. Bu ön kısım. iri gümüş yıldızla-nyla birlikte yaldızlı kocaman general apoletleri olan bir adamı sırtında taşıyan başka bir adam resmine benzer şekiller vardı. daha doğrusu taşıt parçası. Ormanlık bölgede kereste ve ağaç kütüğü taşımakta kullanılan ağır yük arabalarından -253birinin ön kısmıydı bu.-"Eh! Güzel bir maskaralık!" diye bağırdı." "Hayır. Toulouse arabası bizi uçurumdan kurtarıyor. Boulanger Sökağı'ndaydı." dedi Dahlia. geri kalan kısmı dumandan ibaretti ve muhtemelen bir savaşı canlandırmaktaydı. Bossuet'nin dediği gibi Tüyüyoruz. Fantine de ötekiler gibi güldü. çok tatlı bir sarılış içinde birbirine soku-254- ." dedi Favourite. Giderayak onu seveceğim tuttu. "Blachevelle'e ölüm. Bizim de herkes gibi -250vali oûe babası. "Bu Tholomyes'in fikri. olanca heybetiyle oradan geçen bir ressamın kesinlikle dikkatini çekerdi. Bizim için ağlayın ama hemen yerimize başkalarını bulun. Siz bu satırları okuduğunuz sırada beş azgın at bizi ailelerimize götürüyor olacak. Dev gibi bir topun kundak kısmım andırıyordu. ama tek gözlü devlere. insan yolda giderken birden karşısına çıkıverir ve orada bulunmalarını gerektiren başkaca bir neden de yoktur. Bir Anneye Rastlayan Anne Bu yüzyılın ilk çeyreğinde. -251DÖRDÜNCÜ KİTAP f GÜVENMEK BAZEN KENDİNİ ELE VERMEKTİR 1. Bir hanın kapısında duran herhangi bir çöp arabasından ya da bir yük arabasından daha doğal bir şey olamaz ama her şeye rağmen. Paris yakınlarındaki Montfermeil'de." "Öyleyse. Dediğimiz gibi bu onun ilk aşkıydı. ezici ve biçimsiz bir şeydi. Tahta çamurun. saatte on beş kilometre hızla topluma. "Ona âşık olmaya başlamıştım. duvara çakılı olan bir tahtanın üzerinde.

sokakta olup bitenleri işitmesini ve görmesini engelliyordu. yazması yoktu. taze yanakları gülüyordu. şarkının ilk kıtasına başladığı sırada yanına biri yaklaşmıştı. çirkin halkalar. şu anki hali dokunaklıydı. Batan güneş de bu sevince katılıyordu. Hiçbir geçim kaynağı yoktu. delik deşik olmuştu. Kızların biri yaklaşık iki buçuk yaşında. Dilekçe yazan birinin aracılığıyla . Şıklıkta öbür iki küçükle yanşabilirdi. Tholomyes'le olan ilişkisi nedeniyle. bir mağara ağzı gibi yuvarlanıyordu. Oysa. Ayrıca oldukça ağır görünen epeyce büyük bir yol çantası taşıyordu. ayağında kaba ayakkabılar vardı. Uyuyordu. herhalde buna çok şaşırırlardı. Biri kumral. Anneleri. Saf yüzleri iki sevinçli şaşkınlıktı. Sarı renkte bir tutam perçemi dışarıya fırlamış olan saçları oldukça gürdü. Üstünde işçi kadınların giydiği eskice bir kıyafet vardı. Ama dikkatle incelendiğinde eski güzelliğini hâlâ koruduğu görülebilirdi. sanki bu çocuklardan geliyordu. Solgundu. Birden kulağının dibinde bir sesin. neşeden. Bir başına kalmıştı. çok bitkin ve hâsta bir hali vardı. Gençti. Birkaç adım önünde bir kadın duruyordu. İşaret parmağı iğne kullanmaktan sertleşmiş. -256Yaşına özgü güven duygusu içinde uyuyordu. uzun bir iple iki çocuğu sallamaktaydı. bir yandan da detone bir sesle o zamanlar çok ünlü olan duygulu bir şarkıyı söylüyordu. "Çok güzel çocuklarınız var madam. Olağanüstü güzel kirpikleri vardı. Teninin nefis bir pembeliği vardı ve çok sağlıklıydı. dalları simsiyah bırakması gibi. Anneye gelince. Dahlia'yı hemen unutmuş. mavi bir mendil göğsünü sıkıca kapatıyordu. Terk edilmenin üstünden uzun bir süre geçmişti. Bu kadının çocuğu. çocukluğunda ona sadece imza atmayı öğretmişlerdi. bu dev zincirden iki çocuk meleğe salın-255cak görevi yapan tesadüfün bu cilvesi kadar sevimli olamazdı. çocuklar orada derin derin uyurlar. bildiği küçük mesleği küçümsemiş. Kalkık etekliğinin kırması arasından beyaz. Her gidiş gelişte. yanaklarını elma gibi ısırma arzusu veriyordu. tombul baldırları görülüyordu. Sonra başını çevirdi. çılgınlıktan. bu korkunç zinciri görmüş ve "Hah! İşte yavrularım için bir oyuncak. artık güneş ışığında elmas gibi ışıldayan.lup oturmuş iki küçük kız çocuğu vardı. görülebilecek en tanrısal varlıklardan biriydi. Güzel miydi? Belki. Çocuğun babası gidince -ne yazık ki bu gibi ayrılıklarda geri dönüş yokturFantine edindiği daha az çalışma alışkanlığı ve daha çok eğlence zev-kiyle. diğeri de on sekiz aylıktı. kucağında bir çocuk vardı. sevimli çıplak kamını küçüklüğün masum pervasızlığıyla göz önüne seriyordu. müzikten yapılmışa benzeyen. leylak kokulu o muslinden ve kurdelelerden oluşan o elbise. birbirine karışmış vahşi eğriler ve açılar halinde. Kederli bir Çizgi sağ yanağını kınştırmıştı. Güneş yanığı elleri çillerle kaplıydı. Daha önceden dost oldukları on beş gün sonra kendilerine söylense. diyordu bir savaşçı Şarkısı ve kızlarını seyre dalmış olması. erkeklerden yana kopan bağ. Zephine'i. ışığa gömülmüş bu iki narin başın üstünde ve çevresinde devasa ön tekerlek. öbürü esmerdi. Ustaca bağlanmış bir mendil. demir yığını içinde iki gül gibiydiler. çenede sıkıca bağlanmış bir başlığın altında kayboluyordu. Bu süre içinde neler oldu? Tahmin edilebilir. Her iki çocuk da özenerek giydirilmişlerdi ve çok mutlu görünüyorlardı. On "sekiz aylık olanı. Güzel dişleri olanların gülünce dişleri görünür. Terk edildikten sonra para sıkıntısı başlamıştı. Gözlerine söylenecek söz yoktu. gözlerinde neşe parlaklığı vardı. Birkaç adım ötede han kapısının eşiğine çömelmiş olan anne. Arkadaşları Favourite'i. şevk ve taşkınlık dolu. Tanınması güç bir haldeydi. Bu gerekli. Bu Fantine'di. Her ne kadar cana yakın bir kadın değilse de. büyüğün kuca-ğındaydı. o yakınlardaki bir çalılıkta açmış çiçeklerin gelip geçenlere yaydığı kokular. artık dostluğun varlık nedeni kalmamıştı. kendisini tam bir yalnızlık içinde buldu. şarkısına devamla. fakir ve mahzun görünüyordu. ama rahibe başlığını andıran çirkin. Annelerin kollan şefkatten yoğurul-muştur. Sırtında kaba yünlü kumaştan bir pelerin. adeta dehşetengiz. İki üç yaşlarında bir kızdı. öfke çığlığına benzer kulak tırmalayan bir gıcırtı çıkartıyor. iş yaptığı yerleri ihmal ettiğinden artık bu yerler kendisi için kapanmıştı. ama bu kılık içinde güzel görünmüyordu. elbisesinde kurdeleler ve başlığında danteller vardı. Analığa özgü hem hayvani hem de semavi bir ifadeyle bir kaza ihtimaline karşı gözlerini çocuklardan ayırmıyordu. unutmuştu. Küçüğü. Ana bir yandan iki küçük yavrusunu sallıyor. Gözleri ise uzun zamandır kuru kalmamışa benziyordu. kadınlardan yana da çözülmüştü. düşmelerini önlemekteydi. olsa olsa çok iri oldukları söylenebilirdi. Bu güzel küçük kız insana. dar. İyi cins bezden bir yakalığı. Ancak okuyabiliyordu. Güzel ve sevecen Imogine'e diye cevap verdi anne. Hiçbir şey. ama o hiç gülmüyordu. yavrusunu yeni emzirmiş analara özgü bir tavırla kucağında uyuyan kızına bakıyor." demişti." dediğini duydu. savaş gazilerinin kullandıkları mendillere benzer boyun atkısı ile katlanmış geniş. parlak. Mutlulukla yoğrulmuş. küçük kızlar zevkle kendilerinden geçiyorlardı. pastan kararmış. tıpkı kırağının eriyerek. bezden bir elbise. Giyimine gelince. güzel kırağı taneleri gibi kay-257bolup gitmişti.

panayırlarda teşhir edilmeye değer. Çocuğuna omuz silkip geçen. BURASI diyen esrarlı işaretini görür gibi oldu. sıkıştı. Giderek sefalete düşeceğini. ' "Adım Thenardier'dir." dedi iki küçüğün anası. "Bu hanı işletiyoruz. bizim de insan olduğumuzu bilirler. ilahi takdirin. Henüz gençti. O kadar duygulanmıştı ki. masum bir varlığı ciddiye almayan Tholomyes'i düşündü. Büyüleyici güzellikler vardır. çocukların anası şarkı söylerken iki mısraı arasında soluk almak için durduğunda. j -260. Fantine duygulanmış bir halde çocukları seyrediyordu. Çocuklar kendilerinin melek olduklarını hisseder." Sonra.. iri kemikli. kucağında çocuğunu taşıdığı için yorulmuş. daha pek minik olduğundan tekrar kucağına almak zorunda kalmış ve yavrucak uyuyakalmıştı. Bir hata işlemişti. "Böyle çocukları kim ciddiye alır ki! Ancak omuz silkip geçerler!" dediklerini duydu. Fantine. birincisinden çok daha acı bir ayrılığa katlanması gerekebileceğini belli belirsiz fark etti. ama neye? Hiçbir şeye ve her şeye. daha beter bir duruma doğru kaymak üzere olduğunu belli belirsiz hissediyordu. yukarıda okuduğumuz şu sözü söylemekten kendisini alamamıştı: "Çok güzel çocuklarınız var madam. ucube salıncaklarında sevinç içinde sallanan iki küçük kız onda şaşkınlıkla karışık bir hayranlık uyandırmış. o dönemde Paris civarının küçük arabaları denilen arabalarda beş kilometre başına üç dört metelik ödeyerek. kumaşlarını. oldu ve sımsıkı durdu. arada bir dinlenmek için mola vererek gün ortasına doğru Montfermeil'e. Boulanger Sokağı'na vardı. Paris'te iş bulamadığı için iş bulmaya başka yere gidiyordu. Meleklerin varlığı cennetin habercisidir. Önünde durduğu hanın üstünde sanki. Çömel-miş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı.. Willemomble'dan da Montfer-meü'e kadar yaya gelmişti. Fantine. annesininki gibi büyük. etine dolgun. Daha şimdiden süsünden püsünden kahramanca vazgeçmiş. akıllı uslu bir seçmen ve hoşgörülü bir jüri üyesiydi ve de her zamanki gibi zevkine düşkündü. mavi gözleriyle baktı. Tholomyes hiçbirine cevap vermedi. bu zevkli manzara karşısında duraklamasına neden olmuştu. evet. Elinde avucunda bulunan her şeyi sattı. İşin tuhafı. Hayal gücünün üzerine iplik iplik satılan eski romanların böyle etkileri olur. kendisi bir taşra şehrinde nüfuz-259I lu ve zengin ünlü bir avukat. O zaman. sırtına bez elbiseler giymiş. ama biraz değiştirerek. bu yüzden göğsü yorgun düşmüştü. Thenardier hanının önünden geçerken. kızına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Kendisi eşikte oturuyordu. Aklına doğduğu şehir Montreuil-sur-mer'e dönmek geldi. İşçiydi. Paris'ten hemen o sabah yaya olarak ayrılmıştı. güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın olmasını önlerdi. kendisine bir iş verirdi. kurdelelerini.. gözlerini açtı. ama hatasını gizlemesi gerekirdi. Ama ne yapabilir-258di? Kime başvuracağını bilemiyordu. Bu kadının dünyada tek varlığı bu çocuk ve bu çocuğun dünyada tek varlığı bu kadındı.Tholomyes'e bir mektup gönderdi. ama o kararını verdi. koşmak . otuz yaşında ya var ya yoktu. dantellerini. kocası ölmüştü. tek gururu -tek ve kutsal gururu-olan kızının üstüne başına yapmıştı. Bu satış ona yaklaşık iki yüz frank getirdi. ben bir şövalyeyim Ve Filistin'e gidiyorum Madam Thenardier kızıl saçlı. küçük de biraz yürümüştü. arkadan ikinci ve bir üçüncüsü geldi. başladılar. biraz öksürüyordu. Kalbi daraldı. Bizim erdemlerimizin alacakaranlığı karşısında küçük çocukların o ışıklı masumiyetleriyle baktı. Cesaretli olmak gerekiyordu. Felix Tholomyes'ten söz etme fırsatını bir daha bulamayacağız. Bu iki küçük kız da bu annenin üzerinde böyle büyüleyici bir güzellik etkisi yaptı. Tavırları yapmacıktı. İkisinin geçtiğini gören biri olsa onlara acırdı. İleride görüleceği gibi Fantine çok cesurdu. bütün ipeklilerini. uzun boylu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolcumuzu daha başlangıçtan ürkütür. Bir gün Fantine. Ufak tefek borçlarını ödedikten sonra elinde ancak seksen frank kadar bir para kaldı. ama yaradılışı. Bu iki küçük kız belli ki mutluydular. asker tipli sevimsiz bir kadındı. -261Ardından." En yırtıcı yaratıklar bile yavruları okşandığı zaman yumuşarlar. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması! Kaderlerimiz nelere bağlı? Yolcu hayat hikâyesini anlattı. Çocuk uyandı. ama çok değil. çocuğunu sırtında taşıyarak Paris'ten ayrılırken yirmi iki yaşındaydı. Onlara hayranlıkla bakıyordu. ona karşı karanlık duygularla doldu. Belki orada bir tanıyan çıkar. hatırlanacağı gibi namuslu ve erdemliydi. Güzel bir ilkbahar sabahı. dedikoducu kadınların kızına bakarak. İki kadın sohbet etmeye . Ana başını kaldırıp teşekkür etti ve yolcuyu kapının yanındaki sıraya oturttu. kızını emzirmiş. Yalnız şunu söylemekle yetinelim: Yirmi yıl sonra Kral Louis Philippe döneminde. yolda rastladığı Willemomble arabasına binmişti. dişleri arasından mırıldanır gibi şarkıya devam etti: Bu gerekli. Kalbi. Sonra çocuk gülmeye başladı ve her ne kadar annesi tutmaya çalıştıysa da.. okuduğu romanlardan alınma romantik bir havası vardı.

hem de büyük bir hazla adeta kendilerinden geçiyorlardı-." O sırada üç kız. Hem de zengin bir bohça! Tıklım tıklım dolu. içine ancak bir sinek girebilecek büyüklükte olan bir çukuru büyük bir çabayla kazıyordu. aynı şekilde Josepha'yı Pepita." -264Erkek sesi hemen ekledi: "Onu da vermeniz gerekecek. üçünüz oynayın bakalım." dedi Madam Thenardier." dedi anne." "Altı kere yedi kırk iki yapar. bu kadar mutlu görünce şa-263sırdım. diyordu bir savaşçı "Veririm." dedi Madam Thenardier. Yavrularınızı bu kadar güzel. 'İşte iyi bir anne. Madam Thenardier. gözünü gözünden ayırmadan ona baktı ve "Çocuğuma bakmayı kabul eder misiniz?" dedi. üç kız kardeş olurlar. biraz biriktirince de sevgili yavrumu almaya gelirim. onu kürek gibi kullanarak." Sözün burasında lokantanın içinden bir erkek sesi bağırdı: "Yedi franktan aşağı olmaz. bir çocuk tarafından yapıldığında insanı güldürür.' dedim. Yürüyerek gidersem bana oraya gitmeme yetecek kadar para kalır. tıpkı halkın da." dedi Madam Thenardier. topraktan kocaman bir solucan çıkmıştı. Altı aylık da peşin.." dedi anne. salıncaktan indirdi: "Hadi. etimolojistlerin bilimini bozan. İki kadın sohbete devam ediyorlardı: "Sizin miniğin adı ne?" "Cosette." dedi. artık hafiflemiş olan yol çantasını kapattı ve ertesi sabah yakında dönmeyi düşünerek yola çıktı. Erkek sesi ekledi: "İlk masraflar için de ayrıca on beş frank. hem korkuyor. dönerim. . "Kızımı çırılçıplak bırakmam olacak şey değil!" Lokanta-han sahibinin yüzü göründü. dönüşünde. çocuğunu bıraktı. Ama annesi. Oradaki insanlar öyle komik ki! Sizin hanınızın önünden geçmem Tann'nm verdiği bir lütuf." "Hepsi elli yedi frank. Orada da kazanırım." "Elbette vereceğim!" dedi anne." "Benim ilkim gibi. "Çocuklar birbirleriyle ne de çabuk anlaşırlar!" dedi yüksek sesle." dedi Madam The-nardier. içinden çocuğun bohçası çıkınca şişkinliği azalıp. Bir mezar kazıcının işi bile. Bir çocukla. oturacak yer bulamam. yeni gelenle toprakta delikler açarak. Işıltılı alınları birbirine dokunuyordu. sonsuz bir zevkle oynuyorlardı. ne kabul ne de ret anlamına gelen şaşkınlık hareketlerinden birini yaptı. annenin iyiliği yavrunun neşesinden okunur." dedi. Françoise'ı Fille tte yaptığı gibi. belki de öbür ananın beklediği bir kıvılcım oldu. 'Şimdi. tıpkı bir halenin içindeki üç baş gibiydiler. Anne geceyi handa geçirdi. derin bir endişe ve mutluluk yumağı halinde toplanmışlardı." Bu söz. O yaşlarda çabuk alışılır. Bulacağım işle böyle bir şey imkânsız. Yeni gelen çok neşeliydi. görenler üç kardeş olduklarına yemin eder. Birden. "Kaç yaşında?" "Üçüne basacak. salıncaklarında oturan öbür iki çocuğu gördü. Madam Thenardi-er'nin elini yakaladı.. Bu. parasını verdi. içim parçalandı. rahatsız eden bir türetme cinsidir. "Veririm. yerinde kalakaldı ve hayranlık belirtisi olarak dilini çıkardı. Madam Thenardier. yolda giderken bu anneye rastladı. yol çantamın içinde." Erkek sesi yeniden duyuldu: "Küçüğün bohçası var mı?" "Kocam bu." dedi. bir hanımefendi gibi her şeyden düzineyle ipekli elbiseler. İçimden. Bir dakika sonra küçük Thenardier'ler. ama onlar umutsuzluk kaynağıdır! Thenardier'lerin bir komşusu. bu kadar temiz. küçücük bir odun parçası yakalamış. Cosette'in annesi devam etti: "Görüyorsunuz. kızımı gideceğim yere götürebilecek durumda değilim. "Elbette zavallı hazinemin bir bohçası var. "Az önce sokakta ağlayan bir kadın gördüm. "seksen frankım var. Fantine. Pazarlık tamamlandı." Küçüğün adı Euphrasie'ydi. Kocanız olduğunu anlamıştım.isteyen küçük bir varlığın zaptedilmez enerjisiyle kucaktan kayıp yere indi. annelere ve halka özgü tatlı ve hoş içgüdüyle -262guphrasie'yi Cosette yapmıştı. "İyi öyleyse. "Şunlara bakın. Bu rakamlar arasında bir yandan da belli belirsiz şarkısını mırıldanıyordu: Bu gerekli. Çocuğuma bakmayı kabul eder misiniz?" "Düşünmem gerekiyor. Böyle ayrılıklar yavaş yavaş gelir. İşte burada.' Hem sonra çok sürmez. "Ayda altı frank veririm. Madam Thenardier kızlarını çözdü. bir olay olmuş.

bir zamanlar askerlik yaparken çavuş rütbesinde olduğunu söylü-266yordu. "Bu para yann vadesi gelen yüz on franklık senedimi ödememi sağlayacak. küçük kızına gelince. kökü belirsiz bir sınıftandılar. zengin olmayı garanti etmez. O tabelayı kendisi boyamıştı. Madam Thenardier. romantik bir havayla dağılıp. ama ne işçinin yiğitçe atılımlarından ne de burjuvanın düzeninden nasibini alan bir sınıftır.Thomas. ondan on iki on beş yaş kadar küçüktü. Saçma sapan şeyler okumanın da kefareti vardır. zavallı yavrucak az kalsın Gulnare adını alacaktı. durmadan daha kötüleşir ve gittikçe daha çok kararırlar. Bu insanlar gerilerine doğru kuşkulu. imzasının şerefini kurtarabilmişti. Hanın işleri iyi gitmiyordu. Mösyö Thenardier. Günümüzde bir sığır çobanının Arthur. ama gittikçe avamlaşıyordu." dedi kadın. 'Zarif olan adı halka. M. -265aşağı denen sınıf arasında olan ve ikincisinin bazı kusurlarıyla birincisinin hemen hemen bütün kötülüklerini nefsinde toplayan. cüce yaratıklardandılar. köylü adını da aristokrata yakıştıran bu yer değiştirme bir eşitlik dalgasının belirtisinden başka bir şey değildir. 2. Bu da ona. hatta görünüşe göre oldukça da yiğitlik göstermişti. M. vaftiz adlarında anarşi dönemi diyebileceğimiz bu garip dönemde her şey yüzeysel değildi. kahramanlıklarından birini gösteren bir kanıttı. Lokanta-hanın tabelası. Muhtemelen 1815 seferine katılmış. Görünürdeki bu uygunsuzluğun altında büyük ve derin bir şey yatmaktadır: Fransız Devrimi. Bunlar. Karısı. giderek dökülmüş saçlar kırlaşmaya başladığında. sonunda büyük kızının adı Eponine oldu. Bazı insanların yüzüne bakmak onlardan kuşkulanmak için yeterlidir. Ertesi ay yine paraya ihtiyaçları oldu. düşen akıllı insanlardan oluşan. Belirttiğimiz romaneks eğilimin yanı sıra. bereket versin Ducray-DumimTin bir romanının yol açtığı nedeni bilinmez bir fikir değişikliği sayesinde adı Azelma oldu. İki Şüpheli Simanın İlk Taslağı Yakalanan fare pek çelimsizdi. Zamanla. kınayıp eleştirdiğimiz ve adına. Alfred ya da Alphonse adını taşıması ve bir vikontun adının da -eğer hâlâ vikontlar varsa. 3. bazen karanlık bir ateş tesadüfen yüreklerini ısıtsa bile. Dönem. Fantine'in elli yedi frankı sayesinde Mösyö Thenardier protestoyu önleyip. alt katmana. İşin doğrusunu daha ileride göreceğiz. Onlarda bilinmeyen bir yan vardır. artık Madam Thenardier saçma sapan romanları lezzetle yutmuş iri yarı kötü bir kadından -267başka bir şey değildi. bir de sosyal bir arıza belirtisi bulunmaktadır. Bazı kabuklu deniz hayvanları gibi ruhlar vardır ki. edindikleri deneyimleri kabalıklarını ve uygunsuzluklarını artırmakta kullanırlar. Kocası ise. artık sadece 'Lodoiska' olduğu dönemdi. Biliyor musun. Kimdi bu Thenardier'ler? Şimdi bu bölümde birkaç söz söyleyelim. önlerine doğru tehlikelidirler. çünkü her şeyi -her kötülüğü.yapmayı iyi bilirdi. Bu adamla bu kadın. kolayca canavarlaşan. az daha icra memuru kapıma dayanacaktı. işte tam bu tür kitapları okuyacak kafadaydı. ama duygu alanında Pigault-Lebrun'u ve kendi özel diliyle söylediği gibi. dilbilgisi bilecek kadar okumuş bir serseriydi. erkeğin mayasında düzenbazlık ve kötülük vardı. Bakışlarındaki karanlık onları ele verir. gençken. Tarlakuşu Kötü. Hâlâ soyluydu. aynı zamanda hem kaba hem inceydi. Ancak. Yenilik rüzgârının etkileme gücü her yerde olduğu gibi. Pamela'dan. sürekli olarak karanlıklara doğru çekilir. antik klasik romanın. söyledikleri bir sözü işiterek ya da yaptıkları bir hareketi görerek geçmişlerindeki karanlık sırları ve geleceklerine dair karanlık muammaları kestirebiliriz. de Scuderi'den Barthelemy-Hadot'ya düşmüş. Bu. aşağılık biri olmak. Paris'e gidip Co-sette'in bohçasını Rehin Sandığı'na altmış -268- . Bournon-Malarme'a. Gene de. Kadının özünde kabalık. Beyin namına sahip olduğu şeyi onlarda boğuyordu. adam kadına. burada da kendini gösteriyor. Pierre ya da Jacques olması ender rastlanan bir şey sayılmaz." dedi. çünkü her iki açıdan da karanlık oldukları hissedilir. Her ikisi de kötülük yolunda ilerleme açısından çok yetenekliydiler. "Ondan şüphem yok. Senin küçüklerle iyi bir fare kapanı kurdum. Nitekim. Paris kapıcı kadınlarının seven ruhunda yangınlar çıkarmakta. kocasına kıyasla bir tür düşünceli bir hava veriyordu. "seksle ilgili her şeyi" okuyan kusursuz ve katıksız bir ahmaktı. Kadın. Onlarla besleniyordu. hatta taşrada da oldukça tahribat yapmaktaydı. hatta daha sonraları bile. belli bir derinliği olan bir kabadayı. orta denen sınıfla. 'Clelie' aşamasını geride bırakıp.Cosette'in annesi gidince. Krokiyi daha sonra tamamlarız: Bu yaratıklar yükselen kaba insanlarla. işte bu ruhlardandılar. hayatta ileri gidecek yerde geri geri gider. ama kedi zayıf bir fareden de memnun kalır. Ne yaptıklarını ne de yapacaklarını bilebiliriz. Özellikle Mösyö Thenardier bir fizyonomi uzmanı için endişe vericiydi. ortaya mitolojinin hırçın ve öfkeli kadını Megere çıktığında. Lafayette'den M.

-269Bir ana sevgisinin çirkin yanlan olabileceğini düşünmek üzücüdür. yabancı kızdan nefret ediyordu. bulaşık yıkattılar. doğru! Çekilen sosyal acılar ve çileler her yaşta başlar. Onlar da bakanlara acı veriyordu. teni ise sapsarıydı. bu küçük kız sanki kendi kızlarının soluduğu havayı azaltıyormuş gibi geliyordu. küçük kızarmış ellerinde kocaman bir süpürge. Daha sonraları göreceğimiz gibi. Yıldan yıla çocukla birlikle. Damollard adında birinin davasına tanık olmadık mı? Haydut olan bu öksüz ve yetim. Köyde herkes. "Sinsi!" diyordu. aynı türden başka birçok kadında olduğu gibi. "Bu Thenardier'ler iyi insanlar. kediden biraz daha kötü beslemeye başladılar. Daha yıl sonu gelmemişti ki. hatta yük bile taşıttılar. ilk altı ay geçtikten sonra yedinci ay için yedi frank yolladı ve hiç aksatmadan her ay aynı parayı göndermeye devam etti. Cosette masanın altında onlarla birlikte. "Canımı sıkmasın!" diye bağınyor-du. Thenardier'ler hep aynı şekilde cevap veriyorlardı: "Cosette çok iyi. Bana zam yapması gerekiyor!" Anne on beş frankı gönderdi. iki öz kızını büyük bir tutkuyla seviyor. Bu arada çocuğun belki de evlilikdışı doğ-muş olduğunu ve annesinin bunu açıkça söyleyemeyeceğini.frank karşılığında rehin bıraktı. zayıf bir varlık! Madam Thenardier. Hal ve tavrında tuhaf bir endişe seziliyordu. O yaşta çocuklar analarının kopyasıdırlar. Çocuğunun mutlu olduğuna ve 'iyi geliştiğine' inandırdıkları anne de. iri gözlerinde bir damla yaş olduğu halde. taze mi taze olan Cosette. Cosette'i unuttu sanıyorlardı. Daha altı yaşında bile olmayan bu zavallıyı. Cosette çok küçük ve minik olduğu sürece öbür iki çocuğun günah keçisiydi. Sadece çaplan daha küçüktür. Madam Thenardier. arkadan bir yıl daha geçti. -271Anne." Anne. Artık bohçası da olmadığına göre. dövülen ve çevresinde. 'bu doğru olamaz. çünkü iri olduklarından insanlar o gözlerde daha çok dert ve çile belirtisi görür gibi oluyorlardı. öyle mi?' diyeceksiniz. . Zengin olmadıklan halde. sokağı süpürttüler. daha doğrusu yazdırıyordu. resmi belgelerin söylediğine göre dünyada kimsesi olmadığından. onun zaten her zamanki sofra arkadaşlarıydı. Montreu-il-sur-mer'e yerleşen annesi. köpekten biraz daha iyi. Geriye güzel denebilecek sadece gözleri kalmıştı. bu arzuların hepsinin kendi üzerlerinde tatmin edildiğini göreceklerdi. 'Beş yaşında. eski gömleklerini ve paçavralarını giydirdiler. 'Yaratığın' büyüdüğünü ve 'yediğini' söylüyor. kışın delik deşik paçavralar içinde. Hep Montreuil-sur-mer'de olan anne para ödemekte güçlük çekmeye başladığından. bu isteğe boyun eğdi ve her ay on iki frank yollamaya başladı. ayda on beş frank istedi. Cosette'e karşı zalimce davrandığından. evlerine bırakılan zavallı bir çocuğu yetiştiriyorlar!" diyorlardı. yani daha beş yaşına bile basmadan evin hizmetçisi oldu. bu yüzden. kim bilir hangi karanlık yoldan öğrenen. kendisi gibi iki küçük yaratığın bir gündoğumu aydınlığı içinde yaşadığını gören tatlı. sürekli cezalandırılan. onu geri göndermekle tehdit ediyordu. bir yanıyla nefret etmeden öbür yanıyla sevemezler. azarlanan. onlannkine benzer bir tahta çanakta yemek yiyordu. Bir yıl. Kediyle köpek. tartaklanan. çocuğundan haber almak için her ay mektup yazıyor. henüz gün doğmadan sokağı süpürür görmek yürek parçalayıcı bir şeydi. ona küçük Thenardier'lerin eski eteklerini. onlara bir hizmette bulundu ve böylece. kadının kızlarına sadece okşamalar kaldı. Ne bu dünyadan ne de Tanrı'dan bir şey anlayan. Mösyö Thenardier. odalan.' Cosette'e iş yaptırdılar. ona. şiddetli ve hak edilmemiş cezalar başına bir dolu sağanağı gibi yağmasın. Bazı karakterler. Cosette. çocuğunu kesinlikle tanıyamazdı. Hatta birkaç ay hiç para ödenmedi. Thenardier. Bu eve geldiğinde güzel mi güzel. Thenardier'ler. kadına bu yer sanki kendi çocuklarından çalınmış. biraz serpilmeye başlayınca. Bu kadının. hiç şüphesiz kendi kızları tapılırcasına sevilmelerine rağmen. Thenardier'ler böyle davranmakta kendilerini büsbütün haklı görüyorlardı. sefaleti de büyüdü. ne yapmıyordu ki. her gün doyurulması gereken bir miktar okşama arzusu ile bir miktar dayak atma ve küfretme arzusu vardı. "Sanki bize büyük bir lütufta bulunuyor! Bu yedi frankla ne yapmamızı istiyor!" dedi ve mektup yazıp ayda on iki frank istedi. sefalet çir-kinleştirmişti. Daha çok yakında. Haksızlık onu hırçınlaştırmış. Bu yabancı kız dayakları kendi üzerine çevirerek. -270Annesi. şimdi sıskalaş-mıştı. bu üç yılın sonunda eğer Montfer-meil'e yeniden gelseydi. o kadar. Cosette onun evinde çok küçük bir yer kapladığı halde. Elinin altında Cosette olmasaydı. Bu para da tükenince Thenardier'ler küçük kızı artık sadece iyilik olsun diye yanlarında tuttukları bir çocuk olarak görmeye alıştılar ve ona göre davranmaya başladılar. daha beş yaşındayken 'yaşamak için çalışmakta ve çalmaktaydı. Eponine'le Azelma da zalimleştiler. "yoksa veledini tuttuğum gibi sözümona o gizli işlerinin ortasına fırlatıveririm. Onu kuşların artıklarıyla.' Ne yazık ki. avluyu.

bu zavallı tarlakuşu hiç ötmüyordu. kendi ilinden uzaklaşalı on yıl kadar olmuş. Madeleine Baba gelmeden önce her şey sürünüyor. Madeleine Baba'nın erkeklerden istediği iyi niyet. Bunlar tesadüf eseri jandarma yüzbaşısının çocuklarıydı. yaşamaktaydı. Madeleine Baba'nın kazancı öylesine artmıştı ki. doğduğu yer gelişip serpilmişti. burası askeri bir garnizon şehri olduğundan. her zaman düşünceli görünen iyi yürekli bir adamdı. üçüncüsü de imalatçının yararına kârı üç misli artırmakla birlikte. şehrin yararına olmuş. Adam. Ne var ki. Bu adam alevlerin içine dalmış ve kendi hayatını tehlikeye atarak iki çocuğu ölümden kurtarmıştı. ortaya çıkışı hakkında ise az şey biliniyordu. çok çok birkaç yüz frankla geldiği söyleniyordu.O bölgede ona tarlakuşu adını takmışlardı. bilinmeyen biri olarak geldiği gün belediyede büyük bir yangın patlak vermişti. bir kuş kadar küçük olan. Aç kalan herhangi biri. İncik Boncuk İşinde Bir İlerlemenin Hikâyesi Montfermeil'lilerin dediğine göre. Böylece bir fikirden ortaya üç sonuç çıkmıştı. Bu önemli bir nokta olduğundan. 2. Hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri. burada küçük şehirler için büyük sayılan endüstriyel gelişmelerden biri olmuştu. ve gün doğmadan önce sokakta. Kara kehriban çok kullanan İspanya her yıl olağanüstü miktarda siparişler veriyordu. Montreuil-sur-mer'e geri döndüğü sıralarda. ürken. En kara . Fabrikada. Montreuil-sur-mer neredeyse Londra ile Berlin'e rakip olmuştu. Yaklaşık iki yıl önce. iş ve ekmek bulacağından emin olarak buraya başvurabilirdi. yerleşmiş ve söz konusu imalatta reçinenin yerine gomalak ve özellikle bileziklerde iki ucu kaynaklanmış sac halka yerine iki ucu birbirine yaklaştırılmış sac halka kullanma fikrini ortaya atmıştı. daha doğrusu altını çizmeyi faydalı buluyoruz. Hummalı bir gidiş geliş her şeye sıcaklık veriyor. Bu yöntemin yaratıcısı üç yıla kalmadan zengin olmuştu. Hemen hemen hiç hoşgörülü olmadığı tek konu buydu. tüketicinin yararına imalatı daha da iyileştirmiş. kadınlardan istediği de namuslu olmaktı. çocuğunu bırakıp gitmiş olan anneye. bu iyi bir şeydi. o sefaletten sefalete doğru inerken. ürperen. bu 'kara mal-lar'm imal edilmesinde hiç umulmadık bir değişiklik olmuştu. adı neden sonra öğrenilmişti: Madeleine Baba. diğeri kadın işçiler için olmak üzere iki geniş atölye vardı. her yere etki ediyordu. düzenle. çevresini de zengin etmişti ki. orada bulunuşu ilahi takdirdi. bir aralık ayında akşam üzeri çantası sırtında. -275Bu konuda çok katıydı. ilin yabancısıydı. Gerçekten de bu küçücük değişiklik hammadde fiyatını büyük ölçüde azaltmış ve bu da ilk önce el emeğinin fiyatını artırarak. -274Söylentiye göre. Hammaddelerinin pahalı oluşu ve bunun işçiliği de etkilemesi nedeniyle bu endüstri hep olduğu yerde kal-273mış. Bunun için adamın kimlik kâğıdını sormak kimsenin aklına gelmemiş. ayrıca hepsinden doğruluk ve dürüstlük istiyordu. o hem kendi servetini hem de bütün bir şehrin servetini çıkarmıştı. Böyle sert davranmakta şunun için de son derece haklıydı ki. Aslı esası hakkında kimse bir şey bilmiyordu. malı daha ucuza satma imkânını sağlamıştı. Fantine. Kısacası. dökülüyordu. Montreuil-sur-mer'in kendine özgü bir sanayii vardı: İngiliz kara kehribar taşı ile Alman kara boncuklarının taklidi olan özel bir sanayi. Fantine. evde ve köyde her sabah herkesten önce uyanan. yoluna devam ederek "Montreuil-sur-mer'e gelmişti. bu daha da iyiydi. gelişi nimet. -272BEŞİNCİ KİTAP İNİŞ 1. 1815 yılı sonlarına doğru meçhul bir kişi şehre gelmiş. daha ikinci yıl büyük bir fabrika yaptırmıştı. Yaratıcı bir düşüncenin hizmetine verilen. Kılık kıyafeti. bu arada acaba ne olmuştu? Neredeydi? Ne yapıyordu? Küçük Cosette'i Thenardier'lere bıraktıktan sonra. ikincisi. düşünceyle beslenen bu küçük sermayeden. Benzetmeleri seven halk. hali tavrı ve konuşması işçiye benziyordu. tarlalarda olan bu küçük varlığa bu ismi vermekten hoşlanmıştı. baştan çıkma imkânları pek boldu. Hakkında söylenebilecek her şey bundan ibaretti. Montreuil-sur-mer'in görünüşü değişmişti. • " Onun hayran olunacak bir maharetle ıslah ettiği bu endüstrinin hızla gelişmesi sayesinde şehir önemli bir iş merkezi olmuştu. Hatırlanacağı gibi yıl. Kızlarla kadınların uslu kalabilmelerini sağlamak için kadınlarla erkekleri ayrı bulundurmak gerektiğini düşündüğünden atölyeleri ayırmıştı. Madeleine Elli yaşlarında. onu ayrıntılarıyla anlatmayı. budaklı sopası elinde. gelişmemişti. titreyen. İşsizlik ve sefalet nedir bilinmez olmuştu. şimdi ise her şey sağlıklı bir çalışmayla canlanmış. Kente pek az bir parayla. biri erkek işçiler. Bu küçücük değişiklik bir devrim yaratmıştı. 1818'di.

Görüldüğü gibi şehir ona çok şey borçluydu. Burada oturan çok fazla sayıda yoksul "aile olduğundan. "Cahil. çünkü sayın milletvekili de. Zenginliği kesinlik kazanınca 'sosyetenin kişilikleri' ona selam vermeye başladılar. Bir gün buna şaşıran birisine şöyle dedi: "Devletin. Saf kullar bu kere de dillerini tutamadılar. Dini görevlerini hiç aksatmadan yerine getiriyordu. İlk zamanlar. biri kız. yöntemin mucidine Legion d'honne-ur nişanının şövalye rütbesini verdi. Montreuil-sur-mer. Gerekli kıldığı tek bir şey vardı: Namuslu erkek ve namuslu kız olmak! Söylediğimiz gibi. Hastane kötü donatılmıştı. Saf kul-278lar. ama bu altı yüz otuz bin frankı kendisine ayırmadan önce şehir ve fakir fukara için bir milyondan fazla harcamıştı. Hepsini reddetti. "maceraperestin biri" demişlerdi. Fransa'da o zamana kadar hemen hemen hiç bilinmeyen bir çocuk bakımevi açmış. Okuma yazma. Elbette ilk zamanlar. onun işe başladığını gören saf kullar. eğitimsiz bir adam. Yaptığı hizmetler öylesine parlaktı ve bütün çevre halkı onu istemekte öylesine elbir-279- . sonunda ister istemez ona saygı duydular ve o kadar şefkatliydi ki. yıkık dökük bir yerdi. Bu adam belli ki bir muammaydı." demişlerdi. başkalarını daha çok düşünüyordu. Bu korkudan. Kapalı kapılar ardında yalnızken Tann'yla -277tatlı tatlı alay ederdi. Fabrikası merkez olmak üzere çevrede çabucak yeni bir mahalle doğmuştu. Âlem içinde nasıl davranacağını bile bilmez. Nereden geldiğini bilen yok. çok geçmeden bu dindarlıktan pirelenmeye başladı. Bu yeni gelen adamı 'hırslı' biri olarak ilan edenler. "hırslı biri". ayrıca yaşlı ve sakat işçiler için de yardım sandığı kurmuştu. yukarı şehir ve aşağı şehir diye ikiye ayrılmıştır. onlara bedava ilaç veren bir eczane açtırmıştı. Günah çıkaran bir Cizvit rahibi tuttu ve ayinlere. Yükseldikçe davetler yağıfiur gibi yağmaya başlamıştı. en yoksul da olsa içinde biraz neşe olmayan bir kulübe kalmamıştı. küçük bir adamın yüzüne kapılarını kapalı tutan şehrin yapmacıklı küçük salonları. harabe. Yoksullar ise her şeyi ona borçluydular. Bu da o dönemde takdir edilen bir davranıştı." Dindardı." dediler. Her pazar aksatmadan kiliseye ayine gidiyordu. "Madeleine Baba" demeye devam ediyorlardı. o kadar yararlıydı ki. Madeleine Baba herkesi işe alıyordu." deyip işin içinden çıktılar." Masrafı kendisine ait olmak üzere. nişandı. Tamam! İstediği şey. Her iki öğretmene de. "kaba adamın biri" dediler. Onun en çok hoşuna giden şey de buydu. Aynı saf kullar. heyecanla haykırdılar: "İşte! Biz dememiş miydik?" Bütün Montreuil-sur-mer bu söylentiyle çalkalanıyordu. kendi parasıyla hastaneye iki yatak koydurdu ve böylece ilave yatak sayısı on iki oldu. milyoneri buyur etmek için kapılarını ardına kadar açtılar ve bir yığın öneride bulundular. Artık ona "Mösyö Madeleine" deniliyor. Yine 1819 yılında. o da bu sevgiyi melankolik bir ciddiyetle karşılıyordu. kelimenin tam anlamıyla kilisede yarışmak demekti. zengin fabrikatör Madeleine'in saat yedi ayinlerine gittiğini görünce olası bir milletvekili adaylığı sezinleyip. Söylenti doğruydu. parasını çevresine saçtığını görünce. 'Sosyete' onu istiyordu. "tüccarın biri". Birkaç gün sonra atama Moniteuf da yayımlandı. 1819 yılında bir sabah şehre bir söylenti yayıldı! Valinin teklifi üzerine yaptığı hizmetler göz önünde tutularak Madeleine Baba kral tarafından Montreuil-sur-mer'e belediye başkanı olarak atanıyordu. Ertesi gün Madeleine Baba görevi reddetti. özellikle işçileri ona tapıyor. onu geride bırakmaya karar verdi. Ne var ki. bildiği bile şüpheli. İmparatorluk yasama meclisi üyeliğinde bulunmuş olan Fouche adındaki bu milletvekili. nedeni ve merkezi olduğu bu faaliyetin ortasında Madeleine Baba servet yapıyordu. "Hırslı bir adam. şan ve şerefi reddettiğini görünce. Kendisini daha az. kendi parasıyla on yatak daha ilave edilmesini sağladı. ama işçileriyle çocuklar hâlâ. içinde biraz para bulunmayan bir cep. zengin olmak isteyen gözü-pek bir adam. başlıca kaygısı servet yapmakmış gibi bir izlenim vermiyordu. "İşte. Jüri heyetinin raporu üzerine kral. maceraperestin biri işte. Ama. onun kendinden önce şehri zenginleştirdiğini gördüklerinde de şöyle dediler. basit bir ticaret adamı için işin oldukça garip tarafı şuydu ki. en değerli baş görevlisinden biri sütanne.talihli de olsa. diğeri erkek çocuklar için olmak üzere iki okul yaptırdı. Para kazandığını görünce. Kibarlar çevresini reddettiğini görünce de. Küçük şehirde yeniden söylentiler dolaştı. pek yetersiz olan resmi aylıklarının iki katı tutarında bir aylığı kendi kesesinden ödüyordu. "Her neyse." Madeleine Baba nişanı da reddetti. 1820'de Laffit-te Bankası'na adına yatırılmış altı yüz otuz bin frank tutarında bir para olduğu biliniyordu. Tanrı kadar yoksullar da yararlandılar. Madeleine tarafından bulunan yeni yöntemin ürünleri sanayi sergisinde teşhir edildi. Otrante dükü adıyla anılan bir Oratoire rahibinin dini fikirlerini paylaşmaktaydı ve onun hem hamisi hem de dostuydu. Bölgenin her yerinde rekabet kokusu sezen bir milletvekili. diğeri de okul öğretmenidir. Ama. öğleden sonra yapılan ayinler de dahil olmak üzere gitmeye başladı. Kendi oturduğu aşa-276»ı şehirde sadece bir okul vardı. O dönemde yükselmek hırsı demek. herkesin istediği bir şeyi fırsat bilip. sonunda onu sevmek zorunda kaldılar.

kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır. bazıları nasıl vaftiz törenine koşarsa. ilk gördüğü şey. Bir köyden geçerken hırpani kılıklı çocuklar neşeyle peşinden koşar. köylülerin harıl harıl ısırgan otu yolmaya çalıştıklarını gördü. İyi düzenlenmiş küçük bir ki-taplığ1 vardı. yabanyulafı. sefil evine döndüğünâe kendi yokluğunda kapısını açılmış. Nice insan vardır ki. "Hırsız gelmiş!" diye feryat eder. konuşmak zorunda kalmamak için de bağış yapar dururdu. şunu aklınızdan çıkarmayın ki. Mösyö Madeleine de Monsenyör Belediye Başkanı oldu. Bir tavşan -281kümesini farelerden korumak için. . Kaldı ki. Merhametli yüreğinden ötürü dulla-282nn hazin durumu. Bir tarladan aynkotu. Bir kilisenin kapısında siyah matem işaretini görünce hemen içeri girer. İnsan. "Ne iyi bir ayı!" derlerdi. sonsuzluğun bütün sırlarına doğru bir tür atılma özleyişiyle dinlerdi. ciddi bakışlı. kimseye görünmeden merdivenlerden çıkıyordu. toplanması güçtür. Nezaket gösterilerinden kaçınır. ama bunun dışında yalnız yaşıyordu. Bakışları gökyüzüne çevrilmiş. Kökünden çıkarılan ve daha şimdiden kuruyan bir yığın bitkiye bakıp şöyle dedi: "Ölmüşler. Az insanla konuşuyordu. bitki olgunlaştıkça döküldüğünden. çenesine kadar düğmelenmiş kalın çuhadan bir redingot giyerdi. çünkü samandan ve hindistancevizinden sevimli küçük oyuncaklar yapmasını biliyordu. bir atı kaldırır. Gelen 'hırsız' Madeleine Baba'ydı. kenevir bezi ayanndadır. yılda iki defa biçilebüen mükemmel bir yemlik ottur. yemek yerken ¦-280onu okurdu. Zavallı adam. Burada yaşadığından beri dili de yıldan yıla giderek düzeliyor. hatta bazen zorlanmış buluyordu. lifleri olur. başkalarının felaketi onu kendisine çekiyordu. Oysa kullanılması bilinse çok yararlıdır. Hiçbir zaman zararsız bir hayvanı öldürmez. bir tabutun başında inleyen rahiplerin arasına karışırdı. bir işçi gibi yanık tenli. Zavallı yoksulun biri. Kıyılınca kümes hayvanları için.ligi yapmıştı ki. bir filozof gibi düşünür çehreliydi. kaçamak selam verir. damlara. Bir zamanlar hayatını tarlada çalışarak geçirmiş olduğu tahmin ediliyordu. Onu bu kararı vermeye iten nedenin. Kadınlar onun için. bir eşyanın üzerinde unutulan altın para olurdu. Bir gün. Genellikle geniş kenarlı bir şapka. sadece buraya koyduğu küçük bir Afrika domuzunun kokusundan yararlanıyordu. çabuk sıvışır. Mösyö Madeleine. yararlı bir şeydir. En büyük zevki kırlarda gezinmekti. bu eriyiği ambarlara serpiştirmeyi ve döşeme yarıklarına doldurmayı. o da öyle cenazeye koşardı. Isırgan bezi. İhmal edildiği takdirde herhangi bir yararı olmaz. Kötü işler yapanların gizlenmeleri gibi. çamura saplanmış bir tekerleği iter. Belediye başkanlığı görevini yerine getiriyor. genellikle önünde açık bir kitap bulunur. Laffitte'e Yatırılan Paralar Ne olursa olsun. Akşamlan gizlice evlere giriyor. yapabileceği iyiliği yapmaktan kaçınır mı?" Bu da. ama nadiren kullanırdı. tilkikuyruğu gibi otların ve buğday yiyici parazitlerin nasıl söküleceğine dair 'reçeteleri' vardı. bütün ileri gelenler ricaya geldiler. daha kibarlaşıyordu. Yalnızca kötü yetiştiriciler vardır. 3. Çünkü köylülere öğrettiği faydalı küçük sırlan vardı: Buğday güvelerini yok etmek için tuzu suda eritip. 1820 yılında. Matemli dostların. Isırgan körpeyken yaprağı çok güzel bir sebzedir. Kır saçlı. Böylesine şiddetli ısrar karşısında sonunda kabul etmek zorunda kaldı. onun yükselişinin üçüncü aşaması oldu: Madeleine Baba. İhtiyacı olan herkesin yardımına koşardı. kendisini gizleyerek iyi işler yapıyordu. siyahlara bürünmüş ailelerin. karamuk. Daima yalnız başına yemek yer. "İyi bir belediye başkanı. Biraz uğraşılırsa yararlı olur. evine dönerken boş olurdu. keten gibi iplikleri. buğday bitlerini defetmek için de samanlıklarda ve evlerde her yere. küçük kuşlara asla ateş etmezdi. Ancak kullanması gerektiğinde de korkunç derecede şaşmaz bir nişancılığı vardı. bakım da istemez. Sonra ısırgan ne ister? Sadece biraz toprak. kederli sesleri. yine reddetti. kökü tuzla karıştırılırsa güzel bir sarı boya olur." Hele çocuklar onu fazlasıyla seviyorlardı. ezilince boynuzlu hayvanlar için yem olur. içeri girerdi. O. kral onu yeniden belediye başkanlığına atadı. işte o zaman da ölür. Cenaze başındaki ilahilerin metnini düşüncelerinin yansısı olarak görüyordu. o yine önceden olduğu gibi sade yaşıyordu. ne kötü ot ne de kötü insan vardır. bağından kurtulan bir boğayı boynuzlarından yakalardı. ama bu sefer vali bu reddedişe karşı çıktı. İşte hepsi bu. kartlaşınca tıpkı kenevir gibi. Sadece tohumu. Isırgan tohumu. yemlere katılırsa hayvanların tüylerine parlaklık verir. Gezintileri sırasında yanına bir tüfek almayı ihmal etmez. ölümün karanlık uçurumunun kenarındaki gizemli. halktan yaşlı bir kadının kapısının eşiğinde ona söylediği adeta öfke dolu şu sözler olduğu dikkatlerden kaçmadı. Evinden çıkarken cepleri para dolu. ısırgana benzer!" Bir an sustuktan sonra: "Dostlarım. Artık genç olmamasına rağmen müthiş bir kuvveti olduğu söyleniyordu. yani şehre gelişinden beş yıl sonra. duvarlara çiçek açmış katırtırnağı asmayı öğretiyordu. çevresini bir sinek bulutu gibi sararlardı. halk sokak ortasında yalvar yakar oluyordu. Kitapları seviyordu. Servetiyle birlikte artan boş vakitlerinden kafasını işleyip geliştirmek için yararlanıyordu.

asla terk edilmemek. karanlık sayesinde bu meleğin çevrenizde döndüğü yıldız olmak. tam bir münzevi keşiş hücresinde yaşadığını. iki ya da üç milyon denilen para. altı yüz kırk bin franka inmişti. gece içinde yayılan bir ışıksmızdır. Sırf kendi varlığı sevildiğinden ya da daha iyi bir deyişle. Ama kız kardeşi sürekli yanında -284olduğundan bu körlükten memnundu. Ruh. bu odur. onu kollarınızın arasına alabilmek. yine de bu odaya kimsenin giremediği. bir sevimli varlığın sürekli ona ihtiyacınız olduğu için. Ölüm haberi. gerçekten de mutluluğun en tuhaf. odasına asla kimsenin giremediğini. Şehirde bu yasın farkına varıldı ve dedikodusu yapıldı. "Bak işte. onun size olan şefkatini size ayırdığı zamanın miktarıyla sürekli ölçebilmeniz ve kendi kendinize. Bu boşluk içinde büyüyen hiçlikler. bu sözlerin. sakat olduğunuz oranda güçlü olduğunuzu hissetmek. duvarlar on iki meteliklik ucuz kâğıtla kaplıydı. Monsenyör Bienvenu böyle bir cen. Laffitte'e yatırılmış 'muazzam' miktarda parası olduğu. rüya gibi silinip. Bu yas Mösyö Madeleine'in aslını aydınlatan bir ışık gibi görüldü. hiçbir şeyin tam olmadığı şu yeryüzünde. şehrin kibar ve muzip genç hanımlarından birkaçı bir gün çalışma odasına girip sordular: "Sayın başkanım bize odanızı gösterir misiniz? Orası için bir mağa-283ra diyorlar da. varlığı sizce vazgeçilmez olan kişi için vazgeçilmez olduğunuzu bilmeniz. tuhaf olduğu kadar da nefis şekillerinden biridir. neşeyle. hayaller görülen bir yer. bütün bunlar eşi az bulunur mutluluklardır. küçük şehirlerin zihniyetini dile getiren bir gözlem! Ama. bir delik. bir keşiş mağarası. bu semavi karanlık çiçek. Bu felakette hizmet edilmek demek. söylediğimiz gibi. geri gelmek için uzaklaşır. kanatlı kum saatleriyle döşeli. bir mezar olduğu söylentisi sürüp gitti." diyordu. Gerçekte. bu sarsılmaz inanca dayanmak. Mutlu. Hem de ne sevgi! Baştan başa erdemden ibaret bir sevgi! Tam bir güvenin olduğu yerde körlük kalmaz. ne sevindirici bir şeydir! Yürek. Hayatın en yüce mutluluğu. bir şey görmez.' diye anılan ve seksen iki yaşında azizlik mertebesine erişmiş olarak dünyadan göçmüş bulunan Mösyö Myriel'in ölüm haberini verdiler. buradadır. Huzurla. Bazıları onun esrarengiz biri olduğunu iddia ediyordu. şarkı söylemesini işitmek ve bu adımların. Yaklaşan sıcaklığı hissedersiniz. İşte. Mösyö Madeleine'i gözlerde iyice yüceltti ve soylular . sizden vazgeçemediği için yanı başınızda olması. karanlığın içinde. Her şeyi ondan almak -dininden merhametine kadar her şeyi. bir elbise hışırtısını bir kanat sesi gibi duymak. gerçek gibi yeniden ortaya çıkar. bulunmuş. ama taparcasına sevildiğini hisseder. İnsan ruhla okşanır. coşkuyla kendinizden geçerek dolup taşarsınız. bu şarkının merkezi olduğunuzu düşünmek. her dakika kendi çekici gücünüzü göstermek. Digne piskoposu 'Monsenyör Bienvenu. çıkışını. Bir kadının. size yardım eden bu tatlı zaafa sahip J olmak. Bu. Bu arada şunu da söyleyelim: Kör olmak ve sevilmek. "Mösyö Made-leine isterse bir sabah Laffitte'e gidip bir makbuz imzalar ve on dakika içinde iki ya da üç milyonunu alıp götürebilir.Gönül okşayıcı ve mahzundu. bu onun elidir. elle dokunula-bilen Tanrı. bir kızın. "bütün vaktini benim için harcadığına göre. Kadın sesinin sizi avutmakta kullanılan ve sizin için kaybolan evrenin yerini alan anlatılması imkânsız vurgu incelikleri. zengin. Maun eşyalarla basitçe döşenmiş bir odaydı. çapraz kaval kemikleri ve kuru kafalarla süslü olduğunu söylüyorlardı. bu karanlık verilmez! Melek ruh buradadır. Mösyö Madeleine ertesi gün -286siyahlar giyinmiş ve şapkasına matem şeridi taknuŞ olarak göründü. Bu sözler o kadar çok söyleniyordu ki. hep buradadır. bu paraların istendiği zaman anında çekilebilme özelliği bulunduğu kulaktan kulağa fısıldanıp duruyor. birkaç yıldan beri gözlerini kaybetmişti. onun gelişini. gidişini. eşyalar oldukça çirkindi. Ve bu." deniyordu. Şöminenin üzerinde duran ve gümüş gibi görünen -çünkü incelenmişlerdi-eski model iki şamdandan başka gözlerine çarpan hiçbir şey olmadı." dediler. şehrin yerel gazetesi tarafından yayımlandı. ama kibirli olmayan bir insan. Karşılığında bütün aydınlıkları verseler. Bundan da. Mösyö Madeleinein Yası 1821 yılı başlarında gazeteler. yüzün yokluğunda da düşünceyi görebilmek. bu onun ağzıdır. kendisine rağmen sevildiğinden insanın emin olmak. demek bütün yüreğiyle bana ait" diyebilmeniz. sevildiğinden emin olmaktır. tam yanı başınızda bir nefes duyarsınız. yaklaşık altı yüz otuz. Halk." Gülümsedi ve onları hemen 'mağaraya' götürdü.I netten ötekine geçmişti. 4. bir kız kardeşin. eksikliğini çektiği bir şey var mıdır? Hayır. Bu bir karanlıklar cennetidir. işte körlerde bu güven vardır. Çünkü sevgiye sahip -285olunca ışığı kaybetmek hiçbir şey değildir. Salonlarda "Digne piskoposu için yasa büründü. konuşmasını. girişini. el yordamıyla ruhu arar ve bulur. okşanmak demektir. esrarlı bir açılma gösterir. kendi ellerinizle İlahi Takdir'e dokunmak. Körün. Gazetelerin atladığı bir noktayı eklemek üzere burada şunu belirtelim ki. dünyanın karanlığı içinde bir varlığın sadakatini fark etmek. ama halinde memnunluk olmayan bir insan. Digne piskoposu öldüğünde. bir ağız alnınıza dokunur. denenmiş ruh bir kadındır. uzaklaşsa bile. onun saygıdeğer piskoposla bir akrabalığı olduğu sonucu çıkarıldı. Bir el size destek olur. işte o.

sonra sıra kötülüklere. adını soruyor ve para veriyordu. Javert şehre geldiğinde büyük fabrika-289tör servetini yapmış. şaşırmaz. Adı Javert'di ve polisti. insan türündeki her bireyin. bir anlık karşılaşmada bile. Alçaklık ve aşağılık hariç. gözden kayboluncaya kadar bakışlarıyla onu izlerdi. başını ağır ağır iki yana sallayarak üst dudağını alt dudağıyla itip burnuna kadar kaldırarak. Bazı polis memurlarının değişik bir yüz ifadeleri vardır ve bu ifade alçaklığa. başında kenarları eğik bir şapka taşıyan bir adam. Böylece. köpek-insan kediinsan'ın. Bütün yükselen kimseler için geçerli olan bir tür yasaya göre. ne zaman temizlenecek boru arayarak şehirden geçse. doğal bir yasanın kitabıydı. -istiridyeden kartala. Mösyö Madeleine şu cevabı verdi: "Evet. bir piskoposun akrabası olması muhtemel olan Mösyö Madeleine üzerindeki karantinayı kaldırmayı düşündü. Yalnız.kolayca kabul edilebilirdi. Montreuil-sur-mer'de 'Sayın Belediye Başkanı' sözü de öyle söylenir oldu. Ona duyulan sevgi ve saygı tam ve içten oldu ve 1821 yılına doğru öyle bir an geldi ki. ruhlarımızın görünen hayaletlerinden başka bir şey değildir. domuzdan kaplana kadar bütün hayvanların. Mösyö Madeleine bir sokaktan sessizce. gariptir ama. Madeleine'in ilk zamanlarını görmemişti. hayvanlar gölgeden ibaret olduklarından. Anlaşmazlıklara son veriyor. asla susmaz ve ken-288I dini inkâr etmez. Madeleine Ba-ba'nın bütün gayretine rağmen. o zamanlar Paris emniyet müdürü olan devlet bakanı Kont Angles'in sekreteri Mösyö Chabouillet'nin koruyuculuğuna borçluydu. zekânın bütün öğütlerine. öyle değil mi?" O. gençlerin de artan gülümsemelerinden bu terfii fark etmişti. adeta kandırılması ve şaşırtılması imkânsız bir içgüdü onu uyarıyor ve kuşkulandınyormuş gibi. daha sonra da acı alaylara geldi ve sonunda hepsi yok olup gitti. Ufuktaki Belirsiz Pırıltılar Zamanla. "Ama onun için yas tutmuyor musunuz?" diye sordu." "Herkesi kandırmış olsa bile beni kandıramaz. kimi insanlarda sanki gerçek bir hayvan içgüdüsü bulunmaktadır. belediye başkanı onu yanına çağırtıyor. ama ağırbaşlılığında neredeyse tehditkâr bir taraf bulunan bir kişiliği vardı. Bu anlamlı yüz buruşturma şöyle yorumlanabilirdi: "Acaba bu adam neyin nesi?" "Onu mutlaka bir yerlerde gördüm. Çoğu zaman. bir insan karakterini kesinlikle ötekinden ayırır. Mösyö Madeleine'e karşı önce kara çalmalar ve iftiralar atılmıştı. Kadın. emredicidir. tilki-insan aslan-insan'ın varlığını gizliden gizliye hisseder. tek bir kişi vardı ki. Bu neye yaradı ki? Oysa aksine. elinde kaim bir baston. o geçtikten sonra birdenbire geriye dönerek durur. Herkes kendi davası için onu hâkim yapıyordu. davaları önlüyor. hiç tereddüt etmez. bunlardan her birinin bulunduğu gerçeği. ondan ötekine geçerek. gözlerimizin önünde dolaşıp duran yansımalarından. Javert'de işte bu yüz ifadesi vardı. altı yedi yılda bütün ülkeye yayıldı. bu küçük kibarlar âleminin kıdemli hanımlarından biri. Şehrin küçücük eski dış mahallesi Saint-Germain. Tanrı onları bize. kollarını çaprazlama kavuşturarak. çünkü gençliğimde ailesinin yanında uşaktım. Hatta bazen bir insanda bu hayvanlardan birkaçı bulunur. -2875. Elli kilometrelik mesafeden Mösyö Madeleine'e fikir danışmaya geliyorlardı. düşmanları barıştırıyordu. Bir akşam." Dikkatleri çeken başka bir nokta da şuydu: Gezgin Savoyard çocuklardan biri. 1815'te Digne'de 'monsen-yör piskopos' sözü nasıl saygıdeğer bir vurguyla söyleniyor idiyse. Ama kentte ve çevresinde kendisini bu salgından mutlak biçimde sakınmasını bilen bir kişi. yaşlılığın verdiği merakla ona soracak oldu: "Sayın başkan. şehirden geçen çocuklar artmıştı. uzun boylu. bizim ruhlarımız birer gerçek olduğundan ve . Bütün içgüdüler gibi saf ve bozulmamış bütünlüğünü koruyan bu içgüdü antipatiler ve sempatiler yaratır. aşağılığa bulanmış bir otorite havasıyla karışmıştır. Tanrı onları kelimenin tam anlamıyla eğitilebilir olarak yaratmamıştır. Montreuil-sur-mer'de güç. insanoğlunun içinde. Hayvanlar bizim erdemlerimizin ve alçaklığımızın. Küçük Savoyard'lar bunu birbirlerine söylediklerinden. ama yararlı müfettişlik görevindeydi.âleminde ona birdenbire saygınlık kazandırdı. geçildiği zaman görenin zihnine takılan kişilerdendi. Öyle sanıyoruz ki ruhlar gözle görülebil-seydi. sevgiyle. Mösyö Madeleine de. Madeleine Baba artık Mösyö Madeleine olmuştu. aklın bütün yakıştırmalarına karşı vurdumduymazdır ve kederleri ne şekilde belirlenmiş olursa olsun. bu salgına karşı direniyordu. yanılnıazdır." dedi. düşünürlerin şöyle böyle fark ettikleri bir gerçek. yavaş yavaş yapılan bütün muhalefetler sona ermişti." Ağırbaşlı. herkesin hayır dualarını toplayarak geçerken. "Hayır hanımefendi. yaşlı hanımların artan reveranslarından. bizim düşünmemizi sağlamak için gösterir. Sanki ruhu. karanlığın içinde aydınlıktır. hayvanlar alemindeki türlerden birine tekabül ettiğini açık seçik görmemiz mümkün olurdu. Javert işgal ettiği bu mevkiiyi. Ona gösterilen saygı bir salgın gibi. Gerçekten de. Digne piskoposunun yeğenisiniz. kurşuni redingotlu.

topluma saldıranlarla. . redingotunun altında taşıdığı bastonu görünmüyordu. güldüğü zaman bir kaplandı. Aynı zamanda kendisinde bir çeşit eğilip bükülmezlik. yenlerinin içine giren elleri. burnun iki derin deliğinden ve bunlara doğru iki yanağından uzanan heybetli favorilerden ibaretti. Javert ciddi olduğunda bir buldog. kitaplardan nefret etmesine rağmen okurdu. bütün suçlar başkaldırmanın. bu kurt yavrusu köpeğe bir insan yüzü takın. erdemin verdiği gönül rahatlığıyla yapardı. Eline düşenin vay haline! Kürekten kaçan babası olsa yakalar. iki göz arasında bir öfke yıldızı gibi sürekli bir çatıklık." derken. acımasız bir pusu nöbeti. hâkim daima haklıdır. İnsan bu iki ormanla. kurallara mutlak riayet. boyunbağının içine dalan çenesi. kendisini acımasızca iki sınıfın da dışında tuttuğunu fark etmişti. bir ruhun içinden ne olursa olsun. aşın uçtaki gazeteleri yüksek kozmogoni konula-nyla süsleyip çeşnilendiren Joseph de Mais-293tre'in mistik ekolüne mensup kişiler. Bu adam. içinden çıktığı serseri milletine karşı açıklaması imkânsız bir kin ve nefretle kanşıyordu. basık bir burunla. sürgünden kaçan anası olsa ihbar ederdi. Bunlar elbette. Amansız bir görevdi bu. ana kurt bunu hemen öldü-rürmüş. "Memur -292I hata yapamaz. cinayet. bir dişi kurdun doğurduğu yavruları arasında bir köpek olurmuş. karanlık bakışlar. yoksa insan olmayan varlıklann önceki ve sonraki kişiliklerinin ne olduğu biçimindeki derin bir sorunu peşin bir hükme bağlamak iddiasında değil. gizli ben'i inkâr etme yetkisini kesinlikle vermez." derdi. "Bunların işi bitmiş. Bir burgu gibi bakardı. İyi bir sosyal eğitim ve yetiştirme. kendi yararlılığının bilincindeydi ve görevine inançla sarılmıştı. gerici görüşlüler gibi hem alttan alıcı hem de kibirliydi. iri ellerin ve dehşet verici kalın bir sopanın çıktığı görülürdü. İnsan ürünü olan yasaya sınırsız bir yetki ve yaptırım gücü ya da başka bir deyişle.önce dudakları birbirinden ayrılarak yalnız dişlerini değil. gözetleyen ve kaçan insanı ifade ediyordu. İstisna kabul etmez. keşişlik. Javert güldüğü zaman -ender ve korkunç bir şeydi bu. dünyadaki görünen hayatın sunduğu sınırlı görüş açısından söylenmesözler. Başbakanından korucusuna kadar devlette görevi olan herkese körü körüne. bunlardan hiçbir iyi şey beklenmez. dişetlerini de meydana çıkarmakta ve burnunun etrafında yabani bir hayvan burnu gibi geniş. bütün tutucu. büsbütün de cahil değildi. bu nedenle. öbür yandan. Ayrıca. sert. düşünüre. üzgün. Bütün hayatı şu iki sözcükten ibaretti: Gözünü açık tutmak ve gözaltında tutmak. Gerisi ise. uğursuz bir bakışın. kocası kürek mahkûmu olan falcı bir kadından hapishanede doğmuştu. vahşi bir dürüstlük. Stoacı karakterde. yassı. alnı kapatıp kaşların üzerine dökülen saçlar. Bir yandan. Başa-nlı oldu. Dünyanın doğruluktan dürüstlükten en uzak işine. Kötülüğün yasal eşiğini bir kere aşmış kimseleri de nefret ve tiksintiye boğardı. mutlak genelgeçerlilik isterdi. iki mağarayı ilk gördüğünde rahatsızlık hissediyordu. doğruyu sokmuştu. Spartalılann Spar-ta'yı anladıkları gibi anlamaktı. polisliği. otoriteye karşı gelmenin değişik biçimlerinden başka bir şey değildi. Büyüdüğünde toplumun dışında kaldığını düşündü ve tekrar topluma girememe korkusuyla umutsuzluğa düştü. Polis mesleğine girdi. Javert'in bütün kişiliği. ama aşın derecede abartarak. sert. Vidocq'un kişiliği içinde bir Brütüs. vahşi çizgiler belirmekteydi. O dönemde. Toplumun. İşte. dar bir alnın. Asturya köylülerinin inancına göre. çünkü öldürmezse bu yavru büyüdüğünde öbürlerini parçalayıp yermiş. Ja-vert'in bir sembol olduğunu söylemekten geri kalmazlardı. az kafatası. asayiş görevlisi Javert'in nasıl bir insan olduğunu anlatmamız kolaylaşır. karşınıza Javert çıkar. Bu çekinceyi koyduktan sonra bu konuyu geçelim. Tann zekâ. neredeyse kötü bir hale getirdiği iki duygudan ibaretti: Otoriteye saygı ve başkaldırmaktan nefret. Bu iki sınıf arasında seçim yapması gerekiyordu. Kırk yaşında müfettişti. Şimdi. o da komiserdi. başkaları rahip olduğu gibi. derin bir saygı ve inanç beslerdi. Ve bunu. perhiz ve mutlak eğlencesizlik durumunda yaşıyordu. çok basit ve zaman zaman çok iyi. Az önce Javert'e taktığımız şu insan yüzü sözünden neyi amaçladığımızı belirtelim: Javert'in insan yüzü. Zaten biraz tumturaklı olan konuşmasından bu belli oluyordu. dürüstlük hissediyor ve bu duygu onda. Bunlar.kendilerine özgü ayn bir sonlan bulunduğundan. iflah olmazlar. Ama sırası gelince bu karanlığın içinden. her insanın içinde Tann'nın yarattığı hayvan türlerinden birinin bulunduğu bir an için kabul edilecek olursa. soğuk mermer gibi bir polis. tehditkâr bir çenenin. soğuk ve delici. içerdiği yararlı şeyi bulup çıkarır. Onun gözünde hırsızlık. mahrumiyetlerle dolu bir hayatı. Şapkasının altında kaybolan alnı. ince. çok çene kemiği. birdenbire bir pusudan fırlar gibi köşeli. -291Gençliğinde güneydeki kürek mahkûmları arasında görev yapmıştı. iblisleri tespit etme gücü atfeden ve toplumun altına eski Yunanlıların cehennem ırmağı Styks'i yerleştiren aşırı düşünceli şahin kimselerin fikrini olduğu gibi paylaşırdı. toplumu koruyanlardı. Pek sık olmayan boş zamanlarında. kısık dudaklı korkunç bir ağız ve gaddarca buyurganlıktı. yani eğitilme imkânı vermiştir. Javert. yalnızlık. ciddi. Görünen ben. hayalci.

ihtiyar arabacının göğsünü sıkıştırıyordu. izini şaşırabilmesidir. Onu kurtarmak için arabayı alttan kaldırmaktan başka çare yoktu. görmüyor musunuz?" "Lanet olsun!" "Bakın. "Başka çare yok!" "Ama o zamana kadar iş işten geçecek! Araba gittikçe gömülüyor. Kaza anında çıkagelmiş olan Ja-vert. gizli gizli araştırdığı anlaşılıyordu. birini kriko getirmeye yollamıştı. kaybolmuş bir aile hakkında bazı bilgiler elde ettiğini söylüyordu. bir araba ile bir attan başka elinde bir şey kalmadığından o da yaşamak için arabacı olmuştu. Aranızda kuvvetli ve yürekli biri var mı? Beş altın Louis kazanır!" Kimse kımıldamadı.kendine konuşarak. kendisi mahvolurken bu basit işçinin zenginleştiğini görmüş ve bu durumu hazmedememiş. zekâdan daha üstün olurdu ve hayvanda insandan daha iyi bir bilgi ışığı bulunurdu." "Bir çeyrek saat mi!" diye haykırdı Madeleine. Javert'in ağzından kaçan bazı sözlerden. Flachot'ya. Madeleine buraya geldiğinde. İhtiyar Fauchelevent. Saygıyla yol açtılar. Yoksa. Bir önceki gün yağmur yağmış. Fauchelevent. sırtıyla onu kaldırabileceği kadar bir yer var. Fa-uchelevent Baba dedikleri yaşlı bir adam atı devrilen arabasının altında kalmıştı." dedi Madeleine. Halinden memnun olduğu zamanlar nefsine bir tutam enfiye ikram ederdi. Şüphe ve tahminlerle dolu bir çift göz. Mösyö Madeleine'e zarar vermek için her fırsatta elinden geleni yapmış. onu ne arıyor ne de ondan kaçınıyordu. Fauchelevent. ama sonunda iflas etmişti." dedi Madeleine. onun garip tavrı bir gün Mösyö Madeleine'i etkiler gibi oldu. araba her an biraz daha toprağa saplanıp." dedi. bazen üstü kapalı kelimelerle birisinin. Yaşlıydı. "arabanın altına birinin girip. ama umursamaz görünüyordu. onun insanlığa benzeyen tarafıydı. Javert'in suratı göründü mü de taş kesilirlerdi. Mösyö Madeleine'in doğal hali ve sakinliği belli ki Javert'i az da olsa zor durumda bırakıyordu. ¦^ Mösyö Madeleine. Bazı sözcükler fazla mutlak bir anlam ifade edebileceğinden. İsabetsiz bir çaba. soydan gelen ve içgüdü kadar iradenin de içinde yer aldığı bir merakla. eski köy noteri ve oldukça okumuş bir köylü olan Fauchelevent ticaret yapıyordu ve işler kötü gitmeye başlamıştı. ayağa kalka-mıyordu. Mösyö Madeleine geldi. yersiz bir sarsıntı adamcağızın işini bitirebilirdi. Yaşlı adam tekerlekler arasına sıkışmıştı. orada bir nalbant var. bir faydası olmadı. Yarım dakikaya kalmaz adamcağız oradan çıkarılır. ama yine de bir çeyrek saat ister. Düşme o kadar talihsizce olmuştu ki. Atın iki kalçası da kırılmıştı. Adalet Bakanlığı'nın yıllık istatistiklerinde serseriler faslında gösterilen bütün o güruhun umacı-sıydı. Daha Javert'in adını duyar duymaz neye uğradıklarını şaşırırlardı. zemin ıslanmıştı. "Yardım edin bana!" diye feryat ediyordu. Fauchelevent Baba Mösyö Madeleine bir sabah Montreuil-sur-mer'in kaldırmışız bir ara sokağından ge-295çiyordu. Onu çekip çıkarmak istedilerse de. Fauchelevent Baba acıyla inliyordu. 6. Kolayca anlaşılacağı gibi Javert. Ne var ki. Sanki tuttuğunu "sandığı ip kopmuştu.Dediğimiz gibi. Bir keresinde. Bakın nasıl bir olayla. kendi. hiçbir kötü alışkanlığı yoktu. Sonra bir kelime bile söylemeden üç gün düşünceli düşünceli durdu. "Bir çeyrek saat beklemek imkânsız. Beş dakika geçmeden kaburga kemiklerinin kırılacağı belliydi. insan denilen yaratıkta hata yapmamak diye bir şey olamaz ve içgüdünün bir özelliği de karışıklığa düşebilmesi. Javert'e bir tek soru bile sormadı. "Sanırım yakaladım!" dedi. Herkese olduğu gibi. Mösyö Madeleine sonunda bunun farkına varmıştı. farkında de-294ğilmişçesine tahammül ediyordu. "On Louis. Bir gürültü duydu ve az ileride bir kalabalığın toplandığını görüp oraya gitti. "Ne zaman getirirler?" "En yakın yere gittiler. "Şu yaşlıyı kurtaracak hayırsever biri yok mu?" -296Mösyö Madeleine. Bir şeyler bilir gibi görünüyor. Derken. Bu da. Mösyö Madeleine'in üzerine dikilmiş bir çift gözdü. Javert'e de sükûnet ve iyilikle davranıyordu. bakman köylülere. . acemice bir yardım. Javert. gerekli bir düzeltme olarak şunu da belirtelim ki. İşte böyle bir kişiydi bu müthiş adam." diye cevap verdi bir köylü. oradakilere döndü: "Kriko var mı?" "Getirmeye gittiler. aracın bütün ağırlığı göğsüne biniyordu. çoluk çocuğu da yoktu. bu sıkıcı ve adeta ağırlığı hissedilen bakışa. Arabanın yükü oldukça ağırdı. o tarihte Mösyö Madeleine'e hâlâ düşmanlık besleyen ender insanlardandı. Madeleine Baba'nın başka yerlerde daha önce bırakmış olabileceği bütün izleri. yolunu.

Elbiseleri yırtılmış. Fauchelevent. "Çabuk olun! Yardım edin!" Son bir çaba sarf eden Madeleine'di bu. Bu arada araba ağır ağır yere gömülmeye devam ediyordu. İhtiyar. Tekerlekler yere gittikçe gömülmüş. "İyi Tann. Ter içinde olmasına rağmen yüzü sapsanydı. o da sürekli dikkatle ona bakıyordu. söylediği her kelimenin üzerine basarak. 7. bir buldog. efendisinin elbiseleri altında bir kurdun kokusunu aldığı zaman nasıl ürperirse. dizlerini öpüyor." "Ya!" dedi Madeleine. Javert yeniden konuştu: "Ömrümde krikonun yerini alabilecek bir tek adam tanıdım. Saint-Antoine Mahallesi'ndeki bir kadınlar manastırına bahçıvan olarak yerleştirdi. nefes alamıyorum! Kaburgalarım kınlıyor! Bir kriko! Bir şey! Ah!" Madeleine çevresine bakındı: "Demek yirmi Louis kazanıp." diye bir ses duyuldu. "Mösyö Madeleine. ona.Herkes yere bakıyordu. Hazır bulunanların soluklan kesilmişti. Mösyö Madeleine döndü. hem sonra ezilme tehlikesi de var!" "Hadi bakalım. İçlerinden biri mırıldandı. O andan itibaren Mösyö Madeleine'le karşılaşmaktan elinden geldiğince kaçındı. Ona seslendiler. kendisine mutlak yetki veren başkanlık kemerini kuşanmış olarak ilk gördüğünde. çamur içinde kalmıştı. Ancak. "Toulon kürek hapishanesinde. Birden koca kitlenin sarsıldığı görüldü. komodinin üzerinde bin franklık bir banknotla." diyordu. "Madeleine Baba! Çıkın oradan!" İhtiyar Fauchelevent bile "Mösyö Madeleine! Gidin! Görüyorsunuz' işte. ardından hareketsiz duran köylülere baktı ve acı acı gülümsedi. Javert devam etti: "Böyle bir arabayı sırtında kaldırabilmek için müthiş güçlü olmak gerekir." dedi. Fauchelevent Baba hırlıyor." "Ah! İşte eziliyorum!" diye haykırdı ihtiyar. Geldiğini fark etmemişti. Madeleine doğruldu. Korkunç bir gerilim ve sessizlik anı yaşandı. Javert. Ihepsine güç ve cesaret vermişti." Araba kırılmış. at ölmüştü. inliyordu: "Boğuluyorum. fabrikasının olduğu binada işçileri için kurduğu ve iki hayırsever rahibenin yönettiği revire kaldırttı. tekerlekler ya-n yarıya çamurdan çıkmıştı. Mösyö Madeleine. bu zavallı ihtiyarın hayatını kurtarmak isteyen kimse yok. Ertesi sabah ihtiyar. kayıtsız bir tavırla ama gözlerini Madeleine'den ayırmadan ekledi: "Bir forsaydı. öyle ürperdi. Javert. Hemen koşuştular. hayırsever rahibelerin ve kendi mahalle papazının tavsiyesiyle adamcağızı Paris'te. Boğuk bir sesin haykırdığı duyuldu. Javert'in hâlâ üstüne dikilmiş olan atmaca gibi bakışlarıyla karşılaştı. Madeleine cevap vermedi. -299Onun yüzünde ise mutlu ve semavi bir ıstırap ifadesi vardı. Yirmi kol birden arabayı kaldırdı ve ihtiyar Fauchelevent kurtuldu. Madeleine Baba'nın kendi el yazısıyla yazdığı şu pusulayı buldu: "Arabanızla atınızı satın alıyorum. görevinin gerektirdiği ve belediye başkanıyla birlikte bulunmamazlık edemediği zamanlar onunla konuşuyor ve konuşurken derin bir saygı gösteriyordu. ölüm kaçınılmaz! Bırakın beni! Siz de ezileceksiniz!" dedi. Bu müthiş ağırlık altında hemen hemen dümdüz yere uzanmış olan Madeleine'in ağırlığı sırtlayabilmek için iki kez dizlerini dirseklerine doğru çekip biraz yükselmeye çalıştığı görüldü. ama dizi sakat kaldı. araba yavaş yavaş kalkıyordu. Madeleine Baba onu. öyle mi?" Oradakilerden hiçbiri kıpırdamadı. Mösyö Madeleine'i. Paris'te Bahçıvan Oluyor Fauchelevent'in bu kaza sonucunda dizka-pak kemiği çıkmıştı." diye tekrarladı Madeleine. Javert'i tanıdı. "yirmi Louis." -297Yine sessizlik. "Eksik olan iyi niyetleri değil. Herkes ağlıyordu. Bu olaydan bir süre sonra Mösyö Madeleine belediye başkanı olarak atandı. Fauchelevent iyileşti." Sonra dikkatle Mösyö Madeleine'e bakıp." Madeleine sapsarı kesildi. Madeleine'in arabanın altından çıkması artık hemen hemen imkânsız bir hale gelmişti. Madeleine Baba'nın Montreuil-sur-mer'de -300- . o da bir kürek mahkûmuydu. ömrümde bu işi yapacak bir tek kişi tanıdım. Sonra tek kelime söylemeden yere diz çöktü ve toplananlar ne olduğunu bile anlayamadan arabanın altına girdi. Madeleine titredi. Sakin bir bakışla gözlerini Javert'e dikti. "İblis gibi kuvvetli olmak gerekiyor. Birinin fedakârlığı. -298Madeleine başını kaldırdı.

yarattığı bu refahın, yukarıda belirttiğimiz gibi gözle görülebilen işaretlerinden başka, bir de görülemeyen, ama en az o kadar önemli olan başka bir belirtisi daha vardı. Hiçbir zaman yanıltmayan bir belirtiydi bu: Halkın sıkıntıda olduğu, işlerin kesatlaştığı, ticaretin bütün bütün durduğu zamanlarda, vergi mükellefi parasızlıktan ötürü ya vergisini vermek istemez ya da vergisini vaktinde ödeyemez, süreleri geçirir, devlet de bu nedenle vergi tahsil masrafı olarak çok para harcar. Oysa, iş bol, ülkede mutluluk ve refah olduğu zaman, vergiler kolayca ödenir ve devletin vergi tahsil masrafı az olur. Halkın sefaletiyle zenginliğinin şaşmaz bir termometresi vardır denilebilir: Vergi toplama masrafları. Yedi sene içinde Montreuil-sur-mer idari bölgesinde vergi tahsil masrafları dörtte üç oranında azalmıştı. Bu nedenle, o zamanlar Maliye Bakanı olan Mösyö de Villele, bütün öbür bölgeler arasında örnek bölge olarak burasını gösteriyordu. İşte Fantine geri döndüğünde şehrin durumu böyleydi. Kimse Fantine'i hatırlamıyordu. Bereket versin, Mösyö Madeleine'in fabrikası bir dost yüzüydü. Oraya başvurdu ve kadınlar atölyesine alındı. Fantine için bu yepyeni bir meslekti, pek becerikli olmadığı için günlük kazancı azdı; ama bu ona yine de yetiyordu, sorun hallolmuştu; hayatını kazanıyordu. 8. Madam Victurnien Ahlak Uğruna Otuz Beş Frank Harcıyor Fantine, hayatını kazandığını görünce bir an sevince kapıldı. Kendi emeğiyle, namusuy-301la yaşamak, Tann'nın en büyük lütfuydu. Çalışma zevkine gerçekten yeniden kavuştu. Bir ayna satın aldı, gençliğini, güzel saçlarını, güzel dişlerini seyretmek onu sevindirdi; pek çok şeyi unuttu, yalnızca Cosette'i, gelecekte olması mümkün şeyleri düşündü ve mutlu oldu. Küçük bir oda tuttu ve emeği karşılığında borçlanarak döşedi; düzensiz yaşama alışkanlıklarının bir kalıntısıydı. Evli olduğunu söyleyemediğinden, daha önce belirttiğimiz gibi, küçük kızından söz etmekten kaçınmıştı. Bu sıralar, yani başlangıçta gördüğümüz gibi, Thenardier'lerin ücretini hiç aksatmadan ödüyordu. Yazı diye imzasını atmaktan başka bir şey bilmediğinden, onlara gönderdiği mektupları bir dilekçeciye yazdırmak zorunda kalıyordu. Sık sık mektup yolluyordu. Bunun farkına varıldı. Kadınlar atölyesinde alttan alta Fantine'in "mektuplar yazdığı" ve "birtakım durumları olduğu" söylenmeye başladı. İnsanların üzerlerine vazife olmayan şeylere uğraşması, onları gözetlemesi kadar densiz bir şey yoktur. "Şu adam niçin hep akşam karanlığında geliyor? Niçin falanca perşembeleri anahtarını kilide hiç sokmuyor? Niçin hep dar sokaklardan yürümeyi tercih ediyor? Niçin kadın her zaman arabadan eve gelmeden önce iniyor? Niçin kâğıt kutusu dolu olduğu halde desteyle mektup kâğıdı aldırıyor?" vb. Bu türden, sonucunda hiçbir maddi çıkar bulunmayan, daha çok manevi bir yanı bulunan bilmeceleri çözebilmek için hiç -302çekinmeden, on tane hayır işine gerekenden daha çok para ve daha çok zaman harcar, daha çok zahmete girerler; hem de boş yere, zevk için, meraklarının karşılığında da yine meraktan başka bir şey elde etmeden. Filan adamı ya da falan kadını günlerce takip ederler. Sokak köşelerinde, kapı altlarında, geceleri soğukta, yağmurda nöbet tutarlar, memurlara rüşvet verirler, arabacıları, uşakları sarhoş ederler, bir oda hizmetçisine para verir, bir kapıcıyı satın alırlar. Niçin? Hiç uğruna. Sırf görmek, öğrenmek hırsı uğruna. Sırf dilini kaşımak hevesi uğruna. Ve çoğu zaman da bu sırların bilinmesi ve yayınlanması, bu muammaların gün ışığına çıkması, felâketlere, düellolara, iflaslara, ailelerin yıkımına, hayatların mahvına yol açar. Hiçbir kârı olmadan, sırf içgüdüyle 'her şeyi keşfedenler' ise olup bitenleri büyük bir hazla seyrederler. Ne hazin bir şey! Bazıları sadece konuşma ihtiyacından kötülük yaparlar. Salon konuşmaları ve sohbetleri, bekleme odası gevezelikleri odunu çabucak tüketen ocaklara benzer; pek çok yakacağa ihtiyaçları vardır; yakacak da komşularıdır. Fantine'i işte böyle gözlüyorlardı. Birçoğu da onun san saçlarını, beyaz dişlerini kıskanıyordu. Atölyede, öbür kadınların ve kızların arasında sık sık arkasına dönüp gözünün yaşını sildiğini fark ettiler. Çocuğunu düşündüğü anlardı bunlar, belki de sevmiş olduğu adamı... Geçmişteki karanlık bağların koparılması ağrılı bir iştir. -303Hep aynı adrese, ayda en az iki defa mektup yazdığını ve mektup ücretlerini peşin ödediğini tespit ettiler ve adresi elde etmeyi başardılar. Mösyö Thenardier, hancı, Mont-fermeil. Dilekçe yazan adamı meyhanede bülbül gibi şakıttılar; sır küpünü boşaltmadan midesini kırmızı şarapla dolduramayan ihtiyar bir adamcağızdı bu. Sözün kısası, Fanti-ne'in bir çocuğu olduğunu öğrendiler. "O türlü kızlardan biriydi demek." Dedikodu kumkuması kadınlardan biri, Montfermeil'e kadar gidip Thenardier ile konuştu ve dönüşünde şöyle dedi: "Otuz beş frankım gitti, ama gerçeği de öğrendim. Çocuğu gördüm!" Bu işi yapan dedikodu kumkuması, Madam Victurnien adında mitolojinin yılan saçlı bir ucubesi, elâlemin gönüllü namus bekçisi ve kapıcısıydı. Madam Victurnien elli altı yaşındaydı, çirkinlik maskesiyle birlikte bir de yaşlılık maskesi taşıyordu. Titrek sesliydi ve kafası da esintiliydi. Bu yaşlı kadının da bir gençliği olmuştu. Şaşılacak şey! Gençliğinde, 93'te, manastırdan kırmızı külahla kaçan ve Bernardinler'den Jakoben'lere geçen bir keşişle evlenmişti. Kuru, hırçın, şirret, sivri, dikenli, adeta zehir kusan biriydi. Ona iyice hükmetmiş,

ezmiş ve sonra da kaçarak onu dul bırakmış olan keşişi hiç aklından çıkarmazdı. Kaçan keşişin, cüppesini buruşturup üstüne attığı bir ısırgan otuydu. Restorasyon devrinde dindar kesilmişti, hem de öylesine ki, sonunda rahipler onu keşişi konusunda bağışlamışlardı. Büyük bir tantanayla dini bir cemaate bırakmak için vasiyet ettiği -304küçük bir mülkü vardı. Araş Piskoposluğu tarafından hayli saygı görmekteydi. İşte, Montfermeil'e gidip, dönüşünde, "Çocuğu gördüm," diyen Madam Victurnien buydu. Bütün bunlar zaman aldı. Fantine fabrikaya gireli bir yıldan fazla oluyordu ki, bir sabah atölyenin gözcüsü ona, belediye başkanı adına elli frank vererek artık atölye işçilerinden olmadığını söyledi ve yine belediye başkanı adına şehirden ayrılması gerektiğini tavsiye etti. Bu, tam da Thenardier'lerin yedi yerine on iki frank istedikten sonra, şimdi de on iki yerine on beş frank istemeye başladıkları aya rastlıyordu. Fantine perişan olmuştu. BuradarTgitmesine imkân yoktu, çünkü kira ve eşya borcu vardı. Elli frank bu borcu ödemesine yetmezdi. Dili dolaşarak birkaç rica kelimesi mırıldandı. Gözcü kadın, derhal atölyeden çıkmasını söyledi. Fantine zaten işinin ehli bir işçi değildi. Umutsuzluktan çok, utançtan ezilmiş bir halde atölyeden ayrılıp odasına döndü. Demek suçunu artık herkes biliyordu! Kendinde tek kelime söyleyecek kuvvet bulamıyordu. Belediye başkanını görmesini tavsiye ettiler; ama o cesaret edemedi. Zaten belediye başkanı ona elli frank vermişti, iyi bir insandı ama başından gitmesini istiyordu, çünkü dürüst bir insandı. Bu karara boyun eğdi. 9. Madam Victurnien'in Başarısı Keşişin dul karısı böylece bir işe yaramış oluyordu. Mösyö Madeleine'e gelince, olup bitenler-305|^| den hiç haberi yoktu. Bu, rastlantıyla bir araya gelen olayların bir cilvesidir, hayat ne yazık ki böyle olaylarla doludur. Mösyö Madele-ine, kadınlar atölyesine hiç girmezdi. Bu atölyenin başına daha önce mahalle papazının yanında çalışan yaşlı bir kızı koymuştu. Bu kadına güveni sonsuzdu. Gerçekten de saygıdeğer, disiplinli, adil, dürüst, verme konusunda hayırseverlik duygularıyla dolu biriydi. Ama anlayış göstermek ve bağışlamaktan yana hayırseverlik duygulan aynı derecede gelişmemişti. Mösyö Madeleine her şeyi güvenle ona bırakmıştı. En iyi insanlar çoğu zaman otoritelerini başkalarına devretmek zorunda kalırlar. İşte kadın, kendisine verilen bu tam yetkiye dayanarak ve iyi bir şey yaptığına inanarak kendi başına Fantine'in davasının hazırlığını yapmış, hâkim gibi yargılamış, mahkûm etmiş ve mahkûmiyet kararını yerine getirmişti. Elli franka gelince, bunu da Mösyö Made-leine'in sadaka ve işçilere yardım için ona emanet ettiği ve hesabını vermekle yükümlü olmadığı bir miktar paradan ödemişti. Fantine hizmetçilik yapmak istedi. Ev ev dolaşıp iş aradı. Hiç kimse onu istemedi. Şehirden de ayrılamamıştı. Eşyaları için -ama ne eşyalar!- çünkü borçlu olduğu satıcı ona, "Giderseniz, sizi hırsız diye yakalatırım," demişti. Kira borcu olduğu ev sahibi de şöyle demişti, "Gençsiniz, güzelsiniz, ödeyebilirsiniz." Elli frankı ev sahibiyle satıcı arasında bölüştürdü, eşyanın dörtte üçünü satıcıya geri verip, ancak pek gerekli olanları alıkoydu -306ve işsiz güçsüz, gelirsiz, sadece yatacak bir yatak ve yaklaşık yüz frank tutarında bir borçla ortada kalakaldı. Garnizondaki askerler için kalın gömlekler dikmeye başladı. Günde ancak on iki metelik kazanıyor, kızının bakımı ise günde on meteliğe mal oluyordu. İşte, Thenardier'lere ödemelerini aksatmaya başlaması bugünlere rastlıyordu. Akşamları eve döndüğünde mumunu onun için yakan yaşlı bir kadın, ona sefalet içinde yaşama sanatını öğretti. Azla yaşamanın gerisinde, hiçle yaşamak bulunur. Bunlar iki odadır; birincisi loş, karanlık, ikincisi zifiri karanlıktır. •* Fantine, kışın ateşten nasıl tamamıyla vazgeçilebileceğini, iki günde bir çeyrek metelik dan yiyen bir kuşa nasıl veda edilebileceğini, eteklikten yatak örtüsü, yatak örtüsünden de eteklik yapmanın yollarını, karşı pencerenin ışığında yemek yiyerek nasıl daha az mum harcanacağını öğrendi. Yoksulluk ve dürüstlük içinde ihtiyarlayan bazı zayıf varlıkların bir metelikle neler elde edebildiğini kimseler bilemez. Sonunda bu üstün bir yetenek olur. Fantine bu yüce yeteneği edindi ve biraz cesaret buldu. O günlerde bir komşusuna şöyle diyordu: "Adam sende! Kendi kendime diyorum ki, sadece beş saat uyuyup, geri kalan zamanda dikiş dikersem nasıl olsa ekmeğimi kazanırım. Hem sonra, insan üzüntülüyken az yiyor. Eh! Bir yandan biraz ekmek diğer yandan acılarla beslenirim." -307Bu ıstıraplı günlerinde küçük kızının yanında olması büyük bir mutluluk olacaktı. Onu getirtmeyi düşündü. Ne var ki bu yoksulluğu onunla paylaşmak zorunda kalacaktı! Hem sonra Thenardier'lere borcu vardı! Onu nasıl ödeyecekti ki! Ya yolculuk! Onun masrafını nasıl öderdi?

Fantine'e yoksulluk içinde yaşama dersleri diyebileceğimiz öğütleri veren kişi Margue-rite adında yaşlı, dindar bir kadındı; yoksuldu ve yoksullara karşı yardımseverdi, hatta zenginler için de öyleydi, Marguerite diye imzasını atabilecek kadar yazmayı biliyor ve Tann'ya inanıyordu; buysa bir bilimdir. Aşağı tabakanın oturduğu yerlerde bu erdemlerden çok fazla vardır; bir gün yukarlar-da da olacaktır. Bu hayatın bir de yarını var. İlk zamanlar Fantine öylesine utanç duymuştu ki, dışarı çıkmaya bile cesaret edememişti. Sokaktayken insanların arkasından dönüp baktıklarını ve parmaklanyla kendisini gösterdiklerini tahmin ediyordu. Herkes ona bakıyor, ama kimse selam vermiyordu. Gelip geçenlerin acı, soğuk bir tavırla aşağılamaları dondurucu bir kış rüzgârı gibi etine ve ruhuna işliyordu. Küçük şehirlerde talihsiz bir kadın, herkesin acı alayları ve merakıyla karşı karşıya çırılçıplak kalmış gibidir. Paris'te ise sizi kimse tanımaz ve bu, karanlık bir elbise yerine geçer. Ah! Paris'e gitmeyi ne kadar isterdi! Ama imkânsızdı. Yoksulluğa alıştığı gibi hor görülmeye de alışması gerekiyordu. Yavaş yavaş -308karannı verdi. İki üç ay sonra, utancından sil-lcindi, hiçbir şey olmamış gibi yine sokağa çıkmaya başladı. "Umurumda değil," diyordu. Başı yukarıda, sokaklarda dudaklarında acı bir gülümsemeyle dolaştı; sonunda küstahlaşmaya başladığını hissetti. Madam Victurnien bazen penceresinden onun geçtiğini görüyor, kendi sayesinde 'layık olduğu yere konulan bir mahlûkun' çektiği acıyı görüyor ve kendi kendisini kutluyordu. Kötülerin mutluluğu da kara bir mutluluktur. Aşın çalışma Fantine'i yoruyordu; kısa, kuru öksürüğü artmıştı. Komşusu Margueri-te'e bazen, "Şu ellerimi bir tutun bakın, ne kadar sıcak!" diyordu. Buna rağmen, sabahlan eski bir kınk tarakla, bükülmemiş ham ipek gibi akıp dökülen güzel saçlarını tararken, bir an için mutlu bir cazibeye bürünüyordu. 10. Başarıların Devamı Kışın sonlarına doğru işinden atılmıştı, yaz geçti ve yine kış geldi. Kısa günler; az iş. Kışın ne sıcak var, ne ışık var, ne öğle var, akşamlar sabaha bitişik, sis, alacakaranlık, pencere kurşuni renkte, dışarısı iyi görünmüyor. Gökyüzü bir bodrum penceresi. Bütünüyle bir mahzen. Güneş bir yoksula benziyor. Korkunç mevsim! Kış gökyüzünün suyunu, insanın kalbini taşa çeviriyor ve alacaklılar Fantine'in peşini bırakmıyorlardı. Kazancı çok azdı. Borçlan artmıştı. Paralarını düzenli bir şekilde alamayan Thenardi-er'ler durmadan mektup yazıyorlardı. Bu -309mektupların içindekiler onu acılara gömüyor, posta ücreti ise yıkıyordu. Bir gün küçük Co-sette'in soğuklarda çıplak kaldığını, yünlü bir etekliğe ihtiyacı olduğunu, bunun için hiç değilse annenin on frank göndermesi gerektiğini yazdılar. Mektubu alınca kâğıdı bütün gün avucunda buruşturup durdu. Akşam olunca, sokağın köşesindeki berber dükkânından içeri girdi, saçlarını tutan tarağı çıkardı. Nefis san saçları kalçalarına kadar döküldü. "Ne güzel saç bunlar!" diye haykırdı berber. Fantine, "Bunlar için bana ne verirsiniz?" dedi. "On frank." "Kesin." Örme bir eteklik alıp, Thenardier'lere gönderdi. Bu eteklik Thenardier'leri öfkeden deli etti. Onların istediği paraydı. Etekliği kızları Eponine'e giydirdiler. Zavallı tarlakuşu titremeye devam etti. Fantine, "Yavrum artık üşümeyecek. Onu saçlarımla giydirdim," diye düşündü. Kırpılmış başını saklayan küçük yuvarlak kenar-lıksız şapkalar giyiyordu; bunlarla bile hâlâ güzeldi. Fantine'in yüreğinde karanlık duygular çatışmaya başlamıştı. Artık başını saçlarıyla süsleyemediğini görünce, çevresindeki her şeyden nefret etmeye başladı. Uzun zaman o da herkes gibi Madeleine Baba'ya büyük saygı duymuştu. Ama, onu işten kovan ve felaketine neden olan kişinin o olduğunu kendi kendine tek-310rarlaya tekrarlaya, Madeleine Baba'dan -özellikle ondan- nefret eder oldu. Fabrikanın önünden, işçilerin kapıda oldukları saatlerde geçtiğinde yalandan güler, şarkı söyler gibi yapardı. Onun böyle gülüp, şarkı söylediğini gören yaşlı işçi bir kadın bir keresinde, "İşte, sonu kötüye giden bir kız," dedi. Yüreği öfke dolu olduğu için, çevresine meydan okumak üzere karşısına ilk çıkan sevmediği bir adamı dost edindi. Sefil herifin biri, bir tür çalgıcı dilenci, sefih bir aylaktı bu; onu dövüyordu. Sonunda, Fantine nasıl onu tiksinerek tuttuysa, o da Fantine'i öyle tiksinerek bıraktı.

Çocuğunu taparcasına seviyordu. Aşağılara düştüğü, çevresindeki her şey büsbütün karardığı ölçüde, bu küçük tatlı melek, ruhunun derinliklerinde daha çok parlıyordu. Kendi kendine, "Zengin olduğum zaman Cosette'imi yanıma alacağım," diyor, gülüyordu. Öksürük yakasını bırakmaz olmuştu, sürekli sırtı terliyordu. Bir gün Thenardier'lerden şöyle bir mektup aldı: "Cosette, bulaşıcı bir hastalığa yakalandı. Adına ter humması diyorlar. Bazı pahalı ilaçlar gerekiyor. Bu da bizim için yıkım oluyor, parasını ödeyemeyeceğiz. Sekiz güne kadar bize kırk frank gönderemediğiniz takdirde, küçük ölecek." Fantine, kahkahalarla gülmeye başladı ve ihtiyar komşusuna, "Ah! İyi insanlar doğrusu! Kırk frank ha! Demek bu kadarcık! Ama bu iki Napoleon eder! Nereden bulacağımı hiç -311düşünüyorlar mı? Bu köylüler de ne ahmak şey!" dedi. Ama yine de merdivenin aydınlık pencerelerinden birine gidip, mektubu bir daha okudu. Sonra merdivenden indi, koşarak, zıplayarak ve bir yandan da gülerek dışarı çıktı. Ona rastlayanlardan biri, "Neden bu kadar neşelisiniz?" diye sordu. Fantine, "Köydeki adamlar bana saçma sapan bir şey yazmışlar. Kırk frank istiyorlar. Köylü milleti işte, ne olacak!" diye cevap verdi. Meydandan geçerken, acayip bir arabanın etrafında toplanmış insanlar gördü. Arabanın üstünde kırmızılar giyinmiş bir adam, ayakta diller döküyordu. Turneye çıkmış, panayır soytarısı seyyar bir dişçiydi. Halka macunlar, tozlar, iksirler satıyordu. Fantine de topluluğa katıldı ve içinde tam ayaktakımına özgü özentili sözcüklerin yer aldığı bu tumturaklı lakırdı kalabalığına herkes gibi o da gülmeye başladı. Diş sökücü, bu güzel kızın güldüğünü gördü ve birden seslendi, "Siz, orada gülen kız, dişleriniz pek güzel. İki paletinizi bana satarsanız, her biri için bir Napoleon veririm." "Paletlerim de ne demek oluyor?" diye sordu Fantine. Dişçi, "Paletler, öndeki dişlerdir, üstteki ikisi," diye cevap verdi. "Ne korkunç şey!" diye haykırdı Fantine. Orada bulunan dişsiz yaşlı bir kadın, "İki Napoleon ha!" diye homurdandı. "Ne şanslı bir kız!" Fantine kaçtı. Kaçarken de arkasından -312bağıran adamın boğuk sesini duymamak için ^ulaklarını tıkıyordu; "İyi düşünün güzelim! İki Napoleon işe yarayabilir. Gönlünüz dilerse bu akşam Tillac d'argent Hanı'na gelin, beni orada bulursunuz." Fantine eve döndü, öfke içindeydi, olanları iyi komşusu Marguerite'e anlattı: "Aklınız alıyor mu bunu? Ne iğrenç adam değil mi? Nasıl oluyor da böyle adamların dolaşmasına izin veriyorlar? İki ön dişimi sökecekmiş! Ama o zaman korkunç bir şey olurum! Hadi saçlar yeniden çıkar, ama dişler! Ah! Canavar adam! Beşinci kattan kendimi baş aşağı kaldırıma atmayı tercih ederim! Bu akşam bana Tillac d'argent'da olacağını söyledi." ' "Peki, ne veriyordu?" diye sordu Marguerite. "İki Napoleon." "Kırk frank eder." "Evet," dedi Fantine, "kırk frank eder." Düşünceye daldı, işine koyuldu. Bir çeyrek saat sonra, dikişini bıraktı, merdivene gidip, Thenardier'lerin mektubunu bir kere daha okudu. Geri döndüğünde, yanı başında çalışan Marguerite'e, "Kuzum, nedir bu ter humması? Biliyor musunuz?" diye sordu. "Evet," diye cevap verdi yaşlı kız, "bir hastalıktır." "Çok mu ilaç ister?" "Ooo! Korkunç ilaçlar." "Bu hastalık insanın neresinde olur?" "Ne bileyim, öyle bir hastalık işte." "Çocuklarda mı görülüyor?" "En çok çocuklarda." -313"Öldürür mü?" "Elbette," dedi Marguerite. Fantine dışarı çıktı, mektubu bir kere daha okumak için merdivene gitti. Akşam aşağıya indi, hanların olduğu Paris Sokağı'na doğru gittiğini gördüler. Fantine'le Marguerite sürekli birlikte çalışıyorlar, böylece iki yerine bir tek mum yakmış oluyorlardı. Bu nedenle, Marguerite ertesi sabah gün doğmadan Fantine'in odasına girdiğinde onu yatağında solgun ve soğuktan buz kesmiş buldu. Uyumamıştı. Başlığı dizlerinin üstüne düşmüştü. Mum bütün gece yanmış, neredeyse tükenmek üzereydi. Bu müthiş karışıklık karşısında donakalan Marguerite eşikte durup bağırdı: "Aman Tanrım! Mum yanmış, bitmiş! Kesinlikle olağanüstü bir şeyler oldu."

Sonra, saçsız başını ona doğru çeviren Fantine'e baktı. Dünden beri adeta on yaş ihtiyarlamış ti. "İsa aşkına!" dedi Marguerite, "neyiniz var Fantine?" Fantine, "Bir şeyim yok," diye cevap verdi. 'Tam aksine. Yavrum yardımsız kalıp, o korkunç hastalıktan artık ölmeyecek. Mutluyum." Böyle derken, yaşlı kıza masanın üstünde parlayan iki Napoleon'u gösteriyordu. "Aman Tanrım!" dedi Marguerite. "Bu bir servet! Bu altınları nereden buldun?" "Buldum işte," diye Fantine cevap verdi. Bunu derken gülümsedi. Mum ışığı yüzü-314nü aydınlatıyordu. Bu, kanlı bir gülümsemeydi. Kırmızımsı bir tükrük dudaklarının kenarını kirletiyordu, ağzında da kara bir delik vardı. İki diş çekilmişti. Kırk frankı Montfermeil'e yolladı. Aslında bu para sızdırmak için Thenardier'-lerin bir oyunuydu. Cosette hasta filan değildi. Fantine aynasını pencereden fırlattı. Uzun zamandır ikinci kattaki küçük odasını bırakıp çatının altında, kapısı mandalla kapanan bir tavan arası bölmesine taşınmıştı. Dip tarafında, tavanı döşemeyle açı yapan ve her an insanın başını çarptığı izbelerden biriydi. Burada oturan bir yoksul, odâs'ının bir ucuna, tıpkı kaderinin ucuna olduğu gibi, ancak belini iyice bükerek varabilirdi. Fantine'in artık karyolası yoktu. Kala kala yorgan dediği bir pırtıyla, bir yer yatağı, bir de hasırı dökülmüş bir sandalye kalmıştı. Daha önceleri baktığı bir gül fidanını bir köşede unutmuş, o da kuruyup gitmişti. Öbür köşede su koyduğu bir yağ kabı duruyordu. Su kışın donuyor ve kabın içindeki buz daireleri suyun farklı şekillerini uzun süre gösterip duruyordu. Utanma duygusunu kaybetmişti, zarafetini de kaybetti. Bu, son belirtiydi. Dışarı kirli başlıklarla çıkıyordu. Ya vakti olmadığından ya da umursamazlıktan çamaşırlarını artık onarmaz olmuştu. Çoraplarının topukları aşındıkça ayakkabılarının içine çekiyordu. Böyle yaptığı, çoraplanndaki bazı dikine kırışıklıklardan anlaşılıyordu. Yıpranmış eski korsesini pamuklu -315bezlerle yamıyor, bunlar da en küçük bir hareketle yırtılıyorlardı. Alacaklılar, durmadan 'sahneler' yaratıyor, onu bir an bile rahat bırakmıyorlardı. Sokakta yolunu kesiyor, merdivenlerde karşısına dikiliyorlardı. Birçok geceyi ağlayarak, düşünerek geçiriyordu. Gözleri do-nuklaşmıştı, sol küreğinin üstünde omzunda devamlı bir ağn vardı. Çok öksürüyordu. Ma-deleine Baba'ya derin bir kin besliyor, halinden şikâyet etmiyordu. Günde on yedi saat dikiş dikiyordu. Ama mahkûmları düşük ücretle çalıştıran müteahhitlerden biri, birdenbire fiyatları kırdı ve dışardan iş alan işçilerin gündeliği dokuz meteliğe indi. Günde on yedi saat çalışmaya karşılık dokuz metelik! Alacaklıları büsbütün insafsız kesildiler. Hemen hemen bütün eşyaları geri almış olan satıcı ona durmadan; "Paramı ne zaman ödeyeceksin sürtük?" diyordu. Tanrım, ne istiyorlardı ondan! Devamlı izlendiğini düşünüyordu ve bu yüzden içinde sanki vahşi bir hayvan gelişip serpilmeye başlamıştı. Tam o sırada Thenardier bir mektup daha yolladı. Yazdığına göre, bunca zaman büyük bir iyilik göstererek sabret-mişti, şimdi ona derhal yüz frank gerekiyordu, aksi halde ağır hastalığından yeni kalkmış olan Cosette'ciğini kapı dışarı atacaktı, soğukta, sokakta ne hali varsa görsün, isterse ge-bersindi. "Yüz frank ha," diye düşündü Fantine. "Bırak yüz frankı, günde yüz metelik kazandıracak iş nerede?" "Hadi bakalım!" dedi, "geri kalanı da satalım." Bahtsız kız, sokak kadını oldu. -31611. Christus Nos Liberavit" Nedir bu Fantine hikâyesi? Bu, bir köle satın alan toplumun hikâyesidir. Kimden satın alıyor? Sefaletten. Açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, terk edilmişlikten, yoksulluktan. Acıklı bir bekleyiş; bir lokma ekmeğe, bir ruh. Sefalet sunuyor, toplum da kabul ediyor. İsa'nın kutsal yasası uygarlığımızı yönetiyor, ama henüz onun içine nüfuz edebilmiş değil. Avrupa uygarlığından köleliğin kalktığı söylenir. Bu yanlıştır. O hep var, ama yükünü artık sadece kadın çekiyor ve adı da fuhuştur. Evet, bu köleliğin yükü artık sadece kadı-nın üzerindedir, yani zarafetin, zaafın, güzelliğin, analığın üzerinde... Bu, erkek için küçük bir yüzkarası değildir. Bu acıklı dramın, şu ulaştığımız noktasında Fantine'de artık eski halinden hiçbir şey kalmamıştı. Çamurlaşmak onu mermer-leştirmişti; ona dokunan üşürdü. Geçip gider, size katlanır, sizi unutur; onurunu yitirmiş, duygusuz bir yüzdür o. Bu hayat, sosyal düzen, ona son sözlerini söylemişlerdi. Başına gelebilecek her şey gelmişti. O, her şeyi duymuş, her şeye katlanmış, her tecrübeden geçmiş, her acıyı tatmış, her şeyini kaybetmiş, her şeye ağlamıştı. Haline boyun eğiyordu, ölümün uykuya benzemesi gibi, kayıtsızlığa benzeyen bir boyun eğişti bu. Artık hiçbir şeyden kaçınmıyor, korkmuyor, hiçbir şeyden çekinmiyordu. Bütün gökler

Kurtarıcımız İsa. -317başına düşebilir, bütün okyanuslar üstünden geçebilirdi! Vız gelir! Emebileceği kadar su emmiş bir süngerdi o. En azından kendisi öyle sanıyordu. Ama kaderin tüketilebileceğini, herhangi bir şeyin dibine dokunulabileceğini sanmak hatadır. Yazık! Nedir bu, böyle karmakarışık sürüklenen kaderler? Niçin böyledir? Bunu bilen, bütün karanlığı da görür. O tektir. Adı Tann'dır. 12. Mösyö Bamatabois'nin Aylaklığı Bütün küçük şehirlerde birtakım gençlerden oluşan bir sınıf vardır. Özellikle Montreu-il-sur-mer'de de bulunan bu sınıftan gençler, benzerlerinin Paris'te yılda iki yüz bin frank yiyerek sürdürdükleri hayatı taşrada bin beş yüz livrelik bir geliri yiyerek sürdürürler. Bunlar büyük tarafsızlar öbeğine giren varlıklardır; iğdiş, asalak, değersiz, biraz toprak sahibi, biraz budala, biraz akıllı kişilerdir, bir salona koysanız hödük kalırlar, ama meyhanede kendilerini soylu sanırlar. Benim çayırlarım, benim koruluklarım, benim köylülerim der, zevk sahibi olduklarını ispatlamak için tiyatroda oyuncuları ıslıklar, savaş adamları olduklarını göstermek için garnizondaki subaylarla kavga eder, ava çıkar, tütün içer, esner, içki içer, tütün kokar, kahvede ömür geçirir, handa yemek yerler, masa altında kemik yiyen bir köpekleri ve tabaklan masaya koyan bir metresleri vardır, meteliği hesaplar, modayı aşırıya vardırırlar, trajediye bayılırlar, kadınları hor görürler, eski çizmelerini giyer-318ler, Londra'yı Paris'ten, Paris'i de Pont-â-Mo-usson'dan taklit ederler, alıklaşmış olarak yaşlanırlar, çalışmazlar, hiçbir işe yaramazlar, fazla da zarar vermezler. Felix Tholomyes, hep kendi eyaletinde kalıp, Paris'i hiç görmeseydi, işte bu adamlardan biri olurdu. Eğer daha zengin olsalardı bunlara zarif insanlar, denirdi; daha yoksul olsalardı haylaz takımı, denirdi. Ama bunlar düpedüz aylak takımıydı. Bu aylaklar arasında sıkıcılar, sıkılanlar, hayalperestler ve birkaç da eğlencelisi vardır. O tarihlerde, şık bir erkeği oluşturan unsurları şöyle sıralayabiliriz: Geniiş^bir yaka, büyük bir boyunbağı, kösteğinde küçük bir mücevher takılı saat, değişik renkte üst üste üç yelek -mavisiyle kırmızısı içte olmak üzere-, zeytin renginde kısa etekli, uzun kuyruklu, birbirine yakın dikilmiş ve omuzlara kadar yükselen çift sıra gümüş düğmeli ceket ve daha açık zeytin yeşili, iki dikişli fitilleri olan bir pantolon. Buna bir de topuklarında küçük demirler olan bir çift çizme, dar kenarlı bir silindir şapka, demet halinde saçlar, iri bir baston ve Poiter'in söz oyunlarıyla süslenmiş bir konuşma tarzını da ekleyebilirsiniz. Hepsinin üstünde de mahmuzlar ve bıyıklar. O devirde bıyık burjuvalığın, mahmuz da havalı yürümenin belirtisiydi. Taşralı şık erkeklerin mahmuzlan daha uzun, bıyıklan daha vahşiydi. Orta Amerika cumhuriyetçilerinin İspanya Kralı'na, Bolivar'm Morillo'ya karşı müca-319dele verdikleri devirdi bu. Dar kenarlı şapkalılar kral yanlısı oluyorlardı ve bu şapkalara 'morillos' deniyordu; liberaller ise geniş kenarlı şapkalar giyiyorlardı ve bu şapkaların adı da 'bolivar'dı. Bundan önceki sayfalarda anlatılanlardan sekiz on ay sonra, 1823 yılı Ocak ayının ilk günlerinde karlı bir akşam işte bu zarif erkeklerden, bu aylaklardan biri, hem de 'iyi düşünceli' biri -çünkü başında bir morillos taşıyordu-, moda elbiseyi soğuk havalarda tamamlayan geniş paltolardan birine sıcak sıcak sarınmış subaylar kahvehanesinin vitrininin önünde gidip gelen, balo elbisesi giymiş, başına çiçekler takmış, yarı çıplak bir yaratığa sataşıp gönül eğlendiriyordu. Bu şık adam yaprak sigara içmekteydi, çünkü modaydı. Kadın adamın önünden geçtiği her defasında yaprak sigarasından onun üzerine bir nefes duman üfleyip, nükteli ve neşeli sandığı birkaç laf atıyordu: "Ne çirkin şeysin sen!" "Git, saklan hadi!" "Dişlerin de yok!" vs. Bu adamın adı Bamatabois'dı. Karların üstünde gidip gelen ve süslü bir hayalete benzeyen kederli kadın ise ona cevap vermiyor, hatta bakmıyor, yine bildiği gibi sessiz sedasız, hüzünlü bir düzenlilikle, kendisini beş dakikada bir acı alayların önüne getiren gezintisini sürdürüyordu; tıpkı dayak cezasına çarptırılan bir askerin sopaların altından geçmesi gibi. Bu küçük gösteri serseriyi rahatsız etmiş olacak ki, kadın geriye döndüğü bir sırada kedi gibi sessizce arkasına yaklaştı, kahkahasını güçlükle zaptederek yere eğildi, kaldırımın üzerinden -320bir avuç kar alıp ani bir hareketle kızın iki çıplak omzunun arasından sırtına daldırdı. Kız bir çığlık kopardı, döndü ve bir panter gibi sıçrayıp adamın üstüne atladı ve ağza alınmayacak kadar korkunç sözlerle tırnaklarını yüzüne geçirdi. Alkolden paslanmış bir sesle kusulan bu küfürler, ön iki dişi bulunmayan bir ağızdan iğrenç bir şekilde dışarı fırlamaktaydı. Bu kız Fantine'di. Kopan gürültüye kahvedeki subayların hepsi birden dışarı fırladılar, yoldan geçenler toplandılar, böylece iki kişiden oluşan bu girdabın çevresinde gülen, yuhalayan, alkışlayan bir daire oluştu. Kadınla erkek güçlükle fark edilebiliyordu. Erkek; şapkası yerde debeleniyor, kadın; başı açılmış, dişsiz ve saçsız, öfkeden mosmor ve korkunç ayaklarıyla vurup duruyor, adeta uluyordu.

Birdenbire uzun boylu bir adam kalabalığın arasından hışımla çıktı, kadını çamura bulanmış saten korsajından yakaladı ve ona, "Arkamdan gel," dedi. Kadın başını kaldırdı; öfkeli sesi birden kesildi. Gözleri donuklaşmış, yüzü mosmorken sapsarı olmuştu, dehşetli titriyordu. Ja-vert'i tanımıştı. Şık adam da, fırsattan istifade sıvışmıştı. 13. Polisle İlgili Bazı Sorunların Çözümü Javert, orada bulunanları dağıttı ve zavallı sefil kadını peşinden sürükleyerek, meydanın ucundaki karakola doğru büyük adımlarla yürümeye başladı. Fantine kendisini bırakmış, isteneni mekanik bir şekilde yapıyordu. -321İkisi de tek bir kelime söylemiyordu. Kalabalık da neşenin zirvesinde, kötü birtakım kelime oyunları yaparak arkalarından geliyordu. Sefaletin en koyusu, hayasızlık yapmak için bir araçtır. Polis karakoluna gelindi. Burası bir sobanın ısıttığı alçak tavanlı bir yerdi, bir nöbetçi tarafından korunuyordu, sokağa açılan camlı ve parmaklıklı bir kapısı vardı. Javert kapıyı açtı, Fantine'le beraber içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Meraklılar büyük hayal kırıklığına uğradılar, karakolun bulanık camı önünde ayaklarının ucunda yükselip bir şeyler görmeye çalıştılar. Cisimleşmek, bir çeşit oburluktur; görmekse oburca yemek. Fantine içeri girer girmez bir köşeye yığıldı. Ürkmüş bir köpek gibi çömelmiş, hareketsiz, suskun duruyordu. Karakol çavuşu bir masanın üstüne yanan bir mum koydu. Javert oturdu, cebinden pullu bir kâğıt çıkarıp yazmaya başladı. Bu sınıftan kadınları yasalarımız tamamıyla polisin insafına bırakmıştır. Polis onlara istediğini yapar, uygun gördüğü gibi cezalandırır; sanatları, özgürlükleri dedikleri iki hazin şeye dilediği gibi el koyar. Javert tamamen duygusuzdu; ciddi yüzünde hiçbir heyecan belirtisi görülmüyordu. Ama zihni sakindi, derin bir şekilde meşguldü. O korkunç takdir yetkisini hiçbir kontrole tabi olmadan, ama katı bir vicdanın bütün titizliğiyle kullandığı anlardan biriydi bu. O an biliyordu ki, üzerinde oturduğu polis taburesi bir mahkemedir. Yargılıyordu. Yargılıyor ve mahkûm ediyordu. Kafasında -322I fikir diye taşıyabildiği ne varsa, şu anda yaptığı büyük işin çevresinde topluyordu. Bu genç kadının durumunu ne kadar derinden incelerse, yüreğinin o kadar çok isyanla kabardığını hissediyordu. Bir suç işlenirken görmüştü, bu kesindi. Orada, sokakta, mal sahibi bir seçmen tarafından temsil edilen topluma, her şeyin dışında olan bir yaratığın hakaret ettiğini, tacizde bulunduğunu görmüştü. Bir fahişe, bir burjuvaya saldırmıştı. O, Javert, buna tanık olmuştu. Sessiz sedasız yazıyordu. Yazmayı bitirince, kâğıdı imzaladı, katladı ve karakol çavuşuna vererek; "Üç adam al, bu kızı hapishaneye götür," dedi ve sonra Fantine'e dönerek, "Altı ay yatacaksın/ diye ekledi. Bahtsız kız titredi. Haykırdı: "Altı ay! Altı ay hapis! Altı ay, günde sekiz metelik kazancım! Cosette ne olacak? Kızım! Kızım! Ama benim Thenardier'lere daha yüz frank borcum var müfettiş bey, bunu biliyor musunuz?" Yerden kalkmadan, ellerini kavuşturarak, dizleriyle yerde büyük adımlar atarak, bütün bu adamların çamurlu çizmeleriyle ıslanan döşeme taşlarının üzerinde sürünüyordu. "Mösyö, sizden merhamet diliyorum," dedi. "Emin olun, suçum yoktu. İşin başlangıcını görseniz, anlardınız! Tanrı üzerine yemin ederim ki suçum yok. Hiç tanımadığım o burjuva mösyö sırtıma kar koydu. Kimseye zarar vermeden sakin sakin geçerken sırtımıza karları koymaya hakları var mı? Bu da beni öfkelendirdi. Ben bir parça hastayım, görüyor-323sunuz ya! Sonra da, uzun süre bana olmayacak şeyler söyledi durdu. 'Sen çirkinsin!' 'Dişlerin yok!' Dişlerimin olmadığını ben de biliyorum. Ben hiçbir şey yapmıyor, kendi kendime, gönül eğlendiren bir mösyö diyordum. Ona karşı dürüst davranıyordum, konuşmuyordum. İşte, tam o sırada sırtıma bir avuç kar soktu, benim iyi yürekli müfettişim! Acaba orada bunu gören, anlattıklarımın doğru olduğunu size söyleyecek biri yok mu? Kızmakla belki hata ettim. Bilirsiniz, insan ilk anda kendini tutamaz. Birden parladığımız olur. Hem sonra, hiç beklemediğiniz bir sırada sırtınıza soğuk bir şey koyuyorlar. O mösyönün şapkasına zarar vermekle hata ettim. Niçin çekip gitti ki? Ondan özür dilerdim. Ah! Özür dilerdim, hiç fark etmezdi benim için. Bu günlük, bu defalık affedin beni mösyö. Bakın, siz bunu bilmezsiniz, hapishanelerde yapılan işlerden sadece yedi metelik kazanılır, düşünebiliyor musunuz, oysa benim yüz frank ödemem gerekiyor, yoksa yavrumu bana geri göndermezler. Aman Tanrım! Onu yanıma alamam. Yaptığım o kadar kötü bir şey ki! Ah, benim Cosette'im, ah, iyi kutsal bakirenin küçücük meleği yavrum, ne olur sonra zavallı kuzum? Bakın size anlatayım, bunlar Thenardier'ler, hancı, köylü, hiçbir şey dinlemezler. Onlara para gerekiyor. Beni hapse atmayın! Görüyorsunuz işte, git ne halin varsa gör, diye küçücük bir kızı sokağa atacaklar, kış ortasında, ona acımak gerek. Eğer büyük olsaydı, hayatını kazanırdı ama bu yaşta yapamaz ki. Ben aslında kötü bir kadın değilim. -324-

Beni bu hale getiren alçaklık, oburluk değil. İçki içtim, ama sefaletten. İçkiyi sevmem, ama avutuyor. Mutlu olduğum zamanlar dolaplarıma bakmak yeterdi, düzensiz aşifte bir kadın olmadığım hemen anlaşılırdı. Birçok çamaşırlarım vardı. Acıyın bana." İki büklüm, hıçkırıklarla sarsıla sarsıla, gözleri yaşlardan körleşmiş, göğsü bağrı açık, ellerini ovuşturup bükerek, kuru kuru, kısa kısa öksürerek ve can çekişir gibi çok hafif bir sesle kekeleyerek anlatıyordu. Büyük acı, sefillerin çehresini değiştiren kutsal, korkunç bir ışıktır. O an Fantine yeniden güzelleşmişti. Ara sıra konuşmasını kesip, Javert'in redingotunun eteğini sevgiyle öpüyordu. Bu hali granitten bir kalbi bile yumuşatabilirdi; ama odundan bir kalbi yumuşatmaya imkân yoktur. "Hadi bakalım," dedi Javert, "seni dinledim. Söyleyeceklerin bitti mi? Şimdi yürü! Altı ay yatacaksın! Ölümsüz Peder'in gökyüzünden hiçbir şey yapamaz." Bu tumturaklı sözü, "Ölümsüz Peder'in gökyüzünden hiçbir şey yapamaz" sözünü duyunca, Fantine kararın kesin olduğunu anladı. Olduğu yere yığıldı, "Merhamet!" diye mırıldandı. Javert arkasını döndü. Askerler, kızı kollarından yakaladılar. Birkaç dakika önce bir adam kimse farkına varmadan içeri girmişti. Kapıyı kapayıp, sırtını kapıya dayamış ve Fantine'in umutsuz yalvarışlarını dinlemişti. Askerler bir türlü yerden kalkmak isteme-325yen bahtsız kıza tam el attıkları sırada, adam bir adını ilerledi, bulunduğu karanlıktan çıktı: "Bir dakika, lütfen!" dedi. Javert gözlerini kaldırdı ve tanıdı; Mösyö Madeleine'di bu. Şapkasını çıkarıp, sıkkın bir acemilikle selam verdi: "Affedersiniz başkanım..." Bu, "başkanım" sözü Fantine üzerinde garip bir etki yaptı. Mezardan çıkan bir hayalet gibi birden dimdik ayağa fırladı, iki koluyla askerleri yana itti ve tutmalarına fırsat vermeden, Mösyö Madeleine'in üzerine doğru yürüdü, bakışlarını ondan ayırmadan, kendinden geçmişçesine haykırdı: "Ya! Demek belediye başkanı sensin!" Sonra bir kahkaha kopardı ve yüzüne tü-kürdü. Mösyö Madeleine yüzünü sildi, sonra, "Müfettiş Javert, bu kadını serbest bırakın," dedi. Javert çıldırmak üzere olduğunu sandı. O an arka arkaya adeta birbirine karışmış bir halde hayatının en büyük heyecanlarını duyuyordu. Bir sokak kızının, bir belediye başkanının yüzüne tükürdüğünü görmek öyle müthiş bir şeydi ki, en korkunç bir ihtimal olarak bile, böyle bir şeyin olabileceğine inanmayı kutsallığa bir küfür sayardı. Öbür yandan düşüncesinin derinliklerinde, bu kadının ne olduğu ile bu belediye başkanının ne olabileceği arasında kafasında belli belirsiz iğrenç bir karşılaştırma yapıyor ve bu olağanüstü saldırıda oldukça olağan bir şeyler olduğunu dehşetle fark ediyordu. Ama bu belediye baş-326kanının, bu mülki amirin sakin sakin yüzünü kurulayarak, "Bu kadını serbest bırakın," dediğini gördüğü zaman, şaşkınlıktan donakaldı; ne düşünebiliyor ne de konuşabiliyordu; onun için mümkün şaşkınlıkların azami sınırı aşılmıştı. Dili tutulmuş gibi kaldı. Bu söz, Fantine üzerinde de garip bir etki yapmıştı. Çıplak kolunu kaldırdı ve sendeleyerek sobanın anahtarına yapıştı. Bu arada çevresine bakmıyordu. Alçak sesle, kendi kendine söyleniyormuş gibi konuşmaya başladı. "Serbest ha! Beni bırakıyorlar demek! Altı ay hapis yatmayacağım demek! Kim dedi bunu? Kimse böyle bir şey söyleyemez. Sanırım yanlış duydum. Bu, o canavar- belediye başkanı olamaz! Siz mi söylediniz bunu iyi yürekli komiserim, kim söyledi benim serbest bırakılmamı? Oh, bakın görün! Size anlatacağım, o zaman beni bırakırsınız. Bu belediye başkanı olacak canavar, bu ihtiyar cani yok mu, işte her şeyin sorumlusu o. Düşünün, Müfettiş Javert, beni işten kovdu! Hem de atölyede dedikodu yapan bir sürü şırfıntının yüzünden. Bu iğrenç bir şey değil mi? Namusuyla işini yapan yoksul bir kızı kovmak! O zaman yeterince para kazanamaz oldum, başıma gelen bütün felaketler de bundan geldi. Önce, bu polis beylerin bir düzeltme yapmaları gerekiyor. Hapishaneye iş yaptıran müteahhitlerin zavallı insanlara haksızlık yapmaları önlenmelidir. Bakın size bunu açıklayayım: Gömlek dikmekten on iki metelik kaza-nıyorsunuz, bu on iki metelik dokuza iniyor, yaşamanıza artık imkân yok demektir. Ne ha-327lin varsa gör, olabildiğini ol. Benim küçük Cosette'im var, kötü kadın olmaktan başka çarem yoktu. Şimdi anlıyorsunuz işte, bütün kötülüğü yapan şu alçak belediye başkanıdır. Şimdi de, subaylar kahvesinin önünde o burjuva beyefendinin şapkasını çiğnedim. Ama o da karları atarak bütün elbisemi mahvetmişti. Bizim gibiler için tek bir ipekli elbisemiz vardır. Görüyorsunuz işte müfettişim, bile bile hiçbir kötülük yapmadım, her yerde benden çok daha kötü kadınların çok daha mutlu olduklarını görüyorum. Oh! Sayın müfettiş beni serbest bırakmalarını siz söylemiştiniz değil mi? Bilgi toplayın, ev sahibimle görüşün, artık kiramı zamanında

ödüyorum, dürüst olduğumu size söyleyeceklerdir. Ah, Tanrım, affedersiniz, farkına varmadan sobanın anahtarına dokunmuşum, duman çıktı." Mösyö Madeleine onu büyük bir dikkatle dinliyordu. O konuşurken yeleğinin cebini karıştırmış, para kesesini çıkarıp açmıştı. Kese boştu. Tekrar cebine koymuştu. Fantine'e, "Borcunuz ne kadardı demiştiniz?" diye sordu. Javert'den başkasına bakmayan Fantine, onun tarafına döndü: "Ben seninle mi konuşuyorum?" Sonra çavuşa döndü: "Söyleyin hadi, nasıl tukurdum onun suratına gördünüz, değil mi? Seni kocamış hain başkan, buraya beni korkutmaya gelirsin ha! Ama senden korkmuyorum. Ben müfettişten korkuyorum. Ben iyi yürekli müfettişimden korkuyorum!" Bunu söylerken tekrar Javert'e döndü: -328"Bakın sayın müfettiş, ne de olsa adil olmak gerekiyor. Sizin adil olduğunuzu anlıyorum, aslında çok basit; bir adam, bir kadının sırtından içeri biraz kar atıp eğleniyor, onlar buna gülüyorlar, subaylar yani, bir şeyler yapıp eğlenmeleri gerekiyor; bizler de zaten herkes eğlensin diye vara, öyle ya! Sonra siz... siz geliyorsunuz, ortalığa düzen vermek zorundasınız, suçlu olan kadını alıp götürüyorsunuz ama biraz düşününce, iyi bir insan olduğunuzdan beni serbest bırakmalarını söylüyorsunuz; küçüğün hatırına, çünkü altı ay hapis yatarsam çocuğumu besleyemem. 'Sakın bir daha geri geleyim deme, sürtük!' Ah! Hayır, bir daha asla gelmeyeceğini Mösyö Ja-vert! Artık bana ne yaparlarsa yapsınlar, kımıldamam. Yalnız, bakın, bugün bağırdım, çünkü canım yandı, o beyefendinin sırtıma karları koyacağını hiç ummuyordum; hem sonra size söyledim, pek iyi değilim, öksürü-yorum, şuramda, midemde gülle gibi bir şey beni yakıp duruyor, doktor dedi zaten; kendinize bakın diye. Tutun bakın, yoklayın, verin elinizi, korkmayın, işte burada." Artık ağlamıyordu, sesi okşayıcıydı. Ja-vert'in kaba, iri elini beyaz, nazik göğsüne bastırıyor, ona gülümseyerek bakıyordu. Birdenbire, elbisesinin dağınıklığını fark ederek acele düzeltti, yerde sürüklenirken neredeyse dizlerine kadar kalkan etekliğinin pililerini indirdi ve kapıya doğru yürüyerek alçak sesle ve dostça bir baş işaretiyle, "Çocuklar, sayın müfettiş beni bırakmanızı söyledi, gidiyorum," dedi. -329Elini kapının mandalına koydu. Bir adım daha atınca sokakta olacaktı. Javert o ana kadar ayakta, hareketsiz, gözü yere dikili, yan dönmüş bir vaziyette, sanki yerinden oynatılmış da, bir tarafa konulmasını bekleyen bir heykel gibi bu sahnenin ortasında duruyordu. Mandalın çıkardığı sesle kendine geldi. Mutlak bir otorite ifadesiyle başını kaldırdı. Yetki ne kadar aşağı seviyedeyse o kadar ürkütücü olan bu ifade, vahşi hayvanda yırtıcı, değersiz adamda ise zalimcedir. "Çavuş!" diye seslendi, "bu utanmaz kadının gittiğini görmüyor musun? Size onu bırakmanızı kim söyledi?" "Ben!" dedi Madeleine. Fantine, Javert'in sesini duyunca titremiş, yakalanan hırsızın aniden çaldığı eşyayı elinden bırakması gibi, kapının mandalını bırakmıştı; Madeleine'in sesi üzerine, geriye döndü ve o andan itibaren, tek kelime söylemeden, rahatça nefes almaya bile cesaret etmeksizin, -konuşan biri ya da diğeri olduğuna görebakışlan sırasıyla Madeleine'den Javert'e, Ja-vert'ten Madeleine'e gitti geldi. Belediye başkanının Fantine'i serbest bırakmalarını istemesinden sonra, çavuşa böyle emir verir bir şekilde seslenme yetkisini kendisinde bulabilmesi için, Javert'in belli ki bilinen deyimle, 'çıldırmış' olması gerekirdi. Acaba başkanın orada olduğunu unutmuş muydu? Yoksa böyle bir emrin herhangi bir 'otorite' tarafından verilmesinin imkânsız olduğuna, dolayısıyla sayın başkanın hiç şüphesiz tersini -330söylemek isterken elinde olmayarak böyle demiş bulunduğuna mı inandırmıştı kendini? Ya da iki saatten beri tanık olduğu densizlikler karşısında, kesin kararlar alması gerektiğini; küçüğün büyük yerine geçmesi, müfettişin hâkim görevini yapması, polisin adalet adamı olması gerektiğini ve varılan bu son olağanüstü noktada yasa, düzen, ahlak, hükümet, bütün toplum ne varsa hepsinin Javert'in şahsında cisimleştiğini mi düşünüyordu? Her ne olursa olsun, Mösyö Madeleine az önce duyulan "ben" sözünü söyler söylemez polis müfettişi Javert'in solgun, soğuk dudaklarının mavileştiği, umutsuzca bakıp, bütün bedeni belli belirsiz bir titremeyle sarsılarak belediye başkanına doğru döndüğü ve -işitilmemiş şey- bakışları yerde ama kesin ve kararlı olduğu anlaşılan bir sesle, "Sayın başkanım, bu olamaz," dediği duyuldu. "Nasıl?" dedi Mösyö Madeleine. "Bu uğursuz kadın, bir burjuvaya hakaret etti." Mösyö Madeleine, uzlaşmacı, sakin bir tavırla cevap verdi: "Müfettiş Javert, bakın, dinleyin. Dürüst bir insansınız, sizinle anlaşmakta hiç zorluk çekmiyorum. İşin doğrusu şu: Siz bu kadını götürürken ben meydandan geçiyordum. Orada hâlâ bazı gruplar vardı. Soruşturdum, her şeyi öğrendim. Aslında suçlu olan o burjuvadır, polisin onu yakalaması gerekirdi."

Javert tekrarladı: "Bu uğursuz kadın, belediye başkanına hakaret etti." -331"Orası beni ilgilendirir," dedi Mösyö Made-leine, "sanırım, hakaret edilen benim. Ne istersem onu yaparım." "Sayın belediye başkanından özür dilerim ama hakaret ona karşı değil, adalete karşı işlenmiştir." "Müfettiş Javert," diye karşılık verdi Mösyö Madeleine, "en önde gelen adalet, vicdandır. Bu kadını dinledim. Ne yaptığımı biliyorum." "Bense, sayın belediye başkanı, tam olarak ne gördüğümü bilemiyorum." "Öyleyse itaat etmekle yetinin." "Ben görevime itaat ederim. Görevim, bu kadının altı ay hapis yatmasını gerektiriyor." Mösyö Madeleine, tatlılıkla cevap verdi: "Şunu iyi dinleyin. Bu kadın bir gün bile hapis yatmayacak." Bu kesin söz üzerine Javert, belediye başkanına dimdik bakma cesaretini gösterdi ama yine de derin bir saygı ifadesi taşıyan bir ses tonuyla, "Belediye başkanına karşı gelmek zorunda olduğum için üzgünüm," dedi, "yetkimin sınırlan içinde bulunduğumu kendilerine belirtmeme izin versinler. Mademki sayın başkan istiyorlar, öyleyse yalnız şu burjuva olayı üzerinde duracağım. Ben de oradaydım. Meydanın köşesindeki şu üç katlı ve tamamen kesme taştan yapılmış, balkonlu güzel evin sahibi ve de seçmen Mösyö Bama-tabois'ya saldıran bu kızdır. Ne de olsa bu dünyada değer verilen birtakım şeyler vardır! Her durumda, sayın başkan, sokakta meydana gelen bir polis vakasıdır bu ve dolayısıyla -332beni ilgilendirir. Onun için Fantine'i serbest bırakmıyorum." Bunun üzerine Mösyö Madeleine, kollarını kavuşturdu ve o zamana kadar şehirde kimsenin işitmemiş olduğu sert bir sesle, "Sözünü ettiğim olay belediye başkanının bölgesini ilgilendiren bir olaydır," dedi. "Ceza Muhakeme Usulü Yasası'nın 9, 11, 15 ve 60. maddeleri gereğince bu olayın yargıcı benim. Bu kadının serbest bırakılmasını emrediyorum!" Javert son bir çaba daha göstermek istedi. "Ama sayın başkan..." "Size keyfi tutuklamalar hakkındaki 13 Aralık 1799 tarihli kanunun 81. maddesini hatırlatırım." "Sayın başkan, izin verin..." 'Tek söz istemem." "Ama..." "Çıkın!" dedi Mösyö Madeleine. Javert, darbeyi bir Rus askeri gibi ayakta, cepheden, tam göğsünün ortasına yemişti. Belediye başkanını yerlere kadar eğilerek selamladı ve çıktı. Fantine kapının yanına çekilip, onun önünden geçişini şaşkınlıkla izledi. Ancak o da garip bir sarsıntının etkisi altındaydı. İki zıt kuvvetin adeta kendisini paylaşmak için çekişmelerine tanık olmuş, özgürlüğünü, hayatını, ruhunu, çocuğunu ellerinde tutan iki adamın gözlerinin önünde mücadele ettiklerini görmüştü. Bu adamlardan biri onu karanlığa, öbürüyse aydınlığa doğru çekiyordu. Dehşetin etkisi altında seyrettiği bu mücadelede, bu iki adam ona iki dev gibi görün-333müşlerdi; biri onun şeytanı gibi, öbürü onun iyilik meleği gibi konuşuyordu. Melek, şeytanı alt etmişti ve onu tepeden tırnağa titreten şey de şuydu ki, bu kurtarıcı, onun asıl nefret ettiği adamdı, uzun zamandır başına gelen bütün kötülüklerin nedeni olarak gördüğü o belediye başkanıydı, Madeleine'di! Ve işte bu adam, tam ona iğrenç bir şekilde hakaret edildiği bir sırada kendisini kurtarıyordu! Acaba yanılmış mıydı? Bütün ruhunu değiştirmesi mi gerekiyordu? Bilemiyordu, titriyordu. Heyecandan kendini kaybetmiş öylece dinliyor, endişeli ve şaşkın bakıyor, Mösyö Madelei-ne'in ağzından çıkan bir sözle, içindeki kinin korkunç karanlığının eridiğini, yıkıldığını ve yüreğinde sıcak, sözle anlatılamaz bir şeyin, sevinçten, güvenden ve sevgiden ibaret olan bir şeyin doğduğunu hissediyordu. Javert dışarı çıkınca Mösyö Madeleine ona döndü, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Konuşmak için kendini zorlayarak, "Sizi dinledim," dedi. "Anlattıklarınızın hiçbirini bilmiyordum. Bunların doğru olduğuna inanıyorum, doğru olduğunu hissediyorum. Atölyelerimden ayrıldığınızı da bilmiyordum. Bana niçin başvurmadınız? Neyse, bakın, borçlarınızı ödeyeceğim, çocuğunuzu getirteceğim ya da siz onun yanına gidersiniz. İster burada, ister Paris'te, nerede isterseniz orada yaşayacaksınız. Çocuğunuzun ve sizin masraflarınızı üzerime alıyorum. İsterseniz artık hiç çalışmazsınız. Yeniden mutlu olmakla, eskisi gibi dürüst olursunuz. Hatta, dinleyin, size şimdi şunu söyleyeyim ki, eğer her şey -334dediğiniz gibi olmuşsa, siz, her zaman Tan-rı'nın katında erdemli ve saygıdeğer oldunuz, bundan şüphe etmiyorum. Vah, zavallı kadın!" Bütün bunlar, zavallı Fantine'in dayanma gücünü aşıyordu. Cosette'e kavuşmak! Bu rezil hayattan çıkmak! Cosette'le birlikte, özgür, zengin, mutlu, namuslu bir hayat sürmek! Bu sefaletin ortasında bu cennet

gerçeklerinin bir çiçek gibi açıldığını görmek! Kendisiyle konuşan adama aptallaşmışçası-na baktı, ancak iki üç defa hıçkırabildi; "Oh! Oh! Oh!" Dizlerinin bağı çözülüverdi ve Mösyö Madeleine'in önünde dizüstü çöktü. Mösyö Madeleine engellemeye zaman bulamadan, Fantine'in kendisinin elini yakalayıp dudaklarının üstüne koyduğunu gördü. Ve sonra, Fantine bayıldı. -335ALTINCI KİTAP JAVERT 1. Huzur Döneminin Başlangıcı Mösyö Madeleine, Fantine'i revire taşıttı ve onu rahibe hemşirelere emanet etti. Onlar da genç kadını hemen yatağa yatırdılar, yüksek ateş başlamıştı. Gecenin bir kısmını sayıklayarak, yüksek sesle konuşarak geçirdi. Ama sonunda uyudu. •^ Fantine ertesi gün öğleye doğru uyandı. Yatağının yanı başında bir nefes duydu, perdeyi araladı, Mösyö Madeleine'i gördü. Ayakta durmuş, başının üstündeki bir şeye bakıyordu. Merhamet ve azar dolu bir bakıştı bu ve yalvanyordu. Aynı yöne bakınca duvara çakılı bir haç gördü. Mösyö Madeleine, Fantine'in gözünde artık farklı biriydi sanki. Ona ışıkla çevrili gibi görünüyordu. Bütün varlığıyla duaya dalmıştı. Duayı kesmeye cesaret edemeden onu uzun uzun seyretti. Sonunda çekinerek, "Ne yapıyorsunuz orada?" dedi. Mösyö Madeleine bir saattir oradaydı. Fantine'in uyanmasını bekliyordu. Onun elini tuttu, nabzını yokladı ve cevap olarak, "Nasılsınız?" diye sordu. "İyiyim, uyudum," dedi Fantine, "daha iyiyim sanırım. Önemli bir şey değildi herhalde." -337Mösyö Madeleine, onun daha önce kendisine sorduğu soruyu, sanki yeni duyuyormuş gibi cevapladı: "Yukarıdaki eziyet çekene dua ediyorum." Sonra kendi kendine düşünerek ekledi, "Bu dünyada eziyet çeken için." Mösyö Madeleine o geceyi ve o sabahı bilgi toplamakla geçirmiş ve artık her şeyi öğrenmişti. Fantine'in yaşadıklarını en acıklı ayrıntılarına kadar biliyordu. Devam etti: "Çok acı çekmişsiniz, zavallı ana. Ama sakın şikâyet etmeyin, şimdi sizin de artık seçkin kullara özgü çeyiziniz var. İnsanlar ancak böyle melek olurlar. Bunda onların hiç suçu yok; başka türlü davranmasını bilmezler. Bakın, içinden çıktığınız bu cehennem, cennetin ilk şeklidir. Oradan başlamak gerekiyordu." Derin derin içini çekti. O sırada Fantine'in dudaklarında, iki dişi eksik ulvi bir gülümseme vardı. Javert, aynı gece bir mektup yazmıştı. Ertesi sabah mektubu kendi eliyle Montreuil-sur-mer postanesine verdi. Mektup Paris'e gidiyordu ve üzerinde: Mösyö Chabouiüet, Sayın Emniyet Müdürü Sekreteri adresi yazılıydı. Karakolda olup bitenler dışarıya yayıldığından, mektup yola çıkmadan onu gören ve adreste Javert'in yazısını tanıyan postane müdi-resiyle başka birkaç kişi, müfettişin istifasını yolladığını düşündüler. Mösyö Madeleine, hemen Thenardier'lere bir mektup yazdı. Fantine'in onlara yüz yirmi frank borcu vardı. Mösyö Madeleine üç yüz -338frank gönderdi ve bundan kendilerine ait olan ücreti alarak, çocuğu derhal Montreuil-sur-mer'e, onu isteyen hasta annesine getirmelerini bildirdi. Bu iş Thenardier'in gözünü kamaştırdı. "Vay canına!" dedi karısına, "sakın ha, çocuğu bırakmayalım. Bizim cılız tarlakuşu, sanırım sağdığımız bir inek olacak. Enayinin biri anaya abayı yakmış olacak." Oldukça iyi düzenlenmiş üç yüz franklık bir masraf listesiyle karşılık verdi. Bu listede görünen üç yüz küsur franklık masraf için iki de itiraz götürmez makbuz vardı. Makbuzlardan biri doktora, diğeri de eczacıya aitti; iki hastalık arasında Eponine'e ve Azel-ma'ya bakmış ve ilaç vermişlerdi. Söylediğimiz gibi Cosette hastalanmamıştı. Küçük bir isim değişikliği sorunu söz konusuydu. The-nardier mektubun altına; 'Üç yüz frank mahsuben alınmıştır' diye bir not koydurmuştu. Mösyö Madeleine, derhal üç yüz frank daha gönderdi ve 'Cosette'i acele getirin' diye yazdı. "Vay canına!" dedi Thenardier, "aman çocuğu bırakmayalım." Bu arada Fantine bir türlü iyileşemiyordu. Hâlâ revirdeydi. Önceleri rahibe hemşireler 'bu kız'ı tiksinerek almış, tedavi etmişlerdi. Reims'deki alçak kabartmaları görenler, çılgın bakirelere bakan akıllı uslu bakirelerin alt dudaklanndaki şişkinliği hatırlarlar. Vesta rahibelerinin, çalgıcı kızları hoşgörmeleri, kadınlık gururunun en derin içgüdülerinden biridir. Hemşireler aynı -339hoşgörüyü, dindarlığın da eklenmesiyle içlerinde bir kat fazlasıyla duymuşlardı. Ama birkaç gün içinde Fantine, onların silahlarını teslim aldı. Alçakgönüllü, çok hoş sözler söylüyor; analık yanı da şefkat duygusu uyandırıyordu. Bir gün, hemşire onun bir ateş nöbeti içinde, "Ben günahkâr bir kadınım, ama çocuğumu yanıma alabilirsem Tann beni bağışlamış demektir. Kötü yolda kaldığım sürece Cosette'imi yanıma almak istemezdim. Şaşkın, üzgün bakışlarına tahammül edemezdim. Oysa kötülüğü onun için yapıyordum. İşte Tann beni bunun için bağışlar. Cosette burada olduğu zaman Tann'nın takdisini üzerimde hissedeceğim.

Onu seyredeceğim, o masuma bakmak beni iyileştirecektir. O daha bir şey bilmiyor. O bir melek, anlıyor musunuz hemşirem. O yaşta kanatlar henüz düşmemiştir," dediğini duydu. Mösyö Madeleine, günde iki defa onu görmeye geliyor ve Fantine, her defasında ona soruyordu: "Cosette'imi yakında görecek miyim?" O da cevap veriyordu: "Belki yann sabah. Her an gelebilir, bekliyorum." Ve ananın solgun yüzü parlıyordu. "Ah!" diyordu, "Ne kadar mutlu olacağım!" Bir türlü iyileşmediğini söylemiştik. Aksine, durumu haftadan haftaya ağırlaşıyordu. İki kürek kemiği arasına, çıplak tenine sokulan o bir avuç kar, terlemeleri birden kesmiş, bunun sonucu olarak da yıllardır içinde sinsi sinsi seyreden hastalık şiddetle dışa vur-340muştu. O zamanlar göğüs hastalıklannın teşhis ve tedavisi için Laennec'in değerli önerileri yeni yeni uygulanmaya başlıyordu. Doktor, Fantine'i muayene etti, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Mösyö Madeleine, doktora sordu: "Nasıl?" "Görmek istediği bir çocuğu vardı değil mi?" "Evet." "Öyleyse onu getirtmekte acele edin." Mösyö Madeleine titredi. Fantine, ona, "Doktor ne dedi?" diye sordu. ¦ Madeleine gülümsemeye gayret etti. "Çocuğunuzu çabuk getirtmemizi söyledi. Bu sizi sağlığınıza kavuştururmuş." "Ya!" dedi Fantine, "hakkı var! Yalnız, şu Thenardier'lere de ne oluyor kuzum, Cosette'imi yanlarında alıkoyup duruyorlar! Yok ama! Yakında gelecek işte. Mutluluğu nihayet yanı başımda görüyorum." Thenardier ise bir türlü 'çocuğu bırakmıyor,' bin bir art niyetli bahane ileri sürüyordu. Cosette biraz rahatsız olduğu için kış günü yola çıkamazmış, sağda solda kalmış birtakım küçük acil borçlar varmış, onların faturalannı toplamaktaymış, falan filan. "Birisini gönderip, Cosette'i aldıracağım," dedi Madeleine Baba. "Hatta gerekirse ben gideceğim." Fantine'in ağzından bir mektup yazıp, ona imzalattı. "Mösyö Thenardier, Cosette'i bu mektubu size getiren şahsa -341teslim ediniz. Bütün ufak tefek şeylerin parası size ödenecektir. En derin saygılarımı sunarım. FANTİNE" Bunlar olup biterken, çok önemli bir olay oldu. Hayatımızın esrarlı mermer kitlesini biz istediğimiz kadar en güzel şekli vererek yontmaya çalışalım, kaderin siyah daman mutlaka bir yerden kendini gösterir. 2. Jean, Nasıl Champ Olabilir Bir sabah Mösyö Madeleine çalışma odasında Montfermeil'e gitmeye karar vermesi halinde geri kalmaması gereken bazı acil işleri önceden yoluna koymakla meşguldü ki, polis müfettişi Javert'in kendisiyle görüşmek istediğini haber verdiler. Mösyö Madeleine, bu adı duyunca huzursuz oldu. Karakol macerasından sonra Javert, onunla karşılaşmaktan her zamankinden daha çok kaçınmış, Mösyö Madeleine de onu bir daha görmemişti. "İçeri alın," dedi. Javert girdi. Mösyö Madeleine, şöminenin yanında oturuyordu, elinde bir kalem ve bir dosya vardı, içindeki devriyelere karşı gelme olaylarına ait zabıtları karıştırıyor, notlar yazıyordu. Yerinden kalkmadı. Zavallı Fantine'i düşünmekten kendini alamıyor, ona karşı mesafeli davranmayı uygun buluyordu. Javert, sırtı kendisine dönük olan belediye başkanını saygıyla selamladı. Belediye başkanı ona bakmıyor, dosyasına notlar almaya devam ediyordu. -342O sırada bir fizyonomist Javert'in suratını yakından incelemiş olsa; uygarlığın hizmetindeki bu vahşiyi, Romalı, Spartah, keşiş ve onbaşı karması bu acayip bileşimi, yalan söylemek elinden gelmeyen bu ispiyoncu ajanı uzun yıllar incelemiş olsa; onun, Madeleine'e olan eski nefretini, belediye başkanıyla Fantine konusunda düştüğü anlaşmazlığı bilse ve Javert'i o an görse "acaba ne oldu" diye kendi kendine sorardı. Bu dürüst, kararlı, açık, samimi, namuslu, sert adamı tanıyan biri, Javert'in kimi büyük ruh acılan çektiğini bilirdi. Javert'in ruhunda hiçbir şey yoktu ki, aynı zamanda yüzünde de olmasın. Bütün haşin insanlar gibi, o da ani değişikliklere uğrardı. Yüzü hiçbir zaman bu kadar garip, bu kadar unutulmaz bir ifade almamıştı. İçeri girdiğinde Mösyö Madeleine'in önünde ne kin, ne öfke, ne de güvensizlik taşıyan bir bakışla eğilmiş, başkanın koltuğunun birkaç adım gerisinde durmuştu. Ve şimdi orada adeta cezaya çarptınlmış gibi hiçbir zaman yumuşak olamamış, daima sabır göstermiş bir adamın saf ve soğuk kabalığıyla ayakta öylece

dikilmiş duruyordu. Tek bir kelime söylemeden, hiçbir hareket yapmadan, gerçek bir alçakgönüllülük ve sakin bir tevekkül içinde sayın belediye başkanının lütfedip dönmesini; içi rahat, ciddi, şapkası elinde, gözleri yerde, subayı karşısındaki asker ile hâkimi karşısındaki suçlu gibi bir ifadeyle bekliyordu. Onun sahip olduğunu düşünebileceğimiz bütün duygular ve bütün anılar o anda silinmiş, kaybolmuştu. Bu içine işlenmez, granit gibi basit yüzde -343şimdi artık karanlık bir kederden başka bir şey kalmamıştı. Bütün kişiliğinden düşkünlük, dayanıklılık, bir tür yiğitçe bitkinlik havası yayılıyordu. En sonunda belediye başkanı kalemini bıraktı ve hafifçe döndü: "E! Nedir? Ne var Mösyö Javert?" Javert, kendini toparlar gibi bir an sessiz durdu, sonra hüzünlü bir resmiyetle sesini yükseltti, ama bu resmiyette yine de bir sadelik vardı. "Suç var başkanım, suç oluşturan bir olay olmuştur." "Nasıl bir fiil?" "İdari otoriteyi temsil eden aşağı kademeden bir memur, idari bir hâkime en ağır şekilde saygısızlık etmiş bulunuyor. Görevim gereği olayı bilgilerinize sunmaya geldim." "Kimmiş bu memur?" diye sordu Mösyö Madeleine. "Ben," dedi Javert. "Siz mi?" "Ben." "Peki, memurdan şikâyetçi olacak idari yargıç kim?" "Siz, sayın başkan." Madeleine koltuğunda doğruldu. Javert sert bir tavırla ve gözleri sürekli yerde devam etü: "Sayın başkanım, yönetim tarafından görevimden alınmamı istemenizi ricaya geldim." Şaşkına dönen Mösyö Madeleine, daha ağzını açar açmaz Javert onun sözünü kesti. "İstifa edebileceğimi söyleyeceksiniz, ama -344bu yeterli değil. İstifa vermek şerefli bir iştir. Ben hata ettim, cezalandırılmam gerekir. Kovulmam gerekir." Bir süre durduktan sonra ilave etti: "Sayın başkan, geçen gün bana karşı haksız yere sert davrandınız. Bugün de haklı olarak öyle davranınız." "Lanet olsun! Niçin?" diye bağırdı Mösyö Madeleine. "Nedir bu zırvalık? Bu ne demek oluyor? Hani, nerede bana karşı işlenmiş suç? Ne yaptınız ki, kendi kendinizi suçluyor, yerinize başkasının verilmesini istiyorsunuz?" "Kovulmamı istiyorum," dedi Javert. "Kovulmanızı, öyle olsun! Pekâlâ! Ama neden anlayamıyorum." "Şimdi anlayacaksınız sayın başkan." Javert, derinden göğüs geçirdi, yine soğuk ve kederli bir tavırla, "Sayın başkanım," dedi, "altı hafta oluyor, o kızın neden olduğu sahneden sonra çok öfkelenmiştim, sizi ihbar ettim." "İhbar!" "Paris Polis Müdürlüğü'ne." Javert gibi fazla gülmeyen Mösyö Madeleine, gülmeye başladı. "Polisin işine müdahale eden belediye başkanı olarak mı?" "Eski kürek mahkûmu olarak." Belediye başkanının benzi sarardı. Gözlerini yerden kaldırmayan Javert devam etti: "Öyle sanıyordum. Uzun süredir kafamda bazı fikirler vardı. Bir benzerlik, Faverolles'den -345aldığımız istihbaratta, olağanüstü kuvvetiniz, ihtiyar Fauchelevent olayı, iyi bir avcı olmanız, biraz aksayan bacağınız, ne bileyim işte? Birtakım saçmalıklar! Her neyse, sizi Jean Valje-an admda birine benzetiyordum." "Ne adında? Adı neydi dediniz?" "Jean Valjean. Bundan yirmi yıl önce Tou-lon'da kürek mahkûmları muhafız yardımcısı görevinde bulunduğum sırada gördüğüm bir forsa. Jean Valjean kürek hapishanesinden çıktıktan sonra, söylendiğine göre bir piskoposu soymuş, sonra yine bir gün yolda giderken küçük bir Savoyard'ın silahla parasını gasp etmiş. Sekiz yıldır her nasılsa ortadan kayboldu, aranıyordu. Ben sandım ki... Her neyse, bu işi yaptım işte! Öfkelendim ve sizi ihbar ettim." Birkaç saniye önce dosyayı yeniden eline almış olan Mösyö Madeleine, kayıtsız bir tavırla sordu: "Peki, size ne cevap verdiler?" "Deli olduğumu söylediler." "Öyleyse?" "Öyleyse! Haklıydılar." "Bunu kabul etmeniz iyi bir şey!" "Etmem gerek, çünkü gerçek Jean Valjean bulundu." Mösyö Madeleine'in tuttuğu kâğıt elinden düştü, başını kaldırdı, dikkatle Javert'e baktı ve tarifi imkânsız bir ses tonuyla, "Ya!" dedi.

Bunun beni ne kadar şaşırttığını tahmin edersiniz. beni bağışlayın sayın başkan. çalmak. nerede oldukları da bilinmiyor. artık Faverolles'de Jean Valjean'ı tanıyan kimse kalmamış. Ben de işte tam bu tarihlerde ihbar mektubunu Paris Polis Müdürlüğü'ne gönde-riyordum. kendisini Jean Mathieu olarak tanıttığını düşünmek kadar doğal bir şey olabilir mi? Auvergne'e gidiyor. ona. Ona kimse aldırış etmezmiş.Javert devam etti: "Bakın. O. Üzgünüm ama Jean Valjean o adam. Bre-vet'yle birlikte Jean Valjean'ı gören sadece iki forsa var: Müebbet hapse mahkûm Cochepa-ille ile Chenildieu. Sonra bir de şu bulacaklarını umduğum küçük Savoyard sorunu var. "Emin misiniz?" dedi. Bir başka olay daha var: Valje-an'm vaftiz adı Jean. böylece Champmathieu olup çıkıyor. özellikle de Faverolles'de. Adamlar hiç tereddüt etmeden Brevet'nin söylediklerini doğruluyorlar. Söylediğine göre. ne istersen var. "Çıkın!" diyen birine yalvaran. Başkası olsa suyunun ısındığını hisseder. Herifi hemen hapsetmişler. Buraya kadar adi bir suç vakasından öte bir durum yok. Mösyö Madeleine. Şimdi gelelim diğer konuya: Ağır hırsızlık suçuyla küreğe gitmeden önce Jean Valjean neydi? Ağaç budayıcısı." Mösyö Madeleine. Artık birkaç günlük hapis değil. altı hafta önce kendisini polislerin önünde küçük düşüren. onurlu sözler söyleyen bu mağrur adam. bu hikâyenin başlangıcı otuz yıl öncesine dayandığından. Champmathieu yakalanmış." "E. ikinci kez suç söz konusu demektir. elimde olduğunu sanıyordum. Yirmi yıl oluyor. Hapishane kötü bir durumda olduğundan sorgu hâkimi Champmathieu'nun eyalet hapishanesinin bulunduğu Arras'a nakliI ni uygun görüyor. Orada beraberdik. İşi derinleştirip. Nerede? Fa-verolles'de. bu adam ne diyor?" "Eh. eski bir forsa. Beni çağırttılar ve Champmathieu'yü gördüm. Bu artık adi bir polis vakası olmaktan çıkıyor. Sorgu hâkimine yazdım. Bizimki de sesini çıkarmıyor.' Champmathieu inkâr etmiş. önemli bir sorun değil. bilmem hangi suçtan mahkûm olmuş ve onu iyi halinden dolayı koğuş temsilcisi yapmışlar. Sizden özür dilerim sayın başkan. Uzun zaman sonra Auvergne'de. 'Ben bu adamı tanıyorum. ama bunlar ispat edilmiş değil. Burada izi kayboluyor.. anasının soyadı da Mat-hien'di. burada araba yapıp. çok alçak bir sesle. ardından Paris'te görülüyor. Anlatabiliyorum değil mi? Fave-rolles'den soruldu. Champmathieu ile yüzleştiriyorlar. Aynı yaşta. yani o. onun ricasına sadece şu ani soruyla karşılık verdi: -349"Peki. Elma ağacının dalı da hâlâ elindeymiş. Neyse. ağacın dallan kınl-mış. gerçektir. hikâyeyi iyice araştınp Champmathieu'nun otuz yıl kadar önce ülkenin birçok yerinde ağaç budayıcılığı yaptığını öğreniyorlar.. elli dört yaşında. aynı görünüşte. aynı boyda. bir dalı kırmak. Cevap olarak bana aklımı kaçırdığı-348mı. duvardan aşılmış. Jean Valjean . elmaları aşırmak. müebbet kürek söz konusudur. ifadesi hiç bozulmayan kederli yüzüyle cevap verdi: "Sayın başkan. Bu sonbaharda Champmathieu Baba elma hırsızlığından tutuklanmış. Sayın başkan.. 'Hadi canım. kısacası aynı adam. Çaldığı yerde." Javert. Sonra. sonra?" diye Mösyö Madeleine. bir de -347kızı olmuş. Ama siz şu Tann'nın işine bakınız. Jean Valjean'ın Arras'da adaletin pençesinde olduğunu bildirdiler. Oysa ben aynı Jean Valjean'ın burada. Bilirsiniz. Ben de tanıdım. Anlarsınız ya. Bir duvardan aşmak. Araştırılıyor. Kötü bir olay. Jean Valjean sinsidir. onun sözünü kesti. şu sözleri ekledi: "Şimdi gerçek Jean Valjean'ı gördükten sonra düşünüyorum da başka türlüsüne nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum. debelenir. ¦ -" Javert. bir çocuk için haşarılık. tamir ediyormuş. Duvardan atlamak. Bakın bana! Siz Jean Valjean'sı-nız!" 'Jean Valjean mı? Kim bu Jean Valjean?' Champmathieu şaşırmış gibi yapmış. Hapishaneden çıktıktan sonra gizlenmek için anasının adını alıp. daha Champmathieu hapishaneye adım atar atmaz bu Brevet bağırmaya başlamış. Bu gibi insanlar ya çamurdan ya da tozdandırlar. Onun bu yanını tanırım. Toulon'dan bilgi isteniyor. yetişkin biri için suçtur. Eğer o Jean Valjean ise. Jean Valjean'ın ailesi bulunamadı. Onları kürekten çıkarıp getiriyor. eminim!" Bir an düşünceli durdu. hırsızlığın olması. ama hiçbir şey bulunamıyor. numara yapma' demiş Brevet. derin bir inançtan gelen o acı gülüşle gülmeye başladı. sonra mekanik bir hareketle. "Oo. sorun. 'Sen Jean Valjean'sın! Toulon'da kürekteydin. onlara göre de adam Jean Valjean. gerçek. masanın üzerindeki tahta hokkadan mürekkep kurutmaya yarayan ince talaş tozundan birkaç tutam alarak. Bu gibi adamların neyle geçindikleri bilinmez. kendisi de farkında olmadan sadelik ve asalet doluydu. ağır ceza mahkemesinin işi oluyor. bağırır. Arras hapishanesinde de Brevet adında eski bir kürek mahkûmu varFı mış. Oranın ağzıyla Jean'ı 'Chan' yapıyor ve onu 'Chan Mathieu' diye çağırıyorlar. çamaşırcıymış.. bu sınıflarda bir ailenin yok olup gittiği sık sık görülür. bir forsa içinse daha büyük bir suçtur. Son derece sefil bi-346riymiş. Javert. Ailly-le-Ha-ut-Clocher taraflannda Champmathieu Baba adında bir adam varmış. olay şu sayın başkan.

O kaba adam az kalsın bu kadınla çocuğunu ezecekti." Dikkati sırf kafasındaki düşünceye çevrili olan Javert." "Hangi gün?" "Davanın yarın görüleceğini ve bu gece yolcu arabasıyla hareket edeceğimi sayın başkana söylediğimi sanıyordum." "İyi. Ve bir el işaretiyle Javert'e izin verdi." dedi. Bir taşra kızını kent yurttaşları karşısında. sakin sakin sayfalarını çeviriyor. evinin temellerini oyduğundan şikâyetçi. adil olmaktır. fark edilmeyen bir hareket yaptı." Mösyö Madeleine. Ama Javert gitmedi. haklıydım. sözünü şöyle sürdürdü: "Abartmaya gelince. Aslında bu ayrıntılar beni fazla ilgilendirmiyor. sayın başkan beni bir dakika daha dinleyin! Çoğu zaman başkalarına karşı sert davrandım. Montre-de-Champigny Sokağı'nda Mösyö Charcellay'ın evine gideceksiniz. bir belediye başkanını. Kendimi başkalarından daha fazla kollamaya hakkım var mı? Hayır. Javert. Ama zaten sonucu belli olan kararı beklemem. anlamamazlık-tan geliyor. bu gözbebeklerinin dibinde biraz aydınlanmış.olmak istemezdi. Daha sonra. Sizi. bana bildirilen idari şikâyetleri tespit edecek ve zabıt tutacaksınız. Ama ben bir öfke nöbeti sırasında. Aslında bu da sadece beni ilgilendiren bir konu. Renee'le Bosse'nin evine giderek. İşte. şerefli bir insansınız. Dört kişi onu teşhis etti. Ben de oraya tanıklık etmeye gideceğim. eğer siz benim tahmin ettiğim kişi olsaydınız. başka herhangi birine nasıl davrana-caksam kendime karşı da öyle . Benim akıl yürütme yolum şu: Sizden haksız yere şüphelendim. şimdi aynı davranışı bana göstermenizi istemiyorum. böylesi daha iyi. size hatırlatmam gereken bir şey var. adildi. Şimdi kendime karşı sert olmazsam yaptığım bütün haklı şeyler haksız olur. "Mösyö Javert. Bu olabilir. Komşusunun evinin oluklarından birinin yağmur sularını kendi tarafına akıtıp. kâh yazıyordu. Şaşırmış gibi duruyor. -351"Affedersiniz sayın başkan. ama eğilmez ve lekesiz bir vicdan görülür gibi oluyordu. Hatanızı abartıyorsunuz. vs." Mösyö Madeleine ayağa kalktı. dosyasını eline almış. bir mülki amiri! Vahim bir şeydir bu. "Peki. "Sayın başkan. "Sayın başkan." "Nedir o?" "Azledilmem gerektiği. zor olan. "bu iş beni ilgilendirir. Örneğin. toplumun düzeni bu iyilikten ötürü bozuluyor. "Tekrar ediyorum. bundan böyle ihtiyar cani mahkûm olacak. sizi takdir ediyorum. saygıdeğer bir insanı. çok vahim. Oysa bu adam. Sanının'size çok fazla iş yüklüyorum. M. "Daha ne var?" diye Mösyö Madeleine sordu. Şüphelenmek yetkilerimizin içindedir. Zaman kaybediyoruz. yapılacak acele işlerimiz de var. Çağınldım. Guibourg Sokağı'nda dul Madam Doris'in evine ve Garraud-Blanc Sokağı'nda. siz alçalmaya değil. yetkiyi aşmak demektir. ifademi verir vermez buraya dönerim. Ben sizin kişiliğinizde devlet otoritesini aşağıladım. sersem taklidi yapıyor. Yerinizde kalmanızı istiyorum. Cezalandırılması gerekiyor ve sonra. yükselmeye layıksınız. Şimdi hemen Saint-Saulve Sokağı'nm köşesinde yeşillik -350satan Buseaupied adındaki kadıncağızın yerine gidecek ve arabacı Pierre Chesnelong aleyhinde suç duyurusunda bulunmasını kendisine söyleyeceksiniz." Javert. abartmıyorum. tekrar masasına yerleşmiş. Sayın başkan bana anlayışlı ve iyi davranmanızı dilemiyorum. Ancak üstlerimizden şüphelenmek." diye karşılık verdi Mösyö Madeleine." dedi. kendim bu otoritenin bir üyesi -352ve parçası olduğum halde! Benim yaptığımı emrim altındakilerden biri yapmış olsaydı hizmete layık olmadığını söyler. Hey Tanrım! İyi olmak o kadar kolay ki." Mösyö Madeleine. bunu kabul edemem. elimde hiçbir kanıt olmadan öç almak amacıyla sizin bir kürek mahkûmu olduğunuzu ihbar ettim. ben size karşı iyi olmazdım! O zaman görürdünüz! Sayın başkan. E! Herif kurnaz! Ama fark etmez. onu kovardım. bu iş ne kadar sürecek?" "Çok çok bir gün. Bakın. Javert'e doğru döndü: "Yeter Javert. Champmathieu'lükten çıkmam!' diyor. astı üst karşısında savunmaktan ibaret olan bir iyilik ve anlayışlılığa ben kötü tarz iyilik diyorum. saf gözbebekleriyle Mösyö Madele-ine'e baktı. bir polis memurunu belediye başkanı. deliller ortada." dedi Mösyö Madeleine. Buradan gitmeye hazırlanıyordunuz değil mi? Şu iş için sekiz on güne kadar Arras'a gideceğinizi söylememiş miydiniz bana?" "Daha da önce sayın başkan. Ne yani! Başkalarını cezalandırırken kararlı davranacağım. kendime gelince farklı davranacağım. 'Ben Champmathieu'yüm. Dava Arras Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. Karar en geç yarın gece verilecek. çok işi varmış gibi kâh okuyor. bu durumda ben sefil adamın biriyim demektir. Bana 'Şu alçak Javert' diyenler haklı çıkarlar. başkalarına anlayışlı ve iyi davrandığınızda bu beni hiddetlendiriyordu. Sakin bir sesle.

Şiveli konuşur. ama bu imkânsız. o zaman başına gelecekleri görürsün!' İşte şimdi tökezledim. Sanki hiçbir zaman genç olmamış ve hiçbir zaman da ihti-356yarlamayacakmış gibi görünürdü. basit hayır işleri yapan bir hemşireydi." Çıktı. işte size keşiş cüppesi. manastırın ortak cahiller sermayesi. Sevgi dolu incecik parmaklarla dokunurdu zavallılara. iyi bir arkadaştı.demeye dilimiz varmıyor. Bu tipler hiç de ender değildir. ilahiler okur. soğuk ve asla yalan söylememiş -bir kadındı. bir resim galerisini büyüleyebilecek kadar ahenkli bir sesi vardı. hayır işlerinde çalışan bütün hemşireler gibi Lazarist-ler tarikatındandı ve birinin adı Perpetue hemşire. Ancak gerekli olanı söylemek için konuşurdu. Hepsine tamam. demir parmaklıkları Tann korkusu. Mösyö Madeleine. manastır şehir sokaklan ya da hastane koğuşlarıdır. Yumuşak. Bu köy ürünleri kasaba işlerinde kullanılırlar." dedi. can çekişenleri öfkeli dualarla taşlardı. hücreleri kiralık odalardır. "Sonra bakarız. o küçük kiliseleri yerel halkın kilisesidir. Bir sığır çobanının. namuslu adama tuhaf bir büyüklük veriyordu. kovulmuşum. Javert'in ziyaretinin ardından. ama bu konuda oraya sızan çok az bilgi bile bu şehirde. Fantine'in yanına gitmeden önce. Manastır tari-katlan. jurnalci. bu kitapta çok önemli bir boşluk kalır. onun sert temasında ahretin ve Tanrı'nın sürekli çağnsını buluyordu. biricik duvarlan itaat. ama aslında granitten daha dayanıklıydı. herhangi bir kapıya girer gibi girmişti. Vincent de Paul. toprakta çalışırım. canileri toplarken. Sayın başkan. ken-353dimi suçüstü yakaladım. "Özür dilerim sayın başkan. Tann kapısına. bu olaylan en ufak aynntı-sma kadar anlatmazsak. bir jurnalciye el uzatamaz. bir Carmel rahibine dönüşmesinde yadırganacak hiçbir taraf yoktur. bir jurnalciden başka bir şey değilim artık. Perpetue hemşire alelade bir köylü kızı. "yerime başkası gelinceye kadar hizmete devam edeceğim. bir kişiydi. Javert geriledi. çünkü polislik görevini kötüye kullandığına göre. O kadar yumuşaktı ki. rütbem indirilmiş. okuyucu iki üç gerçekdışı gibi görünen olayla karşılaşacaktır. Mösyö Madeleine. Bir belediye başkanı." Bütün bu sözler alçakgönüllü." dedi. benim için hiç fark etmez. Bir günah hücresinde doğru yolu gösterebileceği gibi. Fazla emeğe ihtiyaç göstermeden biri. ciddi. kullanılmaya hazır bir zemindir ve köylüyle keşişi hemen aynı düzeye getirmek mümkündür." Sonra derin bir saygıyla selam verdi ve kapıya yöneldi. diğerinin de Simplice hemşireydi. Hiç kimse Simplice hemşirenin kaç yaşında olduğunu söyleyemezdi. Revirde hizmet gören iki rahibe. bitki özlerinin şekerini hastanın dindarlığına ya da ikiyüzlülüğüne göre ayarlar. Müfettiş Javert'in kovulmasından başka bir dileğim yok. Köylünün iş gömleğini biraz bollaştınn. hastalan horlar. dişlerinin arasından ho-murdanır. vahşi bir sesle. peçeleri alçakgönüllülüktür. kınlacakmış sanılırdı." dedi. birçok manevi özgürlüğü birçok manevi kölelikle kaynaştıran şu harikulade sözleriyle şefkat ve hayır hemşirelerinin kimliğini mükemmel bir şekilde belirtmişti: "Onların manastın hastalann yurdudur. cüretkâr. Kapıya varınca geri döndü ve gözleri yerde. hele seni de suç üstünde bir yakalayayım. Kollarım var." Bu ideal. Nasıl aşçı olunursa. Köylü. Sözlerinde sessizlik vardı denebilir. vay bana! İşten uzaklaştırılmışım. Bu aynntılar içinde. çoğu zaman kendi kendime demişimdir. ölüm döşeğindekilerine katı davranır. Gerçeklere olan saygımızdan ötürü biz bunla-n olduğu gibi anlatıyoruz. adeta Tann'yı yüzlerine fırlatır. Simplice Hemşire Burada okunacak olaylar. Perpe-tue hemşire Pontoise yakınlarındaki Mari-nes'den gelme koyu dindar bir kızdı. umutsuz ve inanmış bir tavırla söylenmişti ve bu tavır. onurlu. ¦^ . Mösyö Madeleine her zamanki gibi öğleden sonra Fan-tine'i görmeye gitti. koridorun taşlan üzerinde uzaklaşan bu kararlı ve emin adımlan dinleyerek dalgınlaştı. Simplice hemşireyi çağırttı. 'Hele sen de bir tökezle. o da öyle rahibe olmuştu. çuhadan yapılmış kıyafete alışmıştı. "Sayın başkan. öbürü haline giriverir. Ve ona elini uzattı.davranmam gerekir. Dişlerinin arasından ekledi: "Evet. kolayca yoğrulup birer Capucine ya da -355Ursuline rahibesi biçimini alan bu hantal köylü çömlek hamurlarına seve seve kucak açarlar. öyle bir anı bıraktı ki. dürüst ve kırmızı yüzlüydü. Bu incelik. -354YEDİNCİ KİTAP I CHAMPMATHIEU DAVASI 1. Kötüleri yola getirir. Montreuil-sur-mer'de tümüyle bilinmedi. Simplice hemşirede cisimleşmiş yaşıyordu.

Scaufflaire'in yerine gitmek için izlenecek en kestirme yol. masum bir yalanın çatlağı bulunur. Mösyö Madeleine. Mösyö Madeleine. İşte böyle düşünüyordu Simplice hemşire. ama kitapta yazılanları anlıyordu. hiçbir zaman söylememiş olmak Simplice hemşirenin ayırıcı bir özelliğiydi. Simplice hemşireyi bir kenara çekti ve hemşirenin ileride hatırlayacağı garip bir ses tonuyla Fantine'i ona emanet etü. Gülümsemesi beyazdı. kutsal hakikat olmayan hiçbir şeyi. Fantine her gün Mösyö Madeleine'in gelmesini bir sıcaklık ve neşe ışığını bekler gibi bekliyordu. öbürü Yalan. Belediye başkanı hızla kapının tokmağını kaldırdı. yarım saat yerine bir saat kaldı. Sözünü ettiğimiz beyazlık bu yüzdendi. onda hiç yoktu. Scaufflaire Ustanın Uyanıklığı Mösyö Madeleine. yalanı bütünüyle söyler. Mösyö Madeleine. ne kadar temiz olursak olalım. Sicilyalı Simplice Siracusa'da doğmuş olduğundan. "Sayın başkanım. Yalnız. Mösyö Madeleine'i görür görmez sordu: "Cosette'den haber var mı?" Mösyö Madeleine gülümseyerek cevap verdi: "Yakında gelecek. çalışma odasında asılı olan Fransa'nın yollarını gösteren bir haritayı dikkatle incelediğini gördü. Scaufflaire Usta'yı dükkânında bir koşum takımını onarırken buldu. Segeola'da doğduğunu söyle-mektense iki göğsünün de koparılmasını tercih eden bir azizedir. Bu yüzden kendini hemen hemen sadece onun bakımına adamıştı. şekerleme türünden olan şeylere düşkünlüğü. Ama kulağına eğilen doktorun ona. Bizler ne kadar samimi. saygıdeğer ve yerinde öğüt veren biriydi. Sarsılmaz doğruluğuyla bağlı olduğu tarikat içinde adeta ün yapmıştı. vardıktan sonra ne zaman dönecek?" "Gereğinde ertesi gün tekrar yola çıkabil-meli. Acaba küçük yalan. Mösyö Madeleine. Ve düşündüğü -357gibi de davranırdı. arabalara özgü kapılarla ev kapısı arası bir şeydi. oysa bu küçük yalan onun hayatını kurtaracaktı. herhangi bir çıkar kaygısı olmaksızın hakikat. masum yalan diye bir şey olabilir mi? Yalan söylemek mutlak kötülüktür. Sonra belediyedeki bürosuna döndü. 'isteyenlere körüklü araba' ve at kiralıyordu. öbürü de mektup almayı sevmesiydi." dedi Usta." "Araba koşulu mu olacak?" "Evet. hastanın hiçbir eksiği olmaması için herkese bin bir tembihte bulundu." "Vay canına!" deyiverdi adam. sonra geriye dönüp papazın evinin kapısına kadar geldi. düşünür gibi öylece kaldı. iblisin İM adı vardır: Biri İblis. tek bir toz tanesi yoktu. Hemşireden ayrıldıktan sonra Fantine'e yaklaştı. Bu kusurlarından biri. Bu dindar kız Fantine'e sevgiyle bağlanmış." "Peki. -358O gün çok ateşi vardı. Simplice hemşire tarikata girdiğinde iki kusuru vardı ama bunları yavaş yavaş düzeltti. şeytanın yüzüdür. bir iki saniye sonra tokmağı hızla indirecek yerde. Hademe. Bu vicdanın camında en ufak bir örümcek ağı. bakışı beyazdı. kentin öbür ucundaki bir Hollandalı'nın yerine." "Aynı yolu yapmak için mi?" . Hemşirelere. İri harflerle yazılmış Latince bir dua kitabından başka bir şey asla okumazdı. Aziz Vincent de Paul'ün tarikatına girerken Simp-lice adını özellikle seçerek almıştı. iyi bir atınız var mı?" diye sordu. yavaşça yerine bıraktı. yalan söyleyen. "Scaufflaire Usta. Bu ruha uygun düşen koruyucu işte bu azizeydi. İşte bu. onun. erdemliliğinin markasıydı.Bir ayrıntı üzerinde duralım: Hiç yalan söylememiş olmak. belediyeden. "Yüz kilometre ha!" "Evet. bir süre olduğu yerde kaldı. 2. bütün atlarım iyidir. Kurşunkalemle bir kâğıdın üstüne bazı rakamlar yazıyordu. üzerinde bir tokmak vardı. Scaufflaire Usta'ya gitti. Kapı. "Çok kötüleşiyor. Mösyö Madeleine'in oturduğu mahallenin papazının evinin olduğu tenha bir sokaktı. Söylendiğine göre bu papaz. daha önce göstermediği bir telaşla tekrar yola koyuldu. Bir ara yüzünde pek kaygılı bir ifade olduğunu fark ettiler. papazın evinin önüne geldiğinde yoldan geçen bir tek kişi vardı. Belediye başkanı papazın evini geçtikten sonra -359durdu. hepimizin saflığı üzerinde küçük. Rahip Sicard." Fantine'in yanında her zamanki gibiydi. Latince bilmiyordu. Bilindiği gibi. "Ancak başkan burada olduğu zaman yaşıyorum. ondaki gizli kalmış erdemliliği sezmişti belki de. Adını Fransızlaştınp Scaufflaire yapmış olan bu Hollandalı. sağır ve dilsiz Massieu'ye yazdığı bir mektupta Simplice hemşirenin bu özelliğinden söz eder. "İyi attan amacınız nedir?" "Bir günde yüz kilometrelik yol alabilecek bir at demek istiyorum. sonra yine durdu." dediği öğrenilince bu kaygılı ifadenin nedeni anlaşıldı. Az yalan söylemek mümkün değildir. yalan. Bu da Fantine'i çok sevindirdi." diyordu.

evet. Yalnız inişlerde onu biraz gemleyeceksiniz." "Bu araba hafiftir ama üstü açıktır. hanın uşağı onun yulafını çalmasın." "Dördüncüsü. elimde bulunan iki tekerlekli küçük. satın almam için ne kadar istersiniz?" Adam bir kahkaha atarak. Önce onu binek hayvanı yapmak istediler. nereye gideceğinizi bana söylemediniz. yulafa bizzat göz kulak olmak zorunda kalacaksınız." "Araba kullanmasını bilir misiniz?" "Evet. Huysuz olduğuna karar verdiler." "Ücretim günde otuz franktır. Aslında. Ben satın aldım." "Ama sayın başkanım. 5." dedi adam. Meğer. hafif bir arabayla yolculuğu kabul etmesi gerekecek. hep tırıs giderek sekiz saatten daha az bir zamanda alır ama bakın hangi şartlarda." "Peki. hanlarda yulafı atlar yerine. Adam üsteledi: "Havanın çok soğuk olduğunu?" Mösyö Madeleine yine cevap vermedi. cebinden üzerine rakamlar yazdığı kâğıdı çıkardı. Çekmeye. Hol. Küçük.| landalılann kurnazlıklarına katmasını pek iyi -362bildikleri o umursamaz tavırla sordu: "Ha. yüz kilometre demektir. Dönüşümde parayı bana iade edersiniz. kesesinden üç Napoleon çıkarıp. hayvanın yemi de size ait. "Atınızın ön ayakları sağlam mıdır?" diye sordu. gelen yine belediye başkanıydı." "Öyle olacağını söyledim. Dinlenme günleri de ücrete tabidir. masanın üstüne koydu. bu yolu yapabilecek mi?" "Şu sizin yüz kilometreyi. Scaufflaire Usta bin frank istemediğine fena halde pişman oldu." "Peki. gibi yol alıyor. onları benden satın almak mı istiyor?" "Hayır. Gittiğiniz yerin yolunda çok yokuş var mı?" "Sabah saat tam dört buçukta kapınızda olacağını unutmayın. yanınızda kimse olmayacağına göre. Scaufflaire Usta devam etti: "Yağmur yağabileceğim?" Mösyö Madeleine başını kaldırdı: "Atla araba yarın sabah dört buçukta bu kapının önünde olacak."Evet. "Tamam sayın başkan. "Evet sayın başkan. Belediye başkanı hangi cehenneme gidebilirdi ki? Aralarında tartıştılar. hayır. Boulonnais cinsi küçük bir hayvandır. kapı yeniden açıldı. Sayın başkanımın." Madeleine. bu da." "İlk önce yarı yolda onu bir saat dinlendireceksiniz." "Başında oluruz. . ne yapacaklarını bilemediler. ¦^ Hollandalı uzunca bir süre kendisinin de dediği gibi 'afallamış' olarak kalakaldı. sormaya cesaret edememişti. ama her ihtimale karşı size garanti vermek istiyorum. yem yiyecek sonra yerken başında durulacak ki. kız gibi yumuşak başlı. ara sıra geçerken onu görmüşsünüzdür. acaba kış mevsiminde olduğumuzu düşündüler mi?" Mösyö Madeleine cevap vermedi." "Sayın başkanım. Mösyö Madeleine. "Sanmam." dedi kocası." "Beş yüz frank sayın başkan.. şimdi aklıma geldi! Sayın başkan." -363Mösyö Madeleine. beyaz bir at. herkesi yere vuruyordu." diye cevap verdi Mösyö Madeleine ve çekip gitti." diye cevap verdi Scaufflaire Usta. "Birlikte koşulmuş olarak ha sayın başkan." "Vay canına! Vay canına! Yine yüz kilometrelik yol ha?" Mösyö Madeleine. söz konusu arabayla atın değeri yüz franktı. Ama sırtına binmeye gelmez! Binek atı olmaya hiç niyeti yok. -360"Görüyorsunuz. bana kiraladığınız atla arabaya." dedi." "Bence fark etmez. Herkesin bir isteği vardır.8 1 /2 rakamları okunuyordu. bunu istermiş." dedi kadın. Hollandalı'ya gösterdi. Araba sizin için miydi?" "Evet." dedi. "işinizi görecek bir at var. Ateş parçası gibidir. ama imkânsızdı! Çifte atıyor. uşaklar yiyor.'Sanırım kafasına bunu takmış. Acaba nereye gidiyorsunuz?" Konuşmaya başladığı andan bu yana başka bir şey düşündüğü yoktu." "İkincisi. Sonra başparmağıyla masanın tahtasındaki bir lekeyi kapayarak. masanın üstüne banknotları koyup dışarı çıktı ve bu defa dönmedi.." -361"Kabul. Bir metelik aşağı olmaz. neden olduğu bilinmez. Belediye başkanı çıkalı iki üç dakika olmuştu ki. taşımaya. öyleyse ata fazla yüklenmemek için tek başına eşyasız yolculuk yapacaksınız. sayın başkan." "Alın işte. "Mösyö Scaufflaire. körüklü arabaya koştum. böyle bir yolculuk için körüklü araba ağır olur ve atı yorar. "Paris'e gidiyor. rüzgâr." "Sayın başkan. Ne kadar?" "Sayın başkan." "Söyleyin bakalım.6. "Öyle." "Kabul ediyorum. "İşte iki günlük peşin. Adam karısını çağırıp olanları anlattı. Arabayla ata ne fiyat biçiyorsunuz." dedi. çünkü dikkat ettim. "toplam on dokuz buçuk ediyor.

İnsan vicdanının şiirini yazmak. anlattığımız işleri yaptı. Orada. gerisine bakın. Veznedar tekrar uykuya daldı. insanı utandıran kuruntular. Bazı saatlerde. Gece yansına doğru birden uyandı. iyice uyanmıştı. bundan daha korkunç. Dante'deki gibi hayal girdapları vardır. Aynı adımlar. safsataların kaynaştığı cehennem başkentidir. Odasına çıkıp. Bu da ona tuhaf göründü. sözünü ettiğimiz fikri buldu. bu karanlığa bakın. Düşüncenin gözü insanda olduğu kadar hiçbir yerde böylesine aydınlık ile böylesine karanlığı bir arada bulamaz. bu açık pencere pek şaşırtıcıydı. Bu. erişilmez biri oldu ve bundan böyle Montreuil-sur-mer'e yerleşerek. yakalanmaz. Karanlık bir şeydir bu sonsuzluk. çünkü erken yatmaktan hoşlanırdı. daha sonsuz bir şey üzerine çevrilemez. şimdi ona bir kere daha bakmanın zamanı geldi. ömrünün ikinci yansının. o da gökyüzüdür. Ortadan kaybolmayı başardı. güvenli ve umutlu bir hayat sürdü. Küçük Gervais macerasından sonra Jean Valjean'm başından geçen ve okuyucunun bildiği olaylara ekleyeceğimiz çok az şey var. uzun yoldan gitmeyi tercih etmişti. Bu vicdanın derinliklerine daha önce bakmıştık. ürpermemek elde değil. Ama aynı zamanda Mösyö Ma-deleine'in tek hizmetçisi olan fabrikanın kapıcısı kadın. daha esrarlı. gökyüzünden daha büyük görüntü varsa ruhun içidir. Mösyö Madeleine'in oturduğu odanın tam altındaki odada oturuyordu. yanan bir ateşten gelir gibiydi. Veznedar yattığı yerde doğruldu. kaldığı odaya dönmekte olan veznedara. onun ışığının saat sekiz buçukta söndüğünü görünce. Milton'daki gibi aslan pençeli. açgözlülükler ve girişimler kaosudur. onun eşiği üzerinde tereddütle duruyoruz. birinci yansını yalanlamasından memnun. sakin. hayatının işlerini bunun ölçüsüne vurup umutsuzluğa düşer. Yukarıdaki odada birisi yürüyor gibiydi. bir tek insan için bile olsa insanların en önemsizi için bile olsa bütün destanları tek bir üstün ve nihai destanda eritip özümsemek olur. yılan kuyruklu ve kanatlı canavarların. Arkadan bir eşya yerinden çekildi." "Ne buldun?" "Buradan Hesdin'e beş yani yirmi beş kilometre. Çerçevelerin gölgesi görünmüyordu. Şimdi Mösyö Madeleine'in odasında olup bitenlere bir bakalım. uykusunun arasında tepesinden gelen bir gürültü duymuştu. insanlardan kaçıp Tann'ya sığınmak. ancak Mösyö Madeleine'in penceresinden gelebileceğini gösteriyordu. Yansıyan ışık titriyordu.Mösyö Madeleine. ayak sesleri yeniden başladı. -3653. Ama yine de bu kapıdan girelim. Scaufflaire Usta'dan dönerken sanki papazın evinin kapısında kendisi için baştan çıkarıcı etki varmış da kaçıyormuş gibi. piskoposun gümüş takımlarını satıp. Veznedar. Kafasında sadece şu iki düşünce vardı: Asıl adını saklamak ve hayatını kurtuluş yoluna sokmak." Karısına döndü. Dinledi. Bu çok normaldi. Bu da pencerenin ardına kadar açık olduğunu göstermekteydi. bir dönüşümden öte bir şey. Hollandalı. Mösyö Madeleine'in ayak sesini tanıdı. bir devrim oldu. kapanmıştı. yedi başlı yılanların ve hayalet sürülerinin birbirleriyle giriştikleri kavgalar. "Buldum. sadece şamdanları hatıra olarak alıkoydu. Denizden daha büyük bir görüntü varsa. Homeros'daki gibi devler arasındaki mücadeleler. Arras'a gidiyor. Genellikle Mösyö Madeleine'in kalkma saatinden önce odasından hiçbir gürültü duyulmazdı." dedi. Ka-364pıcı kadının sözlerine kulak asmadan uyudu. bir lambadan çok. sessizlik oldu. Gidip gelen ayak sesleriydi bu. hayaller fırınıdır. ilden ile geçerek bütün Fransa'yı dolaştı ve sonunda Montreuil-sur-mer'e geldi. düşünen bir insanın külrengi yüzünden içeri girin. İşte şimdi bizim de karşımızda öyle bir kapı var ve biz. Piskoposun ondan yapmasını istediği değişikliği yerine "getirdi. Yansıyan ışığın yönü. fikirlerin inidir. ha? Bunlar postanın aralarındaki mesafeyi gösteriyor olsa gerek. Vicdan. Daha dikkatli dinledi. baktı. Alighieri bir gün uğursuz bir kapıya rastlamış ve onu açıp açmamakta tereddüt etmişti. Az sonra dolap kapaklarının açılıp kapanmasına benzer bir ses işitti. Bu soğukta." Bu arada Mösyö Madeleine evine dönmüştü. her insan bu-366nu içinde taşır ve beyninin iradesini. "Başkan bey hasta mı? Hali biraz tuhaftı. tutkuların savaş meydanıdır. bu ruha. üzerine rakamlar yazdığı kağıdı şöminenin üzerinde unutmuştu. Bu tür gözlemlerden daha korkunç bir şey olamaz. Hesdin'den Saint-Paul'e otuz. "Beş. altı. ama artık bir lamba ya da bir mum ışığı gibi cılızdı ve titremiyordu. geçmişinin vicdanını üzmesinden. sekiz buçuk. Bunu yaparken heyecanlanmamak. Pencere hep açıktı. penceresinin camından karşı duvarda aydınlilc bir pencereden vuran kırmızımsı bir ışık gördü. Saint-Pa-ul'den Arras'a da kırk beş kilometre. Işık hâlâ duvara yansıyordu. Bir ya da iki saat sonra yeniden uyandı. . Beyinde Kopan Fırtına Mösyö Madeleine'in Jean Valjean'dan başkası olmadığını okuyucu şüphesiz tahmin etmiştir. o andan sonra bambaşka bir insan oldu. kâğıdı alıp inceledi. Görüldüğü gibi Jean Valjean. dış sükûnetin altında. ağır ve düzenli olarak hâlâ tepesinde gidip geliyordu. daha karışık.

önünde açılan ve dibinde Tanrı katının bulunduğu uçuruma doğru ilerlemesi iyi olurdu. güvenliğini erdemine feda etmekte tereddüt etmiyordu. Nitekim bütün tedbirliliğine rağmen. Faverolles'deki aileler hakkında bilgi toplamış ve Javerfin kaygı verici imalarına rağmen ihtiyar Fauchelevent'in hayatını kurtarmıştı. iyiliksever ve hoşgörülü biri olmuştu. dışında derin bir sükûnetle geçirdi. Ama söylemek gerekir ki. gitmek. Her ihtimale karşı hazırlıklı olmak için. Scaufflaire'den araba kiraladı. Yine de ilk anda hayale kapıldı. korkunun verdiği metanetle her türlü karan erteledi. Bu düşünce ilk anda hissettiği yüce davranışı bastırdı ve böyle bir kahramanlığı bir yana bıraktı. Durumu incelediğinde onu olağandışı buldu. yani Tanrı. Javert'i dinlerken kafasında doğan ilk düşünce. çalışma odasına girip konuşmaya başlar başlamaz. Sonra bu düşünce geçti ve kendi kendine. Önce. Biz. Bu durumda hatırlanacağı gibi. içeri girmişti bile. bu şaşkınlık arasında. asla birbirleriyle böylesine ciddi bir mücadeleye girişmemişlerdi. Champmathieu'yü hapisten kurtarıp. duruma bir bakmalıyım. beyninde öyle bir bulanıklık vardı ki. o da öyle eğilip sindi. Alelacele aklını başına topladı." dedi. Az sonra ışığı üfleyip söndürdü. ama her türlü kuşkudan uzak olduğuna göre. Başının üstüne şimşekler. Belki Arras'a gitmesi gerekeceğini belirsiz bir şekilde hissediyordu. eti kesilmiş gibi acılı. büyük bir güven ve yalnızlık hissi duydu. Acılarını anlattığımız bu talihsiz adamı yöneten iki fikir. olabileceğe karşı siper alıyordu. içinde -369bir kasırga. hiçbir düşünceyi açık seçik göremi-yordu ve kendisi hakkında bir şey söyleyebilecek durumda değildi. üstün gelen korunma içgüdüsü oldu. İçeri başka bir şeylerin daha girmesinden korkuyor. kendini açığa vurmak. bu ruhun içinde yaşayan şeyleri anlatmakla yükümlüyüz. dokunaklı bir düşünceydi bu. ikisi de aynı derecede bütün benliğini sanyor. bunca yıllık pişmanlık ve özveriden sonra. bütün Montreu-il-sur-mer şehrinin Mösyö Madeleine dediği adam. Odasına girdi ve düşünceye daldı. Her şey hâlâ çok karışıktı ve beyninin içinde birbiriyle çatışıyordu. Akşam yemeğini oldukça iştahlı yedi. Uyum içinde. onun yüzünü hayatın yönüne çevirmesini sağlamışlardı. bir an olsun duraksamadan aynı adımlarla yoluna devam etmesi. . o kadar olağandışı buldu ki hayallerinin ortasında. bütün bilge. Vicdan. o da sükûnetini yeniden ele aldı. açıklanması hemen hemen imkânsız olan bir sıkıntının itişiyle. piskoposun şamdanlarını muhafaza etmiş. artık tek bir düşünce olmuştu. piskoposun kutsal 'sözlerinden. Ama bu iki yanın bazen birbirleriyle anlaşmazlığa düştükleri de oluyordu. O zaman kendi kendisini incelemeye aldı. mum sönünce görünmez olduğuna inandı. şimdi ona sahip oluyordu: Vicdanı. öyle yapması gerektiğini kendi kendine söyleyerek ziyaret süresini uzattı ve ortadan kaybolmak zorunda kalması olasılığına karşı onu hemşirelere emanet etti. bu iyilik içgüdüsüyle. olup bitecekleri görmenin hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyordu. Yedi kat yerin dibine gömdüğü o ismin hiç umulmadık bir şekilde söyleniver-diği an şaşkınlıktan donakaldı ve kaderinin bu acayip uğursuzluğundan başı dönerek. bir meşe yaklaşan fırtınanın önünde nasıl eğilirse. Her zamanki gibi Fantine'in hasta yatağının başına gitti. ermiş ve doğru kişilerin verdikleri örneğe uyarak. "Biraz beklemeli. onun yasını tutmuş. dirseklerini masaya koydu. Günün geri kalan kısmım bu halde. Şüphe yok ki. bunu belirsizce. Gerçi böyle bir yolculuğa asla karar vermemişti. büyük sarsıntılardan ön-368ce gelen o titremeyle titredi. emiyor. Genellikle her iki düşünce de hayatını yönlendirme konusunda işbirliği yapmıştı. şehirden geçen bütün Savoyard çocuklarını çağırıp sorguya çekmiş.Bu iki düşünce zihninde iç içe girip. birinci düşüncesini ikincisine. şimdiye kadar buna benzer bir durumla hiç karşılaşmamıştı. mükemmel bir şekilde başlamış olan hapishane sonrası hayatın ortasında hatta böylesine ürkütücü bir zan karşısında. yapması gereken bazı şeylerle kendisini oyaladı ve böylece bir savaşçının kalkanını yerden alması gibi. Kör etmek istediği. 'korunma önlemleri' denilebilecek bazı önlemler almaktan başka bir şey yapmadı. -370Kim görebilirdi ki? Ne yazık ki onun kapıdan sokmak istemediği şey. en ufak -367davranışlarına bile hükmediyordu. iyi olurdu ama böyle olmadı. ama ta derinden anlamıştı. ilk görevinin kendi özünü kayırmak olmadığını düşünmüştü. Daha önce de belirttiğimiz gibi. kapı sür-gülenince kendini ele geçmez sandı. orada ne varsa ancak onu söyleyebiliriz. onun yerine kendisi oraya girmekti. büyük bir darbe yemiş olduğuydu. başını ellerinin arasına aldı ve karanlıklar içinde düşünmeye koyuldu. iskemlesinden kalktı ve gidip kapısını sürgüledi. Kendisini görebilirlermiş gibi geliyordu. Javert'in varlığını. Söyleyebileceği tek şey. bu büyük tehlikeyi gözden geçirdi. Daha Ja-vert. yıldırımlarla dolu kara bulutların üşüşmekte olduğunu hissetti. evet. heyecanlarını boğdu. Işık rahatsız ediyordu.

Gökyüzünde yıldız yoktu. görünen de ne demek."Ben neredeyim? Bütün bunlar rüya olmasın? Bana ne dediler? Javert'irfgördüğünü söylediği adam ve anlattıkları doğru mu? Acaba bu Champmathieu kim olabilir? Demek bana benziyor. itiyordu. gecenin ortasında bir bayırdan aşağı kayar bir halde. İki saat böyle geçti. bu boş yer onu hep bekleyecek. bu adın kulaklarında çınlayacağı. onun şaşkınlığını büsbütün artırdı. Kader. yeniden ortaya çıktığı gün. üstüme atlamaya her an hazır duran bu pis av köpeği yolunu şaşırmış. herhangi bir kuşkudan ne kadar uzaktım! Acaba dün bu saatte ne yapıyordum? Bu iş nasıl çözülecek? Ne yapmalıyım?" İşte böyle bir azap içindeydi. hatta kim bilir. ortada bir yığın olarak duruyordu. o istediği takdirde. Bunun. açık seçik meçhul bir kişi. aydınlık iyice yayıldı ve o kendi kendine itiraf etti. -373Champmathieu adında biri bu talihsizliğe uğramış görünüyor. adını gömmek için bir çukur kazmaktan başka bir şey değildi. Uçurumun. bazı ayrıntıları gerçeğin dakikliğiyle fark edebiliyordu artık. İşi oluruna bırakması yeterdi. belki içindeki yeni ruhunu da birlikte yok edeceğini düşünür. İradesini ve aklını altüst eden bir karar vermeye çalıştığı bu hengâmeden. böyle zamanlarda biri çıkıp ona. Durumunu gittikçe daha açık anlamaktaydı. fikirleri dalgalar gibi geçip gidiyordu ve o. başka taraflarda meşgul. bu ışığın ancak daha kalın bir karanlık oluşturmakla kalacağını. bundan böyle Champmat-hieu'nün şahsında kürekte. yırtılan bu perdenin esrarı büsbütün artıracağını. bugüne kadar yaptığı bütün iş. bir yabancı görüyordu. Beyni. Kendi içine kapandığı saatlerde. Durumun genel bütününü değilse de. Pencereye gitti. bu kaçınılmaz bir şeydi. Karanlığın içinde. bu iğrenç Jean Valje-an sözünün birdenbire siyah gecenin içinden fırlayıp karşısına dikileceği ve büründüğü esrarı dağıtacak olan o müthiş ışığın birdenbire tepesinde pınl pırıl parlayacağı bir saatin gelebileceğini. her zamankinden daha onurlu. içten kahkaha denilebilecek bir şey. hep onu bekliyordu. bir mezar kapağı gibi bir kere indi mi bir daha hiç kalkmayan şu lanetleme taşını Champmathieu'nün başının üstünde mühür-lesinler. Daldığı hayaller aydınlanmaya devam ediyordu. Küçük Gervais'in parasını gasp etmesi onu oraya çekiyordu. "Ne oluyor canım!" dedi kendi kendine. ya onun ya da öbürünün. daha huzurlu. tahmin etmiş olan ve beni her yerde izleyen bu korkunç içgüdü. bu adın yeni hayatını mahvedeceğini. Başı ateşler içinde yanıyordu. biri ona bunu söyleseydi. günün birinde bu adın söylendiğini duyma ihtimaliydi. Geçmişimin. Faaliyetlerinin yöneldiği ciddi ve dini amacı bir yana bırakılacak olursa. fikirlerini zaptetme gücünü kaybetmişti. yine de tamamen kendi hâkimiyeti altındaydı. ne kadar kritik olursa olsun. saygıdeğer burjuva Mösyö Madeleine'in Jean Val-jean'ın hayaletiyle bu çatışmadan. boğucu bir sıkıntıdan başka bir şey çıkmıyordu. ne yaparsa yapsın. bu delice şeylerin gerçekleşmesine izin vermişti. daha saygı görür biri olarak çıkacağını söyleseydi. forsadaki yeri boştu. ardına kadar açtı. ayakta. bu yabancıyı o sanıyor ve onun yerine uçuruma doğru sürüklüyor. Bu arada ilk belli belirsiz çizgiler düşün-371cesinde şekillenmeye ve yer etmeye başladılar. tamamen yanlış iz sürer durumda! Artık . benim için artık korkacak bir şey yok. hayatıma yeniden dalabileceği bir kapı aralık kalmıştı. "neden korkuyorum? Ortada düşünecek ne var? Kurtuldum işte! Her şey bitti. içinde bulunduğu durum ne kadar olağanüstü. birdenbire içinde hiç kimsenin hayatında iki üç defadan fazla duyamayacağı tarifi imkânsız kımıldanışlardan biri oldu. ağzını kapatması için içine birisinin düşmesi gerekiyordu. Önce şunu kavradı ki. evet. öyle mi? Böyle bir şey olabilir mi? Dün ne kadar rahat. bunları durdurmak için iki eliyle alnını tutuyordu. Ani bir hareketle mumu yeniden yaktı. Bütün bunlar o kadar şiddetli. Mösyö Madeleine adıyla da toplum içinde olacağıma göre. bu olağanüstü olayın. kim olduğumu tahmin etmiş görünen. kendisi için her şeyin sonu demek olacağını. Bu da. Derken. Kendisini bir uykudan uyanmış'gibi. bu yer sarsıntısının onun kurduğu binayı büsbütün sağlamlaştıracağını. yeter ki. Tanrı. uykusuz geçen gecelerinde onu en çok korkutan şey. -372hem daha nüfuz edilmez hale getirmekten başka bir şey yapmayacağını ve o iyi. hayatını hem daha berrak. Sonra kendi kendine şöyle dedi: Şu an yerimi alacak biri var. Hiç şüphesiz. Dönüp masanın başına oturdu. kafasını sallayıp bunlara akılsızca sözler diye bakardı. bir uçurumun tam kenarında boş yere geri çekilmeye çabalar gibi görüyordu. bu kapıya da duvar örülüyor! Sonsuza kadar! Uzun süredir beni rahatsız eden şu Javert. sevinç ve ümitsizlikten oluşan bir çeşit vicdan çırpınmasıydı bu. Kalbin şüphelendiği bütün şeyleri çalkalayıp karıştıran alay. Ama işte bütün bunlar olmuştu. o kadar garipti ki. oraya gidinceye kadar onu çekip duracaktı. titreyerek. bu adın onu tehdit etmeyeceğini. bunun olabileceğini düşünmek bile onu titretirdi.

muhakkak ki onun da bana söyleyeceği bu olacaktı. piskopos gözlerini ona dikmiş bakıyordu. konuşan kendisi. Bu bölümde kullanılan 'dedi'. çok geçmeden bu kasvetli diyaloga yeniden başladı. Dış sessizliğini bozmadan. 'haykırdı' gibi ifadelerin bu anlamda bir iç kanama ve haykırma olarak anlaşılması gerekir. bu esrarlı kudrete boyun eğiyordu. yemin ederim bir felakete uğradığımı sanırlar! Sonuç olarak. öğüt vermesini istemedim. gerçekte oradan çıkmaktı! Bunu yapması gerekiyordu! Yapmadığı takdirde şimdiye kadar hiçbir şey yapmamış demekti! Bütün hayatı boş yere geçmiş. "Amacıma eriştim!" sözünden ne anladığını kendisine acımasızca sordu. bu asla benim suçum değil. insan kendi kendisine 'der'. bir gün büyük ve cesaret verici bir örnek olayım ve çektiğim bu çileye ve erişegeldiğim bu erdeme bir parça da mutluluk eklendiği söylensin diye! Gerçekten de anlamıyorum. aklın da bir düşünceye geri dönmesine engel olunamaz. sadece dil konuşmaz. Hayatının elbette bir amacı olduğunu söyledi. çıktığı cehennemin kapısını bir daha açılmamak üzere kapatacak olan buydu! Görünüşte oraya tekrar düşmek.tatmin oldu. kürek mahkûmu Jean Valjean ise . "yürü" dediği gibi. bir görev olarak tekrar kürek mahkûmu Jean Valjean olmak. böylesine feci bir hatanın kurbanı olan bu adamı kurtarmak. Talihsiz adam. Tam tersine. Sandalyesinden kalkıp odada dolaşmaya başladı. Tanrı. piskoposun öldüğü ne kadar doğruysa. kararını uygulaması için ona bırakmak." diyordu. özellikle bu. düşünen bir varlık olamaz. içimizdeki her şey konuşur. kötü bir davranışın acı tadını hissediyordu.. •' Kendisini sorgulamaya devam etti. Doğru bir insan olmak. Daha ileri gitmeden. vicdandan tekrar düşünceye döndüğü zaman. pişmanlıktır. "Düşün. tıpkı okyanuslar gibi kabartır. kendi kendisiyle konuşur. iğrenç bir hareketti bu. "Hadi bakalım. bunu denememiş. Nasıl? Memnun değil miyim? Peki. İşte böyle kendi kendine hangi noktada olduğunu sordu. "artık düşünmeyelim. Tann'ya dualarımın konusunu oluşturan. Belli ki böyle olmasını istiyor! Onun yaptığını bozmaya ne hakkım var? Şu an ne istiyorum? Ne diye karışacak mışım? Beni ilgilendirmez ki. kaldı ki onursuz bir iş yaparak. kürek -377denilen o korkunç canlı canlı ölümü ona reva görüyordu! Oysa teslim olmak. güvenlik. neden az önce şu iyi yürekli rahibin evine girmedim." dedi. 'işleri oluruna bırakmanın. zavallı bir insanı manen öldürüyordu. öyleyse ne istiyorum? Bunca yıldır özlediğim amacım. dinleyen yine kendisiydi.. ruhu. söz ancak bir insanın düşüncelerinden vicdanına gidip. hem de hırsızların en iğrenci! Başkasının varlığını. Görülemiyor. gecelerimin rüyası. artık Jean Valjean'mı ele geçirdi! Kim bilir. herkes kendi kendine konuşur. ruhun gerçekleri gerçek olmaktan çıkmaz. bütün çilesi boşa gitmiş olurdu. Artık 'neye yaradı ki' demekten başka yapacak bir şey kalmazdı. yeniden kendi adını almak. sinsi. Kesin karar alınmıştır!" Ama bundan hiç de sevinç duymadı. 'Alınan karar' hakkında ken-376disini sorguya çekti. orada hazır olduğu da o kadar doğruydu. her şeyi yapmaktı! İkiyüzlü onursuzluğun son kertesiydi! Alçak. her zaman istediği. iyice anlaşılmak için belirtilmesi gereken bir nokta üzerinde duralım: Şurası muhakkak ki. sadece bu değil miydi? Geçmişine kapıyı kapatmak. elle tutulamıyor diye.. Ve o. zihninde tasarladığı şeylerin canavarca olduğunu. kendi kendisine haykırır. İğrenerek tükürdü. sekiz yıldan beri ilk defa kötü bir düşüncenin. Peki. gerçek olan? Şahsını değil de ruhunu kurtarmak. Kaderin ve insanların böyle bir hatasını. Öyle bir diyalogdu ki bu. öyle mi? Ka-patamıyordu ki. Bütün kaçınma çabasına rağmen. Piskoposun odada olduğunu hissediyordu. beni rahat bırakacaktır. niçin günah çıkarır gibi her şeyi ona anlatıp. suçlu içinse vicdan azabı. muhteşem bir esrarengizliğe bürünür. ortada birisi için bir kötülük varsa. Denilebilir ki. İşte nihayet ona kavuştum! Bunu Tanrı istedi. Yeniden namuslu ve iyi olmak. piskoposun ona emretmiş olduğu.. Tanrı bunu niye istiyor? Başladığım şeye devam edeyim diye. rezil. aksine açıyordu! Üstelik yeniden hırsız oluyordu. İçimizde büyük bir hay huy vardır. Ama nasıl bir amaç? Adını saklamak mı? Polisi aldatmak mı? Bütün bu kadar küçük bir şey için mi yapmıştı yaptıklarını? Başka bir amacı daha yok muydu. hayatını. bundan böyle belediye başkanı Madeleine bütün erdemleriyle onun gözünde iğrençleşecek. ona engel olmamak. iyilik yapayım diye. tıpkı iki bin yıl önce başka bir mahkûma. Kader bu. susarak ona razı olmak. söylemek istemediği şeyleri söylüyor.. iyi Tann'nın bildiği gibi yapmasını istemenin' düpedüz alçaklık olduğunu kendi kendine itiraf etti. toplumdaki yerini çalıyordu! Bir katil oluyordu! Öldürüyordu. büyük olan." Kendi uçurumu diyebileceğimiz vicdanının derinliklerinde işte böyle konuşuyordu.. esrarlı bir kudret ona. İşte yeniden dirilişini gerçekten son-landıracak. Her şeyi yapan tak-dir-i ilahi. Tann'nın iradesine karşı duramam. kısacası hiçbir şey yapmamak. Gemici için bunun adı med-cezirdir. belki de buradan ayrılmak isteyecektir! Ve bütün bunlar benim etkim olmadan oldu! -374Ben bu işe hiç karışmadım! Peki öyleyse aksilik nerede? Beni görenler de. duymak istemediği şeyleri dinliyordu. her şeyi oluruna bırakalım! Varsın iyi Tanrı bildiği gibi yapsın. Nasıl ki denizin kıyıya dönmesine engel -375olunamazsa.

böyle iğrenç bir şeye bağlandıktan sonra bütün bu kutsal şeylerin artık ne tadı kalırdı? Oysa özveride bulunursa. aralıksız angaryaya. teselliyi başka yerde aradı. bazen de başını kaldırıp gözlerini duvarın herhangi bir noktasına dikiyordu. yeşil mahkûm takkesine. Her türlü hayalden vazgeçti. öbürününse kötü olabileceğini anlıyordu. göre-378vimizi yapalım! O adamı kurtaralım. yeryüzünden uzaklaştıkça. teşhir direğine. kontrol etti. Paris. piskopos ise vicdanını görüyordu. Bir mektup yazıp mühürledi. küreğe. bu iki fikir ona birbirinden farklı görünüyordu. kaderinin böyle yazıldığını. yıllardır sürdürdüğü namuslu hayatı ve ülke için yaptıklarını göz önüne alırlar. görevini yapması gerektiğini söyledi. kim biliyor? Bakalım çaldı mı? Çaldığı ispat edildi -380mi? Jean Valjean adı onu yakıyor. bir an için yatışan bu çırpınma. Mon-treuil-sur-mer'de kalırsa saygınlığı. ama iyilik düşüncesinin üstün geldiğini anlıyordu. Oldukça ciddi bir düşünce faaliyetiyle karışık bu işleri yaparken biri onu görecek olsa. hayırseverliği. o zamana kadar hayatının çift düsturu olmuş iki fikri görüyordu: Adını saklamak. onu aydınlatmak ya da araştırmak ister gibiydi. yavaş yavaş onu yeniden sarıyordu. erdemi bir suç ile lekelenecekti. Bir ara şöyle dedi. popülerliği. zenginliği.Gerva-is'den çaldığı kırk meteliğin kendisini sabıkalı yaptığını. Çarpıştıklarını görüyordu. çünkü forsa olduğunu düşünüyorlar. biri aydınlıktan. sanki orada bir şey varmış da. ama mutlaka atılması gerekiyordu. öbürü "ben" diyordu. sanki karşısında hissedilebilir şekiller altında hareket ediyormuşçasına. öbürü karanlıktan geliyordu. İnsanlar onun hayatını. piskopos ise yüzünü görüyordu. kaderinin bir başka kesin noktasına ulaştığını hissediyordu. gerçek olanı ele vermek gerekiyordu. O an odasında birisi olsaydı." Bu sözleri yüksek sesle söyledi. biri "gelecek" derken. sonuç olarak önemli bir kişi değil. Kralın savcıları genellikle böyle davranmazlar mı? Onun hırsız olduğuna inanıyorlar. İkisini ayıran farkı da görüyordu. İlk kez. Tanrı katında dü-381- . "Eğer bu adam gerçekten birkaç elma çaldıysa cezası bir ay hapistir. "bu yolu seçtim. İnsanlar onun maskesini. Kafasından bir yığın düşünce geçiyordu. ama bu düşünceler onun metanetini de artırıyordu. Yalnız ara sıra dudakları kımıldıyor. kutsallaştırmak. "Git adını söyle! Kendini açığa vur!" Ve ayrıca. ikinci bölümüne de Champmathieu damgasını vuruyordu. Yerine getirmesi gereken görevi ışıklı harflerle yazılmış olarak görmeye devam ediyordu. Hayalleri asla yön değiştirmemişti. ancak insanların gözünde alçaklık basamağına inmesine bağlıydı. "Sorunu ele alırken belki fazla taşkınlık gösteriyorum. ruhunu -379lî i. zarfın üzerinde şunları okuyabilirdi. banker. "Öyle olsun!" dedi. Mali sıkıntısı olan esnaftan alacaklarına ait bir demet senedi ateşe attı. öteki benlikti. Acıklı haber! Tanrı gözünde kutsallık mertebesine erişmesi. Bu fikirlerden birinin kesinlikle iyi. ortada bir gerçek olduğunu. yan çizdiği takdirde olacağından daha mutsuz olmayacaktı. sahte Jean Valjean'ı kurtarmak. İki fikir çarpışıyordu. Mösyö Laffltte. Küçük . belki de her şeyi oluruna bırakır. bu işin de mutlaka mahkemede ortaya çıkarılacağını ve yasanın hükümlerine göre müebbet kürek cezasına çarptırılmasını gerektireceğini düşündü. şöhreti. şimdi birer dev olmuşlardı ve az önce sözünü ettiğimiz o sonsuzlukta. düzenli bir hale getirdi. Yazıhanesinden. Champmathieu ne de olsa hırsızlık yapmış. Büyük bir buhrandan sonra büyük bir intikam. acımasız utanca. Kendi kendine. uhrevi bir fikir karışacaktı! Nihayet. Ne var ki. ama yüksek sesle konuştuğunun farkında olmadı. Yazık! Bu fedakârlığın en büyüğü. Dehşet içindeydi. O halde Arras'a gitmek.mükemmelliyet ve saflık kazanacaktı. hakkında kanıt toplanmasını gereksiz kılıyor. zaferlerin en açılışıydı." Bir ara aklına şu fikir geldi: Kendisini ihbar edince belki davranışmdaki kahramanlığı. iyi işleri. Vicdanının. atılacak son adımdı. görevini yaptıktan sonra. Hayatının birinci bölümüne piskopos damgasını vurmuştu. Hem sonra. O düşündükçe bu fikirler zihninde büyümüş. gördüğü sevgi ve saygı. Artois Caddesi. Harfler gözlerinin önünde alev alev yanıyor ve bakışlarıyla birlikte yol değiştiriyordu. içinde bir miktar banknot ve bir de o yıl seçimlere gitmek için kullandığı geçiş belgesi olan bir cüzdan aldı. Bunlardan biri fedakârlık. Mösyö Laffıtte'e yazdığı mektubu bitirince onu cüzdanla birlikte cebine koydu ve yeniden odada dolaşmaya başladı. Ama bu varsayım çabucak kafasından silindi ve acı acı gülümseyerek." Sonra şu cevabı verdi. karanlıklar ve ışıklar ortasında sanki bir tanrıçayla bir devin dövüştüğünü seyrediyordu. boyun halkasına. içinden neler geçtiğini kesinlikle anlayamazdı. Hesaplarını tuttuğu defteri aldı. Bununla kürek mahkûmluğu arasında dağlar kadar fark var. kendisini bağışlarlardı.

yüce olmak hoşuma gidermiş! Melod-384ram bu. benden önce hiçbir şey yoktu. birbirlerini teşvik ediyorlar. refahı. ya dışta erdem. bütün bölgeyi kalkındırdım. getireceğim diye anasına söz verdiğim o çocuk! Bu kadına da. çocuklar. Bu arada yeniden eski şaşkın haline döndü. aileler. teşvik ettim. buna bencillik derler. ama bu pek kısa sürdü. dirilttim. "Kendimi ihbar etmeye karar vermiştim. "Bak sen!" dedi. Pencereyi kapatmak aklına gelmedi. masumları feda eden. bir an tereddüt eder. Kıyaslarken.zenlenen şeyleri kendisinin bozamayacağını. bir sanayi. ben yok olursam. Bencilliğin bir biçimi. canlandırdım. zaten ne işime yarar? Yaptıklarımı kendim için yapmıyorum ki! Herkesin refahı gittikçe artıyor. şilindim. cinayet. yüzlerce aile. benim bir şeyim yok. ateşe kütüğü. her şey ölür. çocuk ne olabilirse olur. tencereye eti ben koydum. bir hırsızı. bununla birlikte eğlence. Ya kendimi ele vermezsem? Kendimi ele vermezsem neler olur?" Kendi kendine bütün bunları sorduktan sonra durdu. "Ya o zavallı kadın!" Burada yeni bir buhran patlak verdi. Aşağılanması gerekirken. Sonunda başardı. bu doğru. Champmathieu'yü serbest bırakırlar. Ben kendimi bir ortadan kaldırayım. İki saatin vuruşlarını da on ikiye kadar saydı. ben kendimi ele verirsem. belki biraz aşın ama aslında haklı olan bir cezadan kurtarmak için bütün bir ülkenin ölmesi mi gerekecek! Zavallı bir kadın hastane köşesinde can verecek! Köpekler gibi! Çok iğrenç bir şey bu! Hatta anne. birkaç gün önce gördüğü satılık eski bir çanı hatırladı. sonra da belediye binasının saati on ikiyi çaldı. ama yine de bencillik! Biraz da başkalarını düşünsem ya! Kutsallığın birinci koşulu başkalarını düşünmektir. hiçbir şey bulunmayan yerlerde de çiftlikler ortaya çıkıyor. Gece yarısını bildiren çanlar çalmadan önce ne düşündüğünü hatırlamak için oldukça büyük bir çaba harcaması gerekti. ömrünün çok çok birkaç yılı daha kalmış ve kürekte hiç "de sefil kulübesinde olduğundan daha fazla mutsuz olmayacak ihtiyar bir serseriyi kurtarıp. İşte. Hele bir inceleyelim bakalım! Ben yokum diyelim. daima ben. Üşümüştü. bunca acı çekmiş. imalathaneler ve fabrikalar çoğalıyor. bütün bunlar ne olacak? Kendimi ele verirsem ne olur? Beni yakalayıp. Birdenbire hayallerine giren Fantine. hiç şüphesiz. bereketlendirdim. sonra sakin sakin kendisine şu cevabı verdi: "Peki. işadamı ya da lanetlenen ama saygıya değer bir kürek mahkûmu. çaldı işte! Ben burada kalıp işime devam ediyorum. belli ki ahlaksızın birini. Şakaklarındaki damarlar fena halde zonk-luyordu. yaptığım -383kötülüğün giderilmesi için bir şeyler borçlu değil miyim? Ben ortalıktan silinirsem ne olur? Anne ölür. bütün kötülükler. fuhuş. hırsızlık. yalnızca çiftliklerin olduğu yerlerde köyler doğuyor. "Evet! Evet!" dedi. Böyle bir yığın tasa dolu düşünceyi kafasında evirip çevirmek gerçi cesaretini kırmıyordu ama beynini yoruyordu. bu adam küreğe gidiyor. kadınları. bölgenin nüfusu artıyor. sefalet ortadan kalkıyor. ne diye kendimi ele vermekten söz ediyorum? Dikkatli olmak ve hiçbir şeyi aceleye getirmemek gerekir. Hâlâ odasında gidip gelmekteydi. olup bitecekler bunlardır. Ve şu kadın. bütün suçlar da silinip kaybolur! Bu zavallı ana da çocuğunu yetiştirir! İşte sana zengin ve dürüst koskoca bir ülke! Ah! Çıldırmışım ben! Saçmalıyorum. ufak bir ateş yaktı. beni küreğe gönderirler. erkekler. dışta rezillik. ihtiyar büyükbabalar. zenginleştirdim. On sene sonra on milyon kazanmış olur. içte lanet-lenmişlik ya da içte kutsallık. fabrikalar. Kim olduğumu saklamak ya da ruhumu kurtarmak." Sonra birden Fantine'i düşündü. yalnız ben! Ama ulu Tanrım. Önce mahalle kilisesinin. başka bir şey değil! Ne yani! Ne idü-ğü belirsiz bir adamı. başka bir şeyden ötürü zaten küreği hak etmiştir! Doğrusu güzel bir kuruntu! Bir suçluyu kurtarıp. orada beklenmedik bir ışık demeti gibiydi. düşmüşlüğü içinde bile bunca erdemi olan. ama bu adam hırsızlık yaptı! Ben istediğim kadar kendime o çalmadı diyeyim. istemeden felaketine sebep olduğum o kadın! Ya o gidip getirmek istediğim. peki sonra? Burada neler olur? Elbette ya! Burada bir ülke var. binlerce aile mutlu. anasını doğru dürüst tanımadan! Ve bütün bunlar o elma hırsızı alçak herif yüzünden. krediyi ben yaptım. Neymiş! Çünkü büyük olmak. hepsini ben yaratıyorum. nerede tüten bir baca varsa. değişimi. sonra her iki saat çanının sesini kıyasladı. saygı gören yüksek bir devlet görevlisi. Bunların hepsi benim. ruh da yok olur. kadınlar. bu durumla ilgisi olmayan şeyler de düşünmeye başladı. sanayiler diriliyor. unutuldum. Çevresindeki her şeyin görünüşü değişmiş gibi geldi ve bağırdı: "Olur şey değil! Şimdiye kadar yalnız ken-382dimi düşündüm! Yalnız kendi işime gelen şeyleri göz önünde tuttum! Kendi işime gelen nedir? Susmak ya da kendimi açığa vurmak. yoksul insanlar! Hepsini ben yarattım. bir şehir. anaları. işçiler. bütün bir halkı. bundan ötürü olmasa bile. üzerinde şu ad yazılıydı: Antoine Albin de Romainville. titrer gibi oldu. sonuç ne olursa olsun bir seçim yapması gerektiğini düşündü. evladına kavuşamadan! Çocuk. bu kazancı herkese dağıtırım. Elinde olmayarak başka şeyler. çocukları feda eden vicdan kuruntusu! Şu zavallı küçük Cosette'in dünyada benden başka kimsesi yok ve şu an hiç şüphesiz Thenardier'le-rin sefalethanesinde soğuktan mosmor olmuştur! İşte böyle .

"Ne güzel sıcaklık!" dedi. "alınan kararın bir sonucu karşısında tereddüte düşmemek gerek. o gerçeklerden birini bulmuş. "Bak işte!" diye düşündü. kırmızı büyük bir ışığın vurmasıyla aydınlandı. duvann köşesiyle şöminenin dış kaplaması arasına yerleştirilmiş bir tür gizli dolap. uuları koparmalı! Bu odada bile beni suçlayabilecek bazı eşyalar var. geri çekilmek yok. bunların hepsi yok olmalı. Bugünkü durumun başlangıç noktasını her zaman hatırlamak için. Sonra bunca yıldır sürekli özenle. son söz söylendi. Jean Valjean kimse vay haline! O artık ben değilim. kısa bir süre ısındı. sürgüsünün sürülü olmasına rağmen kapının açılmasından korkmuş gibiydi. partal giyecekleri. büyük tehlikesine rağmen muhafaza ettiği bu şeylere bir göz bile atmaksızın. dolabın kapısının önüne ittiği büyük bir mobilyanın gerisine gizledi. bu işte ben kötü bir davranışta bulundum ve bir gün vicdanım beni bu yüzden kınayacak. para kesesini çıkardı. o bir masum ve bütün felaketi senin adından geliyor. açtı ve içinden küçük bir anahtar aldı." İki şamdanı aldı. "Jean Valjean! Jean Valjean!" diye bağırdığını duyar gibi oldu. şayet şu saatte Jean Valjean diye biri varsa. eski bir sırt çantası ve iki ucu demirli iri budaklı bir sopadan başka bir şey yoktu. ne olduğunu bilmiyorum. Bunu. Jean Valjean'ı Digne'den geçtiği dönemde. Hâla Deni Jean Valjean'a bağlayan bazı izler var. başının çaresine baksın! Bu beni ilgilendirmez. "Jean Valjean hâlâ bunların içinde. Onları da yok etmek gerekiyor. Ma-deleine olarak kalıyorum. sırf benim ruhumu tehlikeye atan bu kötü davranışı kabul etmek. içi boş olduğu için gereksiz olmasına rağmen. çevik ve ani bir hareketle hepsini. Sonunda herhangi bir şeyle yetinmek gerekiyor. Her şey yanıyor. Şüphesiz Savoyard çocuktan çalınan kırk metelikti bu. Bunları çabucak şeklini bozarak. karar verildi. "Yaptığın işi tamamla! İmha et şu şamdanları! -388Yok et o anıyı! Piskoposu unut! Her şeyi unut! Mahvet şu Champmathieu'yü. Tam o sırada içinden bir sesin. Birden gözleri alevlerin yansımasıyla şöminenin üzerinde belli belirsiz parlayan iki şamdana takıldı. belki de hiçbir şey yapmadı. ikinci bir önlem olarak. kürek hapishanesinden gelen eşyayı saklamış. sırf bana yönelecek bu kınamaları. Ona öyle geliyordu ki. Bir gizli bölme açıldı. Elmaslar ancak toprağın karanlıklarında. piskopostan gelen şamdanları ise açıkta bırakmıştı. Bir dakika sonra iki şamdan da ateşin içindeydi. mahkûm edilecek. Bu herkesin çıkarı gereği." Birkaç adım daha yürüdü. bu^sefil kıyafetin bütün parçalarını kolayca tanıyabilirlerdi. gerçekler de ancak düşüncenin derinliklerinde bulunur. işte bir ihtiyar ki. sopayı. tanıklık -386edebilecek bazı dilsiz şeyler. başkalarının iyiliği uğruna. çok iyi! Sen namuslu adam ol. gümüş şamdanlar gibi. erdemliliğin ta kendisidir. sonra birden durdu: "Hadi bakalım!" dedi. Gerçek bir rahatlık duydu. Gizli dolabı kapattı. çok iyi. elinde tutuyor ve onu seyrederken gözleri kamaşıyordu. mavi bezden bir işçi üstlüğü. oda ve karşı duvar titreyen." Ceplerini karıştırdı. "bu iş bu kadar! Gerçeğe vardım. duvar kâğıdının üzerindeki desenlerin en koyu motiflerinin arasında kaybolmuş.alçaklardır bunlar! Demek. kendisinden ne istediklerini bile bilmiyor. Kaçamak bir bakışla kapıya doğru baktı. eski bir pantolon. Bu gizli bölmenin içinde birkaç pılıpır-tı. sırt çantasını bir kucakta kaldırıp ateşe attı. Yalnız. adm bir suç gibi çöküyor onun üstüne. -387Birkaç saniye içinde." diye düşündü. Sorun çözüldü. Saçları dimdik oldu. fedakârlığın ta kendisidir. vay o başın haline!" Şöminenin üzerinde duran küçük aynada kendisini seyretti! "Bak hele!" dedi. bunları da muhafaza etmişti. Eğilip bakıldığında. Kararımı verdim. şehri . benim değil. küllerin arasında parlayan bir şey çıkmıştı meydana. Şamdanlardan birisiyle korları karıştırdı. saygı gören kişi olarak kal. 1815 yılı Ekimi'nde görmüş olanlar." -385Yerinden kalktı. senin yerine konulacak. Kendini alkışla! Böyle karar verildi. Belediye başkanı olarak. İçindeki iğrenç paçavralarla birlikte yanan sırt çantasından. korkunç sese kulak verdi. Bu defa kendisini rahatlamış hissediyordu. belli belirsiz görünen bir kilit deliğine soktu. bu derinliklere indikten. tanınmaz birer külçe yapmaya yetecek kadar ateş vardı. Gecenin içinde yüzen uğursuzluğun adıdır o. İşi oluruna bırakalım! Artık tereddüt yok. Ateşe bakmadan hep aynı adımlarla gidip geliyordu. ömrünü kötülük ve la-netlenmişlikle tamamlayacak! İyi. bu karanlıkların en koyu yerlerinde el yordamıyla aranıp tarandıktan sonra nihayet elmaslardan. bitir gitsin!" diyordu ses. yürümeye başladı. İşte bir adam. "Evet. Ben Madeleine'im. "Evet. hadi! İyi. bunun gümüş bir para olduğu kolayca anlaşılabilirdi. Ocağa doğru eğildi. böyle işte. iyi ama. şayet bir başın üstüne inerse. O adamı tanımıyorum. çıtırdayan budaklı sopa odanın ortasına kadar kıvılcımlar saçıyordu. bütün bu zavallı varlıklara karşı olan yükümlülüklerimden kaçacağım! Ve gidip kendimi ele vereceğim! Demek bu ahmakça saçmalığı yapacağım! En kötü ihtimali ele alalım: Diyelim ki. "bir karara varınca ferahladım! Şimdi bambaşka biriyim.

yorgunluk. Sonra bir budalanın gülüşüne benzer bir gülüşle. Ona öğüt veren her iki fikir de gözüne birbiri kadar uğursuz görünüyordu. Kısa bir süre sonra artık ne yapacağını bilemez olmuştu. Altındaki odada uyuyan adamı rüyalarında rahatsız eden. ayakta zincir. henüz söyleyeceklerini bitirmemişti. Zihninde. burada neşe" ve ışık içinde bulunurken. yetimleri yetiştir. ulu Tanrım! Teşhir olmak! Kaybedecek-leriyle elde edeceklerini sonsuz bir umutsuzlukla göz önüne getirdi. Ne uğursuz kader! Nasıl bir rastlantıydı şu Champmathieu'nün kendisi sanılması! İlahi takdirin adeta önce kendi durumunu sağlamlaştırmak için kullandığı bir vesile. bütün bu gelişmelerden sonra! Hiç olmazsa genç olsaydı! Ama yaşlıydı ve bu yaşlı haliyle önüne gelenin onunla senli benli konuşması. yorgunluğuna karşı direnerek büyük bir çabayla aklını toplamaya çalışıyor. yeşil takke gözlerinin üs-391tünde. Kendi başına yürümeye bırakılan küçük bir çocuk gibi yürüyordu. bu küçük odadan ayrılacaktı! Şu saatte her şey ona sevimli görünüyordu. ama bu arada biri. içinde yeniden bütün şiddetiyle patlak verdi. zindan. Devam ediyordu: "Jean Valjean! Çevrende büyük gürültüler koparan insanlar olacak. özgürlüğe veda etmesi gerekecekti! Bir daha kırlarda dolaşamayacak. "burada kimse olamaz. sahra yatağı. çavuşun kırbacı altında. hapishane nöbetçilerinin üstünü başını araması. sesi duyulmayan tek bir kişi karanlıklar içinden seni lanetleyecek. artık onu iyice işitiyordu. Hele son sözleri öylesine net duydu ki. Fikirleri tekrar birbirlerine karışmaya başladı ve umutsuzluğa özgü o şaşkın ve mekanik hali aldı. yorgunluktan bitkin. erdemli ve beğenilen biri olarak yaşa ve sen böyle yaşarken. başka birisi de senin kırmızı kazağını giyecek. gelip geçerken rastlanabilecek herkesten öğüt istercesine dolaşır durur. şerefsizlik içinde admı taşıyacak ve kürekte senin pranganı sürükleyecek! Evet. artık dışardan konuşuyormuş gibi geliyordu. İçinde konuşan ses. "Ne budalayım!" dedi. dıştan da sarsılıyordu.zenginleştir. bilinen bütün o felaketler! Bu yaşında. Bak! Dinle alçak! Bütün bu hayır dualar daha Tann katına varmadan aşağıya düşecek ve aldığın lanet. Kendini ele ver-390mek. beyaz tahtadan şu küçük masada yazı yazamayacaktı! İhtiyar kapıcı kadın. mayıs aylarında kuşların ötüşünü dinleyemeyecek. tırabzansız merdivenlerden ikişer ikişer hücresine gitmek! Ah! Ne sefalet! Kader. yüksekten konuşacaklar. onu sıçratarak uyandıran o tekdüze ve kederli yürüyüşüne yeniden başladı. ne yapmalı!" Bunca zahmetle geçiştirdiği fırtına. bir zamanlar Montreuil-sur-mer'de belediye başkanı olmuştu. "Bakın. İçten de. ama bu var olan. Bu kitapları bir daha okuyamayacak. sana hayır duaları edecekler. "Burada biri mi var?" diye yüksek sesle şaşkın şaşkın sordu. Bu yürüyüş onu hem rahatlatıyor hem de kafasını uyuşturuyordu. böylesine akıllı bir varlık gibi merhametsiz olabilir." Biri vardı aslında. yoksulları besle. herkesin saygısına. İnsan bazen olağanüstü durumlarda. boynunda halka. kırmızı kazak. mutlu. Şamdanları şöminenin üzerine koydu. Bazı anlar. gelmiş geçmiş tek hizmetçisi artık sabahlan kahvesini yukarı getirmeyecekti! Ulu Tanrım! Bütün bunların yerine hapishane. küçük çocuklara sadaka veremeyecekti! Üstüne çevrilen minnettarlık ve sevgi dolu bakışların tatlı temasını hissedemeyecekti! Kendi kurmuş olduğu bu evden. Sanki ininden çıkmış da. Romainville'in Paris yakınlarında küçük bir orman olduğunu ve genç âşıkların nisan ayında buraya leylak toplamaya gittiklerini düşünüyordu. "Cennette kalıp. iblis olmak! Cehenneme gidip." dendiğini duymak ve onların meraklı bakışlarına katlanmak! Akşamlan terden sınlsıklam. şerefe. Sırasıyla almış olduğu iki kararın da karşısında şimdi aynı dehşetle geriliyordu. forsa gardiyanının sopa atması! Çıplak ayakla altı demirli pabuçlar giymek! Sabah akşam zincirlerinin halkasını kontrol eden devriyenin çekicine bacağını uzatmak! Yabancılara. böylesine aydınlık bu hayata. aynı zamanda onun uçurumdan yuvarlanmasına yol açan bir vesile oluyordu! Bir an geleceği düşündü. Kendisini ihbar mı etmeliydi. Durmadan aklına vaktiyle işittiği bir şarkının iki mısraı ile Romainville adı geliyordu. vahşi bir bakışla şamdanlara bakıyordu. yoksa susmalı mıydı? Hiçbir şeyi açık seçik görmeyi başaramıyordu. insan kalbi gibi canavar kesilebilir mi? Ne yaparsa yapsın sürekli düşüncesinin temelinde yatan şu yürek yakıcı ikilemin içine düşüyordu. öksüzleri. böylece her şey çok iyi düzenlenmiş oluyor! Ah! Sefil seni!" Alnından terler boşanıyor. tasarladığı bütün muhakemelerin belirsiz görüntüleri titreşiyor ve birbiri ardınca . böylesine saf. melekleşmek!" "Ne yapmalı ulu Tanrım. üzerinde düşünmekten bitkin düştüğü sorunu son bir defa daha bir sonuca ulaşmak için yeniden ele almaya uğraşıyordu. şuradaki ünlü Jean Valjean'dır. gözlerini dehşetle odada gezdirdi. Böylesine iyi. Tann'ya kadar yükselecek!" Vicdanının en derin köşesinden yükselen ve önceleri çok hafiften gelen bu ses gittikçe -389gürleşmişti. insanın gözünün görebileceği varlıklardan değildi.

. bir mezara giriyordu. . Hiçbir canlı varlık sokaklardan geçmiyor. Bu talihsiz adamdan bin sekiz yüz yıl önce. gölgelerle dolup taşan. Birinci odada kimseler yoktu. Sandalyesine çöktüğünde aralıksız beş saatten beri böyle dolanıp durmuştu. bir süre sonra bunu kâğıda döktü. Bu kâbus ona öylesine dokundu ki. Gece miydi. Sabah rüzgârı gibi soğuk bir rüzgâr açık kalan pencerenin kanatlarını menteşeleri etrafında çevirip duruyordu. Elinde asma çubuğu gibi yumuşak. Acayip kafaları vardı. ama çevremde kimsenin olmadığını fark ettim. İkinci bir sokağa girdim. bunalım içinde işte böyle bocalayıp duruyordu. Adam cevap vermedi. Mum bitmek üzereydi. iş yapardı. bu yaptığı bir can çekişmeydi. demir gibi ağır bir değnek tutuyordu. ama yine de benden hızlı yürüyorlardı. Acele eder gibi görünmüyorlardı. burası bir köy değil. hatta gökyüzü bile. İkincisine girdim.. Köyün içinde dolaşıp duruyordum. ayakta duvara dayanmış bir adam duruyordu. hiç düşünmediğim ve artık hiç hatırlamadığım o kardeşle. Vaktiyle komşumuz olan bir kadından söz ediyorduk. Bu kadın sokak üzerinde oturduğundan hep penceresi açıktı. gündüz müydü bilemiyorum. neye karar verirse versin. Bunun Roma-inville olması gerektiğini düşünüyordum (neden Romainville?)* Girdiğim ilk sokak bomboştu. Her seferinde ancak bir kişi görünüyordu ve bu adamlar benim geçişimi seyrediyorlardı. Bu yazıyı buraya aynen almayı gerekli buluyoruz." Uyandı. -394nın gerisinde bir adam duvara dayanmış ayakta duruyordu. onlar gibi üzücü. Bıraktığı kendi el yazısını taşıyan kâğıtlardan biri de budur. itiraf etmeliyim ki. Yalnız. şehre girdiğimde ilk görüp soru sorduğum adam bana şöyle dedi. Kardeşim bana. kasvetli olmanın ötesinde ilişkili değildi. zeytin ağaçlan sonsuzluğunun vahşi rüzgârında titrerken. Yanımızdan geçen bir adam gördük. Kırda hiç ağaç yoktu. Çok yazık! Bütün kararsızlıkları onu yeniden avucuna almıştı. Adama sordum. Adam cevâp*^vermedi. Birkaç adım sonra konuştuğum zaman cevap alamayınca kardeşimin artık benimle olmadığını fark ettim. Hepsini tanıdım. Hiç ot bulunmayan hüzünlü büyük bir kır. içinde bir şeyin öleceğini -392hissediyordu. Istırap Çekmenin Yol Açtığı Biçimler Saat üçü vurdu. Çoğu rüyalar gibi. Adama. Ama her duvar köşesinin. saçı yoktu. 'Bu bahçe nedir? Neredeyim ben?' diye sordum. Konuşurken bu açık pencere nedeniyle üşüyorduk. Erkek kardeşimle birlikte geziniyordum. Rüya ne olursa olsun. Gördüğüm bir köye girdim.duman olup dağılıyorlardı. 'Çukur yoldan gidelim. Orada uyuyakaldı ve bir rüya gördü. orada ne bir çalılık görünüyordu ne de bir tutam yosun. Bütün yollar bomboş. bütün kapılar açıktı. 'Neresi burası? Ben neredeyim?' diye sordum. Hasta bir ruhun karanlık macerasıdır bu: "O gece gördüğüm rüya: -393Bir kırdaydım. İlk ağacın arkasında ayakta duran bir adama rastladım. Evin bir bahçesi vardı. her ağacın arkasında ayakta durup hiç konuşmayan bir adam vardı. Bahçede kimseler yoktu. ister soldan olsun. Şehirden çıkıp tarlalarda yürümeye başladım. Bize hiçbir şey söylemeden geçip gitti. O zaman farkına vardım ki. 'Nereye gidiyorsunuz? Uzun süredir öldüğünüzü bilmiyor musunuz?' Cevap vermek için ağzımı açtım. ama onu etkiledi. yaşanan olayların şartlarıyla. -395O zaman. 4. Konuşuyor. odalarda dolaşmıyor. ister sağdan. Bir evin kapısını açık gördüm. Ateş sönmüştü. Evden çıkıp bahçeye girdim. mutlaka kaçınılması imkânsız bir şekilde. bu kalabalık bana yetişip etrafımı sardı. insanların bütün kutsal yanlarını ve bütün acılarını şahsında özetleyen o gizemli varlık da. Bir anda. gelip geçenlere rastlıyorduk. Her şey toprak rengindeydi. içeri girdim. Bu odanın kapısının arkasında. çırılçıplaktı. kül rengindeydi ve toprak rengi bir ata binmişti. Her taraf kapkaranlık geceydi. İki sokağın oluşturduğu açı• Parantezi koyan Jean Valjean'dır. ya mutluluğunun can çekişmesi ya da erdemin. çocukluk yıllarımın kardeşiyle. onu ihmal edecek olursak o gecenin hikâyesi eksik kalacaktır. Yürürken hiç gürültü çıkarmıyorlardı. Bir süre sonra arkama baktığımda büyük bir kalabalığın peşimden geldiğini gördüm. bu da. Buz kesmişti. Adamların yüzleri toprak rengindeydi. her kapının. yıldız dolu derinliklerinden karanlıklar fışkıran o korkuriç kadehi uzun süre eliyle itmişti. Başladığı noktadan bir arpa boyu ilerlemiş değildi. kafatası ve üzerindeki damarları görünüyordu.' dedi. bunlar şehirde gördüklerim-di. şehirdi. Çukur bir yol vardı. bahçelerde gezinmiyordu. Bu bahtsız ruh. Bu adama. 'Bu kimin evi? Neredeyim ben?' Adam cevap vermedi.

iki tekerlekli arabalardı. gerçekten acınmaya değer çırpınışlar içinde kendi kendisiyle tartıştığını gördüğümüz adamdı. saldırgan dingil başlıklarıyla donatılmıştı. Yine de cesaret edip. Penceresinden. Tekerlekler. O gece Hesdin yoluyla Montreuil-sur-mer'e inmekte olan posta arabası bir yol dönemecinde tam şehre girecekken. pompalı yaylar üzerine oturtulmuş. "Bu araba da neyin nesi?" dedi kendi kendine. telaşlı bir adam!" diye söylendi postacı. çok hızlı yol alırlardı. Tepeden tırnağa titredi ve korkunç bir sesle bağırdı: "Kim o?" Birisi. yolcu kulak asmayıp yoluna devam etti: "İşte. sayın başkan. biri postacıya. iki tekerlekli." dedi. pencereye gitti. Araba karşı yönden geliyordu ve içinde tek bir kişi. araba. Yaşlı kadın bekliyordu. "Mösyö Scaufflaire!" Yaşlı kadın onu o an görebilseydi korkudan dehşete düşerdi. Büyük uzun bir kutu olan posta sandığı arabanın arkasına yerleştirilmişti. araba sarıya boyanmıştı. o iki yıldızın bir arabanın fenerleri olduğunu anladı." Ama zihnindeki bulanıklık dağıldı. birincisine benzer ikinci bir gürültü onu iyice kendine getirdi. garip bir şekilde uzayıp kısalan iki kırmızı ışık gördü. açık arabası?" "Sayın başkan. ne cevap vereyim?" -397'Tamam. onu gözünün önünde bir şimşek çakmış gibi titretti: "Ha! Evet." dedi. sabah saat beşten az önce Montreuil-sur-mer'e varırdı. Şaşkın şaşkın mumun alevini inceliyor ve fitilin etrafından topladığı kızgın balmumunu parmaklarının arasında yuvarlıyordu. beyaz bir at koşulu iki tekerlekli küçük bir arabaya çarptı. termit denilen ve küçük gövdeleriyle kocaman gerilerini sürükleyip götüren böceklere benzerlerdi. Bunlar. Gökyüzünde yıldız yoktu. Artık yeryüzüne inmişler. içi kırmızıya çalan deri kaplı. deli gibi. Etrafa yaydıkları ışıktan arabanın şeklini fark edebilmişti." dedi." "Hangi araba?" "İki tekerlekli." "Mösyö Scaufflaire mi?" Bu isim. biri de yolcuya ait olmak üzere sadece iki oturacak yeri olan. bir kamburluk vardı. "Bak hele!" diye düşündü. "Ne var?" "Sayın başkan. Sandık siyaha.Kalktı. deyin. "Böyle sabah karanlığında gelen kim acaba?" -396Tam o sırada odasımn kapısı hafifçe vuruldu. Baktı. "Benim. sayın başkanı almaya geldiğini söylüyor. Böyle telaşla yol alan adam. Küçük beyaz bir at koşulu." "Ne iki tekerlekli. evin avlusuyla sokak görünüyordu. körüklü. başka arabaları yanlarına yaklaştırmamak için uzun. üstü açık bir arabaydı bu. "gökyüzünde bir tane bile yok. "Peki. açık araba. İşittiği gürültü de atın kaldırım taşlan üzerinde çıkardığı ayak sesleriydi. aşağıya inmek üzere olduğumu söyleyin." dedi. Postacı. Uzaktan geçerken ya da ufukta bir yoldan sürünüp giderken görüldüklerinde adına sanırım. Arras'tan her gece saat birde Paris kuryesi geçtikten sonra kalkan posta arabaları." "Hangi arabacı?" "Mösyö Scaufflaire'in arabacısı. Bugün benzerine artık hiç rastlanmayan bu arabalarda. . sert bir gürültü duyunca aşağıya baktı. Tekerleklere Sokulan Sopa Arras'tan Montreuil-sur-mer'e posta hizmetleri o tarihte hâlâ imparatorluk döneminden kalma küçük posta arabalarıyla yapılıyordu. bir kere daha seslendi: "Sayın başkan. Zeminden gelen kuru. paltosuna sarınmış bir adam vardı. Düşüncesi hâlâ rüyanın sislerine yarı gömülü olduğundan. bilemeyeceğim bir biçimsizlik. Uzunca bir sessizlik oldu. ı Karanlığın içinde. Ne var ki. Kapıcı ihtiyar kadının sesini tanıdı." "Bundan bana ne?" "Sayın başkan. Almanya'da hâlâ olduğu gibi." 5. durması için adama ses-lendiyse de. "Arabacı. saat sabahın beşi oluyor. -398Küçük arabasının tekerleği oldukça sert bir darbe yedi. bir araba İstetmemişler miydi?" "Hayır.

Araba ilerledikçe içinde bir şeyin gerilediğini hissediyordu. ama sonunda rahatlayacaktı -kaderi ne kadar kötü olmak isterse istesin. koşumun çıngırakları.' diyorsunuz?" Uşak yeniden eğildi. epey uzaklarda kalmıştı. uzaktan her şeyi dağ gibi büyütürdü. Yol kenarlarında bazen görülen tek tek evlerin önünden geçerken. bunu herkes anlayacaktır. kederliyken hazindir. ayakları sağlamdı. insan neşeliyken sevimli. temkinli olmanın bir gereğiydi. sonuç olarak. hiçbir şey saptamamış. yol taşlarının üstündeki tekerlekler tatlı ve tekdüze bir gürültü çıkarıyorlardı. por-ya kopmuş. Zaman zaman bunu hissediyor. sağlıklı bir ırktandı. onu tanıyan eski forsalar. bir şey onu kendine doğru çekiyordu. bakın. Kendisi arabadan inmedi. hiçbir şeye karar vermemiş. matemli bir şeyler katıyordu. atınızla beraber anayoldaki hendeklerden birine yuvarlanmadan bunca yol almanız mucize. Yulafı getiren uşak yere eğilip sol tekerleği kontrol etti. "Elbette mösyö. Ata soluk aldırmak ve yulaf verdirtmek için bir hanın önünde durdu. "Uzağa mı gidiyorsunuz?" diye sordu. ama o farkında olmadan. "Yirmi beş kilometre öteden. aslında Arras'a hiç gitmemeyi tercih ederdi. başı ve karnı iri. onu elinde tutuyordu. bir kış gündoğumunun bütün soğuk şekillerinin gözlerinin önünden geçişine görmeden baktı. Hangi insan hayatında hiç olmazsa bir kere olsun. "Sonuç nasıl olursa olsun. Nereye? Hiç şüphesiz Ar-ras'a. burada araba tamircisi var mı?" diye sordu uşağa. neredeyse gerçekten bir şeyin içine nüfuz -400eder gibi. Bir şey onu itiyor. Posta arabasının çarpmasıyla tekerleğin parmaklıklarından ikisi ayrılmış. bir yandan da saatte yaklaşık on iki buçuk kilometre hızla giden atı kamçılıyordu. ama güçlü. bir uçtıruma dalar gibi dalıyordu. Gün doğarken. ama bunların kendisini teşhis edemeyecekleri muhakkaktı. Öylesine gidiyordu. bacakları kuru ve ince. Şahane hayvan iki saatte yirmi beş kilometrelik yol almıştı ve sağrısında bir damla bile ter yoktu. gözünü tekerleğe dikti. Cochepaille. durumu kendi gözleriyle görmekte ve değerlendirmekte hiçbir sakınca yoktu -hatta bu. 'ya. Javert de orada olacaktı ve şu Brevet. Sabahın da akşam gibi hayaletleri vardır. sonuç olarak şu Champmathieu sefilini gördükten sonra belki de vicdanı kendi yerine onun küreğe gitmesini çok daha rahatlıkla karşılayacaktı. Düşünme eylemlerinden hiçbiri kesinlik taşımıyordu. her seferinde kendi kendine. cıvata somunu tutmaz olmuştu. dümdüz. Amma da fikir ha! Javert. Hâlâ başlangıç noktasındaydı. Hayallerinden hemen hiç aynlmaksızın cevap verdi: "Niçin?" "Uzaktan mı geliyorsunuz?" diye sordu bu defa uşak. Bu gibi şeyler. apaçık bir sahadaydı. "Neler söylüyorsunuz siz?" dedi. sonra doğruldu: -401"Şunun için ki. Ama yine de gidiyordu. araştırmadan hiçbir karar verilemezdi. şüphelerden daha inatçı şey de olamazdı. Hey! Bourgail-lard Usta!" . Onları görmüyordu. İçinden geçenleri kimse söyleyemezdi. "Dostum. hem de her zamankinden çok. asıl izin şöyle yüz mil uzağın-daydı.kaderine hâkimdi. bir an sessiz durdu. boynu kısa. Hesdin'e vardığında gün adamakıllı ağarmıştı.gözlemeden. bu siyah ağaç ve tepe siluetleri onun şiddetli ruhsal durumuna hüzünlü. çirkin. Niçin acele ediyordu? Bilmiyordu. Montreuü-sur-mer şehri arkasında. Bu düşünceye dört elle sarılmaktaydı. ortada hiçbir tehlike yoktu. "İçinde uyuyan insanlar var!" diyordu." Arabadan aşağı atladı." "Ya!" "Niçin." "Lütfen gidip onu çağınverin. Doğrusunu söylemek gerekirse. hiçbir şey yapmamıştı." "Şuracıkta." Gerçi. Chenildieu. Gelin. "Yani demek istiyorum ki. iki adım ötede. Gerçi. bu tekerleklerin bu kadar uzun bir yolculuktan sonra artık bir çeyrek kilometre bile yapamayacağı muhakkak. Bir yandan düşünüyor. Scaufflaire'in dediği gibi. Boulönnais cinsi küçük bir attı bu. Tan ağarıyordu. bütün şüpheler. tahminlerden.Nereye gidiyordu? Söyleyebilecek durumda değildi. -399insan. Atın tırısı. sağrısı geniş. Arras'a niçin gidiyordu? Scaufflaire'in arabasını kiralarken düşündüklerini kendi kendine tekrarlıyordu. ama başka bir yere de gidiyor olabilirdi. şu halde. karanlık bir an yaşadığı muhakkaktı. bilinmezliğin bu karanlık mağarasına girmemiştir ki? Zaten hiçbir şeyi çözememiş." Gerçekten de tekerlek ağır şekilde hasara uğramıştı. olup bitecekleri bilmek gerekirdi. tahminler ve ipuçları Champmathieu üzerinde toplanmıştı. Gecenin karanlığına. ürperiyor-du.

İyi hatırlattınız. herhangi kötü bir araba da mı yok? Zor beğenen biri değilimdir." "Öyleyse bana bir çift tekerlek satın. Onu size kiralayabilirim." "Bakın." "Peki öyleyse mösyö." "Öyleyse." "Elbette." "Öyleyse satmaya ne dersiniz?" "Arabam yok." "İki posta atı alırım." "Posta atlarını alarak mı?" "Niçin olmasın?" "Peki bu gece sabaha karşı dörtte oraya varsanız olur mu?" "Olmaz. iki at gerekli." "Mösyö. Gelip tekerleği kontrol etti ve kırık bir bacağı gözden geçiren bir cerrah tavrıyla yüzünü buruşturdu. "Size kiralanan arabaları çok kötü kullanıyorsunuz! Arabam olsa bile size kiralamaz-dım." "İmkânsız mösyö. Burası sapa bir yoldur. Şehrin burjuvalarından birine ait. Çift sürme mevsimi başlıyor. iki tekerlekli yaylının kiralık bir araba olduğunu anlamıştı. Bende satılık yük arabası tekerlekleri var. Çıkmanız gereken çok yokuş ve bayır var. Güçlü hayvanlara ihtiyaç var. Bu yüzden her taraftan at alıyorlar. Öyle mi?" "Evet. bir şey daha var. bu arada postadan da." dedi." "Faydası yok. ne zararı olur ki? Ama o burjuvanın sizi geçerken görmemesi gerekiyor." "Benim işim yarına kadar bekleyemez. atlar kırlarda. İki parmaklıkla bir poryayı yeniden yapmak gerekiyor. Beyefendinin işi acele mi?" "Çok acele. bana kiralayabileceğiniz arabanız var mı?" Tamirci daha ilk bakışta." "Yedek bir tekerlek mi?" "Evet. posta atlarını alarak yarından önce Arras'a varamazsınız. Burası küçük bir yer. En geç bir saat sonra yeniden yola çıkmam gerekiyor." "Ne isterseniz öderim." . "Bu tekerleği hemen tamir edebilir misiniz?" "Evet efendim. Beyefendinin geçiş belgesi var mı?" "Var. eski dört tekerlekli. Ve ekledi: "Şurada. görüyorsunuz. iki saat içinde. Balık kavağa çıktığı zamanlar kullanır." 'Tekrar ne zaman yola çıkabilirim?" "Yarın!" "Yarın?" "Bir günlük işi var. yatkın değil." "Öyleyse. Atı araba-404dan çözün." "Peki.Araba tamircisi Bourgaillard Usta. büyük bir araba." "Peki. Konak yerlerinde en aşağı üç dört saat bekleyeceksiniz." "Bugün için imkânsız." "Nasıl. kapısının eşiğinde duruyordu. Sanırım bana eyer satacak biri bulunur. "Burası küçük bir yer. Dört tekerlekli. Beyefendi yarından önce yola çıkamaz. körüklü bir arabam var. Omuz silkti. ben de atla giderim." -403Tamirci. Bu tekerleği tamir edecek yerde değiştirseniz olmaz mı?" "Nasıl?" "Siz araba tamircisisiniz değil mi?" "Elbette. Konak yerlerinde iyi hizmet verilmiyor." "Bana satacak bir tekerleğiniz yok mu? O zaman hemen yola çıkabilirim. her tekerlek dingile uymaz." -402"İmkânsız. Ama bu beygir eyere yatkın mı?" "Doğru. öyle." "Hele bir deneyin bakalım." "Sizin arabanıza göre tek tekerlek yok. arabalıkta. Muhafaza edeyim diye vermişti." "Ve bugün oraya varmak istiyorsunuz." "Beyefendi nereye gidiyor?" "Arras'a. Ancak bir çift tekerlek var.

"Mösyö. tam bir gün!" "İki işçi çalıştınrsanız?" "İsterse on olsun!" "Parmaklıklar iple bağlansa olmaz mı?" "Parmaklıklar olur. bu konuşmanın hiçbir tanığı olmayacak. ispit de kötü durumda. Uğursuz el. ne de bin franka bulabilirsiniz!" "Ne yapacağız peki?" "Bakın ben dürüst adamımdır. yukarıda belirttiğimiz yargılan içinden geçirdikten sonra." "Bulunur. bulunur. "Kısacası tam bir araba müsveddesi!". Gerçekten de yaşlı kadının sundurma altında duran." "Yarın. Ama ne satılık. araba tamircisine sorular sorarken." "Başka bir araba tamircisi var mı?" Uşak ile usta aynı zamanda cevap verdiler: "Hayır. Tamirci. onu hiç kimse duymamış olacak. kiralık bir araba anyorum. Yolcumuz. "Yolcunun kendi arabasından daha uzağa gidemez"." "Şehirde kiralık araba veren bir yer yok mu?" -405"Yok. "İçine yağmur yağar". karanlığın içinden çıkarak onu yeniden yakalamaya hazırlandığını görür gibi oldu. aşağıda okuyacağımız olaylardan hiçbirini anlatmamıza imkân olmayacaktı. Kimsenin dikkat etmediği genç bir çocuk. her şey orada kalacak ve o zaman pek muhtemeldir ki. . iki tekerleği üzerinde yürüyordu ve Arras'a kadar gidebilirdi. o çocuk geri geldi. üstü hasır örtülü. dürüstlükle." "Orasını bilemem!" "Arras'a giden posta arabası yok mu? Ne zaman geçer?" "Yarın gece. gelip geçenlerden bazıları durup onların çevresinde toplanmışlardı. ama bu araba bozuntusu. "Doğrudan doğruya dingilin üzerine oturtulmuş". Ama bu bir tür ilk uyarıya hemen boyun eğmemiş. Kadın. bu araba müsveddesi. ne kiralık. ilahi takdirin işiydi. onu yeniden yakalamıştı. şimdi sakin sakin geri dönmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. yolculuğa devam etmek için elinden gelen bütün gayreti göstermiş. bu vicdanının işi değil. Ama bu konuşma sokakta geçmişti. Her zaman bir şeyler seyretmeye meraklı insanlar vardır." Sonsuz bir sevinç duydu. "Bu beyefendinin ona binmesi büyük hata olur" vs vs. çünkü sizi tanımıyorlar. Bütün bunlar doğruydu. çok geç olur. ne yorgunluğundan ne de masrafından kaçınmıştı. Javert onu ziyaret ettiğinden bu yana ilk defa özgürce. oğlum bir araba almak istediğinizi söylüyor. elinden gelen her şeyi yaptığını söyledi. Sokakta geçen her tartışma mutlaka -406çevresine kalabalık toplar. ne mevsimden. Bir çocuğun getirdiği ihtiyar bir "kadın tarafından söylenen bu basit sözü işitir işitmez. Kendi kendine. tam geriye dönme karan almak üzereydi ki. ama porya olmaz." Ve acele ekledi: "Ama burada bulunmazmış. ne beş yüz franka. giden de dönen de. Yirmi saatten beri kalbini sıkıştırıp duran demirden pençe sanki nihayet onu serbest bırakmıştı. Daha ileri gidemiyorsa. "Nerede bulunurmuş?" dedi. O. Tanrı şimdi artık ondan yanaydı ve bunu açıkça belli ediyordu. Arabanın tekerleğini kırıp onu yoldan alıkoyan oydu. Atı satın almanız gerekir. Öyle geliyordu ki. iki tekerlekli küçük bir arabası vardı. Yolcu titredi." "Bizim buralarda olmayan cinsten bir at gerekiyor demektir. en iyisi size tekerleği tamir ederim. "İçindeki sıralar kayışlarla asılmış". çok derin bir nefes aldı. titizlikle bütün çarelere başvurmuştu." dedi. kendini suçlaması için hiçbir neden yoktu. 'Tekerlekleri rutubetten paslanıp aşınmış". "Bende. Cevap verdi: "Evet nineciğim. her neyse bu şey. Onu bırakan elin. Yanında ihtiyar bir kadın vardı. Hem sonra. artık onu ilgilendirmezdi! Artık onun suçu yoktu." dedi kadın." "Nasıl yani! Şimdi bu tekerleğin tamiri için size bir gün mü gerekiyor?" "Bir gün. Belli ki ilahi takdir işe karışıyordu. Araba tamircisiyle olan konuşması hanın bir odasında geçseydi. Yolcuyu ellerinden kaçırdıklanna üzülen araba ustasıyla han uşağı hemen araya girdiler: "Bu araba berbat bir şeydir adeta araba -407bozuntusu". yolcunun sırtından terler boşandı."Köyde kiralık bir at bulamaz mıyım canım?" "Hiç durmadan Arras'a gidecek bir at?" "Evet. siz de yolculuğunuzu yarına bırakırsınız. koşarak gitmişti. onları birkaç dakika dinledikten sonra topluluktan ayrılıp. arkasından." diye cevap verdi kadın. İki araba da gece çalışır. Derin bir nefes aldı.

"Sen ha bacaksız. "Çabuk olun. "sana hiçbir şey vermeyeceğim!" Atı kırbaçladı. geçmekte olanı yakalamak için eller uzatılır. at karnını doyururken yemliğin yanında durdu." Atı durdurup. ekili tarlalara ve her yol dönemecinde dağılan manzaranın giderek silinişlerine bakıyordu. o araba değildi. Belki de. yollar kötüydü. Gerçekte. yoluna devam etti. Bir sarsıntı duyulur. Elemli ve karışık şeyler düşünüyordu. Hesdin'de çok zaman kaybetmişti. adama sordu. Gerçekten de. hem de kolayca veren o. Binlerce şeyi ilk ve son defa imişçesine görmekten daha melankolik. Bu çok ağırdı. bir -409lokma ısırdı. "İşte derdim buymuş. atın yanına döndü. Bu sevinci bir tür öfkeyle inceledi ve saçma buldu. Tam köyün dışına çıkıyordu ki. Yaşlı kadını getiren küçük oğlandı bu. daha derin ne olabilir ki? Yolculuk yapmak. karanlık bir kapı fark edilir. ne olmuş?" "Bana bir şey vermediniz. çabuk varamazsınız. beyaz atı yeni kiralanan arabaya koşturdu. "kahvaltı etmemiştim. onu neredeyse düşünmekten kurtaran bir seyirdir bu. Geriye dönmekte sevinecek ne vardı ki? Bu yolculuğu özgürce yapmaktaydı. bir daha el sürmedi. Hesdin'den tam çıkıyordu ki. "Acaba mösyö yemek yemek istemiyorlar mı?" "Ha." dedi. Kimsenin onu. yola taş döşeyen bir yol bakıcısı başını kaldırıp. Ayrıca. Hancının karısı ahıra girdi. Yolcu." İri yan Hollandalı hizmetçi kız çabucak sofrayı kurdu. Yük arabacısı Alman'dı. Başka bir masada bir arabacı yemek yiyordu." "E. iki atın gücüyle çekiyordu." "Bu gidişle giderseniz. az önce. gerçekten acıktım. Yol boyunca ne yapıyordu? Ne düşünüyordu? Sabah yaptığı gibi. kendisi de bindi ve sabahtan bu yana izlediği yola yeniden koyuldu. samandan damlara. Tinques'de durmadı. her şey kararır. telaşlanılır. bu isteği aşın ve adeta iğrenç buldu. ama aylardan şubattı. gözünün önünden geçen ağaçlara. yağmur yağmıştı. "Arras'a daha ne kadar var?" ' ' "Otuz beş kilometre. gideceği yere gidemeyeceğini düşününce sevinç duyduğunu kendi kendine itiraf etti. İçinde hâlâ umuda benzer heyecanlı ve telaşlı bir şeyler bulunan çevik bir hareketle arabayı durdurdu. her olay bir yol dönemecidir ve bir de bakılır ki yaşlanılmıştır. böyle bir şeye zorladığı yoktu. Hesdin'den Saint-Paul'e hemen hemen dört saatte gitti. "hemen gitmem gerekiyor. kendi arabasını dönüşte almak üzere tamire bıraktı." diye düşündü. Bir parlaklıktan sonra bir donuklaşma gelir. Kadın onu alçak tavanlı. bakılır. "Arras'a mı gidiyorsunuz?" diye ekledi adam. Scaufflaire'e söz verdiği gibi. sizi çekip götüren hayatın siyah atı durur. ahıra yolladı." Taze ve güleç bir yüzü olan kadının ardından gitti." . sonra yavaşça masaya bıraktı. Acele işim var. Hayatta bütün şeyler önümüzden ebedi bir kaçış halindedir. Arras'tan sadece yirmi beş kilometre uzaklıktaki Tinques'e doğru yol alıyordu." dedi. Tinques'e -410giren bu yolcuyu seyrettikleri sırada akşamın alacakaranlığı çökmekteydi. her an yeniden doğmak ve ölmektir. Karanlıklarla aydınlıklar iç içe girer. ilk rastladığı hânda atı çözdürüp. Okuldan çıkan bazı çocuklar. Ve yüzü örtülü. Ahıra. "Mösyö. "Bu at çok yorulmuş. bunu telafi etmek istiyordu. Kamıştan araba sarsılarak hareket ettiğinde. Bazen ruhu tatmin eden. Hemen ekmeğe sarıldı. zihninin en ücra köşesinde durmadan değişen ufuklarla insan hayatı arasında paralellikler kuruyordu." Yemek geldi. bu kıza bir ferahlık duygusuyla bakıyordu. Üstelik yokuş da çoktu. Dört saatte yirmi beş kilometre! Saint-Paul'de. Küçük at yiğit bir şeydi. meçhul birinin karanlıklar içinde onun koşumlarını çözdüğü görülür. "size arabayı ben buldum. içinde muşamba örtülü masalar olan bir salona götürdü. "Ekmekler niçin bu kadar acı?" dedi. Adama bakarak.İstenilen parayı ödedi." -408Herkese veren. "Evet. henüz günlerin kısa olduğu devresiydi. anlamadı." dedi. Ve istemediği hiçbir şey olmayacaktı. Bir saat sonra Saint-Paul'den ayrılmış. bu araba. bir sesin "Durun! Durun!" diye bağırdığını duydu." dedi. zavallı at artık yavaş gidiyordu.

" "Bu akşam orada olmam gerekiyor. "Var efendim. Gözlerinin feri hemen hemen sönmüş gibiydi. aklına ilk defa şöyle bir düşünce geldi. davanın görüleceği saati bile bilmiyordu. Sanki karanlık bir saatin yaklaşmasıyla birlikte yeryüzü aydınlığının boşalttığı yerleri gökyüzü aydınlığı doldurmaktaydı. Çok kötü bir gece geçirmişti. ondan bir falaka yaptı. Bu da onlara yirmi dakika daha kaybettirdi ama yola dörtnala devam ettiler. yarım saat sonra aynı yerden. Ama yine de zaman kaybetmişti. Yatın. bunu daha önce akıl edememiş olmasını da garip buldu: Belki de çektiği bütün bu zahmetler boşunaydı. Bir sarsıntıda arabanın falakası kırıldı." "İyi ama." "Sahi mi?" "Sola. atlan kamçılıyordu." "Buralardan değil misiniz?" "Hayır. bu defa iyi bir takviye atla hızla geçiyordu. Sabahleyin doktor viziteye geldiğinde sayıklıyordu. elma hırsızlığı davası kısa sürerdi. Doktor endişeliydi ve Mösyö -413Madeleine gelir gelmez kendisine haber vermelerini tembih etmişti. arabaya kurulmuştu. Irmağı geçmiş. Arras'a yarın gidersiniz.. Mont-Saint-Eloy'ı arkalarında bırakmışlardı." -411"O başka. Arras'a gider. ara sıra yeniden alevleniyor ve yıldızlar gibi parlıyordu. Sürücü çocuğa sordu: "Saat kaç?" "Yedi efendim. Digne yakınlarındaki büyük -412I ovada yaptığı başka bir gece yolculuğunu hayal meyal hatırlıyordu. yarın erkenden Arras'ta olurduk. Ova zifiri karanlıktı. hatta o anda Fantine sevinçliydi. Kestirme yola saptılar." "Bakın mösyö. bir işe yarayıp yaramayacağını bilmeden böyle yolu tutturup' gitmesi çok acayipti. Daha uzağa gitmeye imkân yok. ağır ceza mahkemelerinde duruşmalar genellikle sabah saat dokuzda başlardı. 6." "Bir parça iple bıçağın var mı?" diye sordu. "size bir tavsiyede bulunayım. Uzaklardaki bir çan kulesinde bir saat çaldı. Camblin'e varınca sola dönersiniz. bakışları sabitleşmiş-ti. Orada iyi bir han vardır." Bir ağaç dalı kesip."Nasıl olur? Yol haritası yirmi beş kilometre gösteriyor." dedi. çift bahşiş veririm." O an. Gece bastırdıkça bastınyordu. Gecenin bu engin soluklan altında titreşen ne çok şey vardı! Soğuk içine işliyordu. . az konuştu. gece oluyor. bütün sabah boyunca hüzünlüydü. Denizden gelen kuvvetli bir rüzgâr ufkun her köşesinde. gittikçe artan ateş. hiç değilse onu öğrenmesi gerekirdi." Adamın tavsiyesine uydu." dedi adam. dört ya da beş tanık dinlenirdi. Gece iyiden iyiye bastırmıştı. oysa ona daha dün gibi geliyordu. falaka kırıldı. bu işin pek de öyle uzun sürmemesi gerekirdi. Bulutlarda beyazımsı ışıklar vardı. bu gece Tinques'de yatsanız. ırmağı geçer. yolların uzak-lıklanyla ilgili birtakım hesaplar yapıyordu. Araba derin tekerlek izlerinin birinden çıkıp ötekine batıyordu. alçak sesle mırıldanarak elleriyle çarşafları buruşturuyor. gerisingeriye döndü. kaybolurum. Yolun hali felaketti. "atımı arabaya şimdi nasıl koşacağım. Simplice Hemşire Sınamadan Geçiyor O sırada." "Ya! Yolun tamirde olduğunu bilmiyorsunuz demek?" dedi adam. Üzerinden sekiz sene geçmişti. dönüp. avukatlara söyleyecek çok az şey kalıyordu. Gözleri çukura kaçmış. eşyaları yerinden oynatan biri gibi gürültü yapıyordu. Fantine. "Bir çeyrek saat ötede yolun kesilmiş olduğunu göreceksiniz. bundan sonra sadece kimlik tespiti sorunu vardı. Atınız yorgun. yedek bir at alın. Rüyalar görmüştü. bu yol geceleri berbattır. Dünden bu yana yemek yememişti. Öyleyse siz yine o hana gidin. Uşak kendisini sürücülüğe terfi ettirmiş. Sonra zihninde birtakım hesaplar yaptı. On beş kilometrelik yolumuz kaldı. sekizde Arras'da oluruz.. Sürücüye. At bakıcısı olan çocuk kestirme yollarda size kılavuzluk eder. Carency'ye giden yola sapar. "Hızını kesme." dedi sürücü. o yol Mont-Saint Eloy yoludur. oraya vardığında her şey olup bitmiş olacaktı! Sürücü. Alçak ve kara sisler tepelere tırmanıyor ve dumanlar halinde kopup yükseliyordu. Tinques'e dönün. "Mösyö. Seçilebilen her şey dehşetliydi. Müthiş bir öksürük.

âdeti olduğu üzere saat -414üçte hastayı görmeye gelirdi. bir nefes gibi zayıf bir sesle şarkı söylemeye başladı. derisi sapsarı kesilmişti. kapıdan yana bakıyor. o da dakikti. Birden. "İyiyim. dudaklan mosmordu. Hemşire. "Hemşireciğim. Yazık! Şu hastalık nasıl da yaşlılığı hızlandmyor! Doktor öğleyin tekrar geldi. "örtümün altında saklı Bir gün benden istediğin küçük çocuk. Fantine'in söylediği şarkı şuydu: Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Peygamberçiçekleri mavidir. son sevincini kaybettiği sıralarda kendi kendinin gölgesiydi. göğsünden. Saat beşi çaldı. kimseyi suçlamıyordu. şimdi ne yapacağım?" -416"Tabut bezi yapın ve tabutuma serin" Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Peygamberçiçekleri mavidir. bacakları cı-lızlaşmış. dokunaklı. hep aynı cevabı veriyordu. Fantine döndü ve kapıya baktı. eski bir ninniydi." Ve kumaşı bozmadan. karyolasının tavanına bakmaktaydı. sonra bir saat. Mösyö Madeleine'i görmek istiyorum. Fantine oralı olmadır Artık çevresindeki hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibiydi. altında ezildiği felaketi üstünden kaldınr gibi derin bir nefesin çıktığını duydu. saatin her çalışında Fantine doğruluyor. Üçüncü çalışta Fantine yerinden doğruldu. saat kaç?" Saat üçü çaldı. İçeri kimse girmedi. san saçla-n artık beyaz tellerle kanşarak uzuyordu. Fantine bir zamanlar küçük Cosette'ini bununla uyuturdu. Yalnız hazin bir şekilde öksürüyordu. . Ne düşündüğü açıkça görülüyordu. aşklarımı seviyorum "Yıkayın bu kumaşı. kollan." Koşun kente. Karanlık bir şeyin yavaş yavaş üzerine çökmekte olduğu söylenebilirdi. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. gelen giden yoktu. gözünde bir damla yaş belirdiğini hissetti. Saat altıyı çaldı. O sıra Fantine. oysa yatağında zor kımıldayabiliyordu. yanakları sarkmış. Nitekim. Yavrusu artık yanında olmadığından. Yanm saat geçti. sonra yine yatağına yığılıyordu. Sağlık durumunun kötüleşmesi onu ruhen de olumsuz etkilemişti. bir rahibeyi bile ağlatabilirdi. buruşturmaya koyuldu. aşklarımı seviyorum Bu şarkı." "Nerede?" "Irmakta. son utancını. yüksük alın. bugün gelmemekle hata ediyor!" dediğini duydu. Rahibe onu dinliyordu. Boynu sadece kemikten ibaretti. Arada bir gülümsüyordu. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. Yirmi dakika içinde rahibeye on defadan fazla sordu. hareketsiz. kendinize kumaş alın Kendinize iplik alın. kapı açılmadı/ Bir çeyrek saat süreyle gözü kapıya dikili. Saat iki buçuğa doğru Fantine sabırsızlanmaya başladı. çiçekler bezeyeyim "Çocuk yok artık bayan. burun delikleri kısılmış. aşklarımı seviyorum Nakışlı peleriniyle Bakire Meryem Geldi ocağımın yanına dün "İşte" dedi. tekrar çarşafıyla oynamaya. Yirmi beş yaşındaki bu varlığın alnı kırışmış. Simplice hemşire de Mösyö Madeleine'in gecikmesine şaşıyordu. zayıf." Birkaç ay önce Fantine. Hiçbir şey söylemedi. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. adeta nefesini tutarak öylece kaldı. Rahibe. ona bir şey söylemeye cesaret edemiyordu. dişetleri çekilmiş. Yüzü sapsan. sapsan ellerini titreyerek birbirine kenetledi. şimdi ise kendi kendinin hayaleti olmuştu.Simplice hemşire ne zaman ona nasıl olduğunu sorsa. bazı ilaçlar yazdı. belediye başkanının revire uğrayıp uğramadığını sordu ve başını salladı. Öyle üzgün bir sesle ve öyle tatlı bir havayla söylüyordu ki. beş yıldır aklına geldiğinde bu şarkıyı söylemişti. yeleği de olsun Nakışlar işleyeyim. ama o hiçbir isim söylemiyor. son namusunu. yavaş yavaş. ocağımın yanına Kurdelelerle süslü bir beşik koydum Tanrı en güzel yıldızını bana verecekti Oysa ben senin verdiğin çocuğu seviyorum "Bayan ne yapacağız bu kumaşla?" "Yeni doğan bebeğime çeyiz düzün" Peygamberçiçekleri mavidir. O zaman hemşire onun -415çok alçak sesle. Bir şeyler hatırlamaya çalışır gibiydi. benzi sapsarı olmuştu. Mösyö Madeleine. köprücük kemikleri fırlamış. Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Kutsal Meryem. Fantine yastığın üstüne yığıldı. kimseden şikâyet etmiyor. "Ama ben yarın gideceğime göre. Dakiklik iyi bir insan olduğunu gösterdiğine göre. kumaşı kirletmeden Güzel bir etek yapın. acı şeylere alışık olmasına rağmen hemşire. Kilisenin saati üçü çeyrek geçe vurdu.

Öbür taraftan hastaya gerçeği söylemenin hasta için korkunç bir darbe olacağını ve Fantine'in durumundaki biri için bunun sonucunun oldukça kötü olacağını düşünüyordu. gelirken biraz soldadır. sağlıklı halin rahat hareketlerini ölümün ürkütücü zayıf-lığıyla birleştiren bazı organik hastalıklara özgü o ateşli çeviklikle yatağının üstünde dizüs-tü oturmuş. cevap verin!" diye haykırdı Fantine. ama adı Euphrasie. "Hemşireciğim. öyle boğuktu ki. çok da iyiyim. durumunu değiştirmeden. Cosette'i tekrar göreceğim." Fantine. yann sabah dantelli küçük başlığımı giymemi bana hatırlatın. hizmetçinin ona önerdiği şey. göreceksiniz! Bilseniz." "Yavrum. söyle? Orada aranızda fısıldaşıyor-sunuz. konuşmamam gerektiğini bana işaret edip durmayın. yürek paralayıcı yüksek bir sesle. Sakin bakışlarla Fantine'e -418bakarak. Fantine dikildi. Biliyor musunuz? -419Onu Thenardier'lerden almak için bana bir mektup imzalattı. Simplice hemşire vermişti. Sonra ne kadar sevimlidir. Nedenini bilmek istiyorum. Son derece mutluyum. kafasındaki düşüncelere dalmış görünüyordu. onu. yalandı. Aslında Paris'ten geçmesine hiç gerek yok. Yüzünün kızarması kısa sürdü. boynunda taşıdığı küçük gümüş haçı öptü. belediye başkanının gelip gelmediğini ve revire çıkıp çıkmayacağını öğrenmek için hizmetçi kızlardan birini fabrikanın kapıcısına yolladı.Simplice hemşire. Tanrı iyi. "Gitmiş mi?" diye haykırdı. Onun böyle terlediğini görmek hemşireyi çok üzüyordu. "Cosette'i almaya gitti!" Sonra iki elini göğsüne bastırdı. nasıl küçücük. "Gelemeyecek mi?" diye haykırdı. 'Yakında. alçak sesle dua ediyordu. Simplice hemşire hafifçe kızardı. Yanında arabacı bile yoktu. "artık seve seve yatacağım. her istenileni yapacağım. Çocukların insanı nasıl mutlu ettiğini bilemezsiniz." Hizmetçi. bazıları Arras yoluna saptığını söylüyor. "Sayın başkan gitmiş. Mösyö Madeleine iyi." dedi hemşire. az önce kötü davrandım. hemşire soru sorup." dedi. erkek sesi duyduklarını sandılar." Fantine. Fantine hep hareketsizdi. Artık hiçbir şey diyemezler. İki kadın sırtlarını Fantine'in yatağına dön-417müş fısıldaşır. Hizmetçi. Montfermeil. dün ona Cosette'den söz ettiğimde. Bir yaşındayken elleri gülünçtü. Birdenbire bağırdı: "Siz Mösyö Madeleine'den söz ediyorsunuz! Neden alçak sesle konuşuyorsunuz? Ne yapıyormuş? Niçin gelmiyormuş?" Sesi öyle sert. Gözleri kıvılcımlandı." dedi hemşire. düşünebiliyor musunuz. bazıları da Paris yolunda rastladıklarım iddia ediyorlardı. hizmetçi tahminlerde bulunurken. Hemşireciğim. ağzının içinde geveledi: "Kapıcı bana bugün gelemeyeceğini söyledi. topuklarının üzerine oturdu. Hizmetçi. yatın hadi. Böyle! (elleriyle gösterdi. yüzü anlatılmaz bir ifadeye büründü. öyle değil mi? Cosette'i teslim edecekler. "sakin olun. Tannm! Yıllarca çocuğumu görmemek ne büyük hata! Hayatın sonsuz olmadığını düşünmek gerek! Ah! Sayın başkan gitmekle ne iyi etti! Doğrusu hava da çok soğuk! Paltosunu giymiş midir? Yann burada olur değil mi? Yann bayram olacak. Bakın bu sabah şöminenin üstündeki toza bakarken birden yakında Cosette'i göreceğim içime do-ğuverdi. biliyorum benim iyi hemşireciğim. . Ben ona Co-sette diyorum. bağırarak konuşmak çok kötü. telaşla rahibenin kulağına eğilerek. Bu acılarla dolu çehrede olağanüstü bir sevinç ışığı parladı. Duası bitince. benim Cosette'ciği-mi almaya. "Yavrum. başını perdelerin aralığından çıkarmış dinliyordu. Ah. Öyle ya." dedi. yastığını düzelten rahibeye yardım etti. Hatırlıyorsunuz değil mi. Fantine artık kendi kendine konuşuyordu: "Bu sabah Paris'e gitmek üzere yola çıktı. "şimdi dinlenmeye bakın ve hiç konuşmayın. ama görüyorsunuz''şimdi çok mutluyum. hemşirenin elini terli ellerinin arasına aldı. "Belediye meclisinde işi olduğunu söyleyin. "Niçin. ne tarafa gittiği bilinmiyordu. Beş yıla yakın bir süredir onu görmedim. iki kadın. sayın başkanın o sabah saat altıdan önce beyaz bir at koşulu küçük bir arabayla sabah ayazında gitmiş olduğunu Simplice hemşireye alçak sesle anlattı. tamamen emredici bir tavırla. "Hadi. Fantine. korkarak döndüler. büzülmüş. yakında' dediğini? Bana sürpriz yapmak istiyor. güzel pembe parmaklan var! İleride çok güzel elleri olacak. yalnız kapıcı kadına bu gece kendisini beklememelerini söylemişti. Yalnız gitmişti. Yedi yaşında oldu. hatta karnım da çok acıktı. Kız birkaç dakika sonra döndü. Dudakları kıpırdıyor." dedi. Resmi makamlar ücreti ödendiği halde bir çocuğun alıkonulmasına göz yummazlar. artık hiç rahatsızlık duymuyorum. iki yumruğu ile yastığına dayanmış." Tekrar yatağına yattı. öyle bağırarak konuştuğum için sizden özür dilerim. Hemşireciğim. paralan ödendiğine göre. Montfermeil'e gitti. Genç bir kız.) Şimdi büyümüş olmalı. Giderken her zamanki gibi gayet sakindi.

'Talihi iyi gider de.Montfermeil uzak bir yer. ayaklannın ucuna basa basa yatağa yaklaştı. "yann Cosette'i göreceğim! İyi Tann'nın iyi hemşiresi. Analann sevinci. Fantine'in sayıkladığını sandı. nabzı güçlenmişti. tam onun yatacağı kadar yer var. Posta Oteli'nin arabalara ait kapısından içeri girdi. Doktor. Fantine devam etti: "Bakın. Hemşire de." dedi tekrar." Doktor. Bunun kendi suçu olmadığını kabul ediyordu. dirseklerini dayadı. bu durumundan hiçbir şey anlayamazdı. doğru tahmin etmiş olması da mümkündü. bakın. geceleri de ben uyumadığımdan. O ise. Üzerindeki baskı hafiflemiş. Fantine elini uzattı ve gülerek seslendi: "Ha! Bak! Siz bilmiyorsunuz! Ben iyileştim artık." Fantine başını yastığa koydu ve alçak sesle kendi kendine. Sanki çıkagelen bir hayat bu zavallı bitkin varlığı yeniden canlandırmaktaydı. belki de onu kurtarırız. sabahlan uyandığımda kediciğime günaydın derim." 7. O yolu ben vaktiyle yaya gitmiştim de çok uzak gelmişti. canlı ve doğal bir sesle konuşuyordu. gerçekten yarın çocukla birlikte gelirse. onun biraz uyuyacağını umarak yatağının perdelerini kapattı. Altı saatte alabileceğini tasarladığı yolu on dört saatte alabilmişti. Buradan Montfermeil'e ne kadar var?" Mesafeler hakkında hiçbir fikri olmayan -420hemşire. Doktor giderken hemşire. "Şimdi durumu daha iyi. çünkü artık yavruna kavuşuyorsun. Sonra kıpırdamadan. Tatlı nefesi bana iyi gelir. yöfda gider bıraktığımız araba Arras'ta." -423Burada adam. doktora. Buraya kadar izlediğimiz adam. arabadan indi. Fantine. bazen büyük sevinçlerin hastalıkların ilerlemesini durdurduğu görülmüştür. başını oynatmadan. yüzüne bir gülümseme yayılmıştı." dedi rahibe. küçük bir yatakta yatmasına izin verirler değil mi?" dedi. Yolcu Ulaşır Ulaşmaz. Kadın daha iyiydi. Perdeleri araladı ve kandilin ışığında Fantine'in kendisine bakan büyük. yedek aldığı atı geri gönderdi ve küçük. her türlü yorucu heyecandan kaçınmasını tembihledi. görüyorsunuz ya artık hasta değilim. "Beyefendi yatacaklar mı? Yoksa akşam yemeği mi yiyecekler?" Başıyla hayır işareti yaptı. beyefendinin atının çok yorgun olduğunu söylüyor. beyaz atı ahıra götürdü. Dönüş İçin Önlemlerini Alıyor Akşam saat sekiz sularıydı ki. nereye gittiğine dair ellerinde kesin bir bilgi olmadığından. ona durumu anlattı. "Mösyö. Simplice hemşire haklı. Kaynatılmış saf kınakına ve gece ateşin yükselmesi -422halinde kullanılmak üzere yatıştırıcı şurup yazdı. kaldı ki. Hemşire. konuşmamasını. hemen hemen çocuğun sevinci gibidir. "hemşire size sayın başkanın yavrumu almaya gittiğini söyledi mi?" Doktor. Simplice hemşireyi bir kenara çekti. ama bütün bunlar öyle esrarlı şeyler ki! Kim bilir. Fantine'in yatağına yaklaştı. Fantine'in uyuduğunu düşünerek yavaşça içeri girdi. oldukça alçak bir sesle kendi kendine konuşarak gülüyordu." dedi. sayın başkan. sonra zemin kattaki bilardo salonunun kapısını itip içeri girdi. İsterseniz kalkıp oynarım." Doktor şaştı. "Ahırdaki uşak." dedi doktor. uslu ol. "Hadi bakalım. aslında böyle olmasına üzül-memişti. Doktor yapılanı doğru buldu." diye cevap verdi. Zaman zaman. onun uyuduğunu görürüm. Ama yolcu arabalan çok çabuk giderler! Yann Cosette burada olacak. "Yann! Yann!" dedi Fantine. onun burada. sessizliğini bozdu: "Acaba at yarın sabah tekrar yola çıkamaz mı?" . bir masaya oturup." "Elinizi verin bakayım bana. belediye başkanının Montferme-ü'e gittiğini sanan hastaya yanlış düşündüğünü söylemeyi doğru bulmuyorlardı. Gerçi bunun organik bir hastalık olduğunu biliyorum ve de oldukça ilerlemiş.""'artık mutlusunuz. Hiç ses duymayınca. kocaman açılmış gözlerle ve neşeli bir tavırla dört bir yanına bakmaya başladı ve artık hiç konuşmadı. Şimdi yüzü pespembeydi. Otelin sahibesi içeri girdi. Saat yediyle sekiz arası doktor geldi. Şimdi sevinçten deli gibiyim. "Sanınm yann burada olabilir. Mösyö Madeleine bir ya da iki gün için yoktu. yerine yat. -421benim yanımda. "Doktor bey. Şimdi sözümü dinleyin ve daha fazla konuşmayın. Buradaki herkes haklı. kaldığı yerden devam etti: "Çünkü." dedi. "Evet. Cosette yarın geliyor. kim bilir belki de iyileşir? O kadar şaşırtıcı krizler vardır ki." Onun bir çeyrek saat önceki halini gören biri. sakin gözlerini gördü. han hizmetkârlarının büyük bir gayretle hizmet sunmalarına dalgın dalgın karşılık verdi.

" dedi. gelişigüzel yürüyordu. Peki. "Mösyö." -426- ." Adam yolda giderken." dedi adam. acaba dava hangi safhada?" "Bitti. Geçiş belgesini gösterdi ve hemen o gece posta arabasıyla Montreuilsur-mer'e dönmesinin mümkün olup olmadığını sordu. yani vilayet konağı yönü-424ne gidiyorum. parasını da ödedi. Bir tek lambayla aydınlatılmış olan bu geniş salon. Bu iş de olduktan sonra otelden çıktı." "O başka. "Mösyö. yola çıkmak için gece saat tam birde burada olmayı ihmal etmeyin sakın." dedi. içinde cüppeli avukatların da olduğu bazı gruplar orada burada fısıldaşıyorlardı. Bu sırada büyük meydana gelmişlerdi. İşte davalar o salonda görülüyor." dedi. 82'de piskopos olan Mösyö De Conzie orada büyük bir salon yaptırmıştı. Demek bitmemiş. devrimden önce piskoposhaneydi. geniş kapkara bir binanın cephesindeki aydınlık dört uzun pencereyi gösterdi. Kuryenin yanındaki yer boştu." "Ağır ceza davaları da orada mı görülüyor?" "Elbette efendim. kapı şurada. "Bitti mi?" Bu sözü öyle bir vurguyla tekrarlamıştı ki. vakit biraz geç. Ben de tam adliye tarafına. Işık var. Gişe memuru. önüne. görüyor musunuz. Davaların görüldüğü yerlerin eşiğinde aralarında alçak sesle mırıldanan siyahlar giymiş adamların -425böyle gruplar oluşturduklarını görmek her zaman yürek sıkan bir şeydir. "adliye binası nerededir. "Affedersiniz mösyö. "Mösyö. çok kalabalıktı. bir de akşam oturumu yapıyorlar. Bir adam elinde fenerle gidiyordu. önyargıyla verilmiş mahkûmiyet kararlan çıkar. lütfen söyler misiniz?" Oldukça yaşlı bir adam olan burjuva. "Bakın mösyö. birkaç dakika sonra bir salondaydı. talihiniz varmış. Küçük Crinchon Irmağı'nı geçti. "öyleyse buyrun beni takip edin. Oradan geçen ve düşünen bir gözlemci için bütün bu gruplar karanlık birer an kovanına benzerler. yollar karanlıktı. söyledikleri güçlükle anlaşılabili-yordu: "Demek kimliği tespit edildi. o nedenle mahkemeler geçici olarak bütün duruşmaları vilayette yapıyor. dolambaçlı sokaklar içinde buldu ve yolunu kaybetti. avukat döndü. Şu anda kapalı olan iki kanatlı kapı." dedi avukat. "Şayet bir davada bulunmak istiyorsanız." Sordu: "Postane burada değil mi?" "Evet mösyö. Bir an tereddüt ettikten sonra. Tam zamanında geldiniz. kendisini daracık. bu adama sormaya karar verdi. Ortalık o kadar karanlıktı ki." Adamın talimatına uydu."Ah! Mösyö! En aşağı iki gün dinlenmesi gerek. soracağı soruyu birinin duymasından korku-yormuş gibi. Burada kimseyi tanımıyorum. Ama yine de gelip geçenlere gideceği yolu sormamakta inat eder gibi bir hali vardı." Konuşmasını o kadar zayıf bir sesle sürdürdü ki. Bütün bu mırıldanılan sözlerden şefkat ve merhamet çıktığı çok enderdir. bugün vilayet konağı olan yer. arkasına bir baktı." "Kürek cezasına mı?" "Ömür boyu. Bunlardan daha çok. "Mösyö. mahkûm ettiler mi?" "Elbette. yalnızca bir avukatla görüşeceğim. karşısına çıkan ilk avukata sormaktan çekinmedi. burasını ağır ceza mahkemesinin toplandığı büyük salondan ayırmaktaydı. Uzamış olacak. çünkü şu sıra adliye binası onarılıyor. şehirde dolaşmaya başladı. eski piskoposluk salonlanndan biriydi ve şimdi de bekleme salonu olarak kullanılıyordu. sanırım siz bu şehirden değilsiniz." Otel sahibesi onu postaneye götürdü. Büyük merdivenden çıkarsınız. Siz bu işle mi ilgileniyorsunuz? Yoksa bir cinayet davası mı? Tanık mısınız?" "Herhangi bir işim yok. Genellikle duruşmalar saat altıda sona erer. Arras'ı tanımıyordu. Zaten başka türlüsü de olamazdı. akraba falan mısınız?" "Hayır. Şu dört pencereyi görüyor musunuz? Ağır ceza mahkemesi işte orası. nöbetçinin durduğu yerde. Adam. içinde birtakım zihinlerin vızıldana vızıldana her türlü uğursuz yapıyı elbirliğiyle kurduklan karanlık birer an kovanı." dedi. onu tuttu.

kâh ateşten bıçaklar gibi kalbini delip geçmişti. Her tarafta Mösyö Madeleine adını saygıyla anıyorlardı. Arras ve Douai. Erdemliliğinin ünü bütün Aşağı Boulonnais'yi sarmış ve sonunda da bu küçük yerin sınırlarını aşarak komşu iki üç ile de yayılmıştı. bir sabıkalı. Bu ilgisiz adamın sözleri kâh buzdan iğneler." "Niçin?" "Çünkü salon dolu. Mübaşir kâğıdı aldı. bir kâğıt kopardı ve kâğıdın üzerine fenerin ışığında: "Mösyö Madeleine. cüzdanını aldı." "Nasıl! Bir kişilik yer de mi yok?" 'Tek bir kişilik bile yok. "Mösyö." Mübaşir biraz sustuktan sonra ekledi: "Gerçi sayın mahkeme başkanının arkasında iki üç yer var. Hatta gerektiğinde öbür ilçelerin sanayiilerini de yardım ederek desteklemiş ve üretimi artırmayı başarmıştı. Kadın. Adam muhtemelen mahkûm olacaktı. Örneğin. kapı yakında açılacak mı?" diye sordu." "Nereden giriliyor?" "Şu büyük kapıdan. "tespit edilecek kimlik falan yoktu ki. ispat edilen tek şey daha önce Toulon'da kürek mahkûmu olduğuydu. mahkeme başkanı o güne basit ve kısa iki dava koymuştu. kendisi farkında değildi. Siz neden söz ediyorsunuz?" "Hiçbir şeyden. Adın! bile bilmiyorum. Dünden beri içindeki şiddetli mücadele hâlâ bitmemişti. Frevent'teki keten ipliği fabrikasını ve Boubers-sur-429Canche'daki hidrolik tül imalathanesini gerektiğinde kredi verip sermaye koyarak desteklemişti. doğru mübaşire gitti." -428Mübaşir bunu dedikten sonra ona arkasını döndü. duyulabilecek bütün heyecanlan duymuştu. göz attı ve söyleneni yerine getirdi. kollarını göğsünde kavuşturdu ve ani bir hareketle redingotunu açtı. şiirler yazan akıllı bir gençti. yoksa acı mı olduğunu söyleyebilecek durumda değildi. öyleyse salon neden hâlâ aydınlık?" "Öbür dava için. savcı pek iyiydi. Birkaç dakika içinde." dedi. Çok kalabalık. . İltimaslı Kabul Montreuil-sur-mer belediye başkanı. kâğıdı verdi ve emir verir bir tavırla. Boulogne'daki gül fabrikasını. Diğer yandan. Montreuil-sur-mer Belediye Başkam" diye yazdı ve sonra. sırf suratından ötürü onu küreğe yollardım. tanıkların ifadeleri alınmıştı." "Demek bir kadındı?" "Elbette canım! Limosin adında bir kız. iki saat önce başladı. Bütün bunların gece yansından önce bitmesi imkânsızdı. Sorun gayet basitti. bir kürek mahkûmu hırsızlık yapmış. ama mademki bitmiş. Kara boncuk sanayiini canlandırmak gibi il merkezine yaptığı olağanüstü hizmetten başka. yani eline düşen sanıkları ka-çırmıyordu. çocuğunu öldürmüş. Ağır ceza salonuna açılan kapının yanında bir mübaşir ayakta duruyordu. ona herhangi bir iyilik borçlu olmasın. küçük Montreuü-sur-mer şehrinin belediye başkanına gıpta ediyorlardı." "Salona girmek mümkün mü acaba efendim?" Sanmam. hemen hemen aynı zamanda. -427Çeşitli gruplara yaklaşıp söylenenlere kulak kabarttı. ama duyduğu hissin memnunluk mu. 'sonunda kürkçü dükkânına dönen tilki'nin davasına gelmişti. Artık hiç kimse içeri giremez. Mübaşire. Henüz hiçbir şeyin bitmemiş olduğunu öğrenince derin bir nefes aldı. Kapı kapalı. ama bu ispat edilememişti. İşe çocuk katiliyle başlanmış ve şimdi sıra forsanın. haydut suratlı bir herif. Durumunu kötüleştiren de buydu. sabıkalının. merdivenleri her basamakta tereddüt edercesine ağır ağır indi. çocuk katili olduğu kanıtlandı. adamın sorgusu bitmiş. "Nasıl! Duruşma tekrar başlayınca kapı açılmayacak mı? Ara verilmedi mi?" "Oturum yeniden başladı. bekleme odasına geçti. merdiveni hızlı hızlı çıktı. Merdiven sahanlığına gelince tırabzana dayandı. "Açılmayacak. tekrar başladığında deneyebilirsiniz. Görülecek davaların listesi çok yönlü olduğundan. "Bunu sayın mahkeme başkanına götürün. karmakarışık." diye cevap verdi mübaşir. Ama şu ara oturuma ara verildi. kalem çıkardı."Ne kimliği?" diye cevap verdi avukat." "Hangi öbür dava?" "Bir dilenci parçası. ama oldukça ün yapmıştı. 8. hayat boyu hapse mahkûm ettiler. Bu adam elma çalmıştı." dedi mübaşir. Başı eğik çekildi. Ben olsam. jüri taammüden cinayeti kabul etmedi. Görseniz. Dışan çıkanlar oldu." Avukat yanından ayrıldı. ama başkan oraya ancak devlet memurlarını alıyor. Montreuil-sur-mer'in yüz kırk bir belediyesinden bir teki bile yoktu ki. "ama kapı açılmayacak. Ama sırada avukatın savunması ile savcının iddianamesi vardı.

Şüphesiz bir yanlışlık sonucu 9 Haziran yıl II tarihini taşıyan bu mektupta Pache. Az önce ona sırtını çeviren mübaşir şimdi yerlere kadar eğilip onu selamlıyordu." Bu birkaç kelime onda garip ve acı bir duygu uyandırmış gibi kâğıdı ellerinin arasında buruşturdu. karşısında içeri girdiği kapıyı gördü. başkanın koltuğunun arkasından öne doğru eğildi. bir kalem alarak kâğıdın altına birkaç kelime yazdı ve mübaşire iade ederek. Başkan kâğıdı okuyunca birden saygıyla toparlandı. açıkça da diyen. gelirken geçtiği koridor. kendi kendine bakıyordu ve buranın bu oda." dedi. az sonra kendi adının duvarlarında yankılanacağı ve şu an. bitkin bir halde yürüyordu. Başkanın yazdığı kâğıdı ona verdi. Düşüncenin ipleri. Uzun. ürpere-rek doğruldu. bu karanlığın içinde tek başına ayakta. Bir soluk aldı. Çerçeve camının altında Paris Belediye Başkanı ve aynı zamanda Bakan Jean Nicolas Pache'ın kendi el yazısıyla yazılmış eski bir mektup vardı. Sonra hızla geri döndü. "Efendim. İlk gözüne çarpan şey kapının tokmağı oldu. -430Mübaşirin peşi sıra gitti.Arras Ağır Ceza Mahkemesi'nin oturumuna başkanlık eden Douai Kraliyet Mahkemesi Başkanı da. geri götürüyordu. Taş soğuktu. dar. dışarıda bir koridordaydı. Sanki kaçarken biri onu yakalamış. Kulak verse. onu. ona. üzerinde az önce okuduğumuz bir satırlık yazı olan kâğıdı ona verirken. açtı ve dışarı çıktı. Nefes ne-feseydi. Fantine'le Cosette'i düşünüyordu. Hiç dikkat etmeden. çünkü gözlerini mektuptan ayırmıyordu ve onu iki üç defa okumuştu. kaderinin güzergâhı olan bu sakin ve korkunç odayı sersemlemiş olmanın verdiği bir rahatlıkla seyrediyordu. yer yer basamaklarla kesilen. ne de diğerini hissediyordu. Bütün gece düşünmüş. sabitleşti ve yavaş yavaş dehşetle doldu. sıkıntıyla içini çekti. duvara dayandı. ama ne birini. bütün gün düşünmüştü ve artık içinde. sayın mahkeme başkanının koltuğunun arkasında olursunuz. Duvarda asılı duran siyah bir çerçeveye -431yaklaştı. Artık o odada değildi. arabanın sarsıntısından bitkin düşmüştü." Bu sözler. ne arkasm-432P da. kendine hâkim bir tavırla: 'Hadi canım! Kim zorluyor ki beni?' demek isteyen. belediye meclisine ellerinde tutuklu olan bakan ve milletvekillerinin bir listesini gönderiyordu. "Beyefendi lütfen beni izlerler mi?" dediğini duydu. Tam da hâkimlerin tartıştıkları ve insanları mahkûm ettikleri yerde bulunuyordu. Toplantı odasına girdi. kapıya doğru yaklaşıyordu. Bu kapıyı hemen hemen unutmuştu. Sanki izleni-yormuş gibi kaçmaya başladı. hiç şüphesiz bu mektubun ona çok ilgi çekici geldiğini düşünürdü. burası toplantı oda-sıdır. herkes gibi. duygulan silinmişti. O an onu görebilen. İsyanla karışık. Bunca hayatın söndürüldüğü. sendeliyordu. büyük saygı gören bu adı tanımaktaydı. "Ne yazık!" diyen bir sesten başka bir şey duymuyordu. En önemli an gelip çatmıştı. ağır ceza mahkemesinden ayıran kapının bakır tokmağına takıldı. mübaşirin onu bıraktığı yerde. bir kaplanın gözüne bakan bir koyun gibi bakıyordu. duvarları tahta kaplamalı. Çevresinde aynı sessizlik. Gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu yuvarlak. Duvarlara bakıyordu. bu insanın da kendisi olmasına şaşıyordu. farkında bile olmadan öylesine okuyordu. Mösyö Madeleine'e saygılarını sunar. Saçlarının arasından fışkıran ter damlacıkları şakaklarından aşağı süzülüyordu. Ona. bitişik salonun gürültüsünü belirsiz bir mırıltı halinde duyabilirdi. Birkaç dakika sonra. Bakışları önce sakindi. ama dinlemiyor ve işitmiyordu. Böylece bir çeyrek saat geçti. bakışları. . onun düşüncelerinde. Bu dehlizin bir yığın dönemecini geçtikten sonra durup yine etrafı dinledi. Kendini toparlamaya çalışıyor. lambanın yanında olduğundan yazıyı okuyabildi: "Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı. Nihayet başını eğdi. ama başaramıyordu. yeşil örtülü bir masanın üzerine konulmuş iki mumla aydınlanan çalışma odası gibi bir yerde yalnız başınaydı. bıraktığı durumda öylece kalakalmıştı. Ağır ağır. ona doğru gitti. ne önünde hiçbir ses yoktu. "İçeri alın. türlü açılar yapan. orası burası hasta kandillerine benzeyen fenerlerle aydınlatılmış bir koridordu bu. etrafı dinledi. tarif edilmesi imkânsız bir el hareketi yaptı. cilalı bakırdan tokmak onun gözünde dehşetengiz bir yıldız gibi parlıyordu. gözlemleyen biri olsaydı. özellikle onları hayatın acı gerçeklerine bağlamaya en çok ihtiyaç duyduğunuz bir sırada bakarsınız beyinde hepsi birden kopuvermişlerdir. Sözünü ettiğimiz bahtsız adam. az önce geçtiği dar koridorların. Düşüne düşüne döndü. Yirmi dört saattir ağzına bir lokma koymamıştı. Böylece orada. Madeleine kâğıdı açtı. "Bu mösyö duruşmaya gelmek istiyor. Yanından ayrılırken mübaşirin söylediği son sözler hâlâ kulağındaydı. Mübaşir toplantı odasını mahkeme salonuna bağlayan kapıyı temkinle açtı. şu kapının bakır tokmağını çevirince mahkeme salonunda. Mübaşir onu yalnız başına bırakmıştı. sonra ürkekleşti. Düşüncelerinin arasında birinin. alnındaki terler buz gibiydi. kollarını sarkıttı ve geri döndü." dedi. soğuktan ve titreyerek düşündü. karanlık merdivenlerin belli belirsiz anısına karışıyordu. salon kapısının yanında. aynı karanlık vardı. Ara sıra bir adım atıyor.

onu neredeyse çılgına çeviren trajik bir oyunuyla. Şimdi artık görülmeden görebiliyordu. mağrur bir hava yayılıyordu. ihtiyarlamış ti. Bu yaratık en aşağı altmış yaşında görünüyordu. Mahkeme salonundaydı. Kendini görür gibi oldu. kasvetli ciddiyetiyle kalabalığın ortasında işlemekteydi. kendi olduğu yanda hâkimler yer almışlardı. Dehşete kapıldı. Her şey tıpkı eskisi gibiydi. Bu kalabalıkta kimse ona dikkat etmedi. gördü. Oldukça geniş bir salondu. Geçmişin belalı ve sıkıntılı manzaralarının. Çırpınır gibi bir hareketle tokmağı yakaladı. Arkasında bir sandalye duruyordu. gerçek jandarmalardı. onu görebilecekleri düşüncesinin verdiği dehşetle kendini sandalyeye bıraktı. Yalnız. cüppeleri eskiydi. aptal. gerçek kalabalık. O ise bunları ancak fark edebiliyordu. karşısında bir başka kendisi duruyordu! Yargılanan bu adama herkes Jean Valjean diyordu. is çıkaran kahvehane lambaları. bütün düşüncelerini karmakarışık eden. az önce de dediğimiz gibi. düşüncesinin bir serabı değildi.. -4339. işte o adamdı. kapı açıldı. bazen sessizliğe bürünüyordu. kımıldanıyorlardı. Bütün bunlardan yine de ortalığa ağırbaşlı. ama göremedi.. masaların üzerinde mumlar ve bakırdan şamdanlar. kirli bir tavan. işte oradaydılar. askerlerin yüzleri dürüst ve sert. sanık avukatı savunmasını tamamlamak üzereydi. dalgındılar. şurada. Bakışları. gözlerini yumdu ve ruhunun en derin yerinden haykırdı: "Asla!" Kaderin. Hâkimler.Birden. Bütün bakışlar. tek bir noktada. hayatının en korkunç ânının kendi hayaleti tarafından oynanan bir tür temsili bulunmaktaydı. Gerçek duygusuna yeniden kavuştu ve yavaş yavaş kendine geldi. Kanaatlerin Belirginleşmeye Başladığı Bir Yer Bir adım attı. Bütün bunlar önünde bir uçurum gibi duruyordu. tanınmamış bir görüntü. Kapının çıkardığı ses üzerine. ellene ellene kararmış kapılar. ürkmüş bir hali vardı. dava üç saatten beri sürüyordu. ama duruşu. O içeri girdiği sırada. gözkapakla-nnı kırpıştırıyorlardı. yirmi yedi yıl önce. Mekanik bir davranışla kapıyı arkasından kapadı ve ayakta durup gördüklerini incelemeye koyuldu. gerçekliğin bütün dehşetiyle çevresinde yeniden ortaya çıktığını ve yaşadığını görüyordu. ona benzer bir hâkim. artık bu belleğinin bir oyunu değildi. Mösyö Bamatabois. sırtındaki gömleğiyle Digne'ye ilk girdiği günkü haliydi bu. Birkaç mumun aydınlattığı o sırada iki jandarmanın arasında bir adam vardı. aynı gece saati. gerçek hâkimler. zalimce meraklı bir yığın baş. jüri üyeleri arasındaydı. ona yer açmak için çekilmişlerdi. jandarmalar. hâkimlerin kürsüsü üzerinde duran bir dosya yığınından yararlanarak yüzünü bütün salondan gizledi. öbür uçta hırpani bir kalabalık vardı: Avukatlar çeşit çeşit tavırlar alıyor. çirkinlik ve hüzün. genel görünüşü tamamen benziyordu. mahkûm olduğu sırada yoktu.. bilinmeyen birinin sefil bir mahlûkun bir benzerliğin yükü altında yavaş yavaş çöküşünü . Oturduktan sonra da. Bütün bunları daha önce de görmüştü. Ayrıca. Herkes dikkat kesilmişti. başkanın başı üstünde bir haç vardı ki. tırnaklarını kemiriyor. asker ve seyirci yüzleri. kendisini kapının önünde buldu. aynı mekanizma. Kaba. Salonun bir ucunda.. Ürpererek kendi kendine. yeşilden çok sarıya çalar renkte çuha örtülü masalar. Zabıt kâtibinin masası tanıkların oturdukları sırayı görmesini engelliyordu. leke içinde eski doğramalar. Şimdi -436söylenenleri dinleyebilecek sakinlikteydi. Kirpi gibi saçları. bir zabıt kâtibi. etiyle kemiğiyle gerçek insanlar. bazen gürültüyle doluyor. içeri giren şahsın Montreuil-sur-mer belediye başkanı olduğunu anlayınca ona selam vermişti. Kin ve nefret dolu. hafifçe aydınlatılmıştı. Bir tür halüsinasyon görür gibi sanığa bakıp duruyordu. hapishanenin döşeme taşlarından on dokuz yılda toplayıp biriktirdiği korkunç düşüncelerden oluşan iğrenç hazinesini ruhunda saklayan haHX. karanlık. nasıl olduğunu anlayamadan. şüphesiz yüz olarak tıpatıp bir benzerlik değildi bu. Mösyö Madeleine onu aramadı. bir ağır ceza davasının bütün mekanizması. duvarların tahta kaplamalanna çakılan çivilerde ışık vermekten çok. Üç saatten beri bu kalabalık ya son derece aptal ya da son derece becerikli bir adamın. Javert'i aradı. -435vardılar. Onu yargıladıklarında Tanrı orada değildi. Gözlerinin önünde. Göreviyle ilgili bazı işler için birçok defa Montreuil-sur-mer'e gidip orada Mösyö Madeleine'i görmüş olan savcı da onu tanıdı ve selamladı. bu yüzün nerede olduğunu sanki önceden biliyormuş gibi. Başkan başını çevirip. doğal olarak oraya yöneldi. Bu uğursuz şeylerle bir kere daha karşılaşıyordu. çünkü bütün bunlarda yasa denilen o büyük insani şeyle adalet denilen o büyük ilahi şeyin varlığı hissedilmekteydi. -434Bu adam. vahşi ve endişeli gözbebekleri. "Aman Tanrım! Yine bu hale mi geleceğim?" dedi. salon loştu. başkanın solunda kalan duvardaki küçük bir kapıya dayalı tahta bir sırada toplanmıştı.

Daha önceden de bildiğimiz gibi. savunmasını oldukça -438iyi yapmıştı. Güçlükle konuşuyor.) -Böylece. daha sonra hukuka uygun şekilde kimlik tespi-437tinden sonra. Bu arada. Bu dal. Müvekkili -İd avukatı sıfatıyla. Sekiz yıl önce Toulon hapishanesinden çıktıktan az sonra Küçük Gervais adında Sa-voyard bir çocuğun yolunu keserek silahlı soygun yapmıştır. ortada bir hırsız olduğuna şüphe yoktu. sanığın bu sıfatının ne yazık ki iyi tespit edilmiş bulunduğunu inkâr etmiyordu. onu yakalayan toplumun ortasında bir yabancı gibi duruyordu. sanık Faverolles'de -439oturmuş. Ceza Yasası'nın 383'üncü maddesinde öngörülen bu suç için. bu ifadelere karşı. aynı zamanda karanlıktı." Bu suçlama ve tanıkların ifade birliği karşısında sanık şaşırmış görünüyordu. ama Benigne Bossuet de bir cenazede yaptığı konuşmada bir tavuktan söz etmek zorunda kalmış ve işin içinden tantanalı bir şekilde ayrılmasını "bilmişti. Şimdi yeni bir hırsızlık suçu daha işlemiştir. Bu adam sabıkalıdır. işaretler yapıyor ya da gözlerini tavana dikiyordu. Hatta kürek cezasından başka. iflah olmaz bir sürgün kaçağını. Ama bu hırsızın Champmathieu olduğunu ispatlayan şey neydi? Tek bir şey. yoksa bir kanıt değil. Çevresinde. Pierron'un bağı denilen. Bu davada ürküten. 'Hayır' demek isteyen hareketler. Champmathieu adı pekâlâ başlangıçta Jean Mathieu olabilirdi. sorulan sıkıntıyla cevaplıyordu. ama dalı yerde bulup aldığını söylüyordu. zihinleri karıştıran bir taraf vardı.. şüphesiz hiçbir itirafta bulunmamakla her şeyi kurtaracağını sanıyordu. bir tarlada elinde bir dal olgun elmayla yakalanmıştı. bu adatn bir serseriydi. her şeyi. son derece tehlikeli kötü bir adamı. Bu son konuda itirafta bulunması elbette daha iyi olur. ama tepeden tırnağa her hali tavrı suçlamayı reddediyordu. Onu bu yeni olay için mahkûm ediniz. yani çıkara dayanan bir reddetme. ona sürgün kaçağı olan mahkûmlara uygulanan cezalardan birini vermekle yetinmelerini. avukat elma hırsızlığını anlatmakla işe başlamıştı.tumturaklı bir üslupla konuşmak zor iştir. Bunun tersini ispatlayan delil neredeydi? Gerçi dalın duvardan atlanarak kırıldığı ya da çalındığı ve bir tehlikeyi sezen başka bir meyve hırsızı tarafından daha sonra oraya atıldığı muhakkaktı. eski bir forsayı. yoksa hiçbir şey anlamıyor muydu? Bu sorular dinleyicileri ikiye böldüğü gibi. Ama sanığın kürek mahkûmu Jean Valjean olduğu farz edilse bile. bütün bunlar doğruydu. eski bir kürek mahkûmu olmasıydı. Dram yalnızca belirsiz değil. Sanık. Avukat sözlerini bitirirken gerek jüriden. suçlamanın doğru olma ihtimali her dakika biraz daha artıyordu ve bütün bu kalabalık.duvardan atlarken ya da dalı kırarken herhangi biri tarafından görülmemişti. vs vs. müvekkilinin suçlamayı reddetmesiydi. adaletin uzun süredir aradığı Jean Valjean adında bir suçluyu görüyoruz.seyretmekteydi. O sadece bu dal (avukat buna küçük dal demeyi tercih ediyordu) elindeyken yakalanmıştı. hırsızlık yaptığını. kimliği ispat edilir de Küçük Gervais olayı daha sonra bir mahkûmiyetle sonuçlanırsa ölüm cezası verilmesi bile mümkündü. ona Champmathieu demekte özellikle ısrar ediyordu. yoksa kurnaz mıydı? Her şeyi fazlasıyla anlıyor muydu. bu onun elma hırsızı olduğunu gösterir miydi? Olsa olsa bir ipucuydu bu. Savunma avukatı. Avukat. orada ağaç budayıcılığı yapmıştı. Bugün klasikleşmiş olan bu dil. Uzun bir kürek mahkûmiyeti felaketi ve mahkûmiyetten sonra da uzun bir sefalet onu geri zekâlı biri yapmıştı. Kullandığı dil. hâkimlerin ona karşı bağışlayıcı olmalarını sağlardı. ürünleri talan eden biri değildir.. Şurası doğruydu ki. tanıklar dinlenmişti. Kimdi bu adam? Soruşturma yapılmış. kendisine karşı savaş düzeninde dizilmiş bütün bu akıllı insanların huzurunda bir budala. gerekse mah-440kemeden talepte bulunarak Jean Valjean'ın kimliğinden emin oldukları takdirde. ağırbaşlı tonu ve görkemli havasıyla onlara pek yakışmaktadır. gelecek onun için gittikçe daha tehditkâr olmaya doğru gidiyordu. Kendisini iyi koruya-mıyordu. Bu bilgilere. ama sabıkalı forsaya reva görülen korkunç cezayı vermemelerini istedi.. Bunun dava konusuyla hiçbir ilgisi yoktu. (. . çevresi duvarla çevrili bir bağdaki elma ağacından kırılmıştı. kovuşturmada bulunma hakkını saklı tutuyoruz. ama sanığın zekâsının kıtlığını göz önüne almak gerekmez miydi? Açıkça görüldüğü üzere bu adam bir ahmaktı. uzun zaman ba-ro'nun iyi konuşma yeteneğini oluşturmuş olan ve Paris'te olduğu kadar Romorantin veya Montbrison'da da zamanında bütün avukatlar tarafından kullanılan taşra diliydi. duruşma boyunca ortaya ışıklar saçılmıştı. Avukat ona bunu tavsiye etmiş. hepsi de aynı şeyi söylüyorlardı. avukatın ortaya koyabileceği tek şey. onu mahkûm etmek için bir neden miydi bu? Küçük Gervais işine gelince. İddia makamı şöyle diyordu: "Ele geçirdiğimiz bu adam yalnızca bir meyve hırsızı. onun üzerine giderek daha fazla çöken bu felaketlerle dolu karara ondan daha fazla endişeyle bakıyordu. Avukat. sanık 'kötü bir savunma sistemi' benimsemişti ve avukat 'bütün iyi niyetiyle' bunu kabul etmek zorundaydı. Bir hataydı bu. Kimdi bu adam? Neden duygusuz biriydi? Alık mı. bir forsa olduğunu inkâr etmekte direniyordu. artık sadece iddia makamının resmi sözcüleri tarafından kullanılmakta. dört tanık da Champmathieu'nün kürek mahkûmu Jean Valjean olduğunu hiç tereddütsüz kabul ediyorlardı. elma hırsızlığının maddi kanıtlarla ispatlanmış olmadığını belirtmişti. eski olay için daha sonra yargılanacaktır. avukat bu konuyu tartışacak değildi. biz bir haydutu. Gerçekten. ama sanık inatla reddetmişti. galiba jüriyi de ikiye ayırmıştı.

adaleti yanıltma alışkanlığını göstermekte ve bu adamın 'sınırsız sapıklığını' apaçık gözler önüne sermekteydi. vs vs. "Savunmanıza ekleyecek bir şeyiniz var mı?" Adam ayakta. "Mösyö Baloup'a danışmazsan işte böyle -442olur!" dediğini duydular. Kırk yaşında insanın işi bitmiş demektir. başını sağdan sola." Savcı konuştuğu sürece sanık ağzı açık.ien. hem de Mösyö Balo-up'un yanında. vs vs. Uykudan uyanan biri gibi bir hareket yaptı. Avukatın verdiği bütün ödünleri sanığı vurmak için kullandı. ısınmak için kollarını döversin. insanı çabucak yıpratır. kocaman yumruğunu sıranın önünde duran tahta bölmenin üzerine koydu. Mahkûmiyet. belli ki ayağının altındaki zemin kaydıkça kaymaktaydı. vs vs -geçmiş hayatında suç oluşturan işler yapmaya alışmış ve Küçük Gervais'ye karşı işlediği suçun da ispatladığı gibi. gerçek bir aptallığı değil. Bu meslekte gençken yaşlanırsın. moruk hayvan' diye çağırırlar! Günde ancak otuz metelik kazanıyordum. Ben elli üç yaşındayım. anlarsınız. Bu ne vurdumduymazlık! Siz sayın jüri üyeleri adaleti yerine getireceksiniz. Zaman zaman. İddia makamı bundan emindi ve bu asla tartışılmazdı.Savcı avukata karşılık verdi. iyi ustaların yanında. Bir insanın böyle konuşabil-mesi belli ki onu şaşırtmıştı. bu. jandarmalara. biraz da hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla onu dinliyordu. Avukatı 'dürüstlüğünden' ötürü kutladı ve bu dürüstlükten ustaca yararlandı. Küçük Gervais olayı için ayrıca dava açma hakkını saklı tuttuğunu belirtip ağır bir mahkûmiyet talep ederek sözlerine son verdi. Champmathieu'nün ya da daha doğrusu Jean Valjean'ın suçunu oldukça doğru görünen bir biçimde. İşte böyle bir adam yolda hırsızlık mahallinde atladığı duvarın birkaç adım ötesinde çalıntı nesneyi hâlâ elinde tutarken suçüstü yakalandığını. patronlar yaşımdan faydalanıp mümkün olduğu kadar az ücret ödüyorlardı. Bu çeşit betimlemelerin örneği Thera-menes'in hikâyesinde yer alır. vs. vs vs vs. yüzünüzü bıçak . gerçi trajediye bir yararı yoktur. O da bir parça kazanıyordu. Dinleyicilerle jüri üyeleri 'ürperdiler'. Savcı bu noktada usta bir söz oyunuyla suç denen şeyin kaynaklarına ve nedenlerine kadar inerek. duruşmanın başından beri yaptığı gibi bir tür mahzun ve dilsiz bir protestoyla yetinmekteydi. gözlerini çevresinde dolaştırdı. iddianamenin en 'enerjik' olduğu ve iyi konuşma sanatının iyice coşarak dağlayıcı sıfatlar seli halinde taşıp sanığı fırtınalara boğduğu yerlerde sanık. hepsi birden aynı anda dışarı çıkmak için itişip sabırsızlanıyorlar sanılırdı. üslubu haşin ve süslüydü. ikimiz birlikte yuvarlanıp gidiyorduk. Arabacılıkta hep açık havada çalışırsın. jüri üyelerine. soldan sağa hafifçe sallamakta. Avukat. duvardan atladığını. Kimdi bu Jean Valjean? Jean Valjean'ı betimledi. Chenildieu ve Cochepaille adlı forsalar. Sözlerin ağzından gelişigüzel. O da zorluk çekiyordu. Kaldırım taşlarının arası buz tutmuşken demiri işlemek zordur. geçim araçlarından yoksun. her şeyi reddediyordu. zaman kaybı derler. sanığın Jean Valjean olduğunu kabul eder gibi görünüyordu. bir ustalığı. Şu halde. Kışın o kadar üşürsün ki. ta-kıla çarpa.ne ve VOriflamme gazetelerindeki eleştirmenlerin taktıkları 'İblisin ekolü' adını kullanarak. Bu kahredici ifade birliğine karşı o ne yapıyor? İnkâr ediyor. sundurmaların altında. Avukat ayağa kalktı. 10. Avukatın bu ifadesini senet olarak kabul etti. serseri. çok zorluklar çektim. ama adli söz oyunlarına her gün büyük hizmetleri geçmektedir. ama gittikçe gücünü kaybediyordu. çünkü geniş yer ister. Ona en yakın olan seyirciler. dinleyicilere. 'sayın savcı'ya 'mükemmel konuşması'ndan ötürü iltifat etmekle söze başlayıp elinden geldiğince karşılık vermeye çalıştı. sanığı ayağa kaldırıp usulden olan soruyu sordu. dilenci. avlularda. Genellikle bütün savcılar gibi. bu adam Jean Valjean'dı. Başkan. yine etrafına bakındı ve -443sonra birden bakışlarını savcıya dikerek konuşmaya başladı. soruyu tekrarladı. ama patronlar bunu istemezler. iki üç defa alçak sesle. yağmurda. Bu sefer adam duydu. hapiste kaldığı sürece pek de ıslah olmamış. karda. Savcı. dört tanık onu teşhis ettiler: Dürüst polis müfettişi Javert ve sanığın üç eski alçaklık yoldaşı Brevet. Bu tavır. bu sapık edebiyatın etkisine bağladı. Betimleme tamamlandıktan sonra savcı ertesi sabah il ga-441zetesinin iyice hayranlığını uyandırmak için. hatırlanacağı gibi şimdilik müebbet kürekti. hiçbir zaman atölyelerde çalışılmaz. kurnazlığı. hatiplere yaraşır bir hareketle sözünü sürdürdü: "Ve işte böyle bir adam. Dedi ki: "Şunu söylemek isterim. o zamanlar henüz yeni doğmakta olan romantik ekolün ahlaksızlığına karşı atıp tuttu. patlama gibi bir şey oldu. karmakarışık bir şekilde fırlamalarına bakılırsa. bir canavar. Bu meslek zordur. avukatına. hışımla. Anlamış gibi göründü. Bu bakış açısı tükenince de Jean Valjean'a geçti. iğrenç bir takkeyi elinde evirip çevirerek soruyu duymamış gibi duruyordu. sanığın hesaplı bir şekilde takındığı bu aptalca tavnna jürinin dikkatini çekti. Ayrıca derede çamaşırcılık yapan bir kızım vardı. İnkâr Sistemi Duruşmaya son vermenin vakti gelmişti. Başkan. 'ihtiyar sersem. Ben Paris'te araba tamirciliği yaptım. mahkeme heyetine baktı. Bütün gün yan beline kadar bir teknenin içinde. la Quotid. adına ve kimliğine kadar her şeyi! Burada tekrarlamaya gerek görmediğimiz yüzlerce delilden başka. Ayrıca işçiler öyle zalimdirler ki! Adam artık yaşlandığında.

Orası kapalı olduğu için insan daha az üşür. bir gayya kuyusudur. dirseğimi dürtüyor.. Teknenin içine girmezsin. şu iki olayı dürüstçe açıklayın: Birincisi. Yoksa bu iş çok rahat olurdu. Ah Tanrım! E. öfkeli ve vahşi bir saflıkla söylemişti. size sorulanlann hiçbirine cevap vermiyorsunuz. Çocukken bana 'küçük' derlerdi.gibi kesen rüzgârda don yaptığı zamanda çamaşır yıkamak gerekir. Yerde kınlmış bir dal buldum. okumadım. Ben her gün yemek yiyen biri değilim. Mösyö Balo-up'un yerindeydim. Sözünü bitirdiği zaman dinleyiciler kahkaha kopardılar. duvardan atlayarak olgun elmalan çaldığınız da açıkça ortadadır. ne cevap vereceğini bilen bir adam gibi başını salladı. ben de pek iyi bilmiyorum. Bunlar köylü. Auvergne'e gittiğiniz. yol kenarında kumlardan. insanın gözünü mahveder. insanın içine işler. "Sanık!" diye sert bir sesle konuştu. bir tavana baktı ve sustu. öyle ki bunlar çok önemli bazı sonuçlar doğurabilir. Diyorsunuz ki. Herkes dünyaya bir evde gelmez ya. Etekliğinin altı da üstü de sırılsıklamdır. önceleri anasına ait Jean Mathieu adı altında gizlenen forsa Jean Valjean olduğunuz. bazılarının fazla çamaşırı yoktur. şimdi de 'ihtiyar' diyorlar. -445Hazin bir durumdu. yoksul bir adamım. "Dikkatli olun. Ben hiçbir şey çalmadım. Ben Höpital Caddesi'nde. Adınızın Champmathieu olmadığı. -444yıkamazsan müşterileri kaybedersin. başkana doğru döndü: "Önce. Bana nerede doğduğumu soruyorsunuz. büyük perhizin arifesiydi. Ben bilmiyorum. Auvergne'de bulundum. Ben çalmadım. Savcı. Başıma bir kötülük getireceğini bilemeden dalı yerden aldım. Kocası dövüyordu. herkes benim aleyhimde konuşuyor. Bugün hatırlıyorum. bana diyorlar ki. Kışın Enfant-Rouge çamaşırhanesinde de çalıştı. Faverolles'da doğduğunuz ve burada ağaç budayıcılığı yaptığı-446nız açıkça ortada. sizi mahkûm ediyor." Sonra bir takkesine. iyi bir çocuk. Jean Valjean. izleyenlerin arasında birisine selam vermişti." Sanık sonunda yerine oturmuştu. benden ne istiyorlar bilmiyorum. Bizler pek mutlu olmadık. arkandaki teknenin içinde çalkalarsın. Faverolles'de de bulundum. küçük ot filizlerinden başka bir şey çıkmıyordu. tahliye edilen forsa Jean Valjean siz misiniz?" Sanık aklı başında bir tavırla. Ama korkunç bir kaynar su buharı vardır. paslı bir sesle çabuk çabuk. Hâlâ. Oldukça ağır ipuçları var. Sanınm -447f babamla anam yollarda gezen insanlarmış. İkincisi. Benim adım Champmathieu'dür. Üç aydır hapisteyim. orada oturdum. Sorabilirsiniz. Ha! Elbette! Sormak. sellerden bataklıklar bile taşıyor. 'hadi cevap ver!' diyor yavaşça. Önce bulamamıştım. Ailly'den geliyordum. ağzından birer hıçkırık gibi çıkıyor ve bu sözlerin her birine. ya da musluğun altında yıkar. Bunu nasıl anlarsanız anlayın. saat sekizde yatmıştı. Ben açıklama yapmayı bilmem. Adı geçen kişi iflas etmiş. 'Sayın jüri üyeleri'ne sanığın bir zamanlar yanında çalıştığını söylediği araba ustası Ba-loup adlı kişinin burada anılmasının bir yaran olmadığını hatırlattı. Sizin yararınıza son bir defa daha soruyorum. 'Cevap ver!' Jandarma. o kadar yorgun olurdu ki hemen yatardı. sorulan anlayan. bütün bir kırlık alanı sapsarı yapan bir sağanaktan sonra dolaşıyordum. ben orada bulunan şeyleri yerden aldım. Kızım akşamlan saat yedide eve döndüğünde. yıkananı beklerler. oraya su musluktan gelir. Pierron'un bağından. Sonunda saçmalıklarınızla canımı sıkıyorsunuz! Sanki ne diye herkes azgın azgın peşimde koşup duruyor?" . boğuk.. Sayın jüri üyeleri bunu takdir edeceklerdir. Mösyö Baloup'un yerinde çalıştım. Pierron'un bağının duvarından aşarak hırsızlık yaptınız mı? Evet ya da hayır deyiniz. Doğru söylüyorum. her taraftan üstüne sular damlar. Bütün bunları yüksek. haykırdı: "Siz çok zalim bir insansınız! İşte bunu söylemek istiyordum. arandığında 'bulunamamıştı'. Ağzını açtı. Sanık onlara baktı. bir oduncunun odun yararken yaptığı davranışı ekliyordu. Karşısına rastgele savurur gibi söylediği bu sözler. Dikkatli ve iyi niyetli bir insan olan başkan sesini yükseltti. beni oradan oraya sürükleyip duruyorlar. Benim vaftiz adlarım işte bunlardır. Sonra sanığa dönerek söyleyeceklerini iyi dinlemesini tembihledi ve ekledi: "Üzerinde iyice düşünmemiz gereken bir durumdasınız. yine evet ya da hayır deyiniz. Sonra da ben bir şey diyemiyorum. peki? İnsan kürekte yatmış olmadan Auvergue'de ya da Faverolles'de bulunamaz mı? Size söylüyorum işte. ne budalayım! Paris. Tahtalar iyi bitiştirilmemiştir. Jean Mathieu! O insanlan tanımıyorum. çok şakacısınız. Böyle bocalamanız. üstünde elmalar vardı. Yalnız bir defa sözünü kesip. güldüklerini görünce o da gülmeye başladı. Kim tanır ki Champmathieu Baba'yı? Ama yine de Mösyö Baloup'un yerine sorun. sert. İşte bunu görmemekle hata ediyorlar. ben çalmadım ve ben Champmathieu Baba'yım. baloya falan gitmezdi/'çok usluydu. İyi bir kızdı. Kızım öldü." Adam sustu ve ayakta öylece durdu. Ya teknenin önünde. Savcı sözünü bitirince ayağa fırlayıp.

"polis müfettişi Javert. Brevet'ye söylediklerinin aynını ona da söyledi. "Ama." diye devam etti başkan. Toulon'a 1796'da girip. "Mösyö Javert burada olmadığına göre." dedi. Bütün uzuvlarında." diye sözünü sür-448dürdü savcı. korkulması gereken eski bir forsadır. bu adam Jean Valjean adında son derece acımasız. "aşağılayıcı bir suçtan mahkûmsunuz. sanığa iyice bakın. başkana dönerek konuştu: "Sayın başkan. dinleyiciler ve jüri üyeleri üzerinde görünüşe göre güçlü bir etki yaptı. Onun bu karışık. Bir yıl sonra da ben çıktım. Kırmızı kazağıyla yeşil takkesi." "Doğru sayın başkan. anılarınızı canlandırın. müebbet hapse mahkûm bir forsa olduğunu gösteriyordu. siz ayakta durun. Şimdi bir aptala benziyor. bütün kişiliğinde hastalıklı bir bitkinlik. Başkan. Ancak bu olayların Restorasyon devrinde geçtiğini de unutmamak gerekir. küstah. "Sayın savcıya hatırlatmak isterim ki. dürüstlüğüyle alt derecede. gözlerini yere indirdi. Onu kesin olarak tanıdığımı tekrar beyan ederim. Mösyö Brevet. Che-nildieu başını kaldırıp karşısındaki izleyicilere baktı. ufak tefek bir adamdı. "Evet. Eğer sizde bu duygudan kalmışsa. heyecanlı. sanığa baktı. bu yüzden yemin edemezsiniz. sonra mahkeme heyetine döndü. Cochepaille ve Chenildieu adlı mahkûmlarla polis müfettişi Javert'in yeniden mahkeme huzuruna çağrılarak. Mübaşir. Cezasım To-ulon kürek hapishanesinde çekmekteydi. Brevet'ye olduğu gibi. mübaşirlerden birine emir verdi. sanırım yaşlılıktan alıklaşmış. Aşağılatıcı suçtan ötürü mahkûmiyetinin onu yemin etme hakkından yoksun kıldığını kendisine hatırlattığında. bana cevap vermeden önce iyice düşünün. kendisine yardıma hazır olan -449bir jandarmanın eşliğinde mahkûm Brevet'yi içeri soktu. yüzü kırışık. sanığın forsa Jean Valjean'a benzeyip benzemediğini anlamak için son bir defa daha sorguya çekilmelerini saygıyla talep ediyorum. Başkan. ama önemli görevleri şerefle yerine getiren değerli bir insandır. Altmış yaşlann-daydı. Şu an hayati bir andır. Eski forsa Brevet merkez hapishanelerinin siyahlı grili ceketini giymişti. yanıldığınızı sandığınız takdirde ifadenizi geri alabilirsiniz. hali tavrı bir düzenbaza benziyordu. öbür yandan da söyleyeceğiniz bir sözle aydınlığa kavuşabilecek olan adaleti dikkate alın. Sanık ayağa kalkın. sanık kendisini budala yerine koydurtmak istiyor. Toulon kürek hapishanesinde gardiyan yardımcısı olduğum sırada kendisini sık sık görmüşümdür. "yasanın aşağıladığı bir insanda bile. Onu ilk tanıyan ben oldum ve ısrar ediyorum. Javert burada bulunmadığına göre. Bu adamın adı Champmathieu değildir. . onun daha birkaç saat önce burada söylediklerini sayın jüri üyelerine hatırlatmak isterim." Brevet." Bu son derece açık olan ifade." Başkan. Savcı. Ağırlaştırıcı nedenleri olan hırsızlıktan ötürü on dokuz -yıl kürek cezasına mahkûm olmuş. Başkan onu. sizden ve mahkeme heyetinden. Bu adam Jean Val-jean'dır. Chenildieu ve Cochepaille adındaki diğer tanıkların yeniden dinlenmeleri ve resmen sorguya çekilmeleri konusunda ısrar ederek konuşmasını bitirdi. Tann'nm merhameti izin verdiği takdirde şeref ve dürüstlük duygusu kalabilir. Yani yaptığı kötülüklerden sonra yeniden girdiği hapishanede kapı nöbetçisi gibi bir şey olmuştu. bir yandan ağzınızdan çıkacak tek bir kelimenin mahvına yol açabileceği bu adamı. ama bunu başaramayacaktır. Dinleyiciler heyecanlıydılar." Brevet. Başkan. Hapishanenin rahipleri de dindar biri olduğunu söylüyorlardı." dedi başkan. ama bir hayli ustalıklı savunması karşısında. Yüzü bir işadamına. bazen ikisi birlikte gider. Kürekteki yoldaşları ona Jenie-Dieu* adını takmışlardı. ifadesini verir vermez celseyi ve hatta şehri terk etmiştir. kürekteyken sinsi ve kurnazdı. "yararlı olmaya çalışıyor" dedikleri bir adamdı. kendisine haber veriyoruz. İşte bu çok önemli anda ben bu duyguya hitap ediyorum. Javert. "Sanık. belleğini toplamaya davet ettikten sonra. sanığı tanıdığında ısrar edip etmediğini sordu. bakışlarında ise olağanüstü bir güç vardı. Brevet. Az sonra tanıkların bulundukları odanın kapısı açıldı. Sayın savcının ve sanık avukatının onayıyla kendisine bu izni verdik. Elli yaşlarında. İfadesi işte şu şekildedir: Sanığın inkârlarını yalanlayan ahlaki varsayımlara ve somut kanıtlara hiç ihtiyaç duymuyorum." "Yerinize oturun. Bu dava için oradan getirmişlerdi. sanki bütün göğüslerde tek bir yürek çarpıyordu. beş altı defa kaçma girişiminde bulunmuştur. komşu bir ilçedeki görevi dolayısıyla." Chenildieu'yü içeri aldılar." dedi. Cezasının bitiminde büyük bir üzüntüyle serbest bırakılmıştır. Ve bütün ruhunuz ve vicdanınızla bize bu adamı eski -450kürek arkadaşınız Jean Valjean olarak tanıyıp tanımadığınızı bir kere daha söyleyin. ki kaldığını umuyorum. çelimsiz. sarı benizli. 1815'te çıktı.Savcı duraklamıştı. Amirlerinin onun hakkında. Brevet. Onu kesinlikle tanıyorum. "Evet sayın başkan. Küçük Gervais ve Pier-ron hırsızlığından başka merhum Digne piskoposunun evinde yapılmış bir hırsızlık konusunda da kendisinden şüphelenmekteyim. Onu kesinlikle tanıyorum.

Chenildieu gibi hapishaneden gelen ve kırmızılar giyinmiş olan diğer ömür boyu hükümlü ise Lour-des köylülerinden ve Pireneler'in yarı ayıla-rındandı. Öylesine acıklı ve korkunç bir sesti ki bu. onun başlıca savunma aracını oluşturuyordu. Başkan onu bazı dokunaklı ve ciddi sözlerle duygulandırmaya çalıştıktan sonra. Birinci tanıkta jandarmalar ve yakınında bulunanlar. Yüce bir şeyin meydana gelişinde kitleyi saran dini dehşete benzer bir dehşet havası hissediliyordu salonda. Ürken Cochepaille. "Bu Jean Valjean'dır. Cochepaille! Bu tarafa bakınız!" Sesi duyan herkes dondu kaldı. jandarmalarla mübaşir yerlerinden bile kıpır-dayamadan. savcı. bu mırıldanma büsbütün artıyordu." Tam o sırada başkanın tam yanında bir hareket oldu. "Brevet. Bu kararsızlık ancak birkaç saniye sürdü. "Mübaşir. Şapkası elin-453deydi. Mösyö Madeleine. İddia makamına göre sanığın bu hali. Başkan ve savcı daha ağızlarını açamadan. çok iyi!" dedi. yumuşak bir sesle. Herkes birbirine kimin bağırdığını sordu. * Ben Tann'yı tanımıyorum. İlk şaşkınlığın ardından ortalığa bir mezar sessizliği çökmüştü." dedi Cochepaille. o kadar kuvvetliydi. Sanıksa aynı ifadeleri şaşkın bir yüzle dinlemişti. Bir sesin bağırdığı duyuldu. Dinleyiciler arasında bir anlık bir tereddüt oldu. Zabıt kâtibinin lambası yüzünü aydınlatmaktaydı.. Üçüncüsünde haykırdı. Başkan. beni tutuklatınız. Arras'a geldiğinde kırlaşmış olan saçları şimdi artık bembeyazdı." dedi. Dinleyicilere döndü ve herkesin anlayacağı bir ses tonuyla sordu: . Bakışlar sesin geldiği yana doğru çevrildi. Mübaşir Cochepaille'i getirdi. öbür ikisine sorduğu gibi. Cochepaille.." dedi başkan. ona sordu: "Sanık. Yeni bir açıklama gelip. bir baş işaretiyle onu hiç tanımadıklarını belirttiler. önce ne olduğunu anlayamadılar. sükûneti sağlayınız. salonun ortasında ayakta duruyordu." Dinleyiciler arasında bir uğultu koptu. benim. Üçü de ne diyeceklerini şaşırmıştı. Brevet ve Chenildieu adındaki tanıklara doğru ilerlemişti. Heyecan tarif edilir gibi değildi. Aradığınız adam o değil. Doğanın yabani hayvan olarak kotar-dığı ve toplumun kürek mahkûmu olarak tamamladığı bedbaht insanlardan biriydi. Dağlarda sürülere bakmış ve sürüleri otlatırken de eşkıyalığa soyunmuştu. Çok solgundu ve hafifçe titriyordu." Bu üç adamın da belli ki samimi ve inanılır ifadelerinden her biri dinleyiciler arasında sanık için hiç de hayra alamet olmayan mırıldanmalara yol açmıştı. Şimdi suratımıza bakmıyorsun öyle mi babalık?" "Oturun yerinize. sanığın dişle-452rinin arasından homurdandığmı duymuşlardı. "Ha. "İyi.Chenildieu kahkahayla güldü. jüri üyelerine ve mahkeme heyetine dönerek. Mahkeme heyetinin arkasında oturan imtiyazlı seyirciler arasından bir adam ayağa kalkmış. üyelerle alçak sesle birkaç kelime konuştu. "Hatta ona Kriko Jean derlerdi. Bu müthiş haykırışı bu sakin adamın koparmış olacağına inanamıyorlardı. elbiselerinde hiçbir düzensizlik yoktu. -451'Tanrım! Onu tanıyor muymuşum? Beş yıl aynı zincire bağlı kaldık. Başkan. Ben Jean Valjean'ım. Chenildieu. Ses o kadar yürek paralayıcı. Bütün gözler ona çevrilmişti. Adamın hapı yuttuğu açıkça görülüyordu. askerce bir selam çaktı. "Duruşmayı kapayacağım. "Sayın jüri üyeleri. başkanın yüzünü bir sempati ve keder ifadesi sarmıştı. Cochepaille. ondan daha da aptal görünüyordu. "Harika!" Başkan. Harika!. yontulmamışlıkta sanıktan geri kalmadığı gibi. duydunuz mu? Herhangi bir söyleyeceğiniz var mı?" O cevap verdi: "Dedim ya. sanığı serbest bırakınız. Bu arada. orada duran adamsa o kadar sakindi ki. Mösyö Bamatabois ve diğer yirmi kişi onu tanıdılar ve hep bir ağızdan bağırıştılar: "Mösyö Madeleine!" 11. bir öncekine eklendikçe. Champmathieu Giderek Şaşkına Dönüyor Gerçekten de oydu. iyi! Al sana bir tane!" İkincisinden sonra biraz daha yüksek bir sesle. redingotu özenle iliklenmişti. tam bir vicdan huzuruyla ısrar edip etmediğini sordu. Hiçbir ağızdan soluk çıkmıyordu." dedi. Savcıyla kaşla göz ara-454sında işaretleşip. Sayın başkan. hemen hemen jüriye kadar yayıldı. orada bulunduğu şu bir saat içinde ağarmışlardı. hâkimler heyetini mahkeme salonundan ayıran bölmenin kapısını itmiş. "Beni tanımadınız mı?" dedi. ona da karşısında ayakta duran adamı tanıdığı konusunda hiç tereddütsüz.

"Burada doktor var mı?" Savcı söz aldı: "Sayın jüri üyeleri duruşmayı ihlal eden son derece garip ve beklenmedik olay sizde olduğu kadar bizde de anlatmaya gerek görmediğimiz bir duygu yaratmaktadır. senin bütün sağ omzunda derin bir yanık izi vardır.. Küçük Gervais'yi soydum. bütün ruhları kavrar. hatırlıyor musun. doğru mu?" "Doğru. Daha sonra af ve iyilik beni kurtardı. ama yine de o üç harf orada okunuyor. Şu an yaptığımı Tanrı yukarıdan görüyor. şöminenin külleri arasında bulacaksınız. kütüktüm.. Brevet. avukat savunmak için orada bulunduklarını unutmuşlardı. bu da doğru. Neyse. "Ben Jean Val-jean'ım.F. Yakalayın beni. İsterseniz bunun üzerinde düşünün. Bu sefer Cochepaille'a döndü: "Cochepaille. Söylediği sözleri aşağıya alıyoruz. Talihsiz adam gülümseyerek dinleyicilere ve hâkimlere döndü. Bunlara ekleyecek başka bir sözüm yok. O beni iyi tanırdı!" -456Bu sözlerin söylenişindeki ses tonunun taşıdığı iyi niyetli ve karanlık melankoliyi hiçbir şey dile getiremez. çevresinde bütün bakışlar çıplak koluna toplandı." dedi. bütün tanıkları seyirci yapar. o bedbaht mahkûm benim. Hepiniz. -457"İşte. . Olmadığımı göreceksiniz. zalim oldum. doğru. Görenlerin bugün bile hâlâ üzüntüyle hatırladıkları bir gülümseyişti bu. Bundan yedi yıl önce Küçük Gervais'den çaldığım kırk meteliklik madeni parayı evimde. şaşılacak bir durumdu. Dinleyiciler arasında doktor varsa. Budalaydım. Dinleyin sayın hâkimler. Size Jean Valjean'ın çok gaddar bir bedbaht olduğunu söyleyenler haklıdırlar. Jandarmalardan biri." Mahkeme salonunda artık ne hâkim. bir zafer ve aynı zamanda umutsuzluk gülümseyişi. Üç forsaya döndü: "Oysa ben sizi tanıyorum! Brevet. savcının sözlerini bitirmesine fırsat bırakmadı. Büyük bir hata yapmak üzereydiniz. Oysa elimden geleni yapmıştım. namuslu insanlar arasına girmek istedim." Sözünü yanda kesti. ummadığı bir şeyle karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla sarsıldı ve dehşete düşmüş bir tavırla onu tepeden tırnağa süzdü. Hiç değilse bu adamı mahkûm etmeyin! Nasıl olur da bunlar beni tanımazlar? Ja-vert'in burada olmasını isterdim. • Çünkü oradaki T. onları \s\zza. tıpkı sertliğin de daha önce mahvetmiş olması gibi. nasıl davranması gerektiğini hatırlamıyordu. başkan başkanlık etmek için. yumuşak ve aynı zamanda otoriter bir sesle savcının sözünü kesti. yaklaşık kırk yıl sonra bugün hâlâ kulaklarında kalmış biçimiyle aynen şöyleydi: 'Teşekkür ederim sayın savcı. işte buradayım. kendine Je-nie-Dieu lakabını takan sen. Ama bağışlayın. Beni yakalayabilirsiniz. Verilen kürek cezası. Artık kimse ne yapması. Ancak. diyorsunuz ki." Cochepaille kolunu sıvadı. bu sahneye tanık olan biri tarafından kaleme alındığı şekilde. Monsenyör piskoposu soydum. Küreğe mahkûm edilmeden önce yoksul bir köylüydüm." dedi Chenildieu. hiçbir soru sorulmaması. kor oldum..V duymuş kişilerin. Savcı ceza istemek için.. bu adamı bırakın. aklım pek kıttı. Montreuil-sur-mer belediye başkanı saygıdeğer Mösyö Madeleine'i şahsen ya da ününden tanırsınız. ama herkes gözlerinin kamaşmış olduğunu hissediyordu. görüyorsunuz." Mösyö Madeleine. harflerini silmek için bu omzunu kor dolu bir maltızın üzerine yatırmıştın. duruşmadan hemen sonra. Cevap ver. benim kadar alçalmış bir insanın ne ilahi takdiri yermeye ne de topluma öğüt vermeye hakkı vardır. Başka bir ad -455altında saklandım. senin dirseğinin iç tarafına yakın bir yerde yanık barut kullanılarak dövmeyle yazılmış mavi harflerle bir tarih vardır. kürek cezası beni değiştirdi. Tanrım! Sayın savcı başını sallıyor. 'Mösyö Madeleine çıldırdı!' İnanmıyorsunuz bana! İşte üzücü olan da bu. ama bakın. Bu tarih imparatorun Cannes'a çıkış tarihi 1 Mart 1815'tir. içinden çıkıp kurtulmayı denediğim kötülük. Bu sözler. Belki bütün suç onda değildir. bu kadarı da yeterlidir. zengin oldum. nasıl olsa bir gün öğrenilecek. yapmam gereken bir görevi yerine getiriyorum. Orada bulunanların belki hiçbiri neler duyduğunun farkında değildi. Sıva kolunu. aptal gibi bir şeydim. söyleyemeyeceğim pek çok şey var. Anlaşılan böyle bir şey olamıyormuş. ne savcı ne de jandarmalar vardı. Burada her şeyi açıkça gören tek kişi benim ve ben size gerçeği söylüyorum. bir lamba yaklaştırdı. "Kürekte taktığın o damalı örme askıyı hatırlıyor musun?" dedi. biz de sayın başkanla birlikte kendisinden Mösyö Madeleine'e yardımcı olmasını ve onu evine kadar götürmesini rica ediyoruz. siz bu söylediklerimi anlayamazsınız. Jean Valjean sözünü sürdürdü: "Chenildieu. bir an tereddüt ettikten sonra. zararlı bir şeydir. şüphesiz hiçbiri büyük bir ışığın ihtişamla parlamasına tanık olduğunu düşünmüyor. size hayatımı anlatacak değilim. sabit bakışlardan ve üzgün yüreklerden başka hiçbir şey kalmamıştı. hiçbir yetkilinin işe müdahale etmemesi. kürek mahkûmunu yaratır. ama ben deli değilim. Yüce görüntülerin özelliği işte budur. kolda tarih yazılıydı.P.

şimdi ise belediye başkanının Montfermeü'e çocuğunu almaya gittiğini sandığından daha iyi olduğunu söyledi. nereye gittiğimi biliyor. kalabalıkları bir insanın önünde gerileten. Bu sözü kayıtsız bir tavırla. Sonra hazır bulunanlara dönerek. Bu tavırlarında meçhul bir şeyler sezinleyen hemşire buz gibi oldu. Adam alçak bir sesle karşılık verdi: "Kadıncağız nasıl?" "Şu an fena değil. Mösyö Madeleine Saçlarına Hangi Aynada Bakıyor Gün doğmaya başlıyordu." dedi. benim kim olduğumu. hizaya getiren o meçhul tanrısal kudret vardı. az önce nasıl açılmışsa yine öyle arkasından kapandı. yeniden konuştu: -458"Oturumu daha fazla ihlal etmek istemiyorum. "Aman Tanrım!" diye haykırdı." "Evet ama." dedi başkan. ama en az iki üç gün gerekiyor. "Vay. Ona engel olmak için ne bir ses çıktı ne de bir kol uzandı. Jean Valjean. birdenbire başını çevirdi ve hafif bir çığlık attı. istediği zaman beni tutuklatabilir. ama mutlu hayallerle dolu bir gece geçirmişti." Gün ışığı odayı iyice aydınlatmıştı. Herkes yana çekildi. Mösyö Madeleine aynayı alıp saçlarına baktı. kalabalık içinde kendilerine hizmet edecek birinin bulunacağından daima emindirler. bunu düşündüğümde kendimi gıpta edilecek bir insan olarak görüyorum. canına!" dedi. "size ne oldu böyle? Saçlarınız bembeyaz!" "Beyaz mı?" Simplice hemşirenin aynası yoktu. alacakaranlığın nesneler üzerine yaydığı o bir tür sis yüzünden çok yakından bakarak iş görüyordu. ölüp ölmediklerini anlamakta kullandığı küçük bir aynayı çıkardı. bu ışıltılı geniş olay içinde kaybolmuştu. Kalabalığın arasından ağır ağır yürüdü. alet çantasını karıştırdı. Bu etki çabucak geçti. mümkün küçük direnişler. onun çocuğunu getirmeyecek mi?" dedi. Hemşire. Hemen serbest bırakılan Champmathieu. Hemşire hafifçe mırıldandı: "Ama yalan söyleyemeyiz. "Sayın başkan. Tam karşıdan Mösyö Madeleine'in yüzüne vuruyordu. Bu adamın ortaya çıkması. ona ne diyeceğiz?" Anlık bir dalgınlık geçirdi ve 'Tanrı bir yolunu gösterir. Aradan daha bir saat geçmeden jürinin karan Champmathieu adlı kişiyi her türlü suçlamadan temize çıkarıyordu. çünkü bazı ulu şeyleri yapan kimseler. şaşkın şaşkın çekip gitti. onda. birkaç dakikadır revirin la-boratuvarında ilaçlarıyla şişeleri üzerine eğilmiş. ama halinden oradan gelmediğini açıkça anladı. Sessiz sedasız içeriye girmişti. Ayrıntılar. "Elbette. Kapıya ulaşınca arkasına döndü: "Sayın savcı. Fanti-ne'in bir gün önce çok kötü olduğunu. beni acınacak biri olarak görüyorsunuz değil mi? Tanrım! Az kalsın çok kötü bir şey yapacaktım. "Siz misiniz sayın başkan!" diye haykırdı. revir doktorunun hastaların nefesini kontrol ederek. ancak sabahleyin uyudu. Bütün gece başında bekleyen Simplice hemşire." dedi. Sayın savcı. başkana sorma-461ya cesaret edemedi. "şimdi sizi görüp de çocuğunu göremeyince." . Fantine ateşli ve uykusuz.Gözlerinin önünde bulunan kişinin Jean Valjean olduğu gerçeği apaçıktı." dedi. Ama çok endişelendiğimiz zamanlar oldu!" Olup bitenleri ona bir bir anlattı. "Bunların hepsi iyi. sanki başka bir şey düşünüyormuş gibi söylemişti. tereddütler. "ona yanıldığını söylememekle doğru yapmışsınız. Mösyö Madeleine sordu: "Onu görebilir miyim?" Nihayet soru sorma cesaretini kendinde bulan hemşire. burada bulunan herkes. bütün insanların deli olduğuna hükmederek ve bu gördüklerinden hiçbir şey anlamayarak. Bütün bu kalabalık artık hiçbir açıklamaya gerek kalmaksızın adeta bir elektrik akımı uyarısıyla kendi yerine başkasının mahkûm olmaması için kendisini teslim eden bir insanın." Çıkış kapısına doğru yöneldi. "Siz hepiniz. O an. -459SEKİZİNCİ KİTAP KARŞI DARBE 1. onun uyumasından yararlanarak yeni bir kınakına şurubu hazırlamaya gitti. Dışarı çıktı ve kapı. onu açık bulduğu kesindi. Tutuklanmadığıma göre gidiyorum. Yapılacak çok işlerim var. ama o an için dayanılmaz bir güçteydi. emrinizdeyim. bu basit ve görkemli hikâyesini hemen bir bakışta anlamıştı. Hemşire gözlerini kaldıracak oldu. ama kapıya geldiğinde. az önce son derece karanlık olan bir olayı ışıkla doldurmaya yetmişti. Kutsal hemşire." dedi hemşire. Ama yine de bunların hiç olmamasını tercih ederdim. Kapıyı ona kimin açtığı hiçbir zaman bilinmedi. Mösyö Madeleine karşısında duruyordu.

" Mösyö Madeleine biraz düşünür gibi durdu. söyler misiniz? Neden yatağımda değil?" Gelişigüzel birkaç sözle karşılık verdi. Fantine gözlerini açtı. insan bedeni de buna benzer bir ürpertiye kapılır. "Cosette nerede. öfkeyle onun sözünü kesti: "Ama ben iyileştim! Size iyileştim diyorum! Ne eşek şey bu doktor! Bu kadar da olmaz! Ben çocuğumu görmek istiyorum!" "Gördünüz mü?" dedi doktor. "onu bana getirin!" Analığın dokunaklı kuruntusu! Cosette. istediğiniz kadar bekleyeceğim. yanakları kıpkırmızıydı. "Sakin olun yavrum. aradan geçen iki aydan bu yana. sonra o sakin ciddiyetiyle. beyazlığa dönüşmüştü. "şu sıra olmaz. Önce iyileşmeniz gerekiyor. Nefesi hastalara özgü acıklı bir hırıltıyla çıkmaktaydı.. Sakinleştiğiniz zaman onu size kendi ellerimle getireceğim." Fantine. ölüme mahkûm yavrularının başı ucunda sabahlayan annelerin içini paralayan o acıklı hırıltıyla.. Genç kadın uyuyordu. sırasıyla bir hastaya. Hâlâ biraz ateşiniz var. Bütün varlığı. çocuğu-465nuza kavuşmanıza karşı çıkacağım. biri uyuyor. Fantine Mutlu Bir şaşkınlık ya da bir sevinç belirtisi göstermemişti. "Hayır hemşire. Solgunluğu. onu görmem gerekiyor. Bakireliğinden ve gençliğinden kalma tek güzelliği olan san uzun kirpikleri gözleri kapalı oldukları halde oynaşıyorlardı." diye devam etti kadın." Adam bakışlarını haça doğru kaldırdı. Gözlerini indirdi ve sesinin tonunu saygılı bir şekilde alçaltarak cevap verdi: "Dinleniyor. adeta açılıp onu götürmeye hazır olan kanatların çırpınışına -463benzeyen bir titreyiş içindeydi. onun için yaşamanız da gerekiyor. Siz böyle yaptıkça. Çocuğunuzu görmek sizi heyecanlandırır ve daha da kötüleştirir. "Ama. "Cosette nerede?" diye sordu. Yalan söylemeye de böylece gerek kalmaz. çünkü doğal olarak sayın başkanın çocukla birlikte döndüğünü düşünür. başıma öyle felaketler geldi ki. Mösyö Madeleine bir süre yatağın yanında hareketsiz durdu. Bir duada bulunabilecek en şiddetli ve en yumuşak her şeyi aynı zamanda içinde taşıyan bir ifadeyle ellerini kavuşturdu. Bereket versin. gerçekten özür dilerim. Eskiden az önce konuştuğum gibi konuşmazdım. bazen ne söylediğimi bilemiyorum. "Orada -464olduğunuzu biliyordum. Ölmek üzere olan birinden çok. aynı zamanda hem kaçınır hem de kendini sunar gibidir. Mösyö Madeleine yatağın yanında ayakta duruyordu. umutsuz bir hasta olduğuna asla inanamazlardı. sizden özür dilerim." Mösyö Madeleine. ama yemin ederim ki. iyi kapanmayan ve çıkardığı gürültüyle hastayı uyandırabilecek olan bir kapı hakkında bazı tembihlerde bulunduktan sonra Fantine'in odasına girdi. Uzun zamandır sizi görüyorum." Zavallı ana boynunu büktü.. Şan. kızımı görmek benim için kötü olmaz. 2. çevrenizde türlü türlü melek yüzleri gibi yüzler vardı." dedi. Ama bu zahmetli soluk alış. İkisi de burada aynı durumdaydılar. . "Daha değil. yalnız şimdi. "Doktor bey.. ama ne söylediğini kendisi de bir daha hiç hatırlayamadı." dedi doktor. "Ah!" diye haykırdı. uyuyan. böylece sabretmesi daha kolaylaşır. "Cosette nerede?" dedi. uyuyordum ama sizi görüyordum. sanki odada susturulması gereken birisi varmış gibi. Hemşire onunla birlikte içeri girmemişti. öbürü dua ediyordu. onu gördü ve huzur içinde gülümseyerek. Onu bu halde görenler. belki. ama görülmeyen bir titreyişti bu. Onu görmeniz yetmez." Fantine'in gözleri parladı ve bütün yüzü aydınlandı. Ölümün esrarlı parmaklarının." Rahibe. perdeleri araladı. onun için hâlâ kucakta taşınan küçücük bir çocuktu. ruhu dalından koparma anı geldiğinde. kanatlanıp uçacak birine benziyordu. döndüğünüzü bilmez. çünkü o anda sevincin ve mutluluğun ta kendisi olmuştu. birinin saçları kırlaşmış. Anlıyorum. durumdan haberdar edilen doktor o sırada çıkageldi. "çocuğunuz burada. yüzüne yayılan ve ona uykusunda bir başka kimlik kazandıran tarif edilmesi imkânsız huzuru pek az bulandın-yordu. öbürünün-küyse ağarmıştı. yatağa yaklaştı.Hemşire çekinerek tekrar konuştu: "Başkanım eğer o zamana kadar ona gö-462rünmezseniz. bütün gece gözlerimle sizi izledim.. başkanın sözlerine karanlık ve garip bir anlam veren bu 'belki' kelimesinin farkına varmamış gibi göründü. heyecanlanmamdan korkuyorsunuz. bir de duvardaki haça bakıyordu. hissedilen. Mösyö Madelei-ne'in yardımına koştu. Çiçeğini koparmak için bir el uzandığında dal ürperir. parmağını dudaklarının üzerinde tutuyordu. Sonra ruhunun derinliklerinden yansıyan bir kaygı ve şüpheyle. şeref içindeydiniz. "nasıl heyecanlanıyorsunuz. ama sayın başkan içeri girebilirler. bundan iki ay önce onu bu yuvada ilk defa görmeye geldiği zaman da yaptığı gibi. "Acele etmeliyim." dedi doktor.

hemşi-reciğim.' diyecekler. hemen onunla tatlı tatlı konuşmaya başlardım. ama hastaymışım gibi yapacağım. esen bir rüzgârın sesini dinler gibi dinliyordu.. üç. tıpkı küçük bir hanım olur. Harfleri şimdiden öğrenmiştir. sessizliğin ortasında Fantine birden haykırdı: "Sesini duyuyorum. sesi de söndü. Bu sırada. Artık konuşmuyor.. dehşetle büyüyen gözleri. gördüğü her ney-469- . Doktor. Hastalığın. her zaman karşılaştığımız tesadüflerden biriydi bu. Yakında mutlu olacağımı biliyorum. bu da öksürmenize neden oluyor. Fantine'in elini bırakmıştı.. Doktor bey ne zaman isterse Cosette'imi bana getirir. "Cosette'in sağlığı yerinde. Sonra ilk takdis ayinine gider. O otların arasında kelebekleri kovalar. onun alçak sesle. Mösyö Madeleine mekanik bir hareketle başını kaldırdı. Bugün bir şey görür. Tanrım! Sesini duyuyorum. Fantine korkunç bir hal almıştı. bana gülümseyen kimseler gördüm. öyle değil mi? Onu birazcık olsun buraya getiremezler miydi? Sonra hemen götürürlerdi. endişeyle onu izliyordu." dedi. Ona bazı şeyler söylemek için geldiği. yattığı yerden yan doğrulmuş. "Şu doktor ne zalim adam. ayrıca kollarınızı yataktan dışarı çıkarıyorsunuz. kapıcının ya da herhangi bir işçinin çocuğu. Yazık! Çocukların oyunları nelere karışmaz ki! Fantine'in şarkı söylediğini işittiği küçük kız işte buydu. odanın öbür ucunda bulunan dehşetengiz bir şeye takılmış gibiydi. eğer isterseniz!" Mösyö Madeleine. Fantine sesini çıkarmadı. gülüyor ve yüksek sesle şarkı söylüyordu. Mösyö Madeleine söz verdi. 'Artık çocuğunu ona vermeliyiz. "Aman Tanrım!" diye bağırdı Mösyö Madeleine. Thenardier'ler iyi iş yapıyorlar mı? Oradan gelen geçen çok olmaz." Mösyö Madeleine hâlâ Fantine'in elini tutuyor. buradaki hanımları memnun etmek için hiç kımıldamadan yatacağım. "Neyiniz var Fantine?" Fantine cevap vermedi." Gerçekten de. onu böyle sakin görünce Cosette'i getirmekte güç-466lük çıkarmayacaklarını sanıyordu. onun elini tuttu. karşısında. "Ah! Bu benim Cosette'im!" diye yeniden bağırdı. Mösyö Madeleine. Mösyö Madeleine. gözlerimi bir an bile ondan ayırmıyorum. yakında onu göreceksiniz. onu güzel buldunuz mu? Güzel değil mi kızım? Arabada çok üşümüş olmalı. Çocuk -küçük bir kız çocuğu-oraya buraya gidip geliyor. Kadın ona doğru döndü. ben de onu seyrederim. zayıf omzu geceliğinden dışarı çıkmıştı. Kendi kendine konuşmaya devam etti: "Ne kadar mutlu olacağız! Küçük bir bahçemiz olacak. Kuşlar gibidirler. Sahi! Onun takdis ayini ne zaman olacak?" Parmaklarıyla saymaya başladı. iki. ısınmak için koşuyor. artık hiçbir şeyim kalmadığını hissediyorum. Beş yıl sonra. "Yolculuğunuz iyi geçti mi sayın başkan? Ah! Ne kadar iyisiniz. sefaletin içinde kendi kendime bu soruları sorarak! Şimdi artık geçti! Sevinçliyim! Ah! Onu görmeyi ne kadar istiyorum! Sayın başkan. "Co-sette güzel. Ama bir yandan kendini tutmaya çalışırken. ne kadaı-aptal olduğumu bilemezsiniz. uyandırmak istediği güveni birtakım aşırı sız-467lanmalarla sarsmaktan korktu. sonra hiçbirini düşünmez.Dün akşamdan beri onu görüyor. Yola dayanabildi mi? Ne yazık! Beni tanıyamayacak! O kadar zaman oldu ki yavrucak beni unutmuştur! Çocukların belleği yoktur. Fantine bir süre daha kulak verdi. Beyaz çamaşırları var mı? Thenardier'ler onu temiz tutuyorlar mıydı? Nasıl besliyorlaı>dı? Ah! Ne kadar acı çektim bir bilseniz. Onun konuştuklarını. "Sesini tanıdım!" Çocuk geldiği gibi uzaklaştı. kızımı görmeme izin vermiyor! Zaten kötü suratlı biri!" dediğini duydu. ajurlu çoraplar giyer. 'uslu' ve sakin görünmek için çaba harcadığı açıkça belli oluyordu. Yedi yaşında.. Çok heyecanlısınız. kızımı bana getirmek için nerelere gittiniz! Hiç olmazsa bana onun nasıl olduğunu söyleyin. nefes almıyordu. Bütün gece bembeyaz şeyler. yatağın yanındaki bir iskemleye oturmuştu. Kadının konuşması birden kesildi. -468Ama bu arada fikirlerin gerisindeki sevinçli zemin yine ön plana çıktı. yanlarında yalnız Simplice hemşire kalmıştı. uzun ve şiddetli öksürük nöbetleri hemen her kelimede Fantine'in sözünü kesiyordu. Kızım bahçede oynayacak. Siz söyleyin! Siz buranın efendisi-siniz. yarın bir başkasını. Hazin olayların esrarlı sergilenişinin belki de bir parçası olan. Uslu uslu durduğumu görünce. konuyla ilgisi olmayan sözler söylemeye başladı. Biliyor musunuz? Şimdi onu bana getirseler.. Ah. biraz önce mutlulukla parlayan yüzü sapsarı kesilmişti. Montfermeil'e kadar giderek bana getirdikleri çocuğumu görmek istemem normal değil mi? Kızmadım." Avluda bir çocuk oynuyordu. O han zaten aşçı dükkânı gibi bir şeydir. vizitesini yaptıktan sonra çekilmiş. ama şimdi tereddüt ettiği belli oluyordu. çocukluğa benzer güçsüzlüğü içinde söylediği gibi. "Montfermeil oldukça güzel değil mi? Yazın oraya geziler yapılır. Artık ateşim yok. sonra yüzü karardı. çünkü iyüeştim. dört. ama şimdi sakin olun." Mösyö Madeleine. gözleri yerde zihni alabildiğine derin düşüncelere dalmış. "Bir.. ben de tutmuş kızımın ilk takdis ayinini düşünüyorum!" Gülmeye başladı. Ona kelimeleri heceletirim. Beyaz bir duvak takar. bir yandan da Mösyö Madeleine'e bir yığın soru sormaktan kendini alamıyordu.

sol kulağı hizasındaydı. öbürüyle arkasına bakmasını işaret etti. hâkimle bir odaya kapandı. bugünkü duruşmada serbest bırakdmış olan Jorsa Jean Valjean olduğu tespit edilen Montreuû-sur-mer Belediye Başkanı Mösyö Madeleine'i yakalayacaktır. hatırlanacağı gibi kendisine yer ayırttığı posta arabasıyla tekrar yola çıkmak için çok az vakti vardı. ama bunlar ne yazık ki öyle pek yeni şeyler değildi. Yan açılan kapının ağzında ayakta durdu. ağır ceza mahkemesi duruşma salonundan henüz ayrılmıştı ki. onu gördü ve Mösyö Madeleine'in arkasına bakmasını sağladı. Mösyö Madeleine'in. yaklaşmadan korkunç bir hal aldı. ifadesini verdikten sonra hemen Montreuil-sur-mer'e dönmüştü. Adaletin kendi seyrini takip etmesi gerekirdi. bundan. Mösyö Laffıtte'e yazdığı mektubu postaya vermek. Kendisi de polis olan özel ulak epey akıllı ve anlayışlı bir adamdı. Savcı tutuklama emrini özel bir ulakla dörtnala Montreuil-sur-mer'e yollayıp. Fantine'in odasını öğrenmişti. mahkemenin ve jürinin duygularıyla açıkça çelişmekteydi. Savcının ısrarı. Birdenbire Fantine gözlerini kaldırdı. Öte yandan. Hiçbir insani duygu. Mösyö Madeleine. herkesin. Champmathieu'nün tahliyesinden hemen sonra savcı. belediye başkanını arayan silahlı kişiler görmeye alışık olduğundan. . Komşu karakoldan yanına bir onbaşıyla dört asker almış. suçlulara karşı hoşgörüsüz. Madeleine'e yapıştı. Başsavcıya gönderdiği raporun orijinalini savcı kendi yazmıştı. Arras ağır ceza mahkemesinden çıktığında saat gece yansını yeni çalmıştı. yani dinleyicilerin. Madeleine'in bakışı Javert'inkiyle karşılaştığı an Javert hiç kımıldamadan. sonra da Fantine'i görmek üzere şehre gelmek olmuştu. Mösyö Madeleine döndü ve Javert'i gördü. Savcının imzasını taşıyan tutuklama emri şöyle kaleme alınmıştı: "Müfettiş Javert. İlk heyecan yatıştıktan sonra. görülmedik bir ruhsal karışıklığın belirtisiydi. şapkası başında. Onu iyice tanıyan. dirseğinin kıvrıldığı yerde. hiçbir özelliği olmayan. Sabah saat altıdan az önce Montreuil-sur-mer'e dönmüş.se. alelade biri sanırdı. Deriden yakalığının tokası ensesinde olacak yerde. savcı için bir Jean Valjean gerekiyordu. askerleri avluda bırakmış. tam bir karakter adamıydı. onu revirin bekleme odasına girdiği sırada görse neler olup bittiğini kesinlikle tahmin edemez ve onu. ilk heyecanın etkisinden sıyrılan savcı söz alıp." Javert'i tanıyan biri. Tam olarak söylemek gerekirse. Başkan da davayı özetleyişinde avukatın görüşlerine katılmış ve bunun üzerine jüri birkaç dakika içinde Champmathieu'yü beraat ettirmişti. emrin yerine getirilmesi için polis müfettişi Javert'i görevlendirdi. mahkeme başkanı bu fikre pek de karşı çıkmadı. sakin ve ciddiydi. Kaldığı hana döndüğünde. ne görevinde ne de üniformasında tek bir kırışık yoktu. bu yüzden Montreuil-sur-mer belediye başkanının Cannes çıkarmasından bahsederken 'Buonaparte' demeyip. ucu bedeninin arkasında kaybolan muazzam bastonunun kurşundan tokmağı görülüyordu. Javert Memnun Bakın neler olmuştu: Mösyö Madeleine. Bu mantıksız iddianameyi çürütmek. Bilindiği gibi Javert. daha sonra aydınlanacak olan bu acayip olay yüzünden kanaatlerinin asla değişmemiş olduğunu bildirmiş ve bu arada. bir iki kelimeyle Ja-vert'e Arras'ta olup bitenleri anlattı. dikkatle incelemiş olan biri ise ürpermeler geçirirdi. yani gerçek Jean Valjean'ın ifşaatı karşısında davanın yönünün baştan başa değiştiğini ve jürinin önünde sadece masum bir insanın olduğunu ispatlamak avukat için hiç de zor ol-470mamıştı ve avukat. Ayrıca. başkan iyi ve oldukça akıllı bir insan olmasına rağmen. 3. Varlığı fark edilmeden bir dakika kadar öylece durdu. Montreuil-sur-mer'in belediye başkanının tutuklanması gereği üzerine fikir alışverişinde bulundular. 'imparator' demesinden şoke olmuştu. hiç kuşkulanmayan kapıcı kadına sorarak. Bu da. elbisesinin düğmelerine karşı çok katıydı. bir hastabakıcı ya da bir polis yumuşaklığıyla kapıyı itti ve içeri girdi. gözlerini ondan ayırmıyordu. tutuklama emrini kendisine verdiğinde Javert yataktan yeni kalkıyordu. doğrusunu söylemek gerekirse. sol eli çenesine kadar kapalı olan redingotunun içindeydi. Ama. kır saçları şakaklarına güzelce yapıştırılıp parlatılmıştı. Kolunda. Böylece tutuklama emri yola çıkarıldı. bu gibi adli hatalara dair vecize kabilinden bazı tumturaklı sonuçlar çıkarmaktan da geri kalmamıştı. besbelli gerçek Jean Val-jean olan Champmathieu'nün mahkûm edilmesini istemişti. saygıdeğer Montreuil-sur-mer belediye başkanının çılgınca davranışından duyduğu üzüntüyü dile getirmiş. aynı zamanda şiddetli ve hatta neredeyse ateşli bir kral taraftarıydı. yerinden oynamadan. Yakalığının tokasını yanlış yere getirmiş olması için onda deprem diyebileceğimiz bir heyecanın kopmuş olması gerekirdi. ilk işi. merdivenleri her zamanki gibi ağır ağır çıkmıştı. Champmathieu artık elde olmadığına göre. içeri girmedi. Fantine'in odasına geldiğinde Javert tok-472mağı çevirdi. Soğuk. -471Ulak. bir eliyle başkanın kolunu iterken. Javert. sevinç kadar ürkütücü olmayı başaramaz.

ele -475avuca sığmaz bir savaşçı. önceleri iyi tahmin etmiş olmanın. zaferinde bir meydan okuma ve kavga tortusu vardı. Bu tutuklama bir başlangıç değil. odanın ortasına kadar ilerledi ve haykırdı: "Hadi bakalım! Geliyor musun?" Zavallı kadın çevresine bakındı. çabuk!" demekle yetindi. "sizin için gelmedi. ama korkunçlaştık-lannda bile büyük kalırlar. kesin hüküm. hainliği. Tatmin bulmuş bir çehrenin sergileyebileceği dehşet ifadesi ancak bu olabilirdi. Titredi. şu Champmathieu hakkında birkaç dakika yanılmış bulunmanın verdiği utanç. Jean Valjean'ın yakasına yapışmıştı. cehennemi. "Merak etmeyin. yasaya uygun vicdan. bu ca-navarlaşmış aziz Michel'de tartışma götürmez bir büyüklük vardı. yerine getirdiği işin korkunç gölgesi. kötülüğü. 4. en sakin sesiyle Fantine'e. Dünya başına yıkılıyordu. bu iki sözcüğün söyleniş şeklini ifade etmeye gücü yetmezdi. Gerçekten de. Zalimlik yaparken duyacağı merha-474metsizce dürüst sevinçte. Arkasında ve çevresinde sonsuz bir derinliğe kadar uzanan otorite. samimiyet. Javert. Javert'in memnunluğu hükmedici tavrında kendini açığa vurmaktaydı. yanılgıya düşüldüğünde kor-kunçlaşabilen şeylerdir. isyanı. Jean Valjean'ı nihayet yakalamış olmanın kesin inancı. konuya hiç girmedi. bir sondu.Lanetlenmiş kurbanını ele geçiren iblisin yüzüydü bu. ruhunda bulunan her şeyi yüzünün ifadesine dökmüş. "Hadi. yüzünü elleriyle kapayarak." Sonra Javert'e döndü: "Ne istediğinizi biliyorum. kendini ölecek gibi hissetti. onu Javert'in elinden kurtardığı günden beri Fantine. çalkalanan tortu olduğu gibi yüzeye çıkmıştı. artık insan ağzından çıkmış bir söz değil. İzi bir an için kaybetmiş olmanın. sefilleri ucuna takıp şiddetle kendisine çekmekte kullandığı kanca bakışlarından birini fırlattı Jean Valjean'a. sıkılan yumruğunda toplum kılıcının kuşku uyandırıcı parıldayışını açıkça görülür hale getiriyordu. o. hastalık ateşinin en karanlık kâbuslarında bile asla bunun bir benzerini görmemişti. görkemli. o kadar akıl almaz bir şeydi ki bu. korkacak ne vardı ki? Javert. Javert kendisi farkında olmadığı halde. mahvediyor. düzeni koruyordu. En tatlı. Müfettiş Javert'in belediye başkanının yakasına yapıştığını ve belediye başkanının boyun eğişini gördü. tutuklama emrini bile göstermedi. topuğunun altında suçu. Bu korkunç suratı görmeye dayanamadı. Bu dar alnın üzerinde zaferin çarpık çiçekleri açmıştı. bütün bu yıldızlar panldıyordu. Yalnızca. Bu alçaltıcı "sen" hitabı kime olabilirdi? Elbette yalnızca kendisine. Javert'in bağırması üzerine Fantine gözlerini açmıştı. ama aşağılık değildi. İki ay önce Fantine bu bakışın ta iliklerine kadar işlediğini hissetmişti. gökyüzünün ortasındaki yırtıcı yüce bir meleğin insanüstü vahşiliğini sergiliyordu. Onun gözünde Jean Valjean esrarengiz. Hasta kafası hiçbir şey düşünecek durumda değildi. tek bir zaafı olan erdemlerdir onlar: Hata yapma zaafı. ışık saçıyor. mutlak varlığa yardımcı oluyordu. Bunu söylerken bir adım bile atmadı." Javert cevap verdi: "Hadi. ışığı ve gerçeği şahsında cisimleştirmekteydi." dedi. beş yıldır onu kavrayıp sarmış. akıl. başarılı biri olduğuna dair belli belirsiz bir sezgiyle hissediyordu ki. mağrur. hazin bir saygıde-ğerlik ışıltısı bulunur. şan ve şeref içinde dimdik yükseliyordu. Otorite Gücünü Gösteriyor Belediye başkanı. çabuk!" Bu iki kelimenin telaffuz biçiminde vahşice. . O zaman gözleri akıl almaz bir şey gördü.ayağa kalkmıştı. insan vicdanına özgü yarattıkları bütün o korku içinde bile. ayakta. inanç ve görev anlayışı. gülümsüyordu. Dürüstlük. Javert. Usulden olduğu gibi davranmadı. kamu kovuşturması. İyiliğinin kötülüğü diyebileceğimiz şeyin yuvalanmış göründüğü bu yüz kadar acıklı ve korkunç bir şey olamazdı. Rahibeyle belediye başkanından başka kimse yoktu. tanrısal görevleri kötülüğü ezmek olan adaleti. bir böğürtüydü. -473O anda Javert göklerde uçuyordu. karanlık bir mücadeleciydi. ama bir türlü yere çalmayı başaramamıştı. iğrenç biriydi gerçi. endişeyle haykırdı: "Mösyö Madeleine kurtarın beni!" Jean Valjean -bundan böyle onun için artık yalnız bu adı kullanacağız. çılgınca bir şeyler vardı. İyi ama. Javert korkunç. yasadan yıldırımlar çıkarıyordu. Javert'in kendisini almaya geldiğinden emindi. saflık. Açıkça farkında değildi belki ama vazgeçilmez. büyük mutluluğu içinde zafer kazanan her cahil gibi acınacak durumdaydı. uzun süre doğru bir içgüdü taşımış bulunmanın verdiği gurur karşısında siliniyor-du. bu adamı görmemişti. bu. toplumun öcünü alıyor. mutlulukla ve de tiksintiyle eziyordu. belediye başkanı buradaydı. Hiçbir imlanın.

onun gibi adaleleri olan biri için kolay işti bu. Kendinden geçmişçesi-ne. Bir hırsız var." "Ne duyacakmışım ki? Dinlemiyorum!" Jean Valjean. ama Jean Valjean bu arada fırsattan yararlanıp kaçabilirdi. "Al sana. öfkeyle köpürerek." "Yüksek sesle! Yüksek sesle konuş!" diye karşılık verdi Javert. upuzun yatan Fantine'i seyretmeye koyuldu. Bu yüzden kaldı. rahibeye baktı. senin aptal olduğunu hiç sanmazdım! Sıvışıp gitmek için benden üç gün istiyorsun! Bu sokak kızının çocuğunu alıp getirmek için gidecekmiş! Oh! Ne âlâ! Doğrusu bu çok iyi!" Fantine sarsıldı. sayın belediye başkanı yok. "Bu kadını öldürdünüz. demir çubuk avucunda. Yüzünde ve duruşunda dile getirilmesi imkânsız bir merhametten başka bir şey yoktu. alnını da eline dayadı ve hareketsiz. bir çocuğun elini açar gibi açıverdi ve sonra ona. sesini kısarak devam etti: "Size bir ricada bulunacağım. kaskatı kesilen kolları ve iki eli üzerine dayandı. söyleyin bana. Ona ne dedi? Sonsuz acılara mahkûm olan bu adam. nefesi daralıyormuşçasına kollarını uzattı. Mösyö Madeleine yok artık. Javert. "Yeter artık!" diye haykırdı Javert. Başı karyolanın arkasına çarpıp göğsüne düştü. Kısa keselim." "Alay ediyorsun!" diye bağırdı Javert. "Bak hele. Javert. boğazının derinliklerinden bir hırıltı çıktı." dedi. sonra birden yastığın üzerine yığıldı. baş demirini sıkıca avuçladı ve Javert'i süzdü. ona iyice eğildi ve çok yavaş bir sesle hızlı hızlı: "Bana üç gün süre veriniz. İsterseniz benimle birlikte gelirsiniz. sözünü kesti. bu ölü kadına ne söyleyebilirdi? Bu sözler ne olabilirdi? Yeryüzünde hiç -479- . Cosette nerede? Çocuğumu istiyorum! Mösyö Madeleine." "Yüksek sesle konuş dedim sana!" "Ama bunu yalnfz sizin duymanız gerekiyor. Bastonunu ince ucundan kavrayıp. Fantine'in yatağına doğru ağır ağır yürüdü. ağzı aralık." dedi." dedi Jean Valjean. gece hastayı beklerken hemşireler orada yatarlardı. Gidip muhafızları çağırmak geldi aklına. Jean Valjean. ancak işiti-lebilen bir sesle. dirseğini karyolanın başucundaki demirin tokmağına. Jean Valjean adında bir forsa var! Tuttuğum o! İşte bu var!" Fantine sıçrayarak doğruldu. Ölmüştü. zamanı geldi!" Fantine'e dik dik baktı ve Jean Valjean'ın kravatına ve gömleğinin yakasına yeniden yapışarak ekledi: "Sana söylüyorum. zaten hayli harap durumda olan baş tarafını kaşla göz arasında koparıp ayırdı."Sayın başkan!" diye haykırdı Fantine. Ne kadar kefalet gerekiyorsa öderim. konuşacakmış gibi ağzını açtı." dedi. bütün dişlerini ortaya çıkaran tiksindirici gülüşüyle bir kahkaha attı. kapıya doğru geriledi. Javert titriyordu. "Javert. "çocuğumu getirmeye gidecek! Demek burada değil! Hemşi-reciğim. "Benimle yüksek sesle konuşulur!" Jean Valjean. redingotunun yakasını kavrayan eli uzaklaştırmaya çalışmadı. "Çocuğum!" diye haykırdı. "Bu zavallı kadının çocuğunu alıp getirmek için üç gün. Jean Valjean. Yok ama! Bunların hepsi değişecek. "Mösyö müfettiş de bana. Javert'e baktı. boğulan biri gibi etrafında tutunacak bir şey aradı. Gerçek olan şü ki. Jean Valjean. sayın başkan!" -477Javert ayağını yere vurdu. -476"Burada sayın başkan yok artık!" Jean Valjean. Jean Valjean'a baktı. gözleri açık ve sönük kaldı. ellerini titreyerek açtı. "Buraya lakırdı dinlemeye gelmedim. dişleri takırdadı. Javert'in kendisini tutan elinin üzerine koyup. gözünü Jean Valjean'dan ayırmadı. Jean Valjean elini. Oraya varınca döndü ve Javert'e. bu karyolaya doğru yürüdü. orta malı kızlar da kontesler gibi tedavi görüyor. şimdi de öteki! Susacak mısın sen ahlaksız karı? Ne aşağılık bir ülke! Kürek mahkûmları mülki amir oluyor. sessiz ve belli ki tamamen bu hayatla ilgisi olmayan şeyler düşünerek öylece kaldı. bir eşkıya var. "size özel olarak bir şey söylemek istiyorum." "Sayın müfettiş." dedi. yoksa parmak kelepçesi mi takayım!" -478f Odanın bir köşesinde oldukça kötü eski bir demir karyola duruyordu. muhafızlar aşağıda. hemen gidelim. sırtını kapıya vererek. Javert. Bir süre böylece dalgın kaldıktan sonra Fantine'e doğru eğildi ve alçak sesle ona bir şeyler söyledi. "Şu an beni rahatsız etmemeniz iyi olur.

Bonapartistlere ders olsun!" -481İşte. Bu eli. sonra onun gelmesini bekliyormuş gibi. Mösyö Madeleine'in tutuklanması Montre-uil-sur-mer'de büyük bir heyecan. Javert'e dönerek. Drapeau blanc'a abone yaşlı bir kadın." dedi. hemen hemen herkesin ona arkasını dönmesine yetti. Jean Valjean tıpkı bir annenin çocuğuna yaptığı gibi. bu kolu. şehir hapishanesinde. şamdanın mumunu yanmakta olan diğer şamdandan yaktı." Hele 'salonlar' bu tür sözlerle dolup taştı. şehrin dört bir yanında şöyle konuşmalar duyuluyordu: "Haberiniz yok mu? Serbest bırakılan bir forsaymış meğer!" "Kim bu?" "Belediye başkanı. Daha iki saat geçmeden yaptığı -480iyilikler unutuldu ve geriye "bir kürek mah-kûmu"ndan başka bir şey kalmadı. Jean Valjean. anahtarla şamdanı aldı. Fabrika bütün gün kapalı kalmıştı. Fantine'in eli yataktan dışarı sarkıyordu. O günün akşamı sadık yaşlı kadın hâlâ şaşkın ve ürkek bir halde odasında oturmuş kederli kederli düşünüyordu. Bu adam fazlasıyla iyi. berbat bir adı var. Boujean. arabaların işlediği kapı sürgülü. Bejean.. Tek bir söz. Yaşlı kadın Mösyö Madeleine'in evine dönme saatine doğru. Kapıcı kadın gözlerini kaldırdı." "Sahi mi?" "Adı Madeleine değilmiş. dibi neredeyse bulunamayacak kadar derin şöyle bir düşünce ileri sürdü: "Hiç üzülmedim. Bojean. aralıktan içeri bir el girdi. Mösyö Madeleine adındaki bu hayalet Montreuil-sur-mer'den böylece silinip gitti. "Şimdi emrinizdeyim." "Demek nakledilinceye kadar! Nereye nakledecekler acaba?" "Evvelce yol keserek yaptığı bir soygundan ötürü ağır ceza vereceklermiş. Fantine'in ölüsünü bekliyorlardı. Yalnız. başka bir yere nakledilinceye kadar. olup bitenlerin tek tanığı olan Simplice hemşirenin sık sık anlattığına göre. Arras'da-ki olayı henüz kimsenin detaylı olarak bilmediğini belirtmek yerinde olur. fazlasıyla ballı şekerliydi. bir çekmeceden Mösyö Madeleine'in odasının anahtarını ve akşamlan odasına çıkarken kullandığı şamdanı çıkardı." "Aman Tanrım! Tutuklamışlar!" "Hapishanede. Fantine'in yüzü o sırada garip bir ışıkla aydınlanmış gibiydi. saçlarını gece başlığının içine soktu ve gözlerini kapadı. Uygun Mezar Javert. fazlasıyla mükemmel. onu yavaşça kaldırdı ve öptü. bu redingot yenini tanıyordu. Evin içinde sadece iki rahibe. yüce aydınlığa girmek demektir. Jean Valjean'ı şehir hapishanesine teslim etti. onlar belki de yüce gerçeklerdir. Ona verilen nişanı reddediyor. bu elin önünde diz çöktü. Sonra ayağa kalktı. Bütün şehirde sadece üç dört kişi bu anıya sadık kaldı.. Perpetue hemşire ile Simplice hemşire vardı. Fantine'in başını ellerinin arasına alarak yastığın üzerine yerleştirdi. yeniden sandalyesine oturup düşünmeye başladı. Jean Valjean. Bütün gün boyunca. Zavallı ihtiyarcık bütün bunları farkında olmadan yapmıştı. bu soluk dudaklarda ve mezar şaşkınlığı dolu bu bulanık gözbebeklerinde anlatılması imkânsız bir gülümsemenin uç verdiğini açıkça görmüştü. Ölüm. . bütün kopillere para veriyordu. Sürekli bu işin içinde bir iş var diye düşünmüşümdür. anahtarı onun her zaman üzerinden aldığı çiviye astı. 5.kimse bu sözleri işitmedi. kesin olan bir şey var ki. şamdanı da yanına koydu. Acaba ölü işitebildi mi? Bazı dokunaklı hayaller vardır ki. Ancak aradan iki saat geçtikten sonra hayallerinden sıyrılıp haykırdı: "Aman Tanrım! Sen şu işe bak! Anahtarını çiviye astım!" Tam o sırada kapıcı odasının camı aralandı. -482Mösyö Madeleine'di bu. sonra geceliğinin yakasındaki şeridi bağladı. Daha sonra. gırtlağında zor zaptedebildiği bir çığlıkla ağzı açık kalakaldı. "bir kürek mahkûmuymuş" sözü. Mösyö Madeleine'e hizmet etmiş olan yaşlı kapıcı kadın da onların arasındaydı." "Doğrusu şüphe ediyordum. Saklayamayacağımız bu gerçeği üzülerek söylüyoruz. Fantine'in kulağına fısıldadığı sırada. yol bomboştu. rastladığı veletlere. içten gelen bir hareketle kalktı. daha doğrusu olağanüstü bir sarsıntı yarattı." "Yok canım? Mösyö Madeleine mi?" "Evet.

O günün heyecanlan içinde. Kâğıt katlanmıştı. Javert içeri girdi. "peşimdeler. "Ben sanıyordum ki!. üç gündür bozulmamış olan yatağına bir göz attı. onun düşüncesini tamamladı. Simplice hemşireydi gelen. Piskoposun şamdanlarını sararken. Ağlamıştı ve şimdi titriyordu. Koridordan bir yığın kişinin fısıldaştıklan ve kapıcı kadının karşı çıktığı duyuluyordu.Daha sonra. penceresi sokaktan görülüyordu. başlangıcına karşı bir saygısızlık olacaktı. bu ise onun huzurunu bozar." dediğini işittiler." dedi. Tanrı üzerine yemin ederim ki. "Aman Tanrım." dedi. işte buradayım. Bu nokta hiçbir zaman aydınlanmadı. masasına." Hemşire konuşmak istedi. iskemlesine. bir damın tepesinden kendimi aşağı attım. pencere demirlerinden birini kırdım. Kapıcı kadın 'odasını toparlamıştı'. Geri kalanı yoksulların olacaktır." dedi. Jean Valjean. rahibe de yeniden kadınlaş-mıştı. Ama yine de sonunda şunları söyleyebildi: "Acaba sayın başkan şu bahtsız kadıncağızı son bir defa daha görmek istemezler mi?" Jean Valjean. kâğıdı rahibeye verip. ateşte kararmış kırk meteliklik madeni parayı küllerin arasından çıkarıp masanın üstüne güzelce koymuştu. hatırlanacağı gibi. çünkü. Kapıya iki defa hafifçe vuruldu." Javert'in sesini tanıdılar. . ne kadar soğukkanlı olursak olalım." Yaşlı kadın alelacele söyleneni yapmaya gitti. ancak birkaç anlamsız şey kekeleyebildi. "Hemşire. Jean Valjean. duygu dünyamızın derinliklerinde yatan insan karakterini bulup çıkarır ve bunu dışa vurmak zorunda bırakırlar. tekrar konuşmaya başlamadan önce birkaç saniye nutku tutuldu. Oda o şekildeydi ki. Dolaptan eski bir gömleğini çıkarıp yırttı. odaya girildiğinde hemen ilk göze çarpacak şekilde kâğıdın üzerine yerleştirdi. Simplice hemşire okudu: "Sayın rahipten burada bıraktığım her şeyle ilgilenmesini ve davama ve bugün ölen kadının cenazesine ait masrafları bıraktıklarımdan ödemesini rica ediyorum. Dua etmekteydi. hiçbir uyanda bulunmamıştı. cümlenin sonu. Rahibe gözlerini bile kaldırmadı. yaşlı kapıcı kadının en yüksek." dedi Jean Valjean. "Benim iyi efendim. Odama çıkıyorum. ne gündüz ne de akşam buraya kimsecikler girmedi. Beni onun odasında yakalayıp tutuklarlar. Kapı açıldı. kapı açıldığında sağdaki duvarın köşesini gözlerden gizliyordu. "Bunlar demirli sopanın iki ucu ile. Şamdan şöminenin üzerindeydi ve pek az aydınlık veriyordu. "Oradaydım. Yukarıya doğru yaklaşan bir ayak patırtısıyla birlikte. Bir kâğıt alıp. Simplice hemşire. gidip el yordamıyla penceresini ve kepengini -483kapattı. sonra dönüp şamdanını aldı ve odasına girdi. bir kâğıdın üzerine birkaç satır bir şey yazmıştı. elinde tuttuğu mum titriyordu. "Okuyabilirsiniz. masanın önüne diz çöktü. sayın başkan!" diye hay kırdı. bir yandan da kara bir ekmek parçasını ısınyor-du. Sonunda. Önceki günün gecesinden kalma hiçbir dağınıklık yoktu. Bir adam karşılık verdi: -485"İyi ama. Yararlı bir önlemdi bu. Böylece elde ettiği birkaç parça beze iki gümüş şamdanı sardı. Hemşirenin yüzü solgun. mumu üfleyip bu köşeye girdi. Jean Valjean. "Hayır. Odasına giden merdiveni çıktı. Herhalde. gözleri kıpkırmızıydı. ağır ceza mahkemesinde söz etmiş olduğum Küçük Gervais'den çalınmış kırk metelik paradır" diye yazdı ve parayla iki demir parçasını. Çevresine." dedi. Rahibe bir göz attı." Sözünü kesti. Javert. Bana Simplice hemşireyi çağırın. "Giriniz. ben de kapıdan hiç ayrılmadım. Jean Valje-an.. bu anahtan almış olmalan gerekirdi. hemşireyi gördü ve şaşkın bir halde durdu. ama üstünü arayıp. onun için hâlâ sayın başkandı. Gerçi her kapıyı açan bir anahtan vardı ve küçük bir yan kapıyı açmakta kullandığı bu anahtan hep üstünde taşırdı. kendini toparlayıp. Kaderin darbelerinin özelliği şudur ki. "Hapiste. Kapıyı açmadan avluya girmeyi nasıl başardığı hiçbir zaman bilinemedi. ne kadar ol-484gunluğa ermiş. bunu rahibe verirsiniz. Yukan vardığında şamdanını merdivenin son basamağına bırakarak sessizce kapısını açtı. başından geçen bu olayı anlatırken dediği gibi. üstüne. çünkü kadının onu kendisinden daha iyi koruyacağından emindi. bu odada ışık var. Şüphesiz o zavallı kadının yanındadır. Bu konu. merdivende büyük bir gürültü koptu. en tiz sesiyle. Ne telaşlı ne de heyecanlıydı. kaçarken yanına aldığı hapishane ekmeğiydi." Sözünü henüz bitirmişti ki. Demirli sopanın iki ucuyla. daha sonra adli kovuşturma sırasında odanın döşeme taşları üzerinde bulunan ekmek kırıntılarından anlaşıldı. Jean Valjean.

onları çevreleyen duvarların tek bir kapısı vardı. Tanrı. ağaçlar ve sisler arasından yürüyerek Montreuil-sur-mer'den Paris'e doğru hızla uzaklaşıyordu. hiç tereddütsüz. hatta eğitme kaygısı ağır basan." "Demek. onu arıyoruz. KURULUŞUDUR lYayın Grafik & Satış Pazarlama: Caferağa Mah. gözlerini kaldırdı ve cevap verdi: "Evet." dedi Javert ve derin bir saygıyla selamlayarak çekildi. dinsel bir çilenin simgesi. yaratıcı zekâ ve yeteneğin örneğini sunuyor: Karakter portrelerinin çiziminde ve tarihsel. çabucak. belki de iyi yaptı.bordosiyah. Yolda ona rastlayan iki üç yük arabacısının ifadelerinden tespit edildiğine göre. o da ancak hakikate yol vermek için açılırdı.« vr^v»ıvı ajahsi TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REKLAM ORGANİZASYON SANAYİ TİCARET LTD. Hemşireyi görünce Javert'in ilk hareketi geri çekilmek oldu. ŞTİ. Dindardı. saçma bir nedenle suçlu duruma düşen Jean Valjean'ı. İpek İş Mrk. öbür ayağıyla natüralizme. gerçekçiliğe dayandığı bir aşamaya rastlar.-TR İTel": (0216) 348 98 03 Pbx Fax: 349 93 45 E-mail: info@bordosiyah. Onun nazarında bir rahip. Bu nedenle ikinci hareketi olduğu yerde -486kalmak ve hiç değilse bir süre susmak oldu. Bereket versin ki. sokak kadını Fantine'i ve onun kızı melek . bir ruhu nerede bulacağını bilir. sayısız "kitap" ve alt bölümden oluşan bu roman. No: 6/3. sokak çocuğu Gavroche'u." Yalan söyledi. Birkaç gün önce fabrikanın revirinde yaşlı bir işçi ölmüş. kötünün cisim bulmuş örneği Thenardier'leri. Bir adam kaçtı. "Affedersiniz. Bir saat sonra bir adam. bir rahibe asla günah işlemeyen bir yaratıktı. rastgele kemiklerin arasına yatırdılar." dedi Javert. bir ayağıyla romantizme. uyumlu bir kişiliği vardı. "Hemşirem. asla hata yapmayan bir düşünce adamı. Fantine. Hemşire. siz artık bu dünyada değilsiniz. kendini feda edercesine yalan söyledi. Javert'in manevi dayanağı. şu Jean Valjean denilen adam. "ısrar ettiğim için bağışlayın ama bu benim görevim. masanın üstünde duran üflenmiş. cennette sevaplarınız arasında sayılsın! Hemşirenin sözü Javert için öylesine kesin bir şeydi ki. Mezarı da yatağına benzedi. Davutpaşa Cd. hâlâ dumanı tüten mumun garipliğini fark etmedi bile. Genel bir çukura atıldı. Bu belki de o gömlekti. Beş ana bölümden. nur içinde kız kardeşleriniz bakirelere ve erkek kardeşleriniz meleklere katıldınız. geriye kala kala bir gömleği kalmıştı. sosyo-kültürel gerçeğin titiz anlatımında.-TR Batı edebiyatının en büyük klasiklerinden biri olan Sefiller. bu sırada zavallı kapıcı kadın bayılacağını sandı. her konuda olduğu gibi dindarlığı da yüzeyseldi ve dürüsttü. düzen ve disiplinin hasta ruhlu koruyucusu yalnız adam Javert'i. İlk defa arka arkaya.com. demek bu akşam hiç kimseyi görmediniz. her türlü otoriteye duyduğu saygı duygusuydu. bedava bir köşesine gömüldü.com.Hatırlayacağımız gibi. Bütünlüklü. Bu adam -487Jean Valjean'dı. "bu odada yalnız mısınız?" Korkunç bir an oldu. birbiri peşi sıra.-TR i Lojistik: Merkez Efendi Mah. varsın söylediğiniz bu yalan. Sonuçta neydi ki bunlar? Bir forsa ile bir sokak kızı. iki düzlemde büyük bir ustalığın. Fantine'i bu anneye verdiler. "aydınlanmacı" anlatı geleneğinin. Davutpaşa Cd. NOTLAR -488VÜRÜ Emile Bayard Detay BORDO-V'SİYAH KLASİK YAYINLAR WWIGTO. elinde bir paket taşıyordu ve sırtında bir işçi gömleği vardı. Fantine hakkında son bir söz: Hepimizin annesi birdir: Toprak. Onlar bu dünyaya kapatılmış ruhlardı. Simplice hemşirenin hayatında hiç yalan söylemediğini biliyor ve özellikle bundan ötürü ona derin bir saygı besliyordu. Kilise otoritesi ise onun için bütün otoritelerin üstündeydi. Rahip. ölü artıklarıyla kucak kucağa yatmak zorunda kaldı. ne itiraz ne de sınırlama kabul ederdi. Emintaş Davutpaşa Sanayi Sitesi No: 103/532 Topkapı/İst.tr Online alışveriş Matbaa: Merkez Efendi Mah. Ve bu işi en temel gereklilik düzeyine kadar sadeleştirdi. No:60/5 Posta Kodu 34710 Kadıköy/İst. Sefiller. onu görniediniz mi?" Hemşire cevap verdi: "Hayır. Jean Valjean'ın bıraktığı paranın mümkün olduğu kadar büyük bir kısmını yoksullara ayırmakla iyi bir iş yaptığı inan-cındaydı. Ama onu tutan ve dayanılmaz bir güçle aksi yöne doğru iten başka bir görev daha vardı. okuru bilgilendirme. Mühürdar Cd.tr Web: www. Ey kutsal kız! Uzun yıllar var ki. Gömleği nereden bulmuştu? Hiçbir zaman bilinmedi. mezarlığın hem herkesin malı olan hem de hiç kimsenin malı olmayan ve içinde yoksulların kaybolduğu." dedi.7-940-11 Tel: (0212] 674 92 53 Pbx Fax: 674 92 63Topkapı/İst. Böylece. TONIM (#™vm. Fantine'i karanlıklar içine. Fantine'in toprağa verilmesi işini sadeleştirme nedeni buydu.

kitapsevenler..Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.Ders kitapları dahil.com kitapsevenler@gmail. TKno 975-8688-51-0 ISBN 975-8688-52-9 VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 www.Cosette'i. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. Waterloo Savaşı'nın unutulmaz tablolarını hayranlıkla izleyecek.yasarmutlu.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. Tapınağın kapısını aralayan okur. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir. Jean Valjean'la birlikte Paris'in yeraltına inecek. Sahaflar. Sefiller: On dokuzuncu yüzyıl Fransa'sında karanlıkla aydınlığın buluşması.com www. 19.C.. Kütüphane. manastırların karanlığıyla yoksulluğun izbe mekânları içinde ışık arayacaktır.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. yaklaşık 150 yıldan bu yana dramatik kişilerin tapınağı içinde yaşatmaktadır.com yasarmutlu45@gmail. T.kitapsevenler. . CD. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 .com yasarmutlu@yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. yüzyıl başındaki Fransa'ya geri dönecek." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.

Dünya edebiyat tarihinin en önemli romanlarından olan ve yazarın başyapıtı sayılan Sefiller'in yanı sıra Deniz İşçileri.Ders kitapları dahil. 1848 devriminden sonra cumhuriyetçi görüşleri savunan Hugo. CİLT TÜRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN VICTOR HUGO (1802-1885): Romantik gerçekçiliğin kurucusu olan ünlü Fransız yazar sadece romanlanyla değil.com www. DÜNYA KLASİKLERİ . alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. halkın hayatından çarpıcı kesitleri büyük bir başarıyla yansıtmıştır. CD. eserlerinde toplumsal sorunları.yasarmutlu.C. T. Ayrıca şiirleri Suçlar ve Seyirler.kitapsevenler. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.com mutlukitap@hotmail.VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt2 www. 1793 Devrimi. Notre Dame'ın Kamburu. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.com kitapsevenler@gmail. Nişanlıya Mektuplar diğer önemli eserleri arasındadır. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.com yasarmutlu45@gmail. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.ROMAN VICTOR HUGO SEFİLLER II. VICTOR HUGO SEFİLLER II. . büyük ilgiyle karşılanmıştır.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt2 BORDO. CİLT DİZİ TASARIMI/KOORDİNASYON HASAN HÜSEYİN ARIKAN DÜNYA KLASİKLERİ EDİTÖRÜ VEYSEL ATAYMAN TÜRKÇESİ . sürgünde yaşadığı yıllarda da verimli bir yazınsal etkinlik içinde olmuştur. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.kitapsevenler. Hugo. Sahaflar. Kütüphane.com yasarmutlu@yasarmutlu.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. şiirleri ve tiyatro oyunlarıyla da tanınmıştır." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

.. MÜHÜRDAR CD......... Son Birlik ............ Belki de Şeytan Tarafından Yazılmış Olan İki Dizenin Nerede Okunacağına Dair.... Tanrısal Hukukun Tekrarlaması .................................. Çarpışmaların 'Quid Obscurum'u .. İSTANBUL 2006 TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REK...... 13 2.. Nivelles'den Gelirken Rastlanılan Şeylere Dair '........ 70 14.............. ORG... 92 İKİNCİ KİTAP "ORION" GEMİSİ 1..... Mont-Saint-Jean Ovası . Kılavuzun Kötüsü Napoleon'a İyisi Biilow'a ........... Quot Libras in Duce . ıi3 ÜÇÜNCÜ KİTAP ÖLÜYE VERİLEN SÖZÜN YERİNE GETİRİLMESİ ........ 73 15........... A ................. 32 6.... 25 4........ NO / ISBN © BORDO SİYAH KLASİK YAYINLAR 975-8688-51-0 / 975-8688-53-7 BASKI. 53 10.. İmparator....... SAN............... Öğleden Sonra Saat Dörtte....... 36 7.... 78 17. NO: 60/5 POSTA KODU 34710 KADIKÖY/İSTANBUL-TR TEL: (0216) 348 98 03 Pbx FAKS: (0216) 349 93 45 LOJİSTİK: MERKEZ EFENDİ MH. Böyle Bir Çekiçle Kırılabilmesi İçin. 58 11.............. ŞTL MRK/MATBAA: MERKEZ EFENDİ MH. 49 9. 40 8............ Felaket . 67 13...bordosiyah................. SİT........ 18 Haziran 1815 .......... NO: 6/3 İPEK İŞ MERKEZİ 7-9-10-11 TOPKAPI/İSTANBUL-TR ŞB/YAYIN&PAZARLAMA: CAFERAĞA MH......... 75 16... Zincir Halkasının Önceden Buna Hazırlanmış Olması Gerekir .................. LTD.......... 15 3......-TR DAVUTPAŞA VERGİ DAİRESİ/VERGİ NO: 859 020 1971 E-mail: info@bordosiyah....... DAVUTPAŞA CD.... Hougomont .... Geceleyin Savaş Meydanı.......com............... Napoleon Keyifleniyor . Kılavuz Lacoste'a Bir Soru Soruyor ......... 65 12............. 86 18........103 2. TİC........ 89 19.............. EMİNTAŞ DAVUTPAŞA SAN......... NO: 532 TOPKAPI/İST............... CİLT TAMAMI V CİLT TÜRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN ROMAN içindekiler ikinci bölüm COSETTE BİRİNCİ KİTAP WATERLOO 1.........................SEMİH ATAYMAN TÜRKÇE REDAKSİYON SÜLEYMAN ASAF FİLİZ GÖVER TASHİH ESEN GÜRAY KAPAK GRAVÜRÜ EMİLE BAYARD DETAY TK..................... Waterloo'nun Sonuçlan Olumlu mudur? ..tr HUKUK SERVİSİ TEL: (0216)348 99 18 FAKS: (0216)349 93 45 VICTOR HUGO SEFİLLER II............. Muhafız Gücü........................ Cambronne ... 29 5..107 3... 24601 Numara 9430 Numara Oluyor .........com..... Beklenmedik Durum......................tr Web: www... DAVUTPAŞA CD.

Soyut Bir Düşünce Olarak Manastır ....298 4...... Küçük Picpus Sokağı......... Bereket Versin ki Âusterlitz Köprüsü'nden Araba Geçebiliyor ........1..............334 4................. Montfermeil'de Su Sorunu .... Küçük Picpus Manastın'nın Sonu . Sahneye Bir Bebek Çıkıyor ........ İlkeler Açısından Manastır ....152 7...................... Eğlenceler................. Çıngıraklı Adam ..159 8............... Bu Belki de Boulatruelle'in Akıllılığını Kanıtlar.................... 9430 Numara Yeniden Ortaya Çıkıyor ve Piyangoda Onu Cosette Kazanıyor ......340 6...341 ........... Küçük Kız Yapayalnız.............132 3. Bilmece Gibi Sorun İyice Karmaşıklaşıyor ...127 2..... Önemli Kiracının Gördükleri.. Baykuşla Çalıbülbülü İçin Yuva .......163 9. Cosette Karanlıkta Yabancı Adamla Yan Yana ...... Rahibe Başlığı Altında Bir Yüzyıl ..235 2................................ Tarihi Bir Olgu Olarak Manastır ..................................... El Yordamıyla Kaçış Denemeleri ... İki Portrenin Tamamlanması ........ No...................... Dua.................143 5................... Atlara Su Gerek .................. Bilmecenin Devamı..............269 ALTINCI KİTAP KÜÇÜK PİCPUS MANASTIRI 1................... Thenardier Oyun Peşinde.......329 2.......................338 5..315 8... Stratejinin Zikzakları ............................. Birleşen İki Mutsuzluktan Mutluluk Doğar ............. Sevinçler....... Martin Verga Tarikatı ...................................... İbadetteki Mutlak İyilik..300 5....... 62 .......330 3......... 239 3......199 11..........220 4. Küçük Manastır.........26 i 9..........288 3.312 7...........188 10......318 9.....246 5. Post Çorda Lapides ........322 11..... Paris'in 1727'deki Planına Bir Bakış ..... Geçmişe Hangi Şartlarda Saygı Duyulabilir ..... 249 6.145 6.209 2.......229 BEŞİNCİ KİTAP KARANLIKTA ÇIKILAN AVDA SESSİZ KÖPEK SÜRÜSÜ 1........... İnsanlara Şarap. Katı Kurallar ...206 DÖRDÜNCÜ KİTAP GORBEAU VİRANESİ 1..................226 5. Bu Karanlıktan Birkaç Siluet .320 10.... Üstat Gorbeau ....305 6. Bilmece Gibi Bir Sorunun Başlangıcı ........... Fenerlerde Havagazı Kullanılsaydı Bu İşi Yapmaya İmkân Olmazdı . Javert'in Avını Elinden Nasıl Kaçırdığının Hikâyesidir ................. 140 4...... Belki de Aslında Zengin Olan Bir Yoksulu Hana Kabul Etmenin Getirdiği Hoşnutsuzluk. Yere Düşen Madeni Bir Beş Franklık Ses Çıkarır .324 YEDİNCİ KİTAP PARANTEZ 1.................... Aralıksız İbadetin Kaynağı ......258 8........ Ava Giden Avlanır....283 2.....218 3........................263 10..........................242 4.....255 7......

346 SEKİZİNCİ KİTAP MEZARLIKLAR KENDİLERİNE VERİLENİ ALIRLAR 1. Kapanış .. Louis tarzında bir kapıydı bu.365 4. Meyhanenin ön tarafında......... yolun dolgu kısmında oyulmuş bir kemerin altından sular akıyordu. 'Eski giriş kapısı No: 4' yazısı taşıyan kurtye-niği içinde bir direğin yanı başındaki bir meyhaneyi geride bırakmıştı. yolun kenarında bir han...... Cepheye dikine gelen bir duvar hemen hemen kapıya dokunmakta ve buna sert bir dik açı eklemekteydi....... Jean Valjean Austin CastiUejo'yu Okumuşa Benziyor ." dedi köylü kadın. Bra-ine'l-Alleud'e doğru uzaklaşıp gitmekteydiler. güzel bir mayıs sabahı bir yolcu.. Tam o sırada kapının kanatlan açıldı ve içerden bir köylü kadın çıktı....... yeşil bir çitin yanında bir yığın kuru çalı çırpı........ Birbiri ardınca gelen tepeler sanki yolu kâh kaldıran kâh indiren muazzam dalgalar gibiydiler........ Ona." dedi. küre şeklinde. İki sıra ağaçlar arasında. özel cafe' yazılı bir tabela vardı........ Genç bir kız tarlanın birinde yabani ot ayıklıyordu......... Üzerinde çapraz döşenmiş tuğladan sivri bir çatı yükselen on beşinci yüzyıldan kalma bir duvar boyunca yüz adım kadar gittikten sonra kendisini büyük bir kapının önünde buldu..... Dört Duvar Arasında .... 387 6..... 'Kartı Kaybetmemek' Deyimi Nereden Geliyor .. Bulunduğu yerde sağda........ öbür yanında da çayırlıklar -13hoş ve düzensiz bir şekilde yayılmakta..... tepeler-'üzerinden dalgalanarak uzanan taş döşeli yolu izlemekteydi.......... "Hougomont. dumanı tüten dört köşe bir kireç kuyusu............ Tanrı bilir âşık küçük bir kuş...... Paslı eski bir tokmağın süslediği iki harap kanattan oluşan kapı kapalıydı... 'Dört bucağın rüzgârı...... Suçlu Ararken Dikkat Edilecekler...Nivelles'den gelip La Hulpe'e doğru yürüyordu. çivinin yanında gördüğünüz de koca bir karabina deliğidir.... Yolcu eğildi ve kapının sağ kemer desteğinin altındaki sol taşta.. kovuğa benzeyen oldukça geniş bir oyuğu incelemeye koyuldu.. Braine-l'Alleud'in ters çevrilmiş bir vazo şeklindeki arduvaz kaplı kulesi görünüyordu. Echabeau.. Kadın yolcuyu gördü ve neye baktığını fark etti. Yüksekteki bir koruluğu ve bir ara yolun köşesinde. Yasa ....362 3........ Başarılı Geçen Sorgulama .351 2...... Ölümsüz Olmak İçin Sarhoş Olmak Yetmez.. "Bu yerin adı nedir?" diye sordu.. dallar sanki rüzgârdan çok...396 8..410 İKİNCİ BÖLÜM COSETTE BİRİNCİ KİTAP WATERLOO 1.........345 8. Manastıra Nasıl Girilir . iki yanında iki yassı madalyon bulunan XIV... Yolcu bu yola saptı.. -14I bir ağacın üstünde kendinden geçmiş şakıyıp duruyordu.... Şosenin bir yanında vadiyi dolduran seyrek.......394 7.... Güneş pek nefisti. -bu hikâyeyi anlatan kişi. Taş kemerli........ hanın kapısı önünde dört tekerlekli bir araba. ama yemyeşil ağaç kümeleri... Burada...... Batı'da... "Bunu bir Fransız güllesi yaptı.. samandan bölmeleri olan eski bir sundurmaya dayalı bir merdiven vardı..... Hanın köşesinde içinde ördeklerin yüzdüğü bir su birikintisinin yanında kötü döşenmiş bir patika çalılıklar arasında uzayıp gidiyordu.. Ve ekledi: "Kapının daha yukansın-da.... Kapının önündeki çimenliğin üzerinde duran üç tırmığın arasından karmakarışık bir şekilde türlü türlü mayısçiçekleri fışkınyordu.........379 5.........405 9........ İnanç. şerbetçiotu için büyük bir deste sırık.7.. Nivelles'den Gelirken Rastlanılan Şeylere Dair Geçen yıl (1861)... Ama tahtayı delemedi... Yolcu Lillois'yı ve BoisSeigneur-Isaac'ı geçmişti... kuş yuvalarından gelen tatlı bir ürperiş içindeydiler........... Fauchelevent Zor Durumda .. 'Masum Ana' ..." Yolcu... Kapının üstünde onurlu bir cephe yükselmekteydi......... Belki de bir panayır gösterisinden kalma kocaman san bir afiş rüzgârda uçuşup duruyordu.. üzerinde........ düz tablalı... .. bir saban.................. Yolcu bu meyhaneden yaklaşık iki buçuk kilometre ötedeki küçük bir vadiye geldi..

titrek. gagalanyla tozlan etrafa saçıyor. antikacı için Hugomons'tur. Harap kanatta. Kapının yanında bir gübre çukuru. Çevresindeki her şey yıkılmış olduğundan. Burada insanlar birbirlerini telef ettiler. girintiler. kabaran bir hindi. kazma ve kürekler. Anıt görüntüsü çoğu zaman harabeden doğar. Cooke'un dört muhafız bölüğü bir ordunun gazabına karşı yedi saat süreyle direnmiştir. çatı tepelerinden. dirsekler oluşturuyordu. yani çiftliğin kapısıdır. üzerinde saldından kalma yara izleri fark edilir. Duvarlar can çekişmekte. bütün taş aralarından üzerlerine kurşun yağdırılan Fransızlar. burası ölümcül noktaydı. Bu merdivende sıkışıp kalan ve . Waterloo Savaşı'nın geçtiği meydandaydı. bir tepeciğin üstünde uzaktan aslana benzeyen bir şey gördü. çatlaklar bağırmaktadır. Hougomont'a savaşmak için -16kardeşi Jeröme'u yolladı. Fransızlar tarafından kınlan kuzey kapısının bir parçası duvara asılmış sallanmakta. Henri dönemindeki gibi köşe taşlan olan bu kapıdan bir meyve bahçesinin ağaçlan görünüyordu. ama onu alamadı. duvarların gerisinden. dehşet hâlâ gözle görülebilir. ağaçlann arasında. delikler sanki birer yaradır. iki geniş kapısı kaba tahtadan yapılmış. Kemerin yanında. Reille'in hemen hemen bütün kolordusu burada savaşa sürüldü ve başansızlığa uğradı. Napoleon. Avluda gözüne -15çarpan ilk şey. Şato. Bu arada alaşağı edilen yapılar. Kilisenin yanında şatonun bir kanadı. Savaşın fırtınası hâlâ bu avluda varlığını sürdürür. Bu girişteki çarpışma pek müthiş oldu. baltanın çarptığı ilk budak. iki kalas üzerine çakılmış dört tahtadan oluşur. mahzen diplerinden. üstü tuğla bir duvara kare biçiminde asılmış. İngilizler burada hayran olunacak bir iş başarmışlardır. şimdi ise sadece bir çiftlik. 2. Burada İngilizler mevzilenmişlerdi. Her yandan. Fransızlar girdiler. Hougomont eskiden bir şatoydu. IV. bütün pencerelerden. kale görevi görmüştü. Bu şato. bu kapı bir kemer gibi duruyordu. İngilizlerin yerini alan kocaman bir köpek dişlerini gösteriyor. bugün olduğundan daha derli topluydu. Bu kapı parçası. Zemin kattan çatıya kadar çatlayıp yarılmış olan sarmal iki katlı merdiven. Somerel Senyörü Hugo tarafından yaptınlmıştı. on altıncı yüzyıldan kalma bir kapı oldu. dışa kapalı bahçe ve tarlalanyla birlikte geometrik yüzey olarak gösteren bir haritaya bakıldığında. Her çiftlikte olan basit bir araba kapısı bu. Napoleon adındaki o büyük oduncunun Avrupa'da Waterloo'da karşılaştığı ilk engel. öbürü de kuzey kapısı.Yolcu doğruldu. ağaçlar eğilmiş. fethi Napoleon'un hayallerini süslemiş olan avlu. kaçmaya uğraşır gibidirler. çarpışmanın kargaşası orada taş kesilip kalmıştır. Hougomont Ma-likânesi'nden kalan tek enkaz. bu avluydu. Foy ve Bachelu tümenleri. bir sundurmanın altında duran eski bir körüklü gezinti arabasının yanından geçti ve avluya girdi. Hougomont. kapak taşı ve demirden çıknğıy-la eski bir kuyu. avluyu kuzeyden kapayan altı taş. Guilleminot. Eğer ele geçirebilseydi bu toprak parçası belki de ona dünyayı verecekti. bütün bunlar hem canlı. Birkaç âdim attı. Soye'm tugayı ise güneyde ancak küçük bir parça koparabildi. topların kustuğu demir parçalarına yangınla cevap verildi. -17Bu avlu 1815'te. Villers Manas-tın'na altıncı bir rahiplik kadrosu için gelir bağışlayan da bu kişidir. birkaç yük arabası. Ufukta. ama tutunamadılar. o zamanlar muntazam çıkıntılar. binanın tuğladan yapılmış ana kısımlarından birinin yıkık dökük odalan fark ediliyor. Çiftlik binalan. Baudu-in'in tugayının Hougomont'u kuzeyden zorlaması da bir işe yaramadı. Şimdi burada tavuklar. İngiliz muhafızlar bu odalarda mevzilenmişlerdi. hem ölüdür. Hougomont'un iki kapısı vardır: Biri güney kapısı yani şatonun kapısı. Kellermann'ın gülleleri bu kahraman duvarda tükendiler. kırılmış bir böcek kabuğunun içi gibi görünüyor. bir duvarda başka bir kapı açılıyor. çalı çırpı demetleri getirip duvarları ve insanları ateşe verdiler. İşte. bütün bodrum deliklerinden. gidip çitlerin üstünden baktı. Hougomont'u binalan ve çevresi. direncin başlangıcı. Kapının pervazlan üzerinde uzun süre her türlü kanlı el izleri görüldü. Bauduin burada öldürüldü. Hougomont Hougomont. sanki daha dün olmuştur. demir parmaklıklı pencerelerden. kilisenin duvanna yaslanan çiçek açmış bir armut ağacı. deyim yerindeyse bağrı deşilmiş bir halde yükseliyor. avluyu güneyden çevreliyor. üstünde küçük bir çan kulesi yükselen bir kilise. duvar kısa menzilli tüfek alanı içinde girişi korur. ¦ Yolcu kapıyı itti. bir köşesi alınmış düzgün olmayan bir dikdörtgen biçimi sunar. Bu köşede güney kapısı vardır. ötesinde çayırlar uzanıyor. kilise de istihkâm. Fransızlann çökerttikleri ve duvardaki parçanın yerine bir başkasıyla kapatılan kuzey kapısı avlunun dibinde aralık duruyor. Bir homurtu işitiliyor. taşlar düşmekte. zıplayan bir tay.

kapı yanmış. budaklı. bu tahtaya beş altı biçimsiz kalas dayanmış. Guillaume Van Kylsom şatoyu korumak için Hougomont'da kaldı ve bir mahzene saklandı. "Bu kuyuda niçin kovayla makara yok?" diye sorarsınız. Birçoğu son yudumlarını buradan içtiler. bu bir mucize. Duvarlar yazılarla dolu. Derin bir kuyuydu bu. Bu harabenin içinde hâlâ oturulan bir çiftlik evinin kapısı avluya açılıyor. 18 Haziran 1815'te bu bahçıvanın ailesi diğer ailelerle birlikte kaçıp ormanlarda saklanmış. Bu avluda iki kuyu vardır. alevler bu harabeyi doldurmuş. Şimdi bunlar. Suyu işte bu kuyudan çekiyordu. sonra sönmüş. sonra uçup gidiyor. Villers Manastın'nın çevresindeki orman. Sonra daha başkalan. Bu kilisenin kapısında elinde balta tutan bir ceset bulunmuştu. Bu kuyunun önünde Belçika'daki bütün kuyularda olduğu gibi sahanlık vazifesi gören geniş mavi taş levhalardan yok. Erişilemeyen bu basamaklar yuvalarında sapasağlam duruyor. çiftliğe sığınmak için bu tutamağa yapıştığı sırada bir Fransız istihkâmcısı bir balta darbesiyle onun elini koparmıştı. Kısa bir süre kiliseye hâkim olup. çocuk İsa'nın başını bir bis-kayen kurşunu alıp götürmüş. taştan bir zemine dayalı kaba tahtadan bir mihrap bu. Katliamdan bu yana. Bu küçük kulenin bir de tavanı varmış ama şimdi sadece demir kirişleri kalmış. Hannoverli Teğmen Wilda. -20Savaştan sonra herkesi bir telaş sardı. çaprazlamasına konulmuş yonca yaprağı şeklinde demir bir tutamak bulunuyor. Bu kuyu avlunun ortasında tecrit edilmiş bir haldedir. Bu adam. 1815'ten beri merdiven aralıklarından büyümeye başlamış. kocaman kemiklere benziyorlar. Bu kapının üzerinde gotik tarzında güzel bir kilidin yanı sıra. kaskatı kesilmiş kalaslar. Tifüs. zaferi kendine özgü bir yoldan aşındırır. Beyaz badana çekilmiş dört duvar. çil yavrusu gibi dağılan halkı günler ve geceler boyu barındırdı. birincisinin üzerine üç dişli bir yaba resmi kazılmış. Mavi taş levhanın yerini bir travers tahtası almış. Ölüm. haçın üst tarafında da bir demet kuru otla tıkanmış dört köşe bir nefeslik pencere. Başı kopan çocuk İsa'nın. eski yanmış ağaç kütükleri gibi fark edilebilen kimi kalıntılar." cevabını alırsınız. fundalıkların dibinde titreşen bu zavallı konak yerlerini belli eder. Söylentiye göre. Yan taş. İngilizler onu buldular. Guillaume onlara içecek su getiriyordu. Eğilip bakıldığında. ısırgan otları arasında bir yığın oluşturuyorlar.üst basamaklarda toplanan İngilizler. Suyu işte bu yandan alırlardı. . bir köşede yerde paramparça olmuş eski bir camlı pencere çerçevesi. Asteğmen Legros'un cesedi.. ne zinciri ne de makarası var ama taş yalağı hâlâ -21duruyor. Kuyunun ne kovası. Yeniden sessizliğine kavuşan kilisenin içi bir garip. On kadar basamak hâlâ duvara yapışık duruyor. dördüncü yan açıktır. Susamışlardı. Savaşta kilisede herkes birbirini boğazla-mıştı. burada yağmur suları toplanıyor ve ara sıra komşu ormanlardan bir kuş su içmeye geliyor. Conde de Rio Maior. Yanlannda -19Fransız adları da görünüyor. fırına çevirmiş. cesetleri gömme telaşı. kapının üzerinde tahtadan büyük bir haç. Mihrabın yanına on beşinci yüzyıldan kalma tahtadan bir azize Anne heykeli çakılmış. sonraki gece kuyudan imdat isteyen zayıf sesler geldiği duyulmuş. Buradaki halkın dediğine bakılırsa. sonra atılan Fransızlar burayı ateşe vermişler. alt basamakları kesmişlerdi. mavi taştan geniş levhalar. İsa kadar talihi yaver gitmemiş. 1849'da duvarlar yeniden aklandı. Hougo-mont'da oturan bir köylüydü ve bahçıvandı. Belki de bu işi aşın bir telaşla yaptılar. onur ve gururun ardından vebayı getirir. biri kurumuş. ama tahtadan İsa yanmamış. şimdi yalnızca bu ayakların kararmış kalıntıları görülüyor. sol tarafta bir kuyu görülür. yan tuğladan üç duvar. "Çünkü artık su çekilmiyor. mihrabın karşısında bir kapı. kim bilir belki de obüs deliğidir. bir yığın zifiri karanlığın doldurduğu tuğladan örülmüş derin bir silindir içinde göz alabildiğine gidiyor. öfke anlamına gelen. Ama mihrap hâlâ duruyor. Kiliseden çıkıldığında. Onu mezarlık yaptılar ve içine üç yüz ölü attılar. döşeme yanmış. hiçbir ayin yapılmamış. Geri kalan kısmı dişleri dökülmüş bir çe-18ne kemiğine benziyor. İsa'nın ayaklan dibinde şu ad okunur: Henquinez. Marques y Marquesa de Almagro (Habana). onu üç yandan çevirir. galibiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Kuyunun etrafındaki duvar dipleri ısırgan otlan arasında kaybolmakta. kemerli iki küçük pencere. Acaba hepsi ölmüş müydü? Efsane hayır diyor." "Niçin su çekilmiyor?" "İçi iskelet dolu da ondan. ünlem işaretleriyle. Şurada iki yaşlı ağaç var. Çeşitli uluslar bu duvarlarda birbirlerine küfrediyorlardı.. Bu kuyudan son su çekenin adı Guillau-me Van Kylsom'dur. Ateş sadece ayaklarını kemirmiş. Sağdaki duva-nn takviye demirleri bir haç resmediyor. Bugün bile. ama her yıl nisan ayında yeşermekte. Gizlendiği yerden çıkardılar ve bu ürkek adama kılıçlarının yassı tarafıyla vura vura kendilerine hizmet ettirdiler. öbürü ayağından yaralanmış. bir paravanın kıvnlmış kanatlan gibi ve dört köşe bir kuleyi taklit edercesine. Dipteki duvarda şekilsiz bir çatı penceresine benzer bir şey görünüyor. Bunca ölü adayının suyunu içtiği bu kuyunun da sonunda ölmesi gerekirdi. işte kilise bu durumdaydı.

Meyve bahçesi korkunç: Üç kısma ayrılmış. yangın. dipte yine bir duvar. Le Nötre öncesi ilk Fransız stilinde yapılmış. saman ve balçık çamurundan bir sargıyla sarılmış hasta bir elma ağacı eğiliyordu. Yalnızca güney tarafındaki duvarda mazgal delikleri var. koyungözleri vardır. Hâlâ küp şeklindeki kaideleri üzerinde duran kırk üç korkuluk parmaklığı sayılmakta. Ama meyve bahçesi yine de zaptedildi. çünkü saldın o taraftan geliyordu. Fransızlar tırnaklarıyla tırmandılar. bir soylunun bah-çesiydi bu. isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatmm!" demesi için olmuş. İşte. Her üç kısmı da ortak bir sınır çevreliyor. giriş yönünde şatonun ve çiftliğin binaları. Her meyve bahçesi gibi. Dallarda kargalar uçuşuyor. hatta üç perdeye denilebilir. Bauduin vurulup ölmüş. Duvar hem bir engel hem de bir pusuydu. üzerinde çamaşırlar kurutulan kıldan örülme ipler ağaç aralarında dolaşır ve geçenleri başlarını eğmek zorunda bırakır. bir misket ve mermi fırtınası ve So-ye tugayı burada kırıldı. Reille'in kolordu-sundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş. üçüncüsü ise koruluk. Nassau Alayı ve Brunswick Alayı mahvedilmiş. Baştaki parmaklıkların üstünde taştan gülleleri andıran yuvarlaklar bulunuyor. Alman ve Fransız kanının birbirine çılgınca karışmasından oluşan bir ırmak. Birinci kısım bahçe. muhteşem -22bir teras önünü kapatıyor. Kulaklarını toprağa yapıştırıp sesleri dinliyorlardı. On altıncısının önünde granitten iki İngiliz mezarı uzanmakta. Kırık bir parmaklık. Dışarıda. Birkaç basamak çıkınca. gerisinde. Ben annemin kucağın-daydım. bir yolcuya "Bayım. Waterloo böyle başladı.Evde oturan ailenin büyükbabası. solda bir çit. Hemen hemen hepsinin üzerinde kurşun sıyrıkları var. öleli uzun zaman olan eski bahçıvan Van Kylsom'dur. yabani bitkilerle dolu. Bütün bu otlar kana bulandı. kınm. Blackman ölmüş. Bizi koruluğa götürdüler. hatta bu kitabın birinci bölümünde anlatılan olaylann başladığı dönemden biraz öncesine inelim: . Önce bahçeye giriliyor ve bu bahçe yüzeyden aşağıda kalıyor. otlan yüksek yüksek olur. İngiliz. Neredeyse bütün elma -24ağaçlan yaşlılıktan devrilmek üzereydi. boğazlaşma. iki yüz kişiye karşı altı kişiydiler. 18 Haziran 1815 Şimdi. İçlerinde bir tane bile yoktu ki. bahçeden meyve bahçesi denilen yere geçiliyor. Bunun yanındaki büyük bir ağacın altında da Alman Generali Duplat öldürülmüştü. Sağdaki duvar tuğladan yapılmış. frenküzümlerinden başka siperleri olmayan bu yiğit insanlar ölmeden önce bir çeyrek saat çarpıştılar. Ablam korkmuş ağlıyordu. Ağaçların altında göğüs göğüse dövüşüldü. frenküzümleri dikilmiş. Kellermann'ın iki bataryasına hedef olan duvar misketlerle oyuldu. Nantes fermanının ortadan kaldınlması sırasında iltica etmiş olan bir Fransız ailesine mensuptu. İngiliz muhafızlar bulunan otuz sekiz mazgal deliği birden ateş ediyordu. avcılar aşağıdan karşılık veriyorlardı. İşte. bu Hougomrint harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş. Binbaşı Blackman son nefesini ona dayanarak vermişti. hikâye anlatanlara tanınan haklardan birini kullanarak geriye dönelim ve tekrar 1815 yılına gelelim. 'bum bum' diyordum. cesetlerle dolu bir kuyu. Hanno-verliler bu parmaklıklara sıralanmışlar. bir saatten daha fazla zamanda bin beş yüz kişi devrildi. ötekiler otların arasına devrilmiş. iki Hannover bölüğüne karşı çarpışmışlardı. İngiliz muhafızlar kırılmışlar. "Üç yaşındaydım. bana üç frank verin. yakılmış ve bütün bunlar bugün bir köylünün. avludaki kapılardan biri meyve bahçesine açılıyor. kökünden sökülmüş yeşil bir ağaç gövdesi görülür. yukarıdan ateş ediyorlar. Buraya gelen Fransızlar. Kır saçlı bir kadın bize. ikincisi meyve bahçesi. İngilizler tarafından gelişigüzel yüksekliklerde açılmış olan otuz sekiz mazgal deliği hâlâ duruyor. Duplat ölmüş. Otların arasında uzanmış yatan. inlerinde sıkıştırılan ayılar'gibi burada yakalanmış ve biri karabinalı olmak üzere. Ben top seslerini taklit ediyor. dipte menekşeler dolu bir koruluk var. doğranmış. Elde merdiven yoktu. bu sürülmemiş toprakta yürürken insanın ayakla-n köstebek yuvalanna batar. bugünse harap ve dikenlik. dipteki duvar taştan. Bir Nassau taburu ve yedi yüz kişi burada kırıldı. Söylediğimiz gibi. Onun da san amberleri. Onun hemen yanı başında. Ölü ağaç iskeletleri bu meyve bahçesinde fazlasıyla bulunmakta. Bu duvarı -23dışarıdan büyük bir yeşil çit gizliyor. kurşunlanmış. kurşun ya da bis-kayen yememiş olsun. 3. önlerinde yalnızca çitin bulunduğunu sanarak onu aştılar ve duvarla yüz yüze geldiler. hafif piyade alayından altı avcı. bu da mayıs ayına karşı duyguludur. kopuk bir bacak gibi setin üzerine konulmuş. Duvar sanki savaşa yeniden başlamaya hazır gibi. bu birkaç kulaç karelik yerde. meyve bahçesinden daha aşağıda olan bu bahçeye sızan ve bir daha da çıkamayan 1. Burada. sağda bir duvar. boğazlanmış. korkuluğunun parmaklıkları çift göbekli yontma taştan." diyor. Foy yaralanmış.

Bize gelince. bu savaşın taktiğiydi. biz. Wellington'un yüz elli dokuz topu vardı. Bu takdirde savaş. Waterloo Savaşı. Wellington'la Blüc-her'i iki parçaya ayırmak. kendini zafere götüren bütün yollan bildiği. Herkesin hakkını teslim ettiği gibi. İngilizleri de denize dökmek. Bu müthiş bir yöntemdi ve bunun deha ile birleşmesi.17-18 Haziran 1815 gecesi yağmur yağmamış olsaydı. Farz edin ki toprak kurudu. Burada Waterloo'nun tarihini yazma iddiasında olmadığımızı söylemeye gerek yok. hissetme melekesini mi kaybetmişti? Artık su altında gizlenmiş kayaları teşhis edemeyecek. insan etiyle yoğurulmuş bu toprağa eğilen. şimdi artık arabasını çeken muhteşem lejyonları uçurumlara sürecek uğursuz bir şaşkınlığa mı düşmüştü? Kırk altı yaşında bir yücelik deliliğine mi tutulmuştu? Kader arabasının bu dev sürücüsü. Almanla-n Rhin'e. talihin Prusyalılarca değiştirilmesinden iki üç saat önce kazanılmış olurdu. Dehasında silah atmayı seven. hiç de böyle düşünmüyoruz. Waterloo'nun. Danteler için. ancak on bir buçukta başlayabildi. bu tarih zaten yazılmıştır. alayları tuz buz etmek. aslını soracak olursanız Aboukir hakkında Di-rektuar hükümetine verdiği raporda. bu işi gülleye emanet ediyordu. Napoleon topçu subayıydı ve bunun sıkıntısını çekiyordu. savaş güreşinin bu karanlık pehlivanını on beş yıl süreyle yenilmez yaptı. Birkaç damla suyun fazla ya da eksik olması. Bizim hiç şüphesiz içinde serap tadı bulunan bir olaylar topluluğuna bilim adına kafa tutmaya hakkımız yok. Düşman generalinin stratejisini tıpkı bir kale gibi ele alıp yerle bir ediyordu. Avrupa'nın geleceği başka türlü olurdu. dehanın miyoplaştığı bir yaş mı vardır? Fikir dehaları üzerinde yaşlılığın bozucu bir etkisi yoktur. hatları kesmek." diyen adamdı. topçu kuvvetini belli bir nokta üzerinde yoğunlaştırmaktı. temenni edilemeyecek bir şekilde kendisini hissettirmeye mi başlamıştı? Kısacası. sonra görülecekti. onu ikiye bölmek. büyümektir. dünyanın yıkılmasına yetti. başka bir bakış açısına göre de bir dizi seçkin tarihçi tarafından ustalıkla kaleme alınmıştır. Bütün savaş planlan gülle ve mermi üzerineydi. bir sistem kurmamıza izin verecek ne bir askeri pratiğe ne de bir strateji uzmanlığına sahibiz. bir bakış açısına göre bizzat Napoleon tarafından. Zayıf noktayı gülleyle eziyor. vurmak. Niçin? Çünkü toprak ıslaktı. sürekli olarak vurmakla mümkündü ve o. bu savaşla ilgili. Bütün bunlar. bütün bunları yapmak için vurmak. mevsime -25uygun olmayan bir yönde geçen bir bulut. Blücher'e yetişme fırsatı verecek şekilde. toplar kolayca hareket edebildiğinden harekât sabahın -26altısında başladı. ruhu da bedenini aşındırmış mıydı? Komutanın içindeki emekli asker. oradan geçen bir yolcu. 18 Haziran 1815 günü. yıkıcı bir taraf vardı: Taburları düşman saflarına daldırmak. Bize göre. ama savaşın tarihi bizim konumuz değil. onun savaş planı bir şaheserdi. Mont-Saint-Jean'ı ele geçirmek. belki görüntüleri gerçeğin yerine koyan bir araştırmacı-28yız. tuzakları tahmin edemeyecek. "Güllelerimizden biri altı kişiyi öldürdü. Anlattığımız dramın kaynağını oluşturan sahnelerden biri. Sonrası. Michelangelolar için yaşlanmak. savaşları topla başlatıp. sayı üstünlüğü kendi tarafında olduğundan topçu kuvvetine çok fazla güveniyordu. topla bitiriyordu. Topçunun manevra yapabilmesi için toprağın biraz sertleşmesini beklemek gerekiyordu. bu deha sönmekte miydi? Kendi zaafını kendisinden saklamak için çılgınca işlere mi kalkışıyordu? Bir macera esintisinin baştan çıkarmasıyla yalpalamaya mı başlamıştı? Bir general için vahim bir şey olan tehlikeyi fark etmeyecek bir hale mi gelmişti? Aktivite devleri diyebileceğimiz bu tür büyük adamlarda. Napoleon'un ise iki yüz kırk. Bruxelles'i zaptetmek. İngilizlerin yansını Hal'e. uçurumların kayan kenarlarını fark edemeyecek bir halde miydi? Artık yaklaşmakta olan felaketlerin kokusunu alamıyor muydu? Daha önceleri. . Napoleon'un sonunu getirdi. Doğrusu. Kaldı ki. Bu savaşın kaybedilmesinde Napoleon'un ne kadar hata payı vardır? Batmanın sorumluluğu kaptana yüklenebilir mi? Napoleon'un o dönemde açıkça görülen bedeni çöküntüsüne bir de iç çöküntü mü ekleniyordu? Yirmi savaş yılı kılıcının kınını aşındırdığı gibi. biz ancak uzaktan bakan bir tanık. Austerlitz'in sonu olması için ilahi takdir biraz yağmurdan başka bir şeye ihtiyaç duymadı ve gökyüzünden. Bonaparte-lar için neden küçülmek olsun? Acaba Napoleon. birçok önemli tarihçinin zannettiği gibi. düşmanın içinde bir delik açmak. Aniballer için. Napoleon'un gözünde. Bu olağanüstü komutan. artık kellesi koltuğunda büyük bir cüretkârdan başka bir şey değil miydi? Biz. tarihçileri bu çekişmelerinde kendi başlanna bırakıyoruz. Prusyalıların diğer yansını Tongre'a sürmek. yığınakları ezip dağıtmak. müttefik hattının merkezine saldırmak. Onun zafer anahtarı. yıldınm saçan savaş arabası üzerin-27den azametli bir parmak işaretiyle onları gösterdiği halde.

simgesi haline gelen aslan. deri pantolon. yelek altından görünen kırmızı lejyon kordonunun köşesi. 5. Bazı yerlerde nakliye arabalarının dingillerine kadar yükselmekteydi. komutanın parlaklığıyla cebelleşir. Böylece halkların nihai değerlendirilişinde daha doğru bir ölçü orta-31ya çıkar. Anın ara çizgisinin sağ bacağa rastladığı ve onu kestiği noktanın biraz altı Haie-Sain-te'dir. gün doğuyor. A Waterloo Savaşı'nı açıkça göz önüne getirmek isteyenlerin zihinlerinde. her kıvrım bir sonrakine hâkim olsun ve bütün dalgalar Mont-Saint-Jean'a doğru vursun ve orada ormana varsın. yere büyük bir A harfi çizmeleri yeter. Ovaya gelince. İskender'i küçültür. Ama bugün artık tarih yazılıyor. Bunun için sorumlu komutanın en ufak bir ağaç kümesini bile incelemesi. Savaş meydanının dışına çıkan yenilmiş demektir. sol alt nokta Hougomont'dur. apoletleri örten redingot. tam yerinde enlemesine geçen bir patika. A'nın sivri ucunun gerisi ile. zincire vurulan Roma. Bütün gece yağmur yağmış. zorbanın karanlığı. bazıları da ona ters ters bakmaktadır.Waterloo'da bir tesadüfler yumağı her iki komutanı da hükmü altında tutar ve kader. İngilizler için tehditkâr bir başlangıç. Birbirlerinin beline sarılmışlardır. kararsız. herkes onu gördü. elinde dürbünüyle resmetmeye kalkışmak fazla olur. Zorbanın ardından baskıcı bir rejim gelir. her iki ordu için de tehditkâr. Savaşın amacı. Wellington. Çarpışmaların 'Quid Obscurum'u* Bu savaşın birinci evresini herkes bilir. iki bacağıyla ara çizgisi arasındaki üçgen Mont-Saint-Jean Ovası'dır. Anın" sol bacağı Nivel-les yolu. Karışık. 18 Haziran günü. Titus'ü küçültür. Nedeni de. savaşta son sözün söylendiği kesin noktadır. Hill'in karşısında Reille vardır. A'nın ara çizgisi de Ohain'den Braine-l'Alleud'e giden çukur yoldur. Bu görüntü uzun zaman hep ışığa gömülü kaldı. çoğu kahramanların çevrelerine yaydıkları ve daima az ya da çok. Napo-30leon'a kötüsü kalmıştı. katledilen Kudüs. biz de tıpkı halk gibi. Bu savaş alanında iki düşman ordusu tıpkı iki pehlivan gibidir. onu yargılar. uzun bir süre gerçekleri gözlerden saklayan bir tür efsanevi karanlıktır. Picton'un karşısında Erlon. Ara çizginin ortası. şu esrarlı sanık söz konusu oldu mu. arazideki bir engebe. Brienne askeri okulunun küçük şapkası altındaki bu şahin profil. Tecavüze uğrayan Babil. ovada küçük bir çöküntü. İngiliz ordusu yukarıda. İlerleyen bu araba hengâmesinin yere yatırdığı buğdaylarla . bazıları bu görüntüye alkış tutarken. bir duvar köşesi bir göğüs siperi vazifesi görür. ovanın çukurlarında toplanmıştı. taslarda birikir gibi. o temiz yürekli hâkim gibi karar veririz. bu aydınlık merhametsizdir. bir çalılık. beygirlerin kannlann-daki kolanların altından sulu çamur damlıyordu. Wellington orada durmaktadır. Ardında kendine benzer bir karanlık bırakmak bir insan için felakettir. Soignes ormanıdır. Mont-Saint-Jean Ovası'nın gerisi. bu yaylaya sahip çıkma mücadelesi olmuştur. dört köşesine üzeri taşlı N harfleri işlenmiş al kadifeden örtüsüyle beyaz at. öyle ki. bir dayanak noktası olur. nişanlarını örten beyaz astarlı devrik yaka. sağ alt uç Belle-Allian-ce'tadır ve burada da Napoleon durmaktadır. gümüş mahmuzlar -bütün bu görüntüsüyle Sezarlann sonuncusu bugün hâlâ hafızalarda canlı durmakta. Tarih. aynı insandan iki farklı hayalet ortaya çıkarır ve bunlardan biri ötekine saldırır. bu yeşil üniforma. daha önceleri ışıklar görülen yere çoğu zaman gölgeler düşürür. tereddütlü. İmparatorluk hassa alayının üstün kahramanlığının -elinde olmayarak. dalgalı geniş bir arazi hayal edilmelidir. daha bir yıl önce zekice bir ileri görüşlülükle. oraya yerleştirilmiştir. Göstermeye gerek yoktu. 18 Haziran 1815 günü gün ağarırken Na-poleon'u Rossomme tepelerinde at üstünde. sağ bacağı Genappe yolu. bu arazi üzerinde bir kapışma için en elverişli olan mevkiyi Wellington almış. 4. Her iki general de bugün Waterloo Ovası denen Mont-Saint-Jean Ovası'nı dikkatle incelemişlerdi. Anın tepesinde. Fransız ordusu aşağıdaydı. Jeröme ise Bonapar-te'la birlikte Reiüe'de. bir koruluk. en küçük bir topografya kabartısı üzerinde bile derin derin düşünmesi gerekir. toprağı çökertmişti. Sular. bu ovayı çıkması muhtemel büyük bir savaşta kullanılabilecek bir meydan olarak incelemişti. rastgele her şeye yapışılır. Anın tepesi Mont-Saint-Je-an'dır. sırtını verecek bir istihkâm parçası bulamayan bir alay tabanları yağlar. orada burada. Her iki ordunun da kanatlan Genappe ve -29Nivelles yollarının sağında ve solunda uzanır. ipek çoraplar üzerine çekilmiş süvari çizmeleri. bir sel yatağı. İkisi de birbirini yere çalmaya çalışır. ordu denen bir devi topuğundan yakalayabilir ve onun geri çekilmesini engelleyebilir. garip ve ilahi tarafı şudur ki. ama Fransızlardan çok. Sezar'ı küçültür. ışık olmasına rağmen ve özellikle ışık olduğu için.

oradan da Hal'e doğru sürmekti. İngiliz askerlerinin omuz başlarında apolet yerine kalın yuvarlak beyaz fitiller. sola yatmasını sağlamak.çavdarlar. Savaş hattı bir ip gibi dalgalanır ve eğrilip bükülür. Güneşle Austerlitz'deki bu* Lat. bundan daha açık bir şey olamaz. Wellington'un hoşuna gitmedi. Birkaç aksama bir yana. O savaş günü. Nasıl bazı topraklar daha çok ya da daha az emici olur da. Haie-Sainte'in zaptedilmesinden sonra savaşın gidişatı sallantılıydı. Hannover-li hafif süvarilerin başında bakır şeritli ve kırmızı kıldan sorgucu dar. dağıtır. çamurdaki derin tekerlek izlerini doldurup tekerleklere yatak vazifesi görmeseydi her türlü hareket. İlk top patladığında İngiliz Generali Colville saatine baktı ve on biri otuz beş geçtiğini gördü. Bunlar beklenmedik harcamalardır. bu tabancayı savaşın bazen şu. piyadenin olduğu yere topçu gelir. quid divinum. iki komutanın her iki planı eylemde iç içe girer ve karşılıklı olarak birbirlerini bozar. tecrübesizliklerine rağmen. İngilizlerin al renkli piyadelerine karışan Brunswick'in siyah piyadeleri. Mont-Saint-Jean'ı zorlamak. bu nedenle. savaşın orta yeri hemen hemen fark edilmez ve göğüs gö-ğüse mücadelenin karanlığına boyanmış gibidir. -32luşma burada yoktu. uzun miğferler.. sallanan yan çantalar. nişancı asker. bu saldırı başarılı oldu. Generallerin stratejisi ne olursa olsun. Salvator Rosa'ya layık şeyler. şişirir. Fransız sağ kanadını.: Karanlık nedenleri. bütün bir günü değil. kendi başına bırakıldığında adeta kendi kendisinin generali olur. öğle vaktinden saat dörde kadar karanlık bir bölüm vardır. o dönem savaşlarının bugün artık hemen hemen hiç bilinmeyen kıyafetleri fark edilir. Quid obscurum. bol kıvrımlı kırmızı çizmeler. Fransız sağ kanadının Papelotte'a saldırmasının amacı İngiliz sol kanadını tepelemek. geri gelir. bu devşirme erler Fransızların mucitliğinden ve hışmından örnekler verdiler. taburlar duman gibidirler. Fransızların sol kanadından Ho-ugomont üzerine doğru hışımla. orduların cepheleri dalgalanır. silahlı kitlelerin birbirleriyle çarpışmasından önce hesaplanmasına imkân olmayan geri tepmeler doğar. kandan seller çılgınca akar. Bu sisin içinde geniş çalkantılar. çapraz askılar. açıklıklar yer değiştirir. Alacakaranlık çökmüştür. Eğer dört İngiliz muhafız birliğiyle Perponcher tümeninin mert Belçikalıları mevzilerini sıkıca korumasalardı bu plan başarıya ulaşırdı. Haie-Sainte zaptedildi. filan noktasına göre daha fazla savaşçı yutar ve ti noktaya istendiğinden daha çok asker dökmek zorunda kalınır. Ney de. bütün o deniz kayalıkları birbirlerinin önünde durmadan hareket eder. adeta bir ölüm rüzgârı bu kanlı ve korkunç yığınları öne iter. kaybolmuştur. Gri-34II beauval'e değil. plan buydu. Bir savaşı resmedebilmek için fırçaLat. kumbaracılarımızın uzun beyaz tozlukları. İs-koçyalıların dizleri çıplak. işin içinden yiğitçe sıyrılmasını bildiler. koşulu bataryaların dörtnala serbestçe hareket edebilmelerini bekledi. tablolar. -35- . karanlık kıvrımlar ileri gider. Bu arada ayrıntılara ait bir noktayı da belirtelim: İngiliz piyade birliklerinde. üzerlerine dökülen suyu daha çabuk ya da daha geç emerlerse. özellikle Papelotte yakınlarındaki vadilerde imkânsız olurdu. Harekât. ararsınız.: Karanlığın nedenleri kutsal nedenler.. Çünkü daha önce de anlattığımız gibi Napoleon'un stratejisi. karşı saldırıya geçirdi. ama bu durumda Wellington kuvvetlerini oraya yığacak yerde. saçaklı kaytanla çevrilmiş ağır kasketler. Wellington'u oraya çekerek. Ama güneş çıkmadı. Quiot'nun tugayını Haie-Sainte üzerine sürerek merkeze doğru saldırıya geçti. bazen de bu noktasına doğrulturdu. baş döndürücü bir serabın içinde. Matematiksel planın hareketsizliği ancak tek bir dakikayı gösterir. süvarilerin sırmalı ceketleri. el bombası kutuları. hem de belki imparatorun istediğinden de fazla bir hışımla başladı. Wellington'u Hougomont'a. topçuyu tabanca gibi elinde tutmaktı. sırtlarında damalı kaputlar. geri atar. oradan Braine-1'Alleud'e. Özellikle nişancı erler olarak mükemmel hizmet gördüler. Papelotte alındı. savaşa giren ya da çıkan birlikler körfezler. bunun içinse güneşin yüzünü gösterip toprağı kurutması gerekiyordu. Bu genç erler bizim korkunç piyadelerimiz karşısında kahramanca çarpıştılar.* Her tarihçi bu gibi hengâmeleri resmederken biraz da kendi hoşuna giden profili çizer. topçunun olduğu yere süvari. Bruxelles yolunu kesmek. Bu acemi piyadelerde kabına sığmayan bir yan vardı. arkasını Papelotte'a dayayan İngiliz sol kanadına. Stratejik çizgiler değil. Bir savaşa daima bir miktar fırtına karışır. özellikle Kempt'in tugayında çok sayıda yeni devşirme -33asker vardı. Hougomont üzerine yapılan saldın aldatmacaydı. Bu da. yardıma gelmeleri muhtemel olan Prusyalılara geçit vermemek. Harekât geç başladı. burunlar oluşturur. Oralarda bir şey vardır. takviye olarak sadece dört muhafız bölüğüyle Brunswick'in bir taburunu göndermekle yetindi. Göğüs göğüse çarpışma nedir? Bir sarkaç hareketidir. şeritleri uçuşan kalpaklar. savaş meydanının falan noktası da. Aynı anda Napoleon.

biri hariç bütün subaylar ölmüş ya da esir alınmıştı. tarihçinin özetleme hakkına sahip olduğu açıktır. saat üçte yalan söyler. önünde de o zamanlar hayli dik olan bayır vardı. Rembrandt bu işte Von der Meulen'den daha iyidir. sırtını Wellington'a dayamış. Bu esas nokta henüz dayanmaktaydı. Meslekten birçok kişinin düşüncesine göre -birtakım kişiler her ne kadar buna karşı çıksa da. Gordon ölmüş. aralarında Alten tümeninin sancağı ile Lunebourg taburunun Deux-Ponts ailesinden bir prens tarafından taşınan sancağı da vardı.imha edilmişlerdi. Orange Prensi merkeze. Maitland muhafızlarına destek ve yedek olarak Brunswick'in piyadelerini. Ancak öğleden sonra öyle bir an geldi ki. nüfus azalır. Ekinlerin yüksek olduğu mevsimdi. gerisinde köy. Charras'ın dediği gibi. hiçbir anlatıcı. Haie-Sainte ise zaptedilmişti. bizzat Napoleon'un ifadesiyle söylersek: "Ordunun tarihinden çok." Bugün 'Waterloo Müzesi' denilen yerde. ne kadar titiz olursa olsun. Bu orman o tarihlerde savaş meydanına bitişikti ve Groenendael ve Boitsfort golleriyle kesiliyordu. Ponsonby'nin iri kıyım ejderhaları doğranmışlar. Hannoverlilerin ve tDmpteda'nın Almanlannı verdi. 6. arkadaşları arasında yenilmez olarak ün yapmış bir Fransız trampetçisi tarafından orada öldürülmüştü. -37İngiliz ordusunun biraz içerlek. Folard'a. Mitchell tugayına. "Sağ kanat arkasına doğru kıvrıldı. Fransızlardan 105'inci alay sancağını ele geçirdikleri daki-36kada Fransızlar da İngiliz Generali Picton'u bir kurşunla başından vurup öldürmüşlerdi. Wellington Merbe-Braine'de bulunan Hill'i ve Brainel'Alleud'da bulunan Chasse'i getirerek burayı takviye etti. birlikler hemen çözülüverirler. ama alevler içindeydi. Bir ordunun dağılmadan -38buradan geri çekilmesi mümkün değildi. Öğleden Sonra Saat Dörtte Saat dörde doğru İngiliz ordusunun durumu vahimdi. Wellington. çok kalabalık olan merkezi. iki tümen -beşinci ve altıncı tümenler. Sırtını. On altıncı yüzyıldan kalma bu taş yapı öylesine sağlamdı ki. Topçular fundalıkların gerisinde pusudaydı. yaylanın kenarında 95'inci Kempt tugayı. İngilizler. Kielmansegge'nin. Tuzağı kabul eden savaş kurallarına uygun olduğu kuşku götürmez kurnazlıktaki bu konuşlanma öyle güzel yapılmıştı ki. çalılıklarda mazgallar yapmışlardı. akdikenlerin içinde aralıklar açmışlar. kendi İngilizlerine. imparator tarafından sabah saat dokuzda düşman bataryalarını keşfe gönderilen Haxo. Kurşuni üniformalı İskoçyalılar artık yoktular. karabinalarla donanmış bir halde. Picton ölmüştü. Haie-Sainte zaptedilmiş olduğuna göre. Böylece güvence altına alınmış ve desteklenmiş bulunan İngiliz-Hollanda ordusu iyi durumdaydı. Geometri yanıltır. Mont-Saint-Jean Ovası'nı boydan boya kaplıyordu. Orange Prensi kendinden geçmişçesine ve yiğitçe Hollandalılarla Belçikalılara sesleniyordu: "Nassau! Brunswick! Sakın geri çekilmeyin!" Zayıf düşen Hill. bataklıkta kaybolurlardı. Alten kılıçlannîiştı. Picton da sol kanada komuta ediyordu. Soignes ormanıydı. Hougomont'un bir parçası koparılmış. Tarihçi. üç yarbaydan ikisi yere serilmişti. Birçok sancak kaybedilmişti. Bütün büyük ordu çarpışmaları için geçerli olan bu konu. Sonuçta. Polybe'e itiraz etme hakkını veren işte budur. bin iki yüz attan geriye altı yüzü kalmış. Yedi mızrak darbesi alan Ponsonby düşmüş. savaş soysuzlaşıp dövüş olur. o devirde Nivelles'in beylik mallarından olan ve yolların kavşak noktasını oluşturan o güçlü taş binaya dayamıştı. kum torbalanyla gizlenmiş muazzam bir topçu bataryası . doğru olan sadece kasırgadır. İngiltere'nin ilk boksörü. iki dal arasına bir namlu ağzı yerleştirmişler. Baring tuttuğu mevziden atılmış. uzun buğdayların arasına yatmıştı. mücadeleyi ancak bellibaşlı çizgileriyle kavrayabilir. Bu konuşlanma için tehlike. bu cesur süvariler karşısında çökmüşlerdi. Wellington için savaşın iki dayanak noktası vardı: Hougomont ve Haie-Sainte. hiçbir şey görememiş ve dönüşünde Napoleon'a Nivelles ve Genappe yollarını kesen iki barikat dışında engel olmadığını bildirmişti. Bu takdirde. Hill sağ kanada.buradan geri çekilme ancak herkesin kendi başının çaresine bakmasıyla mümkün olabilirdi. savaş denilen o dehşetengiz bulutun şeklini mutlak bir sadakatle tespit edemez. Öğle vaktinde doğru söyleyen Van der Meulen. birliklerin biyografisine ait" bir şey olur. gülleler çarptığında hiçbir zarar görmeden sekip gidiyordu. geriye bellibaşlı bir tek nokta kalıyordu: Merkez. Hamilton yaralıydı. topçular. Halkett alaylarına. Bu ambarın içinde üç bin savaşçı birbirini katletmişti. Marsh ölmüştü. sağ kanattan aldığı Chasse tugayı ile sol kanattan aldığı Wincke tugayını ve ayrıca Clinton tümenini merkeze ekledi. sağlam bir şekilde mevzi-lenmişti. elinin altında yirmi altı tabur bulunuyordu. ayrıntılara ait sayısız olaylar halinde dağılır. İngiliz muhafızlardan bir çavuş. İngilizler yaylanın çevresinde bulunan çitleri yer yer kesmişler. Hougo-mont hâlâ dayanıyordu. Şunu da ekleyelim: Öyle bir an gelir ki. Burayı savunan Alman taburundan sadece kırk iki kişi yaşıyordu. savaşın gidişatı netleşti. özellikle Waterloo için de geçerlidir. Mater ölmüştü. Nassau'nun kontenjanını.sında kaoslar olan güçlü ressamlar gerekir.

"Bu bacaksız İngiliz'in bir derse ihtiyacı var. daha şimdiden takviye geldi!" diye bağırdığı zamanki canlılığını yeniden bulmuştu.vardı. Bir anda. Waterloo'da neşeliydi. "Ridet Caesar. Ponsonby yok olduğuna göre. bir an için Wellington'un geri çekildiğini sanmıştı: "Bunlar karargâhı toparlamak için harekete geçen İngiliz artçıları. Wellington. bu mermer maskeli ruh. yalnızca gökyüzünden gürültüler işitiliyordu. patlayan bir obüsü göstererek. Sevinçlerimiz karanlıktandır. ama Sezar'ın güldüğü muhakkaktı. keşfe gönderilen subaylar. "Geri çekiliyorlar!" diye bağırdı Napoleon."* derlermiş. gerisi kaybolmuştu. "Daha iyi ya!" diye bağırmıştı Napoleon. "onları geri püskürtmektense. Wellington. o gecenin her anı onun için ayrı bir neşe kaynağı olmuştu. Pompeius flebit. Salamanque'daki eski silah arkadaşlarına sesleniyordu. Frischeînont'dan Braine-l'Alle-ud'a kadar bütün ufku aydınlatan İngilizlerin kamp ateşlerinden oluşan uzun hattı memnunlukla seyretmiş." diyordu. Eğer tamamlanabilseydi hemen hemen bir tabyanın yerini tutabilecek olan bu batarya. 17-18 Haziran gecesi Wellington'la alay ediyordu. En yüce kaderli insanlar bazen böylesine tersliklere düşerler. atının üstünde. Napoleon Keyifleniyor İmparator hasta olduğu ve ağrılarından ötürü at üstünde rahat oturamadığı halde. İngiliz ordusunun savaşmak için hazırolda beklediğini söylediler. 18 Haziran 1815 günü büyük bir mutluluk ifadesi içindeydi. Haklı bir ünü olan İngiliz süvarilerinin ikinci yansıydı bu. Vitoria'da-ki. tepelemeyi tercih ederim!" Sabahleyin. Wellington kaygılı. çakan şimşeklere bakıp. bir arazi kıvrımı içinde Somerset'in dört bin altı yüz muhafız-dragon-lanna sahipti. Saat beşte. "Son ferde kadar burada kalınacak." dedi. Wellington soğukkanlı bir kahramandı. İngiliz ordusu uyuyordu. Fransız obüs-leriyle güllelerin kovaladığı birlikler geriye." Napoleon yaralıyordu. 7. bütün gün hiç yerinden kıpırdamadan durdu. Fulminatrix lejyonunun askerleri. Saat dörtte ulaklar yanına bir köylüyü getirmişlerdi. kum torbalan ve geniş bir toprak yı-ğınıyla alelacele örtülmüştü.-hiç o günkü kadar keyifli olmamıştı. Lord Hill. imparator konuşurken gök gürlüyordu. Yüz ifadesinden ne düşündüğü anlaşılmayan yüzü -40sabahtan beri gülümsüyordu. Wellington. Yağmur hızlanıyordu. Talavera'daki. Waterloo savaş meydanında kendi tespit ettiği günde bulunması için çağırdığı kaderin. bize ne gibi emirler bırakacaksınız?" diye sordu. geriye Somerset kalıyordu. Aus-terlitz'de gamlı duran adam. "Boys (çocuklar) bırakıp kaçmayı düşünmeyin! Koca İngiltere'yi aklınızdan çıkarmayın!" Saat dörde doğru İngiliz hatları geriye doğru sarsıldı. Yeryüzünde derin bir sessizlik vardı. ayrıca. gök gürültülerini dinleyerek bir süre öylece hareketsiz kalmış ve bu kaderci insanın karanlığa doğru şu esrarengiz sözü söylediği duyulmuştu. Son gülümseyen. Bu derin. Bu-39gün hâlâ varlığını sürdüren Mont-Saint-Je-an'daki eski değirmenin az ilerisinde ve bu arada bir İngiliz'in bir Vandal heyecanıyla iki yüz franka satın alarak kesip götürdüğü bir karaağacın altındaydı. randevuya tam vaktinde geldiğini düşünmüştü. bugün hâlâ Mont-Saint-Jean çiftliğinin kullandığı patikanın kestiği yere doğru çekildiler. "Benim gibi yapmanızı. "İşte bak. Bu köylü bir İngiliz süvari tugayına kılavuzluk etmişti. Savaşın arifesinde. Wellington geriledi. Rossomme çiftliğin-42- . Plancenoit yolunun köşesini oluşturan sarp yamaçta attan inip ayaklarını çamurlu toprağa basmış. Pompei-us bu defa ağlamayacaktı. bir tek ordugâh ateşi bile sönmemişti. yaylanın tepesinde topçudan ve avcılardan başka kimse görünmez oldu. Yaveri Gordon yanı başında vurulup düşmüştü. bunun sol kanat ucundaki Ohain köyünde mevzi-lenmeye giden Vivian tugayı olması ihtimali vardı." demiş ve coşmuş. pek alçak bir bahçe duvannın gerisine yerleştirilmiş. şarampol yapmaya vakit kalmamıştı. İnşaat bitmemiş. Sabah saat üç buçukta hayalleri yok olmuştu. 1 Mart çıkartmasında büyük mareşale Juan körfezinin heyecanlı köylüsünü göstererek. Saat iki buçukta. Bir dakika bile uyumamış. -41duyar gibi olmuş. kendinizi öldür -tecek olursanız talimatınız nedir. Bütün ileri karakollar hattını dolaşmış. Hiçbir şey kımıldamıyordu. gece saat birde fırtına ve yağmur altında Bertrand'la birlikte at sırtında Rossomme yakınlarındaki komünleri incelerken. orada burada durarak atlı devriyelerle konuşmuştu. Tann'dır. ama duygulannı belli etmeyen bir tavırla. iki Belçikalı firari ona birliklerini terk ettiklerini. Pompeius ağlayacak. Daha anlaşmamışlardı. Ostende'dan gelen altı bin İngiliz'i esir alacağım. Hougomont koruluğu yakınında yürüyen bir kolun ayak seslerini Sezar gülümsüyor. Atını durdurmuş. Clinton'a da." cevabını verdi. "Anlaştık. Ber-trand. "Lordum. Üzerine durmadan gülleler yağıyordu. Çatışma gittikçe kötüye gidiyordu. İngiliz cephesi gevşedi. ona düşman hattında hiçbir hareket olmadığı haberini getirmişlerdi.

fünyesi bombanın hizasından kırılmıştı. Reille ve Lobau'nun üç kolordusundan -44kendi emriyle aynlmış olan ikilik üç bataryanın harekâtı başlatmak üzere Nivelles ve Ge-nappe yollannın kavuştuğu yerde bulunan Mont-Saint-Jean'ı dövmeye gittikleri zaman da İmparator. Haxo'nun omzuna vurup. bu yaptığın ayıptır. Gourgaud da. Saat dokuzda. Bu uğursuz savaş meydanından. başına gelen olaydan sonra hiç değişmemiş demektir." sözü bu erlerden biri tarafından söylenmişti. şapkasında daha o zamandan Elbe'de benimsediği. Burası. Genappe'tan Bruxelles'e uzanan yolun sağında dar bir çimenlik sırtı kendisine gözleme yeri olarak seçmişti. ona bir anıt yapmaya yarayacak şeyleri alıp götüre götüre onu gerçek tümseklerinden yoksun bıraktılar. korkak ve düşman köylü La-coste'a. Onu yüceltme bahanesiyle talan ettiler. ovanın meyilli bir düzlüğünde muhafız alayı toplanmıştı. tümseğin toprağı kolayca ufalanabilen bayınnda kumlan kazarak kırk altı yıllık pasın bozduğu bir bombanın kalıntılarını ve parmaklarının arasında ince mürver dallan gibi kınlıveren eski demir çubuklar bulmuştur. "Güzel bir satranç tahtası!" demişti. kahvaltıdan sonra ise bir çeyrek saat süreyle kafasını dinlemişti. İmparator. Scabra rubigine* Birkaç yıl önce. İşte bu son duraktadır ki. Napoleon'la Wellington'un karşılaştıktan ovalann çeşitli engebeleri. Bizzat bu satırların yazan da. geniş. içinde Napo-43leon'un saklı bulunduğu Inconstant yelkenli gemisine rastlayıp. bugün büyük bir mezar bulunan yerde hayranlık uyandıracak bir cesaretle dövüşen kurşuni üniformalı İskoçyalılann nefis atlanyla yere yığıldıklarını görünce. göğüs göğüse çarpışmalardan önce gelen fırtına başlangıçlannın derin sessizliği içinde. yemekleri getiren kafileler çökmüş yollarda ilerlemekte güçlük çektiklerinden sabah gelememişlerdi. sonuçtan emin. Geceki yağmurlar nedeniyle. kahvaltıya generallerini davet etmişti. Inconstant'a Napole-on'dan haber sorduğu vakit. 27 Şubat'ta Elbe Adası'ndan Fransa'ya yaptığı o esrarengiz yolculuk sırasında denizin ortasında Fransız yelkenli gemisi Zephyr. Wellington iki yıl . onun savaş süresince konakladığı ikinci yer olmuştu. topçu kuvvetleri tugaylar arasında. Bütün bu huzur ve sessizlik yalnızca bir defa. eski kılıç demirleri. "Wellington." diyor Benjamin Constant da. "İşte yirmi dört tane güzel kız. iki defa "Şahane!" diye haykırmıştı. Saat dokuzdan on buçuğa kadar bütün ordu -inanılmaz şey. "İmparator durmadan bize muziplikler yapıyor. Bri-enne'de olduğu gibi. üzerine anlar serpiştirilmiş beyaz kırmızı kokart taşıyan imparator gülerek megafonu eline almış ve cevabı kendisi vermişti. Tümseğin çevresinde şosenin taşlanndan seken gülleler Napoleon'a kadar geliyor.mevzi almış ve imparatorun deyişiyle söyleyelim. 'Takılmaktan hoşlanırdı." diyor. Erlon." demişti. majestelerini bekleyecek kadar saf değildir." demişti. pasın kemirdiği şekilsiz mermi parçalan top-45landı. bugün hâlâ duran oldukça yüksek bu tümseğin arkasında. Rossomme önlerine doğru gitmiş. Başpiskopos çehreli sert bir savaş adamı olan So-ult. Savaş cephesinin kurulmasından az sonra. kılıç. Daha sonra iki general saman yığınının üzerine oturmuşlar. görkemli bir merhamet sözüyle kesilmiş. sol tarafında. Sonra ata binmiş. "Asıl balo bugün. ıslaktı ve açtı. "altı V biçimi" oluşturan altı hat üzerinde düzenlenmişti. trampetler ve borazanlarla askeri tören havalan çalarak kudretli." diyor Fleury de Chaboulon. imparator.den mutfak masasıyla köylü sandalyesi getirtip oturmuştu. Mont-Saint-Jean alınır alınmaz hemen köye siperler yapmakla görevlendirdiği birinci kolordu istihkâm bölüğü önünden geçerken. hâlâ doluydu. "Şansımız yüzde doksan!" Saat sekizde imparatorun kahvaltısını getirdiklerinde. Napoleon'un Ney'e neşeyle seslenmesine engel olmamıştı. süngü denizi çalkalanırken imparator heyecana gelip. Bu zaten onun huyuydu. kademe düzeninde tertiplenmiş ve beş kol halinde harekete geçirilmiş olan Fransız ordusu yayılmaya başlamıştı. Kahvaltı sırasında ona Wellington'un önceki gün Bruxelles'de Richmond düşesinin balosunda olduğunu anlatmışlardı. Waterloo'da-ki kahvaltı sırasında Napoleon kahkahalar atmış. Daha sonralan hemen hemen atının durduğu yerde delik deşik gülleler. ufukta bir miğfer. Soult'a. general. "Sersem. ellerinde kalem dizlerinde kâğıt imparatorun dikte ettirdiği savaş emrini yazmışlardı. onlarla şakalaşır. neşeyle giderken. "Yazık!" demişti. garip şakaları pek boldu. Masanın üzerine savaş meydanının haritasını sererek. Sırtından vurulup öleceksin. bıyıklarını çekerdi. herkes bilir ki. Bu dev adamın neşesinin üstünde durmaya değer: Muhafız kıtası erlerine 'homurtucular' adını veren odur. "İmparator sapasağlam!" Böyle gülen biri. "Nükteli olmaktan çok. hafif bir süvarinin eyerine bağlı olarak giden ve her mermi yağmurunda sırtını dönüp Napoleon'un arkasına saklanmaya çalışan kılavuza. başta mızıka. bugün artık 18 Haziran 1815'teki gibi değildir. "Karakterinin temelinde neşe vardı. kulaklarını. Akşam saat yedide Belle-Alliance'la Haie-Sainte arasında konakladığı üçüncü yer ise tehlikeliydi." diyen Ney'le şakalaşmıştı. başının üstünde kurşunlar ve karabina mermileri ıslık çalıyordu. gülümseyerek erleri cesaretlendirmişti. burada toprak altından altmışlık bir obüs çıkardılar. asker uyumamıştı. Yere halı yerine bir bağ saman dökmüşlerdi." demişti. Tümenler iki hat üzerinde. ama bu.

. O taraftaki yamaçlar o kadar meyilliydi ki. mezarlığın yanı başına dikilmiş taş bir haçtan da anlaşıldığı gibi. Haçtaki yazı ölünün adını. çamura bulanılıyordu. birçok yerde bu yol bir sel yatağıdır. bugün ovayla aynı düzeyde olduğu halde. Bir savaş günü. Bourgeois. tasarladığı savaş planı gerçekten mükemmeldi. İmparator. Bu yamacın yüksekliği GenappeBruxelles yolunu kapayan iki büyük mezarın oluşturduğu iki tümseğe oranla bugün bile ölçülebilir. Pire'nin Braine-l'Alleud üzerine gereksiz gösteri çıkışı ve sonuçta on beş taburluk bütün bu süvari kuvvetinin tamamen yok olması. bir araya yığan Ney'in garip düşüncesizliği ve böylece bulunduğu yerin yedi sıralık bir derinliğin ve iki yüz askerlik bir cephenin mermi parçalarına terk edilme-49si. İngiliz hatlarına düşen bombaların fazla etkili olmaması ve ayrıca yağmurda ıslanan toprağa gömülerek sadece çamur volkanları oluşturmakla kalması ve böylece misketlerin çamur fıskiyelerine dönüşmesi. yalnızca tırmanmakla kalınmıyor. Nivelles yoluna doğru zahmetsiz bir yokuşla indiği halde. Oysa ki savaş günü. Bu yüzden. ne patlayıcı maddesi ne de barut torbası olan Guilleminot'un felaket derecedeki şaşkınlığı. çıkışı büsbütün zor-laştınyor. Bu yüzden kazalar olurdu. uzaktan bakan birinin fark etmesine imkân olmayan bir hendekti bu. çünkü belirttiğimiz gibi. Hougomont'un direnmesi. Ama savaş başlar başlamaz çeşitli cilveleri birbirini kovaladı. Foy'un savaş dışı kalması. İngiliz sağ kanadının bu işten az tedirgin olmuş. bataryaların çamura saplanması. Haie-Sainte'in inatçılığı. iki yamacını anıt tepecik için almışlar. Mathieu Nicaise adında bir köylü 1783 yılında bir yamaçta meydana gelen heyelan yüzünden ezilerek ölmüştü. Soye tugayının umulmadık bir duvarla karşılaşıp kırılması. Genappe şosesi tarafında enikonu sarp bir yamaçtı. güllelerin bu kitleler içinde korkunç gedikler açması. yani dehşetli tehlikeliydi. sol kanadının da az hırpalanmış olarak çıkması.* Mont-Saint-Jean Ova-sı'nda yol o kadar derinleşiyordu ki. Haçın tepesi toprak ekilip biçilirken kaybolmuştu. 18 Haziran 1815 günü yağmurlar bu sarp yamaçta bir de oyuklar açmıştı. Bugün olduğu gibi. Yaylanın tepesi boyunca bir tür hendek uzanmaktaydı.: Sert pas. Fransa için bütün ova baştan başa amt mezardır. Bugün. Quiot'nun . Yer yer on iki ayak derinliğe varan oyuk bir siper ki. Kılavuz Lacoste'a Bir Soru Soruyor İşte böyle. yine başka bir taş haçtan anlaşıldığına göre. Hakkı da vardı. Bu yol dalgalı bir ovayı keser ve çoğunlukla tepelere bir sapan ipi gibi girip gömülür. Mont-Saint-Jean tepesini çevreleyen ve varlığına dair hiçbir işaret bulunmayan bu çukur yol. özellikle Haie-Sainte tarafında son derece sarp ve keskindi. Şimdi. Her ikisi de arazinin eğimleri içine gizlenmiş olan bu köyler yaklaşık yedi buçuk kilometre uzunluğunda bir yolla birbirlerine bağlanmışlardır.sonra Waterloo'yu tekrar gördüğünde. oldukça dik olan yamaçları. hücum kollarının çözülmesi. Bu hendek neydi? Söyleyelim: Braine-1'Al-leud bir Belçika köyüdür. Bauduin'in vurulup ölmesi.)'DE BİR ARABA KAZASINDA ÖLENLER MONSIEUR BERNARD DEBRYE MARCHAND -48bu derin tekerlek izleri görünmez bir haldeydi. bir yolcu burada bir araba tarafından çiğnenmişti. Bu Lat. Fransız mezan yoktur. 8. İngiliz topçuları vadinin dibinde bulunan ve çatışmanın ağırlık merkezini oluşturan çiftlik altlarında olduğu halde görmüyorlardı. Braine-l'Alleud girişinde yol öyle dardı ki. ama devrik kaidesini Haie-Sainte ile Mont-Saint-Jean çiftliği arasındaki şosenin çimenlik bayırında bugün bile görmek mümkündür. toprakta gizlenmiş olan Mezar taşındaki kitabe şöyle: ŞUBAT 1637'DE BRÜKSEL (. sağdaki de Alman mezandır. sarp bayırın doru-ğundaki bu hendek. -46tümseklerden biri soldaki İngiliz mezan. yanında kimse olmayan on beş parça topun Uxbridge çukuruna devrilmesi. Donzelot ve Du-rutte'ün zor duruma düşmeleri. Yüz elli ayak yüksekliğinde ve çevresindeki yanm millik tepecik için kullanılan binlerce araba dolusu toprak sayesinde Mont-Saint-Jean Ovası bugün artık tatlı bir meyille ulaşılabilir hale gelmiştir. Bu yol güzergâhının büyük bir kısmı siper halindeydi ve hâlâ da öyledir. yalnız. üstünde aslan bulunan yüksek piramidin olduğu yerde bir tepe vardı. hele kışın sağanakların etkisiyle yer yer çöküyordu. 'Mösyö Bernard Debiye. oluşan balçık. "Benim savaş meydanımı değiştirmişler!" diye haykırmıştı. o -47zaman çukur bir yoldu. Ohain de bir başka Belçika köyü.. çapraz atış bataryası kanatlarının birdenbire açıkta kalması. Bru-xelles'de tüccar' kaza tarihini de 'Şubat 1637' olarak bildirmektedir. 1815'te de bu yol Mont-Saint-Jean Ovası'nın tepesini Genappe'a ve Nivelles'e giden iki şosenin arasından kesmekteydi. Waterloo sabahı Napoleon memnundu. birinci kolordunun dört tümenini kademeli bir şekilde dizecek yerde.

ama çekiliyordu. Gökyüzünün derinliklerinde esrarengiz bir kaş çatılması açıkça görülmeye başlamıştı. sanki her çalılığı teker teker sayıyordu. 105'inci Alay Sancağı ile 45'inci Alay Sancağı'nın düşman eline geçmesi. Kesilmiş ağaçlardan iki geniş yığındı bunlar. Yaklaşık bin iki yüz elli metrelik bir cephe oluşturuyorlardı. Poitiers'in. Bütün İngiliz topçu kuvveti içinde savaş meydanını derinlemesine görebilen toplar yalnız bunlardı. Grouchy'nin gecikmesi. hiçbir zaman rakam rakam aynntılann acıklı toplamını çıkarmazdı. patikayı inceliyor.bulunuyordu.ile yine muhafız gücü mızraklı süvarileri sekiz yüz seksen mızrak. Olaylar. Erlon kontunun bütün gayretlerine rağmen Saxe-Weimar prensinin Frische-mont'u ve Smohain'i zaptedip elde tutması.püskürtülmesi. imparatorca çehresini -50asla karartmamıştı. 9. Beklenmedik Durum Üç bin beş yüz kişiydiler. İmparator doğruldu. bakışlannı belki şöyle bir bulandırmış. Sabahleyin saat dokuzda borular öter. Wellington gerilediği an Napoleon ürperdi. başlangıçlar kaybedilebilirdi. vadi yamaçlarını gözden geçiriyor. Yan yanya ışık ve gölge plan Napoleon. Biraz uzunca bir süre iki şose üzerindeki İngiliz barikatlarına baktı. bütün mızıkalar 'imparatorluğun selameti uğruna' marşını çalarken. geniş kol halinde bataryalarından biri bir yanlarında. Marengo kahramanı. Çok iri beygirlere binmiş dev gibi adamlardı. Malplaquet'nin ve Ra-mülies'nin intikamıydı bu. Muhafız gücü. "sende o cesaret ne gezer. piyadeyle süvari arasında kalan Marcognet tümeninin buğday tarlaları içinde Best ve Pack tarafından tam hedeften kurşunlanması ve Ponsonby tarafından da kılıçtan geçirilmesi. -52Milhaud'nun zırhlı süvarilerine Mont-Sa-int-Jean Ovası'nı ele geçirmeleri emrini verdi. Crecy'nin. Mont-Saint-Jean Ovası'nın boşaldığını ve birden İngiliz ordusunun gözden kaybolduğunu gördü. kuburluklar içinde eyer tabancaları ve'tek yanı keskin uzun kılıçlar taşıyorlardı. bütün bu fırtınalı olaylar Napoleon'un gözlerinin önünden savaş bulutlan gibi gelip geçmiş. iyilikte korunduğunu. Leip-sick ve Fontainebleau olunca. savaşın kazanıldığını bildirmek üzere Paris'e doludizgin bir haberci gönderdi. sonucun avucunun içinde olduğuna inanırdı. Wavre ve Plan-cenoit arasında yollan kolaçan eden üç yüz kişilik seyyar aracı kolunun takipçileri tarafından Prusyalı bir siyah süvarinin yakalanması ve bu süvarinin anlattığı kaygı verici şeyler. kötülükte hoşgörü gördüğünü düşünürdü. Napoleon birden arkaya dönerek. öbürü arkalarında olmak üzere Genappe şosesiyle Frischemont arasında iki saf halinde yayılarak o güçlü ikinci savaş hattındaki mevzilerini aldıklarında bütün ordu onları hayranlıkla seyretmişti. Arkalarında onları desteklemek üzere Lefebvre-Desnouettes'in tümeni. Napoleon tarafından büyük bir . toparlandı. meyilleri inceliyor. gök gürültüleri saçan dehalardan biriydi. Napoleon. kendisini sorunlann dışında sayarak beklemesini bilir. ağaç kümesini. yüz altı seçme jandarma. Waterloo'da kuşkulu ve temkinli olacağı sanılırdı. Wellington'un Soignes ormanına sıkıştın-lıp mahvedilmesi. Oysa. Yıldırımını indireceği yeri bulmuştu. antik çağın yara almazlık inancına eşit bir şey. ama kesin inancını. Wellington geri çekilmişti. Gözlerinde zafer şimşeği çaktı. İmparator bu barikatın yanında Braine-l'Alle-ud'e giden ara yolun köşesinde beyaza boyalı eski küçük Saint-Nicolas kilisesini fark etti. Yirmi altı taburdular. Yeter ki. istenen toplamı -zaferiversinler. kendisiyle bir ortaklık. Nivelles şosesi üzerindeki öbür barikatta ise Hollandalıların Chas-se tugayına ait süngüler parıldamaktaydı. Azincourt'u silip süpürmekteydi. rakamlar onun için önemli değildi. savaşın bu müthiş cilvesini düşünerek dürbününü son bir defa daha savaş meydanının her bir noktası üzerinde dolaştırdı." der gibiydi. kaderle boy ölçüşmeye kalkardı. Genappe-Bruxelles yolunun dönemecini kesen İngiliz barikatının yukarıdan aşağı açtıkları ateş altında Haie-Sainte kapısını baltayla zorladığı sırada politeknik okulu mezunu Herkül yapılı Yarbay Vieux'nun yaralanması. dövme demirden zırh. Eğilerek alçak sesle kılavuz Lacoste'la konuştu. muhtemelen kalleşçe bir işaret yaptı. onu hiç kaygı-landırmazdı. İmparator düşünüyordu. deyim yerindeyse bir suç ortaklığı içindeydiler ya da o böyle olduğuna inanırdı. İngiltere'nin Fransa tarafından kesin olarak yere serilmesi demekti. Napoleon savaşa gözlerini ayırmadan bakmaya alışıktı. -51O zaman imparator. muhafız gücü avcıları -bin yüz doksan yedi kişi. silahının dipçiğini ayağına dayamış aşağıdan onu adeta dini bir huşu ile seyrediyordu. İngiliz ordusu yeniden toplanıyor. Haie-Sainte çevresinde daha da kısa bir sürede bin sekiz yüz kişinin yere serilmesi. Hougo-mont'daki meyve bahçesinde bir saatten kısa bir süre içinde bin beş yüz kişinin öldürülmesi. Haie-Sainte üzerinden geçen Genappe şosesindeki barikat iki topla donatılmıştı. Bu geri çekilmeyi ezerek tamamlamaktan başka yapacak bir iş kalmamıştı. Talihin yüzüne. çavdar tarlasını. insanın arkasında Beresina. onun gerisinde. Kılavuz başıyla olumsuz. yeni toplann ateşleme deliklerinin tıkanarak iş görmez hale getirilmesi. İmparator üzengileri üzerinde yan doğruldu. Sorguçsuz miğfer.

Üç bin atın gittikçe büyüyen gürültüsünü. Bu anlatılanlar başka bir çağa ait gibidir. zırhlann hışırtısını. kılıçlar havada. Korkunç bir sessizlik oldu. hareketsizdi. haykırışlar. O zaman harikulade bir manzara görüldü: Bütün bu süvari birliği. Adeta bir yer sarsıntısı oldu. bizim sağımızda. Ama birdenbire -feci bir şey. Savaşın ertesi günü bu çukura atılan bütün öbür cesetlerin de bu rakama dahil olması mümkündür. sonra bu gölgeden çıkıp vadinin öbür tarafında yeniden göründü. savaşın kaybedilmesinin bir başlangıcıydı. üçüncü sıra ikinciyi. Bu. İki tümen olduklarından iki koldular. Yaylanın tepesinin gerisinde. yan insanlardan. bu insan yüzlü. yirmi altı piyade taburu karşılamaya hazırlanmaktaydı. Sanki bu kitle canavar kesilmişti ve tek bir ruhu vardı. -54Buradaki vizyon gibi bir şeyi ancak eski Orpheus destanlarında bulmak mümkündür. Dubois tugayının hemen hemen üçte biri bu uçuruma yuvarlandı. birbirlerini eze eze yuvarlandılar ve bu uçurumun içinde yekpare bir et yığını oldular. at sağrılarının telaşlı sıçrayışları. Ney. tıpkı bir ahtapotun kollan gibi şişiyor-du. şimdiye kadar bunca insanın düşmüş olduğu korkunç derinliğe daldı.. Çukur yol oracıkta. ama Ney vardı. Uzaktan bakıldığında çelikten iki muazzam yılan. On üç kare* olarak düzenlenmişti. Tepenin en yüksek noktasına geldiklerinde. top ve mızıka sesleri. kendilerini doludizgin öfkelerine ve karelere ayrılmış toprağın üzerine doğru bir imha etme yarışına kaptırmış olan zırhlı süvariler. Tüfek ve top ateşleri ara verdikçe bu dev adımların sesi duyuluyordu. bütün süvari kolu hızla fırlatılmış bir cisim. Garip bir sayı rastlantısı olarak bu yirmi altı süvari taburunu.ustalıkla düzenlenen bu ikinci savaş hattının sol ucunda Keller-mann'ın. o anda kendileriyle İngilizler arasında bir hendek. Süvariler ve atlar karmakanşık. sağrılarının üzerine düşüyor. İngilizleri ezmek için alınan bu hız Fransızla-n ezdi. Yer yer aralanmış geniş bir duman arasından görünüyorlardı. sarsılmaz bir şekilde yukarıya doğru yükseliyor-lardı. sancaklar ve de haykıran üç bin kırçıl bıyıklı kafa: "Yaşasın imparator!" Bütün bu süvari kitlesi yaylaya boşaldı. Bu savaş. her karede iki tabur vardı. Büyük Moskova tabyasının ağır süvariler tarafından ele geçirilmesinden bu yana böyle bir şey görülmemişti. sağ ucunda da Milhaud'nun zırhlı süvarileri vardı. bu acımasız çukur ancak içi dolduktan sonra boyun eğebilirdi. dumanlar arasında kayboldu. atların ayaklan dibinde dimdik. altüst ederek. sessiz. bir mermi kesilmişti. havaya kalkmış uzun bir sıra kol belirdi tepenin üstünde ve miğferler. atlar havaya doğru dikiliyor. Ne o zırhlı süvarileri ne de zırhlı süvariler onu görüyorlardı. yaralanmayan dev titanlardan. İngiliz piyadesi bu insan dalgasının yükselen sesini dinliyordu. kılıçlar birbirine karışmış. süvarileri ezerek. Süvariler gururlu. Gerilemek imkânsızdı. kılıcını çekip başa geçti. ilah ve hayvanlardan söz eden Orpheus destanlannda. yani bu hattın adeta iki demirden kanadı vardı. iki hat oluşturuyorlardı.İngilizlerin solunda. -56- . tepesinde patlayan bir şarapnel bulutu arasından hızla Mont-Saint-Jean Ova-sı'nın çamurlu korkunç yamacını çıkmaya başladılar. aynı hareketle. Muazzam taburlar şöyle bir sarsıldılar. Oralarda dolaşan şüphesiz abartmalı bir söylentiye göre Ohain çukur yoluna iki bin atla bin beş yüz insan gömülmüştür. İkinci sıra birinciyi itti. bir çukur bulunduğunu fark etmişlerdi. kılıçlann şakırtısını ve bir de vahşi. her tümen bir kol oluşturacak şekilde düzenlenmiş. yaylanın tepesine doğru uzanıyor gibi görünüyordu. Her tabur dalgalanıyor. borazanlar rüzgârda. yarı at. nişan alınmış vaziyette sakin. sağdaki Wathier tümeni. Ohain çukur yoluydu bu. büyük bir soluk duyuluyordu. dipçik omuzda. beygir gövdeli • dörtnala Olympus dağını aşan korkunç. borazanlar. Bu defa Murat yoktu. disiplinli ve korkunç bir hengâme ve bunun üstünde de ejderin sırtındaki pullar gibi zırhlar. zırhlı süvariler koEski savaşlarda askerlerin bir tür diziliş düzeni. kendilerini geriye atıyor. Olağanüstü müthiş bir andı. tecelli eden bir harika oldu. Karelerin dört yanı düşmana dönük olurdu. antik çağın hippant-hrop'lanndan. soldaki Delord tümeniydi. nallann hızla. Hendek canlı insanlarla dolunca geri kalanlar üstünden yürüyüp geçtiler. birinci hatta yedi. ikincisinde altı kare bulunuyordu. ritmik bir şekilde yere vuruşunu. kamufle edilmiş bataryanın gölgesinde İngiliz piyadesi bekliyordu. sonra birdenbire kılıç sallayan. bronzdan bir koçbaşı dakikliği içinde Belle-Alliance tepesinden aşağı indi. -55lunun baş tarafı müthiş bir gürültüyle şaha kalktı. iki yamacı arasında iki kulaç derinliğiyle gepge-niş açılmış duruyordu. tek bir insanmış gibi bir gedik açan. tehditkâr. hepsi bir bütün olarak iç içeydiler. dört ayaklan havada kayıyorlardı. Yaver Bernard onlara imparatorun emrini iletti.. -53sancaklar. Miğferler.

Bu arada şunu da belirtelim ki. Bu adamın insanlığın kaderindeki aşın ağırlığı dengeyi bozuyordu. Tükenmeyen misketleriyle saldıranların ortasında toplannı patlatıp duruyorlar-59di. kılıçlar dişlerde. karenin cephesi açılarak bir misket atışına yol verdikten sonra yeniden kapanıyordu. 10. çevresinde insanlar birbirlerini öldürürken. bir savaş değil dünyanın çehresinin değişmesidir. ortada bir davulun üstüne oturmuş.ninde toplanması durumuna katlanılacak olursa. sola kaydırdığı Delord kolu hiç kayıp vermeden gelmişti. zırhlı süvarileri süngülerle karşılıyor. Bu hırsla kendinden geçmiş süvarilerin kemirdiği kareler hiç sarsılmadan daralmaktaydılar. Waterloo. Başka bazı uğursuzluklar da ortaya çıkacaktır. İngiliz bataryasını askerce selamladı. İri atlan şahlanıyor. İnsanlığın bütün hayatiyetinin tek bir adamın bey-57'¦¦f. ama yaylanın yüzeyinde bir kıvnntı bile yapmayan bu çukur yolu görememişti. Birincf sıra. dizi dizi insanlar atların altında çiğnenerek yok oluyorlardı. Altmış top ve on üç kare. sanki tuzağı sezmiş gibi. o anlarda bedenler baştan başa granit kesilir. Dumanı tüten kanlar. Buna rağmen uyarmış ve temkinli olmaya çağırmış olacak ki. bu uygarlık için öldürücü olur. Bu büyük adamın düşme zamanı artık gelmişti. süvariler de karelerde gedikler açıyor. İçinde Napoleon'a yer olmayan başka bir olaylar dizisi hazırlanmaktaydı. Zırhlı süvariler buna ezerek karşılık veriyorlardı. Bu. Savaşlarda öyle anlar vardır ki. koltuğunda tulumu.. On dokuzuncu yüzyılın yasasında artık böyle bir şey yazmıyordu. bütün bunlar korkunç birer homurtuydular. Napoleon'un bu savaşı kazanması mümkün müydü? Biz bu soruyu "değildi" diye ce-vaplandınyoruz. tabanca elde bir saldırıydı bu. Kılavuz. ormanların. Çarpışmanın görüntüsü dehşet vericiydi. ruh insanı sertleştirir. sıralan aşıyor. îşte. fırtına olmuşlardı. dolup taşan mezarlıklar. gözyaşı döken analar. süngülerin üzerinden atlıyor ve bu canlı dört duvarın ortasına dev gibi düşüyorlardı. Tann'yı rahatsız ediyordu. 75'inci Highlanders alayının planıydı. Gülleler süvarilerin içinde delikler oyuyor. Karenin gaydacısı. ikinci sıra onlan kurşunluyordu. açıkta olan sağ uçtaki kare boşlukta kaldığından daha ilk atışta tümüyle yok edildi. Napoleon. Saldırıda hepsinden çok. Çukur yolda uğradıkları felaket onları kırmış. Ney'in. askeri heykel yapar. göllerin hayaliyle dolu hüzünlü bakışlarını yere indirmiş . Zırhlı süvariler bir an bile duraklamadılar. Bu soğukkanlı piyadeler hiç oralı olmadı. O zaman korkunç bir durum oldu: İngiliz kareleri bütün cephelerinden birden saldınya uğradılar.. "hayır" diye cevap vermişti. böylesine bir felakete uğrayan Dubois tugayı daha bir saat önce başka bir atakta Lunebourg taburunun sancağını ele geçirmişti. Yiğit General Delord. at vücutlu mahlûklann kannlan-na süngüler saplanıyor ve belki başka hiçbir yerde görülmemiş çirkinlikte yaralar açılıyordu. Sayılan azaldıkça cesareti artan insanlardandılar. muntazam çekim güçlerinin bağlı oldukları prensipler ve unsurlar muhtemelen şikâyetçiydiler. Çılgınca saldınya uğrayan İngiliz taburlan yerlerinden kıpırdamadılar. Mont-Saint-Jean Ovası Çukur yolla birlikte bataryalar da maskesini atmıştı. birer volkan ağzı olmuştu. Yeryüzü aşırı bir yükün altında acı çektiği zaman. Felaketten yalnızca Wathi-er kolu zarar görmüştü. Bu kişi tek başına. zırhlı süvarileri yakın mesafeden kahredici bir ateşe tuttular. Atların karnı yere sürtünürcesine doludizgin. Seyyar İngiliz topçusu dörtnala gelip karelerin içinde yer almıştı. Na-poleon'un felaketinin bu köylünün baş işaretinden doğduğu söylenebilir. Çevrelerini çılgınca bir insan girdabı sardı. karanlıktan esrarengiz iniltiler yükselir ve uçurum bu sesleri duyar. sonsuzluğun katında suçlu ilan edilmiş ve düşmesi kararlaştırılmıştı. Napoleon kılavuz Lacoste'a belki de burada bulunması muhtemel bir engele dair bir soru sormuştu. maddi düzende de. Bonaparte. Niçin? Wellington nedeniyle mi? Blücher nedeniyle mi? Hayır. bir bulutun saldırısına uğramış bir volkandı. Hiç şaşmayan yüce adaletin karar verme saati gelip çatmıştı. ikinci sıranın gerisinde topçular toplannı dolduruyor. dizini yere dayamış. Bu insan başlı. ama cesaretlerini yok etmemişti. Her tabur. Kareler artık tabur olmaktan çıkmış. Zırhlı süvariler de artık süvarilikten çıkmış. Olaylann kötü niyetli olduğu kendini uzun zamandır belli etmekteydi. Waterloo'da galip gelsin. lavlar yıldırıma karşı savaşmaktaydı. Manevi düzende olduğu gibi. dışındaki evrenden daha fazlaydı. Milhaud'un zırhlı süvarilerine saldın emri vermeden önce araziyi inceden inceye gözden geçirmiş. Napoleon. -58Zırhlı süvariler İngiliz karelerine hışımla saldırdılar. Tann'nın nedeniyle.

Dörtte üç yenilmiş olan Wellington. ama her biri on kişiye bedel olduğundan sayılan artmaktaydı. Bin dört yüz muhafız Dragon bir anda sekiz yüz kişi kalıverdi. bir daha alındı. zırhlı süvariler hiç şüphe yok merkezi altedip. baş döndürücü bir ruh ve cesaret coşkunluğu. Adı Dehaze. filan ya da falan tabura artık sadece bir yüzbaşı ya da bir teğmen komuta ediyordu. şarkıcıyı öldürerek şarkıyı susturdu. çelik göğüslü büyük süvari taburlarının şiddetli itişleri piyadeyi ezmişti. Herkes yaylaya sahip olduğuna göre. hayranlığını kahramanca dile getiriyor. Zırhlı süvariler nereye kadar ilerlediler? Bunu kimse söyleyemez. İngilizlerin düştükleri zayıf durum çaresiz gibi görünüyordu. Bu süvarilere ait bir zırh. Her iki taraf da bu uğursuz toprağa kök saldığını sanıyordu. "Ölsün!" Yaklaşık aynı dakikada. Yoksa bu adamlann arkadan yaralanmaları başka türlü olamazdı. Zırhlılar. Bu olağanüstü süvari. çukur yolun felaketiyle kırılan zırhlı süvariler. burada hemen hemen bütün İngiliz ordusuna karşı dövüşüyorlardı. aklına kendi süvarileri geldi. bir karanlık. Bu mücadele iki saat sürdü. Ha-ie-Sainte'de zaten iyice hırpalanmış olan Ailen tümeni hemen hemen mahvolmuştu. Kriz yakındı. komutanları Yarbay Fuller vurulup ölmüştü. Sol kanatta Kempt takviye isteyip duruyordu. Zırhlı süvariler on üç kareden yedisini yok ettiler. bir çılgınlık. Bu demir zırhlı. Bu süvari İngiliz hatlarını yarmıştı. Bu kahramanlıklar artık sözle anlatılamazdı. "Sublimel"* diyordu. Bu garip savaş. Mont-Sa-intJean'da arabaların tartıldığı baskülün ahşap örtüsü altında. Bu artık bir savaş değil. savaşın ertesi günü Nivelles. süvarileri bırakıp yeniden piyadelere dönüyorlardı ya da daha yoğun bir deyişle. Üç zırhlı süvari ile muhafız gücünden üç ayrı sancağı Belle-Alliance çiftliğinin önünde imparatora teslim ettiler. altmış topu ya ele geçirdiler ya da kullanılmaz hale getirdiler. Aynca. Yalnız şurası muhakkak ki. So-merset'in sağında Alman hafif süvarileriyle Dornberg. Kareler hâlâ dayanmaktaydı. yavaşça. Lefebvre-Desnouettes'in mızrakları ve av-cılanyla. İngiliz süvarileri sırtlarına binmişti. Zırhlı süvarilerin yansı yaylada kaldı. bir zırhlı süvari ile atı ölü olarak bulundular. Önlerinde kareler. her iki ordunun da bitkin düştüğünü gösteren garip bir paralellik vardı. İlk düşen acaba hangisi olacaktı? Yayladaki çatışma devam ediyordu. arkadan. bir kılıç-şimşek kasırgasıydı. Ama bu onlara vız geliyordu. Van Kluze tugayının yiğit Belçikalıları Nivelles yolu . imdada Ney yetişti. Sayıları nispeten az olan. böyle İngilizlerin bulunması gerekirdi. Bir girdap olmuşlardı. Talavera'yı. Bu sancağın çevresinde toplanmış birkaç kişi bir alayın yerini belirliyor. ¦ Kelime karşılığı: Splendid! (Harikulade!) -62Wellington. Mont-Saint-Je-an Ovası alındı. İngiliz alaylarından altı sancak aldılar. İskoçlar da Ben Luthi-an'ı düşünerek ölüyorlardı. tulumu da. sanki gözü dönmüş iki yaralı arasındaki bir düelloydu. Ney de Na-poleon'dan piyade istiyor ve Napoleon şöyle bağırıyordu: "Piyadeymiş! Nereden bulacak-mışım? Yaratayım mı?" Yine de her ikisinden en hasta olanı İngiliz ordusuydu. durmadan gürleyen batarya da ar-kalanndaydı. Wellington'un durumu kötüleşmişti. Ney'in altında dört at öldü. Ge-nappe. solunda da Belçika karabinalany-la Trip vardı. onun felaketine yol açan en büyük hatası oldu. İki taraf da durmadan çarpışıp hasmına karşı koyarken olanca kanlarını kaybediyorlardı. On iki saldın oldu. bütün bu muazzam kalabalık birbirine sanl-mış. Bu cesedi kaldıranlardan biri bugün hâlâ Mont-Saint-Jean'da yaşıyor. Eğer o an Napoleon da kendi piyadelerini hatırlasaydı savaşı kazanırdı. Bu unutma. Ama yine de yaylanın büyük kısmı İngilizlerin elindeydi. Bu arada birkaç Hannover taburu dayanamayıp geri çekildi. Somerset demek. Bir zırhlı süvarinin kılıcı. zaferi tayin edeceklerdi. İlk darbeyi indirirken çukur felaketiyle güçten düşmüş olmasalardı. Badajoz'u görmüş olan Clinton'u şaşkınlıktan dondurmuştu. Zırhlı süvariler başarıya ulaşamamışlardı: Merkez çökmemişti. Yandan. piyadesiyle süvarisiyle saldınya uğrayan zırhlı süvariler dört bir yana birden karşı koymak zorunda kaldılar. baştan." diye karşılık veriyordu Wellington. hiç durmadan dövüşüp duruyordu. Böyle Fransızlara karşı. O tarihte on sekiz yaşındaymış. sol kürek kemiği hizasında bir karabina mermisiyle delinmiş olarak şimdi Waterloo müzesi koleksiyonlarf arasındadır. belinin gittikçe büküldüğünü hissediyordu. Saldındaki zırhlı süvariler birdenbire sal-dınya uğradıklarını gördüler. Köyde ovanın en yüksek yeri Wellington'undu. tekrar alındı. Ney'in elinde sadece tepeyle yamaç vardı.dağ havalan çalıyordu. arkalarında Somerset. La Hulpe ve Bruxelles dörtyolunun tam buluşup kesiştikleri noktada. kimse ona sahip değil demekti. Yunanlılar nasıl Argos'u düşünerek öldülerse. -61İngiliz ordusu derinden sarsıldı. bin dört -60yüz muhafız Dragon süvarisi demekti. "Takviye yok. Ordunun kan kaybı korkunçtu. onu taşıyan kolu da kesip. önden. Wellington bunu gördü.

on sekiz subayla dört yüz elli er ölmüştü. Kılavuzun Kötüsü Napoleon'a. Piyade muhafız gücünün 2'nci alayı beş yarbay. gün doğarken yola çıkmıştı. Frischemont'un üstünden çıkmayı öğütlesey-di. ağırlıklar. Plancenoit'nın aşağısmdaki yoldan başka hangi yolu takip ederse etsin. Köprüye giden yol Fransızlar tarafından ateşe verilmişti. Bülow tam vaktinde yetişmişti. Mont-Saint-Jean çiftliğine yerleştirilen seyyar hastanenin arka tarafında kademelen-miş olan zayıf bir yedek kuvvetle. kavramamıza imkân olmayan bir sonsuzluğun çapıyla orantılı muazzam rastlantılardır. Sanırım Gro-uchy'dir. Hâlâ yaşayan tanıklann ifadelerine göre. Bruxelles yönünde iki ayrı noktada kaçak in-sanlann oluşturduğu bir tıkanıklık vardı. bütün bir alay.boyunca çavdarların içine serilmişlerdi. Napoleon tarafından kazanılmış bir savaşın üzerine gelecekti. mühimmat ve istihkâm arabaları. dükün işinin bittiği inanandaydılar. Malines'de Conde -64prensine ve Gand'da XVIII." diye buyurmuştu. Fransız süvarileri tarafından kılıçtan geçirilen Hollandalılardan 'imdat' sesleri yükseliyordu. . "Soult. Demir-Dük sakin duruyordu. Louis'ye kadar ulaştı. Waterloo Savaşı'nı kazanırdı. Camberland'ın Hannoverli hafif süvarileri. hareketsiz gibi duruyordu. Mareşal dürbünü o tarafa çevirerek. Ertesi sabah bacağını gömdürecek olan Lord Ux-bridge'in dizi parçalanmıştı. "Şurada askeri birliklere benzer bir bulut görüyorum. çoğu da. Ama görüntü puslu olduğu için açıkça seçilemiyor. Üstelik. ufukta Sainte-Helene görülür." Tam bu sıralardadır ki. Chapelle-Sa-int-Lambert tarafında ne görüyorsunuz?" diye sormuştu. 11. dört yüzbaşı ve üç sancak. İyisi Biilow'a Napoleon'un içler acısı hatasını biliyoruz. "Bunlar ağaçtır. Bazıları. İmparator. başlarında Albay Hacke -ki daha sonra yargılanıp rütbesi indirilecektir. Harekât iki saat önce başlasaydı. Bataryalar sökülmüş yerlerde yatıyordu. Ama yollar geçilecek gibi değildi ve tümenleri çamura saplanmıştı. Kaderin böyle dönüm noktalan vardır. Subay kaybı çok fazlaydı. Frischemont yönündeki tepelerin üzerinde uzaklarda süngülerden bir çizgi panldadı. Grouchy umulurken. Prusyalı General Muffling'in de söylediği gibi. dünya tahtına oturmak beklenirken. felaketi büsbütün büyüterek İngiliz-Hollanda ordusunun otuz dört bin kişiye düştüğünü söylemeye kadar işi vardınr. l'Heritier. ama dudaklarının rengi uçmuştu. Bu panik o derece büyüktü ki. "Ya Blücher ya da gece. sol kanadı koruyan Vivian ve Vandeleur tugayları dışında Wellington'un süvarisi kalmamıştı. Kurmay heyetinin bütün dürbünleri imparatorun işaret ettiği 'bulutu incelemişti. 1815'te ise İngilizlerle birleşip Napoleon'a karşı savaşan Hollandalı humba-63racılardan geriye hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı. Öğle vakti olduğu halde Bulow'un öncüleri henüz Cha-pelle-Saint-Lambert'e ulaşamamışlardı. Toplar dingil başlığına kadar çamura gömülüyorlardı. Ompteda ölmüştü. yaralı dolu furgonlar Fransızların ilerlediklerini. Blücher'in çıkagelmesi. ona ormandan Planceno--65it'nın aşağısından çıkmayı öğütleyecek yerde. Oysa. Delord. 79'uncu dağlılar alayından yirmi dört subay yaralanmış. Erzak ve mühimmat arabaları iki sıra yanan alevlerin arasından geçemeyeceğinden. hayat yerine. Zaten oldukça geç kalmıştı. saat dörtte bitmiş olacak ve Blücher." demiş. Wel-lington'u ayakta bulamayacaktı. Dnop. Pringle ise. Görüldüğü gibi. on dokuzuncu yüzyılın çehresi belki de çok başka olur. Blücher'in yardımcısı Bulow'a kılavuzluk eden küçük çoban. yangının sönmesini beklemeleri gerekmişti. ama İngilizler de Alten ve Barne'i yaralamışlardı. Travers ve Blancard'ı saf dışı etmişlerdi. Blücher bir saat gecikseydi. Saat beşte Wellington saatini çıkardı ve onun şu kasvetli sözü mırıldandığını duydular. "Bunlar mola veren asker kollandır. Napoleon. Dion-le-Mont'da konaklamış. topçuları için aşılmaz bir çukura varacak ve Bülow vaktinde yetişemeyecekti. Van Mer-len ölmüştü.olduğu halde göğüs göğüse çarpışmaları görünce gemi kınp Soignes ormanına dalmış ve ta Bruxelles'e kadar kaçmışlardı. Siborne bu olayları açıkça anlatır. Gerçek şu ki. Bunlar. bulut yerinden kımıldamıyordu. "Dört beş bin kişi efendimiz." demiş ve sonra da Dalmaçya düküne. Vert-Coucou'dan Groenendael'e kadar." demişti. İngiliz kurmay heyeti içinde savaşta hazır bulunan Avusturya komiseri Vincent'la İspanya komiseri Alava. Daha öğle üzeriyken imparator ilk olarak uzun dürbünüyle ufkun ucunda dikkatini çe-66ken bir şeyler görmüş. ormana yaklaştıklannı görünce ormanın içlerine doğru seğirtiyorlar. Welling-ton'un bütün kurmay heyeti kırılmış ve bu kanlı dengede en kötü pay İngiltere'nin hissesine düşmüştü. Colbert. 181 l'de bizim saflarımıza katılıp Wellington'a karşı çarpışan. Araba katarlan. savaş kaybedilmişti. Zırhlı süvarilerin çarpışmasında Fransızlar. Delancey ölmüştü. 30'uncu piyade alayının birinci taburu yirmi dört subay ve dokuz er kaybetmişlerdi. Bu dev dramın beklenmedik sonucu işte buradadır. Domon'un hafif süvari tümenini bu karanlık noktayı keşfe yollamıştı. Prusya ordusu. ölüm. Dyle Nehri'ni daracık Wavre köprüsünden geçmek gerekmişti.

Austerlitz'de yükselen güneş parlamıştı oysa. 12. Harletve Mallet. l'inci Pirch'in Bulow'la birlikte gelmesi. Drouet. "İhanet!" çığlığının ardından. Michel. bir mermi bulutu kartallarımızın çevresinde titreşen üç renkli bayrağı delik deşik etti. Fransız ordusunda açılan muazzam gedik. Hiller. talihsiz adam!* 13. Best. Ama boşuna. d'Erlon'a sertçe soru-69yordu. simetrik ve sakin göründüğü zaman düş-68manda Fransa saygısı uyandı. çatlar. elinde kırık bir kılıç. "Muhafızlar. savaşın çığırından çıkması. kendini kaybetmiş ve ölümü göze almışlığın olanca büyüklüğüyle bu hengâmede bütün darbelere kucak açıyordu.Gerçekten de. atılır. Plancenoit'dan. Roguet. saat akşamın sekiziyken birden ufuktaki bulutlar aralandılar ve batmakta olan güneşin uğursuz endişe verici kızıllığına. Bu birlikte er de general kadar kahramandı. Nivelles yolunun karaağaçları arasından yol verdiler. muhteşem. Aralarında ne zayıf karakterliler ne de alçaklar vardı. bu korkunç çöküş altında muhafız gücünün savaş hattına girmesi. Blücher'in bizzat komuta ettiği Zieten süvarileri. "Gelin görün. yalpalanır. büyük kartal arması bir kurşunla ya-mulmuş. bir Fransız mareşali savaş meydanında nasıl ölürmüş!" diye haykırıyordu. apoletlerinden birinin yansı bir atlı muhafızın kılıç darbesiyle kopmuş. öfkeli ve kırgındı. Bulow'a hücum emrini verdi ve şu dikkate değer sözü söyledi: "İngiliz ordusuna hava vermek gerek. Muhafız Gücü Gerisi biliniyor." Az sonra Losthin. Ve gerisindeki kaçışa rağmen. Çatışmaların en berbat sonucu bozgundur. Poret de Morvan oradaydılar. hem Fransızlan durduruyor. Muhafız gücünün her taburuna. İmparatorun muhafız gücü karanlığın içinde. "Benim payıma bir şey yok mu! Ah! Bütün İngiliz güllelerinin göğsüme dolmasını isterdim!" Senin payın Fransız kurşunlarıydı. bütün İngiliz savaş hattının saldırıya geçip ileri hamle yapması. biraz daha ölüyordu. Lobau'nun yandan açılan ateşe yakalanması. boyunbağsız. askerlere sesleniyor. birbirini destekleyen İngiliz misket ateşiyle Prusya misket ateşi. ölmedi. Öncüleri çok zayıftı. Fransızların püskürtülmesi. Vahşi. bozgunun geniş sarsıntısını hissediyor. Prusya Prensi Wilhelm'in süvarileri Paris ormanından dışarı akıyorlardı. çevresindeki ordunun kaçışını. Pack ve Rylandt tugaylarının kurşunlan arasında sallanır gibi şaşkın ve ürkek oraya buraya gidip geliyor. dudakları köpük içinde. dostlar kaçmak için birbirlerini öldürür- . Ordu bir anda Hougomont'dan. Alman Uhlanlarının kılıcıyla Kempt. bozguna karşı direniyor. yan cephede felaket. "Yaşasın Mareşal Ney!" diye haykınyorlar. Donzelot ve Quiot'nun geri çekilmesi. üçüncü bir ordunun daha meydana atılması. gözleri alev alev. Welling-ton'un tehlikede olduğunu görünce. tere bulanmış. Durutte'ün Papelotte'tan atılması. çatırdar. Orduyu zaptetmeye çalışıyor. Ney. Askerler kaçarken. çamurlu. Bülow hiç kımıldamamıştı. hiçbir şey yapamazdı. çarpılır. o. Ney. bu kavganın sisleri arasında. "Sen kendini öldürtmek istemiyor musun?" Bir avuç insanı ezen bu bir sürü topun ortasında bağırıyordu. Gökyüzü bütün gün kapalıydı. Muhafız gücü hum-baracılannın geniş kartal armalı yüksek serpuşları. Papelotte'dan. "Yaşasın imparator!" haykırışının yerini. Bruxelles şosesinin ortasına dikilip hem İngilizleri. dizi dizi. -67alev saçan seksen altı topun birden gürlemeye başlaması. Tarihte. Durutte'un iki alayı. ama aldırış edilmiyor. Muhafız gücü ölüme gittiğini anladığından. "Yaşasın imparator!" diye bağırıyordu. Tek kişi bile intihar etmekten kaçmadı. her taraftan birden geri çekildi. Friant. Hacke ve Ryssel tümenleri Lobau'nun kolordusu önünde yayılıyor. Ordunun esas kısmını beklemesi gerekiyordu ve savaş hattına girmeden önce toplanma emrini almıştı. Dağılan bir ordu eriyen buz gibidir. savaş meydanına yirmi zaferin birden kanatlarını açmış girdiğini görür gibi olanlar ve yenenler kendilerini yenilmiş sanıp geri çekildiler. düşer. ayağa kalkın. Ama Wellington bağırdı. Haie-Sa-inte'den. sevgi ve hayranlık çığlığı halinde kopan bu can çekişme kadar insanı duygulandıran başka bir şey yoktur. Felaket Muhafız gücünün gerisindeki bozgun yürekler açışıydı. Altındaki atı öldürmüşlerdi. Hepsi ileri atıldılar ve nihai boğazlaşma başladı. inen geceyle beraber çözülen birliklerimizin üzerine yeni bir savaşın çullanması. Napole-on'un gerisinde yedekte duran muhafız gücü saflarına yağıyordu. bu savaşın sonu için bir general komuta ediyordu. Plancenoit alevler içindeydi ve Prusya gülleleri. kı-lıçsız. telaşlanır. tam nişan alın!" Fundalıkların gerisinde yere uzanmış kırmızı İngiliz muhafız alayı ayağa kalktı. kıyım. üniformasının düğmeleri çözülmüş. bir at bulup üstüne atlıyor ve şapkasız. Attığı her adımda biraz daha vuruluyor. kanlı. Tam o sırada. Ama saat beşte Blücher. "herkes canını kurtarsın!" çığlığı geldi. hakaret ediyor. ilerlemeye devam etti. Mar-cognet'nin Ohain yaylasından süpürülmesi. Görülmemiş bir çözülme ve dağılma. çarpar. "Canım kurtarabilen kurtarsın!" haykırışının aldığını duyuyordu. yuvarlanır. ön cephede felaket.

bir kader günüdür. Genappe'da bir han kapısında sıkıştı-nldığında. sıkıştırıyor. Köyün girişine barikat kuruldu. Kahramanların paniğe kapılması anlaşılır bir şeydir. bozgunun akıntısıyla buralara kadar sürüklenen. sadece tarife sığmaz bir korku var. ölülerin. patikalan. öyleyse hadi suçluları cezalandıralım: Yaşlı Blücher şerefini ayaklar altına almıştır. bir İngiliz dragonunun ayaklarının dibine düşüyor. bütün o büyük ruhların kılıçlarını teslim etmesi bundandır. Genappe'a girmeden birkaç dakika önce yolun sağındaki tuğladan harap bir evin köhne çatısında bugün hâlâ görülmektedir. Waterloo'nun üstünde muazzam bir elin gölgesi vardır. "Yaşasın imparator!" diye bağıran bu ağızlar şimdi şaşkın ve açık.* Waterloo Savaşı'ndan sonra Restorasyon döneminde aşın kralcı yüce bir divanda yargılandı ve ölüme mahkûm edildi. Son Birlik Akan suyun içindeki kayalar gibi. aslanlar. tepeleri. İmparator acı gerçeği kabul etmiştir. Başların korkuyla eğilmesi bundandır. Savaşın muazzam posası. -73Bu çifte karanlığı beklediler. set çekmeyi denediler. köprüleri. dağ keçisi olmuş. Waterloo Savaşı'nda buluttan da fazla bir şey var. emrindeki süvari taburlarını son bir gayretle boş yere harcıyor. biçiyor. Yeni gelen taptaze Prusya süvarileri hışımla atılıyor. çavdar tarlalarına atılmış çantalar. hiç nedensiz midir? Hayır. Baş döndürücü bir kalabalık yollan. Quiot. İşte bu kaçış böyle bir kaçıştı. Koşulu hayvanlar çifte savuruyor. Bu işi. Geceyle birlikte ölüm de bastırdı. ama daha Prusyalıların ilk misket atışında herkes kaçmaya başladı. * Lat: Kaderde yazılıydı. o da kılıcı aldı ve esiri öldürdü. çiğniyor. O. -71'» İ . Genç muhafızların generali Du-cesme. kendisine Prusyalı bir esir getirecek her Fransız humbaracısını ölümle cezalandıracağı tehdidini savurarak uğursuz bir örnek yaratmıştı. Bu misket atışının izleri. Domon ve Subervic. tüfekler.4: general yok. Feryatlar. Genappe'da geri dönmeyi. Her yer kırk bin kişinin kaçışıyla tıkanmış. Herkes birbirini eziyor. Blücher. muhafız gücünden elinde kalanla boş yere buna set çekmeye uğraşıyor. Quatre-Bras'tan geçti. Avrupa'yı yenenler yere serildiler. Lobau. insan soyunun perspektifi değişti. tersyüz olmuş. kuşatılmalarına boyun eğdiler. mağlupların öldürülmesiyle tamamlandı. matemli bir adamı redingotunun eteğinden tutup durdurdular. Her birlik öbür birliklerden kopmuş ve her tarafından parçalanmış. on dokuzuncu yüzyılın menteşesidir. Çok yazık! Hem de böylesine kaçan kimdi? Büyük bir ordu. Napoleon. ovalan. baltalıyor. insanın üstünde bir kudret yaratmıştır. süvari taburlanyla piyade taburları birbirlerini kırar. Kellermann. yalvarıyor. dağıtırlar. Lobau. katarlardaki askerler mühimmat arabalarının koşumlarını çözüp atlan alıyor. tarihi şaşkınlıkta bırakan en yüce kahramanlıktan harap olma-72ya kadar inen bu düşüş. Blücher imha emri verdi. öldürüyor. koruluklan dolduruyor. Prusyalılar şüphesiz galibiyetlerini yetersiz bulmanın öfkesi içinde Genappe'a daldılar. yok ediyor. Napoleon. kılıçla yol açmalar. cephe kurmayı. umutsuzluklar. Charleroi'ten geçti. orduyla hiçbir bağı kalmamış bir durumda. Vivian'ın karşısında. Bu felaketin bardağını taşırdı. Sabahleyin. Hoc erat infatis. Mademki biz tarihiz. Zafer. Roguet'yi de geçti. artık arkadaşlık yok. Hiç sarsılmadan. Prusya Prensi Wilhelm'in karşısında geri çekiliyor. bir ölüm süvarisine kılıcını teslim etti. subay yok. İmparatorun süvari taburlarını atağa kaldıran Guyot. kılıçtan geçiriyor. 14. Roguet. Thuin'den geçti ve ancak sınırda durabildi. tehdit ediyor. yıkılan rüyanın hâlâ ilerlemeye çalışan muhteşem uyurgezeri Napoleon'du. Pirch'in karşısında. Bu son . Waterloo. düşünceli. üç yüz kişi topladı. Umutsuz bozgun Genappe'tan geçti. Zieten. Morand. vadileri. Takip pek canavarca oldu. dört tekeri havada furgonlar yolu tıkıyor ve katliama yol açıyor. O günü. meteor var. firari kafilelerin ardı sıra 'dörtnala koşturup nutuk çekiyor. Frasnes'ten geçti. ne söyleyecek ne de yapacak bir şeyleri kalmıştı. Bulow'un karşısında. -70ler. Vandele-ur'un karşısında. Bu perişanlık. Oradan Tanrı geçti. karşı gelinemeyen birî'üstlendi. canlıların üzerinden yürüyor. öbür uçtaki Re-ille de dalgaya kapılmıştı. uçuyor. Gosselies'ten geçti. Fransa'yı keyfince kılıçtan geçiriyor. kendi başına ölüyordu. karanlığın içinde korkunç bir şeyin varlığım hissediyorlardı. Büyük yüzyılın tahta çıkabilmesi için bu büyük adamın ortadan kalkması gerekiyordu. bozgun selinin içinde kımıldamadan duran muhafız gücüne ait birkaç birlik gece vaktine kadar dayandılar. bu terör. Bu. Gece bastırırken Genappe yakınlarında bir tarlada Bernard'la Bertrand." O gün. Lobau esir düştü. toplar kaçıyor. Bir uçtaki Lobau gibi. yere inip atının dizginini koltuğunun altına almış ve dalgın bakışlarla tek başına Waterloo'ya doğru dönen vahşi.

bu yasağı çiğniyoruz. Cambronne Fransız okuyucusuna duyduğumuz saygıdan ötürü. ama küçük birlik yine de karşılık vermekteydi. Blücher'in gelişine bu cevabı yapıştırmak. Her salvoda asker sayısı azalmakta. hapı yutmuştu. bu meçhul asker. bir tür molaydı. bir Fransız'ın belki de şimdiye kadar söylediği en güzel söz ona tekrarlanamaz. Avrupa koalisyonunu iki gecede boğmak. Avrupa'nın bütün kralları. zırhlı süvarilerin tırmandığı. Cambronne'un sözü bir kırık çatırtısı. O zaman. Waterloo Savaşı'nı kazanan insan Cambronne'dur. oralarda terk edilmiş. Anlayacağınız. bir kelime anyor. şimdi kitle halinde İngilizlerin doldurduğu bayırın eteklerinde. Fransa'nın zaferiyle birleştirip ilk söz yapmak. bu felaketin içinde bir yalan olduğunu hissediyor. kurşunlan biten tüfekleri birer sopaya döndüğü. başlan etrafında bir çember oluşturdu. cesetlerin yığını canlıların kümesini aştığı zaman. Bu Cambronne. mezarın içinde alay etmek. Bu hazin kareler. acısı bir kat daha artıyor ve tam öfkeden patladığı anda acı bir alay sunuluyor: Hayat! Yerinden nasıl fırla-mazsın? Hepsi oradalar. Alacakaranlığın içinden topların doldurulduğunu işittiler. yenik. saat beşte umudunu kaybeden Wellington ne de hiç savaşmamış olan Blüc-her'dir. ne saat dörtte geri çekilip. Ulm. Friedland da onlarla birlikte ölüyordu. Tarihin içindeki bir yüceliği mumyalamamız yasaklanmıştır. son sözü. heyecanlı bir sesle bağırdı. bu zaferi ağza alınmaz bir son sözle özetlemek. gecenin yağmuruna. İngiliz bataryalannm bütün ateşleme fitilleri toplara yaklaştırıldı. bu uğursuz vadide. Wagram. gürleyen Jüpiterler. Bu muazzam ve muazzam olduğu kadar basit galibiyetin. bu adamların tepesinde asılı duran son dakikayı elinde tutan bir İngiliz generali. Ağzı köpürüyor ve bu köpük. "Cehennem ol!" 15. bir göğsün öfkeden yarılması. bir yandan da dört duvarını durmadan daraltıyordu. Bu. bütün bu devlerin arasında bir devler devi vardı: Cambronne. bu onun suçu değildir. Misket atışlarına tüfek atışlarıyla cevap veriyor. Ve bu solucan protesto edecek. geriye bir Cambronne kaldı. uzaktan. simsiyah top profilleri. Toplan ateşlemek için yakılan ateşleme fitilleri gecenin içinde kaplan gözleri gibi. zafer kazanan düşman topçusunun yoğun ateşi ve korkunç bir mermi yağmuru altında mücadele vermekteydi. Bu birliğe Cambronne adında tanınmamış bir subay komuta ediyordu.harekâtı gerçekleştirmek için kimisi Rossomme tepelerinde kimisi de Mont-Saint-Jean Ova-sı'nda mevzilenmişlerdi. ama tarihi kazanmak. Felakete bu karşılığı vermek. Bir kılıç arar gibi. Hougomont'un hain duvarına. fazlalık sonucu in-76fllak eden bir acıdır. bundan daha büyük ne olabilir! Çünkü ölme-75yi istemek. imparatorluk muhafız gücü ve büyük ordu ayaklanmn âlânda Napoleon'u ezdiler. Ara sıra soluk soluğa duraklayan firariler. onun üzerine tükürmekten . kadere böyle demek. Jena. savaş meydanının derinliklerinde dumanlar arasından her zaman gördükleri ölümün dev gibi iri kafası üzerlerine doğru geliyor ve onlara bakıyordu. Leonidas'ı Rabelais'yle tamamlamak. Böyle bir sözcüğe sizi öldüren yıldırımın ışığında ateş püskürtmek zaferdir. yere serildikten sonra da ayakta kalmayı başarmak. İngiliz topçusu soluk almak için sustu. bu galipsiz galibiyetin önünde bu umutsuz adam saklanıyor. kaynaşan hayaletler gibi atlı insan siluetleri. Waterloo'yu bir karnavalla küstahça kapatmak. Blücher bitiremezdi. tekerlekler arasından görülen beyaz gökyüzü vardı. Blücher mi? Hayır. bu yüce ölüm yolcularının çevresindeki yüreklerde kutsal -74bir dehşet havası esti. ağızlan açıkta. "Mert Fransızlar teslim olun!" Cambronne cevap verdi. galibiyetin azameti altında ezilmiştir. savaşın bu sonsuz küçüğü. Bu lejyon artık bir avuç insandan ibaret kaldığı. Aiskhylos'un büyüklüğüyle boy ölçüşen bir şeydir. Bütün bunları protesto edecek sadece bu solucan var. bu karelerden tek bir tane kalmıştı. Bu kare. Grouchy'nin geç kalmasına. Kahramanların. mutlu generaller. Sezarlar zamanından beri bilinen bu gizli ortak çıkarları krallara hediye etmek. Waterloo Savaşı'nı kazanan insan ne bozguna uğrayan Napoleon. bu son saat yolcusu. karanlıklar içinde zayıflayan bu hazin gök gürültüsünü dinliyorlardı. zafere koşan yüz bin asker ve bu yüz binin gerisinde de bir milyon. sancakları delik deşik bir kumaş parçasına dönüştüğü. Blücher olmasaydı. toprak kaybetmek. Yıldırıma savrulan bir küfürdür bu. ama onun hiçliğini de görmektedir. aradığı kelimedir. Akşam saat dokuza doğru alacakaranlıkta Mont-Saint-Jean Ovası'nm alt başında. Savaşçıların etraflarında çepeçevre. bir söylentiye göre Colville. Yenen kimdir? Wellington mu? Hayır. ölmek demektir ve eğer misket ateşine tutulan bu adam ölmez ve yaşarsa. başka bir söylentiye göre de Maitland. geleceğin aslanına bu temeli kurmak. Şeref ve günahı bize ait olmak üzere. Bu sözcüğü söylemek ve sonra ölmek. bu kanlı boğazlaşmadan sonra gülmeyi sevenleri kendinden yana çekmek çok büyük bir iştir. toplan. Wellington başlamış olmasa. fitilleri yanmış. korkunç bir ihtişamla can çekişmekteydiler. Ohain'in çukur yoluna.

Napoleon'a göre. öteki kem küm eder. galip gelmektir. Gerçekten de şimşek gibi çakan bir gündür o gün. her şey bir anlık bir panik yüzünden kaybedildi. Daha az şan. bir gün bitmiş. Onların insanlık içindeki tayin edici ağırlıkları herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. yağmur ve kanla ıslanmış toprağın üstünde. -80Dahası Waterloo. tepe titredi. her iki açıdan da Waterloo üzerine soğukkanlılıkla konuşalım. muhafız gücü ölmüş. Bunun için. İngiltere'den. Blücher'den almak.daha fazlasını yapıyor. Wa-terloo'ya en uygun kelimeyi buluyor. . sarsılmaz bir soğukkanlılık. kuvvetin ve maddenin ezen ağırlığı altında ruha bir ifade yolu buluyor: Dışkı. bunu bulmak. askeri monarşi yıkılmış ve bu yıkılış. 16. şeref ve daha çok özgürlük. Bu ölüm dakikasında bu meçhul insanın içine büyük günlerin ruhu giriyor. Uygarlık düzeyinin yükselmesine yaptıkları katkıların kaynağı onların içindedir. Tann'ya şükür uluslar. bu yüzden el yordamıyla yollarını bulmaya çalışırlar. Ne Almanya. İngiltere'nin Wellington'un üstünde bir Byron'u vardı. hiçbir zaman daha çarpıcı bir tezat. zıttıdır. daha olağanüstü bir karşılaştırma yapmamıştır. Tann'ya ait olanı Tann'ya verelim. Almanya'nın harikulade bir aydınlatma payı vardır. her ne kadar bazı noktalarda farklı değerlendirmeler yapıyorsa da. Antitezlerden hoşlanan Tanrı. Davullar susar. Waterloo'yu Wellington'dan. Tannsal -77kasırgadan kopan görünmez bir akım gelip bu adamların içinden geçiyor. Raporlara bakın. yalnız şurada burada cesetler arasında bir debelenme fark ediliyordu. Waterloo'nun bir kılıç şakırtısından ibaret olduğu o devirde. şimdi her sabah saat dörtte neşeyle ıslık çalıp atını kırbaçlayarak Nivelles posta arabasını süren Joseph'in geçtiği yerde böyle can verdiler. hiç şaşmaz bir metot. Bütün öbür tarihçilerin gözleri kamaşmıştır. Cambronne'un şahsında devlerin eski ruhunu teşhis etmek mümkündür. en yüce şarkıyı mırıldanırken. İşte. Ancak barbar uluslar bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. Muffling onu şansın üç kez gidip gelmesi olarak görür. Çoğu zaman kaybedilen savaş. bütün bu tunç ağızlardan son bir korkunç misket kusmuğu boşaldı. ertesi gün için en büyük basanlar güvence altına alınmıştı. ne İngiltere ne de Fransa bir kılıç kınına sığar. o bir paniğin ürünüdür. Wellington bu savaşın hiçbir şeyini anlamamıştır. onları titretiyor ve biri. yedeklerin hesaplı kullanılması. Cambronne devlere yakışır bu küçümseme sözünü yalnızca imparatorluk adına Avrupa'nın suratına fırlatmakla kalmaz. fatihlerin ve bu kumar oynayanların. Almanya'dan bir şey eksiltir mi? Waterloo sorununda ne o ünlü İngiltere ne de bu şanlı Almanya söz konusudur. Engin bir fikir uyanışı yüzyılımızın özelliğidir ve bu gün doğuşunda İngiltere'nin. Bunu duymak. taburları dengeleyen bir taktik. araziden faydalanan bir strateji. geometri. bu kadarı az olurdu. Roma lejyonlarından bile daha büyük olan Fransız lejyonları Mont-Saint-Jean'da. Onların on dokuzuncu yüzyıla büyüklüğünü veren yanlarından hiçbirinin kaynağı Waterloo değildir." -79Blücher'in üstünde bir Goethe'si. doğan ayın ışığında hafifçe ağarmış geniş bir duman bulutu yuvarlandı ve duman dağıldığında ortalıkta artık hiçbir şey kalmamıştı. bu kendilerinden gelir. yorumlar belirsizdir. Rastlantının payını rastlantıya. kralların büyük şaşkınlığı önünde bütün krallıkları da peşinden sürüklemiştir. saat elde düzenlenen bir savaş. uğursuz kılıç maceralarının dışında da büyüktürler.* Blücher'in gözleri kamaş-mıştır. Onlar muhteşemdirler. sayının. savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. Waterloo Savaşı'nı dört evreye ayırır. Uygar uluslar. devrim adına geçmişin suratına da fırlatır. yanlış alınan önlemler düzeltilmiş. yukandan gelen bir ilhamla Cambronne. Onu kazananlar için de kaybedenler için de aynı de• "Komutanın ne ölçüde dengesi var?" -78recede karanlıktır. Ro-uget de l'Isle'in Marseillaise'i bulması gibi. güvenliği sağlanmış geri çekiliş. tarihteki en tuhaf karşılaşmadır. sicimle hizalanmış gibi toplu bir öldürme. Tıpkı. Napoleon ve Wellington. temkinlilik. ışığı ve dehası kahramanların. karanlık buğdayların arasında. Almanya'nın * "Bir savaş sona ermiş. rastlantısal bir şey değildir. Tekrar ediyoruz şunu söylemek. Quot Libras in Duce* Waterloo Savaşı bir muammadır. sözü akıl alır. Cambronne'un sözüne bir İngiliz'in sesi cevap verdi: "Ateş!" Bataryalar alev alev yandı. bir ödül. Charras. tanrısal kaderle mücadele eden insan dehasının uğradığı felaketin karakteristik çizgilerini keskin bir zekâyla kavrayan tek kişidir. kazanılan ilerlemedir. önceden görüş. kuvvet itibardan düşmüş. Resmi haberler açık değildir. bunu yapmak. bunlar birbirinin düşmanı değil. öbürü korkunç bir nara atıyor. Çok şükür ki onların onuru. Waterloo nedir? Bir zafer mi? Hayır.. Jomini. özellikle yaşadığımız çağda bir komutanın iyi ya da kötü giden şansıyla yükselip alçalmazlar. Zahmet edip de oraya bir aslan kondurmaya pek değmezdi. Bir tarafta dakiklik. Bu muhteşem kalıntı yok edilmiş. canlı tabyanın dört duvarı da yere serilmişti. Biri ağzında geveler. Bir fırtınanın kabarttığı sellerin geçici bir böbürlenmesidir bu. Sanki onda Danton konuşuyor ya da Kleber kükrüyor gibidir. savaş bozguna uğramıştır. İnsanüstü çaresizliğin damgasını taşıyan bu olayda insanların payı hiçten ibarettir. Kaybeden kazanır oyunudur bu. Avrupa'nın kazandığı ve karşılığını Fransa'nın ödediği bir ödül.

İngiliz halkına yöneltiyoruz. Ama onun piyadelerinin. onunla İtalya'da karşılaşmış ve olağanüstü bir hareketle yenmiş. Bu defa iyi bir hesaplama dehayı mağlup etti. gelmedi. Wellington başka herhangi biri kadar kahramandır. Inkermann Savaşı'nda görünüşe göre orduyu kurtaran bir çavuş. yiyeceksiz. Lord Bathurst'e yazdığı bir mektupta tuhaf bir nankörlükle. Mitchell'in alayları.hiçbir şeyin göz göre göre tesadüfe bırakılmaması. Napoleon'un . derin bir ruhun bütün sırları. Grouchy'nin top seslerine sağır kalması. yaşlı baykuş. ovaların. Rylandt'ın taburları. biz bütün takdiri ve yüceltmeyi İngiliz askerine. Alman İmparatorluğu'nun beş ordusunu da birbiri ardınca yerlere seren bu yıldırımlar saçan deli nereden çıkmıştı? Bir yıldız kadar pervasız bu kaçık savaşçı kimdi? Askeri akademi. ordusudur. Halk olarak seve seve boyun eğer ve bir lordu baş diye kabul eder. d'Ess-ling'in ve Rivoli'nin tecrübeli birliklerine kafa tutan. nehirlerin. savaşılmasını istemediği için onu aforoz ediyordu. Eski savaş taktiği yalnızca yere serilmekle kalmamış. İngiliz kanıdır. Muradına eren dakik hesapçı oldu. Kimdi bu yirmi altı yaşındaki Korsikalı. Pack ve Kempt'in piyadeleri. "berbat bir ordu" olduğunu söyler. öcünü alan klasik bir savaş-81çıdır. Asıl büyük olan o kurşuni üniformalı İskoçyalılar. ulus olarak görür. Ohain çukur yolu. geldi. savaşın Bareme'i Napoleon ise Mic-hel-Ange'ıydı. kartal gibi bakan. kim oluyordu bu göz kamaştırıcı cahil ki. Blücher'i bekliyordu. İngiltere'yi küçültmektir. Marengo'nun ve Arcole'ün altına Waterloo diye yazdı. Kader bu acı olaya razı oldu. eski klasik cesaret. İngiliz metaneti. -83onun kadar dayanıklıydı. usulünce kullanılan kılıcın şimşekli kılıca. mutlak doğruluk. Wellington. bilimi yücelten ama aynı zamanda karıştıran bir inanç. aynı zamanda rezil olmuştu. umursamaz bir şiddetle işleyen harika bir savaş sanatı. Waterloo. yıldırım gibi vuran bir şey. satranç tahtasının dehaya karşı kini buradan geliyordu. bir halkın heykelini göklere yükseltmesi daha doğru olurdu. hiç kimse ondan yana değilken. Wellington. çünkü İngiliz askeri hiyerarşisi subay rütbesinden aşağı hiçbir kahramanın günlük içtimada anılmasına izin vermiyordu. ormanların. Maitland'ın. musket* kullanmasını doğru dürüst bilmeyen daha yeni devşirilmiş askerlerdir. genç akbabanın önünden kaçmıştı. şan ve şerefçe geçemediği bu halk. Melas'ın peşinden de Mack'ı tepeleyip. Waterloo gibi bir karşılaşmada en çok hayranlık uyandıran yan. bir adamın suretini değil. topsuz. tepelerin itaate davet edilmesi. azmi. pabuçsuz. Hiçbir halkın kudretçe. kaderle ortaklık. kusura bakmasın ama bizzat kendisidir. Wurmser'in peşinden Melas'ı. Bize gelince. rastlantının inanılmaz becerisidir. Ponsonby ve So-merset'in süvarileri. Alelade kişilerin. bizim burada söylediklerimize kızacaktır. Bea-ulieu'nün peşinden Wurmser'i. savaş meydanını bile hâkimiyeti altına alan bir zorba. Montebello'nun. İşçi olarak hor görülmesine ses çıkarmaz. Eski seza-rizmin yeni sezarizme. herkes ona karşıyken. Verasete ve rütbe sınıflamasına inanır. Ama bu büyük İngiltere. Waterloo'daki heykelin. Gro-uchy'yi bekliyordu. İron-soldier de I'ron-duke'le aynı değerdedir. kehanet. İngiliz ordusuna. genç Wurmser'i tekrar karşısında buldu. yığınlara karşı bir avuç insanla koalisyon kurmuş Avrupa'ya saldırıyor ve imkânsızlıklar içinde. Wellington. öbüf tarafta ise sezgi. misket ateşi altında gayda çalan ovadakiler. Bonaparte. asker olarak sopa yemeye katlanır. Lord Raglan tarafından günlük içtimada anı-lamamıştı. süvarilerinin en küçük birlikleri bile en aşağı Çatal bir destek üzerine yerleştirilerek fitille ateşlenen eski bir silah. Gece yağan yağmur. onun bütün marifeti budur ve biz onun bu erdemini inkâr etmiyoruz. kariyerinin şafağında. Napoleon. Napoleon. cephanesiz. çoğunluğa hoş gelen zaferi. ikinci sınıf bir komutan tarafından kazanılmış birinci sınıf bir savaştır. Hatırlanacağı gibi. bunun İngiltere'ye ait olması gerekir. Hougo-mont duvarı. İki taraf da birisini beklemekteydi. askeri olağandışılık. 1688'den ve bizim 1789'umuzdan sonra bile o hâlâ feodalite hayali içindedir. hatta adeta zorlanması. Wellington yerinden kıpırdamadı. horseguard'lar. Wellington'a karşı alçakgönüllü davrandı. mantık dışı zaferler kazanıyordu? Hemen hemen hiç nefes almadan ve elinde hep aynı savaşçılar takımı olduğu halde Alvinzi'nin peşinden Beaulieu'yü. insanüstü içgüdü. Wellington'u bu kadar büyültmek. 18 Haziran 1815'te bu duyulan kin son sözü söyledi ve Lodi'nin. yıldızlara inanışın strateji bilimiyle harmanlanması. Montenotte'nin. Bir zafer anısı varsa. -82Gerçekten de. Mantoue'mn. alev saçan bakışlar. Waterloo Savaşı'nın hayran olunan tarafı İngiltere'dir. Waterloo topraklarında gömülü olan o hazin kemik yığınlarr'acaba bu konuda ne düşünür? İngiltere. kendisini halk olarak değil. 18 Haziran 1815'te savaşan ordusunun. Wellington. Wurmser'i karşısında bulmak için Wellington'un saçlarını ağartmak yeter. İngiltere'nin o savaşta muhteşem olan yanı. hemen hemen ordusuz. Komutan değil.

o adi aslan kaybolur. onun üstünden yürüyüp yoluna devam etti. Bu uğursuz zaferi. -87Waterloo. artık bunların hiçbiri yok.kılavuzunun onu aldatması. Plancenoit birbirlerini yok eden hayalet burgaçlanyla taçlanmış olarak belli belirsiz gözükmektedir. Louis'nin kişiliğinde. ama yine de çatışıyor. terkisinde kutsal hakkı taşır. girişimin gücüne karşı statükodur. özgürlüğün şaşkınlıktan donakaldığı tarihtir. Waterloo'nun durdurmak istediği yüzyıl. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Kılıç kullananların işi bitti. bütün bunlar harikulade bir şekilde yönlendirilmiştir. Tuhaf bir tarzda daima amacına ulaşır. Elysee babanın ihtiyar sarsak hastasını da kendi tannsal işine alet eder. Devrimin ne olduğunu anlamak istiyorsanız.Katliama yol açan işte bu darlıktır.. ilerlemenin ne olduğunu anlamak için de adını 'yann' koyunuz. Waterloo'da Fransızlar yüzde elli altı. Bir fatihten olduğu kadar. etrafa kulak verir ve hayale dalarsa. Saint-Quen'da İnsan Haklan Bildirisi'ni imzasıyla onaylar. Gerçekten de imparatorluk bir zorbalık yönetimi olduğundan buna bir tepki olarak krallığın ister istemez liberal olması gerekiyordu ve bu yüzden de galipler üzüntüyle karşılasalar da Waterloo'dan arzu edilmeyen bir meşruti düzen çıktı. ona katlanan XVIII. Bizce Waterloo. onun adına 'ilerleme' deyiniz. Nassau'ların. -85yıldırımların korkunç kesişmelerini görür. Napoleon'un cephesi yaklaşık iki kilometre. Romanoff'larm. burada dolaşır. müttefikler yüzde otuz bir. Brunswick'lerin. O müthiş 18 Haziran yeniden canlanır. Bonaparte. bombaların alevlerini. hâlâ çarpışıyorlar ve çukur yollar kızıla boyanmakta ve ağaçlar ürper-mekte ve öfkenin çılgınlığı ayyuka çıkmakta ve de karanlıklar içinde bütün o vahşi tepeler. 20 Mart 1815 üzerinden 14 Temmuz 1789'a saldırıdır. . ele avuca sığmaz Fransız isyanına karşı monarşilerin bir kumpasıdır: Yirmi altı yıldır yanardağ gibi püsküren bu engin halkı nihayet söndürmek. altmış bin ölü. Biz o ekolden değiliz. Wellington'unki iki buçuk kilometre ve her iki taraftan yetmiş ikişer bin savaşçı. ufuktan dörtnala kızgın atlılar geçer. Louis de. Hohenzollern'-86lerin. Avrupa tahtlarının kılıç zoruyla yıkılmasına son vermekle. bu iskelet Napoleon'dur. Bautzen'de Fransızlar yüzde on üç. insanoğlunun duygusuz taşıyıcısı olan toprağa özgü sükûnet içindedir ve öteki ovalardan farksızdır. Virgilius'un ölüm getiren Filibe ovalarında yaptığı gibi. Papelotte. şimdi sıra düşünenlerde. Bir askerden başka bir şey olmayan Foy'u hatip yapmak için Wel-lington'u kullanır. Hiç rahatsızlık duymadan. süngü kıvılcımlarını. Habsbourg'lann. Waterloo meydanı bugün. Ruslar yüzde otuz. Waterloo'da toplam yüz kırk dört bin savaşçı. Bu işçi için kötü malzeme diye bir şey yoktur. Moskova'da Fransızlar yüzde otuz yedi. Özgürlük yumurtasından böyle bir kartal çıksın. 17. felaketin halüsinasyonlan onu pençesine alır. bu ışıltılar zırhlı süvarilerdir. kürsüde yeniden doğrulur. Paris'e karşı Petersburg. savaşçıların sayısına oranla savaştığı cephenin alanı en dar olanıdır. Avusturyalılar on dört. eski tahtları deviren Bonaparte'ın kişiliğinde. savaş meydanı eski gerçekliğine bürünür. Berlin ve Viyana'dır. bir mezarın dibinden gelen bir hırıltı gibi bu hayali savaşın uğultusunu duyar. Mont-Saint-Jean. işte hayal edilen buydu.. toplu kıyım olmuştur. özgürlük alt etti. düzenli bir şekilde saf tutmuş ordular arasındaki savaşlar içinde. uydurma anıt tepe silinir. kötürümden içeride. Frische-mont. Ruslar yüzde kırk dört. Fransa'ya karşı Avrupa'dır. Avusturyalılar yüzde kırk dört. Hougomont'da düşer. hayalinde geçmişi canlandırmaya çalışan yolcu şaşkınlık ve korku içinde kılıç parıltılarını. Şu oranları bulmuşlar: İnsan kaybı olarak Austerlitz'de Fransızlar yüzde on dört. piyade hatları ovada dalgalanmaya başlar. bakınır. bu gölgeler humbaracılardır. Alpleri aşmış insanı da. fatihten dışanda. kötürümden de yararlanır. Wagram'da Fransızlar yüzde on üç. Waterloo'nun Sonuçları Olumlu mudur? Waterloo'dan hiç de nefret etmeyen oldukça saygıdeğer liberal bir ekol var. Waterloo. Waterloo'da savaştan çok. İsveç tahtına da bir çavuşu oturtur. işini karşı konulmaz bir güçle yapar. Olaya derinden bakıldığında Waterloo devrime kasteden karşı devrimci bir zaferdir. Çünkü devrim gerçekten mağlup edilemez ve o. XVIII. tannsal ve mutlak bir şey olduğundan tekrar tekrar ortaya çıkar. Waterloo'dan sonra da Anayasa'yı zorunlu kılıp. 'Yarın'. şu iskelet Wellington'dur. Bourbon'larla daya-nışrnasıdır. şüphesiz bu beklenmedik bir şeydir. hem de daha bugünden başlayarak yapar. -84Waterloo. Foy. Hougomont. eşitliği ispatlamak için eşitsizliği kullanarak Napoli tahtına bir araba sürücüsünü. Ruslar ve Prusyalılar yüzde on dört. Waterloo'dan önce. devrimci faaliyetin başka bir yandan devam etmesini sağlamaktan başka bir şey yapmamıştır. Bulow'un kılavuzunun onu aydınlatması. İşte ilerleme böyle işler. Ama geceleri burada hayalet gibi bir sis yükselir ve bir yolcu.

yükselişi takdis ettiği gibi düşüşü de sakin sakin takdis etti.Kısacası. Bu boşluğa krallar kuruldular. hasret duyulan kasvetli bir ışıktı. 1815 barbarlığı. aslanlı kümbeti yükseltmek için kemik parçalan dolu toprakla yüklü çekçek arabalarını keyifli keyifli süren.' Ama Paris'e gelince yanardağın ağzını yakından gördü. Geleceği alaya almak! Büyük bir adamın vahim tedbirsizliği. bu külün ayaklannı yaktığını hissetti ve fikir değiştirdi ve bir Anayasa kekelemeye başladı. Vincennes'de hendekteki topraktan. Şu lanet-lik kelimeyi mınldanan karşıdevrimdir. Yaşlı Avrupa bu boşluktan faydalanarak kendisine çekidüzen verdi. gönüllerinde 14. Ancak. Yılanların kabuk değiştirmesi. su götürmez gerçek şu ki. Güne kıyasla gece. art düşünceler. Louis Paris'e döndü. "O öldü mü?" diye haykırdı asker. Gecenin bu kayboluşu. kasvetli bir nisan gibi bir şey oldu. Hatta daha fazlasını söyleyelim. Eski muzır. Waterloo'dan sonra Avrupa'nın temeli karanlıklar içinde kaldı. ham hayaller meşrutiyetçi kesildiler. Kutsal bir ittifak ortaya çıktı. topçu için yanıp tutuşan top ağzındaki bu kurbanlıkların gözleri hâlâ onu arıyordıT. 20 Mart'ın heyecanını silip süpürdü. karşıdevrimdi. imparatorluğun arkasından ağlandı. 93'ün o korkunç genel mezar çukuru Madeleine Mezarlığı. -89Trestaillon ün kazandı. belki biraz da Marengo ile Arco-le'den utanarak. o uğursuz Waterloo meydanı. Şan ve şeref hükümdarlık asasına dönüştürülmüş kılıçtaysa. Tuileries'nin kubbesindeki bayrak beyaz oldu. Waterloo'nun içerdiğinden başka bir şey görmeye çalışmayalım." diyordu. Güzel ittifak demişti önceleri buna. tuhaf şey . Yeryüzüne zorbalığın verebileceği bütün ışığı yaymıştı. Barbarlar devrindeki gibi bir uçurum ortaya çıktı derinlerde. asla. Waterloo'da. Bouvi-nes'den. Avrupa beyaz kokard takındı. eski rejim. Baştan başa yakışıksız zaferlerle dolu Carrousel zafer takı. Wa-terloo'da galip gelen. XVI. 8 Temmuz'un halka halka danslan. bütün krallar tahtlarına kavuştular. On dokuzuncu yüzyılda toplumun esenliği bakımından gerekli en söz götürmez şekillerden biri Fransa'da ve kıta üzerinde kuruldu. buradan geçiniz!" dedi diye. İnsan. Mont-Saint-Jean Ovası'nın tepesinden Fransa'nın üzerine bir avın üzerine eğilir gibi eğilen şey. Korsikalı. Avrupa'nın hâkimi bir kafese kapatıldı. Austerlitz artık yaşlanmıştı. Napoleon'un ortadan kalkması uzun süre yerini muazzam bir boşluğa bıraktı. zehirli gerçekler bir yenilik * Lat: Öbürlerinden farklı değil. Sürgün tahta çıktı. Niye mi? Bir yaz günü sonrasında bir çoban bir ormanda bir Prusyalı'ya "Oradan değil. adına Roma Kralı denmesi fesatçılık sayıldı. "Siz onu tanımıyorsunuz!" Hayal etme gücü yerle bir olmuş bu adamı tanrılaştırmaktaydı. can çekişen eski Roma dünyasının karanlığına benzer bir karanlığa gömüldü. bu kaidenin üzerine zafer kazanan biri gibi 18 Haziran 1815 tarihini yazan. Louis ile Marie-Antoinette'in kemikleri de toz toprağın içinde olduğundan mermer ve yeşim taşıyla kaplandı. İtiraf edelim ki. bütün bu yeniliklerden tedirgin olup. Tanrısal Hukukun Tekrarlaması Diktatörlüğün sonu. Pie. alaşağı edildi. Bir özgürlük getirme niyeti. Enghien Dükü'nün Napoleon'un taç giydiği ayda öldüğünü hatırlatan bir mezar taşı çıktı. bir güneş tutulması etkisi yaptı. Ne var ki halk. madde olduğu halde liberalizm cilası vurundular. İmparatorun alaya aldığı gelecek. Hartwell'in çam ağacından masası. "Napoleon öldü. soluğu çabuk tükendi ve kısa sürdü. 1789'la gerdeğe girdi. Bu ölümle bu kadar yakın bir tarihte bu taç giyme merasimini icra etmiş olan Papa VII. -90görüntüsüne büründüler. batıl inanışlar. Genç kuşakların ateşli bakışları ona döndü. Bu 1815 yılı. Bütün Avrupa sistemi yıkıldı. Bütün bunlar oldu. Schoenbrunn'de dört yaşında küçük bir gölge vardı ki. hem de kahraman gözlerdi bu ağlayanlar. Karşıdevrim istemeye istemeye liberal oldu. istemeye istemeye devrimci olduysa. bir Marengo ve Waterloo gazisine. Önceleri imparatorluk muhafız kıtasının olduğu yer kırmızı bir ev oldu. Non pluribus impar* cümlesi 'Quai d'Orsay' kışlasının cephesinde güneş ışıklarını temsil eden taşların üzerinde yeniden ortaya çıktı. Muhteşem maddenin bu saltanat devrinde ideale. Mihrapla taht. İmparatorluk. imparatorluk da şan ve şerefin ta kendisiydi. nasıl ki buna benzer bir olay olarak Napoleon da. tanrısal hukuk 'Anayasa' maskesi takındı. Yalan. ideoloji diye tuhaf bir ad takmışlardı. bu. tantanalı bir şekilde el ve gönül birliği kurdular. bozgunda kaçanlan kılıçtan geçiren Blücher'i yüreklendiren. ona Avrupa'nın bütün mareşal asalarını ve bu arada Fransız mareşalliği asasını da armağan eden. peşin hükümler. Bearn'lının antitezi oldu. Yeniden düzenlenen bu antik Avrupa'nın huzurunda ve karşısında yeni Fransa'nın ana hatları da kabataslak ortaya çıktı. karanlık bir ışıktı. 18. Fontenoy'dan daha dünmüş gibi söz ediliyordu. Nerede? Ne yapıyor? Gelip geçenlerden biri. Angouleme Dükü'nün bir heykeliyle işin içinden sıyrıldı. 18 Haziran 1815'te ata binmiş Robespierre. Louis'nin zambak çiçekli koltuğunun önünde yer aldı. küçük adıyla söylemek gerekirse karşıdevrim soluk alamıyordu. Napoleon tarafından hem yüceltilmiş hem de küçültülmüştü. Wellington'un gerisinde gülümseyip duran. yeni rejim oldu ve yeryüzünün bütün karanlığıyla bütün aydınlığı yer değiştirdiler. sahneye girdi. 'Par-çalamalı. Alnında şu yıldız parlıyordu: Özgürlük. XVIII. XTV.

Haie-Sainte ele geçirilmiş. Bazen.) -93şaşırtıcılarından biri de. yan uşak birtakım yarasalar. Eğer sic vos non vobis* sözüne uygun bir yer varsa. Hougomont yakılmış. Ama bütün bunların sonsuzluk için ne önemi var ki? Bütün bu fırtına. subaylara kılavuzluk öneren dilenciler. Cerisole zaferini takip eden gece Marki de Fervacques. Belle-Alliance iki galibin kucaklaşmasına tanık olmuştur. çünkü bu kitap öyle gerektiriyor: -9218 Haziran 1815'te dolunay vardı. biz buna inanmıyoruz. Zaferin alışılagelmiş tescilidir bu. Napoleon'a tutuluyorlardı. İşte. ama kendiniz için değil. Her ordunun bir kuyruğu vardır ve işte. Papelotte yakılmış. Fransızların karargâhını işgal ettiler. bütün bu karanlık. ayakta kalanlar. fırsat düştü mü gerçekleri onun yüzüne karşı da söyleriz. Waterloo Savaşı'nda ölü düşen altmış bin insan rahat rahat çürümekte ve dünyaya onların huzurunda bir şeyler yayılmaktaydı. Savaşın korkunç bazı güzelliklerini asla saklamadık. ama bazı çirkinlikleri olduğunu da kabul etmeliyiz. bütün bu bulutlar. Savaşı pohpohlayanlardan değiliz. Bu adlar ancak şöyle böyle bilinir. İngilizleri izlerdi. Bu hayalet eski dünyayı tir tir titretiyordu. ayaktaki Napoleon'dan daha yüce görünüyordu. İngiltere onu Hudson Lowe'a muhafaza ettirirken. Bir cesedi o hale sokanın onu biraz soymaya ne de olsa hakkı vardır. Yağmacılıktan yağmacı .-91ama. Plancenoit yakılmış. bu savaş. Adam anlaşılmaz bir Picardie lehçesiyle konuştuğu için marki yanılmış. 1815 anlaşmalarını bununla yaptı ve Avrupa buna 'Restorasyon' adım verdi. Bu aydınlık Blücher'in vahşi takibini kolaylaştırdı ve kaçakların izlerini ele verdi. sahte hastalar. Galipler korkuya kapıldılar. Waterloo budur. Oysa. Waterloo hiçbir şey yapmadı ve harekâtın yaklaşık iki buçuk kilometre ötesinde kaldı.. Bu çirkinliklerin en Lat: Siz böyle çalışıyorsunuz. aynı zamanda hem bu geleceğe hem de bu geçmişe. savaşta hiçbir iş görmemiş olan Waterloo. korkunç sakatlar. Viyana Kongresi. Bu dehşet.bütün bunlan peşleri sıra sü-94I rüklerlerdi. ondaki devrim kalıntısından ileri geliyordu. Yan haydut. birtakım pejmürde adamlar. özellikle günümüzün askerini işe karıştırmayalım. Bona-partçı liberalizmi açıklayan ve mazur gösteren budur. Almanlann peşinden gider. (Birinin hakkı olan şey. Krallar. yerde yatanları talan ederler. sonra bu barış. değişen kimse yoktur." derler. bazen kanlarıyla birlikte küçük arabalarla dolaşan ve çaldıkla-nnı satan dalavereci seyyar satıcılar. 19. meyve ve sebze hırsızla-n. başkasına verilince söylenir. "Aynı kişilerdir bunlar. hatta bu yüzden bunlara özel dilde 'sûrüntüler' denirdi. zaferden sonra ölülerin anında soyulmasıdır. Konaklama yerlerini Rossomme'un ötesinde kurdular. İngilizler. genellikle galiplerin ardından hırsızların geldiğidir. Göğsünde çapraz kavuşturulmuş kolları. yenilenin yatağında yatılır. Wellington. "Uykusuzluğum. Fransa da Montchenu'yü ona gözcü dikti. Son top atışının ardından Mont-Saint-Je-an Ovası ıssız kaldı. savaş denilen alacakaranlığın doğurduğu her türden gece kuşları. savaşmayan üniformalılar. Fransızca konuşur. Mont-Saint-Jean topa tutulmuş." diyordu. tahtlar için bela oldu. bunların bizzat zaferi kazananlar olduğunu iddia ederek. onu bizimkilerden biri sanmıştı. orası Waterloo köyüdür. Bunu kim yapar? Kim kirletir galibiyetleri? Zaferin cebinden içeri kayan bu iğrenç gizli el nedir? Şan ve şerefin ardından gelip alçaklıklarını icra eden bu yankesiciler kimlerdir? Aralarında Voltaire'in de bulunduğu bazı filozoflar. Düşmüş Bonaparte. Bize gelince. Bozgunun üzerine saldıran Prusyalılar daha ileri gittiler.. Lord Bathurst'e raporunu yazmak üzere Waterloo köyüne gitti. Alexandre ona. Ancak kesin olan şey. Defne dallarını toplayan elle bir ölünün pabuçlarını çalan elin aynı el olması bize imkânsız görünüyor. Napoleon Longwood'da can çekişirken. Bunlar İtalyanca konuşur. hiçbir ulus bu yaratıklardan sorumlu olamaz. Fransızca konuşan bir İspanyol sürün-tüsü tarafından hem de savaş meydanında haince öldürülüp soyulmuştur. felaketlerde gecenin böyle trajik ayrıcalıkları olur. Nitekim. ufukta Sainte-Helene kayalıkları bulunduğu sürece huzur içinde saltanat süremediler. Bir savaş ertesinde güneş daima çıplak cesetlerin üzerine doğar. Eskiden yürüyen ordular -şimdikilerden söz etmiyoruz. bu sefil yaratıklardan biri. Gündüz kahraman olan gece vampir kesilir. Hiçbir ordu. suçlanması gerekenler oradadır. Ama askeri. onun bütün şerefine konmuştur. bir ot yaprağından öbürüne sıçrayan bir fidan bitiyle. Notre-Dame'ın kulelerinde çandan çana uçup konan kartalı eşit gören o muazzam gözün nurunu bir an bile bu-landırmadı. Geceleyin Savaş Meydanı Tekrar o uğursuz savaş meydanına dönelim. bu biçare kitleyi gözü dönmüş Prusya süvarilerine teslim etti ve toplu katliama yardımcı oldu.

Ara sıra duruyor. "Az önce yaşıyordum. bir eşe. bazı generallerin. şu iğrenç düsturdur: Düşmanın sırtından geçinmek! Bu illeti ancak güçlü bir disiplin giderebilir. kıvranmak. seri ve esrarengiz hareket-leriyle alacakaranlıkta harabelerde dolaşan ve eski Normandiya efsanelerinde adına 'Alle-urs' denilen habis ruhları hatırlatıyordu. Turenne de o kadar iyiydi ki. ümit etmek. Bazı uzun bacaklı gecekuşlannm bataklıklarda buna benzer karaltıları görülür. ay sürekli bembeyaz kalır. göğsünde nefes alan bir ciğer. Hoche'un ve Marceau'nun peşinde asla sûrüntüler olmazdı. gulyabaniye benziyordu. ne Fransız. ama kaputunun altında geniş cepleri olduğu belliydi. Korkunç olan bir şey varsa. alt tarafta bir kan deresi. ölülerin kokusunu almış. Genappe . ruhlann yola çıkışını hatırlatan ürpertiler vardı. her ne kadar büyükseler de. silme doldurulmuş bir buğday yığını gibi yamaçların kenar hizasına kadar getirmişlerdi. Sırtında kaputa benzer bir ceket vardı. Pa-latinat'nm kan ve ateşe boğulmasına ses çıkarmamıştır. misket ateşiyle kınlan ama düşmeyip kabuklanndan asılı kalan dallar. biri batıda. 18 Haziran 1815 günü akşamı yol. ne köylü. Uzaktan belli belirsiz İngiliz ordugâhının nöbetçileriyle devriye kollannın gidiş gelişleri duyuluyordu. hem kaygılı. Birçok yiğit için böyle bir ölümü düşünmek bile yüreğe dehşet verir. biraz ileride Nivelles şosesi üzerinde. o da şudur: Yaşamak. Bu cüzam illetini ortaya çıkaran şey. işte bu haldeydi. orduların peşinde daha az ya da daha çok sayıda yağmacı görülüyordu. Belki de bu araba ile o sinsi sinsi dolaşan adam arasında bir bağlantı vardı. öfkeden atların nallarını ısırmak. yaylanın düzlüğüyle aynı seviyeye çıkarmış. kılıcının işe yaramadığını görmek. atları hissetmek. düşünmek. geniş bir birikinti olarak yayılıyordu. dallara bakmak. sonra doğrulup sıvışıveriyordu. Hougomont'la Haie-Sainte. Yağmacılar -95I savaş meydanının bir köşesinde kurşuna dizilirken. İnsandan çok. çarpan bir yürek. Gökyüzünde bir tek bulut bile yoktu. çiçeklere. hemen hemen bir nefes. yolu. Waterloo'yu çalıp çırpmaya gelmişti. Ordu komutanının çok ya da az sert olmasına göre. Otlarda. çalı-hklan kımıldatıyordu. önündeki göz kamaştırıcı zafere doğru koşmak. Varsın toprak kırmızıya boyarısın. bu ovanın üstünde kederli ve bedbahttı. onun hakkında gündüzden daha çok şey bilirdi. Wellington sert davrandı. diğerleri bir başka köşesinde yine soygun yapmaktaydılar. Ay. gecenin rüzgânnda ağır ağır sallanıyorlardı. Ama talan edenler inatçıdır. güne-Şi görmek. yapraklara. Kimdi bu adam? Herhalde gece. ne de askerdi. neşeli olmak. süvarilerle dolmuştu. Çukur yolun açıklığı birbirine çözülmezcesine kenetlenmiş atlarla. Dehşet verici bir kaos. ışığa sahip olmak ve bütün bunlara sahipken birdenbire bir çığlık süresi kadar bir zamanda. Bu içler acısı felaketin can çekiştiği yerde şimdi her şey susmuştu. ufuktaki tepeler üzerinde muazzam bir yanm daire çizerek uzanan İngiliz kamp ateşlerinin kordonu ekleniyordu.doğuyordu. Üstü katranlı hasırla örtülü arabaya koşulmuş sıska. ağzındaki gemin arasından ısırgan otlarını yemeye çalışıyor ve arabanın içinde sandıkların. buğday başaklarına. aç bir at. Üst tarafta bir ölü yığını. izin verilen kötülük. gözlenip gözlenmediğini anlamak ister gibi çevresindeki ovayı inceliyor. çocuklara. birden eğilip yerde sessiz ve hareketsiz duran bir şeyi karıştırıyor." demek. daha doğrusu yerde sürünüyordu. ama sürekli arkaya bakıyordu. inlemek. Ama yine de 18-19 Haziran gecesi ölüler soyuldu. önü sıra gidiyor. bir anaya. Ohain yolu felaketini anlatmıştık. zırhlı süvarilerin çukura yuvarlanmaları tam karşı yönde. Tu-renne'e askerleri tapıyorlardı. Gece yansına doğru Ohain çukur yolu taraflarında bir adam dolanıp duruyor. üstünde insanları. Kanlar Nivelles şosesine kadar akıyor ve orada bugün hâlâ gösterilen bir yerde şoseyi kapatan kesik bir ağaç yığınının önünde. sağlıklı. kahramanca gülmek. bir dakikadan daha az bir sürede bir uçuruma devrilmek. Gece sakindi. suçüstü yakalanan herkesin kurşuna dizilmesini emretti. boğulmak. çünkü talana göz yumuyordu. bir topluluğun gözünüzü dışarı fırlattığını duymak. orada aşağıda olup kendi kendine. Wellington'un da sürün-tüsü pek azdı. Bir esinti. Yamaç kalmamıştı artık. hali tavrı. hiçbir şeye tutunamamak. düşünen bir irade. ne İngiliz. paketlerin üstünde kadına benzer bir şey oturuyordu. erkekliğin bütün gücüne sahip ol-97mak. sevmek. Kayar gibi gidişi. Göğün kayıtsızlığıdır bu. Çayırlarda. iyiliğin parçası olur. Görünüşe bakılırsa az önce tarif ettiğimiz kimselerden biriydi. tıpkı iki ucunda iki mücevher parlayan zinciri açılmış yakut bir kolye gibi. karanlıklar içinde tepişme sırasında kınlan kemiklerle boş yere debelenmek. hem cüretliydi. Hakkını seve seve teslim etmemiz gerekir ki. Bütün bu sis perdesini derinlemesine dikkatle inceleyen bir göz. Hatırlanacağı gibi. üst üste yığılan cesetler. neden bu kadar popüler oldukları her zaman bilinemez. hayali aşan bir gerçek varsa. Bu iki büyük aleve. öbürü doğuda iki büyük alev oluşturarak yanmaya devam ediyordu. Torbası yoktu. MontSaint-Jean'dan Brai-ne-1'Alleud'e giden yolun köşesinde harap bir yapının arkasında gizlenmiş gibi duran kü-96çük bir tür erzak satıcısı arabasını seçebilirdi. Yanıltıcı şöhretler vardır.

ölüler onun üzerinde bir kemer oluşturarak ezilmesini önlemişlerdi. Daha sonra yeleği karıştırdı. az sonra çukur yolun karanlığı içinde cansız ya da hiç olmazsa baygın bir adamı sürüklemekteydi. Sizden ayrılmam gerekiyor. Artık işin içinden kendiniz sıyrılın. bir para kesesi buldu ve cebine indirdi. yolun sığlaştığı yerde ölü tabakası inceliyordu. Birinin arkadan kendisini tuttuğunu hissetmişti. bu insan ve at kaosunun altından ay ışığının aydınlattığı açılmış bir el uzanmaktaydı. yaklaşan bir devriye olsa gerekti.-98şosesine doğru bir yerde olmuştu. hızla kaputunun altındaki derin boşlukların birinde kayboldu. Zırhının altından kocaman altın bir apolet çıkıyordu." dedi. Adam eğildi." "Rütbeniz nedir?" "Çavuş. çukur yolun derinliğine göre değişiyordu. O ise gülmeye başladı. "sakın bu ölü. "Benim hayatımı kurtardınız. Ceset yığınının kalınlığı. "ölüymüş. ürkek bir vaziyette durdu. Beni yakalarlarsa kurşuna dizerler. subayın cebini yoklayınca. Birdenbire durdu. Ölmekte olana yardımın tam bu safhasın-dayken subay gözlerini açtı. iğreti. Bir zırhlı süvariydi bu." dedi subay. Delord tümeni buradan geçmişti." "Adınız ne?" -101"Thenardier. "Bir şey yok." dedi." Devriye kolunun ayak sesi gittikçe belir-ginleşiyordu. "üzüldüm. bir süre çömelmiş kaldı. karannı verip doğruldu. altın bir yüzük. Çakalın dört ayağı bazı işler için pek elverişlidir. Kendisini ele geçiren adamın hoyratça ha-ıooreketleri. Onlar sizin olsun isterdim. Onları alın. bir saat bulacaksınız. Mezarda kuvvet çabuk tükenir. Subay mırıldandı." Bu arada el gevşedi ve onu bıraktı. Kafasını dikti. Namuslu bir insan korkardı." Bu iş zaten yapılmıştı. Subay. yığını eşeledi. ölüleri iğrenç bir teftişten geçiriyordu. Ayrıca herhangi bir yeri kırılmış gibi de görünmüyordu. Tam olarak doğrulmadı zaten. Bakıyor. "Gelen var. Yüzü şiddetli bir kılıç darbesiyle yaralanmıştı. Gözleri kapalıydı. Az önce okuyucuya bir nebze tanıttığımız sinsi gece yolcusu o yana doğru gitmekteydi." dedi. kafasını pusudaymış gibi çukur yolun kenanndan yukarı çıkarmıştı. engel olanları kenara çekti. Sinsi gece yolcusu hiç cevap vermedi. Sinsi gece yolcusu gitmeye davranır gibi bir hareket yaparak. rahatça içe çekilen hava onu uyuşukluğundan kurtarmıştı." . kolu kavradı. Can çekiştiği belliydi: "Savaşı kim kazandı?" "İngilizler. canlı olmasın? Şuna bir bakalım. bir subay. vücudunun üst kısmının ağırlığını toprağa dayadığı iki işaret parmağına yaslamış. Sinsi gece yolcusu isteneni yerine getirir gibi yaptı. Zayıf bir sesle. hatta oldukça yüksek rütbeli bir subaydı. -99"Vay canına. ölü yığınının bittiği yerde. Bu muazzam mezarı karıştırıp duruyordu. Zırhının üzerinde gümüş Legion d'honne-ur nişanı vardı. kolunu güçlükle kaldırarak onu tuttu. Ve sonra." Tekrar eğildi. Geriye döndü. Ortalara doğru. Hayatınızı kurtardım. Kimsiniz?" Sinsi gece yolcusu alçak sesle acele cevap verdi: "Ben de sizin gibi Fransız ordusundamm. "Soymuşlar beni. Birkaç adım ötesinde. bir saatin varlığını hissetti. Ovada bir ayak sesi duyuluyordu. "Dur hele!" dedi sinsi gece yolcusu. gecenin serinliği. Hortlağı jandarmaya tercih ederim. doğ-rulduğunda o elde artık yüzük yoktu. vücudu çekti. O açık el kapanmış ve kaputunun eteğini yakalamıştı. Ayaklan kanlar içinde yürüyordu. başı meydana çıkardı. Sonra. Adam nişanı kopardı ve nişan. Subay tekrar konuştu: "Ceplerime bakın. kandan görünmüyordu." dedi. 'Teşekkür ederim. eli yakaladı. Mutlu bir rastlantı eseri olarak -burada böyle denilebilirse eğer. sırtını ölü yığınına çevirip dizleri üstünde ufku kolaçan etti. Bir keseyle. çukur yolda." diye cevap verdi adam. O an heyecanla sıçradı. Miğferi yoktu. Bu elin parmağında parlayan bir şey vardı. saati aldı. çünkü sesi titriyordu.

ruh da eksildi. Acıklı ayrıntıların üzerinden çarçabuk geçmemiz okuyucularımızı memnun edecektir. Haydut kendini savunmayı reddetmiştir. Bu üç döri günlük özgürlükten yararlanarak. Bundan hem kendisi hem de -belirtmemiz gerekir ki. Jean Vayean'ın Tou-lon Hapishanesi'ne girdiğinden beri bu parayı nereye saklamış olduğu öğrenüememiştir." -102İKİNCİ KİTAP "ORION" GEMİSİ 1. kralımız sonsuz merha-metiyle ölüm cezasını ömür boyu küreğe çevirmiş ve Jean Valjean derhal Toulon Hapishanesi'ne sevkedilmiştir. Bu yazılardan ilkini Drapeau bfanc'dan alıyoruz. Jean Valjean'ın kürekteki numarası değişti. Hatırlanacağı gibi. bu arada Constitutionnel. Onun düşüşünden sonra Montreuil-sur-mer de düştü ve artık büyük varlıkların bencilce paylaşılması başladı. temyize başvurmayı reddetmiştir. Jean Valjean adındaki bu kişi. Jean Valjean'ın tutuklanmadan önce Mösyö Laffitte'ten. tahliye edilmiş eski bir kürek mahkûmu genel dikkati çekecek bazı durumlar ve şartlar altında. polisin dikkatinden kaçabilmiş.' diye ölümsüz mısralarda mırıldandığı o dürüst çocuklardan birine karşı işlediği. Suçlu. Tarih. İlin yabancısı olan Mösyö Madeleine adında bir adam. Kıskanç rekabetler ortaya çıkar. O kriz ve tereddüt gecesinde tahmin ettiği şeylerin hepsi gerçekleşti. Var ili ağır ceza mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır."Bu adı unutmayacağım. başkentle Montfermeil (Seine-et-Oise) arasında sefer yapan şu küçük arabalardan birine binerken polis tarafından yeniden yakalanmıştır. Savcılığın yorulmak bilmez çabası sayesinde nihayet maskesi düşürülmüş ve tutuklanmıştır. bu cezanın hafifletilmesini ruhban partisinin bir zaferi olarak gösterdiler. o yerin eski bir endüstrisi olan siyah kehribar ve boncuk imalatını birkaç yıldan beri kalkındırmıştı.Savoie'dan gelirler her yıl Su kanattan kurumla dolmuştur Onlar ise hafifçe ellerini silerler. o eksilince. bu para ele geçirilememiştir. Birkaç gazete. bundan sekiz yıl kadar önce Ferneyli sayın ihtiyarın: '. Bu makaleler biraz kısadır. bellibaşlı bankerlerimizden birine daha önceden yatırmış olduğu külliyetli miktarda para çektiği -104söylenmekte ve bu paranın altı ya da yedi yüz bin frank olduğu tahmin edilmektedir. güneydeki bir hırsız çetesinden olduğu ve hırsızlık yaptığı. Mösyö Ma-deleine'in geniş atölyeleri .ilçesi servet yapmış ve hizmetlerinin ödülü olarak belediye başkanlığına atanmıştı. aynı tarihli Journal de Paris'ten alınmıştır: "Jean Valjean adında. o dönemde henüz Gazette des Tribunaux yoktu. Ancak polis. bunun farkına ancak bir defa Büyük İskender'in ölümünden sonra varmıştı." Jean Valjean'ın Montreuil-sur-mer'de dindar biri olduğu unutulmamıştı. Bir Herkül gibi güçlü olan bu sefil. 9430 oldu. İddianamede belirtildiğine göre. JVîontreuil-surmer'de olup biten şaşırtıcı olaylardan birkaç ay sonra dönemin gazetelerinde yayımlanan iki yazıyı buraya aktarmakla yetiniyoruz." dedi subay. kaçmanın yolunu bulmuş. eski bir forsa olduğunu ortaya çıkarmış ve Jean Valjean yeniden küreğe gönderilmiştir. 24601 Numara 9430 Numara Oluyor Jean Valjean yeniden yakalanmıştı. Bu parayı yaptığı ticaret nedeniyle yasal olmayan yollardan kazandığı söylenmektedir. Mösyö Madeleine'le birlikte Montreuil-sur-mer'de refah da ortadan -105kalktı. İnsan topluluğunda her gün gizli gizli yayılage-len verimli şeylerin kaçınılmaz parçalanışıydı bu. ama kaçışından üç dört gün sonra Paris'te. "siz de benim adımı aklınızda tutun. Tutuklanması sırasında heyecandan ölen bir fahişeyle metres hayatı yaşamaktaydı. Ama." İkinci makale ise biraz daha ayrıntılı olup.. Adım Pont-mercy. adını değiştirerek kuzeydeki küçük şehirlerimizden birine belediye başkanı olarak atanmayı başarmış ve bu şehirde oldukça önemli bir ticaret kurmuştu. Gazetenin tarihi 25 Temmuz 1823: "Pas-de-Calais'ya bağlı bir ilçe az rastlanır bir olaya sahne olmuştur. Mösyö Madeleine'in 1796 yılında bir hırsızlıktan dolayı mahkûm olan Jean Valjean adında sür-103t' 1î gün kaçağı. iş bilir savcılık makamına ispatlanmış ve bu durumda Jean Valjean suçlu bulunarak ölüme mahkûm edilmiştir.. yol keserek silahlı soygun suçundan Var ili ağır ceza mahkemesi önüne çıkarılmıştır. evvelce yatırmış olduğu yarım milyonu aşkın bir tutarı çekmeyi başardığı anlaşılmaktadır. Ancak. Komutan yardımcıları başlarına krallık tacı geçirirler. ustabaşlan fabrikatör kesilirler. Onun için. bazı yeni yöntemlerle. Bu konuya bir daha dönmemek üzere şunu da söyleyelim ki. bu parayı yalnız kendisinin bildiği bir yere gömdüğünden. Bu cani.

kimisi mesleği bıraktı. Her yanı rekabet ve hırs bürüdü. Merkez kalmadı. güveni öldürdüler. ender rastlanan bitkiler gibi olan her şeye saygı duyan kişilerdeniz. hiç olmazsa bir aylığına hazineye sahip olmak gibi bir avantajı olan ikinci yol genellikle tercih edilmekteydi. değersiz bir keşişin bırakmış olduğu kaba bir Latince'yle yazılmış olan esrarlı iki mısra-. 2. simulacra. Görünüşe bakılırsa. cadaver. şeytanın ha-tırlanamayacak kadar eski zamanlarda hazinelerini saklamak için civardaki ormanı seçtiğine inanırlar. sonra hemen çukurun başına koşup açmak ve kara adamın oraya koyduğu 'define'yi mutlaka almak. Kaptaki baruta gelince.. ona hiç bakmamak ve tabana kuvvet kaçmakmış. bir hafta sonra ölürmüş-sün. kapatmasını ve gitmesini beklemek. Biz. Tryphon. Montfermeil denilen yerde çok eskilere dayanan bir batıl inariç vardır. bunlardan hiç bahsetmiyor. O zaman. bazen bir ekü. öömlekler sırılsıklam olur. İkinci yararlanma yolu. siparişler azaldı. araştırılır. Kimisi şehirden ayrıldı. Montreuil-sur-mer'de vergi tahsilatı masrafları iki misline çıkmıştı ve Mösyö de Villele bu durumu 1827 yılı Şubatı'nda kürsüden bildiriyordu. takke ya da şapka yerine kafasında kocaman iki boynuz taşıyormuş. onda da tüfeğinizi suratınıza fırlatma özelliği vardır. Roger Bacon'dan önce barutu ve VI. iflas geldi çattı. karşılaştıkları her fırsatın çekiciliğine kapılan gözüpek insanlar sık sık kara adamın kazdığı çukurları açarak. Bunu yapan o ay içinde ölürmüş. Küreğin çıkarma hizmet ederek Mösyö Madeleine'le Jean Valjean'ın aynı kişi olduğu-106nu tespit eden ağır ceza mahkemesi kararının üstünden daha dört yıl geçmeden. mezarından kurbağalar çıkar. Onu şuradan tanımak mümkünmüş ki. lapides. bazen de bir kâğıt gibi dörde katlanmış bir hayalet ya da bir hiç. kazanç için. Nihayet. et in fossa thesauros condit opaca. çünkü bu iş ancak geceleri yapılabilir. özellikle ilgi çekici ve değerli bir batıl inanıştır bu. geleneğe ve bir de özellikle Tryphon adında Normandiyalı. kazmalar körleşir ve nihayet deliğin sonuna gelinip 'defıne'ye el atıldığında ne bulunsa beğenirsiniz? Meğer şeytanın definesi neymiş? Bir metelik. bir taş parçası. Kara görünmesi de akşam karanlığı olmasındanmış. Artık her şey büyük çapta değil de. atölyeler işsiz kaldı. bu kâğıtlarla oynandığı takdirde elde avuçta ne varsa kaybedileceği de kesindir. nummos. pazar payı daraldı. biraz büyücü. pek verimli bir iş değildi bu. İşte Tryphon'un mısraları. Israrla söylendiğine göre. Bu adamın ayağında tahta pabuçlar. kanlı bir ceset. Kaldı ki. Devlet bile bir yerde birisinin ezildiğini fark etti. Montfermeü'deki batıl inanç şudur: Buranın insanları. Her şey yok olup gitti. işçiler dağıldılar. Mösyö Madeleine her şeye hâkimdi. yüzyılda yaşadı ve hiç sanmam ki şeytan. . kurucunun herkese karşı iyiliğinin yerini herkesin herkese karşı kin duyması aldı. ücretler düştü. şeytanı soymayı denemişlerdir.. adamın sadece bir köylü olduğu görülürmüş. üstünde de bezden pantolon ve işçi gömleği varmış. Çukurlar genellikle çok derin kazıldığından. küçük çapta yapılır oldu. belli ki şeytanın kullanmış olduğu yağlı. Belki de Şeytan Tarafından Yazılmış Olan İki Dizenin Nerede Okunacağına Dair Daha ileri gitmeden önce. Saf kadıncağızların dediklerine bakılırsa. kara adamla hiç konuşmamak. O zaman. Hiç olmazsa geleneğe inanmak gerekirse öyle. o yıl içinde ölünürmüş. Paris yakınlarında halk arasında böyle yaygın bir batıl inanca rastlamak. O düşünce. Charles'tan önce de oyun kâğıtlarını icat edecek zekâya sahip olsun. sırlara saygısı olmayan meraklı kişilere bunu bildirmek ister gibidir: Fodit. Her üç yolun da sakıncaları olduğundan. Çukurunu kazmasını. iyilik için değil de. Mösyö Madeleine tarafından bağlanan ipler karıştı ve koptu. adamın yanına yaklaşıp onunla ko-nuşmakmış. gün batarken ormanın kuytu köşelerinde arabacıya ya da oduncuya benzeyen kara bir adama oldukça sık rastlandığı olurmuş. yönetiyordu. Bu adam genellikle bir çukur kazmakla uğraşırmış. aynı tarihlerde Montfermeil'de geçen ve belki de savcılığın tahminlerine büsbütün ters düşen tuhaf bir olayı biraz detaylarıyla anlatmak yerinde olur. on 12. Kısacası. Organizasyon zihniyetinin yerini mücadele zihniyeti. Öyle çukur mukur kazdığı da yokmuş. kandiller tükenir. yapılan yöntemi bile karıştırdılar. çünkü o. Bu kar-107şılaşmadan yararlanmanın üç yolu varmış: Birincisi. binalar harabeye döndü. yabanın dişleri akşam karanlığında adamın başından çıkıyor sanılırmış. sadece inekleri için ot biçermiş ve boynuz sanılan şeyler de sırtında taşıdığı gübre atmaya özgü yabaymış. Sonra yoksullara hiçbir şey kalmadı. Bu rastlaşmadan sonra evine döner. ürünlerin kalitesini düşürdüler. herkes işi kendi tarafına çekti. eski bir iskambil kâğıdı bulunduğu da oluyormuş. Rouen yakınlarındaki Saint-Ge-108orges de Bocherville Manastın'nda gömülüdür. Tryphon. nihilque* Günümüzde bazen mermileriyle birlikte bir barut kabı. Sibirya'da sarısabır çiçeğine rastlamak gibi bir şey olduğundan. halk büyük bir çalışma içindedir. üçüncü yol. As. samimiyetin yerini çekişme. bütün bir gece ter dökülür. çalışılır. onu gözetlemek-miş.kapandı.

akşama doğru. daha elle tutulabilir." diyordu Thenardier. ama az konuştu. Ne kazma vardı ne de kürek. herkese hemen takkesini çıkanveren. 'Ay ışığı vardı. kimin orada olduğu. Boulatruelle'in vaktiyle kürek hapishanesinde bulunduğu sanılıyordu. Boulatruelle bir sabah şafak vakti işine giderken ormanın bir köşesinde bir çalılığın altında adeta saklanmışçasına duran bir kürekle kazma görüp şaşırır. ama onun." dedi Thenardier. Bir akşam öğretmen. en vahşi alanlarında bir şeyler ararmış gibi bir halde. Boulatruelle çok fazla içti. yoksa şeytan mı Boulatruelle'i enseleyecek?" Yaşlı kadınlar sürekli istavroz çıkarıyorlardı. bazen de yerde çukurlar kazarken rastlıyorlardı. Ama konuyu durmadan deşerek ve adamın ağzından kaçan bazı karanlık sözleri birbiriyle paralellik kurup bağlayarak Thenardier ile öğretmen yine de şöyle bir şeyler öğrendiklerini sandılar. Boulatruelle. bir gümüş. Ama artık çok geçti. "Kürek mahkûmuymuş. Bu işte efsanedeki hayali define gibi bir şey olmasa bile. Olağanüstü bir sanat ve ustaca bir ölçülülükle. yani Boulatruelle'in çok iyi tanıdığı birisinin' yoldan. Bunun üzerine o da ormanın yola bakan tarafını gözetlemeye karar vermişti. adamın geçip gitmesine göz yummuş. Eh! Ne yapalım yani. gün batarken orman köşelerinde pusu kurmasından şüphelenilen bir adamdı. hatta gerektiğinde işkenceden bile geçirirdi. görülmeden. Boulatruelle bundan. birisinin 'buradan olmayan. bu köyde yaşayan Boulatruelle adında yaşlı bir yol işçisinin ormanda 'birtakım işler' çevirdiği fark edildi. adamın ormandan çıktığını görmüştü. sonra da Boulatruelle olduğunu anlıyorlardı. "Eskiden olsa adli makamlar Boulatruelle'in ormanda ne yaptığını araştırır. Sonuncusu herkesle ahbaptı ve Boulatruel-le'le dostluk kurmayı da kendine yedirmemezlik etmemişti. muhtemelen kendisine vurup gebertirdi. ormanın en sık tarafına doğru yürüdüğünü görür. şimdi araştırıyor. Bir metelik. hiç olmazsa şeytanın banknotlarından daha ciddi.* Lat: Kazıyor ve karanlık bir çukura define saklıyor. Az çok polis gözetimi altındaydı. -ııoKöyde. yol bakıcısının kesinlikle yan yarıya sırrını bildiği değerli bir şey bulunabileceğini düşünüyorlardı." diye iddia ediyordu. büyük bir kutu ya da küçük bir sandık gibi bir şey. adam ormanın sık yerine çoktan girmiş. kaypak. "Kürek arkadaşı. üstelik de elinde kazma taşıyordu. başka şeylerden söz edilir oldu. serbest bırakılan forsa Jean Valjean'ın birkaç günlük firarı sırasında. yanına yaklaşmayı düşünmemişti. taşlar. bu defa. kimin olacağı hiç bilinmez. jandarmaların önünde titrek. onu bir güzel konuşturur. Hiçbir tarafta iş bulamadığı için de yönetim onu düşük ücretle Gagny'den Lagny'e giden ara bir yolda yol bakıcısı olarak çalıştırmaktaydı. adamın ormana . Boulatruelle'e çevre halkı iyi gözle bakmıyordu. son derece aşağıdan alan. Thenardier'nin bu konudaki yorumu şöyleydi. söylentiye göre çetelerle ilişkisi olan. örneğin Boulatruelle su işkencesine hiç dayanamazdı. Montfermeil civarında dolaştığını sandığı tarihten pek az bir süre sonra. Yalnız. Sabah olur olmaz hemen çalılığa koşmuştu. Voltaireciler de şunu ekliyorlardı. o kişinin adını bir türlü söylememişti. onu tanıyacak ya da onun tarafından tanınacak olursa. sırıtkan. dört köşe bir şey taşıyordu. çünkü söylediğine göre adam kendisinden üç misli daha kuvvetliydi. küçük sandık yerine bir kazmayla bir -112kürek taşıyordu. Ama aynı günün akşamı kendisi büyük bir ağacın arkasında kaldığı için. gece de bastırmıştı. "Öyleyse biz de onu şarap işkencesine sokalım.' İki üç saat sonra Boulatruelle. adam yeniden yol bakıcılığı işini düzenli bir şekilde yapmaya başlayınca artık. Boulatruelle şaşırmıştı. ormanın en ıssız açıklıklarında. "Bakalım Boulatruelle mi şeytanı. Bu rastlaşmalar Boulatruelle'in canını sıkar gibi görünüyordu. bunun da ötekinden aşağı kalır tarafı yoktu zaten. Ancak yedi sekiz dakika sonra bu 'birisi'nin arkasından gitme fikri aklına gelebilmişti. son derece saygılı. Ancak bunların evlere su taşıyan Six-Fours Baba'nın küreğiyle kazması olabileceğini düşünerek üzerinde durmaz. "Şeytanın boy gösterdiği besbelli. yine de bazılarının merakı geçmedi. Ovalardan geçen saf kadıncağızlar onu önce kötü cinlerin başı Belzebuth sanıyor. bir oburun doymazlığını bir hâkimin ketumluğuyla birleştirdi. Bu kişi bir paket. Ama Boulatruelle'in ormanda çevirdiği işler son buldu. Bu işe en çok 'merak saranlar' okul öğretmeniyle meyhaneci Thenardier'di." diyorlardı. İki eski arkadaş arasında dokunaklı bir buluşma sahnesi olurdu bu." Boulatruelle. Doğrusu tam iblisin çıkınına konacak adam. Ona. Ama kazmayla kürek Boulatruelle'in kafasında bir şimşek çaktırmıştı. Saklanmaya çalışmak istediği ve yaptığı işin içinde bir sır olduğu açıkça belli oluyordu. ihtiyar yol ba--ıııkıcısma içki içirdiler. Bakın herkes neleri fark ettiğini sanıyordu: Bir süreden beri Boulatruelle taş döşeme ve yol bakımı işini erkenden bırakıp kazma-sıyla ormana gitmekteydi. bir ceset. -109Savcılığın. Bütün hünerlerini kullanıp. Boulatruelle onu gördü. hayaller ve hiç.

tekrar edelim. özgürlük ve yenilik düşüncesinin süngü gücüyle hizaya getirilmesi. Fransa'nın." 3. yoklamış. ama içinde başka birçok olay ve bir hayli tuhaflıkları vardı: Bo-urbon soyu için çok önemli bir aile sorunu. otuz yıl önce Coblertz'deki beyaz bayrak gibi. Boulatruelle bütün ormanı gözden geçirmiş. yerinden oynamış gibi görünen her toprak parçasını didik didik etmişti. galip askerler başı eğik döndü. Louis soyundan gelme hükümdarların açtığı. Duman olup giden üç yüz milyon frank. vs. generaller kazanılmış gibi görünüyordu. Daha sonra Brest'de okul gemisi olarak kullanılan Orion. mutlaka şeytan geldi. yani büyük kardeşlik görevini yerine getirmesi. havuz ve kale formaliteleri olarak her gün bütün kalelerden ve bütün savaş gemilerinden güneşin doğuş ve batışını selamlamak için. şu halde içinde para vardı. 1823 yılı. İşte. bazıları için utanç var. karıştırmış. araştırmalarının nedeni buydu. kralların halklara karşı açtığı haçlı seferine başkomutan Fransa hanedanı prensinin yanında kırmızı yünden humbara-cı apoletleriyle gönüllü olarak katılması. üç renkli bayrağın yurtdışında bir avuç kahraman Fransız tarafından dalgalandırılması. anarşi diye nitelendirdiği ilerlemeye engel olması. örneğin Trocadero'nun ele geçirilmesi güzel bir askeri harekât oldu. kararlı olmayan askerler." diyorlardı. ama genelde. yaşlanmış. ailenin Fransa dalının Madrid dalına yardım edip onu koruması. rüşvet fikrini ortaya atıyordu. nizami kurallara uygun olan on bir top atışıyla selamlandı ve o da buna aynı sayıda top atışıyla karşılık verdi. günde dokuz yüz bin frank. sakinliğine biraz ters düşen zafer kazanmış birinin tavrıyla liberallerin hayali terörizmiyle çatışan Engizisyon Mahkemesi'nin oldukça gerçek eski terörizmi bastırması. Bu sadece bir ayrıntı. 89 teorilerinin temelleri oyuş faaliyetlerinin birdenbire kesilmesi. Yalnızca bazı lafebesi kadınlar. kazanılan şeref az. Gemi. savaşlardan çok. liberal gazetelerin Andujar Kahramanı unvanını verdikleri Angouleme Dükü'nün. sandığı çukura koyup kürekle çukuru kapattığı sonucunu çıkarmıştı. daha sonra Charles-Albert adını alan Carig-nan Prensi'nin. kapıların her açılış ve kapanışında. Sandık bir ceset alamayacak kadar küçüktü. tarih Fransa'nın bu sahte zaferi benimsemekte güçlük çekmesini doğru bulur. ne anlama geldiğini bilemediğim bir bandıra dolayısıyla. sans-culot-tes'lann descamisados adıyla yeniden ortaya çıkıp asil ve zengin hanımları fazlasıyla dehşete düşürmeleri. Böyle Bir Çekiçle Kırılabilmesi İçin. Bu savaş tek bir olaydı. Zincir Halkasının Önceden Buna Hazırlanmış Olması Gerekir Yine 1823 yılının Ekim ayı sonuna doğru Toulon'lular büyük bir fırtınadan sonra bazı hasarların onarımı için Orion gemisinin li-113manlanna girdiğini gördüler. toplam yirmi iki ateş. o tarihte Akdeniz filosuna dahildi. bayrağın kıvrımları arasında Fransa Bankası adı okunuyordu. Gerçekten de küçültücü bir savaştı. Napoleon'dan çıkma generallerin yönettiği savaş. böyle bir savaştı. denizde hayli hırpalanmış olduğu için tamamen hasarlı olmasına rağmen havuza girişi sırasında oldukça ilgi topladı. Taşıdığı. keşfedilip basılmış olan her lağımda olduğu gibi her an patlamalar olması ihtimali. . bu savaşın borazanları çatlak ses verir. Gerçi bazı askeri olaylarda ciddiyet vardı. Ve bu arada yoksullar açlıktan ölmektedir. işte XTV. Ama boşuna. bütünüyle şüpheli bir savaştır bu. askeri açıdan hiçbir tehlike olmamasına rağmen. monarşinin. bu yüzden. imparatorluk askerlerinin yeniden sefere çıkıp sekiz yıllık bir moladan sonra. Hiçbir şey 'çıkaramamıştı. hiç kimse için zafer yok. milli geleneklerimize yapay bir dönüş ve bunun kuzey hükümetlerine aşın bir itaat ve teslimiyetle başa baş git-114mesi. bütün dünyayı dolaşan Fransız düşüncesine Avrupa'nın bir "Dur!" çekmesi. bir karşılama işareti. yılda üç yüz milyon frank eder. Her atış altı franktan. kazmayla bir çukur açtığı. milyonların kuşattığı şehirler. zafer üzerine uzun uzadıya düşünme. vs hesaplandığına göre uygarlık âlemi bütün dünyada her yirmi dört saatte bir gereksiz yere yüz elli bin top atışı yapmaktadır.girip.' Montfermeil'de kimse bir daha bu konuyu düşünmedi. askerlerimizin arasına rahiplerin karışması. Bu savaş ne büyük savaşı ne de büyük politikayı hatırlatmama talihsizliğine uğradı. düşüncesiyle yaptıklarını silahlarıyla yıkması. prensiplerin top ateşiyle tepelenmesi. "Gagny'deki o yol bekçisi bütün bu dalavereyi bir hiç için yapmamıştır. Restorasyon'un 'İspanya savaşı dönemi' adını verdiği yıldır. Karşı koymakla görevli bazı İspanyol subaylarının kolayca boyun eğdikleri açıkça görülüyor. dökü-115len kan az. kederli ve beyaz kokartlı olarak geri gelmeleri. ayrıca satılmış düşman komutanları. "Şunu iyice aklınıza koyun ki. Krallara ve askerlere saygı makamında yapılan karşılıklı bir nezaket patırtısı.

dip tarafında çapı üç ayaktır. Politikalarına pusu kurma zihniyeti girdi. kendi evinde de mutlak krallığı kurabilirdi. tanrısal hukukun maceralarını ve kuvvet kullanmalarım haklı gösteren bir kanıt oldu. Bunu görmeyen kördür! Bu sözü Bonaparte söylemiştir. Fransa'ya düşen. İspanya'da el rey neto'yu* yeniden tahta oturttuğuna göre. geminin sintinesinden bulutlardaki tepesine kadar uzunluğu altmış kulaç. -117taya düştüler. İnsanlığın insanlığa karşı. bu gemiyi yapmak için ne kadar keresteye ihtiyaç vardır? Üç bin metre küp. katı. aynı zamanda Fransız Devrimi'ne karşı da bir suikasttı. Orion gemisine dönelim: Başkomutan prensin emrindeki ordu harekâtını sürdürürken. Fransa'da askeri düşünceyi inciten bu savaş. -118bezleri. Saflıkları içinde. İspanya seferi. bakın ve kurşunu. ama geminin ruhu vardır. 1792'den beri Avrupa'daki bütün devrimler Fransız devrimidir. çünkü kurtuluş savaşları dışında orduların yaptığı her şey zorla yapılmıştır. derinliği de sekiz ayaktır. bulutlardaki rüzgârı yakalamak için sıcak iklim haşerelerinden daha çok kanatlan ve antenleri vardır. altı katlı havuzlardan birine girmek yeter. Bir ordu. O zamanlar henüz çocukluk devrinde bulunan buhar gücü. Hepsi bir araya gelerek bir savaş gemisini oluşturan bütün bu devasa ölçüler hakkında bir fikir edinmek isteniyorsa Brest ya da Tou-lon limanlanndaki üstü kapalı. Orion'un bu filodan olduğunu ve denizdeki hava nedeniyle Toulon limanına geri döndüğünü söylemiştik. ulusun onayladığını sanmak gibi korkunç bir haSafkral. Ne bir mansenüa* ağacının gölgesinde ne de bir ordunun gölgesinde uyumaya gelmez. 1830'un tohumu 1823'te filizlenmeye başladı. Bir savaş gemisi. günümüzde yeni yeni mucizeler eklemiş bulunuyor. Örneğin günümüzde yan yelkenli. ama zorla yapıyordu. boğmak değil. Okyanus. Bir köleleştirme girişimiydi bu. insanlığa rağmen yaptığı savaş ancak böyle açıklanır. İşte bu güven tahtları yok eder. Söylentiye göre gölgesinde uyuyanlar ölür. çünkü aynı zamanda maddenin her üç şekliyle de ilgilidir. hem de en hafif olan şeyden oluşmuştur. başkasına takılacak -116bir boyunduruğun fethiydi. sonsuzluğa karşı ince bir ibresi vardır. koskoca borazanlardan çıkar gibi çıkar soluğu ve azametle karşılık verir yıldırıma. yan pervaneli bir gemi toplam yüzeyi üç bin metre kareyi bulan bir yelken sistemi ve iki bin beş yüz beygir kuvvetinde bir kazanla çekilen akıllara durgunluk veren bir makinedir. Özgürlük ışığı Fransa'dan yayılır. genişliği yirmi ayak. -119- . zamanımızda zincir kullanılmaktadır. Askerin itaatini. Bir fikri bir emirle öldürmekte nasıl bir tehlike olduğunu görmediler. Bourbonlara gelince. bu savaştaki hedefi. halkların ruhunu uyandırmaktır. Demokrasi çocuğu Fransız askerinin. basit yelkenli gemilerdir. İnşa halindeki gemiler orada adeta fanus içindedirler. insan dehasıyla doğanın gücünün en muhteşem anlaşmalarından biridir. Daha da önemli ve üzerinde durulması gereken görüşe göre. yüzen bir orman. sıvı. meclislerinde. İğrenç bir mantıksızlık. Üstelik büyüktür ve halk büyük olan şeyleri sever. Maddenin bu üç şekline karşı da mücadele vermek zorundadır. bunu bir basan saydılar. birbirine eş dalgaların korkunç benzerliği içinde ona yolunu şaşırtmaya çalışır. hava. Fransa'nın huyu böyledir. Denizin dibindeki graniti kavramak için on bir pençesi. suya karşı tahtaları. Peki. Bu canavarca işi yapan da Fransa'ydı. Limanda bir savaş gemisinin bulunması halkı çeken. demokratik düşünceyi de öfkelendiriyordu. savaş gemisi denen bu harikaya. yerde yatan şu göz alabildiğine uzun sütun grandi direğidir. Fransa. Şu koskoca kalas bir seren direğidir. 1823 savaşı onlar için bir felaket oldu. kayalara karşı demiri. Babalanınız zamanında deniz kuvvetlerinde halat kullanılırdı. aynı zamanda hem en ağır. Şunu da belirtelim ki. 'Pasif itaat' sözü bunu gösterir. 1823'te önlerinde kalelerin kolayca açılması karşısında kaşlarını çatmakta ve Palafox'u hasretle anmaktaydılar.Saragosse'nın üzerlerine dehşetle yıkıldığı 1808 askerleri. Yüz yirmi jüre topundan. Böylece rüzgâra karşı halatları ve Zehirli özsuyu çıkaran bir ağaç. İngiliz grandi direğinin yüksekliği su yüzeyinden itibaren iki yüz on yedi ayak tutar. asil İspanyol ulusuna karşı bir suikast olan 1823 savaşı. ilgilendiren bir şeydir. Bir savaş gemisi. Bu bir güneş olayıdır. karanlığa karşı ışığı. iktidarlarına bir kuvvet unsuru olarak bir suçun muazzam zaafım sokmaya kalkışacak kadar yoldan çıktılar. Şu halde. Akdeniz'de bir filo kol geziyordu. burada söz konusu olan bundan kırk yıl önceki askeri gemiler. Yüz topu olan bir gemide basit bir zincir yığınının yüksekliği dört ayak. Karanlık gecelerde fenerleri yıldızların yerini tutar. ona akıl veren ve her köşeyi gösteren bir pusulası. karşısında Ballesteros yerine Rostopchine'in olmasını tercih eder. çok büyük sayıda güçsüzlüklerin toplamından ortaya kuvvet çıkaran tuhaf bir bileşim şaheseridir.

Kalabalık bir soluk aldı. Sancak gabya grandi yelkenin üst köşesini tutmakla görevli gabyacı dengesini kaybetti. uçurumun üstünde bir yerine iki kişinin sallandığı görülüyordu. Forsa. serenin etrafında döndü. Gerçekten de gemide kürek angaryasında çalıştırılan bir forsa. Kırmızılar giymiş bir kürek mahkûmuydu. Sonsuzluğun nefesi gibi onun gücü de tükenmez. Tam donanımlı tersanenin yakınlarında demirlemiş onarılmaktaydı. Altında deniz baş döndürücü bir derinlikteydi. bunların ucundan kopup olgun bir meyve gibi düştüğünü görmek feci bir şeydir. rüzgârı yelkenine doldurur. dalgaların muazzam esintisi içinde son derece dakiktir. sabahtan akşama kadar Toulon limanının rıhtımları. Bazı anlar vardır ki. Bu arada zavallı gabyacı gittikçe yorulmaktaydı.Hiç kimse o an bu zincirin böyle kolayca kınlıvermesine dikkat etmedi. mürettebatın şaşkınlığı ve kararsızlığı arasında bütün tayfalar titreyerek geri çekilirken. altmış ayak boyundaki bu sereni bir saman çöpü gibi kırar. Tersanenin rıhtımına toplanmış olan kalabalıktan çığlıklar yükseldi. bir sopa. Gücünü kaybetme korkusuyla bağıramıyordu. Böylece bütün gün. bütün bu kudret. Daha önceki seferlerinde hızını yarı yarıya kesecek kadar kalın kabuk tabakaları kavuyapışıp birikmiş. daha üstün bir görkemin içine gömülüp gider. hükmeder. geçerken önce bir eliyle. geceye götürdüğü şikâyet eden ama boşuna kükremeler koparırlar. boş gezenin boş kalfalanyla. Direğin ucuna gelince yanında getirdiği ipin ucunu oraya bağlayıp. Bunu ancak daha sonra hatırladılar. sonra bu ip boyunca elleriyle tutunarak inmeye başladı. İşte. ayran budalalanyla dolup taşıyordu. seyredenlere yüzyıllar gibi uzun geliyordu. başında yeşil takkesiyle müebbet kürek mahkûmu. bu ipin ucunda bir sapan taşı gibi sallanıyordu. gabyacı-yı hayatı pahasına kurtarmak için izin istemişti. Arkadan şiddetli bir gündönümü fırtınası patlak vermiş. subaydan. bir kazaya tanık oldu: Mürettebat yelkenleri serenlere bağlamakla meşguldü. kendilerinin de nedenini tam olarak bilmeksizin toplanması bu yüzdendir. Gabyacının ipin ucunda sallanıp durduğu bu saniyeler. iskele pruvasını ve bir lombarı çökertmiş. Ruyter'in eski gemisi de insanoğlunun büyük bir şaheseridir. adam elleri boşluğa uzanmış. olayı gördüğü ilk anda nöbetçi subaya koşmuş. Gözüyle mesafeyi ölçer gibi birkaç saniye durdu. Toulon'a dönmek zorunda kalmıştı. Hepsi de yeni hizmete alınmış sahil balıkçılarından oluşan tayfaların hiçbiri böyle bir tehlikeye atılmayı göze alamıyordu. Düşüşün sarsıntısı ip merdivene salıncak hareketi vermişti. Bir sabah gemiyi seyreden kalabalık. sıkıntısını yüzünden okumak mümkün değildi. daha üstün bir kudretin. Paris'te dendiği gibi. yalnızca âdet olduğu üzere. öbür ucunu aşağıya sarkıttı. bu yüzden bir önceki yıl bu kabukların kazınması için kızağa çekilmiş sonra tekrar denize açılmıştı. Ama öyle bir an gelir ki bora. bütün bu görkem. yüzer. limanlarda bu olağanüstü savaş ve denizcilik cihazlarının çevresinde birçok meraklının. sonra da bir ip alarak direkleri tutan halatlara doğru atılmıştı. rüzgâr dört ayak yüksekliğindeki bu grandi direğini bir kamış gibi eğer. Çanaklık hizasına geldiğinde rüzgârın esintisi başından takkesini uçurdu ve ortaya beyaz saçlı bir baş çıktı. Bu sırada adamın biri yabankedisi çevik-liğiyle geminin armasına tırmanmaya başladı. Ağır çeken başı gövdesini sürükledi. tırmanmak için yaptığı her çaba ip merdivenin sallanmasını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. mizana çamlıklarını hasara uğratmış ve Orion. Havada sallandığını gördüler. bir ağaç dalı hayat demektir ve canlı bir varlığın. Sancak tarafında hasar yoktu. Sereni koşarak geçtiğini gördüler. kollan müthiş bir çekilişle bükülüyor. Herkes adamın artık ipi bırakacağı anı beklemekte ve düşüşünü görmemek için bütün başlar zaman zaman başka tarafa çevrilmekteydi. Ama bu kazıma karinanın cıvatalarını zedelemişti. bir ip parçası. -121Adamın imdadına koşmak korkunç bir tehlikeye atılmak demekti. forsa gözlerini göğe kaldırdı ve ileri bir adım attı. geminin kafesine hava girmesini sağlamak için şurada burada bazı kaplamaların vidalan sökülmüştü. O zaman anlatılması imkânsız bir dehşet kapladı ortalığı. Orion'un durumu uzun zamandır kötüydü. Nihayet. . Adam. Kristof Kolomb'un. dalgaların ağzında bir balıkçının turna balığının çenesindeki olta iğnesi gibi bükülür. Balear Adaları açıklarında dalgalara dayanamayan bordo açılmış ve o zamanlar kaplamalarda sac levha kullanılmadığından gemi su almıştı. havuz girişleri ve dalgakıranları Orion'u seyretmekten başka işi gücü olmayan kişilerle. Muazzam bir kuvvetin kendini sergileyip sonunda muazzam bir zaafa vardığı her defasında insanoğlu ister istemez düşünür. göz açıp kapayıncaya kadar seren direğinin tepesine çıktı. ama gücünün giderek tükendiği bütün bedeninde fark ediliyor.Bu yeni harikalardan söz etmesek bile. on tonluk çapa. bu canavar toplar kasırganın alıp boşluğa. sonra öbür eliyle ip merdiveni yakaladı ve ona asılı kaldı. Subayın olur anlamında bir işareti üze--122I fine kaptığı bir çekiçle bir vuruşta ayağında-jd halkaya perçinli zinciri koparmış. genç biri değildi.

insanlar o bereketli ve kolay geçinilen köy hayatını burada rahatlıkla yaşıyorlardı. bir. kışlan ise saat beşe kadar çalışmaktaydı. Hapishane kütüğündeki kayıt numarası 9430 olan adamın adı Jean Valjean'dır. hemen aşağı inmeye koyulmuştu. Adam tekrar su yüzüne çıkmadı. İşten el çekmiş kumaş tacirleriyle yazlığa çıkan ticaret hukuku avukatlan burayı henüz keşfetme-mişlerdi. Cesedini olsun bulamadılar. yine bütün ruhları endişe kapladı. Dün. çocuğa hizmetlerini gördürüyorlardı. Ama Montfermeil yine de kasabaydı. içme suyunu ancak Montfermeil'den yaklaşık bir çeyrek saat uzakta. kadınlar rıhtımın üstünde kucaklaşıp öpüşüyorlardı. Bir ara herkesi bir korku aldı. Hatırlanacağı gibi Cosette. Daha çabuk varmak için armanın üstünde kayarak alçak serenlerden birinin üzerinde koşmaya başladı. yaylanın yüksekliği dolayısıyla su kıttı. öbürüyle işini görüyordu. Orion gemisinde angarya işi yapan bir forsa. bütün kaşlar aynı ürpermeyle çatıl-mıştı. kiliseyi çevreleyen Chel-les'den yana olan öbür ucu ise. Zeytinyağı fıçısına düşmüş gibi. Livry ile Chelles arasındadır. Gemilerden birinin altına kaymasından korkuluyordu. Akşama kadar aradılar. adeta şefkatli bir öfkeyle bağırdığı duyuldu. Biriken kalabalık da. serenin üzerinde yürüyerek önce destemuraya. Tersanenin burnundaki temel kazıkların arasına sıkışmış olduğu tahmin edilmektedir. Bu yüzden su sağlama işi her aile için oldukça zor bir işti. suyunu ormanlardaki şahane küçük göllerden sağlamaktaydı. içecek suyu olmayan ya kendisi gidip alıyor ya da ondan vazgeçiyordu. Ourcq'u Marne'dan ayıran yüksek düzlüğün güney sının üzerinde. sonra kucağına aldı. Forsa onu sıkıca ipe bağladı. panjurları kapalı ve yeşilin çeşitli tonlannda pencerelerinden tanınan evlerdi bunlar. gece olup da zemin kat pencerelerinin kepenkleri kapandı mı.Sanki bir örümcek. Bütün gözler onu izliyordu. Kuvvetini toplayabilmesi için onu biraz orada tuttu. bir eliyle ipe tutunurken." -125ÜÇÜNCÜ KİTAP ÖLÜYE VERİLEN SÖZÜN YERİNE GETİRİLMESİ 1. Nihayet tekrar serenin -123İl üzerine çıkarak tayfayı da oraya çektiğini gördüler. Hiçbir yol üzerinde bulunmayan sakin ve sevimli bir yerdi. The-nardier'lere iki açıdan fayda sağlıyordu. küçük camlı. ormanlar içinde bir kasabaydı. O nedenle. onlara gayret veriyordu. bu adamcağız yazlan ancak akşam saat yediye. Bugün oldukça büyük bir kasaba olan bu yeri bütün yıl boyunca alçı sıvalı villalar ve pazar günleri de kadınlı erkekli gezinen neşeli burjuvalar süsler. bazı yaşlı forsa gözcüleri ağladılar. burma demir parmaklıklı balkonlarından ve uzun. Okuyucunun herhalde unutmadığı zavallı varlığın. tek bir iz bile yapmadan denizin içinde kaybolup gitmişti. On bin bakış bu ikili üzerinde toplanmıştı. gösterişli hallerinden. 1823 yılında Montfermeil'de ne bu kadar çok beyaz ev ne de bu kadar çok halinden memnun olan burjuva vardı. bir sineği yakalamaya geliyordu. Zengin evler ve aristokratlar. hayat getirmekteydi. gücü ve umudu tükenen adam kendini uçurumdan aşağı bırakacaktı. Birden kalabalıktan şiddetli bir çığlık koptu. bir tayfanın kurtarılmasına yardım ettikten sonra işine dönerken denize düşmüş ve boğulmuştur. para göndermeyi kesince . Herkesin hep bir ağızdan. Bir dakika daha geç kalırsa. Montfermeil'de Su Sorunu Montfermeil. Boşuna. Adamın işi buydu ve bu su taşıma işinden günde yaklaşık sekiz metelik kazanıyordu. Gerçi şurada burada geçen yüzyıldan kalma bazı yazlık evlere rastlanıyordu. forsa denize düşmüştü. oradan da çanaklığa geldi ve gabyacıyı arkadaşlarının ellerine bıraktı. Çok tehlikeli bir düşüştü. Ertesi gün Toulon gazetesi şu birkaç satırlık haberi yayınlıyordu: -124"17 Kasım 1823. Algesiras firkateyni Orion'un yanına demirlemiş. ya yorgunluktan ya da başı döndüğünden olacak bir an duraksayıp sallandığı görüldü. küçük Cosette'in en büyük korkusu işte buydu. Yalnız. daha önceki bölümlerde okunan nedenlerle. daldılar. Ne var ki. Chelles yolu yakınlarındaki bayırın ortasındaki küçük bir kaynaktan elde edebiliyordu. annesinden para sızdınyor. bu arada Thenardier'nin aşçı dükkânı. tayfanın yanına sokulmayı başarmıştı. yalnız burada örümcek ölüm değil. -127Suyu oldukça uzaktan gidip almak gerekiyordu. Ne bir haykırış ne de bir söz. O zaman kalabalıktan bir alkış koptu. Sondajlar yaptılar. beher kovasına çeyrek metelik ödeyerek sularını bir adamcağıza taşıtmaktaydılar. Cesedi bütün aramalara rağmen bulunamamıştır. "Bu adam affedilsin!" O ise yeniden angaryasına dönmek üzere. Bu arada forsa. Annesi. Sanki iki zavallıyı sallayan rüzgâra en küçük bir soluk bile eklemekten korkar gibi bütün ağızlar nefeslerini tutuyordu. Dört kişi acele bir sandala atladılar. Köyün Gagny'den yana olan ucu. zavallı kürek mahkûmu da iki geminin arasına düşmüştü. iki.

bu sizin ot tazedir. -131sünün ortasında çınlardı. çayır sahibîne. Çünkü onlara hizmetçilik yapıyordu. Örneğin: "Nanterre. genellikle buğday tarlalarında yetişen. Kış mevsimine girerken hava yumuşaktı. Gerçi onu beslemişti. hareli tenekeden bir lambaydı. patırtı gürültü arasında yerel konulardan da bahsediliyordu. Ocağın köşesindeki çivide asılı bir kamçı duruyordu." diyordu. meyhanelerin dolmasına neden oluyor. hele Breton buğdaylanndakileri. Paris'ten gelen panayır göstericileri belediye başkanından çadırlannı köyün ana yoluna kurma iznini almışlar. Bütün bunların randımana kattığı tozu toprağı bir düşünün. Burada paçavralar içinde. eski Bonapartçı askerler gidip bu hayvanı hayranlıkla izliyorlardı. sanırım 'caracara poly-borus' adını verdikleri bu kuş. yok kenevirmiş. Yumurcağın şamatası fazla rahatsız edici olunca babası. Ara sıra. Bütün meyhane salonları gibi bir salondu bu. Kraliyet Müzesi'nin ancak 1845'ten beri sahip olabildiği gözleri üç renkli olan ko-kard kuşunu. "Otun ıslak olmasının zararı yoktur. korkunç Brezilya akbabalann-dan birini Montfermeü köylülerine sergiliyordu. oturup ayıklayacak halimiz yok ya. henüz ne dona çekmiş ne de kar yağmıştı. seyyar satıcılar. yoksa daha ilkbaharda şarap ekşir.Boulan-ger Sokağı'nın ortasına kadar uzanan. evde suyun hiç eksik olmamasına çok dikkat ediyordu. On fıçı beklenen yerden on iki fıçı elde edilmiş. şişeler.doğurduğu bir oğlan çocuğuydu bu. bazı buğdayların içindeki sürüsüne bereket taşlan da hiç sayma. yok tilkikuyruğuymuş. kalay bakraçlar. ocağın yanındaki mutfak masasının ayaklarını birbirine bağlayan kiriş tahtasının üstünde oturuyordu." "Ama üzümün olgunlaşması gerekmez miydi?" "Oralarda bağbozumu için üzümlerin olgunlaşması gerekmez. Bu unun suçu. Mösyö Thenardier ise müşterileriyle birlikte içmekte ve politikadan söz etmekteydi. Madam Thenardi-er'nin geçtiğimiz mevsimlerden birinde -kendi deyişiyle "neden olduğunu bilmeden. yere ba-rakalannı kurmuşlardı. meydanda sergilenen merak uyandıncı gariplikler arasında bir de vahşi hayvanlann teşhir edildiği bir yer vardı. yok de-liceymiş. yine aynı iyi niyetten yararlanan seyyar satıcılar kilise meydanına ve oradan hatırlanacağı gibi Thenardi-er'lerin aşçı dükkânının bulunduğu. Doğa bilginlerinin. Bunlar bir çiçekdürbünüyle. gerektiğinde koşup suyu getiren oydu. Hatta gerçeğe sadık bir tarihçi olmak için şunu da eklememiz gerekir ki. herhalde soğuğun etkisiyle". keskin demirin önünde eğilir!" Cosette her zamanki yerindeydi. bitişik odadan gülüşüp cıvıldaşan iki çocuk sesi işitiliyordu. nereden geldikleri meçhul birtakım iğrenç palyaçolar. Ya da bir değirmenci bağırıyordu: "Çuvalların içindekinden biz mi sorumluyuz yani? Bir sürü küçük tane çıkıyor. Suresnes taraflarında bu yıl şarap pek bol. Panayır göstericileri. üç yaşından biraz fazlaydı. Böyle olduğu için de. Ama 1823 yılında olunduğu. paçavralar içindeydi. "Daha iyi biçilir. yabani bir bitki. harlı bir ateşin önünde kızarmakta olan akşam yemeğinin başındaydı. bu üç renkli kokardı. ama sevmiyordu. içki ve tütün içenler. . -129Noel akşamı yük arabacıları. desene?" "Buradakilerden de kötü şaraplar. İlkbaharda çayırda yapılacak iş için pazarlık eden tırpancı. ateşin ışığında. ben de Breton buğdayını öğütmeyi sevmem.. evin bir taraflarından çok küçük bir çocuğun ağlaması meyhanenin gürültüDelice: Buğdaygillerden. O yüzden çok yumuşaktır. az ışık. bunlar Eponine ile Azelma'ydı. 'apicides'ler takımından ve akbabagiller familyasındandır. bizim değil. iskemlelerin altında bir kedi yavrusu oynuyor. ama yanılıyorlar. bir sürü ıvır zıvır. Başlıca konusu İspanya Savaşı ve Angou-leme Dükü olan siyasi konuşmaların yanı sıra. Tann tarafından sırf onlan sergilemek için bağışta bulunmuş eşi benzeri bulunmayan bir olay olarak tanıtmaktaydılar. "Senin oğlan . geçe kaynağa gitme düşüncesinden ödü -128Icopan Cosette. yok burçak-mış. Çiy iyidir efendim. Hızarcılar çivili kalasları kesmeyi sevmedikleri gibi. -130II altından geçirmekten başka çare yok. Thenardier Hanı'nın basık salonunda dört beş mumun çevresinde masalara oturmuş içki içiyorlardı. küçük Thenardier'ler için yün çorap örüyor. Madam Thenardier. zehirli. Bütün bunlar hanla-nn.Thenardier'ler Cosette'i yanlannda alıkoydular. Köye yerleşmiş olan bazı saf." Falan filan. o tarihlerde burjuvalarda pek moda olan ve bir masanın üzerinde duran iki eşyadan belli olmaktaydı. çok gürültü.* yok karayoncaymış. yani çok güç.. cenderede çok fazla su salmış. hepsini taşın . Bağ bozumunu üzüm olgunlaşmadan yapmak gerekiyor. Bu yüzden. 1823 yılı Noeli Montfermeil'de özellikle parlak geçti. Üzümler." İki pencere arasındaki bir masanın başında bir tırpancıyla bir çayır sahibi oturmuşlardı. masalar. Sonra da undan şikâyet ediyorlar." "Kötü şarap öyleyse. tahta pabuçlar içinde ayaklan çıplaktı. bu sakin küçük yere gürültülü ve neşeli bir hayat veriyordu. Ne var ki.

Okuduğu romanlar yüzünden ara sıra bu devanasmın altından. sanki Madam Thenardier. Yanında çalıştırdığı hizmetçi kadınlara sarkardı. ufak tefek. Kan koca arasında yaş dengesi vardı. daha önce sözünü ettiğimiz yağmacı sürüntüler güruhundan olması pek muhtemeldir. avare ve becerikliydi. Artık bu çiftin çevresinde şöyle bir dönüp. Thenardier sinsi.Aziz Augustinus. git bak bakalım ne istiyormuş. bir haç işaretiyle birleştiğindeyse papaz okulunu hatırlatan. hani şu bir küfürle birleştiğinde kışlayı. gümüş nişanlardan oluşan bu 'quibus'tan fazla bir gelir elde edememiş ve meyhanecilik mesleğine geçen bu seyyar erzak satıcısı maddi durumunu düzel-tememişti. herhangi bir 6'ncı ya da 9'uncu hafif süvari alayında çavuşken. yataklara. kolay tarif edilemeyecek sertlik vardı. Thenardier'nin. 2. içtiğini görenler. sarışın. karı. daima kazanacak. Montfermeil'e gelerek lokanta benzeri bir meyhane açmıştı. hoppa bir kızın aşılanmasından ortaya çıkmıştı. İki Portrenin Tamamlanması Bu kitapta Thenardier'leri ancak profilden gördük. Yoksullar yurdu için toplanan paraya o da katkıda bulunmuştu. O fırtınalı 18 Haziran 1815 tarihinde Thenardier'nin. ölüm süvarileri taburuna karşı tek başına vücudunu siper ederek misket ateşleri arasından. okuyucuların aklında ilk ortaya çıkışından belki bazı anılar kalmıştır.viyaklıyor. pek hile-kârdı. "Arabacı" derlerdi. dalavere ve macera varlığının temel unsuruydu. Edebiyattan ve materyalizmden anlar iddiasındaydı. Bu karışık soydan gelen aşağılık adam. Bu savaştan sonra -134kendi deyişiyle. Mösyö Thenardier. kimsenin aklından ona kadın demek geçmezdi. yağmura. Tek hizmetçisi de Cosette'ti. bazı kimselere satıp. düzenbazlığı daha buradan başlıyordu: Bir önlem olarak hep gülümserdi. Gelişigüzel söylediği şeyleri desteklemek için sık sık kullandığı bazı adlar vardı: Voltaire. Raynal.. güneşe. Paris'te Fransız. garip bir kadınlık görüntüsü ortaya çıkmasa. Tek insancıl yanını arabacılarla içki içerken gösteriyordu. altın yüzüklerden. yollarda dolaşıp duran. Rahip Delille'in portrelerine pek benziyordu. Duvarında alev gibi parlayan o tabela ile hanının bütün ülkede ünlü 'Waterloo çavuşu içkili lokantası' unvanı işte oradan geliyordu. Cesetlerin ekili olduğu topraklardan hasat zamanı toplanan para keselerinden. Biz onun sadece Hollanda'da hancılık okuduğunu sanıyoruz. obur. solgun. Yırtık bir vicdan. "Jandarma" derlerdi. Kendisini bilgili gösterirdi. Böyle ince bir aynm var-133dır. Bo-napartçı'ydı. Sınırın iki yakasında da işini rahatça yürütmesini iyi biliyordu. Eski bir siyah elbisenin üstüne önlük giyerdi. Karısı kıskançlıktan artık hizmetçi tutmuyordu. Çil dolu geniş yüzü kevgire benzerdi. Waterloo'daki kahramanlığını biliyoruz. görüldüğü gibi. eşyalar. Kısacası. Sakalı vardı. Şimdiye kadar kimse onu sarhoş edememişti. hatta bir çeyrek metelik vermeyi reddettiği dilenciye karşı bile nazikti. De-vanası. odalara. Sansar bakışlı ve okumuş adam görünüşlüydü. Konuştuğunu duyanlar ona. İşte Thenardier'de bu ifade yeteneği vardı. Hoşsohbetti. Bolluk ve yokluk. san adamda herkesin gözü olduğunu sanırdı. anası da. bir kadın için bu yaş elli sayılırdı. "Cellat" derlerdi. mutfağa. bazılarından çalan. zayıf. Hatırlanacağı gibi orduda hizmet ettiğini iddia eder. panayırlardaki devasa vahşi kadınlar soyundandı. Hasta gibi görünse de sağlığı oldukça yerindeydi. Liberaldi." Ve kendi haline bırakılan yavrucak karanlıklar içinde ağlar dururdu. Dinlendiği zamanlar bir dişi ağzından dışan fırlardı. "Bir sistem" sahibi olduğunu söylerdi.. Kocaman bir pipoyla tütün içerdi. şeytana. yağlı. insanlar. Kısacası. 'tehlikeli bir şekilde yaralanmış olan bir generali' nasıl kurtardığını ballandıra ballandıra anlatırdı. Bruxelles'de Bel-çikalı'ydı." der. koca ve çocuklar yani bütün aile bir tekerleği arızalı bir arabanın içinde. Madam Thenardier ise kırkına merdiven dayamıştı. köşeli yüzlü. bir filin hizmetinde bir fare. bütün hareketlerinde. muhtemelen Flandre'da Hollandalı. haldeki bir balık satıcısı kadına. Daha önce de söylediğimiz gibi. "canımı sıkıyor. kemikli. ama tecrübeli bir göz. kırmızı yüzlü. Yolcuların masraf pusulalarını düzenlerken mağrur bir tavır takınırdı. çelimsiz bir adamdı. Şahane şekilde küfreder. dikiş tutmaz bir hayat getirir. çamaşıra. . Evde her işe o bakardı. saatlerden. irikıyım. klasikçiydi. Parny ve -hani garip ama. Tam an-132lamıyla kadın kılığına girmiş bir hal hamalıydı. bunlarda bazen imla yanlışları bulunduğunu görürdü. bunu biraz abartıyordu. Sadece. Cosette'e davranışını görenler. Onun rahip olmak için okuduğu söylenirdi. yapmacık tavırlı. olan orduya bağlanma içgüdüsüyle. Buna rağmen okul öğretmeni onun 'dil gafları' yaptığını fark etmişti. bu sıska. yürüyen askeri birliklerin peşi sıra giden yağmacılar güruhundan. onlara her yönden bakmanın sırası geldi: Mösyö Thenardier elli yaşını aşmıştı. camlar. Ses tonundan her şey titrerdi. Hemen herkese karşı. bir yumrukta bir cevizi kırmakla övünürdü. "Umurumda değil!" diye cevap verirdi. Waterloo'da. çevik biri olan Madam Thenardier'le ilgili. Uzun boylu. 'du quibus'u* da olduğundan. omuzlan köşeli. Bir feylesof.

başlarına gelen olaylardan karşılarına çıkan her şeyi sorumlu tutan. küçük keseleri boşaltıp büyükleri namusluca hafifletmek. ezeli ve ebedi güzelliğin derinliklerinde yatar. Özellikle tehlikeli. yola çıkmış aileleri saygıyla barındırmak. Bunları karısının zihnine kazırdı. İmkân. ileride görüleceği gibi. Anaydı. hırsla ve alçak sesle. geçenleri durdurmak. Ama bu çok "5% Gerekli her şey. bunu da fiyat listesine yazmak. kadını yolmak. bütün felaketleri ilk rastladıkları kişinin üstüne yıkmaya hazır olan insanlardan olduğundan. Ama talih hancıyı nereye bağlamışsa. soğuk ve sakin bir gülüşü vardı. Dürbünle bakarken gözlerini kısma alışkanlığında olan denizcilerin bakışına benzer bir şeyler vardı bakışlarında. yerine göre susar ya da çok konuşurdu. Thenardier'de bilinmeyen bir şeyler vardı. sahibe de kocasıydı. kapalı pencereyi. tabureyi. Bu kuru gürültü et yığınını. Madam Thenardier'nin Mösyö Thenardier'ye boyun eğişinde hayranlık uyandıran bir yan vardı. pireler ve gülümseme satmaktır. bu konu ne olursa olsun. Thenardier dikkatli ve keskin görüşlüydü. bazen bir işaret yeterliydi. acele ödenmesi gereken ufak tefek borçlardan kaygılanmaktaydı. Adama gelince. bu devanası hemen itaat ederdi. Örneğin." demişti. Sahip de. öfkelendiği zaman bu ruhun mayası. birbiriyle evlenmiş -138olan hile ile öfkeydi. oda hizmetçisi. ateş. açık pencereyi. hancı kelimesi burada -137dar anlamda kullanılmış olup. iğrenç ve korkunç bir çifti oluşturuyorlardı. kaçak avlanırdı ve nişan-cılığıyla ünlüydü. onun tek düşüncesi zengin olmaktı. Yeri geldiğinde o da en az karısı kadar öfkelenirdi. uygar kavimlerde ise bir ticaret metaı olan bir şeyi. "Hancının görevi. içinde kabarıp ağzında ve gözlerinde kaynamakta. hayatlanndaki bütün hayal kırıklıklarını. Thenardier adeta bir devlet adamıydı. maddenin ruha tapmasının. Karısı pek farkında değildi. en iyi şekilde. 1823 yılında Thenardier yaklaşık bin beş yüz frank kadar borçlanmıştı. İşte o zaman onun gazabına uğrayanın hali dumandı! Bu özelliklerinden başka. Ayrıca mükemmel bir avcıydı. "Buranın sahibi bu olsa gerek. korkunç bir hal almaktaydı.Her şeyden çok. Adeta görünmez ve bir mıknatıs etkisiyle her şeyi o yönetiyordu. Bir gün ona. -135ender olurdu. koca yaratıyordu. "her rastgelene. En kötüsü de bu türdür. Aralarındaki uyuşmadan sadece kötülük doğmuş olmasına rağmen. bazı mesleki özdeyişleri vardı. Montfermeil'de çürüyüp gidiyordu. sadece çocuklarını seven ve sadece kocasından korkan müthiş bir yaratıktı. Anlaşılacağı gibi. istirahat. bu meteliksiz adam milyoner olurdu. cüce ve kaba bir yansımasıydı bu. ocak başını. bütün bir sınıfı kaplamamaktadır. kadınların sık sık işledikleri ve parlamento dilinde. durmadan öc alma peşinde koşan. aynanın kaç defa bakmakla eskidiğini bilmek. bu zayıf. bu adamın bu kadın'üzerindeki mutlak hâkimiyeti buradan geliyordu. adamı rendelemek. iskemleyi. çünkü bazı çirkinliklerin varlık nedeni. Kadın hizmet ediyor. Madam Thenardier. hilekâr ve denge adamı olan Thenardier. çocuğun havını almaktır. Lokanta benzeri meyhaneye ilk kez gelen biri Madam Thenardier'i görünce. Ama bir türlü olamıyordu. oranın sahibesi bile değildi. ama kocası onun için herkesten farklı ve üstün bir varlıktı. Hancılıkla ilgili teorileri kimileyin aniden ortaya çıkardı. kendini kontrol etmesini bilen bir namussuzdu. Bütün insanlığa dargın olduğundan ve içinde derin bir kin ateşi yandığından. erkek çocuklara kadar uzanmıyordu. Böyle bir dibe vurmuşluk halinde Çürüyüp gitmek mümkünse elbette. Mösyö Thenardier. Kader ona karşı bu inatçı haksızlığı sür-düredursun. hiçbir zaman kocasını herkesin önünde -136haksız çıkarmazdı. İsviçre'de ya da Pireneler'de olsa. köpeğinin yediği sineklere varıncaya kadar!" Bu adamla bu kadın. Bazı anlar. çünkü memeli hayvandı. sediri. çünkü böyleleri ikiyüzlüdür. konukseverliği. Evrensel ve büyük bir şeyin. Bu yüzden Thenardier'nin sakin bir adam olduğu sanılmamalıdır. bazı anlar da bir pençe gibi hissediyordu. bütün bozgunları. bin bir dalavereyle her şeyi yolcuya ödetmektir. koltuğu. analığı da kızlarından öteye gitmiyor. kuştüyü yatağı. orada otlaması gerekiyordu. döşeği ve saman demetini hesaba geçirmektir. Thenardier barbar kavimlerde bir erdem. ama hep zekice davranırdı. Çünkü ortada bu büyük yeteneğe yaraşır bir sahne yoktu. çelimsiz zorba küçük parmağıyla oynatıyordu." diye düşünürdü. Bu kadının kendine göre erdemleri vardı. Kaldı ki. Hiçbir zaman. kirli çarşaflar. kadın onu yanan bir mum gibi görüyor. bütün derinliğiyle ve en modern tarzda kullanabilen insanlardan biriydi. ışık. 'açık düşürmek' denilen hatayı yabancıların önünde işlemezdi. 'Mösyö Thenardier' ile bir konuda anlaşmazlığa düşecek olsa. Yanlış. Bu kadın. . Bir kelime.

bu uğursuz hizmetçilikte gerçekleşiyordu. ancak duyulabilen bir sesle. çeşmede de kalmamıştı. 'hayvan su içmediyse. -140Böylece geçen dakikalan sayıyor." Cosette yine işine koyuldu. sıkıntıdan kısılmış. bilirim ben. "Geliyor musun sen!" diye bağırdı. "Çok doğru!" dedi Madam Thenardier. hiç su kalmamış!" dedi kadın. yoruluyor. verildi!" dedi. "Atıma su vermemişler. verildi. hiç su yoktu. Ama yine de öyle bir an oldu ki. yaşlı bir kadınm matemli haliyle dalgın bir halde öylece duruyordu. bu da kocadan kaynaklanıyordu. kovadan içti. "Şuna bak hele." dedi satıcı. "at su içti. hiç karşı koymuyor. Daha hayatın gündoğumundayken küçücük. Madam Thenardier ocağın üstünde kaynayan bir tencerenin kapağını kaldırdı. bir an önce sabah olmasını istiyordu. masanın altına girdi. Musluğu çevirdi. İçinde şarap olan bardaklar dururken. konuştum bile. Cosette de ikisinin arasında. Tan-n'nın yanından yeni ayrılmış olan bu ruhla-nn acaba aklından neler geçer? -1393. Cosette yalan söylüyordu. Çocuk başını kaldırmış. güğüme başvuran türden bir susamaydı. bardağın ancak yansını doldurdu." Doğru değildi bu. Bu iki yaratık işte böyleydi. "Gözündeki çürükle amma da çirkin ha!" deyip duruyordu. Cosette çıkıyor. Bir sineğin. "lafı uzatmayalım. . hızla çeşmeye yaklaştı. Birdenbire handa kalan seyyar satıcılardan biri içeri girdi ve sert bir sesle. Cosette de ağa yakalanmış titriyordu. "bu kadar yeter. Sonra bir an sustu." dedi Madam Thenardier. aşk ve şevkle sadece içinde olduğu dakikayı yaşardı. İnsanlara Şarap. Zalim bir hanımı. içmesi gerek. hatta suyu ona elimle götürdüm. kadının ikide bir alayla. Atlara Su Gerek Dört yeni yolcu gelmişti. Ara sıra. yıkıyor. onların çifte baskısı altında hem bir değirmentaşıyla ezilen hem de bir kerpetenle yolunup parçalanan bir Tann kulu gibiydi. çocuk titredi. Cosette saklandığı delikten çıktı. kışıri yalınayak dolaşırdı. Adamın da kadının da kendine göre farklı tarzları vardı: Cosette durmadan dayak yerdi. "Boş-ver. orada bulunmayan alacaklıları düşünmezdi bile. Thenardier meyhanesi sanki bir örümcek ağıydı. Thenardier'ler-de pek fazla su içilmemesiydi. iniyor. Bu yüzden. -141"Hey Tanrım! Nerede bu?" Eğildi ve Cosette'i masanın öbür ucunda.Kocası sessiz sedasız düşünüp. "Hadi bakalım. çünkü henüz sekiz yaşında olmasına rağmen o kadar acı çekmişti ki. "Verildi. ev kadar yalan söylüyor!" diye bağırdı satıcı. neredeyse içki içenlerin ayaklan altında büzülmüş olarak buldu. ağır şeyleri itiyor. ovuyor. fırçalıyor. "Bak hele. gece olmuştu." Sonra etrafına bakındı. ama bir çeyrek saatten fazla bir süre yüreğinin göğsünde küt küt vurduğunu duydu. kapkaranlık gecede gelen yolcuların odalarındaki kaplan. "At su içmemiş diyorum sana küçük edepsiz! Su içmediği zaman başka türlü soluk alır. Musluktan iplik gibi ince bir su aktı. soluk soluğa kalıyor. onu ne dün ne de yarın kaygılan-dınrdı. ama bu testiden çok. zehir gibi bir efendisi vardı." dedi. kadından gelirdi bu. Madam Thenardier." dedi. Onu bir parça rahatlatan. bitsin bu iş!" Cosette. onun hareketlerini izliyordu. dolu kovadan. tutup bir bardak su isteyen biri. süpürüyor. Cosette kederli kederli düşünüyordu. Cosette'se düşünüyordu. Cosette bu arada masanın altından çıkmıştı: "Verildi efendim. kafasının içinde hesaplar yaparken. yumruk kadar boyu var. çelimsiz bedeniyle büyük işler yapıyordu. içki içenlerden biri sokağa bakarak iç geçiriyordu: "Dışansı da zifir gibi karanlık!" ya da "Bu saatte sokakta fenersiz yürümek için kedi olmak gerek!" diyor ve Cosette titriyordu. Zavallı çocuk. Baskı ve bir insanı ezmenin en ideal şekli. Gerçi buradaki insanlar da susardı. bu insanlara bir vahşi gibi görünürdü. örümceklere hizmet etmesi gibi bir şeydi bu. Madam Thenardier'den yediği bir yumrukla gözkapağı morarmıştı. Hiç acıyan olmazdı ona. atıma su verin. "Size verilmemiş diyorum." Cosette direndi. Seyyar satıcı tekrar. insanlar arasında çırılçıplak kalan. sonra bir bardak kapıp. susuyordu." dedi. Yan dolu bardağı gözden geçirerek. "Hem de bol bol içti!" diye ekledi. sürahileri doldurmak gerekiyordu.

"Nereye gidebilir ki bu . Gece yansı ayinine giden burjuvalar buradan geçeceklerinden. başında gerçek saçlar ve saçlannda altın şansı meçler bulunan. Cosette çıktı. bir oyuncakçı dükkânıydı." diyecek oldu. hatta yapmakla görevlendirildiği işi bile unutmuştu. Artık bir tek satıcı sergisine bile bakmadı... "Öyleyse git getir!" diye bağırdı. bu güzel parlak saçları seyrederken. İşte sana on beş metelik. böyle bir 'şey'e sahip olabilmek için ancak bir kraliçe ya da bir prenses olmak gerektiğini söylüyordu." Cosette'in önlüğünde küçük bir cep vardı. Boulanger Sokağı'nda ve kilisenin yakınlarında olduğu sürece ışıklandırılmış dükkânlar yolu aydınlatıyordu amâ çok geçmeden son dükkânın son ışığı da kayboldu. ondan daha büyüktü. Sonra kova elinde. Zavallı çocuk karanlıklar içinde kaldı. Küçük Kız Yapayalnız Thenardier'nin hanı köyün kiliseye yakın kısmında olduğundan. Bu hayranlık içinde her şeyi. gözleri mineden kocaman bir bebek koymuştu. Bu bebek. Cosette. Sokaklarda hiç kimse yoktu. Bunlar da ona periler. "dönüşte bir de ekmek alırsın. sokak kapısını ardına kadar açarak. küçük varlığa. cenneti gördüğünü sanıyordu. Bu bebek. Bu dükkân ona bir saray gibi görünüyordu. yürü!" -144Sokağa şöyle bir göz atan Madam Thenar-dier. Cosette. bütün yıkılmışlığına rağmen bakışlarını bu harikulade bebeğe. atabildiği kadar büyük adımlar atıyordu. Birdenbire Madam Thenardier'nin sesi onu gerçeğe döndürdü. -143bütün üzüntüsüne. bir rüyaydı. kasvetli. O sırada Thenardier'nin hanında bir masanın başında oturmakta olan öğretmenin deyişiyle. Eponine'le Azelma onu saatlerce seyretmişler. 5. Çok da zor bir şey değil ya. Madam Thenardier. Sadece bir kadına rastladı. İçini bir ürperti kapladığından. Satıcı en öne. Bu güzel pembe elbiseyi. ihtişamdı. on yaşından küçük yolculann şaşkın ve hayran bakışları önünde bütün gün orada sergilenmiş. "Ama madam. "Küçükhanım adsız köpek. Bir yandan da mınlda-nıyordu. pembe krepten elbisesi. ben şimdi sana gösteririm! Senin orada ne işin var? Küçük canavar seni. kovasını sürükleyerek sıvıştı." diye ekledi. kendi deyişiyle. -142"Hadisene!" diye haykırdı Madam Thenardier. Hüzünlü saf bir çocuk olan Cosette. çocuk içine girip rahatlıkla oturabilirdi. Onun gittiğini gören kadın. Cosette bile kaçamak da olsa onu seyretme cüretini göstermişti. su yok ki. gözlerini bu masal dükkânından bir türlü ayıramıyor. her şeyi çabucak kavrama yeteneğiyle. sen hâlâ gitmedin ha! Dur. melekler gibi görünüyordu. tenekeden şahane şeylerle ışıl ışıl yanıyordu. Sahneye Bir Bebek Çıkıyor Hatırlanacağı gibi. baktıkça gözleri daha çok kamaşıyor. kendi kendine. Bu harika bebek. açık kapının önünde hareketsiz durdu. "Al bakalım kurbağa. Cosette'in su almak için Chelles tarafındaki ormanda bulunan kaynağa gitmesi gerekiyordu. kiliseden başlayan dükkânlar dizisi Thenardier'lerin hanına kadar uzanıyordu. "bu aydınlık büyüleyici bir etki yapıyordu. "Kaynakta su var. ama Montfermeil'de onu çocuğuna hediye edecek kadar zengin ya da müsrif bir anne çıkmamıştı. "Sersem kız. kendinden geçmiş bir halde olan Coset-te'i görmüştü. yürürken kovanın sapını gürültü çıkarması için sallayabildiği kadar sallıyor ve bu ses de ona yoldaşlık ediyordu. Kapı arkasından kapandı." Buna karşılık gökyüzünde bir tek yıldız bile görünmüyordu.Madam Thenardier. zenginlikti. "Kim bilir bu bebek ne kadar mutludur. hiçbir şey söylemeden cebine koydu. İlerledikçe karanlık da koyulaşıyordu. incik boncuklarla. bütün dükkânlar kâğıttan huniler içinde yanan mumlarla baştan başa aydınlatılırdı. gerçekdışı gibi görünen sevinçti. parayı alıp. zayıf bir sesle. Büyük bebeğin gerisinde daha başka bebekler de vardı." diye düşünüyor. Kova. Parlak pullarla. kendisini bu bebekten ayıran uçurumu ölçüyor. Bu barakalardan Thenardier'lerin kapısının tam karşısına rastlayan sonuncusu. git bu ata su getir bakalım!" dedi. yaklaşık iki ayak boyunda. biber ve yabani sarmısak bulunan bir çekmeceyi kanştırdı. soğuk bir sefaletin içine böylesine derin bir şekilde gömülmüş bulunan bu bahtsız. beyaz bezler üzerine. Zavallı çocuk taş kesilmiş gibi kalakaldı. Cosette başını eğdi ve şöminenin köşesinde duran boş kovayı almaya gitti. Soğanları süzgeçten geçirsem daha iyi olurdu. Barakasının içinde gidip gelen satıcı onda biraz ölümsüz bir baba etkisi yapıyordu. dönüp bir süre hareketsiz arkasından baktı ve dudaklarının arasından. Bebeği hiç bu kadar yakından görmemişti. mutluluktu. Madam Thenardier ocağının başına döndü ve tahta bir kaşıkla tencerenin içindeki yemeğin tadına baktı. Cosette elinde kovasıyla dışarı çıktığında. Birisinin yardımına gelmesini bekler gibiydi. bir bebek değil." Sonra içinde bozuk para. 4. 'hanımefendiye' doğru kaldırmaktan kendini alamadı.

yaklaşan bir şeyin önünden korkuyla kaçar-mışçasına hızla gelip geçiyorlardı. sakin. O an öylesine bir heyecan içindeydi ki. Ne yapmalı? Ne etmeli? Nereye gitmeliydi? Önünde Madam Thenardier umacısı. Son dükkândan öteye gitmek güç olmuştu. Tuhaf şey! Kaybolmadı. Bir yanda karanlık. yaklaşık iki ayak derinliğinde dar bir doğal yalaktı bu. Son evin köşesini de dönünce Co-sette durdu. Böyle eğilmiş haldeyken önlük cebinin kaynağa boşaldığını bile fark etmedi. kuvveti üç katına çıkmıştı. Yanındaki kovada çalkalanan su. son evden daha uzağa gitmekse imkânsız görünüyordu. belki de hortlaklar bulunan bu karanlığa umutsuzlukla baktı. Soğuk bir rüzgâr esiyordu. ıssız yollarını geçti. Kovayı yere koydu. hatta yalnızca duvarlar bulunduğu sürece hayli cesur gidiyordu. "meğer tarlakuşuymuş!" Cosette. Gezegen gerçekten de o sırada ufkun çok yakınındaydı ve ona korkunç bir kızıllık veren kalın bir sis tabakasının içinden geçmekteydi. böğürtlenler avını yakalamaya çalışan pençeli uzun kollar gibi eğilip bükülüyor-148lardı. "Bak hele. Böylece kaynağa vardı. yeniden durdu ve kafasını kaşımaya başladı. Hemen geri dönmek istedi. Jüpiter gezegeni gökyüzünün derinlikle-rindeydi. ama o buraya gelmeye alışıktı. iğrenç Madam Thenardier. koşmaya başladı. Yere birkaç iri taş döşenmişti. Cosette soluk almak için bile durmadı. Ancak so-146luğu kesilince koşmayı bırakıp yürümeye başladı. atmamıştı ki. elini saçlarının arasına sokup başını yavaş yavaş kaşımaya koyuldu. Ara sıra bir pencere kepengi-nin çatlağından sızan bir mum ışığı görüyor-145du. Ama ilerledikçe. "Adam sen de! Hiç su kalmadığını söylerim!" diye düşünerek Montfermeire döndü. Orman zifiri karanlıktı. hiçbir yaprak hışırtısı yoktu. hayvanlar. ormanın açıklık yerlerinde cılız ve biçim-siz çalılıklar ıslık çalıyor. bu da ona güven veriyordu. beyaz ateşten yılanlara benzeyen halkalar oluşturuyordu. İşi bittikten sonra yorgunluktan bitkin düşmüş olduğunu fark etti. Kaynaktan. hafif bir sesle bir dere çıkıyordu. sonra yeniden açtı. gözlerinde alev alev yanan öfkesiyle. İri iri dallar korkunç bir görüntüyle önünde dikiliyor. yürüyüşü içgüdüyle yavaşlamaktaydı. Cosette. Çevresinde yosunlar ve adına TV. soğuk rüzgârın etkisiyle yılanbalıklan gibi kımılda-şıyorlar. ağlamak istiyor. Onu gerileten Madam Thenardier oldu. İyice baktı. Koşarak köyden çıktı ve koşarak ormana girdi. Karanlığın trajik maskesi bu çocuğun üstüne belli belirsiz eğilir gibiydi. Suyun killi bir toprakta oyduğu. hayattı. kararsız çocuklara özgü bir harekettir bu. sırtlan ağzıyla. korkmak cesaret vermişti. Rüzgârın kovaladığı bazı kuru fundalar. Işıldayan bir yaraydı sanki. Bir dala rastladı. Henri'nin yakalığı' denen büyük otlardan vardı. ağaçlarda kımıldanan hortlakları açık seçik gördü. bir atom. yüksek otlar. ona asıldı ve eğilip kovayı suya daldırdı. böylece Montfermeil'in Chelles'in yanına varan labirent gibi dolambaçlı. Kaynağın üstüne doğru eğilmiş duran ve genellikle ona dayanak vazifesi gören genç bir meşe ağacını karanlıkta el yordamıyla araştırdı. orada insanlar bulunuyor demekti.çocuk? Çocuk kılığına girmiş büyücü olmasın?" diye mırıldandı. Başının üstündeki gökyüzü. öbür yanda bir zerre. Daha yüz adım atmış. artık hiçbir şeye bakmıyor. çalılıkta bir şey görürüm korkusuyla ne sağma ne de'soluna bakıyordu. Bu arada dallarda. Artık ne düşünüyor ne de görüyordu. Kovayı yeniden yakaladı. Gözlerini yumdu. ama kovayı doldurmak için o kadar güç harcamıştı ki bir adım bile atacak hali kalmamıştı. Karanlık pek koyuydu." dedi. İçinde hiç insan olmayan. Heyecandan kendini kaybetmişçesi-ne ilerliyor. Şimdi önünde karanlık ve ıssızlık vardı. Kendini otların üstüne attı ve orada çöküp kaldı. On beş metelik suya düştü. otların üstünde yürüyen hayvanların ayak seslerini duydu. Cosette paranın ne düştüğünü gördü ne de sesini işitti. ormanın gece ürpertisi onu tepeden tırnağa sarıyordu. Montferme-il artık yoktu. Yolun iki yanında evler. Çocuk tanımadığı ve kendisini korkutan bu kocaman yıldıza şaşkın gözlerle bakıyordu. Ama sonra Cosette'i tanıdı. Kovayı dolu-147ya yakın çıkardı ve otların üzerine koydu. Döndü ve tekrar kaynağın yolunu tuttu. Bir önüne ve bir arkasına ağlamaklı baktı. Oturmak zorunda kaldı. Uçsuz bucaksız gece bu küçücük varlığın karşısına bütün heybetiyle dikilmişti. hiçbir sese kulak vermiyordu. yıldızı giderek genişletiyordu. gündüz gözüyle birçok defa gidip gelmiş olduğundan yolu biliyordu. Şimdi de Madam Thenardier gözünün önüne geliyordu. Ormanın girişinden kaynağa kadar ancak yedi sekiz dakikalık bir yol vardı. . neden böyle yaptığını bilmiyordu ama yapma-mazlık da edemiyordu. kırlar vardı. Bir içgüdü kalıntısı onu belli belirsiz ilerletiyordu. arkasında gecenin ve ormanların bütün hayaletleri vardı. Her tarafta kasvetli alanlar uzanıyordu. Hazin bir kızıllığa boyanan sis. Ürkmüş. koskoca bir elbisenin dumandan etekleri gibi simsiyah geniş bulutlarla kaplıydı. bu aydınlıktı.

ormanda gece yalnız olmanın verdiği korkuya karışıyordu. Güneş tutulmasında. dimdik. Gözler siyahlık görünce. ağlamaya cesaret edemiyordu. tıpkı yaşlı bir kadın gibi yürüyor. dehşetengiz ağaç gövdelerine. Madam Thenardier'nin içine saldığı korku öylesine büyüktü ki. Cosette neler hissettiğinin pek farkında olmamakla birlikte. yanan mumlara kadar kaçmak. iki korkunç kalınlık. iki. Yorgunluktan bitkin düşmüş. mezardaki ölülere bile gözlerini açtırır. su kovasını almadan kaçmaya cesaret edemedi. dört!.. bazı öyle şeyler vardır ki. İnsan. saydamlığın yittiği pusta en güçlüler için bile kaygı vardır. dehşetten de daha dehşetli bir şeydi. kuvvetle kaldırıyordu. doğanm bu simsiyah ululuğunun kendisini sımsıkı yakaladığını anlıyordu. Korkar. onların devasa kubbeleri altında can çekişme sesleri gibi akseder.Karanlık baş döndürücüdür. Karanlıklar ve ağaçlar. zavallı küçük umutsuz varlık. Başını kaldırdı. bu çok normal ve alt edilmez bir korkuydu. uzun titrek ot demetlerine. demir kulp. ama gelişini duymadığı bir adamdı bu. Bu. Ona kocaman görünen bir el gelip kovanın kulbuna yapışmış. Molaların süresini ne kadar kısaltırsa kısaltsın. pencerelere. Birkaç saniye dinlendikten sonra tekrar yola koyuldu. Ne kadar gözüpek olursa olsun. öfkeyle dikilmiş sık çalılara. Gecenin kovuklarına. ilerledikçe silinen sessiz şekillere. onun taşıdığı kovanın sapını avuçlayıvermişti. onu tekrar yere bırakmak zorunda kaldı. İçini saran şey. Onu yüreğinin derinliklerine kadar donduran bu garip titreyişi dile getirecek kelime bulunamaz. Ormanın içinden. çevresindeki şeyleri gerçek görünüşleriyle kavrama gücünü yeniden verdi. kaçmak. Madam Thenardier'nin daima yanı başında olduğunu düşünmek onda alışkanlık olmuştu. Anlaşılmazlık birkaç adım ötemizde bir ışık berraklığı İçinde belirir. iki mola arasında ne kadar uzun yürürse yürüsün. önünde duran kovaya takıldı. Hiç kimse gece ormanda korkudan titremeden yürüyemez." diye ona kadar saymaya başladı. geceleyin bir ormanın içinde. Belirsiz derinliklerden hayali bir gerçek çıkar. Tanıdığı yaşlı bir kestane ağacının yanına gelince iyice dinlenmek için ötekilerden daha uzun son bir mola verdi. bu soluk tıkanması. Karanlıkla-149nn içe işlemesi bir çocuk için anlatılamayacak kadar dehşet vericidir. sekiz yaşında bir çocuktu bu. kovanın ağırlığı. ama kova doluydu. zayıf kollarını çekip geriyor. zihin bulanık görür. bu defa biraz daha uzun yürüdü. bir kelime bile söylemeden. o an bu hazin tabloyu gören sadece Tann'ydı. "Bir. Ormanlar esrarlı vahiylere benzerler ve küçük bir ruhun kanat vuruşları. bağırarak. Kovanın kulbunu iki eliyle -150yakaladı ve yerinden güçlükle kaldırabildi. ne yazık! Çünkü. belirsiz ve ele avuca sığmaz bir şeylerin yüzdüğünü görür. sessizliğin mezar gibi sonsuzluğuna. Cosette ıstıraplı bir hırıltıyla soluyordu. ta evlere. "Ey Tanrım! Tanrım!" diye bağırmaktan da kendini alamadı. kasvetten yansıyan hüzne. O zaman. artık yalnızca dehşet değil. Ayağa kalktı. Bütün bunlar. dağınık saç gibi karanlık yığınlara. üç. arkasına bakmak ihtiyacı duyar. Bakışları vahşileş-mişti.. Bir de şüphesiz çocuğun annesi. Korku yeniden sarmıştı. bulunduğu mekânda ya da kendi beyninin içinde uyuyan çiçeklerin rüyaları gibi. İşte tam o anda birdenbire kovanın artık hiçbir ağırlığı kalmadığını hissetti. Ama bu şekilde hızlı yol almasına imkân yoktu. ıslak ellerini uyuşturuyor. Sık sık durmak zorunda kalıyor. bütün bunlara karşı savunmasızdır. dümdüz. bütün insan bakışlarından uzakta geçiyordu. ağırdı. her duruşunda da kovadan dışarı sıçrayan sular çıplak bacaklarına dökülüyordu. Tir tir titriyordu. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor. Artık tek bir düşünce vardı kafasında. olması mümkün olan meçhul varlıklara. İnsan aydınlık arar. ama Madam Thenardier'den uzaktayken bile o kadar korkuyordu ki. dehşetin yakınlığını hissedememezlik edemez. Sanki ruhu karanlığa kanşıyormuş gibi korkunç bir şeyler hisseder. esrarlı eğilen dallara. On adım kadar gitti. . koyu su birikintilerine. bu tempoyla Montfermeil'e dönmesinin yine de bir saatten fazla süreceğini ve Madam The-151nardier'den dayak yiyeceğini soluğu tıkanarak düşünüyor. Büyük siyah boşluğun yaydığı akımları solur insan. donduruyordu. kırların arasından. Sayması bittikçe yeniden başlıyordu. ağır ağır yürüyordu. Bir an soluk aldı. sonra bütün gücünü toplayıp kovanın kulbuna yapıştı ve cesaretle yürümeye başladı. gecede. Gün ışığının zayıflayan yansısına gömüldükçe yüreğinin sıkıştığını hisseder. yine aynı saatte buraya tekrar gelmekten belki de kendini alamayacağını sanıyordu. Ne var ki. Ama yine durmak zorunda kaldı. Bakışları. sonra kovayı yeniden kaldırdı ve yürümeye başladı. Suyu çekerken ıslattığı ellerinin üşüdüğünü hissetti. Arkasından gelen. Kara. korkudan titreme-mezlik. Başı öne eğilmiş sarkık. Adam. Ertesi gün. Ufukta vahşi görüntüler vardır. büyük bir şekil karanlıkta yanı sıra yürümekteydi. bu anlayamadığı ama onu korkutan tuhaf durumdan kurtulmak için adeta bir içgüdüyle. vahşileşen görüntüye. ona. hâlâ ormandan çıkamamıştı.

gün de batmak üzere olduğundan. saat ikiye doğru kralın arabasıyla atlı alayının Höpital Bulvan'ndan dörtnala geçtikleri görülürdü. Hayli eski ve hayli fırça yemiş yuvarlak bir şapkası. ne kadar kötü kılıklı bir adam. Bulvarda dolaşan san redingotlu adam belli ki bu mahalleden değildi. Anlayışlı yüreklere. aşın sefaletle birleşmiş aşın temizlik. krallara yakışır biçimde yeni pudralanmış bir alın. altmışın çok üstünde olduğu tahmin edilebilirdi. bazıları da kendilerine çekidüzen verirlerdi." dedi. Ağır ama emin yürüyüşüyle bütün hareketlerine damgasını vuran olağandışı kuvvet ve canlılığına bakıldığında ise çok çok ellisinde olduğu söylenebilirdi. gelen geçenden hoşlanacak yerde onlardan kaçınır gibiydi." derlerdi. ama aslında alçakgönüllü olduğunu belirten garip bir çizgiyle kınşıyordu. 6. Bu adam. elinden gelse kendisini şimşeklere çektirirdi. Arabanın içinde sağ dipteki köşede kapitone beyaz atlas yastıklar üzerinde. Bu sakat kral dörtnala gitmekten zevk alırdı. pek ürkütücü bir görünüşü de yoktu. morumsu dudaklanndan. özellikle kışın gelip geçen çok az kişi vardı. kınşmış alnından. ipliklerine kadar aşınmış bir redingotu. Majestelerine hitaben. yürü-yemediği için koşmak istiyordu. Saat iki olup da kralın arabası gümüş şeritli bir muhafız taburuyla çevrili olarak Salpetriere'den dolanıp bulvarda boy gösterince adam birden şaşırdı. Ama adam dış mahalle-155nin ıssız dar sokaklarına daldı. Halka soğuk bakışlarla bakar. o dönemde hiç de yadırganmayan killi toprak şansı renginde kaba çuhadan. bütün süksesi. öğleden sonra bir adam Paris'te Höpital Bulva-n'nın en ıssız tarafında hayli uzun bir süre dolaştı. işte artık Tuileries'ye dönüyor. Hızlı. Bu kötürüm. ama bastona benziyordu. sağ eliyle bir çitten kesilmiş bir çeşit bastona dayanıyordu. Havre Dükü. içlerinden biri adamı takip etme emrini aldı. baştan başa altın yaldızlı panolar üzerinde iri zambak dallan resmedilmiş ağır arabası içinde gürültüyle yol alır. mahallelilerden birinin arkadaşına söylediği şu söz olmuştu. giyim kuşamıyla olduğu kadar kişiliğiyle de görgülü dilenci diyebileceğimiz birini canlandırmaktaydı. Hareketlerinde bir olağandışılık olmamakla birlikte. "İşte. iri bir göbek ve geniş mavi bir şerit görülürdü. Caddeye paralel ağaçlıklı yolda bir o vardı. Saint-Esprit gümüş plakası. Gurbetten dönen. geçen yüzyıla özgü bir biçimde cepli büyük bir yeleği. çok yoksul olanla. Toison d'or Nişanı. "Saat iki. burjuva bir kıyafetin üstünde burma püsküllü iki büyük apolet. Sol elinde bir mendile sanlı kü-Çük bir paket taşıyor. Bembeyaz saçlarından.Hayatın bütün rastlantılarında bize rehberlik eden içgüdüler vardır. dizlerine rastlayan yerleri kurşunileşmiş siyah bir'külot pantolonu. hayatın zorluğu ve yorgunluğu okunan yüzünden. O dönemde XVIII. polis müdürü Angles Kontu'na hemen o akşam gönderilen bir raporda da belirtildiği üzere-polis memuru onun izini kaybetti. çünkü bu aynntılar-dan habersizdi. Bazıları koşuşur. . kırmızı balmumundan mercan taklidi bir tutamak yapılmıştı. Kaldı ki. varlıklı bir evin eski hizmetkân olduğu söylenebilirdi. Paris dışındayken. Ama bu davranış Havre Dükü'nün onu görmesini önleyemedi. geniş. SaintMarceau mahallesinde ilk defa göründüğünde. Bakışının derinliklerinde acılı bir huzur ve sükûna benzer bir şey vardı. Louis'nin görünmesi de kaybolması da Paris sokaklarında belli belirsiz bir etki yapardı. insanın ancak şöyle bir göz atabilecek kadar vakti olurdu. XVIII. şehre girince şapkasını başına koyup ara sıra selam verirdi. Bu adam ev arayan birine benziyor ve Saint-Marceau dış mahallesinin bu harap kenarında en mütevazı evlerin üzerinde durmayı tercih eder gibi görünüyordu. Krala yol açan polisler de onu fark etmişlerdi. kırmızı bir yüz. çünkü bir kralın geçişi daima bir hengâme yaratır. siyah yün çoraplan ve bakır tokalı kaba ayakkabıları vardı. En sevdiği gezintilerden biriydi bu. budak-153lardan yararlanılarak şekillendirilmiş. Bir sopaydı aslında. adeta ürktü. -152Gerçekten de. aynı şekilde karşılık görürdü. dinç. Dudaklan. haşin gibi görünen. Mahallenin dilenci kadınları için saat yerini tutardı bu. Çocuk hiç korkmadı. kral buydu işte. Bu Belki de Boulatruelle'in Akıllılığını Kanıtlar 1823 yılının yine bu Noel gününde. ama görkemli bir geçiş olurdu. "Demek hükümet bu şişkoymuş. Olduk-Ça özenilerek hazırlanmış bir bastondu bu. Louis hemen hemen her gün Choisy-le-Roi'ya giderdi. o gün hizmet gören muhafızlann komutanı olarak arabada kralın karşısında oturuyordu. Hiç şaşmaksızın. beyaz tüylü şapkasını yüksek İngiliz tozluklarının sardığı dizlerinin üstünde tutar. Yalın kılıçların arasından barışçı ve ciddi bir tavırla. Bu caddede. hatta muhtemelen Parisli de değildi. çok değerli olana karşı duyulan o çifte saygıyı ilham eden ender kanşım-lardan biriydi bu. okumuş bir kişi gülümseyişi." Kralın hep aynı saatte hiç şaşmayan geçişleri Höpital Bulvarı'nın günlük önemli olayıydı. çarçabuk bir bahçe duvannın köşesine çekildi. bu ücra mahallede bir oda kiralamıştı. -devlet bakanı. sert ve in-154ce bir bakış. daha ileride göreceğimiz gibi. mağrur.

Arabacı da ıslık çalıp. Hana girmemişti. Adım adım ilerliyordu. bir yandan da takip edilmediğinden emin olmak için sık sık dönüp arkasına bakıyordu. Çıkınını ve bastonunu alıp arabadan aşağı atladı. Hemen bir hendeğe saklanıp uzaklaşmalarını bekledi. Saat dördü çeyrek geçe. ağaçla taşlar arasında kalan yerdeki toprağın üzerinde bir süre tepinerek dolaştı. -158Sonra zeminin taze kazılmış olup olmadığını iyice anlamak istercesine. Sanırım yerin dibine girdi. "İşte. Böylece Gour-nay'ı ve Neuilly-surMarne'i geçtiler." Adam yerin dibine girmemişti.San redingotlu adam polis memuruna izini kaybettirince adımlarını bir misli daha sıklaştırdı. Tiyatronun fenerleriyle aydınlanan bu afiş dikkatini çekmiş olacak ki. Arabacı atlarını dinlendirmek için kral manastırının eski binalanndaki arabacılar hanının önünde durdu. saymak istiyormuş gibi elini ağacın gövdesinin kabuğu üzerinde dolaştırdı. ama yolcu ancak tek heceli cevaplar veriyordu." dedi. Yola çıkıldı. Akşam saat altıya doğru Chelles'teydiler. üzerleri bitkilerin sivilceleri demek olan yumrularla kaplı büyük bir ağaç vardı. Karanlıkta Chelles'in ana caddesini acele arşınlayıp. Meteliksiz gibi görünüyor. "Lagny'ye kadar gidiyor musunuz?" diye sordu arabacı." "Onu ben tutuyorum. Sadece kendisinin bildiği esrarengiz bir yolu araştırıyor. sağa. Gökte ancak iki üç yıldız görünüyordu. iri. atlara küfür savurmayı sohbet etmeye tercih etti. ama ancak Chelles'e kadar gidiyor. Arabacı paltosuna büründü. Hastalığını iyileştirmek için gövdesine çinko sanp çivilemişlerdi. Gece oldu. Adam. Adam sordu: "Bir kişilik yeriniz var mı?" Arabacı. Atlar koşulmuştu ve arabacı tarafından çağırılan yolcular iki tekerlekli yolcu arabasının yüksek demir merdiveninden telaşla çıkıyorlardı. o gün 'İki Forsa' piyesini oynayan Porte Saint-Martin Tiyatrosu'nun önünden geçiyordu. hana girmiyor. izliyor gibiydi. Arabacı içerdeki yolculara döndü. Yolun Gagny'den Lagny'ye giden iki yanı ağaçh eski yolla kesiştiği yerde bazı yolcuların geldiğini duydu. yolcunun pejmürde kıyafetine. daha önce de oraya gelmiş olan birine benziyordu." dedi adam." Ancak. Çıkış kapısından geçince arabacı sohbet etmek istedi." dedi. çıkınının küçüklüğüne bir göz atıp. yola çıkmadan önce arabacı. "Bir tek. "buralı olmayan bir adam. Hızla bu taşlara doğru yürüdü ve gecenin sisi içinde dikkatle inceledi. Adam." "Binin. çünkü daha önce de söylediğimiz gibi. çünkü onu tanımıyorum. Az sonra Planchette Çıkmazı'ndaydı ve o tarihte Langy arabalarının yazıhanesinin bulunduğu Plat d'etain'e giriyordu. telaşla yürüdüğü halde durup onu okudu. elleriyle yoklayarak bir açıklığa geldi. hiçbir yerde de görünmüyor. "Evet. . Tepenin yamacı bu noktadan başlıyordu. Nihayet. Lagny'ye araba saat dört buçukta kalkıyordu. kırların içine saptı ve büyük adımlarla ormana vardı. solda Montfermeil'e giden köy yoluna sapmıştı. Adam Montfermeil yoluna girmedi. Biraz sonra gözden kayboldu. beyaz taşlardan bir yığın vardı burada. sıranın üstünde. bütün evler kapalı. kiliseye varmadan. -157Hızla saptığı bu yolu takip ediyordu. Bir ara yolunu kaybeder gibi oldu. -156Ve Lagny'ye kadar gereken ücreti ödedi. Hava soğuktu. "Ben burada iniyorum. Birkaç dakika sonra araba Lagny'ye doğru tekrar yola koyulduğunda Chelles'm ana caddesinde onu göremediler. ayaklannın ucunda yükselip. zifiri karanlık bir aralık gecesiydi. Adam oralı görünmüyordu. "benim yanımda. ama paraya da aldırdığı yok. bu çinkoya dokundu. Lagny için ücret ödüyor. Bir dişbudak olan bu ağacın tam karşısında kabuk döken hastalığa tutulmuş bir kestane ağacı bulunuyordu. Taş yığınının birkaç adım ötesinde. kararsız bir halde durdu. yani gece bastırdığında. ücretini peşin istedi. burasını tanıyan. sanki bütün yumrulan tanımak. Aslında gereksiz bir tedbirdi bu. sanki taşlan muayeneden geçiriyordu." dedi. Ormana girince adımlarını yavaşlattı ve bütün ağaçlan dikkatle gözden geçirmeye başladı. Adam bu ağaca gitti.

Birkaç dakika geçti. Adam tekrar konuştu: "Madam Thenardier'nin evinde hizmetçi yok mu?" "Yok bayım. sonra tekrar konuştu: "Peki. bilmem biliyor musunuz?" "Gittiğin yer mi?" "Evet bayım." Adam konuşmadan biraz durduktan sonra. O zaman çocuğun yanına gitmiş ve kovanın kulpunu sessizce tutuvermişti." "Peki. Başkalarının var. "Senin annen yok mu?" dedi." diye cevap verdi çocuk. "Benim hanımım. Gökyüzünün kurşun rengi ışığında Coset-te'in zayıf ve hastalıklı yüzü hayal meyal fark ediliyordu. yüzünü görmeye çalıştı. "ben taşınırı. inleyerek hareket eden. nerede oturuyorsun sen?" "Montfermeil'de." Kısa bir sessizlikten sonra. 7. bu taşıdığın senin için çok ağır. Montfermeil yönüne doğru ilerlerken. tekrar alan ve yeniden yürümeye başlayan küçük bir karaltı görmüştü. "Öyleyse bu gece orada kalırım." Adam elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Adam onun yanı sıra yürümeye koyuldu." dedi çocuk. Adamın yeniden konuşmasına vakit kalmadan ekledi: "Sanmıyorum. . ilgisiz göstermeye çalıştığı. Adam durdu. Bu karaltıya yaklaşmış ve onun kocaman bir su kovasını taşıyan küçücük bir çocuk olduğunu anlamıştı. Adam oldukça hızlı yürüyordu." "Sen yalnız mısın?" "Evet bayım. Sonra ekledi: "Küçük. Ara sıra bakışlarını bir tür huzur ve dile gelmez bir teslimiyetle bu adama doğru kaldırıyordu. kaç yaşındasın?" "Sekiz bayım." dedi çocuk. Hâlâ dikkatle çocuğa bakıyordu." "Uzaktan mı geliyorsun?" "Ormandaki kaynaktan geliyorum. ama yi-160ne de içinde garip bir titreme bulunan bir sesle. Tan-n'ya dönmeyi." "Han mı?" dedi adam." Cosette kovayı bıraktı. kovayı yakaladı ve yeniden yürümeye başladı." "Ver." dedi adam. sonra ellerini Co-sette'in omuzlarından çekerek. Cosette de onu hiç zahmet çekmeden izlemekteydi." Yine bir an sessizlik oldu." diye dişlerinin arasından söylendi. karanlıkta ona bakmaya." Cosette başını kaldınp cevap verdi: "Evet bayım. "Ne yapar senin bu Madam Thenardier?" diye sordu. "Bilmiyorum. bu saatte seni ormana su almaya kim gönderdi?" "Madam Thenardier. "Senin adın ne?" dedi adam. kovayı yere bıraktı. "Sanırım. eğilip iki elini çocuğun iki omzunun üzerine koydu. bir yükü yere bırakıp. Adam onunla konuştu. "Gerçekten de ağır. "Han işletir. ama benim yok. Cosette'e rastlayan adam buydu. "Cosette. gittiğin yer uzak mı?" -159"Buradan bir çeyrek saat ilerde. dua etmeyi ona hiç öğretme-mişlerdi. Kalın bir ses tonuyla oldukça yavaş konuşuyordu. Buna rağmen. Artık yorgunluk duymuyordu. içinde umuda benzeyen ve göğe doğru yükselen bir şeyler hissediyordu. birden.Ve sonra. "Yavrum. Beni oraya götür. İşte. yönünü belirledi ve ormanın içine doğru yürümeye başladı. Cosette konuştu. benim hiç annem olmadı." Adam." dedi. Cosette Karanlıkta Yabancı Adamla Yan Yana Söylediğimiz gibi Cosette korkmamıştı." Adam yine bir süre sustu. Biraz sonra sordu: "Küçük." "Zaten oraya gidiyoruz. Adam.

" "Bütün gün mü?" Çocuk. öyle mi?" "Hayır bayım. iri gözlerini kaldırdı. "Ah! Sen ha. hancılara özgü o anında değişmeyle." Madam Thenardier. altınlı şeyleri. keser." Hana yaklaştıklarında Cosette çekinerek -162adamın koluna dokundu: "Bayım?" "Ne var yavrum?" "Eve çok yaklaştık. özellikle tamamen aşınmış redingotuyla biraz çökük duran şapkasını inceledi. Bana bırakırlar. Madam Thenardier'nin romanlarından alınma o değerli adlan basitleştirmekteydi. eğlenirler. 8. Yani onun kızları. "salatayla sineklerin başını keser. burun büküşü ve göz kırpışıyla. yaşlar vardı. Cosette'e sordu: "Demek panayır var. "Bu mösyö mü?" dedi. Kapı açıldı." "Ya sen?" "Ben çalışırım. "Girin babalık. bugün Noel de. böylece. Bu davranış ve Madam Thenardier'nin -163bir bakışta gözden geçirdiği yabancının elbisesiyle eşyası. Cosette." dedi çocuk. "Nedir bu Ponine'le Zelma?" "Bunlar Madam Thenardier'nin küçükha-nımlandır. şimdi kasvetli bir sessizliğe bürünmüştü. Ponine'le Zelma." dedi." Sessiz geçen bir aradan sonra devam etti: "Bazen işim bitince ve izin verirlerse ben de oynarım. 'Babalık' içeri girdi. Ama çok oyuncağım yok." "Ne olur?" "Artık kovayı bana verir misiniz?" "Niçin?" "Çünkü madam onu benim yerime başkasının taşıdığını görürse beni döver." dedi."Yani iki küçük kız var. bir sürü eşyaları. Cosette kendini tutamayıp oyuncakçı dükkânında hâlâ sergilenmekte olan büyük bebeğe bir göz attıktan sonra kapıya vurdu. "Kesmeyen bir kılıç değil mi?" "Hayır bayım. Zengin yolcular bu kadar terbiyeli olmazlardı. kadının yüzündeki nezaket ifadesini yok etti. Belki de Aslında Zengin Olan Bir Yoksulu Hana Kabul Etmenin Getirdiği Hoşnutsuzluk . ." Köye vardılar. Ekmekçi dükkânının önünden geçtiler." "Hangi küçük kızlar?" "Ponine'le Zelma. "onların güzel bebekleri -161var. Madam Thenardier bir defa daha ona göz attı. Oynarlar. asık suratı geri geldi. ama Cosette ekmek götürmesi gerektiğini hatırlamadı. "Madam. şu kadar bir şey. asık suratının yerine hemen yapmacık nezaket ifadesini takındı ve yiyecek gibi gözlerle yeni gelene baktı." "Nasıl oynarsın?" "Nasıl olursa. ama gece karanlığında görünmüyordu." "Onlar ne yaparlar?" "Oo!" dedi çocuk." diye cevap verdi. Adam elini şapkasına götürerek." Adam kovayı ona verdi. "bakın." "Bütün gün mü?" "Evet bayım. hâlâ arabacılarla içki . Sertçe. Kiliseyi geride bıraktıkları zaman dükkânlara bakıp. kendi bebekleriyle oynamamı istemiyorlar. sokaklarda yabancıya kılavuzluk etti. sonra bir kafa sallayışı. burada bir mösyö var. Az sonra lokanta bozuntusunun kapısmdaydılar. Kurşundan küçük bir kılıcım var." Küçük kız. küçük haylaz! Çok şükür ge-lebildin! Mutlaka yollarda oynamıştır ahlaksız!" Cosette tir tir titreyerek. kalmak istiyor." Çocuk bunu söylerken serçe parmağını gösteriyordu. Madam Thenardier elinde bir mumla kapıda belirdi. "Evet madam. Yavaş sesle cevap verdi: "Evet bayım. Adam ona sorular sormayı bırakmış.

Üstünde delik deşik bezlerden başka bir şey yoktu. onu mümkün olduğu kadar az yer kaplamaya zorluyor. ne bir yün parçası. sesi. bakışı. "Kırk metelik mi?" dedi. Cosette dışarıdan sırılsıklam geldiği halde. Korku için-166de bulunan çocukların başvurduklan çareye başvurdu. Dediğimiz gibi. gidişi. Elbisesi yazın görenleri açındıracak. ağlamaktan adeta fersizleşmişti. "eğer yalan söylü-yorsan. aklıma geldi! Nerede şu ekmek?" Cosette. anlamına geliyordu. Yalan söyledi. sessiz sedasız işinin başına geçmişti. gidip ateşte ısınmaya cesaret edememiş. belki güzel olurdu. öyle üzgün. adeta korkuyla kaplanmıştı. Öylesine bir korkuydu ki bu. çocuğu garip bir dikkatle gözden geçirmekteydi. mahkûmlarda ve umutsuz hastalar-da görülen. Madam Thenardier birdenbire haykırdı: "Ha. Mutlu olsa. Oradan buradan derisi görünüyor ve her tarafında Madam Thenardier'nin vurduğu yerleri gösteren mavi ya da siyah lekeler fark ediliyordu. ancak gerektiği kadar nefes alması için rahat bırakıyordu. Suyu isteyen satıcı kovayı alıp atına götürmüş. Bu hüzünlü küçük yüzü daha önce ana hatlarıyla anlatmıştık. ama hiç yerim yok!" diye bağırdı." Bu arada adam çıkınıyla bastonunu bir sıranın üstüne bırakıp Cosette'in çabucak bir -164şarapla bir de bardak koyduğu masanın başına oturmuştu." dedi adam." "Doğru. Çıplak bacakları kırmızı ve sıskaydı. "Yirmi metelik değil mi?" "Onun için kırk metelik." dedi Madam Thenardier. Kabul. ahıra." "Kırk metelik. tam sefalet. dua etmenin ne demek olduğunu asla bilmiyordu ve hiçbir zaman bir kiliseden içeri adımını atmamıştı. korku onun dirseklerini kalçalarına yapıştırıyor. "Fakir fukarayı daha aşağısına barındırmam." "Vurdum efendim. topuklarını etekliği altına çekiyor. Cosette zayıf ve solgundu. yansıtıyordu: Korku. "böyle müşterilerinin olması bir müessesenin adını kirletir. Bunun üzerine Madam Thenardier." diye kocası anlayışlı bir tavırla ekledi. Bardağa koyduğu şaraba dudaklarının ucunu değdiren adam. Bu çocuğun bütün kişiliği. Kocası ona işaret parmağını başkalarınca fark edilmeyecek şekilde kımıldatarak cevap verdi ki. Köprücük kemiklerinin çukuru insanı ağlatacak haldeydi." . susuşu. "Beni istediğiniz yere koyabilirsiniz. Cosette çirkindi. Madam Thenardier'nin sesini yükselttiği her defasında yapma âdetinde olduğu gibi. Bir tür karanlığa gömülmüş iri gözleri. Gözbebeklerinin ta dibinde şaşkın bir nokta vardı. en ufak bir ha-165reketi hep tek bir fikri anlatıyor. ne bir şey. zaman zaman onun aptallaşmak ya da cin çarpmışa dönmek üzere olduğu sanılırdı. Sekiz yaşındaki bu çocuğun bakışlarındaki ifade her zaman öyle boynu bükük. bu alışkanlığın değişmesine imkân yoktu. Korku onun her yanına yayılmıştı. Cosette de mutfak masasının altındaki yerine. örgüsüne dönmüştü. kemiklerinin köşelerini meydana çıkarmakta ve zayıflığını korkunç bir şekilde göz önüne sermekteydi. "Bak ahbap! Çok üzgünüm. Her zaman tir tir titrediğinden iki dizini birbirine bitiştirme alışkanlığını edinmişti." "Doğru olup olmadığını yarın öğrenirim. devamlı üzüntüden ileri gelen o eğri çizgiden vardı." "Kırk metelik." diye aynı yavaşlıkla cevap verdi Madam Thenardier. Sen şimdi ver bakayım bana şu on beş meteliği. "Ambara." "Kapısını vursaydın. Ağzının kenarlarında. iki kelime arasında duraklaması. hemen masanın altından fırladı. Ekmeği tamamen unutmuştu. ekmekçi kapalıydı. kışın görenleri ise dehşete düşürecek bir paçavra parçasından ibaretti. Oda parası öderim. bazen de öyle trajikti ki. esaslı bir dayak yiyeceksin. Madam Thenardier'ye yavaşça.içmekte olan kocasına danıştı. San redingotlu adam Cosette'den gözlerini ayırmıyordu." "Tamam!" Arabacının biri. Korku onun bedeninin alışkanlığı gibi bir şey olmuştu. orada dehşet yuvalanmıştı. "Benim vaktim mi var?" diyordu Madam Thenardier. O sırada onu aydınlatmakta olan ateş. bu hareketle birlikte dudakların öne doğru kabartılması." "Öyleyse?" "Açmadı. Elleri. bu gibi durumlarda. duruşu. annesinin tahmin ettiği gibi 'çatlaklar içinde'ydi. artması dışında. "Madam. Sekiz yaşlanndaydı ama ancak altı yaşında denilebilirdi.

Cosette'e bakmıyorlar-169di bile. cebi tersine çevirdi. Madam Thenardier hırladı: "Parayı kaybettin mi. rengi atmış. Belki aradığınız odur." Eğilip bir an yerde bir şey ararmış gibi yaptı. yoksa benden çalmak mı istiyorsun?" Bunu söylerken kolunu şöminenin köşesinde asılı duran kamçıya doğru uzatmıştı. çalışacak yerde. Zaten öbür yolcular içip kâğıt oynadıklann-dan. neşelerinde. Saf bir şaşkınlıktan başka bir şey değildi. yerdeki parayı aşırmak aklına gelmedi. "Affedersiniz madam. "pek yoksul bir şey olsa gerek. kumaşların kalınlığı. Oysa bu değildi. "Demek böyle çalışıyorsun! Seni kamçıyla çalıştırmasını bilirim!" . şehirliye benziyorlar-dı. Cosette ara sıra gözlerini örgüsünden kaldırıp. Bu korkunç hareket. İkisi de canlı. neşeli cıvıltılarla dizlerinin üstünde evirip çevirdikleri bir bebek vardı. Cosette'e haykıracak gücü verdi: "Acıyın lütfen! Madam! Madam! Bir daha yapmayacağım. Bunlar gerçekten de güzel iki küçük kızdı. eski. çünkü bütün ömrünce bir bebeği. öyleyken şimdiden bütün insan topluluğunun canlı bir örneğini sunuyorlardı. Madam Thenardier vurmak için kolunu kaldırdı. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Zavallı çocuk söyleyecek söz bulamadı. bir yanda özlem. saçlarını düzeltti. Derin bir düşünceye dalmış görünüyordu. "Sırası gelmişken sorayım. bakmak göze zevk veriyordu. "Ne dediğimi duydun mu?" Cosette. temiz. -167Cosette. Para yoktu. yemek yiyecek misiniz?" diye yolcuya sordu. buydu işte. Adam. saltanatlıydılar. "Evet." dedi. İçeri girdiklerinde Madam Thenardier aslında hayranlık dolu bir sesle onları azarladı: "Ah sizi gidiler. Bu arada san redingotlu adam yeleğinin cebini kimse farkında olmadan kanştırmıştı. hiçbir şey yoktu. hüzünlü hüzünlü onların oyununu seyrediyordu. işte bu. ama giderek. "Ah! Enseledim seni işte!" diye bağırdı. şaşkınlıkla birlikte bir tür güven duygusu da karışıyordu bu bakışlara. oynayan küçük kızlarla meşgul olduğunu fark etti. ama yine de Cosette'in hayranlığını çekmekten geri kalmıyordu. -çocukların anlayacakları bir deyimle söyleyelimgerçek bir bebeği olmamıştı. Yatak -168I ücretini ödeyebilecek mi acaba? Bereket versin ki. bacaklarını toplayıp saklamaya çalışarak dehşetle şöminenin köşesine büzülüyordu. "ama biraz önce bu küçüğün önlük cebinden bir şeyin yere düşerek yuvarlandığını gördüm. öbür yanda hor görme. Bu iki küçük kız etrafa ışık saçıyorlardı. Süslerinde. Yolcu cevap vermedi. kıyafetlerin zarifliğinden hiçbir şey eksiltmiyordu. "Hadisene!" dedi Madam Thenardier." Madam Thenardier kamçıyı yerinden çıkardı. gürültülerinde hükmedici bir yan vardı. Taş gibi donup kalmıştı. Kızlar gelip ateşin yanma oturdular. kurdelelerini yeniden bağladı ve nihayet annelere özgü tatlı bir şekilde sarsarak gitmeleri için bırakırken. körpe ve sağlıklıydılar. Cosette tekrar Madam Thenardier'nin 'köpek yuvası' dediği yere döndü. birinin kestane rengi pırıl pırıl saçları örülüp başının iki yanına sarılmış.Cosette. Yemek yiyecek meteliği bile yok. "Bir daha böyle bir şey yaptığını görmeyeyim!" dedi. hiçbir şeyin farkında değildiler. ama bu iş öyle bir analık sanatıyla yapılmıştı ki. Hem kışa karşı tedbir alınmış hem de bahar olduğu gibi korunmuştu. çok sevimli şeylerdi." Bu sırada bir kapı açılmış ve Eponine'le Azelma içeri girmişlerdi. elini önlüğünün cebine daldırdı ve sarardı. Madam Thenardier." diyerek doğruldu. Salonda durmadan oraya buraya gidip gelen Madam Thenardier birdenbire Cosette'in dalga geçtiğini. çünkü bu yirmi metelikti. Thenardier kardeşlerin bebeği. Ve madeni bir parayı Madam Thenardier'ye uzattı. toplu." dedi kadın. öbürünün saçları ise örülüp arkasına bırakılmıştı. zavallı yan çıplak kollarını. Ayrıca. dişlerinin arasından. Ellerinde. Parayı cebine koydu ve çocuğa zalimce bir bakış atmakla yetinip. Meçhul yolcuya dikilen gözlerinde şimdiye kadar hiç rastlanmayan bir ifade belirmeye başlamıştı. Onlara göre o köpek gibi bir şeydi. kırık dökük bir şeydi. Sıkıca giydirilmişlerdi. ama Madam Thenardier hesabını bilirdi. Köylüden çok. Bu üç küçük kızm yaşının toplamı yirmi dört bile değildi. 'Tamam. "Ne biçim adam bu?" dedi. demek geldiniz!" Sonra onları sırayla dizlerinin arasına çekip. Kadın. Eponine'le Azelma. "Amma da zevksiz giyinmişler!" diye bağırdı.

bu bir çift çorabı size beş franka veririz." dedi. "parayı da ödüyorum. kediyi yakalamışlar. Kaba bir tavırla karşılık verdi: "Mademki yemek yiyor. görmüyor musunuz? Çorabı olmayan küçük kızlarım için çorap örüyor. "bu bebek ötekinden çok daha eğlenceli. Oyna çocuğum. Parayı inceleyerek bağırdı: "Hem de gerçek! Gerçek bir arka teker! Sahte değil!" Thenardier yaklaştı ve sessizce parayı yelek cebine koydu. Yolculardan hiçbir şeyi esirgemeyiz. emir yerine geçerdi." "Peki. Eponine'le Azelma olup bitenlere hiç dikkat etmiyorlardı. "Bak. şarap bardağını olduğu yere bırakıp koştu. "Evet bayım. "Aldırmayın madam. Dudaklarını ısırdı." Adam. o küçücük ruhuyla yolcuya teşekkür etmekteydi." Cosette örgüsünü oracığa bırakmış. onunla oynayalım. ama bu şapkayı taşıyan bir adamın böyle bir dilekte bulunması. çalışması gerekir. tapılası diliyle kardeşine. eğer gönlünüz istiyorsa." dedi ve cebinden beş franklık çıkartıp masanın üzerine koyarak ekledi." -171Sonra Cosette'e döndü: "Şimdi işin benim oldu. O benim kızım olacak. kelebeklerin kanatlarındaki kaçıp giden o göz kamaştırıcı güzellik gibi. bu redingotu giyen bir adamın böyle bir istek ileri sürmesi Madam Thenardier'nin tahammül edemeyeceği bir şeydi. iskemlesinden kalkmadan Madam Thenardier'ye doğru döndü. kısa ve kesin üslubuyla. Thenardier yeniden içmeye koyuldu. "Bu çorabı satın alıyorum. Az önce çok önemli bir iş be-172cermişlerdi. Adeta ürkek bir tavırla gülümseyerek. sırtındaki dilenci kıyafeti ve ha-170malınkini andıran omuzlanyla çelişen yumuşak bir sesle konuştu: "Yaptığı nedir kuzum?" Madam Thenardier lütfedip cevap verdi: "Çorap." "Yalnız para hemen ödenmeli. yüzünü bir kin ifadesi bürüdü. Ben de hanımefendi olacağım. ama yerinden dışarı çıkmamıştı." Yabancı. bebeği yere atmışlardı. Hadi. Derken bıyıklarını . bak!" diyordu. bu bir çift çorap bittiği zaman ne eder?" Madam Thenardier ona küçümseyen bir bakış fırlattı: "En azından otuz metelik. iki şişe de şarap içen ve üstünde iğrenç bir yoksul kıyafeti bulunmayan herhangi bir yolcudan gelmiş olsa." Arabacı beş frankı görünce öyle heyecanlanmıştı ki. Arkasındaki bir kutudan birkaç eski bez parçasıyla küçük kurşun kılıcını almıştı. böyle bir dilek.Yabancı. Kımıldıyor. hâkim bir tavırla cevap verdi: "Böyle redingotu olan çok milyonerler gör-müşümdür. Cosette. Madam Thenardier'nin söyleyecek sözü kalmamıştı. yani sözgelişi. Karısı kulağına fısıldadı: "Kim olabilir ki bu adam?" Thenardier." dedi. Onu boş otursun diye beslemiyorum. bırakın oynasın." dedi Madam Thenardier. Bu arada Cosette titriyordu. Abla olan Eponine. Ama ağzı Madam Thenardier'ye teşekkür ederken. Seni görmeye geli-rim. sen de onu seyredersin. canım. Kız bir yandan bu ciddi ve güç işi yaparken. Nihayet soracak cesareti buldu: "Sahi mi madam? Oynayabilir miyim?" "Oyna!" dedi Madam Thenardier korkunç bir sesle. neredeyse yalınayak yürüyecekler. Cosette'in zavallı kırmızı ayaklarına baktı ve devam etti: "Ne zaman bitirir bu bir çift çorabı?" "Daha en aşağı üç dört günlük işi var miskinin. bir yandan da koleksiyon yapılmak istendiğinde. o tatlı. hem de sıcak. Adam. Akşam yemeğinde bir but dilimi yiyip. Daima olabildiğince az kımıldardı. 'Teşekkür ederim madam." "Beş franka satar mısınız?" diye sordu adam. bağırıyor. Konuşmayı dinleyen bir arabacı kaba bir gülüşle haykırdı: "Vay canına be! Beş frank ha! Bence iyi para doğrusu! Beş bomba!" Mösyö Thenardier lafa karışma gereğini duydu. kedinin miyavlamalarına ve kıvranmalarına hiç bakmadan kırmızılı mavili bir sürü pılı pırtıyla onu kundaklamaya çalışıyordu.

" Bütün bu konuşma boyunca Cosette. Ponine'le Zelma kediyle oynuyorlardı. "Besbelli dilencinin biri bu. Madam Thenardier şimdiye kadar ona 'babalık' ya da 'ahbap' demişti. ekmek. tekrar giydirmek. ama sadece bu defalık. yolcularsa ya yemek yemekte ya içmekte ya da şarkı söylemekteydiler. bir şeyin bir kimse olduğunu hayal etmek. "Mösyö ne arzu ediyor?" -175"Peynir. Buna da şaşırırsın." "Şu halde bu çocuk sizin değil. daha sonra da kuyruğunu görürsün. Cosette beri yanda kılıcı kundaklamıştı." diye devam etti. Bu işi yapınca. yakaladı. Onun için elimizden geldiği kadarını yapmaya çalışıyoruz. Çocuk da masanın altında kendi şarkısını söylemekteydi. çene çalar. küçük Thenardier'lerin kediyle oynamak için mutfak masasının birkaç adım ötesinde. biraz azarlamak. giydirmek. "Bakın bayım." "Ya!" dedi adam ve yine düşüncelerine daldı. uyutmak. ama altı ay var ki hiç cevap çıkmıyor. Kuşların her şeyden yuva yapmaları gibi çocuklar da her şeyden bebek yaparlar. Bebeği olmayan küçük bir kız. kadının bütün geleceği işte buradadır. gözlerine yansıyan ateşe dikkatle bakıyordu. Eponine'le Azelma kediyi kundakladıkları sırada. Şöyle böyle duyabiliyor." dedi adam. "Zaten annesi pek sağlam. süslemek. 'işte benim böyle küçük bir kızım var.' derim. hem söylüyor. öğretmek. hemen hemen çocuksuz bir kadın kadar mutsuz. arada sırada kulağına bazı kelimeler çarpıyordu. İşte böyle Cosette de kendisine kılıçtan bir bebek yapmıştı. soymak. Bu yüzden şaşırırsın.ayakkabı değildi. onun kadar tahammül edilmesi zor bir şeydir. Bu arada içkicilerin yaklaşık dörtte üçü sarhoş olmuş. bıraktıkları yerde bebeği görmüştü. "Bu belki de Mösyö Laffitte'dir. sonra hızla bebeğe kadar süzülüp. elbise dikmek. Kendisini pek tatmin etmeyen kundaklı kılıcı elinden attı. "Kocamın hakkı var. Sanırım öldü. bir içgüdü ona kendisinden söz edildiğini haber vermiş gibi gözlerini Madam Thenardier'den ayırmamıştı. Bu. Thenardier onları aşka getiriyor. Dizlerinin ve ellerinin üzerinde emekleyerek masanın altından çıktı. Madam Thenardier usul usul kocasıyla konuşuyor. öyle mi?" diye sordu adam. Çocuğunu yüzüstü bıraktı. kafası kocaman. Cosette birdenbire sustu. uyutmak için yavaş sesle ninni söylüyordu. Madam Thenardier de adama yanaşmıştı. genç kız yetişkin kız. para sayıyor. -174"Aman Tanrım! Hayır efendim! Sadece acıyıp yanımıza aldığımız yoksul küçük bir kız. Bu arada içki içenler açık saçık bir şarkı söylemeye başlamışlardı. onun hiçbir şeyi yok. Annesine sürekli mektup yazıp duruyoruz.'" Azelma. Az önce kundak diye yaptığı şeyi tekrar sallamaya başlamıştı. Bebek. Bakın. Sonra kulaklarını görürsün. Eponine'i hayranlıkla dinliyordu. sonra gözlerini ağır ağır salonda çepeçevre dolaştırdı. çünkü biz de zengin değiliz. hem de tavanı sarsarcasına gülüyorlardı. Kafasında beyin yerine su olmalı. Öyle düzenbaz zenginler var ki!" Gelip adamın masasına yaslandı. Bana dersin ki. gözetlenmediğinden emin olmak için çevresini bir kere daha kolaçan etti. Vahşi halinden de beter olan o tatlılığını takınarak. "Annem öldü! Annem öldü! Annem öldü!" Han sahibesinin yeniden ısrar etmesi üzerine 'milyoner' adam nihayet yemek yemeye razı oldu. Hayal eder. Madam Thenardier de kahkahalardan payım almaya gitmişti. Gördüğünüz gibi. Bakmak. Sarhoşlar hâlâ şarkı söylüyorlardı. 'Aman Tannm!' Ben de sana. yetişkin kız kadın olur. Bir an sonra yerindeydi. Kaybedecek vakti yoktu. onu kollarına yatırmış. çünkü siz cömert bir insansınız. Çalışması gerekiyor. Hem sallıyor hem de alçak sesle şarkı söylüyordu. 'Evet madam. Şimdi küçük kızlar böyle oluyor. buna hiçbir itirazım yok.görürsün. okşamak. hiç kimse kendisine bakmıyordu. Arkaya dönmüş. küçük zıbınlar dikerler. ahlak dışı nakaratlarını artan bir neşeyle tekrarlamaktaydılar." diye düşünüyordu. çocuk genç kız. küçük bluzlar. içine bakire Meryem'le çocuk İsa'nın da karıştığı üstün zevkli bir açık saçıldık örneğiydi. İlk bebek son oyuncak bebeğin yerini alır. kız çocuklarının en zorunlu ihti-17311 yacı ve aynı zamanda en sevimli içgüdülerinden biridir. küçük kundak takımları yapar." dedi. ." diye düşündü Madam Thenardier. küçük elbiseler. "Bayım. "çocuğun oynamasını ben de istiyorum. küçük çeyizler. Bu 'bayım' sözü üzerine adam döndü. Aptal gibi bir çocuk. Cosette masanın altında. o da onlarla birlikte söylüyordu.

"Al. sanki birer heykel kesilmişlerdi. ne kamçının görüntüsünün ne de Madam The-nardier'den işittiği acı sözlerin ona yaptıramadığı bir şeyi yaptı. ne bir şey görüyor ne de bir şey işitiyordu. Cosette ise bebeğe sahip oluşunun sarhoşluğuyla kendinden geçmiş. "A! Abla. meyhanenin camından bir donanma gibi fenerlerle ve mumlarla şahane bir şekilde aydınlatılmış olan oyuncakçı dükkânını belli belirsiz fark etmiş olacaktı. Adamın o bebekle kendisine doğru geldiğini. Adam. İki elinde az önce sözünü ettiğimiz ve köydeki bütün -178yumurcaklann seyredip durduklan efsanevi bebeği taşıyordu. kediyi elinden bırakmadan annesine doğru gidip eteğini çekiştirmeye başladı. Çocuk acı çığlıklar kopardı. Madam Thenardier. "Peki. ne su dolu kovanın ağırlığının. 'küçükhanımlar'ın bebeğini almıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. bir şehvetin bütün şiddetini taşıyordu. Madam Thenardier cevap verdi: "Bu dilenci kız. Bebeği Cosette'in önüne ayaküstü koydu. duvann köşesine gidip saklandı. masanın altındaki Cosette'e sıkı bir tekme savurdu. . Öfkenin boğduğu bir sesle haykırdı: "Cosette!" Cosette altında yer sarsılmışçasına titredi. Artık ağlamıyordu. "Ne istiyorsun?" Çocuk. ta dibe. Madam Thenardier'nin yüzü korkunçlukla adilik ve sıradanlığın karışımından oluşmuş ve bu sınıf kadınlara şirret kadın dedirten o özel ifadeye büründü. ne parayı kaybetmesinin. Ağır ağır yavan yemeğini yemekte olan yolcu dışında onu kimse görmemişti. Bütün meyhaneyi muhteşem bir sessizlik sarmıştı. Adam çıkar çıkmaz Madam Thenardier onun yokluğundan yararlanarak. "Anne. sonra yavaşça geri çekildi ve masanın altında.kımıldamadan oturuyordu. bak!" dedi. ağladı. Eponine ayağa kalktı. Cosette bebeği alma küstahlığında bulunmuştu. Cosette gözlerini kaldırdı. Döndü. Adam doğruca sokak kapısına yürüdü. "Peki. "Susacak mısın sen?" diye haykırdı kadın. Cosette bebeği hayal kırıklığı ile karışık derin bir saygıyla yavaşça yere koydu. "Cosette!" diye Madam Thenardier tekrar haykırdı. Bu keyif bir çeyrek saat kadar sürdü. ne ormandaki koşuşturmasının. bu senin. "Görmüyor musunuz?" dedi kadın. Oğlu imparatorluk veliahtının büyük mavi şeridini 'mujik'in kuşanmaya kalkıştığını gören bir çariçenin yüz ifadesi başka türlü olamazdı. ama kucağında tuttuğu bebeği gölgede bırakacak şekilde dönmüştü. Eponine'e. Ve sonra o gün yaşadığı duygulardan hiçbirinin. İki küçük kız şaşkınlıktan kalakaldılar. çocukların bebeğine dokunmaya kalktı!" "Bütün bu gürültü bunun için mi?" dedi adam." dedi. açıp dışarı çıktı. Sonra -177gözlerini ondan ayırmadan ellerini kavuşturdu ve bu yaşta bir çocuk için söylenmesi ürkütücü de olsa yumruklarını sıktı. "Rahat bırak beni canım!" dedi annesi. üzerine güneşin geldiğini görür gibi görmüştü. -176I Loşluktan çıkan bu aydınlık. ne olur bebekle oynarsa?" Madam Thenardier devam etti: "Ona pis elleriyle dokundu! İğrenç elleriyle!" Cosette'in hıçkırıkları büsbütün arttı. bu senin. Bu sırada yolcu ayağa kalkmıştı. Parmağıyla Cosette'i gösteriyordu. baksana!" dedi. birden Azel-ma'nın gözüne çarptı. Cosette." Adama baktı. İçki içenler bile durmuşlardı. adam tekrar göründü. Bu defa yaralanan gururu öfkesini büsbütün aşmıştı. ne olmuş!" dedi. Kız. Coset-te'in ayaklan dibinde yerde yatan kanıtını parmağıyla göstererek. Ne var ki Cosette aldığı bütün önleme rağmen. Bir bebekle oynama mutluluğu onun için öyle ender bir şeydi ki. nefes almaktan bile korkan bir hali vardı. Eponine ve Azelma. Kapı açıldı. Herhalde bir saatten fazla bir zamandır burada hayallerinin ortasında otururken. O inanılmaz sözü duydu. "Al. "Ne oluyor?" dedi Madam Thenardier'ye. bebeğe baktı. bebeğin ayaklarından birinin dışarıda kaldığını ve şöminedeki ateşin bunu iyice aydınlattığını fark edememişti.

-181II. Madam Thenardier tatlı olmaya çalışan. sonra da adamdan Cosette'i de yatmaya göndermek için izin istedi." "Sahi mi bayım?" dedi Cosette. hem korkmuş. Hâkim içgüdünün bütün hayvani kudretiyle yüze vurduğu her defasında insan çehresinde görülen anlamlı bir kın-Şiktı bu. kendini tutması gerekiyordu. Senin. oynuyorum!" diye karşılık verdi çocuk." diye de ekledi. Catherine'i kucağına alarak yatmaya gitti." dedi. Cosette'e başıyla bir işaret yaptı ve 'bebeğin' elini onun küçük eline verdi. Bu onun hakkı." Cosette harika bebeği adeta dehşetle seyrediyordu. ama heyecanın bu kadarı da artık onun dayanma gücünü aşıyordu. Ağlamamak için konuşmaktan çekinecek kadar heyecanlanmıştı. iste-182- . Catherine'i bir iskemleye koydu. Thenardier. siz Fransa Kraliçesi oldunuz. şefkatli bir anne tavrıyla. ama gözleri sabahın alacakaranlığın-daki gökyüzü gibi garip neşe ışıltılanyla dolmaya başlıyordu. -180Hiçbir kelimeyle dile getirilemeyecek. "Bugün çok yoruldu. erkeğinin bulunduğu yere gidiyor. Cosette bebeğin eli kendininkini yakmış gibi. Buna rağmen bebeğin cazibesi üstün geldi. Cosette'in partallanyla bebeğin şeritleri ve yepyeni pembe muslinleri birbirine karışmış. "Budalalık istemez. Madam Thenardier. elini şiddetle geri çekti ve yere bakmaya başladı. ama kötü ruhlu kadınların acı balından başka bir şey olmayan ses tonuyla.Taş kesilmiş olan Madam Thenardier tahminlerine yeniden başladı. sarmaş dolaş olmuşlardı. "Cosette'ciğim. o da onun oynamasından hoşlanıyor. karısının yanma gitti ve ona usulca. "Belki bundan hoşlanıyor! Sen küçüğün çalışmasından hoşlanıyorsun. Mösyö Thenardier de okşayıcı bir ses tonuyla. hem de hayran kalmış bir hali vardı. Bir yolcu parasını verdi mi. çünkü Madam Thenardier'nin onu azarlayıp döveceğini düşünüyordu. ondan gök gürültüleri. yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği öfkeli bazı sözleri kocasıyla konuşuyordu. Ne var ki." diye karşılık veriyordu Thenardier. Herifin önünde secde edilecek!" Kaba insanlarla saf insanların ortak yanı şudur ki. "Bu zımbırtı en aşağı otuz frank eder. Gerçi bütün davranışlarında kocasını örnek almaya çalıştığından ikiyüzlü davranmaya alışıktı. "Hadi. "Küçük kız. Bu bebeğe dokunacak olsa. hem umutsuz." diye cevap verdi Madam Thenardier. "Kocamış hayvan! Acaba ne var kursağının içinde? Gelmiş burada rahatımızı kaçırıyor! Şu küçük canavarın oynamasını istemek! Ona bebekler vermek! Kırk meteliğe satacağım bir köpeğe kırk franka bebek satın almak! Neredeyse ona majesteleri diyecek." Mösyö Thenardier'nin yüzünde anlamlı bir kınşık belirdi. Bu. "Alabilir miyim efendim?" dedi. oynaşana Cosette. Sanki Cosette'i ziyaret etmeye gelmiş Tan-rı'ya benzeyen bu yabancı. "Doğru mu bu? Benim mi bu bebek?" Yabancının gözleri yaşlarla dolmuştu. Hadi al onu. Sonunda Cosette bebeğe yaklaştı ve Madam Thenardier'ye dönüp çekinerek. bir duygudan öbürüne kolayca ge-çiverirler. Cosette. Alelacele kızlarını yatmaya yolladı. yıldırımlar çıkacak gibi geliyordu. "Elbette!" dedi Madam Thenardier. adamı adeta bir para torbasını koklar gibi kokluyordu. bu mösyö sana bir bebek veriyor. bir yolcuya bakıyor. Çok tuhaf bir andı bu." dedi. Yüzü hâlâ gözyaşlarıyla sırılsıklamdı." dedi. Şunu da eklemek zorundayız ki. sanki Berry Düşesi! Bunda mantık var mı? Bu esrarengiz moruk kudurmuş mu ne?" "Niçin mi? Gayet basit. Aniden kendisine. "Oynuyorum. Yabancı. o sırada Cosette dilini alabildiğince dışarı çıkarmıştı. Mademki beyefendi onu sana veriyor. "Adını Catherine koyacağım. Cosette. Birdenbire geriye döndü ve taşkın bir heyecanla bebeği yakaladı. Meyhaneci sırasıyla bir bebeğe." dedi. göz açıp ka-179payıncaya kadar kısa bir zamanda oldu. sonra önünde yere oturup hiç kımıldamadan ve tek kelime söylemeden bebeğini hayran hayran seyreder bir durumda kaldı." dedi. "bak." denecek olsaydı neler hisseder idiyse. "Hadi bakalım Cosette. o anda aynı şeyi hissediyordu. deliğinden çıkmaya cesaret edebildi. Cosette'e gıptayla bakıyorlardı. "bebeğini almıyor musun?" Cosette. kendi deyişiyle ruhunu hafifletmek için ara sıra salonun öbür ucuna. Cosette yeniden konuştu: "Madam onu bir iskemleye koyabilir miyim?" "Oturtabilirsin yavrum. "Bu ihtiyar neyin nesidir? Yoksul biri mi? Bir milyoner mi yoksa? Belki de ikisi birden. bu meçhul adam kadar şu an Madam Thenardier'nin nefret ettiği hiç kimse yoktu dünyada. "O senin. Şimdi de Eponine'le Azelma. yani bir hırsız. Bu da bir dereceye kadar doğruydu.

ama hiçbir şey de onu uyandıramıyordu." -184"Ben ahırda da yatardım. yarın -185Cosette'i kapı dışarı ediyorum. Bu ev bozuntusunu lokanta benzeri bir meyhane yapmak üzere kiraladığında bu odayı böyle döşenmiş olarak bulmuştu. ama uyumuyordu. istirahat edilen bir oda-nınkiyse yirmi franktır. sahibinin adına kadar bütün bir gazeteyi en azından üç defa okumuştu." dedi Thenardier. "Bu. Nihayet Thenardier takkesini çıkardı. İçinde yatılan bir odanın ücreti yirmi metelik. der gibi bir bakışla bu nesneye baktı. Hancı odasına çekildi. pek iltifat taşımayan bu sözleri duymazlıktan geldi. Uzaktan. "Sahi!" dedi yabancı. Noel yemeği yenmiş. Adam uyumuyor. iskemlesini gıcırdattı. gülümseyerek. İstirahat etmekte bir lüks ve saygı vardı. İçerisi bir karyola ve bir gondol ile baştan aşağı maun eşya ile döşenmişti. Kocasının ayak sesini duyunca döndü ve ona. Yolcu arkasına döndüğü zaman han sahibinin yok olduğunu gördü. Ahırınız nerede?" "Bayım. Az sonra mumlan sönmüştü." Şamdanı aldı. bir tür saygıyla karışık korkuyla onu seyretmekteydiler. Eşyayı satın almış. "Bütün geceyi böyle mi geçirecek bu adam?" diye homurdanıyordu Madam Thenardier. Diğer yolcular. "Sen ne istersen onu yap. artık şarkı söylemiyorlardı. "Sizi götürürüm. karımın gelinlik şapkası. burnunu sildi. İngilizlerin dedikleri gibi. Hancı. "Ben yatmaya gidiyorum. Bu gibi kelimelerin. kocasına. tükür-dü. Yalnız Thenardier'ler nezaket icabı ve de merak yüzünden salonda kalmışlardı. Karısı yatmıştı. sen ne karışıyorsun?" Beyefendinin sözü bir. basık tavanlı salon boşalmış. ateş sönmüştü. Şöminenin üzerinde duran balmumundan yepyeni iki mumu yaktı. "Ne yaparsan yap!" Başka bir şey konuşmadılar. "Eşimle ben bir başkasında kalıyoruz. Adamda hiçbir hareket yoktu. Thenardier yalan söylüyordu. içkiciler gitmişler." dedi. Thenardier iyi geceler dilemeye cesaret edemeden sessizce ortadan kaybolmuştu. Buraya yılda ancak üç dört defa girilir. "Burası bizim gerdek odamız. Sayın hancı efendi Courrierfrançais'yi tarihinden. sana ne zararı var? Eğer budalanın biriyse. perdeler kırmızı hassa kumaşındandı. demek o canavarın bakire olduğu zamanlar da varmış. bir köşedeki masaya oturup. Şöminede oldukça kuvvetli bir ateş yanıyordu. Thenardier kımıldandı. ender rastlanır ihtişamda bir odaya götürdü. portakal çiçeklerini de eskiciden bulmuştu. Ama Cosette gittiğinden beri tek kelime söylememişti. Böyle yoksul giyimli olduğu halde cebinden paralan bu kadar kolaylıkla çıkaran ve hatta tahta pabuçlu küçük hizmetçi par-çalanna dev gibi bebekler bağışlayan bu şahıs mutlaka saygıdeğer ve korkulacak bir adam olmalıydı. ara sıra üzerine dayandığı dirseğini değiştiriyordu. Saatler geçti. b